Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Trump Towers önünde ABD halkıyla dayanışma eylemi

0

George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. 

Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin çağrısıyla bugün (5 Haziran) Trump Towers önünde ortak basın açıklaması düzenlendi.

George Floyd’un öldürülmesinin ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğuna işaret eden açıklamada, “Amerikan kapitalizminin yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kaldığı” ifade edildi.

 “Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz,” denilen dört kurumun ortak basın açıklamasında enternasyonal mücadelenin önemine ve gerekliliğine dikkat çekildi.

Basın açıklamasının tamamı şu şekilde:

“25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği! Yaşasın enternasyonal dayanışma!”

Koronavirüs günlerinde doğanın talanı devam ediyor

0

Ekoloji Birliği, koronavirüs günlerinde gerçekleşen 54 maddelik bir ekolojik yıkım ve talan listesi yayımladı. Bunlar arasında kurumaya başlayan Eğirdir Gölü üzerine HES kurulacağının duyurulması; Milas’ın İkizköy mevkiindeki termik santralin su ihtiyacının giderilmesi için İkizköy’ün pandemi koşullarında susuz bırakılması; Aydın Kızılcaköy’de yeni bir JES için “ÇED Olumlu” kararı verilmesi; Bursa’nın Kirazlıyayla köyünde madencilik tesisi için ağaç katliamı yapılması; Eskişehir Sivrihisar’da yaşam alanlarının yakınına siyanürlü atık depolama tesisi çalışmalarının başlaması; Fethiye’de içerisinde korunan alanların da bulunduğu bir bölgenin jeotermal kaynak arama faaliyeti için ihale edilmesi; korunan alanlar yönetmeliğinin değiştirilmesi; iktidarın millet bahçesi sevdası yüzünden Salda Gölü ve Diyarbakır Hevsel Bahçeleri’nin talan edilmeye kalkışılması gibi girişimler bulunuyor.

Raporun yayımlandığı mayıs ayının başından bugüne listeye yenileri eklenmiş durumda. Bu ekolojik saldırılar bazen ülke gündeminin kalabalığından dolayı arada kaynıyor ve unutuluyor, bazense bölge halkının tepkisi ve direnişiyle karşılık buluyor. Peki, halk bunlara neden tepki gösteriyor? Tıpkı işçilerin “bizi koronavirüs değil açlık, işsizlik öldürür” demesi gibi Kızılcaköy’de 22 aydır direnen kadınların “bizi korona değil JES öldürür” demesi boşuna değil. JES şirketlerinin reklamlarına ve yalanlarına artık kimse inanmıyor. Çünkü Kızılcaköy örneğinde olduğu gibi yalnızca kâr odaklı ve denetimsiz şekilde işletilen bu tesislerin havayı, suyu, toprağı zehirlediği; çevre, tarım ve insan sağlığı üzerinde olumsuz ve hatta ölümcül etkiler bıraktığı ortada.

Bunların yanı sıra pandemiden en çok etkilenen ve koronavirüs kaynaklı ölümlerin en fazla yaşandığı şehirlerden birinin Zonguldak olması da tesadüf değil. Çünkü Zonguldak termik santraller ve kömür tozu nedeniyle halihazırda zehir soluyan, akciğer hastalıkları oranının Türkiye ortalamasının üstünde olduğu bir madenci kenti. Buna rağmen salgın sürecinde çağrılara kulak asılmadı ve termik santraller faaliyetlerini sürdürdü.

JES ve HES gibi terimleri duyunca patronlar dışında kimsenin aklına iyi ve çevre dostu çağrışımlar gelmiyor. Zira bu terimler artık günlük lügatimizde talanla ve katliamla eşdeğer hale geldi. Doğanın talanı, iktidarın tüm yıkım projelerinin bir parçası. Dolayısıyla Kızılcaköy’den Kazdağları’na, Hevsel Bahçeleri’nden Kirazlıyayla’ya verilen bütün mücadeleler, işçi emekçilerin de mücadelesinin bir parçası olmalı.

Sosyal mesafeye Hayır!

0

Aman yanlış anlaşılmasın. Covid-19 pandemisi devam ettiği sürece, (ki bu lanet virüsün daha uzun zaman aramızda dolaşacağı söyleniyor) gerek bireysel hijyenimize, gerekse virüsün bulaşmasını veya başkasına bulaştırmamızı engellemek için mesafelere dikkat etmemiz gerekiyor.

Gerçi biz salgının ortaya çıktığı andan itibaren bütün faaliyetlerin en az bir ay boyunca durdurulmasını, işçilerin ücretlerinin aynen ödenmeye devam etmesini, işsizlere ve yoksulluk sınırı altındaki kişilere ve ailelere devlet ödemesi yapılmasını savunmuştuk. Ama, böylece kısa sürede atlatılabilecek bir salgın, sırf hükümetin patron yanlısı politikası nedeniyle üç aydan beri sürüyor, binlerce kişiyi etkiledi, yüzlerce can aldı. Almaya da devam ediyor.

Pek çok işyeri çalışmaya devam etti. Ettiği sürece de ne yan yana çalışmayı, ne hep birlikte yemek yemeyi, ne de tıkış tıkış servislerde ve toplu taşıma araçlarında seyahat etmeyi engellemek mümkündü. Yani, “aman aranızda en az 1,5 metre mesafe bırakın, sosyal mesafeyi koruyun” lafları havada kaldı. Salgından en fazla etkilenenler de işçiler oldu.

Ama dedim ya, ben bu tip “sosyal mesafe”yi kastetmiyorum. Benim kastettiğim, kapitalist toplumlarda var olan gerçek sosyal mesafe, sosyal sınıflar arasındaki mesafe.

Önce şunu sorayım: Hangi işçi, patronuna zaten 1,5 metreden daha fazla yaklaşabilir? Ya da patron temsilcisine veya CEO’suna? Bırakın yaklaşmayı, özellikle büyük işyerlerinde patronun yüzünü bile göremezsiniz. Aradaki mesafe o kadar büyüktür ki… Ya da kaç işçi patronuyla konuşmak istediğinde bunu başarabilmiştir? Kaç tanesi randevusuz patronun kapısından içeri girebilir? (Tabii patronun işçiler arasındaki ajanı değilse.)

Ama şimdi patron ile işçinin arasındaki kişisel mesafeyi bir yana koyalım. Ve bu ikisinin temsil ettiği sosyal sınıflara bir bakalım: Patronlar sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki mesafeye bir göz atalım.

Birincisi, ülkedeki tüm üretim araçları, işyerleri, şirketler, bankalar, tüm sermaye, patronlar sınıfının tekelindedir, onların mülkiyetinde veya kontrolündedir (ya da patronlar için çalışan devletin mülkiyetindedir; gerçi özelleştirmelerle o da kalmadı). İşçi sınıfının mülkiyetinde olan ise sadece patrona ücret karşılığı satabileceği işgücüdür (bir de tabii eğer varsa borç harç yapabildiği bir evi, köyünde hâlâ elinde tutabiliyorsa iki karış toprağı). Yani, patronlar sınıfının elinde bulundurduğu ulusal zenginlik ile işçi sınıfının sahip olduğu emek gücü arasında, bu kapitalist sistem içinde aşılamayacak bir “sosyal mesafe” vardır.

Yine sosyal sınıflar olarak gelir dağılımına bakalım. Başta sendikalar olmak üzere pek çok kuruluş bu konuda araştırmalar yapıp raporlar yayınlıyor. Bunlara göre ülkede en zenginler ile en yoksullar arasındaki mesafe 9 kat patronlar sınıfının lehine. 2 milyondan fazla işçi asgari ücretin altında çalışıyor. Yoksulluk sınırı olarak kabul edilen 6500 TL’nin altında gelire sahip olanların sayısı 12 milyon. Toplumun %70’i ancak borçlanarak hayatlarını idame ettirebiliyor.

Son yirmi yılda asgari ücret reel olarak yüzde 52 artarken, reel kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) yüzde 91 oranında artmıştır. Bu ne demek? Şu: Milli gelir ücretlerden çok daha hızlı artmıştır. Yani? Yani aradaki fark patronlar sınıfının servet hanesinde toplanmış, işçi sınıfının ücretleri ise gerçekte düşmüş, işçiler bir sınıf olarak yoksullaşmıştır.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama derdimizi anlattık sanırım. Patronlar sınıfı (burjuvazi) ile işçi ve emekçi sınıflar arasındaki sosyal mesafe korkunçtur. Bazen hükümetler, “aman sosyal bir tepki olmasın” diye bu mesafeyi azaltma hamleleri yaparlar. Ama sermaye ile emek arasındaki temel sosyal sınıfsal farklılık var olduğu sürece bu mesafeyi aşmak mümkün değildir.

Çözüm ise emeğin iktidar olup, patronlar sınıfının lehine olan mülkiyet ilişkilerini toplum yararına değiştirebilmesindedir. Bu yüzden sınıflar arasındaki sosyal mesafeye Hayır diyoruz.

ABD’de İsyan – Sena Aydın ve Kaan Gündeş ile Sohbet – 04.06.2020

0
People hold up a Black Lives Matter banner as they march during a demonstration against racial inequality in the aftermath of the death in Minneapolis police custody of George Floyd, in Washington, U.S., June 14, 2020. REUTERS/Erin Scott

ABD’de İsyan – Sena Aydın ve Kaan Gündeş ile Sohbet – 04.06.2020 by Gazete Nisan

Basın açıklamasına çağrı: George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

0

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.

Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi

Pandemi: Kimse yoğurdum ekşi demiyor!

0

Covid-19 nedeniyle dünyada 6 milyonu aşkın insan hasta oldu. 400 bine yakın insan hayatını kaybetti. Bunlar mayıs sonu itibarıyla kayıtlara girebilmiş veriler. Gerçekte kaç kişinin virüs nedeniyle hasta olduğu ve öldüğü ise bilinmiyor. En iyimser yorumcular dahi açıklananlardan daha fazla hastalanan ve ölen insan olduğunu düşünüyor. Ve salgın halen devam ediyor…

Virüs nedeniyle insanlar sadece hastalanıp ölmedi. Milyonlarcası da işini, gelirini kaybetti. Salgın başladığında dünyada 25 milyon insanın işsiz kalabileceği öngörülüyordu. Mayıs sonu itibarıyla bu öngörülerin ne derecede “iyimser” olduğu ortaya çıktı. Sadece Hindistan’da nisan ayında 122 milyon insanın işini kaybettiği ifade ediliyor. ABD’de salgın döneminde işsizlik ödeneğine başvuranların sayısı 39 milyona ulaştı. Türkiye’de ise salgın döneminde işsiz kalan sayısı 5 milyonu aştı.

Kısacası 3 ay içinde salgının başında öngörülenin on katından fazla insan işini, gelirini kaybetmiş durumda. Üstelik bu veriler çoğu kere kayıt altındaki sektörleri, iş-güç sahiplerini ve çalışanları işaret etmekte. Salgınla birlikte doğrudan ya da dolaylı şekilde işini, gelirini kaybeden insan sayısı çok daha fazla…

Gelinen noktada salgın dünyanın bazı bölgelerinde hız keserken bazı bölgelerinde ise artış gösteriyor. Hız kesen bölgelerde “normale dönüş” altında duran çarklar “dönmeye” başladı bile. Henüz işini kaybetmemiş olanlardan “yeni koşullar” altında çarkları çevirmesi bekleniyor. Bu arada virüs nedeniyle insanlar hastalanmaya ve ölmeye devam ediyor. Salgının şiddetlendirdiği ekonomik kriz sonucu işini, gelirini kaybeden yüz milyonlarca insanın nasıl “normale” döneceğine ilişkin ise açıklanmış yol haritaları ya da sahici etkin destek programları yok. Kervan yolda düzülür mantığı egemen durumda.

Oysa ortada ekonomik ve sosyal bir yıkım var. Yıkımın sorumlusu olarak ise ortada hiç kimse yok! Dünyanın hiçbir yerinde sınıfta kaldığını söyleyen tek bir devlet yönetimi dahi görmüyoruz. Sorumluluğu üzerine alan tek bir hükümet temsilcisi dahi ortaya çıkmıyor. Rakamlar yukarıda. İnsanlar hastalandı, öldü, işsiz kaldı, gelirini kaybetti. Yarının ne olacağı da belirsiz! Ve bütün bunların bir sorumlusu yok, öyle mi?

Dünyadaki bütün kapitalist düzen temsilcileri, hepsi başarılı olduğunu iddia ediyor. ABD’de ölüm sayısı 100 bini aştı. Trump yine de süreci iyi yönettiği iddiasında. Önlemleri almasa üç katı insan ölürmüş! Erdoğan yönetimi zaten hep destan yazıyor. Bütün dünya salgında yerle bir olurken Türkiye yine yükseliyor ve parlıyormuş! Kısacası kimse yoğurdum ekşi demiyor.

Peki, kimsenin yoğurdu ekşi değilse dünyanın ağzındaki bu ekşiliğin nedeni nedir?

Deprem değil çürük bina öldürür misali bizleri öldüren ve işsiz bırakanın Covid-19 değil kapitalizm olduğunu biliyoruz. Dönüşüm bu kabulle başlayacak.

Iraklı eylemcilerden ABD’li protestoculara: “Ortak düşmanımız ABD emperyalizmidir”

0

Irak’ın başkenti Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nı işgal eden eylemciler, 2 Haziran günü ABD’deki ulusal ayaklanma dalgasıyla dayanışmalarını ilan eden bir açıklama yayımladı. Bu açıklamanın Türkçesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bağdat’tan Minnesota’ya dek, dünyanın bütün ezilmiş ve yoksul halkları bir ve aynı mücadelenin militanlarıdır.

Hepsi de kapitalizmden kaynaklanan ırkçılığa, baskıya ve sömürüye karşı mücadele eden Birleşik Devletler halkına ve işçilerine en içten dayanışmamızı gönderiyoruz.

Kapitalist sistem, artık dünya ölçeğinde ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek durumda değil ve taleplerimizi de ırkçılığı ve savaşları kullanarak engellemeye çalışıyor.

Biz, Irak halkı, ABD hükümeti tarafından Irak’a getirilen mezhepçi ve ırkçı sistem yüzünden öldürülüyoruz. ABD ile Irak’taki ezilen ve yoksul halkların ortak düşmanı Birleşik Devletler ve onun emperyalist sistemidir.

Ekim ayından bu yana Bağdat’taki Tahrir Meydanı’nı sisteme karşı işgal eden militanlar olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki erkek ve kadın kardeşlerimizin yanındayız.

Mezhepçiliğe, ırkçılığa ve kapitalist sistemin bütün baskı biçimlerine karşı mücadelemizi birlikte sürdürelim. Bunları birlikte yok edelim!

Sosyal adalet, sosyal eşitlik, özgürlük ve sosyalizm için birlikte savaşalım.

Tarihte bu ay: Ekim Devrimi’nin Türkiyeli şairi Nazım Hikmet hayatını kaybetti

0

Türkiye solunun kendi içinde yaşadığı teorik-politik ayrışmalar, yansımasını doğrudan doğruya Nazım Hikmet gibi bir figürün sahiplenilme tarzında bulmuştur. Kimisi Nazım’ın Mustafa Kemal’in biraz solundaki sadık bir takipçisi olduğunu, onun davasının Kemalizm’in sözde bağımsızlık istemleriyle iç içe geçtiğini, dolayısıyla onun saf bir ulusalcı olduğunu ileri sürer. Kimisi Nazım’ın, 1920’lerin ikinci yarısında Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin uluslararası komünist harekete kabul ettirdiği sınıf işbirlikçi, resmî bürokratik hattın şaşmaz bir takipçisi olduğunu iddia eder. Kimisi Nazım’ı siyasal perspektiflerinden koparır ve onu salt estetik bir açıdan, yalnızca şairliğiyle değerlendirir.

Nazım’ın başına gelen, bütün büyük figürlerin başına gelendir: ölümünün ardından mirasının çarpıtılması. Nasıl ki bir dönem, Vietnam’da yoksul köylüleri öldürmeyi reddettiği için Muhammed Ali’yi hapis, yoksulluk, boks lisansının elinden alınması gibi yaptırımlarla sınamış olan ABD egemenleri, Ali’nin ölümünün ardından timsah gözyaşları dökmüş ise; Nazım da hayatı boyunca Türkiye devletinden yalnızca hapis, işkence, takip ve sürgün görmüş ama öldükten sonra İslamcı-muhafazakâr milletvekillerinin bile “vatan evladı” olarak andığı bir şair olmuştur. 

Bu bağlamda Nazım’ın mirasının ne olduğunu belirlemek önemlidir. Öncelikle o işçi sınıfına ve sosyalizme inançlı bir şair olarak ölmüştür; yani Kemalizm’in burjuva projeleriyle anılması haksızlık olur. İkincisi o, Stalinist bürokratizme ağır eleştiriler getirmiştir. Öyle eleştiriler ki TKP’nin önderi Şefik Hüsnü, Komintern’den Nazım’ın suikasta uğratılmasını talep edecektir! Üniversiteyi SSCB’de okuyan Nazım, gençliğinde bir Troçki hayranıydı ancak Türkiye’deki bir devrimci Marksist partinin eksikliği, onun Troçkizm’le asla buluşamamasına neden oldu. Stalin’in ölümünün ardından onu radikal bir biçimde eleştiren bir şiir kaleme aldı. Ancak Nazım’ın anti-Stalinist eleştirisinin pik yaptığı eseri İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu? isimli tiyatro oyunudur. Dönemin Stalinist SSCB Kültür Bakanı Ekaterina Fruntseva, bu oyunun oynanmasını yasaklar.

Nazım’ı bir şair olarak yaratmış olan uluslararası atmosfer, 1917’de Rusya işçi sınıfının iktidara el koymasıyla şekillenmişti. Nazım, Ekim Devrimi’nin idealleriyle yetişmiş olan bir kuşağın çocuğuydu. Ölene kadar bu ideallerine bağlı kaldı.

Salgın döneminde çocuk istismarını aklama çabası

0

Çocuğun cinsel istismarının evlilikle affedilmesi fikri senelerdir önümüze sürülüyor. Son olarak bu öneri, nisan ayında, insanlık olarak salgınla mücadele ettiğimiz bir dönemde tekrar karşımıza çıktı. TBMM Genel Kurulu gündeminden son anda çıkarıldığı iddia edilen bu değişiklik teklifi, çocuğun cinsel istismarının belli koşullar altında cezasız kalabileceğini öngörüyordu. Buna göre, suç, 14 yaşına girmiş çocuğa karşı kendisinden en fazla 15 yaş büyük olan biri tarafından işlendiği takdirde mağdur ve fail evlenirse ceza ertelenecek, yani suçlu cezasız kalacaktı.

Düzenlemedeki “14 yaşına girmiş” ifadesi de ayrıca dikkat çekmekte. Nitekim 14 yaşına girmek, 13 yaşında olmak anlamına gelir. Kamuoyu karşısında 13 yaş denildiğinde daha büyük tepki göreceği düşünüldüğü için metnin bu şekilde yazıldığı da gözden kaçmamalıdır.

Değişikliğin her an yeniden meclisin önüne getirilebileceği, bu fikirden vazgeçilmediği ve nabız yoklaması yapıldığı ortada. Bunu anlayabilmemiz için elimizde pek çok veri var. İlk olarak, bu değişiklik teklifi 2016 yılında da karşımıza çıkmış, kadın mücadelesiyle geri püskürtülmüştü[1]. Kadınlar başta olmak üzere neredeyse tüm toplumun buna açıkça karşı olduğu dört yıl önce gösterilmesine rağmen aynı düzenleme tekrar gündeme getirildi. Hatta önerildikleri dönemler bakımından da benzerlik var. Değişiklik ilk olarak darbenin etkilerinin en yakıcı şekilde hissedildiği ve gündemin dolu olduğu bir dönemde ortaya atılmıştı. Şimdi de tüm dünyanın pandemiyle boğuştuğu bir dönemde ortaya çıktı. Bunlara rağmen, ikisine de büyük bir tepki doğdu. Ancak hâlâ kamuoyu yoklaması devam ettiriliyor.

Bir akademisyen(!) televizyona çıkarak 12-17 yaş aralığındaki kız çocuklarının “süper kadın” vücuduna sahip olduğunu ve çocuk doğurması gerektiğini savundu. Devamında, Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, katıldığı bir yayında, 14-15 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesinin normal olduğunu ve 15 yaşındaki çocuğun cinsel olgunluğa eriştiği için rızasının kabul edilmesi gerektiğini iddia etti. Bunun üzerine, AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Hamdullah Arvas, “15 yaşında bir genç istediği gibi flört yapsın, zina yapsın ama kendi rızası dahilinde evlenince siz sapıksınız, yobazsınız hadi oradan. Fatih Erbakan” şeklindeki sözleri sosyal medya hesabında alıntıladı.

Erkekler kadınların ve kız çocuklarının hayatları hakkında konuşmakta; yayınlara çıkarak erken yaşta evlendirilmiş kişilerin mutlu olduklarını, tıpla hiçbir ilgileri olmadığı halde bunun tıbbi olarak daha uygun olduğunu iddia etmekte. 18 yaş altı doğumlar, çocuğun bedeni bu dönemde doğum yapacak durumda olmadığı için ciddi riskli olarak kabul edilir. “Anneannelerimizin, babaannelerimizin erken evlendikleri için mutlu olduklarını” iddia edenler bir kere bile dönüp onlara sormuş mu? Bu yaşta evlendirilen kız çocuklarının okuldan dahi koparıldığı bilinirken, rızalarının bulunduğu nasıl iddia edilebilir?

Dünyanın tehlikeli salgın hastalıkla boğuştuğu bir dönemde, çocuklara çocuk doğurtmak için tüm gücüyle uğraşan zihniyet, artık elini kadınların ve çocukların üzerinden çekmeli. Yüzyıllardır bu zihniyete karşı mücadele eden ve binlerce kazanım elde eden kadın dayanışması, mücadelesinden asla vazgeçmeyecek. 


[1] https://www.gazetenisan.net/2016/12/tecavuzun-evlilikle-aklanmasi-onergesi-geri-cekildi-ama-mucadelemiz-bitmedi/

Ekonomide dipten dönüş mü?

0

Mart ayı ortası itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz rezervlerinin -zorunlu karşılık olarak tuttuğu döviz dışında- sıfırlandığı görüldü. Dolayısıyla, pandemiye sadece hazırlıksız değil aynı zamanda parasız yakalandık. Bankaların kredi dağıtabilmesi için para basan TCMB döviz açığı için de diğer merkez bankalarıyla takas anlaşması yapmak üzere harekete geçti. Bir buçuk aydır takas yoluyla TL karşısında döviz alabileceği bir ülke ararken Katar ile 15 milyar dolarlık anlaşma yapıldığı duyuruldu. Doların 7’nin altında tutulması için böyle bir takas haberinin gelmesi gerekiyordu. Fakat algıdan öteye geçmeyecek, sadece bilançoda sanal bir şişkinlik yaratma pahasına alınan parayı (54 milyar Katar riyali) dolar cinsinden dillendirdiler. Oysaki TCMB’nin ihtiyacı dolar, avro ya da sterlin gibi rezerv para birimleri. Ancak bu şekilde ihtiyacı olduğu döviz rezervlerine kavuşabilir. Böylelikle 169 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcun ödenmesi için güven verebilir ve ancak bu şekilde TL’nin önlenemez değersizleşmesini durdurabilir.

Sermaye kontrolleri

Dalgalı döviz kuru politikası uygulayan Türkiye, özellikle kriz ortamında her şeyin dolara çevrilmesiyle iyice güvensiz liman haline gelen TL’nin, neredeyse tüm para birimleri karşısında değersizleşmesinin önüne geçmek için yapabileceği tüm para politikalarını tüketti. Elde başka silah kalmadığından dolayı son üç aydır uyguladığı çeşitli sermaye kontrollerini yoğunlaştırdı. Bu kapsamda 4000’den fazla ithal ürüne ilave gümrük vergisi getirildi. Dövizde kambiyo vergisi 2/1000’den 1/100’e çıkarıldı. Bunların yanında Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BBDK) tarafından mayıs başında üç yabancı bankaya TL yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle döviz-TL takas yasağı getirdi. Bunun üzerine Avrupa’nın en büyük menkul değer saklama clearing* kuruluşu Euroclear ve Clearstream, TL ile yapılan takas işlemlerini durduklarını açıkladı. Tüm bu yaşanan sürtüşmeler Hazine Bakanlığı’nca “Londra’dan ekonomimize saldırı var” şeklinde lanse edildi. (Ayrıntılar için gazetenisan.net adresi üzerinden “Londra Saldırısı” yazısına bakabilirsiniz.) BDDK önce üç bankaya koyduğu yasağı kaldırdı. Ardından utangaç bir yazıyla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı.

Sermaye kontrolü için atılan adımlardan hızlıca geri dönmek dünya finans kapitaline ne kadar bağımlı olduğumuzun güzel bir göstergesi oldu. İlave gümrük ve döviz kambiyo vergileri de geçici süreler için getirildi. Tüm bu önlemler, dövize kaçışın önünü kesmek için alınıyor. Fakat unutulan bir şey var, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faiz hem de döviz aynı anda kontrol edilemez. Dolayısıyla günü kurtarma adına yapılan sermaye kontrolleri arttıkça paranın yastık altına kaçışı hızlanıyor. Dış kaynaklı bir ekonomik kriz her zaman rejimin işine gelse de dövizin yükselmesi uygulanan ekonomik politikaların bir sonucu olarak karşımızda duruyor. Emperyalizmden kopmayarak onun çizdiği sınırlar içinde kalındığı müddetçe krizler ülkenin peşini bırakmayacak.

İthalat cenneti Türkiye

TL’nin dolar karşısındaki değerinin bu denli düşük olduğu bir ortamda turizmin ve ihracatın patlama yapması gerekirken pandeminin gelmesi iki sektörü de vurdu. Zaten değersizleşen TL karşısında ithalat yapmamız zorlaşırken bir de binlerce ürüne gümrük vergisinin getirilmesinden sonra Hazine Bakanı Albayrak’ın “Birileri ülkemizi ithalat cenneti yapmaya çalıştı” söylemini “dış saldırı” retoriğinin bir devamı olarak okumak gerek. Bu söylemin içinin boş olduğu o kadar açık ki; Türkiye 1947’den beri dış ticaret açığı veren bir ülke. Bu durum kader değil, dış kredi finansmanına bağlı büyüme modelinin bir sonucu. Yani sermaye birikimi yetersiz bir ülkenin emperyalizme bağlı ekonomi politikalarının sonucu, ithalat cenneti olmaktır zaten. Sadece bugün değil ithal ikameci dönemde bile (60’lar ve 70’ler) ithalatımız ihracatımızdan fazlaydı. Özellikle AKP hükümetleri döneminde dış ticaret açıklarının rekor kırdığı istatistiklerden görülebilir. “Bize saldırıyorlar” dedikleri bankalara en ufak taviz vermeden dış borcu faiziyle kuruşuna kadar ödeyip ülkenin ithalat cenneti haline getirilmesi ve sanayisinin bile ithalata bağlanması AKP ve öncesi hükümetlerinin bilinçli uyguladıkları politikaların sonucudur.

2008 krizi nasıl ki teğet geçmediyse, 2008 krizinin yeni bir aşaması içindeyken gelen pandeminin etkileri de teğet geçmedi ve geçmeyecek. Dipten dönüş yerine birden fazla dip yapacağımız kaotik bir süreç bu. Dış borç, döviz ihtiyacı, işsizlik ve bütçe açığı gibi çözülmesi gereken acil sorunlar pandemi sonrasına sarkacak kadar büyük. Bu süreç içinde küçük, utangaç sermaye kontrolcükleri yerine bankaların kamulaştırılmasıyla beraber, dış borç ödemeleri iptal edilerek elde edilecek kaynak iç sanayinin geliştirilmesinde kullanılmalı ve böylece tam sermaye kontrolü sağlanarak planlı bir ekonomiye geçmek gerekmektedir. Yoksa bugün olduğu gibi yarının faturasını da işçi ve emekçilere kesecekler.

*Menkul kıymetlerin ihraç edilip hak sahibi bazında hesaplarda tutulduğu ve el değiştirdiği, bunlara ilişkin hakların tesis edilerek sermaye piyasası araçlarının kaydedildiği, kayıtlarına hukuki sonuçlar bağlandığı kanunla bu görevi üstlenmiş finansal yapılardır. Türkiye’deki muadili Takas Bank’tır.

Kayyum politikasına son!

0

Pandemi süreci ülkenin gündeminde yer alan ekonomik kriz, işsizlik ve yoksulluk gibi birçok meseleyi daha da açığa çıkarırken, baskı politikaları bu sorunların üzerini örtercesine hükümetin güçsüzlüğünü savuşturmanın bir aracı oldu. Antidemokratik uygulamaların hız kesmeden devam etmesi için iktidarın salgına ihtiyacı yoktu elbette! Ancak pandeminin yarattığı ülkeye özgü birçok sorun kangrenleşirken; birlik ve beraberlik söyleminin, rıza üretiminin yine başta muhalif belediyeler olmak üzere Kürt siyasi hareketine yapılan saldırılar üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılması, iktidarın her sıkıştığı anda başvurduğu imdat freni gibi.

