Baroların yoğun itirazına rağmen çoklu baro düzenlemesini içeren kanun teklifi AKP ve MHP oylarıyla yasalaştı. Erdoğan yönetiminin en hararetli savunucularından Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, yarım ağızla yasaya karşı olduğunu ifade etmişken, teklifin yasalaşmasının ardından bu düzenlemeyle barolardaki vesayetin kırıldığını ilan etti! CHP ise düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine götüreceğini açıklamakla yetindi. Saray’ın emriyle yasalaşan bu düzenlemenin neler içerdiğine daha yakından bakalım.
Nedir bu çoklu baro rejimi?
Çoklu baro rejimini, AKP’nin iktidarı boyunca yetki ve inisiyatifi ele geçiremediği tüm alanlarda uyguladığı böl-yönet stratejisinin bir parçası olarak tarif edebiliriz. Baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen bu tasarıyla, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılacak. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla TBB genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştiriliyor.
Dolayısıyla, baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacının, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, onların TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın kadın ve toplumsal cinsiyet (homofobik) açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.
Bu değişikliği, bütün meslek kuruluşlarına dönük saldırının bir parçası olarak okumak gerekiyor. Hükümetin hedef tahtasında yalnızca barolar değil, bir türlü yönetimlerini ele geçiremediği Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB) gibi kurumlar da var.
Çoklu baro rejimi sadece avukatları ilgilendiren bir plan değildir
Çoklu baro rejimi elbette öncelikle avukatların mesleki ve özlük haklarını neoliberal politikalar aracılığıyla gasp etme gayretiyle “rekabet gücü”, “çoğulculuk” gibi kapitalizmin favori kavramlarıyla baroları bir pazar yeri haline getirme hamlesidir.
Ancak bu hamle hukuki güvenliğin kalmadığı, “adil yargılanma hakkı” gibi en temel hukuk ilkelerinin dahi çiğnendiği, insanların herhangi bir delil gösterilmeden yıllarca hapiste tutulduğu günümüz Türkiye’sinde sadece avukatları ilgilendirmiyor.
Barolara yapılan saldırı aynı zamanda halkın hak arama özgürlüğü ve hukuk güvenliğine de yapılmaktadır. Çoklu baro rejiminin barolara halihazırda katacağı hiçbir şey olmadığı gibi, kaybettireceği sadece avukatlar ve avukatlık mesleğine değil toplumsal muhalefetin ve sınıfın kazanımlarına da dönük olduğu için savunma hattını birlikte örmek elzemdir. Bu saldırıyı sadece baro başkanlarının dahil olduğu eylemler durduramaz. Başta sendikalar ve TMMOB, TTB gibi meslek örgütleriyle birlikte ortak bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları hayati önemdedir.
Saray’ın Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü çatışmacı ve yayılmacı dış politikanın sonucu olarak bölgedeki gerilim yükseliyor. Libya’dan Katar’a uzanan askeri varlığı ve müdahaleleriyle Saray yönetimi, kimi zaman diplomatik restleşmelerin kimi zaman da sıcak çatışmaların bir tarafı konumunda. Son dönemin ana başlıklarını Libya’daki iç savaşın seyri ve Doğu Akdeniz’deki petrol yatakları üzerinden gelişen restleşmeler oluşturuyor. Bölge ülkeleriyle yükselen gerilim Türkiye’yi bir savaşa mı sürüklüyor? Bu soruya biraz daha yakından bakmaya çalışalım.
Son dönemde yaşanan gelişmeleri kısaca hatırlayalım. Öncelikle, Libya’da Türkiye’nin aktif askeri destek verdiği Sarrac güçleri Trablus bölgesini kontrol altına almış ve ülkenin doğusunda bulunan petrol bölgelerinin kontrolü için ilerlemeye başlamıştı. Bu doğrultuda ilk hedef, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Mısır’ın desteklediği Hafter birliklerinin kontrolünde olan Sirte ve Cufra kentlerinin ele geçirilmesiydi. Ne var ki, Sirte ve Cufra’ya dönük askeri operasyonu Sisi yönetimindeki Mısır hükümeti “savaş nedeni” sayacağını ilan etti ve Mısır Meclisi, Libya’ya bir askeri operasyona izin veren tezkereyi kabul etti. Cufra hava üssünde Wagner şirketi üzerinden asker ve savaş uçağı barındıran Rusya ise, buradaki varlığını tahkim etti. Öte yandan, Libya kıyılarında Türk ve Fransız savaş gemileri arasında gerilimler yaşanırken, Türkiye’nin askeri varlığı olan Trablus’un batısındaki Vatiyye hava üssüne “kimliği belirsiz yabancı savaş uçakları” saldırı düzenledi ve Türkiye’nin buradaki hava savunma sistemleri tahrip edildi. Bundan birkaç gün sonra ise Sarrac hükümeti, Türk SİHA’larıyla Cufra’da Wagner’e ait güçlere saldırı gerçekleştirdiğini açıkladı.
Benzer gerilim haberleri Doğu Akdeniz petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolü için yaşanan güç mücadelesinden de geliyor. Son olarak Muğla açıklarında bulunan ve Yunanistan’a bağlı Meis Adası çevresinde sondaj çalışmasına başlanacağının açıklanmasına sadece Yunanistan değil, Fransa ve ABD’den de tepki geldi. Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının paylaşımına ilişkin Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail ortak bir cephe oluştururken, Türkiye hükümeti Libya’daki Sarrac hükümetiyle yaptığı ikili anlaşmalar ve Kuzey Kıbrıs’taki varlığı üzerinden sürece müdahil olmaya çalışıyordu.
Saray yönetimi, Mısır ve müttefikleriyle savaşmayı göze alarak, Libya’daki askeri operasyonlarına devam edecek mi? Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la askeri çatışmayı göze alarak hidrokarbon yataklarının kontrolü için mücadele sürdürülecek mi? Türkiye’nin ne ekonomik ne de askeri kapasitesi bu türden savaşları tek başına yürütebilecek bir güce sahip. Saray yönetimi son yıllarda silah sanayisine büyük ölçekli yatırımlar yaparak çeşitli ilerlemeler kaydetti. Bu şekilde, Damat Bayraktar örneğinde görüldüğü gibi Saray’la doğrudan bağlantılı bir patron kesimi serpilip büyüdü. Ne var ki, bu alandaki “yerli ve milli” atılımlara rağmen, NATO üyesi Türkiye en önemli başlıklarda ABD’ye bağımlı olmayı sürdürüyor. ABD’nin rızası olmadan TSK’nin envanterinde bulunan en kritik araçları kullanabilmek dahi söz konusu değil.
Ekonomik alanda ise Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden birinden geçiyor. Dış borç, TL’nin değer kaybı, işsizlik, enflasyon… Tüm bu alanlarda Saray yönetimi tamamen çuvallamış durumda. Mevcut tabloda, kısa ve orta vadede gerçek anlamda bir savaş riski bulunmasa da, Saray’ın maceracı ve yayılmacı politikaları bölgedeki çatışma dinamiklerini güçlendirdiği gibi uzun vadede bir savaş ihtimalini de gündeme getirebilir. Türkiye’nin ekonomik ve askeri çapını aşan maceralara girişen, ABD ve Rusya arasında salınımlar yaparak kendine alan açmaya çalışan, bunu yaparken ülkeyi daha da bağımlı ve kırılgan hale getiren Saray politikalarının faturası daima emekçilere kesiliyor. “Şehitler Tepesi”ni boş bırakmayanlar her zaman emekçilerin çocukları olduğu gibi, iflas eden dış politikaların ekonomik sonuçlarıyla, Saray’ın kanatları altında semiren silah baronları değil, emekçi kitleler yüzleşmekte.
Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı hemen hemen her iptal başvurusundan ret yanıtı alıyor. Buna rağmen, ne zaman mecliste “adrese teslim” bir yasal düzenleme söz konusu olsa sanki sonucu değiştirecekmiş gibi müjde verircesine AYM’ye başvuracağını ilan ediyor. En son İnfaz Yasası’nın “şekil” yönünden iptali için AYM’ye başvurmuştu. O yasayla çıkanların bir kısmı cinayet bile işleyip tekrar cezaevine girdi! Eşini bıçakladığı için girdiği cezaevinden İnfaz Yasası ile çıktıktan sonra kızını döverek öldüren Müslüm Aslan gibi… Durum böyleyken ne yasa yapıcıda ne de AYM’de “hay Allah, yanlış yapmışız” gibi bir nedamet durumunun olduğu bu güne kadar vaki olmadı.
Peki, CHP bu başvuruları ısrarla yapmaya niçin devam ediyor? Sonucu değiştirmek içinse son on yılda önemsiz konular dışında kalıcı bir sonuç alabilmiş değil. Nitekim CHP bu duruma içerliyor ve ret yanıtı aldıkça AYM’nin kararlarının yanlı ve yanlış olduğunu da söylüyor. Tarihe kayıt düşmek içinse bunun bir kıymeti harbiyesi olduğu söylenemez. Netice itibarıyla en yüksek hukuk organı olarak AYM karar verdiği anda o karar tersine çift dikişle bağlayıcı oluyor. Hakem olarak AYM’ye başvuranın sonucu kabullenmek dışında bir seçeneği kalmıyor. Ve yasanın değil başvuru sahibinin itirazının yanlış/temelsiz/geçersiz olduğu kayıtlara geçerek yasa yapıcı bir kez daha onaylanmış oluyor.
Bu durumda eğer AYM hukuk içinde karar veriyorsa sürekli ret yanıtı alan CHP’nin yanlış yaptığı sonucu çıkar. Eğer AYM hukuk içinde karar vermiyorsa, politik ve yanlı davranıyorsa, CHP başvurularıyla öyle değilmiş gibi yaparak bir yanlışı büyütüyor ve meşrulaştırıyor demektir. Eğer tarihe bir kayıt düşülecekse yapılacak olan şikâyet ve mızmızlanmanın ötesine geçerek belki de malumu ilan etmek olmalıdır. Aksi durumda MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın dediği gibi “CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi beyhudedir.”
Bazen cevaplar başka yerlerden de gelir… Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın Ayasofya’daki Cuma hutbesine, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir” diyerek kılıçla çıkması gibi. Erbaş “bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz inşallah” diyor. Ne diyelim; hukuk kalmadı, kılıç verelim!
İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar devam ederken, sözleşmenin ne olduğunu hatırlatmak ve sözleşmeye sahip çıkmak önem taşıyor. Gazete Nisan’ın 1 Soru 1 Cevap yayınında yazarlarımızdan Sena Aydın sözleşme hakkında sorular sordu, Merve Şanlıdağ yanıtladı. Söyleşiyi yazılı ve görsel olarak okurlarımızla paylaşıyoruz.
İstanbul Sözleşmesi 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılan bir Avrupa Konseyi sözleşmesi.
Aslında sözleşmenin tam adından da anlaşılacağı gibi kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin nasıl önleneceğini ve bunlarla nasıl etkin mücadele edileceğini tarif eden, bunun temel ilkelerini anlatan bir sözleşme. Amaçlarını 4 maddede özetleyecek olursak: kadınları şiddetten korumak, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştirmek, mağdurları destekleyecek mekanizmaları işletmek ve şiddet uygulayanları cezalandırmak. Sözleşme tüm bunlar için devletlere sorumluluk yüklüyor.
Ayrıca yaş, ırk, din, göçmenlik statüsü, medeni hal, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim gibi ayrımlar yapmaksızın tüm kadınları ve kız çocuklarını kapsıyor.
2) İstanbul Sözleşmesi neden önemli?
Öncelikle her tür şiddetle – ki buna ekonomik ve duygusal şiddet de dahil – mücadele konusunda “Önleme, Koruma, Kovuşturma ve Destek” politikalarından oluşan dört temel yaklaşım içeriyor. Bunları kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma zorunluluğu getiren ilk sözleşme. Dahası toplumsal cinsiyet tanımını yapan ilk uluslararası anlaşma.
Sözleşmenin ev içi şiddet dışında suç olarak düzenlenmesini ve cezalandırılmasını öngördüğü başka suçlar da var: taciz, tecavüz, kadın sünneti, zorla evlendirme, kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama gibi. Ayrıca kadına yönelik şiddeti bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık türü olarak kabul ediyor.
Kısacası sözleşme kadınları aileden ve erkeklerden bağımsız bir birey olarak görüyor. Şiddet mağdurunun korunmasının ve desteklenmesinin ötesinde şiddetin önlenmesini de amaçlıyor. İçerik itibarıyla devletin bu konuda yükümlülüklerini ortaya koyuyor. Ve bizler için bir yasal güvence teşkil ediyor.
3) AKP neden İstanbul Sözleşmesi’nden imzayı çekmek istiyor?
Öncelikle şöyle bir çelişkiden bahsetmek gerekiyor: Aslında bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke Türkiye’ydi ama hükümet artan şiddet vakalarıyla zedelenen bir itibarı toparlamak amacıyla imzaladı bu sözleşmeyi. Bunun somut etkisi olarak da sözleşme hiçbir zaman bütünüyle uygulanmadı. Hatta sözleşmedeki tedbirler ve ilkeler iktidarın gündemine girmedi bile. Bugün bu mesele birkaç tarikatın sözleşmeden çekilme talebi üzerine herkesin gündemine girmiş durumda. Ve sözleşmenin aileyi yıktığı, eşcinselliğe özendirdiği, hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeni olduğu gibi manipülasyonlar yapılıyor. Bu bizi sözleşmeyi öyle bir noktada savunmaya itiyor ki, bu bile aslında mevzi kaybetmemiz demek. O yüzden kadın hakları yerine ailenin kutsanmasına, LGBTİ+ haklarının yerine din temelli politikaların dayatılmasına karşı savunma hattını toplumsal cinsiyet temelli; beden, kimlik ve emeğe dair; kadına yönelik ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı talepler üzerinden kurmak gerekiyor.
Diğer yandan bundan bağımsız düşünemeyeceğimiz sözde nafaka mağdurları ortaya çıkıyor, çocuğun cinsel istismarının affı savunuluyor ve bunları yapanlar sadece tarikatlar veya belirli bir seçmen kitlesi değil. Bizzat iktidarın kendisi bu tartışmada bir taraf!
Ek olarak İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını gündeme getiren tek ülkenin Türkiye olmadığına da dikkat etmek lazım. Polonya sözleşmeden çekileceğini açıkladı. Macaristan ve Bulgaristan sözleşmeyi yürürlüğe sokmayı reddediyor. Bu sağcı ve muhafazakâr rejimlere baktığımızda sözleşmeye karşı gelme gerekçelerinin benzer olduğunu görüyoruz. Sözleşmede geçen “toplumsal cinsiyet” ifadesinden bile rahatsız oluyorlar. Çünkü kadının güçlenmesinden korkuyorlar, çünkü mevcut erkek-egemen sistemlerinde önemli bir gedik açıyor bu.
Son olarak şunu söyleyebilirim: İstanbul Sözleşmesi erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü kısıtlıyor. Ve bugün bu iktidarlar, beslendikleri erkek egemen sisteme sırtlarını daha da yaslama çabasında. İstanbul Sözleşmesi’ne dönük bu saldırı da daha da baskıcılaşmaya çalışan rejimlerin kadınlara, kadınların bedenine ve emeğine ve LGBTİ+’lara dönük tüm saldırılarının bir parçası.
4) İstanbul Sözleşmesi’ne neden ve nasıl sahip çıkmamız gerekiyor?
İstanbul Sözleşmesi kadınlara bahşedilmiş bir lütuf değil, aksine kadınların mücadelesi sonucunda ortaya konmuş bir metin. Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor ve bunun önemi şu: İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak, aslında kazanılmış bir hakkımıza da sahip çıkmak anlamına geliyor. Şunu da unutmamak lazım: Bu sözleşme Türkiye’de hiçbir zaman etkin şekilde uygulanmadı. Bu yüzden sadece Türkiye’nin sözleşmeden imzasını çekmemesi yönünde değil, sözleşmenin tam anlamıyla uygulanması ve cezasızlığın son bulması için de mücadele etmemiz gerekiyor. Hem pandemi döneminde hem de öncesinde neredeyse her gün şiddet ve cinayet haberi aldık. Bunun önlenebilmesi için İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanması şart ve şu an bu konuda elimizdeki en ileri yasal güvence de halihazırda kabul edilmiş olan bu sözleşme.
Bununla birlikte eşit ve adil bir dünyada yaşamak için mücadeleye devam etmek de bir o kadar elzem. Kadınlar olarak bu sözleşmeye dönük saldırılara karşı ve sözleşmenin etkin bir şekilde uygulanması için topyekûn bir mücadele sürdürmemiz gerekiyor. Bu mücadeleyi mahallelerimize, işyerlerimize, üniversitelerimize taşıyarak yaygınlaştırmamız gerekiyor. Çünkü senelerdir gördüğümüz gibi sokaklarda sesimizi yükseltmediğimiz sürece haklarımıza saldırılar devam ediyor, edecek ve bu saldırıları önlemenin tek yolu örgütlü bir mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Kadınlar için bu kadar hayati bir konudaki kararın kimsenin iki dudağının arasında olmasını kabul etmiyoruz! Bu konunun öznesi biziz ve sonuna kadar da haklarımıza, hayatlarımıza sahip çıkacağız!
İki bin Atlasglobal çalışanı, şirketin iflas sürecine girdiği gizlenerek aylarca maaşsız çalıştırıldılar. Şirket iflasını ilan edince de hiçbir hakları verilmeden işsiz bırakıldılar. Kalan maaş ve kıdem tazminatları için Atlaszedeler Adalet Platformu’nu (A.Z.A.P.) kuran işçiler, hem alacakları için hem de iflasın gerçek olmadığının ispatı yönünde önemli bir hukuk mücadelesi sürdürüyorlar. Süreci, A.Z.A.P. üyesi Tamer Ercan ile konuştuk.
Atlasglobal’in iflasını açıklaması sonrasında şirkette kalan maaş ve kıdem tazminatlarınız için Atlaszedeler Adalet Platformu (A.Z.A.P.) olarak önemli bir hukuk mücadelesi sürdürüyorsunuz. Öncelikle Atlasglobal’de iflas sürecine nasıl gelindi? Bu süreci kısaca anlatır mısınız?
Biz çalışanlar için şirketin iflas sürecine gireceğine dair belli bir emare yoktu. Skytrax çalışması yapıldı, tekrar dört yıldız alınmıştı, bir sene en fazla hizmet ihracatı yapan üçüncü şirkettik. Ekim ayında bize aniden uçuşların askıya alındığı, ancak daha güçlü bir Atlasglobal olarak yola devam edeceğimiz söylendi. Maaşların ödemesinde sıkıntı yaşanmaya başlamıştı; ancak Ali Murat Ersoy maaşların ödeneceği, geçici bir sıkıntı olduğu yönünde çalışanlarını bilgilendiriyordu. Kış sezonunda yaşanan bir finansal sıkıntı olduğu yönünde bilgilendirme yapıyordu. Süreç ilerlediğinde, şirketin peşin satış yaptığı bilet ücretlerini topladığı halde uçak sahiplerine, finans şirketlerine, hizmet aldığı yerli ve yabancı şirketlere, yakıt şirketlerine, Eurocontrol gibi uluslararası kuruluşlara herhangi bir ödeme yapmadığını ve oyaladığını öğrendik. Bu süreçte biz çalışanların da işveren tarafından aynı şekilde kandırıldığını öğrendik.
A.Z.A.P. olarak öncelikli talebiniz, iflasın hileli olması yönünden incelenmesi için iflas davasına müdahil olmaktı ve bu ilk adımı attınız. İflasın hileli olduğu hukuken kanıtlanabilirse alacaklarınızı temin yolu da açılacak. 2 Temmuz’da görülen ilk duruşmayı bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şirket avukatları tarafından iflasın kabulü istendi; ancak başta çalışanlar olmak üzere müdahil olan diğer şirketlerin avukatları da iflasın gerçek olmadığı, şirketin bilinçli şekilde içinin boşaltıldığı, gelirlerin diğer şirketlere kaydırıldığı yönünde inceleme yapılmasını talep ettik. Mahkeme tarafından talebimiz olumlu karşılandı ve inceleme yapılmak üzere bilirkişi heyeti oluşturuldu. 15 Ağustos tarihinde bilirkişi heyeti ile avukatlarımızın toplantısı olacak. Bu toplantıda bilirkişi heyetinin ulaştığı bilgiler ve bizim ulaştığımız bilgileri karşılaştıracağız ve eksik gördüğümüz yerleri bilirkişi heyetine ileteceğiz.
Bir sendika altında örgütlenmiş olabilseydik, iflas süreci içerisinde şüphe duyduğumuz finansal hareketleri denetleyebilirdik.
Atlasglobal iflas açıkladı ancak sahibi Ali Murat Ersoy ticari faaliyetini farklı şirketler aracılığıyla sürdürebiliyor. Serveti bu iflastan etkilenmiyor. Aslında iflas sadece emekçilerin mağduriyeti anlamına geliyor. Ve maalesef hukuki açıdan da bu noktada önemli bir boşluk var. Bu açıdan siz emsal teşkil edecek bir mücadele sürdürüyorsunuz. Benzer durumdaki işçilere ne önerirsiniz?
Maalesef ticari faaliyetlerine devam ettiği gibi, Atlasjet üzerinden aldığı kredilerin de Elexus Hotel inşaatında kullanıldığı biliniyor. Bu konuda inceleme yapılmasını da talep ediyoruz. Biz çalışan beyaz yakalılar olarak sesimizi duyurmaya, yapılan hırsızlığı anlatmaya devam edeceğiz, birlikteliğimizin bozulmasına müsaade etmeden kararlı direnişimizi sürdüreceğiz. Süreci incelediğimizde yaptığımız bir hata var, daha önce örgütlenebilirdik. Bir sendika altında örgütlenmiş olabilseydik, iflas süreci içerisinde şüphe duyduğumuz finansal hareketleri denetleyebilirdik.
Daha önce örgütsüz olmanıza rağmen, bu süreç içinde bir araya gelerek bu mücadeleyi birlikte, dayanışmayla örgütleyebilmeniz en önemli kazanımlarınızdan biri oldu sanıyorum. A.Z.A.P. nasıl kuruldu, bu sürece nasıl devam edecek?
Ortak mağduriyetimizden doğan bir birlikteliğimiz vardı, Hava-Sen sayesinde bu birlikteliği ortak mücadele haline dönüştürdük. Bu arada Hava-Sen ile hiçbir şekilde üyeliğimiz bulunmamasına rağmen, sendika mağduriyetimizin giderilmesi yönünde örgütlenmemizi sağladığı için çok teşekkür ederiz. Haklarımızı alana kadar mücadele etme azmimiz devam edecek. Fiili eylemlerimiz devam edeceği gibi, tüm diğer emek savunucusu gruplar ile birlikte ortak çalışmalarımızı da büyüteceğiz. Tüm çalışanlar için örnek teşkil edecek bir örgütlenme göstereceğiz.
İstanbul Sözleşmesi 2011’de İstanbul’da gerçekleşen Avrupa Konseyi toplantısında, hiçbir çekince koyulmaksızın ilk kez Türkiye tarafından imzalanmıştı. Bugün ise aynı iktidar tarafından kaldırılmak isteniyor. İktidarının son 10 yılında kadına yönelik şiddet 5,5 kat artmışken İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması dahi kabul edilemez. Haklarımız ve hayatlarımız için, İstanbul Sözleşmesi için geç kalmadan harekete geçelim!
İstanbul Sözleşmesi nedir?
“İstanbul Sözleşmesi’ olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi devletlere kadına yönelik şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretme yükümlülüğü getiren ve bunları da kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti yükleyen bir uluslararası sözleşme. Şiddeti yalnızca dayaktan ibaret görmeyip, evli olsun olmasın/aynı evde yaşasın yaşamasın kadınların sürekli hakarete, aşağılanmaya ve sözlü şiddete maruz bırakılmasını, tacizle sindirilmeye çalışılmasını da şiddet biçimleri olarak ele alıyor ve devlete de şiddetin tüm biçimleriyle mücadele etme zorunluluğu yüklüyor.
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olma imajının arka planında kocasından şiddet gören Nahide Opuz’un Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) kazandığı dava var. Türkiye bu davayı kaybederek Opuz’a tazminat ödemek zorunda kalmış ve şiddet gören kadını korumadığı için mahkûm olan ilk ülke olmuştu. Hatta dahası bu davada Türkiye’de yargı sisteminin kadına yönelik şiddeti teşvik ettiği tespiti yapılmıştı. Yani İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan olmak, AKP iktidarı için en başından bir gurur kaynağı olmaktan ziyade, bozulan prestijini düzeltmek için yaptığı bir hamle olmuştu. Nitekim ilk imzacı olmuştu olmasına ama İstanbul Sözleşmesi’ni kâğıt üstünde dahi yürürlüğe koyması 2014’ü bulmuştu. Sözleşmenin uygulanması, yürürlüğe girmesiyle de gerçekleşmedi. Opuz gibi şiddet gören birçok kadının çabası, avukatların diretmesi ve kadın hareketinin basıncıyla 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un yürürlüğe girebilmesiyle kısmen başarıldı ve hemen her ilde Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM’ler) kurulabildi. Sözleşmeye ve yasalara rağmen keyfi uygulama yapan polislere, hakimlere karşı kadınlar hâlâ direnmeye ve her fırsatta “İstanbul sözleşmesi tam uygulansın” talebiyle sokaklarda, adliyelerde sözleşmenin takipçisi olmaya devam ediyorlar.
Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olmasına rağmen kadın cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor. Katil erkekler Google’da “karımı öldürürsem ne kadar yatarım” aramaları, duruşmalarda beyaz gömlek giyerek cezasızlığın pazarlığını yapabiliyor. Çünkü AKP kâğıt üzerinde dahi olsa İstanbul Sözleşmesi’nin can sıkıcı yükümlülükleriyle uğraşmak istemiyor; ne sığınma evi için ne de ŞÖNİM’ler için bütçe ayırıyor. Polisinin, hakiminin, kendisine çalışan kamu görevlilerinin, erkeklere “hayır” diyebilmiş dirençli kadınlarca ifşa edilmesini istemiyor. Öte taraftan, dün İstanbul Sözleşmesi ile kadın düşmanı imajını silmeye çalışırken, bugün tarikatlar ve İslamcı cemaatlerden oluşan seçmen kitlesini konsolide etmeyi öncelikli görüyor.
Seçmen kitlesi nafaka ödemekle uğraşsın; vakıfların, derneklerin içindeki istismarlar açığa çıksın istemiyor. İstanbul Sözleşmesi’nde bir kere bile geçmeyen “eşcinsel evlilik” ve “LGBTİ+’lara özendirdiği” manipülasyonlarıyla kutuplaşma politikalarını canlandırıp kitlesini diri tutmaya çalışıyor. Çünkü AKP İstanbul Sözleşmesi’ni imzalarken de kadına yönelik şiddeti azaltmak istemiyordu ve bugün de kadına yönelik şiddetin azalacağı bir toplumun kendi siyasi planları ile örtüşmediği çok açık. Aksine, iktidarının en zayıf günlerini geçirdiği şu dönemde her zamankinden daha fazla biat eden, şiddet görse de isyan etmeyen, boşanmayı aklından geçirmeyen, maruz bırakıldığı hayat koşullarına itiraz etmeyen kadınlara ihtiyacı var. Bu durum sadece Türkiye’de değil, İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklayan Polonya’da, sözleşmeyi asla uygulamayan Macaristan ve Bulgaristan gibi gerici iktidarlarla yönetilen ülkelerde de benzer. Çünkü dünya kapitalizmi ekonomik kriz koşullarında iktidarlarından eskisinden daha baskıcı, daha gerici ve muhafazakâr bir karakter kazanmasını talep ediyor. Trump Amerikası’nda da Erdoğan Türkiyesi’nde de kadın haklarına asla yer yok.
İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmak hepimizin hayatlarına saldırıdır
En son Pınar Gültekin cinayetinde görüldüğü üzere, Türkiye’de kadına yönelik şiddet sadece kadınları ilgilendiren adli vakalar olmaktan çok uzakta. Kadına yönelik şiddet politiktir ve yakıcı bir toplumsal kriz haline gelmiş durumdadır. İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak eşit, özgür ve adil bir ülkede yaşamayı isteyen herkes için çok temel bir meseledir. Bu nedenle, değil İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, etkin bir şekilde uygulanması için herkesi sözleşmeye ve haklarımıza sahip çıkmaya çağırıyoruz!
Güney ve Kuzey Amerikalı devrimci sosyalistler sınıf mücadelesinin dinamikleri ve devrimci alternatiflerin yaratılması üzerine tartışacak
Arjantin’in dördüncü büyük politik gücü olan ve dört büyük Troçkist partinin eylem birliğini ifade eden FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik), bir Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı organize edeceğini duyurdu. Konferansta her iki kıtadan da öncü işçiler, devrimci Marksist örgütler, sosyalist partiler, sendikalar, kadın hareketi temsilcileri, ekolojistler ve devrimci aydınlar mevcut küresel kapitalist kriz ve dünyayı saran ayaklanma dalgasına dönük olarak geliştirilebilecek politik ve örgütsel öneriler üzerine tartışacaklar.
İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bir parçası olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol (IS), FIT-U’nun kurucu bileşenlerinden birisi olması itibariyle, söz konusu konferansın çağrıcıları arasında yer alıyor. Aşağıda okuyucularımızla paylaştığımız metin UIT-CI’nin internet sitesinde (http://www.uit-ci.org/) yayımlanmış olan konferans duyurusunun Türkçe çevirisidir.
***
● Krizin faturası kapitalistlere!
● Emperyalizm Latin Amerika’dan dışarı!
● IMF’ye hayır, dış borçların ödenmesine hayır!
● Yaşasın işçilerin ve güvencesiz gençliğin mücadelesi! İşten çıkarmalara ve ücret kesintilerine hayır! Kahrolsun ırkçılık, polis şiddeti ve baskısı!
● Pandeminin ve kapitalist krizin karşısında işçiler kendi çözüm önerilerini üretmeli!
