İran Sağlık Bakanı Yardımcısı İraj Harirçi, 25 Şubat günü koronaya yakalandığı ilan edildikten sonra: “Bu demokratik bir virüs, zengin-fakir veya devlet adamı-sıradan vatandaş ayrımı yapmıyor,” demişti. İki ayı aşkın zaman geçti ve koronavirüsten ölen bir devlet başkanı-ultra zengin neredeyse hiç olmadı. Buna karşılık, Türkiye’deki Zonguldak örneği gibi dünyada da emekçilerin en yoğun ve sağlıksız koşullarda yaşadığı yerler koronavirüsün en çok öldürücü olduğu yerler oldu.
Hükümetlerin başındaki isimler ve ultra zenginler kendilerine günde birkaç test yaptırıp kesin izolasyon yöntemlerini uygulayarak salgını sağlık içerisinde atlatıyorlar. Virüsü ilk küçümseyen kişilerden biri olan İngiltere başbakanı Boris Johnson, emekçileri sevdiklerinin ölümüne hazır olmaya davet ediyordu. Ne zaman ki enfekte oldu, her türden sağlık hizmetine hızla erişerek çabucak iyileşti. Ancak dünya genelinde Boris Johnson kadar şanslı olmayan ve ezici çoğunluğu işçilerden oluşan en az iki yüz bin üzerinde insan koronavirüsten öldü.
İran’da da, İngiltere’de de Türkiye’de de burjuva sisteminin özlem duyduğu demokrasi işte bu: Teorik olarak herkes hastalanabilsin ama sadece işçiler ölsün!
Koronavirüs salgını daha meydana gelmeden önce önlenebilirdi. Birincisi, virüsün dünyada çeşitli hayvan türleri ve insan arasında gelişebileceği bilinen az sayıda riskli bölgenin içerisinde Wuhan da vardı. Bu tehlikeye karşı ne Çin kapitalizmi ne de Dünya Sağlık Örgütü bir tedbir alınmasını ciddi şekilde teklif edebilmişti. Çünkü böyle bir teklif beslenmenin bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmasına ve pek çok zararlı/kaynak sarfına sebep olan, üstelik de pahalı gıda tekelinin kapatılmasına kadar gidebilirdi. İkincisi, Covid-19’un atası olan çok sayıda virüs dünyada salgınlara sebep olmuş ve aşı çalışmaları başlamıştı. Ancak yeterince yaygın bir salgın olmadığı, yani aşı kârlı olmadığı için bu çalışmalar en az iki kez durdurulmuştu. Çalışmalar sürdürülseydi yeterli korumayı sağlayabilecek aşı çoktan elimizde olacaktı.
Sonuç olarak yalnızca Çin gibi baskıcı rejimler değil, demokratik olmakla övünen Avrupa’nın patron demokrasileri de göz göre göre patlayan salgının yol açtığı ölüm, hastalık ve toplumsal kayıpların suç ortaklarıdır.
Dünya üzerindeki tüm hükümetler (buna koronavirüs kelimesini kullanmanın ve maske takmanın yasak olduğu Türkmenistan dahil olmak üzere) koronaya karşı mücadelede son derecede şeffaf ve başarılı olmakla övünüyor. Buradan hareketle sayıların gerçekte ne olduğunu belki de hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizi söyleyebiliriz. Öte yandan ve her şeye rağmen Türkiye’de ve dünyanın çeşitli bölgelerinde de virüsün yayılma hızını yitirdiği doğrultusunda analizler dillendiriliyor.
Bu iyimser senaryoları ultra iyimser bir hale getirerek hemen yarın virüsün aniden bulaşıcı olmaktan vazgeçeceği bir güne uyanacağımızı düşünsek dahi biz işçi-emekçilerin üzerindeki tehditler maalesef ki buharlaşmış olmuyor.
Patronlar 2008 krizinin etkilerini henüz üzerlerinden atamadılar. Pandemi yalnızca bu balonu tamamen patlatmış oldu. Sadece işçiyi öldüren bir korona demokrasisi hayalini bir kez yaşayan patronlarsa koronanın değil, kendi sistemlerinin yarattığı krizin tüm yükünü emekçilere yıkmak isteyecekler.
Türkiye’de patronlar yeni saldırıları beklemeye tahammül edemiyor. Özel jetler, uçak yakıtı, yat/gemicik, pırlanta, kürk gibi ürünlere vergi yokken, hükümet emekçilere yönelik yeni vergileri uygulamaya koydu bile. Pek çok ürünün yanında korona tedavisinde de kullanılması elzem bir ateş düşürücü olan parasetamole vergi zammı geldi. Bunun dışında hükümet işçi-emekçilerin üretime her açıdan daha korumasız ve daha az hakla geri dönmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Hükümet işten çıkarmaların yasaklandığını iddia ederek, patrona işçiyi ücretsiz izne zorlama hakkını tanıdı, bizim işsizlik sigortası fonumuzu patronların kullanımına tamamen açtı.
Ancak nasıl ki evdeki hesap çarşıya uymuyorsa, rezidans ve saraylarda yapılan hesaplar da sınıf mücadelesine uymaz!
Bugün zorunlu sektörler dışındaki tüm faaliyetin durdurulup, herkese insanca düzeyde bir ücretli izin, tüm işsizlere işsizlik maaşı ve ücretsiz bir sağlık sistemi ile pandemiye karşı işçilerin de korunmasını istiyoruz.
Üretime geri dönerken dünkünden daha güvencesiz koşullarda işe başlamak istemiyoruz. Bunun için sendikaları işçilerin hak kaybı yaşamadan üretime geri dönebilmeleri için bir eylem planı yayınlamaya ve ayrım gözetmeksizin tüm işçileri bu plana çağırmaya davet ediyoruz. 1 Mayıs ve sonrasındaki sürecin böyle bir eylem programına hazırlık ve birleşik mücadele için değerlendirilmesi yolunda çabalıyoruz.
Patronların korona demokrasisi yerine işçi demokrasisi derken çok şey istemiyoruz. Hepimizin ürettiği birkaç patrona yetmezken, sadece birkaç patronun zenginliği dahi hepimizi koronadan korumaya ve sonrasında da doyurmaya yeter.
Ali El Hamdan isimli Suriyeli genç bir mülteci Adana’da polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Tekstil atölyesinde overlok işçiliği yapan Hemdan’ı vuran polis Emniyet müdürlüğü tarafından açığa alındı. Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi konuyla ilgili bir açıklama yayımladı. Açıklama şu şekilde:
19 yaşındaki Ali El Hemdan isimli Suriyeli genç bir mülteci bugün Adana’da polis tarafından vurularak yaşamını yitirdi. Haberlerde Ali’nin 6 yıldır yani 13 yaşından beri bir tekstil atölyesinde overlok işçisi olarak çalıştığı ve bugün de evine ekmek götürebilmek için sokağa çıktığı belirtiliyor.
Ali El Hemdan’ın ölümünün ardından bazı yayın organları, kaçtığı için polis tarafından vurulduğunu söyleyerek Hemdan’ın öldürülmesine mazeret üretmeye çalıştılar. Kendisine silahla saldırıya teşebbüs edilmediği sürece polisin silah kullanmaya yetkisi yoktur. Ali El Hemdan’ın öldürülmesi açıkça bir cinayettir. Üzeri örtülmeye çalışılmamalı ve sorumluları cezalandırılmalıdır.
Türkiye’de yaşayan göçmenlerin deneyimlerinde polis kontrolü demek aynı zamanda sınır dışı edilme riski, kötü muamele korkusu demektir.
Ali, Türkiye’de yaşayan yüzbinlerce genç Suriyeli gibi, çocuk yaşta, sigortasız, güvencesiz ve asgari ücretin altında çalışıyordu. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün açıklamalarına göre, Türkiye’de 10-18 yaş aralığındaki Suriyeli kişi sayısı 660 bin. Yapılan araştırmalar bu çocukların en az üçte birinin ailelerinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olduğunu belirtiyor.
Hükümet bir yandan 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı ilan ederken, çok sayıda insan koronavirüs sebebiyle ölmek ile açlıktan ölmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor. Göçmenler yasağa rağmen, hastalığa yakalanma, yakınlarının ve kendisinin hayatını riske atma pahasına sokağa çıkıp, işe gitmek zorunda kalıyor.
Bu salgın döneminde, toplumun sağlığını korumak için, hayati zorunluluğu olmayan tüm işyerleri tatil edilmeli ve Türkiye’de yaşayan herkese, yasal statüsünden bağımsız olarak, yaşamını sürdüreceği yaşamsal gelir sağlanmalıdır.
Ali El Hemdan cinayetine dair tüm detaylar açıkça halk ile paylaşılmalı ve sorumlularına gereken cezalar uygulanmalıdır. Ali El Hemdan cinayetinin üstünün örtülmemesi için sürecin takipçisi olacağız.
Türkiye’de yaşayan tüm halkların başı sağ olsun ve bu son olsun.
7244 sayılı Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun yürürlüğe girdi. Bu paketten işçiler ve emekçiler için destek değil, köstek çıktı. Ancak Saray medyası bu kanun ile işten atmaların yasaklandığını veya ertelendiğini müjdeliyor. Gerçekten böyle mi? Bakalım:
1- Yeni Koronavirüs (Covid-19) Salgınının Ekonomik ve Sosyal Hayata Etkilerinin Azaltılması Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun gerçekten işten atmaları yasakladı mı?
Bu kanunun işten atmaları yasakladığı külliyen yalandır. Zira kanun metni, işten atmaların yasaklanmadığını açıkça söylüyor:
“GEÇİCİ MADDE 10- Bu Kanunun kapsamında olup olmadığına bakılmaksızın her türlü iş veya hizmet sözleşmesi, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle 25’inci maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler dışında işveren tarafından feshedilemez.”
Kanun diyor ki işverenler, işçilerin sözleşmesini 25. maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebeplerle feshedebilir.
Bu maddenin iş hayatındaki pratik yansıması şudur: İş Kanunu md. 25/II’ye göre işveren, derhal fesih hakkı kapsamında işçinin iş sözleşmesini kıdem ve ihbar tazminatı ödemeden feshedebilir. Üstelik bu durumda işçi işsizlik maaş alamaz.
Sonuç olarak 7244 sayılı kanun işten atmaları ertelememiş veya yasaklamamıştır; sadece sınırlamıştır.
2- 7244 sayılı kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’na eklenen geçici 10. maddeye aykırı davranan işverene uygulanabilecek bir yaptırım var mı?
7244 sayılı kanuna aykırı olarak iş sözleşmesini fesheden işveren veya işveren vekiline, sözleşmesi feshedilen her işçi için fiilin işlendiği tarihteki aylık brüt asgari ücret tutarında idari para cezası verilir. Bu miktar her işçi için 2.943,00 TL’dir. İsteyen her patron bu cezayı ödeyerek işçinin iş sözleşmesini feshedebilir.
Kısaca, cezasını ödedikten sonra işçileri kovmak serbest! Ayrıca Saray işverenler için sık sık vergi ve SSK prim borcu, idari para cezası affı getirdiği için, işbu idari para cezasının tahsil edilmemesi güçlü bir ihtimaldir.
Bu nedenle işten atmaların gerçekten ertelenebilmesi için etkin yaptırımların uygulanması gerekmektedir. Mevcut kanuni düzenleme ise etkin ve caydırıcı yaptırımlardan tamamen yoksundur.
3- Söz konusu kanun işverene, tek taraflı olarak işçiyi üç aylık ücretsiz izne ayırma hakkı tanımıştır. Bu hakkın hukuki sonuçları nelerdir?
7244 sayılı kanun yürürlüğe girmeden, yani 17 Nisan 2020 tarihinden önce işveren, işçiyi tek taraflı veya zorla ücretsiz izne ayıramazdı. Bu bağlamda zorla ücretsiz izne çıkartılan veya bu baskıya maruz bırakılan işçi, iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilirdi. Baskıya boyun eğmeyen işçi bakımından, kendisine zorla ücretsiz izin uygulanması işveren feshi olarak kabul edilmekteydi.
Ancak 7244 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 17 Nisan 2020 tarihinden itibaren işverenler, üç ay boyunca (üç aylık süre daha da uzatılabilir) işçilerini tek taraflı olarak ücretsiz izne ayırabilecek, buna karşın işçi ücretsiz izne çıkartıldığı için iş sözleşmesini haklı nedenle feshedemeyecektir.
Tüm ücretsiz izin uygulamaları derhal durdurulmalı ve ardından yasaklanmalıdır.
Çünkü ücretsiz izin boyunca iş sözleşmesi askıya alınır. Ücretsiz izin süresi, işçinin kıdem, ihbar ve yıllık izin hesaplamalarına dahil edilmez. Bu nedenle ücretsiz izne çıkartılan işçiler için ciddi hak kayıpları doğabilir.
Örneğin 1 Ağustos 2019 tarihinde işe girdiğinizi ve işverenin sizi 18 Nisan 2020 – 17 Temmuz 2020 tarihleri arasında ücretsiz izne ayırdığını düşünelim, işveren üç aylık süre bitiminde iş sözleşmenizi feshederse kıdem tazminatı ödemek zorunluluğu doğmayacaktır.
Ya da 1 Ocak 2020 tarihinde işe girdiğinizi ve yine işverenin 18 Nisan 2020 – 17 Temmuz 2020 tarihleri arasında sizi ücretsiz izne ayırdığını varsayalım, işveren üç aylık süre bitiminde iş sözleşmenizi feshettiğinde 6 aylık kıdem süreniz dolmadığı için işe iade davası açma hakkınız olmayacaktır. Kısacası açıkladığımız bu hak kayıplarının yaşanmaması için işçi sendikaları ve diğer işçi örgütleri başta olmak üzere, tüm çalışanların ciddi bir basınç oluşturması gerekmektedir.
4- İşvereni tarafından 18 Nisan 2020 tarihinde ücretsiz izne çıkartılan bir işçi ne kadar ücret desteği alacak?
Nakdi ücret desteği, damga vergisi dahil günde 39,24 TL’dir. Bu ücreti 30 gün üzerinden hesaplarsak damga vergisi dahil yaklaşık 1.177,00 TL’ye denk gelmektedir. Bu miktar sendikaların belirlediği açlık sınırı olan 2.219 TL’nin çok altındadır.
Rakamlar tüm çıplaklığı ile ortadayken, ücretsiz izne çıkartılan işçiler koronavirüsü yenseler bile, onları açlık ve yoksulluğa karşı amansız bir mücadele bekliyor. Ayrıca bu ücret desteği işçiler arasında ciddi bir adaletsizlik yaratmakta. Şöyle ki:
En düşük kısa çalışma ücreti 1.752 TL ve en yüksek kısa çalışma ödeneği ise 4.381 TL’dir. Bu durumda, işvereni kısa çalışma ödeneğine başvurmadığı için ayda 1.177 TL ile geçinmeye mahkûm edilen işçiler, kısa çalışma ödeneğinin da çok gerisinde bir miktara mahkum edilmektedirler.
Benzer bir durum işsizlik maaşı için de geçerlidir. 2020 yılında alınabilecek en düşük işsizlik maaşı 1.177 TL, en yüksek işsizlik maaşı ise 2.354 TL’dir.
Bir işyerinde aynı işi yapıp, aynı maaşı alan işçilerden birinin iş sözleşmesi 10 Nisan 2020 tarihinde işsizlik maaşını hak edebileceği bir şekilde sonlandırıldığında bu işçi 1.177 TL ile 2.354 TL arasında bir işsizlik maaşı alabilirken, 20 Nisan 2020 tarihinde ücretsiz izne çıkartılan bir işçi, damga vergisi dahil yaklaşık 1.177 TL alabilecek.
Bu gibi durumlar, ücretsiz izin uygulamasının emekçilere dönük ne denli ağır bir saldırı olduğunu ortaya koymakta. Tam da bu nedenle, başta sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerinin işçilerin hak kaybı yaşamadan ücretli izne çıkarılması için mücadele etmesi hayati bir önem arz etmekte.
5- Koronavirüs salgınına rağmen, sırf çarkların dönmeye devam etmesi için işçiler yeterli işçi sağlığı tedbirleri alınmadan çalışmaya zorlanırken, işten atmalar artarak devam ederken, işçiler en az üç ay 1.177 TL maaş ile yaşamaya mahkûm edilirken, 18 Ekim 2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamındaki grev hakkımızı kullanabilir miyiz?
7244 sayılı kanunun 2. maddesinin (ı) fıkrasına göre grevler en az üç ay ertelenmiştir. 7244 sayılı kanunun 2. maddesinin (ı) fıkrası şu şekildedir:
“18.10.2012 tarihli ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu kapsamındaki yetki tespitlerinin verilmesi, toplu iş sözleşmelerinin yapılması, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümü ile grev ve lokavta ilişkin süreler bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle uzatılmıştır. Cumhurbaşkanı, bu bentte yer alan üç aylık süreyi bitiminden itibaren üç aya kadar uzatmaya yetkilidir.”
6- Sağlığımız ile ekmek kavgası arasında kalmışken, grev yapmamız bile yasaklanmışken ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız?
Öncelikle kimsenin elinde her şeyi bir anda değiştirecek sihirli bir değnek olmadığını söylemek isteriz. Bizleri uzun ve çetin bir mücadele beklemektedir. Umutla ve inatla işyerlerinden, mahallerden başlayarak tuğla tuğla bir dayanışma örmeliyiz. İlk adım olarak mevcut direnişleri ve mücadeleleri birleştirmeli; tüm sendikalara, işçi örgütlerine ve emekten yana saf tutan herkese, acil bir eylem planı etrafında birleşik bir mücadelenin inşası için basınç yapmalıyız.
1 Mayıs arefesinde İşçi Demokrasisi Partisi’nin de içerisinde yer aldığı sosyalist örgütler, emekçiler ve ezilenlerin acil talepleri etrafında bir bildiri yayımladı. Koronavirüse karşı mücadeleyle kapitalizme karşı mücadelenin ayrılmaz bir bütün olduğunun vurgulandığı bildiride, başta sendikalar olmak üzere tüm emek yanlısı örgütlere bir eylem programı etrafında birleşik mücadele çağrısı yapıldı.
İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’a, bu yıl COVİD-19 salgınıyla birlikte uluslararası arenada olağanüstü koşullarda gitmekteyiz. Salgının başlangıcından bu yana geçen süreç bizlere, hükümetlerin emekçi halkların sağlığını gözeten tedbirler almak yerine kapitalistlerin kârlarını korumak yolunda önlemlere başvurduğunu göstermekte. Aynı şekilde, salgın öncesi sürmekte olan kapitalist ekonominin dünya krizi COVİD-19 ile beraber daha da derinleşti. Bunun karşısında da hükümetler zaten düşük olan ücretleri daha da düşürerek, işçileri ücretsiz izne çıkartarak ya da toplu işten çıkarmaların önünü açarak krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmaktalar. Pandemiden en çok etkilenenler emekçiler ve ezilenler olurken, yine salgının sosyal ve ekonomik sonuçlarının en ağır bedeli dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerine yüklenmek isteniyor.
Bu uluslararası sürecin bir kopyası da Türkiye’de yaşanmakta. AKP hükümeti şu ana kadar açıkladığı paketlerle patronlara “kalkan” vazifesi görürken, toplumun sömürülen ve ezilen kesimlerine daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik vadetmekte. Patronlara kredi, vergi ve prim destekleri açıklanıp kamu kaynakları kapitalistler için seferber ediliyor. Öte yandan “işten çıkarmalar yasaklanıyor” yalanıyla ücretsiz izne meşruluk kazandırılıp emekçiler 1170 TL sefalet ücretine mahkûm ediliyor. “Biz bize yeteriz” diyen yetkililer kamusal hizmetlere hiçbir kaynak ayırmazken, emekçilerin devlete bağış yapmasını temenni ediyor. Yine “evde kal” söyleminin ardına sığınılarak zorunlu olmayan sektörler dışında da üretim durdurulmayarak işçiler çalıştırılmaya zorlanıp yaşamları risk altına sokuluyor. Bunun yanında kadınlara yönelik ev içi şiddet yükseliyor, kadınların bakım ve ev içi emek yükleri artıyor.
Tüm bu süreç COVİD-19 pandemisiyle mücadelenin, kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliklere karşı mücadeleyle iç içe geçtiğini göstermektedir. Bu da salt pandemi süresince değil, işsizliğin ve yoksulluğun derinleşeceği tüm kesimler tarafından öngörülen salgın sonrasında da emekçi sınıfın patronlardan bağımsız, acil talepleriyle bir mücadele hattının yaratılmasını zorunlu kılmaktadır. 1 Mayıs dönemi bu taleplerin görünür kılınması için bir fırsat olmakla birlikte, bu talepleri mümkün kılmak adına önümüzdeki ayları kapsayacak bir acil eylem planının da bugünden oluşturulması hayati önemdedir. Bu doğrultuda, başta sendikalar olmak üzere tüm emek yanlısı örgütleri aşağıdaki talepler etrafında bir araya gelmeye çağırıyoruz.
Tam karantina koşullarının sağlanması için zorunlu olmayan sektörler dışında tüm üretim durdurulsun! Üretimin süreceği sektörlerin belirlenmesi ve bu sektörlerdeki iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin denetimi işçilerin de dahil olacağı bağımsız heyetler tarafından gerçekleştirilsin!
Çalışanlara ücretli izin! İşten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması derhal yasaklansın! 1170 TL sefalet ücreti değil izne çıkarılan her emekçiye en az asgari ücret düzeyinde bir gelir!
Kadına karşı şiddetin önlenmesi birincil sosyal koruma görevi haline getirilmeli! İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa derhal uygulansın! Karantina günlerinde acil bir ihtiyaç olan sığınakların sayısını, kapasitesini ve donanımını artırmak hem devletin hem de yerel yönetimlerin sorumluluğudur.
İşsizlikle mücadele için patronlardan artan oranlı servet vergisi alınsın! İşsizlere insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın! Başta sağlığa ve bakıma ilişkin hizmetler olmak üzere tüm temel kamu hizmetleri ücretsiz hale getirilsin! Tüm bunlara kaynak olması için büyük patronlardan servetlerine göre alınacak vergilerle ve köprü, otoyol gibi yap-işlet-devret modeli inşaatların kamulaştırılmasıyla bir fon oluşturulsun. Bu fonun kullanımı halkın denetimine tabi kılınsın!
Aşağıda imzası bulunan bizler, bu acil talepler etrafında, emekçilerin sermaye düzeninden bağımsız sınıf politikası doğrultusunda en geniş eylem birliğinin yaratılması gerektiğini düşünüyoruz.
Krizin faturasını emekçiler değil kapitalistler ödesin!
Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Devlet Tiyatroları bünyesinde çalışan yaklaşık 350 sanatçı ve teknik personel, ocak ayı ortasında keyfi bir şekilde yenilenmeyen sözleşmeleri nedeniyle Covid-19 sürecinde işsizliğe mahkûm edildi. Güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle işsizlik sigortasına bile başvuramayan bu çalışanlardan biri olan bir Devlet Tiyatrosu oyuncusuyla, Devlet Tiyatrolarındaki çalışma koşulları ve koronavirüsün yaşadıkları haksız sürece etkileri üzerine yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.
Söyleşi: Sena Aydın
Merhaba. Bize biraz kendinden ve Devlet Tiyatrolarındaki çalışma koşullarından bahsedebilir misin?
Merhaba. Ben tiyatro oyuncusuyum. Eğitim dönemimi de işin içine katarsak 15 senedir bu mesleği yapıyorum. Benim gibi tiyatro ve oyunculuk bölümü mezunu çoğu meslektaşımın hayalidir Devlet Tiyatroları bünyesine kadrolu sanatçı olarak dahil olmak. Devlet Tiyatroları her beş senede bir yetenek sınavı açar. Bu yetenek sınavını kazanmanız halinde Devlet Tiyatrolarının kadrolu sanatçısı olursunuz. Yani devlet memuru olursunuz ve özlük haklarınız olur. Ancak bu sınav en son 2010 yılında açıldı. O yıldan sonra Devlet Tiyatroları bu sınavı hiç açmadı ve hiç kadrolu sanatçı alımı yapmadı.
Bu da demek oluyor ki 2010 senesinden itibaren kadrolu işe alım kalktı. O zamana kadar sadece sınavı kazanamayanlara uygulanan yevmiye sistemi Devlet Tiyatroları tarafından işe alınan herkese uygulanmaya ve herkese çalıştıkları gün başına ücret ödenmeye başlandı. Hâlâ öğrenci olup deneyim kazanmak için farklı projelerde yer alanlar “öğrenci sanatçı”, benim gibi mezunlar “mezun sanatçı”, mektepsiz olanlar da “figürasyon” sayılıyor. Aldığımız yevmiyeleri bu kategoriler belirliyor, sigortamız da buna göre yatıyor, tam yatmıyor yani hiçbir zaman. Şöyle söyleyeyim, benim bir süredir Devlet Tiyatroları kapsamında oynadığım oyunda tek bir kadrolu sanatçı yoktu. Şu an kadrolu kalan oyuncu sayısı toplam oyuncuların sadece %30’u civarında.
Bu yeni çalışma sisteminin bizler için olan güvencesizliği, sistem tıkır tıkır işliyor olsaydı bile zaten ortada ama sistem de tıkır tıkır işlemiyordu elbet. Bir bakan ya da tepeden biri rica etti diye geri plana itilen ve gösterim sayısı azaltılan, pat diye dünden bugüne kaldıran, günü ve saati değiştirilen oyunların da kurbanı olduk. Bir anda ortada kaldık ya da düzenli oynadığımız oyunun bir telefonla günü ve saati değişince içinde yer aldığımız başka projelerle çakıştı ve mağdur edildik. Ya da yevmiye aldığımızdan oyunumuzun bize söz verilen gösterim sayısı bir anda yarıya düşünce ekonomik olarak sıkıntıya düştük. Ancak çat pat mesleğimizi yapmamıza izin veriliyordu diyebilirim.
Oynadığımız sahnelerin oyunlara uygunsuzluğu, alınmayan güvenlik önlemleri vs. nedeniyle şansa atlattığımız pek çok iş kazası vakasına, Hazine’ye bağlı olan Kültür Bakanlığı kapsamındaki Devlet Tiyatrolarının “para yok” diyerek belirli oyunların yurtdışı festivallere gitmesinin önüne düzenli olarak şu ya da bu nedenle set çekmesi gibi durumların detaylarına hiç girmeyeyim zaten.
Anlıyorum. Çalışma koşullarınız eğitim sektöründe çalışan ücretli öğretmenlerin durumuyla çok benzerlik gösteriyor görebildiğim kadarıyla. Bu bağlamda, 2018’de başlayan Devlet Tiyatroları kapsamında çalışan mezun oyunculara ve teknik personele dair yasa değişikliği sürecinden de biraz bahseder misin?
Bizim 2010’dan beri devletle süreli bir sözleşmemiz yoktu, yani bizi proje bazlı sözleşmelerle çalışan gündelik işçiler gibi düşünebilirsin. Haftanın 6 günü çalışıyorduk ve bir oyunu sabah ve akşam olmak üzere iki kez oynasak da tek gün yevmiyesi alıyorduk örneğin.
Devlet mağduriyetimizi “anlamış” olacak ki, 2018 yılında Devlet Tiyatrosunda çalışan mezun sanatçıların ve teknik ekibin sözleşme kapsamına alınarak maaşa bağlanmasına dair bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkartıldığı açıklandı. Bu kararname kadrolu olmamız anlamına gelmiyor tabii, yani gene özlük haklarından mahrum kalıyoruz. Sadece Devlet Tiyatroları’na bir dilekçeyle başvurarak yevmiye sisteminden senelik sözleşme sistemine geçebiliyoruz ve bu şekilde en azından devletten düzenli aylık maaş almamız garanti altına alınmış oluyor. Ama 1 sene sonra bu sözleşmenin yenilenip yenilenmeyeceğinin gene garantisi yok.
Bu kararname ancak bir sene sonra 25 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe girdi, daha çok yeni yani. Hepimiz hemen dilekçe yazıp bu süreli sözleşme kapsamına girmek için “sözleşmemizin yenilenmesi” talebiyle Devlet Tiyatroları’na başvurduk. Ben ve beraber çalıştığım oyun ekibim güvenlik soruşturmasından temiz çıktık. Ama örgütlü olduğu için, davası olduğu için, “bir yanlış anlaşılma” olduğu için sarı zarf alan ve kurum dışına alınan oyuncular da var.
Ben sarı zarf almadığım halde hiçbir açıklama yapılmadan sözleşmesi yenilenmeyen ve oyunu iptal edilen 350 tiyatro emekçisinden biriyim. Şöyle söyleyeyim, bize haber bile verilmedi. Biz 15 Ocak’ta arkadaşlarımıza sözleşme gelip bize gelmeyince anladık durumu. Bu durum karşısında resmi makamlardan bize sadece gayriresmi açıklamalar yapıldı ve bahaneler sunuldu. Biz, 16 Ocak 2020’de Devlet Tiyatroları’na “tarafımıza resmi bir açıklama yapılması ve acilen sözleşmelerimizin yenilenmesi” talebiyle tekrar bir dilekçe yazdık, ancak buna da hiçbir dönüş alamadık. Bu süreçte Devlet Tiyatroları yeni ve daha önce bünyesinde hiç çalışmamış sözleşmeli oyuncu alımı da yaptı.
Tam anlamak için soruyorum, bu yeni kararname kapsamında “sözleşmeniz yenilenmezse” yevmiyeli oyuncu olarak çalışmaya devam edebiliyor musunuz?
Hayır, bu kararnamenin yürürlüğe girmesiyle mezun sanatçılar ve teknik personel için yevmiye sistemi kalktı. Bizim şu an Devlet Tiyatroları ile ilişiğimiz kesildi. Kısacası, gerekçe gösterilmeksizin ve haber bile verilmeden işten atıldık. Zaten güvencesiz çalışıyor olduğumuz için hiçbir şekilde tazminat ve işsizlik maaşı gibi haklardan da yararlanamıyoruz.
Ama bu yeni kararname misafir sanatçıları ve figürasyonları kapsamıyor. Onlar hâlâ yevmiye sistemiyle çalışıyorlar.
Neden kapsam dışı bırakıldınız sence?
İnan bilmiyorum. Sarı zarflarla kendi politik hatları çerçevesinde bir “temizlik” zaten yaptılar ama biz sarı zarf almadık. Yaptığımız işler birilerine dokundu desem… Dokunsaydı muhtemelen şimdiye kadar çoktan dokunurdu. Bu süreçte Devlet Tiyatrolarının kendi bünyesinde daha önce hiç görev almamış yeni personel alımı da yaptığını düşünürsek muhtemelen birilerinin adamlarına yer açmak için keyfi bir eleme yapıldı ve piyango bize patladı diye düşünüyorum. Liyakat pek rastlanan bir kavram değil zaten bizim sektörümüzde.
Peki koronavirüs süreci sizi ve genel olarak tiyatro oyuncularını, sanatçıları nasıl etkiledi? Beklentileriniz, talepleriniz neler?
Bize, yani sözleşmeleri yenilenmeyen 350 tiyatro emekçisine, Devlet Tiyatrolarına ilk dilekçemizi verdiğimiz günden itibaren geçen 60 gün içerisinde cevap alamadığımız için resmi olarak dava açma hakkı doğdu. Biz tam bu yasal sürecin başındayken koronavirüs yayıldı ve bu nedenle yargı süreci de durma noktasına geldiğinden davamız ne hızla ilerleyecek bilmiyoruz. Kelimenin tam anlamıyla ortada kalmış olduk. Ne bir gelirimiz var ne de hakkımızı arayabiliyoruz. Sezon ortasında işten çıkartıldığımız için zaten koronavirüs salgını olmasaydı bile kendi sektörümüzde iş bulmamız oldukça zordu. Şimdi salgın koşullarında kendi sektörümüzü geçtim, hiçbir sektörde iş bulabilmemiz mümkün değil. Bizim de ödenecek kiramız, faturamız, borcumuz, yemek masrafımız var; bunlarla baş başayız şu an. Temel talebimiz ise acilen sözleşmelerimizin yenilenmesi ve maaşlarımızın yatmaya başlaması.
Genel durumdan bahsedecek olursak da Devlet Tiyatroları kadrolu oyuncuları ve yeni çıkan kararnameyle süreli sözleşme kapsamına geçebilen oyuncular bu dönemde maaşlarını alıyorlar ve sigortaları yatıyor. Bildiğim kadarıyla Şehir Tiyatrolarında sözleşmeli çalışan meslektaşlarım da maaşlarını alıyor. Ancak Devlet Tiyatroları kapsamında hâlâ yevmiye usulü çalışanlar maaş alamıyorlar, bu süreçte onlar da işsiz kalmış oldu.
Aynı durum özel tiyatrolarda çalışan meslektaşlarım için de geçerli. Onlar da bu süreçte işsiz kalmış oldular ve herhangi bir gelirleri yok. Bu keza pek çok farklı dalda bizim gibi güvencesiz çalışan çoğu sanatçı için böyle. Örneğin müzisyenler. Konserler ve etkinliklerin hepsi iptal olunca dolayısıyla onlar da ortada kaldı. Kimse “biz size söz vermiştik, paranızı ödeyelim” demiyor.
Bir de şöyle bir parantez açmak istiyorum. Sözleşme kapsamına girebilen meslektaşlarımız da şu an Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ya da Bölge Müdürlükleri tarafından aranıyor ve onlardan koronavirüs sürecinde kendilerini mağdur etmedikleri için Cumhurbaşkanına ve Kültür Bakanlığı’na teşekkür ettikleri videolar çekmeleri “rica” ediliyor. “Bu süreçte bizleri de unutmadığınız için çok teşekkür ederiz Sayın Cumhurbaşkanım. Evimizdeyiz, güvendeyiz” deyin gibi çok spesifik dikteler veriliyor. Yani sosyal medyada bu tarz videoların döndüğünü görürseniz bilin ki bu videoların arkasında işten atılma korkusu var.
Meslek dalında herhangi bir sendikaya üye olmayı hiç düşünmedin mi?
Düşündüm. Örneğin KESK’e bağlı Kültür Sanat-Sen var Devlet Tiyatrolarındaki kadrolu oyuncuların bağlı olduğu. Oyuncular Sendikası’nı da duydum. Ama biz kadrolu olmadığımız ve yevmiyeli çalıştığımız için zaten resmi olarak bir sendikaya üye olamıyorduk. Ama KESK’le resmi olarak bağımız olmasa da bu süreçte bizi destekliyor, avukatımızı karşılıyorlar. Buna rağmen aramızdan birkaçımız dava bile açamadı ekonomik nedenlerden. KESK ve avukatımız ne kadar yardımcı olmaya çalışsa da bir dosya açma parası 500 TL, vekalet parası 180 TL. Bu, şu an pek çoğumuz için denkleştirmesi imkânsız bir miktar.
Bir de biz o kadar yoğun çalışıyorduk ve sektör içerisinde o kadar savruluyorduk ki… Kendim ve çevremdeki meslektaşlarım adına konuşursam, sendikaları geçtim, kendi aramızda bile örgütlü bir mücadele yürütecek, buna kafa yoracak gücümüz, zamanımız olmuyordu. Bu sürecin belki de tek pozitif tarafı bu oldu diyebilirim; biraz örgütlenmeye, beraberlik bilinciyle hareket etmeye, hakkımızı aramaya başladık.
Hem özel sektörü hem de Devlet Tiyatrolarını içine alarak soracak olursam bir kadın oyuncu olarak karşılaştığın zorluklar neler?
Bu o kadar acıtan bir soru ki! Öncelikle şunu söyleyeyim. Oyunculuk aslında dünyanın en eski mesleklerinden biri ve ciddi disiplin, çalışma ve adanmışlık gerektiriyor, ama Türkiye’de oyunculuk diye bir meslek tanımı bile yok neredeyse. “Hallederiz ya, ne var bunda yapamayacak, herkes yapar” şeklinde algılanıyor bizim mesleğimiz, özellikle de kamera önünde. Benzer mağduriyet kamera arkasında da var. Dolayısıyla “biri gider biri gelir” anlayışına dayalı bir düzene tabiyiz. Sorduğun soruya dair basit bir örnek vermek gerekirse, benim çok feminen bir yapım ve görünüşüm yok mesela. Bir menajerlik iş görüşmesinde, menajerin arkadaşı erkek bir oyuncu bana “Sen ne biçim kadınsın, biz sana nasıl kadın rolü verelim” dediğinde bu kendi başına yetmezmiş gibi, odadaki diğer erkek de “Abi oyuncu değil mi, ver altına bir topuklu oynasın” yorumunu yapmıştı. Bu bile hem mesleğimizin anlaşılamamış olmasına hem de sektördeki kadın oyunculara bakışı özetliyor sanırım. Ya da hatırlarsınız zamanında değerli bir kadın sanatçımızın erkek bir yönetmenin elini sıkmaması olay olmuştu. Bunu bir erkek yapsa bu kadar olay olur muydu? Kadının “ben buradayım” demesi nedense hep rahatsızlık meselesi oluyor. Kadınların hep bir açığı aranıyor, fiziksel görünüşümüz üzerinden hep bir toplumsal baskıya maruz kalıyoruz ve objeleştiriliyoruz.
