Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Basın açıklamasına çağrı: Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

0

Hayır, eşit değiliz!

Covid-19 pandemisinin yarattığı sağlık krizinin de, derinleştirdiği ekonomik krizin de karşısında eşit olmadığımızı biliyoruz. Koronavirüs kol gezerken ekmeğimizi kazanmak için ölümle burun buruna gelen de biz emekçileriz, bugün ekonomik krizin bedeli de yine bizlere yüklenmeye çalışılıyor. Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor.

Ancak biz biliyoruz ki, tüm dünyayı sarsan ve daha da sarsacak bu işsizlik tufanı içinde herkese iş ve insanca yaşayacak bir gelir sağlamak mümkün.

Bunun için yeterli kaynak var!

Yeter ki bu kaynaklar patronlar için değil, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan biz emekçiler için kullanılsın,

Zenginlerden servet vergisi, bankalardan COVID vergisi alınsın,

Güvencemiz olan kıdem tazminatımıza dokunulmasın,

Geliri olmayanlara koşulsuz bir yaşam geliri sağlansın,

Çalışma saatleri kısaltılsın, herkes insana yaraşır koşullarda çalışabilsin, yaşayabilsin demek için bir araya geliyoruz.

Pandemiye, işsizliğe ve yoksulluğa karşı emekçileri yaşatacak acil talepler etrafında birleşik mücadeleyi örüyoruz.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Saat 18:00

Kadıköy (Beşiktaş iskelesi önü)

Emekçiler için #KaynakVar

Herkese İş ve Gelir Güvencesi

Suriye: Krizi yaratanlar, faturasını ödeyenler…

0

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Suriye’nin içerisinde bulunduğu sosyal ve ekonomik krizin ana sorumlusu diktatör Esad rejimidir. Esad rejimi ile müttefiklerinin (Rusya ve İran), Türkiye gibi diğer bölge ülkelerinin, radikal İslamcıların ve emperyalizmin farkı çıkarlarla ama aynı temel hedef doğrultusunda yürüttükleri karşıdevrimci savaş, bugün ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik çöküşün koşullarını yaratmıştır. Bu güçlerin temel hedefini de tekrardan hatırlayalım: 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını saran devrimci kitle seferberliklerinin Suriye ayağını, diktatör Esad rejimine karşı ekonomik ve demokratik taleplerle gelişen kitle eylemlerini yolundan çıkartmak ve ezmek.

2011 yılından bugüne değin sürmekte olan karşıdevrimci savaşın yaratmış olduğu ekonomik enkaz ise oldukça derin. Öncelikle, Suriye ekonomisinin gelirleri 2011 yılından bu yana trajik bir düşüş yaşamış durumda. Ülkenin temel gelir kaynakları olan petrol sanayisinin ve turizmin çöküşü bu düşüşte en belirgin unsurlardan biri olurken, 2005 – 2011 yılları arasında toplamı 8 milyar dolara yaklaşan doğrudan yabancı yatırımların da son dokuz yılda kesilmiş olması tabloyu derinleştiren bir diğer faktör.  Yine bu sürecin bir sonucu olarak imalat ve tarım sektörlerinin keskin yıkımı ise Suriye halkı için krizin boyutlarını ağırlaştırmış durumda.

Suriye’nin içerisinden geçmekte olduğu ekonomik krizin bir diğer etkeni ise 2019 yılının Ekim ayından bu yana Lübnan ekonomisinin yaşamakta olduğu derin kriz. Esad rejimi ve onun dayanağını oluşturan Suriyeli kapitalistler sermayelerinin önemli bir miktarını 2011 yılından itibaren Lübnan bankalarına kaçırmışlardı. Lübnan’da ekonomik krize karşı gelişen kitle seferberlikleri sürecinde bankaların döviz çıkışına kısıtlamalar getirmesi ise Suriye ekonomisini doğrudan etkileyerek, Suriye Lirası’nın dolar karşısında hızlı bir değer kaybı yaşamasının yolunu açtı.

Bu ekonomik çöküş tablosuna son olarak eklenen ise ABD’nin 17 Haziran tarihinde yürürlüğe soktuğu “Sezar yasası” oldu. Esad yönetimi ve ona bağlı kişi ve kuruluşlarla ticari işlem yapan yabancı kişi ve kurumlara yaptırım uygulanmasını öngören yasanın belirsiz birçok detayı olmasına rağmen Suriye ekonomisinin içerisinde bulunduğu durumda krizi daha da derinleştireceğini söyleyebiliriz. Ancak kesinlikle krizi başlatan faktör olmadığını da. Halihazırda diktatör Esad rejiminin en büyük destekçileri olan Rusya ve İran’ın da hem petrol fiyatlarındaki düşüş hem de Covid-19 salgının yarattığı ekonomik durgunlukta kendi ekonomilerinin de bir krizin içerisinden geçiyor oluşu, Suriye hükümetini kaynak bulmak konusunda önümüzdeki süreçte zorlayacak.

Ancak şunu belirtmemiz gerekir: Esad rejimi ve onun dayanağı olan kapitalistler zaten 2011 yılından bu yana yasal ticari yollarla değil de karaborsa ve kaçakçılık üzerinden hem servetlerini muhafaza edip hem de ülke ekonomisindeki kontrollerini sürdürebilmiş durumdalar. Ve “Sezar yasası” uygulamalarının bir sonucu olarak da ülke içerisindeki neoliberal politikalar, özelleştirmeler, yolsuzluklar ve kaçakçılık vasıtasıyla ekonomik egemenliklerini Suriye halkı aleyhine perçinleyebilecekler.

Bu nedenlerle ABD’nin başvurduğu ekonomik yaptırımları daha ziyade politik amaçları üzerinden değerlendirmek gerekiyor ki bu da Suriye’deki “geçiş sürecinde” pazarlık masasında diğer aktörlere karşı elini güçlendirme girişimleriyle şekillenmekte.

Son olarak, başta Esad rejimi ve yukarıda saydığımız tüm diğer aktörler eliyle yaratılan ekonomik enkazın faturası ise Suriyeli halklara ödetilmeye çalışılıyor. Mayıs ayının sonundan bu yana, Süveyde, Dara ve güneydoğu Şam’da yer alan Ceramana gibi bölgelerde, ekonomik krizin sonuçlarına, kötü yaşam koşullarına karşı Esad yönetimine karşı sürmekte olan eylemler bu düzleme oturmakta.

Hükümet sallantıda, alternatif ne?

0

Kamuoyu yoklamalarının son verileri, Cumhur İttifakı’nın yapılacak bir seçimde meclisteki çoğunluğunu kaybedebileceğine işaret etmekte. Gerçi bu durum, Tek Adam sistemine göre meclisten bağımsız olan hükümetin düşmesini zorunlu kılmaz. Ama rejimin altını boşaltır. Dolayısıyla AKP-MHP cephesi bugünlerde epey endişeli.

Bununla birlikte, olası bir seçimi Cumhur İttifakı’nın kaybetmesi, onun karşısındaki muhalefet güçlerinin oylarının toplamına bağlı. Bu nedenle de AKP ve MHP son dönemlerde, yeni kurulan Gelecek ve Deva partileri de dahil olmak üzere muhalefet partileri üzerindeki saldırılarını ve baskılarını artırarak, rakip ittifakın dağılması için gayret sarf ediyor. HDP’yi terörist, CHP’yi de teröristlere arka çıkan partiler olarak karalamaya çalışıyor.

Böylesi gelişmeler karşısında CHP de, hem sağını (İYİ, Saadet, Deva ve Gelecek partileri) hem de solunu (HDP ve sosyalist partiler), bir Demokrasi İttifakı çerçevesinde bir arada tutma gayretinde.

Siyaset alanındaki bu gelişmelere işçi ve emekçi yığınların çıkarları açısından bakıldığında birkaç ciddi sorunla karşılaşıyoruz. Elbette RTE iktidarının uzaklaştırılması çok önemli; ancak, muhalefet partileri arasında, neoliberal kapitalist politikaları sonuna kadar savunan patron partileri var. Oysa sınıfımızın çıkarları bu politikaların derhal terk edilmesinde yatıyor.

İkinci bir sorun: Hemen hemen tüm muhalefet partileri “aman provokasyona gelmeyelim, sokağa çıkmayalım” diyorlar. Oysa rejimin istediği tam da bu. Hükümet korkutarak, yıldırarak, emekçi ve demokratik kesimlere yasal ve demokratik eylem haklarını kullandırtmamaya çalışıyor. Oysa muhalefet kesimlerinin demokratik eylem ve seferberlik haklarını kullanmaları bugün hükümetin tüm saldırılarını geriletmek ve halk kesimlerine güven aşılamak açısından çok önemli.

Ve üçüncüsü, herkes bu hükümetin demokratik seçimlerle iktidarı terk etmemek için elinden geleni yapacağını düşünüyor. O halde önlemimiz ne?

Dolayısıyla biz sosyalistler, kapitalist bir Demokrasi İttifakı’ndan ziyade, halka önderlik edecek bir İşçi-Emekçi İttifakı’nın kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Eğer başta sendikalar olmak üzere tüm işçi ve emekçi örgütleri ve partileri bir araya gelip, emekçilerin acil taleplerinden oluşan bir program etrafında birleşebilirlerse, sadece bu baskıcı hükümetten kurtuluşun değil ama aynı zamanda daha eşitlikçi bir sistemin kurulmasının yolu da açılmış olur.

2020 ABD Ayaklanması ve işçi sınıfının yol haritası

0

Dünya kapitalizminin model ülkesi olarak bir asırdır pazarlanan “Amerikan Rüyası” şiddetli bir devrimci seferberlik dalgasıyla sarsılıyor. Bu dalga, hiç şüphesiz Şili’de, Irak’ta, Lübnan’da ve Hong Kong’da patlak veren devrimci süreçlerin var ettiği uluslararası atmosferin bir parçası. Ancak onlardan bir farkı var: Bu sefer ayaklanma, emperyalizmin merkez üssünde. 

2020 ABD Ayaklanması nitelik olarak 1930’ların militan işçi sınıfı mücadeleleri ile 1960’ların savaş karşıtı halk seferberliklerini geride bırakmış durumda. Irkçılık karşıtı isyan, 2008 krizinin devam eden sonuçlarının Covid-19 pandemisinin yarattığı sosyal yıkımla derinleşmesiyle beraber ABD’de eşi benzeri görülmemiş bir ulusal  harekete dönüştü. ABD sadece koronavirüs ölümlerinde dünyada birinci değil; polis zulmü ile cinayetlerinde de başı çekiyor. Bu iki olgu, mevcut ayaklanmanın çok yönlü politik doğasına ışık tutuyor. 

ABD’nin pandemi kayıpları, Vietnam Savaşı’nda verdiği kayıpları geçti. New York’ta kazılan toplu mezarlar, emekçilerin paraları kadar sağlık hakkına sahip olabilmelerini güvence altına alan barbarlığın en keskin ifadelerindendi. İşsizlik ile yoksulluk yardımlarına başvuranların oranı, 1929 Buhranı’nın istatistiklerini arkada bıraktı. 

Ancak Amerikan toplumunu derinlemesine saran problemler bunlarla sınırlı değil. Covid-19’un öldürücülüğü, siyahilerin arasında beyazların arasında olduğunun iki katı (ABD toplumunun yalnızca %13’ünün siyahilerden oluşuyor olmasına rağmen). Afro-Amerikanların ücretleri, beyaz işçilerin ücretlerinden üçte bir oranında daha düşük. İşsizlik siyahiler arasında daha yaygın. Siyasal üstyapı, kurumsal işleyiş, ekonomik çevrim; bütün bunlar sistematik ve yapısal bir ırkçılığa dayanıyor. 

Seferberliğin en önemli niteliklerinden birisi, iki partili aristokratik yönetim mekanizmasının tarihsel taraflarından olan Demokratik Parti’nin güdümüne girmemiş olması; bu sırada seferberliğin en önemli yönü ve görevi, ABD işçi sınıfının ırkçılık karşıtı bir politik eğitim sürecinden geçmesi olmayı sürdürüyor. Ancak bu militan eğitimin ülkenin yoksul beyazlarında karşılık bulabilmesi için, işçi sınıfı örgütlerinin birtakım programatik adımlar atması gerekli. Nedir bu adımlar?

Bütün işçi sınıfı örgütlerinin (sendikalar, partiler ve diğerleri), siyahilerin kendi kaderlerini tayin hakkını savunan siyahi örgütlerle dayanışmacı bir politik ilişkiler ağı geliştirmesi, siyahilerin barınma, eğitim, sağlık ve çalışma hayatı başlıklarında koşulsuz eşitliğe sahip olması, bütün göçmenlere ve mültecilere vatandaşlık verilmesi, ırkçı idam cezasının bütün eyaletlerde kaldırılması, hapishanelerin köleci toplama kampları olarak işletilmesinin durdurulması ve ABD’nin ülke dışındaki siyahi halklara dönük bütün emperyalist askerî, politik ve ekonomik müdahaleciliğine karşı çıkılması: Bu ve benzeri maddeler etrafında oluşturulacak bir program savunulmaksızın, beyaz ve siyahi işçi sınıflarının birliği ancak bir aldatmaca olur.  

İşyerlerinde virüse karşı tedbir nasıl alınır?

0

Korona, Coşkun Sabah’ı fena halde vurmuş! Duyduğumda hastalandığını, yahut eski Yeşilçam oyuncuları gibi sokağa düştüğünü, vefasızlıktan yakınacağını, tokun, açın halinden anlamayabileceğini düşündüm ki, durum bambaşkaymış. Sabah’ın milyonluk gayrimenkulleri varmış. Bankada çoğumuzun yaşadığı evi tek tıkla satın alabilecek parası duruyormuş. Ancak derdini biz anlamazmışız. Çünkü O’nu ancak “parası olan anlarmış”.

Bizim cephemizde ise durum bambaşka. DİSK nisan ayı içerisinde üç adet Covid-19 raporu hazırladı. Bu raporlardan 27 Nisan tarihli olan sonuncusu şöyle diyor: İşçiler arasında Covid-19 pozitif vaka oranı Türkiye’nin en az 3,2 katı! İşçiler arasında pozitif vaka sayısı daha hızlı artıyor!

Artan vaka sayısı salgının hâlâ kontrol altında olmadığını gösterdi. Normalleşme takviminin uygulanması ile DİSK’in anlattığı tablonun kötüleştiğini öngörebiliriz. Elde hâlâ ilaç ve tedavi yok ve virüsün etkisinin azaldığına dair bir delilimiz bulunmuyorken yapılabilecek en önemli şey denetim ve tedbirlerin artırılmasıydı. Bu yapılmadı ve şimdi Türkiye’nin dört bir yanında fabrikalarda korona vakaları tespit ediliyor.

Hükümet zenginler için teşvik paketlerini birbiri ardına sıralarken parası olanın biraz daha kazanması için tedbirlerin azaltılması da sınıfsal bir tercih.

Burjuvazi tedbirlerin azaltılmasından yanayken, işçiler cephesinde bu tedbirleri artırmamız, işyerlerindeki tedbirlerin uygulanıp uygulanmadığını denetlememiz gerekiyor. Nasıl mı? İşe elimizdekilerle başlayabiliriz!

50 kişi üzeri işçinin çalıştığı işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği kurulunun olması zorunluluğu var. Bu kurulda patron veya temsilcisi dışında, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi, İnsan Kaynakları veya ilişkili birimden bir kişi, varsa sivil savunma uzmanı, formen, ustabaşı veya ustanın yanı sıra işçi temsilcisinin de bulunması gerekiyor. Bu kurulların toplantılarını daha yakından takip etmek, bizi iyi temsil edebilecek bir temsilciyi bu kurula göndermek, kurul toplantılarının açık yapılmasını talep etmek, işyerindeki eksik tedbirleri bu kurullara ileterek tedbirlerin alınmasını sağlamak, alınmaması halinde ise derhal tutanak tutarak “çalışmaktan kaçınma hakkı” dâhil olmak üzere tüm seçenekleri değerlendirmemiz gerekir.

50 kişinin altındaki işyerlerinde ilgili kurulun oluşturulması zorunluluğu yok ama acil durum planı için işçi temsilcisinin belirlenmesi zorunluluğu var. Denetime buradan başlayabiliriz. İşyerinde çalışanlar olarak en yoğun temasın, en yüksek riskin nerede olduğunu en iyi biz biliriz. Bu sebeple patrondan tedbirlerin belirlenmesi, takip edilmesi ve denetlenmesi için temsilciye durumu ifade ederek, onu denetleyerek işe başlayabiliriz. Uzman desteğine ihtiyacımız varsa en yakınımızda olan sendikadan, meslek örgütlerinden doğrudan destek almalı, bilgi istemeliyiz.

Patron yanlısı temsilciler en büyük zorluğumuz olmayı sürdürecekse de her eksiği raporlamalı, salgın sebebiyle temsilcinin değişmesini isteyip sürecin içerisinde yer almalıyız.

Hükümet Coşkun Sabah’ı anlarken bizi umursamıyor, halk sağlığını tehlikeye atıyor. Buna karşı işçinin denetim ve tedbirleri sadece kendimizi ve ailemizi değil, halk sağlığını da savunan tek alternatif olarak önümüzde duruyor.

Gelirlerimiz ipotek altında

0

Nisan ve mayıs ayında ekonominin iyice daralmasıyla, halk sağlığı yerine “yeni normal” adı altında ekonomiye öncelik vererek işçi ve emekçileri virüsle birlikte yaşamaya mahkûm eden iktidarın tek hedefi var: sermayenin kârlılığının artırılması. Haziran ayında bu hedefe dönük büyük bir kredi genişlemesine gidildi. Ekonomide tehlikeli hamleler yapmaya devam eden iktidar, gelirlerimizin ipotek altına alınması pahasına düşen talebi artırmanın peşinde.

Pandemiyle birlikte tüm emekçiler işsizlik ya da alım güçlerinin düşmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Birçok işletmenin kapalı olmasıyla, özellikle tüm işçilerin yarısına yakınının çalıştığı hizmet sektörünün başta turizm olmak üzere tüm alanlarında küçülme yaşandı. Bu süreçte geniş işsizlik oranı yüzde 23 seviyesine geldi. Ekonominin ikinci çeyrekte yüzde 10 küçülmesi bekleniyor. Fakat kredi genişlemesi yüzde 30’a dayanmış durumda. Bir ülkenin kredi büyümesi ekonominin büyümesinden fazla ise orada kriz kaçınılmazdır. Mutlaka yaratılan balon patlar. Bu tablo karşısında kaynak yok diyen iktidara kaynağın var olduğunu bir kez daha söylüyoruz.

Merkez Bankası’nın (MB) para bastığını önceki yazılarımızda da söylemiştik. Pandemi sürecinde açıkladıkları paketlerin hiçbiri insanların çalışma koşullarını iyileştirme, iş güvencesi sağlama, borçluluklarını azaltma ya da ücretsiz sağlık hizmeti vermek gibi önemli alanlarla ilgili değildi. “Yardım” paketlerinin çoğunun kredi yoluyla dağıtıldığı görüldü. Şimdi de MB’nin bastığı paraları kamu bankaları (Ziraat, Halk, Vakıf) aracılığıyla kredi olarak dağıtıyorlar. MB tarafından fonlanan bankaların kredi vermesi işlemi de kaydî para yaratmaktır. Yani balon şişiyor. Faizlerin düşük tutulma çabası da (%8.25) kredi mekanizmasının genişletilmesi ile ilgili. Peki bu dağıtılan paralar ödenebilecek mi? Sırf talep artsın diye emekçilere düşük faizden (otomobil, turizm, konut, vb.) kredi vermek, dış finansmana ihtiyaç altında krediyle büyüme stratejisinin aynen devam ettiğini gösteriyor. 10 günlük tatil için 5 yıl, ev için 20 yıl borçlanmak… Ne pahasına?

Düşen talebi artırmak amacıyla işçi ve emekçilerin gelirlerini ipotek altına alıp onları uzun vadeli borçlandırmak yerine herkese güvenceli iş ve insanca yaşanılır bir ücret sağlamak gerekmez mi? Herkesten IBAN istemek yerine herkese temel düzeyde bir gelir sağlanabilir. Nasıl ki büyük patronların milyarlarca liralık vergi borçları silindiyse emekçilerin banka borçları da silinebilir. Kaynak var! Nasıl ki para yaratılabiliyorsa kaynak da yaratılabilir.

19 Haziran itibariyle Devlet İç Borçlanma Senetleri’nin yüzde 63’ü bankaların elinde. Bankalar devlete, hemen hemen herkes de bankalara borçlu. Bu durum kaynak olmamasından değil sermayenin düşen kârlılığını borçlanma yoluyla telafi etmek istemesinden kaynaklanıyor. Dış ve iç borçları birlikte düşünürsek bu borçların çevrilebilmesi için işçilerin gelirlerine uzun vadede el koymak gerekecek. Oysa ülkede cari açık ocak-nisan arası 13 milyar dolardı. Dışarı çıkarılan para ise 11,3 milyar dolar. Dolayısıyla bunların toplamı olan 25 milyar dolar buharlaşmış.

Demek ki elde avuçta ne varsa dışarıya gitmemesi için ekonominin işçi denetiminde yeniden yapılandırılması şart. Bu borçların yeniden yapılandırılıp ve büyük bir bölümünün silinip, hane halklarının bankalar tarafından sömürülmesine son vermek gerek. Bankaların kamulaştırılmasıyla devasa kaynaklar yaratılabilir. Hatta sadece kamu-özel ortaklığıyla yapılmış köprü, otoban, hastane, baraj gibi yapılar kamulaştırılsa bile Türkiye’deki her işçiye temel gelir sağlanabilir.

Verilen kredilerin kamu bankalarına geri dönememesi durumunda zarar yine hazineye, yani tüm emekçilere kesilecek. Kıdem tazminatının gaspı ve esnek çalışma koşullarının hayata geçirilmesi planı yapıldığı bir ortamda, iktidarın salgının tüm faturasını bir enkaz olarak işçilere yıkma planına karşı “kaynak var, yeter ki sermaye için değil, işçiler için kullanılsın” diyoruz.

Çoklu baro rejimi ve savunmanın direnişi üzerine

0

Baro başkanlarının Ankara girişinde durdurulup tartaklandığı; gündüzü güneşin, geceyi yağmurun altında geçiren avukatların tuvaletini kullandıkları işletmeye ceza kesildiği, baro başkanlarının şantiye şefleri tarafından “işçilerin dikkatini dağıttıkları için” azarlandıkları utanç verici görüntülere hep birlikte tanık olduk. Savunmanın tüm itirazlarına rağmen Meclis Komisyonu, Çoklu Baro Tasarısı’nı görüşmeye başladı. Meclis önünde bekleyen baro başkanlarının komisyon görüşmelerini izleme talebi kabul edilmedi. Bunun yerine Komisyon Başkanlığınca beş baro başkanına toplam 15 dakika söz hakkı verme teklif edildi. Baro başkanları ise üçer dakikalık söz hakkı yerine meclis önündeki eylemleriyle direnişi sürdürmeye karar verdiler.

Bastırılan muhalif seslerin gölgesinde ve kapalı kapılar ardında korkakça yürütülen süreç hızlandı ve aynı gün tasarının ilk beş maddesi kabul edildi.

Nedir bu çoklu baro rejimi?

Çoklu baro rejimini AKP’nin iktidarı boyunca yetki ve inisiyatifi ele geçiremediği tüm alanlarda uyguladığı böl-yönet stratejisinin bir parçası olarak tarif edebiliriz. Baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen bu tasarıyla, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılacak. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor. Baroların çoğulcu hale getirilmesi iddiasıyla Türkiye Barolar Birliği’nde (TBB) genel kurul yapısı her 300 avukata 1 delege yerine, her 5000 avukata 1 delege düşecek biçimde değiştiriliyor.

Bu değişikliği, bütün meslek kuruluşlarına dönük saldırı ihtiyacının bir devamı olarak okumak gerekiyor. Hatta aslında bu saldırı planının ilk ayağını 12 Eylül 2011’de yapılan Anayasa referandumuna eklenen madde ile “işçilerin birden çok sendikaya üye olabilmelerini” öngören ve bu şekilde sendikaların işkolunda yetki almasını zorlaştıran yasa değişikliğiyle başlatabiliriz. Türk-İş gibi kendisine yakın sendikalar aracılığıyla sağlanabilmiş ittifaklı kontrol Saray’ın iktidarını tam tatmin etmemiş olacak ki aynı işkolunda 50-60 kişilik sendikalar kurarak sınıfın bir araya gelmesini daha da zorlaştırmıştı. Devamında gazeteciler, tabipler ve mimar ve mühendislerin meslek örgütlerine karşı da benzer saldırı planlarını peyda etmişti.

Bugün Ankara’da baro başkan ve üyelerine karşı yapılan kepazelik de anlık bir tercih değil, toplumsal muhalefete ve meslek örgütlerine dönük uzun erimli bir saldırı planının parçasıdır. Nitekim bugünün tohumlarının aslında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ekildiğini Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından yayımlanan Araştırma ve İnceleme Raporu’ndan görebiliriz. Bu raporda; meslek örgütlerinin sivil toplum kuruluşu haline dönüşmesinin sakıncaları, meslek kuruluşlarının kendilerine tanınan idari ve mali özerkliği sınırsız bir bağımsızlık olarak algılayarak ideolojik/politik organizasyonlar gibi hareket etmeleri eleştirilmekte ve kullanılacak oylarla çoğunluğu alanın tüm listesinin seçilmesi yerine, milletvekili seçimlerine benzer şekilde gruplara aldıkları oy oranında temsil imkanı tanınması (nispi temsil sistemi) gibi uygulamalar önerilmişti.

Dolayısıyla, baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacının, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın homofobik açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.

Çoklu baro rejimi sadece avukatları ilgilendiren bir plan değildir

Çoklu baro rejimi pek tabii öncelikle avukatların mesleki ve özlük haklarını neoliberal politikalar aracılığıyla gasp etme gayretiyle “rekabet gücü”, “çoğulculuk” gibi kapitalizmin favori kavramlarıyla baroları bir pazaryeri haline getirme hamlesidir.

Ancak bu hamle hukuki güvenliğin kalmadığı, “adil yargılanma hakkı” gibi en temel hukuk ilkelerinin dahi çiğnendiği, insanların herhangi bir delil gösterilmeden yıllarca hapiste tutulduğu günümüz Türkiye’sinde sadece avukatları ilgilendirmemektedir. Barolara yapılan saldırı aynı zamanda halkın hak arama özgürlüğü ve hukuk güvenliğine de yapılmaktadır. Çoklu baro rejiminin barolara hâlihazırda katacağı hiçbir şey olmadığı gibi, kaybettireceği sadece avukatlar ve avukatlık mesleği değil, toplumsal muhalefetin ve sınıfın kazanımlara dönük olduğu için savunma hattını birlikte örmek elzemdir. Bu saldırıyı sadece baro başkanlarının durdurması mümkün değildir. Başta “birden fazla sendika özgürlüğü” kepazeliğiyle beli bükülmüş sendikalar ve her adımda terörist ilan edilen TMMOB, TTB gibi meslek örgütleriyle birlikte ortak bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları hayati önemdedir.

“Normalleşme” ne vaat etti? Şimdi neredeyiz?

0

1 Haziran’da başlatılan “normalleşme” sürecinde bir ayı geride bıraktık. Bu bir ay içerisinde gerek salgının seyri, gerekse de demokratik haklara ve işçi haklarına dönük saldırılar açısından önemli gelişmeler yaşadık. Yaşadığımız son bir ay, Saray’ın vaat ve söylemleriyle yüzleştiğimiz gerçekler arasındaki uçurumun daha da derinleştiği bir dönem oldu.

“Normalleşmeye” geçilirken, Saray sözcüleri salgında en kötünün geride kaldığı, “birinci dalganın” atlatıldığı gibi yalanlar savururken, bu acelenin ardında ekonomik nedenlerin yattığının herkes farkındaydı. Salgının Türkiye’ye de sıçramasıyla Saray iktidarı halk sağlığı ve patronların çıkarları arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Tercih, şaşırtıcı olmayan biçimde patronların çıkarları lehine yapıldı. Böylece, salgınla gerçek bir savaş için alınması gereken tam kapsamlı, zorunlu karantina önlemleri yerine, kısmi adımlarla durum idare edildi.  Gerçek karantina tedbirleriyle önlenebilir binlerce can kaybı ise Saray tarafından “kaderin tecellisi” olarak görüldü. Hastalık tam anlamıyla baskılanmadan hızla “normale” dönülmesiyle de vaka sayılarında yeniden dramatik artış yaşandığını, başta sağlık emekçilerininki olmak üzere, yapılan onca fedakârlığın heba edildiğini görüyoruz.

“Halk sağlığı mı patronların gelirleri mi?” ikileminin en somut biçimde yaşandığı örnek, lise ve üniversiteye giriş sınavı tarihlerinin öne çekilerek gerçekleştirilmesi oldu. Turizm patronlarının öncelikleri, kamu sağlığını ve gençlerin gelecek kaygılarına galebe çaldı. Benzer biçimde, işyerlerinde salgına dönük önlemlere ilişkin hiçbir denetimin olmaması, salgının emekçi mahallerinde patlama yapıyor olması, Saray tarafından kimlerin korunduğunu, kimlerin ise gözden çıkarıldığını açık biçimde ortaya koyuyor.

Salgın dönemini, Saray’ın işçi düşmanı uygulamalarının zirve yaptığı bir süreç olarak tanımlayabiliriz. İşsizliğin, yoksulluğun, hayat pahalılığının belki de son 70 yıldır görülmemiş seviyelere vardığı ve Saray tarafından alınan tüm ekonomik önlemlerin patronlara fayda sağladığı bir dönemdeyiz. Hiçbir geliri olmadan işsizliğe mahkum edilen milyonlar, ücretsiz izne çıkartılarak 1170 TL’lik “maaş desteğiyle” hayatta kalması beklenenler, kısa çalışma ödeneğiyle hak kaybı yaşayan emekçiler…

Bütün bu tabloya “İstihdam Kalkanı” adıyla başlatılan yeni bir Saray saldırısı ekleniyor. Saray’ın hedefi salgını “Allah’ın bir lütfu” sayarak, esnek ve güvencesiz çalışmayı yaygın ve kalıcı hale getirirken, bu arada yıllardır hayalini kurduğu biçimde, kıdem tazminatını da gasp etmek. Bıçağın kemiğe dayandığı bu günlerde, yalnızca kıdem tazminatı hakkımızı korumak için değil, sözde istihdamı artırmak adına esnek ve güvencesiz çalışma koşullarını dayatma planını da durdurmak için, sendikaların ve emek örgütlerinin en geniş kapsamlı birliğine ve eylem planına ihtiyacımız var.

