Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Covid-19 ile mücadele ve öğretmenler

0

Söyleşi: Sena Aydın

Covid-19 salgını nedeniyle eğitim kurumlarında öğretime 30 Nisan’a kadar ara verildi. Milli Eğitim Bakanlığı henüz kesin karara bağlamamış olsa da bu sürenin hazirana kadar uzatılabileceği bilgisini birkaç gün önce kurumlarla paylaştı bile. Peki bu dönem eğitim sektörünü, sektör içerisindeki emekçileri nasıl etkiliyor? İstanbul’da özel bir öğretim kurumunda çalışan bir sınıf öğretmeniyle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?

Merhaba, ben 11 senedir eğitim sektöründeyim. Mesleğe ilk başladığımda atanamadığım için ilk birkaç sene ücretli öğretmenlik yaptım. Son 6 senedir de şu an çalıştığım okulda sınıf öğretmenliği yapıyorum. Kurumun bünyesinde çalışan yaklaşık 200 öğretmenden biriyim.

Güncel durumu daha iyi anlayabilmemiz adına salgın öncesindeki çalışma koşullarınızdan biraz bahsedebilir misin?

2014 yılında değişen yasayla özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin üzerindeki devlet koruması kalkmış oldu. Hâlâ Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olsak da bu bağlılık özlük haklarımızı kapsamıyor. Yani ne memuruz ne değiliz. Bu durum çalışma koşullarımızı derinden etkiliyor tabii, tamamıyla işverenin ve idarecilerin insafına kalmış durumdayız.

Şu an özel okullarda asgari maaşın altında ücretlere çalışan binlerce öğretmen var. Çalışmak için imzalamak zorunda olduğumuz sözleşmelerle bize dayatılan çalışma koşulları oldukça ağır. Kesinlikle ekstra mesai ücreti almadan sabah 7’den akşam 10’a kadar ya da 3 ay boyunca hiç tatil yapmadan haftanın 7 günü çalıştığımız oluyor mesela. Bu duruma ses çıkartmaya kalkarsak, işverenimiz “Sen bu durumu kabul etmezsen dışarıda bu işi yapacak açıkta binlerce öğretmen var” diyerek bizi açıkça işten çıkarmakla tehdit ediyor. Devlet öğretmenlerine verilen kırtasiye yardımı gibi haklardan yararlanamıyoruz. Geçen sene yasada yapılan son değişiklikle artık ardı ardına tekrarlanan yıllık sözleşmelerimiz süresiz sözleşme sayılmıyor. Dolayısıyla kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, doğum izni gibi hiçbir haktan işveren bahşetmediği sürece yasal olarak faydalanamıyoruz. Mevsimlik işçi gibi çalışıyoruz aslında.

İşimizi kaybetme korkusu nedeniyle örgütlü mücadele yürütmekte zorlanıyoruz. Aslında ülkenin genel durumunun bir yansıması bizim durumumuz. Şirketlerin arkası o kadar sağlam ki para kazanabilmek için pasif olmamız isteniyor. Bu korku, verdiğimiz eğitimin kalitesini de düşürüyor doğal olarak. Çünkü kaliteli eğitim vermekten ziyade veliyi memnun ettiğimiz bir eğitim vermek zorunda kalıyoruz. Mesela benim 19 öğrencim var, 18’i takdir alıyor. Hak ettikleri için mi? Hayır. Okula para ödeyen veliyle karşı karşıya gelmek istemeyen idareci, çocuğun 3 olan notunu 5’e çıkartmazsam beni hakkımda tutanak tutmakla tehdit ettiği için. İşten çıkartılmayı da geçtim, bu tutanaklar sicilimize de işlendiğinden başka bir okulda iş bulmamız da mümkün olmuyor böyle bir durumda.

Bu arada özel okul dendiğinde aklınıza sadece kolejler gelmesin. Özel eğitim kurumlarının içine sürücü kurslarından bilgisayar kurslarına, meslek kurslarından tut da halk eğitim merkezlerine kadar pek çok kurum giriyor. Bahsettiğim koşullar çok geniş bir kesimi mağdur ediyor yani.

Koronavirüs süreci ve eğitim kurumlarının öğretime ara vermesi sizi nasıl etkiledi peki?

Ben görece şanslı öğretmenlerdenim. Çalıştığım kurum en kötü durumda bile bizi mağdur etmeyeceğini söyledi; herhangi bir maaş kesintisi veya işten çıkarmayla karşılaşmadık. Ama tabii şimdilik. Bu süreç böyle devam ederse verilen sözlerin tutulacağına dair hiçbir garanti yok. Şu dönemde velilerimizin çoğu çalışmıyor, dolayısıyla okul taksitlerini ne noktaya kadar ödeyebilirler bilemiyorum. Onlar okula para ödeyemeyince bizim durumumuz ne olacak göreceğiz. Diğer özel okullarda işten çıkarmalar yapıldığını, ciddi maaş kesintileri yapılıp çalışan öğretmenlere kamera karşısında geçirdikleri saat üzerinden maaş verilmeye başlandığını biliyorum ki bu taş çatlasa aylık 1500 TL gibi bir ücrete denk geliyor.

Şunu da duydum: Bazı özel okullar, okulu arayıp bilgi almak isteyen velilerle ilgilenmek ve yeni kayıt görüşmeleri yapmak için rehber ve branş öğretmenlerine, ya da evinde bilgisayar olmayan öğretmenlere okula gelme mecburiyeti koymuş. Aslında baktığınızda bu yasal değil; ama bu konuyla ilgili özel bir kararname olmadığından özel okul işletmeleri bu yasal boşluğu suistimal ediyor. Bahane de okul zaten boşken bu öğretmenlerin virüsü kapma risklerinin olmadığı. Tabii öğretmenin evinde bakması gereken çocuğu olduğunu, okula gitmek için toplu taşıma kullanması gerektiğini düşünen yok. Öğretmenler bu duruma karşı çıkmaya kalktıklarında da işlerini kaybediyorlar çünkü yasalarla korunan bir hakları yok.

Devlet böylesi bir kriz ortamında ilk önce emekçileri korumalıyken bizde durum tam tersi. Yani çalışanlara ayrı üzülüyorsun; çalışamayanlara, işini kaybedenlere ayrı üzülüyorsun. Öğrencilere ayrı üzülüyorsun. Zaten eğitimin müfredatının geldiği nokta belliyken şimdi bir de üstüne koca bir neslin bir senesini EBA denilen sağlıksız bir sistemin ellerine teslim etmiş durumdayız.

Bize biraz bu EBA Uzaktan Eğitim Sistemi’nden bahsedebilir misin? Nasıl işliyor, eğitimin ihtiyaçlarına ne kadar cevap veriyor?

EBA dediğimiz sistem zaten açık öğretim çerçevesinde uzun yıllardır var olan ve kullanılan bir sistemdi. Koronavirüs salgını nedeniyle duruma yönelik geliştirilen bir sistem değil yani; şartların gerektirmesiyle daha yaygın kullanıma adapte edilmeye çalışılan bir sistem. Devlet okulları sadece EBA’ya yüklenen dersleri kullanırken, çoğu özel okul EBA’ya ek eğitim programları kullanıyor. Mesela benim öğrencilerim şimdi her gün oluşturduğum ders programına göre seçtiğimiz EBA derslerini ve ek eğitim programındaki içerikleri dinliyorlar. Sonrasında da beraberce iki saat boyunca Zoom üzerinden canlı ders işliyoruz. Bunun nedeni hem EBA’nın sisteminde çok sayıda öğrenci aynı anda bağlandığında yaşanan teknik sorunlar hem de EBA’nın içerik olarak oldukça yetersiz oluşu. Bundan kastım şu: EBA’da işlenen dersler çocukların seviyesine uygun değil. Bizim 3-4 günde işlediğimiz bir ders 15 dakikaya sığdırılıp çocuklara hap gibi sunuluyor. Hal böyle olunca çocuklar düşündürtmeyen, sorgulatmayan, eleştirtmeyen, ezbere dayalı ve potansiyellerini körleştiren bir eğitim modeline iyice sıkışmış oluyorlar. Bu sistemle normal koşullarda da mücadele eden öğretmenler yok mu? Çok var. Ama söylememe gerek yok zaten biliyorsunuzdur, onların da mücadelelerinin önüne taş koyuluyor hep. “Dersine gir çık, çocukları sustur yeter, düzenimizi bozma” deniyor bu öğretmenlere.

Şunu da unutmamak lazım tabii. Özel okulların EBA’ya takviye yapma şansı var. Özel okullarda sınıflardaki öğrenci sayısı 20’yi geçmiyor. Çocukların, ebeveynlerinin profili dolayısıyla teknolojiye erişimleri var. Biz bir şekilde eğitime devam etmeye, öğrencileri motive etmeye çalışıyoruz. Peki bu imkânlara sahip olmayan öğretmenler ve öğrenciler ne yapsın? Yani bana sorarsanız koronavirüsle mücadele kapsamında EBA’yla uzaktan eğitime geçilmesi aslında eğitim sisteminin ne kadar çürüdüğü, içinin ne kadar boşaldığını ayyuka çıkarmış oldu.

Peki son olarak öğretmen arkadaşlarınla kendi aranızda neler tartışıyorsunuz? Bu süreç sizin çalışma koşullarınızı nasıl etkiliyor? Sürece dair kaygılarınız, beklentileriniz, talepleriniz ne?

Biraz önce söylediklerime dayanarak uzaktan eğitim sürecinde özel okullar bünyesindeki eğitimin ve eğitimcilerin durumunu tozpembe olarak düşünmenizi istemem. Kişisel olarak biz de toplumun geri kalanı gibi “Ne olacak?” kaygısı içerisindeyiz sürekli. Mesleki olarak da uzaktan eğitim koşullarında eskisinden farklı, hatta bazen daha da fazla baskıya maruz kalıyoruz. Kamera arkasından, masanın altından gizlice dersi izleyip, kendi çocuğunu strese soktuğu yetmezmiş gibi bir de “benim çocuğum da parmak kaldırdı ama ona söz vermedin” diye bizi idareye şikâyet eden veliler mi istersiniz, pazar günü gece saat 11’de acil toplantı yapmak isteyen, o saatte telefonunu açmadı diye bir öğretmen arkadaşımız hakkında tutanak tutan idareciler mi istersiniz… Kişisel Verilerin Korunması yasasını ihlal ederek canlı derslerin zorunlu tutulmasını mı istersiniz… Eğitimci ve emekçiler olarak zaten güvencemiz yoktu; bu süreçle birlikte kısıtlı olan özgürlük alanımız ve çalışma saati düzenimiz de hepten kayboldu. İşverenin ve idarecilerin evcil hayvanı gibiyiz şu an.

İşten çıkarılma gibi zaten hep var olan kaygımıza ek olarak şu an en büyük tedirginliklerimizden biri de yaz dönemi. Bizim okul da dahil olmak üzere ülkedeki özel okulların çoğu yaz döneminde öğretmen maaşlarını vermeyecek muhtemelen. Ama buna rağmen yaz döneminde telafi dersleri koyulması ihtimali var. Hem nasıl çalışacağız hem de nasıl geçineceğiz kaygımız var.

Biz yapmamız gereken neyse elimizden geldiğince yapmaya çalışıyoruz. Öğrencileri motive ettiğimiz kadar birbirimizi de motive etmeye çalışıyoruz. Artık insan olduğumuzu unutmamaya çalışma noktasındayız. Bu günler bitecek ve okullara geri döneceğiz ama sorunlarımız bitecek mi? Hayır. Tüm emekçiler gibi biz de güvenceli iş ve çalışma koşulları istiyoruz.

ABD: Emperyalist burjuva partisi Demokrat Parti sınırlılıklarını ortaya koydu

0

Sanders’ın Demokrat Parti başkanlık adaylığı yarışından mağlubiyetle çıkmayı beklemeden kampanyasını bitirmesi ve destekçileri önünde Demokrat Parti’yi hiçbir şekilde ifşa etmeksizin meydanları terk etmesi, hem Demokrat Parti’nin hem de Sanders’ın sınırlılıklarını göstermiş oldu.

Üstelik bu durum Sanders’ın yükselttiği temel taleplerden biri olan ücretsiz, eşit ve kaliteli bir ulusal sağlık hizmetinin gerekli olduğunun açıkça kanıtlandığı koronavirüs pandemisi felaketinin tam ortasında gerçekleşti. Başka bir deyişle, Sanders’ın milyonlarca işçiye, emekçiye ve gence ülkedeki milyarderlerin egemenliğini sona erdirmenin gerekli olduğunu göstermek için elinde çok büyük bir fırsat vardı. Bu Demokrat Parti’nin iç dinamiklerinin izin verdiğinin ötesinde bir fırsattı ama belli ki Sanders bu dinamiklerin dışına çıkmaya yanaşmadı.

Bernie Sanders kampanyası boyunca “Trump’ı yenmek için en iyi aday” olduğunu söyledi. Kuzey Amerika’da gerçekleşecek seçimlere yönelik bu iddia, sadece seçmenler bağlamında düşünüldüğünde biraz tartışmalıydı. Ancak şu da bir gerçek ki Sanders en popüler adaylardan biriydi ve hepsinden de önemlisi Demokrat Parti tarihinde gençlik sektörlerinin kendileriyle bu denli özdeşleştirdiği tek adaydı. Ve bunu, Avrupa sosyal demokrasisinin onlarca yıl öncesinde yükseltmiş olduğu taleplerin ötesine geçmeksizin yaptı: üniversiteler de dahil olmak üzere parasız temel eğitim, parasız kamusal sağlık hizmeti ve zenginlerin vergi ödemesi. Sanders’ın kampanyası gençlik ve işçilerin yaptığı toplamı milyonları bulan küçük katkılarla finanse edildi.

Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde Sanders’ı da aşan ve daha önce benzeri görülmemiş bir durum da ortaya çıktı, ki bu gençlerin yarısının (çoğunun Sanders’ın talepleri üzerinden tanımladığı) “sosyalizm” fikrini benimsemesiydi.

Amerikan siyasi sisteminin varlığını sürdürmesi için yüz milyonlarca dolarlık kaynağa sahip olan Demokrat Parti’nin burjuva aygıtı için, seçimleri kazanabilme potansiyeli olan Sanders’ın başkan adayı olmasına izin vermek çok tehlikeliydi. Avrupa sosyal demokrasisinin son 30 ya da 40 yılda bunu yapmış olmasından da tahmin edebileceğimiz üzere, beklenen, burjuva ekonomik sistem içerisinde hareket eden herkesin yaptığı gibi Sanders’ın da ekonominin toparlanması ve içinden geçilen küresel ekonomik felaketten kurtulma ihtiyaçlarını bahane ederek programını terk etmesi ya da belirsiz bir geleceğe ertelemesiydi. Küçük bir ihtimal de olsa Sanders’ın programını gerçekten uygulamak istemesi durumunda, Amerikan devlet aygıtının bu programın önünü kesmek için her türlü önlemi alacağı da açıktı. Ama Demokratik Parti liderliğinin ve Amerikan burjuvazisinin asıl korkusu dünya krizi bağlamında gençlik hareketinin dinamikleri ve sola doğru radikalleşme olasılığı olmaya devam ediyor.

İşte bu yüzden Sanders’ın Demokrat Parti başkanlık adaylığı yarışından mağlubiyetle çıkmayı beklemeden kampanyasını bitirmesi ve destekçileri önünde Demokrat Parti’yi hiçbir şekilde ifşa etmeksizin meydanları terk etmesi hem Demokrat Parti’nin hem de Sanders’ın sınırlılıklarını göstermiş oldu diyoruz.

Sanders’ın kampanyası ile hareketlenen milyonlarca genç ve işçi için işçilerin sosyalist bağımsız bir alternatifini düşünmeye başlamanın, dünyayı ve ABD’yi yöneten ve ülkenin Cumhuriyetçi ve Demokrat kanatlı iki partili düzeninin desteklediği bu insanlık dışı kapitalizmi sona erdirmenin tam zamanıdır.

Salgın döneminde işçiler ve mücadeleler

0

Türkiye’de ilk koranavirüs tespitinin üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Resmi rakamlara göre yaklaşık 40 bin hasta ve hastalığa bağlı 812 ölüm var (8 Nisan itibariyle). Salgının yayılmasını engellemek için hükümet her mecrayı kullanarak “evde kal” çağrısında bulunuyor. 20 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylerin sokağa çıkmasının yasaklanması, market ve pazarlara maskesiz girilememesi, şehirlerarası ulaşımın kısıtlanması gibi önlemlere gün geçtikçe yenileri ekleniyor. Ancak bu önlemlerin neredeyse tamamından işçiler muaf durumda. Hükümet salgının en başından itibaren uyguladığı tüm politikalarda patronları gözetiyor ve biz işçilere dair tüm sorumluluğu patronlara bırakıyor.

Bunun en son ve en çarpıcı örneklerinden biri 20 yaş altı sokağa çıkma yasağından çalışanların muaf tutulması. Tabii buna ek olarak servislerin şehirlerarası ulaşım yapmalarına izin verildiğini ve sosyal mesafe kuralının işyerlerinde ve servislerde pek işlemediğini de unutmamak gerekiyor. İllerde salgına dair sorumluluk valiliklere verilirken, örneğin Kocaeli Valiliği – her ne kadar sonradan sehven yazıldığı söylense de – iş bırakmayı yasaklama kararı alıyor. Kısacası hükümet, işçileri salgından korumak bir yana, işçilerin kendilerini korumak adına aldığı önlemleri bile önemsemeyerek onların patronların çıkarları uğruna çalışmaya devam etmeleri için tüm gücünü, eskiden olduğu gibi, kullanıyor.

Peki patronların inisiyatifine bırakılan işyerlerinde durum nasıl? Gerçekten yeterli önlemler alınıyor mu? Patronlar işçilerin var olan haklarını – hem insan oldukları için var olan yaşam haklarını, hem de işçi oldukları için var olan çalışma, işten kaçınma, ücretli izin vb. hakları – gözetiyor mu?

Son iki soruya verilecek cevap maalesef hayır. Salgın önlemleri nedeniyle kapanan birçok işyeri, işçilerini ya işten çıkarmış ya da ücretsiz izne göndermiş durumda. Yıllık izin kullanmaya zorlanan işçiler ise bu hakları bitince ücretsiz izinde sayılacaklar.

Çalışmaya devam eden işyerlerinde ise alınan önlemler oldukça yetersiz. Yemekhaneler ve soyunma odaları kapanıyor ama işçiler yan yana çalışmaya devam ediyorlar; işçilere yeterli sayıda maske ve eldiven temin edilmiyor ve verilen koruyucu ekipmanlar ise uzun süreli kullanımdan dolayı hiçbir işe yaramıyor. İş öyle bir duruma gelmiş durumdaki BBC Türkçe’nin haberine göre Koray İnşaat, işçilerine koranavirüse yakalanmalarının kendi sorumluluklarında olduğunu kabul ettiklerini beyan eden belgeler imzalatıyor. Patronların inisiyatifine bırakılmış işçilerin durumları işte böyle. Birçok işyerinde işçiler bu sorunlara karşı çeşitli şekillerde mücadele ediyorlar.

Eskişehir’de bulunan Sarar Fabrikası’nda, İstanbul’da Galataport ve Atatürk Kültür Merkezi inşaatlarında, Muş’ta HES inşaatında ve İzmir’de Katı Atık Birimi ile İZSU’da işçiler yeterli sağlık önlemleri alınmadığı için iş durdurma eylemleri gerçekleştirdiler.

Bandırma Eti Maden’de ise işçiler yıllık izinlerinden düşürülerek izne gönderilmelerine karşı İşletme Müdürlüğü Hizmet Binası önünde protesto eylemi yaptılar ve ücretli izin talebinde bulundular.

Ankara İbn-i Sina Hastanesi’nde ve Adana Balcalı Hastanesi’nde sağlık emekçileri ise sağlık çalışanları arasında yapılan ayrımcılığa karşı basın açıklaması düzenlediler. Açıklama sırasında düzenlenen polis saldırısı sonrasında işçiler gözaltına alındı.

PTT işçileri, cumartesi günü çalışılmaması kararına rağmen çalışmaya zorlandıkları gerekçesiyle iş bırakarak bu uygulamanın önüne geçtiler. Gaziantep’te ise Oba Makarna yönetimi, üç vardiyayı iki vardiyaya indirme kararı alarak işçilerinin bir bölümünü yıllık izinlerinden düşerek izne çıkardı; kalan işçileri ise 12 saat çalışmaya zorladı. İşçilerin tepkisi sonucu yönetim geri adım atarak çalışma saatlerini tekrar 8 saate indirdi.

Koronavirüs salgınının artması ve işyerlerinde yeterli önlem alınmaması sonucu bazı fabrika ve işyerlerinde hastalık görülmeye başladı. Birçok işyerinde patronlar bu duruma rağmen işçileri çalışmaya zorluyor. Bunlardan biri olan Gebze Sarkusyan’da patronun tehditlerine rağmen Birleşik Metal-İş’e bağlı işçiler çalışmaktan kaçınma haklarını kullanarak üretimi durdurdular. Yine Birleşik Metal-İş’e bağlı olan ve İstanbul Maltepe’de bulunan Sanel fabrikasında çalışan işçiler, aralarından birinin Covid-19 testinin pozitif çıkması sonrasında çalışmaktan kaçınma haklarını kullandılar. Gaziantep’te ise Melike Tekstil’de aynı sebeple işçiler iş bıraktı. İzmir’de bulunan Akar Tekstil’de de çalışan bir işçinin Covid-19 testinin pozitif çıkması sonucu işçiler iş bırakmak istediler. Bu nedenle patronun sopalı adamları işçilere saldırıp onları çalışmaya zorladı, ancak buna rağmen işçiler çalışmaktan kaçınma haklarını kullandılar.

İşte salgın sırasında işçilerin ve işyerlerinin durumunun özeti bu. Yetersiz önlemlerle çalışma ya da parasızlık seçenekleri arasında kalan işçiler içerisinde hastalık her gün daha da yayılmakta ve patronlar işçileri daha zor ve kötü şartlar altında çalışmaya zorlamakta. İşçiler arasında artan hasta sayısına rağmen işçilere test yapılmamakta ve önlemlerde bir değişiklik olmadan üretime devam edilmekte.

Tüm bu yaşananlara karşı alınabilecek önlemler var. Bir an önce işten çıkarmalar yasaklanmalı ve zorunlu sektörlerde çalışan işçiler dışındaki tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Çalışmaya devam edecek sektörler, sendikalar ve işçi örgütlerinin oluşturacağı bir komisyon tarafından belirlenmeli ve bu sektörlerde maaşlara dokunulmadan çalışma saati düşürülmeli, vardiya sayısı arttırılmalıdır. Özel hastaneler ve sağlık kuruluşları kamu kontrolüne alınmalı ve sağlık hizmetleri ücretsiz olmalı, çalışmaya devam eden tüm işçilere ücretsiz koruyucu ekipman sağlanmalıdır. Fatura ve kredi ödemeleri faizsiz ertelenmeli ve tüm işsizler işsizlik fonundan yararlanmalıdır.

Bu talepler ve diğer zorunlu önlemler gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir de. Kaynak yetersizliğine ilişkin sorunlar sermayeye ek vergiler koyarak kolaylıkla aşılabilir. Yeter ki sendikaların ve işçi örgütlerinin öncülüğünde birlikte hareket ederek bu talepler etrafında mücadele edelim. Kriz ya da pandemi fark etmeksizin her durumda faturayı biz emekçilerin sırtına yıkan düzene karşı eşitlikten yana, adil bir düzen için mücadele edelim.

İşten çıkarmalar sahiden yasaklanıyor mu?

0

Bugün Türkiye’de 87 kişi daha Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve 4 bin 117 kişiye daha pozitif teşhisi konuldu. Tüm dünyada vaka sayısının 1,5 milyona ulaştığı söyleniyor. Salgının ne kadar ciddi ve ölümcül olduğu apaçık ortada.

İlk günden beri salgınla mücadele konusunda yapılacakların net olduğunu söyledik. Milyonlarca insan çalışmak zorundayken salgının yayılmasına karşı mücadeleyi bireysel seçimlere indirgeyen “Evde Kal,” “Hayat Eve Sığar” gibi sözlerin gerçekte mümkün olmadığını vurguladık. İşçi ve emekçilerin gerçekten evde kalabilmesi için herkese ücretli izin verilsin, salgın süresince işten çıkarmalar yasaklansın, dedik.

Sadece biz değil, üç işçi konfederasyonu, Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, salgına karşı yayımladıkları ortak bildiride işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında tüm işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması çağrısı yaptı.

Bir gece ansızın basına servis edilen bir haberle öğrendik ki, Saray rejimi de zaten 31 Mart’tan bu yana bu konuyu görüşüyormuş! Hatta “iş dünyası örgütleri”nin görüşlerini almak üzere bir yasa teklifi de hazırlanmış. Görüşü alınan iş dünyası örgütlerinin işçi sendikaları konfederasyonları olduğunu zannetmiyoruz. Milyonlarca emekçi için hayat memat meselesi haline gelmiş bu konuyu biz de televizyonlardan “İşten çıkarmalar yasaklanıyor! Detaylar geliyor” haberiyle öğreniyoruz.

Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Detaylar gelince işin rengi belli oluyor. Covid-19 salgın hastalığı neticesinde kamu yararının gerektirmesi nedeniyle üç ay süreyle işten çıkarma yapılamayacak ve fakat işveren isterse işçiyi ücretsiz izne çıkarabilecektir.

Salgının ilk gününden beri işverenler çeşitli vergi, prim ertelemeleri, teşvik ve ödenek paketleriyle işçilerin maaş yükünden büyük ölçüde azat edilmişlerdi. Ama gel gör ki ücretsiz izin kanunen işçinin rızasına tabi olduğundan, işverenler salgın süresince işçileri ücretsiz izne çıkararak işçilerin yükünden tamamen kurtulamıyorlardı. Şimdi bu yasa teklifi ile bu da mümkün hale gelecek. İşveren işçileri hesapsız kitapsız ücretsiz izne gönderecek ve hesapta devlet de ücretsiz izne çıkarılanlara günde 39 lira 24 kuruş ücret verecek. Bu rakam kısa çalışma ödeneği ile alınabilen 1752 TL’nin bile altında! İşverenlerle Saray’ın iktidarı birlik olmuş, kamu yararı adı altında işçi ve emekçilere günlük 39 TL bahşediyor. Televizyonlar kitlelere bir yalanı satıyor! İşten çıkarmaların sözde yasaklanması adı altında işçilerin aylık 1177 TL ile ev geçindirmesi bekleniyor. Rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli görüyor. Salgından ilk kurtarılacaklar sermaye ve şirketler diyor.

Biz işçiler, ölümü gösterip sıtmaya razı eden bu yasa teklifini kabul etmiyoruz! İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır ve tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır! Ücretsiz izin işçiye açlıktan öl demektir!

Çağrımızdır!

Üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, bu yasa teklifinin derhal geri çekilmesi ve işten çıkarmaların yasaklanması için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.

Sendikalar göreve!

İşçi Konfederasyonlarını acil eylem planı hazırlamaya davet ediyoruz!

0

31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.

Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık biliyoruz.

Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma” düzeninin kendisine yabancı olmadığını… 

Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman, hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli zararlar görecektir.

Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.

Çağrımızdır!

  • Üç acil önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
  • Daha da önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif mücadeleye zorlamalıdır.

Sendikalar göreve!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Salgınla mücadele antikapitalist bir mücadele olmalıdır

0

Covid-19 virüsü bir yandan hızla yayılıp her gün pek çok insanın ölümüne neden olurken, diğer yandan da kapitalist sistemin yaldızlarını (!) pul pul dökmektedir. Emekçiler kitle iletişim araçlarından insanların salgın karşısındaki çaresizliklerini her gün kaygıyla izlerken, her sokağa çıkışlarında korkuyu bizzat yaşamaktadırlar. Diğer yandan ise satır aralarında egemenlerin, kapitalist şirketlerin kâr uğruna ne kadar pervasızlaşabildiklerini görüp, farkında olarak veya olmayarak kapitalist sistemin gerçek yüzü ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

Örneğin ABD’de insanların test yapabilmek ve virüs tedavisi olabilmek için ne kadar çabaladıklarını, parası olmayanların salgına terk edildiklerini satır arasında görüyoruz. Ya da salgının en çok etkilediği ülkelerden biri olan İtalya’da hastanelerdeki solunum vanası ihtiyacını gidermek için kendi imkânları ile vana üreten 2 mühendisin, vanayı fahiş fiyatla satan şirket tarafından tehdit edildiği ile ilgili haber, kapitalist şirketlerin kâr uğruna ne kadar alçalabildiklerini göstermiştir. Bir başka örnek de Almanya’dan. Almanya’nın Tübingen kentinde, CureVac isimli bir ilaç firması koronavirüse karşı ilaç geliştirmede önemli bir gelişme kaydetmiş; bunun üzerine ABD Başkanı Trump, geliştirdiği ilacın patent hakkını satması için firmaya bir milyar dolar teklif etmiş ve bunun üzerine Almanya ile ABD arasında yine satır arasında kalan bir kriz yaşanmıştır. Salgın süresince Avrupa Birliği ülkeleri arasında yaşananlar da cabasıdır. Sınırların kalktığı, büyük Avrupa medeniyetinin (!) konfederasyon biçiminde tek ülkeye dönüşmeyi hedeflediği Avrupa Birliği’nin yıldızları da tıpkı kapitalizmin yaldızları gibi pul pul dökülmüştür bu süreçte.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ama bu yazının amacı salgın süresince kapitalist sistemin çürüyen yanlarını göstermek değil. Esas olarak, bu salgın süreci sonunda ortaya çıkacak büyük ekonomik kriz, bu krizin izleyeceği seyir ve krizin nihayetlenmesi üzerine birkaç kelam edebilmektir…

Kapitalizm yapısal olarak devrevi krizler üreten bir sistemdir. Daha eski dönemlere dayanan ancak en son 2008 yılında su yüzüne çıkan büyük kriz günümüze kadar etkilerini sürdürmüştür. Yaşanan Covid-19 salgını ise bu krizin derinleşmesine ve hızlanmasına neden olmuştur. Bu sağlık krizi çok kısa bir süre sonra herkesin çıplak gözle bile görebileceği sosyal ve ekonomik bir altüst oluşa neden olacaktır.

Kapitalist sistem daha önce de iki büyük kriz yaşamıştır ve bu krizlerden çıkmak için 2 dünya savaşı çıkartmıştır. Kapitalizm, emperyalizm aşamasına geldiğinde daralan pazarları tekrar paylaşmak, yeni pazar alanları açmak ve düşen kâr oranlarını artırmak için dünyayı büyük bir yıkıma sokmaktan çekinmemiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Sovyetler Birliği ve bir dizi işçi devleti kurulmuş, bu güç dengesi içinde karşılaşılan 3. krizde yeni bir dünya savaşı çıkmamıştır. Bunun yerine neoliberal politikalar geliştirilerek emekçilerin tüm kazanımları büyük tekellere peşkeş çekilmiş ve kapitalist sistem kısa süreliğine de olsa bir nefes almıştır. Ancak bulunan her yol kapitalizmi sona daha hızlı yaklaştırmaktadır. Bu sona yaklaşma süreci Covid-19 salgını ile daha da hız kazanmıştır.

Covid-19 salgını tıpkı dünya savaşları sonundakine benzer sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Milyona varacak insan ölümleri, büyük bir işsiz ordusu, körüklenen gerici ve şovenist fikirler ve daha da önemlisi birçok kapitalist şirketin büyük tekellerce yutulması, yok olan ekonomik işleyiş…

Karl Marks, kapitalizmin büyük krizlerinin sınıflar arasındaki çelişkileri çıplak bir biçimde ortaya çıkaracağını belirtmiştir. Kapitalistler bu salgını ve salgın sonrasında –ya da sırasında- ortaya çıkacak krizi lehlerine çevirmek isteyecek, kırılan kanlı çarklarını yeniden çevirmeye çalışacaklardır. Bunu yaparken de geniş emekçi kitlelere kapitalizmden başka bir alternatifin olmadığını yutturmaya çalışacaklar, yutturamazlarsa da şiddete başvurmaktan, insanları ve doğayı katletmekten çekinmeyeceklerdir.

Bu nedenle Covid-19 salgınına karşı insanlığın mücadelesi bugün kapitalizme karşı mücadele olmak zorundadır. Bu kavga antikapitalist bir kavgadır ve sınıfsal bir mahiyet taşır. Salgından nemalanmaya çalışanlarla salgından ölenler aynı gemide değildir. Bu mahiyet kavranamazsa kapitalizm insanlığın ve dünyanın sonunu getirecektir…

HDP’li belediyelere kayyum atanması: Bu bir salgın fırsatçılığı mı?

0

Bizce hayır, iktidar baskıcı uygulamalarına kaldığı yerden devam ediyor.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerde Kürt illerindeki belediyelerden 65’ini kazandı. HDP’nin kazandığı 3’ü büyük, 5’i il, 45’i ilçe, 12’si belde toplam 65 belediyeden 6’sına mazbata verilmezken, 40’ına kayyım atandı. Önceki dönem Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) yönetiminde bulunan 102 belediyeden 96’sına kayyum atanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanlığı kararıyla HDP’li Batman Belediyesi ve Diyarbakır’ın Silvan, Lice, Ergani ve Eğil ilçe belediyeleri dahil beş belediyeye daha kayyum atandı. “Daha” diyoruz çünkü 31 Mart’tan sonra atanan kayyumların üçüncü dalgası bu. Kayyum atamalarının ilk dalgası Ağustos 2019’da Diyarbakır, Mardin ve Van ile başlanmıştı. İkinci dalga ise 2019’un son aylarında gerçekleşmişti. Bu dönemde 29 HDP’li belediyeye kayyum atanarak HDP’li belediye sayısı 27’ye düşmüştü. Son olarak ise, İçişleri Bakanlığı haklarında yürütülen soruşturmaları gerekçe göstererek 23 Mart’ta Batman; Bitlis’in Güroymak; Diyarbakır’ın Eğil, Ergani, Silvan, Lice; Iğdır’ın Halfeli ve Siirt’in Gökçebağ belediye eşbaşkanlarını görevden alarak yerine kayyum atandı. HDP’nin elinde şu an 18 belediye kaldı.

Bu bir salgın fırsatçılığı mı? Bizce hayır, iktidar baskıcı uygulamalarına kaldığı yerden devam ediyor. İktidar hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın halk tarafından seçilmiş kişileri gözaltına alarak veya tutuklayarak halkların iradesini yok saymaya devam ediyor. Hatta halk sağlığının tehdit altında olduğu şu günlerde tam da infaz yasası görüşülürken, çoğunluğu Kürt siyasetinden olan siyasi tutsakları salınması bir yana, daha fazla sayıda siyasetçinin içeri atılması demokratik hakların tamamen zapturapt altına alınmasıdır. Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, kayyum atanan belediyelerin yetkileri seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmelidir.

Güvenli, güvenceli bir ortam ve şeffaflık istiyoruz!

0

Bazı olayların hayatlarımızda turnusol etkisi var.

Açık ki koronavirüs salgını tüm sistem için bu işlevi şimdiden gördü.

Kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkiyi de insanla kurduğu ilişkiyi de tüm yönleriyle açık seçik ortaya serdi.

Kâr edilebilecekse her şeyin alınır-satılır olduğunu iddia eden politikalarıyla, sağlık hakkını bile iğdiş eden kapitalist devletlerin tercihlerinin bariz sonuçlarıyla karşı karşıyayız.

Ve bu sonucu yaratanlar, durumun bizzat sorumlusu olanlar, inkâr sürecinden hızla pazarlık sürecine geçtiler bile.

İddiaya göre “evde kalırsak”, “tedbirli olursak”, “hastalığa yakalanmazsak” ama tabii bu arada işimizi, faturalarımızı, kiramızı da aksatmazsak süreci en az hasarla atlatacaktık. Oysa gelinen noktada tüm kontrol çoktan yitirilmiş durumda.

Kamu yararına dönük sahici önlemler yerine, hayatta kalmanın patronların inisiyatifine ve bireysel risk ve fedakarlığa indirgendiği uygulamalarla karşı karşıyayız.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sistemin tüm boşlukları bu şekilde açığa çıkınca sürece yönelik dayanışma yol ve seçenekleri de zaruri bir arayış haline geldi. Komşumla nasıl dayanışabilirim, yaşlılara nasıl yardımcı olabilirim, evin maalesef hiç de güvenli bir alan olmadığı birçok kadına, çocuğa nasıl ulaşabilirim, işinden olanlar için ne yapabilirim, işine gitmek zorunda kalanlardan nasıl haberdar olabilirim, peki ya ben de işsiz kalırsam, o zaman kime nasıl ulaşabilirim? Ve daha nice soru…

Bu sorular ve bunlara çözüm arayışı ile gösterilen her değerli çaba ise doğrudan sistemin en çok vurduğu, parçaladığı yere, dayanışmaya ve örgütlenmeye işaret ediyor.

Kabul edelim, bugün birçok hakkımız zaten tehdit altında. Bu yeni bir durum değil, ama şimdi her zamankinden büyük bir tehdit, üstelik kapitalistler için sorumluluğu kolayca bir virüse yıkabilecekleri kadar büyük… Doğrudan yaşama hakkımıza dönük bir saldırı var. Virüs herkes için bir tehdit olabilir ancak elbette zaten eşitsiz durumda olan kesimler için; emekçiler, kadınlar, göçmenler, mülteciler için sonuçları hiç de aynı olmayacak. 16 milyon sigortalı işçinin, 7,5 milyon işsizin olduğu, ancak bazı sendika yöneticilerinin bile patronlardan lütuf beklediği koşullarda; elektrik, doğalgaz faturalarının bir ay ödenmemesini bile göze alamayan hükümetin, patronlar dışında hiç kimse için bir önlem sunmadığı ortada.

O zaman bu dayanışma ve örgütlenmeyi öncelikle en temel haklarımızdan başlayarak örebilmemiz gerekiyor.

Sağlık hakkımız, eğitim hakkımız, konaklama hakkımız, çalışma hakkımız ve içi boşaltılıp sermayenin kullanımına ve insafına terk edilen diğer tüm haklarımız için ücretsiz ve nitelikli koşulların sağlanması talebiyle ilerlememiz gerekiyor. Bugün virüs karşısında, yarın yine kapitalizmin yaratacağı bir dolu başka sorun karşısında tüm bu haklarımızı güvence altına almamız gerekiyor. Üstelik bu sefer bunu kimsenin insafına bırakmadan, kendi denetimimizde yani işçi ve emekçilerin denetiminde sağlamamız gerekiyor.

Bize akıl verenler sıkıştıkları yerde kendi OHAL’inizi ilan edin demeye kadar vardılar. Biz OHAL değil; hayatımız, geleceğimiz için güvenli ve güvenceli bir ortam ve şeffaflık istiyoruz. Bu asgari koşulu bile sağlayamayacaksanız, o zaman siz şöyle buyurun, biz seve seve yaparız…

İllüstrasyon: Angela Hsieh

Koronavirüs ve emekçi protestoları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 05.04.2020

0

Koronavirüs ve emekçi protestoları – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 05.04.2020 by Gazete Nisan

#EvdeKal mı? Acil sağlık durumu karşısında emekçi kadınlar

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi ISADORA’nın koronavirüs pandemisine karşı Arjantinli kadınların içinde bulunduğu koşullar ve taleplerine yönelik yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

Arjantin ve dünyanın geri kalanı Covid-19 virüs salgınının yol açtığı krizle boğuşurken, bu acil sağlık durumu karşısında kadınların koşullarının neler olduğunu bir kez daha sormak gerekiyor. Koronavirüsün yayılmasını önlemek, yani bir nevi krizi “hapsetmek” için alınan önlemler işçi ve emekçi kadınlara da hizmet ediyor mu?

Arjantin’de Fernández hükümetinin aldığı ilk önlemlerinden biri ilk ve orta öğretim kurumlarında ve liselerde eğitimi askıya almaktı. Peki çocuklar okula gitmeyince onlara kim bakacak? Ülkede, toplumsal yeniden üretim ve bakım emeği esas olarak kadınların omuzlarına yıkılıyor ve bu durum biz kadınların çalışabilme olanaklarını etkiliyor. Bir yandan da, dersler askıya alınırken çoğunluğu hem annelik hem de haneye gelir getirme sorumluluğu taşıyan kadınlardan oluşan öğretmenler okullarda nöbete çağrılıyor.

Hükümet, bu durum karşısında okul çağındaki çocuklarına bakmakla sorumlu çalışanlara hızlıca “izin” verdi. Ancak kadınlar olarak çoğumuz en güvencesiz iş sektörlerinde çalıştığımızdan, işverenlerin büyük bir kısmı hükümetin bu “ricasına” saygı duymuyor. Geçim kaynağımız olan işimizi riske atmakla sağlığımız arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Örneğin, bu durum, çalışanların %94’ünden fazlasının kadın olduğu ve ülkenin emekçi kadınlarının %20’sini istihdam eden ev hizmetleri ve temizlik sektöründe çok belirgin yaşanıyor. Ülke başkanının ev içi emek ve bakım emeğinin ebeveynler arasında eşit olarak paylaşılmasının önemini hiçe sayarak, bu konular söz konusu olduğunda sadece “annelere” seslenmesi, zaten var olan toplumsal algıyı ortaya koyuyor.

