Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Saray’ın ömrünü uzatma formülü: yalan, savaş, baskı!

0

Cumhur İttifakı’nın sorumlusu olduğu yıkım tablosu her alanda giderek daha fazla görünür hale geliyor. Ekonomideki durum vahim… Geniş tanımlı işsiz sayısı 18 milyona tırmanmış durumda. Dövizdeki yeni yükseliş, hayat pahalılığının daha da artması, ücretlerimizin daha da erimesi anlamına geliyor. Hiçbir güvenilirliği kalmayan resmi rakamlara göre ikinci çeyrekte ekonomi yüzde 10 küçüldü. Eşi benzeri görülmedik sefalet ve ekonomik çöküş tablosu Saray koalisyonunun kendi tabanının da erimesine neden oluyor. Rıza üretemeyen Saray; yalan, saldırganlık ve baskı politikalarıyla ömrünü uzatma çabasında.

Saray, ekonomideki yıkımın üzerini örtmek için yalanlara ve “müjdelere” sarılıyor. Ne resmi işsizlik ve enflasyon rakamları ne de koronavirüse ilişkin açıklanan sayılara güven duyuluyor. Saray’ın fazla zeki ekonomi yönetimi de bunun farkında olmalı ki, sistematik yalan üretimini “müjdelerle” güçlendirmeye çalışıyor. “Müjde” üstüne “müjde” açıklamak için sarf ettikleri çaba takdire şayan olsa da, bu çabaların da bir sonuç ürettiğini söylemek mümkün değil. Ayasofya’nın etkisi çok kısa sürmüş olacak ki, Karadeniz’de doğalgaz yatağı keşfettiğimiz duyuruldu. Bu doğalgazı çıkarmak için yapılan harcamanın, doğalgazdan elde edilecek gelire yakın olmasının bir önemi yok! Doğalgaz “müjdesinin” de ekonomide umulan etkiyi yaratmamasının ardından Doğu Akdeniz’deki gerilimler, “mavi vatan savunumuz” ve “askeri başarılarımız” gündemin birinci sırasına oturtuldu.

Saray uzunca bir süredir saldırgan, yayılmacı ve maceracı bir dış politika izliyor. Bu politikayla bir yandan “beka meselesi” gündeme getirilip toplumsal destek milliyetçi, şoven histeriyle sağlanmaya çalışılırken, diğer taraftan toplumsal muhalefet “vatan haini” ilan ediliyor ve içeride uygulanan her türlü baskı için bir meşruiyet elde etmeye çalışılıyor. Dahası, Saray’ın kanatları altında serpilen silah, inşaat ve enerji şirketlerine de yeni alanlar açmaya çalışılıyor.

Yunanistan’la yaşanan son gerilim de bu sürecin bir parçası. Doğu Akdeniz’de bulunan petrol ve doğalgaz yatakları için Saray yönetimi barışçıl ve diplomatik bir politika izlemek yerine Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la karşı karşıya gelmiş ve Doğu Akdeniz’deki askeri etkinliğini artırmaya başlamıştı. Benzer politikalar Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Filistin’in kaynaklarını yağmalamaya devam eden Siyonist İsrail devletleri tarafından da uygulandı. Dahası, bölgedeki kaynaklardan aslan payını kapmak için Fransa, ABD, İtalya gibi emperyalist devletler de sürece derhal müdahil oldu. Dolayısıyla, bölgedeki tüm burjuva hükümetlerin kendi kapitalistleri için sahneye koyduğu saldırganlık politikalarıyla karşı karşıyayız.

Saray rejimi de dâhil olmak üzere bölge hükümetlerinin saldırgan ve yayılmacı politikalarından bölge halklarının hiçbir çıkarı bulunmuyor. Bölgenin tüm zenginlikleri bölgenin emekçi halkları için, onlar tarafından kardeşçe paylaşılarak kullanılmalıdır. Uğruna savaş rüzgârları estirilen petrol ve doğalgaz yatakları için bunu dahi söylemek mümkün değil. Oldukça büyük yatırımlar gerektiren doğa düşmanı bu kaynaklar insanlığa ve doğaya hizmet etmiyor. Küresel ısınma tüm dünyayı tükenişe sürüklerken, daha fazla fosil yakıta değil, uygun teknolojik yatırımlarla Akdeniz halklarına fazlasıyla yetecek yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmemiz gerekiyor. Ne var ki, bölgeyi yağmalamak isteyen emperyalizmin çokuluslu tekelleri ve onların bölgedeki küçük ortakları, daha fazla kâr için bölge halklarını savaşa sürüklemek de dâhil olmak üzere her şeyi göze almaya hazır.

Daha fazla kâr ve çürüyen iktidarlarını meşrulaştırmak için yükseltilen savaş politikalarına dur demeliyiz. “Beka” söylemiyle, sistematik yalanlarla ve baskıcı politikalarla iktidarını sürdürmeye çalışan Saray rejiminden gerçek bir kopuş mümkün. Bunun için emekten, doğadan, bölge halklarının kardeşliğinden yana bağımsız sınıf seçeneğini yükseltebilmeliyiz.

Fabrika ve işyerlerinde mücadeleler yaygınlaşıyor

0

Pandemiye karşı yürütülen politikalar patronlarla işçiler arasındaki ilişkiyi açığa çıkartıyor. Amaçları sadece kâr olan patronlar işçileri “ölümüne” çalıştırıyorlar. Ve iktidar attığı her adımda işçi ve emekçilerin haklarına saldırıyor. Bunun en büyük göstergesi, salgını fırsat bilerek kıdem tazminatına tekrar göz dikmeleri oldu. Ancak şimdilik “ertelenmiş” durumda çünkü birçok işyerinde işçiler bu duruma karşı çıktılar ve yaptıkları eylemlerle hükümeti ve patronları genel grevle tehdit ettiler.

Hükümetin büyük saldırıları yalnızca bununla sınırlı değil, İstanbul Sözleşmesi’ne yapılan saldırı da bir başka örnek. Ancak kadınlar bu saldırıya karşı her yerde büyük bir mücadele veriyorlar. Yalnızca meydanlarda ve sokaklarda değil, bu mücadele işyerlerinde de sürüyor. Petrol-İş’e bağlı işyerlerinden Novares, Spota Plascam ve Alpla’da ve Birleşik Metal-İş’e bağlı İnform ve Legrand fabrikalarında İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırıya kadınlar işyerlerinde yaptıkları eylemlerle tepki gösterdiler.

İktidarın politikalarından güç alan patronlar ise pandeminin başlarında MÜSİAD tarafından dile getirilen çalışma kampları fikrini bugün Vestel’de, Dardanel’de uyguluyorlar. Hastalığın görüldüğü ve buna rağmen işçilerin çalışmaya zorlandığı işyerleri maalesef sadece bunlar değil; Koza Halı, Volt Elektrik, Eti Bakır, Çimsataş, Rota Tekstil ve Arçelik, Covid-19 vakaları olduğu bilinen işyerlerinden birkaçı… Vestel’de işçilerin bu sürece ilişkin sürdürdüğü mücadele, kamuoyunun da baskısıyla patronları belli önlemler almaya zorladı ve mücadelenin sonuç almak açısından ne kadar elzem olduğunu bir kez daha gösterdi.

İşçi ve emekçilerin hem pandemi hem de onun dışında kalan saldırılara karşı örgütlenmesi ise patronların en istemedikleri şey. Bu sebeple MTN Plastik, Tunada Konfeksiyon, Kömürcüoğlu Grup, MT Reklam, Dinarsu Ak-Al, Özer Elektrik, Ünal Kablo ve birçok işyerinde işçiler yasak olmasına rağmen sendikalaştıkları için işten çıkartıldılar.

Kömürcüoğlu Grup, MT Reklam, Dinarsu Ak-Al, Özer Elektrik işçileri bu işten çıkarmalar karşısında direnişe başlayarak mücadeleyi sürdürüyorlar. Cargill, TüvTürk işçilerinin direnişleri de devam etmekte. Öte yandan Şişli Belediyesi, CPS Tekstil, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde toplu iş sözleşmesi sürecinde anlaşma sağlanamadığı için sendikalar grev kararı aldıklarını duyurdular.

İşçi ve emekçileri ölümüne çalıştıran patronlara karşı bu mücadeleler, çalışma koşullarını işçilerin denetlemesi için, işten çıkarmaların gerçekten yasaklanması için, sendikal faaliyetlere karşı saldırıların son bulması için sendikalar öncülüğünde birleşmelidir. Ve mücadele, yalnızca bu saldırılara karşı durmak için değil, tüm işçi ve emekçiler için güvenceli bir iş ve gelecek talebini hayata geçirebilmek için yaygınlaştırılmalıdır.

THY ile Hava-İş işçi düşmanlığında anlaştı!

0

Uluslararası marka değerlendirme kuruluşu Brand Finance’ın “Türkiye’nin en değerli markası” seçtiği Türk Hava Yolları’nda (THY) son dönemde yaşanan kriz pandemiyle ilişkilendirilse de bu süreç, krizin ötesinde, alınan yeni kararlarla çalışanlar için ciddi endişeler barındırıyor.

Pandeminin açığa çıktığı mart ayından beri yaşanan sürece şöyle bir göz atalım. Öncelikle, yerde çalışan personel idari izne çıkarılarak uzaktan çalışma dönemi başladı. Devamında uçuşlar yavaş yavaş durdu, öte taraftan da iştirak olan Turkish Cargo’nun yolcu uçakları ile kargo taşındı ya da tahliye uçuşları gerçekleştirilmeye devam edildi.

Dünyada havacılık sektörünün yaşadığı ağır krizin faturası ivedilikle çalışana kesilmeye başladı. Öncelikle “en yüksek maaşı alan” diye tabir edilen, en ağır ve riskli şartlarda çalışan kabin ve uçuş personelinin aldığı harcırah, yol ücreti gibi zaruri kalemlere tasarruf tedbiri şeklinde müdahale edildi. Devamında ise kısa çalışma ödeneğinden (KÇÖ) üç ay yararlanılmak suretiyle çalışanların işsizlik fonlarından kullanılmaya başlandı. Bildiğimiz üzere haziranda süresi dolan bu ödeneğin Cumhurbaşkanı tarafından aylık periyotlarla sektörel bazlı uzatılması da THY yönetimini destekler nitelikte olmuştu. Yönetim ve sendika, KÇÖ uzadıkça giderek artan belirsizliği aşmak ve sözde istihdamı korumak için konuyla ilgili net bir karar almak adına tekrar masaya oturdu. Fakat görüşmelerde uzlaşı sağlanamadı ve fatura yine çalışanlara kesildi.

Teklife göre, Ağustos 2020 itibarıyla 2018 yılı birinci altı ay zammı sonrasında oluşan diğer ücret ve ödemeler uygulanacak. Yani 2020 yılı ikinci altı ay zammı sonrasında oluşan ücret ve diğer ödeme tutarları üzerinden yüzde 50’ye varan oranlarda ücret kesintisi yapılacak. İkramiyeler 2021 yılı da dahil olmak üzere ödenmeyecek. Kısaca teklif, ücret rejimini değiştirmeyi dayatıyor. Aynı zamanda, bir sonraki TİS’te 2018 maaşı üzerinden zam yapılma hususu da muğlak bırakıldı.

Ülkenin ekonomik durumuna ve en basitinden enflasyona baktığımızda bu maaşın çalışanlara ağır bir darbe olduğu aşikâr. Ülkelerin sınırlarını açmış olduğu, uçakların doluluk oranları ve Turkish Cargo’nun kârlılığı göz önüne alındığında; yapılan teklif pandemiyi fırsata çevirmek ve yüksek risk taşıyan havacılık sektörü çalışanları açısından yeni bir çalışma rejimi anlamına geliyor. Hava-İş ise masada ilgili teklifi reddetmiş olsa da hâlâ net bir alternatif teklifte bulunmadı. Ancak son gelişmelere göre, Cumhurbaşkanı’nın araya girmesiyle THY’nin 2008 sözleşmesini dayattığı “işçi düşmanı” teklifte uzlaşma sağlandı! Yani Hava-İş yönetimi üyelerini “savunan” söylemlerine rağmen THY’nin çıkarından yana tutum aldı.

AKP iktidarı 2012 yılında havacılıkta grevi yasaklamış ve THY yönetimi pandemi sürecinde sendikayı ziyaret eden 10’un üzerinde kıdemli kaptan pilota “Uçuş Durdurma Cezası” vermişti. Süreç hakkında görüşlerini aldığımız bir havayolu çalışanının ifade ettiği gibi: “Havacılık işçilerinin mücadelesi uzun zamandır baskı ve yasaklarla engellenmeye çalışılıyor ve şimdi bu yolla pandemi süreci de kötüye kullanılarak çalışanlara sefalet ücretleri dayatılıyor.”

Belarus: Rejim, sınıf ve sol

0

9 Ağustos başkanlık seçimlerini oyların %80’ini aldığını iddia ederek kazandığını söyleyen Lukaşenko’ya karşı patlak veren kitlesel eylem ve grev dalgası sürüyor. 1994’ten beri iktidarda olan ve ülke kaynakları ile zenginliklerinin özelleştirilme süreçlerini yöneten Lukaşenko, eylemcilere karşı İçişleri Bakanlığına bağlı paramiliter çeteleri sokağa indirmiş durumda. Ülkenin batısı sanayi işçilerinin grev dalgasıyla felç olmuşken, Lukaşenko Belarus ordusunu batı sınırında “tatbikat” eğitimine gönderdi. Bunların yanı sıra fabrikalarda kurulan grev komitelerinin başını çeken işçiler de dahil olmak üzere bugüne kadar onlarca grevci işçi tutuklandı; basın, tutuklu eylemcilere işkence ve tecavüz edildiğine dair bulgular yayımladı. En az 7000 kişinin tutuklandığı ve 3 işçinin rejim tarafından öldürüldüğü bilinirken, gözaltındaki 80 eylemcinin ise akıbeti henüz bilinmiyor.

Belarus emek örgütlerinin verilerine göre ülkede 150 fabrika greve çıktı. Ülkenin en büyük fabrikaları, madenler, mezbahalar, demiryolları, tiyatrolar, hastaneler felç olan işyerleri arasında. Minsk traktör işçilerinin, Soligorsk ise maden işçilerinin grevleriyle çalkalanıyor. Soligorsk Grev Komitesi önderi bir işçi 24 Ağustos’ta tutuklandı. Avrupa ve Rusya boyunca grevci işçilere büyük bir sempati mevcut. Savunma Bakanlığı ise yaptığı açıklamada işçileri “faşist” olarak damgaladı ve eylemcilere polis ile değil orduyla müdahale edeceğini duyurdu. Lukaşenko grevci fabrika işçilerinin işten atılması ve yerlerine yenilerinin alınması çağrısı yaptı.

Bu tablo karşısında, Tunus’ta Bin Ali’yi, Mısır’da Mübarek’i, Suriye’de Esad’ı savunmuş olan reformist sol ise, Ukrayna’da 2013’te sergilediği tutumu yineleyerek, işçilerin rejimle savaşımını, NATO’nun Putin’le savaşımı gibi lanse ediyor ve Lukaşenko’ya desteğini sunuyor. İşin ilginç yanı Belarus’un üç büyük muhalefet grubunun ikisi Putinci ve ABD Devlet Bakanı yardımcısı Stephen Biegun, Belarus işçilerinin devrimci kalkışmasının nasıl durdurulabileceğini tartışmak için Moskova ve Kiev ziyaretleri düzenlemiş durumda.

Dolayısıyla Belarus işçilerinin karşısındaki güç uluslararası bir karşıdevrim cephesi. Bu cephenin bileşenleri Lukaşenko-Putin rejimleri, ABD ve Avrupa Birliği. Bu cephenin niyeti fabrikalarda kurulmuş bulunan grev komitelerinin ulusal siyasette etkili olmasının önüne geçmek. Lukaşenko-Putin rejimlerinin ABD emperyalizmiyle taktiksel ayrılıklarını sınıflar mücadelesinin kendisinin yerine geçirmeye çalışmak ise işçilerin kurtuluş mücadelesine bir ihanet olmaktan öteye gitmiyor. Burjuva muhalefetin burjuva kesimlerle (ABD) sürdürdüğü diplomatik ilişkiyi işçilerin isyanını yermek için kullanmaya çalışmak ise basit bir güldürü unsuru olarak kalıyor.

Belarus işçi sınıfı, kapitalist blokların bütün fraksiyonlarından kopmayı ajandasına alan bir sosyalist acil eylem planının etrafında birleşmeye ihtiyaç duyuyor. Fabrikalardaki grev komitelerinin Tüm Belarus Grev Komiteleri Kongresi altında ulusal bir koordinasyon ve önderlik inşa etmesi, Doğu Avrupa devrimi için devasa bir adım anlamına gelecektir.

Giresun sel felaketinin sorumlusu siyasi iktidardır!

0

Giresun’da yaşanan sel ve heyelan sonucu 9 kişi hayatını kaybetti. Halen 7 kişinin de kayıp olduğu ifade ediliyor. Büyük maddi hasar da söz konusu ama sonuçta mal bir şekil yerine konur; giden canların ise telafisi mümkün değil. Maalesef bu kayıpları yaşayanlar için artık hiçbir şey eskisi olmayacak.

Bu derece büyük felaketlerin mutlaka bir siyasi, idari, hukuki sorumluluğu ve bedeli olmalı. Peki, siyasi sorumluluk kime ait? İdari, hukuki bedeli kim üstlenecek? Kuşku yok ki siyasi sorumluluk iktidara ait. İdari, hukuki bedeli ise en tepeden, bakandan başlayarak il mülki amirlerine ve yerel yönetimlere kadar silsile halinde yöneticiler ödemeli. İstifa, soruşturma, görevden alma ve hukuki yaptırımlar uygulanmalı.

Dün olduğu gibi bugün de sorumluluğun üstlenilmediğini ve gereğinin yapılmadığını görüyoruz. Bunun yerine olan ise suçun vatandaşa atılması. Şans, kader, coğrafya açıklamalarıyla sorumluluktan kaçılması. Yaralar sarılacak lafazanlığının yapılması. Tabii ki yaralar sarılacak. Kepçeye binmekle hiç kimse ne siyasi, ne hukuki, ne de insani, vicdani sorumluluktan azade olur.

Sorumluluk yok ama bahane çok! AKP Genel Başkan Yardımcı Canikli’ye göre, “Bugüne kadar böyle büyük bir felaket görülmemiş, tarihin en büyük felaketi.” Oysa sadece bir ay önce, temmuzda Artvin ve Rize’de yaşanan sel ve heyelan sonucu da 6 kişi hayatını kaybetti. Neredeyse basmakalıp aynı açıklamalar o felaket sonrası da iktidar mensuplarınca yapıldı.

Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’ye göre de, “120 bin tane derenin olduğu Karadeniz’de bu taşkınları tamamıyla önlemenin imkânı yok.” Peki, haziran ayında Bursa ve İstanbul’da sel sonucu ölen 7 kişiyi hangi 120 bin dere öldürdü? İstanbul Esenyurt’taki hangi dereler buna sebep oldu?

Bir de iklim değişikliği demiş Tarım ve Orman Bakanı! O yüzden mi “2018’de 101,5 milyon ton yerli kömür üretimiyle Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdık” diye övünüyorsunuz. İklim kendi kendine mi değişiyor? Evet, “söz verdiniz, başardınız!” Ülkeyi getirdiğiniz hal budur…

Manisa’dan bir mobilya işçisiyle söyleşi

0

Covid-19 döneminde Manisa’daki birçok fabrikada gerçekleşen dönüşümler, patronların salgın boyunca aldığı tutumlar, vaka sayıları ve ölüm oranlarını bölgede yaşayan bir mobilya işçisiyle konuştuk. Gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi Gazete Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Sedat Durel

Merhabalar, bize çalıştığın yer ve çalışma koşulların hakkında biraz bilgi verir misin?

Merhaba, ben Manisa’da mobilya işçiliği yapıyorum. Covid-19 ile beraber hem çalıştığım fabrikada yaşadıklarımı hem de diğer fabrikalarda çalışan arkadaşlarımın yaşadıklarını sizlere aktarmak istiyorum. Ben uzun zamandır ABC mobilyada çalışıyorum ve burada geçirdiğimiz pandemi süreci sizleri gerçekten şaşırtabilir. Çünkü patron için pandeminin olup olmadığı pek önemli değildi. Zaten zor ve kötü olan çalışma koşulları pandemiyle beraber daha da dayanılmayacak bir hale dönüştü. Pandemi öncesi durumdan biraz bahsedecek olursam; örneğin, işçilerin tuvaletlerde çok fazla zaman geçirdikleri bahanesiyle turnike koydular ve tuvaletlerin girişlerinde ücret almaya başladılar. Buradaki patron asgari ücretin dışında olan mesai ücretlerini elden dağıtıyordu ve bununla amacı vergiden kaçınmaktı. Bunlarla beraber virüsün etkilerine geçmeden önce aslında fabrikada işçi sağlığına yönelik de herhangi iyi bir uygulama yoktu. Mesela tuvaletlerde sabun yoktu. İşçiler molaya çıktığında sadece bir odaya doluşabiliyorlardı ki bu oda sadece 6-7 insanın zor sığdığı bir oda; fakat hepimiz orada olmak zorundaydık. Virüsün fabrikaya bulaşmasıyla beraber ve halihazırda kötü olan koşullardan dolayı işçi arkadaşlar tepki göstermeye başladılar. Çünkü bir günde 15 kişinin testi pozitif çıktı ve buna rağmen patron bizlerden daha fazla mesai yapmamızı istiyordu.

İşçilerin içindeki virüsten ölme korkusu, yerini kısa süre içerisinde açlık ve işsizlik korkusuna bıraktı.

Zaten kötü olan çalışma koşullarıyla beraber virüsün de etkilerini hissetmeniz yaşamınızı daha da zorlaştırmış. Peki bizlere pandeminin Manisa’daki ve şehirde olan fabrikalardaki genel seyri hakkında bilgi verebilir misin?

Pandemi şehirlerde yayılmaya başladığında, insanlarda büyük bir korku oluşmaya başladı, doğal olarak bu korku işçilere de yansıdı. Fakat burada önemli bir fark var: İşçilerin içindeki virüsten ölme korkusu, yerini kısa süre içerisinde açlık ve işsizlik korkusuna bıraktı. Yani, işçiler etrafındaki insanlara bakınca, özellikle de işsizlik rakamlarının aniden yükselmesiyle, virüsün bulaşma riskinin dışında başka bir tedirginlik baş göstermeye başladı: işsizlik ve açlık. Devletin verdiği 1000 liralık destek, insanların on günlük tüketim ihtiyacını bile karşılayamıyordu; etraftaki kaosu gören işçiler daha da fazla korkmaya başladılar. Fabrikalarda işçiler ölüyordu ama biz bunun haberini bile alamıyorduk, çünkü dışarıya çıkan haberlerin kaynağı tespit edildiğinde arkadaşlarımız direkt olarak işten çıkarılıyordu.

İlk büyük tepki yoğun olarak Klimasan’da oluştu. İşçiler, sosyal medya üzerinden bizlere mesaj gönderdiler; bizler de durumun haberini yaptık. İşçiler salgına yakalanan işçi sayısının 38 olduğunu bizlere aktardı ve aniden böyle bir yükseliş olmasına rağmen fabrikada üretim devam ediyordu. İşçiler önce buna karşı koydular; fakat sonrasında, fabrikadan atılma korkusundan dolayı geri adım attılar. Klimasan’ın ardından Termokar’da da işçiler sosyal medya üzerinden seslerini duyurmaya başladılar. Termokar fabrika yönetimi, gelen büyük tepkilerden dolayı bir haftalık da olsa işe ara vermek zorunda kaldı.

Gelelim Vestel’e. Hepimizin de bildiği gibi Vestel aslında Manisa’nın kendisi demektir; çünkü şehirdeki bütün yaşam alanlarından işçiyi içinde barındırır. Vestel pandeminin başında maske takma ve diğer önlemlere önem veriyordu; dediğim gibi büyük bir kesimi içinde barındırdığı ve geniş olduğu için. Ama fabrikada üretim devam ediyordu ve işçiler çoğunlukla günde 12 saat çalışmak zorundaydı. Virüsün etkilerinin artmasıyla beraber bir hafta içerisinde sayı 1000’leri buldu. Sekiz arkadaşımızın da virüs nedeniyle öldüğü haberini aldık. Fabrika yönetimi bunu hep gizlemeye çalıştı. Örneğin ölen işçilerden sadece iki tanesi için Covid-19 neden olarak gösterilirken, diğerleri için akciğer rahatsızlığı, solunum yetmezliği ve diğer iç hastalıklar ölüm sebebi olarak gösterildi. Ardından buradaki işçilerle temas kurma şansımız oldu. Vestel işçileri Kardeş İşçiler facebook sayfamıza mesaj attılar “Vestel’de ölmek istemiyoruz” diyerek. Çünkü vaka ve ölüm sayıları hızla artıyordu. Bizler de sosyal medyada bu haberlerin paylaşımını yaptık. Bu paylaşım Vestel’e dair taleplerimizi içeren bir paylaşımdı ve talepler de şunlardı:

  • Vestel’de üretim 15 gün durdurulsun,
  • Fabrika tam teşekküllü dezenfekte edilsin ve bütün işçilere test yapılsın,
  • Rahatsızlığı olan işçilere tedavi ve ücretli izin hakkı verilsin,
  • Fabrikada üretime 15 gün sonra ve virüsten korunmak için bütün önlemler alındığı takdirde devam edilsin.

Taleplerimiz doğru ve işçiler için aslında yapılması gereken talepler olunca halk da yoğun ilgi gösterdi ve yaklaşık 10 gün boyunca Manisa’daki insanlar Vestel’i ve oradaki koşulları konuştular. Dolayısıyla da tepkiler gelmeye başladığında önlemler de biraz artmaya başladı. Örneğin, daha önce işçilere yapılmayan kan testinin yapılması ve fabrikalara kurulan laboratuvarlar gibi. Yaptığımız paylaşımı iki yüz elli bin kişi gördü ve gerçekten de insanlar bu konuya hem ilgiliydi hem de sonuç almak istiyorlardı.

İşyerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinde işçi denetimi uygulaması hakkında ne düşünüyorsun? Özellikle de bugünlerde daha da önem arz eden bir konu değil mi sence de?

Ben de bir soru sorayım, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı da patrondan maaş alıyor; bu durumda gerekli önlemleri almadığı için patrona karşı sence yaptırım uygulayabilir mi? İşçi sağlığına dair söylenenler “maske takalım,” “ellerimizi yıkayalım” uyarılarından ibaret. Şöyle bir örnek vereyim; kahvelerde okey oynamak yasaklandı çünkü temas üzerinden virüsün bulaşma riski yüksekti. Ama kahvede oynanmasına izin verilmeyen okey taşlarının üretimi hâlâ devam ediyor. İkisi arasında hangi türden bir farklılığın olduğunu anlayamıyoruz bir türlü. İş sağlığı ve güvenliği uzmanlarına fabrika ile ilgili sorular sorduğumuzda, fabrika ile bir bağlantısının olmadığını görüyoruz. Fabrikada işçi sağlığı ve güvenliğine tehdit oluşturan faaliyetleri engelleyip engellemediğini geçiyorum, çünkü zaten fabrikayla bir ilgileri yok ki! Sağlıkla ilgili şikâyetlerimizi ilettiğimizde, bunun ne kaynağını araştırıyorlar ne de buna dair düzeltici çözümler oluşturuyorlar.

Son olarak, işçi ve emekçilere mesajınız var mı?

Pandemi sürecinde binlerce işçiye virüs bulaştı ve bu dönemde yetkililere sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen sorunlarımıza kulak tıkadılar. İşçiler fabrikada meydana gelen vakalar ile bakanlığın açıkladığı rakamları karşılaştırınca, hükümetle arasına mesafe koydu; zira ikisinin arasında kapatılamayacak kadar büyük bir fark var. Eğer işçilerin sağlığı patronların kâr hırsı uğruna hiçe sayılıyorsa, üretimin devam etmesi için vaka sayılarının üstü örtülüyorsa, anlıyoruz ki işçilerin fabrikalardaki sorunlarının çözümü fabrikalarda işçi komitelerinin kurulmasıdır. Ancak bu şekilde patronlara ve sermayeye karşı örgütlenerek birlik olabilir ve mücadeleleri birleştirebiliriz.

Ziller kimin için çalıyor?

0

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) dünya genelinde yaşanan Covid-19 salgını nedeniyle 13 Mart’ta kapatılan okulların 21 Eylül’de açılacağını duyurdu. Aslında ilk duyuru okulların 31 Ağustos itibarıyla açılacağıydı. Ancak salgının son süreçte hızlanarak yayılması ve vaka sayısındaki artışlar bu ertelenmenin yaşanmasında etkili oldu.

Bakanlık bu ertelemeleri mart ayında da yapmıştı. Önce okulların mart sonuna kadar kapalı olacağını duyurmuş, daha sonra nisan ayı ve en nihayetinde eylüle kadar okulların açılmayacağını duyurmuştu. Ardından ise henüz altyapısı yeterli olmayan “uzaktan eğitim” uygulamaları ile eğitim hizmetleri devam ettirilmeye çalışılmış ancak yine birçok olumsuzlukla karşılaşılmıştı. Eğitim emekçileri, veliler ve öğrenciler tarafından kullanılmaya çalışılan uzaktan eğitim araçları kısa süre içerisinde çökmüş ve belirli kısıtlamalara gidilerek işler kör topal devam ettirilmiş, böylelikle haziran ayına ulaşılmıştı.

Hükümet “normalleşme” adımları kapsamında hayatın “normal akışına” dönmesi için tüm önlemleri rafa kaldırırken, bu durum düşmesi beklenen vaka sayılarını artırdı. Aynı durum dünyadaki diğer ülkelerde de bu şekilde oldu ve tüm dünyada vaka sayıları ve ölümler arttı. Tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken Milli Eğitim Bakanlığı bürokratları ne yaptı peki? 31 Ağustos’ta okulların açılacağını, yüz yüze eğitimlerin başlayacağını ilan eden bakanlık yaz boyunca dişe dokunur hiçbir çalışma yapmadı. Tüm planlarını ülkedeki genel durum üzerine şekillendiren MEB bürokratları, tüm kötü gidişata rağmen okulları açma konusunda oldukça kararlı görünüyor.

Peki, Covid-19 salgını tüm dünyada yaşamın tüm alanlarını olumsuz yönde etkilemeye devam ederken ve henüz bu hastalık için kesin bir tedavi yöntemi bulunamamışken neden MEB okulları açma konusunda bu kadar ısrarcı davranıyor?

