Ana Sayfa Blog Sayfa 47

İstanbul’dan “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” çağrısı

0

Avrupa ölçeğinde ilan edilen göçmenlerle dayanışma günü kapsamında, Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin çağrısıyla İstanbul Kadıköy’de bir basın açıklaması düzenlendi. Eyleme birçok siyasi parti ve insan hakları örgütü de destek verdi. Basın açıklamasının tamamı şu şekilde:

Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.

Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte.

AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.

Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı.

Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!

Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı.

Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!

Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.

Kadın ve LGBTİ+  göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet  daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.

Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.

Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.

*Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

*Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.

*Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.

*Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.

*Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

*Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Destekleyen Kurumlar:

Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

“Sınırsız, sınıfsız, sürgünsüz, sömürüsüz bir Dünya” için 17 Ekim’de alanlara!

0

Mültecilere ve göçmenlere dönük artan saldırılar ve baskılar karşısında 17 Ekim’de Avrupa ölçeğinde bir dayanışma ve eylem günü ilan edildi. Türkiye’den Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi de bu çağrının bir parçası olarak eylem çağrısında bulundu. Aralarında İşçi Demokrasisi Partisi’nin de olduğu birçok siyasi partinin ve kitle örgütünün destek vereceği eylemin çağrı metni şu şekilde:

17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor.

Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz.

Herkesi, dünyanın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00

Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü

Destekleyen Kurumlar:

Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ üzerine savaşa hayır! Emperyalist ülkelerin (AB ve ABD) ve bölgedeki Türkiye ve Rusya’nın müdahalesine son!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

27 Eylül 2020’de çok geniş olmayan Dağlık Karabağ toprakları üzerine yeni bir savaş patlak verdi. Dağlık Karabağ ve başkentine yönelik silahlı çatışmalar ve bombardımanlar başladı. Çatışmalarda şimdiden yüzlerce asker ve sivil hayatını kaybetti. Ve bu durum Azerbaycan ile Ermenistan arasında topyekûn bir savaşla sonuçlanabilir. Her iki taraf da birbirini çatışmayı başlatmakla suçluyor.

Bu oldukça karmaşık ve Güney Kafkasya bölgesinde uzun bir toprak anlaşmazlığı geçmişi olan bir çatışma. 1991 yılında Ermenistan ve Rusya’nın askeri desteğiyle bağımsız bir Dağlık Karabağ Cumhuriyeti ilan edilen bölgenin nüfusu (yaklaşık 150.000 kişi) çoğunlukla Ermenilerden oluşuyor. Ve o zamandan beri de çatışma mevcudiyetini ve çözümsüzlüğünü koruyor.

Ermenistan (çoğunluğu Ermeni-Hıristiyanlardan oluşan 2.900.000 nüfusa sahip) ile Azerbaycan (çoğunluğu Müslümanlardan oluşan 10.000.000 nüfusa sahip) arasında Dağlık Karabağ konusunda yaşanan çatışmanın Dağlık Karabağ ile sınırlı olmadığı ve 1994 yılında sona eren savaş sırasında Ermenistan tarafından ele geçirilen Azerbaycan topraklarının diğer büyük kısımlarını içerdiği ortadadır.

Dağlık Karabağ, Ermenistan ile sınırı bile olmayan, Azerbaycan’ın bölgeleri ile çevrili bir Ermeni yerleşim yeriydi. Ermenistan, Dağlık Karabağ’ı çevreleyen Azerbaycan topraklarını harap eden bir askeri harekat başlattı. Azeri Nahçevan bölgesini Azerbaycan’dan ayırdı ve katliamlar, etnik temizlik ve yüzbinlerce Azeri’nin (şu anda 600.000 kadarı Azerbaycan’da yaşamaktadır) göçü sonucu bölgeyi nüfustan arındırarak Ermeni nüfusunu buraya yerleştirdi.

Madalyonun diğer yüzü ise Dağlık Karabağ halkının kendi kaderini tayin hakkını her zaman reddetmiş olan kapitalist Azerbaycan rejimidir.

Bölge halklarına daha fazla ölüm, yıkım ve sefaletten başka bir şey getirmeyecek olan bu savaşı reddediyoruz. Bu arada, NATO üyesi emperyalist güçler ile Rusya ve Türkiye’deki kapitalist rejimlerin saldırgan yayılmacılığı, bu çatışmayı bölge halklarına hakimiyet projelerini ve kapitalist sömürü adına sermayelerini ilerletmek için kullanıyorlar.

Çatışmanın kökeni ne?

Çatışmanın kökleri, eski kapitalist imparatorlukların (İngiliz, Fransız, Osmanlı, Rus) ortaya çıkışları ve sürtüşmeleriyle ilişkili olarak yüzyıllardır süren etnik rekabet ve katliamlara dayanmaktadır.

Küçük Dağlık Karabağ bölgesi, asırlardır ağırlıklı olarak Ermeni dili ve Hristiyan kültürüne sahip bir nüfusu barındırmaktadır.

1917 sosyalist devrimi sonrasında kurulan Sovyetler Birliği, toprak sahipleri ve kapitalistleri mülksüzleştirdi ve Kafkasya’nın farklı tarihi milliyetleri, yaklaşık on yıl süren barış içinde bir arada deneyimlenen bir süreç yaşadı. Lenin’in ölümünden sonra ve Stalin’in başını çektiği karşıdevrimci bürokratik kastın yükselişiyle eski yaralar yeniden açıldı. Stalin, Kremlin bürokrasisi yararına halkları bölmek ve kontrol altında tutmak için 1930’larda bu küçük toprakları Azerbaycan’a bıraktı.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve kapitalizmin yeniden restorasyonuyla, halklar arasındaki eski ayrışmalar güçlenerek yeniden su yüzüne çıktı; ancak bu sefer bu ayrışmalar farklı kapitalist ve emperyalist kesimlerin toprak ve servet kontrolü adına çıkarlarına doğrudan bağımlıydı. Hem Ermenistan hem de Azerbaycan bu süreçte kapitalist ülkeler haline geldiler.

1991 yılında Dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etti ve ertesinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında Rusya’nın desteğiyle bir savaş patlak verdi. 1994’te savaş ateşkesle sonuçlansa da bir anlaşma sağlanamadı. Dağlık Karabağ güçsüz bir şekilde bağımsız hale geldi ve hiçbir dünya ülkesi bu bağımsızlığı tanımadı. O zamandan beri benzer olaylar ve silahlı çatışmalar tekrarlanıp durdu.

Yeni bir silahlı çatışma ve yeni bir kardeş katili savaş tehlikesi

Dağlık Karabağ sorunu hem Azerbaycan hem de Ermenistan rejimi tarafından bugüne değin her zaman halklarının dikkatini ülkelerindeki siyasi ve sosyal krizden uzaklaştırıp başka yöne çekmek için kullanılmıştır. Bu yönde her iki rejim de hep “ulusal” birlik bayrağı kaldırmıştır. Oldukça şiddetli güncel kapitalist krizin ortasında, Azerbaycan ve Ermenistan halkları rejimlerini yine sorgulamaktadır.

Babasının halefi İslami İlham Aliyev liderliğindeki Azerbaycan rejimi yaklaşık 20 yıldır hüküm sürüyor. Rejim, son dönemde baskılar ve sosyal krizle ilgili sorgulamalarla boğuşuyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş, petrol ve gaz ihracatçısı olan Azerbaycan’ı da etkiledi. Ülkenin kendisinden hidrokarbon ithal eden Türkiye ile özel anlaşmaları var. Ülkedeki ana yatırımcılar arasında İngiliz, Rus ve Türk şirketleri bulunuyor. Aliyev, Dağlık Karabağ geri alınana kadar durmayacağını belirtti. Bu konuda “Karabağ işgalden kurtarılıncaya kadar mücadelenin devam edeceğini” açıkça ilan eden Erdoğan rejiminin açık siyasi ve askeri desteğine güveniyor. ABD’nin çatışmaya el altından müdahalesi, Azerbaycan’a uzun süredir modern silahlar satan ve Azerbaycan’ın büyük miktarlarda modern silah aldığı İsrail’in arkasına gizleniyor olabilir.

Diğer taraftan, mevcut Ermeni hükümeti, önceki hükümetin düşmesi ve seçimlere gidilmesine neden olan 2018 halk ayaklanmasının ardından iktidara gelmişti. Ermenistan büyük bir bakır üreticisi ve ihracatçısı ve ülkedeki tüm eski devlet şirketleri özelleştirilmiş durumda.

Ermenistan her zaman Putin ve Rusya’nın desteğini almış olsa da yeni hükümet Avrupa Birliği (AB) ve NATO ile daha yakın ilişkiler arayışına girdi. Rusya bu nedenle Ermenistan’a sadece ılımlı bir destek veriyor ve Azerbaycan ile bağlarını tamamen koparmak istemiyor. Buna karşılık Fransa ve AB, yeni bir müzakerede Ermenistan’ı desteklemeye sinyalleri veriyorlar. Kapitalist bir sektör de içeren büyük bir Ermeni cemaatini içinde bulunduran Fransız emperyalizminin Ermenistan ile özel ekonomik ve siyasi bağları var.

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşa hayır

Bu savaş işçi sınıfı ve bölge halklarına, çokuluslu şirketlerin daha fazla boyundurluğu altına girmek dışında başka hiçbir şey getirmeyecektir.

BM “barıştan” bahsediyor, ancak çatışmaların sürmesine ve toprakların askeri işgali anlamına gelen aldatıcı “barışa” ses çıkarmayarak, emperyalist çokuluslu şirketlerin ulusal nefret yanılsamasıyla bölünmüş durumdaki işçileri sömürmesinin önünü açıyor.

Halklar arasında gerçek bir barış ve bir arada adilce yaşama imkânı, ancak kapitalist-emperyalist sistem ve onun kapitalist hükümetleri sona erdirilirse ve bugün kendi çıkarlarını dayatan çokuluslu şirketler bölgeden kovulursa mümkün olacaktır. Eski SSCB’yi yöneten sahte sosyalizm değil; sadece gerçek bir sosyalizm, ulusal sınırların aşılmasına, halkların uyum içinde, karşılıklı milliyetlere ve kültürlere saygı duyulmasına, ekonomilerin işçi sınıfının ve Kafkasya halklarının yararına planlamasına izin verebilir.

Bu perspektiften yola çıkarak, bugün emperyalist kapitalist çıkarların, Türkiye ve Rusya rejimlerinin piyonları olarak yönetilen halklar arasındaki bu savaşı durdurmak elzemdir.

İUB-DE olarak dünya çapında demokratik ve antiemperyalist olduklarını iddia eden tüm siyasi, sendika veya öğrenci örgütlerini Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaşa karşı ses çıkarmaya çağırıyoruz.

Dağlık Karabağ çatışmasında emperyalist ülkelerin (AB ve ABD) siyasi ve askeri müdahalelerine son!

Rusya ve Türkiye’nin kapitalist rejimlerinin bölgedeki saldırgan yayılmacılığına son! Sivil halkın katliamına son!

Dağlık Karabağ halkı için kendi kaderini tayin hakkı! Ermenistan işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilsin, yerinden edilmiş nüfuslara kendi topraklarına dönme hakkı!

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşa hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

8 Ekim 2020

İşçi sınıfının yalnızlığı

0

Emek örgütlerinin, özellikle de sendikalardan bazılarının güçsüzlüğü, ama çoğunluğunun da bürokratik vurdumduymazlığı nedeniyle, bu salgın döneminde hem işçi sınıfı büyük bir yalnızlık içine düştü, hem de sendikalar örgütlenme açısından önemli bir olanağı yitirdiler.

Daha pandemi öncesinde ekonominin krizde olması nedeniyle patronlar sınıfa karşı bir saldırı içine girmişlerdi. Kapanan işyerleri, işten çıkarmalar, sendikalaşmaya saldırılar, düşen geçim düzeyleri, yoksullaşma… Bunların hepsi kapitalist saldırının sonuçları ve göstergeleriydi.

Ve patronlar pandemiyi fırsata çevirdiler. Ücretsiz izne gönderme ve kısa süreli çalışma yöntemleriyle devletin desteğini arkalarına alarak bilançolarını (yani kâr oranlarını) düzeltmeye giriştiler. Burada “devlet desteği”nin kaynağı esas olarak işçi sınıfının biriken parası olan İşsizlik Sigortası Fonu ve gene halkın vergilerinden oluşan hazine akçeleriydi. Bunların hepsi patronlara destek olarak sunuldu.

Tabii bu arada “normalleşme” adına tam gaz çalıştırılan işyerlerine virüs girdi ve hızla yayıldı. Buna rağmen hükümet ve patronlar, bazı göstermelik önlemler almanın dışında, işçileri aynı tempoyla çalıştırmaya devam ettiler, ediyorlar. Hatta işçileri fabrika içine hapsederek onları “karantinaya” alan ya da çalışma kampı tarzında sanayi alanları oluşturmayı öneren işverenler (hatta Hak-İş gibi gerici sendikalar) bile çıktı. Onlar için önemli olan işçinin sağlığından ziyade işletmelerinin üretime devam edebilmesiydi. Öte yandan bugün işçilerini ücretsiz izinde veya kısa çalışmada gösterip tam gün çalıştıran yüzlerce işyeri var; bu patronlar işçinin ücretinin önemlice bir bölümünü “devletten” alıyorlar, yani işçinin parasını gene işçinin kendisine ödetiyorlar.

Bu vahşi sömürü sistemi ve sağlıksız düzen karşısında işçiler bazı yerlerde kendiliklerinden protestoya giriştiler, çeşitli eylemler yaptılar (bunları gazetemizin web sitesi gazetenisan.net adresinden izleyebilirsiniz). Ama yalnız kaldılar. Elbette onların bu girişimlerini destekleyen çevreler oldu, ama ya sendikalar ne yaptı? İşçilerin huzursuzluklarını, şikâyetlerini veya eylemlerini örgütleyecek ve birleştirecek kapasitedeki sendikalar bazı doğru talepler ileri sürmenin dışında sözlerini pratiğe dökmediler.

Oysa salgın dönemindeki devlet-patron saldırısının ekonomi ve sağlık alanlarında işçi sınıfı için yarattığı sorunlar, tek tek işçilerde bir savunma duygusu yaratmıştı ve hâlâ da yaratıyor. Bir kısım işyerinde işçilerin arasında böylesi bir durum karşısında sendikalaşarak, iş kaybına, yoksullaşmaya ve hastalığa karşı savunma eğilimi de belirdi. Hatta bazı girişimler de oldu ve oluyor. Ancak patronlar bütün bu girişimlere doğrudan öncü işçileri işten atarak yanıt veriyorlar. Ve hâlâ sendika yönetimleri sessiz, işçiler yalnız.

Oysa işçi sınıfı içindeki huzursuzluğun ve savunma eğilimlerinin yükseldiği böylesi bir ortam sendikalara örgütlenme, patron saldırganlığına karşı mücadelenin başına geçme, kendiliğinden doğan eylemlilikleri birleştirme ve güçlendirme açılarından büyük fırsatlar sunmakta. Üstelik sorun sadece sendikal örgütlenmeyi yaygınlaştırma fırsatından yararlanmak da değil, bunu yapmak sendikaların en önemli görevi.

Sendika yönetimlerinin bugünkü pasif ve vurdumduymaz tavırları, işçiler arasında elbette sendikalara karşı güvensizliğin yaygınlaşmasına neden oluyor. Biz devrimciler ve öncü işçiler olarak elbette bu güvensizliğin sendikal örgütlenmeye ve mücadeleye değil, sendikaların yönetimindeki bürokrasilere karşı yönlendirmeye çalışıyoruz. Ama bürokratların etkisi sendikalarda ne denli güçlüyse, işçinin sendikal örgütlenmeyi bir çare olarak görmemesi de o denli yaygın oluyor. Kuşkusuz pek çok iyi niyetli sendika yöneticisi var. Ama sendikaların içindeki bürokrasi virüsünden kurtulma mücadelesinin güçlenmesi, sadece işçi sınıfı değil bizzat sendikaların kendisi için de acil bir zorunluluk. Bunun için yapılması gerekenleri tartışmaya devam edeceğiz.

Çevrimiçi buluşma|Pandemi ve kapitalist kriz: Kadın mücadelesinin rolü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) 17 Ekim Cumartesi günü, pandemi ve kapitalist kriz karşısında feminist mücadelenin rolünün vurgulanacağı açık ve çevrimiçi bir uluslararası kadın buluşması için bir araya geliyor.

Covid 19 salgınının emperyalist kapitalist sistemin mevcut ekonomik kriziyle birleşimi cinsiyet eşitsizliklerini artırıyor: yoksulluğun daha fazla kadınsallaşması, bakım ve üreme işi görevlerinde kayda değer bir artış, toplumsal cinsiyet şiddetinin büyümesi, üreme sağlığı ve cinsel haklara erişimin önündeki yeni engeller… Bunlar, emperyalizmin ve tüm dünya hükümetlerinin kapitalist krizi bir bütün olarak işçi sınıfının omuzlarına yükleyebilmek için yürüttüğü ve kadınların durumunu daha da ağırlaştıran politikalardır. Bu nedenle, feminist mücadele ve kadınların bağımsız örgütlenmesi bu saldırılarla yüzleşmek için çok önemlidir.

Latin Amerika ve Karayipler’den, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Avrupa’dan ve Ortadoğu’dan farklı ülkelerden kızkardeşlerimizin katılacağı uluslararası kadın buluşmasında bu mücadelelerinin dinamiklerini ve ortak taleplerimizi konuşacağız.

Türkiye saatiyle 18.00’de başlayacak etkinlik İngilizce ve İspanyolca dillerinde canlı olarak gerçekleşecek. Sonraki günlerde etkinlik Gazete Nisan hesaplarından Türkçe altyazılı olarak yayınlanacak.

Türkiye işçileri için Belarus dersleri

0

Belarus yaz aylarında haftalar süren kapsamlı bir ulusal grev dalgasıyla sarsıldı. Lukaşenko’nun yeniden başkan seçildiğine işaret eden hileli seçim sonuçları kitleler nezdinde kabul görmedi ve bir seferberlik dalgası patlak verdi.

Grev dalgası ülkenin en kritik fabrikalarını da kapsıyordu. Dünya kalya taşı üretiminin %20’sini gerçekleştiren Belaruskali, suni gübre üreticisi Grodno Azot ve Naftan ile Mozyr petrol rafineleri grevin merkezinde duran fabrikalardı. Bu dört devlet işletmesi 2019’da Belarus’un Batılı ülkelere ihraç toplamının %68’ini karşılamış durumda. Dolayısıyla Belaruslu işçiler Lukaşenko rejimine karşı en güçlü kozlarını, üretimden gelen güçlerini kullandı denebilir. Buna ek olarak fabrikalarda grev komiteleri kuruldu ve bu komiteler bir ulusal koordinasyon da oluşturmaya çalıştılar.

Ancak sonuca baktığımızda rejim bir kenara, Lukaşenko dahi düşmedi veya istifa etmedi. Pandeminin derinleştirdiği ekonomik kriz şartları altında hem dünyadan hem de Türkiye’den giderek daha fazla sayıda işçi greve çıkma iradesini gösterirken, son senelerin en etkili ve en radikal ulusal grev dalgalarından birini örgütlemiş olan Belarus işçi sınıfının neden hedeflerine ulaşamadığı önemli bir ders konusu olmalı.

Belarus işçi sınıfının yumuşak karnı, ülkenin fabrikalarını saran grevci seferberliğin mantıksal siyasal sonuçlarını ifade edecek olan bir devrimci partiye sahip olmamasıydı. Bu işçi sınıfı, Rus kapitalizminin hizmetkârı Putin yanlısı bir rejim ile emperyalist ülkelerin sahte ve yanıltıcı “demokrasi” programını benimsemiş çeşitli muhalif partilerin arasında sıkıştı. Eğer Belarus işçi sınıfı grev dalgasına, grev komitelerinin iktidarı ele geçirmesini savunan bir devrimci partinin rehberliği altında girişmiş olsaydı, hem liberal muhalefet partilerine karşı güçlü bir politik bağışıklık geliştirecekti hem de rejimin karşısında ulus çapında güçlü bir siyasal alternatif yaratabilecekti.

Grev mücadelesini zayıflatan bir olgu daha söz konusuydu: uluslararası işçi sınıfı dayanışmasının eksikliği. Grev dalgası Belarus ekonomisini yerle bir edince Putin rejime 1 milyar dolarlık bir kurtarma paketi verdi. Liberal muhalefet partileri Polonya’dan 11 milyon avroluk yardım aldılar. Halbuki Rusya ve Polonya işçi sınıfları, Belarus emekçilerinin mücadelesine zarar veren bu finansal can simitlerini engelleyebilirdi.

Türkiyeli işçiler de mücadelelerinde bu araçlara ihtiyaç duyacaklar. Belaruslu sınıf kardeşlerimizin deneyimlerinden dersler çıkararak, bir devrimci partinin inşası ve işçiler arasında uluslararası dayanışma oluşturabilmek için birlikte çalışmalıyız.

Kardeş İçiler ile Söyleşi: Kriz, işçi mücadeleleri ve sendikalar – 09.10.2020

0

Ekonomik kriz ve baskılar karşısında işçilerin mücadelesi, sendikaların tavrı, örgütlenme sorunları

Pandemide göçmen işçiler

0

Hükümetin, patronların çıkarlarını kollayan salgın politikaları sonucu Covid 19 salgını yayılmaya devam ediyor. İktidar tarafından salgının işçiler arasında ne denli yayıldığına dair herhangi bir sayı paylaşılmıyor; hatta rakamları gizlemeye dönük manipülatif taktiklere başvuruluyor. Ancak sendikaların, muhalif parti ve derneklerin raporları ve işyerlerinde gerçekleşen mücadeleler salgının işçiler arasında yayılımına ve çalışma koşullarına dair korkunç tabloyu gözler önüne seriyor. Aynı durum göçmen işçilerin çalışma koşulları için de geçerli.

Türkiye, göçmenlere “geçici koruma” adı altında bir statü tanıyor. Bu statüyle göçmenler uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş çalışma hakkı, başka ülkelere başvuru hakkı, oturma izni gibi birçok haktan yararlanamaz hale geliyorlar. Bu şartlar altında da iktidar için uluslararası alanda pazarlık ve tehdit unsuru olmaktan öte bir “statüleri” kalmıyor. Türk Tabipler Birliği’nin pandeminin hemen öncesi Edirne’deki göçmenler için yayımladığı rapor temiz su, tuvalet gibi en temel ihtiyaçların dahi birçok insan için ulaşılabilir olmadığını gösteriyor. Bu koşullar altında göçmenler iki seçenek arasında kalıyorlar: ya yüksek ölüm ihtimaline rağmen Avrupa’ya geçmek ya da en zor koşullarda düşük ücretle (ve de kaçak) çalışmak…

Özellikle tekstil, inşaat, geri dönüşüm gibi kayıtdışılığın en fazla olduğu sektörlerde asgari ücretin altında bir gelirle günde 12 saate varan çalışma koşullarına mahkûm edilen göçmen işçiler, salgının başlamasıyla yoğun iş kaybına uğradılar. Bu durumda ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da yararlanmaları mümkün değil. Aynı zamanda herhangi bir sağlık hakları olmadığı için, hastalığa yakalanma durumunda tedavi süreçlerine nasıl katılacakları; kira giderinin düşük olması adına kalabalık evlerde kaldıkları düşünülürse, karantina koşullarının nasıl sağlanacağı belirsiz. Fiili olarak ölüme mahkûm edilmiş durumdalar.

Derinleşen ekonomik krizle birlikte patronlar daha fazla kâr elde etmek ve ağır koşullarda ses çıkartmamaları koşuluyla çalıştırmak için göçmen işçileri tercih ediyorlar. Bu durum aynı zamanda Türkiyeli işçiler arasında işsizliğin kaynağına dair göçmen işçileri suçlayan bir düşüncenin gelişmesine temel hazırlıyor. Oysa işsizliğin kaynağı göçmen işçiler değil. Göçmen işçiler dahil tüm çalışanlar arasında işlerin bölüştürülmesi yoluyla herkese iş imkânı sağlanabilir.

Hem pandemi sırasında hem de sonrasında patronların hayali, tüm işçilerin göçmen işçilerin bugünkü koşullarına sahip olmasından başka bir şey değil. Buna karşı işçiler hep birlikte mücadele ederek bu insanlık dışı koşulları herkes için ortadan kaldırabilir. Bunun için göçmen işçilerin çalışma, güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı ve Türkiyeli işçiler ile göçmen işçiler hem bu talepler hem de ortak sorunlarını ortadan kaldırmak için birlikte mücadele etmeli.

Koç Üniversitesi asistanları barınma haklarını savunuyor!

0

Koç Üniversitesi’nin bünyesinde çalışan 400 asistanı kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkartarak yurtlara yerleştirmeye çalışmasının karşısında, asistanlar sözleşme ile garanti altına alınmış barınma haklarını savunuyor. Covid-19 salgınının devam ettiği bir süreçte sağlıklı barınma ve hijyen koşullarını kötüleştirecek, ortak alan kullanımını zorunlu kılacak böylesi bir dayatmayı üniversite asistanları kabul etmiyor.

Üniversitenin bileşeni olmalarına rağmen hiçbir şekilde karar alma sürecine dahil edilmeyen Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamalarını okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık.

Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık.  Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü.  Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu.

Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik dönemde alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz.

Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir.

Bizlerden gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir.

Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz.” 

İşsizler nasıl iş bulur?

0

Dünya çapında süregiden ekonomik kriz pandemiyle birlikte kangren halini alırken, milyonlarca işçi ve emekçinin yaşam şartları bu tablo karşısında vahim bir boyuta ulaştı. İşten çıkarmalar, ücretsiz izinler ve ücret kesintileri çalışma rejiminin olağan hali oldu. Bu dönemde hükümet işverenlere kurtarma paketleri sağlarken, emekçilere de “aynı gemideyiz” diyerek salgının geçmesini telkin etmek dışında hiçbir somut öneri sunmadı. Ancak ne salgın geçti ne de hayat normale dönecek gibi.

Türkiye için de ekonomik kriz pandemi koşullarında daha da ağırlaştı. Bu süreçte binlerce insan işinden oldu. 3,5 milyon kişi kısa çalışma ödeneğiyle ayakta kalmaya çalıştı, çalışmaya devam ediyor. Yine binlerce emekçi “işten çıkarmaların yasaklanması” adı altında ücretsiz izne çıkarıldı, günde 39 TL ile yaşamaya mahkum edildi. 1,8 milyon kişi bu süreçte sosyal yardım aldı. Ekonomideki çöküş nedeniyle artan kur, yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında şans eseri çalışmaya devam edenlerin de maaşı yok denecek düzeye geriledi. Haziran ayında ekonominin canlanması amacıyla atılan normalleşme adımları da emekçilerin hayatını “normale” döndürememiş görünüyor. Nitekim TÜİK’in açıkladığı işsizlik rakamları da gösteriyor ki, durum hiç “normal” değil.

TÜİK geçtiğimiz haftalarda haziran ayına ait işsizlik rakamlarını yüzde 13,4 olarak açıkladı. Açıklanan pek çok rakam gibi bu da gerçekliği yansıtmıyor. Çünkü TÜİK’in açıkladığı dar tanımlı işsizlik oranı ve işsiz sayısı Covid-19’un yarattığı depremi yansıtmaktan oldukça uzak. En başta işten çıkarma yasağı nedeniyle dar tanımlı işsizlik verileri gerçek tabloyu yansıtmıyor. Ayrıca TÜİK bu tabloya çalışabilecek durumda olup iş arama umudunu kaybetmişleri dahil etmiyor. Oysa DİSK-AR Eylül 2020 İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’na göre geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybının Haziran 2020’de 10 milyona (%28,9) yükseldiği belirtiliyor, yani yaklaşık her 3 kişiden 1’i işsiz! Bu rakama ücretsiz izne çıkarılanları ve mart-haziran ayları arasında Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) alanları da eklediğimizde sayı 14 milyonu (%40,4) buluyor.

İktidar işsizlikle ilgili somut bir öneri sunmadığı gibi, ekonomik kriz ve pandemi yönetimindeki beceriksizliğini muhalefeti baskı altına alarak örtmeye çalışıyor. Ne var ki, mevcut muhalefetin de bu girdap karşısında işçiden ve emekçiden yana alternatif bir programı yok. Söylemler genellikle kaynak olmadığından ya da iktidarın kötü ekonomi yönetiminden şikâyet ederek seçimi işaret eder durumda. Ancak bunların hiçbiri kalıcı bir çözüm vaat etmediği gibi, sistemden kopuş perspektifi de içermiyor. Yani başka bir deyişle, “patronların kârlarına dokunmadan bu işsizlik nasıl çözülebilir” sorunu etrafında dolanılıyor.