Ayrıca, emekçi kadınlar temizlik ve dezenfeksiyon görevlerinde ve koronavirüs ve dang humması hastalarının tedavi edildiği sağlık sistemi içerisinde de temel bir rol oynamaktalar. Acil sağlık durumunda karşılaştıkları zorlu görevleri yerine getirmek için her gün evlerini terk etmeye ve toplu taşıma araçlarına binmeye devam etmek zorundalar. Sağlık çalışanı kadınlar, Arjantin’de ve tüm dünyada, salgın karşısında çöken altyapı sistemlerine, yetersiz kaynaklara ve sefalet ücretlerine rağmen cesurca hayatlarını ve bedenlerini ortaya koymaya devam ediyorlar.

#EvdeKal mı? Evde kalalım da işsiz mi kalalım?

Güvencesiz çalışma ve ücret eşitsizliği kadınlar olarak sağlığımızı riske atıyor, çünkü çoğumuz “evde kalmayı” seçemiyoruz ve çalışmaya zorlanıyoruz. Bunun en belirgin örneği, hastalığın bulaşma ihtimaline rağmen boş okullarda saatlerce nöbet tutmak zorunda bırakılan yüz binlerce öğretmenin içinde bulunduğu durum. Öğretmenlerin bu zorunlu gardiyanlığı ancak kendi oluşturdukları baskı sayesinde 19 Mart’ta sona erebildi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, ev hizmetleri ve temizlik sektörünün çoğunluğunu oluşturan kadınlar olarak bizler, her gün binlerce insanın gerekli koruma önlemleri olmaksızın kullandığı kamusal alanların büyük bir kısmının dezenfeksiyonundan sorumluyuz. Güvencesiz ve kayıtdışı istihdamın en yoğun yaşandığı bu sektör, alınan göstermelik güvenlik ve hijyen önlemleri nedeniyle bizi virüsü kapmaya açık hale getiriyor.

Peki evlerimizin içindeki tehlikeye ne olacak?

Virüsün yayılmasını engellemek için evde kalma önleminin çapı genişletilirken, birçoğumuz, bize taciz eden ve şiddet uygulayan erkeklerle sürekli aynı ortamı paylaşmamız gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Çökmüş ve felç durumda olan sağlık ve adalet sistemleri yüzünden gidebilecek başka bir yerimiz yok. Durumumuz oldukça endişe verici ve kadınlar olarak yaşadığımız gerçekliğe uygun önlemlerin alınmasına ihtiyacımız var. Ahora que sí nos ven (Artık Bizi Görüyorlar) Gözlemevi’nin yayımladığı verilere göre kadın cinayetlerinin %59’unun evde gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.

Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Farklılıklar Bakanlığı ve birçok bölgesel Kadın Bakanlıkları bu dönemde evde kalmanın kadına yönelik şiddet üzerindeki etkilerine dair kamusal kampanyalar başlattı. Bu kampanyalarda şiddet gören kadınların başvurabilecekleri 144 telefon hattı hatırlatılsa da, şiddete uğrayan kadınları desteklemek ve sığınma evleri için ayrılan bir bütçe yok. Kadın cinayetlerinin durmak bir yana giderek arttığını görmeye devam ediyoruz. 144 hattında hizmet veren emekçiler bile içinden geçtiğimiz acil sağlık durumuyla baş edebilmek için yeterli koruma önlemleri ve çalışma kaynaklarından yoksun olduklarını söylüyorlar.

Bize şiddet uygulayanlarla aynı evde kalmak zorunda olmadığımız bir karantina için yeterli bütçe ve etkili önlemler istiyoruz! Salgın boyunca, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarına bakılmaya, istismarcıların, tacizcilerin, tecavüzcülerin ve kadın katillerinin yargılanmasına devam edilsin! Yeterli sığınma evi sağlansın, çünkü hayatlarımız tehlikede! Sadece bunlar da değil, Sol Cephe olarak önerdiğimiz üzere devlet, şiddete maruz kalan kadın ve çocuklara konut olanakları sağlamalıdır.

Kürtaj hâlâ yasadışı ve kadın sağlığı arka planda kalmaya devam ediyor

Arjantin Ulusal Kongresi patronları kurtarmak için bir “acil durum paketi” oylamaya hazırlanırken, Yasama Kurulu kürtajın yasallaşmasını öngören yeni yasa tasarısının Kongre’ye sunulmasının ertelendiğini duyurdu. Bu yeni yasa tasarısına zaten gerek yoktu, çünkü Yasal Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın hazırladığı tasarı parlamento statüsüne sahiptir ve bu tasarı, yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkına sahip olabilmemiz için acilen oylanmalıdır. Gizli kürtaj nedeniyle ölümler ve sakatlıklar gerçekleşmeye ve kadınlar suçlanmaya devam ederken, hükümetin cinsel sağlık programlarını askıya almasına ve çöken sağlık sistemini bahane ederek kürtaj hakkına ulaşımımızı engellemesine izin vermemeliyiz. Kamusal sağlık sistemi, sağlık krizi ve kaynak eksikliği karşısında sağlık ekiplerini salgınla ilgili vakaların bakımına yönlendirmekte, kadın sağlığını arka plana atmaktadır. Hep gecikme, hep bahane! Yasal kürtaj istiyoruz, şimdi!

Kaynaklar acil sağlık durumu için harcanmalı, dış borç ödemeleri için değil!

Bu zor krizden tek çıkış yolu kaynakların IMF’ye yapılan ödemelere değil, sağlık sisteminin ihtiyaçlarını karşılamak için ayrılacak bütçeye harcanması ve dış borçların ödenmemesidir. Hastane altyapılarının iyileştirilmesi, yeterli ekipman ve malzeme sağlanması, sağlık çalışanları için acil maaş artışı yapılması için bütçe! Sağlık sistemi içerisinde en güvencesiz ve en düşük ücretlere çalışan kesim olan hemşirelerin çoğunluğunun kadın olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Koronavirüs ve dang hummasının yayılmasını önlemek için gerekli olan el dezenfektanı, çamaşır suyu, sinek kovucu ve diğer tüm hijyen malzemelerinin sağlanması için bütçe!

Hükümetin aldığı ekonomik önlemler ilerici önlemler olarak görünse bile bugüne kadar hastanelere, sağlık malzemeleri tedarikine ve acil sağlık durumuna yönelik bir bütçe artışı açıklaması yapılmadı. Enflasyon ücretlerimizi kemirmeye ve spekülatörler fiyatları arttırmak için krizden faydalanmaya devam ederken, ücretlerin arttırılması yönünde herhangi bir karar da yok. Hükümet çevresinde tek konuşulan, ülkenin güvencesiz koşullarda çalışan işçilerini tehlikeye atmaya devam edecek olan ekonominin çarkını döndürmeye yönelik planlar.

İşte bu yüzden faydalanıcılarının %99’unu annelerin oluşturduğu Çocuk Başına Evrensel Ödenek’in ve emeklilik fonunun acil durum yardımlarının yeterli olmadığını söylüyoruz. Kadınlara iş güvencesi sağlanmalı, ücretli izin dahil olmak üzere tüm çalışma hakları garanti altına alınmalı, emeklilik maaşları TÜFE’ye endekslenmelidir.

Hükümet tüm baba ve annelerin çocuklarıyla evde kalabilmesini sağlasın; ekonominin tüm sektörlerinde işten çıkarmalar yasaklansın!

Kadına yönelik şiddetin önüne geçmek için bir bütçe tahsis edilsin ve 2020 yılının başından beri 70’ten fazla kadının katledildiği göz önüne alınarak kadına yönelik şiddete karşı acil durum ilan edilsin!

Cinsel sağlık ve üreme sağlığı programları askıya alınmak yerine güçlendirilsin ve sağlık çalışanlarının çalışma koşulları iyileştirilsin!

Tüm sağlık çalışanlarına maaş artışı! Sağlık çalışanları ve sağlık sistemi için yeterli bütçe!

Özel sağlık sistemi kaynaklarından (yataklar, solunum cihazları, personel) herkes ücretsiz yararlansın!

Tüm bunların mümkün olabilmesi için IMF’ye olan gayrimeşru borcun ödenmesinin durdurulması gerektiği bugün hiç olmadığı kadar ortadadır. Fernández hükümeti dış borçlara ödenecek parayı pandemiyle mücadele için kullansın! Kadınların ve muhalif sektörlerin tüm hakları ancak bu şekilde güvence altına alınabilir.

#koronavirüs #covid19 #pandemi #IMFyehayır #hayatımıztehlikede

ISADORA: Mücadele İçindeki Sosyalist Sol’dan ve Bağımsız Kadınlar

20 Mart 2020

İlla ölümlerin olması mı şarttı!

0

Yıllardan beri söylüyoruz, talep ediyoruz; işçi sınıfının bu doğrultularda mücadelenin başını çekmesi gerektiğini vurguluyoruz… Ama pek çok kesim tarafından “olmaz öyle şey”, “gerçekçi değil” gibisinden eleştirilere maruz kalıyorduk. Bakın şimdi ne durumdayız…

Diyorduk ki: “Ekonomik nedenlerle işten çıkarmalar yasaklansın.” Dün bizim bu önerimize kulak asmayanlar, şimdi koronavirüs nedeniyle patronların işten işçi çıkarmamasını talep etmeye başladılar. Birçok ülkede hükümetler bunu yürürlüğe koyuyor. Bizim AKP’li cumhurbaşkanı da bunu patronlardan “rica” ediyor. Ama bu iş ricayla olmaz. Zaten hükümet de üzerinde yeterince baskı olmadığı sürece bunu patronlara dayatmaktan kaçınacaktır… Kaçınabildiği yere kadar tabii.

Bazı hükümetler kapanma durumundaki işyerlerinde çalışanların ücretlerini ödemeyi üstleniyorlar. Bizimkiler de esnek çalışma, kısa çalışma, telafi çalışması gibi patronlara takviye önlemler getiriyorlar. Bu bir şey gösteriyor: Demek ki devlet kaynakları buna muktedir. AMA bunlar yarım yamalak önlemler, üstelik sadece işvereni destekleme amaçlı. Bizim önerimiz bunun ötesinde: Kriz karşısında kapanan işyerleri derhal kamulaştırılmalı ve geçici süreliğine de olsa işçiler izinli sayılacaksa maaşları aynen ödenmeye devam etmeli.

Başka ne diyorduk? “İş saatleri kısaltılmalı, yeni kurulacak vardiyalarda işsizler istihdam edilmeli.” Bunu işsizliğe karşı bir önlem olarak talep ediyorduk. Bizi eleştirenler, “olmaz öyle şey, iş saatleri kısaltılamaz” diyorlardı. Şimdi ne oluyor? Hükümetler -bizimkisi de- zorunlu hizmet ve sanayi dallarında kısa çalışmayı gündeme getirmeye başladılar. Demek ki hayat bunu zorunlu kılıyor; dün işsizlik karşısında bunu kavrayamayanlar bugün bu uygulamaya geçmeye mecbur kalıyorlar. Bankalar çalışma süresini aniden 5 saate indirdi. Bunu anlamak için illa bu kadar insanın telef olması mı gerekiyordu? AMA dikkat: Kısa süreli çalışacakların ücretleri kısıntı olmadan, aynen ödenmeye devam etmeli. Ayrıca virüs salgını geçtikten sonra da bu uygulama devam etmeli ve geri kalan saatler için yeni işçiler istihdam edilmeli.

Başka ne diyorduk? “Özelleştirmeler dursun, özelleştirilen işletmeler yeniden kamulaştırılsın.” Pek anlaşılmıyordu bunun önemi. Bakın şimdi ne oldu: Devlet hastaneleri yetmedi, hükümet özel ve vakıf hastanelerini pandemi (salgın) hastanesi olarak ilan etti. Demek ki, toplumun buna ihtiyacı varmış… AMA gene dikkat: Tamam, virüse yakalananlar bu hastanelere gidecek ama birincisi, bu parasız mı olacak? Yani oralara sadece zenginler mi gidebilecek? İkincisi, parasız olursa, masrafları o özel hastane mi üstlenecek yoksa devlet mi ödeyecek? Eğer devlet ödeyecekse bu, o hastane patronlarının zengin edilmesinden başka ne işe yarayacak? O halde biz ısrar ediyoruz: Sağlıkta özel kesim olamaz; bütün özel sağlık kuruluşları derhal kamulaştırılmalı.

Bugün yaşamın zorunlulukları nedeniyle pek çok sağlıkçı, bilim insanı vs. hükümetlerin kamu yararına köklü önlemler almasını, kitlelere “yardım” etmesini istiyor. Ve bunları devletin “bir sosyal devlet” olması gerektiği doğrultusunda talep ediyorlar. Ama yukarıda da dediğimiz gibi, bu ve benzeri önlemler “yarım” önlemler. Gerçek önlem sanayinin ve temel hizmetlerin kamulaştırılmasıdır. Bu nedenle asıl yapılması gereken, hükümetlerin “sosyal yardım” yaftası altında asıl patronları desteklemesine, bu arada kırıntıları da topluma dağıtmasına bir son vermektir.

Çözüm “sosyal devlette” değil, işçilerin ve emekçilerin denetimi ve yönetimindeki bir “sosyalist devlettedir”.

Küçük üreticiyi ne bekliyor? Büyük şirketlerle mi yoksa işçi sınıfıyla mı yürümeli?

0

Kesinlikle büyük ve sarsıcı sonuçları olacak bir krizle karşı karşıyayız.

Türkiye’nin egemen sınıfları, Covid-19 salgınını kontrol altına alacak önlemlerden ziyade, hâkim sınıfların kârlılığını güvence altına alacak bir reçetenin peşinde. Bu reçetenin anahtarı, hiç şüphesiz salgınla mücadelenin gereklerinin yapıldığı ve ülkede bir tür karantina uygulandığı yanılsaması yaratılmasıdır. “Evde Kal Türkiye”, bu yanılsamanın şiarıdır.

Çokuluslu şirketler işçilerine “şimdi fedakarlık zamanı” derken, teknoloji, bankacılık vb. sektörlerde evden çalışma sistemine çoktan geçilmiş durumda. Ülkede belirleyici bir istihdam kaynağı olarak pek çok kafe, berber, nalbur, avukatlık bürosu, tarım kooperatifi vb. bir yığın küçük işletme ise milyonlarca çalışanıyla beraber bir belirsizliğe terk edilmiş durumda.

Salgın karşısında adeta kaderlerine terk edilen işçi sınıfı başta olmak üzere kent-kır yoksulları, küçük burjuva kesimler ve küçük üreticiler yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya. Küçük üreticilerin ve küçük işletmelerin iflası daha şimdiden dehşet verici bir düzeye fırladı.

Kapitalizmin krizleri, tarihsel olarak küçük işletmeleri ve “orta sınıfları” iflasa sürükleme eğilimlerini bağrında taşır. Bunun temel kaynağı, büyük tekellerle küçük üretici arasında var olan eşitsiz ilişkide aranmalıdır. Küçük üreticilerin; bugüne dek devletine, milletine sadakatiyle övünen esnafın etrafı, kendisini kuşatmakta olan kira ve vergi borcu, katlanılmaz hayat pahalılığı, işsizlik, vurguncular, stokçular ile kuşatılmış durumdadır. İnsan hayatına dair hoyratça umursamazlığı ile AKP hükümeti, işçi sınıfı ile birlikte onların geniş kesimlerini de gözden çıkarmış görünmektedir.

Türkiye’nin küçük üreticileri ve esnafları, dünya gıda ve tedarik zincirlerinin, neoliberal yağmanın tarafında bir hükümetle karşı karşıya olduklarını er ya da geç anlayacak. Mevcut yıkım koşullarında çokuluslu şirketler durmayacak ve büyük bir açgözlülükle hep daha fazlasını isteyecekler. Zira onlar için mevcut krizden çıkışın yolu, başkalarının yıkıma uğramasından geçiyor.

Alışılmış kalıplar hızla eriyor. Borçla alınmış evlere ve arabalara el konuyor. Her geçen gün daha fazla sayıda küçük üretici, esnaf ve dükkan sahibi, mülk sahibi sınıflardansa, alın terini satmaktan başka yolu olmayan emekçilerle kader ortaklığına sürükleniyor.

Bu kader ortaklığı, ülke çapında bir mücadele ve program zemini ile taçlanmak zorunda. Sendikalar, küçük üreticinin ve “orta sınıfların” tarihsel müttefiki işçi sınıfıyla bütünleşmesinin bir başka ülkeye yönelişin, mücadele etmek isteyen herkes için güvenin, mücadeleleri birleştirmenin zemini olmalı.

Bu yıkıcı kriz bizi bir yol ayrımının eşiğine getiriyor. Bu yol ayrımı, ülke içinde yaratılan kaynakların nasıl kullanılacağı sorunuyla yakından ilişkili. Bize ait olanların yağmalanmasına izin mi vereceğiz, yoksa planlı bir ekonomi temelinde ve işçilerin kontrolü altında toplum refahını artırmaya dönük olarak kullanılmasına mı yöneleceğiz?

Dış borç ödemelerini derhal durdurun!

İşten çıkarmaları yasaklayın!

Sendikalar ortak taleplerimiz için birleşmeli! İşyerlerinde, işkollarında, her sektörde birleşik mücadeleye!

Salgın ve karantina koşullarında zorluk çeken küçük esnaf ve dükkanlar için ön ödemesiz, düşük faizli, kefilsiz kredi!

Salgınla mücadele süresince kira ve kredi ücretlerini dondurun; elektrik, su, internet ve telefon faturalarından muafiyet sağlayın!

Çalışanların ücretlerini ve iş güvencelerini koruyarak karantina koşullarında yaşamalarını garanti edin!

Tüm enerji, iletişim ve sağlık endüstrisi tazminat ödenmeksizin, işçilerin kontrolü altında derhal kamulaştırılsın!

Çiftçinin banka ve tarım kredi kooperatif borçları silinmeli.

Kamu mülkiyetindeki ekilebilir topraklarda gıda üretimi için devlet çiftlikleri kurun!

Kaynak mı arıyorsunuz? Ülke kaynaklarına dişlerini geçirmiş durumdaki çokuluslu şirketleri kamulaştırın. Dev şirketlerin gelirleri krizle mücadeleye yeter.

Temel gıda ürünleri için tavan fiyat belirlensin, gıda ürünlerinin fiyatları düşürülsün. Acil sağlık ihtiyaçları, ekipmanların temini, sağlık kuruluşları, laboratuvarlar, klinik merkezleri vb. için derhal ulusal bir eylem planı açıklayın.

Büro işçisi: Hayır, sizinle aynı gemide değiliz!

0

Hayır, sizinle aynı gemide falan değiliz. Siz bugüne kadar geminin en konforlu yerinde yaşarken bize hiç aynı gemide olduğumuzu söylemediniz. Gemi ne zaman su almaya başladı, işte siz o zaman kazan dairesinde güneşsiz bıraktığınız insanlara aynı gemideyiz mavalını okumaya başladınız.

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bu salgının yükünü yine biz işçilere yığdınız. Hiçbir sağlık önlemi alınmadan hâlâ kelle koltukta işe giden biziz. Sizler hâlâ lüks konutlarınızda hiçbir geçim derdiniz olmadan karantina günlerinizden selfie’ler çekip paylaşıyorsunuz. Peki bizim selfie’miz? Bir metre kuralı yokmuşçasına hâlâ dip dibe üretim bantlarında çalışıyoruz. Maske ve eldiven bulursak halimize şükreder olduk.

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Hâlâ evden çalışmak zorunda kalan bizleriz ve üstelik belirlenmiş bir çalışma saatimiz bile yok. Sizler sakın uykunuzu bölmeyin, biz üretmeye devam ederiz!

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bugüne kadar yaşanan her olayın faturası biz işçilere kesildi. Neredeyse tüm sosyal haklarımız elimizden alındı. O zaman aynı gemide değildik, şimdi hiç olmayacağız ve bu salgının bize fatura edilmesine göz yummayacağız.

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bugüne kadar sağlık emekçilerine yapılan şiddetin önüne geçmediniz, hiçbir talebini dinlemediniz. Şimdi de utanmadan şunları diyorsunuz: “Şiddete karşı eylem yaptığınızda dikkate almadık, ama şimdi işimiz düştü, sizleri balkondan alkışlıyoruz hadi yine iyisiniz.”

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Salgına karşı önlemler alırken biz işçileri görmediniz bile. Açıkladığınız ekonomik önlem paketinde bizimle ilgili tek bir karar dahi yoktu. Tüm kararlar sermayenin uğradığı zararları en aza indirmeye yönelikti.

Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Biz işçilerden fedakarlık istiyorsunuz. Maaşlarımızı kesintili alabileceğimizi söylüyorsunuz. Peki neden büyük tekel sahiplerinden de aynı fedakarlığı beklemiyorsunuz? Binlerce çalışanı olan işverenlere salgın süresi boyunca çalışanlarına ücretli izin verilmesini ve işten atmaların yasaklanmasını söylemiyorsunuz? Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bizler dünyanın her yerinde dili, dini, ırkı fark etmeksizin sömürülenlerle aynı gemideyiz.

Rejimin salgını baskıcılaşmak için mazeret olarak kullanmasına izin vermemeliyiz

0

Covid-19 virüsü uluslararası ölçekte yayılımını sürdürürken, 6 hafta boyunca bir sağlık tehdidi olarak virüse karşı hiçbir önlem almamış olan sayısız burjuva rejim, şimdi işçileri ve halkı baskı altında tutmalarına yarayacak olan tedbirleri hayata geçirmeye başladı. Fransa, İtalya ve daha birçok ülkede ordu sokağa indi. ABD Ulusal Muhafızlar’ın kullanımını tartışıyor.

Türkiye ise İngiltere, Brezilya ve İran gibi polisiye önlemler alan ülkeler arasında. Hükümet herkesi “Evde Kal!” sloganı altında izole etmeye çalışsa da, işçi ve emekçilerin ücretli izin hakları tanınmadığı için milyonlar hâlâ kalabalık ve sağlıksız işyerlerinde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor.

Başkanlık rejiminin aldığı polisiye tedbirlerle Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) alınması gerektiğini söylediği önlemler arasında ise hiçbir benzerlik yok. DSÖ sınırların kapatılması, ordunun sokağa indirilmesi, polisiye tedbirlerin alınması gibi politikaların faydasız olduğunu defalarca dile getirdi. DSÖ’nün öne çıkardığı üç önlem şuydu: Herkesin koşulsuz olarak teste ulaşımını sağlamak, tehdit altındakilerin tıbbi takip altında olması ve hastaların koşulsuzca, bütün yönlerden tedaviye alınması.

Başkanlık rejimi bu üç maddenin hiçbirini gerçekleştiremediği gibi, salgının toplum üzerinde yarattığı felç edici etkiyi fırsat bilerek, 23 Mart sabahı HDP’li dört belediyeye kayyum atadı. Bu, salgın krizini fırsat bilerek, Kürt halkının demokratik haklarına karşı gerçekleştirilen en kirli saldırı girişimlerinden biridir.

Süreklileşmiş bir OHAL rejimi olarak başkanlık rejiminin o çok övündüğü İHA’ları ve hava savunma sistemleri virüse karşı savaşımda hiçbir işe yaramadı. Anlaşılan konut kredilerinin peşinatını %10’a çekmek de virüsün yayılmasını engellemiş gibi durmuyor. Rejim virüs karşısında sermayedarların zenginliğini muhafaza etmeye çalışıyor ve işçilerin ve emekçilerin hayatlarını koruma kapasitesine sahip olmadığını her geçen dakika yeniden ispatlıyor.

Hem dünyada hem de Türkiye’de virüs bir kere yayılınca, rejimler buna baskıcı önlem paketleri açıklayarak cevap verdi. Bunun ne ifade ettiğini anlamak çok önemli.

Bunun anlamı, milyonlarca insanın hayatının tehdit altında olduğu uluslararası bir krizin patlak vermesiyle beraber, dünya kapitalizminin ve onun bir parçası olan Türk Başkanlık rejiminin bu krize demokratik haklara ve mevzilere saldırmaksızın cevap veremediğidir. Patronlar sınıfının ve onların hükümetlerinin bu yaşamsal krize verebildikleri biricik cevap, kitleleri açlığa ve baskılara mahkûm etmek olmuştur. Bu, onların çürümüşlüğünün bir yansımasıdır.

Burjuvazinin bu planına karşı mücadele etmek şart. İşçiler ve emekçiler seferber olacaklarsa, bu seferberliğin gerekli sağlık ve güvenlik önlemleri altında olmasının zorunlu olduğunun bilinciyle olacaklar. Dolayısıyla bugün koronavirüse karşı hakkımız olan parasız sağlık önlemlerini talep ederken, aynı zamanda ekonomik, demokratik ve sosyal haklarımız için de  mücadele etmiş oluyoruz.

Rejimlerin baskıcılaşma yönünde sergiledikleri eğilim, işçileri yanılgıya düşürmemeli. Çünkü baskı kullanan birisi, baskıyı kullanmak zorunda kalan birisidir. Baskıyı kullanmadan yönetememeye başlamış olan birisidir. Başkanlık rejiminin polisiye önlemlerinin altında, onun bu virüsün açığa çıkardığı toplumsal hoşnutsuzluk karşısında kırılganlaşmış olması vardır.

Pandeminin Türkiye’deki işçi ve emekçilerin kafasında sopa sallanmasının mazereti olmasına ve genel olarak da Türkiye’nin sopayla yönetilmesine izin veremeyiz. Bu yüzden virüse karşı mücadeleyle, demokratik haklarımız için verdiğimiz mücadele bir ve aynı kümededir.

Fotoğraf: Zhang Peng/LightRocket – Getty Images

“Hayat eve sığar” mı ya da sorumluluk bizdeyse yetki niye sizde?

0

Ocak ayının ortasından itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını kapsamında, Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 9 Mart tarihinden bu yana, iktidarın pandemiye karşı nasıl bir politika izleyeceği de ortaya çıkmış oldu: Yetki bizde, sorumluluk sizde!

Saray rejimi, salgın karşısında insan hayatına ve kamu hizmetlerine verdiği değeri bir kez daha kanıtlama şansı buldu! Emekçi halkın sağlığını, yaşam koşullarını önceleyen tedbirler yerine iradi önlemler… “Zorunda olmadıkça evden çıkmayınız!”

Ne de olsa “Türkiye salgına en hazırlıklı ülke” idi, sorumsuz ama yetkili ağızlar böyle buyuruyordu. Ancak bu söylemin de yalan olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Maalesef Türkiye Covid-19 salgınında vaka sayısının en hızlı arttığı ülkelerden biri haline geldi.

Emekçi halkın sağlığını, yaşam koşullarını, kamusal hizmetleri önemseyen tedbirler alınmadığı takdirde bunun böyle olacağı ortadaydı da. Ancak Saray rejimi, 18 yıldır tutmakta olduğu safını yeniden açıkça belli etti. Salgın koşulları da olsa “üretim” sürmeli, sömürü devam etmeli ve patronlar bu süreçten de kârlı çıkmalı… “Milletin iradesi” olan hükümet de “patronların kalkanı” haline gelmeli.

Mülteci krizi vesilesiyle AB ile yaptığı görüşmelerde insan hayatını kasasına girecek sıcak para karşılığında pazarlık malzemesi haline getirmekte “ustalaşan” Tek Adam rejimi, şimdi de salgın koşullarında emekçilerle pazarlık masası kurmanın peşinde. Devlet kaynakları patronlara “kalkan” edilirken, devlet kamuya hiçbir kaynak ayırmazken; Saray, emekçilerin devlete bağış yapmasını diliyor! Kapitalist sömürü vahşetinin geldiği nokta bu. Sloganı da: “Hayat eve sığar!”

Peki kimin hayatı?

Salgın koşullarında üretim durdurulmadığından yeterli güvenlik önlemi dahi alınmadan çalışmak zorunda bırakılan işçinin hayatı mı? Yoksa salgın ve ekonomik kriz bahane edilerek işinden atılan, 4,5 milyonluk işsizler ordusuna eklenen yüz binlerin hayatı mı? Ya da patronu tarafından ücretsiz izne çıkartılan emekçinin hayatı mı?

Bu liste sayfalarca uzatılabilir. Ancak söz konusu olan politik tercihler meselesidir. İktidar Covid-19 salgınında tüm yetkisini patronlar ve sermaye sınıfı lehine kullanmayı tercih etmiş durumda. Krizin tüm faturasını yine biz emekçilerin üzerine yüklemenin peşinde. Emekçiler ise bir yandan salgına karşı kendi hayatlarını korumaya, bir yandan da krizle beraber daha da kötüleşen yaşam koşullarına direnmeye çalışmakta.

Böylesi zorlu koşullarda biz emekçilere ve emek örgütlerine düşen ise birlik ve dayanışmayı örebilmek, acil taleplerimiz uğruna mücadeleyi mümkün kılmak olmalı. DİSK, Türk-İş ve Hak-İş konfederasyonlarının işten çıkarmaların yasaklanması ve zorunlu sektörler dışında üretimin durdurulması talepleri etrafında ortak tutum almaları bu anlamda ileriye doğru atılmış bir adım.

Ancak üç konfederasyonun bu ortak tavrının yalnızca söylemde kalmaması, iktidar ve patronlardan bir “lütuf” beklentisine dönüşmemesi, biz emekçilerin yükselteceği dayanışma, mücadele ve sınıfımızın birliği sorumluluğuyla belirlenecek. Çünkü hayat sorumluluk almayı gerektiriyor. Ve bugün sorumluluk alanlar yarın yetkiyi de alabilirler!

Kaynak VAR! Olmayan, onu adil şekilde dağıtabilecek bir rejim…

0

Başından beri söylüyoruz, “Salgın süresince acil, gerekli ve zorunlu olan sağlık, temizlik, ilaç ve gıda gibi mal ve hizmet üretimi alanları dışındaki üretim birimlerinde iş derhal durdurulmalı ve çalışanlar ücretli izinli sayılmalıdır” diye. Ama bilim insanlarından tezgah başındaki işçilere kadar herkes bu uyarıyı yapmasına rağmen Saray rejimi bu önlemi kabul etmiyor. Tercih etmiyor. Patronları kurtaracak sözde önlemler almaya devam ediyor. Bir yandan da Türkiye, tespit edilen virüse yakalanma ve ölüm oranlarındaki artış hızında artık dünya genelinde başı çekiyor.

Neden? Rejimin karakteri gereği. Yani rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli olarak kabul eden bir sistemi koruyup yönlendirdiğinden.

Rejim şimdi de yeni bir “kaynak” icat etti: “Kendi kendimize yeteriz” başlığı altında halktan para toplamaya yöneliyor. Elinde zaten halktan topladığı kaynaklar var, ama onları işverenler için seferber ediyor. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de emekçi halka, işsizlere, yoksullara ödeme yapmak için yine onları yardıma çağırıyor, “Bağış yapın, fitreleriniz zekatlarınızı bize verin” diye.

Yani biz devlete para bağışı yapacağız, devlet de onu bize geri verecek!!! Mantık bu. Kim güvenebilir ki bu paraların nereye harcanacağına? İşsizlik fonunu devlet tahvilleri almakta kullanıp o paraları patronlara aktarmışlarken… Sadece patronları zengin eden saçma sapan projeler için milyarlarca dolar dış borç alıp, bu borçları faizleriyle birlikte halka ödetirlerken… Daha depremzedeler için toplanan yardımlara ne olduğunun hesabı bile vermeden…. Kim inanır, kim güvenir? Hem de halka en yakın kuruluşlar olan belediyelerin, sivil toplum örgütlerinin, mahalle derneklerinin vb. yardım kampanyaları yasaklanıyorsa…

Oysa bu ülkede işten çıkarmaların yasaklanması ve zorunlu sektörlerin dışındaki tüm faaliyetlerin durdurulabilmesi, yani emekçi halkın yaşamının korunabilmesi için gereken yeterli kaynak ve olanak var.

DİSK’in İŞKUR verilerine dayalı olarak yaptığı hesaplamalara göre, evine yollanacak 15 milyon işçinin, kayıt dışı çalışanın, çiftçinin, esnafın ve serbest çalışanların 3 ay boyunca net asgari ücret (2.325 TL) alması durumunda, devletin kasasından çıkacak miktar yaklaşık 105 milyar lira. Var mı bu kaynak? VAR.

Birincisi: 2019 İşsizlik Fonu’nda toplanmış olan 131 milyar lira var. Bu miktarın 122 milyar lirası nakit değil; hükümet tarafından devlet tahvillerine yatırılmış durumda. Yani bu para gereksiz projelere yatırılmakta ve kullanılmakta, kredi olarak patronlara dağıtılmaktadır. Bu tahvillerin derhal nakde dönüştürülüp İşsizlik Fonu’na iade edilirse 10 ila 15 milyon işçiye üç ay boyunca asgari ücret düzeyinde bir destek rahatlıkla sağlanabilir.

İkincisi: 2020 yılı bütçesinde, yol, köprü gibi geçiş garantili inşaatları gerçekleştirmiş olan müteahhit firmalara yapılacak garanti ödemeleri için 18,9 milyar lira ayrılmış durumda. Bu ödeme derhal durdurulmalı ve emekçi halka dağıtılmak üzere İşsizlik Fonu’na aktarılmalıdır.

Üçüncüsü: Türkiye’nin devlet olarak patronların yararına yaptığı dış borcun toplamı yaklaşık 650 milyar lira. Bunun yaklaşık 65 milyar lirası 2020 yılı içinde ödenmek durumunda. Dolayısıyla bu borçların ödenmesi derhal durdurulmalı ve halkın cebinden çıkacak olan bu paralar İşsizlik Fonu kapsamında emekçilerin kullanımına sunulmalıdır.

Ve dördüncüsü: Türkiye’de toplam servetin (1 trilyon 100 milyar dolar) yüzde 42’si sadece toplumun yüzde 1’inin elindedir (yaklaşık 500 milyar dolar). Bu servetin küçük bir kısmının bile, ek vergilerden doğrudan el koymaya kadar değişen yöntemlerle kamulaştırılması halinde, geri kalan yüzde 99’unun bu salgını sağlıklı biçimde atlatabilmesi için yeterli fon oluşur.

Demek ki kaynak var. Emekçi halkın yarattığı bu zenginlik halk için kullanılabilir. Sorun, bunu gerçekleştirecek bir iktidarın olup olmadığı. İşte olmayan da tam bu.

Koronavirüs Gazze’de… İsrail’in ablukası derhal son bulmalı!

0

Bugün koronavirüs sebebiyle sınırlar kapatılmış ve bazı ülkeler sokağa çıkma yasağı ilan etmişken, hatta şehirler karantinaya alınıp giriş çıkışlar yasaklanmışken; Gazze’de yeni olmayan, 14 sene önceden Gazze’ye ulaşmış bir virüs var. Siyonist apartheid virüsü Filistin’in işgalini kolaylaştırmak amacıyla 14 sene önce Gazze’yi dev bir açık hava hapishanesine dönüştürmüştü.

İleri teknolojileri ve gelişmiş ekonomileri olan ülkeler bile bugün virüsün yayılmasını engellemekten aciz. Bu engellenemezliğin en önemli sebebinin kaotik ve kâr hırsını insan hayatının önüne koyan kapitalist ekonomi olduğu aşikâr. En gelişmiş kapitalist ülkeler dahi salgını engellemede şu ana kadar başarısız oldu. Peki, trilyon dolar bütçe sahibi ülkeler bu durumda iken 14 senedir abluka altında olan Gazze salgın tehdidi ile nasıl başa çıkacak?

Gazze’de ilk virüs vakası 22 Mart günü Pakistan’dan gelen 2 kişide tespit edilmişti. Şu an toplam vaka sayısı 117. Hızla yayılan virüsün Gazze’de yayılması halinde zaten abluka altında tutulan bölgede önlem almak için yeterli imkânlardan söz edilemez. Gazze, Birleşmiş Milletler tarafından ‘yaşanılamaz şehir’ ilan edilmişti zira 2 milyon insanın yaşadığı ve dünyada nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu yerlerden birisi. Abluka sebebiyle altyapı hizmetleri çok yetersiz. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre Gazze’deki suyun %97’si tüketime uygun değil. Bu sebeple doktorlar ve hemşireler ellerini sterilize edemiyor.

Gazze’de yaşanan sürekli elektrik kesintileri, temel ilaç ve malzeme eksikliği de virüsün salgın halini alması durumunda alınması gereken önlemlerin ne kadar sınırlı olduğunun göstergeleri. 2 milyon insanın yaşadığı şehirde toplamda 40 yoğun bakım yatağı bulunuyor. Toplam test kiti sayısı ise 200.

Abluka sebebiyle insanlar hayatlarını sürdürmekte bile zorlanırken, virüsün yayılma riskine karşı da önlem alınabilecek imkânlar bulunmuyor. Buna rağmen işgalci rejim Gazze’yi bombalamaya devam ediyor. Ayrıca Batı Şeria’da Filistinlilerin kendi aralarında dayanışma yoluyla kurdukları sağlık merkezine İsrail askerleri tarafından saldırıldı ve yıkıldı. Medyada virüsü kontrol altına almada ne kadar başarılı olduğu söylenen Siyonist rejim, Filistin halkının sağlık hizmetine ve gerekli ilaçlara ulaşmasını sistematik olarak engellemektedir.

Salgının ilerlemesi çok sayıda Filistinlinin İsrail tarafından ölüme terk edilmesi anlamına gelecektir. Bu durumun engellenmesinin tek koşulu Filistin halkının çağrılarına cevap verilerek Gazze’ye dönük İsrail ablukasının derhal kaldırılmasıdır. Gazze halkının bugün her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu temel yaşamsal ürünler, derhal bölgeye ulaştırılmalıdır. Bu doğrultuda ilerlemek için, tüm dünyada İsrail devletini temsil eden bütün diplomatların sınır dışı edilmesi ve İsrail’e her alanda ambargo uygulanması yönündeki kampanya genişletilmedilir. Siyonist apartheid rejimine yönelik sözde eleştirilerin yalnızca iç siyasete yönelik olduğunun farkındayız. Sahici sonuçlar elde etmenin yolu sahici adımlar atarak Gazze’ye ambargo uygulayarak Filistin halkını ölüme terk eden ve buna sevinen İsrail devletine ambargo uygulanmasıdır.

Salgın ve dayanışma: “Her koyun kendi bacağından asılır”, öyle mi?

0

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi! Demek ki neymiş, her koyun kendi bacağından asılmıyormuş. Neoliberalizmin içi boş birey yüceltmeleri karın doyurmuyormuş. İşte dönüp dolaşıp gelinen yer: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!” Dayanışma yoksa insanlık için bir gelecek de olmayacak! Yaşayarak tekrar tekrar bu gerçeği tecrübe ediyoruz.

Gelin görün ki kapitalizm ve dayanışmanın yan yana gelemeyeceğini, birbirinin tam zıddı olduğunu hayatlarımızla öğrendik, biliyoruz. Bırakın aynı gemideyiz masalını! Patronlar aynı gemideler. Güç ve iktidar sahipleri aynı gemideler. İşçi ve emekçiler ise bırakın aynı gemide olmayı, bir gemide bile değiller. Olsa olsa belki filikadalar!

Değiller mi?

Bugün dünyada ve Türkiye’de gündelik temel ihtiyaçları depolarda, marketlerde, taşımacılıkta sağlamaya devam eden işçiler, iş güvencesi ve ücret düzeyi açısından en alt düzeyde bulunan çalışanlar değil mi? Bugünlerde koşulları, ücretleri, güvenceleri farklı mı?

Benzer şekilde salgın koşullarında mucize yaratması beklenen sağlık çalışanları; doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar düşük ücretleriyle, ağır çalışma koşullarıyla, özelleştirilen hastanelerdeki performans baskısıyla yıllardır un ufak edilmiyorlar mı? Bugünlerde yine en azla, en güvencesiz şekilde, en fazlayı yapmak zorunda bırakılmıyorlar mı?

Hâlihazırda fabrikalarda, atölyelerde üretime devam eden, çoğunluğu asgari ücret ve civarında maaş alan milyonlarca işçinin-emekçinin iş güvencesine, kıdem tazminatına, emeklilik haklarına göz koyulmuş değil mi? Bugünlerde üretimi, ekonomiyi ayakta tutabilmek adına çarkları çevirirken, işten çıkarmadan ücretsiz zorunlu izinlere dek fatura yine onlara kesilmeye çalışılmıyor mu?

Hani aynı gemideydik?

Tabii ki şaşırmıyoruz! Otuz-kırk yıl çalışan işçi ve emekçilere dahi alacakları üç kuruş emekli maaşını vermemek için kırk takla atan; işçiye, emekçiye, emekliye, yaşlıya, hastaya, öğrenciye masraf ve sosyal sorun gözüyle bakan kapitalizmin zaten doğası gereği başka türlü davranması beklenemez.

Kapitalizmin kara gün dostu olmadığını biliyoruz!

Mesele berrak! Covid-19 virüsü çok acil olarak çözülmesi gereken küresel bir sorun ama esas çözülmesi gereken sorun, salgınların da ana üreticisi olan kapitalizm! Salgını ancak birlik, dayanışma ve mücadeleyle yenebiliriz. Kapitalizmi de…

İşten atmalar yasaklansın!

0

İçinde bulunduğumuz küresel salgının, zaten krizde olan Türkiye ve dünya ekonomisini daha da derinden sarsacağı açıktır. İçinde bulunduğumuz üretim ilişkilerini değiştirmeden Covid-19 salgını ile dünya ölçeğinde mücadele edebilmenin imkânı yok. Bu nedenle bu salgınla mücadele, kapitalizmle mücadelenin bir parçası haline gelmiştir.