Bu sorunun cevabı, salgın tüm ülkeyi kasıp kavururken hayatı “normalleştirme” adımları atan AKP hükümetinin ve onun özelinde tüm kapitalist devletlerin benzer adımlarında bulunabilir: Kapitalist ekonomi çarklarının dönmesini sağlamak…

Salgın nedeniyle kapitalist çarkların durması sadece üretim sektöründe olmuyor. Hizmet sektörü, salgın nedeniyle ortaya çıkan kısıtlamalardan üretim sektörüne göre daha fazla etkilendi. Kendisi de özel okul sahibi olan Milli Eğitim Bakanının en büyük endişesi de eğitim “sektörünün” çarklarının işlememesi. Eğitime bir insan hakkı, kamusal bir hizmet alanı olarak bakmayan AKP hükümeti ve onun Eğitim Bakanı için okulların bir an önce açılması ve “sektörün” çarklarının dönmesi gerekmekte. Hasta olacak çocuklar ya da çocukların evlerine taşıyacakları virüs nedeniyle ölecek insanlar, hastalanacak ya da ölecek eğitim emekçileri hükümet yetkililerinin gözünde sadece birer sayıdan ibaret. Tüm bu anlatılanların neticesinde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki 21 Eylül’de ziller öğrenciler ya da eğitim emekçileri için değil özel okul sahipleri, servis şirketleri, eğitim alanında malzeme üreten fabrika patronları için çalacaktır. Gerekli sağlık önlemleri alınmadan okulların açılması demek ise salgının daha da hızlı bir biçimde yayılmasına neden olacak, emekçilerin yaşamı tehdit altında olacaktır. Bu nedenle tüm emekçilere düşen en büyük görev bu çarkın tekerine çomak sokmak, patronların kâr hırsına çocuklarını kurban etmemek olacaktır. Gerekli sağlık önlemleri alınmadan okulların açılmasına karşı durmak bir yaşam hakkı savunusu haline gelmiştir.

Cargill işçilerinden “Ya iş ya da direniş” mesajı

0

Sendikaya üye oldukları için işlerinden atılan ve 860 gündür mücadelelerine devam eden Cargill işçileri, Cargill müşterisi olan Assan Gıda önünde bugün bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasına çeşitli siyasi parti ve sendikalar da destek verdi.

Basın açıklamasından önce Tek Gıda-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Suat Karlıkaya konuştu. Karlıkaya konuşmasında, Cargill direnişinin sadece 14 işçinin işlerine geri dönüş mücadelesi olmadığını; aynı zamanda bütün işçilerin yaşadığı “kapının önüne” konulma korkusuna karşı bir başkaldırı olduğunu belirtti. Karlıkaya konuşmasının devamında, İstanbul’da yapacakları eylem takvimini belirtmenin yanında, amaçlarına ulaşıncaya kadar Cargill’in bütün müşterilerinin çalışma yerlerinde eylem yapacaklarını ve onlara mektup ileteceklerini de belirtti.

Basın açıklamasını okuyan Tek Gıda-İş Sendikası Genel Sekreteri İbrahim Ören’in konuşmasında, Cargill’in yabancı sermayedarların tekelinde olduğu ve gün geçtikçe Türkiye’de bu firmanın büyüdüğü vurgulandı. 2014 yılında işçilerin anayasal haklarını kullanarak sendikaya üye olduğunu ve bunun sonucunda haksız bir yere işlerinden çıkarıldığını belirten Ören, tüm baskılara rağmen 2018 yılında işçilerin sendikal örgütlenmelerini tamamladıklarını söyledi. Ören’in okuduğu basın metninin bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz:

“Cargill işçisi ilk defa anayasanın kendisine tanıdığı hakkı kullanarak, 2012 yılında başka bir gıda sendikasında örgütlenmeye başlamış ancak hiçbir anayasal hakkı tanımayan Cargill tarafından o dönemde 5 sendika üyesi arkadaşımız işten çıkartılmıştı. İşten çıkartılan sendika üyesi arkadaşlarımız çeşitli eylemler yapmışlar, seslerini duyurmaya çalışmışlar ancak kendilerine sahip çıkılmadığı için Cargill işvereninin hukuk tanımaz tutumu devam etmiştir.

Tüm olumsuzluklara ve baskılara rağmen mücadeleci ruhunu kaybetmeyen Cargill işçisi, 2014 yılında Türkiye sendikal hareketinde, mücadeleci yapısıyla işçi sınıfına her zaman umut olmuş Tekgıda-İş Sendikasını seçerek 2018 yılında örgütlenmesini tamamlamış, sendikamız tarafından Çalışma Bakanlığına yetki başvurusu talebinde bulunulmuştur.

Tekgıda-İş Sendikası hukuka uygun davranırken, Cargill işçisi sadece anayasanın kendisine tanıdığı bir hak olan sendikalı olma hakkını kullanırken, geçmişten sabıkalı olan Cargill işvereni ne yapmıştır!

Sendikal örgütlenmeyi engellemek için hukuku ve anayasal hakları hiçe sayarak yetki tespiti başvurumuzdan 1 ay sonra 14 arkadaşımızı işten çıkartmış sebep olarak da kota fazlalığı ve daralmayı göstermiştir.

Hâlbuki üretim kapasitenizi ve yatırımlarınızı sürekli attırdığınızı çok iyi biliyoruz.”

Ören basın açıklamasını şu sözlerle tamamladı:

“Şunu iyi bilmelisiniz ki; sendika isteyen Cargill işçisi Tekgıda-İş ile mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir.

İşçi hak ve özgürlükleri, patronların insafına, yerel yöneticilerin sorumsuzca aldığı kararlara teslim edilmeyecek kadar değerlidir ve biz bu değer uğruna her türlü kavgayı vermeye devam edeceğiz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

Direnişlerini sürdüren Cargill işçilerine İşçi Demokrasisi Partisi’nden dayanışma ziyareti

0

İşçi Demokrasisi Partisi, Tekgıda-İş sendikasına üye oldukları için 17 Nisan 2018’de haksızca işten çıkarılan Cargill işçilerinin, Cargill genel merkezinin de yer aldığı Palladium Tower önündeki direnişlerine destek ziyareti gerçekleştirdi.

Cargill’e karşı açılan davada, direnişlerinin 864. gününde olan Cargill işçilerinin ekonomik gerekçelerle değil sendikal nedenle işten çıkarıldıkları yönünde çıkan mahkeme kararı sonucunda, Cargill sendikal tazminata mahkûm edildi ve işçilerin işe iadesine karar verildi. Cargill işçileri sendikal tazminatlarını alarak başka bir yerde çalışma imkanlarının bulunduğunu, ancak direnişlerine devam etmelerinin sebebinin işe iade haklarının tanınması ve işçi sınıfının mücadelesinin ilerletilmesi olduğunu dile getiriyorlar.

Cargill işçileri ailelerinden uzak kalmak pahasına 864 gündür mücadelelerini sürdürüyorlar. Örneğin, bir işçi kardeşimiz 2 haftalık evli olmasına rağmen, evinden uzakta mücadelenin içerisinde olmaya devam ediyor. İşçilerin bu mücadeleci tutumlarının hedefi, sadece kendileri için değil hem diğer işçiler hem de tüm işçilerin çocukları için daha adil çalışma koşullarının inşasına katkıda bulunmak.

İşçilerin şu sözleri örgütlü mücadelenin önemini ortaya koyuyor: “Bizim başından itibaren bütün ihtimallere karşı bir planımız var. Gerek Bursa’da gerek İstanbul’da gerçekleştiğimiz bütün direnişler planlı. Cargill yönetimi işe iade davasını kazanmamıza rağmen bunu kabul etmiyor. Bu sebeple direnişimizi farklı bir şekilde devam ettirme kararı aldık. Direnişlerimizi Cargill’in tedarikçi şirketleri önünde gerçekleştirmeye ve hakkımızı aramaya devam edeceğiz.”

Mücadelelerinden asla vazgeçmediklerini ve vazgeçmeyeceklerini vurgulayan Cargill işçileri, bütün sendikaları, partileri ve emek dostlarını 10 hafta boyunca her pazartesi günü gerçekleştirecekleri basın açıklamalarına ve kararlı mücadelelerine destek olmaya çağırıyor. Cargill işçilerinin planladıkları basın açıklamalarının tarih ve yer bilgilerini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz.

CARGILL İŞÇİLERİ BASIN AÇIKLAMASI PROGRAMI

  • 24 Ağustos Pazartesi, Assan Gıda
  • 31 Ağustos Pazartesi, Coca Cola
  • 7 Eylül Pazartesi, Pepsico
  • 14 Eylül Pazartesi, Haribo Pamir Gıda
  • 21 Eylül Pazartesi, Unilever
  • 28 Eylül Pazartesi, Mondalez Kent
  • 5 Ekim Pazartesi, Eti
  • 12 Ekim Pazartesi, Nestle
  • 19 Ekim Pazartesi, Dr. Oetker
  • 26 Ekim Pazartesi, Modern Karton

Manisa’da salgının seyri: Vestel, ABC Mobilya ve emekçilerin sözleri

0

Ben Manisa’da yaşayan bir işçiyim. Bugün (20.08.2020) işe gitmeden önce biraz erken kalkıp yakınındaki işçi duraklarına çıktım. Önce Vestel işçileriyle konuştum. Öncesindeki kötü durumdan sonra, ateş ölçme işleminin hızlandığını söylediler. Eskiden revire giden işçileri üretime geri döndürmek için çaba sarf ederlerken şimdi işyeri hekimlerinin daha esnek davrandığını söylediler. Fabrikada korkunun giderek azalmaya, normalleşmeye başladıklarını anlattılar. Vestel’in özellikle Hinh End fabrikasında virüs çok yoğundu. İşçi kardeşlerimiz orada yapılan antikor testinin, yayılma hızının önüne geçtiğine inanıyorlar.

Ben de bekleyen işçilerle konuşurken böyle bir dönemde hükümetin de patronun da aynı cepheden saldırdığını anlatmaya çalıştım. Çözüm basitti, ama onlar 10 gün üretime ara verip 10 günlük ücretimizi ödeyemediler. Bunun yerine bunca zahmeti tercih ettiler. Hastalanan, ölenler ise cabası. İşçi kardeşlerimize yasam tehlikemiz varsa 10 kişi bile olsa birleşip işyeri hekimine, iş sağlığı ve güvenliği uzmanına baskı kurmak gerektiğini bir kez daha anlattım. Eğer sorunumuzu fabrikada çözemiyorsak sosyal medya birlikteliğinin bile ne kadar etki ettiğini, çalışma şartlarını iyileştirebildiğini anlattım.

Benim yaptığım bu konuşmayı 30 kadar işçi dinledi. Bu sırada bir işçi, “Böyle sorunlarda 15 tane yürekli insan bir araya gelip gazetecileri çağırsa tüm ülkede ses getireceğini gördük. Asgari ücretten başka kaybetmek neyimiz kaldı?” dedi.

Sonrasında şu anda salgının oldukça kötü seyrettiğini duyduğumuz ABC Mobilya’nın işçi servis durağına gittim. Maalesef ki birkaç kişide daha virüs çıkmış. Burada da antikor testi yapılacaktı ancak yapılmamış. Bu fabrikanın patronu bizi yine şaşırtmadı. Buradaki işçilerden biri bana şunu söyledi: “Test yapılırsa en az 30 kişide daha pozitif çıkar. Biz de biliyoruz ‘ölmek istemiyoruz demeyi’ ama patron izne çıkardı mı kuruş ödemiyor. E, devlet de ödemiyor. Hastaneler rapor vermiyor ki evde istirahat edelim. Test pozitif çıkan adamı da zaten eve gönderiyorlar. O zaman bizim hastaneye gitmemize ne gerek var? Biz zaten maaşla değil fazla mesai ile geçiniyoruz. Kimseye para yetmiyor. Pazar en kötü 250 lira oldu.”

Vestel’de bir nebze olsun düzelen koşulları ve ABC Mobilya’daki işçi kardeşimizin yakarışını aklımıza kazıyalım. Abartıdan kaçınarak işçilere doğru haber vermek bugün her zamankinden daha önemli. İşçilerin de güçlü bir tepki verebilmeleri için onlara güvenilir alternatifler sunmalıyız. Vestel’i biraz olsun düzelttiysek Manisa’yı da Türkiye’yi de düzeltebiliriz. Yapılan birkaç sosyal medya kampanyası işçilerin hayatını kurtarabildi. Şimdi bir de sendikalarla, emek örgütleriyle birlikte mücadeleye girişsek, bir eylem planı etrafında kaynakları işçi emekçiler için sarf edilmesini istesek daha fazla iyi haber almamız ve insanca koşullarda yaşamamız işten değil.

Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar: Talebimiz toplumsal cinsiyet eşitliği, hedefimiz kadın kotası

0

Kadıköy Belediyesi’nde çalışan DİSK’li kadınlar, önümüzdeki günlerde görüşülecek toplu iş sözleşmesine kreş hizmeti, eşit işe eşit ücret, regl izni ve kadın kotası gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten maddeleri ekletmek için yola çıktılar. Ayrıca bugün saldırı altındaki İstanbul Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamında tanınmasını talep ediyorlar. Kadın Dayanışması olarak, Belediye çalışanlarından Özge Çehreli ve işyeri temsilcileri Nazan Çam Ay ve Ayşecan Ay’la içinden geçtikleri süreç ve talepleri hakkında konuştuk.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Taleplerinize geçmeden önce biraz koşullarınız hakkında konuşmak istiyorum. Türkiye’de kadınlar belediyelerde hangi koşullar altında çalışıyorlar?

Türkiye’nin başka pek çok yerinde olduğu gibi erkeklerle eşit koşullarda çalışmıyorlar. Bunu dile getirdiğimizde elbette kabul görmüyor. Koşulların iyileştirilmesini istediğimizde imtiyaz istediğimiz zannediliyor, oysa biz eşitlenmek istiyoruz. Örneğin sahada çalışan kadın arkadaşlarımıza iş giysisi olarak erkek giysileri dağıtılıyor ve arkadaşlarımız erkek bedenine göre üretilmiş bu giysilerle rahat çalışamıyor. İnsan ile erkeği bir tutan yaklaşımın bir uzantısı bu. Biz aynı olduğumuzu değil, eşit olduğumuzu söylüyoruz. Pek çok sorunun altında bu farkın anlaşılamaması yatıyor.

Ücretsiz kreş hizmetinden yoksunuz mesela. Çocuk sahibi işçi kadınlar, özellikle de çocukları henüz küçükken evle iş arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılıyor. Hükümetin kadın istihdamını engellemeye yönelik politikaları, iş kanununa aykırı olduğu halde kanunlaşmış ve kanıksanmış durumda. Babalık izni bile erkeklere komik geliyor çünkü tüm kanunlar çocukların gökten zembille indiği varsayımına dayanıyor sanki. Ev içi bakım hizmetleri ve ev işleri her yerde olduğu gibi burada da kadının asli görevi gibi görülüyor. Yani kamuda çalışan pek çok erkek meslektaşımızdan aslında çok daha fazla çalışıyoruz. Dolayısıyla ev-iş dengesinin gözetilmesi çalışma koşullarımız bakımından çok önemli. Kadınların eve daha fazla zaman ayırmasını “olanak sağlayacak” tedbirlerden bahsetmiyoruz elbette, erkekler esasen misafiri olmadıkları evlerin sorumluluğunu eşit yüklenmeye başladığı zaman biz de kamusal alanda daha verimli çalışıp daha etkili bir var oluş sergileyebileceğiz.

Resmi verilere göre örgütlü, yani sendikalı yüzde 10’luk kesime dahil olan kadın emekçiler olarak sendikadaki yeriniz ne?

Türkiye’deki tüm işçilerin üçte biri kadın olduğu halde bu kadınların ancak onda biri sendikalı. Dolayısıyla yalnızca düzenli aidat ödediğimizi söylesek yeridir çünkü temsil edilmediğimiz aşikâr. Temsilci kadınlar olarak sendika toplantılarına katıldığımız vakit hâlâ “varlığımızla sendikaya renk kattığımız” söyleniyor mesela. Hâlâ asli bir unsur olarak görülmüyoruz kısaca. “Al sana bir kadın, al sana bir kadın daha!” der misali tek tük, göstermelik, etkisiz konumlara itilmeye çalışılıyoruz. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bir araştırmasına göre sendika üyesi olmayan kadınların dörtte üçü, sendikanın kendilerine ne fayda sağlayacağını bilmediği için üye olmuyor. Apaçık temsil edilmediğiniz bir örgüte kuşkuyla yaklaşmak çok doğal, değil mi?

Geçen yıl aralık ayında bir sendika şubesinin seçimlerinde aday listesi çıkararak çağrı yapmıştınız. Bugünse bir sendika konfederasyonunun kadınları olarak çağrı yapıyorsunuz? Bugün DİSK’li kadınlar olarak nasıl bir araya geldiniz? Ne kadar yol alabildiniz?

Aslında en başta, mevcut durumu kabullenmeyi reddeden, itirazını yükselten kadınlar olarak bir araya geldik. Bir seçimde daha salt erkeklerden oluşan listeleri görünce salt kadınlardan oluşan bir liste çıkarıp Mor Liste adı altında seçimlere girdik ve en azından bazı insanların buradaki sorunu görmelerine katkıda bulunduk. Daha da önemlisi, bu sayede, takip eden temsilci seçimlerinde daha çok sayıda kadın temsilci adayı oldu ve seçildi. İşte bugün, toplu iş sözleşmesi sürecinde de ilk defa işçi kadınları temsil eden temsilci kadınlar olarak taleplerimizi sendikaya sunuyor, işverene sunmaya hazırlanıyor ve emsal teşkil etmesi, hiç değilse kamusal bir tartışma başlatması amacıyla kamuoyuyla paylaşıyoruz. Yani fena bir yol katetmediğimiz söylenebilir.

“Toplu iş sözleşmesinde İstanbul Sözleşmesi’nin tanınmasını ve sendika ile işverenin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önlemeye ve mağdurlarını korumaya, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atacağına dair ortak taahhütte bulunmasını istiyoruz.”

Eşit koşullarda ve güvence altında çalışmak istediğiniz için toplu iş sözleşmesine maddeler ekletmek istiyorsunuz. Bu maddeler ne ve kadın mücadelesi açısından nasıl bir önem taşıyor?

Esasen maddelerin hepsi, 2020 yılında talep etmek zorunda kalmaktan utanç duyduğumuz konular. Eşit işe eşit ücret gibi; erkek mesai arkadaşlarımızın giysileriyle değil, kendi bedenimize uygun iş giysileriyle çalışmak gibi… Bunun dışında işverenlerin son dönemde kurumsal imaj hanelerine artı puan eklemek için de kullandığı ayda bir günlük regl izni ve kadınların 8 Mart’larda ücretli izinli sayılması var. Bunlar elbette güzel gelişmeler. Öte yandan, 8 Mart’ta çiçek değil, yılın her günü hakkımız olanı istediğimizi bilmeleri daha önemli. Hamile arkadaşlarımızın doktor kontrolüne gittikleri günler ücretli izinli sayılmasını, erkeklerin hamile partnerleri ile birlikte doktor kontrolüne giderken yarım gün izinli sayılmasını talep ediyoruz. Ayrıca ne kadarını doğumdan önce, ne kadarını doğumdan sonra kullanacağına işçinin karar vereceği 40 gün babalık izni istiyoruz. Bununla bağlantılı en önemli taleplerimizden biri de ücretsiz kreş hizmeti. Aslında İş Kanunu’na göre 150’den fazla kadın çalışanı olan işyerlerinde işveren kreş hizmeti sunmakla yükümlü; fakat çoğu işyeri bunu uygulamak yerine uygulamamanın cezasını ödemeyi tercih ediyor. Dahası son yıllarda Sayıştay uygulanmaması yönünde yaptırımlar uyguluyor. Bu saydığımız talepler, günlük çalışma koşullarımızı doğrudan iyileştirme kapasitesine sahip maddeler.

İkinci aşamada, ilkesel düzeyde, toplu iş sözleşmesinde İstanbul Sözleşmesi’nin tanınmasını ve sendika ile işverenin, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önlemeye ve mağdurlarını korumaya, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik adımlar atacağına dair ortak taahhütte bulunmasını istiyoruz. Pek çok ülkede TİS kapsamında işveren ve sendikalar bu konuda ortak taahhütlerde bulunuyor. Biz de buna en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biriyiz.

Üçüncü aşamada talebimiz, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete yönelik duyarlılık. Bu şiddetin cinsel tacize ve aile içi şiddete indirgenmemesini, bu vakaların çoğu erkeklerden oluşan disiplin kurullarında ele alınmamasını ve mağdura gerekli her türlü hukuki ve psikolojik desteğin sağlanmasını talep ediyoruz.

Tüm bu saydığımız talepler kadın mücadelesi açısından önemli çünkü toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için, İstanbul Sözleşmesi’nin de ortaya koyduğu üzere ilgili aktörleri etkili işbirliği yapmaya ve somut adımlar atarak bu konudaki samimiyetlerini ve ciddiyetlerini sergilemeye çağırıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kalıcı olarak sağlanması için nihai çözüm talebimiz ise kadın kotası.

Kadın kolları değil kadın kotası talep ediyorsunuz. Mevcut kadın kollarının karar alma, denetleme ve yönetme süreçlerinde bir işlevi var mı? Kadın kotasının faydası ne olacak?

Profesör Jane Parker İngiltere sendikalarında kadın gruplarını ve eşitliği ele aldığı 2003 tarihli kitabında, sendikaların kadın üye oranı ne kadar yüksekse salt kadınlardan oluşan alt gruplar çıkarma eğiliminin o kadar düşük olduğunu belirtiyor. Siz eğer kadınları, gençleri, LGBTİ’yi, diğer bir deyişle “renkleri” değil, bu toplumu meydana getiren tüm kesimleri layıkıyla temsil ediyorsanız onlar için ayrı bir yerde komite, komisyon, adına ne derseniz deyin kurmanıza zaten gerek kalmaz. Çoğu zaman yönetim eliyle ve demokratik seçim yerine tepeden atama yöntemiyle kurulan bu gruplar temsil yanılsaması yaratmakla birlikte aslında eşit temsilin yokluğuna işaret ediyorlar.

Bizde genel eğilim etkisiz pozisyonlara sırf görüntüyü kurtarmak amacıyla kadınlar koyup bunun reklamını yapmaya çalışma yönünde. Oysa karar alma mekanizmalarında yok denecek kadar az sayıda kadın var. Zaten bunun bize özgü bir sorun olmayabileceği düşüncesiyle, nasıl bir çözüm yolu izlendiğini, nasıl deneyimler edinildiğini öğrenmek amacıyla taradık yabancı literatürü. Nitekim pek çok ülkenin işçi sendikaları ve konfederasyonlarının aşağı yukarı benzer süreçlerden geçtiğini gördük. Benzer dirençler, benzer bahaneler, benzer bariyerler… Fakat sendikal hareketin başını çekmeye aday hiçbir işçi örgütü, demokratik meşruiyetini kaybetmeyi göze alamamış ve kimi itibarını kimi güvenilirliğini geri kazanmak için kadın kotası getirmek zorunda kalmış. Kadın kotasının, sendika ve konfederasyonların sürdürülebilirliğini sağlamak dışında faydası, kadınlara eşit ve adil bir temsil fırsatı tanıyacak olması. Kendi kendimizin sesi olacağız çünkü biz artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyoruz. İnanıyoruz ki ayrıştırılmaya çalışılan emek ve kadın mücadelesi işte o zaman doğal bütünlüğüne kavuşmuş olacak.

“Bize göre kadın mücadelesi ile sınıf mücadelesi arasında bir makas yok. Biz sınıfın ta kendisiyiz, nasıl bölebiliriz? Aksine sınıf içindeki ayrımcılığa son vermeye, uçurumları kapatmaya uğraşıyoruz.”

Kadın mücadelesinin sınıf mücadelesini böldüğü gibi bir kanı var. Size de benzer eleştiriler yöneltilmiş. Sizce bu iki mücadele arasında bir makas var mı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bize göre böyle bir makas yok. Biz sınıfın ta kendisiyiz, nasıl bölebiliriz? Aksine sınıf içindeki ayrımcılığa son vermeye, uçurumları kapatmaya uğraşıyoruz. Bize göre asıl “mavi yaka” ile “beyaz yaka”yı birbirinden ayırıp birbirine düşürmek sınıfı bölmektir; kol emeğiyle geçinen işçiye, “ojeli tırnaklarıyla bilgisayar gerisinde çalışanlar”ın onun derdini anlamayacağını söylemektir sınıfı bölmek. Bu yoğun masabaşı araştırma sürecinde de, sahada işçi arkadaşlarımızla konuşurken de ojemiz bize mâni olmadı, hiçbir şeyi böldüğünü de görmedik.

Son olarak, TİS kapsamında İstanbul Sözleşmesi’nin tanınması talebiniz de büyük önem taşıyor zira İstanbul Sözleşmesi şiddetin çok yönlü tanımını yapan ve kadınları her türlü şiddete karşı korumayı amaçlayan bir sözleşme. Peki sizce işyerlerinde şiddeti ve tacizi önleyici ne tür mekanizmalar işletilebilir?

Öncelikle sorunu cinsel taciz ve aile içi şiddete indirgemekten vazgeçip doğru tanımlarla yola çıkmalıyız. Bu da cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet türlerinin tamamını dikkate almak ve doğru tanımlamak anlamına geliyor. Hâlihazırda işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bir bilinç bulunmadığı için bu şiddet vakaları çok ciddiye alınmıyor, çoğu zaman üstü örtülüyor. Koruyucu ve önleyici tedbirler yetersiz. İşyerinde kurulan ve cinsel taciz vakasını değerlendirmesi beklenen bir disiplin kurulunun çoğu erkeklerden oluşuyorsa o kuruldan, vakanın taciz değil yalnızca “babacan tavır” olduğuna dair bir karar çıkmayacağını nasıl bileceğiz mesela? Disiplin kurulunun kompozisyonu doğru ve faile işten çıkarma cezası verildi diyelim, mağdur her halükarda izleyebileceği hukuki yollara dair bilgilendirilmeli ve gerektiği takdirde kendisine psikolojik destek sağlanmalı. Kısaca kol kırılıp yen içinde kalmamalı artık. İleride benzeri şiddet vakalarının yaşanmaması için toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri verilmeli. Elbette bu çok küçük yaşlarda başlaması gereken bir eğitim. Burada İstanbul Sözleşmesi’nin bütüncül yaklaşımına geri dönüyoruz: Kalıcı bir çözüm için, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete gerekçeler üreten zihniyetin dönüşmesi gerekiyor ve bu çapta bir dönüşüm ancak bir ülkenin tüm aktörlerinin topyekûn, samimi, ortaklaşa çabasıyla mümkün.

Cargill işçileri direnişlerine devam ediyor

0

Cargill’in Bursa Orhangazi’deki nişasta fabrikasında çalışan 14 işçi, Tekgıda-İş sendikasında örgütlenmeye başladıkları için 17 Nisan 2018 tarihinde işten çıkarıldılar. Cargill’de daha öncesinde de yedi işçi sendikaya üye oldukları için işten çıkarılmıştı. Bu yedi işçi 2015 ve 2018 yıllarında görülen mahkemeleri kazanmış ve Yargıtay, sendikal faaliyetlerinden dolayı işçilerin işten çıkarıldığına karar vermişti.

Cargill işçileri, sendikaya üye oldukları için işten çıkarılmalarından dolayı başlattıkları ve Covid-19 nedeniyle ara verdikleri direnişlerine 17 Ağustos Pazartesi günü saat 13.00’de devam ettiler. İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Fasdat Gıda’nın önünde eylem düzenleyen işçiler buradan Cargill’e seslendiler. Cargill işçilerinin açıklamasında, patronların sendikal örgütlenmeyi engellemek ve işçileri sömürmek amacıyla uyguladığı baskılara değinildi.

Fasdat Gıda önünde açıklama yapan işçiler; “Tedarik zinciriniz içinde yer alan ve hizmet aldığınız Türkiye Cargill işletmesinde devam eden insan hakları ihlalleri ile ilgili sizi bilgilendirmek istiyoruz” diyerek Fasdat Gıda’ya da seslendi.

Cargill işçileri son olarak, Fasdat Gıda’nın Cargill ile olan iş ve hizmet ilişkilerinden dolayı şirket bünyesinde yaşanan insan hakları ihlallerine sessiz kalmaması ve sendikal haklara saygı göstermesi gerektiğini de belirttiler .

Eşitlik İçin Kadın Platformu: İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışmalara derhal son verilmeli, sözleşme ayrım yapılmaksızın uygulanmalıdır

0

300’ü aşkın kadın ve LGBTİ+ örgütünden oluşan EŞİK – Eşitlik İçin Kadın Platformu, İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalara son verilmesi ve sözleşmenin ayrım yapılmaksızın uygulanması için bir basın bildirisi yayımladı. Bildirinin tamamını aşağıda paylaşıyoruz.

15 Ağustos 2020 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan Gizem Karakış imzalı bir haber; 18 Ağustos 2020 günü toplanacak AK Parti Merkez Yönetim Kurulu’nda (MYK), İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden tartışılacağından söz etmektedir. Haberde, Bakanlıklar ve AK Parti’nin hukukçu kurmaylarının İstanbul Sözleşmesi ile ilgili hazırladıkları yol haritalarının tartışılacağı belirtilmektedir. Buna göre; Sözleşme’den çıkılmasının ve bu durumda “yeni bir yasanın hazırlanması” ve “yeni bir sözleşmenin oluşturulması” seçeneklerinin tartışıldığı ifade edilmektedir. Ya da belli kesimlerin saldırısı altında olan, Sözleşme’nin “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” konusunu düzenleyen 4. maddesine şerh (yorum bildirimi) konulacağına işaret edilmektedir. AK Parti MYK toplantısında alınacak karara göre Cumhurbaşkanı’nın çalışmaya dair son kararı vereceği ve bu kararın ilgili çevrelerde tartışmaya açılacağı söylenmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını kim istiyor?

AK Parti MYK’sında belirtilen yol haritalarının tartışılması dahi şiddet faili erkekleri teşvik, tüm kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik bir tehdittir. Bu tutum, İstanbul Sözleşmesi’ni ve 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa’yı uygulamamak için direnmekte olan tüm kamu görevlilerine, Sözleşme’nin ve Yasa’nın uygulanmaması yönünde verilen bir “talimat” niteliği taşımaktadır.

Kadına karşı şiddetle mücadelede hayati önemi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması yönünde bir toplumsal iradenin olmadığı Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından gerçekleştirilen Türkiye’nin Nabzı Temmuz ayı araştırmasında açıkça görülmektedir. Araştırmada, Hükümetin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini onaylamayanların oranı %63.9, fikri olmayanların oranı %19.4 olarak açıklanmıştır. Sözleşme’den çıkılmasını açıkça isteyenlerin oranı ise sadece %17’dir. Kaldı ki bu kesimin bir bölümü de kadınlara yeterli söz hakkının verilmediği sansür ortamında, tek taraflı ve Sözleşme’yi çarpıtan propagandanın etkisi altındaki kişilerdir.

Sözleşme’den çıkılması yönündeki tartışmaların gündeme gelme şekli ve zamanlaması, bu talebin hangi kişi ve gruplardan geldiği ve dayanakları kamuoyuna açıklanmamaktadır. Ancak, farklı cemaatlerin talepleri doğrusunda hareket edildiği yönünde haberler yayınlanmaktadır. Bu konuda kamuoyu derhal aydınlatılmalı ve bu tartışmalara son verilmelidir.