Nisan ayında HDP’li Batman Belediyesi ve Diyarbakır’ın Silvan, Lice, Ergani ve Eğil ilçe belediyeleri dahil beş belediyeye kayyum atanmıştı. Mayıs ayında ise bu süreç Iğdır, Siirt ve Siirt’e bağlı Baykan, Kurtalan ve Muş Altınova belediye başkanlarının gözaltına alınarak kayyum atanması ile devam etti. Atanan kayyumlar da o ilde görev yapan valiler veya kaymakamlar. Yani 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin ardından HDP’li 65 belediyeden 45’ine kayyum atandı. 21 belediye eşbaşkanı halihazırda cezaevinde ve son gelişmelerle birlikte HDP’nin elinde kalan belediye sayısı sadece 12. Kayyum atamaları sonrasında yapılan protestolarda HDP’li vekillere sert bir biçimde müdahale edilmesi de hükümetin hiçbir hukuki gerekçesi olmayan bu uygulamaya dönük itirazlara tahammülünün olmamasından kaynaklanıyor.

Öyle bir rejimde yaşıyoruz ki, iktidar en temel hak olan seçme ve seçilme hakkını seçilmişleri içeri atarak hiçe sayabiliyor. Hiçe saymakla kalmayıp, seçilmiş belediyeleri atama yoluyla kontrol altına alıyor. Bu kontrol süreci belediyenin tüm kaynaklarına el koymak, o belediyeyi borçlandırmak ve haksız harcamalar (seçim çalışmalarına belediye kaynaklarının aktarımı, aşırı lüks makam odaları, etrafa dağıtılan rant vb.) yapmakla devam ediyor. En son Mardin Belediyesi’ne atanan kayyumun icraatı bunun bir örneği. Kayyum yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, 18 taşınmazı 18 milyon TL muhammen bedelle satılığa çıkardı. Mardin Büyükşehir Belediye Meclisi’nin HDP Grup Sözcüsü Mehmet Ali Amak’a göre kayyum döneminde 6 milyon geliri olan belediye iştiraki MARSU 620 milyon TL borçlandırıldı, belediyenin 63 milyon TL olan borcu ise 406 milyon TL’ye çıkarıldı. Şimdi bu borçların kapatılması için taşınmazlar satılığa çıkarılıyor.

Halk sağlığı üzerindeki tehdidin hâlâ sürdüğü, salgının devam ettiği şu günlerde çoğunluğu Kürt siyasetinden olan siyasi tutsakların infaz yasası kapsamında salınmamış olmaması, hatta daha fazla sayıda siyasetçinin gözaltına alınarak içeri atılmakla tehdit edilmesi demokratik hakların tamamen zapturapt altına alınması anlamına gelmektedir. Kayyum politikasına derhal son verilmeli, kayyum atanan belediyeler seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmeli, tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalı, siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

“Normale dönüş” için hazır mıyız?

0

Erdoğan iktidarı, gerçek bir karantina için emekçi halk adına gerekli ekonomik önlemleri almak yerine, “normale dönüş” için adımları sıklaştırdı. Oysa boş söylem ve temennileri bir kenara bırakırsak, salgın ne ülkemizde ne de dünya çapında kontrol altına alınmış durumda. Ancak hükümetler ekonominin patronlar lehine çalışmaya devam etmesi için emekçileri işyerlerine geri çağırmaya başladı. Türkiye’de de haziran ayı içinde “normalleşme” süreci kapsamında işletmeler çeşitli düzeylerde açılmaya başlıyor. Patronların ve bir avuç zenginin çıkarlarına dokunmamak adına, “pandemi bitiyor, normale dönüyoruz” denilerek emekçi halk sonu belirsiz bir maceraya sürükleniyor.

“Harikalar diyarında” yaşamını idame ettiren Damat Bakan, ekonomik desteklerin çarpan etkisiyle 600 milyar TL’yi aştığını iddia ederken, emekçi ve yoksul kitleler görülmemiş bir ekonomik buhranın içine yuvarlanmış durumda. Pandemiden önce başlamış olan ekonomik kriz, küresel salgınla birlikte eşi görülmedik bir sosyal yıkımı beraberinde getirdi. Devasa işsizlik oranları, katlanılmaz hale gelen hayat pahalılığı, sefalet koşullarını dahi sağlayamayan kısa çalışma ödenekleri ve ücretsiz izin yardımlarıyla hayatta kalabilme çabası… 18 yıllık AKP iktidarlarının “dünyaya kafa tutan”, “güçlü ve büyük” Türkiye’sinin özeti işte bu kadar açık ve net.

İçinde bulunduğumuz bu durumun “Allah vergisi”, kaçınılmaz bir kaderin tecellisi değil Saray rejiminin politik tercihlerinin bir sonucu olduğunun altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekiyor. 18 yıllık yönetimin sonucunda Hazine’nin tam takır hale gelmiş olmasını şimdilik bir kenara bırakalım. İşsizlik Fonu’nun bu dönemde tüm işsizlere açılması, yap-işlet-devret adlı hortumculuğun durdurulması, bankalara ve süper zenginlere konulacak birtakım olağanüstü vergiler ve dış borç ödemelerinin durdurulması gibi acil ve basit önlemlerle dahi emekçi halkın nefes almasını sağlayacak imkânlar hızla yaratılabilirdi. Bunun yerine Saray rejimi, salgın gerçek anlamda son bulmadan emekçileri sokağa sürmek ve “maske, mesafe ve temizlik” tembihlemesinden öte bir adım atmadı. 18 yıllık patron dostu, işçi düşmanı, yağmacı zihniyetten başka bir formül de beklenemezdi!

AKP yönetimi, sorumlusu olduğu ekonomik yıkımın emekçi kitlelerde biriktirdiği öfkenin farkında. Bu nedenle, bunca yıllık deneyimle ustalaştığı “kaos ve dehşet” politikasını yükselterek, emekçilerin gerçek gündemini ve tepkisini dağıtmanın peşinde. Bu amaçla, muhalefetin “ezanları susturmak, bayrakları indirmek” amacında olduğu yönündeki bilindik ve sıkıcı söylem yeniden ön plana çıkarıldı. Bu çerçevede, AKP’nin, destekçisi MHP ile saldırdığı ilk adres yine HDP oldu. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alma, gözaltı ve tutuklamalara maruz bırakma politikası istikrarlı bir şekilde sürdürülüyor. Pandemi bahanesiyle, sendikal faaliyetler, grev ve toplu sözleşme yapabilme hakkı keyfi biçimde askıya alınıyor. Bu baskıdan Millet İttifakı’nın belediyeleri de payına düşeni alıyor ve iş yapmalarının önlenmesi için mümkün olabilecek her türlü engel önlerine çıkarılıyor.

Hep söyleyegeldiğimiz gibi, hükümetin baskı politikalarını artırması gücünü değil aczini ortaya koyan bir göstergedir. Toplumsal rıza üretemediğinin bilincinde olan Saray yönetimi, sopayı kullanarak varlığını her ne pahasına olursa olsun sürdürmenin telaşında. Siyasetteki çürümüş dengeyi değiştirebilecek yegane seçenek ise, emekçilerin ve ezilenlerin bu sahneye örgütlü müdahalesinden başka bir şey değil. Sendikaların ve tüm emek örgütlerinin acil bir eylem planı etrafında bir araya gelmesini bu nedenle ısrarla vurguluyoruz. Bu yöndeki en mütevazı çabalara dahi tüm gücümüzle katkı sunmaya devam edeceğiz.

ABD’de ırkçılık karşıtı isyan! George Floyd için adalet!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UİB-DE), George Floyd’un ABD’de polis şiddeti nedeniyle ölümü ve ertesinde ülkede yükselen ırkçılık karşıtı seferberliklerle ilgili yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

46 yaşındaki Afrikalı-Amerikalı bir işçi olan George Floyd, 25 Mayıs’ta Minneapolis’teki kamu karayolunda ırkçı bir polis memuru tarafından boğuldu. Bu sırada diğer memurlar da olaya müdahale etmeye çalışan bir grup insanı kontrol altında tutmaya çalışıyordu. Tutuklamayı görüntüleyen birkaç videonun da açıkça ortaya koyduğu gibi Floyd ne silahlıydı ne de bu keyfi ve ırkçı tutuklamaya karşı direnmişti. Irkçı polisler Floyd’u kelepçeledikten sonra yere fırlattılar ve polis memuru Derek Chauvin, Floyd’un boynunu on dakika boyunca asfalta diziyle bastırdı ve Floyd bilincini kaybedince bile durmadı. Bu suç yoldan geçenler tarafından filme alındı ​​ve tüm dünyada milyonlarca insanı öfkeyle doldurdu. “Nefes alamıyorum” çığlığı sonraki günlerde binlerce protestocu tarafından yükseltildi.

2014 ve 2015 yıllarında Ferguson ve Baltimore’da gerçekleşen ırkçılık karşıtı isyanlara benzer bir şekilde “Adalet yoksa barış da yok” sloganıyla ülke çapında büyük protestolar patlak verdi. Kalabalıklar ilk önce Minneapolis sokaklarında, sonra da ülkenin büyük şehirlerinin çoğunda baskıcılara ve pandeminin sonuçlarına karşı sokaklara döküldü. Katil Chauvin’in evinin çevresi, Ulusal Muhafızlar onlara saldırana dek protestocular tarafından kuşatıldı. Floyd’un katillerinin görev yeri olduğu varsayılan polis binası Perşembe günü ateşe verildi. Ayrıca büyük yağmalar gerçekleşti.

Bazı eylemlerde polis provokatörlerinin olası rolünü bir kenara koysak bile baskının sembolik merkezlerine yapılan saldırılar büyük bir etki yarattı ve seferberlik ülkenin geri kalanına yayıldı. Genç Breonna Taylor’ın yakın zamanda ırkçı polisler tarafından öldürüldüğü Louisville’de büyük protestolar gerçekleşti ve polis saldırısında yedi kişinin ateşli silahlar sonucu yaralandığı bildirildi. Minneapolis’teki CNN muhabiri siyahi Omar Jiménez’in tutuklanmasının yanı sıra çeşitli şehirlerdeki kameramanlara ateş açılması ve diğer saldırılar, polisin basına yönelik belirgin bir saldırı içerisinde olduğunu gösterdi.

29’u Cuma günü, yüzlerce protestocu Trump’ın bulunduğu Beyaz Saray’ın önünde toplanma yasağına meydan okudu. “Göze Göz” gibi sloganların olduğu pankartlar, New York, Los Angeles, Chicago, Phoenix, Oakland, Houston, Atlanta, Detroit, Las Vegas, San Jose ve Memphis’teki genç protestocuların radikalleşmiş ruhunu yansıtıyor. Mississippi’nin küçük kasabası Petal’de belediye başkanının Floyd’un cinayetini savunmasının ardından yüzlerce insan başkanın istifa etmesi için sokaklara döküldü. İşçiler de baskıya karşı direndiler: Minneapolis ve Brooklyn’de otobüs şoförleri çevik kuvvet polisini taşımak için kullanılan otobüsleri sürmeyi reddettiler. Sendikaların ırkçılık karşıtı mücadele ile dayanışma içinde ulusal düzeyde harekete geçmesini talep etmek önemlidir. Sendikal bürokratlar bu talebi reddederse, onları alaşağı etmek gereklidir.

Sağcı Trump protestocuları vurma çağrısı yaptı

Trump’ın olaya ilk tepkisi ihtiyatlıydı; Floyd ailesinin yanında olduğunu söyleyip federal bir soruşturmayla Floyd için adalet sağlanacağını garanti ediyordu. Ancak halk seferberliklerinin giderek büyümesi karşısında Trump’ın faşist inançları da kendini gösterdi. 29 Mayıs sabahı, protestoculardan “haydutlar” diye bahsettiği ve gerekirse orduyla “düzeni” sağlama tehdidinde bulunduğu bir tweet paylaştı ve hatta Miami’den ırkçı polis şefi Walter Headley’nin 1967 yılında söylediği ve protestolara karşı askeri ve paramiliter şiddeti kullanmaya yönelik açık bir teşvik anlamına gelen “yağma başlarsa silahlar ateşlenir” cümlesini de alıntıladı.

Ülke başkanı sadece baskı organlarının acımasız yöntemlerine yeşil ışık yakmakla kalmıyor, aynı zamanda neo-Nazi paramiliter gruplara ve beyaz ırkçılara da mesaj gönderiyor. Kimliği belirsiz bir saldırgan Minnesota’da bir protestocuyu vurup yaraladı. Denver’dan da en az bir ateş açma olayı bildirildi. Kolluk kuvvetlerinin ırkçılık karşıtı gösterilere katılan eylemcilere gösterdikleri muameleler ve şiddetli saldırılar ile hükümet binalarını çevreleyerek pandemi önlemleri karşıtı eylem yapan silahlı aşırı sağcı ırkçı gruplara sağladıkları koruma arasındaki karşıtlık oldukça gözle görülür.

Trump’ın silahların ateşlenmesini teşvik ettiği mesajı bazı Demokratlar tarafından eleştirilirken Twitter da mesajın görünürlüğünü kısmen azaltarak sosyal ağların düzenlenmesi adına zaten yasal girişimler başlatmış olan ırkçı devlet başkanını bu cezai yaptırımla iyice rahatsız etmiş oldu. Ancak yönetici sınıf içerisinde bir krizin derinleşmesini engelleyen temel faktör Demokratların aslında baskı ve düzenin sağlanması yönünde gösterdikleri iradedir.

Demokratlar, düzen partisinin liberal bileşeni

Minnesota’nın Demokrat partili eyalet valisi, Ulusal Muhafızların devreye sokulmasının önünü açmak için eyalette acil durum ilan etti ve 500 asker Perşembe gecesi şehirde konuşlandı. Trump ise “solcu radikaller” olmakla suçladığı Demokratlara saldırdı ve eyaletin daha da fazla askeri kontrol altına alınmasıyla tehdit etti. Demokrat partili olan Minneapolis Belediye Başkanı da Ulusal Muhafızların görevlendirilmesini istedi. Eylemlilikler sayesinde fiili olarak etkisini kaybeden sokağa çıkma yasağı uygulaması da devreye sokuldu.

Eski Devlet Başkanı Obama ise soruşturma yapılması gerektiğini söylese de Floyd’un ölümünü cinayet olarak sınıflandırmayı reddetti. Mesajını, “zor görevlerini olması gerektiği şekilde yerine getirmekten gurur duyan polis güçlerine mensup kadın ve erkeklerin çoğunluğunu tebrik ederek” bitirdi. “Irkçılık” kelimesini titizlikle kullanmaya özen gösterdi ve baskıcı kolluk kuvvetlerini övdü. Eski Sosyal Demokrat aday Sanders ise, siyahi insanlara karşı gerçekleştirilen sistematik ırkçılığı ve polis şiddetini eleştirdi ve cinayete karışan tüm polis memurlarının tutuklanmasını istedi. Gelecek dönemde polis gözetimindeyken yaşanan bugüne kadar yaşanan tüm ölümlerin soruşturulmasını istedi ve Trump’ı polisi ateş açmaya teşvik ettiği için eleştirdi. Ancak devam eden seferberliklerle dayanışma ya da seferberlikleri ilerletme çağrısı yapmadı.

Demokratların güncel devlet başkanı adayı Joe Biden, cinayet kelimesini kullanmadan ırkçılığı eleştiren ve kitleleri sakin olmaya çağıran kapsamlı bir açıklama yaptı. Biden’ın kampanyasının temel taşıyıcı direklerinden biri olan Demokrat Minnesota valisi Amy Klobuchar’ın maskesi ise bu krizle beraber düştü. Savcı olarak görev yaptığı yıllarda Minnesota’daki ırkçı polisler lehine aldığı kararlardan dolayı Klobuchar zaten siyahi nüfus tarafından desteklenmiyordu. Floyd’un öldürülmesinin ardından, Klobuchar’ın Minneapolis’teki polis vahşetini örtbas etmedeki rolü geniş çapta duyulmuş oldu.

Salgına verilen cevap nedeniyle Trump ile karşı karşıya gelen New York Valisi Demokrat Cuomo, “yangınları ve soygunları” kınarken protestocuları desteklediğini söyledi. Saf demagoji ve çifte söylem: kendi eyaletinin aynı diğer eyaletlerde olduğu gibi ırkçı olan polisini şiddet kullanarak protestoları bastırmakla görevlendirildi.

ABD: Irkçı bir devlet

Floyd’a karşı işlenen bu iğrenç suç, dünyadaki en büyük kapitalist ve emperyalist iktidar rejiminin hem ırkçı karakterini hem de oldukça sınırlı burjuva demokrasisini bir kez daha gözler önüne seriyor. Amerika Birleşik Devletleri yüzlerce yıllık kölelik sistemi temelinde bir güç olarak yükseldi ve 1960’lara kadar ırk ayrımı sayılabilecek ırkçı ayrımcılık yasalarını korudu. Pek çok eyalet, hala siyahi nüfusun oy kullanma hakkını gasp etmek için tasarlanmış politikalar uyguluyor. 2000 yılına kadar ırklar arası evlilik Alabama eyaletinde yasadışı idi. Siyah çocukların üçte biri yoksulluk içerisinde yaşıyor; siyahların kişi başına geliri beyazlardan on kat daha az. Siyahi nüfusun %27’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Siyah nüfus içerisindeki %10’dan fazla olan işsizlik oranı beyaz nüfusun işsizlik oranının iki katından fazla. 2017’de yapılan bir araştırma, ABD’deki iki milyondan fazla mahkûmun üçte birinin siyah olduğunu gösterdi. Siyahi mahkûmların oranı beyaz mahkumların oranının altı katı, Latin kökenli mahkûmlarının oranın ise iki katı. Düşük gelirli siyah bir adamın hayatının herhangi bir noktasında hapse atılma olasılığı %50’nin üzerinde. Her iki grupta da uyuşturucu kullanım oranı aynı olmasına rağmen, uyuşturucu kullanımı nedeniyle siyahlar beyazlardan 6 kat daha sıklıkla cezai yaptırıma uğruyorlar. Kolluk güçleri gözetimindeyken cinayete kurban gitme oranı yerli halk arasında her 1 milyon kişi arasında 10,13 iken siyahi nüfusta bu sayı 6,6, Latin kökenli nüfusta 3,23. Beyaz nüfus için ise bu oran 2,9.

KKK (Ku Klux Klan) gibi ırkçı gruplar, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında binlerce siyah insanı linç ettiler. Savaş sonrası dönemde ırkçı kriterlere dayanan devlet terörü politikaları uygulandı. Cointelpro adı verilen FBI programı, öncelikli olarak entrizm, kriminalizasyon ve fiziksel yok etme yoluyla yerli ve siyahi halk hareketlerinin ve örgütlerinin tasfiyesini sağladı. Irkçılık karşıtı önder Malcom X, hareket içerisinde FBI’ın hizmetindeki hainler tarafından öldürüldü. Ülkenin en eski politik tutuklusu, 44 yıldır hapiste olan Sioux yerli halkının lideri Leonard Peltier’dir. Irkçı şiddetin en etkileyici anlarından biri 13 Mayıs 1985’te Philadelphia’daki siyahi bir mahalleye polis tarafından düzenlenen bombalama idi. Bombalama sonucu altmış ev yerle bir olmuş ve on bir kişi ölmüştü. Savaş benzeri özelliklere sahip saldırı, MOVE isimli siyahi örgüte yönelikti.

Irkçı polis şiddeti cezasız kalmaya devam ediyor. Yakın geçmişte Georgia eyaletinde Amaud Arbery’i öldüren ırkçı paramiliterler, sadece cinayeti filme almakla suçlandılar, çünkü bu cinayet bu yüzden yaygın tepkinin hedefi haline geldi. Kentucky’de son yaşanan Breonna Taylor cinayetinde hiçbir polis memuru suçlanmadı. Ne Eric Garner 2014 yılında New York’ta ırkçı polis tarafından boğulduğunda, ne de aynı yıl Ferguson’da Michael Brown gene polisler tarafından öldürüldüğünde, hiçbir polis memuru hakkında kovuşturma yapılmadı.

Floyd’un katili ırkçı polis memuru Chauvin, ülke çapında üç gün süren yoğun protestoların ardından gözaltına alındı. Bu durum halk seferberliğinin baskısı altında gerçekleşen ve o kadar istisnai bir durumdu ki, savcılar bunun bir polis memuruna karşı şimdiye kadar yapılmış en hızlı suçlama olduğunu doğruladılar. Ancak istisnalar kaideyi bozmuyor: Chauvin üçüncü derece cinayetle, yani “kasıtsız adam öldürmekle” suçlanıyor. Bu arada burjuva medya “cinayet” kelimesini kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor.

Irkçılık karşıtı uluslararası dayanışma!

Irkçılık, başlangıcından beri kapitalizmin doğal bir belasıdır. Köle ticareti, ilksel birikimin mekanizmalarından biriydi. Sözde biyolojik temellere dayanan ırksal farklılık ideolojisi bu soykırım ve köle sömürüsü sürecinde ortaya çıkmıştır. Kapitalist sömürü ilişkileri çerçevesinde, ırkçı nefret, burjuvalar tarafından işçi sınıfını bölmek ve nüfus içerisinde en fazla ötekileştirilen ve ezilen sektörlerin, siyahların, yerli halkın ve göçmenlerin süper sömürüsünü devam ettirmek için benimsenir.

Covid-19 salgını, kapitalizmin yıkıcı etkilerinin küresel bir boyutta olduğunu ve dolayısıyla işçi sınıfının küresel çapta bir mücadeleye ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. ABD’deki ırkçılık karşıtı ayaklanmayla, tüm dünya devrimcilerinin dayanışması gerekiyor. Bu ayaklanma, Şili, Lübnan ve Irak’taki protestolarla birlikte, pandeminin etkisinden sonra sınıf mücadelesinin yeniden canlanmasının bir parçasıdır. ABD’deki yapısal ırkçılık, siyahi ve Latin kökenli nüfusların orantısız olarak çok daha ağır bir şekilde cezalandırıldığı gerçeğinde de yankısını bulmaktadır. George Floyd’un aşağılık ve ırkçı şekilde öldürülmesi yaygın hoşnutsuzlukta bardağı taşıran son damla olmuştur.

Amerikalı sendikal liderleri baskıcı Trump hükümeti ile olan işbirliklerini sonlandırmaya ve ırkçıların kolunu bükmek için grev çağrısı yapmaya davet ediyoruz. Kamu çalışanı sendikaları, işçileri baskılayan, kitlelere saldıran veya ırkçı suçlar işleyen polis memurlarını savunmayı bırakmalıdır. Ulusal Muhafız askerleri ordu komuta disiplinini kırmaya ve kitlelere baskı uygulamayı bırakmaya çağırmalıyız. George Floyd’un cinayeti hakkında bağımsız bir soruşturma yürütülmesi ve katil polislere örnek bir ceza verilmesi için adalet talep ediyoruz. Mücadelenin alevi yükselmekteyken, Trump hükümetini ve onun çokuluslu şirketlerin ve kapitalist-emperyalist sistemin hizmetindeki gerici ve ırkçı politikalarını alaşağı etmek için mücadeleye devam edecek bağımsız solun sosyal ve politik örgütlerini inşa etmek gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin büyükelçilikleri ve konsolosluklarının önünde birleşik protesto eylemleri düzenleyerek dünyanın en büyük emperyalist gücünün kalbinden ırkçı baskıya ve giderek artan eşitsizlik ve sömürüye karşı direnen genç siyahi ve Latin kökenli protestoculara desteğimizi ifade etmeye çağırıyoruz. ABD’deki mücadele, kendi ülkelerimizdeki ırkçı şiddet ve baskıları kınamak ve onlarla mücadele etmek için hepimize önayak oluyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE)

30 Mayıs 2020

Pandemi öncesi son “büyüme”

0

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre Türkiye, 2020 yılının ilk (birinci) çeyreğinde (ocak-şubat-mart ayları) ekonomik olarak %4,5 büyüdü. Ekonomik büyüme denildiğinde Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’daki (GSYH) artış belirtilmektedir. Çeyrek bazlı büyümeler aynı zamanda “takvim etkisinden arındırılmış” olarak belirtilir ve bir önceki yılın aynı çeyreğiyle karşılaştırılarak büyüme oranı hesaplanır. Bunun sebebi ise mevsimsel etkilerden arındırılmış (tarımsal değişim ve bazı sektörlerin yaz-kış döngüsünde değişkenlik göstermesi vb.) bir biçimde daha gerçekçi bir görüntü sunmasıdır. Türkiye 2019’un birinci çeyreğinde %2,3 küçülmüştü. Dolayısıyla %4,5’lik büyüme oranı, 2019 yılının ilk çeyreğindeki küçülmeyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan rakamdır.

Kaynak: TÜİK

Türkiye’nin geçen yıl üst üste üç kez küçüldüğünü unutmamak gerekir. Bu nedenle Türkiye için büyüme rakamlarının 2020 yılında fazla olacağı öngörüsü dillendirilirken, dünya genelinde bu yılın hiç de iyi geçmeyeceği konuşuluyordu. Üzerine pandemi gelince evdeki hesap çarşıya yine uymadı.

Bu büyümenin sektörel bazdaki dinamiklerine baktığımızda sanayi ve genel hizmetler sektörlerinin büyümedeki toplam paylarının %50 olduğu görülüyor. Bunun nedeni sanayi üretiminin 2020 yılı birinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %4,4 artmış olması. Bir önceki çeyreğe göre, yani 2019’un son çeyreğine (ekim-kasım-aralık) göre ise aynı kaldığını belirtmek gerek.

Büyümenin bir başka kalemi de hane halkı harcamaları (%5,1) ile devletin yaptığı harcamaların (%6,2) artmış olması. Bu durumu devletin kredi hacmindeki artışa paralel bir tüketim büyümesi olarak okuyabiliriz. Çünkü bu büyümede yatırımın (%1,4 küçülme) ve ihracatın (%1 küçülme) hiçbir payı yok. Aynı dönem için ithalatın da %22,1 küçüldüğünü belirtelim. Fakat 1. çeyrekteki ayları tek tek incelediğimizde mart ayı sanayi ve dış ticaret istatistikleri 2. çeyrek için gelmekte olan büyük küçülmenin şimdiden habercisi olarak duruyor.

Dış ticaret alarm veriyor

Öncelikle 11 Mart itibarıyla Covid-19 salgınının Türkiye’ye geldiğini hatırlatmakta fayda var. Açıklanan TÜİK verilerine göre bu mart ayında sanayi bir önceki aya göre %7,1 küçüldü. Sanayide yıllık küçülme ise %2. Sanayinin bir alt dalı olan ve Türkiye için önemli bir sektör olan imalat sanayi sektörü mart ayında %7,5 küçüldü. İthalata getirilen vergileri düşünürsek yılın 2. çeyreği için imalat sanayisi daha da küçülecektir. Dış ticaret verileri de bunu doğrular cinsten.

2020 Ocak-Nisan döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracat %13,7 azalarak 51 milyar 662 milyon dolar, ithalat ise %1,0 artışla 69 milyar 205 milyon dolar oldu. Sadece nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre ihracat %41,4 (8 milyar 990 milyon dolar) azaldı. İthalat ise %25,0 azalarak 13 milyar 553 milyon dolar olarak gerçekleşti. İthalata bağımlı ekonomi politikası nedeniyle sanayi ve imalat düşüşlerinden en çok ithalat etkileniyor. Fakat ihracatımızın bile dışarıdan gelen ürünlere bağlı olmasından kaynaklı olarak ithalat düşse dahi ihracat artmadığı gibi daha da çok düşüyor. Öyle ki, nisan ayını bir önceki ay ile (mart) karşılaştırırsak ihracatın %31,9, ithalatın ise %27,9 azaldığını görebiliriz.

2019 Ocak-Nisan döneminde dış ticaret açığı yaklaşık 8 milyar dolardı. 2020 yılında aynı dönem için açık 17 milyar dolar oldu (dış ticaret açığı artış oranı %102). Nisan ayında yapılan 8 milyar 990 milyon dolarlık ihracatın %92,7’si imalat sektöründen geliyor. Ocak-nisan döneminde söz konusu olduğunda bu oran %94,3’e çıkmakta. Buradan ihracatın azalmasında imalat sanayinin ülke içinde küçülmesi kadar, ihracat yaptığımız ülkelerin salgın sebebiyle ithalatı azaltmış olmasının da payı var. Örneğin en çok ihracat yaptığımız sektör otomotiv, sadece nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %77 küçüldü. Aynı şekilde giyim ve tekstil ihracatında da büyük düşüşler söz konusu. Tüm ihracatımızın neredeyse yarısını Avrupa ülkelerine yaptığımızı düşünürsek oradaki bir ekonomik küçülme en çok ihracatı etkileyecektir. Hazine Bakanı “ülke ithalat cenneti haline geldi” dese de Türkiye ithalatını artırmadan büyüyemiyor. Bu, iktidardakilerin çok uzun yıllardır sürdürdükleri ekonomi politikalarının doğal bir sonucudur.

Bu yılın 2. çeyrek büyüme oranları 31 Ağustos günü açıklanacak olsa da geçen yıl 2. çeyrekte küçülme yaşamış olmamıza rağmen şimdiden en az %10’luk bir küçülme geleceğiniz rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu küçülmenin beraberinde getireceği şey, bütçe ve dış ticaret açıklarının yanı sıra iç ve dış borç yükü altında emekçilerin işsizlikle sınanması olacaktır. Halihazırda bu sürecin içindeyiz, bizzat yaşayarak deneyimliyoruz. İşsizliğe ve dış borca karşı radikal önlemler almadan hem pandeminin hem de zaten var olan ekonomik krizin etkileri atlatılamaz. Üstelik bu krizin faturası nasıl ki işçilere çıkartılıyorsa, mücadele edilmediği takdirde pandemi sonrasında da çok daha büyük bir enkazı sırtlanmak durumunda kalacağız.