Oysa, işsizlik sorununun çok net bir çözümü var, tabii şayet kaynaklar emekçilere ayrılırsa. Nasıl mı? İşten çıkarmalar gerçekten yasaklanarak tüm işlerin çalışabilen nüfus arasında paylaştırılması sağlanabilir. O kadar işyeri mi yok veya kaynak sıkıntısı mı var? Kapanan işyerlerinin işçi denetiminde kamu tarafından işletilmesi sağlanarak buralarda istihdam yaratılabilir. En zengin yüzde 1’den yüzde 20 servet vergisi alınarak geliri olmayan herkese asgari yaşam geliri sağlanabilir. Bu kaynakla, gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi kıyımına dönüşmesinin önüne geçilebilir. Mesele gerçekten bunu yapmaya niyeti olanda!

D vitamini ve kapitalizm

0

Antik çağlardan bu yana, insanlık D vitamini olarak tanımlanan maddenin kendileri için önemli olduğunun farkındadır. Mesela Hipokrat, yaşamak için en elverişli yerlerin gün ışığını yıl boyunca en fazla alan kuzey yamacında güneye bakan evler olduğunu söylemiştir. Kuşkusuz 1900’lere kadar D vitamini eksikliğinin neden olduğu hastalıklarla mücadele için türlü türlü yollar denendi ama bunun asıl nedeni tam saptanamamıştı. Raşitizm ve devamında gelişen osteomalasi ve osteoporoz, o zamana kadar deneysel yöntemlerden çıkan ampirik sonuçlarla tedaviye edilmeye çalışıldı. 1922 yılında, McCollum tarafından yürütülen deneylerde, A ve D vitaminlerine dair kanıtlar bulunmuş. 1928 yılında ise Alman kimyager Windaus tarafından D vitaminin kimyasal yapısı çözülmüş ve bu buluş kendisine Nobel Kimya Ödülü’nü kazandırmıştı. O tarihten beri D vitaminine bağlı bilinen kemik hastalıkları D vitamini tedavisi sayesinde ciddi bir şekilde azalmıştı, ta ki 2000’lerin başına kadar.

Başıma gelen

Bendeki D vitamini eksikliği işyeri hekimimin 4 sene önce standart kontrollerin yanında bir de buna bakalım demesiyle çıkmıştı. Sağlıklı bir yetişkinde hidroksi-25 D vitamini 30 ng/ml olması gerekliyken bende yapılan ölçümlerde 18 ng/ml çıkmıştı. O zamanlar “bana bir şey olmaz, nasıl olsa düzgün besleniyorum” kafasıyla yaşarken, aslında bu önemli bir uyarıydı. D vitamininin vücut tarafından sentezlenebilmesi sadece ve sadece dik gelen güneş ışınlarıyla oluyor ve ihtiyacımızın %95’ini bu sayede alıyoruz, geri kalan %5 ise yağlı balık ve karaciğer başta olmak üzere çeşitli besinlerle geliyor. Tedavisi de oldukça basit olan bu yetersizlik aslında birçok soruna sebep olmakta. Geçmişten beri bildiğimiz kemik hastalıklarının yanında sinir sisteminden bağışıklık sistemine kadar birçok sistemden ya sorumlu ya da takviye edici rol üstleniyor.

2000’lerle ne değişti?

Çağımızda yaygın D vitamini eksikliğine 3 temel neden sebep oluyor: güneş ışığına az maruz kalma, yanlış beslenme ve yaşlanma. Bendeki durumun da aslında ilk ikisinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum, üçüncüsü için o zamanlar daha gençtim. Tüm gün plazalarda güneş görmeyen, çalışma saatleri düzensiz yıllar geçirdim, bunun yanında dengesiz beslenmeyi çağımızın belası fast food ile de taçlandırdım. Tüm bunlar, D vitamini eksikliğini ortaya çıkardı. Aslında tüm bu faktörler 2000’li yıllardan itibaren artan raşitizm ve buna bağlı kemik hastalıklarını da açıklayabilir. Krizler ve yaygın yoksulluk ve tüm bunlara bağlı doğadan ve güneşten kopuk yaşamlar tekrardan D vitamini eksikliğini ve kemik hastalıklarını hortlattı.

Korona ile yaşadığımız sağlık sistemi buhranı aslında bize hiç de insancıl bir düzende yaşamadığımızı hatırlatıyor. Diyelim ki koronanın ilacı bulundu, aşısı keşfedildi; ama bu bir sonraki pandemiye kadar, yani ufacık bir süre için rahatlatacak. Kapitalizm için hastalıklarla mücadele veya insanlığın refahı hiçbir zaman asıl hedef olmayacak, bunu D vitaminin keşfinden günümüze kadar olan süreçteki kötüleşmeden de rahatlıkla anlayabiliriz.

Ne karnımız tok, ne sırtımız pek!

0

Bazen tek bir olay bütün cevapları içinde barındırır. Yokluktan, yoksulluktan intihar eden dört kardeş gibi. İşsizlikten bunalıma girip kendini yakan emekçiler gibi. Eylül ayı başında Sakarya’da Kürt mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırıda olduğu gibi… Hikâyeleri farklı olsa da bütün bunlar aynı sınıfsal eşitsizliğin, sömürünün ve ayrımcılığın sebep olduğu sınıf kırımları.

Düşünün, Türkiye’nin kanatlanıp uçtuğunun söylendiği bir dönemde Kürt emekçiler ekmek parası için 1338 km uzaktaki Mardin’den Sakarya’ya gelmek zorunda kalıyorlar. Doğdukları yerde doyamadıkları için, günlük 50-60 lira yevmiye kazanmak için, evlerinden 15 saat uzaktaki yerlere yol kat ediyorlar. Sigortaları yok, sağlık güvenceleri yok, iş garantileri yok, temiz ve sağlıklı barınma imkânları yok, Kürt kimlikleriyle görüldüğü üzere can güvenlikleri de yok. Öylesine düşük ücretlerle ve öylesine ağır işlerde çalışıyorlar ki, kayıtlı 35 bin işsizin olduğu Sakarya’da dahi onların yaptığı işi o koşullarda yapacak yeterli işgücü çıkmıyor.

Peki, Mardinli Kürt emekçiler, milyonlarca benzeri işçi emekçi gibi, niye bu çileyi çekiyorlar? Çünkü Mardin, Şırnak ve Siirt’le birlikte, resmi rakamlara göre dahi, yüzde 31 ile Türkiye’de en yüksek işsizliğin olduğu bölgede yer alıyor da ondan. Yani kâğıt üzerinde 300 fabrika açmakla işsize iş, yoksula aş bulunmuyor.

Ne karnımız tok, ne sırtımız pek ama olsun; Saray rejimine göre Türkiye “vesayetten demokrasiye” geçti! Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle de dünyaya demokrasi dersi veriyor! Hatta bütün dünya pandemiden kırılırken, sağlık sistemleri çöküp ekonomileri yerle bir olurken, Türkiye ekonomisiyle, sağlık sistemiyle, kalkınmasıyla örnek ve istisna bir ülke olarak öne çıkıyor! Tek Adam rejiminde birilerinin hayatlarından çok memnun olduğu açık. Bu nedenle kârlarına kâr, güçlerine güç katmak için doğal olarak hakikat yerine hamaset işlerine geliyor. Lakin karnı doyuran ekmek, hamaset değil. Müzeden ödünç kılıçla, çakmağa yetecek gazla ne eksen değişiyor, ne verdiğiniz ayarlar tutuyor. Kısaca lafla peynir ekmek gemisi yürümüyor…

Tarihte bu ay: 10 Ekim Ankara Katliamı

0

7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP meclis çoğunluğuyla beraber 69 milletvekili kaybetmiş ve bu kayıplarını yeni bir seçimde telafi etmek için Kürt hareketiyle sosyalistlere, yani toplumun mücadeleci kesimlerine, savaş açmaya karar vermişti. İlk önce 20 Temmuz günü yaşanan ve 34 sosyalist gencin canını alan Suruç Katliamı yaşandı. Sonrasında ise 10 Ekim günü Ankara Garı kavşağında DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB, HDP ve pek çok partinin katılımıyla düzenlenen Barış Mitingi’ne, Türkiye tarihinin en ölümcül bombalı saldırısı gerçekleştirildi.

Üç saniye arayla iki patlama gerçekleşti. 107 kişi hayatını kaybetti, 500’ün üzerinde insan yaralandı. Saldırının ardından alana ambulanslardan önce polis geldi. Yaralılara, yaralılara yardımcı olmaya çalışanlara ve ölülere biber gazıyla saldırdılar.

AKP’li Veysel Eroğlu saldırıyı “mağdur duruma düşmek için” HDP’nin yaptığını iddia etti. İçişleri Bakanı Selami Altınok “istifa edecek misiniz?” sorusuna gülerek yanıt verdi. AKP milletvekili Cemil Çiçek, “istifa bazı ülkelerde, demokratik ülkelerde bir yol olarak var. Bizde yok…” şeklinde konuştu. Katliam sırasında Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü olan Adem Arslanoğlu, yargılanması gerekirken Ekrem İmamoğlu tarafından İBB İETT Genel Müdürlüğü’ne Güvenlik Müdürü olarak atandı.

10 Ekim Katliamı aslında bir devlet operasyonuydu. Canlı bombalardan birisi, Suruç bombacısının ağabeyi Yunus Emre Alagöz’dü ve uzun zaman önce tutuklanması gerekiyordu. IŞİD’in bomba yapımlarından sorumlu uzmanı Tuncay Kaya, katliamdan 11 gün önce serbest bırakılmıştı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı 10 Ekim sabahı Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na Yunus Emre Alagöz’ün de bulunduğu 3 ismin ölümcül saldırılar gerçekleştirebileceğine dair bir rapor göndermişti. Rapor bilinçli olarak dikkate alınmadı. Ve ilginçtir, IŞİD, genelde yaptığının aksine, saldırıyı hiçbir zaman üstlenmedi. Aslında saldırı IŞİD şemsiyesi altında Türk kapitalizmi tarafından örgütlenmişti.

Katliamın örgütlenme sürecine dahil olan hiçbir kamu görevlisi (mesela Antep Emniyet Müdürü) yargılanmadı. 35 sanıktan 20’si hiçbir zaman yakalanamadı. Üstüne katliama dair medya organlarına haber yasağı getirildi.

10 Ekim Ankara Katliamı aslında işçi sınıfına bir göz dağıydı. AKP mecliste çoğunluğu kaybedince, iktidarı kaybetmeye yaklaşınca ne denli kanlı eylemlerde bulunabilme kapasitesine sahip olduğunu, bu katliamla kanıtlamak istiyordu. Ancak başarılı olamadı, ivmelenen düşüşünü durduramadı. Bugün Türkiye’de en önemli ve ciddi demokratik hak taleplerinden birisi, 10 Ekim katliamının aydınlatılması olmayı sürdürüyor.

Okur mektubu: Kamuda taşerona son!

0

Merhabalar,

Ben Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışan bir sağlık emekçisiyim. 696 nolu KHK’nın 127. maddesinin 10. paragrafında yazılan mal alımına dayalı hizmet maddesi yüzünden devlet hastanesi yemekhanelerinde ve Emar görüntüleme merkezlerinde çalışan taşeron işçiler kadro alamadı.

Bizler yıllardır kamuda taşeron olarak çalışıyoruz. “Herkese kadro verildi” sözü kocaman bir yalandır. Bizlerin iş güvencesi patronun iki dudağı arasındadır. Pandemi sürecinde de bu durum halen yaşanmaktadır. İşten çıkarmalar devam etmektedir.

Bizler ülkemizin bu birlik beraberlik gününde kamuda taşeron olarak çalışan tüm işçileri için koşulsuz şartsız kadro istiyoruz. Bugün verilmeyen kadro hiç bir zaman verilmez. Yıllar sonra verilse de bunun bir kıymeti olmayacaktır. Çünkü o zamana kadar binlerce arkadaş işinden olacaktır.

Yönetenlerin bizi bir avuç patrona değişmesi yanlıştır. Medyamızın sermaye karşısında işçinin yanında olmasını bekliyoruz. Hiç birisi taşeronu gündem yapmamaktadır. Ayrıca siyasi partiler de bu konuya eğilmemektedir. Unutulmamalıdır ki kamuda hâlihazırda 750 bin kadroya geçmemiş taşeron işçi vardır. Bunlar seçimlerde yine gücünü gösterecektir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

İnkâr ve yalan karşısında gerçeği örgütleyelim!

0

Normalleşmeye dönüşün dördüncü ayında gördük ki iktidarın normalleşme politikalarından kasıt pandeminin normalleştirilmesiymiş!

Covid-19’a yakalanmak, bu hastalıkla yaşamak, bu hastalıktan ölmek normalleşmiş.

Öyle normalleşmiş ki hasta bile artık hasta değilmiş!

Ne âlâ!

Hastayı, hastadan sayma!

İşsizi, işsizden sayma!

Kur artışına bakma!

Güven endeksini salla!

Ulaşmak istediğin sonuç baştan belliyse, ona uygun bir hesap muhakkak bulursun nasılsa.

Bir oyun oynardık hatırlar mısınız?

Aklından bir sayı tutarsın; sonra onu çarparsın, toplarsın, bölersin, çıkarırsın ve sen hangi sayıyı tutmuş olursan ol sonunda hep aynı sonuca ulaşırsın.

Sizce de ona benzemiyor mu?

Enflasyon mu yükseldi, güven endeksleri mi düştü, işsizlik mi arttı? Öyle bir hesaplama yöntemi bul ki sonuç hep “büyüyen, gelişen” Türkiye’ye çıksın!

Çocuklar bazen gözlerini kapadıklarında kendilerini de görünmez sanırlar ya aynen öyle! Tabii bunun aynı safdillikle yapılmadığı; siyasi propagandanın, sınıfsal tercihlerin, kılıfların yolu olduğu aşikâr!   

Onlar saymadıkça, söylemedikçe, görmezden geldikçe, bin bir katakulliye başvurdukça sorunlar ortadan kaybolmadığı gibi önlem alınmayan, tedavi edilmeyen her hastalık gibi kötüleşiyor, yayılıyor.

COVID-19 yayılıyor, işsizlik yayılıyor; yoksulluk, yoksunluk, güvencesizlik, güvensizlik hepsi hayatlarımızın üstüne çöküyor.

Peki, yönetenler bunca yalanı neden söylüyor?

Çünkü icraatları halkın çıkarlarına değil, bir avuç sömürücüye hizmet ediyor! Hem ekonomide, hem salgında…

Ve rıza üretemeyenlerin vazgeçilmezine başvuruyorlar: inkâr ve yalan politikalarına!

Ancak birer istatistik, yüzde, hesap olarak görüp, eğip büktükleri sayılar bizim hayatlarımıza çarpıp tuz buz oluyor. Kendi gerçeğimizi resmi rakamlardan öğrenecek değiliz ya!

Çarşıda, pazarda torbamıza girebilenle; hanemizdeki, mahallemizdeki işsizle; işyerimizdeki, komşumuzdaki vakayla biz durumumuzun vahametini biliyoruz zaten.

Bilmesine biliyoruz da kabul etmiyoruz! Ne bu vahim tabloya ne de bu yalan dolana razıyız!

Yetki, sorumluluk getirir, hesap sorulabilirlik getirir. Yönetenlerin, bu gidişattan sorumlu olanların, icraatlarının hesabını da verebilmesi gerekir.

Bu yüzden açıklık ve şeffaflık istiyoruz! Kayıtlarınızı, defterlerinizi, raporlarınızı açın! Sağlık Bakanlığının verileri TTB tarafından denetlensin! Tüm işyerlerinde işçi denetimi sağlansın. Patronlar gerçekten zarar mı ediyormuş, kârlar nerelere gidiyormuş, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerine ne kadar uyuluyormuş bir görelim…

İnkâr ve yalan karşısında gerçeği örgütleyelim! İşçisi, işsizi, memuru, KHK’lısı, emeklisi, yaşa takılanı, öğrencisi, mültecisi… Gerçek, birbirimizin hikâyelerinde saklı! Çözüm ise birlik ve mücadelemizde!

Suriye: Karşıdevrim, yaptırımlar, sosyal ve ekonomik çöküş…

0

Suriye’de 2011 yılında sosyal ve ekonomik adalet ile özgürlük talepleriyle diktatör Esad rejimine karşı başlayan halk seferberliği, aradan geçen dokuz yılın ardından, bu mücadeleyi ezmek için sürdürülen karşıdevrimci savaş sonucunda, Suriyeli emekçileri derin bir sosyal ve ekonomik krizin içerisine sürüklemiş vaziyette.

2008 dünya ekonomik krizi başlamadan, 2007 yılında ülke nüfusunun yüzde 37’si yoksulluk sınırının altında yaşarken, bugün bu oran yüzde 90’a yaklaşmış durumda. 9,3 milyon Suriyeli gıda yardımına muhtaçken, 1,4 milyon ise kıtlık tehlikesi ile karşı karşıya. 2010 yılı ile 2020 Mayıs ayı verileri karşılaştırıldığında, emekçi halkın alım gücü yüzde 93 gibi trajik bir düşüş yaşamış. Yine aynı zaman aralığında, temel gıda maddeleri ve meşrubat fiyatları 32,5 katına, temel mallar ve hizmetlerin fiyatları ise 27 katına çıkmış durumda. Bunlara ek olarak Suriyeli emekçi halkların buğday ve ilaç gibi temel ihtiyaç kalemlerine erişiminde ciddi noksanlar mevcut ve bu süreç tüm dünyada etkisini artırarak devam eden COVID-19 salgını ile birleşmiş vaziyette.

Peki bu tablonun sorumlusu kim?  

Ülkede bu yıkım koşullarının oluşmasının temel sorumlusu diktatör Esad rejimi. İktidara geldiği dönemden itibaren ülke kaynaklarını ailesinin ve kendisine yakın oligarşik çevrelerin hizmetine sunan, kayırmacılığın ve yolsuzluğun önünü açan rejim. Keza 2011 yılında seferber olan kitlelerin sorgulamakta olduğu temel meseleler de rejimin antidemokratik karakteri ve emekçilerin ekonomik alandaki yoksunluklarıydı.

Ancak 2011 yılında tüm bölgeyi etkisi altına alan devrimci ayaklanmaların önünü kesebilmek adına Suriye, karşıdevrimin önemli bir ayağı oldu. Esad rejimi ve onu destekleyen İran ve Rusya, Türkiye gibi bölge ülkeleri, radikal İslamcılar ve emperyalizm, farklı bölgesel çıkarları olsa da kitle eylemlerini ezmek temel hedefi doğrultusunda Suriyeli emekçilere dönük karşıdevrimci bir savaş yürüttüler.

Dokuz yılı aşkın bir süredir devam eden bu savaşın bilançosu da yukarıda özetlediğimiz şekilde. Ne emperyalizm ne de bölge ülkeleri bu savaş nedeniyle kârlarını azalttı; tersine artırdı. Aynı şekilde Esad rejimi ve onun dayanağı olan kapitalistler de savaş döneminde yasal ticari yollar dışında karaborsa ve kaçakçılık ekonomileri üzerinden ülke ekonomisi üstündeki kontrollerini ve servetlerini muhafaza edebildiler. Sürecin temel mağduru ise demokratik ve ekonomik talepleri uğruna mücadele eden Suriyeli emekçiler oldu.

Bu tablonun içerisinde, şimdilerde ekonomik alanda ülkede gündemde olan konu ise ABD’nin 17 Haziran tarihinde yürürlüğe koyduğu, Esad yönetimi ve ona bağlı kişi ve kuruluşlarla ticari işlem yapan yabancı kişi ve kurumlara yaptırım uygulanmasını öngören “Sezar yasası”. Uygulama alanı halen tam anlamıyla berrak olmasa da yasanın Suriye’nin içerisinde bulunduğu ekonomik durumu daha da ağırlaştırdığı aşikâr. Ancak yasanın oturduğu temel düzlem ekonomik olmaktan ziyade politik. “Esad’lı geçiş” anlaşmasının ardından sürmekte olan Cenevre süreci, yeni anayasa hazırlığı ve 2021 yılındaki başkanlık seçimleri öncesinde bölgesel çıkarları farklı olan aktörler, sahada yapmaya çalıştıkları siyasi manevralarla pazarlık masasında kendi ellerini güçlendirme arayışındalar.

Bu toplamın sonucu ise Suriyeli emekçilerin yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi oluyor. Mayıs ayının sonundan bu yana Süveyde, Dara ve güneydoğu Şam’da yer alan Ceramana gibi bölgelerde ekonomik krizin sonuçlarına, kötü yaşam koşullarına ve Esad yönetimine karşı, “Yaşamak istiyoruz!” sloganıyla sürmekte olan eylemler, işte bu düzleme oturmakta.

Kamulaştırılması gerekenler sadece KÖİ’ler mi?

0

Hükümetin özellikle inşaat baronlarına milyarlarca dolar aktardığı Yap-İşlet-Devret (YİD) sisteminin uygulandığı Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımlarının halka nelere mal olduğu artık herkesçe biliniyor.

Devlet, işi yapan şirkete en az 15-20 yıllık kullanıcı (müşteri) garantisi veriyor (hem de dolar bazında); kullanıcı sayısı az olunca da aradaki farkı şirkete kendisi ödüyor. Örneğin, devletin YİD modeliyle inşa edilen köprü ve otoyol projeleri için 2019 yılında yaptığı garanti ödeme tutarı 8 milyar lira (bu, kamuoyunun bildiği asgari miktar). Bunlara diğer havaalanlarını, tünelleri, hastaneleri vb. ekleyin, halkın kullanmadığı ya da kırk yılda bir kullandığı yapılara ödemesi gereken miktar ortaya çıkar. Bu böylece yıllarca daha sürecek ve devletin kasası hortumlanmaya devam edecek.

Geçenlerde CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, iktidar olmaları halinde hortumcu beş şirketi (beşli çete) devletleştireceklerini söyledi. Devletleştirme meselesine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Halk TV’deki röportajında değindi. Söyleşiyi yapan Şirin Payzın, Selin Sayek’in sözlerinin işverenler arasında kuşku yarattığını söyleyince, Kılıçdaroğlu “şirketleri değil, onların yaptıkları kurumları” (yani yolları, köprüleri, hastaneleri vb.) kamulaştıracaklarını söyledi.

Bu, CHP açısından iyi bir adım gibi gözüküyor. Emekçi halkın vergilerinin hortumlanmasına son vermek olumludur. Ancak, bir-iki sorumuz ve eleştirimiz var.

Birinci soru: Bu kamulaştırmalar tazminatlı mı, yoksa tazminatsız mı yapılacak? Yani, CHP iktidarı bu yapıları onlar için garanti edilmiş olan toplam tutarı ödeyerek mi kamulaştıracak, yoksa ödemesiz mi? Eğer CHP tazminat ödeyecekse, bunun Tek Adam rejiminin yaptığından ne farkı kalır? Dolayısıyla bizim talebimiz, tüm bu kurumların tazminatsız olarak devletleştirilmesi.

İkincisi: Kamulaştırılan bu kuruluşları kim işletecek? Eğer CHP’nin aklında olan tüm bu işletmelerin hükümetin atayacağı kişilerce işletilmesi ise, bu kuruluşların kaderi gene devlete yerleşen hortumcuların eline bırakılmış olur. Bizim önerimiz ise, devletleştirilen işletmelerin işçi denetimine bırakılması, yani çalışanlar tarafından demokratik bir biçimde yönetilmesi.

Üçüncüsü: Neden sadece işletmeler kamulaştırılıyor da onları yapan soyguncu, hortumcu şirketler kamulaştırılmıyor? Bu şirketler (özellikle beşli çete) bugüne değin devlet eliyle milyarca lirayı emekçi halkın cebinden, aşından hortumladılar, kasalarını doldurdular. Bütün bu paralar halkın parasıdır. Dolayısıyla bu şirketlerin kendisi de tazminatsız olarak devletleştirilmelidir. Bütün varlıkları hazineye devredilmeli, halkın eğitim, sağlık, ulaşım gibi ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.

Unutmayalım Türkiye’nin toplam serveti 1.355 milyar doları bulurken, ülkedeki en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti 576 milyar doları (yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi) buluyor. Yani nüfusun yüzde 1’i tüm servetin neredeyse yarısına sahip. Bu müthiş bir eşitsizliktir ve bu hortumcu yüzde 1’in kimlerden oluştuğu bellidir. CHP’nin bu eşitsizliğe bir çözüm önerip önermediğini tartışmamız gerekiyor.

Ve dördüncüsü: Biz, sadece bu hortumcu şirketlerin değil, bugüne değin özelleştirilmiş olan tüm kamu işletmelerinin (yeni sahipleri olan şirketlerle birlikte) tazminatsız olarak kamulaştırılmasını talep ediyoruz. Zira bu devlet işletmeleri de sırf kapitalistler kâr etsin diye halkın mülkiyetinden alınıp yok pahasına onlara satıldı. Bunlar da geri alınmalı.

Emekçi halkın yaşam düzeyini biraz olsun iyileştirebilmek için öncelikli olarak bu adımların atılması ve onların çıkarları doğrultusunda planlı, merkezi bir ekonomi politikasının oluşturulması gerekiyor.

Yurtiçi Kargo: “İşten çıkarılsak da örgütlenmeye devam”

0

Merhaba Gazete Nisan,

Ben Yurtiçi Kargo firmasının Boğaziçi aktarma merkezinde kurye olarak çalışmaktaydım. Yaklaşık 2,5 yıl ağır şartlarda çalıştım. Pandemi şartlarında özellikle kargo işçisi olarak çok zor koşullar altındaydık. Sabah 04.30 gibi uyanıp 05.30 gibi işbaşı yapıyordum. Her türlü kargo taşıyorduk, bazen ağırlığın 40-50 kg’a kadar çıktığı oluyordu. Buna rağmen, şefler daha tempolu çalışmamızı istiyorlardı. Çoğu arkadaşımız ise işsiz kalma korkusuyla pandemi koşullarında buna itiraz edemiyordu.

Buna rağmen ben ve birkaç arkadaş bu koşullara karşı bir şeyler yapmak gerektiğini aramızda konuşuyorduk. Daha sonra işyerinde sendikalaşmamız gerektiğine karar verdik. Sendikalı olan diğer kargo şirketlerinde işçilerin bize göre daha iyi koşullarda çalışıp, daha iyi maaş aldıklarının farkındaydık. Aldığımız asgari ücretti, bu koşullarda nerede çalışsak bu parayı alacağımızı biliyorduk ve diğer arkadaşlara da bunu anlatmaya çalıştık. Kısa sürede birçok arkadaşa ulaştık.

Bunu bir şekilde duyan işveren, beni ve dört arkadaşımı işten çıkardı. Bunu pandemi koşullarında sözde işten çıkarmak yasakken yaptı. Bütün cezayı ödeyeceğini belirterek apar topar işimize son verdi. Bu da sendikadan ne kadar korktuğunun belirtisiydi.

İşten çıkarılmam bugünün zor şartlarında beni ve ailemi daha da zorladı. Okula giden üç çocuğum var, bunların uzaktan eğitim alabilmesi için her birine bir tablet almak zorundaydım. Üzerine gelen borçlarım bunu daha da işin içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Bir diğer arkadaşım ev kredisine girmişti, bunu ödemesi imkânsız hale geldi; çünkü 2 yaşında bir çocuğu var, eşi de çalışmıyor. İşsizlik ödeneği, kredisine bile yetmiyor. Bir diğer arkadaşım yaklaşık 10 aydır işsiz ve kiracı. Ancak yine de şunu biliyoruz: Ancak mücadele ederek, örgütlenerek ve sendikalaşmayı büyüterek, bu ağır çalışma koşullarını ve düşük ücretleri bize reva gören patronlara karşı durabiliriz!

Saray’ın “yeni normali” ve bizim seçeneğimiz

0

Saray iktidarı her alanda tel tel dökülüyor. Ekonomiden dış politikaya, eğitimden salgınla mücadeleye Saray’ın yalanlarıyla hayatın gerçekleri arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Tüm bu alanlardaki yıkımın faturasıysa umarsızca emekçilere kesilmeye çalışılıyor.