Saray’ın emekçi halkı sefalete sürükleyen, iç ve dış politikada yalnızca iflas üreten politikalarının sonuçları giderek daha fazla görünür hale geliyor. Gerek Cumhur İttifakı içerisindeki çatlamalar ve kopmalar, gerekse de anket sonuçlarına yansıyan gerçek, Saray rejiminin giderek daha fazla aşındığı ve toplumsal desteğini yitirdiği yönünde. Bu durumun fazlasıyla farkında olan Saray, toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı artırarak, “milli ve manevi değerler” üzerinden yapay bölünmeleri kışkırtmaya çalışarak varlığını sürdürme çabasında.

Saray ittifakının vadesi çoktan doldu. Çözüm ise, kendi kendine çürüyüp yok olmasını beklemek, rejim içi sahte çözümlerden medet ummak değil, emekçi halk ve ezilenler için sahici bir siyasal seçeneği yükseltmekten geçiyor. İşçi Demokrasisi Partisi, bugüne kadar yaptığı gibi, bundan sonra da, böylesi bir seçeneğin yükseltilmesi doğrultusunda en geniş sınıf ittifakının sağlanması adına mücadeleyi sürdürecek.

İşler paylaştırılsın! Hemen…

0

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) duyurduğu işsizlik rakamlarına kimse inanmıyor. TÜİK’e göre işsizlik geçen yılın aynı dönemine göre 502 bin kişi azalarak 4 milyon 228 bin kişi olmuş (yüzde 13,6).

Oysa, salgın nedeniyle çalışamayanların, iş aramayıp çalışmaya hazır olanların, mevsimlik çalışma nedeniyle istihdamda olmayanların ve zamana bağlı eksik çalışanların da hesaplandığı geniş tanımlı işsizlik istatistiklerini çıkaran DİSK-AR raporuna göre, geniş tanımlı işsiz oranı yüzde 24,5 olarak hesaplandı.

Yani toplam işsiz sayısı gerçekte 8,5 milyon kişi. Gerçek veri bu.

Çözüm var

Hükümet işsizliğe çözüm bulmak için ne yapıyor? Daha doğrusu “ne yapar gibi görünüyor”? Bir dizi “istihdam paketi” açıkladı ama hiçbiri gerçek bir çözüm değil. Önce patronlardan “bir-iki kişi daha işe almaları” istendi. Bunun işlevsizliği hemen ortaya çıktı. Ardından, kendi yandaşlarına milyarlarca kredi açtı, bunun “yeni istihdam alanları yaratacağı” umudunu yaymaya girişti. Bunun da işe yaramadığı görüldü, istihdam miktarı azaldı, işsizler ordusu büyüdü.

Ama gerçek bir çözüm var: Ülkedeki mevcut işler derhal çalışabilen, çalışmak isteyen nüfus arasında paylaştırılabilir. Çok kolay.

Örneğin 3 vardiya 8 saat çalışan işyerlerinde, işgünü 6 saate indirilerek ek 4. vardiya kurulabilir. Bu sistem farklı vardiya sistemleriyle çalışan tüm işyerlerine yaygınlaştırılabilir. Tabii çalışanların ücretlerinde bir indirim olmaksızın; yani işçi ücretlerinin değil, işlerin paylaştırılması.

Bu basit öneri karşısında elbette patronlar ve hükümet hemen ayağa kalkıyor. “İmkansız, gerçekçi değil” diye. Asıl itirazları da bunun için “kaynak yok” biçiminde. Öyle mi? Hayır.

Kaynak da var

Basit bir hesapla bu önerinin gerçekçi olacağı ve kaynağın da var olduğu kanıtlanabilir. Şöyle:

TÜİK verilerine göre 2018 yılında ülkedeki yıllık ortalama brüt kazanç 49 bin liraymış (gerçi bu sayı 2019’da daha da düştü ama biz yüksek olandan gidelim). Bu miktar ayda brüt 4083 lira eder.

Şimdi bu rakamı toplam işsiz sayısı olan 8,5 milyon ile çarpalım. Sonuç 34,7 milyar lira. Bunun yıllık toplamı ise 416,5 milyar lira tutar. Bugünkü dolar kuru üzerinden hesaplarsak, bu miktar yaklaşık 62 milyar dolara karşılık gelir. Şimdi bu rakamları şunlarla karşılaştırın:

Maliye Bakanı Berat Albayrak ne demişti? “Ekonomik İstikrar Kalkanı adımlarımızın maddi tutarı 240 milyar TL’ye ulaşmıştır… Eğer bazı ülkeler gibi ekonomik büyüklüğünü çarpan etkisiyle ifade etmemiz gerekirse, bu rakam 525 milyar TL‘yi bulmaktadır”.

Demek ki, bütçede öncelikler hemen değiştirilerek bu paralar patronlara akıtılmayıp en azından bir yıl boyunca işsizlik sorununun çözümünde kullanılabilirdi. Ama dahası var.

2019 İşsizlik Fonu’nda toplanmış olan 131 milyar lira var. Hem de işçinin parası. Öte yandan, 2020 yılı bütçesine yol, köprü gibi geçiş garantili inşaatları gerçekleştirmiş olan müteahhit firmalara yapılacak garanti ödemeleri için 18,9 milyar lira konmuş; bu ödemeler derhal durdurulmalı. Bankacılık sektörünün bu yılın Mart ayındaki net kârı ise 16 milyar lira; bunlar, işçi ücreti ödemeleri olarak devlete aktarılmalı.

En önemlisine geliyoruz: Türkiye’nin devlet olarak patronların yararına yaptığı dış borcun toplamı yaklaşık 650 milyar lira. Bu yılın ilk beş ayında ulusal ve uluslararası tefecilere 65 milyar lira faiz ödendiğini unutmayalım. Dış borç ödemesine derhal son verilmeli.

Kim yapabilir?

Ülkedeki işsizliği yok edebilmek ve insanlara onurlu bir hayata adım atmalarına imkan sağlayabilmek için mevcut işlerin tüm çalışabilen nüfus arasında bölüştürülmesi uygulamasını, elbette kendi yandaşlarına, ülke kaynaklarını ellerinde bulunduran patronlara milyarlarca kredi aktaran bir hükümet yapamaz. Zira bu çözüm politik bir çözümdür, bir politik tercih meselesidir.

Bu denli bariz ve gerçekçi bir çözümü ancak işçi ve emekçileri temsil edebilecek bir hükümet uygulamaya koyabilir. İşçiden, emekçiden yana, onların denetiminde bir merkezî ekonomik planlamayı yürürlüğe koyabilecek bir hükümete ihtiyaç var bunun için.

Ama her şeyden önce bu öneriyi işyerlerimizde, sendikalarımızda, tüm emekçiler arasında yaygınlaştırmamız, tartışmamız gerekiyor. Tüm işçi ve emekçi örgütleri, sendikalar, işyeri temsilcilikleri, komiteler; hep birlikte bu öneriye sahip çıkıp ortak bir mücadele başlatırsak, çözüm yolunda ilk adımı atmış oluruz. Aksi takdirde unutmayalım, bugün çalışmakta olan her bir emekçi, yarın kendisini İş Bulma Kurumu’nun kapısında bulabilir.

Filistin: Dünya çapında yükseltilen itirazlar nedeniyle Batı Şeria’nın ilhakı ertelendi

0

Filistin halkının karşı çıkması, dünya çapında yükseltilen itirazlar, protestolar ve uluslararası kampanyalar nedeniyle Netanyahu, Batı Şeria’nın 1 Temmuz’da başlaması beklenen ilhak sürecini erteledi. Bu sürecin çerçevesi Donald Trump ve Benjamin Netanyahu arasındaki “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırılan utanç verici emperyalist anlaşmayla belirlenmişti. (1)

Uluslararası dayanışmanın yanı sıra, İsrail’de yaşayan Arap toplulukları içerisindeki sol grup ve sektörler de ilhaklara karşı sokağa çıkıp seferber oldular. Avrupa Birliği içerisindeki emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere pek çok ülke bu ilhak planını reddederek, İsrail Devleti’ni sürece devam edilmesi durumunda kendilerine karşı ekonomik yaptırımlar uygulamakla tehdit etti.

Batı Şeria’nın ilhak edilmesi, İsrail vatandaşlığına sahip 300.000’den fazla Filistinlinin farazi Filistin vatandaşlığına geçmesini öngörürken, anlaşma aynı zamanda sığınmacı statüsü dışında bırakılacak 6 milyon Filistinlinin de geri dönüş hakkını da reddediyordu. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) devrimci bir uluslararası örgüt olarak, bu emperyalist anlaşmaya karşı itiraz ve uluslararası dayanışma çağrısında bulundu. (2)

Bu erteleme, Netanyahu ve Yanki emperyalizminin Siyonist, faşist ve ırkçı hükümeti için bir ilk yenilgi anlamına geliyor. Bu, Filistin halkının kurtuluşu adına ilhakı reddeden Filistinlilerin seferberliğinin ve uluslararası dayanışmanın bir zaferidir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Siyonizmin ve bu yeni emperyalist saldırının reddedilmesi konusunda ısrar ediyoruz. Tüm Filistin topraklarında tek bir laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir devletin kurulması olan adil bir çözüm için mücadele etmemizin gerektiğini savunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

3 Temmuz 2020

Notlar

(1) Trump’ın Filistin halkına karşı “Yüzyılın Planı”na HAYIR! (İspanyolca orjinali) Palestina: ¡No al “acuerdo del siglo” de Trump contra el pueblo palestino!
(2) İsrail’in Filistin topraklarına yönelik yeni ilhak girişimine HAYIR! (İspanyolca orjinali) ¡No a la nueva anexión de territorio palestino de parte de Israel!

İsrail’in Filistin topraklarına yönelik yeni ilhak girişimine HAYIR!

0

Katil Benjamin Netanyahu’nun önderliğindeki Siyonist İsrail Devleti, 1 Temmuz itibariyle 1967’den beri işgal altında olan Filistin topraklarının bir kısmının daha ilhak edilmesi planını uygulamaya koymaya çalışacak. Bu, Ocak 2020’de Trump ile yapılan anlaşmanın yerine getirilmesi çerçevesine oturtuluyor. Planın tamamı Batı Şeria’daki kimi yerleşim bölgelerinin Siyonist egemenlik altına girmesi, Kudüs’ün Siyonist devletin başkenti olması ve Ürdün Nehri Vadisi’nin ilhak edilmesinden oluşuyor. Bu plan çerçevesinde İsrail’in ilhak edeceği bölgelerde yaşayan 300.000 Filistinliye İsrail vatandaşlığı verilmeyecek ve “sözde” Filistin vatandaşı olarak kalmaya devam edecekler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bir kez daha Yanki emperyalizminin ve Siyonizm’in Filistin halkına karşı başlattığı bu yeni saldırganlığı kınıyor ve reddediyoruz. Uluslararası örgütümüzün konuyla ilgili 30 Ocak 2020 tarihli bildirisinden şu anda uygulamaya konulmaya çalışılan Trump-Netanyahu anlaşmasına dair bazı bölümleri aşağıda tekrar paylaşıyoruz. (1)

“ABD devlet başkanı Trump ve İsrail başbakanı Netanyahu Washington’da birlikte yaptıkları bir açıklamayla “Yüzyılın Anlaşması” adını verdikleri bir ‘barış’ planı ilan ettiler. Netanyahu’nun planın derhal uygulamaya konulacağını açıklaması, bunun Filistin halkıyla görüşülecek bir öneri değil, tam tersine emperyalizmin ırkçı ve faşist İsrail devletine yeni bir canice saldırı için verdiği destek olduğunu ortaya koydu (…)”

“Trump, Siyonist devletin Batı Şeria’da kurduğu yerleşimlerin üzerinde egemenliğini tanımakta, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını ve Ürdün Vadisi’nin Siyonist devlet tarafından ilhakını kabul etmektedir. Planda İsrail vatandaşı 300 bin Filistinlinin farazi Filistin vatandaşlığına geçmesini öngörülmekte ve anlaşmanın sığınmacı statüsü dışında bıraktığı 6 milyon Filistinlinin geri dönüş hakkı reddedilmektedir. Aynı zamanda yerleşim yerlerinin kurulması sırasında Filistinlilerden çalınan mülklerin asıl sahiplerine iadesi veya herhangi bir ekonomik tazminatın ödenmesi de reddedilmektedir. İsrail’in izni olmadan sözde Filistin devletine girişleri bile yasaklanmaktadır. Filistinli tutukluların serbest bırakılması öngörülmemekte ve İsrail ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanarak İsrail vatandaşı Hıristiyan veya Müslüman Filistinliler bu ırkçı tanımı kabul etmeye ve desteklemeye mahkum edilmekte, Dürziler ise ikinci sınıf vatandaş haline getirilmektedir.”

“Bunların karşılığında, Güney Afrika’daki ırk ayrımına dayalı bantustanlar benzeri, sınırları veya hava ve deniz sahaları üzerinde kontrolü olmayan bir farazi Filistin devletinin kabulü öngörülmekte. ‘Askersizleştirme’ başlığı altında da Filistinliler Siyonist saldırılar karşısında silahsızlandırılmaktadır. 1967’deki sınırlara kıyasla Batı Şeria’da geniş alanlar ellerinden alınan Filistinlilere çöllük bölgelerdeki iki karış toprakta kurulacak bir sözde Filistin devleti vaat edilmekte. Gazze ise kuşatma altında kalmayı sürdürecektir. BDS hareketi (İsrail’e Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) gibi ulusal ve ırkçılık karşıtı talepler dile getiren girişimlere herhangi bir desteğin verilmesi de anlaşmanın ihlali olarak kabul ediliyor.”

“Bu barbarca plan Trump’ın Filistin konusundaki emperyalist ve ırkçı saldırganlık politikasının bir uzantısıdır. Son üç yılda ABD hükümeti Siyonist güçlerin Golan Tepeleri’ndeki yasadışı işgalini onaylamış ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederek büyükelçiliğin bu kente taşınacağını ilan etmiştir. Filistin’in Washington’daki diplomatik misyonunu kapatmış ve Birleşmiş Milletler’in Filistin’deki mülteciler bürosuna verdiği insani yardımı ve desteği kesmiştir. Aralık 2019’da BDS’ye karşı adli süreç başlatarak bu hareketin İsrail’e karşı eleştirilerini suç olarak kabul etmiş ve bunu Yahudi düşmanlığı olarak ilan etmiştir (…)”

“Avrupa hükümetlerinin çoğu suskun kalarak suça ortak olurken Britanya hükümeti daha da ileri giderek planı desteklediğini açıklamıştır. Mısır ve Suudi Arabistan diktatörlükleri de plana destek vererek Filistinlileri pazarlık masasına oturmaya davet etmişlerdir.”

“Biz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD emperyalizminin ve Siyonizmin Filistin halkına karşı başlattıkları bu yeni saldırıyı şiddetle lanetliyoruz. Trump’ın bu canice planı gerçekten adil bir çözüm için verilen mücadeleyi, Filistin topraklarının tümünde laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması mücadelesini güçlendirmelidir. Tüm dünya halklarını Filistin halkıyla uluslararası ölçekte dayanışmaya çağırıyoruz.”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

30 Haziran 2020

AKP iktidarında kadının adı

0

Geçtiğimiz günlerde AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin “Bu ülkede AK Parti gelene kadar kadın kelimesinin adı yoktu Türkiye’de… Sosyal güvenlikten sağlık hizmetine aile politikalarımızda önce kadın vardır” dedi. Ancak kadının adını koyduğunu iddia eden iktidarın son on yılında kadın cinayetleri 5,5 kat artış gösterdi. Diğer yandan iktidarın pandemi döneminde bile hiçbir politikasında kadına öncelik vermediğini, dahası kadın cinayetlerinin önlenmesi için hiçbir tedbir almadığını ve hatta failleri korumaya ve aklamaya devam ettiğini gördük. Dolayısıyla, salgın nedeniyle hayatı eve sığdırma çağrısı yapılırken kadınlar için taleplerimizi dile getirdiğimiz yaklaşık dört ayın ardından, bugün artık içinde olduğumuz “normalleşme” döneminde de taleplerimiz yakıcı olmayı sürdürmekte. Neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberi alıyoruz. Kız kardeşlerimiz evlerinde, sokak ortasında en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyorlar. Bir yandan da şüpheli kadın ölümleri artıyor veya Aleyna Çakır’da, Nadira Kadirova’da olduğu gibi cinayetlere intihar süsü verilmeye çalışılıyor.

İçişleri Bakanlığı pandemi döneminde aile içi ve kadına yönelik şiddet olaylarının azaldığını iddia etmişti. Bu iddianın gerçeği yansıtmadığı ortada olduğu gibi, şiddet ve cinayet vakalarının artması hiç tesadüf değil. Mor Çatı’nın salgın döneminde yayımladığı raporlara baktığımızda devlet kurumlarının yeni tedbirler almak bir yana, var olan koruyucu mekanizmaları bile işletmediğini görüyoruz. Bu raporlar karakollarda salgın bahanesiyle gerekli işlemlerin yapılmadığını; KADES uygulaması ve 183 veya 155 hattı üzerinden yardım alamayan kadınlar olduğunu; yetkililerin, şiddet uygulayan erkeğe karşı uzaklaştırma kararı aldırmak isteyen kadınları şikayetten caydırmaya çalıştıklarını; çocuklarıyla beraber sığınak talep eden kadınların geri çevrildiğini; polislerin şiddet uygulayanı tanıdıkları takdirde şiddete göz yumduklarını ve hatta sığınak adresinin şiddet uygulayan erkekle paylaşıldığını gözler önüne seriyor. Üstelik bunlar sadece tespit edilebilenler. Dahası bu süreçte bazı kadın cinayeti ve şiddet faillerinin infaz düzenlemesi kapsamında salıverilmiş erkekler olduğu da ortada.

Diğer yandan kadın cinayeti davalarının ancak kadınların baskısı ve mücadelesi oldukça sonuç verebildiği bir durumdayız. Haziran ayında Şule Çet’in katilinin “kasten öldürmek”, “nitelikli cinsel saldırı” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçlarından müebbet ve 12 yıl 6 aylık hapis cezası onandı. Yine haziranda Merve Kotan’ın katiline hiçbir indirim uygulanmadan, tasarlayarak öldürme suçundan iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Katledilen daha pek çok kız kardeşimizin davası kadın örgütlerinin takipçiliğinde sürmekte.

Bundan aylar önce, pandemi sürecinde sadece kadına yönelik şiddet için çalışan 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulması, şiddet mağduru kadınlara acil bir ihtiyaç olan sığınakların sağlanması, bakanlık ve belediye bütçelerinin salgın günlerinde kadınların yaşam hakkının korunması için harcanması “çok mu zor” diye sormuştuk. Hiç de zor değildi. Hâlâ da zor değil. Ve kadın cinayetlerine karşı acil önlem ve eylem planı yapılması ve İstanbul Sözleşmesi ile 6284’ün etkin şekilde uygulanması talebimiz hâlâ güncel. Kadınlar olarak mücadelemizi ve taleplerimizi yaygınlaştırmaya; ocak ayından beri kayıp olan Şefika Yasa’nın ve Gülistan Doku’nun nerede olduğunu sormaya devam edeceğiz.

Pandemi ve kriz günlerinde sopa politikası

0

Koronavirüs pandemisinin dünya çapında yarattığı toplumsal yıkım, geniş emekçi halk yığınları ile zenginliği elinde tutan küçük bir azınlığın arasındaki uçurumu tüm boyutları ile görünür kıldı. İktidarların halk sağlığını merkezine almayan sağlık uygulamaları yaşanan iktisadi kriz ve yoksullukla birleşince toplumsal hoşnutsuzluğu derinleştirdi. Bu hoşnutsuzluk “ileri demokrasi” diye anılan ülkelerde dahi sosyal patlamalara dönüşürken, bu patlamadan korkan iktidarlar giderek çatırdayan varlıklarının bekası için muhalefet seslerini bastırma ve kontrol altına alma çabası içindeler.

Türkiye için bu çaba elbette yeni bir durum değil. Ancak salgın süresince iktidarın antidemokratik baskıcı uygulamalarına toplumun bütün kesimlerini içine alarak irili ufaklı ayırt etmeden devam etmesi, üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Her gün yeni bir antidemokratik yasa paketinin ardı ardına görüşülmesi, buradan toplumsal rıza üretilmeye çalışılması ve bunun her seferinde fiyaskoya uğraması salgın yönetimi ve onun yarattığı sonuçlara odaklanması gereken iktidarın başka bir gündem etrafında, acele içerisinde hareket ettiğini gösteriyor. İşsizliğin vardığı boyut, ekonomideki büyük durgunluk, açıklanan kamuoyu araştırmalarında hükümetin seçmen desteğini büyük ölçüde yitirmesi ve iktidarın kendi içinde yaşadığı ayrışmalar aynı zamanda bir korkuya işaret ediyor.

Nisan ayından beri gündeme gelen yasalar ve etrafında dönen tartışmalar durumun vahametini gözler önüne seriyor. Çocuk istismarına evliliği kolaylaştıran yasa, kıdem tazminatının tekrar gündeme getirilmesi, siyasi tutsaklar hariç ‘genel af’ kapsamına dönüşen ceza infaz yasası, muhalefet belediyelerine yönelik baskı, HDP’li belediyelere yönelik kayyum politikası, bunun bir devamı olarak milletvekilliklerinin düşürülmesi, Canan Kaftancıoğlu’na verilen 9 yıl 8 ay hapis cezasının onanması, baro yasası ve etrafında gelişen seferberliklere polis müdahaleleri bu sürecin nereye vardığının kısa bir özeti… Tüm bunlara, İzmir’de cami hoparlörlerinden Çav Bella çalınmasıyla ilgili sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan Banu Özdemir’in iddianamesi, Evrensel gazetesi yazarı Ender İmrek’in yazdığı bir yazı nedeniyle Emine Erdoğan’a hakaretle suçlanması (yazıda Erdoğan’ın taktığı çantanın fahiş fiyatı eleştiriliyordu), Başak Demirtaş’a sosyal medyada cinsiyetçi saldırıda bulunan ve tepkiler üzerine tutuklanan Vedat M.’nin bir günde serbest bırakılması, Van Gevaş’ta mantar toplamaktan dönerken “karakola saldırdıkları” iddiasıyla gözaltına alınıp işkence edilen ve işkence görüntüleri servis edilen, ardından suçsuz oldukları anlaşılan dört köylüyle ilgili davada mahkemenin sanık olan polise 3 bin lira para cezası vermesi gibi burada saymakla bitiremeyeceğimiz sayısız hak gaspı ve hukuksuz, keyfî uygulamayı sayabiliriz.

Bu uygulamalar ne ilk, ne de son olmaya aday; bu resim, emekçi halk yığınlarının ve çeşitli yoksul toplumsal kesimlerin bu cendere içine sığamadığını, tam da bu nedenle bu vakaların giderek göründüğünü ve tepki aldığını gösteriyor. Ancak burada merkez muhalefet olarak görülen unsurların bu sorunların üzerine gitmekten imtina etmesi, etkisiz kalmakta ısrarcı olmaları asıl sorunu oluşturuyor. Bu hoşnutsuzluk iktidarı tahrip edebilir ancak yıkamaz. Dolayısıyla burada bilinçli bir mücadelenin örgütlenmesi, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin bağımsız bir sınıf politikası ekseninde iktidarın antidemokratik politikalarına ısrarlı bir biçimde karşı çıkmaları yakıcı bir ihtiyaç olmayı sürdürüyor.

Temizlik işçisi Bruno da Rosa’nın cezalandırılmasına son! Temizlik işçilerine bütün haklarını verin!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE) Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı’nın (CST), çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’nın ülkede giderek yükselen Covid-19 vakaları karşısında kendisi ve çalışma arkadaşları için gerekli sağlık ve koruyucu önlemlerin alınmasını talep etmesi üzerine uğradığı baskılar karşısında yayımladığı dayanışma bildirisini okuyucularımızla paylaşıyoruz. Uluslararası dayanışmaya açık olan bildiriye gazetenisan@gmail.com adresiyle iletişime geçerek imzacı olabilirsiniz.

Rio de Janeiro’da bulunan Belediye Kent Temizlik Şirketi’ndeki (COMLURB) baskılara ve otoriterliğe son verin! Yoldaş Bruno da Rosa ile dayanışma!

İşyerindeki Kazaları Önleme İç Komisyonu üyesi olan çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’nın konuşmasının yer aldığı bir videonun son günlerde yaygınlık kazanması, işçiler, sosyal ağlar ve basında inanılmaz bir yankı uyandırdı.

Bir karşı saldırı olarak Bruno da Rosa 5 günlük işten uzaklaştırma aldı; tam da meslektaşı olduğu işçilerin içinde olduğu şartlara dair gerçeği söylediği ve çöp temizleme işçilerinin hayatlarını korumak adına bireysel koruyucu ekipman, virüs testi ve gribe benzer semptomlar gösterenlere sıhhat protokolü gibi önlemler alınmasını talep ettiği için. Bruno, 2014’te çöp temizleme işçilerinin grevine önderlik ettiğinden beri farklı yerlere nakledilme ve hatta bir senelik bir mücadelenin ardından tekrar işe alınana kadar keyfî olarak işten çıkarılma gibi kovuşturmalara maruz kalıyordu.

Pandemi süresince, ancak çöp temizleme işçilerinin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri şikâyetlerinin ardından işyerlerinde asgari düzeyde su, sabun ve el dezenfektanları sağlandı. Şikâyetlerin artması ve hâlâ çalışmakta olan ileri yaşlı bir çöp temizleme işçisinin Covid-19 nedeniyle ölmesiyle, COMLURB işçilerin taleplerinin bir kısmına boyun eğmek zorunda kaldı.

COMLURB birtakım taleplerin karşısında pes ederken, aynı zamanda da sektördeki sorunları ifşa eden bütün işçileri cezalandırdı; pandemi krizi sırasında çöp temizleme işçilerinin gerçek koşullarını gösteren bolca kanıt, videolar, fotoğraflar ve makaleler basında çıkmış olmasına rağmen, şirket bu ifşaların yalan olduğunu belirtiyor.

Son haftalarda COMLURB, pandemi krizi dolayısıyla oluşturulan ve çöp temizleme işçilerinin vardiyalarını organize eden düzenlemeyi kaldırdı, ücretleri dondurdu ve sene sonuna kadar tatilleri askıya aldı. Bütün bunlar, Rio de Janeiro Belediye Meclisi’nin bütün sosyal mesafe önlemlerini yumuşatma politikasını hayata geçirdiği ve belediye işçilerine karşı yeni düzenlemeler uyguladığı sırada gerçekleşti. Bu esnada COMLURB, şehir temizliğinden sorumlu temel sektör olan çöp temizleme sektörüne mensup işçileri ölüm tehlikesiyle yüz yüze getirmeyi sürdürüyor.

Haklı talepleri dile getirenleri cezalandırmak yerine, COMLURB Başkanı işçilerin temsilcilerini dinlemek için onlarla bir buluşma organize etmelidir.

Bu nedenlerden ötürü, COMLURB yönetiminde ve Rio de Janeiro Belediyesi’ne, çöp temizleme işçisi Bruno da Rosa’ya ve haklarını savunmak için baskıya uğrayan tüm işçilere keyfî bir şekilde uyguladıkları tüm cezalandırmalardan bir an önce geri adım atmalarını talep eden bütün yoldaşlarla yan yanayız.

Arjantin: Juan Carlos Giordano, Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik (FIT-U) Buenos Aires bölgesi ulusal milletvekili, Sosyalist Sol’un (IS) ulusal önderi; Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu Sendikası Batı Şubesi Genel Sekreteri; Edgardo Reynoso, TBA-Sarmiento Şubesi Delegeleri Topluluğu’nun demiryolu işçileri önderi; Mónica Schotthauer, Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento Şube Temsilcisi ve IS/FIT ulusal milletvekili; Angélica Lagunas, ATEN’in (Öğretmenler Sendikası) önderi ve IS/FIT Neuquén Belediye Meclisi üyesi; Liliana Olivero, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Jorge Adaro, Buenos Aires Şehri Ademys Öğretmenler Yürütme Komitesi Genel Sekreteri; Laura Marrone, CABA’nın eğitim işçileri önderi ve eski IS/FIT Buenos Aires Belediye Meclisi üyesi; Ezequiel Peressini, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Mercedes Trimarchi, Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi ISADORA’nın önderi ve eski IS/FIT Buenos Aires Bölge Meclisi üyesi

Bolivya: Humberto Balderrama, ARTP ve İşçilerin Partisi Ulusal Yürütme Kurulu üyesi; Eliseo Mamani, La Paz Taşra Öğretmenleri Federasyonu’nun eski yöneticisi

Şili: Ranier Rios, Socialist İşçi Hareketi’nin (MST) üyesi

İspanyol Devleti: Josep Lluis del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi; Marga Olalla, Barcelona belediye işçilerinin sendikal delegesi, LI üyesi; Miquel Blanch, öğretmen sendikaları delegesi, Girona Corriente Sindical de CCOO üyesi, LI üyesi; M. Esther del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi, LI üyesi

America Birleşik Devletleri: Emmanuel Santos, Sosyalist Çekirdek (SC) üyesi

Panama: Priscilla Vásquez, Panama Sosyal Güvenlik işçileri ulusal önderi; Virgilio Arauz, Propuesta Socialista üyesi

Peru: Jorge Corzo, Geniş Cephe’deki (FA) Birleşelim Peru (UP) üyesi

Meksika: Enrique Gómez, Francisco Retama, Sosyalizm için Hareket (MAS) üyesi; Jesús Torres Nuño, Batı Demokratik İşçileri Yönetim Konseyi (TRADOC) eski başkanı

Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, gazeteci ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) üyesi

Türkiye: Sedat Durel, Devrimci İletişim ve Çağrı Merkezi Çalışanları Sendikası eski genel sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen delegesi; Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Genel Başkanı; Görkem Duru; İDP üyesi, Güneş Gümüş, Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) Genel Başkanı

Venezuela: José Bodas, FUTPV (Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu) Genel Sekreteri; Orlando Chirino, Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) ulusal önderi; Armando Guerra, Hidrocapital’in eski sendikal önderi; Miguel Ángel Hernández, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) üyesi; Simón Rodríguez Porras, PSL üyesi

Atlas Global işçileri sesleniyor: Maaşlarımızı ve kıdem tazminatımızı verin!