Gezi yedi yaşında!

0

Türkiye’de eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının, karanlığın perdesini yırtmanın en güçlü sembollerinden biri olan Gezi Direnişi yedi yaşında! Aynı özlemlere sahip olan herkese kutlu olsun.

Gezi, yalnızca içerisinde olanların onurla anımsayacağı, benzemez denenlerin nasıl olup da bir arada omuz omuza mücadele edebileceğini göstererek bugüne de umut bırakan bir gün değil; sonrasında gelişen altüst oluşların miladıdır da. Gezi ilk günden beri turnusol kâğıdı olmayı sürdürüyor. Zira hükümetin tüm suçlu gösterme çabalarına rağmen Gezi halen kitleler ve emek örgütleri tarafından bir milim geri adım atılmaksızın savunulmakta. AKP’den kopan suç ortakları ise, şirin görünmek için ellerindeki her fırsatı değerlendirirken böylesi bir eşitlik ve özgürlük mücadelesinin altından kalkamayacakları için Gezi’nin adını dahi anamıyorlar.

Direnişin hemen öncesinde AKP 10,5 yıldır iktidardaydı. 2008 krizinin işçi sınıfına olan yükü her geçen gün ağırlaşsa da o dönemde AKP hükümeti hitap ettiği burjuva kesimler içerisinde gücünün zirvesinde bulunuyordu. Erdoğan ve AKP hem emperyalistler hem de farklı eğilimleri olan yerli burjuvazinin çıkarını bir arada ifade etme başarısını gösterebiliyordu. Hızlı kararlar alıp, patronları daha da güçlü destekleyebilmek için bürokrasiyi azaltarak gücü/yetkiyi elinde topluyordu. İttifak çemberi o denli genişlemişti ki tüm antidemokratik uygulamalara, en ufak bir protestoya biber gazlı sert müdahalelere, yasaklı 1 Mayıs’lara, işçi direnişlerinin ezilmesine, reel alım gücünde hızlı düşüşe rağmen açılım süreci devam ediyor ve ileri demokrasiye geçildiği ilan edilebiliyordu.

Ancak Erdoğan’ın hayallerindeki başkanlığa karşı son sözü kitleler söyledi. Rejimin baskıcı tüm yöntemlerine karşı kitlelerin 31 Mayıs’taki destansı seferberliğinden itibaren Erdoğan bir daha asla bu denli geniş bir ittifaka sahip olamadı. Bundan sonra farklı burjuva kesimlerinin (ve emperyalizmin) sözcülüğünü tek başına üstlenemeyecekti. İlk olarak göz bebekleri Gülenciler ile savaşa girişecek, tape skandallarından darbe girişimlerine uzanan bir yığın çatışma baş gösterecekti. Erdoğan Gezi Direnişi ile beraber demokrasi maskeli bir başkanlık rejimi hayalini kaybetti. Ülke yenilenen seçimler, kabul edilmeyen seçimler, kanlı IŞİD eylemleri, tutuklu gazeteci/siyasiler cenderesinden geçerek mevcut Saray rejimine sürüklendi.

Yukarıda sayılan ve yalnızca Gezi’de olmayanların sebep olduğu karanlığa rağmen Gezi umut olmayı sürdürüyor. Oktay Benol kitlesel Haziran günlerinin ardından, 13 Temmuz 2013 tarihinde “Gezi Direnişi: Son sözü hep halk söyler” başlıklı yazısında hükümetin gezi ısrarının nedenini şöyle ifade etmiş:

“Gezi Parkı’nı betonlaştırmanın rant boyutu var. Yaşam tarzlarını kendi dünya görüşü doğrultusunda belirleme anlamında toplum mühendisliği boyutu var. Gösteri ve ifade özgürlüğünün önemli merkezlerinden birini hedef alma anlamında toplumsal muhalefeti yok etme boyutu var. AKP Gezi Parkı’nı betonlaştırarak bir taşla bu üç kuşu birden vurmayı hedefledi. Bir yandan kentsel yağmaya devam edecekti. Bir yandan Taksim ve çevresini hedef alarak neoliberal saldırı politikaları için süspansiyon görevi gören muhafazakârlaştırma politikasını işletecekti. Çünkü iktidarlar toplumsal muhalefeti yok etmek için daima yaşam biçimlerine ve alanlarına müdahale ederler. Bir yandan da sol ve işçi hareketi başta olmak üzere toplumsal muhalefetin simge direniş alanlarından Taksim’i siyasal olarak işlevsizleştirecekti. Plan ters tepti. Uzun bir süredir AKP’nin neoliberal politikalarından zarar gören, otoriter ve benmerkezci dil ve söyleminin mağduru olan çok farklı kesimler Gezi Parkı ortak paydasında bir araya geldi ve son sözü halk söyledi. Gezi Parkı’nın toplumsal muhalefetin farklı unsurlarının tümünü ya da büyük çoğunluğunu kendi öncelikli duyarlılık alanının dışına taşıyarak Gezi ortak paydasında buluşturması ve orada kalmayıp tümü için eşitlik ve adalet temelli toplu bir ortak payda oluşturma potansiyeli taşıması demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşasında bir manivela işlevi görebileceğine işaret etmekte.”

Gezi, yaptığından hiç pişmanlık duymayan kitlelerce hâlâ demokratik ve özgür bir Türkiye’nin umudu olmayı sürdürüyor.

Bir kez birleşebildiğimizi gördük. O şanlı direnişin bir parçasıydık, bunun onuruyla yaşıyoruz. Hükümet -şimdilik- Gezi Parkı’ndan elini çekti ancak aynı gerekçelerle Gezi direnişçilerini hedef göstermeyi sürdürüyor. Hükümete yakın yayın organları ve ondan kopan partiler ancak Gülen Cemaati’ne mensup Muammer Aktaş adlı savcının (şimdi firari) iddianamesine sarılabiliyor.

Bir konuda haklılar. Ortada suç var. Suçlular Berkin Elvan’ı, Ethem Sarısülük’ü, Abdullah Cömert’i, Ali İsmail Korkmaz’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Medeni Yıldırım’ı, Ahmet Atakan’ı, Serdar Kadakal’ı ve diğerlerini öldürenlerdir. Suçlular arkadaşlarımızın kaybolan gözlerindedir, onlar en güzellerimizi sakat bırakanlardır.

Burjuvazi, kitlelerin eşitlik ve adalet arayışlarının sembolü olan Gezi’den hayalet görmüş gibi kaçıyor. Bugün bu arayışa sahip biricik gücün, cesaretin ve doğru adresin emek güçleri olduğunu görebiliyoruz.

Gezi’nin yedinci yılında, Gezi’yi savunmayı bırakmayan kitlelerin verdiği umutla mücadeleye devam!

Eski ağızla yeni normal: Korona bitti, ekonomi iyi ve bu karpuz beyaz değil!

0

Sosyal medyada hükümet ve işçiler arasındaki ilişkiyi özetleyen bir beyaz karpuz videosu dolaşıyor.

Karpuzunun kelek olduğunu iddia eden kişiye sinirlenen satıcının “Böyle (beyaz) bir karpuz geldi mi burayı terk ederim ben!” dediği andan itibaren videoyu izleyebiliyoruz. “O kimdi beyaz çıktı diyen, gelsin yanıma” diye bağırırken 20-30 santimlik bir mesafede önünde maskeyle duran bir beyefendi kibarca “Ben dedim” diyor. Karpuzcu, numunesi bıçağının ucuna takılı olduğu halde ahaliye karpuzunu sergiliyor. Biz videoda karpuzun beyaz olduğunu açıkça görüyoruz ama satıcı renge bakma ihtiyacı hissetmeksizin ve yanında duran şikâyetçiye rağmen “Nerede o beyaz çıktı diyen yanıma gelsin!” diye bağırmayı sürdürüyor. Olayla ilgisi olmayan bir vatandaş “Beyaaaz” deyince de karpuzcu: “Bu beyaz değil abi. Bu karpuz beyaz değil! Tadına bile bakabilirsin,” demekle de kalmıyor, “Karpuz budur!” diyerek öncesinde yediğimiz o tatlı kırmızı şeyi unutmamızı istiyor.

Beyaz karpuz hikâyesi ile pandemiden sonra normale dönüş ve ülke ekonomisinin gücü hakkında söylenenler gerçekten de paralellik taşıyor.
Erdoğan “mesafe, maske ve temizlik” ile yeni normale girdiğimizi söyledi. Ancak uzmanlar iyimser değil. Zira açıklanan yeni vaka sayılarının test sayılarındaki azalışla beraber düştüğünü gözlemlenebiliyor. Türkiye, dünyada kişi başına düşen test sayısına bakarsak Şili ve Peru gibi yoksul ülkelerin dahi gerisinde kalarak 58. sırada. Pandemiyi başından itibaren dikkatle takip eden Emrah Altındiş: “Gebze’de 50 bin sağlıklı kişi testlendi ve her 10 bin kişiden 36’sının virüsü semptomsuz taşıdığı gösterildi. Bu oran Tr’de 300.000 kişi demektir,” diyerek riski tanımlıyor.

Salgın yükünün %65’inin İstanbul’da olduğunu, buradaki düşüşün toplama etki ettiğini, ancak beş büyük şehir dışındaki illerde ise patlamaların olabileceğini aklımızda tutmamız gerekir. Diğer yandan halen hasta olan kişilerin sayısında da oldukça yavaşlayan bir azalış ile karşı karşıyayız. Aktif vaka sayısı 1-8 Mart tarihleri arasındaki yedi günde 20 bin kadar azalabilmişken, eşit bir azalma 5-27 Mayıs arasındaki 22 gün içerisinde gerçekleşebildi. Pandeminin yenilgiye uğramasının mevcut tedbirler dâhilinde dahi oldukça geciktirildiğini söyleyebiliriz. Hükümet sağlık sisteminin kaldırabileceği sayıda insanın hastalanmasını, zaten işgücüne katılamayan yaşlı ve kronik hastaların ise ölmesini kabul edilir buluyor.

Hükümet herhangi bir işi kendisinden daha iyi kimsenin yapamayacağını düşünüyor. Bunun örneklerinden biri de ekonomi. Konu karpuz ile açılmıştı, oradan devam edelim. Karpuz üretimi hakikaten de Türkiye’nin dünya devi olduğu konulardan biri. Dünyada Çin’in ardından en çok karpuz yetiştiren ülke (İran ile beraber) Türkiye. Aslında bu örnek bile AKP’nin başarısızlığını gözler önüne sermeye kâfi. AKP iktidara geldiğinden beri verimlilik artışına karşın, kişi başı karpuz üretimi 60 kg’den 50 kg’ye düştü ve 1 ton DAP gübresi almak için 2002 yılında 1.693 kg karpuz satılması gerekirken, 2018 yılında 3.611 kg karpuz satılması gerekir hale geldi. Mazot fiyatlarında dünya genelinde ciddi düşüş yaşanmasına rağmen 2. sınıf karpuzun kg fiyatı 2018 yılında ortalama 1 TL iken bugün 2,5 TL oldu.
İyi örnek karpuzda durum buyken, patates son iki ayda %70,84, sarımsak %53,52 ve soğan ise %53,22 zamlandı.

Pandemi geçmedi ve kriz var. Bu koşullar altında bile patronların gözü doymuyor. İşçi emekçiler endişe içerisinde çalışma alanlarına doluşsun istiyorlar. İşçi emekçi için kaynak yokmuş, patron korunmalıymış diyorlar. Yeni normal ise bu isteğin parolası! 2019 yılında yalnızca Murat Ülker zenginliğini 1 milyar dolar artırmış ve kişisel serveti 4,7 milyar dolar olmuş. Ultra zenginlerin bunca parası varken fatura niye bize kesilsin? Hükümet bize IBAN gönderirken köprü ve otoyol geçiş garantisi adına zenginlere 18,9 milyar lira ayırmış bile. Zenginlerden artan oranlı vergi alıp tüm yap-işlet-devret modellerini kamulaştırırsak emekçiler korunabilir, güven içerisinde çalışabilir, temel yaşam gelirine kavuşabilir ve pandemi daha fazla hasta ve ölü vermeksizin geriletilebilir.

Beyaz karpuzun kızıl diye gösterilmesine bir son vermek için sendikaların çağrıcı olduğu bir eylem programına ihtiyaç duymayı sürdürüyoruz.

ABD: George Floyd için adalet!

0

25 Mayıs Pazartesi günü ABD’de, Minnesota’da çekilen bir video internette hızla yayıldı. Bu videoda beyaz bir polis, çaresizce yakaran siyah bir adamın boynuna diziyle bastırıyordu: “Lütfen, nefes alamıyorum”. Sokak ortasında, kameraya çekilmesine veya insanların serbest bırakma çağrılarına aldırış etmeksizin, George Floyd hareketsiz hale gelinceye dek, polis şiddetini artırarak sürdürdü.

Bu şiddet sahnesi büyük bir tepki ve öfkeye neden oldu. Kendisini temize çıkarmak adına yerel polis biriminin açıkladığı gibi, söz konusu olan basit bir “kaza” değil, vahşi bir cinayetti. Polisler kendilerini haklı göstermek için, “uyuşuturucu almış gibi görünüyordu” dediler. Yalan! George Floyd o sırada çalışıyordu ve silahsızdı. Bir komşusu, “Mahallemizde yaşayan bir güvenlik görevlisiydi, insanlara önem verirdi ve kocaman bir yüreği vardı”, açıklamasında bulundu. Onun “suçu” derisinin rengindeydi. Siyah halka karşı ABD’de gerçekleştirilen soykırımda can veren bir başka kurban oldu.

Bu nedenle tepki hızla gelişti. Eyaletin başkenti Minneapolis’te bu ırkçı ve acımasız cinayeti protesto etmek için yüzlerce kişi sokaklara çıktı. Polisin gaz ve plastik mermilerle yanıt vermesiyle kitlelerin öfkesi şiddetlendi ve bazı binaların ve arabaların yakılmasıyla sonuçlandı. Üç günlük aralıksız protestoların ardından, şehrin valisi şu açıklamayı yapmak zorunda kaldı: “George Floyd adaleti hak ediyor, ailesi adaleti hak ediyor, siyah topluluk adaleti hak ediyor ve şehrimiz adaleti hak ediyor”. Ardından söz konusu polislerin tutukluluğunu talep etti.

“Nefes alamıyorum”

“Sözde suçundan” dolayı işkence edilirken Floyd’un tekrarladığı sözler, siyah halkın bir çığlığına dönüştü ve göstericilerin pankartları ve tişörtlerinde yaygın biçimde taşındı. Bu cinayet, benzer başka bir vakayı hatırlatıyor. 2014’te, New York’ta, George Floyd gibi siyah ve silahsız bir erkek, Eric Garner, boynuna bir anahtar dayayan polis tarafından öldürülmüştü. Bu sırada Garner tam 11 kez “nefes alamıyorum” diye yalvarmış fakat polis tarafından dikkate alınmamıştı.

Bu nedenle, “I can’t breathe” (Nefes alamıyorum), Afroamerikalılara yönelik polis vahşetini protesto eden aktivistlerin savaş narasına dönüşmüştü. ABD’de ırkçılığa karşı güçlü isyan, siyahların ve yoksulların hayatını umursamayan bu ırkçı kapitalist sisteme daha fazla tahammül edilemediğinin bir göstergesidir. Minnesota’daki katil polise, yerel yetkililere ve Donald Trump’ın emperyalist ve ırkçı hükümetine karşı gelişen protestoların tümüyle yanındayız. Yoksul ve siyah toplulukların katliamına artık yeter! George Floyd için adalet!

Adolfo Santos, 29 Mayıs 2020

Arjantin’de kürtaj hakkı mücadelesi devam ediyor

0

28 Mayıs’ta Arjantinli kadınlar kongre binası önünde toplanarak ve gün boyunca sosyal medya eylemleri düzenleyerek kürtaj hakkı taleplerini dile getirdiler. 1987 yılında Kosta Rika’da kadın hakları savunucularının önerdiği Uluslararası Kadın Sağlığı Hareket Günü olan 28 Mayıs’ın bir diğer anlamı, Arjantin’de Yasal, Güvenli ve Parasız Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın 15. yıldönümüne işaret etmesi. Kampanya başlatıldıktan iki yıl sonra (2007) kadınlar isteğe bağlı kürtajın yasallaşmasını öngören yasa taslağını kongreye sunabilmişti. Ancak 2018’e kadar taslağın üzerinde defalarca oynandı. Dolayısıyla kürtajın yasallaşması epey bir süredir ülkenin gündeminde. Ulusal Kampanya’nın hazırladığı yasa tasarısı en son geçen yıl tekrar kongreye sunuldu ve tüm siyasi bloklardan meclis üyelerinin imzaları alındı. Buna rağmen devlet başkanı Alberto Fernández, bu tasarı yerine ne olduğu meçhul olan başka bir projeyi desteklediğini söylüyor. Bu nedenle kadınlar tasarının bir an önce onaylanmasını ve yasal kürtaj haklarının artık tanınmasını talep ediyorlar.

Arjantin’deki kürtaj kısıtlamaları, kadınları gizli kürtaja mahkûm ederek kadınların hayatını tehlikeye atıyor. Pandemi koşullarında ise bu tehlike varlığını katlanarak sürdürmekte. Kadınlar, Fernández hükümetinin, kız çocuklarının istismar edilmesinde ve hayatlarının tehlikeye atılmasındaki suç ortaklığını da gündeme taşıyor. Geçtiğimiz günlerde 12 yaşındaki Maria’nın kürtaj olmasına izin verilmemesi büyük tepki toplamıştı. Bir kız çocuğunu doğum yapmaya zorlamanın işkence olduğunu ifade eden kadınlar, Maria’ya kürtaj hakkının tanınması ve psikolojik destek verilmesi ve kız çocuklarına yapılan bu işkencenin son bulmasını da talep ediyorlar.

Türkiye’den Arjantin’e…

Türkiye’de aynı gün dünyanın dört bir yanından kadınlara ve LGBTİ+lara, şiddete karşı ses çıkarma çağrısı yapıldı. #AllWomenProtestViolence etiketinin kullanıldığı sosyal medya kampanyasına pek çok ülkeden yanıt geldi. Kampanya ayrıca Arjantin’deki 28 Mayıs kampanyasıyla da birleşti. Koronavirüs koşullarında kadınların şiddetten uzaklaştırılması için tedbir alınmadığına, hükümetlerin kadın düşmanı yasalar çıkarmak için pandemiyi fırsat bellediğine ve erkek şiddetinin dünyadaki tüm kadınların ortak sorunu olduğuna dikkat çeken, taleplerin ortaklaştığı uluslararası bir sanal eylem gerçekleşmiş oldu.

Erkek şiddeti yeni değil, tedbirsizlik normal değil! Acil eylem/önlem planı hemen şimdi!

0

Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı bileşenlerinin kadına yönelik şiddete karşı acil önlem/eylem planı oluşturulması için başlattığı kampanya 91 kadın örgütünün imzasıyla kamuoyuna yazılı olarak sunuldu. Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesi açısından bir sınav niteliği taşıyan pandemi sürecinde yükümlülükleri olan devlet, bakanlıklar ve yetkili tüm kuruluşların bu sınavdan kaldığına dikkat çeken metin, “İstanbul Sözleşmesi’ne göre kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretmekle yükümlü olan ve bunu kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti olan devletin, kadın örgütlerini muhatap alarak taleplerimizi derhal hayata geçirmesini istiyoruz,” dedi. Kadın Dayanışması olarak imzacısı ve takipçisi olduğumuz kampanya metnini Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

“11 Mart’ta ilk Covid-19 vakasının açıklanmasından ve salgına karşı önlemlerin başlatılmasından bu yana kadına yönelik şiddet alanında çalışan kadın örgütleri olarak değişen çalışma koşullarımıza rağmen danışma ve dayanışma faaliyetlerimize devam etmeye, alanda alınması gereken önlemlere ve kadınların yaşadıkları sorunlara işaret etmeye çalıştık. Aynı süreç içerisinde tüm ikazlarımıza rağmen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan kadınların ihtiyaç duydukları desteklere ve bu desteklerin nasıl sağlanacağına dair yapılan açıklamaların ise somut ve detaylı bilgi içermediğini, sürecin kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yürütülmediğini, aktarılan kısıtlı bilgilerin de uygulamada gerçekleşmediğini yaşayarak gördük.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede muhatabımız yalnızca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı değil, İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü üzere koordinasyon içinde çalışması gereken İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı başta olmak üzere devletin bütün kurumlarıdır. Gördük ki Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelesi açısından bir sınav niteliği taşıyan pandemi sürecinde yükümlülükleri olan devlet, bakanlıklar ve yetkili tüm kuruluşlar bu sınavdan kaldı. Bir kere daha anladık ki olağan ve olağanüstü dönemlerde kadına yönelik şiddete dair İstanbul Sözleşmesi’ni temel alan istikrarlı bir politikanın uygulanmasına ihtiyacımız var.

Devleti, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınlara destek veren biz bağımsız kadın örgütlerini dikkate alarak ve dahil ederek, aşağıdaki talepleri içeren bir acil önlem/eylem planını hazırlamaya ve tüm devlet mekanizmalarını ve yerel yönetimleri kapsayarak, ivedilikle bu planı uygulamaya çağırıyoruz.

Taleplerimiz

* Alo 183, sadece kadına yönelik şiddet alanında başvuru alan Acil Yardım Hattı olmalıdır. Kadın örgütlerinin şiddet hattına ilişkin önerilerine de danışılarak kapasitesi ve personelin niteliği artırılmalı, kolayca ulaşılabilir hale getirilmelidir. Alo 183 hattı için kamu spotları hazırlanarak etkili mecralar aracılığıyla kadınlara duyurulmalıdır.

* Sığınak ve acil barınma ihtiyacının karşılanması için sığınak sayısı ve kapasitesi artırılmalı, gerektiği takdirde bunun için uygun kamu binaları ve özel yerleşkeler devreye sokulmalıdır.

* 6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi etkin ve eksiksiz şekilde uygulanmalıdır! 6284 sayılı Kanun ve İstanbul Sözleşmesi’ni uygulama konusundaki dirençler ve fiili engeller ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. HSK’nın 6284 S.K. ile ilgili kısıtlama kararı geri çekilmeli ve valilik, kaymakamlık, kolluk kuvvetleri arasındaki koordinasyon ivedilikle ve mazeretsiz sağlanmalıdır.

* Telefonla konuşamayacak durumda olan kadınlar için işlevli bir uygulama olan KADES, tüm platformlarda etkin bir şekilde duyurulmalı/paylaşılmalıdır.

* Kadınların şiddet sonrası destek mekanizmalarına erişimi için Pandemi önlemleri çerçevesinde kolaylaştırıcılık sağlanmalıdır. Hastane, karakol ve adliye süreçlerinde gerekli önlemler alınmalıdır.

* Kadına yönelik şiddete karşı sosyal, hukuki ve psikolojik desteklerin online platformlarda gerçekleştirilebilmesi için çalışmalar ivedilikle güçlendirilmelidir.

* Kamu spotu aracılığıyla kamuoyuna, salgın önlemleri süresince kadınların tüm yasal haklarının devam ettiği/var olduğu konusunda bilgilendirme yapılmalı ve kamu çalışanları bu konuda bilgilendirilmelidir.

* Sosyal yardımlar/desteklerin öncelikle erkek şiddetine maruz kalan kadınlara ulaştırılmasının önü açılmalıdır. Ekonomik sorunların kadınları, şiddetle yaşamaya mahkum etmesi engellenmelidir.

* Yerel yönetimler tarafından hazırlanan acil eylem planlarında kadına yönelik şiddet faktörü dikkate alınmalı, stratejik plan revizyonlarında kadınlara yönelik hizmetlere yer verilmelidir.

*Türkiye’de kadınların 10. hafta sonuna kadar gebeliği sonlandırma hakları fiili olarak erişilebilir olmalıdır. Yasal hak olan “istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması prosedürü” mutlaka işletilmelidir.

*Şüpheli kadın ölümleri mutlaka titizlikle incelemeye alınmalı ve aydınlatılmalıdır.

* Her ilde olmak üzere, cinsel saldırı suçuna maruz kalan kadınların, suça dair delil tespitinin, psikolojik desteğin ve hukuki sürece ilişkin etkin erişiminin sağlanması için, cinsel saldırı kriz merkezleri kurulmalı ve faaliyete geçirilmelidir.

*Çocuk istismarına karşı Çocuk İzlem Merkezleri’nin sayısı artırılmalı, her ilde ve büyük ilçelerde hayata geçirilmeli ve etkin biçimde çalışması sağlanmalıdır.

Bizler; devletin almadığı önlemler yüzünden hayatımızdan olmayacağız!

Devlet yükümlülüklerini yerine getirmelidir. İstanbul Sözleşmesi’ne göre kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddete dair önleme, koruma, kovuşturma ve politika üretmekle yükümlü olan ve bunu kadın örgütleriyle koordinasyon içerisinde yapma mecburiyeti olan devletin, kadın örgütlerini muhatap alarak taleplerimizi derhal hayata geçirmesini istiyoruz.”

İmzacılar:

  1. 17+ Alevi Kadınlar
  2. Adana Çocuk ve Kadın Hakları Derneği
  3. Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınma Evi Derneği – AKDAM
  4. Adıyaman İl Kadın Platformu
  5. Ankara Kadın Platformu
  6. Antalya Feminist Kolektif
  7. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği
  8. Antalya Kadın Platformu
  9. Aydın Kadın Efeler Derneği
  10. Aydın Söke Kadın Sığınma Derneği
  11. Ayvalık Kadın İnisiyatifi
  12. Bartın Kadın Dayanışma Derneği
  13. Bir Kadın Bir Hayat Derneği
  14. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği
  15. Bornova Kadın Dayanışma Derneği
  16. Buca Evka-1 Kadın Kültür ve Dayanışma – BEKEV
  17. Bursa Kadın Platformu
  18. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği
  19. Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği – CEİD
  20. Çanakkale Kadın El Emeğini Değerlendirme Derneği ve Kadın Danışma Merkezi – ELDER
  21. Çiğli Evka-2 Kadın Kültür Derneği – ÇEKEV
  22. Demir Leblebi Fanzin
  23. Deniz Yıldızı Kadın Dayanışma Derneği
  24. Dersim Yenigün Kadın Dayanışma Derneği
  25. Didim KİBELE Kadın Derneği
  26. Edirne Kadın Merkezi Dayanışma Derneği – EKAMEDER
  27. Ege Kadın Buluşması Platformu
  28. Ekmek ve Gül
  29. Engelli Kadın Derneği – ENG-KAD
  30. Erktolia
  31. Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  32. Eşit Yaşam Derneği – İzmir
  33. Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu
  34. Evkad-Adana
  35. Femin-art Uluslararası Kadın Sanatçılar Derneği
  36. Fethiye Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  37. Foça Barış Kadınları
  38. Günebakan Kadın Derneği
  39. İlerici Kadınlar Meclisi
  40. İmece Kadın Dayanışma Derneği
  41. İskenderun Kadın Platformu
  42. İstanbul Feminist Enstitü
  43. İzmir Çiğli Kadın Platformu
  44. İzmir Kadın Dayanışma Derneği
  45. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
  46. Kadın Dayanışma Vakfı
  47. Kadın Dayanışması
  48. Kadın Emeği Kolektifi
  49. Kadın Savunma Ağı
  50. Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği
  51. Kadınlar Birlikte Güçlü Hatay – Antakya Kadın Dayanışması
  52. Kadınlar Birlikte Güçlü – İstanbul
  53. Kadınlar Birlikte Güçlü – İzmir
  54. Kadınların Kurtuluşu
  55. Kadınlarla Dayanışma Vakfı – KADAV
  56. Kampüs Cadıları
  57. Kaos GL Derneği
  58. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği
  59. Kırkyama Kadın Dayanışması
  60. KİKAP Trabzon
  61. Kırmızı Biber Derneği
  62. Koza Kadın Derneği
  63. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması
  64. Küçükçekmece Atakent Kadın Meclisi
  65. Mardin Ortak Kadın İşbirliği Derneği
  66. Mardin Şahmaran Kadın Platformu
  67. Mersin Bağımsız Kadın Derneği – BKD
  68. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
  69. Mor Dayanışma
  70. Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği
  71. Mor Sarmaşık
  72. Muğla Emek Benim Kadın Derneği
  73. NAR Kadın Dayanışması
  74. Oğuz Mahallesi Üretici Kadınlar Dayanışma Derneği
  75. Rosa Kadın Derneği
  76. Sinop Kadın Platformu
  77. Sosyalist Kadın Meclisleri
  78. Şanlıurfa Yaşamevi Kadın Dayanışma Derneği
  79. Tevgera Jinén Azad – TJA
  80. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Derneği – Tocin
  81. Toplumsal Hukuk Kadın
  82. Trabzon Eşitlik İnisiyatifi
  83. Uçan Süpürge Vakfı
  84. Uluslararası Göçmen Kadınlar Dayanışma Derneği – UGKDD
  85. Urla Kadın Dayanışma Derneği
  86. Üniversiteli Kadın Kolektifi
  87. Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi – YAKA-KOOP
  88. Yeni Demokrat Kadın
  89. Yeşil Feministler
  90. Yoğurtçu Kadın Forumu
  91. Zorla Alıkonulan Kadınlar İçin Mücadele Platformu

Irak Devrimi koronavirüs krizinden güçlenerek çıkıyor

0

“Ekim Devrimi’nin ilk günlerinden bu yana hırsız partilerin, cinayetlerin, yabancılara teslim edilmiş bulunan bütün bir ülkenin çalınmasının karanlık döneminin sonlanması için vatanın çağrısına yanıt verdik. Protestoların ilk gününde, bu rejimin yıkılmasını talep ettik. Irak’ı kaybetmiş olmanın ve kaybediyor olmanın ve kendisini koruyan ve iyileştiren gerçek bir Irak devletinin eksikliğinin üzerinden geçen 17 senenin ardından, bizim devrimimiz vatanı ve onun haysiyetini barışçıl yollarla yeniden kurmak için çabalıyor. Her zaman olduğu gibi, gudubet partiler barışçıl gençliği öldürmekte ısrarcı oldu ve bugünkü durumla sonuçlanan şiddetin, insan kaçırmanın ve göz korkutmanın bütün türlerini kullandı. Bir atık olarak egemen sistem, bugüne dek kendini geri dönüşüm sürecinden geçirmeyi sürdürüyor. Yozlaşmış parlamento, devrimcilerin iradesi tarafından reddedilmekte olan kendisinin gerici kontenjan sistemine dayanarak iktidarı paylaştırdıktan sonra El-Kazemi hükümetini iktidara getirdi. Bugün, devrimciler olarak, bütün devlet kurumlarını elinde tutan sizin yozlaşmış rejiminizi yıkma kararımızı duyurmak için burada bulunmaktayız. Bu sebeple, hükümetin devrilmesi ve parlamentonun feshedilmesi dönüşü olmayan bir karardır. Size verdiğimiz hiçbir son mühlet ya da sizden hiçbir talebimiz yoktur. Bu sistemden doğan bir parlamento feshedilmelidir. Bu parlamentodan doğan bir hükümet işi bırakmalıdır. Sizi bütün politik süreçlerin dışında görmeksizin ne vatan ne de haysiyet söz konusu olabilir. Yalnızca onurlu Iraklılar kendi kaderlerinin üzerinde belirleyici olabilirler. Şu andan itibaren sizin için bir zaman sınırı yoktur ve sizden hiçbir şey talep etmiyoruz. Devrim talep etmeyecek; karar verecek ya da hiç olmayacak. Bu yüzden hedefimize ulaşana dek bütün yönlerden barışçıl çalışmamızı sürdüreceğiz. Devrimimiz gerçek bir devlet inşa edecek ve kuşakların kendisinden gurur duyabileceği bir Irak’ı göreceğiz. Yakında harekatımızın başlama zamanını ilan edeceğiz. Bu ay sizin sonunuz olacak ve bütün halk bu tarihsel Irak gününü beklemeli. Çok yaşasın Irak; yurttaşların devletine evet.”

