Ana Sayfa Blog Sayfa 52

Koronavirüs ekonomik krizin nedeni değil, sadece tetikleyicisi

0

Koronavirüs salgınının yayılmasıyla birlikte ekonomi dünyasını bir telaştır aldı. Türkiye dahil bütün ülkelerde borsalarda ardı ardına büyük düşüşler yaşandı. Merkez bankaları hemen faizleri düşürdü, piyasaya milyarlarca dolar pompaladı. Hükümetler şirketleri, tabii onların patronlarını ve büyük para sahiplerini ayakta tutabilmek için “destek paketleri” ilan etti. Bu süreçte işyerleri, özellikle küçük firmalar kapanacak, yüz binlerce işçi işinden olacak. İşsizler ordusu büyüyecek, yoksulluk daha da yaygınlaşacak.

Şimdi dikkat: Emekçi yığınların sırtına yüklenecek olan bu krizi hükümetler ve işverenler koronavirüse bağlayacaklar. “Bu savaşı milletçe göğüslemeliyiz” türünden demeçlerle zihinleri kapitalist sistemin sorunlarından uzaklaştırıp suçu virüse yükleyecekler. Öyle yapmaya başladılar bile.

Ama Türkiye dahil bütün ülke ekonomilerinin ciddi bir krize sürüklenmesinin nedeni gerçekten koronavirüs mü? Kesinlikle HAYIR. Koronavirüs sadece derinleşmekte olan krizi tetikledi, hızlandırdı. Etkisi sadece bu. Peki, gerçek ne?

Sermayedarın mantığı

Sermayenin amacı en hızlı ve en bol şekilde kâr etmektir. 2007-2008 büyük krizinden sonra tüm hükümetler sermayedarları ayakta tutabilmek için bir dizi önlemi yürürlüğe koydu: Batmakta olan şirketler ve bankalar devlet eliyle kurtarıldı; merkez bankaları, özel bankalar aracılığıyla kredi dağıtmaya girişti; hükümetler bu amaçla kaynak yaratmak için sağlık, eğitim, ulaştırma alanlarında kesintileri ve özelleştirmeleri yaygınlaştırdı; sömürü (yani sermayedar için kâr) oranlarını artırabilmek için reel ücretleri düşürdü, esnek çalışma koşulları dayattı, emeklilik yaşını yükseltti ve bunun gibi pek çok işçi düşmanı uygulamayı yürürlüğe soktu.

Böylece dört beş yıl içinde sermayedarlar kâr oranlarını tekrar yükseltmeye başladılar. “İyileşme” diye adlandırdıkları bu süreç önce ABD’de başladı; yüzde 2 civarında bir büyüme gerçekleşir oldu, işsizlik bir miktar azaldı, enflasyon nispeten gemlendi. Ardından dünyanın en büyük otomobil üreticisi Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde üretim artışları oldu. Bu arada Çin ekonomisi de hızlı büyümesini sürdürdü. İşte tam bu süreçte şirketlerin hisse senetleri de değerlenmeye başladı. Özellikle mali sermayesinin büyük bölümünü elinde bulunduran en büyük şirketlerden oluşan finans sermayesi (yüzde 1’lik bir dünya mali oligarşisi) büyük oranlarda hisse senedi ve tahvil topladı. Bu kesim, tıpkı 2008 krizinden önceki gibi devasa kârlar elde ediyordu. Bunun sonu gelmeyecek gibiydi.

Ama geldi. Başlıca iki nedenden ötürü. Borsalarda hisse senetleri üzerinden büyük kârlar sağlayan sermaye kesimleri, bunu bırakıp sanayiye yatırım yapmak gibi işlere girişmekten uzak durdular. Borsa, reel ekonomiden daha fazla getiri oranına sahipti. Yani sanayiye yatırım giderek azaldı. Öte yandan kapitalistler bunca kârı işçi-emekçi karşıtı uygulamalarla elde edebiliyorlardı. Bu uygulamalar ise kitlelerin alım gücünü düşürüyordu. Dolayısıyla üretilen mallar piyasada karşılıklarını bulamamaya başladı. Ve böylece reel ekonomide gerileme (resesyon) belirtileri ortaya çıktı.

2018’in ortalarından itibaren üretken sektör hızla yavaşlamaya başladı. Çin’in büyüme hızı yarıya azalarak yüzde 6 dolaylarına indi ve inmeye devam etti. ABD ekonomisi 2018’de yüzde 2,9 oranında büyürken bu oran 2019’da yüzde 2,4’e, 2020 başında da yüzde 2,1’e geriledi. Almanya, Japonya, Fransa ve İtalya’da da ciddi gerilemeler gerçekleşti. Dolayısıyla kâr oranları azaldı, üretkenlikten elde edilen kazanımlar önemli ölçüde geriledi.

Bu durum karşısında, bu şirketlerin hisselerinin büyük bölümünü ellerinde toplamış olan finans şirketleri (o ünlü yüzde 1’lik kesim), dönemin sonuna gelindiğini anlayarak 2018’den itibaren, herkesten önce ellerindeki hisseleri satmaya başladı. Önce, kâr oranları çabuk düşmesin, ani bir mali çöküntü yaşanmasın ve sattıkları hisseler borsada alıcı bulsun diye peyderpey satış yaptılar. Böylece borsalar gerilemeye başladı. Ve ardından koronavirüs salgını baş gösterdi. Böylece zaten başlamış olan bir gerileme virüs ile birlikte tetiklenerek hızlı çöküşe dönüştü.

İşte kapitalizmin mantığı bu. Kitleleri her zaman sermayedarların kârları uğruna ekonomik krizlere, sefalete ve işsizliğe sürükler. Borsanın kapanmasını, sanayinin ve bankaların kamulaştırılmasını da bu mantığa ve işlerliğe son vermek için istiyoruz.

İnfaz Paketi: Cinsel suçlara af, siyasi suçlulara müebbet!

0

Toplumun tüm kesimlerince karşı çıkılmasına rağmen AKP tarafından düzenlenen ve medyaya yansıyan ceza infaz yasası taslağında, uyuşturucu satıcılığının ve cinsel suçların da infaz indirimi kapsamına alındığını görüyoruz. Bu paketin içeriğini hâlâ tam olarak öğrenemesek de, sürecin Covid-19 salgını nedeniyle hızlandığını biliyoruz.

Koronavirüs salgınında riskli yerlerin başında cezaevleri geliyor. Normal zamanlarda dahi hijyen koşullarından mahrum olan, sağlık hakkına erişmekte güçlük çeken mahpusların bu salgında akıbetleri meçhul. Olağan hapishane koşullarında bile hastaneye sevk ve yeterli sağlık hizmetine erişimde problem yaşayan hasta mahpusların salgın hastalık karşısında ciddi bir tehlike ile karşı karşıya kalacakları açıktır. Zira cezaevlerinin halihazırda kapasitesinin üzerinde dolu olması, yayılabilecek salgın ihtimali ve İtalya’da patlak veren cezaevi isyanları da düşünüldüğünde durumun iktidar açısından kontrolden çıkması an meselesi gibi görünüyor. Ancak bir yandan daha önce MHP tarafından dile getirilen af tartışması da hatırlanacak olursa, kadın katillerinin, cinsel şiddet suçlularının, mafya unsurlarının, uyuşturucu kaçakçılarının salınması veya bu durum bahane edilerek cezai indirimlerle ödüllendirilmeleri söz konusu.

Nitekim af paketi hakkında çıkan haberlerden ve iktidar kalemşörlerinin yazdıklarından anlıyoruz ki; iktidar, devlete karşı işlendiğini iddia ettiği suçları infaz paketinin kapsamı dışında bırakıyor. Terör suçları hariç ifadesi gazetecilerin, hak savunucularının, muhaliflerin paketten yararlanamayacağı anlamına geliyor. Ama uyuşturucuyla ilişkili suçlar ve cinsel suçlar af kapsamında olacak.

Geçtiğimiz günlerde, kadın hareketinin #CinselSuçlaraİndirimOlamaz başlığıyla yaptığı sosyal medya eylemini takiben, paketle cinsel suçlara ilişkin indirimin yapılmayacağı duyuruldu. Ancak aynı pakette olması düşünülen erken yaşta evliliğin infaz düzenlemesinin ise paket kapsamından çıkarılarak ayrı bir düzenlemeyle meclise gelmesi kararlaştırıldı. Erken evlilik adı altında ayrı bir düzenleme yapılarak infaz paketinden önce yasalaştırma teşebbüsü, çocuk istismarı sonucu evlendirilenlerin affedileceği gerçeğini perdeleme kurnazlığıdır. Hatta bu yasanın Romanların talebi olduğu belirtilerek cinsel suçların affı Romanların üzerine atılmaktadır.

Önümüze konulan tasarı bu haliyle meclisten geçerse, cinsel şiddet faillerinin salıverilmesiyle birlikte, her gün risk altında olan kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin karantina şartlarında daha da artacağını öngörmek zor değil. Özellikle karantina koşullarında dünya genelinde kadın ve çocuklara yönelik şiddet artmıştır. Bu durumda iktidar bu salgın koşullarında kadına yönelik şiddeti nasıl önleyeceğini açıklamak zorundadır. Cezaevlerinde sağlık önlemi almak iktidarın görevidir, ancak salgını bahane ederek cinsel suçlara yönelik af veya indirim kabul edilemez. Bu affın tartışılması bile potansiyel olarak failleri teşvik edecektir.

Meselenin diğer bir boyutu da, siyasi mahkûmlar veya eleştirel ve muhalif görüşlerini dile getirdiği için cezaevinde olanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan tutuklananlar… Hapishanelerde hükümlülerin dışında binlerce tutuklu bulunuyor. En yerinde olacak tedbir de budur aslında: Tutukluların adli kontrol gibi başka tedbirlere başvurularak hemen serbest bırakılması. İnsan Hakları Derneği’nin 2019 yılı listesine göre, 458’i ağır olmak üzere 1334 hasta mahpus bulunuyor. Ayrıca, 2019 yılında 50 hasta mahpus yaşamını yitirdi. Bu kişilerin çoğunluğunu siyasi tutsaklar oluşturuyor. Bu hastaların derhal salınması gerekiyor.

Covid-19 salgını devletlerin başta insan sağlığı olmak üzere kamu yararını hiçbir şekilde odaklarına almadığını tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Cezaevleri meselesi de tıpkı sağlık sisteminde olduğu gibi alabildiğine çarpıktır ve ürkütücü boyutlarda hak ihlalleri içermektedir. Bu nedenle bir infaz düzenlemesi acil ve gereklidir, ancak bu infaz meselesi cinsel suçluları, kadın katillerini salmayı değil, hangi sebeplerle tutulduğu belirsiz olan muhaliflerin, siyasi tutukluların acilen serbest bırakılmasını içermelidir.

Venezuela: Krizin bedelini işçiler değil; hükümet, patronlar ve çokuluslu şirketler ödemeli

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin (PSL), Venezuela’da koronavirüsle mücadelenin güncel durumuna ilişkin bildirisi.

Çin’de bir epidemi olarak başlayıp pandemiye dönüşen koronavirüsün dünya çapında yayılması, dünya kapitalist sisteminin derin krizini ortaya koyuyor.

Ortada gerçek bir küresel kapitalist kaos var. Borsa, dünyanın her yerinde keskin bir şekilde düşüyor; bütün büyük ekonomiler felce uğramış durumda. Petrol fiyatları hızla düşmekte.

2008’de ortaya çıkan krizi tam olarak aşamayan dünya ekonomisinde çoğu ekonomi zaten durgunluk seyrinde ya da düşüşteydi ve koronavirüs pandemisi sadece önceden var olan bu durumu daha da derinleştirdi.

Şüphesiz, emperyalizm ve çeşitli ulusal hükümetler, pandeminin ekonomilerin bütünü üzerindeki etkisiyle birlikte krizden etkilenen şirketlerin kârlarının ve kârlılığının kurtarılması için halihazırda uygulamakta oldukları kemer sıkma politikalarını derinleştirecekler. Bu politikaları ve yağma planlarını uygulayarak, işçi sınıfını ve dünya halklarını aşırı sömürüye maruz bırakmayı ve özellikle Latin Amerika’da doğal kaynakları tahrip etmeyi sürdürecekler.

Venezuela’da, Nicolas Maduro hükümeti duruma karşı bir dizi önlem aldı. Tüm ülkede karantina ilan edildi; ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve tüm okullar tatil edildi. Tüm bu operasyonun yürütülmesi için ordu yetkilendirildi. Hastane idarecilerinin, doktorların, hemşirelerin ve sağlık emekçilerinin kontrolünde olması gereken sağlık acil durumunun yönetimi silahlı kuvvetlerin ve polisin himayesinde verildi.

Hükümetin adlandırdığı biçimiyle “kolektif sosyal karantina” ilanının daha ilk günlerinde, bunun, güvenlik güçlerinin baskıcı önlemler uygulaması anlamına geldiği açık bir şekilde gözler önüne serildi. Bu uygulamalar, hükümetin sağlıkla ilgili bu acil durumdan faydalanarak kendi toplumsal kontrol araçlarını test ettiğini açıkça göstermektedir.

Öte yandan, sağlık sektörünün ve genel olarak ülkedeki kamu hizmetlerinin sorunlarına ve yapısal eksikliklerine cevap üretilebilmesi adına çok az şey yapıldı.

Ülkemizde, birkaç yıldır işçilerin, emekçilerin ve halkın farklı kesimlerinin gündelik hayatlarını dahi idame ettirmekte zorlandıkları bir toplumsal trajedi yaşamaktayız.

Venezuelalıların çoğu, koronavirüsün ülkeye ulaşmış olmasından dolayı gerçekten endişeli; çünkü hükümetin uyguladığı kemer sıkma paketleri nedeniyle derin bir ekonomik ve toplumsal krizin içine batmış olduğumuzu farkındayız. Bu derece ciddi bir pandemi ile yüzleşecek kaynaklara sahip olduğumuza nasıl inanabiliriz ki? Hepimiz açlık sınırındaki maaşlarla, ilaç ve gıda kıtlıklarıyla, hiperenflasyonla ve çökmüş durumdaki temel kamu hizmetleri karşısında hayatlarımızın her geçen gün daha da zorlaştığını görüyoruz.

Ülkede senelerdir aşıma uğramış bir altyapıya sahibiz. Özellikle başkentte olmak üzere düzenli bir içme suyu tedariki yok; batı bölgesinde daha yoğun olmak üzere ülkenin her yerinde sürekli elektrik kesintileri yaşanıyor. Evlerde yemek pişirmek için gaz yok, benzin az, toplu taşıma karmaşa halinde.

Sağlık sistemi, işçilerin koşullarının ve maaşlarının güvencesizleştirilmesiyle birlikte harap olmuş durumda. Sağlık merkezleri, tıbbi bakım için temel materyallerden yoksun. Bazı hastaneler aylardır su kullanamadan çalışıyor. Mevcut bağlamda zaruri olan temel ilaç, eldiven ve maskelerden yoksunlar. Sağlık Bakanlığı epidemiyolojik bültenini 2016’dan beri yayınlamayarak doktorları ülkedeki farklı hastalıkların evrimini anlamaları için gerek duyulan bir araçtan mahrum ediyor.

Bu yüzden, hükümetin krizi çözecek kaynaklara ve araçlara sahip olduğu savının yalan olduğunu söylüyoruz. Hepimiz Venezuela’daki sağlık merkezlerinin durumunu biliyorken, onlar sözde 46 “nöbetçi” hastane hakkında konuşarak yalan söylüyorlar.

Öte yandan, Maduro hükümeti, toplu iş sözleşmelerin iptali, açlık ücretleri, korkunç çalışma koşulları ve haklarını savunan işçilerin mücadelelerinin suç sayılması anlamına gelen Memorandum 2792 gibi sert tedbirleri içeren bir ekonomik kemer sıkma paketi uyguluyor.

Bu bağlamda, ihtiyacımız olan şey, güvenlik güçleri tarafından alınan otoriter önlemler değil, hükümet, patronlar ve çokuluslu şirketler tarafından yaratılan ekonomik krizin ve koronavirüsün sonuçlarının işçilere mal edilmesini engellemektir. Krizin bedelini kapitalistler ve hükümet eliyle zenginleşen yetkililer ödesin!

Maduro hükümeti, 2013’ten beri dış borç ödemesine 80 milyar dolardan fazla para harcadı; bu kamu hizmetlerindeki gerilemeyi, sağlık ve eğitim bütçelerindeki kesintileri açıklamaya yetiyor. Bu bağlamda biz, askeri harcamalara giden milyonlarca doların alıkonulmasını ve pahalı askeri tatbikat harcamalarının sonlandırılmasını talep ediyoruz. Hastanelerin pandemiyle baş edebilmeleri için gereken kaynakları sağlamak adına kapitalistleri ve çokuluslu şirketleri vergilendirmeliyiz. Karma ya da çokuluslu şirketler olmaksızın petrol sektörü %100 kamulaştırılsın! Yozlaşmış ve sahtekar ithalatçıların zenginliklerine el konulsun! Faturası halka kesilen emperyalist yaptırımları reddediyoruz! Trump yaptırımları derhal kaldırsın!

İçinde bulunduğumuz bu acil durum koşullarında hükümet entegre bir ulusal ücretsiz sağlık sistemi oluşturmalıdır. Doktor, hemşire ve sağlık çalışanları için geçimlerini sağlayacak bir maaş! Sadece 46 “nöbetçi” hastaneye değil, ülkedeki tüm sağlık merkezlerine su, sabun, maske ve eldiven tedarik edilmeli! Karantinaya alınan tüm işçilerin işlerinin, maaşlarının ve sözleşmelerinden doğan haklarının korunmasını talep ediyoruz. İşten çıkarmalara ve ücretsiz izinlere hayır!

İşçiler olarak, virüsün yayılmasını engellemek için alacağımız bütün gerekli önlemlerin ötesinde, tetikte olmalı, krizin ve pandeminin faturasını ödememek için harekete geçerek seferberlik içerisinde olmalıyız.

Korona salgınına karşı plaza ve ofis çalışanlarının acil talepleri

0

Plaza ve büro işçilerinin mücadele platformu KaçBizeGel, korona salgınına karşı bir acil talepler listesi yayımladı. İşten çıkarmaların ve ücretsiz izin uygulamalarının yasaklanmasını talep eden KaçBizeGel’in açıklamasının tam metni:

Merhaba plaza ve ofis çalışanı,

Bir süredir Türkiye dünya genelinde yaşandığı gibi COVID-19 salgını ile boğuşuyor. Yayılım hızı çok yüksek olan virüs, şimdiden milyonlara bulaştı ve maalesef tablonun her geçen gün daha da ağırlaşması kaygısını yaşıyoruz.

Dünya çapında yaşanan bu çaresizlik ve panik hali aslında sürpriz değil. Zira tüm dünyada esen neo-liberal politikalarla sağlık gibi kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda geldiğimiz nokta maalesef burasıdır. Neoliberal politikaların sağlık alanında uygulanmaya devam etmesi halinde, bugün yaşanan ve gelecekte yaşanacak tüm genel sağlık sorunları ve salgınların sonuçlarının daha vahim olacağı da açıktır.

Tam da beklediğimiz gibi, açıklanan yardım paketi ile devlet sermayeye destek verirken; bizleri, “Allah’a” havale etti, üstüne bir de kolonya verdi. Korona virüs salgını karşısında yetkililer yegane çözüm olarak bize “Evde Kalın” diyorlar. Haklılar. Evde kalmak lazım. Lakin kafamızda deli sorular var;

-Doğalgaz, Elektrik ve Su sayaçları takır takır dönmeye devam ederken,
-Kredi kartının son ödeme tarihi yaklaşırken,
-Ev kirasını ödeme günü takvimde hızla görünür hale gelirken,
-Ücretsiz izne çıkarılmak ile işimizi kaybetmek arasında tercih yapmaya zorlanırken,
-Sağlığımız ile ekmek mücadelesi arasında sıkışmışken,
-Geleceğimiz belirsizken ve her gün işten atılma korkusu yaşarken,
-Hala birçoğumuzun işvereni işe gitmemizi talep ederken,
-Hala günde 12 saat çalışmamız gerekirken,
Evde kalmak mümkün mü?

Hayatı eve sığdırmak, sağlığımıza ve geleceğimize sahip çıkmak için Kaç Bize Gel olarak diyoruz ki;

İşten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulaması yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor veya doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın sona erene kadar işten çıkarmalar ve ücretsiz izin uygulamaları yasaklanmalıdır.

Korona virüsü kontrol altına alınana kadar sağlık, güvenlik, gıda ve benzeri kritik sektörlerde çalışmayan tüm çalışanlara ücretli izin verilsin ve çalışanların ücretleri devlet garantisine alınsın: Geçinmek için çalışmak zorunda olan bizlere, ücretlerimizin ödenmesi garanti altına alınmadan “evde kal” demek, “Koronadan” ölme ama sefalete ve yoksulluğa razı ol demektir. Sosyal Devlet ilkesi gereğince çalışanların ücretleri devlet garantisi altına alınmalıdır. Türkiye’nin iktisadi imkânları bunun için yeterlidir. Ancak gerektiğinde büyük şirketlerden veya sermaye sahiplerinden alınmak kaydıyla ek vergiler konulabilir.

Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır.

Tüm sağlık hizmetleri ücretsiz hale getirilsin: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneleri pandemi hastanesine çevirmek yetmez; tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

Halka kendi olağanüstü halini uygula demek yetmez. Geç kalmadan güçlü ve etkin sosyal izolasyon için derhal harekete geçilsin: Bu salgın ile başarılı mücadele etmiş Güney Kore ve Almanya örneklerinden de gördüğümüz gibi, salgına karşı en etkili yöntem etkin ve güçlü bir sosyal izolasyondur. Kendi olağanüstü halinizi uygulayın demekle etkin ve güçlü bir sosyal izolasyon yaratılamaz. Bu nedenle daha fazla geç kalınmadan, salgın süresiyle sınırlı olmak üzere, güçlü ve etkin sosyal izolasyon için gerekli tedbirler alınmalıdır.

Ücretsiz ve yaygın test yapılsın: Salgına karşı başarılı bir mücadele yürütebilmek için, bilim insanlarının yaygın test uygulanması ve test sonucu pozitif çıkanların izolasyon altına alınması yönündeki görüşlerinin devlet tarafından vakit kaybetmeden uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Yaygın ve ücretsiz test hepimizin sağlık hakkı kapsamında ve devletin yükümlülüğündedir.

Tüm kredi ve kira ödemeleri faizsiz olarak durdurulsun: Bu süreçte çoğu işçi ve emekçi ücretsiz izne ayrılmak zorunda kalmış veya işine son verilmişken, geçinmekte zorlanırken, çalışanların gelecek kaygısını azaltmak için sosyal devlet olmanın gereği yerine getirilerek, tüm kredi ve kira ödemeleri faizsiz olarak durdurulmalıdır.

Çalışmak zorunda olan işyerlerinde korona salgılını ile ilgili alınması gereken işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri işçilerin denetimine bırakılsın: İşverenlerin işyerlerinde gerekli işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri almakta yetersiz ve isteksiz olduğunu yaşayarak görmekteyiz. Bu nedenle bu salgın esnasında çalışmak zorunda olan işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri işçilerin denetimine bırakılmalıdır.

Çalışmak zorunda olan işyerlerinde sosyal mesafe sağlanması için herhangi bir ücret kaybı yaşanmadan vardiya sayısı artırılarak, vardiyada aynı anda çalışan işçi sayısı azaltılsın: Salgından korunmak için alınacak ilk tedbir sosyal mesafenin ayarlanmasıdır. İş yerlerinde, özellikle de plaza ve ofislerde, dar alanlarda, çok sıkışık ve yeterli havalandırmadan yoksun bir şekilde çalışmaktayız. Bu koşullarda sosyal mesafe kuralını uygulamak da mümkün değildir. Bu nedenle çalışmak zorunda olan iş yerlerinde sosyal mesafenin sağlanması için, işçilere herhangi bir ücret kaybı yaşatmadan vardiya sayısı artırılmalı ve vardiyada aynı anda çalışan işçi sayısı azaltılmalıdır. Ayrıca, sosyal mesafenin sağlanmasına ilişkin alınacak tedbirler ulaşım servisleri ve yemek alanlarını da
kapsamalıdır.

Sağlık ve çalışma hakkımızın bir parçası olan bu acil talepler, salgın süresince uygulanmalı ve bir an önce hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde Korona günlerinde çalışanlar cephesinde yeni bir havadis olmayacaktır.

Geleceğin ve sağlığın için
Birlik ol,
Talep et,
KAÇ BİZE GEL

İspanya Devleti’nin koronavirüsle mücadelesi bize ne öğretiyor?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin önderlerinden Josep-Lluis Alcazar 23 Mart Pazartesi akşamı Twitter üzerinden canlı yayımlanan konuşmasında Covid-19 nedeniyle 14 gün önce olağanüstü halin ilan edildiği İspanya’daki duruma dair güncel analizlerini paylaştı. Alcazar’ın İspanya Devleti’ndeki sağlık sistemi, devlet başkanı Sanchez’in açıkladığı ekonomik yardım paketinin içeriği, olağanüstü halin etkisi ve sonuçları, kapitalizmin krizi ve ne yapılabileceği şeklinde beş başlığa ayırdığı konuşması hem İspanya’daki koşullara dair bilgi edinmek, hem de Türkiye’deki güncel duruma ve sürece yönelik dersler çıkarabilmek adına önemli katkılar sunuyor.

İspanyol sağlık sistemi ve sözde “kamulaştırma”

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki İspanya Devleti de ülkemizdeki açıklamalara benzer bir şekilde salgının başlangıç aşamasında “sağlık sistemimiz yeterli donanıma ve kapasiteye sahiptir” söylemiyle yeterli düzeyde koruyucu tedbir almayarak salgının geniş çapta ülkeye yayılmasına neden oldu. Bu durum, bir yandan olağanüstü hal de dahil olmak üzere devletin ilerleyen dönemde aldığı tüm tedbirlerin sorgusuzca meşrulaştırılmasının önünü açarken, diğer yandan da özellikle son 12 senedir, yani 2008’de başlayan ekonomik kriz sürecinden bu yana düzenli ve ağır bütçe kesintilerine ve özelleştirmeye maruz kalan sağlık sisteminin aslında söylenenin aksine ne kadar yetersiz olduğunu da ortaya koymuş oldu. Örneğin, İspanya Devleti 1000 kişi başına düşen yoğun bakım yatak kapasitesini 12 olarak açıkladı. Bu sayı Almanya’da 35’e çıkarken, benzer bütçe kesintileri ve Şehir Hastaneleri modeliyle sağlık sisteminin özelleştirildiği Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı’nın 2018 verilerine göre bu sayı sadece 2,9’da kalıyor. Bu sayıların halkın büyük kesiminin ekonomik nedenler dolayısıyla yararlanamadığı özel hastanelerdeki yatak kapasitelerini içerdiğini de belirtmek lazım. Ayrıca Türkiye’de nüfusun Avrupa şehirlerine kıyasla İstanbul, Ankara gibi belirli bölgelerde yoğunlaştığını da göz önüne alırsak içinde bulunduğumuz tablo daha da vahimleşiyor. Alcazar’ın sunduğu bir diğer veri de test kapasitesi. İspanya’da her 1 milyon kişiden 645’ine test yapılırken bu sayı Güney Kore’de 6000. Türkiye’de ise Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 27 Mart itibarıyla yapılan toplam test sayısı 47.823; yani her 1 milyon kişiden sadece 575’ine test yapılmış durumda.

Sağlık sistemi çerçevesinde İspanya Devleti’nin aldığı olağanüstü hal tedbirlerinden Türkiye’de en fazla yankı bulan ve övgü toplayan tedbir ise Sanchez’in özel, askeri, klinik laboratuvar ve dernek hastanelerinin “kamulaştırıldığını” açıklamasıydı. Ancak Alcazar’ın bu konuya kazandırdığı açıklık, durumun hiç de medyada yansıtıldığı gibi olmadığını ve kararın sınıfsal içeriğini ortaya koyuyor. Normal koşullarda özerk bölge hükümetlerinin kontrolü altında olan sağlık hizmetleri olağanüstü hal ilanıyla birlikte İspanya Devleti hükümetinin merkezi kontrolü altına girmiş oldu. Ancak devlet hastaneleri dışında kalan hastanelerin kamulaştırılmasına yönelik çıkartılan merkezi karar “gerek duyulması halinde ve özerk bölge hükümetlerinin onayıyla” denilerek sınırlandırıldı. Bağımsızlık konusunda İspanya Devleti’ne kafa tutan ancak söz konusu kamusal harcamalar olunca merkezi hükümetle paralel bir şekilde özelleştirme yanlısı politikaları benimseyen ve burjuva düzen partilerinin kontrolündeki Katalan Hükümeti’nin gerçek bir kamulaştırmaya ne aşamada “gerek duyacağı” ise hâlâ bir soru işareti. Bugün bile hâlâ, örneğin Katalonya’daki özel hastaneler gelen hastalardan sadece test yaptırabilmeleri için 300-400 avro arası değişen bir ücret talep ediyor, ücretsiz hasta kabul etmeyi reddediyor ve yoğun bakım ünitelerini kamuya açmayarak hastaları devlet hastanelerine yönlendirmeye devam ediyor. Zaten kapasitelerini aşmış devlet hastanelerinde talepler artık karşılanamaz düzeyde ve futbolcular, iş insanları, patronlar, üst düzey devlet görevlileri gibi yüksek gelirli sınıf Covid-19 tanı ve tedavisine ulaşabilirken işçi ve emekçilerin sağlığa erişim hakkı bilinçli bir şekilde engelleniyor.

Ekonomik önlem paketi: Kim için ve ne için?

Alcazar’ın sunumunun ikinci başlığı ise Sanchez’in Covid-19’a karşı alınan tedbirler kapsamında geçtiğimiz Salı açıkladığı 200 milyar avroluk ekonomik önlem paketiydi. Erdoğan tarafından geçtiğimiz hafta açıklanan paketin kat be kat üstünde bir bütçeye sahip bu paketin “kim için” ve “ne için” kullanılacağına dair Alcazar’ın yaptığı açıklamalar ise iki paketin niceliksel olarak karşılaştırılamaz olsalar da niteliksel olarak aynı tornadan çıkma olduklarını gösteriyor. İspanya ve Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerin açıkladığı benzer paketlere dair Alcazar’ın özellikle vurguladığı nokta ise peş peşe açıklanan bu paketlerin Avrupa, ABD, Japonya ve İngiltere Merkez Bankaları gibi finans kapitalin mihenk taşlarının küresel borsada son iki haftada yaşanan %30’dan fazla değer kaybı karşısında yaptığı görüşmeler ve müzakerelerden bağımsız düşünülemeyeceğiydi. Bir başka ifadeyle, bu paketlerin temel amacı pandemi karşısında işçi ve emekçilerin fiziki, sosyal ve ekonomik hayatlarını güvence altına almak değil, borsalardaki düşüşü engellemek adına bankalara düşük ya da sıfır faizle para akışı sağlayarak finans kapitali ayakta tutabilmek.

Bunu İspanya özelinde açıklayacak olursak, 200 milyar avronun 100 milyarı sıfır faizle bankaları kurtarmaya ayrılmış durumda. Bu şu demek oluyor: Devletler Merkez Bankaları aracılığıyla bankalara sıfır faizle para akışı sağlıyor, bankalar bu parayı şirketlere kendi belirledikleri faiz oranları üzerinden kredi olarak verebiliyor ve şirketlerin bu krediyi bankalara geri ödeyememesi halinde devlet şirket borçlarını bankalara geri ödeme taahhüdü veriyor. Geri kalan miktarın 17 milyar avroluk kısmıysa direkt devletten şirketlere aktarılıyor. Bunun yanı sıra paketin içerdiği bir diğer önlem de Madrid Borsası IBEX’te işlem gören İspanya merkezli çokuluslu şirketlerin diğer ülkeler tarafından alınmasını engellemek amacıyla alım-satım mevzuatlarında yapılan değişiklik. Bu değişikliğin amacı da borsada değeri düşen İspanyol şirketlerinin yabancı çokuluslu şirketler tarafından satın alınmasını engelleyerek İspanya Devleti tarafından kurtarılmalarının önünü açmak. Peki bu paket işçi ve emekçilere ne vaat ediyor? Aynı Erdoğan’ın açıkladığı pakette olduğu gibi… koca bir hiç! Hatta aksine paket şirketlerin bünyesinde çalışan taşeron işçileri geçici işten çıkarabilmesini kolaylaştıran, olağanüstü koşullarda yaşanan işten çıkarmalarda işçilerin alabileceği tazminat miktarını yeniden düzenleyen maddeler içeriyor. Zaten halihazırda güvencesiz ve sigortasız çalışan işçilerin, örneğin göçmen tarım işçilerinin ekonomik durumları ve çalışma koşulları Sanchez’in paketinin radarına bile girmiyor!

Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor!

