Ana Sayfa Blog Sayfa 47

Venezuelalı İşçilerin Dayanışması Black Lives Matter’ın yanında

0

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması’nın ABD’de devam eden ırkçılık karşıtı ayaklanmaya dair makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ilk olarak Venezuelan Voices (Venenezuelalı Sesler) sitesinde yayımlanmıştır.

ABD’deki ırkçılık karşıtı ayaklanmayla dayanışma!

Siyah Hayatlar Değerlidir! Zafer isyanın olacak!

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması olarak, sürmekte olan ırkçılık karşıtı isyan ve Siyahların Hayatları Değerlidir Hareketi ile dayanışma içerisinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Bu, sistemik ırkçılığa ve onu en çok temsil eden polis ve hapishane şiddetine karşı meşru bir mücadeledir. 25 Mayıs’ta Minneapolis polisi tarafından öldürülen George Floyd ve 13 Mayıs’ta Kentucky, Louisville’de polis tarafından öldürülen Breonna Taylor için adalet istiyoruz. Ahmaud Arbery, Eric Garner, Ramarley Graham, Kalief Browder, Michael Brown, Layleen Polanco, Sandra Bland, Tamir Rice, Trayvon Martin ve daha birçokları gibi polis ırkçılığı ve ırkçı infazcıların kurbanları için adaletin yerine getirilmediğini hatırlıyoruz.

Tutuklanan eylemcilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, gösteriler esnasında yaralanan yüzlerce insan ve öldürülen 12’den fazla kişi için adalet istiyoruz. Gösterilerin kriminalize edilmesini, orduyu sokaklara çağırma girişimlerini ve Trump’ın nefret söylemiyle teşvik ettiği silahlı faşistleri kınıyoruz. Polis ve Ulusal Muhafızlar tarafından düzinelerce şehirde gösterilere yapılan acımasız baskı, devletin önceliğinin işçi sınıfı dayanışmalarını parçalamak, azınlıkları tecrit ve kriminalize etmek ve özel mülkün kutsallığını korumak için can almak olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

ABD, Reagan yönetiminden başlayarak Obama döneminde katmerlenen ve Trump’ın çapını daha da genişlettiği bir kitlesel bir hapis devleti haline gelmiştir, ki bu belgesiz göçmenlerin tutulduğu toplama kamplarının ve hapishanelerin doluluk oranlarından da anlaşılmaktadır. Kapitalist düzen baskısını korumak için polis teşkilatlarına askeri silahlar tedarik ediliyor ve yılda yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Bu durum yankısını, düzenli olarak gerçekleşen acımasız eylemler ve yargısız infazlarda, siyah ve göçmen ailelerin hapsedilmesi, sınır dışı edilmesi ve yıkımlarında ve gündelik saldırganlık ve aşağılamalarda bulmaktadır. Minneapolis 3. Polis Karakolu’nun ateşe verilmesi, bu baskıcı kurumların kalelerini şehirlerimizden silme arzusunu göstermektedir.

Irkçı ve milliyetçi kesimlerde kitlesel bir sosyal tabana sahip, güçlü şirketlerin çıkarlarının, paramiliter grupların ve Protestan mega kiliselerin temsilcisi, iklim değişikliğini inkâr eden, aşırı sağcı, beyaz üstünlüğünü savunan ve kadın düşmanı Trump’ın olaylara ilk tepkisi, sokakları militarize etmek için “Başkaldırı Yasası [Insurrection Act]”nı gündeme getirerek bir olağanüstü hal ilan etme girişimi oldu. Trump, 60’ların kötü şöhretli ırkçı polisinin ifadesini dirilterek, paramiliter saldırıları ve daha fazla polis vahşetini teşvik etti: “Yağma başlarsa, silahlar ateşlenir.”

Madalyonun diğer yüzüne bakarsak, daha liberal burjuva koalisyonlarını temsil eden ve ülkenin ana şehirlerini yöneten Demokrat Parti belediye başkanları ise polis güçlerini adeta bir orduyu savaşa sürer gibi serbest bıraktılar, sokağa çıkma yasakları uyguladılar ve protestoları bastırmak için terör taktikleri ve kitlesel tutuklamalar yaptılar. Onlar da, Trump karşıtı söylemlerine rağmen, hem Covid-19 krizi kapsamında hem de kemer sıkma politikalarını desteklemek adına polis departmanlarını güçlendirme kararlarıyla sistemik ırkçılık ve baskıları politikalarını ilerleten birer suç ortağıdırlar.

Polis kurumu öylesine itibarsızlaşmış durumda ki aktivistler yüzeysel reformlara kanmayacaklardır. Bazı şehirlerde fon ve personel kesintisi konusunda net rakamlar verilmemekle birlikte polis teşkilatlarının bütçelerinde kesintiye gidilmek zorunda kalınmıştır. Polisin, hapishanelerin, göçmen kamplarının ve göçmen polisinin lağvedilmesi çağrıları, sokaklarda hiç olmadığı kadar popülerleşmiştir.

Aynı zamanda, Bernie Sanders’ın duruma yönelik müdahalesi sol açısından tam bir hayal kırıklığı oldu. Sanders’ın kampanyası, diğer Demokrat adaylarınkiyle karşılaştırıldığı zaman polis vahşeti ve kitlesel tutuklamaları azaltma yönündeki en ayrıntılı planı içermesine rağmen, Sanders son açıklamalarında protokole dair reformları, yasal ve idame kurallarını vurgulamanın yanı sıra insan haklarını ihlal eden yerel polis güçlerinden federal fonların kesilmesi çağrısında bulundu. Bununla birlikte, polis güçlerini daha da “profesyonelleştirmek” için ücretlerini artırma önerisi, dostça yapılmış olduğu varsayılınca bile oldukça duyarsızdı. Yani, hareket adayın önüne geçti.

Anaakım medya ise, hareketi bölmek ve kriminalize etmek amacıyla dikkati gösterilerin kitleselliğinden saptırmaya çalıştı. Medya, hükümetin 23 milyon işsizi ve güvencesiz yaşayan on milyonlarca insanı desteklemekten ziyade büyük sermayeyi sübvanse etmeye kaynak ayırmasıyla ortaya çıkan toplumsal krizle birlikte büyüyen öfke ve umutsuzluğun doğrudan ifadeleri olan yağmalara odaklandı. Özel mülkiyeti ve kapitalist düzeni şiddetli bir şekilde savunan polis ise cezasızlık üzerinden protestocuları sakatlıyor ve öldürüyor; mahalleleri ve kitle gruplarını terörize etmek ve seferberlikleri kriminalize etmek için sokağa çıkma yasağını kullanıyor. Protestolarda 10.000’den fazla kişi tutuklandı. Tutuklular, kasıtlı olarak Covid-19’un yayılmasını önlemek için gerekli sağlık önlemlerinden yoksun ve aşırı kalabalık yerlerde tutulmanın kurbanı oluyorlar. Ayrıca protestolar sırasında, doktorlar, hemşireler ve yasal gözlemcilerle birlikte gazeteci ve muhabirlere de 150’den fazla saldırı gerçekleşti.

Bu baskıya rağmen, güçlü bir sınıf dayanışması mevcuttu. New York’taki ulaşım işçileri — en yüksek Covid-19 ölüm oranına sahip işgücü sektörü — tutukluları gösterilerden nakletmeyi reddetti. Otobüs, ambulans ve itfaiye araçları sürücüleri protestocuları desteklemek için korna çaldı. Hemşire ve doktorlar mesailerinden sonra protestolara katıldılar. Sendikalar içerisinde de — özellikle öğretmenler, kamu çalışanları, sağlık, ulaşım, hukuk ve sosyal hizmet sektörlerinde — taban hareketleri, bürokratik liderlerin pasifliğine ve işbirlikçiliklerine meydan okuyorlar. Kendi gösterilerini organize ediyor ve işçi sınıfına karşı şiddeti savunan polis ve hapishane “sendikalarının,” bölgesel ve ulusal sendikal birimlerden atılmasını talep ediyorlar. Kamu sektöründe tabandan örgütlenen sendika üyeleri, polis güçlerini ortadan kaldırmak mücadelelerini, bütçe kesintilerine karşı verdikleri mücadele ve kapitalistlere uygulanan vergilerin artırılması talepleriyle birleştiriyorlar.

Ayaklanma şimdiden birçok kazanım elde etti. Minneapolis’te George Floyd’un katili tutuklandı, aleyhindeki suçlamaların şiddeti arttı ve cinayete ortak olan üç meslektaşı da tutuklandı. Baskıcı güçlerin bütçelerinin azaltılması talebi oldukça geniş yankı uyandırdı. Örneğin, Minneapolis Belediye Konseyi, polis teşkilatını dağıtmak ve mahalleler üzerinden şekillenen bir güvenlik programı oluşturmak için (orta vadede) bir plan uygulamaya başlayacağını duyururken, Minneapolis Eyaleti Başsavcılığı da sivil hak ihlallerine ilişkin soruşturmaları sürdürüyor. Los Angeles, sosyal programları finanse etmek için, polis bütçesinden 150 milyon dolar kesinti yaptığını açıkladı. New York Eyaleti’nde, polis istismarlarının gizlenmesini önlemek ve bütçe kesintileri uygulamak adına öneriler yapıldı.

Bu ırkçılık karşıtı isyanın, biz Venezuelalıların da meselesi olduğunu görmezden gelemeyiz. Venezuela’daki yerli halklar düşmanlaştırmaya, katliamlara ve yağma projeleri karşısında en temel haklarının yok sayılmasına maruz kalıyorlar. Bu arada, FAES gibi polis özel timleri her yıl işçi mahallelerinde, siyahi ve esmer gençleri hedef alan binlerce yargısız infaz gerçekleştiriyor. Polis tarafından dünyadaki en yüksek öldürülme oranlarından biri buralarda ortaya çıkıyor. 2017’de demokratik hakların kısıtlanması ve açlığa karşı gerçekleşen büyük protestolar esnasında Maduro hükümeti 100’den fazla insanı öldürdü ve sokakları askerileştirdi.

Kendini geçici cumhurbaşkanı ilan eden Juan Guaidó ve sahte şansölyesi Julio Borges’in — Trump’ın Venezuela’daki siyasi kalfaları — ABD’deki meşru halk protestolarının, hareketin içeri sızan Venezuelalı ajanlar tarafından provoke edildiği iddialarını şiddetle kınıyoruz. Protestoların gerçek nedenlerini örtbas etmenin ve göçmenler arasında günah keçileri aramanın ötesinde, bu suç propagandası, Venezuela’ya bir emperyalist müdahale çağrısı ve kendileri için krizden bir şeyler elde etmek için yaptıkları çaresiz bir girişimden başka hiçbir şey değildir.

Çoğunluğu ABD’deki ırkçılığa karşı mücadelelere sempati duyan ve ülkedeki yapısal ırkçılığın muazzam ağırlığına maruz kalan Venezuela halkını ne diktatör Maduro hükümeti ne de emperyalizm yanlısı sağ temsil etmektedir. Bir kolektif olarak, ülkelerimizdeki ırkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadeleler arasındaki dayanışmayı, diyaloğu ve karşılıklı öğretiyi teşvik etmeye çalışıyoruz. Okurlarımızı, devam eden isyanla dayanışma içinde hareket etmeye ve kendi ulusal gerçekliğimizle yüzleşmek için bu isyandan dersler almaya çağırıyoruz.

Manisa’da Termokar işçisinin başarısı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu, klima cihazları üreten Termokar A.Ş. fabrikasında çalışan 272 işçinin uzun bir süreden beri Birleşik Metal sendikasındaki örgütlenme çalışmaları zaferle sonuçlandı. Sendikanın işyerinde çoğunluğu sağlamasının üzerine işveren istinaf mahkemesine itirazda bulunmuştu. Ancak İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi, 17 Haziran 2020 günü verdiği kararla işverenin bu itirazını reddetti ve böylece Termokar işçilerinin mücadelesi başarıya ulaşmış oldu. Bütün bir sendikalaşma mücadelesi sırasında çalışmaya öncülük eden 30 kadar Termokar işçisinin işten çıkarılmasına karşın, işçiler dışardaki arkadaşlarıyla birlikte mücadeleyi kararlılıkla sürdürmüşlerdi. Şimdi önlerinde zorlu bir toplu sözleşme süreci açılıyor.

Mahkeme Kararı:

Covid-19 iş kazası sayılmalıdır!

0

Türkiye’nin pandemiyle mücadelesi her şeyi gün yüzüne çıkarıyor. Alınan tüm kararlar tekrar tekrar tek bir şeyi gösteriyor: Hükümetin tek gayesi patronlara hizmet ve patronların tek gayesi daha fazla kâr.

“Biz bize yeteriz” denilerek yürütülen süreç, pandeminin patronlar için en az zararla bitirilmesi amacını güdüyor. Bu amaç doğrultusunda işçiler yasak günlerinde çalışmaya devam ediyor, kısa çalışma ödeneği adı altında sefalet ücretine mahkûm ediliyor, iş durdurmaya karar veren işçilere valiliklerce yasak getiriliyor, sendikaya dair her şey askıya alınıyor, patronlara ücretsiz izin verme hakkı tanınıyor ve bu sırada işçi ve emekçilere “hibe edilen” tüm para işçi ve emekçinin kendi parası olan işsizlik fonundan sağlanıyor.

Uygulanan bu politika sonucu doğacak mağduriyetlerin önüne şimdiden geçmeye başlandı bile. SGK, 7 Mayıs tarihinde yayımladığı 2020/12 no.lu genelge ile “Covid-19’un meslek hastalığı ve iş kazası olarak ele alınamayacağını” ilan etti ve hastalığı bulaşıcı hastalık olarak tanımlayarak iş kazası ve meslek hastalığı sebebiyle işçiler lehine doğacak hakları şimdiden engellemeye girişti.

Covid-19 salgını sırasında yetersiz önlemler ve eksik malzemelerle çalışan birçok işçi hastalığa yakalanmaya devam etmekte. İşçilerin ve emekçilerin arasında hastalığın gitgide daha fazla yayıldığı, STK’lerin ve sendikaların açıkladığı raporlarda net bir şekilde görülüyor. Bu tablonun yanında, birçok işyerinin vaka tespitine rağmen çalışmaya devam ettiğini ve patronların ricaları ile kısmi karantinaların kaldırıldığını eklemek gerekiyor.

Aynı zamanda hastalıkla doğrudan temas halinde olan ve hastalığa karşı mücadelede en yoğun çalışan sağlık emekçilerinin durumu resmi rakamlara bakınca bile korkunç boyutta. 29 Nisan tarihinde Sağlık Bakanı tarafından açıklanan rakamlara göre 7.428 kişi enfekte olmuştu. O tarihten beri sağlık çalışanlarına dair açıklanan başka veri bulunmuyor. Ancak sağlık emekçilerinin yaptıkları eylemlerden yetersiz malzeme ve sayıyla çalıştıklarını biliyoruz ve tüm dünyaya 3 ayda yayılan hastalığın 1 ay gibi bir süre boyunca hastalıkla doğrudan temas eden sağlık emekçileri arasında ne denli yayılabileceğini tahmin edebiliriz.

Bu şartlar altında çalışan ve bu şartlar altında çalıştıkları için hastalanan işçi ve emekçilerin hakları her taraftan gasp ediliyor. SGK’nin genelgesi de bu gaspın bir parçasıdır. Genelge, patronlara karşı hakkını aramak isteyen işçilerin mücadelesini zorlaştırmaktan başka bir amaç gütmemekte, işçilerin haklarına göz dikerek patronların çıkarlarını korumaktan başka bir amaca yaramamaktadır.

SGK’nin yayımladığı genelgeyle verdiği talimat, Sağlık Bakanı Koca’nın ve rejimin birçok kurumunun kahraman ilan ettiği ve alkışlamak için bizleri balkonlara çağırdığı sağlık emekçilerinin; bankaların ve holdinglerin reklamlar ile teşekkür yağmuruna tuttuğu kargo çalışanlarının, kuryelerin, maden işçilerinin ve sanayi işçilerinin ve bu süreçte sadece patronlar kâr etmeye devam etsin diye çalışan tüm işçi ve emekçilerin hayatlarının aslında hiç önemli olmadığının ilanıdır. Covid-19 meslek hastalığı/iş kazası sayılmalıdır. Çünkü işçiler ve emekçiler sürecin başından beri işsizlik ve hastalık arasında bir seçim yapmaya mecbur edilmiştir; işyerlerinde yeterli önlemler alınmamış ve denetim yapılmayarak işçilerin virüse yakalanması kaçınılmaz hale gelmiştir. İşçilerin sağlığı için çalışma koşulları işçiler tarafından belirlenmeli ve işyerleri işçiler tarafından denetlenmelidir. Hükümetin ve patronların tek derdi faturayı işçi ve emekçilere kesmek, süreci bu şekilde atlatmaktır. Buna karşı işçiler ve emekçiler kendi talepleri ile işyerlerinde mücadele etmeli ve bu mücadeleyi ortaklaştırarak büyütmelidir.

Troçkist işçi önderi Sebastian Romero, Interpol operasyonuyla tutuklandı

0

Arjantinli General Motors işçisi Sebastian Romero 30 Mayıs 2020 tarihinde, uluslararası bir polis operasyonuyla Uruguay’da tutuklandı. Romero ailesiyle, arkadaşlarıyla, General Motors’taki meslektaşlarıyla veya yoldaşlarıyla 29 aydır birlikte olamamasına sebep olan bir cadı avı yüzünden Uruguay’da saklanıyordu.

Romero 18 Aralık 2017’den bu yana, Arjantin hükümetinin emekçilerin emeklilik haklarına saldırıda bulunan yasa taslağına karşı binlerce işçiyle birlikte militan bir mücadele yürüttüğü için aranıyordu. Neoliberal hükümet işçilerin bu mücadeleci seferberliği neticesinde yenilmiş ve söz konusu yasa tasarısı geri çekilmişti. O sıradaki Arjantin başbakanı Maurico Macri ve onun Güvenlik Bakanı Patricia Bullrich, Romero’nun polislerin şiddetine cevap vermesini öne sürerek bütün bir seferberliği kriminalize etmeye çalışmıştı. Romero’nun yanı sıra, bir başka Troçkist işçi önderi olan Daniel Ruiz de, emeklilik yasası karşıtı seferberliği organize edenlerden olduğu için – hakkında herhangi bir dava açılmadan – 13 ay boyunca yüksek güvenlikli Marcos Paz hapishanesinde tutulmuştu.

Arjantin rejiminin, ülkenin azınlıktaki patronlar sınıfının çıkarına olacak şekilde bir emeklilik reformu geçirmeyi bir plan olarak gündeminde tuttuğu, Romero’nun tutuklanması için organize edilen Interpol operasyonunun boyutuyla daha da anlaşılır oluyor. Zira Romero, özellikle sınai yerelleri saran emeklilik yasası karşıtı protestoların bir sembolü olmuştu. Arjantin burjuva medyası tutuklandığı geceden başlamak üzere Romero’yu çirkin iftiralarla karalamaya başladı bile.

Romero 12 senedir General Motors fabrikasında metal işçiliği yapıyor. 2012’den 2014’e dek bu fabrikanın, işçiler tarafından seçilen delegesiydi. 2017’de fabrikadan 350 işçinin çıkarılması gündeme geldiğinde, fabrikanın buna karşı grev kararı almasında ve arkadaşlarının işlerini koruyabilmelerinde öncü bir rol üstlendi. Fabrikanın bağlı olduğu uluslararası merkez, Macri hükümeti Romero hakkında yakalama kararı çıkarınca, bunu mazeret olarak göstererek onun işine son verdi.

Romero şu anda, Uruguay’ın en sıkı güvenlik önlemlerine sahip olmasıyla bilinen Libertad Hapishanesi’nde tutuluyor. Henüz mahkemeye çıkarılmadı ve hakkında yargının vermiş olduğu bir karar da mevcut değil. Hiç şüphe yok ki, Romero’nun hapishanede başına gelebilecek herhangi bir zararın bütün sorumluluğu Lacalle Pou hükümeti ile İçişleri Bakanlığına aittir.

Romero’ya ev hapsi hakkı tanınmamış olsa da ve ülkenin en teçhizatlı hapishanesinde sürekli olarak gözetim altında tutuluyor olsa da, Uruguay rejiminin benzer bir hassasiyeti, yaşları 16 ile 17 arasında değişen çocukları istismar etmekten yargılanmış olan işadamlarına ve bankerlere göstermediğini hatırlamakta fayda var. Zengin bir toplumsal gruba ait olmanın ayrıcalıklarını kullanmaktan çekinmeyen bu istismarcı finansçılar ev hapsine hak kazanmıştı. Uruguay yargısının geçtiğimiz dönemdeki en dikkat çeken kararlarından birisi, 4500 (dört bin beş yüz) kilogram kokainin lojistiğini yaparken yakalanan işadamı Martín Mutio’nun ev hapsine gönderilmesiydi.

Romero ise sosyalist bir işçi. Onun bugün uluslararası polis aygıtlarının operasyonları, Arjantin ve Uruguay rejimlerinin baskısı ve maksimum güvenlikli bir hapishaneyle cezalandırılmasının nedeni, Latin Amerika kıtasının kapitalist rejimleri altında açlık ve sefaletle baş etmeye çalışan işçi ve emekçileri mücadeleci bir alternatifin etrafından birlik olmalarına çağırması.

Romero aynı zamanda bir politik tutsak. Onun bugünkü tutukluluğu hiçbir hukuksal gerekçeye dayanmıyor. Romero derhal serbest bırakılmalı, ailesiyle iletişime geçmesine izin verilmeli ve şu an başında Alberto Fernández’in olduğu Arjantin hükümeti ve adalet sistemi tarafından tutukluluğuna ilişkin karar kaldırılmalı ve bu hukuksuz dava düşmelidir.

Kadın örgütlerinden çağrı: Çocuk istismarı faillerine yönelik af girişimlerine son verilsin

0

215 kadın örgütünün kurucusu olduğu TCK 103 Çocuk İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu, çocuğun cinsel istismarının aklanması ve affedilmesine yönelik girişimlere son verilmesi için 15 Haziran 2020 tarihinde bir açıklama yayımladı. Açıklamanın tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Çocuk cinsel istismarını düzenleyen Türk Ceza Yasası’nın (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişimlerini kaygıyla izliyoruz. 2016 yılından beri gündemde tutulan ve en son 15 Nisan 2020 tarihli İnfaz Yasası’nın TBMM görüşmeleri sırasında tekrar gündeme getirilen TCK 103 affı, kadın örgütlerinin ve kamuoyunun tepkisi sayesinde yasaya eklenememiş olsa da kimi iktidar partilerinden siyasetçi ve milletvekillerinin bu affın 15 Temmuz 2020 öncesinde mutlaka çıkartılacağı yönündeki beyanları kaygılarımızı artırıyor.

Kamuoyuna yansıyan son af teklifi taslağına göre;

• Çocuklara yönelik cinsel istismar/tecavüz nedeniyle yargılanıp mahkûm edilmiş ve cezası kesinleşmiş olanlar;

• Olay tarihinde başka bir kadınla evli değiller ise,

• Mağdur 14 yaşına basmış ise (yani 13 yaşında ise),

• Mağdur ile tecavüz faili arasında en fazla 15 yaş fark varsa,

• Mağdur şikâyetten vazgeçmiş ve

• Yasanın çıktığı tarihten önce resmi nikah yapılmış ise,

çocuk istismarcısı derhal serbest bırakılacak ve bu evlilik beş yıl sürdüğü takdirde hiçbir şekilde cezalandırılmayacaktır. Bu af teklifi, hem çocuk istismarcılarının/tecavüzcülerin cezasını çekmeden serbest bırakılması; hem de onların bu tecavüzlerini beş yıl daha sürdürerek “ödüllendirilmeleri” anlamına gelmektedir. Üstelik bu af çocuk cinsel istismarına/tecavüze iştirak edenleri, azmettirenleri, suçun işlenmesine yardım ve yataklık edenleri de kapsayacak ve bunlar hakkındaki tüm kamu davaları da düşecektir.

Bu konudaki en önemli ve olası tehlike ise; Anayasa Mahkemesi’nin, evlilik tarihi, mağdurun yaşı, taraflar arasındaki yaş farkı, olay tarihinde evli olmamak gibi koşulları iptal etmesidir. Bu durumda, “geçici” olduğu iddia edilen af, birdenbire tüm kız çocuklarını ve kadınları her yaştan tecavüz faili ile evlendirilme baskısı altında bırakacak genel bir uygulamaya dönüşecektir.

Af girişimlerini gündemde tutmak, “evlilik” adı altında 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarını ve tecavüzü, toplum ve yargı nezdinde meşrulaştırma girişimidir.

Oysa, Türkiye kamuoyunun hangi siyasi görüşten olursa olsun çocuk istismarına ve çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evliliklere karşı olduğunu biliyoruz. Örneğin; Havle Kadın Derneği’nin bu yıl gerçekleştirdiği Erken Yaşta Evlilik Araştırması’na göre, kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algının aksine muhafazakârlar da çocuk yaşta evliliğe karşıdır. Araştırmaya göre, toplumun büyük bölümü ideal evlilik yaşını kadınlar için 24, erkekler için 26 olarak görürken; “Kızınızı 18 yaşından önce evlendirir misiniz?” sorusuna yüzde 91,8 “Hayır” diyor. Evlenme yaşı, 9 olabilir diyenlerin oranı ise sadece yüzde 0,7.

“Cinsel istismara evlilik affı” konusunun gündeme getirildiği 2016 yılından beri cinsel istismar davalarında “mağdur şikâyetinden vazgeçti”, “birbirlerini seviyorlar”, “ailelerin rızası var”, “evlendiler”, “mahkûm edersek aile yapısı zarar görecek”, “bu durum bazı etnik gruplarda saygı duyulması gereken kültürel bir pratik” gibi gerekçelerle beraat kararları artmıştı. Nitekim son olarak, Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi, kendisinden 9 yaş küçük olan 12 yaşındaki kuzenini evlilik görüntüsü altında istismar eden ve olay gerçekleştiğinde kız çocuğunun yaşını bilmediğini savunan faili beraat ettirmiş, Yargıtay da oy çokluğuyla bu kararı onamıştır. Af söylentisinin gündemde tutulması bile; devam eden davalarda beraat kararlarının verilmesine neden olmakta, kadın ve kız çocuklarının aleyhine işleyen fiili bir hukuk sistemi yaratılmaktadır. Dahası, birçok istismar olayının üzeri yargıya bile taşınmadan, istismar faili ile aile arasında gerçekleşen evlilik pazarlıkları ile örtülmektedir.

Kız çocuklarının bedensel, zihinsel ve psiko-sosyal bakımdan daha kendi gelişimini tamamlayamadan hamile bırakılıp çocuk doğurmaya mecbur edilmesi, evliliğe sürüklenmesi, hem onların ve doğuracakları çocukların hayatını hem de toplumun geleceğini tehlikeye atmaktadır. Çocuk yaşta evlilikler kız çocuklarını yaşam boyu süren ciddi sağlık sorunları ile baş başa bırakmaktadır. Hem kız çocuğunun hem de doğacak bebeğinin ölüm riski yetişkin bir kadına göre iki ila beş kat fazladır. Ölü doğum, erken doğum, annede kemik gelişiminin durması gibi geri dönülemez bedensel sakatlanmalar, anne karnındaki bebeğin yeterli beslenememesi, güç doğum, üreme organı yırtıkları, ağır kanamalar, fistüller, kansızlık, idrar ve dışkı kaçırma gibi pek çok sağlık sorununa neden olmaktadır. Kız çocuklarına yönelik cinsel istismarın failleri çoğunlukla akraba erkekler olduğu için doğacak bebeklerde doğumsal anomali görünme riski de çok yüksektir. Cinsel istismarın neden olduğu duygu durum değişiklikleri intihar eğilimini ve şiddette uğrama riskini artırmakta, zihinsel ve ruhsal sorunları tetiklemektedir.

Devlete ve tüm ilgililere sorumluluklarını hatırlatıyoruz

Dünyadaki pek çok devlet, çocukların cinsel istismarı ile mücadele ederken; birçok ülkede çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlendirmeler yasaklanırken ve asgari evlilik yaşı yükseltilirken, çocuklarla cinsel ilişki ve evlilik yaşı konusunda Türkiye’de çocuk istismarına af ve cezasızlık kapısı açan girişimler son derece vahimdir.

