Ana Sayfa Blog Sayfa 48

Çağrı: İşçi ve emekçilerin uluslararası acil durum planı için mücadeleye

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), koronavirüs ve ekonomik krizin yarattığı yıkımla uluslararası çapta bir mücadele örgütlemek için işçi ve emek örgütlerine, kadın, gençlik ve çevre hareketlerine, anti-kapitalist ve sosyalist sola yaptığı en geniş eylem birliği çağrısı

Koronavirüs krizinin bedelini kapitalistler ödesin!

Covid19 salgını, emperyalizm, kapitalist hükümetler ve büyük işverenler tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücreti kesintisi yaşadı, tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar.

Salgın bitmiş değil ve ne zaman sonlanacağı da bilinmiyor. Halihazırda aşı yok. Kolera, dang veya kızamık salgınları gibi koronavirüs de, kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı koşulların içinden çıktı. Bu salgın ancak ve ancak, kitlelerin aşırı sömürüsü üzerinden kâr yarışına girişen çokuluslu  şirketlerin yarattığı sefalet koşulları, barınma krizi ve çevresel yıkım bağlamında anlaşılabilir. Yıllarca süren kemer sıkma politikaları ve bütçe kesintilerinin sonucunda kamu sağlık hizmetlerinin yıkıma uğradığı apaçık ortaya çıktı: özellikle de İtalya, İspanyol devleti veya ABD gibi başlıca kapitalist güçlerde. İtalya’da sağlık bütçesi 10 yıl içinde 30 milyar avrodan fazla kesintiye uğradı. Amerika Birleşik Devletleri’nde neredeyse kamusal sağlık sistemi yok. Söz konusu durum, dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde farklı biçimler altında geçerli. Kapitalizm, özel sağlık tacirliğini teşvik ediyor.

Ve şimdi de, yarattıkları bu küresel felaketin faturasını ödemek istemiyorlar. Kapitalist-emperyalist sistem ve çokuluslu şirketler için en önemli mesele, milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, servet ve kârlarını muhafaza etmek. Pandemi ve karantina bahanesi olsun olmasın, işçileri işten atıyorlar, ücretleri düşürüyorlar ya da doğrudan “kriz” bahanesiyle maaş ödemesi yapmıyorlar. Oysa koronavirüs öncesinde, dünyadaki çokuluslu şirketler, bankalar ve büyük toprak sahipleri devasa kârlar biriktiriyordu. 26 süper milyarderin dünyadaki en fakir 3.8 milyar insanınkine denk servete sahip olduğunu artık neredeyse herkes biliyor. Burada Amazon, Microsoft, Ford, General Motors, Toyota, Siemens, Exxon Mobil, Chevron, Total, Samsung, Nestlé, JP Morgan Chasse, HSBC, Alibaba, Walmart, Johnson y Johnson, Bayer-Monsanto, Pzifer, Coca Cola, Boeing, Airbus, Facebook, Apple, Cargill gibi çokuluslu şirketlerden bahsediyoruz.

Dahası, Donald Trump hükümetinin açıkladığı “kurtarma” paketleri kamusal sağlık hizmetlerine yatırım yapmayı ya da ABD’li emekçilerin ücretlerini “kurtarmayı” öngörmüyor. Amaç çokuluslu Amerikan şirketlerini kurtarmak. Avrupa Birliği’nde de benzer bir süreç yaşanıyor. Trump, büyük şirketlere devlet garantili 455 milyar dolar banka kredisi sağladı. Yani eğer şirketler geri ödemezse bu krediler kamu borcu haline gelecek. Geçen ay 20 milyondan fazla insan daha işsiz kaldı. Aynı esnada, Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg ve Microsoft’un sahibi Bill Gates de dahil olmak üzere 10 milyarder, servetlerini 51.3 milyar dolar daha artırdı.

Emperyalizmin diğer bir soygun mekanizması ise bankalar, IMF ve Dünya Bankası kanalıyla işleyen dış borç mekanizması. 2020 yılında dünya çapında dış borçlar 253 trilyon dolar gibi rekor bir düzeye ulaştı. Bu mekanizma üzerinden dünya halkları yağmalanıyor. Emperyalizmin işbirlikçisi hükümetler, sahtekarlık üzerine kurulu dış borçları on yıllardır ödemeye devam ederken, BM’nin verilerine göre günümüzde gece yatağa aç giden 821 milyon insan var ve yoksulluk ve açlıktaki artış nedeniyle günde 300.000 insan hayatını kaybediyor.

Koronavirüs krizi kapitalist-emperyalist sistemin çöküşüne işaret ediyor ve kökten bir değişim için mücadeleyi gündeme getiriyor. İşçi sınıfının ve ezilen kesimlerin ihtiyaçlarına uygun bir ekonomik planlama ile patronsuz, sosyalist bir toplumun inşasını başlatacak işçi hükümetlerini kurarak, bu sistemi sona erdirmenin mücadelesini vermek şart.

Bugün bu doğrultuda, koronavirüs krizini göğüslemek, sömürülenlerin sağlığını ve yaşamını savunmak ve hükümetlerin ve büyük kapitalistlerin sosyal haklarımıza yönelik saldırılarına karşı çıkmak için işçi ve emekçilerin mücadelelerini güçlendirmeliyiz.

İşçi sınıfı ve halk kesimleri şimdiden bu duruma karşı çıkmak için harekete geçiyor. Sağlık çalışanlarının daha fazla bütçe, ücret ve malzeme istedikleri eylemlerini, İtalya’da Mart ayında üretimin durdurulmasını talep eden işçi grevleri izledi. Amerika Birleşik Devletleri, İspanyol devleti, Yunanistan, Arjantin ve Kolombiya’da işten çıkarmalara karşı veya sağlık tedbirleri için grevler, Venezuela’da açlıktan kaynaklanan yağma hareketleri ve Brezilya’da devlet başkanı Bolsonaro’ya ve onun yıkıcı politikalarına karşı tencere-tava eylemleri gerçekleşti. Paris’in emekçi mahallelerinde polis baskısına karşı sokak çatışmaları yaşandı. Ve Lübnan’daki halk seferberliklerinin şaşırtıcı bir şekilde geri dönmesiyle, Ekim 2019’da başlayan kemer sıkma karşıtı eylemler tekrar canlandı.

İUB-DE olarak farklı ülkelerdeki bütün bu mücadele biçimlerini destekliyoruz ve koronavirüs krizinin bedelini işçi ve emekçilerin değil de kapitalistlerin ödemesi için, geniş bir uluslararası hareket çerçevesinde bu mücadelelere süreklilik ve bütünlük katma çağrısında bulunuyoruz.

Her ülkede ve uluslararası düzeyde, işçi ve emekçilerin acil durum planı için mücadeleye çağrısı yapıyoruz. Tüm dünyada sağlık, ücretler, istihdam ve gıda için kaynak lazım. Koronavirüs pandemisi henüz bitmedi. Ayrıca emperyalizmin, çokuluslu şirketlerin ve hükümetlerinin dayatmak istediği sosyal pandemiyle de karşı karşıyayız. Bütün bunlar karşısında, “Dış borçların ödenmesine hayır” demek için mücadele gerekiyor: Borçlu ülkeler dış borç ödememek için cephe oluşturmalı, dünyadaki çokuluslu şirketler, bankalar ve toprak sahiplerine yüksek oranlı vergiler getirilmeli. Bu kaynaklar, her ülkede Covid-19 ile savaşmak, işten çıkarmaları veya ücret kesintilerini yasaklamak, işsizlere işsizlik sigortası veya karantina ücreti vermek ve milyonlarca insana yiyecek sağlamak için kullanılmalı.

Ayrıca, sokağa çıkma yasağı veya karantina gibi bahanelerle gerçekleştirilen her türlü polis baskısını ve militarizasyonu reddetmeye, işçi ve emekçilerin protesto hakkını savunmaya çağırıyoruz.

Gerek mevcut koronavirüs kriziyle gerek salgından sonra ortaya çıkacak krizle mücadele etmek için uluslararası düzeyde eylem birlikleri geliştirme ihtiyacı her geçen gün kendini dayatıyor. Birçok ülkede şimdiden yüksek servet vergisi talepleri duyuluyor. Afrika’da bir dizi ülke dış borcu ödememek için blok oluşturuyor. Kuryeler uluslararası çapta bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Arjantin’deki FIT-Birlik, Latin Amerika çapında bir mücadele konferansı düzenledi — ancak pandemi nedeniyle ertelenmesi gerekti. Başka uluslararası mücadele inisiyatifleri de ortaya çıkıyor. Bu çerçevede, İUB-DE olarak biz, yukarıda değindiğimiz üç meseleden hareketle bütün geniş mücadele ve koordinasyon biçimlerini destekliyoruz 1) Dış borcun ödenmesine hayır; 2) kapitalistlere yönelik yüksek oranlı vergiler ve 3) her tür baskıya direniş ve protesto hakkının savunulması. İşçi ve emekçi örgütlerini, kadınların, gençlerin hareketlerini ve doğa yıkımına karşı hareketleri, ayrıca anti-kapitalist ve sosyalist solu, uluslararası bir mücadele hareketini koordine etmek için en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

11 Mayıs 2020

Soma katliamı 6. yılında Kadıköy’de anıldı

0

Soma Katliamında hayatını yitiren 301 madenci işçi, İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısı ile 6. Yılında Kadıköy’de çeşitli sendika ve siyasi parti temsilcilerinin katılımı ile anıldı. “Sizin ‘normaliniz’ Soma’dır!” yazılı pankartın açıldığı eylemde, sık sık “Soma’nın hesabı sorulacak”, “Çarklar dönüyor, işçiler ölüyor”, “Evde açlık, işte salgın, kahrolsun kapitalizm” sloganları atıldı.

Yapılan anmada okunan basın açıklamasında, “Gerekli önlemleri almadığı için ölümleri hazırlayan patronlar da, denetleme görevini yerine getirmediği için yolu açan iktidar da göstermelik soruşturmalar ve cezalar dışında bir şey almadı” denildi. Şirket sahibi Alp Gürkan’ı beraat ettiren, geri kalan sorumluların da son infaz yasası kapsamında ceza indirim alarak çıkacağı belirtilerek işçilere reva görülen adalet protesto edildi. Açıklamada, Soma’dan bu yana çeşitli işkollarında gerçekleşen iş cinayetlerinde 11 bin 400 işçinin daha yaşamını yitirdiği belirtilerek “Yani Soma’dan bugüne 38 Soma daha yaşandı” denildi.

Şu anda salgın nedeniyle madende çalışan işçilerde Covid pozitif vakalarının çoğalması, aslında 6 senede hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi. İşçi ölümleri hala fıtrat denilerek geçiştiriliyor. “Fıtratınızı da normalinizi de kabul etmiyoruz. Sizin fıtratınız ölüm, normaliniz Soma ise bizim fıtratımız direnmek, normalimiz mücadeledir” diyen platform, gerçek adaletin kapitalizme karşı işçilerin mücadelesi ile gerçekleşeceğini vurgulayarak açıklamayı sonlandırdı.

ABD: Tüm kaynaklar burjuvazi için

0

9 Mayıs itibariyle ABD’deki pozitif koronavirüs vakaları 1 milyon 274 bin 36, ölüm sayısı ise 77 bin 34’e ulaşmış durumda ve veriler henüz hiçbir azalma eğilimi göstermiyor. Ülkenin çeşitli bölgelerindeki şehir valilikleri hâlâ karantina emirleri çıkartıyor ve sayısız hastaneden hâlâ koruyucu ekipmana sahip olmadıkları haberleri geliyor olmasına rağmen, hükümet Mayıs ayı başında normalleşme sürecine girme kararında hiçbir esneklik göstermedi. Trump, 6 Mayıs günü Koronavirüsle Mücadele Komitesi’nin (Coronavirüs Task Force) bundan böyle virüsün ülke geneline yayılmasını engellemeye ve sosyal etkilerini en aza indirmeye değil, Amerikan ekonomisini yeniden açma görevine odaklanacağını açıkladı.

Ülkede Nisan ayının ortasından itibaren Cumhuriyetçi Parti yanlısı aşırı sağcı beyaz grupların Washington, Minnesota, Kentucky, Michigan gibi pek çok eyalette karantina ve virüse yönelik önlemler karşıtı protesto gösterileri gerçekleşti. Katılımcıların gözle görülür bir kısmının ağır silah taşıdığı bu protestolar, Trump ve kimi Cumhuriyetçi siyasilerden açık destek aldı. Koronavirüs nedeniyle oturumlarına bir süredir ara veren Senato ise önümüzdeki hafta toplanmaya hazırlanıyor. Salgınının federal karar mekanizmasının önemini ortaya çıkardığı bu dönemde Senato Yargı Komitesi’nin ilk gündem maddesi ise hepsi aşırı sağcı ve sosyal hizmet harcamalarını kısmayı taahhüt eden 27 yeni federal ve bölge savcısının süresiz göreve atanmaları olacak. Mart sonunda uygulamaya konulan ve Amerikan burjuvazisini ve çokuluslu şirketleri kurtarmaya adanan ekonomik önlem paketinin etkisiyle zaten Nisan ayında yükselişe geçen Amerikan borsaları ise, Nisan ortasında negatif fiyatlardan işlem gören Amerikan petrolünün bu tarihsel çöküşten zarar gören dev çıkarıcı, taşıyıcı ve teknolojik geliştirme firmalarının önlem paketi kapsamında Merkez Bankası kredileriyle kurtarılacaklarının açıklanmasıyla 8 Mayıs’ı 2008’den bu yana kaydedilen en yüksek seviyelerle kapattı.

Ülkedeki geniş çaplı sosyal ve ekonomik yıkım ise giderek derinleşiyor. Son üç haftada işsizlik fonuna başvuru sayısı katlanarak toplamda 33 milyonu geçerken, hükümet tüm kaynaklarını burjuvaziye adadığı yetmezmiş gibi şimdi de emeklilik fonunda kesintiye gitmeye ve kamu kaynaklarında bir dizi özelleştirmeye hazırlanıyor. Ülke aynı zamanda gıda sorunuyla da yüzleşiyor. Trump hükümetinin bu duruma getirdiği çözüm ise özellikle göçmen ve siyahi nüfusun güvencesiz koşullarda çalıştığı ve ülkede virüsün en çok yoğunlaştığı merkezler olarak bilinen kümes ve küçükbaş hayvan üretim ve paketleme tesislerinin üretime devam etmesi yönünde bir yürütme emri çıkarmak oldu. 19 eyalete yayılan yaklaşık 115 üretim tesisinde çalışan yaklaşık 6500’ün üzerinde işçinin koronavirüs testi pozitif çıktı ve 20’nin üzerinde işçi hayatını kaybetti. Bu, pandeminin ülke çapında giderek derinleşen ırksal bölünmeyi apaçık ortaya koyduğu örneklerden sadece biri. Pek çok eyalette siyahi, göçmen ve yerli halk nüfusunun toplam nüfusa oranı %30’u geçmezken toplam ölümlerin %70’inden fazlası bu nüfus grupları arasında yaşanıyor. 

Bütün bu gelişmeler Trump hükümetinin krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmek adına otoriterleşme eğilimleri gösterdiğini ve bu noktada aşırı sağcı beyaz nüfusu harekete geçirmekten de çekinmediğini gösterse de Amerika’nın koronavirüsle ve krizle mücadelesini salt bir Trump düşmanlığı üzerinden değil, kapitalizmin çıkarları çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Zira Demokrat Parti Kongre üyelerinin çoğu kapitalizmin önceliklerini korumak noktasında Trump ve kararlarıyla ortaklaşıyor. Pek çok Demokrat Partili Kongre üyesinin ekonomik önlem paketi kapsamında kurtarılması hedeflenen şirketlerde halihazırda hisseleri olduğu ve son dönemde borsada bu şirketler üzerinde işlem yaparak krizi fırsata çevirmeye çalıştıkları biliniyor.

Ülke seçimlere giderken olağandışı oportünizm ve baskıcı yasama/yürütme kararlarıyla bilinen ve haklarında yaklaşık bir düzine cinsel istismar suçlaması bulunan iki başkan adayı ve partilerinin aralarında yaşanan tek gerçek görünür anlaşmazlık ise virüsün bir Çin laboratuvarından çıkıp çıkmadığı konusu olmaya devam ediyor.

Tarihte bu ay: Soma’da işçi sınıfı soykırıma uğratıldı

0

Bu sayımızda “Tarihte Bu Ay” köşemizde 301 maden işçisinin hayatını kaybettiği Soma Katliamı’nı işliyor olmamızın nedeni, Soma’nın “tarih” olmuş olması değildir. Tam tersine bunun nedeni Türkiye’de ve dünyada her gün Somaların yaşanmaya devam etmeyi sürdürmesidir. 13 Mayıs 2014’te 301 işçiyi öldüren Soma Katliamı’ndan bugüne dek Türkiye’de en az 38 Soma daha yaşandı, en az 11.607 işçi daha iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

Soma Madenleri’nin sahibi olan işletmenin 2013’te başka bir ocağının açılışını yapan dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, bu firmanın örnek bir işletme olduğunu belirtmişti. Rejime göre “örnek” işletme, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmadığı ve şirket sahibinin maksimum kazancının hedeflendiği işletmeydi.

Katliamın ardından maden patronlarının korunabilmesi için yargı elinden geleni yaptı. Birçok suçlu tutuksuz yargılandı ve ertesinde suçsuz bulundu. Suçlu bulunanlara göstermelik cezalar verilmekle yetinildi. Soma Madenleri’nin sahibi şirketin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan serbest bırakılmakla kalmadı, aynı zamanda Gürkan’ın maden işletme yasağı da kaldırıldı.

Son olarak, koronavirüsün hapishanelerde yayılmasıyla önemli bir tehlikeye dönüşeceğini mazeret göstererek mafyaları, tecavüzcüleri ve benzerlerini serbest bırakan infaz düzenlemesiyle beraber Soma katliamında sorumluluğu olanların hapisten altı yıl erken çıkması güvence altına alındı. İnfaz düzenlemesiyle Soma Kömür İşletmeleri Genel Müdürü Ramazan Doğru ve İşletme Müdür Yardımcısı İsmail Adalı 2028 yerine 2022’de, İşletme Müdürü Akın Çelik ve maden mühendisi Ertan Ersoy ise 2025 yerine bu sene hapisten çıkabilecek.

Başkanlık rejiminin, Türkiye’nin en büyük maden işçisi katliamı olan bir olayın sorumlularını neden serbest bıraktığını ve bu sorumluların bir kısmının cezalarında neden sürekli olarak indirime gittiğini anlamak önemli.

Rejim bu hareketiyle aslında daha fazla kâr için, daha fazla sermaye birikimi için işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayanlara dönük herhangi bir yaptırım uygulamayacağını; işçi sınıfı mücadele ederek kendisini buna zorunda bırakmadıkça işçi katillerini cezalandırmayacağını; ne olursa olsun uğruna çalıştığı patronların suçlarını ve cinayetlerini örtbas etmek için canla başla çalışacağını söylüyor.

Anlaşılan o ki, Türkiye’de yeni Somaların olmamasının biricik koşulu, Soma’da göçük altında kalarak can verenlerin sınıf kardeşlerinin iktidar olmasıdır.

Koronavirüs günlerinde kürtaj hakkı engelleniyor

0

Koronavirüs salgınında ağırlaşan yaşam koşullarının yanı sıra kürtaja erişim de kadınların karşısına bir sorun olarak dikilmekte. Pek çok ülkede pandemiyle mücadele bahanesiyle kürtaja erişim kısıtlanmış veya yasaklanmış durumda. BM raporuna göre bu kısıtlama ve engellemeler 1 milyon istenmeyen gebelikle sonuçlanabilir. Kadınlara güvenli kürtaj ve doğum kontrol yöntemleri sağlamak için çalışmalar yürüten uluslararası örgüt Marie Stopes International’ın öngörüsü ise 2020 yılında 3 milyon istenmeyen gebelik, 2,7 milyon gizli ve tehlikeli kürtaj ve 11 bin hamilelikle bağlantılı ölümün gerçekleşebileceği yönünde.

Arjantin’de kadınlar güvenli, yasal ve parasız kürtaj hakkı ve kürtajın suç olmaktan çıkarılması için yıllardır tüm dünyadaki kız kardeşlerine cesaret veren bir mücadeleyi halihazırda yürütmekteydi. Ancak pandemi sürecinde kürtajın yasallaşmasını öngören yeni yasa tasarısının kongreye sunulması ertelendi. Hükümet cinsel sağlık programlarını askıya aldı. Kadınlar, Yasal Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın hazırladığı tasarının acilen oylanıp kabul edilmesini talep ediyorlar.

Kürtaj mücadelesiyle ön plana çıkan bir diğer ülke olan Polonya’da kadınlar 2016 yılında kürtaj yasaklarına karşı greve çıkmıştı. Kadınlar seferberlikleri sayesinde kürtaj yasağını engellemeyi başarmıştı. Ancak ülkede kürtaj konusunda halihazırda fazlasıyla kısıtlama bulunmakta. Kadınlar ya kürtaj için yurtdışı seyahati ve mali destek sağlamaya çalışan Sınır Tanımayan Kürtaj girişimi gibi yöntemlere ve sivil toplum kuruluşlarına başvurmak ya da gizli kürtaj olmak zorunda kalıyor. Son olarak hükümetin pandemiyi fırsat bilerek kürtajı daha fazla kısıtlama niyeti üzerine kadınlar, toplanma yasağına rağmen sokağa çıktılar ve fiziksel mesafeye dikkat ederek protesto gerçekleştirdiler. Süpermarket kuyruklarında, arabalarında, bisikletlerinde dövizler taşıyarak ve internet üzerinden sanal bir eylem düzenleyerek tepki gösterdiler. Kadınlar karantina olsun olmasın mücadeleye devam etme konusunda kararlı.

Katalonya’da kadınlar, kürtaj öncesinde yapılan yüz yüze doktor ziyareti zorunluluğunu geçici olarak askıya almayı ve bunu telefon görüşmesine çevirmeyi başardı. Kadınlar, salgın koşullarında bir kazanım olan bu değişikliğin salgın sonrasında da devam etmesi ve bütün İspanya Devleti’nde uygulanması için mücadele etmeyi sürdürecek.

ABD’nin çoğu muhafazakâr eyaleti pandemi sırasında kürtajı zorunlu olmayan prosedürler kapsamına almaya çalıştı. Alabama’da ensest ve tecavüz gibi durumlar da dahil olmak üzere kürtajın neredeyse tamamen yasaklanma noktasına gelmesi, Teksas’ta Cumhuriyetçilerin pandemi zamanında kürtajın önemsiz bir tıbbi müdahale olduğuna kanaat getirerek “ertelenmesini” tavsiye etmesi, Arkansas’ta kürtaj olmak isteyen kadınların Covid-19 testinin son 48 saat içinde negatif çıkmış olması şartı gibi çeşitli kısıtlamalar ve yasaklar söz konusu. Bazı eyaletlerde kadınlar ve sivil toplum örgütleri bu kararları mahkemeye taşıyarak yasağı kaldırabildi ancak fiili durum bir soru işareti.

Küresel tedbirlerle bağlantılı olarak doğum kontrol araçlarının tedarik zincirindeki aksamalar, sağlık sigortasının veya alım gücünün olmaması, tecrit koşulları veya hastane ve kliniklerde üreme sağlığı hizmetlerinin en aza indirilmesi gibi çeşitli nedenlerle bu araçlara erişim çeşitli ülkelerde kısıtlanmış durumda. Örneğin İngiltere’de cinsel sağlık kliniklerinin %86’sının salgının başlangıcından beri spiral, implant gibi uzun süreli etkili doğum kontrol yöntemlerini uygulayamadığı açıklandı.

Türkiye’de de pandemi sürecinde kadınların sağlık hizmetine erişimde yaşadığı sorunların arttığı gibi güvenli kürtaja erişim de zorlaşmış durumda. Mor Çatı, nisan ayının Koronavirüs Salgını ve Kadına Yönelik Şiddet raporunda, bir kadının İstanbul’daki bir devlet hastanesinde kürtaj talebinin reddedildiği, ancak ısrarı ve kadın dayanışması sonucunda kürtaj hakkından yararlanabildiği ifade ediliyor. Bu tekil bir örnek değil, zira Türkiye’de kadınların yasal bir hak olan kürtaja salgın öncesinde bile erişiminin ne kadar zorlaştırıldığı hesaba katıldığında şu anda çok fazla kadının bununla karşı karşıya olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Başka türlü kürtaj mümkün

Salgın sürecinde kürtajın tek yolu cerrahi yöntem değil. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarına göre bu süreçte tıbbi, yani ilaçla kürtaj, doktor kontrolünde yapıldığı takdirde uygulanabilecek güvenli bir yöntem. Bu ilaçlar Dünya Sağlık Örgütü’nün temel ilaçlar listesinde. Ancak salgın koşullarında bulaş riskini azaltabilecek bu yöntem Türkiye’de uygulanmıyor, hatta salgın dışı zamanlarda bile tıbbi kürtaj ilaçlarına erişmek mümkün olmuyor. Kısacası, pandemiyle birlikte yaşam koşulları daha zorlaşan kadınlar aslında istenmeyen gebeliklere mahkûm ediliyor. Haklarımıza dönük saldırılar salgın öncesinde olduğu gibi salgın sırasında da hız kesmeden devam ediyor.

Halbuki koronavirüs günlerinde de kadın sağlığının korunması ve sağlık gereksinimlerinin karşılanması için alınması gereken tedbirlerin hiçbiri uygulanamaz veya zor tedbirler değil. TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, DİSK Kadın Komisyonu, TMMOB Kadın ve KESK Kadın Meclisi’nin pandemi sürecinde kadınların bedenine ve emeğine dönük baskı ve sömürülere karşı yayınladıkları bildiride kürtaj hakkının suistimale uğramaması için gereken önlemlerin alınması, kürtaj olmak isteyen kadınların düşük hapları için reçete alabilmesi ve yapılacak geç dönem kürtajların acil bakıma dahil edilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Kürtaj ertelenebilir bir müdahale değil, acilen uygulanması gereken bir haktır. Koronavirüs günlerinde de doğum kontrol yöntemlerine ve güvenli kürtaj dahil sağlık hizmetlerine erişimin sağlanması, kadınların yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor.

Londra “saldırısı”

0

Doların TL karşısında 7’nin üzerine çıkmaması için Merkez Bankası (MB) ve kamu bankalarının yaptığı tüm müdahalelere rağmen dolar, 7,20’ler seviyesine ulaşarak yeni bir rekor kırdı.  Bunun üzerine iktidar kaynakları TL üzerinde Londra kaynaklı bir manipülatif bir atak yapıldığını öne sürerek yine “dış kaynaklı etkiler” politikasını öne çıkardılar.

Öncelikle doların tüm dünyada değerlendiğini söylemek gerekir. Bunun birçok sebebi var. Fakat ana sebep doların tüm krizler karşısında güvenli liman olarak görülmesidir. Bunun altında da ABD’nin başat emperyalist güç olması yatmaktadır.

Küresel krizin başlangıç tarihi olan 2008 yılında tüm dünyada dolaşımdaki dolar arzı 830 milyar dolardı. 2020 Nisan sonu itibariyle bu sayı 1,9 trilyon dolar olmuş durumda. Bir şey ne kadar fazla ise o kadar değersizdir argümanı dolar için pek söylenemez. Tüm dünya ticaretinin %70’i, petrol ticaretinin ise neredeyse tamamı dolarla yapılıyor. Bu çerçevede diyebiliriz ki serbest piyasada bir şey ne kadar güvenliyse kriz anında her şey ona yönelir. Dünyada bu kadar çok dolar olmasına rağmen hemen hemen her yatırım aracı dolara dönüyor. Türk Lirası da bunlar arasında. TL’nin kendi değer kaybını da hesaba katarsak özellikle pandemi koşullarının belirsizliği, panik ve korkuyu tetikleyerek hem bireysel hem de kurumsal bazda bankadaki TL mevduatların dolara çevrilmesi söz konusu oluyor. Öyleyse Londra merkezli finans kuruluşlarının ellerindeki TL’leri dolara çevirmesi bir saldırı mıdır?

Her şeyden önce, eğer ki dalgalı döviz kuru uyguluyorsanız döviz üzerinde spekülasyon yapmaya izin veriyorsunuz demektir. Bir şeyi, ileride fiyatının artacağı düşüncesiyle almak fiyatı arttıktan sonra da satmak spekülasyondur. Serbest piyasada ise spekülatif hamleler suç teşkil etmez. Eğer ki hamleler manipülatif bir karakter taşıyorsa yani bir metaın fiyatı çeşitli tekniklerle suni olarak yükseltilmeye ya da düşürülmeye çalışılıyorsa evet bu kâğıt üzerinde suç teşkil eder. Fakat, finans kapitalin dev tekelleri hem spekülasyon hem de manipülasyon yaparak kâr oranlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Bu kumar oyunundan çıkış için önünüze hiçbir program koymayan iktidar “dış saldırı” kılıfıyla suçu başka adreslere atıyor.

Kapitalist kriz: ABD borsası tarihi zirvesini görürken, 3 hafta içinde 16 milyon işçi ABD’de işsizler ordusuna eklendi.

İktidara geldiklerinde yaptıkları icraatlar arasında Kemal Derviş’in “dövizi dalgalanmaya bırakmalı ve sermayenin dolaşımı önündeki tüm engellemeler kaldırılmalıdır” sözlerini uygulamak olan bugünkü iktidarın elinde sermaye kontrolü dışında bir silah neredeyse kalmadı. BDDK aracılığıyla cezalandırma yöntemi işe yarar durmuyor. Tam sermaye kontrolü merkezi ve planlı bir ekonomi olmadan yani kapitalizm altında yapıldığında hızla sermaye kaçışlarına ve paniğe sebep olabilir. Ya emperyalist düzenden devrimci bir şekilde kopacaksınız ya da onun kuralları tabii olacaksınız. Bunun dışındaki alternatiflerin hepsi talidir.

Zaten bir ekonomik krizin içindeydik. Buna pandemi koşullarının eklenmesiyle derinleşen krize karşı para basarak mücadele etmeye çalışan sistem akıl dışıdır. Üstelik bu para tekrardan finansallaşıyor. ABD’de on milyonları bulan işsiz sayısı hızla artarken ABD ile birlikte Türkiye’de de borsaların yükselmesi bu akıl dışılığın (finansallaşmanın) bir sonucudur.

Kapitalizm içinde kâr oranlarının düşmesi eğilimi yerçekimi kadar gerçek bir yasadır. Kârları düşen burjuvazinin paradan para kazanarak finansal bir balon yaratması ve bu balon patladığında faturayı işçilere yığması… İşte gerçek suç budur! Sorun kapitalist üretim ilişkilerinin kendisidir. Ya bundan koparsınız ya da bu kumarı oynarsınız.

İşten çıkarmalar sahiden yasaklandı mı?

0

Bu yazının yazıldığı gün, Türkiye’de 117 kişi daha Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve vaka sayısı 100 bin kişiyi geçti. Tüm dünyada vaka sayısının 2,5 milyona ulaştığı söyleniyor. Salgının ne kadar ciddi ve ölümcül olduğu apaçık ortada.

İlk günden beri salgınla mücadele konusunda yapılacakların net olduğunu söyledik. Milyonlarca insan çalışmak zorundayken salgının yayılmasına karşı mücadeleyi bireysel seçimlere indirgeyen “Evde Kal” ve “Hayat Eve Sığar” gibi sözlerin gerçekte mümkün olmadığını vurguladık. İşçi ve emekçilerin gerçekten evde kalabilmesi için “Herkese ücretli izin verilsin, salgın süresince işten çıkarmalar yasaklansın” dedik.

Sadece biz değil, üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, salgına karşı yayınladıkları ortak bildiride işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında tüm işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması çağrısı yaptı.

Bir gece ansızın basına servis edilen bir haberle öğrendik ki Saray rejimi de zaten 31 Mart’tan bu yana bu konuyu görüşüyormuş! Hatta “iş dünyası örgütleri”nin görüşlerini almak üzere bir yasa teklifi de hazırlanmış. Görüşü alınan iş dünyası örgütlerinin işçi sendikaları konfederasyonları olduğunu zannetmiyoruz. Milyonlarca emekçi için hayat memat meselesi haline gelmiş bu konuyu biz de televizyonlardan “İşten çıkarmalar yasaklanıyor! Detaylar geliyor” haberiyle öğrendik.

Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Detaylar gelince işin rengi belli oldu: Covid-19 salgın hastalık neticesinde kamu yararının gerektirmesi nedeniyle üç ay süreyle işten çıkarma yapılamayacak ve fakat işveren isterse işçiyi ücretsiz izne çıkarabilecekti.

Salgından ilk kurtarılacaklar: sermaye ve şirketler

Salgının ilk gününden beri işverenler çeşitli vergi, prim ertelemeleri, teşvik ve ödenek paketleriyle işçilerin maaş yükünden büyük ölçüde azat edilmişlerdi. Ama gelin görün ki ücretsiz izin kanunen işçinin rızasına tabi olduğundan, işverenler salgın süresince işçileri ücretsiz izne çıkararak ücretinden tamamen kurtulamıyorlardı. Şimdi bu yasa ile bu da mümkün hale geldi. İşveren işçileri hesapsız kitapsız ücretsiz izne gönderebilecek ve hesapta devlet de ücretsiz izne çıkarılanlara günde 39 lira 24 kuruş ücret verecek. Bu rakam kısa çalışma ödeneği ile alınabilen minimum ücret olan 1752 TL’nin bile altında! İşverenlerle sarayın iktidarı birlik olmuş, kamu yararı adı altında işçi ve emekçilerin günlük 39 TL ile ev geçindirmesini bekliyor. Televizyonlar da kitlelere bu yalanı işten “çıkarmaların yasaklandığı” adı altında satıyor. Rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli görüyor. “Salgından ilk kurtarılacaklar sermaye ve şirketlerdir” diyor.

İşten çıkarmalar devam ediyor!

Buna rağmen işten çıkarmalar da durmuş değil. Yasağın ilk gününde Cengiz Holding’in Mardin’deki şantiyesinde çalışan yüzden fazla işçinin ücret ve tazminatları dahi ödenmeden işten çıkarıldığını gördük. İşçiler bir süredir günde 14 saat çalıştırıldıklarını ve şantiyede salgına karşı hiçbir önlem alınmadığı için iş bıraktıklarını belirtiyorlar. Anlaşılan o ki, televizyonlarda elini yıka, evde kal, önlem al söylemlerinin muhatabı işçiler değil. Kaldı ki İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının 13. maddesinde “Çalışmaktan Kaçınma Hakkı” konusunun koşulları tanımlanıyor. Yasanın bu maddesinde, ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan işçilerin gerekli tedbirler alınana kadar çalışma hakkından kaçınabilecekleri düzenlenmiş.

Biz işçiler ölümü gösterip sıtmaya razı eden bu yasa teklifini kabul etmiyoruz! İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır ve tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır! Ücretsiz izin işçiye açlıktan öl demektir!

Çağrımızdır!

Üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, bu yasa teklifinin geri çekilmesi ve işten çıkarılmaların yasaklanması için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır. Sendikalar göreve!

İşçi sağlığı ve güvenliği için işçi kontrolü!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) raporuna göre Nisan ayında 103’ü Covid-19 kaynaklı olmak üzere en az 220 işçi hayatını kaybetti. Mart ayında bu sayı 113, Şubat’ta 133, Ocak’ta ise 114’tü. Akıl alır gibi değil ama Nisan ayında, işlerin çoğunun durduğu bir ortamda, son 3 ayın yüzde 60’ından fazla işçi hayatını kaybetmiş. İstihdam kaybıyla birlikte düşünülürse neredeyse iki katı! Bu nasıl mümkün olabiliyor?

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z1_aylar.jpg

Denebilir ki Covid-19 ölümleri işbaşında işten kaynaklı ölüm sayılmaz. Olsa olsa meslek hastalığı olabilir. İnsanı ortalama bir ay gibi kısa bir süre içinde hızla öldürebilen bir virüs, hak verin, on yıllara yayılmış bir “meslek hastalığı” gibi değerlendirilmemeli. Üstelik Covid-19’un bulaş yolları bu kadar açıkken sosyal mesafeyi hiçe sayan, korumasız ya da yetersiz ekipmanla çalışmak ve yolculuk yapmak durumunda kalan işçilerin başına geleceği öngörmek zor olmasa gerekir. Sonuçlar da zaten bunu gösteriyor!