Buna ek olarak Alcazar, Kasım 2019 genel seçimleri ertesinde geleneksel düzen partilerinden PSOE’yle koalisyon kurmayı kabul ederek sözde yıkmak istediği neoliberal ve gerici iktidarın ikinci Başbakanlık ve Sosyal Haklar Bakanlığı koltuklarına oturan sol reformist Podemos’un parti lideri Pablo Iglesias’ın açıkladığı “sosyal kalkan” paketine de değiniyor. Iglesias’ın “2008 ekonomik krizi sonrasında yaşananlar tekrar yaşanmasın” diyerek 200 milyar avroluk ekonomik paketten işçi ve emekçilerin desteklemesine yönelik ayrılmasını istediği bütçe sadece 600 milyon avro; yani toplam paket bütçesinin %0,3’ü. İşçi ve emekçilere ayrıldığı söylenen bu bütçenin yarısı da zaten hizmetlerinin çoğu Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) modeliyle senelerdir özelleştirilmiş olan belediyelere kaynak olarak aktarılıyor. Peki bu mütevazı bütçenin kalanı temel ihtiyaç sektörleri dışında çalışan tüm emekçilere ücretsiz izin, kira ödemesi, su, elektrik gibi temel ihtiyaçlara ücretsiz erişim ya da sağlık hizmetlerinde artış sunuyor mu? Hayır! Sunulan tek çözüm Türkiye’dekine benzer bir şekilde kısa çalışma ödenekleri, borç ve kredi ertelemeleri. Yani ha 200 milyar avro, ha 100 milyar Türk lirası… Ekonomik paketler patronları koruyor, pandeminin faturasını gene işçiler ödüyor! Ama Podemos’un da dahil olduğu İspanya Devleti hükümeti sadece 2018 yılı faizi Iglesias’ın sosyal kalkanının 500 katı olan kamu borçlarını ödemeyi sürdürüyor!

İspanya hükümetinin Alcazar’ın konuşması ertesinde aldığı ve Türkiye’de övgü toplayan bir gelişme ise ülkenin Çalışma Bakanı Yolanda Diaz’ın, “Bu sağlık krizini fırsat bilerek kimse işçi çıkaramaz” söylemiyle 27 Mart itibariyle ülke genelinde işten çıkarmaların yasaklandığını duyurmasıydı. Ancak aynı özel sağlık kuruluşlarının “kamulaştırılması”nda olduğu gibi bu kararda da şeytan ayrıntılarda gizleniyor. Karar, İspanya’da koronavirüs nedeniyle zarar eden şirketlerin kullandığı ve “ERTE” olarak bilinen “Geçici İstihdam Düzenleme Önlemi” adlı yasal hakka “geçici sözleşmeler iptal edilemez” gibi kısıtlamalar getirse de, bu kısıtlamalar taşeron ve ya sigortasız çalışan işçileri, bu dönem içerisinde süresi biten geçici sözleşmelerin yenilenmesini ve uzunluğu 15 günden 6 aya kadar değişen deneme süresi sonrası yapılabilecek fesihleri kapsam dışı bırakıyor; yani işçi sınıfının maruz kaldığı güvencesiz çalışma şartları, dolayısıyla işçi sınıfının çoğunluğunu! İspanya’nın iki büyük işçi sendikası, İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CCOO) ve Genel İşçiler Sendikası (UGT), bu kararı tebriklerle karşılarken, ülkenin alternatif ve mücadeleci sendikaları ise kararın oldukça sınırlı kapsamını eleştirerek gerçekçi çözümler alınması konusunda hükümete baskı yapmaya devam ediyorlar. Bu, Alcazar’ın konuşmasının devamında değindiği mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin gerekliliğini de ortaya koyuyor.

Olağanüstü hal çözüm mü?

Alcazar, İspanya hükümetinin Covid-19’a karşı yaptığı “evden çıkmayın” uyarıları ve olağanüstü hal tedbirini bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğine dikkat çekiyor. Peki nedir bu olağanüstü hal? Kamu sağlığına, ekonomik ve sosyal güvencelere yönelik minimal harcamaların yapıldığı, işçi ve emekçiler kaderlerine terk edilirken şirketlerin korunduğu, işten çıkarmaların yasaklanmadığı, hatta desteklendiği bu güncel tabloda olağanüstü hal İspanya Devleti için ne anlam ifade ediyor? Türkiye için ne anlam ifade edebilir? Alcazar birincil olarak olağanüstü halin kamu yararına topyekûn bir seferberlik hali değil, hayatta kalmanın patronların inisiyatifine ve bireysel riske indirgendiği bir uygulama olduğunu vurguluyor. Şöyle ki, İspanya’daki olağanüstü hal koşulları altında kimse evinden çıkmıyor ya da kimse işe gitmiyor gibi bir durum söz konusu değil; bu eğer olağanüstü hal ilan edilirse Türkiye’de de böyle olmayacak. Patronların çağırdığı işçiler, özel sektörde 60 yaş üstü ve kronik hastalığı olan bireyler dahil olmak üzere hâlâ işe gitmeye devam etmekle yükümlüler. Bu durumda hayatta kalmaya çalışan emekçiler ya evde kalmayı tercih ederek işten atılacaklar, ya zaten işten çıkarıldıkları için evde kalacaklar ve her iki durumda da hayatlarını idame ettirmelerini sağlayacak ücret ve devlet yardımlarından yoksun olacaklar. Ya da kendi hayatlarını ve ailelerinin hayatlarını riske atmak pahasına gerekli sağlık önlemlerinin alınmadığı işyerlerine gidip çalışmaya devam edecekler. Yani olağanüstü hal olsun olmasın, devlet, bankaları ve şirketleri kurtarırken emekçilere “ya öl ya da öl” diye buyuruyor!

Türkiye’de olağanüstü hal ilan edilmesine yönelik baskı ve beklentileri de bu çerçevede ele almak gerekiyor. Her iki ülkede de terazinin bir tarafına evde kalma uyarılarına kulak asmayan kesimleri, diğer tarafına da olağanüstü hal ilan edilmesine rağmen güvencesiz koşullarda işe gitmek ve çalışmak zorunda kalan yüz binlerce emekçiyi koyduğumuz zaman hangi kefe hastalığı kapmak, taşımak ve yaymak noktasında sayıca fazla ve risk altında? İşte devletlerin ikiyüzlülüğü de bu noktada ortaya çıkıyor. Ve tam da bu noktada Alcazar olağanüstü halin ve bunun sonucu olarak askerin sokağa inmesinin, devletin Covid-19’la savaşmak için değil, baskı politikalarını arttırmak, özgürlükleri engellemek ve kendi ayıbını kapatmak yolunda attığı bir adım olduğunun ve askeri ve otoriter uygulamaların net bir şekilde karşısında durmamız gerektiğinin altını çiziyor.

Covid-19 ile 2008 küresel ekonomik krizi dönemini de aşan bir düzeyde ivme kazanan kapitalist çöküşün elbette ki kitleler nezdinde bir karşılığı olacak. Dünya çapında yaşanmakta olan seferberlikler hayatta kalmanın öncelik kazandığı bu günlerde sokaklardan çekilmiş olsalar da bitmiş ya da sönümlenmiş değil. Pandeminin son bulmasıyla yeniden ve salgın dönemi boyunca maruz kalınan ekonomik ve sosyal çöküntünün de öfkesiyle daha da sert bir şekilde alevlenecek; aralarına yenileri eklenecek. Bu bağlamda askerin virüsü değil, insanları kontrol altına almak için sokaklarda olduğunu unutmamamız gerekiyor. Alcazar da kamusal alanlarda askerin varlığı gibi baskıcı uygulamaların normalleşmesinin sadece bugün için değil gelecek dönem için doğuracağı tehlikeleri farkında olmamız gerektiğini söyleyerek, işçi ve emekçilerin sokaklarda yozlaşmış monarşik düzenin temsilcisi İspanya Kralı’nın önderliğindeki orduya değil, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin iki katına sahip olan askeri bütçenin kamu yararına kullanılmasına ihtiyacı olduğunu dile getiriyor. Babasının Suudi Arabistan’la yapılan tren ihalelerinden Kraliyet ailesi hesabına 100 milyon avro komisyon aldığının ortaya çıkması üzerine birkaç gün önce açılan yolsuzluk soruşturmasının hemen ardından televizyonlara çıkan İspanya Kralı ise bu zor günlerde İspanya halkına birlik, beraberlik ve sabır çağrısı yapıyor. Sarayın zenginleşip baskıları arttırırken halkı sefalete mahkûm ettiği bu tablo bize hiç de yabancı değil.

Kriz yeni başlamadı çünkü hiç bitmemişti!   

Alcazar son olarak da pandeminin yol açtığı ekonomik çöküntünün yeni bir ekonomik krizin nedeni değil, kapitalizmin zaten 2008’den beri içinden çıkamadığı krizinde bardağı taşıran son damla olduğunu vurguluyor. Son 12 yıldır içerisinde küresel kapitalizmde yaşanan sözde iyileşmenin devletlerin bankalara mali desteği sayesinde gerçekleşen sahte bir büyüme balonu olduğunu, ama bu sürdürülemez döngünün zaten Covid-19 salgını öncesinde de kapitalist sistemi idame ettirme kapasitesini tüketmeye başladığı söyleyen Alcazar, bunun sinyallerini ülkelerin azalan büyüme oranlarında ve 2008 öncesi rakamlara bir türlü geri dönmeyen faiz oranlarında gördüğümüzü belirtiyor. Yani, yaratılmış olan bu balon zaten şu ya da bu şekilde bir gün patlayacaktı ve Covid-19 sadece bu patlamayı tetiklemiş oldu. Patlamanın anlık tahmini faturası ise dünya çapında tahmini 25 milyon emekçinin işsiz kalması.

Yani kapitalizm 2008’den bu yana dünya çapında harcadığı trilyonlara rağmen krizden çıkamadığı gibi üstüne bir de derin bir borç batağı içine girmiş oldu. Peki bunun faturasını kim ödeyecek? Zaten kapitalizmin batağına saplanmış olan işçi ve emekçiler bu batakta boğulacak mı? Biz işçi ve emekçiler Covid-19 salgınına karşı ve salgından kurtulsak bile kapitalizm batağında boğulmamak için ne yapabiliriz?

Ne yapabiliriz?

Alcazar bu noktada mücadelenin sadece ulusal çapta Covid-19 karşıtı bir mücadeleyle sınırlı değil, salgın karşısında ortaya çıkan acil talepler üzerine yükselen ve işçilerin uluslararası dayanışmasına dayalı antikapitalist bir mücadeleden geçtiğini vurguluyor. Bu tam olarak ne demek? Örneğin, Covid-19’la mücadele amacıyla İspanya genelinde ve Katalonya’da oluşturulan ve Enternasyonal Mücadele’nin de parçası olduğu, Türkiye’de de yeni yeni görmeye başladığımız Covid-19’la mücadele dayanışma ve haberleşme ağları salt yardımlaşma ve devletin aldığı yetersiz tedbirleri ifşa etme kanalları olarak kalmamalı ve bu kanallar somut talepler etrafında örgütlenerek süregelen mücadeleleri desteklemeli. Hükümetin işçi ve emekçilerin önüne koyduğu içi boş ekonomik paketler karşısında sahiplenebileceğimiz en kritik taleplerin birkaçı işten çıkarmaların yasaklanması, Covid-19’a karşı etkin sağlık önlemlerin alınması ve ekonomik krizle mücadele adına üretimin devam etmek zorunda olduğu temel ihtiyaç sektörlerinin işçi kontrolünde ve tazminatsız kamulaştırılması, bu sektörler dışında kalan tüm sektörlerde salgın kontrol altına alınana kadar süresiz ücretli izin, kamu ve dış borçların ödenmemesi ve borçlara ayrılan kaynakların işçi ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılması, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçenin arttırılması olabilir.

Alcazar bu bağlamda iki noktaya daha dikkat çekiyor. Birincisi, bu talepler etrafında sendikaların takındığı tavır. Sadece İspanya’da 22.000 işçisini işten çıkaran ve 2019 yılındaki net kârı 102 milyon avro olan Meksikalı çokuluslu restoran işletmeciliği devi Alsea’ya karşı patronlar ve hükümetin işten çıkarma şartlarını esastan kabul ederek sadece bunları görece esnetme arayışında olan büyük işçi sendikası UGT’nin takındığı uzlaşmacı tavır, dün “işten çıkarmalar yasaklansın” demek yerine “işsizlik ödeneğinde 600 gün şartından vazgeçilsin” diyerek işbirlikçi tavrını ortaya koyan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın açıklamalarından çok da farklı değil. Bu bir yandan kazanın doğurduğuna inanıp öldüğüne inanmayan patronlara karşı mücadeleci sendikalar etrafında örgütlenmenin ve patronlar karşısında sendikal mücadele ile dayanışma ve haberleşme ağlarının ortak mücadelesinin yaratabileceği basıncın potansiyelini ortaya koyarken, diğer yandan da Alcazar’ın dikkat çektiği ikinci noktayı da açığa çıkarıyor. Yani, mücadelenin ve taleplerin enternasyonal karakterini ve gerekliliğini. Alcazar’ın saydığı talepler sağlıksız çalışma koşulları nedeniyle iş bırakan Kuzey İtalyalı metal işçilerinden Hong Kong’daki sağlık çalışanlarına, İspanya’daki DHL kuryelerinden Amerika’daki çöp toplama işçilerine ve işten çıkartılan on binlerce işçiye kadar dünya çapındaki tüm işçi ve emekçilerin sosyal ve politik mücadelelerini yükselten ve ortaklaştıran enternasyonal talepler. Bu bağlamda İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Covid-19’un faturasını işçilerin ödememesi adına uluslararası çapta bir ortak mücadele inşası çağrısı yaptığını söyleyen Alcazar, bu inşanın tüm sol ve enternasyonal örgütlerin önündeki en önemli görevlerden biri olduğunu belirtti.

Nüfusun önemli bir kısmının da evde kaldığı bu günlerde mücadelenin sınırlı niteliğinin bizi karamsarlığa ya da hareketsizliğe düşürmemesi gerektiğini ifade eden Alcazar, sözlerini bugünler geride kalıp sokağa tekrar çıkabildiğimizde “ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinin hiç olmadığı kadar somut bir gerçeklik taşıyacağını ve yüzleşeceğimiz bu gerçekliğe acil talepler etrafında bugünden itibaren hazırlanmamız gerektiğini söyleyerek bitirdi.

Metal işçisi: “Korona belki öldürmez ama açlık kesin öldürür!”

0

Merhabalar, ben Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren bir fabrikada işçiyim. Koronavirüs salgınının biz işçilere olan yansımaları hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.

Salgın olduğunun ilk duyulduğu zamanlarda, Sağlık Bakanı’nın herkese “evde kalın” demeye başladığı o ilk haftalarda bu uyarının fabrikalara hiçbir yansıması olmadı. Biz işçiler haberleri izlerken oldukça endişeliydik ama çalışma sistemimiz aynen devam etti.

Son birkaç haftadır ise patronlar birtakım önlemler almaya başlamak zorunda kaldılar. El dezenfektanları, eldiven ve maske dağıtımı, “sosyal mesafeyi korumaya çalışın” gibi uyarılar yapılmaya başlandı. Ama herkes gibi patronlarda biliyordu ki, bu önlemler hiçbir işe yaramayacaktı. Sonra sanayideki pek çok fabrikada bazı işçilerin ve hatta beyaz yakalı işçilerin virüse yakalandığını duymaya başladık. Lakin patronların ücretsiz izin vererek dahi işleri durdurmaya hiç niyeti yok.

Ancak virüs hem ülke çapında hem de dünya çapında ekonomik bir durgunluk yaratmaya başlayınca işler ister istemez durmaya başladı. İş ciddileşince insan kaynakları müdürü bizlerle toplantı yaptı geçtiğimiz günlerde. Öncelikle ileri yaştakileri ve kronik hastalığı olanları ücretsiz izne çıkartacaklarını söyledi. Diğer fabrikalarda da aynısı yapılıyor. Büyük ihtimal yavaş yavaş bizlere de sıra gelmeye başlayacak. Şimdiden birçok fabrika işçisi ücretsiz izne ayrılmaya başladı. Göçmen statüsünde daha az ücretle çalışan Afgan, Suriyeli, İranlı işçileri işten atmaya başladılar. Ben ve görüştüğüm pek çok işçi arkadaş için bu durum oldukça kötü sonuçlar doğuracak. Hiç kimse böylesi bir ortamda ücretsiz izne ayrılmak ya da işsiz kalmak istemiyor. Pek çok arkadaştan şu sözü duyuyorum ve oldukça haklı bir söz: “Korona belki öldürmez ama işsizlik, açlık bizi kesin öldürür.” Bu daha iyi günlerimiz gibi geliyor bana…

Yunanistan: Kapitalizm ve onun temsilcisi Yeni Demokrasi hükümetinin önlemleri hem yetersiz hem tehlikelidir

0
"İçişleri Bakanlığı. Dafni Belediyesi" (Fotoğraf: AP/Thanassis Stavrakis)

Pandemi ve kriz hızla kötüleşiyor: Kapitalizm ve hükümetler aciz oldukları kadar da tehlikeliler – tek çıkış yolu bizim mücadelemizdir!

OKDE (Komünist Enternasyonalistler Örgütü) Deklarasyonu

Koronavirüs Pandemisi – kriz hızla kötüleşiyor

Kapitalizm ve onun Yeni Demokrasi (ND) gibi temsilcisi hükümetlerin ürettikleri yanıtlar yetersiz ve tehlikelidir
Tek çıkış yolu, işçilerin ve gençliğin kolektif örgütlülüğü ve eylemidir

  • Korku ve felç durumunu yenmek, işçi sınıfını ve tüm toplumu korumak için hükümetin ve medyanın “kişisel sorumluluk” propagandasını durduralım!
  • Krizin sonuçlarının bedelini ödemeyi engellemek, tüm toplumsal ve siyasal haklarımızı korumak için! İşçilerin yönetiminde bir çıkış planını uygulamaya koymak için!

Koronavirüs pandemisi bir olağanüstü hal yaratmış durumda. Kriz hızla kötüye gidiyor. Halkın sağlığı, her an daha çok can kaybı riskiyle hızla bir sınıra itiliyor. Ekonomik açıdan kriz şimdiden işsizlikte artış ve emek düşmanı saldırılar dalgası ortaya çıkardı. Kapitalizmin bütün diğer büyük krizlerinde olduğu gibi en çok zararı çalışan ve alt sınıf kitleler görüyor.

Emek hareketinin örgütleri ve militanları sürece müdahil olmalı: toplumun canlı güçlerini sekteye uğratmak ve paralize etmekten başka bir işe yaramayan korku ve paniği püskürtecek karşı saldırıya kararlı bir şekilde katkıda bulunulmalı. Her yere yardım ederek, toplumsal ve siyasal örgütlerimiz vasıtasıyla, kitlelerin özörgütlülüğünü geliştirerek… Durumun kolektif, sakin, akılcı ele alınışını ve gerekli koruyucu önlemlerin doğru uygulanışını yöneterek veya gerektiğinde dayatarak. Krizin nedenlerini ve tek çıkış yolunu, yani tehlikeli bir şekilde ilerleyen sürecin kontrolünü ele almak için kitlelerin savaşkan müdahalesini vurgulayarak. Çünkü en büyük tehlike bir doğal felaket değil; durumun yönetiminin kapitalist sistemin ve burjuva devletin, emperyalistlerin (AB, ABD), “serbest pazarın” kör güçlerinin, neoliberal hükümetlerin, bürokratların, partilerin ve özel medyanın beceriksiz ve tehlikeli ellerinde bulunmasıdır. İşçi sınıfına ve halk katmanlarına karşı pandemiden daha kötü bir tehdit söz konusu ve ne pahasına olursa olsun bu tehdidi def etmek zorundayız!

Kimi suçlamalı?

Mevcut kriz gibi krizlerin nedeni -öngörülemeyen etkenler ne olursa olsun- “kutsal kitapların kıyameti” değildir. Krizin nedeni kapitalist sistemin krizinin ta kendisi, toplumun kaotik ve tamamen etkisiz olduğu açığa çıkan kapitalist örgütlenişidir (daha doğrusu örgütlenemeyişidir). Çevre felaketi, savaşlar, mülteci akımları, tüm bunlar sefaletin yaygınlaşmasına yol açmakta. Sağlık sistemi ve sosyal hizmetler, on yıllardan beri uygulanan neoliberal politikaların (özelleştirmeler, işten çıkarmalar, esnek çalışma koşulları, vb.) sonucunda çökmekte. Krizlerin (kamu sağlığı, çevre vb. alanlarda) bu denli ağır hale gelmesinin nedeni bunlardır. Burjuva hükümetlerin, bürokrasinin ve elitlerin cehaleti, körlüğü ve iktidarsızlığı.  İçine sığındıkları camdan kulelerinden işçilere ve yoksul kitlelere insan-altı varlıklar gibi davranıyorlar. Bu yüzden özellikle AB ve ABD’de Covid-19’a karşı zamanında ve etkili bir hazırlık yapmadılar. Bütün fanatik dindarlar gibi, her şeyi “pazarın görünmez eline” ve “sağlıklı özel teşebbüse” bıraktılar, sonra da kriz ilerledikçe paniği yaymaya giriştiler. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, halk stres altında ve ıstırap içerisindeyken, ABD Kuzey Irak’taki İran yanlısı kuvvetlere roket saldırısı gerçekleştirdi! Bizden, onlara güvenmemizi ve hep birlikte durmamızı isteyen günümüzün kapitalizmi, burjuvazisi ve “liderliği” işte budur! Yozlaşmış, aciz, tehlikeli ve ölüm saçan bir sistem.

Bugünlerde herkes şunların farkında: Bir, eğer faal kamusal sağlık sistemi içerisinde yeterince yoğun bakım ünitesi olsa idi risk şimdikine göre oldukça düşük olacaktı. İki, ABD’den AB’ye tüm burjuva hükümetler, halka ilişkin olarak kayıtsız ve yanıltıcı davranmanın yanı sıra, daha en başından itibaren meselenin önemini göz ardı ettiler, onun ciddiyetini hafifletmeye çalışan bir tavır içinde oldular. Üç, eğer işbirliğine, kolektif çalışmaya ve dayanışmaya dayalı bir toplumsal düzen olsaydı, özellikle bugünkü teknik ve bilimsel gelişmişlik düzeyiyle böylesi krizler asgari toplumsal ve insani kayıpla aşılabilirdi. Ancak bu imkansız hale geldi, neoliberalizmin vahşi politikaları sonucunda kriz patlak verdi, “pazar” ve kâr galip geldi.

Ekonomik kriz: Koronavirüs neden değil. İşçiler kapsamlı bir saldırıları tehdidi karşısındadır.

Burjuvazinin kurmayları ve neoliberaller finansal krizin nedenlerini koronavirüs arkasına saklamaya çalışıyorlar, her zaman yaptıkları gibi bir dış etkiye bağlıyorlar. Bunu, kapitalist sistemi ve neoliberal politikaları aklamak için, işçi sınıfını töhmet altında bırakmak için, gittikçe sertleşen saldırılarına bahaneler bulmak için, ve elitlerin ölçüsüz zenginleşmesini devam ettirmek için yapıyorlar! Koronavirüs finansal krizi doğurmadı, sadece onu tetikledi ya da ivmelendirdi. Uluslararası ekonomik durum koronavirüs salgınından önce kötüleşmekte (büyüme oranlarının gerilemesi ve resesyon, ticaretin ve yatırımın sınırlandırılması, menkul kıymetler borsasındaki çöküşler/iflaslar, borç patlaması vs.) ve  toplumsal eşitsizliğin ağırlaşmasına yol açmaktaydı. Bu nedenle, burjuvaziler arasındaki rekabetler ve çatışmalar durmaksızın yayılıyor ve giderek şiddetleniyordu.

Temel neden kapitalizmin kendi krizidir. 2008 “Büyük Krizi” burjuva devletlerin zenginlere, sermayeye, spekülatörlere, bankacılara, merkez bankalarına akıttığı trilyonlar (parasal genişleme vb.) ile “düzeltildi”. Bu paralar yine yalnızca balon ekonomisine, borsalara, spekülasyonlara ve parazit ekonomiye (türevlere, devlet tahvillerine ve şirket tahvillerine) gitti. Krize çare bulmakta başarısız olsalar da, sınıf çıkarları gereği aynı tarzda davrandılar ve bugün bile böyle devam etmektedirler. Örneğin, Avrupa Merkez Bankası, bankalardan, çokuluslu şirketlerden, büyük kuruluşlardan ve uluslararası tefecilerden -onları doğrudan iflastan kurtarmak için- “çürük”, geri ödenemeyen borçları satın alarak tahvil piyasalarına önayak oldu. Avrupalı emperyalistler bir yandan bankalara yardım için ilave onlarca milyar sözü verirken diğer yandan İstikrar Paketi’nde “esneklik” ile ilgili gevezelik etmekteydiler. Hiçbir yanılsamaya yer yok: burada işçilerin lehine herhangi bir amaç bulunmamaktadır. Sermayeyi ve zenginleri kurtarmak için her şey mubah, her şey harcanabilir görülmektedir –bu yolda yağmalanan gene işçiler olacaktır! Kutsal yasaları, bu basit, değişmez, aşağılık yasadır. Halen, rekabetin ateşi sorunu alevlendirmekte, uyum içerisinde, ortaklaşa uluslararası bir çabayı engellemektedir. Sınırların kapatılması, ülkeler ve hükümetler arasında uluslararası tecridin artışı bunu göstermektedir.

Kapitalistler ve hükümetler, pandemiden evvel de dişlerini göstermeye başlamışlardı: İşten çıkarmalar, ücret kesintileri, haklar iptali, sürekli emek düşmanı “tedbirler”… Şimdi almakta oldukları önlemler (faiz indirimleri, sermayeyi güçlendirme paketleri, vb.) defalarca kullanılmış ve artık etkisini tüketmiştir. Ekonomik krizi hafifletmeleri olanaklı değildir. Pandemi düşüşe geçse bile işçi sınıfına çıkartılan fatura daha da ağır olacaktır. Borsadaki trilyonlarca dolarlık zayiatı ve burjuvazinin kayıplarını bizim sırtımıza yüklemeye çalışacaklardır. Krizin “ulusal” düzeyde veya tüm sınıflarca paylaşımı söz konusu değildir. Her geçen gün durum daha da vahimleşecek ve patronların işçi sınıfına karşı saldırıları daha azgın bir hal alacaktır.

“Yeni Demokrasi” hükümeti: Durumun üstesinden gelmek için yetersiz ve tehlikeli propaganda: “bireysel sorumluluk”

Yunan kapitalizmi tamamen harap olmuş bir halde. Bu durum zaten bir süredir kendini göstermeye başlamıştı, bugün ise apaçık ortadadır. Turizmdeki etkisi, neoliberal/memorandum kemer sıkma “kalkınma”sının yol açtığı çıkmazın sadece küçük bir parçasıdır. Bu politikalar sadece toplumun talanına, elitlerin zenginleşmesine götürmektedir. Bugün artık engellemez olan kamu gelirlerinde erteleme ya da düşüş, bu “etobur” kâr odaklı kamu maliyesi yönetimini batıracaktır. Hükümetin tercih ettiği mevcut aşırı neoliberal politikalarla çok hızlı bir şekilde yeni bir iflasa ve yeni bir memorandum’a götürüleceğiz. Henüz sadece başındayız ve kapitalistler şimdiden daha büyük işten çıkarmalar, çalışma saatlerinde kural tanımama, hakların ortada kaldırılması vb. eylemlere girişiyorlar. İşçi sınıfının ve toplumun bütün katmanları çözülme tehlikesiyle karşı karşıya. Sonuna kadar direnişe hazırlanmalıyız.

Aynı zamanda Yunanistan’da, pandeminin baş göstermesi, işçilerin, kitlelerin, gençlerin içinde bulunduğu tehlikeyi açığa çıkartmaktadır. Özellikle, Yunan hükümetinden ve AB’den faşistlerin, binlerce yerinden edilmiş mülteciyi “istiflediği”, toplama kampları ve bölgelerinde durum daha da tehlikelidir.

Medya, hükümete bağlı mekanizmalar, hükümet propagandası (Panadopoulos’un devrik sendikacı grubuyla birlikte –ki meselenin sınıf olmadığını ilk söyleyen o oldu- Mitsotakis ve onun hükümetini (sağlık bakanı Kikilias, eğitim bakanı Kerameos vs.) sağlam, sorumlu ve etkili bir liderlik olarak resmetmeye çalışıyor. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz! Yeni Demokrasi’nin önlemleri (objektif olarak gerekli olanlar bile) günlerce süren “bekleyelim görelim” sürecinin sonrasında, yani gecikmeli olarak geldi ve bunların çoğunluğu da sahte, sınıf ayrımı gözeten ve dolayısıyla etkisiz tedbirlerdir.

Mitsotakis’in 14 Mart’ta açıkladığı yasal düzenlemeye baktığımızda şunları görüyoruz: 1) Patronlar için hiçbir yükümlülük (dezenfeksiyon, hijyen ve güvenlik tedbirlerine dair) yer almamaktadır. Bu durum şimdiden patronların işçileri tehlike koşullarında bile durmaksızın çalışmaya zorladıkları, suç derecesinde davranışlarına neden olmaktadır. 2) Temel tıbbi ve besinsel ihtiyaçların karşılanabilmesini garanti altına alabilmek için spekülasyona karşı fiyat kontrolüne, pazara ve üretime dair hiçbir düzenleyici tedbir alınmamaktadır. 3) Kapitalistlere yine bolca “kolaylaştırıcı tedbirler” (vergi affı vs.) sağlanmaktadır. Bunların bedelini ödemek de devlete ve son kertede emekçilere düşecektir. 4) Çalışanların yıllık izinlerinin bir kısmı gasp edilmektedir (“Özel amaçlı izin / tatil” adı altında). 5) Devlete ve patronlara, çalışma zamanını, işgünü süresini, işin gerçekleştiği mekanı istedikleri gibi dayatma yönünde tek taraflı yetki verilmektedir. Böylece, zorla çalıştırmaya (angarya) doğru gitmekteyiz. Yani; kamu alanında fazlaca “esnek” çalışma saatleri, tamamen denetimden azade hale gelmiş “uzaktan çalışma” (ki bir yandan çocuklara ve çalışmayanlara bakarken bir yandan çalışmak yüküyle karşı karşıya bırakan bir durum), hangi işçilerin veya hangi departmanların “normal” şekilde çalışacağına ve bu çalışmanın nasıl gerçekleşeceğine dair patron kararı ve “yönetici hakkı”nın tek taraflı egemenliği ilan edilmektedir. Bu durum işten çıkarmaların, çalışan sayısını azaltmanın, zorunlu tatillerin, yarı zamanlı ve esnek çalışmanın, ücretlerde düşüşün genelleşmesi ve halihazırdaki toplu sözleşmelere ve haklara dair daha da kapsamlı yürürlükten kaldırmalar getirilmektedir… Zaten işsizlikten, yarı zamanlı/esnek işlerden, yetersiz maaşlardan, borçlardan, konut tahliyelerinden mustarip emekçiler şimdi umutsuzluk içindedir.

Sağlık ve eğitim alanındaki tedbirler Yeni Demokrasi hükümetinin ne kadar çürümüş ve tehlikeli olduğunu gösteriyor. Başbakan yardımcısı ve eski sağlık bakanı Adonis Georgiades, antiseptikler ve maskelerle ilgili spekülasyonu serbest piyasanın sorunsuz işleyişi olarak ilan etmeye cüret etti. Sağlık bakanı Kikilias, sağlık personelinin ek mesai ücretlerinin güvence altında olduğuyla ilgili böbürlenmekten geri durmuyor, ama takviye olarak tam zamanlı kalıcı sağlık personel alımıyla ilgili ağzını bıçak açmıyor. Öyle ya, bütçe disiplinini bozmamak gerek! Özel/özelleştirilmiş sağlık altyapısını dikkatli bir incelmeye tabii tutacağına yıkıma uğramış kamusal sağlık sistemi için iki yıllık sözleşmeler üzerinden iş ilanları açıyor. Attico ve Rio hastanelerinde çalışanlar bu trajik durumun bir kısmını gözler önüne serdi. Eğitim bakanı Kerameos, kiliseleri kapatacağı yerde, dini törenlerde ortak kullanılan aletlerin tehlikesinin önüne geçmeyerek yaptığı gibi, dini bağnazlığı hoş görüyor ve yeniden üretiyor. Başbakan Mitsotakis, iş toplumu korumaya geldiğinde “mali olanaklarla” ilgili sınırlamalardan söz ediyor, ama iş insanlarına ve burjuvaziye gerekli olan milyarlar elbette bulunuyor. Kamu sağlığına ve eğitime zarar veren ve günbegün vermeye devam eden tüm bu insanlar şimdi karşımıza geçmiş “babacan” bir tavırla bizi yaratıcı istihdama, çocuk ve yaşlılar için bakıma yönlendiriyor!

Demokratik özgürlükler için kırmızı alarm

“Evde Kal”: devasa bir kara propaganda başlattılar. Elbette toplumu korumak için değil onu (gerekli kısıtlayıcı tedbirlerin ötesinde) sindirmek için. Kolektif haklarımızı ve sosyal hizmetlerin çözülüşünü gizlemek ve sessizce onaylatmak için dayattıkları da “bireysel sorumluluk”. “Bireysel sorumluluk” ve “söz konusu sermaye ise yasaklamak yasaktır” ifadesi bir madalyonun iki yüzüdür. Gittikçe daha agresif ve tehdit edici bir hale geliyorlar: aydınlanmış devlet ve hükümet otoritelerinin talimatlarını dinlemeyen “eğitimsiz”, “tembel”, “sorumsuz” ve hepsinden önemlisi “disiplinsiz” insanları suçluyorlar. Yani, pandemiyi ve krizi, demokratik özgürlüklerin ilgası için önemli adımlar atarak fırsata çevirmek istiyorlar: Örneğin, gösteri ve yürüyüş yasakları (iyi hazırlanılmış bir yasak), emek hareketinin sosyal ve politik örgütlülüğüne karşı ağır uygulamalar, kamusal hayatın askeri ve polisiye denetim altına alınması (özel polis “operasyon merkezleri”nin daha da güçlendirilmiş yetkilerle acil olarak oluşturulması).