Arjantin’deki FIT-U partileri 1 Ağustos’da çevrimiçi bir Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı düzenleme kararı aldı. Konferans 30 ve 31 Temmuz’da yapılacak olan üç tartışma başlığı altında ilerleyecek. Bu Konferans, senenin başında FIT-U partileri tarafından üzerinde anlaşılmış, ancak pandemi krizi dolayısıyla ertelenmiş inisiyatifi yeniden ele alıyor. Bu bağlamda ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki isyan süreci de düşünüldüğünde, Konferans aynı zamanda ABD’den mücadele örgütlerini de ağırlayacak.
Bu Konferans’ı yeniden toplamamızın politik ve programatik zemini, “Latin Amerika’da yeni bir ihtimal ve sosyalist ve devrimci bir çözüm ihtiyacıdır” başlıklı deklarasyonda, “FIT-U tarafından örgütlenen Latin Amerika Konferansı ertelendi” metninde, “Uluslararası Emek Bayramına Dair FIT-U Deklarasyonu”nda ve bu metinde ifade edildi. Bu yazılarda, toplanacak olan örgütlerle aramızdaki önemli anlaşmaları ve farklılıkları ifade etmiştik. Halihazırdaki yeni çerçeve, FIT-U partileri tarafından başlatılan kıtasal inisiyatife yenilenmiş bir anlam katıyor.
Gezegeni sarsmış ve Donald Trump’ı köşeye sıkıştırmış olan Birleşik Devletler’deki ayaklanmanın, dünyadaki kitleler üzerinde dayanışma eylemleri doğurması ve uluslararası durumu belirlemesi bakımından olumlu bir etkisi oldu. George Floyd’un vahşice katledilmesinin karşısında patlak veren öfke ve polis şiddeti ile ırkçılığın reddi, pandemi ile derin ekonomik durgunluğun etkilerinin birbirlerine karışmasıyla kitlelerin büyüyen hoşnutsuzluğu ve umutsuzluğu ile birleşti. Tarihin en büyük kapitalist krizinin ABD’deki etkisi neredeyse 49 milyon işçiyi sadece 16 haftada işsizlik yardımına başvurmak zorunda bıraktı. Kıt ücretler ve özel sağlık sistemi, evsizleri, işsizleri, güvencesizleri ve kayıt dışı işçileri ölüme taşıdı. Bunların hepsi, orada yaşanmakta olan büyük halk ayaklanmasını hazırlayan etkenlerdi. Demokrat Parti bu kitlesel protesto hareketini, radikalleşmesini engellemek adına Kasım’daki seçimlerde düzenin adayı olan Joe Biden’a oy verilmesi üzerinden bölmeye çalışıyor. Ayaklanma yalnızca Trump hükümetine büyük bir darbe değil, ama aynı zamanda bütün Latin Amerika hükümetlerine daha da kötülerine hazır olmaları gerektiğini söyleyen bir uyarı, çünkü bu hükümetler Amerikan emperyalizmine borçlular ve bu ayaklanma Latin kıtasındaki bütün halklar için bir eylem ve mücadele çağrısı.
Pandemi, işçiler ile halk kitlelerinin sağlığı ve hayatı ile kapitalist sistemin arasındaki çelişkinin altını çizdi. Milyon dolarlık kurtarma paketlerinin önceliği sermayeydi. Nüfusa ekonomik yardımlar önemsiz bir seviyeye indirildi. Dünya koronavirüsle talan edilmiş ve kötüleşen bir sağlık sistemiyle yüzleşti. Bu sağlık sistemleri, seneler boyunca bütün hükümetler tarafından uygulanmış kemer sıkma politikalarının yarattığı sert kesintilerin kurbanlarıydı. Bu sırada aynı hükümetler özel sağlık sektörü kârlarına izin verdiler ve desteklediler. Pandeminin tam ortasında önceliği işgal eden kapitalist kârlardı. İşçiler üretime zorlandı ve hayatları ile fiziksel koşulları umursanmadı. Yoksulluk ile aşırı yoksunluk koşullarının virüsün yayılımı için bereketli bir alan sunduğu Latin Amerika’da durum daha da kötüleşti. Yoksul mahallelerde virüs bir katliam yarattı. Koronovirüsün patlak vermesi, zaten seyir halinde olan kapitalist krizi derinleştirdi. Dünya, yalnızca 1929’daki çöküşle kıyaslanabilecek olan bir krize doğru ilerliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) şimdiden 480 milyon işsizden bahsediyor. Büyük işletmelerin, bankaların ve çokulusluların kurtarılması, daha fazla kemer sıkma, işten çıkarma, büyüyen yoksuluk, toplumsal eşitsizlik ve eşi benzeri görülmemiş bir ekolojik yıkımla finanse edilmek isteniyor. Kapitalizmin, kökleri 2008’in Büyük Durgunluğu’nda yatan derin bir kriziyle yüz yüzeyiz. İşçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimleri bu sistemin işlemediği yönündeki sonuca varmaya başlıyor.
Kurtarma paketlerini takip eden yeni spekülatif döngü, Latin Amerika’ya sermaye ihracını durdurmadı. Bu süreç, hükümetlerin düzmece ve yüksek faizli borçları ödemeyi sürdürmesi ve alacaklılara ödeme garantisi verilebilmesi için IMF’nin kalkanı altında işletilen kemer sıkma politikalarıyla birleşti. Özellikle Çin’e karşı ABD emperyalizminin sürdürdüğü ticaret savaşı kapsamında, ABD kıtamızdaki egemenliğini yalnızca ekonomik haraçlarla değil ama aynı zamanda doğrudan müdahaleyle de güçlendirmeye çalışıyor. Bu doğrudan müdahalenin örneklerinden biri olarak Venezuela’ya karşı sürdürülen agresif politika gösterilebilir. Maduro rejimiyle olan derin ayrımlarımız bir kenara, bu müdahaleyi reddediyoruz. Aynı zamanda, ihtilaflı olsalar da, hem ABD hem de Çin’in bölgemizin doğal ve stratejik kaynaklarını, hammadde işleyen kapitalist şirketlerin ortaklığı aracılığıyla ele geçirmeye çalışmalarını da kabul etmiyoruz.
Bu bağlamda Latin Amerika pandeminin ve toplumsal krizin bir diğer merkezi haline dönüşmüş durumda. Aşırı sağcı Bolsonaro hükümetinin altında Brezilya pandemiden en çok etkilenen ülkelerden biri oldu. Sağ hükümetlerin yönetimde olduğu Şili, Peru, Bolivya ve Ekvador da bu virüsün kamçısından büyük ölçekte etkilendi. “Ulusal halk hükümetlerinin” bulunduğu Meksika ve Arjantin’deki yönetimler, tümüyle tükenmiş bir sağlık sisteminin şartlarıyla ve toplum krizle yüzleşmek adına büyük işverenlerin çıkarlarına aykırı hareket etmekten bir hayli uzak durmayı tercih ettiler. Aksine, Lopez Obrador’un Trump’la gerçekleştirdiği görüşmeden ve Alberto Fernandez’in akbaba fonları ile IMF’nin talimatlarına boyun eğmesinden de anlaşılacağı üzere, bu hükümetler emperyalizme bağımlılık çizgilerini sürdürdüler. Fernandez aynı zamanda iş çevreleriyle, krizin faturasını işçilerin ödeyeceği anlamına gelen bir “sosyal pakt” gerçekleştirme uğraşında.
Bu panoramanın ışığı altında şu açık ki, 2019’da Latin Amerika halk ayaklanmalarına sebebiyet veren bütün toplumsal koşullar daha da akutlaşmış vaziyette. Şili’deki yeni protesto dalgasının, IMF taraftarı Lenin Moreno hükümetinin yönetimindeki Ekvador’daki seferberliklerin, darbeci ve komplocu Añez hükümetine karşı Bolivyalı kitlelerin büyüyen hoşnutsuzluğunun, Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı yükselen öfkenin, Kolombiya’daki öğrenci hareketinin tepkisinin, 22 Haziran’dan beri Paraguay’daki yeni durumun, Nikaragua eylemlerinin kaldığı yerden devam etmesinin ve Arjantin’de işçi ve gençlik direnişinin gelişimini sürdürmesinin gösterdiği üzere, sömürülenlerin büyük mücadeleler ile ayaklanmalarının yeni bir aşaması açılmış durumda.
Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı böylesine bir tarihsel anda toplanıyor. Bu tarihsel an işçilerin önüne büyük görevler koyuyor, emekçi halkı vuran pandemiye ve kemer sıkmaya karşı yakıcı önlemler için mücadeleye çağırıyor. Krizin faturasını kapitalistlerin ödemesi için ve işçilerin yönetimindeki sosyalist bir dünya perspektifi için mücadele etmeliyiz. Bizler sınıfçı solu, mücadeleci işçi hareketini, ayaklanan gençliği, feminist ve çevreci aktivistleri ve adanmış aydınları, sınıf bağımsızlığı, işçi hükümeti ve Latin Amerika’nın sosyalist birliği gibi yönlendiri ilkeler temelinde sınıf mücadelesinin dinamikleri ve devrimci alternatiflerin yaratılması üzerine tartışmak için bu Konferans’ın bir parçası olmaya çağırıyoruz.
Muhalif kesimlerin iktidarın gidişatı hakkında çok sayıda görüşü var. Tüm görüşler içerisinde en fazla taraftar bulan fikirleri ise ikiye ayırabiliriz.
İlk görüş, iktidarın mutlak güce eriştiğini ve kendisinden olmayan her şeyi imhaya giriştiğini söylüyor. Devletin tüm ideolojik aygıtlarının radikal İslamcı görüşleri pompalaması, medyanın hükümet tekeline girmesi ve eğitim sistemindeki kötüleşmeyle beraber diyanet, STK’lar, cemaatler ve derneklerin muhalefetin görüşlerinin toplumun geneline yayılmasını perdelediği düşünülüyor; iç milis niteliği taşıyan bekçilik kurumu bir diğer yenilgi alameti olarak sunuluyor. Sürece bir de pandemi eklenince umut kalmıyor. Yaratılan ekolojik yıkımlar, çoklu baro sistemine geçiş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, sosyal medyada yeni düzenleme ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması tartışmaları nihai yenilginin ispatları olarak sunuluyor.
Bu görüş içerisinde yer alan Ergin Yıldızoğlu olgulara çekinmeden adını koyuyor. Yıldızoğlu karşıdevrimi işaret eden bir gün gösterilemese de başta ABD olmak üzere tüm dünyanın “bir süreç olarak faşizm”e yuvarlandığını, Türkiye’nin ise “siyasal İslam’ın yaklaşık 17 yıldır ilerleyen pasif karşıdevrimle restorasyon”undan geçtiğini bildiriyor.
İkinci görüşe göre hükümet son demlerinde ve şapkadan tavşan çıkarma ihtimali kalmadı. Artık kaybettiği, yüzde 50+1’i alamayacağı kesin. Bu yüzden yapılacak en akıllıca şey suya sabuna dokunmadan, gerilim ve kutuplaşma yaratmadan seçimleri beklemek. Kendisine yöneltilen “Yeni adalet yürüyüşü olur mu?” sorusuna karşı Kılıçdaroğlu, “Bu koşullarda böyle bir yürüyüşü yanlış buluyorum. Gerginlik yaratacak, provokasyonlara açık eylemlerden uzak durmalıyız,” diyor. Çünkü: “Vatandaşlarımız, güzel ülkemizin iyi yönetilemediğini hatta savrulduğunu görüyor. (…) Ve bu gidişattan kurtulmanın tek yolunun da ilk seçimlerde yapacağı tercih olduğunu biliyor. Vatandaşlarımız ilk seçimlerde, iktidarı (…) bizlere verecek.”
İki görüş de hem olanı biteni anlamak hem de geleceğe yönelmek açısından yanlışlarla dolu. Bir örnek olarak, ilk görüş yenilgiden ve faşizmden bahsederken kadın cinayetlerine karşı sokağa dökülen kararlı kadınların mücadelesinin bastırılamamasını önemsemiyor. Rejimin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılsa dahi kadınların seferberliğinin önünü kesebilecek somut bir aracı yok. Kadınlar bugün olduğu gibi yarın da bekçileri ve sözleşmeleri umursamadan mücadelesini sürdürecek. İkinci görüşün ise bu taraklarda bezi yok gibi.
Bir an için iki görüşün de ayrı ayrı haklı olduklarını düşünsek bile iki kesim de ne bugüne dair olan bitenin sorumluluğunu alıyorlar ne de değişim için gün gibi ortada duran olanakları güçlendiriyorlar. Avukatların seferberliği ilk görüşü bir kez daha yanlışlarken, ikincisini iktidarın suç ortağı yapıyor. Yalnızca avukatların dahil olduğu bu seferberlik dahi ülke gündemini işgal edebildi ve iktidar bu seferberliği imha edemedi. Yasanın geçmesi bu gerçeği değiştirmez. Baro başkanlarının yalnızca avukatlar ile sınırladığı bir seferberliğin kazanımla sonuçlanması zaten bir mucize olurdu. Dünyada böyle bir örnek yok. Ancak bu seferberlik diğer meslek örgütlerine yapılan saldırılara karşı birleşik bir mücadeleye dönüştürülse, adalete en çok ihtiyacı olan işçi ve emekçiler de mücadeleye çağrılsa bırakalım çoklu baro sistemini çöpe atmayı, çok daha fazlası da kazanılabilirdi. Yalnızca avukatları ezemeyen bir rejim, birleşik bir seferberliğe dayanamazdı. İktidara gelmeyi beklemek ise şimdi bir suç ortaklığı. Çünkü saldırılar bugün de durdurulabilir. Geçen her gün daha çok işçi ve kadın cinayeti, hak gaspları ve kamu kaynaklarının yağmalanması sonucunu doğuruyor. Anlaşılan Kemal Bey için bunların pek de önemi yok.
İki görüş zıt yönlere baksa da ikisinin de sırtını döndüğü yer aynı: kitlelerin mücadelesi. Her iki görüş de kitlelerin mücadelesine inanmıyor, değişimin üstten olabileceğini salık veriyor. Olanı biteni anlamayı, seferberlikleri dinlemeyi; mücadele eden insanlardan, alanlardaki kadınlardan, bin bir zorluğa rağmen direnen işçiden öğrenmeyi zulüm görüyor.
Daha fazla zarar görmeden acil sorunlarımızı çözmek için kaynağımız var: Şu anda mücadele eden ve mücadeleye katılmak isteyenler yeter de artar bile. Tüm mesele onu bir araya getirebilmekte. Eğer insanların mücadelesini küçümser ve tarihe kulaklarınızı tıkarsanız, yahut patronların çıkarını her şeyden üstün görürseniz yerinizde oturabilirsiniz. Ya da seferberlikleri işçi ve emekçilerin birleştirici mücadelesi etrafında toplayarak Türkiye’de gerçek bir muhalefeti inşa edebilir ve onunla iktidar yürüyüşüne başlayabiliriz.
Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı en yıkıcı deprem olan 17 Ağustos depremi arkasında en az 20 bin ölü (bazı kaynaklar bu sayının 50 bin civarında olduğunu ileri sürüyor), 100 bine yakın yaralı, 600 bin evsiz bıraktı. Bu korkunç bilançonun sebebi neydi? Depremin geleceği bilinmiyordu denemez: Adapazarı bölgesi 1943, 1957, 1967 senelerinde şiddetli depremler yaşamıştı ve bu bölgede 30 yılda bir büyük depremlerin olduğu kayıt altına alınmıştı.
17 Ağustos, doğal bir afetin kapitalist bir ekonomiyle birleştiğinde ne denli trajik tahribatlara yol açabileceğinin bir kanıtıdır. O gün iktidarda olan hükümet işçi düşmanı politikalarıyla, bu doğal afeti bir sosyal afete dönüştürmeyi başarmıştır: Hem hiçbir önlem almayarak, hem senelerce müteahhitlerden rüşvet alarak kötü yapılara izin vererek, hem de depremi emekçilere saldırmak için bir bahane olarak kullanarak.
Depremin ardından müteahhitlere açılan 2100 davanın 1800’ü düşürüldü, geri kalan 300 davanın yaklaşık 100 tanesinden ceza kararı çıktı. Verilen cezaların büyük kısmı ertelendi, kalan davalar ise zaman aşımına uğradı. DSP-MHP-ANAP hükümeti bununla da kalmadı ve deprem ülke gündemini işgal etmişken meclisten mezarda emeklilik yasa tasarısını alelacele geçirdi.
1999 depreminin ardından alınan birtakım önlemler de yine sermaye birikiminin bir aracı haline getirildi ve özellikle AKP hükümetleri bu konuda başarılı oldu: Deprem sigortaları komisyon kazancı eliyle kâr kapılarına döndü, kentsel dönüşüm projelerinin altında kaçak yapılar inşa etmekle ün yapmış binlerce müteahhite yüz binlerce yeni konut yaptırıldı ve bu alanlardan rant sağlandı. Deprem vergileri hortumlandı, bir kuruşu dahi işçi ve emekçiler için güvenli konutların yapılması için harcanmadı.
Bugün İstanbul yeni bir deprem bekliyor. İzmit bir sanayi bölgesi olduğu için, 17 Ağustos depremi işçileri vurmuştu; beklenen İstanbul depreminin de işçileri, yoksulları, kadınları vuracağı açık değil mi? İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul’da durumun 1999’da İzmit’teki durumdan daha kötü olduğunu raporlayalı birkaç yıl oldu! AKP’nin denetimsiz ve yandaşları semirtme odaklı inşaat politikaları, İstanbul’u 15 milyonluk bir şantiyeye dönüştürmüş durumda.
Yeni 17 Ağustosların durdurulabilmesi için kâr ve rant amaçlı kentsel dönüşüme son verilmesi, boş arazi ile konutların işçi denetiminde kamulaştırılması, yoksulları merkezine alan planlı bir kentleşme stratejisinin güdülmesi, kamu kaynaklarıyla depreme dayanıklı konutların inşasına başlanması yakıcı bir gündem halini almış durumda.
Gündem yine yoğun: Bir yandan korona olmamaya çalışırken buna yaz sıcakları da eklendi, bitip tükenmeyen uzun sıcak günler, nemle iyice çekilmez oldu. Görünen o ki bu yazın tek bunaltıcı tarafı da sıcaklar olmayacak! Kadına yönelik şiddet her geçen gün artarken, ona karşı en ciddi yaptırım olarak elimizde bulunun İstanbul Sözleşmesi, Erdoğan ve avare ekibi tarafından kaldırılmaya çalışılıyor. Kıdem tazminatına yönelik talan çalışmaları da başladı. Ve tüm bunlar olurken yeni sosyal medya düzenlemesi hızlıca komisyondan ve meclisten geçip yasalaştı. Peki bizleri neler bekliyor, gelin beraber bakalım.
Zamanlaması manidar
Erdoğan’ın 26 Haziran’da gerçekleştirdiği YouTube canlı yayını, gelen tepkiler sonrası yorumlara kapatıldı ve şu ana kadar 420 bin kişi tarafından beğenilmemesinin yanında Twitter’da OyMoyYok hashtag’i dünya çapında gündeme yerleşti. Toplumsal adaletsizlik, gelecek kaygısı, işsizlik ve korona günlerinde sınava girecek olan gençlerin tepkisi aslında Erdoğan ve ekibi için tehlike işareti oldu çünkü sosyal medyayı bildikleri araçlarla yönetemiyorlardı. 3 Temmuz’da canlı yayında düzenlenmesi müjdelenen yasaklar, 24 Temmuz’da komisyonlardan geçirilerek meclise geldi.
“Yasak, değil kural“
Mahir Ünal’ın deyişiyle “yasak değil kural”. Peki bu yeni kurallarda bizleri ilgilendiren maddeler neler?
29 Temmuz’da kabul edilen yasa teklifiyle beraber, 1 milyondan fazla kullanıcısı olan sosyal medya sağlayıcılarının Türkiye’ye temsilci ataması lazım; eğer yapmazlarsa maddi ve cezai yaptırıma tabi olacaklar. Ayrıca yurtdışı temelli şirketler veri merkezlerini Türkiye’de tutmak zorunda. Eğer servis sağlayıcılarından talep edilen engelleme ve içerik kaldırma gerçekleşmezse de platformun hızı kademeli olarak sınırlandırılacak. %50’den %90’a kadar artırılabiliyor hız kesintisi.
Peki gerçekte olan ne?
Düzenlemeyle beraber sanki devlet denetlemelerinin halkın yararına yönelik olacağı gibi bir intiba oluşturulmak istense de şu ana kadarki düzenlemeler ve mevcut düzenlemenin geçmişinden bunun böyle olmayacağını söyleyebiliriz.
Türkiye, 2020 basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 154’üncü oldu. En az 93 gazeteci tutuklu ya da hükümlü ve şu ana kadar 158 basın-yayın kurumu ve haber sitesi çeşitli devlet kurumlarınca engellendi veya kapatıldı. Bu verilerin ışığında, Almanya ve diğer ülkelerdeki benzeri düzenlemeleri veya yaptırımları göstererek adil bir karşılaştırma beklemek hayalperestlik olur. Tüm bunlar olurken CHP ve meclisteki diğer muhalefet parti liderleri Erdoğan’a tepki için Netflix dizilerine göndermelerde bulundular ama bu yasaya karşı etkili bir direniş bu şekilde örgütlenemez, buna yazının son kısmında değineceğiz.
Erdoğan iktidarının istediği iki şey var: Birincisi sosyal medyanın ve ona bağlı, kendince yönetemediği oluşumların sesini kısmak veya bastırmak. Bunu yapabilmek için de yeni internet yasasıyla uygulamaya başlayacakları yeni sansür yöntemi ve hız sınırlandırmasını kullanacak. Ve yeterince tepki almadığını görürlerse, bu yaptırımların devamı daha kötü bir şekilde gelecek. İkinci önemli nokta ise, sosyal medya üzerinden dönen ticarete kanca atmak ve orayı kendince kontrol etmek; aynı inşaat sektöründe olduğu gibi. Sosyal medya üzerinden ticaret hacmi 15 milyar TL’ye yaklaşmış durumda ve burada yer almak isteyen şirketlerin sadece 2019 yılında harcadığı reklam tutarı 603 milyon TL.
Ne yapmalı?
2. Mahmut döneminde yönetime karşı büyük ayaklanmalar gerçekleşir. Bunların birinde sadrazam protesto edilirken isyana içkili bir şekilde katılan Bektaşi de “İstemezük, istemezük” derken kendini halkın arasında bulur ve padişaha denk gelir. Padişah olayın özünü öğrenmek için meseleyi Bektaşi’ye sorar. Bektaşi “Ben meyhaneci Anastas’ı birkaç günden beri şaraba fazla su kattığı için istemiyorum,” der.
İçinde olduğumuz durum bir bakımdan buna benziyor. Durmadan aynı gemide olduğumuzu dile getiren sermayedarlar ve Erdoğan iktidarı, kendilerini kurtaracak yol yöntemler bulup faturayı boğulmamak için mücadele eden işçilere, kadınlara keserken, muhalefet partileri ise böyle bir gündem yokmuş gibi kendi suni gündemlerinde takılmakta. Mücadele için 3-5 göstermelik adım atmak yerine bu sorunu temelinden çözmek için yapıcı adımlara, yani işçiden-emekçiden yana adımlara ihtiyacımız var. Yoksa biz zaten neye “istemezük” dediğimizi biliyoruz.
Koronavirüs salgınının ekonomik koşulları daha da zorlaştırdığı İran’da yıllardır süregelen ve dönem dönem yükselen kitlesel protestoların sonuncusuna, 2019 Kasım’ında rejime ve hükümetin kapitalist yıkım politikalarına karşı başlayan isyan dalgasında şahit olmuştuk. Rejim en az 1500 kişiyi öldürerek ve binlercesini yaralayarak protestoları kanlı bir şekilde bastırmaya çalışmıştı. Şimdi de Haft Tappeh şeker fabrikası işçilerinin grevi ve 2019 protestolarına katılan üç gence idam cezası verilmesiyle tetiklenen protestolar ön plana çıkıyor.
15 Haziran’dan beri grevde olan Haft Tappeh işçilerinin direnişi aslında daha eskiye dayanıyor. Şirket 2016’da özelleştirildiğinden beri fabrikanın işçileri greve çıkıyor ve protestolar düzenliyor. Bu son grevde işçiler, ekonomik taleplerin yanı sıra şirketin dolandırıcılıktan dolayı yargılanmakta olan eski CEO’sunun ve yönetim kurulu başkanının cezalandırılmasını da istiyorlar.
Temmuz ayında Behbahan, Şiraz ve Tahran’da idam cezasına karşı düzenlenen protestolar ise hükümet karşıtı bir nitelik de taşımakta. Eylemlerde, ölüm cezasının yanı sıra derinleşen ekonomik kriz de protesto ediliyor; tutuklu işçilerin ve siyasi tutsakların serbest bırakılması talep ediliyor. Molla rejimine, devletin bölgedeki mezhepçi, yayılmacı politikalarına ve eylemcilerin üstüne salınan paramiliter Besic milislerine karşı sloganlar atılıyor. Protestoların yayılmasından korkan rejim, başka şehirlerde sokakları çevik kuvvetle dolduruyor.
Kadın ve insan hakları savunucuları olan Nesrin Sutude, Sepideh Gholian, Zeynep Celaliyan ve Nergis Muhammedi gibi siyasi tutsakların, 2018’deki zorunlu başörtüsü protestolarında tutuklanan kadınların ve pek çok işçinin hâlâ haksız yere cezaevinde tutulması büyük tepki çekmekte. Diğer yandan ödenmeyen ücretler, güvencesiz çalışma ve işten atmalar, susuzluk, koronavirüse karşı yetersiz hijyen tedbirleri ve cezaevlerinde koronavirüsün yayılması gibi nedenlerle sadece haziran ayında 219 protesto gerçekleşmiş! Kimisi dünya basınında ses getiren irili ufaklı bu protestolar aslında halkın rejimden yana hoşnutsuzluğunu gözler önüne sermekte.
Rejim, emekçileri cezalandırmaya devam ederken yolsuzluk, işsizlik, güvencesizlik ve yoksulluk had safhada. Tüm bunlara karşı direnen Haft Tappeh işçilerinin ödenmemiş ücretlerin ödenmesi, işten atılan işçilerin işe geri alınması, patronların zimmete geçirdikleri servetin işçilere iade edilmesi ve fabrikanın kamulaştırılması talepleri belki de dünyanın pek çok yerinde başka işçilere de ses olabilir.
Haziran ayında Bursa ve İstanbul’da sel sonucu 7 kişi hayatını kaybetmişti. Açıklama alışıldıktı: Çok aşırı yağmur yağdı, böyle oldu! Bir ay geçmeden bu kez Artvin ve Rize’de sel ve heyelan sonucu 6 kişi daha hayatını kaybetti. Açıklama mı? Çok aşırı yağmur sonucu…
Açın bakın haberlere, benzer felaketler her yıl göz göre göre oluyor. Sorunu çözmesi beklenenler asla ama asla en ufak bir sorumluluk dahi üstlenmiyor. İstisnasız şekilde sürekli yağmuru suçlayarak, ölenlere rahmet dilemeyi sorumluluk sayarak ve kader kısmet diyerek başka türlü olması da zaten mümkün değil.
Oysa her şey ortada! Meselenin yağmurun çok yağmasıyla, kaderle kısmetle ilgisi yok. O yağmurlar yüzyıllardır yağıyor. Eskiden kırk yılda bir yaşanan felaketler şimdi her yıl, üstelik artık normal yağışlarla birlikte yaşanıyor. Böyle olmasının nedeni “aşırı yağmur yağdı, böyle oldu” diyerek sorumluluktan kaçacağını sanan yetkililer ve onların sözüm ona kalkınmacı kâr zihniyeti…
Öncelikle tedbir almadıkları için sorumlular. Her derenin üzerine bir HES kurarak dere yataklarının küçülmesine, kurumasına, suların akış yönlerinin değişmesine yol açtıkları için sorumlular. Yeşil Yol diyerek yaylaları, ormanları, bir bütün olarak doğal hayatı tahrip ettikleri için sorumlular. Karadeniz’e sahil yolu yapıyoruz diyerek deniz kıyılarının, ormanların, yerleşim yerlerinin doğal dengesini bozdukları için sorumlular.
Evet, bütün bunları plansızlıkla, öngörüsüzlükle ve büyük bir kibir ve açgözlülükle yaptılar. Kalkınma dedikleri, üç beş kişinin cebinin dolmasından öteye gitmedi. Astarı yüzünden pahalı oldu. Çaktıkları her yanlış çivinin sonuçlarını bu ülkenin insanları olarak giderek artan bir maliyetle ödüyoruz.
Bu koşullar altında Danıştay İdari Daireler Kurulu, 13 Temmuz 2020 tarihinde Yeşil Yol projesinin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. Proje tamamıyla iptal edilecek mi, zaman gösterecek. Bilinen gerçek, toplamda 2 bin 600 kilometrelik yol projesinin büyük kısmının halihazırda zaten tamamlanmış olması. Dere tepe boylu boyunca 7 metre genişliğinde beton ve asfalt dökülerek yolların çoğu yapıldı ve doğal yapı en bakir yerlerinden paramparça edildi.
Verilen zararlar nasıl geri alınacak, alınabilecek mi? Eski hale dönüş çok mümkün görünmüyor. Bu durumda daha fazlasının yapılmamış olması teselli olabilir mi? Peki, bir elin yeniden projeye yol vermeyeceğinin bir garantisi var mı? Hoş, Doğu Karadeniz’de halihazırda yüzlerce aktif HES bulunuyor, yenilerinin yapımı da devam ediyor. Bu durumda çok geç kalınmış ve halen de ne olacağı belirsiz bir Yeşil Yol projesinin iptali ne derece yeterli olabilecek? Derelerin, yaylaların, kurdun, kuşun, yeşilin kurtulması, sellerin, heyelanların son bulması için çok daha fazlasına ihtiyaç olduğu açık…
Kadınlar Birlikte Güçlü'nün çağrısıyla kadınlar Kadıköy'de bir araya geldi
Muğla’nın Ula ilçesinde erkek şiddeti sonucu katledilen Pınar Gültekin’in ardından kadınlar İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Manisa ve daha birçok ilde seferber oldu.
