Ana Sayfa Blog Sayfa 46

“Polonya’dan Türkiye’ye Kadın Mücadelesinin Dinamikleri” etkinliği, dayanışmanın önemini işaret etti!

0

Polonya’dan Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom grubu ve Kadıköy Belediyesi’den Disk’li Kadınlar’ın katılımıyla gerçekleşen “Polonya’dan Türkiye’ye Kadın Mücadelesinin Dinamikleri” konulu çevrimiçi etkinlik birçok ilden, farklı kurum ve kadın örgütünden ve bağımsız feminist hareketten kadınları bir araya getirdi.

Bugün dünyanın birçok noktasında kadınların mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Bu mücadeleler bazı ülkelerde kadın cinayetlerine karşı, bazı ülkelerde kürtaj hakkı için, bazılarında haklarımıza dönük saldırılara karşı, bazı ülkelerde ise doğrudan rejimlerin ve hükümetlerin kendisine karşı yükseliyor. Amaçlarının bu mücadeleler arasındaki dayanışmayı güçlendirmek olduğunu ifade eden ve Kadın Dayanışması adına etkinliğin moderatörlüğünü gerçekleştiren Cemre Sava, etkinliğin açılışında “Kadınlar erkek-egemen sisteme, erkek şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen ve ırkçılık karşıtı politikalara, kemer sıkma politikalarına karşı topyekûn bir mücadelenin öncüsü haline gelmiş durumda… Biz bu mücadeleleri daha güçlü kılmanın yolunun öncelikle dayanışmaktan; birbirimizi, deneyimlerimizi daha fazla dinlemekten geçtiğini düşünüyoruz. Bu etkinliğin de öncelikle buna vesile olmasını umuyoruz,” dedi.

İlk konuşmayı Kadıköy Belediyesinde çalışan Disk’li kadınları temsilen Nazan Çam Ay ve Ayşecan Ay gerçekleştirdi. Aralık 2019’da Genel İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şubenin olağanüstü seçimlerinde Mor Liste çıkaran ve bu şekilde sendikada kadınların ve taleplerinin daha görünür olması adına adım atan kadın işçiler, geçtiğimiz ağustos ayında Kadıköy Belediyesi ile gerçekleşen Toplu İş Sözleşmesi sürecinde de toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri sözleşmeye ekletmek için mücadele etmişlerdi. “Mor Liste sadece seçime dönük bir liste değildi, bizler için sendikalarda eşit temsil için mücadelenin bir başlangıcıydı. Dolayısıyla, buna yönelik atılacak tüm adımlara da elimizden geldiğince çaba sarf ediyoruz,” diyen Çam Ay sendikalardaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekti. TİS süreci hazırlıklarında, eldeki taslakta toplumsal cinsiyete dayalı hiçbir maddenin yer almamasının onları bu mücadelede yeni bir sürecin içine soktuğunu ifade etti.

Temsilciler olarak taslak üzerinde çalıştıklarını ifade eden Ayşecan Ay, “TİS süreci çok önemli bir aşama ama belli ki son aşama olmayacak, çünkü yapmak gereken çok fazla şey olduğunu gördük,” diye belirtti. TİS sürecinde, İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesinde tanınması, günlük çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve eşit temsil (kadın kotası) olmak üzere üç başlıkta çalışma yürüttüklerini ifade eden Ay, ilkini müzakere sürecinde kabul ettirmeyi başardıklarını ve bu noktada hem işvereni hem sendikayı ortak taahhüt noktasına getirdiklerini söyledi. Ancak özellikle eşit temsil (kadın kotası) konusunda ciddi bir dirençle karşılaştıklarını vurguladı.

Kadıköy Belediyesi’nden Disk’li kadınların mücadelesi, işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizle mücadele başta olmak üzere, kreş hakkı, süt izni, regl izni vb. gibi gasp edilen yasal hakların; tıpkı diğer işçi hakları gibi temel bir sendikal talep olarak kabul edilmesi yönünde oldukça önemli bir adım.

Kadın haklarına yönelik seferberliklerin sonucunda Nisan 2016’da bir araya gelen ve toplumsal cinsiyet eşitliği adına faaliyetler yürüten Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom ise Polonya’da kadınlara dönük saldırılara ve kadın hareketinin içinden geçtiği sürece dair paylaşımlarda bulundu.

İlk sözü alan Aleksandra Knapik-Gauza, 22 Ekim’de Anayasaya Mahkemesi’nin fetüs deformasyonu durumunda da kürtajı yasaklamasına dair kararın ardından yeni bir eylem sürecine girdiklerini ifade etti. Polonya’da yılda 100 bin merdiven altı kürtajın olduğunu; yasal kürtaj sayısının ise devlet verilerine göre 1000 olduğunu ve yasal kürtajların tamamının fetüs deformasyonu kaynaklı olduğuna işaret eden Knapik-Gauza, “Bu karar bu nedenle zaten çok kısıtlı olan kürtaj hakkının tamamen yasaklanması anlamına geliyordu ve protestolar bunun üzerine başladı,” diye belirtti.

Łódzkie Dziewuchy Dziewuchom’dan Aleksandra Knapik-Gauza

Katarzyna Knapik ise mevcut süreci şu şekilde özetledi: “Protestoların en önemli başarısı sokağa döktüğü insan sayısıydı. Ve özellikle küçük şehirlerde de kadınlar öz örgütlenmeyle eylemlerde yer aldılar… Şu an yapılan anketlere göre toplumun yüzde 70’i kürtajın yasaklanmamasını destekliyor ve hükümet desteği kaybediyor. Bunun sonucunda arabulucu yöntemlerle çözümler önerdiler ama bunların hiçbiri bizim için yeterli değil. Şu an Anayasa mahkemesi karar vermiş olsa da, karar resmi gazetede yayınlanmadığı için yürürlüğe girmiş sayılmıyor; bu bizim kazanımımız. Hükümet şu an buna cesaret edemiyor. Güçlü bir basınç uyguluyoruz ve karşılığını görüyoruz.”

Bir şeyleri değiştirmenin uzun soluklu bir mücadele olduğuna dikkat çeken Knapik, “Biz 2016’dan beri toplumun oldukça değiştiğini gördük. Verdiğimiz mücadele yeni bir hak mücadelesi değil, bunun farkındayız. Yepyeni bir değişim yaratamıyoruz henüz, ama toplumun kafasında bir değişiklik olduğunun farkındayız; tabu olan konular konuşulmaya, insanlar örgütlenmeye başladı. Bu yüzden ses çıkarmaya, konuşmaya devam edin, ümitsizliğe kapılmayın! Biz de şimdi sizin sayenizde sözümüzü Polonya’nın dışında da duyurmuş ve sizleri dinlemiş olduk, teşekkür ederiz!” dedi.

Soru-Cevap bölümünde dinleyicilerin de katkılarıyla gelişen sohbet, dayanışmanın ve mücadelenin önemine vurguyla son buldu.

*Sohbetin tamamına kısa süre içinde Kadın Dayanışması YouTube hesabından ulaşabilirsiniz.

IMF’siz IMF günleri başlıyor

0

Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan istifası ile dolar neredeyse 1 TL düştü. Bu istifanın hemen öncesinde Merkez Bankası (MB) başkanının istifası, ardından piyasaların duymak isteyeceği türden yeni reform sözü gibi hamleler dalgalı kur piyasasında kısa süreli de olsa bir “normalleşme” eğilimi beklentisi oluşturdu. Ekonominin bu duruma gelmesini MB başkanının ve bakanın bireysel çapsızlıklarına bağlamaya dönük yaratılan algı elbette iktidarın da işine gelmektedir. Sadece ekonomide değil hukukta da reform sözü ve “daha iyi günler” vaadi ne kadar gerçek? Fakat önce Türkiye’nin iktisadi ve toplumsal problemlerinin çözümü için gerekli adımların atılacağı “yeni bir döneme mi girdik?” sorusunu cevaplamak gerek.

Yıla 5,94 ile başlayan dolar, kasım ayı başında 8,51 gibi rekor bir düzeye yükseldi. Türk lirasının (TL) özellikle son dört ayda aşırı değersizleşmesi karşısında “rekabetçi kur” söylemi dillendirilmeye başlandı. Bu argümana göre, değersiz TL sayesinde ihracat, ithalatın karşısında güç kazanacak ve ucuz işgücü haline geleceğimizden dışarıdan gelecek yatırım oranları artacaktı. Bu düşüncenin Türkiye’de ve içinde bulunduğu bu koşullardan dolayı dünyada bir geçerliliğinin olmadığını daha önceki yazılarımızda nedenleriyle ifade etmiştik. Doların önü alınamayan yükselişi karşısında MB’nin hareket edebileceği alan son derece sınırlıydı. Çünkü milyarlarca liralık rezervler erimiş, Saray’ın basıncıyla faizler gereken zamanda artırılmamıştı. Geriye söylem ve kişi değişikliği dışında bir hamle kalmamıştı zaten. Böylece iktidar son derece kötüye giden piyasa karşısında “yeni dönem” vaadiyle hem iç hem de dış sermayedarlara karşı güven tazeleyerek ihtiyacı olan nefes alma payını kazanmış olacaktı.

Bir ay öncesine kadar “uçuyoruz”, “ekonomi pik yaptı”, “şahlanış dönemindeyiz” gibi cümleleri ağzından düşürmeyen iktidarın bir şeylerin yolunda gitmediğini itiraf etmesi bile piyasalar nezdinde hastanın hasta olduğunu kabul etmesi ve tedavi sürecine başlayabileceği algısı yarattı. Bu da balon gibi şişmiş olan dövizin ve ülkenin kredi risk primlerinin (CDS) bir miktar düşüşüne, ayrıca belirli bir paranın borsa üzerinden ülkeye girişine sebep oldu. “Şahlanış döneminden” acı reçete dönemine bir ayda dönen iktidarın bu zorunlu politika değişikliği ve reform söylemleri vb. kimseyi yanıltmasın. Acı reçete, en yetkili makamın ağzından bir kez söylendiğinde bu emekçiler için daha fazla yoksulluk, hayat pahalılığı ve işsizlik anlamına gelir.

Acı reçete kime yazılacak?

İktidar tarafından kötüye gidişin itirafı niteliği taşıyan bu hamlelerin, “acı reçeteyle” taçlandırılması, içinde bulunduğumuz koşullar sebebiyle çok daha ciddi toplumsal sonuçlar doğurabilir. Türkiye daha önce de birçok kez acı reçete uyguladı. Fakat hiçbiri pandemi ile ekonomik aktivitelerin bu kadar kısıtlandığı, işsizliğin tarihsel olarak en yüksek seviyede olduğu, hayat pahalılığının günbegün arttığı bir dönemde uygulanmamıştı. “Zaten acı bir dönemde değil miydik?” diye haklı olarak sorulabilir, fakat iktidar dünyada halihazırda devam eden para bolluğundan yararlanmak için farklı bir adım atması gerektiğinin, aksi takdirde yolun sonuna gelindiğinin farkına vardı. “Gerekirse acı reçeteyi içeriz” ardından gelen “yönümüz Avrupa’nın yönüdür” gibi cümlelerin ana adresi Dünya Bankası, IMF başta olmak üzere emperyalist ülkelerin sermayedarlarına yönelikti.

Faizlerin artışı ve daha da artacak olması, hazırlanan yeni yıl bütçesi vb. verileri; kredi ile tüketerek “büyüme” dönemi yerine işçi sınıfını ve emekçileri daha da zorlayacak bir küçülme döneminin habercisi. Bu dönemde, kamu yatırımlarının kısılması, son kalan kamu iştiraklerinin özelleştirilmesi, doğanın sermayenin talanına daha fazla ve fütursuzca açılması gibi hamlelerin “reform” ve “demokratikleşme” adımları ile süslenerek paket halinde sunulacağını görmek zor değil.

Dolayısıyla mücadele edilmediği takdire işçi ve emekçileri bekleyen ekonomik ve toplumsal enkaz daha da ağırlaşıyor. Son yaşananlar bir kez daha teyit etti ki, toplum ve emekçiler lehine radikal önlemler alınmadan gidişatı tersine çevirmenin imkânı yok.

Termokar işçileri ücretsiz izin saldırılarına karşı eylem yaptı!

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Termokar fabrikası isçileri, 3 yıl önce DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş (BMİS) sendikasına üye olmuşlar ve yetki başvurusunda bulunmuşlardı. Ancak fabrika patronu çeşitli oyunlarla sendikanın fabrikada yetkiyi almamasını engelledi. İşçileri yıldırmak ve sendikadan istifa ettirebilmek için de çeşitli baskılar uyguladı. En son yaptığı baskı da pandemi sürecinde işten atmaların yasak olmasına rağmen 285 işçinin çalıştığı işyerinde, salgın fabrikaya ulaştığında üretimin durması gerektiğini söyleyen otuz beş kadar işçiyi ücretsiz izne çıkarmak oldu.

Yaşanan bu son saldırıları protesto etmek amacıyla Termokar işçileri BMİS öncülüğünde bugün saat 16.30’da Manisa Manolya Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.

Yapılan başın açıklamasını DİSK Genel Sekreteri ve BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu okudu. Açıklamada Termokar fabrikasında yaşanan sorunlara değinen Serdaroğlu, ücretsiz izne çıkarma saldırısına da değindi.

Eylem sırasında sık sık “Termokar’a sendika halaylarla girecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız”, “Direne direne kazanacağız!” sloganları atıldı.

Hirak: Derin Cezayir’in toplumsal ve siyasi gerçekliğinde kökleşmiş bir halk hareketi

0

Cezayir’de 22 Şubat 2019’da başlayan halk ayaklanması Buteflika diktatörlüğünü devirmişti. Antidemokratik rejime, sosyal ve ekonomik adaletsizliğe karşı başkaldıran kitleler, aradan geçen süreçte mevcut düzenden kopuş doğrultusunda henüz politik bir alternatif açığa çıkartabilmiş değil. Düzen partileri ve güçleri ile Cezayir burjuvazisi ise kapitalist sömürü düzeninin devamı ve rejimin ayakta tutulması adına çeşitli manevralar eşliğinde demokratik gerici politikalarını sürdürmekte.

Ancak Hirak (halk hareketi) halen yenilmiş değil ve rejim güçlerinin makyaj düzenlemelerine karşı Cezayirli kitleler her defasında tekrardan seferber oluyorlar. Bunun son örneğini ise Kasım ayı başında yapılan anayasa değişikliği halkoylamasına Hirak’ın cevabında görmek mümkün.

Bu kapsamda, Cezayir’den Solcu Halk Hareketi (AGP) örgütünün, ülkede yaşanan halk seferberliği Hirak ekseninde, kasım ayı başında yapılan anayasa değişikliği halkoylamasının sonuçlarına dair kaleme aldığı değerlendirmeyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Resmi rakamlar şu inkâr edilemez gerçeği gösteriyor: Cezayir halkı, ezici çoğunlukla (%76,6) halkoylamasını boykot ederek, anayasa değişikliği tasarısını reddetti. Resmi rakamlara göre yalnızca seçmenlerin %23,7’si sandığa gitti. Bazı yerel feodal güçlerin diktasındaki tek partinin geleneksel tabanı (güney bölgeleri) tasarıyı boykot etti. Rejim ağalarına bağlı resmi makamlara yakın kaynaklar, katılımın ancak %6 olduğundan söz ediyorlar. Kısacası, 12 Aralık 2019’da Abdülmecid Tebun’un seçilmesi ile birlikte, “Yeni Cezayir” söylemini pazarlamayı, Hirak’ın seferberliğini soğurmayı ve kendisine yeni bir toplumsal taban yaratarak rejimi kurtarmayı amaçlayan bu halkoylamasında, Cezayir halkı kurulu düzeninin bütün tasarımcılarına ve mimarlarına hak ettikleri cevabı vermiştir. Alger meydanında üne kavuşan anayasa uzmanı Fatiha Benabbu’ya göre, “Halk tarafından savuşturulan anayasa değişikliği tasarısı tamamen rafa kaldırılmalıdır.” Benabu, başkanın şahsında iktidara, “anayasa değişikliği tasarısına ilişkin halkoylamasının sonucundan gerekli siyasi dersleri çıkarma” çağrısında bulundu.

Meşruiyet sorunu yasallık sorunundan daha önemlidir. Yasal düzlemde, tasarının kabul edilmesi için herhangi bir katılım yeterliliği sayısı öngörülmemiştir. Rejim ve onun işbirlikçileri, değişiklik tasarısını bir dayatma sonucu geçirerek ve tüm beklentilerin tersine gerçeküstü sonuçlar açıklayarak bu boşluktan yararlandılar. 23 milyon 583 bin kayıtlı seçmenden yalnızca 5 milyon 586 bin 259 kişi, anayasa değişikliği tasarısı hakkında söz hakkını kullandı ve bunların %33,8’si tercihini hayır oyundan yana kullandı. Siyasi gözlemcilerin tamamına göre bu dayatma, “insan haklarına ve siyasi haklara yönelik sistematik aykırılıkların ve saygısızlığın” bir yenisidir.

Kurulu düzenin içinde bulunduğu krizin derinleşmesi öngörülüyor. Covid-19’a yakalandığı için özel bir Fransız uçağıyla acilen Köln’deki bir hastaneye, sonra da Berlin’e götürülen ve aynı zamanda kronik hastalığı bulunan Başkan, bu oylamadan siyaseten oldukça zayıflamış şekilde çıkıyor. Rejim içi karar odaklarının, bu durumla yüzleşmekten başka çareleri yok. Saatlik asgari ücret hakkında anlaşmayla, iktidarı elde tutmalarının bütün olanaklarını tükettiler. Radikalleşme olasılığı bulunan Hirak’ı baskılamak için yapılan bu dayatma boşa çıktı. Anayasa değişikliği tasarısının reddedilmesi, acınası bir yenilgidir. İktidarın elinde, toplum üzerindeki etkisini korumak için herhangi bir imkân kalmadı. Karanlık iç savaş döneminde olduğu gibi iktidar, toplumsal ve siyasi sorunlara güvenlikçi çözümler getiriyor. Bu anlayışa göre Cezayir halkının ateşi varsa, termometreyi kırmak gerekiyor. Görev yükseltmeler, tasfiyeler ve hesaplaşmalar aracılığıyla iktidar, genelkurmayın ve güvenlik güçlerinin çekirdek kadrosu içinde gücünü pekiştirdi.

İktidarın kriz yönetimini, Cezayirli ünlü bir siyaset bilimci şöyle özetliyor: “İktidar gerçeklik algısını, bütün uzmanlığını ve yeteneklerini yitirdi. Buna baskı yapma yeteneği de dahil.” Bu kişi, çekirdek kadrodaki sertleşmenin, iktidarın “kendi yeniden üretimine katkı sağlayan görünürdeki çok partili düzene son verme teşebbüsünde olduğu gibi, kendi bekâsının kırmızı çizgilerini bile” tanımaması olduğunu söylüyor. Cezayir rejiminin mimarlarının, Hirak’ın ışıltısına karşı bulabildikleri tek çözüm, çok partili düzene son vermeye çalışmaktır. Çok düşük bir oyla seçilmiş olan başkanın kendisi de Buteflika iktidarından arta kalan çekirdek kadrodaki sertleşmenin ve tek seçenekleri olan daha fazla baskıcılaşma eğiliminin sonucundan başka bir şey değildir. Ali Bensaad, sıradan bir gazeteciye karşı – niteliği ne olursa olsun – otoriter yöntemlerin seferber edildiği bir dizi tutumda ifadesini bulan bu güç kaybının Tebun’un iktidarında somutlaştığını söylüyor.

Halkoylamasının ardından mevcut siyasî durum nedir?

Anılan anayasa uzmanına bir kez daha atıf yapmalıyız: “Toplumu bölen bir yasadansa, hiçbir yasanın olmaması daha iyidir.” Hayır oylarının miktarı ile katılım oranının düşüklüğü bakımından, bu anayasa meşru değildir. 22 Şubat 2019’da oylarını sokaklarda kullanan seçmenler tarafından reddedilen bu değişiklik kadüktür. Meşruiyet sorunu, siyasi krizin merkezindedir. Halkın rızası olmayan bir anayasayı uygulamak, kel başa şimşir tarak kullanmak gibidir. Böyle bir anayasa, temel meselelerde mutabakat sağlamak yerine, halkın birliğini tehlikeye atmak gibi tehlikeli bir eğilim yaratır. Anayasanın 209. maddesi açık bir şekilde, anayasanın halk tarafından reddedilmesi halinde kadük hale geleceğini belirtir. Resmi rakamlar, asıl gerçeklikten hâlâ uzak olsalar da sarsıcı gerçeklikleriyle herkesi şaşırttı. Yine de rakamların bütün gizemi çözülemedi. Sistem bizi öyle bir şeffaflığa alıştırmadı. Acaba bunun altında yatan başka bir düşünce olabilir mi? Bu çok açık. Bu düşünce, aciz duruma düşme tehlikesi bulunan hasta bir başkanı çıkış kapısına yönlendirmek için zayıflatmak olabilir mi? Birçok kişi halihazırda Tebun sonrası dönemi yaşadığımızı düşünüyor. Karar mercilerinin ulusal tanınırlığa sahip önemli kişilerle görüşmelere başladıkları söyleniyor. Siyasi olgunluğunu bin kez kanıtlamış olan bu halkın kendi ulusal kaderini belirlemesine izin vermek yerine, yine bir kurtarıcının mı arayışındalar?

22 Şubat 2019’da doğan halk hareketi, iktidarın gitgide artan radikalliğini meşrulaştırmaya çalışmak için araçsallaştırdığı ağır salgın koşullarından olumsuz etkilendi. Kurtuluş Savaşı’nın ulusal kahramanı ve 1962’de bağımsızlığın ilanından itibaren sistemin uslanmaz muhalifi olan Lahdar Burega’nın şahsında, karizmatik bir figürünü kısa süre önce yitirdi. Hirak’ın en güçlü olduğu dönemde 86 yaşında tutuklanan Burega, Covid-19 salgınında yatağa düşmüştü ve hayata veda etti. Hirak zayıfladı, ama toplum içinde ve ülkenin bütün katmanlarında kökleşti. Hirak’ın sloganları, bütün sınırlılıklarına rağmen, Borc Bu Arreric’de, Beni Urtilan’da, Akbu’da, Tazmalt’ta, Bejaia’da, Hardaia’da, Tizi Uzu’da, Biskra’da, Ued Suf’ta ve Cezayir’in herhangi bir yerinde, ülkenin dört köşesinde bu dinamik hareketin yayılmasını sağladı. Bu mücadele pratiği, gerekli siyasi bilinç düzeyine ulaşabilmek için mutlaka zamana yayılmalıdır.

Cezayir, 9 Kasım 2020

Patrona kepçeyle, işçiye hiç yok!

0

Geçtiğimiz yıl sonunda Çin’de tespit edilen ilk koronavirüs vakası, tüm Avrupa ve Amerika’yı etkisi altına aldıktan sonra resmi açıklamaya göre mart ayında Türkiye’ye de giriș yapmıştı.

Pandemi koşulları ilk önceleri çok fazla etkili olmasa da mart sonlarına doğru Türkiye’de de etkisini artırmaya başladı. Mayıs-haziran aylarında vaka sayıları üst seviyelere tırmandı. Ekonominin zaten iyi olmadığı Türkiye’de pandeminin etkisiyle kriz iyice derinleşti. Her zaman olduğu gibi iktidar, işçiden yana tavır takınacağına tercihini sermayeden yana kullanarak işsizlik sigortasında biriken ve işçiler için kullanılması gereken parayı patronların çıkarına sundu. Bu dönemde, bazı sektörlerde çalışanlar kısa çalışma ödeneği adı altında maaşlarının bir bölümünü işsizlik sigortasından almaya başladılar. Bu ücret bazen maaşın yarısı, bazen de daha az miktarda olmak üzere işçinin eline geçiyor. Kısa çalışma ödeneğinin koşulları yasalarla belirtilmiş olmasına rağmen, bazı patronlar kurallara uymayarak kendi çıkarları doğrultusunda ve onlara tanınan yasal hakların dışına taşarak işçiyi mağdur ediyorlar. Normal koşullarda kısa çalışma ödeneğinden faydalanan işçi haftanın belli günlerinde ya da belli saatlerinde çalışması gerekirken bazı işverenler işçilerini normal çalışma koşulları altında, yani günlük 8 saat ve üzeri çalıştırdıkları halde kısa çalışma ödeneğinden faydalanıyor. Bu durumda olan işçilerin, kısa çalışma ödeneği uygulamaya konulduğundan bu yana sigortaları ya hiç ödenmiyor ya da eksik ödeniyor. Çalışanların mağduriyeti devam ediyor. Bu koşulda çalışanlar içerisinde emeklilik için gün sayanlar, 6-7 aydır sigortaları ödenmediği ya da eksik ödendiği için mağdur durumdalar. Yasal koşulları kendi çıkarlarına kullanan patronları denetlemeyen devlet, sıra çalışanlara geldiğinde, onların mağduriyetini göz ardı ediyor. Olması gereken, işçilerin yatmayan sigorta primlerinin devlet tarafından tam ve eksiksiz olarak yatırılmış kabul edilmesidir.

Çalışanların mağduriyeti, eksik yatırılan prim ile sınırlı kalmıyor. İşsiz kaldıklarında işsizlik ödeneğinden faydalanmaları gereken çalışanlar bu ödenekten de mahrum kalacaklar gibi gözüküyor. Pandemi koşullarının bütün yükünü çalışanlara yükleyen iktidar, patronların iktidarı olduğunu teyit etmiş oluyor.

Pandeminin başında güya işçilerin haklarını savunmak için konulan bir başka yasa, patronlar tarafından suistimal ediliyor. Çalışanların pandemi bahane edilerek işsiz kalmamaları için pandemi başlangıcında işten çıkarmalar yasaklanmıştı ancak durum hiç de öyle değil. İşten işçi çıkartamayan patronlar, çareyi işçileri ücretsiz izne göndermekte buldu. Ellerine aylık 1100 TL civarında para geçen işçiler kiralarını bile ödeyemez durumda kaldıkları için yeni iş bulabilmek ve düzgün ücret alabilmek amacıyla istifa etmek zorunda kalıyorlar. Kıdem tazminatı kâbusuyla yaşayan patronlar, işçi istifa ettiği için tazminat ödemekten de kurtulmuş oluyor. Böylece yılların hakkını alamayan işçi, düzgün bir ücret alabilmek umuduyla tüm haklarını kendi elleriyle patronun cebine bırakmış oluyor.

Sözün kısası, emek sermaye çelişkisi devam ediyor. Her koşulda mağdur bırakılan işçi sınıfı adeta tüm dünyayı etkisi altına alan pandeminin de yükünü tek başına omuzlamış oluyor. Pandemi döneminde iş bulamayacağını düşünen çalışanlar için hak aramak da imkânsız hale geliyor. Pandeminin etinden ve sütünden faydalanan sermaye, neredeyse hiç yara almadan işçilerin emeğini hiç ediyor. Tek çare, her zaman olduğu gibi işçilerin bir araya gelip seslerini daha güçlü çıkarmasındadır. Birlikte mücadele etmek için gücümüzü birleştirelim. Üretimden gelen gücümüzün farkında olalım. Mücadelemizi birleştirelim.

Gücümüzü birbirimizden alıyor, mücadelemizden vazgeçmiyoruz!

0

Bu yıl 25 Kasım, pandemi ve ekonomik krizin derinleştirdiği toplumsal batağın ortasında kadınların sesiyle dünyanın dört bir yanında yankılandı. Bu ses bedenlerimize dönük karar verme hakkımız için yeşil dalgayı yükselten Arjantinli kadınların; kadın cinayetlerine ve insan kaçakçılığı ağlarına karşı ses çıkaran Meksikalı kadınların; Piñera’ya karşı mücadele eden Şilili kadınların; kürtaj hakkına yönelik saldırıya karşı sokaklara dökülen Polonyalı kadınların; emperyalizmin kalbindeki ırkçılık karşıtı isyanın parçası olan siyah ve göçmen kadınların; dünyanın her yerinde erkek-devlet şiddetine karşı mücadele eden kadınların sesiydi!

Türkiye’de de birçok ilde gerçekleştirdiğimiz eylemlerle erkek-devlet şiddetine bir kez daha hayır dedik! Pandemi politikalarıyla cinsiyetçi tutumlarını pekiştiren; kadınları, şiddet ve cinayet riskini en fazla yaşadıkları yer olan evlere mahkûm eden; cezasızlık politikasıyla kadın cinayetlerindeki artışı teşvik eden; kadınları korumak, koruyucu ve önleyici tedbirler almak yerine İstanbul Sözleşmesi gibi kazanımlarımızı hedef alan iktidara karşı tek güvencemizin dayanışma ve mücadele olduğunu bir kez daha güçlü bir şekilde gösterdik. 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısında da belirttiği gibi hayatlarımız için, haklarımız için, birbirimiz için alanlardaydık!

İçinden geçtiğimiz süreçte, koronavirüs salgınının mevcut kapitalist ekonomik krizle birleşimi ile yoksulluğun hiç olmadığı kadar kadınlaştığına tanık oluyoruz. Raporlar, Türkiye’de kadın istihdamının geçen yıla göre yüzde 7 daraldığına işaret ediyor. Öte yandan, pandemi kapsamında işçi ve emekçiler için önlemlerin, kayıtlı istihdam kapsamında bile oldukça yetersiz kaldığı aşikârken; kadın emeğinin, ağırlıklı kayıtdışı ve güvencesiz işlerde yoğunlaşması pandemi sürecinde birçok kadının gelir ve sosyal güvenceden tamamen yoksun bırakılması anlamına geliyor. Buna karşın, kadınların ev içi emeği; üzerlerine yıkılmış çocuk/yaşlı/hasta bakım emeği yüküyle birlikte fazlasıyla arttı. Pandemi etkileri bununla da sınırlı kalmadı; cinsel sağlık ve üreme sağlığına erişimde yeni zorluklara yol açtı. Ve kadınlar için kelimenin gerçek anlamıyla en hayati olanı; şiddet karşısında koruyucu, önleyici tedbirlere ulaşma ve de bu tedbirleri uygulatma aşamasındaki engeller oldu. Pandemi sürecinde kadın cinayetleri artarken, şüpheli kadın ölümlerinde de ciddi artış yaşandı.

Bu tablo kendi kendine ortaya çıkmadı! Elbette bir sorumlusu var: Erkek egemen iktidar ve onun kadın düşmanı politikaları! Kadın cinayetleri de, derinleşen cinsiyet eşitsizliği de, artan yoksulluk da iktidarın politik tercihlerinin birer ürünü! Kadınlar karşısında erkeklerin, işçi ve emekçiler karşısında patronların çıkarlarını temsil eden iktidarın!

Bu yüzden erkek ve devlet şiddetine, homofobi ve transfobiye, göçmen karşıtı politikalara ve kapitalist hükümetlere karşı mücadelemiz; işyerlerimizde, evlerimizde, sokaklarda patriyarka ve kapitalizmin elbirliğiyle bizleri tahakküm altına almaya çalıştığı her yerde devam edecek! Bu 25 Kasım, tüm dünyada kadınların bu mücadelede kararlılığını bir kez daha gösterdi!

Yaşasın kadınların uluslararası dayanışma ve mücadelesi!

Maradona: Bu dünyadan bir futbol dahisi geçti

0

Diego Armando Maradona vefat etti. Vefatı hem ulusal hem de küresel çapta bir etkiye yol açtı. Milyonlarca kişi onun yasını tutuyor ve onu mahalle aralarında veya modern stadyumlarda, Villa Fiorito, Argentinos, Boca, Newell’s, Napoli, Barcelona takımları bünyesinde ve Milli Takım’ın parçası olarak sergilediği harika oyunlarla hatırlıyor. Efsanesi, dünyanın dört bir köşesine yayılan Maradona formalarında yaşayacak. “Maradooooo….” tezahüratı eşliğinde sahalara çıktığında onu bekleyenlere hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen bir neşe kaynağı olmayı başarmıştı. Bugün, tüm zamanların en iyi oyuncusuna da bu hatıralarla veda ediyoruz. 

Mütevazı bir mahallede çekilmiş siyah beyaz bir videoda en büyük hayalinin dünya şampiyonu olmak olduğunu söyleyen Maradona bunu başarabildi. Arjantin’in dünya çapında ünlü futbolcusu Hugo (Loco) Gatti ya da kalecisi Ubaldo Fillol da dâhil herkesin gözlerini kamaştırdı. 1986 Dünya Kupası’nın durdurulamaz Diego’sunun, yüzlerce Arjantinli askerin Malvinas’ta hayatlarını kaybetmelerinden tam dört yıl sonra attığı ve hâlâ Dünya Kupası tarihinin en iyileri olarak anılan golleri, 34 yıl sonra bile futbol severleri gözyaşlarına boğuyor ve uzun kariyerini taçlandırıyor.

Maradona, hiçbir büyük oyuncu buna cesaret edemezken, 1974-1998 arası FIFA Başkanı olan mafyatik João Havelange’ın eylemlerine karşı çıkarak FIFA’ya kafa tutma cesareti gösterip ayrı bir futbol birliği kurdu. İşinsanı Grondona’nın Arjantin Futbol Federasyonu’na (AFA) karşı tavır alan; sonradan Papa Francis’le iyi ilişkileri olsa da, bir önceki Papa’ya, “fakirler için söylediği kadar endişeleniyorsa Vatikan’ın altınlarını satması gerektiğini” söyleyen de gene Maradona’ydı. 2005 yılında Arjantin’in Mar del Plata şehrinde 4. zirvesi gerçekleştiren Bush’un Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması’nı (FTAA) protesto etmek için bir trene atlayıp oraya gitmekten çekinmemiş olan bu adam, onurlu bir antiemperyalist tavırla öldü.

Kişiliği, artıları ve eksileri ile futbol sahalarının sınırlarını aştı. Şimdi futbolun yıldızı, günahlarını ve sevaplarını arkasında bırakarak aramızdan ayrılıyor. Onun cambaz futboluna hak ettiği değeri vermek, siyasi veya kişisel davranışlarına sahip çıkmak anlamına gelmez. Maradona’nın kişiliğinin hem aydınlık hem karanlık tarafları vardı. Tartışmasız bir futbol dehası olmasının dışında çok çelişkili hareketler de sergiledi. Örneğin, Che dövmesi yaptırmasına rağmen, büyük yanılgılar içerisinde Menemizm’den (1) Kirchnerizm’e kadar Peronizm’in farklı kanatlarını destekledi ve diktatör Maduro’nun da coşkuyla arkasında durdu. Kabul edilemez hareketleri vardı; hatta kadına yönelik şiddet ile suçlandı. Yasal süreçlere dayalı olarak çocuklarını nüfusuna geçirmesi gerekirken bile acınası bir maşist tavır sergiledi. Ne kadar büyük bir idol olursa olsun, Maradona’nın maşist ve kadın düşmanı davranışlarının kendisine dönük son vedada ifade edilmesi ve hatırlatılması, bu bağlamda oldukça önemli.

Kendisine bir röportaj esnasında kendi ölümü hakkında ne söyleyeceği sorulduğunda Maradona, “Mezar taşıma ‘top sağ olsun’ yazdırırdım” demişti. Biz de onu siyasi veya kişisel pozisyonları nedeniyle değil, futbolu seven milyonlar gibi top cambazlığıyla hatırlayacağız.

José Roldán, Sosyalist Sol (Arjantin)

25 Kasım 2020

(1) İsmi 1989-1999 yılları arasında Arjantin Devlet Başkanlığı yapan Carlos Menem’den gelen Menemizm, kısaca neoliberal politikalara dayalı popülist bir yönetim anlayışı özetlenebilir.

Metal işçileri haklarının peşinde!

0

Birçok sektörde olduğu gibi metal sektöründe de pandemi ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinden yola çıkarak hazırladığı rapor bu ciddiyeti gözler önüne seriyor. Rapora göre, sendikanın örgütlü olduğu işyerlerinin dörtte üçünde aktif vaka var. Kimi işyerlerinde Covid-19 tanısı konulmuş işçi oranı yüzde 30’a ulaşmış durumda. İmalat sanayinde aktif vaka sayısı en az 112 bin…

Ancak gelin görün ki hükümet de işveren de işyerlerinde yayılımı durdurmak adına herhangi bir adım atmadığı gibi, bir de işçilerin sendikal örgütlenme gibi en temel haklarını ellerinden alma gayretinde. Çünkü biliyorlar ki, işçiler örgütsüzse onları haklarını vermeye gelince aza, çalışmaya gelince hep daha kötü koşullarda daha fazlasına mahkûm etmek kolay! Ancak işçiler de bunu çok iyi biliyor! Bu nedenle, Baldur Süspansiyon, Systemair HSK ve Özer Elektrik’te DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için ücretsiz izne çıkarılan veya tazminatsız işten atılan işçiler, kendilerine uygulanan hukuksuzluğa karşı mücadeleden vazgeçmiyor.

Ancak işverenle işbirliği halinde olan rejim için elbette yapılan hukuksuzluk değil bu hukuksuzluğa karşı verilen mücadele bir tehdit olarak görülüyor. Bu nedenle, 24 Kasım’da sendikal haklarının tanınması için Gebze’den Ankara’ya yürümek isteyen metal işçileri bu sefer de valilik/polis tarafından engelleniyor. 100’e yakın gözaltı ile işçiler sindirilmeye çalışılıyor. Üstelik bu engel için, işyerlerinde, fabrikalarda görmezden geldikleri o pandemiyi bahane ediyorlar! Tıpkı maden işçileri alacakları için yola çıktıklarında yaptıkları gibi!

Ancak bahaneleri sadece kendi taraflarını açık ediyor. Metal işçisi kararlılığı ile hem kendisi hem de tüm işçi sınıfı için sendikalı olmanın bir hak olduğunu ve zaten oldukça zorlaştırılmış bu hak için mücadelenin önemini yeniden hatırlatıyor. İşçi ve emekçiler olarak onların sesine kulak vermeli, mücadelesini dayanışma ile büyütmeli ve kendi işyerlerimizdeki mücadeleyi onların verdiği mücadeleden ayrı görmemeliyiz.

Bugün maden işçileri, metal işçileri, sağlık emekçileri aslında temelde tek bir şey söylüyor: “Hakkımız olanı verin!” Tüm kazanımlarımıza, haklarımıza göz dikmiş bu sistemde hepimiz zaten bunun, hakkımız olanın mücadelesini vermiyor muyuz?