Tüm bu planların karşısında kararlı bir blok oluşturmalıyız. İşçiler, yoksullar, gençler! Biz ne bu salgının sorumlularıyız ne de bizi göstermek istedikleri gibi antisosyal davranışları olan sorumsuz canavarlar. Hükümetlerin, yozlaşmış hükümet memurlarının, patronların veya zenginlerin aksine, bu toplumu gerçekten önemseyenler bizleriz. Emek hareketimizin ve mücadelelerimizin tüm araçlarını nasıl ve hangi boyutta kullanabileceğimize, demokratik tartışma ile karar verebilecek olan da yalnızca bizleriz. Ayrıca, kriz gittikçe kötüleşirken haklarımızı ve hayatlarımızı korumak için gerekli seferberlik ve mücadelede için tereddüt etmeyecek ilk ve tek unsur da bizleriz. İşçileri ve toplumu, olabilecek en kapsamlı şekilde koruyabilecek tek yol budur!

Yalnızca kendi güçlerimize güvenelim

  • İşçilerin ve gençliğin kolektif hareketi, örgütlülüğü ve eylemi
  • Radikal Acil Durum Programı için

İşçiler, yoksul toplumsal kesimler, gençlik birleşmeli, seferber olmalı ve savaşmalı. “Otoriteye boyun eğin” korkusunda ya da “bireysel sorumluluk” felcinde bir çözüm yok. Radikal ve etkili talepler içeren bir Acil Durum Programı ortaya koymalıyız: İstikrar Paketi’nin derhal iptali; borç ödemlerinin durdurulması; işçi ve kamu borçlarının dondurulması ve silinmesi; tüm ihtiyaçları karşılayacak ölçekte kamusal sağlık fonlaması; tüm kilit sektörlerde (hastane, tedarik zinciri vb.) güvenilir ve kalıcı koşullarda istihdam; zenginlere acil durum vergilendirmesi; tüm özel sağlık sisteminin ulusallaştırılması; fiyat kontrolü -özellikle kritik mallarda-, ithalat ve ihracatla birlikte büyük perakende mağaza zincirlerinin ulusallaştırılması; herhangi bir spekülasyonun ibret verici şekilde cezalandırılması; sorumsuzca davranan din insanlarının cezalandırılması; Kilise’nin sorumsuzluğuna karşı zorunlu tedbirlerin devreye sokulması ve gerekirse kapatılması. Kamuda ve özel sektördeki işçiler için: İşverenlerin hijyen düzenlemelerine uymaya mecbur edilmesi, uymazlarsa en ağır şekilde cezalandırılmaları; izin günlerinin işverence ödenmesi; işten çıkarmaların yasaklanması; işçi haklarında (çalışma saatleri, çalışma koşulları vs.) en ufak bir azaltmaya gidilmemesi. Bunlar, devletin ve işverenlerin diktatoryal “yönetsel haklarına” bağlı değildir, işyerlerinin düzenlenmesi, korunması ve işçilerle alakalı tüm kararlar işçi komiteleri ile işçilerin denetimi altında alınmalı ve uygulanmalıdır.

Acil durumun yönetiminin, burjuvazinin neoliberal yöneticilerinden işçilere geçmesi için mücadele etmeliyiz; bu çözümler ancak böylece uygulamaya girebilir. Mevcut pandemi serbest piyasanın tüm ideolojilerinin ve mekanizmalarının sınırlarını ve başarısızlıklarını gösteriyor. Kriz kötüleştikçe, kapitalizmin ölümcül tımarhanesinden kurtulmak için radikal kopuşa olan ihtiyaç da artacaktır; tek gerçek çözüm, işçilerin hükümeti ve sosyalist çıkış yoludur. Örgütümüzün militanları bu doğrultuda her şeyi yapacak, emek hareketinin tüm güçlerini bu yola çağıracak ve bu yolda inisiyatif alacaktır.

Komünist Enternasyonalistler Örgütü (OKDE), YUNANİSTAN

Venezuela’nın çökmüş kamusal sağlık sisteminin Covid-19 ile sınavı

0

Venezuelalı siyaset bilimci Xili Duran‘ın Maduro hükümetinin koronavirüs karşısında verdiği sınavı eleştiren makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bu yazı ilk olarak Venezuelan Voices (Venenezuelalı Sesler) sitesinde yayımlandı.

Johns Hopkins Covid-19 dünya haritası Venezuela’da 77 vaka gösterse de Maduro hükümetine göre 13 Mart’tan beri ülkede 70 yeni koronavirüs vakası rapor edildi. Bu fark bir yana, henüz ülke çapında sistematik bir şekilde test yapılmıyor; dolayısıyla gerçek sayılar çok daha yüksek. Yani bu kriz, sağlık sistemi zaten yerlerde olan ve senelerdir açlık çeken halkın genel sağlık durumunun oldukça kötü olduğu Venezuela’ya da ulaştı.

ABD’nin ekonomik yaptırımlarından önce Sağlık Bakanlığı tarafından 2017’nin başlarında yayımlanan son epidemiyolojik bülten, 2015 verilerine kıyasla kamusal sağlık sisteminin çoktan çökmüş olduğunu, önlenebilir bir salgın olan sıtmanın %77 arttığını, bebek ve anne ölüm oranlarında ise sırasıyla %30 ve %60 artış olduğunu gösteriyor. Bu göstergeler, yıllardır dış borç ödemelerini karşılayabilmek için kamusal sağlık harcamalarında kesintiye giden Maduro’nun sağlık sisteminde yarattığı yıkımı ortaya koyuyor. Pan-Amerikan Sağlık Örgütü (PAHO), 2018 hükümet verilerine göre Venezuela’da HIV (AIDS) olduğu bilinen her 10 hastadan 9’unun antiretroviral (ARV) tedavisine ulaşamadığını rapor etti. ARV tedavisine ihtiyacı olan bireylerin gerçek sayısı ise 2015’ten bu yana bu konuyla ilgili herhangi bir resmi veri yayımlanmamasından dolayı bilinmiyor.

Ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile sivil toplum örgütlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) kurumlarının Venezuela’daki varlığına ve PAHO dahil olmak üzere bu kurum ve kuruluşların çoğunun ülkede senelerdir ofis ve operasyonları bulunmasına rağmen, Venezuela kamusal sağlık sistemine dair güncel ve bilinen kapsamlı bir değerlendirme bulunmuyor. Hükümetin şeffaflıktan yoksunluğu bu durumun bir sebebi. Hükümet sağlık sektöründeki krizi reddettiği gibi, buna dair tüm kanıtlara kamusal erişimi de engelliyor.

Covid-19’un Venezuela’ya ulaşmasıyla İletişim Bakanı olayın insani yardımın siyasi malzeme olarak kullanılmaması gerektiğini söyledi. Bakanın bu açıklaması, zaten halihazırda çok unsurlu bir insanlık krizi ile mücadele etmekte olan sağlık çalışanlarının Covid-19 karşısında hastanelerindeki olumsuz şartları ihbar ederek yeterli materyal talep etmeleri yüzünden tutuklanmalarıyla birlikte düşünüldüğünde oldukça ikiyüzlü bir söylem olarak kalıyor.

OCHA’nın (Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Ofisi) 2020 yılında ilk defa Venezuela’yı da içeren raporu olan 2020 Küresel İnsanı Yardım Raporu’na göre Venezuela hükümetinin yanı sıra ABD ve Avrupa hükümetleri ve onlara bağlı kurum ve kuruluşlar eliyle yapılan insani yardımlar giderek politikleşerek bürokratik engellerle baltalandı; ülkede yakıta yeterli ulaşım bulunmuyor ve bazı bölgelerde güvenlik sorunları yaşanıyor. Birleşmiş Milletler Sağlık Yüksek Delegesi Bachelet ise 10 Mart’ta Cenevre’de yaptığı konuşmasında, Venezuela hükümeti tarafından yapılan “bazı STK’ları kamuoyu önünde hedef göstermeye ve yurt dışından fon alan insan hakları kuruluşlarına yönelik yaptırım uygulanmasına yönelik açıklamalar” konusunda endişe duyduğunu belirti.

OCHA’nın İnsani Yardım Planı, 3,5 milyon Venezuelalının çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere 2020 yılı için 750 milyon dolar talep etti. Maduro hükümeti ise Covid-19’a karşı kamusal sağlık sistemini güçlendirmek üzere IMF’den 5 milyar dolar talep etti. Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) yolsuzluk üzerine kurulu Venezuela hükümeti ve muhalefetinin bu parayı gerçekten de pandeminin yayılmasına karşı önlemler için harcayacağına inanmıyor ve bu borçların faturasının Venezuela halkına kesileceğine işaret ediyor.

Avrupa Sivil Savunma ve İnsani Yardım Genel Müdürlüğü (ECHO) ve onun Venezuela’daki medikal ortaklarına göre Venezuela’da 500’den az sayıda tanı kiti bulunuyor. Ülkedeki insanların çoğu yetersiz ilaç, düzenli aşı uygulamalarının askıya alınması ve besin yetersizliği nedenleriyle zayıf bir bağışıklık sistemine sahip. Bunun yanı sıra kamusal sağlık sistemi de neredeyse çökmüş vaziyette; hastane laboratuvarlarının %85’i yetersiz ya da işlemez durumda.

İnsani yardım uygulamaları yapan Venezuelalı STK’lar, özel kuruluşlar ve taban örgütleri ülke çapında Covid-19’la mücadeleye yönelik çeşitli taleplerde bulunuyor, tüm yetkilileri ve sektörleri kamu yararı ve sağlığına öncelik veren insan hakları temelli bir tutum takınmaya teşvik ediyorlar, ki bu bile tek başına ülkede insani yardımın politik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda, muhalefet lideri Guaido’nun Covid-19 verilerini derlemek için açtığı web sitesine hükümet tarafından derhal erişim engeli getirilmesi, ulusal çapta artan Covid-19 vakaları karşısında devletin manipülatif tutumunu ortaya koyuyor.

Ulusal örgütler tarafından yıllardır tekrar tekrar dile getirilen bu talepler ise hükümet tarafından gözardı edildi. Ancak muhalefetin de bu insani kriz sürecinde yardımlara yolsuzluk karıştırdığını da söylemeliyiz. Kendini devlet başkanı ilan etmesinin üzerinden geçen 1 sene içerisinde adı pek çok yolsuzluk skandalına karışan ve popülerliğini kaybeden Guaido, geçen sene Columbia’da düzenlenen bir insani yardım konserinde toplanan 2,5 milyon doların nereye harcandığı konusunda hâlâ halka bir açıklama sunabilmiş değil.

Venezuela’da karantina koşullarını sağlamak ise oldukça zor, çünkü pek çok insanın düzenli geliri yok ve günlük gelir sayesinde hayatta kalıyorlar. Ülkenin yüksek enflasyon ekonomisi nedeniyle para biriktirme olanakları ya da birkaç günlük malzeme almaya bile yetecek yeterli birikimleri yok. Evden çıkmamak halkın çoğunluğunun ulaşabileceği ekonomik veya sosyal acil durum önlemleri tarafından desteklenmiyor ve dünya çapında önerilen iki haftalık izolasyonu gerçekçi bir çözüm olmaktan çıkarıyor. Emekçiler çoğunlukla Venezuela bolivarı üzerinden ödeme alırken süpermarketler çoğu ürünü Amerikan doları üzerinden satıyor ve bu yüzden oldukça pahalı olan ürün fiyatlarını da düşürmeye hevesli değiller. Maduro ekonomik yardım sözü verdi ancak hükümetin söz verdiği ikramiyeler zaten 5 doların altındaki aylık asgari ücretten daha düşük ve Venezuela’da gündelik ticaretin büyük bir kısmı Amerikan doları üzerinden yapılmasına rağmen ücret ve ek ödemeler Venezula bolivarı üzerinden yapılmaya devam ediyor.

Son olarak, yaşlı nüfus genelde yalnız yaşıyor, çünkü ailelerindeki genç bireyler onlara uzaktan para gönderebilmek için diğer ülkelere göç eden yaklaşık 5 milyon Venezuelalıyı oluşturuyor. Ellerinde yiyecek almak için nakit para bulunmayan Venezuelalılar bu güvencesiz koşullarda diğer ülkelerde olduğu gibi evden çıkmadan hayatlarını sürdürebilirler mi?

Bu felaket koşullarında, örgütlenme ve dayanışma Covid-19’la mücadele edebilmek için elzem. Yiyecek ve ilaç temini bu dönemde her zamankinden daha da önemli ve Venezuela halkının siyasi liderlerin bu teminatı sağlayacağına dair beklentisi sıfır. Maduro’nun sağlık çalışanları, insan hakları aktivistleri ve bağımsız gazeteciler üzerindeki baskıya son vermesine, Venezuela’ya karşı uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılmasına ve bağımsız sosyal ve işçi örgütlerinin kontrolünde oluşturulacak bir acil yardım uygulamasına yönelik uluslararası çapta basınç oluşturabilmek oldukça kritik olmayı sürdürüyor.

“Salgın yokmuş gibi çalışıyoruz; önlemler göstermelik”

0

Merhaba, ben Eskişehir’de bir cam fabrikasında çalışıyorum. Fabrikada 500-600 kişiyiz ve 3 vardiya çalışıyoruz. Tanınmış markalara fırın camı, buzdolabı camı üretiyoruz. Sizlere virüs salgını sonrası süreçle ilgili yazmak istedim.

Aslında fabrikamızda salgından sonra pek bir şey değişmedi. Sanki salgın olmamış gibi çalışmaya devam ediyoruz. Hiçbir şey yok. Sadece mutfağın girişine dezenfektan astılar. Ona herkes dokunduğu için ben pek kullanmıyorum. Kimisi basıyor kimisi basmıyor. İşyerinde insanların kendileri de pek dikkat etmiyorlar. Maske kullanımı hiç yok. Fabrikanın mimarisi nedeniyle havalandırma işlemi de yapılmıyor. Ve bize ne yapmamız gerektiği konusunda herhangi bir eğitim ya da bilgilendirme yapılmadı.

İşe gelip giderken kullandığımız servislerde de üst üste gidiyoruz. Bizim servise bindiğimiz durakta Eti’de çalışanlar ayrı bir yerde durur, biz ayrı bir yerde. Bugün gördüm Eti’de çalışanların hepsinde mavi maske ve mavi eldiven var. Servisler geliyor, insanların ateşi ölçülüyor ve servis sayılarını arttırmışlar, ikili koltukta teker teker oturuyorlar. Bizde ise üst üste, ayakta gelenler bile var. Herkes kendi ekmeğinin davasında olduğundan kimse bir şey diyemiyor. Ne diyebilir ki? İşten çıkarmasınlar diye, göze batmamak için hiçbir şey diyemiyor kimse.

Yemekhanede ise dün bir tane adam dikilmiş yemekhanenin kapısına, bağırıyor; “Birer adım arayla durun!” diye. Tamam birer adım arayla duruyoruz ama giriş çıkışlar aynı yerden oluyor. Birer adım ara veriyoruz ama insanlar birbirlerine çarpıyor. Madem bunu ayarlıyorsunuz, çıkışı girişi de ayrı yerden yapın. Bugün bahçe kapısını açtılar. Yemeğini yiyen oradan çıkıyor artık.  Bizim sağlımız için yapılan her şey hem geç hem eksik yapılıyor.

Mesela bugün fabrikada hemşireler dolaştı, çalışanlarının yarısının ateşini ölçtü. Bana hiç gelen olmadı. Aramızdan ateşi yüksek bir kadın çıktı. “Az sonra yine geleceğiz, kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordular. Kadın iyi olduğunu söylemiş. Biraz sonra yine kontrol ettiler, yine ateşi var. “İstiyorsan gidebilirsin” demişler, kadın da “gitmeme gerek yok, iyiyim” demiş. Kadın akşama kadar çalıştı o ateşli haliyle. Fabrikanın tam ortasında çalışıyor bu kadın.

Bu haldeyken bile korkudan bir şey konuşamıyoruz. Tüm önlemleri kendi kendimize almaya çalışıyoruz. Benim bölümümde bir kadın arkadaş ile birlikte sürekli elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Artık yara oldu her yerimiz, kendi kendimizi korumaya çalışıyoruz. Makinelerin her yerini ben çalışmaya başlamadan önce tinerle temizliyorum mikrop gitsin diye. Sonra sabunla siliyoruz. Önceki vardiyadan kalan pisliği mikrobu ben vardiyama başlamadan önce hep kendim, elimden geldiğince temizliyorum.

Şimdi yapılan üretim ve iş çok azaldı. 3 vardiya 12 saat çalışan yerler bile bugün 8 saat çalıştı. Herkes 5’te çıktı bugün. Üretim durdu diyorlar. Belki bizi izne de çıkartabilirler. Bu konu hakkında kimse bize bir şey söylemiyor. Benim bitişikteki komşum Sarar’da çalışıyor. Dün süresiz izne çıkarılmış. “Biz hiç bir şey bilmiyoruz. Maaşın yarısını devlet verecek diyorlar ama gerisini bilmiyorum, kimse de bir şey bilmiyor,” dedi. Biz de izne çıkartılabiliriz ama ne şekilde olur bilmiyorum.

Tüm bu süreçte kendimi aptal gibi hissediyorum. Değersiz gibi. Çünkü o kadar çok insan var ki. Her şey para demek değil. Bu insanlar eve gittiğinde çocuklarına, eşine o mikrobu götürecekler, yani hiç mi düşünmüyor üsttekiler? Ben çok üzülüyorum. Hep para için mi? Hep çalışmak için mi? İnsanlar bu kadar değersiz olmamalı.

İtalya: 25 Mart’ta başarılı bir genel grev

0

Genel Sendikalar Birliği (USB)’nin yaptığı açıklamalara göre İtalya’da 25 Mart’ta gerçekleşen genel grev oldukça başarılı geçti. Ülkenin ana sendikal konfederasyonları da greve katılım gösterdiler.

Binlerce işçi, halk sağlığını, işçileri ve onların ailelerini tehlikeye atacak şekilde faaliyetlerini sürdüren fabrikaları kapanmaya zorlamak için greve gitti. İtalya koronavirüs pandemisi kaynaklı ölüm sayısının en yüksek olduğu ülke olarak biliniyor ve pandeminin çökmüş bir sağlık sistemi içerisinde ilerlemeye devam etmesi ciddi sonuçlar doğuruyor. Endüstriyel çokuluslu şirketlerin ve işverenlerin üretime devam etmesine izin veren Giuseppe Conte hükümetinin sorumsuz önlemleri de bu ciddi sonuçları daha da kötüleştiriyor.

İtalya’nın büyük sendikal konfederasyonlarından CGIL’e bağlı Genel Sendikalar Birliği ve Metal İşçileri Federasyonu 25 Mart’taki greve %70 oranında katılım sağlandığını açıkladılar.

CGIL, ülkenin başkenti Roma’nın bağlı olduğu Lazio ile bölge başkenti Milano olan Lombardiya bölgelerinde işçilerin işe gitmediğini ve bu anlamda grevin başarılı olduğunu bildirdi. Bu durum ülkenin temel endüstrilerinde, özellikle Kuzey İtalya’daki metalürji sektöründe çalışan işçilerin üretimi bırakması anlamına geldiğinden oldukça kritik. Bu durum karşısında hükümet, ülkenin büyük sendikal konfederasyonları karşısında geri adım atmak zorunda kaldı ve daha önce “zorunlu” kabul ettiği bazı endüstriyel faaliyetleri (örneğin metalürji ve enerji sektörleri) bu kapsamdan çıkarmayan kararnameyi geri çekmeyi kabul etti. Şu anada sadece gıda kapsamındaki tüketici malları üretimi, sağlık ve eczacılık malzemeleri ve ulaştırma “zorunlu” sektörler olarak kabul ediliyor.

Temel hizmet sektöründe çalışan işçilerin greve bir dakikalık sembolik katılımı da olağanüstü ses getirdi. Bu eyleme tüm itfaiye birimlerinin yanı sıra hemşireler, doktorlar, sağlık çalışanları ve ulusal hastane ağının yardımcı personeli de katılım gösterdi.

Özellikle güvencesiz koşullarda çalışan ve şu an grev yapma olanakları bulunmayan sağlık personelinin bu sembolik eyleme katılmaların bir nedeni de, Lombardiya bölgesinin Monza şehrindeki San Gerardo hastanesinde yoğun bakım hemşiresi olarak çalışan 34 yaşındaki Daniela Trezzi’yi anmak istemeleriydi. Koronavirüse yakalanan Trezzi, İtalya’daki sağlık çalışanlarının maruz kaldığı zor koşullar karşısında ve hastalığı yaymak korkusuyla intihar etti. Ülkede şimdiye kadar koronavirüsten etkilenen 29 sağlık çalışanının hayatlarını kaybettiği biliniyor.

İtalyan işçilerinin grevi tüm işçi sınıfı ve dünya halkları için bir örnek teşkil etmektedir. İUB-DE olarak bu zor zamanda İtalyan işçileri ve halkı ile uluslararası dayanışma çağrısını yükseltiyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Temsilcisi. Roma. 26/3/2020

Tekstil işçisi: “Çalışırsak sağlığımızdan olacağız, çalışmazsak eve ekmek götüremeyeceğiz!”

0

Koronavirüs salgınından en yoğun etkilenen emekçi kesimlerinden biri de tekstil işçileri. Zaten normal şartlarda da güvencesiz biçimde, günübirlik çalışan işçiler, şu günlerde yoğun olarak ücretsiz izne çıkarılıyor. Normalde bahar aylarıyla beraber sezonun açılması, işsiz tekstil işçilerinin bile tekrar işe dönüp borcunu harcını kapatması beklenirken, salgın ve ekonomik kriz nedeniyle sektördeki çoğu merdiven altı atölye birer ikişer kapanıyor. Herhangi bir sağlık sigortası olmayan tekstil işçileri hem salgına karşı tamamen savunmasız konuma düşüyor, hem de geçim kaynağından mahrum kalıyor.

İşçilerin şartlarına dair bilgi almak için İstanbul Çağlayan’da çalışan bir tekstil işçisi okurumuza mikrofonu uzattık.

Öncelikle seni tanıyabilir miyiz?

Çağlayan’da bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Bu işyerine yeni başladım ama 15 yıldır tekstil sektöründeyim. Son ütücüyüm. Atölyede kadın üst grubu dikiyoruz, yani elbise, bluz, gömlek…

İşyerinde herhangi bir tedbir alındı mı virüse karşı?

Hayır. Sıvı sabun, kolonya hiçbir şey yok. Ben zaten merdiven altı olarak tabir edilen küçük bir atölyede çalışıyorum. Bizim atölyelerde işverenin tedbir alacak gücü de yok. İşveren de bizimle beraber çalışıyor; en fazla bizden 400-500 lira daha fazla para kazanıyordur. Küçük atölyelerin hepsi böyle zaten.

Tekstil işi ekonominin genel durumuna bağlı. Ekonomi iyiyse bizim işler de iyi. İnsanlar boğazından kesmeyeceğine göre giyimden kesiyorlar. O yüzden bütün büyük krizler en çok bizi etkiliyor. Koronadan da yoğun olarak etkilendik.

Atölyede kaç kişi çalışıyorsunuz?

Şu an altı kişi kaldık. Makine ve ütüde çalışıyoruz. Aslında işveren yeni makineciler almayı hedefliyordu, ama alamadan virüs nedeniyle bu noktaya geldik. Tekstil sektöründe sezon boşlukları vardır, ama bizim atölyede 12 ay iş olur. Fakat bu durum nedeniyle biz de işsiz kalacağız.

Çevrendekilerin virüs meselesine yaklaşımı nasıl?

Virüs meselesi ciddiye alınmıyor. Ben toplu taşımayla gidiyorum işe. Kendimi korumak amacıyla maske takıyorum, otobüse binince demiri selpakla tutuyorum, kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Ama işyerinde, tedbir aldığım için benimle dalga geçiyorlar. Ben de bir gün patladım: “Bu kadar cahillik olmaz, bu sağlık meselesi her şeyin önünde,” dedim. Benim iki küçük kızım var. Benim derdim kendim değil, biz bir şekilde atlatırız. Ama çocuklara bulaşırsa diye tedirgin oluyorum.

Koronavirüs nedeniyle işler azaldı mı?

Bizim işlerde aslında doğrudan azalma olmadı ama diktiğimiz parçalar normalde yurtdışına gönderiliyor. Kargolar vs. kapalı galiba, nakliye olmuyor. O yüzden bu hafta işteki son haftamız. Ayın başında tekrar kesim olacak dendi, ama ne zaman olur belli değil. Bu hafta işlerimiz hangi gün biterse paydos edeceğiz. Ondan sonra ücretsiz izin. En iyi ihtimalle iki hafta sürer.

Şu ana kadar düzenli maaş alıyor muydunuz?

Evet o konuda bir sıkıntımız yoktu. Bu haftaki iş için para almama ihtimalimiz var, çünkü fason çalışıyoruz ve ana firma ödeme yapmayabilirmiş. Tek bir ana firmaya çalışıyoruz, o da genelde yurtdışına satış yapıyor.

Diğer atölyelerdeki durumlara dair bilgin var mı?

Şu anda herkes bizim durumumuzda. Daha büyük firmada çalışan arkadaşım var onlar da paydos ettiler. Neden diye sorduğumda, “yurtdışından malzeme gelmiyor” diyorlar. Bazı malzemeler Çin’den geliyordu, o malzemeler gelmediği için otomatikman kapatmak zorunda kalıyor. Tabii diktiğin ürünü de gönderemiyorsun. Şu anda ancak büyük firmalar çalışıyordur, onlar da paraları varsa. Patron milleti kendini riske atmaz diye düşünüyorum.

Birkaç hafta sonrasını öngörebiliyor musun?

Şu anda insanlar “her şeyden önce sağlık” diyor. Ama sağlıktan daha büyük sıkıntılarımız var. Bizim zaten sosyal güvencemiz yok. Buradan aldığımız parayla geçiniyoruz. Bir hafta veya iki hafta boş kaldığımız zaman evimize ekmek götüremeyecek hale geleceğiz. Kiramız var, elektriğimiz var, suyumuz var, bunların hiçbiri ötelenmedi. Bu süreç böyle devam ettiği sürece, evde de eşimle gündemimiz bu: Biz ne yapacağız?

Evet sağlık önemli ama çalışmak da zorundayız. Bir laf var ya hani, iki ucu boklu değnek, tam o durumdayız. Çalışmazsak ekonomik olarak yıpranacağız, yer gelecek evimize ekmek götüremeyecek durumda kalacağız. Çalışırsak sağlığımızdan olacağız. Çünkü sosyal hiçbir güvencemiz yok. Benim sağlık sigortam yok, GSS de ödemiyorum. Hasta olduğumuz zaman paramız varsa gidiyoruz, paramız yoksa başka şekilde başımızın çaresine bakmaya çalışıyoruz.

“Hükümetin kimlere yardım ettiğini açıkladığı pakette gördüm ben. Özellikle paketin bütün maddelerini dinledim haberlerde. Bekledim, bize bir şey var mı diye… Hiçbir şey yok! 100 milyar TL’lik paket açıklıyor, onun 100 bin TL’sini bile işçiye ayırmamış.”

Sence hangi tedbirler alınsa işçiler bir nebze rahatlar?

Biz bu hükümetin bizim için tedbir alacağını beklemiyoruz aslında. Ama hiç olmazsa şunu yapabilir: Faturalarımızı ödüyoruz, 50 TL gelen fatura 100 TL gelmeye başladı. Bir ay faturalarımızı iptal etsinler, gıda yardımı yapsınlar. Ev sahiplerine, “bu ay hiç kimse kira almayacak”, desinler. Bizim onlardan başka bir beklentimiz yok.

Hükümetin kimlere yardım ettiğini açıkladığı pakette gördüm ben. Özellikle paketin bütün maddelerini dinledim haberlerde. Bekledim, bize bir şey var mı diye… Hiçbir şey yok! 100 milyar TL’lik paket açıklıyor, onun 100 bin TL’sini bile işçiye ayırmamış. Ne diyeceksin ki artık? Bunu eleştirdiğin zaman da hükümet karşıtı oluyorsun.

Hükümet bizim derdimiz değil ki. A partisi B partisi değil mesele. Biz yarınımızı, aslında yarın da değil bugünümüzü düşünüyoruz: Çoluğumuz çocuğumuz var, derdimiz aç kalmamak. Evde eşimle konuşmamız sadece şu: Ne olacak? Ve bunun cevabını kimse veremiyor. Çünkü ülkenin kaynakları bugüne kadar kötü harcandı, böyle kötü günler için işçiye yoksula ayıracak 5 kuruş paraları yok. Rantla bir yerlere geldiler, biz işçilere yoksullara hiçbir şey kalmadı.

Salgın karşısında ne yapılması gerekir?

Toplu taşıma araçlarını ilaçlamakla veya insanların maske takmasıyla önlem alınmaz ki. Eve geldiğimde hanım, “Elini yıka, üstünü çıkar” diyor. Tamam bunları yapayım, ama bulaştıysa zaten hepimize bulaşacak.

Devlet diyecek ki, ben bu işi 20 günde hallederim. İnsanlara, 20 gün evinizden çıkmayın, ben de sizin tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacağım, arkanızdayım, diyecek. Başka hükümetler bunu yapıyor ama bizim hükümetimiz, “evde kalın ben size bakacağım,” diyemiyor. Sanki biz dilenciymişiz gibi bir izlenim oluyor insanlarda bunları söylediğimiz için. Ben dilenci değilim ki, ben aldığım her üründe bu ülkeye vergi veriyorum. Suda, elektrikte, her şeyde inanılmaz şekilde vergi veriyorum. Bu vergiler bana hiçbir şekilde geri dönmedi ki bugüne kadar. Bugüne kadar dönmeyen vergimden küçük bir dilim bu dönemde ihtiyaçlarımız karşılansın diye harcansın istiyorum.

İşsizlik Fonu var, patronlara peşkeş çektiğiniz. Bugünler için bu, bunu kullanalım. Bunu da kullandırmıyorsun. İşsizlik sigortasından pay alman için zaten 600 gün sigortalı olman lazım, son üç ayın 120 günü ödemen lazım, falan fistan. O fonu da işçilere açamıyor, çünkü onu da patronlara peşkeş çekti, o da yok.

Ben yılardır bu hükümeti takip ediyorum. Yaptıklarını yapmadıklarını. Misal, iktidara geldikleri ilk dönem diyorduk ki, yoksullar için bir şey yapacak, bir ümit vaat ediyor. Bu ümidi vaat ettiği için ben ikinci seçimde ona oy verdim. Tamamen benim dünya görüşüme aykırı olduğu halde, yoksullara göre bir iş yapabileceği için oy verdim. Ama üçüncü seçimde baktım ki biz yoksullara işçilere göre hiçbir şey yok ortada.

Peki bu durum karşısında biz emekçiler ne yapabiliriz?

Aslında çok basit bir şey var ama bizim ülkemizde gerçekleşmesi zor gibi. Birleşmemiz gerekiyor. Örgütlü mücadele etmemiz gerekiyor. Sınıfımızın bilincine varmamız gerekiyor.

Sayın Cumhurbaşkanımız yaşlılara kolonya maske dağıtacağız dedi; bize de dua. Ama sonumuz pamuk olmaz inşallah!

Barbarlık değil insanlık kazanacak!

0

Tarih boyunca tüm dünyayı etkileyen bazı büyük olaylar, toplumların davranışlarında da oldukça kalıcı, önemli değişikliklere neden olmuştur. Örneğin yaşanan iki büyük emperyalist paylaşım savaşı neticesinde sadece sıcak savaşın yaşandığı ülkelerdeki insanlarda değil bütün dünya halklarında kalıcı, derinlikli davranış değişiklikleri yaşanmıştır.

Yaşanan bu iki büyük dünya savaşından sonra insanların genelinde karamsarlık hâkim olmuş; umutsuzluk ve buna bağlı olarak intihar eğiliminin artması tüm dünyada ortak bir psikolojik davranış hali yaratmıştır. Bu durum sanattan siyasete tüm yaşama sirayet etmiştir.

Ya da 14. yüzyılda başta Avrupa kıtası olmak üzere tüm dünyayı kasıp kavuran veba salgını… Gericiliğin bilinen dünyada yükselmesine neden olmuş, kadınları suçlamak, farklı etnik ve dinsel inançlara sahip insanları yok etmek; hülasa kin ve nefret hali hâkim davranış biçimini almıştır. Aynı şekilde bu salgın da sanatta, siyasette, kültürde vs. her şeyde kalıcı izler bırakmıştır.

Son bir ay içinde tüm dünyayı etkisine alan Covid-19 salgınının da buna benzer etkiler göstereceği gün gibi aşikâr. Yaşanan korku ve alınan toplumsal ya da kişisel koruma önlemleri hem bireylerin hem de halkların ortak hafızasında, davranış biçimlerinde kalıcı etkiler yaratacaktır.

Misal virüsten korunabilmek için yapılan aşırıya kaçan hijyen uygulamaları, dünya genelinde obsesif kompulsif bozukluk hastalığını yaygın bir hastalık haline getirecektir. Bundan daha da vahimi hastalığa yakalanmamak için başka insanlarla uzun süre görüşmeyi kesen insanların çoğunda kendisi dışındaki tüm insanları kirli ve hastalıklı görme eğilimi artacak ve zaten kapitalist sistemin insanlığa verdiği en büyük psikolojik tahribat olan bireycilik ve yabancılaşma daha da hızlı bir şekilde yaygınlaşacaktır. Hayata soldan bakan pek çok kişinin –katılmadığımı belirterek- bu virüs salgınını kapitalizmin suni olarak ürettiğini iddia etmesinin temelinde de bu gerçeklik yatmaktadır. Buna göre diğer insanları kirli olarak gören ve gitgide diğer insanlara, hayata yabancılaşan, kendini diğer insanlardan soyutlayan bireylerin tüm yaşamlarını internet üzerinden yapacakları alışverişlerle sürdürmelerini hedeflemektedir kapitalistler. Kapitalistler için arzu edilebilecek bir distopya olan bu iddianın şu an maddi bir karşılığı bulunmamaktadır.