– Irak’ın başkenti Bağdat’ın Tahrir Meydanı’ndaki eylemcilerin açıklaması, 10 Mayıs 2020.

Iraklı işçiler ve gençler, artık bir seneyi aşkın bir süredir devam eden devrimci seferberliklerinde, Irak’ın politik ve ekonomik sisteminin radikal bir biçimde dönüşmesini talep etmeyi sürdürüyorlar. COVID-19 bu seferberlik dalgasını ilk aylarında yavaşlatmış gibi gözükse de, Mayıs ayıyla birlikte eylemlilikler de eski kitlesellikleri ile militanlıklarına hemen yeniden kavuştu. Seferberlikler 6 ay önce başbakan Adil Abdül Mehdi’yi istifaya zorlamıştı (bu 2003’teki ABD işgalinden bu yana halk seferberliği neticesinde yaşanan ilk istifaydı). Mehdi’nin ardından Irak Devrimi iki başbakan daha devirdi. Son olarak Mayıs ayı başında, istihbarat servisinin başı, yani devrimci işçilerin ve gençlerin katili El-Kazemi başbakan oldu. 

1991 Körfez Savaşı, on yıllar süren ABD ambargoları, 2003 işgali ve İran’ın müdahaleciliği Irak sağlık sistemini yerle bir etmişti. Binlerce doktor yurt dışına kaçtı. Bugün Irak’ta bin kişi başına 0,8 doktor ve 1,4 yatak düşüyor. Irak’ın kukla devleti, koronavirüsün bulaşma ihtimalinin olduğu milyonlarca yoksulu koruma kapasitesinden yoksun.

Kitleler bu durumun bilincinde olarak bağımsız bir Irak talep ediyorlar ve bağımsızlık istemlerini de sosyal, demokratik ve ekonomik talepleriyle birleştiriyorlar. Iraklı devrimcilerin yukarıdaki açıklamalarında elbette boşluklar ve hatalar bulunabilir. Hiç şüphesiz ABD emperyalizmi, İran yayılmacılığı ve gerici Irak devleti barışçıl yöntemlerle yenilgiye uğratılamaz. Ve yine şüphe yok ki, Irak’ın bağımsızlığı “daha iyi” bir devletin inşa edilmesiyle değil, devleti yöneten sınıfların değişmesiyle mümkün olabilir. 

Ancak bu önyargılar aşılacaktır. Irak Devrimi’nin bir sonraki aşaması, bu önyargıların aşılmasının getireceği bölünmeyle belirlenecektir. Sosyalistlerin görevi, bu önyargılar yıkılırken kitlelere eşlik etmektir. Bugün Irak’ın çeşitli bölgelerinde onlarca yeni yerel devrimci gazetenin doğduğu ve yaygınlaştığı haberleri geliyor. Bu bir devrim hareketidir ve bu hareket gençlik içinden kendi kadrolarını yaratmaktadır. Bu kadroları ise devrimci parti inşası perspektifine kazanmak, Ortadoğulu işçileri sosyalizme kazanmanın ilk adımıdır. 

Cengiz İnşaat’tan atılan işçiler geri alınsın! İşten atmalar gerçekten yasaklansın!

0

Dün (21 Mayıs) Tophane İŞKUR önünde İşçinin Kendi Partisi’nin girişimiyle ve aralarında İDP’nin de olduğu çeşitli siyasi parti ve çevrelerin destek verdiği bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İşten çıkarmaların sözde yasaklandığı bir dönemde Cengiz İnşaat’ın haksız yere 25/II. maddeden işten çıkardığı 120 işçi gibi, kriz ve koronavirüs salgını esnasında işten çıkarılan milyonlarca işçinin olduğuna dikkat çekilen basın açıklamasında, birleşik mücadelenin önemine vurgu yapıldı.

Basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

Kapitalizmin sebep olduğu tufan geliyor!

Patronlarla ne aynı gemide ne aynı sofradayız!

Kendi gemimizi inşa edelim, kendi soframızı kuralım!

Ülkemizde 12 Eylül 1980’den bu yana, yani en azından kırk yıldır herşey büyük patronların istediği gibi yürüyor. Bütün hükümetler Türkiye İşveren Sendikalarının ve onunla aynı çıkarları savunan büyük patron örgütlerinin işçi düşmanı politikalarının hizmetinde. Koronavirüs felaketinde de bu durumda bir değişiklik olmadı.

Mardin’deki 120 Cengiz İnşaat işçisi arkadaşımız gibi milyon işçi kardeşimiz işten atıldı. Milyonlarcası sefalet ücretlerine mahkum oldu. Başta sağlıkçı kardeşlerimiz olmak üzere yüzlercesi hayatını kaybetti. Kaybettiğimiz 4 binden fazla insanımızın çoğu emekçidir. Daha ne kadar canın yitirileceği de bilinmiyor. Dünya üzerinde bu büyük patronlar düzeni olan kapitalizm devam ettikçe belli ki daha nice virüslerle karşılaşacağız. Hem kendi kardeşlerimizi hem bütün halkımızı kurtarmak için kendi gemimizi inşa etmek ve kendi soframızı kurmak zorundayız.

Biz işçiler ömrümüzü birilerinin bizi kurtarmasını beklemekle boş yere bekleyerek geçirmek yerine kendi göbek bağımızı kendimiz keselim.

Gemimiz kendi sınıf birliğimiz, kendi cephemiz, patron partilerinden bağımsız kendi partimizdir. O birliğin, o cephenin veya o partinin içinde, bütün farklılıklarımızı koruyarak var olacağız. Nasıl TÜSİAD’lar, Müsiad’lar, TİSK’ler, Odalar ve Borsalar Birliği aralarındaki bütün farklılıklara rağmen biz işçilere karşı birlikte davranıyorlarsa biz de aramızdaki bütün farklılıklara rağmen en temel haklarımızın savunusunda tek yumruk olmalıyız.

Bizi bölmek isteyen patronların kötülemelerine kulak asmadan Türk, Kürt, Arap, Sünni, Alevi, seküler demeden birleşmeyi bilmek zorundayız.

Yani ya hep beraber ya hiç birimiz! İşte bizi tufandan koruyacak ortak gemimiz budur.

Soframıza gelince. O da ülkemizin bütün zenginliğini bütün halkımız arasında eşit olarak paylaşacağımız yeryüzü sofrasıdır. İşte bu sofrayı kurmak için de işçi sınıfı olarak iktidara gelmemiz gerekiyor. İşte biz bunun için vardık, varız, var olacağız!

İkinci Dünya Savaşı bize ne anlatabilir?

0

“Eğer sosyalizm zafere erişemezse, kapitalist devletler arasındaki barış yalnızca bir ateşkes, bir fasıla, halkları yeniden boğazlamak için bir hazırlık olacaktır.” Lenin, 14 Aralık 1917

1945 yılının 7 Mayıs’ı 8 Mayıs’a bağlayan gecesi, Alman yüksek komuta konseyi kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul ettiklerini bildiren mesajı sıkışıp kaldıkları sığınaktan müttefik kuvvetlere iletti. Berlin bir haftadır Sovyet birliklerinin işgali altındaydı ve yıkılmaz denen Nazi rejimi fiilen imha olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı böylece resmen sona erdi. Oysa yer yüzünün o vakte dek gördüğü en yıkıcı savaş olan Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 20 yıl geçmeden patlak vermişti. İlkinden çok daha korkunç bir yıkım yaşanacağı kimsenin aklına gelmezdi. Ne de olsa uygarlık dersini almıştı. İkinci Dünya Savaşı boyunca 60 milyonu aşkın insan can verdi. Polonya, nüfusunun yüzde 16’sından fazlasını; Sovyetler Birliği, yaklaşık yüzde 14’ünü kaybetti; Avrupa Musevi toplumu soykırım yoluyla fiilen silindi. Savaşın yalnızca Varşova kentinde yol açtığı tahribat, bugünün değerleriyle 840 milyar avroyu bulmaktadır.

1945 baharında yıkımın eriştiği coğrafi ölçek tahminler üstüydü; Amerika kıtası dışında yeryüzünün hemen her noktası –Pasifik Denizi, Afrika çölleri, Balkan dağları, Mançurya ve Asya stepleri– bu yıkıcı ateşten nasibini aldı. Politik açıdansa İkinci Dünya Savaşı, başlıca iki kapitalist odak arasındaki hegemonya savaşından Alman, İtalyan ve Japon istilası altındaki ulusların kurtuluş mücadelesine, işgale uğramış işçi devletinin ayakta kalma mücadelesinden, propaganda ve teknoloji savaşlarına değişik tipte mücadelelerin iç içe girdiği dünya çapında, devasa bir sınıf savaşıydı.

Öte yandan, İkinci Dünya Savaşı kesinlikle ilk dünya savaşının çözüme kavuşturulamamış sorunlarının bir ürünüydü ve şimdi içinde bulunduğumuz dünya da büyük ölçüde Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının çözüme kavuşturulamamış politik ve ekonomik çelişkilerinin biçimlendirdiği bir barut fıçısı.

Savaşın gerçek nedeni, emperyalist sistemin doğasında aranmalıydı. Zira güç ve nüfuz kazanan kapitalist devletlerin giderek bütünleşen küresel bir ekonomik hiyerarşi içinde, baskın konumunu koruma ya da gerekiyorsa şartları zorlayarak üstün bir konum elde etme çabası, dünya düzeyine yayılacak bir savaş tehlikesinin asıl gerekçesiydi. Örneğin, yüzyılın başından itibaren süratle emperyalist hedefler geliştiren iki “yeni” kapitalist devlet Almanya ve ABD idi ve bu iki gücün hegemonya arayışının tarihsel sonuçları olacaktı.

Troçki’nin de belirttiği gibi, “Dünya ekonomisinin kapitalist temelde gelişmeye devam etmesi, tek ve aynı kaynaktan, dünyadan edinilmesi gereken sürekli daha yeni kapitalist sömürü alanları uğruna aralıksız mücadele” demekti.

Kim ne derse desin, Birinci Dünya Savaşı, kesinlikle başını çeken güçlerin beklemediği koşullar altında sona ermişti. Ekim Devrimi, Rusya’nın hızla savaştan çekilmesine, savaş planlarının akim kalmasına ve sermaye egemenliğinin ilga edildiği yeni bir işçi devletinin inşasına yol açmıştı.

Fransız ordusu isyan dalgalarıyla boğuşmaktaydı. Alman askerlerinin ve halkının açlık isyanları bir süre sonra monarşinin yıkılmasıyla sonuçlanacak bir devrimci dalgayı tetikledi. Alman egemen sınıfları ancak bu isyan dalgasıyla başa çıkamayınca savaştan çekilmeyi kabul edecekti. İngiltere ve Fransa’nın üzerinde ise yeni bir hegemonik güç olarak ABD yükselmekteydi. 1919 yılında ilk savaşa son veren Versay Anlaşması, kesinlikle büyük patlamanın ötelenmesinden başka bir anlam taşımıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın nasıl başladığını, dünya çapında -SSCB’de bürokratik kastın yükselişinin, 3. Enternasyonal’in yozlaşmasının- ama özellikle de Almanya’da işçi sınıfı içinde baskın olan “işçi” partilerinin oynadığı rolden bağımsız olarak anlamak mümkün olmaz. Hitler’in ve Nazilerin yükselişi, son tahlilde -ve Alman işçi sınıfının iktidarı zapt etme çabasını sürekli felç etmeye uğraşan- hem Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) hem de Stalinist Komünist Parti’nin (KPD) gerçekleştirdiği ihanetlerin iç içe geçmiş ürünüydü.

ABD, İngiltere ve Fransa egemen sınıflarının demokrasi adına faşist totaliterliğe karşı savaş verdikleri tumturaklı bir palavradır; dönemin pek çok muhafazakâr kapitalisti ve çokuluslu şirketi için, komünizmin yayılmasını engellemeye adanmış Hitler’in Almanya’sı ile Mussolini’nin İtalya’sı kaygı değil, saygı uyandıran girişimlerdi.

Öte yandan, Stalin, Nazizm’in zaferinin ardından arsızca imzaladığı saldırmazlık antlaşmasıyla Almanya’nın ilk işçi devletini istila planlarını durdurabileceğini hayal ediyordu. Ancak Naziler, Sovyetler Birliği’nin yıkımını ve topraklarının köleleştirilmesini her zaman, Avrupa’ya egemen olma planının bir tamamlayıcısı olarak görmüşlerdi.

1941 yılının Haziran ayında, dünyanın ilk işçi devletine yönelik Alman istilası başladı. Stalin’in felaket getirici yanlış hesaplarına ve Kızıl Ordu’nun başlangıçta uğradığı ağır yenilgilere rağmen, Nazi güçleri ilk işçi devletinin sınırları içinde boyun eğmez bir direniş ile karşılaştı.

Bu direnişin destansı örneğinin dalga dalga yayılışı, sonraki 60 yılda emekçi yığınların toplumsal kazanımlarının maddi zeminini oluşturacaktı. İkinci Dünya Savaşı bir faşizm çağı olduğu gibi, aynı zamanda bir faşizme karşı mücadele çağıydı.

Öte yandan “Batılı müttefikler” Sovyetler Birliği’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu bir rahatlama için batıda yeni bir cephe açılmasını reddederek, SSCB’nin görülmemiş ölçüde bir can kaybı ve yıkımla karşılaşmasının da hazırlayıcısı oldular.

1941’de, Asya’yı kimin kontrol edeceği sorunu, sonunda ABD ve Japon emperyalizmlerini savaşa sürükledi. Avrupa ve Asya’da Alman ve Japon istilasına uğrayan halklar faşist saldırganlığa boyun eğmedi. Direniş hareketleri, sivil itaatsizlik, sabotaj, boykot ve giderek genel grev ve kitle seferberlikleri ile mücadele ettiler. Bu muazzam direniş dalgaları faşist işgalin ardından bir dizi ülkede mülkiyet ilişkilerini hedefine koyan devrimci kalkışmaların da hazırlayıcısı olacaktı.

İkinci Dünya Savaşı da tıpkı bir önceki gibi, emperyalist güçlerin devasa bir hesaplama hatasına dönüştü. Sovyetler Birliği’nin zaferi kapitalizmin Avrupa’nın yarısı üzerinde kontrolü yitirmesine neden oldu. Savaşın ardından Stalinist ve reformist önderliklerin bir kez daha oynadıkları karşıdevrimci rol olmasaydı, tüm dünya üzerinde kapitalizm son bulmuş olabilirdi.

Savaş, ona neden olan sorunların hiçbirini çözmedi. Devrimci işçi sınıfı hareketlerini bastıran, Fransa’da ve İtalya’da güçlü direniş hareketlerini silahsızlandıran Stalinizm’in politikası ile ABD’nin ekonomik gücü temelinde, emperyalist devletler arasında kırılgan bir ateşkes ortaya çıktı. Bu kırılgan ateşkese sonuna dek sadık kalan Stalinist bürokrasinin eşsiz yardımları sayesinde dünyanın başka bir köşesinde yeni bir “Kızıl Ekim” yaşanmadı.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Almanya, İtalya ve Japonya’nın emperyalist tabloda üstün bir konum elde etme çabaları yenilgiye uğratıldı. ABD, rakipsiz emperyalist güç olarak Britanya’nın yerini almış, Britanya ve Fransa emperyalist imparatorluklarını kaybetmişlerdi.

Alman devlet aparatını yönetenlerin neredeyse tümü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi üyesiydi. Ne var ki göstermelik birkaç idam ve birkaç bin azılı katilin yargılanmasını saymazsak yüz binlerce Nazi katil mahkeme yüzü bile görmedi. Daha sonra Avrupa’nın kapitalist temelde yeniden ayağa kaldırılmasında bu Nazi artıklarının sıradışı birikimlerinden iştahla yararlanılacaktı.

Emekçi Dayanışması Nasıl Olur – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 18.05.2020

0

Sena Aydın ile emek dayanışmasının nasıl olması gerektiğini konuştuk

Lübnan: Neden bankalar kitlelerin hedefinde?

0

Lübnan’da 2019 yılının Ekim ayında başlayan devrimci ayaklanmadan bu yana önemli gelişmeler meydana geldi.

Mart ayının başında ülke dış borç miktarının GSYH’nin %170’ine karşılık gelen 92 milyar dolara yükselmesinin ardından hükümet temerrüde düştüğünü açıkladı. Devamında ise tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını ve salgın karşısında her hükümet gibi Lübnan hükümetinin de emekçi halkı daha fazla yoksulluk ve açlığa mahkum eden politikaları geldi. Yedi aydır ülkedeki krizin faturasını ödemeyeceğiz yaklaşımıyla hükümeti, mezhepçi rejimi ve kapitalist düzeni sorgulayan Lübnanlı emekçiler, pandemi ile birlikte krizin daha da derinleşmesinin karşısında Nisan ayının sonundan itibaren yeniden seferber oldular.

Pandemi öncesi devrimci seferberliğin nedeni olan ekonomik ve sosyal koşullar geçtiğimiz 1,5 aylık periyotta daha da derinleşti. Lübnan lirasının değer kaybı katlanarak yükseliyor; resmi rakamlara göre 1 dolar 1.507 Lübnan lirası bandındayken karaborsada 1 doların karşılığı 4.000 Lübnan lirasına ulaşmış vaziyette. Emekçilerin alım gücünün düşüşü ve yaşam koşullarının kötüleşmesi de neredeyse aynı hızla yükseliyor. 6 milyon 850 bin (2018 yılı nüfus sayımı) nüfuslu ülkede yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda bırakılanların sayısı 4 buçuk milyona dayanmış durumda.

Bu koşullar altında yeniden seferber olan emekçi halkın rejime ve kapitalist sömürü politikalarına karşı mücadelesinin hedefi ise bankalar haline gelmiş olması boşuna değil. Ülkedeki mezhepçi rejimin liderlerinin önemli bir kısmı hali hazırda bankaların hissedarları. Onlar ve patronlar paralarını yurt dışına kaçırmaya çalışırken bankalar emekçi halkın parasına el koymaya çabalamakta. Emperyalist kapitalist sistemin can damarı olan bankalara karşı mücadele, Lübnan emekçi halkının devrimci ayaklanmasında demokratik, ekonomik ve sosyal talepleri kesiştiren, seferberliğin sürekli niteliğini görünür kılan bir rol üstlenmiş vaziyette.    

Darbe olur mu?

0

Son sıralardaki darbe tartışmalarının hükümetin icat ettiği son derece yapay bir gündem olduğunu biliyoruz. Neden gündeme soktu bunu Saray? Çünkü muhalefete, özellikle de CHP’ye yüklenmeyi sürdürmek istiyor. Hükümetin ayakta kalabilmek için muhalefeti yıpratması, bölmesi, hatta ezip yok etmesi gerekiyor. Stratejileri bu.

Ama biz laf açılmışken darbeler meselesine biraz açıklık getirelim diyoruz. Malum bizim ülkede bir sürü askeri darbe ve darbe girişimleri oldu: 27 Mayıs darbesi; Şubat 1962 ve Mayıs 1963 darbe girişimleri; 9 Mart 1971 darbe girişimi; 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 askeri müdahaleleri; 15 Temmuz 2016 darbe girişimi.

Bunların arasında benzerlik nedir? Hepsinin silahlı kuvvetler kaynaklı olması. Yani darbeyi veya askeri müdahaleyi ya da girişimini yapanlar esas olarak bu ülkede silah kullanma yetkisine sahip olan güçler. Tabii bu girişimler sırasında, ordunun yanı sıra gene silah taşıma yetkisine sahip başka kolluk kuvvetlerinin de dahili var, ama onlar ikinci plandalar.

Pekiyi bu müdahalelerin arasında fark var mı? Var ve ilk dikkat çekmek istediğimiz nokta bu. Dikkat edildiyse, girişimlerin bazılarını “darbe”, diğerlerini ise “askeri müdahale” olarak adlandırdık. Tanım önemli değil, sadece aradaki farkı belirtmek açısından öyle dedik.

Fark şu: “Darbe” diye adlandırdıklarımızın hepsi, Silahlı Kuvvetler’in emir ve komuta düzeni dışında gerçekleştirilen girişimler. Yani Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları hep birlikte karar alıp, silahlı kuvvetler bir bütün olarak ülke yönetimini devralmıyor; tam tersine, onların dışındaki bazı alt rütbeli subaylar, onlardan gizli olarak darbeyi planlıyorlar ve gerçekleştiriyorlar. Meşru hükümeti devirip iktidarı kendi ellerine alıyorlar, ya da bu girişimde bulunuyorlar. Örneğin, 27 Mayıs esas olarak bir albaylar (ve binbaşılar, yüzbaşılar) tarafından gerçekleştirilen bir darbeydi. Darbe sonrasında kurulan 38 kişilik Milli Güvenlik Komitesinde sadece 1 orgeneral ve 3 tuğgeneral vardı.

Yukarıda “askeri müdahale” olarak adlandırdıklarımızın hepsi ise, başta Genel Kurmay Başkanı olmak üzere, kuvvet komutanlarının toplu halde ve emir-komuta zinciri içinde yaptıkları müdahalelerdi. Askeri müdahalelerin hepsi amacına ulaşmış durumda; buna karşılık darbe girişimlerinin sadece bir tanesi (27 Mayıs) başarılı olmuş, diğerlerinin hepsi bizzat ordu tarafından durdurulmuş ya da ezilmiş.

O zaman, “darbe olur mu, olmaz mı?” diye sorulduğunda önce şunu sormak gerekir: Bir askeri müdahalede bulunması için Silahlı Kuvvetler’in üst yönetiminin hükümetin icraatıyla ve/veya rejimin karakteriyle ilgili bir sorunu var mı? Göründüğü kadarıyla yok. Kaldı ki, 15 Temmuz darbesini atlatan genel kurmay başkanı bugün savunma bakanı. Yani sivil hükümetin askeri konulardaki en önemli politikacısı, ordu ile hükümet arasındaki köprü. Ordunun bir sıkıntısı olsa, bunu hükümete aktarabilir ve her iki tarafı da kollayabilir. Kendi ekibiyle silahlı kuvvetleri de denetim altında tutabilir.

Pekiyi, “aşağıdan” bir darbe girişimi planlanabilir mi? (İslami akım içindeki çıkar çatışmalarının, yani “patron kim olacak” anlaşmazlıklarının ürünü olan 15 Temmuz girişimini şimdilik bir yana bırakalım.) Darbe girişimleri esas olarak alt kademelerdeki subay ve astsubayların (yani apoletli küçük burjuvazinin) sosyal ve ekonomik konulardaki sıkıntılarının, ihtiyaçlarının ürünü olarak gündeme geliyor. Bu sıkıntıları çözmenin yolu olarak da politikaya silahla müdahale etme yolu tercih ediliyor.

Örneğin, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin dört gün öncesi için planlanan darbe girişimi, alt ve orta düzeydeki subayların yıllardan beri dönem hükümetlerinin (esas olarak Milliyetçi Cephe hükümetlerinin) ekonomik ve sosyal politikalarına karşı gizli ve dolaylı olarak açığa vurdukları hoşnutsuzluklarının sonucu olarak gündeme getirilmişti. Bugün ise, özellikle 15 Temmuz sonrasında hükümetlerin ordu içinde gerçekleştirdikleri tasfiyeler ve yeniden düzenlemeler sonucunda, alt ve orta kademeli subay ve astsubayların ekonomik ve sosyal durumlarından şikayet ettiklerine dair bir belirti yok.

Yani darbe tartışmaları tamamen yapay ve sahte. Gündemdeki asıl ekonomik ve sosyal konuları tartışmayı saptırmanın bir aracı.

Ama hemen belirtelim: Biz emekçiler her zaman darbelerin ve askeri müdahalelerin karşısındayız. Neden mi? Her askeri müdahale veya darbe esas olarak yönetici sınıflar arasındaki çekişmelerin ürünü ve hepsinin sonrasında asıl kaybeden işçi sınıfı ve emekçiler oluyor. Hatta, Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasayı getiren 27 Mayıs darbesinde de öyle oldu. Bunları anlatmaya devam edeceğiz.

Telefonun diğer ucundaki de senin gibi işçi…

0

Evlere kapanmak zorunda olduğumuz bu günlerde herkes kendi hikâyesini yazmaya, anlatmaya başladı. Farklı sektörlerde çalışan insanların yaşadıkları zorluk daha fazla gözler önüne serildi. Ben de biraz yazmak anlatmak istedim kendi hikâyemi.

Ben yedi yılı aşkındır farklı sektörlerin çağrı merkezlerinde çalışıyorum. Aslında coğrafya bölümü mezunuyum, ne hayallerle gitmiştim oysa üniversiteye. Ne yazık ki diğer binlerce arkadaşım gibi mezuniyet sonrası kendi mesleğimde iş bulamadım. Okul bittikten sonra da memlekete dönmek istemedim. Çünkü Hatay’da iş imkânı çok kısıtlı, bulsan bile dönemsel çalışabiliyorsun.

Üniversiteden beş arkadaşla taşı toprağı altın olan İstanbul’a bize de biraz aş düşer diyerek geldik. Açık söylemek gerekirse kolay iş bulamadık. Küçük bir yerden gelmiştim ve yeni sektörler duymaya başlamıştım. Arkadaşım bana çağrı merkezinden bahsetti. İşin çok basit olduğunu hatta benim kolaylıkla bu işe uyum sağlayacağımı söylemişti. Sonunda telefonda kitap satışı yapan bir çağrı merkezine kabul edilmiştim. Ne yalan söyleyeyim, ilk başlarda bu işi çok sevmiştim. Ama bu sevgi uzun süremedi. Bu işte hedef odaklı satış yapmak ve verilen hedefleri geçmek zorundasınız. Günde en az 100 kişi ile konuşuyordum. Molalardan hiç bahsetmeyeyim çünkü inanın o kadar az çıkıyorduk ki yemeği bile masamızda yemek zorunda kalıyorduk. Maaş ise verilen emeğe göre çok azdı. Bu çalışma koşullarına üç ay dayanabildim ve düşük performans bahanesiyle işten çıkarıldım.

