Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Saray işçileri unuttu mu?

0

Koronavirüsün etkisiyle ekonomik bunalımın daha da ağırlaşmasıyla birlikte, gözler Saray’ın alacağı önlemlere çevrilmişti. Milyonlarca çalışanın, emeklinin yaşadığı problemlere çözüm üretecek adımlar atılacak mıydı? Saray’ın gerek 18 Mart’ta açıkladığı “ekonomik kalkan” paketinden gerekse de sonrasında aldığı önlemlerden herhangi bir sürpriz çıkmadı. Adeta “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” şiarıyla, ekonomik durumdan en çok etkilenen kesimlere dönük olarak neredeyse hiçbir ciddi önlem alınmazken, büyük patronlara yeni teşvikler sağlamaktan öte bir adım atılmadı. AKP hükümetlerinin 17 yıllık icraatlarını göz önünde bulundurduğumuzda, bundan başka türlüsü de beklenemezdi!

Damat Bakan’ın “harikalar diyarından” çizdiği toz pembe tablolara rağmen, koronavirüsten önce Türkiye ekonomisi zaten perişan bir durumdaydı. İşsizlikte rekor üstüne rekor kırılıyor (TÜİK’in dar tanımına göre 4,5 milyon kişi; %13,7), hayat pahalılığı emekçi kesimleri nefes alamaz hale getiriyor (enflasyon %12), pek çok insan borçlarını ödeyemediği için intihar etmeyi tercih ediyordu. Bu sırada Saray, bir yandan iflas eden yandaş şirketleri kamu kaynaklarıyla kurtarırken, yurtdışı operasyonlarla milliyetçi histeriyi artırarak iktidarını ayakta tutmaya çalışıyordu. Saray’ın aldığı ekonomik önlemlere baktığımızda, “Saray cephesinde yeni bir şey yok” diye özetleyebileceğimiz bir durumla karşı karşıya olduğumuz teyit edilmiş oldu.

Ekonomiye ilişkin olarak, koronavirüsle beraber bugün toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan çalışanların, emekçi kitlelerin çok temel soruları bulunuyor: “İşyerinde çalışmaya devam edecek miyim? Eğer işyerinde çalışacaksam gerekli hijyen koşulları işe gidip gelirken ve işte nasıl sağlanacak? Eğer çalışma duracaksa ücretimi alabilecek miyim? Eğer ücretimde kesinti olacaksa borçlarımı, faturalarımı nasıl ödeyeceğim?” Bu yaşamsal soruların sayısını artırabiliriz. Ne var ki, Saray’ın bu konulardaki ısrarlı ve anlamlı sessizliği emekçilerin kaygılarını daha da artırmış durumda.

Erdoğan’ın “ekonomik koruma kalkanı” adıyla açıkladığı pakette işverenlere dönük olarak birtakım kredi, vergi ve prim destekleri açıklanırken, çalışanların acil taleplerine yanıt veren hiçbir madde bulunmuyor. İşçilere dönük açıklanan “kısa çalışma ödeneği” ve “telafi çalışma süresinin 4 aya çıkarılması” gibi uygulamalar ise, işçilere değil patronları korumaya dönük uygulamalardır. Neden mi? İşverenler kısa çalışma ödeneği başvurusu yaptığında, işçilerin maaşlarında ciddi kesintiler olacak ve işçilerin maaşları işveren tarafından değil başta İşsizlik Sigortası Fonu olmak üzere kamu kaynaklarıyla ödenecek. Yani patronlar bir süre maaş vermek yükümlülüklerinden kurtulacak. Bu krizin sorumlusu olmayan bizler ise, zaten ücretlerimiz hayat pahalılığı karşısında erimişken, daha da düşük bir miktarla hayatta kalmaya çalışacağız.

“Telafi çalışma süresinin” uzatılması da, sorumlusu olmadığımız bir krizin faturasının bize kesilmesi anlamına geliyor. Telafi çalışma süresi, özetle fazla mesai ücretlerinin gasp edileceği anlamına geliyor. İçinde bulunduğumuz durumda, çalışamıyor olmamızın sorumlusu biz emekçiler değilsek, bu konuda fedakarlık yapan da biz değil, bugüne kadar zenginliklerini katlayanlar olmalı!

TÜSİAD yaptığı açıklamada “İş dünyası olarak gerek toplumumuzun sağlığı gerekse ekonomimiz açısından bu dönemin en az hasarla atlatılması için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” demişti. Gerçekten de 17 yıllık AKP döneminin en çok kazananları daima büyük patronlar oldu. Sadece son bir yılda “ultra zengin” olarak ifade edilen 30 milyon dolar ve üstü gelire sahip kişi sayısında yüzde 5 artış oldu ve bu sayı 2000’e yaklaştı. Ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmını kontrol eden bu birkaç bin kişi ekonomi iyi giderken servetlerine servet kattılar. Şu anda yaşanan kriz durumunda ise “üzerlerine düşeni yapmaktan öte”, durumdan kazanç elde etmenin peşine düşmüş durumdalar.

Saray’ın emekçi halkın sağlığını ve haklarını değil patronların çıkarlarını korumayı hedefleyen politikaları nedeniyle salgının ciddi sonuçları giderek daha açık hale geliyor. Salgının yayılma hızında istatistikler, İtalya’dan daha kötü ilerlediğimizi gösteriyor. Bunun sonucu ise şimdiden 100’den fazla insanın hayatını kaybetmesi oldu.

Bu dönemde öncelik, şirketlerin kârı değil insanların sağlığı olmalıdır. Dolayısıyla Saray’ın işçileri “unutmasından” değil patronların çıkarları uğruna emekçi halkı bir kez daha “gözden çıkarmasından” söz edebiliriz. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler olarak acil taleplerimizi yükseltmemiz, her koşul altında gerek üretimden de gerekse de toplumun büyük çoğunluğunu oluşturmaktan kaynaklanan gücümüzü kullanmamız, kelimenin gerçek anlamıyla “hayati önemde”.

İşten atmaların yasaklanması, çalışan tüm kesimlerin mevcut maaşlarını almaya devam edeceği mekanizmaların kurulması, tüm işsizlere İşsizlik Fonu’nun derhal açılması, çalışması zorunlu olan işyerlerinde işçi sağlığı önlemlerinin en üst düzeyde alınması, ekonomiye ilişkin en temel yaşamsal taleplerimizdir. Temel acil taleplerimiz etrafında tüm emek örgütleri bir eylem planı doğrultusunda harekete geçmelidir.

Covid-19’a karşı çözüm önerileri: Koyun can, kasap et derdinde

0

Dünyanın tamamını etkisi altına alan korona salgını kontrol altına alınamamışken kapitalist sistem hâlâ kendi kârlılığını ön planda tutuyor.

Dünya genelinde özel sağlık kuruluşlarının kamulaştırılması, ortak tedbirlerin alınması ve her şeyden önemlisi hastalık testi ve tedavisinin açık bilgiler ile paylaşılması krizi atlatabilmemiz için en kestirme ve emin yol olabilirdi. Aklın yolu bir olmasına bir ama kapitalizm akıl dışı bir sistem olduğu için yaşayabilmesi adına salgınla mücadelenin akılcı yöntemlerle sürdürülmemesi gerekiyor.

Fırsatçılık ya da vurgunculuk değil, kapitalist sistem

Sorunun kısa sürede çözümü için toplumsal sermayenin verimli kullanılması gerekiyor. Koronanın ilaç araştırmaları, test kitleri halen özel şirketler tarafından yapılmakta. Hatta bu özel şirketler sürdürdükleri araştırmalar için bütçeyi de kamudan alıp, kârlarını ise kasalarında tutmaktalar. Sadece burada kaybedilen zaman ve paraya bakınca bile salgınla mücadelenin çok daha verimli şekillerde sürdürülebileceğini görüyoruz.

Açlık, savaş ve küresel iklim krizi gibi sorunlarda kapitalist sistemin çözüm yaratmadığını, tam tersine her adımında sorunu derinleştirdiğini söyleyenler hafife alınıyordu. Eğer dünya ve insanlık devam edemezse kapitalizm de kâr edemeyeceği için bir noktada bunun önleminin alacağına dair inanç köpürtülmekteydi. Şimdi tüm dünya bir felaketten geçerken, hiçbir kapitalist işletme kendi kârından ödün vermeyi göze alamıyor. Şu tablo karşısında artık söze gerek yok çünkü kral çıplak.

Türkiye’nin küresel salgınla ulusal mücadelesi

Türkiye’de de mekanizma dünyadan ayrı bir şekilde işlemiyor. Acil tedbirler adına özel hastanelerin kamulaştırılması ve sağlıklı karantina alanlarının oluşturulması için büyük otel zincirlerine el konulması alınabilecek en akılcı tedbir olabilirdi. Stokçuluğu engellemek ve hijyen-iaşe ürünlerinin yeterli dağıtımı için market zincirlerinin kamulaştırılması, mali bir krize yakalanmamak için de bankaların birleştirilip kamulaştırılması işe yarardı. Ama Sağlık Bakanının kendisine ait bir özel hastane zinciri varken ve hastane kârını katlıyorken bu tedbirlerin yüzde onunun dahi alınması beklenemez.

Diğer bakanlar cephesinde de farklı bir şey yok. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak koronaya karşı yol haritasını çıkarmak için kimlerle buluştu dersiniz? Tabii ki de sadece patronlarla: TOBB, TİM, DEİK, TESK, TÜSİAD ve MÜSİAD. Bakanlık salgının en acımasız sonuçları ile yüzleşen kitleleri pek de umursamayıp toplantısına göstermelik dahi olsa bir işçi sendikası koyma gerekliliği duymamış.

Sorun küresel, mücadele sınıfsal

Yakın tarihimizin en büyük krizlerinden birini yaşıyoruz. Salgın can almaya başladı, acil tedbirler derhal alınmalı. İhtiyacımız çok, fakat kaynaklar az sayıda insanın elinde. Bakan çeşmenin başını tutanlarla bir araya gelip ne demiştir dersiniz? İki cümleyi paylaşmak bile bakanların işçi sınıfı ve halk sağlığı merkezli değil, kâr merkezli düşündüklerini; salgın telaşında değil, büyük kapitalistleri koruma telaşında olduklarını gösteriyor:

-Piyasaların likiditeye erişiminde en ufak aksaklık olmayacak şekilde önlemler alınmış ve alınacaktır.

-Tüm sektörleri kapsayacak bir dizi destek ve önlem uygulanacaktır.”

Saray rejimi tıpkı tüm dünyadaki kapitalist kardeşleri gibi salgın ile değil salgının şirketlere olan etkisi ile mücadele etmekte. İşçiye emekçiye en ufak bir destek sunulmaz, elektrik-doğalgaz ücretsiz olmaz, maaşlar ödenmezken patrona teşvikler boca edilecek. Erdoğan’ın açıklamaları da tamamen bununla paralel. Erdoğan da işten çıkarmaların yasaklanmasından, alınacak sıkı tedbirlerden yana tek söz söylenmezken ticareti güçlendirmekten ve krizi fırsata çevirmekten bahsediyor.

Korona insanlığın ne ilk ne de en ölümcül salgını. Ancak kokuşmuş emperyalist-kapitalist politikalar koronanın tahrip gücünü artırıyor. Perde açıldı şimdi pazar ekonomisi sevicileri ve başka bir kapitalizmin mümkün olduğunu söyleyen herkesin neyi alkışladıklarını görüyoruz.

Salgın küresel, mücadelesi de öyle. Tıpkı salgının sebebinin de çözümünün de sınıfsal olduğu gibi.

Sanayi işçileri uluslararası arenada koronavirüse karşı harekete geçti

0

Covid-19 olarak bilinen yeni tip koronavirüs dünya çapında yayılmayı sürdürürken birçok burjuva hükümet, insan hayatının önüne ulusal pazar kaygılarını koyarak, ekonominin patronlara kâr getirecek şekilde işlemesini sürdürebilmek için işçi düşmanı önlemler alma yoluna girdi. Hükümetlerin bu adımlarının ardında, elbette çokuluslu firmaların ve tekellerin kazanç odaklı yönelimleri yatıyordu.

Uluslararası kapitalist sınıfın ve onların hükümetlerinin, insan hayatlarını değil, kâr kaybını en aza indirmeye dönük hayata geçirdikleri emek düşmanı uygulamalar beklenen sonuçları doğurmayarak, büyük 2008 krizine oldukça benzer bir ekonomik krizi tetikledi. İşçiler gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmadığı koşullarda çalışmaya zorlanırken, yaşam şartları da her geçen gün kötüleşiyor ve ekonomik kriz bütün emekçilerin ve çalışanların hayatını yakından etkileyecek şekilde derinleşiyor.

Sanayi işçileri, on yıllar boyunca kendileri aleyhine ortaya atılan ve kendilerinin öncülük rolünün yok olduğunu, kendilerinin artık sosyolojik ve politik düzlemde bir önem taşımadığını ileri süren teorilere rağmen, uluslararası düzlemde Covid-19 krizine karşı eyleme ve harekete geçen biricik toplumsal sektör oldu. Bu, onların kapitalizmin kalbinde olmalarıyla, yani koronavirüsün derinleştirdiği bütün çelişkileri en yakından olacak şekilde hissetmeleriyle yakından ilgili.

Koronavirüsü ciddiye almayan, ona dönük gevşek birtakım önlemler almaya çalışarak yaygınlaşmasına katkıda bulunan ve sonuçsuz kalan tedbir paketleri açıklayarak hâlâ kapitalistlerin kârlarını düşünen hükümetlere karşı, uluslararası işçi sınıfının, özellikle de sanayi işçilerinin eylemlilik ve grevleri yaygınlık kazandı.

İlk olarak Londra’da posta işçileri, Paris’te ise özel otobüs şoförleri greve çıktı. Kanada’da ise virüse karşı gerekli önlemler alınmadığı için Fiat-Chrysler işçileri iş bıraktı.

İtalya’da metal işçileri bir grev dalgası başlattılar; söz konusu dalga 6000 işçinin çalıştığı Fiat-Chrysler’ın Napoli’deki Pomigliano fabrikasında başladı. Yalnızca oldukça varlıklı zenginlerin satın almaya gücü yeten Alfa-Romeo serisini üretmek için üretim hattında durmaya zorlanan işçiler, bu despot tutuma karşı seferber oldular. Bunun üzerine Fiat-Chrysler yönetimi Pomigliano, Melfi, Atessa ve Cassino fabrikalarının tatil edilmesine karar verdi.

Metal işçilerinin bu başarısının ardından İtalya çapında grevler büyüdü. Bir İtalyan gazetesi olan Corriere della Sera’nın yazdığına göre “işçiler, koronavirüse rağmen fabrikaları açık tutmaya devam eden hükümete karşı greve çıkıyorlar.”

Lombardiya bölgesindeki Brescia’da, Taranto bölgesinin güneylerinde ve Grottaglie’de birçok fabrikada işçiler grev kararı aldılar ve seferber oldular. Bu grevler işçilerin kendi kararlarıyla başlatılıyor ve taban komiteleri aracılığıyla örgütleniyor.

Fincantieri’de gemi inşasında çalışan tersane işçileri, bir çalışma arkadaşlarında virüs çıkınca, gerekli sağlık önlemlerinin alınmamasını protesto etmek için greve çıktılar ve grev hızlıca Ligurian bölgesindeki bütün tersanelere yayıldı. Pogliano’da buzdolabı parçaları üreten, Cormano’da da araba parçaları üreten iki fabrika, greve çıkanlar listesindeydi.

Solaro’da çoğunluğu kadın olan 700 Electrolux işçisi mesaiye gitmeyi reddederek fiili olarak üretimi durdurdu. Cıva üretimi gerçekleştiren Lobo di Cornaredo ve Tecnomagnete fabrikaları da greve çıktı. 450 Corneliani tekstil işçisi, bir protesto yürüyüşü gerçekleştirerek gerekli önlemlerin alınmasını talep etti. Hitachi demiryolları işçileri 21 Mart’a dek grevde kalma kararı aldılar.

Tabandaki işçilerin bu hareketliliği sonucu İtalya’daki metal işçi sendikaları, hükümetin gerekli adımları atmaması halinde 22 Mart’a dek greve çıkacaklarını duyurdu. Fabrikaların tatil edilmesini ve işçilerin ücretlerinin ödenmesine devam edilmesini talep ettiler.

İtalya’daki grev dalgası kısa sürede İspanya’ya da yayıldı. Patronların Covid-19 virüsüne karşı, masraf olacağı için gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerini almadığına tanıklık eden işçiler Airbus, Renault, IVECO ve Mercedes gibi birçok fabrikada üretimi durdurdu.

Vitoria-Gasteiz’daki Mercedes fabrikasında çalışan 5000 işçi, firmanın üretime ara vermeyi reddetmesini açıklamasından sonra, greve çıktı. Metal işçilerinin sağlık tedbirlerinin alınmasına dönük bu eylemi diğer otomobil ve uçak fabrikalarına da sıçradı.

11.000 işçisinin çalıştığı Getafe’deki Airbus fabrikası, 2400 işçinin çalıştığı Barajas’taki IVECO fabrikası, 13.000 işçinin çalıştığı dört Renault fabrikasının hepsinde şu an, işçiler greve çıkmış ve üretim durmuş durumda. Bütün bu fabrikalarda mavi yakalı işçilere, firmanın açgözlülüğüne karşı fabrikanın büro işçileri de katılmış durumda. İşçiler kendi eylem komitelerini kurdular ve düzenli olarak bu eylem komitelerinin aldığı sağlık önlemlerine dair kamuya bilgilendirici açıklamalarda bulunuyorlar. İşçi sınıfı bir kere daha, neden burjuvaziden daha iyi yönetebileceğini bütün dünyaya gösteriyor.

İspanya’daki grevlerin gün geçtikçe yayılması ve seferber olan emekçilerin sayısının yükselmesi bekleniyor.

Son salgına karşı seferber olan bir diğer sanayi işçileri bölüğü ise Kanada’daki Windsor Assembly’de bulunan Fiat Chrysler fabrikasının işçileriydi. Dodge Caravan ve Chrysler Pacifica üreten 6000 işçi, virüsün fabrika içine girmesinin sorumlusu olarak patronu göstererek, üretimi durdurdu. Fabrika yönetimi, işçilerden birisinde virüs çıkmasına rağmen üretime devam etme kararı alınca, işçiler sağlık tedbirlerinin alınmadığına işaret ederek, greve çıktılar.

Kanada’daki sınıf kardeşleriyle dayanışmaya gelen ise, Fiat Chrysler’ın ABD’nin Detroit kentindeki Warren Truck fabrikasının işçileriydi. Bu fabrikada çalışan 2613 otomobil işçisi haftanın başında şalterleri indirdi ve fabrika yönetiminin üretime ara vermesini talep etti. Kuzey Amerikalı metal işçileri arasında büyük bir huzursuzluğun olduğu, metal patronlarının gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerini almadığı ve birçok sınai fabrikada işçilerin greve gitmeye hazırlandığı, basına yansıyan haberler arasında. 

Her gün ve her saat, uluslararası burjuva medya ajansları sansürlemeye çalışsalar da birçok ülkeden binlerce işçinin, patronların salgın krizine karşı gerekli önlemleri alamamalarına ve süreci yönetememelerine karşı greve çıktığı haberleri geliyor. Bu yeni uluslararası grev dalgasının öncülüğünü ise sanayi işçileri gerçekleştiriyor. Grevci sanayi işçilerinin kurdukları eylem komiteleri, bulundukları alanlarda kendi sağlık ve güvenlik önlemlerini kendileri almaya ve toplumu da bu yönde örgütlenmeye çağırmaya başladı bile. İşçi sınıfı bir kere daha bütün dünyaya, elinin altındaki bütün araçlara rağmen felç kalan burjuvaziden daha iyi yönetebileceğini gösteriyor.

Covid-19’la mücadele kapitalizmle mücadeledir: 10 maddede acil eylem programı

0

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol tarafından yayınlanan ortak bildiride Covid-19 virüsüyle mücadelenin emekçilerin ve en güvencesiz kesimlerin haklarını ve sağlığını savunmaktan geçtiği vurgulandı. Emek örgütlerini bir acil eylem planı üzerinde tartışmaya davet eden açıklama şu şekilde:

Covid-19 virüsünün dünya genelinde geçtiğimiz birkaç ay içindeki yayılma hızı bize gösterdi ki, Türkiye’de de bir dizi acil önlem alınması, bu ciddi krize karşı kendimizi korumamız için kaçınılmazdır. Dahası, bu virüs salgınının bedeli, emekçilere, yoksullara ve toplumun en güvencesiz kesimlerine ödetilmeye çalışılmakta. Bizler, çeşitli ülkelerde yaşananlardan çıkardığımız derslerle, aşağıdaki önlemlerin ivedilikle alınmasının halk sağlığı açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Tüm emek örgütlerini, bunlar ve benzeri talepler doğrultusunda birlikte nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmaya ve bir birleşik eylem planı hazırlamaya çağırıyoruz.

Talepler:

1. Herkese en az 14 gün ücretli izin: Virüsün kuluçka süresi olan 14 gün boyunca tüm çalışanlar, yıllık izinlerine ek olarak, ücretli izinli sayılmalı. Bu, insanların toplu halde işe gelip giderken ve işyerlerinde virüsün yayılmasını engelleyecektir.

2. İşten çıkarmalar yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor yahut doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın krizi aşılana kadar işten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

3. Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır.

4. Ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

5. Fırsatçılığa karşı kontrol uygulansın: Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamaları yapılmalıdır.

6. İşyerlerine sağlıklı ulaşım sağlansın: İşe ulaşım işverenin sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşulları (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sağlanmalıdır.

7. İşyerlerinde hijyenik koşullar sağlansın ve denetim uygulansın: İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyerlerinde hijyen koşullarının oluşturulması işverenin sorumluluğunda olmalı. Önlemler alınana kadar işletmelerin faaliyetlerine ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.

8. Herkese ücretsiz temel hijyen ürünleri ulaştırılsın: Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi önümüzdeki günlerde karşılaşılabilecek tehlikelerden biridir. Herkese ihtiyacı kadar temel ihtiyaç ürününün ücretsiz biçimde ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır.

9. İşçi değil sermaye sorumluluk alsın: Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak, emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Çalışanlar üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için belirli bir ölçeğin üzerindeki şirketlere/sermayeye ek vergiler getirilmelidir.

10. Göçmenlere ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimi sağlanmalı. Barınma imkânına sahip olmayanlar boş konutlara yerleştirilmeli.

Başlangıç Kolektif

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Koronavirüsün ekonomik kriz üzerindeki etkisi

0

2008 yılından beri kapitalizm krizde. Gidişat ülkeden ülkeye farklılık gösterse de kriz 2020 yılına kadar aşılamadı. Zikzaklı bir seyir izleyen ekonomik göstergeler 2020 yılında işlerin iyiye gitmeyeceğini göstermekteydi. Fakat kimse küresel ölçekte bir virüs salgınının tüm dünyada arz ve talebi neredeyse durdurarak tüm sistemi kilitleyeceğini beklemiyordu. Şimdi soru şu: bundan sonra ne olacak?

Döviz, petrol, altın ve borsadaki ani dalgalanmanın nereye gideceği kestirilemiyor. Finansal piyasalardaki panik havası zincirleme olarak diğer sektörlere de sıçramak üzere. Kârlılıkları düşen büyük sermaye grupları kolay para kazanma yolunu seçerek finansal alanlarda koca bir balon yarattılar. Son on yılda borsalarda biriken spekülatif para bir çırpıda eriyebilmekte. Covid19 virüsünün finans kapitalde yarattığı şok, kapitalizmin ne kadar kolay kırılabileceğini göstermiş oldu. Dolayısıyla virüs zaten gelmekte olan krizi öne çekti diyebiliriz.

Emperyalist-kapitalizmin son 30 yılda küresel çapta ilan ettiği neoliberalizmin vazgeçilmezliği tezleri son on yılda sınıf mücadelesinin gerçekleri karşısında sadece maddi olarak değil, teorik olarak da paramparça oldu. Yıllardır yarattıkları finansal balonu küçücük bir virüsün patlatabilmesi karşısında dehşete kapılsalar da en çok korktukları şey, sistemin başka bir alternatifinin olmadığı sanısının yıkılacak olmasıyla inisiyatifi kaybetme korkusu.

Salgınla mücadele, kapitalizme içkin her türlü çelişkiyi açığa çıkarıp berraklaştırmakta. Şu ana kadar gelinen pandemi sürecinde ulus devletlerin ve özel mülkiyetin insanlık önünde bir pranga olduğu bir kez daha anlaşıldı. Sınıf mücadelesi, acil sorunları çözmek için kitlelerin kaderlerini eline alması, ekonomiyi, bölüşümü, üretimi ve dağıtımı küresel ölçekte denetlemesi gibi unsurların önemi de aynı şekilde ortaya çıkmıştır. Sağlık Bakanlığı “sorun küresel mücadele ulusal” dese bile sorun küreselse mücadelenin de küresel olması gerektiğini vurgulamamız gerek.

Tahribatın boyutu ne?

Kapitalizm, son 30 yıldır her kriz döneminde faizleri düşürüp piyasaya para veriyor. Her zorda kalındığında faiz silahına sarılıp parasal araçlarla günü kurtarma peşindeler. Basıp dağıttıkları paralarla sistemin yapısal sorunlarını çözmek ya da kitlelere yıkılan faturaların yükünü azaltmak gibi hamleleri düşünmediler bile. Bu paraların hepsi kârlılıkları düşen finansal araç sahibi büyük sermayelere aktı. Bu durumun en büyük maliyeti ise borçluluk oranlarının tüm dünyada artması oldu. Reel ücretleri artırmadan işçi sınıfının tüketebilmesi yani talebin artırılması için kredi mekanizması çalıştırılarak neredeyse herkes borçlandırıldı. Öyle ki, dünya genel borç stoğu 255 trilyon dolar olmuş durumda. Toplam borcun dünya gayri safi hasılasına oranı %322. Yani dünya üzerinde gerçekte böyle bir para yok. Yaratılan borç da akla ve mantığa aykırı.

Bugün de aynısı oluyor. Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve ABD Merkez Bankası (FED), toplamda 1 trilyon dolardan fazla piyasaya para vereceğini açıkladı. Faizleri ise neredeyse sıfırladılar. Bu kolay ve ucuz para dünya bankacılık sisteminin ve bu bankaların sahibi sermaye gruplarının batmaması ve kurtarılarak mevcut zararlardan etkilenmemesi hedefiyle salındı. Böylece insanların kolayca borçlandırılmasıyla talebin devam ettirilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü ABD borsası neredeyse çöktü. Yılbaşından bu yana yaratılmış kârlar uçup gitti. ABD finans sektöründe son bir hafta içinde 7 trilyon dolar buharlaştı. Bu buz dağının görünen yüzü, peki ya reel sektör?

Rusya’nın ABD kaya gazı üreticilerine zarar vermek için dünya petrol üretiminin kısılmasına yanaşmaması ve Suudi Arabistan’ın petrol üretimini daha da artırması petrol fiyatlarını 30 dolara kadar düşürdü. Hemen hemen her metanın üretiminde büyük bir maliyet kalemi olan petrolün bu kadar düşmesi özellikle ABD’nin deflasyona girmesine, bu da kârlılık oranlarının düşmesine sebep olabilir. Deflasyon, enflasyona göre çok daha ciddi bir krizdir. Emek dahil her şeyin fiyatı düşer, üretmek anlamsızlaşır. Kârlılık hızla dibe vurur. Virüsle gelen talep azlığının da bu ihtimali güçlendireceği düşünüldüğünde FED’in neden bu kadar para bastığı daha iyi anlaşılabilir.

Bir diğer etki de Çin’in fabrikaları bir ölçüde kapatmasıyla dünyada tedarik zincirinin kırılma ihtimali. Stokların ne kadar dayanabileceği meçhul, sanayinin batması finansın batmasına benzemez. İkisi de iç içe geçmişliklerinden ötürü birbirlerine olumlu ya da olumsuz etki etse bile sanayideki büyük çöküş, zincirleme bir çöküşü başlatabilir. Bu durum insanları salgın dışında açlıktan ölmeye kadar götürebileceği gibi çok ciddi politik değişimleri de tetikleyebilir.

Yıkmazsan yıkılmaz

Covid19 salgını mutlaka bir şekilde geçecek. Sonrasında özellikle borsalarda çok hızlı yükselişler görülebilir ama bu krizin bitip bir ekonomik genişleme ve patlama döneminin geleceği anlamına gelmez. Çünkü bu sadece virüsten kaynaklanan teknik bir sorun değil. Kapitalizmin yarattığı iktisadi ve politik sorunların bir parçası, dolayısıyla karşımızda sosyolojik bir sorun var. Mevcut çelişkilerin sistem içinde aşılabilmesi için on milyonlarca insanın ölmesi, sermayenin dünyada biriktiği yerlerde alt ve üst yapının büyük ölçüde yok edilmesi gerekir. Yani salgın şu an bitse bile problemlerin son hız devam edeceği bir gerçek.

Üretim ve tüketimin durduğu bir ortamda, AMB ve FED’in para basmasının sorunları çözmeyeceği ortada. Bunu herkes biliyor. O sebeple büyük ve küçük tüm işletmeler, içinde yardım paketleri olan mali önlemler bekliyor. Devletlerin bütçelerini zorlamaları gerekecek.

Türkiye, salgının daha da yayılmaması için acil mali önlemler almak zorunda, ülke üzerinde bir mali yük olan diyanetin kapatılarak bütçesinin sağlık bakanlığına aktarılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra tüm özel hastanelerin kamulaştırılması ve sağlık hizmetinin kamusal ve ücretsiz hale getirilerek, bundan herkesin yararlanabilmesi bir zorunluluktur. Bu ve buna benzer yeniden örgütlenmelerin yapılabilmesi için ise tüm bankalar birleştirilmelidir. Parasal ve mali araçlar birleştirilerek, karantinada olan herkesin ihtiyaçları ücretsiz karşılanmalıdır. Dünya ekonomisinin olumsuz etkilerinden kurtulmak için sanayide acil kamulaştırma ve işçi denetimi şarttır. Herkesin dolara yöneldiği panik ortamında dövizde dalgalı kur terk edilmelidir. Faturalar dahil tüm iç ve dış borçlar iptal edilmeli ya da ötelenmelidir. Borç sebebiyle elektrik, su ve doğalgaz hizmeti aksamamalı. Ayrıca bu önlemlerin sadece ulusal değil uluslararası çapta alınması da zaruridir.

Acil sorunlarımızın çözümü sistemin çürüklerini ayıklamak değil onu bütünüyle çöpe atmaktan geçiyor. Ekonomi ne kadar dibe batarsa batsın kapitalizmin kendi kendine yıkılmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Çözüm politik arenada sınıf mücadelesindedir. Dünyanın içinde bulunduğu bu korkunç koşullara en güzel cevap, üretimin ve tüketimin organizasyonunu elinde bulunduran dünya işçi sınıfının burjuvaziyi karantina altına almasıdır.

Venezuela’da işçi düşmanı yeni kemer sıkma paketi ve tutuklamalar

0

Maduro sivil-askeri hükümeti, kendi yarattığı ekonomik ve sosyal krizin faturasını Venezuelalı işçilerin omuzlarına yüklemeye ve kitleleri yoksulluğa mahkûm etmeye devam ediyor. Hükümetin bu yolda attığı son adım, sadece üst düzey devlet görevlilerine, Maduro’nun gelişmekte olan müttefik burjuvazisine ve emperyalist çokuluslu şirketlere fayda sağlayan yeni bir acımasız kemer sıkma paketini hayata geçirmek oldu. Bu paket kamu ve PDVSA (Venezuela milli petrol ve doğalgaz şirketi) kontrolündeki petrol sektörlerinde zaten enflasyonla eriyen ve alım gücü yok denecek kadar az olan asgari maaşa tavan sınırlaması getiriyor; maaş zamları, fazla mesai ödemeleri, gece ikramiyesi, işçi güvenliği gibi uygulamaları da askıya alıyor. Yani işçilerin yıllarca süren mücadeleler sonucunda kazandıkları ve toplu iş sözleşmeleriyle garanti altına alınan hakları hükümet tarafından fiilen ortadan kaldırılmış oluyor. Dolayısıyla Venezuela’ya karşı Trump ve emperyalizm tarafından uygulanan yaptırımların cezasını da gene hükümet ve patronlar değil, işçiler çekiyor.