0

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un kardeşi Ali Murat Ersoy’un sahibi olduğu Atlas Global şubat ayında uçuşlarını durdurmuştu. Şirketin çalışanları, A.Z.A.P (Atlas Zedeler Adalet Platformu) adı altında bir araya gelip örgütlendiler. İşçiler yedi aydır maaş alamadıkları gibi şirketin iflasını açıkladığı güne kadar ücretsiz çalıştırıldıklarını belirtiyorlar. Dün Bakırköy’de görülen iflas davaları için bir araya gelen A.Z.A.P üyeleri adliye önünde basın açıklaması düzenledi.

İşçiler adına söz alan kabin memuru, aylardır bir iflas kumpasının içerisinde olduklarını, habersiz şekilde maaşlarını aslında hiç alamayacaklarını bilmeden bedava çalıştırıldıklarını belirtti. “Şirket, iflas edeceğine dair hiçbir bilgiyi önceden bizlerle paylaşmadı. Sadece nakit akışı sıkıntısı yaşıyoruz biraz daha sabır dediler ve bizleri ücretsiz çalıştırmaya devam ettiler” dedi. Ayrıca konuşmasında Atlas Global’in patronlarının sahip oldukları başka firmalar üzerinden ticari faaliyetlerine devam etiğini belirterek. “Batan firmanın sahipleri nasıl ticari faaliyetlerine devam edebiliyor” diye sordu.

“Atlas Global’in sahibi olan Ali Murat Ersoy’a haber verin! Alacaklarımızın peşindeyiz” diyen işçiler sadece maaş ve kıdem tazminatlarımızı değil, tüm haklarımızı alana kadar susmayacaklarını söylediler.

Basın mensuplarından işçilerden ve sendikalardan destek isteyen işçiler basın açıklamasının ardından davalarının görüldüğü adliye binasına giriş yaptılar.

Manisa Termokar’da Covid-19 krizi

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu, klima cihazları üreten Termokar A.Ş. fabrikasında çalışan 272 işçinin arasında Covid-19 virüsüne yakalananların olması işyerinde yeni bir krize neden oldu. 20’den çok işçide virüsün pozitif çıktığı bildirilmekte; ayrıca pek çok işçi de bu nedenle rapor almış durumda.

Salgının başından beri Termokar’da üretim sağlık koşullarına fazlaca önem verilmeden sürdürülmüş, işçiler çeşitli il ve ilçelerden kaldırılan servislerle taşınmaya devam edilmişti. Salgının hızla yaygınlaştığı dönemde diğer fabrikalarda olduğu gibi bazı önlemler alınmış (kişi başına haftada 5 maske, bölümlere dezenfektan dağıtımı, vb.), ancak üretimin aynı tarz ve hızda sürdürülmesi nedeniyle bunlar yeterli olmamıştı. Nitekim şimdi işçiler arasında pozitif vakalar yaygınlaşmış durumda.

Bu durum karşısında işçilerin tepki göstermesiyle işveren üretime 6 Temmuz Pazartesi gününe kadar ara verdi. Ama işçiler, işyerinde yeterli önlemler alınmadığı sürece bu denli kısa bir sürenin yeterli olmadığını düşünüyorlar. Bu nedenle 6 Temmuz sabahı işyerinde İl Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun gerekli incelemeleri yapması gerekiyor. İşçilerin sağlık koşulların çalışmaya uygun olmadığına karar vermeleri durumunda, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 13. Maddesinde belirtilmiş olan “Çalışmaktan Kaçınma Hakkı”nı kullanmaları olasılık dahilinde.

Zira, 50’den çok işçinin çalıştığı işyerlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu’nun bulunması zorunluluğu var. Bu kurulda patron veya temsilcisi dışında, iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi, İnsan Kaynakları veya ilişkili birimden bir kişi, varsa sivil savunma uzmanı, formen, ustabaşı veya ustanın yanı sıra işçi temsilcisinin de bulunması gerekiyor. Çalışanların bu kurulun toplantılarını yakından takip etmeleri ve herkese açık yapılmasını istemeleri; bu kurula işçileri iyi temsil edebilecek temsilcileri göndermeleri; işyerindeki eksik tedbirleri bu kurullara ileterek tedbirlerin alınmasını sağlamaları; gerekli önlemlerin alınmaması halinde ise derhal tutanak tutarak “çalışmaktan kaçınma hakkı” dâhil olmak üzere tüm seçenekleri değerlendirmeleri gerekiyor.

Termokar’da işçiler kötü çalışma koşulları nedeniyle ilk kez 2017’de sendikalaşma çalışması başlatmışlar, ancak patron bu süreci pek çok öncü işçiyi işten çıkararak engellemek istemişti. Ama ertesi yıl Termokar işçisi tekrar örgütlenmeye girişmiş ve neticede Birleşik Metal sendikası işyerinde çoğunluğu elde etmiş, hatta işverenin itirazı üzerine İstinaf mahkemesi BMİS’in yetkisini onaylamıştı. Şimdi Termokar işçisi Yargıtay sürecinin tamamlanmasını bekliyor ve toplu sözleşme sürecine hazırlanıyor. İşçiler birliklerini korudukları sürece mücadelenin kazanılabileceğini kendi deneyimlerinden gayet iyi biliyor.

Tarihte bu ay: “Laik” devlet destekli İslamcı linç çetelerinin Madımak Pogromu

0

Pogrom nedir? Ansiklopedik tanıma göre pogrom, bir dinsel, etnik veya siyasi gruba dönük olarak kızgın bir kalabalığın gerçekleştirdiği şiddet eylemi ve katliamdır. Ancak bu tanım eksiktir çünkü pogromların, aslında altında yaşandıkları devletin bir politikası olduğunu belirtmemektedir. Çarlık Rusyası’nda Yahudilere dönük pogromlar, Romanov hanedanlığının ulusal politikasıydı. ABD’de siyahilere dönük pogromlar, Amerikan egemen bloklarının kendi çıkarlarını muhafaza etme siyasetlerinin bir parçasıydı. 2 Temmuz 1993 katliamı da Alevi azınlığa karşı devlet destekli yapılmış bir pogromdur.

Madımak hiçbir şekilde, kontrol altına alınması noktasında gecikilmiş bir İslamcı kalabalığın taşkınlığı değildi. Bu bir devlet operasyonuydu. Linç çetesi otelin önünde katliama hazırlanırken ne emniyet, ne de TSK’ya bağlı alay komutanlığı herhangi bir müdahalede bulundu. O günkü hükümetin koalisyon ortağı “laik” SHP’ydi. Bugün Saadet Partisi genel başkanı olan, o sırada ise Sivas’ın belediye başkanı olan Temel Karamollaoğlu, pogrom yaşanırken olayları izlemekle yetindi. Dolayısıyla Madımak askeriyle polisiyle, devletiyle belediyesiyle sistemli bir şekilde örgütlenen bir pogromdu. 

Ardından “laik” yargının, İslamcı katilleri aklama çabası geldi. Sadece 124 kişi hakkında dava açılmakla kalınmadı, 2002’ye gelindiğinde geriye 33 sanık kalmıştı. 8 firari asla yakalanmadı ve bunların 5’i hakkındaki dava 2012’de düşürüldü. Faillerin 26 kişilik avukat ekibinin içindeki 4 kişi daha sonra AKP’den milletvekili oldu, biri bakan oldu ve diğerleri de Saadet Partisi veya AKP içinde yüksek mevkilere geldiler. Son olarak Erdoğan, Sivas Madımak katliamı faili 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç’ın ağırlaştırılmış müebbet cezasını kaldırarak affetti. 

1989 senesi Bahar Eylemlerine, yani işçi sınıfının büyük bir kalkışmasına tanıklık etmişti. İşçi sınıfı bu isyanını 1990-1991 Zonguldak Yürüyüşü ile sürdürdü. Bu sırada kamu sektöründe sendikacılık güç kazanıyordu. Bir yandan da Kürt özgürlük hareketi kitleselleşiyor ve serhıldanlar patlak veriyordu. Kenan Evren’in mimarı olduğu 12 Eylül rejimi, ezilenler nezdinde güçlü bir muhalefetle karşılaşmıştı. Bu mücadeleci muhalefetin önünü kesmek için bir pogromun organize edilmesi, Türk kapitalist devletinin bilinçlice gerçekleştirdiği bir tercihti.

Libya’da askeri zafere doğru mu?

0

Libya’da Erdoğan yönetiminin desteklediği Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) son dönemde kazandığı askeri başarılar, Libya meselesini yeniden dış politikanın öncelikli konularından biri haline getirdi. Bahçeli’nin ve Saray sözcülerinin Türkiye’nin “beka meselesini” Libya sınırlarına taşımış olduğu da hatırlanırsa, Libya’daki son gelişmelerin gündeme getirdiği çeşitli başlıkları kısaca ele almaya çalışalım.

Öncelikle, Saray rejiminin Libya’da ne işi olduğunu hatırlamakta yarar var. Libya’da Türkiye’nin askeri varlığı, Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin gerilimin ve Erdoğan yönetiminin benimsediği çatışmacı ve yayılmacı dış politikanın bir sonucu. Bölgede keşfedilen petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolüne ilişkin Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail ortak bir cephe oluştururken, “bölge fatihi” olma hayalleri suya düşen ve “değersiz yalnızlığa” yuvarlanan Erdoğan yönetimi, geride kaldığı bu konuda söz sahibi olabilmek adına saldırgan ve çatışmacı bir politika benimseyerek devreye girmişti. Benimsenen bu yeni tutum, Saray’ın son dönemde izlediği dış politik hatla da tutarlılık içindeydi. Katar’dan Somali’ye, Kuzey Kıbrıs’tan Suriye’ye bölgedeki askeri varlığını güçlendiren, silah, enerji ve inşaat sektörlerine yeni alanlar açmayı hedefleyen bu politikada Libya özel bir konum işgal ediyordu.

Erdoğan yönetimi Doğu Akdeniz’deki dezavantajlı konumunu Libya’nın batısını kontrol eden Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac hükümetiyle yaptığı ekonomik ve askeri anlaşmalarla aşmayı hedefledi. Ne var ki, Libya’da Trablus merkezli UMH ile ülkenin doğusunu kontrol eden Temsilciler Meclisi ve Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu arasında bir iç savaş devam ediyordu. Türkiye ve Sarrac arasında anlaşmalar imzalanırken, Fransa, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya’nın desteklediği Hafter ordusu Trablus kapılarına dayanmış bulunuyordu. Türkiye’nin doğrudan askeri müdahalesi Trablus’un düşmesini engellerken, bu yılın ocak ayındaki ateşkes girişimleri sonuçsuz kalmış ve çatışmalar devam etmişti. Bunun ardından, Türkiye’nin askeri varlığını daha kapsamlı bir biçimde ortaya koymasıyla, askeri dengeler UMH lehine değişti ve Hafter ordusunun geri çekilişi başladı. UMH henüz Hafter ordusuyla iç savaşın başladığı 2015’teki sınırlarını geri kazanamamış olsa da, petrol yatakları ve ülkenin doğusunun kontrolü için stratejik önemde olan Sirte kapılarına dayanmış durumda.

Son gelişmelerle birlikte, Doğu Akdeniz’deki politikaları açısından UMH’nin varlığı kendisi için hayati bir önem kazanmış olan Erdoğan yönetiminin önemli bir başarı yakaladığını söyleyebiliriz. Peki, bu başarı ne pahasına elde edildi ve bu kazanımların kalıcılığından söz etmek mümkün mü? Öncelikle, Erdoğan yönetimi bu askeri kazanımlar için, emekçi halkın cebinden ödenen vergilerle milyarlarca dolarlık askeri harcama yaptı. Ekonomik krizin salgının etkileriyle birleştiği, sefaletin görülmemiş seviyelere ulaştığı bir dönemde yapılan bu askeri harcamaların faturasını kimin ödediği oldukça açık; devamlılığı ise şüpheli.

İkinci olarak, Erdoğan yönetiminin Suriye politikasının iflas etmesiyle ABD ve Rusya arasında manevra yaparak dış politikadaki kayıplarını azaltmaya çalıştığını ve her girişiminin sonucunda bu iki güç karşısında daha da zayıf ve kırılgan hale geldiğini hatırlayalım. Saray, Libya’da dümeni ABD’den yana kırarak ve Rusya’yla ilişkilerini daha da çetrefilli hale getirmek pahasına yeni riskler almakta. Suriye’de 2014’te kurulan ortak operasyon odalarının sonucunda çeşitli askeri kazanımlar elde edildiği, bunun yarattığı tepkinin Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahale etmesiyle sonuçlandığı ve Türkiye hükümetinin yaşadığı hezimeti göz önünde bulunduracak olursak, Libya’daki gelişmelerin kalıcılığından şüphe duymak için çok neden bulunuyor. Fransa ve Türkiye donanmalarını Libya açıklarında çatışmanın eşiğine getiren manevralar, Mısır’ın Sirte’nin “kırmızı çizgi” olduğu ve gerekirse askeri müdahalede bulunacağı açıklamaları, Erdoğan yönetiminin yayılmacı ve çatışmacı politikalarının Türkiye emekçileri için yarattığı tehlikeleri ortaya koyuyor. 

Libya’daki askeri kazanımlarla birlikte Saray kalemşörleri, Libya’daki petrol yataklarını Türkiye’nin kontrol edeceği, Türkiye’nin bölgedeki başlıca güç olacağı gibi hayalleri hemen pazarlamaya başladılar. Her şey dedikleri gibi bile olsa, askeri harcamaların faturasını emekçilerin ödeyeceği, kazançları ise silah, enerji ve inşaat baronlarının sahipleneceği bir tabloyla karşı karşıya olacağız. Ne var ki, Saray’ın askeri bir zaferinden bahsetmek için henüz oldukça erken ve kırılgan bir aşamadayız. Uluslararası güçler dengesinde yaşanan yeni bir gelişme, bir anda Libya’daki gelişmeleri ters yüz edebilir. Her koşulda, bölgedeki yayılmacı ve maceracı dış politika, Türkiye emekçileri için yalnızca yeni tehlikeler ve sefalet koşulları barındırıyor.

Gölgesi para etmeyen ağaç!

0

Kapitalizmin önceliği daima ve sadece kârlılık! Herhangi bir şeyin kapitalizmde değerini, önemini, önceliğini ne kadar kârlılık sağlayacağı belirliyor. İşin ucunda kârlılık varsa kapitalist patron dünyanın en hümanist yatırımcısına da dönebiliyor. Uzayın kaşifi de olabiliyor. Parçası olduğu ırkçılığa, şovenizme lanet de okuyabiliyor. Hatta özgürlükten ve demokrasiden dahi bahsedebiliyor. Marx’ın veciz sözüyle, bütün mesele ağacın gölgesinin satılıp satılamayacağında! Gölgesi para etmeyen ağaç mı? Ya kereste ya odun olmaya razı gelecek…

Kıssadan hisse yeterli gölgeleri (sermaye için değerleri) olmadığından olsa gerek birkaç gün önce yağan sağanak yağmurla birlikte yine can kayıpları yaşandı. İlk gün sağanak yağışla birlikte Bursa’da altı kişi sele kapılarak, boğularak hayatını kaybetti. Ertesi gün İstanbul’da benzer şekilde bir kişi daha öldü. Her iki kentte de çok sayıda kişinin son anda boğulmaktan kurtulduğu haberlere yansıdı.

Bir yağmurun Türkiye’nin en önemli kentlerinden ikisinde 7 kişinin ölümüne yol açması, onlarcasının son anda ölümden kurtulması normal mi? Değil ama Türkiye’de bu türden ölümler vaka-ı adiyeden sayılıyor. Yıllarca benzerleri yaşandı. Ölen öldü, giden gitti. Oysa yağmur yağınca insanlar ölmez, ölmemeli. Ama kapitalizm koşullarında ölüyor! Çünkü önceliği daima kârlılık belirliyor.

Yağmurun yol açtığı sellere ve su taşkınlarına yakından bakıldığında altyapı yetersizliği, yanlış yer seçimi, konutların sıhhi ve korunaklı inşa edilmemesi sorunları hemen görünüyor. Yıllardır benzerleri yaşandığı halde yeterli kaynak ayrılmadığı, planlama yapılmadığı için sorunların bir türlü çözüme kavuşamadığı açığa çıkıyor. Her benzer felakette olduğu gibi hükümetler ve belediyeler aynı bahaneleri sıralıyor. Tabii ki Kestel, Gürsu, Esenyurt gibi emekçi yoğun semtlere gelindiğinde bahanelerin artıp çözümlerin azalması boşuna değil çünkü mesele doğrudan sınıfsal tercihleri ve eşitsizliği faş ediyor.

Kuşkusuz işçilerin, emekçilerin, yoksulların hayatları da değerlidir. Lakin görüyoruz ki kârlılığın her şeyi belirlediği kapitalist piyasa koşullarında sermayenin ve onun temsilcilerinin önceliği bu değil, hiç olmadı. Kader, fıtrat, şansızlık deyip geçmeyelim. Ama selle, ama işsizlikle, ama pandemiyle gölgesi para etmeyen ağaçlar misali her birimizi kökümüzden söküp atmalarına izin vermeyelim. Birlik ve mücadeleyle yapabiliriz.

Savunma alanlarda…

0

Bugün (30.06.2020) Çağlayan Adliyesi’nin karşısındaki meydanında, İstanbul Barosu’nun çağrısıyla ve binlerce avukatın katılımıyla çoklu baro sistemi öngören yasa tasarısına karşı Savunma Mitingi düzenlendi. Kitlelerin miting alanına sokulmaması için alınan olağanüstü polis önlemlerine rağmen, yoğun bir katılım gözlemlendi. Binlerce avukatın “Savunma susmadı, susmayacak” sloganını sıklıkla attığı eylemde, iktidarın bu tasarıyla savunmayı susturarak tüm baroları kendi denetimine sokmayı amaçladığı vurgulanıp, iktidara yasa tasarısını geri çekmesi çağrısında bulunuldu. İstanbul Barosu Başkanı Durakoğlu’nun konuşmasının ardından mücadele kararlılığı ifade edilerek mitinge son verildi.

“Çoklu baro tasarısı” olarak adlandırılan ve baroların kuruluş ve seçim usullerini yeniden düzenleyen tasarıda, 5 binden fazla avukat bulunan illerde en az 2 bin avukatın üye olması şartıyla birden çok baronun kurulmasının önü açılıyor. Ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin genel kurulunun oluşum yöntemi, her üç yüz avukata bir delege yerine, her beş bin avukata bir delege düşecek biçimde değiştiriliyor. Üye sayısı 5 bini aşan illerin yalnızca İstanbul, Ankara ve İzmir olduğu düşünüldüğünde, tasarının özellikle bu üç ildeki baro yapısını hedef aldığı anlaşılıyor.

Baroların çoğulcu hale getirilmesi bahanesiyle dayatılan bu sistemin amacı, iktidar karşıtlığıyla bilinen bu üç baroya alternatif baroların kurulmasını sağlayarak bunların temsil gücünü azaltmak, TBB’deki ağırlığını kırmak ve bu yolla toplumsal muhalefeti tamamen susturma yolunda önemli bir mevzi elde etmek olduğu açıktır. Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın homofobik açıklamasına tepki göstermesi üzerine tasarının gündeme gelmesi bile, iktidarın amacının farklı sesleri yok etmek olduğunu gösteriyor.

Normaliniz çok esnek ve güvencesiz!

0

“Yeni” normalin eskisinden farkını henüz görememişken, bir de “yeni” çalışma biçimleri gündemimize girdi.

İşçi ve emekçiler içinse mevzu oldukça eski.

Çünkü “yeni” diye sunulan, özünde yıllardır dayatmaya çalıştıkları modelin bir devamı.

Onların esnek, bizim kuralsız dediğimiz; işçi sınıfının tüm hak ve kazanımlarının altını oyan bir çalışma sistemi.

Yeni olan ise, Covid-19 sürecini bahane ederek yıllardır yaygınlaştırmaya çalıştıkları bu uygulamaları meşrulaştırma çabaları (bir başka yazının konusu olmakla birlikte, uzaktan çalışma/evden çalışma modellerini de öncelikle bu açıdan incelemek gerek).

Bu noktada da artan işsizliği arkalarına alıyorlar. Manipüle edilmiş resmî istatistiklerle bizi işsizliğin azaldığına inandırmayı deneyenler, aynı anda yeni istihdam paketleri hazırlıyorlar.

Ve sözde istihdama “kalkan” olacak bu paket, bize çözüm olarak esnek çalışmayı işaret ediyor. Bir yandan, kısmî zamanlı çalışma, vergi istisnası ve prim desteğiyle işverene teşviğin sürdürülmesi planlanırken; diğer yandan 20 yaş altı ve 50 yaş üstündeki çalışanlar için “belirli süreli” iş sözleşmesi, yani esnek ve güvencesiz çalışma tanımlıyor.

Belirli süreli iş sözleşmesi ile işverene bu yaş grubundaki işçileri istediği gibi işe alıp işten çıkarabileceği yasal zemin sunuluyor. Normalde yasal olarak belirli süreli iş sözleşmesi, işin bitirilmesi belirli bir süreyle öngörülebiliyorsa yapılır, yani çok sınırlı ve istisnai durumlar için geçerlidir. Ancak bu teşvik sonucunda bu yaş grubundakiler için belirli süreli iş sözleşmesi bir istisnadan çok kural halini alıyor. Ve ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, işe iade davası haklarının da elden alınması anlamına geliyor… Üstelik 25 yaşından küçüklerin ayda 10 günden az çalışması halinde sigorta yatırma zorunluluğu da olmayacak. İşte 25 yaş altı ve 50 yaş üstündeki çalışanların istihdamını teşvik için buldukları çözüm bu! Bu yaş grubunu işveren için daha az maliyetli hale getirmek…

Covid-19 salgını süresince işçi ve emekçilerin en önemli talebi zorunlu sektörler dışında çalışanlara idari/ücretli izin verilmesiydi… Ancak tüm uyarılara rağmen zorunlu olmayan pek çok alanda üretime ve çalışmaya devam edildi. İşçiler ya salgın koşullarında yaşam hakları ihlal edilerek çalışmak zorunda bırakıldı ya da zaten işinden oldu… Koşullar buyken esnek çalışma, emekçilerin çalışma koşullarının, çalışma sürelerinin ve ücretlerin bu koşullara boyun eğdirilmesi anlamı taşıdı. Ve belli ki normalleşme sürecini emekçilere dönük bu saldırılarla sürdürmeye devam edecekler. Zaten 18 yıllık iktidarları boyunca da istikrarlı oldukları tek nokta bu oldu!

Onlar güvencesiz, örgütsüz, çalışma kurallarını tamamen kendilerinin belirlediği bir çalışma rejimi dayatıyorlar ve her şeyi pazarladıkları gibi bunu da “esneklik” olarak pazarlıyorlar. Daha önce de gördük, kadın istihdamı için de genç istihdamı için de hep bir  “esnek” çözümleri var! Ama sonunda esneyen hep işçi sınıfının on yıllara dayanan mücadeleleri sonucunda elde ettiği hakları, kazanımları oluyor…

Onların sermayeleri var, arkalarında duran hükümetleri var, yasaları var, var da var! Bizim ise emeğimiz ve inatla büyütmemiz gereken mücadelemiz var! Süregiden bu esnek ve güvencesiz normaller gerçekten değişecekse, işte o mücadeleyle değişecek!

Türk-İş ve DİSK’ten kıdem tazminatının gaspına karşı eylem

0

Hükümetin açıkladığı istihdam kalkanı paketiyle tekrar gündeme gelen kıdem tazminatının gaspına karşı DİSK ve Türk-İş bugün (29 Haziran 2020) örgütlü oldukları fabrikalarda, işyerlerinde ve şube binalarında eylemler gerçekleştirdi.

Eylemler şubelerde, temsilciliklerde ve mesai ile birlikte işyerlerinde yapılan basın açıklaması ile yapıldı. DİSK’in “Kıdem Tazminatımızı Gasp Ettirmeyeceğiz! Kıdem Tazminatına Dokunmayı Aklınızdan Bile Geçirmeyin!” başlıklı açıklamasında “Kıdem tazminatını ortadan kaldırmaya, daraltmaya, budamaya, işçi sınıfının belirli kesimlerini bu haktan mahrum etmeye yönelik her girişim, direniş ile karşılanacaktır,” denildi ve kıdem tazminatının ‘kırmızı çizgi’ olduğu belirtilerek yapılan saldırılar karşısında grev kararının alınacağı vurgulandı.

Benzer biçimde,  Türk-İş de basın açıklamasında kırmızı çizginin aşılması durunda grev kararı alacağını açıkladı. “Bildiğiniz üzere son günlerde çalışma hayatında sıkıntılı bir durum yaşanıyor. Kıdem tazminatı hakkımızla ilgili bazı düzenlemeler yapılmak isteniyor. İşsizlik Sigortası Fonu kesintileri artırılmak isteniyor,“ diyen Türk-İş, “Ekonomide mevcut sıkıntıların aşılması için çözüm yine işçide aranıyor. Fatura işçiye kesiliyor. Kıdem tazminatı hakkımız masaya yatırılmak isteniyor. Daha esnek bir çalışma düzeni kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bunların hiçbirini kabul etmiyoruz,” dedi.

Hükümet ve patronlar pandemiyi fırsat bilerek işçi ve emekçilerin elindeki bütün kazanımlara saldırmaya ve krizin faturasının tümünü işçi ve emekçilerin sırtına yüklemeye devam ediyor. Yıllardır hayalini kurdukları kıdem tazminatının gaspı da bu saldırıların bir parçası. Kıdem tazminatını korumak için DİSK ve Türk-İş’in başlattıkları eylemlilik işçilerin birleşik mücadelesinin ilk adımları olabilir. Sendikaların öncülüğünde gerçekleşecek ve tüm işçi ve emekçilerin birleşeceği bir mücadele yalnızca hükümet ve patronların saldırılarına karşı haklarımızı savunmayı değil; işten çıkarmaların gerçekten yasaklanmasını, ücretlerin insanca bir düzeye çekilmesini ve krizin faturasının, bu faturanın gerçek sahibi olan patronlara kesilmesini sağlayabilir.

LGBTİ+ mültecilerle söyleşi: “Ben buradayım ve benim burada olduğumu bilen birileri var diyebilmek istiyoruz”

0

Söyleşi: Sena Aydın

İran, Irak, Afganistan ve Lübnan gibi ülkelerde yaşadıkları ayrımcılık ve taciz nedeniyle, birçok lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseks (LGBTİ) birey kendi ülkelerinden kaçarak Türkiye’ye geliyor. Türkiye’de yıllarca belirsizlik içinde bekleyen pek çok mülteci grubun aksine, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet mağdurları olmaları nedeniyle “hassas grup” olarak tanımlanan LGBTİ+ mülteciler, ABD ve Kanada gibi “3. ülke”lere öncelikli ve hızlandırılmış bir şekilde yerleştiriliyordu. Ancak ABD ve Kanada’nın son yıllarda hızla değişen sınır uygulamaları ve iltica politikaları, Ortadoğu ülkelerinden gelen LGBTİ+ mültecilerin bu ülkelere yerleştirilmesini artık fiili olarak imkânsız kılmakta. 2016’dan bu yana ABD ve Kanada’ya yerleştirilen LGBTİ+ mültecilerin sayısı bir elin parmağını geçmemekte ve binlerce LGBTİ+ mülteci, bir “bekleme ülkesi”ne dönüşmüş Türkiye’de, devletin onları yerleştirdiği ve “uydu kentler” olarak da bilinen küçük şehirlerde -bu şehirlerden çıkma izinleri olmaksızın- “3. ülke”ye yerleştirilecekleri günü beklemekteler.

Türkiye, Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olmasına rağmen, bu sözleşmenin gereklerini sadece Avrupa’dan gelen mültecilere uyguluyor ve Avrupalı ​​olmayan mültecilere “şartlı geçici sığınma” hakkı, yani ancak “3. bir ülke”ye yerleştirilmeleri ve Türkiye’de kalmamaları şartıyla geçici olarak Türkiye’de bekleme hakkı tanıyor. Geçtiğimiz senelerde giderek daraltılan bu “hak” kapsamında sağlık, eğitim, istihdam gibi temel haklardan yoksun bırakılan LGBTİ+ mülteciler aynı zamanda sistematik toplumsal şiddet ve ayrımcılığa da uğruyorlar.

Yaklaşık 4 senedir Türkiye’de yerleştirilmeyi bekleyen iki İranlı LGBTİ+ mülteci ile Türkiye’de LGBTİ+ mülteci olmak, gündelik hayatta karşılaştıkları zorluklar, belirsizliklerle dolu bekleme süreçleri, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketi ve bu hareket içerisindeki konumları üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi Onur Haftası kapsamında sizlerle paylaşıyoruz.*

Öncelikle bize biraz kendinizi tanıtabilir misiniz? İran’da nasıl bir süreç yaşadınız, Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz?

S: Ben Türkiye’ye 2016 yılında geldim. Önce Ankara’ya gittim. Birleşmiş Milletler’e sığınma başvurusunda bulunarak kayıt yaptırdım ve beni Denizli’ye gönderdiler. Bir iki yıl Denizli’de yaşadım. Dil bilmediğim için ilk başta iş bulamadım tabii. Biraz Türkçe öğrendiğim zaman da kafe gibi yerlerde geçici olarak çalışmaya başladım.

İran’daki sorunlar benim için üniversitede başladı. Gay kimliğim ortaya çıktığında polisle ve öğrencisi olduğum üniversiteyle sorunlar yaşamaya başladım ve İran’da kalmak benim için bir tehdit oluşturmaya başladığı noktada Türkiye’ye gelmeye karar verdim.

R: Ben buraya kız arkadaşımla geldim. Ailesi onu zorla evlendirmek isteyince o evden kaçtı. Birlikte olabilmek için İran’ı terk etmemiz gerekiyordu. Buraya gelme kararını bu şekilde aldık.

Denizli’de şu an yaklaşık kaç LGBTİ+ mülteci var? Şu an Türkiye’de içinde bulunduğunuz “bekleme” sürecinin hangi aşamasındasınız?