Emperyalist ülkelerin ortaklaşa bir şekilde bu salgına verdikleri ilk tepki son 30 yılda her kriz karşısında verdikleri tepkinin aynısı oldu: para basmak. Şu an neredeyse her şey dolara çevriliyor. Faizlerin düşmesinin hiçbir anlamı yok. Fakat sorun parasal işlemlerle çözülemeyecek kadar büyük. Dünya ekonomisinin küresel işbölümü ile ulus devletler arasındaki çelişki, salgınla mücadele önündeki en büyük takoz olarak duruyor. Avrupa Birliği’ndeki her ülke kendi derdine düşmeye başladı bile. Oysa ki sorun küreselse çözümün de küresel olması gerek ve bu küreselliği gerçekleştirebilecek tek şey ancak dünya ölçeğinde kurulacak merkezi ve planlı bir ekonomik sistemdir.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu her bir ülke kendi sermayedarlarına ve kapitalizme zarar vermeden bu işin üstesinden gelme planı içinde. Hükümetin açıkladığı 100 milyar liralık paketin, sermayedarları temsilen o salonda bulunan Rıfat Hisarcıklıoğlu’nu ve onun gibileri güldürmek için hazırlandığı ortadadır. Eğer ki bu sürecin tüm enkazı işçi sınıfına yıkılırsa ortada arzu ettikleri bir piyasa sistemi bile kalmaz. Kitlesel halde işten atmaların başlaması, hatta kitlesel sefalet ve açlığın yaygınlaşması tehlikesi karşısında atılacak iki acil ve önemli adım var: 1-İşten atmaların yasaklanması, 2-Dış borç ödemelerinin durdurulması.

Dış borç ödemeleri acil olarak durdurulmalıdır!

Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 123,6 milyar dolardır. Bir yıl içinde ödenmesi gereken bu paranın büyüklüğünü anlamak açısından Sağlık Bakanlığı bütçesi ile karşılaştıralım. Bakanlığın 2020 toplam bütçesi 58 milyar 876 milyon TL’dir. Dolar cinsinden 9 milyar doların biraz aşağısında oluyor. Yani bir yıl içinde dışarı akıtacağımız para Sağlık Bakanlığı bütçesinin 13 katı. İstenirse kaynak çok! Aynı şekilde yap-işlet-devret ile yapılmış barajlar, otobanlar, köprüler, raylı sistemler ve diğer projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, gelirleri ise hazineye bağlanmalıdır. Ülkedeki tüm sağlık kuruluşları, kara, deniz, hava liman ve gümrükleri acil olarak kamulaştırılmalıdır. Buralardan yaratılan kaynaklar ile tüm çalışanların 14 gün, hatta daha fazla süreli ücretli izinleri fonlanabilir.

Bu süreç içinde iş güvencesinin sağlanması elzemdir. Tarihin en yüksek işsizlik oranlarını yaşadığımız şu günlerin daha da kötüye gitmemesi için işten atmalar derhal yasaklanmalıdır. Sağlığın toplumsal bir sorun olduğu göz önüne alınarak, tüm sosyal güvenlik ve sigorta şirketleri merkezi ve kamusal bir şekilde işletilmelidir. Tüm faturalar dahil iç borçlar da iptal edilmelidir. Borç sebebiyle elektrik, su ve doğalgaz hizmeti aksamayacak şekilde devam etmelidir. Parasal ve mali araçlar birleştirilerek, karantinada olan herkesin ihtiyaçları ücretsiz karşılanmalıdır.

Tüm bu saydıklarımızı gerçekleştirmemek salgını durdurmayacağı gibi ölüme de davetiye çıkaracaktır. Fakat burjuvazi ve onun sözcüleri hâlâ bankaların ve şirketlerin nasıl kurtarılacağının planını yapıyor. Türkiye’nin de artık para basması gerektiğini söyleyen burjuva iktisatçılar peyda olmuş durumda. Tek hedefleri sistemin işlerlik kazanması. Bu çürüme karşısında işçi sınıfının acil talepleri doğrultusunda yeni merkezi ve planlı bir ekonominin inşası için burjuvazinin karantina altına alınmasının zamanı geldi de geçiyor.

Illüstrasyon: The Times (Londra)

“Hiçbir sağlık çalışanı için güvenli bir ortam yok”

0

Koronavirüs salgınıyla mücadele kapsamında yayımlanan bir genelgeyle özel ve vakıf hastaneleri pandemi hastanesi ilan edildi. Genelgenin amacı, devlet hastanelerinin yoğunluğunu ve sağlık personelinin yükünü azaltmaktı ancak bunun ne kadar hayata geçirilebildiği bir soru işareti olmayı sürdürmekte. TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) kamusal ve ücretsiz sağlık hizmeti çağrısına rağmen bazı özel hastaneler ve laboratuvarlar kâr amacı gütmeye devam ediyor. Bir özel hastanede radyoloji teknisyeni olarak çalışan bir sağlık emekçisiyle süreç hakkında konuştuk.

Merhaba, öncelikle senin çalıştığın hastane pandemi hastaneleri kapsamında mı ve test yapabiliyor musunuz?

Bizimki o gruba girmiyor. Test yapmıyoruz şu an ama ileriki süreçte testlerin gelmesi lazım.

Pandemi hastanesi olmadığınız için mi test yapılmıyor sizde? Size şüpheli bir koronavirüs vakası geldiğinde ne yapıyorsunuz?

Dağıtımı tam organize ve sağlıklı bir şekilde sağlamadılar, her yere ulaştırmadılar testleri. Ben geçen gün karşılaştığım bir vakayı sana anlatayım. Hasta geldiğinde ciddi bir nefes darlığı vardı. Annesinin de nefes darlığı ve mide bulantısı vardı. Akciğer filmini çektiğimizde akciğerde ciddi zatürree görüntüsü vardı. Dolayısıyla bu hasta hemen şüpheli konumuna girdi. Daha sonra hekim muayene edince akciğer seslerinin iyi olmadığını anladı. Hastanın nefes darlığı gitgide arttı. Artınca hastanın ve annesinin şüphesi daha da artmış oldu ve bu iki hasta sevk edildi. Gördüğüm ilk vaka buydu. Bir de dün nöbette gördüğüm bir vaka var. Yine aynı şekilde mide bulantısıyla yaşlı bir kadın geldi. Bu hastanın akciğerleri zatürree tarzı bir görüntüye sahipti ve ateşi yükseldi. Dolayısıyla o da şüpheli konumuna girdi ve sevk edildi. Pandemi hastanesi grubuna girmenin özelliği şurada: Enfeksiyon, iç hastalıkları ve göğüs polikliniği yoksa ve karantinaya alamıyorsan giremiyorsun. Bu yüzden biz giremiyoruz ve karantina altına da alamıyoruz. Bize şüpheliler geliyor, şüphe üzerine sevk oluyor.

Bu sevk nasıl oluyor. Test yaptırabileceği bir hastaneye mi yönlendiriyor hekimler?

Evet, test yaptırılabilen hastanelere yönlendiriliyor hastalar. Tabii bu hastalar teste ulaşabiliyor mu, test yaptırabiliyor mu bilmiyorum. Okmeydanı SSK hastanesi şu anda 2-3 servisini karantina için kapatmış durumda ve anladığım kadarıyla acil servisten rastgele hasta almıyor. Yığılmalar var. Hastaya ciddi biçimde ateşin varsa, nefes darlığın varsa geleceksin diyorlar. Kriter bu. Onun gerisinde kalan öksürük, hapşırık vs. olan hastalar bizim gibi hastanelere geliyorlar.

Pandemi hastanesi ilan edilen özel hastanelerde devletin ne kadar ödeme yapacağı belli olmadığı için bazı hastanelerde işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin başladığı söyleniyor. Bu konuda bilgin var mı?

Evet, böyle şeyler şu anda gündemde. Kendi paralarını çıkarmak için işçisini ücretsiz izne gönderecekler. Çünkü “Ben devletten bir şey alamıyorum, zaten hasta kapasitem yok, ben böyle ne işçi çevirebiliyorum ne işi çevirebiliyorum” mazeretini kullanıyorlar. Halbuki daha 15-20 gün geçmedi, ne kaybetmiş olabilirsin? Her kapitalistin yaptığı gibi bunu kimden çıkaracak? Önlemini nasıl alacak? İşçinin üzerinden.

Eczacılar ve sağlık çalışanlarında virüsün yayılma oranında bir artış görünüyor. Bu bekleniyordu zaten. Senin bu konuda gözlemlerin ne?

Okmeydanı SSK Hastanesi’nde çalışan bir sürü arkadaşım var ve yarısından çoğunun pozitif çıktığını biliyorum. Bir profesörün şu anda yoğun bakımda olduğunu söyleyebilirim. Orada çalışan bir arkadaşım geldi, röntgen filmini çektim. Arkadaşım dedi ki “Durumumuz çok vahim, siz burada gene iyisiniz. Biz hastanın kendisiyle şu an karantinanın içindeyiz ve çoğumuz pozitif”. Evlerine gidemeyen arkadaşlarımız var. Yoğun bakımda çalışan arkadaşlarımızın durumu daha kritik. Hiçbir sağlık çalışanı için güvenli bir ortam yok. Bunu net bir şekilde söyleyebilirim.

Zaten salgından önce de benzer dertten mustariptiniz. Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet sorunu vardı.

Evet. Bu röportajı benle daha önce yapmış olsaydınız yine buna benzer şeyler söylüyor olurdum. Tedbirin öneminin farkına net ve derin bir şekilde varmış durumdayım, bunun acısını da çekiyorum. Görerek çekiyorum. Çünkü bir sürü insan görüyorum. Psikolojik olarak çok etkilendim. Biz bu olayın psikolojik boyutunu da yaşıyoruz insanlarla beraber. Bu insanlar ağlıyorlar, travma yaşıyorlar, ölmekten korkuyorlar. Biz bunu da yaşıyoruz ve gece rahat yatamıyoruz. Bu travmatik bir problemdir, ileride aşamayacağımız bir sıkıntıya bile dönüşebilir.

Sağlık emekçileri için çok fazla talep var. Bir süre her akşam 9’da alkış tutuldu ancak bütün sağlık çalışanları alkıştan daha somut ihtiyaçlardan bahsediyor. Sen neler yapılması gerektiğini düşünüyorsun?

Birini izne ayıracaklarsa bu kesinlikle ücretli izin olmalı, hangi durumda olursa olsun. Enfekte olanlar içinse başka talepler var. Onun geleceğini garanti altına alınmak zorunda, maaş alabiliyor olmalı, hakları korunmalı. Sağlığıyla ilgili bütün giderleri karşılanmalı, iyileştikten sonra gelip işine devam edebilmeli. Normalde de bir özel hastane çalışanı hastalandığında işten çıkarılabiliyor. Ben bunu bir kanser hastasında gördüm. Biz arkadaşımızı zorla bir şekilde dayatarak, direnerek işte tuttuk. Sağlık emekçisinin hakkı hiçbir şekilde korunmuyor. Ben hasta oldum diyelim, hasta olduktan sonra benim geleceğimle alakalı garantim var mı? Bu hastalık sürecini 1 ay içerisinde atlatacağım diyelim, maaşım sağlanacak mı? Sağlık giderlerim sağlanacak mı, tedavi görebilecek miyim? Ben işe dönebilecek miyim? Ben ve bir sürü arkadaşım bunun korkusunu yaşıyoruz.

Salgının cinsiyeti olur mu, olmaz mı?

0

Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsün insanların yaşına, mali durumuna, sosyal statüsüne bakmadığını ve herkesin risk altında olduğunu duyurdu. Tüm basın kanalları, televizyonlar bu salgının zengin-fakir ayırt etmediğini, kadın-erkek dinlemeden herkesi etkilediğini söylüyor. Bu bilimsel açıdan doğru olabilir; sonuçta bir virüs insan hücresine girmeye çalışırken “bu genç bir kadınmış, hem de sağlık çalışanı ve evinde bakmakla yükümlü olduğu çoluk çocuğu var” deyip gerisin geri dönmeyecektir. Virüsten bunu bekleyemeyiz. Ancak bir kez hasta olduktan sonra alınacak önlemleri düşünerek filmi bir kez daha başa saralım.

Aylardır salgın konusunda Çin’den başlayarak tüm dünyada çeşitli önlemler alındığını duyuyoruz. Türkiye’de ilk vakanın duyurulduğu 11 Mart tarihinden bu yana Sağlık Bakanı çıkıp çeşitli önlemler sıralıyor. Örneğin “Hayat eve sığar” diyor; evde kalmamızı, mümkün olduğunca evden çıkmamamızı tembihliyor. Virüsün kadına da erkeğe de benzer davranmasını bilimsel açıdan anlayabiliriz. Fakat toplumsal açıdan alınacak önlemlerin aynı olmasını anlayamıyoruz. Kadınlar için olağan zamanlarda bile en tehlikeli yerlerin kendi evleri olduğunu gerek İçişleri Bakanlığı istatistiklerinden gerek Aile Bakanlığı verilerinden biliyoruz. Normal koşullarda bile kadınların evin içinde şiddet görüp hastanelerin acil servislerine başvurduğunu Sağlık Bakanı bilmiyor olamaz. Dolayısıyla “evde kal” çağrısının kadın ve erkek için çok farklı sonuçlar doğurabileceğini de bilmesi gerekir. Buna göre, farklı önlemlerin alınması da gerekmez mi?

Türkiye’de ilk önlemlerin alındığı günden bugüne 10 günde 10 kadının öldürüldüğünü gördük. Çin’de salgın boyunca yaşanan karantina sürecinde kadına şiddet oranının son 3 ayda 3 kat arttığı tespit edilmiş. Karantina sona erdiğinde boşanma oranlarının rekor seviyeye ulaştığı söyleniyor. İtalya ve İspanya’da devletlerin kadına yönelik şiddet için 7/24 erişilebilir acil müdahale hatları kurduğunu biliyoruz. Bizde tam tersine cezaevlerinin boşaltılacağını söylüyorlar. Normal zamanlarda bile cezaevinden firar edip karısını öldüren adamların olduğu bir ülkede, bu tedbir halk sağlığını ne denli koruyacak? Yoksa halk sağlığı kadın sağlığını da içermiyor mu?

Kadınlar normal zamanda şiddete maruz kalıp karakola başvurduklarında bile eve geri gönderiliyordu. Şimdi nöbetleşe çalışma sistemine geçmiş kamu kurumları kadınların talepleriyle ne kadar ilgilenecek? Koronavirüs nedeniyle kadınların başvurularının dikkate alınmadığı haberlerini işitiyoruz. Yetkililerin acilen salgın süresince kaç kadının karakollara başvurduğunu, kaçının taleplerinin cevaplandığını şeffaflıkla açıklaması ve kadınlar için “biz buradayız” demesi gerekiyor. “Salgın günlerinde dahi kadınların yaşam hakları önceliklidir” demesi gerekiyor. Çok mu zor?

– Kadınların şiddete uğradıktan sonra şikâyet talepleri için mahkemeye, hastalık kapmak pahasına darp raporları için hastanelere gitmek yerine online ya da bir WhatsApp hattı üzerinden şikâyetlerini oluşturabilmelerini sağlamak çok mu zor? Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulmalı, kadının beyanı esas alınarak soruşturma ve koruma işlemleri başlamalı!

– Daha önce şiddete uğradığını devletin bildiği, fail erkeklerle aynı evde kalan kadınları bir aile hekiminin her gün arayarak “iyi misin?” diye sorması çok mu zor?

– Uzaklaştırma kararı verilen erkeklerin aile konutu dışında barınabileceği başka sosyal tesisler gösterebilmek mümkün değil mi? Şiddete uğradığını beyan eden kadınların sığınma evleri değil ama boş kalan tatil beldelerindeki otellere yerleştirilmesi mesela, belki o tatil beldelerinde istihdam edilmeleri hatta, çok mu zor? Otelleri, misafirhaneleri şiddet mağduru kadınlar için açın, hemen şimdi!

– Salgın nedeniyle işsiz kalan günlük yevmiyeli çalışan kadınlara güvence verilmesi, devletin re’sen sosyal güvenlik haklarından faydalandırması, bu kadınların yoksulluk aylığına bağlanması gerçekleştirilemez mi?

Bütün bunlar çok zor olmamalı. Belediyeler, bakanlıklar bütçelerini bugünlere harcamalı, salgın için alınan önlemler kadınların bu süre içinde daha fazla zarar görmelerine neden olmamalı. Gerekli önlemler acilen alınmalı!

İllüstrasyon: Maria Ponomariova

Koronavirüs krizinin faturasını işçi sınıfı ve halklar değil kapitalistler ödesin!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) koronavirüs pandemisiyle ilgili bildirisi ve kriz karşısında eylem birliği çağrısı

Dünya bir felaket yaşıyor. Koronavirüs pandemisi kontrolsüzce yayılmaya devam ediyor. Enfekte olan insan sayısı yüzbinlerde ve binlerce ölüm gerçekleşti. Dünyada bugüne kadar benzerini görmediği günlerden geçiyor. Sınırlar kapanıyor, milyonlarca insan ve ülke karantinaya alınıyor. Kapitalizmin ağırlığı altında çöken sağlık sistemlerinde yaşanan kriz açığa çıkıyor. Yaşanan kaosun belirleyici olan bazı unsurları var. Milyonlarca insanın yaşadığı panik ve belirsizlik sadece virüsün kendilerine bulaşması korkusuyla değil, yönetenlere, hükümetlere ve kapitalist rejimlere duyulan derin güvensizlik yüzünden de artıyor. Örneğin, Trump, Bolsonaro ve onlar gibiler koronavirüsü küçümsemeye devam ediyorlar.

Koronavirüs herkese bulaşabilir. Ancak virüs nedeniyle en fazla acı çekecek ve salgının sonuçlarından en fazla etkilenecek olanlar, işçiler ve emekçi halk, yani dünyanın sömürülen ve ezilen kesimleridir. Söz konusu acı sadece kaybedilen yaşamlarla ilgili değil, aynı zamanda pandeminin emekçiler ve halk nezdindeki sosyal sonuçlarıyla da ilgilidir. Dünya ticaretinin şimdiden pandemiden etkilendiği aşikar ve üretimde yeni bir düşüş daha bekleniyor. Çokuluslu şirketler bu durumun faturasını işçi sınıfına ve dünya halklarına kesmek isteyeceklerdir. Dünya koronavirüs kriziyle cebelleşirken kapitalistler hâlâ ve zenginliklerini kurtarma derdindeler. Zaten düşük olan ücretleri düşürmek, işçileri ücretsiz izne çıkarmak ya da hepten işten çıkarmak istiyorlar. İşçilerin sağlığı ve güvenliği umurlarında bile değil.

Kapitalist-emperyalist sistem, milyonları etkileyen bu insani krize yeterli bir cevap üretebilecek konumda değil. Devrimci sosyalistler için ise öncelik, koronavirüsün (Covid-19) yayılmasını kontrol ederek milyonlarca insanın hayatını güvence altına almaktır. İşçilerin ve emekçilerin hayatlarını savunan acil önlemlerin uygulamaya konulmasını sağlamak için zorunlu karantina koşulları altında elimizden geldiğince mücadele etmeliyiz.


Küresel sağlık krizinin sorumlusu kapitalizmdir

Yaşadığımız bu felaketin sorumlusu kapitalist-emperyalist sistemdir. Kapitalizm zenginlerin lehine işleyen adaletsiz ve haksız bir sistemdir. Özel sermayenin kâr etmesi uğruna sağlık sistemlerinde yapılan değişiklikler ve gene bu uğurda giderek artan sefalet, nüfus yoğunluğu ve iklim değişimi, bu tarz virüs ve hastalıkların gelişmelerinin koşullarını hazırlamıştır.

Kapitalizmin bu çöküşü sadece koronavirüs gibi yeni ve ciddi bir hastalığın ortaya çıkmasından değil, aynı zamanda kolera, Ebola, tüberküloz gibi salgınların hâlâ devam etmesinden, dang humması ve kızamık gibi salgınların yeniden patlamasından da anlaşılıyor.

Bu durumun nedeni milyarların içinde yaşadığı sefalet koşullarında aranmalıdır. 1,3 milyardan fazla insan “çok boyutlu yoksulluk” içerisindedir, yani sağlık, eğitim, içme suyu, elektrik ve konut gibi ihtiyaçları karşılanamamaktadır (2019 BM Dünya Yoksulluk Raporu verileri). Öte yandan, sadece 26 milyarderin (Bill Gates, Jeff Bezos, Warren Buffett, Mark Zuckeberg, Amancio Ortega ve Carlos Slim’in de içlerinde bulunduğu) toplam serveti, gezegendeki en yoksul 3,8 milyar insanın toplam servetine eşit. Dünyada 2,1 milyar insanın güvenli içme suyu kaynaklarına erişimi yokken bizden virüsün bulaşma olasılığına karşı ellerimizi yıkamamız isteniyor.

Kapitalizmin yol açtığı çevresel yıkım da yeni bulaşıcı hastalıkları tetikleyen bir faktördür. Emperyalist bir kurum olan BM’nin kendisi bile bizi bu duruma karşı uyarıyor.* Çokuluslu şirketlerin operasyonları sonucu ortaya çıkan endüstriyel atıklar suları zehirliyor. Açık ocak madenciliği yağmur ormanlarını ve ormanları çöle dönüştürerek bitki ve hayvan türlerini ortadan kaldırıyor. İşte kapitalizmin bizi sürüklediği uçurum budur. “Ya sosyalizm ya barbarlık” tarihsel ikilemi hiçbir zaman şimdi olduğu kadar somut olmamıştı.

Koronavirüs ayrıca kapitalist Çin’in zayıf tarafını da ortaya çıkarmış oldu. Çin Komünist Partisi (ÇKP) diktatörlüğü, Aralık 2019’un sonlarında koronavirüse karşı ilk uyarıyı yapan doktoru sansürledi ve bastırdı. Bu durumun yarattığı gecikme, salgının Çin’de ve dünyada yayılmasını kolaylaştırmış oldu.

Koronavirüs ile birlikte hem emperyalist hem de yarı sömürge ülkelerde yaşanan sağlık felaketleri de gün ışığına çıkmış oldu. İtalya’dan elde edilen veriler pandeminin şiddetini gösteriyor. Son 10 yıl içerisinde iktidarda olan farklı kapitalist hükümetlerin sağlığa ayrılan bütçeden toplam 37 milyar avro kesmesi sonucu sağlık sisteminde patlama yaşandı. Dünyanın geri kalanında da benzer senaryolar yaşanıyor. Tüm ülkelerde, daha pandemi başlamadan halk sağlığı sistemleri çöktü. Dünya, özel sağlık sektörüne bel bağlamanın sonuçlarıyla bugün yüzleşiyor. Örneğin Avrupa basını, İspanyol Devleti’nde özel kliniklerde koronavirüs tanısının 300 ila 800 avro arasında değiştiğini yazıyor. Kamusal sağlık sisteminin neredeyse var olmadığı Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu rakam 3000 ila 4000 dolar arasına çıkıyor. Obama’nın başlattığı ve zaten güvencesiz olan kamusal sağlık sistemi uygulamaları Trump tarafından yerle bir edildi. Yarı sömürge ülkelerde ise bu tarz uygulamalar çok daha şiddetli yaşanıyor.


Koronavirüsün faturasını kapitalistler ödemeli

Salgının ciddiyeti göz önüne alındığında, kapitalist hükümetler salgını durdurmak ve milyonları kurtarmak için gerekli tepkileri vermekte yetersiz kalıyorlar. Çokuluslu şirketler (Exxon Mobil, Facebook, Amazon, Wal Mart, Cargill, Bayer-Monsanto, Microsoft, Ford, Toyota, Nike, Alibaba veya Johnson & Johnson) ve büyük şirket ve finans grupları (JP Morgan Chase, Bank of America, Citigroup, HSBC veya Goldman Sachs) kitlelerin sağlığı üzerinden tasarrufa giderek kâr kaybetmemek istiyorlar ve kapitalist hükümetler de sistemin bu sömürü mantığını desteklemekteler. Bu politikayı belki de en iyi ifade eden kişiyse, pandemiyi küçümsemeye devam ederek son olarak ekonominin sağlıktan önce geldiğini ilan eden emperyalizmin başı Donald Trump’ın ta kendisi. Milyonların hayatını koruyacak karantina gibi pek çok tedbiri almaktan kaçınırken üretimin sürmesi gerektiği yönünde çağrılar yapmaya devam ediyor. Brezilya’nin aşırı gerici Jair Bolsonaro hükümeti de Trump’ın çizgisini izliyor. Pandeminin ciddiyetini reddeden İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ise sonunda koronavirüse yakalandı.

Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, dünyanın süper milyonerlerinden kesilebilecek paralarla sağlık sistemlerine olağanüstü fon aktarımı yapmak yerine, tam tersine bankaları ve çokuluslu şirketleri kurtarmak ve burjuva devletlerin çöküşünü engellemek adına milyarlarca dolar ve avroluk devlet sübvansiyonları oluşturuyor.

Kapitalist çıkarları işçi sınıfının ve halkın hayatı ve güvenliğinin önüne koyan bu mantık, temel ihtiyaç maddelerini üreten fabrika ve işyerleri dışında kalan pek çok fabrika ve işyerini de açık tutmaya devam ediyor. Ayrıca, zorunlu sektörlerde çalışmaya devam eden işçiler için yeterli güvenlik önlemleri de alınmıyor. İtalya’nın Conte hükümeti, İspanyol Devleti’nin Sánchez-Iglesias hükümeti ve diğer pek çok hükümetin ortak noktası işçilerin hayatını hiçe saymak. İşçilerse bu duruma kuzey İtalya’da gerçekleşen grevler gibi güçlü tepkilere karşılık verdi. Grevler sonrasında İtalyan hükümeti geri adım atarak, zorunlu olmayan sektörlerdeki üretimi durdurmak zorunda kaldı. İspanyol Devleti, Fransa, Brezilya, Kolombiya, Şili ve Arjantin’de de kısmi grevler ve tencere-tava çalma eylemleri, balkonlarda alkış eylemleri gibi protestolar gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor.

Ekonomik faaliyetleri felç eden koronavirüs krizinin patlak vermesi aslında sadece 2007 yılında başlayan kapitalist ekonominin mevcut durgunluk ve çöküş krizini tekrar ateşlemiş oldu. Koronavirüs ekonomik krizin nedeni değildir ama onu derinleştirmektedir. IMF, daha borsa ve petrol fiyatlarındaki yeni çöküş gerçekleşmeden önce küresel bir durgunluk yaşandığını belirtmişti. Ancak tüm veriler artık koronavirüsün öncesi ve sonrası olacağını gösteriyor. Başka bir deyişle, koronavirüs sonlandığında kitle hareketi çok ciddi bir sosyal krizle karşı karşıya kalacaktır. Çokuluslu şirketler, emperyalizm ve hükümetler, bu krizi kitlelere yönelik yeni kemer sıkma paketleri, yağmalar ve sömürü planları ile aşmaya çalışacaklardır. Uluslararası Çalışma Örgütü şimdiden 25 milyon emekçinin işini kaybedilebileceğinden bahsediyor. Koronavirüs krizinin faturasını dünya halkları değil, süper zengin kapitalistler ödemelidir.

Dünya hala koronavirüs trajedisiyle uğraşırken, şirketler işçileri işten çıkarmaya, iş sözleşmelerini askıya almaya, ücretlerde kesintiye gitmeye ve ücretsiz izin uygulamalarına başladılar bile. Şimdiden, salgını durdurmaya, insan hayatını güvence altına almaya, işçi sınıfını, dünyanın emekçi ve dar gelirli sektörlerini savunmaya yönelik önlemler alınmasını talep etmek tabandan örgütlenerek harekete geçmeliyiz.

İUB-DE olarak herkesi, küresel bir işçi ve halk yanlısı acil durum planı için mücadele etmeye çağırıyoruz:

Ülkelerin acil durum fonları, sağlık acil durumuyla başa çıkabilmek için sağlık bütçelerini önemli ölçüde artıracak şekilde kullanılsın. Alınacak diğer önlemlerin yanı sıra, bu fonlar, sağlık tesislerinin sayısını artırmak ve koşullarını iyileştirmek, tüm sağlık profesyonellerine maaş artışı vermek, yeni işe alımlar yapmak, herkese ücretsiz hizmet, sıhhi ve temizlik malzemeleri tedarik etmek için harcansın.

Acil sağlık fonları, şirket grupları, finansal sermayeye uygulanacak yüksek ve aşamalı vergilerle oluşturulsun; dış borç ödemeleri durdurulsun.
Ücretsiz muayene, tedavi ve ilaç hizmeti sunan ulusal kamusal sağlık sistemleri oluşturulsun. Kamusal sağlık sistemlerini devlet finanse etsin; doktorlar, çalışanlar, profesyoneller ve hizmet kullanıcıları yönetsin. Özel sağlık hizmetleri ve tıbbi uzmanlık laboratuvarları işçilerin, sağlık çalışanlarının ve bilim insanlarının kontrolünde kamulaştırılsın.

Tüm işyerlerinde zorunlu veya gerekli güvenlik önlemlerine sahip olmayan faaliyetleri durdurma yetkisine sahip hijyen ve sanitasyon komiteleri kurulsun. Spekülasyonu önlemek için ilaçların ve tüm temel ihtiyaç ürünlerinde fiyat kontrolü uygulansın.

Tüm üretim faaliyetleri sağlık acil durumunun ihtiyaçları göz önüne alınarak işçi kontrolünde yeniden düzenlensin.

Koronavirüsün, baskıcı uygulamaların hayata geçirilmesi veya özgürlüklerin ve protesto hakkının kısıtlanması için bahane olarak kullanılamaz. Demokratik özgürlükler koşulsuz savunulmalıdır!

İşten çıkarmalar ve iş sözleşmelerinin askıya alınması yasaklansın. Mevcut çalışma saatleri aynı maaşa sahip tüm çalışanlar arasında dağıtılsın. Maaş kesintilerine hayır! İşsiz (işten çıkartılan), serbest meslek sahibi, sözleşmesiz ve güvencesiz çalışan milyonlarca işçi için sigorta uygulamasına geçilsin!

Koronavirüsün mevcut kriziyle ve pandemi sonra yaşanacaklarla mücadele etmek ve işçi ve halk yanlısı bir acil durum planı oluşturulması için yükseltilecek uluslararası mücadele hareketini kapitalist-emperyalist sistemi sona erdirerek işçi ve halk hükümetleri kurma perspektifiyle koordine etmek ve yönlendirmek için tüm işçi, gençlik ve halk örgütlerini, kadın ve çevre hareketlerini, antikapitalist ve sosyalist solu en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Mart 2020

* “Çevre ve insan sağlığı yakından bağlantılıdır; yeni bulaşıcı hastalıkların çoğu biyolojik çeşitliliği etkileyen faaliyetlerin sonucudur. Yapılan çevresel değişiklikler (örneğin doğal kaynakların çıkarılması ve kullanılması), vahşi ve evcil hayvanlarda, bitkilerde ve insanlarda hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırırlar.” (BM tarafından görevlendirilen 250 bilim insanının ortak çalışmasıyla hazırlanan ve 2019’un başlarında tamamlanan “Küresel Çevre Görünümü” raporundan alınmıştır)

** İllüstrasyon: Ada Yokota

Koronavirüs ekonomik krizin nedeni değil, sadece tetikleyicisi

0

Koronavirüs salgınının yayılmasıyla birlikte ekonomi dünyasını bir telaştır aldı. Türkiye dahil bütün ülkelerde borsalarda ardı ardına büyük düşüşler yaşandı. Merkez bankaları hemen faizleri düşürdü, piyasaya milyarlarca dolar pompaladı. Hükümetler şirketleri, tabii onların patronlarını ve büyük para sahiplerini ayakta tutabilmek için “destek paketleri” ilan etti. Bu süreçte işyerleri, özellikle küçük firmalar kapanacak, yüz binlerce işçi işinden olacak. İşsizler ordusu büyüyecek, yoksulluk daha da yaygınlaşacak.

Şimdi dikkat: Emekçi yığınların sırtına yüklenecek olan bu krizi hükümetler ve işverenler koronavirüse bağlayacaklar. “Bu savaşı milletçe göğüslemeliyiz” türünden demeçlerle zihinleri kapitalist sistemin sorunlarından uzaklaştırıp suçu virüse yükleyecekler. Öyle yapmaya başladılar bile.

Ama Türkiye dahil bütün ülke ekonomilerinin ciddi bir krize sürüklenmesinin nedeni gerçekten koronavirüs mü? Kesinlikle HAYIR. Koronavirüs sadece derinleşmekte olan krizi tetikledi, hızlandırdı. Etkisi sadece bu. Peki, gerçek ne?

Sermayedarın mantığı

Sermayenin amacı en hızlı ve en bol şekilde kâr etmektir. 2007-2008 büyük krizinden sonra tüm hükümetler sermayedarları ayakta tutabilmek için bir dizi önlemi yürürlüğe koydu: Batmakta olan şirketler ve bankalar devlet eliyle kurtarıldı; merkez bankaları, özel bankalar aracılığıyla kredi dağıtmaya girişti; hükümetler bu amaçla kaynak yaratmak için sağlık, eğitim, ulaştırma alanlarında kesintileri ve özelleştirmeleri yaygınlaştırdı; sömürü (yani sermayedar için kâr) oranlarını artırabilmek için reel ücretleri düşürdü, esnek çalışma koşulları dayattı, emeklilik yaşını yükseltti ve bunun gibi pek çok işçi düşmanı uygulamayı yürürlüğe soktu.

Böylece dört beş yıl içinde sermayedarlar kâr oranlarını tekrar yükseltmeye başladılar. “İyileşme” diye adlandırdıkları bu süreç önce ABD’de başladı; yüzde 2 civarında bir büyüme gerçekleşir oldu, işsizlik bir miktar azaldı, enflasyon nispeten gemlendi. Ardından dünyanın en büyük otomobil üreticisi Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde üretim artışları oldu. Bu arada Çin ekonomisi de hızlı büyümesini sürdürdü. İşte tam bu süreçte şirketlerin hisse senetleri de değerlenmeye başladı. Özellikle mali sermayesinin büyük bölümünü elinde bulunduran en büyük şirketlerden oluşan finans sermayesi (yüzde 1’lik bir dünya mali oligarşisi) büyük oranlarda hisse senedi ve tahvil topladı. Bu kesim, tıpkı 2008 krizinden önceki gibi devasa kârlar elde ediyordu. Bunun sonu gelmeyecek gibiydi.

Ama geldi. Başlıca iki nedenden ötürü. Borsalarda hisse senetleri üzerinden büyük kârlar sağlayan sermaye kesimleri, bunu bırakıp sanayiye yatırım yapmak gibi işlere girişmekten uzak durdular. Borsa, reel ekonomiden daha fazla getiri oranına sahipti. Yani sanayiye yatırım giderek azaldı. Öte yandan kapitalistler bunca kârı işçi-emekçi karşıtı uygulamalarla elde edebiliyorlardı. Bu uygulamalar ise kitlelerin alım gücünü düşürüyordu. Dolayısıyla üretilen mallar piyasada karşılıklarını bulamamaya başladı. Ve böylece reel ekonomide gerileme (resesyon) belirtileri ortaya çıktı.

2018’in ortalarından itibaren üretken sektör hızla yavaşlamaya başladı. Çin’in büyüme hızı yarıya azalarak yüzde 6 dolaylarına indi ve inmeye devam etti. ABD ekonomisi 2018’de yüzde 2,9 oranında büyürken bu oran 2019’da yüzde 2,4’e, 2020 başında da yüzde 2,1’e geriledi. Almanya, Japonya, Fransa ve İtalya’da da ciddi gerilemeler gerçekleşti. Dolayısıyla kâr oranları azaldı, üretkenlikten elde edilen kazanımlar önemli ölçüde geriledi.

Bu durum karşısında, bu şirketlerin hisselerinin büyük bölümünü ellerinde toplamış olan finans şirketleri (o ünlü yüzde 1’lik kesim), dönemin sonuna gelindiğini anlayarak 2018’den itibaren, herkesten önce ellerindeki hisseleri satmaya başladı. Önce, kâr oranları çabuk düşmesin, ani bir mali çöküntü yaşanmasın ve sattıkları hisseler borsada alıcı bulsun diye peyderpey satış yaptılar. Böylece borsalar gerilemeye başladı. Ve ardından koronavirüs salgını baş gösterdi. Böylece zaten başlamış olan bir gerileme virüs ile birlikte tetiklenerek hızlı çöküşe dönüştü.

İşte kapitalizmin mantığı bu. Kitleleri her zaman sermayedarların kârları uğruna ekonomik krizlere, sefalete ve işsizliğe sürükler. Borsanın kapanmasını, sanayinin ve bankaların kamulaştırılmasını da bu mantığa ve işlerliğe son vermek için istiyoruz.

İnfaz Paketi: Cinsel suçlara af, siyasi suçlulara müebbet!

0

Toplumun tüm kesimlerince karşı çıkılmasına rağmen AKP tarafından düzenlenen ve medyaya yansıyan ceza infaz yasası taslağında, uyuşturucu satıcılığının ve cinsel suçların da infaz indirimi kapsamına alındığını görüyoruz. Bu paketin içeriğini hâlâ tam olarak öğrenemesek de, sürecin Covid-19 salgını nedeniyle hızlandığını biliyoruz.

Koronavirüs salgınında riskli yerlerin başında cezaevleri geliyor. Normal zamanlarda dahi hijyen koşullarından mahrum olan, sağlık hakkına erişmekte güçlük çeken mahpusların bu salgında akıbetleri meçhul. Olağan hapishane koşullarında bile hastaneye sevk ve yeterli sağlık hizmetine erişimde problem yaşayan hasta mahpusların salgın hastalık karşısında ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalacakları açıktır. Zira cezaevlerinin halihazırda kapasitesinin üzerinde dolu olması, yayılabilecek salgın ihtimali ve İtalya’da patlak veren cezaevi isyanları da düşünüldüğünde durumun iktidar açısından kontrolden çıkması an meselesi gibi görünüyor. Ancak bir yandan daha önce MHP tarafından dile getirilen af tartışması da hatırlanacak olursa, kadın katillerinin, cinsel şiddet suçlularının, mafya unsurlarının, uyuşturucu kaçakçılarının salınması veya bu durum bahane edilerek cezai indirimlerle ödüllendirilmeleri söz konusu.

Nitekim af paketi hakkında çıkan haberlerden ve iktidar kalemşörlerinin yazdıklarından anlıyoruz ki; iktidar, devlete karşı işlendiğini iddia ettiği suçları infaz paketinin kapsamı dışında bırakıyor. Terör suçları hariç ifadesi gazetecilerin, hak savunucularının, muhaliflerin paketten yararlanamayacağı anlamına geliyor. Ama uyuşturucuyla ilişkili suçlar ve cinsel suçlar af kapsamında olacak.

Geçtiğimiz günlerde, kadın hareketinin #CinselSuçlaraİndirimOlamaz başlığıyla yaptığı sosyal medya eylemini takiben, paketle cinsel suçlara ilişkin indirimin yapılmayacağı duyuruldu. Ancak aynı pakette olması düşünülen erken yaşta evliliğin infaz düzenlemesinin ise paket kapsamından çıkarılarak ayrı bir düzenlemeyle meclise gelmesi kararlaştırıldı. Erken evlilik adı altında ayrı bir düzenleme yapılarak infaz paketinden önce yasalaştırma teşebbüsü, çocuk istismarı sonucu evlendirilenlerin affedileceği gerçeğini perdeleme kurnazlığıdır. Hatta bu yasanın Romanların talebi olduğu belirtilerek cinsel suçların affı Romanların üzerine atılmaktadır.

Önümüze konulan tasarı bu haliyle meclisten geçerse, cinsel şiddet faillerinin salıverilmesiyle birlikte, her gün risk altında olan kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin karantina şartlarında daha da artacağını öngörmek zor değil. Özellikle karantina koşullarında dünya genelinde kadın ve çocuklara yönelik şiddet artmıştır. Bu durumda iktidar bu salgın koşullarında kadına yönelik şiddeti nasıl önleyeceğini açıklamak zorundadır. Cezaevlerinde sağlık önlemi almak iktidarın görevidir, ancak salgını bahane ederek cinsel suçlara yönelik af veya indirim kabul edilemez. Bu affın tartışılması bile potansiyel olarak failleri teşvik edecektir.

Meselenin diğer bir boyutu da, siyasi mahkûmlar veya eleştirel ve muhalif görüşlerini dile getirdiği için cezaevinde olanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan tutuklananlar… Hapishanelerde hükümlülerin dışında binlerce tutuklu bulunuyor. En yerinde olacak tedbir de budur aslında: Tutukluların adli kontrol gibi başka tedbirlere başvurularak hemen serbest bırakılması. İnsan Hakları Derneği’nin 2019 yılı listesine göre, 458’i ağır olmak üzere 1334 hasta mahpus bulunuyor. Ayrıca, 2019 yılında 50 hasta mahpus yaşamını yitirdi. Bu kişilerin çoğunluğunu siyasi tutsaklar oluşturuyor. Bu hastaların derhal salınması gerekiyor.

Covid-19 salgını devletlerin başta insan sağlığı olmak üzere kamu yararını hiçbir şekilde odaklarına almadığını tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Cezaevleri meselesi de tıpkı sağlık sisteminde olduğu gibi alabildiğine çarpıktır ve ürkütücü boyutlarda hak ihlalleri içermektedir. Bu nedenle bir infaz düzenlemesi acil ve gereklidir, ancak bu infaz meselesi cinsel suçluları, kadın katillerini salmayı değil, hangi sebeplerle tutulduğu belirsiz olan muhaliflerin, siyasi tutukluların acilen serbest bırakılmasını içermelidir.

Venezuela: Krizin bedelini işçiler değil; hükümet, patronlar ve çokuluslu şirketler ödemeli

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin (PSL), Venezuela’da koronavirüsle mücadelenin güncel durumuna ilişkin bildirisi.

Çin’de bir epidemi olarak başlayıp pandemiye dönüşen koronavirüsün dünya çapında yayılması, dünya kapitalist sisteminin derin krizini ortaya koyuyor.

