ABD Başkanı Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” olarak açıkladığı ve Filistin’in sömürgeleştirilmesinde yeni bir aşama anlamına gelen girişimle ilgili BDS Türkiye bir açıklama yayımladı. İşgalci İsrail devletinin boykot edilmesini hedefleyen BDS Türkiye’nin açıklaması şu şekilde:
ABD Başkanı Donald Trump, 28 Ocak 2020 günü Filistin halkına ve haklarına yönelik saldırılar dizisine yeni bir halka ekleyerek, bir yıldan uzun zamandır açıklanması beklenen “Yüzyılın Anlaşması” planını kamuoyuna deklare etti. Plan, Batı Şeria’da uluslararası hukuka aykırı şekilde inşa edilmiş İsrail yerleşim birimlerinin kalıcı hale gelmesini ve İsrail tarafından ilhak edilmesini, Kudüs’ün “İsrail’in bölünmez başkenti” haline getirilmesini, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının tümüyle rafa kaldırılmasını ve karşılığında Filistinlilere bir miktar paranın ve dağınık toprak parçaları üzerinde ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir devletçiğin “bahşedilmesini” öngörüyor.
2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’yla başlayan, tek taraflı emperyalist hamlelerle Siyonizm’in amaçlarına hizmet etme geleneğinin devamı olan sözde “Yüzyılın Anlaşması”, aynı zamanda Trump yönetiminin İsrail’e verdiği büyük hediyelerin bir yenisi -ve en büyüğü- olmuştur. Plan, ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) yardımlarının kesilmesi ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin tanınması gibi adımları izlemiştir.
Başta Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, Körfez bölgelerindeki bazı Arap monarşilerinin 2019 yılındaki Manama Çalıştayı’nın organizasyonundan Trump’ın basın açıklamasına büyükelçilik düzeyinde iştirak etmeye kadar çok çeşitli biçimlerde bu sürece verdikleri destek, bu rejimlerin hem ABD hem de İsrail’le yaptıkları yüz kızartıcı işbirlikleri silsilesine eklenmiştir.
Filistin toplumunun, siyasetinin ve direnişinin tüm kesimleri tarafından kesin olarak reddedilen “Yüzyılın Anlaşması”, uluslararası toplumun da farklı bileşenleri tarafından reddedilecektir. Türkiye hükümeti de ilk açıklamalarında “Filistin’in kabul etmediği hiçbir plana onay verilmeyeceğini” açıklamıştır. Ne var ki bu kadar büyük çaplı bir saldırıya karşı çok daha güçlü cevaplar üretilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin yapması gereken şey, başta haziran ayında Tel Aviv’de düzenlenecek ve Ticaret Bakanlığı’nın da desteklemesi öngörülen “Türk Ürünleri Fuarı” olmak üzere, mevcut ve planlanan her türlü ikili ve çoklu işbirliğinin sonlandırılmasıdır.
BDS hareketinin temel hedefleri olan İsrail’in boykot edilmesi, işgalle işbirliği niteliğindeki yatırımların geri çekilmesi ve uluslararası düzeyde İsrail’e yaptırım uygulanması, sözde “Yüzyılın Anlaşması”yla birlikte daha da önemli hale gelmiştir. Ayrıca uluslararası toplum ve adalet yanlısı tüm insanlar, İsrail’in işlediği tüm savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması için tüm imkânları kullanmalıdır.
Felaketler dört
bir yanımızı sardı ve gündelik hayatın koşuşturmasından kalan zamanda sanki
bize ait olmayan bir pencereden onları görmeye, hissetmeye ve çaresizce
yorumlamaya çalışıyoruz. Bu yoksunluk zinciri, kapitalist sistemin herkesi akvaryumdaki
balıklar gibi yaşatmaya zorlamasından kaynaklanıyor. Bizler artık bu dünyanın
çekinik gözlemcisiyiz, çünkü araçlarımız ve birlikteliğimiz elimizden alınmış
durumda.
Geçtiğimiz günlerde ise bunu fazlasıyla hissettiren bir felaket daha yaşandı, bu sefer Avustralya’da. Sosyal medyada çoğumuz takip etti veya haberi oldu. Kendi sanal alanlarımızda felakete ses çıkarmaya, acılarına ortak olmaya çalıştık fakat kıtanın kendisinde olay inanılmaz boyutlarıyla yaşanmakta ve buna karşı yeterli tedbirler alınmamaktaydı. Küresel ısınma, ahmak devlet adamları ve kendi kârları için bu felakete göz yuman patronlar, bu felaketin ana sorumlularıydı.
Ve felaket geldi!
Sanayi Devrimi’yle beraber küresel ısınma gerçeği ülkemizde olduğu gibi her yerde artarak hissedilmekte. Avustralya’da ise orman yangınları ve kuraklık her sene daha da artmakta. En büyük orman yangını felaketini daha 2009 yılında yaşayan Avustralya 180 insanın ve milyonlarca hayvanın ölmesi durumuyla yüzleşmişti. Üzerinden 10 yıl geçmeden daha büyük bir felaket, 2019 Eylül ayından beri tüm kıtada yaşanmakta. 4 aydır söndürülemeyen yangınlarda, 50 milyon hektar alan yandı, 30 insan ve 500 milyondan fazla hayvan öldü. Ne yazık ki, sadece yanan ormanların geri gelmesi için yüzlerce seneye ihtiyacımız var.
Önlenebilir miydi?
Dünya tarihi boyunca yangınlar ve ısınma-soğuma doğal dengenin bir parçası olmuştur. Artan karbon emisyonu ve çevrenin geri dönülmez bir şekilde tahrip edilmesi, geri döndürülemez noktaya gelen küresel ısınmayla beraber bu dengeyi bozdu. Ayrıca iktidarların ve küresel ticari örgütlerin küresel ısınmayı veya tahribatı yok sayışı çevre felaketlerini daha da arttırmakta. Avustralya başbakanı Scott Morson, küresel ısınma olgusunu reddeden bir siyasetçi ve kendi sanayisinin kalkınması için bu yangınların oluşuna doğrudan ve dolaylı yoldan göz yumdu. Artan yangın risklerine karşı yangınların çıkmasını önleyecek yangın önleme planlarını ve yine de başlaması önlenemeyen yangınlara anında müdahale edecek acil müdahale planları için gerekli hazırlıkları yapmadı. Yangınlar ilk çıktığında bunun felaket boyutuna gelmesi engellenebilirdi, burada da ne kadar hazırlıksız olduğu ortaya çıktı, sanki göz yumuyordu. Yetmedi, yangınlar tüm kıta boyunca felaket halinde ilerlerken kendisi Hawaii’de tatildeydi, bu aslında işlerin kendisi için ne kadar tıkırında ilerlediğini gösteriyordu! Bunların yanında, Avustralya’daki maden ve kömür işletmecileri, yanan ormanlık alanların ranta açılabileceği umuduyla, yangınların oluşmasını izlediler, söndürülmesini engelleyecek lobi faaliyetleri de gerçekleştirdiler. Ortaya çıkan sonuç, Avustralya hükümetinin ve sermayesinin bu yangınlardan sorumlu olduğu ve önlemek için yapıcı çözümlerden kaçtığıdır.
Ne yapmalı?
Avustralya felaketi göstermiştir ki, yanan çam kozalağı gibi hızlıca parlayıp sönen dünya algımız ve kaygısızca unutan balık hafızamız var. Felaket ve trajediler karşısında nutkumuzun tutulması her geçen gün artmakta, fakat bu felaketlerin yaşanmasına bir çözüm getirememekte. Sistem ise bizi bunlara karşı çaresiz hissettirmekte, aynı akvaryum metaforunda olduğu gibi. Dayatılan popülist çözümler küresel yok oluşun veya barbarlığın önüne geçemez. Bu felaketlerin olmasını engellemek için, denetlenebilir ve kâr odaklarından uzak, çevre ve emek politikalarının merkeze oturduğu bir programa ve bunu savunacak bir aygıta, yani partiye sahip olmamız lazım.
Geçtiğimiz haftalarda Finlandiya’da 4 gün 6 saat çalışma iddiası dünya ve Türkiye basınında gündeme geldi. Yeni başbakan Sanna Marin üzerinden yaratılan bu yalan haberi, son zamanlarda yaşanan grev dalgası ışığında değerlendirmek gerekiyor.
Yalan habere konu olan
iddianın kaynağı, Marin’in geçen yaz partisi SDP’nin (Sosyal Demokrat Parti)
etkinliğinde haftada 4 gün veya günde
6 saat çalışmanın verimliliği artırabileceği yönünde fikrini beyan etmiş olması.
Marin SDP’nin hedefinin bu olduğunu söylerken, sosyal medyada bunun gelecekte
mümkün olsa da bugün için bir “ütopya” olduğunu belirtti. Ancak kendi
partisinin büyük çoğunluğu oluşturduğu hükümet, önüne çalışma saatlerini
kısaltma planını koymak şöyle dursun, önceki hükümetten devraldığı kemer sıkma
politikalarını sürdürmekte ve parlamentodaki diğer düzen partileriyle uzlaşan
bir program benimsemekte. Marin’in göreve gelince verdiği ilk sözlerden biri,
hepimizin ne anlama geldiğini bildiğimiz “istikrarı” sağlamak oldu. Yeni
koalisyon hükümetinin amacı, bütçe açığını kapatmak ve özelleştirmelere hız
vermek.
Kasım ayında, %30’a varan
ücret düşüşü ve daha uzun çalışma saatleri öngören, 700 posta işçisini
etkileyecek ayrı bir sözleşmeye karşı on binlerce posta işçisi greve çıkmış;
bunun ardından hükümet içinde yaşanan kriz sonucu eski başbakan Antti Rinne
istifa etmek zorunda kalmıştı. Genç bir kadın olması nedeniyle popüler bir
figür haline getirilen Marin, işçilerin grevi devam ederken, aynı partinin
mensubu olan Rinne’nin yerine göreve geldi. Posta işçilerinin grevi, elektrik
ve ulaşım işçilerinin dayanışma grevleriyle desteklendi, ülkede hayat neredeyse
durma noktasına geldi ve grev başarıya ulaştı.
Son yıllarda Finlandiyalı
işçilerin gündemini ücretlerin düşürülmesi, işsizlik fonunun kısıtlanması, kamu
hizmetlerine ayrılan desteğin kesilmesi gibi saldırılar oluşturmakta. Hem bu
arka plan hem de dünyanın geri kalanında yükselen hareketler göz önüne
alındığında postacıların grevinin bu denli kitleselleşerek basınç oluşturması
ve çeşitli işkollarından destek görmesi şaşırtıcı değil. Finlandiya örneği, Kuzey
ülkelerinin işçi ve demokrasi dostu sosyal demokrat hükümetlere sahip olduğu
efsanesini çürütüyor ve hem işçilerden hem de burjuvaziden yana olmanın mümkün
olmadığını gösteriyor. Finlandiya’daki mevcut çalışma rejimi Fin patronların
zenginleşmesine yarıyor. Ancak üretim burjuvazinin çıkarlarına göre değil,
toplumun ve işçilerin ihtiyaçlarına göre planlanırsa günlük çalışma saatini
8’den 6’ya indirmek elbette mümkün. Nasıl çalışma koşullarına sahip olduğumuz,
işçi sınıfının örgütlü gücüyle ilişkilidir ve Finlandiya’daki grev dalgası ve
sınıf dayanışması, burjuvazinin günümüz için “ütopya” olarak gördüğü bu planı,
işçilerin bugün hayata geçirme gücünün olduğunu gösteriyor.
24 Ocak günü Elazığ’da gerçekleşen 6,8 büyüklüğündeki depremde 41 kişi hayatını kaybetti, 1.607 kişi yaralandı. Resmi rakamlara göre Elazığ ve Malatya’da toplam 600’den fazla kişinin evi yıkıldı. Binlerce kişinin yaşadığı ev ise kullanılamaz hale gelmiş durumda.
Elazığ depreminden iki gün önce ise, Manisa’da 5 şiddetinin üzerinde bir deprem yaşanmış ve neyse ki can kaybı yaşanmazken, bölge halkı büyük bir korku yaşamıştı. Beklenen büyük İstanbul depremi ise sürekli olarak gündemimizde yer almaya devam ediyor.
Bir deprem ülkesi olduğumuz ve depreme ilişkin çok ciddi önlemlerin alınması gerektiği hepimizin malumu. Örneğin, bilim insanları tarafından Elazığ’da şiddetli bir depremin yakında meydana geleceği birkaç ay öncesinden televizyon programlarında ifade edilmişti. Buna rağmen, yıkılma tehlikesi altında bulunan evler tahliye edilmedi, devlet tarafından can kaybının önüne geçmek için gerekli önlemler alınmadı. Bunun sonucunda 41 vatandaşımızı yitirdik, binlerce insan ise kışın ortasında evsiz kaldı.
Erdoğan ve Saray iktidarı ise meselenin bu şekilde sorgulanmasından oldukça rahatsız. Sosyal medyada gerekli sorumluluklarını yerine getirmediği için hükümeti eleştirenlere derhal soruşturma başlatıldı. Erdoğan, “Bazı sosyal medyada insanı tahrik eden beter, berbat, ahlaksız mesajlar var,” ifadesini kullanarak, açılan soruşturmaların ve gözaltı kararlarının haklı olduğunu belirtti. Deprem vergisinin neden depreme ilişkin önlemler için kullanılmadığını soranlar vatan haini ilan edilirken, hem Erdoğan hem de Diyanet İşleri Başkanı, depremin bir “kader” ve “imtihan” olduğunu vurguladılar. Diyanet İşleri Başkanı depremde ölenleri “hükmen şehit” ilan ederken, Erdoğan da “Bu tür afetler bizler için büyük bir imtihan. Ve bu konuda Müslüman olmanın, teslimiyetin hep en güzel örneklerini vermişiz,” açıklamasında bulundu.
Rejimin sözcülerinin bu açıklamaları hiç şüphesiz yeni değil. Kendi sorumluluklarını üzerlerinden atmak için “kazaya, kadere” sarıldıklarını daha önce pek çok örnekte görmüştük. Hatırlayalım, Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesini Erdoğan “kaza bu işin fıtratında var” diye normalleştirmiş ve 19. yüzyıl İngiltere’sinden örnekler sunmuştu. Şimdi de, hükümeti eleştirenlere “Depremi durdurma şansımız var mı?” sorusuyla karşılık vererek aynı pişkin tavrını sürdürüyor.
Kendisinin de çok iyi bildiği gibi, depremi durdurma
şansımız olmasa da, depremden kaynaklanan can kayıplarını ve yaralanmaları
asgari seviyeye indirebiliriz. Tıpkı Japonya’nın ve Şili’nin başarmış olduğu
gibi. 1999 depreminden sonra uygulamaya sokulan deprem vergisinden bugüne kadar
37 milyar dolar toplanırken, bu paraların depreme yönelik harcanmadığı bizzat
AKP’li bakanlar tarafından itiraf edilmişti. Deprem toplanma alanı olarak
belirlenen yerlerin yüzde 80’inin imara açılması da AKP hükümetleri altında
gerçekleşti.
Her an büyük depremin gerçekleşebileceği İstanbul’da en az 50 bin konutun yenilenmesi gerektiği ve bunun yapılmadığı durumda en az 150 bin kişinin ölebileceği uzmanlar tarafından belirtilirken, hükümetin bu alanda da hiçbir şey yapmadığını hepimiz biliyoruz. Hükümet depreme yönelik çalışma yürütmek yerine, Kanal İstanbul gibi çevreyi ve doğayı geri dönülmez biçimde katledecek, deprem anında 8 milyon insanın Kanal ve Boğaz arasında mahsur kalmasına neden olacak, Bahçeli’nin bir zamanlardaki deyişiyle “soygun düzenini çılgınca sürdürecek” projelerle meşgul.
Emekçiler ve ezilenler olarak örgütlenmediğimiz, taleplerimizi örgütlü biçimde yükseltmediğimiz sürece Saray rejiminin ranta, yağmaya ve baskıya dayanan politikalarını değiştirmemiz mümkün değil. Elazığ depremi bu gerçeği gösteren son örnek oldu.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in
Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un ulusal milletvekili, yoldaşımız Mónica Schlotthauer parlamentodaki
görevinin tamamlanmasıyla Sarmiento Demiryolları’ndaki temizlik işçiliği işine
geri döndü. Schlotthauer
parlamentodaki koltuğunu, yapılan yeni seçimler gereği Aralık ayında
bırakmıştı.
Peronist hareketin en büyük yapılanması olan Adalet Partisi, sağcı Cumhuriyetçi Öneri Partisi veya liberal Radikal Sivil Birlik Partisi’nin aksine, Arjantin’de dört Troçkist partinin eylem birliğinden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi’nin milletvekilleri, işçi sınıfından yabancılaşmanın önüne geçebilmek için parlamento görevlerini kendi aralarında dönüşümlü olarak yapıyorlar ve ertesinde de çalıştıkları işyerlerine, fabrikalara, atölyelere, okullara dönüyorlar. Bu sırada burjuva partilerin milletvekilleri, parlamento üzerinden servet biriktirebilmek için seneler boyunca orada kalıp halkı sömürmek için mücadele veriyorlar.
Schlotthauer şu anda Sarmiento Demiryolları’nın sendika delegesi olarak mücadelesini vermeye devam ediyor. Schlotthauer bu delegeliğe, sendikanın mücadeleci adaylarından oluşan Bordo listesi üzerinden seçilmişti. Onun ulusal parlamentoya geçişi işçilerin, gençlerin ve kadınların patronların hükümetine karşı ve sosyalizm için verdikleri mücadelenin doğrudan bir devamıydı.
Türkiye ekonomisinin ve sınıflar mücadelesinin en önemli
sektörlerinden olan metalde MESS ile sürdürülen grup toplu sözleşme sürecinde
(TİS) halen anlaşma sağlanabilmiş değil. Patron sendikası, Birleşik Metal-İş
(BMİS), Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları ile sürdürdüğü görüşmelerde 3
yıllık sözleşme, sefalet düzeyindeki zam oranı ve esnek çalışma dayatmalarından
geri adım atmıyor. MESS grup toplu sözleşme süreci 186 işyeri/işletmeden 130
bine yakın işçiyi doğrudan ilgilendiriyor. Ancak sektörün Türkiye sınıflar
mücadelesindeki can alıcı karakteri dolayısıyla, metal işçisinin ekonomik
krizin faturasını ödememeye karşı sürdürdüğü hak mücadelesi tüm işçi sınıfını
da içerisine çekiyor.
Krizi bahane olarak gösteren patronlar, düşük zamla
imzalanan kamu TİS’lerini de örnek olarak sunup metal işçilerinin ücretlerini
baskılamaya çabalıyor. Emekçilerle dalga geçercesine görüşmelere yüzde 6 zam
oranı ile başlayan patronlar, bugün yüzde 10 zam oranı öneriyor. Ancak bu zam
oranı, ücretleri eriyen, alım gücü düşen metal işçilerinin beklentisini
karşılamaktan oldukça uzakta. Keza sözleşme bu düzeyde bir zamla imzalanmış
olsa, metal sektöründe binlerce emekçinin maaşı asgari ücretin dahi altında
kalacak.
Patronların bu dayatmalarını kabul etmeyen metal işçileri
ise bir ayı aşkındır fabrikalarında, vardiya değişimlerinde, yemekhanelerinde
eylemlerini sürdürüyor. Sendikalarını hakları uğruna mücadeleye taşımaya
çalışıyor. 19 Ocak günü Gebze ve Bursa’da gerçekleşen mitingler de emekçilerin
kötü yaşam koşullarına karşı öfkesini ve insanca bir yaşam için mücadele
azimlerini bir kez daha gösterdi. Emekçilerin üretimden gelen güçlerini
kullanmaya dönük bu kararlı duruşunun da sonucunda BMİS 5 Şubat’ı grev tarihi
olarak açıkladı. Türk Metal sendikası ise grev kararı almış olsa da henüz bir
uygulama kararı açıklamamış durumda. Patron sendikası MESS ise emekçileri
sindirmek ve korkutmak adına lokavt kararı aldığını açıkladı.
Türkiye’nin en büyük 1000 sanayi kuruluşundan 328’i metal sektöründe faaliyet sürdürüyor. Patronlar kriz nedeniyle kötü durumda olduklarını öne sürerek ücretlere düşük zamlar dayatmaya çalışsa da tüm veriler aksini kanıtlıyor. Bu 328 kuruluşun yüzde 92,4’ü 2018 yılını kâr ile kapatırken, bu firmalarda çalışan kişi başına elde edilen kâr miktarı ise 116 bin TL. 2019’un ilk 9 aylık verilerine baktığımızda da otomotivde 2018 yılına göre yüzde 24 oranında bir kârlılık artışı mevcut. Örneğin 2019 yılı ilk 9 ayında, sektörün iki büyük firması olan Ford Otosan’ın net kârı 1 milyar 342 milyon 707 bin TL, Tofaş’ın ise 1 milyar 31 milyon 147 bin TL.
Metal patronlarının bu kâr oranlarını elde edebilmesinin yolu ise emekçiler üzerindeki sömürüyü artırmalarından geçiyor. İşçiler üzerinde yoğun, uzun süreli ve performansa dayalı çalışma baskısını yaratan patronlar, bunun sonucunda çalışan başına düşen üretim miktarını yükseltiyor. Öte yandan da işçilerin pastadan aldıkları payı sürekli olarak azaltarak kârlarına kâr katıyorlar. Örneğin Ford Otosan’da üretim giderleri içerisinde işçilik giderinin oranı 2015 yılında yüzde 4,8 iken 2018’de yüzde 3,6’ya düşmüş durumda. Aynı oran Tofaş’ta da 2015’te yüzde 3,17’den 2018’de yüzde 1,66’ya gerilemiş vaziyette.
İşin özeti, patronlar açıkça yalan söylüyor! Çünkü
emekçilerin insanca bir yaşam koşuluna sahip olması onların umurlarında değil.
Onların tek derdi pastadan aldıkları payı yükseltmek, kârlarına kâr katmak.
Peki açıkça bizlerin haklarına saldırırken neye güveniyorlar?
Gücümüz birliğimizden, gücümüz üretimden gelir!
Metal patronları emekçilerin haklarına saldırırken grev
yasaklarına, lokavt kararına ve bir sınıf olarak tüm patronların örgütlülüğüne
güveniyor. Azınlık olan patronlar, çoğunluğun, işçi sınıfının bölünmüşlüğünden
güç alıyor. Bunu tersine çevirmek ise bizlerin elinde.
En temel hakkımız olan grevin yasaklanma ihtimalinden
çekinmeden, üretimden gelen gücümüzü daha güçlü savunmalı ve hep birlikte
kullanmalıyız. Patronların lokavt tehdidine verilecek en güçlü cevap, metal
sektöründeki üç sendikanın ortak grev kararı alıp ortak bir eylem takvimi
açıklamasıdır.
Üç sendika, 7 Ocak’ta gerçekleştirdiği ortak basın
toplantısında birlikte mücadele vurgusu yaptı. Ancak bu birleşik mücadeleyi
örecek olan sendikaların önderlikleri değil, tabandaki emekçilerdir. BMİS’in 5
Şubat için açıklamış olduğu grevi tüm metal işçilerinin grevi haline
getirmeliyiz. Bunun için de sendikalarımıza tabandan basınç uygulamalı, grev
komitelerinin inşasını hedeflemeliyiz. Sendikaların grev ödeneklerini asgari
ücret seviyesine çıkartmasını talep etmeli, bunun için sendikalarımızın
içerisinde mücadele örgütlemeliyiz.
Ancak birlik olursak MESS’i dize getirebiliriz. Birleşik bir
mücadele örgütlersek, insanca yaşayacak bir ücret seviyesine ulaşabilir,
ücretimizin değerini azaltacak 3 yıllık sözleşme yerine 2 yıllık sözleşme
hakkımızı koruyabilir ve patronların esnek çalışma dayatmalarını çöpe
atabiliriz.
Ve bu süreçte, tüm sendikaları ve emek örgütlerini metal
işçilerinin mücadelesine destek olmaya, onunla dayanışmaya zorlamalıyız. Çünkü
krizin faturasını ödemeyi kabul etmeyen metal işçilerinin mücadelesi tüm
emekçilerin mücadelesidir. Çünkü metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi
kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır!
Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Saray rejiminin içine girdiği açmazlar, dış politikada nasıl bir bataklığa saplandığını ortaya koyuyor. İflas eden dış politikası sonucu bölgede adım atabilmek için Rusya’ya giderek daha fazla bağımlı hale gelen Erdoğan yönetimi, bölgede giriştiği maceracı ve riskli her hamle için yeni tavizler vererek, giderek daha kırılgan ve zayıf bir konuma sürükleniyor. Bölgede yaşanan son gelişmeler, bu durumun bir teyidi niteliğinde.
Doğu Akdeniz’deki petrol yataklarının paylaşımı için Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır yönetimleriyle rekabete giren Saray iktidarı, Libya’nın batısını kontrolü altında bulunduran Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac yönetimiyle ikili anlaşmalar imzalama yoluna gitmişti. Böylelikle yukarıda sayılan ülkeler aleyhine Türkiye ve Libya, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerini genişletmiş oluyordu. Ne var ki, Türkiye’nin anlaşma imzaladığı Sarrac yönetimi Libya’da oldukça zayıf ve geleceği şüpheli durumdaydı. Sarrac yönetimine isyan eden Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, General Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu aracılığıyla saldırıya geçmiş, ülkenin yüzde 75’ini kontrol eder hale gelirken, Trablus kapılarına dayanmıştı. Hafter’in bu askeri başarısının ardında, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Fransa ve Rusya’nın kendisine verdiği askeri ve mali destek yatıyordu. Bu ülkeler, Türkiye, Katar ve İtalya’nın desteklediği Sarrac yönetimine karşı Hafter’e arka çıkarak kendi konumlarını güçlendirmeyi hedefliyorlardı. Bu şartlar altında Erdoğan yönetimi, Sarrac yönetiminin askeri yenilgisini engellemek için bir süredir fiili verdiği askeri desteğe, Kasım ayında yaptığı askeri anlaşma ve 2 Ocak’ta TBMM’den çıkardığı tezkere ile resmi bir görünüm kazandırdı.
Türkiye’nin askeri desteği sonucu Hafter’in Trablus seferinin başarısızlığa uğramasının ardından, Erdoğan ve Putin arasında 8 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşen görüşmede Libya’da taraflar arasında ateşkes sağlanmasına dönük bir anlaşmaya varıldı. Bu çerçevede, 13 Ocak’ta Moskova’da Sarrac ve Hafter yönetimlerinin katılımıyla gerçekleşecek zirvede ateşkes anlaşmasının gerçekleştirilmesi hedeflendi. Ne var ki, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır yönetimlerinin Libya’da Müslüman Kardeşleri ve dolayısıyla Sarrac yönetimini tamamen tasfiye etme hedefi, Türkiye ve Rusya’nın vardığı anlaşmayla çelişmekteydi. Bu çelişkileri kullanan Hafter, gönülsüz olduğu ateşkes anlaşmasını imzalamadan Moskova’dan ayrıldı ve müzakereler Berlin’de gerçekleşecek uluslararası zirveye bırakıldı.
Berlin’de gerçekleşen zirve ise, katılanların karşılıklı iyi
niyet temennilerini bildirmekten öte bir sonuç doğurmadı. Hafter tarafı bu
zirvede de herhangi bir yazılı taahhütte bulunmazken, zirvenin hemen öncesinde
Sarrac yönetiminin kontrolü altında bulunan petrol ihracatını bloke ederek
pazarlık sürecinde elini yükseltecek yeni bir hamlede bulundu.