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z3_nedenler.jpg

Buna rağmen, Nisan ayı rakamlarından Covid-19 kaynaklı 103 ölümü işbaşında işten kaynaklı ölüm sayılarından çıkaralım. Geriye yine de 117 işçi ölümü kalıyor. Bu durumda dahi Nisan ayında Ocak ve Mart aylarından daha fazla işçi ölümü gerçekleştiği görülüyor. Nasıl oluyor da salgının ortalıkta olmadığı, işlerin “kendi rutininde” devam ettiği Ocak ayında dahi 113 işçi ölümü gerçekleşmişken Nisan ayında 117 işçi ölebiliyor?

Çünkü işçi sağlığı ve güvenliği için harcanacak her kuruş gereksiz masraf olarak görülüyor. Söz konusu işçi sağlığı ve güvenliği olduğunda, “ihmal” teşvik gören rutin bir sermaye davranışı haline geliyor. İşçi sağlığı ve güvenliğinde azami değil daima “asgari koşullar” geçerli oluyor. Gerekli tedbirlerin alınmasını sağlayacak, takip edecek, denetleyecek, yaptırım uygulayacak bir otorite olmadığı için işçinin sağlığı ve güvenliği sürekli ihmal edilebiliyor.

Sonuçta istihdamın bu kadar azaldığı, işlerin çoğunun kapandığı mevcut koşullarda dahi tarım/ormandan sağlığa, ticaret/bürodan metale, tekstilden madenciliğe, inşaattan taşımacılığa kadar hemen hemen her sektörde elektrik çarpmasından düşmeye, ezilmeden trafik kazasına, kalp krizinden Covid-19’a dek çeşitli nedenlerle işçiler, maalesef, ölmeye devam ediyor.

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z2_iskollari.jpg

İşçilerin bu şekilde, kitlesel bir biçimde ölmemesi için tedbirlerin etkin bir şekilde alınması, uygulanması ve denetlenmesi şart. Bunu gerçekten sağlamanın yolu ise işçi sağlığı ve güvenliğinde doğrudan doğruya işçi kontrolünü sağlamak. Tedbir almak sermayeye, denetim yapmak iş müfettişlerine kaldığında ne olduğu ortada…    

Soma 6. yılında kanamaya devam ediyor!

0

Gerçekten de kişinin âyinesi iş, lafa bakmamak gerekiyor. En azından lafın değeri işle, icraatla ölçülmeli. Bu açıdan Soma maden faciası çok ama çok fazla şey anlatmaya devam ediyor. En az 301 maden işçisinin hayatını kaybetmesinin üzerinden altı yıl geçti (13 Mayıs 2014). Ne yaralar kapandı, ne de dersler alındı.

Kelimenin gerçek manasında Soma’nın üstü örtüldü. Gerçek suçluları es geçen göstermelik kimi cezalar dahi tamamına ermedi, murdar oldu. Geriye, canı henüz kurtarılmış madencinin kirletmemek için ambulansa binmeye çekinmesi, iktidarı temsilen Yusuf Yerkel’in madenci Erdal Kocabıyık’a tekmesi, acılar içindeki madenci eşlerine, yakınlarına şov yapmayın denmesi ve acılar ve acılar kaldı. O yüzden Soma kanamaya devam ediyor.

O meşum günden bu yana, geride kalan altı yılda, en az 11 bin 607 işçi daha işbaşında hayatını kaybetti. Düşerek, ezilerek, çarpılarak, boğularak, yanarak, zehirlenerek ölen 11 bin 607 işçi. Bu her gün en az beş işçinin işbaşında hayatını kaybettiği ve son altı yılda en 38 Soma daha yaşandığı anlamına geliyor.

Önlemler alınmadığı, masraftan kaçınıldığı, denetimler yapılmadığı, caydırıcı ve gerçekten cezalandırıcı yaptırımlar olmadığı için Soma oldu ve benzerleri olmaya devam ediyor. İşçi ölümlerinin bir savaş bilançosu halinde devam etmesinin tek açıklaması kâr ve rekabet düzeni. Yasa koyucu ve uygulayıcı da buna uyduğunda düzen olduğu gibi sürebiliyor.

Şimdi salgın koşullarında bir kez daha işçi ve emekçilerin sağlığının ve hayatının nasıl bu derece ucuz ve feda edilebilir sayılabildiğini görüyoruz. Sermaye düzeninde işçi sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman yangında ilk kurtarılacaklar listesinde yer almıyor. O yüzden dünyada yılda bir milyon, her gün 3 bin, her dakikada iki işçi çalışırken hayatını kaybetmeye devam edebiliyor. Üstelik alınabilecek sadece çok basit ve ucuz bazı önlemlerle dahi kaza ve ölümlerin çoğu engellenebilecekken!

Başta Soma’da hayatını yitiren madencilerimiz olmak üzere tüm emekçilerimizi, sınıf kardeşlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz. Bu düzen değişmeli, değişecek, değiştireceğiz…

Cop ve hamasetle bu kadar!

0

Salgın öncesinde de işçi ve emekçiler hayatlarını zorlukla sürdürmekteydi. Milyonlarca hane ancak sosyal yardımlarla ayakta durabilmekteydi. Gelirlerin azlığı, düzensizliği neredeyse 20 milyon insanı doğrudan devlet yardımına muhtaç kılmıştı. Milyonlarca işsizin dışında iyi kötü bir işi olan milyonlarca işçi-emekçi de ancak açlık sınırındaki ücretlere çalışmakta, yoksulluk içinde yaşamaktaydı. Bizzat Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) özellikle son yıllarda üst üste açıkladığı verilerle yoksulun daha da yoksullaştığını, zenginin daha da zenginleştiğini verilerle göstermekteydi. Zenginle yoksul arasındaki makas açılırken Türkiye 33 Avrupa ülkesi içinde gelir dağılımı en kötü ikinci ülke konumundaydı.

Şimdi salgınla birlikte yoksulun yoksulluğu, işsizin işsizliği katmerlenerek daha da artmakta ve dayanılmaz bir hale gelmekte. Küçük üreticinin, esnafın, çiftçinin sınırlı birikimleri “hazıra dağ dayanmaz” misali hızla erimekte, toplumda genel bir yoksullaşma egemen olmakta. Ülkenin kaymağını yiyen en zenginler ise daha da zenginleşmekte.

Kelimenin tam anlamıyla salgın sürecinde herkes can derdinde bir umut, bir çözüm, küçük de olsa tutunacak bir dal aramaktayken değişmeyen tek şey ise iktidarın bencilliği ve doymak bilmezliği. İktidar salgından önce ne ise salgın sırasında da aynı ceberutluk ve tarafgirlikle yoluna devam etmekte. Bütün emareler salgın sonrası yaşanabilecek ekonomik-sosyal zorlukların salgın sürecinden de uzun ve yıkıcı olabileceğini gösteriyor. Ne var ki iktidarın umurunda değil. Varsa yoksa kendi çıkarı ve ikbali!

Oysa şapka uçtu, kel göründü. Yirmi yıldır kendisi dışındaki herkesi “iki koyun güdemez” diyerek iş bilmezlikle küçümseyen iktidarın şimdi iki maskeyi dağıtamadığını; sağa sola çatmadan, milleti suçlamadan doğru düzgün bir işi beceremediğini, kendi yapamadığı için yapmaya çalışanları da engellediğini cümle âlem gördü, görüyor. Cop ve hamasetle bu kadar…

Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Kriz ve Pandemi: İspanya Devleti ve Katalunya Deneyimi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’den Rosario Mendieta ile 26 Nisan’da gerçekleştirdiğimiz “Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Kriz ve Pandemi” başlıklı söyleşimiz*   

Merhaba Rosario! Öncelikle bize İspanya Devleti ve Katalonya’da salgının genel durumuna ilişkin biraz bilgi verir misin? Türkiye medyasında oradaki durumun düzelmeye başladığı yönünde genel bir kanı var, ama durum gerçekten böyle mi? İnsanların ekonomik ve sosyal koşulları nasıl? Koronavirüsün toplum üzerindeki gerçek etkisi nedir?

Türkiye’de oluşturulan algının aksine genel durumun burada oldukça ciddi olduğunu söylemeliyim. Sadece sağlık açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal açıdan da durum oldukça kötü. Resmi bulaş ve ölüm oranları oldukça yüksek (27 Nisan itibariyle ülkede toplam 23,190 ölüm gerçekleşti) ancak sağlık uzmanları gerçek vaka sayısının açıklanan vakaların iki katından fazla olma ihtimalinden bahsediyorlar. Cenaze evleri tarafından sağlanan veriler de bu görüşleri destekler yönde. Buna karşılık, kaynak yetersizliğini, özellikle de kişisel koruyucu ekipman eksikliğini kınayan sağlık çalışanlarına sessiz kalmaları yönünde bir tehdit ve baskı politikası uygulanıyor. Sonuç olarak, bugüne kadar yapılan az sayıda testi dikkate alırsak pandeminin gerçek büyüklüğünü bilmemiz imkânsız. İspanya’da 1 milyon kişi başına yapılan test sayısı 642 ve ölüm oranı %5,1 iken, bu sayılar Norveç’te 6000 ve %0,4 veya Güney Kore’de 6,000 ve %1,1 olarak karşımıza çıkıyor. Yani, son birkaç gün içinde daha fazla test yapılmaya başlansa ve grafiksel eğriler inişe geçmiş gibi gözükse de durum hâlâ ciddiyetini koruyor.

İnsanların gündelik koşulları değişkenlik gösterse de hiç kimsenin bu günleri sorunsuz atlattığını söyleyemeyiz. Bir yandan, sağlık, gıda, temizlik gibi zorunlu sektörlerde çalışan işçilerin iş yükü aşırı arttı, ancak bu çalışanlara ne yeterli kaynak ne de yeterli kişisel koruyucu ekipman sağlanıyor. Örneğin, resmi rakamlara göre, ülkede enfekte olanların %20’sinden fazlasını sağlık personeli oluşturuyor, ülke bazlı enfekte olan sağlık çalışanı oranları sıralamasında İspanya başı çekiyor. Diğer yandan, İspanyol hükümetinin zorunlu olmayan sektörlerde çalıştıkları halde işe dönmeye zorlayarak sağlıklarını doğrudan riske attığı yaklaşık 3,5 milyon işçi var. Zorunlu olmayan sektörlerde ekonomik üretim sadece birkaç gün boyunca durdu ve hükümet, işe geri dönüş sürecinde işçilerin sağlığını garanti altına almak için hiçbir sağlık koşulunu karşılamadı ve hiçbir önlem almadı. Üstelik işçiler çalışmadıkları o birkaç günün ücretini de sanki tatil yapmışlar gibi bir yıla yayarak işverenlerine geri ödemek zorunda bırakıldılar. Bu oldukça utanç verici ve işverenleri koruyan bir uygulama. Aynı zamanda, ERTE (geçici istihdam düzenlemeleri) kapsamında çalışan ve geçici sözleşmeleri askıya alınan ve ileriki dönemde işten çıkarılıp çıkarılmayacakları belirsizliğini koruyan 4,1 milyondan fazla işçiye, bugün ücretlerinin sadece %70’i ödeniyor; bu ödemeyi de patronların cebinden çıkmak yerine kamu fonlarıyla karşılanıyor. Buna ek olarak, sözleşmeleri sonlandıran ve işsizlik fonu kapsamına alınmayan sayısız işçi var. Koronavirüs zaten hâlihazırda uygulanan kesintilerin, özelleştirmelerin, kamu hizmetlerinde yaşanan kayıpların (ki bunlar Katalonya’da oldukça sert uygulandı) ve İş Kanunu’nda yapılan işçi karşıtı reformların yol açtığı korkunç bir iş güvensizliğinin üzerine gelmiş oldu. PSOE-Unidas Podemos hükümetinin aldığı önlemler ise tamamen patronların hizmetinde.

Son olarak, aşırı kırılgan koşullara sahip göçmenlerin durumunu vurgulamakta fayda var. Hükümet geçtiğimiz günlerde, yaklaşık 2 ay süren ekin toplama mevsimi süresince tarım sektöründe istihdam edilebilmeleri için 18-21 yaş arasındaki genç göçmenlere çalışma izni veren bir kararname yayınladı. Bu oldukça “göstermelik” bir destek çünkü bu dönem sonrasında göçmenler tekrar kendi kaderlerine terk edilerek kağıtsız bırakılacaklar. Tamamen çıkarcılık üzerine kurulu bu destek, insanların maruz kaldığı hak eksikliğinin nasıl kötüye kullanıldığını ortaya koyuyor.

Bu genel tabloya karşı acilen mücadele etmemiz, işçilerin bir kez daha krizin faturasını ödemelerine izin vermememiz gerekiyor. Yapmamız gerekense herkes için kamusal ve evrensel sağlık hizmetini, ücretlerde bir azalma olmadan çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesini, bankaların, elektrik ve su gibi stratejik sektörlerin kamulaştırılmasını, toplu konutların sayıca arttırılmasını ve olağanüstü hâl sırasında kesilen yüzbinlerce para cezasının iptal edilmesini savunan, aynı zamanda işten çıkarmaların, baskıların, ve demokratik özgürlükleri kısıtlayan kararnamelerin karşısında duran bir acil eylem planı hazırlayarak bu plan çerçevesinde acil bir mücadele örgütlemek. Salgınla mücadele için kaynak var! Olmayansa işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için büyük şirketleri vergilendirecek ve kamu borcunu ödemeyi durduracak bir hükümet. Bunlar yapılmadığı sürece içinde bulunduğumuz koşullar gittikçe daha sürdürülemez olacak.

Salgın dünya çapında kadınlar da dahil olmak üzere kimi sektörleri oldukça orantısız olarak etkiledi. Salgın koşulları altında İspanya ve Katalonya’daki kadınların durumu nedir?

Pandeminin özellikle kadınlar için oldukça sert sonuçları oldu. Öncelikle sağlık, gıda veya sosyal hizmetler gibi pandemi ile mücadelede ön saflarda olan sektörlerde emeğin büyük oranda “kadınlaştırılmış” olduğunu söylemeliyiz. Ulusal Epidemiyolojik Gözetim Ağı’nın bir raporuna göre, İspanya Devleti’nde “gündüz bakım merkezlerinde ve huzurevlerinde yaşlı bakım ve geriatri asistanı olarak çalışanlar da dahil olmak üzere toplam hemşirelerin %86’sı kadındır. Eczane personelinin %71’ini, temizlik personelinin %93’ünü, market kasiyerlerinin %84’ünü ve ev işçilerinin %88’ini de kadınlar oluşturmaktadır. Bu duruma en iyi örnek toplam iş gücünün yaklaşık %70’inin kadın olduğu Barcelona Klinik Hastanesi’dir (Hospital Clínic de Barcelona). Ayrıca, sağlık sektöründe çalışan kadın emekçilerin aldığı maaşlar, kendileriyle aynı işi yapan erkek emekçilerin maaşlarına kıyasla yaklaşık %27 daha düşük ve bu oran giderek artma eğiliminde.

Aslında iki pandemi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz: COVID-19 ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet.

Ek olarak özellikle okulların kapanmasıyla daha da bozulan ev ve iş yaşamı dengesi var. Ekonomik ve konut krizinin daha da karmaşık hale getirdiği kadınların saldırganlarıyla ve şiddet failleriyle aynı mekânda kapalı kalma durumları da var. Ve de tabii ki kürtaj konusu: mevcut yasaya göre, gebeliğin gönüllü olarak sona erdirilmesi sürecini başlatabilmek için öncesinde bir doktorla yüz yüze görüşmek gerekiyor, ki bu ziyaret genellikle caydırıcı bir role sahip. Ancak buna ek olarak, mevcut koşullarda gebeliğini sonlandırmaya karar veren bir kadının, çökmüş olan ve zaten koronavirüs dışındaki diğer sorunlarla ilgilenmekte güçlük çeken bir sağlık merkezine giderek kendini tehlikeye atması gerekiyor. Sadece Katalonya ile sınırlı olmak üzere bu yüz yüze yapılan doktor ziyareti zorunluluğunu geçici olarak askıya almayı ve bir telefon konuşmasına çevirmeyi başardık. Bu değişikliğin kriz sonrası dönemde de uygulanmaya devam edilmesini ve bütün İspanya Devleti’ne yayılmasını talep ediyoruz.

Pandemi koşullarında kadınların kendilerine şiddet uygulayanlarla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalmalarına değindin. Bu süreçte kadınlara yönelik şiddetin küresel çapta oldukça arttığını biliyoruz. Bu konuyu biraz daha açabilir misin, İspanya Devleti ve Katalonya’da kadınlara yönelik şiddet konusunda güncel durum nedir?

Aslında iki pandemi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz: COVID-19 ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet. İçişleri Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre, karantina koşullarının başlangıcından bu yana 4000’den fazla kişi toplumsal cinsiyete dayalı şiddet suçuyla tutuklandı. Bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre %17,2 daha fazla. Eşitlik Bakanlığı’nın verilerine göre de Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Destek Hattı 016’ya nisan ayının ilk yarısında gelen aramalar, 2019 yılında aynı aralıkta yapılan aramalara kıyasla %47,3’lük bir artış gösterdi ve bu yüzde karantina koşulları devam ettikçe artmaya devam ediyor. Bu rakamları henüz olağanüstü hâlin ilan edilmediği mart ayının ilk yarısındaki rakamlarla karşılaştırdığımızda da karşımıza %48’lik bir artış çıkıyor. Katalonya’da ise Katalan Kadın Enstitüsü’nün verilere göre, 14 ve 24 Mart tarihleri ​​arasında çağrılar zaten %34 artmış durumdaydı. Diğer bir deyişle, karantina koşullarında kadına yönelik şiddet ciddi oranda arttı. Şunu da akılda tutmak gerekiyor tabii, pek çok kadın da karantina koşulları altında verilerin baz alındığı bu destek hattını arayamayabiliyor veya kendisinin ve çocuklarının ekonomik ve konutsal alternatifi bulunmadığından dolayı aramamayı tercih ediyor. Bu dönemde toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakaları kaynaklı yasal şikayetlerde azalma olduğuna dair raporlar da mevcut. Bu durumun yargıya olan güvensizlik ve kurumların toplumsal cinsiyet perspektifi eksikliğiyle ilgili olup olmadığını da kendimize sormamız gerekiyor. Ayrıca, destek hattına gelen birçok aramanın özellikle çocukların velayeti ve çocukların ziyaret edilebilmesi konularında yasal tavsiye almak için yapılan aramalar olduğu da biliniyor.

Kadınlar için güvenli karantina koşullarının sağlanması şarttır. Kadınlara yönelik sosyal hizmetlerin pandemi kapsamında zorunlu hizmetler olduğunu beyan etmek yeterli değildir. Bu hizmetlerin kapasitelerini ve dolayısıyla bütçelerini acilen arttırmak gereklidir. Örneğin, geçtiğimiz cuma günü Katalonya Hükümeti toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin azaltılmasına yönelik bir Gözlemevi kurulması için 2.900.000 avroluk bir bütçe ayrılması aleyhine oy kullandı. Ayrıca, barınma güvencesi ve ekonomik güvence sağlanmaksızın, özellikle işin içinde çocuklar da varsa, şiddet gören bir kadının bu durumdan çıkmasının çok zor olduğunu biliyoruz. Ve gerçek şu ki, şiddete maruz kalan ve bu güvencelere ihtiyaç duyan kadınların sadece ufak bir azınlığının bu güvencelere erişimi var. Şu an alınması gereken tüm önlemlerin bir an önce alınması ve pandemi süreci sonrasında da devamlılıklarının sağlanması gerekiyor.

Peki İspanya Devleti’ndeki kadınlar bu duruma nasıl cevap veriyor? Yükseltilen talepler neler? Karantina koşulları altında feminist hareket nasıl örgütleniyor?

Genel olarak, kadınlara yönelik sosyal hizmetlere ayrılan kaynak ve bütçelerin arttırılmasını talep ediyoruz. Bunu sadece bu hizmetlere ihtiyacı olan kız kardeşlerimiz için değil, aynı zamanda psikolojik destek de dahil olmak üzere bu hizmet alanlarında çalışan emekçiler için güvenceli ve iyi çalışma koşullarının sağlanması için de istiyoruz. Aynı zamanda hem pandemi sürecinde hem de sonrası için yeterli sayıda sığınma evi ve şiddet gören kadınlara tahsis edilecek konutlar istiyoruz. Bunun için de yapılması gereken gayrimenkul devlerinin ellerinde tuttuğu mevcut boş daireleri ve otelleri kullanmak, ki bunların içine şu an kullanılmayan turistik daireler de dahil.

Kadınların, şiddet faillerinden şikâyetçi olduklarında veya evden ayrıldıklarında hayatlarının ve temel yaşam koşullarının garanti altına alınacağı konusunda güvenceye sahip olmaları gerekiyor. Bu, kadınlara yönelik hizmetler için ayrılan bütçe konusuyla doğrudan bağlantılı, özellikle bu dönemde acil olarak şiddet mağdurları için ekonomik bir yardım veya karantina konut yardımı sağlanmalı. Tabii ki pandemi sonrasında özellikle kadınları etkileyen güvencesizliği sona erdirmek için kararlı ve ağırbaşlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmakta. Sosyal hayatı ve çalışma hayatını dengelemek için bakım emeğinin sosyalleştirilmesi gerekmekte. Karantina koşulları ile birlikte bakım emeği kamuoyunda çok daha görünür hale geldi. Bu emeğe hak ettiği değerin verilmesinin, bakım emeğinin hükümetler tarafından tanınmasının ve kamu idareleri tarafından üstlenilmesinin zamanı geldi. Bu bağlamda, çocuk bakmakla yükümlü oldukları için kısmen ya da tamamen istihdama katılamayan kadınların tam zamanlı çalışma ücretlerine eşit değerde maaş tahsil etme hakkına sahip olmalarını sağlayan bir sistem geliştirilmesini talep ediyoruz. İşçi sınıfıyla birlik içerisinde aynı zamanda işten çıkarmaların yasaklanması, maaşların tam ödenmesi, güvenceli iş gibi sloganları da yükseltiyoruz. Ayrıca, her zaman söylediğimiz gibi, eğer güvencesizliğin bir kadın ayağı varsa, mücadelenin de bir kadın ayağı olmalı! Şüphesiz kaliteli ve evrensel sağlık ve kamu hizmetlerinin geri kazanılması mücadelesinde kadınlar öncü bir rol üstleniyor.

Örgütlenme konusuna gelirsek de feminist hareket içerisinde birçok feminist öz-örgütlenme girişimi, mahalleler üzerinden örgütlenen destek ağları gibi oluşumlar, çoğu zaman mücadele edilmesi gereken şiddeti yeniden üreten devlet kurumlarına güvenmeyen kadınlar için büyük önem taşıyor. Bu oluşumlar şiddet görme durumunda destek sunmadan yasal süreçleri kolaylaştırmaya kadar pek çok çalışma yürütüyorlar.

Karantina koşulları altında feminist örgütlenmeden bahsedecek olursak da bu koşullarda farklı örgütlülük biçimlerinin karşılaştığı zorlukların aynısını biz de yaşıyoruz. Bundan kastım toplantılar değil. Toplantıları şu günlerde elektronik olarak gerçekleştiriyoruz, örneğin benim de parçası olduğum Barselona Yeşil Dalga’nın (Marea Verde Barcelona) toplantıları bu şekilde devam ediyor. Zorluklar derken kastettiğim sokaklarda yürüttüğümüz seferberlikler. Bu günlerde seferberliğimiz sosyal ağlarda yaptığımız kampanyalarla sınırlı. Şöyle ki olağanüstü hâl koşulları altında toplanma veya gösteri yapma hakkı resmi olarak kesintiye uğramış değil. Bu yasal hakkın devamlılığı, yakın zamanda Enternasyonalist Mücadele olarak Katalonya Hükümeti’nin İçişleri Bakanlığı’na karşı yaptığımız şikâyet üzerine Savcılık tarafından onaylandı. Ama gerçek şu ki, baskı, askerileşme ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalarda gözle görülür bir artış söz konusu ve insanlar hem bu artıştan hem de pandemiden korkuyorlar. Feminist hareket kriminalize edilmek ve bununla başa çıkmak konusunda çok deneyimli, özellikle siz Türkiyeli yoldaşlarımız bu deneyimi çok yakından tanıyorsunuz. Evet balkonlardan ses çıkarmak gayet güzel, bunu sanırım siz de pek çok kez yaptınız, ama bu yeterli değil. Feminist hareket ve mücadele eden tüm diğer hareketler olarak sokaklarda olma hakkımızı savunmamız gerektiğini düşünüyorum ben, tabii gerekli sağlık önlemlerine uymak kaydıyla. Sağlık açısından güvenliğimizi sağlayarak bir şekilde harekete geçmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Mesela Polonya’daki kadınlar, süpermarket kuyruklarını doldurarak veya arabalardan dövizler tutarak kürtaj hakkının daha da kısıtlanmaya çalışılması girişimine karşı bir sokak eylemi yaptılar. Dünyanın diğer bölgelerinde de insanların sokağa çıkarak seferber olduklarını gördük. Sokaklar bizim yegâne mücadele ve hakkımızı arama alanımız ve önümüzdeki dönemde sokaklara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız. Ekonomik krizlerin özellikle kadınları hem ekonomik hem de cinsiyet ve kürtaj dahil olmak üzere üreme hakları açısından nasıl etkilediğini daha önce deneyimledik. Bunun tekrar olmasına izin veremeyiz.

Kaynaklar (İspanyolca ve Katalanca):

https://www.elmundo.es/espana/2020/04/18/5e81d40cfc6c833d738b45f0.html

https://elpais.com/sociedad/2020-04-01/el-016-recibe-521-llamadas-mas-por-violencia-machista-durante-el-estado-de-alarma.html

https://www.elmundo.es/espana/2020/04/18/5e81d40cfc6c833d738b45f0.html

https://www.compromisoempresarial.com/coronavirus/2020/04/farmacias-ayudan-violencia-genero-mascarilla19/

https://www.consalud.es/profesionales/ser-mujer-en-la-sanidad-una-mayoria-sentenciada-a-un-segundo-plano_61196_102.html

https://www.ara.cat/societat/vaga-feminista-Sanitat_0_1974402675.html

https://www.isciii.es/QueHacemos/Servicios/VigilanciaSaludPublicaRENAVE/EnfermedadesTransmisibles/Documents/INFORMES/Informes%20COVID-19/Informe%20n%C2%BA%2015.%20Situaci%C3%B3n%20de%20COVID-19%20en%20Espa%C3%B1a%20a%2025%20marzo%20de%202020.pdf

*Söyleşi, Enternasyonal Mücadele tarafından İspanyolca ve Katalanca olarak da yayımlanmıştır. 

Mülteciler halk sağlığı ve sınıf mücadelesi dışında mıdır?

0

Türkiye-Yunanistan sınırında bekletilen mülteciler mart ayının sonunda Pazarkule’den çeşitli illere taşınmıştı. Bu işlemin ardından yayınlanan raporlarda mültecilerin karantina süresi boyunca kendilerine hiçbir bilgi verilmeksizin geri gönderme merkezlerinde bekletildikleri; bir kısmının şehirden şehre taşınıp bir kısmının sokak ortasında bırakıldığı; bazılarının seyahat kısıtlaması nedeniyle kayıtlı oldukları illere dönemediği, kısacası hiçbir planlama yapılmaksızın yine kendi kaderlerine terk edildikleri ortaya çıktı. Hem Yunanistan’daki mülteci kamplarında hem de Türkiye’deki geri gönderme merkezlerinde koronavirüs vakaları tespit ediliyor. Bu vakalara nasıl bir sağlık hizmeti sağlandığı, hastaların ne koşullarda kaldığı ise meçhul.

Şu anda mültecilerin hapsedildiği belirsizlik akıllara bazı sorular getiriyor. Koronavirüs salgınından korunabilmemiz için evimizde kendi OHAL’imizi ilan etmemizin salık verildiği günlerde mültecilerin hayatlarını sığdıracakları evlerinin olmadığı bilinmiyor muydu? Sokağa çıkma yasağının uygulandığı günlerde çoğu mültecinin barınma imkânı olmadığı bilinmiyor muydu? Pek çoğunun hijyen ve korunma için suya, sabuna, koruyucu ekipmana erişimi olmadığı bilinmiyor muydu? Biliniyordu. Bu insani kriz hakkında sorulacak daha çok soru var ve cevabı bildikleri halde mültecileri yok saymaya devam eden, bu krizin doğrudan sorumlusu olan hükümetlerin aksine, biz ne yapılması gerektiğini de biliyoruz. Mültecilerin sağlığının da halk sağlığı kapsamında olduğunu söylüyoruz.

Bunun ötesinde, mülteci sorununun sınıfsal bir mesele olduğunu da biliyoruz. Deri, Tekstil ve Kundura İşçileri Derneği’nin raporuna göre, mülteci işçiler tıpkı pandemi öncesinde olduğu gibi sigortasız ve kayıtdışı çalıştırılmaya devam ediyor. Ücretleri verilmeden fazla mesailere mecbur bırakılıyor, ayrımcılığa ve hak ihlallerine maruz kalıyorlar. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporuna göre ise mart ayında iş cinayetinde ölen en az 113 işçiden 6’sı göçmen/mülteciydi. Mülteciler, tıpkı diğer emekçiler gibi güvencesizliğe, işsizliğe, yoksulluğa mahkûm ediliyor. Ekonomik krizin faturası her zaman bizlerle beraber mültecilere de ödetilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla mültecilerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Taleplerimizi yineliyor; tüm göçmen ve mültecilere haklarının tanınması gerektiğini söylüyoruz. Çünkü sadece sağlık ve barınma değil; eğitim ve çalışma gibi temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması da mülteciler ve tüm işçi sınıfı adına hayati önem taşımayı sürdürmekte.

İşçiler hem virüse hem patronlara karşı savaşıyorlar

0

Pandemide yaklaşık iki ay geride kaldı. Daha önce hiç yaşanmamış olan bu süreç, hükümeti olağanüstü önlemler almaya zorlarken bir taraftan da bazı gerçekleri çarpıcı bir biçimde gün yüzüne çıkarıyor. Alınan tüm önlemlerden işçiler sürekli muaf tutulmakta, salgın ve buna bağlı ölümlere rağmen fabrikalar çalışmaya devam etmekte ve tüm yük işçi ve emekçilerin sırtına yıkılmaya çalışılmakta.

Salgını önleme kapsamında alınan sokağa çıkma yasağında, valilik izinleriyle işyerleri çalışmaya devam ediyor. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı, işverenlerin talebi üzerine telafi çalışması yapılabileceğini söylüyor. Bazı işyerleri de yasak günlerini ücretli izinlerden düşmüş durumda.

Sözde işten çıkarma yasak!

Bir başka önlem ise “işten çıkarmalar yasaklanıyor” adı altında duyurulan yeni yasa. Bu yeni yasa, işçileri sefalet ücretine mahkûm ederken patronlara yeni kolaylıklar getirmekte. Artık patron, işçinin izni olmaksızın onu ücretsiz izne çıkartabiliyor. Buna rağmen bu teklifin yasalaştığı gün 128 işçi işten çıkarıldı. Mardin’de bulunan Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır Fabrikası’nda çalışan işçiler, yeterli önlem alınmadığı, ödenmeyen ücretler ve çalışma saatlerinin azaltılması için yaptıkları eylemden dolayı işten çıkarılmış durumdalar. İşçiler fabrika önünde eylem yapmak istediğinde ise Cengiz Holding’in yardımına jandarma yetişiyor ve yolu kapatarak işçilere eylem izni vermiyor.

Rejimin patronlara yardımı sadece bu örnekte değil, Kocaeli Valiliği yayımladığı bir genelge ile 60 yaş üstü olanlar, kronik hastalar ve hamileler için getirilen idari izinli olma zorunluluğunu kaldırdı.

Yine Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı’nın kararıyla sendikal faaliyetler yasaklanmış durumda. Bunu fırsat bilen patronlar ise işçilere, bağlı bulundukları sendikadan çıkmaları için baskı uygulamaya koyuldu. Yasak nedeniyle toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin başlayamadığı Gebze’deki Omca Kalıp’ta yaşanan böyle bir baskıdan sonra işçiler, fabrika önünde eylem yaptılar ve fazla mesaiye kalmama kararı aldılar.

Yurtdışındaki şantiyelerde de yetersiz önlemler ve hak gaspları var. Limak Holding’in Kuveyt’te bulunan şantiyesinde işçiler, yeterli önlem alınmadığı için iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. DY Yapı’nın Arabistan’da bulunan şantiyesinde mahsur kalan işçiler ise eylemleri sonucu ülkeye dönebildi.

Hangi sınıf etkileniyor?

DİSK-Ar’ın pandemi sürecine dair açıkladığı Covid-19 raporundaki verileri ise durumun vahametini gözler önüne seriyor. Raporda, DİSK üyesi işçiler arasında virüse yakalananların oranının Türkiye ortalamasından 3 kat fazla olduğu belirtirdi. Raporu okurken Türkiye’de sendikalılık oranının %10’larda olduğunu göz önünde bulundurmak ve sendikasız işyerlerinde riskin çok daha fazla olduğunu unutmamak gerekiyor. 17 Nisan tarihli bilgilere göre, en az 378 işçi virüse yakalanmış, en az 12.000 işçi bu süreçten etkilenmiş durumda ve 11 işyeri işten kaçınma hakkını kullanmış bulunmakta.

Yetersiz önlemler altında çalışmaya devam eden işçiler arasında virüs hızla yayılıyor. Bayer Kimya, Tosyalı Çelik, Yücel Boru, Fil Filtre, Trelleborg, Kerevitaş virüs tespit edilen fabrikaların küçük bir kısmı. Ve virüs tespit edilen işyerlerinin neredeyse tümünde üretim devam etmekte. Hatta salgın başında üretime ara vermiş işyerleri mayıs başında tekrar çalışmaya başlama kararlarını bir bir açıklıyorlar.

Tüm yaşananlar gösteriyor ki hükümet ve patronlar kârdan başka bir şey düşünmüyor. Alınan tüm kararlar, krizin ve Covid-19 salgının faturasını bizlerin sırtına yıkmaya çalıştıklarını göstermekte.

Hepsini gördük!

0
italyan kapitalizmi mussolini maskesi takıyor

Sermaye için kutu kutu paketler açanların sıra işçi-emekçiye gelince “biz bize yeteriz” dediklerini gördük…

Biz kendimize yetmeye çalışırken, elimizdeki tek güvence olan işsizlik sigortası fonunu patronlara peşkeş çektiklerini gördük…

Turizm sektörünü canlandırmak için 9-10 günlük tatil ilan edenlerin, hayat memat durumunda bile işçilere ücretli izin vermemek için 40 takla attıklarını gördük!

Koronaya karşı mücadelede son derece şeffaf ve başarılı olmakla övünürlerken; konunun birincil muhatabı meslek örgütlerini, işçi örgütlerini bile sürece dahil etmediklerini gördük!

Özel jetlere, pırlantalara, kürklere vergi yokken, emekçilere yönelik türlü türlü vergiler getirdiklerini gördük!

“Evde kal” çağrısı ardında erkek şiddetini nasıl görmezden gelmeye çalıştıklarını gördük!

Gülistan Doku’yu, Rabia Naz’ı unutturmaya çalışanların, meclisi bir günde apar topar toplayabildiklerini, siyasi mahkûmları yok sayıp, kadına yönelik şiddet faillerine kapıyı açtıklarını gördük…

Türkiye’de yaşayan yüz binlerce genç Suriyeli gibi, çocuk yaşta, sigortasız, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışmak durumunda kalan Ali’yi göz kırpmadan öldürebildiklerini gördük…

Ve elbette bizi, ya sağlığın ya işin diyerek, koronavirüs sebebiyle ölmek ile açlıktan ölmek arasında bir seçime zorladıklarını gördük…

Bizler…

Bu salgın koşullarında işçi güvenliği ve sağlığına dönük yetersiz önlemler içinde çalışmaya mecbur bırakılanlar…

Fazla mesai, ev emeği, bakım emeği sarmalında evden çalışma dayatılanlar…

Karın tokluğuna bile denilemeyecek, asgari ücretin altında bir geçim ücretine razı bırakılanlar… Ya da zaten çoktan işsiz, aşsız kalanlar…

Biz… Yani işçiler, emekçiler, yıllardır evde, işte hayatı üretenler… Patronların kârlarına kâr katanlar…

Biz… Salgın boyunca kendi ve yakınlarımızın sağlığı için ücretsiz ulaşabileceğimiz vaat edilen biricik önlem olan maskemiz bile işverenine teslim edilenler!