İstanbul’da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çağrısıyla Beşiktaş Barbaros Meydanı’nda, Kadınlar Birlikte Güçlü çağrısı ile Kadıköy’de binlerce kadın bir araya geldi. Benzer şekilde onlarca ilde kadın platformlarının çağrılarıyla kadınlar yaşanan kadın katliamına karşı ve iktidarın gündeminde olan İstanbul Sözleşmesi’nin savunusu için alanlara döküldü. Kadınlar meydanlarda kadın cinayetlerinin politik olduğunu, her gün kaybolan ve yaşamını yitiren kadınların bu denli artmasında iktidarın bizzat sorumluluğu olduğunu haykırdı. Özellikle iktidarın kadınları korumak yerine, kadınların hayatını koruyan İstanbul Sözleşmesini iptal etmek üzere gündeme getirmesi Pınar ardından yaptıkları açıklamaların ne kadar ikiyüzlü olduğunu ortaya koyuyor. Dava sürecine müdahil olacağını söyleyen Aile Bakanı bizzat bu müdahil olabilme hakkını İstanbul Sözleşmesinden alıyor! Müdahil olmak veya üzülmek bir devlet kurumunun yapması gereken değildir, devlet kurumları bizzat bu kadın katliamını engellemekle yükümlüdür.
Manisa Kadın Platformu Pınar Gültekin cinayetini protesto etmek için Manolya Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi
Özellikle İzmir’de Pınar için yürüyüş yapmak isterken polis tarafından darp edilen ardından da gözaltına alınan kadınlar kolluk kuvvetlerinin bu şiddetin sürdürücüsü olduğu gerçeği ile bir kez daha yüz yüze gelmişlerdir.
Pınar ne yazık ki tek değil, her gün onlarca kadın katledilmeye devam ediyor. Gülistan Doku halen kayıp ve daha birçok kadının kayıp haberi sosyal medyada yankılanıyor. Biz kadınlar ölmek istemiyoruz, İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün uygulanması, erkek katillerin en ağır cezaları almaları, şiddet gören kadınların güvenli sığınaklarda korunabilmesi ve yaşam hakkımızı savunmak için mücadele etmeye devam edeceğiz!
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İstanbul-Aksaray Şubesi “Hayat Pahalılığına Son, İnsanca Yaşayacak Gelir İstiyoruz” çağrısı ile Eyüp Devlet Hastanesi önünde 17 Temmuz Cuma günü saat 12.30’da bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Sendika üyeleri, hastanede çalışan işçiler ve sağlık personelinin haricinde çevreden katılımın da olduğu basın açıklamasında şunlar ifade edildi:
“TÜİK enflasyon rakamlarının açıklanmasının hemen ardından iktidara yakın medya her zaman olduğu gibi yine ‘Memura üç zam birden’, ‘en düşük memur maaşı … TL’ oldu türünden kamuoyunu yanıltıcı ‘müjde’ manşetleri atmaya başlamıştır. Oysa milyonlarca insan sokakta, pazarda, mutfakta karşılaştığı hayat pahalılığı ile TÜİK enflasyon verileri arasında uçurum olduğunu, TÜİK’in pandemi sürecinde yaşanan işsizliği bile hesap oyunları ile nasıl düşük gösterdiğini görmektedir.”
Maaşlarımız TÜİK enflasyonunu temel alan mutabakatlarla eritiliyor!
Basın açıklamasında siyasal iktidarın ekranlarda “işçiyi, memuru enflasyona ezdirmedik” gibi hikayeler uydurmaya devam ettiği ve “tarihî başarı” olarak niteledikleri nutukların gerçeklikle yakından ilgisinin olmadığı belirtildi:
“Oysa Türkiye’de ilginç bir durumla karşı karşıyayız. TÜİK tarafından açıklanan resmî enflasyonun yaşanan gerçek hayat pahalılığını yansıtmadığını herkes bilmektedir. Buna rağmen milyonlarca kamu emekçisinin, işçinin, asgari ücretlinin, emeklinin maaş-ücret artışında kimsenin inanmadığı bu veriler temel alınmaktadır.”
Bugüne kadar hükümetle yandaş konfederasyon yönetimi arasında varılan mutabakatlarda, yaşanan gerçek hayat pahalılığı ile hiçbir ilgisi olmayan resmî enflasyon verilerinin esas alındığı, sağlık alanında ücretlerin yoksulluk sınırının altında olduğu ve performansa dayalı ek ödeme uygulamalarının, zaten var olan eşitlik ve adalet uçurumunu derinleştirdiği belirtildi.
Hükümetin pandemi gerekçesi ile açıkladığı ekonomi paketlerinin sermayeye-patronlara “kalkan” olduğu ve bu yollarla emekçilerin ellerindeki son haklara da göz dikildiği dile getirilenler arasındaydı:
“Maaşlarında %4 ‘toplu sözleşme’ artışı ve buna ek olarak %1,75 enflasyon farkı yansıtılan kamu emekçilerine ‘sefalete devam’ denilmektedir. Öte yandan elbette ki geliri eriyen, yoksulluğu artanlar sadece kamu emekçileri değildir. Pandemi ile gittikçe derinleşen krizin yükü artan hayat pahalılığı ve işsizlikle dar gelirlilerin, ücretli kesimlerin omuzlarına yıkılmak istenmektedir.”
Basın açıklaması bitirilirken şu talepler sıralandı:
Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına ve özelleştirme soygununa son verilmesini,
Herkese ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir, anadilinde bir kamu hizmeti sağlanmasına öncelik verilmesini,
Başta salgın koşullarından en çok etkilenen kadınlara olmak üzere, herkese yaşanabilir bir ücret düzeyinin altında olmamak üzere “temel bir yurttaşlık geliri” sağlanmasını,
Ücretli kesimler olarak bizlerin omuzlarına yıkılan vergi adaletsizliği yükünün hafifletilmesi için gelir vergisi adaletsizliğine son verilmesini – tüketimden alınan dolaylı vergilerin düşürülmesini -, kâr, faiz ve servet gelirlerine tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasını, asgari ücretin vergi dışı bırakılmasını,
Belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmasını,
Otoyolların, köprülerin, şehir hastanelerinin müteahhitlerine parası bizim cebimizden çıkan hazine garantilerine son verilmesini,
Temel tüketim maddelerine son bir yıl içinde yapılan zamların geri alınmasını, söz konusu maddelerden alınan KDV’nin sıfırlanmasını,
Yoksulluk sınırı altında geliri olan hanelerin elektrik, doğalgaz, su, internet giderlerinin pandemi tehdidi ortadan kalkıncaya kadar hazineden karşılanmasını,
Yaşanan hayat pahalılığı karşısında çoktan hükmünü yitirmiş olan 2020-2021 yıllarını kapsayan toplu sözleşmenin iptal edilmesini,
Başta ILO sözleşmeleri olmak üzere uluslararası sözleşmelerle, evrensel sendikal hak ve özgürlüklerle uyumlu, grev hakkı ile tamamlanmış gerçek bir toplu pazarlık sistemine geçilmesini,
Yaşamaya devam ettiğimiz mali kayıpların maaşlarımıza yapılacak ek artışlarla telafi edilmesini, maaşlarımızda yapılacak artışlarda yaşanan gerçek hayat pahalılığının ve yoksulluk sınırında yaşanan artış oranının temel alınmasını,
İş güvencemizi ortadan kaldırmayı hedefleyen her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesini, herkese güvenceli iş ve güvenli gelecek sağlanmasını,
Kıdem tazminatı fonu, zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) dayatmalarından vazgeçilmesini, yıllardır tahrip edilen kamusal sosyal güvenlik ve emeklilik sistemimizin güçlendirilmesini,
3600 ek gösterge hakkımızın verilmesini,
Yıpranma tazminatının 5 yıla 1 yıl olarak düzenlenmesini,
13 Mayıs 2014 tarihinde Soma’da ülke tarihinin en büyük işçi katliamlarından biri yaşandı. 301 madenci, patronun tedarik etmediği oksijen maskelerini takamadıkları, olmayan yaşam odalarına giremedikleri için hayatlarını kaybetti. O dönemde, iş güvenliği denetçilerinin çok taksi parası yazacağı gerekçesiyle gitmediği Eynez madeninin iş güvenliği koşullarını görmeden imza attığı, kamu kurumlarının sermayenin katliam koşullarına zemin oluşturduğu çok konuşuldu.
O büyük katliamın üzerinden 6 koca yıl geçti ancak iş sağlığı ve işçi güvenliği konusunda Soma Katliamı döneminden daha da gerideyiz. İş güvenliği denetimi özel şirketlere bırakılmış durumda. Bu şirketler, denetimini yaptıkları firmaların uygunsuz çalışma koşullarına göz yummak durumunda kalıyor. İşçi cinayetleri ise birkaç günah keçisine ihale ediliyor. Böylece patronlar, sebebi oldukları cinayetlerin sorumluluğunu da almıyor.
Bir süre önce Sakarya’da bir havai fişek fabrikasında yaşanan katliam da tam da bu koşullar altında gerçekleşti. Daha önce defalarca ölümlü vakaların yaşandığı bu fabrikanın; depolama, tesis güvenliği, temel iş güvenliği denetimleri özel bir şirket tarafından gerçekleştirildi. Zira patlama sonrası birkaç ustabaşı ve iş güvenliği uzmanı jet hızıyla gözaltına alınarak gerçek sorumlular korunmuş oldu. Katliamın üzerinden bir gün geçmemişken MÜSİAD patronlarının, tam tekmil bardak gibi dizilip Sakarya’da moral ziyafeti bahanesi ile derneğin üyesi olan patronu korumalarıyla, yaşadığımız kokuşmuşluk yüzümüze tokat gibi çarpmış oldu.
Soma artık hiç olmadığı kadar şehirlerimizin tepesine çökmüş durumda. Sermaye, düşen kârlılığını korumak için maliyet kalemi olarak gördüğü işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamamayı tercih etmekte ve siyasi iktidar da çıkardığı yasa ve uygulamalarla bu duruma göz yummakta. Mevcut veriler de bu durumu ispatlıyor. İSİG Meclisinin verilerine göre pandemi koşullarında işlerin yavaşladığı dönemde yılın altı ayında 930 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Soma Katliamı’nın yaşandığı yıl 1886 işçiyi kaybetmiştik.
Mevcut durumun karanlık olduğu aşikâr ancak umut da Kafdağı’nın ardında değil. Pandeminin ve krizin bedelini ödememek, iş cinayetlerinde yitip gitmemek için tek çıkar yolumuz mücadele etmek. Sakarya’yı, Soma’yı, Ermenek’i tekrar tekrar yaşamamak için derhal işyerlerinde örgütlenmenin koşulları aranmalı. İş güvenliği, işçilerin denetimindeki komiteler tarafından gerçekleştirilmeli. Özel sektörün ücreti mukabili adrese teslim yaptığı denetimlerin sonlandırılması sağlanmalı.
Unutmayalım ki, patronların kârı hiçbirimizin canından daha kıymetli değil.
Emekçilerin arasında sıkça yakınılan bir durumdur: “Sol hareket çok bölünmüş durumda; neden birleşilemiyor?” Hem doğru bir yargı, hem de haklı bir şikâyet bu. Sol hareketin neden ve nasıl bölünmüş olduğunu tüm tarihi içinde açıklamak mümkün ama yeri burası değil. Yine de bir şeyi rahatlıkla savunabilir ve oluşturmaya gayret edebiliriz: Rejimin işçiler ve emekçiler üzerindeki bunca ekonomik ve politik saldırıları karşısında, sol hareketin birleşik bir mücadele verebilmesi gerekiyor. İşçi Demokrasisi Partisi de bunu gerçekleştirmeye gayret ediyor.
Ama birlik deyince hemen ekleyelim: İşçi ve emekçi yığınlar da çeşitli ideolojik akımlar, siyasi partiler ve sendikalar düzeyinde bölünmüş durumda. Emekçilerin bir kısmı Tek Adam rejiminin partilerine oy verirken, diğerleri daha demokrasi ve sosyal dayanışma yanlısı parti ve akımları destekliyor, bazıları da sosyalist düşünceleri savunuyor. Oysa, patronların ve hükümetlerin işçilerin tümü üzerindeki baskısı ve sömürüsü aynı. Aynı tezgahta çalışan iki işçinin yaşadığı geçim zorlukları, hayat sıkıntıları, sendikal baskılar, sömürü, bu işçilerin düşünceleri ne denli farklı olursa olsun aynı. Dolayısıyla çözüm de aynı olmak zorunda.
Bu nedenden ötürüdür ki, her şeyden önce işçi ve emekçi yığınların birleşerek, patronların ve hükümetlerin baskılarına ve sömürüsüne karşı ortak mücadele vermelerine ihtiyaç var. İşte tam burada sola önemli bir görev düşüyor: İşçi sınıfının birleşik mücadelesi için kendi aralarında ittifak yapmaları. Böylesi bir Emekçi Sol İttifak, emekçi yığınların acil sorunlarının çözümü çerçevesinde oluşturulacak bir talepler programı etrafında gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir.
Gazetemizin birinci sayfasında okuyacağınız “Sosyalistlerden Ortak Çağrı” metni, bu doğrultuda atılmış mütevazı ama bizce önemli ve zorunlu bir adımın çağrısıdır.
Geçtiğimiz cumartesi 30’dan fazla şehirde TCK 103 Cinsel İstismarın Affına Karşı Kadın Platformu’nun çağrısıyla kadınlar sokaklardaydı. İstanbul’da da Kadınlar Birlikte Güçlü platformunun çağrısıyla Kadıköy’deki Eminönü iskelesinde bir araya gelen kadınlar, istismar faillerinin affına ve İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmek istenmesine karşı bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Geçirilmek istenen yasa tasarısının cinsel istismarın bir suç olmaktan çıkaracağını söyleyen kadınlar, açıklamalarında “13 yaşındaki kız çocuklarına istismardan yargılanmış ve hatta mahkumiyet kararı kesinleşip cezaevine konmuş kişilerin resmi nikah yapıldığı takdirde serbest kalmaları, bu evlilik 5 yıl sürdüğü takdirde cezanın tamamen ortadan kalkması, cinsel istismar gibi ciddi bir suçun cezasız bırakılması hedefleniyor” ifadelerini kullandılar.
İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmesi ise şiddete teşvik etmektir diyen kadınlar açıklamalarına, “kadınlar olarak istismara karşı çıkarken AKP Genel Başkan Vekili İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekileceğine dair açıklama yaptı. Sözleşmeye karşı çıkmak şiddet uygulayan erkeklere teşvik, tüm kadınlara tehdittir. İstanbul Sözleşmesi ne de 6284 sayılı yasa etkili bir biçimde uygulanıyor. Numan Kurtulmuş’un son açıklaması da, sözleşmeyi ve yasayı uygulamamak için zaten direnmekte olan tüm kamu görevlilerine en üst düzeyden bağlayıcı bir ‘talimat’ niteliği taşıyor. Bu gibi açıklamaların, şiddet uygulayan erkekleri teşvik etmek; şiddete maruz kalan birçok kadının devlet mekanizmalarına başvurma cesaretlerini kırmak; yargı ve kolluğun görevlerini yerine getirmesine engel olmak gibi olumsuz sonuçları olacak” diyerek devam ettiler.
Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar cinsel istismar ve affına, İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmek istenmesine ve kadın hakları kazanımlarının ellerinden alınmasına karşı sokakları terk etmeyeceklerini ifade ettiler.
Salgına yönelik önlemlerin azaldığı fakat salgının bunun farkında olmadığı ve hız kesmeden her gün yeni bulaşma rekorlarının kırıldığı bugünlerde, Elon Musk bizi “yeni bir çağa” daha taşıdı! İlk defa özel bir şirket uzaya insan gönderdi. Bu olay neden önemli ya da gözümüz nasıl boyanıyor gelin beraber bakalım.
Elon Musk kimdir?
“Geleceğimiz Musk’a mı bağlı?” yazımızda da belirtmiştik; Elon Musk 1990’lardan bu yana, “teknoloji devrimi fırtınası”nda sahibi olduğu birkaç önemli şirket ile geleceğimizi kurtaracak vizyoner olarak bize tekrar tekrar pazarlanmakta. Fakat işin aslı, diğer patronlar gibi kendi servetini ve şirketlerinin kârlılığını düşünmesi. Sadece koronavirüs ile mücadele ettiğimiz bugünlerde servetine 5 milyar dolar daha ekledi. Bunu yaparken de aynı Trump gibi önce bu hastalığı yok saydı, sonra küçümsedi ve çalışanlarını tehlikeye rağmen işe gitmeye zorladı. 12 Mayıs’ta attığı tweet’te sahibi olduğu elektrikli araba üreticisi Tesla şirketinin tekrar üretime başladığını duyururken, her kim çalışanlarını işe gittiği için göz altına alacaksa kendisini karşısında bulacağını belirtiyordu. İşin özü, işçilerinin sağlığını korumak onun için sadece bir kâr-zarar bilançosu.
SpaceX ile neyi amaçlıyor?
SpaceX 2002 yılında Elon Musk tarafından, Mars’ın kolonileştirilmesini sağlamak üzere uzay taşımacılığının maliyetini düşürme hedefiyle kuruldu. Geçtiğimiz 18 yıl boyunca ticari uzay roketlerini üretti ve pazarladı; ek olarak geçtiğimiz 25 Mayıs’ta ilk defa bir özel şirketin insanlı uzay görevini gerçekleştirmesini sağladı. Ancak NASA’nın artık kârlı olmadığı için 2011’de insanlı uzay görevlerini durdurduğunu ve bunları yapması için SpaceX’e 3 milyar dolar ödediğini de unutmayalım.
Şirketlerin uzaydan çıkarı ne?
Bu çıkarları 3 maddede toplayabiliriz: Uzay turizmi, uzay madenciliği ve ilk hedef Mars’ın kolonileştirilmesi. Uzay turizmi ile zenginler hem tatillerini dünya yörüngesinde yapabilecekler, hem de şehirler arasındaki uzun uçuşları ciddi bir şekilde kısaltacaklar. İsviçre Ulusal Bankası’nın hazırladığı rapora göre bu sektörün şimdiden 400 milyar dolar değeri var. 2030 yılına gelindiğinde ise bu değerin 800 milyar dolara çıkacağını öngörüyorlar. Uzay madenciliğiyle de altın, platin ve diğer nadir bulunan metal ve mineralleri toplayıp işlemeyi öngörüyorlar. Bu sektörün de 2025 yılına gelindiğinde değerinin 3 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. SpaceX’in kuruluş nedeni, Mars’ın kolonileştirilmesi ile hem uzay turizmi ve madenciliği, hem de ticari şirketlerin uzayı fethi için önemli bir adımın atılması. İnsanlığın evrendeki kaderini etkileyecek bu denli önemli adımlar yine ticari kıskaçlara sıkışmış durumda ve bunu yaparken de burjuvazinin kamuda öne çıkan figürleri vizyoner, kurtarıcı sıfatlarıyla kendilerini pazarlamaktan geri kalmıyorlar.
Tüm bunlar olurken nasıl bir bilim ve teknoloji kavrayışına ihtiyacımız var?
Mevcut pandemi bize bir virüsün insanlığın geleceğini nasıl tehdit edecek boyuta gelebileceğini gösterdi. Ticarileştirilmiş sağlık sektörü, buna çanak tutan iktidarlar ve aşırı tüketim temelli politikalar bu salgına zemin hazırladı. 2014 yılındaki raporlara göre, ülkeler 1 trilyon dolardan fazla askeri harcama yapmış; bunun 500 milyar dolarını ise sadece Amerika Birleşik Devletleri gerçekleştiriyor. Bu da yayılmacı ve yok etmeye yönelik anlayışın nelere sebep olduğuna dair açık bir kanıt; aynı tehlike uzay için de geçerli. İnsanlığın geleceği bir avuç kâr odaklı şirket ve onların iktidarıyla sürdürülemez, bunun için kamulaştırılmış sektörlere ve denetlenebilir planlara ihtiyacımız var.
Patlamanın hemen ardından MÜSİAD tarafından düzenlenen "moral yemeği"
MÜSİAD Sakarya Başkanı Yaşar Coşkun’un sahibi olduğu Büyük Coşkunlar Piroteknik Kimya Sanayi Havai Fişek Tic. Ltd. Şti.’de 3 Temmuz Cuma günü gerçekleşen patlama ve ardından “hurdanın” taşınması sırasında gerçekleşen ikinci patlama, hükümetin işçi sınıfına nasıl bir yaşamı reva gördüğünü gözler önüne seriyor.
Yaşar Coşkun niçin işçileri suçluyor?
Yaşar Coşkun, Türkiye’deki patron rejimini en iyi şekilde temsil eden kişilerden birisi. Herhangi biri değil. Kazanın öncesinde de attığı hemen her adımında kendisini yalnız bırakmayan bakanlara, valilere, Cumhurbaşkanına ve Bilal Erdoğan’a teşekkür ediyordu. Ortalama insani şartlar altında olsak hükümete şahsen de bu kadar yakın olan birinin fabrikasında yaşanan bir kazanın sansasyon yaratması, patronun kendisini affettirmek için çabalaması, en azından ayıplanması beklenirdi. Ama Türkiye’deki patron düzeninin ortalama insani şartlarla uzaktan yakından bir alakası yok. Coşkun patlamadan sonra MÜSİAD üyeleri ile beraber bir moral yemeği bile düzenleyebildi. Ölüm sayısının çok az olduğunu, fabrikasının çok iyi korunduğunu iddia etti. Yaralı sayısına dair ise, “korkudan ayılıp bayılanların” da yaralılara dâhil edildiğini söyleyecek hatta tüm sorumluluğun işçilerde olduğu ifadesini verebilecek kadar rahat olabildi. Ne kendisi ne de bir hükümet sözcüsü yaşanan son iki kazada işletmenin herhangi bir sorumluluğunu ima etmiş oldu.
Yaşar Coşkun yirmi yıla yaklaşan AKP iktidarının yakından ilgilenerek yetiştirdiği, “ne istediyse verdiği” patronlardan biri. Dolayısıyla hiçbir tepkisi kişisel, ahlak ya da ahlaksızlıkla açıklanabilecek bir şey değil. Kazadan moral yemeğine, oradan da suçu işçilere yüklemeye ve ikinci kazaya kadar tüm gelişmeler tamamen sınıfsal.
Kaza nasıl oldu?
Kazanın fabrikanın hangi ünitesinde başladığı ve geliştiği hakkında çok konuşmaya gerek yok. Çünkü kazanın nasıl gerçekleştiğini Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının çok öncesinde bildiğinden eminiz. Çünkü bakanlıklar öncesinde yaşanan altı patlama sonrası yaptığı denetim raporlarına sahip. İşletmenin Büyük Kaza ve Acil Durum Planlarının ve “Risk Değerlendirme Dokümanları”nın da ellerinde bulunması bir zorunluluk. Dolayısıyla işin tüm ayrıntılarını ve tedbirin niçin alınmadığını söyleme sorumluluğu yukarıdaki bakanlıklara ait.
Bir adım geri giderek kazanın tüm bunlara rağmen nasıl yaşanabildiğini açıklamaya çalışalım. “Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik” diye bir yönetmelik mevcut. Adı üzerinde olan bu yönetmeliğin amacı bu tip işletmelerde yaşanabilecek kazaların belirlenmesi ve etkilerinin azaltılmasıdır. Bu öyle ayrıntılı bir çalışma gerektirir ki, işletmeye yakın su kaynakları, bölgenin depremselliği, işletmeye hâkim rüzgâr yönü-şiddeti, işletmenin bulunduğu alanda bugüne değin kaydedilmiş en yüksek ve en düşük sıcaklıkların, kullanılan malzemelerin yan yana durmasının yani aklınıza gelebilecek her şeyin ayrıntılarıyla sıralanıp kazaya etki edip edemeyeceği belirlenip insan hatası faktörü de hesaba katılarak her türden olasılık kayda geçirilir ve tedbirler dizilir.
Sadece bu yönetmeliğin serüvenine bakmak bile kazanın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya yeter. 2014 yılından beri hükümetin işlettiğini iddia ettiği bu süreç bir türlü tam olarak uygulanmadı. Sadece patronlar biraz daha kâr etsin diye bildirim süreleri uzatıldı. Hatta bir keresinde yönetmelik bildirim süresinin dolduğu günün ardından değiştirildi ve bildirimde bulunmayanlara yaptırım olmadı. Yönetmelikte yapılan sayısız değişiklik sayesinde Yaşar Coşkun gibi patronlar tedbirleri almayı bırakalım, anlaşılan o ki usulen dahi olsa tedbirleri belirlemek zorunda kalmamışlar.
İkinci patlamanın hikâyesi de neredeyse 3 Temmuz günü gerçekleşen kazaya benziyor. ADR yani Tehlikeli Maddelerin Kara Yolu İle Taşınması Yönetmeliği diye bir yönetmelik var. Bu yönetmelik de havai fişek gibi tehlikeli maddelerin hangi koşullarda taşınması gerektiğini aklınıza gelebilecek her türden ayrıntıları ile ifade ediyor. Anlaşılan o ki patlayıcı dolu enkazın askerlere taşıtılması da bu yönetmeliğin baypas edilmesini sağlıyor.
Daha büyük laflara, kanunlara, yönetmeliklere bakmaya gerek yok. Fabrikada çalışan emekçilerin beyanları yaşanan pek çok kazanın nasıl örtbas edildiğini ve hükümet-patron işbirliği ile işçilerin sağlığının tehlikeye atıldığını anlatıyor.
Sonuç olarak yaşananların tamamına kaza değil teşvik edilmiş cinayetler demek hiç de abartı olmaz.
Kaza önlenebilir miydi?
Bu noktada patronlar ve işçiler için kazanın son derecede farklı şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor. İşçi için kaza ölüm, sakatlık, hastalık iken patron için durum bu değil. Patron için yatırımının karşılığını aldığı sürece yaşanan kazanın sorumluluğundan kaçınması yeterli bir önlem olabiliyor.
AKP’nin teşviki, MÜSİAD’ın örgütlülüğü ve Yaşar Coşkun’un burjuva sınıf bilinci ile patronu etkileyecek bir kazayı önlemek basit. BirGün tarafından hazırlanan habere kulak verecek olursak, daha öncesinde defalarca kazaya dair patronca bir önlem şu şekilde alınmış: “2007’den bu yana aralıklarla patlamanın olduğu fabrika, çareyi sürekli isim değiştirmekte buldu. Fabrikaya bugüne değin Coşkunlar, Büyük Coşkunlar ve Venüs Coşkunlar gibi isimler verildi. Niğde ve Sivas’a taşındığında ise adı Yertaş Patlayıcı Maddeler oldu.” Yani patronun içi rahat. Kendisini koruyor.
Ama biz emekçiler için tedbir patronların lügati ile aynı değil. Bizim için tedbir ölmemek demek. Maalesef ki kanunlarda, yönetmeliklerde yer alan tedbirlerin kâğıt üzerinde kaldığını görüyoruz. O halde tedbirleri bizzat denetlemeliyiz. Bunu nasıl yapabileceğimizi pandemi sürecinde daha iyi öğrendik. Uygulamak için seferber olmalıyız.
Yaşanan kaza sadece fabrikadaki emekçilerin canlarına, sağlıklarına mal olmadı. Kazanın bilançosu bölge halkının soluduğu zehirli hava ile gün be gün ağırlaşıyor. Bu yüzden hem kendi işyerlerimizdeki iş sağlığı ve güvenliği kurulunu denetlemeli ve takip etmeliyiz hem de başka işyerlerindeki kardeşlerimizin de bunun için harekete geçmesini sağlamalı, onlara destek olmalıyız.
İşyerlerinde virüse karşı tedbir nasıl alınır? adlı yazımızda bahsettiğimiz hususlar işçi sağlığı ve iş güvenliğini içeren her konuda geçerli. Buradan başlamalı, iş cinayetlerini unutmamalı, sorumlu patronların hesap vermesini sağlayıp tedbirlerin birebir uygulanması için bir araya gelmeliyiz.
Herkese İş ve Gelir Güvencesi platformu 11 Temmuz günü saat 18.00’de Kadıköy’de “Emekçiler için kaynak var” diyerek bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
Covid-19 salgını süresince hükümetler ve patronlar tarafından uygulanan kriz politikalarına karşı platform; “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak var” diyerek iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarına karşı olduklarını belirtti. Fiziksel mesafe ve hijyen koşullarına özen gösterilen basın açıklamasında halka destek çağrısında bulunuldu.
Basın açıklamasında;
14 Şubat’ta iflas başvurusunda bulunan Atlas Global’in ne birikmiş maaşlarını ne de diğer haklarını alabilen çalışanları adına Tamer Ercan konuştu. Direnişlerinin herkese örnek olması gerektiğini söyleyen Ercan, tüm işçi ve emekçilere “iş işten geçmeden önce örgütlenmenin önemli doluğunu” hatırlattı. Tekstil İşçileri Biriliği adına söz alan Hüseyin Çiçek ise sömürüye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı birleşme çağrısında bulundu ve talepler için ortak bir mücadelenin var olması gerektiğini vurguladı.
Zeytinburnu Belediyesi’ndeki işinden çıkarılan Kenan Güngör, aldığı sözde 20 yıldır taşeron olarak çalıştığını ve taşeron düzenlemesiyle “ihtiyaç yok” denilerek işinden çıkarıldığını belirtti. İşine dönmek için mücadele verdiğini söyleyen Güngör “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” diyerek, yapılan bu adaletsizliğe karşı mücadelesini sürdüreceğini ifade etti. “3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri” adlı raporun 13 Temmuz’da Kadıköy’de yapılacak olan açıklamasına davette bulundu.
Lojistik sektöründe çalışan İlyas Şentürk “pandemi sürecinde tıpkı savaşta cepheye en önde sürülen, gözden çıkarılmış askerler gibi endişe içinde olduklarını” belirtirken, arkadaşları ile beraber kampanyanın yaygınlaşması için çalışacaklarını ifade etti.
Basın açıklaması öncesinde, 2 yıldan fazla bir süredir mücadelelerini yürüten Cargill işçileri adına Suat Karlıkaya’nın mesajı okundu. Karlıkaya mesajında “Şunu herkes bilmelidir ki, işçi sınıfı ‘Herkese iş ve herkese gelir’ şiarından vazgeçmeyecektir ve mücadelemizi birleştirerek yükseltmeliyiz,” diyerek işçi sınıfıyla beraber omuz omuza ilerleyeceklerini ifade etti.