Ekonomideki enkaz her geçen gün biraz daha fazla büyüyor. Ekonominin uçtuğunu, diğer ülkelerden “pozitif ayrıştığımızı” haykıran Saray yönetimi yeni bir Yeni Ekonomi Programı (YEP) açıkladı. 18 yıldır ülkeyi yöneten ve eskimekten öte çürümüş AKP yönetimi ne kadar çok “yeni” kelimesini kullanırsa, belli ki, o kadar etkili olacağını sanıyor. Damat Bakan YEP’i “yeni dengelenme, yeni normal ve yeni ekonomi” temalarıyla açıkladı. Bugüne kadar hiçbir vaadi tutmayan Damat Bakan “yeni yeni” hayaller pazarlamaya girişti. Örneğin, döviz kuruna ilişkin yeni bir söylem geliştirdi. Çok değil Mart 2019’da, “Birileri Türkiye ekonomisi batacak; dolar 7 lira, 8 lira, 10 lira olacak diye hayal kurdu (…) Çok beklersiniz. Hele hele seçimden sonra daha da çok beklersiniz” şeklinde açıklamalar yapıyordu. Doların 8 TL’ye yaklaştığı sırada ise, “Döviz kuru benim için önemli değil, oraya hiç bakmıyorum (…) Kur meselesinden göreceksiniz, en kârlı çıkan biz olacağız, çünkü artık kurun kontrolü bizim elimizde” diyor. Bu da dövizin “yeni dengelenmesi” ve “yeni normali” olsa gerek.

450 milyar dış borcu olan, gıdadan petrol ürünlerine her kalemde ithalat yapılan, ihracata dönük üretim için dışarıdan gelen ara mallara bağımlı bir ülkede, kur yükselişinin ne anlama geldiğini hepimiz gündelik hayatlarımızda fazlasıyla hissediyoruz. Bakan’ın konuşmasının yankıları kulağımızdan henüz gitmemişken elektriğe yüzde 5 zam yapıldığının duyurulması bu “yeni normalin” basit bir örneği oldu. TL’nin erimesi, hayat pahalılığı, işsizlik, tüm bu alanlarda yaratılan yıkım gaddarca emekçi kesimlere havale ediliyor. Durum yalnızca bununla da sınırlı değil. Damat Bakan’ın “yeni ekonomisi” daha esnek çalışma koşullarıyla işsizliğin azaltılmasını hedefliyor. Yani kıdem tazminatının kaldırıldığı, işten atmaların daha da kolaylaştığı ve ücretlerin daha da düştüğü bir çalışma düzeni için tüm güçlerini seferber etmeyi planlıyorlar.

Dış politikadaki vahim tablo, Saray’ın ekonomik performansıyla yarışıyor. Doğu Akdeniz’de estirilen savaş rüzgârlarının ardından şimdi Saray tarafından Yunanistan’la masaya oturulacağı ve diyalogdan yana olunduğu açıklanıyor. Benzer hamleler daha önce Suriye ve Libya’da da yapılmıştı. Doğu Akdeniz’de şimdilik dümen diplomasiye kırılırken, Doğu Karabağ üzerinden Ermenistan’a yönelik saldırgan bir politika yükseltiliyor. Diğer damat Bayraktar’ın şirketinin SİHA’larının Ermenistan ordusunu nasıl dağıttığı hükümet medyasınca anlatılıyor. Saray bir yandan milliyetçi histeriyi sürekli olarak canlı tutmaya çalışırken, diğer taraftan hesapsız manevralarıyla hem bölgesel düşmanlıkları körüklüyor hem de sessizce geçiştirilen diplomatik yenilgiler alıyor.

İçeride büyüyen hoşnutsuzluk ise baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılıyor. Trajikomik gerekçelerle HDP’ye dönük düzenlenen son operasyonla, Saray koalisyonu HDP’yi ve aslında tüm muhalefet kesimlerini kriminalize etmeye çalışıyor. Soylu ve Bahçeli Anayasa Mahkemesini tehdit ederek hoşuna gitmeyen tek bir karara dahi iktidarın tahammülü olmadığını gösteriyor. İdam tartışmaları yeniden gündeme getiriliyor. Bütün bu tablo Saray iktidarının sıkışmışlığını ve aczini daha da saldırgan ve diktatoryal politikalarla aşma çabasının göstergeleri.

Bu vahim tablo karşısında emekçiler, ezilen kesimler olarak seçeneksiz değiliz. İlk adım, tüm emek örgütlerinin sınıfın bağımsızlığını ve Saray rejiminden kopuşu eksenine alan en geniş eylem birliğini ve planını hayata geçirmek olmalı. Haklarımız ve geleceğimiz için harekete geçmenin, örgütlenmenin, mücadelenin tam zamanı!

Kum fırtınası, iklim krizi konusunda bize ne anlatıyor?

0

Geçtiğimiz günlerde Ankara’nın Polatlı ilçesindeki kum fırtınası sonucunda 6 kişi yaralandı; binalar, ağaçlar ve mevsimlik tarım işçileri zarar gördü. Yakın zamanda yaşanan sellerde de hayatını kaybedenler ve maddi hasarlar olmuştu. Hayatımızın neredeyse olağan bir parçası haline gelen bu felaketleri ne “kader, fıtrat” diyerek geçiştirebiliriz ne de “doğanın intikamı” gibi tanımlarla hafifletebiliriz. Çünkü bu doğa olaylarının gerçekleşmesi veya sonuçlarının yıkıcılaşması; iklim değişikliğiyle, doğanın talanıyla ve kâr odaklı çevre politikalarıyla doğrudan ilişkili.

Meslek odaları ve bilim insanları sayesinde ulaşabildiğimiz bilgilere göre Polatlı kum fırtınası bölgedeki rekor kıran sıcaklıklarla ve uzun süreli kuraklıkla bağlantılıydı; iklim değişikliğiyle sıcaklık ve kuraklığın artması nedeniyle de bu tür fırtınaların tekrarlanması kaçınılmaz.[1] Kırsal alanlarda normal olan bu olay, şehirlerde gerçekleştiğinde yeşil alan kaybı nedeniyle tehlikeli hale geliyor.[2] Meteoroloji Mühendisleri Odası’nın işaret ettiği çözüm ise ormanlaştırma.

Erdoğan’ın 2008’de HES’leri savunurken söylediği “Ben çevrecinin daniskasıyım. Asıl çevreci benim. Ta belediye başkanlığından beri çevrecilik konusunda neler yaptığımı özellikle İstanbul’da yaşayanlar çok iyi bilir. Nasıl ağaçlandırdığımı iyi bilirler,” sözlerinden bugüne değin yaşadığımız şey, çevre felaketlerinin önünün açılması oldu. Bırakın ağaçlanmayı ve çevreci belediyeciliği; Türkiye’nin her yerinde daha fazla betonlaşma, daha fazla yeşil alan kaybı, daha da fazla doğa talanı gördük. İktidar bugüne kadar milyarlarca fidan dikmekle övünüyor, orman varlığımızın arttığı söyleniyor. AKP Türkiye’de ormanlık alanların kendi iktidarı süresince arttığını iddia ediyor. Peki gerçekten de öyle mi? Ormancılar Derneği’nin 2019 Yılı Türkiye Ormancılığı Raporu, hükümetin tıpkı enflasyon hesaplamasında yaptığı gibi bir hesaplama değişikliğine giderek daha fazla ormanlık alana sahip olduğumuz sonucuna vardıklarını söylüyor. Uluslararası kriterlere göre minimum 0,5 hektarlık bir alanda %10’dan fazla ağaç varsa (buna kapalılık deniyor) burası orman olarak kabul ediliyor. Türkiye’de ise bir alanın orman olarak nitelendirilmesi için kapalılık kriteri bulunmamakta ve özel arazilerde minimum 3 hektarlık bir alan büyüklüğünün olması yeterli bulunmakta.[3] Dolayısıyla uluslararası kriterlere göre orman olarak kabul edilmeyen yerler Türkiye’de orman olarak gösterilebiliyor. Bu ne gibi sonuçlar mı doğuruyor? Örneğin madencilik için açılmış olan alanların standarda göre orman arazisi olarak kabul edilmemesi gerekirken, hükümete göre burası hâlâ orman alanı olarak görünüyor. Bunlara HES ve JES’lerin inşa edildiği orman alanlarını da dahil edebilirsiniz. Yani hükümet, talana açtığı ormanların artık orman arazisi olmadığını kabul etmiyor. Diğer yandan, temmuz ayında TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda ilk 19 maddesi kabul edilen bir yasa teklifi ormanlık alan tanımını değiştirecek ve orman talanının önünü açacak.

ABD’de Trump’ın iklim değişikliğine inanmadığını söylemesi ve Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun Amazon yangınlarını yalanlaması arasındaki benzerlik, bunun da ötesinde bu benzerliğin bize bu coğrafyadan bir şeyleri anımsatması tesadüf değil. Türkiye, dünyadaki diğer burjuva hükümetlerin doğa talanını örnek göstererek yapacak bir şey olmadığını bizlere ispat etmeye çalışıyor. Ancak gerçeklik bunun tam tersi. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emeğe ve işçilere yapılan saldırılar hep bir bütünün parçası oldu. Çünkü sermaye birikimi için doğayı talan edip işçi emekçileri korkunç koşullarda çalıştırmaktan daha kârlı bir yöntem yok. Sadece doğayı korumak ve iklim krizini sonlandırmak adına değil, işçi ve emekçilerin daha iyi koşullarda yaşayabilmeleri için de çevre mücadelesiyle emek mücadelesini birleştirmemiz gerekiyor. Ormansızlaşmadan da, kuraklıktan da, kum fırtınaları ve sellerden de bizi koruyabilecek başka bir seçenek mümkün görünmüyor.

[1] Hava Delisinin Not Defteri, https://bit.ly/343RK96

[2] Ekoloji Birliği, https://bit.ly/3n2FMp5

[3] Türkiye Ormancılar Derneği, https://bit.ly/33eiBjA

Geri sayımı durdurmak

0

Türkiye pandemide geri sayıma başladı. Bu geri sayım “üç, iki, bir” dedikten sonra alkışlarla tamamlayabileceğimiz bir geri sayım değil. Yaşadığımız geri sayım daha ziyade aksiyon filmlerindeki saatli bombanın geri sayımına benziyor. Tedbirlerin azaltılması ile kötü günlere doğru geri adım atılıyor. Dünya genelinde de en çok yeni vakanın açıklandığı bir dönemin içindeyiz.

Haziran ayından itibaren tedbirlerin gevşetilmesiyle vaka sayılarında hızlı artışlar yaşandı. Aktif hasta sayısı (yani hâlâ hasta olup hastalığı bulaştırabilecek, iyileşen ve ölenlerden arındırılmış insan sayısı) ağustos ayının ilk günlerinden beri artıyor ve bu yazının yazıldığı 27 Eylül tarihinde 30 bin 806’ya çıktı. Şu anda resmi verilere göre aktif vaka sayısı 3 Haziran’dakine denk. Yani geri sayımda hükümet tarafından tedbirin gevşetildiği, “yeni normal”in ilan edildiği döneme döndük.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın pandemiyle mücadele etmesi, ülke ortalamasından 8,5 kat daha fazla enfekte olan hekimleri koruyacak önlemleri sıralaması gerekirken kendisi bunun yerine bizi suçluyor. Koca adeta “okullar olmasa milli eğitimi çok iyi idare ederdim” dercesine “şu hastalar olmasaydı pandemi kolay iş” diyor. Kendisinden aynen alıntılıyoruz: “Kurallardan taviz verirseniz, hasta sayımızın artması ve yeni kayıplarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. (…), siz bu savaşta kararlı olmadıkça istenilen sonucu alamayız. Tedbirde kararlı olun.” Hastalıkla yüzleşen biziz, teste ulaşmada güçlük çeken biziz, işyerlerimizde kalabalık şekilde çalışmak zorunda olan biziz ve suçlu olan yine biziz.

Aslında bu yaklaşım yeni değil. Türkiye öncesinde de tam olarak böyle yönetiliyordu. Benzer bir şeyi Adalet Bakanlığı yapamaz diye hayal kurabiliriz. Bugüne kadar hiçbir adalet bakanı; “Vatandaş kanunlara-kurallara uymuyor. Mesela cinayet yasak ama gidiyorlar cinayet işliyorlar. Sonra suçlularla biz uğraşıyoruz. Halbuki kurallara uysalar, cinayet işlemeseler suçlu sayısı da düşecek” dememiş olsa da pratikte yaşanan bu. Türkiye dünyada en çok kadın ve iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri. Çünkü yetkililer caydırıcı yasaların çıkmasını sağlamıyorlar. MÜSİAD il başkanı Yaşar Coşkun, Sakarya’da sahibi olduğu havai fişek fabrikasında yaşanan kazadan sorumlu tutulmuyor. Kadın cinayetlerine cüzi cezalar verildiği gibi daha düne kadar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmak isteniyordu. Sözleşmede kalınsa da doğru bir uygulama yapılmıyor. Sonuç olarak iş cinayetlerinden işçiyi, kadın cinayetlerinden de kadını sorumlu tutan bir sistemde pandemi yaşandığında vatandaşın suçlanması aslında “eski normal”. Çünkü sistem işçi düşmanı. Kanunlar ve tüm kurumlar ve hatta rejimin kendisi dahi sorunları çözmek değil, zenginleri daha zengin yapmak için işliyor.

Tablo yine de karanlık değil. Çünkü işçi ve emekçiler olarak yalnız değiliz. Tavrını emekçilerden yana koyan çok sayıda emek örgütü var. Şu dönemde bunların başında da TTB geliyor. Tabip Odası hem pandemi hakkında güvenilir veriler sundu hem de Vestel gibi virüsün yayılma merkezi haline gelen yerler hakkında tereddütsüz müdahalelerde bulundu. İşte bu yüzden TTB’nin “Yönetemiyorsunuz, Tükeniyoruz!” eylemleri sonrasına Bahçeli TTB’nin kapatılmasına yönelik çağrılarda bulunmuştu.

Hekimleri hedef almak, savaş varken orduyu lağvetmeye benzese de Bahçeli’nin tavrı da aslında tutarsız değil. Çünkü Saray rejimi bugüne değin sadece patronların çıkarına olacak çalışmaları sürdürdü. Karşılığında ülkenin doğal varlıkları talan edildi, işçiler korkunç koşullarda çalışmaya zorlandı, sistemin erkek egemen ruhu yaşasın diye kadına yönelik şiddet önlenmedi, sonunda işçiler daha çok hak talep eder korkusuyla Kürtlere hakları tanınmadı.

Normal zamanlarda da işçiler için iyi haberler azdı, ama şimdi enfekte ve ölüm haberlerini her geçen gün artan sayılarla alıyoruz. Kötü günlere doğru geri sayıyoruz.

Millet İttifakı içindeki muhalefet ise bir sonraki seçimde kendilerinin kazanacağına inandıkları için mücadele etme gereği görmüyor. Tedbir alınması, emekçilerin hayatının daha iyiye gitmesi için bir çaba içine girmiyor. Sonuç olarak da yaşanan kayıplara karşı işlenen tüm suça ortak oluyor. Peki, geri sayım durdurulabilir mi? Evet. Nasıl mı? Emek örgütlerimize sahip çıkarak, örgütlenerek ve buralarda patronun elinde biriken, bizden saklanan zenginliğin pandemi ile mücadele ve emekçiler için kullanılması adına baskı oluşturarak işe başlayabiliriz. TTB’yi saldırılara karşı savunup tüm sağlık çalışanlarının mücadelelerine patronlardan ayrışarak destek verirsek geri sayımı durdurur ve kötüye değil, iyiye doğru ilerleriz.

HDP’ye siyasi operasyon: Tutuklananlar bırakılmalı! Dava sonlandırılmalı! Kayyum uygulamasına son verilmeli!

0

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, “Anayasa Mahkemesi kapatılsın, yerine Divan-ı Ali kurulsun” önerisinin de gösterdiği üzere icraatın kitaba değil kitabın icraata uydurulduğu, kuşkusuz sınırları sermaye birikimiyle ve iki seçim arasıyla çizili, bir siyasi keyfiyet dönemindeyiz.

Bu nedenle elde Anayasa kitapçığı, “ama gösteri ve yürüyüş anayasal hak” demenin bugün pratik bir karşılığı yok. İç politikadan dış politikaya dek yönetimde tutarlılık, mantık, denge, öngörülebilirlik hiç olmadığı kadar, bu keyfiyet çerçevesinde, geçersiz hale getirilmiş durumda.

İktidar blokunun çıkarları dönemsel olarak neyi gerektiriyorsa, bir talan, yağma ve yaptım oldu mantığıyla, tüm devlet kurum ve imkânları o yönde seferber edilerek gereği yerine getiriliyor. HDP’ye yönelik siyasi operasyonun anlamı da budur.

Bugün gerekçe altı yıl önceki 6-8 Ekim Kobane olaylarıdır. Bir başka meselede Gezi eylemleri olabilir. Konu demokratik hak ve özgürlüklerin ihlali açısından sık sık Kürtlerin kapısını çalsa da orada kalmadığı ve kalmayacağı açıktır.

Söz konusu Kürtler olduğunda iktidarın gerekçelerine hemen “ikna” olanlar unutmamalıdır. Halk TV’yi, akla ziyan “Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapma” gerekçesiyle beş gün kapatan da, 40 yıl Fethullah Gülen hareketine karşı mücadele etmiş yazarlarla dolu Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerine FETÖ bağlantısı üzerinden dava açan da aynı iktidardır. Hepsi siyasi operasyonlardır.

Bugün Türkiye’de akla gelecek her kurum ve kişi darbe planı yapmaktan terörle irtibatlı ve iltisaklı olmaya kadar her tür suçlamanın, her an muhatabı olabilir ve olmaktadır. O yüzden hak, hukuk, adalet deniyorsa, demokratik hak ve özgürlüklerden bahsediliyorsa meşrebine göre davranmaktan, ikiyüzlü tutumlardan vazgeçilmelidir.

HDP’ye siyasi operasyonun amacı iktidarın sandıkta ve siyasette bileğini bükemediği rakibini, yargı ve kolluk kuvveti marifetiyle tasfiyedir. Saray rejimi Kürt alerjisini kullanarak, milliyetçi, şoven duyguları körükleyerek, yaptığı her şeye eyvallah denecek bir ortam yaratma peşindedir. Hedef açıktır; olası 2023 seçimlerini kazanmayı garanti altına almak! Üç yıllık karnesinin de gösterdiği üzere Türk tipi başkanlık rejiminin alametifarikası kriz üretmek ve krizlerden beslenmektir. Kürt kartını devreye sokarak onay alma peşinde koşan bu yıkıcı, işçi-emekçi düşmanı bloka onay da, geçit de vermeyelim!

HDP’ye siyasi operasyona hayır! Tutuklananlar derhal bırakılmalı! Dava derhal sonlandırılmalı! Kars dahil kayyum atanan tüm belediyeler sandıkta kazananlara iade edilmeli!

Aleyna Çakır cinayeti ve Müge Anlı’da adalet aramak

0

Aleyna Çakır cinayetinden pek çok insan Müge Anlı’nın Tatlı Sert programı ile haberdar oldu. Aleyna, bir evde ölü bulunan yüzlerce kadından sadece biri.  “Ölü bulunmak” ifadesi faili görünmezleştiriyor. Çünkü 19 yaşında genç bir kızın, kendisine ait olmayan bir evde, kendini asmış olması pek olağan değil. Zaten Aleyna’nın bedeninde intihar etmediğini gösteren işkence izlerini Adli Tıp raporu da doğruluyor. Aleyna’nın daha önce de şiddete uğradığına ilişkin deliller, bizzat baş şüpheli Ümitcan Uygun’un sosyal medyasında duruyor. Yakın arkadaşları Aleyna’nın Ümitcan Uygun tarafından tehdit edildiğini açıkça beyan ediyorlar. Yine de tutuklanan, gözaltına alınan yok.

Birbirini destekleyen bunca delilin olması ama yine de failin bilinmiyor oluşu (!) Müge Anlı’nın dikkatini çekmiş olmalı. Haftalardır iki reklam arasında sansasyonel şekilde malumun ilanının “izini sürüyor.” Aleyna Çakır’ın öldürülmesinden sonra Ümitcan Uygun’un annesi de bir arazide başından vurulmuş şekilde ölü bulunuyor. İkinci kadın cinayeti ile programın reytingleri artıyor. Öldürülen annenin, kimsesi olmayan genç kızları şiddet ve baskı yoluyla Ankara’da bürokratlara pazarladığı ortaya çıkıyor.

Müge Anlı bir dedektif gibi adım adım ipuçlarını toplar ve kadın cinayetleri üzerinden polisiyecilik oynarken Ümitcan Uygun’un babası cinayetin bir reality şov’da işlenmesinden dahi rahatsız. Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli ile yan yana fotoğraflarını paylaşarak “Ömrüm boyunca has ülkücüyüm. Bir tane sana oy verdim. Sayın Süleyman Soylu bakanım, sayın cumhurbaşkanım” diyerek iktidarı yardıma çağırıyor. Ve işin ilginç yanı, iktidar gerçekten yardıma yetişiyor ve Müge Anlı yeni bir delil olmadığını söyleyerek dosyayı kapatıyor.

Kadın cinayetleri politiktir derken…

Gazetemizin hiçbir okuru herhalde Berat Albayrak’ın kanalında yayınlanan bir reality şov’da adaletin tecelli edeceğini düşünmemiştir. Çünkü biz öldürülen kadınların, öldürülüş biçiminden, yaşından, hayatından sansasyon çıkararak yargının harekete geçirilebileceğine inanmıyoruz. Dahası, failler apaçık belliyken cinayetlerin senaryolaştırılarak “katil kim?” oynamanın failleri daha da görünmezleştirdiğini düşünüyoruz.

Ankara’da 19 yaşında bir genç kızın öldürülmesinden MHP-Soylu’ya uzanan bir süreç sonunda dosyanın kapatılması herhangi bir kadın cinayetinin bile ne denli politik olduğunu ortaya koyuyor. Söz konusu bir kadın cinayeti olduğunda devlet-yargı-polis işbirliği ile fail korunuyor ve cinayete ortak olunuyor. Gülistan Doku’nun soruşturma dosyasının baş şüpheli Abarokov’un babasının görev yaptığı Asayiş Şube tarafından yürütülüyor olması bir tesadüf mü? Peki, Nadira Kadirova’nın AKP’li bir milletvekilinin evinde milletvekiline ait bir silahla intihar etmesi ve naaşının apar topar yurtdışına gönderilebilmesi?

Failleri bulmak için Müge Anlı olmaya gerek yok! Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek siyasi bir tercihtir. Ülkede kadın kıyımı yaşanıyorken İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak bu tercihin kimden yana olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Failler çok uzakta değiller, yeter ki polis İstanbul Sözleşmesi’ndeki adımları takip etsin, yargı tahrik indirimleriyle failleri ödüllendirmesin.

Köylerde uzaktan eğitim sorunu

0

Merhaba Gazete Nisan okurları,

Biz birkaç işçi arkadaşla, işçi kenti Manisa’da işçiler her türlü sorunlarına ortak çözüm bulabilsinler diye sosyal medya üzerinden Kardeş İşçiler isminde sayfa oluşturmuştuk. Pandemide hastalanan, işsiz kalan, geçinemeyen arkadaşlarımızın sorunlarını birlikte tartışıyor, çözümler arıyorduk. Okulların uzaktan eğitimle açılacağı açıklanınca köylerde ikamet eden işçi kardeşlerimiz “Bizim evlatlarımız eğitime nasıl ulaşacaklar?” diye endişelerini dile getirdiler. Kardeş İşçiler olarak, dayanışma amacıyla köylerdeki kardeşlerimizin sesini duyurabilmek için birçok köyün olduğu Yunt Dağı denilen bölgede ziyaretlerde bulunduk. Yaptığımız görüşmelerde oldukça fazla sorunla karşılaştık. Köylerde internet erişimi çok kısıtlı, birçok evde yarım yamalak çekiyor. Öğrenciler sürekli yayının kesildiğini, dersi anlayamadıklarını anlattılar. Aynı evde üç kardeş öğrenci vardı. Ders saatlerinin çakıştığını, bir tek babalarında akıllı telefonu olduğunu, babaları da çalışmaya mecbur olduğu için çoğu zaman telefonu onlara bırakamadığını anlattılar. Kardeşlerden 4. sınıf öğrencisi olduğunu ileten küçük kardeşimizin ağzından “Telefonu ben kullanırsam küçük kardeşlerim çalışamaz ki” cümlesini duyduğumuzda küçücük çocuğun aldığı sorumluluk hepimizin gözlerini doldurdu. Fakat maşallah eğitim bakanımız bu durumdan hiç rahatsızlık duymuyor olmalı ki milyonların karşısında rahatça sırıtabiliyor.

Yine köylerden birinde iki küçük öğrenci vardı. Babaanne ve dedeleriyle beraber evlerinde ağırladılar bizleri. Babaanne ve dede diyorum, çünkü hem anne hem baba fabrikalarda işçi. Çocuklardan biri 3. sınıf, diğeri 1. sınıf öğrencisiydi. 3. sınıf öğrencisi çocuk gururla göğsünü şişirip “Ben telefonla yayına bağlanmayı öğrendim ki amca” dedi. “Alıyorum kardeşimi de, çıkıyoruz evin yanındaki tepeye. Hem kardeşime ben de öğretiyorum okumayı yazmayı. Yanlış yaptığı zaman hemen düzeltiyorum amca ben,” dedi. “Neden evde yapmıyorsunuz?” diye sordum, “Çekmiyormuş evde, bağlanılmazmış, babam öyle söyledi,” dedi ufaklık. Onların da dersleri aynı saatlere denk geliyormuş çoğu zaman. Aile büyükleri “Okula göndersek hastalık var evladım. Böyle de bir şey öğrenemiyor çocuklar, vallahi şaştık kaldık. Köyde kalsalar çiftçilikle ömür bitiyor. Eskisi gibi insanın gelirine de yetmiyor. Kara kara düşünüyoruz ne yapacağımızı,” dediler. Bu ülkede böyle çaresiz kalmamalı insanlar. Muhakkak akılcı bir çözüm üretilmeli. Çok ama çok acil bir şekilde!

Tarikatlar: Lafta “bir lokma, bir hırka!” Ya özde?

0

Gün geçmiyor ki falanca tarikatta yaşanan bir skandal açığa çıkmasın. Çocuk istismarından insanların türlü şekillerde kandırılmalarına dek tarikatlarda yaşanan sayısız olayın üst üste kamuoyuna yansıdığını görüyoruz. Tarikatlar son derece kapalı yapılar. Bu derece olayın yansımış olması dahi açığa çıkanların buzdağının görünen kısmı olduğunu düşündürüyor. Saklı kalmış benzeri birçok olayın olduğu da kuvvetle muhtemel. Benzer olayların yaşanmaya devam edeceği ise açık, çünkü milyonlarca insanın şu ya da bu düzeyde tarikatlarla bir ilişkisi var. Kimisi menfaat, kimisi aidiyet, kimisi huzur ve saadet için bu yola giriyor. Aradıklarını bulabiliyorlar mı? En azından kamuoyuna yansıyan istismar ve taciz olaylarına bakınca çok sayıda mağdur insanın olduğunu anlıyoruz.

Felsefesi “bir lokma, bir hırka” olan tarikatların birçoğunun holdingleştiğini, büyük bir servete sahip olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz servet siyasi ve toplumsal nüfuzu da beraberinde getiriyor. On binlerce üyesi, taraftarı, yüz süreni olunca tarikatlara devlet dahil açılmayan kapı kalmıyor. O kapıdan girenler, sebeplenmek isteyenler arttıkça devleti ve toplumu bir ahtapot gibi daha fazla sarıyorlar. Çeşitli bakanlıkların tarikatların arasında taksim edildiği haberleri de bu gerçeğe işaret ediyor. Bir istismar yaşandığında doğal olarak açığa çıkarılması, dava konusu olması, neticelendirilmesi çoğu kere bu sebeple de mümkün olmuyor.

Nedeni ne olursa olsun sınıfsal örgütlenmelerin zayıf olduğu, toplumun siyasal bilinç düzeyinin ezilip parçalandığı durumlarda tarikatların ve benzeri yapıların çoğaldığını, güç kazandığını görüyoruz. Bu açıdan tarikatlar dahil her türden dini yapıların 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte adeta önlerine kırmızı halıların serilmesi manidardır. İşçi sınıfı hareketini parçalama, sol hareketi yok etme ve örgütsüz bir toplum yaratma girişiminin neticesi ise siyasal ve toplumsal yozlaşma ve çürüme olmuştur. Saray rejimi de bu 40 yılın mütemmim cüzüdür.

Yeni Ekonomi Programı – Bahadır Bedri ile ekonomik durum değerlendirmesi

0

Yeni açıklanan ekonomi programının emekçi sınıflar açısından yorumlanması.

AKP’nin gizli ajandası: Eğitimi tamamen özelleştirme!

0

Eylül ayı boyunca ülke gündemini en çok meşgul eden konulardan birisi de eğitim alanında yaşanan olumsuz gelişmeler oldu. Okulların açılıp açılmayacağı ile ilgili belirsizlik ve öğrenciler arasındaki ekonomik, sosyal eşitsizliklerle ilgili haberler bir kez daha her alanda başarısız olan AKP hükümetinin en başarısız olduğu alanın “eğitim” olduğunu gözler önüne serdi.