Çocukları cinsel istismardan korumak için:

• Devletin asli ve öncelikli görevi, çocukların cinsel istismara maruz kaldığı şartları ortadan kaldırmak, koruyucu ve önleyici hizmetleri kurumsallaştırmaktır. İstismar faillerini ve onlara yardım ve yataklık edenleri affetmek/cezasız bırakmak, bu suçların teşvik edilmesi demektir; başka çocukların istismarına zemin hazırlamaktır. Devlet faillere affı değil, çocukları cinsel istismardan koruyacak önlemleri hayata geçirmelidir.

• Çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlendirmeleri ve çocuk istismarını önlemesi gereken ama bunu yapmayan; aksine teşvik eden, kolaylaştıran ya da göz yuman tüm sorumlular cezalandırılmalı, kamu görevlileri ise görevlerinden alınmalıdır. Evlenme ehliyeti olmayan çocuklara dini nikah kıyan din görevlileri, çocuklarını çocuk yaşta evlendiren aileler ve ihbar yükümlülüğünü yerine getirmeyerek buna göz yuman kişiler ve resmi otoriteler özellikle cezalandırılmalıdır.

• Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirlere ilişkin 2006/17 sayılı 4 Temmuz 2006 tarihli Genelge acilen uygulamaya geçirilmelidir.

• Tüm bakanlıkların, Meclis’teki muhalefet partilerinin, kadın, çocuk ve hak temelli çalışan tüm örgütlerin, akademinin ve ilgili meslek örgütlerinin katılımı ile beş yıllık bir Çocuk Yaşta, Erken ve/veya Zorla Evliliklerle Mücadele Strateji Belgesi ve Eylem Planı çıkartılmalı; daha önce çıkartılan planlar uygulanmalı, ilgili tüm kamu kurumlarının bu planların hayata geçirilmesi konusunda yeterli bütçe ve insan kaynağı tahsis etmesi sağlanmalıdır.

Çocukların ve özellikle de kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, hemen ve çok sayıda çocuk doğurmalarının teşvik edilmesi, uzun yıllardır bir devlet politikası haline gelmiştir. 4+4+4 parçalı eğitim uygulamasına geçiş, çocuk doğar doğmaz açtırılan çeyiz hesapları, kadının kariyeri anneliğidir vb. söylem ve girişimler, bu politikanın somut ifadeleridir. Oysa, af dahil bütün bu girişim ve söylemler hem Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları ve kadın hakları ile ilgili uluslararası insan hakları sözleşmelerine hem de Anayasa’ya aykırıdır.

Herkesi çocukların hayatını karartacak bu insan ve çocuk hakları ihlalini durdurmaya çağırıyoruz!

“Genç evlilik/akran evliliği” gibi adlar altında çocuk cinsel istismarcılarına, tecavüzcülere af isteyenlerin girişimlerini kaygıyla izliyoruz. Boşanan kadının nafaka hakkına itiraz edenlerin; çocukların velayeti, yasal mal rejimi, kadının boşanma ve miras hakkına, kadını şiddetten koruyan 6284 Sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kampanya yürütenlerin de aynı kadın düşmanı zihniyetin savunucuları olduğunu biliyoruz.

Tüm devlet otoritelerini ve siyasetçileri, çocuk istismarını aklayacak, cinsel saldırıya uğrayan kadınları “namus” bahanesiyle tecavüz faili ile evlendirme gibi insanlık dışı bir uygulamaya mahkûm etmeye çalışmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Herkesi kadınların ve çocukların kazanılmış haklarına saygı duymaya, bu hakları kâğıt üzerindeki kelime yığınları olmaktan çıkarıp hayatlarımızın ve toplumsal bilincimizin ve varoluşumuzun bir parçası kılmak için çalışmaya, kız çocuklarına/kadınlara evliliğin tek seçenek olarak gösterilmesinin neden olduğu bu hak ihlali ve kötü muameleye dur demeye, çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlilikler ile mücadeleyi devletin en önemli politikalarından biri yapmak için mücadele etmeye davet ediyoruz.

ÇOCUKLARIN EVLENDİRİLMESİ SUÇTUR!

Çocukların yaşama, oyun oynama, eğitim alma, sağlıklı yetişme, iş ve meslek sahibi olma, kendini geliştirme, özgür hareket etme, geleceği üzerinde söz sahibi olma ve korunma haklarını ortadan kaldırmaya yönelik tüm girişimler derhal durdurulmalıdır!

Bırakın çocuklar bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan sağlıklı büyüsün, çocukluklarını yaşasın!

TCK 103 – Çocuk İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Alibeyköy’de anıldı

0

15-16 Haziran 1970’te yaşanan işçi eylemleri Alibeyköy Karadolap mahallesinde yapılan basın açıklamasıyla anıldı. İşçi Demokrasisi Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Kaldıraç Dergisi ve Çaresiz Değiliz Meclislerinin örgütlediği eylemde pandemi koşullarında sosyal mesafe gözetilerek basın açıklaması okundu.

Açıklamada 15-16 Haziran işçi direnişinin önemi vurgulanarak, kapitalizmin krizi ve pandemi koşullarında işçi sınıfının yeni 15-16 Haziranlar yaratacağı vurgulandı. Pandemi ile birlikte işçi sağlığı ve iş güvenliğinin hiçe sayılarak işçilerin çalıştırıldığı, işten çıkarmanın yasaklanması bahanesiyle işçilerin ücretsiz izin dayatmalarına maruz kaldığı vurgulanan açıklamada, 15-16 Haziran geçmiş değil gelecektir denildi. Eylemde “İşten atmalar yasaklansın; milyonlar aç, milyonlar işsiz kahrolsun sefalet düzeniniz; işyerlerinde işçi denetimi; sefalet değil insanca ücret; ve yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları atıldı.

Pandemi ile birlikte ekonomik krizin derinleşmesiyle beraber, baskı rejiminin ayyuka çıktığını görüyoruz; en ufak hak aramaya dahi tahammülü kalmayan rejimin baskı politikalarına karşı birleşik mücadeleyi yükseltmek gerekmektedir. Yerelde yapılan açıklamanın ardından 5 kişi gözaltına alındı ve daha sonra serbest bırakıldı. 15-16 Haziran’ı anmak suç değildir!

15-16 Haziran Direnişi 50 yaşında!

0

Türkiye’nin en büyük işçi kalkışmalarından biri olan 15-16 Haziran Direnişi, DİSK’in düzenlediği bir basın açıklamasıyla ve etkinliklerle Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda anıldı. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, basın açıklamasında 15-16 Haziran Direnişi’nin 50 yıl sonra bugün hâlâ daha yolumuzu aydınlatmaya devam ettiğini söyledi. Tam 50 yıl önce şimdiki adıyla Kurbağalıdere’de işçiler sendikal haklarını korumak için fabrikalardan kitleler halinde sokağa inmiş; Yoğurtçu Parkı’nda üç işçi, polis kurşunuyla hayatını kaybetmişti.

Direnişi Otosan işçisi Kemal Eroğul’dan dinleyelim:

“Biz fabrikaya döneceğiz, Üsküdar’dan geldik, Kadıköy İş Bankası’nın önüne. Bizi burada asker polis barikatı karşıladı. Bizi bırakmak istemediler, biz askerle, polisle kapıştık. Havaya ateş etmeye başladılar. Hatta oradaki direkli pasajın tavanında mermi izleri çok uzun yıllar kaldı. Ama biz bu barikatı yardık. Barikatı yarınca bir albay arabayla önümüze geçti, ‘Peşime takılın ben sizi fabrikaya götüreceğim’ dedi. Altıyol’dan Söğütlüçeşme’ye doğru inerken, itfaiyenin oralarda biri dedi ki, ‘Yoğurtçu Parkı’nda polis işçileri öldürüyor.’ Biz askeri arabayı yolda bıraktık, doğru Yoğurtçu Parkı’na. Bağdat Caddesi’nden gelenlerle burada çatışma çıkmış. Biz geldiğimizde hâlâ mermi sesleri geliyordu. Biz de en azından 2000 kişiyiz. Biri bize bağırıyor, ‘Gelmeyin, sizi de  vuracaklar’ diye. Biz zırhlı araçların arasından Yoğurtçu Parkı’na daldık. Daldık ki, işçileri çatır çatır vuruyorlar. Yanımda biri ayağından mermi yedi. Ben gördüm. Polis silah atıyor, işçi elinde ne varsa, bir şey yoksa da yumruğuyla karşı koyuyordu. Sonra çatışma bitti, ne oldu, nasıl oldu anlamadım ama bitti. Polisin kaçabileni kaçtı; kaçamayanı, dereye atladı, boklu dereye. Biz oradan tekrar toplanıp, fabrikaya döndük.” (İşçilerin Haziranı, Zafer Aydın, Ayrıntı Yayınları)

15- 16 Haziran’da ne olmuştu?

Türkiye sınıflar mücadelesinde 15-16 Haziran Direnişi önemli bir dönüm noktası. 15-16 Haziran Direnişi, Türkiye’deki işçi sınıfının birleşik mücadelesiyle neleri başarabileceğinin çok önemli bir kanıtı. Devlet güdümündeki TÜRK-İŞ’ten sıyrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK kurulduğunda meclis hızlıca bir yasa tanzim etmişti. Sendikal mücadelenin sona ermesi amacıyla DİSK’in kapatılmasını sağlayacak yasayı 11 Haziran 1970’te yürürlüğe koymuştu. Ancak, unuttukları bir şey vardı. İşçiler, yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenecek değildi. İşçiler Otosan, Demir Döküm, Kavel, Sungurlar gibi fabrikalarda iş bıraktılar. İşyerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri kuruldu ve bu saldırının geri püskürtülmesi için direniş örgütlenmeye başlandı.

Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. Tarih 15 Haziran’ı gösterdiğinde, İstanbul, beklenmeyecek derecede büyük bir direnişe sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran geldiğinde, yüz binlerce işçi sokaklardaydı. Polis saldırılarıyla yılmayan işçiler İstanbul’da direnişine devam ederken; Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. TÜRK-İş’in sokağa çıkan üyelerinin sayısı neredeyse DİSK üyelerini geçmişti. İlk etapta yasa geçmiş olsa da, sonrasında yüz binlerce işçiyi karşısına almaya cesaret edemeyen muhalif milletvekilleri, yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdü ve iptal ettirdi.

Bugün 15- 16 Haziran ne anlama geliyor?

15-16 Haziran Direnişi Türkiye’de birleşik mücadele olursa neleri başarabileceğimizin apaçık kanıtı. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalara örgütlü işçi sınıfının çelme takabileceğinin göstergesi. Rejimin planı aynı: İşçiler güvencesiz, güvensiz, sağlıksız çalışmaya devam etsinler; emeğimiz köle emeği düzeyine düşsün; sendikal haklarımız, kıdem tazminatı hakkımız gasp edilsin. İhtiyaç duyduğumuz yol haritası 15-16 Haziran derslerinde saklı: İşçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesini hiçbir kuvvet yenemez.

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

0

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi olarak, derinleşerek devam eden pandemi ve ekonomik krizin yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yükleyen hükümetin politikalarına karşı çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve tüm emekçilere bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında örülecek bir birleşik mücadele çağrısı gerçekleştirdik. Aşağıda okuyucularımızla bu çağırıyı paylaşıyoruz:

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2438,24, yoksulluk sınırı ise 7942,17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: Ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

1. Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

2. Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

ABD’deki sosyal patlama devam ediyor ve dünya çapında yankılanıyor

0

“George, sen dünyayı değiştirdin”

Baptist papaz ve sivil haklar aktivisti Al Sharpton, Minneapolis’teki George Floyd anıtında bu sözleri sarf etti: “Floyd’un yaşadıkları bu ülkede her gün yaşanıyor,” diyen Sharpton, “George’un adıyla ayağa kalkma ve dizinizi boynumuzdan çekin, demenin zamanıdır” diye konuştu.

Miguel Lamas, İUB-DE yöneticisi

George Floyd için Amerika’nın büyük şehirlerinin sokaklarını dolduran milyonlarca insan ırkçılığı, polisi ve Trump’ı protesto ediyor. Hareket dünya çapında da muazzam bir etki yaratıyor.

Ancak seferberlikler ırk ayrımlarının çok ötesine geçti. Son birkaç gün içinde milyonlarca genç, işçi, en yoksul beyaz kesimler; Minneapolis, New York, Washington, Boston, Miami, Michigan ve 600 başka şehirde aynı öfke ile sokaklarda bir araya geldi. Bazılarına göre bu, ABD tarihindeki en büyük gösteri dalgası.

Baskı ve tehditler hareketi durduramadı

Son günlerdeki yürüyüşler barışçıl geçti, çünkü polis baskısı olmadı. Hatta farklı kesimlerce farklı zamanlarda yürüyüşler düzenlendi (7 Haziran Pazar günü sadece New York’ta 30 farklı çağrı vardı).

AFL-CIO’nun üst düzey sendika yöneticileri ve Demokrat Parti ile bağlantılı bürokratlar hiçbir şey söylemediyse de, işçi sınıfının dayanışması çeşitli biçimlerde ortaya çıktı. Protestocuların çoğu, 42 milyon işten çıkarma, ücret kesintileri ve halk sağlığı felaketinin faturasını ödeyen kadın ve erkeklerdi. ABD’de Covid 19’un trajik bedeli şimdiden 2 milyon teyitli vakaya ve 115.000 ölüme yükselmiş durumda (barınma ve çalışma koşulları nedeniyle aslen Latin, Siyah ve yoksullar etkileniyor).

Ayrıca, işçi sınıfının örgütlü tepkisi de vücut buldu: New York, Minneapolis ve diğer şehirlerdeki belediye otobüs şoförü sendikaları, eylemleri bastırmaya giden polisleri taşımayı reddediyor.

Kitlesel biçimde sokağa inen sağlık çalışanları, sendikaların ve sağlık örgütlerinin ırkçı polis şiddetine karşı mücadeleyi yükseltmesini talep ediyor. Her iki okyanus kıyısında liman işçileri ve çalışanları bir saatlik grev gerçekleştirdi. Tabandaki işçilerden gelen baskı nedeniyle, birçok sendika George Floyd ve protestolara yönelik dayanışma mesajları yayımladı. Birçok işçi gösterilere katılmak için örgütlerine baskı yapıyor.

Sendikasız işçiler de polis şiddetine karşı ülke çapında yayılan harekete işyerlerinden dayanışma gösteriyor. Farklı yerlerdeki restoranlarda, gıda emekçileri polise yiyecek hazırlamayı reddediyor.

Son birkaç gün içinde Trump, valiler ve belediye başkanları baskıyı sonlandırmak ve sokağa çıkma yasaklarını kaldırmak zorunda kaldılar. Geçtiğimiz Perşembe günü Trump, on binlerce insanın Beyaz Saray’a akıp onu epey korkutması üzerine orduyu eylemcilere karşı harekete geçirme tehdidi savurdu. Yaptığı tehditlerin çoğu gibi, bunun da tam ters etkisi oldu: Ertesi gün sokaklarda iki kat daha fazla eylemci vardı!

Demokratlar da ağzının payını aldı

Diğer büyük emperyalist patron partisi olan Demokrat Parti, mevcut durumdan 3 Kasım başkanlık seçimleri için yararlanmaya çalışıyor. Eski Başkan Barack Obama, alenen ırkçılık karşıtı gösterilerin meşruiyetini savunan açıklamalarda bulundu. Oysa onun yönetimi döneminde ırkçılık ya da polis baskısında önemli bir değişiklik olmadığı biliniyor.

Kitle eylemleri Demokratları da vurdu. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio (ki zamanında Sanders’ı desteklemişti), Floyd anıtında toplanan kalabalık tarafından yuhalandı; kitle onu, sokağa çıkma yasağını ihlal bahanesiyle barışçıl göstericilere karşı polis şiddetine başvurmakla suçladı. Binlerce protestocu, “De Blasio, evine git!” ve “De Blasio’ya oy yok!” şeklinde bağırırken, belediye başkanı kısa süre içinde oradan ayrıldı.

Siyasi rejimin krizi

Trump bu süreçte güçlü bir imaj vermeye ve kendisini “kanun ve nizam yanlısı başkan” ilan etmeye yeltendi, ama durum elinde patladı.

Protestoların başlangıcında, birçok şehirde eylemcilere katılan ve yerde diz çöken polisler görüldü. Trump’ın orduyu eylemleri bastırmak için kullanacağı sözünün askerleri rahatsız ettiği söylentileri de vardı.

Ancak hiç alışılmadık bir şekilde, ABD Savunma Bakanı Mark Esper (ki normalde başkandan emir alması gerekir) ordunun seferber edilmesini reddetti: “Aktif ordu güçlerini kolluk görevinde kullanma seçeneği ancak son çare olabilir; sadece en acil ve en yakıcı durumlarda,” dedi: “Şu an böylesi bir durumda değiliz. Ayaklanma Yasası’nın işletilmesini desteklemiyorum.”

Trump ile zamanında kamuoyu önünde tartışma yaşayıp Aralık 2018’de istifa eden eski Savunma Bakanı Jim Mattis de, “Donald Trump, hayatım boyunca gördüğüm, Amerikan halkını birleştirmeye çalışmayan ilk başkan; -mış gibi bile yapmıyor. Aksine bizleri bölmeye çalışıyor” dedi: “Washington D.C.’de gördüğümüz gibi, askeri devreyi sokmak, ordu ve sivil halk arasında bir çatışma -yanlış bir çatışma- doğurur”.

Bağımsız bir sol hareket için

Protestocular büyük ölçüde Black Lives Matter (BLM – Siyahların Yaşamı Değerlidir) hareketini benimsiyor. Trump da “Antifa” (antifaşist ve ABD bağlamında Trump karşıtı bir hareket) başta olmak üzere “solcuları” suçluyor. Fakat bunların hiçbiri organik hareketler değil; örgütlenmeleri, tanınmış liderleri ve programları yok. Seferberliğe çeşitli sol, insan hakları yanlısı, ve ırkçılık karşıtı gruplar katılıyor. Öne çıkan resim, muazzam bir yeni ve mücadeleci gençlik öncüsünün yükselişi. Bu gençlerin birçoğu Bernie Sanders’in kampanyasını destekledi, ama Sanders’in yarıştan çekilip Biden’a desteğini açıklaması yüzünden hayal kırıklığına uğradı. İki geleneksel partiden bağımsız bir sol hareketin inşası için fırsat penceresi aralanıyor.

Hareketin büyük zaafı da burada yatıyor; Demokrat Parti bu zaafı başkanlık seçimlerini kazanmak için kullanmak istiyor; insanların karşılaştığı polis baskısı ve ırkçılık gibi ciddi sorunları çözmeye yeltenmeden.

Talepler arasında, Floyd için adalet ve katillerinin cezalandırılması taleplerinin yanı sıra, polis güçlerinin dağıtılması veya bütçelerinin kesilmesi çağrıları var. Minneapolis’te, Belediye Konseyi mevcut polis kuvvetini dağıtacağını söyledi ve New York’ta Belediye Konseyi bütçeyi düşürme kararı aldı.

Dünya çapında seferberlik yayılıyor

George Floyd’un katli ve ABD’deki kitlesel isyan, dünya çapında da dayanışma protestolarına yol açtı.

Avustralya, İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İspanya, Macaristan, Finlandiya, İsveç, Brezilya, Güney Kore, Hindistan, Gana, Kenya, Liberya, Nijerya, Güney Afrika ve başka onlarca ülkede yüz binlerce işçi ve genç protestolar düzenledi. Kanada’da binlerce eylemci Vancouver, Toronto ve Ottawa’da sokaklara çıktı.

Avusturya’da 50 bin protestocu sokağa indi. Bristol’de dev bir kitle, İngiliz sözde “hayırseveri”, 17. yüzyıl köle tüccarı Edward Colston’un heykelini devirdi ve Avon Nehri’nin sularına attı. Londra’da, muhafazakâr Başbakan Boris Johnson’un (ki Trump’ın müttefikidir) evine yürüyüş düzenlendi ve kendisine hakaretler yağdırıldı. Fransa’da 25 bin kişi Paris’teki protesto yasağına meydan okuyup sokağa çıktı.

Brezilyalı işçiler ve halk kesimleri başkan Bolsonaro’ya karşı ve Rio de Janeiro favela’larındaki polis cinayetleri dalgasına karşı gösteriler düzenliyor.

Bu muazzam küresel dalgalanma, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca işçinin ve gencin ABD’deki mücadeleyle özdeşlik kurduğunu gösteriyor; çünkü onlar da benzer sorunlar yaşıyor, pek çok ülkede ırkçılık ve polis baskısı hüküm sürüyor, neredeyse tüm ülkelerde Covid 19 sağlık ve ekonomik açıdan ağır sonuçlar yarattı, ve yüz milyonlarca insan işsiz kaldı.

Koronavirüsün yeniden yaygınlaşacağı korkusuna rağmen, toplumsal eşitsizlik, çevresel yıkım ve baskıya karşı 2019’da verilen devasa mücadeleler, uzun sokağa çıkma yasaklarının ardından yeniden başlıyor; bu sefer, Kuzey Amerika işçi sınıfı da kervana katılıyor. Bu kuşkusuz her ülkede, açlık, sağlık krizi ve baskıyı dayatma planlarına karşı işçi sınıfının ve halk kesimlerinin uluslararası mücadelesini güçlendirecek. İnsanları ve doğayı tahrip eden kapitalist-emperyalist sisteme son verecek kökten çözümler üzerine tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Ve sosyalist bir toplumu inşa edecek işçi hükümetleri için mücadele tartışması da.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, ABD’de ve dünyada, Trump’a ve baskılara karşı mücadeleyi yükseltme, tutuklanan göstericilerin serbest bırakılması, George Floyd için adalet, ve katillerinin cezalandırılması çağrısında bulunuyoruz.

15-16 Haziran: Haydi işçiler, gene ön saflara!

0

Biziz hayatı yaratan”: Bu üç sözcük işçi sınıfının uluslararası marşından. İşte bu üç sözcük, içinde yaşadığımız dünyanın gerçeğini özetleyiveriyor. İşçi sınıfı olmazsa, onun ürettikleri olmazsa, hayat da olmaz.

Eğer hayatı yaratan işçilerse, onu değiştirecek olan, yani hayatı daha yaşanabilir kılacak olan da işçi sınıfıdır.

Tüm dünya bunun örnekleriyle dolu. Türkiye’deki en güzel örneklerinden birisi de 15-16 Haziran 1970’te, işçi sınıfının neye muktedir olduğunu göstermesidir. Dönemin iktidarının Sendikalar Yasası ile Grev ve Lokavt Yasasında, işçiler aleyhine yapmak istediği değişiklikleri, o muhteşem seferberliğiyle durduran işçi sınıfı olmuştu.

İşçilerin ve emekçilerin üzerine yürüyen hükümetleri durdurabilecek, saldırıları püskürtebilecek yegane güç, gene işçiler ve emekçilerdir.

Biz işçiler hayatı değiştirebiliriz.

* * *

15-16 Haziran 1970’te işçiler sokağa mı çıkmışlardı? Hayır, bu ifade işçinin gücünü anlatmaya yetmez. 15-16 Haziran’da işçi sınıfı önce şalteri indirdi, sonra fabrikaları boşalttı, ardından yollara döküldü ve nihayet alanları doldurdu.

Üzerine gelen saldırıyı işte bu kitlesel seferberliğiyle püskürttü Türkiye işçi sınıfı. Onun bu seferberliği, tüm dünya işçi sınıfının daha oluşumundan beri kullanageldiği tarihsel mücadele yönteminin bir örneğini oluşturdu. Başarılı bir örneğini.

* * *

Bugün hükümet ve patronlar gene saldırıyorlar işçi sınıfına:

Bizleri işsiz bırakarak. Yoksullaştırarak. Güvencesiz, güvensiz, sağlıksız çalışmaya mahkum ederek. Sendikalaşma mücadelemizi ezmeye, sendikaları etkisiz kılmaya çalışarak. Grev hakkımızı, sağlıksız koşullarda çalışmayı reddetme hakkımızı kullanmamızı engelleyerek. Emeğimizi, köle emeği düzeyine düşürerek. İş cinayetlerine kurban ederek.

Sendikacılarımız tutuklanıyor. Gerçekleri dile getiren gazeteciler hapse tıkılıyor. Seçilmiş belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, parlamenterler, öğretmenler ve akademisyenler zindanlara atılıyor.

Demokrasi boğuluyor. Nefes alamıyoruz!

* * *

Nefesimizi kesen bu saldırılar karşısında ne yapacağız? “Aman sokağa çıkmayın, hükümetin kışkırtmalarına gelmeyin” diyenler var. Patronların ve Saray’ın saldırılarına “provokasyon” deyip geçemeyiz. Bunlar gerçek saldırılar. Elbette kışkırtmalara gelmeyelim, ama “Atı alan Üsküdar’ı geçiyor”! Durdurmak lazım.

Saldırıları lafla, demeçle, kınamalarla durdurmak mümkün değil. Adaletin hali de ortada. Çözümü sandığa havale edip “ya sabır!” demek de bizi kurbanlık koyun olmaktan kurtarmaz. İşçinin gücüne, onun bilincine, onun ferasetine inanmayanlar, güvenmeyenler kenara çekilsinler.

Bırakın işçiler emekçiler ön saflara geçsinler. Kadınıyla, erkeğiyle, gençleriyle, yeni önderleriyle işçi sınıfının yolu açılsın. Hayatı ancak onlar değiştirebilirler.

* * *

Neyi değiştirebiliriz? İş güvencesi ve işsizlik: İşten çıkarma yasaklansın ve ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın! Yoksulluk: Geliri olmayan herkese insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın! İş cinayetleri ve işçi sağlığı: İşyerlerinde çalışma koşulları işçilerce belirlensin ve denetlensin! Her işyerinde sendika zorunlu olsun ve sendikalaşmayı engelleyen patronlar ve idari yetkililer mahkum edilsin!

Hapishanelerdeki tüm seçilmişler, gazeteciler, sendikacılar serbest bırakılsın. Saray rejimi son bulsun: Bu antidemokratik anayasa çöpe gitsin. Sıfır barajlı bir seçimle bir Kurucu Meclis oluşturulsun ve yepyeni demokratik bir anayasa yapılıp halk oyuna sunulsun.

Hele bunlarla bir başlayalım, gerisi gelir.

* * *

Peki, nasıl? İşçi ve emekçi sınıfların birleşik ve örgütlü, planlı ve bilinçli mücadelesiyle. Birlik ve örgütlülük her türlü provokasyonu engeller, boşa çıkarır. Biliyoruz, pek çok patron yanlısı, günü kurtarmaya çalışan bürokrat karakterli ve ahmak sendikacı buna karşı çıkacaktır. Olsun.

Sınıfına güvenen sendikacılarla, işyerlerindeki öncü, bilinçli önderlerle, kuracağımız komitelerle ve meclislerle ilerleyebiliriz biz. Tıpkı 15-16 Haziran 1970’te olduğu gibi.

Yeter ki, “Atı alan Üsküdar’ı geçmesin”.

Nefrete inat, gökkuşağı altında vardık, varız, var olacağız!

0

Bu yıl Türkiye’de “Ben neredeyim” teması ile tertip edilecek olan Onur Haftası, bütün dünyada pandemi dolayısıyla bir dizi çevrimiçi etkinlikle kutlanacak. Global Pride 2020, 27 Haziran’da gün boyunca dünya çapından aktivistlerin katılacağı programlar ve müzikal performanslarla sokaklar dışında da bir araya gelebilmemizi sağlayacak. Cins egemenliğine ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele ve kazanımlarla dolu nice Pride’lara Lubunya!

Bütün özgürlüklere toptan düşmanca saldırma pratiğinin sergilendiği bu tarihlerde, siyasal iktidar emekçilere, kadınların haklarına, LGBTİ+’ların ise direkt olarak yaşama hakkına bütün gücüyle saldırıyor. HIV+ bireyler, koronavirüs ile mukayese edilerek kriminalize edilmeye çalışılıyor. Siyasi iktidar hiçbir alakası olmadığı halde bunu LGBTİ+ düşmanlığının bahanesi haline getiriyor. Açıkça hedef gösterilerek nefret objesi haline getirilen LGBTİ+ bireyler, siyasal iktidarın yönetememe krizinin kurbanı yapılmaya çalışılıyor. Bütün muhalifleri kayyumlar yoluyla, “terörü” bahane ederek susturan siyasi iktidarın elinde başka bir şey kalmadığında nasıl bir saldırganlığa büründüğünü korku içinde izliyoruz. LGBTİ+’lar bugün Türkiye’de her zamankinden daha çok can güvenliği tehdidi altındadır.

İktidar, siyasi gündemi dağıtmak uğruna Diyanet İşleri’ni açıkça LGBTİ+’ların ve kadın hareketinin üzerine salıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çocuk istismarcılarının 12-14 yaş gündemine kadar, bütün varlığını toplumun en güvencesizleri üzerine nefret körükleyerek aşmaya çalışıyor.