Oyunculuk dediğimiz meslek bir noktada hem halkın nabzını tutuyor hem de halka örnek teşkil ediyor ve topluma işlemiş ataerkil sistem her şeyi etkilediği gibi sanat anlayışını da etkiliyor. Genel anlamda konuşursak dizilere bir bakın mesela: Olayları hep erkekler çözüyor, hikâyeler hep erkekler üzerinden dönüyor. Toplumsal cinsiyet normlarını sorgulamak yerine körüklüyoruz. Yani, çocukların özendiği, toplumun kafasındaki “erkeklik” protein tozlarına dayalı bir kabadayılık dizilerde. Kadınlara biçilen rolleri düşünürsek de sadece kişiliğiyle, kendi hayatı ve tercihleriyle var olan kaç tane kadın karakter var bugün mesela? İllaki ya aşık oluyoruz ya anne oluyoruz ya da mağdur olup şiddete, tecavüze uğruyoruz senaryolarda. Sanki bunlar olmadan var olmamız, başka bir şey yapmamız mümkün değil bizim!
Çalışma koşullarımızın güvencesiz olduğunu, liyakata dayanmadığını, günün adamlarının istekleri doğrultusunda şekillendiğini belirtmiştim zaten. Bu “günün adamlarının” da kadın olduğu hiçbir dönem görmedim ben.
Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
İçinde bulunduğumuz bu güvencesiz sistem Devlet Tiyatrolarını bitirmeye dönük bir sistem. Birkaç yıl önce TÜSAK yasası (Devlet Tiyatrolarının özelleştirilmesi) getirilmeye çalışılmıştı, bunu tepkiler sonrasında geri çekmişlerdi. Şimdi yürürlüğe giren kararnameyi “mezun sanatçıların durumunu iyileştirdik” diye lanse ediyorlar. Halbuki bu kararname bizim açımızdan fiilen TÜSAK’ın ilk adımlarını atan, özlük haklarını artık tamamen ortadan kaldıran bir düzenleme.
“Meclis-i Milli halinde İstanbul’da içtima zarureti vardır. Hariçte Meclis-i Milli, Meclis-i Müessisan (Kurucu Meclis) olacaktır. (…) Aksi taktirde aleyhimizde İstanbul’da Padişah ve hilafet aleyhtarlığı ve Cumhuriyet ve Bolşeviklik propagandaları yapılacaktır.”
Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliye tutanaklarına göre Rauf Orbay, meclisin nerede açılacağı tartışılırken yukarıdaki sözleri dile getirmişti: Osmanlı Mebusan Meclisi İstanbul’da açılmalıydı çünkü Anadolu’da açılırsa bu anayasaya (Kanun-u Esasi’ye) aykırı olacaktı; böylece Anadolu’daki meclis de bir Kurucu Meclis olacaktı ve halk onları “Bolşevik” sanacaktı. Zira Kurucu Meclis demek, “padişah” karşıtlığı demekti ve Rauf Orbay, birçokları gibi, bırakalım Bolşevik olmayı Cumhuriyetçi değildi.
16 Mart 1920’de İngiliz işgal başkumandanlığı İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, Nezaretleri ve Genelkurmay’ı bastı. Bu meclisin bir milletvekili olan Mustafa Kemal bir çağrı kaleme aldı: Ankara’da bir “Meclis-i Müessisan” (Kurucu Meclis) toplanacaktı. Önceki mebuslar doğal üye olacaktı; her ilden de beş vekil gelecekti. Bu meclis bütün partilere, zümrelere ve bireylere açık olacaktı. Mustafa Kemal’in çevresindekiler daha sonra çağrı metninden “Kurucu Meclis” ibaresini çıkardılar ve ifadeyi “olağanüstü bir meclis” şeklinde değiştirdiler.
Ankara’daki meclisin açılışı Cuma namazıyla birlikte yapılmak istendi; 23 Nisan tarihinin seçilmesinin sebebi budur. İmamların duaları eşliğinde açılan meclis, bir Kurucu Meclis miydi? Bu tartışmalı bir konudur. Belirli yönleriyle evet, bu bir Kurucu Meclis’ti çünkü anayasa çiğnenerek başkent dışında bir ilde vekiller toplanıyor ve saraya karşı bir ikili iktidar organı yaratılıyordu. Belirli yönleriyle ise hayır çünkü yeni meclis açıldığında, yaptığı ilk iş hayvancılıktan alınan vergiyi tartışmak oldu. Neden? Çünkü İngiliz emperyalizmi 16 Mart’ta Meclis-i Mebusan’ı bastığında, Osmanlı Devleti parlamentosu bu yasa taslağını görüşüyordu. Dolayısıyla 23 Nisan’da açılan meclis, bu hareketiyle doğrudan doğruya Meclis-i Mebusan’ın devamcısı olduğunu söylüyordu. Dahası meclis resmi olarak görevini, sultanı ve İslam dinini kurtarmak olarak belirlemişti. Sultanın meclistekilerin öldürülmesi için bir operasyon başlatmasından bağımsız olarak, yeni meclis sultanın İngiliz emperyalizminin baskısı altında olduğunu ve özgürleştirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Açılan meclis bir yandan her ilden beş yeni vekilin seçileceğini söyleyerek bir Kurucu Meclis gibi davranıyordu, diğer taraftan eski Meclis-i Mebusan’ın bütün üyelerinin yeni meclisin de doğal üyelerini olduğunu söyleyerek, bir yasama meclisi olma eğilimini güçlendiriyordu.
Açıkçası çılan yeni meclis, çelişkili ve ikili bir karakter taşıyordu. Kurtarmaya soyunduğu Osmanlı Devleti’ni, ancak bu devletin yasalarını çiğneyerek kurtarabileceğini biliyordu. Ancak kurtarmak istediği devletin yasalarını hiçe sayarak, tam da bu devletin hukuki ve siyasi varlığını sorgulamış olmuyor muydu? Açıkçası bir kurum olarak meclis, onun içini dolduran vekiller ona ne gibi sınırlı, ikincil, yetersiz siyasal görevler atfetmeye çalışırsa çalışsın, hayatta kalabilmek için, kendisine atfedilen bu sınırlı görevlerin ötesine geçmek zorunda kaldı. Eğer meclis, Milli Mücadele kadrolarının ona atfettiği görevler ve programla sınırlı kalsaydı, sarayla yürütülen iç savaşı kaybedecek ve kendi varlığına son verecekti.
Osmanlı Devleti’ni reforma tabi tutarak ayakları üzerine yeniden dikmek isteyen Anadolu hareketi, kendisini reforme etmelerine izin vermesi için bu devletle silahlı bir mücadeleye girişti; zira Osmanlı Devleti’nin bünyesi bu reformistleri dahi kaldıramıyordu. Yine de bu çelişki, kurtarılmak istenen devletten daha güçlüydü.
23 Nisan meclisi hiçbir şekilde, Şili’de 8 Mart ile 11 Mart 1925 tarihleri arasında yaşamış olan Kurucu Meclis tipinde bir Kurucu Meclis değildi. Santiago’da kurulan Kurucu Meclis, hükümetin başkanlık sistemine geçiş kararı almasına karşı Şili İşçileri Federasyonu, Genel Öğretmenler Sendikası, Şilili Ücretliler Sendikası, Şili Öğrenci Federasyonları, Şili Komünist Partisi, bağımsız sendikacılar, anarşistler, demokratlar ve feministler tarafından kurulmuştu. Bu Kurucu Meclis bir yoksul halk hareketinin yine yoksul halka dayanan ve bu kesimlerden temsilci çıkartan bir kurumuydu. Şili rejimi bu meclise derhal müdahale etti, onu askerî bir operasyonla kapattı ve üniversitedeki tarihçilere bu meclisin varlığı üzerine yazı kaleme almayı yasakladı.
Gerçek ismiyle Büyük Millet Meclisi (BMM – “Türkiye” adı sonradan eklenecekti), emperyalizmden şeklî bir bağımsızlık elde edebilmek için hilafetten, saltanattan ve askeri işgalden kopuş yönünde çalışmak zorunda hissetti. Bu meclis işgalcilerin bazılarını kovdu ama o askerleri Anadolu’ya gönderen ülkelerin bankalarına kucağını açtı. Zaten ulusalcı programı nedeniyle işçileri asla özgürlüğüne kavuşturamazdı. Bu meclis bütün kesimlere açık olduğunu deklare etti ancak III. Enternasyonal’in Türkiye seksiyonunu teşkil eden kadroları (Mustada Suphi ve yoldaşlarını), Kurtuluş Savaşı içinde bir fraksiyon olarak var olamasınlar diye katletti.
Bugün saltanat yok ancak başkanlık var. Başkanlık rejimi ilan edilirken, 23 Nisan’da kurulan meclis bu rejimi parlamenter bir noktadan meşrulaştırmak haricinde hiçbir işlev görmedi. İşte bu nedenle bugün, bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’e ihtiyaç var.
TMMOB ÇMO İstanbul Şubesi 15 Nisan günü Su ve Atıksu Yönetiminde COVID-19 Etkisi Değerlendirilmesi başlıklı bir rapor* yayınladı.
ÇMO İstanbul Şubesi’nin raporuna göre kanalizasyondaki atıksularda kornavirüs tespit edilmiş ve İstanbul’un yanlış atıksu yönetimi sonucunda “koronavirüsün özellikle midyeler ve diğer deniz canlıları tarafından taşınması mümkün olacaktır. Bu konuda atıksu yönetimlerinin; kanalizasyon sistemlerinde ve deniz alıcı ortamında dikkatli bir izleme yapması gerekmektedir.”
Bu tehlikeye karşı sekiz maddelik bir önlem planı yayınlayan ÇMO İstanbul Şubesi, bir tehlikeye daha dikkat çekerek, “Hong Kong da 50 katlı bir binada SARS koronavirüsün başka dairelere aşınarak bina içinde yayılmasına ve bunun sonucunda 342 kişinin enfekte olmasına, 42 kişinin de ölümüne yol açmıştır. Bu duruma banyolarda suyu boşalmış sifonlar ve doğru projelendirilmemiş havalandırma sistemlerinin neden olduğu tespit edilmiştir. COVID-19 virüsü için de; apartmanlarda arızalı tuvaletlerden yayılması olası riskler olarak değerlendirilmelidir” tespitinde bulunmuş.
ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi dostumuz Dilek Yüksel ile yayımladıkları rapor, Covid-19 salgını ve Türkiye’de su yönetimi hakkında yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.
Öncelikle raporu bizlerle paylaştığınız için çok teşekkürler. Böylesi tehlikelerin doğrudan ilgili bakanlıklar, ona bağlı Devlet Su İşleri gibi kurumlar ya da belediye ve İSKİ gibi ilgili kurumların ele alması beklenirdi. Bu ciddi konu ile ilgili olarak yetki sahibi kurumlardan ne gibi bilgiler alındı? Tespit ettiğiniz tedbirler var mı?
Bu İstanbul için hazırladığımız bir rapor fakat Türkiye genelini de yansıttığını düşünüyorum. İlgili kurumların konu ile ilgili çalışmalar yapıp halkı bilgilendirmesi gerekir. TMMOB, TTB gibi meslek örgütleri ile işbirliği içinde sürecin yönetmesi daha sağlıklı olur.
Rapor verilerinde kullandığımız çalışmalar yurt dışı kaynaklı oldu. Yerelde İSKİ’den atıksu arıtma tesislerinin ne kadarı ön arıtma ne kadarı biyolojik arıtma olduğuna dair verileri, içme suyu arıtma tesisleri için ise izleme ve dezenfenksiyon sistemini öğrenebildik. Fakat virüse karşı atıksular için nasıl bir çalışma yaptıkları yer almıyor. Atıksularda virüs tespiti çalışması yapılacağına dair yeni bir açıklama yapıldı.
Bu açıklama kimin tarafından yapıldı?
8 Nisan 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından COVID-19 Salgını ve Atıksu Yönetimine İlişkin Önlemler Genelgesi yayımlandı. Genelge, atıksular dezenfenksiyon uygulanmadan sulama suyu olarak kullanılmamalıdır diyor. Atıksuların arıtıldıktan sonra veya arıtılmadan çeşitli alanlarda kullanıldığını biliyoruz. Şu anda dezenfeksiyon uygulansa dahi atıksuların hiçbir amaç için kullanılmaması gerekmekte. Deşarj noktası ile ilgili maddeye gelince de aynı şeyi söyleyebiliriz. Dezenfenksiyonu yapılmış dahi olsa, şu anda tedbir amaçlı deşarj noktası çevresinde yüzmek vb. aktivitelerden kaçınmak gerekir.
Yayımlanan genelgenin ardından 14 Nisan 2020 tarihinde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli atıksularda virüs tespitine dair inceleme yapılacağını açıkladı.
Rapor İstanbul’da suyun yüzde 68’inin ön arıtmadan geçtiğini söylüyor. Bunun niçin bir sorun olduğunu okurlarımızla paylaşabilir misin?
“Klasik Aktif Çamur Prosesi”nden oluşan biyolojik arıtma sistemi çıkış suyunda SARS korona virüsüne rastlanmıyor. Ön arıtmada ise bu proses yok. Ulaştığımız bilgiye göre de İstanbul’da ön arıtma tesislerinde dezenfenksiyon yapılmıyor. Atıksuların yaklaşık %68’i ön arıtmaya tabi tutularak deşarj ediliyor.
Daha anlaşılır olabilmesi için aktif çamur prosesi ve ön arıtmanın ne mânâya geldiğini açıklayabilir misin?
Yani ön arıtma dediğimiz şey atıksuda büyük katı parçaları almak dışında bir şey değil. İstanbul’un, Tekirdağ’ın, Yalova’nın ve Kocaeli’nin bir kısmının atıksu yönetimi, suyu Marmara’ya verip dip akıntısıyla Karadeniz’e ulaştırmaktan ibaret [Bu durum aslında pis suyun ızgara denilen bir sistemden geçerek, yalnızca büyük parçacıklarının süzülüp, geri kalan tüm kirliliğin denizel ortama verilmesi anlamına geliyor –SD] Bu, pandemi gibi olağanüstü hallerde zaten büyük bir sorun yaratırken normal zamanlarda da halk sağlığını, Marmara biyoçeşitliliğini tehdit eden bir durum. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bizim odanın Su-Atıksu Komisyonundan Selahattin Beyaz Marmara’daki parçacıkların dip akıntı ile Karadeniz’e ulaşması için Marmara’da geçirdikleri zamanın 7 yıla varabildiğini söylemişti.
Virüs denizde yedi yıl yaşamaz. Öyle bir korkumuz olmasın. Yaşayacağı süre 2-14 gün civarı olabilir. Sadece bu hususta tedbirler alınıp halkın bilgilendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca da yanlış atıksu yönetiminin doğaya ne denli zarar verdiğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Şimdi pandemi ile birlikte Marmara’nın virüs rezervuarı olması ihtimali var. Sen Marmara’ya komşu şehirlerde nasıl bir atıksu yönetimi önerirsin?
Tarım ve Orman Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 14 Nisan 2020 tarihinde Kovid-19 (SARS-Cov-2) Virüsünün Bulaşma Riskinin Kullanılmış Suların Yeniden Kullanılması Perspektifinde Değerlendirilmesi başlıklı bir rapor yayımlandı. Bu raporda Türkiye’de debisi 2000 m3/gün’ün üzerinde olan 603 evsel atıksu arıtma tesisi bulunmakta diyor. Aynı kısmın içinde alt paragraflarda ise 603 Atıksu Arıtma Tesisi’nden sadece 53’ünde dezenfeksiyon ünitesi bulunduğunu söylüyor. Yani sadece Marmara çevresindeki şehirlerde değil bütün şehirlerde önlemler alınmalı. Dezenfeksiyon ünitesi bulunmayan tüm arıtma tesislerinde raporda belirttiğimiz gibi dezenfeksiyon işlemi uygulanmalı, bu ilk olarak yapılması gereken.
Halk sağlığını veya canlı sağlığını korumak için yapılması gerekenlere zor/pahalı demek bahane üretmek
Bunların hiçbiri yeni bulunmuş, son teknoloji, üstün zeka gerektiren ya da pahalı öneriler değil. Yetkililer bu önerilerimizi niçin hayata geçiremediler?
Çünkü bizim önerilerimizde bilim ve doğa esas alındı. Merkezinize bilim, emek ve doğayı koyarsanız emekçilerden alınan vergiler şirketlere beklenen kârı sağlamayacak. Çözüm çoğu kez o kadar da pahalı değildir ama sistem için bu bir sorundur. Pahalı değilse kârlı da olmaz. Melen’den su getirmek veya Sakarya’nın kullanma suyu kriterlerini sağlamayan, yani kullanma suyu olarak bile kullanılamayacak suyunu halka içme suyu olarak vermeye çalışmak ya da Kanal İstanbul gibi geri dönüşü olmayacak çevre katliamına sebep olup -ama vaat edildiği üzere gemi geçişi için kullanılamayacak- ve yapıldığı bölgeyi sadece beton satışına yönlendirecek projeler pahalı ve şirketlere istenilen kârı sağlayacak projeler.
İstanbul’da kanalizasyon ve yağmur suyu toplama kanalları çoğu yerde bir arada. Bu nasıl bir sorun yaratır? 2017 yazında İstanbul’da yaşanan sel şimdi gerçekleşse bu durum halk sağlığı açısından ne gibi bir sonuç doğurur?
Herhangi bir salgın veya sel söz konusu olmadan da birleşik kanalizasyon sisteminin değişmesi gerekiyor. Yağmur suları atıksu arıtma tesislerinde debi fazlalığına neden oluyor. Yani tesisi fazladan çalıştırıyoruz. Yağmur suyunun atıksu gibi arıtılmasına gerek yoktur. Yağmur suyunu ve atıksuyu birleştirerek yağmur suyunu da kirletiyoruz aslında ve arıtılması gereken su, yani atıksu haline getiriyoruz.
Sel olması durumunda, birleşik sistem kanalizasyon hatlarında bulunan rögarlardan taşmalar oluyor. Raporda belirttiğimiz gibi Hollanda’da da kanalizasyon hattında virüse rastlanmış. Karışmasın diye ekliyorum, kanalizasyonda var ama arıtma çıkışında virüs giderilmiş, tespit edilmemiş. Herhangi bir sel durumunda taşma gerçekleşirse kanalizasyon hatlarında olan tüm virüs, bakteri vs. bu suyla birlikte sokaklara dağılacak demektir.
ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi Dilek Yüksel
Bir altyapıcı olduğun için bu sorunun doğru adresi sensin Dilek. Bu gibi durumlara karşı tedbir alacak bir altyapı planlaması yapmak bu kadar zor/pahalı mı?
Halk sağlığını veya bence canlı sağlığını korumak için yapılması gerekenlere zor/pahalı demek bahane üretmek gibi. Yapılması gerekenin zor olması veya pahalı olması yapılması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.
ÇMO İstanbul Şubemizde konu ile ilgili birçok uzman Çevre Mühendisi üyemiz var, yani çalışmaları yapabilecek uzman eksiğimiz yok. Bu nedenle su planlaması yapmak zor değil.
Raporunuzu okuyan dostlarımızın aklına gelen sorulardan biri de evlerdeki içme suyu ile ilgili. Burada bir tehlike görüyor musun?
Virüsün dezenfenksiyon ile giderilebildiğini biliyoruz ve bu konuda araştırmalar da mevcut. Bütün içme suyu arıtma tesislerinde dezenfenksiyon yapılır. Ayrıca boru sonu ölçümleri de yapılmaktadır. Evlerimizde içme suyu kullanırken panik olmaya gerek yok ama yine de güven vermesi için sürecin şeffaf yönetilmesi gerekir.
Suyun dezenfeksiyonu ne demek? Musluk suyuna nasıl güvenilebileceğini açıklayabilir misin?
Dezenfeksiyon, suyun içerisinde mevcut olma ihtimali olan bakteri, virüs vb organizmaların hastalık yapamayacak seviyeye kadar azaltılmasına denir. Bu işlem için de çeşitli yöntemler kullanılır.
Sağlık Bakanlığı ile birlikte yapılan bir çalışma ile evlere gelen sulara klor testi yapılıyor. Bu izleme sistemi sağlıklı yapılıyorsa herhangi bir problem yok ama belirttiğimiz gibi güven için şeffaflık şart.
Bu soru ayrıntılı bir incelemeyi gerektiriyor biliyorum ama aklına gelen ilk örnekleri dikkate aldığında İstanbul dışındaki şehirlerde kanalizasyondaki korona tehlikesi hakkında başka neler söyleyebilirsin?
Altyapı sistemleri dediğimizde, tıpkı az önce konuştuğumuz atıksu arıtma sistemlerindeki gibi her yerde benzer sorunlar var, il bazında değişmiyor. İstanbul için ne söylüyorsak diğer şehirlerin hepsini kapsıyor. Altyapı konusunda daha acı olan şey bambaşka aslında. Altyapı sürekli görünen bir sistem değildir. Yani sel olmadığı sürece taşmayı fark etmezsiniz ve bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama yapılan bir köprüyü, parkı, binayı hep görürsünüz. Yani bir belediyenin veya kurumun çalışması, yaptığı yol, köprü vs. ile değerlendirilir çünkü bunlar görünürdür. Göründükleri için de oy getirirler. Ama altyapı çalışmaları görünmez, bu nedenle de oy getirmez. Bu sebeplerle seçime girenler oy getiren çalışmalara yöneliyor, haliyle de altyapı yaramız olarak kalıyor.
Bu yara İstanbul’da ne durumda? İstanbul’da atıksu yönetimi için ne önerirsin?
Daha önce belirttiğim gibi masraflı veya zor diyerek bahane üretilmemelidir, yapılması gerekiyorsa yapılmalıdır.
Atıksuyun doğru toplandığından emin olmak gerekir, bunun için de denetim mekanizmasının doğru çalışması gerekiyor. Kollektör hatlarının doğru projelendirilmiş olması gerekiyor. Birleşik sistem kanalizyon hatlarınının tamamının değiştirilip ayrık sistem kanalizasyon hattı olarak projelendirilmesi ve uygulanması gerekiyor. Toplanan atıksuyun doğru projelendirilmiş ve doğru yere yapılmış arıtma tesislerine ulaşması gerekiyor.
Atıksu yönetimi için yaşadığımız salgından ayrı ama bu konuyu içeren bir çalışma yapılması gerekir.
Ben İBB yönetiminin değişmesinden beri halk sağlığı ve işçi emekçiler açısından bir yenilik görmüyorum. Salgın sırasında da hükümetin tüm baskılarına rağmen İBB yönetiminin sorunu hak ettiği şekilde ele almadığını aslında sizin raporunuz da ifade ediyor. Bu da yetmezmiş gibi bir de hiçbir işe yaramayan ama çok kaynak sarfına sebep olan sözüm ona tedbirler ise servis ediliyor. Sokakların yıkanması/dezenfeksiyonu bunun örneklerinden biri. Bunun hakkında bir şey söylemek ister misin?
Dezenfenksiyonun bir çok yöntemi varken sokağı neden yıkarlar açıkçası ben de anlam veremiyorum.
Halk sağlığı, işçi emekçi hakları gibi sorunlar sistemsel sorunlardır. Merkeze sermayeyi oturtursak zaten çözüm aramıyoruz demektir. Merkezimize emek, bilim ve doğayı almamız gerekir ki bahsettiğimiz sorunlara çözüm arayalım.
Sokakların yıkanması konusuna gelirsek özellikle sokakta yaşayan canlılar için büyük sorun olduğunu düşünüyorum. Doğru projelendirilmemiş veya doğru yapılmamış yol vs. yerlerde zamanla çukurlar oluşmaktadır. Şehrin her yerini betona çevirip yaşam alanlarını gasp ettiğimiz sokakta yaşayan canlılar bu çukurlarda birikinti halinde kalan sulardan içerse yaşamları tehlikeye girebilir.
Her tarafı beton haline getirdiğimiz için sızma oranı düşük olsa da yıkama suyu toprağa sızma yaparak bitkilere zarar verebilir ve toprağa karışabilir.
Ayrıca su kaynaklarının gereksiz sarfiyatıdır, halka biz üstümüze düşeni yapıp sokakları dezenfekte ediyoruz gösterisidir. Dezenfeksiyon yapılmalı ama sokak yıkayarak değil.
Meslektaşlarınızın bir kısmı salgın sürecinde çalışması zorunlu olan sektörlerde istihdam oluyor. Atık toplama, su ve atıksu arıtma bunların en önde gelenleri. Buralarda alınan tedbirler hakkında bir şey söylemek ister misin? Hangi koşullarda çalışılıyor, ya da sizin talep ettiğiniz tedbirler neler?
Su ve atıksu yönetimlerinde çalışan emekçilerin sağlıklı çalışma koşulları sağlanmalıdır. Atıksu toplama ve iletme sistemleri ile atıksu arıtma sistemleri çalışanları, genellikle atıksularda bulunan mikroorganizmaların etkisinde kalmakta ve enfeksiyon ile tehlikeli hastalıklarla karşılaşmaktadır. Atıksu arıtma sistemlerini işleten operatörlerin atıksuların etkisinden korunması amacıyla; sahada güvenli çalışma koşulları sağlanmalı, mühendislik ve idari kontroller daha sıklıkla yapılarak kişisel koruyucu donanımlar (KKD) da olmak üzere, rutin uygulamaları takip etmeleri sağlanmalıdır.
Atıksu arıtma tesislerinde ve içme suyu arıtma tesislerinde çalışan personele Covid-19 bulaşma riskini azaltmak için, personelin temasta olduğu yüzeyler uygun dezenfektanlar ile sürekli dezenfekte edilmelidir. Personeller arasındaki sosyal mesafenin korunacağı ve personelin mümkün olduğu kadar az kişi ile temas sağlayacağı bir çalışma düzenine geçilmelidir.
Son sorum da şu. Damacana su taşıyan emekçiler bizi enfekte olursak tüm şehre virüs taşıyıcılığı yaparız diye bizi uyardılar. Peki damacana suya muhtaç mıydık? İstanbul’da çeşmeden su içmek hayal mi?
Bu konuda çok farklı görüşler var. Yönlendirici olmasın ama ben yine de kendi görüşümü ifade etmek istiyorum. Ben tesisatınız iyiyse çeşme suyunun daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Damacana suyun daha güvenilir olduğunu ispatlamak kolay değil çünkü o da şeffaf olmayan bir sistem.
Aslında esas soru şu olmalı: Su meta mıdır? Sanırım sorunun cevabını da hepimiz biliyoruz.
Su sadece insanların değil bitki ve hayvanların da yaşamsal ihtiyacıdır. Damacana su sistemini popüler hale getirip her eve damacana girmesine izin vermek sistemsel sorundur, daha önce belirttiğimiz merkeze sermayeyi almaktır aslında. Su temel yaşamsal ihtiyaçtır, alınıp satılamaz. Suyu metalaştırmak içinde bulunduğumuz süreçte su faturası borcu olan insanların suyunu kesmeyin söylemlerine neden oluyor. Erişilebilir temiz su hakkımızdır ve ücretsiz olmalıdır.
Koronavirüs süreci günübirlik ve güvencesiz çalışan işçileri nasıl etkiliyor? Ev işçiliği yapan bir kadın anlatıyor…
Merhaba. Öncelikle bize biraz kendinden bahsedebilir misin?
Merhaba. Ben ev işçisiyim. 50 yaşındayım. Seneler önce eve tek gelir yetmediği için çalışmaya başladım. Yaklaşık 22 senedir haftanın 5-6 günü evlere gündelik temizliğe gidiyorum. Eşim 32 daireli bir apartmanda kapıcılık yapıyor. Üç çocuğumuz var; üçü de evli. Bir kızım yeni doğan çocuğuna baktığı için şu an evde. Diğer kızım benim gibi evlere temizliğe gidiyordu. Oğlum da bir nakliyat şirketinde çalışıyordu. Geçmiş zaman kullanarak konuşuyorum çünkü bu dönemde hepimiz işsiz kaldık.
Koronavirüs öncesinde çalışma koşulların nasıldı?
Genelde 8-5 ya da 9-6 arası çalışıyordum. Tabii bunun içine yolu katmıyorum. Bizim apartmanda da temizliğe gidiyorum; İstanbul’un öbür ucuna gittiğim, çalışma saatlerime ek olarak günün 3 saatini otobüslerde geçirdiğim günler de oluyor. Bir de tabii o gün yaptığım işe bağlı olarak biraz daha uzayabiliyordu çalışma saatlerim. Örneğin ekstradan perde yıkayıp asacaksam ya da halı sileceksem iş uzuyor tabii.
Şöyle söyleyeyim, ben aslında şanslıyım. Bir şirkete bağlı çalışmadım hiç. “Falanca kişi eve temizlik için birini arıyormuş, gider misin?” diye kendi etrafımdan tanıdıklar ya da işverenlerimin referansıyla yeni iş buldum hep. Bir de 22 senedir bu işi yapıyorum, dolayısıyla biraz insan seçebildim yıllar içerisinde. Son birkaç senedir düzenli olarak hep aynı evlere gidiyordum bu süreç öncesinde. Örneğin şimdi temizliğe gittiğim evlerde normal haftalık temizlik dışında ütü yapacaksam ya da halı sileceksem ya da dolapları indirip derin bir temizlik yapacaksam işverenlerim önceden haber veriyor. O gün atıyorum, başka bir işi eksik yapıyorum ve bu işleri yapıyorum ya da bu işler için ekstra para veriyorlar.
Ama 22 senedir başına neler geldi diye soracak olursan… Neler gelmedi ki! Kendi titizlik ve takıntısından yaptığım işi beğenmeyip ağlatana kadar aşağılayanlar, koca koca evlerde 8 saat içerisine temizlikten tut da çamaşır yıkama, ütü, halı silme, cam silmeye kadar her şeyi sığdırmamı isteyip bitene kadar evden göndermeyenler, hırsızlıkla suçlayanlar, paramı vermeyenler, temizlik yaptığım yetmezmiş gibi önüne kahvesini götüreyim, yemeğini hazırlayayım isteyenler ama bana yarım saat yemek molasını bile çok görenler, tuvaleti bezle ya da eldivenle değil çıplak elle ovmamı isteyenler, “Arkadaşımla buluşmaya çıkacağım, iki saat çocuğa da bakıver” diyenler, çıkarken marketten sigara alıp getirmemi “rica” edenler… Saymakla bitmez yaşayıp gördüklerim. Benim başıma hiç gelmedi ama şiddete uğrayan ev işçilerini de biliyoruz, duyuyoruz. O kadar çok insan var ki bizi köle gibi görüp yaptığımız işe gram saygı duymayan. Bir eve temizliğe gidiyorsun ya, sanki o evdeki bütün işlerini yapmak zorundaymışsın gibi bir algı var.
İşin güvencesizlik tarafı ayrı bir dert. Biz gündelik işçiyiz. İş güvenliğimiz yok, iş güvencemiz yok, sigortamız yok. Ben çoğu ev işçisi gibi sigortamı dışarıdan kendim yatırıyorum mesela. Zaten kazandığım paranın çoğu da buna gidiyor, o kadar pahalı ki dışarıdan sigorta yatırmak. 50 yaşına geldim ve haftanın neredeyse her günü fiziksel olarak ağır bir iş yapıyorum. Sigortamın bitmesine 7 sene var hâlâ, o da düzenli ödeyebilirsem tabii. Kızımın durumu yok mesela, eşi uzun bir süredir işsizdi, kazandığı evin masraflarını anca idare ettiklerinden kızım hiç sigortasını yatıramadı.
Bir de her temizliğe giden kadın gibi benim de kendi evimin iş yükü bende. Bize kimse temizliğe gelmiyor! Yorgun argın eve gelip ev işlerini de ben yapıyorum. Yemek yap, çocuk bak, ütü yap, temizlik yap… Zaten bu işler hep kadınlara kalıyor, ama bir de kadının para kazandığı iş temizlik yapmak olunca bu görevler büsbütün bizim üstümüze yıkılıyor.
Koronavirüs sürecini biraz anlatır mısın peki? Sen nasıl etkilendin, ailen nasıl etkilendi?
Bu süreçte işe gitmeyi bıraktım, şu an işsizim diyebilirim. Hem ben korkuyorum hem de işverenlerim korkularından gelme diyorlar zaten. Toplu taşıma kullanıyorum çünkü çoğu eve giderken. Bir tek bizim apartmandaki işverenime gidiyorum hâlâ. Bir de şanslıyım dedim ya, işverenlerimden bir-iki tanesi de benim, ailemin durumunu bildiklerinden işe gidiyormuşum gibi paramı ödemeye devam ediyorlar bu süreçte. Ama haftanın 5-6 günü çalışmak gibi olmuyor tabii. Ne yapacağız, masrafları nasıl denkleştireceğiz bilmiyorum. Ben bu süreçte sigortamı dondurdum mesela. Zaten normal harcamaya parayı zor buluyoruz, sigortayı nasıl ödeyeyim?
Eşim bu süreçte hâlâ çalışıyor. Aynı maaşı alıyor ama iş yükü iki-üç kat arttı, çalışma saatleri uzadı. Her zaman çıktığından daha fazla servise çıkması gerekiyor, insanlar alışverişe çıkmak istemediklerinden eşimi yolluyorlar hep. Dile kolay 32 daire ve bu süreçte herkes sürekli evinde. Sipariş üzerine sipariş geliyor tabii, hangi birine yetişsin? Ben de yardım ediyorum mecbur. Sırf servise günde en az 6 saat gidiyor şu an, bunun üzerine apartmanın bakımıydı, temizliğiydi, bahçesiydi saymıyorum bile. Ama tabii kimsenin aklına ekstra mesai ücreti vermek ya da bu süreçte fazla çalıştığı için maaşını arttırmak gelmiyor.
Çocuklarımın durumu daha da vahim. Evde çocuk bakan kızımın eşi bir okulda temizlik görevlisiydi, bu süreçte ücretsiz izne çıkartıldı. Evlere temizliğe giden kızım da benim gibi bu süreçte işe gidemiyor. Onun eşi bir otelde yeni iş bulmuştu, iki ay geçmeden korona yüzünden işten çıkartıldı. Oğlum desen o da ücretsiz izinde. Oğlumun eşi sağlık emekçisi, İstanbul’da bir hastanede hasta kabul masasında görevli ve her gün işe yüreği ağzında gidip geliyor.
Hepimiz aynıyız aslında. Yüreğimiz ağzımızda. Sağlık derdi bir yandan, geçim derdi bir yandan. Yani biz işçi bir aileyiz. Ben isterim ki çocuklarıma yardım edebileyim, ama nasıl? Hangi parayla? Bizim gibi yüz binlerce aile var. Günübirlik, güvencesiz, sigortasız; bir işverenin olmayan insafının gölgesinde çalışan milyonlarca işçi var. Hiçbirimiz devletten kuruş yardım alamıyoruz. “Biz bize yeteriz” diyor devlet. Evet, aynen öyle aslında, onlar kendilerine çok güzel yetiyorlar. Ama ben bu devlete soruyorum: Siz size yetiyorsunuz ama biz ne yapacağız? Bize kim yetecek?
Türkiye ekonomisi bu salgına zaten bir iktisadi kriz içindeyken yakalandı. TL’nin dolar karşısındaki değerinin bu denli düşük olduğu bir ortamda turizmin ve ihracatın (2019 ihracat geliri 180 milyar dolardı) 2020 yılında rekor kıracağı konuşuluyordu, ama şimdi salgından en çok etkilenecek sektörler olacaklar. Bu gelir kaybı karşısında Türkiye borçlanabilir, fakat şu an dünyada borçlanma maliyeti en yüksek olan ülkelerden biri. Kredi sigortası olarak özetleyebileceğimiz CDS primleri 300’ün üzerinde olan ülkeler borç vermek riskli olan ülkeler olarak kabul edilirken, Türkiye’nin CDS primi 18 Nisan 2020 itibariyle 623,55’e dayanmış durumda. Borç bulmak bu kadar zorken para ihtiyacını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ellerindeki dövizleri takas ederek de sağlayabilir, fakat TCMB’nin net rezervleri, piyasadan takas yoluyla alınan döviz borçları çıkartıldığında eksi 5 milyar dolar seviyesinde. Yani rezervler bitmiş.
Bir başka para bulma yöntemi de ABD merkez bankası FED’in kapısını çalmak. Salgın nedeniyle ellerinde ABD tahvili bulunan ülkelere o tahvil miktarı kadar dolar vereceğini açıklayan FED, verdiği kağıtları toplamaya başladı. TCMB’nin elinde ise 2,8 miyar dolarlık ABD tahvili var. Beş yıl önce bu sayı 80 milyar dolardı. Rahip Buronson, Halk Bank davası, S-400’ler gibi gerilimler neticesinde TCMB, ABD kağıtlarını hızlıca elden çıkarmaya başladı. Dolayısıyla bu kapı da kapalı. FED 2 trilyon dolar basıp piyasaya saçmasının ardından birçok ülkenin MB’si ile takas antlaşması yaptı. Örneğin Brezilya MB’si ile 60 milyar dolarlık takas antlaşmasına karşılık Türkiye kapsam dışı bırakıldı. 19 Nisan’da TCMB Başkanı diğer merkez bankaları ile swap görüşmeleri yaptıklarını açıklasa da henüz elde edilmiş bir anlaşma yok. Geriye iki seçenek kalıyor. TCMB’nin para basması ya da Türkiye’nin IMF’nin kapısını çalması. Neredeyse tüm burjuva iktisatçılar IMF’nin en risksiz seçenek olduğunu söylüyor. Para basmayı dillendirenler de var. Para basmak iyi yönetilebilirse kısmi zararla atlatılabilir. Ama mevcut iktidarın para basıp Kanal İstanbul gibi inşaat projelerine girişme ihtimali birçok sermaye yanlısı iktisatçıyı bile korkutuyor.