Ortada gerçek bir küresel kapitalist kaos var. Borsa, dünyanın her yerinde keskin bir şekilde düşüyor; bütün büyük ekonomiler felce uğramış durumda. Petrol fiyatları hızla düşmekte.

2008’de ortaya çıkan krizi tam olarak aşamayan dünya ekonomisinde çoğu ekonomi zaten durgunluk seyrinde ya da düşüşteydi ve koronavirüs pandemisi sadece önceden var olan bu durumu daha da derinleştirdi.

Şüphesiz, emperyalizm ve çeşitli ulusal hükümetler, pandeminin ekonomilerin bütünü üzerindeki etkisiyle birlikte krizden etkilenen şirketlerin kârlarının ve kârlılığının kurtarılması için halihazırda uygulamakta oldukları kemer sıkma politikalarını derinleştirecekler. Bu politikaları ve yağma planlarını uygulayarak, işçi sınıfını ve dünya halklarını aşırı sömürüye maruz bırakmayı ve özellikle Latin Amerika’da doğal kaynakları tahrip etmeyi sürdürecekler.

Venezuela’da, Nicolas Maduro hükümeti duruma karşı bir dizi önlem aldı. Tüm ülkede karantina ilan edildi; ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve tüm okullar tatil edildi. Tüm bu operasyonun yürütülmesi için ordu yetkilendirildi. Hastane idarecilerinin, doktorların, hemşirelerin ve sağlık emekçilerinin kontrolünde olması gereken sağlık acil durumunun yönetimi silahlı kuvvetlerin ve polisin himayesinde verildi.

Hükümetin adlandırdığı biçimiyle “kolektif sosyal karantina” ilanının daha ilk günlerinde, bunun, güvenlik güçlerinin baskıcı önlemler uygulaması anlamına geldiği açık bir şekilde gözler önüne serildi. Bu uygulamalar, hükümetin sağlıkla ilgili bu acil durumdan faydalanarak kendi toplumsal kontrol araçlarını test ettiğini açıkça göstermektedir.

Öte yandan, sağlık sektörünün ve genel olarak ülkedeki kamu hizmetlerinin sorunlarına ve yapısal eksikliklerine cevap üretilebilmesi adına çok az şey yapıldı.

Ülkemizde, birkaç yıldır işçilerin, emekçilerin ve halkın farklı kesimlerinin gündelik hayatlarını dahi idame ettirmekte zorlandıkları bir toplumsal trajedi yaşamaktayız.

Venezuelalıların çoğu, koronavirüsün ülkeye ulaşmış olmasından dolayı gerçekten endişeli; çünkü hükümetin uyguladığı kemer sıkma paketleri nedeniyle derin bir ekonomik ve toplumsal krizin içine batmış olduğumuzu farkındayız. Bu derece ciddi bir pandemi ile yüzleşecek kaynaklara sahip olduğumuza nasıl inanabiliriz ki? Hepimiz açlık sınırındaki maaşlarla, ilaç ve gıda kıtlıklarıyla, hiperenflasyonla ve çökmüş durumdaki temel kamu hizmetleri karşısında hayatlarımızın her geçen gün daha da zorlaştığını görüyoruz.

Ülkede senelerdir aşıma uğramış bir altyapıya sahibiz. Özellikle başkentte olmak üzere düzenli bir içme suyu tedariki yok; batı bölgesinde daha yoğun olmak üzere ülkenin her yerinde sürekli elektrik kesintileri yaşanıyor. Evlerde yemek pişirmek için gaz yok, benzin az, toplu taşıma karmaşa halinde.

Sağlık sistemi, işçilerin koşullarının ve maaşlarının güvencesizleştirilmesiyle birlikte harap olmuş durumda. Sağlık merkezleri, tıbbi bakım için temel materyallerden yoksun. Bazı hastaneler aylardır su kullanamadan çalışıyor. Mevcut bağlamda zaruri olan temel ilaç, eldiven ve maskelerden yoksunlar. Sağlık Bakanlığı epidemiyolojik bültenini 2016’dan beri yayınlamayarak doktorları ülkedeki farklı hastalıkların evrimini anlamaları için gerek duyulan bir araçtan mahrum ediyor.

Bu yüzden, hükümetin krizi çözecek kaynaklara ve araçlara sahip olduğu savının yalan olduğunu söylüyoruz. Hepimiz Venezuela’daki sağlık merkezlerinin durumunu biliyorken, onlar sözde 46 “nöbetçi” hastane hakkında konuşarak yalan söylüyorlar.

Öte yandan, Maduro hükümeti, toplu iş sözleşmelerin iptali, açlık ücretleri, korkunç çalışma koşulları ve haklarını savunan işçilerin mücadelelerinin suç sayılması anlamına gelen Memorandum 2792 gibi sert tedbirleri içeren bir ekonomik kemer sıkma paketi uyguluyor.

Bu bağlamda, ihtiyacımız olan şey, güvenlik güçleri tarafından alınan otoriter önlemler değil, hükümet, patronlar ve çokuluslu şirketler tarafından yaratılan ekonomik krizin ve koronavirüsün sonuçlarının işçilere mal edilmesini engellemektir. Krizin bedelini kapitalistler ve hükümet eliyle zenginleşen yetkililer ödesin!

Maduro hükümeti, 2013’ten beri dış borç ödemesine 80 milyar dolardan fazla para harcadı; bu kamu hizmetlerindeki gerilemeyi, sağlık ve eğitim bütçelerindeki kesintileri açıklamaya yetiyor. Bu bağlamda biz, askeri harcamalara giden milyonlarca doların alıkonulmasını ve pahalı askeri tatbikat harcamalarının sonlandırılmasını talep ediyoruz. Hastanelerin pandemiyle baş edebilmeleri için gereken kaynakları sağlamak adına kapitalistleri ve çokuluslu şirketleri vergilendirmeliyiz. Karma ya da çokuluslu şirketler olmaksızın petrol sektörü %100 kamulaştırılsın! Yozlaşmış ve sahtekar ithalatçıların zenginliklerine el konulsun! Faturası halka kesilen emperyalist yaptırımları reddediyoruz! Trump yaptırımları derhal kaldırsın!

İçinde bulunduğumuz bu acil durum koşullarında hükümet entegre bir ulusal ücretsiz sağlık sistemi oluşturmalıdır. Doktor, hemşire ve sağlık çalışanları için geçimlerini sağlayacak bir maaş! Sadece 46 “nöbetçi” hastaneye değil, ülkedeki tüm sağlık merkezlerine su, sabun, maske ve eldiven tedarik edilmeli! Karantinaya alınan tüm işçilerin işlerinin, maaşlarının ve sözleşmelerinden doğan haklarının korunmasını talep ediyoruz. İşten çıkarmalara ve ücretsiz izinlere hayır!

İşçiler olarak, virüsün yayılmasını engellemek için alacağımız bütün gerekli önlemlerin ötesinde, tetikte olmalı, krizin ve pandeminin faturasını ödememek için harekete geçerek seferberlik içerisinde olmalıyız.

Korona salgınına karşı plaza ve ofis çalışanlarının acil talepleri

0

Plaza ve büro işçilerinin mücadele platformu KaçBizeGel, korona salgınına karşı bir acil talepler listesi yayımladı. İşten çıkarmaların ve ücretsiz izin uygulamalarının yasaklanmasını talep eden KaçBizeGel’in açıklamasının tam metni:

Merhaba plaza ve ofis çalışanı,

Bir süredir Türkiye dünya genelinde yaşandığı gibi COVID-19 salgını ile boğuşuyor. Yayılım hızı çok yüksek olan virüs, şimdiden milyonlara bulaştı ve maalesef tablonun her geçen gün daha da ağırlaşması kaygısını yaşıyoruz.

Dünya çapında yaşanan bu çaresizlik ve panik hali aslında sürpriz değil. Zira tüm dünyada esen neo-liberal politikalarla sağlık gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda geldiğimiz nokta maalesef burasıdır. Neoliberal politikaların sağlık alanında uygulanmaya devam etmesi halinde, bugün yaşanan ve gelecekte yaşanacak tüm genel sağlık sorunları ve salgınların sonuçlarının daha vahim olacağı da açıktır.

Tam da beklediğimiz gibi, açıklanan yardım paketi ile devlet sermayeye destek verirken; bizleri, “Allah’a” havale etti, üstüne bir de kolonya verdi. Korona virüs salgını karşısında yetkililer yegane çözüm olarak bize “Evde Kalın” diyorlar. Haklılar. Evde kalmak lazım. Lakin kafamızda deli sorular var;

-Doğalgaz, Elektrik ve Su sayaçları takır takır dönmeye devam ederken,
-Kredi kartının son ödeme tarihi yaklaşırken,
-Ev kirasını ödeme günü takvimde hızla görünür hale gelirken,
-Ücretsiz izne çıkarılmak ile işimizi kaybetmek arasında tercih yapmaya zorlanırken,
-Sağlığımız ile ekmek mücadelesi arasında sıkışmışken,
-Geleceğimiz belirsizken ve her gün işten atılma korkusu yaşarken,
-Hala birçoğumuzun işvereni işe gitmemizi talep ederken,
-Hala günde 12 saat çalışmamız gerekirken,
Evde kalmak mümkün mü?

Hayatı eve sığdırmak, sağlığımıza ve geleceğimize sahip çıkmak için Kaç Bize Gel olarak diyoruz ki;

İşten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor veya doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın sona erene kadar işten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulamaları yasaklanmalıdır.

Korona virüsü kontrol altına alınana kadar sağlık, güvenlik, gıda ve benzeri kritik sektörlerde çalışmayan tüm çalışanlara ücretli izin verilsin ve çalışanların ücretleri devlet garantisine alınsın: Geçinmek için çalışmak zorunda olan bizlere, ücretlerimizin ödenmesi garanti altına alınmadan “evde kal” demek, “Koronadan” ölme ama sefalete ve yoksulluğa razı ol demektir. Sosyal Devlet ilkesi gereğince çalışanların ücretleri devlet garantisi altına alınmalıdır. Türkiye’nin iktisadi imkânları bunun için yeterlidir. Ancak gerektiğinde büyük şirketlerden veya sermaye sahiplerinden alınmak kaydıyla ek vergiler konulabilir.

Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır.

Tüm sağlık hizmetleri ücretsiz hale getirilsin: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneleri pandemi hastanesine çevirmek yetmez; tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

Halka kendi olağanüstü halini uygula demek yetmez. Geç kalmadan güçlü ve etkin sosyal izolasyon için derhal harekete geçilsin: Bu salgın ile başarılı mücadele etmiş Güney Kore ve Almanya örneklerinden de gördüğümüz gibi, salgına karşı en etkili yöntem etkin ve güçlü bir sosyal izolasyondur. Kendi olağanüstü halinizi uygulayın demekle etkin ve güçlü bir sosyal izolasyon yaratılamaz. Bu nedenle daha fazla geç kalınmadan, salgın süresiyle sınırlı olmak üzere, güçlü ve etkin sosyal izolasyon için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Ücretsiz ve yaygın test yapılsın: Salgına karşı başarılı bir mücadele yürütebilmek için, bilim insanlarının yaygın test uygulanması ve test sonucu pozitif çıkanların izolasyon altına alınması yönündeki görüşlerinin devlet tarafından vakit kaybetmeden uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Yaygın ve ücretsiz test hepimizin sağlık hakkı kapsamında ve devletin yükümlülüğündedir.

Tüm kredi ve kira ödemeleri faizsiz olarak durdurulsun: Bu süreçte çoğu işçi ve emekçi ücretsiz izne ayrılmak zorunda kalmış veya işine son verilmişken, geçinmekte zorlanırken, çalışanların gelecek kaygısını azaltmak için sosyal devlet olmanın gereği yerine getirilerek, tüm kredi ve kira ödemeleri faizsiz olarak durdurulmalıdır.

Çalışmak zorunda olan işyerlerinde korona salgılını ile ilgili alınması gereken işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri işçilerin denetimine bırakılsın: İşverenlerin işyerlerinde gerekli işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri almakta yetersiz ve isteksiz olduğunu yaşayarak görmekteyiz. Bu nedenle bu salgın esnasında çalışmak zorunda olan işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri işçilerin denetimine bırakılmalıdır.

Çalışmak zorunda olan işyerlerinde sosyal mesafe sağlanması için herhangi bir ücret kaybı yaşanmadan vardiya sayısı artırılarak, vardiyada aynı anda çalışan işçi sayısı azaltılsın: Salgından korunmak için alınacak ilk tedbir sosyal mesafenin ayarlanmasıdır. İş yerlerinde, özellikle de plaza ve ofislerde, dar alanlarda, çok sıkışık ve yeterli havalandırmadan yoksun bir şekilde çalışmaktayız. Bu koşullarda sosyal mesafe kuralını uygulamak da mümkün değildir. Bu nedenle çalışmak zorunda olan iş yerlerinde sosyal mesafenin sağlanması için, işçilere herhangi bir ücret kaybı yaşatmadan vardiya sayısı artırılmalı ve vardiyada aynı anda çalışan işçi sayısı azaltılmalıdır. Ayrıca, sosyal mesafenin sağlanmasına ilişkin alınacak tedbirler ulaşım servisleri ve yemek alanlarını da
kapsamalıdır.

Sağlık ve çalışma hakkımızın bir parçası olan bu acil talepler, salgın süresince uygulanmalı ve bir an önce hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde Korona günlerinde çalışanlar cephesinde yeni bir havadis olmayacaktır.

Geleceğin ve sağlığın için
Birlik ol,
Talep et,
KAÇ BİZE GEL

İspanya Devleti’nin koronavirüsle mücadelesi bize ne öğretiyor?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin önderlerinden Josep-Lluis Alcazar 23 Mart Pazartesi akşamı Twitter üzerinden canlı yayımlanan konuşmasında Covid-19 nedeniyle 14 gün önce olağanüstü halin ilan edildiği İspanya’daki duruma dair güncel analizlerini paylaştı. Alcazar’ın İspanya Devleti’ndeki sağlık sistemi, devlet başkanı Sanchez’in açıkladığı ekonomik yardım paketinin içeriği, olağanüstü halin etkisi ve sonuçları, kapitalizmin krizi ve ne yapılabileceği şeklinde beş başlığa ayırdığı konuşması hem İspanya’daki koşullara dair bilgi edinmek, hem de Türkiye’deki güncel duruma ve sürece yönelik dersler çıkarabilmek adına önemli katkılar sunuyor.

İspanyol sağlık sistemi ve sözde “kamulaştırma”

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki İspanya Devleti de ülkemizdeki açıklamalara benzer bir şekilde salgının başlangıç aşamasında “sağlık sistemimiz yeterli donanıma ve kapasiteye sahiptir” söylemiyle yeterli düzeyde koruyucu tedbir almayarak salgının geniş çapta ülkeye yayılmasına neden oldu. Bu durum, bir yandan olağanüstü hal de dahil olmak üzere devletin ilerleyen dönemde aldığı tüm tedbirlerin sorgusuzca meşrulaştırılmasının önünü açarken, diğer yandan da özellikle son 12 senedir, yani 2008’de başlayan ekonomik kriz sürecinden bu yana düzenli ve ağır bütçe kesintilerine ve özelleştirmeye maruz kalan sağlık sisteminin aslında söylenenin aksine ne kadar yetersiz olduğunu da ortaya koymuş oldu. Örneğin, İspanya Devleti 1000 kişi başına düşen yoğun bakım yatak kapasitesini 12 olarak açıkladı. Bu sayı Almanya’da 35’e çıkarken, benzer bütçe kesintileri ve Şehir Hastaneleri modeliyle sağlık sisteminin özelleştirildiği Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı’nın 2018 verilerine göre bu sayı sadece 2,9’da kalıyor. Bu sayıların halkın büyük kesiminin ekonomik nedenler dolayısıyla yararlanamadığı özel hastanelerdeki yatak kapasitelerini içerdiğini de belirtmek lazım. Ayrıca Türkiye’de nüfusun Avrupa şehirlerine kıyasla İstanbul, Ankara gibi belirli bölgelerde yoğunlaştığını da göz önüne alırsak içinde bulunduğumuz tablo daha da vahimleşiyor. Alcazar’ın sunduğu bir diğer veri de test kapasitesi. İspanya’da her 1 milyon kişiden 645’ine test yapılırken bu sayı Güney Kore’de 6000. Türkiye’de ise Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 27 Mart itibarıyla yapılan toplam test sayısı 47.823; yani her 1 milyon kişiden sadece 575’ine test yapılmış durumda.

Sağlık sistemi çerçevesinde İspanya Devleti’nin aldığı olağanüstü hal tedbirlerinden Türkiye’de en fazla yankı bulan ve övgü toplayan tedbir ise Sanchez’in özel, askeri, klinik laboratuvar ve dernek hastanelerinin “kamulaştırıldığını” açıklamasıydı. Ancak Alcazar’ın bu konuya kazandırdığı açıklık, durumun hiç de medyada yansıtıldığı gibi olmadığını ve kararın sınıfsal içeriğini ortaya koyuyor. Normal koşullarda özerk bölge hükümetlerinin kontrolü altında olan sağlık hizmetleri olağanüstü hal ilanıyla birlikte İspanya Devleti hükümetinin merkezi kontrolü altına girmiş oldu. Ancak devlet hastaneleri dışında kalan hastanelerin kamulaştırılmasına yönelik çıkartılan merkezi karar “gerek duyulması halinde ve özerk bölge hükümetlerinin onayıyla” denilerek sınırlandırıldı. Bağımsızlık konusunda İspanya Devleti’ne kafa tutan ancak söz konusu kamusal harcamalar olunca merkezi hükümetle paralel bir şekilde özelleştirme yanlısı politikaları benimseyen ve burjuva düzen partilerinin kontrolündeki Katalan Hükümeti’nin gerçek bir kamulaştırmaya ne aşamada “gerek duyacağı” ise hâlâ bir soru işareti. Bugün bile hâlâ, örneğin Katalonya’daki özel hastaneler gelen hastalardan sadece test yaptırabilmeleri için 300-400 avro arası değişen bir ücret talep ediyor, ücretsiz hasta kabul etmeyi reddediyor ve yoğun bakım ünitelerini kamuya açmayarak hastaları devlet hastanelerine yönlendirmeye devam ediyor. Zaten kapasitelerini aşmış devlet hastanelerinde talepler artık karşılanamaz düzeyde ve futbolcular, iş insanları, patronlar, üst düzey devlet görevlileri gibi yüksek gelirli sınıf Covid-19 tanı ve tedavisine ulaşabilirken işçi ve emekçilerin sağlığa erişim hakkı bilinçli bir şekilde engelleniyor.

Ekonomik önlem paketi: Kim için ve ne için?

Alcazar’ın sunumunun ikinci başlığı ise Sanchez’in Covid-19’a karşı alınan tedbirler kapsamında geçtiğimiz Salı açıkladığı 200 milyar avroluk ekonomik önlem paketiydi. Erdoğan tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan paketin kat be kat üstünde bir bütçeye sahip bu paketin “kim için” ve “ne için” kullanılacağına dair Alcazar’ın yaptığı açıklamalar ise iki paketin niceliksel olarak karşılaştırılamaz olsalar da niteliksel olarak aynı tornadan çıkma olduklarını gösteriyor. İspanya ve Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerin açıkladığı benzer paketlere dair Alcazar’ın özellikle vurguladığı nokta ise peş peşe açıklanan bu paketlerin Avrupa, ABD, Japonya ve İngiltere Merkez Bankaları gibi finans kapitalin mihenk taşlarının küresel borsada son iki haftada yaşanan %30’dan fazla değer kaybı karşısında yaptığı görüşmeler ve müzakerelerden bağımsız düşünülemeyeceğiydi. Bir başka ifadeyle, bu paketlerin temel amacı pandemi karşısında işçi ve emekçilerin fiziki, sosyal ve ekonomik hayatlarını güvence altına almak değil, borsalardaki düşüşü engellemek adına bankalara düşük ya da sıfır faizle para akışı sağlayarak finans kapitali ayakta tutabilmek.

Bunu İspanya özelinde açıklayacak olursak, 200 milyar avronun 100 milyarı sıfır faizle bankaları kurtarmaya ayrılmış durumda. Bu şu demek oluyor: Devletler Merkez Bankaları aracılığıyla bankalara sıfır faizle para akışı sağlıyor, bankalar bu parayı şirketlere kendi belirledikleri faiz oranları üzerinden kredi olarak verebiliyor ve şirketlerin bu krediyi bankalara geri ödeyememesi halinde devlet şirket borçlarını bankalara geri ödeme taahhüdü veriyor. Geri kalan miktarın 17 milyar avroluk kısmıysa direkt devletten şirketlere aktarılıyor. Bunun yanı sıra paketin içerdiği bir diğer önlem de Madrid Borsası IBEX’te işlem gören İspanya merkezli çokuluslu şirketlerin diğer ülkeler tarafından alınmasını engellemek amacıyla alım-satım mevzuatlarında yapılan değişiklik. Bu değişikliğin amacı da borsada değeri düşen İspanyol şirketlerinin yabancı çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını engelleyerek İspanya Devleti tarafından kurtarılmalarının önünü açmak. Peki bu paket işçi ve emekçilere ne vaat ediyor? Aynı Erdoğan’ın açıkladığı pakette olduğu gibi… koca bir hiç! Hatta aksine paket şirketlerin bünyesinde çalışan taşeron işçileri geçici işten çıkarabilmesini kolaylaştıran, olağanüstü koşullarda yaşanan işten çıkarmalarda işçilerin alabileceği tazminat miktarını yeniden düzenleyen maddeler içeriyor. Zaten halihazırda güvencesiz ve sigortasız çalışan işçilerin, örneğin göçmen tarım işçilerinin ekonomik durumları ve çalışma koşulları Sanchez’in paketinin radarına bile girmiyor!

Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor!

Buna ek olarak Alcazar, Kasım 2019 genel seçimleri ertesinde geleneksel düzen partilerinden PSOE’yle koalisyon kurmayı kabul ederek sözde yıkmak istediği neoliberal ve gerici iktidarın ikinci Başbakanlık ve Sosyal Haklar Bakanlığı koltuklarına oturan sol reformist Podemos’un parti lideri Pablo Iglesias’ın açıkladığı “sosyal kalkan” paketine de değiniyor. Iglesias’ın “2008 ekonomik krizi sonrasında yaşananlar tekrar yaşanmasın” diyerek 200 milyar avroluk ekonomik paketten işçi ve emekçilerin desteklemesine yönelik ayrılmasını istediği bütçe sadece 600 milyon avro; yani toplam paket bütçesinin %0,3’ü. İşçi ve emekçilere ayrıldığı söylenen bu bütçenin yarısı da zaten hizmetlerinin çoğu Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) modeliyle senelerdir özelleştirilmiş olan belediyelere kaynak olarak aktarılıyor. Peki bu mütevazı bütçenin kalanı temel ihtiyaç sektörleri dışında çalışan tüm emekçilere ücretsiz izin, kira ödemesi, su, elektrik gibi temel ihtiyaçlara ücretsiz erişim ya da sağlık hizmetlerinde artış sunuyor mu? Hayır! Sunulan tek çözüm Türkiye’dekine benzer bir şekilde kısa çalışma ödenekleri, borç ve kredi ertelemeleri. Yani ha 200 milyar avro, ha 100 milyar Türk lirası… Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor! Ama Podemos’un da dahil olduğu İspanya Devleti hükümeti sadece 2018 yılı faizi Iglesias’ın sosyal kalkanının 500 katı olan kamu borçlarını ödemeyi sürdürüyor!

İspanya hükümetinin Alcazar’ın konuşması ertesinde aldığı ve Türkiye’de övgü toplayan bir gelişme ise ülkenin Çalışma Bakanı Yolanda Diaz’ın, “Bu sağlık krizini fırsat bilerek kimse işçi çıkaramaz” söylemiyle 27 Mart itibariyle ülke genelinde işten çıkarmaların yasaklandığını duyurmasıydı. Ancak aynı özel sağlık kuruluşlarının “kamulaştırılması”nda olduğu gibi bu kararda da şeytan ayrıntılarda gizleniyor. Karar, İspanya’da koronavirüs nedeniyle zarar eden şirketlerin kullandığı ve “ERTE” olarak bilinen “Geçici İstihdam Düzenleme Önlemi” adlı yasal hakka “geçici sözleşmeler iptal edilemez” gibi kısıtlamalar getirse de, bu kısıtlamalar taşeron ve ya sigortasız çalışan işçileri, bu dönem içerisinde süresi biten geçici sözleşmelerin yenilenmesini ve uzunluğu 15 günden 6 aya kadar değişen deneme süresi sonrası yapılabilecek fesihleri kapsam dışı bırakıyor; yani işçi sınıfının maruz kaldığı güvencesiz çalışma şartları, dolayısıyla işçi sınıfının çoğunluğunu! İspanya’nın iki büyük işçi sendikası, İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CCOO) ve Genel İşçiler Sendikası (UGT), bu kararı tebriklerle karşılarken, ülkenin alternatif ve mücadeleci sendikaları ise kararın oldukça sınırlı kapsamını eleştirerek gerçekçi çözümler alınması konusunda hükümete baskı yapmaya devam ediyorlar. Bu, Alcazar’ın konuşmasının devamında değindiği mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin gerekliliğini de ortaya koyuyor.

Olağanüstü hal çözüm mü?

Alcazar, İspanya hükümetinin Covid-19’a karşı yaptığı “evden çıkmayın” uyarıları ve olağanüstü hal tedbirini bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğine dikkat çekiyor. Peki nedir bu olağanüstü hal? Kamu sağlığına, ekonomik ve sosyal güvencelere yönelik minimal harcamaların yapıldığı, işçi ve emekçiler kaderlerine terk edilirken şirketlerin korunduğu, işten çıkarmaların yasaklanmadığı, hatta desteklendiği bu güncel tabloda olağanüstü hal İspanya Devleti için ne anlam ifade ediyor? Türkiye için ne anlam ifade edebilir? Alcazar birincil olarak olağanüstü halin kamu yararına topyekûn bir seferberlik hali değil, hayatta kalmanın patronların inisiyatifine ve bireysel riske indirgendiği bir uygulama olduğunu vurguluyor. Şöyle ki, İspanya’daki olağanüstü hal koşulları altında kimse evinden çıkmıyor ya da kimse işe gitmiyor gibi bir durum söz konusu değil; bu eğer olağanüstü hal ilan edilirse Türkiye’de de böyle olmayacak. Patronların çağırdığı işçiler, özel sektörde 60 yaş üstü ve kronik hastalığı olan bireyler dahil olmak üzere hâlâ işe gitmeye devam etmekle yükümlüler. Bu durumda hayatta kalmaya çalışan emekçiler ya evde kalmayı tercih ederek işten atılacaklar, ya zaten işten çıkarıldıkları için evde kalacaklar ve her iki durumda da hayatlarını idame ettirmelerini sağlayacak ücret ve devlet yardımlarından yoksun olacaklar. Ya da kendi hayatlarını ve ailelerinin hayatlarını riske atmak pahasına gerekli sağlık önlemlerinin alınmadığı işyerlerine gidip çalışmaya devam edecekler. Yani olağanüstü hal olsun olmasın, devlet, bankaları ve şirketleri kurtarırken emekçilere “ya öl ya da öl” diye buyuruyor!

Türkiye’de olağanüstü hal ilan edilmesine yönelik baskı ve beklentileri de bu çerçevede ele almak gerekiyor. Her iki ülkede de terazinin bir tarafına evde kalma uyarılarına kulak asmayan kesimleri, diğer tarafına da olağanüstü hal ilan edilmesine rağmen güvencesiz koşullarda işe gitmek ve çalışmak zorunda kalan yüz binlerce emekçiyi koyduğumuz zaman hangi kefe hastalığı kapmak, taşımak ve yaymak noktasında sayıca fazla ve risk altında? İşte devletlerin ikiyüzlülüğü de bu noktada ortaya çıkıyor. Ve tam da bu noktada Alcazar olağanüstü halin ve bunun sonucu olarak askerin sokağa inmesinin, devletin Covid-19’la savaşmak için değil, baskı politikalarını arttırmak, özgürlükleri engellemek ve kendi ayıbını kapatmak yolunda attığı bir adım olduğunun ve askeri ve otoriter uygulamaların net bir şekilde karşısında durmamız gerektiğinin altını çiziyor.

Covid-19 ile 2008 küresel ekonomik krizi dönemini de aşan bir düzeyde ivme kazanan kapitalist çöküşün elbette ki kitleler nezdinde bir karşılığı olacak. Dünya çapında yaşanmakta olan seferberlikler hayatta kalmanın öncelik kazandığı bu günlerde sokaklardan çekilmiş olsalar da bitmiş ya da sönümlenmiş değil. Pandeminin son bulmasıyla yeniden ve salgın dönemi boyunca maruz kalınan ekonomik ve sosyal çöküntünün de öfkesiyle daha da sert bir şekilde alevlenecek; aralarına yenileri eklenecek. Bu bağlamda askerin virüsü değil, insanları kontrol altına almak için sokaklarda olduğunu unutmamamız gerekiyor. Alcazar da kamusal alanlarda askerin varlığı gibi baskıcı uygulamaların normalleşmesinin sadece bugün için değil gelecek dönem için doğuracağı tehlikeleri farkında olmamız gerektiğini söyleyerek, işçi ve emekçilerin sokaklarda yozlaşmış monarşik düzenin temsilcisi İspanya Kralı’nın önderliğindeki orduya değil, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin iki katına sahip olan askeri bütçenin kamu yararına kullanılmasına ihtiyacı olduğunu dile getiriyor. Babasının Suudi Arabistan’la yapılan tren ihalelerinden Kraliyet ailesi hesabına 100 milyon avro komisyon aldığının ortaya çıkması üzerine birkaç gün önce açılan yolsuzluk soruşturmasının hemen ardından televizyonlara çıkan İspanya Kralı ise bu zor günlerde İspanya halkına birlik, beraberlik ve sabır çağrısı yapıyor. Sarayın zenginleşip baskıları arttırırken halkı sefalete mahkûm ettiği bu tablo bize hiç de yabancı değil.

Kriz yeni başlamadı çünkü hiç bitmemişti!   

Alcazar son olarak da pandeminin yol açtığı ekonomik çöküntünün yeni bir ekonomik krizin nedeni değil, kapitalizmin zaten 2008’den beri içinden çıkamadığı krizinde bardağı taşıran son damla olduğunu vurguluyor. Son 12 yıldır içerisinde küresel kapitalizmde yaşanan sözde iyileşmenin devletlerin bankalara mali desteği sayesinde gerçekleşen sahte bir büyüme balonu olduğunu, ama bu sürdürülemez döngünün zaten Covid-19 salgını öncesinde de kapitalist sistemi idame ettirme kapasitesini tüketmeye başladığı söyleyen Alcazar, bunun sinyallerini ülkelerin azalan büyüme oranlarında ve 2008 öncesi rakamlara bir türlü geri dönmeyen faiz oranlarında gördüğümüzü belirtiyor. Yani, yaratılmış olan bu balon zaten şu ya da bu şekilde bir gün patlayacaktı ve Covid-19 sadece bu patlamayı tetiklemiş oldu. Patlamanın anlık tahmini faturası ise dünya çapında tahmini 25 milyon emekçinin işsiz kalması.

Yani kapitalizm 2008’den bu yana dünya çapında harcadığı trilyonlara rağmen krizden çıkamadığı gibi üstüne bir de derin bir borç batağı içine girmiş oldu. Peki bunun faturasını kim ödeyecek? Zaten kapitalizmin batağına saplanmış olan işçi ve emekçiler bu batakta boğulacak mı? Biz işçi ve emekçiler Covid-19 salgınına karşı ve salgından kurtulsak bile kapitalizm batağında boğulmamak için ne yapabiliriz?

Ne yapabiliriz?

Alcazar bu noktada mücadelenin sadece ulusal çapta Covid-19 karşıtı bir mücadeleyle sınırlı değil, salgın karşısında ortaya çıkan acil talepler üzerine yükselen ve işçilerin uluslararası dayanışmasına dayalı antikapitalist bir mücadeleden geçtiğini vurguluyor. Bu tam olarak ne demek? Örneğin, Covid-19’la mücadele amacıyla İspanya genelinde ve Katalonya’da oluşturulan ve Enternasyonal Mücadele’nin de parçası olduğu, Türkiye’de de yeni yeni görmeye başladığımız Covid-19’la mücadele dayanışma ve haberleşme ağları salt yardımlaşma ve devletin aldığı yetersiz tedbirleri ifşa etme kanalları olarak kalmamalı ve bu kanallar somut talepler etrafında örgütlenerek süregelen mücadeleleri desteklemeli. Hükümetin işçi ve emekçilerin önüne koyduğu içi boş ekonomik paketler karşısında sahiplenebileceğimiz en kritik taleplerin birkaçı işten çıkarmaların yasaklanması, Covid-19’a karşı etkin sağlık önlemlerin alınması ve ekonomik krizle mücadele adına üretimin devam etmek zorunda olduğu temel ihtiyaç sektörlerinin işçi kontrolünde ve tazminatsız kamulaştırılması, bu sektörler dışında kalan tüm sektörlerde salgın kontrol altına alınana kadar süresiz ücretli izin, kamu ve dış borçların ödenmemesi ve borçlara ayrılan kaynakların işçi ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılması, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin arttırılması olabilir.

Alcazar bu bağlamda iki noktaya daha dikkat çekiyor. Birincisi, bu talepler etrafında sendikaların takındığı tavır. Sadece İspanya’da 22.000 işçisini işten çıkaran ve 2019 yılındaki net kârı 102 milyon avro olan Meksikalı çokuluslu restoran işletmeciliği devi Alsea’ya karşı patronlar ve hükümetin işten çıkarma şartlarını esastan kabul ederek sadece bunları görece esnetme arayışında olan büyük işçi sendikası UGT’nin takındığı uzlaşmacı tavır, dün “işten çıkarmalar yasaklansın” demek yerine “işsizlik ödeneğinde 600 gün şartından vazgeçilsin” diyerek işbirlikçi tavrını ortaya koyan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın açıklamalarından çok da farklı değil. Bu bir yandan kazanın doğurduğuna inanıp öldüğüne inanmayan patronlara karşı mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin ve patronlar karşısında sendikal mücadele ile dayanışma ve haberleşme ağlarının ortak mücadelesinin yaratabileceği basıncın potansiyelini ortaya koyarken, diğer yandan da Alcazar’ın dikkat çektiği ikinci noktayı da açığa çıkarıyor. Yani, mücadelenin ve taleplerin enternasyonal karakterini ve gerekliliğini. Alcazar’ın saydığı talepler sağlıksız çalışma koşulları nedeniyle iş bırakan Kuzey İtalyalı metal işçilerinden Hong Kong’daki sağlık çalışanlarına, İspanya’daki DHL kuryelerinden Amerika’daki çöp toplama işçilerine ve işten çıkartılan on binlerce işçiye kadar dünya çapındaki tüm işçi ve emekçilerin sosyal ve politik mücadelelerini yükselten ve ortaklaştıran enternasyonal talepler. Bu bağlamda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Covid-19’un faturasını işçilerin ödememesi adına uluslararası çapta bir ortak mücadele inşası çağrısı yaptığını söyleyen Alcazar, bu inşanın tüm sol ve enternasyonal örgütlerin önündeki en önemli görevlerden biri olduğunu belirtti.

Nüfusun önemli bir kısmının da evde kaldığı bu günlerde mücadelenin sınırlı niteliğinin bizi karamsarlığa ya da hareketsizliğe düşürmemesi gerektiğini ifade eden Alcazar, sözlerini bugünler geride kalıp sokağa tekrar çıkabildiğimizde “ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinin hiç olmadığı kadar somut bir gerçeklik taşıyacağını ve yüzleşeceğimiz bu gerçekliğe acil talepler etrafında bugünden itibaren hazırlanmamız gerektiğini söyleyerek bitirdi.

Metal işçisi: “Korona belki öldürmez ama açlık kesin öldürür!”

0

Merhabalar, ben Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren bir fabrikada işçiyim. Koronavirüs salgınının biz işçilere olan yansımaları hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.

Salgın olduğunun ilk duyulduğu zamanlarda, Sağlık Bakanı’nın herkese “evde kalın” demeye başladığı o ilk haftalarda bu uyarının fabrikalara hiçbir yansıması olmadı. Biz işçiler haberleri izlerken oldukça endişeliydik ama çalışma sistemimiz aynen devam etti.

Son birkaç haftadır ise patronlar birtakım önlemler almaya başlamak zorunda kaldılar. El dezenfektanları, eldiven ve maske dağıtımı, “sosyal mesafeyi korumaya çalışın” gibi uyarılar yapılmaya başlandı. Ama herkes gibi patronlarda biliyordu ki, bu önlemler hiçbir işe yaramayacaktı. Sonra sanayideki pek çok fabrikada bazı işçilerin ve hatta beyaz yakalı işçilerin virüse yakalandığını duymaya başladık. Lakin patronların ücretsiz izin vererek dahi işleri durdurmaya hiç niyeti yok.

Ancak virüs hem ülke çapında hem de dünya çapında ekonomik bir durgunluk yaratmaya başlayınca işler ister istemez durmaya başladı. İş ciddileşince insan kaynakları müdürü bizlerle toplantı yaptı geçtiğimiz günlerde. Öncelikle ileri yaştakileri ve kronik hastalığı olanları ücretsiz izne çıkartacaklarını söyledi. Diğer fabrikalarda da aynısı yapılıyor. Büyük ihtimal yavaş yavaş bizlere de sıra gelmeye başlayacak. Şimdiden birçok fabrika işçisi ücretsiz izne ayrılmaya başladı. Göçmen statüsünde daha az ücretle çalışan Afgan, Suriyeli, İranlı işçileri işten atmaya başladılar. Ben ve görüştüğüm pek çok işçi arkadaş için bu durum oldukça kötü sonuçlar doğuracak. Hiç kimse böylesi bir ortamda ücretsiz izne ayrılmak ya da işsiz kalmak istemiyor. Pek çok arkadaştan şu sözü duyuyorum ve oldukça haklı bir söz: “Korona belki öldürmez ama işsizlik, açlık bizi kesin öldürür.” Bu daha iyi günlerimiz gibi geliyor bana…

Yunanistan: Kapitalizm ve onun temsilcisi Yeni Demokrasi hükümetinin önlemleri hem yetersiz hem tehlikelidir

0
"İçişleri Bakanlığı. Dafni Belediyesi" (Fotoğraf: AP/Thanassis Stavrakis)

Pandemi ve kriz hızla kötüleşiyor: Kapitalizm ve hükümetler aciz oldukları kadar da tehlikeliler – tek çıkış yolu bizim mücadelemizdir!

OKDE (Komünist Enternasyonalistler Örgütü) Deklarasyonu

Koronavirüs Pandemisi – kriz hızla kötüleşiyor

Kapitalizm ve onun Yeni Demokrasi (ND) gibi temsilcisi hükümetlerin ürettikleri yanıtlar yetersiz ve tehlikelidir
Tek çıkış yolu, işçilerin ve gençliğin kolektif örgütlülüğü ve eylemidir

  • Korku ve felç durumunu yenmek, işçi sınıfını ve tüm toplumu korumak için hükümetin ve medyanın “kişisel sorumluluk” propagandasını durduralım!
  • Krizin sonuçlarının bedelini ödemeyi engellemek, tüm toplumsal ve siyasal haklarımızı korumak için! İşçilerin yönetiminde bir çıkış planını uygulamaya koymak için!

Koronavirüs pandemisi bir olağanüstü hal yaratmış durumda. Kriz hızla kötüye gidiyor. Halkın sağlığı, her an daha çok can kaybı riskiyle hızla bir sınıra itiliyor. Ekonomik açıdan kriz şimdiden işsizlikte artış ve emek düşmanı saldırılar dalgası ortaya çıkardı. Kapitalizmin bütün diğer büyük krizlerinde olduğu gibi en çok zararı çalışan ve alt sınıf kitleler görüyor.

Emek hareketinin örgütleri ve militanları sürece müdahil olmalı: toplumun canlı güçlerini sekteye uğratmak ve paralize etmekten başka bir işe yaramayan korku ve paniği püskürtecek karşı saldırıya kararlı bir şekilde katkıda bulunulmalı. Her yere yardım ederek, toplumsal ve siyasal örgütlerimiz vasıtasıyla, kitlelerin özörgütlülüğünü geliştirerek… Durumun kolektif, sakin, akılcı ele alınışını ve gerekli koruyucu önlemlerin doğru uygulanışını yöneterek veya gerektiğinde dayatarak. Krizin nedenlerini ve tek çıkış yolunu, yani tehlikeli bir şekilde ilerleyen sürecin kontrolünü ele almak için kitlelerin savaşkan müdahalesini vurgulayarak. Çünkü en büyük tehlike bir doğal felaket değil; durumun yönetiminin kapitalist sistemin ve burjuva devletin, emperyalistlerin (AB, ABD), “serbest pazarın” kör güçlerinin, neoliberal hükümetlerin, bürokratların, partilerin ve özel medyanın beceriksiz ve tehlikeli ellerinde bulunmasıdır. İşçi sınıfına ve halk katmanlarına karşı pandemiden daha kötü bir tehdit söz konusu ve ne pahasına olursa olsun bu tehdidi def etmek zorundayız!

Kimi suçlamalı?