Ancak Stonewall’dan bugüne politikamız hiç ama hiç değişmedi! LGBTİ+’lar ikili cinsiyet dayatmasına, toplumsal ahlaka ve tek adamlara hiçbir zaman boyun eğmedi. Siz makul erkek ve kadınlar istiyorsunuz ama biz tıpkı Harvey Milk gibi yaşamak için mücadeleye ve direnmeye devam edeceğiz. Sokakları ve hayatı asla erkek egemen kapitalizme bırakmak niyetinde değiliz. Her evdeyiz, bütün plazalarda, fabrikalarda biz varız. Onurumuz ve özgürlüğümüz bizimdir. Kutlu olsun Pride!

Dört kardeş niye intihar etmişti?

0

Çok değil, sadece yedi ay önce, 6 Kasım 2019’da, dört kardeş intihar ederek hayatına son vermişti. En küçüğü 48, en büyüğü 60 yaşında, ikisi kız, ikisi erkek dört kardeşin toplu intiharı tekil intiharlara bir nebze “aşina” olan kamuoyunun kafasını karıştırmıştı. Ne oluyordu? 2023 Hedefine kilitlenmiş bir ülkede olacak şey miydi bu? Ardından benzer başka toplu intihar vakaları da yaşanınca konu milli birlik ve beraberlik tınılı bir halk sağlığı sorunu mertebesine dek yükselmişti.

Tabii ki “uzmanlar” ve “yetkililer” tarafından meselenin ele alınışı, her zaman olduğu gibi, sorunları tespit etme ve çözümler üretme yönünde olmadı. Tersine bekleneceği üzere, vaka önce münferit ilan edildi, sonra da görünmez kılınmak istendi. Bu çerçevede dört kardeşin ardından ortaya çıkan veresiye defteri, ödenemeyen elektrik faturası, maaşa konan haciz gibi ekonomik yoksunluk göstergeleri hışımla derdest edildi. Öyle ya, her yoksul intihar etse Afrika’da insan kalmazdı!

Bu ar damarı çatlamış cazgırlık altında doğal olarak kardeşlerin emeklilik dahil hiçbir sosyal gelirinin, hakkının olmadığı, sadece bir kardeşin düzensiz işiyle diğer kardeşlere bakmaya çalıştığı gibi ayrıntıların zaten bir hükmü olamadı. Tutunamayan dört kardeşin cansız bedenleri soğurken daire kapısına asılı “dikkat siyanür var” notunun ihtiva ettiği naiflikle onları ölüme sürükleyen kâr ve rekabet düzeninin acımasızlığı ve umarsızlığı dört kardeşin niye intihar ettiğinin de izahıydı bir bakıma…

Belli ki kapıya asılması gereken not “Dikkat, kapitalist düzenin kurbanları var” olmalıydı. Hakikat oydu çünkü!

Ateş düştüğü yeri yakar, denir! Doğrudur; yaşayan bilir! Lakin bazen ateş öylesine bir kimsesizlik çölüne düşer ki ölen hiç yaşamamış gibi ölüp gider. Dört kardeş gibi. Toplumların toplu intiharları da işte böyle, bütün bu acıları hissedecek, dert edecek, taşıyacak geride hiç kimseler kalmadığında başlar. Pandemiden önce böyleydi. Ya şimdi ve sonrası?

İllüstrasyon: Lisa Larson-Walker

Afrika dış borcu ödemek istemiyor

0

Pandeminin derinleştirdiği ekonomik ve toplumsal kriz altında, Afrika ülkelerinin hükümetleri emperyalist metropollere dış borç ödemelerinin durdurulması için ilk kez ortak bir tutum almaya çalışıyor. Çeşitli diktatörlük rejimlerini de kapsayan burjuva hükümetlerinin bu çıkışı fazlasıyla sınırlı bir nitelik taşısa da, emperyalizmin yoksul ülkeleri düzenli biçimde soyma, yağmalama yöntemi olan dış borç meselesinin meşruiyetini gündeme getirmesi itibarıyla oldukça önemli.

Afrika ülkelerinin dış borç meselesini ortak biçimde gündeme getirmesi emperyalist merkezlerde yankı buldu ve borçların bir kısmının ötelenmesi için müzakere yapılabileceği ifade edildi. IMF, en yoksul 19 Afrika ülkesinin borçlarının azaltılmasını kabul etti. Afrika Birliği bu sene dış borç faizi ödemelerinin durdurulmasını ve borçların 44 milyar dolarlık kısmının silinmesini talep ediyor.

Geçmiş deneyimler emperyalist hükümetlerin ve IMF gibi uluslararası kurumların bu talebi kabul etmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Tarihteki örneklerle, yalnızca bir emekçi halk seferberliği ve bir isyan dalgası altında dış borç ödemelerinin durdurulabildiğini ve iptal edilebildiğini görüyoruz. Ne var ki, Afrika Birliği’nin bu talebinin kabul edilmesi dahi yoksul emekçi halkların sorunlarına çözüm üretmekte oldukça yetersiz kalacağı gibi, bugüne kadar onlardan yağmalanan zenginlikleri düşündüğümüzde de bu talep son derecede mütevazı kalıyor.

İngiltere, Hollanda, Fransa başta olmak üzere günümüzdeki emperyalist finans imparatorlukları, zenginliklerini Afrika ve diğer diğer kıtaların vahşice sömürülmesi, yağmalanması ve kölecilik üzerine inşa ettiler. Bu sömürü mekanizması 20. yüzyılda ülkelerin servetlerinin dış borç biçimi altında yağmalanmasıyla devam etti.

Afrika ülkelerinin toplam dış borcu bugün 700 milyar dolar civarında ve bu borç için ortalama yüzde 15 faiz ödeniyor. IMF’nin kendisi dahi Afrika ülkelerinin bir çığ gibi yuvarlanan dış borç ödemeleri yüzünden kamusal eğitim ve sağlık harcamalarının kısıtlandığını kabul ediyor. Salgınla birlikte kamusal hizmetlerin daha da hayati bir hale geldiği ve ekonomik imkânların çok daha kısıtlı olduğu bir ortamda, hiçbir meşruiyeti olmayan dış borcun ödenmeye devam etmesi gerçek bir cinayet anlamına geliyor. Temel sağlık ve ihtiyaç ürünlerine ulaşamadığı için hayatını kaybedecek yüz binlerce insandan söz ediyoruz.

Bu şartlar altında yalnızca Afrika’da değil, Latin Amerika, Ortadoğu ve Güney Asya gibi bölgelerin hükümetleri emperyalist metropollere dış borç ödemeyi reddetmeli ve buradan edinilecek kaynağı emekçi halkın sağlık hizmetlerinin ve temel ihtiyaçlarının karşılaması için harcamalıdır.

İşverene kalkan olan, işçiye daha fazla sömürü oluyor

0

Hükümet, koronavirüs salgınına karşı açıkladığı ekonomik önlem paketiyle kısa çalışma ödeneğini devreye soktu. Bu yolla hükümet, patronların zararlarını en aza indirmek için işçilerin birikmiş parası olan İşsizlik Sigortası Fonu’nu patronların hizmetine sunmuş oluyor. Patronlar bu süreci işsizlik fonunu kullanarak, telafi çalışmalarıyla ve vergi ertelemeleriyle atlatacaklar. Yani sermaye sahipleri bu sürecin yarattığı yıkımı, işçi sınıfının kazançlarını ve kamu kaynaklarını kullanarak atlatmaya çalışıyorlar.

Kısa çalışma ödeneği ve görünmeyen yüzü

İŞKUR’un tanımına göre:

“Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır. İşverenin; genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki çalışma süresinin önemli ölçüde azaldığı veya durduğu yönünde İŞKUR’a başvuruda bulunması ve İş Müfettişlerince yapılan uygunluk tespiti sonucu işyerinin bu durumlardan etkilendiğinin tespit edilmesi gerekmektedir.

İşverenin kısa çalışma talebinin iş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu uygun bulunması,

  • Kısa çalışmaya tabi tutulan işçinin kısa çalışmanın başladığı tarihte çalışma sürelerini ve prim ödeme şartlarını sağlamış olması (Covid-19 etkisiyle yapılan kısa çalışma başvurularında, son 60 gün hizmet akdine tabi olmak kaydıyla son 3 yıl içinde 450 gün prim ödemiş olması),
  • İş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu kısa çalışmaya katılacaklar listesinde işçinin bilgilerinin bulunması gerekmektedir.”

Kısa çalışma ödeneğine başvuran işyerlerinde kaynak İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanmaktadır.

Üstelik kısa çalışma ödeneğinden yararlanan işçilerin daha sonra işsiz kaldıklarında alacakları işsizlik maaşı, ödenekten faydalandıkları aylar düşülerek hesaplanacaktır. Bu da ileride işçi açısından işsizlik maaşı alımlarında hak kaybına neden olabilecek bir durumdur.

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde 150’sini geçemez. Bu durum, maaşı yüksek olan işçilerin bu süreçte uğradıkları hak gaspının daha fazla olacağı anlamına geliyor.

İşçinin kısa çalışma ödeneği aldığı süre için İŞKUR tarafından sadece genel sağlık sigortası primi ödeniyor. Emeklilik için gerekli olan uzun vadeli sigorta kollarına prim ödenmiyor. Bu da emeklilik için gereken prim süresine eksik gün olarak eklendiğinden işçiyi olumsuz etkileyen bir durum. Yani kısa çalışma ödeneğinden yararlandığımız sürece emeklilik primine borçlanma ile karşı karşıya kalabiliriz.

İşveren, kısa çalışma ödeneğine başvurduğu işçileri için, çalışılmayan sürelerde ücret ödemek zorunda değildir. Yani maaşının yüzde 60’lık kısmını İŞKUR’dan alan işçi yüzde 40’ını da işverenden alamayabilir. Bu, işverenin inisiyatifine bırakılmış durumda.

Kısa çalışma ödeneğini hangi açıdan incelersek inceleyelim işçinin aleyhine bir durum olduğu açıkça ortada. Diğer taraftan sigortasız çalışan işçilerin, mevsimlik tarım işçilerinin ya da göçmen işçilerin açıklanan bu ekonomik pakette adı bile yok. Salgın koşullarında resmen açlığa mahkûm bırakılmış geniş bir işçi kesimi var.

Kısa çalışma ödeneği tutarı şu anki hayat pahalılığı karşısında sadaka olarak bile adlandırılamaz. İşçi ücretleri bu kadar düşerken temel yaşamsal ihtiyaçların hâlâ çok pahalı olması işçi sınıfını daha fazla çaresizliğe sürüklemekte. Hükümetin aldığı bu ekonomik önlemler sermayenin salgın karşısında nefes almasını sağlarken, işçilerin bu alanda oksijensiz bırakılarak daha fazla yoksulluğa sürüklenmesine neden oluyor. Kısa çalışma ödeneği yetersiz ve gerçeklik dışıdır. Kısa çalışma ödeneği değil, tüm işçilerin ücretli izne çıkarılarak en az asgari maaş tutarında, hiçbir hak kaybına uğramadan devlet desteği sağlanmalı.

Peki, devletin bunu karşılayacak kaynağı var mı? Tabii ki var. Ülkenin azınlık bir kesimi tüm zenginlikleri elinde bulundururken işçiler vergi yükü altında eziliyor. Zenginlerden varlıklarına göre servet vergisi alınarak kaynak yaratılmaya başlanabilir.

Her sene milyar dolarlara varan dış borçlar ödenmesin. Dış borca ödenen paralar ile birçok işçinin, işsizin, yoksulun bu salgın sürecinde insanca yaşamasını sağlayacak kadar kaynak yaratılabilir.

İnşaat sektörüne sağlanan teşvik yardımları sermaye sahiplerine değil toplumun pandemi ile mücadelesinde kullanılmak üzere harcanmalıdır.

Ve bu süreçte insanca bir yaşam için tüm sağlık hizmetleri parasız hale getirilmeli, insanların temel ihtiyaç kaynaklarına ulaşımı kolaylaştırılmalıdır.

Mobilya işçisi: “Kaderimizi patronun iki dudağı arasına bırakmayacağız”

0

Merhaba, emeğe değer veren Nisan okurları. Ben Manisa’da mobilya işçiliği yapıyorum. İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinde, gerek kendi çalıştığım fabrikada, gerekse başka fabrikalarda çalışan arkadaşlarımın yaşadıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Salgın ülkemize sıçradığında biz işçilerde muazzam bir telaş oldu. İşverenlerin örgütlü gücünü biliyor ve paranın getirdiği güç ile hükümeti arkalarına alarak yine ilk bizlere saldıracaklar diye düşünüyorduk. Öyle de oldu! Patronlar her gün bölümleri gezmeye, “Sürecin nasıl işleyeceği belli değil, her şeye hazırlıklı olmak lazım” sözleriyle halı altından sopa göstermeye başlamıştı bile. Siparişlerde küçük bir azalma yaşanmaya başladığında, ilk önce personelin yarısını ücretsiz izne çıkarmak istediler. Önce bir grup, onların izni bitince de diğer grup 15’er gün ücretsiz izne çıkarılacaktı. Her bölümden öne çıkan birer arkadaşla birleşip işverenle konuştuk ve yapılacak ücretsiz izin uygulamasının biz işçilerin firmaya bakışını olumsuz etkileyeceğini, çalışma isteğimizin kalmayacağını aktardık. Bizden birkaç saat müsaade isteyen yönetim kendi aralarında acil toplantı kararı aldı. Bölüm ustabaşılarını da çağırarak konuştular. Toplantı sonunda işçileri düşünüyormuş gibi bir tavırla kronik rahatsızlıkları olanları ücretsiz izne çıkardılar. Hemen iki gün sonra emekli personelleri, birkaç gün sonra da yıllık izni olanları izne gönderdiler. Firma küçük, işçi sayısı 50 kişi. Dışarıda insanlar işsizlikten kırılıyor, sendikalı fabrikalardaki işçiler de bir tepki göstermiyorken, bizim de bu usulsüz saldırılara karşı başkaldırımız yetersiz kaldı. Sahip çıkamadık arkadaşlarımıza… Biz de ya fabrikaya gidip salgına yakalanmadan şans eseri yaşayacaktık ya da evde kalıp açlıktan ölecektik. Mecburen, çalışmaya devam ettik, ediyoruz… Sonra baktık ki virüs fabrikalara sıçramaya başladı, sağlığı bozulan işçileri gördük. Sokağa çıkma yasakları başladı. Biz yine 15 gün ücretsiz izne çıkmış gibi olduk.

İşsizlik artmaya devam ettikçe, işverenlerin tavırları da sertleşmeye başladı. Burnumuzun dibinde Çiğli Organize Sanayi bölgesinde bulunan Akar Tekstil firmasında 2 işçinin testlerinin pozitif çıkması sonucunda işçilerin işten kaçınma haklarını kullanmaya çalıştıklarını, işverenin ise sopalarla saldırarak ayaklanmayı bastırdığını ve 15 gün sonra fabrikada 52 arkadaşın salgına yakalandığı haberini aldık. Hemen ardından Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Klimasan fabrikasında 21 arkadaşımızın salgına yakalandığını, 60 işçinin fabrikadan uzaklaştırıldığını ama haber alınamadığını, yönetimin ısrarla bilgi sakladığını gördük. Ve dedik ki “Biz yanlış yaptık!” Ne kronik rahatsızlığı olan arkadaşlarımızı, emekli abilerimizi ücretsiz izne göndermelerine izin verecektik ne de yıllık izinlerimizi heba edecektik! “Patronlar her yıl bizim emeğimiz üzerinden yeni makinalar, sıfır lüks otomobiller alırken biz onlara bu nimetleri sunduk, şimdi sıra sizde, biz burada 50 kişiyiz. Bu kötü dönemde siz de bizim yaşam hakkımızı korumalısınız,” demeliydik. Dik durabilmeli, bu kötü süreçte sıkıntı yaşayan başka fabrikaların işçileriyle dayanışma içine girmeli, güç birliği yapmalıydık. Ama hâlâ geç değil, çünkü bu salgın, bu saldırılar da son değil. Biz salgın sürecinden büyük ders çıkardık. A veya B partisinden medet ummak değil, tek kurtuluşumuzun dayanışmamız olacağını gördük. Kendi evladımız kadar yanı başımızda çalışan kardeşimizin evladını da düşüneceğiz artık. Birbirimize sahip çıkacağız. Artık asla kaderimizi patronun iki dudağı arasına bırakmayacağız. Umutla selamlıyorum!

Manisa’dan Mobilya İşçisi

Siz kapitalizmi nasıl bilirsiniz?

0

Tüm dünyada ekonomik ve politik olarak ciddi etkileri olan Covid-19 salgını, hükümetlerin önceliği her daim sermayedarlara veren politikaları nedeniyle yaygın bir kitlesel hoşnutsuzluğu da beraberinde getirdi. Ve mevcut sistemin kendisi hem salgının nedenleri hem de sonuçları açısından bir kez daha derinden sorgulanmaya başladı.

Kapitalizm bu sefer fazla mı ileriye gitmişti? Daha insancıl, daha kapsayıcı, daha adil bir kapitalizm mümkün olmaz mıydı? Bu piyasalar haddinden fazla mı serbest bırakılmıştı?

Aslına bakarsanız bu sorular yeni değildi. Kapitalizmin her krizinde bir şekilde benzer argüman ve formülasyonlarla gündeme gelir; kapitalizme rot ve balans ayarı çabası bazı ideologlar, iktisatçılar, toplumbilimciler ve hatta bizzat burjuva siyasetçiler tarafından dillendirilirdi. Sonra bir süre rafa kalkar ve ardından yeni bir sorunda yeniden masaya koyulurdu. Salgın sürecinde de öyle oldu.

Bir yanda sosyal devlet uygulamalarına dönüşü teşvik eden açıklamalar, bir yanda dayanışmacı toplum modelleri tartışmaları, bir yandan da demokratik toplum ve sürdürebilir bir ekonomi için mevcut sisteme yeni kurallar önerenler… Ve benzerleri…

Ortak niyetleri, -öyle varsayıyoruz- kapitalist sistemin yarattığı uçurum ve tahribata müdahale etme çabası. Ortak yönleri ise bunu, devletin denetim ve müdahale rolünü artırarak, ama elbette (!) piyasa ekonomisini dışlamadan yapmayı tercih etmeleri.

Tercih etmeleri diyorum, çünkü her nasılsa var olan sistemin yarattığı sorunlardan yola çıkarak onu “iyileştirme” yolları arayanlar; asıl sorunu sistemin kendisinde hiç aramıyorlar!

Peki, onların önerdiği şekilde de olamaz mı? Birtakım değişiklikler yoluyla, ekonomik ve sosyal açıdan iyileşmeler sunulamaz mı? Olabilir, oldu da! Mesela, 2. Dünya Savaşı sonrası yükselen kitle mücadeleleri sonucunda ve bir işçi devletinin varlığında, devrimci dalganın önünü kesebilmek için verilen tavizler biçiminde oldu. Ve ilk fırsatta da işçi ve emekçilerin bu kazanımları geri alındı! Hatta öylesine geri alındı ki, her hizmetin teker teker özelleştirildiği, örgütlülüğün parçalandığı, kuralsızlığın kural haline geldiği, büyük bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya kalındı.

Şimdi devletler, Covid-19’un sonuçları ve kitlelerin buna verdiği cevaplar karşısında yeniden bir yatıştırma yöntemi olarak devletçi ekonomik ve sosyal politikalara başvurmak zorunda kalabilirler. Ama bu uygulamalar, kısa sürede sistemin kendi gerçeğine çarparak iflas edecektir.

Çünkü bu sistemin bir adı var: kapitalizm! Tek odağı ise en yüksek kâr oranlarını nasıl elde edeceği. Ve bunu yaparken kitleleri en az maliyetle nasıl kontrol altında tutabileceği…

Ama bugün mevcut sistem üzerinden öyle farklı kapitalizm tahayyülleri yapılabiliyor ki, insan sormak istiyor: “Pardon, siz kapitalizmi nasıl bilirdiniz?”

Oysa karşımızda farklı duyarlılıkları olan ya da farklı duyarlılıklara göre şekillenebilecek iki ya da daha fazla kapitalizm falan yok! Bugün önüne istediğiniz sıfatı ekleyin, birtakım politikalar ve uygulamalar değişebilir ama şu değişmez: Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kâr amacıyla işletilmesine dayanan bir ekonomik sistemdir. Ve bu sistemde emek gücünün kendisi dahil, her şey bir metadır, alınır ve satılır. Sermayenin; emekle de, doğayla da, tüm adil ve eşit bir düzen temennileriyle de arasındaki uzlaşmaz çelişki işte tam bu temelde yatar!

İşçi sınıfının normali ve “yeni normal”

0

Yaklaşık iki buçuk aydır koronavirüs pandemisi ile yaşıyoruz. Alınan önlemlerin ve uygulamaların sonuçlarını hükümet ve medya organları büyük bir coşkuyla açıklayarak her şeyin iyiye gittiğine, tüm vatandaşların korunması için her şeyin yapıldığına ve bunda başarılı olunduğuna dair toz pembe bir tablo çiziyorlar. Ve “yeni normal” uygulamalarını bu tablonun önünde ilan ediyorlar.

Peki, sahiden her şey kontrol altında mı? Bu süreçte herkes, geniş ve kapsayıcı önlemler altında hiçbir problem hissetmeden mi yaşıyor?

İşyerlerinde yaşanan olaylar, sendikaların ve STK’lerin açıkladığı raporlar gerçek tablonun aslında çok daha farklı olduğunu gösteriyor. 27 Nisan’da DİSK-AR’ın Covid-19 DİSK Raporu’nun üçüncüsü yayımlandı. Rapor, en az 60 bin DİSK’li işçinin bu süreçten doğrudan etkilendiğini, en az 535 işçinin test sonucunun pozitif olduğunu ve DİSK üyeleri arasındaki hastalık oranının Türkiye ortalamasından 3,2 kat daha fazla olduğunu belirtiyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yayımladığı bir başka rapor ise, 11 Mart-10 Mayıs arası  en az 128 işçinin Covid-19 sebebiyle hayatını kaybettiğini ve bu işçilerin yalnızca yüzde 15’inin sendikalı olduğunu söylüyor. Bu iki rapor, durumun işçi sınıfı için hangi boyutta olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyor. Maalesef bu durum bir tesadüf değil; hükümetin patron çıkarlarına yönelik politikalarının doğrudan bir sonucudur.

Salgın boyunca birçok işyeri yetersiz önlemler altında çalışmaya devam etti ve bu koşullar hükümet tarafından bir kez bile denetlenmedi. Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nin yakınındaki mahallede ilan edilen karantinanın, patronların talebi doğrultusunda kaldırılması hükümetin bu konudaki tutumunu net bir şekilde gösteriyor. İşçiler hayatlarını kaybetme pahasına çalışmaya devam ettiriliyor.

İş cinayetleri yalnızca Covid-19 yüzünden gerçekleşmiyor. Patronun maliyetli bularak almadığı önlemler yüzünden, İstanbul Ümraniye’de Finans Merkezi şantiyesinde çıkan yangın sonrası Hüseyin Yurtsever hayatını kaybetti. Yurtsever’in arkadaşları “Çalışırken ölmek istemiyoruz” pankartı ile bu durumu protesto etti.

Bir başka eylem de en çok ölümün yaşandığı sektörlerden olan ve pandemi döneminde yoğun çalışma koşulları altında çalışan sağlık emekçileri tarafından gerçekleştirildi. Hükümetin ek ödemeler konusunda adil olmaması ve yeterli ekipman sağlamamasına karşın, birçok hastanede sağlık emekçileri protestolar gerçekleştirdi. Batman’da ise Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü çalışanı üç işçinin koruyucu ekipman talebinden sonra sürgün edilmesinin ardından basın açıklaması yapmak isteyen SES görevlileri, polis tarafından gözaltına alındı. Benzer biçimde Birleşik Taşımacılık Sendikası’na karşı yapılan sürgün saldırısı sonrası birçok ilde çeşitli protestolar, oturma eylemleri yapılmakta. Sendikal baskılar, yalnızca sürgünle değil aynı zamanda işçilere baskılar şeklinde de sürüyor. Rize Çayeli’nde çalışan işçilere, Maden-İş’ten ayrılmaları doğrultusunda yapılan baskılar sonucu işçiler iş bırakarak tepki gösterdiler.

İzmir Gaziemir’de ise yasaktan muaf olan ve iş bölgelerine giderken araçlarını süsleyerek ve korna çalarak 1 Mayıs’ı kutlayan işçilere “sokağa çıkma kısıtlamasına muhalefetten” para cezası kesildi. İşçiler ise bu cezayı belediye önünde yaptıkları eylemle protesto ettiler.

Görüldüğü gibi, aslında normalleşmeye dair tüm söylemlerin arkasında işçilere yapılan baskılar yatıyor. Hükümet ve patronlar, işçilerin tüm haklarına ve örgütlülüklerine özgürce saldırabilecekleri “yeni normal” planları için çabalıyor.

İllüstrasyon: Craig Stephens

Seçmen iradesine müdahale Kadıköy’de protesto edildi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri milletvekillerine dönük tutuklamaları protesto etmek için Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi’nde bir araya geldi. “Halkların İradesi Gasp Edilemez!” pankartı ile bir araya gelen çeşitli sol, sosyalist grup ve partilerden, sendika ve demokratik kitle örgütlerinden temsilciler vekillikleri düşürülen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasını protesto etti. Tutuklamaların ardından Enis Berberoğlu’nun cezası ev hapsine çevrilirken, Güven ve Farisoğulları cezaevlerinde tutulmaya devam ediyor.

Protesto boyunca sıkça “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Faşist AKP, işbirlikçi MHP” sloganları atıldı. Yapılan açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekilli Dersim Dağ’ın yanı sıra Musa Piroğlu ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Akdoğan katılırken, basın açıklamasını Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ayfer Koçak okudu.

Açıklamada söz alan HDP’li vekil Dağ, bu saldırının direnen halkların mücadelesine bir saldırı olduğuna dikkat çekerek, direniş alanlarını terk etmeyeceklerini ve faşizme boyun eğmeyeceklerini dile getirdi. Ardından konuşan Musa Piroğlu ise iktidarın Kürtlere ve emekçilere saldırı içinde olduğu, bu nedenle birleşik mücadelenin öneminin giderek arttığını vurguladı.

Basın metninde ise, iktidarın ülkeyi ekonomik ve siyasi krizler ülkesi haline getirdiği, bu tutuklamalar ile seçmenin temsil hakkının ellerinden alındığı ifade edildi. Siyasetçilerin siyaset yaptığı için cezalandırılmasının demokratik haklara bir saldırı olduğu, bu nedenle tutuklamaların siyaset yapma hakkına, seçmen hakkına, demokrasiye vurulan siyasi bir darbe olduğu belirtildi. Bu nedenlerle basın açıklaması ‘tüm muhalif kesimleri sıranın kendisine gelmesini beklemeden ortak mücadeleye ve alanlarda birleşmeye çağrı’ ile sonlandı.

Patronlar evden çalıştırmayı niye sevdi?

0

Koronavirüs salgını tehdidine rağmen, zorunlu olmayan pek çok alanda üretime ve çalışmaya devam ediliyor. Her gün yüz binlerce işçi salgın koşullarında toplu taşımaya binerek, çalışma arkadaşıyla dirsek mesafesi dahi bırakamadan yaşam hakkı tehdit altındayken çalışmak zorunda bırakılıyor. İşçiler OHAL koşullarında çalışıyor desek abartmış olmayız.

Kamuda ve özel sektörde çalışan öğretmenler, masa başı idari işler yapan büro işçileri gibi “şanslı azınlıklar” ise bu süreçte evden çalışma “imkânına” sahip oldu. Aynı ücreti almaya devam edebilen işçiler için salgın süresince evden çalışabilmek önemli bir imkân gerçekten de. Zira salgın koşullarında evden çalışmak; gün içinde onlarca insanla temas etmemek, mesai bitiminde yoğun trafiğin ardından yorgun bir şekilde eve dönüp üstünü başını yıkayıp dezenfekte etmek zorunda olmamak anlamına geliyor ve gerçekten de dışarıda çalışanların sahip olmadığı bir imkân. Yine de burada asıl imkânlardan kimin faydalandığına yakından bakmak gerekiyor.