S: Biz hâlâ tünelin sonundaki ışığı göremeden bekliyoruz ve Birleşmiş Milletler uyuyor. Süreci şöyle anlatayım. Öncelikle Birleşmiş Milletler’e mülteci kaydı yaptırıp onların mülakatlarına giriyoruz. Bu süreç bittiğinde bizi kalıcı “ağırlayacak” ülke olan Amerika’nın ICMC(2) süreci başlıyor bu sefer de. ICMC 1, ICMC 2 olmak üzere iki mülakata giriyoruz. Bu, detaylı bir adli sicil kaydı ve kimlik soruşturması gibi bir şey. Amerika’da güvenlik tehdidi teşkil etmeyeceğimizi garanti altına almak için yapıyorlar bunları. Benim ICMC mülakat randevularım 2017 yılındaydı ama Trump ABD başkanlığına seçilince randevularım 2019’a kadar iptal olmuş oldu. Geçen seneden beri mülakatlarım ne zaman yapılacak diye ICMC’ye düzenli olarak soruyorum ama bugüne kadar hâlâ hiçbir ilerleme kaydedilmedi süreçte.

R: Öncelikle LGBTİ mülteciler sadece Denizli’ye değil, diğer belirli şehirlere de yerleştiriliyorlar. Eskişehir, Yalova ve Denizli İranlı LGBTİ mültecilerin en yoğun bulunduğu şehirler. Bunun haricinde kaçak(3) bir şekilde İstanbul, Antalya, İzmir gibi büyük şehirlerde yaşayanlar da var. Burada toplam kaç kişi olduğumuzu bilmiyorum açıkçası, çünkü o kadar çok çalışıyorum ki insanlarla sosyalleşmek için vaktim olmuyor. Yapılan toplantılara, etkinliklere vs. hiç katılamıyorum. Ama genel bir sayı vermem gerekirse sadece Denizli’de bile yüzlerce kişiyiz diyebilirim.

Peki bu bekleme sürecinde Birleşmiş Milletler’in kaydınızı almak dışında herhangi bir yetkisi var mı?

S: Birleşmiş Milletler’in bize sürekli söylediği tek bir cümle var: “Bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor, bekleyin.” Bekleyin, bekleyin… Her aramada bunu duyuyoruz. Birleşmiş Milletler’le yakın zamanda yaptığımız son telefon görüşmesinde “Sizin üçüncü ülkeye yerleştirilmeniz bir hak değil şans ve sizin şansınız çok az” dendi bize. Bunu başka mültecilerden de duydum, ki BM’nin “insan hakları ve hassas grupları koruma” söylemi ve iddiasına göre biz LGBTİ bireyler olduğumuz için öncelikli bir mülteci statümüz var güya. Bunu duyduktan sonra ruhsal sağlığımızın ne kadar bozulduğunu tahmin edebilirsiniz. Kız arkadaşım depresyona girdi ve evden çıkamadı mesela günlerce.

Peki buraya gelip Birleşmiş Milletler’e mülteci kaydı yaptırdığınızda hayatınızı idame ettirmek için dil, yaşam, çalışma hayatı gibi temel konularda herhangi bir destek almıyor musunuz?

R: Birleşmiş Milletler’e kayıt olduktan sonra gönderildiğimiz uydu kentlerdeki SGDD-ASAM’ın (Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği – Association for Solidarity with Asylum Seekers and Migrants) bedava Türkçe derslerine ya da atölyelerine, etkinliklerine vs. katılabiliyoruz teoride. Ama tüm bunlar gündüz yapılan faaliyetler ve biz gündüzleri çalışmak zorundayız, dolayısıyla hiçbirine katılamadık ve katılamıyoruz. Ben Türkçeyi kendi kendime işyerlerinde, insanlarla konuşarak öğrendim.

Çalışma konusuna gelince de şunu belirtmem gerekiyor netlik kazanması için. Bizim burada resmi çalışma iznimiz yok. Birleşmiş Milletler’e ilk kayıt yaptırmaya gittiğim gün bana üstüne basa basa “burada çalışma iznin yok” dediler. Hatırlıyorum, bana o an Farsça çeviri yapan çocuk da gay bir mülteciydi ve “burada çalışma iznin yok” cümlesini çevirdikten sonra “öyle diyorlar ama kaçak çalışabilirsin” diye eklemişti.

E: Birtakım dernekler ve ufak çapta da olsa yardım mekanizmaları var, evet. Arada toplantılar düzenleniyor, örneğin bir psikolog gelip konuşma yapıyor. Ya da dernekler mültecilere dağıtmak için sınırlı fon buluyorlar mesela. Ama bu fonlardan yararlanman için bu toplantılara gitmen, kendini göstermen, seni tanımalarını, adını bilmelerini sağlaman lazım. Yoksa bir kayıt sistemi, senin orada olduğunu bilen, umursayan bir mekanizma yok. Kişisel ilişkiler üzerinden ilerliyor her şey. Dolayısıyla çalışmak zorunda olan mülteciler zaten dezavantajlılarken iyice dezavantajlı konuma düşüyorlar hep. Çünkü kendini gösteremediğin anda bu yardım ağlardan kopmuş oluyorsun otomatik olarak.

Dolayısıyla yeni bir ülkede hayat kurmanın ve gündelik hayatın zorluklarını göz önüne almayan göstermelik bir “göçmenlik sistemi ve desteği” ile de mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz… Anlattıklarınıza bakılırsa da bunun çok sınıfsal bir altyapısı da var gibi duruyor.

R: Aynen söylediğin gibi. Bir kere kayıt olduktan sonra biz ne yiyoruz ne içiyoruz, öldük mü kaldık mı ASAM’ın umurunda değil. Nedense Birleşmiş Milletler’in kafasında “İranlı mülteciler zengin ve onlara ailelerinden para geliyor zaten” gibi bir imaj var. Evet, az da olsa böyle bireyler de var İran’ın daha üst sınıflarına mensup olup buraya gelen ve geçinmek için çalışmak zorunda olmayan. Bu bireyler çalışmak zorunda olmadıkları ve vakitleri olduğu için toplantılara da gidebiliyor, internetten dernek araştırıp bağlantı da kurabiliyor, yeni arkadaşlar da edinebiliyor, sil baştan bir CV yaratabilecek kadar farklı aktivitelerle de uğraşabiliyor. Biz ise günde 50 TL karşılığında 13-14 saat arası çalışıyoruz, aldığımız para da ancak kira ve yemeğimize yetiyor. Yani değil sosyalleşmek, sosyalleşmeyi düşünmeye bile vaktimiz olmuyor.

Bu bekleme süreci bahsettiğiniz gibi oldukça belirsiz. Peki bu süreç olumsuz sonuçlanırsa ne oluyor? Örneğin Türkiye böyle bir durumda size oturma izni veriyor mu?

R: Bu belirsizce bekleme sürecinde önümüzde dört tane seçenek var. Birincisi, çok paran olacak ve insan kaçakçılarıyla Avrupa’ya geçeceksin, ama bizde bu para yok! İkincisi yeni ortaya çıkan bir seçenek: Kanada’da sponsor bir dernek bulup Kanada’ya gideceksin. Bundan kasıt şu: Kanada devletinin sana “sunmakla yükümlü olduğu” iş bulma, sağlık hizmeti, barınma, eşya, yemek, bilet parası vs. gibi tüm ihtiyaçlarının bir senelik toplam bedelini karşılayabiliyorsan (ki bu yaklaşık 18 bin dolar civarı bir para ediyor), yani Kanada’daki LGBTİ+ dernekleri ya da sana sponsor olmayı kabul eden şahıslar bu parayı toparlayabilirse, senin tüm belge ve bürokratik işlerini hallediyor ve Kanada’ya yerleştirilmeni sağlıyorlar. Yani bu seçeneğin gerçekleşebilmesi için de tek yol para bulabilmek. Üçüncüsü Birleşmiş Milletler’le olan mülteci başvurumuzu kapatıp Türkiye’ye oturma izni için başvurabiliriz. Ama bunu yapmak istemiyoruz çünkü burada inanılmaz ayrımcılığa uğruyoruz. Son seçenek de İran’a geri dönmek, ki bu da bir seçenek değil aslında. Bir seçenek de beklemek ve sürekli evde oturup dua etmek!

Peki Birleşmiş Milletler nezdinde öncelikli mülteci statüsü olan LGBTİ+’lar olarak ABD’den başka bir ülkeye gitme şansınız yok mu? Kimi Avrupa ülkeleri bildiğim kadarıyla siyasi nedenlerle yapılan mülteci başvurularını hâlâ kabul ediyor. Sizin bu öncelikli statünüzü tanımıyorlar mı?

E: Bu sistem kurulduğundan beri, yani yaklaşık son 20 senedir sadece ABD ve Kanada LGBTİ mülteci başvurularını kabul ediyor. Ve çok nadir olsa da Avustralya. Avrupa ülkeleri üçüncü bir ülkede, yani Türkiye’de beklemede olan LGBTİ mültecilere olumlu cevap vermiyordu. Ta ki geçen seneye kadar. Geçen sene Kanada ve Amerika’nın artık İranlı LGBTİ mülteci almayacağı teoride olmasa da pratikte belli olunca, ilk kez yaklaşık 100 kişilik kalabalık bir İranlı LGBTİ mülteci grubu İspanya’ya yollandı. Bu birdenbire ve çok acayipti açıkçası. 5 senedir Türkiye’de ABD’ye gitmek için bekleyen, İngilizce öğrenen, ABD üzerine okuyan anlamaya çalışan, orada arkadaşları, partnerleri olan insanlar bir ay içerisinde apar topar İspanya’ya yollandılar. İspanya şu an yavaş da olsa hâlâ LGBTİ mülteci alımı yapmaya devam ediyor, Almanya ve İsviçre de yavaş yavaş kervana katılıyorlar şimdi. Ama onlar da pazardan domates seçer gibi “üç tane trans kadın yollayın” diyorlar mesela. Ben BM’den yetkililerle konuştuğumda bana yavaş yavaş alternatif ev sahibi ülke arayışına girmeye başladıklarını söylediler. Yani Avrupa’ya bir kayma var evet ama bu şekilde.

Türkiye’deki deneyimleriniz ve yaşadığınız güçlüklerden bahsedebilir misiniz? İran’da içinde bulunduğunuz koşullarla birebir benzerlik göstermese de aslında Türkiye de oldukça milliyetçi, ataerkil ve heteronormatif bir toplum. Sadece iktidardakiler değil muhalefet cephesindekiler de hem göçmen hem de LGBTİ+ düşmanı söylem ve politikaları besliyor ve ilerletiyor. Bu koşullarda hem “göze batan” mülteciler hem de “saklanmak zorunda bırakılan” LGBTİ+’lar olarak bu çelişkiyle nasıl baş ediyorsunuz, kendinizi nasıl var ediyorsunuz?

S: Burada yaşadığımız çok sorun var. En temel sorunumuz iş bulmak. İş bulmak zaten hep zordu ama özellikle son 1,5-2 senedir toplumun ve özellikle polisin LGBTİ bireylere karşı tutumunun büyük etkisi var bunda. Ev kiralamak bir diğer büyük problemimiz. Bir kere zaten kimse “yabancıya” ev vermek istemiyor, verdiklerinde de normalde aldıkları kiradan daha fazla kira istiyorlar.

R: Kız arkadaşım ve ben buraya geldiğimizde Türkiye’ye dair hiçbir şey bilmiyorduk. İlk başta sürekli iş aradık zaten ama dil bilmediğimiz ve yabancı olduğumuz için iş bulmak oldukça zor oldu. Her yere gidip “ne iş olsa yaparım” diyorduk ve gerçekten yaptık da. Çöplerden karton topladım mesela ve benim temizlik konusunda OCD (Obsesif Kompulsif Bozukluk) teşhisim var, düşünün! Bulabildiğim nadir işlerden biri de merdiven altı bir tekstil atölyesindeydi. Orada iki hafta çalıştırıldım mesela ve söz verilen 500 TL’mi alamadan işten çıkartıldım. Gerçekten çok zor günler geçirdik, yani regl olup cebimizde ped alacak paramızın olmadığı günler oldu.

Günün sonunda hiçbir yer insanın kendi ülkesi gibi olmuyor. Nereye gidersen git o “yabancı” kimliği bir kere üstüne yapışmış oluyor. Bizim buraya gelmemiz bir tercih değil zorunluluktu, öncelikle bunu farkında olmak gerekiyor sanırım. Ve de her iki kimliğimizin çakıştığı noktada gene çalışma koşullarına geri dönmüş oluyoruz. Yaptığım işlerden biri de fırında çalışmaktı mesela ve en büyük hayalim de sakal bırakmaktı. Bu aslında ne kadar basit ve insani bir şey gibi geliyor kulağa değil mi? Ama bunu yapamadım çünkü orada ilk başta kendimi kadın olarak tanıtmıştım ve işimi kaybetmemek için bir kadın gibi giyinmem, bir kadın gibi davranmam, bir kadın ses tonuyla konuşmam gerekiyordu. Dolayısıyla LGBTİ kimliğimi saklamak zorunda kaldım. Sonrasında bir kafede çalıştım ve o dönem hormonlar etkisini daha çok göstermeye başladığından sakal bırakabildim ve bu sefer de kendimi bir erkek olarak tanıttım. Ama gene LGBTİ diyemedim tabii. Ve bir kadın vücudunda bir erkek olarak çalıştığım için bu sefer de vücudumu saklamak zorunda kaldım. Beni erkek olarak gördükleri için fiziksel olarak daha ağır işlere, erkek şakalarına maruz kaldım…

Bunlar bir yana, yabancı olduğunu saklayamıyorsun tabii. Müşterilerden sürekli “bu kim böyle benimle bu ilgilenmesin” ya da “benim masama bu bakmasın” gibi tepkiler geliyordu. Ya da fırında ekmek alıp parayı önüme fırlatanlar, yüzüme küfür edip saygısızca davrananlar… Ki bu bahsettiğim koşullar, diğer mülteci arkadaşların koşullarıyla kıyaslayınca iyi kalıyor.

Trans bireyler olarak sağlık hakkına erişim konusunda neler söyleyebilirsiniz? Genel olarak ne gibi muamelelere maruz kalıyorsunuz?

R: 10-11 ay önce Göç İdaresi bir açıklama yayımlayarak tüm mültecilerin sağlık sigortalarının kesildiğini duyurdu. Nedeni konusunda hiçbir fikrimiz yok. Öncesinde devlet hastanesine ücretsiz gidebiliyorduk. Şimdi ise sadece kanser gibi belirli önemli ve kronik hastalıklar için sigortamız olabiliyor, buna da dernekler bizim için dilekçe yazarlarsa erişebiliyoruz. Bunun dışında sağlığa erişim hakkımız elimizden alınmış durumda.

S: İki aydır diş ağrısı çekiyorum mesela ve artık sigortamız olmadığı için doktora gidemiyorum.

R: Sigortam varken de bir trans olarak devlet hastanesine her gittiğimde, ki jinekoloji bölümüne gidiyordum, beni hep kadınların beklediği bir odaya alıyorlardı mesela ve orada bekleyen hastasından doktoruna, hemşiresinden hasta yakınına kadar herkes gözünü dikip bana bakıyordu. Bu bakışlar o kadar kötü ki bir kez daha geri dönmek istemiyor oraya insan. Bunun haricinde doktorlarla olan deneyimim de oldukça kötü. Bu işin senelerce eğitimini almış ve yüzlerce hasta görmüş doktor bana “Rahmini aldırdın mı?” diye sormak istedi ve utanıp soramadı.

Özel hastaneleri çıkartırsak Denizli’de gidebileceğimiz iki tane devlet hastanesi var. Biri bu bahsettiğim, diğeri de Pamukkale Üniversite Hastanesi. Orada genç bir kadın hoca var ve bizimle gerçekten insan gibi ilgilenen tek doktordu. Ama bu nadir ve tesadüfi bir durum. Aynı hastanede başka bir hoca beni tomografi için odaya aldığında bütün stajyer doktorlarını odaya çağırıp hepsini benim genital bölgeme baktırdı. Ben buna rıza vermedim, bana sorulmadı bile! Sanki ben insan değil de acayip bir türmüşüm gibi… Bütün bu hastane süreçlerinde bizi çok üzen bir diğer şey de hastanede bize verilen tüm belgelerde ismimizin yanında statü olarak “vatansız” yazması.

Peki hormon tedavisi önemli ve sigorta kapsamına alınması gereken bir tedavi olarak sayılıyor mu?

R: Hayır. Şöyle anlatayım. Denizli’de bir Denizli LGBTİ Grubu var, oradan tanıdıklarımın bulduğu bir doktora gittim en son; onların tavsiye etmesinin verdiği rahatlıkla gidebildim. Kullandığım hormonun etkisini görmek için bana karaciğer testi yapıldı ve doktor hormonun ciğerime zarar verdiğini, tehlikeli bir durumda olduğumu ve acilen hormonu değiştirmem gerektiğini söyledi. Bana yeni bir hormon yazdı. Bu üç ayda bir kullanmam gereken bir hormon ve fiyatı 520 TL. Bu benim için inanılmaz pahalı ve sigorta bunu karşılamıyor. Birleşmiş Milletler bir süredir trans bireylere 750 TL aylık yardım vermeye başladı. O paranın bir kısmıyla alabiliyorum bu hormonu. Pek çok trans da İran’dan kaçak gelen hormonları kullanıyor maalesef, çünkü başka bir yol yok.

Ama sigorta varken de hormon tedavisine ulaşımımız zordu. İki sene önce doktora gittiğimde gene bana karaciğer testi yapıldı ve doktor bir hormon yazdı reçeteme. Bütün Denizli’yi aradık ve bu hormonu bulamadık. Bir arkadaşımız Ankara’da soruşturdu, orada da bulamadık. Sonradan öğrendik ki yan etkileri nedeniyle bu hormon Türkiye’de yasaklanmış. Doktor bana yasaklanmış bir hormon yazmış yani.

Çalışma koşulları, sağlığa erişim, gündelik hayatta yaşadığınız türlü türlü mağduriyet ve ayrımcılık konusunda başvurup destek alabileceğiniz herhangi bir kurum var mı? Bir ofis, bir dernek mesela?

R: Bize burada koruma sağlayan, şikâyet başvurusunda bulunabileceğimiz hiçbir mekanizma yok. 3 sene önce lezbiyen bir arkadaşımız tecavüze uğradı. Ne yaptıysak nereye gittiysek, polis de dahil, hiçbir şekilde devamı gelmedi. Polis bizi başından savdı. Ya da işyerlerinde haklarımız gasp edilince işverenlerimizden “Ne yaparsanız yapın, nereye isterseniz gidin benim başıma bir şey gelmez; kaçak çalışan göçmen sizsiniz” cevabını alıyoruz. Yani hayatın tüm alanlarında, atıyorum doktor sana bir şey yaptı, işveren hakkını gasp etti, tecavüze uğradın, dayak yedin… tüm bunlarla baş başayız. Günün sonunda Türkler Türkleri koruyor ve biz İranlı, yabancı, mülteci ve trans bireyler olarak sesimizi duyuramıyoruz.

Konuşmamız esnasında resmi kurumlar dışında Denizli’de var olan LGBTİ+ gruplarından da bahsettiniz. Bunu biraz açar mısınız? Denizli’deki LGBTİ+ aktivizmi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

R: Evet, zorluklara ve baskılara rağmen bir araya gelip bir şeyler yapmaya çalışan bir grup var. Geçen sene mesela ABD ve Kanada’nın LGBTİ mülteci alımını durdurmasını protesto etmek için eylem yapıldı, internette imza kampanyası düzenlendi, 75-80 kişilik toplantılar alındı, gidip ASAM’ın önünde fotoğraf çektirildi… Ama söylediğimiz gibi sınıfsal farklılıklar bu gruba aidiyet konusunda belirleyici oluyor genelde.

Konuşurken fark ediyorum ki Türkiye’deki feminist hareketin ve LGBTİ+ hareketinin bir bütün olarak sahiplenme ve dikkat çekme konusunda yetersiz kaldığı ve aslında oldukça sınıf ve mültecilik temelinde yükselen pek çok zorluk yaşıyorsunuz. Onur Haftası’nın bu seneki “Ben Neredeyim?” temasıyla da bağlantı kuracak olursam, siz LGBTİ+ mülteciler olarak neredesiniz? Bu hareketlere ne kadar ait hissediyor ve neresinde konumlandırıyorsunuz kendinizi?

R: Türkiye’deki göçmenlik ve mültecilik algısı şu an maalesef ki sadece Suriyeliler üzerinden şekilleniyor. Evet, bir kısmı yardım alıyor ama zaten almaları lazım. Bunun dışında çoğu çok kötü koşullarda, çok düşük ücretlere çalışıp geçinmeye çalışıyor bizim gibi. Onlara yapılan yardımlar bazı çevrelerce savaş mağdurluğu üzerinden meşrulaştırılıyor. Aslında bizim de bir savaşımız var. LGBTİ ve mülteci bireyler olarak insanca yaşama savaşı veriyoruz. Ama bu savaş içerisinde yaşadıklarımız ne mültecilik kapsamında ne de LGBTİ hareketi kapsamında görünen ya da tanınan bir savaş. Yani LGBTİ mülteciler olarak görünmez ve değersiz hissediyoruz.

Bu benim kişisel görüşüm tabii, herkes böyle hissediyor diyemem. Ama genel olarak LGBTİ bireyler birlikte daha güçlüymüş gibi bir algı var, yani LGBTİ’nin bir üst kimlik olarak kurgulanması ve diğer kimliklerin önüne geçmesi gibi. Ama ister istemez bu kurgunun içerisine yerleşmiş bir “vatandaşlık, vatandaş olma” hali de var hareketin talepleri ve söylemleri içerisinde. Bu noktada biz ne kadar istersek isteyelim tam bir aidiyet yaşayamıyormuşuz, kıyıda köşede kalıyormuşuz gibi geliyor bana. Buradaki ırkçılık ve milliyetçilik o kadar derin ki… Bu demek değil ki Onur Haftası yürüyüşlerine, 1 Mayıs yürüyüşlerine katılmıyoruz. Ama sadece bunlar üzerinden “biz neredeyiz” sorusunun cevabını ben de tam veremiyorum.

LGBTİ+ mülteciler olarak Türkiye’de verdiğiniz mücadeleye dair neler yapılabilir sizce?

R: Bir başlangıç bu sadece tabii ama bizim hakkımızda bilgi edinmek, haber yapmak, bu haberleri yaymak bile çok küçük gibi dursa da bizim için çok önemli ve içinde bulunduğumuz koşulların bir nebze de olsa düzeltilebilmesi adına bir baskı oluşturabilir. Örneğin elimizden alınan sağlığa erişim hakkı gibi.

Bu, şu açıdan da önemli. Evimizi özlüyoruz ama evimize dönemiyoruz. Buraya evimiz diyemiyoruz. Sürekli kötü muameleye uğruyoruz, sürekli başımıza bir şey geliyor. Şiddet, taciz, tecavüz gündelik hayatlarımızın bir parçası. Gitmek için bekliyoruz ama sonu olmayan ve belirsizliklerle dolu, elimizden hiçbir şeyin gelmediği bir bekleme hali bu. Söylediğim gibi şu an ABD ve Kanada’ya kimse gidemiyor, toplamda da zaten bir avuç insan gitti. Giderek artan tek şey ümitsizlik ve bu yüzden hepimiz ağır depresyon içerisinde yaşıyoruz. Bu “ne zaman gideceğiz?” sorusu herkes için türlü türlü kaygılarla kendini gösteriyor. Kız arkadaşım diyor ki “Ben ne zaman gideceğim ve eğitimime devam edip üniversite okuyacağım?” Ben diyorum ki “Ben ne zaman gideceğim ve ameliyat olup hayal ettiğim bedene ulaşabileceğim?”

Sadece LGBTİ hareketinin gündemi haline gelmek bile yapılabileceklerin en azı gibi görünebilir ama bu belirsizlikler içerisinde görünür olabilmek bile bizim için çok değerli. Hani sordun ya “Siz neredesiniz?” diye… Birinin bizim burada olduğumuzu bilmesi, “Ben buradayım ve benim burada olduğumu bilen birileri var” diyebilmek bile bizim akıl ve ruh sağlığımız için o kadar rahatlatıcı bir duygu olurdu ki…

E: Ben de şöyle bir ekleme yapmak istiyorum. İki sene önce İstanbul’da Onur Haftası haftası kapsamında bir sergi yapıldı ve Denizli’den iki LGBTİ mülteci arkadaş bu sergiye kendi eserleriyle katıldılar. Özel izinle İstanbul’a geldik sergi için ve Soru-Cevap kısmında biri “Kamp koşulları sanat üretiminizi nasıl etkiliyor?” diye bir soru sordu. Bir sessizlik oldu, mülteci arkadaşlardan biri “Biz kampta yaşamıyoruz ki… Biz Denizli’deyiz, sizin gibi ev kiralıyoruz, çalışıyoruz…” diye cevap verdi. Yani demem o ki, LGBTİ mültecilerin koşulları LGBTİ+ hareket içinde bile o kadar bilinmiyor ki… Ya da genel olarak mültecilerin koşulları. Mülteci eşittir Suriyeli eşittir kamp gibi bir algı var.

Sizin son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

R: İçinde bulunduğumuz dönemdeki en güncel mevzulardan biri koronavirüs olduğu için üçümüz adına bir şey anlatmak istiyorum. Üç ay önce Erdoğan Türkiye’nin Avrupa’ya olan sınırlarını açtığı zaman çok sayıda göçmen sınıra gitti. Biz de polis tarafından otobüse konulup zorla sınıra götürüldük. 53 gün kamp koşullarında, naylonlarla kendimize çadır yaparak sınırda kaldık. Hapsolduk daha doğrusu, çünkü dönmek istiyorduk ama dönemiyorduk, polis bizi zorla sınırda tuttu. Tam biz oradayken koronavirüs patladığı için kampı boşaltma kararı aldılar. Kampı boşaltınca bizi önce Malatya’ya götürdüler. Orada konteyner bir kampta “karantinada” kaldık iki hafta. Sonrasında önce Trabzon’a götürüldük, sonra da Ankara’ya. Ankara’da üç gün hapiste kaldıktan sonra bizi tekrar Denizli’ye getirip sokağın ortasında bıraktılar. Henüz bir ay gibi bir süre geçti sadece tüm bunların üzerinden. Tabii biz bu süreçte evimizi, tüm eşyalarımızı ve işimizi kaybetmiş olduk. Her şeye sıfırdan başladık bu son bir ayda.

Denizli’ye getirilip bırakıldığımızda sabah saat 5’ti. ASAM koronavirüs yüzünden kapalıydı zaten. Koronavirüs nedeniyle kimsenin evine gidip kapısını da çalamadık çünkü sınırdan gelmiştik, virüsü taşıyıp taşımadığımızı bile bilmiyorduk. 53 gün boyunca bir kere bile banyo yapmadık ve cebimizde 1 TL dahi yoktu. Ne yapacağımızı bilmeden sokaklarda dolandık saatlerce öylece. Öğleden sonra ASAM’dan telefon geldi. ASAM sınırda olduğumuzu biliyordu. Bize bir bağış bulduklarını ve bu parayla bir otele gidip bir hafta kalabileceğimizi söylediler. Bu bir hafta boyunca bir yandan ev aradık, bir yandan da ASAM’la sürekli telefondaydık “Bir ev bulalım ama cebimizde beş kuruş para yok, bu evi hangi parayla tutacağız” diye. Güç bela ASAM’dan bir destek aldık, “Tamam siz ev bulun, kirasını biz vereceğiz” dediler. Ama tabii bu sadece bir seferlik.

ASAM’ı her aradığımızda “bizim bütçemiz yok” deyip bizi pinpon topu gibi o STK’den bu STK’ye yönlendirdiler. Ama STK’ler de BMMYK’den ayda 750 TL trans hibesi aldığım için bana yardım edemeyeceklerini söylüyorlar. Beraber kaldığım arkadaşlarım STK’lerden ufak da olsa tek seferlik yardım alabildi. O parayla da haziran ayının kirasını ödedik. Bir hafta sonra bir sonraki ayın kirasını ödememiz lazım ve bunu nasıl yapacağız bilmiyoruz. Şu an evdeyiz ve virüs nedeniyle iş de bulamıyoruz. Önceden 10 tane mekân geziyorsak belki birinde iş bulabiliyorduk. Şimdi mekânlar boş, iş yok, olan işleri de biz yabancılara vermiyorlar zaten.

Son olarak da aynı STK’den bizi arayıp “Belediye A101’de kullanılabilecek aylık erzak kartları dağıttı, gelin hepinize kart vereceğiz” dediler. Aynı evde kalan üç kişi gittik ve sadece bir tane kart alabildik. Peki üç kişiye verilen aylık erzak kartının içinde ne kadar para var? 75 TL. Şu durumda BM’den sadece benim aldığım aylık 750 TL ile üç kişi geçinmeye çalışıyoruz. Bu parayla kira mı ödeyelim, karnımızı mı doyuralım, ben hormon ilaçlarımı mı alayım, yoksa koronavirüsün yayıldığı bu dönemde maske, dezenfektan gibi kişisel hijyen malzemesi mi alalım?

Bütün bunları anlatmak istedim çünkü bu bizim içinde yaşadığımız gerçeklik. İnsanların gözünde “Mülteci olarak Türkiye sana kapılarını açtı ve sorun çözüldü” gibi bir algı var ama kapıların açılmasıyla sorunlar bitmiyor. Biz nerede uyuyoruz, ne yedik, şiddete mi uğradık, polis baskısına mı uğradık, öldük mü kaldık mı… Kimse bu soruların cevabının mesuliyetini almıyor.

Sınırda yaşadıklarımızı KAOS GL İngilizce ve Türkçe olarak haber yaptı sadece. Ama bu süreci de ayrıca ve detaylı konuşup anlatmak isteriz başka bir zaman.

Evet, biz de ayrıca konuşmayı ve sınırda ve sonrasında yaşadığınız deneyimlerinizi dinlemeyi çok isteriz. Vakit ayırdığınız için çok teşekkürler!

* Konuyla ilgili etnografik bir araştırma yürütmekte olan ve söyleşimizi hem tercüme desteğiyle hem de yorumlarıyla zenginleştiren E.S.’ye çok teşekkür ederiz.

(1) Besic: Resmi adı Besic Direniş Gücü olan örgüt, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir alt koludur ve devlete çalışan gönüllü gençlerden oluşur. İranlılar tarafından sivil ahlak polisleri olarak bilinirler.