Foti Benlisoy’un okuduğu basın metninde “AKP iktidarının patronlara kalkan olup kredi, vergi ve prim desteklerine karşın; emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliğin reva görüldüğü, ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artışın emekçilerin alım gücünü yerle bir ettiği” ifadeleri kullanıldı. İktidarın “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp, işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini beklediğini belirten Benlisoy, “İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelirden mahrum bırakılmak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değildir!” diye devam etti.
Servetlerin vergilendirilmesiyle beraber, hem işsizlik sorununun çözüleceği hem de insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak için gereken kaynağın sağlanacağı belirtildi. Benlisoy, basın metnini bitirirken “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak yok” bahanesinin emekçiler tarafından kabul edilmeyeceğini söyledi ve çözüm için şu talepleri sıraladı:
– Güvencemiz olan kıdem tazminatına dokunulmasın.
– Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın.
– Çalışma saatleri ücretlerde kesinti olmaksızın kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin.
– En zengin yüzde 1’den servet vergisi alınsın!
– Yap-işlet-devret işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
– İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
“Bu somut talepler etrafında tüm emekçileri herkese iş ve gelir güvencesi sağlamak için birleşik bir mücadeleye çağırıyoruz” diyerek sonlanan açıklamanın ardından platform, sosyal medya hesaplarının takip edilmesi ve tüm emekçilerin kampanyaya katılması çağrısında bulundu.
Kıdem tazminatı, Saray rejiminin uzun süredir gözünü diktiği en önemli işçi haklarından birisi. Kasalar her boşaldığında “kıdem tazminatına Avusturya modeli gelecek”, “Güney Kore modeli denenecek” şeklinde yeni haberler çıkıyor. Özetle kıdem tazminatı uzun süredir iktidarın ağzını sulandırıyor ve niyetini kamufle etmek için bu soygun planını değişik isimlerle maskeliyor.
Bu maskenin yeni adı Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi. Detayları henüz belli olmasa da parça parça basın demeçlerinden anlıyoruz ki, kıdem tazminatının kaldırılması ve fona devredilmesi planlanıyor. Bu şekilde “istifa eden işçiler dahil herkes bu haktan faydalanacak, hem de emeklilik maaşları artacak,” deniyor.
Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’nin zorunlu ve isteğe bağlı olarak iki modelde hayata geçirilmesi planlanıyor. Bu plana göre işçi ve kamu emekçilerinden her ay en az yüzde 3 kesinti yapılacak ve bu tutar Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne (TES) yatırılacak. Ancak Bireysel Emeklilik Sistemi’nden (BES) farklı olarak, belirli bir sürenin geçmesinin ardından cayma hakkı da olmayacak. Yani görünen o ki, işçi istese bile 10 yıl sistemde kalmadan ve 56 ya da 60 yaş koşullarını yerine getirmeden sistemden çıkamayacak.
Gelin biraz matematik yapalım. Ortalama 2500 TL maaş alan bir işçi düşünelim; bu durumda TES’e zorla geçirilen bu işçiden en az yüzde 3 kesinti yapıldığında her ay 75 TL kesinti yapılacak ve maaşı 2425 TL’ye düşecektir. Bu kesinti sayesinde emekli maaşı ayda 60 TL artacak deniyor. Yani 20 yıl boyunca işçinin maaşından 18 bin TL kesilmiş oluyor. Peki, işçi 65 yaşında emekli olabildiğinde maaşından kesilen toplam 18 bin TL’yi geri alabilmek için kaç yaşına kadar yaşaması gerekiyor? 90! Yani işçinin, sadece kendi maaşından çalınanı alabilmek için emeklilikten sonra 25 yıl daha yaşaması gerekiyor.
AKP iktidarı, 2008 yılında yapılan yasa değişiklikleri ile hem emekli olma koşullarının ağırlaştırmış, hem de emekli aylıklarının düşürmüştü. Şimdi de düşen emekli maaşlarını arttırmak yalanıyla açığı emekçilerin cebinden çaldığı paralarla tamamlamaya çalışıyor.
Ancak bundan daha da önemlisi, fon sistemine geçildiği takdirde kıdem tazminatının iş güvencesi boyutunun ortadan kalkacak olması. Bir patron bir işçiyi çıkarmak istediğinde ilk sorusu şu olur: Kaç yıldır çalışıyor? Çünkü bir işçinin aynı işte çalışabilmesinin en büyük güvencesi kıdem tazminatıdır. Türkiye’de işçilerin yüzde 60’ı iş güvencesinden yararlanamıyor. Patronlar bu işçileri istedikleri zaman, bir gerekçe göstermeye gerek olmaksızın işten çıkarabiliyor ve işçiler işe iade davası dahi açamıyor. Kıdem tazminatı, patronları işten çıkarma kararı almadan önce iki kez düşünmek zorunda bırakan bir tampon görevi görüyor. Ancak TES ile kıdem tazminatı, emeklilikte taksit taksit alınabilecek bir ikramiyeye dönüştürülecek ve işten çıkarmalar kolaylaşacaktır. Kıdem tazminatsız bir çalışma rejimi süreksiz ve dönemsel işlerin kural haline gelmesi demektir.
Sistemin 1 Ocak 2022’de hayata geçmesi öngörülüyor. İktidar bugünden işçilere “eller yukarı, bu bir soygundur” diyor. İşçiler, onların emek örgütleri, sendikalar ellerini yukarı kaldırıp bu plana teslim mi olacaklar yoksa yumruklarını masaya vurup bu gidişata dur mu diyecekler? Belirleyici olan budur.
Nasrettin Hoca misali, işsiz kalanın halinden gerçekten işsiz kalmış olanlar anlıyor. Çünkü işsizlik hiçbir şeye benzemiyor! Nazım’ın Galip Usta’sı gibi ömrünü “işsiz kalırsam” diye düşünerek, korkarak geçiriyorsun. Sonra işsiz de kalıyorsun, aç da… Ve düşünüyorsun, “Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorgan olacak mı?”
Emekçileri işsizliğe düşüren eşeğin kapitalizm olduğunu biliyoruz. Biliyoruz bilmesine de o eşeğin bin bir yüzü olması kafaları karıştırmıyor da değil. Yol engebeliydi, hava karanlıktı, yük fazlaydı, çalı hışırdadı derken eşekten düşmenin -işsiz bırakılmanın- bahaneleri bitmiyor. Hani şu, “Patlıcan, biber niye pahalı?” sorusuna “Bir mermi kaç lira, biliyor musun?” cevabında olduğu gibi! Bu burnundan kıl aldırmayan açıklık, işçinin emekçinin ihtiyaç ve önceliklerine galebe çalan katıksız bir sermaye yandaşlığını ne de güzel izah ediyor.
Gelin, bu arkası yarını hiç bitmeyen hikâyeye biraz daha yakından bakalım. Çalışma hayatı boyunca hiç işsiz kalmamış kimse var mıdır? Varsa bile istisna olduğunu söylemek gerekir. Özellikle esnek ve güvencesiz çalışmanın genelleştirildiği son 30-40 yıllık neoliberal dönemde işsizliği tatmayan yok gibidir.
Kuşkusuz şu son dört aylık pandemi döneminde dünyada on milyonlarca insan daha işsiz kaldı. İşsizlik ve gelir kaybı dünyanın bir numaralı meselesi haline geldi, etkisini hissetmeyen kalmadı. Lakin yine de işsizliğin pandemiyle ilgili, yani dönemsel, gelip geçici bir sorun olduğunu sanmak büyük hata olur. Ne de olsa insan beşer, sık sık unutuyor. Oysa işsiz kalan kolay unutmaz. O yüzden emekçiler olarak hayatımız boyunca işsizlikle ve/veya korkusuyla yaşıyoruz.
Tekrar etmekten çekinmeyelim. İşsizlik kapitalizmin özüdür. İşsizlik olmadan kapitalizm olmaz. Kapitalizmi kapitalizm yapan işsizliktir. İşsizlik kapitalizmdir. İşsiz kalıyoruz çünkü patronlar her zaman daha ucuz, daha esnek, daha güvencesiz ve örgütsüz emek gücü istiyorlar. Unutmayalım, “iş beğenmiyorlar” lafı köle emeği arayanların uydurmasıdır! Temel mesele işsizlik diye bir durumun olmasındadır. İnsanların işsiz kalabildiği, işsiz kaldıklarında aç ve açıkta yaşamaya mahkûm oldukları bir düzen insanlığın düşmanıdır, gayri insanidir. İşsizliğin olduğu bir düzen temelinden bozuktur.
Kapitalizm işsizliktir
Yine de “işsizliğin kapitalizmle ne alakası var, biz fakir ülkeyiz, o yüzden işsizlik var, bak Almanya’ya, ABD’ye” diyen ya da mesleğin, eğitimin varsa işsiz kalınmayacağına inanan ya da işsizliğin pandemi nedeniyle olduğunu sanan varsa, ki var, meseleyi biraz daha açmak iyi olur.
Örneğin, pandemi öncesinde, 2019 yılında, dünyanın en zengin ülkelerinin bazılarının işsizlik oranları şöyle: Fransa %8,4, Almanya %4,9, Birleşik Krallık %3,8, ABD %3,6. Kabul, Türkiye’ye göre daha düşük oranlar ama “taşı toprağı altın” olan ABD ve Almanya’da dahi “normal” zamanlarda milyonlarca işsizin olduğunu görüyoruz. Üstelik bu “düşük” rakamlar birçok gerçek durumu gizliyor, devam ediyoruz.
En zengin ülkelerin işsizlik rakamlarını tek tek yazmak konuyu uzatır. En önde gelen 48 ülkeyi ele alalım. Bunlar dünya üretiminin %84’ünü gerçekleştiriyorlar. Bu akıl almaz ekonomik büyüklüğe ve güce rağmen bu ülkelerin 2018 sonu itibarıyla son 40 yıllık işsizlik oranı ortalaması %5,2.
Hiç yoktan iyidir diyenlere bunların resmi rakamlar olduğunu hatırlatalım. Bunlar kayıtlı çalışanların durumunu yansıtıyor ve yapılan işin niteliğiyle, hangi şartlarda yapıldığıyla ilgilenmiyor. Günde bir saat çalışan da, esnek, yarı zamanlı, güvencesiz ve düşük ücretli çalışan da bu torbanın içinde çalışan olarak yer alıyor. Çalışıyor mu, çalışıyor!
Peki, aslında ne oluyor? Örneğin Almanya’da çalışanların üçte birini oluşturan yaklaşık 15 milyon kişi yarı ve daha az zamanlı çalışıyor. Benzer şekilde ABD, Fransa, İngiltere ve benzeri birçok ülkede de milyonlarca insan iş olmayan işlerde çalışıyor ve istihdamda görünüyor. Örneğin ABD’de yaklaşık 30 milyon insan yarı zamanlı işlerde istihdam ediliyor (%20).
Ya ücretler ne oluyor bu durumda? Tabii ki bu durumda süre kısaldıkça ücretler düşüyor ve iş güvencesi de ortadan kalkıyor. Kısacası ücretleri düşürmeden, çalışma saatini azaltarak tüm işleri çalışabilir nüfus arasında paylaştırmak söz konusu değil. Örneğin işsizlik oranı %4,9 olarak açıklanan Almanya’da istihdamdaki işçilerin %8’i, yani yaklaşık 3,5 milyon kişi, iki ve daha fazla işte çalışıyor. İnsanların değil işlerin paylaştırılması gerekmiyor mu? Bu nasıl zenginlik, işsizlik böyle?
Bütün bunların anlamı dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan insanların dahi işsizlikten, düşük ücretlerden, güvencesiz ve esnek çalışmaktan azade olamadıkları! “Ama emeklilikleri çok iyi, emekli olunca dünyayı geziyorlar” diye düşünüyorsanız: Örneğin Almanya’da 65-69 yaş grubundaki her altı kişiden biri çalışmaya devam ediyor. Üstelik bu oranlar, sayılar azalmıyor, giderek de artıyor. Bütün dünyada emeklilik yaşının sürekli artırılması da bu gerçeği gösteriyor.
Evet, Türkiye’ye geldiğimizde bu tablo çok daha vahim bir hal alıyor. Ama sadece zengin bir ülke olmadığımızdan, yeterince işimiz, imkânımız olmadığından değil. Bunlar da var, ama esas olarak Türkiye’de kapitalist bir ülke olduğu için işsizliği, düşük ücretleri, esnek ve güvencesiz çalışmayı yaşamak zorunda kalıyoruz. Dünyanın en büyük ekonomilerinin emekçilerinin durumlarını gördük. Tablo bu iken Türkiye en büyük 10 ekonomi arasına girse ne olur? Sayın kapitalist iktidarımızın 2023 hedeflerinden biri bu ya!
Pandemi biter, işsizlik bitmez…
İşsizlik kapitalizmin mütemmim cüzüdür; kapitalizmi büyüttükçe işsizliği, esnekliği, güvencesizliği, düşük ücretleri büyütürsünüz. Allayıp pullamak sonucu değiştirmez. İşsizliğin olmadığı bir düzen kurabiliyor musunuz? 2023 hedefi olarak işsizliğe son verme sözü verebiliyor musunuz? Tüm işler çalışabilenler arasında paylaştırılacak, herkesin insanca yaşayacağı bir geliri, işi, güvencesi olacak diyebiliyor musunuz? Kaynağı mermiye, maceraya, yandaşa, hortumcuya, hısım akrabaya değil sağlığa, eğitime, işçiye, emekçiye, topluma harcayacağız diyebiliyor musunuz? Bunu diyebiliyorsanız kapitalizmden kopacaksınız.
Peki, işsizlik fonundan işçiye günlük 39 lira verip, “pandemi döneminde bütün dünya yerlere serildi, biz dimdik ayaktayız” diyenlerin böyle bir niyeti, cibilliyeti var mı? Karar okuyucunun… Bildiğimiz, pandemi biter, işsizlik bitmez… İşsizliğin olduğu bir düzen temelinden bozuktur, gayri insanidir… Hiçbir dua, ibadet, iksir, hamaset bu gerçeği değiştiremez, aklayamaz, sonsuza dek gizleyemez.
Covid-19 pandemisinin yarattığı sağlık krizinin de, derinleştirdiği ekonomik krizin de karşısında eşit olmadığımızı biliyoruz. Koronavirüs kol gezerken ekmeğimizi kazanmak için ölümle burun buruna gelen de biz emekçileriz, bugün ekonomik krizin bedeli de yine bizlere yüklenmeye çalışılıyor. Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor.
Ancak biz biliyoruz ki, tüm dünyayı sarsan ve daha da sarsacak bu işsizlik tufanı içinde herkese iş ve insanca yaşayacak bir gelir sağlamak mümkün.
Bunun için yeterli kaynak var!
Yeter ki bu kaynaklar patronlar için değil, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan biz emekçiler için kullanılsın,
Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Suriye’nin içerisinde bulunduğu sosyal ve ekonomik krizin ana sorumlusu diktatör Esad rejimidir. Esad rejimi ile müttefiklerinin (Rusya ve İran), Türkiye gibi diğer bölge ülkelerinin, radikal İslamcıların ve emperyalizmin farkı çıkarlarla ama aynı temel hedef doğrultusunda yürüttükleri karşıdevrimci savaş, bugün ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik çöküşün koşullarını yaratmıştır. Bu güçlerin temel hedefini de tekrardan hatırlayalım: 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını saran devrimci kitle seferberliklerinin Suriye ayağını, diktatör Esad rejimine karşı ekonomik ve demokratik taleplerle gelişen kitle eylemlerini yolundan çıkartmak ve ezmek.
2011 yılından bugüne değin sürmekte olan karşıdevrimci savaşın yaratmış olduğu ekonomik enkaz ise oldukça derin. Öncelikle, Suriye ekonomisinin gelirleri 2011 yılından bu yana trajik bir düşüş yaşamış durumda. Ülkenin temel gelir kaynakları olan petrol sanayisinin ve turizmin çöküşü bu düşüşte en belirgin unsurlardan biri olurken, 2005 – 2011 yılları arasında toplamı 8 milyar dolara yaklaşan doğrudan yabancı yatırımların da son dokuz yılda kesilmiş olması tabloyu derinleştiren bir diğer faktör. Yine bu sürecin bir sonucu olarak imalat ve tarım sektörlerinin keskin yıkımı ise Suriye halkı için krizin boyutlarını ağırlaştırmış durumda.
Suriye’nin içerisinden geçmekte olduğu ekonomik krizin bir diğer etkeni ise 2019 yılının Ekim ayından bu yana Lübnan ekonomisinin yaşamakta olduğu derin kriz. Esad rejimi ve onun dayanağını oluşturan Suriyeli kapitalistler sermayelerinin önemli bir miktarını 2011 yılından itibaren Lübnan bankalarına kaçırmışlardı. Lübnan’da ekonomik krize karşı gelişen kitle seferberlikleri sürecinde bankaların döviz çıkışına kısıtlamalar getirmesi ise Suriye ekonomisini doğrudan etkileyerek, Suriye Lirası’nın dolar karşısında hızlı bir değer kaybı yaşamasının yolunu açtı.
Bu ekonomik çöküş tablosuna son olarak eklenen ise ABD’nin 17 Haziran tarihinde yürürlüğe soktuğu “Sezar yasası” oldu. Esad yönetimi ve ona bağlı kişi ve kuruluşlarla ticari işlem yapan yabancı kişi ve kurumlara yaptırım uygulanmasını öngören yasanın belirsiz birçok detayı olmasına rağmen Suriye ekonomisinin içerisinde bulunduğu durumda krizi daha da derinleştireceğini söyleyebiliriz. Ancak kesinlikle krizi başlatan faktör olmadığını da. Halihazırda diktatör Esad rejiminin en büyük destekçileri olan Rusya ve İran’ın da hem petrol fiyatlarındaki düşüş hem de Covid-19 salgının yarattığı ekonomik durgunlukta kendi ekonomilerinin de bir krizin içerisinden geçiyor oluşu, Suriye hükümetini kaynak bulmak konusunda önümüzdeki süreçte zorlayacak.
Ancak şunu belirtmemiz gerekir: Esad rejimi ve onun dayanağı olan kapitalistler zaten 2011 yılından bu yana yasal ticari yollarla değil de karaborsa ve kaçakçılık üzerinden hem servetlerini muhafaza edip hem de ülke ekonomisindeki kontrollerini sürdürebilmiş durumdalar. Ve “Sezar yasası” uygulamalarının bir sonucu olarak da ülke içerisindeki neoliberal politikalar, özelleştirmeler, yolsuzluklar ve kaçakçılık vasıtasıyla ekonomik egemenliklerini Suriye halkı aleyhine perçinleyebilecekler.
Bu nedenlerle ABD’nin başvurduğu ekonomik yaptırımları daha ziyade politik amaçları üzerinden değerlendirmek gerekiyor ki bu da Suriye’deki “geçiş sürecinde” pazarlık masasında diğer aktörlere karşı elini güçlendirme girişimleriyle şekillenmekte.
Son olarak, başta Esad rejimi ve yukarıda saydığımız tüm diğer aktörler eliyle yaratılan ekonomik enkazın faturası ise Suriyeli halklara ödetilmeye çalışılıyor. Mayıs ayının sonundan bu yana, Süveyde, Dara ve güneydoğu Şam’da yer alan Ceramana gibi bölgelerde, ekonomik krizin sonuçlarına, kötü yaşam koşullarına karşı Esad yönetimine karşı sürmekte olan eylemler bu düzleme oturmakta.
Kamuoyu yoklamalarının son verileri, Cumhur İttifakı’nın yapılacak bir seçimde meclisteki çoğunluğunu kaybedebileceğine işaret etmekte. Gerçi bu durum, Tek Adam sistemine göre meclisten bağımsız olan hükümetin düşmesini zorunlu kılmaz. Ama rejimin altını boşaltır. Dolayısıyla AKP-MHP cephesi bugünlerde epey endişeli.
Bununla birlikte, olası bir seçimi Cumhur İttifakı’nın kaybetmesi, onun karşısındaki muhalefet güçlerinin oylarının toplamına bağlı. Bu nedenle de AKP ve MHP son dönemlerde, yeni kurulan Gelecek ve Deva partileri de dahil olmak üzere muhalefet partileri üzerindeki saldırılarını ve baskılarını artırarak, rakip ittifakın dağılması için gayret sarf ediyor. HDP’yi terörist, CHP’yi de teröristlere arka çıkan partiler olarak karalamaya çalışıyor.
Böylesi gelişmeler karşısında CHP de, hem sağını (İYİ, Saadet, Deva ve Gelecek partileri) hem de solunu (HDP ve sosyalist partiler), bir Demokrasi İttifakı çerçevesinde bir arada tutma gayretinde.
Siyaset alanındaki bu gelişmelere işçi ve emekçi yığınların çıkarları açısından bakıldığında birkaç ciddi sorunla karşılaşıyoruz. Elbette RTE iktidarının uzaklaştırılması çok önemli; ancak, muhalefet partileri arasında, neoliberal kapitalist politikaları sonuna kadar savunan patron partileri var. Oysa sınıfımızın çıkarları bu politikaların derhal terk edilmesinde yatıyor.
İkinci bir sorun: Hemen hemen tüm muhalefet partileri “aman provokasyona gelmeyelim, sokağa çıkmayalım” diyorlar. Oysa rejimin istediği tam da bu. Hükümet korkutarak, yıldırarak, emekçi ve demokratik kesimlere yasal ve demokratik eylem haklarını kullandırtmamaya çalışıyor. Oysa muhalefet kesimlerinin demokratik eylem ve seferberlik haklarını kullanmaları bugün hükümetin tüm saldırılarını geriletmek ve halk kesimlerine güven aşılamak açısından çok önemli.
Ve üçüncüsü, herkes bu hükümetin demokratik seçimlerle iktidarı terk etmemek için elinden geleni yapacağını düşünüyor. O halde önlemimiz ne?
Dolayısıyla biz sosyalistler, kapitalist bir Demokrasi İttifakı’ndan ziyade, halka önderlik edecek bir İşçi-Emekçi İttifakı’nın kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Eğer başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütleri ve partileri bir araya gelip, emekçilerin acil taleplerinden oluşan bir program etrafında birleşebilirlerse, sadece bu baskıcı hükümetten kurtuluşun değil ama aynı zamanda daha eşitlikçi bir sistemin kurulmasının yolu da açılmış olur.
Dünya kapitalizminin model ülkesi olarak bir asırdır pazarlanan “Amerikan Rüyası” şiddetli bir devrimci seferberlik dalgasıyla sarsılıyor. Bu dalga, hiç şüphesiz Şili’de, Irak’ta, Lübnan’da ve Hong Kong’da patlak veren devrimci süreçlerin var ettiği uluslararası atmosferin bir parçası. Ancak onlardan bir farkı var: Bu sefer ayaklanma, emperyalizmin merkez üssünde.
2020 ABD Ayaklanması nitelik olarak 1930’ların militan işçi sınıfı mücadeleleri ile 1960’ların savaş karşıtı halk seferberliklerini geride bırakmış durumda. Irkçılık karşıtı isyan, 2008 krizinin devam eden sonuçlarının Covid-19 pandemisinin yarattığı sosyal yıkımla derinleşmesiyle beraber ABD’de eşi benzeri görülmemiş bir ulusal harekete dönüştü. ABD sadece koronavirüs ölümlerinde dünyada birinci değil; polis zulmü ile cinayetlerinde de başı çekiyor. Bu iki olgu, mevcut ayaklanmanın çok yönlü politik doğasına ışık tutuyor.
ABD’nin pandemi kayıpları, Vietnam Savaşı’nda verdiği kayıpları geçti. New York’ta kazılan toplu mezarlar, emekçilerin paraları kadar sağlık hakkına sahip olabilmelerini güvence altına alan barbarlığın en keskin ifadelerindendi. İşsizlik ile yoksulluk yardımlarına başvuranların oranı, 1929 Buhranı’nın istatistiklerini arkada bıraktı.
Ancak Amerikan toplumunu derinlemesine saran problemler bunlarla sınırlı değil. Covid-19’un öldürücülüğü, siyahilerin arasında beyazların arasında olduğunun iki katı (ABD toplumunun yalnızca %13’ünün siyahilerden oluşuyor olmasına rağmen). Afro-Amerikanların ücretleri, beyaz işçilerin ücretlerinden üçte bir oranında daha düşük. İşsizlik siyahiler arasında daha yaygın. Siyasal üstyapı, kurumsal işleyiş, ekonomik çevrim; bütün bunlar sistematik ve yapısal bir ırkçılığa dayanıyor.
Seferberliğin en önemli niteliklerinden birisi, iki partili aristokratik yönetim mekanizmasının tarihsel taraflarından olan Demokratik Parti’nin güdümüne girmemiş olması; bu sırada seferberliğin en önemli yönü ve görevi, ABD işçi sınıfının ırkçılık karşıtı bir politik eğitim sürecinden geçmesi olmayı sürdürüyor. Ancak bu militan eğitimin ülkenin yoksul beyazlarında karşılık bulabilmesi için, işçi sınıfı örgütlerinin birtakım programatik adımlar atması gerekli. Nedir bu adımlar?
Bütün işçi sınıfı örgütlerinin (sendikalar, partiler ve diğerleri), siyahilerin kendi kaderlerini tayin hakkını savunan siyahi örgütlerle dayanışmacı bir politik ilişkiler ağı geliştirmesi, siyahilerin barınma, eğitim, sağlık ve çalışma hayatı başlıklarında koşulsuz eşitliğe sahip olması, bütün göçmenlere ve mültecilere vatandaşlık verilmesi, ırkçı idam cezasının bütün eyaletlerde kaldırılması, hapishanelerin köleci toplama kampları olarak işletilmesinin durdurulması ve ABD’nin ülke dışındaki siyahi halklara dönük bütün emperyalist askerî, politik ve ekonomik müdahaleciliğine karşı çıkılması: Bu ve benzeri maddeler etrafında oluşturulacak bir program savunulmaksızın, beyaz ve siyahi işçi sınıflarının birliği ancak bir aldatmaca olur.
Korona, Coşkun Sabah’ı fena halde vurmuş! Duyduğumda hastalandığını, yahut eski Yeşilçam oyuncuları gibi sokağa düştüğünü, vefasızlıktan yakınacağını, tokun, açın halinden anlamayabileceğini düşündüm ki, durum bambaşkaymış. Sabah’ın milyonluk gayrimenkulleri varmış. Bankada çoğumuzun yaşadığı evi tek tıkla satın alabilecek parası duruyormuş. Ancak derdini biz anlamazmışız. Çünkü O’nu ancak “parası olan anlarmış”.
Bizim cephemizde ise durum bambaşka. DİSK nisan ayı içerisinde üç adet Covid-19 raporu hazırladı. Bu raporlardan 27 Nisan tarihli olan sonuncusu şöyle diyor: İşçiler arasında Covid-19 pozitif vaka oranı Türkiye’nin en az 3,2 katı!İşçiler arasında pozitif vaka sayısı daha hızlı artıyor!
Artan vaka sayısı salgının hâlâ kontrol altında olmadığını gösterdi. Normalleşme takviminin uygulanması ile DİSK’in anlattığı tablonun kötüleştiğini öngörebiliriz. Elde hâlâ ilaç ve tedavi yok ve virüsün etkisinin azaldığına dair bir delilimiz bulunmuyorken yapılabilecek en önemli şey denetim ve tedbirlerin artırılmasıydı. Bu yapılmadı ve şimdi Türkiye’nin dört bir yanında fabrikalarda korona vakaları tespit ediliyor.
Hükümet zenginler için teşvik paketlerini birbiri ardına sıralarken parası olanın biraz daha kazanması için tedbirlerin azaltılması da sınıfsal bir tercih.
Burjuvazi tedbirlerin azaltılmasından yanayken, işçiler cephesinde bu tedbirleri artırmamız, işyerlerindeki tedbirlerin uygulanıp uygulanmadığını denetlememiz gerekiyor. Nasıl mı? İşe elimizdekilerle başlayabiliriz!
50 kişi üzeri işçinin çalıştığı işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği kurulunun olması zorunluluğu var. Bu kurulda patron veya temsilcisi dışında, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi, İnsan Kaynakları veya ilişkili birimden bir kişi, varsa sivil savunma uzmanı, formen, ustabaşı veya ustanın yanı sıra işçi temsilcisinin de bulunması gerekiyor. Bu kurulların toplantılarını daha yakından takip etmek, bizi iyi temsil edebilecek bir temsilciyi bu kurula göndermek, kurul toplantılarının açık yapılmasını talep etmek, işyerindeki eksik tedbirleri bu kurullara ileterek tedbirlerin alınmasını sağlamak, alınmaması halinde ise derhal tutanak tutarak “çalışmaktan kaçınma hakkı” dâhil olmak üzere tüm seçenekleri değerlendirmemiz gerekir.
50 kişinin altındaki işyerlerinde ilgili kurulun oluşturulması zorunluluğu yok ama acil durum planı için işçi temsilcisinin belirlenmesi zorunluluğu var. Denetime buradan başlayabiliriz. İşyerinde çalışanlar olarak en yoğun temasın, en yüksek riskin nerede olduğunu en iyi biz biliriz. Bu sebeple patrondan tedbirlerin belirlenmesi, takip edilmesi ve denetlenmesi için temsilciye durumu ifade ederek, onu denetleyerek işe başlayabiliriz. Uzman desteğine ihtiyacımız varsa en yakınımızda olan sendikadan, meslek örgütlerinden doğrudan destek almalı, bilgi istemeliyiz.
Patron yanlısı temsilciler en büyük zorluğumuz olmayı sürdürecekse de her eksiği raporlamalı, salgın sebebiyle temsilcinin değişmesini isteyip sürecin içerisinde yer almalıyız.
Hükümet Coşkun Sabah’ı anlarken bizi umursamıyor, halk sağlığını tehlikeye atıyor. Buna karşı işçinin denetim ve tedbirleri sadece kendimizi ve ailemizi değil, halk sağlığını da savunan tek alternatif olarak önümüzde duruyor.
Nisan ve mayıs ayında ekonominin iyice daralmasıyla, halk sağlığı yerine “yeni normal” adı altında ekonomiye öncelik vererek işçi ve emekçileri virüsle birlikte yaşamaya mahkûm eden iktidarın tek hedefi var: sermayenin kârlılığının artırılması. Haziran ayında bu hedefe dönük büyük bir kredi genişlemesine gidildi. Ekonomide tehlikeli hamleler yapmaya devam eden iktidar, gelirlerimizin ipotek altına alınması pahasına düşen talebi artırmanın peşinde.