Biz… Her zaman olduğu gibi bu salgında da ilk gözden çıkarılanlar…

Hani şu salgın önlemlerinde, evde kal çağrılarında, sokağa çıkma kısıtlarında hep “hariç” tutulanlar…

Biz, hepsini gördük!

Tüm dünyada, toplum sağlığı yerine, işçinin emekçinin ekmeği yerine, sermayelerinin bekasını düşündüler… Bunu apaçık gördük! Çünkü kapitalizm budur! Çünkü kapitalizm hep ve hatta yalnızca bunu düşünür!

1 Mayıs marşı nasıl başlıyordu hatırlıyor musunuz? “Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır”…  Yıllar önce yazılmış bu sözler maalesef hâlâ günümüzün özeti… Üstelik daha fazlası var… Açlık var, salgın var, yokluk var… İşte bu kapitalizmdir! Biz, işçiler ve emekçiler, kendimiz için, geleceğimiz için sahneye çıkmadığımız sürece de sürmeye, sömürmeye, öldürmeye devam edecek!.. Bu bir kehanet değil, tarihin ta kendisi!

Şimdi söyledikleri gibi salgın plato evresine girdiyse bile önümüzde ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlarla yüzleşeceğimiz zorlu bir yokuş var… Çünkü görüyor ve biliyoruz ki kapitalizm bu salgın sürecini sadece kendi çıkarlarına yönelik yönetti, faturasını ise bize çıkarıyor. Bu yokuşu ancak sınıf dayanışmasıyla, taleplerimiz etrafında büyüteceğimiz bir mücadeleyle aşabiliriz!

Uluslararası işbaşı kararına karşı işçi hareketi tetikte

0

ABD ve Avrupa hükümetleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün ısrarlı ikazlarına aldırış etmeksizin, nisan sonu ve mayıs başı gibi hayatı “normale” döndürme kararları açıkladılar. Buna göre işçiler ve emekçiler derhal işbaşı yapacak; sinema, tiyatro, kafe ve benzeri sosyalleşme alanları açılacak ve sermaye birikimine “yük” olabilecek sağlık ve hijyen önlemlerinin alınmasına son verilecek. Bu karar sadece ABD’de 73 milyon işçinin, herhangi bir yaşamsal güvenceye sahip olmaksızın, koronavirüse terk edileceği anlamına geliyor. İtalya ve İspanya gibi, pandeminin en şiddetli vurduğu ülkeler, yine on milyonlarca emekçiyi eskisinden de yoğun bir tempoda çalıştırmanın hazırlıkları içindeler. Fransa 11 Mayıs’ta “normale” döneceğini açıkladı. Başbakan Edouard Philippe Fransız ekonomisinin ilk çeyrekte %8 küçüldüğünü ve Fransız halkının Covid-19’la yaşamayı öğrenmek zorunda olduğunu kaydetti. Benzeri kararları Türkiye’de başkanlık rejimi de aldı: Sağlık Bakanının eylem ajandasına göre Ramazan’ın bitimiyle Türkiye “normale” dönecek ve milyonlarca işçi ile emekçi zorla işbaşı yapacak.

Rejimlerin almış oldukları bu karar hiçbir bilimsel bulguya veya nesnel durum tahliline dayanmıyor. Dünya Sağlık Örgütü işbaşı kararının pandemide yeni bir dalga yaratabileceği üzerinde inatla durdu. İspanya’da işbaşı yapıldığı gün vaka ve ölüm sayısı, ülkenin yaşadığı pik noktasına yaklaştı. Yalnızca bu örnek dahi, hükümetlerin aldığı kararın ardında yatan sebebin halk sağlığı ve güvenliği kaygısı olmadığını, ama kapitalist şirketlerin ve ulusal pazarın sermaye birikim trafiğinin yeniden sağlanması olduğunu kanıtlıyor.

Emek-gücünü uluslararası düzlemde yeni bir diktatoryal çalışma rejimi altında örgütlemeyi öngören ve emekçileri sopa kullanarak işbaşı yapmaya zorlayarak tehlikeli bir biçimde zorunlu çalışma kamplarının işleyiş mantığını anımsatan bu karar, uluslararası işçi sınıfı hareketinden belirli bir dirençle karşılaştı.

İlk grev dalgası, pandeminin yarattığı toplumsal felaketten servetini artırmak için faydalanan Jeff Bezos’un Amazon şirketinde patlak verdi. Amozon’un İtalya ve ABD şubelerinde, 16 Nisan günü itibariyle borsadaki değeri rekor kıran şirketin gerekli güvenlik önlemlerini almadığını söyleyen işçiler seferber oldu ve bir günlük bir grev organize ettiler.

Diğer bir direniş dalgası Orta ve Güney Amerika’da kendisini gösterdi. Bir Amerikan çokuluslu şirketi olan Honeywell’in Meksika şubesinde yüzlerce işçi bir protesto organize ederek fabrikanın zorunlu üretimi durdurmasını istedi. İşçiler üretime ara verildiği zaman dilimi içerisinde ücretlerini tam olarak almayı talep ediyorlar. Bugüne dek fabrikanın bulunduğu Ciudad Juárez’de, metal fabrikalarının bulunduğu sanayi bölgesinde 12 işçi koronavirüs dolayısıyla hayatını kaybetti. Yine Tijuana’da bulunan teknoloji firması Poly’de, iki işçinin virüs nedeniyle hayatını kaybetmesiyle bir işçi seferberliği baş gösterdi. 17 Nisan’da ise Brezilya’da gıda işçileri kitlesel bir şekilde greve çıktılar. Bu grev İspanya’da başlamış olan gıda işçilerinin greviyle bir dayanışmaydı ve daha sonra Arjantin’e de yayıldı. Dolayısıyla Amazon örneğinde olduğu üzere bir kere daha çeşitli ulusal işçi sınıfı bölükleri, kendi aralarında gerekli koordinasyonları oluşturarak, birlikte bir grev örgütlediler.

Verilere göre pandemi ABD’de mart başında patlak verdiğinden bugüne 100’ün üzerinde işçi eylemliliği ve grevi yaşandı. İşbaşı kararının alınmasından bu yana eylemler yoğunlaşmış durumda. Iowa’da yüzlerce işçi bir protesto biçimi olarak işe gitmeyi reddetti. California’da onlarca işçi onlara katıldı.

Söz konusu örnekler İspanya, İtalya, İran, Çin ve Bangladeş gibi çeşitli ülkelerde vuku bulmuş olan militan işçi sınıfı direnişleriyle de zenginleştirilebilir.

Bütün bu örneklerde, işçi sınıfının sendikalarla kurduğu ilişkiyle ilgili olarak iki eğilim öne çıkıyor:

1) Özellikle İngiltere, ABD ve Almanya’da sendikalar, hükümetlerin işbaşı kararlarına işçi sınıfı içinden muhalefetin yükselmemesi için bir sosyal diyalog aracı olarak kullanılmak istendi ve sendika bürokrasileri de bu yönde istekli adımlar attı; dolayısıyla sendikal bürokrasiler rejimlerin yanında saf tutmuş oldu ancak.

2) Bu tip işbirlikçi bir politik yönelim izlemeye çalışan sendikaların yerel komitelerinde birtakım işçi gruplaşmaları merkezî hatta muhalefet ederek, sendikaların sınıfı korumaya dönük bir ulusal eylem planı açıklamasını talep etti (özellikle metal ve otomotiv işçileri).

Bu durum bir kere daha sendikaların bürokratik yönetimlerden temizlenmesi ve işçi demokrasisi temelinde sınıfın çıkarlarını savunacak şekilde yeniden örgütlenmesi biçimindeki uluslararası ihtiyaca vurgu yaptı. Dolayısıyla işçi sınıfını bekleyen mücadeleler arasında yalnızca hükümetlerle verilecek olan mücadele yok, aynı zamanda sendikalarının kapitalizm taraftarı bürokratlarıyla verilecek mücadele de var.

Uluslararası işçi sınıfı hareketi, fiziksel mesafelenme önlemlerinin pandeminin daha fazla büyümemesi için neden gerekli olduğunun bilincinde. Rejimler ise pandeminin nüfusların önemli bir çoğunluğuna yayılmasıyla kârların korunması arasında tercih yapmak durumunda kaldığında, kapitalistlerin ticari çıkarlarının muhafaza edilmesini tercih ediyor. Fransa’da Rouen Üniversitesi Hastane Merkezi’nin yayımladığı bir araştırma, fiziksel mesafelenme önlemlerinin 19 Nisan’a dek Fransa’da 61.739 insanın hayatını kurtardığını, fiziksel mesafelenme olmaksızın 19 Nisan’a dek pandeminin nüfusun %23’üne dek yayılmış olacağını ortaya koydu.

Genel olarak toplumların sağlıklarının korunması görevinin işçi sınıfının politik sorumluluklarının kapsamına girmiş olması bir tesadüf değil. Kapitalizm bu pandemiyle birlikte yalnızca yozlaşmış doğasını tekrar ifşa etmekle kalmadı, aynı zamanda kendisini varoluşsal bir tehditle baş başa bırakmayacak olan birtakım ikincil kârlardan bile vazgeçmek yerine milyonlarca insanın hayatını riske atmayı tercih ettiğini kanıtladı.

“Sürü gözetimi”ne hayır!

0

Bir teranedir tutturuldu: Salgından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak(mış). Tabii bu, kimin söylediğine bağlı. Böyle diyen niyetini belli ediyordur. Hükümet ve patronlar bunu deyince, işçiler ve emekçiler olarak saçlarımız diken diken oluyor. Çünkü bizlere pek de “güzel” bir gelecekten söz etmemiş oluyorlar.

İşsizlik, enflasyon, ücretlerin yetersizliği, sendikasızlık veya sendikalaşma çabalarına saldırılar, güvencesiz çalışma… Zaten saldırı üzerine saldırı altındayız. Şimdiye kadar bir sınıf olarak kazanılmış haklardan geriye pek bir şey kalmadı; kalanlar da sürekli baskı ve tehdit altında. Bu yüzden devletin başındaki de “artık eskisi gibi olmayacak” dediği zaman, salgın sonrasında yeni bir saldırı dalgasının haberini verdiğini anlıyoruz.

Emekçiler olarak elimizde kalan ekonomik ve sosyal haklara yeni saldırılar beklememiz hiç de yersiz değil. Zaten koronavirüs salgınından önce dünya ve Türkiye ekonomisi baş aşağı gidiyordu. Ücretlerin ve sosyal hakların bütün yetersizliğine rağmen, bizzat kapitalizmin bünyesinden kaynaklanan nedenlerden ötürü patronların kâr oranlarında düşüş eğilimleri vardı. Salgın bu krizi iyice tetikledi. Sermayedarlar ve hükümet bu krizin faturasını emekçilere ödetmeye hazırlanıyorlar. Hani, “pandemiyi fırsata çevireceğiz” diyorlar ya, işte o. Bunu bilelim. Daha fazla işsizlik ve yoksulluk girdabıyla karşı karşıyayız.

Ama sadece o da değil. Bizleri beklemekte olan saldırının bir başka veçhesi daha var. Hepimiz devletin doğrudan takibi altında olacağız. Neredeyiz, kiminle birlikteyiz, “büyük biraderin” gözü hep üzerimizde olacak. Buna hazırlanıyorlar.

Şu anda “büyük gözetim” virüs nedeniyle başlatılıyor. Virüsün yayılmasını önlemek için karantina ve hastalık takibi amacıyla uygulanacağını söylüyorlar. Takip, cep telefonlarına indirilecek bir uygulama aracılığıyla yapılacak, çeşitli ülkelerde uygulanmaya başladı bile. Bu yöntemin kişinin kendi iradesiyle uygulamayı cep telefonuna indirmesi halinde geçerli olacağı söyleniyor, ama hastalanmaktan korkan pek çok kişi de şimdiden bunu kabul etmiş durumda.

Çin, Güney Kore, Singapur, İsrail gibi demokrasileri çok, hem de çok şaibeli bazı ülkelerde bu yöntemin uygulaması başlatıldı. Fransa’da insanların her an merkezden izlenebilmesinin kişi mahremiyetine aykırı olup olmadığı tartışılıyor; hükümet çevreleri uygulamadan yana. Bu sisteme geçişin ön denemeleri olarak pek çok ülkede güvenlik makamları şimdiden telefon mesajlarıyla takip işlemlerini başlatmış durumdalar. Türkiye’de de telefonlarına bulundukları alandan uzaklaştıklarına dair SMS mesajları düşenler var. Üstelik, hükümet yetkilileri övünçle “yerli ve milli” izleme uygulamalarının hazırlanmakta olduğunu söylüyorlar.

Şimdi hastalık gerekçesiyle gündeme getirilmekte olan bu izleme yöntemi, zaman içinde “normalleştirilerek” kalıcı hale getirilebilecektir. Hasta ol veya olma, nerede olduğun, yakınında kimlerin bulunduğu sürekli bir takip ve gözetim altında olabilecektir.

Bir düşünün: Hangi sendikaya veya partiye girip çıkıyorsun; greve veya direnişe katılıyor musun; kimlerle nerelerde görüşüyorsun; nerelere seyahat ediyorsun; hangi lokallere, derneklere, kafelere girip çıkıyorsun; hangi toplantılara katılıyorsun; orada kimler var… Bunların hepsi takip edilebilecek, kayıt altına alınabilecek.

Demokrasisi askıya alınmış Tek Adam rejimi altında zaten zor nefes alan emekçiler katmerli baskı altına sokulacaklar. Bunun farkında olalım. Ve bu baskı yöntemine, “ben telefonuma bu uygulamayı indirmem” diyerek bireysel olarak karşı koyamayız. Gerekirse uygulamayı bir gecede bir “torba yasa” içinde zorunlu hale getirebilirler.

“Büyük birader gözetimi”ne emekçi sınıflar olarak, insani, demokratik ve politik haklarımızı korumak üzere toplu halde karşı durmaya hazırlanmalıyız.

Kadınların yükü koronavirüs ile birlikte daha da ağırlaştı

0

Koronavirüs salgını ekonomik ve sosyal hayatı kökten bir biçimde değiştirirken, kadınların eşitsiz ve güvencesiz yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı. Kadınların ağırlıklı olarak güvencesizliğin daha fazla görüldüğü sektörlerde çalıştığı gerçeğinden yola çıkarak, sabit gelirli bir işte çalışmayan veya gündelik işlerde çalışan kadınların bu süreçte ekonomik bir belirsizliğe mahkûm edildiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda, kadınların çok büyük oranda hizmet sektöründe çalıştıkları ve hizmet sektöründe pek çok işin uzaktan çalışmaya uygun olmadığı düşünüldüğünde, yaşanacak işten çıkarmaların ve ücretsiz izne zorlamaların kadınları daha fazla etkileyecek olması da muhtemel. Çalışmaya devam eden zorunlu olmayan sektörlerde ise (tekstil atölyeleri, fabrikalar) kadınlar sağlıksız koşullarda, koruyucu ekipman olmaksızın çalışmaya devam ediyor.

Salgın süresince tüm hanenin zorunlu olarak aynı evde kalmasının kadınlar için sonuçlarından birisi de ev içi görünmez emeğin çok daha artmış olması. İşe gitmeyip sürekli olarak evde kalıyor olmak evde daha fazla çamaşır, bulaşık yıkanması, daha fazla temizlik yapılması, daha fazla yemek hazırlanması, alışverişten gelen malzemelerin yıkanması gibi yeni ve çoğalan işlerle beraber; eğer evde bakıma muhtaç bir çocuk ya da hasta mevcutsa daha fazla bakım emeği sarf etmek anlamına geliyor. Aynı zamanda evdeki tüm bireylerin hayatının organize edilmesi de (çocukların alacağı uzaktan eğitimden evdeki bireylerin hasta olmaması için alınacak önlemlere ve pişirilecek sağlıklı yemeklere kadar) yine kadınların sorumluluğunda. Normal zamanda kadınların günde en az 4,5 saatlerini ev işlerine ayırdığı (ILO 2018 verilerine göre) düşünüldüğünde, salgın koşullarının kadınları tükenme noktasına getireceğini öngörmek çok da zor değil. Eğer buna ek olarak bir de uzaktan çalışılıyorsa, bu kadınlar için en iyimser tabloyla gece mesaisi anlamına gelir. Çünkü “doğal” sorumluluklarınızın yanı sıra, bir de işinizi kaybetmemek için ekstra çabalamak gereklidir.

Koronavirüs tedbirleri bağlamında iş çevresi, okul, kreş, yuva ve diğer sosyal çevre gibi toplumsal yapılar olmaması da kadınları tüm bu zorluklar karşısında daha da güçsüz kılıyor ve erkek şiddetine açık hale getiriyor. Ne var ki patronları kurtarma paketleri açıklayan iktidar, salgın koşullarında daha da ağırlaşan kadına yönelik şiddeti önlemek veya kadınların hayatını daha güvenceli hale getirmek adına hiçbir önlem alma niyetinde değil.

Tüm bu yıldırıcı koşullar karşısında yalnız olmadığımızı hatırlamak, ücretli-ücretsiz emek döngüsünün kaderimiz olmadığını haykırmak için 1 Mayıs en başta biz emekçi kadınların günü! İşini kaybeden tüm kadınlara asgari yaşam geliri ve sosyal destek sağlanmalıdır, kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi derhal uygulanmalıdır. Salgın koşullarında #evdekal demek yerine korunma ihtiyacı olan kadınlara güvenli ve nitelikli sığınaklar sağlanmalı, şiddet uygulayan erkekler derhal tutuklanmalıdır. Ücretsiz izin dayatmalarına hayır, zorunlu olmayan sektörlerde çalışan kadınlar için ücretli izin!

Aşı oyunları

0

İlk vakanın çıkmasından bu yana beş ay ve Türkiye’de görünmesinden bu yana yaklaşık iki ay geçti. Tabloid basında her gün çıkan “koronanın tedavisi bulundu” tuzak haberlerini bir yana koyacak olursak, şu ana kadar bu hastalıkla ilgili uygulanan kesin bir tedavi yöntemi bulunmuyor. Milyonlarca insanın etkilendiği ve hepimizin tehlike altında hissettiği bu dönemde, modern tıp ve iktidarlar neden bu kadar çaresiz?

Aşı çalışmaları arka plana atıldı

Hastalıklar ve salgınlar, insanlığın tarih boyunca mücadele ettiği ve yaygın aşılama ve ilaçlar bulunana kadar genellikle kaybettiği mücadelelerdi. Fakat, 1800’lerle beraber aşı çalışmalarının başlaması ve gelişen modern tıp ile artık bir mücadele planımız oldu. Bununla beraber 1900’lerdeki bilimsel, teknolojik ve tıp atılımlarıyla beraber biz bu savaşı kazandığımızı düşündük. Bu aslında ticarileşen sağlık sektörünün kucağına düşmekle sonuçlandı ve tedavilerde kârlılık ön plana alındı. Aşılar için de bu durum geçerli. Mesele, onların kâr getirip getirmemesine bağlı. O yüzden SARS ve MERS sürecinde başlayan çalışmalar salgınların erken sonlanması ve ticari beklentileri az olması nedeniyle sürdürülmedi. Eğer bu iki hastalık için çalışmalar yapılıp aşılar geliştirilmiş olsaydı, şu an aynı ailenin üyesi yeni tip koronavirüs için aşıyı bulma süremiz daha kısa olacaktı.

İktidarlar için pandemi hazırlıkları gereksizdi

2013’te Almanya’da yayınlanan bir raporda, korona ailesinden yeni bir virüsün dünya çapında salgın haline geleceği, üç yıl süreceği, 7,5 milyon kişinin ölümünden sorumlu olacağı ve özellikle 65 yaş üstü insanları etkileyeceği öngörülmüş. Hastalığın yaygın semptomları ise yüksek ateş, kuru öksürük ve nefes darlığı. Yedi yıl önce yayınlan bu raporun bizler için sürpriz olmaması lazım çünkü salgınlar insanlığın kaderi ve bunu öngörmek devletin vazifelerinden biri. Fakat bunları bilmelerine rağmen ne sağlık sektörünü hazır ne de acil önlem planlarını aktif hale getirdiler. Çünkü, bu tür hazırlıklar ilaç şirketleri ve onların koruyucu kapitalist devletler için kârlı değildi ve şu an bunun cezasını yine halka ödetiyorlar.

Aşı bulunsa bile ilk önce zenginler ulaşacak

Aşı üretebilen üç tane büyük şirket var: GlaxoSmithKline, Sanofi-Aventis ve Novartis. Ve bu üç şirketin yıllık üretim kapasitesi dünya nüfusu için yeterli değil. Yani, üretilen ilk aşılara zenginler veya parayı basan ülkeler ulaşacak. Bunların da hangileri olacağını tahmin etmek zor değil. Bu yüzden milyarlarca fakir insanın kaderi şimdiden çizilmiş aslında. Bunun yanında, bozulan sağlık sistemi diğer hastalıklarla mücadeleyi de zorlaştırıyor. Bunun en büyük zararını yine bu az gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar görecek.

Olanlar, bugünlerin popüler dizilerinden After Life’ta konu edilen akrep ve kurbağa hikâyesini hatırlatıyor. Akrep, kurbağadan kendisini nehrin karşısına geçirmesini ister, kurbağa da buna karşı çıkar çünkü kendisini sokmasından endişe eder. Akrep ise kurbağayı sokmayacağına, “Eğer seni sokarsam ikimiz de ölürüz” sözleriyle ikna etmeye çalışır ve bunu başarır. Nehrin ortasında tahmin edeceğimiz gibi akrep kurbağayı sokar. Kurbağa çaresizce neden yaptığını sorunca da akrebin cevabı, “Benim yapım bu” olur.

İşin özü, şu an aşı veya tedavi yöntemleri bulunsa da kapitalizmin yapısı bu! Bizim sağlımız, ekonomimiz, geleceğimiz onun umurunda değil. Akrebe güven olmayacağı gibi, kapitalizmle de bunun üstesinden gelemeyiz. Bizi akrebe ve yılana mahrum bırakanlara karşı, farklı bir dünya olduğunu da biliyoruz. Bu yazımı yazarken, 1 Mayıs’a birkaç gün vardı, evlerde yalıtılmış bir şekilde kutlamanın burukluğu olsa da dayanışmamız bize bugünleri aşacak gücü veriyor. Mücadele dolu ve birlikte bir yıl dileğiyle, YAŞASIN 1 MAYIS.

Lübnan’da açlık protestoları: Tecrit değil, yemek istiyoruz!

0

Bütün dünyada koronavirüs salgını koşullarında, sermayenin yarattığı ekonomik ve sosyal tahribatın faturası her kapitalist krizde olduğu gibi, yine emekçi halka çıkarılmak istenirken, bir taraftan dünyanın çeşitli yerlerinde işçi sınıfı sahip olduğu her türlü araçla düzene karşı mücadele etmeye devam ediyor. Nitekim Lübnan’da yaşananlar bunun önemli örneklerinden yalnızca biri. Yaklaşık bir haftadır Lübnanlı emekçiler, salgının da etkisiyle giderek kötüleşen yaşam koşullarını protesto ediyorlar. Başkent Beyrut ve ülkedeki seferberliklerin artık simgeleşmiş yerlerinden biri olan Trablusşam sokaklarında yüzlerce emekçi sokağa çıkma yasağına rağmen en doğal ihtiyaçlarını, yiyecek gereksinimlerini haykırmak için sokaktalar: “Açız, yiyecek ve yaşamak istiyoruz” sloganları, Lübnan sokaklarında yankılanıyor.

Ülke çok ağır bir ekonomik krizden geçiyor ve bu kriz salgından öncesine dayanıyor. Aylardır 1990 İç Savaşı’ndan beri en ağır ekonomik krizini geçirmekte olan Lübnan’da, dış borç miktarı 92 milyar dolar ve bu rakam, ülkenin GSYH’sinin tam %170’ine karşılık geliyor. Resesyon, yabancı para rezervlerinin erimesi, ulusal para biriminin değer kaybı ve yüksek enflasyon sürüyor. Öyle ki mart ayı başında Lübnan hükümeti temerrüde düştüğünü açıkladı. Öte yandan Lübnan emekçileri, ekonomik kriz koşullarında, halihazırda uzun süredir seferberlikler içinde mücadele ediyorlar. Geçtiğimiz ekim ayında IMF eliyle uygulanmak istenen kemer sıkma politikalarına karşı çok büyük seferberlikler yaşanmıştı. Lübnan işçi sınıfı yolsuzluk ve yoksulluk üreten yozlaşmış rejimin yıkılması için sokağa inmiş ve Hariri hükümetinin istifasını elde etmişti.

Lübnan halkı bu kez aç olduğu için sokağa çıkıyor. Ekonomik kriz ile salgın birleşince ortaya çıkan yıkımdan, ülkenin emekçileri arasında en çok en yoksul kesimler etkileniyor. Ücretlerin ödendiği pazartesi günü, binlerce insanın yasaklara rağmen süpermarketlere hücum etmesi, açlığın boyutunu gözler önüne seriyor. Gıda gibi temel ihtiyaç ürünlerinin fiyatlarının neredeyse yarı yarıya arttığı görülüyor. Başlangıçta ihtiyaç sahibi her aileye sadece 30 avroluk bir çek ve bir gıda paketi dağıtma sözü veren devlet yardımlarına elde edebilenlerin sayısı çok az ve bu yardımlar yeterli olmaktan çok uzak. Ekim seferberliklerinin kabusuyla yatıp kalkan rejimin, halk hareketinin önünü kesmek için, ülkede sokağa çıkma yasağı dahil olmak üzere çok katı izolasyon politikaları uygulaması da tepkileri artırıyor. “Tecrit değil, yemek istiyoruz” artık alışılmış sloganlardan biri. Fransa’da polis şiddetine karşı mücadele eden göçmenler, İtalya’da yetersiz salgın önlemleri nedeniyle grev yapan işçiler, Venezuela’da ve Lübnan’da açlıkla yüzleşen emekçilerin tamamı, krizlerin kaynağının salgın olmadığını, kapitalizmin ürünü olduğunu çok iyi biliyorlar. Tam da bu nedenle salgın koşullarında dahi mücadelelerini sürdürmekte kararlılar.

DİSK yöneticileri derhal serbest bırakılsın!

0

1 Mayıs sabahı Beşiktaş’ta bulunan DİSK Genel Merkez binasından Taksim’e kısıtlandırılmış bir sayı ile yürüyüp çelenk bırakmak isteyen DİSK yöneticileri, öncesinde valilikten izin almış olmalarına rağmen yürüyemeyecekleri gerekçesi ile şiddet uygulanarak gözaltına alındı. Emniyetin halk sağlığını hiçe sayan ve emekçileri yıldırmaya yönelik bu hareketi kabul edilemez. Aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu’nun da bulunduğu heyet derhal serbest bırakılmalıdır.

Son iki gün içerisinde gerçekleşen 1 Mayıs anma programlarını daracık alanlara sıkıştırıp sosyal mesafe bahane göstererek tacizde bulunan kolluk güçleri bugüne değin tek bir fabrikaya dahi gidip sosyal mesafe, maske, eldiven vb. kontrolü yapmadı. Gerekli tedbirlerin alınmadığı, gayrı insani koşullarda çalışmayı sürdüren işyerlerine denetim yapılmazken sektörü ne olursa olsun işçiyi çalıştırmak isteyen patronlar sokağa çıkma yasağı kapsamının dışında tutuldu. Hükümet kendisine yakın sendikaların Taksim’e çelenk bırakmasına müsaade ederken DiSK yöneticilerine gözaltı yaparak patronlara hizmette sınır tanımadıklarını bugün bir kez daha göstermiş oldu.

Diğer yandan, DİSK’in tarihinde ilk kez diğer işçi konfederasyonların yanı sıra sosyalist sol ve hatta KESK, TMMOB ve TTB’den de bağımsız bir 1 Mayıs kutlamasına girişmesi işçi sınıfının ihtiyaçlarına yanıt vermekten bir hayli uzaktır. Bugün krizin ve pandeminin yarattığı tüm olumsuzluklar karşısında işçi sınıfının en büyük ihtiyacı hak kayıpları ve işsizliğe karşı nasıl mücadele edeceğimizi ifade eden bir eylem programının açıklanmasıdır.

Patronlara hiçbir yaptırımın uygulanmadığı koşullarda DİSK başkanlarına yapılan saldırı işçi sınıfına yapılan saldırının bir tezahürüdür. Başkanlar derhal serbest bırakılmalıdır. Aynı şekilde işçi emekçiler olarak Taksim’de sembolik bir anmaya değil, saldırılara karşı mücadele eksenimizi anlatan gerçekçi bir eylem programına ihtiyacımız var. 1 Mayıs ancak böylesi bir eylem planının ilanı ile anlamına kavuşur; hükümetin ve patronların saldırılarına karşı bizleri daha güçlü bir hale getirir.

Dünya Emekçi Sarkılarıyla 1 Mayıs – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.05.2020

0

Dünya Emekçi Sarkılarıyla 1 Mayıs – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.05.2020 by Gazete Nisan

Kadınlar, katledilen sınıf kardeşlerini andı: “1 Mayıs’ta her yerdeyiz”

0

Dünyanın dört bir yanında hızla yayılmaya devam eden koronavirüs salgını karşısında hükümetin yetersiz ve patronların çıkarlarını önceleyen politikaları nedeniyle savunmasız kalan emekçiler, 1 Mayıs öncesinde tüm zorluklara rağmen dayanışmada. İstanbul Emek Meslek Örgütleri’nden KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’den kadınlar, 1 Mayıs 1977’de yaşamını yitiren işçi kadınları ve tüm sınıf kardeşlerini anmak için bugün Taksim’deydi. Kadınların, ellerinde kanlı mayıs günü katledilen kız kardeşlerinin isimlerinin yazılı olduğu dövizlerle gerçekleştirdiği anmada, salgının yayılmasını engellemek için temel önlem olarak sayılan fiziksel mesafe kuralına da uyuldu.

Anma sonrasında yapılan basın açıklamasında, hükümetin salgın bahanesiyle patronların çalışanları işten atmasını, ücretsiz izne çıkarmasını kolaylaştıran yasalar geçirdiğine dikkat çekildi. “Faşizmin üstünü örttüğü vahşi sermaye düzeninin yarattığı yıkım yüzünden salgın hastalıklarla iş cinayetlerinde hayatımızı kaybediyoruz. Yakalandığımız meslek hastalıkları yüzünden yaşamımızı yitiriyoruz” dendi. Güvencesiz ve esnek çalışma modellerinin benimsendiği sektörlerde yoğun olarak çalışan kadınların, pandemiye karşı savunmasız kaldığı uyarısını yapan kadınlar, 1 Mayıs için dayanışma çağrısı yaptı: “Güvencesiz ve esnek çalışmanın temel çalışma biçimi haline geldiği, emeğin yok sayıldığı bir ülkede emeğimize sahip çıkmak, ‘iş güvencesi istiyoruz’ demek için buradayız. Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir demek için 1 Mayıs’ta her yerdeyiz!”

Feminist örgütlerin çağrısıyla sosyal medya üzerinden örgütlenen kadınlar, sokağa çıkmanın yasak olduğu 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü için #Kadınlar1Mayısta etiketi altında bir kampanya amaçlıyor. “Ücretli-ücretsiz emeği görünür kılmayı, erkek şiddetine karşı ses çıkarmayı ve kadın dayanışmasını büyütmeyi” amaçlayan kampanya kapsamında kadınlara, sarı toz bezini camlardan, balkonlardan asmaları çağrısı yapılıyor.

Korona demokrasisi: Herkes hastalanabilsin, yalnız işçiler ölsün

0

İran Sağlık Bakanı Yardımcısı İraj Harirçi, 25 Şubat günü koronaya yakalandığı ilan edildikten sonra: “Bu demokratik bir virüs, zengin-fakir veya devlet adamı-sıradan vatandaş ayrımı yapmıyor,” demişti. İki ayı aşkın zaman geçti ve koronavirüsten ölen bir devlet başkanı-ultra zengin neredeyse hiç olmadı. Buna karşılık, Türkiye’deki Zonguldak örneği gibi dünyada da emekçilerin en yoğun ve sağlıksız koşullarda yaşadığı yerler koronavirüsün en çok öldürücü olduğu yerler oldu.

Hükümetlerin başındaki isimler ve ultra zenginler kendilerine günde birkaç test yaptırıp kesin izolasyon yöntemlerini uygulayarak salgını sağlık içerisinde atlatıyorlar. Virüsü ilk küçümseyen kişilerden biri olan İngiltere başbakanı Boris Johnson, emekçileri sevdiklerinin ölümüne hazır olmaya davet ediyordu. Ne zaman ki enfekte oldu, her türden sağlık hizmetine hızla erişerek çabucak iyileşti. Ancak dünya genelinde Boris Johnson kadar şanslı olmayan ve ezici çoğunluğu işçilerden oluşan en az iki yüz bin üzerinde insan koronavirüsten öldü.

İran’da da, İngiltere’de de Türkiye’de de burjuva sisteminin özlem duyduğu demokrasi işte bu: Teorik olarak herkes hastalanabilsin ama sadece işçiler ölsün!

Koronavirüs salgını daha meydana gelmeden önce önlenebilirdi. Birincisi, virüsün dünyada çeşitli hayvan türleri ve insan arasında gelişebileceği bilinen az sayıda riskli bölgenin içerisinde Wuhan da vardı. Bu tehlikeye karşı ne Çin kapitalizmi ne de Dünya Sağlık Örgütü bir tedbir alınmasını ciddi şekilde teklif edebilmişti. Çünkü böyle bir teklif beslenmenin bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmasına ve pek çok zararlı/kaynak sarfına sebep olan, üstelik de pahalı gıda tekelinin kapatılmasına kadar gidebilirdi. İkincisi, Covid-19’un atası olan çok sayıda virüs dünyada salgınlara sebep olmuş ve aşı çalışmaları başlamıştı. Ancak yeterince yaygın bir salgın olmadığı, yani aşı kârlı olmadığı için bu çalışmalar en az iki kez durdurulmuştu. Çalışmalar sürdürülseydi yeterli korumayı sağlayabilecek aşı çoktan elimizde olacaktı.

Sonuç olarak yalnızca Çin gibi baskıcı rejimler değil, demokratik olmakla övünen Avrupa’nın patron demokrasileri de göz göre göre patlayan salgının yol açtığı ölüm, hastalık ve toplumsal kayıpların suç ortaklarıdır.

Dünya üzerindeki tüm hükümetler (buna koronavirüs kelimesini kullanmanın ve maske takmanın yasak olduğu Türkmenistan dahil olmak üzere) koronaya karşı mücadelede son derecede şeffaf ve başarılı olmakla övünüyor. Buradan hareketle sayıların gerçekte ne olduğunu belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi söyleyebiliriz. Öte yandan ve her şeye rağmen Türkiye’de ve dünyanın çeşitli bölgelerinde de virüsün yayılma hızını yitirdiği doğrultusunda analizler dillendiriliyor.

Bu iyimser senaryoları ultra iyimser bir hale getirerek hemen yarın virüsün aniden bulaşıcı olmaktan vazgeçeceği bir güne uyanacağımızı düşünsek dahi biz işçi-emekçilerin üzerindeki tehditler maalesef ki buharlaşmış olmuyor.

Patronlar 2008 krizinin etkilerini henüz üzerlerinden atamadılar. Pandemi yalnızca bu balonu tamamen patlatmış oldu. Sadece işçiyi öldüren bir korona demokrasisi hayalini bir kez yaşayan patronlarsa koronanın değil, kendi sistemlerinin yarattığı krizin tüm yükünü emekçilere yıkmak isteyecekler.

Türkiye’de patronlar yeni saldırıları beklemeye tahammül edemiyor. Özel jetler, uçak yakıtı, yat/gemicik, pırlanta, kürk gibi ürünlere vergi yokken, hükümet emekçilere yönelik yeni vergileri uygulamaya koydu bile. Pek çok ürünün yanında korona tedavisinde de kullanılması elzem bir ateş düşürücü olan parasetamole vergi zammı geldi. Bunun dışında hükümet işçi-emekçilerin üretime her açıdan daha korumasız ve daha az hakla geri dönmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Hükümet işten çıkarmaların yasaklandığını iddia ederek, patrona işçiyi ücretsiz izne zorlama hakkını tanıdı, bizim işsizlik sigortası fonumuzu patronların kullanımına tamamen açtı.

