Türkiye-Libya anlaşması: Maceracı dış politikada yeni perde

Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolüne ilişkin gerilim gün geçtikçe artıyor. Türkiye’yi gerek bölge ülkeleri, gerekse de ABD ve AB ile karşı karşıya getiren bu mesele, Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmalarla yeni bir boyut kazandı. Türkiye 27 Kasım’da Libya Ulusal Mutabakat Hükümetiyle deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ve güvenlik ve askeri işbirliğine ilişkin bir mutabakat muhtırası imzaladı. Bu gelişmeyle Türkiye Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölge sınırlarını Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Mısır aleyhine genişletirken, Libya’ya asker gönderme seçeneğini de içeren kapsamı oldukça geniş bir anlaşmaya imza atmış oldu. Saray rejimi, bu anlaşmayı yeni bir Sevr girişiminin parçalandığı, “büyük oyunun bozulduğu” biçiminde kamuoyuna duyurdu. Saray ittifakının küçük ortağı Bahçeli ise, Libya’ya asker göndermenin de bir “beka meselesi” olduğunu iddia ederek, Türkiye’nin bekasına ilişkin sınırları yeni bir merhaleye taşımış oldu.

Bölgedeki gerilimin kaynağında, 2010’da Doğu Akdeniz havzasında bulunan büyük ölçekteki petrol ve doğalgaz yatakları bulunuyor. Küresel ölçekte mevcut petrol kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte, emperyalist ülkelerin petrol tekelleri gözlerini bu bölgeye dikmiş durumda. Öte yandan, bölge ülkeleri bu pastadan elde edebilecekleri en büyük payı kapmanın peşinde. Peki, bölgedeki fosil yakıt rezervleri hangi ülkeye ait ve nasıl paylaşılacak? Uluslararası hukuka göre, bir ülke kara sınırından 200 deniz mili (370 km) mesafeye kadar bir alanda yeraltı ve yerüstü zenginlikleri kullanma hakkına sahip. Buna münhasır ekonomik bölge adı da verilmekte. Ne var ki, Akdeniz bölgesi gibi ülke sınırlarının birbirlerine oldukça yakın olduğu yerlerde bu bölgeler ikili anlaşmalarla belirleniyor. Üstelik, Türkiye ve Güney Kıbrıs’ın birbirlerini tanımamaları, korsan İsrail devletinin Filistin’in zenginliklerini yağmalayarak girişimlerde bulunması, emperyalist devletlerin bölgesel düşmanlıkları körükleyecek biçimde bu konuya müdahil olmaları gibi etkenler, meseleyi oldukça karmaşık ve bölge halkları açısından tehlikeli hale getirmekte.

Mesele ne zaman bir gerilim kaynağına dönüşmeye başladı? Güney Kıbrıs bölge ülkeleriyle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları imzalaması ve ardından çokuluslu petrol şirketlerinin Güney Kıbrıs yönetimiyle anlaşarak petrol arama faaliyetlerine girişmeye başlamasına Türkiye tepki gösterdi. Türkiye hükümeti bu anlaşmaları tanımadığını ilan etti ve ardından kendi petrol arama şirketlerini bölgeye gönderdi. Bunun ardından, Libya’nın batı kısmını kontrol eden Ulusal Mutabakat Hükümetiyle yaptığı anlaşmayla, Mısır ve Yunanistan’ın da hak iddia ettiği bölgelerde kesinlikle petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine izin vermeyeceğini açıkladı. Yunanistan ve Mısır bu anlaşmayı tanımadıklarını açıkladılar ve konuyu BM’ye taşıdılar.

Konuya ilişkin bu çok kısa özetin ardından, meselenin politik boyutuna gelelim. Öncelikle, bu konu önümüzdeki yıllarda önemi daha da artacak biçimde gündemimizde yer alacak ve bölge halkları arasında düşmanlıkları körükleyecek, belki de çatışma ve savaş sebebi doğuracak temel maddelerden birisi haline gelecek. Dolayısıyla emekçilerin bu konuyla yakından ilgilenmesi ve meseleye sınıfsal, enternasyonalist bir yaklaşım geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Böylesi bir yaklaşımın temel köşe taşlarını oluşturacak başlıkları madde madde özetlemeye çalışalım.

İlk olarak, kendi çokuluslu tekellerinin çıkarları adına bölgeye müdahale eden ve halklar arasındaki düşmanlıkları körükleyen asıl aktör olan emperyalist ülkeler, petrol şirketleriyle birlikte bölgeden tasfiye edilmelidir. ABD, İtalya ve Fransa’nın bölgede petrol arama faaliyetleri derhal son bulmalıdır. Bu çerçevede, emperyalizmin bölgedeki askeri üsleri kapatılmalıdır. Bunlar arasında, öncelikle Kıbrıs’taki İngiltere üslerini ve İncirlik üssünü sayabiliriz. İkinci olarak, bölge ülkelerinin hükümetleri, bölgede yayılmacı ve saldırgan politikalara son vermeli, kendi patronlarının çıkarları için halklar arasında düşmanlık yayan milliyetçi, şovenist politikaları durdurulmalıdır. Üçüncü olarak, petrol ve doğalgaz şirketlerinin kârları uğruna hem Akdeniz havzasını hem de tüm dünyayı daha fazla kirletecek enerji politikalarına karşı çıkılmalıdır. Fosil yakıtlar yerine doğayı ve canlı yaşamı tahrip etmeyen enerji politikalarını yükseltmek zorundayız. Bütün bunları ise, emperyalizme ve onların çokuluslu şirketlerine göbekten bağlı, kendi oligarşik sermayelerinin çıkarlarını temsil eden yönetimler değil, ancak bir işçi-emekçi hükümeti gerçekleştirebilir.

Saray yönetiminin politikalarına bu çerçeveden baktığımızda, Libya ile yapılan anlaşmaların maceracı, saldırgan ve yayılmacı dış politikada yeni bir aşama olduğunu görüyoruz. İçi boş tehditlerle, saldırgan ve yayılmacı bir politika izleyerek Saray yönetimi, bir yandan “beka söylemiyle” meşruiyetini içeride sağlama çabasını sürdürürken, diğer yandan kendi kanatları altında gelişen silah ve enerji sektörlerinin çıkarlarını koruma gayretinde. “Sevr’i parçaladığını” iddia eden hükümetin, NATO’nun bölgedeki en önemli ülkesi olduğunu unutmayalım. Saray’ın saldırgan ve yayılmacı politikaları karşısında bizler şunu söylemekte ısrar edeceğiz: Bölge halkları arasında düşmanlıkları körükleyen politikalarla “ulusal çıkarlar” korunamaz. Tam tersine, bölgeye ekilen savaş tohumları emekçi halkların çıkarlarına verilecek en büyük zarardır.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.