Pandemiyle birlikte tüm emekçiler işsizlik ya da alım güçlerinin düşmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Birçok işletmenin kapalı olmasıyla, özellikle tüm işçilerin yarısına yakınının çalıştığı hizmet sektörünün başta turizm olmak üzere tüm alanlarında küçülme yaşandı. Bu süreçte geniş işsizlik oranı yüzde 23 seviyesine geldi. Ekonominin ikinci çeyrekte yüzde 10 küçülmesi bekleniyor. Fakat kredi genişlemesi yüzde 30’a dayanmış durumda. Bir ülkenin kredi büyümesi ekonominin büyümesinden fazla ise orada kriz kaçınılmazdır. Mutlaka yaratılan balon patlar. Bu tablo karşısında kaynak yok diyen iktidara kaynağın var olduğunu bir kez daha söylüyoruz.
Merkez Bankası’nın (MB) para bastığını önceki yazılarımızda da söylemiştik. Pandemi sürecinde açıkladıkları paketlerin hiçbiri insanların çalışma koşullarını iyileştirme, iş güvencesi sağlama, borçluluklarını azaltma ya da ücretsiz sağlık hizmeti vermek gibi önemli alanlarla ilgili değildi. “Yardım” paketlerinin çoğunun kredi yoluyla dağıtıldığı görüldü. Şimdi de MB’nin bastığı paraları kamu bankaları (Ziraat, Halk, Vakıf) aracılığıyla kredi olarak dağıtıyorlar. MB tarafından fonlanan bankaların kredi vermesi işlemi de kaydî para yaratmaktır. Yani balon şişiyor. Faizlerin düşük tutulma çabası da (%8.25) kredi mekanizmasının genişletilmesi ile ilgili. Peki bu dağıtılan paralar ödenebilecek mi? Sırf talep artsın diye emekçilere düşük faizden (otomobil, turizm, konut, vb.) kredi vermek, dış finansmana ihtiyaç altında krediyle büyüme stratejisinin aynen devam ettiğini gösteriyor. 10 günlük tatil için 5 yıl, ev için 20 yıl borçlanmak… Ne pahasına?
Düşen talebi artırmak amacıyla işçi ve emekçilerin gelirlerini ipotek altına alıp onları uzun vadeli borçlandırmak yerine herkese güvenceli iş ve insanca yaşanılır bir ücret sağlamak gerekmez mi? Herkesten IBAN istemek yerine herkese temel düzeyde bir gelir sağlanabilir. Nasıl ki büyük patronların milyarlarca liralık vergi borçları silindiyse emekçilerin banka borçları da silinebilir. Kaynak var! Nasıl ki para yaratılabiliyorsa kaynak da yaratılabilir.
19 Haziran itibariyle Devlet İç Borçlanma Senetleri’nin yüzde 63’ü bankaların elinde. Bankalar devlete, hemen hemen herkes de bankalara borçlu. Bu durum kaynak olmamasından değil sermayenin düşen kârlılığını borçlanma yoluyla telafi etmek istemesinden kaynaklanıyor. Dış ve iç borçları birlikte düşünürsek bu borçların çevrilebilmesi için işçilerin gelirlerine uzun vadede el koymak gerekecek. Oysa ülkede cari açık ocak-nisan arası 13 milyar dolardı. Dışarı çıkarılan para ise 11,3 milyar dolar. Dolayısıyla bunların toplamı olan 25 milyar dolar buharlaşmış.
Demek ki elde avuçta ne varsa dışarıya gitmemesi için ekonominin işçi denetiminde yeniden yapılandırılması şart. Bu borçların yeniden yapılandırılıp ve büyük bir bölümünün silinip, hane halklarının bankalar tarafından sömürülmesine son vermek gerek. Bankaların kamulaştırılmasıyla devasa kaynaklar yaratılabilir. Hatta sadece kamu-özel ortaklığıyla yapılmış köprü, otoban, hastane, baraj gibi yapılar kamulaştırılsa bile Türkiye’deki her işçiye temel gelir sağlanabilir.
Verilen kredilerin kamu bankalarına geri dönememesi durumunda zarar yine hazineye, yani tüm emekçilere kesilecek. Kıdem tazminatının gaspı ve esnek çalışma koşullarının hayata geçirilmesi planı yapıldığı bir ortamda, iktidarın salgının tüm faturasını bir enkaz olarak işçilere yıkma planına karşı “kaynak var, yeter ki sermaye için değil, işçiler için kullanılsın” diyoruz.
Baro başkanlarının Ankara girişinde durdurulup tartaklandığı; gündüzü güneşin, geceyi yağmurun altında geçiren avukatların tuvaletini kullandıkları işletmeye ceza kesildiği, baro başkanlarının şantiye şefleri tarafından “işçilerin dikkatini dağıttıkları için” azarlandıkları utanç verici görüntülere hep birlikte tanık olduk. Savunmanın tüm itirazlarına rağmen Meclis Komisyonu, Çoklu Baro Tasarısı’nı görüşmeye başladı. Meclis önünde bekleyen baro başkanlarının komisyon görüşmelerini izleme talebi kabul edilmedi. Bunun yerine Komisyon Başkanlığınca beş baro başkanına toplam 15 dakika söz hakkı verme teklif edildi. Baro başkanları ise üçer dakikalık söz hakkı yerine meclis önündeki eylemleriyle direnişi sürdürmeye karar verdiler.
Bastırılan muhalif seslerin gölgesinde ve kapalı kapılar ardında korkakça yürütülen süreç hızlandı ve aynı gün tasarının ilk beş maddesi kabul edildi.
Nedir bu çoklu baro rejimi?
Çoklu baro rejimini AKP’nin iktidarı boyunca yetki ve inisiyatifi ele geçiremediği tüm alanlarda uyguladığı böl-yönet stratejisinin bir parçası olarak tarif edebiliriz. Baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen bu tasarıyla, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılacak. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştiriliyor.
Bu değişikliği, bütün meslek kuruluşlarına dönük saldırı ihtiyacının bir devamı olarak okumak gerekiyor. Hatta aslında bu saldırı planının ilk ayağını 12 Eylül 2011’de yapılan Anayasa referandumuna eklenen madde ile “işçilerin birden çok sendikaya üye olabilmelerini” öngören ve bu şekilde sendikaların işkolunda yetki almasını zorlaştıran yasa değişikliğiyle başlatabiliriz. Türk-İş gibi kendisine yakın sendikalar aracılığıyla sağlanabilmiş ittifaklı kontrol Saray’ın iktidarını tam tatmin etmemiş olacak ki aynı işkolunda 50-60 kişilik sendikalar kurarak sınıfın bir araya gelmesini daha da zorlaştırmıştı. Devamında gazeteciler, tabipler ve mimar ve mühendislerin meslek örgütlerine karşı da benzer saldırı planlarını peyda etmişti.
Bugün Ankara’da baro başkan ve üyelerine karşı yapılan kepazelik de anlık bir tercih değil, toplumsal muhalefete ve meslek örgütlerine dönük uzun erimli bir saldırı planının parçasıdır. Nitekim bugünün tohumlarının aslında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ekildiğini Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından yayımlanan Araştırma ve İnceleme Raporu’ndan görebiliriz. Bu raporda; meslek örgütlerinin sivil toplum kuruluşu haline dönüşmesinin sakıncaları, meslek kuruluşlarının kendilerine tanınan idari ve mali özerkliği sınırsız bir bağımsızlık olarak algılayarak ideolojik/politik organizasyonlar gibi hareket etmeleri eleştirilmekte ve kullanılacak oylarla çoğunluğu alanın tüm listesinin seçilmesi yerine, milletvekili seçimlerine benzer şekilde gruplara aldıkları oy oranında temsil imkanı tanınması (nispi temsil sistemi) gibi uygulamalar önerilmişti.
Dolayısıyla, baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacının, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın homofobik açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.
Çoklu baro rejimi sadece avukatları ilgilendiren bir plan değildir
Çoklu baro rejimi pek tabii öncelikle avukatların mesleki ve özlük haklarını neoliberal politikalar aracılığıyla gasp etme gayretiyle “rekabet gücü”, “çoğulculuk” gibi kapitalizmin favori kavramlarıyla baroları bir pazaryeri haline getirme hamlesidir.
Ancak bu hamle hukuki güvenliğin kalmadığı, “adil yargılanma hakkı” gibi en temel hukuk ilkelerinin dahi çiğnendiği, insanların herhangi bir delil gösterilmeden yıllarca hapiste tutulduğu günümüz Türkiye’sinde sadece avukatları ilgilendirmemektedir. Barolara yapılan saldırı aynı zamanda halkın hak arama özgürlüğü ve hukuk güvenliğine de yapılmaktadır. Çoklu baro rejiminin barolara hâlihazırda katacağı hiçbir şey olmadığı gibi, kaybettireceği sadece avukatlar ve avukatlık mesleği değil, toplumsal muhalefetin ve sınıfın kazanımlara dönük olduğu için savunma hattını birlikte örmek elzemdir. Bu saldırıyı sadece baro başkanlarının durdurması mümkün değildir. Başta “birden fazla sendika özgürlüğü” kepazeliğiyle beli bükülmüş sendikalar ve her adımda terörist ilan edilen TMMOB, TTB gibi meslek örgütleriyle birlikte ortak bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları hayati önemdedir.
1 Haziran’da başlatılan “normalleşme” sürecinde bir ayı geride bıraktık. Bu bir ay içerisinde gerek salgının seyri, gerekse de demokratik haklara ve işçi haklarına dönük saldırılar açısından önemli gelişmeler yaşadık. Yaşadığımız son bir ay, Saray’ın vaat ve söylemleriyle yüzleştiğimiz gerçekler arasındaki uçurumun daha da derinleştiği bir dönem oldu.
“Normalleşmeye” geçilirken, Saray sözcüleri salgında en kötünün geride kaldığı, “birinci dalganın” atlatıldığı gibi yalanlar savururken, bu acelenin ardında ekonomik nedenlerin yattığının herkes farkındaydı. Salgının Türkiye’ye de sıçramasıyla Saray iktidarı halk sağlığı ve patronların çıkarları arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Tercih, şaşırtıcı olmayan biçimde patronların çıkarları lehine yapıldı. Böylece, salgınla gerçek bir savaş için alınması gereken tam kapsamlı, zorunlu karantina önlemleri yerine, kısmi adımlarla durum idare edildi. Gerçek karantina tedbirleriyle önlenebilir binlerce can kaybı ise Saray tarafından “kaderin tecellisi” olarak görüldü. Hastalık tam anlamıyla baskılanmadan hızla “normale” dönülmesiyle de vaka sayılarında yeniden dramatik artış yaşandığını, başta sağlık emekçilerininki olmak üzere, yapılan onca fedakârlığın heba edildiğini görüyoruz.
“Halk sağlığı mı patronların gelirleri mi?” ikileminin en somut biçimde yaşandığı örnek, lise ve üniversiteye giriş sınavı tarihlerinin öne çekilerek gerçekleştirilmesi oldu. Turizm patronlarının öncelikleri, kamu sağlığını ve gençlerin gelecek kaygılarına galebe çaldı. Benzer biçimde, işyerlerinde salgına dönük önlemlere ilişkin hiçbir denetimin olmaması, salgının emekçi mahallerinde patlama yapıyor olması, Saray tarafından kimlerin korunduğunu, kimlerin ise gözden çıkarıldığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Salgın dönemini, Saray’ın işçi düşmanı uygulamalarının zirve yaptığı bir süreç olarak tanımlayabiliriz. İşsizliğin, yoksulluğun, hayat pahalılığının belki de son 70 yıldır görülmemiş seviyelere vardığı ve Saray tarafından alınan tüm ekonomik önlemlerin patronlara fayda sağladığı bir dönemdeyiz. Hiçbir geliri olmadan işsizliğe mahkum edilen milyonlar, ücretsiz izne çıkartılarak 1170 TL’lik “maaş desteğiyle” hayatta kalması beklenenler, kısa çalışma ödeneğiyle hak kaybı yaşayan emekçiler…
Bütün bu tabloya “İstihdam Kalkanı” adıyla başlatılan yeni bir Saray saldırısı ekleniyor. Saray’ın hedefi salgını “Allah’ın bir lütfu” sayarak, esnek ve güvencesiz çalışmayı yaygın ve kalıcı hale getirirken, bu arada yıllardır hayalini kurduğu biçimde, kıdem tazminatını da gasp etmek. Bıçağın kemiğe dayandığı bu günlerde, yalnızca kıdem tazminatı hakkımızı korumak için değil, sözde istihdamı artırmak adına esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını dayatma planını da durdurmak için, sendikaların ve emek örgütlerinin en geniş kapsamlı birliğine ve eylem planına ihtiyacımız var.
Saray’ın emekçi halkı sefalete sürükleyen, iç ve dış politikada yalnızca iflas üreten politikalarının sonuçları giderek daha fazla görünür hale geliyor. Gerek Cumhur İttifakı içerisindeki çatlamalar ve kopmalar, gerekse de anket sonuçlarına yansıyan gerçek, Saray rejiminin giderek daha fazla aşındığı ve toplumsal desteğini yitirdiği yönünde. Bu durumun fazlasıyla farkında olan Saray, toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı artırarak, “milli ve manevi değerler” üzerinden yapay bölünmeleri kışkırtmaya çalışarak varlığını sürdürme çabasında.
Saray ittifakının vadesi çoktan doldu. Çözüm ise, kendi kendine çürüyüp yok olmasını beklemek, rejim içi sahte çözümlerden medet ummak değil, emekçi halk ve ezilenler için sahici bir siyasal seçeneği yükseltmekten geçiyor. İşçi Demokrasisi Partisi, bugüne kadar yaptığı gibi, bundan sonra da, böylesi bir seçeneğin yükseltilmesi doğrultusunda en geniş sınıf ittifakının sağlanması adına mücadeleyi sürdürecek.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) duyurduğu işsizlik rakamlarına kimse inanmıyor. TÜİK’e göre işsizlik geçen yılın aynı dönemine göre 502 bin kişi azalarak 4 milyon 228 bin kişi olmuş (yüzde 13,6).
Oysa, salgın nedeniyle çalışamayanların, iş aramayıp çalışmaya hazır olanların, mevsimlik çalışma nedeniyle istihdamda olmayanların ve zamana bağlı eksik çalışanların da hesaplandığı geniş tanımlı işsizlik istatistiklerini çıkaran DİSK-AR raporuna göre, geniş tanımlı işsiz oranı yüzde 24,5 olarak hesaplandı.
Yani toplam işsiz sayısı gerçekte 8,5 milyon kişi. Gerçek veri bu.
Çözüm var
Hükümet işsizliğe çözüm bulmak için ne yapıyor? Daha doğrusu “ne yapar gibi görünüyor”? Bir dizi “istihdam paketi” açıkladı ama hiçbiri gerçek bir çözüm değil. Önce patronlardan “bir-iki kişi daha işe almaları” istendi. Bunun işlevsizliği hemen ortaya çıktı. Ardından, kendi yandaşlarına milyarlarca kredi açtı, bunun “yeni istihdam alanları yaratacağı” umudunu yaymaya girişti. Bunun da işe yaramadığı görüldü, istihdam miktarı azaldı, işsizler ordusu büyüdü.
Ama gerçek bir çözüm var: Ülkedeki mevcut işler derhal çalışabilen, çalışmak isteyen nüfus arasında paylaştırılabilir. Çok kolay.
Örneğin 3 vardiya 8 saat çalışan işyerlerinde, işgünü 6 saate indirilerek ek 4. vardiya kurulabilir. Bu sistem farklı vardiya sistemleriyle çalışan tüm işyerlerine yaygınlaştırılabilir. Tabii çalışanların ücretlerinde bir indirim olmaksızın; yani işçi ücretlerinin değil, işlerin paylaştırılması.
Bu basit öneri karşısında elbette patronlar ve hükümet hemen ayağa kalkıyor. “İmkansız, gerçekçi değil” diye. Asıl itirazları da bunun için “kaynak yok” biçiminde. Öyle mi? Hayır.
Kaynak da var
Basit bir hesapla bu önerinin gerçekçi olacağı ve kaynağın da var olduğu kanıtlanabilir. Şöyle:
TÜİK verilerine göre 2018 yılında ülkedeki yıllık ortalama brüt kazanç 49 bin liraymış (gerçi bu sayı 2019’da daha da düştü ama biz yüksek olandan gidelim). Bu miktar ayda brüt 4083 lira eder.
Şimdi bu rakamı toplam işsiz sayısı olan 8,5 milyon ile çarpalım. Sonuç 34,7 milyar lira. Bunun yıllık toplamı ise 416,5 milyar lira tutar. Bugünkü dolar kuru üzerinden hesaplarsak, bu miktar yaklaşık 62 milyar dolara karşılık gelir. Şimdi bu rakamları şunlarla karşılaştırın:
Maliye Bakanı Berat Albayrak ne demişti? “Ekonomik İstikrar Kalkanı adımlarımızın maddi tutarı 240 milyar TL’ye ulaşmıştır… Eğer bazı ülkeler gibi ekonomik büyüklüğünü çarpan etkisiyle ifade etmemiz gerekirse, bu rakam 525 milyar TL‘yi bulmaktadır”.
Demek ki, bütçede öncelikler hemen değiştirilerek bu paralar patronlara akıtılmayıp en azından bir yıl boyunca işsizlik sorununun çözümünde kullanılabilirdi. Ama dahası var.
2019 İşsizlik Fonu’nda toplanmış olan 131 milyar lira var. Hem de işçinin parası. Öte yandan, 2020 yılı bütçesine yol, köprü gibi geçiş garantili inşaatları gerçekleştirmiş olan müteahhit firmalara yapılacak garanti ödemeleri için 18,9 milyar lira konmuş; bu ödemeler derhal durdurulmalı. Bankacılık sektörünün bu yılın Mart ayındaki net kârı ise 16 milyar lira; bunlar, işçi ücreti ödemeleri olarak devlete aktarılmalı.
En önemlisine geliyoruz: Türkiye’nin devlet olarak patronların yararına yaptığı dış borcun toplamı yaklaşık 650 milyar lira. Bu yılın ilk beş ayında ulusal ve uluslararası tefecilere 65 milyar lira faiz ödendiğini unutmayalım. Dış borç ödemesine derhal son verilmeli.
Kim yapabilir?
Ülkedeki işsizliği yok edebilmek ve insanlara onurlu bir hayata adım atmalarına imkan sağlayabilmek için mevcut işlerin tüm çalışabilen nüfus arasında bölüştürülmesi uygulamasını, elbette kendi yandaşlarına, ülke kaynaklarını ellerinde bulunduran patronlara milyarlarca kredi aktaran bir hükümet yapamaz. Zira bu çözüm politik bir çözümdür, bir politik tercih meselesidir.
Bu denli bariz ve gerçekçi bir çözümü ancak işçi ve emekçileri temsil edebilecek bir hükümet uygulamaya koyabilir. İşçiden, emekçiden yana, onların denetiminde bir merkezî ekonomik planlamayı yürürlüğe koyabilecek bir hükümete ihtiyaç var bunun için.
Ama her şeyden önce bu öneriyi işyerlerimizde, sendikalarımızda, tüm emekçiler arasında yaygınlaştırmamız, tartışmamız gerekiyor. Tüm işçi ve emekçi örgütleri, sendikalar, işyeri temsilcilikleri, komiteler; hep birlikte bu öneriye sahip çıkıp ortak bir mücadele başlatırsak, çözüm yolunda ilk adımı atmış oluruz. Aksi takdirde unutmayalım, bugün çalışmakta olan her bir emekçi, yarın kendisini İş Bulma Kurumu’nun kapısında bulabilir.
Filistin halkının karşı çıkması, dünya çapında yükseltilen itirazlar, protestolar ve uluslararası kampanyalar nedeniyle Netanyahu, Batı Şeria’nın 1 Temmuz’da başlaması beklenen ilhak sürecini erteledi. Bu sürecin çerçevesi Donald Trump ve Benjamin Netanyahu arasındaki “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırılan utanç verici emperyalist anlaşmayla belirlenmişti. (1)
Uluslararası dayanışmanın yanı sıra, İsrail’de yaşayan Arap toplulukları içerisindeki sol grup ve sektörler de ilhaklara karşı sokağa çıkıp seferber oldular. Avrupa Birliği içerisindeki emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere pek çok ülke bu ilhak planını reddederek, İsrail Devleti’ni sürece devam edilmesi durumunda kendilerine karşı ekonomik yaptırımlar uygulamakla tehdit etti.
Batı Şeria’nın ilhak edilmesi, İsrail vatandaşlığına sahip 300.000’den fazla Filistinlinin farazi Filistin vatandaşlığına geçmesini öngörürken, anlaşma aynı zamanda sığınmacı statüsü dışında bırakılacak 6 milyon Filistinlinin de geri dönüş hakkını da reddediyordu. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) devrimci bir uluslararası örgüt olarak, bu emperyalist anlaşmaya karşı itiraz ve uluslararası dayanışma çağrısında bulundu. (2)
Bu erteleme, Netanyahu ve Yanki emperyalizminin Siyonist, faşist ve ırkçı hükümeti için bir ilk yenilgi anlamına geliyor. Bu, Filistin halkının kurtuluşu adına ilhakı reddeden Filistinlilerin seferberliğinin ve uluslararası dayanışmanın bir zaferidir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Siyonizmin ve bu yeni emperyalist saldırının reddedilmesi konusunda ısrar ediyoruz. Tüm Filistin topraklarında tek bir laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir devletin kurulması olan adil bir çözüm için mücadele etmemizin gerektiğini savunuyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal
Katil Benjamin Netanyahu’nun önderliğindeki Siyonist İsrail Devleti, 1 Temmuz itibariyle 1967’den beri işgal altında olan Filistin topraklarının bir kısmının daha ilhak edilmesi planını uygulamaya koymaya çalışacak. Bu, Ocak 2020’de Trump ile yapılan anlaşmanın yerine getirilmesi çerçevesine oturtuluyor. Planın tamamı Batı Şeria’daki kimi yerleşim bölgelerinin Siyonist egemenlik altına girmesi, Kudüs’ün Siyonist devletin başkenti olması ve Ürdün Nehri Vadisi’nin ilhak edilmesinden oluşuyor. Bu plan çerçevesinde İsrail’in ilhak edeceği bölgelerde yaşayan 300.000 Filistinliye İsrail vatandaşlığı verilmeyecek ve “sözde” Filistin vatandaşı olarak kalmaya devam edecekler.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bir kez daha Yanki emperyalizminin ve Siyonizm’in Filistin halkına karşı başlattığı bu yeni saldırganlığı kınıyor ve reddediyoruz. Uluslararası örgütümüzün konuyla ilgili 30 Ocak 2020 tarihli bildirisinden şu anda uygulamaya konulmaya çalışılan Trump-Netanyahu anlaşmasına dair bazı bölümleri aşağıda tekrar paylaşıyoruz. (1)
“ABD devlet başkanı Trump ve İsrail başbakanı Netanyahu Washington’da birlikte yaptıkları bir açıklamayla “Yüzyılın Anlaşması” adını verdikleri bir ‘barış’ planı ilan ettiler. Netanyahu’nun planın derhal uygulamaya konulacağını açıklaması, bunun Filistin halkıyla görüşülecek bir öneri değil, tam tersine emperyalizmin ırkçı ve faşist İsrail devletine yeni bir canice saldırı için verdiği destek olduğunu ortaya koydu (…)”
“Trump, Siyonist devletin Batı Şeria’da kurduğu yerleşimlerin üzerinde egemenliğini tanımakta, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını ve Ürdün Vadisi’nin Siyonist devlet tarafından ilhakını kabul etmektedir. Planda İsrail vatandaşı 300 bin Filistinlinin farazi Filistin vatandaşlığına geçmesini öngörülmekte ve anlaşmanın sığınmacı statüsü dışında bıraktığı 6 milyon Filistinlinin geri dönüş hakkı reddedilmektedir. Aynı zamanda yerleşim yerlerinin kurulması sırasında Filistinlilerden çalınan mülklerin asıl sahiplerine iadesi veya herhangi bir ekonomik tazminatın ödenmesi de reddedilmektedir. İsrail’in izni olmadan sözde Filistin devletine girişleri bile yasaklanmaktadır. Filistinli tutukluların serbest bırakılması öngörülmemekte ve İsrail ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanarak İsrail vatandaşı Hıristiyan veya Müslüman Filistinliler bu ırkçı tanımı kabul etmeye ve desteklemeye mahkum edilmekte, Dürziler ise ikinci sınıf vatandaş haline getirilmektedir.”
“Bunların karşılığında, Güney Afrika’daki ırk ayrımına dayalı bantustanlar benzeri, sınırları veya hava ve deniz sahaları üzerinde kontrolü olmayan bir farazi Filistin devletinin kabulü öngörülmekte. ‘Askersizleştirme’ başlığı altında da Filistinliler Siyonist saldırılar karşısında silahsızlandırılmaktadır. 1967’deki sınırlara kıyasla Batı Şeria’da geniş alanlar ellerinden alınan Filistinlilere çöllük bölgelerdeki iki karış toprakta kurulacak bir sözde Filistin devleti vaat edilmekte. Gazze ise kuşatma altında kalmayı sürdürecektir. BDS hareketi (İsrail’e Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) gibi ulusal ve ırkçılık karşıtı talepler dile getiren girişimlere herhangi bir desteğin verilmesi de anlaşmanın ihlali olarak kabul ediliyor.”
“Bu barbarca plan Trump’ın Filistin konusundaki emperyalist ve ırkçı saldırganlık politikasının bir uzantısıdır. Son üç yılda ABD hükümeti Siyonist güçlerin Golan Tepeleri’ndeki yasadışı işgalini onaylamış ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederek büyükelçiliğin bu kente taşınacağını ilan etmiştir. Filistin’in Washington’daki diplomatik misyonunu kapatmış ve Birleşmiş Milletler’in Filistin’deki mülteciler bürosuna verdiği insani yardımı ve desteği kesmiştir. Aralık 2019’da BDS’ye karşı adli süreç başlatarak bu hareketin İsrail’e karşı eleştirilerini suç olarak kabul etmiş ve bunu Yahudi düşmanlığı olarak ilan etmiştir (…)”
“Avrupa hükümetlerinin çoğu suskun kalarak suça ortak olurken Britanya hükümeti daha da ileri giderek planı desteklediğini açıklamıştır. Mısır ve Suudi Arabistan diktatörlükleri de plana destek vererek Filistinlileri pazarlık masasına oturmaya davet etmişlerdir.”
“Biz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD emperyalizminin ve Siyonizmin Filistin halkına karşı başlattıkları bu yeni saldırıyı şiddetle lanetliyoruz. Trump’ın bu canice planı gerçekten adil bir çözüm için verilen mücadeleyi, Filistin topraklarının tümünde laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması mücadelesini güçlendirmelidir. Tüm dünya halklarını Filistin halkıyla uluslararası ölçekte dayanışmaya çağırıyoruz.”
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Geçtiğimiz günlerde AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin “Bu ülkede AK Parti gelene kadar kadın kelimesinin adı yoktu Türkiye’de… Sosyal güvenlikten sağlık hizmetine aile politikalarımızda önce kadın vardır” dedi. Ancak kadının adını koyduğunu iddia eden iktidarın son on yılında kadın cinayetleri 5,5 kat artış gösterdi. Diğer yandan iktidarın pandemi döneminde bile hiçbir politikasında kadına öncelik vermediğini, dahası kadın cinayetlerinin önlenmesi için hiçbir tedbir almadığını ve hatta failleri korumaya ve aklamaya devam ettiğini gördük. Dolayısıyla, salgın nedeniyle hayatı eve sığdırma çağrısı yapılırken kadınlar için taleplerimizi dile getirdiğimiz yaklaşık dört ayın ardından, bugün artık içinde olduğumuz “normalleşme” döneminde de taleplerimiz yakıcı olmayı sürdürmekte. Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberi alıyoruz. Kız kardeşlerimiz evlerinde, sokak ortasında en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyorlar. Bir yandan da şüpheli kadın ölümleri artıyor veya Aleyna Çakır’da, Nadira Kadirova’da olduğu gibi cinayetlere intihar süsü verilmeye çalışılıyor.
İçişleri Bakanlığı pandemi döneminde aile içi ve kadına yönelik şiddet olaylarının azaldığını iddia etmişti. Bu iddianın gerçeği yansıtmadığı ortada olduğu gibi, şiddet ve cinayet vakalarının artması hiç tesadüf değil. Mor Çatı’nın salgın döneminde yayımladığı raporlara baktığımızda devlet kurumlarının yeni tedbirler almak bir yana, var olan koruyucu mekanizmaları bile işletmediğini görüyoruz. Bu raporlar karakollarda salgın bahanesiyle gerekli işlemlerin yapılmadığını; KADES uygulaması ve 183 veya 155 hattı üzerinden yardım alamayan kadınlar olduğunu; yetkililerin, şiddet uygulayan erkeğe karşı uzaklaştırma kararı aldırmak isteyen kadınları şikayetten caydırmaya çalıştıklarını; çocuklarıyla beraber sığınak talep eden kadınların geri çevrildiğini; polislerin şiddet uygulayanı tanıdıkları takdirde şiddete göz yumduklarını ve hatta sığınak adresinin şiddet uygulayan erkekle paylaşıldığını gözler önüne seriyor. Üstelik bunlar sadece tespit edilebilenler. Dahası bu süreçte bazı kadın cinayeti ve şiddet faillerinin infaz düzenlemesi kapsamında salıverilmiş erkekler olduğu da ortada.
Diğer yandan kadın cinayeti davalarının ancak kadınların baskısı ve mücadelesi oldukça sonuç verebildiği bir durumdayız. Haziran ayında Şule Çet’in katilinin “kasten öldürmek”, “nitelikli cinsel saldırı” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçlarından müebbet ve 12 yıl 6 aylık hapis cezası onandı. Yine haziranda Merve Kotan’ın katiline hiçbir indirim uygulanmadan, tasarlayarak öldürme suçundan iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Katledilen daha pek çok kız kardeşimizin davası kadın örgütlerinin takipçiliğinde sürmekte.