Bütün bu sürecin özeti, şu şekilde ifade edilebilir: Erdoğan yönetimi Libya’da askeri güç dengelerini kendi lehine çevirmeyi başaramadığı gibi, diplomatik alanda da, Sarrac yönetiminin varlığını sürdürmesini sağlayacak “siyasi çözümü” de elde etmeyi başarabilmiş değil. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin meşruiyetini sağlayabilecek anlaşmaların her an ortadan kalkma ihtimali halen güçlü bir şekilde varlığını koruyor. Libya’daki bu çıkmaz, Erdoğan yönetiminin maceracı ve tehlikeli dış politikası göz önünde bulundurulduğunda, bir sürpriz sayılmaz. Arap devrimlerinin başlamasıyla, Müslüman Kardeşler aracılığıyla, bölgenin hâkimi olma hayalleri kuran Erdoğan ve ekibi için, başta Suriye olmak üzere tüm bölgede iflas eden politikalarının yeni halkasını Libya oluşturuyor. Libya’daki durumun hassasiyeti Saray rejimi için o kadar kritik hale gelmiş durumda ki, Libya’daki çıkarlarının korunması pahasına Rusya’yla İdlib üzerine pazarlık yapıldığı da bir sır olmaktan çıkmış durumda. Rusya’yla, uçağın düşürülmesinin ardından, “ver Halep’i al el Bab’ı” ile başlayan pazarlıklar silsilesinin “ver İdlib’i al Trablus’u” aşamasına geldiği anlaşılıyor. İdlib’de rejimin bombardımanından kaçan yüz binlerce sivil ise, bölgesel güçlerin pazarlık masasında feda edilebilecek herhangi bir kozdan öte bir anlam taşımıyor.
Erdoğan yönetimi, küçük ortağı Bahçeli’yle birlikte Libya’daki operasyonun bir beka meselesi olduğunu, Türkiye’yi bölmeye dönük operasyonların Libya’da durdurulduğunu anlatmaya devam ediyorlar. Tüm bölgede iflas eden dış politikasının ve içeride her geçen gün daha fazla açığa çıkan yağma ve baskı politikalarının ardından, beka söylemi artık kendi tabanında dahi bir karşılık bulmuyor. Son gelişmelerin de gösterdiği gibi, Saray yönetiminin bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyen maceracı dış politikalarına derhal dur demeli, bölge emekçi halkları arasında enternasyonalist dayanışmayı yükselten politikaları örmek için harekete geçmeliyiz.
ABD’nin İran Devrim Muhafızları komutanlarından Süleymani’yi
katletmesinin nedeni, ne Süleymani’nin sadece eli kanlı bir terörist olması, ne
Washington’a karşı suikast planları yapıyor olması, ne İran’ın atom bombası
geliştirmesi, ne de başka bir şey. Süleymani’nin yerini bir başka komutanın
alacağını gayet iyi biliyor Trump. Trump’ın gerçek amacı, sembolik bir liderini
öldürerek İran’ı kışkırtmak, onu savaş olmasa bile ciddi bir çatışmaya
sürükleyerek mollaların iktidarını yıkmak.
Ama dikkat, Trump mollaların antidemokratik rejiminden nefret ettiği için yapmıyor bunu. Onun asıl derdi, İran’ın bağımsız bir ülke olması. Oysa emperyalist sermaye İran’a istediği gibi girip çıkmak, onun petrol kaynaklarını kendi denetimi altına alabilmek, İranlı emekçilerin ucuz işgücünden yararlanıp onları sömürmek, maliyesini ve ticaretini kontrol edip kendi denetimi altına almak istiyor. Yani İran’ın bağımsız bir ülke olmaktan çıkıp emperyalizmin yarısömürgesi olmasını istiyor.
Trump, eski ABD başkanı Obama’nın İran’a uzlaşmacı
davrandığını söyleyip onu eleştiriyor. Oysa Obama da aynı amacı güdüyordu,
sadece farklı bir yöntemle. Obama, Avrupa Birliği’ni de yardımına alarak İran
rejimini küresel dünya ekonomisi içine yerleştirmek ve bu yolla bu ülkenin
sınırlarını daha geçirgen hale getirmesini sağlamak istiyordu. Bir bakıma havuç
politikası izliyordu. Trump ise bunun işe yaramadığını söyleyip sopa politikası
uygulamaya başladı. Yani Obama ile Trump arasındaki fark sadece yönteme
ilişkin. Yoksa ikisinin de amacı aynı; ABD emperyalizminin çıkarlarını İran’a
empoze etmek.
Mollalar da matah değil
İran’ın bağımsız bir devlet olması, mollaların kurduğu
İslamcı faşist rejimin eli kanlı olmadığı anlamına gelmiyor. 1979’da iktidara
geldiklerinden beri mollalar, devrimi gerçekleştiren bütün işçi örgütlerini
yakıp yıktılar, onların önderlerini idam ettiler, idam etmeye de devam
ediyorlar. Bugün rejimi protesto eden gençleri öldürüyorlar, hapishanelere atıp
işkencelerden geçiriyorlar. Üstelik neoliberal kapitalizmin tüm kurallarını
uygulayarak emekçi kitleleri açlığa, yoksulluğa mahkum ediyorlar. Grevleri
yasaklıyorlar, sendikacıları tutukluyorlar, halkı yoksulluğa sürüklüyorlar.
Ama bugün özellikle işsizliğe ve güvencesiz çalışmaya mahkum edilen genç emekçiler, geleceklerinden yoksun bırakılan ve baskılanan öğrenciler, tesettür altında karanlığa ve kölece bir yaşama mecbur bırakılan kadınlar… hepsi birden mollaların diktatörlüğüne artık başkaldırıyorlar.
İsyanlar yayılacak
Kuşkusuz ABD emperyalizminin İran’ın bağımsızlığına yönelik
saldırılarına karşıyız, karşı durmalıyız. Ama aynı zamanda mollaların
diktatörlüğüne isyan eden İran halkını da destekliyoruz. Kapitalist mollalar er
geç emperyalizmle anlaşacaktır, oysa İran’ın gerçek bağımsızlığı bu baskı
rejiminin yıkılarak yerine emekten yana demokratik ve laik bir iktidarın
kurulabilmesine bağlıdır.
Bu arada, Trump’ın İran’daki rejim karşıtı protestoları desteklediğine ilişkin açıklamaları tam bir ikiyüzlülük. Mollalar kitleleri kırmaya hiçbir zaman ara vermediler ki… Demokratik ve ilerici güçler de her koşul altında mücadele etmeyi sürdürdüler.
Şimdi ABD yönetiminin protestocuları destekliyor
görünmesinin asıl nedeni, ayaklanan İranlı emekçi halkların başlatacağı bir
devrimin, İran’ı kapitalist dünyadan çekip çıkarma ihtimali karşısında duyduğu
korku. Bu yüzden daha şimdiden devrimci kabarışı kontrolü altına alıp bu
ihtimali ortadan kaldırmak istiyor.
Üstelik devrimci dönüşümler ihtimali sadece İran’da
değil, tüm bölgeye yayılan devrimci isyanlarda bulunuyor. Irak’ta, Lübnan’da, Sudan’da,
Cezayir’de emekçiler ayaklanma halinde. Bu devrimci dalga emperyalizmi
korkutuyor.
Kocaeli Gebze’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu Trelleborg
fabrikasında 44 gündür aralıksız süren mücadelenin sonucunda grev kazanımla
sonuçlandı. Petrol-İş yaptığı açıklamayla beraber grevin varılan anlaşma sonucu
kendilerine kazanım getirdiğini ifade etti.
Petrol-İş Gebze Şube Başkanı Eyüp Akdemir’in yaptığı açıklamada, “01.07.2019-31.06.2021 yürürlük tarihli toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde taleplerimizin karşılanmaması ve uzlaşma sağlanamaması nedeniyle 10 Aralık 2019 tarihinde grev uygulamamız başlamıştı. Trelleborg’ta, soğuk kış günlerinde 44 gün boyunca grev ateşi hiç sönmeden yanmış ve üyelerimiz hakları için sonuna kadar kararlı biçimde mücadele etmiştir. Birlik ve beraberlik içerisinde, sınıflar dayanışmasının verdiği güçle devam eden grevimiz amacına ulaşmıştır. Dün gece saatlerinde İstanbul’da Petrol-İş Genel Merkezi’nde varılan anlaşmayla, ücretlerde 1,5 yıllık yüzde 34, sosyal haklarda ise ortalama yüzde 30 artış sağlanmıştır. Sözleşme, taleplerimize yakın şartlarda imzalanmıştır. Trelleborg’ta mücadele ve dayanışma kazanmıştır. 44 gün boyunca Trelleborg grevi ve sendikamız ile dayanışma gösteren, mücadelemize destek vererek bizleri yalnız bırakmayan tüm sendikalara, emekçilere, emek dostu siyasi partilere, STK’lara, basın-yayın ve medya kuruluşlarına teşekkür ederiz,” diye belirtti.
Ayrıca grevde geçen süre için de işçilere brüt 2.150 TL verilecek ve grevde geçen süreler için ikramiye hakkında kayıp yaşanmayacak. Trelleborg işçileri direne direne kazandığı bu onurlu mücadeleyi “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” ve “Yaşasın işçilerin birliği” sloganlarıyla kutladı.
16 Ocak Perşembe günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi, Adalar ilçesinde ulaşım amacıyla faytonculuğun kaldırılmasını oy çokluğuyla kabul etti. Adalar’daki atların nostalji amacıyla kullanılmalarını kabul etmeyen ve 35 gündür Saraçhane Parkı’nda nöbet tutan hayvan özgürlüğü aktivistleri, 20 Ocak günü basın açıklaması yaparak bu kararın sadece ulaşımı kapsamasının yeterli olmadığını; atların daha sonra da hiçbir şekilde çalıştırılmayacağına dair İBB’den net ve kapsamlı bir açıklama beklediklerini belirttiler. Bundan sonraki sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi için resmi olarak takip edilmesini talep ettiler. Ayrıca İBB, Tarım Orman Bakanlığı ve İstanbul Valiliği ile görüşme talebinde de bulunan hayvan özgürlüğü aktivistleri, taleplerinin karşılanmaması halinde eylemlerine devam edeceklerini ifade etti.
Basın açıklamasın tamamı şu şekildeydi: “19 Aralık 2019 tarihinde İBB önünde başlattığımız Burak Özgüner Yaşam Nöbeti ile beraber gelişen süreçte 20 Aralık tarihinde İstanbul Valiliği tarafından uygulanmaya başlanan 3 aylık fayton yasağı ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi içinden yetkililer ve Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Adalar Kaymakamı Mustafa Ayhan ile görüşmeler gerçekleştirildi.
Eylemimize başladığımız ilk günden beri tutumumuz Adalar’da atlı faytonların sembolik, turistik ya da nostaljik olmaksızın hiçbir şekilde çalıştırılmayacak ve hiçbir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeyecek şekilde atlı faytonların kaldırılması ve faytondan kurtarılan atların tekrardan bir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeksizin kendileri için oluşturulacak rehabilitasyon alanlarına hayatlarının sonuna kadar güvende yaşamaları amacıyla gönderilmesi olmuştur.
16 Ocak 2020 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan kararla faytoncularla anlaşılmış olduğu ve atlı faytonların ulaşım aracı olarak tamamen kaldırılacağı belirtilmiştir. Biz hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak atlı fayton uygulamasının sadece ulaşım aracı olarak değil hiçbir şekilde ve amaçla hayvanların çalıştırılmayacağına dair İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri tarafından net ve kapsamlı bir açıklama bekliyoruz. Ayrıca daha önce de yetkililere belirttiğimiz üzere sürecin şeffaflaştırılmasının ve sivil toplum kuruluşları tarafından resmi bir şekilde takip edilmesinin bir zorunluluk olduğunu, bunu takip etme hususunda resmi olarak ilgili mercilerle iletişim halinde kalarak süreci gözetleme talebimizi hatırlatıyor; İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği ve Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileriyle tekrar bir görüşme talep ediyoruz.
Taleplerimize karşılık verildiği takdirde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Saraçhane binası önünde 33 gündür devam eden Yaşam Nöbeti eylemi son bulacaktır. Aksi takdirde direnişimiz devam edecektir.”
Metal işçileri sendikası Türk Metal Bursa’da miting
gerçekleştirdi. Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinde olan metalde işveren örgütü
Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) işçilere düşük ücret ve 3 yıllık sözleşme
teklif ediyor. İşçiler ise bu teklifleri kesinlikle kabul etmeyeceklerini dile
getiriyorlar. 19 Ocak pazar günü Bursa’da gerçekleştirilen mitingde on bine
yakın metal işçisi alandan MESS’in dayatmalarına boyun eğmeyeceklerini
haykırdı.
Kürsüde Türk-İş başkanı Ergün Atalay ve Türk Metal sendikası
başkanı Pevrul Kavlak birer konuşma gerçekleştirdiler. Ergün Atalay
konuşmasında asgari ücret zammından bahsederek, yapılan toplantıların
antidemokratik olduğunu, böyle devam ederse seneye masaya oturmamayı
gündemlerine alabileceklerini söyledi. Vergi adaletsizliğine de vurgu yaparak
az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması gerektiğini dile getirdi.
Ergün Atalay’ın konuşması esnasında kimi işçilerin yuhaladığı görüldü. İşçiler
bu hareketleriyle hamasi laflardan çok, harekete geçmek istediklerini göstermiş
oldular.
Ergün Atalay’dan sonra Türk Metal başkanı Pevrul Kavlak
konuşma yaptı. Artık sabırlarının kalmadığını, buradan MESS’e bu kalabalığı
görmelerini istediğini söyledi. Süreçte yaptıkları eylemlerden bahsederek,
şimdi de burada on binler olarak yer aldıklarını MESS’in bunu görmemesi halinde
yüz binler olarak Kocaali’de de olacaklarını söyleyerek, kararlı olduklarını
vurguladı. Türk Metal başkanının ateşli konuşmalarını işçiler de coşkuyla
karşılarken Genel Grev taleplerini sloganlarına yansıttılar. 2015 Metal
Fırtınasından beri işçilerin Türk Metal’e sonsuz bir güvenlerinin olmadığı
aşikar. Sendikanın yeterli kararlılığı göstermediğinin bilincinde olmakla
beraber, ellerindeki bu mücadele aracını güvenilir bir alternatif bulana kadar
terk etmeyecekleri de görülüyor.
TİS sürecinde Türk Metal’in tabandan gelecek tepkileri de göz önünde bulundurarak, fabrikalarda eylemler örgütlemesi, kitlesel mitingler gerçekleştirmesi mücadelede kararlı olduğunu göstermekten çok, işçilerin tepkilerinden çekindiğini gösteriyor. Metal patronlarının tekliflerini “makul” bir seviyeye çekip, bu süreci işçilerde büyük bir öfke uyandırmadan noktalamayı amaçlayan Türk Metal, grev kararını almakla beraber henüz bir tarih belirlemiş değil.
Öte yandan, sol ve sosyalist çevrelerin Bursa’da gerçekleşen mitinge ilgisizlikleri dikkat çekiciydi. Mitingde yalnızca Metal Gazete Türk Metal tabanındaki işçilere seslendi. Metal işçilerinin büyük ilgisini çeken Metal Gazete, Türk Metal işçilerine şu talepleri ulaştırdı: Metal sektöründeki tüm sendikalar ortak bir mücadele programı ilan etmeli; MESS’in dayatmalarını püskürtmek için tüm sendikalar greve hazırlanmalı; grev ödeneği asgari ücret seviyesine çıkarılmalı; grev yasağının tanınmayacağı tüm sendikalar tarafından ilan edilmeli.
Türk Metal sendikasına üye işçilerin kararlı bir biçimde
mücadeleye devam ederek Türk Metal’i ileriye itmeleri sürecin olumlu
yönlerinden birini gösteriyor. Aynı gün içinde Birleşik Metal-İş’in Gebze’de
kitlesel bir mitingi vardı. Orada da işçiler MESS’e büyük bir tepki
gösterdiler. Fakat sektördeki sendikaların ayrı ayrı eylem yapmaları mücadeleyi
zayıflatan bir durumu ifade ediyor. Metal işçilerinin MESS’in dayatmalarına
karşı durmaları için, sektördeki bütün sendikaların ortak hareket etmeleri ve
grev sürecini ortak yürütmeleri gerekiyor. Sendikaların daha önceden birbirleri
ile imzaladıkları işbirliğini gözeten protokole uymaları, işçilerin tabandan
baskı yapmalarına bağlıdır. Metal işçilerinin kazanımı kendi sınıf kardeşleri
ile ayrı yerlerde ayrı mitingler örgütlemekten değil birleşik mücadeleden
geçiyor.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Birleşik
Metal İşçileri Sendikası’nın (BMİS) 19 Ocak günü Gebze Kent Meydanı’nda
gerçekleştirdiği miting, birçok şehirden binlerce metal işçisinin, sürmekte
olan toplu iş sözleşmesi sürecine grevle müdahil olma talebine sahne oldu.
İstanbul, Kocaeli, Eskişehir, Gebze ve benzeri şehirlerdeki fabrikalardan TİS
sürecine dahil olan yaklaşık 10.000 işçi, 12.00’de başlayan yürüyüş esnasında
ve miting sırasında meydanda, Metal İşverenleri Sendikası’nın (MESS) 3 yıllık
TİS ve %8’lik zam dayatmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan sloganlar
attı.
BMİS genel başkanı Adnan Serdaroğlu yaptığı konuşmada, grev
tarihini 5 Şubat olarak açıkladı. Metal patronlarıyla sendikalar arasındaki
görüşmeler 7 Ekim’de başlamış ve anlaşma sağlanamaması üzerine 5 Aralık’ta
uyuşmazlık tutanağı tutulmuştu. Arabulucu süreci başladığında, BMİS 20 ve 26
Aralık’ta olmak üzere iki defa arabulucu heyet ile gerçekleştirdiği
görüşmelerden bir sonuç alamamıştı. Böylece arabulucu süreci BMİS için sona
ermişti.
Arabulucu raporunun sendikalara ulaşmasından sonra, yasa gereği
sendikaların grev kararı alması zorunludur. Grev kararı alınmadığı taktirde sendikanın
TİS yetkisi düşer. Ancak BMİS’in grev kararı yalnızca bu yasal formaliteye
dayanmıyor: Sendika üyesi binlerce işçi, 19 Ocak yürüyüşü ve mitingi boyunca
sloganlar ve dövizlerle grev talep etti. “Başkan bizi greve götür”, “MESS MESS
şaşırma, sabırımızı taşırma”, “İşgal, grev, direniş” ve “Genel grev” işçiler
tarafından sıkça atılan sloganlar arasındaydı.
Serdaroğlu konuşması esnasında, olası bir grev erteleme veya grev
yasağı kararını tanımayacaklarını, fiilen de olsa metal işçilerinin grevi
sürdüreceğini deklare etti. Serdaroğlu’nun bu açıklaması miting alanında
coşkuyla karşılandı; işçiler, MESS’in 3 senelik sözleşme ve %8’lik zam
teklifini, Bakanlar Kurulu’nun atacağı bütün engelleyici ve zorlayıcı adımlara
rağmen, tanımamaya kararlı.
Mitingin öne çıkan yanlarından bir diğeri, Türk-İş’e bağlı Türk
Metal sendikasından gözlemcilerin de orada bulunmasıydı. Türk Metal’den
yetkililerin de miting alanında olduğu kürsüden anons edildiğinde, işçiler
“Yaşasın sınıf dayanışması” sloganıyla, onları da greve çağırdı. Türk Metal
sendikası grev kararı almış olsa da, henüz grev tarihini açıklamış değil.
Mayıs 2019’un sonunda, Türk Metal sendikasına üye 181 bin işçi
ile BMİS’e üye 32 bin işçinin, toplu iş sözleşmesi benzeri durumlarda ortak hareket edebilmelerini sağlayacak
olan bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmanın ismi “Türkiye Metal İşkolunda Faaliyet Gösteren Sendikalar Arasında Diyalog
ve İşbirliğine Dair Ortak Anlaşma” idi. Sendikalı metal işçilerinin, bu tip bir
ortaklaşma sayesinde TİS sürecinde patron karşısında önceki döneme oranla daha güçlü durabilecekleri aşikar.
Şimdi gözler, anlaşmaya uyup uymayacağının anlaşılması için, Türk
Metal’de.
Çocuk cıvıltıları
çekilince, suyu da çekilmiş kuyunun… Binanın omuzları düşük… Toprak
çorak… Ağaçlar küskün… Benim isyanımın pike uçuşları ise, bin bir özenle
yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…”
(Hrant Dink, ‘Tuzla
Yoksul Çocuk Kampı’nın yıkım kararının ardından”)
Agos gazetesi kurucusu ve genel
yayın yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 13. yıldönümünde, vurulduğu yerde,
İstanbul Şişli’deki Sebat Apartmanı önünde anıldı.
19 Ocak 2007’de Dink’in
öldürülmesinin ardından binlerce kişi Agos gazetesinin önünde toplanmıştı, o
gün bugündür her 19 Ocak’ta kalabalık Hrant’ı anmaya devam ediyor. Anmada ilk
olarak 1994 yılında katledilen Av. Yusuf Ekinci’nin oğlu, “Türkiye halklarının,
ezilenlerinin bir araya gelmesi, en büyük korkularıdır” diyerek söz aldı. “Hrant bize birbirimizi tekrar sevmeyi ve
Anadolu’yu baştan öğretiyordu… Ermeni sorununun başkalarının değil bu ülkenin
sorunu olduğunu ve kendi doktorumuzun sadece kendimiz olduğunu anlatarak… İşte
bu yüzden tehlikeliydi ve ortadan kaldırılmalıydı. Tıpkı ondan önce gelen yüzlerce
aydının öldürülmesi gibi… Eğer adalet
arıyorsak bulamayacağız. Çünkü vermeyecekler. Adalet, Türkiye’nin tüm
ezilenlerinin bir araya gelip, hukukun üstün olduğu bir ülke için mücadele
etmediği sürece de tesis edilmeyecektir.” sözleriyle devam etti.
Ardından Prof. Dr. Şebnem Korur konuştu: “Hakikat arayışı bitmiyor, bitmedi hiç. Cumartesi annelerini meydanlardan sürseler de, hakikati haykıranları hapsetseler de, insanlığa karşı suçlarla sindirmek için üzerimize gelseler de, hakikati haykırmaktan vazgeçmemişti ya Hrant, vazgeçmeyeceğiz öyleyse hiçbirimiz. Kötülüğe karşı nefret değil bizimkisi. Bitimsiz bir mücadele. Kötülüğün sıradanlığına kapılmasın insan, hakları için mücadele etsin, boyun eğmesin erke” dedi.
Adalet zamanaşımında
Gerçekten de Hrant Dink’in
öldürülmesinin üzerinden 13 yıl geçti ancak cinayetle ilgili dava hâlâ sürüyor.
Hâlâ İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 77 sanıklı davada aralarında emniyet,
istihbarat ve kamu görevlilerinin de olduğu dönemin yetkilileri yargılanıyor.
Haziran ayında Dink cinayeti
davasında, birtakım suçlar yönünden zaman aşımının dolma ihtimali nedeniyle
Yasin Hayal, Ogün Samast ve Erhan Tuncel’in de arasında bulunduğu 9 sanığın
dosyasının ayrılmasına karar verildi.
Farklı dava ve soruşturmaların
birleştirilmesiyle birlikte şu anda davada 77 sanık yargılanıyor. Hazırlanan
son iddianamede Dink cinayetinden Gülen yapılanması sorumlu tutuluyor.
Davanın 103’üncü duruşması 18-20
Şubat tarihleri arasında görülecek.
31 Mart yerel seçimlerinde Avcılar
Belediye Başkanlığı’na aday olan, İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçim süreci
boyunca kendisine destek verdiğimiz KHK’li akademisyen, Jeofizik Mühendisi ve
Sismolog Dr. Savaş Karabulut ile Kanal İstanbul ekolojik yıkım projesi üzerine
bir söyleşi gerçekleştirdik.
Nisan: Bir jeofizik mühendisi olarak, Kanal İstanbul
projesinin getireceği yıkımlar açısından projenin depremle olan ilişkisine
açıklık getirebilir misiniz?
Savaş Karabulut: Depremin Kanal İstanbul’a doğrudan ve dolaylı olarak iki yönlü etkisi olacak. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda belirtilen 75 milyar TL’lik maliyet gerçeği yansıtmıyor. Ulaştırma Bakanı tarafından en az 20 milyar dolar olarak belirtildi. Bu para ile en az 150 bin bina yeniden inşa edilip, kentlerimiz depreme dayanıklı hale getirilebilir. Bu, ortalama 6 milyon kişinin hayatının 7 ve üzeri bir depremde hayatının kurtulması anlamına gelir. İstanbul’da 30 yıl içinde 7 ve üzeri deprem olma ihtimali, yapılan bilimsel araştırmalara göre yüzde 66’dan fazla. Tercihlerini milyonlarca emekçi kent sakininin hayatını kurtarmak üzerine değil, kaç sene süreceği belli olmayan; ülke, doğa, kent ve ekoloji için büyük yıkım getirecek bir proje üzerine yapıyorlar. Bu açıkladıklarım kanalın depreme dolaylı etkisidir.
Kanalın deprem ile ilgili doğrudan bir etkisini ise şöyle özetleyebiliriz: Küçükçekmece Lagünü içinden fayların geçtiği 2014 yılında yayınlanan bilimsel bir dergide ispatlandı. Bu çalışmadan sonra 2016 yılında yapılan başka bir çalışmada bu faylardan birinin aktif olduğu kanıtlandı. Kanalın güzergâhında bulunan Sazlıdere, Terkos, Arnavutköy ve Küçükçekmece havzaları zemin özellikleri açısından yumuşak alüvyon özelliğe sahiptir. Bu durum kötü olduğuna işaret ediyor. ÇED raporunda ve onun Ek-16’sında bile kimi deprem senaryolarından bahsediliyor. Günlük en az 43 kilo patlayıcı kullanılacağı raporda belirtilmiş. Ortaya çıkacak hafriyat ve hava kirliliği yanında, yılda 4 milyon kilo amonyum nitrat patlayıcısı kullanılması neticesinde tetiklenmiş deprem dediğimiz yapay depremler oluşacaktır. Dünyada çeşitli mühendislik projelerinde tetiklenmiş birçok deprem mevcuttur. Bu tipteki depremler var olan fay hatlarını tetiklediği için bu şekilde adlandırılmazlar. Bu depremler patlayıcılar kaynaklı –mevcut faylardan bağımsız- yeni sarsıntıların tetiklenmesi anlamında tetikleyici depremler[1] olarak adlandırılır. Celal [Şengör] hoca da bu konuda elbette ki görüş bildirebilir ancak kendisi bir tektonik uzmanıdır. Sismolog değildir. Bu konuda son sözü söylemesi doğru olmaz. Bu nedenle kanal inşaatı sırasında depremlerin tetikleneceğini söyleyebiliriz. Ayrıca gelecek deniz suyu ise yeraltındaki boşluk su basıncının değişmesine ve deprem üretmesine neden olabilir. Bu ihtimaller ÇED raporunda düşünülmemiş ve belirtilmemiş. Yani Kanal’ın depreme etkisi var.
Nisan: İktidar bugüne kadar depremi kentsel dönüşüm için
bir bahane olarak kullandı. Kanal İstanbul için de sağlam binaların yapılmasına
bir kılıf uydurulmaya çalışılıyor. Fakat işin sınıfsal boyutuna değinmek
gerekiyor. İkinci bir boğazda kimler oturabilir?
SK: Bu projenin sermaye sınıfına hizmet edeceği çok
açık. O anlamda sınıfsal yönünü vurgulamak gerek. Kanal çevresindeki toprakların
hangi sermaye gruplarına parsel parsel satıldığı kamuoyuna günbegün
açıklanıyor. Emekçiler Kanal çevresinde hiçbir zaman oturamaz, bugün Boğaz
kenarında oturmadıkları gibi.
