Libya’da çıkmaz sokak

Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Saray rejiminin içine girdiği açmazlar, dış politikada nasıl bir bataklığa saplandığını ortaya koyuyor. İflas eden dış politikası sonucu bölgede adım atabilmek için Rusya’ya giderek daha fazla bağımlı hale gelen Erdoğan yönetimi, bölgede giriştiği maceracı ve riskli her hamle için yeni tavizler vererek, giderek daha kırılgan ve zayıf bir konuma sürükleniyor. Bölgede yaşanan son gelişmeler, bu durumun bir teyidi niteliğinde.

Doğu Akdeniz’deki petrol yataklarının paylaşımı için Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır yönetimleriyle rekabete giren Saray iktidarı, Libya’nın batısını kontrolü altında bulunduran Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac yönetimiyle ikili anlaşmalar imzalama yoluna gitmişti. Böylelikle yukarıda sayılan ülkeler aleyhine Türkiye ve Libya, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerini genişletmiş oluyordu. Ne var ki, Türkiye’nin anlaşma imzaladığı Sarrac yönetimi Libya’da oldukça zayıf ve geleceği şüpheli durumdaydı. Sarrac yönetimine isyan eden Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, General Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu aracılığıyla saldırıya geçmiş, ülkenin yüzde 75’ini kontrol eder hale gelirken, Trablus kapılarına dayanmıştı. Hafter’in bu askeri başarısının ardında, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Fransa ve Rusya’nın kendisine verdiği askeri ve mali destek yatıyordu. Bu ülkeler, Türkiye, Katar ve İtalya’nın desteklediği Sarrac yönetimine karşı Hafter’e arka çıkarak kendi konumlarını güçlendirmeyi hedefliyorlardı. Bu şartlar altında Erdoğan yönetimi, Sarrac yönetiminin askeri yenilgisini engellemek için bir süredir fiili verdiği askeri desteğe, Kasım ayında yaptığı askeri anlaşma ve 2 Ocak’ta TBMM’den çıkardığı tezkere ile resmi bir görünüm kazandırdı.

Türkiye’nin askeri desteği sonucu Hafter’in Trablus seferinin başarısızlığa uğramasının ardından, Erdoğan ve Putin arasında 8 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşen görüşmede Libya’da taraflar arasında ateşkes sağlanmasına dönük bir anlaşmaya varıldı. Bu çerçevede, 13 Ocak’ta Moskova’da Sarrac ve Hafter yönetimlerinin katılımıyla gerçekleşecek zirvede ateşkes anlaşmasının gerçekleştirilmesi hedeflendi. Ne var ki, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır yönetimlerinin Libya’da Müslüman Kardeşleri ve dolayısıyla Sarrac yönetimini tamamen tasfiye etme hedefi, Türkiye ve Rusya’nın vardığı anlaşmayla çelişmekteydi. Bu çelişkileri kullanan Hafter, gönülsüz olduğu ateşkes anlaşmasını imzalamadan Moskova’dan ayrıldı ve müzakereler Berlin’de gerçekleşecek uluslararası zirveye bırakıldı.

Berlin’de gerçekleşen zirve ise, katılanların karşılıklı iyi niyet temennilerini bildirmekten öte bir sonuç doğurmadı. Hafter tarafı bu zirvede de herhangi bir yazılı taahhütte bulunmazken, zirvenin hemen öncesinde Sarrac yönetiminin kontrolü altında bulunan petrol ihracatını bloke ederek pazarlık sürecinde elini yükseltecek yeni bir hamlede bulundu.

Bütün bu sürecin özeti, şu şekilde ifade edilebilir: Erdoğan yönetimi Libya’da askeri güç dengelerini kendi lehine çevirmeyi başaramadığı gibi, diplomatik alanda da, Sarrac yönetiminin varlığını sürdürmesini sağlayacak “siyasi çözümü” de elde etmeyi başarabilmiş değil. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin meşruiyetini sağlayabilecek anlaşmaların her an ortadan kalkma ihtimali halen güçlü bir şekilde varlığını koruyor. Libya’daki bu çıkmaz, Erdoğan yönetiminin maceracı ve tehlikeli dış politikası göz önünde bulundurulduğunda, bir sürpriz sayılmaz. Arap devrimlerinin başlamasıyla, Müslüman Kardeşler aracılığıyla, bölgenin hâkimi olma hayalleri kuran Erdoğan ve ekibi için, başta Suriye olmak üzere tüm bölgede iflas eden politikalarının yeni halkasını Libya oluşturuyor. Libya’daki durumun hassasiyeti Saray rejimi için o kadar kritik hale gelmiş durumda ki, Libya’daki çıkarlarının korunması pahasına Rusya’yla İdlib üzerine pazarlık yapıldığı da bir sır olmaktan çıkmış durumda. Rusya’yla, uçağın düşürülmesinin ardından, “ver Halep’i al el Bab’ı” ile başlayan pazarlıklar silsilesinin “ver İdlib’i al Trablus’u” aşamasına geldiği anlaşılıyor. İdlib’de rejimin bombardımanından kaçan yüz binlerce sivil ise, bölgesel güçlerin pazarlık masasında feda edilebilecek herhangi bir kozdan öte bir anlam taşımıyor.

Erdoğan yönetimi, küçük ortağı Bahçeli’yle birlikte Libya’daki operasyonun bir beka meselesi olduğunu, Türkiye’yi bölmeye dönük operasyonların Libya’da durdurulduğunu anlatmaya devam ediyorlar. Tüm bölgede iflas eden dış politikasının ve içeride her geçen gün daha fazla açığa çıkan yağma ve baskı politikalarının ardından, beka söylemi artık kendi tabanında dahi bir karşılık bulmuyor. Son gelişmelerin de gösterdiği gibi, Saray yönetiminin bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyen maceracı dış politikalarına derhal dur demeli, bölge emekçi halkları arasında enternasyonalist dayanışmayı yükselten politikaları örmek için harekete geçmeliyiz.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.