“Dans ederek gitmediğiniz işi bırakın” demiş bir patron atasözü! Patronlar dünyasından bakılırsa işini tutkuyla seveceksin, her sabah erkenden işinin başına geçeceksin, işinin başında durmayan hiç kimse kariyerinde başarıyı yakalayamaz! Patronların ideolojisini makyajlayan tüm bu parlak laflara rağmen patronlar da evden çalışma modelini sevmiş durumda. Salgın sonrası yeni dönemde “yeni normal”in evden çalışma modelleri olduğu televizyonlarda konuşuluyor. Hatta sadece işyerleri değil, üniversite rektörleri bile artık büyük kampüslerde öğrencileri yan yana getirmeye gerek görmediklerini, yeni dönemde evden öğretim modelini karma şekilde hayata geçireceklerini söylüyorlar.

Bu yeni modelin öğle yemeğini, yol parasını karşılayan işverenlerin maliyetini ciddi ölçüde azalttığı ortada. Nihayetinde evden çalışma söz konusu olduğunda ofislerin temizlik, güvenlik, yiyecek-içecek maliyetleri ortadan kalkıyor. Birçok işçi kendisini bekleyen onlarca işin yanında yöneticisini gerçekten çalıştığına ikna etmek için bilgisayarın başından bile kalkmıyor, işsiz kalma korkusuyla saatin kaç olduğuna bakmadan kendisine gelen işleri yetiştirerek fazla mesai yapıyor ve gün içinde uzun süren anlamsız video görüşmelerine maruz kalıyor.

Salgın süresince evden çalışan bir öğretmen kendi durumunu şöyle açıklıyor: “Eğitimci ve emekçiler olarak zaten güvencemiz yoktu; bu süreçle birlikte kısıtlı olan özgürlük alanımız ve çalışma saati düzenimiz de hepten kayboldu. İşverenin ve idarecilerin evcil hayvanı gibiyiz şu an.”

“Ya siz de amma abarttınız, patron 3 kuruşluk çayın, kahvenin peşine mi düşecek yahu?” diyenler olabilir. Ancak bu durumu basit bir maliyet hesabı gibi görmemek gerekiyor. Bu değişikliği patronlar için çay-kahve tasarrufundan ziyade yeni bir çalışma rejiminin ilk sinyalleri olarak okumak gerekiyor.

Bordrolarda yemek, yol, sağlık sigortası gibi yan hakların yer almadığı, yıllardır hayata geçirilmeye çalışılan esnek çalışma saatlerinin mümkün hale geldiği yeni bir çalışma rejimi! Katı mesai saatleri yok, iş oldukça iş var, iş yoksa mesai de yok, ücret de yok, işçi sağlığı ve güvenliği gibi bir olay hiç yok. Daha da avantalısı bu koşullara itiraz eden de yok! Zaten birbirini görmeyen, yan yana gelip dertleşemeyen işçilerin salgın koşullarında birbirlerinden güç alıp örgütlenme, iş bırakma ihtimalleri de oldukça kısıtlı. Sendikalar işyerlerine bile giremezken, evlerde çalışan işçilere nasıl ulaşacak? Bu durum elbette ki bir patronun ağzını sulandıracak ve kendine hızlıca yeni atasözleri icat edecektir. İşverenlerin her durum için bir planı var, peki ya biz işçilerin?

Hayat Eve Sığar ne kadar güvenilir?

0

Koronavirüs salgınıyla beraber hayatlarımız dramatik bir şekilde değişiyor. Gündelik hayatta neredeyse evde bile maske takar olduk ve sosyal mesafeye dikkat etmek için çeşitli yöntemler uyguluyoruz, deniyoruz. Fakat bunlar yeterli olmayacak ki, iktidarlar takip etmek veya denetlemek için yasalar çıkarıyor veya yeni teknolojik araçlar geliştiriliyor, uygulanıyor.

Çin’in “kontrol” araçları

Çin iktidarı, sebebi olduğu koronavirüs ile mücadele için başta yaygın karantina önlemleri alsa da vaka sayısının düşmesiyle beraber mart ayında, koronavirüsün takibi için Alibaba’nın da dahil olduğu bir platforma uygulama geliştirtti. Bu uygulamanın amacı başta insanların koronavirüs pozitif olup olmadığını belirlemek ve bölgeler arası güvenli seyahati sağlamak olsa da sonradan kullanıcıya ait verilerin zoraki bir şekilde toplanması, asıl amacını sorgulatır hale geldi. Mayıs ayından itibaren ise herkesin kullanması zorunlu olan bu uygulama, insanları yediğine, içtiğine hatta ne kadar uyuduğuna göre puanlayarak, devletin insanlar üzerinde denetim aracı haline gelmiş durumda. Bu “iyi vatandaş tespiti” sisteminde mesela puanınız belli bir seviyenin altındaysa -ki bu puanlama tamamen Çin iktidarının çıkarlarına kalmış durumda- işe giremiyorsunuz, hatta seyahat izniniz elinizden alınıyor. Şimdiye kadar Çin hükümetinin vatandaşlarına uyguladığı çeşitli baskı ve takip yöntemlerini bildiğimizden (milyonlarca kamera ile insanların takibi ve çeşitli davranış puanlama-analiz sistemleri) kendi iktidarını korumak adına ne kadar ileriye gidebildiklerini görebiliyoruz ve bu da oldukça korkutucu.

Türkiye’de neler planlanıyor?

“Normalleşme”nin başladığı bugünlerde, 1-2 aydır denenmekte olan “HES” yani Hayat Eve Sığar uygulaması ilk etapta uçak veya otobüs ile şehirlerarası seyahat edecekler için zorunlu hale getirildi. Uygulama üzerinden alınacak bir kodla seyahat izninizi alabiliyorsunuz. Fakat bu uygulamanın da Çin’dekine benzer sakıncalı tarafları var.

HES uygulamasının tehditleri

  1. Uygulama bizden tüm verilerimizi almaya çalışıyor. Konum, rehber, Bluetooth teknolojisi üzerinden anlık alan taraması ve bilmediğimiz birçok veriyi daha izinle veya izinsiz bir şekilde alıyor ve bilmediğimiz metotlarla işliyor.
  2. Yarattığı kodun güvenilirliği nasıl sağlanıyor ve kimlerin bu koda ve koda ait sicil verimize erişebildiği bilinmiyor.

Bu belirttiğimiz iki nokta aslında çok kritik soruları da barındırıyor: Devlet salgınla mücadele için mi bu uygulamayı kullanacak, yoksa aynı Çin örneğinde olduğu gibi daha çok takip amacıyla mı bu uygulamayı zorunlu hale getiriyor? Ne yazık ki bu soruların cevabı şu an verilmiş değil, çünkü Sağlık Bakanlığı bununla ilgili yeterince aydınlatmada bulunmuyor. Ayrıca önümüzdeki günlerde HES uygulamasının kullanılması geniş kapsamlı bir şekilde zorunlu hale getirilebilir, bu da daha büyük problemlere neden olacaktır.

Ne yapmamız lazım?

Distopya olarak gördüğümüz Cesur Yeni Dünya veya 1984 kitaplarının çok uzak olmadığını şüpheli bir şekilde daha çok hisseder olduk. İkisi de farklı bir şekilde devlet ve iktidarların insanları kontrol etmesini konu alırken, buradaki yalnızlaştırılan birey tek başına mücadeleye bırakılıyordu. Yaşadığımız bugünlerde bunu fazlasıyla hissediyoruz ve baskıcı iktidarlar da bunu fazlasıyla kullanıyor, hatta bu yeni uygulamalar üzerinden bizi daha da baskı altına almak istiyor. Burada teknik olarak neler yapılması gerektiğini onlarca farklı şekilde anlatabiliriz fakat asıl mesele geri adım atmak veya olayların çevresinden dolaşarak bir çözüm bulmak değil. Var olan araçlarımız fazlasıyla yeterli, onları kullanmak zor değil; sadece beraber hareket edersek kazanacağımız hatırlamamız lazım.

Justice for George Floyd! Solidarity with the struggle of the people of the US!

0

The brutal murder of George Floyd by the police in the city of Minneapolis on May 25 led to an unprecedented mass protest wave in the US. The protests, which began with demanding punishment for those who were responsible, took upon a militant and angry character that spread to all states in face of the harsh intervention of the law enforcement officers and as a result of the US government’s attitude that protected the police who were involved. These protests are comparable to the massive wave of rebellion of the 1960s in terms of their size and the determination of people filling the streets. They also demonstrate that the Black Lives Matter movement that emerged in 2014 has grown to be more radicalized.

The killing of George Floyd is not an isolated incident; on the contrary, it is the result of institutional racism in the US. In the US, a black person is three times more likely to be killed by the police compared to a white person. A quarter of the adult male population have either experienced police violence at least once in their lifetime or were arrested because of simple misdemeanors. The discrimination that the black population face in accessing the right to health, education and housing is also part of the everyday racist violence in the country. American capitalism survives not only through a lack of inclusion of poor black people but also by way of a consistent exclusion, imprisonment, and subjugation to vast exploitation of black people.

Another reason for the growth of the rebellion is its very timing, namely the moment of a health crisis that killed more than 100 thousand people and of a capitalist crisis that has left 40 million people unemployed in just two months. The coronavirus pandemic has revealed all the contradictions of capitalism. Therefore, millions of white Americans, most of whom are young, unemployed or low-wage workers, take part in these actions along with poor black people. The reason why both parties of the U.S. ruling class call on the demonstrators to return back home is because this revolt reflects class anger as well as anger against racism. If this anger was to turn into a constituent force, it wil have the potential to turn the entire system upside down.

The history of the United States is the history of expansionism, colonialism, and racism but it is also the history of struggle against all these forces by blacks, minorities, and the working classes. We thus own these struggles as our own, and we consider this great rebellion erupting in the heart of imperialism as a source of hope and inspiration for all of us.

However, international solidarity requires the fight against racism and fascism at our respective homes too. We know that people who has been living in the lands on which Turkey was built upon, people with non-conforming genders and sexual orientations, workers, and all the oppressed and exploited have been systematically discriminated against. Not a single method used by governments and the capital to hide and cover up these discriminations could prevent us from fighting against them together. We, as blacks and whites, Kurds and Turks, as LGBTI +, as women, as the oppressed, as workers, and as immigrants will all fight together against capitalism all over the world.

Long live the sisterhood of people!

Long live international solidarity!

Workers’ Democracy Party

New Way for Socialist Democracy

The Party of Socialist Workers

The Başlangıç Collective

Olağanüstü zamanlar, olağanüstü tedbirler

0

Küresel ölçekte Covid-19 salgınının kapitalist ekonominin dünya krizini derinleştirdiği hepimizin malumu. Pandemiden en çok etkilenenler emekçi kesimler olduğu gibi yine sonuçları bağlamında ekonomik krizi de en can yakıcı şekilde yaşayanlar onlar. Sömürülenler ve yoksullar bir yandan salgın koşullarında sağlıklarını korumaya çalışıyor; öte yandan da dünya genelinde hızlı bir şekilde yükselen işsizlik rakamları, emekçi sınıfların pandemi öncesinde de düşük olan alım gücünün iyice erimesi gibi ekonomik krizin sonuçlarına karşı direnmeye çalışıyorlar.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen hemen her ülkesinde iktidarda olan düzen partileri ise krizde emekçi halk yararına uygulamalara gitmek yerine patronlara kalkan olarak, krizden sermaye sınıfının lehine bir çıkışın yolunu aramakta. Kaynaklar kamu için kullanılmak yerine patronlara ayrılmakta, gelir dağılımındaki adaletsizlik tırmanmakta.

Bu ise dünya sosyalist hareketi içerisinde acil bir mesele olarak emekçiler çıkarına kaynak yaratılması ve azınlık olan bir avuç kapitalistin elinde birikmiş zenginliğin yeniden bölüşümü tartışmasını kışkırtmakta. Arjantin siyasetinin üçüncü önemli gücü olan ve dünya sosyalist hareketi için işçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız hattının inşası yolunda kritik bir cephe deneyimi barındıran, İşçilerin ve Solun Cephesi’nin (FIT) “Emekçiler için acil durum fonu! Hemen şimdi!” başlığıyla öne çıkarttığı kampanya bu konu üzerine de önemli bir örnek niteliğinde.

FIT fon önerisini yasa tasarısı olarak parlamentoya sunarken bir yandan da taleplerini krizin faturasını ödememek adına mücadele halinde olan emekçi kesimlere de taşımak için kampanyanın sokak ayağını da örgütlemeye başlamış durumda. Kampanyanın içeriğini oluşturan talepleri ise şu şekilde sıralayabiliriz: 1) Değeri 1,5 milyon doları aşan servetler üzerinden alınacak artan oranlı ve olağanüstü vergi. 2) Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına tek sefer uygulanacak %20 oranında banka gelir vergisi. 3) 1 milyon doları aşan ticari kârlar ve sermaye gelirleri için tek sefer uygulanacak olağanüstü yüksek gelir vergisi. 4) Dış borç ödemelerinin durdurulması. 5) Toplamı 5.000 hektarı aşan veya toplam kadastro değeri 9 milyon dolardan fazla olan arazilere sahip tüm tüzel ve gerçek kişiler ve bölünmez mirasçılar için tek sefer uygulanacak %5 oranında büyük toprak vergisi. 6) Son 12 ay içinde ikamet edilmemiş ve değeri 500 bin doları aşan gayrimenkullere tek sefer uygulanacak atıl ev vergisi. Kapitalistlerin servet ve kârlarına el konularak oluşacak tüm bu kaynakların başta sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin iyileştirilmesine, emekçilerin karantina koşullarını sağlayabilmesi için işçilere aylık 450 dolar (Arjantin yerel para birimiyle yoksulluk sınırına tekabül eden miktar) yardıma ve ülkedeki evsizlik sorununu çözmek adına 100 bin sosyal konut inşasına harcanması.

Tabii ki yukarıdaki taleplerin hepsi, her ülkenin kendi özgül koşullarına uyarlanması gereken maddeler. Ancak daha da önemlisi krizin faturasını kapitalistlere ödetmek adına acil talepler etrafından bir eylem birliğinin yaratılabilmesi. Kapitalist ekonominin merkezi noktası bankaları ve emperyalist sömürünün en önemli araçlarından biri olan dış borçları hedefine alan böylesi eylem birliklerinin başka ülkelerde de kurulabilmesi, kriz koşullarında işçi sınıfı yararına bir çıkış yaratabilmek yolunda can alıcı bir öneme sahip.

Trump Towers önünde ABD halkıyla dayanışma eylemi

0

George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. 

Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin çağrısıyla bugün (5 Haziran) Trump Towers önünde ortak basın açıklaması düzenlendi.

George Floyd’un öldürülmesinin ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğuna işaret eden açıklamada, “Amerikan kapitalizminin yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kaldığı” ifade edildi.

 “Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz,” denilen dört kurumun ortak basın açıklamasında enternasyonal mücadelenin önemine ve gerekliliğine dikkat çekildi.

Basın açıklamasının tamamı şu şekilde:

“25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği! Yaşasın enternasyonal dayanışma!”

Koronavirüs günlerinde doğanın talanı devam ediyor

0

Ekoloji Birliği, koronavirüs günlerinde gerçekleşen 54 maddelik bir ekolojik yıkım ve talan listesi yayımladı. Bunlar arasında kurumaya başlayan Eğirdir Gölü üzerine HES kurulacağının duyurulması; Milas’ın İkizköy mevkiindeki termik santralin su ihtiyacının giderilmesi için İkizköy’ün pandemi koşullarında susuz bırakılması; Aydın Kızılcaköy’de yeni bir JES için “ÇED Olumlu” kararı verilmesi; Bursa’nın Kirazlıyayla köyünde madencilik tesisi için ağaç katliamı yapılması; Eskişehir Sivrihisar’da yaşam alanlarının yakınına siyanürlü atık depolama tesisi çalışmalarının başlaması; Fethiye’de içerisinde korunan alanların da bulunduğu bir bölgenin jeotermal kaynak arama faaliyeti için ihale edilmesi; korunan alanlar yönetmeliğinin değiştirilmesi; iktidarın millet bahçesi sevdası yüzünden Salda Gölü ve Diyarbakır Hevsel Bahçeleri’nin talan edilmeye kalkışılması gibi girişimler bulunuyor.

Raporun yayımlandığı mayıs ayının başından bugüne listeye yenileri eklenmiş durumda. Bu ekolojik saldırılar bazen ülke gündeminin kalabalığından dolayı arada kaynıyor ve unutuluyor, bazense bölge halkının tepkisi ve direnişiyle karşılık buluyor. Peki, halk bunlara neden tepki gösteriyor? Tıpkı işçilerin “bizi koronavirüs değil açlık, işsizlik öldürür” demesi gibi Kızılcaköy’de 22 aydır direnen kadınların “bizi korona değil JES öldürür” demesi boşuna değil. JES şirketlerinin reklamlarına ve yalanlarına artık kimse inanmıyor. Çünkü Kızılcaköy örneğinde olduğu gibi yalnızca kâr odaklı ve denetimsiz şekilde işletilen bu tesislerin havayı, suyu, toprağı zehirlediği; çevre, tarım ve insan sağlığı üzerinde olumsuz ve hatta ölümcül etkiler bıraktığı ortada.

Bunların yanı sıra pandemiden en çok etkilenen ve koronavirüs kaynaklı ölümlerin en fazla yaşandığı şehirlerden birinin Zonguldak olması da tesadüf değil. Çünkü Zonguldak termik santraller ve kömür tozu nedeniyle halihazırda zehir soluyan, akciğer hastalıkları oranının Türkiye ortalamasının üstünde olduğu bir madenci kenti. Buna rağmen salgın sürecinde çağrılara kulak asılmadı ve termik santraller faaliyetlerini sürdürdü.

JES ve HES gibi terimleri duyunca patronlar dışında kimsenin aklına iyi ve çevre dostu çağrışımlar gelmiyor. Zira bu terimler artık günlük lügatimizde talanla ve katliamla eşdeğer hale geldi. Doğanın talanı, iktidarın tüm yıkım projelerinin bir parçası. Dolayısıyla Kızılcaköy’den Kazdağları’na, Hevsel Bahçeleri’nden Kirazlıyayla’ya verilen bütün mücadeleler, işçi emekçilerin de mücadelesinin bir parçası olmalı.

Sosyal mesafeye Hayır!

0

Aman yanlış anlaşılmasın. Covid-19 pandemisi devam ettiği sürece, (ki bu lanet virüsün daha uzun zaman aramızda dolaşacağı söyleniyor) gerek bireysel hijyenimize, gerekse virüsün bulaşmasını veya başkasına bulaştırmamızı engellemek için mesafelere dikkat etmemiz gerekiyor.

Gerçi biz salgının ortaya çıktığı andan itibaren bütün faaliyetlerin en az bir ay boyunca durdurulmasını, işçilerin ücretlerinin aynen ödenmeye devam etmesini, işsizlere ve yoksulluk sınırı altındaki kişilere ve ailelere devlet ödemesi yapılmasını savunmuştuk. Ama, böylece kısa sürede atlatılabilecek bir salgın, sırf hükümetin patron yanlısı politikası nedeniyle üç aydan beri sürüyor, binlerce kişiyi etkiledi, yüzlerce can aldı. Almaya da devam ediyor.

Pek çok işyeri çalışmaya devam etti. Ettiği sürece de ne yan yana çalışmayı, ne hep birlikte yemek yemeyi, ne de tıkış tıkış servislerde ve toplu taşıma araçlarında seyahat etmeyi engellemek mümkündü. Yani, “aman aranızda en az 1,5 metre mesafe bırakın, sosyal mesafeyi koruyun” lafları havada kaldı. Salgından en fazla etkilenenler de işçiler oldu.

Ama dedim ya, ben bu tip “sosyal mesafe”yi kastetmiyorum. Benim kastettiğim, kapitalist toplumlarda var olan gerçek sosyal mesafe, sosyal sınıflar arasındaki mesafe.

Önce şunu sorayım: Hangi işçi, patronuna zaten 1,5 metreden daha fazla yaklaşabilir? Ya da patron temsilcisine veya CEO’suna? Bırakın yaklaşmayı, özellikle büyük işyerlerinde patronun yüzünü bile göremezsiniz. Aradaki mesafe o kadar büyüktür ki… Ya da kaç işçi patronuyla konuşmak istediğinde bunu başarabilmiştir? Kaç tanesi randevusuz patronun kapısından içeri girebilir? (Tabii patronun işçiler arasındaki ajanı değilse.)

Ama şimdi patron ile işçinin arasındaki kişisel mesafeyi bir yana koyalım. Ve bu ikisinin temsil ettiği sosyal sınıflara bir bakalım: Patronlar sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki mesafeye bir göz atalım.

Birincisi, ülkedeki tüm üretim araçları, işyerleri, şirketler, bankalar, tüm sermaye, patronlar sınıfının tekelindedir, onların mülkiyetinde veya kontrolündedir (ya da patronlar için çalışan devletin mülkiyetindedir; gerçi özelleştirmelerle o da kalmadı). İşçi sınıfının mülkiyetinde olan ise sadece patrona ücret karşılığı satabileceği işgücüdür (bir de tabii eğer varsa borç harç yapabildiği bir evi, köyünde hâlâ elinde tutabiliyorsa iki karış toprağı). Yani, patronlar sınıfının elinde bulundurduğu ulusal zenginlik ile işçi sınıfının sahip olduğu emek gücü arasında, bu kapitalist sistem içinde aşılamayacak bir “sosyal mesafe” vardır.

Yine sosyal sınıflar olarak gelir dağılımına bakalım. Başta sendikalar olmak üzere pek çok kuruluş bu konuda araştırmalar yapıp raporlar yayınlıyor. Bunlara göre ülkede en zenginler ile en yoksullar arasındaki mesafe 9 kat patronlar sınıfının lehine. 2 milyondan fazla işçi asgari ücretin altında çalışıyor. Yoksulluk sınırı olarak kabul edilen 6500 TL’nin altında gelire sahip olanların sayısı 12 milyon. Toplumun %70’i ancak borçlanarak hayatlarını idame ettirebiliyor.

Son yirmi yılda asgari ücret reel olarak yüzde 52 artarken, reel kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) yüzde 91 oranında artmıştır. Bu ne demek? Şu: Milli gelir ücretlerden çok daha hızlı artmıştır. Yani? Yani aradaki fark patronlar sınıfının servet hanesinde toplanmış, işçi sınıfının ücretleri ise gerçekte düşmüş, işçiler bir sınıf olarak yoksullaşmıştır.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama derdimizi anlattık sanırım. Patronlar sınıfı (burjuvazi) ile işçi ve emekçi sınıflar arasındaki sosyal mesafe korkunçtur. Bazen hükümetler, “aman sosyal bir tepki olmasın” diye bu mesafeyi azaltma hamleleri yaparlar. Ama sermaye ile emek arasındaki temel sosyal sınıfsal farklılık var olduğu sürece bu mesafeyi aşmak mümkün değildir.

Çözüm ise emeğin iktidar olup, patronlar sınıfının lehine olan mülkiyet ilişkilerini toplum yararına değiştirebilmesindedir. Bu yüzden sınıflar arasındaki sosyal mesafeye Hayır diyoruz.

ABD’de İsyan – Sena Aydın ve Kaan Gündeş ile Sohbet – 04.06.2020

0
People hold up a Black Lives Matter banner as they march during a demonstration against racial inequality in the aftermath of the death in Minneapolis police custody of George Floyd, in Washington, U.S., June 14, 2020. REUTERS/Erin Scott

ABD’de İsyan – Sena Aydın ve Kaan Gündeş ile Sohbet – 04.06.2020 by Gazete Nisan

Basın açıklamasına çağrı: George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

0

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.

Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi

Pandemi: Kimse yoğurdum ekşi demiyor!

0

Covid-19 nedeniyle dünyada 6 milyonu aşkın insan hasta oldu. 400 bine yakın insan hayatını kaybetti. Bunlar mayıs sonu itibarıyla kayıtlara girebilmiş veriler. Gerçekte kaç kişinin virüs nedeniyle hasta olduğu ve öldüğü ise bilinmiyor. En iyimser yorumcular dahi açıklananlardan daha fazla hastalanan ve ölen insan olduğunu düşünüyor. Ve salgın halen devam ediyor…

Virüs nedeniyle insanlar sadece hastalanıp ölmedi. Milyonlarcası da işini, gelirini kaybetti. Salgın başladığında dünyada 25 milyon insanın işsiz kalabileceği öngörülüyordu. Mayıs sonu itibarıyla bu öngörülerin ne derecede “iyimser” olduğu ortaya çıktı. Sadece Hindistan’da nisan ayında 122 milyon insanın işini kaybettiği ifade ediliyor. ABD’de salgın döneminde işsizlik ödeneğine başvuranların sayısı 39 milyona ulaştı. Türkiye’de ise salgın döneminde işsiz kalan sayısı 5 milyonu aştı.

Kısacası 3 ay içinde salgının başında öngörülenin on katından fazla insan işini, gelirini kaybetmiş durumda. Üstelik bu veriler çoğu kere kayıt altındaki sektörleri, iş-güç sahiplerini ve çalışanları işaret etmekte. Salgınla birlikte doğrudan ya da dolaylı şekilde işini, gelirini kaybeden insan sayısı çok daha fazla…

Gelinen noktada salgın dünyanın bazı bölgelerinde hız keserken bazı bölgelerinde ise artış gösteriyor. Hız kesen bölgelerde “normale dönüş” altında duran çarklar “dönmeye” başladı bile. Henüz işini kaybetmemiş olanlardan “yeni koşullar” altında çarkları çevirmesi bekleniyor. Bu arada virüs nedeniyle insanlar hastalanmaya ve ölmeye devam ediyor. Salgının şiddetlendirdiği ekonomik kriz sonucu işini, gelirini kaybeden yüz milyonlarca insanın nasıl “normale” döneceğine ilişkin ise açıklanmış yol haritaları ya da sahici etkin destek programları yok. Kervan yolda düzülür mantığı egemen durumda.

Oysa ortada ekonomik ve sosyal bir yıkım var. Yıkımın sorumlusu olarak ise ortada hiç kimse yok! Dünyanın hiçbir yerinde sınıfta kaldığını söyleyen tek bir devlet yönetimi dahi görmüyoruz. Sorumluluğu üzerine alan tek bir hükümet temsilcisi dahi ortaya çıkmıyor. Rakamlar yukarıda. İnsanlar hastalandı, öldü, işsiz kaldı, gelirini kaybetti. Yarının ne olacağı da belirsiz! Ve bütün bunların bir sorumlusu yok, öyle mi?

Dünyadaki bütün kapitalist düzen temsilcileri, hepsi başarılı olduğunu iddia ediyor. ABD’de ölüm sayısı 100 bini aştı. Trump yine de süreci iyi yönettiği iddiasında. Önlemleri almasa üç katı insan ölürmüş! Erdoğan yönetimi zaten hep destan yazıyor. Bütün dünya salgında yerle bir olurken Türkiye yine yükseliyor ve parlıyormuş! Kısacası kimse yoğurdum ekşi demiyor.

Peki, kimsenin yoğurdu ekşi değilse dünyanın ağzındaki bu ekşiliğin nedeni nedir?

Deprem değil çürük bina öldürür misali bizleri öldüren ve işsiz bırakanın Covid-19 değil kapitalizm olduğunu biliyoruz. Dönüşüm bu kabulle başlayacak.

Iraklı eylemcilerden ABD’li protestoculara: “Ortak düşmanımız ABD emperyalizmidir”

0

Irak’ın başkenti Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nı işgal eden eylemciler, 2 Haziran günü ABD’deki ulusal ayaklanma dalgasıyla dayanışmalarını ilan eden bir açıklama yayımladı. Bu açıklamanın Türkçesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bağdat’tan Minnesota’ya dek, dünyanın bütün ezilmiş ve yoksul halkları bir ve aynı mücadelenin militanlarıdır.

Hepsi de kapitalizmden kaynaklanan ırkçılığa, baskıya ve sömürüye karşı mücadele eden Birleşik Devletler halkına ve işçilerine en içten dayanışmamızı gönderiyoruz.

Kapitalist sistem, artık dünya ölçeğinde ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek durumda değil ve taleplerimizi de ırkçılığı ve savaşları kullanarak engellemeye çalışıyor.

Biz, Irak halkı, ABD hükümeti tarafından Irak’a getirilen mezhepçi ve ırkçı sistem yüzünden öldürülüyoruz. ABD ile Irak’taki ezilen ve yoksul halkların ortak düşmanı Birleşik Devletler ve onun emperyalist sistemidir.

Ekim ayından bu yana Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nı sisteme karşı işgal eden militanlar olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki erkek ve kadın kardeşlerimizin yanındayız.

Mezhepçiliğe, ırkçılığa ve kapitalist sistemin bütün baskı biçimlerine karşı mücadelemizi birlikte sürdürelim. Bunları birlikte yok edelim!

Sosyal adalet, sosyal eşitlik, özgürlük ve sosyalizm için birlikte savaşalım.