Ancak nasıl ki evdeki hesap çarşıya uymuyorsa, rezidans ve saraylarda yapılan hesaplar da sınıf mücadelesine uymaz!

Bugün zorunlu sektörler dışındaki tüm faaliyetin durdurulup, herkese insanca düzeyde bir ücretli izin, tüm işsizlere işsizlik maaşı ve ücretsiz bir sağlık sistemi ile pandemiye karşı işçilerin de korunmasını istiyoruz.

Üretime geri dönerken dünkünden daha güvencesiz koşullarda işe başlamak istemiyoruz. Bunun için sendikaları işçilerin hak kaybı yaşamadan üretime geri dönebilmeleri için bir eylem planı yayınlamaya ve ayrım gözetmeksizin tüm işçileri bu plana çağırmaya davet ediyoruz. 1 Mayıs ve sonrasındaki sürecin böyle bir eylem programına hazırlık ve birleşik mücadele için değerlendirilmesi yolunda çabalıyoruz.

Patronların korona demokrasisi yerine işçi demokrasisi derken çok şey istemiyoruz. Hepimizin ürettiği birkaç patrona yetmezken, sadece birkaç patronun zenginliği dahi hepimizi koronadan korumaya ve sonrasında da doyurmaya yeter.

Görsel: Leonilo “Neil” Doloricon

Suriyeli genç mülteci polis kurşunuyla hayatını kaybetti

0

Ali El Hamdan isimli Suriyeli genç bir mülteci Adana’da polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Tekstil atölyesinde overlok işçiliği yapan Hemdan’ı vuran polis Emniyet müdürlüğü tarafından açığa alındı. Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi konuyla ilgili bir açıklama yayımladı. Açıklama şu şekilde:

19 yaşındaki Ali El Hemdan isimli Suriyeli genç bir mülteci bugün Adana’da polis tarafından vurularak yaşamını yitirdi. Haberlerde Ali’nin 6 yıldır yani 13 yaşından beri bir tekstil atölyesinde overlok işçisi olarak çalıştığı ve bugün de evine ekmek götürebilmek için sokağa çıktığı belirtiliyor.

Ali El Hemdan’ın ölümünün ardından bazı yayın organları, kaçtığı için polis tarafından vurulduğunu söyleyerek Hemdan’ın öldürülmesine mazeret üretmeye çalıştılar. Kendisine silahla saldırıya teşebbüs edilmediği sürece polisin silah kullanmaya yetkisi yoktur. Ali El Hemdan’ın öldürülmesi açıkça bir cinayettir. Üzeri örtülmeye çalışılmamalı ve sorumluları cezalandırılmalıdır.

Türkiye’de yaşayan göçmenlerin deneyimlerinde polis kontrolü demek aynı zamanda sınır dışı edilme riski, kötü muamele korkusu demektir.

Ali, Türkiye’de yaşayan yüzbinlerce genç Suriyeli gibi, çocuk yaşta, sigortasız, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışıyordu. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün açıklamalarına göre, Türkiye’de 10-18 yaş aralığındaki Suriyeli kişi sayısı 660 bin. Yapılan araştırmalar bu çocukların en az üçte birinin ailelerinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olduğunu belirtiyor.

Hükümet bir yandan 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı ilan ederken, çok sayıda insan koronavirüs sebebiyle ölmek ile açlıktan ölmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor. Göçmenler yasağa rağmen, hastalığa yakalanma, yakınlarının ve kendisinin hayatını riske atma pahasına sokağa çıkıp, işe gitmek zorunda kalıyor.

Bu salgın döneminde, toplumun sağlığını korumak için, hayati zorunluluğu olmayan tüm işyerleri tatil edilmeli ve Türkiye’de yaşayan herkese, yasal statüsünden bağımsız olarak, yaşamını sürdüreceği yaşamsal gelir sağlanmalıdır.

Ali El Hemdan cinayetine dair tüm detaylar açıkça halk ile paylaşılmalı ve sorumlularına gereken cezalar uygulanmalıdır. Ali El Hemdan cinayetinin üstünün örtülmemesi için sürecin takipçisi olacağız.

Türkiye’de yaşayan tüm halkların başı sağ olsun ve bu son olsun.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

birlikteyasaminisiyatifi@gmail.com

7244 sayılı kanun hakkında doğru bilinen yanlışlar

0

7244 sayılı Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun yürürlüğe girdi. Bu paketten işçiler ve emekçiler için destek değil, köstek çıktı. Ancak Saray medyası bu kanun ile işten atmaların yasaklandığını veya ertelendiğini müjdeliyor. Gerçekten böyle mi? Bakalım:

1- Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun gerçekten işten atmaları yasakladı mı?

Bu kanunun işten atmaları yasakladığı külliyen yalandır. Zira kanun metni, işten atmaların yasaklanmadığını açıkça söylüyor:

“GEÇİCİ MADDE 10- Bu Kanunun kapsamında olup olmadığına bakılmaksızın her türlü iş veya hizmet sözleşmesi, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle 25’inci maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler dışında işveren tarafından feshedilemez.”

Kanun diyor ki işverenler, işçilerin sözleşmesini 25. maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebeplerle feshedebilir.

Bu maddenin iş hayatındaki pratik yansıması şudur: İş Kanunu md. 25/II’ye göre işveren, derhal fesih hakkı kapsamında işçinin iş sözleşmesini kıdem ve ihbar tazminatı ödemeden feshedebilir. Üstelik bu durumda işçi işsizlik maaş alamaz.

Sonuç olarak 7244 sayılı kanun işten atmaları ertelememiş veya yasaklamamıştır; sadece sınırlamıştır.

2- 7244 sayılı kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’na eklenen geçici 10. maddeye aykırı davranan işverene uygulanabilecek bir yaptırım var mı?

7244 sayılı kanuna aykırı olarak iş sözleşmesini fesheden işveren veya işveren vekiline, sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilir. Bu miktar her işçi için 2.943,00 TL’dir. İsteyen her patron bu cezayı ödeyerek işçinin iş sözleşmesini feshedebilir.

Kısaca, cezasını ödedikten sonra işçileri kovmak serbest! Ayrıca Saray işverenler için sık sık vergi ve SSK prim borcu, idari para cezası affı getirdiği için, işbu idari para cezasının tahsil edilmemesi güçlü bir ihtimaldir.

Bu nedenle işten atmaların gerçekten ertelenebilmesi için etkin yaptırımların uygulanması gerekmektedir. Mevcut kanuni düzenleme ise etkin ve caydırıcı yaptırımlardan tamamen yoksundur.

3- Söz konusu kanun işverene, tek taraflı olarak işçiyi üç aylık ücretsiz izne ayırma hakkı tanımıştır. Bu hakkın hukuki sonuçları nelerdir?

7244 sayılı kanun yürürlüğe girmeden, yani 17 Nisan 2020 tarihinden önce işveren, işçiyi tek taraflı veya zorla ücretsiz izne ayıramazdı. Bu bağlamda zorla ücretsiz izne çıkartılan veya bu baskıya maruz bırakılan işçi, iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilirdi. Baskıya boyun eğmeyen işçi bakımından, kendisine zorla ücretsiz izin uygulanması işveren feshi olarak kabul edilmekteydi.

Ancak 7244 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 17 Nisan 2020 tarihinden itibaren işverenler, üç ay boyunca (üç aylık süre daha da uzatılabilir) işçilerini tek taraflı olarak ücretsiz izne ayırabilecek, buna karşın işçi ücretsiz izne çıkartıldığı için iş sözleşmesini haklı nedenle feshedemeyecektir.

Tüm ücretsiz izin uygulamaları derhal durdurulmalı ve ardından yasaklanmalıdır.

Çünkü ücretsiz izin boyunca iş sözleşmesi askıya alınır. Ücretsiz izin süresi, işçinin kıdem, ihbar ve yıllık izin hesaplamalarına dahil edilmez. Bu nedenle ücretsiz izne çıkartılan işçiler için ciddi hak kayıpları doğabilir.

Örneğin 1 Ağustos 2019 tarihinde işe girdiğinizi ve işverenin sizi 18 Nisan 2020 – 17 Temmuz 2020 tarihleri arasında ücretsiz izne ayırdığını düşünelim, işveren üç aylık süre bitiminde iş sözleşmenizi feshederse kıdem tazminatı ödemek zorunluluğu doğmayacaktır.

Ya da 1 Ocak 2020 tarihinde işe girdiğinizi ve yine işverenin 18 Nisan 2020 – 17 Temmuz 2020 tarihleri arasında sizi ücretsiz izne ayırdığını varsayalım, işveren üç aylık süre bitiminde iş sözleşmenizi feshettiğinde 6 aylık kıdem süreniz dolmadığı için işe iade davası açma hakkınız olmayacaktır. Kısacası açıkladığımız bu hak kayıplarının yaşanmaması için işçi sendikaları ve diğer işçi örgütleri başta olmak üzere, tüm çalışanların ciddi bir basınç oluşturması gerekmektedir.

4- İşvereni tarafından 18 Nisan 2020 tarihinde ücretsiz izne çıkartılan bir işçi ne kadar ücret desteği alacak?

Nakdi ücret desteği, damga vergisi dahil günde 39,24 TL’dir. Bu ücreti 30 gün üzerinden hesaplarsak damga vergisi dahil yaklaşık 1.177,00 TL’ye denk gelmektedir. Bu miktar sendikaların belirlediği açlık sınırı olan 2.219 TL’nin çok altındadır.

Rakamlar tüm çıplaklığı ile ortadayken, ücretsiz izne çıkartılan işçiler koronavirüsü yenseler bile, onları açlık ve yoksulluğa karşı amansız bir mücadele bekliyor. Ayrıca bu ücret desteği işçiler arasında ciddi bir adaletsizlik yaratmakta. Şöyle ki:

En düşük kısa çalışma ücreti 1.752 TL ve en yüksek kısa çalışma ödeneği ise 4.381 TL’dir. Bu durumda, işvereni kısa çalışma ödeneğine başvurmadığı için ayda 1.177 TL ile geçinmeye mahkûm edilen işçiler, kısa çalışma ödeneğinin da çok gerisinde bir miktara mahkum edilmektedirler.

Benzer bir durum işsizlik maaşı için de geçerlidir. 2020 yılında alınabilecek en düşük işsizlik maaşı 1.177 TL, en yüksek işsizlik maaşı ise 2.354 TL’dir.

Bir işyerinde aynı işi yapıp, aynı maaşı alan işçilerden birinin iş sözleşmesi 10 Nisan 2020 tarihinde işsizlik maaşını hak edebileceği bir şekilde sonlandırıldığında bu işçi 1.177 TL ile 2.354 TL arasında bir işsizlik maaşı alabilirken, 20 Nisan 2020 tarihinde ücretsiz izne çıkartılan bir işçi, damga vergisi dahil yaklaşık 1.177 TL alabilecek.

Bu gibi durumlar, ücretsiz izin uygulamasının emekçilere dönük ne denli ağır bir saldırı olduğunu ortaya koymakta. Tam da bu nedenle, başta sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerinin işçilerin hak kaybı yaşamadan ücretli izne çıkarılması için mücadele etmesi hayati bir önem arz etmekte.

5- Koronavirüs salgınına rağmen, sırf çarkların dönmeye devam etmesi için işçiler yeterli işçi sağlığı tedbirleri alınmadan çalışmaya zorlanırken, işten atmalar artarak devam ederken, işçiler en az üç ay 1.177 TL maaş ile yaşamaya mahkûm edilirken, 18 Ekim 2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamındaki grev hakkımızı kullanabilir miyiz?

7244 sayılı kanunun 2. maddesinin (ı) fıkrasına göre grevler en az üç ay ertelenmiştir. 7244 sayılı kanunun 2. maddesinin (ı) fıkrası şu şekildedir:

“18.10.2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamındaki yetki tespitlerinin verilmesi, toplu iş sözleşmelerinin yapılması, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü ile grev ve lokavta ilişkin süreler bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle uzatılmıştır. Cumhurbaşkanı, bu bentte yer alan üç aylık süreyi bitiminden itibaren üç aya kadar uzatmaya yetkilidir.”

6- Sağlığımız ile ekmek kavgası arasında kalmışken, grev yapmamız bile yasaklanmışken ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız?

Öncelikle kimsenin elinde her şeyi bir anda değiştirecek sihirli bir değnek olmadığını söylemek isteriz. Bizleri uzun ve çetin bir mücadele beklemektedir. Umutla ve inatla işyerlerinden, mahallerden başlayarak tuğla tuğla bir dayanışma örmeliyiz. İlk adım olarak mevcut direnişleri ve mücadeleleri birleştirmeli; tüm sendikalara, işçi örgütlerine ve emekten yana saf tutan herkese, acil bir eylem planı etrafında birleşik bir mücadelenin inşası için basınç yapmalıyız.

UNUTMAYALIM

ANCAK

BİRLEŞİRSEK KAZANIRIZ

COVİD-19 ile mücadele kapitalizmle mücadeledir: Krizler yaratan sisteme emekçiler son verecek!

0

1 Mayıs arefesinde İşçi Demokrasisi Partisi’nin de içerisinde yer aldığı sosyalist örgütler, emekçiler ve ezilenlerin acil talepleri etrafında bir bildiri yayımladı. Koronavirüse karşı mücadeleyle kapitalizme karşı mücadelenin ayrılmaz bir bütün olduğunun vurgulandığı bildiride, başta sendikalar olmak üzere tüm emek yanlısı örgütlere bir eylem programı etrafında birleşik mücadele çağrısı yapıldı.

İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’a, bu yıl COVİD-19 salgınıyla birlikte uluslararası arenada olağanüstü koşullarda gitmekteyiz. Salgının başlangıcından bu yana geçen süreç bizlere, hükümetlerin emekçi halkların sağlığını gözeten tedbirler almak yerine kapitalistlerin kârlarını korumak yolunda önlemlere başvurduğunu göstermekte. Aynı şekilde, salgın öncesi sürmekte olan kapitalist ekonominin dünya krizi COVİD-19 ile beraber daha da derinleşti. Bunun karşısında da hükümetler zaten düşük olan ücretleri daha da düşürerek, işçileri ücretsiz izne çıkartarak ya da toplu işten çıkarmaların önünü açarak krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmaktalar. Pandemiden en çok etkilenenler emekçiler ve ezilenler olurken, yine salgının sosyal ve ekonomik sonuçlarının en ağır bedeli dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerine yüklenmek isteniyor. 

Bu uluslararası sürecin bir kopyası da Türkiye’de yaşanmakta. AKP hükümeti şu ana kadar açıkladığı paketlerle patronlara “kalkan” vazifesi görürken, toplumun sömürülen ve ezilen kesimlerine daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik vadetmekte. Patronlara kredi, vergi ve prim destekleri açıklanıp kamu kaynakları kapitalistler için seferber ediliyor. Öte yandan “işten çıkarmalar yasaklanıyor” yalanıyla ücretsiz izne meşruluk kazandırılıp emekçiler 1170 TL sefalet ücretine mahkûm ediliyor. “Biz bize yeteriz” diyen yetkililer kamusal hizmetlere hiçbir kaynak ayırmazken, emekçilerin devlete bağış yapmasını temenni ediyor. Yine “evde kal” söyleminin ardına sığınılarak zorunlu olmayan sektörler dışında da üretim durdurulmayarak işçiler çalıştırılmaya zorlanıp yaşamları risk altına sokuluyor. Bunun yanında kadınlara yönelik ev içi şiddet yükseliyor, kadınların bakım ve ev içi emek yükleri artıyor.

Tüm bu süreç COVİD-19 pandemisiyle mücadelenin, kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliklere karşı mücadeleyle iç içe geçtiğini göstermektedir. Bu da salt pandemi süresince değil, işsizliğin ve yoksulluğun derinleşeceği tüm kesimler tarafından öngörülen salgın sonrasında da emekçi sınıfın patronlardan bağımsız, acil talepleriyle bir mücadele hattının yaratılmasını zorunlu kılmaktadır. 1 Mayıs dönemi bu taleplerin görünür kılınması için bir fırsat olmakla birlikte, bu talepleri mümkün kılmak adına önümüzdeki ayları kapsayacak bir acil eylem planının da bugünden oluşturulması hayati önemdedir. Bu doğrultuda, başta sendikalar olmak üzere tüm emek yanlısı örgütleri aşağıdaki talepler etrafında bir araya gelmeye çağırıyoruz.

  • Tam karantina koşullarının sağlanması için zorunlu olmayan sektörler dışında tüm üretim durdurulsun! Üretimin süreceği sektörlerin belirlenmesi ve bu sektörlerdeki iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin denetimi işçilerin de dahil olacağı bağımsız heyetler tarafından gerçekleştirilsin!
  • Çalışanlara ücretli izin! İşten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması derhal yasaklansın! 1170 TL sefalet ücreti değil izne çıkarılan her emekçiye en az asgari ücret düzeyinde bir gelir!
  • Kadına karşı şiddetin önlenmesi birincil sosyal koruma görevi haline getirilmeli! İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa derhal uygulansın! Karantina günlerinde acil bir ihtiyaç olan sığınakların sayısını, kapasitesini ve donanımını artırmak hem devletin hem de yerel yönetimlerin sorumluluğudur.
  • İşsizlikle mücadele için patronlardan artan oranlı servet vergisi alınsın! İşsizlere insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın! Başta sağlığa ve bakıma ilişkin hizmetler olmak üzere tüm temel kamu hizmetleri ücretsiz hale getirilsin! Tüm bunlara kaynak olması için büyük patronlardan servetlerine göre alınacak vergilerle ve köprü, otoyol gibi yap-işlet-devret modeli inşaatların kamulaştırılmasıyla bir fon oluşturulsun. Bu fonun kullanımı halkın denetimine tabi kılınsın!

Aşağıda imzası bulunan bizler, bu acil talepler etrafında, emekçilerin sermaye düzeninden bağımsız sınıf politikası doğrultusunda en geniş eylem birliğinin yaratılması gerektiğini düşünüyoruz. 

Krizin faturasını emekçiler değil kapitalistler ödesin!

Krizler yaratan sisteme emekçiler son verecek!

İmzacılar:

Başlangıç Kolektifi

Emekçi Hareket Partisi

İşçi Demokrasisi Partisi

İşçinin Kendi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Tiyatro emekçisi: “Haber bile verilmeden işten çıkartıldık”

0

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Devlet Tiyatroları bünyesinde çalışan yaklaşık 350 sanatçı ve teknik personel, ocak ayı ortasında keyfi bir şekilde yenilenmeyen sözleşmeleri nedeniyle Covid-19 sürecinde işsizliğe mahkûm edildi. Güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle işsizlik sigortasına bile başvuramayan bu çalışanlardan biri olan bir Devlet Tiyatrosu oyuncusuyla, Devlet Tiyatrolarındaki çalışma koşulları ve koronavirüsün yaşadıkları haksız sürece etkileri üzerine yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Söyleşi: Sena Aydın

Merhaba. Bize biraz kendinden ve Devlet Tiyatrolarındaki çalışma koşullarından bahsedebilir misin?

Merhaba. Ben tiyatro oyuncusuyum. Eğitim dönemimi de işin içine katarsak 15 senedir bu mesleği yapıyorum. Benim gibi tiyatro ve oyunculuk bölümü mezunu çoğu meslektaşımın hayalidir Devlet Tiyatroları bünyesine kadrolu sanatçı olarak dahil olmak. Devlet Tiyatroları her beş senede bir yetenek sınavı açar. Bu yetenek sınavını kazanmanız halinde Devlet Tiyatrolarının kadrolu sanatçısı olursunuz. Yani devlet memuru olursunuz ve özlük haklarınız olur. Ancak bu sınav en son 2010 yılında açıldı. O yıldan sonra Devlet Tiyatroları bu sınavı hiç açmadı ve hiç kadrolu sanatçı alımı yapmadı.

Bu da demek oluyor ki 2010 senesinden itibaren kadrolu işe alım kalktı. O zamana kadar sadece sınavı kazanamayanlara uygulanan yevmiye sistemi Devlet Tiyatroları tarafından işe alınan herkese uygulanmaya ve herkese çalıştıkları gün başına ücret ödenmeye başlandı. Hâlâ öğrenci olup deneyim kazanmak için farklı projelerde yer alanlar “öğrenci sanatçı”, benim gibi mezunlar “mezun sanatçı”, mektepsiz olanlar da “figürasyon” sayılıyor. Aldığımız yevmiyeleri bu kategoriler belirliyor, sigortamız da buna göre yatıyor, tam yatmıyor yani hiçbir zaman. Şöyle söyleyeyim, benim bir süredir Devlet Tiyatroları kapsamında oynadığım oyunda tek bir kadrolu sanatçı yoktu. Şu an kadrolu kalan oyuncu sayısı toplam oyuncuların sadece %30’u civarında.

Bu yeni çalışma sisteminin bizler için olan güvencesizliği, sistem tıkır tıkır işliyor olsaydı bile zaten ortada ama sistem de tıkır tıkır işlemiyordu elbet. Bir bakan ya da tepeden biri rica etti diye geri plana itilen ve gösterim sayısı azaltılan, pat diye dünden bugüne kaldıran, günü ve saati değiştirilen oyunların da kurbanı olduk. Bir anda ortada kaldık ya da düzenli oynadığımız oyunun bir telefonla günü ve saati değişince içinde yer aldığımız başka projelerle çakıştı ve mağdur edildik. Ya da yevmiye aldığımızdan oyunumuzun bize söz verilen gösterim sayısı bir anda yarıya düşünce ekonomik olarak sıkıntıya düştük. Ancak çat pat mesleğimizi yapmamıza izin veriliyordu diyebilirim.

Oynadığımız sahnelerin oyunlara uygunsuzluğu, alınmayan güvenlik önlemleri vs. nedeniyle şansa atlattığımız pek çok iş kazası vakasına, Hazine’ye bağlı olan Kültür Bakanlığı kapsamındaki Devlet Tiyatrolarının “para yok” diyerek belirli oyunların yurtdışı festivallere gitmesinin önüne düzenli olarak şu ya da bu nedenle set çekmesi gibi durumların detaylarına hiç girmeyeyim zaten.

Anlıyorum. Çalışma koşullarınız eğitim sektöründe çalışan ücretli öğretmenlerin durumuyla çok benzerlik gösteriyor görebildiğim kadarıyla. Bu bağlamda, 2018’de başlayan Devlet Tiyatroları kapsamında çalışan mezun oyunculara ve teknik personele dair yasa değişikliği sürecinden de biraz bahseder misin?

Bizim 2010’dan beri devletle süreli bir sözleşmemiz yoktu, yani bizi proje bazlı sözleşmelerle çalışan gündelik işçiler gibi düşünebilirsin. Haftanın 6 günü çalışıyorduk ve bir oyunu sabah ve akşam olmak üzere iki kez oynasak da tek gün yevmiyesi alıyorduk örneğin.

Devlet mağduriyetimizi “anlamış” olacak ki, 2018 yılında Devlet Tiyatrosunda çalışan mezun sanatçıların ve teknik ekibin sözleşme kapsamına alınarak maaşa bağlanmasına dair bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartıldığı açıklandı. Bu kararname kadrolu olmamız anlamına gelmiyor tabii, yani gene özlük haklarından mahrum kalıyoruz. Sadece Devlet Tiyatroları’na bir dilekçeyle başvurarak yevmiye sisteminden senelik sözleşme sistemine geçebiliyoruz ve bu şekilde en azından devletten düzenli aylık maaş almamız garanti altına alınmış oluyor. Ama 1 sene sonra bu sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğinin gene garantisi yok.

Bu kararname ancak bir sene sonra 25 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe girdi, daha çok yeni yani. Hepimiz hemen dilekçe yazıp bu süreli sözleşme kapsamına girmek için “sözleşmemizin yenilenmesi” talebiyle Devlet Tiyatroları’na başvurduk. Ben ve beraber çalıştığım oyun ekibim güvenlik soruşturmasından temiz çıktık. Ama örgütlü olduğu için, davası olduğu için, “bir yanlış anlaşılma” olduğu için sarı zarf alan ve kurum dışına alınan oyuncular da var.

Ben sarı zarf almadığım halde hiçbir açıklama yapılmadan sözleşmesi yenilenmeyen ve oyunu iptal edilen 350 tiyatro emekçisinden biriyim. Şöyle söyleyeyim, bize haber bile verilmedi. Biz 15 Ocak’ta arkadaşlarımıza sözleşme gelip bize gelmeyince anladık durumu. Bu durum karşısında resmi makamlardan bize sadece gayriresmi açıklamalar yapıldı ve bahaneler sunuldu. Biz, 16 Ocak 2020’de Devlet Tiyatroları’na “tarafımıza resmi bir açıklama yapılması ve acilen sözleşmelerimizin yenilenmesi” talebiyle tekrar bir dilekçe yazdık, ancak buna da hiçbir dönüş alamadık. Bu süreçte Devlet Tiyatroları yeni ve daha önce bünyesinde hiç çalışmamış sözleşmeli oyuncu alımı da yaptı.

Tam anlamak için soruyorum, bu yeni kararname kapsamında “sözleşmeniz yenilenmezse” yevmiyeli oyuncu olarak çalışmaya devam edebiliyor musunuz?

Hayır, bu kararnamenin yürürlüğe girmesiyle mezun sanatçılar ve teknik personel için yevmiye sistemi kalktı. Bizim şu an Devlet Tiyatroları ile ilişiğimiz kesildi. Kısacası, gerekçe gösterilmeksizin ve haber bile verilmeden işten atıldık. Zaten güvencesiz çalışıyor olduğumuz için hiçbir şekilde tazminat ve işsizlik maaşı gibi haklardan da yararlanamıyoruz.

Ama bu yeni kararname misafir sanatçıları ve figürasyonları kapsamıyor. Onlar hâlâ yevmiye sistemiyle çalışıyorlar.

Neden kapsam dışı bırakıldınız sence?

İnan bilmiyorum. Sarı zarflarla kendi politik hatları çerçevesinde bir “temizlik” zaten yaptılar ama biz sarı zarf almadık. Yaptığımız işler birilerine dokundu desem… Dokunsaydı muhtemelen şimdiye kadar çoktan dokunurdu. Bu süreçte Devlet Tiyatrolarının kendi bünyesinde daha önce hiç görev almamış yeni personel alımı da yaptığını düşünürsek muhtemelen birilerinin adamlarına yer açmak için keyfi bir eleme yapıldı ve piyango bize patladı diye düşünüyorum. Liyakat pek rastlanan bir kavram değil zaten bizim sektörümüzde.

Peki koronavirüs süreci sizi ve genel olarak tiyatro oyuncularını, sanatçıları nasıl etkiledi? Beklentileriniz, talepleriniz neler?

Bize, yani sözleşmeleri yenilenmeyen 350 tiyatro emekçisine, Devlet Tiyatrolarına ilk dilekçemizi verdiğimiz günden itibaren geçen 60 gün içerisinde cevap alamadığımız için resmi olarak dava açma hakkı doğdu. Biz tam bu yasal sürecin başındayken koronavirüs yayıldı ve bu nedenle yargı süreci de durma noktasına geldiğinden davamız ne hızla ilerleyecek bilmiyoruz. Kelimenin tam anlamıyla ortada kalmış olduk. Ne bir gelirimiz var ne de hakkımızı arayabiliyoruz. Sezon ortasında işten çıkartıldığımız için zaten koronavirüs salgını olmasaydı bile kendi sektörümüzde iş bulmamız oldukça zordu. Şimdi salgın koşullarında kendi sektörümüzü geçtim, hiçbir sektörde iş bulabilmemiz mümkün değil. Bizim de ödenecek kiramız, faturamız, borcumuz, yemek masrafımız var; bunlarla baş başayız şu an. Temel talebimiz ise acilen sözleşmelerimizin yenilenmesi ve maaşlarımızın yatmaya başlaması.

Genel durumdan bahsedecek olursak da Devlet Tiyatroları kadrolu oyuncuları ve yeni çıkan kararnameyle süreli sözleşme kapsamına geçebilen oyuncular bu dönemde maaşlarını alıyorlar ve sigortaları yatıyor. Bildiğim kadarıyla Şehir Tiyatrolarında sözleşmeli çalışan meslektaşlarım da maaşlarını alıyor. Ancak Devlet Tiyatroları kapsamında hâlâ yevmiye usulü çalışanlar maaş alamıyorlar, bu süreçte onlar da işsiz kalmış oldu.

Aynı durum özel tiyatrolarda çalışan meslektaşlarım için de geçerli. Onlar da bu süreçte işsiz kalmış oldular ve herhangi bir gelirleri yok. Bu keza pek çok farklı dalda bizim gibi güvencesiz çalışan çoğu sanatçı için böyle. Örneğin müzisyenler. Konserler ve etkinliklerin hepsi iptal olunca dolayısıyla onlar da ortada kaldı. Kimse “biz size söz vermiştik, paranızı ödeyelim” demiyor.

Bir de şöyle bir parantez açmak istiyorum. Sözleşme kapsamına girebilen meslektaşlarımız da şu an Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ya da Bölge Müdürlükleri tarafından aranıyor ve onlardan koronavirüs sürecinde kendilerini mağdur etmedikleri için Cumhurbaşkanına ve Kültür Bakanlığı’na teşekkür ettikleri videolar çekmeleri “rica” ediliyor. “Bu süreçte bizleri de unutmadığınız için çok teşekkür ederiz Sayın Cumhurbaşkanım. Evimizdeyiz, güvendeyiz” deyin gibi çok spesifik dikteler veriliyor. Yani sosyal medyada bu tarz videoların döndüğünü görürseniz bilin ki bu videoların arkasında işten atılma korkusu var.

Meslek dalında herhangi bir sendikaya üye olmayı hiç düşünmedin mi?

Düşündüm. Örneğin KESK’e bağlı Kültür Sanat-Sen var Devlet Tiyatrolarındaki kadrolu oyuncuların bağlı olduğu. Oyuncular Sendikası’nı da duydum. Ama biz kadrolu olmadığımız ve yevmiyeli çalıştığımız için zaten resmi olarak bir sendikaya üye olamıyorduk. Ama KESK’le resmi olarak bağımız olmasa da bu süreçte bizi destekliyor, avukatımızı karşılıyorlar. Buna rağmen aramızdan birkaçımız dava bile açamadı ekonomik nedenlerden. KESK ve avukatımız ne kadar yardımcı olmaya çalışsa da bir dosya açma parası 500 TL, vekalet parası 180 TL. Bu, şu an pek çoğumuz için denkleştirmesi imkânsız bir miktar.

Bir de biz o kadar yoğun çalışıyorduk ve sektör içerisinde o kadar savruluyorduk ki… Kendim ve çevremdeki meslektaşlarım adına konuşursam, sendikaları geçtim, kendi aramızda bile örgütlü bir mücadele yürütecek, buna kafa yoracak gücümüz, zamanımız olmuyordu. Bu sürecin belki de tek pozitif tarafı bu oldu diyebilirim; biraz örgütlenmeye, beraberlik bilinciyle hareket etmeye, hakkımızı aramaya başladık.

Hem özel sektörü hem de Devlet Tiyatrolarını içine alarak soracak olursam bir kadın oyuncu olarak karşılaştığın zorluklar neler?

Bu o kadar acıtan bir soru ki! Öncelikle şunu söyleyeyim. Oyunculuk aslında dünyanın en eski mesleklerinden biri ve ciddi disiplin, çalışma ve adanmışlık gerektiriyor, ama Türkiye’de oyunculuk diye bir meslek tanımı bile yok neredeyse. “Hallederiz ya, ne var bunda yapamayacak, herkes yapar” şeklinde algılanıyor bizim mesleğimiz, özellikle de kamera önünde. Benzer mağduriyet kamera arkasında da var. Dolayısıyla “biri gider biri gelir” anlayışına dayalı bir düzene tabiyiz. Sorduğun soruya dair basit bir örnek vermek gerekirse, benim çok feminen bir yapım ve görünüşüm yok mesela. Bir menajerlik iş görüşmesinde, menajerin arkadaşı erkek bir oyuncu bana “Sen ne biçim kadınsın, biz sana nasıl kadın rolü verelim” dediğinde bu kendi başına yetmezmiş gibi, odadaki diğer erkek de “Abi oyuncu değil mi, ver altına bir topuklu oynasın” yorumunu yapmıştı. Bu bile hem mesleğimizin anlaşılamamış olmasına hem de sektördeki kadın oyunculara bakışı özetliyor sanırım. Ya da hatırlarsınız zamanında değerli bir kadın sanatçımızın erkek bir yönetmenin elini sıkmaması olay olmuştu. Bunu bir erkek yapsa bu kadar olay olur muydu? Kadının “ben buradayım” demesi nedense hep rahatsızlık meselesi oluyor. Kadınların hep bir açığı aranıyor, fiziksel görünüşümüz üzerinden hep bir toplumsal baskıya maruz kalıyoruz ve objeleştiriliyoruz.

Oyunculuk dediğimiz meslek bir noktada hem halkın nabzını tutuyor hem de halka örnek teşkil ediyor ve topluma işlemiş ataerkil sistem her şeyi etkilediği gibi sanat anlayışını da etkiliyor. Genel anlamda konuşursak dizilere bir bakın mesela: Olayları hep erkekler çözüyor, hikâyeler hep erkekler üzerinden dönüyor. Toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak yerine körüklüyoruz. Yani, çocukların özendiği, toplumun kafasındaki “erkeklik” protein tozlarına dayalı bir kabadayılık dizilerde. Kadınlara biçilen rolleri düşünürsek de sadece kişiliğiyle, kendi hayatı ve tercihleriyle var olan kaç tane kadın karakter var bugün mesela? İllaki ya aşık oluyoruz ya anne oluyoruz ya da mağdur olup şiddete, tecavüze uğruyoruz senaryolarda. Sanki bunlar olmadan var olmamız, başka bir şey yapmamız mümkün değil bizim!

Çalışma koşullarımızın güvencesiz olduğunu, liyakata dayanmadığını, günün adamlarının istekleri doğrultusunda şekillendiğini belirtmiştim zaten. Bu “günün adamlarının” da kadın olduğu hiçbir dönem görmedim ben.

Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?   

İçinde bulunduğumuz bu güvencesiz sistem Devlet Tiyatrolarını bitirmeye dönük bir sistem. Birkaç yıl önce TÜSAK yasası (Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi) getirilmeye çalışılmıştı, bunu tepkiler sonrasında geri çekmişlerdi. Şimdi yürürlüğe giren kararnameyi “mezun sanatçıların durumunu iyileştirdik” diye lanse ediyorlar. Halbuki bu kararname bizim açımızdan fiilen TÜSAK’ın ilk adımlarını atan, özlük haklarını artık tamamen ortadan kaldıran bir düzenleme.

Vakit ayırdığın için teşekkürler.

Tarihte bu ay: Büyük Millet Meclisi’nin açılışının tarihsel ve politik anlamı

0

Meclis-i Milli halinde İstanbul’da içtima zarureti vardır. Hariçte Meclis-i Milli, Meclis-i Müessisan (Kurucu Meclis) olacaktır. (…) Aksi taktirde aleyhimizde İstanbul’da Padişah ve hilafet aleyhtarlığı ve Cumhuriyet ve Bolşeviklik propagandaları yapılacaktır.

Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliye tutanaklarına göre Rauf Orbay, meclisin nerede açılacağı tartışılırken yukarıdaki sözleri dile getirmişti: Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da açılmalıydı çünkü Anadolu’da açılırsa bu anayasaya (Kanun-u Esasi’ye) aykırı olacaktı; böylece Anadolu’daki meclis de bir Kurucu Meclis olacaktı ve halk onları “Bolşevik” sanacaktı. Zira Kurucu Meclis demek, “padişah” karşıtlığı demekti ve Rauf Orbay, birçokları gibi, bırakalım Bolşevik olmayı Cumhuriyetçi değildi.

16 Mart 1920’de İngiliz işgal başkumandanlığı İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, Nezaretleri ve Genelkurmay’ı bastı. Bu meclisin bir milletvekili olan Mustafa Kemal bir çağrı kaleme aldı: Ankara’da bir “Meclis-i Müessisan” (Kurucu Meclis) toplanacaktı. Önceki mebuslar doğal üye olacaktı; her ilden de beş vekil gelecekti. Bu meclis bütün partilere, zümrelere ve bireylere açık olacaktı. Mustafa Kemal’in çevresindekiler daha sonra çağrı metninden “Kurucu Meclis” ibaresini çıkardılar ve ifadeyi “olağanüstü bir meclis” şeklinde değiştirdiler.