Tüm bu olumsuz durumları sıralarken amacım tam da kapitalizmin arzuladığı umutsuzluğu yaymak değildir şüphesiz. Enseyi karartmamak lazım… Her iki emperyalist paylaşım savaşından sonra her ne kadar tüm insanlık için olumsuz ruh halleri ortaya çıksa da birçok halk bu kötü gidişe kesintisiz devrimler yaratarak set olmuştur. Veba salgını bir yandan gericiliği yükseltirken diğer taraftan bilimin de gelişmesini sağlamıştır. Nihayetinde bu salgın da her ne kadar birçok olumsuz sonuç ortaya çıkarsa da kapitalizmin ne kadar vahşi, ne kadar zavallı ve insanlığın zararına olan barbar bir sistem olduğu gerçeğini açığa çıkartacaktır.

Her ne kadar tüm devletler halklara içi boş bir şekilde “evde kal” çağrıları yapsa da sistemin çarklarını çeviren fabrikalardaki işçileri evlere kapatmamaktadır. Tıkış tıkış servislerde fabrikalara taşınan, burun buruna çalışmaya devam eden ya da işten atılıp açlığa mahkûm edilen işçiler kitlesel olarak bu hastalığa yakalandıkça tekrar tekrar sınıf kimliklerini hatırlayacaklardır. Kendilerini ölümleri pahasına fabrikalara gönderen, açlığa mahkûm eden kapitalistlere cevaplarını da kitlesel grevler ve işgallerle vereceklerdir.

Devrimciler ise yeni dayanışma ağları, yeni ajitasyon kanalları yaratarak başka bir dünyanın mümkün olduğunu, insanların seçeneksiz olmadıklarını geniş halk kitlelerine her zamankinden daha fazla bir biçimde anlatmak zorundadır.

Tekrar diyelim; enseyi karatmaya gerek yok. Kapitalizmin maskesi düşecek, barbarlık galip gelemeyecektir. Lenin’in de dediği gibi: “On yıllar vardır hiç bir şey olmaz ve haftalar vardır 10 yıllara sığacak şey olur.”

Kısa çalışma ödeneği ile ilgili yapılan düzenleme çok yetersiz: Dağ fare doğurdu!

0

DİSK’in kısa çalışma ödeneği hakkında 25 Mart 2020 tarihinde yayımlanan basın bildirisini paylaşıyoruz.

Kısa çalışma ödeneği ile ilgili yapılan düzenlemeye ilişkin DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun açıklaması:

TBMM’de kabul edilen ve İşsizlik Sigortası Kanunu’nda değişiklik yapan düzenleme ile kısa çalışma ödeneğine ilişkin koşullarda bazı değişiklikler yapıldı.

30 Haziran 2020’ye kadar geçerli olmak üzere, Covid-19 kaynaklı zorlayıcı sebep gerekçesiyle yapılan kısa çalışma başvuruları için, işçinin kısa çalışma ödeneğine hak kazanabilmesi için öngörülen hak etme koşulları, kısa çalışma başlama tarihinden önceki son 60 gün çalışanlardan son üç yıl içinde 450 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödenmiş olması şeklinde uygulanacak. Başvurular, başvuru tarihinden itibaren 60 gün içinde sonuçlandırılacak.

Bu düzenleme Covid-19 nedeniyle yaşanan büyük işsizlik ve ücretsiz izin dalgasını önlemede kesinlikle yetersizdir. Son üç yılda 600 gün çalışma koşulunun 450 güne indirilmesi kısa çalışma ödeneğinden yararlanmada ciddi bir genişleme yaratmayacaktır. Bu durum aynı işyerinde farklı çalışma süresine sahip olanların bir bölümünün kısa çalışma ödeneğinden yararlanmasını engelleyecektir. Son üç yılda 450 günden daha kısa çalışması olan yüzbinlerce işçi bu değişiklikten yararlanmayacaktır.

Ayrıca başvuruların 60 gün içinde sonuçlandırılacak olması ciddi bir sorundur. Bu süre oldukça uzundur. Daha hızlı çözümler gerekir. Başvuruların hızla sonuçlandırılması gerekir. Denetimler sonra yapılabilir. Gerçeğe aykırı beyanda bulunanlara ilişkin yaptırımlar artırılabilir ama sürecin bir an önce başlaması gerekir.

Öte yandan işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının değiştirilmemiş olması büyük eksikliktir. Krizi fırsat bilerek işçilerin haklarını yok eden telafi çalışması gibi esnek çalışma biçimlerinin artırılmasını doğru bulmuyoruz.

Ayrıca, asgari ücret desteği adı altında açıklanan değişikliğin yeni bir gelişme olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Bu destek işverenlere verilen bir destektir ve yıllardır yapılmaktadır. Asıl olarak işçiyi destekleyecek önlemler gerekmektedir. Örneğin Covid-19 ile mücadele sürecinde asgari ücret üzerindeki vergiler tümüyle kaldırılmalıdır.

Covid-19 ile mücadelede işçilerin hak kayıplarına yol açacak esnek çalışma biçimleri yerine istihdamı ve geliri koruyacak düzenlemelerin yapılması gerekir.

Covid-19’un çalışma hayatına etkileri konusunda önlemler gecikiyor.

Tekrar ediyoruz:

  • İşten çıkarmalar Covid-19 süresince yasaklanmalı, işten çıkarmalar ve ücretsiz izinler yerine kısa çalışma ödeneği kullanılmalıdır.
  • Covid-19 süresince bütün işçiler süre koşulu aranmaksızın işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmalıdır.
  • Acil ve zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında bütün işler 15 gün süreyle durdurulmalıdır.
  • Zorunlu olarak çalışanların sağlık koşullarının sağlanması bakımından Covid-19 testinin yapılması dahil tüm sağlık önlemleri artırılarak azami düzeye yükseltilmelidir.

Korona günlerinde iş hukuku ve haklarımız

0

Patronlar korona virüs salgınının yarattığı ekonomik krizin bedelini yine işçilere ve emekçilere ödetmeye hazırlanıyor. Zaten Saray rejimin açıkladığı destek paketinden patronlara “yardım” işçilere, emekçilere “kolonya” çıktı.

Bununla birlikte iş hukuku mevzuatında bu konu ilgili yer alan düzenlemeler ve haklarımıza dair kısaca bilgi vermekte fayda var.

Bilmemiz Gerekenler:

1- İşveren tek taraflı almış olduğu kararla işçileri ücretsiz izne çıkartamaz. Tek taraflı işçinin rızası alınmadan uygulanan ücretsiz izin fesih anlamına gelir. 

Ücretsiz izin kullanan bir işçiye bu sürede herhangi bir ücret ödenmemekte, herhangi bir çalışma oluşmamaktadır. Bu sürede prim günü veya prime esas kazanç matrahı benzeri bir durum ortaya çıkmayacağından, ücretsiz izin sürelerinde çalışanlar için herhangi bir sigorta primi ödenmesi de söz konusu olmayacaktır. Bu süreler çalışma süresi olarak dikkate alınmamaktadır.

2- Korona virüs nedeniyle işveren işçileri yıllık izne çıkartabilir.

3- Evde çalışma

Özellikle ofis ve büro çalışanları açısından salgınla birlikte çok yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Geçici bir tedbir olarak düşünebilir. Zira çalışanlar ilk adımda hem koronavirüs salgınından korunacakları hem de ücretlerini almaya devam edecekleri için ücretsiz izne göre tercih edilebilir. Ancak unutmayalım ki, evde çalışma bir esnek ve güvencesiz çalışma modelidir.

Bu salgının ekonomik sonuçları uzun süre devam edeceğinden, patronlar da yaşanan kayıpları gidermek için esnek ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıracaktır. Evde çalışma patronların çok tercih edebileceği bir yöntemdir. Evde çalışma yönteminde patronlar işçi sağlığı güvenliği, yol, yemek ve benzeri masraf ve kalemlerden kurtulurken, bizler içinse evde çalışma sınırsız mesai demektir.

4-Koronavirüs salgını iş hukuku açısından “zorlayıcı sebeptir”.

İşyerinde bir haftadan uzun süreyle işin tamamen durması veya faaliyetin bu zorlayıcı sebebe dayanarak önemli ölçüde azalması durumunda, korona “zorlayıcı sebep” olarak kabul edilecektir. Zorlayıcı sebep, işletmenin kendi yönetimsel kusurlarından değil, işverenin kusuruna bağlı olmayan, ülkesel, bölgesel, sektörel ekonomik kriz, salgın hastalık v.b. durumlar için geçerli olan bir kavramdır.

Bu şekilde işin önemli ölçüde azaldığı ya da faaliyetin tamamen durduğu durumda, işveren iş sözleşmenizi (kıdeminiz en az 1 yıl ise) kıdem tazminatınızı ve işçi alacaklarınızı ödemek suretiyle feshedebilir. Böyle bir fesih durumunda ise işçiler işsizlik maaşı alabilir. Bu noktada, sözleşmenin sona ermesine ilişkin SGK’ya yapılacak bildirim önem taşımaktadır. SGK’ya işçinin işten ayrılma nedeni bir kod ile bildirilir. Zorlayıcı sebebe dayanarak işsizlik sigortasından yararlanabilmeniz için, işten çıkış kodunuzun buna göre düzenlenmiş olması ve “27” olarak bildirilmiş olması gerekir. Bu hususa dikkat edilmelidir. Çıkış kodu “4” bildirildiyse, ihbar tazminatına da hak kazanırsınız.

Koronavirüs nedeniyle işçinin çalıştığı işyerinde işin durması halinde işveren, bir hafta süreyle işçiye yarım ücret ödemek zorundadır (md. 40). Bir haftanın sonunda işveren ücret ödemeyecek, sigorta primlerini yatırmayacaktır. Bu, yasal bir askı halidir ve ücretsiz izne benzer. Ancak bu yola başvurulması halinde, işçinin onayına Kanun gereği ihtiyaç duyulmaz.

Bu durumda işçi dilerse iş sözleşmesini bir haftanın sonunda 4857 sayılı İş Yasasının 24/III maddesi uyarınca sona erdirebilir. Ancak ihbar tazminatı alamaz. En az 1 yıldır çalışıyorsa, kıdem tazminatını hak eder. Yine burada, işveren tarafından işten çıkış kodu olarak ne bildirildiği, işsizlik sigortasından yararlanabilmeniz için yaşamsaldır. Çıkış kodunuzun, “23” olarak bildirilmesi gerekir. “3” (3 kodu istifa anlamına gelir) olarak bildirilirse, dava süreci söz konusu olmadan, işsizlik sigortasından yararlanmanız neredeyse imkansızdır.

5- İşverenler, patronlar işçi sağlığı ve güvenliği kapsamında korona salgınına yönelik her türlü tedbiri almak zorundadır.

Eğer işveren 1 metre kuralı, uygun olan her yere dezenfektan konulması, düzenli havalandırma, yurtdışından gelen çalışanlar varsa karantina kurallarının uygulanması, gerekirse maske, eldiven kullanımı ve diğer sağlık tedbirlerini almıyorsa, bizce korona virüs nedeniyle işçinin haklı nedenle fesih hakkı doğar. Bu halde kıdem tazminatına hak kazanılacaktır. Ancak muhtemelen yargılama sürecini gerektirecektir. Bu şekilde bir feshin ispat imkânı bakımından tüm detayların belirtildiği bir ihtarname ile yapılmasında fayda vardır.

Ayrıca işçi hasta olmadığı halde hastalık riski nedeniyle çalışmaz ise, işveren bir hafta süreyle işçiye yarım ücret ödemek zorundadır. Bir haftanın sonunda işveren ücret ödemeyecektir.

Diğer yandan, işyerinde korona pozitif olan bir çalışan varsa ve gerekli dezenfektasyon vb. süreçler gerçekleşmedi ise, ya da herhangi bir işçinin işyerinden virüs kaptığı anlaşılmışsa, bu durumda işçi işe devam etmeyebilir. Sözleşmeyi dilerse fesheder, dilerse feshetmez.

Yakın bir tehlike söz konusu olan hallerde işçi işe devam etmemesine karşılık, çalışmadığı günler için ücrete hak kazanmaya devam eder. Ancak bunun da bir ihtarname ya da işverene sunulduğu ispatlanabilir bir dilekçe ile bildirilerek yapılmasında yarar vardır.

6– Kısa Çalışma ve Kısa Çalışma ödeneği

Kısa Çalışma: Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin geçici olarak en az üçte bir oranında azaltılması veya süreklilik koşulu aranmaksızın işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen en az dört hafta süreyle durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere (Cumhurbaşkanı kararı ile 6 aya kadar uzatılabilir.) sigortalılara çalışamadıkları dönem için gelir desteği sağlayan bir uygulamadır.

İşçinin Kısa Çalışma Ödeneğinden yararlanabilmesi için;

İşçinin kısa çalışmanın başladığı tarihte, çalışma süreleri ve işsizlik sigortası primi ödeme gün sayısı bakımından işsizlik ödeneğine hak kazanmış olması için (kısa çalışmanın başladığı tarihten önceki son 120 gün [60 olarak değişti] hizmet akdine tabi olanlardan son üç yıl içinde en az 600 [450 olarak değişti] gün süreyle işsizlik sigortası primi ödemiş olanlar), iş müfettişlerince yapılacak inceleme sonucu kısa çalışmaya katılacaklar listesinde işçinin bilgilerinin bulunması gerekmektedir.

Kısa Çalışma ödeneği konusunda iki temel sıkıntı vardır.

a- Kısa çalışma ödeneğinin alınması için işsizlik maaşı şartlarını yerine getirilmiş olması gerekmektedir. Yani Son 120 gün hizmet akdine tabi olanlardan son üç yıl içinde en az 600 gün süreyle işsizlik sigortası primi ödemiş olma şartı. Çalışma hayatımızda genellikle patronlar bu primleri ödememektedir. Bu nedenle çoğu işçinin kısa çalışma ödeneği alamama durumu olabilir.

b- Gerçekten İşsizlik Fonunda oluşabilecek talebi karşılayabilecek nakit var mı?

Saray rejimi işsizlik fonunu çılgın projelerini finanse etmek, kamu bankalarının borçlarını ödemek ve bütçe açığını kapatmakta kullandığı için bu fonda yeterli para bulunmayabilir.

Kısa Çalışma Ödeneği Süresi, Miktarı ve Ödenmesi

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının % 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının % 150’sini geçemez.

Kısa çalışma ödeneği, çalışmadığı süreler için, işçinin kendisine ve aylık olarak her ayın beşinde ödenir. Ödemeler PTT Bank aracılığı ile yapılmaktadır. Ödeme tarihini öne çekmeye Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı yetkilidir.

Bu noktada söylemek isteriz ki, kısa çalışma işçilerin lehine olan bir düzenleme değildir.  Bu düzenlemede işçilere şu söylenmektedir: İşinizi kaybetmediğinize ve ölünceye kadar çalıştırmadığımıza şükredin ama sadece nefes almanıza izin var. Çünkü bugünkü hayat pahalığında kısa çalışma ödeneği  sadece nefes almaya yeter.

Fedakârlık sırası patronlara gelmiştir.

7- Telafi çalışması:

Yeni önlemler paketinde 2 aylık telafi çalışma süresini 4 aya çıkartılmıştır. Telafi  çalışması 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 64. Maddesi düzenlenmiştir.

“…Zorunlu nedenlerle işin durması, ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi veya benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde, işveren iki ay içinde çalışılmayan süreler için telafi çalışması yaptırabilir.”

Ayrıca yine aynı maddeye göre, telafi çalışması yapılırken yasal çalışma süreleri aşılmayacak. Örneğin, telafi çalışması günde üç saatten fazla olamaz. İş Kanunu’na göre çalışma süresi günlük on bir saat olarak değerlendirilir. Buna göre telafi çalışması günlük çalışma saati dikkate alındığında en fazla üç saat olarak uygulanabilir. Günde 8 saat saat çalışan bir işçi 3 saat daha fazladan çalışabilir. Bu da günlük üç saatlik telafi çalışmasının yapılmasını imkan veriyor.

Kafamızdaki Sorular

1- İşveren sizi zorla ücretsiz izne çıkarmak istiyorsa ne yapmalıyız?

Cevap: Bu durumda öncelikle mevzuata göre çok fazla seçeneğimizin olmadığını söylemek isteriz. İlk yapmanız gereken şey, ücretsiz izni kesinlikle kabul etmeyin. Kabul etmediğiniz takdirde, patron sizi işinize son vermekle tehdit edebilir. Bu tehdit karşısında sakin kalın ve unutmayın, ücretsiz iznin sonunda tekrar işe başlayacağınızın bir garantisi yoktur.

Bu durumda öncelikle, daha sonra hukuki süreçler için delil teşkil etmesi için iş arkadaşlarınızla beraber işverenin sizi ücretsiz izne zorladığına dair tutanak tutun. Çünkü tek taraflı işçinin rızası alınmadan uygulanan ücretsiz izin fesih anlamına gelir. İşçi dava yolu ile kazanılmış haklarını alır.

2- İşveren sizin onayınız olmadan sizi ücretli yıllık izne ayırabilir mi?

Cevap: Koronavirüs salgını nedeniyle işvereniniz sizin onayınız olmadan sizi yıllık izne ayırabilir.

3- İşveren koronavirüs salgınını sebep göstererek iş sözleşmenizi feshedebilir mi?

 Cevap: Ne yazık ki evet. Korona salgını 4857 sayılı İş Yasası zorlayıcı sebep olarak değerlendirebilir. Bu durum da işveren iş sözleşmenizi, kıdem tazminatı ve iş alacaklarını ödemek zorundadır. Ayrıca bu durumda işçiler işsizlik maaşı alabilir.

4- İşciler koronavirüs salgınını sebep göstererek iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir mi?

Cevap: Hukuki olarak mümkündür. Ancak fesih işleminden sonra yaşanabilecek hukuki süreçlerde hak kaybı yaşanmaması için işverenlerin işçi sağlığı ve güvenliği kapsamında korona salgınına yönelik gerekli tedbirleri almadığını ispat edecek belge ve bilgilerin bulunması gerekmektedir.

Örneğin işyerinde testi pozitif çıkan çalışan kişinin bulunması, 1 metre kuralı, uygun olan her yere dezenfektan konulması, düzenli havalandırma, yurtdışından gelen çalışanlar varsa karantina kuralları, gerekirse maske, eldiven kullanım ve diğer sağlık tedbirleri alınmadığına ilişkin fotoğraf ve benzeri yazılı belgelerin ispat edilmesi lazımdır.

Bunların ispatı zor bir süreç olduğundan hak kaybına sebep vermemek için işçilerin haklı nedenle fesih hakkını son çare olarak kullanmasını öneririz.

Ne yazık ki, biz işçiler ve emekçiler için durum hukuki yönden hiç iç açıcı değildir. Ekmek kavgası ile sağlığımız arasında sıkışıp kaldık. Güçlü bir dayanışma ile bir an önce harekete geçmediğimiz takdirde sonuçlar bizim için çok ağır olacaktır. Tarihte yaşanan küresel salgınlarda en ağır bedeli işçiler, emekçiler ve yoksullar ödemiştir.

Hem işimizi hem de sağlığımız kaybetmemek için

Tüm sınıf ve meslek örgütlerini harekete geçmeye davet ediyoruz:

İşten çıkarmalar yasaklasın

Herkese süresiz ücretli izin

Ücretsiz sağlık hizmeti

Ücretsiz ve yaygın test

En az iki ay

Tüm kredi borç ödemeleri ertelensin

Su, Doğalgaz ve Elektrik ücretsiz olsun

Kira ödemeleri durdurulsun

İşsizlik maaşı önündeki yasal engeller kaldırılsın

Pandemi zamanı unutulan ve yok sayılan mülteciler

0

Küresel Covid-19 salgınında tüm dünyada benimsenen slogan “Evde Kal” oldu. Öyle ki, Sağlık Bakanlığı bile sahici tedbirler öne sürmektense vatandaşlara evde kalmalarını söylüyor. İmkânı olanlar evde kalıp sosyal izolasyonu sürdürüyor, bazılarımız ya işten atıldık ya da esnek koşullarda evden çalışmak durumunda bırakıldık, bazılarımız ise halen daha hijyenik olmayan, sağlıksız koşullarda çalıştırılmaya devam etmekte. Tüm bunlar olurken, salgına karşı en savunmasız kesimlerden olan ve kalacak bir evi bulunmayan mülteciler yine unutuldu. Bir kısmı Esenler Otogarı’na ve başka şehirlere taşınan, büyük çoğunluğu da hükümetin şubat sonunda Türkiye-Yunanistan sınırındaki Pazarkule’de sıkıştırdığı binlerce mülteci gıda, temiz su, hijyen ürünleri, barınma, ısınma gibi temel ihtiyaçlara erişemedi. Tampon bölgede bu koşullarda bir ay bekletildikten sonra farklı şehirlerdeki konaklama tesislerine ve geri gönderme merkezlerine yerleştirildiler. Ancak görünen o ki hükümet aldığı bu “geçici tedbir” kararıyla mültecileri pazarlı kozu olarak kullanmayı sürdürmeyi arzu etmekte.

Tampon bölgede veya kamplarda bulunmayan ve Türkiye’de uluslararası koruma statüsüne sahip mülteciler, Aralık 2019’da Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle sağlık sigortaları iptal edilmeye başlandığı için ülke içinde sağlık hizmetine erişimden mahrum bırakıldı. Kimliği iptal edilenler veya hiç kimlik alamamış olanlar ise idari gözetim altına alınma korkusuyla hastaneye gidemezken, hastaneler de onlara sağlık hizmeti vermekten korkuyor. Bu şekilde bir kısırdöngüye hapsedilmiş oluyorlar.

Yunanistan’daki mülteci kamplarında da herhangi bir tedbirin alınmadığı şeklinde raporlar iletilmekte. Bu kampların çoğunda mülteciler virüse karşı “kendi imkânlarıyla” korunmak zorunda bırakılıyor, doktor sayısı yetersiz ve sağlık taraması yapılmıyor. Saatlerce ve kilometrelerce yemek ve doktor kuyruğunda beklemeleri gerekiyor. Gazze’de, Yemen’de, Suriye’de ve diğer kamplarda kalan milyonlarca sığınmacı ve mülteci benzer sorunlarla karşı karşıya ve kıyıma terk edilmiş durumda.

Diğer yandan, mülteci düşmanlığı üzerinden yaratılan hezeyan bu sefer de virüsü mültecilerin getirdiği algısıyla vücut buluyor. Salgın, ırkçı saldırılara da davetiye çıkarma riski taşıyor. Geçtiğimiz haftalarda, koronavirüs henüz ülkede yaygınlaşmamışken, Konya’da balık tutan Afganistanlılara koronavirüs bahanesiyle yapılan fiziksel saldırı, bu riski tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor.

Dünyada mülteci krizini yaratanın emperyalist kapitalist ülkeler olduğunu ve bu krizin başlıca sorumlularından birinin AB olduğunu unutmamak gerekir. AB’nin mültecilere sınırları kapatması, ikiyüzlü politikalarının devamıdır. Diğer yandan Türkiye de bu konuda hiçbir tedbir almayarak sorunu katmerlendiriyor. Pandemi günlerinde mülteci sorununun yalnızca mültecileri ilgilendirmediğini; sorunun mülteciler lehine çözümünün halk sağlığı mücadelemizin bir parçası olduğunu bilmeliyiz. Bu süreçte mültecilerin unutulup yok sayılması kabul edilebilir değildir. Koronavirüs nedeniyle alınacak tedbirlerin geri gönderme merkezlerindekiler dahil mültecileri de kapsaması ve bu tedbirlerin acilen alınması hayati önem taşımakta. Tüm mültecilere sınırlar açılmalı; ücretsiz sağlık hizmeti, beslenme ve barınma imkânı sağlanmalıdır.

Koç Üniversitesi’nde taşeron işçilerle dayanışma

0

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) koronavirüs salgını nedeniyle üniversitelerde eğitime ara verildiğini ilan etmişti. Bu karar doğrultusunda, Koç Üniversitesi de 16 Mart tarihinde öğrencilerin, idari ve akademik personelin sağlığını korumak için üniversitedeki tüm faaliyetleri durdurduğunu açıkladı.

Ancak üniversitenin taşeron işçileri bu karara rağmen, çalışma ve ulaşım koşullarında hiçbir düzenleme yapılmaksızın çalıştırılmaya devam ediyor. Koç Üniversitesi öğrencileri ise bu durum karşısında taşeron işçilerle bir araya gelerek emekçilerin taleplerini de içeren bir metin hazırladı. Koç Üniversitesi Dayanışması adına rektörlüğe iletilen metin, hiçbir işçinin işten çıkartılmamasını, iş yükünün azalması nedeniyle işçilerin hiçbir hakkından kesinti yapılmamasını, emekçilerin çalışma ve ulaşım koşullarının derhal iyileştirilmesini talep ediyor.

Koç Üniversitesi Dayanışması’nın hazırlamış olduğu metnin tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Koç Üniversitesi Rektörlüğüne,

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), Koronavirüs salgını nedeniyle üniversitelerde kampüs içi eğitime bir sonraki karara kadar ara verdiğini ilan etmiştir. Üniversitemizin rektörü Sayın Umran İnan, öğrenci, idari personel ve öğretim üyelerinin sağlığını korumak adına 16 Mart 2020 Tarihinden itibaren okulumuzdaki tüm faaliyetleri durdurma kararı almıştır. Ancak, bu karar ne yazık ki üniversitemizin genel temizlik işlerini üstlenen Euro Serve firmasının taşeron işçilerini kapsamamaktadır.

23 Mart 2020 Tarihinde T.C. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yaptığı son açıklama salgının ülkemizi ne ölçüde etkilediğine dair vahim tabloyu ortaya koymaktadır. Toplamda 1539 kişiye tanı konmuş ve 37 kişi virüs nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Ülke genelinde alınan önlemleri de hatırlayacak olursak, salgının yayılma hızının halk sağlığına ne denli bir tehdit oluşturduğu açıktır. Üniversitemizin temizlik işçileri, birbirleriyle yakın mesafede ve hatta birlikte çalışmakta, yeterli önlem alınmadığını ifade etmekte ve salgının hem kendilerine hem de yakınlarına bulaşması riskinden oldukça çekinmektedirler. Gerekli önlemler alınmadığı gibi üniversitenin kapalı olmasından dolayı ısıtma sistemleri de çalışmamaktır. Bu durum var olan tehlikeyi arttırmakta ve temizlik işçilerinin sağlığını tehdit etmektedir.

Koç Üniversitesi öğrencileri olarak bizler, bu gelişmeleri ve okulumuzun kapalı olması sebebiyle iş yükünün azaldığını göz önünde bulundurarak, üniversitemizin taşeron işçileri için aşağıda sıraladığımız taleplerin, üniversite yönetimi tarafından acilen yerine getirilmesini istiyoruz:

•  Hiçbir işçi işten çıkartılmasın.

•  İş yükünün azalması sebebiyle, okulun kapalı olduğu dönemde işçilerin ücret ve yan haklarında (yol, yemek, yıllık izin) herhangi bir kesinti yapılmaksızın; işçiler haftalık vardiyalar halinde mesai yapsınlar. Haftalık vardiya sistemi uygulanamıyorsa, mesai 07.30-12.00 saatleri aralığında sınırlandırılsın.

• İş göremeyecek derecede hastalanan işçilere idari izin verilsin.

• Çalışma, mola ve yemekhane alanlarında sosyal mesafe katı bir şekilde uygulansın ve denetlensin

• İşçilere günlük maske, eldiven ve dezenfektan sağlansın.

• İşçileri kampüse taşıyan servis sayısı sosyal mesafeye uygun olarak artırılsın, düzenli dezenfekte edilsin, maske ve eldiven takılması zorunlu kılınsın ve günlük denetimleri yapılsın.

• İşçilerin çalıştığı süre boyunca kampüste asgari ısıtma sağlansın.

• Rektörümüz alınan tedbirleri ve hayata geçirilen uygulamaları üniversite kamuoyu ile paylaşsın.

Saygılarımızla,

Koç Üniversitesi Dayanışması

Devrimci Rusya virüsle nasıl savaştı?

0

Covid-19 salgınının uzak bir akrabası, bir asır önce dünyayı benzer bir korku dalgasıyla kasıp kavuruyordu. İspanyol gribi olarak kuşaklar boyu hafızalarda yer edecek bu yıkıcı salgın, 1918 yılında yalnızca 18 ay gibi bir zaman diliminde 50 milyonun üzerinde insanın can vermesine yol açmıştı. Hastalık ilk olarak ABD’de ortaya çıkmış, ABD birliklerinin Avrupa’ya geçişiyle yaygınlaşmış, Batı cephesindeki siperlerin korkunç şartları altında yıkıcılığı dizginlenemez hale gelmişti. Bu öyle bir felaketti ki, Max Weber, Gustav Klimt, İspanya Kralı XIII. Alfonso ve Sophie Halberstadt-Freud gibi dönemin önde gelenleri de pençesine düşmüştü.

İspanyol gribinin ilk dalgaları Galiçya cephesi üzerinden Devrimci Rusya’yı dövmeye başladığında, dünyanın bu “ilk işçi devleti” 14 ülkenin askeri işgali altında bir varlık-yokluk savaşı vermekteydi. Ekonomik çöküş, köylü direnişi, ulusal çözülme süreci ve askeri dağınıklık, “Kızıl Ekim”in baş döndürücü zaferini açıkça tehdit ediyordu. Devrimin kalesi olan büyük sanayi kentlerinde açlık kol geziyordu ve sanayi çökmüş durumdaydı.

Rus toplumu altüst olmuştu. Daha önce köylerinden hiç ayrılmamış köylüler uzak yerlerdeki savaş alanlarında ölüme gönderilmiş; şehirlerin gecekondu mahallelerinden toplanan genç işçiler, modern sanayileşmiş savaşın girdabında boğulmuştu. Önceden ev kadınlığı yapan kadınlar,  fabrikalarda erkeklerin yerini alıyor, burjuvazi tarafından sabote edilmiş endüstri, susuzluk, bitmeyen savaş, süreklileşmiş gıda yetersizliği devrimci Rusya’yı için için kemiriyordu.

Yeni işçi iktidarı, eşi benzeri görülmemiş bir olağanüstü gelişmeler fırtınası karşısındaydı. İlk icraatlerinin radikalliği de o ölçüde oldu. Ekonominin merkezi planlamasına girişen, toprakları milyonlarca köylüye dağıtan, işçilere fabrikaların denetimini veren, ezilen uluslara bağımsızlık hakkı tanıyan, cinsiyetler arası eşitlik ilan edip zina, eşcinsellik ve kürtajı suç olmaktan çıkartan devrimci Rusya, milyonlarca emekçiye korkunç bir hızla yayılan virüsle radikal adımlarla mücadele etmeye girişti.

Bolşevikler, daha devrimin ilk haftası dolmadan, 13 Kasım’da “Tam Sosyal Sigorta Güvencesi” kararnamesini yayımladılar. Bu, tarihteki ilk kapsamlı sosyal güvenlik sistemi idi. Böylece yalnızca sanayi işçileri ve devlet memurları değil, aynı zamanda “tarım emekçileri”, “evde çalışan kadınlar” ve “işsizler” de sosyal güvence kapsamına alınacaklardı. Bir süre sonra, “kapsamlı sağlık mevzuatı”, temiz su temini, ulusal kanalizasyon ve ticari ve endüstriyel işletmeler ve konutlar üzerinde sıhhi denetim için kanun yayımlandı. Sağlık sistemi, eczaneler ve ilaç fabrikaları bir bütün olarak yeni devrimci hükümet tarafından kamulaştırıldı.

Ülke çapında ikinci önlem paketi, devasa fabrikaları anımsatan  tam donanımlı hastaneler ve ayakta tedavi kliniklerinden oluşan bir ağ yaratmaktı.

Yeni “işçi devleti”nde tüm yoldaşlar, yeni oluşturulan bu ağa kayıtlı olacaklardı. Tıbbi masraflar ve sağlık bakımı, bundan böyle kişilerin değil, merkezi planlamanın konusuydu.

Salgının muazzam bir yıkıma yol açtığı 1918 yılının yazında, Sovyet “Halk Sağlığı Komiserliği” kurulacak, başına Dr. Nikolai Semaşko getirilecekti. Ülke sathında sağlık politikalarının merkezileştiği kurum, St. Petersburg’daki Tıbbi Bölümler Konseyi idi. Bu kurumu daha sonra, Tüm Rusya Federasyonu Tıbbi İşçiler Sendikası, Askeri Sağlık Kurulu, Sosyal Hijyen Devlet Enstitüsü, Petrograd “Skoraya” Acil Bakım ve Psikiyatri Komisyonu gibi kuruluşlar izledi.

Öte yandan, sağlık çalışanlarının tamamen sendikalaştırılması, işten çıkarmaları neredeyse imkânsız hale getirmişti. Sağlık hizmetlerinin değerini ve kullanılabilirliğini belirleyen serbest pazar ekonomisi ve fiyatlar olmadan, hükümet sağlık hizmetleri ve farmasötik ürünler için merkezi planlamaya ve işçi denetimine dayalı bir sistemi hayata geçirmişti.

Tüm fabrika ve işyerlerinde atölye bazında “sağlık hücresi” adı verilen birimler oluşturulacaktı. Bu küçük birimlerin hedefi, işyerlerinde salgın belirtileri gösteren hastaları, ilk yardım ve ön muayene yapılan ayakta bakım birimlerine göndermeyi organize etmekti. Hastalar, buradan hekim  gerekli görürse tedavi için dispanser veya polikliniğe sevk edilmekteydi. Sağlık hücreleri, dispanserler ve poliklinikler ile dispanser çalışanları, sendika ve fabrika Sosyal Yardım Konseylerine bağlıydılar.