Bu sektörün bir özelliği var. Maaşı önemsemez ve esnek, güvencesiz çalışırsanız kolay iş bulursunuz. Aklınıza bile gelmeyecek sektörlerin çağrı merkezi birimi var. Tekrar aynı sektörde işe girdim. Burası da telefonla internet satışı yapan bir yerdi. Kâbuslarım yine başladı. Yine yüksek hedefler, bitmek bilmeyen telefon konuşmaları ve tam verilmeyen maaşlar…

Bu işyerinde hiç tam maaş alamadım. Aldığım maaş da öyle çok yüksek değil, o günün asgari ücreti 803,68 TL idi. İşe beş dakika geç gelseniz, molanızı beş dakika aşarsanız bunlar hep maaştan kesiliyordu. Buradaki hikâyem de uzun süremedi. Hiç unutmuyorum, 2013’ün yılbaşı günüydü. Sabah ofise erken gelip kendi aldığımız süslerle ofisimizi süslemiştik. Öğleden sonra patron tüm ofisi toplantıya çağırdı. Ofisin istenilen kâra ulaşamadığından dolayı İstanbul lokasyonunu kapatıp Uşak’a taşınacaklarını söyledi ve bizi yılbaşı gecesi toplu işten çıkardı. Mutlu başlayan bir yılbaşı günü akşama kadar ofisin önünde çıkış işlemlerinin yapılmasını beklemekle geçti. Kendime söz verdim, satış pazarlama olan bir işte çalışmayacaktım.

Ardından bu kez farklı bir çağrı merkezine girdim. Bankaların icra takibini yapan bir ofiste işe başladım. Daracık bir alanda 150 kişi çalışıyorduk. Buradaki tempo daha ağırdı ve aylık tahsilat hedefi vardı. Hedefi üç ay geçemezseniz prim cezası alıyorsunuz. Çağrı merkezi çalışanlarının en büyük sorunu da buydu. Uzun mesailer, yoğun çalışma temposu, çok yüksek rakamlarla tahsilat yapsanız bile maaşınız o dönemin asgari ücretinden 300 TL fazladır. Bu işyerinde üç sene çalışabildim ve evlenince tazminatımı almak için işten ayrıldım. İlk kez işten kovulmayıp kendi isteğimle hakkımı alarak ayrılmıştım.

İstanbul’da geçinmek zor, hele ki kiracıysanız daha da zor. İki ay sonra tekrar iş aramaya koyuldum ve yine bir icra takibi ofisinde işe başladım. Bu alanda çalışmak cidden çok zor. Bankaların kredilerini tahsil edebilmek, kriz koşullarında çalışanlar açısından çok yıpratıcı.

Salgın nedeniyle şu an evden çalışıyoruz. Kendi telefonumuzdan aradığımız için mesai diye bir şey yok. Her an telefonum çalabilir ve saat kaç olursa olsun açmak zorundayım. Bu süreçte insanların ceplerinde olmayan parayı talep etmek hiç adil değil. Çünkü ben de borçlu olan bir emekçiyim. Banka adına arıyor olmam bu gerçeği değiştirmiyor. Aslında borçlu, telefonun diğer ucundaki beni temsil ediyor.

Kadın çalışan olmak da ayrıca zor. Sırf kadın olduğunuz için bile insanlar size saygı duymuyor, çok rahat küfür edebiliyor ya da sözlü tacizde bulunuyor. Psikolojik olarak yıpranma yüzdeniz çok yüksek.

İnsanlar geçinemedikleri için kredi kartına ya da krediye başvuruyor. Çünkü kapitalizm insanları öyle bir hale getirmiş ki borçlanmadan seni içinde barındırmaz. İnsanların aldıkları maaş yetersiz, temel gıda maddeleri çok pahalı ve bundan dolayı bankalara muhtaç bırakılıyoruz. Son bir aydır borçlular daha sık aramaya başladı. Çünkü kimsenin parası yok, borcunu ötelemek istiyor. Diğer taraftan bankalar icra sürecindeki borçları ötelemiyor. Tabii bunu borçluya söyleyince sizi yetkili görüp bütün kinini, öfkesini size kusuyor. Aslında kini bana değil bu sisteme. Ben de olan sabrımca anlatmaya gayret ediyorum, hatta “Ben de işçiyim, seninle aynı koşullarda yaşıyorum, bu benim elimde olan bir durum değil” diyorum. Aynı koşullarda yaşadığımı anlayınca özür diliyor, çünkü aynı tarafta olduğumuzun farkına varıyor.

Salgın sürecinde çalışmak zorunda kalan birçok insan oldu. Diğer taraftan işe gidemeyenler ise ya işinden atıldı ya ücretsiz izne çıkarıldı ya da kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Bu tablo bize açıkça şunu gösteriyor: Zaten çok yüksek olan borçlu sayısı katlanarak artacak, bizim de işyükümüz hem psikolojik hem de mesai anlamında artacak. Ben de tıpkı bir fabrikada çalışan işçi gibiyim. Beni görmüyor olmanız bu gerçekliği değiştirmiyor.

Bu yazıyı okuyanlar eminim çağrı merkezi işçilerine yönelik önyargılarını biraz olsun kırabilir. Telefonun diğer ucundaki kurumun sahibi değil çalışanıyız ve çağrı merkezi işçileri sizinle aynı gemide.

Kayyum ve baskı politikasına son verilsin! Siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılsın!

0

İçişleri Bakanlığı tarafından Iğdır, Siirt ve Siirt’e bağlı Baykan ile Kurtalan’ın HDP’li belediye başkanları gözaltına alındı.

Görevlerinden alınan belediye başkanlarının yerlerine kayyum atandı.

Hemen ardından Muş Altınova belde belediyesine de kayyum atandığı bildirildi. 

Anadolu Ajansı, belediye başkanlarının haklarındaki terör soruşturması nedeniyle gözaltına alındığını duyurdu.

Siirt Belediye Başkanı Berivan Helen Işık’ın yerine Siirt Valisi Ali Fuat Atik atandı. Baykan Belediye Başkanı Ramazan Sarsılmaz’ın yerine Kaymakam Mehmet Tunç ve Kurtalan Belediye Başkanı Baran Akgün’ün yerine de Kaymakam İhsan Emre Aydın görevlendirildi.

HDP’li Iğdır Belediye Başkanı Yaşar Akkuş da hakkında yürütülen bir terör soruşturması kapsamında gözaltına alındı.

Polisin, belediye binalarının çevresinde güvenlik önlemleri aldığı bildirildi.

Seçmen iradesi hiçe sayılarak mesnetsiz suçlamalarla HDP’li Belediye Başkanları görevden alınıyor. Son yerel seçimden bu yana 59 HDP’li belediyenin 44’üne bu şekilde kayyum atanmış oldu.

Kayyum politikasına derhal son verilmeli, kayyum atanan belediyeler seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmeli, tüm siyasi tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalı, siyasal demokrasi önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır…

Patronlar doymak bilmiyor! TİSK ne istiyor? İşsizlik rakamları ne anlatıyor?

0

Arife tarif gerekmez denir. Her şey ortada! COVID-19 virüsünün yol açtığı salgın sonucu yüz binlerce işyeri ya tamamen ya da geçici/kısmi olarak kapandı. Ekonominin çarkları iyice yavaşladı, hatta durma noktasına geldi. Salgın öncesi zaten raydan çıkmış ekonomi tamamen yerle bir oldu. Milyonlarca işçi salgın koşullarında güvencesiz çalışmak zorunda kalırken, milyonlarcası da tamamen işsiz kaldı. İşsiz sayısı birkaç ay içinde hızla ikiye üçe katlandı. 

İşsizlik çığ gibi…

İŞKUR verilerine göre sadece mart-nisan aylarında 532 bin kayıtlı işçi, işsizlik maaşı için başvuruda bulundu. Bu sayı şubat ayında 118 bindi. TÜİK’in yeni açıkladığı verilere göre şubat ayında resmi işsiz sayısı 4 milyon 228 bin olarak gerçekleşti. Yani şubat ayında resmi işsiz sayısı 4,2 milyonken sadece 118 bin işçi işsizlik maaşı için başvuruda bulunmuş!

Nisan ayında 312 bin işçinin işsizlik maaşı için başvurduğunu, mayıs ayı başında 592 bin işçiye işsizlik maaşı ödendiği düşünüldüğünde mevcut işsiz sayısının birkaç ay içinde ne kadar yükseldiği anlaşılabilir. İşsizlik maaşı alabilmek için gereken prim ve hizmet süresinin zorluğu düşünüldüğünde ise bu başvuru şartlarını sağlayamayan milyonlarca daha işsizin olduğu aşikâr.

Bunların dışında henüz işsiz kalmamakla birlikte milyonlarca işçi de kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin gibi uygulamalarla adeta askıya alınmış durumda. Göstermelik işten çıkarma düzenlemesiyle ücretsiz izin uygulaması yürürlüğe sokulmuştu. Günlük 39 liraya, üstelik ödemesi işsizlik fonundan yapılarak işçiye açlık, patrona destek sunulmuştu. Keza kısa çalışma ödeneği de mevcut haliyle işçiye destekten öte özünde patrona teşvik ve destek anlamına gelmekteydi. Görünen o ki patronlara bunlar da yetmemiş…

Deve havuduyla birlikte nasıl yutulur?

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TİSK başkanları “Memnuniyetle gördük ki devletimiz, kısa çalışma ödeneği ve diğer birçok düzenlemeyle, çalışanın ve işverenin yanında olduğunu gösterdi, bu zor zamanlarda nefes almamızı sağladı. Biz de tüm bu çalışmalar için teşekkürü bir borç biliyoruz” diyerek yazılı ortak bir açıklama yaptı.

Yukarıda kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin uygulamasıyla ilgili söylediklerimizi Türkiye’nin patron sendikası TİSK’in, yanına iki işçi sendika konfederasyonunu da alarak, bu konulardaki memnuniyet açıklamasıyla birlikte, bir kez daha düşünelim. Çünkü patronlar hiç kimseye bedava teşekkür etmez!

Demişler ki açıklamalarında; “Bu nedenle işçi ve işveren temsilcileri olarak, önümüzdeki dönemde, bizlere can suyu olabilecek bazı düzenlemeleri kamuoyunun dikkatine sunmayı bir borç biliyoruz.”

Gerçekten de patronlara can suyu olacak beklentilerini sıralamışlar.

Öncelikle kısa çalışma ödeneğinin üç ayla sınırlanmamasını, yıl sonuna kadar devam etmesini istemişler. Üstelik bunun sigortalılık ve prim ödeme şartı aranmaksızın yapılmasını istemişler. Evet, inanması imkânsız gibi! Patronlar neredeyse tüm çalışanlar için kısa çalışma ödeneği istiyor! 

Acaba altından ne çıkacak?

Öncelikle patronlar işçilerini çalıştırmaya devam edecekler. İşçilerin maaşlarının büyük kısmı zaten kısa çalışma ödeneği olarak işsizlik fonundan ödenecek. İşçinin maaşıyla kısa çalışma ödeneği arasındaki farkı patron ödeyecek ama yeni teşvik mekanizmalarıyla bu özendirilecek!

Nasıl mı? 

Bu ücret farkı ödemelerine gelir vergisi muafiyeti sağlanacak. “Ayrıca, böyle zor bir dönemde istihdamını azaltmayıp koruyan ve toplu iş sözleşmesinin olduğu işletmeler normalleşme sürecinde ilave teşviklerle desteklenecek.” 

Sermayenin gönlü neler istiyor…

Bir de ortak açıklamayı “üzerimize düşeni de her daim yapmaya hazırız” diye bitirmişler. 

Üzerinize ne düşmüş ki?

Maaşımızın kaynağı işsizlik fonu! Ücret farkı için de yeni teşvik mekanizmalarıyla özendirme istiyorsunuz. Yetmiyor, kendi kişisel kârınız ve zenginliğiniz için yaptığınız işler için de ayrıca ilave teşvikler bekliyorsunuz. Buna deveyi havuduyla birlikte yutmak denir.

İşçi ve emekçi için çözüm belli…

İşten çıkarmalar gerçekten yasaklanmalı; hiçbir ücret kesintisi, kaybı olmadan maaşlar ödenmeye devam etmeli; mevcut çalışabilir işler işçi sağlığı ve güvenliği temel alınarak, çalışma saatleri düşürülerek ve vardiya düzeni oluşturularak paylaştırılmalı; gelirsiz tek bir hane dahi kalmayacak şekilde herkes için hayatını insanca devam ettirecek yaşam desteği sunulmalı.

Kaynak mı? Bugüne dek patronlara sunulan teşvikin, desteğin, muafiyetin yüzde biriyle tümüne kaynak sağlanır. Milyarlarca lira ödenmeye devam edilen köprülerin, tünellerin, havalimanlarının, hastanelerin kamulaştırılmasıyla kaynak sağlanır. Üstelik madem aynı gemideyiz, salgın koşullarında dahi milyarlarca lira kâr açıklamaya devam şirketler ve patronlar var. Hadi, pamuk eller cebe!

İllüstrasyon: https://www.counterpunch.org/

Çağrı: İşçi ve emekçilerin uluslararası acil durum planı için mücadeleye

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), koronavirüs ve ekonomik krizin yarattığı yıkımla uluslararası çapta bir mücadele örgütlemek için işçi ve emek örgütlerine, kadın, gençlik ve çevre hareketlerine, anti-kapitalist ve sosyalist sola yaptığı en geniş eylem birliği çağrısı

Koronavirüs krizinin bedelini kapitalistler ödesin!

Covid19 salgını, emperyalizm, kapitalist hükümetler ve büyük işverenler tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücreti kesintisi yaşadı, tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar.

Salgın bitmiş değil ve ne zaman sonlanacağı da bilinmiyor. Halihazırda aşı yok. Kolera, dang veya kızamık salgınları gibi koronavirüs de, kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı koşulların içinden çıktı. Bu salgın ancak ve ancak, kitlelerin aşırı sömürüsü üzerinden kâr yarışına girişen çokuluslu  şirketlerin yarattığı sefalet koşulları, barınma krizi ve çevresel yıkım bağlamında anlaşılabilir. Yıllarca süren kemer sıkma politikaları ve bütçe kesintilerinin sonucunda kamu sağlık hizmetlerinin yıkıma uğradığı apaçık ortaya çıktı: özellikle de İtalya, İspanyol devleti veya ABD gibi başlıca kapitalist güçlerde. İtalya’da sağlık bütçesi 10 yıl içinde 30 milyar avrodan fazla kesintiye uğradı. Amerika Birleşik Devletleri’nde neredeyse kamusal sağlık sistemi yok. Söz konusu durum, dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde farklı biçimler altında geçerli. Kapitalizm, özel sağlık tacirliğini teşvik ediyor.

Ve şimdi de, yarattıkları bu küresel felaketin faturasını ödemek istemiyorlar. Kapitalist-emperyalist sistem ve çokuluslu şirketler için en önemli mesele, milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, servet ve kârlarını muhafaza etmek. Pandemi ve karantina bahanesi olsun olmasın, işçileri işten atıyorlar, ücretleri düşürüyorlar ya da doğrudan “kriz” bahanesiyle maaş ödemesi yapmıyorlar. Oysa koronavirüs öncesinde, dünyadaki çokuluslu şirketler, bankalar ve büyük toprak sahipleri devasa kârlar biriktiriyordu. 26 süper milyarderin dünyadaki en fakir 3.8 milyar insanınkine denk servete sahip olduğunu artık neredeyse herkes biliyor. Burada Amazon, Microsoft, Ford, General Motors, Toyota, Siemens, Exxon Mobil, Chevron, Total, Samsung, Nestlé, JP Morgan Chasse, HSBC, Alibaba, Walmart, Johnson y Johnson, Bayer-Monsanto, Pzifer, Coca Cola, Boeing, Airbus, Facebook, Apple, Cargill gibi çokuluslu şirketlerden bahsediyoruz.

Dahası, Donald Trump hükümetinin açıkladığı “kurtarma” paketleri kamusal sağlık hizmetlerine yatırım yapmayı ya da ABD’li emekçilerin ücretlerini “kurtarmayı” öngörmüyor. Amaç çokuluslu Amerikan şirketlerini kurtarmak. Avrupa Birliği’nde de benzer bir süreç yaşanıyor. Trump, büyük şirketlere devlet garantili 455 milyar dolar banka kredisi sağladı. Yani eğer şirketler geri ödemezse bu krediler kamu borcu haline gelecek. Geçen ay 20 milyondan fazla insan daha işsiz kaldı. Aynı esnada, Amazon’un sahibi Jeff Bezos, Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg ve Microsoft’un sahibi Bill Gates de dahil olmak üzere 10 milyarder, servetlerini 51.3 milyar dolar daha artırdı.

Emperyalizmin diğer bir soygun mekanizması ise bankalar, IMF ve Dünya Bankası kanalıyla işleyen dış borç mekanizması. 2020 yılında dünya çapında dış borçlar 253 trilyon dolar gibi rekor bir düzeye ulaştı. Bu mekanizma üzerinden dünya halkları yağmalanıyor. Emperyalizmin işbirlikçisi hükümetler, sahtekarlık üzerine kurulu dış borçları on yıllardır ödemeye devam ederken, BM’nin verilerine göre günümüzde gece yatağa aç giden 821 milyon insan var ve yoksulluk ve açlıktaki artış nedeniyle günde 300.000 insan hayatını kaybediyor.

Koronavirüs krizi kapitalist-emperyalist sistemin çöküşüne işaret ediyor ve kökten bir değişim için mücadeleyi gündeme getiriyor. İşçi sınıfının ve ezilen kesimlerin ihtiyaçlarına uygun bir ekonomik planlama ile patronsuz, sosyalist bir toplumun inşasını başlatacak işçi hükümetlerini kurarak, bu sistemi sona erdirmenin mücadelesini vermek şart.

Bugün bu doğrultuda, koronavirüs krizini göğüslemek, sömürülenlerin sağlığını ve yaşamını savunmak ve hükümetlerin ve büyük kapitalistlerin sosyal haklarımıza yönelik saldırılarına karşı çıkmak için işçi ve emekçilerin mücadelelerini güçlendirmeliyiz.

İşçi sınıfı ve halk kesimleri şimdiden bu duruma karşı çıkmak için harekete geçiyor. Sağlık çalışanlarının daha fazla bütçe, ücret ve malzeme istedikleri eylemlerini, İtalya’da Mart ayında üretimin durdurulmasını talep eden işçi grevleri izledi. Amerika Birleşik Devletleri, İspanyol devleti, Yunanistan, Arjantin ve Kolombiya’da işten çıkarmalara karşı veya sağlık tedbirleri için grevler, Venezuela’da açlıktan kaynaklanan yağma hareketleri ve Brezilya’da devlet başkanı Bolsonaro’ya ve onun yıkıcı politikalarına karşı tencere-tava eylemleri gerçekleşti. Paris’in emekçi mahallelerinde polis baskısına karşı sokak çatışmaları yaşandı. Ve Lübnan’daki halk seferberliklerinin şaşırtıcı bir şekilde geri dönmesiyle, Ekim 2019’da başlayan kemer sıkma karşıtı eylemler tekrar canlandı.

İUB-DE olarak farklı ülkelerdeki bütün bu mücadele biçimlerini destekliyoruz ve koronavirüs krizinin bedelini işçi ve emekçilerin değil de kapitalistlerin ödemesi için, geniş bir uluslararası hareket çerçevesinde bu mücadelelere süreklilik ve bütünlük katma çağrısında bulunuyoruz.

Her ülkede ve uluslararası düzeyde, işçi ve emekçilerin acil durum planı için mücadeleye çağrısı yapıyoruz. Tüm dünyada sağlık, ücretler, istihdam ve gıda için kaynak lazım. Koronavirüs pandemisi henüz bitmedi. Ayrıca emperyalizmin, çokuluslu şirketlerin ve hükümetlerinin dayatmak istediği sosyal pandemiyle de karşı karşıyayız. Bütün bunlar karşısında, “Dış borçların ödenmesine hayır” demek için mücadele gerekiyor: Borçlu ülkeler dış borç ödememek için cephe oluşturmalı, dünyadaki çokuluslu şirketler, bankalar ve toprak sahiplerine yüksek oranlı vergiler getirilmeli. Bu kaynaklar, her ülkede Covid-19 ile savaşmak, işten çıkarmaları veya ücret kesintilerini yasaklamak, işsizlere işsizlik sigortası veya karantina ücreti vermek ve milyonlarca insana yiyecek sağlamak için kullanılmalı.

Ayrıca, sokağa çıkma yasağı veya karantina gibi bahanelerle gerçekleştirilen her türlü polis baskısını ve militarizasyonu reddetmeye, işçi ve emekçilerin protesto hakkını savunmaya çağırıyoruz.

Gerek mevcut koronavirüs kriziyle gerek salgından sonra ortaya çıkacak krizle mücadele etmek için uluslararası düzeyde eylem birlikleri geliştirme ihtiyacı her geçen gün kendini dayatıyor. Birçok ülkede şimdiden yüksek servet vergisi talepleri duyuluyor. Afrika’da bir dizi ülke dış borcu ödememek için blok oluşturuyor. Kuryeler uluslararası çapta bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Arjantin’deki FIT-Birlik, Latin Amerika çapında bir mücadele konferansı düzenledi — ancak pandemi nedeniyle ertelenmesi gerekti. Başka uluslararası mücadele inisiyatifleri de ortaya çıkıyor. Bu çerçevede, İUB-DE olarak biz, yukarıda değindiğimiz üç meseleden hareketle bütün geniş mücadele ve koordinasyon biçimlerini destekliyoruz 1) Dış borcun ödenmesine hayır; 2) kapitalistlere yönelik yüksek oranlı vergiler ve 3) her tür baskıya direniş ve protesto hakkının savunulması. İşçi ve emekçi örgütlerini, kadınların, gençlerin hareketlerini ve doğa yıkımına karşı hareketleri, ayrıca anti-kapitalist ve sosyalist solu, uluslararası bir mücadele hareketini koordine etmek için en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

11 Mayıs 2020

Soma katliamı 6. yılında Kadıköy’de anıldı

0

Soma Katliamında hayatını yitiren 301 madenci işçi, İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısı ile 6. Yılında Kadıköy’de çeşitli sendika ve siyasi parti temsilcilerinin katılımı ile anıldı. “Sizin ‘normaliniz’ Soma’dır!” yazılı pankartın açıldığı eylemde, sık sık “Soma’nın hesabı sorulacak”, “Çarklar dönüyor, işçiler ölüyor”, “Evde açlık, işte salgın, kahrolsun kapitalizm” sloganları atıldı.

Yapılan anmada okunan basın açıklamasında, “Gerekli önlemleri almadığı için ölümleri hazırlayan patronlar da, denetleme görevini yerine getirmediği için yolu açan iktidar da göstermelik soruşturmalar ve cezalar dışında bir şey almadı” denildi. Şirket sahibi Alp Gürkan’ı beraat ettiren, geri kalan sorumluların da son infaz yasası kapsamında ceza indirim alarak çıkacağı belirtilerek işçilere reva görülen adalet protesto edildi. Açıklamada, Soma’dan bu yana çeşitli işkollarında gerçekleşen iş cinayetlerinde 11 bin 400 işçinin daha yaşamını yitirdiği belirtilerek “Yani Soma’dan bugüne 38 Soma daha yaşandı” denildi.

Şu anda salgın nedeniyle madende çalışan işçilerde Covid pozitif vakalarının çoğalması, aslında 6 senede hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesi. İşçi ölümleri hala fıtrat denilerek geçiştiriliyor. “Fıtratınızı da normalinizi de kabul etmiyoruz. Sizin fıtratınız ölüm, normaliniz Soma ise bizim fıtratımız direnmek, normalimiz mücadeledir” diyen platform, gerçek adaletin kapitalizme karşı işçilerin mücadelesi ile gerçekleşeceğini vurgulayarak açıklamayı sonlandırdı.

ABD: Tüm kaynaklar burjuvazi için

0

9 Mayıs itibariyle ABD’deki pozitif koronavirüs vakaları 1 milyon 274 bin 36, ölüm sayısı ise 77 bin 34’e ulaşmış durumda ve veriler henüz hiçbir azalma eğilimi göstermiyor. Ülkenin çeşitli bölgelerindeki şehir valilikleri hâlâ karantina emirleri çıkartıyor ve sayısız hastaneden hâlâ koruyucu ekipmana sahip olmadıkları haberleri geliyor olmasına rağmen, hükümet Mayıs ayı başında normalleşme sürecine girme kararında hiçbir esneklik göstermedi. Trump, 6 Mayıs günü Koronavirüsle Mücadele Komitesi’nin (Coronavirüs Task Force) bundan böyle virüsün ülke geneline yayılmasını engellemeye ve sosyal etkilerini en aza indirmeye değil, Amerikan ekonomisini yeniden açma görevine odaklanacağını açıkladı.

Ülkede Nisan ayının ortasından itibaren Cumhuriyetçi Parti yanlısı aşırı sağcı beyaz grupların Washington, Minnesota, Kentucky, Michigan gibi pek çok eyalette karantina ve virüse yönelik önlemler karşıtı protesto gösterileri gerçekleşti. Katılımcıların gözle görülür bir kısmının ağır silah taşıdığı bu protestolar, Trump ve kimi Cumhuriyetçi siyasilerden açık destek aldı. Koronavirüs nedeniyle oturumlarına bir süredir ara veren Senato ise önümüzdeki hafta toplanmaya hazırlanıyor. Salgınının federal karar mekanizmasının önemini ortaya çıkardığı bu dönemde Senato Yargı Komitesi’nin ilk gündem maddesi ise hepsi aşırı sağcı ve sosyal hizmet harcamalarını kısmayı taahhüt eden 27 yeni federal ve bölge savcısının süresiz göreve atanmaları olacak. Mart sonunda uygulamaya konulan ve Amerikan burjuvazisini ve çokuluslu şirketleri kurtarmaya adanan ekonomik önlem paketinin etkisiyle zaten Nisan ayında yükselişe geçen Amerikan borsaları ise, Nisan ortasında negatif fiyatlardan işlem gören Amerikan petrolünün bu tarihsel çöküşten zarar gören dev çıkarıcı, taşıyıcı ve teknolojik geliştirme firmalarının önlem paketi kapsamında Merkez Bankası kredileriyle kurtarılacaklarının açıklanmasıyla 8 Mayıs’ı 2008’den bu yana kaydedilen en yüksek seviyelerle kapattı.

Ülkedeki geniş çaplı sosyal ve ekonomik yıkım ise giderek derinleşiyor. Son üç haftada işsizlik fonuna başvuru sayısı katlanarak toplamda 33 milyonu geçerken, hükümet tüm kaynaklarını burjuvaziye adadığı yetmezmiş gibi şimdi de emeklilik fonunda kesintiye gitmeye ve kamu kaynaklarında bir dizi özelleştirmeye hazırlanıyor. Ülke aynı zamanda gıda sorunuyla da yüzleşiyor. Trump hükümetinin bu duruma getirdiği çözüm ise özellikle göçmen ve siyahi nüfusun güvencesiz koşullarda çalıştığı ve ülkede virüsün en çok yoğunlaştığı merkezler olarak bilinen kümes ve küçükbaş hayvan üretim ve paketleme tesislerinin üretime devam etmesi yönünde bir yürütme emri çıkarmak oldu. 19 eyalete yayılan yaklaşık 115 üretim tesisinde çalışan yaklaşık 6500’ün üzerinde işçinin koronavirüs testi pozitif çıktı ve 20’nin üzerinde işçi hayatını kaybetti. Bu, pandeminin ülke çapında giderek derinleşen ırksal bölünmeyi apaçık ortaya koyduğu örneklerden sadece biri. Pek çok eyalette siyahi, göçmen ve yerli halk nüfusunun toplam nüfusa oranı %30’u geçmezken toplam ölümlerin %70’inden fazlası bu nüfus grupları arasında yaşanıyor. 

Bütün bu gelişmeler Trump hükümetinin krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmek adına otoriterleşme eğilimleri gösterdiğini ve bu noktada aşırı sağcı beyaz nüfusu harekete geçirmekten de çekinmediğini gösterse de Amerika’nın koronavirüsle ve krizle mücadelesini salt bir Trump düşmanlığı üzerinden değil, kapitalizmin çıkarları çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Zira Demokrat Parti Kongre üyelerinin çoğu kapitalizmin önceliklerini korumak noktasında Trump ve kararlarıyla ortaklaşıyor. Pek çok Demokrat Partili Kongre üyesinin ekonomik önlem paketi kapsamında kurtarılması hedeflenen şirketlerde halihazırda hisseleri olduğu ve son dönemde borsada bu şirketler üzerinde işlem yaparak krizi fırsata çevirmeye çalıştıkları biliniyor.

Ülke seçimlere giderken olağandışı oportünizm ve baskıcı yasama/yürütme kararlarıyla bilinen ve haklarında yaklaşık bir düzine cinsel istismar suçlaması bulunan iki başkan adayı ve partilerinin aralarında yaşanan tek gerçek görünür anlaşmazlık ise virüsün bir Çin laboratuvarından çıkıp çıkmadığı konusu olmaya devam ediyor.

Tarihte bu ay: Soma’da işçi sınıfı soykırıma uğratıldı

0

Bu sayımızda “Tarihte Bu Ay” köşemizde 301 maden işçisinin hayatını kaybettiği Soma Katliamı’nı işliyor olmamızın nedeni, Soma’nın “tarih” olmuş olması değildir. Tam tersine bunun nedeni Türkiye’de ve dünyada her gün Somaların yaşanmaya devam etmeyi sürdürmesidir. 13 Mayıs 2014’te 301 işçiyi öldüren Soma Katliamı’ndan bugüne dek Türkiye’de en az 38 Soma daha yaşandı, en az 11.607 işçi daha iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

Soma Madenleri’nin sahibi olan işletmenin 2013’te başka bir ocağının açılışını yapan dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, bu firmanın örnek bir işletme olduğunu belirtmişti. Rejime göre “örnek” işletme, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmadığı ve şirket sahibinin maksimum kazancının hedeflendiği işletmeydi.