Okulların kapatıldığı 2020 Mart ayından beri hiçbir somut çalışma yapmayan AKP hükümeti ve onun özelinde Milli Eğitim Bakanlığı bir kez daha sınıfta kalarak, okulların açılacağı 2020 Eylül ayında da eğitim alanındaki tüm kesimleri büyük bir belirsizliğin içine soktu. Okulların açılıp açılmayacağı, açılacaksa hangi sınıfların açılacağı, uzaktan eğitim çalışmalarının nasıl yapılacağı vb. birçok soru okulların açılacağı son haftaya kadar cevapsız kaldı. Okulların açılacağı hafta ise bakanlık bir açıklama yaparak sadece anasınıfları ve ilkokul 1. sınıf öğrencilerinin yüz yüze eğitim yapacağını açıkladı. Ancak bu eğitimlerin nasıl yapılacağı, okulların bu eğitimlere hazır olup olmadığı konusunda hiçbir ayrıntı verilmedi. Her şey el yordamı ile yapılmaya çalışıldı.

Okullar açıldıktan sonra ise peş peşe okullarda yaşanan olumsuz haberler düşmeye başladı. Birçok okulda gerekli hijyen koşullarının sağlanmadığı görüldü. Velilerin tuvaletleri, sınıfları temizlemek zorunda kaldığı okullar görüldü. Öğretmenlerin Covid-19’a yakalandığı ve okulların patır patır karantinaya alındığı haberleri düşmeye başladı.

Yetersiz kalınan diğer bir konu ise uzaktan eğitim alanı oldu. Büyük büyük laflarla, ülkenin dünyada en iyi konumda olduğu iddia edilerek öğrencilerin ve öğretmenlerinin yönlendirildiği EBA sık sık çöktü. Bakan Ziya Selçuk büyük bir pişkinlikle, EBA’nın çökmesini “Oldukça güzel, çok memnunum,” sözleriyle açıkladı. Ancak bu tavırları toplumda büyük bir tepkiyle karşılanınca EBA’nın siber saldırıya uğradığı iddia edildi. Öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük bir kısmının hâlâ aktif olarak kullanamadığı EBA’nın sık sık çökmesi Bakanlığın hazırlıksızlığını ve altyapı sorunlarını gün yüzüne çıkardı.

Uzaktan eğitimle ilgili diğer önemli başlık, öğrencilerin uzaktan eğitim alanlarına ulaşmada yaşadıkları sorunlardı. Kimi öğrenciler çok rahat bir şekilde uzaktan eğitim alanlarında derslerine devam ederken milyonlarca öğrencinin ise bu uzaktan eğitim mecralarının hiçbirine ulaşamamakta olduğu ortaya çıktı. Bırakın interneti, tableti, bilgisayarı; evinde televizyon olmayan binlerce öğrencinin olduğu her gün haber bültenlerine düşmeye başladı. Uzaktan eğitim, ekonomik ve sosyal açıdan öğrencilerin nasıl bir fırsat eşitsizliği içinde olduklarını bir kez daha gün yüzüne çıkarttı.

Yaşanan tüm bu sorunların bir basın toplantısında Ziya Selçuk’a sorulması sonucunda bakanın, “Bakanlığımızın bütçesinin büyük bir kısmı öğretmen maaşlarına gidiyor,” cevabı AKP hükümetinin eğitim alanındaki hedeflerini gün yüzüne çıkartıyor aslında. Eğitim alanında yaşanan bu çarpıklıkların giderilmesi için adım atmayan AKP hükümeti, eğitim hizmetini tamamen özelleştirerek kendisine sürekli oy kaybettiren bu prangadan sermayeyi de memnun edecek bir biçimde kurtulmak istiyor. Kamuya ait tüm eğitim kurumları kapalıyken özel eğitim kurumlarının birçok ayrıcalığa sahip olması da bunun bir göstergesi. Kamuya ait en iyi eğitim kurumları bile kapalıyken, uzaktan eğitim sistemi sık sık çökerken, özel eğitim kurumlarının açık olması ve yüz yüze eğitimin yapılıyor olması, ekonomik açıdan düşük gelirli diyebileceğimiz birçok ailenin bile dişinden tırnağından keserek çocuklarını özel okullara göndermeye çalışmasına neden oluyor.          

Eğitimde yaşanan özelleşme ise öğrenciler arasındaki fırsat eşitsizliğini artıracak ve daha büyük tepkilere neden olacaktır. Bizlere düşense eğitim, sağlık gibi alanların temel bir insan hakkı olduğunu, özelleşmenin ne gibi felaketler doğuracağını döne döne halka anlatmak olacaktır.   

Pandemi ve ekonomik kriz döneminde 28 Eylül’ün önemi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – 4. Enternasyonal’in Meksika seksiyonu Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) örgütünün ulusal önderlerinden ve kadın hareketinin parçası Leda Victoria ile 28 Eylül Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü kapsamında dünya çapında ve Türkiye’de 28 Eylül gününün önemini, pandemi ve ekonomik kriz koşullarında kadınların küresel çapta kürtaj ve sağlık hizmetlerine erişim koşullarını değerlendirdik. Altyazılı olarak Youtube üzerinden de izleyebileceğiniz bu röportajın tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Röportaj: Sena Aydın

Öncelikle bize 28 Eylül gününün ne olduğundan, günün tarihi anlam ve öneminden bahsedebilir misin lütfen?

Tabii ki. Öncelikle bu röportaj için İşçi Demokrasisi Partisi’ne teşekkür etmek istiyorum. Bu şekilde karşılıklı deneyimlerimizi paylaşma, size Meksika’dan ve genel olarak Latin Amerika’daki güncel durumdan bahsetme imkânı bulmak bizim için çok değerli. Soruna dönecek olursam, 28 Eylül, yani Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü, 1990 yılında 5. Latin Amerika ve Karayipler Feminist Buluşması sırasında ortaya çıktı. 28 Eylül, aslında ilk olarak, Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar için Yasal Kürtaj Hakkı Günü idi. Ancak bugün sırasında yapılan etkinlik ve eylemlerin geçen her seneyle birlikte farklı ülkelere yayılmasıyla, özellikle 2009 yılında 28 Eylül’ün Avrupa ve Afrika ülkeleri tarafından da tanınmasıyla  birlikte 28 Eylül, Yasal Kürtaj için Küresel Mücadele Günü’ne dönüştü. Tüm dünyaya yayıldı, dünyanın her yerinden kadınlar olarak sokaklara çıkarak, tüm hükümetler karşısında bedenlerimiz ve cinsel hayatlarımız hakkında karar verme hakkımızı ve kürtajın yasallaşmasını talep etmeye başladık.  

Bugünün tarihi aslında 28 Mayıs 1987 yılında gerçekleşen Uluslararası Kadın Sağlığı Buluşması’na ve bu buluşma sırasında 28 Mayıs’ın Uluslararası Kadın Sağlığı Hareket Günü olarak ilan edilmesine de dayanıyor. Bu buluşma ertesinde kadınların sağlık hakkı talebinin görünür olması, yasal ve güvenli kürtaj hakkı talebinin de zeminini hazırlamış oldu. 1987 yılından beri her sene dünya çapında çoğunluğu en yoksul ülkelerde olmak üzere yarım milyondan fazla kadının gebelik, doğum, merdiven altı kürtaj ve yoksullukla ilgili nedenlerden dolayı hayatını kaybettiği tahmin ediliyor. Yani hükümetlerin bu durum karşısında sorumluluk almayı reddetmelerinin özellikle emekçi ve yoksul kadınlar nezdinde faturasının oldukça ağır olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla feminist hareket bu koşullar nedeniyle kadın sağlığına yönelik bu tarz seferberlik günleri ortaya koyuyor. Örneğin, sağlık hakkı için ilan edilen 28 Mayıs günü de Meksika’da bir mücadele günü olarak görülüyor. Feminist yaklaşımı olan, hiçbir şiddet ve ayrımcılığa uğramadan sağlık sistemlerine erişebilmek adına eylemler düzenliyoruz. Yani, küresel mücadele günü olan 28 Eylül gününü bu şekilde temellendirebiliriz. 

Covid-19 ve ekonomik kriz kapsamında kadınların sağlık ve kürtaj hakkına erişimi konusunda Meksika’daki ve genel olarak dünyadaki güncel panoramadan bahsedebilir misin bize biraz?

Öncelikle şunu belirtelim. Merdiven altı ve yasal olmayan kürtaj uygulamaları konusunda pandemi öncesinde de oldukça kötü bir durumdaydık. Mesela Latin Amerika’da gerçekleşen kürtajların %95’i güvenli olmayan merdiven altı kürtajlardı. Bu, binlerce kadının güvenli ve sağlıklı olmayan kürtaj uygulamaları nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Dediğim gibi bu pandemi öncesindeki durum. Buna ek olarak binlerce genç kızın içinde olduğu koşullardan da bahsetmemiz gerek. Yani 11-18 yaş arası, reşit olmayan birçok genç kızın cinsel istismar, tecavüz ya da cinsel eğitim ve doğum kontrol yöntemlerine erişim eksikliği nedeniyle gebe kalmasından bahsediyorum. Bu durum da pandemiyi önceliyor. Aynı şekilde bizim mücadelemiz de pandemi nedeniyle ortaya çıkmadı. Ama şu an ekonomik krizle de birleşen bu sağlık acil durumu, senin de işaret ettiğin gibi kadınların koşullarını daha güvencesiz hale getirdi. Kadına yönelik şiddetin artmasıyla karşı karşıyayız. Kadınlar olarak bir yandan en güvencesiz, en fazla sağlık sistemine erişim imkânı olmayan, en düşük ücretlere sahip işlerde biz çalışıyoruz. Bu durum güvenli kürtaja erişimimizi de doğrudan etkiliyor. Çünkü bu koşullar altında bütçemiz ancak merdiven altı ve güvenli olmayan kürtaj uygulamalarına yetiyor. Çünkü özel kliniklerdeki güvenli kürtaj hizmetlerine verecek paramız yok. Özel klinikler diyorum çünkü genel olarak hükümetler bu konuda sorumluluk almıyor, ya da tersine kürtajı kriminalize ediyor. Kürtajın yasal olduğu durumlarda ise tüm kadınların güvenli ve ücretsiz kürtaja erişimini garanti altına alacak bütçeleri sunmuyorlar.

Yani bir yanda bu ekonomik koşullar var diyebiliriz. Örneğin burada Meksika’da işçi sınıfının ya da genel olarak aktif çalışan nüfusun %50’sinden fazlası kayıt dışı ekonomik sektör içinde çalışıyor. Yani sosyal güvenliğe erişimleri ve düzenli işleri yok; gün be gün geçimlerini sağlıyorlar. Ve bu nüfusun çoğunluğunu biz kadınlar oluşturuyoruz. Kadınlar olarak bu koşullara maruz kalıyoruz. Bu koşullar pandemi döneminde kadına yönelik şiddetle de iç içe geçmiş durumda. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre Meksika’da pandemi döneminde cinsiyete dayalı şiddet %70 oranında arttı. Bu oranın örneğin Arjantin’de %48 olduğu söyleniyor. Meksika’da kadına yönelik şiddete karşı acil yardım hattı pandeminin başından beri 108.778 kez arandı. Bu tarz aramaların, yani karantina koşulları altında hane içi şiddete maruz kalan kadınların yaptıkları aramaların %20’lerden %40’lara kadar çıktığı söyleniyor. Ek olarak gene çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarından da bahsetmemiz lazım. Meksika’da çocuklara yönelik cinsel istismar oranı sadece 2018 yılında %40’dan %70’lere yükseldi. Pandemi dönemine dair tam ve resmi veriler maalesef ki elimizde yok, ama bu oranın bu dönemde de azalmayıp arttığını söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Hele ki kadın cinayetlerindeki düzenli artışı da göz önüne alırsak… Örneğin 2018 yılındaki resmi verilere göre sadece temmuz ayına kadar 566 kadın cinayeti yaşanmış. Pardon yanlış söyledim. Bu sayı bu sene yaşanan kadın cinayetlerinin sayısı. Geçen sene aynı dönemde bu sayı 537 olarak kaydedilmiş. Yani bir artıştan söz ediyoruz. Bu Meksika’da her gün ortalama 11 kadın cinayeti yaşandığı anlamına geliyor. Pandemi öncesinde günde 10 kadın cinayeti yaşanırken bu sayı pandemiyle birlikte 11’e yükselmiş.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ergen gebeliği konusunda da üst sıralarda olan ülkelerden biriyiz. Bu durum maalesef ki söz konusu çocuk pornosu ve seks işçiliğine zorlanan bireyler olduğunda da böyle. Pandemi koşulları altında bu alanlarda da herhangi bir iyileşme yaşanmadığı ortada. Bu şiddet koşulları altında, yani karantinayla birlikte artan cinsiyete dayalı şiddet ve cinsel şiddet koşulları altında, kürtaj biz kadınlar için hayati önem taşıyor. Güvenli kürtaja erişim hakkının önemi katlanarak büyüyor. Latin Amerika kıtasının geri kalanında da durumun oldukça benzer olduğunu söyleyebiliriz. Şiddet arttı, yoksulluk arttı ve bunlara bağlı olarak istenmeyen gebelikler de arttı. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler pandeminin ilk senesinin dünya genelinde 15 milyon istenmeyen gebelikle sonuçlanacağını açıkladı. Tabii bunun nedeni daha önce de söylediğim gibi cinsel şiddet, tecavüz, doğum kontrol yöntemlerine ve cinsel eğitime erişim eksikliği. Yani biz kadınların güncel olarak maruz kaldığı koşullar bunlar.

Ve bu koşullar altında biz kadınların kürtaj hakkına erişiminin oldukça önemli olduğunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Ama yaşanan durum bunun tam tersi. Pandemi süresince gördük ki, Meksika hükümeti ya da Arjantin’deki Fernandez hükümeti gibi “ilerici” olduklarını iddia eden hükümetler aslında ikiyüzlü söylemlere sahipler. Yani bir yandan kadın hakları yanlısı gibi görünürken, diğer yandan da pandemiyi fırsat bilerek ülkenin farklı bölge ve eyaletlerinde kürtajı kriminalize etmeye ve örneğin Meksika’da 2018 yılında yükselen kürtaj hakkı mücadelesinin önünü kesmeye çalışıyorlar. Diğer ülkelerde, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump yanlısı eyalet valileri yasal kürtaj konusunda geri adım atmaya çalıştılar. Orada kürtaj yasal olsa da bu hakkın feminist hareket tarafından sürekli savunulmaya devam edilmesi gerekiyor. Teksas, Oklahoma, Alabama, Ohio, Arkansas gibi Trump sempatizanı Cumhuriyetçi eyaletlerde kazanılmış bu hakka sürekli saldırılıyor. Yani toparlarsak hükümetlerin bizim kendi bedenlerimiz hakkında karar verme hakkımıza ve yasal kürtaj hakkımıza tam anlamıyla saygı duymak gibi bir niyetleri hiçbir şekilde yok. Aksine, niyetleri kazanımlarımızı da elimizden almak.

Burada yani Mexico City’de isteğe bağlı kürtaj 2007 yılında yasallaştı. Şu an gebeliğin 12. haftasına kadar isteğe bağlı olarak kürtaj ile gebeliğimizi sonlandırabilme hakkımız var. Evet, kürtaj yasal ama pratikte pandemiyle birlikte bu hizmeti sağlamaya devam eden çok az sayıda klinik var. Özellikle de kürtaj yaptırmak isteyen kadın sayısını göz önüne aldığımız zaman. Çünkü başkent Mexico City’deki klinikler kürtaj hizmetini sadece burada yaşayan kadınlara sunmuyor. Ülkenin dört bir yanından kadınlar kürtaj yaptırmak için buraya geliyor, dolayısıyla bu hizmetten şu an çok sınırlı sayıda kadın yararlanabiliyor.     

Yani isteğe bağlı kürtaj hakkımız hiçbir zaman olmadığı kadar gerekli ve acil, ama aynı zamanda bu hakkı kazanmak ve savunmak için mücadelemiz de hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü. 

Dünyanın dört bir yanında kadınların içinde bulunduğu koşullar bu şekildeyken, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak bizim 28 Eylül’de taleplerimiz neler?

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınlar olarak, 28 Eylül’ü bir uluslararası mücadele ve kadın hareketi günü olarak her zamankinden çok sahiplenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Ama bu kadın hareketinin hükümetlerden bağımsız bir hareket olması elzem. Haklarımızı savunmak konusunda ne mevcut hükümetlere ne de ana akım burjuva partilerine hiçbir şekilde güvenmiyoruz, çünkü kazanımlarımız konusunda bizi ileriye taşımayacaklar. Kadın mücadelesinin bu bağımsız karakterini kaybetmemesinin önemini üstüne basa basa vurgulamamız gerekiyor. Çünkü örneğin Meksika’da ya da Arjantin’de hala bu ikiyüzlü söylemlere sahip hükümetlere güvenen geniş bir kadın sektörü ve nüfusundan söz edebiliriz. Ama bu hükümetlerin kadın düşmanı ve erkek-egemen yüzleri her seferinde daha çok ortaya dökülüyor.

Bu noktada şunu belirtmek isterim ki buradaki Lopez Obrador hükümeti pandemi döneminde kadına yönelik şiddete karşı ve kadın sağlığını gözeten tüm kamu programları ve hizmetlerinin bütçelerinde düşüşe gitti. Bu da yetmedi, kadınların pandemi sırasında aileleriyle ve Covid hastalarıyla ilgilenmesi gerektiği gibi bakım emeğini biz kadınların omuzlarına yıkan, hasta, yaşlı ve çocuk bakımını bir devlet sorumluluğu olarak değil, kadınların sorumluluğu olarak gören oldukça kadın düşmanı bir söyleme sahipti. Biz tam da bu tarz yaklaşımlar nedeniyle Lopez Obrador hükümetine asla güvenmiyoruz ve isteğe bağlı kürtajın tüm ülkede yasallaşması için 28 Eylül’de sokaklara çıkıyoruz. Mexico City ülkede isteğe bağlı kürtajın suç sayılmadığı 2 eyaletten biri. Diğeri de Oaxaca eyaleti. Orada da gebeliğin 12. haftasına kadar isteğe bağlı kürtaj, mücadelelerimiz sonucunda geçen sene yasallaşarak suç kapsamından çıkarıldı. Ama sadece bu kadar. Bu bizim için yeterli değil ve biz Meksikalı kadınların ihtiyaçlarına cevap verecek düzeyde de değil. Yapılan araştırmalara göre, Meksika’da 750 bin-1 milyon arası kadın merdiven altı kürtaj yaptırmak zorunda kalıyor. İşte bu yüzden bu hükümete güvenmiyoruz. Aynı Arjantin’de olduğu gibi. Orada da kız kardeşlerimiz 2018 yılında kürtajın yasallaşması için büyük “yeşil dalga” seferberliğini başlattılar ve bu seferberlik uluslararası bir etki ve yankı yaratarak diğer pek çok ülkede de benzer kadın seferberliklerinin başlamasına ön ayak oldu. Yasal kürtaj hakkı yasa tasarısı en sonunda bu sene Arjantin Meclisi’nin önüne geldi ama gördük ki hiçbir düzen partisi, Peronistler de dahil olmak üzere, kadınların bu hakkını garanti altına almak istemiyor ve “ilerici” geçinen Arjantin hükümeti kürtajın yasallaşmasının önünü kesiyor. Kadın hareketi tarafından oluşturulan yasa tasarısının karşısında alternatif tasarılar yaratıyor. İşte bu yüzden Arjantinli yoldaşlarımız kürtaj hakkını Meclis koltuklarında oturan siyasilere ve düzen partilerine güvenerek değil, sokaklara çıkarak kazanacağız diyorlar. Bu örnekte de gördüğümüz gibi 28 Eylül’ün kadın hareketinin bağımsız bir mücadele ve haklarımızı talep etme günü olması oldukça önemli. Ve de tabii ki bu mücadelenin uluslararası olması da gerekiyor. Çünkü bizim burada Meksikalı kadınlar olarak yaşadıklarımızı siz de orada iktidarını kaybetmemek adına asla kadın haklarını tanımaya yanaşmayacak oldukça baskıcı bir hükümet altında Türkiyeli kadınlar olarak yaşıyorsunuz. Bu durum İspanya Devleti’nde de böyle, Arjantin’de, Brezilya’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de… Dolayısıyla mücadelemiz uluslararası bir mücadele olmalı.

Taleplerimizden bir diğeri de kadın mücadelelerinin kriminalize edilmesine son verilmesi. Biz buna çok fazla maruz kalıyoruz, biliyorum siz de orada aynı şeyi oldukça şiddetli yaşıyorsunuz…

Evet, biz bu durumu oldukça yakından tanıyoruz…

Neredeyse yaptığımız her eylemde kadınlar olarak polis baskısı ve şiddetine maruz kalıyoruz. Daha geçtiğimiz günlerde Meksika’nın kuzeyinde kalan Chihuahua eyaletinde Dana adında bir kadının öldürülmesi üzerine kız kardeşlerimiz kadın cinayetlerini protesto etmek için sokağa çıktılar ve oldukça şiddetli bir polis müdahalesiyle karşılaştılar. Bir yandan da kendisini “ilerici” olarak göstermeye çalışan Lopez Obrador hükümeti, onu sorguladığımız, kendisine karşı pozisyon alıp taleplerimizi yükselttiğimiz için kadın hareketini muhafazakâr olmakla, arkasında hükümete zarar vermeye çalışan muhafazakâr, sağcı güçleri barındırmakla suçluyor. Kendisi “ilerici ya, biz “muhafazakâr” oluyoruz! Kadın mücadelesi ve feminist dalga giderek büyüyüp yükseldikçe hükümetler biz kadınlara karşı bu tarz baskıcı ve kriminalize etmeye dayalı politikalara başvuruyorlar. Bu baskılara son verilmesini talep ediyoruz. Kürtaj yüzünden tutuklanan ya da ölen bir kadın daha istemiyoruz diyoruz. Bu kriminalize etme politikaları kürtajın suç sayılmasıyla doğrudan bağlantılı bu yüzden kadınlara yönelik tüm cezai politika ve baskılar son bulmalı diyoruz.

Meksika’da isteğe bağlı kürtajın yasal olup suç teşkil etmediği eyaletler olsa da, aynı zamanda kürtaj yaptırdığı için hükümlü olan 700’den fazla kadın var ve aralarından bazıları “kan bağı olan birini kasten öldürmek” suçlamasıyla 30 yıl hapis cezasına çarptırılmış durumdalar. Bu olabilecek en ağır suçlamalardan biri ve kadınlar olarak bu tarz suçlamalara maruz kalıyoruz. Dolayısıyla bu yüzden kürtaj yüzünden tutuklanan ya da ölen bir kadın daha istemiyoruz diyoruz ve kürtaj yüzünden tutuklanan tüm kadınların serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Aynı zamanda daha enternasyonalist karaktere sahip taleplerimiz de var. Örneğin karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj hakkı talep ediyoruz. Güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj hakkı talep ediyoruz ve bunu derhal istiyoruz. Bu ödün veremeyeceğimiz acil talebimiz.

Ek olarak, din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı ve devletler tam anlamıyla laik bir karaktere sahip olmalı diyoruz. Çünkü kürtaj yaptırdıkları için tutuklanan kadınlar hâkim karşısına çıktıklarında çoğu zaman ahlaki değerleri ihlal etmekle suçlanıyorlar, çünkü bu değerler üzerine yükselen ceza yasaları hala mevcut ve hakimler kürtajın isteğe bağlı olup olmadığına bu değerler üzerinden karar verip, kürtaj yaptıran kadınları bu şekilde yargılayabiliyorlar.  Ve bu ahlaki yargılamaların yapılabilmesinde kilisenin rolü oldukça büyük. Örneğin Meksika’da sadece Katolik kilisesi değil, Protestan kilisesi de kürtaja karşı. Hristiyan ve kürtaj karşıtı sektörler sokağa çıkıp eylem yapıyor ve bu sektörler, her ne kadar Meksika kağıt üzerinde laik bir devlet olsa da devletten bütçe alıyorlar. Örneğin başkanlık ofisi tarafından kiliselere, kamu kaynaklarını kullanarak ahlaki değerler üzerine broşür dağıtma yetkisi verilmiş durumda. Bu broşürler tabii ki gerici, 50’li yıllardan kalma, kadınlara anneliğin kutsal, kürtajın suç olduğunu salık veren tarzda broşürler. Dolayısıyla din ve devletin birbirinden ayrılması, kiliselerin ve dini kurumların kamu politikalarına ve bizim kendimiz hakkında karar verme hakkımıza müdahale etmelerine son verilmesi gerekiyor.

Son olarak da pandeminin ve ekonomik krizin ortasında dış borçların ödenmesine ayrılan kaynakların kamu sağlığı için kullanılmasını, aynı şekilde sermaye sahiplerinden servet vergisi alınarak kamu hizmetleri için kaynak yaratılmasını talep ediyoruz. Bu pandemi bize kamu sağlığı sistemlerinin çökmüş olduğunu, toplumun tüm kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılama kapasitelerinin olmadığını, sağlık emekçilerinin pandemiyle mücadelede yeterli ekipman ve kaynağa sahip olmadıklarını açıkça göstermiş oldu. Bu bütçe yetersizliği nedeniyle uygun çalışma koşullarına sahip olamadıklarından pandeminin kurbanlarından biri de onlar oldular. Kamu sağlığı sistemlerine daha çok bütçe ayrılması demek, biz kadınların yararlanabileceği feminist ve cinsiyet perspektifi üzerine kurulu hizmetlerin bütçelerinin de artması demek. Cinsel sağlık veya üreme sağlığı olsun, doğum kontrol yöntemlerine ihtiyacı olan her kadının erişebilmesi olsun, tüm kamu hastaneleri ve kliniklerinde güvenli kürtaj hizmetinin sunulabilmesi olsun, tüm bunlar için bütçeye ihtiyacımız var. Aslında tüm bunlar için kaynak var, ancak kar oranlarını koruma amacı güden kapitalist sistem altında bu kaynaklar birkaç sermayedarın ve finansal şirketin elinde toplanıyor. Dolayısıyla kadın sağlığı ve kadına yönelik şiddeti önleme amacı güden programlar için bütçe istiyoruz derken bunları kastediyoruz, ki hiçbir kadın bu pandemi koşulları altında kendisine şiddet uğrayan erkeklerle aynı ortamı paylaşmak zorunda kalmasın ve de şiddete uğradığı vakit ihtiyacı olan tüm kaynaklara erişebilsin. 

Son olarak, buna zaten biraz değindin ama bize Meksika’da 28 Eylül günü için ne gibi eylem ve aktiviteler planladığınızdan bahsedebilir misin?

Bu pazartesi Mexico City’de büyük bir kadın eylemi gerçekleştireceğiz. Bu geniş ve fiziksel katılımlı bir yürüyüş olacak; planladığımız iki eylemden biri bu. Meksika’da laikliğin simgesi (Benito) Juarez’in anısına yapılan Hemiciclo a Juarez anıtından ülke başkanı Lopez Obrador’un başkanlık ofisinin bulunduğu Ulusal Saray önündeki Zocalo meydanına kadar yürüyeceğiz. Bu yürüyüşü planlarken değerlendirdiğimiz koşullardan biri de Lopez Obrador’un Zocalo meydanına girişleri kısıtlamış olmasıydı. Bunun bizim gösteri ve ifade özgürlüğümüzü kısıtlamaya yönelik bir girişim olmasından dolayı oldukça baskıcı bir uygulama olduğunu düşünüyoruz. Zocalo meydanında geçmişte de seneler boyunca eylem yapmak yasaktı ama farklı seferberliklerin çaba ve zorlamaları sonucu bu meydan eylemlere açılmıştı. Şimdi tekrar meydanın eylemlere kapatıldığı bir durumla karşı karşıyayız. 28 Eylül’de Ulusal Saray’ın olduğu Zocalo meydanına girmeye çalışacağız, ya da yürüyüşü Ulusal Yüksek Mahkeme’nin önüne doğru yönlendireceğiz. Bunun nedeni de Ulusal Yüksek Mahkeme’nin geçtiğimiz haftalarda ülkenin en çok şiddet yaşanan eyaletlerinden biri olan Veracruz eyaletinde kürtajın suç kapsamından çıkarılmasına yönelik talebi reddetmiş olması.

Bu seneki eylemin geçen seneki kadar büyük olmayacağını biliyoruz ama pandemiye rağmen sokak seferberliklerinden de vazgeçmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Eylemi tüm gerekli hijyen ve güvenlik önlemlerini alarak gerçekleştireceğiz ve sokağa çıkacağız! Ülkenin farklı eyaletlerindeki kız kardeşlerimiz de yeşil fularlarıyla sokakları dolduracak ve farklı eylemlilikler gerçekleştirecekler.