Mevcut kriz gibi krizlerin nedeni -öngörülemeyen etkenler ne olursa olsun- “kutsal kitapların kıyameti” değildir. Krizin nedeni kapitalist sistemin krizinin ta kendisi, toplumun kaotik ve tamamen etkisiz olduğu açığa çıkan kapitalist örgütlenişidir (daha doğrusu örgütlenemeyişidir). Çevre felaketi, savaşlar, mülteci akımları, tüm bunlar sefaletin yaygınlaşmasına yol açmakta. Sağlık sistemi ve sosyal hizmetler, on yıllardan beri uygulanan neoliberal politikaların (özelleştirmeler, işten çıkarmalar, esnek çalışma koşulları, vb.) sonucunda çökmekte. Krizlerin (kamu sağlığı, çevre vb. alanlarda) bu denli ağır hale gelmesinin nedeni bunlardır. Burjuva hükümetlerin, bürokrasinin ve elitlerin cehaleti, körlüğü ve iktidarsızlığı.  İçine sığındıkları camdan kulelerinden işçilere ve yoksul kitlelere insan-altı varlıklar gibi davranıyorlar. Bu yüzden özellikle AB ve ABD’de Covid-19’a karşı zamanında ve etkili bir hazırlık yapmadılar. Bütün fanatik dindarlar gibi, her şeyi “pazarın görünmez eline” ve “sağlıklı özel teşebbüse” bıraktılar, sonra da kriz ilerledikçe paniği yaymaya giriştiler. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, halk stres altında ve ıstırap içerisindeyken, ABD Kuzey Irak’taki İran yanlısı kuvvetlere roket saldırısı gerçekleştirdi! Bizden, onlara güvenmemizi ve hep birlikte durmamızı isteyen günümüzün kapitalizmi, burjuvazisi ve “liderliği” işte budur! Yozlaşmış, aciz, tehlikeli ve ölüm saçan bir sistem.

Bugünlerde herkes şunların farkında: Bir, eğer faal kamusal sağlık sistemi içerisinde yeterince yoğun bakım ünitesi olsa idi risk şimdikine göre oldukça düşük olacaktı. İki, ABD’den AB’ye tüm burjuva hükümetler, halka ilişkin olarak kayıtsız ve yanıltıcı davranmanın yanı sıra, daha en başından itibaren meselenin önemini göz ardı ettiler, onun ciddiyetini hafifletmeye çalışan bir tavır içinde oldular. Üç, eğer işbirliğine, kolektif çalışmaya ve dayanışmaya dayalı bir toplumsal düzen olsaydı, özellikle bugünkü teknik ve bilimsel gelişmişlik düzeyiyle böylesi krizler asgari toplumsal ve insani kayıpla aşılabilirdi. Ancak bu imkansız hale geldi, neoliberalizmin vahşi politikaları sonucunda kriz patlak verdi, “pazar” ve kâr galip geldi.

Ekonomik kriz: Koronavirüs neden değil. İşçiler kapsamlı bir saldırıları tehdidi karşısındadır.

Burjuvazinin kurmayları ve neoliberaller finansal krizin nedenlerini koronavirüs arkasına saklamaya çalışıyorlar, her zaman yaptıkları gibi bir dış etkiye bağlıyorlar. Bunu, kapitalist sistemi ve neoliberal politikaları aklamak için, işçi sınıfını töhmet altında bırakmak için, gittikçe sertleşen saldırılarına bahaneler bulmak için, ve elitlerin ölçüsüz zenginleşmesini devam ettirmek için yapıyorlar! Koronavirüs finansal krizi doğurmadı, sadece onu tetikledi ya da ivmelendirdi. Uluslararası ekonomik durum koronavirüs salgınından önce kötüleşmekte (büyüme oranlarının gerilemesi ve resesyon, ticaretin ve yatırımın sınırlandırılması, menkul kıymetler borsasındaki çöküşler/iflaslar, borç patlaması vs.) ve  toplumsal eşitsizliğin ağırlaşmasına yol açmaktaydı. Bu nedenle, burjuvaziler arasındaki rekabetler ve çatışmalar durmaksızın yayılıyor ve giderek şiddetleniyordu.

Temel neden kapitalizmin kendi krizidir. 2008 “Büyük Krizi” burjuva devletlerin zenginlere, sermayeye, spekülatörlere, bankacılara, merkez bankalarına akıttığı trilyonlar (parasal genişleme vb.) ile “düzeltildi”. Bu paralar yine yalnızca balon ekonomisine, borsalara, spekülasyonlara ve parazit ekonomiye (türevlere, devlet tahvillerine ve şirket tahvillerine) gitti. Krize çare bulmakta başarısız olsalar da, sınıf çıkarları gereği aynı tarzda davrandılar ve bugün bile böyle devam etmektedirler. Örneğin, Avrupa Merkez Bankası, bankalardan, çokuluslu şirketlerden, büyük kuruluşlardan ve uluslararası tefecilerden -onları doğrudan iflastan kurtarmak için- “çürük”, geri ödenemeyen borçları satın alarak tahvil piyasalarına önayak oldu. Avrupalı emperyalistler bir yandan bankalara yardım için ilave onlarca milyar sözü verirken diğer yandan İstikrar Paketi’nde “esneklik” ile ilgili gevezelik etmekteydiler. Hiçbir yanılsamaya yer yok: burada işçilerin lehine herhangi bir amaç bulunmamaktadır. Sermayeyi ve zenginleri kurtarmak için her şey mubah, her şey harcanabilir görülmektedir –bu yolda yağmalanan gene işçiler olacaktır! Kutsal yasaları, bu basit, değişmez, aşağılık yasadır. Halen, rekabetin ateşi sorunu alevlendirmekte, uyum içerisinde, ortaklaşa uluslararası bir çabayı engellemektedir. Sınırların kapatılması, ülkeler ve hükümetler arasında uluslararası tecridin artışı bunu göstermektedir.

Kapitalistler ve hükümetler, pandemiden evvel de dişlerini göstermeye başlamışlardı: İşten çıkarmalar, ücret kesintileri, haklar iptali, sürekli emek düşmanı “tedbirler”… Şimdi almakta oldukları önlemler (faiz indirimleri, sermayeyi güçlendirme paketleri, vb.) defalarca kullanılmış ve artık etkisini tüketmiştir. Ekonomik krizi hafifletmeleri olanaklı değildir. Pandemi düşüşe geçse bile işçi sınıfına çıkartılan fatura daha da ağır olacaktır. Borsadaki trilyonlarca dolarlık zayiatı ve burjuvazinin kayıplarını bizim sırtımıza yüklemeye çalışacaklardır. Krizin “ulusal” düzeyde veya tüm sınıflarca paylaşımı söz konusu değildir. Her geçen gün durum daha da vahimleşecek ve patronların işçi sınıfına karşı saldırıları daha azgın bir hal alacaktır.

“Yeni Demokrasi” hükümeti: Durumun üstesinden gelmek için yetersiz ve tehlikeli propaganda: “bireysel sorumluluk”

Yunan kapitalizmi tamamen harap olmuş bir halde. Bu durum zaten bir süredir kendini göstermeye başlamıştı, bugün ise apaçık ortadadır. Turizmdeki etkisi, neoliberal/memorandum kemer sıkma “kalkınma”sının yol açtığı çıkmazın sadece küçük bir parçasıdır. Bu politikalar sadece toplumun talanına, elitlerin zenginleşmesine götürmektedir. Bugün artık engellemez olan kamu gelirlerinde erteleme ya da düşüş, bu “etobur” kâr odaklı kamu maliyesi yönetimini batıracaktır. Hükümetin tercih ettiği mevcut aşırı neoliberal politikalarla çok hızlı bir şekilde yeni bir iflasa ve yeni bir memorandum’a götürüleceğiz. Henüz sadece başındayız ve kapitalistler şimdiden daha büyük işten çıkarmalar, çalışma saatlerinde kural tanımama, hakların ortada kaldırılması vb. eylemlere girişiyorlar. İşçi sınıfının ve toplumun bütün katmanları çözülme tehlikesiyle karşı karşıya. Sonuna kadar direnişe hazırlanmalıyız.

Aynı zamanda Yunanistan’da, pandeminin baş göstermesi, işçilerin, kitlelerin, gençlerin içinde bulunduğu tehlikeyi açığa çıkartmaktadır. Özellikle, Yunan hükümetinden ve AB’den faşistlerin, binlerce yerinden edilmiş mülteciyi “istiflediği”, toplama kampları ve bölgelerinde durum daha da tehlikelidir.

Medya, hükümete bağlı mekanizmalar, hükümet propagandası (Panadopoulos’un devrik sendikacı grubuyla birlikte –ki meselenin sınıf olmadığını ilk söyleyen o oldu- Mitsotakis ve onun hükümetini (sağlık bakanı Kikilias, eğitim bakanı Kerameos vs.) sağlam, sorumlu ve etkili bir liderlik olarak resmetmeye çalışıyor. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz! Yeni Demokrasi’nin önlemleri (objektif olarak gerekli olanlar bile) günlerce süren “bekleyelim görelim” sürecinin sonrasında, yani gecikmeli olarak geldi ve bunların çoğunluğu da sahte, sınıf ayrımı gözeten ve dolayısıyla etkisiz tedbirlerdir.

Mitsotakis’in 14 Mart’ta açıkladığı yasal düzenlemeye baktığımızda şunları görüyoruz: 1) Patronlar için hiçbir yükümlülük (dezenfeksiyon, hijyen ve güvenlik tedbirlerine dair) yer almamaktadır. Bu durum şimdiden patronların işçileri tehlike koşullarında bile durmaksızın çalışmaya zorladıkları, suç derecesinde davranışlarına neden olmaktadır. 2) Temel tıbbi ve besinsel ihtiyaçların karşılanabilmesini garanti altına alabilmek için spekülasyona karşı fiyat kontrolüne, pazara ve üretime dair hiçbir düzenleyici tedbir alınmamaktadır. 3) Kapitalistlere yine bolca “kolaylaştırıcı tedbirler” (vergi affı vs.) sağlanmaktadır. Bunların bedelini ödemek de devlete ve son kertede emekçilere düşecektir. 4) Çalışanların yıllık izinlerinin bir kısmı gasp edilmektedir (“Özel amaçlı izin / tatil” adı altında). 5) Devlete ve patronlara, çalışma zamanını, işgünü süresini, işin gerçekleştiği mekanı istedikleri gibi dayatma yönünde tek taraflı yetki verilmektedir. Böylece, zorla çalıştırmaya (angarya) doğru gitmekteyiz. Yani; kamu alanında fazlaca “esnek” çalışma saatleri, tamamen denetimden azade hale gelmiş “uzaktan çalışma” (ki bir yandan çocuklara ve çalışmayanlara bakarken bir yandan çalışmak yüküyle karşı karşıya bırakan bir durum), hangi işçilerin veya hangi departmanların “normal” şekilde çalışacağına ve bu çalışmanın nasıl gerçekleşeceğine dair patron kararı ve “yönetici hakkı”nın tek taraflı egemenliği ilan edilmektedir. Bu durum işten çıkarmaların, çalışan sayısını azaltmanın, zorunlu tatillerin, yarı zamanlı ve esnek çalışmanın, ücretlerde düşüşün genelleşmesi ve halihazırdaki toplu sözleşmelere ve haklara dair daha da kapsamlı yürürlükten kaldırmalar getirilmektedir… Zaten işsizlikten, yarı zamanlı/esnek işlerden, yetersiz maaşlardan, borçlardan, konut tahliyelerinden mustarip emekçiler şimdi umutsuzluk içindedir.

Sağlık ve eğitim alanındaki tedbirler Yeni Demokrasi hükümetinin ne kadar çürümüş ve tehlikeli olduğunu gösteriyor. Başbakan yardımcısı ve eski sağlık bakanı Adonis Georgiades, antiseptikler ve maskelerle ilgili spekülasyonu serbest piyasanın sorunsuz işleyişi olarak ilan etmeye cüret etti. Sağlık bakanı Kikilias, sağlık personelinin ek mesai ücretlerinin güvence altında olduğuyla ilgili böbürlenmekten geri durmuyor, ama takviye olarak tam zamanlı kalıcı sağlık personel alımıyla ilgili ağzını bıçak açmıyor. Öyle ya, bütçe disiplinini bozmamak gerek! Özel/özelleştirilmiş sağlık altyapısını dikkatli bir incelmeye tabii tutacağına yıkıma uğramış kamusal sağlık sistemi için iki yıllık sözleşmeler üzerinden iş ilanları açıyor. Attico ve Rio hastanelerinde çalışanlar bu trajik durumun bir kısmını gözler önüne serdi. Eğitim bakanı Kerameos, kiliseleri kapatacağı yerde, dini törenlerde ortak kullanılan aletlerin tehlikesinin önüne geçmeyerek yaptığı gibi, dini bağnazlığı hoş görüyor ve yeniden üretiyor. Başbakan Mitsotakis, iş toplumu korumaya geldiğinde “mali olanaklarla” ilgili sınırlamalardan söz ediyor, ama iş insanlarına ve burjuvaziye gerekli olan milyarlar elbette bulunuyor. Kamu sağlığına ve eğitime zarar veren ve günbegün vermeye devam eden tüm bu insanlar şimdi karşımıza geçmiş “babacan” bir tavırla bizi yaratıcı istihdama, çocuk ve yaşlılar için bakıma yönlendiriyor!

Demokratik özgürlükler için kırmızı alarm

“Evde Kal”: devasa bir kara propaganda başlattılar. Elbette toplumu korumak için değil onu (gerekli kısıtlayıcı tedbirlerin ötesinde) sindirmek için. Kolektif haklarımızı ve sosyal hizmetlerin çözülüşünü gizlemek ve sessizce onaylatmak için dayattıkları da “bireysel sorumluluk”. “Bireysel sorumluluk” ve “söz konusu sermaye ise yasaklamak yasaktır” ifadesi bir madalyonun iki yüzüdür. Gittikçe daha agresif ve tehdit edici bir hale geliyorlar: aydınlanmış devlet ve hükümet otoritelerinin talimatlarını dinlemeyen “eğitimsiz”, “tembel”, “sorumsuz” ve hepsinden önemlisi “disiplinsiz” insanları suçluyorlar. Yani, pandemiyi ve krizi, demokratik özgürlüklerin ilgası için önemli adımlar atarak fırsata çevirmek istiyorlar: Örneğin, gösteri ve yürüyüş yasakları (iyi hazırlanılmış bir yasak), emek hareketinin sosyal ve politik örgütlülüğüne karşı ağır uygulamalar, kamusal hayatın askeri ve polisiye denetim altına alınması (özel polis “operasyon merkezleri”nin daha da güçlendirilmiş yetkilerle acil olarak oluşturulması).

Tüm bu planların karşısında kararlı bir blok oluşturmalıyız. İşçiler, yoksullar, gençler! Biz ne bu salgının sorumlularıyız ne de bizi göstermek istedikleri gibi antisosyal davranışları olan sorumsuz canavarlar. Hükümetlerin, yozlaşmış hükümet memurlarının, patronların veya zenginlerin aksine, bu toplumu gerçekten önemseyenler bizleriz. Emek hareketimizin ve mücadelelerimizin tüm araçlarını nasıl ve hangi boyutta kullanabileceğimize, demokratik tartışma ile karar verebilecek olan da yalnızca bizleriz. Ayrıca, kriz gittikçe kötüleşirken haklarımızı ve hayatlarımızı korumak için gerekli seferberlik ve mücadelede için tereddüt etmeyecek ilk ve tek unsur da bizleriz. İşçileri ve toplumu, olabilecek en kapsamlı şekilde koruyabilecek tek yol budur!

Yalnızca kendi güçlerimize güvenelim

  • İşçilerin ve gençliğin kolektif hareketi, örgütlülüğü ve eylemi
  • Radikal Acil Durum Programı için

İşçiler, yoksul toplumsal kesimler, gençlik birleşmeli, seferber olmalı ve savaşmalı. “Otoriteye boyun eğin” korkusunda ya da “bireysel sorumluluk” felcinde bir çözüm yok. Radikal ve etkili talepler içeren bir Acil Durum Programı ortaya koymalıyız: İstikrar Paketi’nin derhal iptali; borç ödemlerinin durdurulması; işçi ve kamu borçlarının dondurulması ve silinmesi; tüm ihtiyaçları karşılayacak ölçekte kamusal sağlık fonlaması; tüm kilit sektörlerde (hastane, tedarik zinciri vb.) güvenilir ve kalıcı koşullarda istihdam; zenginlere acil durum vergilendirmesi; tüm özel sağlık sisteminin ulusallaştırılması; fiyat kontrolü -özellikle kritik mallarda-, ithalat ve ihracatla birlikte büyük perakende mağaza zincirlerinin ulusallaştırılması; herhangi bir spekülasyonun ibret verici şekilde cezalandırılması; sorumsuzca davranan din insanlarının cezalandırılması; Kilise’nin sorumsuzluğuna karşı zorunlu tedbirlerin devreye sokulması ve gerekirse kapatılması. Kamuda ve özel sektördeki işçiler için: İşverenlerin hijyen düzenlemelerine uymaya mecbur edilmesi, uymazlarsa en ağır şekilde cezalandırılmaları; izin günlerinin işverence ödenmesi; işten çıkarmaların yasaklanması; işçi haklarında (çalışma saatleri, çalışma koşulları vs.) en ufak bir azaltmaya gidilmemesi. Bunlar, devletin ve işverenlerin diktatoryal “yönetsel haklarına” bağlı değildir, işyerlerinin düzenlenmesi, korunması ve işçilerle alakalı tüm kararlar işçi komiteleri ile işçilerin denetimi altında alınmalı ve uygulanmalıdır.

Acil durumun yönetiminin, burjuvazinin neoliberal yöneticilerinden işçilere geçmesi için mücadele etmeliyiz; bu çözümler ancak böylece uygulamaya girebilir. Mevcut pandemi serbest piyasanın tüm ideolojilerinin ve mekanizmalarının sınırlarını ve başarısızlıklarını gösteriyor. Kriz kötüleştikçe, kapitalizmin ölümcül tımarhanesinden kurtulmak için radikal kopuşa olan ihtiyaç da artacaktır; tek gerçek çözüm, işçilerin hükümeti ve sosyalist çıkış yoludur. Örgütümüzün militanları bu doğrultuda her şeyi yapacak, emek hareketinin tüm güçlerini bu yola çağıracak ve bu yolda inisiyatif alacaktır.

Komünist Enternasyonalistler Örgütü (OKDE), YUNANİSTAN

Venezuela’nın çökmüş kamusal sağlık sisteminin Covid-19 ile sınavı

0

Venezuelalı siyaset bilimci Xili Duran‘ın Maduro hükümetinin koronavirüs karşısında verdiği sınavı eleştiren makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ilk olarak Venezuelan Voices (Venenezuelalı Sesler) sitesinde yayımlandı.

Johns Hopkins Covid-19 dünya haritası Venezuela’da 77 vaka gösterse de Maduro hükümetine göre 13 Mart’tan beri ülkede 70 yeni koronavirüs vakası rapor edildi. Bu fark bir yana, henüz ülke çapında sistematik bir şekilde test yapılmıyor; dolayısıyla gerçek sayılar çok daha yüksek. Yani bu kriz, sağlık sistemi zaten yerlerde olan ve senelerdir açlık çeken halkın genel sağlık durumunun oldukça kötü olduğu Venezuela’ya da ulaştı.

ABD’nin ekonomik yaptırımlarından önce Sağlık Bakanlığı tarafından 2017’nin başlarında yayımlanan son epidemiyolojik bülten, 2015 verilerine kıyasla kamusal sağlık sisteminin çoktan çökmüş olduğunu, önlenebilir bir salgın olan sıtmanın %77 arttığını, bebek ve anne ölüm oranlarında ise sırasıyla %30 ve %60 artış olduğunu gösteriyor. Bu göstergeler, yıllardır dış borç ödemelerini karşılayabilmek için kamusal sağlık harcamalarında kesintiye giden Maduro’nun sağlık sisteminde yarattığı yıkımı ortaya koyuyor. Pan-Amerikan Sağlık Örgütü (PAHO), 2018 hükümet verilerine göre Venezuela’da HIV (AIDS) olduğu bilinen her 10 hastadan 9’unun antiretroviral (ARV) tedavisine ulaşamadığını rapor etti. ARV tedavisine ihtiyacı olan bireylerin gerçek sayısı ise 2015’ten bu yana bu konuyla ilgili herhangi bir resmi veri yayımlanmamasından dolayı bilinmiyor.

Ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) kurumlarının Venezuela’daki varlığına ve PAHO dahil olmak üzere bu kurum ve kuruluşların çoğunun ülkede senelerdir ofis ve operasyonları bulunmasına rağmen, Venezuela kamusal sağlık sistemine dair güncel ve bilinen kapsamlı bir değerlendirme bulunmuyor. Hükümetin şeffaflıktan yoksunluğu bu durumun bir sebebi. Hükümet sağlık sektöründeki krizi reddettiği gibi, buna dair tüm kanıtlara kamusal erişimi de engelliyor.

Covid-19’un Venezuela’ya ulaşmasıyla İletişim Bakanı olayın insani yardımın siyasi malzeme olarak kullanılmaması gerektiğini söyledi. Bakanın bu açıklaması, zaten halihazırda çok unsurlu bir insanlık krizi ile mücadele etmekte olan sağlık çalışanlarının Covid-19 karşısında hastanelerindeki olumsuz şartları ihbar ederek yeterli materyal talep etmeleri yüzünden tutuklanmalarıyla birlikte düşünüldüğünde oldukça ikiyüzlü bir söylem olarak kalıyor.

OCHA’nın (Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Ofisi) 2020 yılında ilk defa Venezuela’yı da içeren raporu olan 2020 Küresel İnsanı Yardım Raporu’na göre Venezuela hükümetinin yanı sıra ABD ve Avrupa hükümetleri ve onlara bağlı kurum ve kuruluşlar eliyle yapılan insani yardımlar giderek politikleşerek bürokratik engellerle baltalandı; ülkede yakıta yeterli ulaşım bulunmuyor ve bazı bölgelerde güvenlik sorunları yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Yüksek Delegesi Bachelet ise 10 Mart’ta Cenevre’de yaptığı konuşmasında, Venezuela hükümeti tarafından yapılan “bazı STK’ları kamuoyu önünde hedef göstermeye ve yurt dışından fon alan insan hakları kuruluşlarına yönelik yaptırım uygulanmasına yönelik açıklamalar” konusunda endişe duyduğunu belirti.

OCHA’nın İnsani Yardım Planı, 3,5 milyon Venezuelalının çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere 2020 yılı için 750 milyon dolar talep etti. Maduro hükümeti ise Covid-19’a karşı kamusal sağlık sistemini güçlendirmek üzere IMF’den 5 milyar dolar talep etti. Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) yolsuzluk üzerine kurulu Venezuela hükümeti ve muhalefetinin bu parayı gerçekten de pandeminin yayılmasına karşı önlemler için harcayacağına inanmıyor ve bu borçların faturasının Venezuela halkına kesileceğine işaret ediyor.

Avrupa Sivil Savunma ve İnsani Yardım Genel Müdürlüğü (ECHO) ve onun Venezuela’daki medikal ortaklarına göre Venezuela’da 500’den az sayıda tanı kiti bulunuyor. Ülkedeki insanların çoğu yetersiz ilaç, düzenli aşı uygulamalarının askıya alınması ve besin yetersizliği nedenleriyle zayıf bir bağışıklık sistemine sahip. Bunun yanı sıra kamusal sağlık sistemi de neredeyse çökmüş vaziyette; hastane laboratuvarlarının %85’i yetersiz ya da işlemez durumda.

İnsani yardım uygulamaları yapan Venezuelalı STK’lar, özel kuruluşlar ve taban örgütleri ülke çapında Covid-19’la mücadeleye yönelik çeşitli taleplerde bulunuyor, tüm yetkilileri ve sektörleri kamu yararı ve sağlığına öncelik veren insan hakları temelli bir tutum takınmaya teşvik ediyorlar, ki bu bile tek başına ülkede insani yardımın politik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda, muhalefet lideri Guaido’nun Covid-19 verilerini derlemek için açtığı web sitesine hükümet tarafından derhal erişim engeli getirilmesi, ulusal çapta artan Covid-19 vakaları karşısında devletin manipülatif tutumunu ortaya koyuyor.

Ulusal örgütler tarafından yıllardır tekrar tekrar dile getirilen bu talepler ise hükümet tarafından gözardı edildi. Ancak muhalefetin de bu insani kriz sürecinde yardımlara yolsuzluk karıştırdığını da söylemeliyiz. Kendini devlet başkanı ilan etmesinin üzerinden geçen 1 sene içerisinde adı pek çok yolsuzluk skandalına karışan ve popülerliğini kaybeden Guaido, geçen sene Columbia’da düzenlenen bir insani yardım konserinde toplanan 2,5 milyon doların nereye harcandığı konusunda hâlâ halka bir açıklama sunabilmiş değil.

Venezuela’da karantina koşullarını sağlamak ise oldukça zor, çünkü pek çok insanın düzenli geliri yok ve günlük gelir sayesinde hayatta kalıyorlar. Ülkenin yüksek enflasyon ekonomisi nedeniyle para biriktirme olanakları ya da birkaç günlük malzeme almaya bile yetecek yeterli birikimleri yok. Evden çıkmamak halkın çoğunluğunun ulaşabileceği ekonomik veya sosyal acil durum önlemleri tarafından desteklenmiyor ve dünya çapında önerilen iki haftalık izolasyonu gerçekçi bir çözüm olmaktan çıkarıyor. Emekçiler çoğunlukla Venezuela bolivarı üzerinden ödeme alırken süpermarketler çoğu ürünü Amerikan doları üzerinden satıyor ve bu yüzden oldukça pahalı olan ürün fiyatlarını da düşürmeye hevesli değiller. Maduro ekonomik yardım sözü verdi ancak hükümetin söz verdiği ikramiyeler zaten 5 doların altındaki aylık asgari ücretten daha düşük ve Venezuela’da gündelik ticaretin büyük bir kısmı Amerikan doları üzerinden yapılmasına rağmen ücret ve ek ödemeler Venezula bolivarı üzerinden yapılmaya devam ediyor.

Son olarak, yaşlı nüfus genelde yalnız yaşıyor, çünkü ailelerindeki genç bireyler onlara uzaktan para gönderebilmek için diğer ülkelere göç eden yaklaşık 5 milyon Venezuelalıyı oluşturuyor. Ellerinde yiyecek almak için nakit para bulunmayan Venezuelalılar bu güvencesiz koşullarda diğer ülkelerde olduğu gibi evden çıkmadan hayatlarını sürdürebilirler mi?

Bu felaket koşullarında, örgütlenme ve dayanışma Covid-19’la mücadele edebilmek için elzem. Yiyecek ve ilaç temini bu dönemde her zamankinden daha da önemli ve Venezuela halkının siyasi liderlerin bu teminatı sağlayacağına dair beklentisi sıfır. Maduro’nun sağlık çalışanları, insan hakları aktivistleri ve bağımsız gazeteciler üzerindeki baskıya son vermesine, Venezuela’ya karşı uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasına ve bağımsız sosyal ve işçi örgütlerinin kontrolünde oluşturulacak bir acil yardım uygulamasına yönelik uluslararası çapta basınç oluşturabilmek oldukça kritik olmayı sürdürüyor.

“Salgın yokmuş gibi çalışıyoruz; önlemler göstermelik”

0

Merhaba, ben Eskişehir’de bir cam fabrikasında çalışıyorum. Fabrikada 500-600 kişiyiz ve 3 vardiya çalışıyoruz. Tanınmış markalara fırın camı, buzdolabı camı üretiyoruz. Sizlere virüs salgını sonrası süreçle ilgili yazmak istedim.

Aslında fabrikamızda salgından sonra pek bir şey değişmedi. Sanki salgın olmamış gibi çalışmaya devam ediyoruz. Hiçbir şey yok. Sadece mutfağın girişine dezenfektan astılar. Ona herkes dokunduğu için ben pek kullanmıyorum. Kimisi basıyor kimisi basmıyor. İşyerinde insanların kendileri de pek dikkat etmiyorlar. Maske kullanımı hiç yok. Fabrikanın mimarisi nedeniyle havalandırma işlemi de yapılmıyor. Ve bize ne yapmamız gerektiği konusunda herhangi bir eğitim ya da bilgilendirme yapılmadı.

İşe gelip giderken kullandığımız servislerde de üst üste gidiyoruz. Bizim servise bindiğimiz durakta Eti’de çalışanlar ayrı bir yerde durur, biz ayrı bir yerde. Bugün gördüm Eti’de çalışanların hepsinde mavi maske ve mavi eldiven var. Servisler geliyor, insanların ateşi ölçülüyor ve servis sayılarını arttırmışlar, ikili koltukta teker teker oturuyorlar. Bizde ise üst üste, ayakta gelenler bile var. Herkes kendi ekmeğinin davasında olduğundan kimse bir şey diyemiyor. Ne diyebilir ki? İşten çıkarmasınlar diye, göze batmamak için hiçbir şey diyemiyor kimse.

Yemekhanede ise dün bir tane adam dikilmiş yemekhanenin kapısına, bağırıyor; “Birer adım arayla durun!” diye. Tamam birer adım arayla duruyoruz ama giriş çıkışlar aynı yerden oluyor. Birer adım ara veriyoruz ama insanlar birbirlerine çarpıyor. Madem bunu ayarlıyorsunuz, çıkışı girişi de ayrı yerden yapın. Bugün bahçe kapısını açtılar. Yemeğini yiyen oradan çıkıyor artık.  Bizim sağlımız için yapılan her şey hem geç hem eksik yapılıyor.

Mesela bugün fabrikada hemşireler dolaştı, çalışanlarının yarısının ateşini ölçtü. Bana hiç gelen olmadı. Aramızdan ateşi yüksek bir kadın çıktı. “Az sonra yine geleceğiz, kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordular. Kadın iyi olduğunu söylemiş. Biraz sonra yine kontrol ettiler, yine ateşi var. “İstiyorsan gidebilirsin” demişler, kadın da “gitmeme gerek yok, iyiyim” demiş. Kadın akşama kadar çalıştı o ateşli haliyle. Fabrikanın tam ortasında çalışıyor bu kadın.

Bu haldeyken bile korkudan bir şey konuşamıyoruz. Tüm önlemleri kendi kendimize almaya çalışıyoruz. Benim bölümümde bir kadın arkadaş ile birlikte sürekli elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Artık yara oldu her yerimiz, kendi kendimizi korumaya çalışıyoruz. Makinelerin her yerini ben çalışmaya başlamadan önce tinerle temizliyorum mikrop gitsin diye. Sonra sabunla siliyoruz. Önceki vardiyadan kalan pisliği mikrobu ben vardiyama başlamadan önce hep kendim, elimden geldiğince temizliyorum.

Şimdi yapılan üretim ve iş çok azaldı. 3 vardiya 12 saat çalışan yerler bile bugün 8 saat çalıştı. Herkes 5’te çıktı bugün. Üretim durdu diyorlar. Belki bizi izne de çıkartabilirler. Bu konu hakkında kimse bize bir şey söylemiyor. Benim bitişikteki komşum Sarar’da çalışıyor. Dün süresiz izne çıkarılmış. “Biz hiç bir şey bilmiyoruz. Maaşın yarısını devlet verecek diyorlar ama gerisini bilmiyorum, kimse de bir şey bilmiyor,” dedi. Biz de izne çıkartılabiliriz ama ne şekilde olur bilmiyorum.

Tüm bu süreçte kendimi aptal gibi hissediyorum. Değersiz gibi. Çünkü o kadar çok insan var ki. Her şey para demek değil. Bu insanlar eve gittiğinde çocuklarına, eşine o mikrobu götürecekler, yani hiç mi düşünmüyor üsttekiler? Ben çok üzülüyorum. Hep para için mi? Hep çalışmak için mi? İnsanlar bu kadar değersiz olmamalı.

İtalya: 25 Mart’ta başarılı bir genel grev

0

Genel Sendikalar Birliği (USB)’nin yaptığı açıklamalara göre İtalya’da 25 Mart’ta gerçekleşen genel grev oldukça başarılı geçti. Ülkenin ana sendikal konfederasyonları da greve katılım gösterdiler.

Binlerce işçi, halk sağlığını, işçileri ve onların ailelerini tehlikeye atacak şekilde faaliyetlerini sürdüren fabrikaları kapanmaya zorlamak için greve gitti. İtalya koronavirüs pandemisi kaynaklı ölüm sayısının en yüksek olduğu ülke olarak biliniyor ve pandeminin çökmüş bir sağlık sistemi içerisinde ilerlemeye devam etmesi ciddi sonuçlar doğuruyor. Endüstriyel çokuluslu şirketlerin ve işverenlerin üretime devam etmesine izin veren Giuseppe Conte hükümetinin sorumsuz önlemleri de bu ciddi sonuçları daha da kötüleştiriyor.

İtalya’nın büyük sendikal konfederasyonlarından CGIL’e bağlı Genel Sendikalar Birliği ve Metal İşçileri Federasyonu 25 Mart’taki greve %70 oranında katılım sağlandığını açıkladılar.

CGIL, ülkenin başkenti Roma’nın bağlı olduğu Lazio ile bölge başkenti Milano olan Lombardiya bölgelerinde işçilerin işe gitmediğini ve bu anlamda grevin başarılı olduğunu bildirdi. Bu durum ülkenin temel endüstrilerinde, özellikle Kuzey İtalya’daki metalürji sektöründe çalışan işçilerin üretimi bırakması anlamına geldiğinden oldukça kritik. Bu durum karşısında hükümet, ülkenin büyük sendikal konfederasyonları karşısında geri adım atmak zorunda kaldı ve daha önce “zorunlu” kabul ettiği bazı endüstriyel faaliyetleri (örneğin metalürji ve enerji sektörleri) bu kapsamdan çıkarmayan kararnameyi geri çekmeyi kabul etti. Şu anada sadece gıda kapsamındaki tüketici malları üretimi, sağlık ve eczacılık malzemeleri ve ulaştırma “zorunlu” sektörler olarak kabul ediliyor.

Temel hizmet sektöründe çalışan işçilerin greve bir dakikalık sembolik katılımı da olağanüstü ses getirdi. Bu eyleme tüm itfaiye birimlerinin yanı sıra hemşireler, doktorlar, sağlık çalışanları ve ulusal hastane ağının yardımcı personeli de katılım gösterdi.

Özellikle güvencesiz koşullarda çalışan ve şu an grev yapma olanakları bulunmayan sağlık personelinin bu sembolik eyleme katılmaların bir nedeni de, Lombardiya bölgesinin Monza şehrindeki San Gerardo hastanesinde yoğun bakım hemşiresi olarak çalışan 34 yaşındaki Daniela Trezzi’yi anmak istemeleriydi. Koronavirüse yakalanan Trezzi, İtalya’daki sağlık çalışanlarının maruz kaldığı zor koşullar karşısında ve hastalığı yaymak korkusuyla intihar etti. Ülkede şimdiye kadar koronavirüsten etkilenen 29 sağlık çalışanının hayatlarını kaybettiği biliniyor.

İtalyan işçilerinin grevi tüm işçi sınıfı ve dünya halkları için bir örnek teşkil etmektedir. İUB-DE olarak bu zor zamanda İtalyan işçileri ve halkı ile uluslararası dayanışma çağrısını yükseltiyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Temsilcisi. Roma. 26/3/2020

Tekstil işçisi: “Çalışırsak sağlığımızdan olacağız, çalışmazsak eve ekmek götüremeyeceğiz!”

0

Koronavirüs salgınından en yoğun etkilenen emekçi kesimlerinden biri de tekstil işçileri. Zaten normal şartlarda da güvencesiz biçimde, günübirlik çalışan işçiler, şu günlerde yoğun olarak ücretsiz izne çıkarılıyor. Normalde bahar aylarıyla beraber sezonun açılması, işsiz tekstil işçilerinin bile tekrar işe dönüp borcunu harcını kapatması beklenirken, salgın ve ekonomik kriz nedeniyle sektördeki çoğu merdiven altı atölye birer ikişer kapanıyor. Herhangi bir sağlık sigortası olmayan tekstil işçileri hem salgına karşı tamamen savunmasız konuma düşüyor, hem de geçim kaynağından mahrum kalıyor.

İşçilerin şartlarına dair bilgi almak için İstanbul Çağlayan’da çalışan bir tekstil işçisi okurumuza mikrofonu uzattık.

Öncelikle seni tanıyabilir miyiz?

Çağlayan’da bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Bu işyerine yeni başladım ama 15 yıldır tekstil sektöründeyim. Son ütücüyüm. Atölyede kadın üst grubu dikiyoruz, yani elbise, bluz, gömlek…

İşyerinde herhangi bir tedbir alındı mı virüse karşı?

Hayır. Sıvı sabun, kolonya hiçbir şey yok. Ben zaten merdiven altı olarak tabir edilen küçük bir atölyede çalışıyorum. Bizim atölyelerde işverenin tedbir alacak gücü de yok. İşveren de bizimle beraber çalışıyor; en fazla bizden 400-500 lira daha fazla para kazanıyordur. Küçük atölyelerin hepsi böyle zaten.

Tekstil işi ekonominin genel durumuna bağlı. Ekonomi iyiyse bizim işler de iyi. İnsanlar boğazından kesmeyeceğine göre giyimden kesiyorlar. O yüzden bütün büyük krizler en çok bizi etkiliyor. Koronadan da yoğun olarak etkilendik.

Atölyede kaç kişi çalışıyorsunuz?

Şu an altı kişi kaldık. Makine ve ütüde çalışıyoruz. Aslında işveren yeni makineciler almayı hedefliyordu, ama alamadan virüs nedeniyle bu noktaya geldik. Tekstil sektöründe sezon boşlukları vardır, ama bizim atölyede 12 ay iş olur. Fakat bu durum nedeniyle biz de işsiz kalacağız.

Çevrendekilerin virüs meselesine yaklaşımı nasıl?

Virüs meselesi ciddiye alınmıyor. Ben toplu taşımayla gidiyorum işe. Kendimi korumak amacıyla maske takıyorum, otobüse binince demiri selpakla tutuyorum, kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Ama işyerinde, tedbir aldığım için benimle dalga geçiyorlar. Ben de bir gün patladım: “Bu kadar cahillik olmaz, bu sağlık meselesi her şeyin önünde,” dedim. Benim iki küçük kızım var. Benim derdim kendim değil, biz bir şekilde atlatırız. Ama çocuklara bulaşırsa diye tedirgin oluyorum.

Koronavirüs nedeniyle işler azaldı mı?

Bizim işlerde aslında doğrudan azalma olmadı ama diktiğimiz parçalar normalde yurtdışına gönderiliyor. Kargolar vs. kapalı galiba, nakliye olmuyor. O yüzden bu hafta işteki son haftamız. Ayın başında tekrar kesim olacak dendi, ama ne zaman olur belli değil. Bu hafta işlerimiz hangi gün biterse paydos edeceğiz. Ondan sonra ücretsiz izin. En iyi ihtimalle iki hafta sürer.

Şu ana kadar düzenli maaş alıyor muydunuz?

Evet o konuda bir sıkıntımız yoktu. Bu haftaki iş için para almama ihtimalimiz var, çünkü fason çalışıyoruz ve ana firma ödeme yapmayabilirmiş. Tek bir ana firmaya çalışıyoruz, o da genelde yurtdışına satış yapıyor.

Diğer atölyelerdeki durumlara dair bilgin var mı?

Şu anda herkes bizim durumumuzda. Daha büyük firmada çalışan arkadaşım var onlar da paydos ettiler. Neden diye sorduğumda, “yurtdışından malzeme gelmiyor” diyorlar. Bazı malzemeler Çin’den geliyordu, o malzemeler gelmediği için otomatikman kapatmak zorunda kalıyor. Tabii diktiğin ürünü de gönderemiyorsun. Şu anda ancak büyük firmalar çalışıyordur, onlar da paraları varsa. Patron milleti kendini riske atmaz diye düşünüyorum.

Birkaç hafta sonrasını öngörebiliyor musun?

Şu anda insanlar “her şeyden önce sağlık” diyor. Ama sağlıktan daha büyük sıkıntılarımız var. Bizim zaten sosyal güvencemiz yok. Buradan aldığımız parayla geçiniyoruz. Bir hafta veya iki hafta boş kaldığımız zaman evimize ekmek götüremeyecek hale geleceğiz. Kiramız var, elektriğimiz var, suyumuz var, bunların hiçbiri ötelenmedi. Bu süreç böyle devam ettiği sürece, evde de eşimle gündemimiz bu: Biz ne yapacağız?

Evet sağlık önemli ama çalışmak da zorundayız. Bir laf var ya hani, iki ucu boklu değnek, tam o durumdayız. Çalışmazsak ekonomik olarak yıpranacağız, yer gelecek evimize ekmek götüremeyecek durumda kalacağız. Çalışırsak sağlığımızdan olacağız. Çünkü sosyal hiçbir güvencemiz yok. Benim sağlık sigortam yok, GSS de ödemiyorum. Hasta olduğumuz zaman paramız varsa gidiyoruz, paramız yoksa başka şekilde başımızın çaresine bakmaya çalışıyoruz.

“Hükümetin kimlere yardım ettiğini açıkladığı pakette gördüm ben. Özellikle paketin bütün maddelerini dinledim haberlerde. Bekledim, bize bir şey var mı diye… Hiçbir şey yok! 100 milyar TL’lik paket açıklıyor, onun 100 bin TL’sini bile işçiye ayırmamış.”

Sence hangi tedbirler alınsa işçiler bir nebze rahatlar?

Biz bu hükümetin bizim için tedbir alacağını beklemiyoruz aslında. Ama hiç olmazsa şunu yapabilir: Faturalarımızı ödüyoruz, 50 TL gelen fatura 100 TL gelmeye başladı. Bir ay faturalarımızı iptal etsinler, gıda yardımı yapsınlar. Ev sahiplerine, “bu ay hiç kimse kira almayacak”, desinler. Bizim onlardan başka bir beklentimiz yok.