25 Kasım: Cinsiyete dayalı şiddete karşı büyük bir uluslararası mücadele günü örgütleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in parçası kadınların, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslarası Mücadele Günü üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bu 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğüne isyan ettiği için kaçırılan, işkence gören ve öldürülen Mirabal kız kardeşler olarak bilinen Patria, Minerva ve María Teresa’nın acımasızca işlenen cinayetlerinin 60. yıldönümü. 25 Kasım, bu kızkardeşlerin anısına kadınlara yönelik ve (toplumsal) cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için uluslararası bir tarih olarak belirlenmişti. Bu üçlü kadın cinayetinden 60 yıl sonra dünya çapında haykırıyoruz: Patricia, Minerva ve María Teresa burada! Bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos), yaşamak istiyoruz!

Covid-19 salgınının devam eden kapitalist ekonomik krizle birleşimi, kadınlara ve LGBTİ+’ye yönelik şiddette, kadın ve trans cinayetlerinde, tecavüz ve cinsel istismar vakalarında, kadınların üzerine yıkılmış olan bakım emeğinde, cinsiyete dayalı ücret farkında artışa yol açarak, aynı zamanda cinsel sağlık ve üreme sağlığına erişimde yeni engellere ve yoksulluğun hiç olmadığı kadar kadınlaşmasına neden oldu.

Kadınlar için güvencesiz istihdam derinleşti. Kadınlar çalışma hayatında en savunmasız, işten ilk atılan veya düşük ücretlerden en muzdarip olmaları yetmezmiş gibi, şimdi de çalışma saatlerini esnekleştiren evden ve uzaktan çalışma saatleri dayatıldı. Bu şekilde kadınların omuzlarına yüklenen sorumluluklar günde iki üç mesai gerektirmeye ve çok daha yorucu olmaya başladı. Bunun bir örneği, hükümetler tarafından uygulanan uzaktan eğitimin ön saflarında yer alan ve çoğunluğu kadın olan milyonlarca öğretmenin yaşadığı durumdur.

Kadınlar, pandemiye karşı savaşın ön saflarındaki temel kahramanlar olmaya devam ediyor. Tüm ülkelerdeki sağlık çalışanları, hükümetler tarafından tırpalanan işçi hakları, kaderine terk edilmiş ve özelleştirilmiş sağlık sistemlerine rağmen Covid-19 hastalarının tedavisinde kahramanca bir çalışma yürütmekteler. Hükümetler ise hastanelere malzeme ve ekipman tedariği sağlamak, daha fazla sağlık personeli işe almak ve insanca ücretler vermek için bütçeleri artırmak yerine, kaynaklarını emperyalist örgütlere dış borçlarını ödemek için kullanıyor ve krizin faturasını emekçilere kesmek için onlara IMF’nin kemer sıkma politikalarını dayatıyorlar.

Dünyadaki erkek şiddeti rakamlarına bakınca tüyler ürpertici bir tabloyla karşılaşıyoruz: Sadece 2018’de (Birleşmiş Milletler verilerine dayanarak) 87.000 kadın, kadın cinayetleri kurbanı olmuş ve BM Kadın Birimi’nin yeni raporları (2020), bu yılın Nisan ayı itibariyle dünya genelinde 15 ve 49 yaş arası toplam 243 milyon kadın ve genç kız, partnerleri veya eski partnerleri tarafından cinsel veya fiziksel şiddete maruz kalmış. Buna, salgın altında geçen her üç ayda dünya çapında 15 milyon ek cinsiyete dayalı şiddet vakası gerçekleştiğini de eklemek gerekiyor.

Bu seneki 25 Kasım, feminist takvimin yer alan bir tarih olmanın ötesinde; kapitalist-emperyalist sistemin tarihindeki en kötü krizin ortasında gerçekleşiyor. Bu nedenle, kadınların ve LGBTİ’lerin koşullarından sorumlu olan günün kapitalist hükümetlerine karşı bu 25 Kasım’ı küresel çapta bir mücadele gününe dönüştürme zorunluluğuyla karşı karşıyayız. İşçi ve emekçiler için daha fazla şiddet, daha fazla baskı ve sömürü anlamına gelen kemer sıkma politikalarına karşı sokaklarda mücadele eden emekçi, siyah, göçmen ve yerli kadınları ve halklardan ilham alıyoruz. Kadın cinayetlerine ve insan ticareti ve kaçakçılığı ağlarına karşı ses çıkartan Meksikalı kadınlar; kürtaj hakkına yönelik saldırıya karşı sokaklara dökülen Polonyalı kadınlar, Piñera’ya ve Pinoche anayasasına karşı mücadele eden Şilili kadınlar; bedenlerimize dönük karar verme hakkımız için yeşil dalgayı yükselten Arjantinli kadınlar; yozlaşmış siyasi rejime karşı halk ayaklanmasına öncülük eden Perulu kadınlar; emperyalizmin kalbindeki ırkçılık karşıtı isyanın parçası olan siyah ve göçmen kadınlar; 8 Mart’ta Hirak halk isyanını destekleyen Cezayirli kadınlar; boşanmış kadınlara nafaka ödenmesi, ataerkil şiddeti önlemek ve onunla mücadele etmek için koruma sağlayan İstanbul Sözleşmesi gibi kazanılmış haklarına sahip çıkmak için sokakları terk etmeyen Türkiyeli kadınlar… Tüm bu kadınlarla birlikte cinsiyete dayalı şiddete karşı “Hayır!” diyor ve hükümetlerin sorumlu olduğunu ilan ediyoruz!

Yakın bir zamanda Meksika’nın Cancun şehrinde Alexis adlı bir kadının cinayete kurban gitmesi ardından gerçekleşen bir protestoya polisin ateş açarak müdahale edip dağıtmaya çalışması ve pek çok eylemciyi yaralamasında bir kez daha gördüğümüz gibi, kadın hareketi şiddete karşı mücadelenin bir parçası olarak, seferberliklerine polis şiddetiyle karşılık veren hükümetlerin baskıcı ve kadın hareketini kriminalize eden politikalarıyla da mücadele ediyorlar. Hakları için mücadele eden kadınlar aynı baskıyla Şili’nin Onur Meydanı’nda gerçekleşen her yürüyüşte, Arjantin’de boş toprak ve arsaları işgal ettiklerinde, Türkiye’de Erdoğan’ın baskıcı rejimine karşı direndiklerinde de karşılaşıyorlar.   

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünya çağında kapitalist hükümetlere ve kadın hakları düşmanı olan gerici dini kurumlara karşı çıkan ve her türlü ataerkil şiddete karşı mücadele eden tüm eylemleri ortaklaştırma çağrısı yapıyoruz. Haklarımızı kazanmak ve cinsiyetçi şiddetle mücadele etmek için dünya çapında ırkçılık, dincilik, emperyalizm, patriyarka ve kapitalizm karşıtı büyük bir mücadele günü örgütleyelim! Kapitalist hükümetlerin kemer sıkma politikalarına son; krizin faturasını işçi ve emekçiler ödemeyecek! Yaşasın kadınların ve LGBTİ+’ların şiddete karşı uluslararası mücadelesi! Haklarımızı kazanmak için sokakları dolduralım!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları

İUB-DE’den kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı duran bir feminist hareket çağrısı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü kapsamında bir bildiri yayımladı. 17 Ekim’de 15 ülkeden kadınların katılımıyla gerçekleşen “Pandemi ve Ekonomik Kriz: Kadın Mücadelesinin Rolü” başlıklı çevrimiçi toplantının bir değerlendirmesi niteliği de taşıyan bildiri, pandemiyle ekonomik krizin iç içe geçtiği bu dönemde kadına yönelik erkek şiddetinin ve ekonomik saldırıların arttığını vurgulayarak erkek egemen kapitalizme karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yapıyor. Bildirinin tamamı şu şekilde:

Krizin faturasını işçi sınıfı ödemesin diye kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı duran bir feminist hareket inşa edelim!

Kapitalist-emperyalist sistemin tarihteki en önemli krizinin içinden geçiyoruz. Covid-19’un sebep olduğu pandemi ile ekonomik krizin birleşmesi; yoksulluk ile iş güvencesizliğinin daha fazla kadınlaşması, ev içi bakım ve yeniden üretimde kadınların omuzlarındaki yükün dikkate değer artışı, cinsiyet temelli şiddet ile işyerlerinde cinsel taciz ve mobbingin yükselişi gibi cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirdi. Kadınların mücadele yoluyla kazandıkları haklara dönük saldırılarla beraber bunlar, kadınların üreme sağlığı ve cinsellik haklarına ulaşmalarındaki engelleri katmerlendirdi. Bunlar emperyalizm ile bütün dünya hükümetlerinin, kapitalist krizin yükünü bütün bir işçi sınıfının sırtına yüklemek için uygulamaya koyduğu politikalardır. Bu yük işçi kadınların, halk kesimlerinin, siyah kadınların, yerli kadınların, mültecilerin, genç kadınların ve farklı cinsel yönelimlere sahip insanların sırtında daha da ağırlaşıyor. Dolayısıyla bu saldırılara karşı durmak adına feminist mücadeleye girişmek ve hükümetlerden bağımsız olarak örgütlenmek bizim için can alıcı önemdedir.

Covid-19’la birlikte kesinlik kazanan bir şey varsa o da şudur ki, işgücü piyasasındaki biz kadınlar, bu sağlık krizinin içinde en stratejik işlere sahibiz: Biz sağlık sistemindeki hemşirelik konumlarının çoğunluğuna sahibiz; bakım evlerinde ve bakım işçileri arasında çoğunluk yine bizde; ulaşımdaki, hastanelerdeki ve işyerlerindeki temel temizlik görevi üzerimizde. Biz aynı zamanda, bugün uzaktan eğitime geçmiş olan eğitim sektöründe de çoğunluğuz. Biz dünyanın her tarafındaki eczaneler ile süpermarketlerin kasiyer işçilerinin arasındayız ve kadrosuz çalıştırılan kesimler arasında da çoğunluğu biz oluşturuyoruz. İşgücünün cinsiyet temelli bölünümü dolayısıyla ev içi ve yeniden üretimle ilgili görevlerin genelini biz yerine getiriyoruz. Ve ekonomik kriz karşısında, en yoksul hanelerin başlıca geçim kaynağının biz olmamıza ek olarak, en güvencesiz işlere sahip olanlar ve işten ilk çıkarılanlar arasında da yine biz çoğunluğuz. Bu sebeple kemer sıkma politikalarının bedelinin bizim omuzlarımıza yıkılma çabalarına karşı sokaklara çıkmakla yükümlüyüz. Zira söz konusu olan krizin faturasının kimin tarafından ödeneceğidir.

Hem sahte sol hem de geri hükümetler, işten çıkarmalar ve ücret kesintilerinin yanı sıra, aynı zamanda işgücü ve emeklilik yasaları ve yarısömürge ülkelerin doğal kaynaklarının daha geniş çaplı bir şekilde yağmalanması aracılığıyla sömürü oranlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Bir yandan onlar dış borcu milyonlarca insan arasında bölüştürürken ve çokuluslu şirketlere sübvansiyonlar sağlarken, diğer yandan da sağlık sistemleri çöküyor ve böylece sağlık çalışanlarını gerekli kolektif ve bireysel korunmadan yoksun bırakıyor ve yetersiz kaynaklar eşliğinde çalışmaya zorluyor.

Uluslararası çapta büyüyen sefalet ve yoksulluk ile karşı karşıya gelen dünyanın biz işçi kadınları, bir işçi ve halk ekonomisinin planlanması için örgütlenme görevine sahibiz. Ancak böylesine bir planlamayla kaynaklar sağlık krizinin çözüme kavuşması ve en yoksun kesimlerin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması için kullanılabilir. Bunu yaparken, ABD’de ırkçılığa karşı ayaklanan siyah ve Latin kadınların veya Lübnan’da halkın kıtlığa sürüklenmesi pahasına IMF ile anlaşmalara varmaya çalışan hükümete karşı mücadele eden Lübnanlı kadınların örneğini takip etmeliyiz.

Tarihsel kapitalist krizler gösteriyor ki, çokuluslu şirketler ve kapitalist hükümetler daha yüksek kârlara ulaşabilmek için cinsiyet eşitsizliğinden faydalanıyorlar. Ve bir kere daha, mevcut krizin karşısında, bizlerin sağlığı ve hayatı pahasına ekonomiyi kurtarmayı tercih etmiş durumdalar. Sosyalist feministler olarak sistem içi reformların gerçekten özgürleşmemiz için yeterli olmadığına inanıyoruz. Bununla birlikte her bir reform uğruna mücadele ediyoruz. Daha insancıl veya daha çevreci bir kapitalizm ihtimali söz konusu değildir. Cinsiyetlerarası tam eşitliğin kurulabileceği bir kapitalizm mümkün değildir. Zira tam da bu kapitalizmin kârları bizlerin aşırı sömürüsü üzerine kurulmuştur. Bu nedenle mücadele etmeliyiz ki, kapitalizm ile patriyarka birlikte düşsünler.

İş güvencesi ve ücret artışı için mücadele eden işçilere sesleniyoruz; Covid-19’la savaşta en ön cephede olan hemşirelere, doktorlara, temizlik işçilerine ve sağlık çalışanlarına sesleniyoruz; iş arayan işsizlere, ırkçılığa karşı mücadele eden siyah kadınlara, gasp edilmiş topraklarında çokuluslu şirketlerin doğal kaynaklarının tahrip etmesiyle yüz yüze gelen yerli kadınlara sesleniyoruz; sizlere sesleniyoruz ki beraber örgütlenebilelim, beraber örgütlenelim ki biz işçi kadınlar krizin bedelini ödemeyelim.

Bütün kadınları, bir arada olmamızı sağlayacak ve feminist hareketi güçlendirecek kampanyalar etrafında birlik olmaya çağırıyoruz: 25 Kasım’ı kadınlara dönük bütün şiddet biçimlerine karşı bir uluslararası mücadele günü yapalım. 25 Kasım’ı tarihsel kılalım. Pandeminin ortasında sokaklara dökülen, “Bir kadın daha öldürülmeyecek, bir kadın daha politik tutsak olmayacak, bir kadın daha eksilmeyecek!” demek için sesini yükselten biz kadınlarız. Sağlık işçilerine, pandemiyle etkili bir biçimde savaşmalarını sağlayacak olan düzgün çalışma koşulları mücadelesi için bütün desteğimizi sağlayalım. Sokaklarda bütün hükümetlerden kürtajı yasallaştırmalarını talep etmeyi sürdürelim, kendi karar hakkımız için mücadeleyi sürdürelim. Ve ırkçılığa karşı, hareketimizi kriminalize etmeye ve baskı altına almaya çalışan bütün girişimlere karşı mücadelelerimizi birleştirelim. Haklarımızın mutlak olarak savunulmasına hasredilmiş olan seferberliğimizi durduramayacaklar! Buna izin vermeyeceğiz! Bizi susturamayacaklar!

İşçilerin Uluslarası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak, kapitalizmin bu tarihsel krizi karşısında herkesi sokaklarda mücadelenin birliğini göstermeye davet ediyoruz. Feminist hareketi yükseltme ve antipatriyarkal bir kadın hareketi inşa etme perspektifiyle, din kurumları ile devletin birbirlerinden ayrılması ve ırkçılık karşıtı antikapitalist bir dünya için, kadınların baskılanmasına karşı verilen mücadeleleri ve dünyanın bütün baskı gören ve sömürülen kesimlerinin mücadelelerini birleştiren bir sosyalist feminizmi destekleyelim. Bunu, kapitalizmi sonlandırmak ve toplumsal olarak eşit, insanî olarak farklı ve mutlak olarak özgür olacağımız bir dünyayı yaratmak için yapalım.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Kadınları

Maden ve enerji torba yasa teklifi emekçileri neden ilgilendiriyor?

0

Bir süredir yeni bir maden ve enerji torba yasa teklifi gündemde. Maden ve enerji şirketlerine yeni imtiyazlar sağlayan yasa teklifi, ekolojik yıkımın önünün açılması anlamına geldiği için büyük tepki çekti. Özellikle tartışılan 6. madde, ruhsat sahasının çeşitli nedenlerle uygun olmaması durumunda ruhsat sahasının dışında geçici tesis kurulmasına izin veriyordu. Bunun anlamı, en kısa ifadeyle, ruhsatsız alanlarda (köylülerin arazileri dahil) madencilik faaliyeti yapmanın önünde hiçbir engel kalmaması demekti!

Doğa savunucuları ve ekoloji örgütlerinin basınçları sayesinde 6. madde geri çekildi. Ancak teklifin diğer maddeleri de doğa ve emekçiler üzerinde büyük tehlike demek. Diğer maddelerin birkaçına ve bunların emekçileri neden ilgilendirdiğine bakalım.

  • Biyokütle santrallerinin önünü açan teklif; hurda araba lastiklerini ve plastik çöpleri “yenilenebilir enerji” kapsamında sayıyor. Bunun anlamı, bu atıkların yakılmasıyla çevreye yayılacak kimyasal ve zehirli gazları bizim solumamız ve hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerin artması demek.
  • Teklif, Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destek Mekanizması (YEKDEM) kapsamını genişleterek hidroelektrik santrallerine (HES) teşviki artırıyor. Denetimsiz işletilen bu santraller Karadeniz’de doğal alanları tahrip etmekte ve sel “felaket”lerine yol açmakta. En son Giresun’da yaşanan sel, HES’ler ve dere yataklarında yapılaşma yüzünden can kayıplarıyla sonuçlanmıştı.
  • Teklifteki düzenlemeyle jeotermal alan ihaleleri kolaylaştırılıyor; alan satışı hızlandırılıp özendiriliyor. Böylece Ege’nin havasını, suyunu, toprağını zehirleyen JES’lerin sayısı artarken, yaşam alanını savunan köylülere ve yöre halkına dönük jandarma ve polis baskılarının devam etmesi de son derece muhtemel.
  • Teklifin kabul edilen bir maddesi, rödovans (maden ruhsat sahalarının işletme hakkının, hak sahibi tarafından sözleşme ile gerçek veya tüzel bir kişiye tahsis edilmesi) sözleşmesiyle yapılan devirlerde önceki tüm hakları yeni devralana aktarıyor. Madenlerde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri hiçe sayılırken, şirketler korunmaya devam ediyor.
  • Tek Adam rejiminden çevre de muaf değil! Teklife göre yurtdışında kurulan enerji ve madencilik şirketleri, denetim olmaksızın, T.C. kanunlarından muaf bir şekilde yurt içinde de şirket kurabilecek ve yurtdışındaki şirketlerin tüm hakları yurtiçindekilere devredilebilecek. Teklifteki pek çok yetki gibi bu konudaki karar yetkisi de cumhurbaşkanına veriliyor. Ekonomik krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenirken, kârlarına kâr katan şirketlerin bu devir işlemlerinden hiçbir vergi alınmayacak.

Torba yasa teklifini sunan AKP İstanbul Milletvekili Nevzat Şatıroğlu’nun açıklamasında sık geçen “yatırımcı lehine kolaylıklar” ifadesi, torba yasanın ardındaki niyeti açıkça ortaya koyuyor. Çok iyi biliyoruz ki, böyle yasalar patronların cebini doldurmak ve gönüllerini hoş tutmak için ısıtılıp ısıtılıp önümüze konuyor. Bunun karşısında patronlardan değil, doğadan ve emekçilerden yana bir tutum almamız gerekiyor.

Müzik susar, cambaz ölür!

0

Malum eline biraz güç geçen, kaynağını düşünmeden, yenilmez olduğu zannına kapılıyor. Bin yıllık iktidar hayalleri bile kurabiliyor. 28 Şubat muhtırasını yapan asker-sivil bürokrasisi örneğin. Sincan’da tankları yürüttüler. Mevcut hükümeti istifa ettirip, yerine istediklerini kurdurdular. Bir bildiri yayınlayıp herkese ayağınızı denk alın dediler. İnançları 28 Şubat’ın bin yıl süreceğiydi. Bin yıllık hayalleri sadece beş yıl sürdü. Devirdiklerini sandıkları, daha da güçlenerek, iktidar oldu. Evdeki hesapları çarşıya uymadı!

Peki, yerine gelenler? Zaten mekânın esas sahibi biziz; bize ait olanı geri aldık dediler. Yüzyıllık parantezi kapamaktan bahsettiler. İlelebet payidar olacaklarına olan inançlarını 2023, 2053, 2071 gibi hedefler koyarak ilan ettiler. Oysa bu dünyadan kendilerini hancı, diğer herkesi yolcu sayan kimler geldi, kimler geçti. Yukarıda olmalarını omuzlarında yükseldikleri emekçilere borçlu olduğunu unutup, “ayakların baş olduğu nerede görülmüş?” kibrine kapılanlar, kerametin kendilerinde olmadığını eninde sonunda öğrendiler. Çoğunlukla son ders olarak! Çünkü hükmü veren mücadele ve emektir.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkenin gerçek taşıyıcıları da emekçilerdir. Bu boş beleş bir ifade değildir. Gerçek taşıyıcılıktan kasıt kelimenin tam manasıyla üretmektir. Pandemi dönemi başta sağlık, gıda, enerji ve taşıma olmak üzere emekçiler durduğunda hayatın nasıl durduğunu bir kez daha gösterdi. Buna rağmen son 40 yılda emekçiler için değişen sadece üzerlerine basan ayaklar oldu. Emekçilerin ihtiyacı üzerlerine basan ayakların değil sömürü düzeninin değişmesidir. Kelimenin gerçek manasıyla “ayakların” baş olmasıdır. Çünkü adalet de, eşitlik de, emek de, börtü böcek tüm canlı soyunun devam edebilmesi de bunu gerektirmekte.

İmkânsız mı? Hayır! Zor mu? Hem evet, hem hayır! Eskiden oynadığımız bir oyundu. Bir cümle söyler, arkasındaki hikâyeyi tahmin etmeye çalışırdık. Örneğin, “müzik susar, cambaz ölür!” Ne olmuştur? Cambaz aslında kördür. İnanılmaz akrobasi hareketlerini ancak müzikle yapabilmektedir. Elektrikler kesilir, müzik susar. Ne yapacağını bilemeyen cambaz düşer ve ölür. Müzik sustuğunda dünyanın bütün cambazlarının ne hallere geldiğini her seferinde görüyoruz. Elektrik işçi sınıfıdır…

Salgına karşı mücadelede inisiyatifi işçiler almalı

0

Covid-19 pandemisi kontrolsüz biçimde yayılıyor. Başta İstanbul olmak üzere pek çok şehirde hastanelerin acil ve yoğun bakım yatak kapasiteleri dolmuş durumda. Hekimler ve sağlık emekçileri, malzeme ve personel yetersizliğinden yakınıyorlar; yakınmaktan ziyade bas bas bağırarak alarm zilleri çalıyorlar. TV kanallarında uzman hekimler, artık hasta seçimine başlamak üzere olduklarını, yaşama ihtimali daha yüksek olanları alıp diğerlerini evlerine yollamak durumunda kalacaklarını ilan ediyorlar.

17 Kasım akşamüzeri RTE yeni önlemler ilan etti. Belirli yaş gruplarının ancak belirli saatlerde sokağa çıkabileceklerini; restoranların, kafelerin vb. ancak belirli saatlerde paket servis yapacaklarını; alışveriş merkezlerinin günün kısıtlı saatlerde açık olabileceğini; kahvehanelerin, halı sahaların vb. kapalı olacağını; okulların yıl sonuna kadar kapalı kalacağını ve bunlara benzer bazı önlemler duyurdu.

Rakamlar

Bu önlemlerin yeterli olup olmadığına değinmeden önce rakamlara bir bakalım: RTE’nin bu açıklamayı yaptığı saatlerde Sağlık Bakanlığı son 24 saatteki “hasta” sayısını 3.819 olarak ilan etti. Bu sayının, o gün hastalığa yakalanan “vaka” sayısına karşılık gelmediğini biliyoruz; hekimler vaka sayısını bulmak için hasta sayısını en az 20 ile çarpmak gerekir diyorlar, yani 17 Kasım günü Covid’e yakalananların sayısı yaklaşık 70 bin! Demek ki, 100 vakadan sadece 5’i “hasta” olarak kabul ediliyor ve hastaneye alınıyor. Geri kalanlar evlerine yollanıyor.

Bu rakamların biraz daha ayrıntısına girildiğinde, Covid-19 virüsünün asıl işçi ve emekçileri vurduğu ortaya çıkıyor. DİSK’in kendi üyeleri arasında yaptığı bir çalışmaya göre, işçilerin arasında virüse yakalanma oranı, Türkiye ortalamasının 3,2 katı. Ki, bu işçilerin sendikalı olduğunu, yani işyerlerinde belirli sağlık önlemleri alınması konusunda seslerini yükseltebilecek işçiler olduğunu düşünün; demek ki, yüzde 90’ı örgütsüz olan binlerce işyerindeki yüz binlerce işçinin ve emekçinin bu hastalıktan kırıldığını anlamak zor değil. Genel-İş Başkanı ve DİSK Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çalışkan, “Yaptığımız çalışmalarla gördük ki Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığıdır” diye açıkça söylüyor.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi de, salgın nedeniyle meydana gelen ölümlerin saklandığını ve açıklanan ölümlerde de kimlik bilgilerine ulaşmanın zorlaştırıldığını belirtti ve ölüm vakalarını sekiz ayda (11 Mart-10 Kasım), çoğunluğunu işçilerin mesai arkadaşlarından, yerel basından ve sağlık örgütlerinden derlediğini belirtiyor. Virüs işyerlerinde ve yoksul mahallelerde cirit atmaya devam ediyor.

Ne önlemleri!

Hükümetin açıkladığı son sözde önlemler de emekçilerin virüsten kırılmasının önüne geçemeyecek. Pandemi karşısında patronları kollayıp işçileri ve emekçileri “alavere dalavere, emekçiler göreve” diyerek onları tıklım tıklım toplu taşıma araçlarıyla yan yana çalışacakları işyerlerine yollamak, çalışmak zorunda olan insanları toplumsal bağışıklık için “sürü” olmaya mahkûm etmek anlamına geliyor.

Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Genel Sekreteri Vedat Bulut, alınan yeni önlemlerin salgındaki yüksek vaka sayılarını ve artışı düşürmeye yetmeyeceğini; benzer kısıtlamaların daha önce de denendiğini, belirli yaş gruplarına kısıtlamalar uygulanırken, işçilerin sokağa çıkma yasağında bile çalışmaya devam ettiklerini söylüyor. Vedat Bulut, tüm ülke çapında tam kapanmanın zorunlu olduğunu belirtiyor.

Aslında bunları tüm bilim insanları dile getiriyor. TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı tüm sağlık çalışanları adına, “Öncelikle zorunlu üretim ve çalışma gerektirenler dışında işyerlerinin en az üç-dört hafta kapanması gerekiyor. Bilimsel çalışmalara göre iki hafta kapanmanın bulaşma hızını yüzde 22, dört haftanın ise yüzde 38 düşürdüğü görülüyor,” diyor.

Çalışmaktan kaçınma hakkı

Ama hükümet “ekonomi ayakta kalmalı” gerekçesiyle patronları desteklemeyi, emekçileri bulaş alanlarına yollamayı sürdürüyor. O halde, bunu hükümet yapmıyorsa, tam kapanma önlemini uygulama inisiyatifini ele almak işçi ve emekçi sınıflara ve onların örgütlerine düşüyor.

Pandeminin daha ilk günlerinde, mart ayında, DİSK “6331 sayılı iş sağlığı iş güvenliği kanunu madde 13’ün 1, 2, 3 ve 4 bentlerine göre iş sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmaz ise iş yapmama hakkını yani çalışmama hakkını kullanabilir ibaresinden yola çıkarak acil önlemlerin alınmasını talep ediyoruz” diyerek bu yola başvurulabileceğini belirtmişti.

Bu yasanın ilgili maddesinin uygulanması belirli bir prosedüre bağlı, ama maddenin 3. fıkrasında şöyle deniyor: “Çalışanlar ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda, birinci fıkradaki usule uymak zorunda olmaksızın, işyerini veya tehlikeli bölgeyi terk ederek belirlenen güvenli yere gider. Çalışanların bu hareketlerinden dolayı hakları kısıtlanamaz.”

Dolayısıyla, artık “ciddi ve yakın tehlike” haline gelmiş olan ve emekçi sınıfları ve yoksul halk kesimlerini kırıp geçiren salgına karşı mücadelede Çalışmaktan Kaçınma Hakkı’nın kullanılmasının zamanı gelmiştir… hatta geçmektedir. Ve bu hakkın kullanılmasının hayata geçirilmesinde görev, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütlerine düşmektedir.

Son bir söz: Kim bu hakkın kullanılması için kaynak yok diyorsa yalan söylüyor. Kaynak elbette var. Bu kaynakların ne olduğunu hatırlamak isteyenler, gazetemizin web sitesindeki “Kaynak VAR! Olmayan, onu adil şekilde dağıtabilecek bir rejim…” başlıklı yazıya bakabilirler.

Peru: “Sokakları terk etmiyoruz! Yeni hükümete güvenmiyoruz!”

0

Peru’da yaklaşık olarak iki aydır derin bir rejim krizi yaşanmakta. Eski Devlet Başkanı Martin Vizcarra’nın yolsuzluk yaptığına ilişkin tapelerin açığa çıkmasıyla başlayan süreç, emekçi halktan gelen tepkilerin de etkisiyle, Kongre’nin Vizcarra’yı görevden alıp yerine Manuel Merino’yu görevlendirmesiyle devam etmişti. Tüm bu rejim krizinin birleştiği bir diğer nokta da Covid-19 pandemisiyle daha da derinleşen ekonomik kriz. Bir yanda düzen partilerinin yaratmış olduğu yolsuzluk bataklığı, diğer yandan da kapitalist krizin ve sağlık krizinin ezilenlere fatura edilmesi, Peru emekçi halkını son 1 haftadır seferber eden süreci açığa çıkardı.

Ülkede gelişen kitle seferberlikleri neticesinde Manuel Merino da görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Peru burjuvazisi kapitalist sömürü düzenini muhafaza etmek adına bir geçiş hükümeti kurmanın gayreti içerisindeyken, emekçi halk sokakları terk etmiyor.

Dünya partimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Peru seksiyonu, kardeş partimiz, İşçi Partisi – Birleşelim de ülkede sürmekte olan seferberliğin ön saflarında. Aşağıda, İşçi Partisi – Birleşelim’in 16 Kasım 2020 günü yayınlamış olduğu bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Peru emekçi halkının mücadelesini selamlıyor ve İşçi Partisi – Birleşelim’e dayanışmamızı iletiyoruz.

İçerisinden geçmekte olduğumuz muazzam kriz, yozlaşmış Vizcarra hükümetinin görevden alınmasıyla başlamadı. Ne kitlelere karşı yoğun bir şiddet uygulayan suçlu Merino hükümetinin düşüşüyle, ne de burjuvazinin Kongre’de emekçi halkın arkasından hazırlamakta olduğu manevralarla son bulacak. Bu muazzam krizin temel dinamiği, neoliberal ekonomik modelin çöküşü ve burjuva rejimin, anayasal düzlemde demokratik bir çıkış bulamamasıyla açıldı. Bu krizin sorumlusu tüm hükümetlerdir!  

Fujimorist anayasa artık yürümüyor. Merino hükümete, kapitalist devletin emir komuta zincirini garanti altında tutan, Vizcarra’nın görevden alınmasının yarattığı başkanlık boşluğundan oportünistçe yararlanmak isteyen yolsuz burjuva sektörler arasındaki uzlaşıya izin veren anayasal bir mekanizma ile geldi.  

Merino hükümeti kendi isteğiyle görevi bırakmadı, seferber olan emekçi halk onu alaşağı etti! Rejimin yoğun baskısına, iki gencin öldürülmesine ve birçok kişinin kolluk güçleri tarafından “kaybedilmesine” rağmen geri çekilmeyen kitle hareketi, Merino hükümetini politik olarak izole ederek, onun düşüşünü hazırladı. Eylemlere karşı kolluk güçlerinin baskısı, kitle hareketini sindirmek adına, şimdiye kadarki tüm neoliberal hükümetlerin değişmez politikası oldu. Bunun son örneğine ise, geçtiğimiz yılın Mart ayında kabul edilen “tetikleyici yasada” tanıklık ettik. Bu nedenle, Merino hükümetinin ve diğer tüm hükümetlerin baskı politikasını reddediyor, kaybedilenlerin canlı olarak geri dönmesini, tüm tutukluların serbest bırakılmasını ve cinayetlerin faili olan kolluk kuvvetleri ile siyasi sorumluların yargılanarak cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Sokaklarda örgütlenen ve seferber olan kitleler suçlu Merino hükümetini devirdi. Şimdi, kitleler tarafından sorgulanmakta olan Kongre yeni bir neoliberal hükümet kurma hazırlığında. Kongrede kimi kesimler yolsuzluğa batmış Vizcarra’nın göreve geri getirilmesini istiyor. Ne Merino! Ne Vizcarra! Ne de Kongre! Geçiş hükümetine en ufak bir güven yok!

Yeni kurulmaya çalışılan geçiş hükümeti, hiçbir yapısal dönüşüm gerçekleştirmeyecek. Temel görevi, mevcut ekonomik modeli sürdürerek kapitalizmi kurtarmak, yolsuz Fujimorist anayasayı savunmak ve krizin faturasını işçi sınıfına ödetmeye çalışmak olacak.

Bu durum karşısında, seferberliği ve mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Mevcut krizden emekçi halk yararına bir çıkış yaratmak adına, mahallerde, işyerlerinde ve okullarda örgütlenerek meclisler oluşturmalı, Peru Genel İşçi Sendikası’nı (CGTP) bir mücadele planı etrafından genel grev ilanına zorlamalıyız.

Büyük zenginlerden servet vergisi alınması ve ücretler ile emekli maaşlarının artırılması için mücadeleye! İşten çıkarmaların yasaklanması için ve büyük şirketlere vergi aflarına karşı mücadeleye! Sağlık ve eğitime daha fazla bütçe için mücadeleye! Bu acil önlemlerin hiçbiri, rejim partileri tarafından gerçekleştirilemez ve garanti altına alınamaz. Onların hepsi Ulusal Özel Şirketler Konfeserasyonu’nun (CONFIEP) ve zenginlerin yararına hükmediyorlar. Muktedirler iktidarı kendi aralarında paylaşırken, biz, 1993 anayasasından ve onun yarattığı ekonomik düzenden kopuş için, tüm emekçi, köylü, kadın ve gençlik örgütlerinin tam ve demokratik katılımını garanti altına alacak Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleye çağırıyoruz. Ve bu yolla mücadeleyi ilerleterek, ülkenin tüm kaynaklarının emekçi halk yararına kullanılmasını sağlayacak bir işçi emekçi hükümetinin inşası için seferberlik çağrısı yapıyoruz.

Kaynaklar, iş yaratılmasına, ücretlerin artırılmasına, sağlığa ve eğitime kullanılsın! Kapitalistlere kaynak yok!

Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis, hemen şimdi!

İşçi ve emekçi hükümeti için mücadeleye!

İşçi Partisi – Birleşelim, Peru, 16 Kasım 2020

Sistemin çoklu organ yetmezliği! Tek Adam rejimi çatırdıyor…

0

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) iki buçuk yıl önce tüm sorunların çözümü için bir kurtuluş modeli olarak sunulmuştu. Adeta bir maymuncuk gibi kilitli her kapıyı açacak, sistemin tüm tıkalı kanalları işlerlik kazanacaktı. Örneğin bitmeyen bir kaynak sorunu yaşayan ekonomiye oluk oluk para akacaktı, akmadı. Ülke zenginleşecek; işçi de, emekli de, köylü de, esnaf da kazanacaktı, kazanmadı. Türkiye dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girecekti, girmedi, geriledi. Başkanlık macerası Türkiye’ye çok ama çok pahalıya mal oldu, oluyor.

Bir avuç zengin dışında bırakalım pirinci milyonlar evdeki bulgurdan dahi oldu. İşsizlik tarihi rekor kırdı. Milyonlarca emekçi istihdam dışına itildi. Türk lirası tarihinin en değersiz dönemini yaşıyor. Dış borç akıl almaz miktarlara çıktı. Hazine tam takır. Sonuç: Saray eliyle hayata geçirilen başkanlık sistemi kapitalist sömürünün daha da derinleşmesine, işsizliğin, yoksulluğun daha da artmasına, eşitsizliğin daha da büyümesine yol açtı.

Saray, ekonomideki bu olağanüstü bozukluğun sebebinin başkanlık sistemi değil pandemi olduğunu iddia ediyor. Belki bu bir itiraf olarak da okunmalı: dertlere merhem olamayan bir sistem! Yine de sorun pandemi ise her denileni birebir uygulayan Merkez Bankası Başkanı neden görevden alındı? Neden tüm yaptığı Erdoğan’ı temsil etmek olan Hazine ve Maliye Bakanı “Allah sonumuzu hayreylesin” diyerek istifa etti? Madem sorun pandemi, bu görevden alma ve istifa sonrası neden yeni bir ekonomi ve hukuk seferberliği başlatılıyor? Model doğru, uygulama hatalıysa görevden alma ve istifa sonrası yeni atamalar yapılarak aynen yola devam edilmesi gerekmez miydi? Oysa bu yapılmıyor. Sadece kadrolar değil, fırsat bu fırsat, bizatihi “model” değiştiriliyor. Uygulama yanlışsa kadrolar sorumlu olabilir ama model yanlışsa sorumlu bizzat Saray/AKP-MHP değil midir?

Sadece ekonomi mi? Başkanlık sistemi siyaseti çürüttü, öldürdü. “Hukuku” paramparça etti. Örgütlenmeyi, ifadeyi ve hak aramayı suç haline getirdi. Dış politika dahil her şeyi bir avuç patronun zenginleşmesine ve kendi tek adam iktidarının sürmesine vakfetti. Yine de amaç hasıl olamadı. Sonuç mu? Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, sonunda bir arpa boyu yol dahi gidemedik.

Donald Trump yenildi!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD seçim sonuçları üzerine yayımladığı bildirisi.