Dünya’nın ilk “İşçi Devleti” virüsle daha önce görülmemiş bir radikallikle savaştı. Bu yeni devlet için, alın teriyle geçinenlerin sağlığı birincil önem taşıyordu. Sağlık örgütlenmesi işçilerin denetiminde kamulaştırılmış ve merkezileştirilmişti. Sağlık, artık serbest piyasa ekonomisi ve çokuluslu ilaç tekellerin pençesinde değildi. Tüm yoldaşların yeni sağlık sistemine eşit erişimi ve virüs ve salgın hastalıkların sosyal ve ekonomik tabanının kurutulması, virüsle savaşın temel şiarlarıydı. O şiarlar ki, aralarında Sverdlov’un da bulunduğu binlerce devrimci kadronun ve yüz binlerce emekçinin kaybına rağmen ilk “işçi devleti”nin ayakta kalmasını sağladı.

Herkes için kamusal sağlık kavramını ve tüm emekçilerin sosyal güvence sistemine kavuşmasını borçlu olduğumuz bu ilham verici deneyimi bugünlerde aramadığımızı söyleyebilir misiniz?

Koranavirüs: Şerden hayır doğacak mı?

0

Dünün ihmalleri bugünün felaketlerine dönüşebiliyor. Dün yapılan yanlışlar bugün yıkımlara yol açabiliyor. Hayatımızın her alanında bunu görüyor ve yaşıyoruz.

Hatırlayalım, 13 Mayıs 2014’de Soma’da en az 301 madenci işçi hayatını kaybetti. Kaza denip geçilebilir. Nitekim iktidar da öyle dedi. Her yerde olmuyor mu zaten! Oysa katliam öncesi madende önlemlerin eksik alındığı, birçok tedbirin ihmal edildiği, masraftan kaçma adına sorunların giderilmediği ortaya çıktı. Halen madenlerde çalışma koşulları aşağı yukarı benzer şekilde. Şimdi Soma benzeri bir felaket daha yaşandığında; kaza, kader, olur böyle şeyler mi diyeceğiz?

İhmal ve yanlış sistemin temeli olunca; kâr ve rekabet adına insan hayatı ve emeği hiçleştirilince, tabii ki yıkım ve felaketler de kaçınılmaz oluyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz Covid-19 virüsünün ortaya çıkışı, bir salgına dönüşerek yüz binlerce insanı hasta etmesi, binlerce insanın ölümüne yol açmasının nedeni de tam olarak bu: kapitalizm!

Cevap kesin ve basit görünebilir ama olaylar arasında bir parça neden-sonuç (aşırı kâr ve rekabet, kuralsızlık ve sınırların aşılması, açlık, yoksulluk, eşitsizlik, doğa ve insan yıkımı) ilişkisi kurulduğunda sorunun kaynağının kapitalizm olduğu açık.

Peki, ne bekliyorduk?

Daima en yüksek kârı elde etmek isteyen, doğa-insan yıkımı pahasına en acımasız rekabetten geri durmayan, kârın en fazlasını isterken en ufak bir maliyeti ve sorumluluğu dahi üstlenmek istemeyen bir düzen başka hangi sonuçları doğuracaktı?

Bu öylesine akıl dışı bir düzen ki; bütün sağlık sistemini özelleştirip ticarileştirerek çökertenler, sağlık emekçilerini en ağır ve düşük ücretlerde çalışmaya zorlayanlar şimdi onlardan mucize üretmelerini bekliyorlar. Mucize olmayacak!

Tabii ki kapitalistlere sorarsanız esas onlar mağdur. Salgının ise kendileriyle hiçbir ilgisi yok. Dünyanın her bir ülkesinin yönetimleri benzer bahanelerin arkasına saklanarak hep olduğu gibi sorumluluktan kaçmaya çalışıyorlar. Çabaları nafile, bahaneleri boş, sorumlu kapitalizmdir, patronlardır, sermaye yönetimleridir.

Kuraldır, sorunu yaratanlar çözümü üretemezler. Nitekim salgına karşı açıklanan paketlerin esas hedefinin sermaye olduğunu hemen görüyoruz. İşçilerin emekçilerin payına düşen ise sadece göstermelik pansuman tedbirler. Çözüm diye sundukları sorunların katlanarak devam etmesinden ibaret.

Emin olabiliriz, dünyanın tüm patronları şimdi bu salgından nasıl kâr edebileceklerinin hesabını yapmaktalar. Kimisi aşıyla, kimisi İnternet satışlarıyla, kimisi esnek ve güvencesiz çalıştırma yollarıyla krizi fırsata çevirme peşindeler. İşçiler, emekçiler mi? Patronların umurlarında değil! Nereden mi belli? Aksi olsaydı bugün bunları yaşıyor olur muyduk?

Kıssadan hisse yaşadığımız bu salgın bir şekilde sona erecek ama sermaye düzeni değişmediği sürece daha yıkıcı ve ölümcül olanları gelecek. Eğer yaşadığımız şerden bir hayır doğacaksa bunu sağlayacak olan sadece işçilerin ve emekçilerin denetim ve yönetimi olabilir.

Herkes için ücretsiz, eşit, ulaşılabilir ve kaliteli sağlık hizmeti istiyorsak; kaynakların bir avuç sermaye grubuna değil tüm emekçi halka, toplumun en geniş kesimlerine ulaşmasını istiyorsak;  yeni salgınlarla sevdiklerimizin, hayatlarımızın tehdit altına girmesini istemiyorsak emekten yana bir düzen için kolları sıvayalım.

Bir musibet bin propaganda ve ajitasyondan evla ise, şerden hayır doğacaksa, işte o gün bugün…

Arjantin: Sol Cephe’den koronavirüs krizine dair açıklama

0

Arjantin’de devrimci sol partilerin ittifakı olan Sol – Cephe – Birlik (FIT-U), koronavirüs krizine ilişkin bir açıklama yayımladı. Sol Cephe – Birlik (FIT-U) İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) Arjantin’deki kardeş partisi Sosyalist Sol (IS) ve PTS (Sosyalist Emekçilerin Partisi), PO (İşçi Partisi) ve MST’den (Emekçilerin Sosyalist Hareketi) oluşuyor. FIT-U’nun açıklamasını sizlerle paylaşıyoruz.

1- Arjantin hükümeti 24 valinin de desteğiyle 20 Mart’tan 31 Mart’a kadar ülke genelinde karantina ilan etti. Devlet başkanı Alberto Fernandez ve bakan Gines Gonzalez Garcia salgını hafife alma noktasından, böyle aşırı bir önlem alma noktasına geldiler. Karantinanın koronavirüse karşı mücadelede nasıl bir stratejik planın parçası olduğu açıklanmazken, virüsün kimlere bulaştığını tespit etmek için çok sınırlı sayıda test yapılıyor. Karantina ilan edilmeden önce, yayılan pandeminin durdurulması için gerekli önlemlerin alınmasını talep eden işçiler, temel olmayan sektörlerde üretimi durduruyordu. Bu talepler hala gündemde ve Techint emekçileri, Santa Cruz madencileri, alışveriş merkezi çalışanları iş bırakmaya devam ediyor. Gerçek şu ki, Arjantin’in kamu sağlık sistemi, farklı hükümetler tarafından gerçekleştirilen bütçe kesintileri ve emekçilerin güvencesizleştirilmesi politikası nedeniyle ağır hasar görmüş halde. Mevcut hükümet dâhil bütün bu hükümetler, dolandırıcılık üzerine kurulu dış borcu hiç sektirmeden ödediler, ancak kamu sağlık sektörü lehine hiçbir adım atmadılar. Bu nedenle, her şeyden önce, koronavirüsün tetiklediği ekonomik ve mali krizin bedelini, işçiler ve halkın değil, kapitalistler, büyük işadamları, çokuluslu şirketler ve bankaların ödemesi gerektiğini ifade ediyoruz. Dolandırıcılık üzerine kurulu dış borcu ödemeyi bırakmanın zamanı geldi: Ülkenin kaynakları pandemiyle mücadele etmek için ve işçilerin ve halkın çıkarlarını esas alan bir üretim planı oluşturmak için kullanılmalıdır.

2- Milyonlarca işçinin ve diğer halk kesimlerinin, sırtlarına yüklenen krizin ağır bedeli karşısında yaşadığı endişeyi paylaşıyoruz. Neden dış borç ödemeleri durdurulup, hastanelere ve sağlık personeline gerekli kaynaklar tahsis edilmiyor? Kaynaklar neden sağlık sistemine aktarılmıyor da spekülatörlere ve işverenlere öncelik veriliyor? Durumu tam olarak anlamak ve buna göre hareket etmek için neden gerekli sayıda test tedarik edilmiyor? İşten çıkarma ve açığa almalar neden yasaklanmıyor? Neden günübirlik işler yapanların ve en savunmasız kesimlerin geçimini sağlamak için hiçbir önlem alınmıyor? En ağır etkilenen kesimler neden elektrik, gaz faturası ve kira ödemek zorunda bırakılıyor? Hükümet neden şirketleri sigortasız ve güvencesiz çalışanların ücretlerini garanti etmeye zorlamıyor, ya da neden kendi hesabına çalışanlara destek sağlamıyor? Bu zorlu durum karşısında, Alberto Fernandez hükümeti önceki başkan Macri’nin 2019 bütçesiyle ülkeyi yönetmeye devam ediyor; çünkü yeni bir bütçe yasası hazırlanması için önce borç konusunda pazarlık yapılması şart koşulmuştu. Kaç yoğun bakım yatağı olduğu ve bunların ne kadar artırılacağı, karantina altındaki ağır olmayan hastalara yeni hastane tahsis edilip edilmeyeceği, yeni solunum cihazları alınıp alınmadığı, Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi’ne (Malbran) bağlı çalışacak 35 laboratuvarın ne zaman faaliyete geçeceği ve sağlık planının diğer boyutları konusunda henüz hiçbir açıklama yok.

Sosyal yardım ödemeleri artırılmıyor, işten çıkarmalarla beraber maaş kesintisi veya maaş ödememe durumlarıyla karşı karşıyayız, sadece Ocak ayında 42 bin kişinin işini kaybettiği belirtiliyor.

Karantina ilanıyla birlikte, toplanma hakkına sınırlamalar getirildi ve güvenlik güçleri yaygın bir şekilde konuşlandırıldı; bu da işçilerin yaşam koşullarını ve işlerini savunma hakkını, “temel hizmetler”de çalışan emekçilerin koruyucu önlemler talep etme gücünü sınırlıyor. Ve aynı durum geçimini sağlamaya çalışan farklı halk kesimleri için de geçerli; özellikle de, kimi kentlerde nüfusun %5 ila %10’una denk gelen, sokakta veya aşırı kalabalıkta yaşayan kesimler için. Onlarca fabrika ve işyerindeki emekçiler, işverenlerin umarsızlığı karşısında karantina tedbirlerine uyulmasını talep ediyor.

3- Koronavirüs pandemisi dünya kapitalist krizini tetikleyen bir unsur oldu. Pandeminin yol açtığı buhran nedeniyle, ILO’ya göre, en az 25 milyon insan daha işsiz kalacak. Dünya eskisi gibi olmayacak. Ancak emperyalizm ve IMF, her zaman olduğu gibi, büyük işadamları ve çokuluslu şirketler için milyonluk kurtarma paketleri öneriyor ve kapitalist krizin bedelinin dünya halklarına ödetilmesini savunuyor. Pandemi, sağlık sistemlerinde yapılan kesintilerin ne kadar korkunç sonuçlar yarattığını ortaya koydu. Son on yılda İtalya’da hastanelerde 37 milyar avro kesinti yapıldı. İngiltere ve İtalya’da hastanelerdeki yatak sayısı %30 azaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun üçte biri sağlık sigortasına sahip değil. Macri’nin dört yılı boyunca yönettiği Arjantin’de ulusal sağlık bütçesi bu süreçte reel olarak %25 küçüldü; 2003’ten bugüne Peronistlerin veya Macri’cilerin yönettiği Buenos Aires eyaletindeyse sağlık bütçesi %5 azaltıldı. Benzer bir durum tüm eyaletlerde yaşandı. Bu nedenle Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi gibi farklı hastane ve kurumlardaki sağlık personeli, kaynak eksikliği, güvenlik sorunları ve iş sözleşmesi sistemi nedeniyle protestolar gerçekleştiriyor. Alberto Fernandez’in karantina uygulamasını açıkladığı esnada insanlar sağlık çalışanlarının emeklerini alkışlıyordu; İtalyan kentlerinde, Madrid’de ve başka başkentlerde gerçekleştirilen bu alkış eylemi aslen sağlık emekçilerinin talepleri tam olarak karşılandığı zaman hedefine ulaşacaktır.

Hükümet tarafından sağlık bütçesine ek olarak açıklanan acil durum ödeneği son derece düşük: Sadece 1,7 milyar Arjantin pesosu. Oysa yeni hükümet göreve başladığından beri her gün dış borç için bu miktarın iki katını ödüyor. Buenos Aires valisi Kicilloff 250 milyon dolar borç ödemesi yaptı, merkezi hükümet geçen ay faiz ödemelerine 40 milyar peso ayırdı ve 2019 sonunda kabul edilen Acil Durum Yasası’nda yine faiz ödemlerine 4,5 milyar dolar ayrıldı. Hükümet emekli maaşlarında kesintiye giderken, petrol ve madencilik şirketlerinin vergi borçlarını affediyor ve bankaların gelir vergisini erteliyor. Demek ki hükümetin öncelikleri belli.

4- Hükümetler durumdan istifade edip, güvenlik güçlerinin ve silahlı kuvvetlerin sokağa hâkimiyetine olanak tanıyan ulusal acil durum ve olağanüstü haller ilan ederek her türlü protestoyu engelliyor ve sosyal hayatı zapturapt altına alıyor. Bütün iktidar yürütme erkinde yoğunlaşıyor ve Arjantin’de de görüldüğü üzere sözde “cumhuriyetçi” Fernandez ve valilerin emriyle kongreler ve yasama organlarının işleyişi askıya alınıyor. Hükümet “evde kalın” çağrısı yapıyor, ama kamu sağlığı sistemindeki yıkımı aşmaya uğraşmıyor ve krizle mücadele etmek için yapısal önlemler almıyor. Kısmen bile olsa emekçi kitlelerin sorunlarını ortaya koymaktan uzak duran CGT (Genel Emek Konfederasyonu) ve CTA (Arjantin Emekçileri Merkezi) ise, bu krizin faturasının da işçilere kesilmemesi için tam da işbirlikçi tutumlarından vazgeçmeleri ve işçilerin talep ve şikayetlerini sahiplenmeleri gereken bir zamanda, hâlâ hükümeti desteklemeye devam ediyor.

5- Sol Cephe – Birlik olarak biz, karşımızdakinin pandemi ve kamu sağlığı krizi olduğu kadar ekonomik, sosyal ve politik bir kriz olan bu durum karşısında, antikapitalist ve sosyalist bir program savunuyor ve şunları öneriyoruz:

  • Kaynaklar dış borç ve IMF ödemeleri için değil, devlet hastanelerinin ihtiyaçları, yatak kapasitesinin arttırılması, teknik ekipman, doktor ve sağlık çalışanlarının ücretlerinin artırılması için harcanmalıdır.
  • Sağlık sistemi ülke çapında birleştirilmeli ve merkezileştirilmeli, kamu, özel, sosyal hizmet ve üniversite sistemlerinin tüm kaynakları, işçilerin ve sağlık çalışanlarının kontrolünde bir araya getirmelidir. İşçilerin katılımıyla merkezi ve yerel acil durum (veya kriz) komiteleri oluşturulmalı, ülke çapında testler yaygınlaştırılmalı ve denetimler uygulamaya konulmalıdır.
  • Eyaletlerin, belediyelerin ve Ulusal Laboratuvarlar ve Sağlık Kurumları İdaresi’nin malzeme, test kitleri ve teknik ekipmanı derhal tedarik edebilmesi, uzman personelin sayısının artırılması ve sahra hastaneleri inşaatı için kamu sağlığına ayrılan bütçe ulusal düzeyde derhal üçe katlanmalıdır. Pandemiye yüksek düzeyde maruz kalan sağlık çalışanlarının izin, çalışma koşulları ve biyogüvenlik gibi talepleri karşılanmalıdır.
  • Ülke genelinde işten çıkarmalar ve açığa almalar yasaklanmalıdır. Mevcut çalışma saatleri tüm çalışanlar arasında paylaştırılmalıdır. Kayıt dışı çalışan emekçilere çözüm sunulmalıdır. İşsizler ve geliri 30.000 pesonun altında kalan serbest çalışanlar için sigorta uygulamasına geçilmelidir. Acil durum süresince elektrik, su, gaz ödemelerinden muafiyet sağlanmalıdır. Asgari maaş, emeklilik ve sosyal yardım ödemeleri artırılmalıdır. Maaşlar enflasyona endekslenmelidir. Yemek ödemeleri koşulsuz olarak ikiye katlanmalıdır. Aşevlerinde söz verilen gıda yardımları uygulanmalıdır. Evsiz ve sokakta yaşayan nüfus için özel bir program geliştirilmelidir. Acil durumlarda boş binaların geçici olarak işgal edilmesine yasal olarak izin verilmeli ve sıhhi koşullara sahip yeni toplu konut inşaatı planları yürürlüğe konmalıdır.
  • Dezenfektan jellerde, belirli gıda ve ilaçlarda spekülatif ticaret ve satış durdurulmalıdır. Bu ürünlerin kamusal ihtiyaç maddesi olduğu açıklanmalı, kamulaştırılıp ücretsiz bir biçimde dağıtımları sağlanmalıdır.
  • Gerçek üretim maliyetlerine göre, ürün fiyatlarının tavan fiyatları halk kontrolünde belirlenmelidir. Fiyatlar yılın başındaki düzeye çekilmeli, fiyat arttıranlar cezalandırılmalı ve bunların elindeki temel ürün ve gıdalar ihtiyacı olan milyonlarca insana ulaştırmak için kamulaştırılmalıdır.
  • Dış borç ödemelerine hayır! Ülke kaynakları ülkenin içinde bulunduğu acil durum için kullanılmalıdır. Bankacılık, dış ticaret, petrol / doğal gaz sektörü ve stratejik kaynaklar işçilerin kontrolünde kamulaştırılmalıdır. Acil durumda krizle baş edebilmek için büyük işadamlarına, bankalara, oligarşiye ve çokuluslu şirketlere özel vergiler uygulanmalıdır. İşçi ve emekçilerin çıkarlarını gözeten bir ekonomik plan hayata geçirilmelidir.
  • Tüm işyerlerinde hijyen ve temizlik komiteleri kurulmalı, bu komiteler gerekli olmayan veya gerekli güvenlik önlemlerine uyulmayan tüm faaliyetlerin durdurulabilmesi yetkisine sahip olmalıdır. Üretim, sağlık acil durumunun gereklerine göre, işçilerin kontrolü altında yeniden düzenlenmelidir.
  • İşçi sınıfının örgütlenme ve toplantı hakkı sınırlandırılamaz! İşçi meclisi ve toplantılarına sınırlama getirilemez. Söz konusu toplantılar, gerekli tüm sıhhi önlemlerin alınmasıyla serbestçe gerçekleştirilebilmelidir. Demokratik özgürlüklerimize hiçbir sınırlama getirilemez.

Sol Cephe – Birlik, 21 Mart 2020

Sosyalist Emekçilerin Partisi (PTS) – İşçi Partisi (PO) – Sosyalist Sol (IS) – Emekçilerin Sosyalist Hareketi (MST)

Sosyalizm, bütün türler için! Koronaya karşı mücadelelerimizi birleştirmek üzerine

0

Koronavirüs günlerinde öğrendiğimiz birtakım şeyler, klasik “sosyalist” şablonun bugün ve gelecekte yalnız başına açıklayıcı olmadığını, Marksist tarihsel birikimin “biyolojik insanın” dışındaki konulara yaklaşımının da içinin doldurulması gerektiğini gösteriyor. Dikkat ederseniz klasik “sosyalist” şablonun “yeterli olmadığını” söylüyoruz, yoksa sosyalizmin açıklayıcı olmadığını söylemiyoruz. İkisi farklı şeyler. 

Türkiye’de ve dünyada yer yer üzerine eğilinmiş, yer yer de sümen altı edilmiş konular, insanlığın kurtuluşunun da anahtarları olarak Marksist metodolojinin kendisine önderlik etmesini bekliyor. Bu konular (misal hayvan özgürlüğü), insan ve doğa özgürlüğüyle karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahip olduğu için, Marksist yöntem tarafından rehberlik edilmeye ihtiyaç duyuyor. Postmodernizmin fikir hapsine teslim olmuş politik mücadeleler “ya sosyalizm, ya barbarlık”  gerçeğini acı şekilde yaşıyorlar. 

Peki sosyalistler ne yapıyor? Feminizm ile verilen ve artık gelenekselleşip muhafazakar bir muhteva kazanmış olan kavgadan hiç ders çıkarılmadı mı? 

Ekoloji ve hayvan hakları mücadelelerinin, koronavirüsün yayılımıyla bir kere daha açığa çıkan yakıcılığına bakarsak, sosyalistlerin bu tür konulardaki vurdumduymazlığının artık affedilemez bir boyuta geldiğini söyleyebiliriz. Feminizmin erkek egemen kapitalizmin yanında muhafazakar ve sekter sol ile de verdiği politik mücadeleden ders çıkarılsaydı, bugün bu felaketleri yaşamıyor olabilir, tarihin akışına mücadeleleri birleştirerek yön verebiliyor olabilirdik; ya da en azından, hayvan hakları üzerine devrimci bir programı inşa etmiş olurduk ve elimizde metodik bir pusula olurdu.

Bu cümleleri koronavirüs günlerinde, bütün dünyanın tehdit altında olduğu pandemi günlerinde kaleme alıyoruz. Konunun sosyalizm ile ilgisi ve alakası ne dersek, Türkiye ve dünyada neoliberalizmin insanlığı, eski benzerlerinden bile daha beter bir bataklık ve yok oluşa sürüklemesini örnek gösterebiliriz. Sağlık sektörünün çöküşü, ekonominin kırılganlığı ve toplumsal gelişimin yüzyıllar süren sancılı süreci, geldiğimiz noktada bizi ya sosyalizm, ya barbarlık şiarının gerçekliğiyle burun buruna getirmiştir. 

Başka bir türü köleleştiren, kendi türünü özgürleştiremez! 

Koronavirüsün ortaya çıkış sebepleri ile insanın kapitalizmin egemenliği altında doğa ve hayvanlarla kurduğu ilişki biçimi arasında doğrudan doğruya bir nedensellik var. Öyle bir nedensellik ki, pandeminin ortaya çıkışıyla bu sömürücü ilişki biçimini birbirlerinden ayrı ayrı düşünmek mümkün değil. Uluslararası endüstriyel et kesim politikaları, sanayileşmiş büyük hayvan çiftlikleri-komplekslerinde meta fetişizminin barbarlığının hüküm sürmesi ve sınıflı toplum insanına dayatılan beslenme alışkanlıkları gibi kapitalizmin yarattığı ve güçlendirdiği birçok çağdışı eğilim, koronavirüse ebelik yapan koşullardan oldu. Bugünkü durum bize insan, hayvan ve doğanın kurtuluşunun nasıl bir kesişimsellik oluşturduğunu net bir şekilde gösteriyor. 

İspanya’da karantina sebebiyle insanlar dışarı çıkamadığı için aç kalan kuşlar ile yine karantina nedeniyle insanların doğanın içinde ve üzerinde kurduğu şehirlerin yeniden doğal döngüsüne dönmesi, bugüne dek doğa ve hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ortaya koyduğu tahribatı bizlere göstermiyor mu? Oğuzcan Kınıkoğlu’nun bilimsel örneğine (bunu Kınıkoğlu’nun Twitter hesabında bulabilirsiniz) dayanarak şu söylenebilir ki; daha önce birçok pandemide olduğu gibi bu seferki de uluslararası sermayenin köleci ve türcü politik ilişkilenme tarzına dayanıyor. 

Etin cinsel politikası nasıl erkeklik ve et arasındaki cinsiyetçi bağlantıya işaret ediyorsa insanın diğer hayvanlarla kurduğu köleci ilişki de eşitsizliklere zemin oluşturuyor. Yaşadığımız çağı eşitsizliklere son vereceğimiz bir çağ yapacaksak, bu pandemiden ders çıkararak türlerin eşitliğine sosyalist programda bir yol ve yer açmalıyız.

Peki bu insanı nasıl ve neden etkileyecek dersek eğer, buna birkaç cevap verebiliriz: Mezbahalardan deney laboratuvarlarına, zoonotik salgınlardan küresel ısınmanın sonuçlarına kadar birçok araç ve sonuç, bizim doğa ve hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin, bizi nasıl etkilediğini ispatlayacaktır. İnsanlığın tarihsel birikimine tam tamına zıt bu köleci ilişkileri yıkmak için bugünden bir birleşik mücadele kurmalıyız. 

Hayvanlarla kurduğumuz köleci ilişkinin ve hayvanların üretim makinelerine dönüştürülmesinin sonlanmasının; doğa ile girdiğimiz kavgaya bir son verilmesinin geleceğin sosyalist toplumunun inşası açısından son derece önemli olduğunu artık idrak etmeliyiz.

Bilimsel sosyalizmin kurucularından Friedrich Engels’in kulak kabartılması gereken bir tespitiyle bitirelim:

“Hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi doğaya egemen değiliz; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız.” (F. Engels, Doğanın Diyalektiği, syf. 229)

“Ne kuryelerin ne de müşterilerin sağlığı koruma altında!”

0

Koronavirüs salgınının en çok tehdit ettiği sektörlerden biri olan perakende sektöründe faaliyet yürüten bir firmada araçlı kurye olarak çalışan okurumuz ile, evlere sipariş yetiştirmek için güvencesiz çalışan kuryeler başta olmak üzere sektör emekçilerinin çalışma koşulları ve koronavirüs salgınında işçi ve halk sağlığı üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.

Perakende sektöründe iş yoğunluğu koronavirüs salgınından nasıl etkilendi? Eve siparişlerin artması nedeniyle iş yükünüz arttı mı?

Perakende sektörü zaten olağan zamanlarda bile oldukça yoğun ve sipariş yetiştirme baskısının fazla olduğu bir sektördür. Salgın başladığından beri insanlar evden dışarı çıkamadığı için online market siparişleri çok arttı. Dolayısıyla iş yükü de arttı ve personel, talebi karşılayamamaya başladı. Bunun üzerine işyerinde daha fazla ve hızlı çalışmamız yönünde baskılar başladı. Normalde 12-13 saatlik normal bir çalışma gününde 20-25 olan siparişin, salgın başladıktan sonra 40-45’e çıktığını söyleyebilirim. Saatte 2-3 yere giderken şimdi saatte 4-5 yere gidiyoruz. Dolayısıyla eskisinden 2-3 kat daha fazla çalışıyoruz, ama iş yükünün artması nedeniyle ek ücret almıyoruz. Kuryeler olarak firmanın verdiği telefonlar aracılığıyla şefler tarafından her an takip ediliyoruz. Mola vermek yasak. Sipariş teslim edilir edilmez, doğrudan depoya dönmek ve yeni siparişi alıp teslim etmek zorundayız.

Sipariş yetiştirme baskısının yarattığı işçi güvenliği sorunu en az koronavirüs kadar tehlikeli değil mi?

Kesinlikle. Daha 15 Mart’ta, bir kurye arkadaşımız, çabuk sipariş yetiştirme baskıları yüzünden yağışlı havanın da etkisiyle ciddi bir trafik kazası geçirdi. Vücudunda birçok kırık meydana geldi. Bu olay bile iş yoğunluğunda herhangi bir değişiklik yaratmadı. Özellikle motorlu kuryelerin geçirdiği kazalar, kamuoyunun mâlumu zaten. Kuryeler son derece bakımsız araç ve motorlarla hiçbir iş güvenliği olmadan çalışmaya devam ediyorlar.

“Sosyal izolasyon uygulanırken biz her gün yüzlerce insanla temas ediyoruz. Buna rağmen, işçilerin virüsten korunması için hiçbir temizlik ve sağlık önlemi alınmadı.”

Koronavirüs salgını perakende işçilerinin sağlığını nasıl etkiledi? Depo, araç ve motorlarda koronavirüse karşı koruyucu önlemler alındı mı?

Ülkede salgın başlayıp insanlar evlerine kapanınca, biz de kendi sağlığımızla ilgili kaygılanmaya başladık. Sonuçta sosyal izolasyon uygulanırken biz her gün yüzlerce insanla temas ediyoruz. Buna rağmen, işçilerin virüsten korunması için hiçbir temizlik ve sağlık önlemi alınmadı. Şu an bizim şubede yalnızca bir dezenfektan var. İşçilere maske, eldiven, ıslak mendil gibi en temel koruyucu malzemeler ya da temizlik maddeleri bile verilmiyor. Her gün farklı işçilerin kullandığı, siparişlerin taşındığı ve bu sebeple virüsün barınmasına fazlaca elverişli olan araçlar ve motorlar dezenfekte bile edilmiyor. Bu şekilde çalışmaya devam ediyoruz.

Size herhangi bir sağlık eğitimi verildi mi? Firmanın bu salgın sürecinde işçilere karşı tutumu nasıl? İşçilerin ruh hali nasıl?

Salgına yönelik hiçbir sağlık eğitimi verilmediği gibi hiçbir bilgilendirici toplantı da yapılmadı. Sağlık konusunda bizimle konuşulmadı bile. Zaten normal koşullarda bizi denetleyen yöneticiler, salgın nedeniyle şu an işe gelmiyorlar. Sadece yöneticilerin alt kademesindeki şefler, kapalı sosyal medya gruplarında işçileri motive etmek ve çalışmaya devam ettirmek için “Hadi aslanım, sen yaparsın” ya da “Bu süreç atlatılsın, bunun karşılığını vereceğiz” gibi fedakarlıkta bulunmayı teşvik eden mesajlar veriyorlar. Ama sorun fedakarlıkla çözülebilecek bir şey değil ki. Meselenin bir başka boyutu var: Bu süreç sona erdikten sonra çalışan arkadaşlarımızın birçoğu hasta olmuş olacak. Şu an bile bazı arkadaşlarımızın ve ailelerinin hasta olduğunu biliyoruz. Çok büyük tehlike altındayız. Bu insanlar her gün her saat, sayısız eve sipariş yetiştiriyor, binlerce insanla temas ediyorlar. Ancak sağlık taramasından bile geçirilmiyorlar. Ne işçilerin ne onların ailelerinin ne de müşterilerin sağlığı koruma altında. Bu bir halk sağlığı sorunudur. Sipariş götürürken hastalanma endişesi psikolojimizi çok kötü etkilendi. “Herkes evine çekildi ama biz buradayız” şeklinde bir serzeniş yaygın. Birçoğumuz bu işte artık bir gün bile çalışmak istemiyoruz.

“Motorlu kuryeler günde 14-16 saate kadar çalışıyorlar. Sabah 7’de işyerine giren bir işçi, gece 11-1’de çıkar. Şu an iş yükü nedeniyle depo personelleri üç gündür evlerine gidemiyorlar”

Sektörde çeşitli sebeplerle daha fazla risk barındıran ya da dediğin gibi sağlıksız çalışma ortamı nedeniyle çalışmak istemeyen işçilere izin veriliyor mu?

Hayır. Bizim şubede ve bildiğim kadarıyla diğer şubelerde ücretli ya da ücretsiz izin uygulaması yok. Zaten hiçbir gelir elde etmeden geçinme imkânına sahip olmadıkları için böyle bir talepte de bulunmuyorlar. Perakende sektöründe çalışan işçilerin büyük bir çoğunluğu, emekçiler arasında en dar gelirli topluluğun parçasıdırlar. Zaten bu sektörde işçiler, az ya da çok bir gelire ihtiyacı olduğu için kötü çalışma koşullarına katlanacak insanlar arasından özellikle seçiliyor. Ücret için performans sistemi uygulanıyor. Saat başı ücret ve paket başı 1 lira aldıkları için daha fazla çalışmaya ve fazla mesai yapmaya razı oluyorlar. Ay sonunda daha fazla para almanın uğraşındalar. Örneğin, motorlu kuryeler günde 14-16 saate kadar çalışıyorlar. Sabah 7’de işyerine giren bir işçi, gece 11-1’de çıkar. Şu an iş yükü nedeniyle depo personelleri üç gündür evlerine gidemiyorlar. Psikolojik açıdan insanları çok yıpratan bir durum. Artık daha fazla çalışamayacak durumda olanlar, izin haklarının olup olmadığını da bilmedikleri için işten ayrıldılar.

Koruyucu sağlık önlemlerinin alınmasına ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine ilişkin işverenden toplu ya da bireysel bir talebiniz oldu mu?

Hiçbir sağlık önleminin alınmaması korku yaratıyor. İnsanlar hastalığa yakalanmaktan korkuyorlar. Başka bir firmada çalışan arkadaşlarımıza maske ve eldiven verildiğini duyduktan sonra, bizim işverenimiz olan firmanın bize bunları bile vermemesi, bizde büyük bir rahatsızlık yarattı. Fakat bahsettiğim gibi işçilerin gelire çok fazla ihtiyaç duymaları nedeniyle işten çıkarılma korkusu var iken, bir işçinin çalışma koşulları ya da kendi sağlığıyla ilgili bir şikâyetini veya endişesini bireysel olarak şefe bildirmesi çok kolay değil. Kaldı ki, bu tarz endişeler belirtildiğinde de salgından sonra maddî karşılıklar vaat edilerek geçiştiriliyor. Sektörde yaygın bir örgütlülüğün olmaması da bu hoşnutsuzlukların işverene toplu biçimde bildirilmesini engelliyor ve mücadeleyi sınırlıyor. Bir taraftan da çalışma koşullarının ağırlığı, sendikal örgütlenmeye olan ihtiyacı daha da yakıcı hale getiriyor.

