“Normalleşme” ne vaat etti? Şimdi neredeyiz?

1 Haziran’da başlatılan “normalleşme” sürecinde bir ayı geride bıraktık. Bu bir ay içerisinde gerek salgının seyri, gerekse de demokratik haklara ve işçi haklarına dönük saldırılar açısından önemli gelişmeler yaşadık. Yaşadığımız son bir ay, Saray’ın vaat ve söylemleriyle yüzleştiğimiz gerçekler arasındaki uçurumun daha da derinleştiği bir dönem oldu.

“Normalleşmeye” geçilirken, Saray sözcüleri salgında en kötünün geride kaldığı, “birinci dalganın” atlatıldığı gibi yalanlar savururken, bu acelenin ardında ekonomik nedenlerin yattığının herkes farkındaydı. Salgının Türkiye’ye de sıçramasıyla Saray iktidarı halk sağlığı ve patronların çıkarları arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Tercih, şaşırtıcı olmayan biçimde patronların çıkarları lehine yapıldı. Böylece, salgınla gerçek bir savaş için alınması gereken tam kapsamlı, zorunlu karantina önlemleri yerine, kısmi adımlarla durum idare edildi.  Gerçek karantina tedbirleriyle önlenebilir binlerce can kaybı ise Saray tarafından “kaderin tecellisi” olarak görüldü. Hastalık tam anlamıyla baskılanmadan hızla “normale” dönülmesiyle de vaka sayılarında yeniden dramatik artış yaşandığını, başta sağlık emekçilerininki olmak üzere, yapılan onca fedakârlığın heba edildiğini görüyoruz.

“Halk sağlığı mı patronların gelirleri mi?” ikileminin en somut biçimde yaşandığı örnek, lise ve üniversiteye giriş sınavı tarihlerinin öne çekilerek gerçekleştirilmesi oldu. Turizm patronlarının öncelikleri, kamu sağlığını ve gençlerin gelecek kaygılarına galebe çaldı. Benzer biçimde, işyerlerinde salgına dönük önlemlere ilişkin hiçbir denetimin olmaması, salgının emekçi mahallerinde patlama yapıyor olması, Saray tarafından kimlerin korunduğunu, kimlerin ise gözden çıkarıldığını açık biçimde ortaya koyuyor.

Salgın dönemini, Saray’ın işçi düşmanı uygulamalarının zirve yaptığı bir süreç olarak tanımlayabiliriz. İşsizliğin, yoksulluğun, hayat pahalılığının belki de son 70 yıldır görülmemiş seviyelere vardığı ve Saray tarafından alınan tüm ekonomik önlemlerin patronlara fayda sağladığı bir dönemdeyiz. Hiçbir geliri olmadan işsizliğe mahkum edilen milyonlar, ücretsiz izne çıkartılarak 1170 TL’lik “maaş desteğiyle” hayatta kalması beklenenler, kısa çalışma ödeneğiyle hak kaybı yaşayan emekçiler…

Bütün bu tabloya “İstihdam Kalkanı” adıyla başlatılan yeni bir Saray saldırısı ekleniyor. Saray’ın hedefi salgını “Allah’ın bir lütfu” sayarak, esnek ve güvencesiz çalışmayı yaygın ve kalıcı hale getirirken, bu arada yıllardır hayalini kurduğu biçimde, kıdem tazminatını da gasp etmek. Bıçağın kemiğe dayandığı bu günlerde, yalnızca kıdem tazminatı hakkımızı korumak için değil, sözde istihdamı artırmak adına esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını dayatma planını da durdurmak için, sendikaların ve emek örgütlerinin en geniş kapsamlı birliğine ve eylem planına ihtiyacımız var.

Saray’ın emekçi halkı sefalete sürükleyen, iç ve dış politikada yalnızca iflas üreten politikalarının sonuçları giderek daha fazla görünür hale geliyor. Gerek Cumhur İttifakı içerisindeki çatlamalar ve kopmalar, gerekse de anket sonuçlarına yansıyan gerçek, Saray rejiminin giderek daha fazla aşındığı ve toplumsal desteğini yitirdiği yönünde. Bu durumun fazlasıyla farkında olan Saray, toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı artırarak, “milli ve manevi değerler” üzerinden yapay bölünmeleri kışkırtmaya çalışarak varlığını sürdürme çabasında.

Saray ittifakının vadesi çoktan doldu. Çözüm ise, kendi kendine çürüyüp yok olmasını beklemek, rejim içi sahte çözümlerden medet ummak değil, emekçi halk ve ezilenler için sahici bir siyasal seçeneği yükseltmekten geçiyor. İşçi Demokrasisi Partisi, bugüne kadar yaptığı gibi, bundan sonra da, böylesi bir seçeneğin yükseltilmesi doğrultusunda en geniş sınıf ittifakının sağlanması adına mücadeleyi sürdürecek.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.