7 Kasım Cumartesi günü ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimleri kaybettiği kesinleşti, her ne kadar kendisi hile yapıldığı iddialarını sürdürse de. Bu yenilgi pandemi ve dünya kapitalizminin en ağır krizi sırasında gerçekleşti.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak emekçilerin, ırkçılık karşıtı hareketin, kadın hareketinin, çevre hareketinin ve ABD halkının çoğunluğunun ve diğer ülkelerdeki halkların sevincini paylaşıyoruz. Multimilyoner, aşırı sağcı, emperyalist, ırkçı, cinsiyetçi, koronavirüsü reddeden, sağlık sistemini çökerten, George Floyd’u katleden polisleri savunan ve büyük çokuluslu şirketler ve bankalar çıkarına yağma planlarıyla dünya halklarına saldıran bir başkan yenilgiye uğradı. Trump emperyalist kapitalizmin yalnızca açlık ve toplumsal eşitsizlik vaat eden bir başkanıydı. Aynı zamanda, çokuluslu şirketlerin ve kapitalist hükümetlerin kaynakları akıldışı bir biçimde kullanması sonucunda oluşan iklim değişimini reddetmeye varan tutumu ve çevre katliamlarıyla tüm gezegen için bir tehditti.

Trump’ın yenilgisini kutlamamız Joe Biden’a dönük beklentilere hiçbir şekilde destek sunduğumuz anlamına gelmez. Biden diğer emperyalist patron partisi olan Demokrat Parti adına kazandı. Biden emekçilerin, Afroamerikalıların veya yoksul halkın hiçbir sorununa çözüm üretmeyen, tersine, 2008 kapitalist krizi karşısında bankaları ve çokuluslu şirketleri kurtaran ve dünyanın geri kalanını sefalete sürükleyen planları uygulayan Obama hükümetinin başkan yardımcısıydı. Bu nedenle, dünya işçi sınıfı ve halkları Biden’a dönük hiçbir beklenti içerisine girmemeli. Beklentimiz, Trump’la sokaklarda yüzleşmiş kadın ve ırkçılık karşıtı hareketlerin ve emekçilerin mücadelesindedir.

Trump’ın seçim yenilgisi aynı zamanda tüm dünyadaki aşırı sağ için, yani Salvini, Le Pen, Bolsonaro, Macaristan’daki Orban, İspanya’daki Vox, Almanya’daki neonaziler veya Yunanistan’daki Altın Şafak için de büyük bir politik yenilgi anlamına geliyor.

Trump’ın yenilgisi George Floyd cinayeti sonrası gelişen ırkçılık karşıtı isyanın ve Covid-19 krizinin seçimsel ifadesidir

ABD tarihinde bir başkanın yeniden seçilmediği çok nadir görülmüştür. Son 100 yıl içinde yalnızca dört başkan yeniden seçilemedi. Trump tarihe beşinci kişi olarak geçti.

Seçimlere katılım tarihinin en yüksek seviyesindeydi. Seçimlere katılımın zorunlu olmadığı, kayıt yaptırmak gerektiği ve eyaletlerin farklı seçim sistemleriyle seçmenlerin her türden manevrayla bastırılmaya çalışıldığı bir ülkede katılım yüzde 66’ya ulaştı (155 milyon). Aynı zamanda, Trump’ın tüm caydırma ve zorlaştırma girişimlerine karşın, posta yoluyla kullanılan oylar 100 milyona ulaşarak rekor seviyeye çıktı.

Milyonlarca kişi ırkçı, baskıcı ve Covid-19’u reddeden politikalarından nefret ettikleri Trump’tan kurtulmak için oy kullandılar. Trump’ın yenilgisi, George Floyd’un polisler tarafından katledilmesinin ardından, Mayıs sonunda patlak veren ırkçılık karşıtı isyanla açıklanabilir. Tüm ülkeye yayılan isyan, Black Lives Matter’ın (Siyahların Yaşamı Değerlidir) çağrıcılığını yaptığı sokak seferberlikleri biçiminde gerçekleşti ve ülkenin tüm büyük şehirlerinde 20 milyondan fazla insanı seferber etti. Bu sayı, Vietnam savaşına karşı gerçekleşen seferberliklerden daha kalabalık bir toplama işaret ediyor.

Hükümet kendi içinde bölündü ve orduyu sokağa çıkaramadı. Pentagon’un başı Mark Esper ve Silahlı Kuvvetlerin başı Trump’la aynı fikirde değildiler. Dolayısıyla Trump oldukça zayıf bir durumda kaldı ve politik krizi iyice açığa çıkardı. Şimdi Trump Twitter hesabından Mark Esper’i “işten attığını” duyuruyor. Irkçılı karşıtı isyan Trump’ın Covid-19’a ilişkin sefil politikasıyla birleşti. Virüsün varlığını reddeden tutumu salgının denetimden çıkmasına neden oldu ve ABD virüs bulaşının en yüksek olduğu (10 milyon) ve virüsten dolayı en fazla insanın hayatını kaybettiği (240 bin) ülke oldu.

ABD toplumunun Trump’ın yanında ve karşısında aşırı kutuplaşması

Seçim sonuçları ülkedeki politik ve sosyal aşırı kutuplaşmayı gözler önüne serdi. ABD toplumunun tüm çelişkileri açığa çıktı. Milyonlar Trump’a karşı oy kullanmak için sandığa gitti ve Biden’ın zaferi böylece gerçekleşti. Fakat şaşırtıcı biçimde milyonlarca kişi de Trump’a oy vermek için seferber oldu.

Biden, anketlerin öngördüğü gibi, ezici bir zafer sağlayamamış olsa da, Demokrat Parti adaylığı için 74 milyon oy ederek bir rekor elde etti. 2016’da Hillary Clinton’ın aldığından 9 milyon daha fazla oy topladı. Ama Trump da 2016’ya göre oylarını 8 milyon artırdı ve 70 milyondan fazla oy toplayarak başarılı bir seçim sonucu elde etti.

Biden, Trump’a karşı gelişen toplumsal hoşnutsuzluktan faydalandı. Gerçekten de, kendi programını öne çıkartan bir kampanya yerine kendisini “Trump’tan kurtulmak” söylemiyle sınırladı. Trump’tan 4 milyondan fazla oy toplamayı başardı. Fakat, iki dereceli seçim sistemi nedeniyle Biden’ın seçim zaferi için 270’ten fazla seçim delegesi (bu satırlar yazılırken 294 kişiye ulaşmıştı) kazanması gerekiyordu. Antidemoratik seçim sistemi, her eyaletin temsilci sayısını, kazanılan oy oranına göre belirlemiyor. Bir eyalette önde olan, o eyaletin tüm delegelerini kazanıyor. Bu nedenle 2016’da, Hillary Clinton 3 milyon daha fazla oy almış olmasına rağmen seçimleri Trump kazanmıştı. Bush da 2000’de Demokrat Gore’dan daha az oyla başkan olmuştu.

Aradaki fark Trump’ın seçim sonuçlarını hile iddiaları, yargıya gitme ve tabanını seferber ederek oy sayımlarını durdurma girişimlerinin başarısızlığa uğramasını beraberinde getirdi.

Trump kaybetti ama aşırı muhafazakar, gerici ve ırkçı kesimlerin lideri olarak konsolide oldu

Pek çok insan ABD’de ve dünyada, Trump gibi gerici ve nefret edilen bir insanın nasıl 70 milyon oy alabildiğini ve Texas ve Florida gibi çoğunluğunu Latin ve siyahi toplulukların oluşturduğu önemli eyaletleri kazanabildiğini sorguluyor.

Trump’a verilen oylar ABD’deki mevcut aşırı toplumsal kutuplaşmanın bir yansıması. Bu kutuplaşmanın bir benzerini başka bir ülkede bulmak çok mümkün değil. Trump sayıları milyonları bulan ırkçı, neofaşist, beyaz ırkın üstünlüğüne inanan nefret grupları, silahlı sağ milis grupları, yabancı düşmanı, feminizm ve çevreci düşmanı kesimlerin ve evanjelik köktenciliğin hüküm sürdüğü kırsal alanlardaki çiftçilerin toplumsal desteğini almayı başarabildi. Ama aynı zamanda kapitalist krizden ötürü çökmekte olan eski sanayi kordonunda yer alan beyaz emekçilerin bir kesiminin de desteğini sağladı. Geleneksel olarak demokratlara oy veren sanayi işçilerinin tamamının veya çoğunluğunun desteğinden bahsetmiyoruz. Fakat sistemden hayal kırıklığına uğrayan ve giderek yoksullaşan emekçilerin bir kesimi umutsuzluğunu Trump gibi bir kişiye oy vererek ifade etti.

Bu kutuplaşma toplumsal krizin ırkçılık karşıtı isyan, işçi, kadın ve çevre hareketinin yükelişiyle birleşmesi sonucunda daha da arttı. Milyonlarca kişi Biden’ın “sosyalizmi getirebileceği”, “Küba ve Venezuela gibi olunacağı” ve Biden’ın “aşırı solcu” kesimin bir parçası olduğu ve ABD’yi “yok edeceği” biçimindeki saçma söylemlere inanıyor. Toplumsal ve ekonomik krizle toplumsal mücadelelerin artışı, ırkçı ve faşizan kutbun da güçlenmesini beraberinde getiriyor.  

Aynı zamanda pek çok analist Latin ve siyah topluluklarda Trump’ın oylarının artmış olmasını şaşkınlıkla karşılıyor. Bu artış bir gerçek. Fakat Cumhuriyetçiler daima Latin ve siyahi kesimlerden oy alıyordu. Örneğin, “1984’te Latinlerin yüzde 37’si Cumhuriyetçi Ronald Reagan için oy verdi; yüzde 40’ı 2004’te Cumhuriyetçi George W. Bush için oy kullandı” (Isvett Verde, The New York Times, 6 Kasım 2020). Latin ve siyahi nüfustan Trump’a oy gitmesinin ardında Obama hükümetinin yarattığı hayal kırıklığı yatıyor. Ama bu artışın arkasında yatan temel sebep oy kullanma oranındaki tarihi rekor. Dolayısıyla, Latin ve siyahi seçmen desteği hem Trump hem de Biden için arttı. Fakat siyahi seçmenlerin yüzde 87’si Trump’a karşı oy kullandı ve bu tutum O’nun yenilgisinde belirleyici rol oynadı (Reuters 4 Kasım 2020). Ayrıca, Florida’daki sağcı Kübalı seçmenlerin ağırlığına rağmen, ulusal düzeyde Latin seçmenlerin üçte ikisi Trump’a karşı oy kullandı.

Özetle, Trump kaybetti ama toplumsal tabanını sağlamlaştırdı ve 2024 seçimlerinde şansını yeniden deneyecek. “Trumpçılık” Cumhuriyetçi Partinin krizinin bir ifadesi olarak varlığını sürdürecek. Cumhuriyetçilerin George W. Bush’ın düşüşünün ardından ağırlığı olan şahsiyetler çıkaramamasıyla Trump başkanlığa ulaşmıştı ve bizzat Bush Trump’la olan farklılığını vurgulamak için Biden’ın seçim zaferini tanıyan bir mesaj yayımladı.

ABD emperyalizminin küresel krizinin ortasında komuta değişimi

Emperyalizmin liderinin değişimi emperyalist sistemin zirvesinde sevinçle karşılandı. Trump’ın yenilgisi Avrupa Birliği, Birleşik Krallık, Vatikan, Kanada gibi rakip veya müttefik güçlerin liderleri tarafından olumlu karşılandı. Biden; Angela Merkel, Emmanuel Macron, Pedro Sanchez, Papa ve başka pek çok lider tarafından hızla tebrik edildi. Rusya ve Çin şimdilik sessizliğini koruyor. Bütün bu kesimler, dünyanın ekonomik krizinin derinleştiği bir dönemde, daha iyi bir ilişki ve yeni müzakerelerin açılmasını bekliyor.

Biden’ın ve Demokratların zaferi kapitalist-emperyalist sistemi felçleştiren küresel krize bir çözüm sunmayacak. Kapitalizm tarihinin en ağır krizlerinden birinin, henüz çaresi yakın zamanda görünmeyen koronavirüs pandemisiyle birleştiği bir süreçten geçiyoruz. Trump “ekonomi savaşları” ve küresel kemer sıkma önlemleri gibi krizin ateşine daha fazla odun taşımak anlamına gelen adımlardan daha fazlasını yapmadı. Biden’la birlikte, hem büyük kapitalist güçlerle hem de yarısömürge ülkelerin hükümetleriyle, müzakerelere öncelik tanınan bir süreç yaşanacağını öngörebiliriz.  Emperyalizmin eski “havuç ve sopa” kombinasyonuna geri dönülecek.

Ne var ki, Biden’ın kapitalizmin küresel politik krizini aşma ihtimali bulunmuyor. Dahası, öncelikle kendi ülkesindeki politik ve toplumsal krizle uğraşmak zorunda. Önümüzdeki dönemde, Trump’ın seçim sonuçlarını tanımama girişimleriyle ve Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunlukla yüzleşmek zorunda kalabilir. Politik krizin Biden-Harris hükümeti döneminde varlığını tüm hızıyla sürdüreceğini söyleyebiliriz.

Kesin olan şu ki, Biden ABD ve dünya işçi sınıfı ve emekçi kesimleri için olumlu hiçbir değişim getirmeyecek. Biden ve Demokrat Partinin emperyalist hükümeti çokuluslu şirketler, mali sermaye ve IMF adına yönetmeye devam edecek. 20 Ocak’ta göreve başlayacak yeni hükümet birtakım kozmetik önlemler alacak. Örneğin, iklim değişimine ilişkin kapsamı oldukça sınırlı Paris Anlaşmasına katılmak veya Trump’ın çekildiği Dünya Sağlık Örgütüne geri dönmek gibi. Fakat Biden’ın politikasının merkezini, “insani bir yüzle”, çokuluslu şirketler ve IMF yararına yeni kemer sıkma planlarıyla krizin yükünü emekçilere yıkmak oluşturacak.

Dünya emekçilerinin ve yoksul halklarının birliği ABD emperyalizmi, onun müttefiki hükümetler ve onların kemer sıkma politikalarıyla mücadele etmek için en önemli araç olacak. Bu mücadeleleri emekçilerin iktidara gelmesi ve bu sayede kapitalizme son vermek ve gerçek bir sosyalizme ilerleme yönelişiyle birleştirmemiz gerekiyor.

İUB-DE olarak ABD emekçi halkını, kadın, çevre hareketini, ırkçılık karşıtı hareketi acil talepleri için yeni hükümet karşısında da seferberliğini sürdürmeye ve yeni bir bağımsız politik alternatif oluşturmaya davet ediyoruz. Trump’ın yenilgisini kutlamak için sokaklara çıkan binlerce ve binlerce kişiye bir politik alternatif sunabilmeliyiz. Kapitalist-emperyalizmin iki parti sistemini karşısına alan bir alternatif. İşçi sınıfının, gençliğin ve ırkçılık karşıtı hareketin taleplerini gerçekten temsil edebilecek birleşik ve bağımsız solun yeni bir partisi veya hareketi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Kasım 2020

Manisa’da rekor su faturalarına karşı bir kazanım hikâyesi: Mahkeme MASKİ’ye dur dedi

0

Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Cengiz Ergün’ün 2018’de kazandığı yerel seçimler sırasında vaatlerinden biri suya zam yapılmayacağıydı. Ama hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde patron belediyeciliği örneği göstererek, seçimi kazandıktan sonraki ilk icraatlarından biri suya %40 zam yapmak olmuştu.

Bu ciddi problem karşısında bizler de Manisa’da yaşayan işçi kardeşlerimizle beraber bu durumu protesto etmek ve uyarmak için çeşitli kampanyalar başlatmış, bunların bir kısmını da Gazete Nisan okurlarına duyurmuştuk. Manisalı emekçiler olarak Türkiye’nin en pahalı sularından birini kullanıyorduk.

Emekçilere reva görülen kâbus bununla da sınırlı kalmadı. Pandemi dönemi başlayınca MASKİ fatura kesicilerin kapı kapı dolaşarak virüsü yayabilecekleri gerekçesi ile yeni bir uygulamaya geçti. Uygulama, geçen senenin aynı ayındaki kullanım miktarı üzerinden, ama zamlı olarak ezbere faturalama anlamına geliyordu. Tabii tepki çok olunca, sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönemlerde üç ay boyunca faturaların yüzde 25’ini tahsil edip yüzde 75’lik kısmını ötelediler.

Öncelikle, hiç değilse bu yapıldı diye, zorda kalınca halkı da düşünmek zorunda kaldıklarını sandık. İşin rengi sonradan ortaya çıktı. Maalesef hem ödediğimiz faturalarda, hem ötelenen faturalardaki vergiler, hat bakım ücreti, katı atık bedeli, katı atık bertaraf bedeli, ilçe belediye payı ve büyükşehir belediyesi payları bizden tahsis edilmiş oldu. Nisan ve mayıs aylarında ötelenen yüzde 75’lik miktarlar haziran ayıyla birleştirilince inanılmaz faturalarla karşılaştık. 200 TL’den başlayıp 1200 TL’ye kadar su faturaları gördük. Üç ay hiç dükkânını açamamış esnafa 850 TL’lik faturaların kesildiğine gözlerimizle şahit olduk.

Bu haksızlıklara karşı “Bu böyle olmaz; sorumluluk alıp hesap sormak, hakkımızı aramak lazım” düşüncesiyle sosyal medyada etkinlik başlattık. Sonrasında bir anda çığ gibi büyüdük. En son sosyal medya hesabımızda çağrılarımızın görüntülenme sayısı 450 bine varmıştı. Kampanya kapsamında 23 Haziran günü MASKİ’nin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirerek Ergün’e seçim vaadini hatırlattık. O ise yanıt olarak bizlere “Almadan vermek Allah’a mahsustur,” dedi. Hepimiz aldatılmış olmaktan ötürü oldukça öfkeliydik. Bu sebeple mücadelemize dört elle sarıldık. Bunu yaparken de çeşitli engellerle karşılaşmadık değil. Mesela ben basın açıklamasına çıkmayayım diye Manisa Zabıta İl Müdürü, Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı ve MASKİ Halkla İlişkiler Müdürü bizzat çalıştığım fabrikaya kadar gelmişlerdi. Tahmin edersiniz ki ilk teklifleri “şahsi sıkıntımı” gidermek olmuştu. Oysa sorunumuz şahsi falan değil, hepimizin sorunuydu. Biz yine de basın açıklamasına çıktık. “Faturalara çözüm bulun, halkınızın yanında olmak zorundasınız, bu faturalar bu şekilde ödettirilmemelidir,” dedik. Bu talebimiz hızla karşılık buldu. Öncelikle faturalarımızı iki taksite böldüler. İkinci talebimiz de seçimden sonra yapılan zamların geri çekilmesiydi. Bunun için hâlâ mücadele vermeyi sürdürüyoruz.

İşçiler olarak mücadele ile çok şey kazanabildiğimiz gibi, haberdar olmadığımız haklarımızı da öğrenip onların da takipçisi olabiliyoruz. Basın açıklamamız sırasında Manisa Yurttaş İnisiyatifi’nden Uğur Doğan bey söz istemiş ve MASKİ hat bakım bedeli olarak kesilen ücretin yasal olmadığını, Şehzadeler ilçesinde ikamet eden bir vatandaşın MASKİ’ye dava açtığını bizlere anlatmıştı. Böylece bu da bizim için yeni bir talep, mücadele etmemiz gereken yeni bir başlık oldu.

Mücadelemiz sonuçsuz kalmadı. Mahkeme MASKİ’ye “Bu bedeli alamazsın” diye kararını açıkladı. Sonrasında da büyükşehir belediye meclisinde, 17 ilçemizde hat bakım ücretlerinin kaldırılması doğrultusunda bir karar çıktı.

Bir işçi kenti olan Manisa’da 2018 yerel seçimleri sırasında “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek Nuri Koç’un bağımsız aday olduğu bir seçim faaliyetinde bir araya gelmiştik. Sonraki gelişmeler de patron belediyeciliğinin soyguna varan uygulamalarını gözler önüne serdi. Bir kez daha gördük ki, işçinin sorununu ancak işçi çözebiliyor.

Suyun ucuzlamasıyla alakalı mücadelemiz devam ediyor. MASKİ’nin 760 binden fazla abonesi var. Sadece hat bakım bedeli olarak kesilen üçer liralar dahi toplanınca milyonluk gelirlere tekabül ediyor. Şu anda ayrıca 2018’den beri vatandaşlarımızdan hukuksuz olarak alınan “bakım bedeli”ni geri talep etme hakkına sahibiz. Bunun için de bir dilekçe oluşturarak sosyal medya hesaplarımızdan paylaşıyoruz. Biz, Manisa Yurttaş İnisiyatifi ve diğer kurumlarla birlikte faturaların daha da ucuzlaması için verdiğimiz mücadele de sürecek.

Sorunlarımızı sıralayıp, düzenli bir şekilde hareket edip birlikte mücadele ettikçe kazandığımızı gördük. Hakkımızı almak için daha fazlasını da yapmalı, mücadelemizi büyütmeliyiz. İşçinin sorununu bir arada olan işçilerle çözmeliyiz.

Tiyatrolar can çekişirken Kültür Bakanlığı cenazeyi hazırlıyor

0

Pandemi, herhangi bir devlet desteğinden yoksun olan özel tiyatroları ekonomik olarak iflasa sürüklüyor. Zira hükümet can sağlığı ve güvenliği için kritik olmayan sektörlerde ücretli izin uygulaması, ulaşım araçlarının kullanımının yoğunluğunun azaltılması, gıda ve maske dağıtımı gibi yakıcı önlemlerin üzerinden atlarken, pandemiyle mücadele adı altında özellikle tiyatrolara gidilmesinin yasaklanmasının üzerinden atlamadı. 

Bugün Türkiye’nin kültür hayatı ile birikiminin kritik bir bölümünü oluşturan özel tiyatroların ezici çoğunluğu kepenk kapatma tehlikesiyle karşı karşıya. Birçoğu son 7 ay boyunca hiçbir oyun oynayamadı. Bu, tiyatroların basit bir ara verdikleri anlamına gelmiyor. Pandemi ve ekonomik kriz, yıllardır rejimin başaramadığını yapabilir, yani Türkiye tiyatrosunun varlığına korkunç bir darbe indirebilir. Bunun yanı sıra ödeneksiz tiyatrolarda çalışan sahne emekçileri de derin bir yoksulluk tehdidiyle yaşıyor.

Kültür Bakanlığı ise bu konuyla ilgili ne yapabilirse onu yapmamakta ısrarlı. Özel tiyatroların kira giderlerini üstlenmekten, bu tiyatroları finansal olarak ezmek için özel olarak hazırlanmış mobbing vergilerinin kaldırılmasına dek Kültür Bakanlığı devlet desteğiyle tiyatrolar için bir acil yardım çantası işlevi görebilir. Ancak bunu tercih etmiyor. Türkiye’nin kültür hayatı sarsıcı bir kayıp ihtimaliyle yüzleşirken, İstanbul Kaymakamlığı Kürtçe bir tiyatro oyununu yasaklarken Kültür Bakanlığı devekuşu kafasını kuma gömüyor ve belki de arada RTÜK’le birlikte Netflix’e getirilmesi gereken sansürleri tartışıyor.

Tiyatroların can çekişen mevcut durumları, Türk kapitalizminin kültür ile sanatı dahi asgari düzeylerde hayatta tutamayan çürümüşlüğünün bir sonucu. Ekonomik krizin yıkıcı etkileri ile pandeminin karşısında hayatta kalma şartlarını yerine getiremeyen tiyatroların iflası, rejimin temsilcileri açısından bir sevinç kaynağı. Tam da bu yüzden kültür ile kültürel üretimin savunulması da yine işçi sınıfının siyasal bir sorumluluğu. Özel tiyatrolar elbette mali yardım kampanyalarına ihtiyaç duyuyorlar; ancak asıl ihtiyaç işçi sınıfının önderliğinde kültür ile sanatın savunulmasına adanmış bir sosyalist perspektifin inşa edilmesidir.

İşyerlerinde mücadeleler sürüyor

0

Kriz ve pandeminin yarattığı ekonomik yıkımı fırsata çevirmek için hükümet ve patronlar işbirliği içerisinde hareket ediyorlar. Patronlar işçilerin üzerindeki iş yükünü artırıp salgına karşı herhangi bir önlem almazken hükümet ise yürüttüğü politikalar aracılığıyla devletin tüm imkânlarını patronların hizmetine sunmuş durumda.

Öncelikle hemen belirtelim; salgın işyerleri ve fabrikalarda yayılıyor ve salgın görülen birçok yerde işler durdurulmuyor ve önlemler alınmadan üretim devam ediyor. Bursa’da Delphi Aptiv, Kocaeli’nde Ford Otosan, TTK Armutçuk Müessese Müdürlüğü, İstanbul’da Akcam, Rize’de Çaykur fabrikaları 10’dan fazla işçide pozitif vakanın olduğu işyerlerinden birkaçı. DİSK/Gıda-İş, benzer bir durumda olan Gebze Tayaş önünde, virüse yakalanmış 50’den fazla işçinin olduğunu bildirerek fabrikada üretime ara verilmesi gerektiği yönünde bir eylem gerçekleştirdi.

Virüsle mücadele eden sağlık çalışanları da aşırı iş yüküne ve düşük ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş durumdalar. TTB’nin ve sendikaların açıkladığı rakamlara göre birçok sağlık çalışanı koronavirüse yakalandı. Yetersiz personel sayısı, ekipman eksikliği, düşük ücret ve uzun çalışma saatlerine karşı haklarını arayıp mücadele eden sağlık çalışanlarına ise soruşturmalar açılıyor. Eskişehir Şehir Hastanesi’nde 200 kadar işçi aylardır maaş alamadıklarından dolayı iş bıraktılar. Başakşehir Çam ve Sakura Hastanesi’nde çalışan işçiler ödenmeyen performans ücretleri için alkışlı protesto eylemi gerçekleştirdiler. Dokuz Eylül Hastanesi’nde ise eylem yapan çalışanlara “sosyal mesafeye uymamak” gerekçesi ile soruşturma açıldı.

Salgınla beraber yaşananlar yalnızca virüs ile ilgili değil. Tüm sektörlerde işçilerin tüm haklarına karşı saldırıya geçilmiş durumda ve işçiler ağır şartlarda, güvencesiz olarak çalışmaya mecbur bırakıyorlar.

Salgının başladığı ilk günlerde sendikal faaliyetlerin askıya alınmasını ve birçok eylemin ve toplantının salgın bahane edilerek engellenmeye çalışıldığı hatırlıyoruz. Ancak işçiler mücadele etmeye ve sendikalaşmaya devam ediyor, sendikalı oldukları yerlerde ise hakları için mücadeleyi sürdürüyorlar.

Gebze Novares’te Petrol-İş’e bağlı işçiler patronun düşük zam ısrarı karşısında greve çıktılar ve kazandılar. İstanbul Tuzla’da ise Deriteks’e bağlı CPS Otomativ işçileri aynı sebeple greve çıktılar ve zafer kazandılar.

Birçok belediyede de benzer süreçler yaşandı. TİS görüşmelerinin yapıldığı ve imzalandığı birçok belediyede işçiler uyarı eylemleri yaparak ve grev kararları alarak sürece dâhil oluyorlar. Bakırköy, Kartal, Çiğli, Kadıköy, Esenyurt, Sarıyer Belediyeleri bunlardan birkaçı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ise Çalışma Bakanlığı, iktidarın siyasi çıkarlarını göz önünde tutarak davranmış ve geçmiş yıllardan farklı olarak yetkiyi Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş’e vererek sendikal haklara saldırmış durumda.

Bu mücadelelere karşı ise patronlar ellerindeki tüm gücü kullanıyorlar. İşçilerin örgütlenmesini ve sendikalaşmasını engellemek için yasağa rağmen işten çıkarmalar gerçekleşiyor.

Yurtiçi Kargo’da TÜMTİS’e, Beylikdüzü’nde bulunan KT Deri’de Disk/Tekstil’e, Kocaeli’nde bulunan Özer Elektrik’te Birleşik Metal-İş’e örgütlenen işçiler işten çıkartıldılar. Systemair HSK işçileri ise Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için “ücretsiz izne” çıkartıldılar.

KT Deri, Özer Elektrik ve Systemair HSK işçileri direnişe geçmiş durumdalar. Systemair HSK’da Birleşik Metal-İş Bakanlık tarafından tanınmış durumda ancak TİS için masaya oturmaya niyeti olmayan patron direnişe destek veren işçileri de çıkarmaya başladı.

PTT’ye bağlı taşeron çalışanlar ise ücretlerin ödenmemesi nedeniyle iş bıraktılar. Denizli’de Türk Metal’e bağlı Parla Solar’da grev kararı asıldı. Sendikalaştıktan sonra işten çıkarılan Cargill İşçileri’nin direnişi ise hâlâ devam etmekte.

Adana ve Mersin’de ise Soda Sanayi A.Ş. ile Petrol-İş arasında yürütülen TİS görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine alınan grev kararı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu belirtilerek yasaklandı. Ve grev yasaklanmadan hemen önce işçiler ücretsiz izne çıkartılarak aylık 1070 liraya mahkûm edildiler.

Tüm bunların yanına iflas ettiğini ilan ederek işçilerin haklarını ödemeden ortadan kaybolan patronlara karşı verilen mücadeleleri eklemek gerekiyor. Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri hiçbir hakkı ödenmeden ve içeride birkaç aylık maaşları kalarak ortada kaldılar. Hem Çorlu’da hem de İstanbul’da çeşitli eylemler gerçekleştiren işçiler haklarını alabilmek için mücadelelerini sürdürüyorlar.

Salgınla birlikte derinleşen ekonomik kriz işçi ve emekçiler için hayatı gitgide daha zor hale getirmekte. İktidarın patronların çıkarlarına yürüttüğü ekonomik ve siyasi politikalar ise krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek bizleri borç içinde, güvencesiz ve geleceksiz bir yaşama mahkûm ediyor. Bu yaşama karşı girişilen her mücadeleye devletin tüm imkânları kullanılarak müdahale ediliyor. Ankara’ya yürümek isteyen maden işçileri askerler tarafından engelleniyor, haklarını aramak için basın açıklaması yapan sağlık emekçileri savcılar tarafından soruşturuluyor, greve çıkmaya karar veren işçilerin grevi Cumhurbaşkanı tarafından yasaklanıyor. Tüm bunlar olurken fabrikalarda çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor, iş cinayetleri artıyor ve herhangi bir önlem alınmıyor, herhangi bir denetim yapılmıyor. İşçiler için çıkarıldığı söylenen “ücretsiz izin” gibi uygulamalar ise patronların elinde mücadele silahına döndü bile.

Ne iktidar ne patronlar bu kadarıyla yetinecek! Bu saldırılara karşı yalıtık olarak sürmekte olan mücadeleleri birleştirmek ve tüm emek örgütlerinin ortak bir eylem planıyla mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işyerlerinde işçi sağlığının ve iş güvenliği kurullarının işçilerin denetiminde olması, kaynakların işçiler ve emekçiler için kullanılması, kapanan işyerlerinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması, ücretlerin onurlu bir yaşamı sağlayacak düzeye çekilmesi için verilecek mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Sendikalara sahip çıkmak…

0

Geçenlerde Sosyal-İş sendikasında üç yıldan beri örgütlenme görevlisi olarak çalışmakta olan Cemal Bilgin’in, işten çıkarılma yasağı olmasına rağmen sendika yöneticileri tarafından işine son verilmesini protesto etmek amacıyla DİSK binası önünde yaptığı açıklamaya şahit olduk.

Cemal Bilgin, sendikanın “bir avuç CEO kılıklı kişi” tarafından yönetildiğini söyledi. Sendikadaki yozlaşma ve bürokratlaşmadan söz etti, kendisine işyerlerinde örgütlenme yapma izni verilmediğini, sendikacıların işçilerin telefonlarına bile cevap vermediğini söyledi. Ve sözlerini, “Sosyal-İş’i, DİSK’e ve kendi tarihine yakışır bir hüviyete kavuşturana kadar, sendikal çürümeye karşı mücadeleye devam edeceğim,” diye tamamladı.

Ama aynı sıralarda bir başka haber daha vardı, bu kez Kanada’dan. Aynen şöyle: “Newfoundland, Holyrood’daki Uluslararası Elektrik İşçileri Kardeşliği Sendikası (IBEW) üyelerinin sendikadaki ciddi mali düzensizlikler nedeniyle yıllarca süren protestolarının ardından, dört eski yetkili IBEW’den ihraç edildi ve 2,2 milyon doların üzerinde geri ödemeye mahkûm oldu. İşçiler, 2018’den itibaren üç aylık mali raporları görmek istiyorlardı; ancak talepleri sendika yöneticileri tarafından engellenmişti.”

Bir yerde bir sendika yönetimi bir görevlisini yasaya aykırı şekilde işten atıyor; öbür tarafta işçiler yolsuz yöneticilerini sendikadan atıyor.

Buradan hareketle aman yanlış anlaşılmasın: Ne Sosyal-İş sendikası yöneticilerini yolsuzlukla suçluyorum; ne de Kanada’daki bütün sendikaların demokratik olduğunu iddia ediyorum.

Anlatmak istediğim şu: Birincisi, her şeyden önce sendikalarımıza sahip çıkmalıyız. Sendika yöneticilerinin bürokratlaşması, yozlaşması ve işçiden uzaklaşması, bizleri sendikalarımızdan uzaklaştırmamalı. Tam tersine ona sahip çıkmalı ve yaygınlaştırmalıyız. Örgütlenme görevi sadece sendika profesyonellerine bırakılmamalı, tüm öncü ve bilinçli işçiler tarafından üstlenilmeli. Sendikaları gerçek birer mücadeleci sınıf örgütüne dönüştürecek olan budur.

İkincisi, Kanadalı işçilerin sendikanın mali raporlarını görmek için verdikleri mücadele çok öğreticidir. Bir sendika yönetiminin yozlaşmasını ve bürokratlaşmasının engellemenin en önemli yollarından birisi, sendikanın mali raporları da dahil olmak üzere tüm faaliyetlerinin işçiler tarafından denetlenmesidir.

Sendikalaşma sürecinde öne atılan pek çok öncü işçi ve daha sonrasında sendikanın işyerindeki temsilcileri, genellikle sendika ile kendi işyerleri arasındaki konularla ilgileniyorlar ve sendikanın diğer faaliyetlerine karşı kayıtsız kalıyorlar.

Oysa bir işçi örgütü olarak sendika, kendi çatısı altında topladığı tüm işçilerin ortak örgütüdür. Dolaysıyla sendikanın sadece tekil işyerleriyle olan faaliyetleri değil, onun tüm sektördeki faaliyetleri işçilerin ortak meselesidir. Sendika yönetiminin bir işyerindeki yetersizliği veya yanlışlığı, tüm üyelerin sorunudur. Eğer bir sendika bürokratı bir işyerine yönelik ihmallerde bulunuyorsa, bilelim ki başka işyerlerinde de aynı şeyi yapıyordur ya da yapacaktır.

Sendika yöneticilerinin ve sendikal faaliyetlerin tüm işçilerce denetlenmesi, eleştirilmesi ve gerekirse yöneticilerin derhal değiştirilmesi, sendika içi demokrasinin vazgeçilmez şartıdır.

DİSK’ten kıdem tazminatı saldırısına karşı Beşiktaş’ta eylem

0

Hükümet sermaye sınıfının çıkarlarını korumaya ve emekçi sınıfların kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve emeklilik haklarını ortadan kaldırmaya uğraşırken ülkenin dört bir yanında işçiler mecliste görüşüen torba yasaya karşı protesto eylemleri gerçekleştirmeye devam ediyor. DİSK tarafından organize edilen ve Beşiktaş İskele Meydanı’nda yapılan basın açıklamasında DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal-İş Başkanı Adnan Serdaroğlu net bir mesaj verdi: ‘’Eğer bu yasayı geri çekmezlerse üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve bu ülkede hayatı durduracağız.”

Hükümet ve patronlar şu anda esas olarak 25 yaş altı ve 50 yaş üstünün haklarını hedef alsalar da aslında kıdem tazminatının tamamen ortadan kaldırılmasına dönük ilk adım atılıyor. Torba yasayı geçirip ciddi bir tepki görmezlerse başka haklarımızı ortadan kaldırmak için harekete geçeceklerini unutmamalıyız. Bu saldırıların birlikte durdurulması gerektiğini belirten Adnan Serdaroğlu: ‘’Bu torba yasanın altında imzası olan bütün milletvekillerini tarihe gömeceğiz, onlar çocuklarının yüzüne bakamayacaklar. Toplumu ve işçinin bir kısmını bölenlerin diğerlerini çok mu sevdiğini düşünüyorsunuz? Vatandaşın kazanılmış haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceğiz’’ dedi.

İşçi sınıfına ve emekçilere yönelik bu saldırının karşısında sendikalaların yaptıkları eylemler değerli olsa da yeterli değildir. Ancak genel bir sınıf seferberliği bu saldırıları durdurabilir. Bu noktada Adnan Serdaroğlu yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Türk-İş’e Hak-İş’e çağrı yaptık, onlar da bu yasayla başına gelecekleri kavramış durumdalar. Eğer bu yasayı geri çekmezlerse üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve bu ülkede hayatı durduracağız. İşyerlerinde 1 saat işi durdurduk, eğer bugün yasayı çekmezlerse biz yapacağımızı yapacağız, buyrun ne gerekiyorsa siz de yapın”.

Bu doğrultuda, sendikal yönetimler, söylemlerin ve sembolik eylemlerin ötesine geçerek, bu saldırıyı durdurmak için acil bir eylem planı ilan etmeli ve emekten yana kesimler bu plan etrafında kenetlenmelidir.

Ekonomik kriz artarken, zenginlerin yükselişi

0

Ekonomik kriz, deprem, salgın gibi büyük felaketlerde ilk fırsatta dile getirilen bazı söylemler var: “Aynı gemideyiz”, “Biz bir aileyiz” ,“Virüs zengin, yoksul ayırt etmiyor”. Bu lafların hiçbirinin gerçekliği yansıtmadığını görmek çok zor değil belki ama bu lafların neden ısıtılıp ısıtılıp işçi ve emekçilerin önüne getirildiğinin üzerinde durmak gerekir.