“Maske ve eldiven dağıtımı, araçların her gün dezenfekte edilmesi gibi koruyucu önlemlerinin derhal alınmasını istiyoruz.”

İşyerindeki kendi aranızda dile getirdiğiniz en önemli sorunlar ve talepler ne?

Maske ve eldiven dağıtımı, araçların her gün dezenfekte edilmesi gibi koruyucu önlemler dahil olmak üzere gerekli bütün işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin derhal alınmasını istiyoruz. Bu önlemler alınmadığı müddetçe, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu tarafından tanınmış çalışmaktan kaçınma hakkımızı kullanmamıza engel olunmamalı; işveren çalışamayacak işçilere ücretli izin vermeli. Ayrıca her işçinin ve çevresinin sağlığının korunması amacıyla düzenli sağlık taramasına tabi tutulması da çok önemli. Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının iyileştirilmesini, uzun çalışma saatlerinin düşürülmesini, ücretlerin iyileştirilmesini ve işten çıkarmaların yasaklanmasını talep ediyoruz.

Gazete Nisan olarak, bize zaman ayırıp deneyimlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz. Mücadelenizde başarılar diliyor, tüm perakende sektörü işçilerine dayanışma duygularımızı iletmenizi rica ediyoruz.

Perakende işçilerinin sesi olduğunuz için ben teşekkür ederim.

Salgında işveren umursamazlığına karşı mücadele

0

Koronavirüse karşı alınan tedbirlere ve “evde kal” çağrılarına rağmen birçok işyeri ve fabrika sağlıksız koşullarda ve önlem almadan çalışmaya devam etmekte ya da işçileri ücretsiz izine zorlamakta. Cumhurbaşkanın açıkladığı paketle hükümet, aldığı tüm tedbirlerin patronların kâr kaybının önüne geçmeye ve işçilerin çalışmaya devam etmesiyle üretimi sürdürmeye yönelik olduğunu ilan etti. 100 milyar TL’nin neredeyse tamamını patronlar için ayıran hükümet işçilere kolonya ile önlem almayı önerdi ve tüm işçilerin sağlığıyla ilgili tedbirleri patronların insafına bıraktı.

Türkiye’de virüs salgının ilk görüldüğü andan itibaren birçok fabrika ve işyeri göstermelik önlemler almaya başladı. Bu önlemler, aralarında 10 santim ile yan yana çalışan işçilerin yemekhanelerde 1 metre mesafede yemek yemesi ya da tuvaletlere bile izinle giden işçilere sık sık el yıkayın demek gibi tutarsız ve işçi sağlığını umursamayan başlıklardan oluşuyor. Virüsün yayılmasıyla kapanmak mecburiyetinde kalan işyerleri ise işçileri ücretsiz izne çıkartarak veya yıllık izne göndererek haklarını gasp etmekte.

Toplum sağlını tehdit eden ve işçileri hastalığa rağmen sağlıksız koşullarda çalışmaya mecbur bırakan işletmelerden biri, yayımladığı genelgeyle virüse karşı camları açık tutma ve cam olmayan yerlerde ara sıra kapıları açmayı tavsiye eden PTT. Hem kargo hem şube çalışanlarına bu tavsiyeleri yapan PTT’de işçiler iş durdurarak yönetime geri adım attırdı. Ancak şubelere gönderdiği tek paket eldiven ve kişi başı tek maske ile hâlâ yeterli önlem almış denemez.

Aynı zamanda Eskişehir’de bulunan Sarar Giyim’de işçiler alınan önlemlerin yetersiz olduğu gerekçesiyle yarım saatlik iş durdurma eylemi yaptı ve ücretli izin talebinde bulundu. Yine yetersiz tedbirlerden dolayı Galataport işçileri de tüm uyarılara rağmen herhangi bir önlem alınmamasının ardından iş durdurarak duruma tepki gösterdiler. Üretimi durdurarak işçileri ücretsiz izne çıkaran fabrikalardan biri olan Bandırma Eti Maden işçileri ise genel müdürlük önünde tepkilerini dile getirdiler. Birçok işyeri de akıbeti belirsiz bir şekilde işçileri izine gönderdi.

Bu şartlar altında işsizlik ve koronavirüs arasında bir seçime mecbur bırakılmış işçilerin mücadelesi hem koronaya hem de şirketlerin kârlarından başka bir şey düşünmeyen kapitalizme karşı mücadelede en önemli mevziler olarak durmakta. Bu süreçte tüm işçilere ücretli idari izin verilmesi gerekmekte. Sendikalar bu talep etrafında mücadeleleri birleştirmeli ve işçilerin yaşamlarını hiçe sayan sisteme karşı mücadeleyi büyütmeliler.

Çalışmak zorunda olan sektörlerde ise iş güvenliği ve denetim sağlanmalı, eğer işverenler tarafından sağlanamıyorsa üretim ve denetleme işçilerin kontrolü ile gerçekleşmeli.

Virüsü bahane ederek işten çıkarmaların arttığı bu dönemde işten çıkarmalar yasaklanmalı ve temel kamu hizmetleri ücretsiz sağlanmalı.

Koronavirüs salgını bize kapitalizmin, hükümetlerin ve işverenlerin gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Salgının sınıf farkı dinlemediğini söyleyen ve topyekûn mücadele etmemiz gerektiğini vurgulayanlar işçileri fabrikalara patronları evlerine göndermekte. Hem ekonomik hem virüs krizinin tüm yıkıcılığını ilk elden hisseden işçilerin bu mücadeleleri büyümeli ve birleşmelidir.  Çünkü bu mücadelelerin öncülüğünde kaynakların, zenginliğin, sağlığın eşitsiz olarak paylaşıldığı bu düzen değişebilir.

Salgın koşullarında işsizler ne yapacak?

0

Dünyanın kırılma noktalarından birini yaşadığımız bu günlerde bir pandemi kriziyle karşı karşıyayız. Yayılma hızı çok yüksek Covid-19 virüsü yüzünden dünyada üretim durma noktasına geldi. Üretimin durmadığı alanlarda ise işçiler yüksek risk altında çalışıyor.

İnsanın hayatını idame ettirebilmesi için gerekli malzemeler dışında talebin çöktüğü, üretimin ise azaldığı bir dünyada bu pandeminin işçi ve emekçileri vurması kaçınılmaz. Kârlılık oranları düşen bir dünyada üretimin azalmasının ise beraberinde işten çıkarmaları getireceği su götürmez bir gerçek.

Bu noktada pandeminin sınıfsal bir sorun olduğunu görüyoruz. Sermayenin servetine servet eklediği son yüzyılda, hayatını idame ettirmek için çalışmak zorunda olan işçi sınıfı bu krize en hazırlıksız yakalanan kısım. Zira bu salgın ile mücadele birkaç hafta ile kısıtlı olmayacağından dolayı, ciddi sayıda insanın temel ihtiyaç maddelerine erişiminin bile olmayacağını öngörmeliyiz.

Yaşadığımız salgın, işçi sınıfının suçu değildir, bedelini de işçi sınıfı ödememelidir. Bu dönemde insanların salgından asgari şekilde etkilenmesi için acilen bu dönemde çalışması zorunlu olmayan çalışanların idari izinli olması sağlanmalı ve çalışmadıkları süre yıllık izinlerinden düşülmemelidir. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Bu dönemde çalışmaya devam eden işçilerin ise koruyucu sağlık önlemleri sıkılaştırılmalı ve sıkı denetlenmelidir.

Resesyonun yükseldiği bu dönemde hâlihazırda işsiz olan işçilerin kısa sürede iş bulamayacağı aşikârdır. Bu sebeple işsizlik maaşının tüm işsizler için en az 3 ay daha uzatılması gerekmektedir. Bunun yanında, önümüzdeki günlerde işsiz kalacak çalışanların işsizlik maaşından faydalanabilmesi için son 3 yılda 600 gün çalışmış olması ve son 120 gündür kesintisiz çalışıyor olması şartları da kaldırılmalıdır. Bazı işçiler, iş akdi kesildiğinde dahi gerekli şartları sağlayamadığından dolayı işsizlik maaşından yararlanamamaktadır. Bu kişilerin işsizlik maaşı alması sağlanmalıdır. Sermayenin işsizlik fonunu kullanması uygulamasına derhal son verilmeli, işsizlik fonu işçi sınıfı için kullanılmalıdır!

Korona, İşçi Sınıfı Ve Ekonomik Durum – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri

0

Korona, İşçi Sınıfı Ve Ekonomik Durum – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri by Gazete Nisan

İşsizlik ve bunalım işçilerin yoldaşı mıdır?

0

Her şeyin pahalı olduğu bu dönemde yaşamak, hatta hayatta kalabilmek gittikçe zorlaşıyor. Üstüne üstlük bir de işsizlik işin içine girdi mi içinden çıkılması zor bir hayat işçilerin omuzlarına bırakılıyor. En son Hatay’da yaşanan olay bu gerçeği apaçık ortaya serdi. İki çocuk babası, 42 yaşındaki Adem Yarıcı işsiz olduğunu belirterek valilikten yardım istedi. Ardından valilikten ayrılan Adem kısa bir süre sonra elinde benzin bidonu ile geri döndü. Çevredekilerin ikna edemediği Adem kendini yaktı ve tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından birçok gazete ve medya kanalı Adem’in intiharını psikolojik bir soruna indirgeyip üstünü kapatmaya çalıştı. Peki, durum cidden böyle mi? İşsizliğin önüne geçilememesinin ya da her şeyin, hatta yaşamanın bile parayla satın alınabilir olduğu bir dönemde oluşumuzun hiç mi etkisi yoktu? Bizce her iki durumun da, başka koşulların da çok fazla etkisi vardı.

Önce işsizlik olgusundan bakalım. Son verilere göre işsizlik oranı %13,4’lere çıktı. İşsiz sayısı 4 milyon 438 bin kişiye ulaştı. Verilere bakınca durumun ne kadar vahim olduğu ortaya çıkıyor. Hâl böyleyken hükümet bırakın işsizliğin önüne geçmeyi, ekonomik büyüme naraları atmaktan öteye geçemiyor. Çünkü işsizlikle mücadele etmek ya da onu ortadan kaldırmak gibi bir dertleri yok. Niyet demiyorum, çünkü bu durum niyetle açıklanamaz. Kapitalist sistemin işsizler ordusuna ihtiyacı var. Ve bu orduyu çalışanların ücretlerini baskı altına alabilmek için elinde koz olarak bulundurur. Gerçekten işsizlikle mücadele etmek demek kapitalizmi karşınıza almak demek ve bu yüzden sistemin tamamen değişmesi gerekiyor. Bu sorunun çözümü başta çalışma saatlerinin kısaltılarak, işyerlerinde ek vardiyaların olması ve tüm işlerin çalışabilir durumdaki insanlar arasında bölüştürülmesinden geçiyor. Çözüm çok basit: HERKESE İŞ VE GÜVENLİ GELECEK!

Diğer bir konu ise bu kötü hayat koşullarında insanların içine girdikleri bunalım süreci. Evet, insanların psikolojileri bozuldu. Bu doğru, peki neden? İnsanlar doyumsuz oldukları için mi psikolojileri bozuluyor? Tabii ki hayır. Psikolojik dengemizi bozan asıl şey insanca yaşama koşullarımızın olmamasıdır. Biz işçilerin psikolojisini bozan şey, çalışma saatleri artarken alım gücümüzün düşmesidir. İnsani ihtiyaçlarımızı bile karşılayamaz olduk. Rekabet üzerine kurulu bu sistem bizi birbirimize karşı yabancılaştırdı ve yalnızlaştırdı. Bizi yoksullaştırırken yalnızlaştıran, geleceksizliğe ve güvencesizliğe iten, sistemin kâr hırsının ta kendisidir. İnsanların psikolojilerini oluşturan onların yaşam koşullarıdır. Bu koşullarda psikolojisi bozulmayan insan var mıdır?

Tarihte bu ay: 6284 sayılı kanun yürürlüğe girdi

0

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı kanun, kadın hareketinin yıllarca süren çalışmaları ve baskısı sonucu 20 Mart 2012’de yürürlüğe girdi. Eski haliyle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun sadece aileyi korumaya ve aile içi şiddeti önlemeye yönelikti. 6284’ün, ailenin değil kadınların hayatının korunmasına vurgu yapan ve kadın örgütlerince ısrar edilen taslak adı “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunması” iken kanun meclise bu adla sunulmadı. Yine de 237 kadın örgütünden oluşan Şiddete Son Platformu kanuna “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” ifadesinin eklenmesini sağlayabildi.

6284’ün, şiddet mağdurunun beyanı esasında alınacak bazı koruyucu ve önleyici tedbirleri şu şekilde:

  • Şiddet gören kadın ve çocuğuna barınma desteği ve kreş imkânı sağlanmalı,
  • Geçici maddi yardım yapılmalı,
  • Psikolojik, meslekî ve hukukî rehberlik ve danışmanlık sunulmalı,
  • Hayatî tehlike olması durumunda kadın geçici koruma altına alınmalı ve isterse kimliği değiştirilmeli,
  • Şiddet uygulayan için uzaklaştırma cezası; tedbir kararlarına aykırılık halinde zorlama hapsi kararı verilmeli,
  • Koruyucu tedbir kararı için, şiddet uygulandığı hususunda delil veya belge aranmamalı; önleyici tedbir kararı geciktirilmeksizin verilmeli.

Bunların dışında kanun, şiddet önleme ve izleme merkezlerinin (ŞÖNİM) kurulmasını öngörüyor. Ancak bugün bu merkezler kolay erişilebilir değil, sayıca yetersiz ve 7/24 sunması gereken desteklerin tamamını vermemekte.

Söz konusu 6284 olduğunda, bu kanunu garanti altına alan İstanbul Sözleşmesi’nden (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi) bahsetmemek imkânsız. Çünkü bugün hem İstanbul Sözleşmesi’ne, hem de 6284’e karşı savaş açmış bir iktidarla, çeşitli parti ve örgütlerle, sözde nafaka mağdurlarıyla ve “erkek” adalet yanlılarıyla karşı karşıyayız. Tüm bunlar; adları beraber anılan bu kanun ve sözleşmenin yuva yıktığını, kutsal aile düzenini bozduğunu, erkeği mağdur ettiğini ve hatta kadın cinayetlerinin asıl nedeninin bunlar olduğunu iddia ediyorlar.

Yürürlüğe girdiğinden beri uygulanması devlet eliyle zorlaştırılan kanun ve sözleşme ne yazık ki çoğu zaman kâğıt üstünde kalıyor. Devlet kurumları ve kolluk kuvvetleri ya kanuna dair bilgi sahibi değil, ya da kanunu uygulamaya koymuyor. Dolayısıyla mevcut durumda 6284 ve İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemeye yetmiyor. Bu nedenle 6284 sayılı kanunun acilen ve etkin şekilde uygulanması, İstanbul Sözleşmesi’nin şartlarına uyulması ve uygulamaların, kadın örgütlerinin tüm taleplerini içerecek şekilde geliştirilmesi gerekmekte.

Covid-19 ile savaşan bir acil hekimiyle söyleşi

0

Söyleşi: Elif Duru, Sedat Durel

Covid-19 salgının Türkiye’ye sıçramasının ardından bakanlık, testlerinin yapılabileceği ve salgına karşı merkez üssü ilan edilen hastanelerin listesini yayınlamıştı. Bu hastanelerden birinin acil bölümünde salgınla mücadele veren hekimlerden biri ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

“Hastalığın tam tedavisi aşı”

Merhabalar, vakit ayırdığın için çok teşekkürler. Öncelikle hastalık nasıl tedavi edilir, salgının sonlanması için neler gereklidir soruları ile başlayalım mı?

Öncelikle yaygın kanının aksine hastalığın mortalitesi (ölüm oranı) yüksek bir hastalık olduğunu kabul etmemiz gerekir. Dünyadaki aşı karşıtı kimselere rağmen bu durumda hastalığın kesin tedavisi aşı gibi gözüküyor diyebilirim. Bireylerin hastalanıp daha sonra tedavi edilmesini beklemek mantıklı değil. Mesela kuduz ve tetanosta da böyleydi. Dolayısıyla bu hastalık oluşmadan önlenmeli, bu da aşı demek oluyor.

Şimdi bu aşının bulunması için umut verici bilgilere de sahibiz. Öncelikle virüs çalışmaları sıfırdan başlamadı. Bu pandeminin ortaya çıkabileceği yıllardır biliniyordu. Daha fakültedeyken bize koronavirüs veya influenza 2 pandemiye aday olarak öğretilirdi ki korona SARS ve MERS epidemileri halihazırda yaşanmıştı. İnfluenza da domuz ve kuş gribi epidemilerini yapmıştı. Yeni pandeminin buradan çıkacağı biliniyordu. En sonunda Çin SARS’tan sonra virüsün moleküler yapısını bütün dünyaya açıkladı. Dolayısıyla virüsün araştırmaya açılması sayesinde genetik materyali %80-90 aynı olan Covid-19 için de aşı çalışmaları öncesinden hızlanmış oldu. Şu an 25 kadar kuruluş aşı için uğraştığını söylüyor. Direkt olarak virüsün genetik materyalinden aşı üretmek üzere çalışmalar sürüyor. Tabii bu daha önce denenmemiş bir yöntem. Sonuç için aşı çıkaran firmalar 12-18 ay gibi bir süre veriyor.

Bu senaryoya göre hastalığın tam olarak tedavi edilebilmesi için 18 ay kadar zamanımız var. Peki önümüzdeki 18 ayda Türkiye’de neler olur?

Sağlık bakanının şu ana dek çok iyi bir sınav verdiğine dair sıkıntılı bir algı var ki bu görüş hekimler arasında da var. Şu an virüsle ilgili bir çizelge çizmeye çalışsak platonun en altındayız. Bu her şeyin başında olduğumuz anlamına geliyor. Sıfırda şu an ince bir plato çekiliyor ve daha virüs pike [en etkili anına] ulaşmış değil. İlk kuluçka süresinin tamamlanması sonrası bir pik yaşanacak. Ve şu an başarılı gibi gözüken tablo birkaç gün sonra sonlanacak. Bir hafta sonrasında bayağı kötü bir durumda olacağımızı düşünüyorum. Burada şöyle bir sıkıntı da var, pandeminin tedavisine minimum 180 gün var dedik. Hızlı bir şekilde durdurmamız pek mümkün değil fakat olabildiğince sınırlandırmamız lazım. Böyle yaklaşmayan kişiler “virüs insanlarımıza bulaşacak, bir miktar insan ölecek ve bu arada tedaviyi bekleyeceğiz” demiş oluyorlar.

“Acilleri bu kadar şişirirsek hastalık hastanelerden yayılır”

Bu süreçte sağlık çalışanlarının vaziyeti nasıl? Sizi neler bekliyor?

Bakanlık insanlar hastalanırken kaynak yönetimi adına sağlık personelini olabildiğince korumak zorunda. Çünkü o insanlar çok yüksek oranda enfekte olacaklar ama sağlık çalışanlarının olabildiğince geç enfekte olması lazım. Çünkü enfekte olanlara da biz hizmet vereceğiz. Ancak bakanlık koruyucu sağlık ekipmanlarını ellerinde olmadığı gerekçesiyle yeterli şekilde dağıtmıyor. N95 maske artık reçeteyle verilecek ve biz kendimiz bile alamayacağız. Şu an hekimler kendi maskelerini nasıl üreteceklerini düşünüyorlar. Su altı maskesi alıp DIY [kendin yap] gibi şeyler üretmeye çalışıyorlar. Yani ne kadar efektif olduğunu bilmedikleri şeylere güvenip çalışacaklar gibi gözüküyor. Bence bu noktada yapılması gereken şey çok karmaşık değil. Türkiye’de bu maskeleri-malzemeleri üreten firma var diye biliyorum. Bu fabrikalara el konulması lazım ve ne kadar hijyen malzemesi ayrıntılı ayrıntısız varsa (alkol hatta kolonya bile olabilir) burada planlı şekilde üretilerek sağlık çalışanlarına ve halka ulaştırılmalı. Pazar ekonomisine bırakılacak bir şey değil bu. Maskeye talep olsun, o talebe göre fiyatlar yükselsin gibi klasik kapitalist saçmalıkla kaybedecek vaktimiz yok bu aşamada.

Aynı zamanda şöyle bir durum da var: Hastalık %10 kadar yoğun bakım indikasyonu oluşturuyor. Bu demek olur ki yoğun bakımların sayısı yetmeyecek, özel yoğun bakımlar da dahil olmak üzere. İyimser kanı, yoğun bakıma ihtiyaç olunca özel hastanelerin hasta kabul etmek zorunda kalacağı yönünde. Ancak işin içinden biri olarak söyleyeyim, özellerin yoğun bakım yataklarına özellikle para için entübe hasta [Solunum cihazına bağlanmış hasta. Bu tip hastalar özel hastaneler için daha kârlı müşteriler oluyor] istemeleri gibi bir kavram var. Bu hastaların kendisine gönderilmesini istiyorlar, herkesin değil. Böyle hareket edersek hastaları taşırken de hastalığın yayılmasına sebep oluruz, bunu engellemek için yeterli ekipmanımız yok. Ventilatör olmayınca, balon valv maske çok tehlikeli bir yöntem oluyor. Standart transport ventilatörünün filtresi direkt yayıyor hastalığı. Bu hastaların olabildiğince -özellikle yoğun bakım koşullarında- entübe olması gerekiyor. İzolasyon sağlandıktan sonra hareket ettirilmemeleri gerekiyor.

Bunların tamamı ancak planlama ile yapılabilir. Bunun için şu andan itibaren en acil yapılması gereken bütün sağlık kurumlarının kamulaştırılmasıdır, sağlıkta işçi denetimidir. Çünkü ileriki dönemde her hastane yatağına ve her yoğun bakım yatağına ihtiyacımız olacak. Şu anda servis izni gerekecek hastalar için servis sevkleri kabul edilmiyor. Eğer vatandaşlar özel hastaneye sevk edilirse bu ücret karşılanamayacak ve devlette de yer olmayacağı için aciller şişecek. Ve acilleri bu kadar enfektif virüs ortadayken şişirirsek oraları Petri kabı olur [hızla yayılır].

Sağlık çalışanlarına düzenli testler uygulanıyor mu? Sizin hem çalışma koşullarınıza ilişkin hem de hastalığın yayılmaması için dillendirdiğiniz talepler ne?

Şu an Sağlık Bakanlığı kendi personelinin sağlık durumu ile ilgili test yapmıyor. Bunda iki sıkıntı var. Bir, ellerinde olan insanlardan kaçının enfekte olduğunu bilemeyecekler. Bu durum krize döndüğünde ve personel sayısı yetersiz kaldığında başka branşlardan hekimleri çekmeye çalışacaklar. Bunu önceden önleyebilmek için hangi servislerde zaaf var, hangi koruma önlemleri alınmıyor, kimler hastalanıyor vb. bunların kaydını tutmalı, geri bildirimler vermeliyiz. Aslında basit bir yöntem var, kuluçka süresinde testler yapılıp bir enfekte durum varsa karantina altına alınmamız gerekiyor.

Diyelim ki şu anda alınan tedbirler işe yaradı –ki yeterli olduğunu hiç düşünmüyorum-, toplumdaki insanlar bilinçli olarak gelip dışarıdan aldığımız bir iki firenin hepsini hastanelere yerleştirdiler diyelim. Burada ikinci sıkıntı başlıyor; sağlık çalışanlarının şu anki koşullarına bakınca en iyi ihtimalde dahi pandemi buradan patlayacak demek oluyor. Yani merkezi orası. Burada topluma taşıyacak olanlar da sağlık çalışanları. Önlem olarak şöyle bir şey de yapılabilir. Sağlık çalışanlarını toplumdan biraz daha izole edip, hastane çevresinde düzgün yaşama koşullarında ailesiyle birlikte yerleştirilebilirler ancak şu an böyle bir şey de yapılmıyor. Bildiğim kadarıyla böyle bir tedbirin (sağlık çalışanlarını hizmet verdikleri yerler çevresine yerleştirme, yakınlarını yerleştirme, kreşler kurma vs.) benzerini şu zamana kadar yalnızca Fransa almış.

“Kapitalistçe düşünürsek Kara Veba Avrupa’sına döneriz”

Bu noktaya biraz ara verelim. Halk sağlığı için medikal tedbirler dışında neler yapılmalı?

Bu süreçte özellikle vurgulanması gereken, bizim ihtiyacımız olacak sağlık, gıda, hijyen, su gibi temel insani ihtiyaçların belirlenip, bunların dağıtımı için planlı üretim ve kamulaştırmadır. Virüsün bilimsel durumu bir yana, politik olarak yapılması gereken bu. Kaybedilen her vakit ceset sayısı olarak geri gelecektir.

Bir de evsiz popülasyon var. Konut probleminin de çözülmesi lazım. Özellikle toplu olan yurt, huzurevi gibi yerlerde bulaş fazla olacağından burada olabildiğince iyi yaşam koşullarının sağlandığı ama tek tek izole odaların da olduğu binalara (şu an yapılmış fakat içinde kimsenin yaşamadığı) yerleştirmek gerekli. Normalde önerdiğimiz o konut sorunu prensibini aynı şekilde altını çizerek önermemiz lazım.

Bu yoksulluğun en uç örneklerinin bile toplumsal bir sorun olduğunu, bunun hepimizi ilgilendirdiğini göstermesi açısından önemli bir konu. Yoksulluk kişilerin kendi hatasıymış gibi yaklaşan burjuva öğretileri şimdi sorun halk sağlığı olduğunda sus pus kalıyorlar.

Kesinlikle öyle. Halk sağlığı açsısından yanıldıkları şimdi görüldü, ama dahası da var. Şimdiden sonra yoksullar ölsün, sorun bitsin diyecek bir kesim çıkarsa yine yanılırlar. Böyle bir hastalık da değil bu. Diyelim yoksullar öldü; virüs çevreye ne kadar yayılacak, ölü vücudunda ne kadar duruyor? Sırf böyle düşünüldüğü için Kara Veba Avrupa’sına bile dönebiliriz.

“Kapitalizm bu afetlerle mücadele edebilecek bir sistem değil. Giderler zenginlere yüklenmeli”

Kişisel tedbirlere gelmeden önce aşı sorununa geri dönmek istiyorum. Daha önceki sohbetimizde aşı konusunda yapılan çalışmaların geçmişe dayandığını ama kârlı olmadığı için yarım kaldığını söylemiştin. Az önce de bu salgının beklenen bir salgın olduğunu ifade ettin. Sınıflı toplumun uzlaşmaz bir düşmanı olarak bu anlattıklarını nasıl birleştirebilirsin?

Olay şöyle ilerliyor. Koronavirüs ilk önce SARS şeklinde solunum zorluğu sendromu oluşturuyor. Bu epidemi bir salgın yaratıyor. Aşı çalışmalarına başlanıyor ve bu sırada epidemi salgın kendini sınırlandırıp ortadan kayboluyor ve aşı çalışmaları sonlanıyor. Bunun yeni bir epidemi veya pandemi yapacağı biliniyor fakat o an yapmadığı için çalışmayı sürdürmek kârlı bulunmuyor. Sonrasında MERS çıktığında tekrar aşı çalışmaları ikinci tur devam ediyor ve aynı mantıkla tekrar duruyor. Şu an o aşı çalışmaları üçüncü aşamada. Bu aşama da yalnızca kârlı olduğu sürece devam edecek, daha öldürücüler için de onlar çıkana kadar tekrar durmuş olur muhtemelen.

Bu arada bu aşıların ulus devletler tarafından alınamaması, parça parça şekilde geliştirmesi, böyle 20-30 şirket tarafından ayrı ayrı yapılması da şunu gösteriyor: Kapitalizm bu afetlerle mücadele edebilecek bir sistem değil. Bu afetlerin etkili olmasının, sürekli ortaya çıkmasının, önceden engellenememesinin birincil koşulu olarak doğrudan kapitalist mantığın sonlanması gerekiyor. Aslına bakarsanız aşı çalışmaları sırasında koronavirüs iki defa durdurulabilirdi. Çünkü MERS ve SARS sırasında epidemiler durmuştu ve eğer bugünkü salgına hazırlık için aşıyı geliştirmeye devam etselerdi şirketler çalışmaları üzerinden kâr elde edemeyeceklerdi. Dolayısıyla kapitalizm böyle sağlık problemlerini ortaya çıkartan bir sistemdir. Beklenmedik bir durumla karşı karşıya değiliz. Uluslararası sosyalist planlı ekonomi düzenine geçseydik böyle bir epidemi ortaya çıktığında aşı bulunmuş olacaktı ve pandemi ortaya çıkmayacaktı, bunun altı çizilmeli.

Aşı hususunda bir şeyler daha söylemek istiyorum. Aşı üretildi diyelim, sentezlendi, insan deneyleri yapıldı ve işe yarıyor. Aynı zamanda bu aşının global bir şekilde üretilmesi lazım. Böyle bir hamle de ne Dünya Sağlık Örgütü ne de Birleşmiş Milletler tarafından yapılabiliyor. Burada da kapitalist ulus devletçi algı devam ediyor. Bildiğimiz gibi Trump’ın Almanya’daki aşı şirketine, ABD vatandaşlarının daha hızlı faydalanması için rüşvet teklif etmesi gibi haberler var. Bilinç düzeyimiz burada şu an. Kimse bu aşının global bir şekilde üretilip, global bir bağışıklama gerektiği bilincinde değil. Buna rağmen aşı yapılacak ve yüksek fiyata da satılacak gibi duruyor önümüzdeki süreçte. Ülkeye geri dönersek bu aşının maliyeti toplam olarak ne kadar olacak devlet-hükümet düzeyinde, bunu kimse sorgulamıyor, vatandaşlara bunun açıklamasını kimse yapmıyor. Aşı geldi, ülkeye girdi diyelim. Eğer kişilerden bunları bireysel olarak kendi paralarıyla yapmalarını beklersek pandemiyi engelleyemeyiz. Aşının işe yarayabilmesi için belli bir popülasyonun üstünde kişiye yapılması lazım. Yani salgının hızını kıracak oranda, %60-70 oranında bir aşılama sağlanmalı ki bu hastalığı kırabilelim. Bunu eğer kişilere bırakırsak, maddi durumu yerinde olanlar aşı olsun diğerleri olmasın gibi yaparsak toplumsal olarak işe yaramaz aşı. Yani verdiğin para da tüm toplum olarak düşünüldüğünde heba olur. Bu açıdan bildiğimiz hepatit aşıları gibi zorunlu olarak gidip olmamız gereken bir aşı haline de gelmesi lazım. Bu yükü kim karşılayacak peki? Yük yine emekçilerin üstüne yıkılacak gibi duruyor. Hadi diyelim bu aşıyı daha ucuza üretmek için patent parası verelim gibi bir işe girdik, ama elimizde şirket yok.

Bu süreçte gıda, sağlık gibi temel sektörlerin kamulaştırılmasını söylerken aynı zamanda bu tedaviden çıkacak olan tüm masrafların, giderlerin zenginlere yüklenmesi gerektiğini tekrar tekrar söylememiz lazım.

Sen daha öncesinde virüs çaprazlanması ve pandeminin çıkışı ile gıda krizi arasında da bir bağ olduğunu ifade ediyordun. Bunu nasıl açıklarsın?

Wuhan örneği de biraz gıda kriziyle ilgili. Virüsler hep zoonotik [hayvanlardan insana geçen hastalıklar]. Korona da influenzalar da öyle. Mesela MERS çıktığında bir hayvan pazarında ortaya çıkıyor. Wuhan’daki de öyle. Bu pandemiden 3 ay önce Hopkins’ten sanırım Toner diye bir adam simülasyon yapmıştı. Onda da pandeminin hayvan pazarından çıkacağı söyleniyordu. Çünkü bu yerler gıda krizinin yoğun yaşandığı yerler ve birden farklı türde hayvan hijyenik olmayan koşullarda aynı yerde kesiliyor ve bunlar da küresel epidemi ve pandemilere yol açıyor. Kapitalizmin gıda krizine bir çözüm üretememesi sonucunda yine hastalıklar için yeni petri kaplarımız bunlar. Veba zamanındaki fare-pire ilişkisi aslında bugün kapitalizm tarafından gıda krizi-epidemi olarak kuruluyor, gıda krizi zoonotik petri kapları oluyor.

“Kendini izole et, daha fazla insana bulaştırma, sonrasını profesyonellere bırak”

Son olarak kişisel tedbirler hakkında konuşmak istiyorum. Kamuoyunda genel bir algı var. Virüs öldürücü değil, güçlü olmadığı için evde de geçirebiliyoruz diye. Peki semptomları görürsek ne yapmalıyız? Doğrudan hastaneye mi gitmeliyiz, yoksa evde kendimizi yalıtıp hastalığı yaymadan yenebilir miyiz?

Semptomlar varsa bulaştırıcılığı engellemek gerekiyor. Herkesin N95 olmasa bile toz maskesi edinmesi lazım, semptomları olanlar olabildiğince kendini izole etmeli. Sosyal mesafenin korunacağı araçlar (kendi aracı veya 112 araçları) ile hastaneye gidilmesi gerekiyor.

Bu durumda semptomlar görünürse “benim bağışıklık sistemim güçlüdür, ben bu hastalığı yenerim” denmemeli, mutlaka profesyonel bir destek almalıyız, doğru mu?

Aynen. Temel prensip; kendini izole et, daha fazla insana bulaştırma, sağlık hizmeti alacağın kuruma git ve sonrasını profesyonellere bırak.

Semptomu gösterenlerin yakınları ne yapmalı?