Tarihte bu ay: Ekim Devrimi’nin Türkiyeli şairi Nazım Hikmet hayatını kaybetti

0

Türkiye solunun kendi içinde yaşadığı teorik-politik ayrışmalar, yansımasını doğrudan doğruya Nazım Hikmet gibi bir figürün sahiplenilme tarzında bulmuştur. Kimisi Nazım’ın Mustafa Kemal’in biraz solundaki sadık bir takipçisi olduğunu, onun davasının Kemalizm’in sözde bağımsızlık istemleriyle iç içe geçtiğini, dolayısıyla onun saf bir ulusalcı olduğunu ileri sürer. Kimisi Nazım’ın, 1920’lerin ikinci yarısında Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin uluslararası komünist harekete kabul ettirdiği sınıf işbirlikçi, resmî bürokratik hattın şaşmaz bir takipçisi olduğunu iddia eder. Kimisi Nazım’ı siyasal perspektiflerinden koparır ve onu salt estetik bir açıdan, yalnızca şairliğiyle değerlendirir.

Nazım’ın başına gelen, bütün büyük figürlerin başına gelendir: ölümünün ardından mirasının çarpıtılması. Nasıl ki bir dönem, Vietnam’da yoksul köylüleri öldürmeyi reddettiği için Muhammed Ali’yi hapis, yoksulluk, boks lisansının elinden alınması gibi yaptırımlarla sınamış olan ABD egemenleri, Ali’nin ölümünün ardından timsah gözyaşları dökmüş ise; Nazım da hayatı boyunca Türkiye devletinden yalnızca hapis, işkence, takip ve sürgün görmüş ama öldükten sonra İslamcı-muhafazakâr milletvekillerinin bile “vatan evladı” olarak andığı bir şair olmuştur. 

Bu bağlamda Nazım’ın mirasının ne olduğunu belirlemek önemlidir. Öncelikle o işçi sınıfına ve sosyalizme inançlı bir şair olarak ölmüştür; yani Kemalizm’in burjuva projeleriyle anılması haksızlık olur. İkincisi o, Stalinist bürokratizme ağır eleştiriler getirmiştir. Öyle eleştiriler ki TKP’nin önderi Şefik Hüsnü, Komintern’den Nazım’ın suikasta uğratılmasını talep edecektir! Üniversiteyi SSCB’de okuyan Nazım, gençliğinde bir Troçki hayranıydı ancak Türkiye’deki bir devrimci Marksist partinin eksikliği, onun Troçkizm’le asla buluşamamasına neden oldu. Stalin’in ölümünün ardından onu radikal bir biçimde eleştiren bir şiir kaleme aldı. Ancak Nazım’ın anti-Stalinist eleştirisinin pik yaptığı eseri İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu? isimli tiyatro oyunudur. Dönemin Stalinist SSCB Kültür Bakanı Ekaterina Fruntseva, bu oyunun oynanmasını yasaklar.

Nazım’ı bir şair olarak yaratmış olan uluslararası atmosfer, 1917’de Rusya işçi sınıfının iktidara el koymasıyla şekillenmişti. Nazım, Ekim Devrimi’nin idealleriyle yetişmiş olan bir kuşağın çocuğuydu. Ölene kadar bu ideallerine bağlı kaldı.

Salgın döneminde çocuk istismarını aklama çabası

0

Çocuğun cinsel istismarının evlilikle affedilmesi fikri senelerdir önümüze sürülüyor. Son olarak bu öneri, nisan ayında, insanlık olarak salgınla mücadele ettiğimiz bir dönemde tekrar karşımıza çıktı. TBMM Genel Kurulu gündeminden son anda çıkarıldığı iddia edilen bu değişiklik teklifi, çocuğun cinsel istismarının belli koşullar altında cezasız kalabileceğini öngörüyordu. Buna göre, suç, 14 yaşına girmiş çocuğa karşı kendisinden en fazla 15 yaş büyük olan biri tarafından işlendiği takdirde mağdur ve fail evlenirse ceza ertelenecek, yani suçlu cezasız kalacaktı.

Düzenlemedeki “14 yaşına girmiş” ifadesi de ayrıca dikkat çekmekte. Nitekim 14 yaşına girmek, 13 yaşında olmak anlamına gelir. Kamuoyu karşısında 13 yaş denildiğinde daha büyük tepki göreceği düşünüldüğü için metnin bu şekilde yazıldığı da gözden kaçmamalıdır.

Değişikliğin her an yeniden meclisin önüne getirilebileceği, bu fikirden vazgeçilmediği ve nabız yoklaması yapıldığı ortada. Bunu anlayabilmemiz için elimizde pek çok veri var. İlk olarak, bu değişiklik teklifi 2016 yılında da karşımıza çıkmış, kadın mücadelesiyle geri püskürtülmüştü[1]. Kadınlar başta olmak üzere neredeyse tüm toplumun buna açıkça karşı olduğu dört yıl önce gösterilmesine rağmen aynı düzenleme tekrar gündeme getirildi. Hatta önerildikleri dönemler bakımından da benzerlik var. Değişiklik ilk olarak darbenin etkilerinin en yakıcı şekilde hissedildiği ve gündemin dolu olduğu bir dönemde ortaya atılmıştı. Şimdi de tüm dünyanın pandemiyle boğuştuğu bir dönemde ortaya çıktı. Bunlara rağmen, ikisine de büyük bir tepki doğdu. Ancak hâlâ kamuoyu yoklaması devam ettiriliyor.

Bir akademisyen(!) televizyona çıkarak 12-17 yaş aralığındaki kız çocuklarının “süper kadın” vücuduna sahip olduğunu ve çocuk doğurması gerektiğini savundu. Devamında, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, katıldığı bir yayında, 14-15 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesinin normal olduğunu ve 15 yaşındaki çocuğun cinsel olgunluğa eriştiği için rızasının kabul edilmesi gerektiğini iddia etti. Bunun üzerine, AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Hamdullah Arvas, “15 yaşında bir genç istediği gibi flört yapsın, zina yapsın ama kendi rızası dahilinde evlenince siz sapıksınız, yobazsınız hadi oradan. Fatih Erbakan” şeklindeki sözleri sosyal medya hesabında alıntıladı.

Erkekler kadınların ve kız çocuklarının hayatları hakkında konuşmakta; yayınlara çıkarak erken yaşta evlendirilmiş kişilerin mutlu olduklarını, tıpla hiçbir ilgileri olmadığı halde bunun tıbbi olarak daha uygun olduğunu iddia etmekte. 18 yaş altı doğumlar, çocuğun bedeni bu dönemde doğum yapacak durumda olmadığı için ciddi riskli olarak kabul edilir. “Anneannelerimizin, babaannelerimizin erken evlendikleri için mutlu olduklarını” iddia edenler bir kere bile dönüp onlara sormuş mu? Bu yaşta evlendirilen kız çocuklarının okuldan dahi koparıldığı bilinirken, rızalarının bulunduğu nasıl iddia edilebilir?

Dünyanın tehlikeli salgın hastalıkla boğuştuğu bir dönemde, çocuklara çocuk doğurtmak için tüm gücüyle uğraşan zihniyet, artık elini kadınların ve çocukların üzerinden çekmeli. Yüzyıllardır bu zihniyete karşı mücadele eden ve binlerce kazanım elde eden kadın dayanışması, mücadelesinden asla vazgeçmeyecek. 


[1] https://www.gazetenisan.net/2016/12/tecavuzun-evlilikle-aklanmasi-onergesi-geri-cekildi-ama-mucadelemiz-bitmedi/

Ekonomide dipten dönüş mü?

0

Mart ayı ortası itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz rezervlerinin -zorunlu karşılık olarak tuttuğu döviz dışında- sıfırlandığı görüldü. Dolayısıyla, pandemiye sadece hazırlıksız değil aynı zamanda parasız yakalandık. Bankaların kredi dağıtabilmesi için para basan TCMB döviz açığı için de diğer merkez bankalarıyla takas anlaşması yapmak üzere harekete geçti. Bir buçuk aydır takas yoluyla TL karşısında döviz alabileceği bir ülke ararken Katar ile 15 milyar dolarlık anlaşma yapıldığı duyuruldu. Doların 7’nin altında tutulması için böyle bir takas haberinin gelmesi gerekiyordu. Fakat algıdan öteye geçmeyecek, sadece bilançoda sanal bir şişkinlik yaratma pahasına alınan parayı (54 milyar Katar riyali) dolar cinsinden dillendirdiler. Oysaki TCMB’nin ihtiyacı dolar, avro ya da sterlin gibi rezerv para birimleri. Ancak bu şekilde ihtiyacı olduğu döviz rezervlerine kavuşabilir. Böylelikle 169 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcun ödenmesi için güven verebilir ve ancak bu şekilde TL’nin önlenemez değersizleşmesini durdurabilir.

Sermaye kontrolleri

Dalgalı döviz kuru politikası uygulayan Türkiye, özellikle kriz ortamında her şeyin dolara çevrilmesiyle iyice güvensiz liman haline gelen TL’nin, neredeyse tüm para birimleri karşısında değersizleşmesinin önüne geçmek için yapabileceği tüm para politikalarını tüketti. Elde başka silah kalmadığından dolayı son üç aydır uyguladığı çeşitli sermaye kontrollerini yoğunlaştırdı. Bu kapsamda 4000’den fazla ithal ürüne ilave gümrük vergisi getirildi. Dövizde kambiyo vergisi 2/1000’den 1/100’e çıkarıldı. Bunların yanında Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BBDK) tarafından mayıs başında üç yabancı bankaya TL yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle döviz-TL takas yasağı getirdi. Bunun üzerine Avrupa’nın en büyük menkul değer saklama clearing* kuruluşu Euroclear ve Clearstream, TL ile yapılan takas işlemlerini durduklarını açıkladı. Tüm bu yaşanan sürtüşmeler Hazine Bakanlığı’nca “Londra’dan ekonomimize saldırı var” şeklinde lanse edildi. (Ayrıntılar için gazetenisan.net adresi üzerinden “Londra Saldırısı” yazısına bakabilirsiniz.) BDDK önce üç bankaya koyduğu yasağı kaldırdı. Ardından utangaç bir yazıyla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı.

Sermaye kontrolü için atılan adımlardan hızlıca geri dönmek dünya finans kapitaline ne kadar bağımlı olduğumuzun güzel bir göstergesi oldu. İlave gümrük ve döviz kambiyo vergileri de geçici süreler için getirildi. Tüm bu önlemler, dövize kaçışın önünü kesmek için alınıyor. Fakat unutulan bir şey var, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faiz hem de döviz aynı anda kontrol edilemez. Dolayısıyla günü kurtarma adına yapılan sermaye kontrolleri arttıkça paranın yastık altına kaçışı hızlanıyor. Dış kaynaklı bir ekonomik kriz her zaman rejimin işine gelse de dövizin yükselmesi uygulanan ekonomik politikaların bir sonucu olarak karşımızda duruyor. Emperyalizmden kopmayarak onun çizdiği sınırlar içinde kalındığı müddetçe krizler ülkenin peşini bırakmayacak.

İthalat cenneti Türkiye

TL’nin dolar karşısındaki değerinin bu denli düşük olduğu bir ortamda turizmin ve ihracatın patlama yapması gerekirken pandeminin gelmesi iki sektörü de vurdu. Zaten değersizleşen TL karşısında ithalat yapmamız zorlaşırken bir de binlerce ürüne gümrük vergisinin getirilmesinden sonra Hazine Bakanı Albayrak’ın “Birileri ülkemizi ithalat cenneti yapmaya çalıştı” söylemini “dış saldırı” retoriğinin bir devamı olarak okumak gerek. Bu söylemin içinin boş olduğu o kadar açık ki; Türkiye 1947’den beri dış ticaret açığı veren bir ülke. Bu durum kader değil, dış kredi finansmanına bağlı büyüme modelinin bir sonucu. Yani sermaye birikimi yetersiz bir ülkenin emperyalizme bağlı ekonomi politikalarının sonucu, ithalat cenneti olmaktır zaten. Sadece bugün değil ithal ikameci dönemde bile (60’lar ve 70’ler) ithalatımız ihracatımızdan fazlaydı. Özellikle AKP hükümetleri döneminde dış ticaret açıklarının rekor kırdığı istatistiklerden görülebilir. “Bize saldırıyorlar” dedikleri bankalara en ufak taviz vermeden dış borcu faiziyle kuruşuna kadar ödeyip ülkenin ithalat cenneti haline getirilmesi ve sanayisinin bile ithalata bağlanması AKP ve öncesi hükümetlerinin bilinçli uyguladıkları politikaların sonucudur.

2008 krizi nasıl ki teğet geçmediyse, 2008 krizinin yeni bir aşaması içindeyken gelen pandeminin etkileri de teğet geçmedi ve geçmeyecek. Dipten dönüş yerine birden fazla dip yapacağımız kaotik bir süreç bu. Dış borç, döviz ihtiyacı, işsizlik ve bütçe açığı gibi çözülmesi gereken acil sorunlar pandemi sonrasına sarkacak kadar büyük. Bu süreç içinde küçük, utangaç sermaye kontrolcükleri yerine bankaların kamulaştırılmasıyla beraber, dış borç ödemeleri iptal edilerek elde edilecek kaynak iç sanayinin geliştirilmesinde kullanılmalı ve böylece tam sermaye kontrolü sağlanarak planlı bir ekonomiye geçmek gerekmektedir. Yoksa bugün olduğu gibi yarının faturasını da işçi ve emekçilere kesecekler.

*Menkul kıymetlerin ihraç edilip hak sahibi bazında hesaplarda tutulduğu ve el değiştirdiği, bunlara ilişkin hakların tesis edilerek sermaye piyasası araçlarının kaydedildiği, kayıtlarına hukuki sonuçlar bağlandığı kanunla bu görevi üstlenmiş finansal yapılardır. Türkiye’deki muadili Takas Bank’tır.

Kayyum politikasına son!

0

Pandemi süreci ülkenin gündeminde yer alan ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk gibi birçok meseleyi daha da açığa çıkarırken, baskı politikaları bu sorunların üzerini örtercesine hükümetin güçsüzlüğünü savuşturmanın bir aracı oldu. Antidemokratik uygulamaların hız kesmeden devam etmesi için iktidarın salgına ihtiyacı yoktu elbette! Ancak pandeminin yarattığı ülkeye özgü birçok sorun kangrenleşirken; birlik ve beraberlik söyleminin, rıza üretiminin yine başta muhalif belediyeler olmak üzere Kürt siyasi hareketine yapılan saldırılar üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması, iktidarın her sıkıştığı anda başvurduğu imdat freni gibi.

Nisan ayında HDP’li Batman Belediyesi ve Diyarbakır’ın Silvan, Lice, Ergani ve Eğil ilçe belediyeleri dahil beş belediyeye kayyum atanmıştı. Mayıs ayında ise bu süreç Iğdır, Siirt ve Siirt’e bağlı Baykan, Kurtalan ve Muş Altınova belediye başkanlarının gözaltına alınarak kayyum atanması ile devam etti. Atanan kayyumlar da o ilde görev yapan valiler veya kaymakamlar. Yani 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından HDP’li 65 belediyeden 45’ine kayyum atandı. 21 belediye eşbaşkanı halihazırda cezaevinde ve son gelişmelerle birlikte HDP’nin elinde kalan belediye sayısı sadece 12. Kayyum atamaları sonrasında yapılan protestolarda HDP’li vekillere sert bir biçimde müdahale edilmesi de hükümetin hiçbir hukuki gerekçesi olmayan bu uygulamaya dönük itirazlara tahammülünün olmamasından kaynaklanıyor.

Öyle bir rejimde yaşıyoruz ki, iktidar en temel hak olan seçme ve seçilme hakkını seçilmişleri içeri atarak hiçe sayabiliyor. Hiçe saymakla kalmayıp, seçilmiş belediyeleri atama yoluyla kontrol altına alıyor. Bu kontrol süreci belediyenin tüm kaynaklarına el koymak, o belediyeyi borçlandırmak ve haksız harcamalar (seçim çalışmalarına belediye kaynaklarının aktarımı, aşırı lüks makam odaları, etrafa dağıtılan rant vb.) yapmakla devam ediyor. En son Mardin Belediyesi’ne atanan kayyumun icraatı bunun bir örneği. Kayyum yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, 18 taşınmazı 18 milyon TL muhammen bedelle satılığa çıkardı. Mardin Büyükşehir Belediye Meclisi’nin HDP Grup Sözcüsü Mehmet Ali Amak’a göre kayyum döneminde 6 milyon geliri olan belediye iştiraki MARSU 620 milyon TL borçlandırıldı, belediyenin 63 milyon TL olan borcu ise 406 milyon TL’ye çıkarıldı. Şimdi bu borçların kapatılması için taşınmazlar satılığa çıkarılıyor.

Halk sağlığı üzerindeki tehdidin hâlâ sürdüğü, salgının devam ettiği şu günlerde çoğunluğu Kürt siyasetinden olan siyasi tutsakların infaz yasası kapsamında salınmamış olmaması, hatta daha fazla sayıda siyasetçinin gözaltına alınarak içeri atılmakla tehdit edilmesi demokratik hakların tamamen zapturapt altına alınması anlamına gelmektedir. Kayyum politikasına derhal son verilmeli, kayyum atanan belediyeler seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmeli, tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalı, siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

“Normale dönüş” için hazır mıyız?

0

Erdoğan iktidarı, gerçek bir karantina için emekçi halk adına gerekli ekonomik önlemleri almak yerine, “normale dönüş” için adımları sıklaştırdı. Oysa boş söylem ve temennileri bir kenara bırakırsak, salgın ne ülkemizde ne de dünya çapında kontrol altına alınmış durumda. Ancak hükümetler ekonominin patronlar lehine çalışmaya devam etmesi için emekçileri işyerlerine geri çağırmaya başladı. Türkiye’de de haziran ayı içinde “normalleşme” süreci kapsamında işletmeler çeşitli düzeylerde açılmaya başlıyor. Patronların ve bir avuç zenginin çıkarlarına dokunmamak adına, “pandemi bitiyor, normale dönüyoruz” denilerek emekçi halk sonu belirsiz bir maceraya sürükleniyor.

“Harikalar diyarında” yaşamını idame ettiren Damat Bakan, ekonomik desteklerin çarpan etkisiyle 600 milyar TL’yi aştığını iddia ederken, emekçi ve yoksul kitleler görülmemiş bir ekonomik buhranın içine yuvarlanmış durumda. Pandemiden önce başlamış olan ekonomik kriz, küresel salgınla birlikte eşi görülmedik bir sosyal yıkımı beraberinde getirdi. Devasa işsizlik oranları, katlanılmaz hale gelen hayat pahalılığı, sefalet koşullarını dahi sağlayamayan kısa çalışma ödenekleri ve ücretsiz izin yardımlarıyla hayatta kalabilme çabası… 18 yıllık AKP iktidarlarının “dünyaya kafa tutan”, “güçlü ve büyük” Türkiye’sinin özeti işte bu kadar açık ve net.

İçinde bulunduğumuz bu durumun “Allah vergisi”, kaçınılmaz bir kaderin tecellisi değil Saray rejiminin politik tercihlerinin bir sonucu olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor. 18 yıllık yönetimin sonucunda Hazine’nin tam takır hale gelmiş olmasını şimdilik bir kenara bırakalım. İşsizlik Fonu’nun bu dönemde tüm işsizlere açılması, yap-işlet-devret adlı hortumculuğun durdurulması, bankalara ve süper zenginlere konulacak birtakım olağanüstü vergiler ve dış borç ödemelerinin durdurulması gibi acil ve basit önlemlerle dahi emekçi halkın nefes almasını sağlayacak imkânlar hızla yaratılabilirdi. Bunun yerine Saray rejimi, salgın gerçek anlamda son bulmadan emekçileri sokağa sürmek ve “maske, mesafe ve temizlik” tembihlemesinden öte bir adım atmadı. 18 yıllık patron dostu, işçi düşmanı, yağmacı zihniyetten başka bir formül de beklenemezdi!

AKP yönetimi, sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın emekçi kitlelerde biriktirdiği öfkenin farkında. Bu nedenle, bunca yıllık deneyimle ustalaştığı “kaos ve dehşet” politikasını yükselterek, emekçilerin gerçek gündemini ve tepkisini dağıtmanın peşinde. Bu amaçla, muhalefetin “ezanları susturmak, bayrakları indirmek” amacında olduğu yönündeki bilindik ve sıkıcı söylem yeniden ön plana çıkarıldı. Bu çerçevede, AKP’nin, destekçisi MHP ile saldırdığı ilk adres yine HDP oldu. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alma, gözaltı ve tutuklamalara maruz bırakma politikası istikrarlı bir şekilde sürdürülüyor. Pandemi bahanesiyle, sendikal faaliyetler, grev ve toplu sözleşme yapabilme hakkı keyfi biçimde askıya alınıyor. Bu baskıdan Millet İttifakı’nın belediyeleri de payına düşeni alıyor ve iş yapmalarının önlenmesi için mümkün olabilecek her türlü engel önlerine çıkarılıyor.

Hep söyleyegeldiğimiz gibi, hükümetin baskı politikalarını artırması gücünü değil aczini ortaya koyan bir göstergedir. Toplumsal rıza üretemediğinin bilincinde olan Saray yönetimi, sopayı kullanarak varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmenin telaşında. Siyasetteki çürümüş dengeyi değiştirebilecek yegane seçenek ise, emekçilerin ve ezilenlerin bu sahneye örgütlü müdahalesinden başka bir şey değil. Sendikaların ve tüm emek örgütlerinin acil bir eylem planı etrafında bir araya gelmesini bu nedenle ısrarla vurguluyoruz. Bu yöndeki en mütevazı çabalara dahi tüm gücümüzle katkı sunmaya devam edeceğiz.

ABD’de ırkçılık karşıtı isyan! George Floyd için adalet!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE), George Floyd’un ABD’de polis şiddeti nedeniyle ölümü ve ertesinde ülkede yükselen ırkçılık karşıtı seferberliklerle ilgili yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

46 yaşındaki Afrikalı-Amerikalı bir işçi olan George Floyd, 25 Mayıs’ta Minneapolis’teki kamu karayolunda ırkçı bir polis memuru tarafından boğuldu. Bu sırada diğer memurlar da olaya müdahale etmeye çalışan bir grup insanı kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Tutuklamayı görüntüleyen birkaç videonun da açıkça ortaya koyduğu gibi Floyd ne silahlıydı ne de bu keyfi ve ırkçı tutuklamaya karşı direnmişti. Irkçı polisler Floyd’u kelepçeledikten sonra yere fırlattılar ve polis memuru Derek Chauvin, Floyd’un boynunu on dakika boyunca asfalta diziyle bastırdı ve Floyd bilincini kaybedince bile durmadı. Bu suç yoldan geçenler tarafından filme alındı ​​ve tüm dünyada milyonlarca insanı öfkeyle doldurdu. “Nefes alamıyorum” çığlığı sonraki günlerde binlerce protestocu tarafından yükseltildi.

2014 ve 2015 yıllarında Ferguson ve Baltimore’da gerçekleşen ırkçılık karşıtı isyanlara benzer bir şekilde “Adalet yoksa barış da yok” sloganıyla ülke çapında büyük protestolar patlak verdi. Kalabalıklar ilk önce Minneapolis sokaklarında, sonra da ülkenin büyük şehirlerinin çoğunda baskıcılara ve pandeminin sonuçlarına karşı sokaklara döküldü. Katil Chauvin’in evinin çevresi, Ulusal Muhafızlar onlara saldırana dek protestocular tarafından kuşatıldı. Floyd’un katillerinin görev yeri olduğu varsayılan polis binası Perşembe günü ateşe verildi. Ayrıca büyük yağmalar gerçekleşti.

Bazı eylemlerde polis provokatörlerinin olası rolünü bir kenara koysak bile baskının sembolik merkezlerine yapılan saldırılar büyük bir etki yarattı ve seferberlik ülkenin geri kalanına yayıldı. Genç Breonna Taylor’ın yakın zamanda ırkçı polisler tarafından öldürüldüğü Louisville’de büyük protestolar gerçekleşti ve polis saldırısında yedi kişinin ateşli silahlar sonucu yaralandığı bildirildi. Minneapolis’teki CNN muhabiri siyahi Omar Jiménez’in tutuklanmasının yanı sıra çeşitli şehirlerdeki kameramanlara ateş açılması ve diğer saldırılar, polisin basına yönelik belirgin bir saldırı içerisinde olduğunu gösterdi.

29’u Cuma günü, yüzlerce protestocu Trump’ın bulunduğu Beyaz Saray’ın önünde toplanma yasağına meydan okudu. “Göze Göz” gibi sloganların olduğu pankartlar, New York, Los Angeles, Chicago, Phoenix, Oakland, Houston, Atlanta, Detroit, Las Vegas, San Jose ve Memphis’teki genç protestocuların radikalleşmiş ruhunu yansıtıyor. Mississippi’nin küçük kasabası Petal’de belediye başkanının Floyd’un cinayetini savunmasının ardından yüzlerce insan başkanın istifa etmesi için sokaklara döküldü. İşçiler de baskıya karşı direndiler: Minneapolis ve Brooklyn’de otobüs şoförleri çevik kuvvet polisini taşımak için kullanılan otobüsleri sürmeyi reddettiler. Sendikaların ırkçılık karşıtı mücadele ile dayanışma içinde ulusal düzeyde harekete geçmesini talep etmek önemlidir. Sendikal bürokratlar bu talebi reddederse, onları alaşağı etmek gereklidir.

Sağcı Trump protestocuları vurma çağrısı yaptı

Trump’ın olaya ilk tepkisi ihtiyatlıydı; Floyd ailesinin yanında olduğunu söyleyip federal bir soruşturmayla Floyd için adalet sağlanacağını garanti ediyordu. Ancak halk seferberliklerinin giderek büyümesi karşısında Trump’ın faşist inançları da kendini gösterdi. 29 Mayıs sabahı, protestoculardan “haydutlar” diye bahsettiği ve gerekirse orduyla “düzeni” sağlama tehdidinde bulunduğu bir tweet paylaştı ve hatta Miami’den ırkçı polis şefi Walter Headley’nin 1967 yılında söylediği ve protestolara karşı askeri ve paramiliter şiddeti kullanmaya yönelik açık bir teşvik anlamına gelen “yağma başlarsa silahlar ateşlenir” cümlesini de alıntıladı.

Ülke başkanı sadece baskı organlarının acımasız yöntemlerine yeşil ışık yakmakla kalmıyor, aynı zamanda neo-Nazi paramiliter gruplara ve beyaz ırkçılara da mesaj gönderiyor. Kimliği belirsiz bir saldırgan Minnesota’da bir protestocuyu vurup yaraladı. Denver’dan da en az bir ateş açma olayı bildirildi. Kolluk kuvvetlerinin ırkçılık karşıtı gösterilere katılan eylemcilere gösterdikleri muameleler ve şiddetli saldırılar ile hükümet binalarını çevreleyerek pandemi önlemleri karşıtı eylem yapan silahlı aşırı sağcı ırkçı gruplara sağladıkları koruma arasındaki karşıtlık oldukça gözle görülür.

Trump’ın silahların ateşlenmesini teşvik ettiği mesajı bazı Demokratlar tarafından eleştirilirken Twitter da mesajın görünürlüğünü kısmen azaltarak sosyal ağların düzenlenmesi adına zaten yasal girişimler başlatmış olan ırkçı devlet başkanını bu cezai yaptırımla iyice rahatsız etmiş oldu. Ancak yönetici sınıf içerisinde bir krizin derinleşmesini engelleyen temel faktör Demokratların aslında baskı ve düzenin sağlanması yönünde gösterdikleri iradedir.

Demokratlar, düzen partisinin liberal bileşeni

Minnesota’nın Demokrat partili eyalet valisi, Ulusal Muhafızların devreye sokulmasının önünü açmak için eyalette acil durum ilan etti ve 500 asker Perşembe gecesi şehirde konuşlandı. Trump ise “solcu radikaller” olmakla suçladığı Demokratlara saldırdı ve eyaletin daha da fazla askeri kontrol altına alınmasıyla tehdit etti. Demokrat partili olan Minneapolis Belediye Başkanı da Ulusal Muhafızların görevlendirilmesini istedi. Eylemlilikler sayesinde fiili olarak etkisini kaybeden sokağa çıkma yasağı uygulaması da devreye sokuldu.