Covid-19 dünya ekonomisinde ciddi bir ekonomik daralmaya neden oldu. Öyle ki 2018’den beri süren dünya ekonomik krizinin pandemiyle daha da kangrenleştiğini söyleyebiliriz. The Economist dergisine konuşan büyük bankalar ekonominin toparlanması için 2021-2022’yi tarih olarak gösteriyor. Üstelik toparlanmadan kasıtları büyümeden ziyade ekonominin Covid-19 öncesi duruma gelmesi. Bununla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre 2020’nin ilk 9 ayında çalışanların geliri bir önceki yılın aynı döneminde göre 3,5 trilyon dolar yani yüzde 10,7 azaldı. Örgüt 2020’nin son 3 ayı konusunda “dikkat daha kötüleşebilir” uyarısı yapıyor…

Pandeminin giderek arttığı şu süreçte, “daha ne kadar kötüleşebilir ki?” diye sormadan edemiyoruz. Türkiye özelinde konuşacak olursak gerçek işsizliğin yüzde 40’lara dayandığı, milyonlarca insanın umudunu kaybedip iş aramadığı, yükselen kur ve enflasyonun etkisiyle alım gücünün dramatik biçimde düştüğü, üstelik “dolara bakmayan” bir ekonomi yönetimi ve “rakamlara aldırmayan” bir salgın yönetimi ile karşı karşıyayken… Kısacası izlenen politika herkesin kendi başının çaresine bakması. Bu işsizler için de, salgınla boğuşan sağlık emekçileri için de, pandemi tehdidi altında kötü koşullarda çalışmaya zorlananlar milyonlar için de geçerli.

Pandemi nedeniyle havacılık, ulaştırma, küresel tedarik ve ticaret, turizm gibi sektörlerin küçülmeye başlaması, talebin durması elbette bu olumsuz tablo karşısında bir neden olarak gösterilebilir. Hal böyle olunca, yani “çarklar dönmeyince işçi ve emekçiler bundan nasıl pay alabilir?” denilebilir, deniyor da. Peki madalyonun diğer yüzüne bakalım. Bir haber şunu söylüyor: “Pandemi döneminde dünya ekonomisi modern tarihin en büyük krizini yaşarken, süper zenginler ve süper zenginlerin paralarını yöneten İsviçre bankaları servetlerini ve gelirlerini katladı”. Haberin detayına bakıldığında, özel bankacılık hizmeti veren İsviçre bankalarının kârlarını yüzde 100’e katladıkları belirtiliyor.

Dünya çapında salgınla birlikte hane halkı gelirleri düşerken, zenginlerin servetlerini katladığı bir tablo söz konusu. Örneğin ABD’de salgında hanehalkı geliri yüzde 5,6 düşerken, Elon Musk servetini 3’e katladı, ABD’nin en zengin 12 kişisi servetlerini bu süreçte yüzde 40 arttırdı. Sadece dünyada değil, Türkiye’de de durum benzer: BDDK tarafından ağustos ayına ilişkin Türk Bankacılık Sektörüne dair yayımlanan rapora göre, bankacılık sektörünün kârı bu sene yüzde 30 artarak 42 milyar 949 milyon liraya ulaşmış. Yine aynı kurumun başka verilerine bakıldığında, banka mevduatlarına göre son 8 ayda milyoner sayısı 69 bin kişi artmış.

Türkiye’nin halihazırda milli geliri 4 trilyon civarında ve bu gelirin yüzde 42,5’i, toplumun sadece yüzde 1’lik bir kesiminin elinde toplanmış durumda. Ve bu kesimler pandemi koşullarında dahi gelirlerini arttırmaya devam ediyor. Bu, kapitalist anarşiden başka bir şey değil!

Hem elde edilen gelirin bir avuç zenginin elinde kalmayıp toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağlamanın, hem de kaynakların keyfi bir biçimde yağmalanmasını engellemenin bir yolu, en zengin yüzde 10’luk kesime servet vergisinin uygulanmasıdır.

Türkiye özelinde konuşacak olursak, bu kesime getirilecek yüzde 20’lik bir servet vergisi, yaklaşık 700 milyar liralık bir kaynak yaratacaktır. Bu miktar, 30 milyon kez asgari ücret demektir.

Böylece hem asgari ücret yukarı çekilebilir, hem de çalışma saatleri 6 saate indirilerek kurulacak ek vardiyalara işsizler yerleştirilebilir. Yani, ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmış olur.

İstihdamdaki bu artışın toplumun geneline yayılması salgının yarattığı yıkımı da büyük ölçüde geriletecektir. Yaratılacak yeni kaynaklarla da hem yeni iş alanları açılabilir hem de sağlık, eğitim, ulaşım gibi kamu hizmetleri daha etkin hale getirilebilir. Yani, çözüm var. Ancak sorun şu ki, işçi ve emekçi sınıfların bu tür planlı uygulamaların hangi tür iktidar tarafından hayata geçirilebileceğine karar vermesi gerekiyor. Patron partileri mi, yoksa bir işçi-emekçi hükümeti mi?

Kıdem tazminatımıza karşı saldırıyı durdurmalıyız

0

1. Patron hükümetinin, sermaye oligarşisi adına işçi ve emekçi sınıflar üzerindeki saldırıları şimdi de Torba Yasa başlığı altında kıdem tazminatının yok edilmesine yönelik olarak sürüyor. İşçi sınıfının uzun ve cefalı mücadeleleri sonucunda elde edilmiş olan ve iş güvencesinin temel dayanaklarından biri olan kıdem tazminatı, patronlara yeni sermaye kaynağı olarak sunulmakta.

2. Yeni yasa tasarısı, 25 yaş altı ve 50 yaş üstü emekçilerin kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, iş güvencesi ve emeklilik haklarını yok etmektedir. Tasarıya göre bu yaş gruplarındaki emekçiler, geçici işçi (belirli süreli işi sözleşmeli) olarak hiçbir kurala bağlı olmadan çalıştırılabilecek. Yani, istisnai bir çalışma biçimi olan geçici işçilik bu yaş grupları için asıl çalışma biçimi olacak. Böylece 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerin bu dönemlerdeki çalışmaları için kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve iş güvencesi yok edilmiş olacaktır.

3. 25 yaşın altındaki işçiler bu yasayla birlikte kısa çalışmaya zorlanacaklardır. Öte yandan bir ayda 10 günden az çalışmaları durumunda emeklilik primleri de ödenmeyecektir. Hatta farklı işyerlerinde 10’ar gün çalışıp bir ayda 30 günü tamamlasalar bile, primleri ödenmediği için toplamda uzun vadeli emeklilik primleri ödenmemiş olacaktır. Yani genç işçiler daha geç ve daha düşük maaşlarla emekli olmaya mahkûm edilmektedir.

4. Patron hükümetinin bu saldırısı 25 altı ve 50 yaş üstü emekçilere yönelik gibi görünüyor olsa da, bu durum tüm işçi sınıfının kıdem tazminatı hakkının toptan yok edilmesine yönelik bir ilk adımdır. Burjuvazi işçi ve emekçi yığınları sınamaktadır. Bu yasayı başarıyla geçirdikten sonra, kısa veya orta vadede bütün yaş gruplarına uygulama doğrultusunda yeni adımları gündeme getirecektir. Bu tehlikenin mutlaka farkında olmamız gerekmektedir.

5. Öte yandan bu yasa aynı zamanda sendikalaşmaya yönelik de bir saldırıdır. Esnek çalışma başlığı altında kısa çalışmaya zorlanacak olan gençler ve orta yaşlılar, bu kısa süreler içinde sendikalara üye olma ve toplu sözleşmelerden yararlanma mücadelesine girmek için ne zamanları olacak ne de o kısa süre içinde buna gerek duyacaklardır.

6. Bütün bu saldırılar durdurulmalıdır. Türk-İş ve DİSK’in birlikte basın açıklamaları yapmaları ve bazı sendikaların bazı işyerlerinde protestolar düzenlemeleri elbette olumludur. Tek Adam rejiminin DİSK yöneticilerinin Meclise gitme girişimlerini zorbalıkla engellemeleri de patron hükümetinin işçi düşmanı tavrının açık bir delilini daha oluşturmuştur. Bununla birlikte, sendika yöneticilerinin protestoları böylesi önemli bir saldırı karşısında örülmesi gereken bir mücadele için yetersizdir, yetersiz kalmaktadır.

7. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, işçi sınıfına ve tüm emekçilere yönelik bu saldırı karşısında genel bir sınıf seferberliğinin ve işçi sınıfının iş yavaşlatmadan genel iş durdurmaya kadar değişen geleneksel ve etkili mücadele yöntemlerinin uygulamaya konması gerektiğini düşünüyoruz. Bu doğrultuda özellikle sendikaların başını çekeceği ve tüm emekçi örgütlerinin katılacağı bir mücadele cephesinin kurulması için emekten yana tüm kesimleri harekete geçmeye çağırıyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

Yurtiçi kargoda sendikal nedenle işten atmalar devam ediyor

0

Son günlerde haberlere konu olan ve büyük tepki çeken bir olay yaşandı. MNG kargo çalışanı Mehmet Ali İbin adlı işçi kardeşimiz kargoyu geç teslim ettiği için MNG müşterisi tarafından darp edilerek öldürüldü. Bunu yapanların en ağır cezayı almalarını talep ediyoruz. Bunun yanında bu cinayetin sorumlularından birinin de kargo sektöründeki ağır çalışma koşullarını dayatan, az işçi ile çok iş yaptırarak uzun mesai saatlerini işçilere reva gören, sendikal düşmanlık yapan patronların olduğunu görmemiz lazım. Bu koşullara karşı işçilerin sendikal haklarının güvence altına alınmasını ve örgütlenmenin önündeki bütün engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Aynı koşullar altında çalışan Yurtiçi Kargo işçileri de sendikal haklarını kullanarak Tüm Taşıma İşçileri Sendikasına (TÜMTİS) üye oldular.

Yaklaşık 1,5 senedir Yurtiçi kargo Boğaziçi Aktarma Merkezi’nde sendikal çalışma devam ediyor. Yurtiçi Kargo’nun taşeronluğunu yapan Turan Kargo Boğaziçi Aktarma da sendika düşmanlığını işçileri işten çıkartarak ve kalan işçileri tehdit ederek gösteriyor. Ağır çalışma koşullarına, düşük ücret dayatmasına, şeflerin, müdürlerin hakaret ve baskılarına karşı sendikal mücadeleyi başlatan Yurtiçi Kargo işçileri, kendi gelecekleri için örgütlenmeyi seçti. Fakat patronların cevabı pandemiye rağmen işçileri işten çıkarmak oldu. Birebir şahit olduğumuz ve içinde aktif olarak yer aldığımız bu süreçte sözde işten çıkarma yasağının ne kadar işe yaramaz ve işçilerin haklarını korumaktan uzak olduğunu görmüş olduk. İşten çıkartılan işçilerin “İşten çıkarma yasağı var” itirazlarına patron “Ne olacak ki, bir asgari ücret tutarında cezayı öderim” şeklinde cevap vermesi ise pişkinliklerini açığa çıkartan bir ifade oldu.

Şu ana kadar 13 işçi pandemi koşullarında işten çıkarıldı. İşçiler sendikanın desteği ile hukuki olarak haklarını savunmaktalar. Süreç davalık oldu fakat içeride sendikal faaliyet devam ediyor. Patronların bu saldırılarına karşı işçilerin vereceği en iyi cevap, sendikanın örgütlenmeyi tamamlayıp işyerinde toplu iş sözleşmesi yapmasını sağlamaktır. Ekonomik dar boğazda, işsizlik cenderesi ve gelecek kaygısı altında olan işçiler yine de mücadeleyi seçmekteler. İşçiler üzerine düşeni fazlasıyla yapmakta, burada sendikaların işçilere sahip çıkarak onların bu mücadelesini destekleyip büyütmesi, mücadeleleri birleştirmesi hayati önem taşımaktadır. Yurtiçi Kargo’dan MNG Kargo’ya, Aras Kargo’dan DHL’ye, UPS’den PTT Kargo’ya bütün kargo işçilerinin kaderi aynıdır. Bu kaderi birlikte örgütlenerek değiştireceklerdir.

Eğitimde vaatler güzel, peki ya perde arkası?

0

İnsanlar halihazırda bir yandan adı konulmamış ekonomik bir krizle boğuşurken, diğer yandan da pandemi belası ile baş etmeye çalışıyorlar. İnsanlar maddi manevi ve psikolojik olarak da çok sıkıntılı zamanlarda yaşıyorlar. Böylesi sıkıntılı bir zamanda güzel bir şeyler duymak insanlara ilaç gibi geliyor. Hayatın normalleşmesini arzuluyor herkes. Bu nedenle, Milli Eğitim Bakanının bazı sınıfların yüz yüze eğitime geçeceğini söylemesi normalleşme adına insanlara umut verdi. Ancak hasta sayılarının saklandığı ile ilgili ortaya çıkan pek çok haber ise velileri büyük bir endişeye sevk etti. İnsanlar gözleri gibi sakındıkları evlatlarını düşünmeden edemiyorlar. Vaka sayılarındaki artış insanların çocukları için hissettikleri endişeleri de büyütüyor.

Bir süredir yapılan uzaktan eğitim çalışmaları çok da başarılı olmadı. Aileler çocuklarını sanal dünyadan korumaya çalışırken bir anda çocuklarını bilişim araçları ile baş başa bırakmak zorunda kaldılar.

Uzaktan eğitim, eğitim emekçileri için de verim sağlamadı. İddia edilenin aksine, yüz yüze eğitimin yarısı kadar bile faydalı olunamadı. Çalıştığım okuldan örnek verecek olursam, ailelerin çoğunun ekonomik durumu iyi değil. Birçok öğrenci uzaktan eğitim imkânlarından yoksun. Bu nedenle uzaktan eğitime katılım çok fazla olamıyor.

Yapılan son düzenleme ile anaokulları, ilkokul 1. sınıflar, ortaokul 5. ve 8. sınıflar ile lise 1 ve son sınıflar yüz yüze eğitime geçmeye başladı. Peki, şu halde okullarda durum nasıl? Yeterli hijyen koşulları sağlanıyor mu? Yeterli malzeme, gerektiği kadar personel var mı okullarda? Bunların geneline bakıldığında cevap olarak çok rahatlıkla hayır diyebiliyoruz.

Okullarımızda temiz bir ortam sağlayacak yeterli personel bulunmuyor. Var olan personellerin büyük kısmı ise okul aile birliği gelirleri ile çalıştırılan personeller. Yani okulun temizliği yine velilerin cebinden karşılanıyor. Okul aile birliklerinin gelirleri de düşük olduğu için çoğu zaman personel ücretleri yatırılamıyor ve temizlik araç gereçleri alınamıyor. Öğretmenler her ne kadar dikkatli ve titiz olsalar da devlet okullarının yeterli desteği ve imkanı olmadığından çok verimli olamıyorlar.

Ülkemizde eğitim için ayrılan bir bütçe var. Lakin eğitime ayrılan bütçe oldukça yetersiz. Bütçe yeterli olsa ve okullara gereken yardımlar yapılsa bu tür sorunlar daha çabuk hallolur. Haberlerde kaç bin tablet dağıtılacağı söyleniyor. Tablet dağıtmak çözüm değil ki. Bu tabletleri dağıtmak yerine okullara gerekli yardımlar yapılsa çocuklara daha faydalı olacağı apaçık ortada. Şu an devlet okullarında onca eksik ve yetersiz olan şey varken yetkililer çıkıp sık sık içi boş vaatlerde bulunuyor. Amaç kötüye giden şeyleri iyiymiş gibi göstermek, gerçekleri perdelemek, açıkçası insanları kandırmak… Gerçekten içler acısı bir durum bu.

Kamu okullarında bu sorunlar yaşanırken diğer yandan özel sektörün önü açılmaya çalışılıyor. Pandemi süreci öne sürülerek özel okullara yardım ediliyor, özel okulların açık kalması için kamu okullarına uygulanan birçok yasak uygulanmıyor, görmezlikten geliniyor. Amaç daha çok öğrencinin özel okullara gitmesi… Bu işte bir iş var demeden edemiyor insan. Özel sektör kazanmaya devam etsin, fakir yine kemer sıksın; zengine kepçe ile verilsin, fakire bir damla bile düşmesin ama fakir yine de şükretsin. Durum tam olarak budur.

Biz eğitim emekçileri umuyoruz ki durum daha fazla kötüye gitmeden önlemler alınır, gerekli yardımlar yapılır, okullar sağlıklı bir ortamda açılır. Sırf bir şeyler yaptık diye değil gerçekten yapılması gerekenler hakkıyla yapılırsa birçok sorun hallolabilir.

Umarım her şey güzel olur.    

Ücretli Bir Eğitim Emekçisi

25 Kasım: Erkek ve devlet şiddetine karşı haklarımızı savunuyoruz!

0

Koronavirüs pandemisi yalnızca ekonomik krizi değil, cinsiyet eşitsizliğini de derinleştirdi. Bunun sonucu ise kadınların ev içi bakım ve yeniden üretim yükünün, şiddetin ve kadın cinayetlerinin artması oldu. Ancak iktidar bu süreçte kadınları korumak, koruyucu ve önleyici tedbirler almak yerine kadına yönelik şiddeti önlemeyi, bununla mücadele etmeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açtı. Sözleşmenin tartışmaya açılması bile kadın cinayetlerini artırırken, cezasızlık devam ediyor. Nadira Kadirova ve Aleyna Çakır cinayetlerinde olduğu gibi devlet eliyle suçların üstü örtülüyor. Gülistan Doku’ya ne olduğu araştırılmıyor. Mücadele eden kadınlar ise gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve kadın hareketi kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Tüm bunlar olurken çocuğun cinsel istismarının affı ve nafaka düzenlemesi gibi konular tekrar tekrar gündeme getiriliyor. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk geçenlerde “kimseyi mağdur etmeme” bahanesiyle nafakanın 2-3 yılla sınırlandırılması fikrinden bahsetti. Bakan yakın zamanda her şüpheli kadın ölümü ve intiharının kadın cinayeti olmadığını söylemiş, basına adeta “o kadar da çok şiddet haberi yapmayın” diye seslenmişti. Nafaka konusuna yaklaşımında kadınların karşılıksız ev içi emeğini, çalışma hayatına eşit katılamamalarını, kısacası toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan mağduriyetlerini hiç hesaba katmayan bakanlık, söz konusu şiddet olduğunda da elbette kadını değil aileyi korumaya öncelik veriyor. İktidarın kadınları korumaya ve kadın cinayetlerini önlemeye pek de niyetli olmadığı ortada!

İşte tam da bu koşullar nedeniyle İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyoruz. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 etkin uygulansın ki kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri acilen önlenebilsin; önleyici ve koruyucu mekanizmalar işletilebilsin. Sözleşme gereği kadınlara yönelik şiddet özelinde çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulması; nitelikli sığınma evleri, danışma merkezleri ve cinsel şiddet kriz merkezleri açılması; faillerin cezasız bırakılmaması ve tüm maddelerin ayrım yapılmaksızın tüm kadınlar için uygulanması gerekiyor.

Öte yandan halihazırda bir ekonomik şiddet ve yoksulluk düzenine de hapsedilmiş durumda olan kadınların koşulları pandemiyle daha da ağırlaşmış durumda. Salgınla beraber kadınların ev ve bakım yükleri katbekat artarken, işsizlik ve güvencesiz çalışma kadınları daha fazla etkiliyor. Son işsizlik rakamları, kadın istihdamındaki düşüşü ve kadın işsizliğindeki artışı açıkça gösteriyor.

Mücadelemiz de taleplerimiz de ortak

Pandeminin yarattığı olumsuz koşullara rağmen kadınlar İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya devam ettiler ve sokakları terk etmediler. Yalnızca Türkiye’de değil, Polonya’da da kadınlar hem İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmemesi için hem de kürtaj hakkına dönük saldırılara karşı mücadele etmekten vazgeçmiyorlar. Arjantinli kadınlar yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkı için yıllardır başarıyla sürdükleri kampanyayı sürdürüyorlar. Pınar Gültekin cinayetinin ardından tüm dünyaya yayılan sosyal medya kampanyası, kadın dayanışmasının ve mücadelesinin evrensel nitelikte olduğunu gözler önüne serdi. Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım aynı erkek egemen sisteme karşı mücadele ediyoruz. Bu açıdan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) kadın seksiyonları olarak tüm kadınları feminist hareketi güçlendirecek ve bir arada olmamızı sağlayacak uluslararası kampanyalar etrafında birlik olma çağrısını sahipleniyoruz. Erkek ve devlet şiddetine, kapitalist hükümetlere, kadın ve trans cinayetlerine, göçmen karşıtı ırkçı politikalara ve cinsiyete dayalı tüm şiddet biçimlerine karşı mücadelemizden vazgeçmiyor ve taleplerimizi 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde haykırıyoruz.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 derhal ve etkin şekilde uygulansın!

Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan, 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulsun!

Cezasızlığa karşı etkin soruşturma yürütülsün! Kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının işletilsin!

Donanımlı, nitelikli sığınma evleri, cinsel şiddet kriz merkezleri ve her mahalleye kreş istiyoruz. Tüm bunlar için kaynak var!

İllüstrasyon: Hanna Barczyk

Timur Selçuk’un ardından: İşçiyi kör kuyularda merdivensiz bırakmadı

0

Timur Selçuk hakkında söylenecek söz çok. Ailesi, Türkçe sözlü hafif batı müziğine katkısı, aşk şarkılarından Türkiye işçi sınıfı için yapılmış marşların besteciliğine evrimine ve hatta kısa bir mistisizm durağından sonra yeniden görünür bir muhalifliğine kadar nevi şahsına münhasır biriydi. Timur Selçuk hakkında şimdilik kendimi tek nokta ile sınırlayacağım. Timur Selçuk işçi sınıfının yanında ilk yer aldığı günden bu yana işçilerden yana tavır almayı hiç bırakmadı. Peki bir ünlü ve üstat olarak onlarca farklı seçeneğe sahipken Timur Selçuk’un ömrünün sonuna kadar bizleri hiç yalnız bırakmaması bizim için mühim bir mesaj olabilir mi?

Lise ve üniversite yıllarımın vazgeçilmezi ve tüm “farklı” yönlerine rağmen hep hayranı olduğum Timur Selçuk’u ben de pek çok başka arkadaşım gibi erken dönem aşk şarkıları, Orhan Veli’ye yaptığı besteler ve devrimci marşları ile tanıdım. Can Yücel ve Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları ile beraber hazırladığı “Tak Tik”[1] adlı Brecht şiirlerinin bestelerinden oluşan şahane plağı dinleyince de hayranlığım artmıştı.

Timur Selçuk’u ilk kez, okuduğum liseye geldiğinde görmüştüm. Ne denli heyecanlı olduğumu hâlâ hatırlıyorum. Okulda sadece İstiklal Marşı için kullanılan ve ne derece iyi olduğundan hiç emin olmadığımız orgun Selçuk için hazırlanan masanın yanında piyanist şantör düzenince hazır beklemesi pek çoğumuzda bir endişe yaratmıştı. Neyse ki Timur Selçuk geldi ve yerine oturur oturmaz şarkı söylemeye başka bir zaman geleceğini şimdilik sadece sohbet etmek istediğini söylemişti. Kötü bir orgdan Timur Selçuk’u dinleme tehlikesini atlattığımızı sanmıştık ama bir de ne olsun? Timur Selçuk sohbeti boyunca neredeyse yalnızca dinden, inançtan ve sonrasında da iyi bir Müslüman ve iyi bir insan olmaktan bahsedince, “Nereye Payidar”, “1 Mayıs Marşı”, “Halet Rezaki’nin şarkısı” ya da hiç değilse Münir Nurettin Selçuk hakkında şeyler duymak isteyen bizler büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. İşçi sınıfına olan inancın ne derecede belirleyici ve pek çok eğilimin üzerinde olabileceğini ise daha sonra anlayacaktık.

Bu hayal kırıklığı önce farklı bir biçimde kırıldı. Her şeyden önce 90’ların sonu ve 2000’lerin başında mistisizme eğilen Timur Selçuk hâlâ işçi emekçileri üzecek tek bir davranışta bulunmuyordu. Bu dönemde Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Bedreddin” adlı oyun politik bir “sosyal etkinlik” olarak ilk kez toplu bilet aldığım oyun olmuştu. Oyunun sırasında “Bahçe benem gül de benem/ yetmiş iki gül de benem/ Bedreddinem ben Bedredinem/ ben de halimce Bedreddinem” sözlerini Timur Selçuk’tan –ilk kez- duyduktan sonra kendisine olan hayranlığımın hiç bitmeyeceğini anladım. 2010 yılındaki Taksim’de gerçekleşen 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs marşını bizzat seslendirmesi de üstadın işçi emekçileri asla yalnız bırakmayacağını bir kez daha gösterdi. Gezi Direnişi’nde de yanımızda olmaktan geri durmamıştı. Sonrasında da hem gönlümüzde hem de mücadelemizdeki yerini sarsılmaz bir şekilde korudu.

2014 yılında çalıştığım çağrı merkezinde bir gece ben vardiyadayken Timur Selçuk aramıştı. “Sedat beyefendiciğim…” diye başlayan, o saatte aradığı için verdiği rahatsızlıktan ötürü özür dileyen, sorununu “arz edip” yardım “istirham eden” bu ses sadece mücadele halindeyken değil, ekmeğini kazanırken de işçi-emekçiye hak ettiği saygıyı sunduğunu gösteriyordu.

Timur Selçuk’u son olarak 2017 yılında DİSK’in 50. yıldönümü için toplandığımız Şişli Cemal Candaş Kültür Merkezi’nde görmüştüm. Bu kez canlı canlı dinleme hayalim gerçekleşti. “Nereye Payidar”ı söyledikten sonra izleyicileri “Timur Selçuk’u her yerde bulamazsınız. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum ve öyle her yere gitmem ben. Koyun telefonunuzu cebinize kendi kulağınızla dinleyin” diyerek efendiliğini bozmadan “uyarıp”, bu zahmete yalnızca işçi-emekçiler için katlanacağını da birkaç kez vurgulamıştı. O gün işçilerin örgütü DİSK aradı diye “Bir Delinin Hatıra Defteri” oyun gösterimini iptal edip gelen Genco Erkal ve yaşamı boyunca sansürden çok çekmiş olan Timur Selçuk’un TRT Denetleme Kurulu’nda yer aldıktan sonra şarkılarındaki prozodi hatalarından ötürü TRT’de çıkmasına engel olduğu söylenen Zülfü Livaneli de hazır bulunmaktaydı. Timur Selçuk diğer dostları ile beraber o koca mücadelelerden sonra şimdi hepi topu bir salona sığan işçi sendikasına burun kıvırmamış, işçi sınıfından geldiğini bildiği davete icabet etmişti. Timur Selçuk burnu büyüklük yapıp işçi sınıfını suçlamamıştı. Sadece bir üzüntüsünü dile getirmişti. DİSK’in üst katında eskiden bir piyano varmış. Ve o piyano çok güzelmiş. Pek çok sanatçı ile beraber DİSK’e gelip işçi emekçilere piyano çalarlarmış. Sendikaların işçiler için en iyisine ulaşması gerektiği, geçmişine de, mücadelesine de, işçisine de, piyanosuna da sahip çıkmasını istemişti. Çünkü O’nun gözünde toplumun kurtuluşu ile işçi sınıfı mücadelesi arasındaki büyük bağ hâlâ sabitti ve işçi sınıfı –örgütüyle de piyanosuyla da- en iyisine layıktı.

Timur Selçuk doğrusu ve yanlışları ile geride bıraktığı hayatının ardında hiç unutulmayacak şarkılar bıraktı. Ölümü sebebiyle önümüzdeki günlerde Murat Meriç gibi yazarlardan kendisini okumayı, böylece dinlediğimizi daha iyi anlayabilmeyi umuyorum. Ama bu şarkılar O’nun tek mirası değil. En kötü zamanlarında bile işçi sınıfı örgütlerine olan güveni bize gösteriyor ki Timur Selçuk sınıf mücadelesi ve demokrasisini ilerletmek için “Güneşin Sofrası”na katılmaya çağıran ses olmayı hep sürdürecek. Bu yoldan uzaklaşıp kendi çıkarının ya da kendince yeni yolların peşinde olanları ise “Çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun çıkmaz bu yolun bir yere” diye azarlayacak.

Çok farklı bir sınıfsal kökenden gelip, çok farklı olanaklara sahip olan, başka türden ideolojilerin etkisinde kalmasına rağmen işçi sınıfından ve onun örgütlerinden umudunu kesmeyen bir sanatçı varken, umudun merkezindeki biz işçi emekçiler bu çabadan daha azını yapamayız. Timur Selçuk kör kuyularda merdivenimiz, denizler ortasındaki yelkenimiz olacak ve biz de işçiden yana olan biricik umudu yeşertmeyi sürdüreceğiz.


[1] Selçuk’un bestelediği ve seslendirdiği bu albüm pek çok yönü ile özgünlüğünü koruyor. Yakın döneme kadar gündemde olan korsan üretime karşı, arka kapağında “Bu plağı ne kadar çoğaltır ve yayarsanız o kadar seviniriz… Bu düzen böyle mi gidecek?!…” notuna sahip ve bu durum dönem itibarıyla türünün bildiğim tek örneği.

Çaresizliğin çaresi birlik ve mücadelede!

0

Büyük bir çoğunluk, yaşanan bunca şeye rağmen AKP’nin, tersini istese de, yenilmez olduğuna inanıyor. AKP yenilmez değil. Nitekim daha geçen yıl başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bütün önde gelen büyükşehir belediyelerini yitirdi. Üstelik tüm devlet imkânlarını haksız ve eşitsiz bir şekilde kullanmasına rağmen! AKP’yi yenilgiye götüren farkı yaratan ise sadece “muhalefetin” gücünü kısmen de olsa birleştirmesiydi. AKP’de güç olarak görünen şeyin başta işçi sınıfı hareketi olmak üzere muhalefetin dağınıklılığından ibaret olduğu bir kez daha görüldü.

Bu yüzden yıllardır mücadelenin birleştirilmesinden, bütün direnişler arasında koordinasyon kurulmasından, eylem birliklerinden, ortak hareket etmekten, birlik ve dayanışma içinde mücadele verilmesi mecburiyetinden bahsediyoruz. Çünkü biliyoruz ki onbinlerce işçinin çalıştığı işyerlerinde dahi eğer birlik, beraberlik ve örgütlülük yoksa patron istediği ücreti verebiliyor, çalışma koşullarını istediği gibi belirleyebiliyor, itiraz eden işçileri kolayca işten atabiliyor. Nüfusun çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler örgütsüzlük ve dağınıklık nedeniyle emeklilik hakkından asgari ücrete, kıdem tazminatından sendikalaşmaya dek bir avuç patron karşısında dahi haklarını korumada çaresiz kalabiliyor.

Kuşkusuz bu noktaya bir anda gelinmedi. Neoliberal karşıdevrim kırk yıl boyunca işçi sınıfı hareketlerini örgütleriyle birlikte parçaladı. Ve ancak bu sayede işçi sınıfının kazanılmış birçok hakkını gasp edebildi. Neoliberal karşıdevrim sadece işçi sınıfı örgütlerini parçalamakla da kalmadı. Yerlerine dini, mezhebi, etnik vb. yapılar ikame ederek işçi sınıfının ideolojik ve kültürel olarak da parçalanmasını derinleştirmeye çalıştı. Bugün AKP-MHP iktidarında emek sömürüsünün tarikatların ve mafyatik yapıların da eşliğinde en dizginsiz bir şekilde sürebilmesi de bu şekilde mümkün olabildi.

Lakin kırk yılda yine de işçi sınıfını ve emekçi kitleleri tarihi bir yenilgiye uğratamadılar. Bugün AKP ve türevlerinin kaçınılmaz olmadığını, çaresizlik gibi görünenin çaresinin birlik ve mücadeleden geçtiğini her bir örnekte yaşıyoruz. Yaklaşan karanlık değil, işçi ve emekçi sınıfların aydınlığı olacak. Kenetlenelim!

Anayasa ihlali ve direnme hakkı

0

Son günlerde politika sahnesi iyiden iyiye hareketlendi. Konu sadece muhalefet partilerinin erken seçim talebinde ısrar etmeye başlamaları değil. Bu talebin arkasında daha önemli bir tartışma yatıyor: Başkanlık sistemiyle devam mı, yoksa “iyileştirilmiş parlamenter sisteme geçiş” mi? Ve bu tartışma da, devletin temel işleyişini belirleyen yasa olan Anayasa meselesine gelip dayanıyor.

Tek Adam rejiminin, bizzat kendisinin hazırlayıp halka kabul ettirdiği mevcut Anayasayı bile her istediği an ihlal ettiği ortada. Son örneklerden birisi, Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu ile ilgili “hak ihlali olduğu” yolundaki kararına hükümet (elindeki infazcı savcılar ve hakimler eliyle) uymuyor. Böylece iktidarın anayasa suçu işlediğine dair yapılan eleştirileri ve uyarıları dikkate bile almıyor. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” ya…

Berberoğlu meselesi önemli, ama biz soruna asıl işçi sınıfının penceresinden bakmalıyız. Geçenlerde Anayasa Mahkemesi otoyollarda gösteri yürüyüşü yapılabileceği kararı verdi, hem de oy birliğiyle. Ama tazminat haklarını talep etmek için Ankara’ya yürümek isteyen Soma ve Ermenek maden işçilerinin yolu emniyet güçleriyle kesildi. İşçilere ve ailelerine şiddet uygulandı. Yani işçi sınıfına karşı bir anayasa suçu işlendi.

Maden işçilerinin tabi tutulduğu uygulama aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Yıllardan beri işçi sınıfına karşı anayasa suçu işleniyor. Sendikalaşma, işçilerin ve emekçilerin on yıllardan beri sürdürdükleri mücadeleler sonucunda Anayasa’ya soktukları bir hak. Bu uğurda yüzlerce emekçi can verdi, sınıfımız kan ve gözyaşına boğuldu. Ama şimdi herhangi bir sendikalaşma girişiminde patronlar istedikleri gibi işçi atarak örgütlenmeyi engelleyebiliyor. Onların işlediği bu anayasa suçu karşısında devlet organları “mahkemeye git, tazminat iste” demenin ötesine geçmiyor. Yani bizzat devletin kendisi anayasasını tanımıyor.

İşçi sendikalaşma sırasında işten atılan yoldaşlarına sahip çıkmak için herhangi bir direniş gösterdiğinde üzerine emniyet güçleri salınıyor. İşçiler ücretlerini ödemeyen patronu protesto ettiklerinde, sadece işten atılmakla kalmıyorlar, patron-hükümet işbirliğiyle karakollara çekiliyorlar. Oysa örgütlenme ve ücret, emekçinin anayasal hakları.

Anayasa, devletin yurttaşların çalışma, barınma ve yeterli beslenme hakkını sağlamakla yükümlü olduğunu belirtiyor. Oysa bugün işsizlerin sayısı 15 milyona dayanmış durumda. Yoksulluk artık açlık sınırının altına inmiş durumda. Ortalama ücret haline gelmiş olan asgari ücret bile yoksulluk sınırının altında. Halk yoksullaştıkça barınma sorunu da ciddi bir hal almaya başladı. Patronlara milyarlık krediler dağıtarak onları zenginleştiren hükümet, bu uygulamaları sonucunda işsiz ve aşsız kalan emekçi halka karşı ağır bir Anayasa suçu işlemekte.

Kısacası, sorun sadece Berberoğlu meselesi değil. Emekçilere karşı on yıllardır anayasa suçu işlenmekte. Buna bir son vermemiz gerekiyor.

Nasıl?

Her şeyden önce mevcut Anayasa bir diktatörlük anayasasıdır, 1980 darbeci cuntasının anayasasıdır. Daha sonraları Avrupa Birliği’ne dost görünmek için bazı iyileştirici değişiklikler yapılmışsa da özü aynen kalmıştır. 2017’de Cumhurbaşkanlığı sistemi denen Tek Adam rejimini getirmek için yapılan değişiklikler ise eldeki Anayasa’nın yorumlanmasını ve uygulanmasını, tabii bu arada tanınmamasını ve ihlal edilmesini tamamen Tek Adam’ın eline bırakmıştır.

Mevcut iktidarın, hatta bu sistem altında işbaşına gelebilecek başka iktidarların anayasa ihlalleri yapabilmelerini olanaklı kılan, bu Anayasa’nın kabul ettiği Tek Adam rejimidir. Dolayısıyla, bu Anayasa bir kenara atılmalı ve emekçi halkın çıkarlarını koruyan, Tek Adam rejimine son veren yeni bir demokratik anayasa yapılmalıdır.

Bazı partiler Cumhurbaşkanlığı sistemine son verilmesini ve yeni bir anayasa yapılmasını istiyorlar. Ama bu yeni anayasayı kim yapacak? Eğer bunun yapılması, ancak yüzde 10 barajını geçerek parlamentoya girebilen partilerin milletvekillerine bırakılırsa -ki bunların çoğu patron partileridir- buradan emekçi sınıfları kollayan bir anayasa çıkmaz.

Dolayısıyla yeni anayasa, sıfır barajlı, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin (emekçi partilerinin yanı sıra sendikaların, emekçi kuruluşlarının, meslek odalarının, vb.) serbestçe katılacakları bir seçimle oluşturulacak bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanmalı ve halk tartışmasına ve oylamasına sunulmalıdır.

Dolayısıyla, yeni bir anayasa yapılmasını savunan partilerin, ilk seçimlerde oluşacak olan meclisin derhal gerekli yasal değişiklikleri yaparak, bir Kurucu Meclis seçimlerinin örgütlenmesi talebini programlarına almaları gerekiyor.

Direnme hakkı

Tabii anayasa ne denli demokratik olursa olsun, patron yanlısı hükümetlerin bu anayasayı ihlal etme olasılıkları vardır. Bu nedenle de işçi ve emekçi sınıfların kendi haklarını korumalarına ihtiyaç bulunmakta.

Bu noktada, bazı ülkelerin anayasalarında bulunan “Direnme Hakkı”nın bizim anayasamızda da yer alması gerekir. Anayasa hukukçularına göre direnme hakkı, “Hukukun dışına çıkarak veya hukuk dışı yollarla iktidara geçip hukuksuzluğunu devam ettiren ve bu suretle meşruiyetini kaybeden, gücünü baskı ve zulüm vasıtası haline getirmiş bir siyasal iktidara karşı hukuka itaati sağlamak, zulüm ve baskıdan kurtulmak amacıyla son çare olarak giriştiği toplumsal kabul gören bir aktif bir direnme” olarak tanımlarlar.