Herkes bilmeli ki, kadınlar hayatlarının ve haklarının politik pazarlıklara konu olmasına izin vermeyecek! Bunun aksi yönde davranan tüm siyasetçiler kadınların mücadelesini görmeli ve sesini duymalıdır, çünkü kadınlar şiddetsiz bir yaşamı kendi elleriyle kuracak ve kadın haklarını ortadan kaldırmaya çalışan hiçbir siyasi hareket bu topraklarda “kazanamayacaktır”.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ne anlama gelir?

Sözleşme’den çıkılması, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi insan hakları sisteminden de çıkması, demokrasiyi yadsıması ve eşitlik ilkesi, ayrımcılık yasağı gibi temel ilkelerden vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Anayasa’da insan haklarına saygılı bir hukuk devleti olduğu yazılıyken Türkiye’de hala İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına yönelik tartışmaların yürütülüyor olması, Anayasa’nın fiilen değiştirilmesine yönelik bir adımdır. Kadınlar üzerinden başka bir toplumsal yapı oluşturmaya dönük, toplumsal cinsiyet eşitliğini yok sayan bu girişim sadece kadınlara yönelik değil, tüm toplumun temel hak ve özgürlüklerine
yönelik bir saldırı niteliği taşımaktadır. Türkiye’de yaşayan herkesin insan hakları sisteminin koruması dışında kalmasına neden olacaktır.

İstanbul Sözleşmesi’ne çekince konabilir mi? Yorum bildirimi yapılabilir mi?

Temel insan hakları bir bütündür ve ayrım gözetilmeksizin herkes için eşit şekilde uygulanmalıdır. Sözleşme’nin 4. maddesi bu konuya ilişkindir, şiddetle mücadele söz konusu olduğunda (cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak) kimseye ayrımcılık yapılamayacağını belirtir. Bu maddeye çekince konulması, Sözleşme’nin çekincelere ilişkin 78. maddesi uyarınca mümkün değildir. Kaldı ki, Sözleşme’ye çekince ancak Sözleşme’nin imzalandığı ya da onaylandığı aşamada konulabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu iki aşamada da bunu yapmamıştır. Bu nedenle, artık İstanbul Sözleşmesi’nin hiçbir maddesine çekince konulamaz. Kamuoyu bu konuda ısrarla yanlış bilgilendirilmektedir.

Sözleşme’nin 4. maddesine ilişkin, (kamuoyu tarafından şerh olarak bilinen) bir yorum bildirimi yapılması da mümkün değildir; çünkü 4. madde Sözleşme’nin dayandığı ilkeleri içeren temel düzenlemelerden biridir ve insan hakları sözleşmelerinin temel amacına ve anlamına aykırı yorum bildirimi yapılamaz. Ayrıca yorum bildirimi yapılması, Devleti Sözleşme’nin herhangi bir maddesini uygulamaktan muaf hale getirmez. Yorum bildirimi yapılsa dahi, Devlet Sözleşme’nin bütününden sorumludur. Sözleşme’deki yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine dair izleme ve denetleme tüm Sözleşme dikkate alınarak yapılır.

Herkesi kadınların hak nöbetine eşlik etmeye çağırıyoruz

AK Parti MYK toplantısında konuşulacak tüm bu seçenekler; Türkiye’nin Sözleşme’ye taraf olarak kalmaya devam ediyor gibi görüneceği, ancak Sözleşme’yi uygulamayacağı anlamına gelecektir. Yani Devlet bu ülkede yaşayan kadınların öldürülmesini, sakat bırakılmasını, fiziksel ve ruhsal olarak yaralanmasını, temel haklarını kullanamamasını görmezden geleceğini tüm dünyaya ilan etmiş olacaktır.

Sözleşme’ye yönelik söz konusu saldırıların sadece kadınların değil tüm toplumun meselesi olduğu fark edilmeli; temel hak ve özgürlüklerini kullanmak, demokratik bir hukuk devletinde eşit, özgür ve şiddetten uzak bir yaşam sürmek isteyen herkes kadınların hak nöbetine eşlik etmelidir. Eşitlik İçin Kadın Platformu olarak herkesi, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik müdahalelere karşı harekete geçmeye ve İstanbul Sözleşmesi’nin hiç kimseye ayrım yapılmaksızın toplumun tüm bireylerine uygulanması konusunda dayanışmaya çağırıyoruz.

17 Ağustos 2020
EŞİK – Eşitlik için Kadın Platformu
https://esitlikicinkadinplatformu.net/
esikplatform@gmail.com

DİSK’ten Sağlık Bakanı’na tepki: “Sağlık Bakanı nasihati bıraksın; Vestel’e, Dardanel’e baksın”

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 8 Ağustos Salı günü saat 12.00’de Manisa’nın Vestel Fabrikası’nda yaşanan insanlık suçunu ve fabrikada çalışan işçiler arasında yayılan virüs kaynaklı yaşanan işçi ölümlerini protesto etmek amacıyla İstanbul Levent’te bulunan Zorlu Holding binası önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Zorlu Holding önünde açılan “Vestel virüs üretiyor, işçilerin hayatı değerlidir” pankartıyla beraber, “Vestel işçisi köle değildir”, “Sağlıklı yaşama hakkımız gasbedilemez” ve “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları atıldı.

Giriş konuşmasına DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu şu sözlerle başladı: “Tükiye’nin en önemli fabrikalarında ve şirketlerinde virüs tüm işçilere hızla yayılıyor. Fakat buna rağmen, bu işyerlerinde işveren tarafından alınan herhangi bir önlem bulunamamaktadır. Patronların kâr hırsıyla beraber hükümet de bu kıyıma sessiz kalmaktadır. Çalışma Bakanı, Sağlık Bakanı ve hükümetin diğer bakanlıklarından, işçilerin üzerine gelen bu devasa tehlikeye dair bir açıklama olmuyor. Buna karşılık Sağlık Bakanı medya kanallarına çıkıp hükümetin sağlık alanındaki başarılarından bahsediyor. Fakat biz burdan onlara sesleniyoruz: Sağlık Bakanı nasihati bıraksın, Dardanel’e, Vestel’e baksın. Patronların ve hükümetin gözünde Vestel işçilerinin bir çamaşır makinesi kadar değeri yoktur.”

“Sağlık Bakanı sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor”

Sloganlara eşlik ederek “İşçilerin hayatları değerlidir” diyen DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, basın açıklaması konuşmasında pandemiyle beraber yaşanan gelişmelere, işçilerin içinde olduğu tehlikelere ve hükümetin tedbirsizliğine dikkat çekti. Çerkezoğlu konuşmasına şöyle devam etti: “ Sermayenin kâr hırsı ve kuralsızlık, Covid-19 salgınının işyerlerinden tüm ülkeye yayılmasına neden oluyor. Para kazanmayı insan hayatının ve halk sağlığının üstünde tutan patronlar, pandemiye rağmen gerekli önlemleri almadan işçi çalıştırmaya devam ediyorlar. Kâr hırsı çalışma koşullarının kötüleşmesine neden oluyor. Fabrikalarda gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri olmadan çalışmaya devam eden işçilerin hastalığa yakalandığını, hatta hayatlarını kaybettiklerini öğreniyoruz. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren işyerlerinde ve özellikle Vestel City Fabrikası’nda Covid-19’un işçiler arasında yayıldığı biliniyor. Manisa Tabip Odası’na göre fabrikada 1000’e yakın pozitif vaka bulunuyor. Ancak buna rağmen üretim insafsızca devam ederken ve hatta artarken, ölümler de artıyor.”

Çerkezoğlu, konuşmasının ardından işçilerin aktardığı korkunç uygulamaları sıraladı:

–  İşçiler üretim bandında dip dibe çalışıyorlar. Bu koşullarda salgın fabrikada hızla yayılıyor.

– Bir işçi hasta olduğunda semptom göstermedikçe temasta olduğu işçilere test yapılmıyor, bu işçiler karantinaya alınmıyor. Bantlarda yan yana çalışan işçilerden biri hasta olduğunda yerine yeni işçi gelerek üretim devam ediyor.

– İnsan hayatının önceliği gereği üretimin azaltılması, hatta durdurulması bir yana üretim sürekli olarak arttırılıyor. Buna paralel olarak işçi sayısı da, mesailer de artıyor ve risk büyüyor.

– Salgına karşı önlem almak yerine salgını fırsata çeviren işveren, üretim sırasında yan yana çalışan işçilerin dinlenme molalarını kaldırıyor. Yani yan yana çalışırken geçmeyen ama yan yana dinlenirken bulaşan bir virüs icat ediyor.

– Elbette böylesi bir salgın karşısında sadece maske ile önlem almak yetersizdir; ancak işçiler maskelerin ve hatta kumanyalarının bile yetersiz olduğunu vurguluyorlar.

“Sağlık Bakanı sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor”

Çerkezoğlu, basın açıklamasını bitirmeden önce şunları söyledi: “Ülkeyi yönetenler ise ‘Ne olursa olsun çarklar dönecek’ politikasının bir devamı olarak Dardanel’de, Vestel’de ve ülkenin dört bir yanındaki fabrikalarda, işyerlerine yayılan salgın karşısında kayıtsız. Onlar da sermaye gibi insan yaşamı pahasına sadece kârları büyütmeyi hedef olarak belirlemiş durumda. Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı halinde hızla yayılırken bu ülkenin Sağlık Bakanı fabrikalarda ve işyerlerinde yaşananlara kayıtsız; sosyal medyadan halka nasihat vermenin ötesine geçmiyor. Ülkeyi yöneten siyasi iktidarı, Sağlık Bakanlığı’nı ve Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nı, bu ülkenin tüm değerlerini üreten işçi sınıfının ve halkın sağlığını korumak için sorumluluğa çağırıyoruz!”

“Kısa çalışma ödeneği sadece patronlara yarıyor”

0

Ben küçük bir ofiste çalışan bir özel sektör işçisiyim. Herkes gibi bizim ofisimiz ve çalışma koşullarımız da pandemiden etkilendi ve önceki aylarda aldığımız işlerden yüzde 50-60 oranında daha az iş almaya başladık. Pandemi ilk başladığında, patronumuz haftada bir iki gün evden çalışabileceğimizi belirtmişti. Sonrasında devlet kısa çalışma ödeneğini çıkarttı. Kısa çalışma ödeneği çıktığında patronumuz bize kısa çalışma ödeneğine başvuracağını ve bunun sadece destek alma amaçlı olduğunu, bizim herhangi bir hak kaybına uğramayacağımızı belirtti. Ancak sonuçlar hiç de öyle olmadı!

Nisan ayı itibarıyla kısa çalışma ödeneğine başvuruldu. Patronumuz haftalık 45 saat olarak başvurdu. Yani hiç çalışmıyormuşuz gibi görünüyordu. Ancak durum tabii ki öyle değildi. Haftada iki-üç gün ofise gidiyor, diğer günlerde ise normal mesaimizi evde, kendi kişisel bilgisayarlarımızın karşısında tamamlıyorduk. Hatta evde bilgisayarımızın olması patronun da işine yaramıştı; gece gelen maillere bile bakmamızı istemeye başladı. Bakmadığımızda ise defalarca yazıyordu. Evden çalışırken harcadığımız internet, elektrik, yeme-içme masrafları için ise tabii hiçbir destek alamadık.

Biz başlarda patronumuzun söylediği gibi herhangi bir hak kaybına uğramayacağımızı düşünürken aslında verilen ödeneğin bizim ileride işsiz kalmamız durumunda alacağımız işsizlik maaşımızdan kesileceğini öğrendik. Ayrıca kayıtlarda hiç çalışmıyormuşuz gibi göründüğümüz için sigortamız da hep sıfır gün olarak yattı ve patronumuz normalde 2 bin küsur TL sigorta parası öderken artık 200-300 TL sigorta ödemeye başladı. Yani bizim hem emeğimiz hem haklarımız hem de ileride emekli olmamıza yarayacak prim günlerimiz gasp edildi. Oysa evden de olsa çalışmaya ve haftada bir-iki gün ofise gitmeye devam ettik. Kısa çalışma ödeneğinde evden dahi olsa çalışmamamız gerekiyordu; patronumuz ise bize “Hayır, evden çalışabilirsiniz, sonuçta ofise gelmiyorsunuz. Ofise geldiğiniz günleri de artık helal edin yapacak bir şey yok,” diyerek geçiştirdi. Temmuz ayı için de uzatıldığını duyar duymaz başvuru yaptı ve Temmuz’un sonuna kadar yine kısa çalışma ödeneği kapsamına girdik. Bununla beraber, artık evden de çalışmıyoruz, normal mesaimizden her gün sadece bir saat kısa olmak üzere haftanın beş günü fiilen işyerine giderek çalışıyoruz, cumartesi günleri ise öğlene kadar evde bilgisayar başındayız. Ayrıca patronumuz bizden, denetim olması durumunda kameradan bakmamızı ve denetime gelmiş gibi görünen kişiler olursa kapıyı açmamamızı istiyor. Yani yaptığının yasal bir şey olmadığının ve yaptığı şeyin tespit edilmesi durumunda ciddi cezalar alacağının da farkında. Tabii ki biz de şikâyet edebiliriz ama bu durumda aramızdan birinin şikâyet ettiğini bilecek ve işimizden olacağız.

İlerleyen günlerde işten çıkartılırsak ya da ofisimiz bir şekilde kapanır ve işsiz kalırsak işsizlik ödeneğimiz de olmadığı için ya da çok komik rakamlar alacağımız için maalesef çok sıkıntı çekeceğiz. Kısa çalışma ödeneği sadece patronlara yarıyor. İktidar çıkıp ne kadar güzel şeyler yaptıklarını anlatıyor ama olayın iç yüzü hiç de öyle değil. Hem işsiz kalırsak alacağımız maaştan oluyoruz hem de emekliliğimiz için yarım yıl daha fazla prim ödemek zorunda kalacağız.

Pandemi yüzünden iş ilanlarında azalma olduğu için bu uygulama işimize gelmese bile en azından bir işimiz var diye boyun eğmek zorunda kalıyoruz. Zaten işçinin boynunu eğdiren de hep bu mecburiyet durumu. Evimize ekmek götürmek ve geçinmek zorunda olduğumuz için sesimizi çıkartmakta zorlanıyoruz ve devlet maalesef hiçbir zaman işçinin yanında olmuyor. Aldığı tüm tedbirler patronları koruyor. Her zaman patronlar kârda, işçilerse zararda oluyor.

Herkesin adil şartlarda yaşadığı nice günler diliyorum herkese! Sağlıkla kalın.

Gazete Nisan okuru Deniz Naz

İşsizlik fonundan en az yararlananlar işsizler!

0

Pandemi koşullarında dört ayı aşkın zaman geçti.

Bu sürede tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yoksulluk, hayat pahalılığı, güvencesizlik, kısaca işçinin emekçinin belini büken ne varsa katmerlendi. Geniş tanımlı işsizlik 17 milyonu aşarak rekor seviyelere vardı.

Aynı dönemde, ardı ardına ekonomik önlem paketleri açıklandı. Teşvikler, krediler, destekler…

Peki, bunların arasında işçi ve emekçiler yararına alınmış bir tane tedbir söyleyebilir misiniz?

“İşten çıkarmalar yasaklandı” dediler… Milyonlarca emekçiyi ücretsiz izin adı altında 1168 TL’ye mahkûm ettiler… Üstelik işçilerin ücretsiz izne itirazının önünü de keserek, fesih haklarını kullanmalarını ve dolayısıyla kıdem tazminatlarını almalarını engellediler.

“Kısa çalışma ödeneği” dediler… Yine milyonlarca işçi için ücret kesintisinin ve hak gaspının önünü açtılar.

İşin daha vahim yanı ise tüm bunları İşsizlik Sigortası Fonu’ndan finanse ettiler. Sonunda, işsizler için oluşturulan işsizlik fonundan en az yararlananlar işçiler oldu!

İşsizlik Sigortası Fonu’nun 2020’nin ilk altı ayına ilişkin istatistiklerinde bu açıkça görülüyor: Salgının işsizlik sigortası fonuna maliyeti 20 milyar TL’ye yaklaşmış durumda. Sorun miktar değil! Biz zaten kullanılmasından yanayız ancak sorun bunun kimin için kullanıldığı… Maalesef, çok önemli bir bölümü salgın nedeniyle patronlara yapılan çeşitli destek ve teşvik ödemeleri için kullanılıyor.

2017’de 2,5 milyar TL, 2018’de 10,7 milyar TL, 2019’da 16 milyar TL tutarında olan teşvik ve destekler, bu yılın yalnızca ilk altı ayında 9,3 milyar TL’ye ulaşmış durumda. Buna karşılık işverenin fona sağladığı prim desteği ise 5 milyar civarında.

Öte yandan, 2019’da fonun toplam gideri 36 milyar TL iken 2020’nin ilk 6 ayında gider 34 milyara ulaşılmış durumda. Tabii ki en büyük artış 14 milyar TL’yi bulan kısa çalışma ödeneği desteğinden kaynaklanıyor. Bunun ardında ise yine devletin işverene desteğini görüyoruz.

Ve belki şu bilgiyle tüm bu tablo daha da anlam kazanır: İşsizlik fonu ödemelerinin başladığı Mart 2002 tarihinden Temmuz 2020 tarihine kadar, yani 18 yıllık süre boyunca işsizlik ödeneği almaya hak kazanmış 8 milyon kişiye toplam 35 milyar TL ödeme yapılmış! Lütfen şimdi bunu, aynı fondan 6 ayda işverene verilen destekle karşılaştırın!

Ancak bunca destek işverene yetmemiş olacak ki yeni teşvikleri de arka arkaya açıklıyorlar. İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi altında yeni istihdam paketi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Ücretsiz izin uygulamasını bir yıl daha uzatan, kısa çalışma ödeneği konusunda da cumhurbaşkanına 31 Aralık 2020’ye kadar uzatma yetkisi tanıyan paket, şaşırtıcı olmayacak ki İşsizlik Sigortası Fonu kaynaklarından işverenlere yeni teşvikler aktarılmasının da önünü açıyor. Kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin uygulamasına tabi tutulan işçilerin normal çalışma düzenine dönmesi durumunda SGK primlerinin tamamı, brüt ücretin yaklaşık yüzde 35’i fon tarafından ödenecek. Yani salgının bedelini işsizlere ödetenler şimdi aynı şekilde “normalleşme”nin faturasını da işçilere çıkarma derdinde.

Uzun süredir konuşuyoruz; işsizlik fonu, işçi ve emekçilerin neredeyse tek birikimi ve güvencesi! Ancak bu fon yıllardır istihdamı artırma adı altında, şimdi ise salgına karşı ekonomik önlemler kisvesiyle işverenin ve devletin cankurtaran simidi haline gelmiş durumda. Buna karşı çıkmalı ve fonun denetiminin işçi ve emekçilerde olması için mücadele etmeliyiz! Bunun için sendikaların ve emek örgütlerinin en geniş kapsamlı birliğine ve eylem planına ihtiyacımız var.

Eli kulağında!

0

AKP 18 yıldır iktidarda. İşsizlik bitti mi? Bitmedi. Yoksulluk bitti mi? Bitmedi. Yolsuzluk  bitti mi? Bitmedi. Kayırmacılık bitti mi? Bitmedi. Nokta! Bitmediği gibi her biri aldı başını gitti. Bugün dünden çok daha borçlu bir ülke miyiz? Evet, öyleyiz! Ancak savaş yıllarında yaşanacak bir işsizlik yaşıyor muyuz? Evet, yaşıyoruz! Kayırma ve yolsuzluk kol kola arşa ulaşmış durumda mı? Evet, fetvası bile veriliyor! Şeffaflık var mı? Yok. Denetim var mı? Yok. Hesap verme var mı? O da yok. Sorumluk zaten hiç vaki olmadı!

Keyfilik ve “ben yaptım oldu” yeni hukuk düzeni oldu mu? Oldu. “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” temennisinin yalan olduğu çoktan ortaya çıktı mı? Çıktı. Adalet intikamdan, kalkınma birilerinin küpünü doldurmasından ibaret mi? İbaret. Sonuç: İstisnasız, tartışmasız cumhuriyet tarihinin gördüğü açık ara en başarısız yönetimle karşı karşıyayız. Doğru mu? Doğru. Ülkenin 18 yılı buza yazılmış bir yazı misali, arkasında bir enkaz bırakarak yitip gitti!

Dünü yitirdik. Bugünümüz ipotek altında. Peki, geleceğimiz ne olacak? Ayasofya’da iki rekat namaz, ölmüşlerin ruhuna okunmuş bir fatiha belki biraz göğüsleri kabartacak, biraz acıları hafifletecek. Geçici bir huzur da verecek belki. Sonra? Cemaatler dağıldığında işi olan işinin, aşı olan aşının başına gider. Ya işi, aşı olmayan milyonlar! Onlar ne yapacak? “Her koyun kendi bacağından asılır” mı diyeceğiz? “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” mi?

Ortada beş yol, beş seçenek yok. Birçok insan işini, gelirini, hemen herkes huzurunu, güvenini kaybetti. Ne olacak? Nereye doğru gidiyoruz? Bunun basit bir cevabı var. İnsanlar ayçiçeklerinin yüzünü güneşe dönmesi gibi yüzlerini ekmeğin, adaletin, eşitliğin, özgürlüğün ve huzurun olduğu yöne çevirirler. Mevcut iktidar 18 yılda bunları sağlayamadığı gibi milyonları evdeki bulgurdan da etti. Değişim vakti geldi de geçiyor. Eli kulağında. Yönümüz emekten, sözümüz adaletten, varlığımız eşitlikten ve özgürlükten yana olsun…

Almanya: Aşırı sağ neden yükseliyor?

0

Almanya’da olmaz denilen şeyler oluyor ve konunun “Babylon Berlin” dizisinin senaryosuyla hiçbir ilgisi  yok. Aşırı sağcı güçler önce belirli bir kitlesellik ve meşruiyet oluşturmaya yöneliyorlar, ardından yasal partiler ve küçük yerel seçim başarıları geliveriyor. Sonraki adım, daha etkin politik figürleri öne çıkartmak ve daha büyük bir partide (AfD – Almanya İçin Alternatif) federal seçim zaferleri ve ırkçı argümanlar için daha fazla meşruiyet kazanmak oluyor. Sanki görünmez bir el var arkalarında.

Bu hareket, solcu yayınevlerinin ve akımların sıkı şekilde takip edildiği bir ülkede, bir yeraltı tedhiş örgütü kurup – ve yıllarca yakayı ele vermeksizin – onlarca göçmeni tek tek sokak ortasında avlıyor. İşe bakın ki, bu örgütün Alman emniyetinden özel kuvvetlerine, devlet kurumlarıyla sıkı bir işbirliği halinde olduğunu ortaya koyan kanıtlar var. Ama Şansölye’ye bakılırsa bunların tümü can sıkıcı münferit vakalar.

2019 seçimlerinde Almanya için Alternatif Parti’nin (AfD) Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde ikinci parti olması beni neden ilgilendirsin diyebilirsiniz. Oysa bu önlenebilir gelişme, II. Dünya Savaşı’ndan yaklaşık 80 yıl sonra Nazi düşüncesinin iki eyalet parlamentosunda son derece güçlü şekilde temsil edilecek olması anlamına geliyor. Bu, bütün işçiler, göçmenler ve ezilenler için alarm verici bir gelişme.

Alman Askeri İstihbarat Servisi MAD’a göre pek çok aşırı sağcı bir süredir Alman silahlı kuvvetlerine sızma taktiği uygulamakta. Özellikle Özel Kuvvetler Komutanlığı’na (KSK) bağlı yaklaşık bin kişilik bir birlik, Nazizmin kalesine dönüşmüş durumda.

Bu arada, KSK’nin cephaneliğindeki 48 bin silah, 62 kilo patlayıcı ve 37 bin kurşunun akıbeti belirsiz. Konunun uzmanları, Neonazi askerlerin söz konusu askeri malzemeyi ırkçı ve aşırı sağcı gruplara verdiğine kesin gözüyle bakıyorlar.

Sıklıkla orduya hakim olamadığı eleştirileriyle karşılaşan Savunma Bakanı Annegret Kramp Karrenbauer, nihayet söz konusu birimi “demir bir süpürgeyle” temizleyeceği sözünü vermek zorunda kaldı.

“Gölge Ordu”

Geçtiğimiz yıl, “Gölge Ordu” adı verilen bir gruba karşı yürütülen gizli operasyonda, tamamı askerlerden oluşan ve aralarında bir albayın da bulunduğu teşkilatın, “X Günü” adını verdikleri bilinmeyen bir tarihte, Almanya’daki siyasetçilere yönelik suikastlar yaparak, iç savaş ya da askeri müdahaleye elverişli koşullar yaratmayı planladığı ortaya çıkartılmıştı.

Kripto iletişim yazılımları üzerinden iletişim kuran darbeci grup, eski Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Federal Meclis Başkan Yardımcısı Claudia Roth ve Sol Parti Federal Meclis Grup Başkanı Dietmar Bartsch’ın da aralarında bulunduğu bir dizi siyasetçiyi, ayrıca Müslüman ve Yahudi toplum liderlerini aynı gün aynı yerde toplayarak infaz etmeyi planlıyordu.

Almanya’da aşırı sağın kazandığı mevziler her şeyden çok Alman egemen sınıflarının iki önceliğinden besleniyor: Almanya’nın I. ve II. Dünya Savaşları’na yol açan yayılmacı ihtiraslarını ve bu ihtirasların yol açtığı yıkımı “utanılacak bir olgu olmaktan çıkartma” çabası ve derinleşen kriz koşullarında, kitlelerin ne pahasına olursa olsun devrimci ve sosyalist bir alternatif arayışına engel olmak.

Unutmayalım ki, 2008 kriziyle birlikte Almanya’da da bir siyasi radikalleşme süreci yaşanmakta ve bu durumun açıklayıcı nedenleri var; iki Almanya’nın “birleşmesinden” bu yana Alman egemen sınıf mensupları aşırı zenginleşirken, en alttakilerin durumu dramatik bir biçimde çöküntüye uğradı. Alman halkının 13 milyonluk bir kesimi yoksulluk sınırı olarak tarif edilen düzeyde yaşam savaşı verirken, Alman emekçilerinin 3,5 milyonluk bir kesimi ay sonunu getirebilmek için aynı anda iki işte birden çalışmak zorunda.

Ne mi oluyor? Olan şu: 2008 mali krizinin çarpıcı sonuçları ve giderek derinleşen stratejik çatışmalarla Almanya’da, Avrupa’yı Alman ekonomi- politiğinin belirleyici hakimiyeti altına almayı amaçlayan militarist ve yayılmacı bir eğilim de ağırlık kazanmaya başladı.

Şimdi bir kez daha bu eğilimin sözcüleri, Alman egemen sınıfları adına, iki dünya savaşı döneminde de hayata geçirilmeye çalışılan utanç verici hedeflerine, yani yayılmacı eğilimlerine elverişli bir zemin yaratmanın uğraşında. Alman aşırı sağının bu eğilimden bağımsız ele alınması olanak dışı.

Faşizm, yapısal kriz halindeki burjuva düzenin bir dışavurumudur. Ve unutulmamalı ki onunla, mevcut düzenin ufkuyla sınırlı araçlarla savaşılamaz. Bu nedenle faşizmle tartışmaya değil, onu bir insanlık düşmanı akım olarak yok etmeye odaklı bir mücadele elzem. Faşizm tüm topluma teşhir edilmeli ve işçi sınıfının eylem birliği ile kararlı bir biçimde toplumdan izole edilmelidir. Faşizm yok edilmesi gereken habis bir urdur.

Hatırda tutalım, Alman burjuvazisinin belirleyici bir kesiminin eğilimi haline gelen dünya gücü olma hayali, yalnızca  Kızıl Ordu’nun muazzam savaşımıyla durdurulabilmiş ve Üçüncü Reich’ın 1945 yılında kayıtsız şartsız teslim olması sayesinde dizginlenebilmişti.

Dolar yükselmiyor lira eriyor

0

Tüm veriler gösteriyor ki bir ekonomik krizin tam ortasındayız. Pandemi zaten var olan kriz dinamiklerini hızlandırdı. Ekonomi politikasında şu ana kadar bir değişim olmadığı gibi halının altına süpürülen tüm pislikler o kadar çok birikti ki taşma eğilimine girdi. Artık günü kurtaran ekonomik makyaj tutmuyor.

Gelecek kuşakları büyük bir borç yükü altında bırakma pahasına, inşaatla ve yap-işlet-devret (YİD) modeliyle yapılmış alt yapı projeleriyle ekonomik büyüme süsü veren Türkiye, bu sürdürülemez gidişata pandemi süresince daha da sarıldı. Faizi bilinçli bir biçimde enflasyona ezdiren (eksi reel faiz) ve para basarak Türk Lirası (TL) saçan para politikasının TL’nin gittikçe değersizleşmesine yol açacağı bilinmesine rağmen bu politika ısrarlı bir biçimde sürdürüldü.

Bu para politikasının tüm yan etkilerine rağmen sürdürülmesinin ardında sadece kredi mekanizmasının çalıştırılabilmesi yatıyor. İnsanlar borçlanarak da olsa tüketebilsin hedefiyle herkese düşük faizli bol kredi kullanarak para saçmak, enflasyonu hızlandıracağı gibi parayı pul etmek dışında uzun vadeli bir işe yaramaz. Tüketim artarsa ekonomi büyür ve enflasyon azalır mantığı, ekonomisi dışarından gelecek paraya ve ithalata bağımlı, büyük bütçe ve cari açığa sahip bir ülkede gerçekçi değil. Herkes bunun farkında. Elinde TL olanlar bu değersizleşme karşısında tüm parasını altına ya da dövize çeviriyor. Şu an tüm ülkedeki banka mevduatlarının yarısının döviz olması değil yabancı yatırımcının, bu ülkedeki insanların bile TL’ye güvenmediklerini gösteriyor. 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), aslında olmayan ama takas işlemleriyle şişirilmiş döviz müdahaleleriyle iki ay boyunca doları 6,85 seviyesinde tuttu. Fakat dalgalı kur rejimlerinde bu durumun suni ve sürdürülemez olduğu açıktı. Sınıra gelindi ve iplerin kopmasıyla dolar birkaç gün içinde 7,36 avro da 8,71 seviyelerinde rekor tazeledi. TCMB’nın, BDDK ve bankaların yönetimleriyle yaptıkları toplantı sonucu, 10 Ağustos’tan itibaren piyasadan TL çekmeye dönük karar alması sonrası dövizin harareti biraz düştü. Eğer ki faiz artışı gelirse daha da düşer, fakat bu sefer kredi tüketimi de düşecektir. Bu ikilem karşısında hangi yolun izleneceğini göreceğiz.

Dünya ekonomisi komplo teorileri üzerinden dönmez. İktidar, hayali düşmanlar yaratarak kendi beceriksizliklerini kapatma yoluna gitmeye devam ediyor. Daha önce “Londra saldırısı” söylemiyle kendini gösteren bir hayali düşman söylemi bugün, “ekonomimiz çok iyi, bunlar yurt dışı kaynaklı saldırılar” şeklinde devam ediyor. Bu konuda daha önce yazdığımız bir yazıda şöyle demiştik: “Her şeyden önce eğer ki dalgalı döviz kuru uyguluyorsanız döviz üzerinde spekülasyon yapmaya izin veriyorsunuz demektir. Bu kumar oyunundan çıkış için önünüze hiçbir program koymayan iktidar, dış saldırı kılıfıyla suçu başka adreslere atıyor. Ya emperyalist düzenden devrimci bir şekilde kopacaksınız ya da onun kuralları tabii olacaksınız. Bunun dışındaki alternatiflerin hepsi tâlidir.”