Katliamın ardından maden patronlarının korunabilmesi için yargı elinden geleni yaptı. Birçok suçlu tutuksuz yargılandı ve ertesinde suçsuz bulundu. Suçlu bulunanlara göstermelik cezalar verilmekle yetinildi. Soma Madenleri’nin sahibi şirketin yönetim kurulu başkanı Can Gürkan serbest bırakılmakla kalmadı, aynı zamanda Gürkan’ın maden işletme yasağı da kaldırıldı.

Son olarak, koronavirüsün hapishanelerde yayılmasıyla önemli bir tehlikeye dönüşeceğini mazeret göstererek mafyaları, tecavüzcüleri ve benzerlerini serbest bırakan infaz düzenlemesiyle beraber Soma katliamında sorumluluğu olanların hapisten altı yıl erken çıkması güvence altına alındı. İnfaz düzenlemesiyle Soma Kömür İşletmeleri Genel Müdürü Ramazan Doğru ve İşletme Müdür Yardımcısı İsmail Adalı 2028 yerine 2022’de, İşletme Müdürü Akın Çelik ve maden mühendisi Ertan Ersoy ise 2025 yerine bu sene hapisten çıkabilecek.

Başkanlık rejiminin, Türkiye’nin en büyük maden işçisi katliamı olan bir olayın sorumlularını neden serbest bıraktığını ve bu sorumluların bir kısmının cezalarında neden sürekli olarak indirime gittiğini anlamak önemli.

Rejim bu hareketiyle aslında daha fazla kâr için, daha fazla sermaye birikimi için işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayanlara dönük herhangi bir yaptırım uygulamayacağını; işçi sınıfı mücadele ederek kendisini buna zorunda bırakmadıkça işçi katillerini cezalandırmayacağını; ne olursa olsun uğruna çalıştığı patronların suçlarını ve cinayetlerini örtbas etmek için canla başla çalışacağını söylüyor.

Anlaşılan o ki, Türkiye’de yeni Somaların olmamasının biricik koşulu, Soma’da göçük altında kalarak can verenlerin sınıf kardeşlerinin iktidar olmasıdır.

Koronavirüs günlerinde kürtaj hakkı engelleniyor

0

Koronavirüs salgınında ağırlaşan yaşam koşullarının yanı sıra kürtaja erişim de kadınların karşısına bir sorun olarak dikilmekte. Pek çok ülkede pandemiyle mücadele bahanesiyle kürtaja erişim kısıtlanmış veya yasaklanmış durumda. BM raporuna göre bu kısıtlama ve engellemeler 1 milyon istenmeyen gebelikle sonuçlanabilir. Kadınlara güvenli kürtaj ve doğum kontrol yöntemleri sağlamak için çalışmalar yürüten uluslararası örgüt Marie Stopes International’ın öngörüsü ise 2020 yılında 3 milyon istenmeyen gebelik, 2,7 milyon gizli ve tehlikeli kürtaj ve 11 bin hamilelikle bağlantılı ölümün gerçekleşebileceği yönünde.

Arjantin’de kadınlar güvenli, yasal ve parasız kürtaj hakkı ve kürtajın suç olmaktan çıkarılması için yıllardır tüm dünyadaki kız kardeşlerine cesaret veren bir mücadeleyi halihazırda yürütmekteydi. Ancak pandemi sürecinde kürtajın yasallaşmasını öngören yeni yasa tasarısının kongreye sunulması ertelendi. Hükümet cinsel sağlık programlarını askıya aldı. Kadınlar, Yasal Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın hazırladığı tasarının acilen oylanıp kabul edilmesini talep ediyorlar.

Kürtaj mücadelesiyle ön plana çıkan bir diğer ülke olan Polonya’da kadınlar 2016 yılında kürtaj yasaklarına karşı greve çıkmıştı. Kadınlar seferberlikleri sayesinde kürtaj yasağını engellemeyi başarmıştı. Ancak ülkede kürtaj konusunda halihazırda fazlasıyla kısıtlama bulunmakta. Kadınlar ya kürtaj için yurtdışı seyahati ve mali destek sağlamaya çalışan Sınır Tanımayan Kürtaj girişimi gibi yöntemlere ve sivil toplum kuruluşlarına başvurmak ya da gizli kürtaj olmak zorunda kalıyor. Son olarak hükümetin pandemiyi fırsat bilerek kürtajı daha fazla kısıtlama niyeti üzerine kadınlar, toplanma yasağına rağmen sokağa çıktılar ve fiziksel mesafeye dikkat ederek protesto gerçekleştirdiler. Süpermarket kuyruklarında, arabalarında, bisikletlerinde dövizler taşıyarak ve internet üzerinden sanal bir eylem düzenleyerek tepki gösterdiler. Kadınlar karantina olsun olmasın mücadeleye devam etme konusunda kararlı.

Katalonya’da kadınlar, kürtaj öncesinde yapılan yüz yüze doktor ziyareti zorunluluğunu geçici olarak askıya almayı ve bunu telefon görüşmesine çevirmeyi başardı. Kadınlar, salgın koşullarında bir kazanım olan bu değişikliğin salgın sonrasında da devam etmesi ve bütün İspanya Devleti’nde uygulanması için mücadele etmeyi sürdürecek.

ABD’nin çoğu muhafazakâr eyaleti pandemi sırasında kürtajı zorunlu olmayan prosedürler kapsamına almaya çalıştı. Alabama’da ensest ve tecavüz gibi durumlar da dahil olmak üzere kürtajın neredeyse tamamen yasaklanma noktasına gelmesi, Teksas’ta Cumhuriyetçilerin pandemi zamanında kürtajın önemsiz bir tıbbi müdahale olduğuna kanaat getirerek “ertelenmesini” tavsiye etmesi, Arkansas’ta kürtaj olmak isteyen kadınların Covid-19 testinin son 48 saat içinde negatif çıkmış olması şartı gibi çeşitli kısıtlamalar ve yasaklar söz konusu. Bazı eyaletlerde kadınlar ve sivil toplum örgütleri bu kararları mahkemeye taşıyarak yasağı kaldırabildi ancak fiili durum bir soru işareti.

Küresel tedbirlerle bağlantılı olarak doğum kontrol araçlarının tedarik zincirindeki aksamalar, sağlık sigortasının veya alım gücünün olmaması, tecrit koşulları veya hastane ve kliniklerde üreme sağlığı hizmetlerinin en aza indirilmesi gibi çeşitli nedenlerle bu araçlara erişim çeşitli ülkelerde kısıtlanmış durumda. Örneğin İngiltere’de cinsel sağlık kliniklerinin %86’sının salgının başlangıcından beri spiral, implant gibi uzun süreli etkili doğum kontrol yöntemlerini uygulayamadığı açıklandı.

Türkiye’de de pandemi sürecinde kadınların sağlık hizmetine erişimde yaşadığı sorunların arttığı gibi güvenli kürtaja erişim de zorlaşmış durumda. Mor Çatı, nisan ayının Koronavirüs Salgını ve Kadına Yönelik Şiddet raporunda, bir kadının İstanbul’daki bir devlet hastanesinde kürtaj talebinin reddedildiği, ancak ısrarı ve kadın dayanışması sonucunda kürtaj hakkından yararlanabildiği ifade ediliyor. Bu tekil bir örnek değil, zira Türkiye’de kadınların yasal bir hak olan kürtaja salgın öncesinde bile erişiminin ne kadar zorlaştırıldığı hesaba katıldığında şu anda çok fazla kadının bununla karşı karşıya olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

Başka türlü kürtaj mümkün

Salgın sürecinde kürtajın tek yolu cerrahi yöntem değil. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarına göre bu süreçte tıbbi, yani ilaçla kürtaj, doktor kontrolünde yapıldığı takdirde uygulanabilecek güvenli bir yöntem. Bu ilaçlar Dünya Sağlık Örgütü’nün temel ilaçlar listesinde. Ancak salgın koşullarında bulaş riskini azaltabilecek bu yöntem Türkiye’de uygulanmıyor, hatta salgın dışı zamanlarda bile tıbbi kürtaj ilaçlarına erişmek mümkün olmuyor. Kısacası, pandemiyle birlikte yaşam koşulları daha zorlaşan kadınlar aslında istenmeyen gebeliklere mahkûm ediliyor. Haklarımıza dönük saldırılar salgın öncesinde olduğu gibi salgın sırasında da hız kesmeden devam ediyor.

Halbuki koronavirüs günlerinde de kadın sağlığının korunması ve sağlık gereksinimlerinin karşılanması için alınması gereken tedbirlerin hiçbiri uygulanamaz veya zor tedbirler değil. TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, DİSK Kadın Komisyonu, TMMOB Kadın ve KESK Kadın Meclisi’nin pandemi sürecinde kadınların bedenine ve emeğine dönük baskı ve sömürülere karşı yayınladıkları bildiride kürtaj hakkının suistimale uğramaması için gereken önlemlerin alınması, kürtaj olmak isteyen kadınların düşük hapları için reçete alabilmesi ve yapılacak geç dönem kürtajların acil bakıma dahil edilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Kürtaj ertelenebilir bir müdahale değil, acilen uygulanması gereken bir haktır. Koronavirüs günlerinde de doğum kontrol yöntemlerine ve güvenli kürtaj dahil sağlık hizmetlerine erişimin sağlanması, kadınların yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor.

Londra “saldırısı”

0

Doların TL karşısında 7’nin üzerine çıkmaması için Merkez Bankası (MB) ve kamu bankalarının yaptığı tüm müdahalelere rağmen dolar, 7,20’ler seviyesine ulaşarak yeni bir rekor kırdı.  Bunun üzerine iktidar kaynakları TL üzerinde Londra kaynaklı bir manipülatif bir atak yapıldığını öne sürerek yine “dış kaynaklı etkiler” politikasını öne çıkardılar.

Öncelikle doların tüm dünyada değerlendiğini söylemek gerekir. Bunun birçok sebebi var. Fakat ana sebep doların tüm krizler karşısında güvenli liman olarak görülmesidir. Bunun altında da ABD’nin başat emperyalist güç olması yatmaktadır.

Küresel krizin başlangıç tarihi olan 2008 yılında tüm dünyada dolaşımdaki dolar arzı 830 milyar dolardı. 2020 Nisan sonu itibariyle bu sayı 1,9 trilyon dolar olmuş durumda. Bir şey ne kadar fazla ise o kadar değersizdir argümanı dolar için pek söylenemez. Tüm dünya ticaretinin %70’i, petrol ticaretinin ise neredeyse tamamı dolarla yapılıyor. Bu çerçevede diyebiliriz ki serbest piyasada bir şey ne kadar güvenliyse kriz anında her şey ona yönelir. Dünyada bu kadar çok dolar olmasına rağmen hemen hemen her yatırım aracı dolara dönüyor. Türk Lirası da bunlar arasında. TL’nin kendi değer kaybını da hesaba katarsak özellikle pandemi koşullarının belirsizliği, panik ve korkuyu tetikleyerek hem bireysel hem de kurumsal bazda bankadaki TL mevduatların dolara çevrilmesi söz konusu oluyor. Öyleyse Londra merkezli finans kuruluşlarının ellerindeki TL’leri dolara çevirmesi bir saldırı mıdır?

Her şeyden önce, eğer ki dalgalı döviz kuru uyguluyorsanız döviz üzerinde spekülasyon yapmaya izin veriyorsunuz demektir. Bir şeyi, ileride fiyatının artacağı düşüncesiyle almak fiyatı arttıktan sonra da satmak spekülasyondur. Serbest piyasada ise spekülatif hamleler suç teşkil etmez. Eğer ki hamleler manipülatif bir karakter taşıyorsa yani bir metaın fiyatı çeşitli tekniklerle suni olarak yükseltilmeye ya da düşürülmeye çalışılıyorsa evet bu kâğıt üzerinde suç teşkil eder. Fakat, finans kapitalin dev tekelleri hem spekülasyon hem de manipülasyon yaparak kâr oranlarını yükseltmeye çalışıyorlar. Bu kumar oyunundan çıkış için önünüze hiçbir program koymayan iktidar “dış saldırı” kılıfıyla suçu başka adreslere atıyor.

Kapitalist kriz: ABD borsası tarihi zirvesini görürken, 3 hafta içinde 16 milyon işçi ABD’de işsizler ordusuna eklendi.

İktidara geldiklerinde yaptıkları icraatlar arasında Kemal Derviş’in “dövizi dalgalanmaya bırakmalı ve sermayenin dolaşımı önündeki tüm engellemeler kaldırılmalıdır” sözlerini uygulamak olan bugünkü iktidarın elinde sermaye kontrolü dışında bir silah neredeyse kalmadı. BDDK aracılığıyla cezalandırma yöntemi işe yarar durmuyor. Tam sermaye kontrolü merkezi ve planlı bir ekonomi olmadan yani kapitalizm altında yapıldığında hızla sermaye kaçışlarına ve paniğe sebep olabilir. Ya emperyalist düzenden devrimci bir şekilde kopacaksınız ya da onun kuralları tabii olacaksınız. Bunun dışındaki alternatiflerin hepsi talidir.

Zaten bir ekonomik krizin içindeydik. Buna pandemi koşullarının eklenmesiyle derinleşen krize karşı para basarak mücadele etmeye çalışan sistem akıl dışıdır. Üstelik bu para tekrardan finansallaşıyor. ABD’de on milyonları bulan işsiz sayısı hızla artarken ABD ile birlikte Türkiye’de de borsaların yükselmesi bu akıl dışılığın (finansallaşmanın) bir sonucudur.

Kapitalizm içinde kâr oranlarının düşmesi eğilimi yerçekimi kadar gerçek bir yasadır. Kârları düşen burjuvazinin paradan para kazanarak finansal bir balon yaratması ve bu balon patladığında faturayı işçilere yığması… İşte gerçek suç budur! Sorun kapitalist üretim ilişkilerinin kendisidir. Ya bundan koparsınız ya da bu kumarı oynarsınız.

İşten çıkarmalar sahiden yasaklandı mı?

0

Bu yazının yazıldığı gün, Türkiye’de 117 kişi daha Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve vaka sayısı 100 bin kişiyi geçti. Tüm dünyada vaka sayısının 2,5 milyona ulaştığı söyleniyor. Salgının ne kadar ciddi ve ölümcül olduğu apaçık ortada.

İlk günden beri salgınla mücadele konusunda yapılacakların net olduğunu söyledik. Milyonlarca insan çalışmak zorundayken salgının yayılmasına karşı mücadeleyi bireysel seçimlere indirgeyen “Evde Kal” ve “Hayat Eve Sığar” gibi sözlerin gerçekte mümkün olmadığını vurguladık. İşçi ve emekçilerin gerçekten evde kalabilmesi için “Herkese ücretli izin verilsin, salgın süresince işten çıkarmalar yasaklansın” dedik.

Sadece biz değil, üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, salgına karşı yayınladıkları ortak bildiride işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında tüm işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması çağrısı yaptı.

Bir gece ansızın basına servis edilen bir haberle öğrendik ki Saray rejimi de zaten 31 Mart’tan bu yana bu konuyu görüşüyormuş! Hatta “iş dünyası örgütleri”nin görüşlerini almak üzere bir yasa teklifi de hazırlanmış. Görüşü alınan iş dünyası örgütlerinin işçi sendikaları konfederasyonları olduğunu zannetmiyoruz. Milyonlarca emekçi için hayat memat meselesi haline gelmiş bu konuyu biz de televizyonlardan “İşten çıkarmalar yasaklanıyor! Detaylar geliyor” haberiyle öğrendik.

Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Detaylar gelince işin rengi belli oldu: Covid-19 salgın hastalık neticesinde kamu yararının gerektirmesi nedeniyle üç ay süreyle işten çıkarma yapılamayacak ve fakat işveren isterse işçiyi ücretsiz izne çıkarabilecekti.

Salgından ilk kurtarılacaklar: sermaye ve şirketler

Salgının ilk gününden beri işverenler çeşitli vergi, prim ertelemeleri, teşvik ve ödenek paketleriyle işçilerin maaş yükünden büyük ölçüde azat edilmişlerdi. Ama gelin görün ki ücretsiz izin kanunen işçinin rızasına tabi olduğundan, işverenler salgın süresince işçileri ücretsiz izne çıkararak ücretinden tamamen kurtulamıyorlardı. Şimdi bu yasa ile bu da mümkün hale geldi. İşveren işçileri hesapsız kitapsız ücretsiz izne gönderebilecek ve hesapta devlet de ücretsiz izne çıkarılanlara günde 39 lira 24 kuruş ücret verecek. Bu rakam kısa çalışma ödeneği ile alınabilen minimum ücret olan 1752 TL’nin bile altında! İşverenlerle sarayın iktidarı birlik olmuş, kamu yararı adı altında işçi ve emekçilerin günlük 39 TL ile ev geçindirmesini bekliyor. Televizyonlar da kitlelere bu yalanı işten “çıkarmaların yasaklandığı” adı altında satıyor. Rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli görüyor. “Salgından ilk kurtarılacaklar sermaye ve şirketlerdir” diyor.

İşten çıkarmalar devam ediyor!

Buna rağmen işten çıkarmalar da durmuş değil. Yasağın ilk gününde Cengiz Holding’in Mardin’deki şantiyesinde çalışan yüzden fazla işçinin ücret ve tazminatları dahi ödenmeden işten çıkarıldığını gördük. İşçiler bir süredir günde 14 saat çalıştırıldıklarını ve şantiyede salgına karşı hiçbir önlem alınmadığı için iş bıraktıklarını belirtiyorlar. Anlaşılan o ki, televizyonlarda elini yıka, evde kal, önlem al söylemlerinin muhatabı işçiler değil. Kaldı ki İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasının 13. maddesinde “Çalışmaktan Kaçınma Hakkı” konusunun koşulları tanımlanıyor. Yasanın bu maddesinde, ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan işçilerin gerekli tedbirler alınana kadar çalışma hakkından kaçınabilecekleri düzenlenmiş.

Biz işçiler ölümü gösterip sıtmaya razı eden bu yasa teklifini kabul etmiyoruz! İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır ve tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır! Ücretsiz izin işçiye açlıktan öl demektir!

Çağrımızdır!

Üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, bu yasa teklifinin geri çekilmesi ve işten çıkarılmaların yasaklanması için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır. Sendikalar göreve!

İşçi sağlığı ve güvenliği için işçi kontrolü!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) raporuna göre Nisan ayında 103’ü Covid-19 kaynaklı olmak üzere en az 220 işçi hayatını kaybetti. Mart ayında bu sayı 113, Şubat’ta 133, Ocak’ta ise 114’tü. Akıl alır gibi değil ama Nisan ayında, işlerin çoğunun durduğu bir ortamda, son 3 ayın yüzde 60’ından fazla işçi hayatını kaybetmiş. İstihdam kaybıyla birlikte düşünülürse neredeyse iki katı! Bu nasıl mümkün olabiliyor?

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z1_aylar.jpg

Denebilir ki Covid-19 ölümleri işbaşında işten kaynaklı ölüm sayılmaz. Olsa olsa meslek hastalığı olabilir. İnsanı ortalama bir ay gibi kısa bir süre içinde hızla öldürebilen bir virüs, hak verin, on yıllara yayılmış bir “meslek hastalığı” gibi değerlendirilmemeli. Üstelik Covid-19’un bulaş yolları bu kadar açıkken sosyal mesafeyi hiçe sayan, korumasız ya da yetersiz ekipmanla çalışmak ve yolculuk yapmak durumunda kalan işçilerin başına geleceği öngörmek zor olmasa gerekir. Sonuçlar da zaten bunu gösteriyor!

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z3_nedenler.jpg

Buna rağmen, Nisan ayı rakamlarından Covid-19 kaynaklı 103 ölümü işbaşında işten kaynaklı ölüm sayılarından çıkaralım. Geriye yine de 117 işçi ölümü kalıyor. Bu durumda dahi Nisan ayında Ocak ve Mart aylarından daha fazla işçi ölümü gerçekleştiği görülüyor. Nasıl oluyor da salgının ortalıkta olmadığı, işlerin “kendi rutininde” devam ettiği Ocak ayında dahi 113 işçi ölümü gerçekleşmişken Nisan ayında 117 işçi ölebiliyor?

Çünkü işçi sağlığı ve güvenliği için harcanacak her kuruş gereksiz masraf olarak görülüyor. Söz konusu işçi sağlığı ve güvenliği olduğunda, “ihmal” teşvik gören rutin bir sermaye davranışı haline geliyor. İşçi sağlığı ve güvenliğinde azami değil daima “asgari koşullar” geçerli oluyor. Gerekli tedbirlerin alınmasını sağlayacak, takip edecek, denetleyecek, yaptırım uygulayacak bir otorite olmadığı için işçinin sağlığı ve güvenliği sürekli ihmal edilebiliyor.

Sonuçta istihdamın bu kadar azaldığı, işlerin çoğunun kapandığı mevcut koşullarda dahi tarım/ormandan sağlığa, ticaret/bürodan metale, tekstilden madenciliğe, inşaattan taşımacılığa kadar hemen hemen her sektörde elektrik çarpmasından düşmeye, ezilmeden trafik kazasına, kalp krizinden Covid-19’a dek çeşitli nedenlerle işçiler, maalesef, ölmeye devam ediyor.

http://www.isigmeclisi.org/site_icerik/2020/4nisan/z2_iskollari.jpg

İşçilerin bu şekilde, kitlesel bir biçimde ölmemesi için tedbirlerin etkin bir şekilde alınması, uygulanması ve denetlenmesi şart. Bunu gerçekten sağlamanın yolu ise işçi sağlığı ve güvenliğinde doğrudan doğruya işçi kontrolünü sağlamak. Tedbir almak sermayeye, denetim yapmak iş müfettişlerine kaldığında ne olduğu ortada…    

Soma 6. yılında kanamaya devam ediyor!

0

Gerçekten de kişinin âyinesi iş, lafa bakmamak gerekiyor. En azından lafın değeri işle, icraatla ölçülmeli. Bu açıdan Soma maden faciası çok ama çok fazla şey anlatmaya devam ediyor. En az 301 maden işçisinin hayatını kaybetmesinin üzerinden altı yıl geçti (13 Mayıs 2014). Ne yaralar kapandı, ne de dersler alındı.

Kelimenin gerçek manasında Soma’nın üstü örtüldü. Gerçek suçluları es geçen göstermelik kimi cezalar dahi tamamına ermedi, murdar oldu. Geriye, canı henüz kurtarılmış madencinin kirletmemek için ambulansa binmeye çekinmesi, iktidarı temsilen Yusuf Yerkel’in madenci Erdal Kocabıyık’a tekmesi, acılar içindeki madenci eşlerine, yakınlarına şov yapmayın denmesi ve acılar ve acılar kaldı. O yüzden Soma kanamaya devam ediyor.

O meşum günden bu yana, geride kalan altı yılda, en az 11 bin 607 işçi daha işbaşında hayatını kaybetti. Düşerek, ezilerek, çarpılarak, boğularak, yanarak, zehirlenerek ölen 11 bin 607 işçi. Bu her gün en az beş işçinin işbaşında hayatını kaybettiği ve son altı yılda en 38 Soma daha yaşandığı anlamına geliyor.

Önlemler alınmadığı, masraftan kaçınıldığı, denetimler yapılmadığı, caydırıcı ve gerçekten cezalandırıcı yaptırımlar olmadığı için Soma oldu ve benzerleri olmaya devam ediyor. İşçi ölümlerinin bir savaş bilançosu halinde devam etmesinin tek açıklaması kâr ve rekabet düzeni. Yasa koyucu ve uygulayıcı da buna uyduğunda düzen olduğu gibi sürebiliyor.

Şimdi salgın koşullarında bir kez daha işçi ve emekçilerin sağlığının ve hayatının nasıl bu derece ucuz ve feda edilebilir sayılabildiğini görüyoruz. Sermaye düzeninde işçi sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman yangında ilk kurtarılacaklar listesinde yer almıyor. O yüzden dünyada yılda bir milyon, her gün 3 bin, her dakikada iki işçi çalışırken hayatını kaybetmeye devam edebiliyor. Üstelik alınabilecek sadece çok basit ve ucuz bazı önlemlerle dahi kaza ve ölümlerin çoğu engellenebilecekken!

Başta Soma’da hayatını yitiren madencilerimiz olmak üzere tüm emekçilerimizi, sınıf kardeşlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz. Bu düzen değişmeli, değişecek, değiştireceğiz…

Cop ve hamasetle bu kadar!

0

Salgın öncesinde de işçi ve emekçiler hayatlarını zorlukla sürdürmekteydi. Milyonlarca hane ancak sosyal yardımlarla ayakta durabilmekteydi. Gelirlerin azlığı, düzensizliği neredeyse 20 milyon insanı doğrudan devlet yardımına muhtaç kılmıştı. Milyonlarca işsizin dışında iyi kötü bir işi olan milyonlarca işçi-emekçi de ancak açlık sınırındaki ücretlere çalışmakta, yoksulluk içinde yaşamaktaydı. Bizzat Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) özellikle son yıllarda üst üste açıkladığı verilerle yoksulun daha da yoksullaştığını, zenginin daha da zenginleştiğini verilerle göstermekteydi. Zenginle yoksul arasındaki makas açılırken Türkiye 33 Avrupa ülkesi içinde gelir dağılımı en kötü ikinci ülke konumundaydı.

Şimdi salgınla birlikte yoksulun yoksulluğu, işsizin işsizliği katmerlenerek daha da artmakta ve dayanılmaz bir hale gelmekte. Küçük üreticinin, esnafın, çiftçinin sınırlı birikimleri “hazıra dağ dayanmaz” misali hızla erimekte, toplumda genel bir yoksullaşma egemen olmakta. Ülkenin kaymağını yiyen en zenginler ise daha da zenginleşmekte.

Kelimenin tam anlamıyla salgın sürecinde herkes can derdinde bir umut, bir çözüm, küçük de olsa tutunacak bir dal aramaktayken değişmeyen tek şey ise iktidarın bencilliği ve doymak bilmezliği. İktidar salgından önce ne ise salgın sırasında da aynı ceberutluk ve tarafgirlikle yoluna devam etmekte. Bütün emareler salgın sonrası yaşanabilecek ekonomik-sosyal zorlukların salgın sürecinden de uzun ve yıkıcı olabileceğini gösteriyor. Ne var ki iktidarın umurunda değil. Varsa yoksa kendi çıkarı ve ikbali!

Oysa şapka uçtu, kel göründü. Yirmi yıldır kendisi dışındaki herkesi “iki koyun güdemez” diyerek iş bilmezlikle küçümseyen iktidarın şimdi iki maskeyi dağıtamadığını; sağa sola çatmadan, milleti suçlamadan doğru düzgün bir işi beceremediğini, kendi yapamadığı için yapmaya çalışanları da engellediğini cümle âlem gördü, görüyor. Cop ve hamasetle bu kadar…

Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Kriz ve Pandemi: İspanya Devleti ve Katalunya Deneyimi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’den Rosario Mendieta ile 26 Nisan’da gerçekleştirdiğimiz “Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Kriz ve Pandemi” başlıklı söyleşimiz*   

Merhaba Rosario! Öncelikle bize İspanya Devleti ve Katalonya’da salgının genel durumuna ilişkin biraz bilgi verir misin? Türkiye medyasında oradaki durumun düzelmeye başladığı yönünde genel bir kanı var, ama durum gerçekten böyle mi? İnsanların ekonomik ve sosyal koşulları nasıl? Koronavirüsün toplum üzerindeki gerçek etkisi nedir?

Türkiye’de oluşturulan algının aksine genel durumun burada oldukça ciddi olduğunu söylemeliyim. Sadece sağlık açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal açıdan da durum oldukça kötü. Resmi bulaş ve ölüm oranları oldukça yüksek (27 Nisan itibariyle ülkede toplam 23,190 ölüm gerçekleşti) ancak sağlık uzmanları gerçek vaka sayısının açıklanan vakaların iki katından fazla olma ihtimalinden bahsediyorlar. Cenaze evleri tarafından sağlanan veriler de bu görüşleri destekler yönde. Buna karşılık, kaynak yetersizliğini, özellikle de kişisel koruyucu ekipman eksikliğini kınayan sağlık çalışanlarına sessiz kalmaları yönünde bir tehdit ve baskı politikası uygulanıyor. Sonuç olarak, bugüne kadar yapılan az sayıda testi dikkate alırsak pandeminin gerçek büyüklüğünü bilmemiz imkânsız. İspanya’da 1 milyon kişi başına yapılan test sayısı 642 ve ölüm oranı %5,1 iken, bu sayılar Norveç’te 6000 ve %0,4 veya Güney Kore’de 6,000 ve %1,1 olarak karşımıza çıkıyor. Yani, son birkaç gün içinde daha fazla test yapılmaya başlansa ve grafiksel eğriler inişe geçmiş gibi gözükse de durum hâlâ ciddiyetini koruyor.