Bu yeni pakete karşı ülkenin farklı bölgelerinde bulunan petrol rafinerileri ve rıhtımlarda büyük çapta işçi eylemleri ve protestolar gerçekleşti. Bu seferberlikler işçilerin katlanılmaz hale gelen çalışma koşulları ve emek sömürüsü karşısında maaş artışı, çalışma koşullarının iyileşmesi, PDVSA emeklilik fonu paylarının ödenmesi gibi taleplerinde olan kararlılıklarını ortaya koydu.

Maduro hükümeti ise paketin uygulanmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve işçilerin yükselen seslerini susturmak için baskı politikalarını giderek artırıyor. Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri ve petrol işçilerinin haklarının savunusunda başı çeken Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) önderi José Bodas da dahil olmak üzere pek çok sendika liderinin emekliliğe zorlanmasının ardından, geçtiğimiz haftalarda eğitim, çelik ve petrol sektörlerinden pek çok işçi önderi ve sendika lideri de tutuklandı. İşçiler devletin kolluk kuvvetlerinin düzenli baskı ve tacizine rağmen mücadelelerini sürdürüyorlar.

Hükümetin bu sindirme politikaları yeni değil. İşçi önderi Rodney Alvarez, PDVSA patronları eliyle işlenen bir işçi cinayetinin suçunun kendisine atılması nedeniyle 8,5 yıldır tutuklu bulunuyor. Hiçbir delile dayanmadan tutuklanan ve yargılanma süreci hâlâ devam eden Alvarez, maruz kaldığı haksız suçlamayı ve adaletsiz tutukluluk sürecini protesto etmek amacıyla 17 Şubat günü açlık grevine başladı. Alvarez’in 19 Şubat’ta görülen son duruşması sırasında Caracas Savcılığı önünde toplanan işçiler hükümetin işçi önderlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon politikalarını protesto ederek hükümete boyun eğmeyeceklerini bir kez daha gösterdiler.

Kısa çöp, uzundan hakkını alacak!

0

Konu işçiye emekçiye gelince onlardan hemen aza kanaat etmeleri isteniyor. Niye? Sürekli israftan kaçınma, ölçülü yaşama öğütleri veriliyor. Neden? Dört emekliden üçü açlık sınırının altında maaş alıyor. Çalışanların yarısı açlık sınırının altındaki asgari ücrete çalışıyor. On yedi milyon kişi sosyal yardımlarla hayatını sürdürebiliyor. Bu durumda “aza kanaat et, israf yapma, ölçülü yaşa” öğütlerinin muhatabı kimler? Öğüdün verildiği işçi ve emekçiler olmadığı ortada. Onların isteseler de aza kanaat etmeme gibi bir şansları yok. İsraftan kaçınma ve ölçülülük işçi-emekçi için zaten bir zorunluluk. Acaba neden tam da bu mu?

Vaaz edenlerin kendileri tarafından kesinlikle uyulmayan bu öğütlerin söylenme nedeni işçinin emekçinin yokluk ve yoksulluğuna isyan etmesini önlemek. Dini duygularla onun kötü hayatının nedenlerini sorgulamasını engellemek. Kader deyip başına gelen her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmesini sağlamak…

Dindarlar dünyanın bir imtihan sahası olduğuna inanırlar. İnançları gereği ebedi hayat ahirettir. O yüzden mala mülke tamah etmemek, çalmamak, paylaşmak, kul hakkı yememek tembih edilir. Bundan ötürü “kefenin cebi yok”, “dünya malı dünyada kalır” denir. Denir ama işte pratik ortada! Kefenin cebi yoksa bu hırs niye?

İsraf tabii ki kötü, ölçülü yaşamak tabii ki iyi bir şey. Lakin işçinin emekçinin zaten böyle bir lüksü yok. Kaldı ki bu öğütleri verenlerin saraylarda yaşayıp, en lüks araçlara binmelerine ne demeli? Gemilerinin, gayrimenkullerinin, paralarının haddi hesabı olmayanlar hangi ölçüye göre hareket ediyor?

Lafa geldiğinde dünya bir imtihan sahası! Sınava tabi olanlar hep niye işçiler ve emekçiler oluyor? Cennete gitsinler diye mi? Lafla peynir ekmek gemisi yüzmez. İşçi-emekçi alın teri soğumadan hakkını alacak. Hakkını almak için güçlü olacak. Güçlü olmak için birlik olacak! Birlik olunca kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak…

Yeni tip koronavirüs: Sebebi, sonuçları ve çözümü

0

Tüm dünyayı ve özellikle de biz işçi emekçileri etkileyen yeni tip koronavirüs hakkında çok şey yazıldı çizildi. Türkiye’de de varlığı ilan edilen virüs tüm dünyayı halk sağlığı, ekonomi ve politika arenasında sarsarken hepimiz korunmanın birincil etmeni olan kişisel hijyen ve tedbirler* konusunda yeterli bilgi ile donandık. Endişe ortamından az veya çok etkilendik. Bakanlık vaka sayısındaki artışları yayınlarken toplu taşımalar kolonya kokmakta ve toplu etkinlikler birer birer iptal edilmekte.

Salgın hastalıklar insanlık tarihine yön veren hususlardan biridir. Türümüz salgın hastalıklar tarafından defalarca kez kırıma uğratıldı. Antik Yunan’dan Roma’ya dek dönem nüfusunun yüzde otuzunu yutan salgınlar yaşandı. 1300’lü yıllarda Avrupa’nın neredeyse yarısı veba salgını sonucu öldü. Veba 15. ve 18. yüzyıllar arasında İstanbul’da da göründü. İspanyolların Amerika kıtasında tutunmasını sağlayan önemli etmenlerden biri de yine salgın hastalıklardı. 1545 salgınında Meksika yerlilerinin sadece yüzde yirmisi hayatta kalmış, İspanyol hâkimiyeti 16. yüzyıl salgınlarından büyük destek almıştı. Yılların geçmesi salgınları ve etkisini azaltmadı. Birinci Dünya Savaşı sonlarında çıkan bir grip salgını sonucunda dünya genelinde 75 ila 100 milyon arasında insan ölmüştü.

Şu ana değin dünyada tespit edilmiş yeni tip koronavirüs sayısı 138 bin 432 iken bunlar içerisindeki ölümlü vakanın 5.082 (1) olduğunu biliyoruz. En karamsar tahminlere (2) bakacak olursak dahi insanlık tarihi içerisindeki ne en büyük, ne de en ölümcül salgın ile karşı karşıyayız. Ancak bu söylediklerimiz durumu küçümsediğimiz anlamına gelmesin. Zira protein dizilimini inceleyen uzmanlarca tamamen doğal yöntemlerle mutasyona uğradığı ifade edilen bu salgının çok ciddi olan sonuçlarını yaşamaktayız. İnsanlığın müdahale kapasitesi dâhilinde utanç verici olan, yayılıp can almayı sürdüren, bundan daha da kötüsü, salgın geçtiğinde politik ve ekonomik sonuçlarının kalıcılaştırılması istenen bir durum ile karşı karşıyayız.

Korona’nın sorumlusu kimlerdir ve halkı nasıl hasta ederler?

Yukarıda insanlık tarihi boyunca açığa çıkan kimi salgın vakalarından bahsettik. Salgınların insanların hayatlarına mal olmaları ve çok sayıda ölümün ardından bir süre sonra sonlanmalarının yanı sıra kimilerinin bir ortak noktası daha var: Salgınların birçoğu, birbirlerine benzeyen riskli noktalardan dağılıyor. Peki, bu tarihsel deneyime rağmen Birleşmiş Milletlere Bağlı Dünya Sağlık Örgütü ne yapıyor? Yanıt basit, salgınlardan çok ilaç ve tohum firmalarının egemenlik haklarını tanıyarak salgınların zamanında engellenmesi için gerekli müdahalelerde bulunmuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün salgınlar hakkında bilgi sahibi olması ve yayılacağı coğrafyalar üzerinde tedbirler alacak bilgiye ulaşmaları için tarih kitaplarını karıştırmaya ihtiyacı yok. DSÖ oldukça yakın dönem içerisinde Sars, Ebola, H1N1 gibi salgınların sıcak deneyimine de sahip. Buna rağmen nasıl oluyor da benzer yollardan dünyaya yayılan salgınlardan bir ders çıkartılıp önleyici tedbirler alınmıyor? Nasıl oluyor da vakalar açığa çıktığında sorun yalnızca Çin’in sorunuymuş gibi davranılıyor?

Fatih ve Kanuni döneminde İstanbul’da görülen ve muhtemelen benzer yollarla yayılan vebaya karşı dönemin sultanlarını ne kadar suçlu görebiliriz, bundan emin değilim. Ancak şimdi 21. yüzyıldayız. İnsanlığın birikimi daha öncesinde yaşanan salgınlardan epey etkisiz olan bir virüs ile başa çıkabilecek düzeyde. Peki, ne oluyor da ataları kadar yıkıcı olmayan, tek alametifarikası yeniliği olan bir virüs Türkiye’de dâhil olmak üzere dünyayı sarsıyor?

Bu iki sorunun yanıtı hiç de uzun değil. Başta Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere tüm kuruluşlar soruna bir halk sağlığı sorunu olarak değil doğrudan doğruya ilaç ve tohum firmalarının kârlarını merkeze alarak yaklaşıyorlar. Virüs açığa çıktığından beri yapılan çalışmalar büyük tekellerin denetiminde sürdürülüyor. Olası bir aşı tedavisinin bulunması halinde de, hâlihazırda hayalini dahi kuramayacağımız bir servetin sahibi bu tekeller, varlıklarını katlamış olacaklar. Şirketlerin araştırma süreçlerinde aldıkları fonlar, ilaçların ve hatta hastalığa sebep olan organizmaların patentlenmesi süreçleri (3) mücadelenin salgınlara karşı değil, sermaye birikimi için yapıldığını bizlere gösteriyor. Yalnızca buraya akıtılan servet ve şirketlerin kârlılığını garanti altına alan zaman kaybını dahi telafi etmiş olsak, salgının çok daha hafif atlatılması hatta hiç yayılmaması bile mümkün olabilirdi.

Lafı uzatmadan ifade etmek gerekirse emperyalist sistemin temsilcisi Birleşmiş Milletler ve ona bağlı kuruluşlar aracılığı ile dünya ve ilaç ve gıda tekellerinin ihtiyaçları her daim halk sağlığının önünde tutulmuştur: Gıda ve ilaç tekellerinin çıkarını gözetilirken salgınlara karşı gerekli tedbir alınmamış; yayılma sürecinde tedavinin patentlenmesi, araştırmanın fikri mülkiyeti gibi hususları halk sağlığının önüne koyarak virüsün bir numaralı sorumlusu haline gelmişlerdir. BM Çin koronavirüs ile uğraşmaktayken sürece Çin’in egemenlik hakları bağlamında dâhil olamazken, sermayenin bizlerin sağlığı üzerindeki küresel egemenlik haklarını tanıyarak tedavi ve tedbirlerin yavaşlamasına sebep olmayı sürdürüyor.

Korona geçecek, sonuçları kalıcı olacak

Süreç bu şekilde devam ederse, dünya genelinde bizlerden alınan vergilerle fonlanan araştırmalar sonucunda hastalığın tedavisi bulunacak, bu tedaviyi bulan şirket ilacını patentleyerek doğrudan (ilacı emekçiye satarak) ya da dolaylı (emekçinin vergisinden toplanan fonlardan para alarak) yollarla tüm faturayı emekçilere yıkacaklar.

Ancak koronanın sonuçları bununla sınırlı kalmayacak gibi görünüyor. Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçiler olarak felaketlerin kendi etkisi ile sınırlı kalmadığını diğer kötü arkadaşları ile birlikte geldiğini çok kez gördük. Kalıcılaşan deprem vergileri bunun hafızamızda en sıcak kalan örneği.

Koronavirüsün ilk elden etkilediği alan ekonomi oldu (4). Anlaşılan o ki 2008 krizini atlatamamış dünya ekonomisi için korona dalgasının yaratacağı sonuçlar işçi sınıfı açısından yıkıcı olacak. İflaslar, hammadde temininde yaşanacak zorluklar, işsizliğin artışlının tetiklenmesi ve kimi ülkelerde temel tüketim maddelerinde zamlanma ihtimalleri kapımızdaki düşman olarak duruyor.

Ekonomi alanındaki bu yıkımlar emeğin esnekleşmesi-güvencesizleşmesi (ücretsiz izin uygulamalarının artması, uzaktan çalışma, çalışma saatlerinin esnekleşmesi, kriz ya da salgın bahanesiyle ödemelere dönük her türden patron saldırısı) hususlarının kalıcılaşması eğilimi gösteriyor. 

Öte yandan salgının çeşitli baskıcı rejimlerin (5) kendi ihtiyaçlarını karşılaması için (toplu etkinliklerin yasaklanması) bulunmaz bir nimet olduğunu da görmek gerekiyor. Toplumun tüm örgütlerinin parçalanması, seyahat ve halkın haber alma özgürlüğünün bahanelerle kısıtlanması ve salgından ötürü baskıcı yöntemlerin halka meşru gösterilmeye çalışılması koronanın sonuçlarının bir diğer yüzünü bizlere gösteriyor.

Dünya genelinde ve Türkiye’de hem salgına hem de salgının politik ve ekonomik sonuçlarına karşı dünya işçi sınıfı ile birlikte mücadele etmemiz gerekiyor.

Korona ve sonuçlarına karşı mücadele için

Dünyada konuya dair nasıl ki BM ve DSÖ’ye bakılıyorsa, Türkiye’de de birinci dereceden kurumlar Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve elbette ki bakanlıkların doğrudan bağlı olduğu Saray’dır. 

Bakanlıklar okulları tatil edip, toplu etkinliklerin iptal edilmesini salık vererek salgının yayılmasına karşı tedbirlerini sıraladılar. Ancak halkın genelinde alınan tedbirlerin yetersizliğine dair artan bir endişenin var olduğunu ifade edebiliriz. Buna karşılık kalıcı ve güvenilir tedbirleri talep etmek en doğal hakkımız.

Salgına karşı mücadelede en önemli tedbirler hijyen, ısınma ve iyi beslenme olarak özetleniyorsa mücadelenin bu üç temeli sorumlularca ne pahasına olursa olsun garanti altına alınmalıdır. Hükümet kamuda tatil uygulamasına başlarken işçi emekçileri tamamen patronların inisiyatifine terk etmiş durumda. Türkiye’nin dünyada iş cinayetinin en çok yaşandığı ülkelerden biri olduğunu hatırlayacak olursak, Saray rejiminin bakanları işçileri patrona terk ederek kediye ciğeri emanet ettiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de patronlar koronanın dünyada öldürdüğünden daha fazla işçiyi birkaç yıl içerisinde öldürüyor. Patronların koronaya karşı tedbir alacağını düşünmemiz saflık olur.

Hükümet madem her istediği anda OHAL ilan edebiliyor, hızlı kararlar alıp uygulayabildiğini söylüyor, o halde içinde bulunduğumuz bu ölümcül krize karşı niçin özel sektöre yaptırımlar uygulamıyor? Rejimin tüm gücünün patronları zengin etmeye yaradığından, mesele işçiyi emekçiyi korumak olduğunda sistemin çalışmadığından ötürü olabilir mi?

Durumun vahameti bizleri acil taleplerimizi sıralamaya, bunları talep edip mücadele etmeye çağırıyor. Salgına ve onun sonuçlarının kalıcılaşmasına karşı;

  • Her şeyden önce parasız ve nitelikli sağlık hizmeti herkes için ulaşılabilir olması gerekir. Sağlık hizmetinin doğru şekilde örgütlenmesi için sendikalar ve TTB’nin eylem programları takip edilmeli. 
  • Hastalık testinin ulaşılabilir olduğu ispatlanmalı.
  • İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyeri hijyeni patronun sorumluluğunda olmalı. Bu tedbirlerin alınıp alınmadığı kontrol edilmeli. Eğer patron önlem almıyorsa işletmenin faaliyetine tedbirler alınana kadar ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.
  • Patronun tedbir alamayacağını iddia ettiği durumlarda işletme halk sağlığı adına çalışanlarının denetiminde kamulaştırılmadır.
  • Kriz bahanesi ile evden çalışma gibi uygulamalar yaygınlaşma eğilimindedir. Patronların esnekleşmeyi kalıcı hale getirmesi engellenmelidir. İşe ulaşım da patronun sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşullarının (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sorumluluğu patrona ait olmalıdır. Risk gruplarında olan, ya da risk grupları ile aynı hanede yaşayan emekçilere dair alınacak tedbirlerde TTB dinlenmeli ve evinde kalması gereken emekçilerin maaşı da ödenmelidir.
  • Koronanın tetiklediği kriz ile beraber pek çok işletmenin iflas edeceği öngörülmektedir. Bunun yaratacağı kitlesel işsizliğe karşı iflas eden tüm işletmeler işçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır.

Salgına karşı mücadele iş saatleri ile sınırlı değil. Sağlıklı beslenme ve ısınma da halk sağlığı için garanti altına alınmalıdır. Market raflarının boşaldığını görürken aklımıza iki soru geliyor: “Şimdi gerçekten makarna alması gereken kardeşlerimiz ne yapacak?” ve bolluk olsa dahi “Ay ortasında bu kadar alışveriş yapacak parayı bulamayız.”

  • Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi kabul edilemez. Derhal tedbir alınmalı. Temel gıda ürünlerinin üretimi ve dağıtımını garanti altına alacak kamu yatırımları yapılmalıdır. Eğer bunları yapacak zaman yoksa çılgınca satış yapan mevcut firmalar kamulaştırılmalı ve herkese ihtiyacı kadar ürünün ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır. 
  • Kişilerin paniğe kapılarak ihtiyacından fazla kolonya-gıda ve sabun stoğu yapmalarının engellemek, gerçekten ihtiyacı olan insanların bu ürünlere ulaşımını garanti altına almak ancak bir planlama ile mümkün olabilir. Bu ürünlerin yeterli dağıtımı sorumluluğu kamuya ait olmalıdır. Kamu bu güce sahip değilse market ve ilaç tedarik zincirlerinin kamulaştırılması ve dağıtım planlamasının buralarda yapılması gerekmektedir.

Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak. İşçi emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Deprem vergisinin kalıcılaşması gibi risklere karşı;

  • Emekçiler üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için zenginlere ek vergiler alınmalı. 
  • Salgının etkilerinin artmaması için, emekçilerden doğalgaz faturası alınmamalı. Sağlıklı konutu olmayan yoksullar, inşaat tekellerinin fazlasıyla yeter sayıdaki boş evlerine yerleştirilmeli.

Bilgi akışının doğruluğunu tespit etmek ve salgının rejimin baskıcı uygulamalarını güçlendirmesini engellemek için de tüm tedbirlerin sendikalar ve TTB tarafından denetlenmesini istemek en doğal hakkımızdır.

Salgın karşısında alınması gereken bu acil tedbirlere karşı, sahici bir muhalefetin söyleyebileceği çok sayıda söz vardı. Ancak meclis muhalefeti patron düzeni sınırları dışına çıkmayı göze alamayacağı için hükümeti sahici argümanlarla karşısına almaya cesaret edemedi. Ne CHP, ne İYİ Parti ne de diğerleri için halk sağlığının ilaç ve tohum tekelleri ile tedarik ve market zincirlerinin çıkarlarından daha önemli olmadığını görmüş olduk. Patron partilerinin tamamı bugün dilini yutmuş gibi davranıp yalnızca kendi ellerini yıkıyorlar! Hükümet ve diğer partiler, acil ihtiyaçlarda hiçbir işe yaramayan bu burjuva düzeni savunma konusunda ortaklar. 

Yeni tip koronavirüs doğal yollarla evrimleşti, atalarının izlediği ve çok iyi bilinen bin yıllık yolları teperken kapitalizmin sözüm ona önlemleri ancak taş ve sopa devrinde olduğu kadar işe yaradı. Şimdi ilaç, gıda ve tedarik zincirlerinin hisse senetlerinde büyük bir sıçrama yaşanıyor. Korona insanları öldürüp, işçi emekçileri yoğun bir paniğe sürüklerken de kârlılıklarını muhafaza ediyorlar. Kapitalizmin toplum düzeni çözüm değil felaket üretiyor ve kendi mantığı (kârı artırmak) dışında bir işe yaramıyor.

Salgının uluslararası sorumluları ve yerli suç ortakları malum, alınacak tedbirler basit. Salgından, gelecekteki –muhtemel daha ölümcül- salgınlardan ve sonuçlarının kalıcılaşmasından korunmak için çözüm var: işçi denetimi ve kamulaştırma. Bunu da hayata geçirebilmek için biricik dayanağımız var: mücadelemizi birleştirmek!

*Hapşırırken tek kullanımlık kağıt bezle ağzımızı kapatmak, yokluğu halinde dirsek içini kullanmak, ellerimizi yıkamak ve bir süre için tokalaşmamak gibi.

***

Dipnotlar

1.) Virüsün pozitif çıktığı vakalar ve ölümle sonuçlanan vaka sayısını anlık olarak görüntülemek için: https://www.worldometers.info/coronavirus/

2.) Kötü senaryo bağlamında elimizdeki imkânlar dâhilinde yabana atılmayacak bir çalışma için bk: https://t24.com.tr/haber/alman-uzman-yazdi-23-sayfada-koronavirus-hakkinda-her-sey-neden-hemen-harekete-gecmeniz-gerekiyor,866050

3.) Patent sorununun ne denli yıkıcı bir problem olduğunu inceleyebilmek için değerli hocamız Aykut Çoban’ın “Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm” adlı çalışması bir başucu kitabı olabilir. Hocamız bizlere yeni genlerin tespitinin “…ya pahalı ilaç ve teşhis tekniklerinin gelişmesi yoluyla ya da yeni genler üzerinde çalışarak patentleme yoluyla” şirketlere karlılık sağladığını, kamu yararı argümanının nasıl da biyoteknoloji sektöründe sermaye birikimi için zemin hazırlandığını ve nihayetinde canlı organizmaların patentlenmesi sürecinin tüm yükünün bizlerin omuzlarına yüklendiğini örnek bir titizlikle anlatır. Fikri mülkiyet ile devlet egemenliğinin iç içe olduğunu ispatlar. Canlılığa ilişkin bilgilerin mülkiyeti ile sermaye birikiminin açıklanması için doğru ve dahası emek dostu bir kaynaktır.

4.) Koronavirüs’ün küresel ekonomiye etkileri hakkında daha ayrıntılı bir bilgi için yoldaş Miguel Sorans’ın bu önemli yazısı incelenebilir: https://www.gazetenisan.net/2020/03/kapitalist-ekonominin-kuresel-krizi-ve-korona-virusu/ 

5.) Salgın ve baskıcı rejimler hakkında daha fazla bilgi için yine yoldaş Miguel Sorans’ın bir başka yazısına göz atılmalı: https://www.gazetenisan.net/2020/02/cin-korona-virusu-ve-diktatorluk/

İşçi, yöneticisini kendi seçmeli

0

Geçen ayın başlarında Eskişehir’de önemli bir sendikal olay yaşandı. Kristal-İş’li işçiler, şube yönetimini görevden alan genel merkez yöneticilerine karşı büyük bir tepki gösterdiler. Şube binasını işgal edip genel merkez yöneticilerini protesto ettiler ve şube yönetimince tepeden bürokratik bir kararla görevden alınan şube yöneticilerine sahip çıktılar.

Bu olay emek dünyasında fazlaca ilgi çekmedi. Oysa tüm işçileri, özellikle de sendika militanlarını, temsilcilerini ve öncü işçileri ilgilendirmesi, ders çıkarılması gereken bir gelişme bu. Eskişehirli Kristal-İş işçileri şubelerini merkezi bürokrasiye karşı korurken, “Atama değil, sandık istiyoruz. Kendi yöneticilerimizi kendimiz seçmek istiyoruz” diyorlardı. Yani sendika içinde demokrasi talep ediyorlardı.

Olayın ardında yatan gerekçeler mutlaka vardır, ama konumuz açısından bunlar ikinci planda. Elbette sendikada bir üst kurul kendisine bağlı bir alt kurulla anlaşmazlığa düşebilir. Peki, o zaman ne yapmalı? Tepeden bir kararla alttaki bir yöneticiyi bürokratik bir biçimde görevden almaya kalkarsa, işte bu bürokrasi demektir, yani sendika içi demokrasinin ayaklar altına alınması demektir. Eğer gerçekten haklı olduğunu düşünüyorsa, işçilerin önünde derdini anlatmalı ve onların oyunu istemelidir. Evet, işçi kendi yönetimini kendisi seçmelidir.

Tepeden atama gibi bürokratik bir uygulama için yönetim, “Tüzüğümüz bize alt kurulları görevden alma yetkisi tanıyor” mazeretine de sığınmamalı. Eğer öyleyse, o tüzük hemen değiştirilmeli.

Aynı şey işyeri temsilcileri için de geçerli. Pek çok sendikada işyeri temsilcileri sendika yönetimleri tarafından atanıyor veya dayatma yoluyla “seçtiriliyor”. Bu arada yönetimin istemediği kişiler seçilirse de çeşitli yollardan o temsilci tasfiye edilmeye çalışılıyor. Hatta, sendikacının işverenle anlaşarak temsilciyi işten attırdığı durumlara bile rastlanabiliyor. Bu tür bürokratik işleyişler elbette işçilerin sendikaya ve genel olarak da sendikal mücadeleye olan güvenini sarsıyor, mücadele azmini zedeliyor.

Ama bir husus daha var. İşçiler sadece kendi yöneticilerini, temsilcilerini kendileri seçmekle kalmamalı, aynı zamanda onları gerektiğinde görevden de alabilmeli. Öyle durumlar oluyor ki, işçiler güvendikleri bir arkadaşlarını temsilci olarak seçiyor veya belirli bir grubu yönetime getirebiliyorlar; ama sonra bir bakıyorlar ki, o temsilci veya o yönetim işçilerin sorunlarıyla uğraşmıyor, sözlerinde durmuyor veya patronlarla işbirliği yapıyor. İşçiler bu tip temsilcilere ve yönetimlere, tüzük öyle diyor diye katlanmamalılar. O tür tüzük maddeleri derhal değiştirilmeli. Temsilcileri ve yönetimleri gerektiğinde işçi oyuyla görevden alabilmeyi olanaklı kılan maddeler olmalı tüzüklerde.

Sendikalarda tabanın söz ve karar sahibi olabilmesinin en önemli koşullarından birisidir bu. Bürokrasiyi engellemenin, uzlaşmacı ve satılmış sendikacıların patronlarla işçi aleyhine işbirliğini engelleyebilmenin de bir yoludur bu.

Eğer taban bu biçimde sendikada söz ve karar sahibi olursa, aynı zamanda toplu sözleşmelerin imzalanıp imzalanmaması, grev kararlarının alınması ve uygulanması, sendika harcamalarının denetlenmesi, sendika içinde tartışmaların özgürce yapılabilmesi gibi pek çok başka sendikal konuda da sendikasına sahip çıkabilecek ve onu yönlendirebilecektir.

Unutmamak gerekir ki, eğer bugün sendikalaşma oranı çok düşükse bunun nedeni sadece patronların ve hükümetlerin saldırısı değil, aynı zamanda işçilerin sendika yönetimlerine olan güvensizliğidir. Ve bu durum, işçi sınıfının ekonomik, demokratik ve politik hakları için vermeye çalıştığı mücadeleyi zayıflatmaktadır.

Bu nedenle temizliğe önce kendi evimizden başlamalı, bürokrasiyi ve bürokratik yöntemleri süpürüp sendikaların dışına atmalıyız.

“Yüzyılın anlaşması” ne vaat ediyor?

0

ABD Başkanı Trump, 28 Ocak’ta İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Beyaz Saray’da düzenlediği ortak basın toplantısında, Ortadoğu için sözde barış planı olarak sunulan “Yüzyılın Anlaşması”nı açıkladı. Plana Filistin Yönetimi lideri “Kudüs satılık değil”, Gazze’de yönetimde bulunan Hamas ise “Kudüs açıklaması saçmalık” tepkisini gösterdi.

Plan, Batı Şeria’da inşa edilmiş İsrail yerleşim birimlerinin kalıcı hale gelmesini ve İsrail tarafından ilhak edilmesini, aynı zamanda İsrail’in burada askeri varlığını artırmasını, Kudüs’ün “İsrail’in bölünmez başkenti” haline getirilmesini, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının tümüyle rafa kaldırılmasını ve karşılığında Filistinlilere bir miktar paranın ve dağınık toprak parçaları üzerinde ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir devletçiğin “bahşedilmesini” öngörüyor. Aynı zamanda plana göre Filistin yönetiminin önümüzdeki 4 yıllık süreçte öngörülen şartları yerine getirmek üzere İsrail ile müzakere etmesi bekleniyor. Eğer Filistin, İsrail’in dayattığı maddelere koşulsuz şartsız teslim olursa devletini kurabilecek!

“Yüzyılın Anlaşması” Siyonist İsrail devletinin yıllardır sürdürdüğü işgal rejiminin yasal bir meşruiyet arayışının bir sonucudur ve aynı zamanda emperyalizmin çıkarına hizmet eden Oslo anlaşmalarının devamıdır. İşgal devleti İsrail, Filistin halkının mücadelesinden çekinirken Oslo vb. görüşmelerle de gayrimeşru varlığına yasal bir statü sağlamak zorunda kalıyor. Örnek olarak, İsrail bu anlaşmayla şu anda uluslararası hukuk tarafından da yasadışı kabul edilen Batı Şeria’daki yerleşim birimlerini “hukuka uygun bir biçimde” ilhak edebilecek. Bu meşruiyeti de emperyalizm aracılığıyla sağlamlaştırmak Netanyahu’ya yaklaşan seçimler nedeniyle iç politikada da rahatlama sağlayacaktır.

İsrail’in Filistin’i işgali yeni bir yüzyıla girerken, Trump’ın İsrail-Filistin meselesine dahil olması birkaç sene öncesine dayanıyor. Trump’ın 2017’de Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanımasıyla, ardından geçtiğimiz sene uluslararası hukukun da yasadışı kabul ettiği yerleşim birimlerinin ABD tarafından “artık yasadışı sayılmayacağı” açıklamaları bu sürecin habercisiydi. Şimdi ise Trump her ABD Başkanı’nın yaptığı gibi meseleye dahil oldu ve İsrail’in barış planını dünyaya takdim etti.

Sonuç olarak, emperyalizmin dayattığı bu “barış” görüşmeleri, bağımsız bir Filistin devleti kurmayı değil, İsrail’e bağımlı ve onun çıkarlarına teslim olmuş bir Filistin’in kontrol edilmesini amaçlamaktadır. Bu nedenle iki devletli çözüm Siyonist yayılmacılığı güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Gerçek barış ancak Siyonist devletin yıkılması; laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması ile sağlanabilir.

Oslo Anlaşması’nın tarihi ve içeriği

Oslo Anlaşması, İsrail Hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında ilk defa 1993 yılında barış sürecini başlatmak için imzalandı. Anlaşma kapsamında İsrail tarafından öne sürülen çözümün merkezinde, İsrail’in kuruluşunun hemen akabindeki 1948 etnik temizliğinden sorumlu tutulmaması, bu konunun müzakere edilmemesi, barış görüşmelerinin yalnızca İsrail’in 1967’de işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki toprakları kapsaması ve son olarak da İsrail’deki Filistinli azınlığın durumunun çözümün dışında bırakılmasıydı. Bunun anlamı Filistin’in %80’inin görüşmelerin dışına itilmesidir. Bu formül, tıpkı bugün olduğu gibi ABD tarafından en iyi çözüm olarak kabul edildi ve dünyaya sunuldu. İkincisi Mısır’da imzalanan Oslo Anlaşmaları, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde sınırlı özerklik verilen bir Filistin yönetimi kurdu. Ancak buna rağmen bu anlaşmalar sonucunda Batı Şeria ve Gazze de tartışmalı topraklar haline geldi ve İsrail’in bu topraklar üzerinde talepte bulunmasına yol açtı.