Ankara’daki meclisin açılışı Cuma namazıyla birlikte yapılmak istendi; 23 Nisan tarihinin seçilmesinin sebebi budur. İmamların duaları eşliğinde açılan meclis, bir Kurucu Meclis miydi? Bu tartışmalı bir konudur. Belirli yönleriyle evet, bu bir Kurucu Meclis’ti çünkü anayasa çiğnenerek başkent dışında bir ilde vekiller toplanıyor ve saraya karşı bir ikili iktidar organı yaratılıyordu. Belirli yönleriyle ise hayır çünkü yeni meclis açıldığında, yaptığı ilk iş hayvancılıktan alınan vergiyi tartışmak oldu. Neden? Çünkü İngiliz emperyalizmi 16 Mart’ta Meclis-i Mebusan’ı bastığında, Osmanlı Devleti parlamentosu bu yasa taslağını görüşüyordu. Dolayısıyla 23 Nisan’da açılan meclis, bu hareketiyle doğrudan doğruya Meclis-i Mebusan’ın devamcısı olduğunu söylüyordu. Dahası meclis resmi olarak görevini, sultanı ve İslam dinini kurtarmak olarak belirlemişti. Sultanın meclistekilerin öldürülmesi için bir operasyon başlatmasından bağımsız olarak, yeni meclis sultanın İngiliz emperyalizminin baskısı altında olduğunu ve özgürleştirilmesi gerektiğini savunuyordu.

Açılan meclis bir yandan her ilden beş yeni vekilin seçileceğini söyleyerek bir Kurucu Meclis gibi davranıyordu, diğer taraftan eski Meclis-i Mebusan’ın bütün üyelerinin yeni meclisin de doğal üyelerini olduğunu söyleyerek, bir yasama meclisi olma eğilimini güçlendiriyordu.

Açıkçası çılan yeni meclis, çelişkili ve ikili bir karakter taşıyordu. Kurtarmaya soyunduğu Osmanlı Devleti’ni, ancak bu devletin yasalarını çiğneyerek kurtarabileceğini biliyordu. Ancak kurtarmak istediği devletin yasalarını hiçe sayarak, tam da bu devletin hukuki ve siyasi varlığını sorgulamış olmuyor muydu? Açıkçası bir kurum olarak meclis, onun içini dolduran vekiller ona ne gibi sınırlı, ikincil, yetersiz siyasal görevler atfetmeye çalışırsa çalışsın, hayatta kalabilmek için, kendisine atfedilen bu sınırlı görevlerin ötesine geçmek zorunda kaldı. Eğer meclis, Milli Mücadele kadrolarının ona atfettiği görevler ve programla sınırlı kalsaydı, sarayla yürütülen iç savaşı kaybedecek ve kendi varlığına son verecekti.

Osmanlı Devleti’ni reforma tabi tutarak ayakları üzerine yeniden dikmek isteyen Anadolu hareketi, kendisini reforme etmelerine izin vermesi için bu devletle silahlı bir mücadeleye girişti; zira Osmanlı Devleti’nin bünyesi bu reformistleri dahi kaldıramıyordu. Yine de bu çelişki, kurtarılmak istenen devletten daha güçlüydü.

23 Nisan meclisi hiçbir şekilde, Şili’de 8 Mart ile 11 Mart 1925 tarihleri arasında yaşamış olan Kurucu Meclis tipinde bir Kurucu Meclis değildi. Santiago’da kurulan Kurucu Meclis, hükümetin başkanlık sistemine geçiş kararı almasına karşı Şili İşçileri Federasyonu, Genel Öğretmenler Sendikası, Şilili Ücretliler Sendikası, Şili Öğrenci Federasyonları, Şili Komünist Partisi, bağımsız sendikacılar, anarşistler, demokratlar ve feministler tarafından kurulmuştu. Bu Kurucu Meclis bir yoksul halk hareketinin yine yoksul halka dayanan ve bu kesimlerden temsilci çıkartan bir kurumuydu. Şili rejimi bu meclise derhal müdahale etti, onu askerî bir operasyonla kapattı ve üniversitedeki tarihçilere bu meclisin varlığı üzerine yazı kaleme almayı yasakladı.

Gerçek ismiyle Büyük Millet Meclisi (BMM – “Türkiye” adı sonradan eklenecekti), emperyalizmden şeklî bir bağımsızlık elde edebilmek için hilafetten, saltanattan ve askeri işgalden kopuş yönünde çalışmak zorunda hissetti. Bu meclis işgalcilerin bazılarını kovdu ama o askerleri Anadolu’ya gönderen ülkelerin bankalarına kucağını açtı. Zaten ulusalcı programı nedeniyle işçileri asla özgürlüğüne kavuşturamazdı. Bu meclis bütün kesimlere açık olduğunu deklare etti ancak III. Enternasyonal’in Türkiye seksiyonunu teşkil eden kadroları (Mustada Suphi ve yoldaşlarını), Kurtuluş Savaşı içinde bir fraksiyon olarak var olamasınlar diye katletti.

Bugün saltanat yok ancak başkanlık var. Başkanlık rejimi ilan edilirken, 23 Nisan’da kurulan meclis bu rejimi parlamenter bir noktadan meşrulaştırmak haricinde hiçbir işlev görmedi. İşte bu nedenle bugün, bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’e ihtiyaç var.

TMMOB ÇMO İstanbul Şubesi’nden Dilek Yüksel ile söyleşi: Kanalizasyonda korona tehlikesi ve halk sağlığı için altyapı düzenlemesi

0

Söyleşi: Sedat Durel (21.04.2020)

TMMOB ÇMO İstanbul Şubesi 15 Nisan günü Su ve Atıksu Yönetiminde COVID-19 Etkisi Değerlendirilmesi başlıklı bir rapor* yayınladı.

ÇMO İstanbul Şubesi’nin raporuna göre kanalizasyondaki atıksularda kornavirüs tespit edilmiş ve İstanbul’un yanlış atıksu yönetimi sonucunda “koronavirüsün özellikle midyeler ve diğer deniz canlıları tarafından taşınması mümkün olacaktır. Bu konuda atıksu yönetimlerinin; kanalizasyon sistemlerinde ve deniz alıcı ortamında dikkatli bir izleme yapması gerekmektedir.”

Bu tehlikeye karşı sekiz maddelik bir önlem planı yayınlayan ÇMO İstanbul Şubesi, bir tehlikeye daha dikkat çekerek, “Hong Kong da 50 katlı bir binada SARS koronavirüsün başka dairelere aşınarak bina içinde yayılmasına ve bunun sonucunda 342 kişinin enfekte olmasına, 42 kişinin de ölümüne yol açmıştır. Bu duruma banyolarda suyu boşalmış sifonlar ve doğru projelendirilmemiş havalandırma sistemlerinin neden olduğu tespit edilmiştir. COVID-19 virüsü için de; apartmanlarda arızalı tuvaletlerden yayılması olası riskler olarak değerlendirilmelidir” tespitinde bulunmuş.

ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi dostumuz Dilek Yüksel ile yayımladıkları rapor, Covid-19 salgını ve Türkiye’de su yönetimi hakkında yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle raporu bizlerle paylaştığınız için çok teşekkürler. Böylesi tehlikelerin doğrudan ilgili bakanlıklar, ona bağlı Devlet Su İşleri gibi kurumlar ya da belediye ve İSKİ gibi ilgili kurumların ele alması beklenirdi. Bu ciddi konu ile ilgili olarak yetki sahibi kurumlardan ne gibi bilgiler alındı? Tespit ettiğiniz tedbirler var mı?

Bu İstanbul için hazırladığımız bir rapor fakat Türkiye genelini de yansıttığını düşünüyorum. İlgili kurumların konu ile ilgili çalışmalar yapıp halkı bilgilendirmesi gerekir. TMMOB, TTB gibi meslek örgütleri ile işbirliği içinde sürecin yönetmesi daha sağlıklı olur.

Rapor verilerinde kullandığımız çalışmalar yurt dışı kaynaklı oldu. Yerelde İSKİ’den atıksu arıtma tesislerinin ne kadarı ön arıtma ne kadarı biyolojik arıtma olduğuna dair verileri, içme suyu arıtma tesisleri için ise izleme ve dezenfenksiyon sistemini öğrenebildik. Fakat virüse karşı atıksular için nasıl bir çalışma yaptıkları yer almıyor. Atıksularda virüs tespiti çalışması yapılacağına dair yeni bir açıklama yapıldı.

Bu açıklama kimin tarafından yapıldı?

8 Nisan 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından COVID-19 Salgını ve Atıksu Yönetimine İlişkin Önlemler Genelgesi yayımlandı. Genelge, atıksular dezenfenksiyon uygulanmadan sulama suyu olarak kullanılmamalıdır diyor. Atıksuların arıtıldıktan sonra veya arıtılmadan çeşitli alanlarda kullanıldığını biliyoruz. Şu anda dezenfeksiyon uygulansa dahi atıksuların hiçbir amaç için kullanılmaması gerekmekte. Deşarj noktası ile ilgili maddeye gelince de aynı şeyi söyleyebiliriz. Dezenfenksiyonu yapılmış dahi olsa, şu anda tedbir amaçlı deşarj noktası çevresinde yüzmek vb. aktivitelerden kaçınmak gerekir.

Yayımlanan genelgenin ardından 14 Nisan 2020 tarihinde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli atıksularda virüs tespitine dair inceleme yapılacağını açıkladı.

Rapor İstanbul’da suyun yüzde 68’inin ön arıtmadan geçtiğini söylüyor. Bunun niçin bir sorun olduğunu okurlarımızla paylaşabilir misin?

 “Klasik Aktif Çamur Prosesi”nden oluşan biyolojik arıtma sistemi çıkış suyunda SARS korona virüsüne rastlanmıyor. Ön arıtmada ise bu proses yok. Ulaştığımız bilgiye göre de İstanbul’da ön arıtma tesislerinde dezenfenksiyon yapılmıyor. Atıksuların yaklaşık %68’i ön arıtmaya tabi tutularak deşarj ediliyor.

Daha anlaşılır olabilmesi için aktif çamur prosesi ve ön arıtmanın ne mânâya geldiğini açıklayabilir misin?

Yani ön arıtma dediğimiz şey atıksuda büyük katı parçaları almak dışında bir şey değil. İstanbul’un, Tekirdağ’ın, Yalova’nın ve Kocaeli’nin bir kısmının atıksu yönetimi, suyu Marmara’ya verip dip akıntısıyla Karadeniz’e ulaştırmaktan ibaret [Bu durum aslında pis suyun ızgara denilen bir sistemden geçerek, yalnızca büyük parçacıklarının süzülüp, geri kalan tüm kirliliğin denizel ortama verilmesi anlamına geliyor –SD] Bu, pandemi gibi olağanüstü hallerde zaten büyük bir sorun yaratırken normal zamanlarda da halk sağlığını, Marmara biyoçeşitliliğini tehdit eden bir durum. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bizim odanın Su-Atıksu Komisyonundan Selahattin Beyaz Marmara’daki parçacıkların dip akıntı ile Karadeniz’e ulaşması için Marmara’da geçirdikleri zamanın 7 yıla varabildiğini söylemişti.

Virüs denizde yedi yıl yaşamaz. Öyle bir korkumuz olmasın. Yaşayacağı süre 2-14 gün civarı olabilir. Sadece bu hususta tedbirler alınıp halkın bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca da yanlış atıksu yönetiminin doğaya ne denli zarar verdiğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

Şimdi pandemi ile birlikte Marmara’nın virüs rezervuarı olması ihtimali var. Sen Marmara’ya komşu şehirlerde nasıl bir atıksu yönetimi önerirsin?

Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 14 Nisan 2020 tarihinde Kovid-19 (SARS-Cov-2) Virüsünün Bulaşma Riskinin Kullanılmış Suların Yeniden Kullanılması Perspektifinde Değerlendirilmesi başlıklı bir rapor yayımlandı. Bu raporda Türkiye’de debisi 2000 m3/gün’ün üzerinde olan 603 evsel atıksu arıtma tesisi bulunmakta diyor. Aynı kısmın içinde alt paragraflarda ise 603 Atıksu Arıtma Tesisi’nden sadece 53’ünde dezenfeksiyon ünitesi bulunduğunu söylüyor. Yani sadece Marmara çevresindeki şehirlerde değil bütün şehirlerde önlemler alınmalı. Dezenfeksiyon ünitesi bulunmayan tüm arıtma tesislerinde raporda belirttiğimiz gibi dezenfeksiyon işlemi uygulanmalı, bu ilk olarak yapılması gereken.

Halk sağlığını veya canlı sağlığını korumak için yapılması gerekenlere zor/pahalı demek bahane üretmek

Bunların hiçbiri yeni bulunmuş, son teknoloji, üstün zeka gerektiren ya da pahalı öneriler değil. Yetkililer bu önerilerimizi niçin hayata geçiremediler?

Çünkü bizim önerilerimizde bilim ve doğa esas alındı. Merkezinize bilim, emek ve doğayı koyarsanız emekçilerden alınan vergiler şirketlere beklenen kârı sağlamayacak. Çözüm çoğu kez o kadar da pahalı değildir ama sistem için bu bir sorundur. Pahalı değilse kârlı da olmaz. Melen’den su getirmek veya Sakarya’nın kullanma suyu kriterlerini sağlamayan, yani kullanma suyu olarak bile kullanılamayacak suyunu halka içme suyu olarak vermeye çalışmak ya da Kanal İstanbul gibi geri dönüşü olmayacak çevre katliamına sebep olup -ama vaat edildiği üzere gemi geçişi için kullanılamayacak- ve yapıldığı bölgeyi sadece beton satışına yönlendirecek projeler pahalı ve şirketlere istenilen kârı sağlayacak projeler.

İstanbul’da kanalizasyon ve yağmur suyu toplama kanalları çoğu yerde bir arada. Bu nasıl bir sorun yaratır? 2017 yazında İstanbul’da yaşanan sel şimdi gerçekleşse bu durum halk sağlığı açısından ne gibi bir sonuç doğurur?

Herhangi bir salgın veya sel söz konusu olmadan da birleşik kanalizasyon sisteminin değişmesi gerekiyor. Yağmur suları atıksu arıtma tesislerinde debi fazlalığına neden oluyor. Yani tesisi fazladan çalıştırıyoruz. Yağmur suyunun atıksu gibi arıtılmasına gerek yoktur. Yağmur suyunu ve atıksuyu birleştirerek yağmur suyunu da kirletiyoruz aslında ve arıtılması gereken su, yani atıksu haline getiriyoruz.

Sel olması durumunda, birleşik sistem kanalizasyon hatlarında bulunan rögarlardan taşmalar oluyor. Raporda belirttiğimiz gibi Hollanda’da da kanalizasyon hattında virüse rastlanmış. Karışmasın diye ekliyorum, kanalizasyonda var ama arıtma çıkışında virüs giderilmiş, tespit edilmemiş. Herhangi bir sel durumunda taşma gerçekleşirse kanalizasyon hatlarında olan tüm virüs, bakteri vs. bu suyla birlikte sokaklara dağılacak demektir.

ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi Dilek Yüksel

Bir altyapıcı olduğun için bu sorunun doğru adresi sensin Dilek. Bu gibi durumlara karşı tedbir alacak bir altyapı planlaması yapmak bu kadar zor/pahalı mı?

Halk sağlığını veya bence canlı sağlığını korumak için yapılması gerekenlere zor/pahalı demek bahane üretmek gibi. Yapılması gerekenin zor olması veya pahalı olması yapılması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.

ÇMO İstanbul Şubemizde konu ile ilgili birçok uzman Çevre Mühendisi üyemiz var, yani çalışmaları yapabilecek uzman eksiğimiz yok. Bu nedenle su planlaması yapmak zor değil.

Raporunuzu okuyan dostlarımızın aklına gelen sorulardan biri de evlerdeki içme suyu ile ilgili. Burada bir tehlike görüyor musun?

Virüsün dezenfenksiyon ile giderilebildiğini biliyoruz ve bu konuda araştırmalar da mevcut. Bütün içme suyu arıtma tesislerinde dezenfenksiyon yapılır. Ayrıca boru sonu ölçümleri de yapılmaktadır. Evlerimizde içme suyu kullanırken panik olmaya gerek yok ama yine de güven vermesi için sürecin şeffaf yönetilmesi gerekir.

Suyun dezenfeksiyonu ne demek? Musluk suyuna nasıl güvenilebileceğini açıklayabilir misin?

Dezenfeksiyon, suyun içerisinde mevcut olma ihtimali olan bakteri, virüs vb organizmaların hastalık yapamayacak seviyeye kadar azaltılmasına denir. Bu işlem için de çeşitli yöntemler kullanılır.

Sağlık Bakanlığı ile birlikte yapılan bir çalışma ile evlere gelen sulara klor testi yapılıyor. Bu izleme sistemi sağlıklı yapılıyorsa herhangi bir problem yok ama belirttiğimiz gibi güven için şeffaflık şart.

Bu soru ayrıntılı bir incelemeyi gerektiriyor biliyorum ama aklına gelen ilk örnekleri dikkate aldığında İstanbul dışındaki şehirlerde kanalizasyondaki korona tehlikesi hakkında başka neler söyleyebilirsin?

Altyapı sistemleri dediğimizde, tıpkı az önce konuştuğumuz atıksu arıtma sistemlerindeki gibi her yerde benzer sorunlar var, il bazında değişmiyor.  İstanbul için ne söylüyorsak diğer şehirlerin hepsini kapsıyor. Altyapı konusunda daha acı olan şey bambaşka aslında. Altyapı sürekli görünen bir sistem değildir. Yani sel olmadığı sürece taşmayı fark etmezsiniz ve bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama yapılan bir köprüyü, parkı, binayı hep görürsünüz. Yani bir belediyenin veya kurumun çalışması, yaptığı yol, köprü vs. ile değerlendirilir çünkü bunlar görünürdür. Göründükleri için de oy getirirler. Ama altyapı çalışmaları görünmez, bu nedenle de oy getirmez. Bu sebeplerle seçime girenler oy getiren çalışmalara yöneliyor, haliyle de altyapı yaramız olarak kalıyor.

Bu yara İstanbul’da ne durumda? İstanbul’da atıksu yönetimi için ne önerirsin?

Daha önce belirttiğim gibi masraflı veya zor diyerek bahane üretilmemelidir, yapılması gerekiyorsa yapılmalıdır.

Atıksuyun doğru toplandığından emin olmak gerekir, bunun için de denetim mekanizmasının doğru çalışması gerekiyor. Kollektör hatlarının doğru projelendirilmiş olması gerekiyor. Birleşik sistem kanalizyon hatlarınının tamamının değiştirilip ayrık sistem kanalizasyon hattı olarak projelendirilmesi ve uygulanması gerekiyor. Toplanan atıksuyun doğru projelendirilmiş ve doğru yere yapılmış arıtma tesislerine ulaşması gerekiyor.

Atıksu yönetimi için yaşadığımız salgından ayrı ama bu konuyu içeren bir çalışma yapılması gerekir.

Ben İBB yönetiminin değişmesinden beri halk sağlığı ve işçi emekçiler açısından bir yenilik görmüyorum. Salgın sırasında da hükümetin tüm baskılarına rağmen İBB yönetiminin sorunu hak ettiği şekilde ele almadığını aslında sizin raporunuz da ifade ediyor. Bu da yetmezmiş gibi bir de hiçbir işe yaramayan ama çok kaynak sarfına sebep olan sözüm ona tedbirler ise servis ediliyor. Sokakların yıkanması/dezenfeksiyonu bunun örneklerinden biri. Bunun hakkında bir şey söylemek ister misin?

Dezenfenksiyonun bir çok yöntemi varken sokağı neden yıkarlar açıkçası ben de anlam veremiyorum.

Halk sağlığı, işçi emekçi hakları gibi sorunlar sistemsel sorunlardır. Merkeze sermayeyi oturtursak zaten çözüm aramıyoruz demektir. Merkezimize emek, bilim ve doğayı almamız gerekir ki bahsettiğimiz sorunlara çözüm arayalım.

Sokakların yıkanması konusuna gelirsek özellikle sokakta yaşayan canlılar için büyük sorun olduğunu düşünüyorum. Doğru projelendirilmemiş veya doğru yapılmamış yol vs. yerlerde zamanla çukurlar oluşmaktadır. Şehrin her yerini betona çevirip yaşam alanlarını gasp ettiğimiz sokakta yaşayan canlılar bu çukurlarda birikinti halinde kalan sulardan içerse yaşamları tehlikeye girebilir.

Her tarafı beton haline getirdiğimiz için sızma oranı düşük olsa da yıkama suyu toprağa sızma yaparak bitkilere zarar verebilir ve toprağa karışabilir.

Ayrıca su kaynaklarının gereksiz sarfiyatıdır, halka biz üstümüze düşeni yapıp sokakları dezenfekte ediyoruz gösterisidir. Dezenfeksiyon yapılmalı ama sokak yıkayarak değil.

Meslektaşlarınızın bir kısmı salgın sürecinde çalışması zorunlu olan sektörlerde istihdam oluyor. Atık toplama, su ve atıksu arıtma bunların en önde gelenleri. Buralarda alınan tedbirler hakkında bir şey söylemek ister misin? Hangi koşullarda çalışılıyor, ya da sizin talep ettiğiniz tedbirler neler?

Su ve atıksu yönetimlerinde çalışan emekçilerin sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır. Atıksu toplama ve iletme sistemleri ile atıksu arıtma sistemleri çalışanları, genellikle atıksularda bulunan mikroorganizmaların etkisinde kalmakta ve enfeksiyon ile tehlikeli hastalıklarla karşılaşmaktadır. Atıksu arıtma sistemlerini işleten operatörlerin atıksuların etkisinden korunması amacıyla; sahada güvenli çalışma koşulları sağlanmalı, mühendislik ve idari kontroller daha sıklıkla yapılarak kişisel koruyucu donanımlar (KKD) da olmak üzere, rutin uygulamaları takip etmeleri sağlanmalıdır.

Atıksu arıtma tesislerinde ve içme suyu arıtma tesislerinde çalışan personele Covid-19 bulaşma riskini azaltmak için, personelin temasta olduğu yüzeyler uygun dezenfektanlar ile sürekli dezenfekte edilmelidir. Personeller arasındaki sosyal mesafenin korunacağı ve personelin mümkün olduğu kadar az kişi ile temas sağlayacağı bir çalışma düzenine geçilmelidir.

Son sorum da şu. Damacana su taşıyan emekçiler bizi enfekte olursak tüm şehre virüs taşıyıcılığı yaparız diye bizi uyardılar. Peki damacana suya muhtaç mıydık? İstanbul’da çeşmeden su içmek hayal mi?

Bu konuda çok farklı görüşler var. Yönlendirici olmasın ama ben yine de kendi görüşümü ifade etmek istiyorum. Ben tesisatınız iyiyse çeşme suyunun daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Damacana suyun daha güvenilir olduğunu ispatlamak kolay değil çünkü o da şeffaf olmayan bir sistem.

Aslında esas soru şu olmalı: Su meta mıdır? Sanırım sorunun cevabını da hepimiz biliyoruz.

Su sadece insanların değil bitki ve hayvanların da yaşamsal ihtiyacıdır. Damacana su sistemini popüler hale getirip her eve damacana girmesine izin vermek sistemsel sorundur, daha önce belirttiğimiz merkeze sermayeyi almaktır aslında. Su temel yaşamsal ihtiyaçtır, alınıp satılamaz. Suyu metalaştırmak içinde bulunduğumuz süreçte su faturası borcu olan insanların suyunu kesmeyin söylemlerine neden oluyor. Erişilebilir temiz su hakkımızdır ve ücretsiz olmalıdır.

*TMMOB ÇMO İstanbul Şubesi’nin raporu için: http://www.cmo.org.tr/resimler/ekler/9e9b26cc1a4d919_ek.pdf?tipi=78&turu=H&sube=2

Ev işçisi: “Siz birbirinize yetersiniz ama bize kim yetecek?”

0

Söyleşi: Sena Aydın

Koronavirüs süreci günübirlik ve güvencesiz çalışan işçileri nasıl etkiliyor? Ev işçiliği yapan bir kadın anlatıyor…

Merhaba. Öncelikle bize biraz kendinden bahsedebilir misin?

Merhaba. Ben ev işçisiyim. 50 yaşındayım. Seneler önce eve tek gelir yetmediği için çalışmaya başladım. Yaklaşık 22 senedir haftanın 5-6 günü evlere gündelik temizliğe gidiyorum. Eşim 32 daireli bir apartmanda kapıcılık yapıyor. Üç çocuğumuz var; üçü de evli. Bir kızım yeni doğan çocuğuna baktığı için şu an evde. Diğer kızım benim gibi evlere temizliğe gidiyordu. Oğlum da bir nakliyat şirketinde çalışıyordu. Geçmiş zaman kullanarak konuşuyorum çünkü bu dönemde hepimiz işsiz kaldık.

Koronavirüs öncesinde çalışma koşulların nasıldı?

Genelde 8-5 ya da 9-6 arası çalışıyordum. Tabii bunun içine yolu katmıyorum. Bizim apartmanda da temizliğe gidiyorum; İstanbul’un öbür ucuna gittiğim, çalışma saatlerime ek olarak günün 3 saatini otobüslerde geçirdiğim günler de oluyor. Bir de tabii o gün yaptığım işe bağlı olarak biraz daha uzayabiliyordu çalışma saatlerim. Örneğin ekstradan perde yıkayıp asacaksam ya da halı sileceksem iş uzuyor tabii.

Şöyle söyleyeyim, ben aslında şanslıyım. Bir şirkete bağlı çalışmadım hiç. “Falanca kişi eve temizlik için birini arıyormuş, gider misin?” diye kendi etrafımdan tanıdıklar ya da işverenlerimin referansıyla yeni iş buldum hep. Bir de 22 senedir bu işi yapıyorum, dolayısıyla biraz insan seçebildim yıllar içerisinde. Son birkaç senedir düzenli olarak hep aynı evlere gidiyordum bu süreç öncesinde. Örneğin şimdi temizliğe gittiğim evlerde normal haftalık temizlik dışında ütü yapacaksam ya da halı sileceksem ya da dolapları indirip derin bir temizlik yapacaksam işverenlerim önceden haber veriyor. O gün atıyorum, başka bir işi eksik yapıyorum ve bu işleri yapıyorum ya da bu işler için ekstra para veriyorlar.

Ama 22 senedir başına neler geldi diye soracak olursan… Neler gelmedi ki! Kendi titizlik ve takıntısından yaptığım işi beğenmeyip ağlatana kadar aşağılayanlar, koca koca evlerde 8 saat içerisine temizlikten tut da çamaşır yıkama, ütü, halı silme, cam silmeye kadar her şeyi sığdırmamı isteyip bitene kadar evden göndermeyenler, hırsızlıkla suçlayanlar, paramı vermeyenler, temizlik yaptığım yetmezmiş gibi önüne kahvesini götüreyim, yemeğini hazırlayayım isteyenler ama bana yarım saat yemek molasını bile çok görenler, tuvaleti bezle ya da eldivenle değil çıplak elle ovmamı isteyenler, “Arkadaşımla buluşmaya çıkacağım, iki saat çocuğa da bakıver” diyenler, çıkarken marketten sigara alıp getirmemi “rica” edenler… Saymakla bitmez yaşayıp gördüklerim. Benim başıma hiç gelmedi ama şiddete uğrayan ev işçilerini de biliyoruz, duyuyoruz. O kadar çok insan var ki bizi köle gibi görüp yaptığımız işe gram saygı duymayan. Bir eve temizliğe gidiyorsun ya, sanki o evdeki bütün işlerini yapmak zorundaymışsın gibi bir algı var.

İşin güvencesizlik tarafı ayrı bir dert. Biz gündelik işçiyiz. İş güvenliğimiz yok, iş güvencemiz yok, sigortamız yok. Ben çoğu ev işçisi gibi sigortamı dışarıdan kendim yatırıyorum mesela. Zaten kazandığım paranın çoğu da buna gidiyor, o kadar pahalı ki dışarıdan sigorta yatırmak. 50 yaşına geldim ve haftanın neredeyse her günü fiziksel olarak ağır bir iş yapıyorum. Sigortamın bitmesine 7 sene var hâlâ, o da düzenli ödeyebilirsem tabii. Kızımın durumu yok mesela, eşi uzun bir süredir işsizdi, kazandığı evin masraflarını anca idare ettiklerinden kızım hiç sigortasını yatıramadı.

Bir de her temizliğe giden kadın gibi benim de kendi evimin iş yükü bende. Bize kimse temizliğe gelmiyor! Yorgun argın eve gelip ev işlerini de ben yapıyorum. Yemek yap, çocuk bak, ütü yap, temizlik yap… Zaten bu işler hep kadınlara kalıyor, ama bir de kadının para kazandığı iş temizlik yapmak olunca bu görevler büsbütün bizim üstümüze yıkılıyor.

Koronavirüs sürecini biraz anlatır mısın peki? Sen nasıl etkilendin, ailen nasıl etkilendi?

Bu süreçte işe gitmeyi bıraktım, şu an işsizim diyebilirim. Hem ben korkuyorum hem de işverenlerim korkularından gelme diyorlar zaten. Toplu taşıma kullanıyorum çünkü çoğu eve giderken. Bir tek bizim apartmandaki işverenime gidiyorum hâlâ. Bir de şanslıyım dedim ya, işverenlerimden bir-iki tanesi de benim, ailemin durumunu bildiklerinden işe gidiyormuşum gibi paramı ödemeye devam ediyorlar bu süreçte. Ama haftanın 5-6 günü çalışmak gibi olmuyor tabii. Ne yapacağız, masrafları nasıl denkleştireceğiz bilmiyorum. Ben bu süreçte sigortamı dondurdum mesela. Zaten normal harcamaya parayı zor buluyoruz, sigortayı nasıl ödeyeyim?

Eşim bu süreçte hâlâ çalışıyor. Aynı maaşı alıyor ama iş yükü iki-üç kat arttı, çalışma saatleri uzadı. Her zaman çıktığından daha fazla servise çıkması gerekiyor, insanlar alışverişe çıkmak istemediklerinden eşimi yolluyorlar hep. Dile kolay 32 daire ve bu süreçte herkes sürekli evinde. Sipariş üzerine sipariş geliyor tabii, hangi birine yetişsin? Ben de yardım ediyorum mecbur. Sırf servise günde en az 6 saat gidiyor şu an, bunun üzerine apartmanın bakımıydı, temizliğiydi, bahçesiydi saymıyorum bile. Ama tabii kimsenin aklına ekstra mesai ücreti vermek ya da bu süreçte fazla çalıştığı için maaşını arttırmak gelmiyor.

Çocuklarımın durumu daha da vahim. Evde çocuk bakan kızımın eşi bir okulda temizlik görevlisiydi, bu süreçte ücretsiz izne çıkartıldı. Evlere temizliğe giden kızım da benim gibi bu süreçte işe gidemiyor. Onun eşi bir otelde yeni iş bulmuştu, iki ay geçmeden korona yüzünden işten çıkartıldı. Oğlum desen o da ücretsiz izinde. Oğlumun eşi sağlık emekçisi, İstanbul’da bir hastanede hasta kabul masasında görevli ve her gün işe yüreği ağzında gidip geliyor.

Hepimiz aynıyız aslında. Yüreğimiz ağzımızda. Sağlık derdi bir yandan, geçim derdi bir yandan. Yani biz işçi bir aileyiz. Ben isterim ki çocuklarıma yardım edebileyim, ama nasıl? Hangi parayla? Bizim gibi yüz binlerce aile var. Günübirlik, güvencesiz, sigortasız; bir işverenin olmayan insafının gölgesinde çalışan milyonlarca işçi var. Hiçbirimiz devletten kuruş yardım alamıyoruz. “Biz bize yeteriz” diyor devlet. Evet, aynen öyle aslında, onlar kendilerine çok güzel yetiyorlar. Ama ben bu devlete soruyorum: Siz size yetiyorsunuz ama biz ne yapacağız? Bize kim yetecek?

İşsizlik fonu artık hazine tahvili

0

Türkiye ekonomisi bu salgına zaten bir iktisadi kriz içindeyken yakalandı. TL’nin dolar karşısındaki değerinin bu denli düşük olduğu bir ortamda turizmin ve ihracatın (2019 ihracat geliri 180 milyar dolardı) 2020 yılında rekor kıracağı konuşuluyordu, ama şimdi salgından en çok etkilenecek sektörler olacaklar. Bu gelir kaybı karşısında Türkiye borçlanabilir, fakat şu an dünyada borçlanma maliyeti en yüksek olan ülkelerden biri. Kredi sigortası olarak özetleyebileceğimiz CDS primleri 300’ün üzerinde olan ülkeler borç vermek riskli olan ülkeler olarak kabul edilirken, Türkiye’nin CDS primi 18 Nisan 2020 itibariyle 623,55’e dayanmış durumda. Borç bulmak bu kadar zorken para ihtiyacını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ellerindeki dövizleri takas ederek de sağlayabilir, fakat TCMB’nin net rezervleri, piyasadan takas yoluyla alınan döviz borçları çıkartıldığında eksi 5 milyar dolar seviyesinde. Yani rezervler bitmiş.

Bir başka para bulma yöntemi de ABD merkez bankası FED’in kapısını çalmak. Salgın nedeniyle ellerinde ABD tahvili bulunan ülkelere o tahvil miktarı kadar dolar vereceğini açıklayan FED, verdiği kağıtları toplamaya başladı. TCMB’nin elinde ise 2,8 miyar dolarlık ABD tahvili var. Beş yıl önce bu sayı 80 milyar dolardı. Rahip Buronson, Halk Bank davası, S-400’ler gibi gerilimler neticesinde TCMB, ABD kağıtlarını hızlıca elden çıkarmaya başladı. Dolayısıyla bu kapı da kapalı. FED 2 trilyon dolar basıp piyasaya saçmasının ardından birçok ülkenin MB’si ile takas antlaşması yaptı. Örneğin Brezilya MB’si ile 60 milyar dolarlık takas antlaşmasına karşılık Türkiye kapsam dışı bırakıldı. 19 Nisan’da TCMB Başkanı diğer merkez bankaları ile swap görüşmeleri yaptıklarını açıklasa da henüz elde edilmiş bir anlaşma yok. Geriye iki seçenek kalıyor. TCMB’nin para basması ya da Türkiye’nin IMF’nin kapısını çalması. Neredeyse tüm burjuva iktisatçılar IMF’nin en risksiz seçenek olduğunu söylüyor. Para basmayı dillendirenler de var. Para basmak iyi yönetilebilirse kısmi zararla atlatılabilir. Ama mevcut iktidarın para basıp Kanal İstanbul gibi inşaat projelerine girişme ihtimali birçok sermaye yanlısı iktisatçıyı bile korkutuyor.

IMF’nin kapısının çalma seçeneğinin düşük olması rejimin IMF karşıtı olmasından kaynaklanmıyor. Bu durumun sebebi ekonomik olmaktan çok politik. Tüm ekonomiyi, hatta bağımsız olduğu söylenen TCMB’yi bile yönlendiren, iktisadi alanı iktidarını pekiştirmek ve güçlendirmek için elinde tutmaya çalışan bir iktidar, IMF bürokratlarına bir şeylerin kontrolünü devretmek istemez elbette. Sayıştay’ın bile çalışamadığı bir ülkede birtakım kalemlerin IMF komiserlerinin denetimine girmesi rejim için kabul edilemez.

Geriye sadece para basma seçeneği kalıyor. Para birimi rezerv para olmayan Türkiye gibi ülkelerin para basması Almanya’nın ya da ABD’nin para basmasından çok daha riskli. Emperyalist ülkeler para basmanın yarattığı enflasyonist baskıyı paralarını diğer ülkelere dağıtarak aşabiliyorken Türkiye’nin böyle bir şansı yok. Yine de TCMB para basmaya karar verdi. Basılacak paraya bir karşılık göstermek gerecekti. O da tüm işçilerin ürettikleri değerle oluşturulmuş olan işsizlik fonu oldu. 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak TCMB’ye verildi. Bu kağıtlar, karşılığında para basarak hazineye borç olarak verilmiş olacak. Eğer ki para kullanıldıktan sonra tekrar TCMB’ye döndürülmez ve para yok edilmezse, dolar, faiz ve enflasyon yeniden çok hızlı bir şekilde artacaktır. Paranın hazineden çıkıp tekrar TCMB’ye dönmesi için kamu harcamalarının ve bütçenin kısılması, yani ekonomide salgın dışında küçülmelerin yaşanması gerekiyor. Dolayısıyla bu yıl işsizliğin ve bütçe açığının daha önce hiç olmadığı kadar artacağı kesin. Nereden bakılırsa bakılsın en iyi ihtimaller bile kötü senaryo.