Son olarak da sosyal medya üzerinden de bir yeşil fular eylemi gerçekleştireceğiz. Bu sosyal medya eylemi de düzinelerce farklı grup ve örgütün parçası olduğu 8 Mart Koordinasyon’u tarafından organize ediliyor. Yeşil fularlarımızı göstererek sosyal medyayı dolduracağız.

İUB-DE olarak da farklı ülkelerde bulunan seksiyonlarımızdaki kadınların sokaklara çıkacağını biliyoruz. Brezilya, Arjantin, Peru, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki yoldaşlarımız da bizim gibi sokaklarda seferber olacak. Aynı zamanda kadınlar olarak kürtaj konusunda yaşadığımız güncel deneyimleri ve mücadeleyi nasıl yükselttiğimizi paylaşmak adına uluslararası bir konferans da organize ettik. Bu konferans 26 Eylül Cumartesi günü saat 17.00’de İUB-DE’nin Facebook sayfasından canlı yayınlanacak. Tabii Meksika’ya göre saat 17.00’de, saat ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor, Türkiye saatiyle kaçta olacak tam bilmiyorum! Eğer Türkiyeli kadınlar olarak bize katılabilirseniz çok seviniriz. Bu uluslararası konferans kanalıyla içinde bulunduğumuz güncel koşullara yönelik pozisyonumuzu ve taleplerimizi paylaşıp yaygınlaştırmış olacağız. Şu an bir sağlık krizi ve ekonomik krizle karşı karşıyayız ve bu durum karşısında temel talebimiz krizlerin faturasını işçi sınıfının ödememesi. Buna emekçi kadınlar da dahil; emekçi kadınlar olarak bizler de bu krizlerin faturasını ödemeyi reddediyoruz. Zaten bu yüzden sokakları dolduruyor ve temel haklarımızdan biri olan kürtaj hakkımızı savunmaya devam ederek faturasını onlar (hükümetler) ödesin diyoruz.   

Teşekkürler Leda. Şimdi izninle Türkçe olarak bir toparlama yapıp 28 Eylül’ün bizler için neden önemli olduğundan biraz bahsedeceğim.

Tabii ki.

Toparlamamız gerekirse, Türkiye’de kürtaj yasal olmasına rağmen aslında 28 Eylül bizim için de büyük bir önem taşıyor. Çünkü kürtaja erişimde fiilen ciddi engellerle karşılaşıyoruz. Devlet hastanelerinin çoğu ya kürtaj hizmeti vermiyor ya da başvuruları keyfi olarak geri çevirerek kürtaj hizmeti vermeyi tıbbi zorunluluk şartı arama bahanesiyle reddediyor. Özel hastanelerde ise kürtaj hizmeti için emekçi ve yoksul kadınların karşılayamayacağı ücretler talep ediliyor. Kısacası Türkiye’de kürtajın yasak olduğu algısı yaratılmış durumda. Yani kürtaj yasal ancak fiilen yasak diyebiliriz.

2012 yılında Erdoğan’ın kürtajı kriminalize eden söylemleri ve kürtaj yasağı getirecek bir düzenleme önermesi üzerine Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar seferber olup sokağa çıkmıştı. Bu düzenleme rafa kaldırıldı ancak bahsettiğimiz uygulamalarla kürtaj erişilemez hale getirildi. Bu durum bugün İstanbul Sözleşmesi kapsamında yaşadığımız sürece oldukça benzer. Yani var olan bir hakkımız fiilen uygulanmayarak elimizden alınıyor ve kadınlar olarak iktidar tarafından bu hakkın elimizden alınması tehditlerine maruz kalıyoruz.

Pandemi dönemine bakacak olursak da, salgının henüz ilk dönemlerinde yapılan araştırmalar bile 2020 yılında 3 milyon istenmeyen gebelik, 2,7 milyon gizli ve tehlikeli kürtaj ve 11 bin istenmeyen hamilelikle bağlantılı ölüm yaşanabileceğini ortaya koymuştu. Yani tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de binlerce kadının doğum kontrol yöntemlerine, cinsel sağlık hakkına ve kürtaja erişimi kısıtlanıyor veya engelleniyor. Pandemi döneminde kürtaj ve cinsel sağlık temel sağlık hizmetleri olarak değil, ertelenebilir müdahaleler olarak değerlendiriliyorlar. Emek, sermaye ve üretim politikalarını “en az 3 çocuk istiyoruz” diyerek din ve iman politikaları üzerinden kurgulayan, kürtajı cinayet olarak görüp “gerekirse kadın ölsün” diyen hükümet ise söz konusu kadınların cinsel sağlık ve kürtaja erişimi olunca hiçbir istatistik tutmadığı için pandemi döneminde kaç kadının fiili kürtaj yasaklarından etkilendiğini tam olarak bilemiyoruz bile.

Dolayısıyla pandemi olsun olmasın; yaşam hakkımız için yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebi ve aktif bir parçası olmadığımız 28 Eylül günü aslında bizler için de oldukça büyük bir anlam ifade ediyor. Yasal, güvenli, erişilebilir ve ücretsiz kürtaj mücadelesi Türkiye’de de feminist mücadelenin önemli ayaklarından biri olmaya devam edecek.

Çok teşekkürler Leda.

Bu röportaj için asıl ben teşekkür ederim. Mücadeleye devam!

Evet, mücadeleye devam!

Adı konmamış devalüasyon

0

Eylül 2020, Türk lirasının (TL) dolar ve avro karşısında en değersiz noktaya ulaştığı ay oldu.  TL’nin değersizleşmesinin çok ciddi sonuçları var. Birileri “Dolarla mı alışveriş yapıyorsunuz?” diye soruyor. Bunun cevabı kesinlikle evet, neredeyse her şeyi dolarla alıyoruz. Fakat dövizin yükselmesi sadece aldığımız ürünlerin fiyatlarını etkilemiyor; uluslararası üretim ve ticaret kapsamında işçi ücretlerini de doğrudan etkiliyor. Şu anda, her geçen gün Türkiye’deki işçilerin ücretleri dünya parası (dolar) cinsinden dünyadaki ortalama emek gücü değerinin altına düşüyor. Dolayısıyla sadece işçilerin ceplerindeki para erimiyor. Verdikleri emeğin değeri de eriyor. Böyle olunca Türkiye’de işçi sınıfının ucuz işçi cenneti olarak dünya sermayesinin “hizmetine sunulmasının” önü açılmış oluyor. Ekonomi Bakanı’nın TL’nin durumu hakkında “para birimimiz rekâbetçileşiyor” dediği şey tam olarak bu. Böylece sermaye için dışarıdan yatırım alan bir ülkeye dönüşebilirmişiz.

Bu argüman da gösteriyor ki, iktidar nezdinde ülkenin ekonomik düzlüğe çıkmasının tek yolu işçi sınıfının daha çok sömürülmesinden geçiyor. Bu zor günlerde bile işçilerin ve tüm emekçilerin en acil sorunlarını çözmekten aciz bir iktidarın aklındaki tek program, sermayenin kurtarılması ve tüm zararın emekçilere yıkılması üzerine kurulu. Para biriminin değersizleşmesini bile ihracatçıların kârlarının, turizmin ve dış yatırımların artacağı umuduyla karşılayan bu yönetim, maskesinin düştüğünün artık farkında. Bu nedenle gösterişli hamleler yapmak zorunda; “müjdelere” ve “zaferlere” ihtiyacı var. Ama hiçbiri gerçek değil. Ayasofya, doğalgaz keşfi gibi “müjdelerle” kimseyi heyecanlandıramayan, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de vaat ettiği zaferlere ulaşamayan iktidar, son olarak da zaten açılmış ve yıllardan beri çalışmakta olan 300 fabrikayı yeniden “açtı”. Devletin yapmadığı köprülerin, yolların, hastanelerin ve fabrikaların bizzat devletin en üst düzeyden temsilcileri eliyle açılması, rejimin ihtiyaç duyduğu “müjde” ve “zaferlerle” bağlantılı. Ekonomi iyileştirilemiyor, dış politikada istenen hiçbir şey elde edilemiyor, kurgulanmış “müjdeler” ve “zaferler” istenilen karşılığı bulamıyor. İşte ülke bu ortamda büyük bir devalüasyon ve borç krizine doğru ilerliyor.

Devalüasyon sarmalı

TL bu kadar değersizken bile ithalatımız ihracatımızdan çok daha yüksek seviyelerde. Sadece TL’nin durumu da değil, üzerine yıl sonuna kadar artırılmış gümrük vergileri de cabası… Buna rağmen ithalat durdurulamıyor. Çünkü 1947’den beri hükümetlerin ekonomi politikası tamamen dışarıdan gelecek ara mamul mallara ve teknolojiye dayalı işliyor. Bu elbette sadece AKP döneminde başlamadı. Fakat AKP iktidarları bu politikada ısrar ederek ülkeyi daha da dışa bağımlı hale getirdiler. Böylece ülke ancak ekonomisi küçüldüğünde cari fazla verebiliyor. Son 18 yılda cari açık ortalamamız her sene 31 milyar dolar civarında idi. Bir yıllık dış borcun 176 milyar dolar olduğunu da hesaba katarsak kabaca bir yılda 200 milyar dolar bulmamız gerektiği söylenebilir.

Ekonomik küçülmeye rağmen (resmi olarak 2. çeyrek eksi %9,9) yüksek enflasyon devam ediyor. Buna, yüksek döviz, yüksek işsizlik ve yüksek borçluluğu da artık ekleyebiliriz. Doları düşük tutma pahasına Merkez Bankası’nın rezervleri tüketmesinin ve kamu bankalarının döviz açıklarının artmasının faturasının halka yıkılacağını aylar öncesinden söylemiştik. Bu fatura kesilmeye başlandı. 2011 ve 2017 arası döviz ile iç borçlanmaya gitmeyen hazine sadece ağustos ayında 9 milyar dolar içeriden borçlandı. Buradan kamu bankalarının döviz açıklarını hazinenin üstlendiğini anlıyoruz. Ağustostan eylül sonuna dolardaki her 1 kuruşluk yükselmenin hazineye maliyetinin 83,6 milyon lira daha fazla olduğunu da hesaba katacak olursak, doların bir aylık yükselişi karşısında hazinenin üstlendiği iç borçta 2 milyar 900 milyon TL’lik bir artış oldu.

Görünen o ki patronların ödemekte güçlük çektiği dolar cinsinden borçlarının da emekçilere peyderpey yıkılması planlanıyor. Faizin artmasıyla kredi mekanizmasındaki hızlı duruş tüketimi yavaşlatacak ve işsizliği daha da artıracaktır. Yüksek borçluluğun da buna eklenmesiyle işçi sınıfının çetin geçecek bir kışa hazırlanması gerek.

Türkiye borçlarını ödeyemeyerek temerrüde düşse bile emperyalizmle masaya oturulur ve borç yapılandırılmasına gidilerek süreç yeniden işler ve maliyet işçi sınıfına yazılır. Dolayısıyla dış borç ödemelerinin durdurulması ve hane halkı borçlarının iptali taleplerini hiç olmadığı kadar yükseltmemiz gerekiyor. İktidar ülkeyi ipotek altına alarak zararı gelecek kuşaklara yıkmayı çoktan göz almış durumda. Bile bile dövizle borçlanan, bile bile hazine garantileriyle sermayeyi besleyenler bu enkazın sorumluluğunu emekçilerin üzerine yıkamaz. Acil kamulaştırma ve dış borç ödemelerinin durdurulmasıyla merkezi ve planlı ekonomik bir sistem dışında serbest piyasa altında bir çözüm ufukta gözükmüyor.

28 Eylül yasal kürtaj ve kadın sağlığı için uluslararası mücadele günü: Haklarımız vazgeçilmezdir!

0

İlk olarak 1990 yılında Latin Amerika ve Karayipler’de kürtajın yasallaştırılması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olarak ilan edilen 28 Eylül için bu yıl da kadınların kürtaj mücadelesi çağrısı devam ediyor. Türkiye’de kürtaj yasal olmasına rağmen kürtaja erişimde engellerle karşılaşılıyor ve fiili bir yasak söz konusu. Dolayısıyla yaşam hakkımız için yasal, ücretsiz ve güvenli kürtaj talebi ve Türkiye’de kadın mücadelesinin aktif bir parçası olmayan 28 Eylül günü aslında bizler için de bir anlam ifade ediyor. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 28 Eylül için yayımladığı deklarasyonun çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

COVID-19 pandemisi, kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapındaki krizinin büyüklüğünü ortaya koydu. Bu sistemin doğanın talanı, yeni salgın hastalıkların ortaya çıkması, özellikle emekçi kadınları ve emekçi halk kesimlerini etkileyen sefalet ve eşitsizliğin artışı gibi sonuçları olan birikim modelinin bizler için yol açtığı felaketi açığa çıkardı. Pandemi ve ekonomik krizin birleşimi; yoksulluğun giderek kadınlaşması, kadınların üzerine yıkılan bakım emeği yükünün daha da artması, cinsel şiddetin ve kadın cinayetlerinin katlanarak çoğalması ve kadınların cinsel sağlık hakkı da dahil olmak üzere sağlık haklarına erişimlerinin kısıtlanmasıyla ataerkil kapitalist sistemin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini tüm boyutlarıyla artırdığını iyice gözler önüne serdi.

Virüsün kendisi ülke, cinsiyet veya sosyal sınıf ayrımı yapmıyor olabilir, ancak toplum sağlığı ve yaşamı üzerindeki etkileri tam olarak bu ayrımları gözetiyor. Zaten tam da bu yüzden kapitalist hükümetler “ekonomiyi kurtarmak” için farklı stratejiler ararken, gün geçtikçe daha fazla işçi karantinada kalmalarını sağlayacak sosyal koruma önlemlerinin eksikliği nedeniyle çalışmaya zorlanıyor, enfekte oluyor ve hayatlarını kaybediyorlar. Örneğin, Fernandez yönetimindeki Arjantin’de ya da Piñera yönetimindeki Şili’de zorunlu olmayan sektörlerde çalışan milyonlarca işçi, toplu taşıma araçlarında, fabrikalarda ve işyerlerinde enfekte olmaya devam ediyor. Aynı durum López Obrador’un Meksika’sı, Bolsonaro’nun Brezilya’sı veya Moreno’nun Ekvador’u gibi sıhhi izolasyon önlemlerinin uygulanmadığı ve kendilerini korumayı seçenlerin açlık ve işten çıkarılma tehdidi ile karşı karşıya kaldığı ülkelerde de geçerli. İspanya Devleti’nde ise Sánchez-Iglesias koalisyonu da, özerk hükümetler de işçilerin hayatlarını tehlikeye atmayacak şartlarda işe geri dönmeleri için gerekli sağlık koşullarını garanti edemediğinden, meyve tarlalarında hasat sırasında ve de şimdi okulların yeniden açılmasıyla gördüğümüz gibi, salgın emek kaynaklı olarak yeniden büyüyor.

Bugün, özelleştirilen ulusal sağlık sistemleri döneminde yaşıyoruz ve bunun sonucu olarak, işçilerin aşırı sömürüsüyle zar zor ayakta kalan ve pandemiyle mücadelenin ön saflarında çoğunlukla kadın doktor ve hemşirelerin bulunduğu halk sağlığı hizmetleri çökmüş durumda. Diğer yandan özel sağlık hizmetleri toplumun sadece küçük bir kısmına kaynak olarak sunulduğundan emekçi halk kesimleri, kayıtdışı göçmen nüfus, kayıtdışı işçiler ve yoksul mahallelerde yaşayanlar arasında ölümler artıyor. Bu durum, en yüksek ölüm oranlarının özel sağlık sektörü masraflarını karşılayamayan siyahi ve Latin nüfusu içerisinde görüldüğü Trump’ın başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde oldukça belirgin.

Ancak pandeminin tek ciddi tarafı bu değil, çünkü COVID-19 sayıları medyanın manşetlerinde yer alırken, pandemi faklı şekillerde de kurban veriyor. Bunlardan biri güvenli olmayan kürtaj. Guttmacher Enstitüsü’nce 2020 Nisan ayında yapılan bir araştırmaya göre, cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine erişimde yalnızca %10’luk bir azalma gibi oldukça muhafazakâr bir tahminde bulunursak bile bu, 2020 yılında dünya çapında yaklaşık 49 milyon kadının daha güvenli doğum kontrollerine erişime sahip olamaması ve bunun sonucunda pandeminin ilk yılında 15 milyon istenmeyen gebeliğin meydana gelmesi anlamına geliyor. Benzer şekilde, bu yıl çoğu en yoksul ülkelerde olmak üzere tahminen 3 milyondan fazla güvenli olmayan kürtaj gerçekleşmiş olacak. Ve gizli kürtaj yüzünden yaşanan hamile kadın ölümleri 28.000’lere kadar artacak. Zorunlu karantina önlemleri çerçevesinde hane içi cinsel istismarın artması aynı zamanda bu sorunu da büyütüyor.

COVID-19 salgınının devam ettiği bu yıl boyunca cinsel sağlık, üreme sağlığı ve kürtaja erişim hakkı pek çok farklı şekilde ihlal edildi ve edilmeye devam ediyor. Sağlık sistemlerinin öncelikli olarak COVID-19 vakalarını ele alacak şekilde yeniden şekillendirilerek tüm sağlık sorunlarının, özellikle de koruyucu önlemlerin ve genel kamu sağlığının, bir kenara bırakılmasından, binlerce gebe kadının gebeliği sonlandırmak için başka bir yere seyahat etmesini engelleyen ülkeler veya şehirlerarası sınırların kapatılmasına kadar pek çok uygulama kürtaja erişimi zorlaştırdı. Örneğin, isteğe bağlı kürtaj yasasının 2010’dan beri yürürlükte olduğu İspanya Devleti’nde, sadece iki özerk bölge kürtaj olmak için randevu almadan önce bir sağlık merkezine şahsen giderek bir hekimle ön görüşme yapma zorunluluğunu ortadan kaldırmaya karar verdi. Bu da, hareketliliğin sınırlandırıldığı bu dönemde binlerce kadının kürtaj hakkının kısıtlanmasına neden oldu.

Diğer ülkelerde, örneğin ABD’de Teksas, Oklahoma, Alabama, Iowa, Ohio, Arkansas ve Louisiana gibi eyaletlerin Trump yanlısı valileri pandemiyi fırsat bilerek gebeliğin sonlandırılması hizmetini zorunlu sağlık hizmeti kapsamından çıkararak kürtaja erişimi kısıtlamaya veya yasaklamaya çalıştılar. Bu kısıtlama ve yasaklar ancak kürtaj yanlısı aktivistlerin ve organizasyonların çabaları sayesinde açılan davalar sonucu federal veya eyalet mahkemeleri ve yargıçları tarafından hükümsüz sayıldı. Yasal kürtaj hakkının 2018’de kazanıldığı İrlanda’da, isteğe bağlı kürtaj hizmetlerine ayrılan kaynaklar pandemiyle mücadeleye yönlendirilmeye başlandı. Ancak bu kısıtlamalarla bile bütçe aşıldı. Suudi Arabistan, Rusya ve Brezilya gibi dünyanın pek çok farklı bölgesindeki hükümetlerse, daha az risk kapsamındaki hamileliklerin ilaç yoluyla sonlandırılması hakkında bilgi veren web sitelerini yasakladılar; bunu da kadınların hakkı olan kürtajın sorumluluğunu üstlenmek yerine, sağlık sistemlerinin ilaçla kürtaj nedeniyle oluşabilecek olası komplikasyonlarla ilgilenemeyecek kadar yoğun olduğu bahanesini kullanarak yaptılar.

Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise dünyada kürtajın her koşulda suç sayıldığı birkaç ülkeden üçüne ev sahipliği yapıyor: Nikaragua, El Salvador ve Dominik Cumhuriyeti. Ek olarak, Maduro’nun Venezuela’daki sahte sosyalizm hükümeti, kürtaja ancak anne tehlikede ise izin veriyor. Panama gibi üç neden kuralının [1] mevcut olduğu diğer ülkelerde ise hükümetler, cezasız kürtajın önündeki engelleri artırmak için çeşitli önlemler almaya, hatta bu hakkı tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bu aynı zamanda Polonya’da yaşanan durumla da benzerlik gösteriyor.

Aynı şekilde, muhafazakâr ve dinci hükümetler ve kesimler de kadın seferberliklerinin karalanması ve kriminalize edilmesi yönünde ilerlemeye çalışıyorlar. İspanya Devleti’nde bu kesimler, ülkede salgının yayılma nedenini 8 Mart’taki kadın eylemlerinin üstüne yıkmaya çalıştılar. Türkiye’de ise Erdoğan, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmemesini ve uygulanmasını talep eden kadın seferberliklerini hedef gösterdi ve baskılamaya çalıştı.

Ancak pandeminin etkisine ve kapitalist hükümetlerin dini kurumlar ile el ele haklarımızı elimizden alma ve mücadelelerimizin önünü kesme girişimlerine rağmen, feminist hareket, kadınların kendi hayatları ve kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkını talep etmeye ve ayakta kalmaya devam ediyor. Bu çerçevede, örneğin Meksikalı kadınlar, sadece ülkenin farklı eyaletlerinde isteğe bağlı kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını değil, aynı zamanda kürtajın tamamen yasallaşması ve hükümetin şiddete uğrayan kadınların barınmasını garanti altına alması taleplerini de yükseltiyorlar. Arjantin’de, hükümetin konuyu sürekli ertelemesine rağmen, yeşil dalgayı ateşleyen gücümüz, tıpkı Şilili, Brezilyalı, Perulu, Bolivyalı, Panamalı, Dominikli, Ekvadorlu, Nikaragualı kadınlar gibi dünyanın her yerinden kadınlarla birlikte yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı talep etmeye devam ediyor. Bu nedenle, kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması için uluslararası mücadele günü ve kadın sağlığı için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de diyoruz ki: Kürtaj nedeniyle tutuklanan, ölen ya da sakat kalan bir kadın daha istemiyoruz! Özelleştirmelere hayır diyerek, cinsel sağlık ve üreme sağlığı haklarımızı hiçbir kısıtlama veya ayrımcılık olmaksızın garanti altına alan bir halk sağlığı sistemini savunuyor ve oluşturulması için mücadele ediyoruz. Kadın sağlığı için mücadelemiz kapsamında 28 Eylül’de seferber oluyoruz.

Emekçi kadınları, öğrenci kadınları ve aktivist kadınları dünya çapında seferberliklerini sürdürmeye çağırıyoruz. Salgının, hükümetler tarafından temel haklarımıza saldırmak, onları kriminalize etmek ve bastırmak için bir bahane olarak kullanılmasına izin veremeyiz. Kazanılmış haklarımızdan geri bir adım bile atmamalı ve daha fazlası için mücadele etmeliyiz. Tüm kadınlar ve hamile kalabilen bireyler için yasal, güvenli, ücretsiz ve isteğe bağlı kürtaj hakkını talep ediyoruz. 28 Eylül’de tüm kapitalist hükümetlerden bağımsız olarak büyük bir mücadele günü düzenleyelim. Trump, Bolsonaro veya Erdoğan gibi en gericilerden Fernández ve López Obrador gibi iki yüzlü söylemlerde bulunanlara kadar, tüm hükümetler kadın haklarının karşısında duruyor. Bizi kemer sıkma politikalarıyla, cinsiyetçi şiddet ve merdiven altına itilen uygulamalarla öldürmeye çalışıp büyük kapitalistlerin ekonomilerinin ve dini kurumların arkasında duruyorlar. Bu nedenle, emekçi kadınların kapitalist hükümetlerden bağımsız örgütlenmesini yükseltmeye, hakkımız olanları alana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Haklarımız esastır!

  • Kadın mücadelelerinin kriminalize edilmesine son verilsin! Kürtaj nedeniyle bir kadının daha tutuklanmasına ya da ölmesine tahammülümüz yok!
  • Karar verebilmek için cinsel eğitim, kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemlerine erişim ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz! Güvenli ve ücretsiz yasal kürtaj, şimdi!
  • Din ve devlet birbirinden ayrılsın!
  • Dış borçların ödenmemesi ve büyük sermaye sahiplerinden servet vergisi alınması yoluyla halk sağlığı bütçeleri derhal arttırılsın! Bütünlüklü, evrensel ve feminist kamusal sağlık sistemleri oluşturulsun!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

21 Eylül 2020

[1] Detayları ülkeden ülkeye farklılık gösterse de gebeliğin cezasız sonlandırılmasına dair üç neden kuralının genel hatları şu şekildedir: 1. Gebelik kadının hayatını tehlikeye atıyorsa, 2. Fetüsün yaşama şansının olmadığı durumlarda, 3. Tecavüz nedeniyle yaşanan gebeliklerde, gebelik cezasız sonlandırılabilir. (ç.n.)

Akdeniz: Asıl düşman kim?

0

Doğu Akdeniz ve Ege sularının paylaşımına ilişkin olarak Türkiye ve Yunanistan hükümetleri arasında alevlenen anlaşmazlıklar, Fransa ve başka ülkelerin de araya karışmasıyla sanki sıcak bir savaşın eşiğine gelmişti. Ama sorun şimdi diplomasi masasına yatırılmış gibi görünüyor. Her iki hükümet de görüşmeden yana olduğunu söylüyor, ama bir yandan da anlaşmazlıklar iki ülke yöneticileri tarafından içerde tamamen milliyetçi bir histeri dalgasının yaratılması için sonuna kadar kullanılıyor. İki ülkenin halkı da birbirlerine ezeli ve ebedi düşmanlar olarak kışkırtılıyor. Aynı sorunlardan mustarip emekçi insanları birbirlerine silah çekmeye kadar sürükleyen bu gelişmeler karşısında özellikle işçi sınıfının, öncü işçilerin çok dikkatli ve uyanık olması gereken bir dönemden geçiyoruz.

Anlaşmazlıklar

Her iki hükümetin de bütün “vatan”, “millet” yaygaralarına rağmen iddia ettikleri tezlerde bir dizi saçmalık ve yalan var. Önce bizimkinden başlayalım. “Mavi vatan” diye adlandırdıkları bir Akdeniz haritası icat edildi. Bu haritada ülkenin güney kıyılarından itibaren 200 deniz mili uzaklıktaki tüm deniz alanı (üstüyle ve altıyla) sanki Türkiye’nin egemenliği altında olması gerekirmiş gibi sunuluyor. Oysa bu doğru değil. Uluslararası anlaşmalara göre bir ülkenin denizlerdeki egemenlik hakkı kıyılarından en fazla 12 deniz mili uzaklıkla sınırlıdır. Ege Denizi gibi mesafenin çok yakın olduğu yerlerde ise egemenlik hakkı karşılıklı anlaşmalarla belirlenir.

Kıyılardan denize uzanan 200 deniz millik alana ise “Münhasır Ekonomik Bölge” (MEB) denir. Ülkeler kendi MEB’leri içinde denizin ve deniz tabanının sunduğu ekonomik kaynaklardan faydalanma imkanına sahiptir. Ama, “vatan”ın bir uzantısı değildir. Buraları aynı zamanda uluslararası sulardır. Yani bir ülke bu alanda başka ülkelerin askeri ve sivil gemilerinin geçişlerini, uçaklarının uçuşunu veya kablo ya da boru hatları döşemelerini engelleyemez. Yine Akdeniz gibi sınırların birbirlerine yakın olduğu yerlerde MEB’ler ülkelerin karşılıklı anlaşmalarıyla belirlenir. Dolayısıyla da Türkiye’nin Libya ile MEB alanlarını birleştirmesi ve Ankara hükümetinin MEB’i tamamen kendi egemenliği altındaymış gibi sunması diğer ülkeler açısından son derece kışkırtıcı bir ortam yaratıyor.

Yunan hükümetinin kışkırtıcı saçmalığı ise iki noktada özetlenebilir. Birincisi, Mısır ile birlikte ilan ettiği MEB, Türkiye-Libya MEB’i ile ortada kesişiyor ve bu durum Türkiye’yi oldukça geniş bir ekonomik yararlanma alanından mahrum etme amacı taşıyor. Yunanistan bu konuda başta Fransa olmak üzere Avrupa Birliği’nin desteğini sağlama ayrıcalığından yararlanıyor. İkinci kışkırtması ise başta Akdeniz’deki Meis adası olmak üzere Ege’deki adalarını kendi anakarasının uzantısı olarak göstererek bütün Ege’yi ve Akdeniz’in önemlice bir kesimini karasuları alanı içine dahil ediyor. Böylece Türkiye’yi nerdeyse Çanakkale’den Akdeniz’e açılamayacak hale getirmeye, Akdeniz’de Antalya açıklarında hapsetmeye çalışıyor. Yunanistan’ın asla kabul görmeyecek bu iddiası elbette Tek Adam rejiminin eline milliyetçi propaganda için eşi bulunmaz bir imkan sunmaktan başka bir işe yaramıyor.