Pandemi sürecinde var olan hiçbir sorunu gerçek anlanda çözmek için bir adım atmayan hükümet, krizi sermaye sınıfının lehine çevirebilmek için adımlar atmaya devam ediyor. YİD modeliyle yapılan alt ve üst yapılara hız vererek ve hazinenin yükü arttırılarak sermayeye kaynak sağlanıyor. Bunun dışında varlık fonunu ipotek altına alarak borç bulma ya da işçi sınıfının kıdem tazminatına el koyma gibi yöntemler de deneniyor. Hepsi de bugünü ve geleceği satmak anlamına geliyor. Sermayenin kriz karşısında ezilmemesi için ülkenin geleceği çalınıyor. Yapısal ve radikal kararlar alınmadan krizden bir çıkış yolu yok. Defalarca emekçiler için kaynağın var olduğunu söyledik. Sadece YİD yapılarını kamulaştırmak bile milyarlarca TL anlamına gelir. Bir kerelik bile olsa en zenginlerden servet vergisi almak, emekçilere asgari bir yaşam standardı sağlamaya yeter. Fakat bu kumar ekonomisi içinde kalındığı sürece uzun vadeli sorunlar çözülemez. Tüm spekülatif alanlar (borsa, dalgalı kur, serbest sermaye hareketleri) gerçek anlamda ilgâ edilmelidir. Bunun için sermayeye çalışan değil, emekçilere çalışan bir hükümete ihtiyacımız var.

Hükümetin borç girdabı emekçilerin geleceğini ipotek altına alıyor

0

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak haziran ortasında “düşük kamu borç stoku oranının pandemi sürecinde elimizi güçlendiren” bir mevzi olduğu ve “pandemi sürecinden güçlenerek çıkacağımız” açıklamasını yaptı. Kamu borcunun milli gelire oranla düşük olduğu söylemi, Erdoğan’ın ekonomi kurmaylarının yıllardır papağan gibi tekrarladığı, AKP döneminde ekonominin her alanda şaha kalktığı iddialarının birincil dayanağı. Ancak Nisan 2020 itibarıyla yüzde 52’ye dayanan geniş tanımlı işsizlik oranını, bir önceki aya kıyasla yüzde 0,85, 2019 Nisan ayına kıyasla yüzde 10,94 artan enflasyonu ve halihazırda 430 milyar doları geçen dış borcu göz önüne alırsak sormamız gerekiyor: Bu süreçten gerçekten kim güçlenerek çıkıyor ya da Damat bize neyi söylemiyor?

Gerçek şu ki, inşaat gibi dış krediler, özelleştirme, düşük ücretler, esnek ve güvencesiz çalışma süreçlerine sırtını dayayan ve tam da bu yüzden kısa vadede rant lokomotifi işlevi gören sektörleri palazlayan hükümet, doğanın talanı, tarımsal üretimin katli ve sanayi üretiminin ithalata bağımlılığı pahasına ülke ekonomisini kelimenin tam anlamıyla bir “borç ekonomisi” haline getirmiş durumda. Bu, en basit anlamıyla şu demek: Sürdürülebilir ve planlı bir ekonomi yerine günü kurtarmak ve rant sağlamak amacıyla üretimin her alanında dışa bağımlı hale gelen ekonomimiz, içeride kendi gelirinden çok harcıyor ve açığı da sürekli borçlanarak kapatıyor! Bu borçların büyük bölümünün devlet değil özel sektör borcu olması üzerinden “düşük kamu borcunu” bize bir mevzi olarak satmaya çalışan Albayrak’ın dile getirmemeyi tercih ettiği detay ise, özel sektörün dış borcunun “hazine garantili” olduğu, yani devletin özel sektörün borcuna kefil olduğu.

Verilere bakınca görüyoruz ki, şu an toplam dış borcun milli gelire oranı yüzde 56,9. Ekonominin görülmemiş başarılar kaydettiğinin iddia edildiği son 20 sene içerisinde özel sektör dış borcu 6,5 kat; düşük olmasıyla övünülen kamu dış borcu ise yaklaşık 2 kat artmış. Yani Damat’ın güçlenerek çıkacağımızı iddia ettiği pandemi dönemine aslında boğazımıza kadar borca batmış olarak girmişiz! Son tahlilde geldiğimiz noktada ister IMF’ye başvursunlar ister Katar gibi ülkelerden borç alsınlar, artık borcu borçla kapatmaktan başka çareleri yok! Artan döviz kurlarını da göz önüne alırsak döviz üzerinden alınan bu borçların hem kendisi hem de faizi gün geçtikçe katlanıyor.

Peki bu birbirini besleyen enflasyon-döviz kuru-işsizlik sarmalıyla harmanlanan borç ekonomisi, biz işçilerin, işsizlerin ve emekçilerin yaşamına nasıl yansıyor? Öncelikle hazinenin özel sektör borçlarına sunduğu kefaletin cefasını düşen ücretler, gün geçtikçe artan işten çıkarmalar, güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, yükselen fiyatlar ve vergiler, gasp edilen sosyal haklar ve kemer sıkma politikaları kanalıyla emekçiler çekiyor. Saray rejiminin borçlanma üzerine kurduğu bu düzende geniş kitlelerin payına büyüyen bir yoksulluk düşüyor. Emekçilerin uzun süredir yaşadığı ve pandemiyle birlikte hiç olmadığı kadar şiddetlenen geçim krizine kalıcı çözüm üretecek hiçbir somut adım atmayan hükümet ise, açıklanan sıfır faizli tüketici kredisi paketleri ve 3 aylık ertelenen borçlar üzerinden yaratılan ek ve geçici satın alma “imkânını” kitlelere çözüm olarak sunuyor. Yani hükümet pandemi döneminde iyice dibe vuran ekonomiyi, borçlanma ve borçlandırma yoluyla canlandırmaya çalışıyor; işçi sınıfının bugünü ve geleceği borç ekonomisi üzerinden ipotek altına alınıyor.

Emekçilerin harcanabilir gelirleri içindeki borçlarının oranı 2002’den bugüne düzenli olarak artıp yüzde 5’lerden yüzde 50’lere varmış durumda. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) verilerine göre, Türkiye’de vatandaşların kredi borcu, Temmuz 2020 itibarıyla 706 milyar TL’ye ulaşmış. Sadece geçtiğimiz nisan ayında 920 bin kişi ilk defa ihtiyaç kredisi kullanmış. Bu kredilerin milli gelire (GSYH) oranı ise son 6 ayda yüzde 38’den yüzde 47’ye çıkmış.

Ama bu vahim manzara karşısında ne Saray’ın ne savaşın ne de patronların bütçesinde bir azalma var. Hatta aksine patronlar, hükümetin sunduğu ekonomik teşvikler ve vergi afları gibi uygulamalarla pandemi döneminde dahi servetlerini artırmaya devam ediyorlar! Evet, demek ki pandemiden güçlenilerek çıkılabiliyor, asıl sorun kimin güçlendiği ve kimin krizin faturasını ödediği! Krizin faturasını emekçiler değil patronlar ödemeli! Sadece servetlerin vergilendirilmesiyle bile hem işsizlik sorunu çözülebilir hem de herkese borç değil düzenli ve insanca yaşam geliri sağlayacak kaynaklar yaratılabilir. Saray rejiminin artık döndüremediği borç değirmeninde boğulmak yerine, işçi denetiminde üretime dayalı yeni bir ekonomik düzen kurmak için kaynak var! Yapmamız gereken, bu kaynakların emekçiler yararına kullanılmasını savunan bir acil eylem planı ekseninde örgütlü mücadelemize devam etmek.

Görsel: ppesydney.net

Balonlar patlayacak!

0

“Yeni” normalde hiçbir şey yeni değil. Biz bu filmi defalarca izledik. Pandemiyle birlikte hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını söyleyenlerin sesleri çok çabuk kesildi. Ekonomide de değişen pek bir şey yok, hayat pahalılığı ve işsizlik son sürat devam ediyor. Güz döneminde olası ikinci dalgayı kaldırabilecek bir ekonomik sürekliliğe sahip değiliz.

Düşen talebi, para basıp kredi dağıtarak çözme yoluna giden bir ekonomi yönetimi zaten uzun vadeli çözümler üretme yetisini kaybetmiş demektir. Öyle ki uzun süredir kredi yoluyla yani emekçilerin gelirlerinin ipotek altına alınması yoluyla “iktisadi kalkınma” sağlayabileceklerine inanıyorlar. İnsanların alım güçleri düşmüş, cari açık ve bütçe açıkları rekor kırmış, ihracat ve turizm çökmüş, umurlarında değil, yeter ki insanlar bir şekilde tüketebilsin. Faizlerin düşük tutulma çabası kredi dağıtabilmenin zorunlu bir yoluydu. Bu yapılırken doları kontrol altına almak için sermaye kontrollerine bile gidildi. Neredeyse iki ay boyunca doların sabit tutulmaya çalışılmış olması (6,85) bu yüzden. Ekonomik tüm problemler hasır altı edilirken emekçilere nasıl bir enkaz bırakarak krizden sıyrılabileceğinin hesabını yapan sermaye kendine yeni balonlar yaratıyor.

Sermaye kriz ortamında farklı kâr alanları bulur. Özellikle paranın ucuz ve bol olmasıyla para finansal alana (başta borsaya) akar. Tüm dünyada ucuz ve bol para olmasına rağmen, kapitalizmin akıl dışılığına örnek olarak açlık ve sefalet de aynı hızda artıyor. Yıl başından beri borsada bireysel hesap açan kişi sayısı 400 bini buldu. Faizin enflasyondan daha düşük olduğu bir ortamda paranın bankada durması hızla değersizleşmesi demektir (faiz %8, enflasyon %12). Oysa bir spekülasyon alanı olan borsa kısa vadeli finansal balonlar yaratarak sermaye çevrelerini ihya edebilir. İşsizlik ve enflasyonun artması Borsa İstanbul’u asla etkilemiyor. Pandemide hızla düşen borsa şimdi pandemi öncesinden bile daha değerli. Kredi ekonomisi finansallaşıyor, balon şişiyor.

Salgının başında yazdığımız bir yazıda paranın kriz karşısında finansallaşmasıyla ilgili şunları söylemiştik: “Kâr oranları düşen sermayedarlar daha fazla kâr için finansal alana yöneldikçe olmayan parayı döndürmekle meşgul oluyorlar. Bu sırada sanayi ve tarımsal sıkıntılar daha da artıyor ve zincirleme olarak iktisadi buhranlar peyda oluyor. Çünkü iktisadi hayat son derece gerçek, sınıflara dayalı ve nihayet sosyolojiktir. Finansal araçların iniş çıkışlı seyri içinde yaratılan balon, bir fabrika işçisinin şalterleri indirmesi karşısında tuzla buz oluveriyor. Finansın devasa rantı reel sanayi işçilerince yaratılan artı değer karşısında bir anda buharlaşıyor.” Ekonominin finansallaşması krizi derinleştirdiği gibi onun çözümü için de bir takoz görevi görüyor. Çünkü ne olursa olsun reel ekonomiyle finansal alan balta gibi birbiriyle ayrık değil, çoğu zaman iç içedir. Dünya genelindeki finansallaşma burjuvazinin krizden “çıkış” biletiyken emekçiler için mücadele dışında bir çıkış yolu yok.

Krizde bile servetlerini artırabilen sermaye karşısında başta borsa olmak üzere tüm spekülatif alanların kapatılmasını savunmalıyız. Zenginlik ve servet toplumsal işbölümüyle yaratılır. Bu sebeple bireysel zenginlik toplumun doğasına aykırı ve akıldışıdır. Toplumsal zenginliği artırmak için tüm bankaların kamulaştırılması, borsanın kapatılarak genel ürün fiyatlarının kontrol altına alınması gerekir. Başta Almanya, ABD ve İngiltere olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin bankalarına akan dış borç ödenmemelidir. İktidar bunları yapmadığı gibi “biz bize yeteriz” kılıfı atında para toplamakla meşgul oldu. Üstelik sermaye için yağmalanacak yeni fonlar arıyor. Gözü, işçilerin kıdem tazminatında, işsizlik fonunda.

Zenginlik, para, kaynak… Bunlar doğada bulunan şeyler değil, işçilerin emekleriyle toplumsal bir biçimde yarattığı şeylerdir. Bu sebeple “kaynak var” derken hayal kurmuyoruz. Emekçilerin hak ettikleri kaynak için zenginlerden servet ve artan oranlı gelir vergisi alınabileceği gibi kamu-özel ortaklığıyla yapılmış tüm alt ve üst yapıların (köprü, baraj, otoban, hastane, elektrik santralleri vb.) kamulaştırılması ve emekçiler için (salgın, deprem gibi) acil durumlarda kullanılabilecek bir fon oluşturulması gerekmektedir. İhtiyacımız olan şey finansal balonlar değil, zenginliğin emekçilerin lehine kullanılabileceği bir iktisadi düzendir.

İstanbul sözleşmesi neden uygulanmalı?

0

Geçen ay sonlarında, Pınar Gültekin’in vahşice katledilmiş olmasının karşısında derinden sarsıldık. Cinayetin vahşeti, “Bu kadar da olmaz… Nereye gidiyoruz!” tepkilerine yol açtı. Ve bir kez daha kadınlar üzerindeki şiddet uygulamalarının son dönemlerde neden bu denli arttığını sorgulamamızın zorunlu olduğunu hatırlattı. Rejimin toplumun üzerine giydirmeye çalıştığı muhafazakarlık gömleği, yüzyıllardan beri süregelen kadın üzerindeki erkek egemenliğinin daha da şiddetlenmesine neden oluyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı rapora göre, sadece Temmuz ayında 36 kadın öldürüldü, 11 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Buna rağmen rejime yakın bazı çevreler hâlâ Türkiye’nin 2011’de imzalamış olduğu İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini savunabiliyorlar.

Oysa, bazı AKP’li kadın kuruluşlarının dahi imzanın korunmasını istedikleri İstanbul Sözleşmesi hayatımıza o tarihte bir anda girmedi. Onu olanaklı kılan, on yıllardan beri tüm dünyada ve Türkiye’de süren kadın mücadeleleridir. Nitekim, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi adıyla bilinen İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddet konularında temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen bir uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Bu sözleşmeden çekilmeyi talep eden çevreler bir rapor hazırlayıp RTE’ye sunmuşlar. Şöyle diyorlar: “Toplumun esas ögeleri olan töre, gelenek ve diğer uygulamaları tamamıyla silmeyi, sözleşmeyi uygulayan ve denetleyen iradenin tek tip algısını toplumlara kabul ettirmeyi amaçlamaktadır.”

Elbette her toplumda eskilerden beri süregelen gelenekler, töreler vardır. Bunlar o toplumun bir anlamda kimliğini belirler. Ama unutmamak gerekir ki, toplumsal yapı değiştikçe bu gelenekler de evrime uğrar. Ve bunlardan bazıları gelişmenin, ilerlemenin önünde engel haline dönüşür. Eğer gelenek ve törelerde kadınlara şiddet uygulamak, onları öldürmek, çocuklara eziyet ve tecavüz etmek, toplumsal cinsiyetlerini özgürce yaşamak isteyenleri toplumun dışına sürmek varsa, bu gelenek ve göreneklerin artık yıkılması gerekir. İstanbul Sözleşmesi işte bu uygarlık dışı töre ve geleneklerin tamamıyla silinmesine yöneliktir. Dolayısıyla, sadece sözleşmede kalınması değil, ama daha önemlisi mutlaka uygulanması için mücadele etmeliyiz..

Ama bir nokta daha var. Kadınlar sadece bugün ve sadece Türkiye’de değil, yüzyıllardan beri tüm dünyada erkek egemenliğine mahkum edilmiş durumdalar. Evde, sokakta, işyerinde, her yerde eşitsizliğe ve şiddete maruz kalıyorlar. Yüzyıllardan beri süregeliyor diye, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini gelenek ve töreyle meşrulaştırmak veya bu egemenliğe dinsel veya başka ideolojik kılıflar giydirmek, dün olduğu gibi bugün de kadının köle emeğinden yararlanmakta çıkarı olan egemen sınıfların işine yaramaktadır. Ve egemen sınıflar kadın üzerindeki bu egemenliği sadece ellerinde bulundurdukları devlet aygıtıyla değil, ideolojik ve kültürel olarak denetlemeye çalıştıkları her sınıftan erkek aracılığıyla sürdürüyorlar. Sıradan bir emekçiyi, gelenek-görenek bahaneleriyle kendi sömürü ve baskılarına alet ediyorlar. Bu nedenledir ki, kadınlar üzerindeki erkek egemenliğine karşı mücadele, aynı zamanda tüm emekçileri sömüren egemen sınıflara karşı mücadeledir. Her erkek emekçinin görevi, kadınların erkek egemenliğinden kurtuluş mücadelesine destek vermek olmalıdır.  Zira bu toplumsal bir mücadeledir.

Tüm erkek emekçiler, mahalle mahalle, fabrika fabrika kadın emekçilerin mücadelesine destek olmalı, onların taleplerine kulak vermeli ve örgütlenmeleri önündeki zorlukları aşmaları yönünde onları yüreklendirmeli, kendi ayrıcalıklarını sorgulamalıdır. Mahallelerde, işyerlerinde, sendikalarda kadın komiteleri oluşturmalarını desteklemelidir. Kadınlı erkekli yarın kuracağımız özgür toplumun yolu buralardan geçiyor. 

İşçileri fabrikaya kapatan Dardanel’e protesto

0

Çanakkale’deki Dardanel fabrikasında çalışan bazı işçilerin koronavirüs testlerinin pozitif çıkmasına rağmen, ‘kapalı devre çalışma sistemi’ne geçilmesinden dolayı 5 Ağustos Çarşamba günü İstanbul Tarabya’daki Dardanel Genel Müdürlüğü önünde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) bir araya gelerek eylem yaptı.

Kapalı devre çalışma sistemine 26 Temmuz tarihinden itibaren geçilmesinin ardından fabrikadaki işçiler, Çanakkale Valiliği İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun kararıyla beraber gündüz fabrikada çalışmaya, akşamları ise zorunlu olarak karantina yurtlarında tutulmaya mahkum edildi. Genel Müdürlük önünde; insan hakkı ihlalini protesto etmeye geldiklerini belirten DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu, özellikle son bir yıldır ülkenin yasalarla yönetilmediğini; gerçekleşen uygulamaların ve yönetmeliklerin, patronların ve onların destekçisi hükümetin insafına bırakıldığını belirtti. Salgının görülmesiyle beraber, “İşçiler virüsle baş başa bırakılmasın” çağrısını yaptıklarını belirten Serdaroğlu, işçilerin fabrikalarda çalıştırılıp karantina altında tutulduğunu ve özellikle de sendikasız işyerlerinde işçi kıyımlarının gerçekleştiğini belirtti.

Ardından DİSK Yönetim Kurulu adına Yönetim Kurulu Üyesi Seyit Aslan Genel Müdürlük Önünde basın açıklaması metnini okudu. Aslan, Covid-19 testi pozitif çıkan 40’ı aşkın işçinin ortaya çıkmasıyla beraber, işverenin 26 Temmuz’dan itibaren 15 gün boyunca fabrikanın kapalı devre üretim yapmasına karar verdiğini ve işverenin bu hukuk ve insanlık dışı kararı alırken Çanakkale Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu’nun Dardanel Önentaş Gıda Sanayi AŞ için almış olduğu 15 günlük karantina kararını dayanak olarak gösterdiğini belirtti. Çanakkale Belediye Başkanının yapmış olduğu açıklamanın, kararın aceleyle alındığını gösterdiğini ve yeterli inceleme yapılmadan kararın imzalandığını belirtti. İşveren tarafından üretime ara verilmediğini ve tüm koşulların zorlanarak üretime devam edildiğini belirten Aslan, üretimin “kapalı devre çalışma sistemi” adı altında sürmesinin bütünüyle hukuk dışı olduğunu ve bunun herhangi bir yasal dayanağının olmadığını belirtti.

Aslan’ın yaptığı basın metninin devamında şunlar aktarıldı:  “Son dönemlerde Covid-19 salgını ülke çapında yeniden hız kazanmış, işçiler işyerlerinde kitlesel olarak koronavirüse yakalanmaya başlamıştır. İşçilerin ve halkın saplığı pahasına ‘çarklar dönecek’ ısrarı ile duyurulan normalleşme sürecinde, ‘sürü bağışıklığı’ politikası devam etmekte, Covid-19 bir işçi sınıfı hastalığı olarak yayılmaktadır.

Dardanel’de çalışan ve yüzde 95’i kadınlardan oluşan 1000’e yakın işçi tedirgin ve kaygılıdır. İşçiler işten atılma ve işsiz kalma korkusu nedeniyle, yurtlarda kalarak çalışmak zorunda kalmışlardır. İşyerindeki keyfi uygulamalar ve baskılar işçileri derinden yaralamaktadır. Aileler, çocuklar ve işçiler diken üstündedirler ve kendilerini güvencede görmemektedirler. Karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan Dardanel işçilerine bir de ölümüne üretim dayatılmaktadır.

Israrla soruyoruz:

  • Neden 15 gün üretimi durdurarak tüm işçiler karantinaya alınmamıştır?
  • 15 gün üretim yapılmadığında Dardanel mi batacaktır, ülke darboğaza mı girecektir? Milli güvenlik ve sağlık mı etkilenecektir?

Kaz Dağları’nın delik deşik edilmesine, siyanürle altın aranmasına ses çıkarmayanlar, teşvik edenler, doğa için buluşanları karga tulumba gözaltına alanlar nedense Dardanel işvereninin haksız, hukuksuz ve sağlığı tehdit eden uygulamalarına bir şey dememekte, demek istememektedir.

Patron örgütlerinin dehşet verici talepleri hukuk dışı biçimde devreye sokulmaktadır. MÜSİAD’ın izole üretim merkezleri, MESS’in MESS-Safe (elektronik pranga) gibi işçiler üzerinde baskıyı ve denetimi artırmaya yönelik projeleri hayata geçirilmeye başlanmıştır. İşverenlerin bu tutumu iktidarın “İşçilerin yaşamı pahasına çarklar dönsün” diye özetlenebilecek politikalarından bağımsız değildir. İşçiler birleşmediği ve örgütlenmediği sürece durum değişmeyecektir.”

Basın metninin son kısmında ise salgına karşı işçilerin ve halk sağlığının korunması için yapılması gerekenler sıralandı:

1- İşverenin “her koşulda üretim yaparız” mantığı işçilerin yaşam ve sağlık haklarını tehlikeye atmaktadır. Dardanel 15 gün boyunca üretime ara vermeli, işçiler ve aileleri 15 gün etkin karantinaya alınmalı, aynı zamanda işçiler ve aileleri yaygın testten geçirilmeli. 15 günlük süre sonucunda koronavirüs testi negatif çıkan işçiler çalışmaya başlamalı, testi pozitif çıkanların tedavileri devam etmelidir.

2- Fabrikanın sendikamızın denetimine açılması işçilerin sağlığı ve kendilerini güvende hissetmeleri açısından gereklidir.

3-İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun aldığı kararlar fabrikada salgın açısından gelinen aşamanın ciddiyetini göstermesi açısından çarpıcıdır. Ancak bununla birlikte işçilerin sağlığının Türk Tabipleri Birliği ve Çanakkale Tabip Odası tarafından oluşturulacak bir heyet tarafından takibi gereklidir.

4- Çok sayıda işçinin hastanede yatmasına rağmen fabrikadaki işçilere ve ailelerine test yapılmaması manidardır. Hızlı bir şekilde şikayeti olsun ya da olmasın tüm işçilere ve ailelerine yaygın test yapılmalıdır.

5- Test sonucu pozitif olanlar hastanede takip edilmeli ve iş güvenceleri sağlanmalıdır.

6- İşçilerin örgütsüzlüğü, işçilerin sağlığını da olumsuz etkilemektedir. Dardanel fabrikalarında örgütlenmenin önündeki engeller ve baskılar kaldırılmalıdır.

100 patronun serveti, milyonlarca emekçinin ekmeği

0

Bazı rakamlar var ki, ekmek parası karşılığı ter döken işçi ve emekçilerin nasıl bir farklı sınıf oluşturduklarını çok çarpıcı biçimde ortaya döküveriyor. Bir örnek üzerinden gidelim. Bugün asgari ücret (2.324 TL) neredeyse ortalama ücret haline gelmiş durumda. Ama biz biraz daha yüksek bir rakam alalım. Diyelim ki, bir işçi ayda net 5.000 lira alıyor ve 30 sene boyunca kesintisiz çalışıp bu alım gücünü hep koruyor. Bu işçi, kazancının bir kuruşunu bile harcamadan biriktirse 30 yıl sonra elinde ne kadar birikmiş para olur? Bu süre sonunda cebinde ya da bankada olacak parası 1 milyon 800 bin liradır. Haydi, faiziyle falan birlikte diyelim ki 2,5 milyon lira. Bu rakamı aklımızda tutalım.

En zengin 100 kişi

Geçenlerde Forbes adlı kuruluş, Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin listesini açıkladı. Bunların içinde her zamanki gibi Koç ve Sabancı ailelerinden fertler var; ama son dönemde yandaş sermaye olarak bilinen Ağaoğlu, Limak, Demirören, Kolin, Kalyon gibi firmalar da ön sıralara fırlamış. İsimleri bir yana bırakıp miktarlara bakalım.

Listedeki ilk 100 kişinin toplam serveti 100 milyar 400 milyon dolar. Yani bugünkü dolar kuru üzerinden (1 dolar=6,85 TL) bu 687 milyar lira eder. Kişi başına 6,87 milyar lira. Yani bir işçinin 30 yılda hiç harcamadan biriktirebileceğinin 2748 katı.

Listeyi biraz daha kısaltalım. En zengin 10 kişinin toplam serveti 25,3 milyar dolar, yani 171 milyar lira. Kişi başı 17 milyar lira. Yani bizim işçimizin 6800 kere yeniden doğup her seferinde 30 yıl çalışması ve 5 bin lira aylığını hiç harcamayıp biriktirmesi lazım bu paraya ulaşabilmek için.

Milli gelir yağmalanıyor

İşçilerin zihni, kapitalist bir propagandayla yıkanmaya çalışılır. Patronlar için “çalışmış da kazanmış” denir. Güzel de, herkes çalışıyor. İşçi 6 bin kere doğup her seferinde harcamadan 30 yıl çalışamaz ki! Demek ki, çalışanların alın teri bu patronların elinde servet olarak birikiyor. Üstelik bizim verdiğimiz vergiler yoluyla devletin elinde toplanan paralar krediler yoluyla bu inşaatçılara, sanayicilere, borsa çakallarına aktarılıyor ve onların emekçileri sömürerek milyonlarına milyonlar katmalarına imkân sağlıyor.

Devletin istatistiklerine göre kişi başına yıllık milli gelirimiz 9.300 dolar, yani 63.700 lira. Zannedilmesin ki 83 milyonun her bireyi her yıl bu kadar para kazanıyor (ayda 5.308 lira). Hayır, nüfusun büyük bölümü yoksulluk içinde kıvranırken, bu paranın asıl bölümü belli ellerde toplanıyor.

Türkiye’nin milli geliri 4 trilyon 280 milyar 381 milyon TL. Credit Suisse banka ve finans şirketinin Türkiye verilerinden topladığı bilgilere göre bu gelirin yüzde 42,5’i, toplumun sadece yüzde 1’lik bir kesiminin elinde toplanmış. Yani sadece 830 bin kişi (buna çocuklar, eşler, akrabalar dahil), tüm milli gelirin neredeyse yarısını (1,8 trilyon lira) cebine indirmiş durumda.

Dahası var. Ülkedeki en zengin yüzde 10’luk kesimin milli gelirden aldığı pay ise yüzde 81,2. Yani bu kesimin serveti yaklaşık 3,5 milyar lira. Geri kalan yüzde 19’luk miktarı ise işçiler, emekçiler, yoksullar paylaşıyor.

Bu yağmayı durdurmak gerekiyor.

Servet vergisi

Ülke kaynaklarının yağmalanmasını engellemenin bir yolu, yukarıdaki yüzde 10’luk kesime servet vergisinin uygulanması.

Bu kesime getirilecek yüzde 20’lik bir salma vergi, yaklaşık 700 milyar liralık bir kaynak yaratacaktır. Bu miktar, 30 milyon kez asgari ücret demektir.

Böylece hem asgari ücret yukarı çekilebilir, hem de çalışma saatleri 6 saate indirilerek kurulacak ek vardiyalara 10 milyon dolayındaki işsiz yerleştirilebilir. Yani, ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılmış olur.

İstihdamdaki bu artış hiç kuşkusuz üretimde ve tüketim olanaklarında güçlü bir artışı da getirecektir. Yaratılacak yeni zenginlikle de hem yeni iş alanları açılabilir hem de sağlık, eğitim, ulaşım gibi kamu hizmetleri daha etkin hale getirilebilir. Bunlar çıplak gerçekler. Tabii işçi ve emekçi sınıfların bu tür planlı uygulamaların hangi tür iktidar tarafından hayata geçirilebileceğine karar vermesi gerekiyor. Patron partileri mi, yoksa bir işçi emekçi hükümeti mi?

Vestel’de patron kâr etsin; ölen işçinin yeri doldurulur!

0

Manisa’daki Vestel fabrikasında hükümetin açıkladığı normalleşme sürecinin ardından Covid-19 vakaları gün geçtikçe çoğalıyor ve virüsten hayatını kaybeden işçilerin sayısı artmaya devam ediyor. Fabrikada çalışan bir işçinin aktardığına göre; açıklanan ölüm sayıları gerçekleşenin gerisinde kalıyor.

Manisa’da yaklaşık 20 bin işçinin çalıştığı fabrikada, Covid-19 salgınının yoğunlaştığı dönemde kronik rahatsızlığı olan işçilerin 1752 TL’lik ücretle kısa çalışma ödeneğinden yararlandırılarak izne çıkartılması ve kısa çalışma ödeneğinden faydalanamayan işçilerin ise 1170 TL’lik ücretle izne çıkartılmasının ardından; salgının normalleşmeye başladığı dönemle beraber kronik rahatsızlığı bulunan işçiler tekrardan fabrikaya çağırıldı. İşçilerin fabrikaya gelmesiyle beraber virüs tüm işçilere bulaşmaya başladı. Özellikle de montaj işleminin yapıldığı ve 12.000’lik bir sayıyla en fazla işçiyi bünyesinde barındıran High End fabrikasında 7 işçinin hayatını kaybettiği ve yüzlerce işçinin ise tedavi altında olduğu işçiler tarafından belirtiliyor.

Fabrikada çalışan işçiler çalışmaya devam edip virüsten öleceklerini mi, yoksa işten ayrılıp açlıktan öleceklerini mi iktidara soruyorlar

Vestel gibi büyük bir fabrikada çalışan işçilerin virüsü fabrikada kapıp ardından ailelerine, arkadaşlarına ve diğer yakınlarında bulaştırma riskini de belirten işçiler; koca bir şehrin büyük bir tehlike altında olduğunu bildiriyor.