Eğer işçiler ve emekçiler, kendi haklarını ayaklar altına alan bir patron-devlet uygulamasına karşı direnemezlerse, hukuksuzluklar, anayasa ihlalleri bugünkü gibi sürüp gider.

Direnme hakkı nasıl kullanılabilir? Bu hakkı, hemen silaha sarılıp ayaklanma olarak yorumlamak yanlıştır. Eğer direnme hakkı anayasaya girerse, bunun hukuki ve meşru yolları da tarif edilebilir. Örneğin, anayasa ihlalleri yapan bir hükümet karşısında, belirli bir halk desteğiyle hemen yeni seçimlerin düzenlenmesi bir yol olabilir.

Ama öte yandan işçi sınıfının geleneksel mücadele ve direniş yöntemleri vardır. Bir ülkedeki hayatı üreten emekçi sınıflar, gayrı meşru duruma düşmüş bir hükümeti, örneğin bir genel grev yoluyla bizzat hayatı durdurarak işbaşından uzaklaştırabilirler. Dolayısıyla herhangi bir anayasa, ancak direniş hakkını ve politik genel grevi içerdiği sürece gerçekten demokratik olacaktır. Zira anayasa ihlallerini engelleyecek başka güç yoktur.

Ama aynı zamanda, gerçek demokrasiye kapitalizm altında asla ulaşılamayacağını, onun ancak bir İşçi Demokrasisi biçiminde gerçekleşebileceğini unutmayalım. İşçilerin ve emekçilerin belirleyici olacağı bir Kurucu Meclis, onların sınıf hükümetinin kurulması yolunda bir ilk adım olmalı.

Covid-19 politik bir salgın olabilir mi?

0

Pandeminin yayılma seyrinin endişe verici boyutlarda olduğunu, özellikle de İstanbul’un büyük bir tehlike altında olduğunu resmî kurumların da kabullendiği zor günlerden geçiyoruz. Bu tablo karşısında pandemiye karşı sürdürülen mücadelenin aslında politik bir mücadele olduğunu görebiliyoruz.

Salgının ilk günlerinde özellikle sağlık bakanı Koca, basını azarlamayan, her fırsatta şeffaf olduğunu iddia eden, kapsayıcı bir imaj çizerek ciddiye alınır bir sempati toplamıştı. Bu dönemlerde de bakanın pandemi ile mücadeleyi halkla ilişkiler/hükümet propagandası için bir tür reklamcılık çalışması olarak sürdürdüğünü ifade etmeye çalışmıştık. Bakanın salgınla mücadelede olmasa da sempati toplamadaki başarısı hükümetin yakın dönemdeki en büyük kazanımı olarak görülmekteydi. Ta ki “yeni normalin” ilan edilmesine kadar. Bu dönemde iş cinayetlerinde işçiyi, kadın cinayetlerinde kadınları suçlu gösteren Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nı taklit eden Sağlık Bakanlığı, salgından ötürü halkı suçlamaya başlamıştı.

Geçtiğimiz ay hükümetin pandemiye karşı mücadelede hiç de şeffaf olmadığının ayan beyan görüldüğü bir ay oldu. Ekim ayına koronavirüs salgını hakkında elimizdeki verilerin tamamının yanlış olduğunu öğrenerek girdik. Her şey 10 Eylül günü bakan vaka sayısını 1.512 olarak yayınlamış olmasına rağmen, aynı gün içerisinde testi pozitif çıkan kişi sayısının 29.377 kişi olduğuna dair iddiaların açığa çıkması ile başladı. CHP milletvekili Murat Emir’in Laboratuvar Bilgi Sistemi’ni kaynak olarak gösterdiği iddia anlaşılan doğru idi ki hükümet cephesinden konuya dair tek bir yalanlama gelmedi. Hemen ardından, 30 Eylül günü Bakan Koca yayınlanan sayıların yalnızca testi pozitif olan ve semptom gösteren hastaları işaret ettiğini bunun da başından beri böyle olduğunu söyleyiverdi. Bu önemli bilgi olmaksızın salgının kontrol altına alınmasının mümkün olmadığını tüm bilim insanları ifade ediyor. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Sağlık Bakanlığı tüm dünyaya ve Türkiye emekçilerine açıkça yalanlar söyleyerek pandemiye karşı değil işçi sınıfına karşı mücadele etmekteymiş. Amacı salgını yenmekten çok, halktan hükümet adına sempati toplamakmış. Yani pandemiye karşı mücadele sadece işçi emekçiler için değil iktidar için de siyasi bir mücadeleymiş. Tek farkla işçi-emekçi siyaseti salgının sonlanması için salgına karşı bir mücadeleyken, hükümetin siyaseti yalan üzerine kurulu kuru bir propagandaymış.

Hükümet başından beri salgınla mücadelede şeffaflığı ile gururlanırken destan yazdığını söylemekten geri durmuyordu. Evet dünyadaki diğer hükümetlerin de bu konuda şeffaf olmadığını söyleyebiliriz. Ancak Sağlık Bakanlığının içerisine düşmüş olduğu durum yalnızca Türkiye’de değil dünyada da salgınla mücadeleye zarar verecek bir nitelik taşıyor. Buna karşı Bakan sayı saklamayı “ulusal çıkarlar” adına sürdürdüğünü kabul etse de, “destan yazan” bir hükümetin bakanına göre bir hayli amatörce davranıp tüm verileri 15 Ekim’de yayınlayacağını ifade etti. Bu aralıkta hükümet içerisinde ne oldu, ne bitti, hangi sektörün patronu durumdan ne şekilde rahatsız oldu tam olarak bilmiyoruz, ama ne 15 Ekim’de ne de sonrasında gerçek sayılar ile ilişkili olarak hiçbir bilgi açıklanmadı.

Hükümet cephesinde salgınla ilişkili olarak herkesin yalan söylemediğini, durmuş saatin bile günde iki kez doğruyu gösterdiğini kabul etmek gerekir. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya: “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü Covid’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var” diyerek aslında olan biteni salgının politik ve sınıfsal yönünü gözler önüne serdi. İşçi emekçiler 1 Mayıs kutlamak isterken hemen karşısına bir ordu yığan, hak aradıklarında zor kullanmaktan imtina etmeyen valilik anlaşılan o ki patronların aleyhine olabilecek hiçbir adımı hayata geçirmeyi kabul etmiyor. Üstelik işten çıkarmalar — sözüm ona — yasakken!

Açıklanan “aktif hasta” sayılarına inanacak olursak bugün 12 Mayıs ile — yani normalin ilanından iki hafta öncesi ile — aynı aktif hasta sayısına (38 bin) sahibiz.

Gidişin iyiye olmadığı bu koşullarda mücadele merkezimiz sınıf örgütlerimiz olmalı. Hükümetin politikasının tersine pandemi ile mücadelesini sürdüren Tabip Odası’na, emek örgütleri ile beraber destek verebilirsek salgını yenilgiye uğratabiliriz. Patronların pandemiye karşı bir politikası var ve hükümet bunu uyguluyor. Bizim ihtiyacımız da emekçilerin politikasını vücuda getirmek olmalı.

Buyurun, yeni istihdam teşvikiniz!

0

Meclis tatile girmeden hemen önce sözde istihdama özde işverene kalkan olma gayesiyle yeni teşvik paketleri gündeme gelmişti. Meclisin tatile girmesi ile kısa süreliğine rafa kalkan bu düzenlemeler 16 Ekim’de torba yasa kapsamında yeniden önümüze koyuldu.

İşsizlik sorunu bir dizi teşvikler meselesine indirgenirken; iktidarın, işçi sınıfının tüm hak ve kazanımlarının altını oyan politikaları “işsizlikle mücadele” yöntemi olarak sunulmaya çalışılıyor.

Tabii bu rekor işsizlik seviyelerine nasıl gelindiği sorusu ya hasıraltı ediliyor ya da cevap kestirmeden pandemi etkilerine bağlanıyor.

Oysa düzenlemenin bizzat kendisi Covid-19’un etkilerinden fazlasına işaret ediyor.

Kanun teklifi ile sosyal güvenlik teşvikleriyle ilgili yapılması öngörülen düzenlemeler kapsamında:

Birincisi, Covid-19 kaynaklı kısa çalışma ve kısa çalışmanın sona ermesini takiben sağlanan normalleşme desteğine ilişkin Cumhurbaşkanına tanınan yetki süresi 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatılıyor.

İkincisi, istihdamın artırılması amacıyla işverenlere “kolaylık” için 2020 yılı sonuna kadar uygulanacak olan destek ve teşviklerin uygulama sürelerini 2023 sonuna kadar uzatmak üzere Cumhurbaşkanına yetki veriliyor.

Yani kısa çalışma ödeneğinin süresi 30 Haziran 2021’e; işverene sağlanan prim desteği, prim teşviki, gelir vergisi stopaj teşviki, damga vergisi desteği ise 2023 sonuna kadar uzatılabilecek. Bu teşviklerin ise bizlerin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılandığını unutmamak gerekiyor.

İşverene destek bu kadarla da sınırlı değil. Aynı zamanda, 25 yaş altı ve 50 yaş üstünü işveren için daha az maliyetli hale getirme amacıyla belirli süreli iş sözleşmesi tanımlanıyor. Temmuz yazımda da belirttiğim gibi “Belirli süreli iş sözleşmesi ile işverene bu yaş grubundaki işçileri istediği gibi işe alıp işten çıkarabileceği yasal zemin sunuluyor. Normalde yasal olarak belirli süreli iş sözleşmesi, işin bitirilmesi belirli bir süreyle öngörülebiliyorsa yapılır, yani çok sınırlı ve istisnai durumlar için geçerlidir. Ancak bu teşvik sonucunda bu yaş grubundakiler için belirli süreli iş sözleşmesi bir istisnadan çok kural halini alıyor.” Bu uygulamanın geçmesi, başta kıdem tazminatı olmak üzere, ihbar tazminatı, işe iade davası ve sendikalaşma haklarının da elden alınması anlamına geliyor.

Esnek ve güvencesiz çalışmayı daha da yaygınlaştıracak bu uygulamaya karşı Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), 81 ilde sokağa çıkma kararı aldığını açıkladı. Bu kararın takipçisi olmalıyız. Pandemi süresince sendikaların başarılı bir sınav verdiği maalesef söylenemez. Saldırılar karşısında işçi sınıfının birleşik ve örgütlü mücadelesi halen en büyük ihtiyaç. Faturanın her defasında emekçiye kesildiği, güvencesizleştirme adına her durumun fırsata çevrildiği koşullarda sendikaların hem bu saldırılara hem de işsizlik ve yoksulluğa karşı acil bir mücadele plan ve programı oluşturması hem işçi sınıfının hem de sendikaların geleceği adına büyük önem taşıyor.

ABD seçimlerine dair ilk gözlemler: Liberal yama dikiş tutmadı

0

Sena Aydın & Kaan Gündeş

1.) En önemlileri Pennsylvania, Michigan, Kuzey Carolina, Georgia, Wisconsin, Michigan olmak üzere salıncak eyaletlerde Trump ile Biden şu anlık baş başa gidiyor. Açılmayan oyların (%10-15) büyük çoğunluğunun posta yoluyla kullanılan oylar olduğunu ve tarihsel olarak posta yoluyla kullanılan oyların genelde Demokratlara gittiğini düşünürsek, şu noktada Biden’ın hala sonuçların kesin olmadığı salıncak eyaletlerde açılmayan oyların bir kısmını alması gerekiyor ki bu eyaletleri kazanabilsin. An itibariyle Biden halk oylamasında ve electoral college delege sayısında önde (şimdilik Biden 238 ve Trump 218 delegeye sahip). Ancak bu durum her an değişebilir. Çünkü, örneğin Trump Pennsylvania’yı kazanırsa bir anda 20 delege kazanacak. 

2.) Demokratların Senato’yu kazanması da bu gidişat çerçevesinde artık neredeyse imkânsız. Yani Demokratların aynı anda hem Meclis, hem Senato, hem de başkanlığı kazanma hayalleri çoktan suya düştü (şimdilik Meclis’te Florida’dan iki sandalye kaybedip, kaybedilen sandalyeleri Kuzey Carolina’dan iki sandalye kazanarak telafi ettiler).

3.) Trump ve Biden yarışının baş başa gidiyor olması, Demokrat Parti’nin ABD’nin ezilenleri karşısındaki siyasal iflasının en keskin göstergelerinden birisi. Bütün büyük günlük gazetelerin ve medya kuruluşlarının, Wall Street’in küreselleşmeci olan ve gümlük duvarı karşıtı sermaye gruplarının, dış politikada Avrupa Birliği’nin, iç politikada Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel omurgasının ve hatta eski Bush hükümetlerinin kadrolarının ve Siyah Hayatlar Değerlidir ismindeki çok-sınıflı toplumsal hareketin kamu figürlerinin desteğini arkasına almış olan Biden’ın sandıkta gösterdiği performans, Obama hükümetlerinin 2008 kriziyle yüzleşme yönteminin toplumda ne denli derin bir öfke biriktirdiğini ispatlıyor. 

4.) Büyük oranda Demokratların kontrolündeki medyanın beklentilerinin aksine Biden’ın açık ara zafer kazanması gibi bir durum olmadı. Oldukça kafa kafaya giden bir başkanlık yarışı söz konusu. Bu, Demokratların seçim kampanyasının oldukça başarısız olduğunun bir göstergesi. Yaşadıkları iç krizi Biden etrafında konsolide olarak ve Sanders’ın işçi sınıfına ihanet edip adaylıktan çekilerek Biden’ı desteklediğini açıklamasıyla görece atlatmış gözüken Demokrat Parti’nin kimlik politikaları ve salt Trump karşıtlığı üzerinden yürüttüğü seçim kampanyasının halk sektörleri içinde bir karşılık bulmadığı açık. 

5.) Kuzey Amerika’daki oy kullanma oranı diğer “gelişmiş ülkelere” kıyasla oldukça düşük olsa da bu seçimlerde oy kullanabilen nüfusun yaklaşık %67’si sandığa gitti, ki bu Birleşik Devletler için oldukça yüksek bir oran. Dolayısıyla toplumsal çapta bir politizasyon sürecinin yaşandığı ortada. Ama görünen o ki Demokrat Parti’nin sandığa gitmeye ikna ettiği kesimler, liberal medyanın ulaşamadığı, dolayısıyla “ümit vaat eden” anketlerin parçası olmayan Trump destekçilerinin sayısından oldukça az. Şu denebilir ki, Amerikan kırsalı ve işçi sınıfı ağırlıklı olarak Trump’a oy vermeye devam etti ve siyah nüfusa dönük (Cornell West, Angela Davis gibi entelektüeller ve Siyah Hayatlar Değerlidir tarafından yapılan) “kötünün iyisi olan Biden’a oy vermemiz gerek” çağrıları siyah işçi sınıfı içerisinde beklenen karşılığı bulmadı (misal bakınız Pennsylvania). 

6.) Seçimlerin arifesinde bütün büyük medya kuruluşları Biden’ı kolay bir zaferin beklediğini yazıyordu. Sosyal medya ve benzeri mecralarda merkez-sol, liberal ve reformist değerlere bağlılığını ilan eden kentli küçük-burjuva sektörlerin hezeyanları, onların ABD gerçekliği yerine kendi psikolojik atmosferlerini doğru kabul eden çarpık metotları, toplumsal düzlemde yaşananlardan olan kopuklukları orta ve orta-üst sınıf sektörlerin paylaşım ve iletişim adreslerinde Trump’ın daha seçimin öncesinde mağlup olduğuna dair fantastik bir önyargı yarattı. Sahte “zafer” nidaları doğuran bu çarpık yöntemin kaynağında yatan olgu, ABD toplumunun 21. yüzyılın başından bugüne ne gibi dönüşümler geçirdiğinin maddeci bir perspektiften analizini yapamamanın kendisidir. Trump ile onun siyasal-ekonomik ajandasını yaratmış olan, ona hayat öpücüğü vermiş olan kapitalizmin korkunç krizleri ortadan kaldırılmaksızın, Trump’ın kendisi veya onun ajandasının taşıyıcılığını üstlenecek olanlar neden yenilsinler ki? 

7.) Trump ve onun programı, DP’nin hatalı reklam kampanyalarının veya Clinton ile Biden’ın hatalı sloganlarının veya sandığa gitmeyen Demokrat Partililerin veya ABD nüfusunun genelinin sözde demokratik değerlere olan doğuştan gelen kayıtsızlığının bir sonucu değildir. Trump, gerileyen ABD emperyalizminin semptomatik bir göstergesi; can çekişmekte ve çürümekte olan ABD kapitalizminin siyasal üstyapıdaki bir tezahürü; virüsle karşılaşan bağışıklık sisteminin vücuda saldırmasında olduğu üzere hastalığın sebebi değil sonucu olan bir fenomendir. 

8.) Seçim sonuçlarının ilksel göstergeleri arasındaki birinci maddeye yazılması gereken budur: Trump’ın temsil ettiği koyu gericilik dalgasının karşısında, elinin altında en geniş toplumsal ve finansal kaynaklara sahip olan Demokrat Parti, neredeyse bahsini etmeye değmeyecek olan zayıf, topal, ölü doğan bir alternatif oluşturmuş ve bu sözde “alternatif” de ABD toplumunun onayını hiçbir şekilde alamamıştır. Biden’a verilen zayıf ve hatta utangaç desteğin ardında yatan duygu, ABD işçi sınıfının Trump ile Biden arasında – haklı olarak (!) – aslında hiçbir politik ve jeostratejik farklılığın yatmıyor olduğunu hissetmesidir. Bu farklılığı New York Times kendi gazetesinin köşelerinde veya CNN kendi haber bültenlerinin orasında ve burasında hissetmiş olabilir, hissettirmeye çalışmış da olabilir; neyse ki işçi sınıfının maddi refleksleri bir kere daha, liberal wishful thinking’lere kıyasla hayata daha yakın olduğunu gösterdi ve Biden ile Trump arasında sözlü olarak yaratılan ayrımın, özde hiç de mevcut olmadığını ispat etti. 

9.) Bunun anlamı, Biden kampanyasının neredeyse resmî sloganı halini almış olan “kötünün iyisini tercih edin” politikasının artık ABD işçi sınıfı ve siyahi halk arasında hiçbir karşılık bulamadığıdır. ABD işçi sınıfının sandıkta gösterdiği refleks “kötünün iyisi” yerine, onun daha orijinalinin, o kötüyü daha iyi bir şekilde temsil edilecek olanın pekala “kötünün iyisinden” daha iyi olabileceğidir. “Kötünün iyisi” politikasının sosyal iflası ise toplumun bağrında yaşanan krizin belki de en köşeli tezahürlerinden olmuştur. Kitleler Trump’ın ekonomik kriz ve pandemi sorunları karşısında benimsediği ölümcül program karşısında olduğu iddiasındaki Biden’ın programını, pürüzsüz ve üzerine tartışma olamayacak şekilde zafere taşımayı tercih etmemiştir. İşçi sınıfının Biden’a açık çek vermiyor oluşunun sebebi, onun “kötünün iyisi” seçeneğinin ardından yatan politik sahtekarlığa yakından aşina olmasıdır. Bu işçi sınıfı General Motors’da, okullarda, hastanelerde, fast food zincirlerinde ve çağrı merkezlerinde greve çıkarak, yaz aylarını ayaklanmacı seferberliklerle geçirerek, Sanders’ın kampanyasına göz kırparak “kötünün iyisini” değil, kendi devrimci seçeneğini talep ettiğini defalarca ve oldukça radikal şekillerde zaten göstermiştir. 

10.) Mevcut tabloyu ABD’li beyaz işçi sınıfının özüne atfedilen bir ırkçılık veya sağcılık eğilimiyle açıklamaya çalışanlar, ömürlerini Trump ve benzeri gericilerin hükümetleri altında geçirmeye hazır olsunlar. Zira böyle bir öz mevcut değil. Onların akademik darkafalılıkları bunu kavrayamayacak olsa da Trump’ın, bütün anketlerin ve medyadaki söylemlerin aksine hala bu yarışın tartışılan bir parçası olarak kalmasının nedeni, onun krizin bir nedeni olmaktan çok sonucu olmasında yatıyor. Trump’ın olası zaferini veya Biden’ın son derece zorlanmış olacak olan olası zaferini anlamak isteyen biri, öncelikle Trump’a yaşam vermiş olan kapitalist konjonktürü anlayabilme kapasitesini gösterebilmelidir. 

11.) Trump bir sonuçtur; on yıllara yayılan askerî emperyalist saldırganlık politikalarının kamu kaynaklarını kurutmasının, 2008 çöküşünün yoksulların evlerine ve birikimlerine el koyarak atlatmaya çalışan bankaların diktatörlüğünün ülke içinde yarattığı toplumsal enkazın, önü alınamayan sosyal eşitsizliğin, zenginlik ile refahın sömürücü ve asalak bir toplumsal azınlığın elinde tekelleşmiş olmasının, mali oligarşinin siyah ve veyaz işçi sınıfının kanıyla beslenmesinin bir sonucudur. Bu sonucu, nedenlerinden kopararak yenilgiye uğratamazsınız. Mali oligarşinin Trump değil Biden tarafından temsil edilmesini öngören bir programla, belki de 21. yüzyıla kanlı damgalarını vurmaya hazırlanan Trump’ları engelleyemezsiniz. Bu Marksist bir klişe değil, hayatın kendisidir. 

12.) Pekiyi kapitalist yıkımların sonucu neden Trump oldu? Bunun başlıca nedeni iki partili aristokratik seçim paradigması ve işçi sınıfı hareketinin sendikalar ile partiler düzeyinde politik ve örgütsel bağımsızlığının sağlanamamış olmasıdır. Demokrat Parti’nin bütün toplumsal hareketleri, siyah radikalizmini, işçi sınıfının sendikal hareketini kendi kurumsal bünyesinde soğurmaya çalışması, bunu yapamadığı anda da bu hareketlerin aktif olarak önünü kesmesi, bu yıkımların sonucunu Trump kıldı. Ancak Trump’ın ve Trumpçılığın yenilmesinin iki partili aristokratik çıkmazın yenilgisiyle ve bu oligarşik seçim mekanizmasının da Amerikan finans baronlarının yenilgisiyle mümkün olduğunu ortaya koyabilen bir sosyalist perspektif, Trump tipi Bonapartist rejimlerin yoksulların tepesinde sopa sallamasını durdurabilir. Bu perspektifin ise biricik ihtiyacı şudur: Amerika Birleşik Devletleri işçi sınıfı hareketinin ve siyah özgürlük mücadelesinin bütün düzen partilerinden, ancak özellikle de Demokrat Parti’den kopması ve kendisini bağımsız bir biçimde örgütlemesi. Başka bir yol olduğunu iddia edenler arsız yalancılardır, başka da bir şey değil. 

13.) “Trump’ın tabanı” nitelendirmesi liberal bir yalandır. “Trump’ın tabanı” tanımı idealist bir soyutlama ve olayların materyalist kavranışından bir kopuştur. Bu tanımla liberal medya, beyaz üstünlükçü ırkçılığın ABD’nin demografik bir doğal parçası olduğunu, ırkçılığın kökeninin beyazların ırkçı olmasında yattığını ileri sürmektedir. Yanlış. Irkçılığın kaynakları Wall Street’in sakinlerinin savaş eken ve sefalet biçen diktatörlüğündedir. Trump’ın zaferinin nedeni, ABD’ye özgü ve onun mantıksal bir parçası olan gerici bir demografik bütünün önü alınamaz antidemokratik refleksleri değildir. Trump’ın zaferinin nedeni, “Trump’ın tabanı” olarak bahsedilen kitleyi yokluğa ve açlığa ve güvencesizliğe mahkûm eden ABD kapitalizminin mide bulandırıcı aczidir. 

14.) Trump, beklendiği üzere sonuçlar resmî olarak kesinleşmeden kazandığını ilan etti bile. Gidişat kendi aleyhine dönerse yürütme ve yargı sistemlerini kullanarak seçim sonuçlarını sorgulayacağının sinyallerini de verdi: “Zaten biz kazandık, artık oyların sayılması dursun, Amerika’da oylar aynı gün sayılır ve biter” demeciyle Trump, Beyaz Saray’ın aristokratik seçim usullerini dahi çiğneyebilme potansiyeli taşıdığını gösteriyor. Trump, oyların sayılması durdurulsun diye Yüksek Mahkeme’ye başvurma yönünde bir planı olduğunu belirtti ki bu, 1.) geçerli bir neden değil, 2.) şu an da oyların sayılması durdurulsa Trump aslında kaybediyor. Ama Yüksek Mahkeme’ye başka argümanlarla gidebilir. Örneğin herhangi bir ayaklanma ya da şaibeye dönük bir durum olursa halk oylamasına güven kalmadı diyerek aslında halk tarafından seçilen eyalet bazlı electoral college temsilcilerinin eyaletler tarafından atanmasını isteyebilir. Böyle bir durumda kimin (Cumhuriyetçiler ya da Demokratlar) electoral college’da eyaleti temsil edeceği konusunda bir anlaşmazlık yaşanırsa (ki tarihte bunun örnekleri var), temsiliyetin kimin tarafından yapılacağına bir Kongre oturumunda karar veriliyor. Kongre bir karara varamazsa son tahlilde karar anayasaya göre Başkan Yardımcısı’nın, yani Pence’in olacak. Trump’ın, yakın zamanda ölen Yüksek Mahkeme Yargıcı Ruth Ginsberg’in yerine son anda birini atayarak Mahkeme’yi 5’e 4 şeklinde kendi lehine çevirmiş olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor. Ama hala Yüksek Mahkeme’ye gidilip gidilmeyeceği ve gidilirse hangi argümanla gidileceği belli değil. Ancak görünen o ki Trump’ın bunların hiçbirini yapmaya ihtiyacı da kalmayabilir ve ufak bir farkla seçimleri zaten kazanabilir.

15.) Trump bir saray darbesi gerçekleştirebilir mi? Neden olmasın. Burada belirleyici olan ABD yasalarının bir saray darbesini yasaklıyor olması değil, Trump’ın programının temsil ettiği burjuva sektörlerin kurulu Beyaz Saray statükosuyla kendi çıkarları uğruna ne denli büyük çaplı bir paylaşım savaşına girmeyi göze alabileceği. Orta ve orta-üst ölçekli sanayi ve ticaret erbabının, yani milliyetçi ekonomi politikalar eşliğinde palazlanmayı dileyen kapitalist çetenin demokratik ilkelere derin bir saygı duyduğu ve duyacağı yanılgısında olan pek kimse yoktur sanıyoruz. Bu sektörler kendi ekonomik zorunlulukları dolayısıyla, eğer ABD kapitalizmi içerinde eski paylaşım sözleşmesini revize etmeyi gündeme getirmeye itilirlerse, bu saldırı Trump’ın seçim sonuçlarını veya oy kullanma hakkını tanımamasıyla sonuçlanabilir. 

16.) Biden’ın da benzer sınıf basınçlarını ensesinde hissedebileceğini akılda tutarak, bu tehlikeye karşı şu notu düşmek şarttır: Birinci (1765) ve İkinci (İç Savaş) Amerikan Devrimleri’nin ve 1968 benzeri bir dizi toplumsal isyanın bir kazanımı olan Amerikan demokrasisinin mevcut krizi, Amerikan emperyalizminin demokratik metotlar ve araçlarla ulusun yönetilmesinde giderek daha fazla zorluk çektiğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla Amerikan kapitalizminin ulusu demokratik olarak yönetme kapasitesi giderek aşınmakta ve erozyona uğramaktadır. Demokratik yönetim biçimlerinin maliyetini karşılayamayan bir ABD kapitalizminin tercih edebileceği siyasal-askerî rejim biçimi seçeneklerinin sayısı boldur. ABD işçi sınıfı ile siyah halk sektörlerini, başkanlık yarışını kim kazanırsa kazansın, bekleyen önemli sınavlardan biri de budur: Amerikan demokrasisinin krizine son verecek olan devrimci bir çıkış reçetesinin bina edilmesinin gerekliliği ve en temel demokratik haklar ile taleplerin savunulmasının, tartışmasız bir biçimde işçi sınıfının omuzlarında durduğu ve duracağı gerçeği.

17.) Son bir haftadır Biden’in açık ara zaferiyle sonuçlanacak bir seçim sonucu üzerinden hareket eden Amerikan borsalarının seçim öncesi gösterdiği yükseliş trendi de bu sonuçlardan etkilenecek. Borsalar 4 Kasım gününe muhtemel bir düşüşle başlayabilir, ancak demokratik ilkelerin izlenmesine bağlı değil kapitalist çıkarlar üzerinden hareket eden borsanın, tarihsel örneklere baktığımızda bu düşüşten kısa-orta vadede görece toparlanacağını öngörebiliriz. Bu arada seçim sonuçları konusunda belirsizlik devam ederken hala resmi Amerikan Başkanı olan Trump önderliğindeki Amerikan hükümeti Paris Anlaşması’ndan resmî olarak çekilmiş durumda. Biden’in seçimleri kazanması durumunda Demokrat partinin önceliği iklim krizine değil, burjuvazinin rahat soluk almasına vereceği de su götürmez bir gerçek.   

18.) Başkentte zaten Beyaz Saray’ın önü olası protesto gösterilerine karşı 2 Kasım gecesinden itibaren polis barikatları ve polisle çevrilmişti. Amerika’nın DC, Portland, Los Angeles gibi farklı şehirlerinden sandıkların kapanmasıyla birlikte protesto haberleri gelmeye başladı bile, ancak bunlar an itibariyle izole ve kitleselleşemeyen protestolar. 4 Kasım günü için yapılan pek çok eylem çağrısı da mevcut. Eğer önümüzdeki günlerde sokaklarda seçim sonuçlarına yönelik bir seferberlik oluşursa, seferberliğin taleplerinin, kendisinin sunabileceklerinin önüne geçme potansiyelinin farkında olan Demokrat Parti’nin bu seferberliklere bir mezar kazıcı olarak yaklaşacağı açık. Eğer Trump oy kullanma hakkını çiğnerse, ABD’li yoksulları en yozlaşmış ve basit demokratik haklarından olan seçim haklarından mahrum etmeye karar verirse ve bu, bütün bir kurulu sistemi “silahların eleştirisine” konu edecek olursa, DP’nin safı eleştirinin değil, Trump’ın yanı olacaktır. Demokrasi, Demokratlar ile savunulamaz. ABD işçi sınıfı ile siyah halk bu büyük mücadele ekolünde demokrasiyi savunmak için kendi çıplak ellerinden başka bir el bulamayacaklardır. 

DİSK’ten kıdem tazminatının gaspını amaçlayan torba yasaya karşı eylem

0

DİSK, hükümetin ülkeyi sermaye için ucuz emek cennetine dönüştürme yollarından biri olarak kıdem tazminatının gaspını amaçlayan torba yasayı meclise getirmesine karşı birçok ilde işyeri eylemleri ve açıklamalar gerçekleştirdi. Bu eylemler kapsamında 3 Kasım Salı günü Kadıköy İskele Meydanı’nda DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun katıldığı bir basın açıklaması düzenlendi.

Yapılan açıklamada, 25 yaş altı ve 50 yaş üstünün sigortasız ve güvencesiz çalışmasının önünü açan düzenlemenin meclisten çekilmesi çağrısı yapıldı. Hükümetin geçirmek istediği yasaya göre bir kişi bir işyerinde 10 günden az çalışırsa sigortası yapılmayacak. Bu da emeklilik hakkının gaspı anlamına geliyor ve milyonlarca işçinin iş güvencesini etkiliyor.

Arzu Çerkezoğlu, hedeflenen nihai amacın kıdem tazminatının ortadan kaldırılması olduğunu belirttiği konuşmasında şunları söyledi: “Bu her şeyden önce yaşa bağlı bir ayrımcılıktır, hukuksuzluktur. Her üç gençten birinin işsiz olduğu bir ülkede iktidarın yapması gereken, gençlerimize kalıcı ve güvenceli iş imkânı sağlamaktır. İktidar bugün gençlerimizi güvencesiz çalışmanın esnek çalışmanın pençesine atmaya çalışıyor.”

Basın açıklamasında “Kıdem tazminatıma dokunma”, “Çocuklarımın emekliliğine dokunma” ve “Torba yasa geri çekilsin” sloganları atıldı. Hükümetin ülkeyi ucuz emek cenneti yapma hayallerine geçit vermeyeceklerini belirten Çerkezoğlu, DİSK’in meydanlarda olmaya devam edeceğini ve torba yasa geri çekilmeyip görüşülmeye başlarsa TBMM’nin kapısında olacaklarını belirtmişti. Bugün ise TBMM önünde açıklama yapmak isteyen DİSK yöneticilerine polis saldırısı gerçekleşti. DİSK’in meclis önündeki eylemi baskılara rağmen devam ediyor.

Sahte içki: Devletin vatandaşını metil alkol ile cezalandırması

0

Korona’nın canımızı fazlasıyla sıktığı, aşıyı umutsuzca beklediğimiz bir dönemde, her gün bir yakınımızın, tanıdığımızın daha hastalandığı günlerden geçiyoruz. Erdoğan’ın ekmek söylemi üzerinden kimsenin eski Türkiye’deki gibi hiç bir şeye muhtaç olmadığını belirttiği anda hâlâ kimsenin doğru düzgün grip aşısına bile ulaşamadığını hatırlatalım. Toplumsal sağlığımız iktidar ve korona tarafından tehdit edilirken, başka bir kamusal sorun yine kendini hatırlattı, devletin göz yumduğu metil alkol zehirlenmeleri, bilindik adıyla kaçak alkolden ölümler.

10 Ekim 2020

Kırıkkale’de başlayan ve ardından İzmir’e sıçrayan kaçak içkiden ölümler 13 Ekim’e gelindiğinde 43 kişiye yükselmişti. 29 Ekim itibariyle ise ölümler ülke sathında 87’ye çıkmış durumda. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu zehirlenmeden sonra 2020 yılı verilerinden yaptığı açıklaması ise “Yapılan operasyonlarda 2.242 şüpheli hakkında adli işlem yapılmış, 215.285 şişe ile 606.706 litre sahte/kaçak alkollü içki ele geçirilmiş ve 128 adet yasa dışı alkollü içki imalathanesi deşifre edilmiştir.” şeklinde olmuştu.

Gerçekte olan ne?

Sondan başlayacak olursak, metil alkolün fermantasyon ve damıtma ile insanı zehirleyebilecek oranlara getirilmesi sadece endüstriyel amaçlarla kullanılmak istendiğinde gerçekleşebilir. Ve metil alkol insanlar için kesinlikle zehirli ve öldürücü maddedir. Devlet metil alkol üretimi yapan yerleri bilir ve ne kadar üretim olduğunu takip eder, yani bizi yönetenler aslında buna göz yumuyor. Ama, insanları bu tehlikeye rağmen kaçak alkol kullanmaya yönlendiren asıl neden, aşırı pahalı alkol fiyatlarının nedeni olan yüksek vergiler.

Yüksek vergi ile ne amaçlanıyor?

Son 10 yılda alkollü içeceklerden alınan ÖTV rakıda yüzde 443, birada ise yüzde 365 arttı. Mesela rakı tüketimi 2004 yılında 44 milyon litre iken, 2018 yılında 27 milyon litreye düşmüş, buna rağmen 2006 yılında içkiden ÖTV’deki payı %5 iken şimdi %10 çıkmış durumda. İktidar aslında bununla toplum sağlığını korumayı amaçlamıyor, içki içenlerden hem rant elde ediyor hem de onları bir nevi cezalandırıyor.

Ceza değil, toplumdan yana uygulamalar!

Amerika’da 1919’dan 1933’e kadar uygulanan ülke çapındaki alkol yasağının nasıl kaçak üretimi ve buna bağlı mafyalaşma ve denetimsizliği artırdığını bir şekilde duymuşuzdur. Hatta Sergio Leone yönetmeni olduğu Bir Zamanlar Amerika’da filminde bu konuyu dramatik bir şekilde ele alır. Alkol önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi insanın yerleşik hayata geçmesiyle beraber yaşamın bir parçası olmuştur ve değiştirilemez, yasaklanamaz. Önemli olan onu toplum sağlığına tehdit olmayacak şekilde denetlemek ve tüketimi konusunda toplumu bilinçlendirmek.


Sayıştay raporu: Her şey olması gerektiği gibi!

0

Sayıştay, Cumhurbaşkanlığının 2019 yılı harcamalarına ilişkin denetimini tamamladı ve raporunu TBMM’ye sundu: “Cumhurbaşkanlığının 2019 yılına ilişkin mali tablolarının tüm önemli yönleriyle doğru ve güvenilir bilgi içerdiği kanaatine varılmıştır.”  Yani asayiş berkemal!

Devlet harcamalarını denetleyen ve yargılama yetkisi de bulunan Sayıştay’ın her şeyi saymadığını ve saydıklarının hepsini de kamuya açıklamadığını ilk elden belirtelim. Örneğin, kamu kurumlarında suç işlediği kesinleşen kişiler ve işledikleri kamu zararını hesaplayıp hesaplamadıklarını bilmiyoruz, zira “Yargılama Raporları” uzun yıllardır yayımlanmıyor. Yani iş biraz Korona tablolarındaki “hasta sayısı”na dönmüş vaziyette. Bir nevi saymayan kronometre!

Rapora kısaca göz atarsak:

  • 24 Haziran 2018’deki seçimle resmileşen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin harcama tutarı 2019’da 3 milyar 668 milyon lira olmuş. Yani önceki yıla göre 3,8 kat artmış.
  • Beştepe’deki iç Saray ile Okluk Koyu’ndaki yazlık saray için “yapılmakta olan yatırımlar hesabında” 2,2 milyar TL olarak yer alıyor.
  • Makam araçlarından oluşan taşıt malvarlığı 506 milyon liradan 1,2 milyar TL’ye çıkmış.
  • Kâr amacı gütmeyen kuruluşlara yapılan transferler bir yılda 9 milyon liradan 12,5 milyon liraya çıkmış.
  • Personel giderleri, mal ve hizmet alım giderleri gibi türlerin yer aldığı saray harcamaları diyebileceğimiz cumhurbaşkanlığı giderleri ise 2019 yılında toplam 3 milyar 668 milyon TL. 2018 yılında ise bu gider 943 milyon TL idi.