Bu ortamda “biz bize yeteriz” söyleminin ekonomik değil siyasi olduğu da kabak gibi ortaya çıkmaktadır. Para zaten yaratılıyorken, insanlardan 10’ar lira toplamanın hiçbir iktisadi getirisi yok. Salgının yarattığı buhran içinde popülist politikanın bir parçası olmaktan öteye gidemiyor. Biz ise en başından beri dış borç ödemelerinin durdurulması ve bankaların kamulaştırılmasıyla çok rahat kaynak yaratılabileceğini söylüyoruz. Para ve mali politikaların birleştirilmesi, tüm köprü ve oto yolların ve kritik önemdeki sanayi kollarının acil olarak kamulaştırılmasıyla, işten atmaların gerçekten yasaklanarak, 6 saat 4 vardiya sistemi ile kitlesel işsizliğin önüne geçilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Para basmak gibi uzun vadede hiçbir anlamı olmayan kapitalist önlemlerin yerine son derece gerçekçi ve acil önlemleri ortaya koyuyoruz.

Zonguldak neden koronavirüs kaynaklı en fazla ölüm oranına sahip?

0

Salgın nedeniyle 30 büyükşehire uygulanan giriş-çıkış yasağı 15 gün süreyle uzatıldı. Hafta sonlarını kapsayan iki günlük sokağa çıkma yasağı da yine büyükşehirlerde devam ediyor. Büyükşehirler dışında ise bu yasaklar kapsamına alınan sadece tek bir şehir var: Zonguldak!

Neden? Çünkü Zonguldak koronavirüs kaynaklı ölüm oranında birinci, vaka yoğunluğunda ise altıncı sırada bulunuyor. Peki, niye? Bu tablonun arka planına baktığımızda yaklaşık 600 bin nüfusa sahip Zonguldak’ta her on kişiden altısının akciğer rahatsızlığı yaşadığını görüyoruz.

Evet, on yıllar içerisinde kömür madenciliği bir yandan şehir ekonomisinin temelini oluştururken diğer yandan da şehirdeki hemen herkesi de hasta etmiş. Zaten bağışıklık sistemi güçlü olmayan, akciğerleri hasarlı emekçiler bu yüzden koronavirüsle enfekte olduğunda ölüm riski ve hastalığı ağır geçirme ihtimali çok artmış oluyor. Nitekim sağlık bakanlığının rakamları da bunu doğruluyor.

Denebilir ki madencilik zor ve riskli bir iş. Doğru, madencilik zor ve riskli bir iş, ama ne ölüm ne de hastalık işin bu zorluğundan kaynaklanıyor. Kimi zaman, Soma’da olduğu gibi, toplu katliama varan ölümlerin başta gelen sebebi alınmayan önlemler ve kâr uğruna yaşanan ihmaller! Madencilerin akciğer rahatsızlığının aslında bir meslek hastalığı olmaması gibi. Çünkü meslek hastalığı diye bir şey olmadığını biliyoruz. Meslek hastalığı denilen patronların almadığı önlemlerin ve aşırı kâr hırsının bir sonucu.

Hatırlayalım, yakın zamanda mecliste büyük tartışma yaratan santrallere filtre takılması meselesi gündemdeydi. En çok Zonguldak’ta ses getirmişti. Niye? Çünkü şehirde halihazırda yedi termik santral çalışmaya devam ediyor. Baca filtresi olmadığında bütün bunlar bir kenti zehirliyor. Sonra mı? Sonra koronavirüs gibi bir salgın geliyor ve sonuç ortada! Bu ne fıtrat, ne kader, ne de şansızlık. Olduğu gibi sınıfsal eşitsizliğin acımasız bir yansıması.

Peki, sadece Zonguldak mı? Vaka ve ölüm sayılarının en başta geldiği kentlerden biri de İstanbul! Biraz ayrıntılı bakıldığında Esenyurt, Bağcılar gibi işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı ilçelerin vaka ve ölüm oran ve sayılarında öne çıktığını görüyoruz. Bir kez daha sınıfsal eşitsizlik karşımıza çıkıyor.

Evet, salgın karşısında bağışıklığımızı güçlü tutalım ama nasıl? Dendiğine göre vitamin almalı, iyi beslenmeli. Şanslıysanız kısa çalışma ödeneğiyle alacağınız günlük 58 lira ve maaşınıza göre biraz üstüyle; az şanslı iseniz ücretsiz izne çıkarılarak alacağınız günlük 39 lirayla bu iyi beslenme ve vitaminlenme işini yapmanız gerekiyor!?

Zaten işsiz olan 5 milyondan biri misiniz? Ya da salgın öncesi iyi kötü bir işiniz vardı ama şimdi işsiz kaldınız ve ödenek de alamıyor musunuz? Bu durumda ne yapacaksınız? Benzer durumdaki milyonlarca emekçinin sorduğu soru bu!

O yüzden işten çıkarmalar ve ücretsiz izin yasaklanmalıdır! Hiçbir çalışan ücret kaybına uğramamalıdır! Geliri olmayan her bir haneye insanca yaşayacak destek verilmelidir! Başta sağlık olmak üzere tüm temel hizmetler ücretsiz, kaliteli ve ulaşılabilir olmalıdır.

Kuşkusuz bütün bunlar yüzlerce yıllık sınıfsal eşitsizlikleri bir anda ortadan kaldırmayacak. Sınıfsal eşitsizliklerle ömür tüketerek hayatı boyunca yeterli ve sağlıklı beslenememiş işçinin emekçinin bağışıklık sistemini bir anda güçlendirmeyecek, hasta akciğerlerini iyileştirmeyecek. Ama nesiller boyudur sürüp giden bu kırım sürüp gitmesin diye dur demek ve bir yerden de başlamak gerekiyor.

Unutmayalım! Bursa’da “fakirler koronadan ölsün” diye bağırarak denize girip sözüm ona eğlenen, üstüne bunu kaydedip sosyal medyadan paylaşan soytarılarla, işçiyi-emekçiyi salgına rağmen çalışmaya zorlayan, üç kuruşa muhtaç hayatlar yaşatan sermaye zorbalığı ve umursamazlığı arasında özünde hiçbir fark bulunmuyor.

Fakirler ve dahası hiçbir insan koronadan ölmesin diye düzeltilecek koca bir dünya var önümüzde…

Fotoğraf: Onur Altındağ / Zonguldak – İHA

İnfaz yasası halk sağlığını yok sayıyor!

0

Kamuoyunda infaz paketi olarak bilinen; kadın katilleri, çocuk istismarcıları, mafya liderlerinin salgın nedeniyle salınmasını “sağlayan” tasarı geçtiğimiz hafta içinde yasalaşarak yürürlüğe girdi. Daha önce de yazdığımız gibi, paket Mart ayından beri taslak halinde önce meclis kulislerinde tartışıldı, parça parça basına sızdırıldı. Bu süreçte birçok toplumsal kesimin tepkisini çeken paket sosyal medyada kadınlar tarafından protesto edildi. Hatta bu tepkiler karşısında birçok Saray kalemşörü, revize edilen kısımları Cumhurbaşkanına teşekkür ederek andı. Oysa halk sağlığını korumak amacıyla yapıldığı söylenen yasa, hem eşit bir infaz düzenlemesi içermiyor, hem de dışarıdakilerin can güvenliğini tehdit eder nitelikte. “Devlete karşı işlenen” suçlar adı altında on binlerce siyasi tutuklunun, gazetecinin, siyasetçinin, öğrencinin, avukatın infaz kapsamı dışında tutulup, hiçbir koruma tedbiri almaksızın kadınların, çocukların yaşamını tehdit eden faillerin salınması infaz yasasının halk sağlığını korumak amacıyla yapılmadığını göstermektedir. 

İktidar tarafından hazırlanan paket taslağı basına yansıdığında verilen tepkiler ve süregiden muhtemel pazarlıklar nedeniyle düzenli olarak revize edildi. Mesela “çocuk istismarcılarının affedilmesi” olarak dile getirdiğimiz erken yaşta evliliğin infaz düzenlemesinin paket kapsamından çıkarılarak ayrı bir düzenlemeyle Meclis’e gelmesi kararlaştırıldı. Benzer şekilde, cinsel dokunulmazlığa karşı suçların yani taciz ve tecavüz nedeniyle tutuklanmış kişilerin infazında da kalıcı indirim yapılması söz konusuydu. Kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin #cinselsuçaindirimolamaz kampanyasıyla karşı çıkması üzerine, tasarı değiştirilerek Adalet Komisyonu’na gönderildi ve bu suçlarda indirim olmayacağı açıklandı. Ancak gelinen noktada durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor. Paket kapsamında bazı suçların infaz sürelerinde indirime giden kalıcı düzenlemelerle birlikte, siyasi tutuklular dışında kalan tüm mahkûmların kapalı cezaevlerinden açık cezaevlerine geçişi ve burada da izin kullanma hakkı kapsamında tahliye edilmeleri söz konusu. Zira bu izin şu an Mayıs sonuna kadar geçerli olup gerekli olması durumunda Kasım ayına kadar uzatılabilecek ve izinden dönmemenin de herhangi bir cezası düzenlenmiş değil. Yani demek oluyor ki, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri veya cinayete teşebbüsten hüküm giymiş olanlar ve halihazırda açık cezaevlerinde bulunan mahkumlar direkt salıverilecek.

Salgın gerekçe sunularak cinsel saldırı, çocuk istismarı ve kadına yönelik şiddet suçlarının affedilmesi, şiddete maruz kalan kadınlar, çocuklar veya cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğrayan gruplar için hiçbir koruyucu tedbirin düzenlenmemiş olması, bu kişilerin hayatlarının tehlikeye atılması anlamına geliyor. Şiddet suçlarının faili olan erkeklerin dışarı çıkarak kadın ve çocuklara musallat olması oldukça olasıdır, hatta daha şimdiden sosyal medyada tehdit edilen kadınların yardım mesajları ve videolarına tanık olmaya başladık! Devlet bu konuda derhal önlem almalıdır, aksi takdirde yaşanacak yeni ölümlerin bizzat sorumlusu olacaktır.

İnfaz yasasının aynı zamanda adil ve eşit olmadığını söyledik. On binlerce siyasi tutuklunun yasa kapsamı dışında bırakılması, “MİT Yasası’na muhalefet, devlet sırlarına karşı suçlar, casusluk” gibi suçların infaz kapsamında olmayacağının eklenmesi zaten iktidarın derdinin halk sağlığı olmadığının, kendine muhalefet eden tüm kesimleri baskı altında antidemokratik yollarla tutmaya devam edeceğini göstermektedir.

Salgın nedeniyle hapishaneler halk sağlığı açısından gerçek bir tehdittir, bu nedenle siyasi mahkûmlar da derhal salınmalı, kadın ve çocukların hayatını tehdit eden failler sıkı bir şekilde takip edilmelidir. İzin sürecine çıkan failler denetlenmeli, şiddet tehlikesi olduğunu bildiren kadınlara acil olarak ulaşılmalıdır. Devlet kadınlara “evde kal” demek yerine, şiddet tehlikesi altında olanları güvenli sığınaklara yerleştirmeli, sosyal, psikolojik ve hukuki destek sunmalıdır.    

Şili’de 2500 siyasal tutuklu serbest bırakılsın!

0

Yağmacı Piñera hükümetine karşı gelişen muazzam seferberliklere katılmış olduğu gerekçesiyle, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 2500 tutuklu hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Tutukluların pek çoğu, suçlandıkları ceza süresinden daha fazla bir zamandır hapisteler. Ekim 2019’dan beri toplumsal ve demokratik değişimlere ilişkin haklı talepler için ve baskı uygulamalarına karşı sokaklara çıkan milyonları korkutmak için uygulanan bir yoğun bir baskıyla karşı karşıyayız.

2500 kişiyi tutsak ederek Piñera’nın yapmak istediği oldukça açık. Bu şekilde söylediği: “Eğer daha iyi koşullar için mücadele ediyorsan, o zaman hapsi boylarsın”.

Bu özgürlük talebi koronavirüs salgını tehlikesi karşısında daha da hayati bir hale geldi; özellikle de, hapishanelerin aşırı kalabalık niteliği ve siyasi tutukluların cinayet gibi suçlardan hüküm giymiş adli hükümlülerle bir ararada tutulması koşullarında.

Piñera hükümetine karşı gelişen toplumsal ayaklanma dünya halklarının geniş desteğini, dayanışmasını ve sempatisini kazandı. Bu dayanışmanın 2500 siyasi tutuklunun özgürlüğü için bir uluslararası kampanyaya dönüşmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu kampanyayı sosyal ağlarda fotoğraf ve video paylaşımıyla ortak bir haykırışa dönüştürelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

18 Nisan 2020

Şilili yazar Luis Sepulveda koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti

0

Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi ve Simon Bolivar Tugayı Koordinasyonu üyelerinden Miguel Sorans, Şilili yazar Sepulveda’nın ölümü ardından bir yazı kaleme aldı. Sepulveda Sandinista devriminde Simon Bolivar Tugayı ile birlikte savaşmıştı.

Şilili yazar Luis Sepulveda’nın ailesi, yazarın 16 Nisan Perşembe günü İspanya’da koronavirüsten hayatını kaybettiğini açıkladı. Şubat ayı sonlarında koronavirüs teşhisi konan Sepulveda, Asturias Üniversite Hastanesi’nde tedavi görüyordu. 70 yaşındaki yazar, Portekiz’in kuzeyindeki Porto şehrinde gerçekleşen bir edebiyat festivalinden döndükten sonra, 25 Şubat’ta virüs semptomlarını göstermeye başlamıştı. Kendisi birkaç yıldır ailesiyle birlikte Asturias’ta yaşamaktaydı.

Bu haber bizi derinden üzdü. Sepulveda çok önemli bir yazardı, ama aynı zamanda haklı mücadeleler içinde yer almış bir militandı. Bunların arasında Nikaragua’daki Somoza diktatörlüğünü sona erdirmek için verilen devrimci mücadele de vardı. Sepulveda’nın sosyalist akımımız tarafından örgütlenen Simon Bolivar Tugayı ile birlikte Nikaragua devriminde yer almış olmasından dolayı onur duyuyoruz. Simon Bolivar Uluslararası Tugayı, sürgündeki Arjantinli lider Nahuel Moreno’nun ve Somoza diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye yönelik sistematik ve uluslararası bir destek kampanyası yürütmüş olan PST’nin (Kolombiya, Sosyalist İşçi Partisi) inisiyatifiyle birlikte Bogota’da örgütlenen, FSLN (Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi) ile dayanışma içerisinde Somoza diktatörlüğünü devirmek ve burjuvazinin dahil olmadığı bir hükümet kurmak için mücadele yürüten bir Latin Amerikalı savaşçılar tugayıydı.  

Eski komünist militan Sepulveda, Augusto Pinochet’nin diktatörlük rejimi tarafından zulme uğradıktan sonra, 1977 yılında memleketi Şili’yi terk etmek zorunda kaldı. Sepulveda, 1988 yılında Aşk Romanları Okuyan İhtiyar romanının yayımlanmasıyla uluslararası çapta tanındı. Bu başarılı romanı, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Dünyanın Sonundaki Dünya, Boğa Güreşçisinin Adı, Patagonya Ekspresi, Atacama Çölü’nde Bir Gül ve Asrın Sonu romanları takip etti.

Yazar, Gabriela Mistral  Şiir Ödülü (1976), Romulo Gallegos Ödülü (1978), “Superflainao” Hikayecilik Ödülü (1993) ve Son Sınır kitabıyla aldığı İtalya Ovidio Ödülü (1998) gibi pek çok ödüle layık görüldü.

Boğa Güreşçisinin Adı romanındaki ana karakterlerden biri Şili’den sürgün edilen ve sembolik bir şekilde ünlü İspanyol boğa güreşçisiyle aynı adı taşıyan Juan Belmonte idi. Kurgusal hikâyede Belmonte, Simon Bolivar Tugayı’na katıldığını ve Sandinista hükümeti tarafından zulme uğradığını anlatır. Hikâye, eski Doğu Almanya’nın meşum güvenlik ve istihbarat teşkilatı Stasi’nin ve Pinochet’in polis teşkilatının karakterlerini, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile harmanlar.

Sepulveda, bir İspanyol dergisine Simon Bolivar Tugayı’na dair devrimin zafer kazandığı günden kalma bir anısını anlatırken şöyle der: “Temmuz 1979’da, tam olarak 19 Temmuz günbatımında, Managua katedralinin merdivenlerinde oturuyordum. Sandinistalar, diktatör Anastasio Somoza’yı yenilgiye uğratmışlardı. Uluslararası Tugaylar’ın ve Simon Bolivar Tugayı’nın hayatta kalmayı başarmış yirmi ya da daha fazla militanıyla birlikte, küçük bir matara Nikaragua romu ve Misquito yerlileri tarafından yapılan iğrenç puroları paylaşıyordum. Havada bir sevinç vardı ama bu bir coşku değildi, ne de olsa bütün savaşlar hep beklenenden daha uzun sürer. Savaşçıların çoğu çok gençti; yaşanabilecek en temiz ve saf ütopyanın tam ortasında, Soğuk Savaş’tan ve Washington’da örülen komplolardan uzak, umudu ve ülkelerinde gerçekleştirmeyi hayal ettikleri şeyleri kutluyorlardı. Böyle anlarda insan yalnızca geride bıraktığı ölülerini düşünüyor. Ve de hayatta kalmış olmasının adaletsizliğini…” (Teina, sayı 16, Ekim 2007, Valensiya internet dergisi)

Koronavirüs sonrası bizi nasıl bir dünya bekliyor?

0

Miguel Sorans, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi

Koronavirüs krizinin şiddeti ve sonuçları karşısında, pandemiden sonra dünyanın neye benzeyeceği üzerine bir tartışma dönüyor. Bu konuda onlarca yazı kaleme alındı. Bazıları “devletin rolü”nün geri dönüşünden ve daha iyi bir “servet dağılımı”ndan dem vuruyor. Bazılarıysa, otoriterizmin güçlenebileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

Krizin şiddeti tartışma konusu değil. Hele hele salgının şiddeti. Öncelikle, 185 ülkede milyonlarca insan hastalığa yakalandı ve 100 binden fazla insan hayatını kaybetti. İkincisi, dünya çapında büyük işadamlarının ve bankacıların sergilediği acımasız rol sonucu milyonlarca insan işsiz kaldı veya ücret kesintisi yaşadı, bunun da dünya halkları üzerinde ağır sosyal etkileri oldu. Her gün gıda bulamayan veya ellerini yıkamak için suya erişimi olmayan milyonlarca insan var. Kapitalizmin ekonomik ve sosyal krizi derinleşecek. Birçok yazar, krizin 1929’daki kapitalist buhran gibi olacağını söylüyor. Oysa gerçekte, 1929’a eşit ya da ondan ağır olan 2007/08 krizinden buraya geldik. Nitekim IMF başkanı Kristalina Georgieva “dünyanın 2008 krizinden beter bir resesyon içinde olduğunu” belirtiyor (Clarín gazetesi, Arjantin, 3/26/20). Başka bir deyişle, bizzat dünya emperyalizminin liderleri bize, kapitalist ekonominin tarihindeki en kötü krizi yaşadığımızı söylüyor. İlk kez olarak, kapitalist dünyanın durma noktasına geldiği söylenebilir. Muktedirler bize bunun pandemiden kaynaklandığını söylüyor. Hem öyle, hem değil. Çünkü aslında, koronavirüs ekonominin halihazırdaki krizini derinleştirmekte. Aralık 2019’un sonunda zaten yeni bir küresel resesyonun eşiğindeydik.

Bizi daha iyi bir dünya mı bekliyor?

“Covid-19 pandemisinin olumlu bir tarafı varsa, o da kutuplaşmış toplumlarda bir beraberlik hissi yaratmış olmasıdır.” Birçok insanı şaşırtan bir şekilde, İngiltere’deki Financial Times gazetesi geçenlerde bir başyazısında bu ifadeye yer verdi. Krizin boyutları öyle büyük ki, emperyalizmin sözcüleri kapitalizme iyimser ve “dayanışmacı” bir ton vermeye çalışıyor. “Yeniden paylaşım meselesi gündeme gelecek. Yaşlı ve varlıklı kesimlerin ayrıcalıkları tartışma konusu olacak. Yakın zamana kadar egzantrik addedilen, gelir ve servet üzerinden vergi alınması gibi politikalar gündeme taşınacak” (BAE Negocios gazetesi, Arjantin 5/4/20). Joseph Stiglitz veya Amerikalı iktisatçı Carmen Reinhart gibi kimi isimler, zengin ülkelerin “işbirliği” sergilemesini, mesela yoksul ülkelerin dış borçlarını askıya almasını öneriyor.

Krizin ciddiyeti ve yaratabileceği sosyal kargaşa karşısında, bazı burjuva kesimlerinin gerilimi hafifletmek amacıyla birtakım geçici tedbirler önerdiği aşikar. Kriz ve toplumun baskısı nedeniyle bazı istisnai önlemlerin alınması olasılığını da göz ardı edemeyiz. Ancak buradan işçi sınıfı ve halk kesimleri için köklü bir değişim veya ilerleme beklemek doğru olmaz. Şimdiden dünya çapında 50 milyondan insanın daha işsiz kaldığı belirtiliyor. Emperyalizm ve çokuluslu şirketler, yeni kemer sıkma, yağma ve sömürü planları ile krizi tekrar emekçi kitlelerin sırtına yıkmaya çalışacak. Yegane gerçek değişiklik, yani servetin emekçiler lehine yeniden dağıtılması, ancak ve ancak dünya çapında işçi hükümetleri kurma mücadelesi sonucunda ortaya çıkabilir.

Daha otoriter bir dünyaya mı gidiyoruz?

Mevcut konjonktürde, hükümetler salgın ve karantina meselesini fırsat bilip kitle seferberliklerini engellemeye çalışıyor. Bu amaçla, bazı hükümetler milli birlik çağrısı yapıyor, bazı hükümetlerse krizi militarize ediyor; bu da birçok rejimin ve hükümetin otoriterliğini katmerlendiriyor.

Sağlık krizi nedeniyle, karantina kontrolü noktasında silahlı kuvvetlerin ve polisin rolü arttı (yiyecek dağıtıyor, hastane kuruyor, insanları tahliye ediyorlar). Sanal denetim de büyüdü. Çin, Hong Kong, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Rusya, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve kimi Avrupa Birliği ülkeleri gibi yaklaşık 40 ülkenin, karantina denetimi adına veya hareketlilik ve kişisel temas takibi amacıyla mobil konumlama sistemlerini ve çeşitli uygulamaları kullandığı biliniyor. Avrupa’da Telefónica dahil sekiz büyük telekom operatörü, Avrupa Komisyonu’na cep telefonu müşterilerinin konumuna dair veri sağlamaya hazırlanıyor.

Gerçekten de, pandemiden sonra, hükümetlerin tüm bu süreci isyan eden halklara karşı kullanmaya çalışması ya da isyanlarını engellemeye çalışması tehlikesi söz konusu. Bu yeni bir gelişme de değil. Öncesinde de, ultra gerici ve otoriter hükümetler (Trump, Bolsonaro, Erdoğan, Putin, Macaristan’da Victor Orbán, Venezuela’da Nicolás Maduro veya Filipinler’de diktatör Rodrigo Duterte) dünya çapında yaygınlaşıyordu. Ya da örneğin Şili’de, başkan Piñera’ya karşı kitle seferberliği polisler tarafından bastırılmıştı. Ancak otoriter ve baskıcı rejimlerin daha da yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağını zaman gösterecek. Çünkü koronavirüs krizinden önce yaygın olan eğilim, kapitalist rejim ve hükümetlerin halk seferberlikleri nedeniyle siyasi açıdan istikrarsızlaşması eğilimi idi. Koronavirüs öncesinde dünyayı sarsan bir devrimci mücadeleler dalgası söz konusuydu. Bu dalganın parçası olarak Şili’deki, Lübnan’daki halk isyanları ya da Fransa’daki işçi grevleri sayılabilir. Kitlelerin seferberlik arzusunda yapısal bir gerileme var gibi görünmüyor; daha ziyade, kitle hareketleri mantıklı bir biçimde, karantina tedbirleri çerçevesinde bulaşımı engellemek adına geçici olarak duraklamış durumda. Şimdilik kitlesel seferberlikler gerçekleşmiyor, ancak pandemi karşısında sağlık tedbirleri alınması için veya işten çıkarma ve maaş kesintilerine karşı grevler veya kısmi protestolar sürüyor. Koronavirüs salgını aşıldıktan sonra, koronavirüs krizinin sosyal ve ekonomik sonuçları karşısında dünyanın birçok yerinde yeni halk seferberlikleri veya isyanları gündeme gelebilir. Devrimci sosyalistler olarak kendimizi buna hazırlıyoruz.

Henry Kissinger korkularında haklı çıkıyor

Bu olasılığı, yani kapitalist-emperyalist sistemin sorgulandığı, yeni ve büyük toplumsal çatışmaların damga vurduğu bir dünya ihtimalini belki de en iyi gören isim, emperyalizmin tarihsel liderlerinden Henry Kissinger oldu.

ABD başkanı Richard Nixon’ın danışmanı olan Kissinger, Maocu Çin’in yanki emperyalizmine yaklaşma sürecini başlatmış (1972) ve Vietnam Savaşı’nda (1975) ABD yenilgisini yaşamış bir isim; kendisi geçenlerde The Wall Street Journal için bir makale kaleme aldı (5/4/20).

“Covid-19 salgını sona erdiğinde, birçok ülkenin kurumlarının başarısız olduğu ortaya çıkacak,” diye yazan Kissinger, “Liderlerin karşısında duran zorluk, mevcut krizi yönetirken geleceği inşa etmek. Başarısızlık durumunda, tüm dünyayı yangın sarabilir,” uyarısında bulunuyor. 96 yaşındaki Kissinger, sistemi savunma noktasında zihinsel berraklığından hiçbir şey yitirmemiş. Kitlelerin fiyaskoyu gözlemlediğinin farkında: “birçok ülkenin kurumlarının başarısız olduğu ortaya çıkacak.” Ve de “dünyayı yangın sarabilir” diyor. Bu nedenle de, aynı makalede, “kaosun dünyanın en kırılgan toplumlarında üzerinde yakında yaratacağı etkileri hafifletme” tavsiyesinde bulunuyor.

Dünya oligarşilerinin sadık bir temsilcisi olan Kissinger bu korkusunda haklı; çünkü kendisi 2019’dan beri devam eden isyan dalgasının bilincinde. Halkların kapitalist kemer sıkma tedbirlerinden bıktığının, yoksulluk ve sömürünün katmerlendiğinin farkında. Kissinger ve benzerleri, halk isyanlarının bir “yangın” başlatmasından korkuyor. Toplumsal çatışma ihtimalini, gerçekliğe dayanan bir olasılık olarak ortaya koyuyorlar. Koronavirüs sonrası dünya, kapitalizmin bugün bildiğimiz eğilimlerinin daha da ağırlaştığı bir dünya olacak. Bu yüzden İUB-DE olarak şu çağrıda bulunuyoruz: “Koronavirüsün mevcut kriziyle ve pandemi sonra yaşanacaklarla mücadele etmek ve işçi ve halk yanlısı bir acil durum planı oluşturulması için yükseltilecek uluslararası mücadele hareketini kapitalist-emperyalist sistemi sona erdirerek işçi ve halk hükümetleri kurma perspektifiyle koordine etmek ve yönlendirmek için tüm işçi, gençlik ve halk örgütlerini, kadın ve çevre hareketlerini, antikapitalist ve sosyalist solu en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.” (Mart 2020, https://www.gazetenisan.net/2020/03/koronavirus-krizinin-faturasini-isci-sinifi-ve-halklar-degil-kapitalistler-odesin/). Değişimi ancak ve ancak işçi sınıfının ve halkların seferberliği yaratabilir.

Şilili yazar Luis Sepulveda’nın ardından

0

Silaha dokunmam gerekiyordu, çekinmedim”

”Özgürlük bir zarafet halidir ve kişi onu elde etmek için mücadele ederken özgürdür.”

Şili ve Latin Amerika edebiyatının usta yazarı Luis Sepulveda, 1997 yılından bu yana İspanya’da yaşamaktaydı. 16 Nisan günü Covid-19 salgınının yeni bir kurbanı olarak aramızdan ayrıldı. Böylece Latin Amerika edebiyatı büyük bir anlatıcısını, dil ustasını, vazgeçilmez bir belleği yitirmiş oldu. Ama biz Troçkist devrimciler de bir omuzdaşımızı, bir mücadele arkadaşımızı yitirmiş olduk.

Zira Sepulveda, sadece başta Gabriela Mistral şiir ödülü ve Romulo Gallegos roman ödülü olmak üzere şiirleri, öyküleri, denemeleri, tiyatro ve radyo oyunlarıyla pek çok ödül kazanmış usta bir edebiyatçı değil, aynı zamanda kaderini ezilen yığınların mücadelesiyle birleştiren bir devrimciydi.

Şili Sosyalist Partisi’nin gerillacı bir fraksiyonu olan Ulusal Kurtuluş Ordusu’nda başlayan mücadele yolu, hayal kırıklıkları ve ağır bedellerle biçimlendi. Yine de Pinochet zindanlarından sürgün diyarlarına uzanan bu yolda, hem edebi lezzeti hem de devrimci perspektifi derinleştirmeyi başardı Sepulveda.

1979 yılında  Kolombiya’da Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası Troçkist akımla tanışan yazar, Nikaragua devrimine ülkede enternasyonalist bir “işçi devleti” inşa etme perspektifiyle katılan “Simon Bolivar Uluslararası Tugayları”nın bir üyesi olarak katıldı ve Troçkist savaşçılarla omuz omuza dövüştü. Sonrasında da bu uluslararası akımla ilişkilerini değişik düzeylerde sürdürdü.

Kelebek etkisi

Sepulveda’nın Tarihin Sonu (El Fin de la Historia – Tusquets Editores Barcelona) adlı eserindeki bir bölüm Troçki ile ilgili gerçek bir hikâyeyi içerir ve kendisinin de sıkça kullandığı bir metaforun, olayların birbirleriyle ilişkisinin bir tür “kelebek etkisi”nin çarpıcı bir örneğidir:

Pyotr Krasnov

Petrograd’ı düşürmeye dönük Beyaz Ordu saldırısı yeni püskürtülmüştür, bu hayati zaferi kutlamak üzere Nevski caddesi üzerinde binlerce işçi, kadın ve devrimci coşkuyla toplanmaktadır. Lenin de, Troçki ve birliklerini kutlamak üzere caddeye gelir. Kalabalık dalgalanma halindedir ve ikiye yarılır. Pejmürde kıyafetleriyle insanda acıma duygusu uyandıran bir esir sürüklenerek Troçki’nin önüne getirilir. Artık asaletinden eser kalmamış bu Kazak savaş beyi, binlerce Kızıl Ordu askerinin ölüm emrini veren Piotr Nikoláievich Krasnov’dan başkası değildir. Yüzsüzce yerlere kapaklanmakta, af dilenmektedir.

Troçki, Yekaterinoslav’daki katliama ait fotoğrafları Krasnov’un suratına fırlatır ve Rusya’nın işçilerine, köylülerine ve ezilenlerine yaptığı eziyetlerden ötürü herkesin önünde af dilerse, kendisinin ölüm cezasından kurtulabileceğini söyler. Troçki’den beklenmeyecek bir şeydir bu af girişimi. Kendisi sonradan bu tutumunu, “Gerici Kazak hareketine hiçbir şey şu an çok ihtiyaç duydukları bir şehit savaş beyi hediye etmek kadar güç veremezdi” diye açıklar.

Miguel Krassnoff

Bu savaş beyinin torunu Miguel Krassnoff adını alarak yıllar sonra Şili’ye göçecek, Condor operasyonu adlı CIA girişiminin danışmanı olarak Pinochet’in zindanlarında nam salacaktı. Bu azgın karşıdevrimci bizzat kendi elleriyle kitabın yazarına işkence edecekti. Troçki’ye büyük bir saygı beslediğini belirten yazar, metnin sonunda şayet Troçki Krasnov ile ilgili başka bir karar verseydi neler yaşanabilirdi diye sormaktaydı.

Luis Sepulveda, daha adil ve özgür bir dünya özlemimizde yaşayacak.

Salgında Emekçinin Durumu – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 17.04.2020

0

Salgında Emekçinin Durumu – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 17.04.2020 by Gazete Nisan

Hani işten çıkarma yasaklanmıştı?

0

Cengiz Holding’e ait Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Fabrikası’nın Diyarbakır-Mardin-Mazıdağı Demiryolu inşaatında çalışan 118 işçi işten atıldı.

İşten atılmalarının gerekçesi işçilerin, koronavirüs salgınının Türkiye’de 70 bin kişiyi hasta ederek 1500’ün üzerinde de can aldığı gerçeğini dikkate alarak çalışma koşullarının düzeltilmesini istemeleri.

Soruyoruz: İşçilerin servislerinde, yemekhanelerinde sosyal mesafe kuralının uygulanmasını istemelerinden daha daha doğal ne olabilir?

Tam da bunun için 63 milyon insanın yaşadığı 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanmıyor mu?

Hafta içi günlerde markette, toplu taşımada hatta yollarda sosyal mesafeye uymayana idari para cezası kesilmiyor mu?

Yani salgının yayılmasını engelleyebilmek için sosyal mesafeye uymak gönüllük değil bir zorunluluk!

Pekiyi, bu durumda işçilerin -sonucunun ölüme gidebilecek şekilde hastalanmak olduğu billinen Covid-19 virüsünün bulaşmaması için en başta gelen önlem olan- sosyal mesafenin korunması için işvereninden gerekli tedbirleri almasını istemesi meşru ve hukuki bir hak değil midir?

Gelin görün ki bu tedbirlerin alınmasını isteyen işçileri patron işten atıyor!

İşveren burada hem işten çıkarma yaparak hem de salgına karşı zorunlu önlemleri almayarak iki yasadışı işlem yapmaktadır.

İşlerine geri dönebilmek için eylem yapan işçiler derhal işlerine iade edilmelidir.

Başta sosyal mesafe olmak üzere işyerinde salgına karşı tüm önlemler alınmalıdır.

Bu önlemleri almayarak işçilerinin ve bağlantılı olarak halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü anlaşılan işveren hakkında hemen gerekli inceleme ve idari işlemler yapılmalıdır.

Ne işçilerin ne de halkın sağlığı hak hukuk tanımaz bir avuç para babasının insafına terk edilebilir!

“Koronavirüs kamusal eğitimin ve eğitimcilerin sorunlarını açığa çıkartıyor”

0

Söyleşi: Sena Aydın

Covid-19 salgınının kamusal eğitim ve kamu emekçisi öğretmenler üzerindeki etkileri neler? Kocaeli’nde bulunan bir devlet okulunda branş öğretmenliği yapan bir öğretmen anlatıyor. 

Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?

Ben 21 senedir devlet öğretmeniyim. Mesleğe sınıf öğretmeni olarak başladım. Sonra bize verilen bir hakla orta öğretimde branş öğretmenliğine geçtim. Sendikalıyım ama üye sayısı itibariyle şu an bizim için karar verici sendika maalesef benim üyesi olduğum sendika değil, hükümet yanlısı Eğitim-Bir-Sen.

Güncel durumu daha iyi anlayabilmemiz adına bize biraz salgın öncesindeki çalışma koşullarınızdan bahsedebilir misin?

Bugüne kadar eğitim faaliyetleri adına “şu da olsaydı daha iyi olurdu” dediğimiz çoğu şey son dönemde yapıldı. Bunda, her ne kadar siyasi görüşlerini kesinlikle paylaşmasam da şu anki Milli Eğitim Bakanı’nın eğitimci olmasının, tabandaki öğrenci ve öğretmenlerin ihtiyaçlarını bilmesinin payı var diye düşünüyorum. Önceki bakan hatırlarsanız Milli Savunma Bakanlığı da yapmış, eğitimden zerre kadar anlamayan bir insandı çünkü! Ama bu her şey güllük gülistanlık demek değil tabii. Çünkü birincisi eğitimde uygulanan 4+4 sistemi bir felaket. İkincisi, müfredatının içi boşaltılmış durumda. Bunu müfredatın kolaylaşması anlamında söylemiyorum, çünkü şu an zaten bilgiye ulaşım sıkıntısı yaşamadığımız bir çağdayız. Böyle bir çağda biz zaten öğretmenler olarak çocuklara temel olarak bilgi değil, bilinçli ve düşünen insanlar olmayı öğretebiliriz. Ama müfredat çocukları düşünmeye, sorgulamaya teşvik eden bir müfredat değil, tam tersi bilgi ezberlemeye ve itaate dayalı bir müfredat. Üçüncüsü de siyasetin eğitime ve eğitim sektörüne müdahil olması.