(2) ICMC (The International Catholic Migration Commission): ABD Dışişleri Bakanlığı Nüfus, Mülteci ve Göç Bürosu’na (BPRM) bağlı çalışan ve Türkiye’den ABD’ye yönlendirilen mültecilerin göç işlemlerinden sorumlu olan sivil toplum kuruluşu.

(3) LGBTİ+ mültecilerin yerleştirildikleri şehrin sınırları dışına çıkabilmeleri için özel izin almaları gerekiyor.

İllüstrasyon: Star Plasma

Manisa: MASKİ’nin vatandaşlara kestiği yüksek meblağlı faturalar protesto edildi

0

Manisa Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (MASKİ ) tarafından pandemi sürecinde vatandaşlara kesilen yüksek meblağlı faturalar yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi.

Açıklama öncesinde MASKİ genel müdürü başta olmak üzere birçok belediye bürokratının bina içinden çıkarak eylemcileri yağmurdan ıslanmama bahanesi ile bina içine davet etti, itirazlara basın açıklamasına gerek kalmadan çözüm bulabileceklerini belirttiler. Ancak bu öneri eylemciler tarafından reddedildi. Sorunun birkaç kişinin sorunu olmadığı, Manisalı binlerce kişinin sorunu olduğu, çözülecekse herkesin sıkıntısının çözülmesi gerektiği belirtildi.

19.30’da basın açıklamasına geçildi. Manisa Kardeş İşçiler sayfası üzerinden örgütlenen protesto eylemi 23 Haziran Salı günü MASKİ Genel Müdürlüğünün bulunduğu Belediye İkiz Kuleler binasının önünde yapıldı.

Yapılan basın açıklamasında, karantina sürecinde işçilerin, emekçilerin çektiği sıkıntılara değinilerek patronlar için değil halk için teşvikler çıkartılması gerektiği belirtildi. Salgın sürecinde milyonlarca emekçinin gelecek kaygısı taşıdığı belirtilirken, bu süreçte gelen yüksek meblağlı faturaların da emekçilerin belini büktüğü ifade edildi. Faturalardaki farklı adlarla yapılan kesintilere de değinilen basın açıklamasında salgın sürecinde belediyelerin halkın yanında yer almadığı vurgulandı.

Basın açıklamasının ilanından önce belediyenin yaptığı açıklamaların yetersiz olduğu belirtilerek şu üç talep dile getirildi:

  1. Seçimden sonra suya yapılan zamların geri çekilmesi,
  2. Yüksek meblağlı faturaların yeniden tanzim edilmesi,
  3. Kartlı abonelerden yapılan kesintilerin ortadan kaldırılması.

Taleplerin yerine getirilmemesi durumunda eylemlere devam edileceğinin belirtildi basın açıklaması sırasında “Patronlara değil emekçiye bütçe!”, “MASKİ elini cebimizden çek!”, “Soygun düzeni istemiyoruz!” sloganları atıldı.

Yapılan basın açıklamasının ardından Manisa Yurttaş İnisiyatifi sözcüsü söz alarak su faturaları ile ilgili sürdürdükleri hukuk mücadelesi sürecinden ve hukuki kazanımlardan bahsetti.

Basın açıklamasına katılan kadın bir emekçi, yaladıkları evde çocuğu ile kaldıklarını yani iki kişi olduklarını, her ay 30 – 40 TL arasında gelen su faturalarının bu ay 200 TL geldiğini, bunun üzerine MASKİ’ye gidip itiraz ettiğini, ancak görevlilerinin kendisi ile ilgilenmediklerini, bunun üzerine görevlilerle kavga edip binadan ayrıldığını belirtti.

80 kişinin üzerinde emekçinin katıldığı basın açıklaması alkışlarla sona erdi.

Hugo Blanco’yu ve mücadelesini savunuyor, “Hugo Blanco, Rio Profundo” belgeselinin sansürüne karşı çıkıyoruz!

0

Haziran 2020’de, Peru Troçkizminin önde gelen isimlerinden sosyalist bir önder olan Hugo Blanco Galdos’un hayatı üzerinden Cusco köylülerinin mücadelesini anlatan “Hugo Blanco, Rio Profundo” (Hugo Blanco, Derin Nehir) adlı belgesel yayınlandı. Blanco 1960’lı yıllarda köylülerin toprak sahiplerinin baskısına, polisin işbirlikçiliğine ve aristokrasi tarafından yerli ve köylülere yapılan zulme karşı yükseltilen örgütlenmenin ve direnişin bir parçasıydı.

Hugucha olarak da bilinen Hugo Blanco, 1960’lı yıllarda, tarım reformu ve gasp edilen diğer hakların geri kazanılması için mücadele vererek muazzam bir köylü isyanını ateşleyen yeni ve dinamik köylü sendikalarının lideri oldu. Köylü ve halk ayaklanması, Qayara hacienda’sına (orta veya büyük ölçekli tarım çiftliği) mensup bir toprak sahibinin, aradığı köylü önderini bulamayınca kendisine önderin yerini söylemeyi reddeden 12 yaşındaki bir çocuğu yanındaki polis memurunun silahını kullanarak vurmasıyla birlikte geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Tüm La Convención ve Lares (Cuzco bölgesinin bir bölümü) Gamonalların (toprak ağaları) ve polisin sistematik baskılarının bardağı taşıran son damlası olan bu kabul edilemez olayın ertesinde, çeşitli köylü sendikalarının oluşturduğu meclis, olay hakkında şikâyette bulunmak için diğer köylülerle birlikte polis istasyonuna gitmek üzere Hugo Blanco’yu görevlendirmeye karar verdi. Şikâyet esnasında polisle çıkan çatışma, toprak hakkı ve tarım çiftliklerine dayalı toprak sahipliği sisteminin ortadan kaldırılması taleplerini yükselten tarım reformu sürecini başlatan köylü isyanıyla sonuçlanacaktı.

Gerici sağ tarafından karalanan ve Stalinist sol tarafından gizlenen bu tarihsel olayın önemi üzerine ülkemizde çok az çalışma yapılmıştır. En karanlık sağın, askeri yüksek komutanın, ülkeyi kamçılayan otoriterleşmenin en rezil taşıyıcı unsurlarının ve Opus Dei’nin (gerici bir Katolik grup) eski temsilcilerinin tüm inkarlarına, belgesele dönük saldırılarına ve Hugo Blanco’yu terörist ve katil olarak lanse ettikleri tüm haksız suçlamalarına rağmen, bu belgesel, çeşitli siyasi sınırlılıkları olmakla birlikte, Peru halkını gerçek bir ulusal değerlendirme yapmaya davet ediyor.

Peru halkının tarihi ve mücadelelerinin aksini kanıtladığı bu suçlamaları kesinlikle kabul etmiyoruz. Bu son saldırıyı, aynı 1963’te Hugo Blanco’yu ölüm cezasına çarptırmış olan Askeri Mahkeme’nin kararını reddettiğimiz gibi reddediyoruz. Burjuva devleti bu ölüm cezasını 25 yıl hapis cezasına değiştirmeye zorlayan şey gerçekleştirdiğimiz büyük uluslararası dayanışma kampanyası idi. Daha sonra 1970’lerde kesin af kararının çıkmasına rağmen, Hugo Blanco askeri diktatörlüğü desteklemeyi reddettiği için ülkeden ihraç edildi.

Askeri diktatörlüğün sönümlenmesiyle birlikte Hugo Blanco ülkedeki sosyalist solun en önemli figürlerinden biri olarak Peru’ya geri döndü. 1979 Kurucu Meclisi’nde en çok oy alan adaydı, Cumhuriyet Kongresi’nde (1980-1985) milletvekilliği yaptı ve yoldaşımız Enrique Fernández Chacón ile birlikte işçilerin, köylülerin ve yerli halkın temsilcisiydi.

Mücadele deneyimleri, köylü sendikalarının oluşturulması, muazzam bir köylü isyanı ve Hugo Blanco’nun hayatı şimdiki ve gelecek nesiller için arkalarında büyük dersler bıraktılar ve baskı ya da sömürünün olmadığı daha iyi bir dünyanın inşası için mücadele eden sendikal, sosyal ve politik örgütler için ilham kaynakları olmaya devam ediyorlar. Bu tarihsel mirası, Peru halkının hakları için mücadele eden duruşunun silinemez bir parçası olarak görüyor ve bunu kendi mirasımız olarak da savunuyoruz.

UNIOS, Geniş Cephe ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Peru ve dünyanın demokratik, sosyal ve politik örgütlerini yakın zamanda yayımlanan belgesele karşı tüm sansürleri reddetmeye, senaristlerinin özgür demokratik ifade haklarını savunmaya ve köylü hareketinin liderine karşı yapılan yanlış, kötü niyetli ve saçma suçlamaları reddederek Hugo Blanco ve köylü halkın mücadelesi için en büyük dayanışma ve desteği göstermeye çağırıyoruz.

Jorge Corzo ve Taylor Rojas, Peru Geniş Cephesi bileşeni UNIOS üyeleri

Miguel Sorans ve Silvia Santos, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderleri

Miguel Lamas ve Simón Rodríguez Porras, Correspondencia Internacional dergisinin redaksiyon ekibi üyeleri

Arjantin: Juan Carlos Giordano, İşçilerin Solu Cephesi – Birlik (FIT) bileşeni Sosyalist Sol’un (IS) Buenos Aires Bölge milletvekili; Mónica Schotthauer, Demiryolu İşçileri Sendikası Sarmiento Şube Temsilcisi ve IS/FIT ulusal milletvekili; Liliana Olivero, eski IS/FIT Cordoba Bölgesi milletvekili; Laura Marrone, eski IS/FIT Buenos Aires Belediye Meclisi üyesi

Bolivya: Humberto Balderrama, ARTP ve İşçilerin Partisi Ulusal Yürütme Kurulu üyesi

Brezilya: Joao Batista Araujo “Baba”, CST-PSOL Rio de Janeiro Belediye Meclisi üyesi; Michel Tunes, PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) bileşenlerinden CST’nin (Sosyalist İşçi Akımı) üyesi.

Şili: Ranier Rios ve Jonathan Ríos, MST (Sosyalist İşçi Hareketi) üyeleri

İspanya Devleti: Josep Lluis del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi; M. Esther del Alcázar, kamusal eğitim sendikası delegesi ve LI (Enternasyonal Mücadele) üyesi

Panama: Priscilla Vásquez, Panama Sosyal Güvenlik işçileri ulusal önderi; Virgilio Arauz, Propuesta Socialista üyesi

Meksika: Enrique Gómez ve Francisco Retama, MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) üyeleri

Türkiye: Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Başkanı; Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen işyeri temsilcisi; Gorkem Duru, İDP üyesi.

Venezuela: Orlando Chirino ve Miguel Ángel Hernández, PSL (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi) üyeleri; José Bodas, FUTPV (Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu) Genel Sekreteri 

Dominik Cumhuriyeti: Henry Morel, gazeteci ve MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi) üyesi

Savunma Yürüyüşü ile dayanışma eylemi gerçekleştirildi

0

Savunma Yürüyüşü kapsamında Ankara’ya gelen baro başkanlarının şehre girişinin polis zoruyla engellenmesi üzerine, baro başkanları ile dayanışma göstermek için İstanbul Barosu’nun çağrısıyla Beyoğlu’ndaki Baro binası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Yüzlerce avukatın cüppeleriyle katıldığı ve hukuk öğrencilerinin de destek verdiği basın açıklamasında, yürüyüşün engellenmesinin ve baro başkanlarına şiddet uygulanmasının anayasada güvence altına alınan hak ve özgürlüklere aykırı olduğu belirtilerek, bu saldırılar kitlesel olarak kınandı.

İktidar ortaklığının toplumsal muhalefeti susturmak amacıyla öngördüğü çoklu baro sistemi reformunun da reddedildiği açıklamada, toplumun tüm kesimlerinin ortak mücadelesiyle bu antidemokratik saldırıların bertaraf edilebileceği vurgusu yapıldı. Toplanan kalabalık “Savunma susmadı, susmayacak”, “Hak, hukuk, adalet”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını sık sık attı. Ayrıca kendisini devletin çıkarlarını korumakla yükümlü bir kamu görevlisi olarak niteleyen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun avukatları temsil etmediği dile getirilerek, istifası istendi.

Basın açıklamasının ardından, oturma eylemi şeklinde bir süre daha devam eden eylemde, iktidarın antidemokratik saldırılarına karşı mücadelenin dayanışmanın büyütülmesi yoluyla sürdürülmesindeki kararlılık yinelendi ve eylem sona erdi.

Dünya Mülteci Günü: Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

0

20 Haziran Dünya Mülteci Günü’nde Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Türkiye’nin halen Avrupa dışından gelenlere iltica hakkı hakkı tanımadığına dikkat çekilirken, salgın döneminde mültecilerin/göçmenlerin konumunun daha da kırılgan hale geldiği vurgulandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

İltica bir haktır!

20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır. 

Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda,  hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye  çağırıyoruz.

Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen  göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.

Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.

Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!

Mülteci/Göçmen hakları hemen şimdi!

Politik bir simge olarak Ayasofya

0

İktidar tarafında Ayasofya’nın camiye dönüştürülme hamlesi gündemi meşgul ederken, bu meselenin daha önce de defalarca gündem oluşturduğunu hatırlamak gerekir. Bir mimari yapının işlevselliğindeki bir değişimin politik sonuçlar yaratıyor olması bile başlı başına bir inceleme sebebidir.

Ayasofya’ya tarihsel bir perspektiften baktığımızda, yapıldığı ilk günden bugüne kadar politik güç ve siyasal temsiliyet ile ilişkilendirildiği görülür. İçinde kendi boyutlarını aşan bir anlam barındıran devasa bir kültür mirası olarak Ayasofya, dün olduğu gibi bugün de simgesel değerini korumaktadır. İslamın kendisinden daha eski olan bu yapının değerinin anlaşılması için tarihsel süreç içinde biçimlenişini biraz da olsa bilmek gerekiyor.

916 yıl kilise, 478 yıl camii ve 85 yıl müze olarak kullanılan 1483 yaşındaki bu mimari eser kilise olarak inşa edildiği söylense de aslında bir katedraldi. Yani kiliseyi de içinde barındıran bir patrikliğin merkeziydi. Bu yönüyle salt dini bir yapı değil, idari bir organ olarak faaliyet yürütmekteydi.

İstanbul’u imparatorluğun başkenti olarak inşa ettiren birinci Constantinus, devletin Hristiyanlaşmasını kendi iktidarını perçinlemek ve daha mutlakiyetçi bir hale getirmek için kullanmak istiyordu. İstanbul (Konstantinopolis) ise bu amacını gerçekleştirebilecek bir sembol şehirdi. Ona göre birçok tanrı yerine tek bir tanrının temsilcisi olarak tek imparator olmak iktidarının merkezileşmesinin zeminini sağlamaktaydı. İlk Ayasofya bu politik ortamda paganlara karşı kazanılan zaferin bir sembolü olarak inşa edildi. Eski bir pagan tapınağının (Artemis) kalıntıları üzerinde yükselen bu ahşap kilise, soylular arası güç mücadelesinde (mezhepsel çatışmalarda) bilerek yakıldı ve yok oldu. Bundan sonra inşa edilen İkinci Ayasofya da tıpkı ilki gibi bir kiliseden fazlasıydı; yasal bir otorite, politik bir güç ve çok büyük bir mülkiyet ilişki ağının merkezini teşkil etmekteydi. Iustinianus döneminde şehirdeki esnaf ve zanaatkârlar arkalarına yoksulları da alarak saray aristokrasisine karşı sürdürülen mücadeleyi bir isyana dönüştürdüler. Nika ayaklanması olarak bilinen ve 15 gün boyunca şehirde bir iç savaş ortamı yaratan bu isyan sırasında şehrin yarısı yandı. Kagir bir yapı olan ikinci Ayasofya tahrip olarak büyük ölçüde kullanılamaz hale geldi.

Rakip hizipler ve sınıflar arası mücadele tek ve evrensel bir kilise ülküsünü tahrip etmiş olsa da büyük bir isyanı kanla ve katliamla bastıran Iustinianus’a göre iktidarını yeniden daha da güçlü bir biçimde tahkim etmek için ihtiyaç duyduğu simge yeni, merkezi ama daha öncekilere de benzemeyen bir kilise olmalıydı. Ayaklanma bastırıldıktan bir buçuk ay sonra yapımına başlanan bu kilise işte bugünkü Ayasofya’dır. Var oluş sebebini iktidar ilişkileri ve sınıf mücadelesinde bulan bu yapı daha doğduğunda bir kiliseden fazlasıydı.

Sosyolojik anlamı dışında mimari yönüyle de dikkat çeken bir yapı ortaya çıkarılmıştı. Her şeyden önce antik dünyanın (antik Mısır, Yunan ve Roma) bilgi birikimine o dönem için sahip çıkabilen Doğu Roma elindeki tüm imkânları kullandı. Bu kapsamda bir fizikçi ve bir matematikçi önderliğinde klasik bir basilika planının üzerine ikisini payandalarla, diğer ikisini de yarım kubbelerle destekledikleri dört büyük kemeri oturtarak bu kemerlerin üzerine de 32 metre çapında bir kubbe yerleştirmek gibi daha önce hiç denenmemiş bir mimari işe girişildi.

Ortaya çıkan bu eser böylece mimarlık tarihine damga vurarak “dönüştürücü niteliği olan önemli yapılar” arasına girmiş oldu. Öylesine etkili oldu ki 900 yıl boyunca dünyanın en büyük katedrali olarak kaldı. Sadece kilise mimarisini değil islam mimarisini de etkiledi. Osmanlı döneminde yapılan tüm camiler için örnek alınan bir mimari eser oldu. Neredeyse tüm camiler üzerinde yükseldikleri mimari zemini Ayasofya’dan aldı. İstanbul’da mimari olarak aşılabilmesi için ise 1000 yıl sonra Mimar Sinan’ı beklemek gerekti.

Şehrin Osmanlılara geçmesiyle birlikte II. Mehmet de tıpkı kendisinden önceki imparatorlar gibi Ayasofya’yı hem iktidarının bir simgesi hem de şehirdeki mülkiyet ilişkilerinin bir parçası olarak kullandı. Doğu Roma’nın mali ve idari sisteminin üzerinde yükselen bu yeni imparatorluğun Ayasofya’ya bakışı Doğu Roma döneminde nasılsa hemen hemen aynı kaldı. İmparatorluk başkentinde şehrin her türlü ihtiyacını karşılayacak çarşı, han, bedesten, kapan, dükkân gibi yapılar sultanların kurdurduğu vakıflara tabi olup onlara kira bedeli öderlerdi. İstanbul’un imarında da en büyük pay II. Mehmet’in kurdurduğu vakıflara aitti. Ayasofya için oluşturulan evkaf (vakıflar), tıpkı Doğu Roma döneminde olduğu gibi İstanbul’un en önemli vakıfları arasında yer almıştır. O dönem için Kapalıçarşı başta olmak üzere birçok ticari mekânın gelirlerinin (2836 dükkân) Ayasofya vakıfları üzerinden imparatorluk sarayını da besleyen bir rant havuzu oluşturmaktaydı.

Ayasofya’nın tüm tarihi kısa bir yazıda özetlenemez ama onun tarih boyunca salt bir kilise olmadığı açıkça ortada. Bugün de iktidar şehri kendi ideolojik simgeleriyle ama hiçbir mimari değeri olmayan yapılarla donatma peşinde. Topçu kışlasından, Taksim Cami’sine, Çamlıca Cami’sinde, AKM’ye kadar farklı yapıları dönüştürme ya da yeniden kurgulama amacında. Şehre iktidarlarının imzasını atma planı yaparken ucubeler ortaya çıkaran ve İstanbul’a ihanet etmekten öteye geçemeyen iktidar, konsolidasyon umudunu Ayasofya’yı camiye çevirmekte arıyor.

Tarih boyunca mevcut iktidarlar için bir güç simgesi olmuş bu yapıdan insanlığın kültür mirası olarak faydalanabilmesi için yapılacak en işlevsel biçim, onun bir müze olarak kalması olacaktır. Bugün iktidarın popülist içi boş ve hamaset dolu politikasının bir parçası haline gelen Ayasofya’nın, cami olarak kullanılmaya başlanması, yapı ile ilgili tüm bilimsel ve arkeolojik çalışmalara ket vurulması anlamına gelir. Bunun dışında yapının tarihsel seyri hem mekânsal hem de topografik olarak kaybolacaktır. Oysa ki eserde hâlâ birçok şey saklı olarak durmaktadır. Biz, insanlığın kültür mirasının bir parçası olan bu yapının müze olarak sergilenmesinden yana olmalıyız. Ama bugünkü gibi utangaç ve çarpık bir müze olarak değil, müzenin deposunda ortaya çıkarılmayı bekleyen onca şeyle, kapalı olan odalarıyla, yeraltı tünelleriyle ve çevresindeki arkeolojik alanlarıyla kısacası 1483 yıllın tüm birikimiyle sergilenebilen gerçek bir müzeye dönüştürülmelidir. Ancak bu biçimiyle Ayasofya hamaset dolu politik oyunlara alet olmaktan kurtulabilir ve insanlığın önemli tarihi eserleri arasında kendine yer bularak sergilenebilir.

Yararlanılan Kaynaklar

Semavi Eyice, Tarih boyunca İstanbul, Etkileşim Yayınları, 2010.

Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2015.

Neil Faulkner, Roma: Kartalların İmparatorluğu, Yordam Kitap, 2015.

Wolfgang Müller-Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Hasan Fırat diker, Belgeler ışığında Fossatı’nin Ayasofya’da yok ettiği izler ve Ayasofya’da kullanılan harç üzerine etimolojik ve deneysel bir araştırma, Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2010.

Venezuelalı İşçilerin Dayanışması Black Lives Matter’ın yanında

0

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması’nın ABD’de devam eden ırkçılık karşıtı ayaklanmaya dair makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ilk olarak Venezuelan Voices (Venenezuelalı Sesler) sitesinde yayımlanmıştır.

ABD’deki ırkçılık karşıtı ayaklanmayla dayanışma!

Siyah Hayatlar Değerlidir! Zafer isyanın olacak!

ABD’deki Venezuelalı sosyalistlerin bir örgütlenmesi olan Venezuelalı İşçilerin Dayanışması olarak, sürmekte olan ırkçılık karşıtı isyan ve Siyahların Hayatları Değerlidir Hareketi ile dayanışma içerisinde olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Bu, sistemik ırkçılığa ve onu en çok temsil eden polis ve hapishane şiddetine karşı meşru bir mücadeledir. 25 Mayıs’ta Minneapolis polisi tarafından öldürülen George Floyd ve 13 Mayıs’ta Kentucky, Louisville’de polis tarafından öldürülen Breonna Taylor için adalet istiyoruz. Ahmaud Arbery, Eric Garner, Ramarley Graham, Kalief Browder, Michael Brown, Layleen Polanco, Sandra Bland, Tamir Rice, Trayvon Martin ve daha birçokları gibi polis ırkçılığı ve ırkçı infazcıların kurbanları için adaletin yerine getirilmediğini hatırlıyoruz.

Tutuklanan eylemcilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, gösteriler esnasında yaralanan yüzlerce insan ve öldürülen 12’den fazla kişi için adalet istiyoruz. Gösterilerin kriminalize edilmesini, orduyu sokaklara çağırma girişimlerini ve Trump’ın nefret söylemiyle teşvik ettiği silahlı faşistleri kınıyoruz. Polis ve Ulusal Muhafızlar tarafından düzinelerce şehirde gösterilere yapılan acımasız baskı, devletin önceliğinin işçi sınıfı dayanışmalarını parçalamak, azınlıkları tecrit ve kriminalize etmek ve özel mülkün kutsallığını korumak için can almak olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

ABD, Reagan yönetiminden başlayarak Obama döneminde katmerlenen ve Trump’ın çapını daha da genişlettiği bir kitlesel bir hapis devleti haline gelmiştir, ki bu belgesiz göçmenlerin tutulduğu toplama kamplarının ve hapishanelerin doluluk oranlarından da anlaşılmaktadır. Kapitalist düzen baskısını korumak için polis teşkilatlarına askeri silahlar tedarik ediliyor ve yılda yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Bu durum yankısını, düzenli olarak gerçekleşen acımasız eylemler ve yargısız infazlarda, siyah ve göçmen ailelerin hapsedilmesi, sınır dışı edilmesi ve yıkımlarında ve gündelik saldırganlık ve aşağılamalarda bulmaktadır. Minneapolis 3. Polis Karakolu’nun ateşe verilmesi, bu baskıcı kurumların kalelerini şehirlerimizden silme arzusunu göstermektedir.

Irkçı ve milliyetçi kesimlerde kitlesel bir sosyal tabana sahip, güçlü şirketlerin çıkarlarının, paramiliter grupların ve Protestan mega kiliselerin temsilcisi, iklim değişikliğini inkâr eden, aşırı sağcı, beyaz üstünlüğünü savunan ve kadın düşmanı Trump’ın olaylara ilk tepkisi, sokakları militarize etmek için “Başkaldırı Yasası [Insurrection Act]”nı gündeme getirerek bir olağanüstü hal ilan etme girişimi oldu. Trump, 60’ların kötü şöhretli ırkçı polisinin ifadesini dirilterek, paramiliter saldırıları ve daha fazla polis vahşetini teşvik etti: “Yağma başlarsa, silahlar ateşlenir.”

Madalyonun diğer yüzüne bakarsak, daha liberal burjuva koalisyonlarını temsil eden ve ülkenin ana şehirlerini yöneten Demokrat Parti belediye başkanları ise polis güçlerini adeta bir orduyu savaşa sürer gibi serbest bıraktılar, sokağa çıkma yasakları uyguladılar ve protestoları bastırmak için terör taktikleri ve kitlesel tutuklamalar yaptılar. Onlar da, Trump karşıtı söylemlerine rağmen, hem Covid-19 krizi kapsamında hem de kemer sıkma politikalarını desteklemek adına polis departmanlarını güçlendirme kararlarıyla sistemik ırkçılık ve baskıları politikalarını ilerleten birer suç ortağıdırlar.

Polis kurumu öylesine itibarsızlaşmış durumda ki aktivistler yüzeysel reformlara kanmayacaklardır. Bazı şehirlerde fon ve personel kesintisi konusunda net rakamlar verilmemekle birlikte polis teşkilatlarının bütçelerinde kesintiye gidilmek zorunda kalınmıştır. Polisin, hapishanelerin, göçmen kamplarının ve göçmen polisinin lağvedilmesi çağrıları, sokaklarda hiç olmadığı kadar popülerleşmiştir.

Aynı zamanda, Bernie Sanders’ın duruma yönelik müdahalesi sol açısından tam bir hayal kırıklığı oldu. Sanders’ın kampanyası, diğer Demokrat adaylarınkiyle karşılaştırıldığı zaman polis vahşeti ve kitlesel tutuklamaları azaltma yönündeki en ayrıntılı planı içermesine rağmen, Sanders son açıklamalarında protokole dair reformları, yasal ve idame kurallarını vurgulamanın yanı sıra insan haklarını ihlal eden yerel polis güçlerinden federal fonların kesilmesi çağrısında bulundu. Bununla birlikte, polis güçlerini daha da “profesyonelleştirmek” için ücretlerini artırma önerisi, dostça yapılmış olduğu varsayılınca bile oldukça duyarsızdı. Yani, hareket adayın önüne geçti.

Anaakım medya ise, hareketi bölmek ve kriminalize etmek amacıyla dikkati gösterilerin kitleselliğinden saptırmaya çalıştı. Medya, hükümetin 23 milyon işsizi ve güvencesiz yaşayan on milyonlarca insanı desteklemekten ziyade büyük sermayeyi sübvanse etmeye kaynak ayırmasıyla ortaya çıkan toplumsal krizle birlikte büyüyen öfke ve umutsuzluğun doğrudan ifadeleri olan yağmalara odaklandı. Özel mülkiyeti ve kapitalist düzeni şiddetli bir şekilde savunan polis ise cezasızlık üzerinden protestocuları sakatlıyor ve öldürüyor; mahalleleri ve kitle gruplarını terörize etmek ve seferberlikleri kriminalize etmek için sokağa çıkma yasağını kullanıyor. Protestolarda 10.000’den fazla kişi tutuklandı. Tutuklular, kasıtlı olarak Covid-19’un yayılmasını önlemek için gerekli sağlık önlemlerinden yoksun ve aşırı kalabalık yerlerde tutulmanın kurbanı oluyorlar. Ayrıca protestolar sırasında, doktorlar, hemşireler ve yasal gözlemcilerle birlikte gazeteci ve muhabirlere de 150’den fazla saldırı gerçekleşti.

Bu baskıya rağmen, güçlü bir sınıf dayanışması mevcuttu. New York’taki ulaşım işçileri — en yüksek Covid-19 ölüm oranına sahip işgücü sektörü — tutukluları gösterilerden nakletmeyi reddetti. Otobüs, ambulans ve itfaiye araçları sürücüleri protestocuları desteklemek için korna çaldı. Hemşire ve doktorlar mesailerinden sonra protestolara katıldılar. Sendikalar içerisinde de — özellikle öğretmenler, kamu çalışanları, sağlık, ulaşım, hukuk ve sosyal hizmet sektörlerinde — taban hareketleri, bürokratik liderlerin pasifliğine ve işbirlikçiliklerine meydan okuyorlar. Kendi gösterilerini organize ediyor ve işçi sınıfına karşı şiddeti savunan polis ve hapishane “sendikalarının,” bölgesel ve ulusal sendikal birimlerden atılmasını talep ediyorlar. Kamu sektöründe tabandan örgütlenen sendika üyeleri, polis güçlerini ortadan kaldırmak mücadelelerini, bütçe kesintilerine karşı verdikleri mücadele ve kapitalistlere uygulanan vergilerin artırılması talepleriyle birleştiriyorlar.

Ayaklanma şimdiden birçok kazanım elde etti. Minneapolis’te George Floyd’un katili tutuklandı, aleyhindeki suçlamaların şiddeti arttı ve cinayete ortak olan üç meslektaşı da tutuklandı. Baskıcı güçlerin bütçelerinin azaltılması talebi oldukça geniş yankı uyandırdı. Örneğin, Minneapolis Belediye Konseyi, polis teşkilatını dağıtmak ve mahalleler üzerinden şekillenen bir güvenlik programı oluşturmak için (orta vadede) bir plan uygulamaya başlayacağını duyururken, Minneapolis Eyaleti Başsavcılığı da sivil hak ihlallerine ilişkin soruşturmaları sürdürüyor. Los Angeles, sosyal programları finanse etmek için, polis bütçesinden 150 milyon dolar kesinti yaptığını açıkladı. New York Eyaleti’nde, polis istismarlarının gizlenmesini önlemek ve bütçe kesintileri uygulamak adına öneriler yapıldı.