ÇED raporuna göre, Düzenleme Ortaklık Payı kullanılarak uygulama yapılacak. Yani mülk sahiplerine ait toprakların yüzde 45’ine karşılıksız el koyabilecekler. Yani devlet istese o arsaların yüzde 45’ine yasal olarak el koyabilir. Ayrıca Mera Kanunu’nda 2016 yılında yapılan değişiklikle, Ulaştırma Bakanlığı’na meraları olası depremlerde kullanma ve kent sakinlerini depreme hazırlama açısından yetki verildi. Ancak bakanlık bu yetkiyi Kanal İstanbul’a “evet” demek için kullandı. Tekrar etmek gerekirse, bu projeyle sermaye çevrelerine yeni yaşam ve rant alanları yaratılmak amaçlanıyor. Hatırlarsınız ki, 31 Mart yerel seçimlerinde Kanal İstanbul’un emekçi kent sakinleri için neden tehlikeli olduğunu söylemiştim. Fakat bu projenin ilk açıklandığı yıl olan 2011’den beri sert bir muhalefet geliştirilmedi. Bu konuda geç kalındığını da belirtmek isterim. İktidarın kentin yoksulluk, işsizlik ve trafik gibi temel sorunlarına eğilmek yerine, büyük bir yıkım getirecek bir rant projesini merkeze alması, gerçekten emekçilerin sorunlarını değil, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan bir iktidar olduğunun son kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bu paralarla 4 kişilik aileler için 1,5 buçuk milyon konut yapılabilir. Ayrıca 125 bin adet kreş, 55 bin okul, 110 bin kadın sığınma evi, 60 adet şehir parkı, 150 yataklı 2750 tam kapasiteli hastane yapılabilir. Bu haliyle de proje akla, mantığa ve bilime aykırıdır.
Nisan: Peki, bazı bilim insanlarının tüm bu
olumsuzluklara rağmen Kanal İstanbul’u desteklemelerini bir bilim insanı olarak
nasıl açıklıyorsunuz?
SK: Bir bilim insanı bilimsel etik çerçevesinde
hareket etmek durumundadır. Bu proje sadece teknik bir mesele değildir. Bir
şeyin teknik olarak “yapılabilir” olması onun yapılacağı anlamına gelemez.
Projenin toplumsal çıktısı, kent sakinlerine fayda ölçüsü, gerçek bir ihtiyaç
olup olmaması, öncelikli bir problemin çözümünde başrol olması gibi kriterleri
düşünerek bir projenin uygulanması konusunda fikir beyan edilmelidir. Buna
destek veren “bilim insanlarının” ya Boğaz’da evi var ya da iktidarın
kendilerine biçtiği görevi yerine getirmek için görev üstlendiler. Ödüllerini
de bir şekilde alırlar. ÇED raporuna imza atanların piyasanın ve sermayenin
ihtiyaçlarına çözüm üreten akademisyenler olduğunu da bu şekliyle
yorumlayabilirim.
Kanal projesi bir ihtiyacın ürünü olan “ulaşım
projesi değil; emlak, rant ve ekolojik yıkım projesidir”. Bu açıdan
zaten bilimsel etiğe aykırıdır. Tüm bunlar bir yana, bir ihtiyaç ve öncelik de
değildir. Zaten yapılan boru hatları neticesinde Boğaz trafiği azalmış
durumdadır. Celal Şengör gibi Boğaz’da bir yalıda oturan insanların Boğaz
trafiği tehlike yaratıyor demeleri ne kadar inandırıcı olabilir? 1994’ten beri
Boğaz’da ciddi bir kaza olmadı. O kazadan sonra ise Boğaz’da sinyalizasyon
sistemi kuruldu. Kanal gibi genişliği Boğaz’dan çok daha dar, daha uzun ve daha
sığ olan bir yapay kanalda kaza olma olasılığı doğal boğaza göre çok yüksektir.
Bunun için mühendis olmaya da gerek yok. Bu yüzden kaza tehlikesi projenin
hayata geçirilmesi için bir kılıf olamaz. Projeye sebep olarak gösterilen
“para kazanacağız” meselesi de doğru değildir. Süveyş Kanalı bile
yılda 500 milyon dolar gelir getirmiyor. Bu kanalı kullananlar yaklaşık 15.000
km yol kısaltıyor ve seyahat süresini 35 gün azaltıyor. Kanal İstanbul’un bu
düzeyde bir gelir getireceğini düşünsek bile ancak 50 yılda kendini amorti
edeceğini söyleyebiliriz. Büyük bir ihtimal yap-işlet-devret ile yapılacağı
için devletten fazladan para çıkacak, bu da emekçiler için yeni vergiler demek
olacaktır.
Bizim kraldan daha fazla kralcı olan
akademisyenlere değil, kral çıplak diyebilecek akademisyenlere ihtiyacımız
bulunmaktadır. Bir jeolog ya da bir arkeolog çıkıp da “Burada kanal
yapılabilir” diyorsa kendi mesleğine zaten ihanet ediyordur.
Nisan: İktidarın “ne olursa olsun bu kanalı yapacağız”
tutumunu nasıl açıklarsınız?
SK: Bir ‘akıl tutulması’ yaşıyorlar ve projeyi uygulamak düşünsel yapılarını daha ileri boyutlara taşır kanımca. Kendi toplumuna yabancılaşmış ve onların en acil ihtiyaçlarını bile çözebilmiş değiller. Ben illa referandum yapalım da demiyorum. Fakat sokakta bunun bir karşılığı yok. Ekonomik krizin, tarım ve hayvancılığın, dışa bağımlılığın geldiği boyut ortada. Önce bu sorunları çözmeliler.
İstanbul’u bölerek bir ada haline getirmek sadece tarihsel ve kültürel bir mirası yok etmek değildir, aynı zamanda jeolojik bir miras da olan bu kent için cinayet ya da ihanet değil soykırım olacaktır. Ada haline gelecek şehrin Avcılar, Esenyurt, Beylikdüzü ve Büyükçekmece gibi ilçeleri bu adadan ayrılacak, yapılacak köprülerin ve kanalın inşaatı sırasında yaşanacak trafik de işin cabası olarak karşımızda duracaktır. Çıkacak toz akciğerlerimizi zehirleyecek ve halk sağlığımızı tehdit edecektir. Tüm şehir trafiğinde gezecek binlerce hafriyat kamyonunun yaratacağı hava kirliliği ve trafik sorununu düşünün. Küçükçekmece Lagünü kaldırılarak yeni köprü yapılana kadar tüm trafik kuzeye kaydırılacaktır. Gürültü, hava kirliliği ve trafik, yıllarca yapımı sürecek bu projenin sadece yan etkileri. İktidarın doğa için nasıl bir soykırım içinde olduğunu görmek gerekiyor ve bununla emekçi kent sakinleri olarak birleşik mücadele etmedikçe, bu projenin engellenemeyeceğini belirtmek istiyorum. Burada AKP veya CHP arasında sıkışmış olarak “Evet/Hayır” taleplerinden bağımsız; güncel hayatın bir ihtiyacı olmayacağı açık olan bu projenin hayata geçmesi demek, “depremde ölün” demektir. Su kaynaklarımızın yok edilmesi, arkeolojik ve kültürel varlıklarımızın sular altında kalması da demektir. Bu noktada hep beraber “Kanal’a Hayır” demenin de tam zamanıdır.
Nisan: Değerli katkılarınız için çok teşekkür ederiz.
Merhaba Gazete Nisan’ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Bir haftadır bu yazıyı yazmak için boş zaman ayarlamaya çalışıyorum. Neden boş zaman ayarlamaya çalışıyorum derseniz, çalıştığım mağaza (DeFacto) üç vardiyalı sistemle çalışıyor ve bu haftaki vardiyam eve gelip, uyuyup uyanıp işe gitmekten başka zaman bırakmıyor. Ben de bu yazıyı yazmak için uykumdan feragat ediyorum. Şu an yaşadığımız sorunların kısa bir özetini siz değerli okurlara aktarmak için yazıyorum.
Mağazayı geçtiğimiz ay 400 m² büyüttüler, personel odası da 2 m² büyüdü. Bu büyümenin maliyeti mağaza tarafından değil, personel primlerinden ayrılan motivasyon parasından kesilerek ödendi. Mağazada çalışan sayısı 100’ün altına inmiyor, buna karşın bu oda merdiven altında 7-8 m²’lik bir yer, çok küçük ve kullanışsız.
Fazla mesaiye kaldığımızda, örneğin 7,5 saat mesaimiz varsa mesai ücreti yatırmak yerine denkleştirme izni dedikleri yöntemle mesailer maaşa yansıtılmıyor. Onun yerine, “bir gün işe gelme, izin yap” derler. Zaten para kazanmak için çalışıyorum, onun karşılığını maddi olarak almak isterim. Ayrıca o gün işe gitmediğim için diğer iş arkadaşlarımın iş yükü artıyor çünkü eksik elemanla çalışıyorlar.
Kasiyerlere dönük olarak, bir hata sonucu kasada oluşacak açığın maaşlarından kesileceği tehdidi var.
Reyonda arkadaşınla yarım dakika bile konuşsan azar işitirsin. Örneğin, dün mola saatimi kaçırmamak için mesai arkadaşıma saatin kaç olduğunu sordum, hemen azar geldi konuşmayın diye.
Kadın reyonunda kabinlerde erkek personelin çalışması yasak, ama çoğu zaman kapanışlarda kadın kabinci yok. Kadın personellerin kapanışlarda olmamasının sebebi ise çoğunlukla gerici aileleri… Bu arkadaşlar kapanışa kalamadığı için de erkek personel giriyor kabine. İş yükü artıyor, iki kişinin işini bir kişi yapmak zorunda kalıyor; bazılarımız fazladan kapanışa kalmak zorunda kalıyoruz. Üç vardiyalı sistem olduğu için vardiyalar çok karışık oluyor. Kendimize ayıracak vakit bile bulamıyoruz; eve gel, uyu, uyan, işe git.
Personeli motive etmek için personel priminden ayrılan bir miktar para var ve bu parayı sadece erkek personeller her hafta motivasyon adı altında halı saha maçına giderek kullanıyor. Bu para kadın personellere ya da birlikte yapılacak bir etkinliğe harcanmıyor. Son olarak şirket aylık prim hedefini çok yüksek tutuyor, bu yüzden prim alamıyoruz, gerçi personel odasının tadilatını personelin yılda bir-iki defa tutan priminden ayrılan parayla ödeyen şirketten ne beklersin ki. Son söz, Marx’ın dediği gibi: Dünyanın tüm işçileri birleşin!
Taşeronda işçilik zormuş… Bilmiyordum… Çünkü ömrüm boyunca bir taşeron
firmada hiç çalışmadım. 1974 senesinde başladığım çalışma hayatımda tam 42 sene
çalıştıktan sonra 2016 senesinde emekli oldum. Bu sürecin sadece yedi senesinde
sendikalı olarak çalıştım. Emekli olup da bir buçuk sene dinlendikten sonra
tekrar bir firmada güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başladım.
Başta da yazdığım gibi böyle bir çalışma ortamında hiç bulunmadığım için neyle veya nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Fakat hep gazetelerde “Taşeron işçilerin isyanı” yazılarını okuyordum. İnsan yaşamayınca bilmiyor. Ne kadar da haklılarmış meğer. Üç kuruş paraya bir ay boyunca tam 264 saat çalışıyorsun. Ne cumartesin var ne de pazarın. Ne bayramın var ne de seyranın. İzin gününde bile mesaiye çağrılırsın, istersen gitme! “Çok önemli bir işim var bugün gelemeyeceğim,” dersin. Alacağın cevap bellidir zaten “Bir daha hiç gelme” derler. Yemeğin, suyun, çayın, çorban, çalıştığın işyerinin insafına kalmıştır, isterlerse verirler. (Şuan çalıştığım işyerini tüm bu isnatlarımdan ayrı tutuyorum.)
Son günlerde görsel ve yazılı medyadan takip ediyorum gündemi. Bazı partiler
ve sendikalar “tüm taşeron işçiler sendikalı olacak, kanuni haklarının hepsini
alacak” diyorlar. “Sendikalılar alsın da biz varsın kusur kalalım…” Bugün
çalışan emekçi kesimin büyük bir bölümü daha önceki yıllarda olduğu gibi
iktidara yükleniyorlar. Ben ise bunun suçlusu olarak sendikaları görüyorum.
1980 darbesinden sonra öyle bir sendika ağalığı düzeni yaratıldı ki, emekçinin
hakkını aramayı bırakıp, patronu veya iktidarı nasıl kızdırmayız hesaplarının
peşine düştüler. (Türk-iş Genel Başkanı’nın mikrofonunu açık unutup söylediği
sözler bunun ispatıdır.)
Daha geçen yıl Türk-İş hükümete ne demişti? “Asgari ücreti önce 2000 TL’ye çıkarın sonra refah payı üzerinde anlaşırız.” Sonuç ne oldu? Asgari ücret 2020 TL.
Bugün işveren ve hükümet 30 gün üzerinden ödenen kıdem tazminatını kaldırma planları yaparken, sendikalardan çıt yok. Sadece “Tazminatlar kırmızı çizgimizdir. Dokundurtmayız”, çıkışı var, o da lafta. Genel grev gibi bir eylem var mı ortada? Yok! Oysa 1980 öncesi bazı işyerlerinde kıdem tazminatı tavanı 45 güne çıkmıştı bile. Düşünün bundan tam 40 sene önce… Bir o günkü sendikalara bakın, bir de şimdikilere…
Uzun sözün kısası, emekçi kesim sadece sendikalara güvenip, yalnızca onların şemsiyesi altında değil, aynı zamanda sosyalizmin çatısı altında birleşmediği sürece haklarını elde etmeleri çok zordur.
2019 ortalarında Türk-İş’e bağlı Türk Metal sendikası ile
DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikaları “birlikte mücadele” anlaşması
imzalamışlardı. Daha sonra, asgari ücret görüşmelerinin başlamasından hemen
önce de Türk-İş, DİSK ve Hak-İş sendikaları, asgari ücretin belirlenmesinde
patronlar ve hükümet karşısında birlikte davranma kararı almışlardı.
İlgili sendikalar bu anlaşmaları yerine getirdiler mi? Belli ki hayır. 130 bini aşkın metal işçisi için MESS ile sürdürülen grup sözleşmesi görüşmelerine sendikalar farklı taleplerle girdiler. Türk Metal yüzde 26,28, Birleşik Metal-İş ise yüzde 34’lük zam teklifi verdi. Birbirinden oldukça farklı talepler bunlar.
Hükümetle girişilen asgari ücret görüşmelerinde de Türk-İş yönetimi 2.578 TL talep ederken DİSK en düşük ücretin 3.200 TL olmasını istemişti. Bu iki rakam arasında da oldukça büyük fark var.
Farklılıklar sadece bununla da sınırlı değil. MESS sözleşmesinde tüm sendikalar sözleşme süresinin iki yıl olmasında ortak bir direniş göstermekle birlikte, farklı sosyal haklar ve çalışma düzenleri talep etmekteler. MESS patronlarının ileri sürdüğü, örneğin işten çıkarmaları kolaylaştırmaya ve sürekli bir rotasyonla ücretleri aşağıya çekme gibi arzularına hangi sendikanın ne oranda direneceği de belli değil. Aralarında bu konularda bir koordinasyonun olduğuna dair hiçbir işaret de bulunmuyor.
Hele sendikacıların işçileri yüzde 12’lik bir zam konusunda iknaya yönelik “yoklamalarda” bulunması, sendikaların verdikleri birlikte davranma sözlerine uymadıklarını belli ediyor.
Birleşik eylem
Sendikal birleşik mücadele konusunda tek olumlu gelişme, 10 Aralık günü Türk Metal ve Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin fabrikalarda eşzamanlı eylem yapması oldu. Vardiya giriş çıkışlarında ve fabrika içerisinde yürüyüş yapan işçilerin eylemi nedeniyle üretimde yarım saate varan duruşlar yaşandı. Renault, Ford, TOFAŞ, Bosch, Arçelik, Man gibi Türk Metal’in örgütlü olduğu işyerleri ile Prysmian, DEMİSAŞ, Renta, BOSAL, BASÖZ Enerji, Yücel Boru gibi Birleşik Metal-İş’e bağlı fabrikalarda işçiler MESS’in yüzde 6,05’lik ücret artışı teklifini ve 3 yıllık sözleşme baskısını protesto ettiler.
Ama öte yandan asgari ücret görüşmeleri döneminde kitlesel bir protesto sadece 8 Aralık günü İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrıcılığını yaptığı “İnsanca yaşamak istiyoruz” mitingi oldu. Bu mitingde DİSK ve KESK sendikalarının yönetimleri vardı ancak diğer sendika konfederasyonları yoktu. Üstelik sendikaların tabandan katılımı da son derece sınırlıydı.
Bu gelişmelerden bazı sonuçlar çıkarmamız gerekiyor. Birincisi, sendikaların taleplerini görüşmelere girmeden önce tabandaki üyeleriyle birlikte oluşturmaları gerekiyordu. Böyle olmaması sonuçta kaçınılmaz olarak yönetimler arasında ayrışmaya ve elbette tabanda bölünmelere yol açacaktır. Ve bazı sendikaların tabanın istemediği sözleşmeleri imzalamalarının sorumluluğunu diğerlerinin imzalamış olmasına bağlayarak işin içinden sıyrılmalarına…
İkincisi, sendikal birlik sadece yönetim düzeyinde değil, taban örgütlenmeleri arasında gerçekleştirilmeli. İşçi sınıfı fabrikalardaki MESS protestosunda bu bilince ve enerjiye sahip olduğunu göstermiştir.
Tüm sendikaların işyeri temsilcilikleri ve komiteleri arasında kurulacak bir koordinasyon ve güç birliğinin, sendikal mücadele birliğinin olmazsa olmaz koşulu olduğunu ortaya çıkarmış durumdadır.
Aralık ayı pek çok büro işçisinin kabusu. Net değil brüt ücret ile çalışmak zorunda kalanlar bu ay tüm sene boyunca ödenen en düşük maaşlarını alıyorlar. Üstelik maaşlarından sene boyunca kesilen verginin hayrını hiçbir şekilde görmüyorlar. Hükümet bu vergiyi patrona teşvik, yandaşa peşkeş olarak dağıtıyor.
Ocak ayı da artık işçiler için kabus halini aldı, çünkü maaşlarının enflasyon karşısında eridiğinin resmi açıklaması bu ay içerisinde yapılıyor. Artık pek çok büro işçisinin zam oranı enflasyonun çok gerisinde kalıyor ve bu sektördeki sendikal örgütlenme eksikliğinden dolayı aşırı düşük zamlara karşı işçilerin eli kolu bağlı oluyor. Beyaz yakalı olmak bir kılıf; temelde bir işyerinde yalnız iki şey olabilirsiniz: ya işçi ya patron. Beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim aslında işçi. Hem de düpedüz işçi, sermayeyi işleyip artı değer yaratıyor, bu artı değerin çoğuna ise patron el koyuyor. Yaşamak için sürekli çalışması gerekiyor, bir süre işi bırakıp kafa dinleyemiyor, çünkü aslında güvenceli bir birikim imkânı yok.
Beyaz yakalı işçilerin geleneksel olarak bir miktar daha fazla kazanması beklenirken enflasyon ve düşük zamların etkisi ile artık mavi ve beyaz yaka arasındaki ücret farkı da kapanmış durumda. Yani eskiden bir miktar para biriktirip; ev, araba, belki küçük bir dükkan için yatırım yapıp, işçilikten bir tür yarı işçiliğe geçiş imkânı vardıysa da bugün ve bundan sonra bu olanağın artık mevcut olmadığını söyleyebiliriz.
Eskinin serbest meslek erbabının da beyaz yakalılaştığını, dolayısıyla işçileştiğini söylemek yanlış olmaz. Hukuk bürolarında küçük patronlar için bedava stajyerlik yapan avukatlar geri kalan hayatlarını çoğu kez şirketlerde yoğun bir emek sömürüsü altında geçiriyorlar. Mimarlar batan inşaat sektörünün yıkıntıları arasında iş arıyor, bulabilirlerse şartlarına bakmadan şükrediyorlar. Doktorlar, muayenehane açmayı bırakalı seneler oldu; artık özel hastanelerin patronlarına çalışıyorlar.
Yanlış anlaşılma olmasın, biz işçileşmek kötüdür demiyoruz. İnsan ırkı tarih boyunca işbirliği ile ilerlemiştir. Biz bireysel küçük işletmeler yerine toplu büyük işletmeleri tercih ederiz. Zaten kapitalist ekonomi de devlet müdahalesi olmadığında genelde bu yönde bir seyir izler. Bizim karşı olduğumuz emek sömürüsüdür; patronun her şeye sahip olduğu, işçinin hiçbir şeye sahip olmadığı düzendir. Kural ofiste de, fabrikada da aynıdır: Sendikalılaşmazsan patrona hayır diyemezsin, o düşük zammı kabul edersin, mesai ücretini alamaz, patron defol dediğinde kendini işsiz bulursun.
2018 yılının sonundan bu yana dünya sınıflar mücadelesinde yeni bir devrimci ayaklanma dalgasına tanıklık etmekteyiz. Bu ayaklanmaların hemen hepsi kapitalist neoliberal sistemin doğurduğu sonuçlara karşı kitlelerin bir tepkisi niteliğinde başladı: Gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizlik, kazanılmış haklara dönük saldırılar, yoksulluk… Sistemin bekçileri kendi yaratmış oldukları kapitalist krizin faturasını emekçi halklara ödetmeye çalıştıkça, kitleler de ekonomik talepleri etrafından seferber oldular. Bu mücadeleleri ise hızlı bir şekilde hükümetleri ve politik rejimleri hedef alır bir hale geldi. Fransa’da Sarı Yelekliler’in seferberliği, Cezayir’de diktatör Buteflika’yı deviren devrimci halk ayaklanması… Bugün Şili, Kolombiya, Irak, Lübnan, İran ve Fransa’da sürmekte olan grevler, kitlesel seferberlikler…
Bu ülkelerin emekçilerinin neredeyse tamamı zenginin daha da zenginleştiği, yoksulluğun ise toplumsallaştığı ve kapitalist sömürünün vahşet boyutuna ulaştığı ekonomik modeli sorguluyor. Ve bu modelin temsilcisi hükümetleri ve politik rejimleri karşısına alıyor. Kitleler “eskisi gibi yönetilmek” istemiyor. Egemenler ise eskiden olduğu gibi yönetemediklerinin bilincinde olsalar da rejimlerini ayakta tutabilmek adına “çözümler” arıyor.
Sistem içi manevralar ya da kitle hareketi sandığa sığar
mı?
Egemenler kitle ayaklanmalarının geri çekilmesini sağlamak
adına baskı ve şiddete başvurmak dışında iki temel taktik uyguluyor: Emekçilerin
tüm taleplerini değil de bazı kısmi taleplerini karşılayarak kitle basıncını
azaltmaya çalışmak ya da seçimleri işaret ederek kitle seferberliğini sandık
yoluyla boğmayı hedeflemek. Bu “demokratik gericilik” metotlarını uygularken de
tabandan gelen basınçla koltuklarının tehlikede olduğunu hisseden sendikal
bürokrasiyi kullanarak işçi sınıfını kontrol altında tutuyorlar. Aynı zamanda,
kitleler kapitalist modeli sorgularken, sorunların sistem içerisinde
çözülebileceğine, “daha iyi bir kapitalizmin mümkün olduğuna” inanan reformist
sol akımlar da iktidarların bu “çözüm” önerilerini destekleyerek emekçi
halkların sosyal dönüşüm mücadelelerine ihanet eden bir tutum benimsiyor.
Geçtiğimiz bir yıl içerisinde bunun örneklerini epeyce gördük. Sarı Yelekliler isyanı, Fransa’da akaryakıt zamlarına ve zenginlerden alınan vergilerde indirime gidilmesine karşı başlamıştı. Ancak hızlıca köklü sosyal dönüşümler talep eden bir ayaklanma niteliğine erişmişti. Macron hükümeti ise sadece akaryakıt zamlarını geri çekerek eylemleri sonlandırmaya ve koltuğunu korumaya çalışmıştı.
Cezayir’de ise ekonomik taleplerle başlayan devrimci ayaklanma, “halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganıyla diktatörlüğü karşısına almıştı. Seferberlikler Cezayir’de diktatör Buteflika’yı devirse de ordu ve ülke burjuvazisi rejimi ayakta tutmak, kitle mücadelesinin hedefine ulaşmasını engellemek adına bir çıkış yolu arayışına koyulmuştu. Buldukları yol ise başkanlık seçimleri vasıtasıyla sandığı işaret etmek oldu. Sonuçta 12 Aralık 2019 tarihinde gerçekleşen seçimlere halkın sadece yüzde 39,93’ü katıldı.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama bu demokratik gerici
uygulamaların hiçbirinin kitle hareketini nihai bir yenilgiyle karşı karşıya
bırakmadığını söyleyebiliriz. Kapitalistler ekonomik ve politik rejimlerini
korumak için daha ağır kemer sıkma politikalarına başvurdukça karşılarına daha
radikal ve militan bir kitle öfkesi çıkıyor.
Üretimden gelen güç ya da “hepsi gitsin!”
Kitleler, mücadeleleri sonucunda iktidarların verdiği kısmi ekonomik tavizlerin ya da yaptığı ufak demokratik makyajların, yaşam koşullarında kalıcı bir düzelme yaratmadığını fark ediyor. Egemenlerin ekonomik krizden kendi kârlarını koruyarak çıkmak adına emekçilere daha ağır bedeller ödetmeye çalıştıklarını mücadelelerinde deneyimliyorlar. Vardıkları sonuç ise kapitalist modele ve mevcut düzen partilerine karşı daha radikal ve kararlı bir eylemlilik oluyor: grevler ve kitlesel boykotlar.
Sarı Yelekliler isyanını deneyimleyen Fransız emekçileri, tam da bu nedenle iktidarın uygulamaya çalıştığı emeklilik yasasına karşı 5 Aralık tarihinden bu yana süresiz genel grev ilan ederek hayatı durdurmuş vaziyette. Kolombiya’da bir ay içerisinde dört genel grevin, Şili’de 48 saatlik genel grevlerin örgütlenmesinin nedeni de bu. 2010 yılında başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci ayaklanma sürecini yaşayan Lübnan ve Irak halkları bugün tam da bu nedenle “Hepsi gitsin!” sloganını haykırıyor. Cezayir’de nüfusun yüzde 40’a yakını sandığa giderken, geriye kalan yüzde 60’ı tam da bu nedenle sokaklarda kitlesel boykot düzenliyor.
İşçi sınıfı ve ezilenler, kapitalist modeli sorgularken üretimden gelen güçlerini kullanarak sistemin can damarına saldırıyorlar. Fransa’da oluşturdukları bölgesel grev komiteleri vasıtasıyla tabandan geliştirdikleri basınçla sendikal bürokrasiyle mücadele ederken, bir yandan da emekçi halkın öz örgütlenme araçlarının koşullarını açığa çıkartıyorlar.
Şili’de ise mücadele halindeki emekçi halkın oluşturduğu bölgesel/mahalle
temelli meclisler iki ayı aşkındır süren devrimci ayaklanmanın dinamiğini
sağlıyor. İktidarın ve reformist solun kitle seferberliğini sistem içi
sınırlarda tutma çabasına Şili halkı kendi örgütlülüğünü pekiştirerek cevap
üretmeye çalışıyor.
Adı anılan ülkelerde gelişen seferberlikler ve kitlelerin
izlediği grev, grev komitesi, yerel meclis örgütlenmesi gibi metotlar, ekonomik
krizle ve baskıcı rejimlerle boğuşan dünya emekçi halkları için önemli dersler
barındırıyor.