Fabrikada çalışan ve birkaç gün önce ateş, halsizlik ve virüsün diğer belirtilerinden dolayı hastaneye giden ve ardından bütün hastaneler dolu olduğu için eve gönderilen bir işçinin aktardıklarına göre, vakalar 1 Haziran’dan sonra artmaya başladı. Bu dönem tedbirlerin genişletilmesiyle başlayan döneme denk düşüyor. Bununla beraber fabrikada çalışan bir işçi şunları aktardı: “Pandemi süreciyle beraber fabrikada yeterli olmasa bile birtakım önlemler alındı; fakat sonrasında bu önlemler göz ardı edilmeye başlandı ve çalışma saatleri 8 saatten 12 saate çıkarıldı. Elektronik ve beyaz eşya bölümlerinde vakalar hızlı bir şekilde artmaya başladı, bu artıştan sonra ise önlem olarak işçilere çift maske takması söylendi. Virüsün böylesine büyük bir şekilde yayılmasına rağmen fabrikada çalışma devam etti. Fabrika patronunun bizler için önlem olarak gördüğü şey ise; otomatların kaldırılması ve çay-kahve içmek için toplandığımız alanların kullanıma kapatılması oldu. Aslında bu alanların kapatılması virüsün yayılmasını engellemeye yönelik değil aksine işçilerin bir araya gelmesini ve ortak bir şekilde hareket etmesini önlemeye yönelikti.”

Vestel fabrikasında vaka sayılarının artmasının yanında işçi alımlarının da devam ettiğini belirten işçi; “Virüs etkisini neredeyse bütün bölümlerde iyice göstermesine rağmen, bu bölümlere yeni işçiler alınıyor. Halbuki yapılması gereken şey buraların karantina altına alınmış olmasıydı; fakat sermayedarın kâr hırsının önüne hiçbir şey geçemez, işçilerin ölümü bile. Üretim bandından geçen vidalar yüzlerce işçinin elinden geçiyor ve herhangi bir karantina uygulaması da olmadığı için temas oldukça fazla. Fabrikaya gidip-gelme için kullandığımız servislerdeki tekli oturma uygulaması da kaldırıldığı için virüsü kapma riskimiz her geçen gün artıyor.”

Patronlar daha fazla kâr elde edebilmek için salgın koşullarında dahi hiçbir önlem almaksızın çalışma düzenini sürdürmek istiyorlar. Vestel bu durumun çarpıcı örneklerinden birisi. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması için işçiler olarak örgütlü gücümüzü kullanmaktan başka bir seçeneğimiz yok.

“Herkese iş ve gelir güvencesi” kampanyası yola çıktı!

0

COVİD-19 pandemisinin derinleştirdiği ekonomik kriz ve bunun karşısında Saray rejiminin patronlara kalkan vazifesini üstlenmesi, emekçiler için vahim koşulların doğmasını beraberinde getirdi. Türkiyeli emekçilerin önünde duran birçok temel sorun söz konusu. Ama hemen hepimiz için bu sorunlardan en acilleri, geniş tanımla 17 milyon bandına ulaşan işsizlik ve toplumun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışması.

İktidar bir yandan “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanına sığınarak ücretsiz izinleri meşrulaştırıp emekçileri günlük 39 TL’lik sefalet ücretine mahkûm ederken, bir yandan da kapitalistler kârlarını korusun, servetlerini muhafaza edebilsin diye tüm kamu kaynaklarını patronların hizmetine sunup vergi indirimleri ve kredi teşvikleri açıklıyor. İşsizlik ve insanca yaşayacak bir ücrete erişememek ise emekçilerin kaderiymişçesine lanse ediliyor.

İşte böylesi bir ortamda, “Herkese iş ve gelir güvencesi” kampanyası 11 Temmuz Cumartesi günü İstanbul, Kadıköy’de gerçekleştirdiği basın açıklamasıyla yola çıktığını duyurdu. Kampanyanın temel sloganı ise “Emekçiler için #KaynakVar”. On acil talep üzerinden şekillenen kampanyanın ana vurgusu ise, hem işsizliğin çözümünün hem de insanca yaşayacak bir ücrete sahip olmanın mümkün olduğu ve bunun da yolunun emekçilerin kaynaklara erişim ve kaynakların yeniden paylaşımı doğrultusunda izleyeceği birleşik mücadeleden geçtiği yönünde.

Kampanyanın hedefleri bağlamında konuştuğumuz “Herkese iş ve gelir güvencesi”’nin basın sözcülerinden Görkem Duru ise şunları belirtti: “Aslında işsizlik sorunu da, toplumun yarısının yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamak durumunda bırakılması da emekçilerin kaderi değil. Bunun temel nedeni iktidarın politik tercihleri. Kapitalistler servetlerini muhafaza edebilsinler diye krizin faturası emekçilerin sırtına yüklenmeye çalışılıyor. Biz ise bunun karşısında, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması mümkün diyerek bir iddia ortaya koyuyoruz ve bunun için gerekli kaynakların mevcut olduğunu öne sürüyoruz. Bu hedefe ulaşmanın yolunun da krizin faturasını kapitalistler ödesin şiarıyla öne çıkarttığımız 10 acil talep etrafından örülecek emekçilerin birleşik mücadelesinden geçtiğini vurguluyoruz. Böylesi kritik bir süreçte sendikalar ve emek örgütleri tarafından merkezi kampanyaların oluşturulamamış olmasının eksikliğine bir cevap üretmek, emekçiler için bir çıkış yolu yaratmak için kampanya altında en geniş birliği oluşturma gayreti içerisindeyiz.”

Kampanya ve çalışmaları hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyen okurlarımız “Herkese iş ve gelir güvencesi” sosyal medya hesaplarını takip edebilirler: KaynakVar2020 facebook, twitter ve instagram.

Saray’ın yol haritası belli. Ya bizim?

0

Resmi kurumların açıkladığı istatistik verileri uzunca bir zamandır tartışmalı halde. Fakat başta TÜİK olmak üzere kurumların açıkladığı rakamlar, gerçeklikten hiç bu kadar kopuk olmamıştı. “Türk tipi Başkanlık rejiminin” mucizelerinden biri, diyelim!

İşsizlik ve enflasyon oranlarının sahteliğine gündelik yaşantımızda bizzat tanıklık ediyoruz. Benzer durum ne yazık ki, koronavirüs sayıları için de geçerli. Hastalıkta adeta “sabit kur rejimine” geçilmiş gibi, açıklanacak sayıları önceden rahatlıkla kestirebildiğimiz bir sürece girdik. Sağlık Bakanlığının açıkladığı sayılar, “hastalık bitmedi ama karantina önlemlerini gerektirecek kadar da ciddi değil” imajını vermeye dönük olarak sunuluyor. Nedeni çok açık: Halk sağlığını ikinci plana alarak, patronların çıkarları doğrultusunda ekonomik yaşamın sürmesini istiyorlar.

Salgınla şiddetlenen ekonomik krizin sonuçlarından en fazla emekçi kesimler etkilenirken, Saray’ın paketleri sadece patronları desteklemeye dönük oldu. Meclis’ten çıkartılan son düzenlemeler de bu açıdan bir sürpriz yaratmadı. “Ücretsiz izin”, kısa çalışma ödeneği gibi uygulamaların 1 yıl daha uzatılmasının önü açılırken, İşsizlik Sigortası Fonu’nun patronlar lehine yağmalanması daha da derinleşecek.

Bu düzenlemelerin işyerlerinde uygulanma biçimlerine baktığımızda ise, Saray’ın “harikalar diyarı” ile işçilerin yaşadığı cehennem arasındaki uçurumun ne kadar derinleştiğini görüyoruz. Normal çalışma temposuna devam ettiği halde, ücretsiz izin veya kısa çalışma ödeneğinden faydalanan patronlar… İşyerlerinde salgına karşı gerekli tedbirleri almayan, işçilerin koronavirüse yakalandığı tespit edilmesine rağmen aynı çalışma düzenini sürdüren şirketler… 

Bu örneklerin yalnızca küçük ölçekli, merdiven altı işletmeler olduğu sanılmasın. Kamuoyunda ismi tanınan, her yıl devasa kârlar elde eden şirketlerde de benzer durumlar geçerli. Örneğin Dardanel fabrikası, işçilerin koronavirüse yakalandığının tespit edilmesinin ardından, karantina koşullarını mevzuata aykırı biçimde, fabrika içinde ilan ederek, işçilerin karantinayı çalışarak geçirmesi biçiminde bir keşfe imza attı! Her gün “bize diz çöktürülemeyeceğini”, “bayrakların indirilemeyeceği ve ezanların susturulamayacağını” belirtme ihtiyacı hisseden Reis’in ve devlet bürokrasisinin bu konuda bir açıklaması veya adımına henüz rastlamış değiliz.  

Saray’ın yol haritası ekonomik yıkımın emekçilere ödetilmesi üzerine kurulu. Bu konuda kararlı olduklarını da attıkları her adıma ortaya koyuyorlar. Bu ekonomik karşıdevrime baskıcı ve gerici uygulamaların yoğunlaştırılması eşlik ediyor.

Bu yıkım tablosu karşısında başta CHP olmak üzere Millet İttifakı bileşenlerinin yol haritası ise bütün bu olan biten karşısında susup bir sonraki seçimlerde çoğunluğu sağlamak. Ekonomik ve politik alandaki saldırılar karşısında elimizi kolumuzu bağlamamızı ve seçimleri beklememizi salık veriyorlar. Çeşitli muhalif kesimlerde ise, faşizmin çoktan kurulduğu, Hilafetin yakında ilan edileceği, dolayısıyla yapılabilecek fazla da bir şey olmadığı şeklinde bir inanç yaygınlaşıyor. Bu iki anlayışın ortak noktası, emekçi kitlelerin seferberliğine güvenmemesi ve kitlelerin hakları için mücadele etmesiyle mevcut baskı ve sömürü rejiminin değişmesi anlayışını reddedilmesi.

Oysa mevcut durumdan çıkış ancak kitlelerin kendi kaderlerini kendi ellerine alması ve Saray’ın saldırılarına karşı seferber olmasıyla mümkün olabilir. Eksik olan tam da böylesi bir anlayışın çoğaltılması! Başta sendikalar olmak üzere emek örgütlerinin çoğunluğu Millet İttifakı’ndan medet umar haldeler. Başka bir kesimi ise mevcut tabloda dahi dar grupçu uygulamalarını devam ettiriyorlar. Tüm emekçi örgütleri, sınıfın bağımsızlığını ve Saray rejiminden kopuşu eksenine alan en geniş eylem birliğini ve planını sağlamak zorunda. Böylesi bir anlayışı yükselten “Emekçiler İçin Kaynak Var” kampanyası gibi örnekleri yaygınlaştırmak ve çoğaltmak bu yönde atılacak ilk adımı oluşturuyor.

Krizde öncelik emekçiler ve yoksullar olmalı! Kaynaklar emekçiler için kullanılsın!

0

Emekçiler için durum vahim. Günde 39 liranın yaralara merhem olması mümkün değil, olmuyor da. Üstelik 39 lira kötünün iyisi. Milyonlarca işsizin, yoksulun böyle bir geliri dahi yok. Gelirsiz yaşanamayacağına göre buna bir hal çare bulunması şart. Peki, çözümü kim üretecek? İktidar mı? Onlar 39 lirayla bütün krizlerin teğet geçtiği masalını anlatmaya devam ediyorlar. 39 lirayla kriz teğet geçer mi? Patronlar için evet, emekçiler için hayır!

İktidar her durumda önceliği sermayeye verdi, veriyor. Kaynağı da, teşviki de, muafiyeti de patronlara sağladı, sağlıyor. Emekçinin işsizlik fonu dahi patronlara kaynak oluyor. Kuşkusuz bu ülkenin emekçileri ne 39 lirayı ne de bu iktidarı hak ediyor. Emekçi de, üreten de alın terinin karşılığını alabilmeli. Herkes onurlu bir şekilde insanca yaşayabileceği bir gelire sahip olabilmeli. Bugünlerde olduğu gibi “kriz var, pandemi var” denilerek hiç kimseye “başının çaresine bak” denilmemeli.

Niçin denilmemeli? Çünkü her 100 kişiden 70’i zaten “normal koşullar” altında dahi hayatını ancak borçla sürdürebiliyorken “herkes başının çaresine baksın” demek toplumu çökertmek anlamına gelir. Ailelerin toplu intiharlarına dek uzanan bu trajik gerçek birçok kez yaşandı. Şimdi işsizliğin ve yoksulluğun genelleştiği ve derinleştiği bir anda milyonlar için gelirsizlik çok daha can yakıcı ve acil bir toplumsal sorun haline gelmiş durumda.

İktidar günde 39 lirayla bu acil ve hayati sorunu çözdüğünü varsayıyor. Bu arada işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira ya patronlara kaynak ya da boşalmış hazinenin ucuz faizli tahvili oluyor. Yetmiyor, deveyi havuduyla yutmuş patronların tek kalemde milyarca liralık vergileri siliniveriyor. Öbür yandan eğer emekçiysen faturasını ödeyemediğin elektriğin, ölsen bile kesiliyor. Pandemi döneminde dahi mal ve hizmetlere zam üstüne zam devam ediyor.

Kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınmasının sonucu daima aşırı yoksullaşmadır. Göstermelik desteklerle gelir kaybı ve yoksullaşma önlenemez. İktidar pandemi süresince 5,5 milyon aileye 1000 liralık maddi destek yapıldığını söylüyor. Türkiye’de hane başı kişi sayısı ortalama dörttür. Bir aileye 1000 lira verildiyse bu, dört ayda kişi başı 250 lira verildiği anlamına gelir. İşte destek bu, günlük kişi başı 2 lira! Yazının başında günlük 39 liranın bu yüzden kötünün iyisi olduğunu belirtmiştik.   

İktidara sorarsanız kaynağı patrona verme sebebi, patron kazansın ki işçi de kazansın! Sanayinin çarkları dönsün ki iş de olsun, aş da! Kısacası patron ne kadar kazanırsa işçi de o kadar kazanır! Bu piyasacı iddia sadece yanlış değil, aynı zamanda büyük bir yalan. Örneğin, dünyanın en zengin insanı Jeff Bezos’un şirketi Amazon’da bile işçiler tuvalete dahi gidemeyecek oranda yoğun çalışıyor. Birçoğu yaşanabilir düzeyin altında maaş aldığı için devlet yardımına başvurmak zorunda kalıyor!

Çok açık, emekçiler sadece işsiz kaldıklarında yaşam zorluğuna düşmüyorlar. Çalıştıkları süre boyunca da sürekli bir gelir yetersizliğiyle baş etmek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden milyonlarca çalışan emekçi “normal” zamanlarda da yoksulluk koşullarında yaşıyor. Emekçilerin kendileri için bir ihtiyat akçesi oluşturması, “işsiz kalırsam bu zor zaman kaynağımı harcarım” deme gibi bir şansları yok. İşte tam da bu yüzden kriz koşullarında öncelik emekçiler ve yoksullar olmalı!

Bu amaçla öncelikle işsizlik fonu sadece emekçiler için, tam ve etkin şekilde kullanılmalı. Fondan patronlara ve başka mecralara kesinlikle kaynak aktarılmamalı. Kayıtlı olsun ya da olmasın tüm çalışanlar işsizlik fonundan yararlanabilmeli. İşsiz kalan çalışanın gelir kaybı tam olarak karşılanmalı. İşsizlik ödemesi iş bulana kadar kesintisiz devam etmeli. İşsizlik fonunun yetersiz kalmasına karşı ve tüm yoksulların desteklenmesi için ayrıca bir acil yardım fonu oluşturulmalı.

Acil yardım fonu hangi kaynakla kurulacak? Bizzat ekonomi bakanı pandemi sürecinde destek miktarının çarpan etkisiyle 600 milyar lirayı geçtiğini açıkladı. İşsizlik fonunda 20 yılda toplanan para 130 milyar lira. Demek ki sadece bakanın açıkladığı 600 milyarın dörtte biriyle mevcut işsizlik fonu büyüklüğünde bir acil yardım fonu kolaylıkla oluşturulabilir. Sorun kaynakta değil sınıfsal niyette. Öncelik emekçilerden ve yoksullardan yana olmalı…

Barolar Birliğinde yeni dönem

0

Baroların yoğun itirazına rağmen çoklu baro düzenlemesini içeren kanun teklifi AKP ve MHP oylarıyla yasalaştı. Erdoğan yönetiminin en hararetli savunucularından Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, yarım ağızla yasaya karşı olduğunu ifade etmişken, teklifin yasalaşmasının ardından bu düzenlemeyle barolardaki vesayetin kırıldığını ilan etti! CHP ise düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine götüreceğini açıklamakla yetindi. Saray’ın emriyle yasalaşan bu düzenlemenin neler içerdiğine daha yakından bakalım.

Nedir bu çoklu baro rejimi?

Çoklu baro rejimini, AKP’nin iktidarı boyunca yetki ve inisiyatifi ele geçiremediği tüm alanlarda uyguladığı böl-yönet stratejisinin bir parçası olarak tarif edebiliriz. Baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen bu tasarıyla, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılacak. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla TBB genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştiriliyor.

Dolayısıyla, baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacının, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, onların TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın kadın ve toplumsal cinsiyet (homofobik) açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.

Bu değişikliği, bütün meslek kuruluşlarına dönük saldırının bir parçası olarak okumak gerekiyor. Hükümetin hedef tahtasında yalnızca barolar değil, bir türlü yönetimlerini ele geçiremediği Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipler Birliği (TTB) gibi kurumlar da var. 

Çoklu baro rejimi sadece avukatları ilgilendiren bir plan değildir

Çoklu baro rejimi elbette öncelikle avukatların mesleki ve özlük haklarını neoliberal politikalar aracılığıyla gasp etme gayretiyle “rekabet gücü”, “çoğulculuk” gibi kapitalizmin favori kavramlarıyla baroları bir pazar yeri haline getirme hamlesidir.

Ancak bu hamle hukuki güvenliğin kalmadığı, “adil yargılanma hakkı” gibi en temel hukuk ilkelerinin dahi çiğnendiği, insanların herhangi bir delil gösterilmeden yıllarca hapiste tutulduğu günümüz Türkiye’sinde sadece avukatları ilgilendirmiyor.

Barolara yapılan saldırı aynı zamanda halkın hak arama özgürlüğü ve hukuk güvenliğine de yapılmaktadır. Çoklu baro rejiminin barolara halihazırda katacağı hiçbir şey olmadığı gibi, kaybettireceği sadece avukatlar ve avukatlık mesleğine değil toplumsal muhalefetin ve sınıfın kazanımlarına da dönük olduğu için savunma hattını birlikte örmek elzemdir. Bu saldırıyı sadece baro başkanlarının dahil olduğu eylemler durduramaz. Başta sendikalar ve TMMOB, TTB gibi meslek örgütleriyle birlikte ortak bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları hayati önemdedir.

Doğu Akdeniz’de savaşa doğru mu?

0

Saray’ın Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü çatışmacı ve yayılmacı dış politikanın sonucu olarak bölgedeki gerilim yükseliyor. Libya’dan Katar’a uzanan askeri varlığı ve müdahaleleriyle Saray yönetimi, kimi zaman diplomatik restleşmelerin kimi zaman da sıcak çatışmaların bir tarafı konumunda. Son dönemin ana başlıklarını Libya’daki iç savaşın seyri ve Doğu Akdeniz’deki petrol yatakları üzerinden gelişen restleşmeler oluşturuyor. Bölge ülkeleriyle yükselen gerilim Türkiye’yi bir savaşa mı sürüklüyor? Bu soruya biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

Son dönemde yaşanan gelişmeleri kısaca hatırlayalım. Öncelikle, Libya’da Türkiye’nin aktif askeri destek verdiği Sarrac güçleri Trablus bölgesini kontrol altına almış ve ülkenin doğusunda bulunan petrol bölgelerinin kontrolü için ilerlemeye başlamıştı. Bu doğrultuda ilk hedef, Fransa, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Mısır’ın desteklediği Hafter birliklerinin kontrolünde olan Sirte ve Cufra kentlerinin ele geçirilmesiydi. Ne var ki, Sirte ve Cufra’ya dönük askeri operasyonu Sisi yönetimindeki Mısır hükümeti “savaş nedeni” sayacağını ilan etti ve Mısır Meclisi, Libya’ya bir askeri operasyona izin veren tezkereyi kabul etti. Cufra hava üssünde Wagner şirketi üzerinden asker ve savaş uçağı barındıran Rusya ise, buradaki varlığını tahkim etti. Öte yandan, Libya kıyılarında Türk ve Fransız savaş gemileri arasında gerilimler yaşanırken, Türkiye’nin askeri varlığı olan Trablus’un batısındaki Vatiyye hava üssüne “kimliği belirsiz yabancı savaş uçakları” saldırı düzenledi ve Türkiye’nin buradaki hava savunma sistemleri tahrip edildi. Bundan birkaç gün sonra ise Sarrac hükümeti, Türk SİHA’larıyla Cufra’da Wagner’e ait güçlere saldırı gerçekleştirdiğini açıkladı.

Benzer gerilim haberleri Doğu Akdeniz petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolü için yaşanan güç mücadelesinden de geliyor. Son olarak Muğla açıklarında bulunan ve Yunanistan’a bağlı Meis Adası çevresinde sondaj çalışmasına başlanacağının açıklanmasına sadece Yunanistan değil, Fransa ve ABD’den de tepki geldi. Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının paylaşımına ilişkin Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail ortak bir cephe oluştururken, Türkiye hükümeti Libya’daki Sarrac hükümetiyle yaptığı ikili anlaşmalar ve Kuzey Kıbrıs’taki varlığı üzerinden sürece müdahil olmaya çalışıyordu.

Saray yönetimi, Mısır ve müttefikleriyle savaşmayı göze alarak, Libya’daki askeri operasyonlarına devam edecek mi? Doğu Akdeniz’de Yunanistan’la askeri çatışmayı göze alarak hidrokarbon yataklarının kontrolü için mücadele sürdürülecek mi? Türkiye’nin ne ekonomik ne de askeri kapasitesi bu türden savaşları tek başına yürütebilecek bir güce sahip. Saray yönetimi son yıllarda silah sanayisine büyük ölçekli yatırımlar yaparak çeşitli ilerlemeler kaydetti. Bu şekilde, Damat Bayraktar örneğinde görüldüğü gibi Saray’la doğrudan bağlantılı bir patron kesimi serpilip büyüdü. Ne var ki, bu alandaki “yerli ve milli” atılımlara rağmen, NATO üyesi Türkiye en önemli başlıklarda ABD’ye bağımlı olmayı sürdürüyor. ABD’nin rızası olmadan TSK’nin envanterinde bulunan en kritik araçları kullanabilmek dahi söz konusu değil.

Ekonomik alanda ise Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden birinden geçiyor. Dış borç, TL’nin değer kaybı, işsizlik, enflasyon… Tüm bu alanlarda Saray yönetimi tamamen çuvallamış durumda. Mevcut tabloda, kısa ve orta vadede gerçek anlamda bir savaş riski bulunmasa da, Saray’ın maceracı ve yayılmacı politikaları bölgedeki çatışma dinamiklerini güçlendirdiği gibi uzun vadede bir savaş ihtimalini de gündeme getirebilir. Türkiye’nin ekonomik ve askeri çapını aşan maceralara girişen, ABD ve Rusya arasında salınımlar yaparak kendine alan açmaya çalışan, bunu yaparken ülkeyi daha da bağımlı ve kırılgan hale getiren Saray politikalarının faturası daima emekçilere kesiliyor. “Şehitler Tepesi”ni boş bırakmayanlar her zaman emekçilerin çocukları olduğu gibi, iflas eden dış politikaların ekonomik sonuçlarıyla, Saray’ın kanatları altında semiren silah baronları değil, emekçi kitleler yüzleşmekte.

Hukuk kalmadı, kılıç verelim!

0

Cumhuriyet Halk Partisi, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı hemen hemen her iptal başvurusundan ret yanıtı alıyor. Buna rağmen, ne zaman mecliste “adrese teslim” bir yasal düzenleme söz konusu olsa sanki sonucu değiştirecekmiş gibi müjde verircesine AYM’ye başvuracağını ilan ediyor. En son İnfaz Yasası’nın “şekil” yönünden iptali için AYM’ye başvurmuştu. O yasayla çıkanların bir kısmı cinayet bile işleyip tekrar cezaevine girdi! Eşini bıçakladığı için girdiği cezaevinden İnfaz Yasası ile çıktıktan sonra kızını döverek öldüren Müslüm Aslan gibi… Durum böyleyken ne yasa yapıcıda ne de AYM’de “hay Allah, yanlış yapmışız” gibi bir nedamet durumunun olduğu bu güne kadar vaki olmadı.

Peki, CHP bu başvuruları ısrarla yapmaya niçin devam ediyor? Sonucu değiştirmek içinse son on yılda önemsiz konular dışında kalıcı bir sonuç alabilmiş değil. Nitekim CHP bu duruma içerliyor ve ret yanıtı aldıkça AYM’nin kararlarının yanlı ve yanlış olduğunu da söylüyor. Tarihe kayıt düşmek içinse bunun bir kıymeti harbiyesi olduğu söylenemez. Netice itibarıyla en yüksek hukuk organı olarak AYM karar verdiği anda o karar tersine çift dikişle bağlayıcı oluyor. Hakem olarak AYM’ye başvuranın sonucu kabullenmek dışında bir seçeneği kalmıyor. Ve yasanın değil başvuru sahibinin itirazının yanlış/temelsiz/geçersiz olduğu kayıtlara geçerek yasa yapıcı bir kez daha onaylanmış oluyor.

Bu durumda eğer AYM hukuk içinde karar veriyorsa sürekli ret yanıtı alan CHP’nin yanlış yaptığı sonucu çıkar. Eğer AYM hukuk içinde karar vermiyorsa, politik ve yanlı davranıyorsa, CHP başvurularıyla öyle değilmiş gibi yaparak bir yanlışı büyütüyor ve meşrulaştırıyor demektir. Eğer tarihe bir kayıt düşülecekse yapılacak olan şikâyet ve mızmızlanmanın ötesine geçerek belki de malumu ilan etmek olmalıdır. Aksi durumda MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın dediği gibi “CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi beyhudedir.”

Bazen cevaplar başka yerlerden de gelir… Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın Ayasofya’daki Cuma hutbesine, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir” diyerek kılıçla çıkması gibi. Erbaş “bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz inşallah” diyor. Ne diyelim; hukuk kalmadı, kılıç verelim!

4 soruda İstanbul Sözleşmesi

0

İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar devam ederken, sözleşmenin ne olduğunu hatırlatmak ve sözleşmeye sahip çıkmak önem taşıyor. Gazete Nisan’ın 1 Soru 1 Cevap yayınında yazarlarımızdan Sena Aydın sözleşme hakkında sorular sordu, Merve Şanlıdağ yanıtladı. Söyleşiyi yazılı ve görsel olarak okurlarımızla paylaşıyoruz.

#İstanbulSözleşmesiniUygula

#İstanbulSözleşmesiYaşatır

1) İstanbul Sözleşmesi nedir ve neyi amaçlar?

İstanbul Sözleşmesi 2011 yılında İstanbul’da imzaya açılan bir Avrupa Konseyi sözleşmesi.

Aslında sözleşmenin tam adından da anlaşılacağı gibi kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin nasıl önleneceğini ve bunlarla nasıl etkin mücadele edileceğini tarif eden, bunun temel ilkelerini anlatan bir sözleşme. Amaçlarını 4 maddede özetleyecek olursak: kadınları şiddetten korumak, şiddetin ortaya çıkmasını önleyici tedbirler geliştirmek, mağdurları destekleyecek mekanizmaları işletmek ve şiddet uygulayanları cezalandırmak. Sözleşme tüm bunlar için devletlere sorumluluk yüklüyor.

Ayrıca yaş, ırk, din, göçmenlik statüsü, medeni hal, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim gibi ayrımlar yapmaksızın tüm kadınları ve kız çocuklarını kapsıyor.


2) İstanbul Sözleşmesi neden önemli?

Öncelikle her tür şiddetle – ki buna ekonomik ve duygusal şiddet de dahil – mücadele konusunda “Önleme, Koruma, Kovuşturma ve Destek” politikalarından oluşan dört temel yaklaşım içeriyor. Bunları kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma zorunluluğu getiren ilk sözleşme. Dahası toplumsal cinsiyet tanımını yapan ilk uluslararası anlaşma.

Sözleşmenin ev içi şiddet dışında suç olarak düzenlenmesini ve cezalandırılmasını öngördüğü başka suçlar da var: taciz, tecavüz, kadın sünneti, zorla evlendirme, kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama gibi. Ayrıca kadına yönelik şiddeti bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık türü olarak kabul ediyor.

Kısacası sözleşme kadınları aileden ve erkeklerden bağımsız bir birey olarak görüyor. Şiddet mağdurunun korunmasının ve desteklenmesinin ötesinde şiddetin önlenmesini de amaçlıyor. İçerik itibarıyla devletin bu konuda yükümlülüklerini ortaya koyuyor. Ve bizler için bir yasal güvence teşkil ediyor.


3) AKP neden İstanbul Sözleşmesi’nden imzayı çekmek istiyor?

Öncelikle şöyle bir çelişkiden bahsetmek gerekiyor: Aslında bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke Türkiye’ydi ama hükümet artan şiddet vakalarıyla zedelenen bir itibarı toparlamak amacıyla imzaladı bu sözleşmeyi. Bunun somut etkisi olarak da sözleşme hiçbir zaman bütünüyle uygulanmadı. Hatta sözleşmedeki tedbirler ve ilkeler iktidarın gündemine girmedi bile. Bugün bu mesele birkaç tarikatın sözleşmeden çekilme talebi üzerine herkesin gündemine girmiş durumda. Ve sözleşmenin aileyi yıktığı, eşcinselliğe özendirdiği, hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeni olduğu gibi manipülasyonlar yapılıyor. Bu bizi sözleşmeyi öyle bir noktada savunmaya itiyor ki, bu bile aslında mevzi kaybetmemiz demek. O yüzden kadın hakları yerine ailenin kutsanmasına, LGBTİ+ haklarının yerine din temelli politikaların dayatılmasına karşı savunma hattını toplumsal cinsiyet temelli; beden, kimlik ve emeğe dair; kadına yönelik ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı talepler üzerinden kurmak gerekiyor.

Diğer yandan bundan bağımsız düşünemeyeceğimiz sözde nafaka mağdurları ortaya çıkıyor, çocuğun cinsel istismarının affı savunuluyor ve bunları yapanlar sadece tarikatlar veya belirli bir seçmen kitlesi değil. Bizzat iktidarın kendisi bu tartışmada bir taraf!