Hükümetin kimlere yardım ettiğini açıkladığı pakette gördüm ben. Özellikle paketin bütün maddelerini dinledim haberlerde. Bekledim, bize bir şey var mı diye… Hiçbir şey yok! 100 milyar TL’lik paket açıklıyor, onun 100 bin TL’sini bile işçiye ayırmamış. Ne diyeceksin ki artık? Bunu eleştirdiğin zaman da hükümet karşıtı oluyorsun.

Hükümet bizim derdimiz değil ki. A partisi B partisi değil mesele. Biz yarınımızı, aslında yarın da değil bugünümüzü düşünüyoruz: Çoluğumuz çocuğumuz var, derdimiz aç kalmamak. Evde eşimle konuşmamız sadece şu: Ne olacak? Ve bunun cevabını kimse veremiyor. Çünkü ülkenin kaynakları bugüne kadar kötü harcandı, böyle kötü günler için işçiye yoksula ayıracak 5 kuruş paraları yok. Rantla bir yerlere geldiler, biz işçilere yoksullara hiçbir şey kalmadı.

Salgın karşısında ne yapılması gerekir?

Toplu taşıma araçlarını ilaçlamakla veya insanların maske takmasıyla önlem alınmaz ki. Eve geldiğimde hanım, “Elini yıka, üstünü çıkar” diyor. Tamam bunları yapayım, ama bulaştıysa zaten hepimize bulaşacak.

Devlet diyecek ki, ben bu işi 20 günde hallederim. İnsanlara, 20 gün evinizden çıkmayın, ben de sizin tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacağım, arkanızdayım, diyecek. Başka hükümetler bunu yapıyor ama bizim hükümetimiz, “evde kalın ben size bakacağım,” diyemiyor. Sanki biz dilenciymişiz gibi bir izlenim oluyor insanlarda bunları söylediğimiz için. Ben dilenci değilim ki, ben aldığım her üründe bu ülkeye vergi veriyorum. Suda, elektrikte, her şeyde inanılmaz şekilde vergi veriyorum. Bu vergiler bana hiçbir şekilde geri dönmedi ki bugüne kadar. Bugüne kadar dönmeyen vergimden küçük bir dilim bu dönemde ihtiyaçlarımız karşılansın diye harcansın istiyorum.

İşsizlik Fonu var, patronlara peşkeş çektiğiniz. Bugünler için bu, bunu kullanalım. Bunu da kullandırmıyorsun. İşsizlik sigortasından pay alman için zaten 600 gün sigortalı olman lazım, son üç ayın 120 günü ödemen lazım, falan fistan. O fonu da işçilere açamıyor, çünkü onu da patronlara peşkeş çekti, o da yok.

Ben yılardır bu hükümeti takip ediyorum. Yaptıklarını yapmadıklarını. Misal, iktidara geldikleri ilk dönem diyorduk ki, yoksullar için bir şey yapacak, bir ümit vaat ediyor. Bu ümidi vaat ettiği için ben ikinci seçimde ona oy verdim. Tamamen benim dünya görüşüme aykırı olduğu halde, yoksullara göre bir iş yapabileceği için oy verdim. Ama üçüncü seçimde baktım ki biz yoksullara işçilere göre hiçbir şey yok ortada.

Peki bu durum karşısında biz emekçiler ne yapabiliriz?

Aslında çok basit bir şey var ama bizim ülkemizde gerçekleşmesi zor gibi. Birleşmemiz gerekiyor. Örgütlü mücadele etmemiz gerekiyor. Sınıfımızın bilincine varmamız gerekiyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız yaşlılara kolonya maske dağıtacağız dedi; bize de dua. Ama sonumuz pamuk olmaz inşallah!

Barbarlık değil insanlık kazanacak!

0

Tarih boyunca tüm dünyayı etkileyen bazı büyük olaylar, toplumların davranışlarında da oldukça kalıcı, önemli değişikliklere neden olmuştur. Örneğin yaşanan iki büyük emperyalist paylaşım savaşı neticesinde sadece sıcak savaşın yaşandığı ülkelerdeki insanlarda değil bütün dünya halklarında kalıcı, derinlikli davranış değişiklikleri yaşanmıştır.

Yaşanan bu iki büyük dünya savaşından sonra insanların genelinde karamsarlık hâkim olmuş; umutsuzluk ve buna bağlı olarak intihar eğiliminin artması tüm dünyada ortak bir psikolojik davranış hali yaratmıştır. Bu durum sanattan siyasete tüm yaşama sirayet etmiştir.

Ya da 14. yüzyılda başta Avrupa kıtası olmak üzere tüm dünyayı kasıp kavuran veba salgını… Gericiliğin bilinen dünyada yükselmesine neden olmuş, kadınları suçlamak, farklı etnik ve dinsel inançlara sahip insanları yok etmek; hülasa kin ve nefret hali hâkim davranış biçimini almıştır. Aynı şekilde bu salgın da sanatta, siyasette, kültürde vs. her şeyde kalıcı izler bırakmıştır.

Son bir ay içinde tüm dünyayı etkisine alan Covid-19 salgınının da buna benzer etkiler göstereceği gün gibi aşikâr. Yaşanan korku ve alınan toplumsal ya da kişisel koruma önlemleri hem bireylerin hem de halkların ortak hafızasında, davranış biçimlerinde kalıcı etkiler yaratacaktır.

Misal virüsten korunabilmek için yapılan aşırıya kaçan hijyen uygulamaları, dünya genelinde obsesif kompulsif bozukluk hastalığını yaygın bir hastalık haline getirecektir. Bundan daha da vahimi hastalığa yakalanmamak için başka insanlarla uzun süre görüşmeyi kesen insanların çoğunda kendisi dışındaki tüm insanları kirli ve hastalıklı görme eğilimi artacak ve zaten kapitalist sistemin insanlığa verdiği en büyük psikolojik tahribat olan bireycilik ve yabancılaşma daha da hızlı bir şekilde yaygınlaşacaktır. Hayata soldan bakan pek çok kişinin –katılmadığımı belirterek- bu virüs salgınını kapitalizmin suni olarak ürettiğini iddia etmesinin temelinde de bu gerçeklik yatmaktadır. Buna göre diğer insanları kirli olarak gören ve gitgide diğer insanlara, hayata yabancılaşan, kendini diğer insanlardan soyutlayan bireylerin tüm yaşamlarını internet üzerinden yapacakları alışverişlerle sürdürmelerini hedeflemektedir kapitalistler. Kapitalistler için arzu edilebilecek bir distopya olan bu iddianın şu an maddi bir karşılığı bulunmamaktadır.

Tüm bu olumsuz durumları sıralarken amacım tam da kapitalizmin arzuladığı umutsuzluğu yaymak değildir şüphesiz. Enseyi karartmamak lazım… Her iki emperyalist paylaşım savaşından sonra her ne kadar tüm insanlık için olumsuz ruh halleri ortaya çıksa da birçok halk bu kötü gidişe kesintisiz devrimler yaratarak set olmuştur. Veba salgını bir yandan gericiliği yükseltirken diğer taraftan bilimin de gelişmesini sağlamıştır. Nihayetinde bu salgın da her ne kadar birçok olumsuz sonuç ortaya çıkarsa da kapitalizmin ne kadar vahşi, ne kadar zavallı ve insanlığın zararına olan barbar bir sistem olduğu gerçeğini açığa çıkartacaktır.

Her ne kadar tüm devletler halklara içi boş bir şekilde “evde kal” çağrıları yapsa da sistemin çarklarını çeviren fabrikalardaki işçileri evlere kapatmamaktadır. Tıkış tıkış servislerde fabrikalara taşınan, burun buruna çalışmaya devam eden ya da işten atılıp açlığa mahkûm edilen işçiler kitlesel olarak bu hastalığa yakalandıkça tekrar tekrar sınıf kimliklerini hatırlayacaklardır. Kendilerini ölümleri pahasına fabrikalara gönderen, açlığa mahkûm eden kapitalistlere cevaplarını da kitlesel grevler ve işgallerle vereceklerdir.

Devrimciler ise yeni dayanışma ağları, yeni ajitasyon kanalları yaratarak başka bir dünyanın mümkün olduğunu, insanların seçeneksiz olmadıklarını geniş halk kitlelerine her zamankinden daha fazla bir biçimde anlatmak zorundadır.

Tekrar diyelim; enseyi karatmaya gerek yok. Kapitalizmin maskesi düşecek, barbarlık galip gelemeyecektir. Lenin’in de dediği gibi: “On yıllar vardır hiç bir şey olmaz ve haftalar vardır 10 yıllara sığacak şey olur.

Kısa çalışma ödeneği ile ilgili yapılan düzenleme çok yetersiz: Dağ fare doğurdu!

0

DİSK’in kısa çalışma ödeneği hakkında 25 Mart 2020 tarihinde yayımlanan basın bildirisini paylaşıyoruz.

Kısa çalışma ödeneği ile ilgili yapılan düzenlemeye ilişkin DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun açıklaması:

TBMM’de kabul edilen ve İşsizlik Sigortası Kanunu’nda değişiklik yapan düzenleme ile kısa çalışma ödeneğine ilişkin koşullarda bazı değişiklikler yapıldı.

30 Haziran 2020’ye kadar geçerli olmak üzere, Covid-19 kaynaklı zorlayıcı sebep gerekçesiyle yapılan kısa çalışma başvuruları için, işçinin kısa çalışma ödeneğine hak kazanabilmesi için öngörülen hak etme koşulları, kısa çalışma başlama tarihinden önceki son 60 gün çalışanlardan son üç yıl içinde 450 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödenmiş olması şeklinde uygulanacak. Başvurular, başvuru tarihinden itibaren 60 gün içinde sonuçlandırılacak.

Bu düzenleme Covid-19 nedeniyle yaşanan büyük işsizlik ve ücretsiz izin dalgasını önlemede kesinlikle yetersizdir. Son üç yılda 600 gün çalışma koşulunun 450 güne indirilmesi kısa çalışma ödeneğinden yararlanmada ciddi bir genişleme yaratmayacaktır. Bu durum aynı işyerinde farklı çalışma süresine sahip olanların bir bölümünün kısa çalışma ödeneğinden yararlanmasını engelleyecektir. Son üç yılda 450 günden daha kısa çalışması olan yüzbinlerce işçi bu değişiklikten yararlanmayacaktır.

Ayrıca başvuruların 60 gün içinde sonuçlandırılacak olması ciddi bir sorundur. Bu süre oldukça uzundur. Daha hızlı çözümler gerekir. Başvuruların hızla sonuçlandırılması gerekir. Denetimler sonra yapılabilir. Gerçeğe aykırı beyanda bulunanlara ilişkin yaptırımlar artırılabilir ama sürecin bir an önce başlaması gerekir.

Öte yandan işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının değiştirilmemiş olması büyük eksikliktir. Krizi fırsat bilerek işçilerin haklarını yok eden telafi çalışması gibi esnek çalışma biçimlerinin artırılmasını doğru bulmuyoruz.

Ayrıca, asgari ücret desteği adı altında açıklanan değişikliğin yeni bir gelişme olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Bu destek işverenlere verilen bir destektir ve yıllardır yapılmaktadır. Asıl olarak işçiyi destekleyecek önlemler gerekmektedir. Örneğin Covid-19 ile mücadele sürecinde asgari ücret üzerindeki vergiler tümüyle kaldırılmalıdır.

Covid-19 ile mücadelede işçilerin hak kayıplarına yol açacak esnek çalışma biçimleri yerine istihdamı ve geliri koruyacak düzenlemelerin yapılması gerekir.

Covid-19’un çalışma hayatına etkileri konusunda önlemler gecikiyor.

Tekrar ediyoruz:

  • İşten çıkarmalar Covid-19 süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır.
  • Covid-19 süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işler 15 gün süreyle durdurulmalıdır.
  • Zorunlu olarak çalışanların sağlık koşullarının sağlanması bakımından Covid-19 testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri artırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.

Korona günlerinde iş hukuku ve haklarımız

0

Patronlar korona virüs salgınının yarattığı ekonomik krizin bedelini yine işçilere ve emekçilere ödetmeye hazırlanıyor. Zaten Saray rejimin açıkladığı destek paketinden patronlara “yardım” işçilere, emekçilere “kolonya” çıktı.

Bununla birlikte iş hukuku mevzuatında bu konu ilgili yer alan düzenlemeler ve haklarımıza dair kısaca bilgi vermekte fayda var.

Bilmemiz Gerekenler:

1- İşveren tek taraflı almış olduğu kararla işçileri ücretsiz izne çıkartamaz. Tek taraflı işçinin rızası alınmadan uygulanan ücretsiz izin fesih anlamına gelir. 

Ücretsiz izin kullanan bir işçiye bu sürede herhangi bir ücret ödenmemekte, herhangi bir çalışma oluşmamaktadır. Bu sürede prim günü veya prime esas kazanç matrahı benzeri bir durum ortaya çıkmayacağından, ücretsiz izin sürelerinde çalışanlar için herhangi bir sigorta primi ödenmesi de söz konusu olmayacaktır. Bu süreler çalışma süresi olarak dikkate alınmamaktadır.

2- Korona virüs nedeniyle işveren işçileri yıllık izne çıkartabilir.

3- Evde çalışma

Özellikle ofis ve büro çalışanları açısından salgınla birlikte çok yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Geçici bir tedbir olarak düşünebilir. Zira çalışanlar ilk adımda hem koronavirüs salgınından korunacakları hem de ücretlerini almaya devam edecekleri için ücretsiz izne göre tercih edilebilir. Ancak unutmayalım ki, evde çalışma bir esnek ve güvencesiz çalışma modelidir.

Bu salgının ekonomik sonuçları uzun süre devam edeceğinden, patronlar da yaşanan kayıpları gidermek için esnek ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıracaktır. Evde çalışma patronların çok tercih edebileceği bir yöntemdir. Evde çalışma yönteminde patronlar işçi sağlığı güvenliği, yol, yemek ve benzeri masraf ve kalemlerden kurtulurken, bizler içinse evde çalışma sınırsız mesai demektir.

4-Koronavirüs salgını iş hukuku açısından “zorlayıcı sebeptir”.

İşyerinde bir haftadan uzun süreyle işin tamamen durması veya faaliyetin bu zorlayıcı sebebe dayanarak önemli ölçüde azalması durumunda, korona “zorlayıcı sebep” olarak kabul edilecektir. Zorlayıcı sebep, işletmenin kendi yönetimsel kusurlarından değil, işverenin kusuruna bağlı olmayan, ülkesel, bölgesel, sektörel ekonomik kriz, salgın hastalık v.b. durumlar için geçerli olan bir kavramdır.

Bu şekilde işin önemli ölçüde azaldığı ya da faaliyetin tamamen durduğu durumda, işveren iş sözleşmenizi (kıdeminiz en az 1 yıl ise) kıdem tazminatınızı ve işçi alacaklarınızı ödemek suretiyle feshedebilir. Böyle bir fesih durumunda ise işçiler işsizlik maaşı alabilir. Bu noktada, sözleşmenin sona ermesine ilişkin SGK’ya yapılacak bildirim önem taşımaktadır. SGK’ya işçinin işten ayrılma nedeni bir kod ile bildirilir. Zorlayıcı sebebe dayanarak işsizlik sigortasından yararlanabilmeniz için, işten çıkış kodunuzun buna göre düzenlenmiş olması ve “27” olarak bildirilmiş olması gerekir. Bu hususa dikkat edilmelidir. Çıkış kodu “4” bildirildiyse, ihbar tazminatına da hak kazanırsınız.

Koronavirüs nedeniyle işçinin çalıştığı işyerinde işin durması halinde işveren, bir hafta süreyle işçiye yarım ücret ödemek zorundadır (md. 40). Bir haftanın sonunda işveren ücret ödemeyecek, sigorta primlerini yatırmayacaktır. Bu, yasal bir askı halidir ve ücretsiz izne benzer. Ancak bu yola başvurulması halinde, işçinin onayına Kanun gereği ihtiyaç duyulmaz.

Bu durumda işçi dilerse iş sözleşmesini bir haftanın sonunda 4857 sayılı İş Yasasının 24/III maddesi uyarınca sona erdirebilir. Ancak ihbar tazminatı alamaz. En az 1 yıldır çalışıyorsa, kıdem tazminatını hak eder. Yine burada, işveren tarafından işten çıkış kodu olarak ne bildirildiği, işsizlik sigortasından yararlanabilmeniz için yaşamsaldır. Çıkış kodunuzun, “23” olarak bildirilmesi gerekir. “3” (3 kodu istifa anlamına gelir) olarak bildirilirse, dava süreci söz konusu olmadan, işsizlik sigortasından yararlanmanız neredeyse imkansızdır.

5- İşverenler, patronlar işçi sağlığı ve güvenliği kapsamında korona salgınına yönelik her türlü tedbiri almak zorundadır.

Eğer işveren 1 metre kuralı, uygun olan her yere dezenfektan konulması, düzenli havalandırma, yurtdışından gelen çalışanlar varsa karantina kurallarının uygulanması, gerekirse maske, eldiven kullanımı ve diğer sağlık tedbirlerini almıyorsa, bizce korona virüs nedeniyle işçinin haklı nedenle fesih hakkı doğar. Bu halde kıdem tazminatına hak kazanılacaktır. Ancak muhtemelen yargılama sürecini gerektirecektir. Bu şekilde bir feshin ispat imkânı bakımından tüm detayların belirtildiği bir ihtarname ile yapılmasında fayda vardır.

Ayrıca işçi hasta olmadığı halde hastalık riski nedeniyle çalışmaz ise, işveren bir hafta süreyle işçiye yarım ücret ödemek zorundadır. Bir haftanın sonunda işveren ücret ödemeyecektir.

Diğer yandan, işyerinde korona pozitif olan bir çalışan varsa ve gerekli dezenfektasyon vb. süreçler gerçekleşmedi ise, ya da herhangi bir işçinin işyerinden virüs kaptığı anlaşılmışsa, bu durumda işçi işe devam etmeyebilir. Sözleşmeyi dilerse fesheder, dilerse feshetmez.

Yakın bir tehlike söz konusu olan hallerde işçi işe devam etmemesine karşılık, çalışmadığı günler için ücrete hak kazanmaya devam eder. Ancak bunun da bir ihtarname ya da işverene sunulduğu ispatlanabilir bir dilekçe ile bildirilerek yapılmasında yarar vardır.

6Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma ödeneği

Kısa Çalışma: Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere (Cumhurbaşkanı kararı ile 6 aya kadar uzatılabilir.) sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır.

İşçinin Kısa Çalışma Ödeneğinden yararlanabilmesi için;

İşçinin kısa çalışmanın başladığı tarihte, çalışma süreleri ve işsizlik sigortası primi ödeme gün sayısı bakımından işsizlik ödeneğine hak kazanmış olması için (kısa çalışmanın başladığı tarihten önceki son 120 gün [60 olarak değişti] hizmet akdine tabi olanlardan son üç yıl içinde en az 600 [450 olarak değişti] gün süreyle işsizlik sigortası primi ödemiş olanlar), iş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu kısa çalışmaya katılacaklar listesinde işçinin bilgilerinin bulunması gerekmektedir.

Kısa Çalışma ödeneği konusunda iki temel sıkıntı vardır.

a- Kısa çalışma ödeneğinin alınması için işsizlik maaşı şartlarını yerine getirilmiş olması gerekmektedir. Yani Son 120 gün hizmet akdine tabi olanlardan son üç yıl içinde en az 600 gün süreyle işsizlik sigortası primi ödemiş olma şartı. Çalışma hayatımızda genellikle patronlar bu primleri ödememektedir. Bu nedenle çoğu işçinin kısa çalışma ödeneği alamama durumu olabilir.

b- Gerçekten İşsizlik Fonunda oluşabilecek talebi karşılayabilecek nakit var mı?

Saray rejimi işsizlik fonunu çılgın projelerini finanse etmek, kamu bankalarının borçlarını ödemek ve bütçe açığını kapatmakta kullandığı için bu fonda yeterli para bulunmayabilir.

Kısa Çalışma Ödeneği Süresi, Miktarı ve Ödenmesi

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının % 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının % 150’sini geçemez.

Kısa çalışma ödeneği, çalışmadığı süreler için, işçinin kendisine ve aylık olarak her ayın beşinde ödenir. Ödemeler PTT Bank aracılığı ile yapılmaktadır. Ödeme tarihini öne çekmeye Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı yetkilidir.

Bu noktada söylemek isteriz ki, kısa çalışma işçilerin lehine olan bir düzenleme değildir.  Bu düzenlemede işçilere şu söylenmektedir: İşinizi kaybetmediğinize ve ölünceye kadar çalıştırmadığımıza şükredin ama sadece nefes almanıza izin var. Çünkü bugünkü hayat pahalığında kısa çalışma ödeneği  sadece nefes almaya yeter.

Fedakârlık sırası patronlara gelmiştir.

7- Telafi çalışması:

Yeni önlemler paketinde 2 aylık telafi çalışma süresini 4 aya çıkartılmıştır. Telafi  çalışması 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 64. Maddesi düzenlenmiştir.

“…Zorunlu nedenlerle işin durması, ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi veya benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde, işveren iki ay içinde çalışılmayan süreler için telafi çalışması yaptırabilir.”

Ayrıca yine aynı maddeye göre, telafi çalışması yapılırken yasal çalışma süreleri aşılmayacak. Örneğin, telafi çalışması günde üç saatten fazla olamaz. İş Kanunu’na göre çalışma süresi günlük on bir saat olarak değerlendirilir. Buna göre telafi çalışması günlük çalışma saati dikkate alındığında en fazla üç saat olarak uygulanabilir. Günde 8 saat saat çalışan bir işçi 3 saat daha fazladan çalışabilir. Bu da günlük üç saatlik telafi çalışmasının yapılmasını imkan veriyor.

Kafamızdaki Sorular

1- İşveren sizi zorla ücretsiz izne çıkarmak istiyorsa ne yapmalıyız?

Cevap: Bu durumda öncelikle mevzuata göre çok fazla seçeneğimizin olmadığını söylemek isteriz. İlk yapmanız gereken şey, ücretsiz izni kesinlikle kabul etmeyin. Kabul etmediğiniz takdirde, patron sizi işinize son vermekle tehdit edebilir. Bu tehdit karşısında sakin kalın ve unutmayın, ücretsiz iznin sonunda tekrar işe başlayacağınızın bir garantisi yoktur.

Bu durumda öncelikle, daha sonra hukuki süreçler için delil teşkil etmesi için iş arkadaşlarınızla beraber işverenin sizi ücretsiz izne zorladığına dair tutanak tutun. Çünkü tek taraflı işçinin rızası alınmadan uygulanan ücretsiz izin fesih anlamına gelir. İşçi dava yolu ile kazanılmış haklarını alır.

2- İşveren sizin onayınız olmadan sizi ücretli yıllık izne ayırabilir mi?

Cevap: Koronavirüs salgını nedeniyle işvereniniz sizin onayınız olmadan sizi yıllık izne ayırabilir.

3- İşveren koronavirüs salgınını sebep göstererek iş sözleşmenizi feshedebilir mi?

 Cevap: Ne yazık ki evet. Korona salgını 4857 sayılı İş Yasası zorlayıcı sebep olarak değerlendirebilir. Bu durum da işveren iş sözleşmenizi, kıdem tazminatı ve iş alacaklarını ödemek zorundadır. Ayrıca bu durumda işçiler işsizlik maaşı alabilir.

4- İşciler koronavirüs salgınını sebep göstererek iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir mi?

Cevap: Hukuki olarak mümkündür. Ancak fesih işleminden sonra yaşanabilecek hukuki süreçlerde hak kaybı yaşanmaması için işverenlerin işçi sağlığı ve güvenliği kapsamında korona salgınına yönelik gerekli tedbirleri almadığını ispat edecek belge ve bilgilerin bulunması gerekmektedir.

Örneğin işyerinde testi pozitif çıkan çalışan kişinin bulunması, 1 metre kuralı, uygun olan her yere dezenfektan konulması, düzenli havalandırma, yurtdışından gelen çalışanlar varsa karantina kuralları, gerekirse maske, eldiven kullanım ve diğer sağlık tedbirleri alınmadığına ilişkin fotoğraf ve benzeri yazılı belgelerin ispat edilmesi lazımdır.

Bunların ispatı zor bir süreç olduğundan hak kaybına sebep vermemek için işçilerin haklı nedenle fesih hakkını son çare olarak kullanmasını öneririz.

Ne yazık ki, biz işçiler ve emekçiler için durum hukuki yönden hiç iç açıcı değildir. Ekmek kavgası ile sağlığımız arasında sıkışıp kaldık. Güçlü bir dayanışma ile bir an önce harekete geçmediğimiz takdirde sonuçlar bizim için çok ağır olacaktır. Tarihte yaşanan küresel salgınlarda en ağır bedeli işçiler, emekçiler ve yoksullar ödemiştir.

Hem işimizi hem de sağlığımız kaybetmemek için

Tüm sınıf ve meslek örgütlerini harekete geçmeye davet ediyoruz:

İşten çıkarmalar yasaklasın

Herkese süresiz ücretli izin

Ücretsiz sağlık hizmeti

Ücretsiz ve yaygın test

En az iki ay

Tüm kredi borç ödemeleri ertelensin

Su, Doğalgaz ve Elektrik ücretsiz olsun

Kira ödemeleri durdurulsun

İşsizlik maaşı önündeki yasal engeller kaldırılsın

Pandemi zamanı unutulan ve yok sayılan mülteciler

0

Küresel Covid-19 salgınında tüm dünyada benimsenen slogan “Evde Kal” oldu. Öyle ki, Sağlık Bakanlığı bile sahici tedbirler öne sürmektense vatandaşlara evde kalmalarını söylüyor. İmkânı olanlar evde kalıp sosyal izolasyonu sürdürüyor, bazılarımız ya işten atıldık ya da esnek koşullarda evden çalışmak durumunda bırakıldık, bazılarımız ise halen daha hijyenik olmayan, sağlıksız koşullarda çalıştırılmaya devam etmekte. Tüm bunlar olurken, salgına karşı en savunmasız kesimlerden olan ve kalacak bir evi bulunmayan mülteciler yine unutuldu. Bir kısmı Esenler Otogarı’na ve başka şehirlere taşınan, büyük çoğunluğu da hükümetin şubat sonunda Türkiye-Yunanistan sınırındaki Pazarkule’de sıkıştırdığı binlerce mülteci gıda, temiz su, hijyen ürünleri, barınma, ısınma gibi temel ihtiyaçlara erişemedi. Tampon bölgede bu koşullarda bir ay bekletildikten sonra farklı şehirlerdeki konaklama tesislerine ve geri gönderme merkezlerine yerleştirildiler. Ancak görünen o ki hükümet aldığı bu “geçici tedbir” kararıyla mültecileri pazarlı kozu olarak kullanmayı sürdürmeyi arzu etmekte.

Tampon bölgede veya kamplarda bulunmayan ve Türkiye’de uluslararası koruma statüsüne sahip mülteciler, Aralık 2019’da Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle sağlık sigortaları iptal edilmeye başlandığı için ülke içinde sağlık hizmetine erişimden mahrum bırakıldı. Kimliği iptal edilenler veya hiç kimlik alamamış olanlar ise idari gözetim altına alınma korkusuyla hastaneye gidemezken, hastaneler de onlara sağlık hizmeti vermekten korkuyor. Bu şekilde bir kısırdöngüye hapsedilmiş oluyorlar.

Yunanistan’daki mülteci kamplarında da herhangi bir tedbirin alınmadığı şeklinde raporlar iletilmekte. Bu kampların çoğunda mülteciler virüse karşı “kendi imkânlarıyla” korunmak zorunda bırakılıyor, doktor sayısı yetersiz ve sağlık taraması yapılmıyor. Saatlerce ve kilometrelerce yemek ve doktor kuyruğunda beklemeleri gerekiyor. Gazze’de, Yemen’de, Suriye’de ve diğer kamplarda kalan milyonlarca sığınmacı ve mülteci benzer sorunlarla karşı karşıya ve kıyıma terk edilmiş durumda.

Diğer yandan, mülteci düşmanlığı üzerinden yaratılan hezeyan bu sefer de virüsü mültecilerin getirdiği algısıyla vücut buluyor. Salgın, ırkçı saldırılara da davetiye çıkarma riski taşıyor. Geçtiğimiz haftalarda, koronavirüs henüz ülkede yaygınlaşmamışken, Konya’da balık tutan Afganistanlılara koronavirüs bahanesiyle yapılan fiziksel saldırı, bu riski tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor.

Dünyada mülteci krizini yaratanın emperyalist kapitalist ülkeler olduğunu ve bu krizin başlıca sorumlularından birinin AB olduğunu unutmamak gerekir. AB’nin mültecilere sınırları kapatması, ikiyüzlü politikalarının devamıdır. Diğer yandan Türkiye de bu konuda hiçbir tedbir almayarak sorunu katmerlendiriyor. Pandemi günlerinde mülteci sorununun yalnızca mültecileri ilgilendirmediğini; sorunun mülteciler lehine çözümünün halk sağlığı mücadelemizin bir parçası olduğunu bilmeliyiz. Bu süreçte mültecilerin unutulup yok sayılması kabul edilebilir değildir. Koronavirüs nedeniyle alınacak tedbirlerin geri gönderme merkezlerindekiler dahil mültecileri de kapsaması ve bu tedbirlerin acilen alınması hayati önem taşımakta. Tüm mültecilere sınırlar açılmalı; ücretsiz sağlık hizmeti, beslenme ve barınma imkânı sağlanmalıdır.

Koç Üniversitesi’nde taşeron işçilerle dayanışma

0

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) koronavirüs salgını nedeniyle üniversitelerde eğitime ara verildiğini ilan etmişti. Bu karar doğrultusunda, Koç Üniversitesi de 16 Mart tarihinde öğrencilerin, idari ve akademik personelin sağlığını korumak için üniversitedeki tüm faaliyetleri durdurduğunu açıkladı.

Ancak üniversitenin taşeron işçileri bu karara rağmen, çalışma ve ulaşım koşullarında hiçbir düzenleme yapılmaksızın çalıştırılmaya devam ediyor. Koç Üniversitesi öğrencileri ise bu durum karşısında taşeron işçilerle bir araya gelerek emekçilerin taleplerini de içeren bir metin hazırladı. Koç Üniversitesi Dayanışması adına rektörlüğe iletilen metin, hiçbir işçinin işten çıkartılmamasını, iş yükünün azalması nedeniyle işçilerin hiçbir hakkından kesinti yapılmamasını, emekçilerin çalışma ve ulaşım koşullarının derhal iyileştirilmesini talep ediyor.

Koç Üniversitesi Dayanışması’nın hazırlamış olduğu metnin tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Koç Üniversitesi Rektörlüğüne,

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), Koronavirüs salgını nedeniyle üniversitelerde kampüs içi eğitime bir sonraki karara kadar ara verdiğini ilan etmiştir. Üniversitemizin rektörü Sayın Umran İnan, öğrenci, idari personel ve öğretim üyelerinin sağlığını korumak adına 16 Mart 2020 Tarihinden itibaren okulumuzdaki tüm faaliyetleri durdurma kararı almıştır. Ancak, bu karar ne yazık ki üniversitemizin genel temizlik işlerini üstlenen Euro Serve firmasının taşeron işçilerini kapsamamaktadır.

23 Mart 2020 Tarihinde T.C. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yaptığı son açıklama salgının ülkemizi ne ölçüde etkilediğine dair vahim tabloyu ortaya koymaktadır. Toplamda 1539 kişiye tanı konmuş ve 37 kişi virüs nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Ülke genelinde alınan önlemleri de hatırlayacak olursak, salgının yayılma hızının halk sağlığına ne denli bir tehdit oluşturduğu açıktır. Üniversitemizin temizlik işçileri, birbirleriyle yakın mesafede ve hatta birlikte çalışmakta, yeterli önlem alınmadığını ifade etmekte ve salgının hem kendilerine hem de yakınlarına bulaşması riskinden oldukça çekinmektedirler. Gerekli önlemler alınmadığı gibi üniversitenin kapalı olmasından dolayı ısıtma sistemleri de çalışmamaktır. Bu durum var olan tehlikeyi arttırmakta ve temizlik işçilerinin sağlığını tehdit etmektedir.

Koç Üniversitesi öğrencileri olarak bizler, bu gelişmeleri ve okulumuzun kapalı olması sebebiyle iş yükünün azaldığını göz önünde bulundurarak, üniversitemizin taşeron işçileri için aşağıda sıraladığımız taleplerin, üniversite yönetimi tarafından acilen yerine getirilmesini istiyoruz:

•  Hiçbir işçi işten çıkartılmasın.

•  İş yükünün azalması sebebiyle, okulun kapalı olduğu dönemde işçilerin ücret ve yan haklarında (yol, yemek, yıllık izin) herhangi bir kesinti yapılmaksızın; işçiler haftalık vardiyalar halinde mesai yapsınlar. Haftalık vardiya sistemi uygulanamıyorsa, mesai 07.30-12.00 saatleri aralığında sınırlandırılsın.

• İş göremeyecek derecede hastalanan işçilere idari izin verilsin.

• Çalışma, mola ve yemekhane alanlarında sosyal mesafe katı bir şekilde uygulansın ve denetlensin

• İşçilere günlük maske, eldiven ve dezenfektan sağlansın.

• İşçileri kampüse taşıyan servis sayısı sosyal mesafeye uygun olarak artırılsın, düzenli dezenfekte edilsin, maske ve eldiven takılması zorunlu kılınsın ve günlük denetimleri yapılsın.

• İşçilerin çalıştığı süre boyunca kampüste asgari ısıtma sağlansın.

• Rektörümüz alınan tedbirleri ve hayata geçirilen uygulamaları üniversite kamuoyu ile paylaşsın.

Saygılarımızla,

Koç Üniversitesi Dayanışması

Devrimci Rusya virüsle nasıl savaştı?

0

Covid-19 salgınının uzak bir akrabası, bir asır önce dünyayı benzer bir korku dalgasıyla kasıp kavuruyordu. İspanyol gribi olarak kuşaklar boyu hafızalarda yer edecek bu yıkıcı salgın, 1918 yılında yalnızca 18 ay gibi bir zaman diliminde 50 milyonun üzerinde insanın can vermesine yol açmıştı. Hastalık ilk olarak ABD’de ortaya çıkmış, ABD birliklerinin Avrupa’ya geçişiyle yaygınlaşmış, Batı cephesindeki siperlerin korkunç şartları altında yıkıcılığı dizginlenemez hale gelmişti. Bu öyle bir felaketti ki, Max Weber, Gustav Klimt, İspanya Kralı XIII. Alfonso ve Sophie Halberstadt-Freud gibi dönemin önde gelenleri de pençesine düşmüştü.

İspanyol gribinin ilk dalgaları Galiçya cephesi üzerinden Devrimci Rusya’yı dövmeye başladığında, dünyanın bu “ilk işçi devleti” 14 ülkenin askeri işgali altında bir varlık-yokluk savaşı vermekteydi. Ekonomik çöküş, köylü direnişi, ulusal çözülme süreci ve askeri dağınıklık, “Kızıl Ekim”in baş döndürücü zaferini açıkça tehdit ediyordu. Devrimin kalesi olan büyük sanayi kentlerinde açlık kol geziyordu ve sanayi çökmüş durumdaydı.

Rus toplumu altüst olmuştu. Daha önce köylerinden hiç ayrılmamış köylüler uzak yerlerdeki savaş alanlarında ölüme gönderilmiş; şehirlerin gecekondu mahallelerinden toplanan genç işçiler, modern sanayileşmiş savaşın girdabında boğulmuştu. Önceden ev kadınlığı yapan kadınlar,  fabrikalarda erkeklerin yerini alıyor, burjuvazi tarafından sabote edilmiş endüstri, susuzluk, bitmeyen savaş, süreklileşmiş gıda yetersizliği devrimci Rusya’yı için için kemiriyordu.

Yeni işçi iktidarı, eşi benzeri görülmemiş bir olağanüstü gelişmeler fırtınası karşısındaydı. İlk icraatlerinin radikalliği de o ölçüde oldu. Ekonominin merkezi planlamasına girişen, toprakları milyonlarca köylüye dağıtan, işçilere fabrikaların denetimini veren, ezilen uluslara bağımsızlık hakkı tanıyan, cinsiyetler arası eşitlik ilan edip zina, eşcinsellik ve kürtajı suç olmaktan çıkartan devrimci Rusya, milyonlarca emekçiye korkunç bir hızla yayılan virüsle radikal adımlarla mücadele etmeye girişti.

Bolşevikler, daha devrimin ilk haftası dolmadan, 13 Kasım’da “Tam Sosyal Sigorta Güvencesi” kararnamesini yayımladılar. Bu, tarihteki ilk kapsamlı sosyal güvenlik sistemi idi. Böylece yalnızca sanayi işçileri ve devlet memurları değil, aynı zamanda “tarım emekçileri”, “evde çalışan kadınlar” ve “işsizler” de sosyal güvence kapsamına alınacaklardı. Bir süre sonra, “kapsamlı sağlık mevzuatı”, temiz su temini, ulusal kanalizasyon ve ticari ve endüstriyel işletmeler ve konutlar üzerinde sıhhi denetim için kanun yayımlandı. Sağlık sistemi, eczaneler ve ilaç fabrikaları bir bütün olarak yeni devrimci hükümet tarafından kamulaştırıldı.

Ülke çapında ikinci önlem paketi, devasa fabrikaları anımsatan  tam donanımlı hastaneler ve ayakta tedavi kliniklerinden oluşan bir ağ yaratmaktı.

Yeni “işçi devleti”nde tüm yoldaşlar, yeni oluşturulan bu ağa kayıtlı olacaklardı. Tıbbi masraflar ve sağlık bakımı, bundan böyle kişilerin değil, merkezi planlamanın konusuydu.

Salgının muazzam bir yıkıma yol açtığı 1918 yılının yazında, Sovyet “Halk Sağlığı Komiserliği” kurulacak, başına Dr. Nikolai Semaşko getirilecekti. Ülke sathında sağlık politikalarının merkezileştiği kurum, St. Petersburg’daki Tıbbi Bölümler Konseyi idi. Bu kurumu daha sonra, Tüm Rusya Federasyonu Tıbbi İşçiler Sendikası, Askeri Sağlık Kurulu, Sosyal Hijyen Devlet Enstitüsü, Petrograd “Skoraya” Acil Bakım ve Psikiyatri Komisyonu gibi kuruluşlar izledi.

Öte yandan, sağlık çalışanlarının tamamen sendikalaştırılması, işten çıkarmaları neredeyse imkânsız hale getirmişti. Sağlık hizmetlerinin değerini ve kullanılabilirliğini belirleyen serbest pazar ekonomisi ve fiyatlar olmadan, hükümet sağlık hizmetleri ve farmasötik ürünler için merkezi planlamaya ve işçi denetimine dayalı bir sistemi hayata geçirmişti.

Tüm fabrika ve işyerlerinde atölye bazında “sağlık hücresi” adı verilen birimler oluşturulacaktı. Bu küçük birimlerin hedefi, işyerlerinde salgın belirtileri gösteren hastaları, ilk yardım ve ön muayene yapılan ayakta bakım birimlerine göndermeyi organize etmekti. Hastalar, buradan hekim  gerekli görürse tedavi için dispanser veya polikliniğe sevk edilmekteydi. Sağlık hücreleri, dispanserler ve poliklinikler ile dispanser çalışanları, sendika ve fabrika Sosyal Yardım Konseylerine bağlıydılar.

Dünya’nın ilk “İşçi Devleti” virüsle daha önce görülmemiş bir radikallikle savaştı. Bu yeni devlet için, alın teriyle geçinenlerin sağlığı birincil önem taşıyordu. Sağlık örgütlenmesi işçilerin denetiminde kamulaştırılmış ve merkezileştirilmişti. Sağlık, artık serbest piyasa ekonomisi ve çokuluslu ilaç tekellerin pençesinde değildi. Tüm yoldaşların yeni sağlık sistemine eşit erişimi ve virüs ve salgın hastalıkların sosyal ve ekonomik tabanının kurutulması, virüsle savaşın temel şiarlarıydı. O şiarlar ki, aralarında Sverdlov’un da bulunduğu binlerce devrimci kadronun ve yüz binlerce emekçinin kaybına rağmen ilk “işçi devleti”nin ayakta kalmasını sağladı.

Herkes için kamusal sağlık kavramını ve tüm emekçilerin sosyal güvence sistemine kavuşmasını borçlu olduğumuz bu ilham verici deneyimi bugünlerde aramadığımızı söyleyebilir misiniz?

Koranavirüs: Şerden hayır doğacak mı?

0

Dünün ihmalleri bugünün felaketlerine dönüşebiliyor. Dün yapılan yanlışlar bugün yıkımlara yol açabiliyor. Hayatımızın her alanında bunu görüyor ve yaşıyoruz.

Hatırlayalım, 13 Mayıs 2014’de Soma’da en az 301 madenci işçi hayatını kaybetti. Kaza denip geçilebilir. Nitekim iktidar da öyle dedi. Her yerde olmuyor mu zaten! Oysa katliam öncesi madende önlemlerin eksik alındığı, birçok tedbirin ihmal edildiği, masraftan kaçma adına sorunların giderilmediği ortaya çıktı. Halen madenlerde çalışma koşulları aşağı yukarı benzer şekilde. Şimdi Soma benzeri bir felaket daha yaşandığında; kaza, kader, olur böyle şeyler mi diyeceğiz?