Eski Devlet Başkanı Obama ise soruşturma yapılması gerektiğini söylese de Floyd’un ölümünü cinayet olarak sınıflandırmayı reddetti. Mesajını, “zor görevlerini olması gerektiği şekilde yerine getirmekten gurur duyan polis güçlerine mensup kadın ve erkeklerin çoğunluğunu tebrik ederek” bitirdi. “Irkçılık” kelimesini titizlikle kullanmaya özen gösterdi ve baskıcı kolluk kuvvetlerini övdü. Eski Sosyal Demokrat aday Sanders ise, siyahi insanlara karşı gerçekleştirilen sistematik ırkçılığı ve polis şiddetini eleştirdi ve cinayete karışan tüm polis memurlarının tutuklanmasını istedi. Gelecek dönemde polis gözetimindeyken yaşanan bugüne kadar yaşanan tüm ölümlerin soruşturulmasını istedi ve Trump’ı polisi ateş açmaya teşvik ettiği için eleştirdi. Ancak devam eden seferberliklerle dayanışma ya da seferberlikleri ilerletme çağrısı yapmadı.

Demokratların güncel devlet başkanı adayı Joe Biden, cinayet kelimesini kullanmadan ırkçılığı eleştiren ve kitleleri sakin olmaya çağıran kapsamlı bir açıklama yaptı. Biden’ın kampanyasının temel taşıyıcı direklerinden biri olan Demokrat Minnesota valisi Amy Klobuchar’ın maskesi ise bu krizle beraber düştü. Savcı olarak görev yaptığı yıllarda Minnesota’daki ırkçı polisler lehine aldığı kararlardan dolayı Klobuchar zaten siyahi nüfus tarafından desteklenmiyordu. Floyd’un öldürülmesinin ardından, Klobuchar’ın Minneapolis’teki polis vahşetini örtbas etmedeki rolü geniş çapta duyulmuş oldu.

Salgına verilen cevap nedeniyle Trump ile karşı karşıya gelen New York Valisi Demokrat Cuomo, “yangınları ve soygunları” kınarken protestocuları desteklediğini söyledi. Saf demagoji ve çifte söylem: kendi eyaletinin aynı diğer eyaletlerde olduğu gibi ırkçı olan polisini şiddet kullanarak protestoları bastırmakla görevlendirildi.

ABD: Irkçı bir devlet

Floyd’a karşı işlenen bu iğrenç suç, dünyadaki en büyük kapitalist ve emperyalist iktidar rejiminin hem ırkçı karakterini hem de oldukça sınırlı burjuva demokrasisini bir kez daha gözler önüne seriyor. Amerika Birleşik Devletleri yüzlerce yıllık kölelik sistemi temelinde bir güç olarak yükseldi ve 1960’lara kadar ırk ayrımı sayılabilecek ırkçı ayrımcılık yasalarını korudu. Pek çok eyalet, hala siyahi nüfusun oy kullanma hakkını gasp etmek için tasarlanmış politikalar uyguluyor. 2000 yılına kadar ırklar arası evlilik Alabama eyaletinde yasadışı idi. Siyah çocukların üçte biri yoksulluk içerisinde yaşıyor; siyahların kişi başına geliri beyazlardan on kat daha az. Siyahi nüfusun %27’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Siyah nüfus içerisindeki %10’dan fazla olan işsizlik oranı beyaz nüfusun işsizlik oranının iki katından fazla. 2017’de yapılan bir araştırma, ABD’deki iki milyondan fazla mahkûmun üçte birinin siyah olduğunu gösterdi. Siyahi mahkûmların oranı beyaz mahkumların oranının altı katı, Latin kökenli mahkûmlarının oranın ise iki katı. Düşük gelirli siyah bir adamın hayatının herhangi bir noktasında hapse atılma olasılığı %50’nin üzerinde. Her iki grupta da uyuşturucu kullanım oranı aynı olmasına rağmen, uyuşturucu kullanımı nedeniyle siyahlar beyazlardan 6 kat daha sıklıkla cezai yaptırıma uğruyorlar. Kolluk güçleri gözetimindeyken cinayete kurban gitme oranı yerli halk arasında her 1 milyon kişi arasında 10,13 iken siyahi nüfusta bu sayı 6,6, Latin kökenli nüfusta 3,23. Beyaz nüfus için ise bu oran 2,9.

KKK (Ku Klux Klan) gibi ırkçı gruplar, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında binlerce siyah insanı linç ettiler. Savaş sonrası dönemde ırkçı kriterlere dayanan devlet terörü politikaları uygulandı. Cointelpro adı verilen FBI programı, öncelikli olarak entrizm, kriminalizasyon ve fiziksel yok etme yoluyla yerli ve siyahi halk hareketlerinin ve örgütlerinin tasfiyesini sağladı. Irkçılık karşıtı önder Malcom X, hareket içerisinde FBI’ın hizmetindeki hainler tarafından öldürüldü. Ülkenin en eski politik tutuklusu, 44 yıldır hapiste olan Sioux yerli halkının lideri Leonard Peltier’dir. Irkçı şiddetin en etkileyici anlarından biri 13 Mayıs 1985’te Philadelphia’daki siyahi bir mahalleye polis tarafından düzenlenen bombalama idi. Bombalama sonucu altmış ev yerle bir olmuş ve on bir kişi ölmüştü. Savaş benzeri özelliklere sahip saldırı, MOVE isimli siyahi örgüte yönelikti.

Irkçı polis şiddeti cezasız kalmaya devam ediyor. Yakın geçmişte Georgia eyaletinde Amaud Arbery’i öldüren ırkçı paramiliterler, sadece cinayeti filme almakla suçlandılar, çünkü bu cinayet bu yüzden yaygın tepkinin hedefi haline geldi. Kentucky’de son yaşanan Breonna Taylor cinayetinde hiçbir polis memuru suçlanmadı. Ne Eric Garner 2014 yılında New York’ta ırkçı polis tarafından boğulduğunda, ne de aynı yıl Ferguson’da Michael Brown gene polisler tarafından öldürüldüğünde, hiçbir polis memuru hakkında kovuşturma yapılmadı.

Floyd’un katili ırkçı polis memuru Chauvin, ülke çapında üç gün süren yoğun protestoların ardından gözaltına alındı. Bu durum halk seferberliğinin baskısı altında gerçekleşen ve o kadar istisnai bir durumdu ki, savcılar bunun bir polis memuruna karşı şimdiye kadar yapılmış en hızlı suçlama olduğunu doğruladılar. Ancak istisnalar kaideyi bozmuyor: Chauvin üçüncü derece cinayetle, yani “kasıtsız adam öldürmekle” suçlanıyor. Bu arada burjuva medya “cinayet” kelimesini kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor.

Irkçılık karşıtı uluslararası dayanışma!

Irkçılık, başlangıcından beri kapitalizmin doğal bir belasıdır. Köle ticareti, ilksel birikimin mekanizmalarından biriydi. Sözde biyolojik temellere dayanan ırksal farklılık ideolojisi bu soykırım ve köle sömürüsü sürecinde ortaya çıkmıştır. Kapitalist sömürü ilişkileri çerçevesinde, ırkçı nefret, burjuvalar tarafından işçi sınıfını bölmek ve nüfus içerisinde en fazla ötekileştirilen ve ezilen sektörlerin, siyahların, yerli halkın ve göçmenlerin süper sömürüsünü devam ettirmek için benimsenir.

Covid-19 salgını, kapitalizmin yıkıcı etkilerinin küresel bir boyutta olduğunu ve dolayısıyla işçi sınıfının küresel çapta bir mücadeleye ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. ABD’deki ırkçılık karşıtı ayaklanmayla, tüm dünya devrimcilerinin dayanışması gerekiyor. Bu ayaklanma, Şili, Lübnan ve Irak’taki protestolarla birlikte, pandeminin etkisinden sonra sınıf mücadelesinin yeniden canlanmasının bir parçasıdır. ABD’deki yapısal ırkçılık, siyahi ve Latin kökenli nüfusların orantısız olarak çok daha ağır bir şekilde cezalandırıldığı gerçeğinde de yankısını bulmaktadır. George Floyd’un aşağılık ve ırkçı şekilde öldürülmesi yaygın hoşnutsuzlukta bardağı taşıran son damla olmuştur.

Amerikalı sendikal liderleri baskıcı Trump hükümeti ile olan işbirliklerini sonlandırmaya ve ırkçıların kolunu bükmek için grev çağrısı yapmaya davet ediyoruz. Kamu çalışanı sendikaları, işçileri baskılayan, kitlelere saldıran veya ırkçı suçlar işleyen polis memurlarını savunmayı bırakmalıdır. Ulusal Muhafız askerleri ordu komuta disiplinini kırmaya ve kitlelere baskı uygulamayı bırakmaya çağırmalıyız. George Floyd’un cinayeti hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi ve katil polislere örnek bir ceza verilmesi için adalet talep ediyoruz. Mücadelenin alevi yükselmekteyken, Trump hükümetini ve onun çokuluslu şirketlerin ve kapitalist-emperyalist sistemin hizmetindeki gerici ve ırkçı politikalarını alaşağı etmek için mücadeleye devam edecek bağımsız solun sosyal ve politik örgütlerini inşa etmek gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin büyükelçilikleri ve konsolosluklarının önünde birleşik protesto eylemleri düzenleyerek dünyanın en büyük emperyalist gücünün kalbinden ırkçı baskıya ve giderek artan eşitsizlik ve sömürüye karşı direnen genç siyahi ve Latin kökenli protestoculara desteğimizi ifade etmeye çağırıyoruz. ABD’deki mücadele, kendi ülkelerimizdeki ırkçı şiddet ve baskıları kınamak ve onlarla mücadele etmek için hepimize önayak oluyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE)

30 Mayıs 2020

Pandemi öncesi son “büyüme”

0

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre Türkiye, 2020 yılının ilk (birinci) çeyreğinde (ocak-şubat-mart ayları) ekonomik olarak %4,5 büyüdü. Ekonomik büyüme denildiğinde Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’daki (GSYH) artış belirtilmektedir. Çeyrek bazlı büyümeler aynı zamanda “takvim etkisinden arındırılmış” olarak belirtilir ve bir önceki yılın aynı çeyreğiyle karşılaştırılarak büyüme oranı hesaplanır. Bunun sebebi ise mevsimsel etkilerden arındırılmış (tarımsal değişim ve bazı sektörlerin yaz-kış döngüsünde değişkenlik göstermesi vb.) bir biçimde daha gerçekçi bir görüntü sunmasıdır. Türkiye 2019’un birinci çeyreğinde %2,3 küçülmüştü. Dolayısıyla %4,5’lik büyüme oranı, 2019 yılının ilk çeyreğindeki küçülmeyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan rakamdır.

Kaynak: TÜİK

Türkiye’nin geçen yıl üst üste üç kez küçüldüğünü unutmamak gerekir. Bu nedenle Türkiye için büyüme rakamlarının 2020 yılında fazla olacağı öngörüsü dillendirilirken, dünya genelinde bu yılın hiç de iyi geçmeyeceği konuşuluyordu. Üzerine pandemi gelince evdeki hesap çarşıya yine uymadı.

Bu büyümenin sektörel bazdaki dinamiklerine baktığımızda sanayi ve genel hizmetler sektörlerinin büyümedeki toplam paylarının %50 olduğu görülüyor. Bunun nedeni sanayi üretiminin 2020 yılı birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %4,4 artmış olması. Bir önceki çeyreğe göre, yani 2019’un son çeyreğine (ekim-kasım-aralık) göre ise aynı kaldığını belirtmek gerek.

Büyümenin bir başka kalemi de hane halkı harcamaları (%5,1) ile devletin yaptığı harcamaların (%6,2) artmış olması. Bu durumu devletin kredi hacmindeki artışa paralel bir tüketim büyümesi olarak okuyabiliriz. Çünkü bu büyümede yatırımın (%1,4 küçülme) ve ihracatın (%1 küçülme) hiçbir payı yok. Aynı dönem için ithalatın da %22,1 küçüldüğünü belirtelim. Fakat 1. çeyrekteki ayları tek tek incelediğimizde mart ayı sanayi ve dış ticaret istatistikleri 2. çeyrek için gelmekte olan büyük küçülmenin şimdiden habercisi olarak duruyor.

Dış ticaret alarm veriyor

Öncelikle 11 Mart itibarıyla Covid-19 salgınının Türkiye’ye geldiğini hatırlatmakta fayda var. Açıklanan TÜİK verilerine göre bu mart ayında sanayi bir önceki aya göre %7,1 küçüldü. Sanayide yıllık küçülme ise %2. Sanayinin bir alt dalı olan ve Türkiye için önemli bir sektör olan imalat sanayi sektörü mart ayında %7,5 küçüldü. İthalata getirilen vergileri düşünürsek yılın 2. çeyreği için imalat sanayisi daha da küçülecektir. Dış ticaret verileri de bunu doğrular cinsten.

2020 Ocak-Nisan döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracat %13,7 azalarak 51 milyar 662 milyon dolar, ithalat ise %1,0 artışla 69 milyar 205 milyon dolar oldu. Sadece nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat %41,4 (8 milyar 990 milyon dolar) azaldı. İthalat ise %25,0 azalarak 13 milyar 553 milyon dolar olarak gerçekleşti. İthalata bağımlı ekonomi politikası nedeniyle sanayi ve imalat düşüşlerinden en çok ithalat etkileniyor. Fakat ihracatımızın bile dışarıdan gelen ürünlere bağlı olmasından kaynaklı olarak ithalat düşse dahi ihracat artmadığı gibi daha da çok düşüyor. Öyle ki, nisan ayını bir önceki ay ile (mart) karşılaştırırsak ihracatın %31,9, ithalatın ise %27,9 azaldığını görebiliriz.

2019 Ocak-Nisan döneminde dış ticaret açığı yaklaşık 8 milyar dolardı. 2020 yılında aynı dönem için açık 17 milyar dolar oldu (dış ticaret açığı artış oranı %102). Nisan ayında yapılan 8 milyar 990 milyon dolarlık ihracatın %92,7’si imalat sektöründen geliyor. Ocak-nisan döneminde söz konusu olduğunda bu oran %94,3’e çıkmakta. Buradan ihracatın azalmasında imalat sanayinin ülke içinde küçülmesi kadar, ihracat yaptığımız ülkelerin salgın sebebiyle ithalatı azaltmış olmasının da payı var. Örneğin en çok ihracat yaptığımız sektör otomotiv, sadece nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %77 küçüldü. Aynı şekilde giyim ve tekstil ihracatında da büyük düşüşler söz konusu. Tüm ihracatımızın neredeyse yarısını Avrupa ülkelerine yaptığımızı düşünürsek oradaki bir ekonomik küçülme en çok ihracatı etkileyecektir. Hazine Bakanı “ülke ithalat cenneti haline geldi” dese de Türkiye ithalatını artırmadan büyüyemiyor. Bu, iktidardakilerin çok uzun yıllardır sürdürdükleri ekonomi politikalarının doğal bir sonucudur.

Bu yılın 2. çeyrek büyüme oranları 31 Ağustos günü açıklanacak olsa da geçen yıl 2. çeyrekte küçülme yaşamış olmamıza rağmen şimdiden en az %10’luk bir küçülme geleceğiniz rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu küçülmenin beraberinde getireceği şey, bütçe ve dış ticaret açıklarının yanı sıra iç ve dış borç yükü altında emekçilerin işsizlikle sınanması olacaktır. Halihazırda bu sürecin içindeyiz, bizzat yaşayarak deneyimliyoruz. İşsizliğe ve dış borca karşı radikal önlemler almadan hem pandeminin hem de zaten var olan ekonomik krizin etkileri atlatılamaz. Üstelik bu krizin faturası nasıl ki işçilere çıkartılıyorsa, mücadele edilmediği takdirde pandemi sonrasında da çok daha büyük bir enkazı sırtlanmak durumunda kalacağız.

Gezi yedi yaşında!

0

Türkiye’de eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının, karanlığın perdesini yırtmanın en güçlü sembollerinden biri olan Gezi Direnişi yedi yaşında! Aynı özlemlere sahip olan herkese kutlu olsun.

Gezi, yalnızca içerisinde olanların onurla anımsayacağı, benzemez denenlerin nasıl olup da bir arada omuz omuza mücadele edebileceğini göstererek bugüne de umut bırakan bir gün değil; sonrasında gelişen altüst oluşların miladıdır da. Gezi ilk günden beri turnusol kâğıdı olmayı sürdürüyor. Zira hükümetin tüm suçlu gösterme çabalarına rağmen Gezi halen kitleler ve emek örgütleri tarafından bir milim geri adım atılmaksızın savunulmakta. AKP’den kopan suç ortakları ise, şirin görünmek için ellerindeki her fırsatı değerlendirirken böylesi bir eşitlik ve özgürlük mücadelesinin altından kalkamayacakları için Gezi’nin adını dahi anamıyorlar.

Direnişin hemen öncesinde AKP 10,5 yıldır iktidardaydı. 2008 krizinin işçi sınıfına olan yükü her geçen gün ağırlaşsa da o dönemde AKP hükümeti hitap ettiği burjuva kesimler içerisinde gücünün zirvesinde bulunuyordu. Erdoğan ve AKP hem emperyalistler hem de farklı eğilimleri olan yerli burjuvazinin çıkarını bir arada ifade etme başarısını gösterebiliyordu. Hızlı kararlar alıp, patronları daha da güçlü destekleyebilmek için bürokrasiyi azaltarak gücü/yetkiyi elinde topluyordu. İttifak çemberi o denli genişlemişti ki tüm antidemokratik uygulamalara, en ufak bir protestoya biber gazlı sert müdahalelere, yasaklı 1 Mayıs’lara, işçi direnişlerinin ezilmesine, reel alım gücünde hızlı düşüşe rağmen açılım süreci devam ediyor ve ileri demokrasiye geçildiği ilan edilebiliyordu.

Ancak Erdoğan’ın hayallerindeki başkanlığa karşı son sözü kitleler söyledi. Rejimin baskıcı tüm yöntemlerine karşı kitlelerin 31 Mayıs’taki destansı seferberliğinden itibaren Erdoğan bir daha asla bu denli geniş bir ittifaka sahip olamadı. Bundan sonra farklı burjuva kesimlerinin (ve emperyalizmin) sözcülüğünü tek başına üstlenemeyecekti. İlk olarak göz bebekleri Gülenciler ile savaşa girişecek, tape skandallarından darbe girişimlerine uzanan bir yığın çatışma baş gösterecekti. Erdoğan Gezi Direnişi ile beraber demokrasi maskeli bir başkanlık rejimi hayalini kaybetti. Ülke yenilenen seçimler, kabul edilmeyen seçimler, kanlı IŞİD eylemleri, tutuklu gazeteci/siyasiler cenderesinden geçerek mevcut Saray rejimine sürüklendi.

Yukarıda sayılan ve yalnızca Gezi’de olmayanların sebep olduğu karanlığa rağmen Gezi umut olmayı sürdürüyor. Oktay Benol kitlesel Haziran günlerinin ardından, 13 Temmuz 2013 tarihinde “Gezi Direnişi: Son sözü hep halk söyler” başlıklı yazısında hükümetin gezi ısrarının nedenini şöyle ifade etmiş:

“Gezi Parkı’nı betonlaştırmanın rant boyutu var. Yaşam tarzlarını kendi dünya görüşü doğrultusunda belirleme anlamında toplum mühendisliği boyutu var. Gösteri ve ifade özgürlüğünün önemli merkezlerinden birini hedef alma anlamında toplumsal muhalefeti yok etme boyutu var. AKP Gezi Parkı’nı betonlaştırarak bir taşla bu üç kuşu birden vurmayı hedefledi. Bir yandan kentsel yağmaya devam edecekti. Bir yandan Taksim ve çevresini hedef alarak neoliberal saldırı politikaları için süspansiyon görevi gören muhafazakârlaştırma politikasını işletecekti. Çünkü iktidarlar toplumsal muhalefeti yok etmek için daima yaşam biçimlerine ve alanlarına müdahale ederler. Bir yandan da sol ve işçi hareketi başta olmak üzere toplumsal muhalefetin simge direniş alanlarından Taksim’i siyasal olarak işlevsizleştirecekti. Plan ters tepti. Uzun bir süredir AKP’nin neoliberal politikalarından zarar gören, otoriter ve benmerkezci dil ve söyleminin mağduru olan çok farklı kesimler Gezi Parkı ortak paydasında bir araya geldi ve son sözü halk söyledi. Gezi Parkı’nın toplumsal muhalefetin farklı unsurlarının tümünü ya da büyük çoğunluğunu kendi öncelikli duyarlılık alanının dışına taşıyarak Gezi ortak paydasında buluşturması ve orada kalmayıp tümü için eşitlik ve adalet temelli toplu bir ortak payda oluşturma potansiyeli taşıması demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşasında bir manivela işlevi görebileceğine işaret etmekte.”

Gezi, yaptığından hiç pişmanlık duymayan kitlelerce hâlâ demokratik ve özgür bir Türkiye’nin umudu olmayı sürdürüyor.

Bir kez birleşebildiğimizi gördük. O şanlı direnişin bir parçasıydık, bunun onuruyla yaşıyoruz. Hükümet -şimdilik- Gezi Parkı’ndan elini çekti ancak aynı gerekçelerle Gezi direnişçilerini hedef göstermeyi sürdürüyor. Hükümete yakın yayın organları ve ondan kopan partiler ancak Gülen Cemaati’ne mensup Muammer Aktaş adlı savcının (şimdi firari) iddianamesine sarılabiliyor.

Bir konuda haklılar. Ortada suç var. Suçlular Berkin Elvan’ı, Ethem Sarısülük’ü, Abdullah Cömert’i, Ali İsmail Korkmaz’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Medeni Yıldırım’ı, Ahmet Atakan’ı, Serdar Kadakal’ı ve diğerlerini öldürenlerdir. Suçlular arkadaşlarımızın kaybolan gözlerindedir, onlar en güzellerimizi sakat bırakanlardır.

Burjuvazi, kitlelerin eşitlik ve adalet arayışlarının sembolü olan Gezi’den hayalet görmüş gibi kaçıyor. Bugün bu arayışa sahip biricik gücün, cesaretin ve doğru adresin emek güçleri olduğunu görebiliyoruz.

Gezi’nin yedinci yılında, Gezi’yi savunmayı bırakmayan kitlelerin verdiği umutla mücadeleye devam!

Eski ağızla yeni normal: Korona bitti, ekonomi iyi ve bu karpuz beyaz değil!

0

Sosyal medyada hükümet ve işçiler arasındaki ilişkiyi özetleyen bir beyaz karpuz videosu dolaşıyor.

Karpuzunun kelek olduğunu iddia eden kişiye sinirlenen satıcının “Böyle (beyaz) bir karpuz geldi mi burayı terk ederim ben!” dediği andan itibaren videoyu izleyebiliyoruz. “O kimdi beyaz çıktı diyen, gelsin yanıma” diye bağırırken 20-30 santimlik bir mesafede önünde maskeyle duran bir beyefendi kibarca “Ben dedim” diyor. Karpuzcu, numunesi bıçağının ucuna takılı olduğu halde ahaliye karpuzunu sergiliyor. Biz videoda karpuzun beyaz olduğunu açıkça görüyoruz ama satıcı renge bakma ihtiyacı hissetmeksizin ve yanında duran şikâyetçiye rağmen “Nerede o beyaz çıktı diyen yanıma gelsin!” diye bağırmayı sürdürüyor. Olayla ilgisi olmayan bir vatandaş “Beyaaaz” deyince de karpuzcu: “Bu beyaz değil abi. Bu karpuz beyaz değil! Tadına bile bakabilirsin,” demekle de kalmıyor, “Karpuz budur!” diyerek öncesinde yediğimiz o tatlı kırmızı şeyi unutmamızı istiyor.

Beyaz karpuz hikâyesi ile pandemiden sonra normale dönüş ve ülke ekonomisinin gücü hakkında söylenenler gerçekten de paralellik taşıyor.
Erdoğan “mesafe, maske ve temizlik” ile yeni normale girdiğimizi söyledi. Ancak uzmanlar iyimser değil. Zira açıklanan yeni vaka sayılarının test sayılarındaki azalışla beraber düştüğünü gözlemlenebiliyor. Türkiye, dünyada kişi başına düşen test sayısına bakarsak Şili ve Peru gibi yoksul ülkelerin dahi gerisinde kalarak 58. sırada. Pandemiyi başından itibaren dikkatle takip eden Emrah Altındiş: “Gebze’de 50 bin sağlıklı kişi testlendi ve her 10 bin kişiden 36’sının virüsü semptomsuz taşıdığı gösterildi. Bu oran Tr’de 300.000 kişi demektir,” diyerek riski tanımlıyor.

Salgın yükünün %65’inin İstanbul’da olduğunu, buradaki düşüşün toplama etki ettiğini, ancak beş büyük şehir dışındaki illerde ise patlamaların olabileceğini aklımızda tutmamız gerekir. Diğer yandan halen hasta olan kişilerin sayısında da oldukça yavaşlayan bir azalış ile karşı karşıyayız. Aktif vaka sayısı 1-8 Mart tarihleri arasındaki yedi günde 20 bin kadar azalabilmişken, eşit bir azalma 5-27 Mayıs arasındaki 22 gün içerisinde gerçekleşebildi. Pandeminin yenilgiye uğramasının mevcut tedbirler dâhilinde dahi oldukça geciktirildiğini söyleyebiliriz. Hükümet sağlık sisteminin kaldırabileceği sayıda insanın hastalanmasını, zaten işgücüne katılamayan yaşlı ve kronik hastaların ise ölmesini kabul edilir buluyor.

Hükümet herhangi bir işi kendisinden daha iyi kimsenin yapamayacağını düşünüyor. Bunun örneklerinden biri de ekonomi. Konu karpuz ile açılmıştı, oradan devam edelim. Karpuz üretimi hakikaten de Türkiye’nin dünya devi olduğu konulardan biri. Dünyada Çin’in ardından en çok karpuz yetiştiren ülke (İran ile beraber) Türkiye. Aslında bu örnek bile AKP’nin başarısızlığını gözler önüne sermeye kâfi. AKP iktidara geldiğinden beri verimlilik artışına karşın, kişi başı karpuz üretimi 60 kg’den 50 kg’ye düştü ve 1 ton DAP gübresi almak için 2002 yılında 1.693 kg karpuz satılması gerekirken, 2018 yılında 3.611 kg karpuz satılması gerekir hale geldi. Mazot fiyatlarında dünya genelinde ciddi düşüş yaşanmasına rağmen 2. sınıf karpuzun kg fiyatı 2018 yılında ortalama 1 TL iken bugün 2,5 TL oldu.
İyi örnek karpuzda durum buyken, patates son iki ayda %70,84, sarımsak %53,52 ve soğan ise %53,22 zamlandı.

Pandemi geçmedi ve kriz var. Bu koşullar altında bile patronların gözü doymuyor. İşçi emekçiler endişe içerisinde çalışma alanlarına doluşsun istiyorlar. İşçi emekçi için kaynak yokmuş, patron korunmalıymış diyorlar. Yeni normal ise bu isteğin parolası! 2019 yılında yalnızca Murat Ülker zenginliğini 1 milyar dolar artırmış ve kişisel serveti 4,7 milyar dolar olmuş. Ultra zenginlerin bunca parası varken fatura niye bize kesilsin? Hükümet bize IBAN gönderirken köprü ve otoyol geçiş garantisi adına zenginlere 18,9 milyar lira ayırmış bile. Zenginlerden artan oranlı vergi alıp tüm yap-işlet-devret modellerini kamulaştırırsak emekçiler korunabilir, güven içerisinde çalışabilir, temel yaşam gelirine kavuşabilir ve pandemi daha fazla hasta ve ölü vermeksizin geriletilebilir.

Beyaz karpuzun kızıl diye gösterilmesine bir son vermek için sendikaların çağrıcı olduğu bir eylem programına ihtiyaç duymayı sürdürüyoruz.

ABD: George Floyd için adalet!

0

25 Mayıs Pazartesi günü ABD’de, Minnesota’da çekilen bir video internette hızla yayıldı. Bu videoda beyaz bir polis, çaresizce yakaran siyah bir adamın boynuna diziyle bastırıyordu: “Lütfen, nefes alamıyorum”. Sokak ortasında, kameraya çekilmesine veya insanların serbest bırakma çağrılarına aldırış etmeksizin, George Floyd hareketsiz hale gelinceye dek, polis şiddetini artırarak sürdürdü.

Bu şiddet sahnesi büyük bir tepki ve öfkeye neden oldu. Kendisini temize çıkarmak adına yerel polis biriminin açıkladığı gibi, söz konusu olan basit bir “kaza” değil, vahşi bir cinayetti. Polisler kendilerini haklı göstermek için, “uyuşuturucu almış gibi görünüyordu” dediler. Yalan! George Floyd o sırada çalışıyordu ve silahsızdı. Bir komşusu, “Mahallemizde yaşayan bir güvenlik görevlisiydi, insanlara önem verirdi ve kocaman bir yüreği vardı”, açıklamasında bulundu. Onun “suçu” derisinin rengindeydi. Siyah halka karşı ABD’de gerçekleştirilen soykırımda can veren bir başka kurban oldu.