IMF’nin kapısının çalma seçeneğinin düşük olması rejimin IMF karşıtı olmasından kaynaklanmıyor. Bu durumun sebebi ekonomik olmaktan çok politik. Tüm ekonomiyi, hatta bağımsız olduğu söylenen TCMB’yi bile yönlendiren, iktisadi alanı iktidarını pekiştirmek ve güçlendirmek için elinde tutmaya çalışan bir iktidar, IMF bürokratlarına bir şeylerin kontrolünü devretmek istemez elbette. Sayıştay’ın bile çalışamadığı bir ülkede birtakım kalemlerin IMF komiserlerinin denetimine girmesi rejim için kabul edilemez.
Geriye sadece para basma seçeneği kalıyor. Para birimi rezerv para olmayan Türkiye gibi ülkelerin para basması Almanya’nın ya da ABD’nin para basmasından çok daha riskli. Emperyalist ülkeler para basmanın yarattığı enflasyonist baskıyı paralarını diğer ülkelere dağıtarak aşabiliyorken Türkiye’nin böyle bir şansı yok. Yine de TCMB para basmaya karar verdi. Basılacak paraya bir karşılık göstermek gerecekti. O da tüm işçilerin ürettikleri değerle oluşturulmuş olan işsizlik fonu oldu. 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak TCMB’ye verildi. Bu kağıtlar, karşılığında para basarak hazineye borç olarak verilmiş olacak. Eğer ki para kullanıldıktan sonra tekrar TCMB’ye döndürülmez ve para yok edilmezse, dolar, faiz ve enflasyon yeniden çok hızlı bir şekilde artacaktır. Paranın hazineden çıkıp tekrar TCMB’ye dönmesi için kamu harcamalarının ve bütçenin kısılması, yani ekonomide salgın dışında küçülmelerin yaşanması gerekiyor. Dolayısıyla bu yıl işsizliğin ve bütçe açığının daha önce hiç olmadığı kadar artacağı kesin. Nereden bakılırsa bakılsın en iyi ihtimaller bile kötü senaryo.
Bu ortamda “biz bize yeteriz” söyleminin ekonomik değil siyasi olduğu da kabak gibi ortaya çıkmaktadır. Para zaten yaratılıyorken, insanlardan 10’ar lira toplamanın hiçbir iktisadi getirisi yok. Salgının yarattığı buhran içinde popülist politikanın bir parçası olmaktan öteye gidemiyor. Biz ise en başından beri dış borç ödemelerinin durdurulması ve bankaların kamulaştırılmasıyla çok rahat kaynak yaratılabileceğini söylüyoruz. Para ve mali politikaların birleştirilmesi, tüm köprü ve oto yolların ve kritik önemdeki sanayi kollarının acil olarak kamulaştırılmasıyla, işten atmaların gerçekten yasaklanarak, 6 saat 4 vardiya sistemi ile kitlesel işsizliğin önüne geçilmesi gerektiğini belirtiyoruz. Para basmak gibi uzun vadede hiçbir anlamı olmayan kapitalist önlemlerin yerine son derece gerçekçi ve acil önlemleri ortaya koyuyoruz.
Salgın nedeniyle 30 büyükşehire uygulanan giriş-çıkış yasağı 15 gün süreyle uzatıldı. Hafta sonlarını kapsayan iki günlük sokağa çıkma yasağı da yine büyükşehirlerde devam ediyor. Büyükşehirler dışında ise bu yasaklar kapsamına alınan sadece tek bir şehir var: Zonguldak!
Neden? Çünkü Zonguldak koronavirüs kaynaklı ölüm oranında birinci, vaka yoğunluğunda ise altıncı sırada bulunuyor. Peki, niye? Bu tablonun arka planına baktığımızda yaklaşık 600 bin nüfusa sahip Zonguldak’ta her on kişiden altısının akciğer rahatsızlığı yaşadığını görüyoruz.
Evet, on yıllar içerisinde kömür madenciliği bir yandan şehir ekonomisinin temelini oluştururken diğer yandan da şehirdeki hemen herkesi de hasta etmiş. Zaten bağışıklık sistemi güçlü olmayan, akciğerleri hasarlı emekçiler bu yüzden koronavirüsle enfekte olduğunda ölüm riski ve hastalığı ağır geçirme ihtimali çok artmış oluyor. Nitekim sağlık bakanlığının rakamları da bunu doğruluyor.
Denebilir ki madencilik zor ve riskli bir iş. Doğru, madencilik zor ve riskli bir iş, ama ne ölüm ne de hastalık işin bu zorluğundan kaynaklanıyor. Kimi zaman, Soma’da olduğu gibi, toplu katliama varan ölümlerin başta gelen sebebi alınmayan önlemler ve kâr uğruna yaşanan ihmaller! Madencilerin akciğer rahatsızlığının aslında bir meslek hastalığı olmaması gibi. Çünkü meslek hastalığı diye bir şey olmadığını biliyoruz. Meslek hastalığı denilen patronların almadığı önlemlerin ve aşırı kâr hırsının bir sonucu.
Hatırlayalım, yakın zamanda mecliste büyük tartışma yaratan santrallere filtre takılması meselesi gündemdeydi. En çok Zonguldak’ta ses getirmişti. Niye? Çünkü şehirde halihazırda yedi termik santral çalışmaya devam ediyor. Baca filtresi olmadığında bütün bunlar bir kenti zehirliyor. Sonra mı? Sonra koronavirüs gibi bir salgın geliyor ve sonuç ortada! Bu ne fıtrat, ne kader, ne de şansızlık. Olduğu gibi sınıfsal eşitsizliğin acımasız bir yansıması.
Peki, sadece Zonguldak mı? Vaka ve ölüm sayılarının en başta geldiği kentlerden biri de İstanbul! Biraz ayrıntılı bakıldığında Esenyurt, Bağcılar gibi işçi ve emekçilerin yoğun olarak yaşadığı ilçelerin vaka ve ölüm oran ve sayılarında öne çıktığını görüyoruz. Bir kez daha sınıfsal eşitsizlik karşımıza çıkıyor.
Evet, salgın karşısında bağışıklığımızı güçlü tutalım ama nasıl? Dendiğine göre vitamin almalı, iyi beslenmeli. Şanslıysanız kısa çalışma ödeneğiyle alacağınız günlük 58 lira ve maaşınıza göre biraz üstüyle; az şanslı iseniz ücretsiz izne çıkarılarak alacağınız günlük 39 lirayla bu iyi beslenme ve vitaminlenme işini yapmanız gerekiyor!?
Zaten işsiz olan 5 milyondan biri misiniz? Ya da salgın öncesi iyi kötü bir işiniz vardı ama şimdi işsiz kaldınız ve ödenek de alamıyor musunuz? Bu durumda ne yapacaksınız? Benzer durumdaki milyonlarca emekçinin sorduğu soru bu!
O yüzden işten çıkarmalar ve ücretsiz izin yasaklanmalıdır! Hiçbir çalışan ücret kaybına uğramamalıdır! Geliri olmayan her bir haneye insanca yaşayacak destek verilmelidir! Başta sağlık olmak üzere tüm temel hizmetler ücretsiz, kaliteli ve ulaşılabilir olmalıdır.
Kuşkusuz bütün bunlar yüzlerce yıllık sınıfsal eşitsizlikleri bir anda ortadan kaldırmayacak. Sınıfsal eşitsizliklerle ömür tüketerek hayatı boyunca yeterli ve sağlıklı beslenememiş işçinin emekçinin bağışıklık sistemini bir anda güçlendirmeyecek, hasta akciğerlerini iyileştirmeyecek. Ama nesiller boyudur sürüp giden bu kırım sürüp gitmesin diye dur demek ve bir yerden de başlamak gerekiyor.
Unutmayalım! Bursa’da “fakirler koronadan ölsün” diye bağırarak denize girip sözüm ona eğlenen, üstüne bunu kaydedip sosyal medyadan paylaşan soytarılarla, işçiyi-emekçiyi salgına rağmen çalışmaya zorlayan, üç kuruşa muhtaç hayatlar yaşatan sermaye zorbalığı ve umursamazlığı arasında özünde hiçbir fark bulunmuyor.
Fakirler ve dahası hiçbir insan koronadan ölmesin diye düzeltilecek koca bir dünya var önümüzde…
Kamuoyunda infaz paketi olarak bilinen; kadın katilleri, çocuk istismarcıları, mafya liderlerinin salgın nedeniyle salınmasını “sağlayan” tasarı geçtiğimiz hafta içinde yasalaşarak yürürlüğe girdi. Daha önce de yazdığımız gibi, paket Mart ayından beri taslak halinde önce meclis kulislerinde tartışıldı, parça parça basına sızdırıldı. Bu süreçte birçok toplumsal kesimin tepkisini çeken paket sosyal medyada kadınlar tarafından protesto edildi. Hatta bu tepkiler karşısında birçok Saray kalemşörü, revize edilen kısımları Cumhurbaşkanına teşekkür ederek andı. Oysa halk sağlığını korumak amacıyla yapıldığı söylenen yasa, hem eşit bir infaz düzenlemesi içermiyor, hem de dışarıdakilerin can güvenliğini tehdit eder nitelikte. “Devlete karşı işlenen” suçlar adı altında on binlerce siyasi tutuklunun, gazetecinin, siyasetçinin, öğrencinin, avukatın infaz kapsamı dışında tutulup, hiçbir koruma tedbiri almaksızın kadınların, çocukların yaşamını tehdit eden faillerin salınması infaz yasasının halk sağlığını korumak amacıyla yapılmadığını göstermektedir.
İktidar tarafından hazırlanan paket taslağı basına yansıdığında verilen tepkiler ve süregiden muhtemel pazarlıklar nedeniyle düzenli olarak revize edildi. Mesela “çocuk istismarcılarının affedilmesi” olarak dile getirdiğimiz erken yaşta evliliğin infaz düzenlemesinin paket kapsamından çıkarılarak ayrı bir düzenlemeyle Meclis’e gelmesi kararlaştırıldı. Benzer şekilde, cinsel dokunulmazlığa karşı suçların yani taciz ve tecavüz nedeniyle tutuklanmış kişilerin infazında da kalıcı indirim yapılması söz konusuydu. Kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin #cinselsuçaindirimolamaz kampanyasıyla karşı çıkması üzerine, tasarı değiştirilerek Adalet Komisyonu’na gönderildi ve bu suçlarda indirim olmayacağı açıklandı. Ancak gelinen noktada durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor. Paket kapsamında bazı suçların infaz sürelerinde indirime giden kalıcı düzenlemelerle birlikte, siyasi tutuklular dışında kalan tüm mahkûmların kapalı cezaevlerinden açık cezaevlerine geçişi ve burada da izin kullanma hakkı kapsamında tahliye edilmeleri söz konusu. Zira bu izin şu an Mayıs sonuna kadar geçerli olup gerekli olması durumunda Kasım ayına kadar uzatılabilecek ve izinden dönmemenin de herhangi bir cezası düzenlenmiş değil. Yani demek oluyor ki, kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri veya cinayete teşebbüsten hüküm giymiş olanlar ve halihazırda açık cezaevlerinde bulunan mahkumlar direkt salıverilecek.
Salgın gerekçe sunularak cinsel saldırı, çocuk istismarı ve kadına yönelik şiddet suçlarının affedilmesi, şiddete maruz kalan kadınlar, çocuklar veya cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılığa uğrayan gruplar için hiçbir koruyucu tedbirin düzenlenmemiş olması, bu kişilerin hayatlarının tehlikeye atılması anlamına geliyor. Şiddet suçlarının faili olan erkeklerin dışarı çıkarak kadın ve çocuklara musallat olması oldukça olasıdır, hatta daha şimdiden sosyal medyada tehdit edilen kadınların yardım mesajları ve videolarına tanık olmaya başladık! Devlet bu konuda derhal önlem almalıdır, aksi takdirde yaşanacak yeni ölümlerin bizzat sorumlusu olacaktır.
İnfaz yasasının aynı zamanda adil ve eşit olmadığını söyledik. On binlerce siyasi tutuklunun yasa kapsamı dışında bırakılması, “MİT Yasası’na muhalefet, devlet sırlarına karşı suçlar, casusluk” gibi suçların infaz kapsamında olmayacağının eklenmesi zaten iktidarın derdinin halk sağlığı olmadığının, kendine muhalefet eden tüm kesimleri baskı altında antidemokratik yollarla tutmaya devam edeceğini göstermektedir.
Salgın nedeniyle hapishaneler halk sağlığı açısından gerçek bir tehdittir, bu nedenle siyasi mahkûmlar da derhal salınmalı, kadın ve çocukların hayatını tehdit eden failler sıkı bir şekilde takip edilmelidir. İzin sürecine çıkan failler denetlenmeli, şiddet tehlikesi olduğunu bildiren kadınlara acil olarak ulaşılmalıdır. Devlet kadınlara “evde kal” demek yerine, şiddet tehlikesi altında olanları güvenli sığınaklara yerleştirmeli, sosyal, psikolojik ve hukuki destek sunmalıdır.
Yağmacı Piñera hükümetine karşı gelişen muazzam seferberliklere katılmış olduğu gerekçesiyle, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 2500 tutuklu hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Tutukluların pek çoğu, suçlandıkları ceza süresinden daha fazla bir zamandır hapisteler. Ekim 2019’dan beri toplumsal ve demokratik değişimlere ilişkin haklı talepler için ve baskı uygulamalarına karşı sokaklara çıkan milyonları korkutmak için uygulanan bir yoğun bir baskıyla karşı karşıyayız.
2500 kişiyi tutsak ederek Piñera’nın yapmak istediği oldukça açık. Bu şekilde söylediği: “Eğer daha iyi koşullar için mücadele ediyorsan, o zaman hapsi boylarsın”.
Bu özgürlük talebi koronavirüs salgını tehlikesi karşısında daha da hayati bir hale geldi; özellikle de, hapishanelerin aşırı kalabalık niteliği ve siyasi tutukluların cinayet gibi suçlardan hüküm giymiş adli hükümlülerle bir ararada tutulması koşullarında.
Piñera hükümetine karşı gelişen toplumsal ayaklanma dünya halklarının geniş desteğini, dayanışmasını ve sempatisini kazandı. Bu dayanışmanın 2500 siyasi tutuklunun özgürlüğü için bir uluslararası kampanyaya dönüşmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu kampanyayı sosyal ağlarda fotoğraf ve video paylaşımıyla ortak bir haykırışa dönüştürelim!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi ve Simon Bolivar Tugayı Koordinasyonu üyelerinden Miguel Sorans, Şilili yazar Sepulveda’nın ölümü ardından bir yazı kaleme aldı. Sepulveda Sandinista devriminde Simon Bolivar Tugayı ile birlikte savaşmıştı.
Şilili yazar Luis Sepulveda’nın ailesi, yazarın 16 Nisan Perşembe günü İspanya’da koronavirüsten hayatını kaybettiğini açıkladı. Şubat ayı sonlarında koronavirüs teşhisi konan Sepulveda, Asturias Üniversite Hastanesi’nde tedavi görüyordu. 70 yaşındaki yazar, Portekiz’in kuzeyindeki Porto şehrinde gerçekleşen bir edebiyat festivalinden döndükten sonra, 25 Şubat’ta virüs semptomlarını göstermeye başlamıştı. Kendisi birkaç yıldır ailesiyle birlikte Asturias’ta yaşamaktaydı.
Bu haber bizi derinden üzdü. Sepulveda çok önemli bir yazardı, ama aynı zamanda haklı mücadeleler içinde yer almış bir militandı. Bunların arasında Nikaragua’daki Somoza diktatörlüğünü sona erdirmek için verilen devrimci mücadele de vardı. Sepulveda’nın sosyalist akımımız tarafından örgütlenen Simon Bolivar Tugayı ile birlikte Nikaragua devriminde yer almış olmasından dolayı onur duyuyoruz. Simon Bolivar Uluslararası Tugayı, sürgündeki Arjantinli lider Nahuel Moreno’nun ve Somoza diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye yönelik sistematik ve uluslararası bir destek kampanyası yürütmüş olan PST’nin (Kolombiya, Sosyalist İşçi Partisi) inisiyatifiyle birlikte Bogota’da örgütlenen, FSLN (Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi) ile dayanışma içerisinde Somoza diktatörlüğünü devirmek ve burjuvazinin dahil olmadığı bir hükümet kurmak için mücadele yürüten bir Latin Amerikalı savaşçılar tugayıydı.
Eski komünist militan Sepulveda, Augusto Pinochet’nin diktatörlük rejimi tarafından zulme uğradıktan sonra, 1977 yılında memleketi Şili’yi terk etmek zorunda kaldı. Sepulveda, 1988 yılında Aşk Romanları Okuyan İhtiyar romanının yayımlanmasıyla uluslararası çapta tanındı. Bu başarılı romanı, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Dünyanın Sonundaki Dünya, Boğa Güreşçisinin Adı, Patagonya Ekspresi, Atacama Çölü’nde Bir Gül ve Asrın Sonu romanları takip etti.
Yazar, Gabriela Mistral Şiir Ödülü (1976), Romulo Gallegos Ödülü (1978), “Superflainao” Hikayecilik Ödülü (1993) ve Son Sınır kitabıyla aldığı İtalya Ovidio Ödülü (1998) gibi pek çok ödüle layık görüldü.
Boğa Güreşçisinin Adı romanındaki ana karakterlerden biri Şili’den sürgün edilen ve sembolik bir şekilde ünlü İspanyol boğa güreşçisiyle aynı adı taşıyan Juan Belmonte idi. Kurgusal hikâyede Belmonte, Simon Bolivar Tugayı’na katıldığını ve Sandinista hükümeti tarafından zulme uğradığını anlatır. Hikâye, eski Doğu Almanya’nın meşum güvenlik ve istihbarat teşkilatı Stasi’nin ve Pinochet’in polis teşkilatının karakterlerini, Berlin Duvarı’nın yıkılması ile harmanlar.
Sepulveda, bir İspanyol dergisine Simon Bolivar Tugayı’na dair devrimin zafer kazandığı günden kalma bir anısını anlatırken şöyle der: “Temmuz 1979’da, tam olarak 19 Temmuz günbatımında, Managua katedralinin merdivenlerinde oturuyordum. Sandinistalar, diktatör Anastasio Somoza’yı yenilgiye uğratmışlardı. Uluslararası Tugaylar’ın ve Simon Bolivar Tugayı’nın hayatta kalmayı başarmış yirmi ya da daha fazla militanıyla birlikte, küçük bir matara Nikaragua romu ve Misquito yerlileri tarafından yapılan iğrenç puroları paylaşıyordum. Havada bir sevinç vardı ama bu bir coşku değildi, ne de olsa bütün savaşlar hep beklenenden daha uzun sürer. Savaşçıların çoğu çok gençti; yaşanabilecek en temiz ve saf ütopyanın tam ortasında, Soğuk Savaş’tan ve Washington’da örülen komplolardan uzak, umudu ve ülkelerinde gerçekleştirmeyi hayal ettikleri şeyleri kutluyorlardı. Böyle anlarda insan yalnızca geride bıraktığı ölülerini düşünüyor. Ve de hayatta kalmış olmasının adaletsizliğini…” (Teina, sayı 16, Ekim 2007, Valensiya internet dergisi)
Miguel Sorans, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi
Koronavirüs krizinin şiddeti ve sonuçları karşısında, pandemiden sonra dünyanın neye benzeyeceği üzerine bir tartışma dönüyor. Bu konuda onlarca yazı kaleme alındı. Bazıları “devletin rolü”nün geri dönüşünden ve daha iyi bir “servet dağılımı”ndan dem vuruyor. Bazılarıysa, otoriterizmin güçlenebileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.
Krizin şiddeti tartışma konusu değil. Hele hele salgının şiddeti. Öncelikle, 185 ülkede milyonlarca insan hastalığa yakalandı ve 100 binden fazla insan hayatını kaybetti. İkincisi, dünya çapında büyük işadamlarının ve bankacıların sergilediği acımasız rol sonucu milyonlarca insan işsiz kaldı veya ücret kesintisi yaşadı, bunun da dünya halkları üzerinde ağır sosyal etkileri oldu. Her gün gıda bulamayan veya ellerini yıkamak için suya erişimi olmayan milyonlarca insan var. Kapitalizmin ekonomik ve sosyal krizi derinleşecek. Birçok yazar, krizin 1929’daki kapitalist buhran gibi olacağını söylüyor. Oysa gerçekte, 1929’a eşit ya da ondan ağır olan 2007/08 krizinden buraya geldik. Nitekim IMF başkanı Kristalina Georgieva “dünyanın 2008 krizinden beter bir resesyon içinde olduğunu” belirtiyor (Clarín gazetesi, Arjantin, 3/26/20). Başka bir deyişle, bizzat dünya emperyalizminin liderleri bize, kapitalist ekonominin tarihindeki en kötü krizi yaşadığımızı söylüyor. İlk kez olarak, kapitalist dünyanın durma noktasına geldiği söylenebilir. Muktedirler bize bunun pandemiden kaynaklandığını söylüyor. Hem öyle, hem değil. Çünkü aslında, koronavirüs ekonominin halihazırdaki krizini derinleştirmekte. Aralık 2019’un sonunda zaten yeni bir küresel resesyonun eşiğindeydik.
Bizi daha iyi bir dünya mı bekliyor?
“Covid-19 pandemisinin olumlu bir tarafı varsa, o da kutuplaşmış toplumlarda bir beraberlik hissi yaratmış olmasıdır.” Birçok insanı şaşırtan bir şekilde, İngiltere’deki Financial Times gazetesi geçenlerde bir başyazısında bu ifadeye yer verdi. Krizin boyutları öyle büyük ki, emperyalizmin sözcüleri kapitalizme iyimser ve “dayanışmacı” bir ton vermeye çalışıyor. “Yeniden paylaşım meselesi gündeme gelecek. Yaşlı ve varlıklı kesimlerin ayrıcalıkları tartışma konusu olacak. Yakın zamana kadar egzantrik addedilen, gelir ve servet üzerinden vergi alınması gibi politikalar gündeme taşınacak” (BAE Negocios gazetesi, Arjantin 5/4/20). Joseph Stiglitz veya Amerikalı iktisatçı Carmen Reinhart gibi kimi isimler, zengin ülkelerin “işbirliği” sergilemesini, mesela yoksul ülkelerin dış borçlarını askıya almasını öneriyor.
Krizin ciddiyeti ve yaratabileceği sosyal kargaşa karşısında, bazı burjuva kesimlerinin gerilimi hafifletmek amacıyla birtakım geçici tedbirler önerdiği aşikar. Kriz ve toplumun baskısı nedeniyle bazı istisnai önlemlerin alınması olasılığını da göz ardı edemeyiz. Ancak buradan işçi sınıfı ve halk kesimleri için köklü bir değişim veya ilerleme beklemek doğru olmaz. Şimdiden dünya çapında 50 milyondan insanın daha işsiz kaldığı belirtiliyor. Emperyalizm ve çokuluslu şirketler, yeni kemer sıkma, yağma ve sömürü planları ile krizi tekrar emekçi kitlelerin sırtına yıkmaya çalışacak. Yegane gerçek değişiklik, yani servetin emekçiler lehine yeniden dağıtılması, ancak ve ancak dünya çapında işçi hükümetleri kurma mücadelesi sonucunda ortaya çıkabilir.
Daha otoriter bir dünyaya mı gidiyoruz?
Mevcut konjonktürde, hükümetler salgın ve karantina meselesini fırsat bilip kitle seferberliklerini engellemeye çalışıyor. Bu amaçla, bazı hükümetler milli birlik çağrısı yapıyor, bazı hükümetlerse krizi militarize ediyor; bu da birçok rejimin ve hükümetin otoriterliğini katmerlendiriyor.
Sağlık krizi nedeniyle, karantina kontrolü noktasında silahlı kuvvetlerin ve polisin rolü arttı (yiyecek dağıtıyor, hastane kuruyor, insanları tahliye ediyorlar). Sanal denetim de büyüdü. Çin, Hong Kong, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Rusya, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve kimi Avrupa Birliği ülkeleri gibi yaklaşık 40 ülkenin, karantina denetimi adına veya hareketlilik ve kişisel temas takibi amacıyla mobil konumlama sistemlerini ve çeşitli uygulamaları kullandığı biliniyor. Avrupa’da Telefónica dahil sekiz büyük telekom operatörü, Avrupa Komisyonu’na cep telefonu müşterilerinin konumuna dair veri sağlamaya hazırlanıyor.
Gerçekten de, pandemiden sonra, hükümetlerin tüm bu süreci isyan eden halklara karşı kullanmaya çalışması ya da isyanlarını engellemeye çalışması tehlikesi söz konusu. Bu yeni bir gelişme de değil. Öncesinde de, ultra gerici ve otoriter hükümetler (Trump, Bolsonaro, Erdoğan, Putin, Macaristan’da Victor Orbán, Venezuela’da Nicolás Maduro veya Filipinler’de diktatör Rodrigo Duterte) dünya çapında yaygınlaşıyordu. Ya da örneğin Şili’de, başkan Piñera’ya karşı kitle seferberliği polisler tarafından bastırılmıştı. Ancak otoriter ve baskıcı rejimlerin daha da yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağını zaman gösterecek. Çünkü koronavirüs krizinden önce yaygın olan eğilim, kapitalist rejim ve hükümetlerin halk seferberlikleri nedeniyle siyasi açıdan istikrarsızlaşması eğilimi idi. Koronavirüs öncesinde dünyayı sarsan bir devrimci mücadeleler dalgası söz konusuydu. Bu dalganın parçası olarak Şili’deki, Lübnan’daki halk isyanları ya da Fransa’daki işçi grevleri sayılabilir. Kitlelerin seferberlik arzusunda yapısal bir gerileme var gibi görünmüyor; daha ziyade, kitle hareketleri mantıklı bir biçimde, karantina tedbirleri çerçevesinde bulaşımı engellemek adına geçici olarak duraklamış durumda. Şimdilik kitlesel seferberlikler gerçekleşmiyor, ancak pandemi karşısında sağlık tedbirleri alınması için veya işten çıkarma ve maaş kesintilerine karşı grevler veya kısmi protestolar sürüyor. Koronavirüs salgını aşıldıktan sonra, koronavirüs krizinin sosyal ve ekonomik sonuçları karşısında dünyanın birçok yerinde yeni halk seferberlikleri veya isyanları gündeme gelebilir. Devrimci sosyalistler olarak kendimizi buna hazırlıyoruz.
Henry Kissinger korkularında haklı çıkıyor
Bu olasılığı, yani kapitalist-emperyalist sistemin sorgulandığı, yeni ve büyük toplumsal çatışmaların damga vurduğu bir dünya ihtimalini belki de en iyi gören isim, emperyalizmin tarihsel liderlerinden Henry Kissinger oldu.
ABD başkanı Richard Nixon’ın danışmanı olan Kissinger, Maocu Çin’in yanki emperyalizmine yaklaşma sürecini başlatmış (1972) ve Vietnam Savaşı’nda (1975) ABD yenilgisini yaşamış bir isim; kendisi geçenlerde The Wall Street Journal için bir makale kaleme aldı (5/4/20).
“Covid-19 salgını sona erdiğinde, birçok ülkenin kurumlarının başarısız olduğu ortaya çıkacak,” diye yazan Kissinger, “Liderlerin karşısında duran zorluk, mevcut krizi yönetirken geleceği inşa etmek. Başarısızlık durumunda, tüm dünyayı yangın sarabilir,” uyarısında bulunuyor. 96 yaşındaki Kissinger, sistemi savunma noktasında zihinsel berraklığından hiçbir şey yitirmemiş. Kitlelerin fiyaskoyu gözlemlediğinin farkında: “birçok ülkenin kurumlarının başarısız olduğu ortaya çıkacak.” Ve de “dünyayı yangın sarabilir” diyor. Bu nedenle de, aynı makalede, “kaosun dünyanın en kırılgan toplumlarında üzerinde yakında yaratacağı etkileri hafifletme” tavsiyesinde bulunuyor.
Dünya oligarşilerinin sadık bir temsilcisi olan Kissinger bu korkusunda haklı; çünkü kendisi 2019’dan beri devam eden isyan dalgasının bilincinde. Halkların kapitalist kemer sıkma tedbirlerinden bıktığının, yoksulluk ve sömürünün katmerlendiğinin farkında. Kissinger ve benzerleri, halk isyanlarının bir “yangın” başlatmasından korkuyor. Toplumsal çatışma ihtimalini, gerçekliğe dayanan bir olasılık olarak ortaya koyuyorlar. Koronavirüs sonrası dünya, kapitalizmin bugün bildiğimiz eğilimlerinin daha da ağırlaştığı bir dünya olacak. Bu yüzden İUB-DE olarak şu çağrıda bulunuyoruz: “Koronavirüsün mevcut kriziyle ve pandemi sonra yaşanacaklarla mücadele etmek ve işçi ve halk yanlısı bir acil durum planı oluşturulması için yükseltilecek uluslararası mücadele hareketini kapitalist-emperyalist sistemi sona erdirerek işçi ve halk hükümetleri kurma perspektifiyle koordine etmek ve yönlendirmek için tüm işçi, gençlik ve halk örgütlerini, kadın ve çevre hareketlerini, antikapitalist ve sosyalist solu en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.” (Mart 2020, https://www.gazetenisan.net/2020/03/koronavirus-krizinin-faturasini-isci-sinifi-ve-halklar-degil-kapitalistler-odesin/). Değişimi ancak ve ancak işçi sınıfının ve halkların seferberliği yaratabilir.
”Özgürlük bir zarafet halidir ve kişi onu elde etmek için mücadele ederken özgürdür.”
Şili ve Latin Amerika edebiyatının usta yazarı Luis Sepulveda, 1997 yılından bu yana İspanya’da yaşamaktaydı. 16 Nisan günü Covid-19 salgınının yeni bir kurbanı olarak aramızdan ayrıldı. Böylece Latin Amerika edebiyatı büyük bir anlatıcısını, dil ustasını, vazgeçilmez bir belleği yitirmiş oldu. Ama biz Troçkist devrimciler de bir omuzdaşımızı, bir mücadele arkadaşımızı yitirmiş olduk.
Zira Sepulveda, sadece başta Gabriela Mistral şiir ödülü ve Romulo Gallegos roman ödülü olmak üzere şiirleri, öyküleri, denemeleri, tiyatro ve radyo oyunlarıyla pek çok ödül kazanmış usta bir edebiyatçı değil, aynı zamanda kaderini ezilen yığınların mücadelesiyle birleştiren bir devrimciydi.
Şili Sosyalist Partisi’nin gerillacı bir fraksiyonu olan Ulusal Kurtuluş Ordusu’nda başlayan mücadele yolu, hayal kırıklıkları ve ağır bedellerle biçimlendi. Yine de Pinochet zindanlarından sürgün diyarlarına uzanan bu yolda, hem edebi lezzeti hem de devrimci perspektifi derinleştirmeyi başardı Sepulveda.
1979 yılında Kolombiya’da Nahuel Moreno önderliğindeki uluslararası Troçkist akımla tanışan yazar, Nikaragua devrimine ülkede enternasyonalist bir “işçi devleti” inşa etme perspektifiyle katılan “Simon Bolivar Uluslararası Tugayları”nın bir üyesi olarak katıldı ve Troçkist savaşçılarla omuz omuza dövüştü. Sonrasında da bu uluslararası akımla ilişkilerini değişik düzeylerde sürdürdü.
Kelebek etkisi
Sepulveda’nın Tarihin Sonu (El Fin de la Historia – Tusquets Editores Barcelona) adlı eserindeki bir bölüm Troçki ile ilgili gerçek bir hikâyeyi içerir ve kendisinin de sıkça kullandığı bir metaforun, olayların birbirleriyle ilişkisinin bir tür “kelebek etkisi”nin çarpıcı bir örneğidir:
Pyotr Krasnov
Petrograd’ı düşürmeye dönük Beyaz Ordu saldırısı yeni püskürtülmüştür, bu hayati zaferi kutlamak üzere Nevski caddesi üzerinde binlerce işçi, kadın ve devrimci coşkuyla toplanmaktadır. Lenin de, Troçki ve birliklerini kutlamak üzere caddeye gelir. Kalabalık dalgalanma halindedir ve ikiye yarılır. Pejmürde kıyafetleriyle insanda acıma duygusu uyandıran bir esir sürüklenerek Troçki’nin önüne getirilir. Artık asaletinden eser kalmamış bu Kazak savaş beyi, binlerce Kızıl Ordu askerinin ölüm emrini veren Piotr Nikoláievich Krasnov’dan başkası değildir. Yüzsüzce yerlere kapaklanmakta, af dilenmektedir.
Troçki, Yekaterinoslav’daki katliama ait fotoğrafları Krasnov’un suratına fırlatır ve Rusya’nın işçilerine, köylülerine ve ezilenlerine yaptığı eziyetlerden ötürü herkesin önünde af dilerse, kendisinin ölüm cezasından kurtulabileceğini söyler. Troçki’den beklenmeyecek bir şeydir bu af girişimi. Kendisi sonradan bu tutumunu, “Gerici Kazak hareketine hiçbir şey şu an çok ihtiyaç duydukları bir şehit savaş beyi hediye etmek kadar güç veremezdi” diye açıklar.
Miguel Krassnoff
Bu savaş beyinin torunu Miguel Krassnoff adını alarak yıllar sonra Şili’ye göçecek, Condor operasyonu adlı CIA girişiminin danışmanı olarak Pinochet’in zindanlarında nam salacaktı. Bu azgın karşıdevrimci bizzat kendi elleriyle kitabın yazarına işkence edecekti. Troçki’ye büyük bir saygı beslediğini belirten yazar, metnin sonunda şayet Troçki Krasnov ile ilgili başka bir karar verseydi neler yaşanabilirdi diye sormaktaydı.
Luis Sepulveda, daha adil ve özgür bir dünya özlemimizde yaşayacak.
Cengiz Holding’e ait Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Fabrikası’nın Diyarbakır-Mardin-Mazıdağı Demiryolu inşaatında çalışan 118 işçi işten atıldı.
İşten atılmalarının gerekçesi işçilerin, koronavirüs salgınının Türkiye’de 70 bin kişiyi hasta ederek 1500’ün üzerinde de can aldığı gerçeğini dikkate alarak çalışma koşullarının düzeltilmesini istemeleri.
Soruyoruz: İşçilerin servislerinde, yemekhanelerinde sosyal mesafe kuralının uygulanmasını istemelerinden daha daha doğal ne olabilir?
Tam da bunun için 63 milyon insanın yaşadığı 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta hafta sonları sokağa çıkma yasağı uygulanmıyor mu?
Hafta içi günlerde markette, toplu taşımada hatta yollarda sosyal mesafeye uymayana idari para cezası kesilmiyor mu?
Yani salgının yayılmasını engelleyebilmek için sosyal mesafeye uymak gönüllük değil bir zorunluluk!
Pekiyi, bu durumda işçilerin -sonucunun ölüme gidebilecek şekilde hastalanmak olduğu billinen Covid-19 virüsünün bulaşmaması için en başta gelen önlem olan- sosyal mesafenin korunması için işvereninden gerekli tedbirleri almasını istemesi meşru ve hukuki bir hak değil midir?
Gelin görün ki bu tedbirlerin alınmasını isteyen işçileri patron işten atıyor!
İşveren burada hem işten çıkarma yaparak hem de salgına karşı zorunlu önlemleri almayarak iki yasadışı işlem yapmaktadır.
İşlerine geri dönebilmek için eylem yapan işçiler derhal işlerine iade edilmelidir.
Başta sosyal mesafe olmak üzere işyerinde salgına karşı tüm önlemler alınmalıdır.
Bu önlemleri almayarak işçilerinin ve bağlantılı olarak halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü anlaşılan işveren hakkında hemen gerekli inceleme ve idari işlemler yapılmalıdır.
Ne işçilerin ne de halkın sağlığı hak hukuk tanımaz bir avuç para babasının insafına terk edilebilir!
Covid-19 salgınının kamusal eğitim ve kamu emekçisi öğretmenler üzerindeki etkileri neler? Kocaeli’nde bulunan bir devlet okulunda branş öğretmenliği yapan bir öğretmen anlatıyor.
Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
Ben 21 senedir devlet öğretmeniyim. Mesleğe sınıf öğretmeni olarak başladım. Sonra bize verilen bir hakla orta öğretimde branş öğretmenliğine geçtim. Sendikalıyım ama üye sayısı itibariyle şu an bizim için karar verici sendika maalesef benim üyesi olduğum sendika değil, hükümet yanlısı Eğitim-Bir-Sen.
Güncel durumu daha iyi anlayabilmemiz adına bize biraz salgın öncesindeki çalışma koşullarınızdan bahsedebilir misin?