1967 sınırlarına dönülmesi

İsrail, 1967’de Arap ülkeleriyle girdiği savaşta Filistinlilere ait olan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’yi işgal etti. 1948’den beri topraklarından sürülen Filistinliler ise işgal edilmiş topraklarına, yurtlarına geri dönmelidir. Bugüne kadar yapılan “barış görüşmelerinin” sonuçsuz kalması da bununla ilgili, zira görüşmelerin başından bu yana İsrail 1967 sınırlarına dayalı bir Filistin devletini kabul etmeyeceklerini belirtiyor. Bu yüzden Batı Şeria’ya örülen duvarı temel alarak sınırın çizilmesi gerektiğini savunuyorlar. İsrail, bu duvarı 2002’de İkinci İntifada sırasında inşa etmeye başladı. Filistinliler ise “ırkçı duvar” olarak adlandırdıkları duvara 1967’deki savaşta işgal edilen toprakları içerdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Duvar İsrail’in Batı Şeria topraklarının %43,5’ine el koymasına neden olurken, duvar nedeniyle topraklarına geçişleri yasaklanana Filistinli sayısı en az 500 bin küsur.

İşsizlik neden rekor kırdı?

0

TÜİK verilerine göre ülkedeki işsizlik oranları son otuz yılın zirvesine çıkmış durumda. 2019 Kasım ayında işsizlik, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 puan artış göstererek yüzde 13,3 oranına yükseldi. 15-24 yaş arasını kapsayan genç işsizlik oranı ise yüzde 24,5’e ulaştı. Bunun yanında, iş aramaktan umudunu kesenler TÜİK’e göre işsiz sayılmadığından, gerçek işsizliğin resmi verilerden daha yüksek olduğu kamuoyunca bilinmekte.

Bu noktada kendimize bazı sorular sormalıyız. Türkiye bu noktaya neden geldi? Neden bunca işsiz var?

Öncelikle işsizliğin sebebi biz çalışanlar değiliz. Bizler bazı şeyleri hatalı yaptığımız için işimizden olmadık. Bu soruların cevabını almak için hikâyeye 2001 yılından başlamalıyız.

TÜSİAD’ın Kemal Derviş’i ekonominin direksiyonuna geçirmesiyle ülkede yoğun bir özelleştirme başladı. Merkez Bankası özerk hale getirilerek Türkiye tefecilerden kredi alabilir duruma getirildi. Kısa süre sonra ekonominin başına AKP hükümeti geçti ve Kemal Derviş’in başlattığı borçla özel sektörün büyüme politikasını devam ettirdi. SEKA, Tekel gibi üretim yapan yerler arsa değerlerinin çeyrek parasına haraç mezat satıldı. Dönemin konjonktürü gereği sınırsız döviz geldiği için iç piyasaya kredi yağdırıldı.

Hormonlu büyüme

Önce 2009 ABD finansal krizi; ardından da yolsuzluklar, ekonomik eşitsizlik ve yüksek vergilere karşı başlayan Arap Devrimleri, Gezi İsyanı, Brezilya protestoları gibi seferberliklerle gelişmekte olan ülkelerde değerlendirilen dövizler anavatanına dönmeye başladı. Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan devletlerin bu kaynaklara ulaşması gittikçe zorlaşmaya başladı.

Ne var ki sermayenin kârlılığını koruyabilmesi, iktidarın da hormonlu ekonomik büyüme rakamlarını sürdürebilmesi için hazinenin kredi muslukları sonuna kadar açıldı. Devlet eliyle kamu kaynakları; kredi garanti fonu, vergi afları, yağlı teşvikler gibi araçlarla sermayeye peşkeş çekildi. Bu kaynakların sınai üretimde değil, devletin de teşvikiyle betona gömülmesi neticesinde hormonlu büyüme rakamlarına ulaşıldı. Halkın ihtiyaçları için kullanılması gereken kaynaklar, şirketlere geçiş garantili mega projeler adı altında paylaştırıldı. Daha da fenası bu paylaştırılan kaynaklar, yurtdışından borçlanılan kaynaklardı. Tefeciden alınan para, sermayenin semirmesi için kullanılınca bir krizin patlaması kaçınılmazdı ve patladı da.

Dış politikada iflas

Ekonomik krizin ilk ciddi semptomlarının görülmesiyle birlikte iktidar 31 Mart seçiminde ağır bir yenilgi aldı. Tek başına kaybeden iktidar, çözümü maceracı savaş politikalarında buldu. Erdoğan iktidarı Türkiye içinde Kürtlere ve demokratik çevrelere karşı baskı politikalarını artırırken, Türkiye’nin sınırları dışında da Suriye’de maceracı dış politika izleyerek taşıma cihatçılar eliyle bölge halklarının elinden devrimi çaldı.

Günümüze geldiğimizde Türkiye, Suriye’de içinden çıkılması güç bir cenderenin içinde debelenirken ülkenin kaynakları içeride ve dışarıda da bu maceracı savaş politikalarına aktarılıyor. Sermaye kendisini korumak için üretim tesislerini kapatıyor veya küçültüyor. Halkın payına da krizin şişirilmiş faturasını ödemek veya intihar düşüyor.

Mevcut durum karanlık olsa da umut Kaf Dağı’nın ardında değil. İşsizliğe sebep olan dış politikada maceracılığa, işsizlik ve yoksulluğu derinleştiren neoliberal politikalara derhal son verilmesi; ücretlerde azalma olmaksızın tüm fabrikalarda günde 6 saat 4 vardiya çalışmaya geçilmesi halinde bu kaynaklar hepimize yeter. İşsizlik de ortadan kalkar. İşsizliğe, yolsuzluğa, gelir adaletsizliğine karşı emekten yana bir çözüm için hep birlikte mücadeleye!

Kapitalist ekonominin küresel krizi ve korona virüsü

0

9 Mart Pazartesi günü dünya borsaları çöktü. Dünya kapitalist ekonomisinde yeni bir “Kara Pazartesi” yaşandı. Wall Street’te işlemler 15 dakika boyunca durduruldu. Petrol fiyatı varil başına 33 dolara düştü; Ocak ayında ise 63 dolar düzeyindeydi. Borsada işlemlerin durdurulması, Wall Street’in 2008 krizinde panik satışları engellemek için getirdiği bir acil durum tedbiriydi. Kapitalistler, finansal sermaye ve çokuluslu şirketler arasında panik havası hakim. Ve bunun tek nedeni korona virüsü değil.

Wall Street, 2008’den bu yana en kötü düşüşünü yaşadı. Dünyadaki tüm borsalar düştü. Meksika ve Brezilya’da para birimleri devalüe edildi.

İşveren yanlısı birçok iktisatçı ve analist, kapitalist ekonomindeki bu yeni çöküşü korona virüsü salgınının etkilerine bağlıyor. Kuşkusuz, korona virüsünün yarattığı sonuçların payı var. Ancak korona virüsü, yeni küresel ekonomik çatlağın asli nedeni değil. Şüphesiz korona virüsü salgını çok önemli. Dünyada şimdiden 110.000’den fazla kişi enfekte oldu ve yaklaşık 100 ülke etkilendi.

Korona virüsü, aslında dünya kapitalist ekonomisinde zaten var olan akut krizi derinleştirmeye başlıyor. Kapitalist-emperyalist sistem 2007 / 8’de başlayan akut ekonomik krizin üstesinden gelemiyor. Veriler de  bunu teyit ediyor.

“Dünya kapitalist ekonomisi zaten yavaşlamış, yılda %2.5’lik büyüme gibi bir ‘iniş oranına’ gerilemişti. Amerika Birleşik Devletleri yılda sadece % 2, Avrupa ve Japonya ise yalnızca %1 büyüyor; Brezilya, Meksika, Türkiye, Arjantin, Güney Afrika ve Rusya gibi önde gelen gelişmekte olan ekonomilerde aslen durgunluk hakim. Hindistan ve Çin’in devasa ekonomilerinin büyüme hızı da geçtiğimiz yıl önemli ölçüde yavaşladı. Ve şimdi de COVID-19 karantinası, Çin ekonomisini uçuruma doğru itiyor.

Gezegendeki en gelişmiş 36 ekonomiyi temsil eden Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), COVID-19 nedeniyle, bu yıl küresel ekonomik büyümenin yarı yarıya düşmesi ihtimaline işaret ediyor. OECD, genel büyüme tahminini yüzde 2,9’dan şimdilik yüzde 2,4’e düşürdü, ancak ‘daha uzun ve yoğun bir korona virüsü salgını’nın 2020’de büyümeyi yüzde 1,5’e indirebileceği uyarısında bulundu.” (Michel Roberts, İngiliz iktisatçı, Sin Permiso 7/3/2020).

Korona virüsü, kapitalist ekonominin krizine “körükle” gidiyor. Koronavirüs Çin’de ortaya çıktı (bkz. https://www.gazetenisan.net/2020/02/cin-korona-virusu-ve-diktatorluk/). Çin, dünyanın en büyük ihracatçısı; şirketlerin kapanması nedeniyle sanayi üretiminde kaydedilen rekor düşüş, tüm kapitalist dünya üzerinde olumsuz bir etki yaratmış durumda. Bu durum Çin’in sınırlarını aşıyor. Örneğin dünya çapında turizm endüstrisi etkileniyor. Petrol üretimi ve fiyatları düşmekte. 2007/08 yılından bu yana sürmekte olan kapitalist ekonominin krizi derinleşiyor. Çokuluslu şirketler, Çin’de ve dünyada kar oranları ciddi oranda düştüğü için kaygılı. Spekülatif borsa hamleleri ve petrol fiyatı hareketleri, dünya milyarderlerinin servetlerini kurtarma çabalarını ifade ediyor sadece. İnsanlık için en büyük sorun, emperyalizm ve ona bağlı hükümetlerin bu durum karşısında, işçi sınıfı ve halklara yönelik kemer sıkma ve yağma planlarını ağırlaştırmaya çalışacak olması.

Korona virüsü salgınının birden patlak vermesi, kapitalizmin çürümesinin de yansıması aynı zamanda. Yoksulluğun artışı, aşırı nüfus, çevresel değişiklikler ve dünya çapında kamu sağlık sistemlerinin çöküşü, gerek eski gerek yeni hastalıkların ortaya çıkması ve yayılmasına elverişli bir zemin hazırlıyor.

Kapitalist kriz ve korona virüsünün bedelini kapitalistler ödemeli

Daha da kötüsü, her ne kadar Çin’de vakaların düşüşe geçtiği söylense de, korona virüsü salgını dünyada yavaşlamış değil. Bu makale yazıldığı esnada, dünyada 110.000’den fazla insan enfekte olmuş, 3800 kişi hayatını kaybetmiş ve 100’den fazla ülke etkilenmiş durumda. İtalya’da tüm ülke karantina altında.

Kapitalist-emperyalist sistem ve ona bağlı hükümetler, milyonlarca kişiyi etkileyen bu insani krize yeterli bir tepki vermeyi başaramıyor (bkz. “Korona virüsü ve deng hummasının yeniden yayılması,” El Socialista, sayı 451, www.izquierdasocialista.org). Kitlesel spor veya sanat etkinliklerinin askıya alınması gibi önlemler alıyorlar. Daha büyük bir felaketi engellemek için aldıkları bu tedbirler panik yaratırken, altta yatan sorunları çözmeye çalışmıyorlar.

Dünya halkları, bu acil durum karşısında sokağa çıkıp hükümetlerin gerçek önlemler almasını talep etmeli. Faturayı yukarıdakiler, kapitalistler ödesin. Acil duruma müdahale etmek için sağlık bütçelerini ciddi ölçüde artırmak amacıyla derhal kaynak yaratılmalı. Söz konusu kaynaklar; sağlık tesislerini genişletmek ve iyileştirmek, tüm sağlık çalışanlarının maaşlarını yükseltmek, işe alımları artırmak ve herkese ücretsiz sağlık hizmeti sağlamak için kullanılmalı. Bu kaynaklar da büyük holdingler ve finansal sermayeye getirilecek artan oranlı vergilerden ve de dış borç ödemesinin durdurulmasından sağlanmalı. Muayene, tedavi ve ilaçların ücretsiz olduğu ve devletçe karşılandığı, birleşik ve kamuya ait, ülke çapında sağlık sistemleri olmalı; bu sistemler kullanıcılar, doktorlar, çalışanlar ve diğer profesyoneller tarafından yönetilmeli. Tıbbi uzmanlık laboratuvarları kamulaştırılmalı, sağlık ve tıp çalışanları ve bilim insanlarının denetimi altında işlemeli.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, emperyalizm ve çokuluslu şirketler, korona virüsünü halkları daha da fazla sömürmek için kullanmaya çalışacaklar. Şimdiden şirketlerin yüz binlerce kişiyi işten çıkardığı veya açığa aldığı söyleniyor. Yarı sömürgelerde daha büyük devalüasyonlar yaparak ücretleri kırmaya ve dış borç mekanizması ile daha fazla yağma gerçekleştirmeye çalışacaklar.

Kapitalist krizin ve korona virüsü krizinin bedelini işçiler ve halklar ödeyemez. İşten çıkarma veya açığa almalara hayır. Dış borç ödemeleri durdurulsun. Sağlık ve istihdam için bütçe. Krizin bedelini şirketler ve yukarıdakiler ödesin.

Dünya çapında yayılan Şili, Fransa, Lübnan, Irak, Filistin ve benzeri isyanlar ve diğer toplumsal protestolar, kemer sıkma planlarına karşı ve insan hayatını savunmaya yönelik mücadelenin devam ettiğini ortaya koyuyor.

*Arjantin’deki Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi.

Dünya malı çok, kefenin cebi yok!

0

Ozanın dediği gibi; bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete! Kapitalizm aynı bir mirasyedi gibi dünyayı yedi, neredeyse bitirme noktasına getirdi. Bundan sonra tercih edilecek yol dünya için “tamam mı, devam mı” anlamına gelecek.

Karar, dünyayı bu noktaya getiren kapitalistlere kalırsa insanlık için barbarlık ve yok oluş kaçınılmaz. Trump’tan Bolsonaro’ya, Putin’den Jinping’e kadar kapitalizmin kara yüzleri bu yolda ilerliyor. Onları taklit eden daha küçükler de kendi ülkelerinde, bölgelerinde aynı yıkıcı yolu izliyor. Bu yol insanlık için çıkmaz bir yoldur.

Onlara göre adına kalkınma, büyüme, zenginleşme dedikleri bu kapitalist yoldan eğer vazgeçilirse insanlık mağara devrine döner. Milyarlarca insan zaten kapitalizm altında en gayri insani koşullarda yokluk ve yoksulluk içinde yaşıyor. Sadece Afrika’da ya da Güney Amerika’da değil, bizzat Avrupa’nın göbeğinde, ABD’de de!

Kapitalist düzen bu şekilde devam ettiği sürece geri kalan milyarlarca insanın akıbeti de benzer olacak. Kapitalizmin, insanlığı onarılması imkânsız bir çöküşe doğru sürüklemesine dur demek gerekiyor. Bu nedenle bugün antikapitalist olmak artık bir politik tercih değil bir zorunluluk. İnsanlık kapitalizmi aşmak zorunda; eğer yeryüzünde yaşanabilir insanca bir hayat olmasını istiyorsa.

İnsanlık kapitalizmi aşmak istiyorsa ona can suyu olan özel mülkiyeti ve ulusal sınırları ortadan kaldırmalı. İnsanın insana kulluğunu bitirmeli. Dünyanın ve insanlığın artık ırkçılıkla, şoven hamasetle kaybedecek tek bir dakikası dahi olmamalı.

Peki, bütün bunları kim ve nasıl yapacak? Emin olabiliriz ki kapitalizmi kim sırtında taşıyor ve yeniden yeniden üretimini sağlıyorsa onlar yapacak: Dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları! O yüzden dünyanın bütün işçilerinin birleşmesi gerekiyor. Kapitalizmi yıkmak için! Nasıl mı? Son on yıldır dünyanın dört bir yanında işçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler zaten bunun için meydanlardalar. Parçası olalım, omuz verelim… Gerisi gelecek…

Hükümet bankalarla kumar oynuyor

0

Bankacılık Kanunu’da yapılan değişiklikler 20 Şubat itibariyle meclisten geçti. İktidar tarafından bankacılık sektörünün güçlendirileceği ve katılım bankacılığının önünün açılacağı şeklinde pazarlanan değişiklikler, hükümetin ekonomiyi daha fazla kontrol etme ihtiyacının bir ürünü olarak duruyor.

Merkez Bankası (MB) başkanının görevden alınmasıyla, hiçbir temele dayanmayan “faiz düşerse enflasyon da düşer” politikası doğrultusunda hükümetin MB’yi yönlendirmesi kolaylaşmıştı. Fakat bugün görüyoruz ki faizler düşmüş olsa de döviz kuru (bu yazı yazılırken dolar 6,10 düzeyine yükselmişti) yükseliyor.

Enflasyon ise çift hanelerde ve hayat pahalılığı cep yakmaya devam ediyor. Hükümet için ekonomik krizin gidişatını dış güçlere bağlamak ekonomi üzerinde denetim kurmanın bir nevi kılıfı olmuş durumda.

2018 Haziran seçimlerinden önce “yetkiyi verin ekonominin nasıl düzeldiğini göreceksiniz” diyen iktidar, seçimlerden sadece iki ay sonra patlak veren krizin altında kaldı. Dış güç müdahalesi dışında bir açıklama getiremeyerek “aslında ekonomi o kadar da denetimimizde değil” tahrifatını yayıyor. Bunun için de yaratılan düşmanlara “sopa” gösteriliyor.

Mevcut bankacılık sistemini Bankacılık Denetleme Kurulu ve MB eliyle denetim altına almak sorunları çözer mi? Bizce hayır. Bugüne kadar ekonomi üzerinde kurulan kontrol mekanizmaları hiçbir işe yaramadığı gibi bütçe problemleri ile karşı karşıya kalınmasına neden oldu.

Varlık Fonu, katılım bankaları, son yapılan düzenlemeler ve İş Bankası’nın hazineye aktarımı çabaları bir reform amacıyla yapılmaktan çok, rejimin anlık parasal ihtiyaçlarına dönük olarak yapılıyor. Hiçbir kamusal yarar gözetmeden iktidara ve rejime kaynak yaratma itkisi ekonomiyi daha da zora sokacaktır.

Yeni kanuna göre, kalkınma ve yatırım bankaları da katılım bankaları gibi faizsiz fon kullandırabilecek. Bankaların işlemlerden aldıkları masraf ve komisyonları belirleme yetkisi ise MB’ye verilecek. Bankaların çeşitli gelir kalemlerini MB eliyle belirlemek, tüm ipleri elinde tutma çabası olarak okunabilir. Döviz kuru dahil yapay fiyat oluşumunu sağlamak amaçlı işlem ve uygulamaların yapılması, farklı araçlarla gerçeğe aykırı veya yanıltıcı bilgilerin yayılması, tasarruf sahiplerinin yanıltıcı bir şekilde yönlendirilmesi manipülasyon olarak kabul edilecek. Manipülasyonun yapılıp yapılmadığına karar verecek merci ise Hazine Bakanlığı ve BDDK. Dolayısıyla rejim beğenmediği hareketi “cezalandırabilecek”. Tüm bunlar serbest piyasa altında yapıldığı zaman sonuçları çok ağır olabilecek bir kumar olmaktan öteye geçemiyor. Bunun sonucunda oluşacak faturayı da şu anda olduğu gibi yine kontrol ettikleri bankalar aracılığıyla işçi ve emekçilere ödetecekler.

“Tüm o kadınlar için…”

0

Sorunların çözümü için tespiti şart. Ancak söz konusu kadına yönelik erkek şiddeti olduğunda bu çabadan uzak, hatta tersine onu görünmezleştirme, fazlasıyla göz önündeyse normalleştirme ve her iki durumda da erkek şiddetine maruz kalan kadını itibarsızlaştırma gayretiyle karşı karşıyayız.

Üstelik bunu kadına yönelik şiddetle mücadele kisvesi altında yapmaktan da hiç gocunmuyorlar.

Diyanet’e bağlı aile ve dini rehberlik büroları tarafından kadınlara verilen tavsiyeler bu durumu yeniden yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Burcu Karakaş’ın araştırması sonucu kamuoyuna yansıyan bu tavsiyeler; ne kadına yönelik şiddeti önleme, ne de kadını güçlendirme amacı taşıyor.

“Şiddet gördüğümde ne yapmam gerekir” diye soran kadına “Vurursa tepki vermeyin, oradan uzaklaşın. Odanıza çekilin. ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yönünde tavsiyede bulunan rehberlik büroları şiddeti kabullenmeyi, hatayı kendinde aramayı ve meseleleri aile içinde çözmeyi telkin ediyor.

Oysa 2019’daki kayıplarımızın acısı ve öfkesi daha biraz olsun dinmeden, 2020 yılının ilk ayında Türkiye’de 27 kadın öldürüldü. 7 kadının ölümü ise şüpheli. Öldürülen, şiddete uğrayan kadınların birçoğu “büyütme, kocandır, sevgilindir, çocuğunun babasıdır, erkektir, gururdur” vb. sözlere maruz kaldığı erkek şiddeti karşısında daha en başında yalnız ve savunmasız bırakıldı.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede destek olması açısından Diyanet’e bağlı oluşturulan bu rehberlik kurumlarının da bu anlayışı nasıl pekiştirdiği bu araştırmayla açıkça görülüyor. Aynı zamanda, kadınların şiddet karşısındaki en önemli kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi’ni şiddetin sebebi göstermeye çalışan saldırılar da bu madalyonun diğer yüzü olarak karşımızda duruyor.

Bu araştırmanın kamuoyuna yansıdığı aynı günlerde ise bir kadının sesi tüm dünyada yankılanıyor: “Artık yetti. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var benim. Kimseden de izin istemiyorum… Çünkü kızımı öldürmeden önce başka kadınları öldürüyorlardı. Peki, biz ne yapıyorduk? Evlerimizde oturup ağlayarak dikiş dikiyorduk. Artık bitti… Kendim için, ailem için, kızım için ve tüm o isimsiz kadınlar için adalet istiyorum. Çünkü her gün birimizi öldürüyorlar, sonra birimizi daha, birimizi daha. Hâlâ kızımın davası çözülmedi ve bugüne kadar 10, 100, 1000 tane yeni dava gördüm…”

Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre üç binin üzerinde kadının katledildiği, kadın cinayetlerinde davaların çoğunun çözümsüz ve faillerin cezasız kaldığı Meksika’dan yükseldi bu ses. 2016 yılında öldürülen 19 yaşındaki María de Jesús Jaime Zamudio’nun annesiydi. 14 Şubat’ta Ingrid Escamilla’nın birlikte yaşadığı erkek tarafından öldürülmesine ve medyanın olayı magazinleştirmesine yönelik başlayan protestoların sembolü oldu. Ardından eylemler 7 yaşındaki Fatima’nın cinsel saldırı sonucu öldürülmesiyle daha da yaygınlaştı ve hükümetin kadın cinayetleri karşısındaki politika ve uygulamalarının yetersizliğini hedef almayı sürdürüyor.

Hükümetler kadına yönelik erkek şiddetine karşı etkin önlemlerden yoksunlar, tersine erkek egemen sistemi pekiştiren politikalara yaslanıyorlar. Bu nedenle kadın cinayetleri tüm dünyada kadınların en önemli sorunu ve mücadele ekseni olmayı sürdürüyor.

Arjantinli kadınlar “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyerek artan kadın cinayetleri karşısında dayanışmayı öne çıkardılar, Şili’de kadınlar “Yolumdaki tecavüzcü” diyerek sorumluları işaret ettiler ve bugün Meksika’da kadınlar “Artık yetti, artık bitti!” diyor. Ve bir kez duyanlar için Emine Bulut hiç susmuyor: “Ölmek istemiyorum!”

Sloganlarımız birleşip yaygınlaşırken, taleplerimiz de tüm dünyada ortaklaşıyor. Şimdi sıra, bu mücadeleyi de ortaklaştırmakta!

8 Mart – Kadın mücadeleleri – Cemre Sava ve Sena Aydın ile Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 07.03.2020

0

8 Mart – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 07.03.2020 by Gazete Nisan

8M: Kemer sıkmacı hükümetlere karşı ve tüm haklarımız için uluslararası mücadele günü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü için yayımladığı deklarasyonu paylaşıyoruz.

Yeni bir uluslararası mücadele günü biz kadın işçileri sokağa çıkarıyor. Biz, gerici sivil-askeri Anez-Comacho hükümetine karşı mücadele eden Bolivyalı kadınlarız. Biz Macron’un emeklilik reformuna karşı savaşan Fransız işçi kadınlarız. Biz IMF’nin ve onun kukla hükümetlerinin kemer sıkma uygulamalarına karşı seferber olan Ekvadorlu ve Porto Rikolu kadınlarız. Biz yasal kürtaj hakkı için sokaklara çıkan Arjantinli kadınlarız. Biz, gerici ve kadın düşmanı Bolsonaro hükümetine, bu hükümetin kemer sıkma tedbirlerine karşı çıkan ve Marielle Franco için adalet talep eden Brezilyalı kadınlarız. Kadın cinayetlerine ve cinsel şiddete karşı seferber olan Meksikalı kadınlarız. Cinsiyete dayalı şiddete karşı savaşan Perulularız. Cortizo hükümetinin toplu işten çıkarmalarına karşı hak talep eden Panamalı kadın işçileriz. Feminist mücadelenin kriminalize edilmesine yeter diyen Türkiyeli kadınlarız. Sosyal hak savunucularının zulüm görmesine ve katledilmesine karşı savaşan Kolombiyalılarız. Açlığa, ABD emperyalizminin saldırılarına ve hükümet baskılarına karşı savaşan Iraklı ve Lübnanlılarız. Biz çevre için, çokuluslu maden şirketlerinin def edilmesi için ve topraklarımızın, topluluklarımızın tahrip edilmesine karşı savaşan genç kadınlar ve yerli halkız. Hiçbir insanın yasadışı olmadığı gerçeğini gözler önüne seren; işe, sağlığa ve eğitime erişimde eşit haklar için mücadele eden göçmenleriz. Kapitalist hükümetlerle ön safta yüzleşen ve taleplerini yükselten bu yeni, güçlü feminist mücadele dalgasındaki kadınların başkaldırışıyız. Bu yüzden en çok da, sırf kadın oldukları için tecavüz ve işkence gibi politik-cinsel şiddetle cezalandırıldıkları iki misli aşağılanmaya karşı direnen ve her gün sokaklarda gerici Piñera hükümetine meydan okuyan Şilili kadınlarız.

100 yılı aşkın süredir dünyanın her yerinde kadınların uluslararası feminist mücadele günü olan 8 Mart’ta, 1908’de New York’ta bir fabrikada ücretlerinin artırılması için grev yaparken yanarak ölen işçi kadınların tarihini savunuyor; Alman sosyalist devrimci Clara Zetkin’in Kopenhag’daki 1910 Uluslararası Kadın Konferansı’nda sunduğu öneriyle bize miras bıraktığı günü hatırlıyor ve 1917’de 8 Mart (onların takvimine göre Şubat) eylemiyle büyük Rus Devrimi’nin başlamasını tetikleyen Rus kadın işçilerin kahramanca mücadelesini anıyoruz. Ancak tüm bunların yanı sıra, kadın işçilerin kapitalist hükümetlerden bağımsız, tüm taleplerimizi kazanmamızın aracı olan uluslararası örgütünün ilerlemesini sağlayacak büyük bir mücadele günü inşa etmemiz gerekmekte.

Bu kapitalist ve patriyarkal dünyada kadınlar ezilenin de ezileni, sömürülenin de sömürüleni konumundalar. Yalnızca dünyanın pek çok yerinde ikinci sınıf vatandaş olarak görülmekle kalmıyor (öyle ki bazı Ortadoğu ülkelerinde kadınların araba kullanma ya da oy verme hakkı yok), aynı zamanda tüm ülkelerde görünmeyen emeğimizle çifte sömürüye maruz kalmaya devam ediyoruz. Bu patriyarkal dünyada, bütün temizlik ve ev işleri cinsiyetimizden kaynaklı “doğal” iş bölümünün bir parçasıymış gibi çoğu zaman kadınlar tarafından yapılıyor ve bunun karşılığında hiçbir ücret almıyoruz. Hatta bunlar bu bir iş olarak tanınmıyor bile. Dahası, bu iş yükü kapitalistlerin bize eşdeğer iş için daha düşük ücret vermelerinin (gelir eşitsizliği) ve bizi güvencesiz işlere sürüklemelerinin arka planındaki argüman olarak görülüyor. İşte bu nedenle en düşük ücretlerle çalıştırılmaktayız. Hükümetlerin kemer sıkma düzenlemeleri ve emeklilik reformu planlarıyla işten ilk çıkarılacak olan da biziz, emeklilik fonlarının rafa kaldırılmasından en çok etkilenecek olan da.

Bu yüzden, bu yeni mücadele gününde, tüm sendikalardan ve işçi örgütlerinden, tüm haklarımız için bütün işçi sınıfını kapsayan bir Uluslararası Feminist Grev çağrısı yapmalarını talep ediyoruz. Kadın ve trans cinayetlerine, kilise destekli merdiven altı kürtajlardan kaynaklanan ölümlere, kadınların ve çocukların cinsel sömürüye maruz kaldığı kapitalist insan kaçakçılığına, gelir eşitsizliğine ve emek ayrımcılığına karşı ve ayrıca özgür göçmen hareketi ve mültecilerin tüm sosyal haklara erişimi için tüm işçi sınıfının bizimle beraber seferber olması gerekmekte. IMF’ye hileli dış borçları ödemeye devam etmek isteyen kapitalist hükümetlerin ve emperyalizmin kemer sıkma planlarına karşı geliyoruz, çünkü krizin faturasını biz ödemeyeceğiz.

Özgürlüğümüze giden yolda enternasyonal, antikapitalist, antipatriyarkal ve anti-ırkçı devasa bir mücadele günü inşa edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Yalnız değil hep birlikte, meydan da bizim gece de!

0

8 Mart geliyor! Erkek egemen kapitalizme karşı sesimizi duyurabilmek, erkek şiddetine karşı dayanışmamızı güçlendirebilmek için yürüyüş ve gösterilerle bu mücadele gününe hazırız. Bütün bir yıl biriken öfkemizi en güçlü ve neşeli şekilde göstermeye; geceleri ve gündüzleri, sokakları ve meydanları isyanımızla doldurmaya hazırız!

Nasıl hazır olmayalım ki? Kız kardeşlerimizin dişleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı hakları nasıl başıboş bırakalım? Sonraki kuşaklar erkek şiddetine maruz kalmasın, istenmeyen gebelikler yüzünden hayatını kaybetmesin diye verilen büyük kavganın kazanımları üzerinde duruyoruz. Bizler oy kullanabilelim, günde sekiz saatten fazla çalışılan sömürü koşullarına maruz kalmayalım diye hemcinslerimizin verdiği büyük bir mücadele tarihi var gerimizde. Clara Zetkin’in İkinci Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, kadın işçilerin daha iyi çalışma koşulları ve oy hakkı mücadelelerini savunmak üzere 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üzerinden bile tam 110 yıl geçti.

Peki, bugün kadınlar olarak kazanımlarımız garanti altında mı? Maalesef değil. Kapitalizm ve patriyarka ittifakı dört bir yanımızı kuşatmaya çalışıyor. Ekonomik kriz, bir yandan güvencesiz, düşük ücretli, esnek çalışma koşullarını perçinlerken, bir yandan da kadınların üzerindeki ev işi yükünü artırıyor. Alım gücü düşen ailelerin ihtiyaçları ve maddi yükü kadının sırtına yükleniyor. Ev içi emeğimiz görünmezleştirilirken iktidar bir de nafaka hakkımızı gasp etmeye çalışıyor.

Kamusal bakım hizmeti, kreşler yok sayıda. Bunların yerini dini kurslar, merdiven altı sıbyan mektepleri ikame ediyor. Denetimsiz tarikat yurtlarında çocuklar istismara maruz kalıyor.

Kadınlar şiddete maruz kalırken sığınma evleri açmayanlar, Diyanet’e “9 yaşındaki çocuk evlenebilir” diye fetva vermesi için sekiz bakanlıktan daha fazla bütçe ayırıyor. Hayatımızı her geçen gün daha fazla dini kurum ve politikalar belirliyor.

Dünyanın her yerinde kadın düşmanı hükümetler iktidarda. Kadın istihdamına, kadına şiddeti önleme programlarına ayrılan bütçeleri kaldırıp ekonomik krizin faturasını özellikle kadınlara kesmeye çalışan hükümetler başta.