Rakamlardan çok anlamam diyenler için kısaca özetlersek, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin 1 dakikalık masrafının 2 asgari ücretten daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sansürlü rapor bile nasıl bir haraca bağlandığımızı açıkça ortaya koyuyor. Zaten bunu fark eden rejim, geçtiğimiz haftalarda büyük ölçekli projelere ayrılan garanti tutarlarının yeni bütçede yer almaması için birtakım yasal değişiklikleri görüşmeye başladı.

Gizlenemeyen gerçekler

Rejim, rakamları silikleştirmek için yeni formüller arıyor, bilanço çıkarılamasın istiyor. Sermaye ise, bu sisli havadan kârını artırmak için yararlanmaya çalışıyor. Bırakın korona aşısını, herkese yetecek kadar grip aşısının bile tedarik edilemediği bugünlerde şehir hastaneleri, köprüler, tüneller için Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerine bütçeden 31 milyar TL ayrılıyor. Sansürlü verilere rağmen fail de enkaz da gizlenemiyor.

Gizlenemeyen başka gerçekler de var, bunları duymak için gelin maden işçilerine kulak verelim. Onlar gasp edilen hakları için Soma ve Ermenek’ten yola çıktılar ve İzmir-Ankara yolu güzergâhında direniş kampı kurdular. Talepleri ise ölen işçilerin ölüm aylıklarının ödenmesi, işten çıkarılanların ise maaş, kıdem gibi haklarının ödenmesi. “Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden…” diyorlar. Somalı maden işçilerini Denizli esnafı takip ediyor, onları Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri…

Bu haraç sistemine karşı mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Fotoğraf: DHA

Saray’ın dış politikası: bir adım ileri, iki adım geri

0

Saray rejiminin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlemekte olduğu maceracı ve saldırgan dış politikanın son örneğine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde tanıklık ettik. Bugüne kadar TC hükümetlerinin hemen hepsi KKTC’yi kendi “arka bahçesi” olarak görüp müdahaleci bir tavır sergileyegelmişti. Ancak Saray rejiminin son seçim sürecindeki yaklaşımı müdahaleciliğin de ötesinde bir noktaya ulaştı. Dış politikadaki genel sıkışmışlığın karşısında, Tek Adam rejimi, KKTC’de kendi politik yörüngesinde tutabileceği adayı açıktan destekler bir pozisyon aldı. Bunu yaparken de KKTC seçim yasalarını hiçe saymaktan ya da bir hükümet krizi yaratmaktan çekinmedi. Ancak tüm bu sürece rağmen, AKP’nin açıkça desteklediği eski KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Kıbrıs sorununda tek devletli çözümü, federatif bir yapıyı, barışçıl geçişi ve Kıbrıs Türklerinin TC’den görece bağımsız “özgür iradesini” savunan eski Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı, ikinci turda ve çok yakın bir farkla mağlup edebildi.

Seçim öncesi dönemde, Ersin Tatar ile Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz aramaları anlaşması yapan Saray rejimi, Cumhurbaşkanı adayını kendi saldırgan ve maceracı dış politika çizgisi üzerinden araçsallaştırma gayreti içerisindeydi. Seçimlere iki gün kala, 1974’ten beri yerleşime kapalı tutulan Maraş’ın ufak bir bölümünün Erdoğan ve Tatar birlikteliğiyle açıldığının açıklanması da bu saldırgan çizginin perçinleyicisi oldu. Aynı zamanda Maraş’ın açılmasının, seçimlerden iki gün önce, mevcut seçim yasaklarına rağmen KKTC’de, Tatar lehine bir gövde gösterisine büründürülmesi de Ankara’nın seçim sürecine doğrudan müdahalesinin bir kanıtı. AB’den ve Rum kesiminden Kıbrıs’ta statükonun bozulmasının karşısında gelen açıklamalar bir yana, Saray rejimi Maraş’ın açılmasını öyle bir oldu bittiye getirdi ki, KKTC’de bir hükümet krizini dahi göze aldı. Maraş’ın açılmasının bilgisi dahilinde gerçekleşmediğini belirten KKTC Dışişleri bakanı istifasını sunarken, koalisyon hükümeti içerisinde derin bir çatlak meydana geldi.

Ankara’nın tüm açık desteğine rağmen Tatar’ın az bir farkla da olsa da seçimleri kazanmış olmasının önümüzdeki süreç için en temel sonuçlarından birinin, Saray rejiminin Doğu Akdeniz’deki maceracı dış politikası doğrultusunda bir “destekçi” kazanması olduğu söylenebilir. Keza seçimlerin ertesinde Erdoğan ve Tatar’ın bundan sonra Kıbrıs’ta tek devletli çözüm yerine iki devletli çözüm yolunda bir hat izleyeceklerini açıklamaları, bu niyetlerinin bir göstergesi.

Seçimlerin bir diğer önemli ve takip edilmesi gereken sonucu ise, Saray rejiminin tüm bu müdahaleci yaklaşımının, Türkiye’de olduğuna benzer bir şekilde KKTC özelinde de bir kutuplaşma yaratmış olması. Seçimlerin ikinci turuna katılan yüzde 67’nin, yüzde 48’inin Akıncı lehine oy vermiş olması, Ankara’nın KKTC iç siyasetine doğrudan müdahalesinden duyulan hoşnutsuzluğun ve Akıncı aleyhine Erdoğan’ın izlediği kutuplaştırıcı siyasetten rahatsızlığın bir ifadesi. Kuzey Kıbrıs sol ve sosyalistlerinin, “özgür iradenin” çiğnenmesi üzerinden şekillenen bu hoşnutsuzluğu nasıl bir politik hat ekseninde örgütleyeceği ise önümüzdeki dönem açısından belirleyici olabilecek unsurlardan. Tabii mesele Kıbrıs gibi, çözümsüzlüğü uluslararasılaştırılmış ve “özgür iradenin” çiğnenmesi kural haline getirilmiş bir konu olduğundan, öne çıkarılacak politikanın da bütünlüklü ve kapsayıcı olması gerekmekte. Bundan kastımız da salt Ankara’nın saldırgan tavrından öte, hem Yunanistan’ın, hem Türkiye’nin hem de emperyalizmin bölgesel çıkarları uğruna Kıbrıslı halkların kendi kaderlerini boyunduruk altında tutmasına karşı birleşik bir hattın örülebilmesi. Emperyalizmin bölgedeki askeri üslerinin kapatılması, Yunan ve Türk ordularının adadan çekilmeleri gibi talepler etrafından oluşturulabilecek bir birlik Kıbrıslı Rum ve Türk emekçilerin bağımsız ve birleşik Kıbrıs’ını inşa edebilmenin yegane temeli olacaktır. 

Tarihte bu ay: 1 Kasım 2015 sopalı seçimleri

0

Türkiye 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından aslında Haziran 2019’da yapması gereken bir seçimi, 1 Kasım 2015’te yapmaya zorlandı. Türkiye’nin oldukça kısa bir zaman sonra, bir kere daha seçim yapmaya zorlanmasının sebebi, kasımdan beş ay önce AKP’yi, ona mecliste çoğunluğu verecek derecede seçmemiş olmasıydı. Özetle toplum AKP’ye dönük duyduğu güven yitimini seçimle ifade etti; “milli iradenin” 7 Haziran 2015’te ortaya koyduğu iradeyi beğenmeyen AKP ise toplumu bu güven yitimini yeniden değerlendirmeye “davet etti”: Ülke “birdenbire” eşine az rastlanır bir şiddet, saldırı ve baskının sahnesine dönüverdi.

7 Haziran seçimlerinde, AKP’nin parti olarak seçime girmesini istemediği HDP %13 oranında oy aldı. Böylece hiçbir siyasi parti tek başına iktidar olabilmek için gerekli olan 276 milletvekili sayısına ulaşamadı. Bunun anlamı AKP’nin başkanlık rejiminin inşası için gereken meclis çoğunluğuna sahip olmadığıydı. 

Başkanlık rejimini rıza yoluyla tesis edemediğini gören AKP daha haziran ayının başında taktik değiştirdi ve yüksek ihtimalle ileride tarihçiler tarafından Türkiye tarihinin en karanlık beş ayı olarak anılacak olan süreç böyle başladı. 

5 Haziran’da HDP’nin Amed (Diyarbakır) mitingine saldırı yapıldı. Beş kişi yaşamını yitirdi. 17 Temmuz’da Erdoğan çözüm sürecini tanımadığını ilan etti. Hemen üç gün sonra, 20 Temmuz’da, IŞİD üyesi olduğu söylenen bir canlı bomba, Suruç’ta 34 sosyalist genci katletti. Suruç Katliamı’ndan iki gün sonra Ceylanpınar olayı yaşandı: Urfa’da iki polis evlerinde öldürüldü. Bu olay özelde Kürt hareketinin, genelde ise iktidarın bütün muhaliflerinin toplumun gözünde suç unsuru haline getirilmesi için kullanıldı. Bu sırada bir AKP-CHP koalisyonu ihtimali çoktan çöpe atılmıştı. 10 Ekim günü Türkiye, kendi tarihinin en kanlı bombalı saldırısına tanıklık etti. Barış Mitingi’ne yapılan saldırıda 107 kişi yaşamını yitirdi. Davutoğlu 20 Ekim’de meşhur “AK Parti giderse beyaz Toroslar gelir” açıklamasını yaparak, bir kere daha Kürtlere ve muhaliflere gözdağı verdi.

Sonuç? 1 Kasım sopalı seçimlerinde toplum ellerini havaya kaldırmaya ve teslim olmaya zorlandı. AKP 317 milletvekili elde etti parlamentoda. Ancak Erdoğan yine de dilediğini alamadı. Onun hedefi yalnızca meclis çoğunluğu değil, aynı zamanda HDP’nin de %10’nun altında bırakılarak meclisten kovulmasıydı. Erdoğan ne yaparsa yapsın HDP’nin yeniden %10’un üzerine çıkarak meclise girmesini engelleyemedi.

7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 tarihleri arasında Türkiye’de iktidar eliyle sayısız suç işlendi. Bu suçların sorumluları yargı karşısına çıkarılmaksızın Türkiye’de demokrasiden herhangi bir şekilde bahsedebilmek mümkün olamaz.

Deprem yine emekçileri vurdu

0

İzmir’de gerçekleşen 6.9 büyüklüğündeki depremin bilançosu ağır oldu. Bu satırlar yazılırken tespit edilebildiği kadarıyla, 28 kişi hayatını kaybetti, 885’den fazla kişi yaralandı. 17 binanın yıkıldığı depremde en ağır bedeli yine emekçi, yoksul kesimler ödedi. Depreme dayanıksız, riskli konutlarda yaşamaktan başka seçeneği olmaya emekçi aileler can kayıpları yaşarken, pek çok binada ağır hasarlar oluştu.

Gerek İzmir’in, gerekse de Türkiye’nin birçok şehrinin deprem bölgesinde yer aldığının hepimiz farkındayız. Sadece bu senenin başında Elazığ’ı ve Malatya’yı vuran depremde 41 vatandaşımızı yitirmiştik. İzmir’de ise en son üç sene önce 6.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. Buna karşın, 18 yıldır iktidarda olan AKP hükümetinin bütün bu süreçte depreme karşı en küçük bir önlem dahi almadığı, her örnekte yeniden karşımıza çıkıyor. Yalnızca yıkılması gereken ve emekçi halka tahsis edilmesi gereken güvenli konutlardan bahsetmiyoruz. Depremin ardından çok büyük önem taşıyan afet yönetiminin dahi hükümet tarafından planlanmadığı anlaşılıyor. İnşaat Mühendisleri Odası’nın vurguladığı gibi, depremin ardından ulaşımın koordine edilememesi, trafik akışının yönetilememesi, arama kurtarma çalışmalarını aksatırken, toplanma alanlarının dahi gerekli koşulları sağlayacak biçimde ve yeterli miktarda tespit edilememiş olması, hükümetin içinde bulunduğu acizliğin vahim göstergeleri.

Sadece 10 ay önce, Elazığ depreminin ardından, Erdoğan adeta hepimizle alay edercesine “Depremi durdurma şansımız var mı?” diye sormuştu ve depremin bir “kader” ve “imtihan” olduğunu belirtmişti. Bu sırada, deprem vergisi adı altında bugüne dek toplanan 40 milyar dolar civarındaki kaynağa ne olduğunu sosyal medyadan dile getirenler, hükümet tarafından vatan haini ilan ediliyor ve bu kişiler gözaltına alınıyordu. Benzer açıklamaların ve önlemlerin İzmir depreminden sonra da yapılması bir sürpriz olmayacak.

İzmir’de yaşadığımız acı deneyim, hiç şüphesiz, akıllara beklenen bir diğer büyük depremi, ülke nüfusunun üçte birini doğrudan etkileyecek İstanbul depremini getiriyor. İstanbul’da en az 50 bin konutun yenilenmesi gerektiği, aksi durumda en az 150 bin kişinin hayatını kaybedebileceği bilinmekte. Saray rejimi ise deprem tedbirleri yerine kıdem tazminatının gaspı, patronların vergi borçlarının affedilmesi, Kanal İstanbul gibi doğayı geri döndürülemez biçimde katledecek ve on milyarlarca liralık kamu kaynağının betona gömülmesine neden olacak projelerle meşgul.

Rejimin emekçilere saldırıları derinleşiyor

AKP hükümetinin yaratmış olduğu enkaz her alanda kendisini en yoğun biçimde hissettiriyor. Emekçi, yoksul kesimleri ölüme terk eden, ranta dayalı imar politikası bu alanlardan sadece birisi. Hükümetin pandemi politikası da depreme yönelik politikasıyla birebir aynı. Hayatta kalmak için alınması gereken önlemleri vatandaşın üzerine yıkmak, şehir hastaneleri adı altında on milyarlarca liralık kamu kaynağını yandaş patronlara akıtmak ve “milli çıkarlar” adına rakamları saklamak.

Saray ekonomi politikalarının iflas etmesinin bedelini de emekçilere ödetme peşinde. 18 yıllık iktidarın sonunda emekçi kitleler eşi görülmedik bir sefalet tablosuyla karşı karşıya. Damat Bakan çözüm önerisini ise, Türkiye’yi yabancı yatırımcılar için cazip hale getirmek olarak açıklıyor. Yani emek gücünü daha da esnek ve güvencesiz hale getirerek yabancı sermayenin girişini sağlamak. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’ndan geçen Torba Yasa tam da bu hedefin bir parçası. Bu tasarıyla kıdem tazminatının fiilen ortadan kaldırılması hedefleniyor.

Bu tasarı karşısında Türk-İş ve DİSK örgütlü olduğu işyerlerinde basın açıklamaları düzenleyerek tepki gösterdi. Ne var ki, içinden geçmekte olduğumuz olağanüstü dönem ve saldırının büyüklüğü sembolik basın açıklamalarıyla geçiştirilemeyecek kadar ciddi. Emekçilerin yaşadığı yıkım karşısında sendikal konfederasyonlar sahici ve etkili bir eylem planı açıklamalı ve tüm emek örgütleri birleşik bir mücadele hedefi doğrultusunda kenetlenmelidir.

Adı yeni kendi köhne ekonomi programı

0

Her yıl bütçe görüşmelerinden önce açıklanan ekonomik program yeni rejimin jenerik ve içi boş işlerinden biri. İçi boş çünkü ilk açıklandığında (Ekim 2018) 3 yıllık olan bu program, hiçbir öngörüsünü tutturamadığı için başına “yeni” sıfatı koyulup her yıl ekim ayında tekrarlanıyor. Yeni programda doların 2020 için ortalama olarak 6,95 olacağı hedefinden çoktan sapılmışken, 2023 hedefi olan 8,02 dahi şimdiden aşılmış durumda.

24 Haziran 2018 tarihinden hemen sonra Varlık Fonu’nun başına geçen Erdoğan, Ekonomi Bakanlığına Berat Albayrak’ı atadı. Sonraki aylarda Merkez Bankası (MB) Başkanı’nı da görevden alarak para politikalarına hâkim oldu, böylece ekonomik denetimi tamamen yürütme erkini üzerine aldı. “Bana yetkiyi verin, faizle enflasyonla nasıl mücadele edilir göreceksiniz” diyen Erdoğan’a yetki fazlasıyla verildi. Başkanlığın ilan edildiği gün doların 4,70 olduğunu hatırlatalım. Fakat gelinen süreçte enflasyon da işsizlik de faiz ödemeleri de tavan yaptı.

Pandemi yılı olan 2020 içinde gerçek işsizlik (geniş tanımlı) ve döviz kuru rekor kırdı. Hem pandeminin çeşitli sektörler üzerindeki etkisi (turizm ve ticaret) ve öncesindeki mevcut kriz gibi faktörlerin faturalandırılmasıyla oluşan 2021 bütçesinde emekçiler aleyhine büyük maliyet hesapları yaptıkları görülüyor.

Şu an resmi enflasyon %11,75. Bunun gerçeği yansıtmadığını, TÜİK’in sarayın kapıkuluna dönen bir kurum olmasından biliyoruz. Tüm sayılarla eğip bükebildikleri oranda kendi ihtiyaçlarına göre oynuyorlar. Örneğin, bu yıl çift hanede küçüldük dememek için ikinci çeyrek büyüme oranını eksi %9,9 olarak hesapladılar. Faizle mücadele diyerek 2019’da MB yedek akçeleri, 2020 yılında da MB rezervleri bitirildi. Faizin, doların yükselmesi pahasına düşük tutulmasının gerçek sebebi, faiz lobisiyle mücadele değil, kredi oranlarının artırılmasıdır. Böylece insanları kolayca borçlandırarak, tüketimin ve hormonlu büyümenin sağlanması asıl hedefti. Fakat dolar 8’e dayanınca faiz bir miktar artırılsa da gerçek enflasyon oranının çok altında kalmaya devam etti. Son MB toplantısında herkes yeni bir faiz artışı beklerken politika faizi sabit tutuldu. Yüksek ihtimalle saraydan son dakika emir geldi. Bunun sebebi, temmuz ayında yaşanan kredi patlamasının bir miktar frenlendiği ortadayken sarayın kredilerin daha da durulmasını istememesi. Çünkü pandeminin hızla arttığı Avrupa’da yer yer bahar önlemlerine dönüldüğü ve grip mevsiminin geldiği de düşünüldüğünde ekonominin her alanında nisan-mayıs ayına dönme ihtimaline karşı alınan “önlem”, (iktidarın vizyonsuzluğuyla paralel bir şekilde) yeniden kredi miktarlarının artırılması ya da düşmesinin engellenmesi için reel faizlerin (enflasyona göre) düşük tutulması oldu.

Pandemi bütçesi

Krediler düşmesin diye faiz artırmayan iktidar, doları MB rezervleriyle baskılamaya çalışıyordu. Fakat rezervlerin bittiği tescillendi. MB’nin silahlarının bitmesi para politikalarıyla ekonomiyi yönetme döneminin de sonu anlamına geliyor. Mali politikalarda izlenen yol ise hazinenin hem dolarla hem de TL ile daha çok borçlanması olmuş durumda. 2020 bütçe açığı ise revize edildi: 139 milyar TL öngörülen açık, 239 milyar TL ile yılı kapatacak. 2021’de bu açığın 245 milyar TL olması bekleniyor ama ileride yukarı yönlü revize edileceği kesin. Ayrıca 2021’de toplanması planlanan tüm vergilerin %52’si KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden gelecek. Dolayısıyla yine vergi yükü emekçilerin üzerinde olacak. Bu vergi gelirlerinin %20’si devletin borçlarının -sadece- faizine gidecek. Bu faiz gideri 179,5 milyar TL. Önümüzdeki üç yılda ödenmesi düşünülen toplam faiz miktarı ise 602 milyar TL olacak. Hani faiz lobisiyle mücadele ediliyordu?! Bu soruyu sormak emekçilerin hakkıdır.

Emekçilerden toplanan vergilerin faize ve dış borca akıtılması kabul edilemez. Dış borç ödemeleri, faizleriyle birlikte iptal edilmelidir. Emekçilerin lehine bir acil bütçe yapılarak, artık ödenemez duruma gelen hane halkı borçları da silinmelidir. Şu an 25 milyonluk icra dosyasının olduğu bir ortamda torba yasa ile vergi borçlarının yapılandırılarak ödenmesinin garanti altına alınması sağlanmaya çalışılıyor. Tek hedef ödenemez borçların ödenebilir hale getirilmesi ve ana paranın bir şekilde taksitlendirilmesine dayanıyor. Vergilerimizin faize ve çeşitli sermaye gruplarının zararını kapatmaya gidecek olması, sermayenin lehine emekçilerin aleyhine bir mali politikanın olduğunu kanıtlıyor. “Faiz lobisiyle mücadele” ise bu politikanın görünür kılınmaması için uydurulmuş bir kılıftan ibarettir. En zengin kesimden %20’lik bir servet vergisiyle bile ekonomideki birçok açığın kapatılabileceğini, mecliste bütçe görüşmelerinin yaklaştığı bir ortamda yine vurguluyoruz!

“Eve ekmek götürememek!” Ekmek askıda mı, değil mi?

0

Erdoğan’ın Malatya’da “keyif çayı” dağıtırken kendisine “İşsiziz, eve ekmek götüremiyoruz” diye seslenen esnafa, “Bu bana çok abartılı geldi” diye cevap verdiğini duymayan kalmamıştır. Öyle ya, 18 yıllık AKP iktidarında böyle bir şey mümkün olabilir mi? Esnaf sonradan “eve ekmek götürememe” ifadesini yaşadıkları ekonomik zorlukları ifade manasında söylediğini, yoksa kendisinin de AK Parti üyesi olduğunu açıklamıştı. Ne hissettiği sorulduğunda ise şöyle demişti: “Cumhurbaşkanına olan sevgimizden şey yapmadık ama kırıldık, üzüldük, olmasa daha iyiydi.” Altı çizilmesi gereken bu kısa diyalog ve açıklama sadece Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumun bir fotoğrafını sunmakla kalmıyor. Daha önemlisi yarına dair, gelmekte olanın ne olduğuna ve yönüne dair çok kıymetli işaretler sunuyor.

Malatyalı esnaf bir istisna mı? Resmi rakamlara göre dahi kayıtlı 4,1 milyon işsiz var. Çalışabilenlerin yarısı açlık sınırının altında maaş alabiliyor. Her üç emekliden ikisi açlık sınırının altında bir maaşla hayatta kalmaya çalışıyor. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar zaten doğru düzgün geçinemiyorlar. Böyle bir Türkiye tablosunda Malatyalı esnaf tabii ki bir istisna değil. Esnafın dükkânını siftahsız kapatmasında da, evine ekmek götürmekte zorlanmasında da şaşıracak bir şey yok.

Şaşılacak olan, iktidar ortağı Bahçeli hâlihazırda “askıda ekmek” kampanyası yaparken Erdoğan’ın “eve ekmek götüremiyoruz” diyen esnafa “abarttın” diyebilmesi. Öyle ya, bu ülkede eve ekmek götürmeyle ilgili bir sorun yoksa, bu bir abartıysa, neden iktidar ortağı MHP “askıda ekmek” kampanyası yapıyor? Madem bu ülkede askıdaki o ekmeği almak zorunda kalacak kadar fakir-fukara yok, neden Erdoğan Bahçeli’ye, “Ortak amma da abarttın, askıda ekmek de neyin nesi” demiyor?!

Bir yanda keyif çayını yudumlayanlar, bir yanda evine ekmek götüremeyenler. Türkiye’nin gerçek tablosu budur. Bu tablo AKP-MHP’nin kapitalist milliyetçi-muhafazakâr başkanlık rejiminin ortak eseridir. Ne diyor İstanbul Valisi: “İstanbullu hasta hasta işe gidiyor. Çünkü Covid’den korkuyor ama işten atılmaktan daha çok korkuyor. Bu noktada bir sorun var.” Evet, sorun bu düzenin kendisinde…

Systemair HSK işçisi sendika hakkı için direnişte

0

Kocaeli Dilovası’nda faaliyet gösteren Systemair HSK fabrikasında 46 işçi Birleşik Metal-İş sendikasına üye olduklarından zorla ücretsiz izne çıkarıldı ve işçiler bu kararı kabul etmeyerek 19 Ekim Pazartesi günü fabrika önünde direnişe başladı. İşten çıkarmayla yetinmeyen Systemair yönetimi, direnişteki arkadaşlarına çay molasında el sallayan iki işçiyi işten çıkarmalar yasaklanmasına rağmen ‘iş ahlakına uygun davranmama’ gerekçe göstererek işten çıkardı. Patronlar için işçilerin dayanışması iş ahlakına uygun değilmiş.

İşçilerin işten çıkarılma sebepleri bilindik bir sebep olan sendikalaşmalarıydı. Birleşik Metal-İş fabrikada yüzde 50’nin üzerinde örgütlenmeyi sağladı. Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından hem sendikaya hem de patrona yetki tespit belgesi 14 Ekim’de gönderilince 15 Ekim’de işçiler toplu şekilde ücretsiz izne çıkarıldı ve bakanlık tarafından kendilerine tebligat gönderilmediğini iddia ederek işçilerin yasal haklarını tanımadı. İşçiler işe iade talebiyle fabrika önünde direnişe başlayınca patron üretime devam eden işçilerle direnişteki işçilerin dayanışmasını engellemek amacıyla fabrikanın bahçesine önce tır yerleştirdi. Bu işe yaramayınca çay molalarının yeri ve saati değiştirildi.

Pandeminin başlangıcından beri ücretsiz izin kullandırtmayan ve işçileri karantina günlerinde bile işe gitmeye zorlayan Systemair HSK yönetimi, şimdi ücretsiz izni işçilerin en yasal hakkı olan sendikalaşma haklarını engellemek amacıyla kullanıyor. Hükümetin pandemi sürecinde işçilerin kölelik koşullarında yaşamalarına olanak veren ücretsiz izin uygulaması patronlara tazminatsız olarak işçileri işyerinden uzaklaştırma imkanı tanıyor. Krizi fırsata çeviren patronlar giderlerini azaltmak amacıyla işçileri ücretsiz izne çıkarırken bu uygulama işçiyi terbiye etmek amacıyla patronun sopasına dönüşmüş durumda.

Hükümet ve patronlar Türkiye’yi patronlar için bir ucuz emek cennetine, işçiler için sömürü cehennemine dönüştürmeye çalışıyorlar. Salgın bahane edilerek türlü teşviklerle işçilerin patron için bir maliyet olmaktan çıkarılması, pandemiye rağmen ve tedbirler yok sayılarak üretimin devam ettirilmesi, sendikalaştıkları sebebiyle işçilerin işten atılması; kapitalizminin işçi sınıfına karşı saldırısının en bariz örnekleri. Bu saldırıları göğüsleyebilmenin ve aşabilmenin koşulu işçilerin birliğinden ve mücadele etmesinden geçmektedir. Patron ve hükümet el ele yasa çıkarıp bunu işçilere karşı kullanıyorlarsa ve örgütlülerse, bizim onlar karşısında daha örgütlü olmamız gerekmektedir.

Yaklaşan ABD seçimleri Türkiye işçileri için önemli dersler barındırıyor

0

Cumhuriyetçi Parti’den (CP) Donald Trump ile Demokrat Parti’den (DP) Joe Biden’ın başlıca adaylar olacakları 3 Kasım’daki ABD seçimleri yaklaşıyor. Trump süreç içerisinde iflas eden sağlık politikasının kurbanı olarak Covid-19’a yakalandı, eli silah tutan sağcı taraftarlarının kilit eyaletlerde sandık başlarında beklemesi çağrısı yaptı ve posta yoluyla oy vermenin güvenilmez olduğunu ilan ederek seçim sonuçlarını kabul edip etmeyeceğine dair kamuoyunda bir şüphe uyandırdı. Biden ise kampanyasını genel olarak, Trump’ın da çiğnediği uluslararası ticari uzlaşının yeniden tesis edilmesi, ABD’nin yeniden sözde eski “demokratik” değerlerinin aklıyla yönetilmeye başlaması ve Amerikan toplumundaki kutuplaşmanın birlik ülküsüyle sonlandırılması gibi soyut liberal ilkelere dayandırdı.

Bu esnada sağlık sistemi hiçbir yoksulun hayatta kalmasını garantileyemeyen ABD’de Covid-19 kaynaklı ölümlerin sayısı 230 bine varmış durumda. Mevcut ölümlerin sayısı, ABD’yi derinden sarsmış olan Vietnam Savaşı’ndaki askerî kaybın yaklaşık 4 katı. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre eylül ayında tarım dışı işsizler ordusuna 661 bin yeni işçi katıldı. Trump’ın seçildiği 2016 yılından bugüne dek toplumun ezilenlerinin ekonomik ve sosyal durumları ile hayatta kalma şartları hiçbir iyileşme göstermedi. Aksine emekçilerin alım gücü kronik bir düşüş halinde ve birçoğu güvencesiz işlerde, sigortaları ya da sendikaları olmadan despotik bir çalışma rejiminin altında çalıştırılıyor.

ABD’de yaz ayları bir ayaklanmalar silsilesi olarak geçti. Siyahi George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi tarihsel bir ulusal isyanı tetikledi. Şu an Biden önderliğindeki DP, bir kere daha tarihsel işleviyle paralel olarak, yaz aylarındaki ayaklanmanın temsilciliğini üstlenmeye, böylece toplumun alt tabakalarında birikmiş olan öfkeyi seçim sisteminin içine çekmeye çalışıyor. Biden’ın bu noktada elini kolaylaştıran iki etken mevcut: 1) Ayaklanmanın fiili önderliğini üstlenmiş olan Siyah Hayatlar Değerlidir (Black Lives Matter) hareketinin başını çekenler ile siyahi kamu figürleri DP’nin çizgisine uyarlanmış vaziyetteler ve 2) sendikaların tepelerine çöreklenmiş bürokratlar da DP’den kendilerine akacak olan maaş çeklerinin beklentisiyle başından beri Biden’ın en çirkin savunucuları arasındaki yerlerini aldılar.

Bu seçimlerde yaz ayları boyunca sokakları dolduran siyahi ve beyaz halk sektörlerinin, geçen sene ABD tarihinin en büyük grevlerinden birini örgütlemiş olan General Motors işçilerinin, sağlık sigortaları olmadığı için ölümle saklambaç oynayan emekçilerin ve sağlık çalışanlarının çıkarlarını Ne Trump ne de Biden temsil ediyor.

Türk ve Kürt işçi sınıflarının ABD işçi sınıfının bugün içinden geçmekte olduğu süreci inceleyerek, kendi mücadelelerinde kullanmaya uygun görebilecekleri derslerin sayısı bol. Nedir bunlar, kısa bir özet yapmaya çalışalım.

1) ABD işçi sınıfının önemli bir bölümü Trump’a oy vermişti çünkü onun milliyetçi ekonomi politikaları ve saldırgan bir dış politikayla ABD’nin çıkarlarını koruyacağına ve ABD güçlendikçe kendilerinin de yaşam şartlarının iyileşeceğine inanmıştı. Bu varsayım yanlışlandı. Trump sadece bir avuç kapitalistin serveti için çarpıştı ve her fırsatta işçilerden alıp zenginlere verdi.

2) Yine işçi sınıfının bir bölümü, Trump’ın göçmenler ile mültecilere dönük şiddet ve yasak politikasının, kendilerinin hayatlarını kolaylaştıracağını umuyordu. Bu da yanlışlandı. Trump bir dolu Ortadoğu ve Afrika ülkesinden ABD’ye girişleri yasaklamış olsa da, ülke içindeki on binlerce göçmeni toplama kamplarına kapatıp ardından onları uçaklarla sınır dışı etse de, bu suç işçilere hiçbir yarar sağlamadı. Aksine işçiler göçmenlerle birlikte mücadele edemedikleri için işyerlerinde daha fazla sömürüyle karşılaştılar. 

3) Kötünün iyisine uyarlanma politikası ve sendikalardan bürokratların defedilememesi dolayısıyla işçi sınıfı söz konusu seçimlere kendisine ait devrimci bir politik seçenekle giremedi. Ona alternatif olarak pazarlanan aday, sekiz yıllık başkan yardımcılığı boyunca bütün sınır ötesi savaşları ve gelir kesintileri ile hak gasplarını desteklemiş olan Joe Biden oldu. 

Sonuç olarak ABD işçi sınıfının bu seçimlere politik-örgütsel açıdan görece zayıf girmesinin nedenleri şunlardı: Bu işçi sınıfının bir kısmı, statükoya karşı olduğunu iddia eden bir müteahhidin önceki seçimlerde verdiği sözleri sınava tabi tutmak için ciddiye aldı ve ona bir şans tanıdı; bu esnada göçmenler ve mültecilerle birlikte mücadele edemediği için bölündü ve ertesinde toplumsal hareketler ile sendikaların tepelerindeki bürokratların ihanetine uğradı. Böylece kendisine önerilen, işçilerin çıkarları açısından vasıfsız ve nihai mücadelesi burjuvazinin ve emperyalizmin çıkarlarını korumak olan bir partinin başkan adayı olan bir liberal aday oldu. Bütün bunlar yaşanırken de derin bir ekonomik kriz ve büyüyen bir pandemiyle karşı karşıya kaldı. 

Hiç şüphesiz Türkiyeli işçiler, yukarıda sunulan tabloda kendilerine tanıdık gelen noktalar bulacaklar ve ABD işçi sınıfının nasıl ve neden politik olarak seçeneksiz bırakıldığını göreceklerdir.

Şili’de Anayasa referandumu: Sokaklarda garanti altına alınması gereken bir zafer

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili seksiyonu Sosyalist İşçi Hareketi’nin (Movimiento Socialista de las y los Trabajadores) Anayasa referandumu sonuçları üzerine yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

25 Ekim’de gerçekleşen Anayasa referandumunun sonucu, geçmişten radikal ve büyük bir kopuşu ifade ediyor. Referandum, fiyat artışlarına, sefalete, yozlaşmış rejime ve Piñera hükümetine karşı 18 Ekim 2019’da başlayan büyük seferberliğin doğrudan bir devamı niteliği taşıyor.

Bu, sokaklara dökülen ve suikastlara, sakatlamalara, hapis cezalarına, kısacası siyasetçiler ve parlamento tarafından desteklenen bir hükümetin şiddetli baskılarına katlanan halkın birlikte kazandığı bir zaferdir.

Toplam oyların %78’inin Anayasa reformunu desteklemesi, Pinochet Anayasası’nın kitlesel reddini açıkça ortaya koyuyor. Bu aynı zamanda, nüfusun çoğunluğunun açık reddine rağmen Piñera’nın ve sağın iktidara tutunmasını sağlayan Anayasa’nın reddi anlamına da geliyor.

Sağın ve sözde muhalefetin beklentilerinin aksine, anlaşmalara dayalı politikalar miadını doldurdu. Bu kesimler referandumdan mevcut Anayasa’da büyük bir değişiklik yapılmasını önleyecek ağırlıklı bir ret sonucu çıkmasını bekliyorlardı. Vetoların ve anayasal değişikliklerin önündeki engelleri korumak adına sağdan gelecek oylara ihtiyaçları vardı. Ancak sağ kanat ve hükümet, %20 gibi oldukça düşük bir destek oranıyla yenilgiye uğradı.

Bu nedenle referandumun bir diğer büyük mağlubu da Piñera hükümeti ve onun destekçileridir. Referandumdaki %20’lik ret oranı, bu sefer Piñera’yı eleştiren en sağcı kesimler de dahil olmak üzere, hükümetin kendisini destekleyen güçlü bir sosyal tabanının var olmadığını bir kez daha göstermiştir. Bir araya geldiklerinde bile güçlü bir destek tabanı oluşturamadılar!

Referandum gecesi yapılan kutlamalar Piñera aleyhine slogan ve pankartlarla doluydu. Milyonlarca kişi hükümete karşı oy kullandı ve bunu sokaklarda duyurdular. Piñera ise Başkanlık Sarayı La Moneda’da yaptığı birlik konuşmasına oldukça uzak kalacak bir şekilde oy kullanma yerini güvenlik sebebiyle ülkenin en zengin mahallelerinden birindeki bir okula aldırmak zorunda kaldı; oyunu kullanmaya çok erken ve kimsenin görmezden gelemeyeceği bir polis eskortuyla eşliğinde gitti. Anlaşılan o ki “protestoları önlemek için yapılan değişiklikler” La Moneda’yı vurdu.

Zaferin şiddeti, 30 yıl boyunca büyük ekonomik grupların, yabancı sermayenin ve baskıcı güçlerin imtiyazlarını, anlaşmalar ve yolsuzluk siyasetinin bulanık suları içerisinde savunan eski düzen partilerini de ölümcül şekilde yaraladı.

Gece yapılan kutlamalar aynı şekilde bu yadsınamaz gerçeği de dile getirdi. Concertación [1] göz önünde olmayan yerel bir parti lokalinde sonuçları kutlarken, PC (Komünist Parti) ve Frente Amplio (Geniş Cephe), halk meclisleri tarafından çağrısı yapılan faaliyetlere katılmak zorunluluğu hissederek başkentin ikincil meydanlarından birinde yapılan kutlamalara katılmaya razı oldular. Muhalefetin hiçbir kesimi zaferin kendisinin olduğunu iddia eden bir kamu eylemi yapamadı! Hiçbiri Plaza Dignidad’da (Onur Meydanı) [2] kendini gösteremedi!

Ancak Anayasa, halkın ve işçilerin referandumdaki kitlesel reddinin ardından ölümcül bir şekilde yaralanmış olsa da henüz ölmedi.

Ya Piñera, rejim ve onun partileri halkın bu zaferini geriletmeye çalışırsa?

Kendimizi kandırmamalıyız; her ne kadar Pinochet’nin Anayasası’na ve hükümete karşı tarihsel bir oylama yapılmış olsa da bu oylama, yolsuz Acuerdo por la Paz (Barış için Anlaşma) [3] çerçevesi içinde gerçekleşti. Tam da bu nedenle söz konusu zafer aynı zamanda çelişkili bir süreci ifade ediyor.