Bugüne kadar eğitim faaliyetleri adına “şu da olsaydı daha iyi olurdu” dediğimiz çoğu şey son dönemde yapıldı. Bunda, her ne kadar siyasi görüşlerini kesinlikle paylaşmasam da şu anki Milli Eğitim Bakanı’nın eğitimci olmasının, tabandaki öğrenci ve öğretmenlerin ihtiyaçlarını bilmesinin payı var diye düşünüyorum. Önceki bakan hatırlarsanız Milli Savunma Bakanlığı da yapmış, eğitimden zerre kadar anlamayan bir insandı çünkü! Ama bu her şey güllük gülistanlık demek değil tabii. Çünkü birincisi eğitimde uygulanan 4+4 sistemi bir felaket. İkincisi, müfredatının içi boşaltılmış durumda. Bunu müfredatın kolaylaşması anlamında söylemiyorum, çünkü şu an zaten bilgiye ulaşım sıkıntısı yaşamadığımız bir çağdayız. Böyle bir çağda biz zaten öğretmenler olarak çocuklara temel olarak bilgi değil, bilinçli ve düşünen insanlar olmayı öğretebiliriz. Ama müfredat çocukları düşünmeye, sorgulamaya teşvik eden bir müfredat değil, tam tersi bilgi ezberlemeye ve itaate dayalı bir müfredat. Üçüncüsü de siyasetin eğitime ve eğitim sektörüne müdahil olması.
Bahsettiğim üçüncü neden bizim çalışma koşullarımızı etkileyen en büyük sıkıntı. Hükümet her yerde olduğu gibi okullarda da yönetim ve idarecileri liyakat gözetmeksizin kendi kadrolarından seçiyor. Evet bakan iyi bir eğitimci olabilir, ama eğitim siyasetten kopmadıkça pratikte bizim için bir değişim yaşanmıyor. Çoğu kamu okulunda öğretmenler ağızlarını açıp herhangi bir konuda fikir beyan edip yorum yaptıkları anda terörist ilan ediliyorlar. Özellikle 15 Temmuz sürecinden sonra o kadar fazla öğretmen şu ya da bu sebeple açığa alınıp görevden uzaklaştırıldı ki, hiçbirimiz ses çıkartıp bu duruma düşmeyi göze alamıyoruz. Ya da okul müdürü hükümetin desteklediği sendikadansa ve siz değilseniz size farklı yaptırımlar uygulanıyor. İş, “Sendikanızı değiştirmek istemez misiniz hocam?” diyerek başlıyor. Bunu yapmadığınız zaman izin alırken de sıkıntı yaşıyorsunuz, rapor alırken de sıkıntı yaşıyorsunuz, alttan alta tehdit de ediliyorsunuz. 2014’te değiştirilen yönetmelikle bir gecede yaşanan, bizim “müdür kıyımı” dediğimiz hükümet yanlısı kadro değişiklikleri sonucunda geldiğimiz nokta bu: kimsenin ağzına laf vermeden öğretmenlik yapmaya çalışmak. Veliler bir yandan, idareciler bir yandan, siyasiler bir yandan…biz bunlarla uğraşmaktan öğretmenlik yapamıyoruz. En idealist öğretmen bile bir noktadan sonra beziyor, bırakıyor uğraşmayı.
Özel okullarda çalışan öğretmen arkadaşlarımızın durumu daha da vahim tabii. Biz 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi olduğumuzdan işimizi kaybetme korkusunu ilk defa 15 Temmuz süreci sonrasında yaşamaya başladık. Özel okul öğretmenleri attıkları her adımı bu korkuyla atıyorlar. Tamamiyle işvereni koruyan sözleşmeler imzalamak zorunda kalıyorlar, hiçbir iş güvenceleri yok, aldıkları maaş bizim aldığımız maaşın çoğu zaman yarısı ve mesleki hayatları idarecilerin iki dudağı arasında öğretmenlik yapmaya çalışıyorlar.
Koronavirüs süreci ve eğitim kurumlarının öğretime ara vermesi sizi nasıl etkiledi peki?
Devlet, şu an aynı derslere girdiğimiz zamanki gibi bizim tüm haklarımızı ödüyor. Bir tek kurs ve nöbet ücretlerimiz kesildi. Ama buna karşılık devlet salgın döneminde kamuda çalışan personel ihtiyacını bizimle kapatmaya çalışıyor, çünkü Sağlık Bakanlığı İl ve İlçe Sağlık Müdürlükleri’nde çalışan personel sayısının yeterli olmadığını söylüyor. Mesela bizim çalıştığımız ilçede personel sayısının iki katından fazla sayıda korona hastası varmış. Bu personelin hem bu hastalarla hem de hastaların temasta olduğu belirlenen yüzlerce kişiyle aynı anda ilgilenmesi mümkün değil. Dolayısıyla, biz şu an öğretmenler olarak sendikalarımız üzerinden göreve çağrılıyoruz. Bağlı olduğumuz ilçelerde bulunan Covid-19 testi pozitif çıkmış kişilerin ve bu kişilerin çevrelerinde temas ettikleri diğer insanların evlerine polis eşliğinde gidip 15 gün karantinada kalmaları gerektiğini söylememiz, onlara bu konuda yazılan tutanağı okumamız ve onaylatmamız isteniyor. Sonrasında da 15 gün boyunca bu kişilerin evden çıkıp çıkmadıklarını telefon verilerine bakarak kontrol etmemiz ve bir sisteme girmemiz gerekiyor.
Bu görev başta gönüllülük esasına dayanıyordu ama aramızdan neredeyse hiç kimse gönüllü olmak istemedi, çünkü herkes görev sırasında virüsü kapmaktan korkuyor. Ben biraz farklı düşünüyorum. Eğer çıkıp sağlık emekçilerini alkışlıyorsak, onlar kadar risk altında kalmayacağımız bir görevden kaçmamız gerek; yoksa bu onlara haksızlık. Ama asıl sorun, binlerce atama bekleyen sağlık görevlisi varken ve onlar aslında bu işi bizden çok daha iyi yapabilip insanların ihtiyaçlarına ve sorularına da cevap verebilecekken, hükümetin bu görevi “zaten maaşlarını veriyoruz” mantığıyla devlet öğretmenlerin üzerine yıkması. Hükümetin nereden nasıl kâr ederim anlayışının bir örneği.
Öğrencilere etkisine gelirsek de örneğin 8. sınıf öğrencilerim LGS’ye girecekler ve bu konuda ne olacağı belli değil. Sınav yüz yüze eğitimin verildiği konular üzerine olacakmış ama öğrencilerim evde ne yapıyor, bu ortamda bir yandan sınava çalışıp bir yandan nasıl uzaktan eğitime devam ediyorlar bilemiyorum, çünkü şu an iletişim kuramıyorum onlarla.
Öğrencilerle iletişim demişken biraz bu EBA Uzaktan Eğitim Sistemi’nden bahsedebilir misin? Nasıl işliyor, eğitimin ihtiyaçlara ne kadar cevap veriyor?
Evet sözde bir Uzaktan Eğitim Sistemi var EBA denilen. Ama benim 3 haftada anlattığım konuyu EBA’daki videolarda sanki çocuklar her şeyi zaten biliyormuşçasına, her çocuğun seviyesi aynıymışcasına maksimum 20 dakikada anlatılıp bitiriliyor. Baştan böylesi bir durum için hiç hazırlık yapılmadığından, EBA üzerinden verilen eğitim çok soyut ve yetersiz kalıyor.
Bu süreçte bizim de Zoom üzerinden canlı ders yapmamız istendi, çocukları görmek, onlarla konuşmak iyi olur diye. Sınırlı sayıda veliye ve öğrenciye ulaşabilsem de bir iki kez bunu denedik. Ancak Milli Eğitim Müdürlüğü Zoom uygulaması üzerinden çıkabilecek herhangi bir sorunda (velilerin yanlışlıkla uygulamanın paralı versiyonunu indirmesinden çocukların görüntülerinin çalınmasına kadar) tüm sorumluluğun öğretmenlere ait olacağını söyleyince yapmama kararı aldık bu dersleri. Bakanlık öğretmenlere bu uygulamaya devam edin diyor tabii ama asla arkamızda durmadığını üstüne basa basa belirterek. Yeni aldığımız haber de 8. ve 12. sınıflarla EBA üzerinden canlı dersler yapılacağı; bunu bekliyoruz şimdi. Ama EBA’ya giriş yapmak yaşanan yoğunluk nedeniyle şu an bile zor. Üstüne canlı dersler de eklenince nasıl olacak bilmiyorum.
Bir de zaten şöyle bir durum var. Benim çalıştığım mahalle çok göç alan ve gelir düzeyi oldukça düşük bir mahalle. Dolayısıyla çocuklar kalabalık evlerde aile büyükleriyle bir arada yaşıyor. Velilerimin çoğu işçi. Kimi şu dönemde işini kaybetti; kaybetmeyenlerin neredeyse hepsi hâlâ çalışmak zorunda. Çoğu öğrencimin evinde düzenli internet bağlantısı yok. Çocukların da velilerin de temel kaygısı, sadece bu dönemde de değil her zaman “karnımızı nasıl doyuracağız?” kaygısı. Yani bizim çocuklarımızın temel sorunu okul, öğrenmek, ders çalışmak değil, açlık, geçim kaygısı, ev ortamı, tanığı ya da hedefi oldukları şiddet ve istismar vakaları. Devlet bu durumdaki çocukların oturup EBA’da verilen dersleri dinleyeceğini mi düşünüyor? EBA’nın tek amacı sadece toplumun gazını almak, “bakın devlet her şeyi düşündü, eğitimde fırsat eşitliği ilkesinin gereklerini yerine getirdi” diyebilmek. Eşitsiz bir düzenin içinde hangi eşitlikten bahsediyoruz, böyle bir şey mümkün mü!
Peki son olarak sürece dair kaygılarınız, beklentileriniz, talepleriniz neler?
Toplumun geri kalanı gibi bizim de maaşlarımızda kesintiye gidilecek mi kaygımız var. Şöyle açıklayayım, biz aldığımız maaş karşılığı haftada 15 saat derse girmek zorundayız. Bu saatin üstünde girdiğimiz her ders ek ders sayılıyor ve bunlar için ek ücret alıyoruz. Ek dersler bizim için maaş karşılığı girdiğimiz dersler kadar değerli. Benim eşim de devlette öğretmen ve iki çocuğumuz var. Ek ders ücretlerimiz olmazsa sadece öğretmen maaşımızla geçim sıkıntısına düşeriz. Şu an için devlet ek derslerimizin ücretlerini de ödüyor bize. Ama süreç uzarsa devlet ek ders ücretlerinde kesintiye gider mi kaygısı yaşıyoruz.
Eğitim açısından düşünürsek de müfredatın temposu çok hızlı olmadığından ara sınıfların açıklarını önümüzdeki sene içerisinde bir şekilde kapatabiliriz diye umuyoruz. Asıl problem 8. ve 12. sınıfların lise ve üniversite yerleştirmeleri olacak. Süreç önümüzdeki döneme uzarsa bu probleme 7. ve 11. sınıflar da dahil olacak. İşin kötüsü bu seneki 8. sınıflar özelinde şöyle bir problem de var: Bu seneki 8. sınıflar çok kalabalık, çünkü seneler önce 4+4 sistemine geçildiğinde o dönem iki yaş grubu aynı anda ilkokula başlamıştı. İşte 4+4 sisteminin ilk kurbanı olan o kalabalık dönem şimdi 8. sınıfta ve içinden geçtiğimiz koronavirüs döneminde LGS’ye girmeye hazırlanıyor. Ama liselerin yapısı bu kadar öğrenciyi almaya yetecek şekilde düzenlendi mi? Hayır. Örneğin, bu yoğunluğu gidermek için sadece bizim çalıştığımız ilçede bile iki tane daha lise açılması gerekiyor. Bu salgın döneminde böylesi bir düzenleme ne kadar sağlıklı yapılabilecek? Yapılamayacak. Peki ne olacak? Bu öğrencilerin birçoğu kontenjanlar arttırılsa dahi liseye gidemeyecek ve açıkta kalacaklar. Zamanında hükümetin bir lütuf ve hak olarak halka pazarladığı bu 4+4 sisteminin gerçek yüzüyle de birebir bu koronavirüs döneminde karşılaşmış olacağız.
Çözüm olarak şu ana kadar bize söylenen çocukları oldukça kötü koşullardaki endüstri meslek liselerine ve imam hatip liselerine yönlendirmemiz. Yani bize öğrencilerinizi ziyan edin diyorlar, kısacası çözüm bu. Tabii bir de ne olacak? Kontenjanlar artırılacak, yeni ücretli öğretmen atamaları yapılacak, hükümet bunu da başarı olarak sunacak ama sonra ne olacak? Önümüzdeki senelerde bu yoğunluk atlatılınca öğretmenler toplu olarak işten çıkartılacaklar.
Bu durumda ücretli öğretmenler meselesi de açığa çıkıyor. Devlet okullarındaki öğretmen sayısı yetersiz. Ama devlet kadrolu öğretmen alımı yapmak yerine bu açığı ücretli öğretmenlerle kapatmayı seçiyor. Neden? Çünkü bizimle tamamıyla aynı işi yapsalar da girdikleri ders saati üzerinden ücret aldıklarından bizim aldığımız maaşın yarısını bile alamıyorlar, sigortaları tam yatmıyor. Yani devlete “maliyetleri” çok daha düşük oluyor. Bu sistem de sözde eğitimde devamlılığı savunan AKP hükümetinin eğitim sektörüne vurduğu en büyük darbelerden biri. İşin toplumsal cinsiyet boyutunu da unutmamak lazım tabii. Bu şekilde güvencesiz çalışan ve emeği sömürülen ücretli öğretmenlerin çoğu kadın. Koronavirüs sürecinin başında ücretli öğretmenler derse girmedikleri için ücretlerini alamıyordu. Sonra bu duruma karşı toplumsal bir tepki oluşunca bir kararname çıktı ve şu an ücretlerini alıyorlar, ama aldıkları ücret zaten ortada. Asıl mesele hayatlarımızın birilerinin keyfine kalmış kararnameler tarafından belirleniyor olması. Yarın başka bir kararnameyle bu hakkın geri çekilmeyeceğinin, ya da bizim var olan haklarımızın elimizden alınmayacağının bir garantisi var mı? Yok maalesef. Durum böyle, eğitimin ve eğitimcinin sorunları zaten anlatmakla bitmez, içinden geçtiğimiz dönem bu sorunları daha da gün yüzüne çıkartıyor.
Tek Adam rejimi olarak ifade edilen oluşum (koalisyon), içinde çok fazla ve farklı gücün yer aldığı bir mücadele ve hükmetme alanı. Etkinlik düzeyleri ve beklentileri farklı güçlerden oluşan bu alan, çoğunlukla (partiyi ve Sarayı da aşan) sınırları belirsiz bir genişliğe ve derinliğe sahip. İçişleri Bakanı Soylu’nun istifası bu spekülatif gerçeği bir kez daha tartışmaya açtı.
Tartışmanın ilk ortak çıktısının Soylu’nun şimdi hiç olmadığı kadar güçlendiği iddiası olması bu topraklarda bazı şeylerin (anlık ve yüzeysel analiz gibi) hiç değişmediğini de bir kez daha gösterdi. Oysa AKP’nin, birçoğunun ismi çoktan unutulmuş, “hiç olmadığı kadar güçlü” isimler enkazı üzerine yükseldiğini hatırlamak dahi istifanın önünü-arkasını anlamak-açıklamak açısından yol gösterici olabilirdi. Kuşkusuz bu durum sadece AKP’ye özgü de değil, içinde bulundukları koşullarca sınırlanan ve belirlenen benzeri tüm fırsatçı-eklektik siyasal-sosyal kurum ve aktörler için de geçerli. Ötesi, Soylu’nun Erdoğan’a rağmen ve fakat ironik şekilde onun onayıyla da istifa sürecinden güçlenerek çıktığı ifadesi, Erdoğan’ın son 20 yıllık kudretli yolculuğu ve geldiği nokta düşünüldüğünde, istifa sürecinin ne derece değişken ve kırılgan bir zemin üzerinde gerçekleştiğine dair belki daha fazla fikir sunabilir. Parça-bütün-devamlılık ilişkisi açısından kimin kime ne kadar bağlı ve bağımlı olduğu göz ardı edilmemeli. Geçmişte ve bugün ismi geçen aktörlerden herhangi biri (yuvadan atılmadan önce) kendi kanaatleriyle uçabileceğini düşünseydi zaten bunu yapardı. Dolayısıyla kendi başarısız projelerini ve geçmişlerini şimdi başkalarının kurulu tezgâhlarında bir başarı hikâyesine dönüştürmeye çalışanların, güç ve nüfuz mücadelesi verdikleri bu yeni adresleri dışında, bir hükümlerinin olup olmadığı, sınanmayı bekleyen bir tecrübe olarak durmaya devam ediyor. Şu an için daha fazlası değil!
İstifa, ciddiyet ve sorumluluk!
Sokağa çıkma yasağının ilanındaki sakillik, plansız-programsız hareket etmekten öte, her şeyin en iyisini bildiğine inanan benmerkezci kibirden ilham almakta. Bu anlamıyla, karar sahibinin kişisel özelliklerinin değil sağcılığın memleket için en iyisini bilme ve isteme zannının hastalıklı bir yansıması söz konusu. Tam da bu yüzden istifa kararının nedeni ve muhatabı sokağa çıkma yasağını iki saat önce duyarak ekmek-su almak için markete-fırına hücum eden yüz binler değil, istifa sahibinin kendi âlicenaplığı ve reis olarak sunulmakta. Bu nedenle burada yanılan, yanlış yapan, üzülen, sorumluluğu üstlenen ve bundan dolayı hesap veren bir anlayış görmüyoruz. Tersine adeta taltif edilerek “daha da güçlendiği” söylenen fırsatçı bir konum sağlamlaştırma karşımıza dikiliyor. Sanki bütün mesele Soylu’nun siyasi ikbaliymiş, başta o iki saatlik hengâmede virüs kaptığı-yaydığı tartışmasız düzinelerce insanın hali pür melali ve geri kalan her şey önemsizmiş gibi!
Oysa an itibariyle Türkiye’de vaka sayısı 65 bini, ölüm sayısı 1400’ü geçmiş durumda. Test sayısına göre değişmekle birlikte her gün vaka sayısına ortalama 4 bin, ölüm sayısına 100 kişi eklenmekte. 30 Büyükşehir ve Zonguldak’ta giriş-çıkışlar kapatılmış durumda. Çok sayıda yerleşim yerinde karantina uygulanıyor. Milyonlarca çalışan işsiz kaldı. Milyonlarcası virüs tehdidi altında çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor. Faaliyetine ara vermek zorunda kalan yüz binlerce işyerinin akıbeti belirsiz. Ticaret geriliyor. Ekonomik kriz derinleşiyor… Bu şartlar altında normal zamanlarda önemsiz gibi görünen hatalar ölümcül sonuçlara yol açabilir. Nitekim salgının başlangıç sürecinde bu hatalar (umre gibi) yapıldı ve bedeli büyük oldu. Dolayısıyla istifayı siyasi ikbal ve güç-nüfuz mücadelesi üzerinden ele alarak kendilerine yontanlar bu nedenle büyük bir kötülük içindeler.
Salgının aşılması, iş-aş sorunlarının çözülmesi için her zamankinden daha fazla ciddiyet ve sorumluluk gerekiyor. İktidarda bunu görmüyoruz… Belediyeler, sendikalar, TTB gibi mesleki kurumlar salgınla mücadele sürecine derhal dâhil edilmelidir. Bu kurumların tümünün dâhil olduğu bir koordinasyon oluşturulmalı ve süreç bu ortaklık zemininde şeffaflık içinde yönetilmelidir…
Yaklaşık iki ay önce, Türkiye’de yaşayan mültecilere sınır kapılarının açıldığı söylendi ve sınıra gitmeleri teşvik edildi. Üstelik bu çağrı yapılırken Yunanistan’ın yıllardır sınırda sürdürdüğü politika biliniyordu. “Push back-Geri itme” olarak ifade edilen bu yönteme göre, son yaşananlardan önce de Yunanistan sınırına giden mülteciler Yunan görevliler tarafından Meriç Nehri’ne geri itiliyordu. Bir şekilde sınırı geçmeyi başaranlar, üstlerindeki para ve eşyaları alınarak zorla Türkiye sınırına gönderiliyordu. Bizler sadece kitlesel bir girişim olmadığı için bunları haberlerde görmüyorduk. Ancak iki ay önce sınırda gördüğümüz biber gazı saldırıları, plastik mermiler, mültecilerin kaybolması ve hatta öldürülmesi kesinlikle sürpriz değildi.
Şimdi günlerce Pazarkule’de bekletilmiş olan insanların mücadele etmek zorunda oldukları bir şey daha var. Salgının başlamış olduğu dönemde sınıra gönderilen ve hiçbir şekilde temizliğin sağlanmadığı bir ortamda büyük bir kalabalığın içinde bekletilen mülteciler, karantinaya alınmak üzere geri gönderme merkezlerine sevk edildi. Normal şartlarda sınır dışı edilenlerin barındırıldığı bu merkezlerde, salgın ortaya çıkmadan önce dahi koşulların ne durumda olduğu tartışmalıydı. İçinde bulunduğumuz günlerde ise, mültecilerin karantina süresi doldu. Peki, her şeylerini bırakıp sınıra gitmeleri söylenmiş olan bu insanların geri gönderme merkezinden çıktıktan sonra gidecekleri bir evi var mı? Bir evleri olsa bile bu evlere nasıl ulaşacaklar? Şehirlerarası geçiş yasağı onlar için zaten vardı, şu anki durumda evlerine gidebilmeleri mümkün mü?
Kayıtlı sayı üzerinden 5,6 milyonla dünyanın en çok mülteci barındıran ülkesi olarak mültecileri her iki açıdan da görmezden gelmeye devam ediyoruz. İlki, genel anlamda salgının yayılmasıyla ilgili riskleri hesaplarken devamlı mülteci girişi olan bir ülke değilmişiz gibi davranılmasıydı. Salgının yalnızca Avrupa’dan gelebileceği söylenen günlerde, İran dâhil olmak üzere dünyanın çok farklı yerlerinden kontrolsüz mülteci girişi devam ediyordu. İkincisi ise, sağlık hizmetlerinden yararlanamayan milyonlarca insanın bu ülkede yaşadığının göz ardı edilmesiydi.
Dünya çapında pandemi ilan edildiği bir zamanda, birlikte yaşadığımız milyonlarca insanı görmezden gelmek veya devletin yurttaşlar yerine mültecilere para verdiği gibi ırkçı yalanlar üretmek ancak akıl dışı bir mantığın ürünü olabilir. Neden burada olduklarını sorguladığınız insanların, bırakıp geldikleri ülkelerinde yaşam koşulları öyle bir halde ki, virüsün varlığı tartışılamıyor bile. Bizimle birlikte yaşayan milyonlarca kişiyle aynı tarafta olduğumuzu bugünlerde daha iyi anlamalı ve taleplerimizi birlikte ileri sürmeliyiz.
Kadınlar, korona günlerinde artan erkek şiddeti ve yoksulluk karşısında kadınların taleplerine dikkat çekmek için “Korona Günlerinde de Birlikte Güçlüyüz” diyor. 147 kadın örgütüyle beraber İDP’li kadınlar olarak imzacısı olduğumuz ortak metni okurlarımızla paylaşıyoruz.
Evde kalan, çalışmak zorunda olduğu için evde kalamayan, işinden olan, kalacak evi olmayan, evde kalsa da güvende olmayan, evini bırakıp buraya iltica etmiş olan, yasal statüsü olmayan, kimliğinden veya yöneliminden dolayı evde baskı gören, ev işinden çıldıran, evinin kirasını ödeyemeyen, evinden atılan, evdeki herkese bakması beklenen, yalnızlaşan ya da kalabalıktan nefes alacak yer bulamayan biz kadınlar korona günlerinde de birlikte güçlüyüz, birbirimizin güvencesiyiz! Salgının önlenmesi için kapanmamız beklenen evlerde şiddete uğramamayı, ücretli izinle ve güvenceli şekilde evde kalabilmeyi, evin tüm iş yükünü çekmemeyi, bu süreçte alınan önlem ve yükseltilen taleplerde dikkate alınmayı ve çok daha fazlasını hak ediyoruz. Yaşamak için evde kalmak, evde kaldığımız için yoksulluktan ve erkek şiddetinden ölmemek için sesleniyoruz:
1- Üretim durdurulsun, zorunlu olmayan sektörlerde çalışanlara ücretli izin!
Evde kalamıyoruz. Çünkü “çarklar dönmeye devam edecek” diyenler evde kalmamızın koşullarını yaratmak yerine hayatlarımıza kastediyor! Birçoğumuz hala dışarıda çalışmaya devam etmek zorundayız. En güvencesiz işlerde çalıştığımız için evden çalışma, ücretli izin olanaklarına sahip değiliz. Bu güvencesizlik mülteci ve göçmen kadınları için katlanarak artıyor. Tekstil sektörü gibi zorunlu olmayan sektörlerde hala çalıştırılıyoruz. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu hizmet sektörünün bir kısmı çalışmaya devam ettiği gibi, pek çoğunda çalışanlar ya işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne çıkarıldı. Bir yandan yoksullaşırken bir yandan üzerimize bindirilen ödeme yüküyle başa çıkamıyoruz. Küresel salgın tehlikesi bitene kadar, çeşitli ülkelerde olduğu gibi, elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet ücretsiz olmalı, kira bedelleri alınmamalı, ücretsiz gıda yardımı yapılmalı. Bu süreçte çalışması zorunlu olan sağlık gibi sektörlerde çalışanların ise iş yükünün artmaması ve salgının yayılmaması için de üretimin durdurulması gereklidir. İşten çıkarılanlar için koşulsuz işsizlik maaşı, zorunlu olmayan sektörlerde çalışan herkese derhal ücretli izin istiyoruz! Çalışması zorunlu olan sektörlerin çalışanlarına ise yeterli ekipman sağlanmasını, yaygın test uygulanmasını, can güvenliğimizin sağlanmasını istiyoruz!
2- Ev işi herkesin işi!
O evlerde sadece biz yaşamıyoruz. Ancak karantina günlerinde evin temizliğinden, yemeğe, okula gitmeyen çocuklarla ilgilenmekten yaşlıların bakımına tüm işler bizim omuzlarımızda. Kadınların ev içindeki görünmeyen emeği katlanarak artıyor. İşe gitmedikleri için evde kalan erkekler ise kendilerini o evlerde misafir hissetmeye meyilli. Bir engeli olmayan herkes zorunlu olan tüm temizlik, bakım gibi işleri eşit biçimde üstlenmelidir! Her fırsatta kadınlarla erkeklerin eşit olmadığını söyleyen yöneticiler bu eşitsizliğin derinleşmesinden sorumludur. Bunun değişmesi de ancak eşitliği önceleyen bir bakış açısının, her türlü iletişim aracıyla, toplumun tüm kesimlerine yaygınlaştırılmasıyla mümkün.
3- Karantinada 6284 hayat kurtarır!
İçine kapandığımız evler, öldürülen kadınların yüzde yetmiş beşinin cinayet mahalli. Yani pek çoğumuz için en tehlikeli yer. Buna rağmen Hâkim ve Savcılar Kurulu kadınların en önemli güvencesi olan 6284 sayılı Kanunu neredeyse askıya alan bir karar verdi ve şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılmasını zorlaştırdı. Kadınlara şiddet uygulayanların cezaevinden erken çıkmasını sağlayacak infaz düzenlemesi gündemdeyken kimse salıverilen şiddet faillerinin nasıl denetleneceğini, hele salgın sürecinde kadınların güvenliğinin nasıl sağlanacağını konuşmuyor. 6284 askıya alınacağına erkek şiddetinin arttığı bu dönemde daha etkili uygulanmalı, uzaklaştırma kararlarının alınması zorlaşmak yerine kolaylaşmalı ve denetlenmeli, kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü şekilde önleyici ve koruyucu mekanizmalara erişebilmeli!
4- Erkek şiddeti artarken yetkililer ne yapıyor?
Dünyanın farklı yerlerinde çeşitli örnek uygulamalar görüyoruz. Fransa İçişleri Bakanlığı süpermarketlerde kadınlar için başvuru/danışma standları açıyor. Avustralya hükümeti korona virüsü krizi nedeniyle artan şiddeti önlemek ve mağdur kadınları desteklemek üzere 92 milyon dolarlık bir destek paketi hazırladı. Merak ediyoruz: Erkek şiddeti geçen yılın aynı ayına oranla %38,2 artmışken örneğin Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ne yapıyor? ALO 183 hattının acil şiddet hattına dönüştürülmesi veya kadına yönelik şiddetle ilgili acil hat oluşturulması gerekiyor. Aynı şekilde ALO 155’in gerekli hemen ihbarları alması ve vaktinde müdahale etmesi şart. Çünkü şiddet failleriyle aynı evlerde kalmak zorunda bırakılan kadınların aramak için ikinci bir şansı olmayabilir. Sığınaklarda hem kadınların hem çalışanların sağlıklarının nasıl güvence altına alındığı konusunda şeffaf bir süreç işletilmeli, test yapılmalı. Korona krizinin, şiddet gören kadınların sığınaklara kabulünün önüne geçmemesi, bir yandan da salgın riskinin en aza indirilmesi için neler yapılıyor? Kalabalıkların bir arada kalmadığı, düşük kapasiteli daha fazla alternatif sığınma alanı sağlanmalı. Ama bunun yerine, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyumun sığınak başvurularını durdurması veya belediye hesaplarının bloke edilmesi örneklerinde olduğu gibi, yerel yönetimlerin girişimleri ve mevcut mekanizmaları dahi engelleniyor. Halbuki kadına şiddet ile ilgili belediyeler dahil sorumlu tüm kamu kurum ve kuruluşları acil koordinasyon birimi oluşturmalı. Artan erkek şiddetine karşı alanda çalışan kadın örgütlerinin de katılımıyla acil önlem planı hazırlanmalı, çünkü koronavirüse karşı mücadeleyi ayrımcılıkla, ötekileştirmeyle değil barış içinde, dayanışmayla kazanabiliriz!
5- Cezaevlerinde kimse virüsle baş başa bırakılamaz! Ama ya kadınların ve çocukların can güvenliği?
Baroların ilgili komisyonları cezaevlerinin kapasitesinin çok üstünde tutuklu ve hükümlünün bulunduğunu, hijyen koşullarının olmadığını açıkladı. Görüşlerin yasaklanmasıyla endişeli yakınları cezaevlerindekilerin durumlarından ancak haftada bir telefon konuşmalarıyla haberdar olabiliyor. Mahpusların sağlık hakkı için önlemler alınmalı, test uygulanmalı, dezenfektan, temizlik malzemeleri, maske, eldiven, kolonya verilmeli, su kotası kaldırılmalı, 24 saat sıcak su verilmeli. Yeterli sağlık hizmeti ve sağlıklı beslenme sağlanmalı, yemekler bunu gözeterek iyileştirilmeli. Karmakarışık ve son derece adaletsiz bir infaz düzenlemesiyle açık cezaevinde olan, kadınları veya çocukları yaralamış, öldürmüş, zarar vermiş olan erkeklerin cezaevinden çıkmasının önü açılırken kadınlara şiddete karşı başvurabilecekleri etkili bir koruma mekanizması sağlanmıyor. Koşullu salıverileceklerin veya izne çıkarılacakların nasıl denetleneceği, kadınların ve çocukların evlerine, bedenlerine ve hayatlarına yeniden musallat olmalarının nasıl engelleneceği açıklanmadan serbest bırakmak, kadınların koronadan değilse erkek şiddetinden ölmesine davetiye çıkarmaktır. Bir yandan da gazeteciler, siyasetçiler, politik tutsaklar sırf muhalif oldukları için virüse terk ediliyor. Çocuklu ve hasta mahpuslar arasında dahi bu ayrım yapılıyor. Cezaevlerindeki hasta ve yaşlı mahkumlar ile hamile ve çocuklu kadınlar ayrım gözetilmeksizin serbest bırakılmalı. Devlete karşı suç işlediği iddia edilenler, kronik hastalığı veya küçük yaşta çocuğu olsa bile salgın riskiyle karşı karşıyayken, bir kadını yaraladığı için cezaevinde olan erkekler o kadınların yaşadığı evlere hiçbir tedbir alınmadan geri gönderiliyor. Biz öncelikle yaşamı savunuyoruz. Cezaevlerinde kimse can güvenliklerinin sağlanamadığı koşullarda tutulmamalı, ama kendilerine şiddet uygulayan erkekler cezaevinde olduğu için rahat nefes alan kadınların can güvenliği de tehlikeye atılmamalı.
6. Hepimiz için, sağlıkçıların sağlığı korunsun!
Korona günlerinde halk sağlığı için en büyük mücadeleyi veren sağlık çalışanları büyük risk altında. Koruyucu ekipmanları yetersiz, yaygın test uygulanmıyor, hasta bilgileri saklanıyor. Sağlık sektörünün parçası olan, temizlik işçileri, hasta bakıcılar, sekreterler, laboratuvar teknikerleri, yemekhane personelleri sağlık iş kolunda görünmedikleri için bu süreçte hemşire ve doktorlar için alınan özel önlemlerden faydalanamıyor ve ayrımcılığa maruz kalıyor. Her an virüsün bulaşması ve bunun yayılmasına vesile olma endişesi ile yaşamaları yetmezmiş gibi evlerine gittiklerinde yemek, bulaşık, çamaşır ve diğer ev işleri ile çocuk ve yaşlı bakımı da üstlerine yıkılıyor. Bu şartlar altında nasıl önlem almaları ve kendilerini korumaları beklenebilir? Sağlık çalışanlarının koruyucu ekipmanları sağlansın, yaygın test uygulansın, sağlık çalışanlarının çocuklarının bakımı için devlet sorumluluk alsın, virüsün evlere yayılmasını önlemek için sağlık çalışanlarının barınma sorunu çözülsün! Ayrıca, KHK ile işten atılan ve atama bekleyen sağlık emekçileri hemen ve hiçbir şart gözetmeden görevlerine başlatılsın!
Büyük sözü dinlediniz, mesela en az üç çocuk yaptınız. Aza kanaat ettiniz, çok çalıştınız. Şikâyetiniz az, şükrünüz bol oldu. Bir kapı kapanırsa, öbürü açılır dediniz. Dirayetle hayata tutundunuz… Sonra salgın geldi. İşyerlerinin çoğu kapandı ya da üretimi azalttı. Bazıları sahiden, bazıları palavradan! Sonuçta iş gitti, maaş gitti! Ama çocuğunuz ekmek, ev sahibiniz kira, şirketler su-elektrik-doğalgaz-telefon-bilet vs. parası istemeye devam ediyor. Ne yapacaksınız?
Çocuğunuz olmasa, elektrik-su-doğalgaz-telefon hepsini kapatsanız, sadece kuru ekmek yeseniz yine de kira vermek zorundasınız. Sonuçta ormanda yaşamıyoruz… O yüzden, gemisini yürüten kaptan; giden gider, kalan sağlar bizimdir, denemez. Denmemeli! O yüzden zaten açlık sınırındaki asgari ücrete (o da işi varsa) yarı aç yarı tok çalışabilen milyonlarca işçiye emekçiye, kötü gün için keşke kenara bir 50 bin lira koysaydın türü aklı evvel tavsiyelerde bulunulamaz. Bulunulmamalı! Milyonlarca işçi emekçi bulundukları duruma kendileri düşmedi. İçinde bulundukları işsizlikten yoksulluğa dek durumlar bir kişisel hesap hatasının değil sistem hatasının sonucu…
Kısa çalışma ödeneği, işsizlik sigortası, yoksulluk ödeneği, ücretli izin, işten atmanın yasaklanması, şu bu… İşte bütün bunların hepsinin nedeni, açıklaması bu: Milyonlarca işçinin emekçinin hayatta kalabilmeye devam edebilmesinin sağlanması! Yani ödenekler araç, işçinin-emekçinin hayatını idame ettirmeye devam edebilmesi amaç! Doğal olarak amacın hâsıl olabilmesi için tek bir işçi-emekçi dahi dışarıda bırakılmamalı. Vermemeyi değil her bir emekçiye verebilmeyi gözeten bir işleyiş kurulmalı. Bunun yolu ödeneği vermeyi kolaylaştırma ve basitleştirmeden geçiyor.
Yapılması gerekenler açık. İşten atmalar yasaklanmalı. Ücretsiz izin uygulaması kesinlikle engellenmeli. Kısa çalışma ödeneği uygulanacaksa çalışma süresine ve primine bakılmaksızın tüm çalışanlar hak kaybı olmaksızın tam maaşlarını almalı. Tüm işsizler süre ve şart olmaksızın işsizlik sigortasından yararlanmalı. Hiçbir ödenek asgari ücretin altında kalmamalı. Asgari ücret dört kişilik bir ailenin insanca yaşamasına yetecek düzeyde olmalı.
Kaynak mı? Zaten tüm ödeme ve ödenekler işsizlik fonundan alınıyor. Kısa çalışma ödeneğinden işsizlik sigortası ödemelerine patronların üstlendiği hiçbir maliyet yok. Üstelik şimdi işten çıkarmayı yasaklama ambalajıyla patronların işçilerini ücretsiz izne çıkarmasının da önü açılıyor. İşçiye ücretsiz izin süresince ödenecek günlük 39 lira 24 kuruş dahi işsizlik fonundan çıkacak. Mevcut haliyle patronların ellerini taşın altına koydukları tek bir konu dahi yok. Teşvikler, destekler, ötelemeler, silmeler vs. çabası.