Yakınları için de aynısı geçerli, kendi maskelerini takarak hastaneye gitmeleri gerekiyor.

Şu an için bize vereceğin başka bir tavsiye, uyarı var mı?

Şu an için yapılması gereken afet durumunda olduğumuzu bilmek. Bunun için sağlık kuruluşlarına ihtiyaç var. Zorunlu olmadıkça evden çıkmamalıyız. Afet koşulunda olduğumuzu bilip saçma sapan hastalıklar için sağlık kuruluşuna gitmemeliyiz. Hem kendimizi hem toplumu riske atmamak için, eğer hastalıkla ilgili semptomlarımız varsa destek almak için derhal hastanelere geliyoruz. Şu an hastaneleri bu amaç için kullanmaya alışmamız lazım. Toplumsal olarak alacağımız hasarın minimize edilmesi için de özel hastanelerin, gıda, hijyen ve kişisel korunma ürünü üreten firmaların kamulaştırılması ve tüm ihtiyaçların işçilerce planlanmasının tek çözüm olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Küresel koronavirüs salgını kapitalizmin zalimliğini yüzümüze vurdu. Sosyalistler ne yapabilir?

0

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın bildirisi: “Öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Şu ana kadar dünya genelinde bilinen 130.000 koronavirüs (COVID-19) vakası var ve rapor edilen toplam ölü sayısı 5000’i aşmış durumda. Rakamlar her geçen gün artıyor ve bazı durumlarda olduğundan az söyleniyor olması da mümkün. Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart’ta durumu pandemi ilan etti.

Bu virüs Aralık 2019’un başlarında Çin’in Wuhan bölgesinde ortaya çıktı. Bazı bilim insanları, insanlarda bu tür virüslerin ortaya çıkma sebebinin, ekonomilerimiz ve ekolojilerimiz arasında bir uçurum yaratan yoğun endüstriyel kapitalist tarım ve çiftçilik sistemi (devletler tarafından desteklenen) olabileceğini öne sürdüler.

Koronavirüsün yakın zamanda insanlara geçmiş hayvan kaynaklı bir virüs olması nedeniyle uzun vadeli sonuçları hakkında çok fazla şey bilinmiyor. Bulaşıcılığının çok yüksek olduğunu ve virüsü taşıyan kişilerin iki hafta boyunca hiçbir semptom göstermeksizin başkalarına bulaştırabildiğini biliyoruz. Semptomları arasında ateş, kuru öksürük, baş ağrısı ve sindirim sistemi rahatsızlıkları bulunuyor. Ayrıca, bilinen diğer grip türlerinden çok daha ölümcül olmasıyla beraber gençlerin, güçlü bir bağışık sistemine sahip kişilerin veya sağlık çalışanları gibi sürekli olarak maruz kalmayanların hayatta kalabildiğini biliyoruz. İnsan vücudunda faaliyet göstermeden mutasyon geçirerek varlığını sürdürüp sürdürmediği veya iyileşmiş bir insanda periyodik biçimde yeniden etkinleşip semptomlara sebep olup olmadığı bilinmemekte.

Wuhan’da cesur bir göz doktoru olan Dr. Li Wenliang 30 Aralık’ta tıp fakültesindeki arkadaşlarını bu gizemli hastalık konusunda uyarmayı denediğinde Çin hükümeti tarafından derhal tutuklanmış ve “yalan haber yaydığını” itiraf etmeye zorlanmıştı. Çin hükümeti bu bulaşıcı hastalığın ciddiyetini gizlemeye çalıştı ve 20 Ocak’a kadar harekete geçmedi. Halkı ve sağlık çalışanlarını uyarma konusunda radikal bir şekilde harekete geçmeyerek, hastalığın epidemi haline dönüşmesini önleme şansını kaybetti.
 
Çin’in %6’lık yıllık ekonomik büyüme oranına ve ileri teknolojiyle tıp uzmanlarına sahip büyük hastanelerine rağmen, devletin kapitalist sistemi grip gibi salgın hastalıkları durdurmak için gerekli işlevsel birinci basamak tedavi sistemine sahip değil. Ocak sonlarından bu yana devlet, Wuhan’ın bulunduğu Hubei eyaletindeki tüm nüfusu karantinaya alarak ve Çin genelinde yüz milyonlarca insanı tecrit ederek koronavirüsün yayılma sorununu çözmeye çalıştı.

Çin hükümetinin epidemiyi saklama çabası, baskıcı tecrit yöntemi ve virüs bulaşanlara veya virüs nedeniyle yakınlarını kaybedenlere karşı acımasız tutumu halkta ciddi bir öfke ve kin yarattı. Bu öfke, tutuklanma korkusuna rağmen sosyal medyada pek çok insan tarafından açıkça ifade edilmekte. Birkaç ay öncesine kadar Çin hükümetini takdir eden pek çok yurttaş fikrini değiştirdi.

Bununla birlikte, Çin hükümetinin virüs salgınını örtbas etme girişimleri Çin’e özgü bir olgu değil. Big Farms Make Big Flu (Büyük Çiftlikler Büyük Gripler Yaratır) kitabının yazarı evrimsel biyolog Rob Wallace şunu öne sürüyor: “ABD ve Avrupa, yakın tarihli H5N2 ve H5Nx gibi yeni grip türleri için sıfır noktası işlevi gördü ve çokuluslu şirketleriyle neokolonyal temsilcileri Batı Afrika’da Ebola’nın, Brezilya’da ise Zika’nın ortaya çıkmasını tetikledi. ABD halk sağlığı yetkilileri, H1N1 (2009) ve H5N2 salgınları sırasında tarım endüstrisi için bunları örtbas etti.”

Salgının Çin’den sonra en kötü durumda olduğu İran’da otoriter hükümet de salgının ülkede ortaya çıkışını gizledi ve şubatın sonlarına kadar halkı durumun ciddiyeti konusunda bilgilendirmedi. İran devleti parlamento seçimlerinden önce koronavirüs salgınından haberdar olduğu halde, seçime katılım (ki düşük oranda oldu) üstünde etkisi olur korkusuyla bu konu hakkında bir duyuru yapmadı. Bunun yanı sıra devlet ideolojik, politik ve ekonomik nedenlerden ötürü dini merkezi olan Kum şehrini karantinaya almayı reddetti ve risk altındaki insanlar ile seyahat edenlere koronavirüs testi yaptırmadı. İran’da pek çok ofis ve işyeri hâlâ çalışırken nüfusun çoğunluğu evlerinde kalıyor ve sağlık hizmetine, minimum gıda ihtiyaçlarına, temiz havaya veya temiz suya erişimden yoksunlar. Ekonomi, İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerinin ve ABD yaptırımlarının ağırlığı altında uzun bir süredir zaten çökmekteydi. Emek aktivistleri ve sosyalistler tarafından yeni yayımlanan bir imza kampanyasında belirtilene göre “gecekondu bölgelerinde her gün onlarca insan ölüyor ve hiçbir ölüm kaydı yapılmadan gömülüyorlar… Yoksul kesimde ölüm oranı o kadar ciddi ki artık cesetler toplu mezarlara gömülüyor veya yakılıyor.” Toplu mezarların uydu görüntüleri New York Times ve Guardian gazetelerinde de yayımlandı.

Çin’den sonra salgını en ağır şekilde yaşayan bir diğer ülke İtalya da tüm nüfus için tecrit uygulamakta. Japonya ve Güney Kore de virüsün yaygın bir şekilde yayılmasıyla karşı karşıya. Bunlar, Avrupa ve Ortadoğu’daki diğer ülkeler ve aynı zamanda Hindistan da artık salgına karşı sert tedbirler almakta. Tedbirler test uygulaması ve karantinadan okulları kapatmaya, toplanmaları ve seyahatleri kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya kadar çeşitlilik gösteriyor.

ABD’de ise epidemi haberi Trump hükümetinin ilgisiz tavrıyla, akabinde Çin’den gelen yolcuları ve son olarak da Avrupa’daki 26 ülkeden gelenleri engelleme yoluyla karşılandı. ABD Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Alex Azar sorunun ciddiyetini 3 Ocak gibi erken bir tarihte öğrenip bunu Trump’a Ocak sonlarında rapor etmiş olsa dahi, Trump Hindistan’a yaptığı resmi ziyaretten döndüğü 23 Şubat’a kadar epidemi hakkında halka açık konuşma yapmadı. Hükümetin halka tedarik ettiği test kitleri bozuktu ve birkaç gün öncesine kadar yeni test kitleri tedarik edilmedi. Üstelik, Trump hükümeti geçtiğimiz üç sene içerisinde ABD’de epidemileri engellemek için kurulmuş olan ağları ve programları bütçelerini keserek mahvetti. Trump şu anda, geçmişte AIDS epidemisine yeterli ilgiyi göstermemiş olan köktendinci ve ırkçı başkan yardımcısı Mike Pence’i koronavirüs epidemisine müdahale etmesi için ülke çapında yetkili kişi olarak atadı. Kamu sağlık kuruluşlarının halka verdiği tüm bilgiler öncelikle Mike Pence ve ofisi tarafından onaylanmak zorunda.

Ekonomik olarak, salgın 2008 ölçeğinde bir krize yol açtı. Salgın üretimde, seyahatte, ticarette şiddetli bir düşüşe ve son olarak da Suudi Arabistan’da Mohammad Bin Salman ile Rusya’da Vladimir Putin arasında fiyatları düşürerek birbirinin pazarını ele geçirmek ve ABD’nin kaya gazından elde edilen petrol pazarıyla rekabet edebilmek adına bir petrol fiyatı savaşının başlamasına neden oldu. Yakın zamanda kaya gazından elde edilen petrol satışında dünya lideri haline gelmiş olan ABD, buradan gelen kârını kaybediyor.

Trump hükümetinin mevcut ekonomik krize tepkisi havayolu endüstrisi ve kaya gazından elde edilen petrol endüstrisi için kurtarma paketi önermek oldu. Trump ayrıca bu vergilere güvenen sosyal güvenlik kuruluşlarının bu parayı nasıl yenileyeceğini bile belirlemeden 800 milyar dolarlık bir sosyal güvence fonu da önerdi. 13 Mart’ta ise Demokratların ücretsiz koronavirüs testi, ücretli hastalık izni, yoksul ailelere gıda yardımı ile ilgili önergesini kabul etmek zorunda kaldı.

Koronavirüsün çeşitli ülkeleri nasıl etkilediği ve bu ülkelerin buna nasıl tepki verdikleri ile ilgili olarak henüz öğrenecek çok şey var. Bildiğimiz şey, çeşitli devletlerin pandemiye karantinaya, “sosyal mesafeye”, kısmi teste, maske ve eldiven kullanmaya, vücudu ve çeşitli yüzeyleri dezenfekte etmeye, okulları kapamaya, seyahati kısıtlamaya ve sınırları kapatmaya odaklanarak yanıt verdikleri.

Sosyalistler fark yaratmak için neler yapabilir?

Koronavirüs sadece bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda kökleri kapitalist sistemin insan dışılığına uzanan bir sosyal sorun.

İlk olarak; “öteki” olandan korkmaya odaklı hâkim söylemi, kapitalist sistemin insanlığı ve doğayı sorunların merkezine koyamamasına meydan okuyan bir söylem haline getirmeliyiz. Kapitalizmin halk sağlığına öncelik vermesini önleyen yapısal nedenler var.

Kapitalizm, ister ABD’deki gibi özel sektör ağırlıklı olsun, isterse Çin ve Rusya’daki ve önceki sözde sosyalist devletlerdeki gibi devlet sektörleri ağırlıklı olsun, kendi içinde bir amaç olarak değer birikimine dayanan bir sistemdir. Nitekim, kâr birikimini insan sağlığının, insan ihtiyaçlarının ve gezegenin sağlığının önüne koyar. Uzmanlarla dolu süslü hastaneler inşa edebilir ama kitleler için koruyucu tıbbi bakımı görmezden gelir. Askeriyeye ve savaşlara milyarlar harcarken sağlık için olan bütçeyi kesip yoksulları ve işçi sınıfını sağlık için harcama yapmaya zorunlu kılar.

Dahası, kapitalizm sermaye birikiminin devamlılığını sağlamak için ürünlerin ve insanların kesintisiz tedavülüne dayanır. Koronavirüsle mücadele etmek bu tedavülde geniş kapsamlı kısıtlamaları gerektiriyor. Rekabetçi koşullarda tek bir şirketin işi durdurması handikaba sebep olacağından tüm şirketler sabırla devlet babanın araya girip karar vermesini beklediler ki eşit şartlarda olduklarını garantilesinler. Bu kısaca şu demektir; şirketler finansal bir kumarı toplum sağlığı üzerine kumar oynamaktan daha tehlikeli görüyorlar. Toplum sağlığını ilgilendiren bir krizle ancak bedelini kendilerinin ödemeyeceğine emin olduklarında ilgilenecekler. ABD Federal Rezervinin bankacılık sistemine 1,5 trilyon dolar verme ve hazine menkul kıymet alımlarını genişletme konusundaki son kararını bu bağlamda okuyabiliriz.

İkinci olarak; hepimiz için güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları, ücretli sağlık iznini içeren genel sağlık hizmeti, sağlıklı gıda, temiz hava ve su gibi bağışıklık sistemimizi güçlendirip bu virüsle ve ileride yayılabilecek başka herhangi bir virüsle savaşmamızı sağlayacak yollar hakkında konuşmamız gerek. Kâr güdümlü olmayan bilimsel araştırma anlayışına ihtiyacımız var.

Üçüncüsü; sınır ötesi insan dayanışmasına ihtiyacımız var. Bu virüs sınırları tanımıyor. Bu virüs bir “Çin virüsü” değil. Taşıyanla direkt bir temasa bile gerek duymayan yollarla, hava yoluyla yayılabilen bir virüs bu. İdlib’teki, Türkiye ve Suriye sınırındaki, Türkiye ve Yunanistan sınırındaki Suriyeli mülteciler gibi yerinden yurdundan edilmiş insanlar Suriye, Rusya ve İran bombardımanlarının dünya kamuoyunda yeterince önemsenmemesinin acısını halihazırda zaten çekiyorlar. Onlar ve diğer pek çok Suriyeli 2011’de gaddar ve otoriter Esad rejimine karşı ayaklanma cüretini gösterdikleri için bombalandılar, ölümüne aç bırakıldılar, hapsedildiler ve evlerini terk etmeye zorlandılar. Dahası, ABD’nin güney sınırındaki kamplarda ve gözaltı merkezlerinde acı çeken on binlerce mülteci var.

Dördüncüsü; virüsün mahkûmlar üzerindeki etkisini konuşmalıyız. Çin’de, Xinjiang eyaletinde çalışma ve yeniden-eğitim kamplarına kapatılmış bir milyon Müslüman inancına sahip insan zorla tutuluyor. Çin’deki diğer siyasi tutsakların sayısı ise bilinmiyor. Suriye’de en az 100.000 siyasi tutsak var. İran’da, 2019 Aralık’ta rejime karşı ayaklanmada alıkonulmuş çoğunluğu genç olan 7000-9000 kişi var. Feminist aktivistleri, sendika liderlerini, öğretmenleri, çevre aktivistlerini, baskı gören azınlık milletlere ve inançlara mensup kişileri içeren siyasi tutsaklar uzun hapis cezalarına çarptırılıyor. Bir kısmı koronavirüsün taşıyıcısı, bir kısmı ise taşıyıcı olma tehdidi altında. ABD’de 2,3 milyon mahkûm var. Rusya, Hindistan ve Brezilya da mahkûm nüfusunun yüksek olduğu ülkeler. Hapishane sistemlerine karşı çıkmalı ve bu son pandeminin tüm dünyadaki mahkûmların karşılaştıkları adaletsizliklere neler eklediğine dikkat çekmeliyiz.

Kapitalist sistem daha da otoriterleşme yoluna başvurmadan ve daha fazla hastaya bakım sağlamayı reddetmeden mevcut pandemiyle başa çıkabilecek kapasiteye sahip değil. Eğer korkuya odaklı söylemi bu pandemiye çözüm olarak kabul edersek sadece daha fazla otoriter tedbire ve daha fazla pandemiye kapıları açmış olacağız.

Okulları, kampüsleri ve işyerlerini kapatmayı, bu insanlık dışı sisteme bir darbe olarak görürsek, bu pozitif bir harekettir. Fakat eğer sınıf arkadaşlarımıza, iş arkadaşlarımıza, mültecilere ve diğer ülkelerden gelen insanlara dehşetle yaklaşmamızın başını çekiyorsa öyle değildir.

İlerici hareketler bugün, dayanışma ve salgın hastalıkların yayılması konusunda dikkat etmeyi öğrenme bakımından örnek gösterilir olmalıdır. Bireysel ve kolektif faaliyetler birbirine zıt değil birbirini tamamlayıcıdır çünkü bireysel sorumluluklar pandemiyle savaşmada kolektif bir tepkiyi de içerir. Seferber olmaya ihtiyacımız var fakat bu seferberlik yeni ve güvenli koşullar altında olmalı.

Geçtiğimiz yılda Sudan’da, Cezayir’de, Irak’ta, Lübnan’da, Haiti’de, Şili’de, İran’da ayaklanmalara; Hong Kong ve Fransa’da kitle protestolarına, son olarak da Latin Amerika’da kadınların, kadın cinayetlerine karşı yaptıkları kitlesel protestolara tanık olduk. Dünya genelinde hoşnutsuzluk ve derin bir sosyal dönüşümü arzulama açısından bir eksiklik yok. Ayrıca tüm dünyada takdire şayan bir karşılıklı yardımlaşma çabası var. İtalya’da, Fransa’da ve Birleşik Krallık’ta doktorlar ve hemşireler daha sağlıklı koşullar ve daha iyi çalışma şartları için çevrimiçi protestolar yapıyor.

Koronavirüse bir cevap olarak doğan bu durum, bu hoşnutsuzlukları bir devrimci yönelime taşıyabileceği gibi korkuyu, nefreti ve dünyadaki halklar arasındaki ayrışmayı körüklemek için de kullanılabilir. Kapitalist otoriteryenlik ve hükümetlerin şeffaflıktan yoksunluğu durumu daha da kötüleştirecek. Sahte haberlere ve “gerçek dışı” bilgilerin aksine hakiki bilgi ve ifade özgürlüğünün teşvik edilmesi derhal gereklidir. İnsanlık dışı kapitalist sistemin üstesinden gelinmesini ajandaya koyacak insancıl bir anlatı ve vizyonun geliştirilmesi, sosyalistlere bağlıdır.

İranlı bir sosyalist feminist olan Mahtab Dehqan “Hükümetlerin olağanüstü hâl ilan etmesiyle veya iletişimi ve sınırları kapatmasıyla bu tehdidi bastırmak mümkün değil. Koronavirüsle veya geniş çaplı başka herhangi bir tehlikeyle ancak tabandan gelen çok kültürlü ve uluslararası bir organizasyonla ve ortak zenginlik, bilgi, sağlık ve yemek kaynaklarını paylaşmakla baş edilebilir,” yazdığında durumu oldukça iyi ifade etmişti.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı
13 Mart 2020

Saray işçileri unuttu mu?

0

Koronavirüsün etkisiyle ekonomik bunalımın daha da ağırlaşmasıyla birlikte, gözler Saray’ın alacağı önlemlere çevrilmişti. Milyonlarca çalışanın, emeklinin yaşadığı problemlere çözüm üretecek adımlar atılacak mıydı? Saray’ın gerek 18 Mart’ta açıkladığı “ekonomik kalkan” paketinden gerekse de sonrasında aldığı önlemlerden herhangi bir sürpriz çıkmadı. Adeta “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” şiarıyla, ekonomik durumdan en çok etkilenen kesimlere dönük olarak neredeyse hiçbir ciddi önlem alınmazken, büyük patronlara yeni teşvikler sağlamaktan öte bir adım atılmadı. AKP hükümetlerinin 17 yıllık icraatlarını göz önünde bulundurduğumuzda, bundan başka türlüsü de beklenemezdi!

Damat Bakan’ın “harikalar diyarından” çizdiği toz pembe tablolara rağmen, koronavirüsten önce Türkiye ekonomisi zaten perişan bir durumdaydı. İşsizlikte rekor üstüne rekor kırılıyor (TÜİK’in dar tanımına göre 4,5 milyon kişi; %13,7), hayat pahalılığı emekçi kesimleri nefes alamaz hale getiriyor (enflasyon %12), pek çok insan borçlarını ödeyemediği için intihar etmeyi tercih ediyordu. Bu sırada Saray, bir yandan iflas eden yandaş şirketleri kamu kaynaklarıyla kurtarırken, yurtdışı operasyonlarla milliyetçi histeriyi artırarak iktidarını ayakta tutmaya çalışıyordu. Saray’ın aldığı ekonomik önlemlere baktığımızda, “Saray cephesinde yeni bir şey yok” diye özetleyebileceğimiz bir durumla karşı karşıya olduğumuz teyit edilmiş oldu.

Ekonomiye ilişkin olarak, koronavirüsle beraber bugün toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan çalışanların, emekçi kitlelerin çok temel soruları bulunuyor: “İşyerinde çalışmaya devam edecek miyim? Eğer işyerinde çalışacaksam gerekli hijyen koşulları işe gidip gelirken ve işte nasıl sağlanacak? Eğer çalışma duracaksa ücretimi alabilecek miyim? Eğer ücretimde kesinti olacaksa borçlarımı, faturalarımı nasıl ödeyeceğim?” Bu yaşamsal soruların sayısını artırabiliriz. Ne var ki, Saray’ın bu konulardaki ısrarlı ve anlamlı sessizliği emekçilerin kaygılarını daha da artırmış durumda.

Erdoğan’ın “ekonomik koruma kalkanı” adıyla açıkladığı pakette işverenlere dönük olarak birtakım kredi, vergi ve prim destekleri açıklanırken, çalışanların acil taleplerine yanıt veren hiçbir madde bulunmuyor. İşçilere dönük açıklanan “kısa çalışma ödeneği” ve “telafi çalışma süresinin 4 aya çıkarılması” gibi uygulamalar ise, işçilere değil patronları korumaya dönük uygulamalardır. Neden mi? İşverenler kısa çalışma ödeneği başvurusu yaptığında, işçilerin maaşlarında ciddi kesintiler olacak ve işçilerin maaşları işveren tarafından değil başta İşsizlik Sigortası Fonu olmak üzere kamu kaynaklarıyla ödenecek. Yani patronlar bir süre maaş vermek yükümlülüklerinden kurtulacak. Bu krizin sorumlusu olmayan bizler ise, zaten ücretlerimiz hayat pahalılığı karşısında erimişken, daha da düşük bir miktarla hayatta kalmaya çalışacağız.

“Telafi çalışma süresinin” uzatılması da, sorumlusu olmadığımız bir krizin faturasının bize kesilmesi anlamına geliyor. Telafi çalışma süresi, özetle fazla mesai ücretlerinin gasp edileceği anlamına geliyor. İçinde bulunduğumuz durumda, çalışamıyor olmamızın sorumlusu biz emekçiler değilsek, bu konuda fedakarlık yapan da biz değil, bugüne kadar zenginliklerini katlayanlar olmalı!

TÜSİAD yaptığı açıklamada “İş dünyası olarak gerek toplumumuzun sağlığı gerekse ekonomimiz açısından bu dönemin en az hasarla atlatılması için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” demişti. Gerçekten de 17 yıllık AKP döneminin en çok kazananları daima büyük patronlar oldu. Sadece son bir yılda “ultra zengin” olarak ifade edilen 30 milyon dolar ve üstü gelire sahip kişi sayısında yüzde 5 artış oldu ve bu sayı 2000’e yaklaştı. Ülke kaynaklarının çok büyük bir kısmını kontrol eden bu birkaç bin kişi ekonomi iyi giderken servetlerine servet kattılar. Şu anda yaşanan kriz durumunda ise “üzerlerine düşeni yapmaktan öte”, durumdan kazanç elde etmenin peşine düşmüş durumdalar.

Saray’ın emekçi halkın sağlığını ve haklarını değil patronların çıkarlarını korumayı hedefleyen politikaları nedeniyle salgının ciddi sonuçları giderek daha açık hale geliyor. Salgının yayılma hızında istatistikler, İtalya’dan daha kötü ilerlediğimizi gösteriyor. Bunun sonucu ise şimdiden 100’den fazla insanın hayatını kaybetmesi oldu.

Bu dönemde öncelik, şirketlerin kârı değil insanların sağlığı olmalıdır. Dolayısıyla Saray’ın işçileri “unutmasından” değil patronların çıkarları uğruna emekçi halkı bir kez daha “gözden çıkarmasından” söz edebiliriz. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler olarak acil taleplerimizi yükseltmemiz, her koşul altında gerek üretimden de gerekse de toplumun büyük çoğunluğunu oluşturmaktan kaynaklanan gücümüzü kullanmamız, kelimenin gerçek anlamıyla “hayati önemde”.

İşten atmaların yasaklanması, çalışan tüm kesimlerin mevcut maaşlarını almaya devam edeceği mekanizmaların kurulması, tüm işsizlere İşsizlik Fonu’nun derhal açılması, çalışması zorunlu olan işyerlerinde işçi sağlığı önlemlerinin en üst düzeyde alınması, ekonomiye ilişkin en temel yaşamsal taleplerimizdir. Temel acil taleplerimiz etrafında tüm emek örgütleri bir eylem planı doğrultusunda harekete geçmelidir.

Covid-19’a karşı çözüm önerileri: Koyun can, kasap et derdinde

0

Dünyanın tamamını etkisi altına alan korona salgını kontrol altına alınamamışken kapitalist sistem hâlâ kendi kârlılığını ön planda tutuyor.

Dünya genelinde özel sağlık kuruluşlarının kamulaştırılması, ortak tedbirlerin alınması ve her şeyden önemlisi hastalık testi ve tedavisinin açık bilgiler ile paylaşılması krizi atlatabilmemiz için en kestirme ve emin yol olabilirdi. Aklın yolu bir olmasına bir ama kapitalizm akıl dışı bir sistem olduğu için yaşayabilmesi adına salgınla mücadelenin akılcı yöntemlerle sürdürülmemesi gerekiyor.

Fırsatçılık ya da vurgunculuk değil, kapitalist sistem

Sorunun kısa sürede çözümü için toplumsal sermayenin verimli kullanılması gerekiyor. Koronanın ilaç araştırmaları, test kitleri halen özel şirketler tarafından yapılmakta. Hatta bu özel şirketler sürdürdükleri araştırmalar için bütçeyi de kamudan alıp, kârlarını ise kasalarında tutmaktalar. Sadece burada kaybedilen zaman ve paraya bakınca bile salgınla mücadelenin çok daha verimli şekillerde sürdürülebileceğini görüyoruz.

Açlık, savaş ve küresel iklim krizi gibi sorunlarda kapitalist sistemin çözüm yaratmadığını, tam tersine her adımında sorunu derinleştirdiğini söyleyenler hafife alınıyordu. Eğer dünya ve insanlık devam edemezse kapitalizm de kâr edemeyeceği için bir noktada bunun önleminin alacağına dair inanç köpürtülmekteydi. Şimdi tüm dünya bir felaketten geçerken, hiçbir kapitalist işletme kendi kârından ödün vermeyi göze alamıyor. Şu tablo karşısında artık söze gerek yok çünkü kral çıplak.

Türkiye’nin küresel salgınla ulusal mücadelesi

Türkiye’de de mekanizma dünyadan ayrı bir şekilde işlemiyor. Acil tedbirler adına özel hastanelerin kamulaştırılması ve sağlıklı karantina alanlarının oluşturulması için büyük otel zincirlerine el konulması alınabilecek en akılcı tedbir olabilirdi. Stokçuluğu engellemek ve hijyen-iaşe ürünlerinin yeterli dağıtımı için market zincirlerinin kamulaştırılması, mali bir krize yakalanmamak için de bankaların birleştirilip kamulaştırılması işe yarardı. Ama Sağlık Bakanının kendisine ait bir özel hastane zinciri varken ve hastane kârını katlıyorken bu tedbirlerin yüzde onunun dahi alınması beklenemez.

Diğer bakanlar cephesinde de farklı bir şey yok. Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak koronaya karşı yol haritasını çıkarmak için kimlerle buluştu dersiniz? Tabii ki de sadece patronlarla: TOBB, TİM, DEİK, TESK, TÜSİAD ve MÜSİAD. Bakanlık salgının en acımasız sonuçları ile yüzleşen kitleleri pek de umursamayıp toplantısına göstermelik dahi olsa bir işçi sendikası koyma gerekliliği duymamış.

Sorun küresel, mücadele sınıfsal

Yakın tarihimizin en büyük krizlerinden birini yaşıyoruz. Salgın can almaya başladı, acil tedbirler derhal alınmalı. İhtiyacımız çok, fakat kaynaklar az sayıda insanın elinde. Bakan çeşmenin başını tutanlarla bir araya gelip ne demiştir dersiniz? İki cümleyi paylaşmak bile bakanların işçi sınıfı ve halk sağlığı merkezli değil, kâr merkezli düşündüklerini; salgın telaşında değil, büyük kapitalistleri koruma telaşında olduklarını gösteriyor:

“-Piyasaların likiditeye erişiminde en ufak aksaklık olmayacak şekilde önlemler alınmış ve alınacaktır.

-Tüm sektörleri kapsayacak bir dizi destek ve önlem uygulanacaktır.”

Saray rejimi tıpkı tüm dünyadaki kapitalist kardeşleri gibi salgın ile değil salgının şirketlere olan etkisi ile mücadele etmekte. İşçiye emekçiye en ufak bir destek sunulmaz, elektrik-doğalgaz ücretsiz olmaz, maaşlar ödenmezken patrona teşvikler boca edilecek. Erdoğan’ın açıklamaları da tamamen bununla paralel. Erdoğan da işten çıkarmaların yasaklanmasından, alınacak sıkı tedbirlerden yana tek söz söylenmezken ticareti güçlendirmekten ve krizi fırsata çevirmekten bahsediyor.

Korona insanlığın ne ilk ne de en ölümcül salgını. Ancak kokuşmuş emperyalist-kapitalist politikalar koronanın tahrip gücünü artırıyor. Perde açıldı şimdi pazar ekonomisi sevicileri ve başka bir kapitalizmin mümkün olduğunu söyleyen herkesin neyi alkışladıklarını görüyoruz.

Salgın küresel, mücadelesi de öyle. Tıpkı salgının sebebinin de çözümünün de sınıfsal olduğu gibi.

Sanayi işçileri uluslararası arenada koronavirüse karşı harekete geçti

0

Covid-19 olarak bilinen yeni tip koronavirüs dünya çapında yayılmayı sürdürürken birçok burjuva hükümet, insan hayatının önüne ulusal pazar kaygılarını koyarak, ekonominin patronlara kâr getirecek şekilde işlemesini sürdürebilmek için işçi düşmanı önlemler alma yoluna girdi. Hükümetlerin bu adımlarının ardında, elbette çokuluslu firmaların ve tekellerin kazanç odaklı yönelimleri yatıyordu.

Uluslararası kapitalist sınıfın ve onların hükümetlerinin, insan hayatlarını değil, kâr kaybını en aza indirmeye dönük hayata geçirdikleri emek düşmanı uygulamalar beklenen sonuçları doğurmayarak, büyük 2008 krizine oldukça benzer bir ekonomik krizi tetikledi. İşçiler gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerinin alınmadığı koşullarda çalışmaya zorlanırken, yaşam şartları da her geçen gün kötüleşiyor ve ekonomik kriz bütün emekçilerin ve çalışanların hayatını yakından etkileyecek şekilde derinleşiyor.

Sanayi işçileri, on yıllar boyunca kendileri aleyhine ortaya atılan ve kendilerinin öncülük rolünün yok olduğunu, kendilerinin artık sosyolojik ve politik düzlemde bir önem taşımadığını ileri süren teorilere rağmen, uluslararası düzlemde Covid-19 krizine karşı eyleme ve harekete geçen biricik toplumsal sektör oldu. Bu, onların kapitalizmin kalbinde olmalarıyla, yani koronavirüsün derinleştirdiği bütün çelişkileri en yakından olacak şekilde hissetmeleriyle yakından ilgili.

Koronavirüsü ciddiye almayan, ona dönük gevşek birtakım önlemler almaya çalışarak yaygınlaşmasına katkıda bulunan ve sonuçsuz kalan tedbir paketleri açıklayarak hâlâ kapitalistlerin kârlarını düşünen hükümetlere karşı, uluslararası işçi sınıfının, özellikle de sanayi işçilerinin eylemlilik ve grevleri yaygınlık kazandı.

İlk olarak Londra’da posta işçileri, Paris’te ise özel otobüs şoförleri greve çıktı. Kanada’da ise virüse karşı gerekli önlemler alınmadığı için Fiat-Chrysler işçileri iş bıraktı.

İtalya’da metal işçileri bir grev dalgası başlattılar; söz konusu dalga 6000 işçinin çalıştığı Fiat-Chrysler’ın Napoli’deki Pomigliano fabrikasında başladı. Yalnızca oldukça varlıklı zenginlerin satın almaya gücü yeten Alfa-Romeo serisini üretmek için üretim hattında durmaya zorlanan işçiler, bu despot tutuma karşı seferber oldular. Bunun üzerine Fiat-Chrysler yönetimi Pomigliano, Melfi, Atessa ve Cassino fabrikalarının tatil edilmesine karar verdi.

Metal işçilerinin bu başarısının ardından İtalya çapında grevler büyüdü. Bir İtalyan gazetesi olan Corriere della Sera’nın yazdığına göre “işçiler, koronavirüse rağmen fabrikaları açık tutmaya devam eden hükümete karşı greve çıkıyorlar.”

Lombardiya bölgesindeki Brescia’da, Taranto bölgesinin güneylerinde ve Grottaglie’de birçok fabrikada işçiler grev kararı aldılar ve seferber oldular. Bu grevler işçilerin kendi kararlarıyla başlatılıyor ve taban komiteleri aracılığıyla örgütleniyor.