Resmin büyüğü

Bunlar burjuva (patron) hükümetlerinin askeri çatışma noktasına kadar sürükledikleri, şimdi de masada çekişmeye oturdukları anlaşmazlık konuları. Ama emekçilerin penceresinden bakıldığında konunun asıl büyük resmi görülebilir. Denizlerdeki bu hak iddialarının işçi sınıfı açısından hiçbir anlamı yok, çünkü ona en küçük bir yarar sağlamayacak anlaşmazlıklar bunlar. Türkiyeli olsun Yunanistanlı olsun, patronların her iki ülkede de “vatan savunması” diye adlandırdıkları bu çekişme, doğal kaynakların sömürülmesinden kendi paylarına düşecek miktarı artırma çabasından başka bir şey değil. Emekçilerin, ulusal egemenlik hakkı diye seferber edilmek istendiği bu çatışmalar burjuvazilerin kendi çıkarlarını koruma savaşıdır.

Ama dahası var. Ne Türkiye ne Yunanistan, Akdeniz’de tespit edilebilecek petrol ya da doğalgaz kaynaklarını ne bilgi, ne teknoloji, ne de mali açılardan çıkarma, işleme veya taşıma imkanlarına sahiptir. Her ikisi de emperyalizme bağımlı ülkelerdir. Asıl çekişme hidrokarbon kaynakları üzerinde uluslararası egemenliğe sahip olan çokuluslu tekeller arasındadır. Yani Akdeniz’deki çekişme, BP (İngiltere), Shell (Hollanda-İngiltere), ENI (İtalya), Total (Fransa), ExxonMobil (ABD) gibi emperyalist firmalar arasında süren bir rekabettir. Türkiye, Yunanistan, Mısır, Libya, vb. ise, bu sulara kıyıdaş oldukları için, emperyalist çokuluslu şirketler arasındaki paylaşım mücadelesinin taşeronluğunu üstlenmekte, bu yolla kendi patronlarına da kırıntıların düşmesini sağlamaya çalışmaktalar.

Kısacası, Türkiye ve Yunanistan emekçi halkları, emperyalist şirketlerin ve patronların arasındaki savaşta birbirlerine silah çekmeye zorlanmakta, milliyetçi demagojiyle birbirlerine daha fazla düşman edilmeye çalışılmaktadır.

Oysa…

Emekçi yığınlar Ege ve Akdeniz’de patronların yaratmakta olduğu anlaşmazlıkların tarafı değildir; onların bu rekabetinden hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine kaybedecekleri çok şey vardır. Bu çatışmaların (askeri ve sivil) maliyeti emekçilere ödetilmektedir. Akdeniz’deki kaynaklardan elde edilebilecek (kırıntı) gelirler emekçilerin evlerine değil, patronların kasasına gidecektir. Üstelik denizlerin altında tespit edilecek doğalgaz veya petrol yataklarının işletilmesi ağır çevre sorunlarına yol açarak gene emekçileri vuracaktır. “Vatan savunması” diye sunulan planlar, aslında aynı sorunlar altında ezilen emekçileri birbirine düşman kılacak, patronların “böl ve yönet” politikasına hizmet edecektir. İşçi, “senin patronun kötü, benim patronum iyi” diyerek burjuvaziye hizmete koşulmaktadır. Buna izin verilemez.

İşçi sınıfı, emperyalistler, kapitalist hükümetler ve patronlar arasındaki bu rekabete ve çatışma planlarına ortak olamaz. Başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütleri bu gerçekleri anlatmalı ve yaymalıdır. Türkiyeli ve Yunanistanlı emek örgütleri bir araya gelerek, patronlarının planlarına karşı çıkmalı; her iki ülkenin emekçilerinin dayanışmasıyla onların bu oyununu bozmalıdır. “Neden sizin çıkarlarınız için birbirimizi vuralım?” demelidirler.

İşçiler, ülkeleri ne olursa olsun dünya ölçeğinde tek bir sınıftır. Çünkü hep birlikte patronlar tarafından aynı biçimde, aynı yöntemlerle sömürülmektedirler. Düşmanları ise aynıdır, bir başka ülkede değil hemen yanı başlarındadır.

HDP’ye siyasi operasyona hayır!

0

HDP’li ve bağlantılı çok sayıda siyasetçi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında HDP’li eski milletvekilli Sırrı Süreyya Önder, Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, HDP MYK üyesi Alp Altınörs, HDP RTÜK üyesi Ali Ürküt, HDP eski MYK üyeleri Altan Tan ve Beyza Üstün gibi isimler de bulunuyor. Ayrıca halen HDP milletvekili olan Garo Paylan, Meral Danış Beştaş, Pervin Buldan, Hüda Kaya, Saruhan Oluç, Sezai Temelli ve Serpil Kemalbey için de fezleke düzenlenmesi gündemde. Toplamda 82 kişiyi kapsayacağı anlaşılan soruşturmanın gerekçesi 6-8 Ekim 2014 Kobane olayları olarak açıklandı.

Halen cezaevinde bulunan HDP eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil çok sayıda isim, iktidar tarafından, Kobane olaylarının sorumlusu olarak sık sık anılsa da son 6 yıl içinde doğrudan bu nedenle ceza almış değiller. Nitekim Kars Belediye Eş Başkanı bu çerçevede daha önce tutuklanmış, uzun süre cezaevinde kalmış, ardından beraat etmiş ve AYM kararıyla “kişi hürriyetini ihlalden” tazminat dahi kazanmıştı.

Kısacası üzerinden 6 yıl geçmiş Kobane olayları gerekçesiyle gerçekleştirilen bu soruşturma, hukuki altyapıdan yoksun olup, tamamıyla HDP’ye yönelik siyasi bir operasyondur. Aynı Gezi olayları bahanesiyle iktidar muhaliflerine yönelik olarak gerçekleştirilen siyasi operasyonlar gibi! Bütün bu uygulamalar iktidarın kendisine muhalif tüm unsurları birer polisiye vaka haline getirme amacını taşımaktadır. Devlet gücünü sadece kendi iktidarını ayakta tutmak amacıyla muhaliflerine karşı kullanan Saray rejiminin bu politikası, hiç kuşku yok ki gayri meşrudur. Kendinden menkul bu keyfi politikanın kabulü mümkün değildir. Kuşkusuz Türkiye’nin geleneksel devlet politikasından kaynaklı çözülememiş bir Kürt sorunu var. Özellikle 1992’den bu yana dönem dönem gündeme gelen “çözüm” arayışları en son 2009-2015 döneminde mevcut iktidar aracılığıyla bir “açılım süreci” olarak gündeme gelmişti. Birkaç kez görüşmelerin kesildiği bu dönem 2015’e dek devam etti ve Ceylanpınar hadisesinden sonra sona erdi. O tarihten bu yana da geleneksel devlet politikası olan “askeri çözüm” gündemde. Dolayısıyla yaşanan operasyonun konjonktürel yanları olsa da esas olarak yapısal bir sorunun tezahürü. HDP’ye yönelik siyasi operasyon böylesi bir tarihsel-siyasal-sosyolojik arka planda cereyan etmekte.

Bugüne dek yaptığı her şeyi sandıktan aldığı güçle (“millet iradesiyle”) açıklayan Saray rejiminin özellikle son 5 yıldır sandıktan yana yüzünün gülmediği, bıçak sırtı tartışmalı sonuçlarla ilerleyebildiği, aşikardır. Sandıktan yana gülebilmek için baskı ve şiddet politikasını devreye sokan, MHP ile ittifak yaparak rejimi değiştiren, “eski Türkiye”nin tüm aktörlerini ve aklını da Beştepe’ye davet eden Saray rejiminin, batıda da doğuda da, yüzünün yine de “gülemediğini” son yerel seçimler bir kez daha göstermişti. Tabii ki Saray, olası 2023 seçimlerinin kaybının telafisinin olmadığını biliyor. Ve özellikle son 5 yıldır, “Atı alanın Üsküdar’ı geçmesine” ve “Allah’ın türlü lütuflarına” rağmen hiçbir şeyin yine de istediği gibi gitmediğini görüyor. Ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor. İşsizlik ancak savaş yıllarıyla ölçülebilir seviyelerde seyrediyor. Pandemiyle birlikte sistem; sağlıktan eğitime, tarımdan turizme hemen her yanından alarm veriyor. Bunca olumsuzluğa çare olması beklenen Suriye, Libya, Akdeniz seferberleri istenen sonuçları üretemiyor. Edilen sözlerin mürekkebi kurumadan tersi kararlar açıklanmak durumunda kalınıyor. Ne Ayasofya ne de Karadeniz’de doğalgaz müjdesi istenen etkiyi sağlayamıyor. İktidar kendisine ayrılmış süre dolup, sandıklar kurulduğunda, bütün meşruiyetini dayadığı “millet iradesinin” tecelli edeceği sandığa bu nedenlerle şüpheyle bakıyor. Haklı, çünkü son 15 ayda yapılan 57 anketin sonuçları da bu şüphesini doğruluyor. İktidar için sandık bu haliyle cazibesini yitiriyor!

HDP’ye siyasi operasyonun anlamı da burada! “Seni başkan yaptırmayacağız” ile başlayan “bağrınıza taş basınla” devam eden HDP’nin taktik politik tutumu 2023 öncesi iktidarın siyasi ömrünün mezurasını oluşturuyor.  O yüzden içine “eski-yeni” Türkiye’nin kamburu olan tüm güçlerin doluştuğu bugünkü iktidar bloku, “olağan şüpheli” HDP’ye vurarak ve tüm muhalefeti, onunla irtibatlı, iltisaklı ilan ederek, paramparça edebileceği bir sonuç umuyor. Kim bilir, belki çıkardığı gürültüyle “Anayasa’ya aykırı da olsa evet” diyecek bir zımni suç ortaklığı arıyor. Bulabilir mi? Bütün mesele de burada! Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağını söyleyecek ve belirleyecek olan aslında çoktandır Saray rejimi değil. Son 5 yıldır söz de, sıra da sık sık Türkiye’nin geniş muhalefetinin önüne geliyor. Muhalefet o sözü ve sırayı kullanamadığı için iktidar iktidarmış gibi yapmaya devam edebiliyor. Ve söz şimdi bir kez daha muhalefette. Tam bu noktada kalıcı ve köklü dönüşümler için başta işçi sendikaları olmak üzere emek eksenli tüm örgütlerin sahne alması, işçi hareketinin toplumsal ve siyasal muhalefetin öncülüğünü üstlenmesi gerekiyor.

HDP’ye siyasi operasyona hayır!

Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın!

Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı önündeki tüm yasaklama ve engellemelere son!

25 Eylül iklim için küresel eylem günü! Kapitalizmden kaynaklanan çöküşü durduralım!

0

Uluslararası çevre örgütlenmesi Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) 25 Eylül’de iklim için küresel eylem günü çağrısında bulundu. Açıklamada şöyle deniyordu: “Önümüzdeki aylar ve yıllar çok zorlu ve önemli olacak (…) İnsan kontrolünün ötesine geçecek geri döndürülemez reaksiyonlar zincirinin ortaya çıkmasını en aza indirmek istiyorsak, derhal harekete geçmek zorundayız. Bu nedenle, iklim krizinin koronavirüsün gölgesinde kalmaması, tam tersine en yüksek önceliğin verilmesi hayati önemde”.

Bir sene önce, Eylül 2019’da, 150 ülkenin 3 binden fazla şehrinde eylemler gerçekleşmişti. Milyonlarca insan iklim değişimine karşı etkili önlemler alınmasını talep etmişti. En büyük eylemlerden biri New York’ta İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de katılımıyla gerçekleşmişti. Thunberg, gezegenin sıcaklık artışının durdurulması için etkili önlemler almak adına hükümetlerin hareketsizliğine ve emperyalizmin (G8, G20) “zirvelerinin” işe yaramazlığına karşı gençliğin yükselen öfkesinin sembolüne dönüştü.

Bu sene için küresel eylem gününün çağrısı yapıldığı dönemde Covid 19 pandemisinin etkileri tüm hızıyla devam ediyor. Karayiplerde eşi görülmedik güçte kasırgalar, Kaliforniya ve Amazonlarda devasa yaygınlıkta yangınlar gerçekleşiyor. Bütün bunlar iklim değişiklinin yıkıcı etkilerinin göstergeleri.

Covid 19 da dahil olmak üzere bu felaketler kapitalizmin çürüyüşünün doğrudan sonuçları. Kazançlar söz konusu olduğunda ne çevresel sonuçlardan ne de insani yıkımlardan çekinen bir sömürü sistemi. Toplumsal eşitsizliklerin artışı, nüfus yoğunlukları, kamusal sağlık sistemlerinin çöküşü ve çevresel yıkım, eski ve yeni hastalıkların ortaya çıkması ve gelişmesi için uygun koşulları yarattı.

Çin diktatörlüğü örneğinde olduğu gibi, kapitalist tarım endüstrisi tarafından ormanların yok edilmesi ve hiçbir sıhhi kontrol olmaksızın domuz endüstrisinin yaygınlaşması, küresel ısınmayla birlikte, yeni pandemileri tetikledi. Bu durum, geçtiğimiz yılın başında, 250 bilim insanı tarafından hazırlanan bir Birleşmiş Milletler (BM) raporunda öngörülmüştü. Fakat emperyalizmin bir kurumu olarak BM sadece “raporlar” hazırlamakla yetinirken, ABD, Çin ve diğer büyük kapitalist güçleri, çokuluslu şirketleriyle birlikte çevreyi yok etmeye devam etmesi için serbest bırakıyor.

Güncel küresel ekonomik kriz ve yüzde 6 ila 8 arasındaki küresel resesyon, bazı çevrecilerin öngördüğü gibi, çevrenin tahribatı ve kirliliğini azaltmıyor, tam tersine derinleştiriyor. Kapitalist hükümetler, ABD’den Çin’e, yarı sömürge ülkelere dek, çokuluslu şirketlere kârlarını sürdürmek için açık çek veriyorlar ve dolayısıyla devletlerin çevrenin korunmasına ilişkin zaten yetersiz olan düzenlemeleri daha da esnek hale geliyor. Bunun en yıkıcı ve somut örneklerinden biri Amazonlarda, Brezilya ve Bolivya’da gerçekleşen yangınlar. Bu yangınlar küresel ısınmadan kaynaklandığı gibi kapitalist tarım endüstrisinin “tarımsal sınırlarını” genişletmek isteyen hükümetlerin destek verdiği toprak sahipleri tarafından da çıkartılıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak 25 Eylül küresel mücadele gününü büyütme çağrısı yapıyoruz. Çevresel yıkımın sorumlusu kapitalist emperyalist sistemdir. Bu yıkımı durdurmanın tek yolu kapitalizmin sona erdirilmesi, işçi ve emekçi halk kesimlerinin hükümetinin kurulması, çokuluslu şirketlerin ve bankaların tazminatsız kamulaştırılması ve emekçilerin korunmasıdır. Sosyalist bir toplumun inşasına girişecek hükümetler maden üretimi, tarım, balıkçılık ve sanayi alanlarını doğanın korunması ve geniş emekçi kesimlerin hizmeti doğrultusunda, demokratik planlama yoluyla örgütleyeceklerdir. Ya Sosyalizm ya Yok Oluş!

İUB-DE olarak 25 Eylül’de, her ülkenin kendi uygun koşulları çerçevesinde seferber olmaya çağırıyoruz. Suyun, havanın, toprakların ve denizin kirlenmesine; ormanların yangınlar ve ağaç kesmeler yoluyla yok edilmesine; çokuluslu şirketlerin doğayı yok etmesine ve emperyalist yağmaya; açık madenciliğe karşı ve çokuluslu maden, petrol ve gaz şirketlerinin, Monsanto ve Bayer gibi zirai ilaç firmalarının ve ormanları ve nehirleri zehirleyen, yok eden kapitalist tarım endüstrisinin kamulaştırılması için mücadele ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

The formula of Erdogan’s regime to extend its life: Lies, war, and repression!

0

The landscape of destruction that the People’s Alliance is responsible for is becoming more and more clear in every field of life. The economic situation is dire… The broadly defined unemployment has reached 18 million people. The new rise in foreign currency rates means further increase in the cost of living and further meltdown of our wages. The economy shrank by 10 percent in the second quarter, even according to official figures that have lost their reliability a long time ago. The unprecedented state of misery and economic collapse is dissolving the base of the above coalition of the Palace, aka the regime of Erdogan. The Palace, unable to produce consent anymore, tries to extend its life through lies, and through aggressive and oppressive policies.

The Palace embraces lies and “good news” to cover up the destruction in the economy. Neither the official unemployment and inflation figures, nor the coronavirus statistics announced by the government are trusted. The highly intelligent economic managers of the Palace must be aware of this mistrust, as they are trying to strengthen their systematic lies by presenting “gospels.” Although their efforts to announce “gospels” over “gospels” are admirable, these efforts barely produce the expected result. For instance, the effect of the retransformation of Hagia Sophia into a mosque on the public opinion was short-lived, hence came another “gospel” that we miraculously discovered a natural gas deposit in the Black Sea shortly after. Obviously, no one care to mention the fact that the cost of extracting this newly found natural gas is quite close to the expected income to be obtained out of it! The tensions in the Eastern Mediterranean, our “blue homeland defense” and “military successes” were placed at the top of the agenda when the natural gas “gospel” failed to lead to the expected upwards impact on the economy.

The Palace has been following an aggressive, expansionist and adventurous foreign policy for a long time. On the one hand, this policy feeds the “survival” discourse and aims to create social support by instigating nationalist and chauvinist hysteria. On the other hand, it allows the Palace to declare any kind of social opposition against itself as “treachery,” which is used to legitimize further repressive policies. Moreover, new areas for expanding the arms, construction and energy companies that have flourished under the wings of the Palace are currently being sought.

One has to read the latest tension with Greece as part of this process. Instead of pursuing a peaceful and diplomatic policy for oil and natural gas deposits in the Eastern Mediterranean, the Palace administration chose to stand up against Egypt, Greece and Southern Cyprus and started to increase its military activity in the Eastern Mediterranean. Similar policies were implemented by the Zionist Israeli state, which continues to loot the resources of Palestine, as well as by Egypt, Greece, Southern Cyprus. Moreover, imperialist states such as France, the USA, and Italy immediately got involved in the process to get the lion’s share of the resources in the region. Therefore, we are faced with policies of aggression that all bourgeois governments in the region have put forward to the benefit of their own capitalists.

The peoples of the region have no interest in the aggressive and expansionist policies of the regional governments, including the Palace regime. All the richness of the region should be used to the benefit of the working people of the region and should be shared by them in a fraternal manner. Yet, it is not possible to argue the former when it comes to oil and natural gas deposits in the region, for which war winds are blown. These natural resources, which require quite large investments, do not serve either to the humanity or the nature. As global warming drags the whole world to extinction, we need to turn to renewable and clean energy resources that will be more than enough for the Mediterranean people with appropriate technological investments, and not to more fossil fuels. However, the multinational monopolies of imperialism and their small partners in the region who all want to plunder the region are willing to risk anything for more profit, including dragging the peoples of the region into wars.

We must put a stop to these war policies of these governments that are promoted in order to obtain more profit and save their decaying powers. A real break is possible from the Palace regime, which tries to maintain its power through the discourse of “survival,” systematic lies and repressive policies. For this, we must be able to raise an independent class alternative in favor of labor, nature and the fellowship of the peoples of the region.

Workers’ Democracy Party

Kötünün iyisini tercih etmeye mahkûm değiliz

0

Ülke yangın yerine dönmüş durumda. Pandemi bütün hızıyla sürüyor, hastaneler dolup taşıyor. İstihdam bir yıl içinde 2,5 milyon azaldı ve işsizlerin sayısı 18 milyona dayandı. Asgari ücret artık açlık sınırının altında kaldı. “Müjdeler” karın doyurmaya, çocuk okutmaya, iş bulmaya yetmiyor. Emekçiler arasında hoşnutsuzluk yaygınlaşıyor, AKP-MHP koalisyonunun hem parti kadroları hem de anketlerdeki destekçileri eriyor. Tek Adam’ın aldığı herhangi bir seçim kararı yok, ama ortalıkta erken seçim havası esiyor.

Ekonomik yıkımın ve politik gerilimin bu denli arttığı koşullarda, seçim olsun veya olmasın, işçi sınıfının ve özellikle onun sendikal ve politik bakımlardan ileri kesimlerinin çok dikkatli olmaları gerekiyor. Zira ortam, emekçiler açısından hem büyük tehlikelerle hem de ciddi fırsatlarla dolu. Bu açıdan farklı sınıfsal kesimlerin niyetlerini ve eğilimlerini belirlemeye çalışmalıyız.

İktidar bloku

İktidardaki Cumhur İttifakı’nın çevresinde artık yakından tanıdığımız bir patronlar çetesi yoğunlaşmış durumda. İnşaat, enerji ve silah sektörleri ile bazı finans alanlarında müthiş kârlar elde eden bu tekelci patronlar grubu (oligarşi), devletin tüm imkânlarından (krediler, ihaleler, özelleştirmeler vb.) yararlanıyorlar. Sağlık, eğitim ve turizm alanlarındaki bazı büyük patronlar da bu kesime yapışmış durumdalar (ya da yapışmaya çalışıyorlar).

Bu kesimler devletin kamu hizmetlerine ilişkin ihalelerini (“mega projeler”) tercihli olarak üstleniyorlar ve “üretimlerini” devlete satıyorlar. Devletin hazinesini boşaltıyorlar. Devletin yayılmacı, saldırgan politikalarından en fazla yararlanmaya çalışan da yine bu kesimler. Suriye, Libya, Kuzey Irak, (belki yarın Ermenistan) ne kadar yıkıma uğrarsa, denizlerde ne denli savaş rüzgârları estirilirse inşaat, silah ve enerji patronları o kadar kâr ediyor. İktidar blokunun bütün milliyetçi, Osmanlıcı afra tafrası, kafa karışıklığı yaratarak ve antiemperyalist duyarlılıkları okşayarak emekçi halk arasında patronların istediği bu yayılmacı ve saldırgan politikalar için destek bulmaya yönelik.

Bu kesim, seçimle veya seçimsiz, her yöntemle iktidarda kalmaya çalışacaktır. Şimdilik, dini ve etnik duyarlılıkları kışkırtarak, uyduruk “müjdeler” vererek, ama bir yandan da polisiye ve adli baskılarla, tabanındaki erimeyi durdurmaya, hatta taraftarlarını çoğaltmaya çalışıyor. Ülke kaynaklarını yağmalamaya devam edebilmek için çeşitli karşıdevrimci girişimlerden “milli uzlaşı hükümetleri” seçeneklerine dek her türlü yönteme başvurabileceklerini bilmemiz gerekiyor.

Meclis muhalefeti

“Parlamento muhalefeti” diye adlandırabileceğimiz bu kesim esas olarak CHP, İYİ Parti ile Saadet, Deva ve Gelecek partilerinden oluşuyor. Bunlara HDP’yi de katarsak, hepsinin ana hedefinin, Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakı’nı iktidardan uzaklaştırmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu kesime “parlamenter muhalefet” dememizin bir nedeni, aralarında bazı küçük farklılıklar olmasına rağmen hepsinin Tek Adam sistemine son verilerek “güçlendirilmiş parlamenter sisteme” geçilmesini istemeleri. Onları böyle adlandırmamızın bir diğer nedeni de (bazı bakımlardan HDP dışında), muhalefetlerini sadece meclis içinde sürdürmeleri ve umutlarını sandığa bağlamış olmaları. Cumhur İttifakı’nın seçim yaptırmaksızın veya seçimlerde hile yaparak iktidarda kalmaya girişmesi durumunda, muhalefetin ne yapacağına dair bir öngörüsü veya stratejisi yok.

RTE çevresinde kümelenmiş yandaş patronların dışında kalan sermaye kesimlerinin umutlarını bu muhalefete bağladığı oldukça açık. Zira bu kesimler sadece devlet desteğinin, kredilerin ve ihalelerin dışında kalmakla kalmıyorlar, aynı zamanda Tek Adam rejiminin hukuksuzluğunun, dışarıdan sermaye (emperyalist sermaye) girişini engellediğini de söylüyorlar. Dolayısıyla da iktidarın ekonomiye yandaşları lehine müdahale etmemesini, serbest piyasa işlerliğine dokunmamasını talep ediyorlar. Oligarşinin yaptığı gibi ranta değil, üretime yatırım yapılsın diyorlar. Ama bu liberal politikaların, mevcut Tek Adam rejimi altında işletilmeyeceğini bildikleri için de sistemin değişmesini istiyorlar.

Tabii bu muhalefetin içindeki CHP’nin bazı farklı yanları da var. Ekonomide liberal politikaları CHP de savunuyor, ama onun yanı sıra “sosyal devletçilik” diye adlandırdıkları, esas olarak halkın yaşam düzeyini biraz daha iyileştirici uygulamaları da programlarına alıyorlar. Özgürlükleri, diğer muhalefet partilerinden daha güçlü biçimde seslendiriyorlar. HDP de benzer halkçı söylemler geliştiriyor; ama esas olarak da (başka partilerin yapmadığı şekilde ve haklı olarak) Kürt halkının sorunlarına ağırlık veriyor.

Emek cephesi

Bu muhalefet konusunda tüm emekçilerin dikkat etmesi gereken bir husus var: Bu partilerin hiçbiri, sermaye sisteminin (kapitalizmin) dışında, işçi-emekçi yığınların lehine yeni bir sistem önermiyor. Tek Adam rejiminden şikâyetçi olan liberal patronlar, işçi ve emekçi sınıfları kendi yanlarına almak istiyorlar. “Hak, hukuk, adalet” benzeri sloganlar, çalışanların ekonomik koşullarını düzeltmeye yönelik öneriler bu amaca hizmet ediyor.

Eğer emekçiler kesiminde kapitalist partilerin dışında güçlü bir parti bulunsaydı, iktidar ve muhalefet partilerinin programları arasındaki benzerlikler ve farklılıklar çok daha net olarak görülebilirdi. Zira ülke düzeyinde iyi örgütlenmiş ve güçlü bir işçi-emekçi partisi, ekonomik krize karşı taleplerini çok daha yaygın olarak duyurabilirdi: Örneğin, asgari ücretin (emekli maaşları dahil) sendikalar tarafından belirlenecek yoksulluk düzeyinin üzerine çekilmesi; işten çıkarmaların yasaklanarak tüm işlerin çalışabilen nüfus arasında paylaştırılması; en zengin yüzde 1’den yüzde 20 servet vergisi alınması; geliri olmayan herkese asgari yaşam geliri sağlanması; işyerlerinde iş güvenliği ve sağlığının işçilerce denetlenmesi; kapanan işyerlerinin işçi denetiminde kamu tarafından işletilmesi; sağlık ve eğitim hizmetlerinin tamamen parasız hale getirilmesi; planlı ve işçi denetimi altında bir merkezi ekonomi politikası…

Öte yandan, muhalefet kesimindeki bazı partiler yeni bir anayasa istiyorlar. Bu noktada da emekçi kesimin derhal öne çıkarak, böyle bir demokratik anayasanın, emekçilerin ağırlıkta olduğu bir Kurucu Meclis tarafından yapılması gerektiğini duyurmalı. Zira, sendikalaşma hakları ayaklar altına alınanlar, grevleri yasaklananlar, protestoları TOMA’larla ezilenler, mahkemelerde sürüklenenler, madenlerde tekmelenenler, eşit işe eşit ücretten mahrum edilenler, işyerlerinde tacize uğrayanlar, çocuk yaşta atölyede ve tarlada çalışmaya mahkûm edilenler… Bunların hepsi işçi ve emekçi. Demokrasiye en çok onların ihtiyacı var.

Bu gerçekleri ve talepleri ileri süren bazı sendikalar, işçi partileri ve emekçi örgütleri yok değil. Var, ama dağınık durumdalar. Bunların bir araya gelerek bir işçi-emekçi cephesi kurmaları durumunda, çalışan sınıflar içindeki ağırlıkları hızla ve katlanarak büyüyebilir. Böylece, emekçi halk, gerçekten emekten yana bir seçeneğin varlığına tanık olacaktır. İşçi ve emekçi kitleleri, sermaye sınıfları arasında “kötünün iyisini” tercih etmekten kurtaracak ve kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını sağlayacak yegâne çözüm de budur.