Bahsettiğim üçüncü neden bizim çalışma koşullarımızı etkileyen en büyük sıkıntı. Hükümet her yerde olduğu gibi okullarda da yönetim ve idarecileri liyakat gözetmeksizin kendi kadrolarından seçiyor. Evet bakan iyi bir eğitimci olabilir, ama eğitim siyasetten kopmadıkça pratikte bizim için bir değişim yaşanmıyor. Çoğu kamu okulunda öğretmenler ağızlarını açıp herhangi bir konuda fikir beyan edip yorum yaptıkları anda terörist ilan ediliyorlar. Özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra o kadar fazla öğretmen şu ya da bu sebeple açığa alınıp görevden uzaklaştırıldı ki, hiçbirimiz ses çıkartıp bu duruma düşmeyi göze alamıyoruz. Ya da okul müdürü hükümetin desteklediği sendikadansa ve siz değilseniz size farklı yaptırımlar uygulanıyor. İş, “Sendikanızı değiştirmek istemez misiniz hocam?” diyerek başlıyor. Bunu yapmadığınız zaman izin alırken de sıkıntı yaşıyorsunuz, rapor alırken de sıkıntı yaşıyorsunuz, alttan alta tehdit de ediliyorsunuz. 2014’te değiştirilen yönetmelikle bir gecede yaşanan, bizim “müdür kıyımı” dediğimiz hükümet yanlısı kadro değişiklikleri sonucunda geldiğimiz nokta bu: kimsenin ağzına laf vermeden öğretmenlik yapmaya çalışmak. Veliler bir yandan, idareciler bir yandan, siyasiler bir yandan…biz bunlarla uğraşmaktan öğretmenlik yapamıyoruz. En idealist öğretmen bile bir noktadan sonra beziyor, bırakıyor uğraşmayı.  

Özel okullarda çalışan öğretmen arkadaşlarımızın durumu daha da vahim tabii. Biz 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi olduğumuzdan işimizi kaybetme korkusunu ilk defa 15 Temmuz süreci sonrasında yaşamaya başladık. Özel okul öğretmenleri attıkları her adımı bu korkuyla atıyorlar. Tamamiyle işvereni koruyan sözleşmeler imzalamak zorunda kalıyorlar, hiçbir iş güvenceleri yok, aldıkları maaş bizim aldığımız maaşın çoğu zaman yarısı ve mesleki hayatları idarecilerin iki dudağı arasında öğretmenlik yapmaya çalışıyorlar.

Koronavirüs süreci ve eğitim kurumlarının öğretime ara vermesi sizi nasıl etkiledi peki?

Devlet, şu an aynı derslere girdiğimiz zamanki gibi bizim tüm haklarımızı ödüyor. Bir tek kurs ve nöbet ücretlerimiz kesildi. Ama buna karşılık devlet salgın döneminde kamuda çalışan personel ihtiyacını bizimle kapatmaya çalışıyor, çünkü Sağlık Bakanlığı İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri’nde çalışan personel sayısının yeterli olmadığını söylüyor. Mesela bizim çalıştığımız ilçede personel sayısının iki katından fazla sayıda korona hastası varmış. Bu personelin hem bu hastalarla hem de hastaların temasta olduğu belirlenen yüzlerce kişiyle aynı anda ilgilenmesi mümkün değil. Dolayısıyla, biz şu an öğretmenler olarak sendikalarımız üzerinden göreve çağrılıyoruz. Bağlı olduğumuz ilçelerde bulunan Covid-19 testi pozitif çıkmış kişilerin ve bu kişilerin çevrelerinde temas ettikleri diğer insanların evlerine polis eşliğinde gidip 15 gün karantinada kalmaları gerektiğini söylememiz, onlara bu konuda yazılan tutanağı okumamız ve onaylatmamız isteniyor. Sonrasında da 15 gün boyunca bu kişilerin evden çıkıp çıkmadıklarını telefon verilerine bakarak kontrol etmemiz ve bir sisteme girmemiz gerekiyor.  

Bu görev başta gönüllülük esasına dayanıyordu ama aramızdan neredeyse hiç kimse gönüllü olmak istemedi, çünkü herkes görev sırasında virüsü kapmaktan korkuyor. Ben biraz farklı düşünüyorum. Eğer çıkıp sağlık emekçilerini alkışlıyorsak, onlar kadar risk altında kalmayacağımız bir görevden kaçmamız gerek; yoksa bu onlara haksızlık. Ama asıl sorun, binlerce atama bekleyen sağlık görevlisi varken ve onlar aslında bu işi bizden çok daha iyi yapabilip insanların ihtiyaçlarına ve sorularına da cevap verebilecekken, hükümetin bu görevi “zaten maaşlarını veriyoruz” mantığıyla devlet öğretmenlerin üzerine yıkması. Hükümetin nereden nasıl kâr ederim anlayışının bir örneği.  

Öğrencilere etkisine gelirsek de örneğin 8. sınıf öğrencilerim LGS’ye girecekler ve bu konuda ne olacağı belli değil. Sınav yüz yüze eğitimin verildiği konular üzerine olacakmış ama öğrencilerim evde ne yapıyor, bu ortamda bir yandan sınava çalışıp bir yandan nasıl uzaktan eğitime devam ediyorlar bilemiyorum, çünkü şu an iletişim kuramıyorum onlarla. 

Öğrencilerle iletişim demişken biraz bu EBA Uzaktan Eğitim Sistemi’nden bahsedebilir misin? Nasıl işliyor, eğitimin ihtiyaçlara ne kadar cevap veriyor?

Evet sözde bir Uzaktan Eğitim Sistemi var EBA denilen. Ama benim 3 haftada anlattığım konuyu EBA’daki videolarda sanki çocuklar her şeyi zaten biliyormuşçasına, her çocuğun seviyesi aynıymışcasına maksimum 20 dakikada anlatılıp bitiriliyor. Baştan böylesi bir durum için hiç hazırlık yapılmadığından, EBA üzerinden verilen eğitim çok soyut ve yetersiz kalıyor.

Bu süreçte bizim de Zoom üzerinden canlı ders yapmamız istendi, çocukları görmek, onlarla konuşmak iyi olur diye. Sınırlı sayıda veliye ve öğrenciye ulaşabilsem de bir iki kez bunu denedik. Ancak Milli Eğitim Müdürlüğü Zoom uygulaması üzerinden çıkabilecek herhangi bir sorunda (velilerin yanlışlıkla uygulamanın paralı versiyonunu indirmesinden çocukların görüntülerinin çalınmasına kadar) tüm sorumluluğun öğretmenlere ait olacağını söyleyince yapmama kararı aldık bu dersleri. Bakanlık öğretmenlere bu uygulamaya devam edin diyor tabii ama asla arkamızda durmadığını üstüne basa basa belirterek. Yeni aldığımız haber de 8. ve 12. sınıflarla EBA üzerinden canlı dersler yapılacağı; bunu bekliyoruz şimdi. Ama EBA’ya giriş yapmak yaşanan yoğunluk nedeniyle şu an bile zor. Üstüne canlı dersler de eklenince nasıl olacak bilmiyorum.

Bir de zaten şöyle bir durum var. Benim çalıştığım mahalle çok göç alan ve gelir düzeyi oldukça düşük bir mahalle. Dolayısıyla çocuklar kalabalık evlerde aile büyükleriyle bir arada yaşıyor. Velilerimin çoğu işçi. Kimi şu dönemde işini kaybetti; kaybetmeyenlerin neredeyse hepsi hâlâ çalışmak zorunda. Çoğu öğrencimin evinde düzenli internet bağlantısı yok. Çocukların da velilerin de temel kaygısı, sadece bu dönemde de değil her zaman “karnımızı nasıl doyuracağız?” kaygısı. Yani bizim çocuklarımızın temel sorunu okul, öğrenmek, ders çalışmak değil, açlık, geçim kaygısı, ev ortamı, tanığı ya da hedefi oldukları şiddet ve istismar vakaları. Devlet bu durumdaki çocukların oturup EBA’da verilen dersleri dinleyeceğini mi düşünüyor? EBA’nın tek amacı sadece toplumun gazını almak, “bakın devlet her şeyi düşündü, eğitimde fırsat eşitliği ilkesinin gereklerini yerine getirdi” diyebilmek. Eşitsiz bir düzenin içinde hangi eşitlikten bahsediyoruz, böyle bir şey mümkün mü!

Peki son olarak sürece dair kaygılarınız, beklentileriniz, talepleriniz neler?

Toplumun geri kalanı gibi bizim de maaşlarımızda kesintiye gidilecek mi kaygımız var. Şöyle açıklayayım, biz aldığımız maaş karşılığı haftada 15 saat derse girmek zorundayız. Bu saatin üstünde girdiğimiz her ders ek ders sayılıyor ve bunlar için ek ücret alıyoruz. Ek dersler bizim için maaş karşılığı girdiğimiz dersler kadar değerli. Benim eşim de devlette öğretmen ve iki çocuğumuz var. Ek ders ücretlerimiz olmazsa sadece öğretmen maaşımızla geçim sıkıntısına düşeriz. Şu an için devlet ek derslerimizin ücretlerini de ödüyor bize. Ama süreç uzarsa devlet ek ders ücretlerinde kesintiye gider mi kaygısı yaşıyoruz.

Eğitim açısından düşünürsek de müfredatın temposu çok hızlı olmadığından ara sınıfların açıklarını önümüzdeki sene içerisinde bir şekilde kapatabiliriz diye umuyoruz. Asıl problem 8. ve 12. sınıfların lise ve üniversite yerleştirmeleri olacak. Süreç önümüzdeki döneme uzarsa bu probleme 7. ve 11. sınıflar da dahil olacak. İşin kötüsü bu seneki 8. sınıflar özelinde şöyle bir problem de var: Bu seneki 8. sınıflar çok kalabalık, çünkü seneler önce 4+4 sistemine geçildiğinde o dönem iki yaş grubu aynı anda ilkokula başlamıştı. İşte 4+4 sisteminin ilk kurbanı olan o kalabalık dönem şimdi 8. sınıfta ve içinden geçtiğimiz koronavirüs döneminde LGS’ye girmeye hazırlanıyor. Ama liselerin yapısı bu kadar öğrenciyi almaya yetecek şekilde düzenlendi mi? Hayır. Örneğin, bu yoğunluğu gidermek için sadece bizim çalıştığımız ilçede bile iki tane daha lise açılması gerekiyor. Bu salgın döneminde böylesi bir düzenleme ne kadar sağlıklı yapılabilecek? Yapılamayacak. Peki ne olacak? Bu öğrencilerin birçoğu kontenjanlar arttırılsa dahi liseye gidemeyecek ve açıkta kalacaklar. Zamanında hükümetin bir lütuf ve hak olarak halka pazarladığı bu 4+4 sisteminin gerçek yüzüyle de birebir bu koronavirüs döneminde karşılaşmış olacağız.

Çözüm olarak şu ana kadar bize söylenen çocukları oldukça kötü koşullardaki endüstri meslek liselerine ve imam hatip liselerine yönlendirmemiz. Yani bize öğrencilerinizi ziyan edin diyorlar, kısacası çözüm bu. Tabii bir de ne olacak? Kontenjanlar artırılacak, yeni ücretli öğretmen atamaları yapılacak, hükümet bunu da başarı olarak sunacak ama sonra ne olacak? Önümüzdeki senelerde bu yoğunluk atlatılınca öğretmenler toplu olarak işten çıkartılacaklar.

Bu durumda ücretli öğretmenler meselesi de açığa çıkıyor. Devlet okullarındaki öğretmen sayısı yetersiz. Ama devlet kadrolu öğretmen alımı yapmak yerine bu açığı ücretli öğretmenlerle kapatmayı seçiyor. Neden? Çünkü bizimle tamamıyla aynı işi yapsalar da girdikleri ders saati üzerinden ücret aldıklarından bizim aldığımız maaşın yarısını bile alamıyorlar, sigortaları tam yatmıyor. Yani devlete “maliyetleri” çok daha düşük oluyor. Bu sistem de sözde eğitimde devamlılığı savunan AKP hükümetinin eğitim sektörüne vurduğu en büyük darbelerden biri. İşin toplumsal cinsiyet boyutunu da unutmamak lazım tabii. Bu şekilde güvencesiz çalışan ve emeği sömürülen ücretli öğretmenlerin çoğu kadın. Koronavirüs sürecinin başında ücretli öğretmenler derse girmedikleri için ücretlerini alamıyordu. Sonra bu duruma karşı toplumsal bir tepki oluşunca bir kararname çıktı ve şu an ücretlerini alıyorlar, ama aldıkları ücret zaten ortada. Asıl mesele hayatlarımızın birilerinin keyfine kalmış kararnameler tarafından belirleniyor olması. Yarın başka bir kararnameyle bu hakkın geri çekilmeyeceğinin, ya da bizim var olan haklarımızın elimizden alınmayacağının bir garantisi var mı? Yok maalesef. Durum böyle, eğitimin ve eğitimcinin sorunları zaten anlatmakla bitmez, içinden geçtiğimiz dönem bu sorunları daha da gün yüzüne çıkartıyor. 

Halkın sağlığı istifa ve siyasi ikballerden daha önemlidir!

0

Tek Adam rejimi olarak ifade edilen oluşum (koalisyon), içinde çok fazla ve farklı gücün yer aldığı bir mücadele ve hükmetme alanı. Etkinlik düzeyleri ve beklentileri farklı güçlerden oluşan bu alan, çoğunlukla (partiyi ve Sarayı da aşan) sınırları belirsiz bir genişliğe ve derinliğe sahip. İçişleri Bakanı Soylu’nun istifası bu spekülatif gerçeği bir kez daha tartışmaya açtı.

Tartışmanın ilk ortak çıktısının Soylu’nun şimdi hiç olmadığı kadar güçlendiği iddiası olması bu topraklarda bazı şeylerin (anlık ve yüzeysel analiz gibi) hiç değişmediğini de bir kez daha gösterdi. Oysa AKP’nin, birçoğunun ismi çoktan unutulmuş, “hiç olmadığı kadar güçlü” isimler enkazı üzerine yükseldiğini hatırlamak dahi istifanın önünü-arkasını anlamak-açıklamak açısından yol gösterici olabilirdi. Kuşkusuz bu durum sadece AKP’ye özgü de değil, içinde bulundukları koşullarca sınırlanan ve belirlenen benzeri tüm fırsatçı-eklektik siyasal-sosyal kurum ve aktörler için de geçerli. Ötesi, Soylu’nun Erdoğan’a rağmen ve fakat ironik şekilde onun onayıyla da istifa sürecinden güçlenerek çıktığı ifadesi, Erdoğan’ın son 20 yıllık kudretli yolculuğu ve geldiği nokta düşünüldüğünde, istifa sürecinin ne derece değişken ve kırılgan bir zemin üzerinde gerçekleştiğine dair belki daha fazla fikir sunabilir. Parça-bütün-devamlılık ilişkisi açısından kimin kime ne kadar bağlı ve bağımlı olduğu göz ardı edilmemeli. Geçmişte ve bugün ismi geçen aktörlerden herhangi biri (yuvadan atılmadan önce) kendi kanaatleriyle uçabileceğini düşünseydi zaten bunu yapardı. Dolayısıyla kendi başarısız projelerini ve geçmişlerini şimdi başkalarının kurulu tezgâhlarında bir başarı hikâyesine dönüştürmeye çalışanların, güç ve nüfuz mücadelesi verdikleri bu yeni adresleri dışında, bir hükümlerinin olup olmadığı, sınanmayı bekleyen bir tecrübe olarak durmaya devam ediyor. Şu an için daha fazlası değil!

İstifa, ciddiyet ve sorumluluk!

Sokağa çıkma yasağının ilanındaki sakillik, plansız-programsız hareket etmekten öte, her şeyin en iyisini bildiğine inanan benmerkezci kibirden ilham almakta. Bu anlamıyla, karar sahibinin kişisel özelliklerinin değil sağcılığın memleket için en iyisini bilme ve isteme zannının hastalıklı bir yansıması söz konusu. Tam da bu yüzden istifa kararının nedeni ve muhatabı sokağa çıkma yasağını iki saat önce duyarak ekmek-su almak için markete-fırına hücum eden yüz binler değil, istifa sahibinin kendi âlicenaplığı ve reis olarak sunulmakta. Bu nedenle burada yanılan, yanlış yapan, üzülen, sorumluluğu üstlenen ve bundan dolayı hesap veren bir anlayış görmüyoruz. Tersine adeta taltif edilerek “daha da güçlendiği” söylenen fırsatçı bir konum sağlamlaştırma karşımıza dikiliyor. Sanki bütün mesele Soylu’nun siyasi ikbaliymiş, başta o iki saatlik hengâmede virüs kaptığı-yaydığı tartışmasız düzinelerce insanın hali pür melali ve geri kalan her şey önemsizmiş gibi!

Oysa an itibariyle Türkiye’de vaka sayısı 65 bini, ölüm sayısı 1400’ü geçmiş durumda. Test sayısına göre değişmekle birlikte her gün vaka sayısına ortalama 4 bin, ölüm sayısına 100 kişi eklenmekte. 30 Büyükşehir ve Zonguldak’ta giriş-çıkışlar kapatılmış durumda. Çok sayıda yerleşim yerinde karantina uygulanıyor. Milyonlarca çalışan işsiz kaldı. Milyonlarcası virüs tehdidi altında çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor. Faaliyetine ara vermek zorunda kalan yüz binlerce işyerinin akıbeti belirsiz. Ticaret geriliyor. Ekonomik kriz derinleşiyor… Bu şartlar altında normal zamanlarda önemsiz gibi görünen hatalar ölümcül sonuçlara yol açabilir. Nitekim salgının başlangıç sürecinde bu hatalar (umre gibi) yapıldı ve bedeli büyük oldu. Dolayısıyla istifayı siyasi ikbal ve güç-nüfuz mücadelesi üzerinden ele alarak kendilerine yontanlar bu nedenle büyük bir kötülük içindeler.

Salgının aşılması, iş-aş sorunlarının çözülmesi için her zamankinden daha fazla ciddiyet ve sorumluluk gerekiyor. İktidarda bunu görmüyoruz… Belediyeler, sendikalar, TTB gibi mesleki kurumlar salgınla mücadele sürecine derhal dâhil edilmelidir. Bu kurumların tümünün dâhil olduğu bir koordinasyon oluşturulmalı ve süreç bu ortaklık zemininde şeffaflık içinde yönetilmelidir…

Kendine kalacak bir ülke arayan insanlar için #evdekal sloganı bir anlam taşır mı?

0

Yaklaşık iki ay önce, Türkiye’de yaşayan mültecilere sınır kapılarının açıldığı söylendi ve sınıra gitmeleri teşvik edildi. Üstelik bu çağrı yapılırken Yunanistan’ın yıllardır sınırda sürdürdüğü politika biliniyordu. “Push back-Geri itme” olarak ifade edilen bu yönteme göre, son yaşananlardan önce de Yunanistan sınırına giden mülteciler Yunan görevliler tarafından Meriç Nehri’ne geri itiliyordu. Bir şekilde sınırı geçmeyi başaranlar, üstlerindeki para ve eşyaları alınarak zorla Türkiye sınırına gönderiliyordu. Bizler sadece kitlesel bir girişim olmadığı için bunları haberlerde görmüyorduk. Ancak iki ay önce sınırda gördüğümüz biber gazı saldırıları, plastik mermiler, mültecilerin kaybolması ve hatta öldürülmesi kesinlikle sürpriz değildi.

Şimdi günlerce Pazarkule’de bekletilmiş olan insanların mücadele etmek zorunda oldukları bir şey daha var. Salgının başlamış olduğu dönemde sınıra gönderilen ve hiçbir şekilde temizliğin sağlanmadığı bir ortamda büyük bir kalabalığın içinde bekletilen mülteciler, karantinaya alınmak üzere geri gönderme merkezlerine sevk edildi. Normal şartlarda sınır dışı edilenlerin barındırıldığı bu merkezlerde, salgın ortaya çıkmadan önce dahi koşulların ne durumda olduğu tartışmalıydı. İçinde bulunduğumuz günlerde ise, mültecilerin karantina süresi doldu. Peki, her şeylerini bırakıp sınıra gitmeleri söylenmiş olan bu insanların geri gönderme merkezinden çıktıktan sonra gidecekleri bir evi var mı? Bir evleri olsa bile bu evlere nasıl ulaşacaklar? Şehirlerarası geçiş yasağı onlar için zaten vardı, şu anki durumda evlerine gidebilmeleri mümkün mü?

Kayıtlı sayı üzerinden 5,6 milyonla dünyanın en çok mülteci barındıran ülkesi olarak mültecileri her iki açıdan da görmezden gelmeye devam ediyoruz. İlki, genel anlamda salgının yayılmasıyla ilgili riskleri hesaplarken devamlı mülteci girişi olan bir ülke değilmişiz gibi davranılmasıydı. Salgının yalnızca Avrupa’dan gelebileceği söylenen günlerde, İran dâhil olmak üzere dünyanın çok farklı yerlerinden kontrolsüz mülteci girişi devam ediyordu. İkincisi ise, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan milyonlarca insanın bu ülkede yaşadığının göz ardı edilmesiydi.

Dünya çapında pandemi ilan edildiği bir zamanda, birlikte yaşadığımız milyonlarca insanı görmezden gelmek veya devletin yurttaşlar yerine mültecilere para verdiği gibi ırkçı yalanlar üretmek ancak akıl dışı bir mantığın ürünü olabilir. Neden burada olduklarını sorguladığınız insanların, bırakıp geldikleri ülkelerinde yaşam koşulları öyle bir halde ki, virüsün varlığı tartışılamıyor bile. Bizimle birlikte yaşayan milyonlarca kişiyle aynı tarafta olduğumuzu bugünlerde daha iyi anlamalı ve taleplerimizi birlikte ileri sürmeliyiz.

Korona günlerinde de kadınlar birlikte güçlü!

0

Kadınlar, korona günlerinde artan erkek şiddeti ve yoksulluk karşısında kadınların taleplerine dikkat çekmek için “Korona Günlerinde de Birlikte Güçlüyüz” diyor. 147 kadın örgütüyle beraber İDP’li kadınlar olarak imzacısı olduğumuz ortak metni okurlarımızla paylaşıyoruz.


Evde kalan, çalışmak zorunda olduğu için evde kalamayan, işinden olan, kalacak evi olmayan, evde kalsa da güvende olmayan, evini bırakıp buraya iltica etmiş olan, yasal statüsü olmayan, kimliğinden veya yöneliminden dolayı evde baskı gören, ev işinden çıldıran, evinin kirasını ödeyemeyen, evinden atılan, evdeki herkese bakması beklenen, yalnızlaşan ya da kalabalıktan nefes alacak yer bulamayan biz kadınlar korona günlerinde de birlikte güçlüyüz, birbirimizin güvencesiyiz! Salgının önlenmesi için kapanmamız beklenen evlerde şiddete uğramamayı, ücretli izinle ve güvenceli şekilde evde kalabilmeyi, evin tüm iş yükünü çekmemeyi, bu süreçte alınan önlem ve yükseltilen taleplerde dikkate alınmayı ve çok daha fazlasını hak ediyoruz. Yaşamak için evde kalmak, evde kaldığımız için yoksulluktan ve erkek şiddetinden ölmemek için sesleniyoruz:

1- Üretim durdurulsun, zorunlu olmayan sektörlerde çalışanlara ücretli izin!

Evde kalamıyoruz. Çünkü “çarklar dönmeye devam edecek” diyenler evde kalmamızın koşullarını yaratmak yerine hayatlarımıza kastediyor! Birçoğumuz hala dışarıda çalışmaya devam etmek zorundayız. En güvencesiz işlerde çalıştığımız için evden çalışma, ücretli izin olanaklarına sahip değiliz. Bu güvencesizlik mülteci ve göçmen kadınları için katlanarak artıyor. Tekstil sektörü gibi zorunlu olmayan sektörlerde hala çalıştırılıyoruz. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu hizmet sektörünün bir kısmı çalışmaya devam ettiği gibi, pek çoğunda çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne çıkarıldı. Bir yandan yoksullaşırken bir yandan üzerimize bindirilen ödeme yüküyle başa çıkamıyoruz. Küresel salgın tehlikesi bitene kadar, çeşitli ülkelerde olduğu gibi, elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet ücretsiz olmalı, kira bedelleri alınmamalı, ücretsiz gıda yardımı yapılmalı. Bu süreçte çalışması zorunlu olan sağlık gibi sektörlerde çalışanların ise iş yükünün artmaması ve salgının yayılmaması için de üretimin durdurulması gereklidir. İşten çıkarılanlar için koşulsuz işsizlik maaşı, zorunlu olmayan sektörlerde çalışan herkese derhal ücretli izin istiyoruz! Çalışması zorunlu olan sektörlerin çalışanlarına ise yeterli ekipman sağlanmasını, yaygın test uygulanmasını, can güvenliğimizin sağlanmasını istiyoruz!

2- Ev işi herkesin işi!

O evlerde sadece biz yaşamıyoruz. Ancak karantina günlerinde evin temizliğinden, yemeğe, okula gitmeyen çocuklarla ilgilenmekten yaşlıların bakımına tüm işler bizim omuzlarımızda. Kadınların ev içindeki görünmeyen emeği katlanarak artıyor. İşe gitmedikleri için evde kalan erkekler ise kendilerini o evlerde misafir hissetmeye meyilli. Bir engeli olmayan herkes zorunlu olan tüm temizlik, bakım gibi işleri eşit biçimde üstlenmelidir! Her fırsatta kadınlarla erkeklerin eşit olmadığını söyleyen yöneticiler bu eşitsizliğin derinleşmesinden sorumludur. Bunun değişmesi de ancak eşitliği önceleyen bir bakış açısının, her türlü iletişim aracıyla, toplumun tüm kesimlerine yaygınlaştırılmasıyla mümkün.

3- Karantinada 6284 hayat kurtarır!

İçine kapandığımız evler, öldürülen kadınların yüzde yetmiş beşinin cinayet mahalli. Yani pek çoğumuz için en tehlikeli yer. Buna rağmen Hâkim ve Savcılar Kurulu kadınların en önemli güvencesi olan 6284 sayılı Kanunu neredeyse askıya alan bir karar verdi ve şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılmasını zorlaştırdı. Kadınlara şiddet uygulayanların cezaevinden erken çıkmasını sağlayacak infaz düzenlemesi gündemdeyken kimse salıverilen şiddet faillerinin nasıl denetleneceğini, hele salgın sürecinde kadınların güvenliğinin nasıl sağlanacağını konuşmuyor. 6284 askıya alınacağına erkek şiddetinin arttığı bu dönemde daha etkili uygulanmalı, uzaklaştırma kararlarının alınması zorlaşmak yerine kolaylaşmalı ve denetlenmeli, kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü şekilde önleyici ve koruyucu mekanizmalara erişebilmeli!

4- Erkek şiddeti artarken yetkililer ne yapıyor? 

Dünyanın farklı yerlerinde çeşitli örnek uygulamalar görüyoruz. Fransa İçişleri Bakanlığı süpermarketlerde kadınlar için başvuru/danışma standları açıyor. Avustralya hükümeti korona virüsü krizi nedeniyle artan şiddeti önlemek ve mağdur kadınları desteklemek üzere 92 milyon dolarlık bir destek paketi hazırladı. Merak ediyoruz: Erkek şiddeti geçen yılın aynı ayına oranla %38,2 artmışken örneğin Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ne yapıyor? ALO 183 hattının acil şiddet hattına dönüştürülmesi veya kadına yönelik şiddetle ilgili acil hat oluşturulması gerekiyor. Aynı şekilde ALO 155’in gerekli hemen ihbarları alması ve vaktinde müdahale etmesi şart. Çünkü şiddet failleriyle aynı evlerde kalmak zorunda bırakılan kadınların aramak için ikinci bir şansı olmayabilir. Sığınaklarda hem kadınların hem çalışanların sağlıklarının nasıl güvence altına alındığı konusunda şeffaf bir süreç işletilmeli, test yapılmalı. Korona krizinin, şiddet gören kadınların sığınaklara kabulünün önüne geçmemesi, bir yandan da salgın riskinin en aza indirilmesi için neler yapılıyor? Kalabalıkların bir arada kalmadığı, düşük kapasiteli daha fazla alternatif sığınma alanı sağlanmalı. Ama bunun yerine, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyumun sığınak başvurularını durdurması veya belediye hesaplarının bloke edilmesi örneklerinde olduğu gibi, yerel yönetimlerin girişimleri ve mevcut mekanizmaları dahi engelleniyor. Halbuki kadına şiddet ile ilgili belediyeler dahil sorumlu tüm kamu kurum ve kuruluşları acil koordinasyon birimi oluşturmalı. Artan erkek şiddetine karşı alanda çalışan kadın örgütlerinin de katılımıyla acil önlem planı hazırlanmalı, çünkü koronavirüse karşı mücadeleyi ayrımcılıkla, ötekileştirmeyle değil barış içinde, dayanışmayla kazanabiliriz!

5- Cezaevlerinde kimse virüsle baş başa bırakılamaz! Ama ya kadınların ve çocukların can güvenliği?

Baroların ilgili komisyonları cezaevlerinin kapasitesinin çok üstünde tutuklu ve hükümlünün bulunduğunu, hijyen koşullarının olmadığını açıkladı. Görüşlerin yasaklanmasıyla endişeli yakınları cezaevlerindekilerin durumlarından ancak haftada bir telefon konuşmalarıyla haberdar olabiliyor. Mahpusların sağlık hakkı için önlemler alınmalı, test uygulanmalı, dezenfektan, temizlik malzemeleri, maske, eldiven, kolonya verilmeli, su kotası kaldırılmalı, 24 saat sıcak su verilmeli. Yeterli sağlık hizmeti ve sağlıklı beslenme sağlanmalı, yemekler bunu gözeterek iyileştirilmeli. Karmakarışık ve son derece adaletsiz bir infaz düzenlemesiyle açık cezaevinde olan, kadınları veya çocukları yaralamış, öldürmüş, zarar vermiş olan erkeklerin cezaevinden çıkmasının önü açılırken kadınlara şiddete karşı başvurabilecekleri etkili bir koruma mekanizması sağlanmıyor. Koşullu salıverileceklerin veya izne çıkarılacakların nasıl denetleneceği, kadınların ve çocukların evlerine, bedenlerine ve hayatlarına yeniden musallat olmalarının nasıl engelleneceği açıklanmadan serbest bırakmak, kadınların koronadan değilse erkek şiddetinden ölmesine davetiye çıkarmaktır. Bir yandan da gazeteciler, siyasetçiler, politik tutsaklar sırf muhalif oldukları için virüse terk ediliyor. Çocuklu ve hasta mahpuslar arasında dahi bu ayrım yapılıyor. Cezaevlerindeki hasta ve yaşlı mahkumlar ile hamile ve çocuklu kadınlar ayrım gözetilmeksizin serbest bırakılmalı. Devlete karşı suç işlediği iddia edilenler, kronik hastalığı veya küçük yaşta çocuğu olsa bile salgın riskiyle karşı karşıyayken, bir kadını yaraladığı için cezaevinde olan erkekler o kadınların yaşadığı evlere hiçbir tedbir alınmadan geri gönderiliyor. Biz öncelikle yaşamı savunuyoruz. Cezaevlerinde kimse can güvenliklerinin sağlanamadığı koşullarda tutulmamalı, ama kendilerine şiddet uygulayan erkekler cezaevinde olduğu için rahat nefes alan kadınların can güvenliği de tehlikeye atılmamalı.

6. Hepimiz için, sağlıkçıların sağlığı korunsun!

Korona günlerinde halk sağlığı için en büyük mücadeleyi veren sağlık çalışanları büyük risk altında. Koruyucu ekipmanları yetersiz, yaygın test uygulanmıyor, hasta bilgileri saklanıyor. Sağlık sektörünün parçası olan, temizlik işçileri, hasta bakıcılar, sekreterler, laboratuvar teknikerleri, yemekhane personelleri sağlık iş kolunda görünmedikleri için bu süreçte hemşire ve doktorlar için alınan özel önlemlerden faydalanamıyor ve ayrımcılığa maruz kalıyor. Her an virüsün bulaşması ve bunun yayılmasına vesile olma endişesi ile yaşamaları yetmezmiş gibi evlerine gittiklerinde yemek, bulaşık, çamaşır ve diğer ev işleri ile çocuk ve yaşlı bakımı da üstlerine yıkılıyor. Bu şartlar altında nasıl önlem almaları ve kendilerini korumaları beklenebilir? Sağlık çalışanlarının koruyucu ekipmanları sağlansın, yaygın test uygulansın, sağlık çalışanlarının çocuklarının bakımı için devlet sorumluluk alsın, virüsün evlere yayılmasını önlemek için sağlık çalışanlarının barınma sorunu çözülsün! Ayrıca, KHK ile işten atılan ve atama bekleyen sağlık emekçileri hemen ve hiçbir şart gözetmeden görevlerine başlatılsın!

Kısa çalışma ödeneği: Kime ödenek, kime destek?

0

Büyük sözü dinlediniz, mesela en az üç çocuk yaptınız. Aza kanaat ettiniz, çok çalıştınız. Şikâyetiniz az, şükrünüz bol oldu. Bir kapı kapanırsa, öbürü açılır dediniz. Dirayetle hayata tutundunuz… Sonra salgın geldi. İşyerlerinin çoğu kapandı ya da üretimi azalttı. Bazıları sahiden, bazıları palavradan! Sonuçta iş gitti, maaş gitti! Ama çocuğunuz ekmek, ev sahibiniz kira, şirketler su-elektrik-doğalgaz-telefon-bilet vs. parası istemeye devam ediyor. Ne yapacaksınız?

Çocuğunuz olmasa, elektrik-su-doğalgaz-telefon hepsini kapatsanız, sadece kuru ekmek yeseniz yine de kira vermek zorundasınız. Sonuçta ormanda yaşamıyoruz… O yüzden, gemisini yürüten kaptan; giden gider, kalan sağlar bizimdir, denemez. Denmemeli! O yüzden zaten açlık sınırındaki asgari ücrete (o da işi varsa) yarı aç yarı tok çalışabilen milyonlarca işçiye emekçiye, kötü gün için keşke kenara bir 50 bin lira koysaydın türü aklı evvel tavsiyelerde bulunulamaz. Bulunulmamalı! Milyonlarca işçi emekçi bulundukları duruma kendileri düşmedi. İçinde bulundukları işsizlikten yoksulluğa dek durumlar bir kişisel hesap hatasının değil sistem hatasının sonucu…

Kısa çalışma ödeneği, işsizlik sigortası, yoksulluk ödeneği, ücretli izin, işten atmanın yasaklanması, şu bu… İşte bütün bunların hepsinin nedeni, açıklaması bu: Milyonlarca işçinin emekçinin hayatta kalabilmeye devam edebilmesinin sağlanması! Yani ödenekler araç, işçinin-emekçinin hayatını idame ettirmeye devam edebilmesi amaç! Doğal olarak amacın hâsıl olabilmesi için tek bir işçi-emekçi dahi dışarıda bırakılmamalı. Vermemeyi değil her bir emekçiye verebilmeyi gözeten bir işleyiş kurulmalı. Bunun yolu ödeneği vermeyi kolaylaştırma ve basitleştirmeden geçiyor.

Yapılması gerekenler açık. İşten atmalar yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulaması kesinlikle engellenmeli. Kısa çalışma ödeneği uygulanacaksa çalışma süresine ve primine bakılmaksızın tüm çalışanlar hak kaybı olmaksızın tam maaşlarını almalı. Tüm işsizler süre ve şart olmaksızın işsizlik sigortasından yararlanmalı. Hiçbir ödenek asgari ücretin altında kalmamalı. Asgari ücret dört kişilik bir ailenin insanca yaşamasına yetecek düzeyde olmalı.