Yine de hiç yoktan iyidir, denebilir mi? Denemez! İşsizlik fonu zaten işçilerin! Sistemin çarklarını çeviren de, vergilerin dörtte üçünü ödeyen de zaten işçiler emekçiler. Buna mukabil tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tüm zenginliğin yüzde sekseni bir avuç ultra zenginin elinde toplanmış durumda. Üstelik işsizlik fonundan en fazla yararlanan da bunlar, işçiler değil. Sermaye işsizlik fonundan tamamen elini çekmeli. Kaynak için sermayeye ek vergi getirilmeli. İşten çıkarmalar yasaklanmalı. Esas olan ödeneklerin ismi değil işlevi. Tek bir işçi emekçi dahi ücret kaybına uğramamalı. Gelirsiz her bir haneye insanca yaşayacak destek verilmeli.
Covid-19 salgınından önce Türkiye’de gerçekleşen işçi ölümlerinin hepsi olduğu gibi, salgın başladıktan sonra gerçekleşen işçi ölümleri de birer cinayettir! Çünkü planlıdır. Faili de bellidir!
Bugün aramızdan ayrılan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Dev Yapı-İş Sendikası Avrupa yakası temsilcisi, mücadele dostumuz, Hasan Oğuz da bir cinayete kurban gitmiştir.
Hasan Galataport şantiyesinde işçiydi. Salgın koşullarında hiçbir önlem alınmadan çalıştırılmaları nedeniyle 20 Mart tarihinde şantiye işçileri iş durdurmuştu. 3 Nisan tarihinde ise şantiyedeki üç işçinin Covid-19 testleri pozitif çıkmış ancak buna rağmen diğer işçiler çalıştırılmaya devam ettirilmişti.
Hasan, 7 Nisan tarihinde kalp krizi geçirdi. Testi negatif çıkmış olsa da tüm Covid-19 belirtilerini gösteriyordu ve kendisine uygulanan tedavi de bu yöndeydi. Hasan’ın ölümü resmi kayıtlara “bulaşıcı hastalık” olarak işlendi. Ancak bizim kayıtlarımıza yine bir “iş cinayeti” olarak geçti.
Nedeni pandemi koşullarında dahi vahşice sürdürülen kapitalist sömürü düzeni. Sorumlusu ise krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan patronlar ve onların rejimi!
Bir yandan “hayat eve sığar” diyen, öte yandan emekçileri hiçbir önlem dahi alınmadan çalışmak zorunda bırakan ikiyüzlü bir düzen…
Emekçileri hem salgınla mücadele etmeye davet eden hem de onlardan insanca yaşayabilecekleri bir ücreti dahi esirgeyen bir rejim…
Biz tam da bu nedenle, pandemi şartlarında zorunlu olmayan sektörler dışında tüm üretim durdurulsun diyoruz!
Siz “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanınızın ardına sığınarak ücretsiz izinleri meşrulaştırıp emekçileri ayda 1177 TL ile ev geçindirmeye mahkum ediyorsunuz.
Biz işten çıkarmalar yasaklansın ve herkes ücretli izine çıkartılsın diyoruz!
Siz devlet kaynakları patronlara “kalkan” olsun, emekçiler de devlete bağış yapsın diyorsunuz.
Biz krizin faturasını emekçiler ödemesin diyoruz! Tüm kamu hizmetleri ücretsiz hale getirilsin, kaynak için de servet vergisi getirilsin diyoruz!
Biz Hasan’lar aramızdan ayrılmasın diyoruz.
Sizse hala salgını fırsata çevirmenin peşindesiniz.
Hasan Oğuz yetkililerin sorumsuzluğu nedeniyle iş cinayetine kurban gitmiştir.
Mücadelesi anımızda yaşayacaktır.
Onun mücadelesini yaşatmanın yolu ise Hasan’ların sayısının artmasını engellemek adına, üç işçi konfederasyonunun taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlaması, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamasından geçmektedir!
Covid-19 salgını, rutin hayatlarımızı sürerken göremediğimiz pek çok gerçeği görmemizi sağladı aslında. Bu salgın süresince gerçeklerin üzerindeki perdeler tek tek kalkar oldu. İnsan dediğin hayattan ne bekler ki? Sağlık, huzur, mutluluk ve emeğinin karşılığını almak… Ama bu salgın gösterdi ki bu beklentiler aslında ince bir ipin ucunda…
Salgın başladığından beri “evde kal” denilip duruyor. Tamam, kalalım da nasıl kalalım? Çalışma yoksa ekmek de yok. Ben ücretli bir öğretmenim. Aldığım üç kuruş paraydı zaten, okulların tatil edilmesi ile tüm gelirim diğer ücretli öğretmenler gibi kesildi. İnsanların mücadelesi ile tekrar ücretlerimiz ödenmeye başladı ama biliyorum ki bu verdikleri parayı bizden misli ile geri alacaklar. Salgın bitince bizi misli ile fazla şekilde çalıştıracaklar.
Milyonlarca işçi ise ya hastalığa yakalanma pahasına çalışmak zorunda ya da ücretsiz izne çıkartılıp açlığa mahkûm ediliyor. Ya aç kalmamak için çalışacak hasta olacak ya da işten çıkıp açlıkla sınanacak… Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor.
Bu düzen değişmeli. Zengin daha zengin olmak için emekçileri bir merdiven olarak kullanıyor. Bu gidişata bir dur demenin zamanı geldi. Artık gerçekleri daha iyi görebilmeliyiz. Birlik olmalı ve kendimizi ezdirmemeliyiz. Egemenlerin süslü cümlelerine, karşılıksız vaatlerine kanmamalıyız.
Kimse kimsenin belirlediği çizgiler doğrultusunda yaşamak zorunda değil. Olmamalı da. Dili, dini, ırkı ne olursa olsun insanlar özgür olabilmeli. İnsan işte o zaman yaşadığının farkına varır. İnsan canı her şeyden üstün olmalı. Eğer bunun tersi olursa işte o zaman orada mücadele olmalı.
Bu düzen ancak mücadele ile değişir. Bizler haksızlıklar karşısında çoğu kez susmayı seçiyoruz. Ama vakit susma vakti değil. Egemenlerin nasıl ve ne kadar kâr edeceği olmamalı gündemimiz. Zengin daha zengin olsun diye canı pahasına çalışan işçiler, emekçiler olmalı gündemimiz. Bu yüzden emek hırsızlığına karşı eşit, özgür bir yaşam için birlikte mücadele…
Her şey hızlı hızlı, kendinden başkasıyla tartışmaya ihtiyaç duymadan hayata geçiriliyor. Olanlar bir stres testi gibi, halkı paniğe sevk etme havasında gerçekleşiyor. Bir gece ansızın sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, bir anda bir torba yasa peyda oluveriyor, bir meclis toplantısında infaz yasası apar topar değişiveriyor. İktidarın acelesi var, meclisin acelesi var. Eskiler “Hayırdır, yangından mal mı kaçırıyorsun?” derlerdi. Saray adeta salgından mal kaçırıyor.
Çünkü rejim hastaların değil, kendi ömrünü uzatacak fırsatlar peşinde. O sebeple acelesi var, o sebeple tek bir hamlede tüm yasaları ham hum şaralop değiştirmeye çalışıyor. 67 maddelik bir torba yasa paketi var örneğin. “İşten çıkarmalar yasaklanıyor” manşetiyle duyuruluyor. Sanki salgın için hazırlanmışçasına, patronların yıllarca isteyip de alamadığı işçi haklarını gasp ediyor. Milyonlarca emekçinin 39 lira 24 kuruşa geçinmesini öngören ücretsiz izin uygulamasına vize veriyor.
Öğretmenlerin izin hakları kısaltılıyor
Torba yasanın bir maddesinde öğretmenlerin izinleri kısaltılıyor. Buna göre, telafi programlarının ders yılı içerisinde tamamlanamadığı durumlarda yaz tatilinde de eğitime devam edilebileceği öngörülüyor. 2011’den beri “öğretmenlik yan gelip yatma yeri değildir” laflarıyla binlerce öğretmenin özlük haklarına zaten göz dikilmişti. Salgın içinmiş gibi hazırlanan bu uygulamanın kalıcılaşmayacağını kimse garanti edemiyor.
Sosyal medya avı başlıyor
Taslağın 56. maddesi ise sosyal medya kuruluşlarına dair düzenleme getiriyor. Bu değişiklikle internet kullanıcılarının isim, adres gibi kişisel verilerine ulaşılmasının ve sansürün önü daha fazla açılıyor. Günlük erişimi 1 milyondan fazla olan yurtdışı kaynaklı Facebook, Twitter gibi sosyal ağ sağlayıcıları, Türkiye’ye özel bir temsilci atamak ve bunu devlete bildirmekle yükümlü tutuluyor. Amaç içerik engelleme kararlarının hızlıca uygulanması. Herhangi bir temsilci bildirilmediği takdirde, sulh hakiminin kararıyla internet trafik bant genişliği %50 oranında, ve buna rağmen yine bildirimde bulunulmazsa da %95 oranında daraltılabiliyor. Bu da sosyal medya platformlarına erişimin fiilen engellenmesi anlamına geliyor.
Benzer şekilde, paylaşım yapan kişilerin bilgilerinin ve ilgili içeriklerin kaldırılması taleplerini sosyal ağ sağlayıcılarının 72 saat içinde yanıtlama yükümlülüğü düzenleniyor. Aksi halde 100 bin liradan 1 milyon liraya kadar para cezası kesilecek. Böylece idari makamların anonim kullanıcıların kimliğine ulaşmak ya da özel mesajların içeriğini öğrenmek için verilere el koyması kolaylaştırılıyor.
Müteahhitlere tanınan yeni haklar
Torba yasanın 6. maddesinde ise müteahhitlere salgın sürecince mağdur olmamaları için süre uzatımı ve sözleşmenin feshi gibi durumlar da dahil olmak üzere tanınan yeni haklar var.
Rejim koronavirüsü fırsat bilerek patronların yıllarca isteyip de alamadıkları emekçi haklarını tek hamlede yutmak istiyor. Böylelikle, sermayedarlara hâlâ iyi bir seçenek olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Oysa bizler nezdinde ispatlanan şey, rejimin işçilerin ve emekçilerin hayatlarını koruma iradesine ve kapasitesine sahip olmadığı. Bu yasa teklifi derhal geri çekilmeli; salgına karşı gerçek bir eylem planı hazırlamalıdır.
Korona günlerinde, özellikle sağlık emekçilerinin mücadelesi hepimizin de tahmin edeceği gibi daha yoğun ve zorlu geçiyor. Başta bugünlerdeki deneyimleri ve karşılaştıkları sorunlar olmak üzere, sağlık sistemi ve sistemin geleceğine dair şu an İstanbul’da önemli bir pandemi hastanesinde çalışmakta olan bir asistan hekimle röportaj yaptık.
Merhaba, biraz kendinizden bahseder misin? Koronavirüs Türkiye’ye sıçramadan önce çalışma koşullarınız nasıldı?
İstanbul’da bir eğitim araştırma hastanesinde 2,5 yıldır asistan olarak görev alıyorum. Korona salgınından önce sabah 8 akşam 5 mesai yapıyordum. Akşamları ve hafta sonları nöbet tutuyordum. 24 ve 36 saat yoğun bir şekilde çalıştığım da oluyordu. Salgın ilk çıktığı zaman kendi birimim dışında acil ve hasta kabul aşamalarında da yer aldım. Şu an mesai saatlerimiz 8 saat nöbet olarak tekrar düzenlendi, bu açıdan daha sağlıklı çalışma koşullarına geçtiğimizi söyleyebilirim.
Koronavirüs öncesinde de yoğun çalıştığınızı anlıyorum, bunu biraz daha açabilir misin? Karşılaştığınız veya yaşadığınız sorunlar nelerdi?
Koronavirüs süreci öncesinde en büyük sıkıntımız, asistan ve uzman sayımız yeterli olmasına rağmen mesai saatlerimizdi. Mesai saatlerinin 36 saate kadar çıkması, bizi hem performans olarak düşürüyordu hem de aldığımız maaş bunun karşılığı değildi. Asistan maaşları zaten düşük, ayrıca ne kadar nöbet tutarsak tutalım belirli bir nöbet sayısının üzerinde ödeme yapılmıyor. İkincisi de, ki bu benim açımdan en büyük sorun, hastaların sağlık çalışanlarına karşı tutumuydu. Fiziksel şiddet olmasa da sözlü şiddete çok sık maruz kalıyorduk. Gerek hastanede yeterli güvenlik önemlerinin olmaması, gerek hastanın şiddete varan sözlü tacizinde kendimi savunamayacak olmam, benim içime kapanacak kadar travma yaşamama sebep olmuştu. Koronavirüs öncesinde halkın sağlık çalışanına karşı saygısının kalmadığını hissediyordum, görüyordum. Ayrıca dolaylı yoldan beni tehdit ediyorlardı, şikâyet ve performans olarak. Ama asıl uzun saatler boyu nöbet tutuyor olmamız beni ciddi şekilde rahatsız ediyordu.
Bu sorunlara karşı hastane yönetimi ve Sağlık Bakanlığı sizin için ne yapıyordu, nasıl destekte bulunuyordu?
Açıkçası, hastanede bize değer verilmediğini daha ilk günden gördüm. Hastanede, 15 asistan için sadece 1 tane oda var. Yeri geliyor aynı anda 10 asistan bu odayı paylaşmak zorunda kalıyoruz. Yönetime ek oda talebinde bulunduğumuzda buna izin verilmedi. Hasta odaları sürekli arttırılırken biz çalışanlar için uygun koşul sağlanmadı. Ayrıca biz asistanların en çok zorlandığı konu 36 saat mesaiydi. Ne yazık ki zamanında bizim gibi asistan olmuş ve aynı sorunları yaşamış uzman ve değerli sağlık çalışanları, bu 36 saat çalışmaya katlanmamız gerektiğini belirtiyordu. Bu durum bizde baskı yaratıyordu, yani bunu mobbing olarak da düşünebiliriz. Sonuç olarak bu yaşadıklarımız bize eğitim olarak lanse ediliyordu, ama gerçekte biz bu yönetimsel baskıdan ve şiddetten kaçamıyorduk.
Peki, ilk koronavirüs vakasının duyurulduğu 10 Mart tarihinden itibaren sizin için neler değişti?
İlk vaka duyulduktan sonraki gün panik havası vardı. Hocamızdan asistanlara kadar ne yapacağımızı bilemedik. Çalışma programını ön göremiyorduk. Bunun dışında, bu tarihlerde katılmakla yükümlü olduğumuz kongreler vardı, bu konuda nasıl ilerleyeceğimiz net değildi. Ayrıca acile gelen hastalarla ilgili hangi prosedürü takip edeceğimizi de bilmiyorduk. Takip eden günlerde, hastanemizde bilim kurulu toplandı. 5-6 günlük bilim kurulu toplantılarının sonucunda, bize polikliniklerin de içinde bulunduğu ortaklaşa müdahale programıyla geldiler. Bu programda, servislerin tamamen koronavirüse yakalanan hastalara ayrılacağı ve nöbetlerin buna göre düzenleneceği belirtildi. Ama bu 1 aylık süreçte öngörülen sistem işlemedi, kesintiye uğradı.
Açıkçası koronavirüs nedir, virüse karşı nasıl mücadele ve müdahale edeceğiz ya da hangi ilaçları kullanacağız, hangi prosedürü takip edeceğiz gibi soruların cevaplarını bilmediğimiz için, bu süreç bizler için oldukça yorucu ve yıpratıcıydı. Mesela testleri kime yapacağımızı bile bilmiyorduk; kendimizi bile sakınamadık bu yüzden. Nisan ayı itibariyle sistemin biraz daha oturduğunu söyleyebilirim, ama bu el yordamıyla oldu. Neden el yordamıyla diyorum, çünkü asıl eğitim nöbet sırasında tecrübeli çalışanların bilmeyenlere ne yapılması gerektiğini aktarması şeklinde gerçekleşti. Yani metot, “yaşa, deneyimle ve aktar” şeklindeydi. Tüm bunların dışında, enfeksiyon uzmanımızın bireysel inisiyatif alması sayesinde Ocak ayında koronavirüs hakkında ve hangi ekipmanla nasıl müdahale edeceğimiz hakkında bir eğitim almıştık. Sonuç olarak, yönetimsel eksiklikten dolayı bu yeni süreçte isyana varacak serzenişlerimiz de oldu.
Ekipman olarak eksiğiniz var mı? 10 Mart’tan bu yana Sağlık Bakanlığı tarafından neler sağlandı ve neler eksik? TTB’nin açıklamasına göre başta doğu illerinde olmak üzere ciddi sorunlarla karşılaşıldı; bu sizde de oldu mu?
İlk vaka açıklandığında hastanedeydim ve herhangi bir korumamız yoktu; hastalara maskesiz yaklaşıyorduk. Sonra bu hastaların koronavirüs taşıyabilecekleri şüphesi ortaya çıktı. Yani bahsettiğim koruma eksikliğinden dolayı belki de koronavirüse maruz kalmıştık. Her ne kadar o zamanki hastaların korona testi pozitif çıkmasa da, bununla karşı karşıya kalmamız bizi ciddi bir şekilde ürküttü. Acile indik, hastayla doğrudan temas ettik ama her şeyi sonradan fark ettik; ekipmanlarımız yetersizdi ve biz de enfekte olabilirdik. Hastanelerdeki ekipman noksanlığından dolayı ben dahil çoğu doktor, kendi maddi olanaklarımız yettiğince maske ve çeşitli teçhizat temin ettik. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim, hastanede maske yetersizliği vardı ve bu, damlacık yoluyla bulaşan hastalıkla mücadele için bizi korumasız bıraktı. Daha sonra kısıtlı sayıda n95 ve ffp3 tipi maskeler geldi ama bunlar çok azdı; ben mesela kuzenimin temin ettiği maskelerle kendimi korumaya çalıştım. İlk başta olan bu eksiklikler şu an giderilmiş durumda; yeterince maskemiz, gözlüğümüz ve gerekli ekipmanımız var. Kendi bulunduğum hastane için bunu söyleyebilirim.
Koronavirüs ile mücadele sırasında kendini güvende hissediyor musun?
Hayır, kendimi hastanede kesinlikle güvende hissetmiyorum. Çalışmakta olduğum servisi ve asistan odamızı bırakmak zorunda kaldık. Hastanede barınabileceğimiz temiz alan sıkıntısı çekiyoruz. Çünkü ben ne kadar dikkat etsem de, yönetim tarafından temiz alan sağlanmadığı taktirde arkadaşlarımdan veya bulunduğum alandan virüsü kapabilirim. Fakat bu güvensizlik bende korku yaratmıyor, çünkü bu benim işim; başından beri sürecinden içinde olduğumuz için bununla baş etmesini öğrendik.
Koronavirüs belirtilerini hissediyoruz veya şüphelendik, nasıl davranmamız lazım?
En başta, hastalığın damlacık yoluyla bulaştığını ön gördüğümüz için kişinin kendini koruması lazım. Maskeye ve el hijyenine dikkat etmesi lazım. İkincisi, kişinin kendisinin hasta olabileceğini kabul ederek çevresindekilerden uzak durması lazım, özellikle gençlerin. Gençlerde çoğunlukla asemptomatik seyrediyor bu hastalık, bu yüzden gençlerin olabildiğince teması azaltması lazım. Üçüncü olarak, hastanelere gereksiz olarak gelinmemesi lazım, çünkü hastanelerde yük şu an oldukça fazla. Hastalığı kontrol altına alabilmemiz için hastanelerin sadece acil durumlarda kullanılması lazım. Dikkat edilmesi gereken semptomlar öksürük, ateş, nefes darlığı, burun akıntısı, ishal, karın ağrısı. Eğer kişi bu semptomlardan bir ya da birden çoğuna sahipse hastaneye başvurulmalı. Hastaneye gelindikten sonra da her hastaya yatış verilmiyor; hastanın seyrine göre ev izolasyonu veya karantina tavsiyesinde de bulunuyoruz.
Sence, koronavirüs 10 Mart öncesinde de var mıydı Türkiye’de?
Zor bir soru, ama gözlemlerimize göre Ocak, Şubat aylarında yatan zatürrelerin bir kısmında koronavirüs benzeri olan tomografi sonuçları vardı. Bu yüzden de virüsün Türkiye’ye daha önce geldiğiyle ilgili kafamızda soru işaretleri var.
Tam anlamadım, bu yeni tip koronavirüs önceki türlerinden daha farklı bir zatürre görünümü mü bırakıyor tomografide?
Evet, bu yeni tip koronavirüsün akciğer tomografisindeki görünümü farklı. Ama atipik seyreden durumlar da olduğu için kesin bir şey söyleyemiyorum. Fakat o dönemki algımız bu yeni tip koronanın tespiti yönünde değildi. Özellikle bu dönemde şüphelendiğimiz hastalarda direkt tomografi ile tespit yapabiliyoruz.
Korona dışındaki diğer kritik hastaların tedavisi nasıl sağlanıyor?
Bizim hastanemize gelen bütün acil hastalar hangi sebepten olursa olsun koronavirüs açısından değerlendiriliyor ve yüksek olasılıkla korona olabilecekleri ön görülüyor. Kalp, tansiyon, şeker ve kanser hastaları özellikle yüksek tehlike altında oldukları için öncelikli olarak değerlendiriliyor. Ne yazık ki steril alan sıkıntısından dolayı bu hastaların bulaş riski çok fazla. O yüzden bu tip kritik hastalar için ayrıca temiz hastanelerin belirlenmesi lazım. Bizim hastanemiz pandemi hastanesi olarak belirlendiğinden dolayı risk oldukça fazla.
Peki, TTB ve sağlık emekçilerinin dahil olduğu sendikaların size karşı tutumu nasıl, neler yapıyorlar?
TTB ve diğer kurumların hastanemizdeki temsilcilerini bilmiyorum ve bize iletilen bir yönlendirmeleri de yok. Medyadan izlediğim kadarıyla açıklamalarından haberdar oluyorum. Destek istediğimizde bize yardımcı olacaklarından eminim, ama bu süreçte bizimle herhangi bir temasları olmadı. Bu iletişimsizlik onların olanaklarından daha çok önlerindeki engellerden kaynaklanıyor. Sağlık Bakanlığı ve iktidar tamamen ipleri kendi eline almış durumda ve bu kurumlarla herhangi bir etkileşimleri yok. Bunu hissediyoruz. Açıkçası bizim güvencesizliğimiz ve durmadan baskı altında çalışmamız yönetim ve Bakanlık tarafından göz ardı ediliyor ve elimizdeki TTB gibi araçları da kullanmamız uygun görülmüyor, engelleniyor. Ama yine de TTB’den hekime şiddete karşı destek istiyoruz ya da bu güvencesiz ortamın giderilmesi için onlardan dayanışma bekliyoruz. Biz hekimlere bu dönemde ortaya çıkan alkışla destekten çok ihtiyaçlarımız doğrultusunda destek lazım; belki bununla ilgili çalışmalar yapılabilir. Özellikle bu dönemde biz hekimler çok çalıştığımız için yeterince sesimizi duyuramıyoruz, ama bu pandemi geçtikten sonra onlardan bu baskılara rağmen daha çok sesimize ortak olmalarını istiyoruz. Çünkü kamuoyu özellikle bu dönemde yaşanan sıkıntılara karşı daha duyarlı ve bir şekilde sesimizi, yaşadığımız sorunları onlara ulaştırabilirsek bize destek vereceklerdir. Ne yazık ki bu beklentime rağmen iktidar kaynaklı yalnız bırakılmamızdan dolayı bu sorunların hemen giderileceğini düşünmüyorum. Bunun bir süreç olduğunu ve eğitimle, farkındalıkla çözüleceğini düşünüyorum. Umarım bu salgın bu sorunların çözülmesi için farkındalık yaratır ve önümüzdeki günleri, yılları daha rahat görebiliriz.
Korona elbet bir süre sonra hayatımızdan çıkacak ve hayat bir şekilde normal akışına dönecek, bu geçiş ve sonrası için beklentilerin neler?
Bu yaşadığımız yeni tip koronavirüs salgını ekstrem bir durum. Ama bu süreçte ortaya çıkan farkındalığın bir iki yıl içinde azalmaması lazım, çünkü bizler şu an her ne kadar ön cephede savaşsak da sorunlarımız bu salgın sonrasında da devam edecek. Şu an hissettiğimiz aidiyet ve fedakârlık bu salgınla sınırlı değil, devam edecek. Toplumdan da beklentimiz bunun unutulmaması gerektiği. Yoğun çalışmamızın yanında, biz sağlık emekçilerinin haklarının da korunması lazım, çünkü içinden geçtiğimiz bu dönemde bunun ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz. Biz robot değiliz. Evet, bu mesleği seçtik ama bunun daha iyi olması da bizlerin, yani içinde olduğumuz toplumun elinde. Korona gibi salgınlarla patlak vermelerinin öncesinde mücadele edebileceğimiz safların oluşturulması lazım. Yani sağlıkta koruyucu bütünlüğün ticari kaygılardan öte herkesin güvenceli ve eşit ulaşabildiği bir sistemle sağlanması lazım. Bunlara ek olarak sağlık emekçileri olarak bizlerin üzerindeki baskı ve mobbingin de giderilmesi gerekli.
Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?
Pandemiler, yaşamın doğal akışında olan şeyler. Fakat bunlara, deprem veya sel felaketlerinde olduğu gibi pandemilere de hazırlıksız yakalanırsak korkmamız lazım. Asıl mesele, bizim nasıl mücadele edeceğimiz. Bu yeni tip koronavirüs ne ilk, ne de son olacak. Umarım bundan sonra bu salgından ders çıkartarak hareket ederiz. Doğanın parçası olduğumuzu unutmadan yaşamamız gerekiyor, ne zamanki doğayı görmezden geliyoruz ve aşırı tüketiyoruz, yıpratıyoruz, işte o zaman bu tür pandemiler bizlere daha fazla hasar veriyor. Doğa ve hayatlarımız birbirinden ayrılmaz bir bütün, bunu unutmadan yaşamalıyız.
Dün gece bir son dakika kararıyla 30 büyükşehir ile Zonguldak’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasak sadece hafta sonunu kapsıyor. Oysa dün akşam Sağlık Bakanı televizyon ekranlarından günlük verileri açıkladığında sokağa çıkma yasağından bahsetmemişti. Bu kararın insanları paniğe sevk etme pahasına hangi düşünceyle gece vakti alınıp ilan edildiğini şimdilik bilmiyoruz. Fakat rejimin planlı hareket etmediğini, uzun vadeli düşünerek karar alamadığını bir kez daha görmüş olduk.
Türkiye’deki Covid-19 istatistiklerine baktığımızda, virüsün yayılma hızının ve vaka sayısının nüfus yoğunluğu fazla olan başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere büyükşehirlerde oldukça fazla olduğu görüyoruz. Buna rağmen sokağa çıkma yasağı, ülkede koronavirüs vakasının resmi olarak ilk kez tespit edildiği 11 Mart tarihi üzerinden tam bir ay geçtikten sonra ilan edildi ve sadece hafta sonu olmak üzere iki günle sınırlı tutuldu. Bu bir ay boyunca virüsten ölenlerin sayısı bin kişiyi aştı; vaka sayısı da 50 bine dayandı. Önlemleri en başta topyekûn bir şekilde almak gerekirken her önlem geciktirilerek alındı. Umreden dönüşlerle başlayan hatalar silsilesi cuma namazlarının geç iptal edilmesiyle devam etti. Önce 65 üstü, sonra 20 yaş altı sokağa çıkmasın dendi. Ama çalışmak zorunda olanlar dışarıda bırakıldı.
“Çalışmak zorunda olanlar dışında” diye başlayan önlemlerin vaka sayısında azalma yaratmadığı ortadayken, iktidarın salt evde kal telkini ile süreç yönetilemiyor. İBB’nin açıkladığı verilere göre zaten hafta sonu dışarı çıkma oranlarında %92’lik bir düşüş varken, plansız yasak ilan ederek birçok insanın yan yana alışveriş merkezlerine yığılmasına neden olunması sokağa çıkma yasağını anlamsızlaştırdı. Pazartesi insanların işe gitmeye devam edecek olması, hafta sonuna sıkıştırılan yasağı daha da anlamsızlaştırıyor. Rejim, salgının önüne geçilebilmesi için zorunlu sektörlerin dışında kalan tüm işleri durdurarak evde kalmaya mecbur ettiği insanların iaşesini bizzat sağlamak zorundadır. Hatta fatura, kira ve kredi ödemelerinin acil olarak iptal edilmesi gerekmektedir. İşsizlik maaşından bile damga vergisi kesen bir iktidar zorunlu karantina altındayken bile bunları yapamıyorsa, neden var? Eğer para yok deniyorsa, bugüne kadar toplanan vergilerimizin nerelere harcandığını sormak hakkımız.
Rejim hâlâ kendini pekiştirecek fırsatlar kollama peşinde, ama umduğunu bulamıyor. Her iyi görünen gedikten kendine yol açma fırsatını kolluyor. En başından beri bu böyleydi. Daha virüs Çin’den dışarı çıkmamışken üretim Çin’den Türkiye’ye kayacak diye ellerini ovuşturarak dışarıdan gelecek yatırımı bekleyenler, hem ihracattan hem de turizmden oldular. Krizi fırsata dönüştürmeye çalışmak dışında odaklandıkları herhangi bir şey yok. Böylece anlık plansız kararlarla süreç “yönetilmeye” çalışılıyor.
Bu durum şüphesiz rejimin karakteriyle alakalı. İstanbul ve Ankara belediyelerinin salgın için bağış toplamasını devlet içinde devlet yaratmaya dönük bir hamle olarak düşünen iktidarın, son dakikada alınan yasak kararı nedeniyle insanların hızlıca bakkallara koşturabileceğini görememesi, odaklanılan alanın salgınla mücadeleden çok iktidarın süreç içinde yıpranmaması olduğunu gösteriyor. Rejimin bu kapsamda salgının maliyetini emekçilerin üzerine yıkmak dışında bir vizyonu yok. “İşten atmaları yasakladık” şeklinde sunulan yasa taslağında bile patronların yıllarca isteyip de alamadıkları işçi düşmanı yasaları araya sıkıştırarak bizlere sunuyorlar.
Salgın koşullarında bile emeğe dönük saldırıların sürmeye devam ettiği bu durumda zorunlu faaliyetler dışındaki tüm işletmelerin acilen durdurulması, herkesin ücretli izinli sayılması ve işi olmayan herkese yaşama geliri sağlanması doğrultusunda adımlar atılmalıdır. İşten atmalar ve ücretsiz izin derhal yasaklanmalıdır.
Adolfo Santostarafından Arjantin’deki El Socialista Digital için kaleme alınmıştır
Son haftalarda Brezilya’daki siyasi kriz şiddetleniyor. Devlet başkanı Bolsonaro, Sağlık Bakanı Luiz Henrique Mandetta’yı görevden almaya çalıştı, ancak kendi hükümetinden gelen basınç karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. General Walter Braga Neto’nun devlet başkanlığı özel kalem müdürü olarak atanması, askeriyenin hükümet üzerindeki artan etkisine işaret ediyor. Öyle ki, bazı politik analistler ülkeyi gerçekte kimin yönettiği sorusunu soruyor.
Bolsonaro’nun zayıfladığı ortada. Önerilerinin reddedilmesiyle birlikte üzerindeki baskı artınca, kamuoyu önündeki en son açıklamasında daha az saldırgan bir tavır takınmak zorunda kaldı. İzole olmuş bir cumhurbaşkanının krizi bu. Dünya çapında salgının önemini inkâr eden liderler arasında, pandeminin şiddetini küçümsemeye devam eden bir tek o kaldı. Bolsonaro’nun akıl hocası Trump bile sosyal krizi engellemek için önemli kaynaklar aktarmaya başlarken, Bolsonaro sorunu görmezden gelmeye devam ediyor ve valiler tarafından ilan edilen karantinaları sona erdireceği tehdidini savuruyor.
Tencere tava eylemlerinin ülke genelinde 18 Mart’tan bu yana sürekli yaygınlaşması tesadüf değil. En büyük eylem, kamuoyu önünde açıklamasını yaptığı gün gerçekleşti. Bu öfke anketlere de yansıyor. Katılımcıların yüzde 42’si cumhurbaşkanının yönetimini “vasat veya çok kötü” olarak değerlendiriyor ve ilk kez olarak, aldığı destek yüzde 30’un altında görünüyor. Lula, PT ve diğer muhalefet, devlet başkanının istifasını talep ettiler ama bu yönde herhangi bir adım atmadılar. Bolsonaro, dükkan ve mağazaların yeniden açılması kararını vermek için gerekli desteğe sahip olmadığını itiraf etmek zorunda kaldı. Hükümet, kitle desteğini artırmak için, insanların karantinalar nedeniyle insanların işe gidemediklerini ve bu nedenle aç kaldıklarını iddia etti. Bununla birlikte, geniş kesimler hükümetin açlığı sona erdirmek için hiçbir şey yapmadığını, aynı zamanda koronavirüs bulaşan ve hayatını kaybedenlerin sayısının artmaya devam ettiğini görüyor.
Kemer sıkma tedbirleri durmuyor
Hükümetin işverenleri kendi etrafında kenetlemek için aldığı geçici tedbirlerden güç alan şirketler ücretlerde kesinti yapılmasını, iş sözleşmelerinin askıya alınmasını ve sosyal güvenlik primi ödemelerinin dondurulmasını öneriyor. Şimdi de kamu emekçilerine ücret kesintisi ile saldıracak bir yasa taslağı hazırlıyorlar. Hükümet, bankacılara ve büyük iş insanlarına dönük hamle yapmak yerine, sözde çok yüksek maaş alan kamu emekçilerinden fedakârlık talep eden bir kampanya hazırlıyor.
Hükümete meydan okuyacak alternatif bir politika öneren bir muhalefet henüz ortaya çıkmadı. Brezilya sağının iki rezil figürü olan Sao Paulo ve Rio de Janeiro valileri, geçmişte Bolsonaro’nun müttefikleri oldukları halde, onunla birlikte batmamak için Bolsonaro’dan uzaklaştılar. Başlıca sendika konfederasyonları eleştirel açıklamalar yayımlamanın ötesine geçmiyor, ciddi bir mücadele örgütlemiyor, hatta bazı örneklerde işverenlerle ücret kesintisi anlaşmaları imzalıyor. Birçok işyerindeki, özellikle de hastanelerdeki emekçiler, haklarını savunmak ve işyerinde sağlık tedbirleri almak için, sendikaların dışında taban örgütlenmeleri oluşturuyor. Bu çerçevede, küçük bir sendikal konfederasyon olan CSP Conlutas, Sao Paolo’nun önemli bir bölgesi olan Valle de Paraíba’da işçilerin yüzde 80’inin herhangi bir maaş kesintisi olmadan evde kalmasını sağladı. Arjantin’deki Sosyalist Sol’un kardeş örgütü Sosyalist İşçi Hareketi’nden (CST) olup söz konusu konfederasyonda aktif faaliyet yürüten yoldaşlar şunları ifade etti: “Hükümetin ve patronların kemer sıkma politikalarına, kamusal sağlığın çöküşüne ve çalışma koşullarına karşı mücadele hayati önemde. Karantinadan bağımsız olarak harekete geçmemiz gerekiyor. Saldırıları alt etmenin tek yolu bu. Bu süreçte, dış borç ödemesinin durdurulmasını ve büyük servetlerden vergi alınmasını talep etmeli, buralardan gelecek kaynakları kamu sağlığına ve halkın diğer ihtiyaçlarına aktarmalı ve Bolsonaro’nun istifası için mücadeleye devam etmeliyiz.”
Covid-19 salgını nedeniyle eğitim kurumlarında öğretime 30 Nisan’a kadar ara verildi. Milli Eğitim Bakanlığı henüz kesin karara bağlamamış olsa da bu sürenin hazirana kadar uzatılabileceği bilgisini birkaç gün önce kurumlarla paylaştı bile. Peki bu dönem eğitim sektörünü, sektör içerisindeki emekçileri nasıl etkiliyor? İstanbul’da özel bir öğretim kurumunda çalışan bir sınıf öğretmeniyle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.
Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
Merhaba, ben 11 senedir eğitim sektöründeyim. Mesleğe ilk başladığımda atanamadığım için ilk birkaç sene ücretli öğretmenlik yaptım. Son 6 senedir de şu an çalıştığım okulda sınıf öğretmenliği yapıyorum. Kurumun bünyesinde çalışan yaklaşık 200 öğretmenden biriyim.
Güncel durumu daha iyi anlayabilmemiz adına salgın öncesindeki çalışma koşullarınızdan biraz bahsedebilir misin?
2014 yılında değişen yasayla özel eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin üzerindeki devlet koruması kalkmış oldu. Hâlâ Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olsak da bu bağlılık özlük haklarımızı kapsamıyor. Yani ne memuruz ne değiliz. Bu durum çalışma koşullarımızı derinden etkiliyor tabii, tamamıyla işverenin ve idarecilerin insafına kalmış durumdayız.