Ek olarak İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını gündeme getiren tek ülkenin Türkiye olmadığına da dikkat etmek lazım. Polonya sözleşmeden çekileceğini açıkladı. Macaristan ve Bulgaristan sözleşmeyi yürürlüğe sokmayı reddediyor. Bu sağcı ve muhafazakâr rejimlere baktığımızda sözleşmeye karşı gelme gerekçelerinin benzer olduğunu görüyoruz. Sözleşmede geçen “toplumsal cinsiyet” ifadesinden bile rahatsız oluyorlar. Çünkü kadının güçlenmesinden korkuyorlar, çünkü mevcut erkek-egemen sistemlerinde önemli bir gedik açıyor bu.

Son olarak şunu söyleyebilirim: İstanbul Sözleşmesi erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü kısıtlıyor. Ve bugün bu iktidarlar, beslendikleri erkek egemen sisteme sırtlarını daha da yaslama çabasında. İstanbul Sözleşmesi’ne dönük bu saldırı da daha da baskıcılaşmaya çalışan rejimlerin kadınlara, kadınların bedenine ve emeğine ve LGBTİ+’lara dönük tüm saldırılarının bir parçası.


4) İstanbul Sözleşmesi’ne neden ve nasıl sahip çıkmamız gerekiyor?

İstanbul Sözleşmesi kadınlara bahşedilmiş bir lütuf değil, aksine kadınların mücadelesi sonucunda ortaya konmuş bir metin. Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor ve bunun önemi şu: İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak, aslında kazanılmış bir hakkımıza da sahip çıkmak anlamına geliyor. Şunu da unutmamak lazım: Bu sözleşme Türkiye’de hiçbir zaman etkin şekilde uygulanmadı. Bu yüzden sadece Türkiye’nin sözleşmeden imzasını çekmemesi yönünde değil, sözleşmenin tam anlamıyla uygulanması ve cezasızlığın son bulması için de mücadele etmemiz gerekiyor. Hem pandemi döneminde hem de öncesinde neredeyse her gün şiddet ve cinayet haberi aldık. Bunun önlenebilmesi için İstanbul Sözleşmesi’nin etkin uygulanması şart ve şu an bu konuda elimizdeki en ileri yasal güvence de halihazırda kabul edilmiş olan bu sözleşme.

Bununla birlikte eşit ve adil bir dünyada yaşamak için mücadeleye devam etmek de bir o kadar elzem. Kadınlar olarak bu sözleşmeye dönük saldırılara karşı ve sözleşmenin etkin bir şekilde uygulanması için topyekûn bir mücadele sürdürmemiz gerekiyor. Bu mücadeleyi mahallelerimize, işyerlerimize, üniversitelerimize taşıyarak yaygınlaştırmamız gerekiyor. Çünkü senelerdir gördüğümüz gibi sokaklarda sesimizi yükseltmediğimiz sürece haklarımıza saldırılar devam ediyor, edecek ve bu saldırıları önlemenin tek yolu örgütlü bir mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Kadınlar için bu kadar hayati bir konudaki kararın kimsenin iki dudağının arasında olmasını kabul etmiyoruz! Bu konunun öznesi biziz ve sonuna kadar da haklarımıza, hayatlarımıza sahip çıkacağız!

Atlaszedelerin hak ve hukuk mücadelesi sürüyor

0

İki bin Atlasglobal çalışanı, şirketin iflas sürecine girdiği gizlenerek aylarca maaşsız çalıştırıldılar. Şirket iflasını ilan edince de hiçbir hakları verilmeden işsiz bırakıldılar. Kalan maaş ve kıdem tazminatları için Atlaszedeler Adalet Platformu’nu (A.Z.A.P.) kuran işçiler, hem alacakları için hem de iflasın gerçek olmadığının ispatı yönünde önemli bir hukuk mücadelesi sürdürüyorlar. Süreci, A.Z.A.P. üyesi Tamer Ercan ile konuştuk.

Atlasglobal’in iflasını açıklaması sonrasında şirkette kalan maaş ve kıdem tazminatlarınız için Atlaszedeler Adalet Platformu (A.Z.A.P.) olarak önemli bir hukuk mücadelesi sürdürüyorsunuz. Öncelikle Atlasglobal’de iflas sürecine nasıl gelindi? Bu süreci kısaca anlatır mısınız?

Biz çalışanlar için şirketin iflas sürecine gireceğine dair belli bir emare yoktu. Skytrax çalışması yapıldı, tekrar dört yıldız alınmıştı, bir sene en fazla hizmet ihracatı yapan üçüncü şirkettik. Ekim ayında bize aniden uçuşların askıya alındığı, ancak daha güçlü bir Atlasglobal olarak yola devam edeceğimiz söylendi. Maaşların ödemesinde sıkıntı yaşanmaya başlamıştı; ancak Ali Murat Ersoy maaşların ödeneceği, geçici bir sıkıntı olduğu yönünde çalışanlarını bilgilendiriyordu. Kış sezonunda yaşanan bir finansal sıkıntı olduğu yönünde bilgilendirme yapıyordu. Süreç ilerlediğinde, şirketin peşin satış yaptığı bilet ücretlerini topladığı halde uçak sahiplerine, finans şirketlerine, hizmet aldığı yerli ve yabancı şirketlere, yakıt şirketlerine, Eurocontrol gibi uluslararası kuruluşlara herhangi bir ödeme yapmadığını ve oyaladığını öğrendik. Bu süreçte biz çalışanların da işveren tarafından aynı şekilde kandırıldığını öğrendik.

A.Z.A.P. olarak öncelikli talebiniz, iflasın hileli olması yönünden incelenmesi için iflas davasına müdahil olmaktı ve bu ilk adımı attınız. İflasın hileli olduğu hukuken kanıtlanabilirse alacaklarınızı temin yolu da açılacak. 2 Temmuz’da görülen ilk duruşmayı bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şirket avukatları tarafından iflasın kabulü istendi; ancak başta çalışanlar olmak üzere müdahil olan diğer şirketlerin avukatları da iflasın gerçek olmadığı, şirketin bilinçli şekilde içinin boşaltıldığı, gelirlerin diğer şirketlere kaydırıldığı yönünde inceleme yapılmasını talep ettik. Mahkeme tarafından talebimiz olumlu karşılandı ve inceleme yapılmak üzere bilirkişi heyeti oluşturuldu. 15 Ağustos tarihinde bilirkişi heyeti ile avukatlarımızın toplantısı olacak. Bu toplantıda bilirkişi heyetinin ulaştığı bilgiler ve bizim ulaştığımız bilgileri karşılaştıracağız ve eksik gördüğümüz yerleri bilirkişi heyetine ileteceğiz.

Bir sendika altında örgütlenmiş olabilseydik, iflas süreci içerisinde şüphe duyduğumuz finansal hareketleri denetleyebilirdik.

Atlasglobal iflas açıkladı ancak sahibi Ali Murat Ersoy ticari faaliyetini farklı şirketler aracılığıyla sürdürebiliyor. Serveti bu iflastan etkilenmiyor. Aslında iflas sadece emekçilerin mağduriyeti anlamına geliyor. Ve maalesef hukuki açıdan da bu noktada önemli bir boşluk var. Bu açıdan siz emsal teşkil edecek bir mücadele sürdürüyorsunuz. Benzer durumdaki işçilere ne önerirsiniz?

Maalesef ticari faaliyetlerine devam ettiği gibi, Atlasjet üzerinden aldığı kredilerin de Elexus Hotel inşaatında kullanıldığı biliniyor. Bu konuda inceleme yapılmasını da talep ediyoruz. Biz çalışan beyaz yakalılar olarak sesimizi duyurmaya, yapılan hırsızlığı anlatmaya devam edeceğiz, birlikteliğimizin bozulmasına müsaade etmeden kararlı direnişimizi sürdüreceğiz. Süreci incelediğimizde yaptığımız bir hata var, daha önce örgütlenebilirdik. Bir sendika altında örgütlenmiş olabilseydik, iflas süreci içerisinde şüphe duyduğumuz finansal hareketleri denetleyebilirdik.

Daha önce örgütsüz olmanıza rağmen, bu süreç içinde bir araya gelerek bu mücadeleyi birlikte, dayanışmayla örgütleyebilmeniz en önemli kazanımlarınızdan biri oldu sanıyorum. A.Z.A.P. nasıl kuruldu, bu sürece nasıl devam edecek?

Ortak mağduriyetimizden doğan bir birlikteliğimiz vardı, Hava-Sen sayesinde bu birlikteliği ortak mücadele haline dönüştürdük. Bu arada Hava-Sen ile hiçbir şekilde üyeliğimiz bulunmamasına rağmen, sendika mağduriyetimizin giderilmesi yönünde örgütlenmemizi sağladığı için çok teşekkür ederiz. Haklarımızı alana kadar mücadele etme azmimiz devam edecek. Fiili eylemlerimiz devam edeceği gibi, tüm diğer emek savunucusu gruplar ile birlikte ortak çalışmalarımızı da büyüteceğiz. Tüm çalışanlar için örnek teşkil edecek bir örgütlenme göstereceğiz.

İstanbul Sözleşmesi’ne saldırılara karşı mücadeleyi birlikte örelim!

0

İstanbul Sözleşmesi 2011’de İstanbul’da gerçekleşen Avrupa Konseyi toplantısında, hiçbir çekince koyulmaksızın ilk kez Türkiye tarafından imzalanmıştı. Bugün ise aynı iktidar tarafından kaldırılmak isteniyor. İktidarının son 10 yılında kadına yönelik şiddet 5,5 kat artmışken İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması dahi kabul edilemez. Haklarımız ve hayatlarımız için, İstanbul Sözleşmesi için geç kalmadan harekete geçelim!

İstanbul Sözleşmesi nedir?

“İstanbul Sözleşmesi’ olarak bilinen Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi devletlere kadına yönelik şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretme yükümlülüğü getiren ve bunları da kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti yükleyen bir uluslararası sözleşme. Şiddeti yalnızca dayaktan ibaret görmeyip, evli olsun olmasın/aynı evde yaşasın yaşamasın kadınların sürekli hakarete, aşağılanmaya ve sözlü şiddete maruz bırakılmasını, tacizle sindirilmeye çalışılmasını da şiddet biçimleri olarak ele alıyor ve devlete de şiddetin tüm biçimleriyle mücadele etme zorunluluğu yüklüyor.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olma imajının arka planında kocasından şiddet gören Nahide Opuz’un Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) kazandığı dava var. Türkiye bu davayı kaybederek Opuz’a tazminat ödemek zorunda kalmış ve şiddet gören kadını korumadığı için mahkûm olan ilk ülke olmuştu. Hatta dahası bu davada Türkiye’de yargı sisteminin kadına yönelik şiddeti teşvik ettiği tespiti yapılmıştı. Yani İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan olmak, AKP iktidarı için en başından bir gurur kaynağı olmaktan ziyade, bozulan prestijini düzeltmek için yaptığı bir hamle olmuştu. Nitekim ilk imzacı olmuştu olmasına ama İstanbul Sözleşmesi’ni kâğıt üstünde dahi yürürlüğe koyması 2014’ü bulmuştu. Sözleşmenin uygulanması, yürürlüğe girmesiyle de gerçekleşmedi. Opuz gibi şiddet gören birçok kadının çabası, avukatların diretmesi ve kadın hareketinin basıncıyla 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un yürürlüğe girebilmesiyle kısmen başarıldı ve hemen her ilde Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM’ler) kurulabildi. Sözleşmeye ve yasalara rağmen keyfi uygulama yapan polislere, hakimlere karşı kadınlar hâlâ direnmeye ve her fırsatta “İstanbul sözleşmesi tam uygulansın” talebiyle sokaklarda, adliyelerde sözleşmenin takipçisi olmaya devam ediyorlar.

Bugün İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükte olmasına rağmen kadın cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor. Katil erkekler Google’da “karımı öldürürsem ne kadar yatarım” aramaları, duruşmalarda beyaz gömlek giyerek cezasızlığın pazarlığını yapabiliyor. Çünkü AKP kâğıt üzerinde dahi olsa İstanbul Sözleşmesi’nin can sıkıcı yükümlülükleriyle uğraşmak istemiyor; ne sığınma evi için ne de ŞÖNİM’ler için bütçe ayırıyor. Polisinin, hakiminin, kendisine çalışan kamu görevlilerinin, erkeklere “hayır” diyebilmiş dirençli kadınlarca ifşa edilmesini istemiyor. Öte taraftan, dün İstanbul Sözleşmesi ile kadın düşmanı imajını silmeye çalışırken, bugün tarikatlar ve İslamcı cemaatlerden oluşan seçmen kitlesini konsolide etmeyi öncelikli görüyor.

Seçmen kitlesi nafaka ödemekle uğraşsın; vakıfların, derneklerin içindeki istismarlar açığa çıksın istemiyor. İstanbul Sözleşmesi’nde bir kere bile geçmeyen “eşcinsel evlilik” ve “LGBTİ+’lara özendirdiği” manipülasyonlarıyla kutuplaşma politikalarını canlandırıp kitlesini diri tutmaya çalışıyor. Çünkü AKP İstanbul Sözleşmesi’ni imzalarken de kadına yönelik şiddeti azaltmak istemiyordu ve bugün de kadına yönelik şiddetin azalacağı bir toplumun kendi siyasi planları ile örtüşmediği çok açık. Aksine, iktidarının en zayıf günlerini geçirdiği şu dönemde her zamankinden daha fazla biat eden, şiddet görse de isyan etmeyen, boşanmayı aklından geçirmeyen, maruz bırakıldığı hayat koşullarına itiraz etmeyen kadınlara ihtiyacı var. Bu durum sadece Türkiye’de değil, İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğini açıklayan Polonya’da, sözleşmeyi asla uygulamayan Macaristan ve Bulgaristan gibi gerici iktidarlarla yönetilen ülkelerde de benzer. Çünkü dünya kapitalizmi ekonomik kriz koşullarında iktidarlarından eskisinden daha baskıcı, daha gerici ve muhafazakâr bir karakter kazanmasını talep ediyor. Trump Amerikası’nda da Erdoğan Türkiyesi’nde de kadın haklarına asla yer yok.

İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmak hepimizin hayatlarına saldırıdır

En son Pınar Gültekin cinayetinde görüldüğü üzere, Türkiye’de kadına yönelik şiddet sadece kadınları ilgilendiren adli vakalar olmaktan çok uzakta. Kadına yönelik şiddet politiktir ve yakıcı bir toplumsal kriz haline gelmiş durumdadır. İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak eşit, özgür ve adil bir ülkede yaşamayı isteyen herkes için çok temel bir meseledir. Bu nedenle, değil İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi, etkin bir şekilde uygulanması için herkesi sözleşmeye ve haklarımıza sahip çıkmaya çağırıyoruz!

Arjantin’de Sol Cephe pandemi ve krize karşı Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı düzenliyor

0

Güney ve Kuzey Amerikalı devrimci sosyalistler sınıf mücadelesinin dinamikleri ve devrimci alternatiflerin yaratılması üzerine tartışacak

Arjantin’in dördüncü büyük politik gücü olan ve dört büyük Troçkist partinin eylem birliğini ifade eden FIT-U (Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik), bir Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı organize edeceğini duyurdu. Konferansta her iki kıtadan da öncü işçiler, devrimci Marksist örgütler, sosyalist partiler, sendikalar, kadın hareketi temsilcileri, ekolojistler ve devrimci aydınlar mevcut küresel kapitalist kriz ve dünyayı saran ayaklanma dalgasına dönük olarak geliştirilebilecek politik ve örgütsel öneriler üzerine tartışacaklar. 

İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bir parçası olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol (IS), FIT-U’nun kurucu bileşenlerinden birisi olması itibariyle, söz konusu konferansın çağrıcıları arasında yer alıyor. Aşağıda okuyucularımızla paylaştığımız metin UIT-CI’nin internet sitesinde (http://www.uit-ci.org/) yayımlanmış olan konferans duyurusunun Türkçe çevirisidir. 

***

● Krizin faturası kapitalistlere!

● Emperyalizm Latin Amerika’dan dışarı!

● IMF’ye hayır, dış borçların ödenmesine hayır!

● Yaşasın işçilerin ve güvencesiz gençliğin mücadelesi! İşten çıkarmalara ve ücret kesintilerine hayır! Kahrolsun ırkçılık, polis şiddeti ve baskısı!

● Pandeminin ve kapitalist krizin karşısında işçiler kendi çözüm önerilerini üretmeli!

Arjantin’deki FIT-U partileri 1 Ağustos’da çevrimiçi bir Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı düzenleme kararı aldı. Konferans 30 ve 31 Temmuz’da yapılacak olan üç tartışma başlığı altında ilerleyecek. Bu Konferans, senenin başında FIT-U partileri tarafından üzerinde anlaşılmış, ancak pandemi krizi dolayısıyla ertelenmiş inisiyatifi yeniden ele alıyor. Bu bağlamda ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki isyan süreci de düşünüldüğünde, Konferans aynı zamanda ABD’den mücadele örgütlerini de ağırlayacak.

Bu Konferans’ı yeniden toplamamızın politik ve programatik zemini, “Latin Amerika’da yeni bir ihtimal ve sosyalist ve devrimci bir çözüm ihtiyacıdır” başlıklı deklarasyonda, “FIT-U tarafından örgütlenen Latin Amerika Konferansı ertelendi” metninde, “Uluslararası Emek Bayramına Dair FIT-U Deklarasyonu”nda ve bu metinde ifade edildi. Bu yazılarda, toplanacak olan örgütlerle aramızdaki önemli anlaşmaları ve farklılıkları ifade etmiştik. Halihazırdaki yeni çerçeve, FIT-U partileri tarafından başlatılan kıtasal inisiyatife yenilenmiş bir anlam katıyor. 

Gezegeni sarsmış ve Donald Trump’ı köşeye sıkıştırmış olan Birleşik Devletler’deki ayaklanmanın, dünyadaki kitleler üzerinde dayanışma eylemleri doğurması ve uluslararası durumu belirlemesi bakımından olumlu bir etkisi oldu. George Floyd’un vahşice katledilmesinin karşısında patlak veren öfke ve polis şiddeti ile ırkçılığın reddi, pandemi ile derin ekonomik durgunluğun etkilerinin birbirlerine karışmasıyla kitlelerin büyüyen hoşnutsuzluğu ve umutsuzluğu ile birleşti. Tarihin en büyük kapitalist krizinin ABD’deki etkisi neredeyse 49 milyon işçiyi sadece 16 haftada işsizlik yardımına başvurmak zorunda bıraktı. Kıt ücretler ve özel sağlık sistemi, evsizleri, işsizleri, güvencesizleri ve kayıt dışı işçileri ölüme taşıdı. Bunların hepsi, orada yaşanmakta olan büyük halk ayaklanmasını hazırlayan etkenlerdi. Demokrat Parti bu kitlesel protesto hareketini, radikalleşmesini engellemek adına Kasım’daki seçimlerde düzenin adayı olan Joe Biden’a oy verilmesi üzerinden bölmeye çalışıyor. Ayaklanma yalnızca Trump hükümetine büyük bir darbe değil, ama aynı zamanda bütün Latin Amerika hükümetlerine daha da kötülerine hazır olmaları gerektiğini söyleyen bir uyarı, çünkü bu hükümetler Amerikan emperyalizmine borçlular ve bu ayaklanma Latin kıtasındaki bütün halklar için bir eylem ve mücadele çağrısı. 

Pandemi, işçiler ile halk kitlelerinin sağlığı ve hayatı ile kapitalist sistemin arasındaki çelişkinin altını çizdi. Milyon dolarlık kurtarma paketlerinin önceliği sermayeydi. Nüfusa ekonomik yardımlar önemsiz bir seviyeye indirildi. Dünya koronavirüsle talan edilmiş ve kötüleşen bir sağlık sistemiyle yüzleşti. Bu sağlık sistemleri, seneler boyunca bütün hükümetler tarafından uygulanmış kemer sıkma politikalarının yarattığı sert kesintilerin kurbanlarıydı. Bu sırada aynı hükümetler özel sağlık sektörü kârlarına izin verdiler ve desteklediler. Pandeminin tam ortasında önceliği işgal eden kapitalist kârlardı. İşçiler üretime zorlandı ve hayatları ile fiziksel koşulları umursanmadı. Yoksulluk ile aşırı yoksunluk koşullarının virüsün yayılımı için bereketli bir alan sunduğu Latin Amerika’da durum daha da kötüleşti. Yoksul mahallelerde virüs bir katliam yarattı. Koronovirüsün patlak vermesi, zaten seyir halinde olan kapitalist krizi derinleştirdi. Dünya, yalnızca 1929’daki çöküşle kıyaslanabilecek olan bir krize doğru ilerliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) şimdiden 480 milyon işsizden bahsediyor. Büyük işletmelerin, bankaların ve çokulusluların kurtarılması, daha fazla kemer sıkma, işten çıkarma, büyüyen yoksuluk, toplumsal eşitsizlik ve eşi benzeri görülmemiş bir ekolojik yıkımla finanse edilmek isteniyor. Kapitalizmin, kökleri 2008’in Büyük Durgunluğu’nda yatan derin bir kriziyle yüz yüzeyiz. İşçi sınıfının ve gençliğin geniş kesimleri bu sistemin işlemediği yönündeki sonuca varmaya başlıyor. 

Kurtarma paketlerini takip eden yeni spekülatif döngü, Latin Amerika’ya sermaye ihracını durdurmadı. Bu süreç, hükümetlerin düzmece ve yüksek faizli borçları ödemeyi sürdürmesi ve alacaklılara ödeme garantisi verilebilmesi için IMF’nin kalkanı altında işletilen kemer sıkma politikalarıyla birleşti. Özellikle Çin’e karşı ABD emperyalizminin sürdürdüğü ticaret savaşı kapsamında, ABD kıtamızdaki egemenliğini yalnızca ekonomik haraçlarla değil ama aynı zamanda doğrudan müdahaleyle de güçlendirmeye çalışıyor. Bu doğrudan müdahalenin örneklerinden biri olarak Venezuela’ya karşı sürdürülen agresif politika gösterilebilir. Maduro rejimiyle olan derin ayrımlarımız bir kenara, bu müdahaleyi reddediyoruz. Aynı zamanda, ihtilaflı olsalar da, hem ABD hem de Çin’in bölgemizin doğal ve stratejik kaynaklarını, hammadde işleyen kapitalist şirketlerin ortaklığı aracılığıyla ele geçirmeye çalışmalarını da kabul etmiyoruz. 

Bu bağlamda Latin Amerika pandeminin ve toplumsal krizin bir diğer merkezi haline dönüşmüş durumda. Aşırı sağcı Bolsonaro hükümetinin altında Brezilya pandemiden en çok etkilenen ülkelerden biri oldu. Sağ hükümetlerin yönetimde olduğu Şili, Peru, Bolivya ve Ekvador da bu virüsün kamçısından büyük ölçekte etkilendi. “Ulusal halk hükümetlerinin” bulunduğu Meksika ve Arjantin’deki yönetimler, tümüyle tükenmiş bir sağlık sisteminin şartlarıyla ve toplum krizle yüzleşmek adına büyük işverenlerin çıkarlarına aykırı hareket etmekten bir hayli uzak durmayı tercih ettiler. Aksine, Lopez Obrador’un Trump’la gerçekleştirdiği görüşmeden ve Alberto Fernandez’in akbaba fonları ile IMF’nin talimatlarına boyun eğmesinden de anlaşılacağı üzere, bu hükümetler emperyalizme bağımlılık çizgilerini sürdürdüler. Fernandez aynı zamanda iş çevreleriyle, krizin faturasını işçilerin ödeyeceği anlamına gelen bir “sosyal pakt” gerçekleştirme uğraşında. 

Bu panoramanın ışığı altında şu açık ki, 2019’da Latin Amerika halk ayaklanmalarına sebebiyet veren bütün toplumsal koşullar daha da akutlaşmış vaziyette. Şili’deki yeni protesto dalgasının, IMF taraftarı Lenin Moreno hükümetinin yönetimindeki Ekvador’daki seferberliklerin, darbeci ve komplocu Añez hükümetine karşı Bolivyalı kitlelerin büyüyen hoşnutsuzluğunun, Brezilya’da Bolsonaro’ya karşı yükselen öfkenin, Kolombiya’daki öğrenci hareketinin tepkisinin, 22 Haziran’dan beri Paraguay’daki yeni durumun, Nikaragua eylemlerinin kaldığı yerden devam etmesinin ve Arjantin’de işçi ve gençlik direnişinin gelişimini sürdürmesinin gösterdiği üzere, sömürülenlerin büyük mücadeleler ile ayaklanmalarının yeni bir aşaması açılmış durumda. 

Latin Amerika ve Birleşik Devletler Konferansı böylesine bir tarihsel anda toplanıyor. Bu tarihsel an işçilerin önüne büyük görevler koyuyor, emekçi halkı vuran pandemiye ve kemer sıkmaya karşı yakıcı önlemler için mücadeleye çağırıyor. Krizin faturasını kapitalistlerin ödemesi için ve işçilerin yönetimindeki sosyalist bir dünya perspektifi için mücadele etmeliyiz. Bizler sınıfçı solu, mücadeleci işçi hareketini, ayaklanan gençliği, feminist ve çevreci aktivistleri ve adanmış aydınları, sınıf bağımsızlığı, işçi hükümeti ve Latin Amerika’nın sosyalist birliği gibi yönlendiri ilkeler temelinde sınıf mücadelesinin dinamikleri ve devrimci alternatiflerin yaratılması üzerine tartışmak için bu Konferans’ın bir parçası olmaya çağırıyoruz.

Program:

● Tartışma: “Dünya krizi ve imparatorlukta ayaklanma”. Perşembe, 30 Temmuz, 18.30 (GMT-3) [Türkiye saatiyle Cuma, 31 Temmuz, 00.30]

● Tartışma: “Kapitalist kriz ve pandemi karşısında Latin Amerika emek hareketi”. Cuma, 31 Temmuz, 17.00 (GMT-3) [Türkiye saatiyle Cuma, 31 Temmuz, 23.00]

● Tartışma: “Latin Amerika’da durum”. Cuma, 31 Temmuz, 19.30 (GMT-3) [Türkiye saatiyle Cumartesi, 1 Ağustos, 01.30]

● Latin Amerika ve Birleşik Devletler Çevrimiçi Konferansı. Cumartesi, 1 Ağustos, 14.00 (GMT-3) [Türkiye saatiyle Cumartesi, 1 Ağustos, 20.00]

Sol Cephe – Birlik (FIT-U)

PTS – PO – Sosyalist Sol (IS) – MST

Türkiye’de muhalefet var mı?

0

Muhalif kesimlerin iktidarın gidişatı hakkında çok sayıda görüşü var. Tüm görüşler içerisinde en fazla taraftar bulan fikirleri ise ikiye ayırabiliriz.

İlk görüş, iktidarın mutlak güce eriştiğini ve kendisinden olmayan her şeyi imhaya giriştiğini söylüyor. Devletin tüm ideolojik aygıtlarının radikal İslamcı görüşleri pompalaması, medyanın hükümet tekeline girmesi ve eğitim sistemindeki kötüleşmeyle beraber diyanet, STK’lar, cemaatler ve derneklerin muhalefetin görüşlerinin toplumun geneline yayılmasını perdelediği düşünülüyor; iç milis niteliği taşıyan bekçilik kurumu bir diğer yenilgi alameti olarak sunuluyor. Sürece bir de pandemi eklenince umut kalmıyor. Yaratılan ekolojik yıkımlar, çoklu baro sistemine geçiş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, sosyal medyada yeni düzenleme ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması tartışmaları nihai yenilginin ispatları olarak sunuluyor.

Bu görüş içerisinde yer alan Ergin Yıldızoğlu olgulara çekinmeden adını koyuyor. Yıldızoğlu karşıdevrimi işaret eden bir gün gösterilemese de başta ABD olmak üzere tüm dünyanın “bir süreç olarak faşizm”e yuvarlandığını, Türkiye’nin ise “siyasal İslam’ın yaklaşık 17 yıldır ilerleyen pasif karşıdevrimle restorasyon”undan geçtiğini bildiriyor.

İkinci görüşe göre hükümet son demlerinde ve şapkadan tavşan çıkarma ihtimali kalmadı. Artık kaybettiği, yüzde 50+1’i alamayacağı kesin. Bu yüzden yapılacak en akıllıca şey suya sabuna dokunmadan, gerilim ve kutuplaşma yaratmadan seçimleri beklemek. Kendisine yöneltilen “Yeni adalet yürüyüşü olur mu?” sorusuna karşı Kılıçdaroğlu, “Bu koşullarda böyle bir yürüyüşü yanlış buluyorum. Gerginlik yaratacak, provokasyonlara açık eylemlerden uzak durmalıyız,” diyor. Çünkü: “Vatandaşlarımız, güzel ülkemizin iyi yönetilemediğini hatta savrulduğunu görüyor. (…) Ve bu gidişattan kurtulmanın tek yolunun da ilk seçimlerde yapacağı tercih olduğunu biliyor. Vatandaşlarımız ilk seçimlerde, iktidarı (…) bizlere verecek.”

İki görüş de hem olanı biteni anlamak hem de geleceğe yönelmek açısından yanlışlarla dolu. Bir örnek olarak, ilk görüş yenilgiden ve faşizmden bahsederken kadın cinayetlerine karşı sokağa dökülen kararlı kadınların mücadelesinin bastırılamamasını önemsemiyor. Rejimin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılsa dahi kadınların seferberliğinin önünü kesebilecek somut bir aracı yok. Kadınlar bugün olduğu gibi yarın da bekçileri ve sözleşmeleri umursamadan mücadelesini sürdürecek. İkinci görüşün ise bu taraklarda bezi yok gibi.

Bir an için iki görüşün de ayrı ayrı haklı olduklarını düşünsek bile iki kesim de ne bugüne dair olan bitenin sorumluluğunu alıyorlar ne de değişim için gün gibi ortada duran olanakları güçlendiriyorlar. Avukatların seferberliği ilk görüşü bir kez daha yanlışlarken, ikincisini iktidarın suç ortağı yapıyor. Yalnızca avukatların dahil olduğu bu seferberlik dahi ülke gündemini işgal edebildi ve iktidar bu seferberliği imha edemedi. Yasanın geçmesi bu gerçeği değiştirmez. Baro başkanlarının yalnızca avukatlar ile sınırladığı bir seferberliğin kazanımla sonuçlanması zaten bir mucize olurdu. Dünyada böyle bir örnek yok. Ancak bu seferberlik diğer meslek örgütlerine yapılan saldırılara karşı birleşik bir mücadeleye dönüştürülse, adalete en çok ihtiyacı olan işçi ve emekçiler de mücadeleye çağrılsa bırakalım çoklu baro sistemini çöpe atmayı, çok daha fazlası da kazanılabilirdi. Yalnızca avukatları ezemeyen bir rejim, birleşik bir seferberliğe dayanamazdı. İktidara gelmeyi beklemek ise şimdi bir suç ortaklığı. Çünkü saldırılar bugün de durdurulabilir. Geçen her gün daha çok işçi ve kadın cinayeti, hak gaspları ve kamu kaynaklarının yağmalanması sonucunu doğuruyor. Anlaşılan Kemal Bey için bunların pek de önemi yok.