Mevcut ekonomik modeli ve politik rejimleri sarsan bu
seferberlik dalgasının işçi sınıfı ve emekçiler yararına, kapitalizmden kopuş
doğrultusunda bir çıkışı mümkün kılmasının önündeki en büyük eksiklik ise bu
mücadelelerde henüz devrimci bir önderliğin açığa çıkamamış olması. İşçi sınıfı
ve emekçiler kendi öz örgütlenmelerini yaratma çabası içerisindeyken, biz
devrimci enternasyonalistlere düşen de seferberliklerin sürekliliğini
sağlayacak, kapitalizmden kopuş doğrultusunda, işçi-emekçi hükümeti ve
sosyalizm programını mümkün kılacak bir önderliği inşa edebilmek.
Türkiye’nin
içinde bulunduğu iktisadi kriz ve açmazlar derinleştikçe rejim, sıcak para
girişi ve teknolojik yatırımlar için kâr marjı yüksek olan silah sanayisine
daha fazla yöneliyor. Yapılan yatırımlar artarken devlet eliyle verilen
teşviklerle ülkedeki sermaye grupları için kârlı bir alan açılıyor. Bununla
birlikte işçiler ve emekçiler üzerindeki sağcı ve popülist politikaların
sürdürülebilmesi için de bir zemin oluşuyor.
Bu artışı, savunmaya ve silaha harcanan paralardan görebiliriz. 2019’da savunma ve güvenliğe ayrılan bütçe 102,8 milyar TL iken 2020 için bu sayı 141,1 milyar TL’ye çıkartıldı. Bu harcama 1 trilyon 95,5 milyar TL’lik 2020 bütçesi içinde yüzde 12,8’lik bir orana tekabül etmekte. Savunma bütçelerinin aslan payını 53 milyar TL ile Milli Savunma Bakanlığı (MSB) aldı. MSB’nin bir önceki bütçesi 46 milyar TL idi. Böylece bir yıllık MSB bütçesindeki artış yüzde 15 oldu.
Türkiye’nin silah sanayisindeki ve savunma bütçelerindeki ilerleme ve bu sektörlerin devlet eliyle palazlanması, rejimin gidişatına bağlı olarak ilerliyor. Sanayi üretiminin ve inşaatın küçüldüğü bu dönemde eldeki en kârlı yatırım her zaman kâr getiren silah sanayisi olarak görülüyor. Devlet, milyarlarca lirayı hem ülke içindeki popülist politikaların bir aracı olarak hem de uluslararası politikada pazarlık konusu (S-400) olarak harcıyor.
Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı silah sanayisinde de hissediliyor. 2017’den 2018’e savunmada ithalat yüzde 59 artış göstermiş. Buna bağlı olarak ihracat gelirlerinde de yüzde 20’lik bir artış var. İthalatın yüzde 41,8’i ABD’den, yüzde 50,6’sı Avrupa’dan yapılmış. Özellikle teknoloji alanında Almanya ve ABD ile ticari ilişkiler kesilirse bundan tüm ülkenin ekonomisi etkileneceği gibi en yüksek darbeyi silah sanayisi görecek. Bu durum Türkiye’nin teknoloji ve temel ekipmanları dışarıdan aldığını ve montajlarını ülke içinde yaptığını gösteriyor. Üretilen tank ve helikopter gibi temel ekipmanlarda yerli ve milli söyleminin altında dışa bağımlılık gerçeği saklanmak isteniyor. Ülkedeki silah sanayisi gelişiminin dünya silah ticaretindeki büyümeye ve silahlanmadaki artışa bağlı olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.
Silahlanma politikası ise maceracı dış politika ve emperyalizmle sözde sürtüşmelerle kılıflandırılıyor. Dört tarafımız düşmanlarla çevrili algısı sistematik bir şekilde sürdürülmeye çalışılmakta. Bu sayede hem iç politikada işçilerin birliği engellenerek onlara zor ekonomik zamanlarda devlet için, içinde bulundukları koşullara tahammül etmeleri telkin ediliyor; hem de dış politikada Suriye ve Doğu Akdeniz gerginlikleriyle yaratılan düşman algısıyla içte rejim sağlamlaştırılmaya çalışılıyor. Bunlar birbirini besleyen ve birbirinden ayrılmayan politikalar olarak okunmalıdır.
Türkiye, ithalata ve dışarıdan gelecek sermayeye bağlı iktisadi politikadan vazgeçmiyor. Bu ortamda, silah sanayisinin yanı sıra, Kanal İstanbul gibi inşaat sektörünü canlandırmaya dönük çevresel yıkım planları yapılıyor. Üstelik tüm bunlar devlet garantili özel fonlarla gerçekleştiriliyor. Ülkenin emekçilerinden toplanan her şey, sermayenin kârlılığını arttırmaya ya da zararını kapatmaya dönük işletiliyor. Silah sanayisindeki model de aynı şekilde ilerliyor. Sadece bu kuşağın değil gelecek kuşakların da borç yükü altında bırakılması pahasına kendi yarattıkları yıkımı yine kendi yarattıkları sanal düşmanları göstererek işçi ve emekçilere ödetme planı içindeler. Biz diyoruz ki silaha harcanan milyarlarca lirayla ülkenin tüm altyapı, sağlık ve eğitim sorunları kolaylıkla çözülebilir. Buna dönük iktisadi politikalar ise ancak bir işçi-emekçi hükümeti tarafından hayata geçirilebilir.
Tren, Edirne Uzunköprü’den İstanbul’a doğru yola çıkmış, Çorlu’da raydan çıkarak devrilmişti. 25 kişi yaşamını yitirdi, 328 kişi yaralandı. Kazanın detayları, ortada ciddi bir ihmal olduğuna işaret ediyordu.
Peki, bu ihmalin sorumluları kimlerdi?
Üzerinden 1 yıl 5 ay geçti. Bunun cevabı henüz verilemedi ancak pek tabii siyasetçiler, bürokratlar, TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına çoktan karar verildi.
Oysa aileler, hem kaza öncesi hem de sonrasında yaşananlardan dolayı alt ve üst kademede imza yetkisi bulunan tüm yetkililerden şikâyetçiydi…
İddianamede asli kusurlu bulunan, Demiryolu Bakım Müdürü Yol Bakım
ve Onarım Şefi, Hat Bakım ve Onarım Memuru ve yıllık umumi muayene raporunda
imzası bulunan Köprüler Şefi hakkında ise taksirle ölüme ve yaralanmaya
sebebiyet verme nedeniyle açılan dava sürüyor.
Hazırlanan ilk bilirkişi raporu ailelerin itirazlarıyla reddedilmişti. Mahkeme yeni bilirkişi heyeti oluşturulmasına karar verdi ancak teknik üniversitelerden bilirkişi bildirimleri halen gelmedi. 10 Aralık tarihinde gerçekleşen son duruşma 21 Nisan 2020’ye ertelendi.
Bu süre zarfında, TCDD Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı İsa Apaydın görevden alındı. Apaydın, 13 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleşen Yüksek Hızlı Tren kazasında hızlı tren hattını sinyalizasyon gibi önemli eksikleri olmasına rağmen faaliyete açtığı için kusurlu bulunmuştu. Ancak bilirkişi raporunda kusurlu bulunan Apaydın ve şu anda TCDD Genel Müdürü olan dönemin Genel Müdür Yardımcısı Ali İhsan Uygun, 13 Ocak’ta görülecek davanın iddianamesinde de şüpheli olarak yer almadı.
Yani aslında her iki kazada da üst yetkili TCDD sorumluluktan
bir şekilde muaf tutuldu.
Şimdi asıl soru şu:
“Yetki olmadan sorumluluk olmaz” denir, peki ya
sorumluluk olmadan yetki olur mu?
Maalesef oluyor; hele Türkiye’de fazlasıyla yetkili ancak bir o kadar sorumluluktan uzak kurumlar gerçeği ile karşı karşıyayız. En üst yetkiye sahip olanlar neredeyse hiçbir durumda sonuçların sorumluluğunu üstlenmiyor.
Bu iki tren kazası sonrası yaşananlar bunun
sadece bir yüzü…
Benzer süreci Soma Faciası’nda da yaşadık. Bu facia, Türkiye’nin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçti. Öylesine büyük yanlışlarla doluydu ki bunun bir cinayet olduğunu söyledik. Görüntüleri televizyondan izlerken bizler bile yaşananlardan utanç duyduk, kendi payımıza düşeni sorguladık. Peki, bir kurum bile bu faciada kendi sorumluluğunu üstlendi mi? Taşeronlaştırma ve özelleştirme ile birlikte düşük maliyet ve yüksek kâr politikalarını uygulayanlar bu politikaların sonuçlarının sorumluluğunu üstlendi mi?
Ya da kadına yönelik şiddet günden güne artarken, kadınlar sistematik olarak öldürülürken, cinsiyetçi politikaların sorumluluğunu üstlenen bir kurum var mı?
Örnekler öyle çok ki… Çünkü sağlık, eğitim,
çevre, tarım, ekonomi ve daha birçok konuda yetkiyi en üstte ve tek elde
toplayan ama iş sonuçlara gelince mağdurları keder ve kaderleriyle baş başa
bırakan; en olmadı işi fıtratına bağlayan bir yönetim anlayışı söz konusu…
Bu anlayışı kırabilmenin en temel yolu ise
tabandan en üst düzeye kadar yetkili mercilerin denetlenebilir ve geri çağrılabilir
olmasında yatıyor. Sorumluluğun göz ardı edildiği yerde, yetkiyi de
sorgulayabilmekten geçiyor.
1. Trump,
the president of the US imperialism, got Kasim Suleimani, the commander of the
Jerusalem Force under the Iranian Revolutionary Guards (Pasdaran) and the
leader of Shiite expansionism, assassinated. As such, he poked the hornet’s
nest in the Middle East. This assassination and the following promise of
revenge by the Iranian administration indicate that an “irregular” war is about
to begin in the region in the coming days and weeks. This process of conflict
could lead to a redistribution of cards in the Middle East, which would affect
Turkey closely.
2. Let’s recall how we got here: the US invasion
of Iraq in 2003 resulted in an increase of Iran’s influence and role in Iraq,
which has intimidated imperialism and Zionism. After the imperialist occupation
in Iraq liquidated the Saddam and Ba’ath regime, which was based on the Sunni
community in the country constituting about 30 percent of its population,
governments formed by the alliance of Shiite parties (which make up about 65
percent of the population) and Kurdish parties have started to rule the
country. It was through the Shiite parties that Iran has become one of the
leading actors in the country’s administration. Throughout this process, Iraq
has been governed on the basis of an implicit cooperation between the US and
Iran.
3. The Mullahs’
regime, which came to power through the Islamic revolution in 1979 and strengthened
itself by destroying Iran’s real revolutionary forces, had attempted to spread
its counterrevolutions in the region in order to survive there under the
pressure of imperialism and Zionism. Iran had the greatest opportunity to do so
during the process of revolutions in the Middle East and North Africa in 2011,
and it increased its direct military intervention in the region by sending
thousands of militias and many military advisers to support the Assad dictatorial
regime in order to crush the Syrian popular revolution. The military capacity
of Hezbollah in Lebanon that was under Iranian control increased its militia
units as well as establishing further units, again under the control of Iran, so
as to fight ISIS in Iraq. While the national army of Iraq is now organized on
the basis of the Shiite sect, the Shiite militias are also officially
recognized as part of the national army. Iran, the same way, supports the
Houthi militias in Yemen in turn.
4. In
the conjuncture created by the agreement between the US and Iran during the
Obama era, the US administration approached Iran’s interventions in the region
in a friendly way. The US administration, which prioritized the strangulation
of the revolutions in the region and the liquidation of the ISIS, did not raise
its voice in the face of Iran’s presence in Syria and Iraq. During the process
of liquidation of ISIS, especially in Iraq, the US forces cooperated with
Iranian militias, and the pro-Iranian militias supported by the US air strikes
captured ISIS-controlled regions, the most important of all having been Mosul. However,
after the marginalization of ISIS and the withdrawal of the revolutionary wave,
Iran’s rising military and political power in the region has become a problem of
first degree importance for the US, Israel and Saudi Arabia. Thus, both the
imperialist and Zionist forces, and the Sunni rulers who are concerned about and
fight with the Shiite expansionism have made the gradual liquidation of the
military forces under the influence of Iran in the region their main agenda
item. In this context, military tensions have increased between the US and Iran
in Iraq, and between Saudi Arabia and Iran in Yemen.
5. The
economic collapse in Iraq and Iran and the popular uprisings that erupted
against the pressure of the regimes in the recent weeks strengthened these
tensions. While the Mullah regime took an even more repressive stance under the
threat of collapse (during the protests, the regime forces killed a large
number of demonstrators, while the exact numbers are still unknown), the United
States and its allies used these protests as the perfect timing to back down
the Iranian regime. In particular, the months-long uprisings of the Shiite
population against the government of the Shiite parties in Iraq and the fact
that these Iran-backed parties had no capacity to prevent the overturning of
the country have made the conflict between the US and Iran even more sensitive
when it came to who has the power of control in the latter. Following the
defeat of ISIS, the US demanded the liquidation of Hashdi Shabi and organized
attacks on the commanders of this organization. Iran-controlled groups
responded by attacking US military units in return. Following the attack in
which one US soldier was killed and four US soldiers were wounded, the US
hardened its attacks on Hashdi Shabi. It is then that the pro-Iranian forces
attacked the US Embassy in Baghdad and partially occupied the Embassy. The US’s
response was to kill Qasim Suleimani and Abu Mehdi al-Muhandis, one of the most
important commanders of Hashdi Shabi. It wouldn’t be a surprise to see mutual
missions rise in the coming days.
6. Other
factors that should be included in this picture are the recent developments in
the domestic politics of the USA and Iran. The Trump administration is trying
to strengthen its prestige in the eyes of the American people during the period
of presidential elections, first with the assassination of Baghdadi, and now
with that of Suleimani. Iran, on the other hand, aims to divert the internal
rebellion by increasing nationalist and anti-USA sentiments through raising
tensions on the basis of sectarianism in the region and through increasing
frictions with the USA. At the same time, pro-Iranian groups are striving to
divert the rebellion against the Shiite government from its course by
tightening their attitude against the USA in Iraq. Undoubtedly, this attack by
imperialism will help the Mullah regime to turn the rebellion against itself on
its behalf and unite it on the basis of Shiism.
7. Although
all these developments will not immediately lead to a war that will begin with
a direct US attack on Iran (and while we don’t neglect this possibility), we
foresee that mutual reprisals, in other words a kind of “irregular war,” will
continue taking place in the region. Meanwhile, it is clear that the chaotic
situation in Iraq will worsen given the fact that the pro-Iranian Shiite
parties cannot rule the country anymore and that there even exist anti-Iranian
Shiite parties. The US will obviously try to use this situation to break Iran’s
influence in the country. Will the Iraqi parliament’s decision to “withdraw all
foreign powers from Iraq (although the applicability of this decision is quite
doubtful at a time when a real government could not be established in the
country) put an end to the cooperation between the two countries (the USA and
Iran) in the administration of Iraq since the US invasion? Will it lead to a
new coation agreed by both parties through a new bargaining process? We will
see the answer to this question in the coming days.
8. It
is imperative that all workers as well as all progressive and revolutionary
forces in the region develop an open and clear attitude in face of all these
developments. The Middle East has been under attack and pressure from
imperialism and Zionism from the very beginning. The sovereignty of imperialism
in the region has been contributing to the survival of monarchical and dictatorial
regimes in many countries of the latter. The proletarian people of the Middle
East and revolutionary currents in the region hate these regimes and their
struggles are their reactions against them. Hence, our place will surely be on
their side in case of any military attack that the imperialist and/or Zionist
forces may engage in against Iran or Iraq. The USA military forces must
immediately withdraw from the Middle East. For this reason, we call on the
workers of the world, especially of the USA, to mobilize against American
imperialism and Zionist aggression!
9. One
of the biggest dangers awaiting the proletarian people of the Middle East is
the imperialist project to divide the peoples of the region on ethnic and
religious lines, to put them against each other, and to split the land they
share in common on these grounds so as to better and more firmly control the
resulting smaller pieces. The aim of imperialism is to create division and
conflict between the Sunni and Shiite religious groups, to add ethnic
sensitivities, to poison the relations between people so as to play them off
against each other. Some monarchical and dictatorial regimes in the region would
surely support this as well. We shouldn’t let this plan run its course. There
is no doubt that all the peoples should be able to have right to
self-determination for their own future freely. But it should not be forgotten
that the only way to wipe the region off of imperialism as well as the expansionist,
oppressive and counterrevolutionary forces is to unite the resistance of all
peoples together through establishing a Federation of Workers, in which
they can live together and freely in the Middle East.
İUB-DE Şili seksiyonu MST-Chile (Sosyalist İşçi Hareketi) ve uluslararası kadın örgütlenmesi Isadora önderlerinden Suyai Vilariño ile Şili’de Ekim ayından beri devam eden seferberlik, bu seferberliklerde kadınların rolü ve tüm dünyaya yayılan Las Tesis performansı hakkında konuştuk. Röportajın çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.
Kadın Dayanışması: Şili’de Ekim’den beri süregelen kitle
seferberliklerinde kadınlar öncü bir rol oynuyor. Ancak Şili’de kadınların
mücadelesinin bu seferberliklerin çok daha öncesine dayandığını biliyoruz.
Şili’de kadın mücadelesinin ana dinamikleri ve bileşenleri hakkında kısaca
bilgi verir misiniz?
Suyai Vilariño: Şili’de kadınların mücadelesi 2016 yılında
“Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz” (Ni Una
Menos) şiarıyla alevlendi. Bu her zaman ülkedeki kadın mücadelesinin en
temel talebiydi. Emekçi kadınlar için aynı zamanda “eşit işe eşit ücret”, “tüm
işyerlerinde ücretsiz kreş” ve özellikle kadınların en güvencesiz işlerde
çalışıp en düşük düzeyde emekli maaşı aldığını düşünürsek “bireysel emekliliğe
(AFP) hayır” gibi taleplerimiz de mevcut.
Şili’deki seferberlikler kendiliğinden gelişti ve şu an bir politik
önderliğe sahip değil. Aynı şey kadın hareketi için de geçerli. Örneğin, 2018
yılında üniversiteli kadınların başlattığı Feminist Mayıs hareketi kendisini yönlendiren
herhangi bir önderlik olmadan üniversite meclislerinde örgütlendi. Bununla
birlikte ulusal düzeyde eylem çağrılarını yapan 8 Mart Feminist
Koordinasyonu’nun doğrudan olmasa da hareketin başını çektiğini söyleyebiliriz.
Özetlemek gerekirse hareketin temel özelliklerinden birinin, rejimin
partilerine duyulan güvensizlikten dolayı açık bir politik önderliğin bulunmaması
diyebiliriz. Bu nedenle de net bir ortak talep de yok ve en çok öne çıkan
sloganlar, örgütsüz olmaları nedeniyle hareketin önderliğini üstlenemeyen,
dolayısıyla da kendi taleplerini tam anlamıyla genelleştiremeyen radikal
feministlerin sloganları oldu.
KD: Peki, kadınlar Ekim ayında ekonomik
taleplerle başlayan bu seferberliklere hangi aşamada dahil oldu? Öne çıkan
talepleri nelerdi?
SV: Kadın hareketinin bir özelliği de aynı
zamanda en örgütlü kitle olan öğrenci kadınlar etrafında yükseliyor olması.
Ancak genç işçi kadınlar da kitlesel gösterilere yoğunluklu olarak katılıyor.
Asıl sorun, çalışan kadınların, işyerlerindeki sendikaların dağınık ve güçsüz olması
nedeniyle işyerlerinde örgütlenemiyor oluşu. Bir fikir vermesi açısından
söyleyeyim; Şili’de sadece 15 işçi ile bir sendika kurabilirsiniz. Yani burada o
kadar çok sendika var ve çoğu o kadar bürokratik yapılar ki insanlar sendikalara
güvenmiyor. Buna ek olarak, bir işçinin sendikalı olduğu için işten çıkarılma ihtimali
de çok yüksek. Ülkede PC’nin (Şili Komünist Partisi) etkisi çok fazla
olduğundan insanlar sola ve genel olarak partilere güvenmiyor. Kadın hareketi
için en acil talep, kadına yönelik her türlü şiddet türüne yönelik bütünlüklü
bir şiddet yasasının oluşturulması ve kadına yönelik şiddetle mücadeleden
sorumlu devlet kurumlarının etkili çözümler ortaya koyabilmesi için ihtiyaç
duydukları finansmanı sağlayan gerçek bir bütçe oluşturulması. Ancak kitlesel
mücadele ile bu talep değişerek derinleşti.
Kadınlar, 18 Ekim’de başlayan seferberliğe kitleler halinde katıldılar ve ikili
iktidar nüveleri haline gelen halk meclislerine birebir katılarak seslerini
yükselttiler. Devam eden seferberlik, başlıca düşmanımızın rejimin partileri ve
son askeri diktatörlüğün el birliği içerisinde kabul edip uygulamaya koyduğu
ekonomik modeli temsil eden Piñera hükümeti olduğunu ortaya koydu. Seferberlikle
birlikte giderek büyüyüp güçlenen halk meclisleri Piñera’nın hükümeti terk
etmesini ve süregelen ekonomik modelin sona ermesini talep etti.
Biz içinden geçtiğimiz bu süreci bilinçsiz bir sosyalist devrim olarak karakterize ediyoruz, çünkü yükseltilen talepler rejime karşı olduğu kadar ekonomik modele de karşı. Dolayısıyla seferberliğin şu anda en öncelikli talepleri Cumhurbaşkanı Piñera’nın istifası ve Pinochet diktatörlüğü tarafından dayatılan 1980 Anayasası’nı değiştirecek bir kurucu meclisin oluşturulmasıdır.
Kadınlar halk meclislerde önemli bir rol oynamanın yanı sıra aynı zamanda polise
karşı mücadelede de ön saflarda yer aldı. Bu yüzden birçok kadın cinsel işkenceye
maruz kaldı; siyasi mahkûmlar ve erkek protestocular gibi gözlerini kaybeden
pek çok kadın da oldu.
KD: Ekonomik taleplerle başlayan mücadele
hızlı bir şekilde rejim karşıtı bir karakter kazandı, bunun kadın mücadelesine
yansıması ne oldu? Feministlerin genel greve nasıl, hangi taleplerle dahil oldu?
SV: Söylediğim gibi ülkede sendikalar çok dağınık ve güçsüz olduklarından, birlikte bir etkin genel grev örgütlemeleri gerçekten çok zor. Zaten bu yüzden bölgesel halk meclisleri kitle hareketinin somut örgütlenme biçimi olarak öne çıktılar. Kadınlar bu seferberliğe “Bir kadın daha eksilmeyecek, bir kadın daha ölmeyecek” sloganıyla katıldı. Biz Isadora olarak kadın toplantılarında reformist örgütlere karşı mücadele veriyoruz. Feminist hareketin taleplerinin sadece özgül olmakla kalmaması gerektiğini, aynı zamanda Piñera hükümetine karşı sokaklardaki ve halk meclislerindeki taleplerle birleşmesi gerektiğini düşünüyoruz.
25 Kasım yürüyüşüne kadın hareketi bir bütün olarak çok net taleplerle katılamadı.
Ekonomik modele karşı talepleri sadece belirli emekçi sektörlerden kadınlar
yükseltti. Örneğin, “Emekli maaşı sefalet maaşı olmasın”, “Güvencesiz çalışmaya
son” gibi. Ancak bu talepler kadın hareketinin çoğunluğunun talepleri değildi.
Mücadele etmemiz gereken en büyük sorunun bu olduğunu düşünüyoruz.
KD: Şili’deki seferberlik kadınların Las Tesis
performansıyla tüm dünyada ses getirdi. Bu protestonun bu kadar hızlı yayılmasını
ve sahiplenilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
SV: Bence Las Tesis performansının dünyanın geri kalanına hızla yayılması, bu performansın
dünyanın neresinde olursak olalım sadece kadın olmamız nedeniyle maruz
kaldığımız hak ihlallerini ifade ediyor olmasından kaynaklanıyor. Performansın
temel çıkış noktasının, polisi ve hükümetin polisle olan suç ortaklığını ifşa
etmek olduğunu tekrar belirtmek gerekiyor. Burada vurgulanmak istenen, kadınların
baskı dönemlerinde maruz kaldıkları politik cinsel şiddet sorunuydu.
KD: Şili’deki seferberlik süreci kadın
mücadelesi açısından kalıcı örgütlenmeler yaratabildi mi? Süreç, kadın
mücadelesi açısından ne gibi olanaklar ve olasılıklar sunuyor?
SV: 10, 11 ve 12 Ocak tarihlerinde ulusal çapta bir kadın toplantısı gerçekleşecek. Aslında toplantı sağ kanat ve hükümet safında yer alıp gösteri karşıtı bir yasa paketi için oy vererek, mücadeleye açıkça ihanet eden Geniş Cephe (Frente Amplio) isimli bir örgüt tarafından düzenlenecek. Yine de biz bu toplantıda, içinden geçtiğimiz devrimci sürece sadık gerçek bir kadın koordinasyonun ortaya çıkabileceğini umuyoruz ve elbette ki bu gerçekleşirse bu koordinasyonun bir parçası olacağız.
(Kapak görseli: “Biz kadınlar uzlaşmıyoruz. Kadın katili Piñera”)
1. ABD emperyalizminin başkanı Trump, İran Devrim Muhafızları’na (Pastaran) Bağlı Kudüs Gücü komutanı ve Şii yayılmacılığının yöneticisi olan Kasım Süleymani’yi bir suikastla öldürterek tüm Ortadoğu bölgesindeki arı kovanına çomak sokmuş oldu. Bu suikast ve ardından İran yönetiminin intikam vaadi, önümüzdeki günlerde ve haftalarda bölgede “gayri nizami” bir savaşın başlayacağına işaret etmektedir. Bu çatışmalı süreç Ortadoğu’da bütün kartların yeniden dağıtılmasına yol açabilecek ve elbette Türkiye’yi de yakından etkileyecektir.
2. Buraya nasıl
gelindiğini hatırlayacak olursak, ABD’nin 2003’teki Irak işgali İran’ın
Irak’taki etkisinin ve rolünün şu anda emperyalizmi ve Siyonizmi korkutacak
derecede artmasıyla sonuçlanmıştı. Irak’ta ülkenin yüzde 30 civarındaki
kesimini oluşturan Sünni topluluğa dayanarak varlığını sürdürmüş olan Saddam ve
Baas partisi rejiminin emperyalist işgal yoluyla tasfiyesinin ardından ülkeyi Şii
partilerin (nüfusun yaklaşık yüzde 65’ini oluşturan) ve Kürt partilerin ittifakıyla
oluşan hükümetler yönetmeye başlamıştı. Şii partiler aracılığıyla da İran ülke
yönetiminde başat aktörlerden biri haline gelmişti. Bütün bu süreçte Irak, ABD
ve İran’ın örtük işbirliği temelinde yönetilir olmuştur.
3. 1979’daki
“İslami devrim” ile işbaşına gelen ve İran’ın gerçek devrimci güçlerini
katlederek kendini sağlama alan mollalar rejimi daha başından itibaren,
emperyalizmin ve Siyonizmin baskısı altındaki bu bölgede ayakta kalabilmek için
karşıdevrimlerini bölgeye yayma çabalarına girişmişlerdi. Bu çabalarındaki en
büyük fırsatı 2011’de patlak veren Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimleri
sürecinde bulan İran’ın bölgedeki doğrudan askeri müdahaleleri artmış ve Suriye’deki
halk devrimini ezmek amacıyla Esad diktatörlük rejimini desteklemeye yönelik
olarak binlerce milisi ve çok sayıda askeri danışmanı bu ülkeye göndermişti.