Peki, kadınlar nerede? Şili’de kadınlar neoliberal politikaların yarattığı yıkım paketlerine karşı sokakta. Las Tesis eylemleri tüm dünyaya örnek oluyor. Irak’ta yolsuzluk ve işsizliğe karşı kadınlar Ekim’den beri meydanlarda. Lübnan’da, Sudan’da, Fransa’da, İsviçre’de, Endonezya’da seferberlikler devam ediyor. Çünkü halklar, emekçi kadınlar artık eskisi gibi yönetilmek istemiyor!

Bizler eşit ve özgür yaşamak istiyoruz, erkeklerle eşit koşullarda çalışmak ve gerek işyerinde gerek sokakta tacizin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin olmadığı bir hayatı yaşamak istiyoruz! Cinsel yönelimimizden, cinsiyet kimliğimizden dolayı nefret cinayetlerine karşı mücadele ediyor ve özgürlüğü istiyoruz!

Bu yüzden 8 Mart’ta alanlarda olacağız. Kadınların ölümleriyle değil yaşamlarıyla haber olduğu bir dünya için 8 Mart’ta tüm kadınları alanlarda olmaya çağırıyoruz!

*İllüstrasyon: Cristina Martinez

İrlanda seçimlerinin işaret ettikleri

0

“Hemen yarın İngiliz ordusunu defedip Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağı çekseniz bile, sosyalist bir cumhuriyet kurmadıkça, tüm çabalarınız boşa gidecektir. Ve İngiltere toprak sahipleri, kapitalistleri ve ticari kurumlarıyla size hükmetmeye devam edecektir.” – James Connolly

Şubat’ta gerçekleşen İrlanda Cumhuriyeti seçimleri, ülkenin geleneksel “iki partili” yönetiliş biçiminin artık kitleler nezdinde kabul görmediğini ilan etti. Fianna Fáil ve Fine Gael isimli iki burjuva partinin hükümet kurma görevini üstlendikleri uzun bir sürenin ardından, İrlanda’nın İngiltere’ye karşı sürdürdüğü silahlı bağımsızlık mücadelesinin başını çeken İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) siyasal kanadı Sinn Féin %24,1 oranında oy alarak birinci parti oldu. Sinn Féin 1992 seçimlerinde %1,6, 2016’da ise %13,8 oranında oy almıştı. Dolayısıyla sandıkta son 30 sene içinde 13 kat, son dört sene içinde ise neredeyse iki kat büyüyen bir ulusal kurtuluş hareketi var karşımızda.

Fianna Fáil ve Fine Gael %22,1 oranında kalırken, üç Troçkist partiden oluşan Dayanışma ismindeki blok ulusal çapta %2,8 oy aldı. Troçkistlerin sanayi merkezi Dublin’deki oy oranları ise %7. Yeşiller Partisi %7,9, İşçi Partisi %4,6, Sosyal Demokrat Parti %3,4 oy aldı.

Sinn Féin bu baş döndürücü başarısına rağmen, her yerelde Teachta Dála (İrlanda’da milletvekillerine verilen ad) adayı çıkarmamak gibi affedilemez taktik hatası nedeniyle parlamentodaki en kalabalık grup olamayacak. Buna rağmen partinin parlamentodaki koltuk sayısı 23’ten 36’ya çıktı.

İrlanda seçimlerine genelde kapitalizmin, özelde ise İrlanda hükümetlerinin bu krizin faturasını emekçilere ödetmek istemesinin damga vurduğuna şüphe yok. Sandıklara gidip oy kullananlarla yapılan anketlerin sonuçlarına göre seçmenlerin %32’si ücretsiz sağlık hakkının, %26’sı ücretsiz barınma hakkının ve %8’i de emeklilik yaşının geriye çekilmesinin, yeni parlamentonun ilk görevleri arasında olması gerektiğini düşünüyor. Ek olarak Brexit tartışmalarıyla fraksiyonlara bölünen İngiliz burjuvazisinin İrlanda’ya yönelik artan müdahaleci yaklaşımlarının İrlanda emekçilerinde bağımsızlıkçı ve ulusalcı eğilimleri güçlendirdiğine şüphe yok.

Sinn Féin’ın yükselişi öncelikle cumhuriyetçi geçmişinden kaynaklanan bu prestijiyle açıklanabilir. Zira partinin seçim vaatlerinden birisi, yasal statü olarak İngiltere’nin özerk bir bölgesi olan Kuzey İrlanda’nın, Cumhuriyet’e katılması yönünde bir referandumun organize edilmesiydi. Kuzey İrlanda, Katolik İrlanda’nın geri kalanından farklı olarak İngiliz emperyalizmi tarafından asimile edilerek Protestanlaştırılmış bir bölge. Dolayısıyla cumhuriyetçi işçi sınıfının temel taleplerinden birini, Kuzey İrlanda ile birliğin ve bağımsızlığın sağlanması oluşturuyor.

Bu ulusal kaygıların haricinde Sinn Féin’ın başarısındaki bir diğer faktör, onun toplumsal eşitsizliğe eğilen seçim manifestosu oldu. Partinin manifestosunun başlığı şu şekildeydi: “İşçilere ve ailelere bir soluk verin – Değişim için Manifesto”.

Ancak seçimlerin işaret ettiği en önemli olgu, geleneksel işbirlikçi burjuva İrlanda partilerinin kitleler nezdinde eski inandırıcılıklarına sahip olmadığının anlaşılmasıydı. Bu bağlamda Sinn Féin’ın konumu, Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi’ndeki Goran Hareketi’nin yozlaşmış Kürt partilerine karşı elde etti mevzilerle karşılaştırılabilir.

Sinn Féin’ın sola dönen rüzgârın taleplerini karşılayabileceğine dair herhangi bir güvence yok. Bu parti uzun senelerdir iktidarda olduğu yerellerde uyguladığı neoliberal politikalar aracılığıyla zaten kapitalizmle bir dostluk ilişkisi içinde olduğunu ispatlamıştı. Bugünün görevi, hoşnutsuzluklarını geleneksel partilerinden vazgeçerek gösteren İrlandalı işçileri bağımsız, birleşik ve sosyalist bir İrlanda Cumhuriyeti bayrağı altında birleştirebilmek. Sinn Féin bunu gerçekleştiremez.

ABD: Sosyalizmin reformisti bile kapitalizmi titretiyor

0

2020’nin Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimleri için geri sayım başladı. Demokrat Parti (DP) kendisi adına kimin başkanlık yarışına katılacağını belirleyebilmek için bir önseçim sürecinin içinden geçmekte. Öne çıkan adaylar arasında eski başkan yardımcısı Joe Biden, Afganistan gazisi ve banker Pete Buttigieg, Massachusetts senatörü Elizabeth Warren, New York belediye başkanı ve milyarder Michael Bloomberg ve kendini “demokratik sosyalist” olarak tanıtmasıyla öne çıkan Bernie Sanders var. Cumhuriyetçi Parti ise benzer bir önseçim sürecinden geçmeyecek ve zaten başkan olan Trump’la seçime katılacak.

DP içinde, önseçim süreci ilerledikçe, ABD kapitalizminin önde gelen düzen partilerinden olan bu yapının içindeki kriz de derinleşiyor. Geleneksel burjuva güçler “demokratik sosyalist” önerilerin yükselişini durdurabilmek için öncelikle Sanders’ın önerilerinin yumuşatılmış ve liberalleştirilmiş versiyonunu savunan Warren’ı öne sürdü. Daha sonra Obama dönemiyle anılan Joe Biden’ın prestijini kullanmak istedi. Ardından Buttigieg, cinsel yönelimi kullanılarak “gay başkan” kampanyasıyla ilerici bir seçenek olarak lanse edildi. Bloomberg ise kapitalist sınıfların kaygılarının doğrudan bir ürünüydü: Bir finans imparatorluğunun üzerinde yükselen bu isim, Sanders’a karşı bütün adayların kendi kampanyasının ardında kenetlenmesini istiyor. Ancak sürecin bugüne kadarki evrimi gösteriyor ki, işçilerin ve gençliğin radikalleşmesi bütün bu reklam kampanyalarının ölü doğmasına sebebiyet veriyor ve verecek.

Iowa’da Demokrat Parti’nin önseçim sonuçlarını açıklamayı bir hayli geciktirmesi, oy pusulalarının işlendiği dijital veri tabanının çökmesi, Sanders’ı önde gösteren ilk sonuçların geri çekilerek ardından onun ikinci gösterildiği sonuçların basın organlarına servis edilmesi, ABD “demokrasisinin” reformist dahi olsa kendine “sosyalist” diyen bir adayın kampanyasının kitleselleşmesi karşısında nasıl refleksler vereceği üzerine kamuoyunda belirli bir yankı uyandırdı.

Sanders’ın hiçbir önseçimi kaybetmemiş olması ve kampanyalarına yüzlerce milyon dolar harcayan Buttigieg, Biden gibi milyonerleri yenmeyi ve anketlerde Bloomberg gibi bir milyarderin önünde çıkmayı sürdürmesi, düzen kurumlarının endişe çığlıklarının kaynağını açıklıyor. Amazon şirketinin kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi Sanders’ın Rus istihbarat servislerine çalıştığı ve Putin’den direktif aldığına dair asparagas haberler yayınladı. Fox, CNN ve benzeri birçok kanal Sanders tipi sosyalizmin ekonomik hakların ve politik özgürlüklerin baskılandığı bir diktatörlük anlamına geldiğini anlatan yorumcularla dolup taşıyor. Elizabeth Warren, Sanders’ın kadın düşmanı olduğunu söyleyerek #MeToo hareketinin onun adaylıktan çekilmesini sağlaması gerektiğini bile deklare etti.

Bütün bunlar iki partili aristokratik paradigmanın dışına çıkmaksızın kendi programını emperyalist DP’nin içinden ifade eden ve programının en radikal tarafları zenginlerin vergilendirilmesi ve ücretsiz sağlık hakkı gibi maddelerden oluşan Sanders’ın reformist önerisine karşı geliştirildi. Bu tablo finans oligarşisinin yağması altında can çekişen ABD’li ve göçmen işçi ve emekçi sınıflarının zenginliğin yeniden paylaşımını gündeme getirdikleri anda, dünyanın “demokratik” gücü olmakla övünen bir ülkenin vereceği cevabın ne denli şiddetli olabileceğine işaret ediyor.

Sanders aslında 2008 ekonomik krizinin ve politik alanda Trump’ta şahsına kavuşan despotik bir sağ yönelimin sonuçlarından hoşnutsuz milyonlarca yoksulun devrimci ve sosyalist fikirlere yakınlık duymaya başlamasının bir sonucu ve göstergesi. Beyaz Saray merkezli onlarca anket şirketinin sonuçları yeni işçi sınıfı gençliğinin hızlı bir biçimde sosyalizme sempati duymaya başladığına işaret ediyor. Bu kuşaklar Afganistan ve Irak savaşlarının mazeret olarak kullanılmasıyla sağlık, emeklilik ve işsizlik fonlarının askerî-sınai komplekse aktarılmasıyla ve bütün sosyal ve demokratik haklarının tırpanlanmasıyla büyüdüler. Aynı kuşaklar ücretsiz sağlık için kaynak yok diyen ABD devletinin, 2008 krizinin ardından iflas eden bankalara nasıl milyar dolarlık kurtarma operasyonları gerçekleştirdiğine tanıklık etti.

Bu bağlamda Sanders’ın bu dalganın nihai ifadesi olmadığını, onun yalnızca dönemsel bir yansıması olduğunu bilmekte fayda var. Sanders iki partili antidemokratik siyasal temsiliyet sistemine dönük eleştiriler getirmezken, DP’den bağımsız ve devrimci bir işçi partisinin inşası için de çalışmıyor. Halbuki Demokrat Parti, 1828’de kurulmuş olması itibariyle, bugün dünyanın en eski kapitalist partisi olma unvanını taşıyor. Bu parti İç Savaş’ta köle sahiplerinin tarafındaydı. I Dünya Savaşı’nda sosyalistleri tutukladı ve II. Dünya Savaşı’nda da Japonya’ya iki tane atom bombası attı. Aynı parti Kore ve Vietnam işgallerini organize etti, Irak ve Afganistan işgalleri lehine oy kullandı.

Bunların yanı sıra Sanders’ın “demokratik sosyalizmi” kapitalistleri mülksüzleştirmeyi de öngörmüyor. Sanders’ın aklındaki aslında bir “güler yüzlü kapitalizm”. Halbuki işçi ve emekçilerin gündelik ve tarihsel sorunları ancak ve ancak ABD emperyalizminin bir ekonomik ve politik tahakküm sistemi olarak ilga edilmesiyle çözülebilir.

Sanders’ın, düzen kurumlarından ve kapitalist sınıflardan gelecek bütün saldırılara karşı demokratik olarak savunulması gerektiği kuşku götürmez bir gerçek. Ancak bu, sosyalistlerin onunla beraber hareket etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Sanders programını ve hareketini DP’nin içinde inşa etmeye çalışarak, düşmana en büyük kozu veriyor: politik ve örgütsel bağımlılık. Dolayısıyla sosyalistlerin önceliği işçi sınıfının siyasal ve örgütsel bağımsızlığı olmak zorunda.

Türkiye’nin sınırlarında bir insani kriz yaşanmaktadır: Mültecilik haktır, mültecilere yönelik hak ihlallerine son verin!

0

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ve Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin ortak basın açıklamasını paylaşıyoruz.

İdlib’de uzun süredir devam eden ve son günlerde Türkiye için de sonuçları çok ağır bir hal alan çatışmalar, Suriye’de yaşanan insani krizi daha da derinleştirmiştir. Savaşın şiddetlenmesiyle, hayatını kaybeden, yaralanan ve yerinden edilen insanların sayısında dramatik bir artış yaşanıyor. Türkiye sınırına yığılan yüz binlerce sivil, oldukça zor koşullar altında hayatta kalmaya çabalıyorlar. Buna karşın, Türkiye’nin gündemi İdlib’e kilitlenmişken, sınırımızda yaşanan insani felaket siyasi iktidar ve yaygın medya tarafından görmezden geliniyor veya üstü örtülüyor.

Uzun süredir Suriye sınırında süren bu insani krize, son günlerde bir de Türkiye’de bulunan göçmenlerin savaş kozu olarak kullanılması ve Avrupa ülkelerinin kendi sınırlarını göçmenlere kapatma ikiyüzlülüğü de eklenince; gerek Türkiye’de, gerek Türkiye-Avrupa sınırlarında ve gerekse de Türkiye- Suriye sınırında, savaştan ve baskıdan kaçan milyonlarca sivil için yaşam daha da çekilmez bir hale geldi.

Hükümetin dört gün önce Avrupa’ya sınırdan geçişlere müsaade edileceğini duyurması sonrasında çok sayıda göçmen, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak, daha iyi bir yaşam kurma hayaliyle, ailesiyle birlikte Avrupa sınırlarına yöneldi. Kendi imkânları ile ya da ücretsiz hizmet sağlayan otobüslerle sınırlara gitmeye çalışan mülteciler olduğu gibi, bir yandan da, bu durumun propagandasını yapmak isteyen televizyon kanalları, açıktan mültecilerin yaşamlarını tehlikeye atarak, onları botlara bindirerek, denizden Avrupa’ya gönderirken çektikleri videoları, haberlerinde paylaşmaya devam ediyorlar. Karadan geçişin sağlanabildiği İpsala, Pazarkule sınır kapılarında yığılmış çocuk, kadın, yaşlı, engelli, hasta binlerce mültecinin içecek su, süt, mama, bebek bezi dahi bulamadığı, yağmur ve kış soğuğuna rağmen geceyi dışarıda geçirdiği, sağlık hizmeti alamadığı için hastalıkların baş gösterdiği, sınıra yaklaşanların tazyikli su, gaz bombası, darp ve işkence ile durdurulduğu bilindiği halde, yine Bosnaköy civarından geçiş yapmak isteyen mültecilere biber gazı yanında sürekli silahla karşılık verildiği bilinmesine, Çanakkale’de botlarla geçiş yapmak isterken yaşamını kaybeden bir kadın iki çocuk olduğu, yine botlarla yola çıkan çok sayıda mültecinin Avrupa sınırına varamadan durduruldukları, ölüme terk edildiklerine dair onlarca haber her gün haber sitelerinde televizyonlarda yayınlanıyor olmasına rağmen, İç işleri bakanı bütün bu sorunları göz ardı ederek sınırdan geçenlerin sayısını her gün biraz daha yükselterek kamuoyu ile paylaşıyor.

Avrupa sınırlarını kapamış ve Türkiye’nin mültecileri tehlikeli geçiş noktalarına yönlendirmesinin ağır sonuçları ortadayken İç İşleri Bakanı’nın bu açıklamaları daha fazla mülteciyi sınırlara çekmeye devam etmektedir.

Hükümet, mültecilerin Türkiye’de bulamadıkları yaşama şansını Avrupa’da aramak için canlarını ortaya koyacaklarını bilmekte, bu güvenle mültecilere sınırın yolunu göstermekte, sınır boylarında yaşanan zulüm ve ölümlerden ise sorumluluk duymamaktadır. Oysa 2015’te benzer strateji uygulandığında da çok sayıda göçmenin ölüm haberi gelmişti; o günlerde sahillere vuran göçmen çocukların cesetleri halen hepimizin gözü önündedir.

İnsan hayatını ve temel insan haklarından biri olan iltica hakkını bu şekilde, pazarlık konusu etmek gayri insani olduğu gibi, Türkiye devletinin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinin de ihlali niteliğindedir ve telafisi imkansız zararlara yol açan büyük bir suçtur.

Avrupa ülkeleri ise, kendi üzerlerinden sorumluluğu atmak için yıllardır göçmenlerin Türkiye’de yaşadıkları hak ihlallerini görmezden geldiler. Geri kabul anlaşmaları ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de düzenlenen mültecilik hakkını ihlal ettiler. Bugün ise, sınırlarını daha da sıkı kapatarak, kendileri ve çocukları için daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’ya gitmeye çalışan yüz binlerce göçmenin hayatını doğrudan tehlikeye atmakta ve bu suça ortak olmaktadırlar.

İdlib’de ise çatışmaların git gide şiddetlenmesi ile savaştan kaçan sivillerin sürdürdükleri yaşam mücadelesi daha da zorlaşmış durumda. Birleşmiş Milletler’in geçtiğimiz günlerde yayımladığı rapor, bölgede yaşanan korkunç gerçeği gözler önüne seriyor. Bu rapora göre, 1 Aralık-12 Şubat tarihleri arasında yüzde 60’ı çocuk olmak üzere 800 binden fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Kadınlar ve çocuklar bu toplamın yüzde 81’ini oluşturuyor. Bu tarihler arasında yerinden edilen sivillerden yaklaşık 550 bin kişi İdlib bölgesinin diğer mahallerine giderken, diğer 250 bin kişi ise Afrin, Cinderes, Al Bab, Azez gibi bölgelere sığınmak zorunda kaldı. Sadece 9-12 Şubat tarihleri arasında yerinden edilenlerin sayısı ise 140 binin üzerinde. Bu kişilerin %17’si kamplarda kalırken, %12’si bireysel çadırlarda, % 15’i ise bitmemiş binalarda kalıyor. 82 bin kişi ise açık havada ağaçların altında kalıyor.

Öte yandan, bölgedeki hava şartları yerinden edilenlerin hayatta kalmasını daha da zorlaştırmakta. Bölgeden bugünlerde gelen fotoğraflar ve videolarda her yerin karla kaplı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Hava sıcaklığının sıfırın altında seyrettiği bugünlerde, on binlerce insan barınacak bir yere sahip olmadan, gıdaya ve suya erişme güçlüğü içinde var olma çabası içerisinde. -7 derecede ailemizle beraber dışarıda yatmak zorunda kaldığımızı bir an için düşünürsek, bölgede yaşayan insanların durumlarını kavramaya başlayabiliriz. Bu soğuk hava koşulları altında evlerinden kaçarken eşyalarını alabilen aileler, ısınmak için mobilyalarını ve kişisel eşyalarını yakmak zorunda kalıyorlar. BM’nin kontrolündeki kamplardan sadece birinde 5 kişinin, zehirli gaz çıkaran eşyalarını yaktıkları için boğularak öldüğü, raporda belirtilen vakalar arasında.

1 Aralık’tan sonra yerinden edilenlerden yaklaşık 500 bin kişinin kış yardımına ihtiyaçları bulunuyor. Yerel sivil toplum kuruluşları son günlerde çok sayıda çocuğun soğuktan dolayı yaşamını yitirdiğini bildirerek durumun vahametini ortaya koyuyorlar. Çatışmalar nedeniyle sağlık hizmetlerine de erişim imkânsız hale gelmiş durumda. Rapora göre, 11 Şubat’tan itibaren 72 sağlık tesisi hizmet vermeyi durdurmak zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler (BM) İnsani ve Acil Durum Yardımlarından Sorumlu Koordinatörü Mark Lowcock da yaptığı açıklamada, Suriye’nin kuzey batısında sağlık tesislerinin, okulların, camilerin ve çarşıların vurulduğunu, temel altyapının çöktüğünü, sağlık hizmeti sağlanamadığı için salgın hastalıkların yayılması riskinin de çok yüksek olduğunu vurgulamıştır.

Çatışmaların şiddetlenmesi sonucunda, son aylarda sivil ölümleri ve yaralanmalarında da bir artış yaşanıyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 29 Nisan 2019-10 Şubat 2020 arasında, İdlib, Hama ve Halep’te 1710 sivilin öldürüldüğünü bunların 337’sinin kadın ve 503’ünün çocuk olduğunu açıkladı. Komiserliğe göre, İdlib bölgesinde gerçekleşen hava saldırıları nedeniyle yalnızca 15 Ocak’ta ikisi çocuk, en az 15 erkek sivil öldürüldü; 18 çocuk ve 4 kadın da dâhil olmak üzere 60’tan fazla kişi yaralandı.

2011’de ülkede başlayan çatışmalardan kaçan milyonlarca sivilin İdlib bölgesine sığındığı, 2011 öncesi nüfusu 400 binin altında olan İdlib vilayetinin nüfusunun bu dönemde ona katlanarak 4 milyona vardığını, böylesi bir nüfus artışını karşılayacak hiçbir altyapısı bulunmayan ve kaldırabileceğinden kat be kat insan barındıran İdlib’e kaçınılmaz bir insani felaket yaratacağı bilinmesine rağmen çatışmaların taşınması sadece büyük bir sorumsuzlukla açıklanamaz. Milyonlarca insanın canını hiçe sayarak bu savaşı / güç yarışını sürdüren devletler, yaşanan bu insani felaketin açık ve tartışmasız sorumlusudur.

Yerlerinden edilerek İdlib’e sığınan milyonlar şimdi de Türkiye sınırına doğru akın ediyorlar. Türkiye hükümeti ise Avrupaya olan sınır kapılarını açarken, savaştan kaçan ve hayatta kalma mücadelesi veren mültecilere Suriye sınırlarını kapatıyor. Bu insanları Avrupa ülkeleri ve Rusya’yla yaptığı pazarlıklarda bir koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Biliyoruz ki;

Suriye’de milyonların içinde bulunduğu insani kriz bir “doğal felaket” değil, hükümetlerin savaş politikalarının ve sınırlara ördükleri duvarların sonucudur.

Bu insani krizin son bulması için;

  • Suriye’deki çatışmalar derhal durdurulmalı, tüm dış güçler ülkeyi terk etmeli ve Suriye halkının kendi geleceğini özgürce ve demokratik şartlar altında tayin edebileceği koşullar yaratılmalıdır.
  • Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.
  • Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.
  • Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.
  • Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.
  • Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.
  • Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Gezi isyanı her zamankinden daha meşru ve güncel!

0

Gezi isyanının üzerinden altı yıl geçmesinin ardından, 657 sayfalık düzmece bir iddianameyle, “hükümeti devirmeye teşebbüs, mala zarar verme, yaralama, gasp, ibadethaneye zarar ve ibadethaneyi kirletme, patlayıcı ve tehlikeli madde bulundurma, ruhsatsız silah taşıma, kültürel ve tarihi eserleri tahrip” gibi mesnetsiz gerekçelerle 16 kişiye dava açılmış, 3 kişi için müebbet hapis talebinde bulunulmuştu. Tamamen uydurma, ciddiye alınabilecek hiçbir yönü bulunmayan bu iddianame 2013’te Cemaat savcıları tarafından hazırlanmış, daha sonra Saray rejiminin savcıları tarafından raftan indirilmişti.

15 Temmuz’un ardından “olağanüstü hal” rejiminin kalıcılaştırılmasıyla yargı mekanizması Saray’ın tamamen oyuncağına dönüşmüştü. Yargı bir yandan Saray’ın muhalefeti cezalandırma, kriminalize etme aracı haline gelirken, bir yandan, rejim içi güç çatışmalarının da bir alanı olmaya devam etmişti. Bu çerçevede, yeni toplumsal seferberliklerden her şeyden çok ürken Saray yönetiminin amacı, Gezi dosyasını 6 yıl sonra raftan indirerek kitleleri yeni bir korkutma, yıldırma, sindirme kampanyasına girişmekti.

Dava dosyasının acınası içeriğine rağmen, başta Erdoğan olmak üzere rejimin sözcülerinin Gezi’yi mahkûm etmeye dönük ısrarlı açıklamaları, 12 Şubat’ta gerçekleşen davadan ceza çıkacağı beklentisini doğurmuştu. Öyle ki, ilk iki duruşmada tahliye kararı veren, Osman Kavala’nın tutuksuz yargılanması gerektiğini savunan hâkimler değiştirilmiş, yerlerine yeni isimler atanmıştı. AİHM’nin tahliye kararları, Anayasa’nın ilgili hükümleri çiğnenerek mahkeme tarafından uygulanmamış, Kavala’nın tutuklu yargılanmasına devam edilmişti. Dava sırasında da hâkimler, avukatların savunma hakkını ayaklar altına alan skandal tutumlar almıştı. Ne var ki, 30. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların beraatına karar vererek davayı sonlandırdı.

Bu kararın rejim içerisindeki nasıl bir güç mücadelesinin sonucunda alındığını tam olarak bilmemiz mümkün değil. Karar sonrasında Mahkeme heyetine HSK tarafından soruşturma açılmasını ve Kavala’nın bu kez 15 Temmuz davası nedeniyle tutuklanmasını da… Fakat bu kararın ardından üzerinde durulması gereken iki nokta bulunuyor. İlk olarak, davadan beraat kararı çıkmasına rağmen, Saray rejimi ve Erdoğan’ın Gezi’yi karalama, bir suç unsuru olarak gösterme çabası devam edecek. Dava sonucunun ardından “Gezi bu ülkeye bir ihanet olayıdır,” diyen Erdoğan, bu yöndeki kampanyasını devam ettireceğini açıkça belli etmiş oldu. Saray ittifakının kitle desteğini giderek yitirdiği; ekonomide, dış politikada tam bir iflasın içinde bulunduğu bu dönemde, rejimin sözcüleri Gezi’den korkmakta tamamen haklı. Saray sözcüleri, Gezi isyanını mahkûm etmeye çalışarak grevleri yasaklamanın, gösteri ve toplantı özgürlüğünü ortadan kaldırmanın, ifade özgürlüğünü iğdiş etmenin zeminini kurmayı hedeflemekte.

İkinci nokta ise, Saray rejiminin sözcülerinin, mahkemelerinin Gezi hakkındaki hiçbir hükmünün bizim için hiçbir geçerliliğinin olmadığıdır. Gezi çürümüş, yozlaşmış, baskıcı, işçi ve doğa düşmanı bir hükümete karşı gelişen haklı bir isyandı ve daima öyle kalacak. “Gezi davası”, ona katılanların değil, “emri ben verdim” diyerek 11 kişinin ölmesine, yüzlerce kişinin yaralanmasına neden olanların yargılandığı davanın adı oluncaya dek mücadeleye devam edeceğiz.

Saray ittifakı aşınırken…

0

Damat Bakan “en kötüsü geride kaldı” diye sayıklayadursun, ekonomideki tepetaklak gidiş devam ediyor. İşsizlik bir puanlık artışla yüzde 13,3 oranına çıktı. Yalnızca işsizlik artmıyor, işgücüne katılım oranı da düşüyor. Geçtiğimiz yıla göre yarım puanlık azalışla, bu oran yüzde 52,5’e geriledi. Yani aktif iş arayanların yanı sıra iş aramaktan umudunu yitirmiş olanları da hesaba kattığımızda yedi milyonun üzerinde işsiz kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu korkunç toplumsal yıkımın yansımasını ise BDDK istatistiklerinde görebiliyoruz. Ülkede 2,5 milyon kişi bireysel kredisini, 2,7 milyon kişi ise kredi kartının borcunu ödeyemiyor. Bu durumun yarattığı sonuçlarla her gün farklı biçimlerde yüzleşmekteyiz. TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre günde ortalama 8,6 kişi intihar ediyor. Bunların çok önemli bir kısmı, tahmin edeceğimiz gibi, geçinemediği ve umudunu yitirdiği gerekçesiyle yaşamına son veriyor.

Bu yıkım tablosu karşısında Saray rejimi “krizden çıkış” için hangi adımları atıyor? Öncelikle, yandaşların batık inşaat şirketlerini kurtarmak için kamu bankaları ve Varlık Fonu’nda toplanan kamu kaynakları seferber ediliyor. Böylece bu şirketlerin patronları bir yandan servetlerini yurtdışına kaçırırken, batan şirketlerinin zararları emekçi halka fatura ediliyor. Öte yandan, faizler yapay biçimde düşürülerek, kredi mekanizmasının canlandırılmasıyla ekonomik büyüme sağlanmaya çalışılıyor. Ne var ki, bu durum borçluluğun denetlenemez bir şekilde büyümesine ve yukarıda verdiğimiz borç krizi örneklerine neden oluyor. Bu plansız ve yağmacı politikalar, Türk lirasının da değerini giderek yitirmesini, döviz ve altın fiyatlarının fırlamasını beraberinde getiriyor.

Bu ortamda, kitlelerin hayat pahalılığı karşısında alım gücü giderek düşerken, rakamlarda yapılan manipülasyonlarla enflasyon olduğundan düşük gösteriliyor ve ücretlerde bu sahte enflasyon rakamları üzerinden artış yapılıyor. Bunun karşısında faturalardan trafik ücretlerine bütün kalemlere gerçek enflasyon ve üzerinde zamlar yapılıyor. Sayısız örneğin daha verilebileceği bu ekonomik yıkım tablosu Saray koalisyonunun kendi tabanındaki hoşnutsuzluğu da giderek artırıyor ve rejimin rıza üretmekte belki de tarihinin en zor döneminden geçtiğine işaret ediyor.

AKP-MHP ittifakı, yaşadığı yönetim krizlerini daima hamasetle, “beka söylemiyle”, dış operasyonlarla aşmaya çalıştı. Bu doğrultuda yayılmacı ve maceracı bir dış politika hayata geçirildi. Şimdi bu politikalarının iflasının da tamamen açığa çıktığı, Saray koalisyonunun “beka” söylemlerinin kendi tabanında dahi taraftar bulmadığı bir sürecin içindeyiz. Gerek İdlib’de gerekse de Libya’da yaşanan fiyaskolar, bu durumun birer kanıtı niteliğinde. Erdoğan, en cömert vaadi olarak “şehitler tepesinin boş kalmayacağını” açıklarken, Libya’da hayatını kaybeden albay rütbeli bir asker, kimsenin haberi olmadan defnedilmeye çalışılıyor. Bu durumu açığa çıkaran gazetecilerin hesapları “esrarengiz biçimde” ele geçirilirken, Erdoğan “birkaç tane şehit verdiğimizi” ama bunun karşılığında karşı taraftan yüzlerce kişiyi öldürdüğümüzü belirterek, “teselli veriyor”. Bu durumdan çok daha ağır bir tablo ise İdlib’de onlarca askerin hayatını kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Yayılmacı ve maceracı dış politikanın faturasını emekçi, yoksul ailelerin çocukları kanlarıyla ödüyor.