Bu ırkçılık karşıtı isyanın, biz Venezuelalıların da meselesi olduğunu görmezden gelemeyiz. Venezuela’daki yerli halklar düşmanlaştırmaya, katliamlara ve yağma projeleri karşısında en temel haklarının yok sayılmasına maruz kalıyorlar. Bu arada, FAES gibi polis özel timleri her yıl işçi mahallelerinde, siyahi ve esmer gençleri hedef alan binlerce yargısız infaz gerçekleştiriyor. Polis tarafından dünyadaki en yüksek öldürülme oranlarından biri buralarda ortaya çıkıyor. 2017’de demokratik hakların kısıtlanması ve açlığa karşı gerçekleşen büyük protestolar esnasında Maduro hükümeti 100’den fazla insanı öldürdü ve sokakları askerileştirdi.

Kendini geçici cumhurbaşkanı ilan eden Juan Guaidó ve sahte şansölyesi Julio Borges’in — Trump’ın Venezuela’daki siyasi kalfaları — ABD’deki meşru halk protestolarının, hareketin içeri sızan Venezuelalı ajanlar tarafından provoke edildiği iddialarını şiddetle kınıyoruz. Protestoların gerçek nedenlerini örtbas etmenin ve göçmenler arasında günah keçileri aramanın ötesinde, bu suç propagandası, Venezuela’ya bir emperyalist müdahale çağrısı ve kendileri için krizden bir şeyler elde etmek için yaptıkları çaresiz bir girişimden başka hiçbir şey değildir.

Çoğunluğu ABD’deki ırkçılığa karşı mücadelelere sempati duyan ve ülkedeki yapısal ırkçılığın muazzam ağırlığına maruz kalan Venezuela halkını ne diktatör Maduro hükümeti ne de emperyalizm yanlısı sağ temsil etmektedir. Bir kolektif olarak, ülkelerimizdeki ırkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadeleler arasındaki dayanışmayı, diyaloğu ve karşılıklı öğretiyi teşvik etmeye çalışıyoruz. Okurlarımızı, devam eden isyanla dayanışma içinde hareket etmeye ve kendi ulusal gerçekliğimizle yüzleşmek için bu isyandan dersler almaya çağırıyoruz.

Manisa’da Termokar işçisinin başarısı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu, klima cihazları üreten Termokar A.Ş. fabrikasında çalışan 272 işçinin uzun bir süreden beri Birleşik Metal sendikasındaki örgütlenme çalışmaları zaferle sonuçlandı. Sendikanın işyerinde çoğunluğu sağlamasının üzerine işveren istinaf mahkemesine itirazda bulunmuştu. Ancak İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi, 17 Haziran 2020 günü verdiği kararla işverenin bu itirazını reddetti ve böylece Termokar işçilerinin mücadelesi başarıya ulaşmış oldu. Bütün bir sendikalaşma mücadelesi sırasında çalışmaya öncülük eden 30 kadar Termokar işçisinin işten çıkarılmasına karşın, işçiler dışardaki arkadaşlarıyla birlikte mücadeleyi kararlılıkla sürdürmüşlerdi. Şimdi önlerinde zorlu bir toplu sözleşme süreci açılıyor.

Mahkeme Kararı:

Covid-19 iş kazası sayılmalıdır!

0

Türkiye’nin pandemiyle mücadelesi her şeyi gün yüzüne çıkarıyor. Alınan tüm kararlar tekrar tekrar tek bir şeyi gösteriyor: Hükümetin tek gayesi patronlara hizmet ve patronların tek gayesi daha fazla kâr.

“Biz bize yeteriz” denilerek yürütülen süreç, pandeminin patronlar için en az zararla bitirilmesi amacını güdüyor. Bu amaç doğrultusunda işçiler yasak günlerinde çalışmaya devam ediyor, kısa çalışma ödeneği adı altında sefalet ücretine mahkûm ediliyor, iş durdurmaya karar veren işçilere valiliklerce yasak getiriliyor, sendikaya dair her şey askıya alınıyor, patronlara ücretsiz izin verme hakkı tanınıyor ve bu sırada işçi ve emekçilere “hibe edilen” tüm para işçi ve emekçinin kendi parası olan işsizlik fonundan sağlanıyor.

Uygulanan bu politika sonucu doğacak mağduriyetlerin önüne şimdiden geçmeye başlandı bile. SGK, 7 Mayıs tarihinde yayımladığı 2020/12 no.lu genelge ile “Covid-19’un meslek hastalığı ve iş kazası olarak ele alınamayacağını” ilan etti ve hastalığı bulaşıcı hastalık olarak tanımlayarak iş kazası ve meslek hastalığı sebebiyle işçiler lehine doğacak hakları şimdiden engellemeye girişti.

Covid-19 salgını sırasında yetersiz önlemler ve eksik malzemelerle çalışan birçok işçi hastalığa yakalanmaya devam etmekte. İşçilerin ve emekçilerin arasında hastalığın gitgide daha fazla yayıldığı, STK’lerin ve sendikaların açıkladığı raporlarda net bir şekilde görülüyor. Bu tablonun yanında, birçok işyerinin vaka tespitine rağmen çalışmaya devam ettiğini ve patronların ricaları ile kısmi karantinaların kaldırıldığını eklemek gerekiyor.

Aynı zamanda hastalıkla doğrudan temas halinde olan ve hastalığa karşı mücadelede en yoğun çalışan sağlık emekçilerinin durumu resmi rakamlara bakınca bile korkunç boyutta. 29 Nisan tarihinde Sağlık Bakanı tarafından açıklanan rakamlara göre 7.428 kişi enfekte olmuştu. O tarihten beri sağlık çalışanlarına dair açıklanan başka veri bulunmuyor. Ancak sağlık emekçilerinin yaptıkları eylemlerden yetersiz malzeme ve sayıyla çalıştıklarını biliyoruz ve tüm dünyaya 3 ayda yayılan hastalığın 1 ay gibi bir süre boyunca hastalıkla doğrudan temas eden sağlık emekçileri arasında ne denli yayılabileceğini tahmin edebiliriz.

Bu şartlar altında çalışan ve bu şartlar altında çalıştıkları için hastalanan işçi ve emekçilerin hakları her taraftan gasp ediliyor. SGK’nin genelgesi de bu gaspın bir parçasıdır. Genelge, patronlara karşı hakkını aramak isteyen işçilerin mücadelesini zorlaştırmaktan başka bir amaç gütmemekte, işçilerin haklarına göz dikerek patronların çıkarlarını korumaktan başka bir amaca yaramamaktadır.

SGK’nin yayımladığı genelgeyle verdiği talimat, Sağlık Bakanı Koca’nın ve rejimin birçok kurumunun kahraman ilan ettiği ve alkışlamak için bizleri balkonlara çağırdığı sağlık emekçilerinin; bankaların ve holdinglerin reklamlar ile teşekkür yağmuruna tuttuğu kargo çalışanlarının, kuryelerin, maden işçilerinin ve sanayi işçilerinin ve bu süreçte sadece patronlar kâr etmeye devam etsin diye çalışan tüm işçi ve emekçilerin hayatlarının aslında hiç önemli olmadığının ilanıdır. Covid-19 meslek hastalığı/iş kazası sayılmalıdır. Çünkü işçiler ve emekçiler sürecin başından beri işsizlik ve hastalık arasında bir seçim yapmaya mecbur edilmiştir; işyerlerinde yeterli önlemler alınmamış ve denetim yapılmayarak işçilerin virüse yakalanması kaçınılmaz hale gelmiştir. İşçilerin sağlığı için çalışma koşulları işçiler tarafından belirlenmeli ve işyerleri işçiler tarafından denetlenmelidir. Hükümetin ve patronların tek derdi faturayı işçi ve emekçilere kesmek, süreci bu şekilde atlatmaktır. Buna karşı işçiler ve emekçiler kendi talepleri ile işyerlerinde mücadele etmeli ve bu mücadeleyi ortaklaştırarak büyütmelidir.

Troçkist işçi önderi Sebastian Romero, Interpol operasyonuyla tutuklandı

0

Arjantinli General Motors işçisi Sebastian Romero 30 Mayıs 2020 tarihinde, uluslararası bir polis operasyonuyla Uruguay’da tutuklandı. Romero ailesiyle, arkadaşlarıyla, General Motors’taki meslektaşlarıyla veya yoldaşlarıyla 29 aydır birlikte olamamasına sebep olan bir cadı avı yüzünden Uruguay’da saklanıyordu.

Romero 18 Aralık 2017’den bu yana, Arjantin hükümetinin emekçilerin emeklilik haklarına saldırıda bulunan yasa taslağına karşı binlerce işçiyle birlikte militan bir mücadele yürüttüğü için aranıyordu. Neoliberal hükümet işçilerin bu mücadeleci seferberliği neticesinde yenilmiş ve söz konusu yasa tasarısı geri çekilmişti. O sıradaki Arjantin başbakanı Maurico Macri ve onun Güvenlik Bakanı Patricia Bullrich, Romero’nun polislerin şiddetine cevap vermesini öne sürerek bütün bir seferberliği kriminalize etmeye çalışmıştı. Romero’nun yanı sıra, bir başka Troçkist işçi önderi olan Daniel Ruiz de, emeklilik yasası karşıtı seferberliği organize edenlerden olduğu için – hakkında herhangi bir dava açılmadan – 13 ay boyunca yüksek güvenlikli Marcos Paz hapishanesinde tutulmuştu.

Arjantin rejiminin, ülkenin azınlıktaki patronlar sınıfının çıkarına olacak şekilde bir emeklilik reformu geçirmeyi bir plan olarak gündeminde tuttuğu, Romero’nun tutuklanması için organize edilen Interpol operasyonunun boyutuyla daha da anlaşılır oluyor. Zira Romero, özellikle sınai yerelleri saran emeklilik yasası karşıtı protestoların bir sembolü olmuştu. Arjantin burjuva medyası tutuklandığı geceden başlamak üzere Romero’yu çirkin iftiralarla karalamaya başladı bile.

Romero 12 senedir General Motors fabrikasında metal işçiliği yapıyor. 2012’den 2014’e dek bu fabrikanın, işçiler tarafından seçilen delegesiydi. 2017’de fabrikadan 350 işçinin çıkarılması gündeme geldiğinde, fabrikanın buna karşı grev kararı almasında ve arkadaşlarının işlerini koruyabilmelerinde öncü bir rol üstlendi. Fabrikanın bağlı olduğu uluslararası merkez, Macri hükümeti Romero hakkında yakalama kararı çıkarınca, bunu mazeret olarak göstererek onun işine son verdi.

Romero şu anda, Uruguay’ın en sıkı güvenlik önlemlerine sahip olmasıyla bilinen Libertad Hapishanesi’nde tutuluyor. Henüz mahkemeye çıkarılmadı ve hakkında yargının vermiş olduğu bir karar da mevcut değil. Hiç şüphe yok ki, Romero’nun hapishanede başına gelebilecek herhangi bir zararın bütün sorumluluğu Lacalle Pou hükümeti ile İçişleri Bakanlığına aittir.

Romero’ya ev hapsi hakkı tanınmamış olsa da ve ülkenin en teçhizatlı hapishanesinde sürekli olarak gözetim altında tutuluyor olsa da, Uruguay rejiminin benzer bir hassasiyeti, yaşları 16 ile 17 arasında değişen çocukları istismar etmekten yargılanmış olan işadamlarına ve bankerlere göstermediğini hatırlamakta fayda var. Zengin bir toplumsal gruba ait olmanın ayrıcalıklarını kullanmaktan çekinmeyen bu istismarcı finansçılar ev hapsine hak kazanmıştı. Uruguay yargısının geçtiğimiz dönemdeki en dikkat çeken kararlarından birisi, 4500 (dört bin beş yüz) kilogram kokainin lojistiğini yaparken yakalanan işadamı Martín Mutio’nun ev hapsine gönderilmesiydi.

Romero ise sosyalist bir işçi. Onun bugün uluslararası polis aygıtlarının operasyonları, Arjantin ve Uruguay rejimlerinin baskısı ve maksimum güvenlikli bir hapishaneyle cezalandırılmasının nedeni, Latin Amerika kıtasının kapitalist rejimleri altında açlık ve sefaletle baş etmeye çalışan işçi ve emekçileri mücadeleci bir alternatifin etrafından birlik olmalarına çağırması.

Romero aynı zamanda bir politik tutsak. Onun bugünkü tutukluluğu hiçbir hukuksal gerekçeye dayanmıyor. Romero derhal serbest bırakılmalı, ailesiyle iletişime geçmesine izin verilmeli ve şu an başında Alberto Fernández’in olduğu Arjantin hükümeti ve adalet sistemi tarafından tutukluluğuna ilişkin karar kaldırılmalı ve bu hukuksuz dava düşmelidir.

Kadın örgütlerinden çağrı: Çocuk istismarı faillerine yönelik af girişimlerine son verilsin

0

215 kadın örgütünün kurucusu olduğu TCK 103 Çocuk İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu, çocuğun cinsel istismarının aklanması ve affedilmesine yönelik girişimlere son verilmesi için 15 Haziran 2020 tarihinde bir açıklama yayımladı. Açıklamanın tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Çocuk cinsel istismarını düzenleyen Türk Ceza Yasası’nın (TCK) 103. maddesi ile ilgili af girişimlerini kaygıyla izliyoruz. 2016 yılından beri gündemde tutulan ve en son 15 Nisan 2020 tarihli İnfaz Yasası’nın TBMM görüşmeleri sırasında tekrar gündeme getirilen TCK 103 affı, kadın örgütlerinin ve kamuoyunun tepkisi sayesinde yasaya eklenememiş olsa da kimi iktidar partilerinden siyasetçi ve milletvekillerinin bu affın 15 Temmuz 2020 öncesinde mutlaka çıkartılacağı yönündeki beyanları kaygılarımızı artırıyor.

Kamuoyuna yansıyan son af teklifi taslağına göre;

• Çocuklara yönelik cinsel istismar/tecavüz nedeniyle yargılanıp mahkûm edilmiş ve cezası kesinleşmiş olanlar;

• Olay tarihinde başka bir kadınla evli değiller ise,

• Mağdur 14 yaşına basmış ise (yani 13 yaşında ise),

• Mağdur ile tecavüz faili arasında en fazla 15 yaş fark varsa,

• Mağdur şikâyetten vazgeçmiş ve

• Yasanın çıktığı tarihten önce resmi nikah yapılmış ise,

çocuk istismarcısı derhal serbest bırakılacak ve bu evlilik beş yıl sürdüğü takdirde hiçbir şekilde cezalandırılmayacaktır. Bu af teklifi, hem çocuk istismarcılarının/tecavüzcülerin cezasını çekmeden serbest bırakılması; hem de onların bu tecavüzlerini beş yıl daha sürdürerek “ödüllendirilmeleri” anlamına gelmektedir. Üstelik bu af çocuk cinsel istismarına/tecavüze iştirak edenleri, azmettirenleri, suçun işlenmesine yardım ve yataklık edenleri de kapsayacak ve bunlar hakkındaki tüm kamu davaları da düşecektir.

Bu konudaki en önemli ve olası tehlike ise; Anayasa Mahkemesi’nin, evlilik tarihi, mağdurun yaşı, taraflar arasındaki yaş farkı, olay tarihinde evli olmamak gibi koşulları iptal etmesidir. Bu durumda, “geçici” olduğu iddia edilen af, birdenbire tüm kız çocuklarını ve kadınları her yaştan tecavüz faili ile evlendirilme baskısı altında bırakacak genel bir uygulamaya dönüşecektir.

Af girişimlerini gündemde tutmak, “evlilik” adı altında 15 yaş altındaki çocukların cinsel istismarını ve tecavüzü, toplum ve yargı nezdinde meşrulaştırma girişimidir.

Oysa, Türkiye kamuoyunun hangi siyasi görüşten olursa olsun çocuk istismarına ve çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evliliklere karşı olduğunu biliyoruz. Örneğin; Havle Kadın Derneği’nin bu yıl gerçekleştirdiği Erken Yaşta Evlilik Araştırması’na göre, kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algının aksine muhafazakârlar da çocuk yaşta evliliğe karşıdır. Araştırmaya göre, toplumun büyük bölümü ideal evlilik yaşını kadınlar için 24, erkekler için 26 olarak görürken; “Kızınızı 18 yaşından önce evlendirir misiniz?” sorusuna yüzde 91,8 “Hayır” diyor. Evlenme yaşı, 9 olabilir diyenlerin oranı ise sadece yüzde 0,7.

“Cinsel istismara evlilik affı” konusunun gündeme getirildiği 2016 yılından beri cinsel istismar davalarında “mağdur şikâyetinden vazgeçti”, “birbirlerini seviyorlar”, “ailelerin rızası var”, “evlendiler”, “mahkûm edersek aile yapısı zarar görecek”, “bu durum bazı etnik gruplarda saygı duyulması gereken kültürel bir pratik” gibi gerekçelerle beraat kararları artmıştı. Nitekim son olarak, Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi, kendisinden 9 yaş küçük olan 12 yaşındaki kuzenini evlilik görüntüsü altında istismar eden ve olay gerçekleştiğinde kız çocuğunun yaşını bilmediğini savunan faili beraat ettirmiş, Yargıtay da oy çokluğuyla bu kararı onamıştır. Af söylentisinin gündemde tutulması bile; devam eden davalarda beraat kararlarının verilmesine neden olmakta, kadın ve kız çocuklarının aleyhine işleyen fiili bir hukuk sistemi yaratılmaktadır. Dahası, birçok istismar olayının üzeri yargıya bile taşınmadan, istismar faili ile aile arasında gerçekleşen evlilik pazarlıkları ile örtülmektedir.

Kız çocuklarının bedensel, zihinsel ve psiko-sosyal bakımdan daha kendi gelişimini tamamlayamadan hamile bırakılıp çocuk doğurmaya mecbur edilmesi, evliliğe sürüklenmesi, hem onların ve doğuracakları çocukların hayatını hem de toplumun geleceğini tehlikeye atmaktadır. Çocuk yaşta evlilikler kız çocuklarını yaşam boyu süren ciddi sağlık sorunları ile baş başa bırakmaktadır. Hem kız çocuğunun hem de doğacak bebeğinin ölüm riski yetişkin bir kadına göre iki ila beş kat fazladır. Ölü doğum, erken doğum, annede kemik gelişiminin durması gibi geri dönülemez bedensel sakatlanmalar, anne karnındaki bebeğin yeterli beslenememesi, güç doğum, üreme organı yırtıkları, ağır kanamalar, fistüller, kansızlık, idrar ve dışkı kaçırma gibi pek çok sağlık sorununa neden olmaktadır. Kız çocuklarına yönelik cinsel istismarın failleri çoğunlukla akraba erkekler olduğu için doğacak bebeklerde doğumsal anomali görünme riski de çok yüksektir. Cinsel istismarın neden olduğu duygu durum değişiklikleri intihar eğilimini ve şiddette uğrama riskini artırmakta, zihinsel ve ruhsal sorunları tetiklemektedir.

Devlete ve tüm ilgililere sorumluluklarını hatırlatıyoruz

Dünyadaki pek çok devlet, çocukların cinsel istismarı ile mücadele ederken; birçok ülkede çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlendirmeler yasaklanırken ve asgari evlilik yaşı yükseltilirken, çocuklarla cinsel ilişki ve evlilik yaşı konusunda Türkiye’de çocuk istismarına af ve cezasızlık kapısı açan girişimler son derece vahimdir.

Çocukları cinsel istismardan korumak için:

• Devletin asli ve öncelikli görevi, çocukların cinsel istismara maruz kaldığı şartları ortadan kaldırmak, koruyucu ve önleyici hizmetleri kurumsallaştırmaktır. İstismar faillerini ve onlara yardım ve yataklık edenleri affetmek/cezasız bırakmak, bu suçların teşvik edilmesi demektir; başka çocukların istismarına zemin hazırlamaktır. Devlet faillere affı değil, çocukları cinsel istismardan koruyacak önlemleri hayata geçirmelidir.

• Çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlendirmeleri ve çocuk istismarını önlemesi gereken ama bunu yapmayan; aksine teşvik eden, kolaylaştıran ya da göz yuman tüm sorumlular cezalandırılmalı, kamu görevlileri ise görevlerinden alınmalıdır. Evlenme ehliyeti olmayan çocuklara dini nikah kıyan din görevlileri, çocuklarını çocuk yaşta evlendiren aileler ve ihbar yükümlülüğünü yerine getirmeyerek buna göz yuman kişiler ve resmi otoriteler özellikle cezalandırılmalıdır.

• Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirlere ilişkin 2006/17 sayılı 4 Temmuz 2006 tarihli Genelge acilen uygulamaya geçirilmelidir.

• Tüm bakanlıkların, Meclis’teki muhalefet partilerinin, kadın, çocuk ve hak temelli çalışan tüm örgütlerin, akademinin ve ilgili meslek örgütlerinin katılımı ile beş yıllık bir Çocuk Yaşta, Erken ve/veya Zorla Evliliklerle Mücadele Strateji Belgesi ve Eylem Planı çıkartılmalı; daha önce çıkartılan planlar uygulanmalı, ilgili tüm kamu kurumlarının bu planların hayata geçirilmesi konusunda yeterli bütçe ve insan kaynağı tahsis etmesi sağlanmalıdır.

Çocukların ve özellikle de kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, hemen ve çok sayıda çocuk doğurmalarının teşvik edilmesi, uzun yıllardır bir devlet politikası haline gelmiştir. 4+4+4 parçalı eğitim uygulamasına geçiş, çocuk doğar doğmaz açtırılan çeyiz hesapları, kadının kariyeri anneliğidir vb. söylem ve girişimler, bu politikanın somut ifadeleridir. Oysa, af dahil bütün bu girişim ve söylemler hem Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları ve kadın hakları ile ilgili uluslararası insan hakları sözleşmelerine hem de Anayasa’ya aykırıdır.

Herkesi çocukların hayatını karartacak bu insan ve çocuk hakları ihlalini durdurmaya çağırıyoruz!

“Genç evlilik/akran evliliği” gibi adlar altında çocuk cinsel istismarcılarına, tecavüzcülere af isteyenlerin girişimlerini kaygıyla izliyoruz. Boşanan kadının nafaka hakkına itiraz edenlerin; çocukların velayeti, yasal mal rejimi, kadının boşanma ve miras hakkına, kadını şiddetten koruyan 6284 Sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kampanya yürütenlerin de aynı kadın düşmanı zihniyetin savunucuları olduğunu biliyoruz.

Tüm devlet otoritelerini ve siyasetçileri, çocuk istismarını aklayacak, cinsel saldırıya uğrayan kadınları “namus” bahanesiyle tecavüz faili ile evlendirme gibi insanlık dışı bir uygulamaya mahkûm etmeye çalışmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz.

Herkesi kadınların ve çocukların kazanılmış haklarına saygı duymaya, bu hakları kâğıt üzerindeki kelime yığınları olmaktan çıkarıp hayatlarımızın ve toplumsal bilincimizin ve varoluşumuzun bir parçası kılmak için çalışmaya, kız çocuklarına/kadınlara evliliğin tek seçenek olarak gösterilmesinin neden olduğu bu hak ihlali ve kötü muameleye dur demeye, çocuk yaşta, erken ve/veya zorla evlilikler ile mücadeleyi devletin en önemli politikalarından biri yapmak için mücadele etmeye davet ediyoruz.

ÇOCUKLARIN EVLENDİRİLMESİ SUÇTUR!

Çocukların yaşama, oyun oynama, eğitim alma, sağlıklı yetişme, iş ve meslek sahibi olma, kendini geliştirme, özgür hareket etme, geleceği üzerinde söz sahibi olma ve korunma haklarını ortadan kaldırmaya yönelik tüm girişimler derhal durdurulmalıdır!

Bırakın çocuklar bedenen, ruhen ve sosyal bakımdan sağlıklı büyüsün, çocukluklarını yaşasın!

TCK 103 – Çocuk İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Alibeyköy’de anıldı

0

15-16 Haziran 1970’te yaşanan işçi eylemleri Alibeyköy Karadolap mahallesinde yapılan basın açıklamasıyla anıldı. İşçi Demokrasisi Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Kaldıraç Dergisi ve Çaresiz Değiliz Meclislerinin örgütlediği eylemde pandemi koşullarında sosyal mesafe gözetilerek basın açıklaması okundu.

Açıklamada 15-16 Haziran işçi direnişinin önemi vurgulanarak, kapitalizmin krizi ve pandemi koşullarında işçi sınıfının yeni 15-16 Haziranlar yaratacağı vurgulandı. Pandemi ile birlikte işçi sağlığı ve iş güvenliğinin hiçe sayılarak işçilerin çalıştırıldığı, işten çıkarmanın yasaklanması bahanesiyle işçilerin ücretsiz izin dayatmalarına maruz kaldığı vurgulanan açıklamada, 15-16 Haziran geçmiş değil gelecektir denildi. Eylemde “İşten atmalar yasaklansın; milyonlar aç, milyonlar işsiz kahrolsun sefalet düzeniniz; işyerlerinde işçi denetimi; sefalet değil insanca ücret; ve yaşasın devrim ve sosyalizm” sloganları atıldı.

Pandemi ile birlikte ekonomik krizin derinleşmesiyle beraber, baskı rejiminin ayyuka çıktığını görüyoruz; en ufak hak aramaya dahi tahammülü kalmayan rejimin baskı politikalarına karşı birleşik mücadeleyi yükseltmek gerekmektedir. Yerelde yapılan açıklamanın ardından 5 kişi gözaltına alındı ve daha sonra serbest bırakıldı. 15-16 Haziran’ı anmak suç değildir!

15-16 Haziran Direnişi 50 yaşında!

0

Türkiye’nin en büyük işçi kalkışmalarından biri olan 15-16 Haziran Direnişi, DİSK’in düzenlediği bir basın açıklamasıyla ve etkinliklerle Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda anıldı. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, basın açıklamasında 15-16 Haziran Direnişi’nin 50 yıl sonra bugün hâlâ daha yolumuzu aydınlatmaya devam ettiğini söyledi. Tam 50 yıl önce şimdiki adıyla Kurbağalıdere’de işçiler sendikal haklarını korumak için fabrikalardan kitleler halinde sokağa inmiş; Yoğurtçu Parkı’nda üç işçi, polis kurşunuyla hayatını kaybetmişti.

Direnişi Otosan işçisi Kemal Eroğul’dan dinleyelim:

“Biz fabrikaya döneceğiz, Üsküdar’dan geldik, Kadıköy İş Bankası’nın önüne. Bizi burada asker polis barikatı karşıladı. Bizi bırakmak istemediler, biz askerle, polisle kapıştık. Havaya ateş etmeye başladılar. Hatta oradaki direkli pasajın tavanında mermi izleri çok uzun yıllar kaldı. Ama biz bu barikatı yardık. Barikatı yarınca bir albay arabayla önümüze geçti, ‘Peşime takılın ben sizi fabrikaya götüreceğim’ dedi. Altıyol’dan Söğütlüçeşme’ye doğru inerken, itfaiyenin oralarda biri dedi ki, ‘Yoğurtçu Parkı’nda polis işçileri öldürüyor.’ Biz askeri arabayı yolda bıraktık, doğru Yoğurtçu Parkı’na. Bağdat Caddesi’nden gelenlerle burada çatışma çıkmış. Biz geldiğimizde hâlâ mermi sesleri geliyordu. Biz de en azından 2000 kişiyiz. Biri bize bağırıyor, ‘Gelmeyin, sizi de  vuracaklar’ diye. Biz zırhlı araçların arasından Yoğurtçu Parkı’na daldık. Daldık ki, işçileri çatır çatır vuruyorlar. Yanımda biri ayağından mermi yedi. Ben gördüm. Polis silah atıyor, işçi elinde ne varsa, bir şey yoksa da yumruğuyla karşı koyuyordu. Sonra çatışma bitti, ne oldu, nasıl oldu anlamadım ama bitti. Polisin kaçabileni kaçtı; kaçamayanı, dereye atladı, boklu dereye. Biz oradan tekrar toplanıp, fabrikaya döndük.” (İşçilerin Haziranı, Zafer Aydın, Ayrıntı Yayınları)

15- 16 Haziran’da ne olmuştu?

Türkiye sınıflar mücadelesinde 15-16 Haziran Direnişi önemli bir dönüm noktası. 15-16 Haziran Direnişi, Türkiye’deki işçi sınıfının birleşik mücadelesiyle neleri başarabileceğinin çok önemli bir kanıtı. Devlet güdümündeki TÜRK-İŞ’ten sıyrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK kurulduğunda meclis hızlıca bir yasa tanzim etmişti. Sendikal mücadelenin sona ermesi amacıyla DİSK’in kapatılmasını sağlayacak yasayı 11 Haziran 1970’te yürürlüğe koymuştu. Ancak, unuttukları bir şey vardı. İşçiler, yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenecek değildi. İşçiler Otosan, Demir Döküm, Kavel, Sungurlar gibi fabrikalarda iş bıraktılar. İşyerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri kuruldu ve bu saldırının geri püskürtülmesi için direniş örgütlenmeye başlandı.

Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. Tarih 15 Haziran’ı gösterdiğinde, İstanbul, beklenmeyecek derecede büyük bir direnişe sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran geldiğinde, yüz binlerce işçi sokaklardaydı. Polis saldırılarıyla yılmayan işçiler İstanbul’da direnişine devam ederken; Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. TÜRK-İş’in sokağa çıkan üyelerinin sayısı neredeyse DİSK üyelerini geçmişti. İlk etapta yasa geçmiş olsa da, sonrasında yüz binlerce işçiyi karşısına almaya cesaret edemeyen muhalif milletvekilleri, yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdü ve iptal ettirdi.

Bugün 15- 16 Haziran ne anlama geliyor?

15-16 Haziran Direnişi Türkiye’de birleşik mücadele olursa neleri başarabileceğimizin apaçık kanıtı. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalara örgütlü işçi sınıfının çelme takabileceğinin göstergesi. Rejimin planı aynı: İşçiler güvencesiz, güvensiz, sağlıksız çalışmaya devam etsinler; emeğimiz köle emeği düzeyine düşsün; sendikal haklarımız, kıdem tazminatı hakkımız gasp edilsin. İhtiyaç duyduğumuz yol haritası 15-16 Haziran derslerinde saklı: İşçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesini hiçbir kuvvet yenemez.