Şu an özel okullarda asgari maaşın altında ücretlere çalışan binlerce öğretmen var. Çalışmak için imzalamak zorunda olduğumuz sözleşmelerle bize dayatılan çalışma koşulları oldukça ağır. Kesinlikle ekstra mesai ücreti almadan sabah 7’den akşam 10’a kadar ya da 3 ay boyunca hiç tatil yapmadan haftanın 7 günü çalıştığımız oluyor mesela. Bu duruma ses çıkartmaya kalkarsak, işverenimiz “Sen bu durumu kabul etmezsen dışarıda bu işi yapacak açıkta binlerce öğretmen var” diyerek bizi açıkça işten çıkarmakla tehdit ediyor. Devlet öğretmenlerine verilen kırtasiye yardımı gibi haklardan yararlanamıyoruz. Geçen sene yasada yapılan son değişiklikle artık ardı ardına tekrarlanan yıllık sözleşmelerimiz süresiz sözleşme sayılmıyor. Dolayısıyla kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, doğum izni gibi hiçbir haktan işveren bahşetmediği sürece yasal olarak faydalanamıyoruz. Mevsimlik işçi gibi çalışıyoruz aslında.
İşimizi kaybetme korkusu nedeniyle örgütlü mücadele yürütmekte zorlanıyoruz. Aslında ülkenin genel durumunun bir yansıması bizim durumumuz. Şirketlerin arkası o kadar sağlam ki para kazanabilmek için pasif olmamız isteniyor. Bu korku, verdiğimiz eğitimin kalitesini de düşürüyor doğal olarak. Çünkü kaliteli eğitim vermekten ziyade veliyi memnun ettiğimiz bir eğitim vermek zorunda kalıyoruz. Mesela benim 19 öğrencim var, 18’i takdir alıyor. Hak ettikleri için mi? Hayır. Okula para ödeyen veliyle karşı karşıya gelmek istemeyen idareci, çocuğun 3 olan notunu 5’e çıkartmazsam beni hakkımda tutanak tutmakla tehdit ettiği için. İşten çıkartılmayı da geçtim, bu tutanaklar sicilimize de işlendiğinden başka bir okulda iş bulmamız da mümkün olmuyor böyle bir durumda.
Bu arada özel okul dendiğinde aklınıza sadece kolejler gelmesin. Özel eğitim kurumlarının içine sürücü kurslarından bilgisayar kurslarına, meslek kurslarından tut da halk eğitim merkezlerine kadar pek çok kurum giriyor. Bahsettiğim koşullar çok geniş bir kesimi mağdur ediyor yani.
Koronavirüs süreci ve eğitim kurumlarının öğretime ara vermesi sizi nasıl etkiledi peki?
Ben görece şanslı öğretmenlerdenim. Çalıştığım kurum en kötü durumda bile bizi mağdur etmeyeceğini söyledi; herhangi bir maaş kesintisi veya işten çıkarmayla karşılaşmadık. Ama tabii şimdilik. Bu süreç böyle devam ederse verilen sözlerin tutulacağına dair hiçbir garanti yok. Şu dönemde velilerimizin çoğu çalışmıyor, dolayısıyla okul taksitlerini ne noktaya kadar ödeyebilirler bilemiyorum. Onlar okula para ödeyemeyince bizim durumumuz ne olacak göreceğiz. Diğer özel okullarda işten çıkarmalar yapıldığını, ciddi maaş kesintileri yapılıp çalışan öğretmenlere kamera karşısında geçirdikleri saat üzerinden maaş verilmeye başlandığını biliyorum ki bu taş çatlasa aylık 1500 TL gibi bir ücrete denk geliyor.
Şunu da duydum: Bazı özel okullar, okulu arayıp bilgi almak isteyen velilerle ilgilenmek ve yeni kayıt görüşmeleri yapmak için rehber ve branş öğretmenlerine, ya da evinde bilgisayar olmayan öğretmenlere okula gelme mecburiyeti koymuş. Aslında baktığınızda bu yasal değil; ama bu konuyla ilgili özel bir kararname olmadığından özel okul işletmeleri bu yasal boşluğu suistimal ediyor. Bahane de okul zaten boşken bu öğretmenlerin virüsü kapma risklerinin olmadığı. Tabii öğretmenin evinde bakması gereken çocuğu olduğunu, okula gitmek için toplu taşıma kullanması gerektiğini düşünen yok. Öğretmenler bu duruma karşı çıkmaya kalktıklarında da işlerini kaybediyorlar çünkü yasalarla korunan bir hakları yok.
Devlet böylesi bir kriz ortamında ilk önce emekçileri korumalıyken bizde durum tam tersi. Yani çalışanlara ayrı üzülüyorsun; çalışamayanlara, işini kaybedenlere ayrı üzülüyorsun. Öğrencilere ayrı üzülüyorsun. Zaten eğitimin müfredatının geldiği nokta belliyken şimdi bir de üstüne koca bir neslin bir senesini EBA denilen sağlıksız bir sistemin ellerine teslim etmiş durumdayız.
Bize biraz bu EBA Uzaktan Eğitim Sistemi’nden bahsedebilir misin? Nasıl işliyor, eğitimin ihtiyaçlarına ne kadar cevap veriyor?
EBA dediğimiz sistem zaten açık öğretim çerçevesinde uzun yıllardır var olan ve kullanılan bir sistemdi. Koronavirüs salgını nedeniyle duruma yönelik geliştirilen bir sistem değil yani; şartların gerektirmesiyle daha yaygın kullanıma adapte edilmeye çalışılan bir sistem. Devlet okulları sadece EBA’ya yüklenen dersleri kullanırken, çoğu özel okul EBA’ya ek eğitim programları kullanıyor. Mesela benim öğrencilerim şimdi her gün oluşturduğum ders programına göre seçtiğimiz EBA derslerini ve ek eğitim programındaki içerikleri dinliyorlar. Sonrasında da beraberce iki saat boyunca Zoom üzerinden canlı ders işliyoruz. Bunun nedeni hem EBA’nın sisteminde çok sayıda öğrenci aynı anda bağlandığında yaşanan teknik sorunlar hem de EBA’nın içerik olarak oldukça yetersiz oluşu. Bundan kastım şu: EBA’da işlenen dersler çocukların seviyesine uygun değil. Bizim 3-4 günde işlediğimiz bir ders 15 dakikaya sığdırılıp çocuklara hap gibi sunuluyor. Hal böyle olunca çocuklar düşündürtmeyen, sorgulatmayan, eleştirtmeyen, ezbere dayalı ve potansiyellerini körleştiren bir eğitim modeline iyice sıkışmış oluyorlar. Bu sistemle normal koşullarda da mücadele eden öğretmenler yok mu? Çok var. Ama söylememe gerek yok zaten biliyorsunuzdur, onların da mücadelelerinin önüne taş koyuluyor hep. “Dersine gir çık, çocukları sustur yeter, düzenimizi bozma” deniyor bu öğretmenlere.
Şunu da unutmamak lazım tabii. Özel okulların EBA’ya takviye yapma şansı var. Özel okullarda sınıflardaki öğrenci sayısı 20’yi geçmiyor. Çocukların, ebeveynlerinin profili dolayısıyla teknolojiye erişimleri var. Biz bir şekilde eğitime devam etmeye, öğrencileri motive etmeye çalışıyoruz. Peki bu imkânlara sahip olmayan öğretmenler ve öğrenciler ne yapsın? Yani bana sorarsanız koronavirüsle mücadele kapsamında EBA’yla uzaktan eğitime geçilmesi aslında eğitim sisteminin ne kadar çürüdüğü, içinin ne kadar boşaldığını ayyuka çıkarmış oldu.
Peki son olarak öğretmen arkadaşlarınla kendi aranızda neler tartışıyorsunuz? Bu süreç sizin çalışma koşullarınızı nasıl etkiliyor? Sürece dair kaygılarınız, beklentileriniz, talepleriniz ne?
Biraz önce söylediklerime dayanarak uzaktan eğitim sürecinde özel okullar bünyesindeki eğitimin ve eğitimcilerin durumunu tozpembe olarak düşünmenizi istemem. Kişisel olarak biz de toplumun geri kalanı gibi “Ne olacak?” kaygısı içerisindeyiz sürekli. Mesleki olarak da uzaktan eğitim koşullarında eskisinden farklı, hatta bazen daha da fazla baskıya maruz kalıyoruz. Kamera arkasından, masanın altından gizlice dersi izleyip, kendi çocuğunu strese soktuğu yetmezmiş gibi bir de “benim çocuğum da parmak kaldırdı ama ona söz vermedin” diye bizi idareye şikâyet eden veliler mi istersiniz, pazar günü gece saat 11’de acil toplantı yapmak isteyen, o saatte telefonunu açmadı diye bir öğretmen arkadaşımız hakkında tutanak tutan idareciler mi istersiniz… Kişisel Verilerin Korunması yasasını ihlal ederek canlı derslerin zorunlu tutulmasını mı istersiniz… Eğitimci ve emekçiler olarak zaten güvencemiz yoktu; bu süreçle birlikte kısıtlı olan özgürlük alanımız ve çalışma saati düzenimiz de hepten kayboldu. İşverenin ve idarecilerin evcil hayvanı gibiyiz şu an.
İşten çıkarılma gibi zaten hep var olan kaygımıza ek olarak şu an en büyük tedirginliklerimizden biri de yaz dönemi. Bizim okul da dahil olmak üzere ülkedeki özel okulların çoğu yaz döneminde öğretmen maaşlarını vermeyecek muhtemelen. Ama buna rağmen yaz döneminde telafi dersleri koyulması ihtimali var. Hem nasıl çalışacağız hem de nasıl geçineceğiz kaygımız var.
Biz yapmamız gereken neyse elimizden geldiğince yapmaya çalışıyoruz. Öğrencileri motive ettiğimiz kadar birbirimizi de motive etmeye çalışıyoruz. Artık insan olduğumuzu unutmamaya çalışma noktasındayız. Bu günler bitecek ve okullara geri döneceğiz ama sorunlarımız bitecek mi? Hayır. Tüm emekçiler gibi biz de güvenceli iş ve çalışma koşulları istiyoruz.
Sanders’ın Demokrat Parti başkanlık adaylığı yarışından mağlubiyetle çıkmayı beklemeden kampanyasını bitirmesi ve destekçileri önünde Demokrat Parti’yi hiçbir şekilde ifşa etmeksizin meydanları terk etmesi, hem Demokrat Parti’nin hem de Sanders’ın sınırlılıklarını göstermiş oldu.
Üstelik bu durum Sanders’ın yükselttiği temel taleplerden biri olan ücretsiz, eşit ve kaliteli bir ulusal sağlık hizmetinin gerekli olduğunun açıkça kanıtlandığı koronavirüs pandemisi felaketinin tam ortasında gerçekleşti. Başka bir deyişle, Sanders’ın milyonlarca işçiye, emekçiye ve gence ülkedeki milyarderlerin egemenliğini sona erdirmenin gerekli olduğunu göstermek için elinde çok büyük bir fırsat vardı. Bu Demokrat Parti’nin iç dinamiklerinin izin verdiğinin ötesinde bir fırsattı ama belli ki Sanders bu dinamiklerin dışına çıkmaya yanaşmadı.
Bernie Sanders kampanyası boyunca “Trump’ı yenmek için en iyi aday” olduğunu söyledi. Kuzey Amerika’da gerçekleşecek seçimlere yönelik bu iddia, sadece seçmenler bağlamında düşünüldüğünde biraz tartışmalıydı. Ancak şu da bir gerçek ki Sanders en popüler adaylardan biriydi ve hepsinden de önemlisi Demokrat Parti tarihinde gençlik sektörlerinin kendileriyle bu denli özdeşleştirdiği tek adaydı. Ve bunu, Avrupa sosyal demokrasisinin onlarca yıl öncesinde yükseltmiş olduğu taleplerin ötesine geçmeksizin yaptı: üniversiteler de dahil olmak üzere parasız temel eğitim, parasız kamusal sağlık hizmeti ve zenginlerin vergi ödemesi. Sanders’ın kampanyası gençlik ve işçilerin yaptığı toplamı milyonları bulan küçük katkılarla finanse edildi.
Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nde Sanders’ı da aşan ve daha önce benzeri görülmemiş bir durum da ortaya çıktı, ki bu gençlerin yarısının (çoğunun Sanders’ın talepleri üzerinden tanımladığı) “sosyalizm” fikrini benimsemesiydi.
Amerikan siyasi sisteminin varlığını sürdürmesi için yüz milyonlarca dolarlık kaynağa sahip olan Demokrat Parti’nin burjuva aygıtı için, seçimleri kazanabilme potansiyeli olan Sanders’ın başkan adayı olmasına izin vermek çok tehlikeliydi. Avrupa sosyal demokrasisinin son 30 ya da 40 yılda bunu yapmış olmasından da tahmin edebileceğimiz üzere, beklenen, burjuva ekonomik sistem içerisinde hareket eden herkesin yaptığı gibi Sanders’ın da ekonominin toparlanması ve içinden geçilen küresel ekonomik felaketten kurtulma ihtiyaçlarını bahane ederek programını terk etmesi ya da belirsiz bir geleceğe ertelemesiydi. Küçük bir ihtimal de olsa Sanders’ın programını gerçekten uygulamak istemesi durumunda, Amerikan devlet aygıtının bu programın önünü kesmek için her türlü önlemi alacağı da açıktı. Ama Demokratik Parti liderliğinin ve Amerikan burjuvazisinin asıl korkusu dünya krizi bağlamında gençlik hareketinin dinamikleri ve sola doğru radikalleşme olasılığı olmaya devam ediyor.
İşte bu yüzden Sanders’ın Demokrat Parti başkanlık adaylığı yarışından mağlubiyetle çıkmayı beklemeden kampanyasını bitirmesi ve destekçileri önünde Demokrat Parti’yi hiçbir şekilde ifşa etmeksizin meydanları terk etmesi hem Demokrat Parti’nin hem de Sanders’ın sınırlılıklarını göstermiş oldu diyoruz.
Sanders’ın kampanyası ile hareketlenen milyonlarca genç ve işçi için işçilerin sosyalist bağımsız bir alternatifini düşünmeye başlamanın, dünyayı ve ABD’yi yöneten ve ülkenin Cumhuriyetçi ve Demokrat kanatlı iki partili düzeninin desteklediği bu insanlık dışı kapitalizmi sona erdirmenin tam zamanıdır.
Türkiye’de ilk koranavirüs tespitinin üzerinden yaklaşık bir ay geçti. Resmi rakamlara göre yaklaşık 40 bin hasta ve hastalığa bağlı 812 ölüm var (8 Nisan itibariyle). Salgının yayılmasını engellemek için hükümet her mecrayı kullanarak “evde kal” çağrısında bulunuyor. 20 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylerin sokağa çıkmasının yasaklanması, market ve pazarlara maskesiz girilememesi, şehirlerarası ulaşımın kısıtlanması gibi önlemlere gün geçtikçe yenileri ekleniyor. Ancak bu önlemlerin neredeyse tamamından işçiler muaf durumda. Hükümet salgının en başından itibaren uyguladığı tüm politikalarda patronları gözetiyor ve biz işçilere dair tüm sorumluluğu patronlara bırakıyor.
Bunun en son ve en çarpıcı örneklerinden biri 20 yaş altı sokağa çıkma yasağından çalışanların muaf tutulması. Tabii buna ek olarak servislerin şehirlerarası ulaşım yapmalarına izin verildiğini ve sosyal mesafe kuralının işyerlerinde ve servislerde pek işlemediğini de unutmamak gerekiyor. İllerde salgına dair sorumluluk valiliklere verilirken, örneğin Kocaeli Valiliği – her ne kadar sonradan sehven yazıldığı söylense de – iş bırakmayı yasaklama kararı alıyor. Kısacası hükümet, işçileri salgından korumak bir yana, işçilerin kendilerini korumak adına aldığı önlemleri bile önemsemeyerek onların patronların çıkarları uğruna çalışmaya devam etmeleri için tüm gücünü, eskiden olduğu gibi, kullanıyor.
Peki patronların inisiyatifine bırakılan işyerlerinde durum nasıl? Gerçekten yeterli önlemler alınıyor mu? Patronlar işçilerin var olan haklarını – hem insan oldukları için var olan yaşam haklarını, hem de işçi oldukları için var olan çalışma, işten kaçınma, ücretli izin vb. hakları – gözetiyor mu?
Son iki soruya verilecek cevap maalesef hayır. Salgın önlemleri nedeniyle kapanan birçok işyeri, işçilerini ya işten çıkarmış ya da ücretsiz izne göndermiş durumda. Yıllık izin kullanmaya zorlanan işçiler ise bu hakları bitince ücretsiz izinde sayılacaklar.
Çalışmaya devam eden işyerlerinde ise alınan önlemler oldukça yetersiz. Yemekhaneler ve soyunma odaları kapanıyor ama işçiler yan yana çalışmaya devam ediyorlar; işçilere yeterli sayıda maske ve eldiven temin edilmiyor ve verilen koruyucu ekipmanlar ise uzun süreli kullanımdan dolayı hiçbir işe yaramıyor. İş öyle bir duruma gelmiş durumdaki BBC Türkçe’nin haberine göre Koray İnşaat, işçilerine koranavirüse yakalanmalarının kendi sorumluluklarında olduğunu kabul ettiklerini beyan eden belgeler imzalatıyor. Patronların inisiyatifine bırakılmış işçilerin durumları işte böyle. Birçok işyerinde işçiler bu sorunlara karşı çeşitli şekillerde mücadele ediyorlar.
Eskişehir’de bulunan Sarar Fabrikası’nda, İstanbul’da Galataport ve Atatürk Kültür Merkezi inşaatlarında, Muş’ta HES inşaatında ve İzmir’de Katı Atık Birimi ile İZSU’da işçiler yeterli sağlık önlemleri alınmadığı için iş durdurma eylemleri gerçekleştirdiler.
Bandırma Eti Maden’de ise işçiler yıllık izinlerinden düşürülerek izne gönderilmelerine karşı İşletme Müdürlüğü Hizmet Binası önünde protesto eylemi yaptılar ve ücretli izin talebinde bulundular.
Ankara İbn-i Sina Hastanesi’nde ve Adana Balcalı Hastanesi’nde sağlık emekçileri ise sağlık çalışanları arasında yapılan ayrımcılığa karşı basın açıklaması düzenlediler. Açıklama sırasında düzenlenen polis saldırısı sonrasında işçiler gözaltına alındı.
PTT işçileri, cumartesi günü çalışılmaması kararına rağmen çalışmaya zorlandıkları gerekçesiyle iş bırakarak bu uygulamanın önüne geçtiler. Gaziantep’te ise Oba Makarna yönetimi, üç vardiyayı iki vardiyaya indirme kararı alarak işçilerinin bir bölümünü yıllık izinlerinden düşerek izne çıkardı; kalan işçileri ise 12 saat çalışmaya zorladı. İşçilerin tepkisi sonucu yönetim geri adım atarak çalışma saatlerini tekrar 8 saate indirdi.
Koronavirüs salgınının artması ve işyerlerinde yeterli önlem alınmaması sonucu bazı fabrika ve işyerlerinde hastalık görülmeye başladı. Birçok işyerinde patronlar bu duruma rağmen işçileri çalışmaya zorluyor. Bunlardan biri olan Gebze Sarkusyan’da patronun tehditlerine rağmen Birleşik Metal-İş’e bağlı işçiler çalışmaktan kaçınma haklarını kullanarak üretimi durdurdular. Yine Birleşik Metal-İş’e bağlı olan ve İstanbul Maltepe’de bulunan Sanel fabrikasında çalışan işçiler, aralarından birinin Covid-19 testinin pozitif çıkması sonrasında çalışmaktan kaçınma haklarını kullandılar. Gaziantep’te ise Melike Tekstil’de aynı sebeple işçiler iş bıraktı. İzmir’de bulunan Akar Tekstil’de de çalışan bir işçinin Covid-19 testinin pozitif çıkması sonucu işçiler iş bırakmak istediler. Bu nedenle patronun sopalı adamları işçilere saldırıp onları çalışmaya zorladı, ancak buna rağmen işçiler çalışmaktan kaçınma haklarını kullandılar.
İşte salgın sırasında işçilerin ve işyerlerinin durumunun özeti bu. Yetersiz önlemlerle çalışma ya da parasızlık seçenekleri arasında kalan işçiler içerisinde hastalık her gün daha da yayılmakta ve patronlar işçileri daha zor ve kötü şartlar altında çalışmaya zorlamakta. İşçiler arasında artan hasta sayısına rağmen işçilere test yapılmamakta ve önlemlerde bir değişiklik olmadan üretime devam edilmekte.
Tüm bu yaşananlara karşı alınabilecek önlemler var. Bir an önce işten çıkarmalar yasaklanmalı ve zorunlu sektörlerde çalışan işçiler dışındaki tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Çalışmaya devam edecek sektörler, sendikalar ve işçi örgütlerinin oluşturacağı bir komisyon tarafından belirlenmeli ve bu sektörlerde maaşlara dokunulmadan çalışma saati düşürülmeli, vardiya sayısı arttırılmalıdır. Özel hastaneler ve sağlık kuruluşları kamu kontrolüne alınmalı ve sağlık hizmetleri ücretsiz olmalı, çalışmaya devam eden tüm işçilere ücretsiz koruyucu ekipman sağlanmalıdır. Fatura ve kredi ödemeleri faizsiz ertelenmeli ve tüm işsizler işsizlik fonundan yararlanmalıdır.
Bu talepler ve diğer zorunlu önlemler gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir de. Kaynak yetersizliğine ilişkin sorunlar sermayeye ek vergiler koyarak kolaylıkla aşılabilir. Yeter ki sendikaların ve işçi örgütlerinin öncülüğünde birlikte hareket ederek bu talepler etrafında mücadele edelim. Kriz ya da pandemi fark etmeksizin her durumda faturayı biz emekçilerin sırtına yıkan düzene karşı eşitlikten yana, adil bir düzen için mücadele edelim.
Bugün Türkiye’de 87 kişi daha Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve 4 bin 117 kişiye daha pozitif teşhisi konuldu. Tüm dünyada vaka sayısının 1,5 milyona ulaştığı söyleniyor. Salgının ne kadar ciddi ve ölümcül olduğu apaçık ortada.
İlk günden beri salgınla mücadele konusunda yapılacakların net olduğunu söyledik. Milyonlarca insan çalışmak zorundayken salgının yayılmasına karşı mücadeleyi bireysel seçimlere indirgeyen “Evde Kal,” “Hayat Eve Sığar” gibi sözlerin gerçekte mümkün olmadığını vurguladık. İşçi ve emekçilerin gerçekten evde kalabilmesi için herkese ücretli izin verilsin, salgın süresince işten çıkarmalar yasaklansın, dedik.
Sadece biz değil, üç işçi konfederasyonu, Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, salgına karşı yayımladıkları ortak bildiride işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında tüm işlerin en az 15 gün süreyle durdurulması çağrısı yaptı.
Bir gece ansızın basına servis edilen bir haberle öğrendik ki, Saray rejimi de zaten 31 Mart’tan bu yana bu konuyu görüşüyormuş! Hatta “iş dünyası örgütleri”nin görüşlerini almak üzere bir yasa teklifi de hazırlanmış. Görüşü alınan iş dünyası örgütlerinin işçi sendikaları konfederasyonları olduğunu zannetmiyoruz. Milyonlarca emekçi için hayat memat meselesi haline gelmiş bu konuyu biz de televizyonlardan “İşten çıkarmalar yasaklanıyor! Detaylar geliyor” haberiyle öğreniyoruz.
Şeytan ayrıntıda gizlidir derler. Detaylar gelince işin rengi belli oluyor. Covid-19 salgın hastalığı neticesinde kamu yararının gerektirmesi nedeniyle üç ay süreyle işten çıkarma yapılamayacak ve fakat işveren isterse işçiyi ücretsiz izne çıkarabilecektir.
Salgının ilk gününden beri işverenler çeşitli vergi, prim ertelemeleri, teşvik ve ödenek paketleriyle işçilerin maaş yükünden büyük ölçüde azat edilmişlerdi. Ama gel gör ki ücretsiz izin kanunen işçinin rızasına tabi olduğundan, işverenler salgın süresince işçileri ücretsiz izne çıkararak işçilerin yükünden tamamen kurtulamıyorlardı. Şimdi bu yasa teklifi ile bu da mümkün hale gelecek. İşveren işçileri hesapsız kitapsız ücretsiz izne gönderecek ve hesapta devlet de ücretsiz izne çıkarılanlara günde 39 lira 24 kuruş ücret verecek. Bu rakam kısa çalışma ödeneği ile alınabilen 1752 TL’nin bile altında! İşverenlerle Saray’ın iktidarı birlik olmuş, kamu yararı adı altında işçi ve emekçilere günlük 39 TL bahşediyor. Televizyonlar kitlelere bir yalanı satıyor! İşten çıkarmaların sözde yasaklanması adı altında işçilerin aylık 1177 TL ile ev geçindirmesi bekleniyor. Rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli görüyor. Salgından ilk kurtarılacaklar sermaye ve şirketler diyor.
Biz işçiler, ölümü gösterip sıtmaya razı eden bu yasa teklifini kabul etmiyoruz! İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır ve tüm işçiler ücretli izne çıkarılmalıdır! Ücretsiz izin işçiye açlıktan öl demektir!
Çağrımızdır!
Üç işçi konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK, bu yasa teklifinin derhal geri çekilmesi ve işten çıkarmaların yasaklanması için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.
Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık biliyoruz.
Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma” düzeninin kendisine yabancı olmadığını…
Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman, hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli zararlar görecektir.
Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.
Çağrımızdır!
Üç acil önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
Daha da önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif mücadeleye zorlamalıdır.
Covid-19 virüsü bir yandan hızla yayılıp her gün pek çok insanın ölümüne neden olurken, diğer yandan da kapitalist sistemin yaldızlarını (!) pul pul dökmektedir. Emekçiler kitle iletişim araçlarından insanların salgın karşısındaki çaresizliklerini her gün kaygıyla izlerken, her sokağa çıkışlarında korkuyu bizzat yaşamaktadırlar. Diğer yandan ise satır aralarında egemenlerin, kapitalist şirketlerin kâr uğruna ne kadar pervasızlaşabildiklerini görüp, farkında olarak veya olmayarak kapitalist sistemin gerçek yüzü ile karşı karşıya kalmaktadırlar.
Örneğin ABD’de insanların test yapabilmek ve virüs tedavisi olabilmek için ne kadar çabaladıklarını, parası olmayanların salgına terk edildiklerini satır arasında görüyoruz. Ya da salgının en çok etkilediği ülkelerden biri olan İtalya’da hastanelerdeki solunum vanası ihtiyacını gidermek için kendi imkânları ile vana üreten 2 mühendisin, vanayı fahiş fiyatla satan şirket tarafından tehdit edildiği ile ilgili haber, kapitalist şirketlerin kâr uğruna ne kadar alçalabildiklerini göstermiştir. Bir başka örnek de Almanya’dan. Almanya’nın Tübingen kentinde, CureVac isimli bir ilaç firması koronavirüse karşı ilaç geliştirmede önemli bir gelişme kaydetmiş; bunun üzerine ABD Başkanı Trump, geliştirdiği ilacın patent hakkını satması için firmaya bir milyar dolar teklif etmiş ve bunun üzerine Almanya ile ABD arasında yine satır arasında kalan bir kriz yaşanmıştır. Salgın süresince Avrupa Birliği ülkeleri arasında yaşananlar da cabasıdır. Sınırların kalktığı, büyük Avrupa medeniyetinin (!) konfederasyon biçiminde tek ülkeye dönüşmeyi hedeflediği Avrupa Birliği’nin yıldızları da tıpkı kapitalizmin yaldızları gibi pul pul dökülmüştür bu süreçte.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ama bu yazının amacı salgın süresince kapitalist sistemin çürüyen yanlarını göstermek değil. Esas olarak, bu salgın süreci sonunda ortaya çıkacak büyük ekonomik kriz, bu krizin izleyeceği seyir ve krizin nihayetlenmesi üzerine birkaç kelam edebilmektir…
Kapitalizm yapısal olarak devrevi krizler üreten bir sistemdir. Daha eski dönemlere dayanan ancak en son 2008 yılında su yüzüne çıkan büyük kriz günümüze kadar etkilerini sürdürmüştür. Yaşanan Covid-19 salgını ise bu krizin derinleşmesine ve hızlanmasına neden olmuştur. Bu sağlık krizi çok kısa bir süre sonra herkesin çıplak gözle bile görebileceği sosyal ve ekonomik bir altüst oluşa neden olacaktır.
Kapitalist sistem daha önce de iki büyük kriz yaşamıştır ve bu krizlerden çıkmak için 2 dünya savaşı çıkartmıştır. Kapitalizm, emperyalizm aşamasına geldiğinde daralan pazarları tekrar paylaşmak, yeni pazar alanları açmak ve düşen kâr oranlarını artırmak için dünyayı büyük bir yıkıma sokmaktan çekinmemiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ise Sovyetler Birliği ve bir dizi işçi devleti kurulmuş, bu güç dengesi içinde karşılaşılan 3. krizde yeni bir dünya savaşı çıkmamıştır. Bunun yerine neoliberal politikalar geliştirilerek emekçilerin tüm kazanımları büyük tekellere peşkeş çekilmiş ve kapitalist sistem kısa süreliğine de olsa bir nefes almıştır. Ancak bulunan her yol kapitalizmi sona daha hızlı yaklaştırmaktadır. Bu sona yaklaşma süreci Covid-19 salgını ile daha da hız kazanmıştır.
Covid-19 salgını tıpkı dünya savaşları sonundakine benzer sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Milyona varacak insan ölümleri, büyük bir işsiz ordusu, körüklenen gerici ve şovenist fikirler ve daha da önemlisi birçok kapitalist şirketin büyük tekellerce yutulması, yok olan ekonomik işleyiş…
Karl Marks, kapitalizmin büyük krizlerinin sınıflar arasındaki çelişkileri çıplak bir biçimde ortaya çıkaracağını belirtmiştir. Kapitalistler bu salgını ve salgın sonrasında –ya da sırasında- ortaya çıkacak krizi lehlerine çevirmek isteyecek, kırılan kanlı çarklarını yeniden çevirmeye çalışacaklardır. Bunu yaparken de geniş emekçi kitlelere kapitalizmden başka bir alternatifin olmadığını yutturmaya çalışacaklar, yutturamazlarsa da şiddete başvurmaktan, insanları ve doğayı katletmekten çekinmeyeceklerdir.
Bu nedenle Covid-19 salgınına karşı insanlığın mücadelesi bugün kapitalizme karşı mücadele olmak zorundadır. Bu kavga antikapitalist bir kavgadır ve sınıfsal bir mahiyet taşır. Salgından nemalanmaya çalışanlarla salgından ölenler aynı gemide değildir. Bu mahiyet kavranamazsa kapitalizm insanlığın ve dünyanın sonunu getirecektir…
Bizce hayır, iktidar baskıcı uygulamalarına kaldığı yerdendevam ediyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP), 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerde Kürt illerindeki belediyelerden 65’ini kazandı. HDP’nin kazandığı 3’ü büyük, 5’i il, 45’i ilçe, 12’si belde toplam 65 belediyeden 6’sına mazbata verilmezken, 40’ına kayyım atandı. Önceki dönem Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) yönetiminde bulunan 102 belediyeden 96’sına kayyum atanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde İçişleri Bakanlığı kararıyla HDP’li Batman Belediyesi ve Diyarbakır’ın Silvan, Lice, Ergani ve Eğil ilçe belediyeleri dahil beş belediyeye daha kayyum atandı. “Daha” diyoruz çünkü 31 Mart’tan sonra atanan kayyumların üçüncü dalgası bu. Kayyum atamalarının ilk dalgası Ağustos 2019’da Diyarbakır, Mardin ve Van ile başlanmıştı. İkinci dalga ise 2019’un son aylarında gerçekleşmişti. Bu dönemde 29 HDP’li belediyeye kayyum atanarak HDP’li belediye sayısı 27’ye düşmüştü. Son olarak ise, İçişleri Bakanlığı haklarında yürütülen soruşturmaları gerekçe göstererek 23 Mart’ta Batman; Bitlis’in Güroymak; Diyarbakır’ın Eğil, Ergani, Silvan, Lice; Iğdır’ın Halfeli ve Siirt’in Gökçebağ belediye eşbaşkanlarını görevden alarak yerine kayyum atandı. HDP’nin elinde şu an 18 belediye kaldı.
Bu bir salgın fırsatçılığı mı? Bizce hayır, iktidar baskıcı uygulamalarına kaldığı yerden devam ediyor. İktidar hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın halk tarafından seçilmiş kişileri gözaltına alarak veya tutuklayarak halkların iradesini yok saymaya devam ediyor. Hatta halk sağlığının tehdit altında olduğu şu günlerde tam da infaz yasası görüşülürken, çoğunluğu Kürt siyasetinden olan siyasi tutsakları salınması bir yana, daha fazla sayıda siyasetçinin içeri atılması demokratik hakların tamamen zapturapt altına alınmasıdır. Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, kayyum atanan belediyelerin yetkileri seçilmiş belediye başkanlarına iade edilmelidir.
Bazı olayların hayatlarımızda turnusol etkisi var.
Açık ki koronavirüs salgını tüm sistem için bu işlevi
şimdiden gördü.
Kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkiyi de insanla kurduğu
ilişkiyi de tüm yönleriyle açık seçik ortaya serdi.
Kâr edilebilecekse her şeyin alınır-satılır olduğunu iddia eden politikalarıyla, sağlık hakkını bile iğdiş eden kapitalist devletlerin tercihlerinin bariz sonuçlarıyla karşı karşıyayız.
Ve bu sonucu yaratanlar, durumun bizzat sorumlusu olanlar, inkâr sürecinden hızla pazarlık sürecine geçtiler bile.
İddiaya göre “evde kalırsak”, “tedbirli olursak”, “hastalığa yakalanmazsak” ama tabii bu arada işimizi, faturalarımızı, kiramızı da aksatmazsak süreci en az hasarla atlatacaktık. Oysa gelinen noktada tüm kontrol çoktan yitirilmiş durumda.
Kamu yararına dönük sahici önlemler yerine, hayatta kalmanın
patronların inisiyatifine ve bireysel risk ve fedakarlığa indirgendiği
uygulamalarla karşı karşıyayız.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sistemin tüm boşlukları bu şekilde açığa çıkınca sürece yönelik dayanışma yol ve seçenekleri de zaruri bir arayış haline geldi. Komşumla nasıl dayanışabilirim, yaşlılara nasıl yardımcı olabilirim, evin maalesef hiç de güvenli bir alan olmadığı birçok kadına, çocuğa nasıl ulaşabilirim, işinden olanlar için ne yapabilirim, işine gitmek zorunda kalanlardan nasıl haberdar olabilirim, peki ya ben de işsiz kalırsam, o zaman kime nasıl ulaşabilirim? Ve daha nice soru…
Bu sorular ve bunlara çözüm arayışı ile gösterilen her değerli çaba ise doğrudan sistemin en çok vurduğu, parçaladığı yere, dayanışmaya ve örgütlenmeye işaret ediyor.
Kabul edelim, bugün birçok hakkımız zaten tehdit altında. Bu yeni bir durum değil, ama şimdi her zamankinden büyük bir tehdit, üstelik kapitalistler için sorumluluğu kolayca bir virüse yıkabilecekleri kadar büyük… Doğrudan yaşama hakkımıza dönük bir saldırı var. Virüs herkes için bir tehdit olabilir ancak elbette zaten eşitsiz durumda olan kesimler için; emekçiler, kadınlar, göçmenler, mülteciler için sonuçları hiç de aynı olmayacak. 16 milyon sigortalı işçinin, 7,5 milyon işsizin olduğu, ancak bazı sendika yöneticilerinin bile patronlardan lütuf beklediği koşullarda; elektrik, doğalgaz faturalarının bir ay ödenmemesini bile göze alamayan hükümetin, patronlar dışında hiç kimse için bir önlem sunmadığı ortada.
O zaman bu dayanışma ve örgütlenmeyi öncelikle en temel haklarımızdan başlayarak örebilmemiz gerekiyor.
Sağlık hakkımız, eğitim hakkımız, konaklama hakkımız, çalışma hakkımız ve içi boşaltılıp sermayenin kullanımına ve insafına terk edilen diğer tüm haklarımız için ücretsiz ve nitelikli koşulların sağlanması talebiyle ilerlememiz gerekiyor. Bugün virüs karşısında, yarın yine kapitalizmin yaratacağı bir dolu başka sorun karşısında tüm bu haklarımızı güvence altına almamız gerekiyor. Üstelik bu sefer bunu kimsenin insafına bırakmadan, kendi denetimimizde yani işçi ve emekçilerin denetiminde sağlamamız gerekiyor.
Bize akıl verenler sıkıştıkları yerde kendi OHAL’inizi ilan edin demeye kadar vardılar. Biz OHAL değil; hayatımız, geleceğimiz için güvenli ve güvenceli bir ortam ve şeffaflık istiyoruz. Bu asgari koşulu bile sağlayamayacaksanız, o zaman siz şöyle buyurun, biz seve seve yaparız…
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un geniş kadın örgütlenmesi ISADORA’nın koronavirüs pandemisine karşı Arjantinli kadınların içinde bulunduğu koşullar ve taleplerine yönelik yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.
