Türkiye’de muhalefet var mı?

Muhalif kesimlerin iktidarın gidişatı hakkında çok sayıda görüşü var. Tüm görüşler içerisinde en fazla taraftar bulan fikirleri ise ikiye ayırabiliriz.

İlk görüş, iktidarın mutlak güce eriştiğini ve kendisinden olmayan her şeyi imhaya giriştiğini söylüyor. Devletin tüm ideolojik aygıtlarının radikal İslamcı görüşleri pompalaması, medyanın hükümet tekeline girmesi ve eğitim sistemindeki kötüleşmeyle beraber diyanet, STK’lar, cemaatler ve derneklerin muhalefetin görüşlerinin toplumun geneline yayılmasını perdelediği düşünülüyor; iç milis niteliği taşıyan bekçilik kurumu bir diğer yenilgi alameti olarak sunuluyor. Sürece bir de pandemi eklenince umut kalmıyor. Yaratılan ekolojik yıkımlar, çoklu baro sistemine geçiş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, sosyal medyada yeni düzenleme ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması tartışmaları nihai yenilginin ispatları olarak sunuluyor.

Bu görüş içerisinde yer alan Ergin Yıldızoğlu olgulara çekinmeden adını koyuyor. Yıldızoğlu karşıdevrimi işaret eden bir gün gösterilemese de başta ABD olmak üzere tüm dünyanın “bir süreç olarak faşizm”e yuvarlandığını, Türkiye’nin ise “siyasal İslam’ın yaklaşık 17 yıldır ilerleyen pasif karşıdevrimle restorasyon”undan geçtiğini bildiriyor.

İkinci görüşe göre hükümet son demlerinde ve şapkadan tavşan çıkarma ihtimali kalmadı. Artık kaybettiği, yüzde 50+1’i alamayacağı kesin. Bu yüzden yapılacak en akıllıca şey suya sabuna dokunmadan, gerilim ve kutuplaşma yaratmadan seçimleri beklemek. Kendisine yöneltilen “Yeni adalet yürüyüşü olur mu?” sorusuna karşı Kılıçdaroğlu, “Bu koşullarda böyle bir yürüyüşü yanlış buluyorum. Gerginlik yaratacak, provokasyonlara açık eylemlerden uzak durmalıyız,” diyor. Çünkü: “Vatandaşlarımız, güzel ülkemizin iyi yönetilemediğini hatta savrulduğunu görüyor. (…) Ve bu gidişattan kurtulmanın tek yolunun da ilk seçimlerde yapacağı tercih olduğunu biliyor. Vatandaşlarımız ilk seçimlerde, iktidarı (…) bizlere verecek.”

İki görüş de hem olanı biteni anlamak hem de geleceğe yönelmek açısından yanlışlarla dolu. Bir örnek olarak, ilk görüş yenilgiden ve faşizmden bahsederken kadın cinayetlerine karşı sokağa dökülen kararlı kadınların mücadelesinin bastırılamamasını önemsemiyor. Rejimin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılsa dahi kadınların seferberliğinin önünü kesebilecek somut bir aracı yok. Kadınlar bugün olduğu gibi yarın da bekçileri ve sözleşmeleri umursamadan mücadelesini sürdürecek. İkinci görüşün ise bu taraklarda bezi yok gibi.

Bir an için iki görüşün de ayrı ayrı haklı olduklarını düşünsek bile iki kesim de ne bugüne dair olan bitenin sorumluluğunu alıyorlar ne de değişim için gün gibi ortada duran olanakları güçlendiriyorlar. Avukatların seferberliği ilk görüşü bir kez daha yanlışlarken, ikincisini iktidarın suç ortağı yapıyor. Yalnızca avukatların dahil olduğu bu seferberlik dahi ülke gündemini işgal edebildi ve iktidar bu seferberliği imha edemedi. Yasanın geçmesi bu gerçeği değiştirmez. Baro başkanlarının yalnızca avukatlar ile sınırladığı bir seferberliğin kazanımla sonuçlanması zaten bir mucize olurdu. Dünyada böyle bir örnek yok. Ancak bu seferberlik diğer meslek örgütlerine yapılan saldırılara karşı birleşik bir mücadeleye dönüştürülse, adalete en çok ihtiyacı olan işçi ve emekçiler de mücadeleye çağrılsa bırakalım çoklu baro sistemini çöpe atmayı, çok daha fazlası da kazanılabilirdi. Yalnızca avukatları ezemeyen bir rejim, birleşik bir seferberliğe dayanamazdı. İktidara gelmeyi beklemek ise şimdi bir suç ortaklığı. Çünkü saldırılar bugün de durdurulabilir. Geçen her gün daha çok işçi ve kadın cinayeti, hak gaspları ve kamu kaynaklarının yağmalanması sonucunu doğuruyor. Anlaşılan Kemal Bey için bunların pek de önemi yok.

İki görüş zıt yönlere baksa da ikisinin de sırtını döndüğü yer aynı: kitlelerin mücadelesi. Her iki görüş de kitlelerin mücadelesine inanmıyor, değişimin üstten olabileceğini salık veriyor. Olanı biteni anlamayı, seferberlikleri dinlemeyi; mücadele eden insanlardan, alanlardaki kadınlardan, bin bir zorluğa rağmen direnen işçiden öğrenmeyi zulüm görüyor.

Daha fazla zarar görmeden acil sorunlarımızı çözmek için kaynağımız var: Şu anda mücadele eden ve mücadeleye katılmak isteyenler yeter de artar bile. Tüm mesele onu bir araya getirebilmekte. Eğer insanların mücadelesini küçümser ve tarihe kulaklarınızı tıkarsanız, yahut patronların çıkarını her şeyden üstün görürseniz yerinizde oturabilirsiniz. Ya da seferberlikleri işçi ve emekçilerin birleştirici mücadelesi etrafında toplayarak Türkiye’de gerçek bir muhalefeti inşa edebilir ve onunla iktidar yürüyüşüne başlayabiliriz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.