Irak’ın Ekim Devrimi sürüyor

0

Kapitalizm kökten bir krizle karşı karşıya; emekçi kitleler artık eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Birçok ülkede sınır, mezhep, dil fark etmeksizin kitleler kapitalist ekonomik sistemin yol açtığı sorunlarla sokakta yüzleşiyor. Irak da bu ülkelerden biri. ABD ve IŞİD işgali ile düzenin sorunlarını daha da fazla hisseden Iraklı emekçiler geçtiğimiz seneden bu yana kararlı bir mücadele sürdürüyorlar. 1 Ekim 2019’da hükümetin yozlaşmışlığını, işsizliği ve yetersiz kamu hizmetlerini protesto etmek amacıyla başlayan eylemler geçen sene başbakan Abdul-Mahdi’nin istifası ile çeşitli mevziler kazanmıştı.

Temel olarak kamu hizmetlerinin yetersizliği ve işsizliğe karşı başlayan eylemler bugün ABD işgali sonrası kurulmuş siyasi düzenin topyekûn değişimini istemekte. Hükümet istifaları ve yeni atamalar kitle hareketinin önünü alamamakta çünkü emekçiler içten içe yozlaşmış bürokratların aslında tümüyle yozlaşmış düzenin yalnızca kişisel temsilcileri olduklarını biliyorlar.

Geçtiğimiz haftalarda Irak’ın güneyindeki seferberliklere önderlik eden Tahseen Usame el-Hafaci adlı bir genç, kimliği belirsiz paramiliter çeteler tarafından katledilmişti. Katillerin bulunması için iki gün süre veren eylemciler, yetkililerin adım atmaması üzerine geçtiğimiz günlerde Basra valisinin evinin önünde gösteriler düzenlediler. Şii önder Mukteda El-Sadr’ın 2020’nin başında “eylemlerin yanlış yola saptığını” ve temizlenmesi gerektiğini söylemesi, çoğunlukla Şii halk tarafından doldurulan meydanların mezhepsel bir çatışma üzerine olmadığını ortaya çıkardı. Diğer yandan, Bağdat’ın Tahrir Meydanı’nı dolduran eylemler aynı zamanda 6 Haziran 2021’de yapılması tasarlanan erken seçimler için siyasi yapılar oluşturmaya da çalışıyor. Bu noktada önemli olan, bu yapıların isyanın çıkmasına vesile olan sorunlarla yüzleşmeyi gerçekten programına alıp alamayacağı. Irak’ta bürokratik yozlaşmışlıktan işsizliğe kadar her sorun bir işçi-emekçi hükümetinin gerekliliğine işaret ediyor. Kitlelerin denetimi, seçilenlerin her an geri çağrılabilmesi, parası ve toprağı olanların değil emekçilerin girebildiği bir meclis olmaksızın; planlı bir ekonomi, devlet yatırımları ve dış ticarette devlet tekeli olmaksızın ne yozlaşmışlığın önüne geçilebilir ne de işsizlik giderilebilir. 2008’den bu yana yaşanan tarih bunu defalarca kanıtlamış durumda.

Öte yandan, İran’ın karşıdevrimci rejimi de Ortadoğu’da yükselen seferberlik dalgasından nasibini alıyor. Akaryakıt zamlarının patlama noktasını oluşturduğu, aralıklarla süren eylemler şu an belediye çalışanları ve şeker işçileri başta olmak üzere çeşitli sektörlerin katıldığı grevlere ve eylemliliklere dönüşmüş durumda. Irak gibi İran’da da mevcut rejimin tasfiyesi kitle hareketinin gündeminde.

Söyleşi dizisi | COVİD-19 testi pozitif çıkan işçiler neler yaşıyor? Bir Vestel işçisi anlatıyor

0

Söyleşi: Elif Duru, Sedat Durel

Pandemiye ilişkin alınan tedbirler hiçbir zaman yeterli olmamıştı. Haziran ayında hükümetin “yeni normal”e geçişiyle pandemi sadece ekonomik olarak değil sağlık açısından da en çok işçi ve emekçileri vurmaya devam etti. Önce fabrikalar ve atölyeler, sonrasında da kamu binaları kısacası toplu çalışılan pek çok yer pandemi merkezi haline geldi.

Şu an itibariyle hükümet, başta Sağlık Bakanlığı ve patronlar aracılığı ile olmak üzere pandeminin tüm yükünü — iyileşmek dahil — işçilerin üzerine yıkıyor. İşçilerin tedbir almadığı sistemin ise çok iyi işlediğini söyleyen yalanlar kulağımızda çınlıyor.

Pandeminin başlangıcında birkaç haftalık kesin izolasyon için emekçilere güvenli konut ve gelir güvencesi sağlanmış olsaydı, ne binlerce kardeşimizi kaybetmiş ne de on binlerce kardeşimizi hasta görmüş olacaktık. Hükümetin patronlar daha çok kazanabilsin diye yeterli tedbiri almama ısrarı sürüyor ve ödediğimiz bedel giderek artıyor.

Pandemi sürdükçe hastalanmamak, ölmemek, daha kötü koşulları kabul etmek zorunda kalmamak ve işsizliği önlemek için yapılması gerekenler ortak: yaygın test, ücretli izin ve patronalrın elindeki kaynağı işçi emekçiler için kullanmak.

Enfekte olmuş kardeşlerimizin yaşadıklarına biraz daha yakından bakabilmek için Vestel’de çalışan ve Covid-19 teşhisi koyulmuş bir işçi dostumuzun anlattıklarını ifadelerine sadık kalarak yayımlıyoruz:

Bundan bir hafta önce pazartesi günü, öksürük, halsizlik ve boğaz ağrısı şikayetleriyle Celal Bayar Eğitim ve Araştırma hastanesine gittim. Bu şikayetlerim birkaç gün öncesinde de vardı ama ben ancak pazartesi günü hastaneye gidebildim. Hastanede beni Covid-19 bölgesine yönlendirip, test yaptırmam gerektiğini söylediler. O bölgeye gittiğimde, ismimi kendim listeye yazıp sıraya geçtim. Saat 9.30 civarı test yapılmaya başlandı. Sıra bana geldiğinde saat 11.30 olmuştu.

Testi yaptırdıktan sonra eve geldim ve akşamına pozitif olduğumu öğrendim. O sırada eşimle dışarıdaydım. “Pozitifim ne yapmam gerekiyor?” diye ambulansı aradım. Ambulans bir numara verdi fakat aradığımda numarayı açan olmadı. Tekrar 112’yi aradım ve bu numarayı kimse açmıyor dediğimde, “O zaman evinize gideceksiniz, kendinizi izole edeceksiniz, sabah bu numarayı tekrar arayın” dediler. Eve geldim, kendimi bir odada izole ettim. Sabah oldu, numara yine açmayınca 112’yi tekrar aradım; “bu numara açmıyor” dedim. Şikâyetiniz varsa gelip alalım dediler. Ben “daha çok toplu taşıma aracı kullanıp virüsü yaymak istemediğim için sizi aradım” dedim. Ambulans zar zor gelip beni aldı ve bir gün önce test yaptırdığım hastanedeki Covid-19 bölgesine bıraktı beni. “Ben dün test yaptırmıştım, pozitifim” dediğimde, “ileri bir bölgeye gidin” dediler bize. Oraya gittiğimizde yanımıza kimse gelip bizi bilgilendirmediği için geri dönüp, “biz ne olacağız?” diye sorduk. “Kan tahlili yapılacak size” cevabını verdiler.

Anlayacağınız, ancak biz sorduğumuz sürece bilgilendirme yapıyorlar. Saat 10.30 gibi kan alındı bizden ve saat 11.30’da bizi tomografiye sokacaklarını söylediler. Saat 11.20’de hala gelen giden yoktu ve 12’ye doğru biz gidip sorduk. “Bekleyin sizi alacaklar” dediler. Tabi bu süreç içerisinde biz orada test yaptıracak olan diğer insanlarla aynı ortamdaydık. Benim test yaptırdığım gün de yine bu şekildeydi. Bir personele ne olacağını sorduğumda ne olacağını bilmediğini, yeni geldiğini söylüyor. Tomografiye girip çıktıktan sonra bize öğleden sonrasını beklememiz gerektiğini söylediler; “doktor gelecek” dediler. Saat 2 oldu hala bekliyoruz. Tabi bu süreç içerisinde biz su almak için, karnımızı doyurmak için etrafta gezmek zorunda kaldık. Negatif vakaların arasına girip çıkmak zorunda kalıyoruz çünkü herhangi bir ilgi yok.

Saat 3’de gittik, ne olacak diye tekrar sorduk ve “doktor gelecek; yatacak ve gidecek hastalar için karar verecek” dediler. İlk başta yatacaksınız yüksek ihtimal demelerine rağmen, 2 kişilik yer olduğunu söyleyip 2 kişinin ismini okudular. Diğerleri de ilaçlı tedavi olacak evde dediler. Biz tamam dedik ve bu sefer de ilaçları beklemeye başladık. Saat 4-5 civarı bize reçete verip, “bu ilaçları eczaneden alın” dediler. Eczaneye gittiğimizde ilaçların günübirlik reçete ile ödenmeyeceğini öğrendik. Tekrar reçete yazdırmak için doktora gittik. İlaçlardan bir tanesi zaten eczanede kalmamıştı. Doktora gidip durumu anlattığımızda ilacın muadilini almamızı söyledi. Eczaneye gittik, ilacın muadilini aldık; tabii cebimizden ödedik parasını. Hastaneye tekrar döndük. Covid-19 ile ilgili ilaç geleceğini söylediler. Saat 5.30 gibi ilaç geldi ve ilaçları bize verdiler. “14 gün karantinada kalacaksınız ve ilaçları 5 gün kullanacaksınız” dediler. “Peki biz şimdi eve nasıl gideceğiz?” diye sorduğumuzda, kendi imkanlarımızla gitmemiz gerektiğini söylediler. “Benim arabam yok ve taksi param da yok” dediğimde, “o zaman dolmuşla gideceksin” diye cevap verdiler. Toplu taşıma kullanıp diğer insanları da riske atmak istemediğimi söylediğimde, “yapacak bir şey yok” dediler.

Ben hastalığı orta şiddetli atlatıyorum, fakat benim bulaştırdığım kişi benim kadar şanslı olmayabilir; daha ciddi atlatabilir, hatta atlatamayabilir de. Biz yaklaşık on kişiydik ve aramızdan iki kişi hastaneye yatacak kadar ağırdı. Eğer araban yoksa, taksi tutacak paran yoksa, toplu taşıma aracına binmek zorunda bırakılıyorsun. Düşünün, 4-5 pozitif vaka tek toplu taşıma aracına binmek zorunda kaldık. Ve vaka sayılarının yayınlanandan çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Ben hastanede kendi gözlerimle gördüm. Hepimiz çok dikkat etmeliyiz.

Moria’da yangın var!

0

Eşi görülmemiş bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Midilli Adası’nda bulunan Yunanistan’ın en büyük mülteci kampı Moria’da hâlâ tespit edilemeyen bir nedenden dolayı yangın çıktı ve kamp kül oldu. Çocukların da dahil olduğu binlerce mülteci yangından canını zorla kurtararak yollara döküldü ve yolda polis barikatları ve biber gazıyla karşılaştı. Çünkü kamp bölgesini terk etmeleri ve şehir merkezine inmeleri yasak.

İnsan kaçakçılarıyla süren pazarlıkların sonucu açlığa yenilmeden denizde boğulma tehlikesini aşabilen yığınların, daha güvenli bir yere ilerlemeye çalışırken ilk durağı Midilli Adası. Burası, Türkiye ve Avrupa hükümetleri açısından ise anakaraya ulaşamayan binlerce insanın tel örgülerle çevrili kamplarda kaderlerine terk edildiği ideal bir tampon bölge. Yoksa 2 bin 800 kişi kapasiteli bir kampta 13 bin kişinin tehcir halinde yaşıyor olmasının başka bir açıklaması olamaz. Koronavirüs vakalarının ortaya çıkması nedeniyle tamamen karantina altına alınan, en temel hijyen koşullarının dahi sağlanmadığı bu mülteci kampında yangının neden çıktığını bilmek de mümkün gözükmüyor.

Avrupa Birliği’nin ve bölge hükümetlerinin bu insanlık krizine bakış açısı en başından beri mülteci yığınları kamplarda bir arada tutmaktı. Ancak bu “kamp politikası” bile masraflı geliyor ki mültecilerin insani koşullarda barınma, sağlık ve eğitim gibi en temel ihtiyaçları bile karşılanmıyor. Geçen sene henüz pandeminin ortaya çıkmamış olduğu dönemde Moria kampında mültecilerle yapılan bir röportajda, kampta 7 bine yakın çocuğun yaşadığını ve çocukların “ölmek istediklerini” söylediklerini okumuştuk.

AB ülkeleri ve Türkiye gibi bölge hükümetleri kayıtdışı ve çok ucuza çalıştırabildikleri ölçüde göçmenlerin sırtından ek kârlar elde ediyorlar; ancak kampların masraflarını kimin ödeyeceği konusunda birbirlerine girmiş durumdalar. Bugün kamplarda en temel insani ihtiyaçların karşılanması hükümetlerin masraf yapmasını gerektiriyorsa, bu masrafların zorla göçe neden olan, başta silah üreticileri olmak üzere işgalci politikaları uygulayan kapitalistlerce karşılanması gerektiğini söylüyoruz.

Bizler mültecilerin sınıf kardeşleri olarak onlardan çok farklı durumda değiliz. Dardanel işçileri valilik kararıyla evlerine gidemiyor ve fabrikada yaşıyorlar; Vestel’deki işçiler adeta toplama kampı koşullarında çalışmaya zorlanıyorlar. Bizler her işçinin, her emekçinin sınırlardan bağımsız olarak dünyanın her yerinde insanca yaşama ve çalışma hakkına sahip olduğunu savunuyoruz. İşçiler, emekçiler olarak kaderlerimizin mültecilerle ortak olduğunu görmemiz şart; kendi hak ve özgürlüğümüz için olduğu kadar mültecilerin hakları için de mücadele ederek sesimizi yükseltmemiz gerekiyor.

12 Eylül: Darbenin 40. yıldönümünde emekçiler için bir bilanço

0

40 sene önce bugün, Türk ve Kürt işçi sınıfları sendikalarının, partilerinin, kooperatiflerinin yanı sıra toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının da yasaklandığı bir Türkiye’ye uyandılar. Türk kapitalizminin kendi partileri aracılığıyla, parlamenter metotlarıyla hukukî düzlemde çözüme kavuşturamadığı burjuva yönetim krizi ile yükselen sol ve işçi hareketi, ordunun iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlandı.

Bu son durdurulabilir miydi? Elbette! Eğer işçi sınıfına mücadele etmesi, birlik olabilmesi, darbeye karşı demokratik mevzileri savunabilmesi için uygun araçlar ve aygıtlar yaratılmış olsaydı, cuntacı klik iktidar koltuğunda değil ama mahkemelerin sanık sandalyelerinde oturuyor olurdu.

12 Eylül’ün toplumsal bir felaketin sonuçlarından farksız olan bilançosunu burada bir kere daha hatırlatmaya gerek var mı? İşkenceler, tutuklamalar, idamlar, baskılar ve hepsi de “demokrasi” adına! Bugün bu darbenin, 1980’de iddia edildiği üzere Türkiye’yi düzlüğe çıkarmak için değil de, solu ve işçileri ezmek için, sendikaların kapısına kilit vurmak için, patronlar sınıfını kurtarmak için yapıldığını bilmeyen yok.

Bugün darbenin 40. yılı gelmişken, elbette yukarıdaki ağır faturanın sorumlularının kimler olduğunu hiç aklımızdan çıkarmadan, 1980-1982 aralığında işçi hareketinin bu darbeyi yenilgiye uğratmasını sağlayacak mücadele araçlarının neden yaratılamadığını tartışmak, her zamanki önemini koruyor. Bazı yorumcular bunu, o dönemki işçi hareketinin kapasite eksikliğine bağlıyorlar. Biz bu yoruma katılmıyoruz. Zira sorun işçi hareketinin potansiyelleri değil, o harekete sunulan perspektifin yenilgiye götüren sonuçlarıydı.

Almanya işçi sınıfı 1920 yılının Mart ayında gerçekleştirilen meşhur Kapp Darbesi’nin liderlerini, 15 Mart’ta başlattığı bir ulusal genel grevle iktidardan indirmişti. Genel grevin başarısının ardındaki neden, yalnızca komünistlerin yönetimindeki sendikaların değil, sosyal demokratların yönetiminde olan sendikaların da (mesela Hür Sendikalar ismiyle bilinen konfederasyon) greve çağrı yapmasıydı. Bağlı oldukları partilerden bağımsız olarak işçiler, darbeyi ezmek noktasında birleşmişlerdi. Bunun ismine Birleşik İşçi Cephesi dendi.

12 Eylül ufukta gözükmüşken veya gelip çattığında, yüz binlerce işçiye erişmekte olan sendikalar ile sol örgütlerin bir Birleşik İşçi Cephesi çağrısı yaparak, Türk ve Kürt emekçilerin darbecilere karşı mücadelelerinde onlar için uygun bir araç yaratma fırsatı vardı. Bu, emekçilerin derhal benimseyeceği ve kullanabileceği bir araç olurdu.

Bunun neden yapılmadığı ayrı bir tartışmadır. Ancak bunun yapılmasının zorunlu olacağı gelecek deneyimlerin olabileceği, bugünün sorunudur.

Pandemi korkusu ile çalışmaya mahkûm edilmek

0

Dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını sebebi ile hepimizin hayatı derinden etkilendi. Hayatını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda kalan bizlerin ise bu salgın karşısında işi daha da zordu. Bir yandan salgın artıyor, diğer taraftan hâlâ işe gitmek zorunda bırakılıyoruz. Bu durum biz işçileri tedirgin ediyor.

Ben icra takibi yapan, toplamda elli çalışanı olan bir ofiste çalışmaktayım. Mart ortası gibi evden çalışmaya başladık ve bu süre zarfında kısa çalışma ödeneği alarak yaşamımızı sürdürmeye çalıştık. 15 Haziran itibarıyla ofisten çalışmaya başladık. Aslında salgının bulaşma riski işe gitmek için evden çıktığımız anda başlıyor. İşyerinin servisi yok ve toplu taşıma kullanarak işe gitmem gerekiyor. Herkesin bildiği gibi İstanbul’da toplu taşıma kullanmak başlı başına büyük bir sorun. Kendimizi salgından ne kadar korumaya çalışsak da toplu taşımada bunu başarmak çok zor. Otobüslerde sosyal mesafe kuralına uymak neredeyse imkânsız. Çünkü seferler yetersiz ve işe geç kalma gibi bir seçeneğimiz olamayacağına göre yakaladığımız ilk otobüse binmek zorunda bırakılıyoruz. İnsanlar bir yandan salgın koşullarında işe gitmek zorunda kaldığı için gerginler, diğer taraftan da haklı olarak bu süreçte hastalanmaktan korkuyorlar.

Maalesef bizim işyerinde de bir arkadaşımız Covid-19’a yakalandı. Bunu duyunca panikledik ve patronun bizleri bilgilendirmesini bekledik. Hatta bizi teste yollayacağını düşündük. Evet, bizi teste yönlendirdi fakat kendisi herhangi bir sorumluluk almadan, devlet hastanelerinde test yaptırmamızı istedi. Çalışmaya ara vereceğini düşünmüştük fakat bırakın ara vermeyi, daha test sonuçlarımızın çıkmasını beklemeden çalışmaya devam ettirildik. Çalışanlar olarak bu durumdan rahatsızdık fakat işsizlik korkusuyla pek kimse bu durumu dile getiremiyordu. Devlet hastanesinde test yapmak da çok yorucu ve zor oldu. Çünkü test yaptıracak devlet hastanesi bulmakta bile zorlandık. En sonunda bir hastane bulduk fakat o kadar insan test yaptırmayı bekliyordu ki sıra bize gelene kadar beş saat o ortamda beklemek zorunda kaldık. Test yaptırmak için işyerinizde vaka olması yeterli değildi. Hastalık belirtileri taşımıyor iseniz devlet hastanesi kolay kolay test yaptırmıyor. Cebinizde yeterli bütçeniz var ise özel hastanede yaptırmak zorunda kalıyorsunuz. Fakat bizim bunu verecek bütçemiz yoktu ki şu an birçok işçinin bizlerle aynı durumda olduğunu biliyoruz.

Bu yaşananlardan çıkardığımız sonuç şu ki ücretsiz ve yaygın test yapılmak zorunda. İşyerleri sürekli dezenfekte edilmeli, sosyal mesafe kuralına göre organize edilmeli ve bu önlemlerin hepsinin işçiler tarafından denetlenmesi sağlanmalı. İşyerinde vaka görüldüğü anda en az 14 gün çalışmaya ara verilerek çalışanlar ücretli izne çıkarılmalı.

Lübnan: Patlayan rejiminiz sandığa sığmaz!

0

Tarihinin en derin ekonomik bunalımını yaşamakta olan Lübnan’da, 4 Ağustos günü Beyrut limanında gerçekleşen şiddetli patlamanın açığa çıkarttığı, devasa bir yıkım ve kitlelerin dizginlenemez hiddeti oldu. 2013 yılından bu yana ülkenin en önemli limanında bir depoda bekletilmekte olan 2 bin 750 ton amonyum nitratın patlaması sonucu 200’ü aşkın kişi hayatını kaybederken, 5000’den fazla kişi yaralandı ve 300 bine yakın Lübnanlı evsiz kaldı. Yıkımın boyutlarını gözler önüne seren bu rakamlara patlamanın yaratacağı orta ve uzun vadeli ekonomik ve toplumsal sonuçlar da eklendiğinde Lübnanlı emekçiler için tablo çok daha vahim bir hale bürünüyor.

Öte yandan, patlamanın gerçekleştiği konjonktür, 2019 yılı Ekim ayından bu yana ülkenin içerisinden geçmekte olduğu devrimci sürece tekabül etmekte. Ekonomik çöküşe karşı mücadeleleri mezhepçi rejime karşı öfkeleriyle birleşen Lübnanlı emekçiler dokuz ayı aşkın bir süredir seferberliklerini sürdürürken yaşam koşulları zaten COVID-19 pandemisiyle daha da kötüleşmişti. Böylesi bir süreçte gerçekleşen patlama kitlelerin rejime karşı hiddetlerinin zembereğinden boşanmasına yol açtı.

Hükümet, patlamanın ardından kendisine yönelecek olan öfkenin önünü kesebilmek adına bir yandan sorumluların tespiti için bir komisyon oluşturulacağını söylese de diğer yandan olağanüstü hal ilan edip Beyrut sokaklarında orduya geniş yetkiler vererek kitleleri sindirmeye çalıştı. Ancak Lübnan emekçi halkının gözünde patlamanın sorumluları belliydi ve “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganlarıyla sokakları terk etmediler. Seferberliklerin altıncı gününde Hasan Diyab hükümeti, birçok bakanının görevinden ayrılması sonucunda istifasını sunmak zorunda kaldı. “17 Ekim Devrimi”nin alaşağı ettiği Saad Hariri hükümetinin (Hariri hükümeti 29 Ekim 2019’da istifa etmişti) ardından, 21 Ocak tarihinde göreve gelen demokratik gerici karakterli teknokrat hükümet altı ayın sonunda, bir kez daha kitlelerin seferberliği sonucunda görevini bırakmak zorunda kaldı.

Kitleler hükümeti istifaya zorlayarak önemli bir kazanım elde ettiler. Ancak Diyab istifasını sunarken iki ay içerisinde erken seçim yapılacağını açıkladı: Yani çürümenin eşiğindeki Lübnan kapitalizmi, yolsuzluğa bulaşmış, yozlaşmış, mezhepçi rejimini ayakta tutabilmek adına Diyab hükümetinin ardına saklanıp, kendi paçasını kurtarmayı deneme yoluna gitti.

Tek başına Beyrut limanında gerçekleşen patlama dahi ülkedeki düzenin yozlaşmışlığını ve çürümüşlüğünü gözler önüne sermeye yeterli bir örnek niteliğinde. 2 bin 750 ton amonyum nitratın altı yıldan fazla bir süre limanda bekletilmesi, çeşitli uyarılara rağmen taşınması adına herhangi bir adım atılmaması, patlamanın sorumluluğunun oldukça geniş bir çepere yayıldığının kanıtı. Ve bu sorumluluk, yöneticilerin “ihmali” ya da “beceriksizliği” gibi bireysel düzeylere indirgenemeyecek vaziyette. Karşımızda duran, kapitalizmin insan hayatı yerine kârlılığı ön planda tutan vahşi, sömürücü düzeni ve bu düzeni temsil eden Lübnanlı mezhepçi politik liderlerin tamamı.

Erken seçim çağrısına karşı, Lübnanlı emekçilerin rejimden ve kapitalist sömürü politikalarından kopuş doğrultusunda sürdürmekte oldukları mücadelelerinde de en belirleyici olacak unsur, emperyalizm ve ülke egemenleri tarafından devamlı olarak kullanılmaya çalışılan mezhepçi ayrımlar karşısına, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve tüm ezilenlerin sınıfçı birliğini yerleştirmek ve onu inşa etmek olacak.

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

0

“Emekçiler için kaynak var” diyerek yola çıkan Herkese İş ve Gelir Güvencesi kampanyası, herkese gelir güvencesi sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talebini açıkladığı bir basın bildirisi yayımladı. Kampanya, bu şekilde sağlanacak 860 milyar TL’lik bir kaynakla, gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri elde edilirken salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin de önüne geçilebileceğini vurguluyor. Basın bildirisinin tamamını ve kampanyanın acil taleplerini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Koronavirüs salgını süresince, tüm dünyada milyonlarca emekçi işini, gelirini kaybederken ya da virüse yakalanma riskini göze alıp ölüm pahasına çalışmak zorunda kalırken, gazetelerde çıkan haberlerden biliyoruz ki,  dünyanın en zengin 25 kişisi COVID-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattılar.

Türkiye’de de durum bundan hiç farklı değil; Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, 100 milyar 400 milyon dolar yani 743 milyar 634 milyon TL. Sadece bu 100 kişinin serveti bile 10 milyon emekçiye 74,363 TL gelir sağlamaya yeter. Üstelik bahsettiğimiz sadece en zengin 100 kişi yani bir devlet okulunda bir sınıfı dolduracak kadar kişinin serveti.

İsviçre Bankası Credit Suisse’in yıllık olarak yayınladığı Dünya Servet Verikitabı raporuna göre ise, Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip. Türkiye’nin toplam serveti 1355 milyar ABD Dolarını bulurken, en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti ise 575 milyar 875 milyon ABD Dolarını, yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi buluyor. Toplam ülke servetinin yüzde 42,5’ine ulaşan bu miktar 10 milyon emekçiye dağıtılsa kişi başı 430 bin TL’ye denk düşer.

Yani Türkiye’de gelirini, işini kaybeden milyonlarca emekçiye fazlasıyla yetecek kaynak vardır. Ancak bunun yerine hükümet, işçilerin yıllarca kendi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan sağlanan ve kimsenin insanca bir yaşam sürmesine yetmeyecek miktarlardaki kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği uygulamalarını tercih etmektedir.

Oysa bugün açıkça görülmektedir ki, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olarak ortaya çıkmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor. Bu amaçla, Herkese Gelir Güvencesi Sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talep ediyoruz. Böylesi bir gelir vergisi toplamda 860 milyar TL’lik bir kaynak sağlayacaktır. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebilir.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

İşçiye demokrasi ne gerek… (mi?)

0

AKP-MHP koalisyonunun oyları anketlere göre eridikçe ortalıkta bir erken seçim tahminleri yarışı başladı. Bu yarış içinde hükümet “müjdeli” haberler vererek taraftarlarını ayakta tutmaya çalışıyor. Muhalefet ise Tek Adam rejiminin değiştirilip parlamenter sisteme geçiş anlayışı etrafında kümeleniyor. Bu konuda işçilerin tutumu ne olacak?

İşçi bilincinin ve mücadelesinin önemini kavrayamayan veya göz ardı etmek isteyenler, “işçi, cebindeki paraya bakar” derler. Yani onlara göre işçiler için iktidarda kimin olacağı önemli değildir; hatta başta baskıcı, antidemokratik bir hükümet olsun fark etmez, yeter ki işçinin cebine para girsin.

Bu küçümseyici bakış doğru mu? Evet, bir bakıma doğru; ama her aşağılayıcı demagoji gibi yarım doğru. Doğru olan yarısı şu: İşçiler elbette kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilmek için insanca bir ücret almak isterler. Yanlış (hatta yalan) olan diğer yarısı ise, işçinin cebi ile politika ve demokrasi arasındaki ilişkiyi görmediği.