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

0

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi olarak, derinleşerek devam eden pandemi ve ekonomik krizin yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yükleyen hükümetin politikalarına karşı çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve tüm emekçilere bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında örülecek bir birleşik mücadele çağrısı gerçekleştirdik. Aşağıda okuyucularımızla bu çağırıyı paylaşıyoruz:

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2438,24, yoksulluk sınırı ise 7942,17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: Ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

1. Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

2. Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun!
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

ABD’deki sosyal patlama devam ediyor ve dünya çapında yankılanıyor

0

“George, sen dünyayı değiştirdin”

Baptist papaz ve sivil haklar aktivisti Al Sharpton, Minneapolis’teki George Floyd anıtında bu sözleri sarf etti: “Floyd’un yaşadıkları bu ülkede her gün yaşanıyor,” diyen Sharpton, “George’un adıyla ayağa kalkma ve dizinizi boynumuzdan çekin, demenin zamanıdır” diye konuştu.

Miguel Lamas, İUB-DE yöneticisi

George Floyd için Amerika’nın büyük şehirlerinin sokaklarını dolduran milyonlarca insan ırkçılığı, polisi ve Trump’ı protesto ediyor. Hareket dünya çapında da muazzam bir etki yaratıyor.

Ancak seferberlikler ırk ayrımlarının çok ötesine geçti. Son birkaç gün içinde milyonlarca genç, işçi, en yoksul beyaz kesimler; Minneapolis, New York, Washington, Boston, Miami, Michigan ve 600 başka şehirde aynı öfke ile sokaklarda bir araya geldi. Bazılarına göre bu, ABD tarihindeki en büyük gösteri dalgası.

Baskı ve tehditler hareketi durduramadı

Son günlerdeki yürüyüşler barışçıl geçti, çünkü polis baskısı olmadı. Hatta farklı kesimlerce farklı zamanlarda yürüyüşler düzenlendi (7 Haziran Pazar günü sadece New York’ta 30 farklı çağrı vardı).

AFL-CIO’nun üst düzey sendika yöneticileri ve Demokrat Parti ile bağlantılı bürokratlar hiçbir şey söylemediyse de, işçi sınıfının dayanışması çeşitli biçimlerde ortaya çıktı. Protestocuların çoğu, 42 milyon işten çıkarma, ücret kesintileri ve halk sağlığı felaketinin faturasını ödeyen kadın ve erkeklerdi. ABD’de Covid 19’un trajik bedeli şimdiden 2 milyon teyitli vakaya ve 115.000 ölüme yükselmiş durumda (barınma ve çalışma koşulları nedeniyle aslen Latin, Siyah ve yoksullar etkileniyor).

Ayrıca, işçi sınıfının örgütlü tepkisi de vücut buldu: New York, Minneapolis ve diğer şehirlerdeki belediye otobüs şoförü sendikaları, eylemleri bastırmaya giden polisleri taşımayı reddediyor.

Kitlesel biçimde sokağa inen sağlık çalışanları, sendikaların ve sağlık örgütlerinin ırkçı polis şiddetine karşı mücadeleyi yükseltmesini talep ediyor. Her iki okyanus kıyısında liman işçileri ve çalışanları bir saatlik grev gerçekleştirdi. Tabandaki işçilerden gelen baskı nedeniyle, birçok sendika George Floyd ve protestolara yönelik dayanışma mesajları yayımladı. Birçok işçi gösterilere katılmak için örgütlerine baskı yapıyor.

Sendikasız işçiler de polis şiddetine karşı ülke çapında yayılan harekete işyerlerinden dayanışma gösteriyor. Farklı yerlerdeki restoranlarda, gıda emekçileri polise yiyecek hazırlamayı reddediyor.

Son birkaç gün içinde Trump, valiler ve belediye başkanları baskıyı sonlandırmak ve sokağa çıkma yasaklarını kaldırmak zorunda kaldılar. Geçtiğimiz Perşembe günü Trump, on binlerce insanın Beyaz Saray’a akıp onu epey korkutması üzerine orduyu eylemcilere karşı harekete geçirme tehdidi savurdu. Yaptığı tehditlerin çoğu gibi, bunun da tam ters etkisi oldu: Ertesi gün sokaklarda iki kat daha fazla eylemci vardı!

Demokratlar da ağzının payını aldı

Diğer büyük emperyalist patron partisi olan Demokrat Parti, mevcut durumdan 3 Kasım başkanlık seçimleri için yararlanmaya çalışıyor. Eski Başkan Barack Obama, alenen ırkçılık karşıtı gösterilerin meşruiyetini savunan açıklamalarda bulundu. Oysa onun yönetimi döneminde ırkçılık ya da polis baskısında önemli bir değişiklik olmadığı biliniyor.

Kitle eylemleri Demokratları da vurdu. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio (ki zamanında Sanders’ı desteklemişti), Floyd anıtında toplanan kalabalık tarafından yuhalandı; kitle onu, sokağa çıkma yasağını ihlal bahanesiyle barışçıl göstericilere karşı polis şiddetine başvurmakla suçladı. Binlerce protestocu, “De Blasio, evine git!” ve “De Blasio’ya oy yok!” şeklinde bağırırken, belediye başkanı kısa süre içinde oradan ayrıldı.

Siyasi rejimin krizi

Trump bu süreçte güçlü bir imaj vermeye ve kendisini “kanun ve nizam yanlısı başkan” ilan etmeye yeltendi, ama durum elinde patladı.

Protestoların başlangıcında, birçok şehirde eylemcilere katılan ve yerde diz çöken polisler görüldü. Trump’ın orduyu eylemleri bastırmak için kullanacağı sözünün askerleri rahatsız ettiği söylentileri de vardı.

Ancak hiç alışılmadık bir şekilde, ABD Savunma Bakanı Mark Esper (ki normalde başkandan emir alması gerekir) ordunun seferber edilmesini reddetti: “Aktif ordu güçlerini kolluk görevinde kullanma seçeneği ancak son çare olabilir; sadece en acil ve en yakıcı durumlarda,” dedi: “Şu an böylesi bir durumda değiliz. Ayaklanma Yasası’nın işletilmesini desteklemiyorum.”

Trump ile zamanında kamuoyu önünde tartışma yaşayıp Aralık 2018’de istifa eden eski Savunma Bakanı Jim Mattis de, “Donald Trump, hayatım boyunca gördüğüm, Amerikan halkını birleştirmeye çalışmayan ilk başkan; -mış gibi bile yapmıyor. Aksine bizleri bölmeye çalışıyor” dedi: “Washington D.C.’de gördüğümüz gibi, askeri devreyi sokmak, ordu ve sivil halk arasında bir çatışma -yanlış bir çatışma- doğurur”.

Bağımsız bir sol hareket için

Protestocular büyük ölçüde Black Lives Matter (BLM – Siyahların Yaşamı Değerlidir) hareketini benimsiyor. Trump da “Antifa” (antifaşist ve ABD bağlamında Trump karşıtı bir hareket) başta olmak üzere “solcuları” suçluyor. Fakat bunların hiçbiri organik hareketler değil; örgütlenmeleri, tanınmış liderleri ve programları yok. Seferberliğe çeşitli sol, insan hakları yanlısı, ve ırkçılık karşıtı gruplar katılıyor. Öne çıkan resim, muazzam bir yeni ve mücadeleci gençlik öncüsünün yükselişi. Bu gençlerin birçoğu Bernie Sanders’in kampanyasını destekledi, ama Sanders’in yarıştan çekilip Biden’a desteğini açıklaması yüzünden hayal kırıklığına uğradı. İki geleneksel partiden bağımsız bir sol hareketin inşası için fırsat penceresi aralanıyor.

Hareketin büyük zaafı da burada yatıyor; Demokrat Parti bu zaafı başkanlık seçimlerini kazanmak için kullanmak istiyor; insanların karşılaştığı polis baskısı ve ırkçılık gibi ciddi sorunları çözmeye yeltenmeden.

Talepler arasında, Floyd için adalet ve katillerinin cezalandırılması taleplerinin yanı sıra, polis güçlerinin dağıtılması veya bütçelerinin kesilmesi çağrıları var. Minneapolis’te, Belediye Konseyi mevcut polis kuvvetini dağıtacağını söyledi ve New York’ta Belediye Konseyi bütçeyi düşürme kararı aldı.

Dünya çapında seferberlik yayılıyor

George Floyd’un katli ve ABD’deki kitlesel isyan, dünya çapında da dayanışma protestolarına yol açtı.

Avustralya, İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İspanya, Macaristan, Finlandiya, İsveç, Brezilya, Güney Kore, Hindistan, Gana, Kenya, Liberya, Nijerya, Güney Afrika ve başka onlarca ülkede yüz binlerce işçi ve genç protestolar düzenledi. Kanada’da binlerce eylemci Vancouver, Toronto ve Ottawa’da sokaklara çıktı.

Avusturya’da 50 bin protestocu sokağa indi. Bristol’de dev bir kitle, İngiliz sözde “hayırseveri”, 17. yüzyıl köle tüccarı Edward Colston’un heykelini devirdi ve Avon Nehri’nin sularına attı. Londra’da, muhafazakâr Başbakan Boris Johnson’un (ki Trump’ın müttefikidir) evine yürüyüş düzenlendi ve kendisine hakaretler yağdırıldı. Fransa’da 25 bin kişi Paris’teki protesto yasağına meydan okuyup sokağa çıktı.

Brezilyalı işçiler ve halk kesimleri başkan Bolsonaro’ya karşı ve Rio de Janeiro favela’larındaki polis cinayetleri dalgasına karşı gösteriler düzenliyor.

Bu muazzam küresel dalgalanma, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca işçinin ve gencin ABD’deki mücadeleyle özdeşlik kurduğunu gösteriyor; çünkü onlar da benzer sorunlar yaşıyor, pek çok ülkede ırkçılık ve polis baskısı hüküm sürüyor, neredeyse tüm ülkelerde Covid 19 sağlık ve ekonomik açıdan ağır sonuçlar yarattı, ve yüz milyonlarca insan işsiz kaldı.

Koronavirüsün yeniden yaygınlaşacağı korkusuna rağmen, toplumsal eşitsizlik, çevresel yıkım ve baskıya karşı 2019’da verilen devasa mücadeleler, uzun sokağa çıkma yasaklarının ardından yeniden başlıyor; bu sefer, Kuzey Amerika işçi sınıfı da kervana katılıyor. Bu kuşkusuz her ülkede, açlık, sağlık krizi ve baskıyı dayatma planlarına karşı işçi sınıfının ve halk kesimlerinin uluslararası mücadelesini güçlendirecek. İnsanları ve doğayı tahrip eden kapitalist-emperyalist sisteme son verecek kökten çözümler üzerine tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Ve sosyalist bir toplumu inşa edecek işçi hükümetleri için mücadele tartışması da.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, ABD’de ve dünyada, Trump’a ve baskılara karşı mücadeleyi yükseltme, tutuklanan göstericilerin serbest bırakılması, George Floyd için adalet, ve katillerinin cezalandırılması çağrısında bulunuyoruz.

15-16 Haziran: Haydi işçiler, gene ön saflara!

0

“Biziz hayatı yaratan”: Bu üç sözcük işçi sınıfının uluslararası marşından. İşte bu üç sözcük, içinde yaşadığımız dünyanın gerçeğini özetleyiveriyor. İşçi sınıfı olmazsa, onun ürettikleri olmazsa, hayat da olmaz.

Eğer hayatı yaratan işçilerse, onu değiştirecek olan, yani hayatı daha yaşanabilir kılacak olan da işçi sınıfıdır.

Tüm dünya bunun örnekleriyle dolu. Türkiye’deki en güzel örneklerinden birisi de 15-16 Haziran 1970’te, işçi sınıfının neye muktedir olduğunu göstermesidir. Dönemin iktidarının Sendikalar Yasası ile Grev ve Lokavt Yasasında, işçiler aleyhine yapmak istediği değişiklikleri, o muhteşem seferberliğiyle durduran işçi sınıfı olmuştu.

İşçilerin ve emekçilerin üzerine yürüyen hükümetleri durdurabilecek, saldırıları püskürtebilecek yegane güç, gene işçiler ve emekçilerdir.

Biz işçiler hayatı değiştirebiliriz.

* * *

15-16 Haziran 1970’te işçiler sokağa mı çıkmışlardı? Hayır, bu ifade işçinin gücünü anlatmaya yetmez. 15-16 Haziran’da işçi sınıfı önce şalteri indirdi, sonra fabrikaları boşalttı, ardından yollara döküldü ve nihayet alanları doldurdu.

Üzerine gelen saldırıyı işte bu kitlesel seferberliğiyle püskürttü Türkiye işçi sınıfı. Onun bu seferberliği, tüm dünya işçi sınıfının daha oluşumundan beri kullanageldiği tarihsel mücadele yönteminin bir örneğini oluşturdu. Başarılı bir örneğini.

* * *

Bugün hükümet ve patronlar gene saldırıyorlar işçi sınıfına:

Bizleri işsiz bırakarak. Yoksullaştırarak. Güvencesiz, güvensiz, sağlıksız çalışmaya mahkum ederek. Sendikalaşma mücadelemizi ezmeye, sendikaları etkisiz kılmaya çalışarak. Grev hakkımızı, sağlıksız koşullarda çalışmayı reddetme hakkımızı kullanmamızı engelleyerek. Emeğimizi, köle emeği düzeyine düşürerek. İş cinayetlerine kurban ederek.

Sendikacılarımız tutuklanıyor. Gerçekleri dile getiren gazeteciler hapse tıkılıyor. Seçilmiş belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri, parlamenterler, öğretmenler ve akademisyenler zindanlara atılıyor.

Demokrasi boğuluyor. Nefes alamıyoruz!

* * *

Nefesimizi kesen bu saldırılar karşısında ne yapacağız? “Aman sokağa çıkmayın, hükümetin kışkırtmalarına gelmeyin” diyenler var. Patronların ve Saray’ın saldırılarına “provokasyon” deyip geçemeyiz. Bunlar gerçek saldırılar. Elbette kışkırtmalara gelmeyelim, ama “Atı alan Üsküdar’ı geçiyor”! Durdurmak lazım.

Saldırıları lafla, demeçle, kınamalarla durdurmak mümkün değil. Adaletin hali de ortada. Çözümü sandığa havale edip “ya sabır!” demek de bizi kurbanlık koyun olmaktan kurtarmaz. İşçinin gücüne, onun bilincine, onun ferasetine inanmayanlar, güvenmeyenler kenara çekilsinler.

Bırakın işçiler emekçiler ön saflara geçsinler. Kadınıyla, erkeğiyle, gençleriyle, yeni önderleriyle işçi sınıfının yolu açılsın. Hayatı ancak onlar değiştirebilirler.

* * *

Neyi değiştirebiliriz? İş güvencesi ve işsizlik: İşten çıkarma yasaklansın ve ülkedeki tüm işler çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın! Yoksulluk: Geliri olmayan herkese insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın! İş cinayetleri ve işçi sağlığı: İşyerlerinde çalışma koşulları işçilerce belirlensin ve denetlensin! Her işyerinde sendika zorunlu olsun ve sendikalaşmayı engelleyen patronlar ve idari yetkililer mahkum edilsin!

Hapishanelerdeki tüm seçilmişler, gazeteciler, sendikacılar serbest bırakılsın. Saray rejimi son bulsun: Bu antidemokratik anayasa çöpe gitsin. Sıfır barajlı bir seçimle bir Kurucu Meclis oluşturulsun ve yepyeni demokratik bir anayasa yapılıp halk oyuna sunulsun.

Hele bunlarla bir başlayalım, gerisi gelir.

* * *

Peki, nasıl? İşçi ve emekçi sınıfların birleşik ve örgütlü, planlı ve bilinçli mücadelesiyle. Birlik ve örgütlülük her türlü provokasyonu engeller, boşa çıkarır. Biliyoruz, pek çok patron yanlısı, günü kurtarmaya çalışan bürokrat karakterli ve ahmak sendikacı buna karşı çıkacaktır. Olsun.

Sınıfına güvenen sendikacılarla, işyerlerindeki öncü, bilinçli önderlerle, kuracağımız komitelerle ve meclislerle ilerleyebiliriz biz. Tıpkı 15-16 Haziran 1970’te olduğu gibi.

Yeter ki, “Atı alan Üsküdar’ı geçmesin”.

Nefrete inat, gökkuşağı altında vardık, varız, var olacağız!

0

Bu yıl Türkiye’de “Ben neredeyim” teması ile tertip edilecek olan Onur Haftası, bütün dünyada pandemi dolayısıyla bir dizi çevrimiçi etkinlikle kutlanacak. Global Pride 2020, 27 Haziran’da gün boyunca dünya çapından aktivistlerin katılacağı programlar ve müzikal performanslarla sokaklar dışında da bir araya gelebilmemizi sağlayacak. Cins egemenliğine ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele ve kazanımlarla dolu nice Pride’lara Lubunya!

Bütün özgürlüklere toptan düşmanca saldırma pratiğinin sergilendiği bu tarihlerde, siyasal iktidar emekçilere, kadınların haklarına, LGBTİ+’ların ise direkt olarak yaşama hakkına bütün gücüyle saldırıyor. HIV+ bireyler, koronavirüs ile mukayese edilerek kriminalize edilmeye çalışılıyor. Siyasi iktidar hiçbir alakası olmadığı halde bunu LGBTİ+ düşmanlığının bahanesi haline getiriyor. Açıkça hedef gösterilerek nefret objesi haline getirilen LGBTİ+ bireyler, siyasal iktidarın yönetememe krizinin kurbanı yapılmaya çalışılıyor. Bütün muhalifleri kayyumlar yoluyla, “terörü” bahane ederek susturan siyasi iktidarın elinde başka bir şey kalmadığında nasıl bir saldırganlığa büründüğünü korku içinde izliyoruz. LGBTİ+’lar bugün Türkiye’de her zamankinden daha çok can güvenliği tehdidi altındadır.

İktidar, siyasi gündemi dağıtmak uğruna Diyanet İşleri’ni açıkça LGBTİ+’ların ve kadın hareketinin üzerine salıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çocuk istismarcılarının 12-14 yaş gündemine kadar, bütün varlığını toplumun en güvencesizleri üzerine nefret körükleyerek aşmaya çalışıyor.

Ancak Stonewall’dan bugüne politikamız hiç ama hiç değişmedi! LGBTİ+’lar ikili cinsiyet dayatmasına, toplumsal ahlaka ve tek adamlara hiçbir zaman boyun eğmedi. Siz makul erkek ve kadınlar istiyorsunuz ama biz tıpkı Harvey Milk gibi yaşamak için mücadeleye ve direnmeye devam edeceğiz. Sokakları ve hayatı asla erkek egemen kapitalizme bırakmak niyetinde değiliz. Her evdeyiz, bütün plazalarda, fabrikalarda biz varız. Onurumuz ve özgürlüğümüz bizimdir. Kutlu olsun Pride!

Dört kardeş niye intihar etmişti?

0

Çok değil, sadece yedi ay önce, 6 Kasım 2019’da, dört kardeş intihar ederek hayatına son vermişti. En küçüğü 48, en büyüğü 60 yaşında, ikisi kız, ikisi erkek dört kardeşin toplu intiharı tekil intiharlara bir nebze “aşina” olan kamuoyunun kafasını karıştırmıştı. Ne oluyordu? 2023 Hedefine kilitlenmiş bir ülkede olacak şey miydi bu? Ardından benzer başka toplu intihar vakaları da yaşanınca konu milli birlik ve beraberlik tınılı bir halk sağlığı sorunu mertebesine dek yükselmişti.

Tabii ki “uzmanlar” ve “yetkililer” tarafından meselenin ele alınışı, her zaman olduğu gibi, sorunları tespit etme ve çözümler üretme yönünde olmadı. Tersine bekleneceği üzere, vaka önce münferit ilan edildi, sonra da görünmez kılınmak istendi. Bu çerçevede dört kardeşin ardından ortaya çıkan veresiye defteri, ödenemeyen elektrik faturası, maaşa konan haciz gibi ekonomik yoksunluk göstergeleri hışımla derdest edildi. Öyle ya, her yoksul intihar etse Afrika’da insan kalmazdı!

Bu ar damarı çatlamış cazgırlık altında doğal olarak kardeşlerin emeklilik dahil hiçbir sosyal gelirinin, hakkının olmadığı, sadece bir kardeşin düzensiz işiyle diğer kardeşlere bakmaya çalıştığı gibi ayrıntıların zaten bir hükmü olamadı. Tutunamayan dört kardeşin cansız bedenleri soğurken daire kapısına asılı “dikkat siyanür var” notunun ihtiva ettiği naiflikle onları ölüme sürükleyen kâr ve rekabet düzeninin acımasızlığı ve umarsızlığı dört kardeşin niye intihar ettiğinin de izahıydı bir bakıma…

Belli ki kapıya asılması gereken not “Dikkat, kapitalist düzenin kurbanları var” olmalıydı. Hakikat oydu çünkü!

Ateş düştüğü yeri yakar, denir! Doğrudur; yaşayan bilir! Lakin bazen ateş öylesine bir kimsesizlik çölüne düşer ki ölen hiç yaşamamış gibi ölüp gider. Dört kardeş gibi. Toplumların toplu intiharları da işte böyle, bütün bu acıları hissedecek, dert edecek, taşıyacak geride hiç kimseler kalmadığında başlar. Pandemiden önce böyleydi. Ya şimdi ve sonrası?

İllüstrasyon: Lisa Larson-Walker

Afrika dış borcu ödemek istemiyor

0

Pandeminin derinleştirdiği ekonomik ve toplumsal kriz altında, Afrika ülkelerinin hükümetleri emperyalist metropollere dış borç ödemelerinin durdurulması için ilk kez ortak bir tutum almaya çalışıyor. Çeşitli diktatörlük rejimlerini de kapsayan burjuva hükümetlerinin bu çıkışı fazlasıyla sınırlı bir nitelik taşısa da, emperyalizmin yoksul ülkeleri düzenli biçimde soyma, yağmalama yöntemi olan dış borç meselesinin meşruiyetini gündeme getirmesi itibarıyla oldukça önemli.

Afrika ülkelerinin dış borç meselesini ortak biçimde gündeme getirmesi emperyalist merkezlerde yankı buldu ve borçların bir kısmının ötelenmesi için müzakere yapılabileceği ifade edildi. IMF, en yoksul 19 Afrika ülkesinin borçlarının azaltılmasını kabul etti. Afrika Birliği bu sene dış borç faizi ödemelerinin durdurulmasını ve borçların 44 milyar dolarlık kısmının silinmesini talep ediyor.

Geçmiş deneyimler emperyalist hükümetlerin ve IMF gibi uluslararası kurumların bu talebi kabul etmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Tarihteki örneklerle, yalnızca bir emekçi halk seferberliği ve bir isyan dalgası altında dış borç ödemelerinin durdurulabildiğini ve iptal edilebildiğini görüyoruz. Ne var ki, Afrika Birliği’nin bu talebinin kabul edilmesi dahi yoksul emekçi halkların sorunlarına çözüm üretmekte oldukça yetersiz kalacağı gibi, bugüne kadar onlardan yağmalanan zenginlikleri düşündüğümüzde de bu talep son derecede mütevazı kalıyor.

İngiltere, Hollanda, Fransa başta olmak üzere günümüzdeki emperyalist finans imparatorlukları, zenginliklerini Afrika ve diğer diğer kıtaların vahşice sömürülmesi, yağmalanması ve kölecilik üzerine inşa ettiler. Bu sömürü mekanizması 20. yüzyılda ülkelerin servetlerinin dış borç biçimi altında yağmalanmasıyla devam etti.

Afrika ülkelerinin toplam dış borcu bugün 700 milyar dolar civarında ve bu borç için ortalama yüzde 15 faiz ödeniyor. IMF’nin kendisi dahi Afrika ülkelerinin bir çığ gibi yuvarlanan dış borç ödemeleri yüzünden kamusal eğitim ve sağlık harcamalarının kısıtlandığını kabul ediyor. Salgınla birlikte kamusal hizmetlerin daha da hayati bir hale geldiği ve ekonomik imkânların çok daha kısıtlı olduğu bir ortamda, hiçbir meşruiyeti olmayan dış borcun ödenmeye devam etmesi gerçek bir cinayet anlamına geliyor. Temel sağlık ve ihtiyaç ürünlerine ulaşamadığı için hayatını kaybedecek yüz binlerce insandan söz ediyoruz.

Bu şartlar altında yalnızca Afrika’da değil, Latin Amerika, Ortadoğu ve Güney Asya gibi bölgelerin hükümetleri emperyalist metropollere dış borç ödemeyi reddetmeli ve buradan edinilecek kaynağı emekçi halkın sağlık hizmetlerinin ve temel ihtiyaçlarının karşılaması için harcamalıdır.

İşverene kalkan olan, işçiye daha fazla sömürü oluyor

0

Hükümet, koronavirüs salgınına karşı açıkladığı ekonomik önlem paketiyle kısa çalışma ödeneğini devreye soktu. Bu yolla hükümet, patronların zararlarını en aza indirmek için işçilerin birikmiş parası olan İşsizlik Sigortası Fonu’nu patronların hizmetine sunmuş oluyor. Patronlar bu süreci işsizlik fonunu kullanarak, telafi çalışmalarıyla ve vergi ertelemeleriyle atlatacaklar. Yani sermaye sahipleri bu sürecin yarattığı yıkımı, işçi sınıfının kazançlarını ve kamu kaynaklarını kullanarak atlatmaya çalışıyorlar.

Kısa çalışma ödeneği ve görünmeyen yüzü

İŞKUR’un tanımına göre:

“Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır. İşverenin; genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki çalışma süresinin önemli ölçüde azaldığı veya durduğu yönünde İŞKUR’a başvuruda bulunması ve İş Müfettişlerince yapılan uygunluk tespiti sonucu işyerinin bu durumlardan etkilendiğinin tespit edilmesi gerekmektedir.

İşverenin kısa çalışma talebinin iş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu uygun bulunması,

  • Kısa çalışmaya tabi tutulan işçinin kısa çalışmanın başladığı tarihte çalışma sürelerini ve prim ödeme şartlarını sağlamış olması (Covid-19 etkisiyle yapılan kısa çalışma başvurularında, son 60 gün hizmet akdine tabi olmak kaydıyla son 3 yıl içinde 450 gün prim ödemiş olması),
  • İş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu kısa çalışmaya katılacaklar listesinde işçinin bilgilerinin bulunması gerekmektedir.”

Kısa çalışma ödeneğine başvuran işyerlerinde kaynak İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanmaktadır.

Üstelik kısa çalışma ödeneğinden yararlanan işçilerin daha sonra işsiz kaldıklarında alacakları işsizlik maaşı, ödenekten faydalandıkları aylar düşülerek hesaplanacaktır. Bu da ileride işçi açısından işsizlik maaşı alımlarında hak kaybına neden olabilecek bir durumdur.

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının yüzde 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının yüzde 150’sini geçemez. Bu durum, maaşı yüksek olan işçilerin bu süreçte uğradıkları hak gaspının daha fazla olacağı anlamına geliyor.

İşçinin kısa çalışma ödeneği aldığı süre için İŞKUR tarafından sadece genel sağlık sigortası primi ödeniyor. Emeklilik için gerekli olan uzun vadeli sigorta kollarına prim ödenmiyor. Bu da emeklilik için gereken prim süresine eksik gün olarak eklendiğinden işçiyi olumsuz etkileyen bir durum. Yani kısa çalışma ödeneğinden yararlandığımız sürece emeklilik primine borçlanma ile karşı karşıya kalabiliriz.

İşveren, kısa çalışma ödeneğine başvurduğu işçileri için, çalışılmayan sürelerde ücret ödemek zorunda değildir. Yani maaşının yüzde 60’lık kısmını İŞKUR’dan alan işçi yüzde 40’ını da işverenden alamayabilir. Bu, işverenin inisiyatifine bırakılmış durumda.

Kısa çalışma ödeneğini hangi açıdan incelersek inceleyelim işçinin aleyhine bir durum olduğu açıkça ortada. Diğer taraftan sigortasız çalışan işçilerin, mevsimlik tarım işçilerinin ya da göçmen işçilerin açıklanan bu ekonomik pakette adı bile yok. Salgın koşullarında resmen açlığa mahkûm bırakılmış geniş bir işçi kesimi var.

Kısa çalışma ödeneği tutarı şu anki hayat pahalılığı karşısında sadaka olarak bile adlandırılamaz. İşçi ücretleri bu kadar düşerken temel yaşamsal ihtiyaçların hâlâ çok pahalı olması işçi sınıfını daha fazla çaresizliğe sürüklemekte. Hükümetin aldığı bu ekonomik önlemler sermayenin salgın karşısında nefes almasını sağlarken, işçilerin bu alanda oksijensiz bırakılarak daha fazla yoksulluğa sürüklenmesine neden oluyor. Kısa çalışma ödeneği yetersiz ve gerçeklik dışıdır. Kısa çalışma ödeneği değil, tüm işçilerin ücretli izne çıkarılarak en az asgari maaş tutarında, hiçbir hak kaybına uğramadan devlet desteği sağlanmalı.

Peki, devletin bunu karşılayacak kaynağı var mı? Tabii ki var. Ülkenin azınlık bir kesimi tüm zenginlikleri elinde bulundururken işçiler vergi yükü altında eziliyor. Zenginlerden varlıklarına göre servet vergisi alınarak kaynak yaratılmaya başlanabilir.

Her sene milyar dolarlara varan dış borçlar ödenmesin. Dış borca ödenen paralar ile birçok işçinin, işsizin, yoksulun bu salgın sürecinde insanca yaşamasını sağlayacak kadar kaynak yaratılabilir.

İnşaat sektörüne sağlanan teşvik yardımları sermaye sahiplerine değil toplumun pandemi ile mücadelesinde kullanılmak üzere harcanmalıdır.

Ve bu süreçte insanca bir yaşam için tüm sağlık hizmetleri parasız hale getirilmeli, insanların temel ihtiyaç kaynaklarına ulaşımı kolaylaştırılmalıdır.