İnsanların gündelik koşulları değişkenlik gösterse de hiç kimsenin bu günleri sorunsuz atlattığını söyleyemeyiz. Bir yandan, sağlık, gıda, temizlik gibi zorunlu sektörlerde çalışan işçilerin iş yükü aşırı arttı, ancak bu çalışanlara ne yeterli kaynak ne de yeterli kişisel koruyucu ekipman sağlanıyor. Örneğin, resmi rakamlara göre, ülkede enfekte olanların %20’sinden fazlasını sağlık personeli oluşturuyor, ülke bazlı enfekte olan sağlık çalışanı oranları sıralamasında İspanya başı çekiyor. Diğer yandan, İspanyol hükümetinin zorunlu olmayan sektörlerde çalıştıkları halde işe dönmeye zorlayarak sağlıklarını doğrudan riske attığı yaklaşık 3,5 milyon işçi var. Zorunlu olmayan sektörlerde ekonomik üretim sadece birkaç gün boyunca durdu ve hükümet, işe geri dönüş sürecinde işçilerin sağlığını garanti altına almak için hiçbir sağlık koşulunu karşılamadı ve hiçbir önlem almadı. Üstelik işçiler çalışmadıkları o birkaç günün ücretini de sanki tatil yapmışlar gibi bir yıla yayarak işverenlerine geri ödemek zorunda bırakıldılar. Bu oldukça utanç verici ve işverenleri koruyan bir uygulama. Aynı zamanda, ERTE (geçici istihdam düzenlemeleri) kapsamında çalışan ve geçici sözleşmeleri askıya alınan ve ileriki dönemde işten çıkarılıp çıkarılmayacakları belirsizliğini koruyan 4,1 milyondan fazla işçiye, bugün ücretlerinin sadece %70’i ödeniyor; bu ödemeyi de patronların cebinden çıkmak yerine kamu fonlarıyla karşılanıyor. Buna ek olarak, sözleşmeleri sonlandıran ve işsizlik fonu kapsamına alınmayan sayısız işçi var. Koronavirüs zaten hâlihazırda uygulanan kesintilerin, özelleştirmelerin, kamu hizmetlerinde yaşanan kayıpların (ki bunlar Katalonya’da oldukça sert uygulandı) ve İş Kanunu’nda yapılan işçi karşıtı reformların yol açtığı korkunç bir iş güvensizliğinin üzerine gelmiş oldu. PSOE-Unidas Podemos hükümetinin aldığı önlemler ise tamamen patronların hizmetinde.

Son olarak, aşırı kırılgan koşullara sahip göçmenlerin durumunu vurgulamakta fayda var. Hükümet geçtiğimiz günlerde, yaklaşık 2 ay süren ekin toplama mevsimi süresince tarım sektöründe istihdam edilebilmeleri için 18-21 yaş arasındaki genç göçmenlere çalışma izni veren bir kararname yayınladı. Bu oldukça “göstermelik” bir destek çünkü bu dönem sonrasında göçmenler tekrar kendi kaderlerine terk edilerek kağıtsız bırakılacaklar. Tamamen çıkarcılık üzerine kurulu bu destek, insanların maruz kaldığı hak eksikliğinin nasıl kötüye kullanıldığını ortaya koyuyor.

Bu genel tabloya karşı acilen mücadele etmemiz, işçilerin bir kez daha krizin faturasını ödemelerine izin vermememiz gerekiyor. Yapmamız gerekense herkes için kamusal ve evrensel sağlık hizmetini, ücretlerde bir azalma olmadan çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesini, bankaların, elektrik ve su gibi stratejik sektörlerin kamulaştırılmasını, toplu konutların sayıca arttırılmasını ve olağanüstü hâl sırasında kesilen yüzbinlerce para cezasının iptal edilmesini savunan, aynı zamanda işten çıkarmaların, baskıların, ve demokratik özgürlükleri kısıtlayan kararnamelerin karşısında duran bir acil eylem planı hazırlayarak bu plan çerçevesinde acil bir mücadele örgütlemek. Salgınla mücadele için kaynak var! Olmayansa işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için büyük şirketleri vergilendirecek ve kamu borcunu ödemeyi durduracak bir hükümet. Bunlar yapılmadığı sürece içinde bulunduğumuz koşullar gittikçe daha sürdürülemez olacak.

Salgın dünya çapında kadınlar da dahil olmak üzere kimi sektörleri oldukça orantısız olarak etkiledi. Salgın koşulları altında İspanya ve Katalonya’daki kadınların durumu nedir?

Pandeminin özellikle kadınlar için oldukça sert sonuçları oldu. Öncelikle sağlık, gıda veya sosyal hizmetler gibi pandemi ile mücadelede ön saflarda olan sektörlerde emeğin büyük oranda “kadınlaştırılmış” olduğunu söylemeliyiz. Ulusal Epidemiyolojik Gözetim Ağı’nın bir raporuna göre, İspanya Devleti’nde “gündüz bakım merkezlerinde ve huzurevlerinde yaşlı bakım ve geriatri asistanı olarak çalışanlar da dahil olmak üzere toplam hemşirelerin %86’sı kadındır. Eczane personelinin %71’ini, temizlik personelinin %93’ünü, market kasiyerlerinin %84’ünü ve ev işçilerinin %88’ini de kadınlar oluşturmaktadır. Bu duruma en iyi örnek toplam iş gücünün yaklaşık %70’inin kadın olduğu Barcelona Klinik Hastanesi’dir (Hospital Clínic de Barcelona). Ayrıca, sağlık sektöründe çalışan kadın emekçilerin aldığı maaşlar, kendileriyle aynı işi yapan erkek emekçilerin maaşlarına kıyasla yaklaşık %27 daha düşük ve bu oran giderek artma eğiliminde.

Aslında iki pandemi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz: COVID-19 ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet.

Ek olarak özellikle okulların kapanmasıyla daha da bozulan ev ve iş yaşamı dengesi var. Ekonomik ve konut krizinin daha da karmaşık hale getirdiği kadınların saldırganlarıyla ve şiddet failleriyle aynı mekânda kapalı kalma durumları da var. Ve de tabii ki kürtaj konusu: mevcut yasaya göre, gebeliğin gönüllü olarak sona erdirilmesi sürecini başlatabilmek için öncesinde bir doktorla yüz yüze görüşmek gerekiyor, ki bu ziyaret genellikle caydırıcı bir role sahip. Ancak buna ek olarak, mevcut koşullarda gebeliğini sonlandırmaya karar veren bir kadının, çökmüş olan ve zaten koronavirüs dışındaki diğer sorunlarla ilgilenmekte güçlük çeken bir sağlık merkezine giderek kendini tehlikeye atması gerekiyor. Sadece Katalonya ile sınırlı olmak üzere bu yüz yüze yapılan doktor ziyareti zorunluluğunu geçici olarak askıya almayı ve bir telefon konuşmasına çevirmeyi başardık. Bu değişikliğin kriz sonrası dönemde de uygulanmaya devam edilmesini ve bütün İspanya Devleti’ne yayılmasını talep ediyoruz.

Pandemi koşullarında kadınların kendilerine şiddet uygulayanlarla aynı mekânı paylaşmak zorunda kalmalarına değindin. Bu süreçte kadınlara yönelik şiddetin küresel çapta oldukça arttığını biliyoruz. Bu konuyu biraz daha açabilir misin, İspanya Devleti ve Katalonya’da kadınlara yönelik şiddet konusunda güncel durum nedir?

Aslında iki pandemi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz: COVID-19 ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet. İçişleri Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre, karantina koşullarının başlangıcından bu yana 4000’den fazla kişi toplumsal cinsiyete dayalı şiddet suçuyla tutuklandı. Bu rakam geçen yılın aynı dönemine göre %17,2 daha fazla. Eşitlik Bakanlığı’nın verilerine göre de Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddet Destek Hattı 016’ya nisan ayının ilk yarısında gelen aramalar, 2019 yılında aynı aralıkta yapılan aramalara kıyasla %47,3’lük bir artış gösterdi ve bu yüzde karantina koşulları devam ettikçe artmaya devam ediyor. Bu rakamları henüz olağanüstü hâlin ilan edilmediği mart ayının ilk yarısındaki rakamlarla karşılaştırdığımızda da karşımıza %48’lik bir artış çıkıyor. Katalonya’da ise Katalan Kadın Enstitüsü’nün verilere göre, 14 ve 24 Mart tarihleri ​​arasında çağrılar zaten %34 artmış durumdaydı. Diğer bir deyişle, karantina koşullarında kadına yönelik şiddet ciddi oranda arttı. Şunu da akılda tutmak gerekiyor tabii, pek çok kadın da karantina koşulları altında verilerin baz alındığı bu destek hattını arayamayabiliyor veya kendisinin ve çocuklarının ekonomik ve konutsal alternatifi bulunmadığından dolayı aramamayı tercih ediyor. Bu dönemde toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakaları kaynaklı yasal şikayetlerde azalma olduğuna dair raporlar da mevcut. Bu durumun yargıya olan güvensizlik ve kurumların toplumsal cinsiyet perspektifi eksikliğiyle ilgili olup olmadığını da kendimize sormamız gerekiyor. Ayrıca, destek hattına gelen birçok aramanın özellikle çocukların velayeti ve çocukların ziyaret edilebilmesi konularında yasal tavsiye almak için yapılan aramalar olduğu da biliniyor.

Kadınlar için güvenli karantina koşullarının sağlanması şarttır. Kadınlara yönelik sosyal hizmetlerin pandemi kapsamında zorunlu hizmetler olduğunu beyan etmek yeterli değildir. Bu hizmetlerin kapasitelerini ve dolayısıyla bütçelerini acilen arttırmak gereklidir. Örneğin, geçtiğimiz cuma günü Katalonya Hükümeti toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin azaltılmasına yönelik bir Gözlemevi kurulması için 2.900.000 avroluk bir bütçe ayrılması aleyhine oy kullandı. Ayrıca, barınma güvencesi ve ekonomik güvence sağlanmaksızın, özellikle işin içinde çocuklar da varsa, şiddet gören bir kadının bu durumdan çıkmasının çok zor olduğunu biliyoruz. Ve gerçek şu ki, şiddete maruz kalan ve bu güvencelere ihtiyaç duyan kadınların sadece ufak bir azınlığının bu güvencelere erişimi var. Şu an alınması gereken tüm önlemlerin bir an önce alınması ve pandemi süreci sonrasında da devamlılıklarının sağlanması gerekiyor.

Peki İspanya Devleti’ndeki kadınlar bu duruma nasıl cevap veriyor? Yükseltilen talepler neler? Karantina koşulları altında feminist hareket nasıl örgütleniyor?

Genel olarak, kadınlara yönelik sosyal hizmetlere ayrılan kaynak ve bütçelerin arttırılmasını talep ediyoruz. Bunu sadece bu hizmetlere ihtiyacı olan kız kardeşlerimiz için değil, aynı zamanda psikolojik destek de dahil olmak üzere bu hizmet alanlarında çalışan emekçiler için güvenceli ve iyi çalışma koşullarının sağlanması için de istiyoruz. Aynı zamanda hem pandemi sürecinde hem de sonrası için yeterli sayıda sığınma evi ve şiddet gören kadınlara tahsis edilecek konutlar istiyoruz. Bunun için de yapılması gereken gayrimenkul devlerinin ellerinde tuttuğu mevcut boş daireleri ve otelleri kullanmak, ki bunların içine şu an kullanılmayan turistik daireler de dahil.

Kadınların, şiddet faillerinden şikâyetçi olduklarında veya evden ayrıldıklarında hayatlarının ve temel yaşam koşullarının garanti altına alınacağı konusunda güvenceye sahip olmaları gerekiyor. Bu, kadınlara yönelik hizmetler için ayrılan bütçe konusuyla doğrudan bağlantılı, özellikle bu dönemde acil olarak şiddet mağdurları için ekonomik bir yardım veya karantina konut yardımı sağlanmalı. Tabii ki pandemi sonrasında özellikle kadınları etkileyen güvencesizliği sona erdirmek için kararlı ve ağırbaşlı bir çalışmaya ihtiyaç duyulmakta. Sosyal hayatı ve çalışma hayatını dengelemek için bakım emeğinin sosyalleştirilmesi gerekmekte. Karantina koşulları ile birlikte bakım emeği kamuoyunda çok daha görünür hale geldi. Bu emeğe hak ettiği değerin verilmesinin, bakım emeğinin hükümetler tarafından tanınmasının ve kamu idareleri tarafından üstlenilmesinin zamanı geldi. Bu bağlamda, çocuk bakmakla yükümlü oldukları için kısmen ya da tamamen istihdama katılamayan kadınların tam zamanlı çalışma ücretlerine eşit değerde maaş tahsil etme hakkına sahip olmalarını sağlayan bir sistem geliştirilmesini talep ediyoruz. İşçi sınıfıyla birlik içerisinde aynı zamanda işten çıkarmaların yasaklanması, maaşların tam ödenmesi, güvenceli iş gibi sloganları da yükseltiyoruz. Ayrıca, her zaman söylediğimiz gibi, eğer güvencesizliğin bir kadın ayağı varsa, mücadelenin de bir kadın ayağı olmalı! Şüphesiz kaliteli ve evrensel sağlık ve kamu hizmetlerinin geri kazanılması mücadelesinde kadınlar öncü bir rol üstleniyor.

Örgütlenme konusuna gelirsek de feminist hareket içerisinde birçok feminist öz-örgütlenme girişimi, mahalleler üzerinden örgütlenen destek ağları gibi oluşumlar, çoğu zaman mücadele edilmesi gereken şiddeti yeniden üreten devlet kurumlarına güvenmeyen kadınlar için büyük önem taşıyor. Bu oluşumlar şiddet görme durumunda destek sunmadan yasal süreçleri kolaylaştırmaya kadar pek çok çalışma yürütüyorlar.

Karantina koşulları altında feminist örgütlenmeden bahsedecek olursak da bu koşullarda farklı örgütlülük biçimlerinin karşılaştığı zorlukların aynısını biz de yaşıyoruz. Bundan kastım toplantılar değil. Toplantıları şu günlerde elektronik olarak gerçekleştiriyoruz, örneğin benim de parçası olduğum Barselona Yeşil Dalga’nın (Marea Verde Barcelona) toplantıları bu şekilde devam ediyor. Zorluklar derken kastettiğim sokaklarda yürüttüğümüz seferberlikler. Bu günlerde seferberliğimiz sosyal ağlarda yaptığımız kampanyalarla sınırlı. Şöyle ki olağanüstü hâl koşulları altında toplanma veya gösteri yapma hakkı resmi olarak kesintiye uğramış değil. Bu yasal hakkın devamlılığı, yakın zamanda Enternasyonalist Mücadele olarak Katalonya Hükümeti’nin İçişleri Bakanlığı’na karşı yaptığımız şikâyet üzerine Savcılık tarafından onaylandı. Ama gerçek şu ki, baskı, askerileşme ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalarda gözle görülür bir artış söz konusu ve insanlar hem bu artıştan hem de pandemiden korkuyorlar. Feminist hareket kriminalize edilmek ve bununla başa çıkmak konusunda çok deneyimli, özellikle siz Türkiyeli yoldaşlarımız bu deneyimi çok yakından tanıyorsunuz. Evet balkonlardan ses çıkarmak gayet güzel, bunu sanırım siz de pek çok kez yaptınız, ama bu yeterli değil. Feminist hareket ve mücadele eden tüm diğer hareketler olarak sokaklarda olma hakkımızı savunmamız gerektiğini düşünüyorum ben, tabii gerekli sağlık önlemlerine uymak kaydıyla. Sağlık açısından güvenliğimizi sağlayarak bir şekilde harekete geçmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Mesela Polonya’daki kadınlar, süpermarket kuyruklarını doldurarak veya arabalardan dövizler tutarak kürtaj hakkının daha da kısıtlanmaya çalışılması girişimine karşı bir sokak eylemi yaptılar. Dünyanın diğer bölgelerinde de insanların sokağa çıkarak seferber olduklarını gördük. Sokaklar bizim yegâne mücadele ve hakkımızı arama alanımız ve önümüzdeki dönemde sokaklara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız. Ekonomik krizlerin özellikle kadınları hem ekonomik hem de cinsiyet ve kürtaj dahil olmak üzere üreme hakları açısından nasıl etkilediğini daha önce deneyimledik. Bunun tekrar olmasına izin veremeyiz.

Kaynaklar (İspanyolca ve Katalanca):

https://www.elmundo.es/espana/2020/04/18/5e81d40cfc6c833d738b45f0.html

https://elpais.com/sociedad/2020-04-01/el-016-recibe-521-llamadas-mas-por-violencia-machista-durante-el-estado-de-alarma.html

https://www.elmundo.es/espana/2020/04/18/5e81d40cfc6c833d738b45f0.html

https://www.compromisoempresarial.com/coronavirus/2020/04/farmacias-ayudan-violencia-genero-mascarilla19/

https://www.consalud.es/profesionales/ser-mujer-en-la-sanidad-una-mayoria-sentenciada-a-un-segundo-plano_61196_102.html

https://www.ara.cat/societat/vaga-feminista-Sanitat_0_1974402675.html

https://www.isciii.es/QueHacemos/Servicios/VigilanciaSaludPublicaRENAVE/EnfermedadesTransmisibles/Documents/INFORMES/Informes%20COVID-19/Informe%20n%C2%BA%2015.%20Situaci%C3%B3n%20de%20COVID-19%20en%20Espa%C3%B1a%20a%2025%20marzo%20de%202020.pdf

*Söyleşi, Enternasyonal Mücadele tarafından İspanyolca ve Katalanca olarak da yayımlanmıştır. 

Mülteciler halk sağlığı ve sınıf mücadelesi dışında mıdır?

0

Türkiye-Yunanistan sınırında bekletilen mülteciler mart ayının sonunda Pazarkule’den çeşitli illere taşınmıştı. Bu işlemin ardından yayınlanan raporlarda mültecilerin karantina süresi boyunca kendilerine hiçbir bilgi verilmeksizin geri gönderme merkezlerinde bekletildikleri; bir kısmının şehirden şehre taşınıp bir kısmının sokak ortasında bırakıldığı; bazılarının seyahat kısıtlaması nedeniyle kayıtlı oldukları illere dönemediği, kısacası hiçbir planlama yapılmaksızın yine kendi kaderlerine terk edildikleri ortaya çıktı. Hem Yunanistan’daki mülteci kamplarında hem de Türkiye’deki geri gönderme merkezlerinde koronavirüs vakaları tespit ediliyor. Bu vakalara nasıl bir sağlık hizmeti sağlandığı, hastaların ne koşullarda kaldığı ise meçhul.

Şu anda mültecilerin hapsedildiği belirsizlik akıllara bazı sorular getiriyor. Koronavirüs salgınından korunabilmemiz için evimizde kendi OHAL’imizi ilan etmemizin salık verildiği günlerde mültecilerin hayatlarını sığdıracakları evlerinin olmadığı bilinmiyor muydu? Sokağa çıkma yasağının uygulandığı günlerde çoğu mültecinin barınma imkânı olmadığı bilinmiyor muydu? Pek çoğunun hijyen ve korunma için suya, sabuna, koruyucu ekipmana erişimi olmadığı bilinmiyor muydu? Biliniyordu. Bu insani kriz hakkında sorulacak daha çok soru var ve cevabı bildikleri halde mültecileri yok saymaya devam eden, bu krizin doğrudan sorumlusu olan hükümetlerin aksine, biz ne yapılması gerektiğini de biliyoruz. Mültecilerin sağlığının da halk sağlığı kapsamında olduğunu söylüyoruz.

Bunun ötesinde, mülteci sorununun sınıfsal bir mesele olduğunu da biliyoruz. Deri, Tekstil ve Kundura İşçileri Derneği’nin raporuna göre, mülteci işçiler tıpkı pandemi öncesinde olduğu gibi sigortasız ve kayıtdışı çalıştırılmaya devam ediyor. Ücretleri verilmeden fazla mesailere mecbur bırakılıyor, ayrımcılığa ve hak ihlallerine maruz kalıyorlar. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporuna göre ise mart ayında iş cinayetinde ölen en az 113 işçiden 6’sı göçmen/mülteciydi. Mülteciler, tıpkı diğer emekçiler gibi güvencesizliğe, işsizliğe, yoksulluğa mahkûm ediliyor. Ekonomik krizin faturası her zaman bizlerle beraber mültecilere de ödetilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla mültecilerin işçi sınıfının bir parçası olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Taleplerimizi yineliyor; tüm göçmen ve mültecilere haklarının tanınması gerektiğini söylüyoruz. Çünkü sadece sağlık ve barınma değil; eğitim ve çalışma gibi temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması da mülteciler ve tüm işçi sınıfı adına hayati önem taşımayı sürdürmekte.

İşçiler hem virüse hem patronlara karşı savaşıyorlar

0

Pandemide yaklaşık iki ay geride kaldı. Daha önce hiç yaşanmamış olan bu süreç, hükümeti olağanüstü önlemler almaya zorlarken bir taraftan da bazı gerçekleri çarpıcı bir biçimde gün yüzüne çıkarıyor. Alınan tüm önlemlerden işçiler sürekli muaf tutulmakta, salgın ve buna bağlı ölümlere rağmen fabrikalar çalışmaya devam etmekte ve tüm yük işçi ve emekçilerin sırtına yıkılmaya çalışılmakta.

Salgını önleme kapsamında alınan sokağa çıkma yasağında, valilik izinleriyle işyerleri çalışmaya devam ediyor. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı, işverenlerin talebi üzerine telafi çalışması yapılabileceğini söylüyor. Bazı işyerleri de yasak günlerini ücretli izinlerden düşmüş durumda.

Sözde işten çıkarma yasak!

Bir başka önlem ise “işten çıkarmalar yasaklanıyor” adı altında duyurulan yeni yasa. Bu yeni yasa, işçileri sefalet ücretine mahkûm ederken patronlara yeni kolaylıklar getirmekte. Artık patron, işçinin izni olmaksızın onu ücretsiz izne çıkartabiliyor. Buna rağmen bu teklifin yasalaştığı gün 128 işçi işten çıkarıldı. Mardin’de bulunan Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır Fabrikası’nda çalışan işçiler, yeterli önlem alınmadığı, ödenmeyen ücretler ve çalışma saatlerinin azaltılması için yaptıkları eylemden dolayı işten çıkarılmış durumdalar. İşçiler fabrika önünde eylem yapmak istediğinde ise Cengiz Holding’in yardımına jandarma yetişiyor ve yolu kapatarak işçilere eylem izni vermiyor.

Rejimin patronlara yardımı sadece bu örnekte değil, Kocaeli Valiliği yayımladığı bir genelge ile 60 yaş üstü olanlar, kronik hastalar ve hamileler için getirilen idari izinli olma zorunluluğunu kaldırdı.

Yine Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmet Bakanlığı’nın kararıyla sendikal faaliyetler yasaklanmış durumda. Bunu fırsat bilen patronlar ise işçilere, bağlı bulundukları sendikadan çıkmaları için baskı uygulamaya koyuldu. Yasak nedeniyle toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin başlayamadığı Gebze’deki Omca Kalıp’ta yaşanan böyle bir baskıdan sonra işçiler, fabrika önünde eylem yaptılar ve fazla mesaiye kalmama kararı aldılar.

Yurtdışındaki şantiyelerde de yetersiz önlemler ve hak gaspları var. Limak Holding’in Kuveyt’te bulunan şantiyesinde işçiler, yeterli önlem alınmadığı için iş bırakma eylemi gerçekleştirdi. DY Yapı’nın Arabistan’da bulunan şantiyesinde mahsur kalan işçiler ise eylemleri sonucu ülkeye dönebildi.

Hangi sınıf etkileniyor?

DİSK-Ar’ın pandemi sürecine dair açıkladığı Covid-19 raporundaki verileri ise durumun vahametini gözler önüne seriyor. Raporda, DİSK üyesi işçiler arasında virüse yakalananların oranının Türkiye ortalamasından 3 kat fazla olduğu belirtirdi. Raporu okurken Türkiye’de sendikalılık oranının %10’larda olduğunu göz önünde bulundurmak ve sendikasız işyerlerinde riskin çok daha fazla olduğunu unutmamak gerekiyor. 17 Nisan tarihli bilgilere göre, en az 378 işçi virüse yakalanmış, en az 12.000 işçi bu süreçten etkilenmiş durumda ve 11 işyeri işten kaçınma hakkını kullanmış bulunmakta.

Yetersiz önlemler altında çalışmaya devam eden işçiler arasında virüs hızla yayılıyor. Bayer Kimya, Tosyalı Çelik, Yücel Boru, Fil Filtre, Trelleborg, Kerevitaş virüs tespit edilen fabrikaların küçük bir kısmı. Ve virüs tespit edilen işyerlerinin neredeyse tümünde üretim devam etmekte. Hatta salgın başında üretime ara vermiş işyerleri mayıs başında tekrar çalışmaya başlama kararlarını bir bir açıklıyorlar.

Tüm yaşananlar gösteriyor ki hükümet ve patronlar kârdan başka bir şey düşünmüyor. Alınan tüm kararlar, krizin ve Covid-19 salgının faturasını bizlerin sırtına yıkmaya çalıştıklarını göstermekte.

Hepsini gördük!

0
italyan kapitalizmi mussolini maskesi takıyor

Sermaye için kutu kutu paketler açanların sıra işçi-emekçiye gelince “biz bize yeteriz” dediklerini gördük…

Biz kendimize yetmeye çalışırken, elimizdeki tek güvence olan işsizlik sigortası fonunu patronlara peşkeş çektiklerini gördük…

Turizm sektörünü canlandırmak için 9-10 günlük tatil ilan edenlerin, hayat memat durumunda bile işçilere ücretli izin vermemek için 40 takla attıklarını gördük!

Koronaya karşı mücadelede son derece şeffaf ve başarılı olmakla övünürlerken; konunun birincil muhatabı meslek örgütlerini, işçi örgütlerini bile sürece dahil etmediklerini gördük!

Özel jetlere, pırlantalara, kürklere vergi yokken, emekçilere yönelik türlü türlü vergiler getirdiklerini gördük!

“Evde kal” çağrısı ardında erkek şiddetini nasıl görmezden gelmeye çalıştıklarını gördük!

Gülistan Doku’yu, Rabia Naz’ı unutturmaya çalışanların, meclisi bir günde apar topar toplayabildiklerini, siyasi mahkûmları yok sayıp, kadına yönelik şiddet faillerine kapıyı açtıklarını gördük…

Türkiye’de yaşayan yüz binlerce genç Suriyeli gibi, çocuk yaşta, sigortasız, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışmak durumunda kalan Ali’yi göz kırpmadan öldürebildiklerini gördük…

Ve elbette bizi, ya sağlığın ya işin diyerek, koronavirüs sebebiyle ölmek ile açlıktan ölmek arasında bir seçime zorladıklarını gördük…

Bizler…

Bu salgın koşullarında işçi güvenliği ve sağlığına dönük yetersiz önlemler içinde çalışmaya mecbur bırakılanlar…

Fazla mesai, ev emeği, bakım emeği sarmalında evden çalışma dayatılanlar…

Karın tokluğuna bile denilemeyecek, asgari ücretin altında bir geçim ücretine razı bırakılanlar… Ya da zaten çoktan işsiz, aşsız kalanlar…

Biz… Yani işçiler, emekçiler, yıllardır evde, işte hayatı üretenler… Patronların kârlarına kâr katanlar…

Biz… Salgın boyunca kendi ve yakınlarımızın sağlığı için ücretsiz ulaşabileceğimiz vaat edilen biricik önlem olan maskemiz bile işverenine teslim edilenler!

Biz… Her zaman olduğu gibi bu salgında da ilk gözden çıkarılanlar…

Hani şu salgın önlemlerinde, evde kal çağrılarında, sokağa çıkma kısıtlarında hep “hariç” tutulanlar…

Biz, hepsini gördük!

Tüm dünyada, toplum sağlığı yerine, işçinin emekçinin ekmeği yerine, sermayelerinin bekasını düşündüler… Bunu apaçık gördük! Çünkü kapitalizm budur! Çünkü kapitalizm hep ve hatta yalnızca bunu düşünür!

1 Mayıs marşı nasıl başlıyordu hatırlıyor musunuz? “Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır”…  Yıllar önce yazılmış bu sözler maalesef hâlâ günümüzün özeti… Üstelik daha fazlası var… Açlık var, salgın var, yokluk var… İşte bu kapitalizmdir! Biz, işçiler ve emekçiler, kendimiz için, geleceğimiz için sahneye çıkmadığımız sürece de sürmeye, sömürmeye, öldürmeye devam edecek!.. Bu bir kehanet değil, tarihin ta kendisi!

Şimdi söyledikleri gibi salgın plato evresine girdiyse bile önümüzde ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlarla yüzleşeceğimiz zorlu bir yokuş var… Çünkü görüyor ve biliyoruz ki kapitalizm bu salgın sürecini sadece kendi çıkarlarına yönelik yönetti, faturasını ise bize çıkarıyor. Bu yokuşu ancak sınıf dayanışmasıyla, taleplerimiz etrafında büyüteceğimiz bir mücadeleyle aşabiliriz!