İran’ın kontrolü altındaki Lübnan Hizbullahı’nın askeri kapasitesi artırmış,
Irak’ta IŞİD’le savaşmak adına, İran’ın kontrolü altında milis birlikler
oluşturmuştur. Irak’ta bugün milli ordu Şii mezhebi temelinde örgütlenmişken,
Şii milisler de milli ordunun bir parçası olarak resmi kabul görmektedir. İran
aynı şekilde Yemen’deki Husi milisleri de desteklemektedir.
4. Obama döneminde
ABD ve İran arasında yapılan anlaşmanın yarattığı konjonktürde, ABD yönetimi
İran’ın bölgedeki müdahalelerine hayırhah yaklaşmıştı. Önceliğini bölge devrimlerinin
boğazlanmasına ve IŞİD’in tasfiyesine veren ABD yönetimi, İran’ın Suriye ve
Irak’taki varlığı karşısında sesini yükseltmemiş, özellikle Irak’ta, IŞİD’in
tasfiye sürecinde, ABD kuvvetleri İran milisleriyle askeri işbirliği yapmış, ABD’nin
hava saldırılarıyla desteklenen İran yanlısı milisler başta Musul olmak üzere
IŞİD kontrolündeki bölgeleri ele geçirmiştir. Ne var ki, IŞİD’in marjinalize
edilmesinin ve devrimci dalganın geri çekilmesinin ardından İran’ın bölgedeki
yükselen askeri ve politik gücü, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan için öncelikli
bir sorun haline gelmiştir. Böylece bir yandan emperyalist ve Siyonist güçler,
öbür yandan Şii yayılmacılığından endişe duyan ve onunla çatışan Sünni
egemenler, bölgede İran nüfuzu altındaki askeri güçlerin kademeli olarak
tasfiyesini başlıca gündem maddesi haline getirmişlerdir. Bu çerçevede, Irak’ta
ABD ve İran arasında, Yemen’de Suudi Arabistan’la İran arasında askeri
gerginlikler artmıştır.
5. Son haftalarda Irak
ve İran’da ekonomik çöküntü ve rejimlerin baskılarına karşı patlak veren halk
ayaklanmaları bu gerilimleri güçlendirdi. Molla rejimi yıkılma tehdidi altında
daha da baskıcı bir tutum alırken (protestolar sırasında rejim güçleri şu anda
sayısı hâlâ kesin olarak bilinemeyen sayıda göstericiyi öldürdü), ABD ve
müttefikleri de bu protestolardan yararlanarak İran rejimini geriletmek için
uygun zamanın geldiğine kanaat getirdiler. Özellikle de, Irak’ta aylardır
bizzat Şii nüfusun Şii partilerin hükümetine karşı ayaklanması ve İran destekli
partilerin ülkedeki alt üst oluşu engelleme kapasitelerinin olmadığının tamamen
açığa çıkması, ABD ve İran arasında bu ülkedeki güç kontrolüne ilişkin
çatışmayı daha hassas hale getirdi. IŞİD’in yenilgisinin ardından Haşdi
Şabi’nin tasfiyesini isteyen ABD, bu örgütün komutanlarına saldırılar
düzenledi. İran kontrolündeki gruplar ise, ABD askeri birimlerine saldırarak
karşılık verdi. Bir ABD askerinin öldüğü ve dört ABD askerinin yaralandığı
saldırıların ardından ABD Haşdi Şabi’ye dönük saldırılarını sertleştirdi.
Bunların ardından, İran yanlısı güçler ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğine saldırdı
ve elçiliği kısmen işgal etti. ABD’nin buna yanıtı Kasım Süleymani’yi ve Haşdi
Şabi’nin önemli komutanlarından Ebu Mehdi el-Mühendis’i öldürmek oldu.
Önümüzdeki günlerde karşılıklı missilemelerin yaşanması sürpriz olmayacaktır.
6. Bu tabloya dâhil
edilmesi gereken diğer faktörlerse ABD ve İran’ın iç politikalarında yaşanan
gelişmelerdir. Seçim dönemine giren ABD’de Trump yönetimi Bağdadi suikastının
ardından Süleymani’yi katlederek, seçim sürecinde Amerikan halkı gözünde
prestijini güçlendirmeye çalışıyor. İran ise, gerek bölgede mezhepçilik
temelinde gerilimi yükselterek, gerekse de ABD’yle sürtüşmeleri artırarak,
içeride yaşanan isyanı milliyetçilik ve ABD karşıtlığıyla saptırmayı hedefliyor.
Aynı zamanda, İran yanlısı gruplar Irak’ta ABD’ye dönük tutumlarını
sertleştirerek, Şii hükümete karşı isyanı rotasından saptırmaya çabalıyor. Kuşkusuz
emperyalizmin gerçekleştirdiği bu saldırı mollalar rejiminin kendisine karşı
isyanı Şiilik temelinde kendi etrafında birleştirebilmesine yardımcı olacaktır.
7. Bütün bu gelişmeler, şu anda hemen ABD’nin İran’a doğrudan bir saldırısıyla başlayacak bir savaşa yol açmayacak olsa da (ve bu olasılığı hiç göz ardı etmeden), bölgede “gayrı nizami savaş” olarak adlandırılabilecek karşılıklı misillemelerin devam edeceğini öngörebiliriz. Bu arada, Irak’ta İran yanlısı Şii partilerin ülkeyi yönetemediği, hatta İran karşıtı Şii partilerin de bulunduğu dikkate alınacak olursa bu ülkedeki kaotik durumun daha da ağırlaşacağı ortadadır. ABD bu durumu, İran’ın ülkedeki nüfuzunu kırmak için kullanmaya çalışacağı açıktır. Irak parlamentosunun aldığı “bütün yabancı güçlerin Irak’tan çekilmesi” kararı (her ne kadar hükümetin kurulamadığı bir dönemde bu kararın uygulanabilirliği şüpheli olsa da), ABD işgalinden bu yana Irak’ın yönetiminde iki ülke (ABD ve İran) arasında süren ortak işbirliğine son mu verecek, yoksa yeni bir pazarlık süreciyle her iki kesimin de razı olacağı yeni bir koalisyona mı yol açacak? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki günlerde göreceğiz.
8. Bütün bu
gelişmeler karşısında bölgedeki tüm emekçi halkların, ilerici ve devrimci
güçlerin açık ve net bir tutum geliştirmesi zorunludur. Ortadoğu başından beri
emperyalizmin ve Siyonizmin saldırısı ve baskısı altındadır. Emperyalizmin bu
egemenliği bölgedeki ülkelerin pek çoğunda monarşi ve diktatörlük rejimlerinin
varlıklarını sürdürebilmesine katkıda bulunmaktadır. Bölgedeki emekçi halklar
ve devrimci akımlar bu rejimlerden nefret etmektedir ve onlara karşı
mücadeleleriyle bu tepkilerini göstermektedirler. Bununla birlikte, emperyalist
ve/veya Siyonist güçlerin İran’a veya Irak’a karşı girişebilecekleri her türlü
askeri saldırıda yerimiz elbette Ortadoğu emekçi halklarının yanında olacaktır.
ABD askeri güçleri Ortadoğu’dan derhal çekilmelidir. Bu uğurda başta ABD
halkı olmak üzere tüm dünya emekçilerini Amerikan emperyalizmi ve Siyonist
saldırganlık karşısında seferber olmaya çağırıyoruz!
9. Ortadoğu
emekçilerini bekleyen en büyük tehlikelerden biri de, emperyalizmin bölge
halklarını etnik ve dini temellerde bölmek, onları birbirine düşürme ve ortak
olarak yaşadıkları toprakları bu temellerde bölerek küçük parçaları kendi
egemenliği altına daha sağlam olarak alma projesidir. Emperyalizmin amacı Sünni
ve Şii inançlı halk kesimleri arasında bir bölünme ve çatışma yaratmak, buna
etnik hassasiyetleri de ekleyerek halkların arasındaki ilişkileri zehirlemek,
onları birbirine düşürmektir. Bunu bölgedeki bazı başka monarşiler ve
diktatörlük rejimleri de destekleyebilmektedir. Bu oyuna gelinmemelidir.
Elbette tüm halklar kaderlerini bizzat kendileri özgürce belirleyebilmelidir.
Ama unutmamak gerekir ki bölgenin emperyalizmden ve yayılmacı, baskıcı ve
karşıdevrimci güçlerden temizlenerek barışa ve huzura ulaşabilmesi, ancak tüm
halkların hep birlikte direnişine ve Ortadoğu’da birlikte yaşayabilecekleri bir
Emekçi Halklar Federasyonu kurabilmelerine bağlı olacaktır.
İran Devrim Muhafızları komutanı General Kasım Süleymani ve Iraklı Şii liderlerin Bağdat Havalimanı’nda ABD’nin ikiyüzlü “savunma önlemleri” olarak adlandırdığı insansız hava araçlarıyla ateşlenen füzeler kullanılarak öldürülmesi, ABD’nin ve onun bölgedeki doğrudan ya da dolaylı temsilcisi olan İsrail’in Ortadoğu’daki kalıcı askeri müdahalesinin bir parçasıdır.
Genel olarak emperyalizm ve özellikle de ABD emperyalizmi için Ortadoğu’ya hakim olmak, dünya enerjisinin önemli bir kısmına katkıda bulunan muazzam petrol servetinin anahtarıdır. ABD’nin 2003 yılında George Bush başkanlığında, ABD’yi tehdit eden silahları olduğunu savunarak Irak’ı işgal ettiğini hatırlayalım. ABD sonunda 2011’de birliklerini geri çekmek zorunda kalsa da ülkede hâlâ toplam 5.000 askerin bulunduğu askeri üslere sahip. O zamandan beri Irak hükümeti nispeten İran’a bağımlı durumda ve iktidarın kontrolü konusunda kalıcı bir anlaşmazlık sürüyor. Ülkede son aylarda hükümete, yolsuzluğa ve yıkıcı ekonomik politikalara karşı kitlesel ayaklanmalar gerçekleşti.
Amerikan yanlısı monarşiyi yıkıma uğratan 1979 devriminden bu yana emperyalizmden nispeten bağımsız bir ülke olan İran’ın Şii mezhebine mensup İslami burjuva önderliği kendisini bölgesel bir güç olarak kabul ettirmeye çalıştığından, ABD ve müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan ile sürekli bir gerginlik içerisinde bulunuyor. İran’ın bu gerginliğin çekişme noktalarından biri olan nükleer enerji geliştirme arzusu ülkenin petrol satışlarını engelleyen ticari yaptırımlara yol açtı. İran, Obama ile yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer geliştirmelerini sınırlama anlaşmasına varmıştı. Trump ise İran’ı zayıflatmak ve İsrail ile ittifakını güçlendirmek için, Avrupa Birliği’nin karşı çıkmasına rağmen bu anlaşmayı bozdu.
İran’da da İslami diktatörlük rejimine ve emekçilerin omuzlarına yüklenen
ekonomik sorunlara karşı kitlesel ayaklanmalar gerçekleşti.
Kendisine yönelik görevden azletme süreci devam eden ve ABD içerisinde kitlelerin desteğini her geçen gün daha çok kaybeden Donald Trump yönetimindeki emperyalizm ise şu an kendi politik kriziyle karşı karşıya ve tüm işaretler Trump’ın bu yılın Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini kazanmak adına oy tabanını sağlamlaştırmak kaygısıyla uluslararası bir macera arayışında olduğunu gösteriyor.
Ortadoğu’nun son yıllardaki bölgesel konjonktürü ise kalıcı savaşlar ve
kitlesel isyanlar olarak özetlenebilir. Bunlar arasında en öne çıkanı,
Suriye’deki halk isyanı ve (İran’ın Rusya ile birlikte diktatör Esad’ı doğrudan
desteklemek amaçlı müdahalede bulunduğu) iç savaş gösterilebilir. Yemen’de
süren iç savaşta ise Suudi Arabistan ABD desteğiyle bir soykırım müdahalesi
gerçekleştirirken, isyancılar da İran tarafından destekleniyor. Ayrıca,
sonrasında yenilgiye uğramış olsa da Irak’ta başlayan ve devamında Suriye’ye
yayılan İslam Devleti’nin yükselişini de sayabiliriz.
Bu patlamalı süreçte son haftalarda pek çok gelişme yaşandı: Irak’ta bir
Amerikan üssüne yapılan ve bir ABD askerinin ölümü ile sonuçlanan füze
saldırısı ve Irak’ın başkenti Bağdat’taki Amerikan Büyükelçiliği önünde
gerçekleşen protestolar. Pentagon’un açıklamasına göre Amerika’nın Bağdat
havaalanında gerçekleştirdiği bombalamaya bu olaylar yol açtı: “ABD ordusu,
Başkan’ın talimatı ile, ABD tarafından yabancı terör örgütü olarak tanınan İran
Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürerek
(bölgedeki) ABD personelini korumak için kararlı ve savunma amaçlı bir adım
atmıştır.”
General Kasım Süleymani’nin öldürülmesini ve aşırı gerici Trump’ın bu ikiyüzlü ifadelerini kınıyoruz. Kimse Amerika Birleşik Devletleri’ne saldırmadı. Irak’ın kısmi askeri işgalini sürdüren ve kendine ülkenin ana havaalanını bombalama ve katliam gerçekleştirme “hakkını” veren ABD’nin kendisidir. Bu da yetmezmişçesine Bağdat’ta Amerikan ordusu gerçekleştirdiği bir saldırı sonucunda pek çok ölüye ve yaralanmaya yol açmıştır.
İran İslam Cumhuriyeti’ne veya Irak hükümetinin politikalarına hiçbir destek vermeksizin bu canice saldırıları kınıyor ve bunları emperyalist askeri eylemlerin Ortadoğu’yu topyekûn hakimiyet altına alma çabasının bir parçası olarak görüyoruz. Tüm dünya işçi ve halklarını bu saldırıları reddetmeye ve bölgeye soykırım ve yıkımdan başka bir şey getirmeyen ABD birliklerinin tamamının Irak ve Ortadoğu’dan derhal çekilmeleri için mücadeleye çağırıyoruz.
Amerikan Ordusu Irak ve Ortadoğu’dan çekilsin!
Sağcı Trump’ın önderliğindeki bu canice eylemi kınıyoruz!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Aralık ayında, DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şubenin yeni yönetiminin olağanüstü seçimi gerçekleşti. Mor Liste, sendikada eşit söz hakkı taleplerine dikkat çekmek için “Temsil edilmek hakkımız” diyerek sadece kadınlardan oluşan bir listeyle seçime katıldı. Kadın Dayanışması’ndan Merve Şanlıdağ, Kadıköy Belediyesi’nde çalışan Nazan Çam Ay ve Özge Çehreli Özcan ile seçim süreci ve hedefleri hakkında konuştu.
Kadın Dayanışması: Olağanüstü seçime çok hızlı bir şekilde hazırlanmanız gerekti. Bu süreci nasıl örgütlediniz, neler yaptınız?
Nazan Çam Ay: Aslında Mor Liste olağanüstü seçim için
örgütlenme amacı güden bir yöntem değildi. Olağanüstü seçim, bizim örgütlenme
sürecimize denk geldi. İşçi sendikalarının tamamında olan; hep konuştuğumuz,
tartıştığımız bir sorun olan kadın temsiliyetinin azlığı konusunda ne
yapılabilir, nasıl ilerlemeliyiz diye düşünüyorduk. Belediye işçileri açısından
kadın örgütlenmesi yapmak çok çabuk sonuç aldığınız ama bir o kadar bir araya
getirmekte zorlandığınız bir konu. Dolayısıyla nereden başlayacağımızı
bilemediğimiz bir sürece olağanüstü seçim biraz vesile oldu. Önce kadınların
çok az çalıştığı Park ve Bahçeler, Dış Temizlik gibi birimlerle görüştük. 650
erkek işçinin olduğu yerde 7 tane kadın var. Dış Temizlik’teki kadınlarla
görüşmeye gittik. “Niye geldiniz?” dediler, şaşırdılar. Bir kadın örgütlenmesi
yapmamız gerektiğini, burada da çok önemli bir yer tutacaklarını düşündüğümüzü,
birlikte hareket etmek adına geldiğimizi söyledik. Sonra Park ve Bahçeler’deki
kadınlarla da aynı toplantıyı yaptık. 1 No’lu şube Kartal, Ataşehir ve
Kadıköy’den oluşuyor. Kadıköy’de kadınlara çok rahat ulaşıp meramınızı
anlatabiliyorsunuz. Ancak doğal olarak Ataşehir ve Kartal’la ilgili çok çalışma
yapamadık. Ataşehir’e gittik, broşürlerimizi dağıttık. Kartal’da belediyenin
tamamını dolaştık. Sınırlı vaktimizde anlatabildiğimiz kadarını anlattık ve
olağanüstü kongreye kendimizden emin, çok anlamlı bir listeyle girmiş olduk. Mor
Liste bir adım. Bu adımla amaç, sol siyaset içinde de kadına yer vermede veya
kadınla ilgili bir pozisyon belirlemede ne kadar antidemokratik davrandıklarını
biraz gözlerine sokmaktı açıkçası. Aslında sendikaların seçim sürecine yönelik
de bir eleştiri var. Şöyle ki sendika yönetimlerini veya sendika başkanlarını
seçilen delegeler seçiyor. Bu delege pazarlıkları işçiyle sendika arasında
müthiş bir kopuşa neden oluyor. Dolayısıyla herhangi bir süreç yönetmek
istediğinizde işçiye ulaşamaz hale geliyorsunuz. Sadece kadınla ilgili
konuların dışında buna da çok büyük itirazı var kadın işçilerin. Sendikayla
arasına mesafe koymuş birçok kadınla iletişime geçmiş olduk. Listemize
cinsiyetçi diyenler oldu, karma liste yapsaydınız diyenler oldu. Listelerde
neden kadın olmadığını sorduğumuzda nitelikli kadın bulamıyoruz diyorlardı. Biz
de, bize karma liste yapın diyenlere “Nitelikli erkek bulamıyoruz, şansınızı
zorlamayın. 30 tane kadınla biz bu işi yapıyoruz,” diye cevap verdik.
“Listelerde neden kadın olmadığını sorduğumuzda nitelikli kadın bulamıyoruz diyorlardı. Biz de, karma liste yapın diyenlere ‘Nitelikli erkek bulamıyoruz, şansınızı zorlamayın. 30 tane kadınla biz bu işi yapıyoruz,’ diye cevap verdik.”
KD: Mor Liste olarak başlıca hedefleriniz nelerdi?
NÇA: Mor Liste bir anlayış, sadece bir liste değil. Öncelikli olarak, sendikanın
bütün karar organlarında kadınlarla ilgili bir kotanın olması için adım atacak.
Bir yandan da bir kadın örgütlenmesi yapmaya devam edecek. Çünkü kadın
çalışanlar her yerde var ve kadın işçiler düzeni değiştirebilir. Hiç kuşkum
yok, her konuyla ilgili inisiyatif alır, her şeyi başarır, her türlü süreci de
yönetiriz. Şimdi önümüzde temsilci seçimleri var. Mor Liste’nin delegeyle, tam
temsiliyetle ilgili bir anlayışı olacak. O yüzden karma bir yapıya gidecek,
sendikal anlayışa dair fikirlerini söyleyen bir yapı haline dönüşecek. Kadrolu
işçi arkadaşlarımızın temsilci seçimi oldu. Orada bir kadın arkadaşımız tek
başına aday oldu ve kazandı. Bizimle hareket etmemesi önemli değil, biz
kadınların temsiliyetteki oranını önemsiyoruz. Başka bir kadın arkadaşımız da
bir listede yer aldı. Aslında sendikada liste hazırlayan herkes “Ya bir Mor
Liste vardı, bunlar bir şey söylemişti” deyip biraz daha temkinli
davranacaklardır diye düşünüyorum. Tam temsiliyet önemli. Bir liste 117 oy
alıyor, diğeri 101 oy alıyor ki son seçim öyle. 117 oy alan yönetimi alıyor,
101 oy alandan hiçbir şey yok. İşçiyi dahil edemediğiniz, işçinin onayını almadığınız
bir şeyde sendikanın altı boşalır. İşçiyle arasına mesafe koymak sendikalarda yönetimlerin
temel sorunu. Ayrışmışlığa son verecek bir anlayışın olması ve seçimi bütün
işçilerin yapması gerekiyor. Bir sendika başkanı, bir yönetim seçilecekse bunu
bütün işçiler yapsın.
KD: Bundan sonraki süreçte Mor Liste olarak faaliyete devam etmek istiyorsunuz.
Neler planlıyorsunuz?
NÇA: Ayrıştırıcı dilin ortadan kalkması gerekiyor bir kere. Sadece kadınlar
açısından ayrıştırıcı bir dilden söz etmiyorum. Alanda çalışan, beyaz yaka,
mavi yaka diye bir dil var. O dilden kurtulmak gerekiyor. Aslında muhalefet
dediğiniz, sizinle birlikte hareket etmeyen delegelerin, temsilcilerin fikri
alınarak bambaşka bir yelpaze sunulabilir. Temel olarak temsilcilik
seçimlerinde kadınların listelere girmelerini sağlayacağız ancak kadınlar temsilci
olsa da olmasa da kadın örgütlenmesi yapmaya devam edeceğiz. Mor Liste’yi
destekleyen erkekler de var. Erkeklerin de bizimle hareket etmesini
sağlayacağız.
KD: Sendika içinde kadınlar için ne tür mekanizmalar var? Örneğin, Türk
Metal’de Kadın İşçiler Kurulu, Birleşik Metal-İş’te Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Kurulu yakın zamanda sözleşme taslaklarına girdi. Siz bu tür kurullara nasıl
bakıyorsunuz?
NÇA: Genel-İş’te henüz böyle bir çalışma yok. Her şeyden önce kadın örgütlenme
uzmanı yok. Bence büyük eksik. Kim örgütleyecek kadınları? Örgütlenmenin
verimli olmasını, herhangi bir süreçte işçinin sizinle birlikte hareket
etmesini istiyorsanız kadınları da örgütlemek zorundasınız, yok sayamazsınız.
KD: Açıklamanızda, “Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde varız ama sendikanın
karar alma süreçlerinde yokuz” diyorsunuz. TİS’e yönelik ne tür talepleriniz
olacak?
NÇA: 2020’de TİS görüşmeleri olacak. Bu toplu sözleşmenin, bütün işçilerin dahil
edilerek hazırlanması gerekiyor. Mor Liste ekibi bununla ilgili, yönlendirmek
için özel bir çalışma yapacak. Bütün kadın arkadaşlarla görüşerek onların
taleplerini mutlaka TİS taslağına koymak isteriz. 8 Mart bizde ücretli izin, o
geçti. Regl izni, kreş vs. bunlar zaten dillendirilir ama enflasyon farkı,
geçim derdi nedeniyle maddi talepler de ön plana çıkıyor.
KD: Kadınların yönetim listelerine göstermelik yerleştirildiğini, haklarının
savunulması için listelerde kadın olması gerektiğini ifade etmiştiniz. Şu anda
DİSK Genel Başkanı bir kadın. Bunun sendika içindeki kadın mücadelesine
yansıması nasıl oluyor?
NÇA: Çok olumlu ve ciddi katkıları var Arzu başkanın. Ve devam edecektir
katkıları. Onun orada olması bizi mutlu eder, onurlandırır. Ancak biraz önce
verdiğim örnekte olduğu gibi, esas örgütlenmeyi yapan kısımlarda bir
sistematiğin olmaması, sadece genel başkanın kadın olmasıyla çözülebilecek bir
sorun değil. Şubelerde daha kronik sorunlar var. Bunları çözmek için kadın
işçilerin bir adım atması gerekiyordu. Alttan örgütlenmemiz kazım. Sendikayla
arasına mesafe koymuş 6300 işçi var 1 no’lu şubede, bunların 2000’i kadın ama
yönetimde kadın yok. Ama sendikacılığın delege sistemiyle ilgili de sorun var.
Onları da biraz sorgulamak lazım. Sendikayla arasına bu kadar mesafe koymuş
kadını siz bu sürece dahil edebilirseniz zaten tepeye doğru müthiş bir
örgütlenme yapmış olursunuz.
KD: Mor Liste ile mücadeleyi bölmekle eleştirildiniz, size cinsiyetçi dendi.
Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz?
NÇA: Biz bu işe girdiğimizde kimseyi bölmedik, zaten bölünmüş durumdalardı. Biz
bölen parçalayan, kısım değil, aksine o bölünmüşlüğe alternatif olarak çıktık.
Bu bölünmüş yapıyı reddediyor, bambaşka bir anlayışla işçilerin ve delegelerin
önüne gidiyoruz dedik. Bu adaletsiz ve haksız bir ithamdı. Bu liste aslında
tarihi bir misyon. Herkes bunu gördü. 7 oyumuzu aldık. Onlar tüm pazarlıkları
yapmışken biz 10 gün kala gelip 7 kişiyi ikna ettik.
Özge Çehreli Özcan: Bu kadar kısa bir sürede bunu başarıyor olmak,
yarın ne kadar kuvvetlenebileceğimizi gösteriyor. Simgesel bir anlamı var. Bir
kısım bizim o gün çekileceğimizi konuşuyordu.
NÇA: Ama çekilmedik, çok nettik.
KD: Taşeron olmanızdan kaynaklı sorunlar var mı?
NÇA: Daha önce kadrolu işçi arkadaşlarımız var sendikayı bunca yıl omuzlarında
taşıyan. Sendikal hareket içerisinde yer almış, deneyimleyen, çeşitli
hareketlere destek vermiş arkadaşlarımız var Kadıköy belediyesinde. Ama
hükümetlerin politikasıyla birlikte taşeronlaşmaya giden işçi kadrolarının
tamamı KHK ile birlikte sözde bir kadro verilerek, aslında hemen hemen aynı şartlarda
belediyenin şirketine geçirildiler. Çok ciddi ücret eşitsizlikleri var. 2020
toplu sözleşmesine damga vuracak en önemli konulardan biri bu olmalı. İşçilere
ücret eşitsizliğine dair bir politika sunulmalı.
KD: Geçtiğimiz 8 Mart’ta tüm dünyada feminist grevlere ve eylemlere tanık
olduk ve burada da çeşitli eylemler düzenlendi. Ancak Türkiye’de sendikalılık
oranı düşük, sendikalı kadın işçi sayısı ise daha da düşük. Sizce kadın grevi
kadınların sendikalılaşması açısından teşvik edici olabilir mi?
NÇA: Kadınların sendikalılaşmayla ilgili daha geride kaldıkları ortada. Bir de
bıyıklı ve erkek egemen bir kültür olunca kadınlar kendilerini iyice geri
çekiyor. Ama başka bir sendikacılık anlayışını kadınlara anlatmak gerekiyor.
Sendikayla arasına mesafe koyan bir sürü kadın var. Sürece, sendikal
örgütlenmeye dahil edilmeleri ve sendikaların bununla ilgili bir politika
belirlemesi gerekiyor. Ama bununla ilgili pek adım atılmıyor, okuduğum resim
bu. O yüzden dünyadaki hareketler Türkiye’yi de etkileyecektir, ama
örgütlenmelerle birlikte etkileyecektir. Bu duvar örgütlenmeyle birlikte
yıkılabilir ancak. Kadınları ikna etmek lazım. Toplumsal olaylar işçi
hareketinin lokomotifi gibidir. Dolayısıyla kadın hareketiyle kadın işçi hareketini
birbirinden ayırmak, bağımsız saymak çok mümkün değil. Kadın cinayetleriyle,
tacizlerle ilgili de bir şey söyleyecek bir kadın işçi hareketi yaratmamız
gerekiyor. Çünkü o kadın geçim sıkıntısına tepki gösterecek ama aynı zamanda
tacize de karşı çıkacak. Eşitlikle, toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili pek
çok meseleyi kadınlarla konuşmak lazım. Bu konuda emek harcamış, gönül vermiş
kadın hareketine çok ihtiyacımız olacak.