Örneğin, işçi, ücretinin ve sosyal haklarının iyileşmesi için sendikalı olmak ister. Öyle ya, sendikaya üye olmak yasal ve demokratik bir haktır. Ama işçi sendikaya üye olmaya kalktığında patron tarafından işten atılır, yani demokratik bir hakkını kullanmak istediğinde ekmeğinden olur. Patron-hükümet işbirliğiyle demokratik hakkından mahrum edilir.

Başka bir örnek: İşçi işyerinde işverenin baskıları arttığında buna karşı koymak ister. Karşı koymanın en etkili yollarından birisi elbette şalteri indirmektir. İşçiler işi durduğunda ise, işverenin çağrısıyla polis jandarma hemen kapıya dayanır, tutuklamalar başlar. Yani işçi, üzerindeki baskıyı protesto etmek gibi son derece insani ve demokratik bir haktan mahrumdur. Ödeyeceği kefaret de tutuklanma, hapis değilse, en azından işten atılmak, böylece tekrar açlığa mahkûm edilmektir.

Sendikalaşma nedeniyle ya da herhangi bir haksız nedenle arkadaşın işten atılır, kapıda toplanıp durumu protesto edersin, gene kolluk kuvvetleriyle çevrelenirsin. Greve çıkarsın; başta grev gözcüleri ve temsilciler olmak üzere işçiler, bu yasal haklarını kullanmasınlar diye bin türlü baskıya uğrarlar.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Peki, işçiler ekmek paraları ile demokrasi arasındaki bu bağın farkında değiller mi? Elbette farkındalar, ama ortada bir güven sorunu var. İşçi kendisine güvenir, ama toplu olarak hareket etmek gerektiğini düşünür ve bu da bir örgütlenme meselesidir. Bu noktada eğer işçi örgütsüzse ya da örgütlü olduğu -örneğin- sendikasının yönetimine güveni yoksa, elbette elini şaltere uzatmakta tereddüt eder. Demokratik hakları için mücadeleye atılmakta tereddüt eder.

Şimdi bu durumu işçi sınıfının bütünü ve ülke düzeyinde düşünün. Eğer işçiler demokratik hakları doğrultusunda toplu bir seferberliğin gerekliği olduğuna inanırlarsa, bunun hangi örgütlülük altında olacağına bakarlar. Hangi sendikalar, hangi politik partiler veya başka işçi örgütleri aracılığıyla yapılacaktır bu? Bu örgütler yeterince birlik halinde mi? Bunların yöneticileri yeterli kararlılığa sahipler mi? Kendilerini yarı yolda bırakma ihtimalleri var mı? Kısacası işçi sınıfı, kararlı ve güvenilir örgütlülük arar. Buna da hakları var elbette. Ama işçiler olarak bir noktayı daha akıldan çıkarmamamız gerekiyor: Bu örgütlülüğü yaratmak aynı zamanda bizim elimizdedir. Eğer yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi bize demokratik ve sosyal haklarımız için mücadeleyi zorunlu kılıyorsa, bunun gerektirdiği örgütlenmeyi bizzat biz geliştirmeliyiz. İşyerlerimizden başlayarak, tüm mahalle, kent ve ülke düzeyinde işyeri komiteleri kurarak, sendikalaşarak ve elbette sınıfımızın politik partisini adım adım inşa ederek.

Salgın yükselişte; iktidar halk sağlığı değil kâr peşinde

0

Pek çok Avrupa ülkesinden ardı ardına koronavirüs vaka sayılarında artış haberleri geliyor. Bu, Avrupa’da ikinci dalganın başlayıp başlamadığı tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Peki ya biz? Sağlık Bakanı Koca, 20 Mayıs’ta “ikinci dalga beklemiyoruz” açıklamasında bulunmuştu. 1 Haziran’da Türkiye bir anda “normalleşmiş,” koronavirüse karşı alınan tedbirler salt vatandaşların maske takması, ellerini dezenfekte etmesi ve sosyal mesafeyi koruması gibi bireysel tedbirlere indirgenmişti. Virüs bu nedenle hiçbir zaman kontrol altına alınamadı. Vaka sayılarında ümit edilen düşüşün bir türlü yaşanmaması karşısında tedbirler sıkılaştırılmazken, Koca haziran ayı sonunda durumu “salgın döneminin öngörülemez olduğu” şeklinde değerlendirmekle yetindi. Son günlerde açıklanan yeni vaka sayıları, 1 Haziran’da kaydedilen sayının neredeyse iki katı. Bu ister birinci dalganın ikinci zirvesi olsun ister ikinci dalga… Virüs yayılımının yeniden gözle görülür bir yükseliş sürecine girdiği aşikâr. Peki bu yükseliş gerçekten öngörülemez ya da engellenemez miydi?

Cevabı, geçmişte yaşanan bir salgına bakarak verelim. Dünya çapında İspanyol gribi olarak bilinen ve yaklaşık 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan H1N1 influenza pandemisi de 1918 yılının şubat ayında yayılmaya başlamış ve ağustosta ikinci dalgası patlak vermiş, en çok ölüm de ikinci dalga sırasında gerçekleşmişti. Koronavirüsün aksine mevsimsel olan influenza virüsünün yaz aylarında düşüşe geçmesi normaldi; asıl sorun ikinci dalganın ilk dalgadan çok daha şiddetli olmasıydı. Bunun nedeni ise o dönemde de pandemiyle mücadele kapsamında ilk aşamada alınan tüm tedbirlerin ekonomi ve savaş politikaları gözetilerek kaldırılması, yükselen tepkilere rağmen üretimin arttırılarak okulların açılması ve pandemiyle mücadelenin tepedekilerin halka “öksürürken mendille ağzınızı kapatın” uyarılarıyla sınırlı kalması, yani tek kelimeyle tedbirsizlikti.

Aradan geçen 100 yıl içinde yaşanan onca teknolojik ve tıbbi gelişmeye rağmen, şu an içinden geçmekte olduğumuz pandemi süreci o dönem yaşananların adeta tekrarı niteliğinde. İktidarın sürecin “öngörülemez” olduğu iddiaları, tedbirsiz, plansız ve başarısız bir minareyi kılıfına uydurma çabasından ibaret. Yani emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli olarak kabul eden bir sistemi sürdürmek adına atılan adımların yarattığı ekonomik, sosyal, sağlık ve çevre yıkımını iktidar bize “öngörülemez” bir süreç olarak pazarlıyor. Pandemiyle derinleşen ekonomik krizden çıkış yolu bulamayan ve faturayı sosyal hakların gaspı, kısa çalışma ödenekleri, borçlandırma gibi yollarla zaten işçi ve emekçilere kesen iktidar, “biz elimizden geleni yaptık ama vatandaş maske takmadı” diyerek vakalardaki yükselişin sorumluluğunu da bizlerin üzerine yıkmaya çalışacak.

Biz işçi ve emekçilerin sorması gereken soru şu: “Biz maske takıyoruz, peki siz ne yapıyorsunuz?” Kaynakları patronlar için mi yoksa pandemi döneminde işini veya gelirini kaybeden insanlar için mi seferber ettiniz? Pandemi döneminde katlanarak artan kadın cinayetlerine yönelik önlem aldınız mı? Artan işsizlik ve enflasyona karşı halkın çıkarlarını gözeten bir ekonomik düzen kurdunuz mu? Yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda doğru filtrelendirmeye sahip olmayan havalandırma sistemlerinin kapalı alanlarda maskenin bile engelleyemediği küçük damlacıklar kanalıyla virüsü yaydığı kanıtlanmışken, işyerlerinde, fabrikalarda, otobüslerde, açmayı planladığınız okullarda bulaş karşıtı önlemler aldınız mı? Durum çok açık. Mesele “öngörülemezlik” değil, “öncelik” meselesi. Çözüm ise, rejim içi sahte çözümler ve müjdeler değil, emekçiler ve ezilenler için gerçek bir siyasal seçeneği yükseltebilmemizden geçiyor.

İllüstrasyon: Dünya Sağlık Örgütü

Seçenek tek: Uygula!

0

Kadın cinayetlerine karşı önlem almayan iktidarın, kadınların hayatlarını ve haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme yönündeki açıklamalarına karşı kadınlar bir ayı aşkın zamandır birçok ilde, ilçede, mahallede bir dayanışma ve mücadele hattı örüyorlar.

İktidar; sözleşmeden çıkılması, sözleşmeye yorum bildiriminde bulunulması, çekince konulması, sözleşme metninde değişiklik talebinde bulunulması gibi çeşitli seçenekleri önüne koymuş, kapalı kapılar ardında haklarımızı tartışırken, bizler tek bir seçeneğin söz konusu olduğunu söylüyoruz: “İstanbul Sözleşmesi’ni etkin bir şekilde uygula!”

Kadınları şiddetten koru, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştir, şiddet mağdurlarını destekleyecek mekanizmaları işlet ve şiddet uygulayanları cezalandır! İktidar olarak buna yükümlüsün, bundan sorumlusun!

Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve cinayetlerin cezasızlık, tahrik indirimleri ve eşitsiz infaz yasaları yüzünden bir kadın kıyımına dönüştüğü Türkiye’de; öldürülen her kadından…

Adaleti, hatta can güvenliğini sosyal medya üzerinden arayan, kendini korumakla yükümlü tüm diğer mekanizmaların görmezden geldiği kadınların içine itildiği çaresizlikten… “Sıkıntı yok beni almazlar…” diyebilen tüm şiddet faillerinden, iktidar olarak sorumlusun!

Bu politik bir sorumluluktur! Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek ile bu şiddeti yaratan koşullardan nemalanmak arasında politik bir tercihi gerektirir.

Ve maalesef bugün sadece Türkiye’de değil, birçok ülkede, şu an seçimler erkek egemen sistemi güçlendiren politikaların idamesinden yana. Pandemi ile birlikte daha da derinleşen ekonomik ve sosyal politikalardaki çıkmazlar iktidarların muhafazakarlaşma ve sağcılaşma eğilimlerini güçlendirirken; onları, kadınlar ve LGBTİ’ler üzerindeki baskı ve tahakkümü artıran söylem ve politikalara, erkek egemen sistemin ayrıcalıklarına tutunan -o çok iyi bildikleri- pozisyonlara yöneltiyor. Elbette bunun, kadınların hem pandemi öncesi seferberliklerdeki öncü konumlarına hem de pandemi koşullarında bile öne çıkan mücadelelerine dönük bir sindirme çabası olduğunu da görmek gerek.

Şiddet, istismar, artan yoksulluk, kamu harcamalarındaki kısıtlamalar bizi çevrelerken, kadınlar olarak durumumuzu katmerliyor, üstüne bir de bugün kazanılmış haklarımıza, hayatlarımızı koruyan sözleşmelere bile göz dikiliyor! Bu durum, mücadelemizi açıktan bir yaşam savaşına dönüştürüyor… Ama tüm kadın ve emek düşmanı iktidarların karşısındaki gücümüz de tam burada yatıyor.

Bu mücadeleyi bulunduğumuz her alanda yaygınlaştırmak ve başta emek mücadelesi ve diğer toplumsal mücadelelerle etkileşim halinde büyütmek, acil taleplerimiz etrafında bir eylem birliği sağlayabilmek ise bu süreci ileri taşıyabilecek en önemli görev olarak karşımızda duruyor.

Neuralink, ölümsüzlüğün anahtarı mı?

0

Birkaç yıl önce dizide veya filmde görsek “olmaz canım bu kadarı da” diye düşüneceğimiz olgular bir bir günlük hayatlarımıza girmiş durumda. Maske günlük hayatımızın bir parçası oldu ve küresel ısınma her yıl etkisini daha çok hissettiriyor. Yaşadığımız bölgelerde her sene sıcaklık rekoru kırılırken, mevsimlerin değiştiğini şimdiden gözlemlemeye başladık. Mesela 2020 yılı için tüm Türkiye’de eylül ayının ağustostan daha sıcak geçmesi bekleniyor. Tüm bunlar olurken, yüz yılın girişimcisi, vizyoner, işçi düşmanı, milyarder Elon Musk yeni oyuncağı, Neuralink’i geçtiğimiz günlerde tanıttı. Beyin-Makine Arayüzü (BMI) adı verilen teknolojiyi kullanacak bu yeni aletin bizlere neler getireceğine beraber bakalım.

“Önceliğimiz sağlık, ama…”

2016 yılında Elon Musk’ın da dahil olduğu bir ekiple ortaya çıkan Neuralink şirketi, kendi adını taşıyan araç ile başımıza yerleştirilecek çip üzerinden beyin ve makineler arasında bir erişim teknolojisi geliştirmeyi hedefliyor. Neuralink öncelikle felçli hastaların tedavisinde, hastaların hayata geri dönmeleri için geliştiriliyor. 3000’den fazla elektrot ile kafamızın üstüne yerleştirilmesi planlanan implant sadece robotların yapabildiği hassas ameliyat ile takılabilecek. Geçtiğimiz yıl domuzlar üzerinde denenmeye başlayan Neuralink’in, bu yılın sonuna kadar insanlar üzerinde denenmesi için izin alınmaya çalışılıyor.

Matrix’e uyanmak

Matrix filmini izleyen hatırlayacaktır, yapay zekânın yükselişi ve insanlarla olan mücadelesi sonucunda insanlar, simüle edilmiş sanal bir dünyaya kapatılmış ve jeneratörlere enerji sağlamak için kapsüllerinde yaşam mücadelesi veriyorlardı. Şu an bunu gerçekleştirebilecek bir yapay zekâ olmasa da BMI gibi teknolojilerle buna neden olacak süreci başlatıyor olabiliriz. Ayrıca çift yönlü erişim sağlaması öngörülen bu araçların algımızı, fikirlerimizi, hatta vereceğimiz kararları da etkileyebileceğini öngörebiliriz. Halihazırda kullanmakta olduğumuz teknolojiler bizi daha çok sanallaştırırken, Neuralink gibi yeniliklerin doğru bir şekilde kontrol edilmezse tamamen devlet ve şirketlerin yararına kullanılabileceğini, manipüle edileceğini tahmin etmemiz yanlış olmaz.

BMI veya benzeri yeniliklerle gelecekte düşüncelerimizi, karakterimizi tamamen makinelere, bilgisayarlara aktarmanın yolunu bulacağız, hatta belki de ölümsüzlüğün yolunu sanallaşma ile sağlayacağız. Küresel ısınma, savaşlar, hatta son korona salgınıyla da gördük ki, insanlığın geleceği şu anki sisteme yani kapitalizme bırakılabilecek bir konu değil, çünkü temelinde kâr odaklı bir anlayış bizlerin geleceğini düşünemez. Matrix veya daha kötü distopyalara, krizlere uyanmamak için kâr odaklı olmayan, denetlenebilir, kamulaştırılmış politikalara, vizyonlara ihtiyacımız var. Yoksa yazının başında da belirttiğim kötünün normalleşmesi çok da uzak değil.

Uzatmalar oynanırken: İktidar olmak! İktidarda kalmak!

0

AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Seçim sisteminin antidemokratik bir sonucu olarak yüzde 33 oyla mecliste üçte iki çoğunluğu sağladı ve tek başına iktidar oldu. Geride kalan 18 yılda da bu iktidarını sürdürdü. Eğer seçimler belirlendiği gibi 2023’te yapılır ve AKP o seçimi de kazanırsa iktidar da çeyrek asrı tamamlamış olacak. Bu, çok partili cumhuriyet döneminin üçte biri anlamına geliyor.

Peki, bu nasıl mümkün olabildi? Kuşkusuz tek bir nedeni yok. İç-dış onlarca faktör bu sonuca hizmet etti, ediyor. Lakin halen geçerli bir faktörün özellikle çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. İktidar onu en çok isteyenin ve koşullara “uyum” sağlayanın ellerinde kaldı. Bu, iktidarın ne yaptığını bildiği, her şeyi ince ince planladığı anlamına gelmiyor. Tersine olaylara yön veren değil, çoğunlukla olayların sürüklediği bir iktidar pratiğiyle karşı karşıyayız.

Hatırlayalım, sözüm ona cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi sağın edebi iktidarına yol açacaktı. Oysa üç yıl dolmadan geldiği nokta ortada; tıkandı. Kabul edelim; eğer AKP olduğundan daha güçlü ve kudretli görünüyorsa bunu kendi seçmeninin desteği ve inancından öte muhaliflerinin “ne yapsak boş” algısına borçlu. Oysa AKP’de güç ve kudret olarak görünen şey zayıflığı ve korkuyu örtmekten ibaret! “Hiçbir şey olmasa da bir şey oldu” maskaralığındaki gibi…

Evet, AKP sürekli tahkimat yapıyor çünkü kendini güçlü ve güvende hissetmiyor. İktidarda kalabilmek için sürekli ittifaklar kuruyor ama kurduğu her ittifakla iktidarını paylaşmak durumunda kalıyor. Devam etmek için kurduğu ittifaklar, verdiği tavizler, paylaşmak zorunda kaldığı güç ve ayrıcalıklar arttıkça korkusu ve güvensizliği daha da büyüyor. Bekçi, jandarma, takviye kuvvet derken kendini sağlama almak için attığı her adım daha büyük bir şüpheyi beraberinde getiriyor. İktidar için sorun güvenliğin yetersizliği değil, güvensizliğin büyüklüğü. O yüzden hamleleri birbirini tamamlayan değil biri diğerini açığa düşüren şekilde ilerliyor.

Peki, ne olacak? Eski siyah-beyaz tüplü televizyon döneminde çok yaşanırdı. Görüntü gider, koca kutudan sadece ses gelirdi. İnsanı çileden çıkaran böylesi durumlarda görüntüyü getirmek için televizyonun ensesine okkalı bir tokat atılır, genelde de işe yarardı. Bu durum öylesine kanıksanmıştı ki işe yaramazlığı anlatmak için “Ses var, görüntü yok” ifadesi gündelik dile yerleşmişti… İktidarı nasıl mı biliriz: Ses var, görüntü yok!

Müjde! Uçuyoruz!

0

İktidar, ekonomi üzerindeki gerçeklik algısını kaybetti. Türk lirası (TL) erirken bu durumu “ihracatta rekabetçi hale geliyoruz” diye açıklayan, halkın ne kadar zengin olduğunu “buzdolabı satış rakamları” üzerinden hesaplayan ekonomi yönetimi trajikomik bir hal almış durumda. Kriz karşısında pozisyon alamayan ve insanlara içinde bulundukları buhrandan çıkışa dair en ufak bir umut ve vaat veremeyen iktidar, eskiden olduğu gibi günü kurtarmaya dönük hamleleri bile yapamaz durumda. Çünkü para politikası cephaneliğini tüketti. Elde ne rezerv var ne de bağımsız hareket edebilen bir Merkez Bankası (MB). Üstelik borçlanmaya ve bütçe açığı vermeye devam eden bir ekonomik tablo söz konusu. Uçuyoruz, ama daha çok motoru yanan ve yere çakılmayı bekleyen bir uçuş bu.

Döviz neden bu kadar yükseliyor? Cevabı çok basit: Bu kadar çok para basarsanız enflasyonu hortlatırsınız, paranızın da değeri düşer. Eldeki döviz rezervlerini bitirmek pahasına sadece doları 7 liranın altında tutabilmek için son dört ayda 40 milyar dolar sattılar; bir yıllık satış miktarı 110 milyar dolar. Türkiye’nin yıllık doğalgaz ithalatı 12 milyar dolar. İsraf hesabını siz yapın! Kısa vadeli dış borcumuz da haziranda 171 milyar dolar oldu. MB brüt rezervinin kısa vadeli dış borcu karşılama oranı yüzde 50,4. Bu konuda bizden daha kötü olan tek ülke, ekonomisi batık olan Arjantin. Son bir yıldaki değişim verilerine göre hem para basma konusunda hem de eldeki döviz rezervlerinin eksilmesi konusunda Türkiye dünya birincisi konumunda. Uçtuğumuz bir konu varsa o da budur.

Dolar yıl başından bu yana yüzde 24 arttı (yaklaşık 1 TL 4 kuruş). Doların 10 kuruş artması dış borcumuzu 43 milyar TL artırıyor. 140 kuruş arttığına göre sadece doların artışından kaynaklanan ek dış borç maliyeti 603 milyar TL eder. Maaşımızı dolarla almıyoruz ama onun dışındaki her şeyi dolarla alıyoruz. Bu yükün tüm sorumlusu, ülkeyi 18 yıldır ithalat cenneti haline getirerek TL’nin döviz karşısında iyice güçsüzleşmesinin zeminini hazırlayan AKP hükümetleridir. Ekonomi, sıcak paraya ve ithalata bağlı olmasaydı TL’nin yerlerde süründüğü şu durumda ihracat hızlı bir şekilde yükselir ve cari fazla vermeye başlardık. Karşı karşıya kaldığımız tablo, sermaye lehine uygulanan ekonomi politikalarının bir sonucudur.

Ne idüğü belirsiz bir İslam ekonomisi modeli söylemi ile faizleri düşük tutarak TL’nin değersizleşmesine bile bile göz yumdular. Bu korkuyla faizi artıramayan MB, faizi dalgalanmaya bırakarak piyasa faizlerini parasal sistem üzerinden daha belirleyici hale getirdi. Tabloda değişmeyen faiz gerçekte yükseliyor. Düşük faizle şişen krediler aynı hızla sönme eğilimine girdi. Dolarla borçlanmanın önünü açan iktidar dış güçlerden ve olmayan “İslami” ekonomiden bahsediyor. Her şey gerçek suçlunun görülmemesi için… Devletten Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile proje alanlar, aldıkları hazine garantilerini dövizle alıyorlar. Kur arttıkça ödenen para da artıyor. YİD özel şirket ortaklarına ödenen para 2017’de 9 milyar TL iken, 2018’de 15’e, 2019’da 18’e, 2020’de 20 milyar TL’ye çıkmış durumda. Sadece son dört yılda bu şirketlere ödenen 62 milyar TL ile pandemi sürecinde işsiz kalan 8 buçuk milyon insana 3 ay boyunca asgari ücret tutarında para ödenebilirdi.

Kaynak var! Fakat bu kaynak ekonomiyi yönetenler tarafından sermayenin hizmetine sunularak çarçur ediliyor. Bu anlayışla dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervi de bulunsa gazın çıkartılması ve satışa hazır hale getirilmesi için yabancı şirketlere taahhüt verilecektir. Tıpkı yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali ile Rusya’nın cebine 35 milyar dolar gireceği gibi… Tıpkı Kazdağları’nı yok etme pahasına Kanadalı şirketlere altın arama ruhsatı verilmesi gibi… Yap-İşlet-Devret’lere (YİD) verilen milyarca lira gibi…. Liste çok uzun. Ekonominin yerlisi ve millisi olmaz. Ekonominin sınıfı olur. Uçan bir ekonomi varsa o da Türkiye’nin 20 yıllık geleceğini ipotek altına alan sermayedarların ekonomisidir. Planlı ve merkezi bir işçi ekonomisi kurmak bizlerin elinde. Derhal tüm YİD’ler kamulaştırılmalı. Emekçiler için fazlasıyla kaynak var!

Pandemide Dardanel-Vestel-ABC Mobilya: İnsanca bir yaşamı sadece işçiler kurabilir

0

Salgın başladığında zengin-fakir ayrımının kalmadığını söyleyen çok olmuştu. Çok geçmeden aynı gemideysek bile bize düşenin kürek mahkûmluğu olduğu anlaşıldı.

Salgından önce de her kötü gelişmenin faturası işçilere kesiliyordu: Dolar mı yükseldi, zammı azalt. Yurt dışından hammadde mi gelmiyor, ücretsiz izne çıkar. Kârlılık düşükse işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerini alma. Hükümetin hızlı bir propagandaya mı ihtiyacı var, 3. havalimanında işçileri yarış atları gibi çalıştır. Ölürlerse ölsünler! İşte patron düzeni buydu, salgına da bu düzenle girildi. Sonra ne mi oldu? Üç çarpıcı örnekle beraber inceleyelim.

Dardanel’in konserve balık üreten fabrikasında onlarca işçinin testinin pozitif çıkmasından sonra işçiler 15 gün boyunca “kapalı devre çalışma modeline” zorlandı. İşçiler evlerinden alınarak öğrenci yurtlarına yerleştirildi ve servislerle alınarak fabrikaya götürülerek çalıştırıldı. Patron, uygulamanın İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun kararına dayandığını söylüyor. Peki, bunda bir sorun var mı? Var. Patron hasta ve sağlıklı işçileri bir arada çalıştırdı. Karantina bir işyerinde uygulanamaz, ancak ev ya da sağlık merkezlerinde uygulanabilirdi. Her şeyden önce fabrikalarda bulaşıcı hastalık taşıyan kişilerin bulundurulması zaten yasak ve ifade edilen model çalışma mevzuatında yok! Yani çalışma kampı niteliği taşıyan bu uygulama hukuksuz. Gıda-İş Başkanı Seyit Arslan’ın ifadesine göre işçiler ayda 90-100 saat fazla mesai yapmaya zorlanıyorlar. Fazla mesainin yasal sınırının yılda 270 saat olduğunu anımsatalım.

Vestel’de yaşananlar hepimizin malumu. 20 binin üzerinde işçinin çalıştığı, bir kasaba büyüklüğündeki yerleşkesi pandemi öncesinde de işçi düşmanlığının örnekleriyle doluydu. Manisalı emekçilerin sözlerine kulak verelim: “Zorlu, sendikalaşma söylentileri açığa çıktı diye bir vardiyada çalışan işçilerin tamamını işten atabilirdi!” Pandemi sürecinde de patron işçilere daha itinalı davranmadı. Salgın fabrikaya ulaştığında işçileri suçladı ve “son işçi kalana dek” çalışmanın süreceğini vurguladı. Ta ki Manisa Tabip Odası Başkanı Şahut Duran, Vestel’de bin civarı pozitif vaka olduğunu açıklayana ve ülkenin dört bir yanından emekçilerin Vestel’deki salgına karşı ses çıkarmasına kadar. Patron, testleri yaygınlaştırarak emekçilerin şikâyetini dinlemek zorunda kaldı. Peki burada bir sorun var mı? Yine evet. Çünkü salgın çok öncesinden önlenebilirdi. Patron, Türkiye’nin dört bir yanındaki emekçilerin hesap sorduğunu görene kadar işçilerin canını umursamadı. Tedbirlere uymayan emekçilere ceza keseceğini belirten yetkililer ise bu süreçte Vestel’e yönelik tek bir yaptırımda bulunmadı. Ekonomist Bahadır Özgür’e göre, Vestel pandemide 1,95 milyar lira satış geliri ve 215 milyon lira net kâr elde etmişti. Zaten parası olan Zorlu daha çok kazansın diye binlerce işçi hastalandı ve en az yedi tanesi öldü.

Son örnek yine Manisa’daki ABC Mobilya’dan. ABC Mobilya, koşulların hep kötü olduğu bir yerdi: Patron, işçilerinin tuvalete girmesini dahi zorlaştırmak adına, işyerindeki tuvaletleri ücretli hale getirmişti, tuvalete sabun koyma zahmetine katlanmıyordu. Pek çok işçi ABC Mobilya ile davalık olmuş ve patronun haksızlığı mahkemelerce ispatlanmıştı. Böyle bir işyerinde salgın başladığında patron ne tedbir alırdı? Tabii ki işçiler kaderlerine terk edildiler. Onlarca işçinin testinin pozitif olduğu biliniyor. Bütçesini ancak fazla mesai ile denkleştiren işçiler ise ev karantinasına alınmaktan korkuyorlar.

Peki patronlar hiç mi hastalanmıyorlar? Haklarını yemeyelim. THY’nin eski, TUSAŞ’ın yeni genel müdürü Temel Kotil korona olmuş. Bunu nasıl öğrenmiş dersiniz? Şu anda semptom göstermeyen emekçilerin teste ulaşımları oldukça zorken Kotil kendisine düzenli olarak test uygulamış ve hastalığını şans eseri öğrenmiş.

Dünya yansa patronlar kârını düşünür derken abartmıyorduk. Halk sağlığı, işçi sağlığı ve ölümler patronların gündeminde değil. İstedikleri daha çok kâr.

Bunca soruna ve mücadeleye rağmen sendikalar hâlâ bir eylem planı yayınlamıyor. İşyerimizde ya da komşu işyerinde salgın olursa ne yapacağımıza yanıt vermiyor, salgın ayyuka çıktığında basın açıklaması yapmakla yetiniyorlar. Oysaki emekçiler mücadele ediyor ve güvenilir bir alternatif istiyor. Bunun için sendikalar ellerindeki tüm olanakları seferber etmeli ve “İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin işçiler tarafından denetlenmesi” için mücadeleye girişmeli. Biz de bunun olması için sendikaları zorlamaya devam etmeliyiz. İnsanca bir yaşamı ancak biz işçiler kurabiliriz.

Giresun sel felaketi – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.09.2020

0

Giresun’daki sel felaketinin asıl sorumluları kim?