İşçi sınıfının normali ve “yeni normal”

Yaklaşık iki buçuk aydır koronavirüs pandemisi ile yaşıyoruz. Alınan önlemlerin ve uygulamaların sonuçlarını hükümet ve medya organları büyük bir coşkuyla açıklayarak her şeyin iyiye gittiğine, tüm vatandaşların korunması için her şeyin yapıldığına ve bunda başarılı olunduğuna dair toz pembe bir tablo çiziyorlar. Ve “yeni normal” uygulamalarını bu tablonun önünde ilan ediyorlar.

Peki, sahiden her şey kontrol altında mı? Bu süreçte herkes, geniş ve kapsayıcı önlemler altında hiçbir problem hissetmeden mi yaşıyor?

İşyerlerinde yaşanan olaylar, sendikaların ve STK’lerin açıkladığı raporlar gerçek tablonun aslında çok daha farklı olduğunu gösteriyor. 27 Nisan’da DİSK-AR’ın Covid-19 DİSK Raporu’nun üçüncüsü yayımlandı. Rapor, en az 60 bin DİSK’li işçinin bu süreçten doğrudan etkilendiğini, en az 535 işçinin test sonucunun pozitif olduğunu ve DİSK üyeleri arasındaki hastalık oranının Türkiye ortalamasından 3,2 kat daha fazla olduğunu belirtiyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yayımladığı bir başka rapor ise, 11 Mart-10 Mayıs arası  en az 128 işçinin Covid-19 sebebiyle hayatını kaybettiğini ve bu işçilerin yalnızca yüzde 15’inin sendikalı olduğunu söylüyor. Bu iki rapor, durumun işçi sınıfı için hangi boyutta olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyor. Maalesef bu durum bir tesadüf değil; hükümetin patron çıkarlarına yönelik politikalarının doğrudan bir sonucudur.

Salgın boyunca birçok işyeri yetersiz önlemler altında çalışmaya devam etti ve bu koşullar hükümet tarafından bir kez bile denetlenmedi. Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nin yakınındaki mahallede ilan edilen karantinanın, patronların talebi doğrultusunda kaldırılması hükümetin bu konudaki tutumunu net bir şekilde gösteriyor. İşçiler hayatlarını kaybetme pahasına çalışmaya devam ettiriliyor.

İş cinayetleri yalnızca Covid-19 yüzünden gerçekleşmiyor. Patronun maliyetli bularak almadığı önlemler yüzünden, İstanbul Ümraniye’de Finans Merkezi şantiyesinde çıkan yangın sonrası Hüseyin Yurtsever hayatını kaybetti. Yurtsever’in arkadaşları “Çalışırken ölmek istemiyoruz” pankartı ile bu durumu protesto etti.

Bir başka eylem de en çok ölümün yaşandığı sektörlerden olan ve pandemi döneminde yoğun çalışma koşulları altında çalışan sağlık emekçileri tarafından gerçekleştirildi. Hükümetin ek ödemeler konusunda adil olmaması ve yeterli ekipman sağlamamasına karşın, birçok hastanede sağlık emekçileri protestolar gerçekleştirdi. Batman’da ise Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü çalışanı üç işçinin koruyucu ekipman talebinden sonra sürgün edilmesinin ardından basın açıklaması yapmak isteyen SES görevlileri, polis tarafından gözaltına alındı. Benzer biçimde Birleşik Taşımacılık Sendikası’na karşı yapılan sürgün saldırısı sonrası birçok ilde çeşitli protestolar, oturma eylemleri yapılmakta. Sendikal baskılar, yalnızca sürgünle değil aynı zamanda işçilere baskılar şeklinde de sürüyor. Rize Çayeli’nde çalışan işçilere, Maden-İş’ten ayrılmaları doğrultusunda yapılan baskılar sonucu işçiler iş bırakarak tepki gösterdiler.

İzmir Gaziemir’de ise yasaktan muaf olan ve iş bölgelerine giderken araçlarını süsleyerek ve korna çalarak 1 Mayıs’ı kutlayan işçilere “sokağa çıkma kısıtlamasına muhalefetten” para cezası kesildi. İşçiler ise bu cezayı belediye önünde yaptıkları eylemle protesto ettiler.

Görüldüğü gibi, aslında normalleşmeye dair tüm söylemlerin arkasında işçilere yapılan baskılar yatıyor. Hükümet ve patronlar, işçilerin tüm haklarına ve örgütlülüklerine özgürce saldırabilecekleri “yeni normal” planları için çabalıyor.

İllüstrasyon: Craig Stephens

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.