Erdoğan, en basit haliyle söylersek, Davutoğlu’na “üçkâğıtçı” dedi. Sebep, Davutoğlu’nun Şehir Üniversitesi’ne tahsis olunmuş araziyi kurucusu olduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na bedelsiz olarak devrettiği iddiası!
Erdoğan’ın
sözleriyle: “Malum zat başbakan olunca mülkiyet devrine dönüştürmüştür.
Türkiye’de hiçbir üniversitede böyle bir şey olmamıştır.”
Davutoğlu ise bu kararın AKP MKYK’de alındığını öne sürdü! Anlayacağımız, hepsi oradaymış! İnsan bu sözler karşısında Erdoğan Bayraktar’ı da hatırlamadan edemiyor; kulakları çınlasın… Neyse, bahse konu o dönem Davutoğlu’nun başbakan olduğunun da özenle altını çizelim!
Yok aslında birbirinizden farkınız!
Davutoğlu, Erdoğan’ın suçlamaları karşısında “Ekonomik servet oluşturma bakımından kimlerin nasıl statü değiştirdiklerini milletimiz çok iyi bilmektedir,” diyerek, geri adım atmak bir yana, el yükseltti ve hepimiz soruşturulalım dedi!
Doğru söze ne denir! Sonuna kadar katılıyoruz! İkiniz de haklısınız! Kamuya mal olan bütün bu suçlamalar ve sözler sonuna kadar soruşturulmalıdır.
Testi nasıl kırılır!
Türkçesi,
ortada gizli saklı bir durum yok. Her şey aleni şekilde gerçekleşmiş. Sorun ortaklığın
bozulmuş olması. Tam da bu nedenle Davutoğlu kendisini dolandırıcılıkla itham
eden Erdoğan’a “aynaya bak” diyebiliyor. Ne yalan söyleyelim; insan bu şekil
bütün ortaklıklar bozulsun istiyor!
İstiyor ama maalesef Türkiye’de de gündemler ne derece önemli olursa olsun ancak bir kelebek ömrüne sahip olabiliyor.
Oysa görüyoruz ki Davutoğlu ve Babacan’ın AKP’den koparak yeni partiler kurmaya girişmeleri bir bakıma Pandora’nın kutusunun açılma ihtimalini gündeme taşımış durumda. Başka türlü asla öğrenemeyeceğimiz sayısız itiraf ve suçlama gündeme geliyor, gelecek. Peki, malumun ilanı olan bütün bunlar testinin kırılmasına yol açacak mı?
Herkes oradaydı; akrabalar, arkadaşlar, dostlar, düşmanlar, rakipler, birbirini çekemeyenler…
Peki, ne yapıyorlardı?
Mustafa Sarıgül’ün oğlu ile Dursun Çakır’ın kızının düğününde hazır bulunuyorlardı.
Mustafa Sarıgül bildiğimiz gibi umut taciri bir kariyerist. Seçimlere her şeye çare olacağı iddiasıyla giren, cebini doldurup makama kök salmaya çalışan bir burjuva politikacı. Rüzgâr nereden eserse oraya dönen, CHP’den aday olamayınca DSP’den olan bir mevki düşkünü.
Dursun Çakır burjuvanın kendisi, işçileri sömüren bir patron, fazla söze gerek yok.
Bu burjuva ittifakı kutsamaya gelenler arasında Melih Gökçek, Binali Yıldırım, “Ecevit’in gölgesi” olarak anılan koalisyon hükümeti zamanının başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan ve Zorlu Holding’in Nazif Zorlu’su vardı.
Peki, nikâhı kim kıydı? Ekrem İmamoğlu.
Seçimlerde Binali Yıldırım’a karşı “Her şey güzel olacak” sloganı ile İstanbul halkının güvenini kazanan aynı Ekrem İmamoğlu, her şeyin kötü gitmesine alenen sebep olanlarla bir zengin düğününde bir araya geldi; üstelik nikâhı da kendi kıydı.
Demezler mi, Ankara’yı mahveden Gökçek ile kendi katıldığın seçimlere hile karıştıran Yıldırım’ın şahit olduğu nikâhı nasıl kıyarsın? Hiç kimse düşünmez mi, kariyer peşinde koşan Sarıgül ile gelirini sömürüden elde eden Çakır’ın düğününde nasıl bulunursun?
Durum açıkça gösteriyor ki sermaye çevreleri, parti aidiyetlerinden bağımsız olarak, ittifak halinde. Patronlar sömürüyor, siyasetçiler sömürü düzenini devam ettiriyor. Bir asalak ile bir patronun düğününde toplananlardan işçi sınıfına nasıl bir hayır gelebilir? Hiçbir hayır gelemez. Biri diğerinin alternatifi değil, biri ehvenişer değil; ikisi de şer! Biri şerrin bir yüzü, diğeri öte yüzü. Hiçbiri, hiçbir şart altında işçilerin desteğini hak etmiyor. İşte bu yüzden işçi sınıfı kendi partisini yaratmaya, kendi demokratik yönetim organlarını kurmaya ve iktidarı almaya mecburdur. Meydan burjuvazinin herhangi bir kanadına bırakılamaz.
Mesele yavaşça kaynayan kazandaki kurbağa hikâyesini geçeli çok oldu. Un ufak ediliyoruz; yoksuluz, işsiziz, yalnız, mutsuz ve umutsuzuz… Sadece geçen hafta bu nedenle üç emekçi daha kendini asarak intihar etti. Yalnız, mutsuz ve umutsuz olmasalar, işleri güçleri olsa, ailelerini geçindirebilseler, yine de intihar ederler miydi? Biri borçlarının listesini bırakmış yakınlarına, biri geride bıraktığı evladından “seni seviyorum kızım” diyerek özür dilemiş… Siyanür, ip ya da ateş! 2019 yılı en çok da işçilerin kendilerine böylesine kitlesel şekilde kıymaya başladıkları yıl olarak mı kayda geçecek?
Emekçiler neden böylesine kederli, böylesine bıkkın ve çaresiz bir şekilde, boynu bükük bir yenilgiyle hayatlarına son veriyor? Milyonlarca emekçi benzer sorunları yaşarken, birleşip sorunlarını çözmek için harekete geçmek yerine, neden bu derece yalnız, çaresiz ve çözümsüz hissediyor ve bir çözüm yolu bulamıyor?
“Sıra kimde” dememek için!
Bundan yaklaşık sekiz yıl önce, 4 Nisan 2012 günü, 77 yaşındaki emekli Dimitris Hristulas, Yunanistan’da Sintagma Meydanı’nda, ardında bir intihar mektubu bırakarak canına kıymıştı. Başına dayadığı silahın tetiğini çekmeden önce, “çocuklarıma borç bırakmayacağım” dediği söylenen Hristulas, bıraktığı mektubunda; “Adalet bulamıyorum. Çöpte yemek aramaya başlamadan önce yaşamıma onurlu bir şekilde son vermek dışında çıkar yolum kalmadı,” diye yazmıştı.
Bazen tek bir örnek bütün bir hikâyeyi anlamaya, anlatmaya yeter! Hristulas’la, geçen hafta canına kıyan Oktay, Gökhan ve Binnet’in hikâyeleri bir ve aynıdır! Emin olabiliriz; bizleri bu noktaya getiren kapitalist kriz ve çürümedir.
O dönem Yunanistan büyük bir ekonomik kriz yaşıyordu. Bugün Türkiye’de olduğu gibi Yunan hükümeti de çözümü krizin faturasını emekçilere yüklemekte görmüştü. Bunun sonucu Hristulas’ın 35 yıllık çalışmasının karşılığı emekli maaşı çöp olmuş ve hayatta kalma imkânı imha edilmişti.
Kapitalizmin yarattığı yoksunluklar cinayettir. Hayatlarımızın ellerimizden alınmasına, geleceğimizin çalınmasına hayır!
İntihar için değil, iktidar için sıra emekçilerde!
Simit Sarayı’nın Ziraat Bankasınca 500 milyon dolar
aracılığıyla kurtarılması girişimi tüm ülkeyi ilgilendiren ve halk arasında
infial yaratan bir konu oldu. Sonunda Cumhurbaşkanı “Bu olmaz” diyerek bankanın
bu girişimini durdurdu.
Konu pek çok yanıyla tartışıldı. Ziraat Bankası, kurtarma kararını RTE’den bağımsız almış olamaz, halkın tepkisi karşısında RTE kendini yalanlayarak geri adım atmış oldu, dendi. Diğer pek çok çevre de, hükümet memur ve kamu emekçileri maaşlarında cimrilik yaparken veya asgari ücrette insafsız davranırken veya emeklilikte yaşa takılmışların sorunu varken veya okullar batıp öğretmenler maaşlarını alamaz ve çocuklar açıkta kalırken, hükümetin emrindeki bir kamu bankası bu denli büyük bir meblağı bir simitçiye nasıl olur da ayırır diye sorguladılar durumu.
Bu ve benzeri pek çok haklı soru soruldu ve eleştiri yapıldı. Ama ben biraz daha derine inip şirket kurtarmalarının ardında yatan sistemin ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Sorun, sürmekte olan ekonomik krizde yatıyor. Ekonomik kriz demek, o ülkedeki işletmelerin ve genel olarak ticaretin daralması, dolayısıyla da ulusal gelirin azalması ya da yeterince artmaması demektir. İflaslar olur, işyerleri kapanır, işsizlik yaygınlaşır, halkın önemlice bir bölümü yoksulluğa, yoksullar da açlığa sürüklenir.
Kapitalizm koşullarında, yani özellikle büyük üretim araçlarının ve finansın özel mülkiyetin elinde bulunduğu ve ekonomide serbest rekabetin geçerli olduğu bir ekonomik sistemde bu krizden nasıl çıkılır? Önce krizin neden çıktığına bakmak lazım: Krizin ardında yatan esas unsur rekabet sistemidir. Bir sektörde bir işletme olduğunda bu işletme kâr eder. Bu kârı gören başka yerli ve yabancı işletmeler de bankalardan kredi alarak bu sektöre girerler. O sektörde işletme sayısı arttıkça ve de tüketici miktarı aynı oranda artmayınca rekabet gereği fiyat kırmalarıyla satışlar ayakta tutulmaya çalışılır. Bu arada tabii kâr oranları düşmesin diye işçi emeğinden ve sayısından kısıtlamaya gidilir. Böylece tüketim de azalmaya başlar. Ve nihayet bazı işletmeler krize girer, ardı ardına zarar eder, ne kadar işçi ücretlerini düşürseler ve işçi atarak çalışan sayısını düşürseler de zarardan kurtulamazlar ve nihayetinde iflas ederler.
İşte böylece başlayan ekonomik krizden çıkışın yolu sermaye temizliğidir. Yani iflas eden şirketler piyasadan çekilir ve dara giren sektörlerde işletme sayısı azalır, böylece kâr oranları da yavaş yavaş tekrar artmaya başlar. Tabii bu krizin faturasını da işsiz kalan, ücret ve sosyal haklarını kaybetmiş olan, yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen işçiler ve emekçiler ödemiş olur.
Bu şema tabii serbest rekabetin geçerli olduğu ve devletin bu rekabet sistemine müdahale etmediği bir ortamda gerçekleşir. Ama bu gerçek bir durum değil. Bugün devletin göbeğinde bir dizi yandaş firma, büyük işletme toplaşmış durumda. Ve hükümet şimdi bu şirketleri kurtarma çabasında. Bugün 200 kadar firmaya kredi desteği, istihdam desteği, nefes desteği veriliyor; bazı işletmeler de kamu bankaları eliyle devralınıyor.
Bu yolla ekonomiyi kurtaracaklarını sanıyorlar. Ama kapitalist sistemde piyasada sermaye temizliği olmadıkça, bazı işletmeler batıp yok olmadıkça çıkış yolu mümkün değil. Yani Tek Adam devleti yandaşlarını kurtarmak adına ekonomiyi, özellikle de bankacılık sistemini daha da büyük bir krize doğru sürüklüyor.
Bu kısır kriz döngüsünden kurtulmanın yegâne yolu ise,
rekabete dayalı kapitalist sistemden kurtulmaktır. Bu yapılmadıkça, krizlerden,
işsizliğin ve yoksulluğun artmasından kurtulmanın yolu yok. Bu konuyu gelecek
yazımda işlemeye devam edeceğim.
18 Aralık akşamı Birleşik Devletler Temsilciler Meclisi (TM), ABD başkanı Trump’ı görevinden azletme yönünde oy kullandı. Bu, Trump’ın görevden alındığı anlamına henüz gelmiyor; süreç yeni başlıyor. Yine de mevcut durum, Beyaz Saray rejiminin içinde ABD emperyalizminin geleceğine dair birçok farklı projeksiyona sahip birçok farklı fraksiyonun olduğunu gösteriyor. Siyasi programlar arası bu rejim içi çatışma, ABD emperyalizminin eski ekonomik, politik ve askeri gücünün gerilemesinin bir yansıması.
Trump’ın başkanlık koltuğundan edilmesi elbette bir hak ve
dünya işçileri ile emekçilerinin refahı için de bir zorunluluk. Bu saldırgan
gerici, Cumhuriyetçi Parti dışında bir ırkçı siyasal hareketin örgütlenmesi için
çalışarak, ABD toprakları üzerinde göçmenlerin içine konduğu toplama kampları
inşa ederek, emekçilerin kazanılmış sendikal haklarına ve ücretlerine
saldırarak, kadın hareketini kriminalize ederek ve emperyalist askeri işgalleri
örgütleyen fonlara halkın vergilerini aktararak zaten iktidardan indirilip
yargılanmayı hak etti.
Ancak Demokrat Parti’nin (DP) öne sürdüğü azil gerekçeleri arasında bunlar yok. DP’ye göre Trump Rusya ile Ukrayna’ya karşı daha agresif bir dış politika yürütmediği için azledilmeli. DP’nin emperyalist ikiyüzlülüğü de buradan kaynaklanıyor: Trump’ı bir gerici, bir kapitalist olduğu için değil, ABD emperyalizmini dilendiği oranda iyi yönetemediği için azletmek istiyorlar. Özetle Trump’ı azlederek, Trump’ın işini Trump’tan daha iyi yapacak birinin gelmesini istiyorlar.
18 Aralık’ta Trump’ı azletme yönünde oy kullanan TM, bir gün sonra, yani 19 Aralık’ta, Trump’ın 2019 senesinin öncelikli politikası olarak gördüğü ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) yerine geçen ABD-Meksika-Kanada ticaret anlaşmasını onayladı: DP’den 193, CP’den 192 olumlu ve toplamda 41 olumsuz oyla. Bu anlaşmanın amacı ABD’nin ekonomik hegemonyasını, onun güney ve kuzeydeki komşuları üzerinde yeniden tesis etmek.
Bunun anlamı; azil talep eden Demokratların, aslında Trump’ın ticari saldırganlık, demokratik hakların tırpanlanması, göçmen düşmanlığı, karşıdevrimci askerî aygıtın ve istihbarat servislerinin güçlendirilmesi gibi kritik noktalarda Trump’la tamamen anlaştığı.
O halde Demokratlar neden Trump’ın azlini istiyorlar? Yalnızca bir sebepten dolayı: Kapitalist saldırganlık politikalarıyla kitlelerin hoşnutsuzluğunu ve öfkesini uyandırmış olan Trump’ın, bir devrimci seferberlikle düşmesinin yol açacağı tehditlerin önüne geçmek için.
Trump’ın azli Trump’ın politikalarını durduramayacaktır, aksine onun tabanını oluşturan yoksulların, onun programı etrafında daha fazla kenetlenmesini getirecektir. Trump’ı ve onu yaratan emperyalist ekonomik ve politik atmosferi ancak ve ancak ABD işçi sınıflarının bilinçli bir devrimci atılımı yenilgiye uğratabilir.
Eylül ve Ekim aylarından bu yana Fransa’da, Devlet Başkanı Macron tarafından savunulan emeklilik sistemi reformuna karşı bir dizi eylem gerçekleşti: Bunlar arasında, toplu taşıma emekçilerinin bir aydan uzun süren grevi ön plana çıkıyor. Makinistlerin %75’i greve katıldı; Paris metro hatlarının yarısı durdu ve diğer yarısında sadece asgari düzeyde hizmet verildi; otobüslerin ise %70’inde seferler durdu.
Bu mücadeleler sendika konfederasyonlarını sektör çapında bir grev çağrısı yapmaya zorladı: 5 Aralık’ta başlayan grev, Fransa Başbakanı Éduard Philippe’in reform projesini kamuoyuna duyurduğu 11 Aralık’a kadar sürdü. Devlet memurları, sağlık çalışanları, itfaiyeciler ve hatta Paris Operası bale sanatçıları gibi kamu çalışanlarının önemli kesimleri greve katıldı. Tüm bu kesimler, Fransız hükümetinin kemer sıkma politikalarından ciddi şekilde etkilenmiş durumda. Greve halkın desteği %62 düzeyinde. SUD-Rail ve CGT konfederasyonları grevi sürdürse de, UNSA ve CFDT grevin yılbaşı tatili boyunca askıya alınmasını istedi. Ancak işçi meclisleri bu karara isyan etti ve oylamalarda greve devam kararı çıktı. Mahallelerdeki grev komiteleri de eylemlerin -daha önce görülmedik bir biçimde- yılbaşı tatili boyunca sürmesi kararı aldı; halihazırda tatilde olan öğretmenler de şimdiden demiryolu işçileri ve şoförlerle birlikte eylemler planlamış durumda.
Seferberlikler (grevler ve gösteriler) Noel tatili sırasında devam etti ve 1995’ten bu yana görülen en uzun grev gerçekleştirildi: O dönemde, üç hafta süren grevlerin ardından zamanın muhafazakar başbakanı Alain Juppé, sosyal güvenlik sistemine ve memur emekli sandıklarına yönelik reform projesini geri çekmek zorunda kalmıştı. Bugünkü grev de, işçilerin mücadele kararlılığını ortaya koydu ve iki küçük zafer getirdi: Hükümette emeklilik reformundan sorumlu isim istifa etti ve reformun Paris Operası dans sanatçılarına uygulanma tarihi ileri alındı. Fakat, zenginlerin devlet başkanı olan Macron, en fazla birkaç küçük “düzeltme” hamlesi yapıp reformu uygulamakta ısrarcı.
Ancak söz konusu olan sadece emekli maaşlarının akıbeti değil, aynı zamanda işçi sınıfının ve Fransız halk kesimlerinin mücadele kapasitesini muhafaza etmek: Bu kesimler 2019 yılı boyunca, kırsal bölgelerdeki çalışma ve yaşam koşullarının bozulması ve de -iptal etmeyi başardıkları- benzin zamlarına karşı “sarı yelekler” eylemleri gibi bir dizi seferberlik gerçekleştirdi. Fransa demiryollarında da özelleştirme planlarına karşı 36 günlük grev yapıldı; ancak çoğunluktaki sendika konfederasyonlarının güttüğü politika nedeniyle grev hedeflerine ulaşamadı.
Bu mücadeleleri Fransız hükümetinin yürüttüğü genel politika çerçevesinde görmek gerekiyor: Hükümet, işçilerin yaşam koşullarını ve kamu hizmetlerini tırpanlayarak şirketlerin kazançlarını artırmak amacıyla, kemer sıkma planlarını uygulamaya çalışıyor; öte yandan Macron, büyük servetler üzerindeki gelir vergisini de iptal etti.
Bununla birlikte, emeklilik sisteminin özelleştirilmesine karşı mücadele uluslararası bir mücadeledir: Hem Şili’de, hem de kamu emeklilik sistemlerinin özelleştirmesi planlarına karşı mücadelenin sürdüğü Nikaragua’da zirveye çıkmıştır. Fransız işçi sınıfının mücadelesi; burjuva hükümetleri, IMF ve OECD’nin kemer sıkma politikaları karşısında dünyayı sarsan bir ayaklanmalar dalgası bağlamında gerçekleşmektedir.
Macron’un emeklilik reformuna yönelik greve tam destek veriyoruz.
30/12/2019
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
AKP hükümetinin bir “çılgınlık” projesi olan Kanal İstanbul, gündemin temel maddelerinden biri haline gelmiş durumda. Saray iktidarının küçük ortağı Bahçeli’nin 2011’de “soygun düzenini çılgınca sürdürecek bir proje” olarak tanımladığı Kanal İstanbul, yapılması halinde büyük bir çevresel yıkıma yol açacağı gibi ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmının da AKP etrafında kümelenen patronlar tarafından yutulmasını beraberinde getirecek.
Faturasının tüm vatandaşlara bindirilecek olması itibariyle
yalnızca İstanbulluları değil tüm emekçi halkı ilgilendiren bu proje, AKP
hükümetinin önceliklerini göstermesi açısından da oldukça anlamlı. Ayrıntıları
açıklanmayan projenin maliyetinin 75 milyar TL olduğu bildirildi. Erdoğan konuya
ilişkin, “Bu büyük projeyi devletimize ve milletimize herhangi bir yük
getirmeden, yap-işlet-devret modeliyle, oldu ki bulamadık, milli bütçeden bunu
yapmak suretiyle hayata geçireceğiz” açıklamasında bulundu. Erdoğan’ın sözleri,
bu çılgınlığın nasıl bir yıkım yaratacağını berrak biçimde anlatıyor. “Bir yük
getirmediğini” söylediği yap-işlet-devret modeliyle yapılan havalimanlarının,
köprülerin, şehir hastanelerinin bütçede şimdiden yaratmış olduğu devasa kara deliği
düşünürsek, ek masraflarıyla 75 milyar TL’yi fazlasıyla aşacak olan bu projenin
yaratacağı sonuçları öngörmek zor değil. Erdoğan’ın alternatif olarak kamu
bütçesinin kullanılabileceğini açıklaması ise, emekçi halkın vergilerinin
doğrudan bir yıkım projesine gömüleceğinin açık itirafı anlamına geliyor.
“Soygun düzenini çılgınca sürdürecek” bu projeye kamu
kaynaklarından on milyarlarca akıtılması büyük bir iştahla savunulurken ve
projeye karşı çıkanlar, 2019 Bahçelisi tarafından vatan haini ilan edilirken,
emekçi halka sefalet koşullarının dayatılması, “makroekonomik istikrar”,
“devlet ciddiyeti”, “tasarruf zorunluluğu” gibi söylemlerle büyük bir
ciddiyetle savunulmaya devam ediyor. EYT’lilerin gasp edilmiş haklarının
verilmesi durumunda devletin batacağını iddia edenler, Kanal İstanbul’la
Türkiye’nin büyük bir “sükse” yapacağını açıklıyorlar. Ülkenin çalışanlarının
neredeyse yarısını ilgilendiren asgari ücret zamlarındaysa gerçek enflasyonun
çok daha altında bir rakam dayatılmaya devam ediyor. Toplu sözleşme sürecindeki
metal işçileri ise, grev yasakları ve işten atmalarla tehdit ediliyor.
Bu yağmacı “çılgınlık” düzeni altında ekonomide ve iç
politikada durum giderek kötüleşirken, Saray ittifakı her geçen gün biraz daha
fazla “beka” söylemine sarılıyor. “Barış Pınarı” operasyonundan umduğunu
bulamayan Saray yönetimi, şimdi odağını Libya’ya çevirmiş durumda. Saray
sözcüleri Libya’ya asker göndermenin Türkiye’nin bir beka meselesi olduğunu,
Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle yapılan askeri ve güvenlik anlaşmalarının
“büyük oyunu bozduğunu” vurgulamaya başladılar. Türkiye’nin egemenlik haklarından
bahseden Saray yönetiminin tek ilgilendiği konunun kendi egemenliğinin
sürdürülmesi ve kendi kanatları altında palazlanan oligarşik şirketlerin
çıkarlarını maceracı ve yayılmacı bir dış politikayla savunmak olduğu açıkça
ortada. Tam da bu nedenle, iktidarın iç politikadaki “çılgınlıklarının” devamı
dış politikaya da yansımakta ve bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyen
adımlar atılmakta. AKP’nin “yerli ve milli” makyajıyla sunduğu maceracı
girişimler, tam tersine Türkiye’yi emperyalizm ve Rusya karşısında daha da
bağımlı ve kırılgan hale getirmekte.
Gerek içeride sefalet ve baskıyı katmerleştiren
“çılgınlıklar” gerekse de dışarıda izlenen tehlikeli, yayılmacı politikalar
karşısında işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist sesine ihtiyaç her geçen
daha fazla artıyor. Saray’ın yıkım politikalarına karşı emekten yana tüm
kesimlerin böyle bir alternatifi inşa etmek için birleşik mücadeleye omuz
vermesi gerekiyor.
Metal iş kolunda toplu iş sözleşmesi (TİS) devam ederken, işçiler metal patronlarının sendikası MESS’e karşı fabrikalarda uyarı eylemleri yapıyor. Düşük zam oranı ve 3 yıllık sözleşme dayatmasında bulunan patronlara karşı sendikaların öncülüğünde metal işçileri mücadeleye hazır olduklarını uyarı eylemleriyle göstermiş oldular.
TİS sürecinde krizi bahane eden metal patronları, işçilerden fedakarlık beklediklerini belirterek, düşük zam teklifinin sinyalini vermişti. Onların bu beklentilerini boşa çıkarmak ve sendikaların belirlediği koşullarda bir TİS yapabilmek için işkolundaki bütün sendikaların birlikte hareket etmesi ve metal işçilerinin tabandan örgütlenen birliğinin kurulması zorunluluktur.
Metal işkolunda örgütlü olan sendikaların aralarında diyalog ve işbirliği protokolü imzalamaları işçilerin ortak hareket etmesi adına olumlu bir adım olmuştu. Bu protokole sadık kalınırsa işçilerin mücadele kararlılığı artacak ve diğer işçi sınıfı kesimlerine ışık tutacaktır. Şimdi bu protokol gereğince sendikaların sözleşme sürecinde ortak hareket etmeleri ve tabanlarını MESS dayatmalarına karşı harekete geçirerek, grev kararlılığı vurgulanmalıdır.
Birleşik Metal İşçileri Sendikası 26 Aralık Perşembe günü internet sayfasından yaptığı açıklamada toplu iş sözleşmesi için arabulucu görüşmelerinden sonuç alınamadığını ve grev sürecine girildiğini açıkladı. Birleşik Metal İş’e bağlı Gebze’de kurulu olan Sarkuysan işçileri de 26 Aralık Perşembe günü fabrikalarında uyarı eylemi yaptı. İşyeri temsilcisi yaptığı konuşmada metal patronlarına seslendi, işçilerden fedakarlık beklenmemesi gerektiğini vurgulayarak metal işçilerinin kararlılığını eylemlerle gösterdiğini söyledi. Daha sonra “Patronların kölesi olmayacağız, metal işçileri direniyor” pankartı açarak servislerin toplanma alanından fabrikaya doğru kalabalık bir yürüyüş gerçekleştirildi. “Direne direne kazanacağız”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “MESS şaşırma, sabrımızı taşırma”, “Genel grev genel direniş” sloganlarını sıklıkla atan işçiler fabrikalardan başlattıkları eylemliliklerini gerekirse greve kadar götürme iradesinde olduklarını göstermiş oldular.
Eylemden sonra işyeri temsilcilerine Metal Gazete’yi vererek, sürece dair bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbette metal işçilerinin kararlılığı ve mücadeleyi sonuna kadar götürme iradesini görmüş olduk.
Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolüne ilişkin gerilim gün geçtikçe artıyor. Türkiye’yi gerek bölge ülkeleri, gerekse de ABD ve AB ile karşı karşıya getiren bu mesele, Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmalarla yeni bir boyut kazandı. Türkiye 27 Kasım’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ve güvenlik ve askeri işbirliğine ilişkin bir mutabakat muhtırası imzaladı. Bu gelişmeyle Türkiye Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge sınırlarını Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Mısır aleyhine genişletirken, Libya’ya asker gönderme seçeneğini de içeren kapsamı oldukça geniş bir anlaşmaya imza atmış oldu. Saray rejimi, bu anlaşmayı yeni bir Sevr girişiminin parçalandığı, “büyük oyunun bozulduğu” biçiminde kamuoyuna duyurdu. Saray ittifakının küçük ortağı Bahçeli ise, Libya’ya asker göndermenin de bir “beka meselesi” olduğunu iddia ederek, Türkiye’nin bekasına ilişkin sınırları yeni bir merhaleye taşımış oldu.
Bölgedeki gerilimin kaynağında, 2010’da Doğu Akdeniz havzasında bulunan büyük ölçekteki petrol ve doğalgaz yatakları bulunuyor. Küresel ölçekte mevcut petrol kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte, emperyalist ülkelerin petrol tekelleri gözlerini bu bölgeye dikmiş durumda. Öte yandan, bölge ülkeleri bu pastadan elde edebilecekleri en büyük payı kapmanın peşinde. Peki, bölgedeki fosil yakıt rezervleri hangi ülkeye ait ve nasıl paylaşılacak? Uluslararası hukuka göre, bir ülke kara sınırından 200 deniz mili (370 km) mesafeye kadar bir alanda yeraltı ve yerüstü zenginlikleri kullanma hakkına sahip. Buna münhasır ekonomik bölge adı da verilmekte. Ne var ki, Akdeniz bölgesi gibi ülke sınırlarının birbirlerine oldukça yakın olduğu yerlerde bu bölgeler ikili anlaşmalarla belirleniyor. Üstelik, Türkiye ve Güney Kıbrıs’ın birbirlerini tanımamaları, korsan İsrail devletinin Filistin’in zenginliklerini yağmalayarak girişimlerde bulunması, emperyalist devletlerin bölgesel düşmanlıkları körükleyecek biçimde bu konuya müdahil olmaları gibi etkenler, meseleyi oldukça karmaşık ve bölge halkları açısından tehlikeli hale getirmekte.
Mesele ne zaman bir gerilim kaynağına dönüşmeye başladı? Güney Kıbrıs bölge ülkeleriyle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları imzalaması ve ardından çokuluslu petrol şirketlerinin Güney Kıbrıs yönetimiyle anlaşarak petrol arama faaliyetlerine girişmeye başlamasına Türkiye tepki gösterdi. Türkiye hükümeti bu anlaşmaları tanımadığını ilan etti ve ardından kendi petrol arama şirketlerini bölgeye gönderdi. Bunun ardından, Libya’nın batı kısmını kontrol eden Ulusal Mutabakat Hükümetiyle yaptığı anlaşmayla, Mısır ve Yunanistan’ın da hak iddia ettiği bölgelerde kesinlikle petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine izin vermeyeceğini açıkladı. Yunanistan ve Mısır bu anlaşmayı tanımadıklarını açıkladılar ve konuyu BM’ye taşıdılar.
Konuya ilişkin bu çok kısa özetin ardından, meselenin
politik boyutuna gelelim. Öncelikle, bu konu önümüzdeki yıllarda önemi daha da
artacak biçimde gündemimizde yer alacak ve bölge halkları arasında
düşmanlıkları körükleyecek, belki de çatışma ve savaş sebebi doğuracak temel
maddelerden birisi haline gelecek. Dolayısıyla emekçilerin bu konuyla yakından
ilgilenmesi ve meseleye sınıfsal, enternasyonalist bir yaklaşım geliştirilmesi
büyük önem taşıyor. Böylesi bir yaklaşımın temel köşe taşlarını oluşturacak
başlıkları madde madde özetlemeye çalışalım.
İlk olarak, kendi çokuluslu tekellerinin çıkarları adına bölgeye müdahale eden ve halklar arasındaki düşmanlıkları körükleyen asıl aktör olan emperyalist ülkeler, petrol şirketleriyle birlikte bölgeden tasfiye edilmelidir. ABD, İtalya ve Fransa’nın bölgede petrol arama faaliyetleri derhal son bulmalıdır. Bu çerçevede, emperyalizmin bölgedeki askeri üsleri kapatılmalıdır. Bunlar arasında, öncelikle Kıbrıs’taki İngiltere üslerini ve İncirlik üssünü sayabiliriz. İkinci olarak, bölge ülkelerinin hükümetleri, bölgede yayılmacı ve saldırgan politikalara son vermeli, kendi patronlarının çıkarları için halklar arasında düşmanlık yayan milliyetçi, şovenist politikaları durdurulmalıdır. Üçüncü olarak, petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları uğruna hem Akdeniz havzasını hem de tüm dünyayı daha fazla kirletecek enerji politikalarına karşı çıkılmalıdır. Fosil yakıtlar yerine doğayı ve canlı yaşamı tahrip etmeyen enerji politikalarını yükseltmek zorundayız. Bütün bunları ise, emperyalizme ve onların çokuluslu şirketlerine göbekten bağlı, kendi oligarşik sermayelerinin çıkarlarını temsil eden yönetimler değil, ancak bir işçi-emekçi hükümeti gerçekleştirebilir.
Saray yönetiminin politikalarına bu çerçeveden baktığımızda, Libya ile yapılan anlaşmaların maceracı, saldırgan ve yayılmacı dış politikada yeni bir aşama olduğunu görüyoruz. İçi boş tehditlerle, saldırgan ve yayılmacı bir politika izleyerek Saray yönetimi, bir yandan “beka söylemiyle” meşruiyetini içeride sağlama çabasını sürdürürken, diğer yandan kendi kanatları altında gelişen silah ve enerji sektörlerinin çıkarlarını koruma gayretinde. “Sevr’i parçaladığını” iddia eden hükümetin, NATO’nun bölgedeki en önemli ülkesi olduğunu unutmayalım. Saray’ın saldırgan ve yayılmacı politikaları karşısında bizler şunu söylemekte ısrar edeceğiz: Bölge halkları arasında düşmanlıkları körükleyen politikalarla “ulusal çıkarlar” korunamaz. Tam tersine, bölgeye ekilen savaş tohumları emekçi halkların çıkarlarına verilecek en büyük zarardır.
Şili’de kadın mücadelesinin bileşenlerinden biri olan ISADORA Chile’nin* Türkiye’de Las Tesis performansını sergileyen kadınlara yönelik baskılar ve polis müdahaleleri karşısında ilettiği dayanışma mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz.
* İşçilerin Uluslararası Birliği Dördüncü Enternasyonal Şili seksiyonu ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kardeş örgütü İşçilerin Sosyalist Hareketi’nden (MST) kadınlar + bağımsızlar
“Şili Isadora -Mücadeledeki Kadınlar- olarak, “Yolunun Üzerindeki Tecavüzcü” adlı “Las Tesis” grup dansını yaparken Erdoğan hükümetinin saldırısına uğrayan Türkiyeli kadın dostlarımızın yanında olduğumuzu duyururuz. Tüm dünyada kadınlar, hükümetlerden aldıkları güçle polis tarafından politik ve cinsel tacize maruz tutulmaktadır, ve biz feministler buna izin veremeyiz! Bu nedenle, Türkiye’deki kadın hareketiyle tam bir dayanışma içinde olduğumuzu ve sadece kadın olduğumuzdan ötürü maruz kaldığımız her türlü şiddeti kınamaya devam edeceğimizi duyururuz.Kadınların mücadelesi uluslararası olmalıdır, zira kapitalist ve patriyarkal hükümetler bize dünyanın her tarafında saldırmaktadır. Başarmak ve kadın düşmanı bu hükümetlere karşı koymak için birleşmeliyiz!”
Metnin İspanyolca orjinali:
“Desde Isadora – mujeres en lucha – Chile, solidarizamos con las compañeras en Turquía, quienes fueron brutalmente reprimidas por el gobierno de Erdogan, cuando realizaron la performance del grupo “Las tesis” llamado “Un violador en tu camino”. Las mujeres de todo el mundo sufren violencia política y sexual por parte de la policía con la complicidad de los gobiernos, ¡y las feministas no podemos dejarlos pasar!. Por lo tanto, toda nuestra solidaridad se dirige al movimiento de mujeres en Turquía y seguimos denunciando toda la violencia que sufrimos por el solo hecho de ser mujeres. La lucha de las mujeres debe ser internacional, porque los gobiernos capitalistas y patriarcales nos atacan en todo el mundo. ¡Debemos unirnos para tener éxito y derrotar a estos gobiernos misóginos!”
Türkiye’nin günlerdir tartıştığı “Kanal İstanbul” projesi için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu halkın görüş ve önerileri için 10 gün süre ile askıya çıkarıldı.
Dün (26 Aralık) Kuzey Ormanları
Savunması’nın çağrısıyla pek çok siyasi parti temsilcisi ve sivil toplum örgütü
katılımcıları Levent Kültür Merkezi’nde bir araya geldi. Kuzey Ormanları
Savunması temsilcisi Ayşe Yıkıcı; halkın eleştiri ve görüşlerine açılan ÇED
Raporu’nun projenin olumsuz çevresel etkilerini bertaraf edecek değerlendirmeler
içermediği vurgusuyla toplantıyı açtı. Ardından söz alan Cemil Aksu, ÇED
raporuna itirazın çok önemli olduğunu, İstanbul’un kaderinin bu projeye bağlı
olduğunu vurguladı.
Toplantı boyunca öne çıkan eleştirileri sıralamak gerekirse;
Kanal İstanbul Projesi ile,
1- İstanbul’un yaşam destek
sistemleri olan Kuzey Ormanları, su havzaları, su havzalarını besleyen su
kaynakları, tarım ve mera alanları yok olacağı;
2- İstanbul’un önemli su
kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajı’nın yok olacağı;
3- Doğal yaşam alanları, doğal ve
arkeolojik sit alanları, tabiat parkları, milli parklar vb. koruma alanlarının
yok olacağı;
5- Sadece İstanbul da değil,
Trakya’ya kadar tatlı suların beslediği tarım alanlarının yok edileceği için
bölgede tarım ve hayvancılık yapılamaz hale geleceği;
6- ÇED Raporuna göre
1.155.668.000 m3 olan kazı materyalinin taşınmasıyla bozulan ekosistemin halkın
sağlığını tehdit edeceği;
7- Üç aktif fay hattının geçtiği
bölgeye nüfus ve yapılaşma baskısı yükleyerek afet riskini artıracağı vurgulandı.
Acil Eylem Planı
Kanal İstanbul’un ÇED raporu 3
Ocak’a kadar halkın görüş ve önerileri için askıda kalacak. Tüm İstanbul
halkının TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun hazırladığı dilekçe
yönergesi ile İl Çevre Müdürlükleri’nin önüne gitmesi, gerek hukuki yolları
tüketmek gerekse AKP iktidarının kar hırsını teşhir etmek adına hayati önemde.
Yüzlerce taşeron firmanın, onlarca
hafriyat kamyonunun, binlerce emekçi güvencesiz ve fazla çalışma koşullarında
en az 5 yıl sürecek bu ekolojik yıkım projesinde ter döküp, dirsek çürütmesi,
canından olmasına karşı, İstanbul halkının can sağlığı için Kanal İstanbul
projesine karşı duralım!
20 Kasım’da Kocaeli Darıca’da bulunan VIP Giyim’de sendika çalışması yürüten işçilerden biri patron tarafından işten çıkarıldı. Ardından sendikal faaliyete başlamış olan işçiler için fabrika içinde bir cadı avı başladı. Patron işçilerden zorla e-Devlet şifrelerini istedi ve şifrelerini paylaşmayan işçileri işten çıkardı. Bu sırada fabrikanın içinde işsizlik ve mobbing tehdidiyle bir korku ve baskı rejimi kuruldu.
Çoğunluğu kadınlardan oluşan ve 600’den fazla işçinin çalıştığı fabrikada işçiler, işten atılanların geri alınması talebiyle direnişe çıktılar. DERİTEKS sendikası fabrika yönetimine görüşme teklifi yapmış olsa da henüz bu öneri patron tarafından kabul edilmiş değil.
İşçilerin sendika hakları için mücadele ediyor olmalarının ardında yatan sebep çok. Bunların başında günde 10 saatin üzerinde çalışıyor olmaları ve 22 yıllık işçilerin dahi asgari ücret bandında maaş almaları geliyor. Bunun yanı sıra erkek işçilerin ücretleri kadın işçilerin ücretlerinden daha yüksek. İşçiler eşit işe eşit ücret talep ediyor.
Fabrika önünde direnişlerini sürdüren işçiler bütün sendikalara ve emek dostlarına dayanışma çağrısında bulundular. Sendika hakkının savunulması için bu çağrıya kulak vermek şart.
Gazetemizin Ocak sayısı matbaaya girmeden hemen önce 2020 yılının asgari ücreti açıklandı: 2.324 TL. Elbette patronlar ile iktidarın işbirliği ile işçi sınıfına gene yoksulluk uygun görüldü.
Asgari ücret tespit komisyonu daha toplanmadan
önce sendikalar Türkiye’deki tüm emekçileri asgari ücret için mücadele etmeye
çağırmışlardı.
Peki, asgari ücret için niçin tüm Türkiye emekçileri bir arada mücadele etmeli?
Türkiye’de
asgari ücret
Normal şartlarda minimum ücret olması gereken asgari ücret Türkiye’de hiç de asgari bir ücret değil, aksine ortalama ücrete denk geliyor. Türkiye’de maaşlıların yüzde 11’i asgari ücretin altında bir maaşa çalışıyor. Asgari ücretin yalnızca yüzde 20 fazlasından az (yani 2.424 TL altında) maaş alan emekçiler ise tüm işçilerin yüzde 64’ünü oluşturuyor.
Asgari ücretteki her artış asgari ücretle çalışan emekçilerin sayısını artırırken, asgari ücretin bir nebze üzerindeki maaşların da baskılanması sonucunu doğuruyor. İkinci bir saldırı dalgası olarak ise, asgari ücrete gelen düşük zam sonucunda önce tüm toplu sözleşmeler, sonrasında da asgari ücret üzerindeki tüm maaşlar daha az zam ile enflasyon karşısında eritiliyor.
Bugün Türkiye’de asgari ücret ve asgari ücret mücadelesi istisnasız tüm emekçilerin ücret mücadelesi ile yakından ilişkili durumda. Yaşamak için çalışmak zorunda olan her emekçinin, asgari ücretin insanca bir düzeye çekilmesi için verilen mücadelede yerini alması gerekir. Aksi durum önce asgari ücretlileri, hemen ardından toplu sözleşme dönemi gelen metal işçilerini ve sırası ile tüm çalışanları daha yoksul, patronları ise daha zengin hale getirmenin yolunu yapar.
Asgari ücret tespit komisyonundakiler kimlerdir ve emekçilere karşı nasıl mücadele ederler?
Bugün 4857 sayılı iş kanunu uyarınca asgari
ücret en geç iki yılda bir Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın
topladığı Asgari Ücret Tespit Komisyonu aracılığı ile belirleniyor.
Komisyonda beş hükümet, beş işveren ve beş işçi temsilcisi yer alıyor. Bunun manası şu: İşverenleri temsilen Türkiye’nin en büyük patron örgütü olan Türkiye İşverenler Sendikası, işçileri temsilen Türk-İş, son olarak da hükümet temsilcileri masaya oturuyor. Hükümetin tamamının patron olduğunu ve hepsinin şirketleri olduğunu düşünecek olursak, onların temsilcilerinin de patron olmaları gayet normal (!). Bu durumda komisyonda on patron, beş de işçi temsilcisi var diyeceğiz, ancak Türk-İş’i temsil eden heyetin asgari ücretin kaç katı maaş aldığını görünce bunu da söyleyemiyoruz.
Her ne kadar işçilerin basıncı Türk-İş bürokrasisini komisyonda aktif olmaya zorlasa da Başkan Ergün Atalay’ın son düzlükte “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle,” dediğine şahidiz.
Komisyona diğer sendikalardan temsilciler
alınmadığı gibi, komisyon kararına itiraz da edilemiyor.
Bu antidemokratik uygulama dahi patronları yeterince tatmin etmemiş olacak ki, komisyon 2018 Temmuz’unda çıkan bir kararname ile bir kişiye, yani cumhurbaşkanına bağlandı. Böylece komisyonun bu patron ağırlıklı bileşeninin meclis önergesi gibi yöntemler ile değiştirilebilmesinin önü kapatıldı.
Hükümetin
asgari ücret hedefi ne?
Yerli ve milli olmakla övünen ancak her adımlarında yabancı patronların çıkarlarını kendi zenginlerinin çıkarından ayrı tutmayan hükümet, asgari ücret konusunda da yabancı patron temsilcilerinin sözünü dinledi. IMF’nin Eylül ayında yayımladığı Türkiye raporunda asgari ücretin gerçekleşen enflasyon üzerinden değil, hükümetin enflasyon beklentisi üzerinden zamlanması öneriliyordu. Damat Albayrak raporu çok beğenmiş olacak ki hemen bir hafta sonra asgari ücretin belirlenme yönteminin bu olacağını ifade etti. Gerçek enflasyonun yüzde 20’leri aştığı bu koşullara karşı Albayrak’ın yayımladığı enflasyon beklentisi yüzde 8,5 idi.
Patron cephesi asgari ücreti enflasyonla
eriterek her geçen gün işçiyi daha fazla sömürmenin yollarını arıyor. Her
sıkıştığında, işçilerden alınan vergilerle oluşturulan kamu kaynaklarını
patronlara dağıtıp, onlara vergi afları ve muafiyetleri sunan hükümet de asgari
ücret konusunda patronların adeta sözcülüğünü yapıyor.
Ücret
nasıl belirlenmelidir?
2020 yılı asgari ücreti ne olarak belirlenirse belirlensin, bunun için verilen mücadelenin hepimizin mücadelesi olduğunu unutmamalıyız.
Yoksulluk darboğazından bir nebze olsun kurtulabilmek için DİSK, 2020 yılında asgari ücretin net 3.200 TL olması gerektiğini söylemişti.
Komisyonun açıkladığı karar bunun yanına yaklaşamasa
dahi asgari ücret konusunda sendika farkı gözetmeksizin ve sendikalı-sendikasız
ayrımını tanımaksızın ortak bir mücadele yürütmemiz gerektiğine inanıyoruz.
Zammımızın az da olsa çok da olsa enflasyon
karşısında eriyeceğini ve 2021 yılına girerken bu yıl alabildiğimiz şeyleri
satın alamayıp daha da çok borçlanacağımızı öngörebiliyoruz.
Patronun üretenin emeğine el koyma düzeni
devam ettikçe insanca yaşama hakkı hiçbir şekilde kendiliğinden gelmeyecek. Kalıcı
ve güvenilir sonuçları ise ancak mücadelemizin kararlılığı ve gücü belirleyecek.
Asgari ücret tespit komisyonu her ne karar alınmış olursa olsun, 2020’de sendikalaşma-örgütlenme-toplu sözleşme çalışmalarımızla asgari ücreti patron temsilcilerinin değil, işçinin örgütlü gücünün belirleyeceği günler için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.
Gebze’deki Trelleborg işçileri toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde yaşanan anlaşmazlık sonucunda 10 Aralık itibariyle haklarını kullanarak greve çıktı. Fabrika önünde eylemlerini sürdüren Petrol-İş’e bağlı yaklaşık 400 işçi, Petrol-İş Gebze Şubesine bağlı işyerlerinden temsilciler ve kitle örgütlerinin dayanışma ziyaretleriyle güç buluyorlar.
Gazete Nisan olarak 18 Aralık günü gerçekleştirdiğimiz ziyarette işçiler grev sürecine ilişkin şu bilgileri paylaştılar: “Toplu iş sözleşmesi süreci 1 Temmuz tarihinde başladı ve bugüne kadar 9 ayrı müzakere gerçekleşti. Ekonomik krizin en sert olduğu ve işten çıkarmaların en fazla olduğu; artan zamların, emekçiler üzerindeki baskıların en yoğun olduğu Temmuz ayında sendikayla beraber karar alıp taleplerimizin arkasında durarak bugüne kadar geldik. Sürdürmekte olduğumuz grev, toplu sözleşme sürecinde ücret artışı maddesinde anlaşmaya varılamadığı için başladı. İşverenin verdiği son teklif yüzde 23 zam. Bizim gelebildiğimiz son nokta yüzde 37,5. Anlaşmaya varamadığımız için de grev yoluna başvurduk. Ücretlerimiz çok düşük ve biz insanca yaşayacağımız bir ücret istiyoruz. Bunun için mücadelemize devam edeceğiz.”
Tüm işçiler fabrika önünde bulunuyor ve mücadelelerini güçlü bir direniş ve dayanışma ile sürdürüyorlar. 1985 yılında Petrol-İş’in örgütlendiği bir fabrika olan Trelleborg’da tamamen kol gücüne dayalı bir emek süreci var. İşçiler, haftada 45, ayda 225 saat çalışıyorlar. Toplamda 324 işçi çalışıyor. Ve bu 324 işçinin tamamı sendikalı.
Uluslararası bir şirket olan Trelleborg’da kauçuk hortum ve basınçlı hortum türünden iş makineleri ve sondaj-kazı yapımında kullanılan ürünler üretiliyor. Yapılan üretimin yüzde 95’inin ihraç edildiğini söyleyen işçiler, nasıl bir üretim sürecinde bulunduklarını ve yarattıkları değeri şöyle aktarıyorlar: “Patronlar bu ürünleri ihraç ederken ürünün fiyatı döviz kuru üzerinden belirlenip öyle satılıyor, bizlere ödeme yapılırken ise TL cinsinden ödeme yapılıyor. Bizler ilk kaybımızı bu kur üzerinden alıyoruz, ardından da ülkedeki krizin sonuçlarından etkileniyoruz. Her dönem yeni bir vergi kesintisiyle karşılaşıyoruz, 100 lira kazanıyorsak 40 lirası kesiliyor.”
Grev ve dayanışma esnasında en fazla dayanak aldıkları şeyin fabrikada çalışan işçilerin ortalama çalışma yılları olduğunu söyleyen işçiler; tüm işçilerin 13 yıl gibi yüksek bir ortalama ile burada çalıştıklarını belirtiyor ve bunun mücadelelerini daha da kuvvetlendirdiğini söylüyorlar.
Trelleborg’un mücadele deneyimi yüksek bir fabrika olduğunu söyleyen işçiler, bu sürecin uzun soluklu olacağını tahmin ettiklerini ve bunun mücadele azimlerini daha da artırdığını söylüyor. Bizler de Trelleborg işçilerinin ve diğer tüm emekçi halkın daha iyi bir yaşam ve insanca ücret için başlattıkları grev ve mücadeleyi destekliyoruz.
Hong Kong’dan Latin Amerika’ya, Fransız genel grevinden, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya; halk ayaklanmalarının izleri gezegeni ateşe verdi.
2019 yılının başından bu yana, devrimci dalga güçleniyor. 2018 yılının sonunda Fransa’daki Sarı Yelek‘lerin müthiş ayaklanması bir ilk örnek olmuştu. 2019 yılı, Cezayir’deki diktatör Bouteflika’yı istifa ettiren halk ayaklanmasının büyük zaferiyle başladı. Ardından, Hong Kong’da aylardır Çin Komünist Partisi diktatörlüğüne karşı koyan ve dünyayı sarsan büyük ayaklanmalar geldi. Temmuz’da Puerto Rico’da patlak veren “Yurttaş Devrimi” genel valiyi iktidardan indirdi. Son aylarda, Katalan halkının mücadelesinin siyasi mahkumların özgürlüğü için etkileyici bağımsızlık ayaklanmalarıyla yeniden canlandığına tanık olduk. Bu arada, Amerika Birleşik Devletleri’nde, yarım yüzyılın en uzunu olan ‘’General Motors’’ grevi gerçekleşti.
Halk
ayaklanmalarıyla dolu son çeyrek
Yılın son aylarında, bir dizi devrimci ayaklanma gerçekleşti.
Bunların hemen hepsi sınırlı taleplerle başladı (ücretlerdeki veya yakıt
fiyatlarındaki artışlar ya da yeni konan bir vergiye karşı) ve hızla
hükümetlere karşı bir mücadeleye dönüştü.
Ekvador’daki kısmi ayaklanma başarıya ulaştı. Bu, IMF tarafından dayatılan planın ve petrol fiyatındaki artışın yenilgisiyle sonuçlanan ilk zaferdi. Lenin Moreno hükümeti, Conaie’nin önderliğindeki yerli halk ve ona destek veren öğrenci hareketi, işçiler ve halk kesimleri tarafından ele geçirilen başkentten çekilmek zorunda kaldı. Kontrolü yeniden ele alma çabasından da vazgeçti. Bu zafer muazzam bir etki yarattı: IMF’nin planlarının seferberlikler yoluyla yenilebileceğini gözler önüne serdi.
Neredeyse anında, Şili’de, Piñera’ya
ve Pinochet’den miras kalan siyasi-ekonomik modele karşı devrimci bir ayaklanma
başladı. Milyonlarca genç, işçi ve kadın, Piñera’nın sağcı liberal hükümetine karşı, tüm siyasi ve sendikal
önderlikleri aşarak ayaklandı. Piñera Hükümeti’nin metro ücretlerini yükseltme
konusunda geri adım atmış olmasına rağmen, halk olağanüstü hal ve sokağa çıkma
yasağını hiçe sayarak, “hükümeti istifa” ve ekonomik modelin yıkılması talepleriyle
sokaklara dökülmeye devam ettiler. Ayaklanma bir buçuk aydan uzun bir süredir devam
ediyor; Piñera’nın gitmesini,
bütün kemer sıkma programının sona ermesini ve Pinochet kalıntısı, son otuz yılın siyasi rejiminin sona ermesi
isteniyor.
Haiti’de ise yeni bir halk ayaklanması gerçekleşti (bu dördüncüsü).
Lübnan’da işçilerin, gençlerin ve halk sektörlerinin hükümetin istifasını talep
ettikleri gösterileriyle “WhatsApp
Devrimi” yaşanmaya başladı. Irak’ta, hükümetin çöküşüyle sonuçlanan devasa
ayaklanmalar oldu. İran ve Etiyopya’da da sokaklara dökülen milyonlarca insan görüldü.
Bolivya’daki gerici darbeye karşı büyük yürüyüşler ve mücadeleler geröekleştirildi.
Yıl, Kolombiya’da genel grevler ve büyük protestolarla sona ererken Fransa’da
1995’ten bu yana en büyük, neredeyse süresiz bir genel grev başladı.
Bunların yanı sıra, 8 Mart Dünya
Grevi ve diğer protesto gösterilerinde somutlanan kadınların yeşil
dalgasının devamını da içeren ve dünya iklim değişikliğine karşı yeni kitlesel
ve küresel bir gençlik hareketinin doğduğu 2019 yılı yaşamış olduk.