İhmal ve yanlış sistemin temeli olunca; kâr ve rekabet adına insan hayatı ve emeği hiçleştirilince, tabii ki yıkım ve felaketler de kaçınılmaz oluyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, bir salgına dönüşerek yüz binlerce insanı hasta etmesi, binlerce insanın ölümüne yol açmasının nedeni de tam olarak bu: kapitalizm!

Cevap kesin ve basit görünebilir ama olaylar arasında bir parça neden-sonuç (aşırı kâr ve rekabet, kuralsızlık ve sınırların aşılması, açlık, yoksulluk, eşitsizlik, doğa ve insan yıkımı) ilişkisi kurulduğunda sorunun kaynağının kapitalizm olduğu açık.

Peki, ne bekliyorduk?

Daima en yüksek kârı elde etmek isteyen, doğa-insan yıkımı pahasına en acımasız rekabetten geri durmayan, kârın en fazlasını isterken en ufak bir maliyeti ve sorumluluğu dahi üstlenmek istemeyen bir düzen başka hangi sonuçları doğuracaktı?

Bu öylesine akıl dışı bir düzen ki; bütün sağlık sistemini özelleştirip ticarileştirerek çökertenler, sağlık emekçilerini en ağır ve düşük ücretlerde çalışmaya zorlayanlar şimdi onlardan mucize üretmelerini bekliyorlar. Mucize olmayacak!

Tabii ki kapitalistlere sorarsanız esas onlar mağdur. Salgının ise kendileriyle hiçbir ilgisi yok. Dünyanın her bir ülkesinin yönetimleri benzer bahanelerin arkasına saklanarak hep olduğu gibi sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar. Çabaları nafile, bahaneleri boş, sorumlu kapitalizmdir, patronlardır, sermaye yönetimleridir.

Kuraldır, sorunu yaratanlar çözümü üretemezler. Nitekim salgına karşı açıklanan paketlerin esas hedefinin sermaye olduğunu hemen görüyoruz. İşçilerin emekçilerin payına düşen ise sadece göstermelik pansuman tedbirler. Çözüm diye sundukları sorunların katlanarak devam etmesinden ibaret.

Emin olabiliriz, dünyanın tüm patronları şimdi bu salgından nasıl kâr edebileceklerinin hesabını yapmaktalar. Kimisi aşıyla, kimisi İnternet satışlarıyla, kimisi esnek ve güvencesiz çalıştırma yollarıyla krizi fırsata çevirme peşindeler. İşçiler, emekçiler mi? Patronların umurlarında değil! Nereden mi belli? Aksi olsaydı bugün bunları yaşıyor olur muyduk?

Kıssadan hisse yaşadığımız bu salgın bir şekilde sona erecek ama sermaye düzeni değişmediği sürece daha yıkıcı ve ölümcül olanları gelecek. Eğer yaşadığımız şerden bir hayır doğacaksa bunu sağlayacak olan sadece işçilerin ve emekçilerin denetim ve yönetimi olabilir.

Herkes için ücretsiz, eşit, ulaşılabilir ve kaliteli sağlık hizmeti istiyorsak; kaynakların bir avuç sermaye grubuna değil tüm emekçi halka, toplumun en geniş kesimlerine ulaşmasını istiyorsak;  yeni salgınlarla sevdiklerimizin, hayatlarımızın tehdit altına girmesini istemiyorsak emekten yana bir düzen için kolları sıvayalım.

Bir musibet bin propaganda ve ajitasyondan evla ise, şerden hayır doğacaksa, işte o gün bugün…

Arjantin: Sol Cephe’den koronavirüs krizine dair açıklama

0

Arjantin’de devrimci sol partilerin ittifakı olan Sol – Cephe – Birlik (FIT-U), koronavirüs krizine ilişkin bir açıklama yayımladı. Sol Cephe – Birlik (FIT-U) İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) Arjantin’deki kardeş partisi Sosyalist Sol (IS) ve PTS (Sosyalist Emekçilerin Partisi), PO (İşçi Partisi) ve MST’den (Emekçilerin Sosyalist Hareketi) oluşuyor. FIT-U’nun açıklamasını sizlerle paylaşıyoruz.

1- Arjantin hükümeti 24 valinin de desteğiyle 20 Mart’tan 31 Mart’a kadar ülke genelinde karantina ilan etti. Devlet başkanı Alberto Fernandez ve bakan Gines Gonzalez Garcia salgını hafife alma noktasından, böyle aşırı bir önlem alma noktasına geldiler. Karantinanın koronavirüse karşı mücadelede nasıl bir stratejik planın parçası olduğu açıklanmazken, virüsün kimlere bulaştığını tespit etmek için çok sınırlı sayıda test yapılıyor. Karantina ilan edilmeden önce, yayılan pandeminin durdurulması için gerekli önlemlerin alınmasını talep eden işçiler, temel olmayan sektörlerde üretimi durduruyordu. Bu talepler hala gündemde ve Techint emekçileri, Santa Cruz madencileri, alışveriş merkezi çalışanları iş bırakmaya devam ediyor. Gerçek şu ki, Arjantin’in kamu sağlık sistemi, farklı hükümetler tarafından gerçekleştirilen bütçe kesintileri ve emekçilerin güvencesizleştirilmesi politikası nedeniyle ağır hasar görmüş halde. Mevcut hükümet dâhil bütün bu hükümetler, dolandırıcılık üzerine kurulu dış borcu hiç sektirmeden ödediler, ancak kamu sağlık sektörü lehine hiçbir adım atmadılar. Bu nedenle, her şeyden önce, koronavirüsün tetiklediği ekonomik ve mali krizin bedelini, işçiler ve halkın değil, kapitalistler, büyük işadamları, çokuluslu şirketler ve bankaların ödemesi gerektiğini ifade ediyoruz. Dolandırıcılık üzerine kurulu dış borcu ödemeyi bırakmanın zamanı geldi: Ülkenin kaynakları pandemiyle mücadele etmek için ve işçilerin ve halkın çıkarlarını esas alan bir üretim planı oluşturmak için kullanılmalıdır.

2- Milyonlarca işçinin ve diğer halk kesimlerinin, sırtlarına yüklenen krizin ağır bedeli karşısında yaşadığı endişeyi paylaşıyoruz. Neden dış borç ödemeleri durdurulup, hastanelere ve sağlık personeline gerekli kaynaklar tahsis edilmiyor? Kaynaklar neden sağlık sistemine aktarılmıyor da spekülatörlere ve işverenlere öncelik veriliyor? Durumu tam olarak anlamak ve buna göre hareket etmek için neden gerekli sayıda test tedarik edilmiyor? İşten çıkarma ve açığa almalar neden yasaklanmıyor? Neden günübirlik işler yapanların ve en savunmasız kesimlerin geçimini sağlamak için hiçbir önlem alınmıyor? En ağır etkilenen kesimler neden elektrik, gaz faturası ve kira ödemek zorunda bırakılıyor? Hükümet neden şirketleri sigortasız ve güvencesiz çalışanların ücretlerini garanti etmeye zorlamıyor, ya da neden kendi hesabına çalışanlara destek sağlamıyor? Bu zorlu durum karşısında, Alberto Fernandez hükümeti önceki başkan Macri’nin 2019 bütçesiyle ülkeyi yönetmeye devam ediyor; çünkü yeni bir bütçe yasası hazırlanması için önce borç konusunda pazarlık yapılması şart koşulmuştu. Kaç yoğun bakım yatağı olduğu ve bunların ne kadar artırılacağı, karantina altındaki ağır olmayan hastalara yeni hastane tahsis edilip edilmeyeceği, yeni solunum cihazları alınıp alınmadığı, Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi’ne (Malbran) bağlı çalışacak 35 laboratuvarın ne zaman faaliyete geçeceği ve sağlık planının diğer boyutları konusunda henüz hiçbir açıklama yok.

Sosyal yardım ödemeleri artırılmıyor, işten çıkarmalarla beraber maaş kesintisi veya maaş ödememe durumlarıyla karşı karşıyayız, sadece Ocak ayında 42 bin kişinin işini kaybettiği belirtiliyor.

Karantina ilanıyla birlikte, toplanma hakkına sınırlamalar getirildi ve güvenlik güçleri yaygın bir şekilde konuşlandırıldı; bu da işçilerin yaşam koşullarını ve işlerini savunma hakkını, “temel hizmetler”de çalışan emekçilerin koruyucu önlemler talep etme gücünü sınırlıyor. Ve aynı durum geçimini sağlamaya çalışan farklı halk kesimleri için de geçerli; özellikle de, kimi kentlerde nüfusun %5 ila %10’una denk gelen, sokakta veya aşırı kalabalıkta yaşayan kesimler için. Onlarca fabrika ve işyerindeki emekçiler, işverenlerin umarsızlığı karşısında karantina tedbirlerine uyulmasını talep ediyor.

3- Koronavirüs pandemisi dünya kapitalist krizini tetikleyen bir unsur oldu. Pandeminin yol açtığı buhran nedeniyle, ILO’ya göre, en az 25 milyon insan daha işsiz kalacak. Dünya eskisi gibi olmayacak. Ancak emperyalizm ve IMF, her zaman olduğu gibi, büyük işadamları ve çokuluslu şirketler için milyonluk kurtarma paketleri öneriyor ve kapitalist krizin bedelinin dünya halklarına ödetilmesini savunuyor. Pandemi, sağlık sistemlerinde yapılan kesintilerin ne kadar korkunç sonuçlar yarattığını ortaya koydu. Son on yılda İtalya’da hastanelerde 37 milyar avro kesinti yapıldı. İngiltere ve İtalya’da hastanelerdeki yatak sayısı %30 azaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun üçte biri sağlık sigortasına sahip değil. Macri’nin dört yılı boyunca yönettiği Arjantin’de ulusal sağlık bütçesi bu süreçte reel olarak %25 küçüldü; 2003’ten bugüne Peronistlerin veya Macri’cilerin yönettiği Buenos Aires eyaletindeyse sağlık bütçesi %5 azaltıldı. Benzer bir durum tüm eyaletlerde yaşandı. Bu nedenle Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi gibi farklı hastane ve kurumlardaki sağlık personeli, kaynak eksikliği, güvenlik sorunları ve iş sözleşmesi sistemi nedeniyle protestolar gerçekleştiriyor. Alberto Fernandez’in karantina uygulamasını açıkladığı esnada insanlar sağlık çalışanlarının emeklerini alkışlıyordu; İtalyan kentlerinde, Madrid’de ve başka başkentlerde gerçekleştirilen bu alkış eylemi aslen sağlık emekçilerinin talepleri tam olarak karşılandığı zaman hedefine ulaşacaktır.

Hükümet tarafından sağlık bütçesine ek olarak açıklanan acil durum ödeneği son derece düşük: Sadece 1,7 milyar Arjantin pesosu. Oysa yeni hükümet göreve başladığından beri her gün dış borç için bu miktarın iki katını ödüyor. Buenos Aires valisi Kicilloff 250 milyon dolar borç ödemesi yaptı, merkezi hükümet geçen ay faiz ödemelerine 40 milyar peso ayırdı ve 2019 sonunda kabul edilen Acil Durum Yasası’nda yine faiz ödemlerine 4,5 milyar dolar ayrıldı. Hükümet emekli maaşlarında kesintiye giderken, petrol ve madencilik şirketlerinin vergi borçlarını affediyor ve bankaların gelir vergisini erteliyor. Demek ki hükümetin öncelikleri belli.

4- Hükümetler durumdan istifade edip, güvenlik güçlerinin ve silahlı kuvvetlerin sokağa hâkimiyetine olanak tanıyan ulusal acil durum ve olağanüstü haller ilan ederek her türlü protestoyu engelliyor ve sosyal hayatı zapturapt altına alıyor. Bütün iktidar yürütme erkinde yoğunlaşıyor ve Arjantin’de de görüldüğü üzere sözde “cumhuriyetçi” Fernandez ve valilerin emriyle kongreler ve yasama organlarının işleyişi askıya alınıyor. Hükümet “evde kalın” çağrısı yapıyor, ama kamu sağlığı sistemindeki yıkımı aşmaya uğraşmıyor ve krizle mücadele etmek için yapısal önlemler almıyor. Kısmen bile olsa emekçi kitlelerin sorunlarını ortaya koymaktan uzak duran CGT (Genel Emek Konfederasyonu) ve CTA (Arjantin Emekçileri Merkezi) ise, bu krizin faturasının da işçilere kesilmemesi için tam da işbirlikçi tutumlarından vazgeçmeleri ve işçilerin talep ve şikayetlerini sahiplenmeleri gereken bir zamanda, hâlâ hükümeti desteklemeye devam ediyor.

5- Sol Cephe – Birlik olarak biz, karşımızdakinin pandemi ve kamu sağlığı krizi olduğu kadar ekonomik, sosyal ve politik bir kriz olan bu durum karşısında, antikapitalist ve sosyalist bir program savunuyor ve şunları öneriyoruz:

  • Kaynaklar dış borç ve IMF ödemeleri için değil, devlet hastanelerinin ihtiyaçları, yatak kapasitesinin arttırılması, teknik ekipman, doktor ve sağlık çalışanlarının ücretlerinin artırılması için harcanmalıdır.
  • Sağlık sistemi ülke çapında birleştirilmeli ve merkezileştirilmeli, kamu, özel, sosyal hizmet ve üniversite sistemlerinin tüm kaynakları, işçilerin ve sağlık çalışanlarının kontrolünde bir araya getirmelidir. İşçilerin katılımıyla merkezi ve yerel acil durum (veya kriz) komiteleri oluşturulmalı, ülke çapında testler yaygınlaştırılmalı ve denetimler uygulamaya konulmalıdır.
  • Eyaletlerin, belediyelerin ve Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi’nin malzeme, test kitleri ve teknik ekipmanı derhal tedarik edebilmesi, uzman personelin sayısının artırılması ve sahra hastaneleri inşaatı için kamu sağlığına ayrılan bütçe ulusal düzeyde derhal üçe katlanmalıdır. Pandemiye yüksek düzeyde maruz kalan sağlık çalışanlarının izin, çalışma koşulları ve biyogüvenlik gibi talepleri karşılanmalıdır.
  • Ülke genelinde işten çıkarmalar ve açığa almalar yasaklanmalıdır. Mevcut çalışma saatleri tüm çalışanlar arasında paylaştırılmalıdır. Kayıt dışı çalışan emekçilere çözüm sunulmalıdır. İşsizler ve geliri 30.000 pesonun altında kalan serbest çalışanlar için sigorta uygulamasına geçilmelidir. Acil durum süresince elektrik, su, gaz ödemelerinden muafiyet sağlanmalıdır. Asgari maaş, emeklilik ve sosyal yardım ödemeleri artırılmalıdır. Maaşlar enflasyona endekslenmelidir. Yemek ödemeleri koşulsuz olarak ikiye katlanmalıdır. Aşevlerinde söz verilen gıda yardımları uygulanmalıdır. Evsiz ve sokakta yaşayan nüfus için özel bir program geliştirilmelidir. Acil durumlarda boş binaların geçici olarak işgal edilmesine yasal olarak izin verilmeli ve sıhhi koşullara sahip yeni toplu konut inşaatı planları yürürlüğe konmalıdır.
  • Dezenfektan jellerde, belirli gıda ve ilaçlarda spekülatif ticaret ve satış durdurulmalıdır. Bu ürünlerin kamusal ihtiyaç maddesi olduğu açıklanmalı, kamulaştırılıp ücretsiz bir biçimde dağıtımları sağlanmalıdır.
  • Gerçek üretim maliyetlerine göre, ürün fiyatlarının tavan fiyatları halk kontrolünde belirlenmelidir. Fiyatlar yılın başındaki düzeye çekilmeli, fiyat arttıranlar cezalandırılmalı ve bunların elindeki temel ürün ve gıdalar ihtiyacı olan milyonlarca insana ulaştırmak için kamulaştırılmalıdır.
  • Dış borç ödemelerine hayır! Ülke kaynakları ülkenin içinde bulunduğu acil durum için kullanılmalıdır. Bankacılık, dış ticaret, petrol / doğal gaz sektörü ve stratejik kaynaklar işçilerin kontrolünde kamulaştırılmalıdır. Acil durumda krizle baş edebilmek için büyük işadamlarına, bankalara, oligarşiye ve çokuluslu şirketlere özel vergiler uygulanmalıdır. İşçi ve emekçilerin çıkarlarını gözeten bir ekonomik plan hayata geçirilmelidir.
  • Tüm işyerlerinde hijyen ve temizlik komiteleri kurulmalı, bu komiteler gerekli olmayan veya gerekli güvenlik önlemlerine uyulmayan tüm faaliyetlerin durdurulabilmesi yetkisine sahip olmalıdır. Üretim, sağlık acil durumunun gereklerine göre, işçilerin kontrolü altında yeniden düzenlenmelidir.
  • İşçi sınıfının örgütlenme ve toplantı hakkı sınırlandırılamaz! İşçi meclisi ve toplantılarına sınırlama getirilemez. Söz konusu toplantılar, gerekli tüm sıhhi önlemlerin alınmasıyla serbestçe gerçekleştirilebilmelidir. Demokratik özgürlüklerimize hiçbir sınırlama getirilemez.

Sol Cephe – Birlik, 21 Mart 2020

Sosyalist Emekçilerin Partisi (PTS) – İşçi Partisi (PO) – Sosyalist Sol (IS) – Emekçilerin Sosyalist Hareketi (MST)

Sosyalizm, bütün türler için! Koronaya karşı mücadelelerimizi birleştirmek üzerine

0

Koronavirüs günlerinde öğrendiğimiz birtakım şeyler, klasik “sosyalist” şablonun bugün ve gelecekte yalnız başına açıklayıcı olmadığını, Marksist tarihsel birikimin “biyolojik insanın” dışındaki konulara yaklaşımının da içinin doldurulması gerektiğini gösteriyor. Dikkat ederseniz klasik “sosyalist” şablonun “yeterli olmadığını” söylüyoruz, yoksa sosyalizmin açıklayıcı olmadığını söylemiyoruz. İkisi farklı şeyler. 

Türkiye’de ve dünyada yer yer üzerine eğilinmiş, yer yer de sümen altı edilmiş konular, insanlığın kurtuluşunun da anahtarları olarak Marksist metodolojinin kendisine önderlik etmesini bekliyor. Bu konular (misal hayvan özgürlüğü), insan ve doğa özgürlüğüyle karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahip olduğu için, Marksist yöntem tarafından rehberlik edilmeye ihtiyaç duyuyor. Postmodernizmin fikir hapsine teslim olmuş politik mücadeleler “ya sosyalizm, ya barbarlık”  gerçeğini acı şekilde yaşıyorlar. 

Peki sosyalistler ne yapıyor? Feminizm ile verilen ve artık gelenekselleşip muhafazakar bir muhteva kazanmış olan kavgadan hiç ders çıkarılmadı mı? 

Ekoloji ve hayvan hakları mücadelelerinin, koronavirüsün yayılımıyla bir kere daha açığa çıkan yakıcılığına bakarsak, sosyalistlerin bu tür konulardaki vurdumduymazlığının artık affedilemez bir boyuta geldiğini söyleyebiliriz. Feminizmin erkek egemen kapitalizmin yanında muhafazakar ve sekter sol ile de verdiği politik mücadeleden ders çıkarılsaydı, bugün bu felaketleri yaşamıyor olabilir, tarihin akışına mücadeleleri birleştirerek yön verebiliyor olabilirdik; ya da en azından, hayvan hakları üzerine devrimci bir programı inşa etmiş olurduk ve elimizde metodik bir pusula olurdu.

Bu cümleleri koronavirüs günlerinde, bütün dünyanın tehdit altında olduğu pandemi günlerinde kaleme alıyoruz. Konunun sosyalizm ile ilgisi ve alakası ne dersek, Türkiye ve dünyada neoliberalizmin insanlığı, eski benzerlerinden bile daha beter bir bataklık ve yok oluşa sürüklemesini örnek gösterebiliriz. Sağlık sektörünün çöküşü, ekonominin kırılganlığı ve toplumsal gelişimin yüzyıllar süren sancılı süreci, geldiğimiz noktada bizi ya sosyalizm, ya barbarlık şiarının gerçekliğiyle burun buruna getirmiştir. 

Başka bir türü köleleştiren, kendi türünü özgürleştiremez! 

Koronavirüsün ortaya çıkış sebepleri ile insanın kapitalizmin egemenliği altında doğa ve hayvanlarla kurduğu ilişki biçimi arasında doğrudan doğruya bir nedensellik var. Öyle bir nedensellik ki, pandeminin ortaya çıkışıyla bu sömürücü ilişki biçimini birbirlerinden ayrı ayrı düşünmek mümkün değil. Uluslararası endüstriyel et kesim politikaları, sanayileşmiş büyük hayvan çiftlikleri-komplekslerinde meta fetişizminin barbarlığının hüküm sürmesi ve sınıflı toplum insanına dayatılan beslenme alışkanlıkları gibi kapitalizmin yarattığı ve güçlendirdiği birçok çağdışı eğilim, koronavirüse ebelik yapan koşullardan oldu. Bugünkü durum bize insan, hayvan ve doğanın kurtuluşunun nasıl bir kesişimsellik oluşturduğunu net bir şekilde gösteriyor. 

İspanya’da karantina sebebiyle insanlar dışarı çıkamadığı için aç kalan kuşlar ile yine karantina nedeniyle insanların doğanın içinde ve üzerinde kurduğu şehirlerin yeniden doğal döngüsüne dönmesi, bugüne dek doğa ve hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ortaya koyduğu tahribatı bizlere göstermiyor mu? Oğuzcan Kınıkoğlu’nun bilimsel örneğine (bunu Kınıkoğlu’nun Twitter hesabında bulabilirsiniz) dayanarak şu söylenebilir ki; daha önce birçok pandemide olduğu gibi bu seferki de uluslararası sermayenin köleci ve türcü politik ilişkilenme tarzına dayanıyor. 

Etin cinsel politikası nasıl erkeklik ve et arasındaki cinsiyetçi bağlantıya işaret ediyorsa insanın diğer hayvanlarla kurduğu köleci ilişki de eşitsizliklere zemin oluşturuyor. Yaşadığımız çağı eşitsizliklere son vereceğimiz bir çağ yapacaksak, bu pandemiden ders çıkararak türlerin eşitliğine sosyalist programda bir yol ve yer açmalıyız.

Peki bu insanı nasıl ve neden etkileyecek dersek eğer, buna birkaç cevap verebiliriz: Mezbahalardan deney laboratuvarlarına, zoonotik salgınlardan küresel ısınmanın sonuçlarına kadar birçok araç ve sonuç, bizim doğa ve hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin, bizi nasıl etkilediğini ispatlayacaktır. İnsanlığın tarihsel birikimine tam tamına zıt bu köleci ilişkileri yıkmak için bugünden bir birleşik mücadele kurmalıyız. 

Hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ve hayvanların üretim makinelerine dönüştürülmesinin sonlanmasının; doğa ile girdiğimiz kavgaya bir son verilmesinin geleceğin sosyalist toplumunun inşası açısından son derece önemli olduğunu artık idrak etmeliyiz.

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Friedrich Engels’in kulak kabartılması gereken bir tespitiyle bitirelim:

“Hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi doğaya egemen değiliz; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız.” (F. Engels, Doğanın Diyalektiği, syf. 229)

“Ne kuryelerin ne de müşterilerin sağlığı koruma altında!”

0

Koronavirüs salgınının en çok tehdit ettiği sektörlerden biri olan perakende sektöründe faaliyet yürüten bir firmada araçlı kurye olarak çalışan okurumuz ile, evlere sipariş yetiştirmek için güvencesiz çalışan kuryeler başta olmak üzere sektör emekçilerinin çalışma koşulları ve koronavirüs salgınında işçi ve halk sağlığı üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Perakende sektöründe iş yoğunluğu koronavirüs salgınından nasıl etkilendi? Eve siparişlerin artması nedeniyle iş yükünüz arttı mı?

Perakende sektörü zaten olağan zamanlarda bile oldukça yoğun ve sipariş yetiştirme baskısının fazla olduğu bir sektördür. Salgın başladığından beri insanlar evden dışarı çıkamadığı için online market siparişleri çok arttı. Dolayısıyla iş yükü de arttı ve personel, talebi karşılayamamaya başladı. Bunun üzerine işyerinde daha fazla ve hızlı çalışmamız yönünde baskılar başladı. Normalde 12-13 saatlik normal bir çalışma gününde 20-25 olan siparişin, salgın başladıktan sonra 40-45’e çıktığını söyleyebilirim. Saatte 2-3 yere giderken şimdi saatte 4-5 yere gidiyoruz. Dolayısıyla eskisinden 2-3 kat daha fazla çalışıyoruz, ama iş yükünün artması nedeniyle ek ücret almıyoruz. Kuryeler olarak firmanın verdiği telefonlar aracılığıyla şefler tarafından her an takip ediliyoruz. Mola vermek yasak. Sipariş teslim edilir edilmez, doğrudan depoya dönmek ve yeni siparişi alıp teslim etmek zorundayız.

Sipariş yetiştirme baskısının yarattığı işçi güvenliği sorunu en az koronavirüs kadar tehlikeli değil mi?

Kesinlikle. Daha 15 Mart’ta, bir kurye arkadaşımız, çabuk sipariş yetiştirme baskıları yüzünden yağışlı havanın da etkisiyle ciddi bir trafik kazası geçirdi. Vücudunda birçok kırık meydana geldi. Bu olay bile iş yoğunluğunda herhangi bir değişiklik yaratmadı. Özellikle motorlu kuryelerin geçirdiği kazalar, kamuoyunun mâlumu zaten. Kuryeler son derece bakımsız araç ve motorlarla hiçbir iş güvenliği olmadan çalışmaya devam ediyorlar.

“Sosyal izolasyon uygulanırken biz her gün yüzlerce insanla temas ediyoruz. Buna rağmen, işçilerin virüsten korunması için hiçbir temizlik ve sağlık önlemi alınmadı.”

Koronavirüs salgını perakende işçilerinin sağlığını nasıl etkiledi? Depo, araç ve motorlarda koronavirüse karşı koruyucu önlemler alındı mı?

Ülkede salgın başlayıp insanlar evlerine kapanınca, biz de kendi sağlığımızla ilgili kaygılanmaya başladık. Sonuçta sosyal izolasyon uygulanırken biz her gün yüzlerce insanla temas ediyoruz. Buna rağmen, işçilerin virüsten korunması için hiçbir temizlik ve sağlık önlemi alınmadı. Şu an bizim şubede yalnızca bir dezenfektan var. İşçilere maske, eldiven, ıslak mendil gibi en temel koruyucu malzemeler ya da temizlik maddeleri bile verilmiyor. Her gün farklı işçilerin kullandığı, siparişlerin taşındığı ve bu sebeple virüsün barınmasına fazlaca elverişli olan araçlar ve motorlar dezenfekte bile edilmiyor. Bu şekilde çalışmaya devam ediyoruz.

Size herhangi bir sağlık eğitimi verildi mi? Firmanın bu salgın sürecinde işçilere karşı tutumu nasıl? İşçilerin ruh hali nasıl?

Salgına yönelik hiçbir sağlık eğitimi verilmediği gibi hiçbir bilgilendirici toplantı da yapılmadı. Sağlık konusunda bizimle konuşulmadı bile. Zaten normal koşullarda bizi denetleyen yöneticiler, salgın nedeniyle şu an işe gelmiyorlar. Sadece yöneticilerin alt kademesindeki şefler, kapalı sosyal medya gruplarında işçileri motive etmek ve çalışmaya devam ettirmek için “Hadi aslanım, sen yaparsın” ya da “Bu süreç atlatılsın, bunun karşılığını vereceğiz” gibi fedakarlıkta bulunmayı teşvik eden mesajlar veriyorlar. Ama sorun fedakarlıkla çözülebilecek bir şey değil ki. Meselenin bir başka boyutu var: Bu süreç sona erdikten sonra çalışan arkadaşlarımızın birçoğu hasta olmuş olacak. Şu an bile bazı arkadaşlarımızın ve ailelerinin hasta olduğunu biliyoruz. Çok büyük tehlike altındayız. Bu insanlar her gün her saat, sayısız eve sipariş yetiştiriyor, binlerce insanla temas ediyorlar. Ancak sağlık taramasından bile geçirilmiyorlar. Ne işçilerin ne onların ailelerinin ne de müşterilerin sağlığı koruma altında. Bu bir halk sağlığı sorunudur. Sipariş götürürken hastalanma endişesi psikolojimizi çok kötü etkilendi. “Herkes evine çekildi ama biz buradayız” şeklinde bir serzeniş yaygın. Birçoğumuz bu işte artık bir gün bile çalışmak istemiyoruz.

“Motorlu kuryeler günde 14-16 saate kadar çalışıyorlar. Sabah 7’de işyerine giren bir işçi, gece 11-1’de çıkar. Şu an iş yükü nedeniyle depo personelleri üç gündür evlerine gidemiyorlar”

Sektörde çeşitli sebeplerle daha fazla risk barındıran ya da dediğin gibi sağlıksız çalışma ortamı nedeniyle çalışmak istemeyen işçilere izin veriliyor mu?

Hayır. Bizim şubede ve bildiğim kadarıyla diğer şubelerde ücretli ya da ücretsiz izin uygulaması yok. Zaten hiçbir gelir elde etmeden geçinme imkânına sahip olmadıkları için böyle bir talepte de bulunmuyorlar. Perakende sektöründe çalışan işçilerin büyük bir çoğunluğu, emekçiler arasında en dar gelirli topluluğun parçasıdırlar. Zaten bu sektörde işçiler, az ya da çok bir gelire ihtiyacı olduğu için kötü çalışma koşullarına katlanacak insanlar arasından özellikle seçiliyor. Ücret için performans sistemi uygulanıyor. Saat başı ücret ve paket başı 1 lira aldıkları için daha fazla çalışmaya ve fazla mesai yapmaya razı oluyorlar. Ay sonunda daha fazla para almanın uğraşındalar. Örneğin, motorlu kuryeler günde 14-16 saate kadar çalışıyorlar. Sabah 7’de işyerine giren bir işçi, gece 11-1’de çıkar. Şu an iş yükü nedeniyle depo personelleri üç gündür evlerine gidemiyorlar. Psikolojik açıdan insanları çok yıpratan bir durum. Artık daha fazla çalışamayacak durumda olanlar, izin haklarının olup olmadığını da bilmedikleri için işten ayrıldılar.

Koruyucu sağlık önlemlerinin alınmasına ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine ilişkin işverenden toplu ya da bireysel bir talebiniz oldu mu?

Hiçbir sağlık önleminin alınmaması korku yaratıyor. İnsanlar hastalığa yakalanmaktan korkuyorlar. Başka bir firmada çalışan arkadaşlarımıza maske ve eldiven verildiğini duyduktan sonra, bizim işverenimiz olan firmanın bize bunları bile vermemesi, bizde büyük bir rahatsızlık yarattı. Fakat bahsettiğim gibi işçilerin gelire çok fazla ihtiyaç duymaları nedeniyle işten çıkarılma korkusu var iken, bir işçinin çalışma koşulları ya da kendi sağlığıyla ilgili bir şikâyetini veya endişesini bireysel olarak şefe bildirmesi çok kolay değil. Kaldı ki, bu tarz endişeler belirtildiğinde de salgından sonra maddî karşılıklar vaat edilerek geçiştiriliyor. Sektörde yaygın bir örgütlülüğün olmaması da bu hoşnutsuzlukların işverene toplu biçimde bildirilmesini engelliyor ve mücadeleyi sınırlıyor. Bir taraftan da çalışma koşullarının ağırlığı, sendikal örgütlenmeye olan ihtiyacı daha da yakıcı hale getiriyor.

“Maske ve eldiven dağıtımı, araçların her gün dezenfekte edilmesi gibi koruyucu önlemlerinin derhal alınmasını istiyoruz.”

İşyerindeki kendi aranızda dile getirdiğiniz en önemli sorunlar ve talepler ne?

Maske ve eldiven dağıtımı, araçların her gün dezenfekte edilmesi gibi koruyucu önlemler dahil olmak üzere gerekli bütün işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin derhal alınmasını istiyoruz. Bu önlemler alınmadığı müddetçe, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu tarafından tanınmış çalışmaktan kaçınma hakkımızı kullanmamıza engel olunmamalı; işveren çalışamayacak işçilere ücretli izin vermeli. Ayrıca her işçinin ve çevresinin sağlığının korunması amacıyla düzenli sağlık taramasına tabi tutulması da çok önemli. Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının iyileştirilmesini, uzun çalışma saatlerinin düşürülmesini, ücretlerin iyileştirilmesini ve işten çıkarmaların yasaklanmasını talep ediyoruz.

Gazete Nisan olarak, bize zaman ayırıp deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Mücadelenizde başarılar diliyor, tüm perakende sektörü işçilerine dayanışma duygularımızı iletmenizi rica ediyoruz.

Perakende işçilerinin sesi olduğunuz için ben teşekkür ederim.

Salgında işveren umursamazlığına karşı mücadele

0

Koronavirüse karşı alınan tedbirlere ve “evde kal” çağrılarına rağmen birçok işyeri ve fabrika sağlıksız koşullarda ve önlem almadan çalışmaya devam etmekte ya da işçileri ücretsiz izine zorlamakta. Cumhurbaşkanın açıkladığı paketle hükümet, aldığı tüm tedbirlerin patronların kâr kaybının önüne geçmeye ve işçilerin çalışmaya devam etmesiyle üretimi sürdürmeye yönelik olduğunu ilan etti. 100 milyar TL’nin neredeyse tamamını patronlar için ayıran hükümet işçilere kolonya ile önlem almayı önerdi ve tüm işçilerin sağlığıyla ilgili tedbirleri patronların insafına bıraktı.

Türkiye’de virüs salgının ilk görüldüğü andan itibaren birçok fabrika ve işyeri göstermelik önlemler almaya başladı. Bu önlemler, aralarında 10 santim ile yan yana çalışan işçilerin yemekhanelerde 1 metre mesafede yemek yemesi ya da tuvaletlere bile izinle giden işçilere sık sık el yıkayın demek gibi tutarsız ve işçi sağlığını umursamayan başlıklardan oluşuyor. Virüsün yayılmasıyla kapanmak mecburiyetinde kalan işyerleri ise işçileri ücretsiz izne çıkartarak veya yıllık izne göndererek haklarını gasp etmekte.

Toplum sağlını tehdit eden ve işçileri hastalığa rağmen sağlıksız koşullarda çalışmaya mecbur bırakan işletmelerden biri, yayımladığı genelgeyle virüse karşı camları açık tutma ve cam olmayan yerlerde ara sıra kapıları açmayı tavsiye eden PTT. Hem kargo hem şube çalışanlarına bu tavsiyeleri yapan PTT’de işçiler iş durdurarak yönetime geri adım attırdı. Ancak şubelere gönderdiği tek paket eldiven ve kişi başı tek maske ile hâlâ yeterli önlem almış denemez.

Aynı zamanda Eskişehir’de bulunan Sarar Giyim’de işçiler alınan önlemlerin yetersiz olduğu gerekçesiyle yarım saatlik iş durdurma eylemi yaptı ve ücretli izin talebinde bulundu. Yine yetersiz tedbirlerden dolayı Galataport işçileri de tüm uyarılara rağmen herhangi bir önlem alınmamasının ardından iş durdurarak duruma tepki gösterdiler. Üretimi durdurarak işçileri ücretsiz izne çıkaran fabrikalardan biri olan Bandırma Eti Maden işçileri ise genel müdürlük önünde tepkilerini dile getirdiler. Birçok işyeri de akıbeti belirsiz bir şekilde işçileri izine gönderdi.

Bu şartlar altında işsizlik ve koronavirüs arasında bir seçime mecbur bırakılmış işçilerin mücadelesi hem koronaya hem de şirketlerin kârlarından başka bir şey düşünmeyen kapitalizme karşı mücadelede en önemli mevziler olarak durmakta. Bu süreçte tüm işçilere ücretli idari izin verilmesi gerekmekte. Sendikalar bu talep etrafında mücadeleleri birleştirmeli ve işçilerin yaşamlarını hiçe sayan sisteme karşı mücadeleyi büyütmeliler.

Çalışmak zorunda olan sektörlerde ise iş güvenliği ve denetim sağlanmalı, eğer işverenler tarafından sağlanamıyorsa üretim ve denetleme işçilerin kontrolü ile gerçekleşmeli.

Virüsü bahane ederek işten çıkarmaların arttığı bu dönemde işten çıkarmalar yasaklanmalı ve temel kamu hizmetleri ücretsiz sağlanmalı.

Koronavirüs salgını bize kapitalizmin, hükümetlerin ve işverenlerin gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Salgının sınıf farkı dinlemediğini söyleyen ve topyekûn mücadele etmemiz gerektiğini vurgulayanlar işçileri fabrikalara patronları evlerine göndermekte. Hem ekonomik hem virüs krizinin tüm yıkıcılığını ilk elden hisseden işçilerin bu mücadeleleri büyümeli ve birleşmelidir.  Çünkü bu mücadelelerin öncülüğünde kaynakların, zenginliğin, sağlığın eşitsiz olarak paylaşıldığı bu düzen değişebilir.

Salgın koşullarında işsizler ne yapacak?

0

Dünyanın kırılma noktalarından birini yaşadığımız bu günlerde bir pandemi kriziyle karşı karşıyayız. Yayılma hızı çok yüksek Covid-19 virüsü yüzünden dünyada üretim durma noktasına geldi. Üretimin durmadığı alanlarda ise işçiler yüksek risk altında çalışıyor.

İnsanın hayatını idame ettirebilmesi için gerekli malzemeler dışında talebin çöktüğü, üretimin ise azaldığı bir dünyada bu pandeminin işçi ve emekçileri vurması kaçınılmaz. Kârlılık oranları düşen bir dünyada üretimin azalmasının ise beraberinde işten çıkarmaları getireceği su götürmez bir gerçek.

Bu noktada pandeminin sınıfsal bir sorun olduğunu görüyoruz. Sermayenin servetine servet eklediği son yüzyılda, hayatını idame ettirmek için çalışmak zorunda olan işçi sınıfı bu krize en hazırlıksız yakalanan kısım. Zira bu salgın ile mücadele birkaç hafta ile kısıtlı olmayacağından dolayı, ciddi sayıda insanın temel ihtiyaç maddelerine erişiminin bile olmayacağını öngörmeliyiz.

Yaşadığımız salgın, işçi sınıfının suçu değildir, bedelini de işçi sınıfı ödememelidir. Bu dönemde insanların salgından asgari şekilde etkilenmesi için acilen bu dönemde çalışması zorunlu olmayan çalışanların idari izinli olması sağlanmalı ve çalışmadıkları süre yıllık izinlerinden düşülmemelidir. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Bu dönemde çalışmaya devam eden işçilerin ise koruyucu sağlık önlemleri sıkılaştırılmalı ve sıkı denetlenmelidir.

Resesyonun yükseldiği bu dönemde hâlihazırda işsiz olan işçilerin kısa sürede iş bulamayacağı aşikârdır. Bu sebeple işsizlik maaşının tüm işsizler için en az 3 ay daha uzatılması gerekmektedir. Bunun yanında, önümüzdeki günlerde işsiz kalacak çalışanların işsizlik maaşından faydalanabilmesi için son 3 yılda 600 gün çalışmış olması ve son 120 gündür kesintisiz çalışıyor olması şartları da kaldırılmalıdır. Bazı işçiler, iş akdi kesildiğinde dahi gerekli şartları sağlayamadığından dolayı işsizlik maaşından yararlanamamaktadır. Bu kişilerin işsizlik maaşı alması sağlanmalıdır. Sermayenin işsizlik fonunu kullanması uygulamasına derhal son verilmeli, işsizlik fonu işçi sınıfı için kullanılmalıdır!

Korona, İşçi Sınıfı Ve Ekonomik Durum – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri

0

Korona, İşçi Sınıfı Ve Ekonomik Durum – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri by Gazete Nisan

İşsizlik ve bunalım işçilerin yoldaşı mıdır?

0

Her şeyin pahalı olduğu bu dönemde yaşamak, hatta hayatta kalabilmek gittikçe zorlaşıyor. Üstüne üstlük bir de işsizlik işin içine girdi mi içinden çıkılması zor bir hayat işçilerin omuzlarına bırakılıyor. En son Hatay’da yaşanan olay bu gerçeği apaçık ortaya serdi. İki çocuk babası, 42 yaşındaki Adem Yarıcı işsiz olduğunu belirterek valilikten yardım istedi. Ardından valilikten ayrılan Adem kısa bir süre sonra elinde benzin bidonu ile geri döndü. Çevredekilerin ikna edemediği Adem kendini yaktı ve tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından birçok gazete ve medya kanalı Adem’in intiharını psikolojik bir soruna indirgeyip üstünü kapatmaya çalıştı. Peki, durum cidden böyle mi? İşsizliğin önüne geçilememesinin ya da her şeyin, hatta yaşamanın bile parayla satın alınabilir olduğu bir dönemde oluşumuzun hiç mi etkisi yoktu? Bizce her iki durumun da, başka koşulların da çok fazla etkisi vardı.

Önce işsizlik olgusundan bakalım. Son verilere göre işsizlik oranı %13,4’lere çıktı. İşsiz sayısı 4 milyon 438 bin kişiye ulaştı. Verilere bakınca durumun ne kadar vahim olduğu ortaya çıkıyor. Hâl böyleyken hükümet bırakın işsizliğin önüne geçmeyi, ekonomik büyüme naraları atmaktan öteye geçemiyor. Çünkü işsizlikle mücadele etmek ya da onu ortadan kaldırmak gibi bir dertleri yok. Niyet demiyorum, çünkü bu durum niyetle açıklanamaz. Kapitalist sistemin işsizler ordusuna ihtiyacı var. Ve bu orduyu çalışanların ücretlerini baskı altına alabilmek için elinde koz olarak bulundurur. Gerçekten işsizlikle mücadele etmek demek kapitalizmi karşınıza almak demek ve bu yüzden sistemin tamamen değişmesi gerekiyor. Bu sorunun çözümü başta çalışma saatlerinin kısaltılarak, işyerlerinde ek vardiyaların olması ve tüm işlerin çalışabilir durumdaki insanlar arasında bölüştürülmesinden geçiyor. Çözüm çok basit: HERKESE İŞ VE GÜVENLİ GELECEK!