“Demokrasi Cephesi” ve “Emeğin Türkiye’si”

Saray ittifakının ne ölçüde yıprandığını, gerek içinden doğan yeni partilerden, gerekse muhalefetin ses perdesini giderek yükseltmesinden görebiliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” tartışmasıyla Erdoğan’ı işaret ederek çıtayı yükseltmesi, Saray koalisyonundaki kırılganlığın bir göstergesi. Öte yandan, Erdoğan yönetiminin aşınması emek hareketinin ve sol muhalefetin üzerindeki sorumluluğu da artırıyor. İşçi düşmanı baskı rejiminden çıkış “ehven-i şerlere”, “önce bir Erdoğan gitsin de…” türünden sinik politikalara bırakılamayacak bir ciddiyet gerektiriyor. Bu dönemde solun büyük kesiminin, emek eksenli, patron partilerinden bağımsız bir siyasal seçeneği yükseltmek yerine, “demokrasi cephesi” türünden kolaycı ve sahte çözümlere yönelmesi, durumun vahametini ortaya koyması açısından düşündürücü. DİSK’in geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel kurulunda ifade edilen “Emeğin Türkiye’si”ni var edebilmemiz için, Millet İttifakı’ndan medet ummaktan çok daha fazlasını, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı temelinde sahici bir eylem planını hayata geçirebilmemiz gerekiyor.

Koronavirüsü salgınıyla beraber Asyalılara dönük ırkçı saldırılar arttı

0

Koronavirüs salgının küresel ölçekte yaygınlaşmasıyla beraber Asyalılara dönük ırkçı saldırılarda da bir artış yaşanıyor. Konuyla ilgili terrabayt.com‘da yayımlanan yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Koronavirüsü salgını dünyada yayılmaya devam ederken, ABD ve İngiltere’de Çinlilere dönük ırkçı saldırıların artışa geçtiği duyuruldu.

Independent‘ın haberine göre, Birmingham’da bir barda 28 yaşındaki Mandy Huang’a corona virüsüne referansla ırkçı sözlü saldırıda bulunan adam karşısında arkadaşını savunan bir kadın bilincini yitirine kadar dövüldü. Meera Solanki, Mandy Huang’a “* koronavirüsünü al da evine dön” diyen adama karşı arkadaşını savunduğundan fiziksel şiddete uğradı.

West Midlands Polisi, ülkede koronavirüsüyle bağlantılı ırkçı saldırılardan sadece biri olan bu vaka karşısında soruşturma açtı.

Londra, Newcastle, Sheffield, Manchester ve York’ta da benzer şekilde koronavirüsü bahane edilerek gerçekleştirilen sözlü ve fiziksel şiddet vakaları rapor edildi.

Hampshire polisinin verdiği bilgilere göre, şubat ayının ilk haftasında, Portsmouth ve Southhampton’da yer alan Çin topluluğunun en az beş üyesinin doğrudan virüse referans verilerek sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığına inanılıyor.

CNN, ABD’de de benzer vakaların görüldüğünü öne sürüyor. New York’ta bir erkek, maske takan bir kadına “hastalıklı or.*” diyerek saldırdı. Los Angeles’de metroda bir erkek Çinlilerin pis olduğunu söyleyerek “bütün hastalıkların hep Çin’den geldiğini” söyledi.

Georgia Devlet Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Rosalind Chou, “koronavirüsü haberlerinin yayılmasıyla beraber, öyle görünen insanlara dönük korkuların artış gösterdiğini görüyoruz”, diyor. “İnsanlar bundan zarar görüyor”.

Bunun siyasi yansımaları da var. Seyahat kısıtlamalarının bu yeni virüsün yayılmasına engel olduğuna dair elimizde çok az bilimsel veri var. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, son 14 günde Çin’e seyahat eden yabancıların ABD’ye tekrar giriş yapmasını yasaklamıştı. Bu durum aslında seyahat ve ticaret yasaklarını teşvik etmeyen Dünya Sağlık Örgütü talimatların aykırı çünkü böylesi yasakların ulusların salgınlara yanıt verirken birbirilerine destek olmasını güçleştireceği düşünülüyor.

York Üniversitesi çevre çalışmaları bölümünde profesör olan Roger Keil, SARS’ın Toronto şehrine etkileri üzerine çalışmıştı. Keil’a göre sadece SARS gibi Çin’de veya Ebola gibi Afrika’da başlayan salgınlar karşısında böyle ciddi oranlarda yabancı düşmanlığı görülüyor. Ne Kuzey Amerika’da ortaya çıkan domuz gibi olarak bilinen H1N1 ne de bilhassa İngiltere’yi etkileyen deli dana hastalığı böyle ırkçı saldırılara neden olmuştu.

Metalden dersler

0

Geçen yılın ikinci yarısında, grev yasağı altındaki TÜPRAŞ’ta toplu iş sözleşmesinin Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından, yüzde 6 gibi patronun verdiğinin bile gerisinde bağıtlanmasının; kamu işçilerine yüzde 8+4, grev hakkı olmayan memurlara yüzde 4+4, tekstil işçilerine de yüzde 8+4 zam reva görülmesinin; nihayet asgari ücretin yoksulluk sınırının altında belirlenmesinin ardından, işçi-emekçi yığınların gözleri metal işkolundaki sözleşmenin akıbetine çevrilmişti. Metal işçileri hükümetin saldırılarını durdurabilecek miydi?

Bu uğurda metal işçilerinin ellerinden geleni, geliştirdikleri protesto, uyarı ve kitle gösterileri yollarıyla yaptıklarını hemen teslim etmek gerekir. Ama sendika yönetimleri başlangıçta talep ettiklerinin çok altında rakamlara imza attı.

Türk Metal bürokrasisinin tavrı daha başından belliydi. Görüşmeler ilerledikçe işçileri yüzde 13-14 dolayında bir zamma ikna etme çabaları başladı. Ekonominin durumu ileri sürülerek ve muhtemel bir grev yasağı ve YHK korkusu salınarak işçiler arasında umutsuzluk havası estirildi. Ve sonunda 29 Ocak’ta yüzde 17,3’e imza atıldı. Kuşkusuz MESS’in, Türk Metal yönetiminin, işçileri hazırladığı rakamın üzerinde bir oranı kabul etmesindeki en büyük etmen, Türk Metal’in Bursa’da ve Birleşik Metal-İş’in (BMİS) Gebze’de düzenledikleri mitinglere kitlesel olarak katılan metal işçilerinin oralarda sergiledikleri coşku ve kararlılık düzeyi oldu. Bunda MESS’in anlaşmayı BMİS için de “cazip” bir hale getirme kaygısı vardı.

Bu arada BMİS kendi kurullarındaki oylama sonucunda 5 Şubat’ta greve çıkma kararı almıştı. Sendikanın temsilciler kurulunda “Türk Metal’in imza attığı TİS’e hayır” denilerek grevde ısrar edilmişti. Ama sendika yönetimi Türk Metal’in imzayı atmasından dört gün sonra aynı sözleşmeyi imzalayıverdi.

Metal patronlarının hükümet ile el ele vererek emekçileri ezmek için kullanabilecekleri onlarca baskı aracı vardı. Hükümet güçleri BMİS’in olası bir grevi karşısında polisiye baskı tedbirleri hazırlamaya girişmişlerdi bile. Ama bunların da tamamı örgütlü ve hazırlıklı işçiler tarafından bertaraf edilebilirdi, ancak ne yazık ki BMİS’in alınan karara rağmen greve hazırlıklı olmadığı ortaya çıktı. Muhtemel bir grev için işyerlerinde herhangi bir hazırlığa girişilmemiş, temsilciler ve oluşturulması gereken grev komiteleri bu doğrultuda hazırlanmamıştı. Toplu sözleşme sürecinin öncesinde stoklarını artırarak gardını alan metal patronlarına karşı güçlü grev fonları ve sonuna kadar açılmış dayanışma kapıları ile karşılık verilmeliydi. Ancak öyle olamadı. Yeterli hazırlıkla girilmeyen her keskin dönemde olduğu gibi bu süreçte de sözleşmenin direksiyonuna patronlar oturdu ve sürece yön vermiş oldular.

Patronların ceplerinden üç kuruş çıkmaması için kaç takla atacaklarını çok iyi biliyoruz. Bu süreçte Bursa ve Gebze’deki kitlesel gösteriler MESS patronlarını o kadar korkuttu ki, bu kitleselliğin sürmemesi için sınıf mücadelesinin her türden işçi düşmanı araçlarını boca ettiler. Bunu yaparken de hedeflediklerinin üzerinde bir zamma evet demiş oldular. Sadece bu dahi biraz daha hazırlık ve örgütlülükle işçilerin çok daha fazlasını alabileceğini bizlere gösteriyor.

Metal patronları hükümetten güç alarak çeşitli tehditler ve şantajlara girişmiş olabilirler. Ancak hiçbir tehdit ve şantaj kapalı kapılar ardında bir sözleşmenin imzalanmasını haklı gösteremez. İşçi ve emekçilerin mücadelesinin güçlenmesi, morallerinin artması ancak şeffaflıkla, tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesinin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Yakın dönemde Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerine imza atan metal işçileri şeffaf bir sendikayı hak etmektedir.

BMİS olduğu kadar Türk Metal (ya da herhangi bir sendikanın) yöneticileri de işçilerin açık rızasını almadıkları bir sözleşmeye imza atmalarının nedenini, hükümetin saldırılarına, olası grev yasaklamalarına, olumsuz YHK kararlarına veya grev fonu yetersizliklerine ve sendikayı korumak ve ayakta tutmak amacına bağlayabilirler. Ama böyle bir durum işçilerle açık açık tartışılarak ve farklı mücadele yöntemleri geliştirilerek aşılabilir. Bu yapılmadığı müddetçe bürokratik sendikacılığın ötesine geçilemeyecektir.

Kapitalizm eken, Korona biçer

0

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan farklı tip korona virüs, yani Covid-19, İran, İtalya, Güney Kore ve 30’dan fazla ülkeye yayılmış durumda. 24 Şubat itibariyle, Korona virüsü 77 bin vakaya ve 2600 ölüme neden oldu. Virüsü bildiğimiz mevsimsel gripten ayıran iki temel unsur var: Uzun kuluçka süresinde bulaşıcı olması ve aktif olduğunda hızlı bir şekilde seyreden akciğer yetmezliği. Erdoğan’a göre pekmez yiyerek mücadele edebileceğimiz bu salgın konusunda neler biliyoruz ve salgına ne kadar hazırız?

Nerden çıktı şimdi bu Korona?

Birçoğumuz farklı mecralardan şu imalara tanık olmuşuzdur: Çin’in önünü kesmeye çalışan gelişmiş ülkeler bu virüsü Çin’e musallat etti veya Çin’de yaşam koşulları o kadar yabani ki, yedikleri yarasa, yılan vs. yüzünden bu virüs ortaya çıktı. Bu iki farklı açıklama onlarca farklı safsatanın ortak noktaları; o da halktan ve emekten yana olmayan iktidarların sadece ve sadece kendi çıkarlarını düşünmesinin net bir sonucu.

Tarihe bakacak olursak, Çernobil her ne kadar Sovyet rejiminin ve bürokrasisinin yozlaşmasından kaynaklandıysa da başka herhangi bir rejim bu felaketin dünyamıza bu kadar az zarar vermesini sağlayamazdı. İşte Çin bu yüzden hastalık ilk ortaya çıktığında yok saydı, hastalığın tehlikelerini açıklayan ve daha sonra hastalıktan ölen doktoru meslekten men etti, Korona virüsü epidemi haline gelinceye kadar göstermelik yasaklar koydu, hatta sözde 2 günde hastalıkla mücadele edecek hastane inşa etti; fakat bunlardan hiçbiri Çin’de hastalığın yayılmasına engel olamadı. En son hastalıkla mücadele için sokaklarda sivrisinek ilaçlar gibi püskürtücü kamyonlar dolaştırıyordu. İşin aslı, Çin’in diktatörlük rejimi bu salgının ortaya çıkmasında ve yayılmasında asıl sorumlu.

Peki Çin yetersiz, dünya neden izliyor? Bu işte başka çıkarları mı var?

Açıkçası, önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, Batı dünyası ve ona bağlı sağlık örgütleri halkın sağlığından daha çok kendi kurumlarının ve hizmet ettiği sermayesinin çıkarını düşünüyor. Çünkü ilaç şirketleri kâr elde edemeyeceğini düşündüğü milyonları tedavi etmek yerine daha garanti para getireceğini gördüğü hastalıklara yönelmiş durumda. Yani kanser veya kolesterol hastalığının tedavisi ilaç şirketleri için sadece para gelecek musluklar. Bizim “medeniyetin beşiği” gördüğümüz Batılı devletler de buna göz yumuyor çünkü kapitalistler. Koronanın salgın haline gelmesinde Çin ne kadar sorumluysa, kapitalist ülkeler ve onların sağlık anlayışı halkların hastalanmasından ve ölmesinden dolayı o kadar suçlu.

Peki biz ne kadar hazırız?

Türkiye, yakın tarihinde buna benzer pandemi tehlikesiyle doğrudan doğruya yüzleşmedi. Dünya tarihi boyunca ortaya çıkan salgınlar, İspanyol Gribi veya Kara Veba, bu topraklarda da etkili oldu ve yüz binlerce kişiyi hasta etti ve öldürdü. Ama şu anki salgının boyutundan ve mücadelenin güçlüğünden dolayı, çok yönlü hazırlanılması lazım. Göstermelik karantina veya sınır kapatmalarla, pandemi tehlikesi bulunan bu virüsle mücadele edilemez. Sağlık Bakanlığı ise sadece şu ana kadar Türkiye’de Korona virüsüne rastlanılmadı demekle yetiniyor. Sağlık Bakanlığı’na ve Erdoğan’a soruyoruz:

  • Korona ile mücadele için hangi önlemler alındı?
  • Korona Türkiye’de gözükürse nasıl bir mücadele planınız var?
  • Eğer bir yakınımız veya kendimiz bu virüsü kaparsak ne yapmalıyız? Ayrıca devlet, bizim iş ve hayat koşullarımızı korumak için nasıl bir planlamanın içinde?
  • Sağlık sektöründe çalışanların bu virüse karşı hazırlıkları neler, kendilerini nasıl koruyacaklar, ne türlü eğitim aldılar?
  • Hastalıktan etkilenmesini beklediğiniz kitle kimler ve onların bu hastalıktan korunması için neler planladınız?

Tarihte bu ay: İşçi sınıfına karşı 28 Şubat

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarından AKP’ye dek bütün burjuva partiler Sünni Müslümanlığı kitleleri kontrol etmenin, politik ve sosyal biati geliştirmenin bir aracı olarak gördüler.

Politikacıların dillerinden hiçbir zaman Kuran-Hadis alıntıları düşmedi. 12 Eylül Türkiye’nin dört bir noktasına Kuran kursları açtı ve sosyalist partiler ile sendikaları kapatırken, birçok gerici cemaate propaganda hakkı tanıdı. Bununla da yetinmedi, o cemaatlere devlet içinden görev dağılımı yaptı. Türkiye’de kaymakamından valisine, emniyet müdürlüğünden jandarmasına devlet Sünni’dir. Diyanet İşleri Başkanlığı yalnızca Sünnilerin bayramlarını resmi tatil kabul etmektedir. Bütün okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında İslam’ın bu yorumu okutulmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye’de Sünniliğin baskılandığı, zulüm gördüğü, engellenmeye çalışıldığı, Türkiye tarihinin en büyük yalanlarındandır. Bu büyük yalanın en çok kullandığı argüman ise 28 Şubat “postmodern” darbesinin, Müslümanlara karşı yapıldığıdır.

Toplumlar dindarlar ve dindar olmayanlar diye değil, patronlar ve işçiler olarak ikiye ayrılırlar. Dolayısıyla yaşanan bütün politik gelişmelerin, bu iki sınıfın karşılıklı ilişkisiyle bir ilgisi vardır. 28 Şubat, seçimlerle ulaşabileceği nihai sınıra gelen Milli Görüş’e can simidi olmuş, onun ciğerlerini açmıştır. Bu askerî müdahale İslamcı harekete geniş bir manevra hareketi açmıştır. İşçi sınıfı ve sosyalistler ise örgütlerinin ve gazetelerinin kapatılmasıyla, bütün sendikal mevzilerin gerilemesiyle, sosyal ve demokratik hakların parçalanmasıyla mücadele etmek durumunda kalmıştır.

Elbette herkes kendi inancını hürriyet içinde yaşayabilmeli. Ancak bu özgürlüğü elde edebilmenin birinci şartı, yaşananları doğru yorumlayarak, bu yoruma göre bir mücadele yolu oluşturabilmektir. 27 Mayıs da, 12 Eylül de, 28 Şubat da işçi sınıfına ve sosyalistlere karşı yapılmış askerî girişimler ve darbelerdi. Sorunu ortaya böyle koymadığımız müddetçe darbelere karşı mücadelenin, işçi sınıfının mücadelesinden geçtiğini kavrayamayız. Dolayısıyla Müslüman olmak, Erbakancı olmak, AKP’li olmak işçiler için 28 Şubat benzeri darbeleri durdurmak noktasında bir anlam ifade etmemektedir. Ancak orduyu işçi sınıfının hizmetine koşma hedefine sahip, sosyalist fikirlerle donanmış bir işçi sınıfı mücadele ederek yeni 28 Şubat’ların önüne geçebilir.

Yayılmacı savaşın emekçiye hayrı var mı?

0

AKP’li cumhurbaşkanı RTE İdlib’de olan bitenler için, “savaş diyebilirim” dedi. Demek ki Türkiye Suriye’de bir savaşın içinde. Daha üç ay önce başlattığı Barış Pınarı harekâtına, “savaş değil, çünkü savaş devletler arasında olur” demişti. Eğer İdlib harekâtı bir “savaş” ise, o zaman hangi devlete karşı veriliyor bu savaş? Suriye devletine karşı. Başka? Suriye’yi destekleyen Rusya’ya karşı.

Peki, Türkiye neden savaşıyor? RTE ve hükümet çevreleri başlıca iki gerekçe ileri sürüyor: 1) Sınırları PKK ve PYD’ye karşı güvence altına almak; 2) Savaştan kaçan Suriyelileri içeri almamak ve onlara insani yardımda bulunmak. Ama bu iki hedef için Suriye’nin içlerine girmek, oralara tugay tugay asker ve konvoy konvoy tank, top, silah, mühimmat yollamak şart mı? Aklı başında herkes buna “Hayır” diyecektir.

O halde Ankara’nın asıl amacı ne? Birincisi: Tüm anketlerin de gösterdiği gibi Tek Adam rejiminin destekçileri AKP ve MHP’nin iktidarı sallantıda; kesintisiz kan kaybediyor. Ayakta durabilmek için taraftarlarını milliyetçi bir ruhla oyalayabilecekleri bir “zafere” ihtiyaçları var. Bu hırsla, Rusya gibi güçlü bir rakiple karşı karşıya gelmeyi bile göze alıp Anadolu’nun emekçi evlatlarını ölüme yollayabiliyorlar.

İkinci neden: Ekonomi sallantıda. Patronların kârları azalıyor. İçeride işçileri ve emekçileri açlığa ve işsizliğe mahkûm etmek bile onları kurtarmıyor. Gözleri dışarıda, Suriye topraklarında. Oraları ele geçirip inşaatlar yapmak, enerji kaynaklarından yararlanmak, sefalete sürüklenen Suriyeli emekçilerin köle emeğini sömürmek arzusundalar. Savaş naraları atanlar, bu tip patronların vekilleri. Üstelik bütün bu operasyonun milyarlarca dolarlık masrafını da Türkiyeli işçi ve emekçiler ödemek zorunda bırakılıyor.

Üçüncü neden: RTE ve AKP taraftarı Sünni şeriatçılar, Suriye’de mümkünse Şii Esad’ı devirmek, bu mümkün olmasa bile oralarda gene Sünni mezhebe dayalı bir bölge oluşturmak istiyorlar. Yani hükümet ne kadar, “Suriye’nin birliğini, bütünlüğünü istiyoruz” dese de, bu ülkeyi radikal İslamcı gruplar aracılığıyla bölmeye yöneliyor. Bir yandan İdlib’deki en büyük askeri grup olan ve El Kaide kökenli Heyet Tahrir el Şam’ı “terörist” olarak tanımlayan hem de Suriye’deki yerli ve yabancı İslamcı milisleri koruyup kollamaya çalışan, bu amaçla Soçi’de, Astana’da anlaşmalar yapan hükümet, bu bakımdan mezhepçi dış politikasını sürdürmekte diretiyor.

Tabii bunlara, bölgede konumlanmak ve etkisini artırmak isteyen emperyalist ve dış yayılmacı güçleri de eklemek gerekir. Bizim hükümetin pinpon topu gibi aralarında gidip geldiği güçler.

Gizli diplomasi

Bir işçi, işvereninin şirketle ilgili ne kararlar aldığını, bunun için kimlerle görüştüğünü, hangi anlaşmalar yaptığını asla bilemez. Patronun bir kararını sadece kendisine duyurulduğu zaman ve anlatıldığı kadarıyla bilebilir. Kapitalizmin işleyişi böyledir. Patronun aldığı kararlar ise doğrudan işçiyi etkiler, ama buna rağmen işçinin şirket üzerinde söz ve karar hakkı yoktur.

Kapitalist devletler de, özellikle dış politika alanında böyle işler. Devlet yöneticileri başka ülkelerle bir dizi anlaşmalar yapar, sözler verilir, sözler alınır, buna yönelik uygulamalar yapılır, hatta ülkeler savaşlara sürüklenir. Ve emekçiler bütün bu süreçlerin dışındadır. Ne olup bittiğini ancak devlet yetkililerinin yaptığı açıklamalardan ve onların açıkladıkları kadarıyla öğrenebilirler. Ve bu açıklamaların çoğu da yarı yalan, yarı propagandadır. Ama devletin aldığı her karar emekçi halkı doğrudan etkiler. Hatta onlar savaş kararı alırlar ve biz de savaşa gitmek zorunda kalırız.

Suriye meselesinde de aynı bu gizli diplomasi sürdürülüyor. Öyle ki, milletvekilleri bile, “Suriye’ye savaş mı ilan edildi?” diye soruyorlar. Halkın seçtiği meclis tamamen devre dışı. Bütün kararlar Saray’da alınıyor. Emekçiler gelişmeleri maç seyreder durumda bırakılıyor: Yok S-400’ler alınmış, yok şimdi Patriot’lar gelecekmiş, dün RTE Trump’la konuşmuş, bugün Putin’le buluşacakmış, gözlem noktaları şuradaymış da buraya taşınacakmış, meğerse Suriye ve Rusya’yla savaştaymışız… Bütün bu gizli diplomasinin, halkın iradesi olmadan alınan kararların faturası dönüp dolaşıp emekçilerin sırtına açlık, yoksulluk ve ölüm olarak yükleniyor. Bir halk deyişi vardır: “Alavere dalavere, haydi Mehmet nöbete…” Aynen öyle.

Bize yararı ne?

RTE’nin “iktidarımı ayakta tutayım” diye; patronların “Suriye topraklarında yüksek kârlar elde edelim” diye; şeriatçıların “kendi mezhep ve meşrebimizi yayalım” diye; emperyalist ve yayılmacı güçlerin “Suriye’yi biz ele geçirelim” diye kışkırttıkları ve ağır masraflarını emekçilerin ödeyeceği bu savaş durumundan halkın ne çıkarı olabilir? Tam tersine bu yayılmacı savaş zihniyeti halka daha fazla yoksulluk getirecektir. Bu nedenle Suriye’ye sevk edilen Silahlı Kuvvetler derhal ülkeye dönmeli. Bu gidişat durdurulmalı.

Peki nasıl durdurabiliriz? Öncelikle, “gizli diplomasiye son!” demeliyiz. Bütün anlaşmalar, hükümetin bütün planları, alınan bütün kararlar halka açıkça anlatılmalı. Bu arada muhalefete de bir eleştirimiz var: CHP sözcüleri hükümeti Suriye konusunda mecliste bir “gizli oturuma” davet ediyorlar. Neden bir gizli oturum? Her şey halkın gözü önünde konuşulmalı.

Dahası: Bütün işyerlerinde, mahallelerde, sendikalarda, emek örgütlerinde devletin politikaları tartışılmalı ve emekçiler kendi düşünce ve görüşlerini serbestçe ifade edebilmeli. Üstelik bu görüşlerini mitinglerle, yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla hükümete ve tüm kamuoyuna iletebilmeli. Hatta bir referandum talep edilmeli.

Halkın yoksulluğa ve ölüme itildiği bir savaş kararının alınması öyle kolay olmamalı. Gerekirse emekçiler aktif mücadeleleriyle bu gidişatı durdurmanın çaresini bulmalı.

“2020’lerin DİSK’i ve Emeğin Türkiye’si” için: Birleşik mücadele ve şeffaf sınıf örgütleri!

0

DİSK’in 2016’daki bir önceki kongresinden bugüne işçi ve emekçiler adına büyük olumsuzluklar yaşandı. Patronlar hükümetle el ele verip ücretlerimizi enflasyona karşı eritirken, örgütlülüğümüzü de azaltmak için ellerinden geleni ardına koymadılar. Gerçek anlamda mücadele veren sendikalarda ise yaramızı saracak denli bir üye artışı yaşanmadı.

2017 yılında Hollanda’yı protesto etmek için portakal sıkma eylemlerinin arkasında duran hükümet aynı dönemde Hollanda patronlarını “yerli” işçilerden korumak için grev yasakları ilan etti. Yerli-yabancı, AKP’li-CHP’li ayırt etmeksizin patronlara vergi afları getirdi. Bütçe açığını kapatmak için de işçi ve emekçilere ayrıca vergiler yükledi. Genç işsizlik artarken, iş cinayetleri ve kadınların kötü çalışma koşulları gerilemedi.

İşte böyle saldırı dolu bir dönemde Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin amiral gemisi DİSK maalesef birleşik mücadeleyi örgütlemekten bir hayli uzaktı. Çünkü kendi içerisinde bile parçalanmıştı.

2012’deki 14. ve 2016’daki 15. Genel Kurullarının ardından özellikle Birleşik Metal-İş (BMİS) ile DİSK yönetimi arasındaki uyumsuzluk tüm Türkiye işçi sınıfı için olumsuz sonuçlar yaratmıştı. Biz işçi ve emekçiler devletin tamamen keyfi olarak belirlediği sektörlerle, AKP’ye veya bürokrasiye bağlı olan sendikalarla, işçi-memur konfederasyonlarıyla bölünmüş haldeyken DİSK’te de bir başka yarılmayı yaşamaktaydık.

Bir süre 1 Mayıs’ları ve grevleri dahi birlikte örgütleyemeyen DİSK, 14-16 Şubat 2020 günlerinde gerçekleşen 16. Genel Kurulu’nda birleşik mücadele sözü vermiş oldu. DİSK’in üzerindeki tüm baskılara ve elbette ki eksiklere rağmen 16. Genel Kurulu’ndan çıkan bu tablonun biz işçi ve emekçiler için kimi olumlu sonuçlar doğurabileceğine inanıyoruz.

Arzu Çerkezoğlu’nun yeniden başkanlığa seçilmesiyle beraber BMİS, Genel-İş, Tekstil, Lastik-İş, Sosyal-İş ve Gıda-İş’ten temsilcilerle oluşan yönetim 2020’lerin DİSK’ini Emeğin Türkiye’sinde ve DİSK içerisinde birlikle inşa etme sözü verdi. Bu sözden hareketle işçi ve emekçiler de DİSK’ten daha güçlü bir mücadele talebinde bulunabilir. Ama buraya gelmeden önce DİSK’in kongresinden biraz daha bahsetmekte fayda var.

Mesajlar

DİSK Genel Kurulu’nun ilk günü adet olduğu üzere konukların selamlamaları ile başladı. İşçi Demokrasisi Partisi’nden İlker Bayram’ın da “DİSK’in 16. Genel Kurulu’nun, patronların sektör tanımları ile yapay bir biçimde böldüğü işçileri birleşik bir sınıf cephesi ve şeffaf bir sendikacılıkla bütünleştirecek adımlar atmasına vesile olmasını diliyoruz” son sözleri ile selamladığı kongreyi işçiden emekçiden yana daha pek çok parti de benzer beklenti, iyi niyet ve dostça eleştirilerle selamlamıştı. Ancak bir selamlama vardı ki işçileri belaya, hem de çifte belaya çağırıyordu. Kılıçdaroğlu Türkiye’nin en büyük çilesini işçiler çekmiyormuş gibi “Dünyanın tüm demokratları birleşiniz” diyerek kasapları ve koyunları birleşmeye çağırdı.

Biz işçiler patronların söz sanatlarında usta olduklarını biliyoruz. Zam dönemlerinde üç kuruşluk maaşımızın biraz olsun insanca koşullara çekilmesi için patronla görüşmeye gittiğimizde lafın altından girip üzerinden öyle bir çıktıklarına şahidiz ki, farkında olmadan pek çoğumuzun içinden patrona borç verme isteği dahi oluşmuştur. İşte bu demokratlık meselesi de buna benzer bir konu. Demokratlık münazarası yapılsa finale kalacak pek çok patron kendisine karşı hak arayan işçilerin demokratik haklarından bahsetmez. Aynı şekilde Kılıçdaroğlu da patronlar durmaksızın zenginleşirken işçilerin taviz vermesini isteyen koroya ortak olmuştu.

Kongrede İmamoğlu bu tehlikeli çağrıyı çifte tehlike haline getirerek işçi ve emekçilere, “Toplu iş sözleşmelerinde hem işveren hem işçi haklarında birlikte hareket ettik. Bundan sonra da birlikte hareket etme, el birliği ile çalışma” davetinde bulundu. Oysa CHP’li olsun, AKP’li olsun belediyelerle iş yapan tüm patronlar zenginleşmeyi sürdürürken, biz işçilerin sefalete mahkûm olduğumuzu görüyoruz. Koyunlar ve kasapların barış içinde bir arada yaşayamayacakları gibi, patron ile işçinin aynı anda mutlu edilemeyeceğini biliyoruz.

Örgütlenme dönemi

Patronlar işçilerin bölünmüşlüğünden ve sendikalara güvensizliklerinden büyük fayda sağlıyor. Buna karşı biz işçi-emekçiler de DİSK’in 16. Genel Kurulu’nda verdiği sözü mücadelemizi güçlendirmek için önümüzdeki dönemde hatırlatmalıyız.

Madem DİSK birleştiğini, sendikalı-sendikasız tüm işçilerin sesi olacağını söylüyor ve DİSK kongresinde sektör ayrımı gözetmeksizin ortak örgütlenmeden bahseden sendika başkanları bulunuyor, o halde biz de bulunduğumuz her alandaki mücadelemizde DİSK’e üye sendikalardan destek isteyebiliriz. Eğer DİSK’li isek yakınımızda bulunan her direnişi güçlendirmek için orada bulunmalıyız. Sektör ayrımı gözetmeksizin her alanda örgütlenme çalışmalarına omuz vermeliyiz.

DİSK yöneticilerinin sözlerinin takipçisi olup, şeffaf sendikacılık örneklerini yaratmak için mücadelemizi birleştirmeliyiz.

Çin: Korona virüsü ve diktatörlük

0

Miguel Sorans, Arjantin’deki Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi.

14 Şubat 2020

Çin kaynaklı korona virüsü salgını, dünya çapında neden olduğu can kayıpları yüzünden büyük bir etkiye sahip. Ancak dünyadaki kitleler açısından yarattığı ekonomik sonuçlar nedeniyle de büyük bir etkisi var. Çin yarı felç olmuş halde. Dünya ticareti bu salgından etkilenecek ve üretimde yeniden düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çokuluslu şirketler söz konusu bedeli dünya halklarına ödetmek isteyecekler.

Korona virüsü krizi ayrıca Çin’in ve de Çin Komünist Partisi (PC) diktatörlüğünün sosyal gerçekliğini de gözler önüne seriyor. Rejim, bir doktorun yaptığı ilk uyarıları sansürledi ve onu “sosyal düzeni ciddi şekilde bozmak” ile itham etti. Haftalar sonra söz konusu doktor virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Bu süreç, salgına verilen yanıtı geciktirdi. Milyonları etkileyen bu insani krize ne Çin kapitalizmi ne de dünya kapitalist-emperyalist sistemi yeterli tepki verebiliyor.

Bu ay, korona virüsü salgınının Aralık ayında Wuhan şehrinde başladığı, ancak Çin hükümet yetkililerinin bunu ancak Ocak ayında duyurduğu açığa çıktı. 11 milyon kişinin yaşadığı Wuhan şehri, Hubei eyaletinin başkenti. Şehirde tarihteki en büyük karantina uygulanıyor, çünkü Hubei’de 56 milyon nüfus var.