Kemer
sıkma planlarına karşı küresel isyan
İşçi sınıfı, gençlik, kadınlar ve diğer halk kesimleri, bu
ayaklanmalara katılıyorlar. Halk ayaklanmaları, genel grevler, genç kitlelerinin
gösterileri, işsizler, yerli halklar, ulusal sorunlar için mücadeleler…
Birçok yerde, geleneksel partilerin ve sendikaların eski önderliklerini geride
bırakıyorlar; Şili’de olduğu gibi bazı ülkelerde ise mücadelelere kimse önderlik
etmiyor. Şili, Lübnan ve Irak’ta bu dinamik yürürlükte. Farklılıklarının
ötesinde, hepsinin ortak bir özelliği var: Kemer sıkma planlarına, emperyalist
kapitalizmin ve hükümetlerin aşırı sömürü ve yağmalama politikalarına karşı
koymaları…
Bu durumun kökeni 2007 yılında başlayan küresel
kapitalist krize dayanmakta. Emperyalizm ve dünya kapitalist hükümetleri bu
sorunu, gittikçe daha da katılaşan kemer sıkma tedbirlerini, işçi sınıfının ve
ezilen kesimlerin sırtına yükleyerek atlatmaya çalıştılar. Fakat işçilerin ve
halkın olağanüstü öfkesiyle karşılaştılar. En kritik noktalardan biri de 2011
yılındaki “Arap Baharı” idi.
Şimdi ise dünya genelindeki kitlelerin tehlikeli ayaklanmaları neticesinde, emperyalizmin
daha çok sömürüyle krizin üstesinden gelmesini daha da zorlaştıran yeni bir devrimci
dalga ile karşı karşıya bulunmaktayız. Büyük politik istikrarsızlıklar yaratan ayaklanmalarda kilit rol oynayan
faktör bu ve bu ayaklanmalar çoğu yerde hükümetleri düşürüyor ya da politik
rejimlere büyük krizler yaratıyor. Ve kemer sıkma planlarını hayata geçiren her
türden patron hükümetleri karşısında ceza oyu gibi daha dolaylı olan başka
ifadelere bürünüyor.
Emperyalizm ve hükümetleri tarafından aşırı sömürü planlarının uygulanması, kitlelerin nefretini artırmakta. Bu hem liberal sağ hükümetler ve rejimlere, hem de “sol”, “merkez-sol” veya “ilerici” gibi görünen hükümetlere karşı gerçekleşmekte. Bu durum, diğerlerinin yanı sıra, Yunanistan’da Syriza, Venezuela’da Maduro-Chavizm ya da Brezilya’daki Lulismo için de böyle olmuştu. Hepsi burjuva sektörler ile birlikte yöneterek ve çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yaparak emekçileri yoksullaştırmaları sonucunda yenilgiye uğradılar.
Ana
görev: Yeni bir devrimci önderlik inşası
Bu yeni mücadele dalgasının, devrimci bir önderliğin yokluğu gibi zayıf
bir noktaya sahip olduğunu biliyoruz. Bu durum hâlâ işçi sınıfı ve dünya halkları
için en büyük sorundur.
Sendika bürokrasileri, kapitalist hükümetler ile reformist ve
uzlaşmacı önderlikler, kitlelerin ayaklanmalarına ihanet etmektedir.
Önümüzdeki görev ise yeni devrimci önderliklerin inşasıdır ve
bunun için, her ülkede devrimci partilerin inşa edilmesi gerekiyor. Bu
mücadeleyi üstlenmekteki olumlu unsur ise, her işçi ve halk mücadelesinin ön
sıralarında yer alan, eski liderleri aşan binlerce ve binlerce savaşçının varlığıdır.
Devrimci önderlik eksikliğinin üstesinden gelmenin temel unsurları burada
bulunmaktadır. Yalnızca en acil talepler için mücadelede başı çeken değil, aynı
zamanda kitlelerin sürekli seferberliğini geliştiren, kapitalizme son verme
hedefiyle işçi-emekçi hükümeti ve sosyalizm programını öne süren yeni bir önderlik…
Arjantin’deki Sosyalist Sol partisinin ve İşçilerin
Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) önderlerinden Miguel
Sorans tarafından Sosyalist gazetesinde yayımlanmıştır.
O sıcak 1914 yazındaki uluslararası kriz, çok sayıda sıradan
insanı gafil avladı. Avusturya veliaht prensinin Saraybosna’da öldürülmesinin
yalnızca beş hafta içinde topyekûn bir Avrupa Savaşı’nı tetikleyebileceğini çok
az sayıda insan öngörmüştü.
Oysa on milyondan fazla askerin ve altı milyon sivilin can vereceği korkunç ve sanayileşmiş devasa bir yıkımının koşulları son 15 yıldır olgunlaşmaktaydı.
Bir asırdır üzerinde ciddi bir savaş yaşanmamış Avrupa toprakları,
süratle güçlü kapitalist devletler ve bu devletlerin endüstriyel ve finansal
çıkar grupları arasında bir iç çatışmaya sürüklenecekti. Şüphesiz bu
sanayileşmiş kıyım makinesinin ana odağı yeni sömürge toprakları kazanma
hedefiydi.
Dünya işçi hareketi, bu korkunç kıyıma hazırlıksız değildi. 19. yüzyılın son on yılı boyunca uluslararası işçi hareketi, giderek yoğunlaşan militarizme karşı bir dizi uluslararası kampanya düzenledi. İşçi sınıfı saflarındaki uyanışın basıncı, Sosyalist (II.) Enternasyonal yönetiminin olası bir savaş döneminde işçilerin birbirlerine silah çekmemesi yönünde kararlar almasına yol açtı. Ne var ki, savaş patladığında dünya sosyalist hareketinin sözü geçen hemen hemen tüm önderleri vaatlerine ihanet edeceklerdi.
Başta Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg olmak üzere bir avuç sosyalist önder savaşa uzlaşmaz bir dille karşı çıkmış, bu büyük alt üst oluş koşullarında yeni bir devrimci hat arayışı içine girmişlerdi.
Sıradan insanlara gelince, hemen herkesin fikri, bu zafer ve refah vaat eden savaşın sonbahara, bilemediniz Noel’e kadar süreceği yönündeydi.
Savaşın başındaki milliyetçi şişinme ve coşkunun yerini
dünyanın gördüğü ilk sanayileşmiş kıyımın dehşetine bırakması çok zaman almadı.
Bu kitlesel, örgütlü ve kolektif yıkım deneyimi çok geçmeden merkez Avrupa’da birkaç metrelik siperlere sıkışmış çaresiz askerlerin çok boyutlu bir kriz süreci içine sürüklenmesiyle, ama daha çok kendi subayları ve egemen sınıflarından tiksinmeyle özdeşleşecek bir sınıf savaşıyla sonuçlandı.
Önce karşılıklı siperlerde tütün, içki, bisküvi değiş tokuşu ile başlayan yakınlaşmalar, bir süre sonra “Yaşa ve bırak yaşasın” denilen bir yöntemle siperlerde pasif direnişe dönüşecekti.
1914 Noel günü, şafağın körpe ışığıyla birlikte, Belçika ve Fransa’nın batı cephesindeki Alman ve İngiliz askerleri, kazdıkları karşılıklı siperlerde kendi iradeleriyle bir ateşkes ilan ederek, üstlerine meydan okudular. Kendi dillerinde Noel şarkıları söyleyerek yarı donmuş siperlerden çıkmaya; karşılıklı kucaklaşmaya; sigara, askeri ambalajlı şekerlemeler, ceket düğmeleri gibi küçük hediyeler paylaşarak Noel’i birlikte kutlamaya başlamışlardı. Bu etkileyici ve dönüştürücü buluşma kıran kırana bir futbol maçıyla bitecekti.
Daha sonradan tüm batı cephesi hattına yayılacak ve “Kardeşleşme” adı verilecek olan bu eylemlilik ve isyan dalgası olmasa, bu isyancı zemin içine sızacak savaş karşıtı bildiriler, siper gazeteleri ve devrimci propagandacılar da olmazdı. O devrimci propagandacılar olmaksızın asker konseylerinin, barış hareketinin ve gelecekteki devrimci dalganın önderlerinin açığa çıkması da mümkün olmazdı.
O devrimci propagandacılar, Romanya’daki Rus siperlerinden, Verdun cephesindeki Caures düzlüklerinde Fransız birliklerine ve Kiel’deki Alman donanma üssündeki Alman denizcilerine tek bir sloganı usanmaksızın taşıyacaklardı: “Gerçek düşman kendi ülkemizde.”
Karadeniz’e Arnavutköy’ün batısından Baklalı-Terkos-Durusu
mahallelerinin arasından açılacak olan kanal Sazlıbosna ve Dursunköy
Mahallelerinden Sazlıdere barajına ulaşacak, oradan da Altınşehir ve Şahintepe
mahallelerinden geçerek Küçükçekmece lagününe ve Marmara’ya bağlanacak. Böylece bölgenin orman ve tarım alanları ile su
havzalarının tamamı yapılaşma rezerv alanı haline gelecek.
2. Kanal İstanbul bizi
bağımsız yapar mı? Boğaz trafiği rahatlar mı?
Söylenenlerin aksine projenin tamamlanması halinde, İstanbul boğazı ücretsiz olmaya devam edecek. Rusya ve Kafkaslardan geçen petrol ve doğalgaz boru hatlarından ötürü 2007-2017 yılları arasında boğazdan geçen gemi sayısı yüzde 27 azaldı. Trafiği zaten azalmakta olan Boğaz’a ücretli bir kanalın faydalı olacağını öngörmek güç; öte yandan kanalın büyük maliyeti için yabancı bankalardan alınacak borçlar yoluyla Türkiye’nin daha bağımlı bir hale geleceği söylenebilir.
3. Kanal’ın Marmara’ya
etkisi ne olur?
10.000 yıl önce Karadeniz bir göldü. Suların yükselişiyle birlikte bu göl Marmara ve Akdeniz ile birleşerek tuzlanmaya başladı. Karadeniz ile Marmara’nın dengesi ancak son 3500 yılda kurulabildi. Daha az tuzlu olan Karadeniz bugün hâlâ Marmara’dan ortalama 50 cm daha yüksektedir. Bu farklılık Boğaz’da da hassas bir denge yaratır. Tuzlu Marmara akıntısı dipten Karadeniz’e ulaşırken, Karadeniz suyu da üst akıntı ile Marmara’ya ilerler. İkinci bir hattın açılması da zamanla bu tuzluluk değerlerini değiştirip bu dengenin/akıntının kaybolmasına sebep olur. Daha kısa vadede ise Karadeniz’den gelen besin yüklü su Marmara’da tek hücreli canlılarda nüfus patlamasına yol açar. Bu canlılar zaten çok az olan Marmara’nın oksijenini tamamen tüketerek Haliç’in eski hali ile kıyaslanmayacak şekilde Marmara’yı canlılığın olmadığı çürüyen bir deniz haline getirebilir.
4. Kanal’ın İstanbul
suyuna ve bölge tarımına etkisi ne olur?
İstanbul su kaynakları kıt bir kenttir. Bu kaynaklardan biri olan Sazlıdere barajının kanala dahil edilmesiyle beraber İstanbul’un su bağımlılığı artar. Melen’den su pompalamak maliyeti arttırırken afet ve kazalar halinde tüm şehre zehirli suların pompalanması ya da su verilememesi riski doğar. Trakya’nın jeolojik yapısından ötürü ise kanaldan sızan tuzlu suyun Trakya topraklarında tuzlanmaya yol açma ve tarımı öldürme riski söz konusudur.
5. Kanal’ın hava
kirliliğine etkisi ne olur?
Kanaldan 1,5 milyar m3’lük bir hafriyatın açığa
çıkması bekleniyor. Hafriyatın çok daha yüksek olacağını ifade eden eleştirileri
bir kenara bıraksak dahi, bu miktarda hafriyatın yalnızca taşınmasının
atmosferde bırakacağı etkinin en iyimser bir tahminle 5 yıl boyunca sürmesi
beklenir. Bu iyimser planın hayata geçebilmesi için de 3.300 ton dinamitin
kullanılması, buna ek olarak da 600 yeni taş ocağının açılması gerekir. Tüm
bunlar da dünyadaki her türden kirlilik limitlerinin misliyle aşılacağını ifade
eder.
6. İstanbul depreminin
kanala etkisi ne olur?
Fay hattına çok yakın olan kanalın beklenen İstanbul
depreminden hasar almayacağını düşünsek dahi, Sakarya’dan İstanbul’a pompalanan
suyun böyle bir depreme ne kadar dayanabileceği bilinmemekte. Ulaşımın
köprülerle sağlanması ve adanın yalıtılması ise afet halinde bölgedeki zayiatın/salgın
hastalıkların ciddi şekilde artmasına yol açabilir.
7. Kanal’ın trafiğe etkisi ne olur?
Karayolu ulaşımının Kanal üzerinde inşa edilecek 6 köprü ile
sağlanması planlanmış. İstanbul’un kuzeyinden güneyine tüm yollarının sadece
altı köprüye sıkıştırılacak olması bir karayolu trafiği planlamasının
yapılmadığını gösterirken köprü geçiş ücretleri hakkında 3. Köprü deneyimimiz
dışında elimizde bir veri bulunmamakta.
8. Kanal’ın nüfusa
etkisi ne olur?
Şu anda 369.222 kişilik bir nüfus kanala komşu olacak. Ancak
kanal sayesinde imara açılacak bölgenin birkaç milyonluk yeni bir nüfusu
barındırması önünde hiçbir engel bulunmuyor.
9. Kanal’ın işçi ve
emekçilere etkisi ne olur?
Soma madencilerinin iş cinayetine kurban gitmesi karşısında Erdoğan 1800’lü yıllardan örnekler vermişti. Aldığı örnekler yine aynıysa yapımları süresince Süveyş Kanalı’nda 125.000, Panama Kanalı’nda ise 33.000 işçi iş cinayetlerine kurban gitmişti.
10. Kim/niçin ikinci
bir boğaza ihtiyaç duyuyor?
İşçileri ölümüne çalıştırdıklarında bile kârları onlara yetmeyen patronlar son yıllarda kendi birikimlerine bir de kamu kaynaklarını dahil ediyorlar. Bugüne değin açılan adrese teslim ihaleler, geçiş garantili köprüler, imar planları, ihtiyaç fazlası güç üreten enerji santralleri bunların basit örnekleri idi. Bugün de patronlar hükümete “Daha fazlasını istiyoruz” diyerek İstanbul’u tarihten silmek pahasına böyle bir projeyi çağırıyorlar.
Arazileri tekellerinde toplayan hükümet yanlısı zenginler varlıklarını
katladılar bile. Ancak rant denilen bu haksız kazanç buzdağının yalnızca
görünen kısmı. İnşaat patronları İstanbul’u hiç ihtiyaç olmasa da kuzeyinden
güneyine kadar kazarak buraya beton dökmek, hafriyatı taşımak ve bunların
tamamını devlete fatura etmek için projeyi sahipleniyorlar. Bu da hem işçi
emekçilerin vergileriyle oluşan kamu kaynaklarını patronlara açmak, hem de
inşaat patronlarını yeni kredilerle ihya etmek anlamına geliyor. Hükümet
sonucun ne olacağını hiç mi hiç umursamıyor. Kanalın kullanımı hayalden ibaret.
Patronların kazancının yalnızca görünen boyutu şöyle: Proje
açıklanmadan önce Kuzey güzergâhı üzerinde bulunan en ucuz arazinin m2 değeri
5 TL, en pahalı arazinin m2 değeri ise 30 TL idi. Geçtiğimiz yıl bu
değerler en düşük 250, en yüksek 600 TL civarına ulaştı.[1]
[1] Yazıda
yer alan tüm veriler TMMOB ÇMO İstanbul Şubesi’nin Mayıs 2018’de yayınladığı
“Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Alanları Teknik İnceleme Raporu”ndan
alınmıştır.
Hayvan hakları aktivistlerinin, sona ermesi için yıllardır mücadele ettiği atlı fayton zulmü, 81 tane atın yakalandıkları bulaşıcı Ruam hastalığı nedeniyle öldürülmesine sebep oldu. Bunun üzerine hayvan hakları aktivistleri soluğu Saraçhane’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde aldılar.
19 Aralık günü saat 14:00’te basın açıklaması için toplanan aktivistler, açıklama sonrası aldıkları ortak karar ile belediyenin önünde “yaşam nöbeti” tutmaya başladılar ve daha önce atlı faytonların kaldırılacağının sözünü veren İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşme yapılıp, bu eziyete son verilene kadar nöbete devam edeceklerini belirttiler. Basın açıklaması olarak başlayan eylem, atlara uygulanan eziyet ve köleliğe karşı seferberliğe dönüştü.
23 Haziran seçimi öncesinde Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu’nun “Söz Veriyorum” taahhütnamesi, hayvan hakları üzerine bir dizi uygulamayı içeriyordu. Bunlardan bir tanesi “nostalji” adı altında atların sürüldüğü fayton işkencesinin kaldırılıp, yerine elektrikli faytonların geçirilmesiydi.*
20 Aralık (bugün) saat 19:30’da İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile görüşme yapacaklarını söyleyen aktivistler, belediyenin bu konuda, atların doğrudan kullanımını kaldıracak gerçekçi bir tavır almaması halinde eylemlerini sürdüreceklerini söylüyorlar.
*Taahhütnamenin atlı faytonları içeren maddesinde “Atlı faytonları kaldırarak yerine akülü ulaşım araçları koyacağıma, kurtarılan atların ekolojilerine uygun geniş doğal ortamlarda rehabilite edilerek ölene kadar yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacağıma söz veriyorum,” deniyordu.
Şeyh Bedrettin, Osmanlı tarihinin en tartışmalı figürlerinden
birisi oldu daima. Vakanüvisler (sarayın resmi tarih tezini yazmakla görevli
memurları), onu daima mülhitlikle (dinsizlik), şirkle, müşrikle veya tam
tersine, padişah ve halife olma isteği uğruna insanları kıyıma götüren bir tez
canlılıkla suçladı. Hanedanlık onun ismine ve mirasına çamur atabilmek için
birçok takla atmak zorunda kaldı.
Bedrettin 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyıl başlarında yaşadı; Molla Yusuf’tan fıkıh ilmi, Bursa’da astronomi ve matematik, Konya’da mantık ve Kahire, Kudüs, Mekke ve Medine gibi şehirlerde İslam ilmi dersleri aldı. Hüseyin Ahlatî’nin öğrencisiyken Mısır’da tasavvufa yöneldi.
Bedrettin bir vücûdiyye idi; yani vahdet-i vücûd felsefesini savunuyordu. İslam’ın bir kolu olan bu düşünce, dönemin en radikal materyalist dünya görüşlerinden biriydi. Bu felsefeye göre varlık, kendinde bir hakikat olarak (madden) ele alınmalıydı. Bedrettin’in bu felsefi görüşü yansımasını siyasal düzlemde de buldu. İlk olarak o, özel mülkiyete karşıydı. Toprağın, çiftliklerin, tarım araçlarının ve ürünlerinin, yük hayvanlarının ortak mülkiyetini; yani üretim araçlarının kamulaştırılmasını savunuyordu. İkinci olarak, dinlerin rekabetine karşı çıkıyor ve Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi halkların birliğini savunuyordu.
Fetret Devri döneminde tahta oturan Mehmet Çelebi tarafından İznik’e sürülen Bedrettin’in iki takipçisi Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, yoksul köylülerle birlikte iki isyan başlattılar. Börklüce’nin topraksızlardan oluşan 10 bin kişilik ordusu Osmanlı’yı iki defa yenilgiye uğratır. Ancak Osmanlı Devleti bütün askeri gücünü Ege’ye yığınca Börklüce yenildi. Osmanlı Börklüce’yi, tıpkı Roma’nın Spartaküs’e yaptığı gibi çarmıha gerer. Torlak Kemal’in yönettiği Manisa ayaklanması da bundan sonra yenilir.
Üçüncü ayaklanma Bedrettin’in önderliğindedir. Muğla’dan Sakız Adası’na, Bulgaristan’dan Yunanistan’a halk Bedrettin’e katılmıştır. Ancak Deliorman ve benzeri yerellerdeki ayanlar (yerel egemenler) Mehmet Çelebi’yle anlaşarak Bedrettin’i çadırından kaçırıp monarşiye teslim ederler. Şeyh Bedrettin 18 Aralık 1416’da Serez çarşısında idam edilir.
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 7. Kongresi 2020 yılının Temmuz ayı ortasında gerçekleşecek.
Bu karar 28, 29, 30 Kasım ve 1 Aralık tarihlerinde Buenos Aires’te yapılan ve Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, İspanyol Devleti, Peru, Meksika, Türkiye ve Venezuela seksiyonlarının temsilcilerinin bir araya geldiği Uluslararası Yürütme Komitesi (UYK) toplantısında alındı. Stalinizm tarafından katledilmesinin 80. yılında Lev Troçki’ye ithaf edilecek olan kongre, İUB-DE ile emperyalizme, IMF’ye ve kapitalist hükümetlere karşı işçi hükümetlerinin inşasını hedefleyen ve İUB-DE gibi asgari bir devrimci program çerçevesinde devrimci mücadeleleri birleştirmenin gerekliliğini savunan Latin Amerika, Avrupa, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Amerika Birleşik Devletleri’nden devrimci örgütlerin, grupların ve militanların davet edilmesine açık olacak.
Gerçekleşen UYK toplantısında bu çerçevede dünyanın içinden geçmekte olduğu devrimci mücadeleler dalgasına ağırlık verildi. Özellikle Şili’deki halk isyanı tartışılarak “Piñera İstifa!” ve “siyasi mahkûmlara özgürlük” şiarlarıyla yürütülmekte olan uluslararası dayanışma kampanyasının iki katı güçlendirilmesine karar verildi. İUB-DE ayrıca Fransa’daki genel greve, Lübnan ve Irak’taki halk isyanlarına, Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkı ve siyasi mahkûmların serbest bırakılması için sürdürdüğü seferberliklere, Hong Kong’lu gençlerin özgürlükleri için verdikleri mücadeleye ve Bolivya’daki mevcut gerici ve sağcı hükümete karşı verilen mücadelelere de destek kararı aldı.
Bu yeni seferberlikler dalgasının, devrimci önderlik krizinin üstesinden gelmek için verdiğimiz mücadelede yeni fırsatlar ortaya çıkardığına inanıyoruz. Ancak bu tek bir örgütün kendi başına çözemeyeceği bir kriz. Dolayısıyla kendinden menkulcü zihniyeti reddediyoruz. Bu nedenle, yedinci kongremize giderken İUB-DE olarak bizi diğer siyasi geleneklerden ve deneyimlerden gelen farklı devrimci akımlar, gruplar ve sektörlerle asgari devrimci talepler çerçevesinde yakınlaştıracak ve birleştirecek işbirlikleri yapmaya yöneliyoruz.
El Socialista, the publication of Izquierda Socialista in Argentina, interviewed with Görkem Duru from the Workers’ Democracy Party (Turkey), the official section of the International Workers’ Union (IWU-FI), about the mobilizations of recent weeks in the Middle East.
What triggered the revolts in Lebanon, Iraq and Iran?
The bad economic and social conditions that
condemned the masses to poverty caused the mobilisations in these three
countries to explode. In Lebanon, it was the government’s decision to create a
new tax on WhatsApp and other Internet services that led to the rebellion. In
Iraq, the working masses took to the streets because of the high rates of
unemployment and poverty. In Iran, the fuse of mass protests was lit when the
government raised the price of fuel to almost 300 percent. These have been the
factors that sparked the revolts. At the bottom lay the unease of the masses
over the nefarious capitalist policies of the governments of these three countries.
The “garbage revolt” of 2015 in Lebanon, the rebellions of 2011, 2015
and 2018 in Iraq and the struggles that were coming from 2016 to 2018 in Iran,
were signs of the discontent of the masses. It would interest two examples to
show destruction caused by neoliberal policies in those countries. In Iraq only
48.7 percent of the active population is working. Of the 38 million inhabitants
of the country 13 million of them almost 30 percent of the population lives in
poverty. In Iran, GDP fell by 9 percent this year and inflation is around 40
percent. As a result, food prices have risen three or four times. In Lebanon,
the government has been trying to implement austerity policies since April this
year to respond to the severe economic crisis. To make the working people pay
the bill of the crisis, it set as an aim to eliminate public expenditures,
lower the salaries of public workers and raise taxes. So, the poor have become
poorer, without access to public services such as electricity, water and
sanitation. The level reached by the policies of capitalist exploitation opened
the way to the mobilisations of the masses with economic demands.
You say that it was the economic demands that provoked the revolts. But in these three countries the masses shout “The people want the fall of the regime”, a slogan that has been repeated in many countries of the Middle East and North Africa since 2010. How do you see it? How is the progress of mobilisations?
Yes, in fact, the demonstrations that began
spontaneously with the economic slogans quickly spread and took on a political
character against both governments and regimes. There were conditions that
facilitated the emergence of democratic demands. The strong repression of the
mobilisations by the state apparatuses (the repression in Iraq and Iran caused
over 400 deaths) has been one factor for the masses to direct their anger
against the governments and regimes. In fact, there had already been rebellions
in those countries in the recent past and the governments promised structural
reforms to quench them, promises never fulfilled. And the standard of living of
the people went from bad to worse. As a result, the masses began to question
the regimes more harshly. After the last revolts began the governments of
Lebanon and Iraq again promised reforms, however, this time the masses did not
retreat from the streets, nor after the prime ministers of these two countries
resigned. This shows us the level of anger of the masses. In Lebanon, people
were shouting, “Let They all go! The masses demand a secular system
instead of the sectarian, oligarchic and corrupt regime built on the interests
of imperialism after the 1975-90 civil war. In Iraq the masses hate the regime
built after the intervention of the United States (2003) with American and
Iranian collaboration based on oligarchic hegemony over oil and dividing the
country along sectarian lines. In Iran, apart from the economic demands, there
is a struggle against the regime of the mullahs with democratic slogans. In the
three countries the working class, women and youth organise street protests and
regional strikes with both economic and democratic slogans. Considering the
demands, the character and the vanguard of the current rebellions, we can say
that all of them are part of the revolutionary process that started in the
Middle East and North Africa.
You say that the current mobilisations are part of the revolutionary process that began in the area in 2010. What was missing then was revolutionary leaderships capable of meeting the democratic and social demands of the masses. In today’s leaderships, is there a revolutionary leadership capable of meeting the democratic and social demands of the masses?
Unfortunately, there were no leaderships
capable of getting the masses to meet their demands. We already know the
result, or rather everyone must have seen it. The lack of revolutionary
leadership in the example of Tunisia made the revolution stop in the middle of
the road, in the democratic stage, by the policy of democratic reaction applied
by the bourgeoisie with the help of imperialism and with the approval of
reformism. In Egypt and Syria, the army, imperialism, reactionary bulbs
(Hezbollah, ISIS, etc.) And the countries of the region tried to crush the
mobilizations of the masses. A more current example is Algeria. The
mobilisations that started in 2019 could defeat the dictatorship of Bouteflika.
However, the bourgeoisie and the army try to sustain the regime with the
methods of democratic reaction. They want to make a “transition” by electoral
means so that the regime does not fall. But the struggle of the masses against
the regime continues.
Also, the working peoples have had experience
in the last nine years. The lack of revolutionary leaderships in the process
that began in 2010 caused “moderate Islam” like the Muslim Brotherhood to triumph
in many countries. But the neoliberal policies of these reactionary leaderships
deepened the poverty and exploitation of the masses. And today in countries
like Lebanon, Iraq and Iran the peoples reject religious sectarianism because
of the experiences they have had throughout this period.
However, revolutionary leaderships have not
yet emerged in the area. This lack will be a determining factor in the course
of the revolts. This also applies to revolutionary processes in other parts of
the world. This is equally important today in Chile, in Colombia, in the
struggles of the masses against the policies of capitalist exploitation. Today
the slogans “it’s not 30 pesos, it’s 30 years” and “The people want this regime
to fall” are manifestations of the same popular anger. The construction of a
revolutionary leadership in one of these countries will be an example for the
masses to follow the same path. Therefore, the construction of a program of
struggle that can unite the economic and social demands based on the
independence of the working class and internationalism, with the perspective of
a rupture of capitalism and imperialism, and the unification of the struggles
of the masses around this program are the urgent tasks that we revolutionaries
have to assume and carry out.