Arjantin ve dünyanın geri kalanı Covid-19 virüs salgınının yol açtığı krizle boğuşurken, bu acil sağlık durumu karşısında kadınların koşullarının neler olduğunu bir kez daha sormak gerekiyor. Koronavirüsün yayılmasını önlemek, yani bir nevi krizi “hapsetmek” için alınan önlemler işçi ve emekçi kadınlara da hizmet ediyor mu?
Arjantin’de Fernández hükümetinin aldığı ilk önlemlerinden biri ilk ve orta öğretim kurumlarında ve liselerde eğitimi askıya almaktı. Peki çocuklar okula gitmeyince onlara kim bakacak? Ülkede, toplumsal yeniden üretim ve bakım emeği esas olarak kadınların omuzlarına yıkılıyor ve bu durum biz kadınların çalışabilme olanaklarını etkiliyor. Bir yandan da, dersler askıya alınırken çoğunluğu hem annelik hem de haneye gelir getirme sorumluluğu taşıyan kadınlardan oluşan öğretmenler okullarda nöbete çağrılıyor.
Hükümet, bu durum karşısında okul çağındaki çocuklarına bakmakla sorumlu çalışanlara hızlıca “izin” verdi. Ancak kadınlar olarak çoğumuz en güvencesiz iş sektörlerinde çalıştığımızdan, işverenlerin büyük bir kısmı hükümetin bu “ricasına” saygı duymuyor. Geçim kaynağımız olan işimizi riske atmakla sağlığımız arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Örneğin, bu durum, çalışanların %94’ünden fazlasının kadın olduğu ve ülkenin emekçi kadınlarının %20’sini istihdam eden ev hizmetleri ve temizlik sektöründe çok belirgin yaşanıyor. Ülke başkanının ev içi emek ve bakım emeğinin ebeveynler arasında eşit olarak paylaşılmasının önemini hiçe sayarak, bu konular söz konusu olduğunda sadece “annelere” seslenmesi, zaten var olan toplumsal algıyı ortaya koyuyor.
Ayrıca, emekçi kadınlar temizlik ve dezenfeksiyon görevlerinde ve koronavirüs ve dang humması hastalarının tedavi edildiği sağlık sistemi içerisinde de temel bir rol oynamaktalar. Acil sağlık durumunda karşılaştıkları zorlu görevleri yerine getirmek için her gün evlerini terk etmeye ve toplu taşıma araçlarına binmeye devam etmek zorundalar. Sağlık çalışanı kadınlar, Arjantin’de ve tüm dünyada, salgın karşısında çöken altyapı sistemlerine, yetersiz kaynaklara ve sefalet ücretlerine rağmen cesurca hayatlarını ve bedenlerini ortaya koymaya devam ediyorlar.
#EvdeKal mı? Evde kalalım da işsiz mi kalalım?
Güvencesiz çalışma ve ücret eşitsizliği kadınlar olarak sağlığımızı riske atıyor, çünkü çoğumuz “evde kalmayı” seçemiyoruz ve çalışmaya zorlanıyoruz. Bunun en belirgin örneği, hastalığın bulaşma ihtimaline rağmen boş okullarda saatlerce nöbet tutmak zorunda bırakılan yüz binlerce öğretmenin içinde bulunduğu durum. Öğretmenlerin bu zorunlu gardiyanlığı ancak kendi oluşturdukları baskı sayesinde 19 Mart’ta sona erebildi.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ev hizmetleri ve temizlik sektörünün çoğunluğunu oluşturan kadınlar olarak bizler, her gün binlerce insanın gerekli koruma önlemleri olmaksızın kullandığı kamusal alanların büyük bir kısmının dezenfeksiyonundan sorumluyuz. Güvencesiz ve kayıtdışı istihdamın en yoğun yaşandığı bu sektör, alınan göstermelik güvenlik ve hijyen önlemleri nedeniyle bizi virüsü kapmaya açık hale getiriyor.
Peki evlerimizin içindeki tehlikeye ne olacak?
Virüsün yayılmasını engellemek için evde kalma önleminin çapı genişletilirken, birçoğumuz, bize taciz eden ve şiddet uygulayan erkeklerle sürekli aynı ortamı paylaşmamız gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Çökmüş ve felç durumda olan sağlık ve adalet sistemleri yüzünden gidebilecek başka bir yerimiz yok. Durumumuz oldukça endişe verici ve kadınlar olarak yaşadığımız gerçekliğe uygun önlemlerin alınmasına ihtiyacımız var. Ahora que sí nos ven (Artık Bizi Görüyorlar) Gözlemevi’nin yayımladığı verilere göre kadın cinayetlerinin %59’unun evde gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.
Kadın, Toplumsal Cinsiyet ve Farklılıklar Bakanlığı ve birçok bölgesel Kadın Bakanlıkları bu dönemde evde kalmanın kadına yönelik şiddet üzerindeki etkilerine dair kamusal kampanyalar başlattı. Bu kampanyalarda şiddet gören kadınların başvurabilecekleri 144 telefon hattı hatırlatılsa da, şiddete uğrayan kadınları desteklemek ve sığınma evleri için ayrılan bir bütçe yok. Kadın cinayetlerinin durmak bir yana giderek arttığını görmeye devam ediyoruz. 144 hattında hizmet veren emekçiler bile içinden geçtiğimiz acil sağlık durumuyla baş edebilmek için yeterli koruma önlemleri ve çalışma kaynaklarından yoksun olduklarını söylüyorlar.
Bize şiddet uygulayanlarla aynı evde kalmak zorunda olmadığımız bir karantina için yeterli bütçe ve etkili önlemler istiyoruz! Salgın boyunca, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet vakalarına bakılmaya, istismarcıların, tacizcilerin, tecavüzcülerin ve kadın katillerinin yargılanmasına devam edilsin! Yeterli sığınma evi sağlansın, çünkü hayatlarımız tehlikede! Sadece bunlar da değil, Sol Cephe olarak önerdiğimiz üzere devlet, şiddete maruz kalan kadın ve çocuklara konut olanakları sağlamalıdır.
Kürtaj hâlâ yasadışı ve kadın sağlığı arka planda kalmaya devam ediyor
Arjantin Ulusal Kongresi patronları kurtarmak için bir “acil durum paketi” oylamaya hazırlanırken, Yasama Kurulu kürtajın yasallaşmasını öngören yeni yasa tasarısının Kongre’ye sunulmasının ertelendiğini duyurdu. Bu yeni yasa tasarısına zaten gerek yoktu, çünkü Yasal Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın hazırladığı tasarı parlamento statüsüne sahiptir ve bu tasarı, yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkına sahip olabilmemiz için acilen oylanmalıdır. Gizli kürtaj nedeniyle ölümler ve sakatlıklar gerçekleşmeye ve kadınlar suçlanmaya devam ederken, hükümetin cinsel sağlık programlarını askıya almasına ve çöken sağlık sistemini bahane ederek kürtaj hakkına ulaşımımızı engellemesine izin vermemeliyiz. Kamusal sağlık sistemi, sağlık krizi ve kaynak eksikliği karşısında sağlık ekiplerini salgınla ilgili vakaların bakımına yönlendirmekte, kadın sağlığını arka plana atmaktadır. Hep gecikme, hep bahane! Yasal kürtaj istiyoruz, şimdi!
Kaynaklar acil sağlık durumu için harcanmalı, dış borç ödemeleri için değil!
Bu zor krizden tek çıkış yolu kaynakların IMF’ye yapılan ödemelere değil, sağlık sisteminin ihtiyaçlarını karşılamak için ayrılacak bütçeye harcanması ve dış borçların ödenmemesidir. Hastane altyapılarının iyileştirilmesi, yeterli ekipman ve malzeme sağlanması, sağlık çalışanları için acil maaş artışı yapılması için bütçe! Sağlık sistemi içerisinde en güvencesiz ve en düşük ücretlere çalışan kesim olan hemşirelerin çoğunluğunun kadın olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Koronavirüs ve dang hummasının yayılmasını önlemek için gerekli olan el dezenfektanı, çamaşır suyu, sinek kovucu ve diğer tüm hijyen malzemelerinin sağlanması için bütçe!
Hükümetin aldığı ekonomik önlemler ilerici önlemler olarak görünse bile bugüne kadar hastanelere, sağlık malzemeleri tedarikine ve acil sağlık durumuna yönelik bir bütçe artışı açıklaması yapılmadı. Enflasyon ücretlerimizi kemirmeye ve spekülatörler fiyatları arttırmak için krizden faydalanmaya devam ederken, ücretlerin arttırılması yönünde herhangi bir karar da yok. Hükümet çevresinde tek konuşulan, ülkenin güvencesiz koşullarda çalışan işçilerini tehlikeye atmaya devam edecek olan ekonominin çarkını döndürmeye yönelik planlar.
İşte bu yüzden faydalanıcılarının %99’unu annelerin oluşturduğu Çocuk Başına Evrensel Ödenek’in ve emeklilik fonunun acil durum yardımlarının yeterli olmadığını söylüyoruz. Kadınlara iş güvencesi sağlanmalı, ücretli izin dahil olmak üzere tüm çalışma hakları garanti altına alınmalı, emeklilik maaşları TÜFE’ye endekslenmelidir.
Hükümet tüm baba ve annelerin çocuklarıyla evde kalabilmesini sağlasın; ekonominin tüm sektörlerinde işten çıkarmalar yasaklansın!
Kadına yönelik şiddetin önüne geçmek için bir bütçe tahsis edilsin ve 2020 yılının başından beri 70’ten fazla kadının katledildiği göz önüne alınarak kadına yönelik şiddete karşı acil durum ilan edilsin!
Cinsel sağlık ve üreme sağlığı programları askıya alınmak yerine güçlendirilsin ve sağlık çalışanlarının çalışma koşulları iyileştirilsin!
Tüm sağlık çalışanlarına maaş artışı! Sağlık çalışanları ve sağlık sistemi için yeterli bütçe!
Özel sağlık sistemi kaynaklarından (yataklar, solunum cihazları, personel) herkes ücretsiz yararlansın!
Tüm bunların mümkün olabilmesi için IMF’ye olan gayrimeşru borcun ödenmesinin durdurulması gerektiği bugün hiç olmadığı kadar ortadadır. Fernández hükümeti dış borçlara ödenecek parayı pandemiyle mücadele için kullansın! Kadınların ve muhalif sektörlerin tüm hakları ancak bu şekilde güvence altına alınabilir.
Yıllardan beri söylüyoruz, talep ediyoruz; işçi sınıfının bu doğrultularda mücadelenin başını çekmesi gerektiğini vurguluyoruz… Ama pek çok kesim tarafından “olmaz öyle şey”, “gerçekçi değil” gibisinden eleştirilere maruz kalıyorduk. Bakın şimdi ne durumdayız…
Diyorduk ki: “Ekonomik nedenlerle işten çıkarmalar yasaklansın.” Dün bizim bu önerimize kulak asmayanlar, şimdi koronavirüs nedeniyle patronların işten işçi çıkarmamasını talep etmeye başladılar. Birçok ülkede hükümetler bunu yürürlüğe koyuyor. Bizim AKP’li cumhurbaşkanı da bunu patronlardan “rica” ediyor. Ama bu iş ricayla olmaz. Zaten hükümet de üzerinde yeterince baskı olmadığı sürece bunu patronlara dayatmaktan kaçınacaktır… Kaçınabildiği yere kadar tabii.
Bazı hükümetler kapanma
durumundaki işyerlerinde çalışanların ücretlerini ödemeyi üstleniyorlar.
Bizimkiler de esnek çalışma, kısa çalışma, telafi çalışması gibi patronlara
takviye önlemler getiriyorlar. Bu bir şey gösteriyor: Demek ki devlet kaynakları
buna muktedir. AMA bunlar yarım yamalak önlemler, üstelik sadece işvereni
destekleme amaçlı. Bizim önerimiz bunun ötesinde: Kriz karşısında kapanan
işyerleri derhal kamulaştırılmalı ve geçici süreliğine de olsa işçiler izinli
sayılacaksa maaşları aynen ödenmeye devam etmeli.
Başka ne diyorduk? “İş saatleri kısaltılmalı, yeni kurulacak vardiyalarda işsizler istihdam edilmeli.” Bunu işsizliğe karşı bir önlem olarak talep ediyorduk. Bizi eleştirenler, “olmaz öyle şey, iş saatleri kısaltılamaz” diyorlardı. Şimdi ne oluyor? Hükümetler -bizimkisi de- zorunlu hizmet ve sanayi dallarında kısa çalışmayı gündeme getirmeye başladılar. Demek ki hayat bunu zorunlu kılıyor; dün işsizlik karşısında bunu kavrayamayanlar bugün bu uygulamaya geçmeye mecbur kalıyorlar. Bankalar çalışma süresini aniden 5 saate indirdi. Bunu anlamak için illa bu kadar insanın telef olması mı gerekiyordu? AMA dikkat: Kısa süreli çalışacakların ücretleri kısıntı olmadan, aynen ödenmeye devam etmeli. Ayrıca virüs salgını geçtikten sonra da bu uygulama devam etmeli ve geri kalan saatler için yeni işçiler istihdam edilmeli.
Başka ne diyorduk? “Özelleştirmeler dursun, özelleştirilen işletmeler yeniden kamulaştırılsın.” Pek anlaşılmıyordu bunun önemi. Bakın şimdi ne oldu: Devlet hastaneleri yetmedi, hükümet özel ve vakıf hastanelerini pandemi (salgın) hastanesi olarak ilan etti. Demek ki, toplumun buna ihtiyacı varmış… AMA gene dikkat: Tamam, virüse yakalananlar bu hastanelere gidecek ama birincisi, bu parasız mı olacak? Yani oralara sadece zenginler mi gidebilecek? İkincisi, parasız olursa, masrafları o özel hastane mi üstlenecek yoksa devlet mi ödeyecek? Eğer devlet ödeyecekse bu, o hastane patronlarının zengin edilmesinden başka ne işe yarayacak? O halde biz ısrar ediyoruz: Sağlıkta özel kesim olamaz; bütün özel sağlık kuruluşları derhal kamulaştırılmalı.
Bugün yaşamın zorunlulukları nedeniyle pek çok sağlıkçı, bilim insanı vs. hükümetlerin kamu yararına köklü önlemler almasını, kitlelere “yardım” etmesini istiyor. Ve bunları devletin “bir sosyal devlet” olması gerektiği doğrultusunda talep ediyorlar. Ama yukarıda da dediğimiz gibi, bu ve benzeri önlemler “yarım” önlemler. Gerçek önlem sanayinin ve temel hizmetlerin kamulaştırılmasıdır. Bu nedenle asıl yapılması gereken, hükümetlerin “sosyal yardım” yaftası altında asıl patronları desteklemesine, bu arada kırıntıları da topluma dağıtmasına bir son vermektir.
Çözüm “sosyal devlette”
değil, işçilerin ve emekçilerin denetimi ve yönetimindeki bir “sosyalist
devlettedir”.
Kesinlikle büyük ve sarsıcı sonuçları olacak bir krizle karşı karşıyayız.
Türkiye’nin egemen sınıfları, Covid-19 salgınını kontrol altına alacak önlemlerden ziyade, hâkim sınıfların kârlılığını güvence altına alacak bir reçetenin peşinde. Bu reçetenin anahtarı, hiç şüphesiz salgınla mücadelenin gereklerinin yapıldığı ve ülkede bir tür karantina uygulandığı yanılsaması yaratılmasıdır. “Evde Kal Türkiye”, bu yanılsamanın şiarıdır.
Çokuluslu şirketler işçilerine “şimdi fedakarlık zamanı” derken, teknoloji, bankacılık vb. sektörlerde evden çalışma sistemine çoktan geçilmiş durumda. Ülkede belirleyici bir istihdam kaynağı olarak pek çok kafe, berber, nalbur, avukatlık bürosu, tarım kooperatifi vb. bir yığın küçük işletme ise milyonlarca çalışanıyla beraber bir belirsizliğe terk edilmiş durumda.
Salgın karşısında adeta kaderlerine terk edilen işçi sınıfı başta olmak üzere kent-kır yoksulları, küçük burjuva kesimler ve küçük üreticiler yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya. Küçük üreticilerin ve küçük işletmelerin iflası daha şimdiden dehşet verici bir düzeye fırladı.
Kapitalizmin krizleri, tarihsel olarak küçük işletmeleri ve “orta sınıfları” iflasa sürükleme eğilimlerini bağrında taşır. Bunun temel kaynağı, büyük tekellerle küçük üretici arasında var olan eşitsiz ilişkide aranmalıdır. Küçük üreticilerin; bugüne dek devletine, milletine sadakatiyle övünen esnafın etrafı, kendisini kuşatmakta olan kira ve vergi borcu, katlanılmaz hayat pahalılığı, işsizlik, vurguncular, stokçular ile kuşatılmış durumdadır. İnsan hayatına dair hoyratça umursamazlığı ile AKP hükümeti, işçi sınıfı ile birlikte onların geniş kesimlerini de gözden çıkarmış görünmektedir.
Türkiye’nin küçük üreticileri ve esnafları, dünya gıda ve tedarik zincirlerinin, neoliberal yağmanın tarafında bir hükümetle karşı karşıya olduklarını er ya da geç anlayacak. Mevcut yıkım koşullarında çokuluslu şirketler durmayacak ve büyük bir açgözlülükle hep daha fazlasını isteyecekler. Zira onlar için mevcut krizden çıkışın yolu, başkalarının yıkıma uğramasından geçiyor.
Alışılmış kalıplar hızla eriyor. Borçla alınmış evlere ve arabalara el konuyor. Her geçen gün daha fazla sayıda küçük üretici, esnaf ve dükkan sahibi, mülk sahibi sınıflardansa, alın terini satmaktan başka yolu olmayan emekçilerle kader ortaklığına sürükleniyor.
Bu kader ortaklığı, ülke çapında bir mücadele ve program zemini ile taçlanmak zorunda. Sendikalar, küçük üreticinin ve “orta sınıfların” tarihsel müttefiki işçi sınıfıyla bütünleşmesinin bir başka ülkeye yönelişin, mücadele etmek isteyen herkes için güvenin, mücadeleleri birleştirmenin zemini olmalı.
Bu yıkıcı kriz bizi bir yol ayrımının eşiğine getiriyor. Bu yol ayrımı, ülke içinde yaratılan kaynakların nasıl kullanılacağı sorunuyla yakından ilişkili. Bize ait olanların yağmalanmasına izin mi vereceğiz, yoksa planlı bir ekonomi temelinde ve işçilerin kontrolü altında toplum refahını artırmaya dönük olarak kullanılmasına mı yöneleceğiz?
Dış borç ödemelerini derhal durdurun!
İşten çıkarmaları yasaklayın!
Sendikalar ortak taleplerimiz için birleşmeli! İşyerlerinde, işkollarında, her sektörde birleşik mücadeleye!
Salgın ve karantina koşullarında zorluk çeken küçük esnaf ve dükkanlar için ön ödemesiz, düşük faizli, kefilsiz kredi!
Salgınla mücadele süresince kira ve kredi ücretlerini dondurun; elektrik, su, internet ve telefon faturalarından muafiyet sağlayın!
Çalışanların ücretlerini ve iş güvencelerini koruyarak karantina koşullarında yaşamalarını garanti edin!
Tüm enerji, iletişim ve sağlık endüstrisi tazminat ödenmeksizin, işçilerin kontrolü altında derhal kamulaştırılsın!
Çiftçinin banka ve tarım kredi kooperatif borçları silinmeli.
Kamu mülkiyetindeki ekilebilir topraklarda gıda üretimi için devlet çiftlikleri kurun!
Kaynak mı arıyorsunuz? Ülke kaynaklarına dişlerini geçirmiş durumdaki çokuluslu şirketleri kamulaştırın. Dev şirketlerin gelirleri krizle mücadeleye yeter.
Temel gıda ürünleri için tavan fiyat belirlensin, gıda ürünlerinin fiyatları düşürülsün. Acil sağlık ihtiyaçları, ekipmanların temini, sağlık kuruluşları, laboratuvarlar, klinik merkezleri vb. için derhal ulusal bir eylem planı açıklayın.
Hayır, sizinle aynı gemide falan değiliz. Siz bugüne kadar geminin en konforlu yerinde yaşarken bize hiç aynı gemide olduğumuzu söylemediniz. Gemi ne zaman su almaya başladı, işte siz o zaman kazan dairesinde güneşsiz bıraktığınız insanlara aynı gemideyiz mavalını okumaya başladınız.
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bu salgının yükünü yine biz işçilere yığdınız. Hiçbir sağlık önlemi alınmadan hâlâ kelle koltukta işe giden biziz. Sizler hâlâ lüks konutlarınızda hiçbir geçim derdiniz olmadan karantina günlerinizden selfie’ler çekip paylaşıyorsunuz. Peki bizim selfie’miz? Bir metre kuralı yokmuşçasına hâlâ dip dibe üretim bantlarında çalışıyoruz. Maske ve eldiven bulursak halimize şükreder olduk.
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Hâlâ evden çalışmak zorunda kalan bizleriz ve üstelik belirlenmiş bir çalışma saatimiz bile yok. Sizler sakın uykunuzu bölmeyin, biz üretmeye devam ederiz!
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bugüne kadar yaşanan her olayın faturası biz işçilere kesildi. Neredeyse tüm sosyal haklarımız elimizden alındı. O zaman aynı gemide değildik, şimdi hiç olmayacağız ve bu salgının bize fatura edilmesine göz yummayacağız.
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bugüne kadar sağlık emekçilerine yapılan şiddetin önüne geçmediniz, hiçbir talebini dinlemediniz. Şimdi de utanmadan şunları diyorsunuz: “Şiddete karşı eylem yaptığınızda dikkate almadık, ama şimdi işimiz düştü, sizleri balkondan alkışlıyoruz hadi yine iyisiniz.”
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Salgına karşı önlemler alırken biz işçileri görmediniz bile. Açıkladığınız ekonomik önlem paketinde bizimle ilgili tek bir karar dahi yoktu. Tüm kararlar sermayenin uğradığı zararları en aza indirmeye yönelikti.
Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Biz işçilerden fedakarlık istiyorsunuz. Maaşlarımızı kesintili alabileceğimizi söylüyorsunuz. Peki neden büyük tekel sahiplerinden de aynı fedakarlığı beklemiyorsunuz? Binlerce çalışanı olan işverenlere salgın süresi boyunca çalışanlarına ücretli izin verilmesini ve işten atmaların yasaklanmasını söylemiyorsunuz? Hayır, sizinle aynı gemide değiliz. Bizler dünyanın her yerinde dili, dini, ırkı fark etmeksizin sömürülenlerle aynı gemideyiz.
Covid-19 virüsü uluslararası ölçekte yayılımını sürdürürken, 6 hafta boyunca bir sağlık tehdidi olarak virüse karşı hiçbir önlem almamış olan sayısız burjuva rejim, şimdi işçileri ve halkı baskı altında tutmalarına yarayacak olan tedbirleri hayata geçirmeye başladı. Fransa, İtalya ve daha birçok ülkede ordu sokağa indi. ABD Ulusal Muhafızlar’ın kullanımını tartışıyor.
Türkiye ise İngiltere, Brezilya ve İran gibi polisiye önlemler alan ülkeler arasında. Hükümet herkesi “Evde Kal!” sloganı altında izole etmeye çalışsa da, işçi ve emekçilerin ücretli izin hakları tanınmadığı için milyonlar hâlâ kalabalık ve sağlıksız işyerlerinde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyor.
Başkanlık rejiminin aldığı polisiye tedbirlerle Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) alınması gerektiğini söylediği önlemler arasında ise hiçbir benzerlik yok. DSÖ sınırların kapatılması, ordunun sokağa indirilmesi, polisiye tedbirlerin alınması gibi politikaların faydasız olduğunu defalarca dile getirdi. DSÖ’nün öne çıkardığı üç önlem şuydu: Herkesin koşulsuz olarak teste ulaşımını sağlamak, tehdit altındakilerin tıbbi takip altında olması ve hastaların koşulsuzca, bütün yönlerden tedaviye alınması.
Başkanlık rejimi bu üç maddenin hiçbirini gerçekleştiremediği
gibi, salgının toplum üzerinde yarattığı felç edici etkiyi fırsat bilerek, 23
Mart sabahı HDP’li dört belediyeye kayyum atadı. Bu, salgın krizini fırsat
bilerek, Kürt halkının demokratik haklarına karşı gerçekleştirilen en kirli
saldırı girişimlerinden biridir.
Süreklileşmiş bir OHAL rejimi olarak başkanlık rejiminin o çok övündüğü İHA’ları ve hava savunma sistemleri virüse karşı savaşımda hiçbir işe yaramadı. Anlaşılan konut kredilerinin peşinatını %10’a çekmek de virüsün yayılmasını engellemiş gibi durmuyor. Rejim virüs karşısında sermayedarların zenginliğini muhafaza etmeye çalışıyor ve işçilerin ve emekçilerin hayatlarını koruma kapasitesine sahip olmadığını her geçen dakika yeniden ispatlıyor.
Hem dünyada hem de Türkiye’de virüs bir kere yayılınca, rejimler buna baskıcı önlem paketleri açıklayarak cevap verdi. Bunun ne ifade ettiğini anlamak çok önemli.
Bunun anlamı, milyonlarca insanın hayatının tehdit altında olduğu uluslararası bir krizin patlak vermesiyle beraber, dünya kapitalizminin ve onun bir parçası olan Türk Başkanlık rejiminin bu krize demokratik haklara ve mevzilere saldırmaksızın cevap veremediğidir. Patronlar sınıfının ve onların hükümetlerinin bu yaşamsal krize verebildikleri biricik cevap, kitleleri açlığa ve baskılara mahkûm etmek olmuştur. Bu, onların çürümüşlüğünün bir yansımasıdır.
Burjuvazinin bu planına karşı mücadele etmek şart. İşçiler ve
emekçiler seferber olacaklarsa, bu seferberliğin gerekli sağlık ve güvenlik
önlemleri altında olmasının zorunlu olduğunun bilinciyle olacaklar. Dolayısıyla
bugün koronavirüse karşı hakkımız olan parasız sağlık önlemlerini talep
ederken, aynı zamanda ekonomik, demokratik ve sosyal haklarımız için de mücadele etmiş oluyoruz.
Rejimlerin baskıcılaşma yönünde sergiledikleri eğilim, işçileri
yanılgıya düşürmemeli. Çünkü baskı kullanan birisi, baskıyı kullanmak zorunda
kalan birisidir. Baskıyı kullanmadan yönetememeye başlamış olan birisidir.
Başkanlık rejiminin polisiye önlemlerinin altında, onun bu virüsün açığa
çıkardığı toplumsal hoşnutsuzluk karşısında kırılganlaşmış olması vardır.
Pandeminin Türkiye’deki işçi ve emekçilerin kafasında sopa sallanmasının mazereti olmasına ve genel olarak da Türkiye’nin sopayla yönetilmesine izin veremeyiz. Bu yüzden virüse karşı mücadeleyle, demokratik haklarımız için verdiğimiz mücadele bir ve aynı kümededir.
Ocak ayının ortasından itibaren tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını kapsamında, Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 9 Mart tarihinden bu yana, iktidarın pandemiye karşı nasıl bir politika izleyeceği de ortaya çıkmış oldu: Yetki bizde, sorumluluk sizde!
Saray rejimi, salgın karşısında insan hayatına ve kamu hizmetlerine verdiği değeri bir kez daha kanıtlama şansı buldu! Emekçi halkın sağlığını, yaşam koşullarını önceleyen tedbirler yerine iradi önlemler… “Zorunda olmadıkça evden çıkmayınız!”
Ne de olsa “Türkiye salgına en hazırlıklı ülke” idi, sorumsuz ama yetkili ağızlar böyle buyuruyordu. Ancak bu söylemin de yalan olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Maalesef Türkiye Covid-19 salgınında vaka sayısının en hızlı arttığı ülkelerden biri haline geldi.
Emekçi halkın sağlığını, yaşam koşullarını, kamusal hizmetleri önemseyen tedbirler alınmadığı takdirde bunun böyle olacağı ortadaydı da. Ancak Saray rejimi, 18 yıldır tutmakta olduğu safını yeniden açıkça belli etti. Salgın koşulları da olsa “üretim” sürmeli, sömürü devam etmeli ve patronlar bu süreçten de kârlı çıkmalı… “Milletin iradesi” olan hükümet de “patronların kalkanı” haline gelmeli.
Mülteci krizi vesilesiyle AB ile yaptığı görüşmelerde insan hayatını kasasına girecek sıcak para karşılığında pazarlık malzemesi haline getirmekte “ustalaşan” Tek Adam rejimi, şimdi de salgın koşullarında emekçilerle pazarlık masası kurmanın peşinde. Devlet kaynakları patronlara “kalkan” edilirken, devlet kamuya hiçbir kaynak ayırmazken; Saray, emekçilerin devlete bağış yapmasını diliyor! Kapitalist sömürü vahşetinin geldiği nokta bu. Sloganı da: “Hayat eve sığar!”
Peki kimin hayatı?
Salgın koşullarında üretim durdurulmadığından yeterli güvenlik önlemi dahi alınmadan çalışmak zorunda bırakılan işçinin hayatı mı? Yoksa salgın ve ekonomik kriz bahane edilerek işinden atılan, 4,5 milyonluk işsizler ordusuna eklenen yüz binlerin hayatı mı? Ya da patronu tarafından ücretsiz izne çıkartılan emekçinin hayatı mı?
Bu liste sayfalarca uzatılabilir. Ancak söz konusu olan politik tercihler meselesidir. İktidar Covid-19 salgınında tüm yetkisini patronlar ve sermaye sınıfı lehine kullanmayı tercih etmiş durumda. Krizin tüm faturasını yine biz emekçilerin üzerine yüklemenin peşinde. Emekçiler ise bir yandan salgına karşı kendi hayatlarını korumaya, bir yandan da krizle beraber daha da kötüleşen yaşam koşullarına direnmeye çalışmakta.
Böylesi zorlu koşullarda biz emekçilere ve emek örgütlerine düşen ise birlik ve dayanışmayı örebilmek, acil taleplerimiz uğruna mücadeleyi mümkün kılmak olmalı. DİSK, Türk-İş ve Hak-İş konfederasyonlarının işten çıkarmaların yasaklanması ve zorunlu sektörler dışında üretimin durdurulması talepleri etrafında ortak tutum almaları bu anlamda ileriye doğru atılmış bir adım.
Ancak üç konfederasyonun bu ortak tavrının yalnızca söylemde kalmaması, iktidar ve patronlardan bir “lütuf” beklentisine dönüşmemesi, biz emekçilerin yükselteceği dayanışma, mücadele ve sınıfımızın birliği sorumluluğuyla belirlenecek. Çünkü hayat sorumluluk almayı gerektiriyor. Ve bugün sorumluluk alanlar yarın yetkiyi de alabilirler!
Başından beri söylüyoruz, “Salgın süresince acil, gerekli ve zorunlu olan sağlık, temizlik, ilaç ve gıda gibi mal ve hizmet üretimi alanları dışındaki üretim birimlerinde iş derhal durdurulmalı ve çalışanlar ücretli izinli sayılmalıdır” diye. Ama bilim insanlarından tezgah başındaki işçilere kadar herkes bu uyarıyı yapmasına rağmen Saray rejimi bu önlemi kabul etmiyor. Tercih etmiyor. Patronları kurtaracak sözde önlemler almaya devam ediyor. Bir yandan da Türkiye, tespit edilen virüse yakalanma ve ölüm oranlarındaki artış hızında artık dünya genelinde başı çekiyor.
Neden? Rejimin karakteri gereği. Yani rejim, emekçilerin sağlığını ve yaşamını değil, patronların kâr ve çıkarlarını öncelikli olarak kabul eden bir sistemi koruyup yönlendirdiğinden.
Rejim şimdi de yeni bir “kaynak” icat etti: “Kendi kendimize yeteriz” başlığı altında halktan para toplamaya yöneliyor. Elinde zaten halktan topladığı kaynaklar var, ama onları işverenler için seferber ediyor. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de emekçi halka, işsizlere, yoksullara ödeme yapmak için yine onları yardıma çağırıyor, “Bağış yapın, fitreleriniz zekatlarınızı bize verin” diye.
Yani biz devlete para bağışı yapacağız, devlet de onu bize geri verecek!!! Mantık bu. Kim güvenebilir ki bu paraların nereye harcanacağına? İşsizlik fonunu devlet tahvilleri almakta kullanıp o paraları patronlara aktarmışlarken… Sadece patronları zengin eden saçma sapan projeler için milyarlarca dolar dış borç alıp, bu borçları faizleriyle birlikte halka ödetirlerken… Daha depremzedeler için toplanan yardımlara ne olduğunun hesabı bile vermeden…. Kim inanır, kim güvenir? Hem de halka en yakın kuruluşlar olan belediyelerin, sivil toplum örgütlerinin, mahalle derneklerinin vb. yardım kampanyaları yasaklanıyorsa…
Oysa bu ülkede işten çıkarmaların yasaklanması ve zorunlu sektörlerin dışındaki tüm faaliyetlerin durdurulabilmesi, yani emekçi halkın yaşamının korunabilmesi için gereken yeterli kaynak ve olanak var.
DİSK’in İŞKUR verilerine dayalı olarak yaptığı hesaplamalara göre, evine yollanacak 15 milyon işçinin, kayıt dışı çalışanın, çiftçinin, esnafın ve serbest çalışanların 3 ay boyunca net asgari ücret (2.325 TL) alması durumunda, devletin kasasından çıkacak miktar yaklaşık 105 milyar lira. Var mı bu kaynak? VAR.
Birincisi: 2019 İşsizlik Fonu’nda toplanmış olan 131 milyar lira var. Bu miktarın 122 milyar lirası nakit değil;
hükümet tarafından devlet tahvillerine yatırılmış durumda. Yani bu para
gereksiz projelere yatırılmakta ve kullanılmakta, kredi olarak patronlara
dağıtılmaktadır. Bu tahvillerin derhal nakde
dönüştürülüp İşsizlik Fonu’na iade edilirse 10 ila 15 milyon işçiye üç ay
boyunca asgari ücret düzeyinde bir destek rahatlıkla sağlanabilir.
İkincisi: 2020 yılı
bütçesinde, yol, köprü gibi geçiş garantili inşaatları gerçekleştirmiş olan müteahhit
firmalara yapılacak garanti ödemeleri için 18,9 milyar lira ayrılmış
durumda. Bu ödeme derhal durdurulmalı ve emekçi halka dağıtılmak üzere İşsizlik
Fonu’na aktarılmalıdır.
Üçüncüsü: Türkiye’nin devlet
olarak patronların yararına yaptığı dış borcun toplamı yaklaşık 650 milyar
lira. Bunun yaklaşık 65 milyar lirası 2020 yılı içinde ödenmek durumunda. Dolayısıyla bu borçların ödenmesi derhal durdurulmalı ve
halkın cebinden çıkacak olan bu paralar İşsizlik Fonu kapsamında emekçilerin
kullanımına sunulmalıdır.
Ve dördüncüsü: Türkiye’de toplam
servetin (1
trilyon 100 milyar dolar) yüzde 42’si sadece toplumun yüzde 1’inin
elindedir (yaklaşık 500 milyar dolar). Bu servetin küçük bir
kısmının bile, ek vergilerden doğrudan el koymaya kadar değişen yöntemlerle
kamulaştırılması halinde, geri kalan yüzde 99’unun bu
salgını sağlıklı biçimde atlatabilmesi için yeterli fon oluşur.
Demek ki kaynak var.
Emekçi halkın yarattığı bu zenginlik halk için kullanılabilir. Sorun, bunu
gerçekleştirecek bir iktidarın olup olmadığı. İşte olmayan da tam bu.
Bugün koronavirüs sebebiyle
sınırlar kapatılmış ve bazı ülkeler sokağa çıkma yasağı ilan etmişken, hatta
şehirler karantinaya alınıp giriş çıkışlar yasaklanmışken; Gazze’de yeni
olmayan, 14 sene önceden Gazze’ye ulaşmış bir virüs var. Siyonist apartheid
virüsü Filistin’in işgalini kolaylaştırmak amacıyla 14 sene önce Gazze’yi dev
bir açık hava hapishanesine dönüştürmüştü.
İleri teknolojileri ve gelişmiş
ekonomileri olan ülkeler bile bugün virüsün yayılmasını engellemekten aciz. Bu
engellenemezliğin en önemli sebebinin kaotik ve kâr hırsını insan hayatının
önüne koyan kapitalist ekonomi olduğu aşikâr. En gelişmiş kapitalist ülkeler
dahi salgını engellemede şu ana kadar başarısız oldu. Peki, trilyon dolar bütçe
sahibi ülkeler bu durumda iken 14 senedir abluka altında olan Gazze salgın
tehdidi ile nasıl başa çıkacak?
Gazze’de ilk virüs vakası 22 Mart
günü Pakistan’dan gelen 2 kişide tespit edilmişti. Şu an toplam vaka sayısı
117. Hızla yayılan virüsün Gazze’de yayılması halinde zaten abluka altında
tutulan bölgede önlem almak için yeterli imkânlardan söz edilemez. Gazze,
Birleşmiş Milletler tarafından ‘yaşanılamaz şehir’ ilan edilmişti zira 2 milyon
insanın yaşadığı ve dünyada nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu yerlerden
birisi. Abluka sebebiyle altyapı hizmetleri çok yetersiz. Dünya Sağlık
Örgütü’ne göre Gazze’deki suyun %97’si tüketime uygun değil. Bu sebeple
doktorlar ve hemşireler ellerini sterilize edemiyor.