Şu ana kadar salgın durdurulamadı ve rejimin resmi rakamlarına göre Çin’de ölü sayısı 1400’ü aştı. Günde ortalama 100 ölüm yaşanırken, 12 Şubat Çarşamba günü 242 ölümün gerçekleşmesiyle bir sıçrama yaşandı. Yetkililer hâlihazırda 64 bin kişinin virüsten etkilendiğini belirtiyor. Henüz aşı geliştirilmiş değil. Çin kaynaklı bu virüs Asya’ya ve Avrupa’daki bazı ülkelere yayılmış durumda.

Ölümlerin sayısı açısından salgının şiddetinin çok yüksek olmadığı sanılabilir, ancak bundan önceki SARS salgınından (2003) daha fazla ölüm gerçekleşmiş durumda. Bu salgında suçun Çin kapitalizmine ait olduğunu söylemek işi basite indirgemek gibi görünebilir. Ancak, kapitalizm, yarattığı artan sefalet nedeniyle, bu tür yeni salgınların ortaya çıkması ve ağırlaşmasının koşullarını hazırlıyor.

Çin’de SARS, kuş gribi ve şimdi de korona virüsü gibi hastalıkların ortaya çıkması ve gelişmesinin nedenleri, kapitalizme geri döndüğünden beri bu ülkede yaşanan sosyal krizde aranmalı.

Korona virüsünün olası kökenleri hakkında verilen bilgilere bakılırsa, salgının canlı hayvanların satıldığı, kalabalık Wuhan halk pazarlarında ortaya çıkmış olması muhtemel: Söz konusu pazarlarda, tavuk ve domuzlardan çeşitli kuş ve sürüngenlere dek birçok hayvan, genelde parçalanmış halde bulunuyor. Tilki, yarasa ve yılan gibi hayvanlar da buralarda satılıyor. Virüsün bu hayvanlardan insana geçmiş olabileceği düşünülüyor. Çin hükümeti, tamamen sağlıksız olan ve dünyanın birçok yerinde yasaklanmış olan bu tür uygulamaları, atalardan kalma “kültürel” bir olgu olarak sunup meşrulaştırmak istedi. Gerçekte orada ve dünyanın başka bölgelerinde kurulan bu tür pazarlar, toplumsal sefalet ve eşitsizliğin bir ürünü. Söz konusu “gelenek”, kapitalist sömürünün ürettiği sefalet ve açlıktan kaynaklanıyor.

Salgının ortaya çıkışı ve ağırlaşması, emperyalizm ve burjuva medyasının kapitalizmin “modernliği”ne bir örnek olarak övdüğü, günümüz kapitalist Çin’inin gerçek yüzünü gösteriyor. Dünyada sol ve merkez solun çoğunluk kesimleri, ki bunların arasında Chavezciler, Lulacılar ve Castrocular da sayılabilir, Çin kapitalizmini “21. yüzyıl piyasa sosyalizmi”nin bir örneği olarak yüceltiyor. Gerçekteyse, kapitalist Çin’in yaşadığı çelişkiler ve muazzam toplumsal eşitsizlikler hâlihazırda gözler önüne seriliyor: Zenginler ve üst orta sınıf yaklaşık 400 milyon kişiye denk gelirken, bir milyar işçi, kadın ve köylü sömürülüyor, aşırı kalabalık ve sefalet koşullarında yaşıyor.

Korona virüsü salgını, 1980’lerin sonları ve 1990’larda kapitalizmin restorasyonu sürecinde gerçekleşen özelleştirmeler nedeniyle Çin sağlık sisteminin bozulması bağlamında anlaşılmalı. 1949 Çin devriminden sonra kamusal ve ücretsiz bir sağlık sistemi kurulmuştu. Kapitalist restorasyondan sonra ise, “ülkenin kentsel nüfusunun %45’i ve toplam nüfusunun %80’i, kısa süre önce Sağlık Bakan Yardımcısı Gao Qiang tarafından da kabul edildiği gibi, herhangi bir sağlık sigortasına sahip değil” (Andrés Oppenheimer, Cuentos Chinos, sayfa 61, Editorial Sudamericana. 2005).

Çin hükümeti ve medya organları 10 gün içinde bölgede bir hastane inşa edildiğini ifade ederek belli bir “başarı”ya işaret etmek istiyor. Oysa burada, Çin’de gizliden gizliye teşhir edilen halk sağlığındaki bozulmayı durdurmaya yönelik çaresiz bir doğaçlama hamle söz konusu.

Salgını duyuran ve susturulan doktor virüsten öldü

Korona virüsü salgınının şiddeti, ÇKP diktatörlüğünün baskıcı ve sansürcü yönetimini de ortaya koyuyor. Hayatını kaybeden veya virüs bulaşan insanlara dair istatistikler son derece şüpheli. Yegâne bilgi kaynağı Çin’deki sahtekâr diktatörlük. Fakat sosyal ağlarda gittikçe daha fazla sayıda şikâyet ve protesto karşımıza çıkıyor.

Çin halkının tepkisinin en yüksek noktası, göz doktoru Li Wenliang’ın susturulması ve kovuşturulması olayında görüldü. Wuhan hastanesinde çalışan 34 yaşındaki doktor Aralık ayında, virüsün varlığını ve bulaşıcılığını ilk fark eden kişi oldu; meslektaşlarına salgının şiddet ve tehlikeleri hakkında uyarı mesajları göndermeye başladı. 30 Aralık’taki ilk uyarısı dikkate alınmadı. Daha da kötüsü, doktorun erken uyarı sinyalini vermesinden günler sonra, kamu güvenliği dairesinden polisler doktoru “ciddi bir suç işlediği” konusunda uyardı. Polisler doktoru, onu “yanlış tespitlerde bulunmak” ve “sosyal düzeni ciddi şekilde bozmakla” itham ettikleri bir belge imzalamaya mecbur etti (Clarín gazetesi, Arjantin 02/7/20). Ne yazık ki, doktor da virüs kapmıştı ve Ocak ayı ortasında hayatını kaybetti; bu da büyük bir tepki doğurdu. Günümüzde, verdiği mücadele duyuldukça söz konusu doktor Çin halkı tarafından ulusal kahraman olarak görülmeye başlanıyor.

Uyarıyı göz ardı eden diktatörlük, muhtemelen salgının yayılmasının hızlanmasına neden oldu. Söz konusu süreç o kadar büyük etki yarattı ki, merkezi hükümet halkın öfkesini dindirmek için Komünist Partisi’nin Hubei eyaleti ve Wuha şehrindeki tepe yönetimini değiştirmek zorunda kaldı.

Korona virüsü ve küresel kapitalist umarsızlık

Kınanması gereken sadece Çin diktatörlüğünün tavrı değil. Mevcut durum, salgının yayılmasının ve dünyada can kayıplarının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını zorlaştıran dünya emperyalist kapitalist sistemindeki genel umarsızlıktan da kaynaklanıyor.

Farklı kapitalist ülkeler, özellikle de çokuluslu ilaç firmaları ve özel laboratuvarlar arasında, virüse karşı kendi aşısını keşfetme, patentini alma ve söz konusu ürünün satışından daha fazla kâr elde etme için bir çekişme yaşanıyor. Örneğin, “İngiliz ilaç devi Glaxo Smith Kline (GSK) hâlihazırda bir proje üzerinde çalışıyor. Yarış çok hızlı geçiyor ve birinci olan en büyük ödülü kazanacak” (Clarín, Argentina, 5/02/20).

Bu vicdansızca çekişme öyle bir noktaya geldi ki, bizzat Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) direktörü, Etiyopyalı Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Bazı zengin ülkeleri korona virüsü vakaları hakkında bilgi paylaşımını çok geciktirmekle suçladı; Çin’deki salgınla mücadele için daha fazla uluslararası dayanışma talep etti” (agy, 02/05/20). WHO, aşının geliştirilmesinin en az bir buçuk yıl süreceği tahmininde bulunuyor.

Ne zaman zirve noktasına ulaşacağı meselesi bir yana, ki umarız mümkün olduğunca sınırlı kalır, salgın süregiden kapitalist ekonomik krizin şiddetlenmesine yol açacak. Devasa Çin yarı felç olmuş durumda. Dünya ticareti salgından etkilenecek ve üretim yeniden düşecek. Çokuluslu şirketler bunun bedelini dünya halklarına ödemek isteyecekler. Halklar çokuluslu şirketlere meydan okumayı sürdürmeye hazırlıklı olmalı.

Nedir bu vergi adaletsizliği?

0

Maçka Parkı’nda, havuza yakın bir ağacın altında, aynı üniversiteden mezun Zeynep ve Ahmet, uzun bir süre sonra buluşmuşlardı. Zeynep, okulu bitirdikten sonra Fransa’da bir iş bulurken, Ahmet de İstanbul Maslak’ta bir plazada çalışıyordu. Özel hayattan biraz lafladıktan sonra Ahmet, Türkiye’deki zorlukları Zeynep’e anlatmaya başladı:

– Zeynepçiğim, sen Fransa’ya attın kendini tabii kurtuldun, biz burada en iyi ihtimalle sabah 9 akşam 6 çalışıyoruz. Vergi dilimlerinden dolayı Ocak ayındaki maaşımızla, Aralık ayındaki maaşımız arasında dağlar kadar fark var. Mobbing desen, almış başını gitmiş durumda. İşyerinde birçok arkadaşım taşeron ve güvencesiz çalışıyor. Biz böyle çalışarak 65 yaşında emekli oluyoruz. Ben de fırsatını bulsam Fransa’ya kaçacağım, beni de yanına alır mısın?

– Pardon Ahmet ama bizde de durum farklı değil; her sabah 5.30’da kalkıp işe gitmek zorunda kalıyorum, işyerimiz şehrin oldukça uzağında yer alıyor. Ayrıca biz de günde 8 saat çalışıyoruz, hatta Macron dokuz buçuk saate çıkarmak istiyor. Mobbing desen bizde de oldukça fazla. Güvencesiz ve taşeron çalışma bizde de çok. Ayrıca sistem maaşımıza da göz koymuş, sürekli azaltma peşinde. Emeklilik sorununa hiç girme, Fransa’da 62 yaşından 64 yaşına çıkarmayı düşünüyorlar.

– Vay be, desene her yerde aynı… Ama bizde ücretler brüt maaş üzerinden veriliyor, paramız daha elimize geçmeden vergi alımları başlıyor. Maaş skalasına göre vergi dilimleri de artıyor ve hiçbir giderimizi vergiden düşemiyoruz. Bu ay çalışanların ödediği vergi, patronların ödediği vergilerden fazla bir hale gelmiş, çünkü patronlar bütün giderleri vergiden düşüyor. Benim içtiğim meyveli sodadan bile özel tüketim vergisi alırken; patronların yatından, pırlantasından bir kuruş özel tüketim vergisi alınmıyor.

Zeynep daha fazla dayanamayıp söze girdi:

– Bütçe açıklarını, patronlardan değil de bizden almaya çalışıyorlar da ondan. Bu sermaye düzeni sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada böyle işliyor. Fransa’da biz, bu ve buna benzer pek çok sorun için fabrikalarda, işyerlerinde birlikte mücadele etmeye başladık. Türkiye’de de öyle yapmak lazım bence.

– Evet, bir şeyler okumuştum Fransa’da olanlar hakkında ama ayrıntısını çok bilmiyordum. Haklısın Zeynep, sus sus nereye kadar? Artık dayanacak gücümüz kalmadı, hayat her geçen gün daha pahalı olmakla beraber iş koşulları da kötüye gidiyor. Yarın bu konuştuklarımızı iş arkadaşlarıma anlatacağım. Maaşımız elimize geçmeden alınan vergilere, maaşımıza uygulanan saçma vergi dilimlerine, giderlerimizi brüt maaşımızdan düşmeyen ama patronların neredeyse her giderini vergiden düşen bu sisteme karşı biz de mücadele başlatmayız.

Ahmet, Zeynep’le uzun zaman sonra ilk kez görüşmüştü ama bu son olmayacaktı. Ahmet’in işyerinde arkadaşlarına fikirlerini anlatmasıyla başlayan süreç, sisteme karşı mücadele etmelerinin bir başlangıcı mı olacaktı?..

Vergi dilimleri kazanca göre belirlensin!

Vergi adaletsizliğine karşı sınıfsal mücadeleye!

Rejimin yayılmacı ihtirası şimdi kendisini tehdit ediyor

0

Türkiye İdlib’e yönelik askeri yığınağını sürdürüyor. Yığınağın miktarı ve çapı, harekâtın sadece İdlib çevresindeki gözlem bölgelerinin güvenliğini sağlamakla sınırlı kalmayabileceğini, Suriye rejimi güçlerine yönelik kapsamlı bir saldırıya dönüşebileceğine işaret ermekte. Suriye güçlerinin 3 Şubat’ta gerçekleştirdikleri saldırıda 7 Türk askerini ve bir kamyoncuyu öldürmesinin ardından RTE rejim güçlerinin şubat ayının sonuna kadar gözlem noktalarının gerisine çekilmesini, aksi takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunu onlara yaptıracağını söylemişti. Ama rejim güçleri onun bu tehdidine kulak asmadığı gibi ilerlemelerini sürdürdüler ve bir hafta sonra, ayın 9’unda 5 Türk askerini daha öldürdüler. Bunların üzerine ve en önemlisi de Rusya desteğindeki rejim güçlerinin Türk silahlı güçlerinin bulunduğu gözlem noktalarını Hatay sınırına doğru itmesi, Erdoğan hükümetinin son dönemde politikasından düşürdüğü “Esad’ın tasfiyesi” söylemini tekrardan masanın üzerine koymasına neden oldu.

Hükümet yetkililerinin görece diplomatik bir dil kullanmaya çalışmalarının aksine bu niyetin çok daha kapsamlı bir yorumunu tek adam rejiminin yakın destekçisi Devlet Bahçeli 11 Şubat’taki grup toplantısında dile getirdi: “Esad tahtından indirilmeden ne Suriye’de ne Türkiye’de huzur gelecektir… Türk milleti başka seçenek görülmezse Şam’a girmeyi planlamalı, zalimleri yerle yeksan etmelidir. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad”. Bahçeli’nin Rusya’yı eleştirmesi ve onu “güvenilir bir müttefik” olmaktan çıkarması da savaş naralarının bir parçası oldu. Onun bu ifadesi tabii milliyetçi duyguları hükümetin arkasında seferber etmeye yönelik bir retorik olarak görülebilir, ama bunun rejim içi bir basınç olduğunu da unutmamak gerekiyor.

RTE, Putin ve Esad’ın baskısı karşısında geri adım atmak ile Şam’a yönelik bir savaş tercihi arasında kendisini zafer tacıyla süsleyecek bir “ara yol” bulabilir mi? Bu noktada ciddi bir güçlük var. RTE, “Suriye güçleri şubat sonuna kadar Soçi sınırlarının gerisine çekilsin” şartından vazgeçip gözlem noktalarını şimdiki yerlerinden kaldırıp Rusya ve Suriye’nin istediği gibi İdlib’in batısına çekerse kamuoyu önündeki güvenirliğinin iyiden iyiye sarsılacağının farkında. Türk askerlerinin öldürülmesi onun tehditlerini unutmasını ve geri adım atmasını engelleyen önemli bir etmen.

Öte yandan egemen oligarşik burjuvazinin taleplerinin basıncı da tek adam rejiminin üzerinde etkiyen bir başka unsur. Askeri operasyonlar silah üreticilerinin ve tacirlerinin kasalarını dolduruyor. Krizden kurtulma çabasındaki inşaat oligarkları RTE’nin geri gönderilecek göçmenler ve sınırın her iki yanındaki sığınmacılar için Suriye’de kurmayı vaat ettiği köy kent projelerinin hayata geçirilebilmesini bekliyor. Tek adam rejiminin korunmasını ulusal sınırların ötesinde arayan milliyetçi ve Osmanlıcı faşizan ideologlar ise savaş tamtamları çalıyorlar. Bunların yanı sıra Ankara, İdlib’in anlaşmasız Suriye ve Rus güçlerine teslim edilmesi halinde sıranın Türkiye’nin Afrin ve Cerablus’taki varlığının sorgulanmasına geleceğinden endişe ediyor. Dolayısıyla da İdlib anlaşmazlığı dönüp dolaşıp “ülkenin bekası” sorununa bağlanıyor. Ve bütün bunlar tek adam rejiminin yayılmacı karakterini belirliyor.

11 Şubat’ta Ankara’da yetkililerle görüşmelerde bulunan Rus heyetinin herhangi bir anlaşmaya varılamadan geri döndüğü söylendi. Bu durum Rusya’nın Türkiye’yi sınır bölgesine doğru itme ve orta vadede de Suriye’den çıkarma stratejisinde ısrar ettiğini gösteriyor.

Bu basınçlar altındaki RTE 12 Şubat’ta düzenlenen meclis grubu toplantısında, Bahçeli’nin de katkısıyla milliyetçi histeriyle kışkırtılmış kesimler ile Türkiye’nin Suriye’deki (ve tabii Libya’daki) varlığını sorgulayan kitleler arasından -tabii bu ikincileri aynı zamanda nerdeyse vatana ihanetle suçlayarak- sıyrılmaya, ama aynı zamanda savaş yanlılarının taleplerine de yanıt vermeye yönelik bir strateji çizmeye çalıştı: “Şubat sonuna kadar Rejimi Soçi sınırlarının ötesine atmakta kararlıyız. Havada bunu yaptık. Karada da bunu gerçekleştireceğiz. Gözlem noktalarımıza en küçük bir zarar gelmesi durumunda hiçbir sınıra bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum.” Yani, “Suriye birlikleri Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmezse biz onları oraya iteceğiz, bu arada bize zarar vermeleri durumunda onları Şam’a kadar kovalayacağız”, demektir bu.

Esad rejimini destekleyen Rusya, Ankara’nın bu projesini gerçekleştirmesine izin verecek mi? Rus heyetinin anlaşmaya varamadan geri dönmesi bu kararın Putin tarafından alınacağını gösteriyor. Öte yandan ABD de olaya müdahil olmak istiyor ve nitekim dışişleri bakanı Marc Pompeo 9 Şubat’ta “Rusya ve Esad rejiminin saldırıları son bulmalı. (ABD’nin Suriye özel temsilcisi) James Jeffrey’i bu saldırılara yönelik atılacak adımların koordinesi için gönderdim. NATO müttefiki Türkiye’nin yanındayız”, diye açıklamada bulunmuştu. 11 Şubat Ankara’ya gelen James Jeffery de “Türk hükümetiyle durumu gözden geçirmek ve mümkün olduğu kadar destek vermek istiyoruz… Şam rejiminin saldırılarını ABD olarak şiddetle kınıyoruz. Azami dayanışma içerisinde bulunmak istiyoruz. Bundan dolayı Türk müttefiklerimizle yakın irtibat halinde olmayı sürdüreceğiz”, diyerek ABD emperyalizminin Suriye toprakları üzerinde vekilleri aracılığıyla Rusya ile askeri bir bilek güreşine tutuşmaya hazır olduğunun işaretini verdi.

Oligarkların kâr hırsı ve rejimin beka endişeleri sonucunda ülkenin bir savaşın eşiğine sürüklenmesi sonucunda egemen sınıflar arasındaki bölünmeler de derinleşiyor. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski 5 Şubat’ta yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin huzuru ve istikrarı, herkesle masaya oturabilmesi, bölgenin huzuru ve istikrarı için çok önemli. Bölgenin huzuru ve istikrarı da Türkiye için çok önemli… Suriye, S-400 derken üzerine eklenen Libya ve Doğu Akdeniz sorunları küresel akımlardan yeterince yararlanmamızı engelleyebilir” diyerek temsil ettiği kesimlerin askeri çözümlerden ziyade “barışçıl” politikalardan yana olduğunu ortaya koydu.

Öte yandan üst düzey bir askeri harekât kararının meclisten dahi geçirilmemesi, sadece dört yılda bir oy vermeye dayalı sözde bir demokrasi oyununa hapsedilmiş ve üstelik meclisteki vekilleri işlevsiz hale getirilmiş olan emekçi kitleleri de emperyalist ve yayılmacı güçler arasındaki bu politik ve askeri satranç hamlelerini dışardan izlemeye mahkûm ediyor. Suriye’deki halklar ise, kendi kaderlerini tayin hakkından ve imkanından mahrum halde, başlarına yağacak bombaların nereden geleceğini bilememenin endişesiyle hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Emekçi halkın bütün bu ölümcül senaryoların hiçbirinden bir çıkarı yok. Olmadığı gibi, sömürü ve savaş çılgınlıklarının faturasını da ödemeye mahkûm ediliyor. İşçilerin ve emekçilerin ihtiyacı savaş değil, “iş, ekmek ve özgürlük”tür. Emekçilerin yayılmacı politikalara son verebilmeleri için; Suriye halklarının kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için; Emperyalistlerin ve yayılmacı güçlerin Suriye’den defedilebilmesi için, tüm emek örgütlerinin birlikte bu oyuna son vermenin yolunu bulmaları gerekiyor.

Peru: Parlamento’ya milletvekili seçilen Enrique Fernández Chacón ile röportaj

0

“Seçimler rejimin krizini kapatmıyor”

Son seçimlerde dokuz parti %5’lik “barajı” aşarak Parlamento’ya girdi, ancak en çok oy alan partinin bile toplam oyların sadece %10’unu alabilmiş olması seçimlerde büyük bir dağılım olduğunu ortaya koyuyor. Geniş Cephe (Frente Amplio), ülke çapında oyların %6,2’sini alarak (800.000’den fazla oy) 9 milletvekili çıkardı. Geniş Cephe’nin en çok oy (yaklaşık 110.000 oy) alan milletvekili üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Peru seksiyonu UNIOS’un tarihi Troçkist liderlerinden biri olan yoldaşımız Enrique Fernández Chacón’du. Kendisi Peru’da ülke çapında en çok oy alan dördüncü milletvekili oldu.

Seçimlerden çıkardığınız sonuçlar neler?

Seçimlerin en büyük mağlupları önceki Parlamento’da çoğunluğa sahip Fujimori-APRA hattının partileri oldu. Bu hatta mensup Halkın Gücü’nün (Fuerza Popular) milletvekili sayısı 73’den 12’ye gerilerken, APRA ilk kez milletvekili çıkartamadı. Kitleler bu partileri krizin ve yolsuzluğun sorumlusu partiler olarak gördüklerini göstermiş oldular. Keiko Fujimori seçimlerin ertesinde tekrar tutuklandı. Eski Cumhurbaşkanı Belaunde Terry’nin 2018’de Lima Belediye Başkanlığı’nı da kazanan Halk Hareketi (Acción Popular), İlerleme İttifakı ve Mor Parti burjuvazinin kitlesel hoşnutsuzluktan oy devşirmeye çalışsalar da başarısız oldular. Bu partiler bölünmüş, Fujimori-APRA hattının müttefiki ve mevcut ekonomik model savunucusu partilerdir. Dolayısıyla seçimler rejimin krizini kapatamadı ve hiçbir burjuva parti kitlesel halk desteği almadı. Çevre ve halk düşmanı “Tía María Maden Projesi”ni dayatmayı başaramadılar ve kitleler güncel ekonomik modeli her geçen gün daha çok sorguluyor. Öyle ki Vizcarra hükümeti kendi milletvekili adaylarını bile sunamadı.

Peki seçim sürecinde ne tür yeni gelişmeler ortaya çıktı?

Seçimlerde en çok oyu 400.000 oyla ordu mensubu Urresti aldı. Ancak 2018’de aldığı bir milyon oya kıyasla kendisine yönelik destekte bir düşüş var. Ayrıca baskıcı eylemler ve köylü bir kadına tecavüz suçlamalarıyla hakkında süren davalar var. Brezilya’daki Bolsonaro veya Bolivya’daki Añez gibi Latin Amerika’daki diğer fenomenlerle benzerlik gösterse de onlara kıyasla hala gelişme aşamasında olan tutucu Protestan parti Frepap’ın toplam oyların %8,3’ünü alarak seçimlerde ikinci olması şaşırtıcıydı. 2005’te askeri bir ayaklanma nedeniyle tutuklanan ve eski Cumhurbaşkanı Ollanta’nın kardeşi Antauro Humala ise oldukça gerici “radikal” milliyetçi söylemleriyle oyların %7’sini aldı. Bu sektörlerin ortaya çıkışı, kitle hareketinin içinde olduğu arayışın çarpık bir yansımasıdır.

Peki Geniş Cephe’ye gelecek olursak?

Veronika Mendoza liderliğindeki Yeni Peru (Nuevo Perú) ve Bagua’daki yerli halka karşı katliamdan sorumlu olan Yehude Simon’un liderliğindeki Peru İçin Birlikte (Juntos por el Perú) aralarında yaşanan kopuş sonrası barajı geçemediler. Keza Junín’in eski valisi ve yolsuzluk suçlarından hüküm giymiş Vladimir Cerrón’un partisi Özgür Peru’da (Perú Libre) aynı şekilde barajı geçemedi. [Bu üç parti de solu temsil ettiklerini iddia eden partilerdir, ç.n.] Bizler ise Geniş Cephe olarak madenlerin yağmalanmasına karşı mücadele veren sosyal hareketlerle birlikte hareket ettik ve Lima’da 2018 belediye seçimlerinden bu yana oylarımızı üç katına çıkarttık. Ulusal düzeyde oylarin %6,2’sini alarak 9 milletvekili çıkarttık ve solun en önemli gücü olmayı başardık. Kampanyamız boyunca Toledo ve Ollanta Humala hükümetlerine entegre olmuş eski solun aksine, sendikal ve sosyal mücadelelerden yükselen solu temsil eden bir Troçkist olarak tanındım. “Kötünün iyisi” mantığıyla hareket eden ve amacı bir burjuva hükümet içerisinde bakan, büyükelçi veya yetkili koltuğu kapmaktan öteye gitmeyen STK’lardan çıkma bir “sol” ile karşı karşıyayız. Ben ise bu durum karşısında iktidar için savaşan, işçilerin sınıf bağımsızlığını ve mücadelelerin kendi örgütlerini geliştirmesini savunan bir devrimci bir parti kurmak çağrısıyla aday oldum. Seçim sonuçları bu çağrımın kitle hareketinin belli bir sektöründe karşılık bulduğunu göstermiş oldu ve 77 yaşında bana bu hedefi gerçekleştirmek için bir fırsat verdi.

Yeni Parlamento’da ne gibi tartışmalar yapilacak?

Sokak sokak gezerek işçilerin ve halkın taleplerini yükselttiğimiz militan ve sade bir kampanya yürüttük. Vizcarra hükümeti kendi gündemini dayatmak adına bir “siyasi reform” öneriyor. Bizse Geniş Cephe olarak var olan ekonomik modele, ücret ve emek esnekliğine ve BES’e karşı ve adil emekli maaşı ve aylıklarını, kamusal eğitim ve sağlık haklarını gündeme taşıyacağız. Çok güçlü kitlesel mücadeleler süregelmekte, biz de bu yüzden var olan ekonomik modeli değiştirme talebini temsil eden “oyunuz da bu mücadelenin bir parçası olsun” önerisiyle kampanyamızı yürüttük. Çünkü burjuvazinin en büyük kaygısı güncel ekonomik modele dokunulmamasıdır.

Peki ya Kurucu Meclis önerisi?

1993 Fujimori Anayasası’nı reddeden sol, Kurucu Meclis’i “her derde deva” öneri olarak yükseltiyor. Ancak asıl önemli olan kitle hareketinin açık mücadelesidir ve bunun için de en temel ihtiyaç iktidar için ve bir işçi hükümeti kurmak için savaşan bir devrimci parti kurmaktır. Sorun, bir yasayı diğeriyle değiştirmek değildir. Venezuela’da, Ekvador’da, Bolivya’da anayasal reformlar yapıldı ve durum çok da fazla değişmedi. Ama işçi ve kitle hareketi seferber olursa burjuvazi kendi ayrıcalıklarına yapışacaktır ve en nihayetinde sonucu rejimin içindeki en demokratik örnek olsa bile Kurucu Meclis değil, mücadele belirleyecektir. Örneğin, 1979 Kurucu Meclisi’nde bazı kazanımlar gerçekleştirdik çünkü o zaman askeri diktatörlüğe karşı yapılan büyük genel grevler sürecinden geliyorduk. Ancak şu anda işçi sınıfı sendikal anlamda bölünmüş durumda; kayıt dışı emek ve taşeronluk %72 seviyelerinde. Bu yüzden işçilerin örgütlenmesi ve seferber edilmesi, sendikaların ve kitlesel mücadelelerin güçlendirilmesi için çalışmalıyız.

İUB-DE’nin Peru seksiyonu UNIOS ne durumda?

Muazzam bir parti inşası fırsatımız var. Solun geri kalanının çöküşü karşısında sağlam durabildik; bu bir başarıydı. Süreç boyunda pek çok yeni yoldaş kazandık. Kitle hareketi yeni bir önderlik arıyor ve biz de mücadelelere müdahale ederek büyüyoruz. Bugünlere gelebildiysek bu uluslararası organizasyonumuz İUB-DE sayesinde diye düşünüyorum. Ve şimdi de Geniş Cephe ile UNIOS’un inşasında bir sıçrama yapmayı planlıyoruz. Bu zor bir görev ama bu görevi üstlenmeye hazırız.

Röportaj: Javier Leonforte

Taksim Dayanışması, Gezi yargılama sürecine dair basın açıklaması gerçekleştirdi

0

Taksim Dayanışması, Gezi Davası’nda yargılanan 16 sanıktan üçü hakkında müebbet hapis talebine karşılık 18 Şubat’ta görülecek bir sonraki duruşmaya dair bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

11 Şubat’ta Mimarlar Odasında gerçekleşen basın açıklamasının açılışını, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Akif Burak Atlar yaptı.

Hakkında müebbet talep edilen Mücella Yapıcı basın açıklamasını okudu. “Gezi’yi karalamaya yönelik beyhude çabalarınızı reddediyoruz” diyerek sözlerine başlayan Yapıcı, “Gezi bu memleketin eşitlik adalet ve özgürlük umududur. (…) Bu yargılama kendi kaderini tayin etmek isteyenlerin iradelerine bir saygısızlıktır,” diyerek devam etti. Açıklamada adil yargılanmanın ihlal edildiği, savunmanın engellendiği vurgulandı.

Yapıcı, “Biz milyonların yaşam mücadelesinin arkasında durmaya devam edeceğiz. Bu ülkeye bir gün demokrasi gelecekse Gezi’nin eşitlikçi, özgürlükçü demokrasi ruhundan ilham alacaktır. Milyonları yok etseniz de bu gerçeği değiştiremeyeceksiniz. (…) Bir suçlu aranıyorsa Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Abdullah Cömert’in, Ali İsmail Korkmaz’ın, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit Gedik’in ve Ahmet Atakan’ın ölümü, kırka yakın arkadaşımızın gözlerinin nurunda aranmalıdır. Bu arkadaşlarımızın canlarında Gezi’yi savunmak boynumuzun borcudur. 12 Şubat’ta Silivri’deyiz,” diyerek açıklamayı tamamladı.

Dava sanıklarından şehir plancısı Tayfun Kahraman ikinci sözü alarak, bir tiyatro içerisinde olduğumuzu, iddianamenin çoktan savunma tarafından paramparça edildiğini ifade etti. Kahraman, Gezi’de olmaktan onur duyduğunu, Gezi’nin yargılanmasına rağmen tarihin ak bir sayfası olarak kalacağını belirtti. “Yargı yakın zamanda bir karar verecektir. Bu kararın ne olduğu önemli değil, bize nasıl bir yol göstereceği önemli. Demokrasi için daha çetin mücadelelere girişeceğiz. Sizler yanımızda oldukça mücadelemiz sürecektir,” diyerek sözlerini tamamladı.

Sanıkların avukatı Can Atalay,süreci özetleyerek: “Bir mimar, bir şehir plancısı, bir avukat sorumluluklarını yerine getirdi ya da milyonlarca yurttaş yurttaşlık sorumluluğunu yerine getirdi diye yargılanamaz. Biz buradayız, Gezi direnişinin suçla özdeşleştirilmesine boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Karanlık gider, Gezi kalır,” dedi.

Söz alan TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekreteri Cevahir Efe Akçelik ise AKP’den hukuka uygunluk ve adil bir yargılamayı hiçbir zaman beklemediklerini, AKP’nin bu davadan beklentisinin toplumu baskılayıp sindirmek olduğunu söyledi. “Kendinden olmayan her eylemi terör eylemi olarak niteleyen AKP’nin adaletine hukukçular da alet olmuştur. (…) Oysaki Gezi kolektif yaşama iradesidir ve AKP’yi bu korkutmaktadır. Yargılanması gerekenler en güzel arkadaşlarımızı bizden alanlar, sakat bırakanlardır,” diyerek tüm kamuoyunu 18 Şubat’ta Silivri’ye davet etti.