Kaynak mı? Zaten tüm ödeme ve ödenekler işsizlik fonundan alınıyor. Kısa çalışma ödeneğinden işsizlik sigortası ödemelerine patronların üstlendiği hiçbir maliyet yok. Üstelik şimdi işten çıkarmayı yasaklama ambalajıyla patronların işçilerini ücretsiz izne çıkarmasının da önü açılıyor. İşçiye ücretsiz izin süresince ödenecek günlük 39 lira 24 kuruş dahi işsizlik fonundan çıkacak. Mevcut haliyle patronların ellerini taşın altına koydukları tek bir konu dahi yok. Teşvikler, destekler, ötelemeler, silmeler vs. çabası.

Yine de hiç yoktan iyidir, denebilir mi? Denemez! İşsizlik fonu zaten işçilerin! Sistemin çarklarını çeviren de, vergilerin dörtte üçünü ödeyen de zaten işçiler emekçiler. Buna mukabil tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tüm zenginliğin yüzde sekseni bir avuç ultra zenginin elinde toplanmış durumda. Üstelik işsizlik fonundan en fazla yararlanan da bunlar, işçiler değil. Sermaye işsizlik fonundan tamamen elini çekmeli. Kaynak için sermayeye ek vergi getirilmeli. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Esas olan ödeneklerin ismi değil işlevi. Tek bir işçi emekçi dahi ücret kaybına uğramamalı. Gelirsiz her bir haneye insanca yaşayacak destek verilmeli. 

Bu bir cinayettir!

0

Covid-19 salgınından önce Türkiye’de gerçekleşen işçi ölümlerinin hepsi olduğu gibi, salgın başladıktan sonra gerçekleşen işçi ölümleri de birer cinayettir! Çünkü planlıdır. Faili de bellidir!

Bugün aramızdan ayrılan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Dev Yapı-İş Sendikası Avrupa yakası temsilcisi, mücadele dostumuz, Hasan Oğuz da bir cinayete kurban gitmiştir.

Hasan Galataport şantiyesinde işçiydi. Salgın koşullarında hiçbir önlem alınmadan çalıştırılmaları nedeniyle 20 Mart tarihinde şantiye işçileri iş durdurmuştu. 3 Nisan tarihinde ise şantiyedeki üç işçinin Covid-19 testleri pozitif çıkmış ancak buna rağmen diğer işçiler çalıştırılmaya devam ettirilmişti.

Hasan, 7 Nisan tarihinde kalp krizi geçirdi. Testi negatif çıkmış olsa da tüm Covid-19 belirtilerini gösteriyordu ve kendisine uygulanan tedavi de bu yöndeydi. Hasan’ın ölümü resmi kayıtlara “bulaşıcı hastalık” olarak işlendi. Ancak bizim kayıtlarımıza yine bir “iş cinayeti” olarak geçti.

Nedeni pandemi koşullarında dahi vahşice sürdürülen kapitalist sömürü düzeni. Sorumlusu ise krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan patronlar ve onların rejimi!

Bir yandan “hayat eve sığar” diyen, öte yandan emekçileri hiçbir önlem dahi alınmadan çalışmak zorunda bırakan ikiyüzlü bir düzen…

Emekçileri hem salgınla mücadele etmeye davet eden hem de onlardan insanca yaşayabilecekleri bir ücreti dahi esirgeyen bir rejim…

Biz tam da bu nedenle, pandemi şartlarında zorunlu olmayan sektörler dışında tüm üretim durdurulsun diyoruz!

Siz “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanınızın ardına sığınarak ücretsiz izinleri meşrulaştırıp emekçileri ayda 1177 TL ile ev geçindirmeye mahkum ediyorsunuz.

Biz işten çıkarmalar yasaklansın ve herkes ücretli izine çıkartılsın diyoruz!

Siz devlet kaynakları patronlara “kalkan” olsun, emekçiler de devlete bağış yapsın diyorsunuz.

Biz krizin faturasını emekçiler ödemesin diyoruz! Tüm kamu hizmetleri ücretsiz hale getirilsin, kaynak için de servet vergisi getirilsin diyoruz!

Biz Hasan’lar aramızdan ayrılmasın diyoruz.

Sizse hala salgını fırsata çevirmenin peşindesiniz.

Hasan Oğuz yetkililerin sorumsuzluğu nedeniyle iş cinayetine kurban gitmiştir.

Mücadelesi anımızda yaşayacaktır.

Onun mücadelesini yaşatmanın yolu ise Hasan’ların sayısının artmasını engellemek adına, üç işçi konfederasyonunun taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlaması, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamasından geçmektedir!

13 Nisan 2020

Ücretli öğretmen: “Zaman birlik ve mücadele zamanı”

0

Covid-19 salgını, rutin hayatlarımızı sürerken göremediğimiz pek çok gerçeği görmemizi sağladı aslında. Bu salgın süresince gerçeklerin üzerindeki perdeler tek tek kalkar oldu. İnsan dediğin hayattan ne bekler ki? Sağlık, huzur, mutluluk ve emeğinin karşılığını almak… Ama bu salgın gösterdi ki bu beklentiler aslında ince bir ipin ucunda…

Salgın başladığından beri “evde kal” denilip duruyor. Tamam, kalalım da nasıl kalalım? Çalışma yoksa ekmek de yok. Ben ücretli bir öğretmenim. Aldığım üç kuruş paraydı zaten, okulların tatil edilmesi ile tüm gelirim diğer ücretli öğretmenler gibi kesildi. İnsanların mücadelesi ile tekrar ücretlerimiz ödenmeye başladı ama biliyorum ki bu verdikleri parayı bizden misli ile geri alacaklar. Salgın bitince bizi misli ile fazla şekilde çalıştıracaklar.

Milyonlarca işçi ise ya hastalığa yakalanma pahasına çalışmak zorunda ya da ücretsiz izne çıkartılıp açlığa mahkûm ediliyor. Ya aç kalmamak için çalışacak hasta olacak ya da işten çıkıp açlıkla sınanacak… Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor.

Bu düzen değişmeli. Zengin daha zengin olmak için emekçileri bir merdiven olarak kullanıyor. Bu gidişata bir dur demenin zamanı geldi. Artık gerçekleri daha iyi görebilmeliyiz. Birlik olmalı ve kendimizi ezdirmemeliyiz. Egemenlerin süslü cümlelerine, karşılıksız vaatlerine kanmamalıyız.

Kimse kimsenin belirlediği çizgiler doğrultusunda yaşamak zorunda değil. Olmamalı da. Dili, dini, ırkı ne olursa olsun insanlar özgür olabilmeli. İnsan işte o zaman yaşadığının farkına varır. İnsan canı her şeyden üstün olmalı. Eğer bunun tersi olursa işte o zaman orada mücadele olmalı.

Bu düzen ancak mücadele ile değişir. Bizler haksızlıklar karşısında çoğu kez susmayı seçiyoruz. Ama vakit susma vakti değil. Egemenlerin nasıl ve ne kadar kâr edeceği olmamalı gündemimiz. Zengin daha zengin olsun diye canı pahasına çalışan işçiler, emekçiler olmalı gündemimiz. Bu yüzden emek hırsızlığına karşı eşit, özgür bir yaşam için birlikte mücadele…

Sultangazi’den bir ücretli öğretmen

Koronavirüs fırsatlarında bugün: Torba yasanın içinde neler var?

0

Her şey hızlı hızlı, kendinden başkasıyla tartışmaya ihtiyaç duymadan hayata geçiriliyor. Olanlar bir stres testi gibi, halkı paniğe sevk etme havasında gerçekleşiyor. Bir gece ansızın sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, bir anda bir torba yasa peyda oluveriyor, bir meclis toplantısında infaz yasası apar topar değişiveriyor. İktidarın acelesi var, meclisin acelesi var. Eskiler “Hayırdır, yangından mal mı kaçırıyorsun?” derlerdi. Saray adeta salgından mal kaçırıyor.

Çünkü rejim hastaların değil, kendi ömrünü uzatacak fırsatlar peşinde. O sebeple acelesi var, o sebeple tek bir hamlede tüm yasaları ham hum şaralop değiştirmeye çalışıyor. 67 maddelik bir torba yasa paketi var örneğin. “İşten çıkarmalar yasaklanıyor” manşetiyle duyuruluyor. Sanki salgın için hazırlanmışçasına, patronların yıllarca isteyip de alamadığı işçi haklarını gasp ediyor. Milyonlarca emekçinin 39 lira 24 kuruşa geçinmesini öngören ücretsiz izin uygulamasına vize veriyor.

Öğretmenlerin izin hakları kısaltılıyor

Torba yasanın bir maddesinde öğretmenlerin izinleri kısaltılıyor. Buna göre, telafi programlarının ders yılı içerisinde tamamlanamadığı durumlarda yaz tatilinde de eğitime devam edilebileceği öngörülüyor. 2011’den beri “öğretmenlik yan gelip yatma yeri değildir” laflarıyla binlerce öğretmenin özlük haklarına zaten göz dikilmişti. Salgın içinmiş gibi hazırlanan bu uygulamanın kalıcılaşmayacağını kimse garanti edemiyor.

Sosyal medya avı başlıyor

Taslağın 56. maddesi ise sosyal medya kuruluşlarına dair düzenleme getiriyor. Bu değişiklikle internet kullanıcılarının isim, adres gibi kişisel verilerine ulaşılmasının ve sansürün önü daha fazla açılıyor. Günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurtdışı kaynaklı Facebook, Twitter gibi sosyal ağ sağlayıcıları, Türkiye’ye özel bir temsilci atamak ve bunu devlete bildirmekle yükümlü tutuluyor. Amaç içerik engelleme kararlarının hızlıca uygulanması. Herhangi bir temsilci bildirilmediği takdirde, sulh hakiminin kararıyla internet trafik bant genişliği %50 oranında, ve buna rağmen yine bildirimde bulunulmazsa da %95 oranında daraltılabiliyor. Bu da sosyal medya platformlarına erişimin fiilen engellenmesi anlamına geliyor.

Benzer şekilde, paylaşım yapan kişilerin bilgilerinin ve ilgili içeriklerin kaldırılması taleplerini sosyal ağ sağlayıcılarının 72 saat içinde yanıtlama yükümlülüğü düzenleniyor. Aksi halde 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar para cezası kesilecek. Böylece idari makamların anonim kullanıcıların kimliğine ulaşmak ya da özel mesajların içeriğini öğrenmek için verilere el koyması kolaylaştırılıyor.

Müteahhitlere tanınan yeni haklar

Torba yasanın 6. maddesinde ise müteahhitlere salgın sürecince mağdur olmamaları için süre uzatımı ve sözleşmenin feshi gibi durumlar da dahil olmak üzere tanınan yeni haklar var.

Rejim koronavirüsü fırsat bilerek patronların yıllarca isteyip de alamadıkları emekçi haklarını tek hamlede yutmak istiyor. Böylelikle, sermayedarlara hâlâ iyi bir seçenek olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Oysa bizler nezdinde ispatlanan şey, rejimin işçilerin ve emekçilerin hayatlarını koruma iradesine ve kapasitesine sahip olmadığı. Bu yasa teklifi derhal geri çekilmeli; salgına karşı gerçek bir eylem planı hazırlamalıdır.

Pandemi hastanelerinde neler oluyor? Asistan hekim ile söyleşi

0

Söyleşi: Ekin Güvençoğlu

Korona günlerinde, özellikle sağlık emekçilerinin mücadelesi hepimizin de tahmin edeceği gibi daha yoğun ve zorlu geçiyor. Başta bugünlerdeki deneyimleri ve karşılaştıkları sorunlar olmak üzere, sağlık sistemi ve sistemin geleceğine dair şu an İstanbul’da önemli bir pandemi hastanesinde çalışmakta olan bir asistan hekimle röportaj yaptık.

Merhaba, biraz kendinizden bahseder misin? Koronavirüs Türkiye’ye sıçramadan önce çalışma koşullarınız nasıldı?

İstanbul’da bir eğitim araştırma hastanesinde 2,5 yıldır asistan olarak görev alıyorum. Korona salgınından önce sabah 8 akşam 5 mesai yapıyordum. Akşamları ve hafta sonları nöbet tutuyordum. 24 ve 36 saat yoğun bir şekilde çalıştığım da oluyordu. Salgın ilk çıktığı zaman kendi birimim dışında acil ve hasta kabul aşamalarında da yer aldım. Şu an mesai saatlerimiz 8 saat nöbet olarak tekrar düzenlendi, bu açıdan daha sağlıklı çalışma koşullarına geçtiğimizi söyleyebilirim.

Koronavirüs öncesinde de yoğun çalıştığınızı anlıyorum, bunu biraz daha açabilir misin? Karşılaştığınız veya yaşadığınız sorunlar nelerdi?

Koronavirüs süreci öncesinde en büyük sıkıntımız, asistan ve uzman sayımız yeterli olmasına rağmen mesai saatlerimizdi. Mesai saatlerinin 36 saate kadar çıkması, bizi hem performans olarak düşürüyordu hem de aldığımız maaş bunun karşılığı değildi. Asistan maaşları zaten düşük, ayrıca ne kadar nöbet tutarsak tutalım belirli bir nöbet sayısının üzerinde ödeme yapılmıyor. İkincisi de, ki bu benim açımdan en büyük sorun, hastaların sağlık çalışanlarına karşı tutumuydu. Fiziksel şiddet olmasa da sözlü şiddete çok sık maruz kalıyorduk. Gerek hastanede yeterli güvenlik önemlerinin olmaması, gerek hastanın şiddete varan sözlü tacizinde kendimi savunamayacak olmam, benim içime kapanacak kadar travma yaşamama sebep olmuştu. Koronavirüs öncesinde halkın sağlık çalışanına karşı saygısının kalmadığını hissediyordum, görüyordum. Ayrıca dolaylı yoldan beni tehdit ediyorlardı, şikâyet ve performans olarak. Ama asıl uzun saatler boyu nöbet tutuyor olmamız beni ciddi şekilde rahatsız ediyordu.

Bu sorunlara karşı hastane yönetimi ve Sağlık Bakanlığı sizin için ne yapıyordu, nasıl destekte bulunuyordu?

Açıkçası, hastanede bize değer verilmediğini daha ilk günden gördüm. Hastanede, 15 asistan için sadece 1 tane oda var. Yeri geliyor aynı anda 10 asistan bu odayı paylaşmak zorunda kalıyoruz. Yönetime ek oda talebinde bulunduğumuzda buna izin verilmedi. Hasta odaları sürekli arttırılırken biz çalışanlar için uygun koşul sağlanmadı. Ayrıca biz asistanların en çok zorlandığı konu 36 saat mesaiydi. Ne yazık ki zamanında bizim gibi asistan olmuş ve aynı sorunları yaşamış uzman ve değerli sağlık çalışanları, bu 36 saat çalışmaya katlanmamız gerektiğini belirtiyordu. Bu durum bizde baskı yaratıyordu, yani bunu mobbing olarak da düşünebiliriz. Sonuç olarak bu yaşadıklarımız bize eğitim olarak lanse ediliyordu, ama gerçekte biz bu yönetimsel baskıdan ve şiddetten kaçamıyorduk.

Peki, ilk koronavirüs vakasının duyurulduğu 10 Mart tarihinden itibaren sizin için neler değişti?

İlk vaka duyulduktan sonraki gün panik havası vardı. Hocamızdan asistanlara kadar ne yapacağımızı bilemedik. Çalışma programını ön göremiyorduk. Bunun dışında, bu tarihlerde katılmakla yükümlü olduğumuz kongreler vardı, bu konuda nasıl ilerleyeceğimiz net değildi. Ayrıca acile gelen hastalarla ilgili hangi prosedürü takip edeceğimizi de bilmiyorduk. Takip eden günlerde, hastanemizde bilim kurulu toplandı. 5-6 günlük bilim kurulu toplantılarının sonucunda, bize polikliniklerin de içinde bulunduğu ortaklaşa müdahale programıyla geldiler. Bu programda, servislerin tamamen koronavirüse yakalanan hastalara ayrılacağı ve nöbetlerin buna göre düzenleneceği belirtildi. Ama bu 1 aylık süreçte öngörülen sistem işlemedi, kesintiye uğradı.

Açıkçası koronavirüs nedir, virüse karşı nasıl mücadele ve müdahale edeceğiz ya da hangi ilaçları kullanacağız, hangi prosedürü takip edeceğiz gibi soruların cevaplarını bilmediğimiz için, bu süreç bizler için oldukça yorucu ve yıpratıcıydı. Mesela testleri kime yapacağımızı bile bilmiyorduk; kendimizi bile sakınamadık bu yüzden. Nisan ayı itibariyle sistemin biraz daha oturduğunu söyleyebilirim, ama bu el yordamıyla oldu. Neden el yordamıyla diyorum, çünkü asıl eğitim nöbet sırasında tecrübeli çalışanların bilmeyenlere ne yapılması gerektiğini aktarması şeklinde gerçekleşti. Yani metot, “yaşa, deneyimle ve aktar” şeklindeydi. Tüm bunların dışında, enfeksiyon uzmanımızın bireysel inisiyatif alması sayesinde Ocak ayında koronavirüs hakkında ve hangi ekipmanla nasıl müdahale edeceğimiz hakkında bir eğitim almıştık. Sonuç olarak, yönetimsel eksiklikten dolayı bu yeni süreçte isyana varacak serzenişlerimiz de oldu.

Ekipman olarak eksiğiniz var mı? 10 Mart’tan bu yana Sağlık Bakanlığı tarafından neler sağlandı ve neler eksik? TTB’nin açıklamasına göre başta doğu illerinde olmak üzere ciddi sorunlarla karşılaşıldı; bu sizde de oldu mu?

İlk vaka açıklandığında hastanedeydim ve herhangi bir korumamız yoktu; hastalara maskesiz yaklaşıyorduk. Sonra bu hastaların koronavirüs taşıyabilecekleri şüphesi ortaya çıktı. Yani bahsettiğim koruma eksikliğinden dolayı belki de koronavirüse maruz kalmıştık. Her ne kadar o zamanki hastaların korona testi pozitif çıkmasa da, bununla karşı karşıya kalmamız bizi ciddi bir şekilde ürküttü. Acile indik, hastayla doğrudan temas ettik ama her şeyi sonradan fark ettik; ekipmanlarımız yetersizdi ve biz de enfekte olabilirdik. Hastanelerdeki ekipman noksanlığından dolayı ben dahil çoğu doktor, kendi maddi olanaklarımız yettiğince maske ve çeşitli teçhizat temin ettik. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim, hastanede maske yetersizliği vardı ve bu, damlacık yoluyla bulaşan hastalıkla mücadele için bizi korumasız bıraktı. Daha sonra kısıtlı sayıda n95 ve ffp3 tipi maskeler geldi ama bunlar çok azdı; ben mesela kuzenimin temin ettiği maskelerle kendimi korumaya çalıştım. İlk başta olan bu eksiklikler şu an giderilmiş durumda; yeterince maskemiz, gözlüğümüz ve gerekli ekipmanımız var. Kendi bulunduğum hastane için bunu söyleyebilirim.

Koronavirüs ile mücadele sırasında kendini güvende hissediyor musun?

Hayır, kendimi hastanede kesinlikle güvende hissetmiyorum. Çalışmakta olduğum servisi ve asistan odamızı bırakmak zorunda kaldık. Hastanede barınabileceğimiz temiz alan sıkıntısı çekiyoruz. Çünkü ben ne kadar dikkat etsem de, yönetim tarafından temiz alan sağlanmadığı taktirde arkadaşlarımdan veya bulunduğum alandan virüsü kapabilirim. Fakat bu güvensizlik bende korku yaratmıyor, çünkü bu benim işim; başından beri sürecinden içinde olduğumuz için bununla baş etmesini öğrendik.

Koronavirüs belirtilerini hissediyoruz veya şüphelendik, nasıl davranmamız lazım?

En başta, hastalığın damlacık yoluyla bulaştığını ön gördüğümüz için kişinin kendini koruması lazım. Maskeye ve el hijyenine dikkat etmesi lazım. İkincisi, kişinin kendisinin hasta olabileceğini kabul ederek çevresindekilerden uzak durması lazım, özellikle gençlerin. Gençlerde çoğunlukla asemptomatik seyrediyor bu hastalık, bu yüzden gençlerin olabildiğince teması azaltması lazım. Üçüncü olarak, hastanelere gereksiz olarak gelinmemesi lazım, çünkü hastanelerde yük şu an oldukça fazla. Hastalığı kontrol altına alabilmemiz için hastanelerin sadece acil durumlarda kullanılması lazım. Dikkat edilmesi gereken semptomlar öksürük, ateş, nefes darlığı, burun akıntısı, ishal, karın ağrısı. Eğer kişi bu semptomlardan bir ya da birden çoğuna sahipse hastaneye başvurulmalı. Hastaneye gelindikten sonra da her hastaya yatış verilmiyor; hastanın seyrine göre ev izolasyonu veya karantina tavsiyesinde de bulunuyoruz.

Sence, koronavirüs 10 Mart öncesinde de var mıydı Türkiye’de?

Zor bir soru, ama gözlemlerimize göre Ocak, Şubat aylarında yatan zatürrelerin bir kısmında koronavirüs benzeri olan tomografi sonuçları vardı. Bu yüzden de virüsün Türkiye’ye daha önce geldiğiyle ilgili kafamızda soru işaretleri var.

Tam anlamadım, bu yeni tip koronavirüs önceki türlerinden daha farklı bir zatürre görünümü mü bırakıyor tomografide?

Evet, bu yeni tip koronavirüsün akciğer tomografisindeki görünümü farklı. Ama atipik seyreden durumlar da olduğu için kesin bir şey söyleyemiyorum. Fakat o dönemki algımız bu yeni tip koronanın tespiti yönünde değildi. Özellikle bu dönemde şüphelendiğimiz hastalarda direkt tomografi ile tespit yapabiliyoruz.

Korona dışındaki diğer kritik hastaların tedavisi nasıl sağlanıyor?

Bizim hastanemize gelen bütün acil hastalar hangi sebepten olursa olsun koronavirüs açısından değerlendiriliyor ve yüksek olasılıkla korona olabilecekleri ön görülüyor. Kalp, tansiyon, şeker ve kanser hastaları özellikle yüksek tehlike altında oldukları için öncelikli olarak değerlendiriliyor. Ne yazık ki steril alan sıkıntısından dolayı bu hastaların bulaş riski çok fazla. O yüzden bu tip kritik hastalar için ayrıca temiz hastanelerin belirlenmesi lazım. Bizim hastanemiz pandemi hastanesi olarak belirlendiğinden dolayı risk oldukça fazla.

Peki, TTB ve sağlık emekçilerinin dahil olduğu sendikaların size karşı tutumu nasıl, neler yapıyorlar?

TTB ve diğer kurumların hastanemizdeki temsilcilerini bilmiyorum ve bize iletilen bir yönlendirmeleri de yok. Medyadan izlediğim kadarıyla açıklamalarından haberdar oluyorum. Destek istediğimizde bize yardımcı olacaklarından eminim, ama bu süreçte bizimle herhangi bir temasları olmadı.  Bu iletişimsizlik onların olanaklarından daha çok önlerindeki engellerden kaynaklanıyor. Sağlık Bakanlığı ve iktidar tamamen ipleri kendi eline almış durumda ve bu kurumlarla herhangi bir etkileşimleri yok. Bunu hissediyoruz. Açıkçası bizim güvencesizliğimiz ve durmadan baskı altında çalışmamız yönetim ve Bakanlık tarafından göz ardı ediliyor ve elimizdeki TTB gibi araçları da kullanmamız uygun görülmüyor, engelleniyor. Ama yine de TTB’den hekime şiddete karşı destek istiyoruz ya da bu güvencesiz ortamın giderilmesi için onlardan dayanışma bekliyoruz. Biz hekimlere bu dönemde ortaya çıkan alkışla destekten çok ihtiyaçlarımız doğrultusunda destek lazım; belki bununla ilgili çalışmalar yapılabilir. Özellikle bu dönemde biz hekimler çok çalıştığımız için yeterince sesimizi duyuramıyoruz, ama bu pandemi geçtikten sonra onlardan bu baskılara rağmen daha çok sesimize ortak olmalarını istiyoruz. Çünkü kamuoyu özellikle bu dönemde yaşanan sıkıntılara karşı daha duyarlı ve bir şekilde sesimizi, yaşadığımız sorunları onlara ulaştırabilirsek bize destek vereceklerdir. Ne yazık ki bu beklentime rağmen iktidar kaynaklı yalnız bırakılmamızdan dolayı bu sorunların hemen giderileceğini düşünmüyorum. Bunun bir süreç olduğunu ve eğitimle, farkındalıkla çözüleceğini düşünüyorum. Umarım bu salgın bu sorunların çözülmesi için farkındalık yaratır ve önümüzdeki günleri, yılları daha rahat görebiliriz.

Korona elbet bir süre sonra hayatımızdan çıkacak ve hayat bir şekilde normal akışına dönecek, bu geçiş ve sonrası için beklentilerin neler?

Bu yaşadığımız yeni tip koronavirüs salgını ekstrem bir durum. Ama bu süreçte ortaya çıkan farkındalığın bir iki yıl içinde azalmaması lazım, çünkü bizler şu an her ne kadar ön cephede savaşsak da sorunlarımız bu salgın sonrasında da devam edecek. Şu an hissettiğimiz aidiyet ve fedakârlık bu salgınla sınırlı değil, devam edecek. Toplumdan da beklentimiz bunun unutulmaması gerektiği. Yoğun çalışmamızın yanında, biz sağlık emekçilerinin haklarının da korunması lazım, çünkü içinden geçtiğimiz bu dönemde bunun ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz. Biz robot değiliz. Evet, bu mesleği seçtik ama bunun daha iyi olması da bizlerin, yani içinde olduğumuz toplumun elinde. Korona gibi salgınlarla patlak vermelerinin öncesinde mücadele edebileceğimiz safların oluşturulması lazım. Yani sağlıkta koruyucu bütünlüğün ticari kaygılardan öte herkesin güvenceli ve eşit ulaşabildiği bir sistemle sağlanması lazım. Bunlara ek olarak sağlık emekçileri olarak bizlerin üzerindeki baskı ve mobbingin de giderilmesi gerekli.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Pandemiler, yaşamın doğal akışında olan şeyler. Fakat bunlara, deprem veya sel felaketlerinde olduğu gibi pandemilere de hazırlıksız yakalanırsak korkmamız lazım. Asıl mesele, bizim nasıl mücadele edeceğimiz. Bu yeni tip koronavirüs ne ilk, ne de son olacak. Umarım bundan sonra bu salgından ders çıkartarak hareket ederiz. Doğanın parçası olduğumuzu unutmadan yaşamamız gerekiyor, ne zamanki doğayı görmezden geliyoruz ve aşırı tüketiyoruz, yıpratıyoruz, işte o zaman bu tür pandemiler bizlere daha fazla hasar veriyor. Doğa ve hayatlarımız birbirinden ayrılmaz bir bütün, bunu unutmadan yaşamalıyız.

Sokağa çıkma yasağı: Neden şimdi?

0

Dün gece bir son dakika kararıyla 30 büyükşehir ile Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasak sadece hafta sonunu kapsıyor. Oysa dün akşam Sağlık Bakanı televizyon ekranlarından günlük verileri açıkladığında sokağa çıkma yasağından bahsetmemişti. Bu kararın insanları paniğe sevk etme pahasına hangi düşünceyle gece vakti alınıp ilan edildiğini şimdilik bilmiyoruz. Fakat rejimin planlı hareket etmediğini, uzun vadeli düşünerek karar alamadığını bir kez daha görmüş olduk.

Türkiye’deki Covid-19 istatistiklerine baktığımızda, virüsün yayılma hızının ve vaka sayısının nüfus yoğunluğu fazla olan başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere büyükşehirlerde oldukça fazla olduğu görüyoruz. Buna rağmen sokağa çıkma yasağı, ülkede koronavirüs vakasının resmi olarak ilk kez tespit edildiği 11 Mart tarihi üzerinden tam bir ay geçtikten sonra ilan edildi ve sadece hafta sonu olmak üzere iki günle sınırlı tutuldu. Bu bir ay boyunca virüsten ölenlerin sayısı bin kişiyi aştı; vaka sayısı da 50 bine dayandı. Önlemleri en başta topyekûn bir şekilde almak gerekirken her önlem geciktirilerek alındı. Umreden dönüşlerle başlayan hatalar silsilesi cuma namazlarının geç iptal edilmesiyle devam etti. Önce 65 üstü, sonra 20 yaş altı sokağa çıkmasın dendi. Ama çalışmak zorunda olanlar dışarıda bırakıldı.

“Çalışmak zorunda olanlar dışında” diye başlayan önlemlerin vaka sayısında azalma yaratmadığı ortadayken, iktidarın salt evde kal telkini ile süreç yönetilemiyor. İBB’nin açıkladığı verilere göre zaten hafta sonu dışarı çıkma oranlarında %92’lik bir düşüş varken, plansız yasak ilan ederek birçok insanın yan yana alışveriş merkezlerine yığılmasına neden olunması sokağa çıkma yasağını anlamsızlaştırdı. Pazartesi insanların işe gitmeye devam edecek olması, hafta sonuna sıkıştırılan yasağı daha da anlamsızlaştırıyor. Rejim, salgının önüne geçilebilmesi için zorunlu sektörlerin dışında kalan tüm işleri durdurarak evde kalmaya mecbur ettiği insanların iaşesini bizzat sağlamak zorundadır. Hatta fatura, kira ve kredi ödemelerinin acil olarak iptal edilmesi gerekmektedir. İşsizlik maaşından bile damga vergisi kesen bir iktidar zorunlu karantina altındayken bile bunları yapamıyorsa, neden var? Eğer para yok deniyorsa, bugüne kadar toplanan vergilerimizin nerelere harcandığını sormak hakkımız.

Rejim hâlâ kendini pekiştirecek fırsatlar kollama peşinde, ama umduğunu bulamıyor. Her iyi görünen gedikten kendine yol açma fırsatını kolluyor. En başından beri bu böyleydi. Daha virüs Çin’den dışarı çıkmamışken üretim Çin’den Türkiye’ye kayacak diye ellerini ovuşturarak dışarıdan gelecek yatırımı bekleyenler, hem ihracattan hem de turizmden oldular. Krizi fırsata dönüştürmeye çalışmak dışında odaklandıkları herhangi bir şey yok. Böylece anlık plansız kararlarla süreç “yönetilmeye” çalışılıyor.

Bu durum şüphesiz rejimin karakteriyle alakalı. İstanbul ve Ankara belediyelerinin salgın için bağış toplamasını devlet içinde devlet yaratmaya dönük bir hamle olarak düşünen iktidarın, son dakikada alınan yasak kararı nedeniyle insanların hızlıca bakkallara koşturabileceğini görememesi, odaklanılan alanın salgınla mücadeleden çok iktidarın süreç içinde yıpranmaması olduğunu gösteriyor. Rejimin bu kapsamda salgının maliyetini emekçilerin üzerine yıkmak dışında bir vizyonu yok. “İşten atmaları yasakladık” şeklinde sunulan yasa taslağında bile patronların yıllarca isteyip de alamadıkları işçi düşmanı yasaları araya sıkıştırarak bizlere sunuyorlar.

Salgın koşullarında bile emeğe dönük saldırıların sürmeye devam ettiği bu durumda zorunlu faaliyetler dışındaki tüm işletmelerin acilen durdurulması, herkesin ücretli izinli sayılması ve işi olmayan herkese yaşama geliri sağlanması doğrultusunda adımlar atılmalıdır. İşten atmalar ve ücretsiz izin derhal yasaklanmalıdır.

Brezilya: Koronavirüs salgını Bolsonaro’yu zayıflatıyor

0

Adolfo Santos tarafından Arjantin’deki El Socialista Digital için kaleme alınmıştır

Son haftalarda Brezilya’daki siyasi kriz şiddetleniyor. Devlet başkanı Bolsonaro, Sağlık Bakanı Luiz Henrique Mandetta’yı görevden almaya çalıştı, ancak kendi hükümetinden gelen basınç karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. General Walter Braga Neto’nun devlet başkanlığı özel kalem müdürü olarak atanması, askeriyenin hükümet üzerindeki artan etkisine işaret ediyor. Öyle ki, bazı politik analistler ülkeyi gerçekte kimin yönettiği sorusunu soruyor.

Bolsonaro’nun zayıfladığı ortada. Önerilerinin reddedilmesiyle birlikte üzerindeki baskı artınca, kamuoyu önündeki en son açıklamasında daha az saldırgan bir tavır takınmak zorunda kaldı. İzole olmuş bir cumhurbaşkanının krizi bu. Dünya çapında salgının önemini inkâr eden liderler arasında, pandeminin şiddetini küçümsemeye devam eden bir tek o kaldı. Bolsonaro’nun akıl hocası Trump bile sosyal krizi engellemek için önemli kaynaklar aktarmaya başlarken, Bolsonaro sorunu görmezden gelmeye devam ediyor ve valiler tarafından ilan edilen karantinaları sona erdireceği tehdidini savuruyor.

Tencere tava eylemlerinin ülke genelinde 18 Mart’tan bu yana sürekli yaygınlaşması tesadüf değil. En büyük eylem, kamuoyu önünde açıklamasını yaptığı gün gerçekleşti. Bu öfke anketlere de yansıyor. Katılımcıların yüzde 42’si cumhurbaşkanının yönetimini “vasat veya çok kötü” olarak değerlendiriyor ve ilk kez olarak, aldığı destek yüzde 30’un altında görünüyor. Lula, PT ve diğer muhalefet, devlet başkanının istifasını talep ettiler ama bu yönde herhangi bir adım atmadılar. Bolsonaro, dükkan ve mağazaların yeniden açılması kararını vermek için gerekli desteğe sahip olmadığını itiraf etmek zorunda kaldı. Hükümet, kitle desteğini artırmak için, insanların karantinalar nedeniyle insanların işe gidemediklerini ve bu nedenle aç kaldıklarını iddia etti. Bununla birlikte, geniş kesimler hükümetin açlığı sona erdirmek için hiçbir şey yapmadığını, aynı zamanda koronavirüs bulaşan ve hayatını kaybedenlerin sayısının artmaya devam ettiğini görüyor.

Kemer sıkma tedbirleri durmuyor

Hükümetin işverenleri kendi etrafında kenetlemek için aldığı geçici tedbirlerden güç alan şirketler ücretlerde kesinti yapılmasını, iş sözleşmelerinin askıya alınmasını ve sosyal güvenlik primi ödemelerinin dondurulmasını öneriyor. Şimdi de kamu emekçilerine ücret kesintisi ile saldıracak bir yasa taslağı hazırlıyorlar. Hükümet, bankacılara ve büyük iş insanlarına dönük hamle yapmak yerine, sözde çok yüksek maaş alan kamu emekçilerinden fedakârlık talep eden bir kampanya hazırlıyor.

Hükümete meydan okuyacak alternatif bir politika öneren bir muhalefet henüz ortaya çıkmadı. Brezilya sağının iki rezil figürü olan Sao Paulo ve Rio de Janeiro valileri, geçmişte Bolsonaro’nun müttefikleri oldukları halde, onunla birlikte batmamak için Bolsonaro’dan uzaklaştılar. Başlıca sendika konfederasyonları eleştirel açıklamalar yayımlamanın ötesine geçmiyor, ciddi bir mücadele örgütlemiyor, hatta bazı örneklerde işverenlerle ücret kesintisi anlaşmaları imzalıyor. Birçok işyerindeki, özellikle de hastanelerdeki emekçiler, haklarını savunmak ve işyerinde sağlık tedbirleri almak için, sendikaların dışında taban örgütlenmeleri oluşturuyor. Bu çerçevede, küçük bir sendikal konfederasyon olan CSP Conlutas, Sao Paolo’nun önemli bir bölgesi olan Valle de Paraíba’da işçilerin yüzde 80’inin herhangi bir maaş kesintisi olmadan evde kalmasını sağladı. Arjantin’deki Sosyalist Sol’un kardeş örgütü Sosyalist İşçi Hareketi’nden (CST) olup söz konusu konfederasyonda aktif faaliyet yürüten yoldaşlar şunları ifade etti: “Hükümetin ve patronların kemer sıkma politikalarına, kamusal sağlığın çöküşüne ve çalışma koşullarına karşı mücadele hayati önemde. Karantinadan bağımsız olarak harekete geçmemiz gerekiyor. Saldırıları alt etmenin tek yolu bu. Bu süreçte, dış borç ödemesinin durdurulmasını ve büyük servetlerden vergi alınmasını talep etmeli, buralardan gelecek kaynakları kamu sağlığına ve halkın diğer ihtiyaçlarına aktarmalı ve Bolsonaro’nun istifası için mücadeleye devam etmeliyiz.”