Bu çerçeveyle bizleri, yeni Anayasa’nın düzenlenmesine dönük 21.200 sayılı kanunun yarattığı manevralar ve yalanlar tuzağının içine çekmeye çalışıyorlar. Bu kanun, çokuluslu şirketlerle anlaşmaların değişmesini ve yeni Anayasa’nın bağımsız ve egemen olmasını engellemek isteyen sağ siyasetin ve Concertación’un, Pinochet’nin mirasını savunma yolunda kullanabilecekleri bir kanun, çünkü yeni Anayasa’nın her maddesinin oluşturulacak Anayasa kurulu tarafından tek tek oylanarak, ancak oyların üçte ikisini alması takdirde onaylanacağını öngörüyor. Her şey bir yana bu, oluşturulacak yeni Anayasa’yı 30 senelik partilerin ellerine teslim ederek oluşturulacak kurulda bağımsızları devre dışı bırakmanın önünü açıyor.

Bu nedenle söz konusu bu tuzağı reddetmeye devam etmeli ama bunu sokakları terk etmeksizin ve Piñera’nın bir an önce gitmesini talep etmeyi bırakmaksızın yapmalı ve yeni Anayasa’nın oluşturulması sürecine sonuna kadar müdahale etmeliyiz. Onların bu halk zaferini halkın iradesine karşı kullanmalarının, uzlaşma ve yolsuzluk politikalarının yeni bir versiyonunu dayatmalarının ve kendi istedikleri Anayasa’yı ortaya çıkarmalarının önüne geçmeliyiz.   

Bu ne kadar zor olursa olsun, sendikaların, feminist örgütlerin, bölgesel halk meclislerinin ve seferberliklerin içinden çıkacak adaylarla bu sürece müdahale etmeliyiz. Güçlü aracımız olan seferberliği kullanmayı sürdürmeliyiz, zira bu zaferi mümkün kılan bu seferberlikten başka bir şey değildir.


Piñera derhal gitmelidir.

Politik tutuklular serbest bırakılmalı, davaları ve cezaları düşürülmelidir.

Sokağa çıkma yasağı ve ordunun müdahalesi son bulmalıdır.

Şili Carabineroları [4] lağvedilmeli, tek rütbeli ve halk tarafından seçilecek ve hizmet ettikleri bölgenin sakinleri ile işçilerin kontrolü altında olacak yeni bir kolluk kuvvetleri gücü oluşturulmalıdır.

Şu anda her şeyi kaybetme tehlikesi altındaki Şili halkı, seferberliği sonlandırmamalıdır.

İşçiler, halk kesimleri ve mahalleler, yerli halklar, kadınlar gibi muhalif kesimler, mücadelelerinin önünü kesmeye çalışan bürokrat ve liderleri silip süpüren, işçi sınıfı ve halkın yeni bir antikapitalist, demokratik ve mücadeleci politik önderliğini inşa etmelidirler. Bir işçi ve halk hükümeti için mücadele etmeliyiz. Bu hükümet tipi en yaşamsal taleplerimizin çözümünün biricik güvencesidir. Bu öneriyi savunmak ve onu ülkenin dört bir köşesine taşımak ve mücadelemizi sürdürmek için hep birlikte yeni bir politik referans inşa etmeliyiz.

Bu nedenlerden dolayı sizleri MST’ye (Sosyalist İşçi Hareketi) katılmaya davet ediyoruz. Atölyelerimize ve konuşmalarımıza katılın; mücadele adaylarını beraber belirleyelim ve işçiler ile halkın gerçek zaferini garanti altına alalım. Yani, işçiler ve halk tarafından demokratik olarak örgütlenen sosyalizmi.

[1] Concertación: 1988’de kurulan ve merkez-sol partilerden oluşan koalisyon. Askeri kliğin iktidarını sona erdiren 1990 seçimlerinden 2010’a dek Concertación koalisyonu bütün seçimleri kazanarak Şili’yi yönetti. 2010’da koalisyon Sebastián Piñera’ya yenildi. 2013’te ismi Nueva Mayoría (Yeni Çoğunluk) oldu, ç.n.

[2] Ülkenin başkenti Santiago’da ana meydanı olan İtalya Meydanı’na 2019 yılında başlayan seferberlikle birlikte sokaklardaki kitlelerin verdiği isim, ç.n.

[3] Piñera hükümeti ve muhalefet partilerinin işbirliği içerisinde, yeni bir Anayasa oluşturulması gerekip gerekmediği ve gerekmesi halinde bu yeni Anayasa’nın kimin tarafından oluşturulacağı üzerine referandum yapılması kararına vardığı anlaşma, ç.n.

[4] Carabineros: Şili’nin ulusal polis gücü ve jandarması. İç İşleri Bakanlığı’na bağlıdır, ç.n.

Tayland’da monarşik-askeri rejim karşıtı seferberlik büyüyor

0

Tayland’da kitleler, ülkedeki parlamenter monarşik rejimin devrilmesi, Başbakan Prayut Çan-oça’nın istifası ve yeni bir anayasa oluşturulması talebiyle ekim ayının ortasından beri sokak seferberliklerini sürdürüyorlar. Rejim ve hükümet karşıtı protesto gösterileri, başkent Bangkok merkez olmak üzere, ülkenin tarımsal üretimin yoğun olduğu kuzey bölgeleri ve endüstriyel üretimin çevrelerinde yoğunlaştığı ülkenin dört bir yanına yayılmış on farklı serbest ticaret bölgesi de dahil, farklı şehir ve bölgelere de yayılmış durumda.

Lise ve üniversite öğrencilerinin başını çektiği protestolar aslında Aralık 2019’da gerçekleşen genel seçimler ertesinde başlamış ve pandemi nedeniyle bir süreliğine kesintiye uğramıştı. 2014’te monarşinin de desteğiyle gerçekleşen askeri darbe ertesinde geçici başbakan ilan edilen cunta lideri ve Tayland Kraliyet Ordusu Komutanı Prayut Çan-oça’nın Aralık 2019 seçimlerini şaibelerle dolu bir biçimde kazanması ertesinde Taylandlı gençler ve öğrenciler, “lèse majesté” olarak bilinen ve 35 yıla kadar hapis cezasıyla sonuçlanabilecek krala ve monarşik rejime hakaret suçlarının ceza kanunu kapsamından çıkarılması, ifade özgürlüğü ve öldürülen ya da ortadan kaybolan rejim karşıtı insan hakları aktivistleri, gazeteciler ve öğrencilerin katillerinin bulunarak yargı önüne çıkarılması gibi demokratik taleplerle sokaklara çıkmışlardı.

Mart ayında kesintiye uğrayan protestolar ağustos ayında koronavirüs vaka sayılarının düşüşe geçmesiyle kaldırılan sokağa çıkma kısıtlamalarının ardından tekrar alevlendi. Öğrenciler ve gençler parlamenter monarşik düzen karşıtı 10 demokratik ve ekonomik talep içeren bir manifesto yayımlayarak tekrar sokaklara çıktılar. Bu seferberlik, pandeminin derinleştirdiği ekonomik kriz ile birlikte artan işsizlik, düşen gelirler, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve ülkede giderek artan açlığa rağmen 10. Rama olarak bilinen Kral Maha Vajiralongkorn’un Almanya’da kamu kaynaklarını kullanarak sefa hayatını sürdürmesi ile birlikte toplumun giderek daha geniş kesim ve sektörlerine de yayıldı ve gençliğin başını çektiği bir kitle seferberliğine dönüştü. Tayland tarihindeki en büyük ve en uzun soluklu bu seferberlik, 2016 yılında hayatını kaybeden Kral 9. Rama’nın ölüm yıldönümü için düzenlenen geçit töreni sırasında gerçekleşen protestolarla zirve yaptı. Polisin göstericilere saldırdığı protestolar ertesinde hükümetin olağanüstü hal ilan ederek gösteri hakkını yasaklaması ve sonrasındaki bir hafta içerisinde operasyonlar ve ev baskınlarıyla öğrenci hareketinin liderleri de dahil olmak üzere 87 kişiyi tutuklaması üzerine kitleler, olağanüstü hal kararına aldırmayarak Başbakan Prayut Çan-oça’nın istifası ve monarşinin lağvedilmesi talebiyle her geçen gün sokakları daha fazla doldurdular. Kitlelerin kararlılığı karşısında hükümet beş gün sonunda olağanüstü hal kararını geri çekse de bu geri adım aynı zamanda “sarı ceketliler” olarak bilinen toplumun monarşi yanlısı kesiminin rejimi sorgulayan kitleler karşısında cunta hükümeti tarafından mobilize edilmelerinin ve bu bahaneyle yeni bir askeri darbenin önünü açabilecek bir karar olarak da değerlendiriliyor.

Hükümetin olağanüstü hal kararı karşısında protestocular, Başbakan Prayut’a istifa etmesi ve seferberlik boyunca tutuklanan herkesin serbest bırakılması için 24 Ekim’e kadar süre vermişlerdi. İki talebi de yerine getirmeyen Prayut, 25 Ekim Pazartesi günü parlamentoda gösteriler hakkında özel bir kriz oturumu düzenleyerek protestoculara sokaklarda yaratılan kaosu sona erdirmeleri ve diyalog çağrısı yaptı. Parlamento sözcüsünün “bu oturumun amacı monarşinin rolünü sorgulamak değildir” diyerek açtığı oturum kitleleri sokaklardan çekilme konusunda ikna edemezken, düzen partilerinin tamamının monarşik-askeri rejimin safında yer aldıklarını da bir kez daha göstermiş oldu. Oturum sonucunda seferberliğin ivme kazanarak devam etmesi ve gösterilerin bir kısmının Almanya hükümetinin Kral 10. Rama’nın Almanya’daki politik ve ekonomik faaliyetlerine dönük soruşturma açması talebiyle ülkede bulunan Almanya Konsoloslukları önüne sıçraması, var olan politik krizin derinleşeceğinin sinyallerini de veriyor.

Parlamenter monarşik düzenin kurulduğu 1932 yılından beri 13 askeri darbeye ev sahipliği yapan Tayland’da monarşik-askeri rejim baskı ve sömürü düzeninin garantörü rolünü üstleniyor. Parlamentoda yer alan ve farklı burjuva kesimlerin çıkarlarını temsil eden düzen partileri ise kapitalizmin çıkarları doğrultusunda askeri darbeler kanalıyla iktidara getirilip, monarşinin çıkarlarıyla çatıştıkları noktada gene askeri darbeler kanalıyla iktidardan düşürülüyorlar. Askeri darbelerle desteklenen kapitalist düzene karşı Tayland gençliği ve işçi sınıfının birlikte karşı koyması gerekiyor. Ülkenin farklı bölgelerinde bulunan çeşitli sendikalar ve emek örgütlerinin bir araya gelerek öğrenci ve gençlik seferberliklerini destekleyen hükümetin özellikle pandemi döneminde meşruiyetini yitirdiğini dile getirerek yeni bir anayasa oluşturulmasını isteyen ve işçi sınıfının gençliğin yanında mücadele ettiğini belirten açıklamasını bu yönde atılan çok önemli bir adım olarak okumak gerekiyor. Bu noktada monarşik-askeri darbe rejimine karşı bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis sloganı seferberliklere yön veren diğer taleplerle birlikte, işçi sınıfı ve kitle örgütlerinden oluşan bir hükümetin kurulması yönünde öne çıkarılması gereken bir ihtiyaç olmayı sürdürüyor.

Fotoğraf: Adam Dean, NYT

Rosa Luxemburg Vakfı için İstanbul Sözleşmesi ve feminist hareket üzerine söyleşi

0

Svenja Huck’un Rosa Luxemburg Vakfı adına, İşçi Demokrasisi Partisi üyesi ve feminist Sena Aydın’la hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimleri ve Türkiye’deki feminist hareket üzerine gerçekleştirdiği söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Söyleşinin aslı şu adreste yayımlanmıştır: https://www.rosalux.de/news/id/43208/istanbul-konvention-verteidigen-patriarchat-abschaffen

Svenja Huck: Şu anda Türkiye’deki kadın hareketi İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için sokağa çıkıyor. Peki neden hükümet partileri bu sözleşmeyi tam bu zamanda iptal etmek istiyorlar, sebepleri nedir?

Sena Aydın: Hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden tam da bu zamanda geri çekilmek istemesinin arkasında tek değil, birbiriyle bağlantılı ve rejimin karakterini yansıtan birden çok neden olduğunu düşünüyorum.  

İstanbul Sözleşmesi sadece şiddete uğrayan kadınları korumaya yönelik değil, aynı zamanda kadınlara yönelik her türlü şiddeti önlemeye ve ortadan kaldırmaya yönelik bir sözleşme ve bunu toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması üzerine temellendiriyor. Dolayısıyla başından beri muhafazakâr ve neoliberal politikalar ekseninde kurguladığı rejimini ilerletmek adına cinsiyet eşitliğinin karşısında duran, her fırsatta kadınların kazanılmış haklarına yönelik gerici hamlelerde bulunan, bedenimizi, kimliğimizi ve emeğimizi tahakküm altına almaya çalışan kadın düşmanı bir hükümetin “demokratik açılımlar” çerçevesinde itibarını toparlamak için imzaladığı, ama zaten hiçbir zaman tam olarak uygulamaya koymadığı 6284 Sayılı Koruma Kanunu’nu da kapsayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek istemesi şaşırtıcı değil.

Sadece pandemi ve pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle karşı karşıya olduğumuz yakın döneme baktığımızda bile artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine rağmen hükümetin sorumluluk üstlenmek yerine tam tersine şiddetin farklı türlerini teşvik edici pek çok girişimine tanık olduk. Kadınlara ekonomik olarak saldıran nafaka mağduriyeti tartışmaları, geçirilen İnfaz Yasası, “evlilik” adı altında 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarının aklanması ve affedilmesine yönelik girişimlerini hatırlayalım.

Neden şimdi sorusuna gelecek olursak da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimi, sözleşmenin aileyi yıktığı, eşcinselliğe özendirdiği, hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeni olduğu gibi manipülasyonlara dayanarak birkaç tarikatın, örneğin Uşşaki Tarikatı ya da tarikat gibi hareket eden Türkiye Düşünce Platformu’nun bu yönde talebi üzerine hükümetin gündemine girdi. Buradaki temel kaygının, en gerici, dinci ve milliyetçi güç odaklarıyla ittifakını sağlamlaştırma çabası olduğunu söyleyebiliriz. Aynı Ayasofya’nın ibadete açılması meselesinde olduğu gibi. Dolayısıyla zamanlamayı hükümetin rejimin sınırları çerçevesinde artık engelleyemediği ekonomik yıkım, giderek kaybedilen toplumsal rıza ve iyice belirginleşen yönetme beceriksizliği karşısında en gerici ve baskıcı unsurlara dayanarak iktidarının ömrünü uzatma çabası çerçevesinde okumak gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekiyor: Türkiye’de kadın hareketi AKP hükümetine muhalif kesimler arasında hep en görünür konumda olan hareketlerin başındaydı ve özellikle son birkaç yıldır giderek artan baskılara rağmen sokakları terk etmedi. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme henüz gündemde yokken bile kadınlar artan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri karşısında pandemi koşullarında bile sokaklardaydı. Dolayısıyla hükümetin muhalefet odaklarından biri olarak gördüğü kadınlara yönelik saldırılarının bu dönemde şiddetlenmiş olması sürpriz değil. Yani hükümetin bu dönemde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme girişimini ne kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırılar ne de genel olarak muhalif kesimlere dönük artan baskı ve uygulamalar çerçevesinde tekil bir saldırı olarak okumamız gerekiyor.

Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

SH: Az önce bahsettiğimiz kadın hareketi galiba farklı fraksiyonlardan oluşuyor. Sence hangisi hâkim olanlar ve harekete hangi stratejileri öneriyorlar (ve bunları nasıl değerlendirebiliriz)?

SA: Her ne kadar İstanbul Sözleşmesi bir ortaklaşma zemini yaratmış gibi gözükse de Türkiye’de kadın hareketi senin de işaret ettiğin gibi çok parçalı ve oldukça dağınık. Çok genel hatlarla bakacak olursak kadın hareketi ülkedeki genel siyasi bölünme ve ayrışmalarla paralellik taşıyor, bunun sonucu olarak da kadın meselesini ait oldukları siyasi projeler kapsamında ele alıyorlar diyebiliriz. Biraz açmak gerekirse, bir yanda düzen içi çözümlerden medet uman ve burjuvaziden bağımsız hareket etmeyen kadın grupları ve örgütlenmeleri var. Bunların içerisinde lobi faaliyeti yapan kadın derneklerini, girişimci kadınlar gibi patronların desteklediği kadın vakıflarını, STK’ları, genelde proje bazlı fonlanan kadın girişimcileri ve girişimlerini sayabiliriz. Diğer yandan da toplumsal kurtuluş perspektifi taşıyan kadın örgütlenmelerinden bahsetmek mümkün. Örneğin, Kürt kadın hareketi, sosyalist kadınlar, feminist hareket, antikapitalist Müslüman kadınlar gibi grupları bu kapsamda düşünebiliriz. Bu gruplar toplumsal cinsiyet sorununu politikleştirmeleri, devletin erkek-egemen karakterini sorunsallaştırmaları ve toplumun her alanına sızan cinsiyetçi yaklaşımlara karşı mücadele içerisinde olmalarıyla ilk kamptan ayrışıyorlar. Buna bir örnek olarak feministlerin Gezi Direnişi sırasında cinsiyetçi küfürlere karşı çıkıp “Küfürle değil, inatla diren” sloganıyla seferberliğin dilini cinsiyetçilikten arındırma yönündeki başarılı çabası verilebilir. Ya da iktidarın anneliği kutsayarak “en az üç çocuk” isteyen, aile içi şiddeti normalleştiren, kürtajı ya da kadın seferberliklerini kriminalize eden cinsiyetçi ve erkek-egemen devlet söylemlerini teşhir eden, bunlara karşı pozisyon alan da gene feminist hareket.

Kadın hareketi içerisinde feminist hareketi ayrıca ele almak gerekiyor sanırım. Çünkü LGBTİ+ hareketiyle ilişkili feminist hareketin kadın hareketi içerisinde daha hâkim olduğunu ve özellikle son dönemde kısmen de olsa kadın hareketini etkileyip yönlendirdiğini, özellikle son dönemde toplumsal kurtuluş perspektifine sahip diğer kadın grup ve örgütleriyle yakınlaşıp bazı durumlarda iç içe geçtiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Son dönemlerde sosyal medya üzerinden yürütülen, örgütlü feminist mücadelenin ilerletilmesi adına hiçbir katkı sunmadığı gibi feministler içerisinde de sadece belirli bir kesimin dahil olabildiği oldukça akademik tartışmaları bir kenara bırakırsak bile, feminist hareket nasıl bir mücadele yürütülmesi gerektiği noktasında kendi içerisinde farklı gruplaşmalara ayrılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini salt kadın ve LGBTİ+ bireyleri etkileyen bir sorun olarak gören, dolayısıyla mücadeleye sadece kendini kadın ve LGBTİ+ olarak tanımlayanların dahil olabileceğini savunan feministler var. Benzer bir şekilde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, erkek egemenliğin ekonomik, politik ve sosyal temellerini yeniden üreten sınıf egemenliği, yani kapitalist sistemle mücadeleden bağımsız olarak ele alınabileceğini savunan ve sınıf mücadelesi perspektifiyle örgütlenmenin yerine kimlik politikaları ekseninde yatay kadın örgütlenmelerini yerleştiren gruplar var. Meseleyi salt bir görünürlük meselesine indirgeyerek büyük şehir merkezlerinde haftalık yürüyüşler ve protestolar gerçekleştirerek toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin çözülebileceğine inanan hareketçi gruplar var. Son olarak da feminist hareket içerisindeki farklılıklara rağmen erkek-egemen ve kapitalist devlet ve hükümetler karşısında, örneğin kadın cinayetlerine karşı sürdürdüğümüz mücadelede, birlikte durmaya hiç olmadığı kadar ihtiyacımız varken zaten dağınık ve parçalı feminist hareket içerisinde aktif olarak en geniş eylem birliklerine katılmayı reddeden, kendi politik hatlarını acil talepler etrafında örülebilecek kitlesel mücadelenin önüne koyan sekter oluşumlardan da bahsetmek mümkün.

Özetle, feminist hareketin en temel sorununun keskin örgütlenme modellerinden kaçmak adına politik-programatik bir hat oluşturabilme ve bunu eyleme dökebilme eksikliği olduğunu düşünüyorum. Farklı mücadeleleri ve talepleri bütünlüklü bir program üzerinden ele alamamak; öncelikle toplumda cinsiyet eşitliği meselesi daha konuşulur, daha görünür bir hale gelmişken kadın hareketini dışarıdan destekleyen bağımsız kadınları örgütlü mücadelenin içine çekemeyerek hareketi kitleselleştiremiyor. Diğer yandan da politik program eksikliği olunca hareketin gündemi hep iktidarın gündemleri belirliyor, talepler o an iktidar neye saldırıyorsa ona yönelik geliştirilen talepler oluyor ve dolayısıyla mücadele bir savunma hattına sıkışıp kalıyor. Zaten bu özetle aslında örgütlü sosyalist feministler olarak bizim meseleye nasıl yaklaştığımızı da az çok ortaya koymuş oldum sanırım. Kadınlar olarak maruz kaldığımız sömürü ve baskıların, verdiğimiz mücadelenin son derece sınıfsal bir öze sahip olduğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmanın erkek-egemen kapitalist sistemi de hedef alan, bütünlüklü ve somut politik taleplerde cisimleşen bir programla mümkün olduğunu ve bu yüzden de mücadelemizin sınıf mücadelesiyle örtüşmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum.

SH: Sence sırf kadın olmak böyle bir harekete katılmak için yeterli mi? Mesela KADEM’de çalışan Sümeyye Erdoğan Bayraktar da bir türlü İstanbul Sözleşmesi’ni savunmuş. Böyle kurumlarla beraber çalışmak mümkün ya da faydalı olabilir mi?

SA: Hayır, tabii ki yeterli, mümkün ya da faydalı değil! Aslında sorduğun soru son dönemlerde farklı ülkelerde farklı şekillerde ortaya çıkan %99’un feminizmi tartışmalarını hatırlattı bana. “Hepimiz kadınız ve hepimiz kadın olarak sömürüye ve şiddete maruz kalıyoruz, dolayısıyla hepimiz aynı gemideyiz” anlayışı. Ama değiliz, kesinlikle değiliz! Bu tarz salt “kadınlık” üzerinden kurulan bir zemin, eğer feminizmi salt bir eşit hak arayışı olarak değil de kadınların özgürleşmesi adına, erkek egemen ve kapitalist sistemin lağvedilmesine yönelik bir mücadele olarak görüyorsak, feminizmin politik hattını seyrelttiği gibi mücadelemizi sınıf perspektifinden de uzaklaştırıyor. Bu noktada şunu sormamız gerekiyor: Biz ne için mücadele ediyoruz? Eğer amacımız kadınların özgürleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin son bulması ise, sadece kadınlara yönelik toplumsal baskılara karşı değil, kadınların sömürülmesine karşı da mücadele etmemiz gerekiyor. Bunlar zaten birbirini perçinleyen ve birbirinden ayrılamaz mücadeleler. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerindeki kadınlar olarak şiddete uğramaya, emeğimizin sömürülmesine, emeğin yeniden üretiminin yükünün, yani bakım emeğinin, sadece bizim omuzlarımıza yüklenmesine karşıysak bu durumda aynı zamanda stratejik bir soru da sormuş oluyoruz: Kadın hareketinin nasıl bir tutum alması gerekiyor ki kadınlar özgürleşsin? Bizim için bu sorunun cevabı ataerkil kapitalist sistemi devirmek; ancak bu şekilde kadınlar özgürleşebilir.

Bu söylediklerimi Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olduğu KADEM’in İstanbul Sözleşmesi’ni savunmasına bağlayacak olursak… KADEM, İstanbul Sözleşmesi’nin “eşcinsel yönelimleri meşrulaştırdığını iddia etmenin kötü niyet olduğu”, sözleşmenin amacının “ailelerin yatak odasına karışmak değil, İslami öğretideki karşılığıyla mazluma yardım etmek” olup, toplumsal cinsiyet kavramının “toplumların yüklediği rol ve görevleri ifade etmek” için kullanılan bir terim olması ve “külli bir eşitliği değil”, toplum tarafından zaten benimsenmiş olan cinsiyet rolleri çerçevesinde ortaya çıkabilecek “adaletsizlikleri ortadan kaldıracak bir fırsat eşitliğini” sağlaması temelinde savundu.

Türkiye’de her gün en az bir kadın cinayeti gerçekleşirken ve COVID-19 salgını süresince kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri hiç olmadığı kadar artmışken, kadına yönelik şiddeti önlemeye karşı bir sözleşmeyi savunmanın alkışlanacak değil, zaten olması gereken bir tutum olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Ancak KADEM’in sözleşmeye sunduğu destek aslında şiddetin temelindeki erkek-egemen kapitalist düzeni ve toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak bir yana, tersine bunları yeniden üreten, sözleşmeyi oldukça gerici bir mevziden savunan bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu noktada genel olarak düzen içi reformlar kanalıyla çözüm arayan tüm kesimlerin, örneğin CHP’nin de sözleşmeyi “yok siz yanlış anladınız, sözleşme eşcinselliği savunmuyor” gibi toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini ilerleten değil aksine feminist mücadeleye mevzi kaybettiren, kadın mücadelesini hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemesine indirgeyen bir noktadan savunduğunu da görmek gerekiyor.

Sadece baba Erdoğan’ın bugüne kadar gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirmeye çalıştırdığı kadın düşmanı hiçbir uygulamaya karşı çıkmayan (örneğin fiili kürtaj yasakları ya da kadınların esnek ve güvencesiz koşullarda istihdam edilmesi) KADEM değil, pek çok sermaye grubu ve şirket de İstanbul Sözleşmesi’ni savundu. Tabii ki bunların patronlar nezdinde bir reklam değeri var. Ama cinsiyete dayalı şiddet kapitalist sömürü düzeni tarafından desteklenmiyor mu? Söz konusu kapitalist düzeni ve kâr oranlarını korumak olduğunda emekçi kadınları en başta gözden çıkaran ve haklarını gasp eden aynı patronlar değil mi?

Kısacası en başta söylediğimi farklı şekilde ifade edeyim. Bizim kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Burada bağımsızdan kastım örgütsüz bir mücadele değil. Tersine erkek-egemen kapitalist hükümetlerden, dini kurumlardan, bir yandan kadın hakları savunuculuğu yaparken bir yandan emekçi kadınların sömürüsüne göz yuman geleneksel burjuva partilerden ve patronlardan bağımsız bir kadın örgütlenmesinden bahsediyorum. Çünkü bu tarz düzen içi kurumlarla yapılan işbirlikleri ne kadın mücadelesini ne de sınıf mücadelesini ileriye taşıyor; tersine mücadeleleri geriletip bir savunma hattına hapsediyor.

Sena Aydın

SH: Türkiye’deki kadın hareketinin büyük bir oranı erkekleri dışlamayı tercih ediyor, mesela 8 Mart yürüyüşünden ya da feminizm hakkında olan tartışmalardan. Sence bu doğru bir öz savunma stratejisi mi yoksa erkekleri daha fazla dahil etmek mi gerekiyor?

SA: Kadınların ezilmesine ve sömürülmesine sebep olan her mesele aynı zamanda erkeklerin de yüzleşmesi ve ayrıcalıklarından vazgeçmesini gerektiren bir sorun ve sorun haline de getirilmeli bence. Ataerkilliği yalnızca erkekleri karşımıza alarak ya da dışlayarak yenmemiz mümkün değil; çünkü mücadelemiz bireylere karşı verilen değil sistematik bir düzene karşı verilen bir mücadele. Ek olarak erkek-egemen düzen karşıtı mücadelenin ya da tartışmaların sorumluluğundan erkekleri muaf tutmak ve bunları sadece kadınların göğüslemesi ve ilerletmesi gereken mevziler olarak görmek de yanlış. Yani toplumsal cinsiyet eşitliği aslında adı üstünde toplumsal bir mesele ve sadece kadınları değil erkekleri de oldukça yakından ilgilendiriyor. Emekçilerin giderek artan sömürüsüne dayalı kapitalizm de öyle. Bu kavrayışla, cinsiyetçiliğe, kadınların ezilmesine ve maruz kaldıkları çifte sömürüye karşı sınıf perspektifiyle oluşturulacak bir programla kadınların ve erkeklerin yan yana ve birlikte mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu, kadınlar yaşadıkları deneyimleri paylaşmak, değerlendirmek ve mücadeleye ve taleplere dökmek noktasında kendi öz alanlarına ihtiyaç duymuyorlar ve bu alanlar var olmasın demek değil. Bu, erkek olarak maruz kalmadıkları sömürü ve baskılara karşı verilen mücadelenin başını çekenler ve sözcüleri erkekler olsun demek de değil. Bu sadece erkeklerin de bu kadın mücadelesini benimsemesinin ve savunmasının elzem olması anlamına geliyor. Yani mücadelenin kendisinin hedef açısından belirleyici olduğunu ve de erkeklerin tarihsel bir mücadele içerisinde “tarihi yazan aktörler” olarak değil de mücadeleye ancak her aşamada toplumsal konum ve ayrıcalıklarını sorgulamak zorunda olan aktörler olarak dahil olmasının da kadın mücadelesinin kitleselleşmesi ve sınıf mücadelesiyle birlikte hareket etmesi açısından oldukça önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

SH: Neden sence kadın hareketi büyük şehirlerin merkezinde daha fazla örgütleniyor ama aynı zamanda köylerde ve şehirlerin yoksul mahallelerinde kadına karşı şiddetin çok sert olmasına karşın oralarda örgütlenemiyor? Bunun için nasıl bir strateji geliştirilebilir?

SA: Aslında büyük şehirlerdeki kadın eylemleri ve örgütlenmeleri çok daha görünür olsa da ufak şehirlerde ve bölgelerde de oldukça fazla sayıda kadın örgütü ve mücadelesi sürüyor. Ya da kadınlar farklı mücadeleler içerisinde hükümetin farklı politika ve uygulamalarının kendileri için etkilerini ayrıca tartışıyor, buna yönelik talepler geliştiriyorlar. Örneğin, Denizli’de oldukça aktif bir LGBTİ+ mülteciler hareketi var. Ya da Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar toplu iş sözleşmelerine kreş hizmeti, eşit işe eşit ücret, regl izni ve kadın kotası gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri ekletmek için mücadele ediyorlar.

Ancak bu senin söylediğini çürüten bir durum değil tabii ki — evet şiddetin en yoğun yaşandığı alanlar aynı zamanda en örgütsüz alanlar. Bunun tersi olması da beklenemezdi sanırım. Eğitim ve kamu kaynaklarına erişimin sınırlı olduğu, geçim sıkıntısının yüksek, kadınların ekonomik bağımsızlık olanaklarının ise düşük olduğu, büyük şehirlerde siyasi hareketlerin merkezi olan bölgelerdeki sosyal ve politik destek ağlarının yerine toplumsal baskı mekanizmalarının mevcut olduğu bölgelerde gerçek anlamda hayatta kalma savaşı veren kadınların bu koşullarda kendiliklerinden örgütlenmesini beklemek hem sosyolojik hem de politik gerçeklikle bağdaşmayan bir beklenti sanırım. Ancak bu soru bile bir kez daha aslında meselenin özünün sosyalist feministler olarak ortaya koymaya çalıştığımız gibi ne kadar sınıfsal olduğunu gösteriyor bize.

Bu durum karşısında dünden bugüne kadın mücadelesini bu alanlara sıçratabilecek sihirli bir formül ya da değnek olduğunu düşünmüyorum; olsa bile bunun altını dolduracak mekanizmaları ve politik alanları yaratmamız gerekiyor ki bu sürdürülebilir olsun. Bu yüzden daha fazla kadına dokunabilmek ve kadın mücadelesini kitleselleştirebilmek için emekçi kadınlar olarak mücadelemizi sadece kendi yarattığımız feminist alanlarda ya da sokaklarda değil, sokakları hiçbir zaman bırakmadan işyerlerimizde, fabrikalarda, sendikalarda, meslek örgütlerinde de yürütmemiz ve yükseltmemiz gerekiyor.

SH: Muhafazakâr ve gerici partilerin kadın örgütleri 90’lardan beri büyüyorlar ve kadınları etkileri altına alıyorlar. Bu partiler, vakıflar ve dernekler daha çok yoksul kesimler arasında örgütleniyor. Bunu nasıl başarıyorlar ve buna karşı ilerici örgütlerin bir stratejisi var mı?

SA: Bunu nasıl başarıyorlar sorusuna ne kadar net bir cevap verebilirim bilemiyorum çünkü bu vakıf ve derneklerin son dönemde nasıl örgütlendiğine dair çok fikrim yok. Sadece üniversitedeyken lisans bitirme tezimi 2000’lerin sonunda başörtüsü ve kılık kıyafet tartışmalarının muhafazakâr ya da İslamcı kadın gruplarıyla feminist hareket arasında ortaya çıkardığı görece ortaklaşma noktaları ve bunun Türkiye’deki kadın hareketi üzerindeki etkisi üzerine yazmıştım. Bu bağlamda da birkaç muhafazakâr kadın grubuyla kısa da olsa etnografik çalışma yapma ve onların örgütlenme biçimlerini gözleme imkânım olmuştu. Buna dayanarak şunları söyleyebilirim: Bahsettiğimiz partiler, vakıflar ve derneklerin ya da onların kadın kollarının örgütlenme anlayışı, iktidarın en başından beri savunduğu ve kadının birincil görevinin iyi bir anne, iyi bir eş ve İslami temeller çerçevesinde ahlaklı bir birey olması üzerinden geleneksel toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamamak, ama bu normlar çerçevesinde kadınlara kendilerini ifade etme ve geliştirme imkânları sunmak üzerine kuruluydu. Atıyorum, kültürel bir gezi ya da İngilizce kursu ya da parti modelinden bahsediyorsak zamanla yaşadığı bölgenin kadın kolları liderlerinden biri olma, bu şekilde kendi gelirini kazanma gibi toplumsal ve İslami sınırlar çerçevesinde söz hakkı elde etmenin iktidarını özgürleşme olarak sunan imkânlar gibi. Tabii bu orta ve üst sınıflar içerisindeki örgütlenme modeliydi. Bunun emekçi kadınlar ve yoksul kesimler nezdindeki karşılığı, örneğin yeni doğum yapan bir kadına bebek erzağı götürmek, bir kadının işten atılan eşine kendi eşleri vasıtasıyla iş bulmak, çocukların okul masraflarını karşılamak ya da gene maddi yardımların yapıldığı cenaze ve geçmiş olsun ziyaretleriydi daha çok… Yani devletin sorumluluk üstlenmeyi reddettiği boşlukları doldurmak, iktidarın elindeki imkânları kullanarak ekonomik ve sosyal dayanışma ve güvence ağları yaratarak kadınlara ulaşmak ve bu temelde onları örgütlemekten bahsediyorum. İlerici örgütlerin, özellikle bizim gibi küçük partilerin ya da kadın gruplarının devlet kaynaklarını siyasi çıkarlar adına önlerine serilen bu grupların sahip olduğu maddi imkânlara sahip olmadığını düşünürsek, bu konuda ortaya koyabileceğimiz tek strateji aslında kadınların bu tarz muhafazakâr gruplar tarafından karşılanan gündelik ihtiyaçlarına erişimlerinin sürdürülebilir olmasının ve maruz kaldıkları baskıların sona ermesinin tek yolunun erkek-egemen kapitalist sistemle mücadeleden geçtiğini anlatabilmek; emekçi kadınların ihtiyaçlarıyla özel mülkiyet, sömürü ve baskı üzerine kurulu olmayan bir toplumun inşası mücadelesi arasında köprü görevi görebilecek talepler yükseltebilmekten geçiyor. Örneğin pandemi ve ekonomik kriz döneminde işten çıkarmaların yasaklanması, sağlık ve genel olarak bakım emeğine dair tüm hizmetlerin ücretsiz olarak devlet tarafından sağlanması, ücretsiz ve anadilde kreş hizmeti, tüm kadınların güvenilir ve ücretsiz kürtaj ve doğum kontrol yöntemlerine erişebilmesi, nitelikli ve donanımlı sığınma evleri, kadına yönelik şiddette cezasızlığa ve ceza indirimlerine son verilmesi gibi.

İşyerlerinde mücadeleler sürüyor

0

Kriz ve pandeminin yarattığı ekonomik yıkımı fırsata çevirmek için hükümet ve patronlar işbirliği içerisinde hareket ediyorlar. Patronlar işçilerin üzerindeki iş yükünü artırıp salgına karşı herhangi bir önlem almazken hükümet ise yürüttüğü politikalar aracılığıyla devletin tüm imkânlarını patronların hizmetine sunmuş durumda. Son aylarda yaşananlar bize hem patronların amaçlarını hem de iktidarın kimin yanında olduğunu tekrar tekrar gösteriyor.

Öncelikle hemen belirtelim; salgın işyerleri ve fabrikalarda yayılıyor ve salgın görülen birçok yerde işler durdurulmuyor ve önlemler alınmadan üretim devam ediyor. Bursa’da Delphi Aptiv, Kocaeli’nde Ford Otosan, TTK Armutçuk Müessese Müdürlüğü, İstanbul’da Akcam, Rize’de Çaykur fabrikaları ondan fazla işçide pozitif vakanın olduğu işyerlerinden birkaçı. Benzer bir durumda olan Gebze Tayaş önünde Disk/Gıda-İş 50’den fazla virüse yakalanmış işçinin olduğunu ve fabrikada üretime ara verilmesi gerektiği yönünde bir eylem gerçekleştirdi.

Virüsle mücadele eden sağlık çalışanları da aşırı iş yüküne ve düşük ücretle çalışmaya mahkûm edilmiş durumdalar. TTB’nin ve sendikaların açıkladığı rakamlara göre birçok sağlık çalışanı koronavirüse yakalandı. Yetersiz personel sayısı, ekipman eksikliği, düşük ücret ve uzun çalışma saatlerine karşı haklarını arayıp mücadele eden sağlık çalışanlarına ise soruşturmalar açılıyor. Eskişehir Şehir Hastanesi’nde 200 kadar işçi aylardır maaş alamadıklarından dolayı iş bıraktı. Başakşehir Cam ve Sakura Hastanesi’nde çalışan işçiler ödenmeyen performans ücretleri için alkışlı protesto eylemi gerçekleştirdiler. Dokuz Eylül Hastanesi’nde ise eylem yapan çalışanlara “sosyal mesefaye uymamak” gerekçesi ile soruşturma açıldı.