Uluslararası işbaşı kararına karşı işçi hareketi tetikte

0

ABD ve Avrupa hükümetleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün ısrarlı ikazlarına aldırış etmeksizin, nisan sonu ve mayıs başı gibi hayatı “normale” döndürme kararları açıkladılar. Buna göre işçiler ve emekçiler derhal işbaşı yapacak; sinema, tiyatro, kafe ve benzeri sosyalleşme alanları açılacak ve sermaye birikimine “yük” olabilecek sağlık ve hijyen önlemlerinin alınmasına son verilecek. Bu karar sadece ABD’de 73 milyon işçinin, herhangi bir yaşamsal güvenceye sahip olmaksızın, koronavirüse terk edileceği anlamına geliyor. İtalya ve İspanya gibi, pandeminin en şiddetli vurduğu ülkeler, yine on milyonlarca emekçiyi eskisinden de yoğun bir tempoda çalıştırmanın hazırlıkları içindeler. Fransa 11 Mayıs’ta “normale” döneceğini açıkladı. Başbakan Edouard Philippe Fransız ekonomisinin ilk çeyrekte %8 küçüldüğünü ve Fransız halkının Covid-19’la yaşamayı öğrenmek zorunda olduğunu kaydetti. Benzeri kararları Türkiye’de başkanlık rejimi de aldı: Sağlık Bakanının eylem ajandasına göre Ramazan’ın bitimiyle Türkiye “normale” dönecek ve milyonlarca işçi ile emekçi zorla işbaşı yapacak.

Rejimlerin almış oldukları bu karar hiçbir bilimsel bulguya veya nesnel durum tahliline dayanmıyor. Dünya Sağlık Örgütü işbaşı kararının pandemide yeni bir dalga yaratabileceği üzerinde inatla durdu. İspanya’da işbaşı yapıldığı gün vaka ve ölüm sayısı, ülkenin yaşadığı pik noktasına yaklaştı. Yalnızca bu örnek dahi, hükümetlerin aldığı kararın ardında yatan sebebin halk sağlığı ve güvenliği kaygısı olmadığını, ama kapitalist şirketlerin ve ulusal pazarın sermaye birikim trafiğinin yeniden sağlanması olduğunu kanıtlıyor.

Emek-gücünü uluslararası düzlemde yeni bir diktatoryal çalışma rejimi altında örgütlemeyi öngören ve emekçileri sopa kullanarak işbaşı yapmaya zorlayarak tehlikeli bir biçimde zorunlu çalışma kamplarının işleyiş mantığını anımsatan bu karar, uluslararası işçi sınıfı hareketinden belirli bir dirençle karşılaştı.

İlk grev dalgası, pandeminin yarattığı toplumsal felaketten servetini artırmak için faydalanan Jeff Bezos’un Amazon şirketinde patlak verdi. Amozon’un İtalya ve ABD şubelerinde, 16 Nisan günü itibariyle borsadaki değeri rekor kıran şirketin gerekli güvenlik önlemlerini almadığını söyleyen işçiler seferber oldu ve bir günlük bir grev organize ettiler.

Diğer bir direniş dalgası Orta ve Güney Amerika’da kendisini gösterdi. Bir Amerikan çokuluslu şirketi olan Honeywell’in Meksika şubesinde yüzlerce işçi bir protesto organize ederek fabrikanın zorunlu üretimi durdurmasını istedi. İşçiler üretime ara verildiği zaman dilimi içerisinde ücretlerini tam olarak almayı talep ediyorlar. Bugüne dek fabrikanın bulunduğu Ciudad Juárez’de, metal fabrikalarının bulunduğu sanayi bölgesinde 12 işçi koronavirüs dolayısıyla hayatını kaybetti. Yine Tijuana’da bulunan teknoloji firması Poly’de, iki işçinin virüs nedeniyle hayatını kaybetmesiyle bir işçi seferberliği baş gösterdi. 17 Nisan’da ise Brezilya’da gıda işçileri kitlesel bir şekilde greve çıktılar. Bu grev İspanya’da başlamış olan gıda işçilerinin greviyle bir dayanışmaydı ve daha sonra Arjantin’e de yayıldı. Dolayısıyla Amazon örneğinde olduğu üzere bir kere daha çeşitli ulusal işçi sınıfı bölükleri, kendi aralarında gerekli koordinasyonları oluşturarak, birlikte bir grev örgütlediler.

Verilere göre pandemi ABD’de mart başında patlak verdiğinden bugüne 100’ün üzerinde işçi eylemliliği ve grevi yaşandı. İşbaşı kararının alınmasından bu yana eylemler yoğunlaşmış durumda. Iowa’da yüzlerce işçi bir protesto biçimi olarak işe gitmeyi reddetti. California’da onlarca işçi onlara katıldı.

Söz konusu örnekler İspanya, İtalya, İran, Çin ve Bangladeş gibi çeşitli ülkelerde vuku bulmuş olan militan işçi sınıfı direnişleriyle de zenginleştirilebilir.

Bütün bu örneklerde, işçi sınıfının sendikalarla kurduğu ilişkiyle ilgili olarak iki eğilim öne çıkıyor:

1) Özellikle İngiltere, ABD ve Almanya’da sendikalar, hükümetlerin işbaşı kararlarına işçi sınıfı içinden muhalefetin yükselmemesi için bir sosyal diyalog aracı olarak kullanılmak istendi ve sendika bürokrasileri de bu yönde istekli adımlar attı; dolayısıyla sendikal bürokrasiler rejimlerin yanında saf tutmuş oldu ancak.

2) Bu tip işbirlikçi bir politik yönelim izlemeye çalışan sendikaların yerel komitelerinde birtakım işçi gruplaşmaları merkezî hatta muhalefet ederek, sendikaların sınıfı korumaya dönük bir ulusal eylem planı açıklamasını talep etti (özellikle metal ve otomotiv işçileri).

Bu durum bir kere daha sendikaların bürokratik yönetimlerden temizlenmesi ve işçi demokrasisi temelinde sınıfın çıkarlarını savunacak şekilde yeniden örgütlenmesi biçimindeki uluslararası ihtiyaca vurgu yaptı. Dolayısıyla işçi sınıfını bekleyen mücadeleler arasında yalnızca hükümetlerle verilecek olan mücadele yok, aynı zamanda sendikalarının kapitalizm taraftarı bürokratlarıyla verilecek mücadele de var.

Uluslararası işçi sınıfı hareketi, fiziksel mesafelenme önlemlerinin pandeminin daha fazla büyümemesi için neden gerekli olduğunun bilincinde. Rejimler ise pandeminin nüfusların önemli bir çoğunluğuna yayılmasıyla kârların korunması arasında tercih yapmak durumunda kaldığında, kapitalistlerin ticari çıkarlarının muhafaza edilmesini tercih ediyor. Fransa’da Rouen Üniversitesi Hastane Merkezi’nin yayımladığı bir araştırma, fiziksel mesafelenme önlemlerinin 19 Nisan’a dek Fransa’da 61.739 insanın hayatını kurtardığını, fiziksel mesafelenme olmaksızın 19 Nisan’a dek pandeminin nüfusun %23’üne dek yayılmış olacağını ortaya koydu.

Genel olarak toplumların sağlıklarının korunması görevinin işçi sınıfının politik sorumluluklarının kapsamına girmiş olması bir tesadüf değil. Kapitalizm bu pandemiyle birlikte yalnızca yozlaşmış doğasını tekrar ifşa etmekle kalmadı, aynı zamanda kendisini varoluşsal bir tehditle baş başa bırakmayacak olan birtakım ikincil kârlardan bile vazgeçmek yerine milyonlarca insanın hayatını riske atmayı tercih ettiğini kanıtladı.

“Sürü gözetimi”ne hayır!

0

Bir teranedir tutturuldu: Salgından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak(mış). Tabii bu, kimin söylediğine bağlı. Böyle diyen niyetini belli ediyordur. Hükümet ve patronlar bunu deyince, işçiler ve emekçiler olarak saçlarımız diken diken oluyor. Çünkü bizlere pek de “güzel” bir gelecekten söz etmemiş oluyorlar.

İşsizlik, enflasyon, ücretlerin yetersizliği, sendikasızlık veya sendikalaşma çabalarına saldırılar, güvencesiz çalışma… Zaten saldırı üzerine saldırı altındayız. Şimdiye kadar bir sınıf olarak kazanılmış haklardan geriye pek bir şey kalmadı; kalanlar da sürekli baskı ve tehdit altında. Bu yüzden devletin başındaki de “artık eskisi gibi olmayacak” dediği zaman, salgın sonrasında yeni bir saldırı dalgasının haberini verdiğini anlıyoruz.

Emekçiler olarak elimizde kalan ekonomik ve sosyal haklara yeni saldırılar beklememiz hiç de yersiz değil. Zaten koronavirüs salgınından önce dünya ve Türkiye ekonomisi baş aşağı gidiyordu. Ücretlerin ve sosyal hakların bütün yetersizliğine rağmen, bizzat kapitalizmin bünyesinden kaynaklanan nedenlerden ötürü patronların kâr oranlarında düşüş eğilimleri vardı. Salgın bu krizi iyice tetikledi. Sermayedarlar ve hükümet bu krizin faturasını emekçilere ödetmeye hazırlanıyorlar. Hani, “pandemiyi fırsata çevireceğiz” diyorlar ya, işte o. Bunu bilelim. Daha fazla işsizlik ve yoksulluk girdabıyla karşı karşıyayız.

Ama sadece o da değil. Bizleri beklemekte olan saldırının bir başka veçhesi daha var. Hepimiz devletin doğrudan takibi altında olacağız. Neredeyiz, kiminle birlikteyiz, “büyük biraderin” gözü hep üzerimizde olacak. Buna hazırlanıyorlar.

Şu anda “büyük gözetim” virüs nedeniyle başlatılıyor. Virüsün yayılmasını önlemek için karantina ve hastalık takibi amacıyla uygulanacağını söylüyorlar. Takip, cep telefonlarına indirilecek bir uygulama aracılığıyla yapılacak, çeşitli ülkelerde uygulanmaya başladı bile. Bu yöntemin kişinin kendi iradesiyle uygulamayı cep telefonuna indirmesi halinde geçerli olacağı söyleniyor, ama hastalanmaktan korkan pek çok kişi de şimdiden bunu kabul etmiş durumda.

Çin, Güney Kore, Singapur, İsrail gibi demokrasileri çok, hem de çok şaibeli bazı ülkelerde bu yöntemin uygulaması başlatıldı. Fransa’da insanların her an merkezden izlenebilmesinin kişi mahremiyetine aykırı olup olmadığı tartışılıyor; hükümet çevreleri uygulamadan yana. Bu sisteme geçişin ön denemeleri olarak pek çok ülkede güvenlik makamları şimdiden telefon mesajlarıyla takip işlemlerini başlatmış durumdalar. Türkiye’de de telefonlarına bulundukları alandan uzaklaştıklarına dair SMS mesajları düşenler var. Üstelik, hükümet yetkilileri övünçle “yerli ve milli” izleme uygulamalarının hazırlanmakta olduğunu söylüyorlar.

Şimdi hastalık gerekçesiyle gündeme getirilmekte olan bu izleme yöntemi, zaman içinde “normalleştirilerek” kalıcı hale getirilebilecektir. Hasta ol veya olma, nerede olduğun, yakınında kimlerin bulunduğu sürekli bir takip ve gözetim altında olabilecektir.

Bir düşünün: Hangi sendikaya veya partiye girip çıkıyorsun; greve veya direnişe katılıyor musun; kimlerle nerelerde görüşüyorsun; nerelere seyahat ediyorsun; hangi lokallere, derneklere, kafelere girip çıkıyorsun; hangi toplantılara katılıyorsun; orada kimler var… Bunların hepsi takip edilebilecek, kayıt altına alınabilecek.

Demokrasisi askıya alınmış Tek Adam rejimi altında zaten zor nefes alan emekçiler katmerli baskı altına sokulacaklar. Bunun farkında olalım. Ve bu baskı yöntemine, “ben telefonuma bu uygulamayı indirmem” diyerek bireysel olarak karşı koyamayız. Gerekirse uygulamayı bir gecede bir “torba yasa” içinde zorunlu hale getirebilirler.

“Büyük birader gözetimi”ne emekçi sınıflar olarak, insani, demokratik ve politik haklarımızı korumak üzere toplu halde karşı durmaya hazırlanmalıyız.

Kadınların yükü koronavirüs ile birlikte daha da ağırlaştı

0

Koronavirüs salgını ekonomik ve sosyal hayatı kökten bir biçimde değiştirirken, kadınların eşitsiz ve güvencesiz yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı. Kadınların ağırlıklı olarak güvencesizliğin daha fazla görüldüğü sektörlerde çalıştığı gerçeğinden yola çıkarak, sabit gelirli bir işte çalışmayan veya gündelik işlerde çalışan kadınların bu süreçte ekonomik bir belirsizliğe mahkûm edildiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda, kadınların çok büyük oranda hizmet sektöründe çalıştıkları ve hizmet sektöründe pek çok işin uzaktan çalışmaya uygun olmadığı düşünüldüğünde, yaşanacak işten çıkarmaların ve ücretsiz izne zorlamaların kadınları daha fazla etkileyecek olması da muhtemel. Çalışmaya devam eden zorunlu olmayan sektörlerde ise (tekstil atölyeleri, fabrikalar) kadınlar sağlıksız koşullarda, koruyucu ekipman olmaksızın çalışmaya devam ediyor.

Salgın süresince tüm hanenin zorunlu olarak aynı evde kalmasının kadınlar için sonuçlarından birisi de ev içi görünmez emeğin çok daha artmış olması. İşe gitmeyip sürekli olarak evde kalıyor olmak evde daha fazla çamaşır, bulaşık yıkanması, daha fazla temizlik yapılması, daha fazla yemek hazırlanması, alışverişten gelen malzemelerin yıkanması gibi yeni ve çoğalan işlerle beraber; eğer evde bakıma muhtaç bir çocuk ya da hasta mevcutsa daha fazla bakım emeği sarf etmek anlamına geliyor. Aynı zamanda evdeki tüm bireylerin hayatının organize edilmesi de (çocukların alacağı uzaktan eğitimden evdeki bireylerin hasta olmaması için alınacak önlemlere ve pişirilecek sağlıklı yemeklere kadar) yine kadınların sorumluluğunda. Normal zamanda kadınların günde en az 4,5 saatlerini ev işlerine ayırdığı (ILO 2018 verilerine göre) düşünüldüğünde, salgın koşullarının kadınları tükenme noktasına getireceğini öngörmek çok da zor değil. Eğer buna ek olarak bir de uzaktan çalışılıyorsa, bu kadınlar için en iyimser tabloyla gece mesaisi anlamına gelir. Çünkü “doğal” sorumluluklarınızın yanı sıra, bir de işinizi kaybetmemek için ekstra çabalamak gereklidir.

Koronavirüs tedbirleri bağlamında iş çevresi, okul, kreş, yuva ve diğer sosyal çevre gibi toplumsal yapılar olmaması da kadınları tüm bu zorluklar karşısında daha da güçsüz kılıyor ve erkek şiddetine açık hale getiriyor. Ne var ki patronları kurtarma paketleri açıklayan iktidar, salgın koşullarında daha da ağırlaşan kadına yönelik şiddeti önlemek veya kadınların hayatını daha güvenceli hale getirmek adına hiçbir önlem alma niyetinde değil.

Tüm bu yıldırıcı koşullar karşısında yalnız olmadığımızı hatırlamak, ücretli-ücretsiz emek döngüsünün kaderimiz olmadığını haykırmak için 1 Mayıs en başta biz emekçi kadınların günü! İşini kaybeden tüm kadınlara asgari yaşam geliri ve sosyal destek sağlanmalıdır, kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında 6284 sayılı yasa ve İstanbul Sözleşmesi derhal uygulanmalıdır. Salgın koşullarında #evdekal demek yerine korunma ihtiyacı olan kadınlara güvenli ve nitelikli sığınaklar sağlanmalı, şiddet uygulayan erkekler derhal tutuklanmalıdır. Ücretsiz izin dayatmalarına hayır, zorunlu olmayan sektörlerde çalışan kadınlar için ücretli izin!

Aşı oyunları

0

İlk vakanın çıkmasından bu yana beş ay ve Türkiye’de görünmesinden bu yana yaklaşık iki ay geçti. Tabloid basında her gün çıkan “koronanın tedavisi bulundu” tuzak haberlerini bir yana koyacak olursak, şu ana kadar bu hastalıkla ilgili uygulanan kesin bir tedavi yöntemi bulunmuyor. Milyonlarca insanın etkilendiği ve hepimizin tehlike altında hissettiği bu dönemde, modern tıp ve iktidarlar neden bu kadar çaresiz?

Aşı çalışmaları arka plana atıldı

Hastalıklar ve salgınlar, insanlığın tarih boyunca mücadele ettiği ve yaygın aşılama ve ilaçlar bulunana kadar genellikle kaybettiği mücadelelerdi. Fakat, 1800’lerle beraber aşı çalışmalarının başlaması ve gelişen modern tıp ile artık bir mücadele planımız oldu. Bununla beraber 1900’lerdeki bilimsel, teknolojik ve tıp atılımlarıyla beraber biz bu savaşı kazandığımızı düşündük. Bu aslında ticarileşen sağlık sektörünün kucağına düşmekle sonuçlandı ve tedavilerde kârlılık ön plana alındı. Aşılar için de bu durum geçerli. Mesele, onların kâr getirip getirmemesine bağlı. O yüzden SARS ve MERS sürecinde başlayan çalışmalar salgınların erken sonlanması ve ticari beklentileri az olması nedeniyle sürdürülmedi. Eğer bu iki hastalık için çalışmalar yapılıp aşılar geliştirilmiş olsaydı, şu an aynı ailenin üyesi yeni tip koronavirüs için aşıyı bulma süremiz daha kısa olacaktı.

İktidarlar için pandemi hazırlıkları gereksizdi

2013’te Almanya’da yayınlanan bir raporda, korona ailesinden yeni bir virüsün dünya çapında salgın haline geleceği, üç yıl süreceği, 7,5 milyon kişinin ölümünden sorumlu olacağı ve özellikle 65 yaş üstü insanları etkileyeceği öngörülmüş. Hastalığın yaygın semptomları ise yüksek ateş, kuru öksürük ve nefes darlığı. Yedi yıl önce yayınlan bu raporun bizler için sürpriz olmaması lazım çünkü salgınlar insanlığın kaderi ve bunu öngörmek devletin vazifelerinden biri. Fakat bunları bilmelerine rağmen ne sağlık sektörünü hazır ne de acil önlem planlarını aktif hale getirdiler. Çünkü, bu tür hazırlıklar ilaç şirketleri ve onların koruyucu kapitalist devletler için kârlı değildi ve şu an bunun cezasını yine halka ödetiyorlar.

Aşı bulunsa bile ilk önce zenginler ulaşacak

Aşı üretebilen üç tane büyük şirket var: GlaxoSmithKline, Sanofi-Aventis ve Novartis. Ve bu üç şirketin yıllık üretim kapasitesi dünya nüfusu için yeterli değil. Yani, üretilen ilk aşılara zenginler veya parayı basan ülkeler ulaşacak. Bunların da hangileri olacağını tahmin etmek zor değil. Bu yüzden milyarlarca fakir insanın kaderi şimdiden çizilmiş aslında. Bunun yanında, bozulan sağlık sistemi diğer hastalıklarla mücadeleyi de zorlaştırıyor. Bunun en büyük zararını yine bu az gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar görecek.

Olanlar, bugünlerin popüler dizilerinden After Life’ta konu edilen akrep ve kurbağa hikâyesini hatırlatıyor. Akrep, kurbağadan kendisini nehrin karşısına geçirmesini ister, kurbağa da buna karşı çıkar çünkü kendisini sokmasından endişe eder. Akrep ise kurbağayı sokmayacağına, “Eğer seni sokarsam ikimiz de ölürüz” sözleriyle ikna etmeye çalışır ve bunu başarır. Nehrin ortasında tahmin edeceğimiz gibi akrep kurbağayı sokar. Kurbağa çaresizce neden yaptığını sorunca da akrebin cevabı, “Benim yapım bu” olur.

İşin özü, şu an aşı veya tedavi yöntemleri bulunsa da kapitalizmin yapısı bu! Bizim sağlımız, ekonomimiz, geleceğimiz onun umurunda değil. Akrebe güven olmayacağı gibi, kapitalizmle de bunun üstesinden gelemeyiz. Bizi akrebe ve yılana mahrum bırakanlara karşı, farklı bir dünya olduğunu da biliyoruz. Bu yazımı yazarken, 1 Mayıs’a birkaç gün vardı, evlerde yalıtılmış bir şekilde kutlamanın burukluğu olsa da dayanışmamız bize bugünleri aşacak gücü veriyor. Mücadele dolu ve birlikte bir yıl dileğiyle, YAŞASIN 1 MAYIS.

Lübnan’da açlık protestoları: Tecrit değil, yemek istiyoruz!

0

Bütün dünyada koronavirüs salgını koşullarında, sermayenin yarattığı ekonomik ve sosyal tahribatın faturası her kapitalist krizde olduğu gibi, yine emekçi halka çıkarılmak istenirken, bir taraftan dünyanın çeşitli yerlerinde işçi sınıfı sahip olduğu her türlü araçla düzene karşı mücadele etmeye devam ediyor. Nitekim Lübnan’da yaşananlar bunun önemli örneklerinden yalnızca biri. Yaklaşık bir haftadır Lübnanlı emekçiler, salgının da etkisiyle giderek kötüleşen yaşam koşullarını protesto ediyorlar. Başkent Beyrut ve ülkedeki seferberliklerin artık simgeleşmiş yerlerinden biri olan Trablusşam sokaklarında yüzlerce emekçi sokağa çıkma yasağına rağmen en doğal ihtiyaçlarını, yiyecek gereksinimlerini haykırmak için sokaktalar: “Açız, yiyecek ve yaşamak istiyoruz” sloganları, Lübnan sokaklarında yankılanıyor.

Ülke çok ağır bir ekonomik krizden geçiyor ve bu kriz salgından öncesine dayanıyor. Aylardır 1990 İç Savaşı’ndan beri en ağır ekonomik krizini geçirmekte olan Lübnan’da, dış borç miktarı 92 milyar dolar ve bu rakam, ülkenin GSYH’sinin tam %170’ine karşılık geliyor. Resesyon, yabancı para rezervlerinin erimesi, ulusal para biriminin değer kaybı ve yüksek enflasyon sürüyor. Öyle ki mart ayı başında Lübnan hükümeti temerrüde düştüğünü açıkladı. Öte yandan Lübnan emekçileri, ekonomik kriz koşullarında, halihazırda uzun süredir seferberlikler içinde mücadele ediyorlar. Geçtiğimiz ekim ayında IMF eliyle uygulanmak istenen kemer sıkma politikalarına karşı çok büyük seferberlikler yaşanmıştı. Lübnan işçi sınıfı yolsuzluk ve yoksulluk üreten yozlaşmış rejimin yıkılması için sokağa inmiş ve Hariri hükümetinin istifasını elde etmişti.

Lübnan halkı bu kez aç olduğu için sokağa çıkıyor. Ekonomik kriz ile salgın birleşince ortaya çıkan yıkımdan, ülkenin emekçileri arasında en çok en yoksul kesimler etkileniyor. Ücretlerin ödendiği pazartesi günü, binlerce insanın yasaklara rağmen süpermarketlere hücum etmesi, açlığın boyutunu gözler önüne seriyor. Gıda gibi temel ihtiyaç ürünlerinin fiyatlarının neredeyse yarı yarıya arttığı görülüyor. Başlangıçta ihtiyaç sahibi her aileye sadece 30 avroluk bir çek ve bir gıda paketi dağıtma sözü veren devlet yardımlarına elde edebilenlerin sayısı çok az ve bu yardımlar yeterli olmaktan çok uzak. Ekim seferberliklerinin kabusuyla yatıp kalkan rejimin, halk hareketinin önünü kesmek için, ülkede sokağa çıkma yasağı dahil olmak üzere çok katı izolasyon politikaları uygulaması da tepkileri artırıyor. “Tecrit değil, yemek istiyoruz” artık alışılmış sloganlardan biri. Fransa’da polis şiddetine karşı mücadele eden göçmenler, İtalya’da yetersiz salgın önlemleri nedeniyle grev yapan işçiler, Venezuela’da ve Lübnan’da açlıkla yüzleşen emekçilerin tamamı, krizlerin kaynağının salgın olmadığını, kapitalizmin ürünü olduğunu çok iyi biliyorlar. Tam da bu nedenle salgın koşullarında dahi mücadelelerini sürdürmekte kararlılar.

DİSK yöneticileri derhal serbest bırakılsın!

0

1 Mayıs sabahı Beşiktaş’ta bulunan DİSK Genel Merkez binasından Taksim’e kısıtlandırılmış bir sayı ile yürüyüp çelenk bırakmak isteyen DİSK yöneticileri, öncesinde valilikten izin almış olmalarına rağmen yürüyemeyecekleri gerekçesi ile şiddet uygulanarak gözaltına alındı. Emniyetin halk sağlığını hiçe sayan ve emekçileri yıldırmaya yönelik bu hareketi kabul edilemez. Aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu’nun da bulunduğu heyet derhal serbest bırakılmalıdır.

Son iki gün içerisinde gerçekleşen 1 Mayıs anma programlarını daracık alanlara sıkıştırıp sosyal mesafe bahane göstererek tacizde bulunan kolluk güçleri bugüne değin tek bir fabrikaya dahi gidip sosyal mesafe, maske, eldiven vb. kontrolü yapmadı. Gerekli tedbirlerin alınmadığı, gayrı insani koşullarda çalışmayı sürdüren işyerlerine denetim yapılmazken sektörü ne olursa olsun işçiyi çalıştırmak isteyen patronlar sokağa çıkma yasağı kapsamının dışında tutuldu. Hükümet kendisine yakın sendikaların Taksim’e çelenk bırakmasına müsaade ederken DiSK yöneticilerine gözaltı yaparak patronlara hizmette sınır tanımadıklarını bugün bir kez daha göstermiş oldu.

Diğer yandan, DİSK’in tarihinde ilk kez diğer işçi konfederasyonların yanı sıra sosyalist sol ve hatta KESK, TMMOB ve TTB’den de bağımsız bir 1 Mayıs kutlamasına girişmesi işçi sınıfının ihtiyaçlarına yanıt vermekten bir hayli uzaktır. Bugün krizin ve pandeminin yarattığı tüm olumsuzluklar karşısında işçi sınıfının en büyük ihtiyacı hak kayıpları ve işsizliğe karşı nasıl mücadele edeceğimizi ifade eden bir eylem programının açıklanmasıdır.

Patronlara hiçbir yaptırımın uygulanmadığı koşullarda DİSK başkanlarına yapılan saldırı işçi sınıfına yapılan saldırının bir tezahürüdür. Başkanlar derhal serbest bırakılmalıdır. Aynı şekilde işçi emekçiler olarak Taksim’de sembolik bir anmaya değil, saldırılara karşı mücadele eksenimizi anlatan gerçekçi bir eylem programına ihtiyacımız var. 1 Mayıs ancak böylesi bir eylem planının ilanı ile anlamına kavuşur; hükümetin ve patronların saldırılarına karşı bizleri daha güçlü bir hale getirir.

Dünya Emekçi Sarkılarıyla 1 Mayıs – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.05.2020

0

Dünya Emekçi Sarkılarıyla 1 Mayıs – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.05.2020 by Gazete Nisan

Kadınlar, katledilen sınıf kardeşlerini andı: “1 Mayıs’ta her yerdeyiz”

0

Dünyanın dört bir yanında hızla yayılmaya devam eden koronavirüs salgını karşısında hükümetin yetersiz ve patronların çıkarlarını önceleyen politikaları nedeniyle savunmasız kalan emekçiler, 1 Mayıs öncesinde tüm zorluklara rağmen dayanışmada. İstanbul Emek Meslek Örgütleri’nden KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’den kadınlar, 1 Mayıs 1977’de yaşamını yitiren işçi kadınları ve tüm sınıf kardeşlerini anmak için bugün Taksim’deydi. Kadınların, ellerinde kanlı mayıs günü katledilen kız kardeşlerinin isimlerinin yazılı olduğu dövizlerle gerçekleştirdiği anmada, salgının yayılmasını engellemek için temel önlem olarak sayılan fiziksel mesafe kuralına da uyuldu.

Anma sonrasında yapılan basın açıklamasında, hükümetin salgın bahanesiyle patronların çalışanları işten atmasını, ücretsiz izne çıkarmasını kolaylaştıran yasalar geçirdiğine dikkat çekildi. “Faşizmin üstünü örttüğü vahşi sermaye düzeninin yarattığı yıkım yüzünden salgın hastalıklarla iş cinayetlerinde hayatımızı kaybediyoruz. Yakalandığımız meslek hastalıkları yüzünden yaşamımızı yitiriyoruz” dendi. Güvencesiz ve esnek çalışma modellerinin benimsendiği sektörlerde yoğun olarak çalışan kadınların, pandemiye karşı savunmasız kaldığı uyarısını yapan kadınlar, 1 Mayıs için dayanışma çağrısı yaptı: “Güvencesiz ve esnek çalışmanın temel çalışma biçimi haline geldiği, emeğin yok sayıldığı bir ülkede emeğimize sahip çıkmak, ‘iş güvencesi istiyoruz’ demek için buradayız. Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizimdir demek için 1 Mayıs’ta her yerdeyiz!”

Feminist örgütlerin çağrısıyla sosyal medya üzerinden örgütlenen kadınlar, sokağa çıkmanın yasak olduğu 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü için #Kadınlar1Mayısta etiketi altında bir kampanya amaçlıyor. “Ücretli-ücretsiz emeği görünür kılmayı, erkek şiddetine karşı ses çıkarmayı ve kadın dayanışmasını büyütmeyi” amaçlayan kampanya kapsamında kadınlara, sarı toz bezini camlardan, balkonlardan asmaları çağrısı yapılıyor.