Bundan aylar önce, pandemi sürecinde sadece kadına yönelik şiddet için çalışan 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulması, şiddet mağduru kadınlara acil bir ihtiyaç olan sığınakların sağlanması, bakanlık ve belediye bütçelerinin salgın günlerinde kadınların yaşam hakkının korunması için harcanması “çok mu zor” diye sormuştuk. Hiç de zor değildi. Hâlâ da zor değil. Ve kadın cinayetlerine karşı acil önlem ve eylem planı yapılması ve İstanbul Sözleşmesi ile 6284’ün etkin şekilde uygulanması talebimiz hâlâ güncel. Kadınlar olarak mücadelemizi ve taleplerimizi yaygınlaştırmaya; ocak ayından beri kayıp olan Şefika Yasa’nın ve Gülistan Doku’nun nerede olduğunu sormaya devam edeceğiz.
Koronavirüs pandemisinin dünya çapında yarattığı toplumsal yıkım, geniş emekçi halk yığınları ile zenginliği elinde tutan küçük bir azınlığın arasındaki uçurumu tüm boyutları ile görünür kıldı. İktidarların halk sağlığını merkezine almayan sağlık uygulamaları yaşanan iktisadi kriz ve yoksullukla birleşince toplumsal hoşnutsuzluğu derinleştirdi. Bu hoşnutsuzluk “ileri demokrasi” diye anılan ülkelerde dahi sosyal patlamalara dönüşürken, bu patlamadan korkan iktidarlar giderek çatırdayan varlıklarının bekası için muhalefet seslerini bastırma ve kontrol altına alma çabası içindeler.
Türkiye için bu çaba elbette yeni bir durum değil. Ancak salgın süresince iktidarın antidemokratik baskıcı uygulamalarına toplumun bütün kesimlerini içine alarak irili ufaklı ayırt etmeden devam etmesi, üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Her gün yeni bir antidemokratik yasa paketinin ardı ardına görüşülmesi, buradan toplumsal rıza üretilmeye çalışılması ve bunun her seferinde fiyaskoya uğraması salgın yönetimi ve onun yarattığı sonuçlara odaklanması gereken iktidarın başka bir gündem etrafında, acele içerisinde hareket ettiğini gösteriyor. İşsizliğin vardığı boyut, ekonomideki büyük durgunluk, açıklanan kamuoyu araştırmalarında hükümetin seçmen desteğini büyük ölçüde yitirmesi ve iktidarın kendi içinde yaşadığı ayrışmalar aynı zamanda bir korkuya işaret ediyor.
Nisan ayından beri gündeme gelen yasalar ve etrafında dönen tartışmalar durumun vahametini gözler önüne seriyor. Çocuk istismarına evliliği kolaylaştıran yasa, kıdem tazminatının tekrar gündeme getirilmesi, siyasi tutsaklar hariç ‘genel af’ kapsamına dönüşen ceza infaz yasası, muhalefet belediyelerine yönelik baskı, HDP’li belediyelere yönelik kayyum politikası, bunun bir devamı olarak milletvekilliklerinin düşürülmesi, Canan Kaftancıoğlu’na verilen 9 yıl 8 ay hapis cezasının onanması, baro yasası ve etrafında gelişen seferberliklere polis müdahaleleri bu sürecin nereye vardığının kısa bir özeti… Tüm bunlara, İzmir’de cami hoparlörlerinden Çav Bella çalınmasıyla ilgili sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan Banu Özdemir’in iddianamesi, Evrensel gazetesi yazarı Ender İmrek’in yazdığı bir yazı nedeniyle Emine Erdoğan’a hakaretle suçlanması (yazıda Erdoğan’ın taktığı çantanın fahiş fiyatı eleştiriliyordu), Başak Demirtaş’a sosyal medyada cinsiyetçi saldırıda bulunan ve tepkiler üzerine tutuklanan Vedat M.’nin bir günde serbest bırakılması, Van Gevaş’ta mantar toplamaktan dönerken “karakola saldırdıkları” iddiasıyla gözaltına alınıp işkence edilen ve işkence görüntüleri servis edilen, ardından suçsuz oldukları anlaşılan dört köylüyle ilgili davada mahkemenin sanık olan polise 3 bin lira para cezası vermesi gibi burada saymakla bitiremeyeceğimiz sayısız hak gaspı ve hukuksuz, keyfî uygulamayı sayabiliriz.
Bu uygulamalar ne ilk, ne de son olmaya aday; bu resim, emekçi halk yığınlarının ve çeşitli yoksul toplumsal kesimlerin bu cendere içine sığamadığını, tam da bu nedenle bu vakaların giderek göründüğünü ve tepki aldığını gösteriyor. Ancak burada merkez muhalefet olarak görülen unsurların bu sorunların üzerine gitmekten imtina etmesi, etkisiz kalmakta ısrarcı olmaları asıl sorunu oluşturuyor. Bu hoşnutsuzluk iktidarı tahrip edebilir ancak yıkamaz. Dolayısıyla burada bilinçli bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları yakıcı bir ihtiyaç olmayı sürdürüyor.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE) Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı’nın (CST), çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’nın ülkede giderek yükselen Covid-19 vakaları karşısında kendisi ve çalışma arkadaşları için gerekli sağlık ve koruyucu önlemlerin alınmasını talep etmesi üzerine uğradığı baskılar karşısında yayımladığı dayanışma bildirisini okuyucularımızla paylaşıyoruz. Uluslararası dayanışmaya açık olan bildiriye gazetenisan@gmail.com adresiyle iletişime geçerek imzacı olabilirsiniz.
Rio de Janeiro’da bulunan Belediye Kent Temizlik Şirketi’ndeki (COMLURB) baskılara ve otoriterliğe son verin! Yoldaş Bruno da Rosa ile dayanışma!
İşyerindeki Kazaları Önleme İç Komisyonu üyesi olan çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’nın konuşmasının yer aldığı bir videonun son günlerde yaygınlık kazanması, işçiler, sosyal ağlar ve basında inanılmaz bir yankı uyandırdı.
Bir karşı saldırı olarak Bruno da Rosa 5 günlük işten uzaklaştırma aldı; tam da meslektaşı olduğu işçilerin içinde olduğu şartlara dair gerçeği söylediği ve çöp temizleme işçilerinin hayatlarını korumak adına bireysel koruyucu ekipman, virüs testi ve gribe benzer semptomlar gösterenlere sıhhat protokolü gibi önlemler alınmasını talep ettiği için. Bruno, 2014’te çöp temizleme işçilerinin grevine önderlik ettiğinden beri farklı yerlere nakledilme ve hatta bir senelik bir mücadelenin ardından tekrar işe alınana kadar keyfî olarak işten çıkarılma gibi kovuşturmalara maruz kalıyordu.
Pandemi süresince, ancak çöp temizleme işçilerinin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri şikâyetlerinin ardından işyerlerinde asgari düzeyde su, sabun ve el dezenfektanları sağlandı. Şikâyetlerin artması ve hâlâ çalışmakta olan ileri yaşlı bir çöp temizleme işçisinin Covid-19 nedeniyle ölmesiyle, COMLURB işçilerin taleplerinin bir kısmına boyun eğmek zorunda kaldı.
COMLURB birtakım taleplerin karşısında pes ederken, aynı zamanda da sektördeki sorunları ifşa eden bütün işçileri cezalandırdı; pandemi krizi sırasında çöp temizleme işçilerinin gerçek koşullarını gösteren bolca kanıt, videolar, fotoğraflar ve makaleler basında çıkmış olmasına rağmen, şirket bu ifşaların yalan olduğunu belirtiyor.
Son haftalarda COMLURB, pandemi krizi dolayısıyla oluşturulan ve çöp temizleme işçilerinin vardiyalarını organize eden düzenlemeyi kaldırdı, ücretleri dondurdu ve sene sonuna kadar tatilleri askıya aldı. Bütün bunlar, Rio de Janeiro Belediye Meclisi’nin bütün sosyal mesafe önlemlerini yumuşatma politikasını hayata geçirdiği ve belediye işçilerine karşı yeni düzenlemeler uyguladığı sırada gerçekleşti. Bu esnada COMLURB, şehir temizliğinden sorumlu temel sektör olan çöp temizleme sektörüne mensup işçileri ölüm tehlikesiyle yüz yüze getirmeyi sürdürüyor.
Haklı talepleri dile getirenleri cezalandırmak yerine, COMLURB Başkanı işçilerin temsilcilerini dinlemek için onlarla bir buluşma organize etmelidir.
Bu nedenlerden ötürü, COMLURB yönetiminde ve Rio de Janeiro Belediyesi’ne, çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’ya ve haklarını savunmak için baskıya uğrayan tüm işçilere keyfî bir şekilde uyguladıkları tüm cezalandırmalardan bir an önce geri adım atmalarını talep eden bütün yoldaşlarla yan yanayız.
Arjantin: Juan Carlos Giordano, Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik (FIT-U) Buenos Aires bölgesi ulusal milletvekili, Sosyalist Sol’un (IS) ulusal önderi; Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu Sendikası Batı Şubesi Genel Sekreteri; Edgardo Reynoso, TBA-Sarmiento Şubesi Delegeleri Topluluğu’nun demiryolu işçileri önderi; Mónica Schotthauer, Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento Şube Temsilcisi ve IS/FIT ulusal milletvekili; Angélica Lagunas, ATEN’in (Öğretmenler Sendikası) önderi ve IS/FIT Neuquén Belediye Meclisi üyesi; Liliana Olivero, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Jorge Adaro, Buenos Aires Şehri Ademys Öğretmenler Yürütme Komitesi Genel Sekreteri; Laura Marrone, CABA’nın eğitim işçileri önderi ve eski IS/FIT Buenos Aires Belediye Meclisi üyesi; Ezequiel Peressini, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Mercedes Trimarchi, Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi ISADORA’nın önderi ve eski IS/FIT Buenos Aires Bölge Meclisi üyesi
Bolivya: Humberto Balderrama, ARTP ve İşçilerin Partisi Ulusal Yürütme Kurulu üyesi; Eliseo Mamani, La Paz Taşra Öğretmenleri Federasyonu’nun eski yöneticisi
Şili: Ranier Rios, Socialist İşçi Hareketi’nin (MST) üyesi
İspanyol Devleti: Josep Lluis del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi; Marga Olalla, Barcelona belediye işçilerinin sendikal delegesi, LI üyesi; Miquel Blanch, öğretmen sendikaları delegesi, Girona Corriente Sindical de CCOO üyesi, LI üyesi; M. Esther del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi, LI üyesi
America Birleşik Devletleri: Emmanuel Santos, Sosyalist Çekirdek (SC) üyesi
Panama: Priscilla Vásquez, Panama Sosyal Güvenlik işçileri ulusal önderi; Virgilio Arauz, Propuesta Socialista üyesi
Peru: Jorge Corzo, Geniş Cephe’deki (FA) Birleşelim Peru (UP) üyesi
Meksika: Enrique Gómez, Francisco Retama, Sosyalizm için Hareket (MAS) üyesi; Jesús Torres Nuño, Batı Demokratik İşçileri Yönetim Konseyi (TRADOC) eski başkanı
Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, gazeteci ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) üyesi
Türkiye: Sedat Durel, Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası eski genel sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen delegesi; Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Genel Başkanı; Görkem Duru; İDP üyesi, Güneş Gümüş, Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı
Venezuela: José Bodas, FUTPV (Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu) Genel Sekreteri; Orlando Chirino, Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) ulusal önderi; Armando Guerra, Hidrocapital’in eski sendikal önderi; Miguel Ángel Hernández, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) üyesi; Simón Rodríguez Porras, PSL üyesi
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un kardeşi Ali Murat Ersoy’un sahibi olduğu Atlas Global şubat ayında uçuşlarını durdurmuştu. Şirketin çalışanları, A.Z.A.P (Atlas Zedeler Adalet Platformu) adı altında bir araya gelip örgütlendiler. İşçiler yedi aydır maaş alamadıkları gibi şirketin iflasını açıkladığı güne kadar ücretsiz çalıştırıldıklarını belirtiyorlar. Dün Bakırköy’de görülen iflas davaları için bir araya gelen A.Z.A.P üyeleri adliye önünde basın açıklaması düzenledi.
İşçiler adına söz alan kabin memuru, aylardır bir iflas kumpasının içerisinde olduklarını, habersiz şekilde maaşlarını aslında hiç alamayacaklarını bilmeden bedava çalıştırıldıklarını belirtti. “Şirket, iflas edeceğine dair hiçbir bilgiyi önceden bizlerle paylaşmadı. Sadece nakit akışı sıkıntısı yaşıyoruz biraz daha sabır dediler ve bizleri ücretsiz çalıştırmaya devam ettiler” dedi. Ayrıca konuşmasında Atlas Global’in patronlarının sahip oldukları başka firmalar üzerinden ticari faaliyetlerine devam etiğini belirterek. “Batan firmanın sahipleri nasıl ticari faaliyetlerine devam edebiliyor” diye sordu.
“Atlas Global’in sahibi olan Ali Murat Ersoy’a haber verin! Alacaklarımızın peşindeyiz” diyen işçiler sadece maaş ve kıdem tazminatlarımızı değil, tüm haklarımızı alana kadar susmayacaklarını söylediler.
Basın mensuplarından işçilerden ve sendikalardan destek isteyen işçiler basın açıklamasının ardından davalarının görüldüğü adliye binasına giriş yaptılar.
Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu, klima cihazları üreten Termokar A.Ş. fabrikasında çalışan 272 işçinin arasında Covid-19 virüsüne yakalananların olması işyerinde yeni bir krize neden oldu. 20’den çok işçide virüsün pozitif çıktığı bildirilmekte; ayrıca pek çok işçi de bu nedenle rapor almış durumda.
Salgının başından beri Termokar’da üretim sağlık koşullarına fazlaca önem verilmeden sürdürülmüş, işçiler çeşitli il ve ilçelerden kaldırılan servislerle taşınmaya devam edilmişti. Salgının hızla yaygınlaştığı dönemde diğer fabrikalarda olduğu gibi bazı önlemler alınmış (kişi başına haftada 5 maske, bölümlere dezenfektan dağıtımı, vb.), ancak üretimin aynı tarz ve hızda sürdürülmesi nedeniyle bunlar yeterli olmamıştı. Nitekim şimdi işçiler arasında pozitif vakalar yaygınlaşmış durumda.
Bu durum karşısında işçilerin tepki göstermesiyle işveren üretime 6 Temmuz Pazartesi gününe kadar ara verdi. Ama işçiler, işyerinde yeterli önlemler alınmadığı sürece bu denli kısa bir sürenin yeterli olmadığını düşünüyorlar. Bu nedenle 6 Temmuz sabahı işyerinde İl Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun gerekli incelemeleri yapması gerekiyor. İşçilerin sağlık koşulların çalışmaya uygun olmadığına karar vermeleri durumunda, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 13. Maddesinde belirtilmiş olan “Çalışmaktan Kaçınma Hakkı”nı kullanmaları olasılık dahilinde.
Zira, 50’den çok işçinin çalıştığı işyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun bulunması zorunluluğu var. Bu kurulda patron veya temsilcisi dışında, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi, İnsan Kaynakları veya ilişkili birimden bir kişi, varsa sivil savunma uzmanı, formen, ustabaşı veya ustanın yanı sıra işçi temsilcisinin de bulunması gerekiyor. Çalışanların bu kurulun toplantılarını yakından takip etmeleri ve herkese açık yapılmasını istemeleri; bu kurula işçileri iyi temsil edebilecek temsilcileri göndermeleri; işyerindeki eksik tedbirleri bu kurullara ileterek tedbirlerin alınmasını sağlamaları; gerekli önlemlerin alınmaması halinde ise derhal tutanak tutarak “çalışmaktan kaçınma hakkı” dâhil olmak üzere tüm seçenekleri değerlendirmeleri gerekiyor.
Termokar’da işçiler kötü çalışma koşulları nedeniyle ilk kez 2017’de sendikalaşma çalışması başlatmışlar, ancak patron bu süreci pek çok öncü işçiyi işten çıkararak engellemek istemişti. Ama ertesi yıl Termokar işçisi tekrar örgütlenmeye girişmiş ve neticede Birleşik Metal sendikası işyerinde çoğunluğu elde etmiş, hatta işverenin itirazı üzerine İstinaf mahkemesi BMİS’in yetkisini onaylamıştı. Şimdi Termokar işçisi Yargıtay sürecinin tamamlanmasını bekliyor ve toplu sözleşme sürecine hazırlanıyor. İşçiler birliklerini korudukları sürece mücadelenin kazanılabileceğini kendi deneyimlerinden gayet iyi biliyor.
Pogrom nedir? Ansiklopedik tanıma göre pogrom, bir dinsel, etnik veya siyasi gruba dönük olarak kızgın bir kalabalığın gerçekleştirdiği şiddet eylemi ve katliamdır. Ancak bu tanım eksiktir çünkü pogromların, aslında altında yaşandıkları devletin bir politikası olduğunu belirtmemektedir. Çarlık Rusyası’nda Yahudilere dönük pogromlar, Romanov hanedanlığının ulusal politikasıydı. ABD’de siyahilere dönük pogromlar, Amerikan egemen bloklarının kendi çıkarlarını muhafaza etme siyasetlerinin bir parçasıydı. 2 Temmuz 1993 katliamı da Alevi azınlığa karşı devlet destekli yapılmış bir pogromdur.
Madımak hiçbir şekilde, kontrol altına alınması noktasında gecikilmiş bir İslamcı kalabalığın taşkınlığı değildi. Bu bir devlet operasyonuydu. Linç çetesi otelin önünde katliama hazırlanırken ne emniyet, ne de TSK’ya bağlı alay komutanlığı herhangi bir müdahalede bulundu. O günkü hükümetin koalisyon ortağı “laik” SHP’ydi. Bugün Saadet Partisi genel başkanı olan, o sırada ise Sivas’ın belediye başkanı olan Temel Karamollaoğlu, pogrom yaşanırken olayları izlemekle yetindi. Dolayısıyla Madımak askeriyle polisiyle, devletiyle belediyesiyle sistemli bir şekilde örgütlenen bir pogromdu.
Ardından “laik” yargının, İslamcı katilleri aklama çabası geldi. Sadece 124 kişi hakkında dava açılmakla kalınmadı, 2002’ye gelindiğinde geriye 33 sanık kalmıştı. 8 firari asla yakalanmadı ve bunların 5’i hakkındaki dava 2012’de düşürüldü. Faillerin 26 kişilik avukat ekibinin içindeki 4 kişi daha sonra AKP’den milletvekili oldu, biri bakan oldu ve diğerleri de Saadet Partisi veya AKP içinde yüksek mevkilere geldiler. Son olarak Erdoğan, Sivas Madımak katliamı faili 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç’ın ağırlaştırılmış müebbet cezasını kaldırarak affetti.
1989 senesi Bahar Eylemlerine, yani işçi sınıfının büyük bir kalkışmasına tanıklık etmişti. İşçi sınıfı bu isyanını 1990-1991 Zonguldak Yürüyüşü ile sürdürdü. Bu sırada kamu sektöründe sendikacılık güç kazanıyordu. Bir yandan da Kürt özgürlük hareketi kitleselleşiyor ve serhıldanlar patlak veriyordu. Kenan Evren’in mimarı olduğu 12 Eylül rejimi, ezilenler nezdinde güçlü bir muhalefetle karşılaşmıştı. Bu mücadeleci muhalefetin önünü kesmek için bir pogromun organize edilmesi, Türk kapitalist devletinin bilinçlice gerçekleştirdiği bir tercihti.
Libya’da Erdoğan yönetiminin desteklediği Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) son dönemde kazandığı askeri başarılar, Libya meselesini yeniden dış politikanın öncelikli konularından biri haline getirdi. Bahçeli’nin ve Saray sözcülerinin Türkiye’nin “beka meselesini” Libya sınırlarına taşımış olduğu da hatırlanırsa, Libya’daki son gelişmelerin gündeme getirdiği çeşitli başlıkları kısaca ele almaya çalışalım.
Öncelikle, Saray rejiminin Libya’da ne işi olduğunu hatırlamakta yarar var. Libya’da Türkiye’nin askeri varlığı, Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin gerilimin ve Erdoğan yönetiminin benimsediği çatışmacı ve yayılmacı dış politikanın bir sonucu. Bölgede keşfedilen petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail ortak bir cephe oluştururken, “bölge fatihi” olma hayalleri suya düşen ve “değersiz yalnızlığa” yuvarlanan Erdoğan yönetimi, geride kaldığı bu konuda söz sahibi olabilmek adına saldırgan ve çatışmacı bir politika benimseyerek devreye girmişti. Benimsenen bu yeni tutum, Saray’ın son dönemde izlediği dış politik hatla da tutarlılık içindeydi. Katar’dan Somali’ye, Kuzey Kıbrıs’tan Suriye’ye bölgedeki askeri varlığını güçlendiren, silah, enerji ve inşaat sektörlerine yeni alanlar açmayı hedefleyen bu politikada Libya özel bir konum işgal ediyordu.
Erdoğan yönetimi Doğu Akdeniz’deki dezavantajlı konumunu Libya’nın batısını kontrol eden Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac hükümetiyle yaptığı ekonomik ve askeri anlaşmalarla aşmayı hedefledi. Ne var ki, Libya’da Trablus merkezli UMH ile ülkenin doğusunu kontrol eden Temsilciler Meclisi ve Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasında bir iç savaş devam ediyordu. Türkiye ve Sarrac arasında anlaşmalar imzalanırken, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya’nın desteklediği Hafter ordusu Trablus kapılarına dayanmış bulunuyordu. Türkiye’nin doğrudan askeri müdahalesi Trablus’un düşmesini engellerken, bu yılın ocak ayındaki ateşkes girişimleri sonuçsuz kalmış ve çatışmalar devam etmişti. Bunun ardından, Türkiye’nin askeri varlığını daha kapsamlı bir biçimde ortaya koymasıyla, askeri dengeler UMH lehine değişti ve Hafter ordusunun geri çekilişi başladı. UMH henüz Hafter ordusuyla iç savaşın başladığı 2015’teki sınırlarını geri kazanamamış olsa da, petrol yatakları ve ülkenin doğusunun kontrolü için stratejik önemde olan Sirte kapılarına dayanmış durumda.
Son gelişmelerle birlikte, Doğu Akdeniz’deki politikaları açısından UMH’nin varlığı kendisi için hayati bir önem kazanmış olan Erdoğan yönetiminin önemli bir başarı yakaladığını söyleyebiliriz. Peki, bu başarı ne pahasına elde edildi ve bu kazanımların kalıcılığından söz etmek mümkün mü? Öncelikle, Erdoğan yönetimi bu askeri kazanımlar için, emekçi halkın cebinden ödenen vergilerle milyarlarca dolarlık askeri harcama yaptı. Ekonomik krizin salgının etkileriyle birleştiği, sefaletin görülmemiş seviyelere ulaştığı bir dönemde yapılan bu askeri harcamaların faturasını kimin ödediği oldukça açık; devamlılığı ise şüpheli.
İkinci olarak, Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının iflas etmesiyle ABD ve Rusya arasında manevra yaparak dış politikadaki kayıplarını azaltmaya çalıştığını ve her girişiminin sonucunda bu iki güç karşısında daha da zayıf ve kırılgan hale geldiğini hatırlayalım. Saray, Libya’da dümeni ABD’den yana kırarak ve Rusya’yla ilişkilerini daha da çetrefilli hale getirmek pahasına yeni riskler almakta. Suriye’de 2014’te kurulan ortak operasyon odalarının sonucunda çeşitli askeri kazanımlar elde edildiği, bunun yarattığı tepkinin Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahale etmesiyle sonuçlandığı ve Türkiye hükümetinin yaşadığı hezimeti göz önünde bulunduracak olursak, Libya’daki gelişmelerin kalıcılığından şüphe duymak için çok neden bulunuyor. Fransa ve Türkiye donanmalarını Libya açıklarında çatışmanın eşiğine getiren manevralar, Mısır’ın Sirte’nin “kırmızı çizgi” olduğu ve gerekirse askeri müdahalede bulunacağı açıklamaları, Erdoğan yönetiminin yayılmacı ve çatışmacı politikalarının Türkiye emekçileri için yarattığı tehlikeleri ortaya koyuyor.
Libya’daki askeri kazanımlarla birlikte Saray kalemşörleri, Libya’daki petrol yataklarını Türkiye’nin kontrol edeceği, Türkiye’nin bölgedeki başlıca güç olacağı gibi hayalleri hemen pazarlamaya başladılar. Her şey dedikleri gibi bile olsa, askeri harcamaların faturasını emekçilerin ödeyeceği, kazançları ise silah, enerji ve inşaat baronlarının sahipleneceği bir tabloyla karşı karşıya olacağız. Ne var ki, Saray’ın askeri bir zaferinden bahsetmek için henüz oldukça erken ve kırılgan bir aşamadayız. Uluslararası güçler dengesinde yaşanan yeni bir gelişme, bir anda Libya’daki gelişmeleri ters yüz edebilir. Her koşulda, bölgedeki yayılmacı ve maceracı dış politika, Türkiye emekçileri için yalnızca yeni tehlikeler ve sefalet koşulları barındırıyor.
Kapitalizmin önceliği daima ve sadece kârlılık! Herhangi bir şeyin kapitalizmde değerini, önemini, önceliğini ne kadar kârlılık sağlayacağı belirliyor. İşin ucunda kârlılık varsa kapitalist patron dünyanın en hümanist yatırımcısına da dönebiliyor. Uzayın kaşifi de olabiliyor. Parçası olduğu ırkçılığa, şovenizme lanet de okuyabiliyor. Hatta özgürlükten ve demokrasiden dahi bahsedebiliyor. Marx’ın veciz sözüyle, bütün mesele ağacın gölgesinin satılıp satılamayacağında! Gölgesi para etmeyen ağaç mı? Ya kereste ya odun olmaya razı gelecek…
Kıssadan hisse yeterli gölgeleri (sermaye için değerleri) olmadığından olsa gerek birkaç gün önce yağan sağanak yağmurla birlikte yine can kayıpları yaşandı. İlk gün sağanak yağışla birlikte Bursa’da altı kişi sele kapılarak, boğularak hayatını kaybetti. Ertesi gün İstanbul’da benzer şekilde bir kişi daha öldü. Her iki kentte de çok sayıda kişinin son anda boğulmaktan kurtulduğu haberlere yansıdı.
Bir yağmurun Türkiye’nin en önemli kentlerinden ikisinde 7 kişinin ölümüne yol açması, onlarcasının son anda ölümden kurtulması normal mi? Değil ama Türkiye’de bu türden ölümler vaka-ı adiyeden sayılıyor. Yıllarca benzerleri yaşandı. Ölen öldü, giden gitti. Oysa yağmur yağınca insanlar ölmez, ölmemeli. Ama kapitalizm koşullarında ölüyor! Çünkü önceliği daima kârlılık belirliyor.
Yağmurun yol açtığı sellere ve su taşkınlarına yakından bakıldığında altyapı yetersizliği, yanlış yer seçimi, konutların sıhhi ve korunaklı inşa edilmemesi sorunları hemen görünüyor. Yıllardır benzerleri yaşandığı halde yeterli kaynak ayrılmadığı, planlama yapılmadığı için sorunların bir türlü çözüme kavuşamadığı açığa çıkıyor. Her benzer felakette olduğu gibi hükümetler ve belediyeler aynı bahaneleri sıralıyor. Tabii ki Kestel, Gürsu, Esenyurt gibi emekçi yoğun semtlere gelindiğinde bahanelerin artıp çözümlerin azalması boşuna değil çünkü mesele doğrudan sınıfsal tercihleri ve eşitsizliği faş ediyor.
Kuşkusuz işçilerin, emekçilerin, yoksulların hayatları da değerlidir. Lakin görüyoruz ki kârlılığın her şeyi belirlediği kapitalist piyasa koşullarında sermayenin ve onun temsilcilerinin önceliği bu değil, hiç olmadı. Kader, fıtrat, şansızlık deyip geçmeyelim. Ama selle, ama işsizlikle, ama pandemiyle gölgesi para etmeyen ağaçlar misali her birimizi kökümüzden söküp atmalarına izin vermeyelim. Birlik ve mücadeleyle yapabiliriz.
Bugün (30.06.2020) Çağlayan Adliyesi’nin karşısındaki meydanında, İstanbul Barosu’nun çağrısıyla ve binlerce avukatın katılımıyla çoklu baro sistemi öngören yasa tasarısına karşı Savunma Mitingi düzenlendi. Kitlelerin miting alanına sokulmaması için alınan olağanüstü polis önlemlerine rağmen, yoğun bir katılım gözlemlendi. Binlerce avukatın “Savunma susmadı, susmayacak” sloganını sıklıkla attığı eylemde, iktidarın bu tasarıyla savunmayı susturarak tüm baroları kendi denetimine sokmayı amaçladığı vurgulanıp, iktidara yasa tasarısını geri çekmesi çağrısında bulunuldu. İstanbul Barosu Başkanı Durakoğlu’nun konuşmasının ardından mücadele kararlılığı ifade edilerek mitinge son verildi.
“Çoklu baro tasarısı” olarak adlandırılan ve baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen tasarıda, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılıyor. Ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin genel kurulunun oluşum yöntemi, her üç yüz avukata bir delege yerine, her beş bin avukata bir delege düşecek biçimde değiştiriliyor. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor.
Baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacı, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın homofobik açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile, iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.
“Yeni” normalin eskisinden farkını henüz görememişken, bir de “yeni” çalışma biçimleri gündemimize girdi.
İşçi ve emekçiler içinse mevzu oldukça eski.
Çünkü “yeni” diye sunulan, özünde yıllardır dayatmaya çalıştıkları modelin bir devamı.
Onların esnek, bizim kuralsız dediğimiz; işçi sınıfının tüm hak ve kazanımlarının altını oyan bir çalışma sistemi.
Yeni olan ise, Covid-19 sürecini bahane ederek yıllardır yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu uygulamaları meşrulaştırma çabaları (bir başka yazının konusu olmakla birlikte, uzaktan çalışma/evden çalışma modellerini de öncelikle bu açıdan incelemek gerek).
Bu noktada da artan işsizliği arkalarına alıyorlar. Manipüle edilmiş resmî istatistiklerle bizi işsizliğin azaldığına inandırmayı deneyenler, aynı anda yeni istihdam paketleri hazırlıyorlar.