Diğer bir konu ise bu kötü hayat koşullarında insanların içine girdikleri bunalım süreci. Evet, insanların psikolojileri bozuldu. Bu doğru, peki neden? İnsanlar doyumsuz oldukları için mi psikolojileri bozuluyor? Tabii ki hayır. Psikolojik dengemizi bozan asıl şey insanca yaşama koşullarımızın olmamasıdır. Biz işçilerin psikolojisini bozan şey, çalışma saatleri artarken alım gücümüzün düşmesidir. İnsani ihtiyaçlarımızı bile karşılayamaz olduk. Rekabet üzerine kurulu bu sistem bizi birbirimize karşı yabancılaştırdı ve yalnızlaştırdı. Bizi yoksullaştırırken yalnızlaştıran, geleceksizliğe ve güvencesizliğe iten, sistemin kâr hırsının ta kendisidir. İnsanların psikolojilerini oluşturan onların yaşam koşullarıdır. Bu koşullarda psikolojisi bozulmayan insan var mıdır?

Tarihte bu ay: 6284 sayılı kanun yürürlüğe girdi

0

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı kanun, kadın hareketinin yıllarca süren çalışmaları ve baskısı sonucu 20 Mart 2012’de yürürlüğe girdi. Eski haliyle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun sadece aileyi korumaya ve aile içi şiddeti önlemeye yönelikti. 6284’ün, ailenin değil kadınların hayatının korunmasına vurgu yapan ve kadın örgütlerince ısrar edilen taslak adı “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunması” iken kanun meclise bu adla sunulmadı. Yine de 237 kadın örgütünden oluşan Şiddete Son Platformu kanuna “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” ifadesinin eklenmesini sağlayabildi.

6284’ün, şiddet mağdurunun beyanı esasında alınacak bazı koruyucu ve önleyici tedbirleri şu şekilde:

  • Şiddet gören kadın ve çocuğuna barınma desteği ve kreş imkânı sağlanmalı,
  • Geçici maddi yardım yapılmalı,
  • Psikolojik, meslekî ve hukukî rehberlik ve danışmanlık sunulmalı,
  • Hayatî tehlike olması durumunda kadın geçici koruma altına alınmalı ve isterse kimliği değiştirilmeli,
  • Şiddet uygulayan için uzaklaştırma cezası; tedbir kararlarına aykırılık halinde zorlama hapsi kararı verilmeli,
  • Koruyucu tedbir kararı için, şiddet uygulandığı hususunda delil veya belge aranmamalı; önleyici tedbir kararı geciktirilmeksizin verilmeli.

Bunların dışında kanun, şiddet önleme ve izleme merkezlerinin (ŞÖNİM) kurulmasını öngörüyor. Ancak bugün bu merkezler kolay erişilebilir değil, sayıca yetersiz ve 7/24 sunması gereken desteklerin tamamını vermemekte.

Söz konusu 6284 olduğunda, bu kanunu garanti altına alan İstanbul Sözleşmesi’nden (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi) bahsetmemek imkânsız. Çünkü bugün hem İstanbul Sözleşmesi’ne, hem de 6284’e karşı savaş açmış bir iktidarla, çeşitli parti ve örgütlerle, sözde nafaka mağdurlarıyla ve “erkek” adalet yanlılarıyla karşı karşıyayız. Tüm bunlar; adları beraber anılan bu kanun ve sözleşmenin yuva yıktığını, kutsal aile düzenini bozduğunu, erkeği mağdur ettiğini ve hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeninin bunlar olduğunu iddia ediyorlar.

Yürürlüğe girdiğinden beri uygulanması devlet eliyle zorlaştırılan kanun ve sözleşme ne yazık ki çoğu zaman kâğıt üstünde kalıyor. Devlet kurumları ve kolluk kuvvetleri ya kanuna dair bilgi sahibi değil, ya da kanunu uygulamaya koymuyor. Dolayısıyla mevcut durumda 6284 ve İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemeye yetmiyor. Bu nedenle 6284 sayılı kanunun acilen ve etkin şekilde uygulanması, İstanbul Sözleşmesi’nin şartlarına uyulması ve uygulamaların, kadın örgütlerinin tüm taleplerini içerecek şekilde geliştirilmesi gerekmekte.

Covid-19 ile savaşan bir acil hekimiyle söyleşi

0

Söyleşi: Elif Duru, Sedat Durel

Covid-19 salgının Türkiye’ye sıçramasının ardından bakanlık, testlerinin yapılabileceği ve salgına karşı merkez üssü ilan edilen hastanelerin listesini yayınlamıştı. Bu hastanelerden birinin acil bölümünde salgınla mücadele veren hekimlerden biri ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

“Hastalığın tam tedavisi aşı”

Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle hastalık nasıl tedavi edilir, salgının sonlanması için neler gereklidir soruları ile başlayalım mı?

Öncelikle yaygın kanının aksine hastalığın mortalitesi (ölüm oranı) yüksek bir hastalık olduğunu kabul etmemiz gerekir. Dünyadaki aşı karşıtı kimselere rağmen bu durumda hastalığın kesin tedavisi aşı gibi gözüküyor diyebilirim. Bireylerin hastalanıp daha sonra tedavi edilmesini beklemek mantıklı değil. Mesela kuduz ve tetanosta da böyleydi. Dolayısıyla bu hastalık oluşmadan önlenmeli, bu da aşı demek oluyor.

Şimdi bu aşının bulunması için umut verici bilgilere de sahibiz. Öncelikle virüs çalışmaları sıfırdan başlamadı. Bu pandeminin ortaya çıkabileceği yıllardır biliniyordu. Daha fakültedeyken bize koronavirüs veya influenza 2 pandemiye aday olarak öğretilirdi ki korona SARS ve MERS epidemileri halihazırda yaşanmıştı. İnfluenza da domuz ve kuş gribi epidemilerini yapmıştı. Yeni pandeminin buradan çıkacağı biliniyordu. En sonunda Çin SARS’tan sonra virüsün moleküler yapısını bütün dünyaya açıkladı. Dolayısıyla virüsün araştırmaya açılması sayesinde genetik materyali %80-90 aynı olan Covid-19 için de aşı çalışmaları öncesinden hızlanmış oldu. Şu an 25 kadar kuruluş aşı için uğraştığını söylüyor. Direkt olarak virüsün genetik materyalinden aşı üretmek üzere çalışmalar sürüyor. Tabii bu daha önce denenmemiş bir yöntem. Sonuç için aşı çıkaran firmalar 12-18 ay gibi bir süre veriyor.

Bu senaryoya göre hastalığın tam olarak tedavi edilebilmesi için 18 ay kadar zamanımız var. Peki önümüzdeki 18 ayda Türkiye’de neler olur?

Sağlık bakanının şu ana dek çok iyi bir sınav verdiğine dair sıkıntılı bir algı var ki bu görüş hekimler arasında da var. Şu an virüsle ilgili bir çizelge çizmeye çalışsak platonun en altındayız. Bu her şeyin başında olduğumuz anlamına geliyor. Sıfırda şu an ince bir plato çekiliyor ve daha virüs pike [en etkili anına] ulaşmış değil. İlk kuluçka süresinin tamamlanması sonrası bir pik yaşanacak. Ve şu an başarılı gibi gözüken tablo birkaç gün sonra sonlanacak. Bir hafta sonrasında bayağı kötü bir durumda olacağımızı düşünüyorum. Burada şöyle bir sıkıntı da var, pandeminin tedavisine minimum 180 gün var dedik. Hızlı bir şekilde durdurmamız pek mümkün değil fakat olabildiğince sınırlandırmamız lazım. Böyle yaklaşmayan kişiler “virüs insanlarımıza bulaşacak, bir miktar insan ölecek ve bu arada tedaviyi bekleyeceğiz” demiş oluyorlar.

“Acilleri bu kadar şişirirsek hastalık hastanelerden yayılır”

Bu süreçte sağlık çalışanlarının vaziyeti nasıl? Sizi neler bekliyor?

Bakanlık insanlar hastalanırken kaynak yönetimi adına sağlık personelini olabildiğince korumak zorunda. Çünkü o insanlar çok yüksek oranda enfekte olacaklar ama sağlık çalışanlarının olabildiğince geç enfekte olması lazım. Çünkü enfekte olanlara da biz hizmet vereceğiz. Ancak bakanlık koruyucu sağlık ekipmanlarını ellerinde olmadığı gerekçesiyle yeterli şekilde dağıtmıyor. N95 maske artık reçeteyle verilecek ve biz kendimiz bile alamayacağız. Şu an hekimler kendi maskelerini nasıl üreteceklerini düşünüyorlar. Su altı maskesi alıp DIY [kendin yap] gibi şeyler üretmeye çalışıyorlar. Yani ne kadar efektif olduğunu bilmedikleri şeylere güvenip çalışacaklar gibi gözüküyor. Bence bu noktada yapılması gereken şey çok karmaşık değil. Türkiye’de bu maskeleri-malzemeleri üreten firma var diye biliyorum. Bu fabrikalara el konulması lazım ve ne kadar hijyen malzemesi ayrıntılı ayrıntısız varsa (alkol hatta kolonya bile olabilir) burada planlı şekilde üretilerek sağlık çalışanlarına ve halka ulaştırılmalı. Pazar ekonomisine bırakılacak bir şey değil bu. Maskeye talep olsun, o talebe göre fiyatlar yükselsin gibi klasik kapitalist saçmalıkla kaybedecek vaktimiz yok bu aşamada.

Aynı zamanda şöyle bir durum da var: Hastalık %10 kadar yoğun bakım indikasyonu oluşturuyor. Bu demek olur ki yoğun bakımların sayısı yetmeyecek, özel yoğun bakımlar da dahil olmak üzere. İyimser kanı, yoğun bakıma ihtiyaç olunca özel hastanelerin hasta kabul etmek zorunda kalacağı yönünde. Ancak işin içinden biri olarak söyleyeyim, özellerin yoğun bakım yataklarına özellikle para için entübe hasta [Solunum cihazına bağlanmış hasta. Bu tip hastalar özel hastaneler için daha kârlı müşteriler oluyor] istemeleri gibi bir kavram var. Bu hastaların kendisine gönderilmesini istiyorlar, herkesin değil. Böyle hareket edersek hastaları taşırken de hastalığın yayılmasına sebep oluruz, bunu engellemek için yeterli ekipmanımız yok. Ventilatör olmayınca, balon valv maske çok tehlikeli bir yöntem oluyor. Standart transport ventilatörünün filtresi direkt yayıyor hastalığı. Bu hastaların olabildiğince -özellikle yoğun bakım koşullarında- entübe olması gerekiyor. İzolasyon sağlandıktan sonra hareket ettirilmemeleri gerekiyor.

Bunların tamamı ancak planlama ile yapılabilir. Bunun için şu andan itibaren en acil yapılması gereken bütün sağlık kurumlarının kamulaştırılmasıdır, sağlıkta işçi denetimidir. Çünkü ileriki dönemde her hastane yatağına ve her yoğun bakım yatağına ihtiyacımız olacak. Şu anda servis izni gerekecek hastalar için servis sevkleri kabul edilmiyor. Eğer vatandaşlar özel hastaneye sevk edilirse bu ücret karşılanamayacak ve devlette de yer olmayacağı için aciller şişecek. Ve acilleri bu kadar enfektif virüs ortadayken şişirirsek oraları Petri kabı olur [hızla yayılır].

Sağlık çalışanlarına düzenli testler uygulanıyor mu? Sizin hem çalışma koşullarınıza ilişkin hem de hastalığın yayılmaması için dillendirdiğiniz talepler ne?

Şu an Sağlık Bakanlığı kendi personelinin sağlık durumu ile ilgili test yapmıyor. Bunda iki sıkıntı var. Bir, ellerinde olan insanlardan kaçının enfekte olduğunu bilemeyecekler. Bu durum krize döndüğünde ve personel sayısı yetersiz kaldığında başka branşlardan hekimleri çekmeye çalışacaklar. Bunu önceden önleyebilmek için hangi servislerde zaaf var, hangi koruma önlemleri alınmıyor, kimler hastalanıyor vb. bunların kaydını tutmalı, geri bildirimler vermeliyiz. Aslında basit bir yöntem var, kuluçka süresinde testler yapılıp bir enfekte durum varsa karantina altına alınmamız gerekiyor.

Diyelim ki şu anda alınan tedbirler işe yaradı –ki yeterli olduğunu hiç düşünmüyorum-, toplumdaki insanlar bilinçli olarak gelip dışarıdan aldığımız bir iki firenin hepsini hastanelere yerleştirdiler diyelim. Burada ikinci sıkıntı başlıyor; sağlık çalışanlarının şu anki koşullarına bakınca en iyi ihtimalde dahi pandemi buradan patlayacak demek oluyor. Yani merkezi orası. Burada topluma taşıyacak olanlar da sağlık çalışanları. Önlem olarak şöyle bir şey de yapılabilir. Sağlık çalışanlarını toplumdan biraz daha izole edip, hastane çevresinde düzgün yaşama koşullarında ailesiyle birlikte yerleştirilebilirler ancak şu an böyle bir şey de yapılmıyor. Bildiğim kadarıyla böyle bir tedbirin (sağlık çalışanlarını hizmet verdikleri yerler çevresine yerleştirme, yakınlarını yerleştirme, kreşler kurma vs.) benzerini şu zamana kadar yalnızca Fransa almış.

“Kapitalistçe düşünürsek Kara Veba Avrupa’sına döneriz”

Bu noktaya biraz ara verelim. Halk sağlığı için medikal tedbirler dışında neler yapılmalı?

Bu süreçte özellikle vurgulanması gereken, bizim ihtiyacımız olacak sağlık, gıda, hijyen, su gibi temel insani ihtiyaçların belirlenip, bunların dağıtımı için planlı üretim ve kamulaştırmadır. Virüsün bilimsel durumu bir yana, politik olarak yapılması gereken bu. Kaybedilen her vakit ceset sayısı olarak geri gelecektir.

Bir de evsiz popülasyon var. Konut probleminin de çözülmesi lazım. Özellikle toplu olan yurt, huzurevi gibi yerlerde bulaş fazla olacağından burada olabildiğince iyi yaşam koşullarının sağlandığı ama tek tek izole odaların da olduğu binalara (şu an yapılmış fakat içinde kimsenin yaşamadığı) yerleştirmek gerekli. Normalde önerdiğimiz o konut sorunu prensibini aynı şekilde altını çizerek önermemiz lazım.

Bu yoksulluğun en uç örneklerinin bile toplumsal bir sorun olduğunu, bunun hepimizi ilgilendirdiğini göstermesi açısından önemli bir konu. Yoksulluk kişilerin kendi hatasıymış gibi yaklaşan burjuva öğretileri şimdi sorun halk sağlığı olduğunda sus pus kalıyorlar.

Kesinlikle öyle. Halk sağlığı açsısından yanıldıkları şimdi görüldü, ama dahası da var. Şimdiden sonra yoksullar ölsün, sorun bitsin diyecek bir kesim çıkarsa yine yanılırlar. Böyle bir hastalık da değil bu. Diyelim yoksullar öldü; virüs çevreye ne kadar yayılacak, ölü vücudunda ne kadar duruyor? Sırf böyle düşünüldüğü için Kara Veba Avrupa’sına bile dönebiliriz.

“Kapitalizm bu afetlerle mücadele edebilecek bir sistem değil. Giderler zenginlere yüklenmeli”

Kişisel tedbirlere gelmeden önce aşı sorununa geri dönmek istiyorum. Daha önceki sohbetimizde aşı konusunda yapılan çalışmaların geçmişe dayandığını ama kârlı olmadığı için yarım kaldığını söylemiştin. Az önce de bu salgının beklenen bir salgın olduğunu ifade ettin. Sınıflı toplumun uzlaşmaz bir düşmanı olarak bu anlattıklarını nasıl birleştirebilirsin?

Olay şöyle ilerliyor. Koronavirüs ilk önce SARS şeklinde solunum zorluğu sendromu oluşturuyor. Bu epidemi bir salgın yaratıyor. Aşı çalışmalarına başlanıyor ve bu sırada epidemi salgın kendini sınırlandırıp ortadan kayboluyor ve aşı çalışmaları sonlanıyor. Bunun yeni bir epidemi veya pandemi yapacağı biliniyor fakat o an yapmadığı için çalışmayı sürdürmek kârlı bulunmuyor. Sonrasında MERS çıktığında tekrar aşı çalışmaları ikinci tur devam ediyor ve aynı mantıkla tekrar duruyor. Şu an o aşı çalışmaları üçüncü aşamada. Bu aşama da yalnızca kârlı olduğu sürece devam edecek, daha öldürücüler için de onlar çıkana kadar tekrar durmuş olur muhtemelen.

Bu arada bu aşıların ulus devletler tarafından alınamaması, parça parça şekilde geliştirmesi, böyle 20-30 şirket tarafından ayrı ayrı yapılması da şunu gösteriyor: Kapitalizm bu afetlerle mücadele edebilecek bir sistem değil. Bu afetlerin etkili olmasının, sürekli ortaya çıkmasının, önceden engellenememesinin birincil koşulu olarak doğrudan kapitalist mantığın sonlanması gerekiyor. Aslına bakarsanız aşı çalışmaları sırasında koronavirüs iki defa durdurulabilirdi. Çünkü MERS ve SARS sırasında epidemiler durmuştu ve eğer bugünkü salgına hazırlık için aşıyı geliştirmeye devam etselerdi şirketler çalışmaları üzerinden kâr elde edemeyeceklerdi. Dolayısıyla kapitalizm böyle sağlık problemlerini ortaya çıkartan bir sistemdir. Beklenmedik bir durumla karşı karşıya değiliz. Uluslararası sosyalist planlı ekonomi düzenine geçseydik böyle bir epidemi ortaya çıktığında aşı bulunmuş olacaktı ve pandemi ortaya çıkmayacaktı, bunun altı çizilmeli.

Aşı hususunda bir şeyler daha söylemek istiyorum. Aşı üretildi diyelim, sentezlendi, insan deneyleri yapıldı ve işe yarıyor. Aynı zamanda bu aşının global bir şekilde üretilmesi lazım. Böyle bir hamle de ne Dünya Sağlık Örgütü ne de Birleşmiş Milletler tarafından yapılabiliyor. Burada da kapitalist ulus devletçi algı devam ediyor. Bildiğimiz gibi Trump’ın Almanya’daki aşı şirketine, ABD vatandaşlarının daha hızlı faydalanması için rüşvet teklif etmesi gibi haberler var. Bilinç düzeyimiz burada şu an. Kimse bu aşının global bir şekilde üretilip, global bir bağışıklama gerektiği bilincinde değil. Buna rağmen aşı yapılacak ve yüksek fiyata da satılacak gibi duruyor önümüzdeki süreçte. Ülkeye geri dönersek bu aşının maliyeti toplam olarak ne kadar olacak devlet-hükümet düzeyinde, bunu kimse sorgulamıyor, vatandaşlara bunun açıklamasını kimse yapmıyor. Aşı geldi, ülkeye girdi diyelim. Eğer kişilerden bunları bireysel olarak kendi paralarıyla yapmalarını beklersek pandemiyi engelleyemeyiz. Aşının işe yarayabilmesi için belli bir popülasyonun üstünde kişiye yapılması lazım. Yani salgının hızını kıracak oranda, %60-70 oranında bir aşılama sağlanmalı ki bu hastalığı kırabilelim. Bunu eğer kişilere bırakırsak, maddi durumu yerinde olanlar aşı olsun diğerleri olmasın gibi yaparsak toplumsal olarak işe yaramaz aşı. Yani verdiğin para da tüm toplum olarak düşünüldüğünde heba olur. Bu açıdan bildiğimiz hepatit aşıları gibi zorunlu olarak gidip olmamız gereken bir aşı haline de gelmesi lazım. Bu yükü kim karşılayacak peki? Yük yine emekçilerin üstüne yıkılacak gibi duruyor. Hadi diyelim bu aşıyı daha ucuza üretmek için patent parası verelim gibi bir işe girdik, ama elimizde şirket yok.

Bu süreçte gıda, sağlık gibi temel sektörlerin kamulaştırılmasını söylerken aynı zamanda bu tedaviden çıkacak olan tüm masrafların, giderlerin zenginlere yüklenmesi gerektiğini tekrar tekrar söylememiz lazım.

Sen daha öncesinde virüs çaprazlanması ve pandeminin çıkışı ile gıda krizi arasında da bir bağ olduğunu ifade ediyordun. Bunu nasıl açıklarsın?

Wuhan örneği de biraz gıda kriziyle ilgili. Virüsler hep zoonotik [hayvanlardan insana geçen hastalıklar]. Korona da influenzalar da öyle. Mesela MERS çıktığında bir hayvan pazarında ortaya çıkıyor. Wuhan’daki de öyle. Bu pandemiden 3 ay önce Hopkins’ten sanırım Toner diye bir adam simülasyon yapmıştı. Onda da pandeminin hayvan pazarından çıkacağı söyleniyordu. Çünkü bu yerler gıda krizinin yoğun yaşandığı yerler ve birden farklı türde hayvan hijyenik olmayan koşullarda aynı yerde kesiliyor ve bunlar da küresel epidemi ve pandemilere yol açıyor. Kapitalizmin gıda krizine bir çözüm üretememesi sonucunda yine hastalıklar için yeni petri kaplarımız bunlar. Veba zamanındaki fare-pire ilişkisi aslında bugün kapitalizm tarafından gıda krizi-epidemi olarak kuruluyor, gıda krizi zoonotik petri kapları oluyor.

“Kendini izole et, daha fazla insana bulaştırma, sonrasını profesyonellere bırak”

Son olarak kişisel tedbirler hakkında konuşmak istiyorum. Kamuoyunda genel bir algı var. Virüs öldürücü değil, güçlü olmadığı için evde de geçirebiliyoruz diye. Peki semptomları görürsek ne yapmalıyız? Doğrudan hastaneye mi gitmeliyiz, yoksa evde kendimizi yalıtıp hastalığı yaymadan yenebilir miyiz?

Semptomlar varsa bulaştırıcılığı engellemek gerekiyor. Herkesin N95 olmasa bile toz maskesi edinmesi lazım, semptomları olanlar olabildiğince kendini izole etmeli. Sosyal mesafenin korunacağı araçlar (kendi aracı veya 112 araçları) ile hastaneye gidilmesi gerekiyor.

Bu durumda semptomlar görünürse “benim bağışıklık sistemim güçlüdür, ben bu hastalığı yenerim” denmemeli, mutlaka profesyonel bir destek almalıyız, doğru mu?

Aynen. Temel prensip; kendini izole et, daha fazla insana bulaştırma, sağlık hizmeti alacağın kuruma git ve sonrasını profesyonellere bırak.

Semptomu gösterenlerin yakınları ne yapmalı?

Yakınları için de aynısı geçerli, kendi maskelerini takarak hastaneye gitmeleri gerekiyor.

Şu an için bize vereceğin başka bir tavsiye, uyarı var mı?

Şu an için yapılması gereken afet durumunda olduğumuzu bilmek. Bunun için sağlık kuruluşlarına ihtiyaç var. Zorunlu olmadıkça evden çıkmamalıyız. Afet koşulunda olduğumuzu bilip saçma sapan hastalıklar için sağlık kuruluşuna gitmemeliyiz. Hem kendimizi hem toplumu riske atmamak için, eğer hastalıkla ilgili semptomlarımız varsa destek almak için derhal hastanelere geliyoruz. Şu an hastaneleri bu amaç için kullanmaya alışmamız lazım. Toplumsal olarak alacağımız hasarın minimize edilmesi için de özel hastanelerin, gıda, hijyen ve kişisel korunma ürünü üreten firmaların kamulaştırılması ve tüm ihtiyaçların işçilerce planlanmasının tek çözüm olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Küresel koronavirüs salgını kapitalizmin zalimliğini yüzümüze vurdu. Sosyalistler ne yapabilir?

0

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın bildirisi: “Öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Şu ana kadar dünya genelinde bilinen 130.000 koronavirüs (COVID-19) vakası var ve rapor edilen toplam ölü sayısı 5000’i aşmış durumda. Rakamlar her geçen gün artıyor ve bazı durumlarda olduğundan az söyleniyor olması da mümkün. Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart’ta durumu pandemi ilan etti.

Bu virüs Aralık 2019’un başlarında Çin’in Wuhan bölgesinde ortaya çıktı. Bazı bilim insanları, insanlarda bu tür virüslerin ortaya çıkma sebebinin, ekonomilerimiz ve ekolojilerimiz arasında bir uçurum yaratan yoğun endüstriyel kapitalist tarım ve çiftçilik sistemi (devletler tarafından desteklenen) olabileceğini öne sürdüler.

Koronavirüsün yakın zamanda insanlara geçmiş hayvan kaynaklı bir virüs olması nedeniyle uzun vadeli sonuçları hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Bulaşıcılığının çok yüksek olduğunu ve virüsü taşıyan kişilerin iki hafta boyunca hiçbir semptom göstermeksizin başkalarına bulaştırabildiğini biliyoruz. Semptomları arasında ateş, kuru öksürük, baş ağrısı ve sindirim sistemi rahatsızlıkları bulunuyor. Ayrıca, bilinen diğer grip türlerinden çok daha ölümcül olmasıyla beraber gençlerin, güçlü bir bağışık sistemine sahip kişilerin veya sağlık çalışanları gibi sürekli olarak maruz kalmayanların hayatta kalabildiğini biliyoruz. İnsan vücudunda faaliyet göstermeden mutasyon geçirerek varlığını sürdürüp sürdürmediği veya iyileşmiş bir insanda periyodik biçimde yeniden etkinleşip semptomlara sebep olup olmadığı bilinmemekte.

Wuhan’da cesur bir göz doktoru olan Dr. Li Wenliang 30 Aralık’ta tıp fakültesindeki arkadaşlarını bu gizemli hastalık konusunda uyarmayı denediğinde Çin hükümeti tarafından derhal tutuklanmış ve “yalan haber yaydığını” itiraf etmeye zorlanmıştı. Çin hükümeti bu bulaşıcı hastalığın ciddiyetini gizlemeye çalıştı ve 20 Ocak’a kadar harekete geçmedi. Halkı ve sağlık çalışanlarını uyarma konusunda radikal bir şekilde harekete geçmeyerek, hastalığın epidemi haline dönüşmesini önleme şansını kaybetti.
 
Çin’in %6’lık yıllık ekonomik büyüme oranına ve ileri teknolojiyle tıp uzmanlarına sahip büyük hastanelerine rağmen, devletin kapitalist sistemi grip gibi salgın hastalıkları durdurmak için gerekli işlevsel birinci basamak tedavi sistemine sahip değil. Ocak sonlarından bu yana devlet, Wuhan’ın bulunduğu Hubei eyaletindeki tüm nüfusu karantinaya alarak ve Çin genelinde yüz milyonlarca insanı tecrit ederek koronavirüsün yayılma sorununu çözmeye çalıştı.

Çin hükümetinin epidemiyi saklama çabası, baskıcı tecrit yöntemi ve virüs bulaşanlara veya virüs nedeniyle yakınlarını kaybedenlere karşı acımasız tutumu halkta ciddi bir öfke ve kin yarattı. Bu öfke, tutuklanma korkusuna rağmen sosyal medyada pek çok insan tarafından açıkça ifade edilmekte. Birkaç ay öncesine kadar Çin hükümetini takdir eden pek çok yurttaş fikrini değiştirdi.

Bununla birlikte, Çin hükümetinin virüs salgınını örtbas etme girişimleri Çin’e özgü bir olgu değil. Big Farms Make Big Flu (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır) kitabının yazarı evrimsel biyolog Rob Wallace şunu öne sürüyor: “ABD ve Avrupa, yakın tarihli H5N2 ve H5Nx gibi yeni grip türleri için sıfır noktası işlevi gördü ve çokuluslu şirketleriyle neokolonyal temsilcileri Batı Afrika’da Ebola’nın, Brezilya’da ise Zika’nın ortaya çıkmasını tetikledi. ABD halk sağlığı yetkilileri, H1N1 (2009) ve H5N2 salgınları sırasında tarım endüstrisi için bunları örtbas etti.”

Salgının Çin’den sonra en kötü durumda olduğu İran’da otoriter hükümet de salgının ülkede ortaya çıkışını gizledi ve şubatın sonlarına kadar halkı durumun ciddiyeti konusunda bilgilendirmedi. İran devleti parlamento seçimlerinden önce koronavirüs salgınından haberdar olduğu halde, seçime katılım (ki düşük oranda oldu) üstünde etkisi olur korkusuyla bu konu hakkında bir duyuru yapmadı. Bunun yanı sıra devlet ideolojik, politik ve ekonomik nedenlerden ötürü dini merkezi olan Kum şehrini karantinaya almayı reddetti ve risk altındaki insanlar ile seyahat edenlere koronavirüs testi yaptırmadı. İran’da pek çok ofis ve işyeri hâlâ çalışırken nüfusun çoğunluğu evlerinde kalıyor ve sağlık hizmetine, minimum gıda ihtiyaçlarına, temiz havaya veya temiz suya erişimden yoksunlar. Ekonomi, İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerinin ve ABD yaptırımlarının ağırlığı altında uzun bir süredir zaten çökmekteydi. Emek aktivistleri ve sosyalistler tarafından yeni yayımlanan bir imza kampanyasında belirtilene göre “gecekondu bölgelerinde her gün onlarca insan ölüyor ve hiçbir ölüm kaydı yapılmadan gömülüyorlar… Yoksul kesimde ölüm oranı o kadar ciddi ki artık cesetler toplu mezarlara gömülüyor veya yakılıyor.” Toplu mezarların uydu görüntüleri New York Times ve Guardian gazetelerinde de yayımlandı.

Çin’den sonra salgını en ağır şekilde yaşayan bir diğer ülke İtalya da tüm nüfus için tecrit uygulamakta. Japonya ve Güney Kore de virüsün yaygın bir şekilde yayılmasıyla karşı karşıya. Bunlar, Avrupa ve Ortadoğu’daki diğer ülkeler ve aynı zamanda Hindistan da artık salgına karşı sert tedbirler almakta. Tedbirler test uygulaması ve karantinadan okulları kapatmaya, toplanmaları ve seyahatleri kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya kadar çeşitlilik gösteriyor.

ABD’de ise epidemi haberi Trump hükümetinin ilgisiz tavrıyla, akabinde Çin’den gelen yolcuları ve son olarak da Avrupa’daki 26 ülkeden gelenleri engelleme yoluyla karşılandı. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar sorunun ciddiyetini 3 Ocak gibi erken bir tarihte öğrenip bunu Trump’a Ocak sonlarında rapor etmiş olsa dahi, Trump Hindistan’a yaptığı resmi ziyaretten döndüğü 23 Şubat’a kadar epidemi hakkında halka açık konuşma yapmadı. Hükümetin halka tedarik ettiği test kitleri bozuktu ve birkaç gün öncesine kadar yeni test kitleri tedarik edilmedi. Üstelik, Trump hükümeti geçtiğimiz üç sene içerisinde ABD’de epidemileri engellemek için kurulmuş olan ağları ve programları bütçelerini keserek mahvetti. Trump şu anda, geçmişte AIDS epidemisine yeterli ilgiyi göstermemiş olan köktendinci ve ırkçı başkan yardımcısı Mike Pence’i koronavirüs epidemisine müdahale etmesi için ülke çapında yetkili kişi olarak atadı. Kamu sağlık kuruluşlarının halka verdiği tüm bilgiler öncelikle Mike Pence ve ofisi tarafından onaylanmak zorunda.

Ekonomik olarak, salgın 2008 ölçeğinde bir krize yol açtı. Salgın üretimde, seyahatte, ticarette şiddetli bir düşüşe ve son olarak da Suudi Arabistan’da Mohammad Bin Salman ile Rusya’da Vladimir Putin arasında fiyatları düşürerek birbirinin pazarını ele geçirmek ve ABD’nin kaya gazından elde edilen petrol pazarıyla rekabet edebilmek adına bir petrol fiyatı savaşının başlamasına neden oldu. Yakın zamanda kaya gazından elde edilen petrol satışında dünya lideri haline gelmiş olan ABD, buradan gelen kârını kaybediyor.

Trump hükümetinin mevcut ekonomik krize tepkisi havayolu endüstrisi ve kaya gazından elde edilen petrol endüstrisi için kurtarma paketi önermek oldu. Trump ayrıca bu vergilere güvenen sosyal güvenlik kuruluşlarının bu parayı nasıl yenileyeceğini bile belirlemeden 800 milyar dolarlık bir sosyal güvence fonu da önerdi. 13 Mart’ta ise Demokratların ücretsiz koronavirüs testi, ücretli hastalık izni, yoksul ailelere gıda yardımı ile ilgili önergesini kabul etmek zorunda kaldı.

Koronavirüsün çeşitli ülkeleri nasıl etkilediği ve bu ülkelerin buna nasıl tepki verdikleri ile ilgili olarak henüz öğrenecek çok şey var. Bildiğimiz şey, çeşitli devletlerin pandemiye karantinaya, “sosyal mesafeye”, kısmi teste, maske ve eldiven kullanmaya, vücudu ve çeşitli yüzeyleri dezenfekte etmeye, okulları kapamaya, seyahati kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya odaklanarak yanıt verdikleri.

Sosyalistler fark yaratmak için neler yapabilir?

Koronavirüs sadece bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda kökleri kapitalist sistemin insan dışılığına uzanan bir sosyal sorun.

İlk olarak; “öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Kapitalizm, ister ABD’deki gibi özel sektör ağırlıklı olsun, isterse Çin ve Rusya’daki ve önceki sözde sosyalist devletlerdeki gibi devlet sektörleri ağırlıklı olsun, kendi içinde bir amaç olarak değer birikimine dayanan bir sistemdir. Nitekim, kâr birikimini insan sağlığının, insan ihtiyaçlarının ve gezegenin sağlığının önüne koyar. Uzmanlarla dolu süslü hastaneler inşa edebilir ama kitleler için koruyucu tıbbi bakımı görmezden gelir. Askeriyeye ve savaşlara milyarlar harcarken sağlık için olan bütçeyi kesip yoksulları ve işçi sınıfını sağlık için harcama yapmaya zorunlu kılar.

Dahası, kapitalizm sermaye birikiminin devamlılığını sağlamak için ürünlerin ve insanların kesintisiz tedavülüne dayanır. Koronavirüsle mücadele etmek bu tedavülde geniş kapsamlı kısıtlamaları gerektiriyor. Rekabetçi koşullarda tek bir şirketin işi durdurması handikaba sebep olacağından tüm şirketler sabırla devlet babanın araya girip karar vermesini beklediler ki eşit şartlarda olduklarını garantilesinler. Bu kısaca şu demektir; şirketler finansal bir kumarı toplum sağlığı üzerine kumar oynamaktan daha tehlikeli görüyorlar. Toplum sağlığını ilgilendiren bir krizle ancak bedelini kendilerinin ödemeyeceğine emin olduklarında ilgilenecekler. ABD Federal Rezervinin bankacılık sistemine 1,5 trilyon dolar verme ve hazine menkul kıymet alımlarını genişletme konusundaki son kararını bu bağlamda okuyabiliriz.

İkinci olarak; hepimiz için güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları, ücretli sağlık iznini içeren genel sağlık hizmeti, sağlıklı gıda, temiz hava ve su gibi bağışıklık sistemimizi güçlendirip bu virüsle ve ileride yayılabilecek başka herhangi bir virüsle savaşmamızı sağlayacak yollar hakkında konuşmamız gerek. Kâr güdümlü olmayan bilimsel araştırma anlayışına ihtiyacımız var.

Üçüncüsü; sınır ötesi insan dayanışmasına ihtiyacımız var. Bu virüs sınırları tanımıyor. Bu virüs bir “Çin virüsü” değil. Taşıyanla direkt bir temasa bile gerek duymayan yollarla, hava yoluyla yayılabilen bir virüs bu. İdlib’teki, Türkiye ve Suriye sınırındaki, Türkiye ve Yunanistan sınırındaki Suriyeli mülteciler gibi yerinden yurdundan edilmiş insanlar Suriye, Rusya ve İran bombardımanlarının dünya kamuoyunda yeterince önemsenmemesinin acısını halihazırda zaten çekiyorlar. Onlar ve diğer pek çok Suriyeli 2011’de gaddar ve otoriter Esad rejimine karşı ayaklanma cüretini gösterdikleri için bombalandılar, ölümüne aç bırakıldılar, hapsedildiler ve evlerini terk etmeye zorlandılar. Dahası, ABD’nin güney sınırındaki kamplarda ve gözaltı merkezlerinde acı çeken on binlerce mülteci var.

Dördüncüsü; virüsün mahkûmlar üzerindeki etkisini konuşmalıyız. Çin’de, Xinjiang eyaletinde çalışma ve yeniden-eğitim kamplarına kapatılmış bir milyon Müslüman inancına sahip insan zorla tutuluyor. Çin’deki diğer siyasi tutsakların sayısı ise bilinmiyor. Suriye’de en az 100.000 siyasi tutsak var. İran’da, 2019 Aralık’ta rejime karşı ayaklanmada alıkonulmuş çoğunluğu genç olan 7000-9000 kişi var. Feminist aktivistleri, sendika liderlerini, öğretmenleri, çevre aktivistlerini, baskı gören azınlık milletlere ve inançlara mensup kişileri içeren siyasi tutsaklar uzun hapis cezalarına çarptırılıyor. Bir kısmı koronavirüsün taşıyıcısı, bir kısmı ise taşıyıcı olma tehdidi altında. ABD’de 2,3 milyon mahkûm var. Rusya, Hindistan ve Brezilya da mahkûm nüfusunun yüksek olduğu ülkeler. Hapishane sistemlerine karşı çıkmalı ve bu son pandeminin tüm dünyadaki mahkûmların karşılaştıkları adaletsizliklere neler eklediğine dikkat çekmeliyiz.

Kapitalist sistem daha da otoriterleşme yoluna başvurmadan ve daha fazla hastaya bakım sağlamayı reddetmeden mevcut pandemiyle başa çıkabilecek kapasiteye sahip değil. Eğer korkuya odaklı söylemi bu pandemiye çözüm olarak kabul edersek sadece daha fazla otoriter tedbire ve daha fazla pandemiye kapıları açmış olacağız.

Okulları, kampüsleri ve işyerlerini kapatmayı, bu insanlık dışı sisteme bir darbe olarak görürsek, bu pozitif bir harekettir. Fakat eğer sınıf arkadaşlarımıza, iş arkadaşlarımıza, mültecilere ve diğer ülkelerden gelen insanlara dehşetle yaklaşmamızın başını çekiyorsa öyle değildir.

İlerici hareketler bugün, dayanışma ve salgın hastalıkların yayılması konusunda dikkat etmeyi öğrenme bakımından örnek gösterilir olmalıdır. Bireysel ve kolektif faaliyetler birbirine zıt değil birbirini tamamlayıcıdır çünkü bireysel sorumluluklar pandemiyle savaşmada kolektif bir tepkiyi de içerir. Seferber olmaya ihtiyacımız var fakat bu seferberlik yeni ve güvenli koşullar altında olmalı.

Geçtiğimiz yılda Sudan’da, Cezayir’de, Irak’ta, Lübnan’da, Haiti’de, Şili’de, İran’da ayaklanmalara; Hong Kong ve Fransa’da kitle protestolarına, son olarak da Latin Amerika’da kadınların, kadın cinayetlerine karşı yaptıkları kitlesel protestolara tanık olduk. Dünya genelinde hoşnutsuzluk ve derin bir sosyal dönüşümü arzulama açısından bir eksiklik yok. Ayrıca tüm dünyada takdire şayan bir karşılıklı yardımlaşma çabası var. İtalya’da, Fransa’da ve Birleşik Krallık’ta doktorlar ve hemşireler daha sağlıklı koşullar ve daha iyi çalışma şartları için çevrimiçi protestolar yapıyor.

Koronavirüse bir cevap olarak doğan bu durum, bu hoşnutsuzlukları bir devrimci yönelime taşıyabileceği gibi korkuyu, nefreti ve dünyadaki halklar arasındaki ayrışmayı körüklemek için de kullanılabilir. Kapitalist otoriteryenlik ve hükümetlerin şeffaflıktan yoksunluğu durumu daha da kötüleştirecek. Sahte haberlere ve “gerçek dışı” bilgilerin aksine hakiki bilgi ve ifade özgürlüğünün teşvik edilmesi derhal gereklidir. İnsanlık dışı kapitalist sistemin üstesinden gelinmesini ajandaya koyacak insancıl bir anlatı ve vizyonun geliştirilmesi, sosyalistlere bağlıdır.

İranlı bir sosyalist feminist olan Mahtab Dehqan “Hükümetlerin olağanüstü hâl ilan etmesiyle veya iletişimi ve sınırları kapatmasıyla bu tehdidi bastırmak mümkün değil. Koronavirüsle veya geniş çaplı başka herhangi bir tehlikeyle ancak tabandan gelen çok kültürlü ve uluslararası bir organizasyonla ve ortak zenginlik, bilgi, sağlık ve yemek kaynaklarını paylaşmakla baş edilebilir,” yazdığında durumu oldukça iyi ifade etmişti.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı
13 Mart 2020