Gazze’de yaşanan sürekli elektrik
kesintileri, temel ilaç ve malzeme eksikliği de virüsün salgın halini alması
durumunda alınması gereken önlemlerin ne kadar sınırlı olduğunun göstergeleri.
2 milyon insanın yaşadığı şehirde toplamda 40 yoğun bakım yatağı bulunuyor.
Toplam test kiti sayısı ise 200.
Abluka sebebiyle insanlar hayatlarını
sürdürmekte bile zorlanırken, virüsün yayılma riskine karşı da önlem
alınabilecek imkânlar bulunmuyor. Buna rağmen işgalci rejim Gazze’yi
bombalamaya devam ediyor. Ayrıca Batı Şeria’da Filistinlilerin kendi aralarında
dayanışma yoluyla kurdukları sağlık merkezine İsrail askerleri tarafından
saldırıldı ve yıkıldı. Medyada virüsü kontrol altına almada ne kadar başarılı
olduğu söylenen Siyonist rejim, Filistin halkının sağlık hizmetine ve gerekli
ilaçlara ulaşmasını sistematik olarak engellemektedir.
Salgının ilerlemesi çok sayıda
Filistinlinin İsrail tarafından ölüme terk edilmesi anlamına gelecektir. Bu
durumun engellenmesinin tek koşulu Filistin halkının çağrılarına cevap
verilerek Gazze’ye dönük İsrail ablukasının derhal kaldırılmasıdır. Gazze
halkının bugün her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğu temel yaşamsal ürünler,
derhal bölgeye ulaştırılmalıdır. Bu doğrultuda ilerlemek için, tüm dünyada İsrail
devletini temsil eden bütün diplomatların sınır dışı edilmesi ve İsrail’e her
alanda ambargo uygulanması yönündeki kampanya genişletilmedilir. Siyonist
apartheid rejimine yönelik sözde eleştirilerin yalnızca iç siyasete yönelik
olduğunun farkındayız. Sahici sonuçlar elde etmenin yolu sahici adımlar atarak
Gazze’ye ambargo uygulayarak Filistin halkını ölüme terk eden ve buna sevinen
İsrail devletine ambargo uygulanmasıdır.
Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi! Demek ki neymiş, her koyun kendi bacağından asılmıyormuş. Neoliberalizmin içi boş birey yüceltmeleri karın doyurmuyormuş. İşte dönüp dolaşıp gelinen yer: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!” Dayanışma yoksa insanlık için bir gelecek de olmayacak! Yaşayarak tekrar tekrar bu gerçeği tecrübe ediyoruz.
Gelin görün ki kapitalizm ve dayanışmanın yan yana gelemeyeceğini, birbirinin tam zıddı olduğunu hayatlarımızla öğrendik, biliyoruz. Bırakın aynı gemideyiz masalını! Patronlar aynı gemideler. Güç ve iktidar sahipleri aynı gemideler. İşçi ve emekçiler ise bırakın aynı gemide olmayı, bir gemide bile değiller. Olsa olsa belki filikadalar!
Değiller mi?
Bugün dünyada ve Türkiye’de gündelik temel ihtiyaçları depolarda, marketlerde, taşımacılıkta sağlamaya devam eden işçiler, iş güvencesi ve ücret düzeyi açısından en alt düzeyde bulunan çalışanlar değil mi? Bugünlerde koşulları, ücretleri, güvenceleri farklı mı?
Benzer şekilde salgın koşullarında mucize yaratması
beklenen sağlık çalışanları; doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar düşük ücretleriyle,
ağır çalışma koşullarıyla, özelleştirilen hastanelerdeki performans baskısıyla yıllardır
un ufak edilmiyorlar mı? Bugünlerde yine en azla, en güvencesiz şekilde, en
fazlayı yapmak zorunda bırakılmıyorlar mı?
Hâlihazırda fabrikalarda, atölyelerde üretime devam eden, çoğunluğu asgari ücret ve civarında maaş alan milyonlarca işçinin-emekçinin iş güvencesine, kıdem tazminatına, emeklilik haklarına göz koyulmuş değil mi? Bugünlerde üretimi, ekonomiyi ayakta tutabilmek adına çarkları çevirirken, işten çıkarmadan ücretsiz zorunlu izinlere dek fatura yine onlara kesilmeye çalışılmıyor mu?
Hani aynı gemideydik?
Tabii ki şaşırmıyoruz! Otuz-kırk yıl çalışan işçi ve emekçilere dahi alacakları üç kuruş emekli maaşını vermemek için kırk takla atan; işçiye, emekçiye, emekliye, yaşlıya, hastaya, öğrenciye masraf ve sosyal sorun gözüyle bakan kapitalizmin zaten doğası gereği başka türlü davranması beklenemez.
Kapitalizmin kara gün dostu olmadığını biliyoruz!
Mesele berrak! Covid-19 virüsü çok acil olarak çözülmesi gereken küresel bir sorun ama esas çözülmesi gereken sorun, salgınların da ana üreticisi olan kapitalizm! Salgını ancak birlik, dayanışma ve mücadeleyle yenebiliriz. Kapitalizmi de…
İçinde bulunduğumuz küresel salgının, zaten krizde olan Türkiye ve dünya ekonomisini daha da derinden sarsacağı açıktır. İçinde bulunduğumuz üretim ilişkilerini değiştirmeden Covid-19 salgını ile dünya ölçeğinde mücadele edebilmenin imkânı yok. Bu nedenle bu salgınla mücadele, kapitalizmle mücadelenin bir parçası haline gelmiştir.
Emperyalist ülkelerin ortaklaşa bir şekilde bu salgına verdikleri ilk tepki son 30 yılda her kriz karşısında verdikleri tepkinin aynısı oldu: para basmak. Şu an neredeyse her şey dolara çevriliyor. Faizlerin düşmesinin hiçbir anlamı yok. Fakat sorun parasal işlemlerle çözülemeyecek kadar büyük. Dünya ekonomisinin küresel işbölümü ile ulus devletler arasındaki çelişki, salgınla mücadele önündeki en büyük takoz olarak duruyor. Avrupa Birliği’ndeki her ülke kendi derdine düşmeye başladı bile. Oysa ki sorun küreselse çözümün de küresel olması gerek ve bu küreselliği gerçekleştirebilecek tek şey ancak dünya ölçeğinde kurulacak merkezi ve planlı bir ekonomik sistemdir.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu her bir ülke kendi sermayedarlarına ve kapitalizme zarar vermeden bu işin üstesinden gelme planı içinde. Hükümetin açıkladığı 100 milyar liralık paketin, sermayedarları temsilen o salonda bulunan Rıfat Hisarcıklıoğlu’nu ve onun gibileri güldürmek için hazırlandığı ortadadır. Eğer ki bu sürecin tüm enkazı işçi sınıfına yıkılırsa ortada arzu ettikleri bir piyasa sistemi bile kalmaz. Kitlesel halde işten atmaların başlaması, hatta kitlesel sefalet ve açlığın yaygınlaşması tehlikesi karşısında atılacak iki acil ve önemli adım var: 1-İşten atmaların yasaklanması, 2-Dış borç ödemelerinin durdurulması.
Dış borç ödemeleri acil olarak durdurulmalıdır!
Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 123,6 milyar dolardır. Bir yıl içinde ödenmesi gereken bu paranın büyüklüğünü anlamak açısından Sağlık Bakanlığı bütçesi ile karşılaştıralım. Bakanlığın 2020 toplam bütçesi 58 milyar 876 milyon TL’dir. Dolar cinsinden 9 milyar doların biraz aşağısında oluyor. Yani bir yıl içinde dışarı akıtacağımız para Sağlık Bakanlığı bütçesinin 13 katı. İstenirse kaynak çok! Aynı şekilde yap-işlet-devret ile yapılmış barajlar, otobanlar, köprüler, raylı sistemler ve diğer projeler tazminatsız kamulaştırılmalı, gelirleri ise hazineye bağlanmalıdır. Ülkedeki tüm sağlık kuruluşları, kara, deniz, hava liman ve gümrükleri acil olarak kamulaştırılmalıdır. Buralardan yaratılan kaynaklar ile tüm çalışanların 14 gün, hatta daha fazla süreli ücretli izinleri fonlanabilir.
Bu süreç içinde iş güvencesinin sağlanması elzemdir. Tarihin en yüksek işsizlik oranlarını yaşadığımız şu günlerin daha da kötüye gitmemesi için işten atmalar derhal yasaklanmalıdır. Sağlığın toplumsal bir sorun olduğu göz önüne alınarak, tüm sosyal güvenlik ve sigorta şirketleri merkezi ve kamusal bir şekilde işletilmelidir. Tüm faturalar dahil iç borçlar da iptal edilmelidir. Borç sebebiyle elektrik, su ve doğalgaz hizmeti aksamayacak şekilde devam etmelidir. Parasal ve mali araçlar birleştirilerek, karantinada olan herkesin ihtiyaçları ücretsiz karşılanmalıdır.
Tüm bu saydıklarımızı gerçekleştirmemek salgını durdurmayacağı gibi ölüme de davetiye çıkaracaktır. Fakat burjuvazi ve onun sözcüleri hâlâ bankaların ve şirketlerin nasıl kurtarılacağının planını yapıyor. Türkiye’nin de artık para basması gerektiğini söyleyen burjuva iktisatçılar peyda olmuş durumda. Tek hedefleri sistemin işlerlik kazanması. Bu çürüme karşısında işçi sınıfının acil talepleri doğrultusunda yeni merkezi ve planlı bir ekonominin inşası için burjuvazinin karantina altına alınmasının zamanı geldi de geçiyor.
Koronavirüs
salgınıyla mücadele kapsamında yayımlanan bir genelgeyle özel ve vakıf
hastaneleri pandemi hastanesi ilan edildi. Genelgenin amacı, devlet
hastanelerinin yoğunluğunu ve sağlık personelinin yükünü azaltmaktı ancak bunun
ne kadar hayata geçirilebildiği bir soru işareti olmayı sürdürmekte. TTB’nin
(Türk Tabipleri Birliği) kamusal ve ücretsiz sağlık hizmeti çağrısına rağmen
bazı özel hastaneler ve laboratuvarlar kâr amacı gütmeye devam ediyor. Bir özel
hastanede radyoloji teknisyeni olarak çalışan bir sağlık emekçisiyle süreç
hakkında konuştuk.
Merhaba,
öncelikle senin çalıştığın hastane pandemi hastaneleri kapsamında mı ve test
yapabiliyor musunuz?
Bizimki o gruba
girmiyor. Test yapmıyoruz şu an ama ileriki süreçte testlerin gelmesi lazım.
Pandemi
hastanesi olmadığınız için mi test yapılmıyor sizde? Size şüpheli bir
koronavirüs vakası geldiğinde ne yapıyorsunuz?
Dağıtımı tam
organize ve sağlıklı bir şekilde sağlamadılar, her yere ulaştırmadılar
testleri. Ben geçen gün karşılaştığım bir vakayı sana anlatayım. Hasta
geldiğinde ciddi bir nefes darlığı vardı. Annesinin de nefes darlığı ve mide
bulantısı vardı. Akciğer filmini çektiğimizde akciğerde ciddi zatürree
görüntüsü vardı. Dolayısıyla bu hasta hemen şüpheli konumuna girdi. Daha sonra
hekim muayene edince akciğer seslerinin iyi olmadığını anladı. Hastanın nefes
darlığı gitgide arttı. Artınca hastanın ve annesinin şüphesi daha da artmış
oldu ve bu iki hasta sevk edildi. Gördüğüm ilk vaka buydu. Bir de dün nöbette
gördüğüm bir vaka var. Yine aynı şekilde mide bulantısıyla yaşlı bir kadın
geldi. Bu hastanın akciğerleri zatürree tarzı bir görüntüye sahipti ve ateşi
yükseldi. Dolayısıyla o da şüpheli konumuna girdi ve sevk edildi. Pandemi hastanesi
grubuna girmenin özelliği şurada: Enfeksiyon, iç hastalıkları ve göğüs
polikliniği yoksa ve karantinaya alamıyorsan giremiyorsun. Bu yüzden biz giremiyoruz
ve karantina altına da alamıyoruz. Bize şüpheliler geliyor, şüphe üzerine sevk
oluyor.
Bu sevk nasıl
oluyor. Test yaptırabileceği bir hastaneye mi yönlendiriyor hekimler?
Evet, test
yaptırılabilen hastanelere yönlendiriliyor hastalar. Tabii bu hastalar teste
ulaşabiliyor mu, test yaptırabiliyor mu bilmiyorum. Okmeydanı SSK hastanesi şu
anda 2-3 servisini karantina için kapatmış durumda ve anladığım kadarıyla acil
servisten rastgele hasta almıyor. Yığılmalar var. Hastaya ciddi biçimde ateşin
varsa, nefes darlığın varsa geleceksin diyorlar. Kriter bu. Onun gerisinde
kalan öksürük, hapşırık vs. olan hastalar bizim gibi hastanelere geliyorlar.
Pandemi
hastanesi ilan edilen özel hastanelerde devletin ne kadar ödeme yapacağı belli
olmadığı için bazı hastanelerde işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin
başladığı söyleniyor. Bu konuda bilgin var mı?
Evet, böyle
şeyler şu anda gündemde. Kendi paralarını çıkarmak için işçisini ücretsiz izne
gönderecekler. Çünkü “Ben devletten bir şey alamıyorum, zaten hasta kapasitem
yok, ben böyle ne işçi çevirebiliyorum ne işi çevirebiliyorum” mazeretini kullanıyorlar.
Halbuki daha 15-20 gün geçmedi, ne kaybetmiş olabilirsin? Her kapitalistin
yaptığı gibi bunu kimden çıkaracak? Önlemini nasıl alacak? İşçinin üzerinden.
Eczacılar ve
sağlık çalışanlarında virüsün yayılma oranında bir artış görünüyor. Bu bekleniyordu
zaten. Senin bu konuda gözlemlerin ne?
Okmeydanı SSK
Hastanesi’nde çalışan bir sürü arkadaşım var ve yarısından çoğunun pozitif
çıktığını biliyorum. Bir profesörün şu anda yoğun bakımda olduğunu
söyleyebilirim. Orada çalışan bir arkadaşım geldi, röntgen filmini çektim.
Arkadaşım dedi ki “Durumumuz çok vahim, siz burada gene iyisiniz. Biz hastanın
kendisiyle şu an karantinanın içindeyiz ve çoğumuz pozitif”. Evlerine gidemeyen
arkadaşlarımız var. Yoğun bakımda çalışan arkadaşlarımızın durumu daha kritik. Hiçbir
sağlık çalışanı için güvenli bir ortam yok. Bunu net bir şekilde
söyleyebilirim.
Zaten
salgından önce de benzer dertten mustariptiniz. Sağlık çalışanlarına yönelik
şiddet sorunu vardı.
Evet. Bu
röportajı benle daha önce yapmış olsaydınız yine buna benzer şeyler söylüyor
olurdum. Tedbirin öneminin farkına net ve derin bir şekilde varmış durumdayım,
bunun acısını da çekiyorum. Görerek çekiyorum. Çünkü bir sürü insan görüyorum. Psikolojik
olarak çok etkilendim. Biz bu olayın psikolojik boyutunu da yaşıyoruz
insanlarla beraber. Bu insanlar ağlıyorlar, travma yaşıyorlar, ölmekten
korkuyorlar. Biz bunu da yaşıyoruz ve gece rahat yatamıyoruz. Bu travmatik bir
problemdir, ileride aşamayacağımız bir sıkıntıya bile dönüşebilir.
Sağlık emekçileri için çok fazla talep var. Bir süre her akşam 9’da alkış tutuldu ancak bütün sağlık çalışanları alkıştan daha somut ihtiyaçlardan bahsediyor. Sen neler yapılması gerektiğini düşünüyorsun?
Birini izne
ayıracaklarsa bu kesinlikle ücretli izin olmalı, hangi durumda olursa olsun.
Enfekte olanlar içinse başka talepler var. Onun geleceğini garanti altına alınmak
zorunda, maaş alabiliyor olmalı, hakları korunmalı. Sağlığıyla ilgili bütün
giderleri karşılanmalı, iyileştikten sonra gelip işine devam edebilmeli. Normalde
de bir özel hastane çalışanı hastalandığında işten çıkarılabiliyor. Ben bunu
bir kanser hastasında gördüm. Biz arkadaşımızı zorla bir şekilde dayatarak,
direnerek işte tuttuk. Sağlık emekçisinin hakkı hiçbir şekilde korunmuyor. Ben
hasta oldum diyelim, hasta olduktan sonra benim geleceğimle alakalı garantim
var mı? Bu hastalık sürecini 1 ay içerisinde atlatacağım diyelim, maaşım
sağlanacak mı? Sağlık giderlerim sağlanacak mı, tedavi görebilecek miyim? Ben
işe dönebilecek miyim? Ben ve bir sürü arkadaşım bunun korkusunu yaşıyoruz.
Dünya Sağlık Örgütü, koronavirüsün insanların yaşına, mali durumuna, sosyal statüsüne bakmadığını ve herkesin risk altında olduğunu duyurdu. Tüm basın kanalları, televizyonlar bu salgının zengin-fakir ayırt etmediğini, kadın-erkek dinlemeden herkesi etkilediğini söylüyor. Bu bilimsel açıdan doğru olabilir; sonuçta bir virüs insan hücresine girmeye çalışırken “bu genç bir kadınmış, hem de sağlık çalışanı ve evinde bakmakla yükümlü olduğu çoluk çocuğu var” deyip gerisin geri dönmeyecektir. Virüsten bunu bekleyemeyiz. Ancak bir kez hasta olduktan sonra alınacak önlemleri düşünerek filmi bir kez daha başa saralım.
Aylardır salgın konusunda Çin’den başlayarak tüm dünyada çeşitli önlemler alındığını duyuyoruz. Türkiye’de ilk vakanın duyurulduğu 11 Mart tarihinden bu yana Sağlık Bakanı çıkıp çeşitli önlemler sıralıyor. Örneğin “Hayat eve sığar” diyor; evde kalmamızı, mümkün olduğunca evden çıkmamamızı tembihliyor. Virüsün kadına da erkeğe de benzer davranmasını bilimsel açıdan anlayabiliriz. Fakat toplumsal açıdan alınacak önlemlerin aynı olmasını anlayamıyoruz. Kadınlar için olağan zamanlarda bile en tehlikeli yerlerin kendi evleri olduğunu gerek İçişleri Bakanlığı istatistiklerinden gerek Aile Bakanlığı verilerinden biliyoruz. Normal koşullarda bile kadınların evin içinde şiddet görüp hastanelerin acil servislerine başvurduğunu Sağlık Bakanı bilmiyor olamaz. Dolayısıyla “evde kal” çağrısının kadın ve erkek için çok farklı sonuçlar doğurabileceğini de bilmesi gerekir. Buna göre, farklı önlemlerin alınması da gerekmez mi?
Türkiye’de ilk önlemlerin alındığı günden bugüne 10 günde 10 kadının öldürüldüğünü gördük. Çin’de salgın boyunca yaşanan karantina sürecinde kadına şiddet oranının son 3 ayda 3 kat arttığı tespit edilmiş. Karantina sona erdiğinde boşanma oranlarının rekor seviyeye ulaştığı söyleniyor. İtalya ve İspanya’da devletlerin kadına yönelik şiddet için 7/24 erişilebilir acil müdahale hatları kurduğunu biliyoruz. Bizde tam tersine cezaevlerinin boşaltılacağını söylüyorlar. Normal zamanlarda bile cezaevinden firar edip karısını öldüren adamların olduğu bir ülkede, bu tedbir halk sağlığını ne denli koruyacak? Yoksa halk sağlığı kadın sağlığını da içermiyor mu?
Kadınlar normal zamanda şiddete maruz kalıp karakola başvurduklarında bile eve geri gönderiliyordu. Şimdi nöbetleşe çalışma sistemine geçmiş kamu kurumları kadınların talepleriyle ne kadar ilgilenecek? Koronavirüs nedeniyle kadınların başvurularının dikkate alınmadığı haberlerini işitiyoruz. Yetkililerin acilen salgın süresince kaç kadının karakollara başvurduğunu, kaçının taleplerinin cevaplandığını şeffaflıkla açıklaması ve kadınlar için “biz buradayız” demesi gerekiyor. “Salgın günlerinde dahi kadınların yaşam hakları önceliklidir” demesi gerekiyor. Çok mu zor?
– Kadınların şiddete uğradıktan sonra şikâyet talepleri için mahkemeye, hastalık kapmak pahasına darp raporları için hastanelere gitmek yerine online ya da bir WhatsApp hattı üzerinden şikâyetlerini oluşturabilmelerini sağlamak çok mu zor? Sadece kadına yönelik şiddet için çalışan 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları kurulmalı, kadının beyanı esas alınarak soruşturma ve koruma işlemleri başlamalı!
– Daha önce şiddete uğradığını devletin bildiği, fail erkeklerle aynı evde kalan kadınları bir aile hekiminin her gün arayarak “iyi misin?” diye sorması çok mu zor?
– Uzaklaştırma kararı verilen erkeklerin aile konutu dışında barınabileceği başka sosyal tesisler gösterebilmek mümkün değil mi? Şiddete uğradığını beyan eden kadınların sığınma evleri değil ama boş kalan tatil beldelerindeki otellere yerleştirilmesi mesela, belki o tatil beldelerinde istihdam edilmeleri hatta, çok mu zor? Otelleri, misafirhaneleri şiddet mağduru kadınlar için açın, hemen şimdi!
– Salgın nedeniyle işsiz kalan günlük yevmiyeli çalışan kadınlara güvence verilmesi, devletin re’sen sosyal güvenlik haklarından faydalandırması, bu kadınların yoksulluk aylığına bağlanması gerçekleştirilemez mi?
Bütün bunlar çok zor olmamalı. Belediyeler, bakanlıklar bütçelerini bugünlere harcamalı, salgın için alınan önlemler kadınların bu süre içinde daha fazla zarar görmelerine neden olmamalı. Gerekli önlemler acilen alınmalı!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE)koronavirüs pandemisiyle ilgili bildirisi ve kriz karşısında eylem birliği çağrısı
Dünya bir felaket
yaşıyor. Koronavirüs pandemisi kontrolsüzce yayılmaya devam ediyor. Enfekte olan
insan sayısı yüzbinlerde ve binlerce ölüm gerçekleşti. Dünyada bugüne kadar
benzerini görmediği günlerden geçiyor. Sınırlar kapanıyor, milyonlarca insan ve
ülke karantinaya alınıyor. Kapitalizmin ağırlığı altında çöken sağlık
sistemlerinde yaşanan kriz açığa çıkıyor. Yaşanan kaosun belirleyici olan bazı
unsurları var. Milyonlarca insanın yaşadığı panik ve belirsizlik sadece virüsün
kendilerine bulaşması korkusuyla değil, yönetenlere, hükümetlere ve kapitalist
rejimlere duyulan derin güvensizlik yüzünden de artıyor. Örneğin, Trump, Bolsonaro
ve onlar gibiler koronavirüsü küçümsemeye devam ediyorlar.
Koronavirüs herkese bulaşabilir. Ancak virüs nedeniyle en fazla acı çekecek ve salgının sonuçlarından en fazla etkilenecek olanlar, işçiler ve emekçi halk, yani dünyanın sömürülen ve ezilen kesimleridir. Söz konusu acı sadece kaybedilen yaşamlarla ilgili değil, aynı zamanda pandeminin emekçiler ve halk nezdindeki sosyal sonuçlarıyla da ilgilidir. Dünya ticaretinin şimdiden pandemiden etkilendiği aşikar ve üretimde yeni bir düşüş daha bekleniyor. Çokuluslu şirketler bu durumun faturasını işçi sınıfına ve dünya halklarına kesmek isteyeceklerdir. Dünya koronavirüs kriziyle cebelleşirken kapitalistler hâlâ ve zenginliklerini kurtarma derdindeler. Zaten düşük olan ücretleri düşürmek, işçileri ücretsiz izne çıkarmak ya da hepten işten çıkarmak istiyorlar. İşçilerin sağlığı ve güvenliği umurlarında bile değil.
Kapitalist-emperyalist
sistem, milyonları etkileyen bu insani krize yeterli bir cevap üretebilecek
konumda değil. Devrimci sosyalistler için ise öncelik, koronavirüsün (Covid-19)
yayılmasını kontrol ederek milyonlarca insanın hayatını güvence altına
almaktır. İşçilerin ve emekçilerin hayatlarını savunan acil önlemlerin
uygulamaya konulmasını sağlamak için zorunlu karantina koşulları altında elimizden
geldiğince mücadele etmeliyiz.
Küresel sağlık krizinin sorumlusu kapitalizmdir
Yaşadığımız bu felaketin sorumlusu kapitalist-emperyalist sistemdir. Kapitalizm zenginlerin lehine işleyen adaletsiz ve haksız bir sistemdir. Özel sermayenin kâr etmesi uğruna sağlık sistemlerinde yapılan değişiklikler ve gene bu uğurda giderek artan sefalet, nüfus yoğunluğu ve iklim değişimi, bu tarz virüs ve hastalıkların gelişmelerinin koşullarını hazırlamıştır.
Kapitalizmin bu çöküşü sadece koronavirüs gibi yeni ve ciddi bir hastalığın ortaya çıkmasından değil, aynı zamanda kolera, Ebola, tüberküloz gibi salgınların hâlâ devam etmesinden, dang humması ve kızamık gibi salgınların yeniden patlamasından da anlaşılıyor.
Bu durumun nedeni
milyarların içinde yaşadığı sefalet koşullarında aranmalıdır. 1,3 milyardan fazla
insan “çok boyutlu yoksulluk” içerisindedir, yani sağlık, eğitim, içme suyu,
elektrik ve konut gibi ihtiyaçları karşılanamamaktadır (2019 BM Dünya Yoksulluk
Raporu verileri). Öte yandan, sadece 26 milyarderin (Bill Gates, Jeff Bezos,
Warren Buffett, Mark Zuckeberg, Amancio Ortega ve Carlos Slim’in de içlerinde
bulunduğu) toplam serveti, gezegendeki en yoksul 3,8 milyar insanın toplam servetine
eşit. Dünyada 2,1 milyar insanın güvenli içme suyu kaynaklarına erişimi yokken
bizden virüsün bulaşma olasılığına karşı ellerimizi yıkamamız isteniyor.
Kapitalizmin yol
açtığı çevresel yıkım da yeni bulaşıcı hastalıkları tetikleyen bir faktördür. Emperyalist
bir kurum olan BM’nin kendisi bile bizi bu duruma karşı uyarıyor.* Çokuluslu
şirketlerin operasyonları sonucu ortaya çıkan endüstriyel atıklar suları
zehirliyor. Açık ocak madenciliği yağmur ormanlarını ve ormanları çöle dönüştürerek
bitki ve hayvan türlerini ortadan kaldırıyor. İşte kapitalizmin bizi sürüklediği
uçurum budur. “Ya sosyalizm ya barbarlık” tarihsel ikilemi hiçbir zaman şimdi
olduğu kadar somut olmamıştı.
Koronavirüs ayrıca
kapitalist Çin’in zayıf tarafını da ortaya çıkarmış oldu. Çin Komünist Partisi
(ÇKP) diktatörlüğü, Aralık 2019’un sonlarında koronavirüse karşı ilk uyarıyı
yapan doktoru sansürledi ve bastırdı. Bu durumun yarattığı gecikme, salgının
Çin’de ve dünyada yayılmasını kolaylaştırmış oldu.
Koronavirüs ile birlikte hem emperyalist hem de yarı sömürge ülkelerde yaşanan sağlık felaketleri de gün ışığına çıkmış oldu. İtalya’dan elde edilen veriler pandeminin şiddetini gösteriyor. Son 10 yıl içerisinde iktidarda olan farklı kapitalist hükümetlerin sağlığa ayrılan bütçeden toplam 37 milyar avro kesmesi sonucu sağlık sisteminde patlama yaşandı. Dünyanın geri kalanında da benzer senaryolar yaşanıyor. Tüm ülkelerde, daha pandemi başlamadan halk sağlığı sistemleri çöktü. Dünya, özel sağlık sektörüne bel bağlamanın sonuçlarıyla bugün yüzleşiyor. Örneğin Avrupa basını, İspanyol Devleti’nde özel kliniklerde koronavirüs tanısının 300 ila 800 avro arasında değiştiğini yazıyor. Kamusal sağlık sisteminin neredeyse var olmadığı Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu rakam 3000 ila 4000 dolar arasına çıkıyor. Obama’nın başlattığı ve zaten güvencesiz olan kamusal sağlık sistemi uygulamaları Trump tarafından yerle bir edildi. Yarı sömürge ülkelerde ise bu tarz uygulamalar çok daha şiddetli yaşanıyor.
Koronavirüsün faturasını kapitalistler ödemeli
Salgının ciddiyeti göz önüne alındığında, kapitalist hükümetler salgını durdurmak ve milyonları kurtarmak için gerekli tepkileri vermekte yetersiz kalıyorlar. Çokuluslu şirketler (Exxon Mobil, Facebook, Amazon, Wal Mart, Cargill, Bayer-Monsanto, Microsoft, Ford, Toyota, Nike, Alibaba veya Johnson & Johnson) ve büyük şirket ve finans grupları (JP Morgan Chase, Bank of America, Citigroup, HSBC veya Goldman Sachs) kitlelerin sağlığı üzerinden tasarrufa giderek kâr kaybetmemek istiyorlar ve kapitalist hükümetler de sistemin bu sömürü mantığını desteklemekteler. Bu politikayı belki de en iyi ifade eden kişiyse, pandemiyi küçümsemeye devam ederek son olarak ekonominin sağlıktan önce geldiğini ilan eden emperyalizmin başı Donald Trump’ın ta kendisi. Milyonların hayatını koruyacak karantina gibi pek çok tedbiri almaktan kaçınırken üretimin sürmesi gerektiği yönünde çağrılar yapmaya devam ediyor. Brezilya’nin aşırı gerici Jair Bolsonaro hükümeti de Trump’ın çizgisini izliyor. Pandeminin ciddiyetini reddeden İngiltere’nin Başbakanı Boris Johnson ise sonunda koronavirüse yakalandı.
Bu arada, Amerika
Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği, dünyanın süper milyonerlerinden
kesilebilecek paralarla sağlık sistemlerine olağanüstü fon aktarımı yapmak
yerine, tam tersine bankaları ve çokuluslu şirketleri kurtarmak ve burjuva
devletlerin çöküşünü engellemek adına milyarlarca dolar ve avroluk devlet
sübvansiyonları oluşturuyor.
Kapitalist
çıkarları işçi sınıfının ve halkın hayatı ve güvenliğinin önüne koyan bu mantık,
temel ihtiyaç maddelerini üreten fabrika ve işyerleri dışında kalan pek çok
fabrika ve işyerini de açık tutmaya devam ediyor. Ayrıca, zorunlu sektörlerde
çalışmaya devam eden işçiler için yeterli güvenlik önlemleri de alınmıyor. İtalya’nın
Conte hükümeti, İspanyol Devleti’nin Sánchez-Iglesias hükümeti ve diğer pek çok
hükümetin ortak noktası işçilerin hayatını hiçe saymak. İşçilerse bu duruma kuzey
İtalya’da gerçekleşen grevler gibi güçlü tepkilere karşılık verdi. Grevler
sonrasında İtalyan hükümeti geri adım atarak, zorunlu olmayan sektörlerdeki
üretimi durdurmak zorunda kaldı. İspanyol Devleti, Fransa, Brezilya, Kolombiya,
Şili ve Arjantin’de de kısmi grevler ve tencere-tava çalma eylemleri,
balkonlarda alkış eylemleri gibi protestolar gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam
ediyor.
Ekonomik faaliyetleri
felç eden koronavirüs krizinin patlak vermesi aslında sadece 2007 yılında başlayan
kapitalist ekonominin mevcut durgunluk ve çöküş krizini tekrar ateşlemiş oldu.
Koronavirüs ekonomik krizin nedeni değildir ama onu derinleştirmektedir. IMF, daha
borsa ve petrol fiyatlarındaki yeni çöküş gerçekleşmeden önce küresel bir
durgunluk yaşandığını belirtmişti. Ancak tüm veriler artık koronavirüsün öncesi
ve sonrası olacağını gösteriyor. Başka bir deyişle, koronavirüs sonlandığında
kitle hareketi çok ciddi bir sosyal krizle karşı karşıya kalacaktır. Çokuluslu
şirketler, emperyalizm ve hükümetler, bu krizi kitlelere yönelik yeni kemer
sıkma paketleri, yağmalar ve sömürü planları ile aşmaya çalışacaklardır. Uluslararası
Çalışma Örgütü şimdiden 25 milyon emekçinin işini kaybedilebileceğinden
bahsediyor. Koronavirüs krizinin faturasını dünya halkları değil, süper zengin
kapitalistler ödemelidir.
Dünya hala koronavirüs
trajedisiyle uğraşırken, şirketler işçileri işten çıkarmaya, iş sözleşmelerini
askıya almaya, ücretlerde kesintiye gitmeye ve ücretsiz izin uygulamalarına
başladılar bile. Şimdiden, salgını durdurmaya, insan hayatını güvence altına
almaya, işçi sınıfını, dünyanın emekçi ve dar gelirli sektörlerini savunmaya
yönelik önlemler alınmasını talep etmek tabandan örgütlenerek harekete
geçmeliyiz.
İUB-DE olarak herkesi, küresel bir işçi ve halk yanlısı acil durum planı için mücadele etmeye çağırıyoruz:
Ülkelerin acil durum fonları, sağlık acil durumuyla başa çıkabilmek için sağlık bütçelerini önemli ölçüde artıracak şekilde kullanılsın. Alınacak diğer önlemlerin yanı sıra, bu fonlar, sağlık tesislerinin sayısını artırmak ve koşullarını iyileştirmek, tüm sağlık profesyonellerine maaş artışı vermek, yeni işe alımlar yapmak, herkese ücretsiz hizmet, sıhhi ve temizlik malzemeleri tedarik etmek için harcansın.
Acil sağlık fonları, şirket grupları, finansal sermayeye uygulanacak yüksek ve aşamalı vergilerle oluşturulsun; dış borç ödemeleri durdurulsun. Ücretsiz muayene, tedavi ve ilaç hizmeti sunan ulusal kamusal sağlık sistemleri oluşturulsun. Kamusal sağlık sistemlerini devlet finanse etsin; doktorlar, çalışanlar, profesyoneller ve hizmet kullanıcıları yönetsin. Özel sağlık hizmetleri ve tıbbi uzmanlık laboratuvarları işçilerin, sağlık çalışanlarının ve bilim insanlarının kontrolünde kamulaştırılsın.
Tüm işyerlerinde
zorunlu veya gerekli güvenlik önlemlerine sahip olmayan faaliyetleri durdurma
yetkisine sahip hijyen ve sanitasyon komiteleri kurulsun. Spekülasyonu önlemek
için ilaçların ve tüm temel ihtiyaç ürünlerinde fiyat kontrolü uygulansın.
Tüm üretim faaliyetleri
sağlık acil durumunun ihtiyaçları göz önüne alınarak işçi kontrolünde yeniden
düzenlensin.
Koronavirüsün,
baskıcı uygulamaların hayata geçirilmesi veya özgürlüklerin ve protesto hakkının
kısıtlanması için bahane olarak kullanılamaz. Demokratik özgürlükler koşulsuz savunulmalıdır!
İşten çıkarmalar ve
iş sözleşmelerinin askıya alınması yasaklansın. Mevcut çalışma saatleri aynı
maaşa sahip tüm çalışanlar arasında dağıtılsın. Maaş kesintilerine hayır! İşsiz
(işten çıkartılan), serbest meslek sahibi, sözleşmesiz ve güvencesiz çalışan milyonlarca
işçi için sigorta uygulamasına geçilsin!
Koronavirüsün mevcut kriziyle ve pandemi sonra yaşanacaklarla mücadele etmek ve işçi ve halk yanlısı bir acil durum planı oluşturulması için yükseltilecek uluslararası mücadele hareketini kapitalist-emperyalist sistemi sona erdirerek işçi ve halk hükümetleri kurma perspektifiyle koordine etmek ve yönlendirmek için tüm işçi, gençlik ve halk örgütlerini, kadın ve çevre hareketlerini, antikapitalist ve sosyalist solu en geniş eylem birliğini oluşturmaya çağırıyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
28 Mart 2020
* “Çevre ve insan sağlığı yakından bağlantılıdır; yeni bulaşıcı hastalıkların çoğu biyolojik çeşitliliği etkileyen faaliyetlerin sonucudur. Yapılan çevresel değişiklikler (örneğin doğal kaynakların çıkarılması ve kullanılması), vahşi ve evcil hayvanlarda, bitkilerde ve insanlarda hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırırlar.” (BM tarafından görevlendirilen 250 bilim insanının ortak çalışmasıyla hazırlanan ve 2019’un başlarında tamamlanan “Küresel Çevre Görünümü” raporundan alınmıştır)