Bu nedenle tepki hızla gelişti. Eyaletin başkenti Minneapolis’te bu ırkçı ve acımasız cinayeti protesto etmek için yüzlerce kişi sokaklara çıktı. Polisin gaz ve plastik mermilerle yanıt vermesiyle kitlelerin öfkesi şiddetlendi ve bazı binaların ve arabaların yakılmasıyla sonuçlandı. Üç günlük aralıksız protestoların ardından, şehrin valisi şu açıklamayı yapmak zorunda kaldı: “George Floyd adaleti hak ediyor, ailesi adaleti hak ediyor, siyah topluluk adaleti hak ediyor ve şehrimiz adaleti hak ediyor”. Ardından söz konusu polislerin tutukluluğunu talep etti.

“Nefes alamıyorum”

“Sözde suçundan” dolayı işkence edilirken Floyd’un tekrarladığı sözler, siyah halkın bir çığlığına dönüştü ve göstericilerin pankartları ve tişörtlerinde yaygın biçimde taşındı. Bu cinayet, benzer başka bir vakayı hatırlatıyor. 2014’te, New York’ta, George Floyd gibi siyah ve silahsız bir erkek, Eric Garner, boynuna bir anahtar dayayan polis tarafından öldürülmüştü. Bu sırada Garner tam 11 kez “nefes alamıyorum” diye yalvarmış fakat polis tarafından dikkate alınmamıştı.

Bu nedenle, “I can’t breathe” (Nefes alamıyorum), Afroamerikalılara yönelik polis vahşetini protesto eden aktivistlerin savaş narasına dönüşmüştü. ABD’de ırkçılığa karşı güçlü isyan, siyahların ve yoksulların hayatını umursamayan bu ırkçı kapitalist sisteme daha fazla tahammül edilemediğinin bir göstergesidir. Minnesota’daki katil polise, yerel yetkililere ve Donald Trump’ın emperyalist ve ırkçı hükümetine karşı gelişen protestoların tümüyle yanındayız. Yoksul ve siyah toplulukların katliamına artık yeter! George Floyd için adalet!

Adolfo Santos, 29 Mayıs 2020

Arjantin’de kürtaj hakkı mücadelesi devam ediyor

0

28 Mayıs’ta Arjantinli kadınlar kongre binası önünde toplanarak ve gün boyunca sosyal medya eylemleri düzenleyerek kürtaj hakkı taleplerini dile getirdiler. 1987 yılında Kosta Rika’da kadın hakları savunucularının önerdiği Uluslararası Kadın Sağlığı Hareket Günü olan 28 Mayıs’ın bir diğer anlamı, Arjantin’de Yasal, Güvenli ve Parasız Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın 15. yıldönümüne işaret etmesi. Kampanya başlatıldıktan iki yıl sonra (2007) kadınlar isteğe bağlı kürtajın yasallaşmasını öngören yasa taslağını kongreye sunabilmişti. Ancak 2018’e kadar taslağın üzerinde defalarca oynandı. Dolayısıyla kürtajın yasallaşması epey bir süredir ülkenin gündeminde. Ulusal Kampanya’nın hazırladığı yasa tasarısı en son geçen yıl tekrar kongreye sunuldu ve tüm siyasi bloklardan meclis üyelerinin imzaları alındı. Buna rağmen devlet başkanı Alberto Fernández, bu tasarı yerine ne olduğu meçhul olan başka bir projeyi desteklediğini söylüyor. Bu nedenle kadınlar tasarının bir an önce onaylanmasını ve yasal kürtaj haklarının artık tanınmasını talep ediyorlar.

Arjantin’deki kürtaj kısıtlamaları, kadınları gizli kürtaja mahkûm ederek kadınların hayatını tehlikeye atıyor. Pandemi koşullarında ise bu tehlike varlığını katlanarak sürdürmekte. Kadınlar, Fernández hükümetinin, kız çocuklarının istismar edilmesinde ve hayatlarının tehlikeye atılmasındaki suç ortaklığını da gündeme taşıyor. Geçtiğimiz günlerde 12 yaşındaki Maria’nın kürtaj olmasına izin verilmemesi büyük tepki toplamıştı. Bir kız çocuğunu doğum yapmaya zorlamanın işkence olduğunu ifade eden kadınlar, Maria’ya kürtaj hakkının tanınması ve psikolojik destek verilmesi ve kız çocuklarına yapılan bu işkencenin son bulmasını da talep ediyorlar.

Türkiye’den Arjantin’e…

Türkiye’de aynı gün dünyanın dört bir yanından kadınlara ve LGBTİ+lara, şiddete karşı ses çıkarma çağrısı yapıldı. #AllWomenProtestViolence etiketinin kullanıldığı sosyal medya kampanyasına pek çok ülkeden yanıt geldi. Kampanya ayrıca Arjantin’deki 28 Mayıs kampanyasıyla da birleşti. Koronavirüs koşullarında kadınların şiddetten uzaklaştırılması için tedbir alınmadığına, hükümetlerin kadın düşmanı yasalar çıkarmak için pandemiyi fırsat bellediğine ve erkek şiddetinin dünyadaki tüm kadınların ortak sorunu olduğuna dikkat çeken, taleplerin ortaklaştığı uluslararası bir sanal eylem gerçekleşmiş oldu.

Erkek şiddeti yeni değil, tedbirsizlik normal değil! Acil eylem/önlem planı hemen şimdi!

0

Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı bileşenlerinin kadına yönelik şiddete karşı acil önlem/eylem planı oluşturulması için başlattığı kampanya 91 kadın örgütünün imzasıyla kamuoyuna yazılı olarak sunuldu. Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesi açısından bir sınav niteliği taşıyan pandemi sürecinde yükümlülükleri olan devlet, bakanlıklar ve yetkili tüm kuruluşların bu sınavdan kaldığına dikkat çeken metin, “İstanbul Sözleşmesi’ne göre kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretmekle yükümlü olan ve bunu kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti olan devletin, kadın örgütlerini muhatap alarak taleplerimizi derhal hayata geçirmesini istiyoruz,” dedi. Kadın Dayanışması olarak imzacısı ve takipçisi olduğumuz kampanya metnini Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

“11 Mart’ta ilk Covid-19 vakasının açıklanmasından ve salgına karşı önlemlerin başlatılmasından bu yana kadına yönelik şiddet alanında çalışan kadın örgütleri olarak değişen çalışma koşullarımıza rağmen danışma ve dayanışma faaliyetlerimize devam etmeye, alanda alınması gereken önlemlere ve kadınların yaşadıkları sorunlara işaret etmeye çalıştık. Aynı süreç içerisinde tüm ikazlarımıza rağmen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan kadınların ihtiyaç duydukları desteklere ve bu desteklerin nasıl sağlanacağına dair yapılan açıklamaların ise somut ve detaylı bilgi içermediğini, sürecin kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yürütülmediğini, aktarılan kısıtlı bilgilerin de uygulamada gerçekleşmediğini yaşayarak gördük.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede muhatabımız yalnızca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı değil, İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü üzere koordinasyon içinde çalışması gereken İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı başta olmak üzere devletin bütün kurumlarıdır. Gördük ki Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesi açısından bir sınav niteliği taşıyan pandemi sürecinde yükümlülükleri olan devlet, bakanlıklar ve yetkili tüm kuruluşlar bu sınavdan kaldı. Bir kere daha anladık ki olağan ve olağanüstü dönemlerde kadına yönelik şiddete dair İstanbul Sözleşmesi’ni temel alan istikrarlı bir politikanın uygulanmasına ihtiyacımız var.

Devleti, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınlara destek veren biz bağımsız kadın örgütlerini dikkate alarak ve dahil ederek, aşağıdaki talepleri içeren bir acil önlem/eylem planını hazırlamaya ve tüm devlet mekanizmalarını ve yerel yönetimleri kapsayarak, ivedilikle bu planı uygulamaya çağırıyoruz.

Taleplerimiz

* Alo 183, sadece kadına yönelik şiddet alanında başvuru alan Acil Yardım Hattı olmalıdır. Kadın örgütlerinin şiddet hattına ilişkin önerilerine de danışılarak kapasitesi ve personelin niteliği artırılmalı, kolayca ulaşılabilir hale getirilmelidir. Alo 183 hattı için kamu spotları hazırlanarak etkili mecralar aracılığıyla kadınlara duyurulmalıdır.

* Sığınak ve acil barınma ihtiyacının karşılanması için sığınak sayısı ve kapasitesi artırılmalı, gerektiği takdirde bunun için uygun kamu binaları ve özel yerleşkeler devreye sokulmalıdır.

* 6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi etkin ve eksiksiz şekilde uygulanmalıdır! 6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi’ni uygulama konusundaki dirençler ve fiili engeller ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. HSK’nın 6284 S.K. ile ilgili kısıtlama kararı geri çekilmeli ve valilik, kaymakamlık, kolluk kuvvetleri arasındaki koordinasyon ivedilikle ve mazeretsiz sağlanmalıdır.

* Telefonla konuşamayacak durumda olan kadınlar için işlevli bir uygulama olan KADES, tüm platformlarda etkin bir şekilde duyurulmalı/paylaşılmalıdır.

* Kadınların şiddet sonrası destek mekanizmalarına erişimi için Pandemi önlemleri çerçevesinde kolaylaştırıcılık sağlanmalıdır. Hastane, karakol ve adliye süreçlerinde gerekli önlemler alınmalıdır.

* Kadına yönelik şiddete karşı sosyal, hukuki ve psikolojik desteklerin online platformlarda gerçekleştirilebilmesi için çalışmalar ivedilikle güçlendirilmelidir.

* Kamu spotu aracılığıyla kamuoyuna, salgın önlemleri süresince kadınların tüm yasal haklarının devam ettiği/var olduğu konusunda bilgilendirme yapılmalı ve kamu çalışanları bu konuda bilgilendirilmelidir.

* Sosyal yardımlar/desteklerin öncelikle erkek şiddetine maruz kalan kadınlara ulaştırılmasının önü açılmalıdır. Ekonomik sorunların kadınları, şiddetle yaşamaya mahkum etmesi engellenmelidir.

* Yerel yönetimler tarafından hazırlanan acil eylem planlarında kadına yönelik şiddet faktörü dikkate alınmalı, stratejik plan revizyonlarında kadınlara yönelik hizmetlere yer verilmelidir.

*Türkiye’de kadınların 10. hafta sonuna kadar gebeliği sonlandırma hakları fiili olarak erişilebilir olmalıdır. Yasal hak olan “istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması prosedürü” mutlaka işletilmelidir.

*Şüpheli kadın ölümleri mutlaka titizlikle incelemeye alınmalı ve aydınlatılmalıdır.

* Her ilde olmak üzere, cinsel saldırı suçuna maruz kalan kadınların, suça dair delil tespitinin, psikolojik desteğin ve hukuki sürece ilişkin etkin erişiminin sağlanması için, cinsel saldırı kriz merkezleri kurulmalı ve faaliyete geçirilmelidir.

*Çocuk istismarına karşı Çocuk İzlem Merkezleri’nin sayısı artırılmalı, her ilde ve büyük ilçelerde hayata geçirilmeli ve etkin biçimde çalışması sağlanmalıdır.

Bizler; devletin almadığı önlemler yüzünden hayatımızdan olmayacağız!

Devlet yükümlülüklerini yerine getirmelidir. İstanbul Sözleşmesi’ne göre kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretmekle yükümlü olan ve bunu kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti olan devletin, kadın örgütlerini muhatap alarak taleplerimizi derhal hayata geçirmesini istiyoruz.”

İmzacılar:

  1. 17+ Alevi Kadınlar
  2. Adana Çocuk ve Kadın Hakları Derneği
  3. Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınma Evi Derneği – AKDAM
  4. Adıyaman İl Kadın Platformu
  5. Ankara Kadın Platformu
  6. Antalya Feminist Kolektif
  7. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği
  8. Antalya Kadın Platformu
  9. Aydın Kadın Efeler Derneği
  10. Aydın Söke Kadın Sığınma Derneği
  11. Ayvalık Kadın İnisiyatifi
  12. Bartın Kadın Dayanışma Derneği
  13. Bir Kadın Bir Hayat Derneği
  14. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği
  15. Bornova Kadın Dayanışma Derneği
  16. Buca Evka-1 Kadın Kültür ve Dayanışma – BEKEV
  17. Bursa Kadın Platformu
  18. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği
  19. Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği – CEİD
  20. Çanakkale Kadın El Emeğini Değerlendirme Derneği ve Kadın Danışma Merkezi – ELDER
  21. Çiğli Evka-2 Kadın Kültür Derneği – ÇEKEV
  22. Demir Leblebi Fanzin
  23. Deniz Yıldızı Kadın Dayanışma Derneği
  24. Dersim Yenigün Kadın Dayanışma Derneği
  25. Didim KİBELE Kadın Derneği
  26. Edirne Kadın Merkezi Dayanışma Derneği – EKAMEDER
  27. Ege Kadın Buluşması Platformu
  28. Ekmek ve Gül
  29. Engelli Kadın Derneği – ENG-KAD
  30. Erktolia
  31. Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  32. Eşit Yaşam Derneği – İzmir
  33. Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu
  34. Evkad-Adana
  35. Femin-art Uluslararası Kadın Sanatçılar Derneği
  36. Fethiye Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  37. Foça Barış Kadınları
  38. Günebakan Kadın Derneği
  39. İlerici Kadınlar Meclisi
  40. İmece Kadın Dayanışma Derneği
  41. İskenderun Kadın Platformu
  42. İstanbul Feminist Enstitü
  43. İzmir Çiğli Kadın Platformu
  44. İzmir Kadın Dayanışma Derneği
  45. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
  46. Kadın Dayanışma Vakfı
  47. Kadın Dayanışması
  48. Kadın Emeği Kolektifi
  49. Kadın Savunma Ağı
  50. Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği
  51. Kadınlar Birlikte Güçlü Hatay – Antakya Kadın Dayanışması
  52. Kadınlar Birlikte Güçlü – İstanbul
  53. Kadınlar Birlikte Güçlü – İzmir
  54. Kadınların Kurtuluşu
  55. Kadınlarla Dayanışma Vakfı – KADAV
  56. Kampüs Cadıları
  57. Kaos GL Derneği
  58. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği
  59. Kırkyama Kadın Dayanışması
  60. KİKAP Trabzon
  61. Kırmızı Biber Derneği
  62. Koza Kadın Derneği
  63. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması
  64. Küçükçekmece Atakent Kadın Meclisi
  65. Mardin Ortak Kadın İşbirliği Derneği
  66. Mardin Şahmaran Kadın Platformu
  67. Mersin Bağımsız Kadın Derneği – BKD
  68. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
  69. Mor Dayanışma
  70. Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği
  71. Mor Sarmaşık
  72. Muğla Emek Benim Kadın Derneği
  73. NAR Kadın Dayanışması
  74. Oğuz Mahallesi Üretici Kadınlar Dayanışma Derneği
  75. Rosa Kadın Derneği
  76. Sinop Kadın Platformu
  77. Sosyalist Kadın Meclisleri
  78. Şanlıurfa Yaşamevi Kadın Dayanışma Derneği
  79. Tevgera Jinén Azad – TJA
  80. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Derneği – Tocin
  81. Toplumsal Hukuk Kadın
  82. Trabzon Eşitlik İnisiyatifi
  83. Uçan Süpürge Vakfı
  84. Uluslararası Göçmen Kadınlar Dayanışma Derneği – UGKDD
  85. Urla Kadın Dayanışma Derneği
  86. Üniversiteli Kadın Kolektifi
  87. Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi – YAKA-KOOP
  88. Yeni Demokrat Kadın
  89. Yeşil Feministler
  90. Yoğurtçu Kadın Forumu
  91. Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu

Irak Devrimi koronavirüs krizinden güçlenerek çıkıyor

0

“Ekim Devrimi’nin ilk günlerinden bu yana hırsız partilerin, cinayetlerin, yabancılara teslim edilmiş bulunan bütün bir ülkenin çalınmasının karanlık döneminin sonlanması için vatanın çağrısına yanıt verdik. Protestoların ilk gününde, bu rejimin yıkılmasını talep ettik. Irak’ı kaybetmiş olmanın ve kaybediyor olmanın ve kendisini koruyan ve iyileştiren gerçek bir Irak devletinin eksikliğinin üzerinden geçen 17 senenin ardından, bizim devrimimiz vatanı ve onun haysiyetini barışçıl yollarla yeniden kurmak için çabalıyor. Her zaman olduğu gibi, gudubet partiler barışçıl gençliği öldürmekte ısrarcı oldu ve bugünkü durumla sonuçlanan şiddetin, insan kaçırmanın ve göz korkutmanın bütün türlerini kullandı. Bir atık olarak egemen sistem, bugüne dek kendini geri dönüşüm sürecinden geçirmeyi sürdürüyor. Yozlaşmış parlamento, devrimcilerin iradesi tarafından reddedilmekte olan kendisinin gerici kontenjan sistemine dayanarak iktidarı paylaştırdıktan sonra El-Kazemi hükümetini iktidara getirdi. Bugün, devrimciler olarak, bütün devlet kurumlarını elinde tutan sizin yozlaşmış rejiminizi yıkma kararımızı duyurmak için burada bulunmaktayız. Bu sebeple, hükümetin devrilmesi ve parlamentonun feshedilmesi dönüşü olmayan bir karardır. Size verdiğimiz hiçbir son mühlet ya da sizden hiçbir talebimiz yoktur. Bu sistemden doğan bir parlamento feshedilmelidir. Bu parlamentodan doğan bir hükümet işi bırakmalıdır. Sizi bütün politik süreçlerin dışında görmeksizin ne vatan ne de haysiyet söz konusu olabilir. Yalnızca onurlu Iraklılar kendi kaderlerinin üzerinde belirleyici olabilirler. Şu andan itibaren sizin için bir zaman sınırı yoktur ve sizden hiçbir şey talep etmiyoruz. Devrim talep etmeyecek; karar verecek ya da hiç olmayacak. Bu yüzden hedefimize ulaşana dek bütün yönlerden barışçıl çalışmamızı sürdüreceğiz. Devrimimiz gerçek bir devlet inşa edecek ve kuşakların kendisinden gurur duyabileceği bir Irak’ı göreceğiz. Yakında harekatımızın başlama zamanını ilan edeceğiz. Bu ay sizin sonunuz olacak ve bütün halk bu tarihsel Irak gününü beklemeli. Çok yaşasın Irak; yurttaşların devletine evet.”

– Irak’ın başkenti Bağdat’ın Tahrir Meydanı’ndaki eylemcilerin açıklaması, 10 Mayıs 2020.

Iraklı işçiler ve gençler, artık bir seneyi aşkın bir süredir devam eden devrimci seferberliklerinde, Irak’ın politik ve ekonomik sisteminin radikal bir biçimde dönüşmesini talep etmeyi sürdürüyorlar. COVID-19 bu seferberlik dalgasını ilk aylarında yavaşlatmış gibi gözükse de, Mayıs ayıyla birlikte eylemlilikler de eski kitlesellikleri ile militanlıklarına hemen yeniden kavuştu. Seferberlikler 6 ay önce başbakan Adil Abdül Mehdi’yi istifaya zorlamıştı (bu 2003’teki ABD işgalinden bu yana halk seferberliği neticesinde yaşanan ilk istifaydı). Mehdi’nin ardından Irak Devrimi iki başbakan daha devirdi. Son olarak Mayıs ayı başında, istihbarat servisinin başı, yani devrimci işçilerin ve gençlerin katili El-Kazemi başbakan oldu. 

1991 Körfez Savaşı, on yıllar süren ABD ambargoları, 2003 işgali ve İran’ın müdahaleciliği Irak sağlık sistemini yerle bir etmişti. Binlerce doktor yurt dışına kaçtı. Bugün Irak’ta bin kişi başına 0,8 doktor ve 1,4 yatak düşüyor. Irak’ın kukla devleti, koronavirüsün bulaşma ihtimalinin olduğu milyonlarca yoksulu koruma kapasitesinden yoksun.

Kitleler bu durumun bilincinde olarak bağımsız bir Irak talep ediyorlar ve bağımsızlık istemlerini de sosyal, demokratik ve ekonomik talepleriyle birleştiriyorlar. Iraklı devrimcilerin yukarıdaki açıklamalarında elbette boşluklar ve hatalar bulunabilir. Hiç şüphesiz ABD emperyalizmi, İran yayılmacılığı ve gerici Irak devleti barışçıl yöntemlerle yenilgiye uğratılamaz. Ve yine şüphe yok ki, Irak’ın bağımsızlığı “daha iyi” bir devletin inşa edilmesiyle değil, devleti yöneten sınıfların değişmesiyle mümkün olabilir. 

Ancak bu önyargılar aşılacaktır. Irak Devrimi’nin bir sonraki aşaması, bu önyargıların aşılmasının getireceği bölünmeyle belirlenecektir. Sosyalistlerin görevi, bu önyargılar yıkılırken kitlelere eşlik etmektir. Bugün Irak’ın çeşitli bölgelerinde onlarca yeni yerel devrimci gazetenin doğduğu ve yaygınlaştığı haberleri geliyor. Bu bir devrim hareketidir ve bu hareket gençlik içinden kendi kadrolarını yaratmaktadır. Bu kadroları ise devrimci parti inşası perspektifine kazanmak, Ortadoğulu işçileri sosyalizme kazanmanın ilk adımıdır. 

Cengiz İnşaat’tan atılan işçiler geri alınsın! İşten atmalar gerçekten yasaklansın!

0

Dün (21 Mayıs) Tophane İŞKUR önünde İşçinin Kendi Partisi’nin girişimiyle ve aralarında İDP’nin de olduğu çeşitli siyasi parti ve çevrelerin destek verdiği bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İşten çıkarmaların sözde yasaklandığı bir dönemde Cengiz İnşaat’ın haksız yere 25/II. maddeden işten çıkardığı 120 işçi gibi, kriz ve koronavirüs salgını esnasında işten çıkarılan milyonlarca işçinin olduğuna dikkat çekilen basın açıklamasında, birleşik mücadelenin önemine vurgu yapıldı.

Basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

Kapitalizmin sebep olduğu tufan geliyor!

Patronlarla ne aynı gemide ne aynı sofradayız!

Kendi gemimizi inşa edelim, kendi soframızı kuralım!

Ülkemizde 12 Eylül 1980’den bu yana, yani en azından kırk yıldır herşey büyük patronların istediği gibi yürüyor. Bütün hükümetler Türkiye İşveren Sendikalarının ve onunla aynı çıkarları savunan büyük patron örgütlerinin işçi düşmanı politikalarının hizmetinde. Koronavirüs felaketinde de bu durumda bir değişiklik olmadı.

Mardin’deki 120 Cengiz İnşaat işçisi arkadaşımız gibi milyon işçi kardeşimiz işten atıldı. Milyonlarcası sefalet ücretlerine mahkum oldu. Başta sağlıkçı kardeşlerimiz olmak üzere yüzlercesi hayatını kaybetti. Kaybettiğimiz 4 binden fazla insanımızın çoğu emekçidir. Daha ne kadar canın yitirileceği de bilinmiyor. Dünya üzerinde bu büyük patronlar düzeni olan kapitalizm devam ettikçe belli ki daha nice virüslerle karşılaşacağız. Hem kendi kardeşlerimizi hem bütün halkımızı kurtarmak için kendi gemimizi inşa etmek ve kendi soframızı kurmak zorundayız.

Biz işçiler ömrümüzü birilerinin bizi kurtarmasını beklemekle boş yere bekleyerek geçirmek yerine kendi göbek bağımızı kendimiz keselim.

Gemimiz kendi sınıf birliğimiz, kendi cephemiz, patron partilerinden bağımsız kendi partimizdir. O birliğin, o cephenin veya o partinin içinde, bütün farklılıklarımızı koruyarak var olacağız. Nasıl TÜSİAD’lar, Müsiad’lar, TİSK’ler, Odalar ve Borsalar Birliği aralarındaki bütün farklılıklara rağmen biz işçilere karşı birlikte davranıyorlarsa biz de aramızdaki bütün farklılıklara rağmen en temel haklarımızın savunusunda tek yumruk olmalıyız.

Bizi bölmek isteyen patronların kötülemelerine kulak asmadan Türk, Kürt, Arap, Sünni, Alevi, seküler demeden birleşmeyi bilmek zorundayız.

Yani ya hep beraber ya hiç birimiz! İşte bizi tufandan koruyacak ortak gemimiz budur.

Soframıza gelince. O da ülkemizin bütün zenginliğini bütün halkımız arasında eşit olarak paylaşacağımız yeryüzü sofrasıdır. İşte bu sofrayı kurmak için de işçi sınıfı olarak iktidara gelmemiz gerekiyor. İşte biz bunun için vardık, varız, var olacağız!

İkinci Dünya Savaşı bize ne anlatabilir?

0

“Eğer sosyalizm zafere erişemezse, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes, bir fasıla, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır.” Lenin, 14 Aralık 1917

1945 yılının 7 Mayıs’ı 8 Mayıs’a bağlayan gecesi, Alman yüksek komuta konseyi kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul ettiklerini bildiren mesajı sıkışıp kaldıkları sığınaktan müttefik kuvvetlere iletti. Berlin bir haftadır Sovyet birliklerinin işgali altındaydı ve yıkılmaz denen Nazi rejimi fiilen imha olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı böylece resmen sona erdi. Oysa yer yüzünün o vakte dek gördüğü en yıkıcı savaş olan Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 20 yıl geçmeden patlak vermişti. İlkinden çok daha korkunç bir yıkım yaşanacağı kimsenin aklına gelmezdi. Ne de olsa uygarlık dersini almıştı. İkinci Dünya Savaşı boyunca 60 milyonu aşkın insan can verdi. Polonya, nüfusunun yüzde 16’sından fazlasını; Sovyetler Birliği, yaklaşık yüzde 14’ünü kaybetti; Avrupa Musevi toplumu soykırım yoluyla fiilen silindi. Savaşın yalnızca Varşova kentinde yol açtığı tahribat, bugünün değerleriyle 840 milyar avroyu bulmaktadır.

1945 baharında yıkımın eriştiği coğrafi ölçek tahminler üstüydü; Amerika kıtası dışında yeryüzünün hemen her noktası –Pasifik Denizi, Afrika çölleri, Balkan dağları, Mançurya ve Asya stepleri– bu yıkıcı ateşten nasibini aldı. Politik açıdansa İkinci Dünya Savaşı, başlıca iki kapitalist odak arasındaki hegemonya savaşından Alman, İtalyan ve Japon istilası altındaki ulusların kurtuluş mücadelesine, işgale uğramış işçi devletinin ayakta kalma mücadelesinden, propaganda ve teknoloji savaşlarına değişik tipte mücadelelerin iç içe girdiği dünya çapında, devasa bir sınıf savaşıydı.

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı kesinlikle ilk dünya savaşının çözüme kavuşturulamamış sorunlarının bir ürünüydü ve şimdi içinde bulunduğumuz dünya da büyük ölçüde Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının çözüme kavuşturulamamış politik ve ekonomik çelişkilerinin biçimlendirdiği bir barut fıçısı.

Savaşın gerçek nedeni, emperyalist sistemin doğasında aranmalıydı. Zira güç ve nüfuz kazanan kapitalist devletlerin giderek bütünleşen küresel bir ekonomik hiyerarşi içinde, baskın konumunu koruma ya da gerekiyorsa şartları zorlayarak üstün bir konum elde etme çabası, dünya düzeyine yayılacak bir savaş tehlikesinin asıl gerekçesiydi. Örneğin, yüzyılın başından itibaren süratle emperyalist hedefler geliştiren iki “yeni” kapitalist devlet Almanya ve ABD idi ve bu iki gücün hegemonya arayışının tarihsel sonuçları olacaktı.

Troçki’nin de belirttiği gibi, “Dünya ekonomisinin kapitalist temelde gelişmeye devam etmesi, tek ve aynı kaynaktan, dünyadan edinilmesi gereken sürekli daha yeni kapitalist sömürü alanları uğruna aralıksız mücadele” demekti.

Kim ne derse desin, Birinci Dünya Savaşı, kesinlikle başını çeken güçlerin beklemediği koşullar altında sona ermişti. Ekim Devrimi, Rusya’nın hızla savaştan çekilmesine, savaş planlarının akim kalmasına ve sermaye egemenliğinin ilga edildiği yeni bir işçi devletinin inşasına yol açmıştı.

