Libya’da askeri zafere doğru mu?

Libya’da Erdoğan yönetiminin desteklediği Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) son dönemde kazandığı askeri başarılar, Libya meselesini yeniden dış politikanın öncelikli konularından biri haline getirdi. Bahçeli’nin ve Saray sözcülerinin Türkiye’nin “beka meselesini” Libya sınırlarına taşımış olduğu da hatırlanırsa, Libya’daki son gelişmelerin gündeme getirdiği çeşitli başlıkları kısaca ele almaya çalışalım.

Öncelikle, Saray rejiminin Libya’da ne işi olduğunu hatırlamakta yarar var. Libya’da Türkiye’nin askeri varlığı, Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin gerilimin ve Erdoğan yönetiminin benimsediği çatışmacı ve yayılmacı dış politikanın bir sonucu. Bölgede keşfedilen petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail ortak bir cephe oluştururken, “bölge fatihi” olma hayalleri suya düşen ve “değersiz yalnızlığa” yuvarlanan Erdoğan yönetimi, geride kaldığı bu konuda söz sahibi olabilmek adına saldırgan ve çatışmacı bir politika benimseyerek devreye girmişti. Benimsenen bu yeni tutum, Saray’ın son dönemde izlediği dış politik hatla da tutarlılık içindeydi. Katar’dan Somali’ye, Kuzey Kıbrıs’tan Suriye’ye bölgedeki askeri varlığını güçlendiren, silah, enerji ve inşaat sektörlerine yeni alanlar açmayı hedefleyen bu politikada Libya özel bir konum işgal ediyordu.

Erdoğan yönetimi Doğu Akdeniz’deki dezavantajlı konumunu Libya’nın batısını kontrol eden Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac hükümetiyle yaptığı ekonomik ve askeri anlaşmalarla aşmayı hedefledi. Ne var ki, Libya’da Trablus merkezli UMH ile ülkenin doğusunu kontrol eden Temsilciler Meclisi ve Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasında bir iç savaş devam ediyordu. Türkiye ve Sarrac arasında anlaşmalar imzalanırken, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya’nın desteklediği Hafter ordusu Trablus kapılarına dayanmış bulunuyordu. Türkiye’nin doğrudan askeri müdahalesi Trablus’un düşmesini engellerken, bu yılın ocak ayındaki ateşkes girişimleri sonuçsuz kalmış ve çatışmalar devam etmişti. Bunun ardından, Türkiye’nin askeri varlığını daha kapsamlı bir biçimde ortaya koymasıyla, askeri dengeler UMH lehine değişti ve Hafter ordusunun geri çekilişi başladı. UMH henüz Hafter ordusuyla iç savaşın başladığı 2015’teki sınırlarını geri kazanamamış olsa da, petrol yatakları ve ülkenin doğusunun kontrolü için stratejik önemde olan Sirte kapılarına dayanmış durumda.

Son gelişmelerle birlikte, Doğu Akdeniz’deki politikaları açısından UMH’nin varlığı kendisi için hayati bir önem kazanmış olan Erdoğan yönetiminin önemli bir başarı yakaladığını söyleyebiliriz. Peki, bu başarı ne pahasına elde edildi ve bu kazanımların kalıcılığından söz etmek mümkün mü? Öncelikle, Erdoğan yönetimi bu askeri kazanımlar için, emekçi halkın cebinden ödenen vergilerle milyarlarca dolarlık askeri harcama yaptı. Ekonomik krizin salgının etkileriyle birleştiği, sefaletin görülmemiş seviyelere ulaştığı bir dönemde yapılan bu askeri harcamaların faturasını kimin ödediği oldukça açık; devamlılığı ise şüpheli.

İkinci olarak, Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının iflas etmesiyle ABD ve Rusya arasında manevra yaparak dış politikadaki kayıplarını azaltmaya çalıştığını ve her girişiminin sonucunda bu iki güç karşısında daha da zayıf ve kırılgan hale geldiğini hatırlayalım. Saray, Libya’da dümeni ABD’den yana kırarak ve Rusya’yla ilişkilerini daha da çetrefilli hale getirmek pahasına yeni riskler almakta. Suriye’de 2014’te kurulan ortak operasyon odalarının sonucunda çeşitli askeri kazanımlar elde edildiği, bunun yarattığı tepkinin Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahale etmesiyle sonuçlandığı ve Türkiye hükümetinin yaşadığı hezimeti göz önünde bulunduracak olursak, Libya’daki gelişmelerin kalıcılığından şüphe duymak için çok neden bulunuyor. Fransa ve Türkiye donanmalarını Libya açıklarında çatışmanın eşiğine getiren manevralar, Mısır’ın Sirte’nin “kırmızı çizgi” olduğu ve gerekirse askeri müdahalede bulunacağı açıklamaları, Erdoğan yönetiminin yayılmacı ve çatışmacı politikalarının Türkiye emekçileri için yarattığı tehlikeleri ortaya koyuyor. 

Libya’daki askeri kazanımlarla birlikte Saray kalemşörleri, Libya’daki petrol yataklarını Türkiye’nin kontrol edeceği, Türkiye’nin bölgedeki başlıca güç olacağı gibi hayalleri hemen pazarlamaya başladılar. Her şey dedikleri gibi bile olsa, askeri harcamaların faturasını emekçilerin ödeyeceği, kazançları ise silah, enerji ve inşaat baronlarının sahipleneceği bir tabloyla karşı karşıya olacağız. Ne var ki, Saray’ın askeri bir zaferinden bahsetmek için henüz oldukça erken ve kırılgan bir aşamadayız. Uluslararası güçler dengesinde yaşanan yeni bir gelişme, bir anda Libya’daki gelişmeleri ters yüz edebilir. Her koşulda, bölgedeki yayılmacı ve maceracı dış politika, Türkiye emekçileri için yalnızca yeni tehlikeler ve sefalet koşulları barındırıyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.