Ve sözde istihdama “kalkan” olacak bu paket, bize çözüm olarak esnek çalışmayı işaret ediyor. Bir yandan, kısmî zamanlı çalışma, vergi istisnası ve prim desteğiyle işverene teşviğin sürdürülmesi planlanırken; diğer yandan 20 yaş altı ve 50 yaş üstündeki çalışanlar için “belirli süreli” iş sözleşmesi, yani esnek ve güvencesiz çalışma tanımlıyor.
Belirli süreli iş sözleşmesi ile işverene bu yaş grubundaki işçileri istediği gibi işe alıp işten çıkarabileceği yasal zemin sunuluyor. Normalde yasal olarak belirli süreli iş sözleşmesi, işin bitirilmesi belirli bir süreyle öngörülebiliyorsa yapılır, yani çok sınırlı ve istisnai durumlar için geçerlidir. Ancak bu teşvik sonucunda bu yaş grubundakiler için belirli süreli iş sözleşmesi bir istisnadan çok kural halini alıyor. Ve ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, işe iade davası haklarının da elden alınması anlamına geliyor… Üstelik 25 yaşından küçüklerin ayda 10 günden az çalışması halinde sigorta yatırma zorunluluğu da olmayacak. İşte 25 yaş altı ve 50 yaş üstündeki çalışanların istihdamını teşvik için buldukları çözüm bu! Bu yaş grubunu işveren için daha az maliyetli hale getirmek…
Covid-19 salgını süresince işçi ve emekçilerin en önemli talebi zorunlu sektörler dışında çalışanlara idari/ücretli izin verilmesiydi… Ancak tüm uyarılara rağmen zorunlu olmayan pek çok alanda üretime ve çalışmaya devam edildi. İşçiler ya salgın koşullarında yaşam hakları ihlal edilerek çalışmak zorunda bırakıldı ya da zaten işinden oldu… Koşullar buyken esnek çalışma, emekçilerin çalışma koşullarının, çalışma sürelerinin ve ücretlerin bu koşullara boyun eğdirilmesi anlamı taşıdı. Ve belli ki normalleşme sürecini emekçilere dönük bu saldırılarla sürdürmeye devam edecekler. Zaten 18 yıllık iktidarları boyunca da istikrarlı oldukları tek nokta bu oldu!
Onlar güvencesiz, örgütsüz, çalışma kurallarını tamamen kendilerinin belirlediği bir çalışma rejimi dayatıyorlar ve her şeyi pazarladıkları gibi bunu da “esneklik” olarak pazarlıyorlar. Daha önce de gördük, kadın istihdamı için de genç istihdamı için de hep bir “esnek” çözümleri var! Ama sonunda esneyen hep işçi sınıfının on yıllara dayanan mücadeleleri sonucunda elde ettiği hakları, kazanımları oluyor…
Onların sermayeleri var, arkalarında duran hükümetleri var, yasaları var, var da var! Bizim ise emeğimiz ve inatla büyütmemiz gereken mücadelemiz var! Süregiden bu esnek ve güvencesiz normaller gerçekten değişecekse, işte o mücadeleyle değişecek!
Hükümetin açıkladığı istihdam kalkanı paketiyle tekrar gündeme gelen kıdem tazminatının gaspına karşı DİSK ve Türk-İş bugün (29 Haziran 2020) örgütlü oldukları fabrikalarda, işyerlerinde ve şube binalarında eylemler gerçekleştirdi.
Eylemler şubelerde, temsilciliklerde ve mesai ile birlikte işyerlerinde yapılan basın açıklaması ile yapıldı. DİSK’in “Kıdem Tazminatımızı Gasp Ettirmeyeceğiz!Kıdem Tazminatına Dokunmayı Aklınızdan Bile Geçirmeyin!” başlıklı açıklamasında “Kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya, daraltmaya, budamaya, işçi sınıfının belirli kesimlerini bu haktan mahrum etmeye yönelik her girişim, direniş ile karşılanacaktır,” denildi ve kıdem tazminatının ‘kırmızı çizgi’ olduğu belirtilerek yapılan saldırılar karşısında grev kararının alınacağı vurgulandı.
Benzer biçimde, Türk-İş de basın açıklamasında kırmızı çizginin aşılması durunda grev kararı alacağını açıkladı. “Bildiğiniz üzere son günlerde çalışma hayatında sıkıntılı bir durum yaşanıyor. Kıdem tazminatı hakkımızla ilgili bazı düzenlemeler yapılmak isteniyor. İşsizlik Sigortası Fonu kesintileri artırılmak isteniyor,“ diyen Türk-İş, “Ekonomide mevcut sıkıntıların aşılması için çözüm yine işçide aranıyor. Fatura işçiye kesiliyor. Kıdem tazminatı hakkımız masaya yatırılmak isteniyor. Daha esnek bir çalışma düzeni kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bunların hiçbirini kabul etmiyoruz,” dedi.
Hükümet ve patronlar pandemiyi fırsat bilerek işçi ve emekçilerin elindeki bütün kazanımlara saldırmaya ve krizin faturasının tümünü işçi ve emekçilerin sırtına yüklemeye devam ediyor. Yıllardır hayalini kurdukları kıdem tazminatının gaspı da bu saldırıların bir parçası. Kıdem tazminatını korumak için DİSK ve Türk-İş’in başlattıkları eylemlilik işçilerin birleşik mücadelesinin ilk adımları olabilir. Sendikaların öncülüğünde gerçekleşecek ve tüm işçi ve emekçilerin birleşeceği bir mücadele yalnızca hükümet ve patronların saldırılarına karşı haklarımızı savunmayı değil; işten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını, ücretlerin insanca bir düzeye çekilmesini ve krizin faturasının, bu faturanın gerçek sahibi olan patronlara kesilmesini sağlayabilir.
İran, Irak, Afganistan ve Lübnan gibi ülkelerde yaşadıkları ayrımcılık ve taciz nedeniyle, birçok lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseks (LGBTİ) birey kendi ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye geliyor. Türkiye’de yıllarca belirsizlik içinde bekleyen pek çok mülteci grubun aksine, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurları olmaları nedeniyle “hassas grup” olarak tanımlanan LGBTİ+ mülteciler, ABD ve Kanada gibi “3. ülke”lere öncelikli ve hızlandırılmış bir şekilde yerleştiriliyordu. Ancak ABD ve Kanada’nın son yıllarda hızla değişen sınır uygulamaları ve iltica politikaları, Ortadoğu ülkelerinden gelen LGBTİ+ mültecilerin bu ülkelere yerleştirilmesini artık fiili olarak imkânsız kılmakta. 2016’dan bu yana ABD ve Kanada’ya yerleştirilen LGBTİ+ mültecilerin sayısı bir elin parmağını geçmemekte ve binlerce LGBTİ+ mülteci, bir “bekleme ülkesi”ne dönüşmüş Türkiye’de, devletin onları yerleştirdiği ve “uydu kentler” olarak da bilinen küçük şehirlerde -bu şehirlerden çıkma izinleri olmaksızın- “3. ülke”ye yerleştirilecekleri günü beklemekteler.
Türkiye, Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmasına rağmen, bu sözleşmenin gereklerini sadece Avrupa’dan gelen mültecilere uyguluyor ve Avrupalı olmayan mültecilere “şartlı geçici sığınma” hakkı, yani ancak “3. bir ülke”ye yerleştirilmeleri ve Türkiye’de kalmamaları şartıyla geçici olarak Türkiye’de bekleme hakkı tanıyor. Geçtiğimiz senelerde giderek daraltılan bu “hak” kapsamında sağlık, eğitim, istihdam gibi temel haklardan yoksun bırakılan LGBTİ+ mülteciler aynı zamanda sistematik toplumsal şiddet ve ayrımcılığa da uğruyorlar.
Yaklaşık 4 senedir Türkiye’de yerleştirilmeyi bekleyen iki İranlı LGBTİ+ mülteci ile Türkiye’de LGBTİ+ mülteci olmak, gündelik hayatta karşılaştıkları zorluklar, belirsizliklerle dolu bekleme süreçleri, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketi ve bu hareket içerisindeki konumları üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi Onur Haftası kapsamındasizlerle paylaşıyoruz.*
Öncelikle bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz? İran’da nasıl bir süreç yaşadınız, Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz?
S: Ben Türkiye’ye 2016 yılında geldim. Önce Ankara’ya gittim. Birleşmiş Milletler’e sığınma başvurusunda bulunarak kayıt yaptırdım ve beni Denizli’ye gönderdiler. Bir iki yıl Denizli’de yaşadım. Dil bilmediğim için ilk başta iş bulamadım tabii. Biraz Türkçe öğrendiğim zaman da kafe gibi yerlerde geçici olarak çalışmaya başladım.
İran’daki sorunlar benim için üniversitede başladı. Gay kimliğim ortaya çıktığında polisle ve öğrencisi olduğum üniversiteyle sorunlar yaşamaya başladım ve İran’da kalmak benim için bir tehdit oluşturmaya başladığı noktada Türkiye’ye gelmeye karar verdim.
R: Ben buraya kız arkadaşımla geldim. Ailesi onu zorla evlendirmek isteyince o evden kaçtı. Birlikte olabilmek için İran’ı terk etmemiz gerekiyordu. Buraya gelme kararını bu şekilde aldık.
Denizli’de şu an yaklaşık kaç LGBTİ+ mülteci var? Şu an Türkiye’de içinde bulunduğunuz “bekleme” sürecinin hangi aşamasındasınız?
S: Biz hâlâ tünelin sonundaki ışığı göremeden bekliyoruz ve Birleşmiş Milletler uyuyor. Süreci şöyle anlatayım. Öncelikle Birleşmiş Milletler’e mülteci kaydı yaptırıp onların mülakatlarına giriyoruz. Bu süreç bittiğinde bizi kalıcı “ağırlayacak” ülke olan Amerika’nın ICMC(2) süreci başlıyor bu sefer de. ICMC 1, ICMC 2 olmak üzere iki mülakata giriyoruz. Bu, detaylı bir adli sicil kaydı ve kimlik soruşturması gibi bir şey. Amerika’da güvenlik tehdidi teşkil etmeyeceğimizi garanti altına almak için yapıyorlar bunları. Benim ICMC mülakat randevularım 2017 yılındaydı ama Trump ABD başkanlığına seçilince randevularım 2019’a kadar iptal olmuş oldu. Geçen seneden beri mülakatlarım ne zaman yapılacak diye ICMC’ye düzenli olarak soruyorum ama bugüne kadar hâlâ hiçbir ilerleme kaydedilmedi süreçte.
R: Öncelikle LGBTİ mülteciler sadece Denizli’ye değil, diğer belirli şehirlere de yerleştiriliyorlar. Eskişehir, Yalova ve Denizli İranlı LGBTİ mültecilerin en yoğun bulunduğu şehirler. Bunun haricinde kaçak(3) bir şekilde İstanbul, Antalya, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşayanlar da var. Burada toplam kaç kişi olduğumuzu bilmiyorum açıkçası, çünkü o kadar çok çalışıyorum ki insanlarla sosyalleşmek için vaktim olmuyor. Yapılan toplantılara, etkinliklere vs. hiç katılamıyorum. Ama genel bir sayı vermem gerekirse sadece Denizli’de bile yüzlerce kişiyiz diyebilirim.
Peki bu bekleme sürecinde Birleşmiş Milletler’in kaydınızı almak dışındaherhangi bir yetkisi var mı?
S: Birleşmiş Milletler’in bize sürekli söylediği tek bir cümle var: “Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor, bekleyin.” Bekleyin, bekleyin… Her aramada bunu duyuyoruz. Birleşmiş Milletler’le yakın zamanda yaptığımız son telefon görüşmesinde “Sizin üçüncü ülkeye yerleştirilmeniz bir hak değil şans ve sizin şansınız çok az” dendi bize. Bunu başka mültecilerden de duydum, ki BM’nin “insan hakları ve hassas grupları koruma” söylemi ve iddiasına göre biz LGBTİ bireyler olduğumuz için öncelikli bir mülteci statümüz var güya. Bunu duyduktan sonra ruhsal sağlığımızın ne kadar bozulduğunu tahmin edebilirsiniz. Kız arkadaşım depresyona girdi ve evden çıkamadı mesela günlerce.
Peki buraya gelip Birleşmiş Milletler’e mülteci kaydı yaptırdığınızda hayatınızı idame ettirmek için dil, yaşam, çalışma hayatı gibitemel konularda herhangi bir destek almıyor musunuz?
R: Birleşmiş Milletler’e kayıt olduktan sonra gönderildiğimiz uydu kentlerdeki SGDD-ASAM’ın (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği – Association for Solidarity with Asylum Seekers and Migrants) bedava Türkçe derslerine ya da atölyelerine, etkinliklerine vs. katılabiliyoruz teoride. Ama tüm bunlar gündüz yapılan faaliyetler ve biz gündüzleri çalışmak zorundayız, dolayısıyla hiçbirine katılamadık ve katılamıyoruz. Ben Türkçeyi kendi kendime işyerlerinde, insanlarla konuşarak öğrendim.
Çalışma konusuna gelince de şunu belirtmem gerekiyor netlik kazanması için. Bizim burada resmi çalışma iznimiz yok. Birleşmiş Milletler’e ilk kayıt yaptırmaya gittiğim gün bana üstüne basa basa “burada çalışma iznin yok” dediler. Hatırlıyorum, bana o an Farsça çeviri yapan çocuk da gay bir mülteciydi ve “burada çalışma iznin yok” cümlesini çevirdikten sonra “öyle diyorlar ama kaçak çalışabilirsin” diye eklemişti.
E: Birtakım dernekler ve ufak çapta da olsa yardım mekanizmaları var, evet. Arada toplantılar düzenleniyor, örneğin bir psikolog gelip konuşma yapıyor. Ya da dernekler mültecilere dağıtmak için sınırlı fon buluyorlar mesela. Ama bu fonlardan yararlanman için bu toplantılara gitmen, kendini göstermen, seni tanımalarını, adını bilmelerini sağlaman lazım. Yoksa bir kayıt sistemi, senin orada olduğunu bilen, umursayan bir mekanizma yok. Kişisel ilişkiler üzerinden ilerliyor her şey. Dolayısıyla çalışmak zorunda olan mülteciler zaten dezavantajlılarken iyice dezavantajlı konuma düşüyorlar hep. Çünkü kendini gösteremediğin anda bu yardım ağlardan kopmuş oluyorsun otomatik olarak.
Dolayısıyla yeni bir ülkede hayat kurmanın ve gündelik hayatın zorluklarını göz önüne almayan göstermelik bir “göçmenlik sistemi ve desteği” ile de mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz… Anlattıklarınıza bakılırsa da bunun çok sınıfsal bir altyapısı da var gibi duruyor.
R: Aynen söylediğin gibi. Bir kere kayıt olduktan sonra biz ne yiyoruz ne içiyoruz, öldük mü kaldık mı ASAM’ın umurunda değil. Nedense Birleşmiş Milletler’in kafasında “İranlı mülteciler zengin ve onlara ailelerinden para geliyor zaten” gibi bir imaj var. Evet, az da olsa böyle bireyler de var İran’ın daha üst sınıflarına mensup olup buraya gelen ve geçinmek için çalışmak zorunda olmayan. Bu bireyler çalışmak zorunda olmadıkları ve vakitleri olduğu için toplantılara da gidebiliyor, internetten dernek araştırıp bağlantı da kurabiliyor, yeni arkadaşlar da edinebiliyor, sil baştan bir CV yaratabilecek kadar farklı aktivitelerle de uğraşabiliyor. Biz ise günde 50 TL karşılığında 13-14 saat arası çalışıyoruz, aldığımız para da ancak kira ve yemeğimize yetiyor. Yani değil sosyalleşmek, sosyalleşmeyi düşünmeye bile vaktimiz olmuyor.
Bu bekleme süreci bahsettiğiniz gibi oldukça belirsiz. Peki bu süreç olumsuz sonuçlanırsa ne oluyor? Örneğin Türkiye böyle bir durumda size oturma izni veriyor mu?
R: Bu belirsizce bekleme sürecinde önümüzde dört tane seçenek var. Birincisi, çok paran olacak ve insan kaçakçılarıyla Avrupa’ya geçeceksin, ama bizde bu para yok! İkincisi yeni ortaya çıkan bir seçenek: Kanada’da sponsor bir dernek bulup Kanada’ya gideceksin. Bundan kasıt şu: Kanada devletinin sana “sunmakla yükümlü olduğu” iş bulma, sağlık hizmeti, barınma, eşya, yemek, bilet parası vs. gibi tüm ihtiyaçlarının bir senelik toplam bedelini karşılayabiliyorsan (ki bu yaklaşık 18 bin dolar civarı bir para ediyor), yani Kanada’daki LGBTİ+ dernekleri ya da sana sponsor olmayı kabul eden şahıslar bu parayı toparlayabilirse, senin tüm belge ve bürokratik işlerini hallediyor ve Kanada’ya yerleştirilmeni sağlıyorlar. Yani bu seçeneğin gerçekleşebilmesi için de tek yol para bulabilmek. Üçüncüsü Birleşmiş Milletler’le olan mülteci başvurumuzu kapatıp Türkiye’ye oturma izni için başvurabiliriz. Ama bunu yapmak istemiyoruz çünkü burada inanılmaz ayrımcılığa uğruyoruz. Son seçenek de İran’a geri dönmek, ki bu da bir seçenek değil aslında. Bir seçenek de beklemek ve sürekli evde oturup dua etmek!
Peki Birleşmiş Milletler nezdinde öncelikli mülteci statüsü olan LGBTİ+’lar olarak ABD’den başka bir ülkeye gitme şansınız yok mu? Kimi Avrupa ülkeleri bildiğim kadarıyla siyasi nedenlerle yapılan mülteci başvurularını hâlâ kabul ediyor. Sizin bu öncelikli statünüzü tanımıyorlar mı?
E: Bu sistem kurulduğundan beri, yani yaklaşık son 20 senedir sadece ABD ve Kanada LGBTİ mülteci başvurularını kabul ediyor. Ve çok nadir olsa da Avustralya. Avrupa ülkeleri üçüncü bir ülkede, yani Türkiye’de beklemede olan LGBTİ mültecilere olumlu cevap vermiyordu. Ta ki geçen seneye kadar. Geçen sene Kanada ve Amerika’nın artık İranlı LGBTİ mülteci almayacağı teoride olmasa da pratikte belli olunca, ilk kez yaklaşık 100 kişilik kalabalık bir İranlı LGBTİ mülteci grubu İspanya’ya yollandı. Bu birdenbire ve çok acayipti açıkçası. 5 senedir Türkiye’de ABD’ye gitmek için bekleyen, İngilizce öğrenen, ABD üzerine okuyan anlamaya çalışan, orada arkadaşları, partnerleri olan insanlar bir ay içerisinde apar topar İspanya’ya yollandılar. İspanya şu an yavaş da olsa hâlâ LGBTİ mülteci alımı yapmaya devam ediyor, Almanya ve İsviçre de yavaş yavaş kervana katılıyorlar şimdi. Ama onlar da pazardan domates seçer gibi “üç tane trans kadın yollayın” diyorlar mesela. Ben BM’den yetkililerle konuştuğumda bana yavaş yavaş alternatif ev sahibi ülke arayışına girmeye başladıklarını söylediler. Yani Avrupa’ya bir kayma var evet ama bu şekilde.
Türkiye’deki deneyimleriniz ve yaşadığınız güçlüklerden bahsedebilir misiniz? İran’da içinde bulunduğunuz koşullarla birebir benzerlik göstermese de aslında Türkiye de oldukça milliyetçi, ataerkil ve heteronormatif bir toplum. Sadece iktidardakiler değil muhalefet cephesindekiler de hem göçmen hem de LGBTİ+ düşmanı söylem ve politikaları besliyor ve ilerletiyor. Bu koşullarda hem “göze batan” mülteciler hem de “saklanmak zorunda bırakılan” LGBTİ+’lar olarak bu çelişkiyle nasıl baş ediyorsunuz, kendinizi nasıl var ediyorsunuz?
S: Burada yaşadığımız çok sorun var. En temel sorunumuz iş bulmak. İş bulmak zaten hep zordu ama özellikle son 1,5-2 senedir toplumun ve özellikle polisin LGBTİ bireylere karşı tutumunun büyük etkisi var bunda. Ev kiralamak bir diğer büyük problemimiz. Bir kere zaten kimse “yabancıya” ev vermek istemiyor, verdiklerinde de normalde aldıkları kiradan daha fazla kira istiyorlar.
R: Kız arkadaşım ve ben buraya geldiğimizde Türkiye’ye dair hiçbir şey bilmiyorduk. İlk başta sürekli iş aradık zaten ama dil bilmediğimiz ve yabancı olduğumuz için iş bulmak oldukça zor oldu. Her yere gidip “ne iş olsa yaparım” diyorduk ve gerçekten yaptık da. Çöplerden karton topladım mesela ve benim temizlik konusunda OCD (Obsesif Kompulsif Bozukluk) teşhisim var, düşünün! Bulabildiğim nadir işlerden biri de merdiven altı bir tekstil atölyesindeydi. Orada iki hafta çalıştırıldım mesela ve söz verilen 500 TL’mi alamadan işten çıkartıldım. Gerçekten çok zor günler geçirdik, yani regl olup cebimizde ped alacak paramızın olmadığı günler oldu.
Günün sonunda hiçbir yer insanın kendi ülkesi gibi olmuyor. Nereye gidersen git o “yabancı” kimliği bir kere üstüne yapışmış oluyor. Bizim buraya gelmemiz bir tercih değil zorunluluktu, öncelikle bunu farkında olmak gerekiyor sanırım. Ve de her iki kimliğimizin çakıştığı noktada gene çalışma koşullarına geri dönmüş oluyoruz. Yaptığım işlerden biri de fırında çalışmaktı mesela ve en büyük hayalim de sakal bırakmaktı. Bu aslında ne kadar basit ve insani bir şey gibi geliyor kulağa değil mi? Ama bunu yapamadım çünkü orada ilk başta kendimi kadın olarak tanıtmıştım ve işimi kaybetmemek için bir kadın gibi giyinmem, bir kadın gibi davranmam, bir kadın ses tonuyla konuşmam gerekiyordu. Dolayısıyla LGBTİ kimliğimi saklamak zorunda kaldım. Sonrasında bir kafede çalıştım ve o dönem hormonlar etkisini daha çok göstermeye başladığından sakal bırakabildim ve bu sefer de kendimi bir erkek olarak tanıttım. Ama gene LGBTİ diyemedim tabii. Ve bir kadın vücudunda bir erkek olarak çalıştığım için bu sefer de vücudumu saklamak zorunda kaldım. Beni erkek olarak gördükleri için fiziksel olarak daha ağır işlere, erkek şakalarına maruz kaldım…
Bunlar bir yana, yabancı olduğunu saklayamıyorsun tabii. Müşterilerden sürekli “bu kim böyle benimle bu ilgilenmesin” ya da “benim masama bu bakmasın” gibi tepkiler geliyordu. Ya da fırında ekmek alıp parayı önüme fırlatanlar, yüzüme küfür edip saygısızca davrananlar… Ki bu bahsettiğim koşullar, diğer mülteci arkadaşların koşullarıyla kıyaslayınca iyi kalıyor.
Trans bireyler olarak sağlık hakkına erişim konusunda neler söyleyebilirsiniz? Genel olarak ne gibi muamelelere maruz kalıyorsunuz?
R: 10-11 ay önce Göç İdaresi bir açıklama yayımlayarak tüm mültecilerin sağlık sigortalarının kesildiğini duyurdu. Nedeni konusunda hiçbir fikrimiz yok. Öncesinde devlet hastanesine ücretsiz gidebiliyorduk. Şimdi ise sadece kanser gibi belirli önemli ve kronik hastalıklar için sigortamız olabiliyor, buna da dernekler bizim için dilekçe yazarlarsa erişebiliyoruz. Bunun dışında sağlığa erişim hakkımız elimizden alınmış durumda.
S: İki aydır diş ağrısı çekiyorum mesela ve artık sigortamız olmadığı için doktora gidemiyorum.
R: Sigortam varken de bir trans olarak devlet hastanesine her gittiğimde, ki jinekoloji bölümüne gidiyordum, beni hep kadınların beklediği bir odaya alıyorlardı mesela ve orada bekleyen hastasından doktoruna, hemşiresinden hasta yakınına kadar herkes gözünü dikip bana bakıyordu. Bu bakışlar o kadar kötü ki bir kez daha geri dönmek istemiyor oraya insan. Bunun haricinde doktorlarla olan deneyimim de oldukça kötü. Bu işin senelerce eğitimini almış ve yüzlerce hasta görmüş doktor bana “Rahmini aldırdın mı?” diye sormak istedi ve utanıp soramadı.
Özel hastaneleri çıkartırsak Denizli’de gidebileceğimiz iki tane devlet hastanesi var. Biri bu bahsettiğim, diğeri de Pamukkale Üniversite Hastanesi. Orada genç bir kadın hoca var ve bizimle gerçekten insan gibi ilgilenen tek doktordu. Ama bu nadir ve tesadüfi bir durum. Aynı hastanede başka bir hoca beni tomografi için odaya aldığında bütün stajyer doktorlarını odaya çağırıp hepsini benim genital bölgeme baktırdı. Ben buna rıza vermedim, bana sorulmadı bile! Sanki ben insan değil de acayip bir türmüşüm gibi… Bütün bu hastane süreçlerinde bizi çok üzen bir diğer şey de hastanede bize verilen tüm belgelerde ismimizin yanında statü olarak “vatansız” yazması.
Peki hormon tedavisi önemli ve sigorta kapsamına alınması gereken bir tedavi olarak sayılıyor mu?
R: Hayır. Şöyle anlatayım. Denizli’de bir Denizli LGBTİ Grubu var, oradan tanıdıklarımın bulduğu bir doktora gittim en son; onların tavsiye etmesinin verdiği rahatlıkla gidebildim. Kullandığım hormonun etkisini görmek için bana karaciğer testi yapıldı ve doktor hormonun ciğerime zarar verdiğini, tehlikeli bir durumda olduğumu ve acilen hormonu değiştirmem gerektiğini söyledi. Bana yeni bir hormon yazdı. Bu üç ayda bir kullanmam gereken bir hormon ve fiyatı 520 TL. Bu benim için inanılmaz pahalı ve sigorta bunu karşılamıyor. Birleşmiş Milletler bir süredir trans bireylere 750 TL aylık yardım vermeye başladı. O paranın bir kısmıyla alabiliyorum bu hormonu. Pek çok trans da İran’dan kaçak gelen hormonları kullanıyor maalesef, çünkü başka bir yol yok.
Ama sigorta varken de hormon tedavisine ulaşımımız zordu. İki sene önce doktora gittiğimde gene bana karaciğer testi yapıldı ve doktor bir hormon yazdı reçeteme. Bütün Denizli’yi aradık ve bu hormonu bulamadık. Bir arkadaşımız Ankara’da soruşturdu, orada da bulamadık. Sonradan öğrendik ki yan etkileri nedeniyle bu hormon Türkiye’de yasaklanmış. Doktor bana yasaklanmış bir hormon yazmış yani.
Çalışma koşulları, sağlığa erişim, gündelik hayatta yaşadığınız türlü türlü mağduriyet ve ayrımcılık konusunda başvurup destek alabileceğiniz herhangi bir kurum var mı? Bir ofis, bir dernek mesela?
R: Bize burada koruma sağlayan, şikâyet başvurusunda bulunabileceğimiz hiçbir mekanizma yok. 3 sene önce lezbiyen bir arkadaşımız tecavüze uğradı. Ne yaptıysak nereye gittiysek, polis de dahil, hiçbir şekilde devamı gelmedi. Polis bizi başından savdı. Ya da işyerlerinde haklarımız gasp edilince işverenlerimizden “Ne yaparsanız yapın, nereye isterseniz gidin benim başıma bir şey gelmez; kaçak çalışan göçmen sizsiniz” cevabını alıyoruz. Yani hayatın tüm alanlarında, atıyorum doktor sana bir şey yaptı, işveren hakkını gasp etti, tecavüze uğradın, dayak yedin… tüm bunlarla baş başayız. Günün sonunda Türkler Türkleri koruyor ve biz İranlı, yabancı, mülteci ve trans bireyler olarak sesimizi duyuramıyoruz.
Konuşmamız esnasında resmi kurumlar dışında Denizli’de var olan LGBTİ+ gruplarından da bahsettiniz. Bunu biraz açar mısınız? Denizli’deki LGBTİ+ aktivizmi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
R: Evet, zorluklara ve baskılara rağmen bir araya gelip bir şeyler yapmaya çalışan bir grup var. Geçen sene mesela ABD ve Kanada’nın LGBTİ mülteci alımını durdurmasını protesto etmek için eylem yapıldı, internette imza kampanyası düzenlendi, 75-80 kişilik toplantılar alındı, gidip ASAM’ın önünde fotoğraf çektirildi… Ama söylediğimiz gibi sınıfsal farklılıklar bu gruba aidiyet konusunda belirleyici oluyor genelde.
Konuşurken fark ediyorum ki Türkiye’deki feminist hareketin ve LGBTİ+ hareketinin bir bütün olarak sahiplenme ve dikkat çekme konusunda yetersiz kaldığı ve aslında oldukça sınıf ve mültecilik temelinde yükselen pek çok zorluk yaşıyorsunuz. Onur Haftası’nın bu seneki “Ben Neredeyim?” temasıyla da bağlantı kuracak olursam, siz LGBTİ+ mülteciler olarak neredesiniz? Bu hareketlere ne kadar ait hissediyor ve neresinde konumlandırıyorsunuz kendinizi?
R: Türkiye’deki göçmenlik ve mültecilik algısı şu an maalesef ki sadece Suriyeliler üzerinden şekilleniyor. Evet, bir kısmı yardım alıyor ama zaten almaları lazım. Bunun dışında çoğu çok kötü koşullarda, çok düşük ücretlere çalışıp geçinmeye çalışıyor bizim gibi. Onlara yapılan yardımlar bazı çevrelerce savaş mağdurluğu üzerinden meşrulaştırılıyor. Aslında bizim de bir savaşımız var. LGBTİ ve mülteci bireyler olarak insanca yaşama savaşı veriyoruz. Ama bu savaş içerisinde yaşadıklarımız ne mültecilik kapsamında ne de LGBTİ hareketi kapsamında görünen ya da tanınan bir savaş. Yani LGBTİ mülteciler olarak görünmez ve değersiz hissediyoruz.