Fransız ordusu isyan dalgalarıyla boğuşmaktaydı. Alman askerlerinin ve halkının açlık isyanları bir süre sonra monarşinin yıkılmasıyla sonuçlanacak bir devrimci dalgayı tetikledi. Alman egemen sınıfları ancak bu isyan dalgasıyla başa çıkamayınca savaştan çekilmeyi kabul edecekti. İngiltere ve Fransa’nın üzerinde ise yeni bir hegemonik güç olarak ABD yükselmekteydi. 1919 yılında ilk savaşa son veren Versay Anlaşması, kesinlikle büyük patlamanın ötelenmesinden başka bir anlam taşımıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl başladığını, dünya çapında -SSCB’de bürokratik kastın yükselişinin, 3. Enternasyonal’in yozlaşmasının- ama özellikle de Almanya’da işçi sınıfı içinde baskın olan “işçi” partilerinin oynadığı rolden bağımsız olarak anlamak mümkün olmaz. Hitler’in ve Nazilerin yükselişi, son tahlilde -ve Alman işçi sınıfının iktidarı zapt etme çabasını sürekli felç etmeye uğraşan- hem Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) hem de Stalinist Komünist Parti’nin (KPD) gerçekleştirdiği ihanetlerin iç içe geçmiş ürünüydü.

ABD, İngiltere ve Fransa egemen sınıflarının demokrasi adına faşist totaliterliğe karşı savaş verdikleri tumturaklı bir palavradır; dönemin pek çok muhafazakâr kapitalisti ve çokuluslu şirketi için, komünizmin yayılmasını engellemeye adanmış Hitler’in Almanya’sı ile Mussolini’nin İtalya’sı kaygı değil, saygı uyandıran girişimlerdi.

Öte yandan, Stalin, Nazizm’in zaferinin ardından arsızca imzaladığı saldırmazlık antlaşmasıyla Almanya’nın ilk işçi devletini istila planlarını durdurabileceğini hayal ediyordu. Ancak Naziler, Sovyetler Birliği’nin yıkımını ve topraklarının köleleştirilmesini her zaman, Avrupa’ya egemen olma planının bir tamamlayıcısı olarak görmüşlerdi.

1941 yılının Haziran ayında, dünyanın ilk işçi devletine yönelik Alman istilası başladı. Stalin’in felaket getirici yanlış hesaplarına ve Kızıl Ordu’nun başlangıçta uğradığı ağır yenilgilere rağmen, Nazi güçleri ilk işçi devletinin sınırları içinde boyun eğmez bir direniş ile karşılaştı.

Bu direnişin destansı örneğinin dalga dalga yayılışı, sonraki 60 yılda emekçi yığınların toplumsal kazanımlarının maddi zeminini oluşturacaktı. İkinci Dünya Savaşı bir faşizm çağı olduğu gibi, aynı zamanda bir faşizme karşı mücadele çağıydı.

Öte yandan “Batılı müttefikler” Sovyetler Birliği’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu bir rahatlama için batıda yeni bir cephe açılmasını reddederek, SSCB’nin görülmemiş ölçüde bir can kaybı ve yıkımla karşılaşmasının da hazırlayıcısı oldular.

1941’de, Asya’yı kimin kontrol edeceği sorunu, sonunda ABD ve Japon emperyalizmlerini savaşa sürükledi. Avrupa ve Asya’da Alman ve Japon istilasına uğrayan halklar faşist saldırganlığa boyun eğmedi. Direniş hareketleri, sivil itaatsizlik, sabotaj, boykot ve giderek genel grev ve kitle seferberlikleri ile mücadele ettiler. Bu muazzam direniş dalgaları faşist işgalin ardından bir dizi ülkede mülkiyet ilişkilerini hedefine koyan devrimci kalkışmaların da hazırlayıcısı olacaktı.

İkinci Dünya Savaşı da tıpkı bir önceki gibi, emperyalist güçlerin devasa bir hesaplama hatasına dönüştü. Sovyetler Birliği’nin zaferi kapitalizmin Avrupa’nın yarısı üzerinde kontrolü yitirmesine neden oldu. Savaşın ardından Stalinist ve reformist önderliklerin bir kez daha oynadıkları karşıdevrimci rol olmasaydı, tüm dünya üzerinde kapitalizm son bulmuş olabilirdi.

Savaş, ona neden olan sorunların hiçbirini çözmedi. Devrimci işçi sınıfı hareketlerini bastıran, Fransa’da ve İtalya’da güçlü direniş hareketlerini silahsızlandıran Stalinizm’in politikası ile ABD’nin ekonomik gücü temelinde, emperyalist devletler arasında kırılgan bir ateşkes ortaya çıktı. Bu kırılgan ateşkese sonuna dek sadık kalan Stalinist bürokrasinin eşsiz yardımları sayesinde dünyanın başka bir köşesinde yeni bir “Kızıl Ekim” yaşanmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Almanya, İtalya ve Japonya’nın emperyalist tabloda üstün bir konum elde etme çabaları yenilgiye uğratıldı. ABD, rakipsiz emperyalist güç olarak Britanya’nın yerini almış, Britanya ve Fransa emperyalist imparatorluklarını kaybetmişlerdi.

Alman devlet aparatını yönetenlerin neredeyse tümü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi üyesiydi. Ne var ki göstermelik birkaç idam ve birkaç bin azılı katilin yargılanmasını saymazsak yüz binlerce Nazi katil mahkeme yüzü bile görmedi. Daha sonra Avrupa’nın kapitalist temelde yeniden ayağa kaldırılmasında bu Nazi artıklarının sıradışı birikimlerinden iştahla yararlanılacaktı.

Emekçi Dayanışması Nasıl Olur – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 18.05.2020

0

Sena Aydın ile emek dayanışmasının nasıl olması gerektiğini konuştuk

Lübnan: Neden bankalar kitlelerin hedefinde?

0

Lübnan’da 2019 yılının Ekim ayında başlayan devrimci ayaklanmadan bu yana önemli gelişmeler meydana geldi.

Mart ayının başında ülke dış borç miktarının GSYH’nin %170’ine karşılık gelen 92 milyar dolara yükselmesinin ardından hükümet temerrüde düştüğünü açıkladı. Devamında ise tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını ve salgın karşısında her hükümet gibi Lübnan hükümetinin de emekçi halkı daha fazla yoksulluk ve açlığa mahkum eden politikaları geldi. Yedi aydır ülkedeki krizin faturasını ödemeyeceğiz yaklaşımıyla hükümeti, mezhepçi rejimi ve kapitalist düzeni sorgulayan Lübnanlı emekçiler, pandemi ile birlikte krizin daha da derinleşmesinin karşısında Nisan ayının sonundan itibaren yeniden seferber oldular.

Pandemi öncesi devrimci seferberliğin nedeni olan ekonomik ve sosyal koşullar geçtiğimiz 1,5 aylık periyotta daha da derinleşti. Lübnan lirasının değer kaybı katlanarak yükseliyor; resmi rakamlara göre 1 dolar 1.507 Lübnan lirası bandındayken karaborsada 1 doların karşılığı 4.000 Lübnan lirasına ulaşmış vaziyette. Emekçilerin alım gücünün düşüşü ve yaşam koşullarının kötüleşmesi de neredeyse aynı hızla yükseliyor. 6 milyon 850 bin (2018 yılı nüfus sayımı) nüfuslu ülkede yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda bırakılanların sayısı 4 buçuk milyona dayanmış durumda.

Bu koşullar altında yeniden seferber olan emekçi halkın rejime ve kapitalist sömürü politikalarına karşı mücadelesinin hedefi ise bankalar haline gelmiş olması boşuna değil. Ülkedeki mezhepçi rejimin liderlerinin önemli bir kısmı hali hazırda bankaların hissedarları. Onlar ve patronlar paralarını yurt dışına kaçırmaya çalışırken bankalar emekçi halkın parasına el koymaya çabalamakta. Emperyalist kapitalist sistemin can damarı olan bankalara karşı mücadele, Lübnan emekçi halkının devrimci ayaklanmasında demokratik, ekonomik ve sosyal talepleri kesiştiren, seferberliğin sürekli niteliğini görünür kılan bir rol üstlenmiş vaziyette.    

Darbe olur mu?

0

Son sıralardaki darbe tartışmalarının hükümetin icat ettiği son derece yapay bir gündem olduğunu biliyoruz. Neden gündeme soktu bunu Saray? Çünkü muhalefete, özellikle de CHP’ye yüklenmeyi sürdürmek istiyor. Hükümetin ayakta kalabilmek için muhalefeti yıpratması, bölmesi, hatta ezip yok etmesi gerekiyor. Stratejileri bu.

Ama biz laf açılmışken darbeler meselesine biraz açıklık getirelim diyoruz. Malum bizim ülkede bir sürü askeri darbe ve darbe girişimleri oldu: 27 Mayıs darbesi; Şubat 1962 ve Mayıs 1963 darbe girişimleri; 9 Mart 1971 darbe girişimi; 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 askeri müdahaleleri; 15 Temmuz 2016 darbe girişimi.

Bunların arasında benzerlik nedir? Hepsinin silahlı kuvvetler kaynaklı olması. Yani darbeyi veya askeri müdahaleyi ya da girişimini yapanlar esas olarak bu ülkede silah kullanma yetkisine sahip olan güçler. Tabii bu girişimler sırasında, ordunun yanı sıra gene silah taşıma yetkisine sahip başka kolluk kuvvetlerinin de dahili var, ama onlar ikinci plandalar.

Pekiyi bu müdahalelerin arasında fark var mı? Var ve ilk dikkat çekmek istediğimiz nokta bu. Dikkat edildiyse, girişimlerin bazılarını “darbe”, diğerlerini ise “askeri müdahale” olarak adlandırdık. Tanım önemli değil, sadece aradaki farkı belirtmek açısından öyle dedik.

Fark şu: “Darbe” diye adlandırdıklarımızın hepsi, Silahlı Kuvvetler’in emir ve komuta düzeni dışında gerçekleştirilen girişimler. Yani Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları hep birlikte karar alıp, silahlı kuvvetler bir bütün olarak ülke yönetimini devralmıyor; tam tersine, onların dışındaki bazı alt rütbeli subaylar, onlardan gizli olarak darbeyi planlıyorlar ve gerçekleştiriyorlar. Meşru hükümeti devirip iktidarı kendi ellerine alıyorlar, ya da bu girişimde bulunuyorlar. Örneğin, 27 Mayıs esas olarak bir albaylar (ve binbaşılar, yüzbaşılar) tarafından gerçekleştirilen bir darbeydi. Darbe sonrasında kurulan 38 kişilik Milli Güvenlik Komitesinde sadece 1 orgeneral ve 3 tuğgeneral vardı.

Yukarıda “askeri müdahale” olarak adlandırdıklarımızın hepsi ise, başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere, kuvvet komutanlarının toplu halde ve emir-komuta zinciri içinde yaptıkları müdahalelerdi. Askeri müdahalelerin hepsi amacına ulaşmış durumda; buna karşılık darbe girişimlerinin sadece bir tanesi (27 Mayıs) başarılı olmuş, diğerlerinin hepsi bizzat ordu tarafından durdurulmuş ya da ezilmiş.

O zaman, “darbe olur mu, olmaz mı?” diye sorulduğunda önce şunu sormak gerekir: Bir askeri müdahalede bulunması için Silahlı Kuvvetler’in üst yönetiminin hükümetin icraatıyla ve/veya rejimin karakteriyle ilgili bir sorunu var mı? Göründüğü kadarıyla yok. Kaldı ki, 15 Temmuz darbesini atlatan genel kurmay başkanı bugün savunma bakanı. Yani sivil hükümetin askeri konulardaki en önemli politikacısı, ordu ile hükümet arasındaki köprü. Ordunun bir sıkıntısı olsa, bunu hükümete aktarabilir ve her iki tarafı da kollayabilir. Kendi ekibiyle silahlı kuvvetleri de denetim altında tutabilir.

Pekiyi, “aşağıdan” bir darbe girişimi planlanabilir mi? (İslami akım içindeki çıkar çatışmalarının, yani “patron kim olacak” anlaşmazlıklarının ürünü olan 15 Temmuz girişimini şimdilik bir yana bırakalım.) Darbe girişimleri esas olarak alt kademelerdeki subay ve astsubayların (yani apoletli küçük burjuvazinin) sosyal ve ekonomik konulardaki sıkıntılarının, ihtiyaçlarının ürünü olarak gündeme geliyor. Bu sıkıntıları çözmenin yolu olarak da politikaya silahla müdahale etme yolu tercih ediliyor.

Örneğin, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin dört gün öncesi için planlanan darbe girişimi, alt ve orta düzeydeki subayların yıllardan beri dönem hükümetlerinin (esas olarak Milliyetçi Cephe hükümetlerinin) ekonomik ve sosyal politikalarına karşı gizli ve dolaylı olarak açığa vurdukları hoşnutsuzluklarının sonucu olarak gündeme getirilmişti. Bugün ise, özellikle 15 Temmuz sonrasında hükümetlerin ordu içinde gerçekleştirdikleri tasfiyeler ve yeniden düzenlemeler sonucunda, alt ve orta kademeli subay ve astsubayların ekonomik ve sosyal durumlarından şikayet ettiklerine dair bir belirti yok.

Yani darbe tartışmaları tamamen yapay ve sahte. Gündemdeki asıl ekonomik ve sosyal konuları tartışmayı saptırmanın bir aracı.

Ama hemen belirtelim: Biz emekçiler her zaman darbelerin ve askeri müdahalelerin karşısındayız. Neden mi? Her askeri müdahale veya darbe esas olarak yönetici sınıflar arasındaki çekişmelerin ürünü ve hepsinin sonrasında asıl kaybeden işçi sınıfı ve emekçiler oluyor. Hatta, Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasayı getiren 27 Mayıs darbesinde de öyle oldu. Bunları anlatmaya devam edeceğiz.

Telefonun diğer ucundaki de senin gibi işçi…

0

Evlere kapanmak zorunda olduğumuz bu günlerde herkes kendi hikâyesini yazmaya, anlatmaya başladı. Farklı sektörlerde çalışan insanların yaşadıkları zorluk daha fazla gözler önüne serildi. Ben de biraz yazmak anlatmak istedim kendi hikâyemi.

Ben yedi yılı aşkındır farklı sektörlerin çağrı merkezlerinde çalışıyorum. Aslında coğrafya bölümü mezunuyum, ne hayallerle gitmiştim oysa üniversiteye. Ne yazık ki diğer binlerce arkadaşım gibi mezuniyet sonrası kendi mesleğimde iş bulamadım. Okul bittikten sonra da memlekete dönmek istemedim. Çünkü Hatay’da iş imkânı çok kısıtlı, bulsan bile dönemsel çalışabiliyorsun.

Üniversiteden beş arkadaşla taşı toprağı altın olan İstanbul’a bize de biraz aş düşer diyerek geldik. Açık söylemek gerekirse kolay iş bulamadık. Küçük bir yerden gelmiştim ve yeni sektörler duymaya başlamıştım. Arkadaşım bana çağrı merkezinden bahsetti. İşin çok basit olduğunu hatta benim kolaylıkla bu işe uyum sağlayacağımı söylemişti. Sonunda telefonda kitap satışı yapan bir çağrı merkezine kabul edilmiştim. Ne yalan söyleyeyim, ilk başlarda bu işi çok sevmiştim. Ama bu sevgi uzun süremedi. Bu işte hedef odaklı satış yapmak ve verilen hedefleri geçmek zorundasınız. Günde en az 100 kişi ile konuşuyordum. Molalardan hiç bahsetmeyeyim çünkü inanın o kadar az çıkıyorduk ki yemeği bile masamızda yemek zorunda kalıyorduk. Maaş ise verilen emeğe göre çok azdı. Bu çalışma koşullarına üç ay dayanabildim ve düşük performans bahanesiyle işten çıkarıldım.

Bu sektörün bir özelliği var. Maaşı önemsemez ve esnek, güvencesiz çalışırsanız kolay iş bulursunuz. Aklınıza bile gelmeyecek sektörlerin çağrı merkezi birimi var. Tekrar aynı sektörde işe girdim. Burası da telefonla internet satışı yapan bir yerdi. Kâbuslarım yine başladı. Yine yüksek hedefler, bitmek bilmeyen telefon konuşmaları ve tam verilmeyen maaşlar…

Bu işyerinde hiç tam maaş alamadım. Aldığım maaş da öyle çok yüksek değil, o günün asgari ücreti 803,68 TL idi. İşe beş dakika geç gelseniz, molanızı beş dakika aşarsanız bunlar hep maaştan kesiliyordu. Buradaki hikâyem de uzun süremedi. Hiç unutmuyorum, 2013’ün yılbaşı günüydü. Sabah ofise erken gelip kendi aldığımız süslerle ofisimizi süslemiştik. Öğleden sonra patron tüm ofisi toplantıya çağırdı. Ofisin istenilen kâra ulaşamadığından dolayı İstanbul lokasyonunu kapatıp Uşak’a taşınacaklarını söyledi ve bizi yılbaşı gecesi toplu işten çıkardı. Mutlu başlayan bir yılbaşı günü akşama kadar ofisin önünde çıkış işlemlerinin yapılmasını beklemekle geçti. Kendime söz verdim, satış pazarlama olan bir işte çalışmayacaktım.

Ardından bu kez farklı bir çağrı merkezine girdim. Bankaların icra takibini yapan bir ofiste işe başladım. Daracık bir alanda 150 kişi çalışıyorduk. Buradaki tempo daha ağırdı ve aylık tahsilat hedefi vardı. Hedefi üç ay geçemezseniz prim cezası alıyorsunuz. Çağrı merkezi çalışanlarının en büyük sorunu da buydu. Uzun mesailer, yoğun çalışma temposu, çok yüksek rakamlarla tahsilat yapsanız bile maaşınız o dönemin asgari ücretinden 300 TL fazladır. Bu işyerinde üç sene çalışabildim ve evlenince tazminatımı almak için işten ayrıldım. İlk kez işten kovulmayıp kendi isteğimle hakkımı alarak ayrılmıştım.

İstanbul’da geçinmek zor, hele ki kiracıysanız daha da zor. İki ay sonra tekrar iş aramaya koyuldum ve yine bir icra takibi ofisinde işe başladım. Bu alanda çalışmak cidden çok zor. Bankaların kredilerini tahsil edebilmek, kriz koşullarında çalışanlar açısından çok yıpratıcı.

Salgın nedeniyle şu an evden çalışıyoruz. Kendi telefonumuzdan aradığımız için mesai diye bir şey yok. Her an telefonum çalabilir ve saat kaç olursa olsun açmak zorundayım. Bu süreçte insanların ceplerinde olmayan parayı talep etmek hiç adil değil. Çünkü ben de borçlu olan bir emekçiyim. Banka adına arıyor olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Aslında borçlu, telefonun diğer ucundaki beni temsil ediyor.

Kadın çalışan olmak da ayrıca zor. Sırf kadın olduğunuz için bile insanlar size saygı duymuyor, çok rahat küfür edebiliyor ya da sözlü tacizde bulunuyor. Psikolojik olarak yıpranma yüzdeniz çok yüksek.

İnsanlar geçinemedikleri için kredi kartına ya da krediye başvuruyor. Çünkü kapitalizm insanları öyle bir hale getirmiş ki borçlanmadan seni içinde barındırmaz. İnsanların aldıkları maaş yetersiz, temel gıda maddeleri çok pahalı ve bundan dolayı bankalara muhtaç bırakılıyoruz. Son bir aydır borçlular daha sık aramaya başladı. Çünkü kimsenin parası yok, borcunu ötelemek istiyor. Diğer taraftan bankalar icra sürecindeki borçları ötelemiyor. Tabii bunu borçluya söyleyince sizi yetkili görüp bütün kinini, öfkesini size kusuyor. Aslında kini bana değil bu sisteme. Ben de olan sabrımca anlatmaya gayret ediyorum, hatta “Ben de işçiyim, seninle aynı koşullarda yaşıyorum, bu benim elimde olan bir durum değil” diyorum. Aynı koşullarda yaşadığımı anlayınca özür diliyor, çünkü aynı tarafta olduğumuzun farkına varıyor.

Salgın sürecinde çalışmak zorunda kalan birçok insan oldu. Diğer taraftan işe gidemeyenler ise ya işinden atıldı ya ücretsiz izne çıkarıldı ya da kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Bu tablo bize açıkça şunu gösteriyor: Zaten çok yüksek olan borçlu sayısı katlanarak artacak, bizim de işyükümüz hem psikolojik hem de mesai anlamında artacak. Ben de tıpkı bir fabrikada çalışan işçi gibiyim. Beni görmüyor olmanız bu gerçekliği değiştirmiyor.

Bu yazıyı okuyanlar eminim çağrı merkezi işçilerine yönelik önyargılarını biraz olsun kırabilir. Telefonun diğer ucundaki kurumun sahibi değil çalışanıyız ve çağrı merkezi işçileri sizinle aynı gemide.

Kayyum ve baskı politikasına son verilsin! Siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılsın!

0

İçişleri Bakanlığı tarafından Iğdır, Siirt ve Siirt’e bağlı Baykan ile Kurtalan’ın HDP’li belediye başkanları gözaltına alındı.

Görevlerinden alınan belediye başkanlarının yerlerine kayyum atandı.

Hemen ardından Muş Altınova belde belediyesine de kayyum atandığı bildirildi. 

Anadolu Ajansı, belediye başkanlarının haklarındaki terör soruşturması nedeniyle gözaltına alındığını duyurdu.

Siirt Belediye Başkanı Berivan Helen Işık’ın yerine Siirt Valisi Ali Fuat Atik atandı. Baykan Belediye Başkanı Ramazan Sarsılmaz’ın yerine Kaymakam Mehmet Tunç ve Kurtalan Belediye Başkanı Baran Akgün’ün yerine de Kaymakam İhsan Emre Aydın görevlendirildi.

HDP’li Iğdır Belediye Başkanı Yaşar Akkuş da hakkında yürütülen bir terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

Polisin, belediye binalarının çevresinde güvenlik önlemleri aldığı bildirildi.

Seçmen iradesi hiçe sayılarak mesnetsiz suçlamalarla HDP’li Belediye Başkanları görevden alınıyor. Son yerel seçimden bu yana 59 HDP’li belediyenin 44’üne bu şekilde kayyum atanmış oldu.

Kayyum politikasına derhal son verilmeli, kayyum atanan belediyeler seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmeli, tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalı, siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır…

Patronlar doymak bilmiyor! TİSK ne istiyor? İşsizlik rakamları ne anlatıyor?

0

Arife tarif gerekmez denir. Her şey ortada! COVID-19 virüsünün yol açtığı salgın sonucu yüz binlerce işyeri ya tamamen ya da geçici/kısmi olarak kapandı. Ekonominin çarkları iyice yavaşladı, hatta durma noktasına geldi. Salgın öncesi zaten raydan çıkmış ekonomi tamamen yerle bir oldu. Milyonlarca işçi salgın koşullarında güvencesiz çalışmak zorunda kalırken, milyonlarcası da tamamen işsiz kaldı. İşsiz sayısı birkaç ay içinde hızla ikiye üçe katlandı. 

İşsizlik çığ gibi…

İŞKUR verilerine göre sadece mart-nisan aylarında 532 bin kayıtlı işçi, işsizlik maaşı için başvuruda bulundu. Bu sayı şubat ayında 118 bindi. TÜİK’in yeni açıkladığı verilere göre şubat ayında resmi işsiz sayısı 4 milyon 228 bin olarak gerçekleşti. Yani şubat ayında resmi işsiz sayısı 4,2 milyonken sadece 118 bin işçi işsizlik maaşı için başvuruda bulunmuş!

Nisan ayında 312 bin işçinin işsizlik maaşı için başvurduğunu, mayıs ayı başında 592 bin işçiye işsizlik maaşı ödendiği düşünüldüğünde mevcut işsiz sayısının birkaç ay içinde ne kadar yükseldiği anlaşılabilir. İşsizlik maaşı alabilmek için gereken prim ve hizmet süresinin zorluğu düşünüldüğünde ise bu başvuru şartlarını sağlayamayan milyonlarca daha işsizin olduğu aşikâr.

Bunların dışında henüz işsiz kalmamakla birlikte milyonlarca işçi de kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin gibi uygulamalarla adeta askıya alınmış durumda. Göstermelik işten çıkarma düzenlemesiyle ücretsiz izin uygulaması yürürlüğe sokulmuştu. Günlük 39 liraya, üstelik ödemesi işsizlik fonundan yapılarak işçiye açlık, patrona destek sunulmuştu. Keza kısa çalışma ödeneği de mevcut haliyle işçiye destekten öte özünde patrona teşvik ve destek anlamına gelmekteydi. Görünen o ki patronlara bunlar da yetmemiş…

Deve havuduyla birlikte nasıl yutulur?

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TİSK başkanları “Memnuniyetle gördük ki devletimiz, kısa çalışma ödeneği ve diğer birçok düzenlemeyle, çalışanın ve işverenin yanında olduğunu gösterdi, bu zor zamanlarda nefes almamızı sağladı. Biz de tüm bu çalışmalar için teşekkürü bir borç biliyoruz” diyerek yazılı ortak bir açıklama yaptı.

Yukarıda kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin uygulamasıyla ilgili söylediklerimizi Türkiye’nin patron sendikası TİSK’in, yanına iki işçi sendika konfederasyonunu da alarak, bu konulardaki memnuniyet açıklamasıyla birlikte, bir kez daha düşünelim. Çünkü patronlar hiç kimseye bedava teşekkür etmez!

Demişler ki açıklamalarında; “Bu nedenle işçi ve işveren temsilcileri olarak, önümüzdeki dönemde, bizlere can suyu olabilecek bazı düzenlemeleri kamuoyunun dikkatine sunmayı bir borç biliyoruz.”

Gerçekten de patronlara can suyu olacak beklentilerini sıralamışlar.

Öncelikle kısa çalışma ödeneğinin üç ayla sınırlanmamasını, yıl sonuna kadar devam etmesini istemişler. Üstelik bunun sigortalılık ve prim ödeme şartı aranmaksızın yapılmasını istemişler. Evet, inanması imkânsız gibi! Patronlar neredeyse tüm çalışanlar için kısa çalışma ödeneği istiyor! 

Acaba altından ne çıkacak?

Öncelikle patronlar işçilerini çalıştırmaya devam edecekler. İşçilerin maaşlarının büyük kısmı zaten kısa çalışma ödeneği olarak işsizlik fonundan ödenecek. İşçinin maaşıyla kısa çalışma ödeneği arasındaki farkı patron ödeyecek ama yeni teşvik mekanizmalarıyla bu özendirilecek!

Nasıl mı? 

Bu ücret farkı ödemelerine gelir vergisi muafiyeti sağlanacak. “Ayrıca, böyle zor bir dönemde istihdamını azaltmayıp koruyan ve toplu iş sözleşmesinin olduğu işletmeler normalleşme sürecinde ilave teşviklerle desteklenecek.” 

Sermayenin gönlü neler istiyor…

Bir de ortak açıklamayı “üzerimize düşeni de her daim yapmaya hazırız” diye bitirmişler. 

Üzerinize ne düşmüş ki?

Maaşımızın kaynağı işsizlik fonu! Ücret farkı için de yeni teşvik mekanizmalarıyla özendirme istiyorsunuz. Yetmiyor, kendi kişisel kârınız ve zenginliğiniz için yaptığınız işler için de ayrıca ilave teşvikler bekliyorsunuz. Buna deveyi havuduyla birlikte yutmak denir.

İşçi ve emekçi için çözüm belli…

İşten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı; hiçbir ücret kesintisi, kaybı olmadan maaşlar ödenmeye devam etmeli; mevcut çalışabilir işler işçi sağlığı ve güvenliği temel alınarak, çalışma saatleri düşürülerek ve vardiya düzeni oluşturularak paylaştırılmalı; gelirsiz tek bir hane dahi kalmayacak şekilde herkes için hayatını insanca devam ettirecek yaşam desteği sunulmalı.

Kaynak mı? Bugüne dek patronlara sunulan teşvikin, desteğin, muafiyetin yüzde biriyle tümüne kaynak sağlanır. Milyarlarca lira ödenmeye devam edilen köprülerin, tünellerin, havalimanlarının, hastanelerin kamulaştırılmasıyla kaynak sağlanır. Üstelik madem aynı gemideyiz, salgın koşullarında dahi milyarlarca lira kâr açıklamaya devam şirketler ve patronlar var. Hadi, pamuk eller cebe!

İllüstrasyon: https://www.counterpunch.org/