Son sözü alan TTB Başkanı Ali Çerkezoğlu da, hekimler adına ülkenin en güzel direnme günlerinde yaralanan arkadaşlarımızın yanında bulunmakla kalmadıklarını; işçisi, emekçisi, kadını, genciyle beraber parkı ve doğayı korumak için birer yurttaş olarak tepkilerini gösterdiklerini ifade etti. Sözlerini “Her yer Silivri, her yer direniştir,” diye bitirdi.

Basın açıklaması, basının sorularına verilen kısa yanıtlar ve katkılarla son buldu.

Sınıf ve yaşam mücadelesi niçin kardeştir? Ya da Kanal bahane, imar şahane!

0

2011 Nisan’ında “Çılgın Proje” adıyla gündeme gelen Kanal İstanbul hakkında ifade edilebilecek her şey söylendi. İlk olarak 2018 yılında Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin Raporu bu yıkım projesi hakkında çok yönlü uyarılarda bulundu. Takip eden süreçte hiçbir uzman proje hakkında olumlu bir görüş sunamadı. Devlet Hava Meydanları ve Devlet Su İşleri dahi projeyle ilgili olumsuzluk içeren görüşler sunmuşlardı.

Bizler de dilimiz döndüğünce konu hakkında gazetemizde yazılar ürettik, Nisan’ın podcast yayınlarındaki sohbetlere katıldık, Anadoluda Yaşam Tüketim Kooperatifi gibi kurumlardan bizleri davet eden dostlarımıza da projeyi anlatmaya çabaladık. İşin en tartışmalı konularından biri olan kanal-deprem ilişkisine dair de değerli hocamız Savaş Karabulut’tan görüş aldık.

Kanal’ı savunan hiçbir argüman doğru değil. Yapılırsa İstanbul’un sınırlı su kaynakları yok olacak, İstanbul’da yaşayan emekçiler kirli Sakarya nehrine muhtaç olacak. Marmara’nın tamamen ölmesi riski ve Kanal’ın kendisinin hiçbir ekonomik getiri sağlayamayacağı gözler önündeyken bu ısrarın sebebi ne olabilir?

Cevap çok basit. Patronlar. Kısaca açıklamaya çalışalım.

Aşağıdaki paylara ayrılmış tişört görseli Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC’un 2016 yılında yayınladığı Skandal Rapor’dan alınma.

Rapora göre bir tişörtün toplam fiyatının 1 numara ile gösterilen payı kira, depolama, vergi vb. giderleri içeriyor. Tüm fiyatın %12’sini içeren 2 no’lu kısmı da markanın hiçbir şey yapmadan doğrudan kendi kasasına giren her türlü harcamadan arındırılmış kârını ifade ediyor. 3 numara ile gösterilen ham madde maliyeti. 4 numara taşımacılık, 5 aracı kârı, 6 atölye kârı, 7 numara işletme maliyetiyken bir tişörtten emekçinin aldığı pay ise yüzde 0,6’lık belli belirsiz görünen 8 numaralı küçücük dilime denk geliyor.

Bir cephede durum buyken DİSK-AR’ın raporuna göre asgari ücretliden alınan vergi ücretimizin yüzde 51,1’ini oluşturuyor. İşte bu noktada işçi düşmanlığı ile doğa katliamı kardeşleşiyor.

Bize düşen sefalete ve patronların akıl almaz zenginliklerine rağmen kapitalizm her zaman daha fazlasını istiyor. Kaynak yok mu dediniz? Devletin emekçilerden topladığı vergiler var. Bunu bedavaya alamayacakları için de çeşitli oyunlar çevirmek durumundalar.

AKP iktidarının ilk 16 yılında Kamu İhale Kanunu’nu tam 186 kez değiştirmesi böyle bir oyundu. Hükümet bir ihaleyi kime vermek istiyorsa o şirket için yasal değişiklikler yapıyordu. Bunu bir de Yap İşlet Devret modeli ile destekliyorlardı.

YİD modelinin gerçek yüzünü köprülerde gördük. AKP İstanbul’un kuzeyini imara açan bu ilk mega proje ile inşaat firmalarına teşvikler verdi. Haram olduğu söylenen faiz yerine de aniden değerlenen araziler peyda oldu. Geçiş garantisi ile aslında alıcısı olmayan bir iş kârlı bir hale geldi. Nihayetinde köprüyü satma hakkı da patronlarda kaldı.

Kanal projesinin kendisi ikinci bir Boğaz projesi falan değil. Doğrudan doğruya Erdoğan’ın çevresinde kümelenen bir avuç inşaat patronuna bizden toplanan vergileri açmanın projesi. Amaç; üçüncü köprü, havalimanı ve kanal sayesinde tüm bölgeyi imara açarak inşaat patronlarını hiç yormadan zengin etmek. Marmara’da yaşam tükenmiş, işçiler yoksullaşmış-zehirlenmiş-iş cinayetiyle ölmüş, bunların tamamı teferruat.

Bir grubun bu projeye karşı çıkması da bazı patronların çevre dostu olabileceklerini göstermiyor. İmamoğlu, “Bir iş insanı olarak konuşuyorum. 21. yüzyılda böyle para kazanamazsınız” derken aslında işçiden alınan vergilerin başka patron gruplarına dağıtılmasından yana olduğunun sinyalini veriyor.

Yani Kanal bahane, işçinin emeğine el koymak şahane!

Kanal olmasa da İstanbul’un kuzeyi imara açıldı. Kanal’ın inşası ve arttırdığı rant inşaat patronlarına daha fazla para kazandırabilir. Tartışma şu anda bu düzeyde ilerliyor.

İşçi ve doğa düşmanlığının bütünleşmesine karşı tüm mega projelerin derhal durdurulması, çevreye zarar veren işletmelerin kamulaştırılıp planlanması için yaşam ve emek mücadelesinin kardeş olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Aynı gemideydik, boğulan biz olduk

0

TÜİK geçtiğimiz günlerde 2019 Ekim dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması’nı yayımladı. Bu araştırmaya göre, genç işsizliği bir önceki yıl yüzde 22,1 iken, Ekim 2019’da 25,2’ye yükselmiş. Kentsel genç kadın işsizliği yüzde 37’ye ulaşmış ve raporda yükseköğrenim mezunu kadın işgücünün işsizliği dikkat çekiyor. Kısaca, rapor kentlerde yaşayıp hayatını kazanmaya çalışan üç kadından en az birinin işsiz olduğunu itiraf ediyor.

Haydi biraz iyimser olalım ve tarlada mevsimlik çalışmaya çalışan kadınlardan veya kayıtdışı çalışıp hiçbir güvencesi olmayan sigortasızlardan hiç bahsetmeyelim. Çalışan şanslı azınlığa gelelim; yükseköğrenim görmüş o üç kadından birine. Şanslı azınlık buz gibi havada sabah hava aydınlanmadan evden çıkıyor (çünkü Bakanlar Kurulu bir gece ansızın kış saati uygulamasını kaldırmıştı), gece karanlığında tedirgin bir yolculuk sonrası işe ulaşıyor (çünkü çoğu işyerinde servis imkânı yok), ya sabır çekerek aşağı yukarı 10-11 saatini işyerinde geçirdikten sonra tekrar tekinsiz yollara düşüyor. Kimse çalışma koşullarından memnun değil. (Çünkü dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 7 bin lirayı aşmış durumda. Çalışanların ezici çoğunluğu en fazla asgari ücretin bir ‘tık’ üstünde maaşlara çalışıyor.) Alınan maaş ve çalışma koşullarıyla tablo hiç ama hiç iç açıcı görünmüyor.

Nitekim “Yemekhane kartımda para kalmamış sadece bir liram var” paylaşımıyla intihar eden gencecik Sibel’in umutsuzluğu da böylesi bir tabloda vuku buluyor. İşsizlik korkusu, gelecek kaygısı emekçilerin ruh sağlığını bozuyor. Her gün şiddet, her gün kaygı kadınları umutsuzluğa itiyor. Nasıl itmesin? Birimizin başına gelen, kalanlarımıza gözdağı oluyor. Korku korkuyu doğuruyor. Yine de bazen, Sibel’in intiharında olduğu gibi, birimizin umutsuzluğu birikmiş öfkeyi örgütlüyor ve protestolar büyüdüğünde İstanbul Üniversitesi’nde yemek zamları geri çekilebiliyor.

Bu hayat koşulları bize reva mı? Tabii ki değil. Peki, çözüm yok mu? Mesela, fazla mesaiye kalıp gece karanlığında eve dönmektense ek ikinci bir vardiya düzenlense, pekâlâ işsizler de çalışamaz mı? Sadece bu önlem bile kadın işsizliğini muazzam azaltacaktır.

Patronların 10-12 lira tanımladığı yemek kartlarıyla market alışverişi yapmaya çalışmamızdansa, işyerinde üç öğün ücretsiz yemek çıkabilir. Sadece bu bile kadınların ev içinde harcadığı emeği azaltacak. Bir yandan bu kadar da kolay işte, ama kuşkusuz bunlar patronlara hep ek maliyet. Saray rejimi, patronların ve kendi bekasının derdinde; memleketin hiçbir ihtiyacına karşılık gelmeyen, yüzlerce belirsizlik içeren, akıldışı harcamalara yol açacak inşaat ve betona dayalı “çılgın proje”lerin peşinde. Dahası, Türkiye de denizaşırı bir savaşta doğrudan askeri taraf haline geldiği tehlikeli maceralara sürükleniyor.

Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, ihtiyacımız olan batan geminin malları değil, geminin dümenini tamamen ters yöne çevirmek. Evde ve işte kendi başımıza verdiğimiz mücadeleyi, sömürünün ve cinsiyetçi ideolojinin hâkim olduğu bir dünyaya karşı verilen mücadeleye dönüştürmek. Ancak o zaman bu enkazın içinden çıkabiliriz.

Okur mektubu: Patronun “adaleti”

0

Merhaba Gazete Nisan‘ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Bir önceki yazımda, çalıştığım perakende sektöründeki sorunlardan bahsetmiştim. Bu yazımda, son günlerde başımdan geçen olaylardan ve işyerindeki sendikalaşma sorunlarından bahsedeceğim.

Çalıştığım mağaza üç vardiyalı sistemle çalışan bir işyeri olduğu için bir hafta içinde üç vardiyada da çalışabiliyorsunuz. Bu durumda tek yaptığınız hafta boyunca eve git, uyu, uyan ve tekrar işe git… Kendinize ayıracak zamanı geçin, uyuyacak vakit bulamıyorsunuz çoğu zaman. İşe geç kalmamak için uyumadan işe gidiyordum.

Ayrıca mağazada adaletsiz bir vardiya yazımı vardı. Evim işyerine bir buçuk saat uzaklıktaydı, bu nedenle mağaza müdürüne transfer talebimi dile getirdim. Transferim verilene kadar vardiyaların daha adaletli yazılmasını istedim. Mağaza müdürü bana kendi “adalet” sisteminin böyle olduğunu, transfer için eleman eksik olduğunu ve gelecek ay da eleman eksik olursa transferimi vermeyeceğini bildirdi. Transfer konusunda öne sürdüğü nedenlerin çözümü çok basit çünkü çekmecede bir sürü CV var ve mağaza her zaman hep eksik elemanla çalışıyor. Eğer ben transfer olsam bile benim yerime eleman bulmaları en fazla iki günlerini alır. Bu taleplerim karşılanmayınca iş bırakma eylemi gerçekleştirdim ve eylemin beşinci gününde mağaza müdürü telefonla arayarak hiçbir talebimi karşılamayacağını, eğer sonraki gün işe gitmezsem işten çıkışımı vereceğini söyleyerek beni dinlemeden telefonu kapattı.

İşe ihtiyacım olduğundan, mecburen sonraki gün işe gittim ve iş bırakma eylemine gittiğim için savunma yazdım, 5 gün çalıştıktan sonra işten çıkarıldım. Bunlar dışında perakende sektöründe sendikalaşma büyük bir ihtiyaç. Çok sayıda mağaza var. Bir kişi işten çıkarılsa bile, nasıl olsa bir sürü marka olduğundan “Gider başka bir markada çalışırım” diye düşünüyor. Yine bir sürü alternatif markanın olması ve ortalama çalışma süresinin kısa ve esnek olması (birkaç ay) sebebiyle kötü çalışma koşullarına itiraz edemiyoruz. Sektörde çalışan işçilerin sınıf bilincinin olmaması da sendikanın tutunamamasına yol açıyor. Oysaki en önemli örgütlenme aracımız sendika olmalı.

Fransa, Hindistan, Hong Kong: 21. yüzyılda grev ve sendika

0

Fransa’da emeklilik yaşının yükseltilmesine ve emeklilik sigortası hakkının çalışarak edinilen puanlara, yani performans odaklı bir sisteme odaklanmasına karşı ülkedeki sendikal konfederasyonların yaptığı genel grev çağrısı karşılık buldu. 5 Aralık gününden bu yana Fransa’da ulaşım pek az çalışıyor, devlet daireleri boş kalıyor, okullarda dersler işlenmiyor ve aynı zamanda petrol rafineleri de işlemiyor. Bu, Fransa için son 25 senenin en büyük genel grevi. Macron şimdiden emeklilik planında birtakım düzeltmelere gideceği sözü verse de işçiler bunu kabul etmiş değil. Genel greve, tabanındaki işçilerin zorladığı üç büyük konfederasyonla beraber hükümet yanlısı sendikal birlik de dahil olmak zorunda kaldı. Grev milyonlarca işçiye yayılırken, yüz binlerce emekçi de durumu protesto etmek için sokaklara döküldü.

Hindistan’da on milyonlarca işçi, genç ve tarım emekçisi 8 Ocak’ta iktidardaki Bharatiya Jananta Partisi’nin liberal politikalarını protesto etmek için ulusal çapta greve çıktı. Başbakan Modi’nin emek reformalarına, greve çıkmayı zorlaştıran kararnamelerine, demiryollarını ve kömür madenlerini özelleştirmesine ve iş dünyasının vergilerinde %8’lik bir indirime gitmesine karşı ülkedeki 10 sendikal konfederasyon 12 maddelik bir talepler listesiyle bir günlük grev kararı aldı. Talepler arasında işsizlere iş sağlanması, işçilere sosyal hak ve güvencelerinin tanınması, asgari ücretin ve emeklilik maaşının yükseltilmesi var. Greve ulaşım sektöründe çalışan 35 milyon işçi, banka emekçileri, devlet memurları ve başka birçok sektörden çalışanlar katıldı.

Hong Kong’da, Çin’in müdahaleciliğine karşı ve demokratik haklar için aylardır süren protestolar, eylemcilerin kazanmak için örgütlenmek zorunda olduklarını anlamasıyla yeni bir boyuta sıçradı. Veriler binlerce Hong Konglu işçinin sendikalarda örgütlenmeye başladığını ve en az 40 yeni sendikanın kurulduğu ortaya koyuyor. Eylemciler aylar süren şiddetli çatışmaların ertesinde protestolara bir “öfke ve ümitsizliğin” hakim olduğunu ve insanların yeni arayışlara girdiklerini kaydediyor. Hong Kong Sendikalar Konfederasyonu, bir sendikanın nasıl kurulabileceğine dair kurslar düzenlemeye başladı. Konfederasyona göre 40 yeni sendika kuruldu ve düzinelercesi de yolda. Bu üç ayrı örnek bize ne anlatmaktadır? 21. yüzyıla girerken liberaller ve sekter solcular bir araç olarak sendikanın işlevinin kalmadığını ve grevlerin de etkili olamayacağını söylüyorlardı. Ancak anlaşılan, hakları için mücadeleye atılan işçiler için gidilecek ilk adres, bir ekonomik mücadele aygıtı olarak sendikalar olmayı sürdürüyor. Sendikaları kullanmasını bilen işçiler, bu araçlar sayesinde ulus çapında örgütlenerek, milyonlarca sınıf kardeşiyle koordinasyon kurarak grevler örgütlüyorlar. Sendikalar bir araç olarak ve grevler de bir eylem biçimi olarak, 21. yüzyılda da hâlâ işçi sınıfının çıkarına hizmet edebilir ve ediyorlar. Yeter ki işçiler ve emekçiler bir mücadele aracı olarak sendikaları kendileri yönetmeye başlasın ve onu, grevlerinde başarıya ulaşabilmek için mücadeleci bir biçimde kullanabilsin. Ancak sendikası üzerinden bir grevi yönetmeyi tecrübe edip öğrenen bir işçi, zamanı geldiğinde burjuva siyasal düzene karşı kendi çıkarlarını korumak amacıyla nihai eyleme geçebilir.

Peru: Enrique Fernandez Chacon parlamentoya seçildi

0

Peru’da 26 Ocak günü kongre seçimleri yapıldı: Ülkedeki rejimin ve patron yanlısı Vizcarra hükümetinin ağır politik krizi sürüyor.

Geniş Cephe’de (Frente Amplio) yer alan UNIOS’un liderlerinden  Enrique Enrique Chacon; ve Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz (Ni Una Menos) hareketi liderlerinden feminist militan Arlette Contreras  (kendisi Isadora’nun Peru örgütü ve UNIOS ile ortak kampanya yürütmüş bir isim) Geniş Cephe’den milletvekili seçildi. Geniş Cephe ülke çapında %6.1 oy alarak seçim barajını geçti ve ilk sonuçlara göre ondan fazla milletvekili çıkardı. Lima’da alınan oylar, bir buçuk sene öncesine göre üç katına çıktı.

Peru’daki seçimlere, oyların büyük ölçüde dağılması; geleneksel partilerin yolsuzluk nedeniyle ve de ülkeyi emekçileri sömüren çokuluslu şirketler lehine yönetmeleri nedeniyle çökmesi damga vurdu. Bu çöküşün net bir örneği şuydu: En fazla oy alan parti, yani eski Cumhurbaşkanı Belaunde Terry’nin Halk Hareketi (Acción Popular) sadece %11.5 oy alabildi. Fujimori çizgisi %8’de kalırken, 73 milletvekilinden 12’ye düştü. İntihar eden eski cumhurbaşkanı Alan Garcia’nın yolsuzlukla suçlanan partisi APRA ise sadece %2.8’e ulaşabildi ve 60 yıl sonra kongre dışında kaldı.

UNIOS kampanya programında isabetli bir şekilde ifade edildiği gibi, “Şili halkının öfkesi ve Ekvador halkının kemer sıkma paketine karşı direnişi, mevcut modelin kıta çapında tıkandığını gösteriyor. Peru’daki seçimlerin arka planında hiç kuşkusuz ki bu mücadeleler ve de Kongre’nin feshedilmesi bulunmaktadır.

“Bizim taleplerimiz mevcut modeli ve onun sonuçlarını hedef alıyor; onun yerine işçi ve halkların hizmetinde bir düzen kurmayı, yolsuzluğu durdurmayı ve bir Kurucu Meclis oluşturmayı savunuyoruz. Bunları ise ancak ve ancak işçilerin ve halkların bir hükümeti gerçekleştirebilir. Adaylarımız Enrique Fernandez Chacon (listede 1. sıra) ve Carlos Portillas (15. sıra) ekonomik mesele hakkında şunları söylüyor: ‘İşçilerin, halkın ve ezici çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamak için her şeyin değişmesi gerekiyor’.

“Biz, Fujimori-APRA hattına ve onun Halk Hareketi, İlerleme İttifakı ve de Vizcarra’nın liberal hükümeti gibi uzantılarına karşı, Geniş Cephe içerisinde ülkeyi dönüştürmeyi ve soldan siyasi bir alternatif inşa etmeyi savunan adaylara oy çağrısında bulunuyoruz.

“Geniş Cephe’de yer alan UNIOS olarak biz, mücadelelerin ortasında yer alan ve ülkeyi yönetmeye aday olan bir sol için kavga veriyoruz. Yegane güvencemizin, çok sayıda milletvekili çıkarmak değil, sokakta mücadele eden insanlar olduğunu daima vurguluyoruz. Bu ikincisinin altını tekrar tekrar çiziyoruz, çünkü, Peru için Birlik ve Özgür Peru gibi köhne sol yapılardan bizi ayıran kritik unsur bu.”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler, var güçleriyle yürüttükleri kampanyaları ve militan faaliyetleri için ve de işçilere, kadınlara ve Peru’nun en geri bırakılmış kesimlerine hizmet amacıyla kazanılan bu yeni milletvekillikleri için, Peru seksiyonumuz UNIOS’taki yoldaşlarımızı selamlıyoruz. Ayrıca gerek çizgisi gerek politik tutarlılığı sayesinde, kendisine oylarıyla destek veren Limalı işçiler ve halk kesimleri için bir nirengi noktası olduğunu kanıtlayan Enrique Fernandez Chacon yoldaşı da selamlıyoruz.

Mutluluk garantili emeklilikte reform: “İhtiyaçtan öte bir zaruret!”

0

Tam olarak şöyle demiş Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak: “2020, emeklilik sisteminde ciddi bir reform yapma zamanı. 2023’e doğru hedef bu. Tüm emeklilik sistemini dünyada en başarılı gerçekleşen örneklerle bir çalışma yaparak gerçekleştireceğiz. İhtiyaçtan öte bir zaruret. Kimsenin mutlu olmadığı bir sistemden tüm paydaşların mutlu olduğu bir sisteme geçmeliyiz.”

Damat tam olarak ne demek istiyor? Bayram değil, seyran değil, işçiye emekçiye bu mutluluk garantili muhabbet niye? Gerçi aynası iştir kişinin lafa bakılmaz. Başında bulunduğu Hazine ve Maliye patrona kepçeyle veriyor, emekçilere çay kaşığını dahi çok görüyor. Yine de önyargılı olmayalım. Anlamaya çalışalım. Örneğin Aralık 2019’da emeklilik reformunu kastederek, “Bu kapsamda, tasarruflar artırılarak dış müdahalelere karşı ekonomimiz daha güçlü hale gelecek,” demiş. Türkçesi: 18 yılda 60 milyar dolarlık özelleştirme, çoğunluğu betona gömülen 500 milyar dolarlık borç yetmemiş; emekçinin emeklilik paralarına da göz koymuş.

Nasıl olacak? İş güvencesinin son kalesi kıdem tazminatı fiilen işlevsiz kılınarak fona devredilecek, bireysel emeklilik fonu bu fonla birleştirilecek. Çalışanlar 65 yaşına kadar 40-45 yıl bu fona para aktaracak. Birikimleri pul, emekli maaşları, o da emekli olabilirlerse, üç kuruş olacak. İşte reform dedikleri bu!

Bunların hepsi zaten olmuş durumda. Damat’ın dünyadaki en başarılı dediği örneklerden Şili’ye bakalım. Bütün emeklilik sisteminin özelleştirildiği Şili’de emekliler aldıkları maaşla ev kiralarını bile ödeyemiyor. Başka bir gelirleri, dayanakları yoksa aç ve açıkta kalıyorlar.

Kuşkusuz bunlar kabul edilemez. Emekli maaşları insanca yaşamaya uygun seviyeye çıkarılmalı. Emekli olma koşulları ülke gerçeklerine uygun hale getirilmeli. Emekçiler için reform budur…

Mülteciler neden Türkiye’den geçer?

0

Birlemiş Milletler Mülteciler Komitesinin (UNCHR) Haziran 2019 raporuna göre, 2018’de Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybeden mülteci ve göçmen sayısı ürkütücü boyutlara ulaştı ve arama-kurtarma operasyonlarının azaltılması Akdeniz’i dünyanın en ölümcül güzergâhı hâline getirdi. Her gün ortalama 6 kişi bu güzergâhta hayatını kaybetmekte.

2018 yılında Akdeniz’i geçmeye çalışırken yaklaşık 2.275 kişi hayatını kaybetti, kayboldu ve Avrupa kıyılarına ulaşan kişi sayısında ciddi bir düşüş yaşandı. Avrupa’ya ulaşan toplam mülteci sayısı 139.300 olarak kaydedildi ve bu, son beş yılın en düşük sayısı. Pek çok kişi, işkenceye, tecavüze ve cinsel saldırıya maruz kaldığı ve fidye karşılığı kaçırılarak alıkonma tehlikesinin kol gezdiği kâbus gibi bir yolculuğun sonunda Avrupa’ya ayak basabildi. Bununla birlikte, Akdeniz’in batısındaki ölüm oranı iki sene içinde yaklaşık dört katına çıkarak 777’ye ulaştı. Dahası, göçmen kaçakçılığı ağları hızla çoğalarak sektöre dönüşmüş durumda. Kaçakçılar sosyal medyada çok rahat bir şekilde “müşteri” bulabiliyor, göçmenlere “Avrupa’ya geçişte garanti” sunabiliyor.

Burada kalmayı seçenler veya kalmak zorunda olanlar ise, sağlık, barınma ve çalışma haklarından büyük ölçüde yoksunlar. Çalışabilenler ucuz işgücü olarak güvencesiz ve güvenliksiz koşullarda çalıştırılıyor. İSİG Meclisi verilerine göre, 2019’da 110 mülteci/göçmen işçi yaşamını yitirdi. Türkiye ise, AB’den mülteci başına fon almaya devam ederken, bu fonun nasıl ve kimler için kullanıldığı büyük bir soru işareti.

Göçmenler ve mülteciler her gün hayatta kalma savaşı verirken aynı zamanda kendilerine yöneltilen düşmanca tutumla da savaşıyor. Medya Radar’ın haftalık mülteci hakları odaklı medya izleme çalışmasına göre; mültecilere yönelik hak ihlali yapılan haber sayısı haftalık olarak en az 200 civarında. Mültecileri düşmanca ifadelerle hedef gösterenler ise, iktidar sahipleri, medya kalemşörleri, siyasi parti temsilcileri… Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mülteciler için söylediği “Hepsini Saray’a al” sözleri, “Suriyelilere özel doğum servisi”, “İŞKUR tarafından 7 bin 400 Suriyeli mülteciye kamuda çalışma imkânı sağlanacağı”, “Bolu’da kaç yabancı var?” ve “Her 5 gaspçıdan 1’i yabancı” başlıklı haberleri bunlardan sadece birkaçı…

Bugün Avrupa’nın kapısına dayanmış olan yüz binlerce insan yurtlarını, evlerini ve işlerini kendi istekleriyle terk edip yollara düşmüş değildir. Bu mülteci akınının başlıca sorumlusu, emperyalist ve yayılmacı ülkeler, iç savaşları kışkırtıp karşıdevrimci akımlara yardımcı olan bölge yönetimleri ve ayaklanan halkları kıyımdan geçiren diktatörlük rejimleridir. Bu nedenle burada bize düşen, mültecilerin göçtüğü ülkelerde, onların konut, sağlık, eğitim, çalışma ve insanca yaşama haklarını savunmak, bu doğrultuda tüm işçi ve kitle örgütlerini seferber etmek; onların sosyal ve siyasi yaşama katılımlarını ve var olan işçi-emekçi örgütlerinde yerel sınıf kardeşleriyle birleşmelerini sağlamak; ırkçılığa, ayrımcılığa ve faşizme karşı mücadele etmektir.

Grev deyince ne anlıyoruz?

0

Bu satırlar yazılırken metal işkolunda Türk Metal (TM) ve Birleşik Metal-İş (BMİS) sendikaları grev, MESS ise lokavt kararı almış durumdaydı. BMİS grevin 5 Şubat’ta başlatılacağını ilan etmiş, TM ise herhangi bir tarih açıklamamıştı. Büyük olasılıkla TM patronlarla yeni bir görüşme ve uzlaşma arayışı içinde olacaktır.

Biz elbette her iki sendikanın da birleşerek etkili bir grev yaparak metal işçisinin haklı ücret ve sosyal hak taleplerini elde etmelerini isteriz ve talep ederiz. Ama sürecin nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak (ve özel olarak) grev konusuna değinmekte yarar var.

Gazetemizin bu sayısında “Kavram Atölyesi” çerçevesinde verdiğimiz “Grev nedir? Nasıl yapılır? Türkiye’de grev hakkı” başlıklı metni okumanızı tavsiye ederim. Burada görüleceği gibi, ülkemizde grev hakkı son derece sınırlıdır. Sadece toplu sözleşme süreçleriyle ilgili olarak ve kısıtlı biçimde yapılabilir, ayrıca pek çok işkolu grev hakkından mahrum edilmiştir.

Üstelik hükümetin grevi erteleme hakkı vardır. Aslında bu bir erteleme değil, fiilen yasaklamadır. Zira yasaklama süresi bitince taraflardan biri (tabii kesinlikle patron tarafı) Yüksek Hakem Kurulu’na başvurabiliyor ve bu kurul sözleşmenin nasıl olacağına karar veriyor. Bu kararı tanımama imkânı yok, aksi takdirde sendikanın yetkisi düşüyor. Kısacası, ertelemeden sonra tekrar grevi başlatma yolu kapanmış, işçi ise patron-hükümet işbirliğine mahkûm edilmiş oluyor. (Böylece sendika bürokratları da “yükü” sırtlarından atıp “kurtulmuş” oluyorlar.)

İşçiler olarak grev hakkının bu denli sınırlı olmasının, hükümetlerin ve patronların insafına bırakılmasının, hatta sendika bürokratlarının gizli niyetlerine bağlı kılınmasının nedenlerini anlayabilmemiz gerekiyor. Neden örneğin işyerindeki haklarımız verilmeyince grev ilan edemiyoruz? Veya neden sendikalaşma sırasından işten atılan arkadaşlarımızı geri aldırabilmek veya patronun haksızlığına uğrayan bir arkadaşımızı savunabilmek için işi durduramıyoruz? Ya da neden yanımızdaki bir işyerinde mücadele eden işçileri desteklemek için biz de grev yapamıyoruz? Ya da neden asgari ücretin sefalet düzeyinde açıklanması karşısında tepkimizi grevle gösteremiyoruz? Ya da neden grev hakkımızı genişletmek veya başka demokratik bir hakkımızı talep edebilmek için hep birlikte ülke düzeyinde greve gidemiyoruz?

Bunları yapamıyoruz, çünkü grevi esas olarak sendikayla ve toplu iş sözleşmesiyle ilişkilendiriyoruz. Oysa grevin toplu sözleşme süreçlerinin ötesinde bir silah olduğunu kavrayabilmemiz gerekiyor. Grev işçilerin bir sınıf olarak ellerindeki en önemli ve etkili mücadele aracıdır. Sadece sendikalı bir işyerinde iyi bir ücret alabilmek için değil, tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını geliştirebilmesinde kullanabileceği bir araçtır o. Grevi sadece sözleşme sırasında kullanılabilecek bir mücadele biçimi olarak görmek, evinde koca bir kepçesi olan birinin çatalla çorba içmeye kalkışmasına benzer.

Evet, sözleşme dışı grev yasaktır, ama bunu kazanılmış bir hak haline getirmek için kepçeyi kullanmaya başlamak da son derece meşrudur. Unutmayalım ki haklar ancak meşru mücadelelerin ardından yasallaşır.

Şimdi diyelim ki, MESS ile olan anlaşmazlık sürdü, sendikalarımız greve çıktı ve grev yasaklandı… Sonra ne olacak? “Buraya kadarmış” diyerek belki söylenerek, belki kızarak veya belki suçu başkalarının üzerine atarak makinelerin başına mı dönülecek? Yoksa işyeri komiteleri kurup tüm diğer işyerleriyle ortak ve koordineli biçimde meşru mücadele aracımızı mı harekete geçireceğiz? Buna karar vermeliyiz. Bugün olmasa bile hemen yarın, acilen.

22 Ocak 2020

2019 İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporu neyi gösteriyor?

0

İş Sağlığı ve İşçi Güvenliği (İSİG) Meclisi 2019 yılı raporunu yayımladı. Lafı uzatmaya gerek yok; rapor 2019 yılı içerisinde en az 1736 işçinin çalışırken veya çalışmaya giderken öldüğünü gösteriyor. Fakat neden öldüler? Aslında ölmediler, öldürüldüler, hem de göz göre göre öldürüldüler. Her biri bütün patronların, bütün bürokratların, bütün işveren temsilcilerinin, mahkemelerin, hükümetin ve meclisin bizzat döndürdüğü bu çark tarafından öldürüldü. Her biri karın tokluğuna gittiği, belki her gün kaybetme korkusu yaşadığı işinde, alın teriyle üç kuruş para kazananlara güvenlik önlemlerini çok görenler tarafından katledildi. Ne patronların ne mahkemelerin ne hükümetin umurunda oldular. Boy boy avukat bu katilleri savunup emek sömürüsünden gelen paralardan nemalanmak için sıraya dizildi. Bunların hepsi suçlu; her biri, her bir ölüm için bin defa cezalandırılmalı.