İki görüş zıt yönlere baksa da ikisinin de sırtını döndüğü yer aynı: kitlelerin mücadelesi. Her iki görüş de kitlelerin mücadelesine inanmıyor, değişimin üstten olabileceğini salık veriyor. Olanı biteni anlamayı, seferberlikleri dinlemeyi; mücadele eden insanlardan, alanlardaki kadınlardan, bin bir zorluğa rağmen direnen işçiden öğrenmeyi zulüm görüyor.

Daha fazla zarar görmeden acil sorunlarımızı çözmek için kaynağımız var: Şu anda mücadele eden ve mücadeleye katılmak isteyenler yeter de artar bile. Tüm mesele onu bir araya getirebilmekte. Eğer insanların mücadelesini küçümser ve tarihe kulaklarınızı tıkarsanız, yahut patronların çıkarını her şeyden üstün görürseniz yerinizde oturabilirsiniz. Ya da seferberlikleri işçi ve emekçilerin birleştirici mücadelesi etrafında toplayarak Türkiye’de gerçek bir muhalefeti inşa edebilir ve onunla iktidar yürüyüşüne başlayabiliriz.

Tarihte bu ay | 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi: Rantçılar için fırsat

0

Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı en yıkıcı deprem olan 17 Ağustos depremi arkasında en az 20 bin ölü (bazı kaynaklar bu sayının 50 bin civarında olduğunu ileri sürüyor), 100 bine yakın yaralı, 600 bin evsiz bıraktı. Bu korkunç bilançonun sebebi neydi? Depremin geleceği bilinmiyordu denemez: Adapazarı bölgesi 1943, 1957, 1967 senelerinde şiddetli depremler yaşamıştı ve bu bölgede 30 yılda bir büyük depremlerin olduğu kayıt altına alınmıştı.

17 Ağustos, doğal bir afetin kapitalist bir ekonomiyle birleştiğinde ne denli trajik tahribatlara yol açabileceğinin bir kanıtıdır. O gün iktidarda olan hükümet işçi düşmanı politikalarıyla, bu doğal afeti bir sosyal afete dönüştürmeyi başarmıştır: Hem hiçbir önlem almayarak, hem senelerce müteahhitlerden rüşvet alarak kötü yapılara izin vererek, hem de depremi emekçilere saldırmak için bir bahane olarak kullanarak.

Depremin ardından müteahhitlere açılan 2100 davanın 1800’ü düşürüldü, geri kalan 300 davanın yaklaşık 100 tanesinden ceza kararı çıktı. Verilen cezaların büyük kısmı ertelendi, kalan davalar ise zaman aşımına uğradı. DSP-MHP-ANAP hükümeti bununla da kalmadı ve deprem ülke gündemini işgal etmişken meclisten mezarda emeklilik yasa tasarısını alelacele geçirdi.

1999 depreminin ardından alınan birtakım önlemler de yine sermaye birikiminin bir aracı haline getirildi ve özellikle AKP hükümetleri bu konuda başarılı oldu: Deprem sigortaları komisyon kazancı eliyle kâr kapılarına döndü, kentsel dönüşüm projelerinin altında kaçak yapılar inşa etmekle ün yapmış binlerce müteahhite yüz binlerce yeni konut yaptırıldı ve bu alanlardan rant sağlandı. Deprem vergileri hortumlandı, bir kuruşu dahi işçi ve emekçiler için güvenli konutların yapılması için harcanmadı.

Bugün İstanbul yeni bir deprem bekliyor. İzmit bir sanayi bölgesi olduğu için, 17 Ağustos depremi işçileri vurmuştu; beklenen İstanbul depreminin de işçileri, yoksulları, kadınları vuracağı açık değil mi? İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul’da durumun 1999’da İzmit’teki durumdan daha kötü olduğunu raporlayalı birkaç yıl oldu! AKP’nin denetimsiz ve yandaşları semirtme odaklı inşaat politikaları, İstanbul’u 15 milyonluk bir şantiyeye dönüştürmüş durumda.

Yeni 17 Ağustosların durdurulabilmesi için kâr ve rant amaçlı kentsel dönüşüme son verilmesi, boş arazi ile konutların işçi denetiminde kamulaştırılması, yoksulları merkezine alan planlı bir kentleşme stratejisinin güdülmesi, kamu kaynaklarıyla depreme dayanıklı konutların inşasına başlanması yakıcı bir gündem halini almış durumda.

Hükümetin internet sansürü: “İstemezük”

0

Gündem yine yoğun: Bir yandan korona olmamaya çalışırken buna yaz sıcakları da eklendi, bitip tükenmeyen uzun sıcak günler, nemle iyice çekilmez oldu. Görünen o ki bu yazın tek bunaltıcı tarafı da sıcaklar olmayacak! Kadına yönelik şiddet her geçen gün artarken, ona karşı en ciddi yaptırım olarak elimizde bulunun İstanbul Sözleşmesi, Erdoğan ve avare ekibi tarafından kaldırılmaya çalışılıyor. Kıdem tazminatına yönelik talan çalışmaları da başladı. Ve tüm bunlar olurken yeni sosyal medya düzenlemesi hızlıca komisyondan ve meclisten geçip yasalaştı. Peki bizleri neler bekliyor, gelin beraber bakalım.

Zamanlaması manidar

Erdoğan’ın 26 Haziran’da gerçekleştirdiği YouTube canlı yayını, gelen tepkiler sonrası yorumlara kapatıldı ve şu ana kadar 420 bin kişi tarafından beğenilmemesinin yanında Twitter’da OyMoyYok hashtag’i dünya çapında gündeme yerleşti. Toplumsal adaletsizlik, gelecek kaygısı, işsizlik ve korona günlerinde sınava girecek olan gençlerin tepkisi aslında Erdoğan ve ekibi için tehlike işareti oldu çünkü sosyal medyayı bildikleri araçlarla yönetemiyorlardı. 3 Temmuz’da canlı yayında düzenlenmesi müjdelenen yasaklar, 24 Temmuz’da komisyonlardan geçirilerek meclise geldi.

 “Yasak, değil kural“

Mahir Ünal’ın deyişiyle “yasak değil kural”. Peki bu yeni kurallarda bizleri ilgilendiren maddeler neler?

29 Temmuz’da kabul edilen yasa teklifiyle beraber, 1 milyondan fazla kullanıcısı olan sosyal medya sağlayıcılarının Türkiye’ye temsilci ataması lazım; eğer yapmazlarsa maddi ve cezai yaptırıma tabi olacaklar. Ayrıca yurtdışı temelli şirketler veri merkezlerini Türkiye’de tutmak zorunda. Eğer servis sağlayıcılarından talep edilen engelleme ve içerik kaldırma gerçekleşmezse de platformun hızı kademeli olarak sınırlandırılacak. %50’den %90’a kadar artırılabiliyor hız kesintisi.

Peki gerçekte olan ne?

Düzenlemeyle beraber sanki devlet denetlemelerinin halkın yararına yönelik olacağı gibi bir intiba oluşturulmak istense de şu ana kadarki düzenlemeler ve mevcut düzenlemenin geçmişinden bunun böyle olmayacağını söyleyebiliriz.

Türkiye, 2020 basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 154’üncü oldu. En az 93 gazeteci tutuklu ya da hükümlü ve şu ana kadar 158 basın-yayın kurumu ve haber sitesi çeşitli devlet kurumlarınca engellendi veya kapatıldı. Bu verilerin ışığında, Almanya ve diğer ülkelerdeki benzeri düzenlemeleri veya yaptırımları göstererek adil bir karşılaştırma beklemek hayalperestlik olur. Tüm bunlar olurken CHP ve meclisteki diğer muhalefet parti liderleri Erdoğan’a tepki için Netflix dizilerine göndermelerde bulundular ama bu yasaya karşı etkili bir direniş bu şekilde örgütlenemez, buna yazının son kısmında değineceğiz.

Erdoğan iktidarının istediği iki şey var: Birincisi sosyal medyanın ve ona bağlı, kendince yönetemediği oluşumların sesini kısmak veya bastırmak. Bunu yapabilmek için de yeni internet yasasıyla uygulamaya başlayacakları yeni sansür yöntemi ve hız sınırlandırmasını kullanacak. Ve yeterince tepki almadığını görürlerse, bu yaptırımların devamı daha kötü bir şekilde gelecek. İkinci önemli nokta ise, sosyal medya üzerinden dönen ticarete kanca atmak ve orayı kendince kontrol etmek; aynı inşaat sektöründe olduğu gibi. Sosyal medya üzerinden ticaret hacmi 15 milyar TL’ye yaklaşmış durumda ve burada yer almak isteyen şirketlerin sadece 2019 yılında harcadığı reklam tutarı 603 milyon TL.

Ne yapmalı?

2. Mahmut döneminde yönetime karşı büyük ayaklanmalar gerçekleşir. Bunların birinde sadrazam protesto edilirken isyana içkili bir şekilde katılan Bektaşi de “İstemezük, istemezük” derken kendini halkın arasında bulur ve padişaha denk gelir. Padişah olayın özünü öğrenmek için meseleyi Bektaşi’ye sorar. Bektaşi “Ben meyhaneci Anastas’ı birkaç günden beri şaraba fazla su kattığı için istemiyorum,” der.

İçinde olduğumuz durum bir bakımdan buna benziyor. Durmadan aynı gemide olduğumuzu dile getiren sermayedarlar ve Erdoğan iktidarı, kendilerini kurtaracak yol yöntemler bulup faturayı boğulmamak için mücadele eden işçilere, kadınlara keserken, muhalefet partileri ise böyle bir gündem yokmuş gibi kendi suni gündemlerinde takılmakta. Mücadele için 3-5 göstermelik adım atmak yerine bu sorunu temelinden çözmek için yapıcı adımlara, yani işçiden-emekçiden yana adımlara ihtiyacımız var. Yoksa biz zaten neye “istemezük” dediğimizi biliyoruz.

Krizin derinleştiği İran’da yeni protestolar

0

Koronavirüs salgınının ekonomik koşulları daha da zorlaştırdığı İran’da yıllardır süregelen ve dönem dönem yükselen kitlesel protestoların sonuncusuna, 2019 Kasım’ında rejime ve hükümetin kapitalist yıkım politikalarına karşı başlayan isyan dalgasında şahit olmuştuk. Rejim en az 1500 kişiyi öldürerek ve binlercesini yaralayarak protestoları kanlı bir şekilde bastırmaya çalışmıştı. Şimdi de Haft Tappeh şeker fabrikası işçilerinin grevi ve 2019 protestolarına katılan üç gence idam cezası verilmesiyle tetiklenen protestolar ön plana çıkıyor.

15 Haziran’dan beri grevde olan Haft Tappeh işçilerinin direnişi aslında daha eskiye dayanıyor. Şirket 2016’da özelleştirildiğinden beri fabrikanın işçileri greve çıkıyor ve protestolar düzenliyor. Bu son grevde işçiler, ekonomik taleplerin yanı sıra şirketin dolandırıcılıktan dolayı yargılanmakta olan eski CEO’sunun ve yönetim kurulu başkanının cezalandırılmasını da istiyorlar.

Temmuz ayında Behbahan, Şiraz ve Tahran’da idam cezasına karşı düzenlenen protestolar ise hükümet karşıtı bir nitelik de taşımakta. Eylemlerde, ölüm cezasının yanı sıra derinleşen ekonomik kriz de protesto ediliyor; tutuklu işçilerin ve siyasi tutsakların serbest bırakılması talep ediliyor. Molla rejimine, devletin bölgedeki mezhepçi, yayılmacı politikalarına ve eylemcilerin üstüne salınan paramiliter Besic milislerine karşı sloganlar atılıyor. Protestoların yayılmasından korkan rejim, başka şehirlerde sokakları çevik kuvvetle dolduruyor.

Kadın ve insan hakları savunucuları olan Nesrin Sutude, Sepideh Gholian, Zeynep Celaliyan ve Nergis Muhammedi gibi siyasi tutsakların, 2018’deki zorunlu başörtüsü protestolarında tutuklanan kadınların ve pek çok işçinin hâlâ haksız yere cezaevinde tutulması büyük tepki çekmekte. Diğer yandan ödenmeyen ücretler, güvencesiz çalışma ve işten atmalar, susuzluk, koronavirüse karşı yetersiz hijyen tedbirleri ve cezaevlerinde koronavirüsün yayılması gibi nedenlerle sadece haziran ayında 219 protesto gerçekleşmiş! Kimisi dünya basınında ses getiren irili ufaklı bu protestolar aslında halkın rejimden yana hoşnutsuzluğunu gözler önüne sermekte.

Rejim, emekçileri cezalandırmaya devam ederken yolsuzluk, işsizlik, güvencesizlik ve yoksulluk had safhada. Tüm bunlara karşı direnen Haft Tappeh işçilerinin ödenmemiş ücretlerin ödenmesi, işten atılan işçilerin işe geri alınması, patronların zimmete geçirdikleri servetin işçilere iade edilmesi ve fabrikanın kamulaştırılması talepleri belki de dünyanın pek çok yerinde başka işçilere de ses olabilir.

Karadeniz’de öldüren yağmurlar: Çaktıkları her çivinin astarı yüzünden pahalı!

0

Haziran ayında Bursa ve İstanbul’da sel sonucu 7 kişi hayatını kaybetmişti. Açıklama alışıldıktı: Çok aşırı yağmur yağdı, böyle oldu! Bir ay geçmeden bu kez Artvin ve Rize’de sel ve heyelan sonucu 6 kişi daha hayatını kaybetti. Açıklama mı? Çok aşırı yağmur sonucu…

Açın bakın haberlere, benzer felaketler her yıl göz göre göre oluyor. Sorunu çözmesi beklenenler asla ama asla en ufak bir sorumluluk dahi üstlenmiyor. İstisnasız şekilde sürekli yağmuru suçlayarak, ölenlere rahmet dilemeyi sorumluluk sayarak ve kader kısmet diyerek başka türlü olması da zaten mümkün değil.

Oysa her şey ortada! Meselenin yağmurun çok yağmasıyla, kaderle kısmetle ilgisi yok. O yağmurlar yüzyıllardır yağıyor. Eskiden kırk yılda bir yaşanan felaketler şimdi her yıl, üstelik artık normal yağışlarla birlikte yaşanıyor. Böyle olmasının nedeni “aşırı yağmur yağdı, böyle oldu” diyerek sorumluluktan kaçacağını sanan yetkililer ve onların sözüm ona kalkınmacı kâr zihniyeti…

Öncelikle tedbir almadıkları için sorumlular. Her derenin üzerine bir HES kurarak dere yataklarının küçülmesine, kurumasına, suların akış yönlerinin değişmesine yol açtıkları için sorumlular. Yeşil Yol diyerek yaylaları, ormanları, bir bütün olarak doğal hayatı tahrip ettikleri için sorumlular. Karadeniz’e sahil yolu yapıyoruz diyerek deniz kıyılarının, ormanların, yerleşim yerlerinin doğal dengesini bozdukları için sorumlular.

Evet, bütün bunları plansızlıkla, öngörüsüzlükle ve büyük bir kibir ve açgözlülükle yaptılar. Kalkınma dedikleri, üç beş kişinin cebinin dolmasından öteye gitmedi. Astarı yüzünden pahalı oldu. Çaktıkları her yanlış çivinin sonuçlarını bu ülkenin insanları olarak giderek artan bir maliyetle ödüyoruz.

Bu koşullar altında Danıştay İdari Daireler Kurulu, 13 Temmuz 2020 tarihinde Yeşil Yol projesinin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. Proje tamamıyla iptal edilecek mi, zaman gösterecek. Bilinen gerçek, toplamda 2 bin 600 kilometrelik yol projesinin büyük kısmının halihazırda zaten tamamlanmış olması. Dere tepe boylu boyunca 7 metre genişliğinde beton ve asfalt dökülerek yolların çoğu yapıldı ve doğal yapı en bakir yerlerinden paramparça edildi.

Verilen zararlar nasıl geri alınacak, alınabilecek mi? Eski hale dönüş çok mümkün görünmüyor. Bu durumda daha fazlasının yapılmamış olması teselli olabilir mi? Peki, bir elin yeniden projeye yol vermeyeceğinin bir garantisi var mı? Hoş, Doğu Karadeniz’de halihazırda yüzlerce aktif HES bulunuyor, yenilerinin yapımı da devam ediyor. Bu durumda çok geç kalınmış ve halen de ne olacağı belirsiz bir Yeşil Yol projesinin iptali ne derece yeterli olabilecek? Derelerin, yaylaların, kurdun, kuşun, yeşilin kurtulması, sellerin, heyelanların son bulması için çok daha fazlasına ihtiyaç olduğu açık…

Kadınlar Pınar Gültekin için isyanda: İstanbul Sözleşmesi yaşatır!

0
Kadınlar Birlikte Güçlü'nün çağrısıyla kadınlar Kadıköy'de bir araya geldi

Muğla’nın Ula ilçesinde erkek şiddeti sonucu katledilen Pınar Gültekin’in ardından kadınlar İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Manisa ve daha birçok ilde seferber oldu.

İstanbul’da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çağrısıyla Beşiktaş Barbaros Meydanı’nda, Kadınlar Birlikte Güçlü çağrısı ile Kadıköy’de binlerce kadın bir araya geldi. Benzer şekilde onlarca ilde kadın platformlarının çağrılarıyla kadınlar yaşanan kadın katliamına karşı ve iktidarın gündeminde olan İstanbul Sözleşmesi’nin savunusu için alanlara döküldü. Kadınlar meydanlarda kadın cinayetlerinin politik olduğunu, her gün kaybolan ve yaşamını yitiren kadınların bu denli artmasında iktidarın bizzat sorumluluğu olduğunu haykırdı. Özellikle iktidarın kadınları korumak yerine, kadınların hayatını koruyan İstanbul Sözleşmesini iptal etmek üzere gündeme getirmesi Pınar ardından yaptıkları açıklamaların ne kadar ikiyüzlü olduğunu ortaya koyuyor. Dava sürecine müdahil olacağını söyleyen Aile Bakanı bizzat bu müdahil olabilme hakkını İstanbul Sözleşmesinden alıyor! Müdahil olmak veya üzülmek bir devlet kurumunun yapması gereken değildir, devlet kurumları bizzat bu kadın katliamını engellemekle yükümlüdür.

Manisa Kadın Platformu Pınar Gültekin cinayetini protesto etmek için Manolya Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi

Özellikle İzmir’de Pınar için yürüyüş yapmak isterken polis tarafından darp edilen ardından da gözaltına alınan kadınlar kolluk kuvvetlerinin bu şiddetin sürdürücüsü olduğu gerçeği ile bir kez daha yüz yüze gelmişlerdir.

Pınar ne yazık ki tek değil, her gün onlarca kadın katledilmeye devam ediyor. Gülistan Doku halen kayıp ve daha birçok kadının kayıp haberi sosyal medyada yankılanıyor. Biz kadınlar ölmek istemiyoruz, İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün uygulanması, erkek katillerin en ağır cezaları almaları, şiddet gören kadınların güvenli sığınaklarda korunabilmesi ve yaşam hakkımızı savunmak için mücadele etmeye devam edeceğiz!

Sağlık emekçileri “insanca bir yaşam için” ek bütçe talep ediyor

0

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası İstanbul-Aksaray Şubesi  “Hayat Pahalılığına Son, İnsanca Yaşayacak Gelir İstiyoruz” çağrısı ile Eyüp Devlet Hastanesi önünde 17 Temmuz Cuma günü saat 12.30’da bir basın açıklaması gerçekleştirdi. 

Sendika üyeleri, hastanede çalışan işçiler ve sağlık personelinin haricinde çevreden katılımın da olduğu basın açıklamasında şunlar ifade edildi: 

“TÜİK enflasyon rakamlarının açıklanmasının hemen ardından iktidara yakın medya her zaman olduğu gibi yine ‘Memura üç zam birden’, ‘en düşük  memur maaşı … TL’ oldu türünden kamuoyunu yanıltıcı ‘müjde’ manşetleri atmaya başlamıştır. Oysa milyonlarca insan sokakta, pazarda, mutfakta karşılaştığı hayat pahalılığı ile TÜİK enflasyon verileri arasında uçurum olduğunu, TÜİK’in pandemi sürecinde yaşanan işsizliği bile hesap oyunları ile nasıl düşük gösterdiğini görmektedir.” 

Maaşlarımız TÜİK enflasyonunu temel alan mutabakatlarla eritiliyor!

Basın açıklamasında siyasal iktidarın ekranlarda “işçiyi, memuru enflasyona ezdirmedik” gibi hikayeler uydurmaya devam ettiği ve “tarihî başarı” olarak niteledikleri nutukların gerçeklikle yakından ilgisinin olmadığı belirtildi:

“Oysa Türkiye’de ilginç bir durumla karşı karşıyayız. TÜİK tarafından açıklanan resmî enflasyonun yaşanan gerçek hayat pahalılığını yansıtmadığını herkes bilmektedir. Buna rağmen milyonlarca kamu emekçisinin, işçinin, asgari ücretlinin, emeklinin maaş-ücret artışında kimsenin inanmadığı bu veriler temel alınmaktadır.”

Bugüne kadar hükümetle yandaş konfederasyon yönetimi arasında varılan mutabakatlarda, yaşanan gerçek hayat pahalılığı ile hiçbir ilgisi olmayan resmî enflasyon verilerinin esas alındığı, sağlık alanında ücretlerin yoksulluk sınırının altında olduğu ve performansa dayalı ek ödeme uygulamalarının, zaten var olan eşitlik ve adalet uçurumunu derinleştirdiği belirtildi.

Hükümetin pandemi gerekçesi ile açıkladığı ekonomi paketlerinin sermayeye-patronlara “kalkan” olduğu ve bu yollarla emekçilerin ellerindeki son haklara da göz dikildiği dile getirilenler arasındaydı:

“Maaşlarında %4 ‘toplu sözleşme’ artışı ve buna ek olarak %1,75 enflasyon farkı yansıtılan kamu emekçilerine ‘sefalete devam’ denilmektedir. Öte yandan elbette ki geliri eriyen, yoksulluğu artanlar sadece kamu emekçileri değildir. Pandemi ile gittikçe derinleşen krizin yükü artan hayat pahalılığı ve işsizlikle dar gelirlilerin, ücretli kesimlerin omuzlarına yıkılmak istenmektedir.”

Basın açıklaması bitirilirken şu talepler sıralandı:

  • Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına ve özelleştirme soygununa son verilmesini,
  • Herkese ücretsiz, nitelikli, ulaşılabilir, anadilinde bir kamu hizmeti sağlanmasına öncelik verilmesini, 
  • Başta salgın koşullarından en çok etkilenen kadınlara olmak üzere, herkese yaşanabilir bir ücret düzeyinin altında olmamak üzere “temel bir yurttaşlık geliri” sağlanmasını,
  • Ücretli kesimler olarak bizlerin omuzlarına yıkılan vergi adaletsizliği yükünün hafifletilmesi için gelir vergisi adaletsizliğine son verilmesini – tüketimden alınan dolaylı vergilerin düşürülmesini -, kâr, faiz ve servet gelirlerine tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasını, asgari ücretin vergi dışı bırakılmasını,
  • Belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmasını,
  • Otoyolların, köprülerin, şehir hastanelerinin müteahhitlerine parası bizim cebimizden çıkan hazine garantilerine son verilmesini,
  • Temel tüketim maddelerine son bir yıl içinde yapılan zamların geri alınmasını, söz konusu maddelerden alınan KDV’nin sıfırlanmasını,
  • Yoksulluk sınırı altında geliri olan hanelerin elektrik, doğalgaz, su, internet giderlerinin pandemi tehdidi ortadan kalkıncaya kadar hazineden karşılanmasını,
  • Yaşanan hayat pahalılığı karşısında çoktan hükmünü yitirmiş olan 2020-2021 yıllarını kapsayan toplu sözleşmenin iptal edilmesini,
  • Başta ILO sözleşmeleri olmak üzere uluslararası sözleşmelerle, evrensel sendikal hak ve özgürlüklerle uyumlu, grev hakkı ile tamamlanmış gerçek bir toplu pazarlık sistemine geçilmesini,
  • Yaşamaya devam ettiğimiz mali kayıpların maaşlarımıza yapılacak ek artışlarla telafi edilmesini, maaşlarımızda yapılacak artışlarda yaşanan gerçek hayat pahalılığının ve yoksulluk sınırında yaşanan artış oranının temel alınmasını,
  • İş güvencemizi ortadan kaldırmayı hedefleyen her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesini, herkese güvenceli iş ve güvenli gelecek sağlanmasını,
  • Kıdem tazminatı fonu, zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) dayatmalarından vazgeçilmesini, yıllardır tahrip edilen kamusal sosyal güvenlik ve emeklilik sistemimizin güçlendirilmesini,
  • 3600 ek gösterge hakkımızın verilmesini,
  • Yıpranma tazminatının 5 yıla 1 yıl olarak düzenlenmesini,
  • Performansa dayalı, esnekleştirilmiş güvencesiz çalıştırmanın kaldırılmasını,
  • Ek ödemelerin maaşlara eklenmesini, emekliliğe yansıtılmasını, talep ediyoruz.

Basın açıklamasından kareler:

Her yer Soma, her yer katliam!

0

13 Mayıs 2014 tarihinde Soma’da ülke tarihinin en büyük işçi katliamlarından biri yaşandı. 301 madenci, patronun tedarik etmediği oksijen maskelerini takamadıkları, olmayan yaşam odalarına giremedikleri için hayatlarını kaybetti. O dönemde, iş güvenliği denetçilerinin çok taksi parası yazacağı gerekçesiyle gitmediği Eynez madeninin iş güvenliği koşullarını görmeden imza attığı, kamu kurumlarının sermayenin katliam koşullarına zemin oluşturduğu çok konuşuldu.

O büyük katliamın üzerinden 6 koca yıl geçti ancak iş sağlığı ve işçi güvenliği konusunda Soma Katliamı döneminden daha da gerideyiz. İş güvenliği denetimi özel şirketlere bırakılmış durumda. Bu şirketler, denetimini yaptıkları firmaların uygunsuz çalışma koşullarına göz yummak durumunda kalıyor. İşçi cinayetleri ise birkaç günah keçisine ihale ediliyor. Böylece patronlar, sebebi oldukları cinayetlerin sorumluluğunu da almıyor.

Bir süre önce Sakarya’da bir havai fişek fabrikasında yaşanan katliam da tam da bu koşullar altında gerçekleşti. Daha önce defalarca ölümlü vakaların yaşandığı bu fabrikanın; depolama, tesis güvenliği, temel iş güvenliği denetimleri özel bir şirket tarafından gerçekleştirildi. Zira patlama sonrası birkaç ustabaşı ve iş güvenliği uzmanı jet hızıyla gözaltına alınarak gerçek sorumlular korunmuş oldu. Katliamın üzerinden bir gün geçmemişken MÜSİAD patronlarının, tam tekmil bardak gibi dizilip Sakarya’da moral ziyafeti bahanesi ile derneğin üyesi olan patronu korumalarıyla, yaşadığımız kokuşmuşluk yüzümüze tokat gibi çarpmış oldu.

Soma artık hiç olmadığı kadar şehirlerimizin tepesine çökmüş durumda. Sermaye, düşen kârlılığını korumak için maliyet kalemi olarak gördüğü işçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlamamayı tercih etmekte ve siyasi iktidar da çıkardığı yasa ve uygulamalarla bu duruma göz yummakta. Mevcut veriler de bu durumu ispatlıyor. İSİG Meclisinin verilerine göre pandemi koşullarında işlerin yavaşladığı dönemde yılın altı ayında 930 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Soma Katliamı’nın yaşandığı yıl 1886 işçiyi kaybetmiştik.

Mevcut durumun karanlık olduğu aşikâr ancak umut da Kafdağı’nın ardında değil. Pandeminin ve krizin bedelini ödememek, iş cinayetlerinde yitip gitmemek için tek çıkar yolumuz mücadele etmek. Sakarya’yı, Soma’yı, Ermenek’i tekrar tekrar yaşamamak için derhal işyerlerinde örgütlenmenin koşulları aranmalı. İş güvenliği, işçilerin denetimindeki komiteler tarafından gerçekleştirilmeli. Özel sektörün ücreti mukabili adrese teslim yaptığı denetimlerin sonlandırılması sağlanmalı.

Unutmayalım ki, patronların kârı hiçbirimizin canından daha kıymetli değil.

Emekçi Sol İttifaka ihtiyaç var

0

Emekçilerin arasında sıkça yakınılan bir durumdur: “Sol hareket çok bölünmüş durumda; neden birleşilemiyor?” Hem doğru bir yargı, hem de haklı bir şikâyet bu. Sol hareketin neden ve nasıl bölünmüş olduğunu tüm tarihi içinde açıklamak mümkün ama yeri burası değil. Yine de bir şeyi rahatlıkla savunabilir ve oluşturmaya gayret edebiliriz: Rejimin işçiler ve emekçiler üzerindeki bunca ekonomik ve politik saldırıları karşısında, sol hareketin birleşik bir mücadele verebilmesi gerekiyor. İşçi Demokrasisi Partisi de bunu gerçekleştirmeye gayret ediyor.

Ama birlik deyince hemen ekleyelim: İşçi ve emekçi yığınlar da çeşitli ideolojik akımlar, siyasi partiler ve sendikalar düzeyinde bölünmüş durumda. Emekçilerin bir kısmı Tek Adam rejiminin partilerine oy verirken, diğerleri daha demokrasi ve sosyal dayanışma yanlısı parti ve akımları destekliyor, bazıları da sosyalist düşünceleri savunuyor. Oysa, patronların ve hükümetlerin işçilerin tümü üzerindeki baskısı ve sömürüsü aynı. Aynı tezgahta çalışan iki işçinin yaşadığı geçim zorlukları, hayat sıkıntıları, sendikal baskılar, sömürü, bu işçilerin düşünceleri ne denli farklı olursa olsun aynı. Dolayısıyla çözüm de aynı olmak zorunda.

Bu nedenden ötürüdür ki, her şeyden önce işçi ve emekçi yığınların birleşerek, patronların ve hükümetlerin baskılarına ve sömürüsüne karşı ortak mücadele vermelerine ihtiyaç var. İşte tam burada sola önemli bir görev düşüyor: İşçi sınıfının birleşik mücadelesi için kendi aralarında ittifak yapmaları. Böylesi bir Emekçi Sol İttifak, emekçi yığınların acil sorunlarının çözümü çerçevesinde oluşturulacak bir talepler programı etrafında gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir.

Gazetemizin birinci sayfasında okuyacağınız “Sosyalistlerden Ortak Çağrı” metni, bu doğrultuda atılmış mütevazı ama bizce önemli ve zorunlu bir adımın çağrısıdır.

Kadınlar istismar affını kabul etmiyor!

0

Geçtiğimiz cumartesi 30’dan fazla şehirde TCK 103 Cinsel İstismarın Affına Karşı Kadın Platformu’nun çağrısıyla kadınlar sokaklardaydı. İstanbul’da da Kadınlar Birlikte Güçlü platformunun çağrısıyla Kadıköy’deki Eminönü iskelesinde bir araya gelen kadınlar, istismar faillerinin affına ve İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmek istenmesine karşı bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Geçirilmek istenen yasa tasarısının cinsel istismarın bir suç olmaktan çıkaracağını söyleyen kadınlar, açıklamalarında “13 yaşındaki kız çocuklarına istismardan yargılanmış ve hatta mahkumiyet kararı kesinleşip cezaevine konmuş kişilerin resmi nikah yapıldığı takdirde serbest kalmaları, bu evlilik 5 yıl sürdüğü takdirde cezanın tamamen ortadan kalkması, cinsel istismar gibi ciddi bir suçun cezasız bırakılması hedefleniyor” ifadelerini kullandılar.

İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmesi ise şiddete teşvik etmektir diyen kadınlar açıklamalarına, “kadınlar olarak istismara karşı çıkarken AKP Genel Başkan Vekili İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekileceğine dair açıklama yaptı. Sözleşmeye karşı çıkmak şiddet uygulayan erkeklere teşvik, tüm kadınlara tehdittir. İstanbul Sözleşmesi ne de 6284 sayılı yasa etkili bir biçimde uygulanıyor. Numan Kurtulmuş’un son açıklaması da, sözleşmeyi ve yasayı uygulamamak için zaten direnmekte olan tüm kamu görevlilerine en üst düzeyden bağlayıcı bir ‘talimat’ niteliği taşıyor. Bu gibi açıklamaların, şiddet uygulayan erkekleri teşvik etmek; şiddete maruz kalan birçok kadının devlet mekanizmalarına başvurma cesaretlerini kırmak; yargı ve kolluğun görevlerini yerine getirmesine engel olmak gibi olumsuz sonuçları olacak” diyerek devam ettiler.

Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar cinsel istismar ve affına, İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmek istenmesine ve kadın hakları kazanımlarının ellerinden alınmasına karşı sokakları terk etmeyeceklerini ifade ettiler.

SpaceX: Kapitalizmin son oyuncağı!

0

Salgına yönelik önlemlerin azaldığı fakat salgının bunun farkında olmadığı ve hız kesmeden her gün yeni bulaşma rekorlarının kırıldığı bugünlerde, Elon Musk bizi “yeni bir çağa” daha taşıdı! İlk defa özel bir şirket uzaya insan gönderdi. Bu olay neden önemli ya da gözümüz nasıl boyanıyor gelin beraber bakalım.

Elon Musk kimdir?

“Geleceğimiz Musk’a mı bağlı?” yazımızda da belirtmiştik; Elon Musk 1990’lardan bu yana, “teknoloji devrimi fırtınası”nda sahibi olduğu birkaç önemli şirket ile geleceğimizi kurtaracak vizyoner olarak bize tekrar tekrar pazarlanmakta. Fakat işin aslı, diğer patronlar gibi kendi servetini ve şirketlerinin kârlılığını düşünmesi. Sadece koronavirüs ile mücadele ettiğimiz bugünlerde servetine 5 milyar dolar daha ekledi. Bunu yaparken de aynı Trump gibi önce bu hastalığı yok saydı, sonra küçümsedi ve çalışanlarını tehlikeye rağmen işe gitmeye zorladı. 12 Mayıs’ta attığı tweet’te sahibi olduğu elektrikli araba üreticisi Tesla şirketinin tekrar üretime başladığını duyururken, her kim çalışanlarını işe gittiği için göz altına alacaksa kendisini karşısında bulacağını belirtiyordu. İşin özü, işçilerinin sağlığını korumak onun için sadece bir kâr-zarar bilançosu.

SpaceX ile neyi amaçlıyor?

SpaceX 2002 yılında Elon Musk tarafından, Mars’ın kolonileştirilmesini sağlamak üzere uzay taşımacılığının maliyetini düşürme hedefiyle kuruldu. Geçtiğimiz 18 yıl boyunca ticari uzay roketlerini üretti ve pazarladı; ek olarak geçtiğimiz 25 Mayıs’ta ilk defa bir özel şirketin insanlı uzay görevini gerçekleştirmesini sağladı. Ancak NASA’nın artık kârlı olmadığı için 2011’de insanlı uzay görevlerini durdurduğunu ve bunları yapması için SpaceX’e 3 milyar dolar ödediğini de unutmayalım.

Şirketlerin uzaydan çıkarı ne?

Bu çıkarları 3 maddede toplayabiliriz: Uzay turizmi, uzay madenciliği ve ilk hedef Mars’ın kolonileştirilmesi. Uzay turizmi ile zenginler hem tatillerini dünya yörüngesinde yapabilecekler, hem de şehirler arasındaki uzun uçuşları ciddi bir şekilde kısaltacaklar. İsviçre Ulusal Bankası’nın hazırladığı rapora göre bu sektörün şimdiden 400 milyar dolar değeri var. 2030 yılına gelindiğinde ise bu değerin 800 milyar dolara çıkacağını öngörüyorlar. Uzay madenciliğiyle de altın, platin ve diğer nadir bulunan metal ve mineralleri toplayıp işlemeyi öngörüyorlar. Bu sektörün de 2025 yılına gelindiğinde değerinin 3 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. SpaceX’in kuruluş nedeni, Mars’ın kolonileştirilmesi ile hem uzay turizmi ve madenciliği, hem de ticari şirketlerin uzayı fethi için önemli bir adımın atılması. İnsanlığın evrendeki kaderini etkileyecek bu denli önemli adımlar yine ticari kıskaçlara sıkışmış durumda ve bunu yaparken de burjuvazinin kamuda öne çıkan figürleri vizyoner, kurtarıcı sıfatlarıyla kendilerini pazarlamaktan geri kalmıyorlar.

Tüm bunlar olurken nasıl bir bilim ve teknoloji kavrayışına ihtiyacımız var?

Mevcut pandemi bize bir virüsün insanlığın geleceğini nasıl tehdit edecek boyuta gelebileceğini gösterdi. Ticarileştirilmiş sağlık sektörü, buna çanak tutan iktidarlar ve aşırı tüketim temelli politikalar bu salgına zemin hazırladı. 2014 yılındaki raporlara göre, ülkeler 1 trilyon dolardan fazla askeri harcama yapmış; bunun 500 milyar dolarını ise sadece Amerika Birleşik Devletleri gerçekleştiriyor. Bu da yayılmacı ve yok etmeye yönelik anlayışın nelere sebep olduğuna dair açık bir kanıt; aynı tehlike uzay için de geçerli. İnsanlığın geleceği bir avuç kâr odaklı şirket ve onların iktidarıyla sürdürülemez, bunun için kamulaştırılmış sektörlere ve denetlenebilir planlara ihtiyacımız var.

Sakarya’daki patlama neden oldu, nasıl önlenebilirdi?

0
Patlamanın hemen ardından MÜSİAD tarafından düzenlenen "moral yemeği"

MÜSİAD Sakarya Başkanı Yaşar Coşkun’un sahibi olduğu Büyük Coşkunlar Piroteknik Kimya Sanayi Havai Fişek Tic. Ltd. Şti.’de 3 Temmuz Cuma günü gerçekleşen patlama ve ardından “hurdanın” taşınması sırasında gerçekleşen ikinci patlama, hükümetin işçi sınıfına nasıl bir yaşamı reva gördüğünü gözler önüne seriyor.

Yaşar Coşkun niçin işçileri suçluyor?

Yaşar Coşkun, Türkiye’deki patron rejimini en iyi şekilde temsil eden kişilerden birisi. Herhangi biri değil. Kazanın öncesinde de attığı hemen her adımında kendisini yalnız bırakmayan bakanlara, valilere, Cumhurbaşkanına ve Bilal Erdoğan’a teşekkür ediyordu. Ortalama insani şartlar altında olsak hükümete şahsen de bu kadar yakın olan birinin fabrikasında yaşanan bir kazanın sansasyon yaratması, patronun kendisini affettirmek için çabalaması, en azından ayıplanması beklenirdi. Ama Türkiye’deki patron düzeninin ortalama insani şartlarla uzaktan yakından bir alakası yok. Coşkun patlamadan sonra MÜSİAD üyeleri ile beraber bir moral yemeği bile düzenleyebildi. Ölüm sayısının çok az olduğunu, fabrikasının çok iyi korunduğunu iddia etti. Yaralı sayısına dair ise, “korkudan ayılıp bayılanların” da yaralılara dâhil edildiğini söyleyecek hatta tüm sorumluluğun işçilerde olduğu ifadesini verebilecek kadar rahat olabildi. Ne kendisi ne de bir hükümet sözcüsü yaşanan son iki kazada işletmenin herhangi bir sorumluluğunu ima etmiş oldu.

Yaşar Coşkun yirmi yıla yaklaşan AKP iktidarının yakından ilgilenerek yetiştirdiği, “ne istediyse verdiği” patronlardan biri. Dolayısıyla hiçbir tepkisi kişisel, ahlak ya da ahlaksızlıkla açıklanabilecek bir şey değil. Kazadan moral yemeğine, oradan da suçu işçilere yüklemeye ve ikinci kazaya kadar tüm gelişmeler tamamen sınıfsal.

Kaza nasıl oldu?

Kazanın fabrikanın hangi ünitesinde başladığı ve geliştiği hakkında çok konuşmaya gerek yok. Çünkü kazanın nasıl gerçekleştiğini Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının çok öncesinde bildiğinden eminiz. Çünkü bakanlıklar öncesinde yaşanan altı patlama sonrası yaptığı denetim raporlarına sahip. İşletmenin Büyük Kaza ve Acil Durum Planlarının ve “Risk Değerlendirme Dokümanları”nın da ellerinde bulunması bir zorunluluk. Dolayısıyla işin tüm ayrıntılarını ve tedbirin niçin alınmadığını söyleme sorumluluğu yukarıdaki bakanlıklara ait.

Bir adım geri giderek kazanın tüm bunlara rağmen nasıl yaşanabildiğini açıklamaya çalışalım. “Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik” diye bir yönetmelik mevcut. Adı üzerinde olan bu yönetmeliğin amacı bu tip işletmelerde yaşanabilecek kazaların belirlenmesi ve etkilerinin azaltılmasıdır. Bu öyle ayrıntılı bir çalışma gerektirir ki, işletmeye yakın su kaynakları, bölgenin depremselliği, işletmeye hâkim rüzgâr yönü-şiddeti, işletmenin bulunduğu alanda bugüne değin kaydedilmiş en yüksek ve en düşük sıcaklıkların, kullanılan malzemelerin yan yana durmasının yani aklınıza gelebilecek her şeyin ayrıntılarıyla sıralanıp kazaya etki edip edemeyeceği belirlenip insan hatası faktörü de hesaba katılarak her türden olasılık kayda geçirilir ve tedbirler dizilir.

Sadece bu yönetmeliğin serüvenine bakmak bile kazanın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya yeter. 2014 yılından beri hükümetin işlettiğini iddia ettiği bu süreç bir türlü tam olarak uygulanmadı. Sadece patronlar biraz daha kâr etsin diye bildirim süreleri uzatıldı. Hatta bir keresinde yönetmelik bildirim süresinin dolduğu günün ardından değiştirildi ve bildirimde bulunmayanlara yaptırım olmadı. Yönetmelikte yapılan sayısız değişiklik sayesinde Yaşar Coşkun gibi patronlar tedbirleri almayı bırakalım, anlaşılan o ki usulen dahi olsa tedbirleri belirlemek zorunda kalmamışlar.

İkinci patlamanın hikâyesi de neredeyse 3 Temmuz günü gerçekleşen kazaya benziyor. ADR yani Tehlikeli Maddelerin Kara Yolu İle Taşınması Yönetmeliği diye bir yönetmelik var. Bu yönetmelik de havai fişek gibi tehlikeli maddelerin hangi koşullarda taşınması gerektiğini aklınıza gelebilecek her türden ayrıntıları ile ifade ediyor. Anlaşılan o ki patlayıcı dolu enkazın askerlere taşıtılması da bu yönetmeliğin baypas edilmesini sağlıyor.

Daha büyük laflara, kanunlara, yönetmeliklere bakmaya gerek yok. Fabrikada çalışan emekçilerin beyanları yaşanan pek çok kazanın nasıl örtbas edildiğini ve hükümet-patron işbirliği ile işçilerin sağlığının tehlikeye atıldığını anlatıyor.

Sonuç olarak yaşananların tamamına kaza değil teşvik edilmiş cinayetler demek hiç de abartı olmaz.

Kaza önlenebilir miydi?

Bu noktada patronlar ve işçiler için kazanın son derecede farklı şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor. İşçi için kaza ölüm, sakatlık, hastalık iken patron için durum bu değil. Patron için yatırımının karşılığını aldığı sürece yaşanan kazanın sorumluluğundan kaçınması yeterli bir önlem olabiliyor.

AKP’nin teşviki, MÜSİAD’ın örgütlülüğü ve Yaşar Coşkun’un burjuva sınıf bilinci ile patronu etkileyecek bir kazayı önlemek basit. BirGün tarafından hazırlanan habere kulak verecek olursak, daha öncesinde defalarca kazaya dair patronca bir önlem şu şekilde alınmış: “2007’den bu yana aralıklarla patlamanın olduğu fabrika, çareyi sürekli isim değiştirmekte buldu. Fabrikaya bugüne değin Coşkunlar, Büyük Coşkunlar ve Venüs Coşkunlar gibi isimler verildi. Niğde ve Sivas’a taşındığında ise adı Yertaş Patlayıcı Maddeler oldu.” Yani patronun içi rahat. Kendisini koruyor.

Ama biz emekçiler için tedbir patronların lügati ile aynı değil. Bizim için tedbir ölmemek demek. Maalesef ki kanunlarda, yönetmeliklerde yer alan tedbirlerin kâğıt üzerinde kaldığını görüyoruz. O halde tedbirleri bizzat denetlemeliyiz. Bunu nasıl yapabileceğimizi pandemi sürecinde daha iyi öğrendik. Uygulamak için seferber olmalıyız.

Yaşanan kaza sadece fabrikadaki emekçilerin canlarına, sağlıklarına mal olmadı. Kazanın bilançosu bölge halkının soluduğu zehirli hava ile gün be gün ağırlaşıyor. Bu yüzden hem kendi işyerlerimizdeki iş sağlığı ve güvenliği kurulunu denetlemeli ve takip etmeliyiz hem de başka işyerlerindeki kardeşlerimizin de bunun için harekete geçmesini sağlamalı, onlara destek olmalıyız.

İşyerlerinde virüse karşı tedbir nasıl alınır? adlı yazımızda bahsettiğimiz hususlar işçi sağlığı ve iş güvenliğini içeren her konuda geçerli. Buradan başlamalı, iş cinayetlerini unutmamalı, sorumlu patronların hesap vermesini sağlayıp tedbirlerin birebir uygulanması için bir araya gelmeliyiz.

Kadıköy’de “İşçi ve emekçiler için #KaynakVar” açıklaması

0

Herkese İş ve Gelir Güvencesi platformu 11 Temmuz günü saat 18.00’de Kadıköy’de “Emekçiler için kaynak var” diyerek bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Covid-19 salgını süresince hükümetler ve patronlar tarafından uygulanan kriz politikalarına karşı platform; “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak var” diyerek iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarına karşı olduklarını belirtti. Fiziksel mesafe ve hijyen koşullarına özen gösterilen basın açıklamasında halka destek çağrısında bulunuldu.

Basın açıklamasında;

14 Şubat’ta iflas başvurusunda bulunan Atlas Global’in ne birikmiş maaşlarını ne de diğer haklarını alabilen çalışanları adına Tamer Ercan konuştu. Direnişlerinin herkese örnek olması gerektiğini söyleyen Ercan, tüm işçi ve emekçilere “iş işten geçmeden önce örgütlenmenin önemli doluğunu” hatırlattı. Tekstil İşçileri Biriliği adına söz alan Hüseyin Çiçek ise sömürüye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı birleşme çağrısında bulundu ve talepler için ortak bir mücadelenin var olması gerektiğini vurguladı.

Zeytinburnu Belediyesi’ndeki işinden çıkarılan Kenan Güngör, aldığı sözde 20 yıldır taşeron olarak çalıştığını ve taşeron düzenlemesiyle “ihtiyaç yok” denilerek işinden çıkarıldığını belirtti. İşine dönmek için mücadele verdiğini söyleyen Güngör “KHK’ler gidecek, biz kalacağız” diyerek, yapılan bu adaletsizliğe karşı mücadelesini sürdüreceğini ifade etti. “3. Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri” adlı raporun 13 Temmuz’da Kadıköy’de yapılacak olan açıklamasına davette bulundu.

Lojistik sektöründe çalışan İlyas Şentürk “pandemi sürecinde tıpkı savaşta cepheye en önde sürülen, gözden çıkarılmış askerler gibi endişe içinde olduklarını” belirtirken, arkadaşları ile beraber kampanyanın yaygınlaşması için çalışacaklarını ifade etti.

Basın açıklaması öncesinde, 2 yıldan fazla bir süredir mücadelelerini yürüten Cargill işçileri adına Suat Karlıkaya’nın mesajı okundu. Karlıkaya mesajında “Şunu herkes bilmelidir ki, işçi sınıfı ‘Herkese iş ve herkese gelir’ şiarından vazgeçmeyecektir ve mücadelemizi birleştirerek yükseltmeliyiz,” diyerek işçi sınıfıyla beraber omuz omuza ilerleyeceklerini ifade etti.

Foti Benlisoy’un okuduğu basın metninde “AKP iktidarının patronlara kalkan olup kredi, vergi ve prim desteklerine karşın; emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliğin reva görüldüğü, ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artışın emekçilerin alım gücünü yerle bir ettiği” ifadeleri kullanıldı. İktidarın “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp, işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini beklediğini belirten Benlisoy, “İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelirden mahrum bırakılmak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değildir!” diye devam etti.

Servetlerin vergilendirilmesiyle beraber, hem işsizlik sorununun çözüleceği hem de insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak için gereken kaynağın sağlanacağı belirtildi. Benlisoy, basın metnini bitirirken “Herkese iş ve gelir güvencesi için kaynak yok” bahanesinin emekçiler tarafından kabul edilmeyeceğini söyledi ve çözüm için şu talepleri sıraladı:

– Güvencemiz olan kıdem tazminatına dokunulmasın.

– Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın.

– Çalışma saatleri ücretlerde kesinti olmaksızın kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin.

– En zengin yüzde 1’den servet vergisi alınsın!

– Yap-işlet-devret işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!

– İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!

“Bu somut talepler etrafında tüm emekçileri herkese iş ve gelir güvencesi sağlamak için birleşik bir mücadeleye çağırıyoruz” diyerek sonlanan açıklamanın ardından platform, sosyal medya hesaplarının takip edilmesi ve tüm emekçilerin kampanyaya katılması çağrısında bulundu.

Kıdemin gaspı: “Eller yukarı, bu bir soygundur!”

0

Kıdem tazminatı, Saray rejiminin uzun süredir gözünü diktiği en önemli işçi haklarından birisi. Kasalar her boşaldığında “kıdem tazminatına Avusturya modeli gelecek”, “Güney Kore modeli denenecek” şeklinde yeni haberler çıkıyor. Özetle kıdem tazminatı uzun süredir iktidarın ağzını sulandırıyor ve niyetini kamufle etmek için bu soygun planını değişik isimlerle maskeliyor.

Bu maskenin yeni adı Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi. Detayları henüz belli olmasa da parça parça basın demeçlerinden anlıyoruz ki, kıdem tazminatının kaldırılması ve fona devredilmesi planlanıyor. Bu şekilde “istifa eden işçiler dahil herkes bu haktan faydalanacak, hem de emeklilik maaşları artacak,” deniyor.

Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’nin zorunlu ve isteğe bağlı olarak iki modelde hayata geçirilmesi planlanıyor. Bu plana göre işçi ve kamu emekçilerinden her ay en az yüzde 3 kesinti yapılacak ve bu tutar Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne (TES) yatırılacak. Ancak Bireysel Emeklilik Sistemi’nden (BES) farklı olarak, belirli bir sürenin geçmesinin ardından cayma hakkı da olmayacak. Yani görünen o ki, işçi istese bile 10 yıl sistemde kalmadan ve 56 ya da 60 yaş koşullarını yerine getirmeden sistemden çıkamayacak.

Gelin biraz matematik yapalım. Ortalama 2500 TL maaş alan bir işçi düşünelim; bu durumda TES’e zorla geçirilen bu işçiden en az yüzde 3 kesinti yapıldığında her ay 75 TL kesinti yapılacak ve maaşı 2425 TL’ye düşecektir. Bu kesinti sayesinde emekli maaşı ayda 60 TL artacak deniyor. Yani 20 yıl boyunca işçinin maaşından 18 bin TL kesilmiş oluyor. Peki, işçi 65 yaşında emekli olabildiğinde maaşından kesilen toplam 18 bin TL’yi geri alabilmek için kaç yaşına kadar yaşaması gerekiyor? 90! Yani işçinin, sadece kendi maaşından çalınanı alabilmek için emeklilikten sonra 25 yıl daha yaşaması gerekiyor.

AKP iktidarı, 2008 yılında yapılan yasa değişiklikleri ile hem emekli olma koşullarının ağırlaştırmış, hem de emekli aylıklarının düşürmüştü. Şimdi de düşen emekli maaşlarını arttırmak yalanıyla açığı emekçilerin cebinden çaldığı paralarla tamamlamaya çalışıyor.

Ancak bundan daha da önemlisi, fon sistemine geçildiği takdirde kıdem tazminatının iş güvencesi boyutunun ortadan kalkacak olması. Bir patron bir işçiyi çıkarmak istediğinde ilk sorusu şu olur: Kaç yıldır çalışıyor? Çünkü bir işçinin aynı işte çalışabilmesinin en büyük güvencesi kıdem tazminatıdır. Türkiye’de işçilerin yüzde 60’ı iş güvencesinden yararlanamıyor. Patronlar bu işçileri istedikleri zaman, bir gerekçe göstermeye gerek olmaksızın işten çıkarabiliyor ve işçiler işe iade davası dahi açamıyor. Kıdem tazminatı, patronları işten çıkarma kararı almadan önce iki kez düşünmek zorunda bırakan bir tampon görevi görüyor. Ancak TES ile kıdem tazminatı, emeklilikte taksit taksit alınabilecek bir ikramiyeye dönüştürülecek ve işten çıkarmalar kolaylaşacaktır. Kıdem tazminatsız bir çalışma rejimi süreksiz ve dönemsel işlerin kural haline gelmesi demektir.

Sistemin 1 Ocak 2022’de hayata geçmesi öngörülüyor. İktidar bugünden işçilere “eller yukarı, bu bir soygundur” diyor. İşçiler, onların emek örgütleri, sendikalar ellerini yukarı kaldırıp bu plana teslim mi olacaklar yoksa yumruklarını masaya vurup bu gidişata dur mu diyecekler? Belirleyici olan budur.

İşsizliğin olduğu bir düzen temelinden bozuktur!

0

Nasrettin Hoca misali, işsiz kalanın halinden gerçekten işsiz kalmış olanlar anlıyor. Çünkü işsizlik hiçbir şeye benzemiyor! Nazım’ın Galip Usta’sı gibi ömrünü “işsiz kalırsam” diye düşünerek, korkarak geçiriyorsun. Sonra işsiz de kalıyorsun, aç da… Ve düşünüyorsun, “Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorgan olacak mı?”  

Emekçileri işsizliğe düşüren eşeğin kapitalizm olduğunu biliyoruz. Biliyoruz bilmesine de o eşeğin bin bir yüzü olması kafaları karıştırmıyor da değil. Yol engebeliydi, hava karanlıktı, yük fazlaydı, çalı hışırdadı derken eşekten düşmenin -işsiz bırakılmanın- bahaneleri bitmiyor. Hani şu, “Patlıcan, biber niye pahalı?” sorusuna “Bir mermi kaç lira, biliyor musun?” cevabında olduğu gibi! Bu burnundan kıl aldırmayan açıklık, işçinin emekçinin ihtiyaç ve önceliklerine galebe çalan katıksız bir sermaye yandaşlığını ne de güzel izah ediyor.

Gelin, bu arkası yarını hiç bitmeyen hikâyeye biraz daha yakından bakalım. Çalışma hayatı boyunca hiç işsiz kalmamış kimse var mıdır? Varsa bile istisna olduğunu söylemek gerekir. Özellikle esnek ve güvencesiz çalışmanın genelleştirildiği son 30-40 yıllık neoliberal dönemde işsizliği tatmayan yok gibidir.

Kuşkusuz şu son dört aylık pandemi döneminde dünyada on milyonlarca insan daha işsiz kaldı. İşsizlik ve gelir kaybı dünyanın bir numaralı meselesi haline geldi, etkisini hissetmeyen kalmadı. Lakin yine de işsizliğin pandemiyle ilgili, yani dönemsel, gelip geçici bir sorun olduğunu sanmak büyük hata olur. Ne de olsa insan beşer, sık sık unutuyor. Oysa işsiz kalan kolay unutmaz. O yüzden emekçiler olarak hayatımız boyunca işsizlikle ve/veya korkusuyla yaşıyoruz.

Tekrar etmekten çekinmeyelim. İşsizlik kapitalizmin özüdür. İşsizlik olmadan kapitalizm olmaz. Kapitalizmi kapitalizm yapan işsizliktir. İşsizlik kapitalizmdir. İşsiz kalıyoruz çünkü patronlar her zaman daha ucuz, daha esnek, daha güvencesiz ve örgütsüz emek gücü istiyorlar. Unutmayalım, “iş beğenmiyorlar” lafı köle emeği arayanların uydurmasıdır! Temel mesele işsizlik diye bir durumun olmasındadır. İnsanların işsiz kalabildiği, işsiz kaldıklarında aç ve açıkta yaşamaya mahkûm oldukları bir düzen insanlığın düşmanıdır, gayri insanidir. İşsizliğin olduğu bir düzen temelinden bozuktur.

Kapitalizm işsizliktir

Yine de “işsizliğin kapitalizmle ne alakası var, biz fakir ülkeyiz, o yüzden işsizlik var, bak Almanya’ya, ABD’ye” diyen ya da mesleğin, eğitimin varsa işsiz kalınmayacağına inanan ya da işsizliğin pandemi nedeniyle olduğunu sanan varsa, ki var, meseleyi biraz daha açmak iyi olur.

Örneğin, pandemi öncesinde, 2019 yılında, dünyanın en zengin ülkelerinin bazılarının işsizlik oranları şöyle: Fransa %8,4, Almanya %4,9, Birleşik Krallık %3,8, ABD %3,6. Kabul, Türkiye’ye göre daha düşük oranlar ama “taşı toprağı altın” olan ABD ve Almanya’da dahi “normal” zamanlarda milyonlarca işsizin olduğunu görüyoruz. Üstelik bu “düşük” rakamlar birçok gerçek durumu gizliyor, devam ediyoruz.

En zengin ülkelerin işsizlik rakamlarını tek tek yazmak konuyu uzatır. En önde gelen 48 ülkeyi ele alalım. Bunlar dünya üretiminin %84’ünü gerçekleştiriyorlar. Bu akıl almaz ekonomik büyüklüğe ve güce rağmen bu ülkelerin 2018 sonu itibarıyla son 40 yıllık işsizlik oranı ortalaması %5,2.

Hiç yoktan iyidir diyenlere bunların resmi rakamlar olduğunu hatırlatalım. Bunlar kayıtlı çalışanların durumunu yansıtıyor ve yapılan işin niteliğiyle, hangi şartlarda yapıldığıyla ilgilenmiyor. Günde bir saat çalışan da, esnek, yarı zamanlı, güvencesiz ve düşük ücretli çalışan da bu torbanın içinde çalışan olarak yer alıyor. Çalışıyor mu, çalışıyor!

Peki, aslında ne oluyor? Örneğin Almanya’da çalışanların üçte birini oluşturan yaklaşık 15 milyon kişi yarı ve daha az zamanlı çalışıyor. Benzer şekilde ABD, Fransa, İngiltere ve benzeri birçok ülkede de milyonlarca insan iş olmayan işlerde çalışıyor ve istihdamda görünüyor. Örneğin ABD’de yaklaşık 30 milyon insan yarı zamanlı işlerde istihdam ediliyor (%20).

Ya ücretler ne oluyor bu durumda? Tabii ki bu durumda süre kısaldıkça ücretler düşüyor ve iş güvencesi de ortadan kalkıyor. Kısacası ücretleri düşürmeden, çalışma saatini azaltarak tüm işleri çalışabilir nüfus arasında paylaştırmak söz konusu değil. Örneğin işsizlik oranı %4,9 olarak açıklanan Almanya’da istihdamdaki işçilerin %8’i, yani yaklaşık 3,5 milyon kişi, iki ve daha fazla işte çalışıyor. İnsanların değil işlerin paylaştırılması gerekmiyor mu? Bu nasıl zenginlik, işsizlik böyle?

Bütün bunların anlamı dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan insanların dahi işsizlikten, düşük ücretlerden, güvencesiz ve esnek çalışmaktan azade olamadıkları! “Ama emeklilikleri çok iyi, emekli olunca dünyayı geziyorlar” diye düşünüyorsanız: Örneğin Almanya’da 65-69 yaş grubundaki her altı kişiden biri çalışmaya devam ediyor. Üstelik bu oranlar, sayılar azalmıyor, giderek de artıyor. Bütün dünyada emeklilik yaşının sürekli artırılması da bu gerçeği gösteriyor.

Evet, Türkiye’ye geldiğimizde bu tablo çok daha vahim bir hal alıyor. Ama sadece zengin bir ülke olmadığımızdan, yeterince işimiz, imkânımız olmadığından değil. Bunlar da var, ama esas olarak Türkiye’de kapitalist bir ülke olduğu için işsizliği, düşük ücretleri, esnek ve güvencesiz çalışmayı yaşamak zorunda kalıyoruz. Dünyanın en büyük ekonomilerinin emekçilerinin durumlarını gördük. Tablo bu iken Türkiye en büyük 10 ekonomi arasına girse ne olur? Sayın kapitalist iktidarımızın 2023 hedeflerinden biri bu ya!

Pandemi biter, işsizlik bitmez…

İşsizlik kapitalizmin mütemmim cüzüdür; kapitalizmi büyüttükçe işsizliği, esnekliği, güvencesizliği, düşük ücretleri büyütürsünüz. Allayıp pullamak sonucu değiştirmez. İşsizliğin olmadığı bir düzen kurabiliyor musunuz? 2023 hedefi olarak işsizliğe son verme sözü verebiliyor musunuz? Tüm işler çalışabilenler arasında paylaştırılacak, herkesin insanca yaşayacağı bir geliri, işi, güvencesi olacak diyebiliyor musunuz? Kaynağı mermiye, maceraya, yandaşa, hortumcuya, hısım akrabaya değil sağlığa, eğitime, işçiye, emekçiye, topluma harcayacağız diyebiliyor musunuz? Bunu diyebiliyorsanız kapitalizmden kopacaksınız.

Peki, işsizlik fonundan işçiye günlük 39 lira verip, “pandemi döneminde bütün dünya yerlere serildi, biz dimdik ayaktayız” diyenlerin böyle bir niyeti, cibilliyeti var mı? Karar okuyucunun… Bildiğimiz, pandemi biter, işsizlik bitmez… İşsizliğin olduğu bir düzen temelinden bozuktur, gayri insanidir… Hiçbir dua, ibadet, iksir, hamaset bu gerçeği değiştiremez, aklayamaz, sonsuza dek gizleyemez.