Salgınla beraber yaşananlar yalnızca virüs ile ilgili değil, tüm sektörlerde işçilerin tüm haklarına karşı saldırıya geçilmiş durumda ve işçiler ağır şartlarda, güvencesiz olarak çalışmaya mecbur bırakıyorlar. Salgınla birlikte değişen tek şey işçilere karşı yapılan saldırının kuvvetindeki artış.

Salgının başladığı ilk günlerde sendikal faaliyetlerin askıya alınmasını ve birçok eylemin ve toplantının salgın bahane edilerek engellenmeye çalışıldığı hatırlıyoruz. Ancak işçiler mücadele etmeye ve sendikalaşmaya devam ediyor, sendikalı oldukları yerlerde ise hakları için mücadeleyi sürdürüyorlar.

Gebze Novares’te Petrol-İş’e bağlı işçiler patronun düşük zam ısrarı karşısında greve çıktılar ve kazandılar. İstanbul Tuzla’da ise Deriteks’e bağlı CPS Otomativ işçileri aynı sebeple greve çıktılar ve zaferle ayrıldılar.

Birçok belediyede de benzer süreçler yaşandı. TİS görüşmelerinin yapıldığı ve imzalandığı birçok belediyede işçiler uyarı eylemleri yaparak ve grev kararları alarak sürece dâhil oluyorlar. Bakırköy, Kartal, Çiğli, Kadıköy, Esenyurt, Sarıyer Belediyeleri bunlardan birkaçı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ise Çalışma Bakanlığı, iktidarın siyasi çıkarlarını göz önünde tutarak davranmış ve geçmiş yıllardan farklı olarak yetkiyi Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş’e vererek sendikal haklara saldırmış durumda.

Bu mücadelelere karşı ise patronlar ellerindeki tüm gücü kullanıyorlar. İşçilerin örgütlenmesini ve sendikalaşmasını engellemek için yasağa rağmen işten çıkarmalar gerçekleşiyor.

Yurtiçi Kargo’da TÜMTİS’e, Beylikdüzü’nde bulunan KT Deri’de Disk/Tekstil’e, Kocaeli’nde bulunan Özer Elektrik’te Birleşik Metal-İş’e örgütlenen işçileri işten çıkartıldılar. Systemair HSK işçileri ise Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için “ücretsiz izne” çıkartıldılar.

KT Deri, Özer Elektirik işçileri ve Systemair HSK işçileri direnişe geçmiş durumdalar. Systemair HSK’da Birleşik Metal-İş Bakanlık tarafından tanınmış durumda ancak TİS için masaya oturmaya niyeti olmayan patron direnişe destek veren işçileri de çıkarmaya başladı.

PTT’ye bağlı taşeron çalışanlar ise ücretlerin ödenmemesi nedeniyle iş bıraktı. Denizli’de Türk Metal’e bağlı Parla Solar’da grev kararı asıldı. Sendikalaştıktan sonra işten çıkarılan Cargill İşçileri’nin direnişi ise hâlâ devam etmekte.

Adana ve Mersin’de ise Soda Sanayi A.Ş. ile Petrol-İş arasında yürütülen TİS görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine alınan grev kararı, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu belirtilerek yasaklandı. Ve grev yasaklanmadan hemen önce işçiler ücretsiz izne çıkartılarak aylık 1070 liraya mahkûm edildi.

Tüm bunların yanına iflas ettiğini ilan ederek işçilerin haklarını ödemeden ortadan kaybolan patronlara karşı verilen mücadeleleri eklemek gerekiyor. Atlasglobal işçileri ve Çorlu’da Grup Tekstil işçileri hiçbir hakkı ödenmeden ve içeride birkaç aylık maaşları kalarak ortada kaldılar. Hem Çorlu’da hem de İstanbul’da çeşitli eylemler gerçekleştiren işçiler haklarını alabilmek için mücadelelerini sürdürüyorlar.

Salgınla birlikte derinleşen ekonomik kriz işçi ve emekçiler için hayatı gitgide daha zor hale getirmekte. İktidarın patronların çıkarlarına yürüttüğü ekonomik ve siyasi politikalar ise krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek bizleri borç içinde, güvencesiz ve geleceksiz bir yaşama mahkûm ediyor. Bu yaşama karşı girişilen her mücadeleye devletin tüm imkânları kullanılarak müdahale ediliyor. Ankara’ya yürümek isteyen maden işçileri askerler tarafından engelleniyor, haklarını aramak için basın açıklaması yapan sağlık emekçileri savcılar tarafından soruşturuluyor, grev çıkmaya karar veren işçilerin grevi Cumhurbaşkanı tarafından yasaklanıyor. Tüm bunlar olurken fabrikalarda çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor, iş cinayetleri artıyor ve herhangi bir önlem alınmıyor, herhangi bir denetim yapılmıyor. İşçiler için çıkarıldığı söylenen “ücretsiz izin” gibi uygulamalar ise patronların elinde mücadele silahına döndü bile.

Ne iktidar ne patronlar bu kadarıyla yetinecek! Patronlar daha fazla kâr elde etmek için her şeyi yapmaya hazırlar. Hükümet ise esnek çalışmayı, kıdem tazminatının gaspını ve emeklilik hakkına saldırıyı çoktan gündeme koydu. Önümüzdeki süreçte krizin daha da şiddetleneceği ve işçi ve emekçilere saldırıların daha da artacağı çok açık. Bu saldırılara karşı yalıtık olarak sürmekte olan mücadeleleri birleştirmek ve tüm emek örgütlerinin ortak bir eylem planıyla mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. İşten çıkarmaların gerçekten yasaklanması, işyerlerinde işçi sağlığının ve iş güvenliği kurullarının işçilerin denetiminde olması, kaynakların işçiler ve emekçiler için kullanılması, kapanan işyerlerinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması, ücretlerin onurlu bir yaşamı sağlayacak düzeye çekilmesi için verilecek mücadele; bizi, ölüm ya da sefalet arasında tercih yapmaktan kurtararak, insanca bir yaşamı olanaklı kılacak.

Bolivya seçim sonuçları tehlikeli bir zafer yanılgısı yaratıyor

0

Bolivya’da devrik başkan Evo Morales’in siyasal hareketi Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), ilk verilere göre ulusal seçimleri %54,42’lik bir oy oranıyla kazandı. MAS ilk turda %50’nin üzerine çıktığı için seçimlerin ikinci turu yapılmayacak. Eğer MAS %50’nin üzerine çıkamasaydı, bu sefer seçimin ilk turda kesin olarak bitebilmesi için, en yakın rakibiyle arasında en az %10’luk bir fark olması gerekecekti. Ancak MAS’ın %50’nin üzerine çıkan oyları, bunu zaten gereksiz kıldı. Partinin oy oranı La Paz ve Cochabamba gibi önemli sanayi merkezlerinde %60’a varıyor. Bu durum, ABD emperyalizmiyle politik ve askerî bir ittifak üzerinden iktidarı gasp eden cuntacı klik ile eski sağcı başkan Jeanine Añez açısından büyük bir yenilgi anlamını taşıyor.

MAS adayı Luis Arce Catacora artık Bolivya’nın yeni başkanı. Onun başlıca rakibi darbecilerin adayı olan Carlos Mesa’ydı ve %29.05 oranında oy aldı (dolayısıyla MAS adayı ile onun başlıca rakibi arasında %25’i de geçen bir oy oranı farkı mevcut). Bolivya faşizminin çeşitli varyantlarının desteklediği Luis Fernando Camacho ise %14’lük bir oy aldı.

MAS’ın zaferi, sivil-askerî darbenin tetiklemeye çabaladığı karşıdevrimin toplumsal tabanının ne denli zayıf olduğunu, nüfus içinde bir karşılığa sahip olmadığını ve dahası bu karşdevrimin kendini dayatmada başarısız kaldığını gösteriyor. Bolivya işçi hareketi gerekli araçlar ile silahlara sahip olamadığı için darbecileri sokakta kovamadığını ancak sandıkta, elinin altında olan araçların el kullanışlısını, bu araçların şimdilik onlar açısından el verişli olanını sahaya sürerek darbecilerin iktidarından hiç de haz etmediğini göstermiştir.

Emperyalizm ile Bolivya oligarşisinin seçim sonuçlarını hızlıca kabul etmiş olmasının nedeni budur. Seçimlerin iptali, parlamentonun kapatılması, seçimlerdeki adayların tutuklanması ve benzeri önlemler, işçi hareketinin sandıkta sergilediği tavrı sokağa taşıyabilirdi ve bu sefer Bolivya işçi sınıfı, oy pusulaları ile mermiler arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında, oy pusulalarını sabır ve huzur içinde beklemeyi kabul etmeyebilirdi.

Darbeden önce Bolivya’da işçi hareketi, köylü direnişi ve yerli seferberlikleri MAS ile kopma noktasına gelmişti. MAS’ın “And Dağları” kapitalizmi hiçbir vaadini yerine getirememiş, devrimci ayaklanmaların hırpaladığı polis devletini ihya etmiş, yerlilerin topraklarını çokuluslu şirketlere pazarlamış ve ücretler ile haklarda devasa kesintilere ve gasplara gitmişti. Seçim sürecinde birtakım işçi ve köylü örgütlenmeleri, Luis Arce ile MAS’ın öne sürdüğü diğer milletvekili adaylarını kamuya açık bir biçimde sorguladı ve onlara verilen desteğin eleştirel olması gerektiği konusunda ısrarcı oldu.

Bu bağlamda Bolivya işçi sınıfı sandıklara MAS’ı zafere taşımak için değil; Trump’ın, Bolsonaro’nun, Piñera’nın, yerli oligarkların ve sağcı soykırım plancılarının yenilmesi için gitti. Ve sandığın başındayken de, elinin altında olan araçlar ve olanaklar açısından en maliyetsiz yolu kullanmayı tercih etti: MAS’a oy verdi.

Bolivya işçi sınıfının eleştirel tutumu aslında kitlelerin psikolojisinin nasıl oldukça özenli ve titiz bir denge üzerinden ilerlediğini gösterirken, MAS’ın zaferi reformist sol tarafından büyük bir zafer olarak pazarlandı. Bu sola göre zafer artık mutlak bir gerçeklik özelliğini kazanmış durumda, dolayısıyla da Bolivya işçi hareketinin diken üstünde olmasına artık gerek yok: “Evlerinize dönün ve bırakın gerisini bürokratlar halletsin!” Reformist sol benzer bir tutumu, Yunanistan’daki faşist örgüt Altın Şafak’ın önde gelen isimlerinin hapis cezasına çarptırılmasında da benimsemişti.

Ancak emekçilere vehamet aşılamaya çalışan bu tutum, yaratılmış olan bir zafer yanılgısına dayanıyor. Bu zafer bir yanılgıdır çünkü;

1.) Seçim sonuçlarına dayanmaktadır. Dünya üzerinde sadece seçimlerle nihai olarak yenilgiye uğratılabilecek olan bir gericilik türü yoktur. Bolivya sağı ve emperyalizm işçilerin ve köylülerin içinde bulundukları sefalet koşullarını istismar etmeyi denemeyi sürdürecektir. Ekonomik krizin pik yaptığı anlarda ordu kendini yeniden bir siyasal aktör olarak sahnelemekten çekinmeyecektir. Bolivya faşizminin bu seçimlerde %14 oranında oy aldığının unutulması, siyasal affı güç bir hafıza kaybı türü olurdu. Kesin zafer işçi sınıfına sandıklarda yalnızca oy atma hakkı tanımakla elde edilemez, aynı zamanda o işçi sınıfının kullanımı için, kendi çıkarlarını gerektiğinde korumasına yarayacak mücadele araçları yaratılmalıdır.

2.) İşçileri eylemsizliğe ve politik arenadan uzaklaşmaya sürüklemektedir. Artık bütün ihtiyaçları giderilmiş olan bir zafer tanımı işçileri atalete ve politikayla ilgisizliğe götürmekte, işçilerin aslında omuzlarında duran politik sorumluluklarıyla işçiler arasında bir mesafelenmeye neden olmaktadır. Yapılması gereken tam tersidir: Zaferin kesin olmadığı, tamamlanmadığı kabul edilmeli, Bolivya işçi hareketinin örgütlenme ile politik faaliyetlerini yoğunlaştırması gerektiği anlaşılmalıdır.

3.) MAS’a politik çapının ötesinde bir karakter atfetmektedir. MAS’ın zaferiyle işçilerin zaferi birbirlerine eşitlenemez. MAS’ın seçimlerden galip çıkması, Bolivya işçi sınıfının iktidar yürüyüşünde aşılması ve zamanı geldiğinde geride bırakılması gereken bir deneyim okulunun ötesinde bir değer temsil etmemektedir. MAS’ın kapitalist doğalgaz ve tarım firmalarının siyasal danışmanı olarak işlev gördüğü, özel mülkiyete “saygılı” olduğu, hiçbir özel işletmeyi kamulaştırmadığı ama birçok kamu işletmesini özelleştirdiği, emperyalizmle mücadeleyi değil diyaloğu önerdiği ne kadar da çabuk unutuldu! Böylesine bir önderlik altında beklenmesi gereken zafer değil, ihanet ve yenilgidir.

Aslında seçim sonuçlarının anlamı şudur: Bolivya işçi sınıfı, köylüler, yerli halklar ve yoksul halk kesimleri, kendilerini yıllar boyunca neoliberal yağma politikaları altında sömüren ve baskılayan sözde sol bir partinin emperyalizm destekli ulusal karşıdevrimci odaklar tarafından devrilmesini kabul etmediğini göstermiş; bu sol partinin söz konusu emperyalizm ile ülke içindeki karşıdevrimcilere karşı sonuç getirici bir eyleme geçmesi durumunda, onun arkasında duracağını, onunla birlikte mücadele edeceğini ispatlamıştır. Bolivyalı emekçilerin seçimlerdeki tercihi bir sözdür: Ülkeyi monopollerin kanlı ve askerî bir diktatörlüğüyle yönetmeye cüret etmiş olanlardan hesap sorulmasına karar verildiği takdirde, bu sürecin destekleneceğine dair verilmiş bir söz.

Şimdi MAS (birkaç ay boyunca cunta yönetiminin yaptıklarını; yani yerli halkın katledilmesini, doğal kaynakların özelleştirilmesini, grevci işçilerin hedef alınmasını, kapitalistlere kaynakların peşkeş çekilmesini aslında yıllardır sürdüren bu parti), kitlelerden verilmiş bu onayı değerlendirebilecek mi? MAS’ın darbe bir kere ülkede mevzi üzerine mevzi kazanmaya başlayınca nasıl bir çizgi izlediğini hatırlıyoruz: Sokağa çıkan ve darbecileri bu cüretlerine pişman etmeye and içmiş olan madencilere, köylülere ve yerlilere MAS, eve dönme çağrısı yaptı. MAS’ın valileri bütün yerellerde darbecilerle diyalog geliştirilmesini önerdi ve ardından MAS ile ordu arasında bir koalisyon kurulduğu görünümü verecek şekilde darbecilerin oluşturdukları çeşitli yönetim pozisyonlarına yerleşti. Darbeye karşı ulusal bir acil eylem planı oluşturulması önerisi yapan sendikalar susturuldu.

Özetle darbe sırasında MAS’ın işlevi, darbeye karşı direnişin, Bolivya kapitalizminin varlığını tehdit edecek bir boyuta sıçramasını engellemekti. MAS direnişçileri sistem içi sınırlara davet etti. Bir devrimci önderliğe sahip olmayan kitleler, MAS’ın ihanetinin de etkisiyle yenildiler ve birkaç aylığına da olsa darbeciler kendi iktidarlarını konsolide etmeyi başardı. Bu yüzden yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı olumsuzdur: MAS, işçi sınıfından kendisine verilmiş olan darbecilere karşı eyleme geçme iznini kullanmayacaktır.

Oligarşi ile generallerin yeni bir hamlesi nasıl önlenebilir? Yapılması gereken ilk iş, tumturaklı ve gerçeklikten kopuk zafer nidalarıyla Bolivya işçi hareketini tetikte olmamaya alıştırmanın önüne geçmektir. Bununla birlikte düzenli ordunun dağıtılmasından, darbe ve emperyalizmin müdahalesi olasılıklarına karşı işçilerden oluşan ve sendikaların örgütleyip yöneteceği savunma komitelerinin oluşturulması gibi geniş bir yelpazedeki öneriler tartışmaya açılmalıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), milyonlarca işçinin neden MAS’a oy verdiğini, bu eleştirel oyun ardında yatan mantığı anlamaktadır ve elbette partimiz, bu mantığa tecrübeleri boyunca eşlik edebilmeyi dilemektedir. Ancak yine de partimizin, bu mantığın önerdiği “maliyetsiz” tutumu desteklemediği, onu yanlış bulduğu ve onun işçileri yenilgilere taşıyacağına inandığı dile getirilmelidir. İUB-DE’nin Bolivya partisi olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT), MAS’ın ulusal burjuvazinin taleplerinin aktarma kayışı rolünü oynadığı ve Bolivya işçilerinin bağımsız bir devrimci alternatif eşliğinde mevcut politik ve ekonomik krizden çıkması gerektiği perspektifiyle, seçimlerde boş oy çağrısı yapmıştı. ARPT, MAS’a oy atmış olan bütün işçilere bu alternatifin birlikte inşa edilmesi çağrısını yapmayı sürdürüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) feminist mücadele kapsamında beş uluslararası politik kampanya

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınların 17 Ekim günü “Pandemi ve Kapitalist Kriz: Kadın Mücadelesinin Rolü” başlıklı uluslararası çevrimiçi buluşması gerçekleşti. Türkiye, Arjantin, Şili, Brezilya, İran, Peru, Bolivya, Panama, Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, Meksika, İspanya, Portekiz ve Cezayir’den feministlerin katıldığı sanal konferansta, kapitalist hükümetlere karşı feminist hareketin ve işçi sınıfının birlikte mücadelesinin önemi vurgulandı. Buluşmada oylanıp kabul edilen politik kampanyaları okurlarımızla paylaşıyoruz.

1) 25 Kasım Cinsiyete Dayalı Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü üzerine: İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bünyesindeki örgütler olarak farklı ülkelerde birleşik eylem çağrıları yapıyoruz. Feminist örgütleri, siyasi partileri, sendikaları, toplumsal örgütleri ve tüm bağımsız kadınları, cinsiyete dayalı şiddete karşı sokak eylemleri ve/veya sosyal medyada politik kampanyalar yapmaya davet ediyoruz. Hükümetleri, dış borçları ödemeyerek ve/veya aşırı zenginlere servet vergisi uygulayarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için bütçe ayırmaya davet ediyoruz.

2) Sağlık çalışanlarına destek üzerine: Kadınlar olarak bizler sağlık çalışanlarının ve acil sağlık durumuna müdahalede stratejik konumda olanların çoğunluğunu oluşturmaktayız, dolayısıyla COVID-19 pandemisiyle mücadelenin ön saflarında da biz varız. İşçilerin kriz komitelerince güvence altına alınması gereken insanca ücretler ve güvenli çalışma koşullarını savunan tüm sağlık çalışanlarının mücadelelerini desteklemek üzere uluslararası bir kampanya çağrısı yapıyoruz. İster düşük ücret şeklinde ister başka şekillerde olsun, sağlık çalışanlarına dönük ayrımcılığa son verin! Aşırı zenginliğe ve servete sahip olanlara servet vergisi uygulanması ve dış borçların ödenmemesi yoluyla sağlık bütçelerinin acilen artırılmasını talep ediyoruz. Sağlık sisteminin, sağlık sektöründeki tüm işçilerin haklarına saygı duyacak ve bunları iyileştirecek şekilde kamusallaştırılması yönünde tüm kamu ve özel kaynakların merkezileştirilmesini talep ediyoruz. Tüm dünyada kamusal ve feminist bakış açısına sahip sağlık sistemleri talep ediyoruz!

3) Kürtaj hakkı üzerine: Gizli kürtaj, dünyada hamile kadın ölümlerinin başlıca nedenlerinden biri olmayı sürdürmekte. Dahası, bu durum pandemi sırasında daha da kötüleşti. Dünya nüfusunun %70’ten fazlası kürtajın yasal olduğu ülkelerde yaşıyor. Latin Amerika ve Karayipler, kürtajın ya tamamen yasak, ya da kısıtlandırıldığı bir bölge. İşte bu nedenle şunları talep ediyoruz: Kürtaj nedeniyle tek bir ölüm veya tutuklu daha istemiyoruz! Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrol yöntemleri ve ölmemek için yasal kürtaj hakkı! Güvenli, parasız ve yasal kürtaj, hemen şimdi! Dini kurumlar ve devletler birbirlerinden ayrılsın!

4) Irkçılık karşıtı mücadele üzerine: Siyah, göçmen, yerli, Arap kadınlar ve ırkçılıkla ezilen tüm kadınlar sistematik şiddete maruz kalıyorlar. Onlar sadece kurumsal şiddet ve baskıcı güçlerin kurbanları değiller, aynı zamanda günlük hayatta da her türlü zulüm ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Örneğin Marielle Franco siyah lezbiyen bir kadın olduğu ve Brezilya’nın favelalarındaki (gecekondu mahalleleri) yoksulların karşılaştığı polis istismarına karşı çıktığı için öldürüldü. George Floyd cinayetinden sonra yükselen ırkçılık karşıtı küresel isyan, “siyah hayatlar değerli” olduğu için örgütlenmemiz ve savaşmamız gerektiğinin bir göstergesi. İUB-DE olarak ırkçılık karşıtı mücadelenin bir parçasıyız ve nefret suçlarından sorumlu herkesin cezalandırılmasını talep ediyoruz. Dominik Cumhuriyeti’nde Haitili göçmenlerin linç edilmesi; ABD’de polislerin işlediği cinayetler ve göçmen toplama kampları; Lübnan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde göçmen kadınların maruz kaldığı yarı kölelik sistemi olan Kafala ev işi emek rejimi; Akdeniz’de binlerce mültecinin hayatını kaybetmesi; İsrailli sömürgecilerin Filistinli kadınlara dönük saldırıları gibi nefret suçlarına son verilmesini talep ediyoruz. Bir yandan duvarlar dikip mültecilere temel haklarını tanımazken, bir yandan da insanları evlerini terk etmeye zorlayan nedenleri yaratan ikiyüzlü politikaları kınıyoruz. Tüm insanların serbest dolaşım hakkını savunuyor; herkesin resmi belgelere ve evrensel kamusal hizmetlere erişiminin garanti altına alınmasını ve yabancılara dönük gerici yasaların kaldırılmasını talep ediyoruz. İster yerli ister yabancı olalım, hepimiz aynı işçi sınıfının parçasıyız! Kimse illegal değildir! Bu nedenle siyah, yerli ve göçmen kadınların yanı sıra ırkçılıkla ezilen tüm kadınların sorunlarını görünür kılmak, onların taleplerini 25 Kasım ve Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar günü olan 25 Temmuz gibi feminist takvimin diğer önemli günlerinin talepleriyle birleştirmek için eylemlerde bulunmanın önemli olduğuna inanıyoruz.

5) Siyasi tutuklular üzerine: Kapitalist hükümetler mücadele edenleri kriminalize etmeye çalışıyor. Bu da özellikle kadınlar için birtakım sonuçlar doğurmakta. Şili’de #FueraPiñera (Piñera Defol) mücadelesi başladığından beri 2500’ü aşkın kadın ve erkek siyasi tutuklu kaydedildi. Nikaragua’da sırf Ortega-Murillo rejimine karşı gösteri yaptığı için tutuklanan 100’den fazla siyasi tutsak var. İran’da 240.000’den fazla tutuklu arasında, kadın hakları aktivistleri dahil yüzlerce siyasi tutsak bulunuyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri genelinde durum bu şekilde. Pandemi, hapishanelerdeki siyasi tutsakların yaşam koşullarını kötüleştirmiş durumda. Kadın tutuklular cinsel taciz ve tecavüz gibi siyasi-cinsel şiddete maruz kalmaktalar. Siyasi tutuklulara özgürlük için uluslararası bir kampanya çağrısında bulunuyoruz. Hakları için mücadele edenlerin kriminalize edilmesine son!

Atlas Zedeler Adalet Platformu’ndan patron Ali Murat Ersoy’un evinin önünde basın açıklaması

0

2019 Kasım ayından beri hak ettikleri ücretleri ve tazminatları alamayan Atlas Zedeler Adalet Platformu üyeleri, iflasını açıklayan Atlas Jet patronu Murat Ersoy’dan haklarını talep ediyorlar. Bu sebeple A.Z.A.P. üyeleri, şirket ofisi önünde başlayan eylemlerine 17 Ekim Cumartesi günü Murat Ersoy’un evinin önündeki basın açıklamasıyla devam etti.

Murat Ersoy’un sözünü tutmayıp borcunu keyfi sebeplerle aylardır ertelediğini belirten A.Z.A.P. üyeleri, 10 aydır alamadıkları tüm ücretlerini son kuruşuna kadar kazanacaklarını ve bu bedeli kazanana kadar Murat Ersoy’un yaşam alanlarında alacaklarını talep edeceklerini belirttiler. Atlas Jet çalışanlarının ücretleri tamamen ödenene kadar eylemlerin devam edeceği belirtildi.

Basın açıklaması metninin tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Sayın Kıymetli Arkadaşlar, Basın Mensupları, Sendika Temsilcileri.

Hepiniz hoş geldiniz. Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bizler AtlasGlobal Havayolları çalışanları olarak, Kasım 2019’dan 14 Şubat 2020 tarihinde şirketin iflası açıklanıncaya kadar patron Ali Murat Ersoy tarafından ücretlerimizin ödeneceği vaadi ile çalıştık. Sürecin sonunda söz verilen üç buçuk aylık birikmiş ücretler ödenmediği gibi, kıdem tazminatlarımız da dahil tüm özlük haklarımızdan da mahrum bırakıldık. Söz verenin 31 Ağustos 2020 tarihinde ödeme yapacağını beyan ve taahhüt etmesi üzerine, eski Atlasglobal çalışanlarının %80’i, bu daveti samimi bir ödeme niyeti olarak öngörmüş, alacaklarından %30 – 40 arası feragat ederek mutabakat protokolünü imzalamıştır. Ödeme tarihinden iki gün önce, 28 Ağustos 2020 günü WhatsApp uygulaması üzerinden, şartları kabul etmediği için veya özgür iradeleriyle veya sürece inanmadıkları için imzalamaya gelmeyen arkadaşlarımızı bahane ederek, tekrar görüşme yapacağını ve 7 Eylül 2020 tarihinde tüm ödemeleri toptan yapacağını ifade ederek, çalışırken çok da alışkın olduğumuz oyalama sürecine girmiştir. Çok da alışkın olduğumuz üzere birbiri ardına yalanlarını sıralarken 14 Eylül, 21 Eylül, 30 Eylül tarihleri geçmiştir. Bilirkişi öncesi, eğer ödeme yapılacak paran hazır değilse, bu kadar insanı, bu pandeminin ortasında bulundukları yerlerden İstanbul’a davet edip, yolculuk masrafları ettirip, alacaklarından feragat ettirip, sonra ‘Param gelmedi’ veya ‘Herkes protokolü imzalamadı’ diyerek ödeme yapmamak, dürüstlük ve sözünün eri bir tüccar olma ilkesine ters düşmüştür. A.Z.A.P. Platformu olarak, hak ve alacaklarımızı almak için tüm platformlarda, basında ve sosyal medyada hak arayışımızın daha yüksek yoğunluklu ve daha sert olarak devam edeceğini bildirmiştik. Murat Ersoy ve işbirlikçilerinin yaşam alanlarının her yerinde olacağımızı söyledik, şimdi ailesi ile birlikte ikamet ettiği adreste buluşuyoruz. Bir sonraki aşamada komşu olmayı planlayıp, direniş çadırımızı bu lokasyonda kurmayı planlıyoruz. Murat Ersoy’un çocuklarının da bizim neden orada olduğumuz hakkında soracakları olacağını düşünüyoruz. Murat Ersoy bize olduğu kadar çocuklarına da nasıl bir iş insanı olduğunu açıklamalı. Ali Murat Ersoy’un gerçek yüzünü açıklayacağız. Kabul ettirmeye çalıştığı hileli iflasa ait gerçekleri, kullandığı ilişkileri ve yöntemleri, off-shore şirketleri, gözden kaçırmaya çalıştığı şirketleri, iştirakleri ve ortaklıkları hem kamuoyu hem de adalet mekanizması ile paylaşacağız. İflasın hileli bir iflas olduğunu ispat edeceğiz ve bu konudan kolayca kurtulmasına engel olacağız. Hak ve alacaklarımızı alıncaya kadar mücadele edeceğiz. Hepinize katılım ve desteğiniz için, buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum.

Saygılarımızla. A.Z.A.P. (Atlas Zedeler Adalet Platformu) Yönetim Kurulu“

Prof. Dr. Yalım Dikmen ile pandemi ve sağlık sistemi üzerine

0

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yoğun Bakım Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yalım Dikmen ile pandemi sırasında sağlık çalışanlarının karşılaştığı zorluklar ve hepimizi ilgilendiren sağlık sisteminin işleyişi hakkında konuştuk.

Söyleşi: Ekin Güvençoğlu

Mart’ın başından beri korona ile yoğun mücadele içindesiniz, tüm bu özveriniz için gazetem ve okurlar adına teşekkür ediyorum. Bu süreci göz önüne alınca sizce nasıl bir sınav veriyoruz hem sağlık sistemi hem de toplum açısından?

Ben teşekkür ederim. Sanıyorum tüm sağlık çalışanları bana katılacaktır, meslek hayatımızın en zor günlerini yaşıyoruz. Bu salgın toplumun pek çok kesimi için gerçek bir sınav haline geldi ve hemen belirtmeliyim ki her kesim eşit derecede başarılı olamadı.

Aslında pandemi öncesi bütün ülkeler böyle bir salgının geleceğini bekliyordu ve sağlık sistemlerinin buna hazırlanması gündemdeydi. Daha önce yaşanan domuz gribi gibi salgınlar hafif atlatılmıştı ve sağlık sistemimiz bu boyutta bir afet ile sınanmamıştı. Sanıyorum sağlık sistemi bu virüse yakalanan hastalara yardım etmek açısından oldukça başarılı bir sınav verdi ama bu başarının altında yatan en büyük etken, inanılmaz bir fedakârlık örneği gösteren sağlık çalışanlarıdır. Hastalığa yakalananların tedavi edilmesi sürecini bu mücadelenin önemli bir parçası olarak kabul edecek olursak sağlık çalışanları bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Ülkemizin sahip olduğu hastane ve yoğun bakım kapasiteleri hızla artan hasta sayılarına yetişmek için artırılmış ve başka ülkelerde yaşandığını bildiğimiz acıklı tablolar ülkemizde yaşanmamıştır. Örneğin hastane bahçelerinde, kapalı alanlarda derme çatma geçici hastaneler kurulması gerekmemiş, hastalar gereksinim duydukları düzeyde tıbbi bakıma erişebilmişlerdir.

Toplum açısından bakılacak olursa, salgının ilk döneminde toplumun mücadeleye ciddi ölçüde katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu katkı sadece üç günlük kuru alkış ile kalmamış insanlar mücadeleye gerçekten katkıda bulunmak için ellerini taşın altına koymuşlardır. Çalıştığım kurum olan Cerrahpaşa hastanesine gelen yardım ve bağışlar bu katkının örnekleri olabilir. Farklı sivil toplum kuruluşlarından, ev kadınlarına kadar herkes elinden geldiğince yardımda bulunmuş ve sağlık çalışanlarının yanında durmuştur. Ancak bir noktadan itibaren toplumun algısında bir değişiklik olduğunu ve durumun ciddiyetinin kaybedildiğini düşünüyorum. Geçen zaman ve atılan normalleşme adımları ile birlikte, topluma açıklanan salgın bilgilerinin güvenilirliğinin tartışılmaya başlanması ile kişilerin kendini koruma refleksinin azalması, ekonomik durum gibi başka etkenlerin de katkısı ile sağlık çalışanlarına şiddetin artması gibi olaylar toplum olarak mücadelede tökezlediğimizi gösteriyor.

Önümüzdeki günlerde hastalığın seyrinin daha ağırlaşacağı ve vaka sayılarının artacağından endişe ediliyor, hatta bunun için ikinci dalga gibi tanımlamalarda bulunuluyor, sizce ne kadar doğru?

Önümüzdeki günler havaların soğuduğu ve mevsimsel solunum yolu hastalıklarının görülmeye başladığı günler olacak. Örneğin mevsimsel grip vakalarının görülmeye başlaması ile hastaneye benzer yakınmalar ile başvuran hasta sayısı kaçınılmaz olarak artacak. Sonuçta sağlık sistemi kapasitesinin tekrar zorlanması mümkün. Bunun için ikinci dalga tanımı çok doğru değil, çünkü Covid-19 salgınında daha birinci dalga bitmiş değil, vaka sayıları birinci dalga bitti dedirtecek düzeylere hiçbir zaman inmedi ve artışlar ve azalışlar ile devam ediyor. Şimdi zaten mevsimsel olarak ortaya çıkan hastaların da tabloya eklenmesi ile solunum sorunları olan hastaların sayısı artacaktır.

Sürecin başında beri Sağlık Bakanlığı ve çalıştığınız hastane size ne gibi desteklerde bulundu, yeterli miydi?

Bu sorunun biraz açıklamaya ihtiyacı var sanırım, eğer bakanlık ve hastane sağlık çalışanlarının gündelik işlevlerini yerine getirmek açısından sunduğu destekten bahsediyorsanız bu konuda bugüne kadar sıkıntı yaşanmadığını söyleyebilirim. Hastanemde yoğun bakım anlamında ciddi bir kapasite artışı söz konusu oldu. Bu da ciddi bir yatırım ile ekipman ve malzeme temini anlamına geliyordu. Hem bakanlık hem hastane yönetimi bu konuda ciddi adımlar attı; sağlık çalışanlarının kullanması gereken kişisel koruyucu ekipman temini açısından da bugüne kadar bir eksiklik yaşanmadı.

Destek derken sağlık çalışanlarının geçirdikleri bu zor dönemde kendilerini daha iyi hissetmeleri açısından destekten bahsediyorsak bunun yeterli olduğunu söylemek biraz zor. Tabii burada hastane değil merkezi yönetimin desteğinden bahsetmek lazım. Yedi ay süren salgında ilk üç ay verilen ve aslında son derece adaletsiz bir şekilde dağıtılan maddi katkı ve üç günlük alkış dışında bir destek aklıma gelmiyor doğrusu. Sağlık çalışanları hâlâ sağlıkta şiddetin önlenmesi yolunda adımlar atılması ve yasa çıkartılmasını bekliyorlar ama en önemli beklentileri özlük haklarının düzeltilmesi, adaletsiz performans sisteminin kaldırılarak ücretlerinin artırılması. Okurlar bunu yadırgamasınlar lütfen, sağlık çalışanları hekiminden hemşiresine, sekreterinden temizlik elemanına kadar bu süreçte çok büyük fedakârlıklar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Bir gün bile “of” demeden hastaların yardımına koştular. Mesai saatlerinden bağımsız olarak gece yarılarına kadar hasta ve temaslı taramasına katıldılar. Uzun saatler boyunca ambulans kullanarak hastaları hastaneye yetiştirdiler. Çok yoruldular, hastalandılar, yaşamlarını kaybettiler ama hiç durmadan ellerinden geleni yaptılar, yapıyorlar.

Sağlık Bakanının geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada vaka ile hasta sayısının halka sunulan raporda farklı değerlendirildiği belirtildi. Bu durumda belirtisiz (asemptomatik) ama hastalığı yayabilecek insanların açıklanmadığı anlaşılıyor. Sizce bu doğru mu, nasıl yapılmalıydı? Ve sizce Sağlık Bakanı süreci doğru yönetti mi?

Salgının başından beri vakaların sayısı ile ilgili endişeler söz konusudur. Öncelikle sadece testi pozitif olan hastaların sayılması, benzer belirtiler olup aynı durumda olan hastaların testi pozitif gelmediği için bildirilen sayılar içinde bulunmaması hasta sayıları hakkında tartışma yaratmıştı ki daha sonra uygulanan testlerin güvenilirliğinin çok düşük olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Bakanlık yalnızca semptomu olan yani hastalık ile ilgili yakınması olan kişilere Covid-19 testi yapılmasına karar verdi. Hemen ardından vaka ve hasta ayrımı gibi bir değerlendirme ortaya çıktı. Bu da Covid-19 salgınının boyutları ile ilgili sunulan verilerin güvenilirliğini ciddi şekilde sarstı.

Ülkeler salgınla mücadele konusunda farklı stratejiler izlediler ve bu stratejiler salgın ile mücadele konusunda başarının boyutunu belirlediler.

Covid-19 salgını ile ilgili kritik bir nokta çok sayıda belirtisiz kişinin toplum içinde bulunması ve hastalığı etraflarına bulaştırmasıdır. Eğer toplumda hareketlilik fazla ve korunma önlemlerine uyum da yeterli değilse bu durum hasta sayısının hızla artmasına neden olacaktır. Ben salgın yönetimi konusunda uzman değilim ama sürecin doğru yönetildiğini söylemek içimden gelmiyor.

Türk Tabipler Birliği’nin (TTB) salgının yöneltilmesi ve genel sağlık sistemi hakkında eleştirileri vardı buna karşı siyasilerin TTB’nin kapatılmasına varacak söylemleri oldu. Bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk Tabipler Birliği tüm hekimlerin üye olduğu tabip odalarının çatısıdır. Yasayla kurulmuş bir kurumdur ve meslek örgütü olarak çok önemli bir rolü vardır. Ne yazık ki gerek hekimlerin büyük bir bölümü gerek farklı toplum kesimleri açısından polemik konusu olmaktan öteye geçememiştir. Bence burada hekimlerin sorumluluğu büyüktür ama her ne olursa olsun bir meslek grubunun üyesi olduğu meslek kuruluşunun kapatılması, o mesleği yapan kişiler açısından kabul edilemez olmalıdır.