Bu benim kişisel görüşüm tabii, herkes böyle hissediyor diyemem. Ama genel olarak LGBTİ bireyler birlikte daha güçlüymüş gibi bir algı var, yani LGBTİ’nin bir üst kimlik olarak kurgulanması ve diğer kimliklerin önüne geçmesi gibi. Ama ister istemez bu kurgunun içerisine yerleşmiş bir “vatandaşlık, vatandaş olma” hali de var hareketin talepleri ve söylemleri içerisinde. Bu noktada biz ne kadar istersek isteyelim tam bir aidiyet yaşayamıyormuşuz, kıyıda köşede kalıyormuşuz gibi geliyor bana. Buradaki ırkçılık ve milliyetçilik o kadar derin ki… Bu demek değil ki Onur Haftası yürüyüşlerine, 1 Mayıs yürüyüşlerine katılmıyoruz. Ama sadece bunlar üzerinden “biz neredeyiz” sorusunun cevabını ben de tam veremiyorum.
LGBTİ+ mülteciler olarak Türkiye’de verdiğiniz mücadeleye dair neler yapılabilir sizce?
R: Bir başlangıç bu sadece tabii ama bizim hakkımızda bilgi edinmek, haber yapmak, bu haberleri yaymak bile çok küçük gibi dursa da bizim için çok önemli ve içinde bulunduğumuz koşulların bir nebze de olsa düzeltilebilmesi adına bir baskı oluşturabilir. Örneğin elimizden alınan sağlığa erişim hakkı gibi.
Bu, şu açıdan da önemli. Evimizi özlüyoruz ama evimize dönemiyoruz. Buraya evimiz diyemiyoruz. Sürekli kötü muameleye uğruyoruz, sürekli başımıza bir şey geliyor. Şiddet, taciz, tecavüz gündelik hayatlarımızın bir parçası. Gitmek için bekliyoruz ama sonu olmayan ve belirsizliklerle dolu, elimizden hiçbir şeyin gelmediği bir bekleme hali bu. Söylediğim gibi şu an ABD ve Kanada’ya kimse gidemiyor, toplamda da zaten bir avuç insan gitti. Giderek artan tek şey ümitsizlik ve bu yüzden hepimiz ağır depresyon içerisinde yaşıyoruz. Bu “ne zaman gideceğiz?” sorusu herkes için türlü türlü kaygılarla kendini gösteriyor. Kız arkadaşım diyor ki “Ben ne zaman gideceğim ve eğitimime devam edip üniversite okuyacağım?” Ben diyorum ki “Ben ne zaman gideceğim ve ameliyat olup hayal ettiğim bedene ulaşabileceğim?”
Sadece LGBTİ hareketinin gündemi haline gelmek bile yapılabileceklerin en azı gibi görünebilir ama bu belirsizlikler içerisinde görünür olabilmek bile bizim için çok değerli. Hani sordun ya “Siz neredesiniz?” diye… Birinin bizim burada olduğumuzu bilmesi, “Ben buradayım ve benim burada olduğumu bilen birileri var” diyebilmek bile bizim akıl ve ruh sağlığımız için o kadar rahatlatıcı bir duygu olurdu ki…
E: Ben de şöyle bir ekleme yapmak istiyorum. İki sene önce İstanbul’da Onur Haftası haftası kapsamında bir sergi yapıldı ve Denizli’den iki LGBTİ mülteci arkadaş bu sergiye kendi eserleriyle katıldılar. Özel izinle İstanbul’a geldik sergi için ve Soru-Cevap kısmında biri “Kamp koşulları sanat üretiminizi nasıl etkiliyor?” diye bir soru sordu. Bir sessizlik oldu, mülteci arkadaşlardan biri “Biz kampta yaşamıyoruz ki… Biz Denizli’deyiz, sizin gibi ev kiralıyoruz, çalışıyoruz…” diye cevap verdi. Yani demem o ki, LGBTİ mültecilerin koşulları LGBTİ+ hareket içinde bile o kadar bilinmiyor ki… Ya da genel olarak mültecilerin koşulları. Mülteci eşittir Suriyeli eşittir kamp gibi bir algı var.
Sizin son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
R: İçinde bulunduğumuz dönemdeki en güncel mevzulardan biri koronavirüs olduğu için üçümüz adına bir şey anlatmak istiyorum. Üç ay önce Erdoğan Türkiye’nin Avrupa’ya olan sınırlarını açtığı zaman çok sayıda göçmen sınıra gitti. Biz de polis tarafından otobüse konulup zorla sınıra götürüldük. 53 gün kamp koşullarında, naylonlarla kendimize çadır yaparak sınırda kaldık. Hapsolduk daha doğrusu, çünkü dönmek istiyorduk ama dönemiyorduk, polis bizi zorla sınırda tuttu. Tam biz oradayken koronavirüs patladığı için kampı boşaltma kararı aldılar. Kampı boşaltınca bizi önce Malatya’ya götürdüler. Orada konteyner bir kampta “karantinada” kaldık iki hafta. Sonrasında önce Trabzon’a götürüldük, sonra da Ankara’ya. Ankara’da üç gün hapiste kaldıktan sonra bizi tekrar Denizli’ye getirip sokağın ortasında bıraktılar. Henüz bir ay gibi bir süre geçti sadece tüm bunların üzerinden. Tabii biz bu süreçte evimizi, tüm eşyalarımızı ve işimizi kaybetmiş olduk. Her şeye sıfırdan başladık bu son bir ayda.
Denizli’ye getirilip bırakıldığımızda sabah saat 5’ti. ASAM koronavirüs yüzünden kapalıydı zaten. Koronavirüs nedeniyle kimsenin evine gidip kapısını da çalamadık çünkü sınırdan gelmiştik, virüsü taşıyıp taşımadığımızı bile bilmiyorduk. 53 gün boyunca bir kere bile banyo yapmadık ve cebimizde 1 TL dahi yoktu. Ne yapacağımızı bilmeden sokaklarda dolandık saatlerce öylece. Öğleden sonra ASAM’dan telefon geldi. ASAM sınırda olduğumuzu biliyordu. Bize bir bağış bulduklarını ve bu parayla bir otele gidip bir hafta kalabileceğimizi söylediler. Bu bir hafta boyunca bir yandan ev aradık, bir yandan da ASAM’la sürekli telefondaydık “Bir ev bulalım ama cebimizde beş kuruş para yok, bu evi hangi parayla tutacağız” diye. Güç bela ASAM’dan bir destek aldık, “Tamam siz ev bulun, kirasını biz vereceğiz” dediler. Ama tabii bu sadece bir seferlik.
ASAM’ı her aradığımızda “bizim bütçemiz yok” deyip bizi pinpon topu gibi o STK’den bu STK’ye yönlendirdiler. Ama STK’ler de BMMYK’den ayda 750 TL trans hibesi aldığım için bana yardım edemeyeceklerini söylüyorlar. Beraber kaldığım arkadaşlarım STK’lerden ufak da olsa tek seferlik yardım alabildi. O parayla da haziran ayının kirasını ödedik. Bir hafta sonra bir sonraki ayın kirasını ödememiz lazım ve bunu nasıl yapacağız bilmiyoruz. Şu an evdeyiz ve virüs nedeniyle iş de bulamıyoruz. Önceden 10 tane mekân geziyorsak belki birinde iş bulabiliyorduk. Şimdi mekânlar boş, iş yok, olan işleri de biz yabancılara vermiyorlar zaten.
Son olarak da aynı STK’den bizi arayıp “Belediye A101’de kullanılabilecek aylık erzak kartları dağıttı, gelin hepinize kart vereceğiz” dediler. Aynı evde kalan üç kişi gittik ve sadece bir tane kart alabildik. Peki üç kişiye verilen aylık erzak kartının içinde ne kadar para var? 75 TL. Şu durumda BM’den sadece benim aldığım aylık 750 TL ile üç kişi geçinmeye çalışıyoruz. Bu parayla kira mı ödeyelim, karnımızı mı doyuralım, ben hormon ilaçlarımı mı alayım, yoksa koronavirüsün yayıldığı bu dönemde maske, dezenfektan gibi kişisel hijyen malzemesi mi alalım?
Bütün bunları anlatmak istedim çünkü bu bizim içinde yaşadığımız gerçeklik. İnsanların gözünde “Mülteci olarak Türkiye sana kapılarını açtı ve sorun çözüldü” gibi bir algı var ama kapıların açılmasıyla sorunlar bitmiyor. Biz nerede uyuyoruz, ne yedik, şiddete mi uğradık, polis baskısına mı uğradık, öldük mü kaldık mı… Kimse bu soruların cevabının mesuliyetini almıyor.
Sınırda yaşadıklarımızı KAOS GL İngilizce ve Türkçe olarak haber yaptı sadece. Ama bu süreci de ayrıca ve detaylı konuşup anlatmak isteriz başka bir zaman.
Evet, biz de ayrıca konuşmayı ve sınırda ve sonrasında yaşadığınız deneyimlerinizi dinlemeyi çok isteriz. Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler!
* Konuyla ilgili etnografik bir araştırma yürütmekte olan ve söyleşimizi hem tercüme desteğiyle hem de yorumlarıyla zenginleştiren E.S.’ye çok teşekkür ederiz.
(1) Besic: Resmi adı Besic Direniş Gücü olan örgüt, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir alt koludur ve devlete çalışan gönüllü gençlerden oluşur. İranlılar tarafından sivil ahlak polisleri olarak bilinirler.
(2) ICMC (The International Catholic Migration Commission): ABD Dışişleri Bakanlığı Nüfus, Mülteci ve Göç Bürosu’na (BPRM) bağlı çalışan ve Türkiye’den ABD’ye yönlendirilen mültecilerin göç işlemlerinden sorumlu olan sivil toplum kuruluşu.
(3) LGBTİ+ mültecilerin yerleştirildikleri şehrin sınırları dışına çıkabilmeleri için özel izin almaları gerekiyor.
Manisa Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (MASKİ ) tarafından pandemi sürecinde vatandaşlara kesilen yüksek meblağlı faturalar yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi.
Açıklama öncesinde MASKİ genel müdürü başta olmak üzere birçok belediye bürokratının bina içinden çıkarak eylemcileri yağmurdan ıslanmama bahanesi ile bina içine davet etti, itirazlara basın açıklamasına gerek kalmadan çözüm bulabileceklerini belirttiler. Ancak bu öneri eylemciler tarafından reddedildi. Sorunun birkaç kişinin sorunu olmadığı, Manisalı binlerce kişinin sorunu olduğu, çözülecekse herkesin sıkıntısının çözülmesi gerektiği belirtildi.
19.30’da basın açıklamasına geçildi. Manisa Kardeş İşçiler sayfası üzerinden örgütlenen protesto eylemi 23 Haziran Salı günü MASKİ Genel Müdürlüğünün bulunduğu Belediye İkiz Kuleler binasının önünde yapıldı.
Yapılan basın açıklamasında, karantina sürecinde işçilerin, emekçilerin çektiği sıkıntılara değinilerek patronlar için değil halk için teşvikler çıkartılması gerektiği belirtildi. Salgın sürecinde milyonlarca emekçinin gelecek kaygısı taşıdığı belirtilirken, bu süreçte gelen yüksek meblağlı faturaların da emekçilerin belini büktüğü ifade edildi. Faturalardaki farklı adlarla yapılan kesintilere de değinilen basın açıklamasında salgın sürecinde belediyelerin halkın yanında yer almadığı vurgulandı.
Basın açıklamasının ilanından önce belediyenin yaptığı açıklamaların yetersiz olduğu belirtilerek şu üç talep dile getirildi:
Seçimden sonra suya yapılan zamların geri çekilmesi,
Yüksek meblağlı faturaların yeniden tanzim edilmesi,
Kartlı abonelerden yapılan kesintilerin ortadan kaldırılması.
Taleplerin yerine getirilmemesi durumunda eylemlere devam edileceğinin belirtildi basın açıklaması sırasında “Patronlara değil emekçiye bütçe!”, “MASKİ elini cebimizden çek!”, “Soygun düzeni istemiyoruz!” sloganları atıldı.
Yapılan basın açıklamasının ardından Manisa Yurttaş İnisiyatifi sözcüsü söz alarak su faturaları ile ilgili sürdürdükleri hukuk mücadelesi sürecinden ve hukuki kazanımlardan bahsetti.
Basın açıklamasına katılan kadın bir emekçi, yaladıkları evde çocuğu ile kaldıklarını yani iki kişi olduklarını, her ay 30 – 40 TL arasında gelen su faturalarının bu ay 200 TL geldiğini, bunun üzerine MASKİ’ye gidip itiraz ettiğini, ancak görevlilerinin kendisi ile ilgilenmediklerini, bunun üzerine görevlilerle kavga edip binadan ayrıldığını belirtti.
80 kişinin üzerinde emekçinin katıldığı basın açıklaması alkışlarla sona erdi.
Haziran 2020’de, Peru Troçkizminin önde gelen isimlerinden sosyalist bir önder olan Hugo Blanco Galdos’un hayatı üzerinden Cusco köylülerinin mücadelesini anlatan “Hugo Blanco, Rio Profundo” (Hugo Blanco, Derin Nehir) adlı belgesel yayınlandı. Blanco 1960’lı yıllarda köylülerin toprak sahiplerinin baskısına, polisin işbirlikçiliğine ve aristokrasi tarafından yerli ve köylülere yapılan zulme karşı yükseltilen örgütlenmenin ve direnişin bir parçasıydı.
Hugucha olarak da bilinen Hugo Blanco, 1960’lı yıllarda, tarım reformu ve gasp edilen diğer hakların geri kazanılması için mücadele vererek muazzam bir köylü isyanını ateşleyen yeni ve dinamik köylü sendikalarının lideri oldu. Köylü ve halk ayaklanması, Qayara hacienda’sına (orta veya büyük ölçekli tarım çiftliği) mensup bir toprak sahibinin, aradığı köylü önderini bulamayınca kendisine önderin yerini söylemeyi reddeden 12 yaşındaki bir çocuğu yanındaki polis memurunun silahını kullanarak vurmasıyla birlikte geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Tüm La Convención ve Lares (Cuzco bölgesinin bir bölümü) Gamonalların (toprak ağaları) ve polisin sistematik baskılarının bardağı taşıran son damlası olan bu kabul edilemez olayın ertesinde, çeşitli köylü sendikalarının oluşturduğu meclis, olay hakkında şikâyette bulunmak için diğer köylülerle birlikte polis istasyonuna gitmek üzere Hugo Blanco’yu görevlendirmeye karar verdi. Şikâyet esnasında polisle çıkan çatışma, toprak hakkı ve tarım çiftliklerine dayalı toprak sahipliği sisteminin ortadan kaldırılması taleplerini yükselten tarım reformu sürecini başlatan köylü isyanıyla sonuçlanacaktı.
Gerici sağ tarafından karalanan ve Stalinist sol tarafından gizlenen bu tarihsel olayın önemi üzerine ülkemizde çok az çalışma yapılmıştır. En karanlık sağın, askeri yüksek komutanın, ülkeyi kamçılayan otoriterleşmenin en rezil taşıyıcı unsurlarının ve Opus Dei’nin (gerici bir Katolik grup) eski temsilcilerinin tüm inkarlarına, belgesele dönük saldırılarına ve Hugo Blanco’yu terörist ve katil olarak lanse ettikleri tüm haksız suçlamalarına rağmen, bu belgesel, çeşitli siyasi sınırlılıkları olmakla birlikte, Peru halkını gerçek bir ulusal değerlendirme yapmaya davet ediyor.
Peru halkının tarihi ve mücadelelerinin aksini kanıtladığı bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyoruz. Bu son saldırıyı, aynı 1963’te Hugo Blanco’yu ölüm cezasına çarptırmış olan Askeri Mahkeme’nin kararını reddettiğimiz gibi reddediyoruz. Burjuva devleti bu ölüm cezasını 25 yıl hapis cezasına değiştirmeye zorlayan şey gerçekleştirdiğimiz büyük uluslararası dayanışma kampanyası idi. Daha sonra 1970’lerde kesin af kararının çıkmasına rağmen, Hugo Blanco askeri diktatörlüğü desteklemeyi reddettiği için ülkeden ihraç edildi.
Askeri diktatörlüğün sönümlenmesiyle birlikte Hugo Blanco ülkedeki sosyalist solun en önemli figürlerinden biri olarak Peru’ya geri döndü. 1979 Kurucu Meclisi’nde en çok oy alan adaydı, Cumhuriyet Kongresi’nde (1980-1985) milletvekilliği yaptı ve yoldaşımız Enrique Fernández Chacón ile birlikte işçilerin, köylülerin ve yerli halkın temsilcisiydi.
Mücadele deneyimleri, köylü sendikalarının oluşturulması, muazzam bir köylü isyanı ve Hugo Blanco’nun hayatı şimdiki ve gelecek nesiller için arkalarında büyük dersler bıraktılar ve baskı ya da sömürünün olmadığı daha iyi bir dünyanın inşası için mücadele eden sendikal, sosyal ve politik örgütler için ilham kaynakları olmaya devam ediyorlar. Bu tarihsel mirası, Peru halkının hakları için mücadele eden duruşunun silinemez bir parçası olarak görüyor ve bunu kendi mirasımız olarak da savunuyoruz.
UNIOS, Geniş Cephe ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Peru ve dünyanın demokratik, sosyal ve politik örgütlerini yakın zamanda yayımlanan belgesele karşı tüm sansürleri reddetmeye, senaristlerinin özgür demokratik ifade haklarını savunmaya ve köylü hareketinin liderine karşı yapılan yanlış, kötü niyetli ve saçma suçlamaları reddederek Hugo Blanco ve köylü halkın mücadelesi için en büyük dayanışma ve desteği göstermeye çağırıyoruz.
Jorge Corzo ve Taylor Rojas, Peru Geniş Cephesi bileşeni UNIOS üyeleri
Miguel Sorans ve Silvia Santos, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderleri
Miguel Lamas ve Simón Rodríguez Porras, Correspondencia Internacional dergisinin redaksiyon ekibi üyeleri
Arjantin: Juan Carlos Giordano, İşçilerin Solu Cephesi – Birlik (FIT) bileşeni Sosyalist Sol’un (IS) Buenos Aires Bölge milletvekili; Mónica Schotthauer, Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento Şube Temsilcisi ve IS/FIT ulusal milletvekili; Liliana Olivero, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Laura Marrone, eski IS/FIT Buenos Aires Belediye Meclisi üyesi
Bolivya: Humberto Balderrama, ARTP ve İşçilerin Partisi Ulusal Yürütme Kurulu üyesi
Brezilya: Joao Batista Araujo “Baba”, CST-PSOL Rio de Janeiro Belediye Meclisi üyesi; Michel Tunes, PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) bileşenlerinden CST’nin (Sosyalist İşçi Akımı) üyesi.
Şili: Ranier Rios ve Jonathan Ríos, MST (Sosyalist İşçi Hareketi) üyeleri
İspanya Devleti: Josep Lluis del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi; M. Esther del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi
Panama: Priscilla Vásquez, Panama Sosyal Güvenlik işçileri ulusal önderi; Virgilio Arauz, Propuesta Socialista üyesi
Meksika: Enrique Gómez ve Francisco Retama, MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) üyeleri
Türkiye: Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Başkanı; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi; Gorkem Duru, İDP üyesi.
Venezuela: Orlando Chirino ve Miguel Ángel Hernández, PSL (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi) üyeleri; José Bodas, FUTPV (Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu) Genel Sekreteri
Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, gazeteci ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) üyesi
Savunma Yürüyüşü kapsamında Ankara’ya gelen baro başkanlarının şehre girişinin polis zoruyla engellenmesi üzerine, baro başkanları ile dayanışma göstermek için İstanbul Barosu’nun çağrısıyla Beyoğlu’ndaki Baro binası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Yüzlerce avukatın cüppeleriyle katıldığı ve hukuk öğrencilerinin de destek verdiği basın açıklamasında, yürüyüşün engellenmesinin ve baro başkanlarına şiddet uygulanmasının anayasada güvence altına alınan hak ve özgürlüklere aykırı olduğu belirtilerek, bu saldırılar kitlesel olarak kınandı.
İktidar ortaklığının toplumsal muhalefeti susturmak amacıyla öngördüğü çoklu baro sistemi reformunun da reddedildiği açıklamada, toplumun tüm kesimlerinin ortak mücadelesiyle bu antidemokratik saldırıların bertaraf edilebileceği vurgusu yapıldı. Toplanan kalabalık “Savunma susmadı, susmayacak”, “Hak, hukuk, adalet”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını sık sık attı. Ayrıca kendisini devletin çıkarlarını korumakla yükümlü bir kamu görevlisi olarak niteleyen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun avukatları temsil etmediği dile getirilerek, istifası istendi.
Basın açıklamasının ardından, oturma eylemi şeklinde bir süre daha devam eden eylemde, iktidarın antidemokratik saldırılarına karşı mücadelenin dayanışmanın büyütülmesi yoluyla sürdürülmesindeki kararlılık yinelendi ve eylem sona erdi.
20 Haziran Dünya Mülteci Günü’nde Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Türkiye’nin halen Avrupa dışından gelenlere iltica hakkı hakkı tanımadığına dikkat çekilirken, salgın döneminde mültecilerin/göçmenlerin konumunun daha da kırılgan hale geldiği vurgulandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:
İltica bir haktır!
20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.
Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.
Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.
Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.
Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.
Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.
Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!
İktidar tarafında Ayasofya’nın camiye dönüştürülme hamlesi gündemi meşgul ederken, bu meselenin daha önce de defalarca gündem oluşturduğunu hatırlamak gerekir. Bir mimari yapının işlevselliğindeki bir değişimin politik sonuçlar yaratıyor olması bile başlı başına bir inceleme sebebidir.
Ayasofya’ya tarihsel bir perspektiften baktığımızda, yapıldığı ilk günden bugüne kadar politik güç ve siyasal temsiliyet ile ilişkilendirildiği görülür. İçinde kendi boyutlarını aşan bir anlam barındıran devasa bir kültür mirası olarak Ayasofya, dün olduğu gibi bugün de simgesel değerini korumaktadır. İslamın kendisinden daha eski olan bu yapının değerinin anlaşılması için tarihsel süreç içinde biçimlenişini biraz da olsa bilmek gerekiyor.
916 yıl kilise, 478 yıl camii ve 85 yıl müze olarak kullanılan 1483 yaşındaki bu mimari eser kilise olarak inşa edildiği söylense de aslında bir katedraldi. Yani kiliseyi de içinde barındıran bir patrikliğin merkeziydi. Bu yönüyle salt dini bir yapı değil, idari bir organ olarak faaliyet yürütmekteydi.
İstanbul’u imparatorluğun başkenti olarak inşa ettiren birinci Constantinus, devletin Hristiyanlaşmasını kendi iktidarını perçinlemek ve daha mutlakiyetçi bir hale getirmek için kullanmak istiyordu. İstanbul (Konstantinopolis) ise bu amacını gerçekleştirebilecek bir sembol şehirdi. Ona göre birçok tanrı yerine tek bir tanrının temsilcisi olarak tek imparator olmak iktidarının merkezileşmesinin zeminini sağlamaktaydı. İlk Ayasofya bu politik ortamda paganlara karşı kazanılan zaferin bir sembolü olarak inşa edildi. Eski bir pagan tapınağının (Artemis) kalıntıları üzerinde yükselen bu ahşap kilise, soylular arası güç mücadelesinde (mezhepsel çatışmalarda) bilerek yakıldı ve yok oldu. Bundan sonra inşa edilen İkinci Ayasofya da tıpkı ilki gibi bir kiliseden fazlasıydı; yasal bir otorite, politik bir güç ve çok büyük bir mülkiyet ilişki ağının merkezini teşkil etmekteydi. Iustinianus döneminde şehirdeki esnaf ve zanaatkârlar arkalarına yoksulları da alarak saray aristokrasisine karşı sürdürülen mücadeleyi bir isyana dönüştürdüler. Nika ayaklanması olarak bilinen ve 15 gün boyunca şehirde bir iç savaş ortamı yaratan bu isyan sırasında şehrin yarısı yandı. Kagir bir yapı olan ikinci Ayasofya tahrip olarak büyük ölçüde kullanılamaz hale geldi.
Rakip hizipler ve sınıflar arası mücadele tek ve evrensel bir kilise ülküsünü tahrip etmiş olsa da büyük bir isyanı kanla ve katliamla bastıran Iustinianus’a göre iktidarını yeniden daha da güçlü bir biçimde tahkim etmek için ihtiyaç duyduğu simge yeni, merkezi ama daha öncekilere de benzemeyen bir kilise olmalıydı. Ayaklanma bastırıldıktan bir buçuk ay sonra yapımına başlanan bu kilise işte bugünkü Ayasofya’dır. Var oluş sebebini iktidar ilişkileri ve sınıf mücadelesinde bulan bu yapı daha doğduğunda bir kiliseden fazlasıydı.
Sosyolojik anlamı dışında mimari yönüyle de dikkat çeken bir yapı ortaya çıkarılmıştı. Her şeyden önce antik dünyanın (antik Mısır, Yunan ve Roma) bilgi birikimine o dönem için sahip çıkabilen Doğu Roma elindeki tüm imkânları kullandı. Bu kapsamda bir fizikçi ve bir matematikçi önderliğinde klasik bir basilika planının üzerine ikisini payandalarla, diğer ikisini de yarım kubbelerle destekledikleri dört büyük kemeri oturtarak bu kemerlerin üzerine de 32 metre çapında bir kubbe yerleştirmek gibi daha önce hiç denenmemiş bir mimari işe girişildi.
Ortaya çıkan bu eser böylece mimarlık tarihine damga vurarak “dönüştürücü niteliği olan önemli yapılar” arasına girmiş oldu. Öylesine etkili oldu ki 900 yıl boyunca dünyanın en büyük katedrali olarak kaldı. Sadece kilise mimarisini değil islam mimarisini de etkiledi. Osmanlı döneminde yapılan tüm camiler için örnek alınan bir mimari eser oldu. Neredeyse tüm camiler üzerinde yükseldikleri mimari zemini Ayasofya’dan aldı. İstanbul’da mimari olarak aşılabilmesi için ise 1000 yıl sonra Mimar Sinan’ı beklemek gerekti.
Şehrin Osmanlılara geçmesiyle birlikte II. Mehmet de tıpkı kendisinden önceki imparatorlar gibi Ayasofya’yı hem iktidarının bir simgesi hem de şehirdeki mülkiyet ilişkilerinin bir parçası olarak kullandı. Doğu Roma’nın mali ve idari sisteminin üzerinde yükselen bu yeni imparatorluğun Ayasofya’ya bakışı Doğu Roma döneminde nasılsa hemen hemen aynı kaldı. İmparatorluk başkentinde şehrin her türlü ihtiyacını karşılayacak çarşı, han, bedesten, kapan, dükkân gibi yapılar sultanların kurdurduğu vakıflara tabi olup onlara kira bedeli öderlerdi. İstanbul’un imarında da en büyük pay II. Mehmet’in kurdurduğu vakıflara aitti. Ayasofya için oluşturulan evkaf (vakıflar), tıpkı Doğu Roma döneminde olduğu gibi İstanbul’un en önemli vakıfları arasında yer almıştır. O dönem için Kapalıçarşı başta olmak üzere birçok ticari mekânın gelirlerinin (2836 dükkân) Ayasofya vakıfları üzerinden imparatorluk sarayını da besleyen bir rant havuzu oluşturmaktaydı.
Ayasofya’nın tüm tarihi kısa bir yazıda özetlenemez ama onun tarih boyunca salt bir kilise olmadığı açıkça ortada. Bugün de iktidar şehri kendi ideolojik simgeleriyle ama hiçbir mimari değeri olmayan yapılarla donatma peşinde. Topçu kışlasından, Taksim Cami’sine, Çamlıca Cami’sinde, AKM’ye kadar farklı yapıları dönüştürme ya da yeniden kurgulama amacında. Şehre iktidarlarının imzasını atma planı yaparken ucubeler ortaya çıkaran ve İstanbul’a ihanet etmekten öteye geçemeyen iktidar, konsolidasyon umudunu Ayasofya’yı camiye çevirmekte arıyor.
Tarih boyunca mevcut iktidarlar için bir güç simgesi olmuş bu yapıdan insanlığın kültür mirası olarak faydalanabilmesi için yapılacak en işlevsel biçim, onun bir müze olarak kalması olacaktır. Bugün iktidarın popülist içi boş ve hamaset dolu politikasının bir parçası haline gelen Ayasofya’nın, cami olarak kullanılmaya başlanması, yapı ile ilgili tüm bilimsel ve arkeolojik çalışmalara ket vurulması anlamına gelir. Bunun dışında yapının tarihsel seyri hem mekânsal hem de topografik olarak kaybolacaktır. Oysa ki eserde hâlâ birçok şey saklı olarak durmaktadır. Biz, insanlığın kültür mirasının bir parçası olan bu yapının müze olarak sergilenmesinden yana olmalıyız. Ama bugünkü gibi utangaç ve çarpık bir müze olarak değil, müzenin deposunda ortaya çıkarılmayı bekleyen onca şeyle, kapalı olan odalarıyla, yeraltı tünelleriyle ve çevresindeki arkeolojik alanlarıyla kısacası 1483 yıllın tüm birikimiyle sergilenebilen gerçek bir müzeye dönüştürülmelidir. Ancak bu biçimiyle Ayasofya hamaset dolu politik oyunlara alet olmaktan kurtulabilir ve insanlığın önemli tarihi eserleri arasında kendine yer bularak sergilenebilir.
Yararlanılan Kaynaklar
Semavi Eyice, Tarih boyunca İstanbul, Etkileşim Yayınları, 2010.
Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2015.
Neil Faulkner, Roma: Kartalların İmparatorluğu, Yordam Kitap, 2015.
Wolfgang Müller-Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, Yapı Kredi Yayınları, 2016.
Hasan Fırat diker, Belgeler ışığında Fossatı’nin Ayasofya’da yok ettiği izler ve Ayasofya’da kullanılan harç üzerine etimolojik ve deneysel bir araştırma, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2010.