Fakat iş cinayetinden yargılanıp ceza alan patron yok mu? Var; o da boyuna göre. Yeterince paraları, nüfuzları yoksa bir ihtimal hafifletilmiş cezalar alabilirler, yıllar sonra… 2017 yılında Bursa’da bir inşaatta çalışırken 17. kattan -düşmesine göz yumulduğu için- düşerek ölen Erkan Uraz’ın çalıştığı firmanın patronlarının yargılanması 2019 sonuna kadar uzadı. Üstelik, ailenin ve avukatlarının araştırmalarına göre, aynı firmanın davalara konu olmuş 3 farklı iş cinayeti daha bulunuyor. İş cinayeti davalarında kararı geç vermek yeni iş cinayetlerine davetiye çıkarmaktır. Kararı geciktiren yargıç da, patronu savunan avukat da, patron kadar suçludur. İş cinayetlerini önlemenin yolunu biz söyleyelim: Hızlı, caydırıcı ceza ve ilgili şirketin toplum yararına kamulaştırılması. Eğer ki devlet yurttaşın hayatını güvence altına almakla mükellef ise, bu ölüm saçan şirketler, tazminatsız kamulaştırılmalı. Kamu işletmesi kâr etmek gibi maddi yarar güdemeyeceğinden gerekli güvenlik önlemleri ancak bu şekilde alınabilir. Patronlar derhal cezalandırılmalı, olaya karışmış her patronun ve patron vekilinin şirket kurmasına, ticaret ve siyaset yapmasına yasak getirilmeli. Eğer bunlar yapılmış olsaydı Erkan Uraz ile birlikte en az bir işçi daha ölmeyecekti, fakat Türk yargısı üçüncü iş cinayetini gözleri kapalı beklemeyi tercih etti, sonunda ise yalnızca üç yıl hapis verdi. Tabii boyu yeterince uzun olana da hiçbir şey vermedi. Torunlar AVM inşaatında yasak olmasına rağmen asansörleri limit durdurucuları devre dışı, kapıları açık kullandırtarak toplu işçi katliamı işleyen patronlara verilen 8 yıllık hapis cezası “iyi hal” indirimiyle 60 bin 800 TL para cezasına dönüştürüldü. Katliamın en tepesindeki patronlara ise daha en başından takipsizlik kararı verilmişti. Yargı diyor ki: “Çok paran varsa sana bulaşmam, cinayetlerin parasını ödeyerek devam edebilirsin.”

İSİG raporunun gösterdiği çok önemli bir gerçek daha var: İş cinayetlerinde öldürülen işçilerin yüzde 99’u sendikasız. Bu kadar net, işçiler hayatlarını savunmak için sendikalı olmalı. Sendika işçinin patrona karşı haklarını savunmak için temel araçtır, yaşama hakkı da buna dahildir. Çünkü bu bir savaş, sınıf savaşı ve bu savaşta ölülerimiz var. Ölenler için yas tutacağız fakat öldürenlerin de yanına bırakmayacağız. İşçinin emeği ve canı üzerinden kâr edenlere en güzel cevabı işyerlerinde komiteler örgütleyerek, sendikalara üye olarak, patronun karşısına tek eksik olmadan hep beraber çıkıp iş güvenliği önlemlerinin alınmasını isteyerek, zam talebi mücadelemizi hep birlikte vererek, hakkımızı hep beraber alarak vereceğiz.

Kapitalizmin çelişkisi

0

“Sınırlı kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar”

Bu ikilem tanıdık geldi mi?..

Kapitalizm mevcut ekonomik ilişkileri bu karşıtlık çerçevesinde açıkladı ve varlığını hep bu temelde meşrulaştırdı.

Bu anlayışa göre ekonomi, sınırsız ve sonsuz insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla en iyi şekilde nasıl giderilebileceğini inceleyen bir bilim dalıydı.

Yani insan ihtiyaçları sınırsız, ama kaynaklar sınırlıydı!

Peki, bugün gelinen noktada ne oldu?

Sınırlı kaynakları en iyi şekilde değerlendirme saikiyle yola çıktığını iddia eden kapitalist sistem, en başta tarım alanlarını ve su kaynaklarını tahrip etti.

Sözde, insanın ihtiyaçlarını odağına alan bu sistem, yüzde 11 açlık oranıyla dünyada 10 kişiden 1’ini açlığa mahkûm etti.

Üstelik bu, sınırlı kaynaklar nedeniyle olmadı.

Tersine, teknolojik gelişmelere bağlı olarak bazı bölgelerde tarımsal verimlilik öyle arttı ki, ekonomi için zararlı hale geldi. Neden? Çünkü fiyatları düşürecekti. Sonuç, yeri geldi tahıllar denizlere döküldü, yeri geldi üretim durduruldu… Dünyanın yarısı açlık ve yoksullukla boğuşurken; “sınırsız” olanın insanın ihtiyaçları değil, kapitalistlerin kâr hırsı olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Yani ortada ne insan ihtiyaçlarını odağına alan ne de doğanın kaynaklarının sürekliliğini hedefleyen bir sistem vardı. Teknoloji gelişmiş, ancak karşılığında doğa ve insan hızla tahrip edilmişti.

Ve tıpkı Marx’ın işaret ettiği gibi, sermaye bir tarafta, yoksulluk bir tarafta büyüye büyüye geldik 2020’ye…

Şimdi ortaya çıkan tablo öylesine derin ki, bugün bizzat kapitalizmin kimi paydaşları, kurumları, ideologları bu gidişattan duydukları endişeleri açıkça dile getiriyor. Kapitalizmi iyileştirme, yarattığı sorunlara çözümler bulma, sistem içi yeni modeller geliştirme telaşları her geçen gün artıyor.

Her yıl Davos’ta düzenlenen ve 50.’si Ocak ayı sonunda gerçekleşmiş olan Dünya Ekonomi Forumu’nu belirleyen tartışmalar bunu yeniden göstermesi adına önemliydi.

Forum’a sunulan Edelman’ın 2020 yılı Güven Barometresi, dünyada kapitalizmin sonuçlarına yönelik kaygının giderek arttığını gösteriyor. 28 ülkede 34 bin katılımcıyla yapılan araştırmaya göre, yüzde 56, kapitalizmin mevcut haliyle dünyaya yarardan çok zarar getirdiği görüşünde. Katılımcıların yüzde 83’ü işini kaybetme endişesi içinde. Yüzde 66’lık kesim ise, mevcut siyasi liderlerin ülkesinin sorunlarını çözebileceğine güvenmiyor.

Sunulan bir diğer rapor, Oxfam raporu, dünyanın en zengin 2 bin kişisinin, dünya nüfusunun yüzde 60’ından daha fazla gelire sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Ve son bir örnek olarak, her sene forum öncesi hazırlanan Küresel Riskler Raporu bu yıl uzun vadeli risklerde iklim krizine bağlı büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem (kara veya deniz) çökmesine ve kısa vadeli tehditler için “ekonomik çatışmalar” ve “iç siyasi kutuplaşmalara” dikkat çekiyor.

Tüm bu sonuçlardan yola çıkarak, sorunu bölüşüm ilişkilerinde, buradaki dengesizlikte arama eğilimi yaygın. Daha insancıl bir kapitalizm arayışını bu eşitsizliği ve tahribatı giderebileceğine inandıkları yöntemler üzerinden temellendirmeye çalışıyorlar.

Oysa biz biliyoruz ve kapitalizmin tarihi gösteriyor ki esas sorun kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileridir, ki bunu ortadan kaldırmayan hiçbir çözüm insandan ve doğadan yana bir geleceği inşa edemez.

Açık ki çelişkimiz, sınırsız ihtiyaç-sınırlı kaynak değil… Hiçbir zaman olmadı…

Bizzat kapitalizmin; yaşamla, insanla, doğayla yarattığı uzlaşmaz çelişkiyle karşı karşıyayız!

Küresel Protestolar, 2019 ve Sonrası – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 03.02.2020

0

Küresel Protestolar, 2019 ve Sonrası – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 03.02.2020 by Gazete Nisan

Oxfam Raporu: Kıyamet mi kopacakmış!

0

Oxfam’ın açıkladığı son rapora göre büyük bir otele rahatça sığacak sayıda patronun serveti dünya nüfusunun yarısının servetine denk hale gelmiş. Hesabı kıtalara bölerek yapsalar muhtemelen birkaç zengin danaya girer gibi örneğin Afrika kıtasını alabilir, anlaşılan! Zenginler eskiden ada satın alırdı. Demek artık çocuklarına haritadan beğendikleri bir ülkeyi gerdanlık gibi hediye verebilirler. Sömürgecilik önceki yüzyılların marifeti denir oysa. Sen nelere kadirsin kapitalizm!

Eskiden zenginliği faş etmek çok da makbul sayılmazdı. Zenginlik biraz usturuplu sergilenirdi. Fakirlik de ayıptı gerçi; yoksullar yoksullukları için özür diler gibi yaşarlardı. Soma’da 301 işçiye mezar olan madenden hasbelkader çıkarılmış bir maden işçisinin, “kirletirim” diye ambulansa binmeye çekinmesi hatırımıza gelsin. Sonra mahkeme salonlarında devleti temsilen görev yapanların ölen maden işçilerinin yakınlarına “şov yapma” dediğine de tanık olundu. Taş olsa çatlardı!

Çözüm mü?

Oxfam terazinin bu derece bozulmuş olmasının hayra alamet olmadığını söylemiş. Bir de çözüm niyetine öneride bulunmuş: Zenginlerden daha fazla vergi alınsın, demiş. Hiç itirazımız olmaz, alınsın! Lakin zenginlerden daha fazla vergi alınması ne gelir adaletsizliğini ortadan kaldırır ne de yoksulluğu bitirir. Bunlar şirazesi bozuk düzene sadece makyaj olur. Servet dedikleri zaten işçilerin emeği! Verecekleri vergi zenginlere kalsın. İşçilerden çaldıkları servetleri esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri versinler yeter.

Sözün kısası makyajla bu işler düzelmez. Yoksulluğu gerçekten bitirmek mi istiyorsunuz? Gelir adaletsizliğini tamamen yok mu etmek istiyorsunuz? Öyleyse kapitalizmi bitirin! Çünkü yoksulluğun da, gelir adaletsizliğinin de nedeni kapitalizm.

Unutmadan belirtelim, kuraldır; biri yer, bir bakar, emin olun, kıyamet ondan kopar!

Metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır! (2)

0

Türkiye ekonomisinin ve sınıflar mücadelesinin en önemli sektörlerinden biri olan metalde MESS ile sürdürülen grup toplu sözleşme süreci (TİS) devam ediyor. MESS grup toplu sözleşme süreci 186 işyeri/işletmeden 130 bine yakın işçiyi doğrudan ilgilendiriyor. Ancak sektörün Türkiye sınıflar mücadelesindeki can alıcı karakteri dolayısıyla, metal işçisinin ekonomik krizin faturasını ödememeye karşı sürdürdüğü hak mücadelesi tüm işçi sınıfını da içerisine çekiyor.

Bu satırlar yazıldığı sırada ise Türk Metal ve Özçelik-İş Sendikaları MESS ile kapalı kapılar ardında yürüttüğü görüşmelerin ardından tavan zammı yüzde 17 olarak belirlenen 2 yıllık sözleşmeye imza atmış durumda. Birleşik Metal İş Sendika’sına üye metal işçileri MESS’in bu sefalet ücreti dayatmasını kabul etmeyeceklerini ve hakları olanı alana kadar greve çıkacaklarını açıkladı.

Krizi bahane olarak gösteren patronlar, düşük zamla imzalanan kamu TİS’lerini de örnek olarak sunup metal işçilerinin ücretlerini baskılamaya çabalıyor. Ücretleri eriyen, alım gücü düşen metal işçileri ise insanca yaşayacak düzeyde bir ücret talep ediyor, sorumlusu olmadığı krizin faturasını ödemek istemiyor. Örneğin, son bir buçuk yılda elektriğe arka arkaya yapılan 5 zam (%9, %9, %9, %15 ve %15) ve yine doğalgaza getirilen 5 zam (%9, %9, %9, %14,9 ve %14,9) ile kıyaslandığında MESS’in iki sendika ile anlaştığı zam oranı metal işçilerinin taleplerini karşılamanın çok uzağında.

Patronların bu dayatmalarını kabul etmeyen metal işçileri ise bir ayı aşkındır fabrikalarında, vardiya değişimlerinde, yemekhanelerinde eylemlerini sürdürüyor. Sendikalarını hakları uğruna mücadeleye taşımaya çalışıyor. 19 Ocak günü Gebze ve Bursa’da gerçekleşen mitingler de emekçilerin kötü yaşam koşullarına karşı öfkesini ve insanca bir yaşam için mücadele azimlerini bir kez daha gösterdi. Bunun karşısında, Türk Metal ve Özçelik-İş bürokrasilerinin işçilere hiçbir şekilde danışmadan, yangından mal kaçırırcasına sözleşmeyi imzalaması kabul edilemez. Birleşik Metal İş üyesi metal işçilerinin üretimden gelen güçlerini kullanmaya dönük kararlı duruşları sonucunda ise 5 Şubat için grev kararı alınmış durumda.

Patronlar kâr ediyor, krizin faturasını emekçiler ödüyor

Türkiye’nin en büyük 1000 sanayi kuruluşundan 328’i metal sektöründe faaliyet sürdürüyor. Patronlar kriz nedeniyle kötü durumda olduklarını öne sürerek ücretlere düşük zamlar dayatmaya çalışsa da tüm veriler aksini kanıtlıyor. Bu 328 kuruluşun yüzde 92,4’ü 2018 yılını kâr ile kapatırken, bu firmalarda çalışan kişi başına elde edilen kâr miktarı ise 116 bin TL. 2019’un ilk 9 aylık verilerine baktığımızda da otomotivde 2018 yılına göre yüzde 24 oranında bir kârlılık artışı mevcut. Örneğin, 2019 yılı ilk 9 ayında, sektörün iki büyük firması olan Ford Otosan’ın net kârı 1 milyar 342 milyon 707 bin TL, Tofaş’ın ise 1 milyar 31 milyon 147 bin TL.

Metal patronlarının bu kâr oranlarını elde edebilmesinin yolu ise emekçiler üzerindeki sömürüyü artırmalarından geçiyor. İşçiler üzerinde yoğun, uzun süreli ve performansa dayalı çalışma baskısını yaratan patronlar, bunun sonucunda çalışan başına düşen üretim miktarını yükseltiyor. Öte yandan da işçilerin pastadan aldıkları payı sürekli olarak azaltarak kârlarına kâr katıyorlar. Örneğin, Ford Otosan’da üretim giderleri içerisinde işçilik giderinin oranı 2015 yılında yüzde 4,8 iken, 2018’de yüzde 3,6’ya düşmüş durumda. Aynı oran, Tofaş’ta da 2015’te yüzde 3,17’den 2018’de yüzde 1,66’ya gerilemiş vaziyette.

İşin özeti, patronlar açıkça yalan söylüyor! Çünkü emekçilerin insanca bir yaşam koşuluna sahip olması onların umurlarında değil. Onların tek derdi pastadan aldıkları payı yükseltmek, kârlarına kâr katmak. Pekiyi, açıkça bizlerin haklarına saldırırken neye güveniyorlar?

Gücümüz birliğimizden, gücümüz üretimden gelir!

Metal patronları emekçilerin haklarına saldırırken grev yasaklarına, lokavt kararına ve bir sınıf olarak tüm patronların örgütlülüğüne güveniyor. Azınlık olan patronlar, çoğunluğun, işçi sınıfının bölünmüşlüğünden güç alıyor. Bunu tersine çevirmek ise bizlerin elinde.

En temel hakkımız olan grevin yasaklanma ihtimalinden çekinmeden, üretimden gelen gücümüzü daha güçlü savunmalı ve hep birlikte kullanmalıyız.

5 Şubat’ta 11 ildeki 41 fabrikadan, 10 bin metal işçisi, MESS’in tavan zammını yüzde 17 olarak belirleyerek ücretleri düşük tutmak istemesine karşı greve çıkacak. Yüzbinlerce metal işçisi beraber hareket ettiği zaman, imzalanmış olsun veya olmasın, hiçbir sözleşmenin anlamı kalmaz.

Üç sendika, 7 Ocak’ta gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında birlikte mücadele vurgusu yapmıştı. Ancak bu birleşik mücadeleyi örecek olanın sendikaların önderlikleri olmadığını Türk Metal ve Özçelik-İş bürokrasileri bir kez daha göstermiş oldu. Birleşik mücadeleyi örebilecek olan yegâne kuvvet üç sendikanın tabanındaki emekçilerin bizzat kendileridir! Birleşik Metal İş’in 5 Şubat için açıklamış olduğu grevi tüm metal işçilerinin grevi haline getirmeliyiz. Bunun için de sendikalarımıza tabandan basınç uygulamalı, grev komitelerinin inşasını hedeflemeliyiz. Sendikaların grev ödeneklerini asgari ücret seviyesine çıkartmasını talep etmeli, bunun için sendikalarımızın içerisinde mücadele örgütlemeliyiz.

Ancak birlik olursak MESS’i ve patronları dize getirebiliriz. Birleşik bir mücadele örgütlersek, insanca yaşayacak bir ücret seviyesine ulaşabilir ve patronların esnek çalışma dayatmalarını çöpe atabiliriz.

Bu süreçte, tüm sendikaları ve emek örgütlerini metal işçilerinin mücadelesine destek olmaya, onunla dayanışmaya zorlamalıyız. Çünkü krizin faturasını ödemeyi kabul etmeyen metal işçilerinin mücadelesi tüm emekçilerin mücadelesidir. Çünkü metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır!

Her şey yalan, işsizlik gerçek

0

Borsa, tarihi rekorlar kırıyor. Hükümetten ardı ardına “ekonomi düzeliyor” ve “enflasyon düşüyor” açıklamaları geliyor. Her şeyin düzeliyor olduğuna dair aşılanmaya çalışılan algı ve yaratılmaya çalışılan bahar havası; konu işsizlik, vergiler ve gerçek enflasyona geldiğinde kışa dönüyor.

Ekonomide birtakım tabloların iyileştiği doğru. Borsa İstanbul rekor kırdı. Peki, bunun işçi ve emekçilere getirisi ne? Hiçbir şey! Borsa spekülatif bir balondur. Sadece finansçı sermayenin kumarbazlarının kazançlı çıkacağı bir balon. Dolar ise 5,95 gibi yüksek bir rakamda stabil durumda. Merkez Bankası’nın imdadına ABD Merkez Bankası faizlerini indirerek yetişti. Borçlanma maliyetleri faizin inmesiyle düşünce, kredi mekanizması aksak da olsa çalışmaya başladı. Böylece havası inen ekonominin yeniden şişirilmesi için uygun koşullar oluşmaya başladı. Bu şişirmenin normalde ters orantılı olması gereken ama Türkiye koşullarında doğru orantılı olan iki önemli maliyet kalemi olacak. Hayat koşullarımızı da doğrudan etkileyecek olan bu etmenler: işsizlik ve bütçe açığı.

Ekonomi üç çeyrek küçüldükten sonra 2019 üçüncü çeyreğinde yüzde 0,9 oranında büyüdü. Aslında buna büyüme denemez, hâlâ bir durağanlık içindeyiz ama dipten döndüğümüz söylenebilir -ki her düşüşün bir yükselişi olmak zorunda. Hatta henüz açıklanmasa da 2019 4. çeyreğinde, bir önceki yılın aynı çeyreğinde büyük düşüş yaşandığı için baz etkisiyle yüzde 5’lik bir büyüme bile görebiliriz. TÜİK’in açıkladığı oranlarda hesaplama yöntemini iki kez değiştirdiğini ve her şeyin iyiye gittiği yönünde yürütülen algı çalışmasında başat kurum olduğunu unutmayalım. Her şeye rağmen bu göreli ve “kötünün iyisi” diyebileceğimiz iyileşmeler; ne enflasyona ne işsizliğe ne de hayat koşullarımızın iyileşmesine yarıyor. Ekonominin iyileştiğine dair emareleri sokakta henüz görebilmiş değiliz. Ekonomide eğer bir rekor kırılıyorsa bunun işsizlik sayısında kırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye tarihinin en yüksek işsiz sayısına sahip olduğumuz, açıklanan son işsizlik sayılarına baktığımızda açıkça anlaşılıyor.

İşsizlik oranı dönemsel olarak tarım ve turizmin canlanması nedeniyle mevsim etkisinden arındırılmış olarak hesaplanır. Bu yüzden bir önceki ayın işsizliği ile karşılaştırmak yerine daha doğru bir tespit yapabilmek için bir önceki yılın aynı ayına bakarak (Eylül’ü Eylül ile, Kasım’ı Kasım ile…) karşılaştırılma yapılır. Buradan yola çıkarak, en son açıklanan Ekim 2019 işsizlik sayıları ve oranlarına bakalım. 2018 Ekim ayında işsizlik 3 milyon 817 bin kişi, oran ise yüzde 11,6 idi. 2019 Ekim ayında bu 4 milyon 438 bin kişiye, oran ise yüzde 13,4’e yükseldi. Yani bir yıl içinde 621 bin kişi işsizler ordusuna katıldı. Ocak’tan Ekim’e kadar 2019 boyunca açıklanan işsizlik oranlarının bir önceki yılın aynı aylarına göre yüksek olduğu görülüyor.

Unutulmaması gereken nokta şu: Bu işsiz sayıları hesaplanırken son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki kişiler tespit edilip hesaba katılıyor. Ev kadınları, iş aramaktan umudunu kesenler buna dahil değil. Bunları da dahil edersek gerçek işsizlik sayısına ulaşırız. O da Ekim 2019 itibariyle 7 milyon kişiye (%20,1) ulaşmış durumda. Genç işsizlik ise dar anlamıyla Ekim 2018’de yüzde 22,1 iken aynı ayın 2019 yılında yüzde 25,2’ye yükselmiş durumda. Bu işsizlik istatistiklerinin toplumsal olarak doğrudan bir karşılığı var. Oranlar ve sayılar durumun ne kadar ciddi olduğunu anlatıyor.

Bütçe açığı ise 2019 yılı başında planlanan açığın iki katına çıktı. Merkez Bankası’ndan 46 milyar TL yedek akçe kullanılmış olmasına karşın bütçe açığı 123,7 milyar TL oldu. Bu açığın ekonominin göreli düzelmesiyle devlet yatırımlarının artması sonucu daha da artacağı tahmin ediliyor. 2020 yılında ödeyeceğimiz faturaların olağanın dışında yüksek (özellikle elektrik ve doğalgaz) olacak olması alım gücümüzü yıl içinde daha da düşürecek. Öte yandan, dolaylı vergilerin artırılması ve yeni vergi artışları ile -ki vergi gelirlerinin yüzde 80’inin emekçilerin sırtından alındığını da düşünecek olursak- 2020 yılı için işsizlikle birlikte hayat koşullarının daha da zorlaşacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, 2020 toplumsal gerilimin ve öfkenin yüksek seyredeceği bir yıl olacaktır. İktidarın ekonomik saldırıları karşısında işsizlik ve hayat pahalılığına yönelik birleşik ve etkin bir mücadelenin sürdürülmesinin zaruri olduğu bir yıl bizleri bekliyor.

Trump’ın Filistin halkına karşı “Yüzyılın Planı”na HAYIR!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

ABD devlet başkanı Trump ve İsrail başbakanı Netanyahu Washington’da birlikte yaptıkları bir açıklamayla “Yüzyılın Anlaşması” adını verdikleri bir plan ilan ettiler. Netanyahu planın derhal uygulamaya konacağını açıklayarak bunun Filistin halkıyla görüşülecek bir öneri değil, tam tersine emperyalizmin ırkçı ve faşist İsrail devletine yeni bir canice saldırı için verdiği destek olduğunu ortaya koydu.

Trump’ın bu projesi amacı bakamından emperyalizmin bugüne kadar yapmış olduğu bütün önerilerin ötesinde bir niteliğe sahip. Bu plan, Trump’ın ABD senatosunda politik bir yargı sürecinden geçtiği ve seçim sürecine girildiği; Netanyahu’nun ise yolsuzluktan mahkûm olduğu ve önceki seçimlerde hükümet kurulmasına yeterli parlamenter çoğunluğun oluşmaması nedeniyle mart ayında bir yıl içindeki üçüncü seçimle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde ortaya atıldı.

Trump, Siyonist devletin Batı Şeria’da kurduğu yerleşimlerin üzerinde egemenliğini tanımakta, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını ve Ürdün Vadisi’nin Siyonist devlet tarafından ilhakını kabul etmektedir. Planda İsrail vatandaşı 300 bin Filistinlinin farazi Filistin devletine gönderilmesi öngörülmekte ve anlaşmanın sığınmacı statüsü dışında bıraktığı 6 milyon Filistinlinin geri dönüş hakkı reddedilmektedir. Aynı zamanda yerleşim yerlerinin kurulması sırasında Filistinlilerden çalınan mülklerin asıl sahiplerine iadesi veya herhangi bir ekonomik tazminatın ödenmesi de reddedilmektedir. İsrail’in izni olmadan sözde Filistin devletine girişleri bile yasaklanmaktadır. Filistinli tutukluların serbest bırakılması öngörülmemekte ve İsrail “Yahudi devleti” olarak tanımlanarak İsrail vatandaşı Hıristiyan veya Müslüman Filistinliler bu ırkçı tanımı kabul etmeye ve desteklemeye mahkum edilmekte, Dürziler ise ikinci sınıf vatandaş haline getirilmektedir.

 Bunların karşılığında, Güney Afrika’daki ırk ayrımına dayalı “bantustanlar” benzeri, sınırları veya hava ve deniz sahaları üzerinde kontrolü olmayan bir farazi Filistin devletinin kabulü öngörülmekte. “Askersizleştirme” başlığı altında da Filistinliler Siyonist saldırılar karşısında silahsızlandırılmaktadır. 1967’deki sınırlarına göre Batı Şeria’da geniş alanlar ellerinden alınan Filistinlilere bunun karşılığında çöllük bölgelerdeki iki karış toprakta kurulacak bir sözde Filistin devleti vaat edilmekte. Gazze ise kuşatma altında kalmayı sürdürecektir. BDS hareketi (İsrail’e Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) gibi ulusal ve ırkçılık karşıtı talepler dile getiren girişimlere herhangi bir desteğin verilmesi de anlaşmanın ihlali olarak kabul ediliyor.

Bu barbarca plan Trump’ın Filistin konusundaki emperyalist ve ırkçı saldırganlık politikasının bir uzantısıdır. Son üç yılda ABD hükümeti Siyonist güçlerin Golan Tepeleri’ndeki yasadışı işgalini onaylamış ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederek büyükelçiliğin bu kente taşınacağını ilan etmiştir. Filistin’in Washington’daki diplomatik misyonunu kapatmış ve Birleşmiş Milletler’in Filistin’deki mülteciler bürosuna verdiği insani yardımı ve desteği kesmiştir. Aralık 2019’da BDS’ye karşı adli süreç başlatarak bu hareketin İsrail’e karşı eleştirilerini suç olarak kabul etmiş ve bunu Yahudi düşmanlığı olarak ilan etmiştir.

ABD’nin İsrail’i koşulsuz destekleme geleneksel politikasının bu biçimde derinleştirilmesi, Irak ve Afganistan’da aldığı yenilgiler sonrasında bölgede sarsılan etkisini yeniden kazanma girişiminin bir parçasıdır ve İsrail’deki büyükelçisi David Friedman veya Trump’ın damadı ve bölgedeki özel temsilcisi Jared Kushner gibi aşırıcı Siyonistlerin ABD hükümeti içindeki etkilerini yansıtmaktadır. Aynı şekilde, yeni Mesih’in geleceğine dair teolojik iddialarla İsrail devletini destekleyen fanatik Evanjelistlerin de hükümet içinde güçlendiklerine işaret etmektedir.

Trump ve Netanyahu’nun bu açıklamaları El Fetih ve Hamas tarafından reddedilmiş ve Filistin halkı arasında protestolar yaygınlaştırmıştır. İki gün içinde yüzlerce kişi Siyonist saldırganlar tarafından yaralanmıştır. Netanyahu, İsrail ile iyi ilişkileri olan Putin’i ziyaret etmek için Rusya’ya gitmiştir. Avrupa hükümetlerinin çoğu suskun kalarak suça ortak olurken Britanya hükümeti daha da ileri giderek planı desteklediğini açıklamıştır. Mısır ve Suudi Arabistan diktatörlükleri de plana destek vererek Filistinlileri pazarlık masasına oturmaya davet etmişlerdir.

Biz İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak ABD emperyalizminin ve Siyonizmin Filistin halkına karşı başlattıkları bu yeni saldırıyı şiddetle lanetliyoruz. Trump’ın bu canice planı gerçekten adil bir çözüm için verilen mücadeleyi, Filistin topraklarının tümünde laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması mücadelesini güçlendirmelidir. Tüm dünya halklarını Filistin halkıyla uluslararası ölçekte dayanışmaya çağırıyoruz.

Kahrolsun Trump-Netanyahu planı! Bütün desteğimiz Filistin halkına! Sömürgeci İsrail devletiyle bütün diplomatik, ekonomik ve kültürel ilişkiler kesilmelidir!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

30 Ocak 2020

1-2 Şubat’ta Emek, Bilim ve Doğa için Demokrat Çevre Mühendisleri

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin XIII. Olağan Genel Kurulu 1-2 Şubat’ta İstanbul’da gerçekleşecek. Seçimlerde bu yıl da iki listenin yarışması bekleniyor.

Demokrat Çevre Mühendisleri mesleki birikimlerini toplum ve doğa yararına kullanmak için genel kurulda yeniden adaylar. Mesleki haklara dair kapsamlı bir program ve deneyime sahip olmanın yanı sıra öğrenci, kadın, engelli, akademisyen, emekli ve işsiz üyeleri için de mücadele sözü vermeyi sürdürüyor, mesleki disiplinlerini kültürel birikim lehine ve ekolojik yıkıma karşı kullanmak istiyorlar.

Geçtiğimiz dönemde yayınladıkları Kanal İstanbul ve Rezerv Yapı Alanları Teknik İnceleme Raporu (2018) dolayısıyla özellikle hükümete yakın rant çevreleri tarafından hedefe koyulan, haklarında yandaş medyada ağır karalama kampanyaları dahi yapılan Demokrat Çevre Mühendisleri bugüne değin kendi deyimleriyle “hangi dağ efkarlıysa orada oldu”. Yalnızca İstanbul’da değil Türkiye’nin her yerinden gelen çağrıya kulak verdi. Bergama’dan Cerrattepe’ye, Yeşil Yol’dan Kaz Dağları’na yaşam mücadelesi veren herkesçe tanındı. Başka şehirlerden gelen çağrılara kayıtsız kalmadı. Fındıklı’da altyapı çalışmalarına dair teknik inceleme yapıp önerilerde bulundu. İstanbul’da kanser yapıcı bir madde olan asbest sorunu hakkında kamu kuruluşlarının ilgilenmediği Kirazlıtepe’de semt sakinlerinin çağrısı ile mahalleye gidip sorunu raporladı. İstanbul’un havasını, suyunu, kuzey ormanlarını ve toprağını savundu.

Demokrat Çevre Mühendisleri bugüne değin emek ve doğa mücadelesi veren herkes ile dayanışma içerisinde oldu. Türkiye’de oldukça zor görülen bir işi başarıp birleştirici oldular. Meslek alanlarında emek, bilim ve doğa mücadelesi veren herkesle bir gelenek inşa etme becerisini diğer alanlardaki ortak mücadeleye taşımaya çabaladılar. Demokrat Çevre Mühendisleri’nin insanca yaşama koşulları, meslektaşlarının mühendislik asgari ücreti ile istihdam edilebilmesi, işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarının doğru şekilde uygulanması ve elbette ki ekolojik yıkımın durdurulması için yaptıkları bu çağrıyı selamlıyor; 2 Şubat’ta gerçekleşecek seçimlerde ucuz emek gücü ve mega projelerden yana olanlara karşı Demokrat Çevre Mühendisleri’ne başarılar diliyoruz.