Mobilya işçisi: “Kaderimizi patronun iki dudağı arasına bırakmayacağız”

0

Merhaba, emeğe değer veren Nisan okurları. Ben Manisa’da mobilya işçiliği yapıyorum. İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinde, gerek kendi çalıştığım fabrikada, gerekse başka fabrikalarda çalışan arkadaşlarımın yaşadıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Salgın ülkemize sıçradığında biz işçilerde muazzam bir telaş oldu. İşverenlerin örgütlü gücünü biliyor ve paranın getirdiği güç ile hükümeti arkalarına alarak yine ilk bizlere saldıracaklar diye düşünüyorduk. Öyle de oldu! Patronlar her gün bölümleri gezmeye, “Sürecin nasıl işleyeceği belli değil, her şeye hazırlıklı olmak lazım” sözleriyle halı altından sopa göstermeye başlamıştı bile. Siparişlerde küçük bir azalma yaşanmaya başladığında, ilk önce personelin yarısını ücretsiz izne çıkarmak istediler. Önce bir grup, onların izni bitince de diğer grup 15’er gün ücretsiz izne çıkarılacaktı. Her bölümden öne çıkan birer arkadaşla birleşip işverenle konuştuk ve yapılacak ücretsiz izin uygulamasının biz işçilerin firmaya bakışını olumsuz etkileyeceğini, çalışma isteğimizin kalmayacağını aktardık. Bizden birkaç saat müsaade isteyen yönetim kendi aralarında acil toplantı kararı aldı. Bölüm ustabaşılarını da çağırarak konuştular. Toplantı sonunda işçileri düşünüyormuş gibi bir tavırla kronik rahatsızlıkları olanları ücretsiz izne çıkardılar. Hemen iki gün sonra emekli personelleri, birkaç gün sonra da yıllık izni olanları izne gönderdiler. Firma küçük, işçi sayısı 50 kişi. Dışarıda insanlar işsizlikten kırılıyor, sendikalı fabrikalardaki işçiler de bir tepki göstermiyorken, bizim de bu usulsüz saldırılara karşı başkaldırımız yetersiz kaldı. Sahip çıkamadık arkadaşlarımıza… Biz de ya fabrikaya gidip salgına yakalanmadan şans eseri yaşayacaktık ya da evde kalıp açlıktan ölecektik. Mecburen, çalışmaya devam ettik, ediyoruz… Sonra baktık ki virüs fabrikalara sıçramaya başladı, sağlığı bozulan işçileri gördük. Sokağa çıkma yasakları başladı. Biz yine 15 gün ücretsiz izne çıkmış gibi olduk.

İşsizlik artmaya devam ettikçe, işverenlerin tavırları da sertleşmeye başladı. Burnumuzun dibinde Çiğli Organize Sanayi bölgesinde bulunan Akar Tekstil firmasında 2 işçinin testlerinin pozitif çıkması sonucunda işçilerin işten kaçınma haklarını kullanmaya çalıştıklarını, işverenin ise sopalarla saldırarak ayaklanmayı bastırdığını ve 15 gün sonra fabrikada 52 arkadaşın salgına yakalandığı haberini aldık. Hemen ardından Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Klimasan fabrikasında 21 arkadaşımızın salgına yakalandığını, 60 işçinin fabrikadan uzaklaştırıldığını ama haber alınamadığını, yönetimin ısrarla bilgi sakladığını gördük. Ve dedik ki “Biz yanlış yaptık!” Ne kronik rahatsızlığı olan arkadaşlarımızı, emekli abilerimizi ücretsiz izne göndermelerine izin verecektik ne de yıllık izinlerimizi heba edecektik! “Patronlar her yıl bizim emeğimiz üzerinden yeni makinalar, sıfır lüks otomobiller alırken biz onlara bu nimetleri sunduk, şimdi sıra sizde, biz burada 50 kişiyiz. Bu kötü dönemde siz de bizim yaşam hakkımızı korumalısınız,” demeliydik. Dik durabilmeli, bu kötü süreçte sıkıntı yaşayan başka fabrikaların işçileriyle dayanışma içine girmeli, güç birliği yapmalıydık. Ama hâlâ geç değil, çünkü bu salgın, bu saldırılar da son değil. Biz salgın sürecinden büyük ders çıkardık. A veya B partisinden medet ummak değil, tek kurtuluşumuzun dayanışmamız olacağını gördük. Kendi evladımız kadar yanı başımızda çalışan kardeşimizin evladını da düşüneceğiz artık. Birbirimize sahip çıkacağız. Artık asla kaderimizi patronun iki dudağı arasına bırakmayacağız. Umutla selamlıyorum!

Manisa’dan Mobilya İşçisi

Siz kapitalizmi nasıl bilirsiniz?

0

Tüm dünyada ekonomik ve politik olarak ciddi etkileri olan Covid-19 salgını, hükümetlerin önceliği her daim sermayedarlara veren politikaları nedeniyle yaygın bir kitlesel hoşnutsuzluğu da beraberinde getirdi. Ve mevcut sistemin kendisi hem salgının nedenleri hem de sonuçları açısından bir kez daha derinden sorgulanmaya başladı.

Kapitalizm bu sefer fazla mı ileriye gitmişti? Daha insancıl, daha kapsayıcı, daha adil bir kapitalizm mümkün olmaz mıydı? Bu piyasalar haddinden fazla mı serbest bırakılmıştı?

Aslına bakarsanız bu sorular yeni değildi. Kapitalizmin her krizinde bir şekilde benzer argüman ve formülasyonlarla gündeme gelir; kapitalizme rot ve balans ayarı çabası bazı ideologlar, iktisatçılar, toplumbilimciler ve hatta bizzat burjuva siyasetçiler tarafından dillendirilirdi. Sonra bir süre rafa kalkar ve ardından yeni bir sorunda yeniden masaya koyulurdu. Salgın sürecinde de öyle oldu.

Bir yanda sosyal devlet uygulamalarına dönüşü teşvik eden açıklamalar, bir yanda dayanışmacı toplum modelleri tartışmaları, bir yandan da demokratik toplum ve sürdürebilir bir ekonomi için mevcut sisteme yeni kurallar önerenler… Ve benzerleri…

Ortak niyetleri, -öyle varsayıyoruz- kapitalist sistemin yarattığı uçurum ve tahribata müdahale etme çabası. Ortak yönleri ise bunu, devletin denetim ve müdahale rolünü artırarak, ama elbette (!) piyasa ekonomisini dışlamadan yapmayı tercih etmeleri.

Tercih etmeleri diyorum, çünkü her nasılsa var olan sistemin yarattığı sorunlardan yola çıkarak onu “iyileştirme” yolları arayanlar; asıl sorunu sistemin kendisinde hiç aramıyorlar!

Peki, onların önerdiği şekilde de olamaz mı? Birtakım değişiklikler yoluyla, ekonomik ve sosyal açıdan iyileşmeler sunulamaz mı? Olabilir, oldu da! Mesela, 2. Dünya Savaşı sonrası yükselen kitle mücadeleleri sonucunda ve bir işçi devletinin varlığında, devrimci dalganın önünü kesebilmek için verilen tavizler biçiminde oldu. Ve ilk fırsatta da işçi ve emekçilerin bu kazanımları geri alındı! Hatta öylesine geri alındı ki, her hizmetin teker teker özelleştirildiği, örgütlülüğün parçalandığı, kuralsızlığın kural haline geldiği, büyük bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya kalındı.

Şimdi devletler, Covid-19’un sonuçları ve kitlelerin buna verdiği cevaplar karşısında yeniden bir yatıştırma yöntemi olarak devletçi ekonomik ve sosyal politikalara başvurmak zorunda kalabilirler. Ama bu uygulamalar, kısa sürede sistemin kendi gerçeğine çarparak iflas edecektir.

Çünkü bu sistemin bir adı var: kapitalizm! Tek odağı ise en yüksek kâr oranlarını nasıl elde edeceği. Ve bunu yaparken kitleleri en az maliyetle nasıl kontrol altında tutabileceği…

Ama bugün mevcut sistem üzerinden öyle farklı kapitalizm tahayyülleri yapılabiliyor ki, insan sormak istiyor: “Pardon, siz kapitalizmi nasıl bilirdiniz?”

Oysa karşımızda farklı duyarlılıkları olan ya da farklı duyarlılıklara göre şekillenebilecek iki ya da daha fazla kapitalizm falan yok! Bugün önüne istediğiniz sıfatı ekleyin, birtakım politikalar ve uygulamalar değişebilir ama şu değişmez: Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bunların kâr amacıyla işletilmesine dayanan bir ekonomik sistemdir. Ve bu sistemde emek gücünün kendisi dahil, her şey bir metadır, alınır ve satılır. Sermayenin; emekle de, doğayla da, tüm adil ve eşit bir düzen temennileriyle de arasındaki uzlaşmaz çelişki işte tam bu temelde yatar!

İşçi sınıfının normali ve “yeni normal”

0

Yaklaşık iki buçuk aydır koronavirüs pandemisi ile yaşıyoruz. Alınan önlemlerin ve uygulamaların sonuçlarını hükümet ve medya organları büyük bir coşkuyla açıklayarak her şeyin iyiye gittiğine, tüm vatandaşların korunması için her şeyin yapıldığına ve bunda başarılı olunduğuna dair toz pembe bir tablo çiziyorlar. Ve “yeni normal” uygulamalarını bu tablonun önünde ilan ediyorlar.

Peki, sahiden her şey kontrol altında mı? Bu süreçte herkes, geniş ve kapsayıcı önlemler altında hiçbir problem hissetmeden mi yaşıyor?

İşyerlerinde yaşanan olaylar, sendikaların ve STK’lerin açıkladığı raporlar gerçek tablonun aslında çok daha farklı olduğunu gösteriyor. 27 Nisan’da DİSK-AR’ın Covid-19 DİSK Raporu’nun üçüncüsü yayımlandı. Rapor, en az 60 bin DİSK’li işçinin bu süreçten doğrudan etkilendiğini, en az 535 işçinin test sonucunun pozitif olduğunu ve DİSK üyeleri arasındaki hastalık oranının Türkiye ortalamasından 3,2 kat daha fazla olduğunu belirtiyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yayımladığı bir başka rapor ise, 11 Mart-10 Mayıs arası  en az 128 işçinin Covid-19 sebebiyle hayatını kaybettiğini ve bu işçilerin yalnızca yüzde 15’inin sendikalı olduğunu söylüyor. Bu iki rapor, durumun işçi sınıfı için hangi boyutta olduğunu net bir şekilde gözler önüne seriyor. Maalesef bu durum bir tesadüf değil; hükümetin patron çıkarlarına yönelik politikalarının doğrudan bir sonucudur.

Salgın boyunca birçok işyeri yetersiz önlemler altında çalışmaya devam etti ve bu koşullar hükümet tarafından bir kez bile denetlenmedi. Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nin yakınındaki mahallede ilan edilen karantinanın, patronların talebi doğrultusunda kaldırılması hükümetin bu konudaki tutumunu net bir şekilde gösteriyor. İşçiler hayatlarını kaybetme pahasına çalışmaya devam ettiriliyor.

İş cinayetleri yalnızca Covid-19 yüzünden gerçekleşmiyor. Patronun maliyetli bularak almadığı önlemler yüzünden, İstanbul Ümraniye’de Finans Merkezi şantiyesinde çıkan yangın sonrası Hüseyin Yurtsever hayatını kaybetti. Yurtsever’in arkadaşları “Çalışırken ölmek istemiyoruz” pankartı ile bu durumu protesto etti.

Bir başka eylem de en çok ölümün yaşandığı sektörlerden olan ve pandemi döneminde yoğun çalışma koşulları altında çalışan sağlık emekçileri tarafından gerçekleştirildi. Hükümetin ek ödemeler konusunda adil olmaması ve yeterli ekipman sağlamamasına karşın, birçok hastanede sağlık emekçileri protestolar gerçekleştirdi. Batman’da ise Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü çalışanı üç işçinin koruyucu ekipman talebinden sonra sürgün edilmesinin ardından basın açıklaması yapmak isteyen SES görevlileri, polis tarafından gözaltına alındı. Benzer biçimde Birleşik Taşımacılık Sendikası’na karşı yapılan sürgün saldırısı sonrası birçok ilde çeşitli protestolar, oturma eylemleri yapılmakta. Sendikal baskılar, yalnızca sürgünle değil aynı zamanda işçilere baskılar şeklinde de sürüyor. Rize Çayeli’nde çalışan işçilere, Maden-İş’ten ayrılmaları doğrultusunda yapılan baskılar sonucu işçiler iş bırakarak tepki gösterdiler.

İzmir Gaziemir’de ise yasaktan muaf olan ve iş bölgelerine giderken araçlarını süsleyerek ve korna çalarak 1 Mayıs’ı kutlayan işçilere “sokağa çıkma kısıtlamasına muhalefetten” para cezası kesildi. İşçiler ise bu cezayı belediye önünde yaptıkları eylemle protesto ettiler.

Görüldüğü gibi, aslında normalleşmeye dair tüm söylemlerin arkasında işçilere yapılan baskılar yatıyor. Hükümet ve patronlar, işçilerin tüm haklarına ve örgütlülüklerine özgürce saldırabilecekleri “yeni normal” planları için çabalıyor.

İllüstrasyon: Craig Stephens

Seçmen iradesine müdahale Kadıköy’de protesto edildi

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri milletvekillerine dönük tutuklamaları protesto etmek için Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi’nde bir araya geldi. “Halkların İradesi Gasp Edilemez!” pankartı ile bir araya gelen çeşitli sol, sosyalist grup ve partilerden, sendika ve demokratik kitle örgütlerinden temsilciler vekillikleri düşürülen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven, HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasını protesto etti. Tutuklamaların ardından Enis Berberoğlu’nun cezası ev hapsine çevrilirken, Güven ve Farisoğulları cezaevlerinde tutulmaya devam ediyor.

Protesto boyunca sıkça “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Faşist AKP, işbirlikçi MHP” sloganları atıldı. Yapılan açıklamaya Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekilli Dersim Dağ’ın yanı sıra Musa Piroğlu ve Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Akdoğan katılırken, basın açıklamasını Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ayfer Koçak okudu.

Açıklamada söz alan HDP’li vekil Dağ, bu saldırının direnen halkların mücadelesine bir saldırı olduğuna dikkat çekerek, direniş alanlarını terk etmeyeceklerini ve faşizme boyun eğmeyeceklerini dile getirdi. Ardından konuşan Musa Piroğlu ise iktidarın Kürtlere ve emekçilere saldırı içinde olduğu, bu nedenle birleşik mücadelenin öneminin giderek arttığını vurguladı.

Basın metninde ise, iktidarın ülkeyi ekonomik ve siyasi krizler ülkesi haline getirdiği, bu tutuklamalar ile seçmenin temsil hakkının ellerinden alındığı ifade edildi. Siyasetçilerin siyaset yaptığı için cezalandırılmasının demokratik haklara bir saldırı olduğu, bu nedenle tutuklamaların siyaset yapma hakkına, seçmen hakkına, demokrasiye vurulan siyasi bir darbe olduğu belirtildi. Bu nedenlerle basın açıklaması ‘tüm muhalif kesimleri sıranın kendisine gelmesini beklemeden ortak mücadeleye ve alanlarda birleşmeye çağrı’ ile sonlandı.

Patronlar evden çalıştırmayı niye sevdi?

0

Koronavirüs salgını tehdidine rağmen, zorunlu olmayan pek çok alanda üretime ve çalışmaya devam ediliyor. Her gün yüz binlerce işçi salgın koşullarında toplu taşımaya binerek, çalışma arkadaşıyla dirsek mesafesi dahi bırakamadan yaşam hakkı tehdit altındayken çalışmak zorunda bırakılıyor. İşçiler OHAL koşullarında çalışıyor desek abartmış olmayız.

Kamuda ve özel sektörde çalışan öğretmenler, masa başı idari işler yapan büro işçileri gibi “şanslı azınlıklar” ise bu süreçte evden çalışma “imkânına” sahip oldu. Aynı ücreti almaya devam edebilen işçiler için salgın süresince evden çalışabilmek önemli bir imkân gerçekten de. Zira salgın koşullarında evden çalışmak; gün içinde onlarca insanla temas etmemek, mesai bitiminde yoğun trafiğin ardından yorgun bir şekilde eve dönüp üstünü başını yıkayıp dezenfekte etmek zorunda olmamak anlamına geliyor ve gerçekten de dışarıda çalışanların sahip olmadığı bir imkân. Yine de burada asıl imkânlardan kimin faydalandığına yakından bakmak gerekiyor.

“Dans ederek gitmediğiniz işi bırakın” demiş bir patron atasözü! Patronlar dünyasından bakılırsa işini tutkuyla seveceksin, her sabah erkenden işinin başına geçeceksin, işinin başında durmayan hiç kimse kariyerinde başarıyı yakalayamaz! Patronların ideolojisini makyajlayan tüm bu parlak laflara rağmen patronlar da evden çalışma modelini sevmiş durumda. Salgın sonrası yeni dönemde “yeni normal”in evden çalışma modelleri olduğu televizyonlarda konuşuluyor. Hatta sadece işyerleri değil, üniversite rektörleri bile artık büyük kampüslerde öğrencileri yan yana getirmeye gerek görmediklerini, yeni dönemde evden öğretim modelini karma şekilde hayata geçireceklerini söylüyorlar.

Bu yeni modelin öğle yemeğini, yol parasını karşılayan işverenlerin maliyetini ciddi ölçüde azalttığı ortada. Nihayetinde evden çalışma söz konusu olduğunda ofislerin temizlik, güvenlik, yiyecek-içecek maliyetleri ortadan kalkıyor. Birçok işçi kendisini bekleyen onlarca işin yanında yöneticisini gerçekten çalıştığına ikna etmek için bilgisayarın başından bile kalkmıyor, işsiz kalma korkusuyla saatin kaç olduğuna bakmadan kendisine gelen işleri yetiştirerek fazla mesai yapıyor ve gün içinde uzun süren anlamsız video görüşmelerine maruz kalıyor.

Salgın süresince evden çalışan bir öğretmen kendi durumunu şöyle açıklıyor: “Eğitimci ve emekçiler olarak zaten güvencemiz yoktu; bu süreçle birlikte kısıtlı olan özgürlük alanımız ve çalışma saati düzenimiz de hepten kayboldu. İşverenin ve idarecilerin evcil hayvanı gibiyiz şu an.”

“Ya siz de amma abarttınız, patron 3 kuruşluk çayın, kahvenin peşine mi düşecek yahu?” diyenler olabilir. Ancak bu durumu basit bir maliyet hesabı gibi görmemek gerekiyor. Bu değişikliği patronlar için çay-kahve tasarrufundan ziyade yeni bir çalışma rejiminin ilk sinyalleri olarak okumak gerekiyor.

Bordrolarda yemek, yol, sağlık sigortası gibi yan hakların yer almadığı, yıllardır hayata geçirilmeye çalışılan esnek çalışma saatlerinin mümkün hale geldiği yeni bir çalışma rejimi! Katı mesai saatleri yok, iş oldukça iş var, iş yoksa mesai de yok, ücret de yok, işçi sağlığı ve güvenliği gibi bir olay hiç yok. Daha da avantalısı bu koşullara itiraz eden de yok! Zaten birbirini görmeyen, yan yana gelip dertleşemeyen işçilerin salgın koşullarında birbirlerinden güç alıp örgütlenme, iş bırakma ihtimalleri de oldukça kısıtlı. Sendikalar işyerlerine bile giremezken, evlerde çalışan işçilere nasıl ulaşacak? Bu durum elbette ki bir patronun ağzını sulandıracak ve kendine hızlıca yeni atasözleri icat edecektir. İşverenlerin her durum için bir planı var, peki ya biz işçilerin?

Hayat Eve Sığar ne kadar güvenilir?

0

Koronavirüs salgınıyla beraber hayatlarımız dramatik bir şekilde değişiyor. Gündelik hayatta neredeyse evde bile maske takar olduk ve sosyal mesafeye dikkat etmek için çeşitli yöntemler uyguluyoruz, deniyoruz. Fakat bunlar yeterli olmayacak ki, iktidarlar takip etmek veya denetlemek için yasalar çıkarıyor veya yeni teknolojik araçlar geliştiriliyor, uygulanıyor.

Çin’in “kontrol” araçları

Çin iktidarı, sebebi olduğu koronavirüs ile mücadele için başta yaygın karantina önlemleri alsa da vaka sayısının düşmesiyle beraber mart ayında, koronavirüsün takibi için Alibaba’nın da dahil olduğu bir platforma uygulama geliştirtti. Bu uygulamanın amacı başta insanların koronavirüs pozitif olup olmadığını belirlemek ve bölgeler arası güvenli seyahati sağlamak olsa da sonradan kullanıcıya ait verilerin zoraki bir şekilde toplanması, asıl amacını sorgulatır hale geldi. Mayıs ayından itibaren ise herkesin kullanması zorunlu olan bu uygulama, insanları yediğine, içtiğine hatta ne kadar uyuduğuna göre puanlayarak, devletin insanlar üzerinde denetim aracı haline gelmiş durumda. Bu “iyi vatandaş tespiti” sisteminde mesela puanınız belli bir seviyenin altındaysa -ki bu puanlama tamamen Çin iktidarının çıkarlarına kalmış durumda- işe giremiyorsunuz, hatta seyahat izniniz elinizden alınıyor. Şimdiye kadar Çin hükümetinin vatandaşlarına uyguladığı çeşitli baskı ve takip yöntemlerini bildiğimizden (milyonlarca kamera ile insanların takibi ve çeşitli davranış puanlama-analiz sistemleri) kendi iktidarını korumak adına ne kadar ileriye gidebildiklerini görebiliyoruz ve bu da oldukça korkutucu.

Türkiye’de neler planlanıyor?

“Normalleşme”nin başladığı bugünlerde, 1-2 aydır denenmekte olan “HES” yani Hayat Eve Sığar uygulaması ilk etapta uçak veya otobüs ile şehirlerarası seyahat edecekler için zorunlu hale getirildi. Uygulama üzerinden alınacak bir kodla seyahat izninizi alabiliyorsunuz. Fakat bu uygulamanın da Çin’dekine benzer sakıncalı tarafları var.

HES uygulamasının tehditleri

  1. Uygulama bizden tüm verilerimizi almaya çalışıyor. Konum, rehber, Bluetooth teknolojisi üzerinden anlık alan taraması ve bilmediğimiz birçok veriyi daha izinle veya izinsiz bir şekilde alıyor ve bilmediğimiz metotlarla işliyor.
  2. Yarattığı kodun güvenilirliği nasıl sağlanıyor ve kimlerin bu koda ve koda ait sicil verimize erişebildiği bilinmiyor.

Bu belirttiğimiz iki nokta aslında çok kritik soruları da barındırıyor: Devlet salgınla mücadele için mi bu uygulamayı kullanacak, yoksa aynı Çin örneğinde olduğu gibi daha çok takip amacıyla mı bu uygulamayı zorunlu hale getiriyor? Ne yazık ki bu soruların cevabı şu an verilmiş değil, çünkü Sağlık Bakanlığı bununla ilgili yeterince aydınlatmada bulunmuyor. Ayrıca önümüzdeki günlerde HES uygulamasının kullanılması geniş kapsamlı bir şekilde zorunlu hale getirilebilir, bu da daha büyük problemlere neden olacaktır.

Ne yapmamız lazım?

Distopya olarak gördüğümüz Cesur Yeni Dünya veya 1984 kitaplarının çok uzak olmadığını şüpheli bir şekilde daha çok hisseder olduk. İkisi de farklı bir şekilde devlet ve iktidarların insanları kontrol etmesini konu alırken, buradaki yalnızlaştırılan birey tek başına mücadeleye bırakılıyordu. Yaşadığımız bugünlerde bunu fazlasıyla hissediyoruz ve baskıcı iktidarlar da bunu fazlasıyla kullanıyor, hatta bu yeni uygulamalar üzerinden bizi daha da baskı altına almak istiyor. Burada teknik olarak neler yapılması gerektiğini onlarca farklı şekilde anlatabiliriz fakat asıl mesele geri adım atmak veya olayların çevresinden dolaşarak bir çözüm bulmak değil. Var olan araçlarımız fazlasıyla yeterli, onları kullanmak zor değil; sadece beraber hareket edersek kazanacağımız hatırlamamız lazım.

Justice for George Floyd! Solidarity with the struggle of the people of the US!

0

The brutal murder of George Floyd by the police in the city of Minneapolis on May 25 led to an unprecedented mass protest wave in the US. The protests, which began with demanding punishment for those who were responsible, took upon a militant and angry character that spread to all states in face of the harsh intervention of the law enforcement officers and as a result of the US government’s attitude that protected the police who were involved. These protests are comparable to the massive wave of rebellion of the 1960s in terms of their size and the determination of people filling the streets. They also demonstrate that the Black Lives Matter movement that emerged in 2014 has grown to be more radicalized.

The killing of George Floyd is not an isolated incident; on the contrary, it is the result of institutional racism in the US. In the US, a black person is three times more likely to be killed by the police compared to a white person. A quarter of the adult male population have either experienced police violence at least once in their lifetime or were arrested because of simple misdemeanors. The discrimination that the black population face in accessing the right to health, education and housing is also part of the everyday racist violence in the country. American capitalism survives not only through a lack of inclusion of poor black people but also by way of a consistent exclusion, imprisonment, and subjugation to vast exploitation of black people.

Another reason for the growth of the rebellion is its very timing, namely the moment of a health crisis that killed more than 100 thousand people and of a capitalist crisis that has left 40 million people unemployed in just two months. The coronavirus pandemic has revealed all the contradictions of capitalism. Therefore, millions of white Americans, most of whom are young, unemployed or low-wage workers, take part in these actions along with poor black people. The reason why both parties of the U.S. ruling class call on the demonstrators to return back home is because this revolt reflects class anger as well as anger against racism. If this anger was to turn into a constituent force, it wil have the potential to turn the entire system upside down.

The history of the United States is the history of expansionism, colonialism, and racism but it is also the history of struggle against all these forces by blacks, minorities, and the working classes. We thus own these struggles as our own, and we consider this great rebellion erupting in the heart of imperialism as a source of hope and inspiration for all of us.

However, international solidarity requires the fight against racism and fascism at our respective homes too. We know that people who has been living in the lands on which Turkey was built upon, people with non-conforming genders and sexual orientations, workers, and all the oppressed and exploited have been systematically discriminated against. Not a single method used by governments and the capital to hide and cover up these discriminations could prevent us from fighting against them together. We, as blacks and whites, Kurds and Turks, as LGBTI +, as women, as the oppressed, as workers, and as immigrants will all fight together against capitalism all over the world.

Long live the sisterhood of people!

Long live international solidarity!

Workers’ Democracy Party

New Way for Socialist Democracy

The Party of Socialist Workers

The Başlangıç Collective

Olağanüstü zamanlar, olağanüstü tedbirler

0

Küresel ölçekte Covid-19 salgınının kapitalist ekonominin dünya krizini derinleştirdiği hepimizin malumu. Pandemiden en çok etkilenenler emekçi kesimler olduğu gibi yine sonuçları bağlamında ekonomik krizi de en can yakıcı şekilde yaşayanlar onlar. Sömürülenler ve yoksullar bir yandan salgın koşullarında sağlıklarını korumaya çalışıyor; öte yandan da dünya genelinde hızlı bir şekilde yükselen işsizlik rakamları, emekçi sınıfların pandemi öncesinde de düşük olan alım gücünün iyice erimesi gibi ekonomik krizin sonuçlarına karşı direnmeye çalışıyorlar.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın hemen hemen her ülkesinde iktidarda olan düzen partileri ise krizde emekçi halk yararına uygulamalara gitmek yerine patronlara kalkan olarak, krizden sermaye sınıfının lehine bir çıkışın yolunu aramakta. Kaynaklar kamu için kullanılmak yerine patronlara ayrılmakta, gelir dağılımındaki adaletsizlik tırmanmakta.

Bu ise dünya sosyalist hareketi içerisinde acil bir mesele olarak emekçiler çıkarına kaynak yaratılması ve azınlık olan bir avuç kapitalistin elinde birikmiş zenginliğin yeniden bölüşümü tartışmasını kışkırtmakta. Arjantin siyasetinin üçüncü önemli gücü olan ve dünya sosyalist hareketi için işçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız hattının inşası yolunda kritik bir cephe deneyimi barındıran, İşçilerin ve Solun Cephesi’nin (FIT) “Emekçiler için acil durum fonu! Hemen şimdi!” başlığıyla öne çıkarttığı kampanya bu konu üzerine de önemli bir örnek niteliğinde.

FIT fon önerisini yasa tasarısı olarak parlamentoya sunarken bir yandan da taleplerini krizin faturasını ödememek adına mücadele halinde olan emekçi kesimlere de taşımak için kampanyanın sokak ayağını da örgütlemeye başlamış durumda. Kampanyanın içeriğini oluşturan talepleri ise şu şekilde sıralayabiliriz: 1) Değeri 1,5 milyon doları aşan servetler üzerinden alınacak artan oranlı ve olağanüstü vergi. 2) Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına tek sefer uygulanacak %20 oranında banka gelir vergisi. 3) 1 milyon doları aşan ticari kârlar ve sermaye gelirleri için tek sefer uygulanacak olağanüstü yüksek gelir vergisi. 4) Dış borç ödemelerinin durdurulması. 5) Toplamı 5.000 hektarı aşan veya toplam kadastro değeri 9 milyon dolardan fazla olan arazilere sahip tüm tüzel ve gerçek kişiler ve bölünmez mirasçılar için tek sefer uygulanacak %5 oranında büyük toprak vergisi. 6) Son 12 ay içinde ikamet edilmemiş ve değeri 500 bin doları aşan gayrimenkullere tek sefer uygulanacak atıl ev vergisi. Kapitalistlerin servet ve kârlarına el konularak oluşacak tüm bu kaynakların başta sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin iyileştirilmesine, emekçilerin karantina koşullarını sağlayabilmesi için işçilere aylık 450 dolar (Arjantin yerel para birimiyle yoksulluk sınırına tekabül eden miktar) yardıma ve ülkedeki evsizlik sorununu çözmek adına 100 bin sosyal konut inşasına harcanması.

Tabii ki yukarıdaki taleplerin hepsi, her ülkenin kendi özgül koşullarına uyarlanması gereken maddeler. Ancak daha da önemlisi krizin faturasını kapitalistlere ödetmek adına acil talepler etrafından bir eylem birliğinin yaratılabilmesi. Kapitalist ekonominin merkezi noktası bankaları ve emperyalist sömürünün en önemli araçlarından biri olan dış borçları hedefine alan böylesi eylem birliklerinin başka ülkelerde de kurulabilmesi, kriz koşullarında işçi sınıfı yararına bir çıkış yaratabilmek yolunda can alıcı bir öneme sahip.