Fincantieri’de gemi inşasında çalışan tersane işçileri, bir çalışma arkadaşlarında virüs çıkınca, gerekli sağlık önlemlerinin alınmamasını protesto etmek için greve çıktılar ve grev hızlıca Ligurian bölgesindeki bütün tersanelere yayıldı. Pogliano’da buzdolabı parçaları üreten, Cormano’da da araba parçaları üreten iki fabrika, greve çıkanlar listesindeydi.

Solaro’da çoğunluğu kadın olan 700 Electrolux işçisi mesaiye gitmeyi reddederek fiili olarak üretimi durdurdu. Cıva üretimi gerçekleştiren Lobo di Cornaredo ve Tecnomagnete fabrikaları da greve çıktı. 450 Corneliani tekstil işçisi, bir protesto yürüyüşü gerçekleştirerek gerekli önlemlerin alınmasını talep etti. Hitachi demiryolları işçileri 21 Mart’a dek grevde kalma kararı aldılar.

Tabandaki işçilerin bu hareketliliği sonucu İtalya’daki metal işçi sendikaları, hükümetin gerekli adımları atmaması halinde 22 Mart’a dek greve çıkacaklarını duyurdu. Fabrikaların tatil edilmesini ve işçilerin ücretlerinin ödenmesine devam edilmesini talep ettiler.

İtalya’daki grev dalgası kısa sürede İspanya’ya da yayıldı. Patronların Covid-19 virüsüne karşı, masraf olacağı için gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerini almadığına tanıklık eden işçiler Airbus, Renault, IVECO ve Mercedes gibi birçok fabrikada üretimi durdurdu.

Vitoria-Gasteiz’daki Mercedes fabrikasında çalışan 5000 işçi, firmanın üretime ara vermeyi reddetmesini açıklamasından sonra, greve çıktı. Metal işçilerinin sağlık tedbirlerinin alınmasına dönük bu eylemi diğer otomobil ve uçak fabrikalarına da sıçradı.

11.000 işçisinin çalıştığı Getafe’deki Airbus fabrikası, 2400 işçinin çalıştığı Barajas’taki IVECO fabrikası, 13.000 işçinin çalıştığı dört Renault fabrikasının hepsinde şu an, işçiler greve çıkmış ve üretim durmuş durumda. Bütün bu fabrikalarda mavi yakalı işçilere, firmanın açgözlülüğüne karşı fabrikanın büro işçileri de katılmış durumda. İşçiler kendi eylem komitelerini kurdular ve düzenli olarak bu eylem komitelerinin aldığı sağlık önlemlerine dair kamuya bilgilendirici açıklamalarda bulunuyorlar. İşçi sınıfı bir kere daha, neden burjuvaziden daha iyi yönetebileceğini bütün dünyaya gösteriyor.

İspanya’daki grevlerin gün geçtikçe yayılması ve seferber olan emekçilerin sayısının yükselmesi bekleniyor.

Son salgına karşı seferber olan bir diğer sanayi işçileri bölüğü ise Kanada’daki Windsor Assembly’de bulunan Fiat Chrysler fabrikasının işçileriydi. Dodge Caravan ve Chrysler Pacifica üreten 6000 işçi, virüsün fabrika içine girmesinin sorumlusu olarak patronu göstererek, üretimi durdurdu. Fabrika yönetimi, işçilerden birisinde virüs çıkmasına rağmen üretime devam etme kararı alınca, işçiler sağlık tedbirlerinin alınmadığına işaret ederek, greve çıktılar.

Kanada’daki sınıf kardeşleriyle dayanışmaya gelen ise, Fiat Chrysler’ın ABD’nin Detroit kentindeki Warren Truck fabrikasının işçileriydi. Bu fabrikada çalışan 2613 otomobil işçisi haftanın başında şalterleri indirdi ve fabrika yönetiminin üretime ara vermesini talep etti. Kuzey Amerikalı metal işçileri arasında büyük bir huzursuzluğun olduğu, metal patronlarının gerekli sağlık ve güvenlik önlemlerini almadığı ve birçok sınai fabrikada işçilerin greve gitmeye hazırlandığı, basına yansıyan haberler arasında. 

Her gün ve her saat, uluslararası burjuva medya ajansları sansürlemeye çalışsalar da birçok ülkeden binlerce işçinin, patronların salgın krizine karşı gerekli önlemleri alamamalarına ve süreci yönetememelerine karşı greve çıktığı haberleri geliyor. Bu yeni uluslararası grev dalgasının öncülüğünü ise sanayi işçileri gerçekleştiriyor. Grevci sanayi işçilerinin kurdukları eylem komiteleri, bulundukları alanlarda kendi sağlık ve güvenlik önlemlerini kendileri almaya ve toplumu da bu yönde örgütlenmeye çağırmaya başladı bile. İşçi sınıfı bir kere daha bütün dünyaya, elinin altındaki bütün araçlara rağmen felç kalan burjuvaziden daha iyi yönetebileceğini gösteriyor.

Covid-19’la mücadele kapitalizmle mücadeledir: 10 maddede acil eylem programı

0

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol tarafından yayınlanan ortak bildiride Covid-19 virüsüyle mücadelenin emekçilerin ve en güvencesiz kesimlerin haklarını ve sağlığını savunmaktan geçtiği vurgulandı. Emek örgütlerini bir acil eylem planı üzerinde tartışmaya davet eden açıklama şu şekilde:

Covid-19 virüsünün dünya genelinde geçtiğimiz birkaç ay içindeki yayılma hızı bize gösterdi ki, Türkiye’de de bir dizi acil önlem alınması, bu ciddi krize karşı kendimizi korumamız için kaçınılmazdır. Dahası, bu virüs salgınının bedeli, emekçilere, yoksullara ve toplumun en güvencesiz kesimlerine ödetilmeye çalışılmakta. Bizler, çeşitli ülkelerde yaşananlardan çıkardığımız derslerle, aşağıdaki önlemlerin ivedilikle alınmasının halk sağlığı açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Tüm emek örgütlerini, bunlar ve benzeri talepler doğrultusunda birlikte nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmaya ve bir birleşik eylem planı hazırlamaya çağırıyoruz.

Talepler:

1. Herkese en az 14 gün ücretli izin: Virüsün kuluçka süresi olan 14 gün boyunca tüm çalışanlar, yıllık izinlerine ek olarak, ücretli izinli sayılmalı. Bu, insanların toplu halde işe gelip giderken ve işyerlerinde virüsün yayılmasını engelleyecektir.

2. İşten çıkarmalar yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor yahut doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın krizi aşılana kadar işten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

3. Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır.

4. Ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

5. Fırsatçılığa karşı kontrol uygulansın: Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamaları yapılmalıdır.

6. İşyerlerine sağlıklı ulaşım sağlansın: İşe ulaşım işverenin sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşulları (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sağlanmalıdır.

7. İşyerlerinde hijyenik koşullar sağlansın ve denetim uygulansın: İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyerlerinde hijyen koşullarının oluşturulması işverenin sorumluluğunda olmalı. Önlemler alınana kadar işletmelerin faaliyetlerine ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.

8. Herkese ücretsiz temel hijyen ürünleri ulaştırılsın: Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi önümüzdeki günlerde karşılaşılabilecek tehlikelerden biridir. Herkese ihtiyacı kadar temel ihtiyaç ürününün ücretsiz biçimde ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır.

9. İşçi değil sermaye sorumluluk alsın: Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak, emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Çalışanlar üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için belirli bir ölçeğin üzerindeki şirketlere/sermayeye ek vergiler getirilmelidir.

10. Göçmenlere ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimi sağlanmalı. Barınma imkânına sahip olmayanlar boş konutlara yerleştirilmeli.

Başlangıç Kolektif

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Koronavirüsün ekonomik kriz üzerindeki etkisi

0

2008 yılından beri kapitalizm krizde. Gidişat ülkeden ülkeye farklılık gösterse de kriz 2020 yılına kadar aşılamadı. Zikzaklı bir seyir izleyen ekonomik göstergeler 2020 yılında işlerin iyiye gitmeyeceğini göstermekteydi. Fakat kimse küresel ölçekte bir virüs salgınının tüm dünyada arz ve talebi neredeyse durdurarak tüm sistemi kilitleyeceğini beklemiyordu. Şimdi soru şu: bundan sonra ne olacak?

Döviz, petrol, altın ve borsadaki ani dalgalanmanın nereye gideceği kestirilemiyor. Finansal piyasalardaki panik havası zincirleme olarak diğer sektörlere de sıçramak üzere. Kârlılıkları düşen büyük sermaye grupları kolay para kazanma yolunu seçerek finansal alanlarda koca bir balon yarattılar. Son on yılda borsalarda biriken spekülatif para bir çırpıda eriyebilmekte. Covid19 virüsünün finans kapitalde yarattığı şok, kapitalizmin ne kadar kolay kırılabileceğini göstermiş oldu. Dolayısıyla virüs zaten gelmekte olan krizi öne çekti diyebiliriz.

Emperyalist-kapitalizmin son 30 yılda küresel çapta ilan ettiği neoliberalizmin vazgeçilmezliği tezleri son on yılda sınıf mücadelesinin gerçekleri karşısında sadece maddi olarak değil, teorik olarak da paramparça oldu. Yıllardır yarattıkları finansal balonu küçücük bir virüsün patlatabilmesi karşısında dehşete kapılsalar da en çok korktukları şey, sistemin başka bir alternatifinin olmadığı sanısının yıkılacak olmasıyla inisiyatifi kaybetme korkusu.

Salgınla mücadele, kapitalizme içkin her türlü çelişkiyi açığa çıkarıp berraklaştırmakta. Şu ana kadar gelinen pandemi sürecinde ulus devletlerin ve özel mülkiyetin insanlık önünde bir pranga olduğu bir kez daha anlaşıldı. Sınıf mücadelesi, acil sorunları çözmek için kitlelerin kaderlerini eline alması, ekonomiyi, bölüşümü, üretimi ve dağıtımı küresel ölçekte denetlemesi gibi unsurların önemi de aynı şekilde ortaya çıkmıştır. Sağlık Bakanlığı “sorun küresel mücadele ulusal” dese bile sorun küreselse mücadelenin de küresel olması gerektiğini vurgulamamız gerek.

Tahribatın boyutu ne?

Kapitalizm, son 30 yıldır her kriz döneminde faizleri düşürüp piyasaya para veriyor. Her zorda kalındığında faiz silahına sarılıp parasal araçlarla günü kurtarma peşindeler. Basıp dağıttıkları paralarla sistemin yapısal sorunlarını çözmek ya da kitlelere yıkılan faturaların yükünü azaltmak gibi hamleleri düşünmediler bile. Bu paraların hepsi kârlılıkları düşen finansal araç sahibi büyük sermayelere aktı. Bu durumun en büyük maliyeti ise borçluluk oranlarının tüm dünyada artması oldu. Reel ücretleri artırmadan işçi sınıfının tüketebilmesi yani talebin artırılması için kredi mekanizması çalıştırılarak neredeyse herkes borçlandırıldı. Öyle ki, dünya genel borç stoğu 255 trilyon dolar olmuş durumda. Toplam borcun dünya gayri safi hasılasına oranı %322. Yani dünya üzerinde gerçekte böyle bir para yok. Yaratılan borç da akla ve mantığa aykırı.

Bugün de aynısı oluyor. Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve ABD Merkez Bankası (FED), toplamda 1 trilyon dolardan fazla piyasaya para vereceğini açıkladı. Faizleri ise neredeyse sıfırladılar. Bu kolay ve ucuz para dünya bankacılık sisteminin ve bu bankaların sahibi sermaye gruplarının batmaması ve kurtarılarak mevcut zararlardan etkilenmemesi hedefiyle salındı. Böylece insanların kolayca borçlandırılmasıyla talebin devam ettirilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü ABD borsası neredeyse çöktü. Yılbaşından bu yana yaratılmış kârlar uçup gitti. ABD finans sektöründe son bir hafta içinde 7 trilyon dolar buharlaştı. Bu buz dağının görünen yüzü, peki ya reel sektör?

Rusya’nın ABD kaya gazı üreticilerine zarar vermek için dünya petrol üretiminin kısılmasına yanaşmaması ve Suudi Arabistan’ın petrol üretimini daha da artırması petrol fiyatlarını 30 dolara kadar düşürdü. Hemen hemen her metanın üretiminde büyük bir maliyet kalemi olan petrolün bu kadar düşmesi özellikle ABD’nin deflasyona girmesine, bu da kârlılık oranlarının düşmesine sebep olabilir. Deflasyon, enflasyona göre çok daha ciddi bir krizdir. Emek dahil her şeyin fiyatı düşer, üretmek anlamsızlaşır. Kârlılık hızla dibe vurur. Virüsle gelen talep azlığının da bu ihtimali güçlendireceği düşünüldüğünde FED’in neden bu kadar para bastığı daha iyi anlaşılabilir.

Bir diğer etki de Çin’in fabrikaları bir ölçüde kapatmasıyla dünyada tedarik zincirinin kırılma ihtimali. Stokların ne kadar dayanabileceği meçhul, sanayinin batması finansın batmasına benzemez. İkisi de iç içe geçmişliklerinden ötürü birbirlerine olumlu ya da olumsuz etki etse bile sanayideki büyük çöküş, zincirleme bir çöküşü başlatabilir. Bu durum insanları salgın dışında açlıktan ölmeye kadar götürebileceği gibi çok ciddi politik değişimleri de tetikleyebilir.

Yıkmazsan yıkılmaz

Covid19 salgını mutlaka bir şekilde geçecek. Sonrasında özellikle borsalarda çok hızlı yükselişler görülebilir ama bu krizin bitip bir ekonomik genişleme ve patlama döneminin geleceği anlamına gelmez. Çünkü bu sadece virüsten kaynaklanan teknik bir sorun değil. Kapitalizmin yarattığı iktisadi ve politik sorunların bir parçası, dolayısıyla karşımızda sosyolojik bir sorun var. Mevcut çelişkilerin sistem içinde aşılabilmesi için on milyonlarca insanın ölmesi, sermayenin dünyada biriktiği yerlerde alt ve üst yapının büyük ölçüde yok edilmesi gerekir. Yani salgın şu an bitse bile problemlerin son hız devam edeceği bir gerçek.

Üretim ve tüketimin durduğu bir ortamda, AMB ve FED’in para basmasının sorunları çözmeyeceği ortada. Bunu herkes biliyor. O sebeple büyük ve küçük tüm işletmeler, içinde yardım paketleri olan mali önlemler bekliyor. Devletlerin bütçelerini zorlamaları gerekecek.

Türkiye, salgının daha da yayılmaması için acil mali önlemler almak zorunda, ülke üzerinde bir mali yük olan diyanetin kapatılarak bütçesinin sağlık bakanlığına aktarılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra tüm özel hastanelerin kamulaştırılması ve sağlık hizmetinin kamusal ve ücretsiz hale getirilerek, bundan herkesin yararlanabilmesi bir zorunluluktur. Bu ve buna benzer yeniden örgütlenmelerin yapılabilmesi için ise tüm bankalar birleştirilmelidir. Parasal ve mali araçlar birleştirilerek, karantinada olan herkesin ihtiyaçları ücretsiz karşılanmalıdır. Dünya ekonomisinin olumsuz etkilerinden kurtulmak için sanayide acil kamulaştırma ve işçi denetimi şarttır. Herkesin dolara yöneldiği panik ortamında dövizde dalgalı kur terk edilmelidir. Faturalar dahil tüm iç ve dış borçlar iptal edilmeli ya da ötelenmelidir. Borç sebebiyle elektrik, su ve doğalgaz hizmeti aksamamalı. Ayrıca bu önlemlerin sadece ulusal değil uluslararası çapta alınması da zaruridir.

Acil sorunlarımızın çözümü sistemin çürüklerini ayıklamak değil onu bütünüyle çöpe atmaktan geçiyor. Ekonomi ne kadar dibe batarsa batsın kapitalizmin kendi kendine yıkılmasının mümkün olmadığını biliyoruz. Çözüm politik arenada sınıf mücadelesindedir. Dünyanın içinde bulunduğu bu korkunç koşullara en güzel cevap, üretimin ve tüketimin organizasyonunu elinde bulunduran dünya işçi sınıfının burjuvaziyi karantina altına almasıdır.

Venezuela’da işçi düşmanı yeni kemer sıkma paketi ve tutuklamalar

0

Maduro sivil-askeri hükümeti, kendi yarattığı ekonomik ve sosyal krizin faturasını Venezuelalı işçilerin omuzlarına yüklemeye ve kitleleri yoksulluğa mahkûm etmeye devam ediyor. Hükümetin bu yolda attığı son adım, sadece üst düzey devlet görevlilerine, Maduro’nun gelişmekte olan müttefik burjuvazisine ve emperyalist çokuluslu şirketlere fayda sağlayan yeni bir acımasız kemer sıkma paketini hayata geçirmek oldu. Bu paket kamu ve PDVSA (Venezuela milli petrol ve doğalgaz şirketi) kontrolündeki petrol sektörlerinde zaten enflasyonla eriyen ve alım gücü yok denecek kadar az olan asgari maaşa tavan sınırlaması getiriyor; maaş zamları, fazla mesai ödemeleri, gece ikramiyesi, işçi güvenliği gibi uygulamaları da askıya alıyor. Yani işçilerin yıllarca süren mücadeleler sonucunda kazandıkları ve toplu iş sözleşmeleriyle garanti altına alınan hakları hükümet tarafından fiilen ortadan kaldırılmış oluyor. Dolayısıyla Venezuela’ya karşı Trump ve emperyalizm tarafından uygulanan yaptırımların cezasını da gene hükümet ve patronlar değil, işçiler çekiyor.

Bu yeni pakete karşı ülkenin farklı bölgelerinde bulunan petrol rafinerileri ve rıhtımlarda büyük çapta işçi eylemleri ve protestolar gerçekleşti. Bu seferberlikler işçilerin katlanılmaz hale gelen çalışma koşulları ve emek sömürüsü karşısında maaş artışı, çalışma koşullarının iyileşmesi, PDVSA emeklilik fonu paylarının ödenmesi gibi taleplerinde olan kararlılıklarını ortaya koydu.

Maduro hükümeti ise paketin uygulanmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak ve işçilerin yükselen seslerini susturmak için baskı politikalarını giderek artırıyor. Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri ve petrol işçilerinin haklarının savunusunda başı çeken Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) önderi José Bodas da dahil olmak üzere pek çok sendika liderinin emekliliğe zorlanmasının ardından, geçtiğimiz haftalarda eğitim, çelik ve petrol sektörlerinden pek çok işçi önderi ve sendika lideri de tutuklandı. İşçiler devletin kolluk kuvvetlerinin düzenli baskı ve tacizine rağmen mücadelelerini sürdürüyorlar.

Hükümetin bu sindirme politikaları yeni değil. İşçi önderi Rodney Alvarez, PDVSA patronları eliyle işlenen bir işçi cinayetinin suçunun kendisine atılması nedeniyle 8,5 yıldır tutuklu bulunuyor. Hiçbir delile dayanmadan tutuklanan ve yargılanma süreci hâlâ devam eden Alvarez, maruz kaldığı haksız suçlamayı ve adaletsiz tutukluluk sürecini protesto etmek amacıyla 17 Şubat günü açlık grevine başladı. Alvarez’in 19 Şubat’ta görülen son duruşması sırasında Caracas Savcılığı önünde toplanan işçiler hükümetin işçi önderlerine yönelik baskı ve kriminalizasyon politikalarını protesto ederek hükümete boyun eğmeyeceklerini bir kez daha gösterdiler.

Kısa çöp, uzundan hakkını alacak!

0

Konu işçiye emekçiye gelince onlardan hemen aza kanaat etmeleri isteniyor. Niye? Sürekli israftan kaçınma, ölçülü yaşama öğütleri veriliyor. Neden? Dört emekliden üçü açlık sınırının altında maaş alıyor. Çalışanların yarısı açlık sınırının altındaki asgari ücrete çalışıyor. On yedi milyon kişi sosyal yardımlarla hayatını sürdürebiliyor. Bu durumda “aza kanaat et, israf yapma, ölçülü yaşa” öğütlerinin muhatabı kimler? Öğüdün verildiği işçi ve emekçiler olmadığı ortada. Onların isteseler de aza kanaat etmeme gibi bir şansları yok. İsraftan kaçınma ve ölçülülük işçi-emekçi için zaten bir zorunluluk. Acaba neden tam da bu mu?

Vaaz edenlerin kendileri tarafından kesinlikle uyulmayan bu öğütlerin söylenme nedeni işçinin emekçinin yokluk ve yoksulluğuna isyan etmesini önlemek. Dini duygularla onun kötü hayatının nedenlerini sorgulamasını engellemek. Kader deyip başına gelen her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmesini sağlamak…

Dindarlar dünyanın bir imtihan sahası olduğuna inanırlar. İnançları gereği ebedi hayat ahirettir. O yüzden mala mülke tamah etmemek, çalmamak, paylaşmak, kul hakkı yememek tembih edilir. Bundan ötürü “kefenin cebi yok”, “dünya malı dünyada kalır” denir. Denir ama işte pratik ortada! Kefenin cebi yoksa bu hırs niye?

İsraf tabii ki kötü, ölçülü yaşamak tabii ki iyi bir şey. Lakin işçinin emekçinin zaten böyle bir lüksü yok. Kaldı ki bu öğütleri verenlerin saraylarda yaşayıp, en lüks araçlara binmelerine ne demeli? Gemilerinin, gayrimenkullerinin, paralarının haddi hesabı olmayanlar hangi ölçüye göre hareket ediyor?

Lafa geldiğinde dünya bir imtihan sahası! Sınava tabi olanlar hep niye işçiler ve emekçiler oluyor? Cennete gitsinler diye mi? Lafla peynir ekmek gemisi yüzmez. İşçi-emekçi alın teri soğumadan hakkını alacak. Hakkını almak için güçlü olacak. Güçlü olmak için birlik olacak! Birlik olunca kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak…

Yeni tip koronavirüs: Sebebi, sonuçları ve çözümü

0

Tüm dünyayı ve özellikle de biz işçi emekçileri etkileyen yeni tip koronavirüs hakkında çok şey yazıldı çizildi. Türkiye’de de varlığı ilan edilen virüs tüm dünyayı halk sağlığı, ekonomi ve politika arenasında sarsarken hepimiz korunmanın birincil etmeni olan kişisel hijyen ve tedbirler* konusunda yeterli bilgi ile donandık. Endişe ortamından az veya çok etkilendik. Bakanlık vaka sayısındaki artışları yayınlarken toplu taşımalar kolonya kokmakta ve toplu etkinlikler birer birer iptal edilmekte.

Salgın hastalıklar insanlık tarihine yön veren hususlardan biridir. Türümüz salgın hastalıklar tarafından defalarca kez kırıma uğratıldı. Antik Yunan’dan Roma’ya dek dönem nüfusunun yüzde otuzunu yutan salgınlar yaşandı. 1300’lü yıllarda Avrupa’nın neredeyse yarısı veba salgını sonucu öldü. Veba 15. ve 18. yüzyıllar arasında İstanbul’da da göründü. İspanyolların Amerika kıtasında tutunmasını sağlayan önemli etmenlerden biri de yine salgın hastalıklardı. 1545 salgınında Meksika yerlilerinin sadece yüzde yirmisi hayatta kalmış, İspanyol hâkimiyeti 16. yüzyıl salgınlarından büyük destek almıştı. Yılların geçmesi salgınları ve etkisini azaltmadı. Birinci Dünya Savaşı sonlarında çıkan bir grip salgını sonucunda dünya genelinde 75 ila 100 milyon arasında insan ölmüştü.

Şu ana değin dünyada tespit edilmiş yeni tip koronavirüs sayısı 138 bin 432 iken bunlar içerisindeki ölümlü vakanın 5.082 (1) olduğunu biliyoruz. En karamsar tahminlere (2) bakacak olursak dahi insanlık tarihi içerisindeki ne en büyük, ne de en ölümcül salgın ile karşı karşıyayız. Ancak bu söylediklerimiz durumu küçümsediğimiz anlamına gelmesin. Zira protein dizilimini inceleyen uzmanlarca tamamen doğal yöntemlerle mutasyona uğradığı ifade edilen bu salgının çok ciddi olan sonuçlarını yaşamaktayız. İnsanlığın müdahale kapasitesi dâhilinde utanç verici olan, yayılıp can almayı sürdüren, bundan daha da kötüsü, salgın geçtiğinde politik ve ekonomik sonuçlarının kalıcılaştırılması istenen bir durum ile karşı karşıyayız.

Korona’nın sorumlusu kimlerdir ve halkı nasıl hasta ederler?

Yukarıda insanlık tarihi boyunca açığa çıkan kimi salgın vakalarından bahsettik. Salgınların insanların hayatlarına mal olmaları ve çok sayıda ölümün ardından bir süre sonra sonlanmalarının yanı sıra kimilerinin bir ortak noktası daha var: Salgınların birçoğu, birbirlerine benzeyen riskli noktalardan dağılıyor. Peki, bu tarihsel deneyime rağmen Birleşmiş Milletlere Bağlı Dünya Sağlık Örgütü ne yapıyor? Yanıt basit, salgınlardan çok ilaç ve tohum firmalarının egemenlik haklarını tanıyarak salgınların zamanında engellenmesi için gerekli müdahalelerde bulunmuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün salgınlar hakkında bilgi sahibi olması ve yayılacağı coğrafyalar üzerinde tedbirler alacak bilgiye ulaşmaları için tarih kitaplarını karıştırmaya ihtiyacı yok. DSÖ oldukça yakın dönem içerisinde Sars, Ebola, H1N1 gibi salgınların sıcak deneyimine de sahip. Buna rağmen nasıl oluyor da benzer yollardan dünyaya yayılan salgınlardan bir ders çıkartılıp önleyici tedbirler alınmıyor? Nasıl oluyor da vakalar açığa çıktığında sorun yalnızca Çin’in sorunuymuş gibi davranılıyor?

Fatih ve Kanuni döneminde İstanbul’da görülen ve muhtemelen benzer yollarla yayılan vebaya karşı dönemin sultanlarını ne kadar suçlu görebiliriz, bundan emin değilim. Ancak şimdi 21. yüzyıldayız. İnsanlığın birikimi daha öncesinde yaşanan salgınlardan epey etkisiz olan bir virüs ile başa çıkabilecek düzeyde. Peki, ne oluyor da ataları kadar yıkıcı olmayan, tek alametifarikası yeniliği olan bir virüs Türkiye’de dâhil olmak üzere dünyayı sarsıyor?

Bu iki sorunun yanıtı hiç de uzun değil. Başta Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere tüm kuruluşlar soruna bir halk sağlığı sorunu olarak değil doğrudan doğruya ilaç ve tohum firmalarının kârlarını merkeze alarak yaklaşıyorlar. Virüs açığa çıktığından beri yapılan çalışmalar büyük tekellerin denetiminde sürdürülüyor. Olası bir aşı tedavisinin bulunması halinde de, hâlihazırda hayalini dahi kuramayacağımız bir servetin sahibi bu tekeller, varlıklarını katlamış olacaklar. Şirketlerin araştırma süreçlerinde aldıkları fonlar, ilaçların ve hatta hastalığa sebep olan organizmaların patentlenmesi süreçleri (3) mücadelenin salgınlara karşı değil, sermaye birikimi için yapıldığını bizlere gösteriyor. Yalnızca buraya akıtılan servet ve şirketlerin kârlılığını garanti altına alan zaman kaybını dahi telafi etmiş olsak, salgının çok daha hafif atlatılması hatta hiç yayılmaması bile mümkün olabilirdi.

Lafı uzatmadan ifade etmek gerekirse emperyalist sistemin temsilcisi Birleşmiş Milletler ve ona bağlı kuruluşlar aracılığı ile dünya ve ilaç ve gıda tekellerinin ihtiyaçları her daim halk sağlığının önünde tutulmuştur: Gıda ve ilaç tekellerinin çıkarını gözetilirken salgınlara karşı gerekli tedbir alınmamış; yayılma sürecinde tedavinin patentlenmesi, araştırmanın fikri mülkiyeti gibi hususları halk sağlığının önüne koyarak virüsün bir numaralı sorumlusu haline gelmişlerdir. BM Çin koronavirüs ile uğraşmaktayken sürece Çin’in egemenlik hakları bağlamında dâhil olamazken, sermayenin bizlerin sağlığı üzerindeki küresel egemenlik haklarını tanıyarak tedavi ve tedbirlerin yavaşlamasına sebep olmayı sürdürüyor.

Korona geçecek, sonuçları kalıcı olacak

Süreç bu şekilde devam ederse, dünya genelinde bizlerden alınan vergilerle fonlanan araştırmalar sonucunda hastalığın tedavisi bulunacak, bu tedaviyi bulan şirket ilacını patentleyerek doğrudan (ilacı emekçiye satarak) ya da dolaylı (emekçinin vergisinden toplanan fonlardan para alarak) yollarla tüm faturayı emekçilere yıkacaklar.

Ancak koronanın sonuçları bununla sınırlı kalmayacak gibi görünüyor. Türkiye’de yaşayan işçi ve emekçiler olarak felaketlerin kendi etkisi ile sınırlı kalmadığını diğer kötü arkadaşları ile birlikte geldiğini çok kez gördük. Kalıcılaşan deprem vergileri bunun hafızamızda en sıcak kalan örneği.

Koronavirüsün ilk elden etkilediği alan ekonomi oldu (4). Anlaşılan o ki 2008 krizini atlatamamış dünya ekonomisi için korona dalgasının yaratacağı sonuçlar işçi sınıfı açısından yıkıcı olacak. İflaslar, hammadde temininde yaşanacak zorluklar, işsizliğin artışlının tetiklenmesi ve kimi ülkelerde temel tüketim maddelerinde zamlanma ihtimalleri kapımızdaki düşman olarak duruyor.

Ekonomi alanındaki bu yıkımlar emeğin esnekleşmesi-güvencesizleşmesi (ücretsiz izin uygulamalarının artması, uzaktan çalışma, çalışma saatlerinin esnekleşmesi, kriz ya da salgın bahanesiyle ödemelere dönük her türden patron saldırısı) hususlarının kalıcılaşması eğilimi gösteriyor. 

Öte yandan salgının çeşitli baskıcı rejimlerin (5) kendi ihtiyaçlarını karşılaması için (toplu etkinliklerin yasaklanması) bulunmaz bir nimet olduğunu da görmek gerekiyor. Toplumun tüm örgütlerinin parçalanması, seyahat ve halkın haber alma özgürlüğünün bahanelerle kısıtlanması ve salgından ötürü baskıcı yöntemlerin halka meşru gösterilmeye çalışılması koronanın sonuçlarının bir diğer yüzünü bizlere gösteriyor.

Dünya genelinde ve Türkiye’de hem salgına hem de salgının politik ve ekonomik sonuçlarına karşı dünya işçi sınıfı ile birlikte mücadele etmemiz gerekiyor.

Korona ve sonuçlarına karşı mücadele için

Dünyada konuya dair nasıl ki BM ve DSÖ’ye bakılıyorsa, Türkiye’de de birinci dereceden kurumlar Sağlık Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve elbette ki bakanlıkların doğrudan bağlı olduğu Saray’dır. 

Bakanlıklar okulları tatil edip, toplu etkinliklerin iptal edilmesini salık vererek salgının yayılmasına karşı tedbirlerini sıraladılar. Ancak halkın genelinde alınan tedbirlerin yetersizliğine dair artan bir endişenin var olduğunu ifade edebiliriz. Buna karşılık kalıcı ve güvenilir tedbirleri talep etmek en doğal hakkımız.

Salgına karşı mücadelede en önemli tedbirler hijyen, ısınma ve iyi beslenme olarak özetleniyorsa mücadelenin bu üç temeli sorumlularca ne pahasına olursa olsun garanti altına alınmalıdır. Hükümet kamuda tatil uygulamasına başlarken işçi emekçileri tamamen patronların inisiyatifine terk etmiş durumda. Türkiye’nin dünyada iş cinayetinin en çok yaşandığı ülkelerden biri olduğunu hatırlayacak olursak, Saray rejiminin bakanları işçileri patrona terk ederek kediye ciğeri emanet ettiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de patronlar koronanın dünyada öldürdüğünden daha fazla işçiyi birkaç yıl içerisinde öldürüyor. Patronların koronaya karşı tedbir alacağını düşünmemiz saflık olur.

Hükümet madem her istediği anda OHAL ilan edebiliyor, hızlı kararlar alıp uygulayabildiğini söylüyor, o halde içinde bulunduğumuz bu ölümcül krize karşı niçin özel sektöre yaptırımlar uygulamıyor? Rejimin tüm gücünün patronları zengin etmeye yaradığından, mesele işçiyi emekçiyi korumak olduğunda sistemin çalışmadığından ötürü olabilir mi?

Durumun vahameti bizleri acil taleplerimizi sıralamaya, bunları talep edip mücadele etmeye çağırıyor. Salgına ve onun sonuçlarının kalıcılaşmasına karşı;

  • Her şeyden önce parasız ve nitelikli sağlık hizmeti herkes için ulaşılabilir olması gerekir. Sağlık hizmetinin doğru şekilde örgütlenmesi için sendikalar ve TTB’nin eylem programları takip edilmeli. 
  • Hastalık testinin ulaşılabilir olduğu ispatlanmalı.
  • İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyeri hijyeni patronun sorumluluğunda olmalı. Bu tedbirlerin alınıp alınmadığı kontrol edilmeli. Eğer patron önlem almıyorsa işletmenin faaliyetine tedbirler alınana kadar ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.
  • Patronun tedbir alamayacağını iddia ettiği durumlarda işletme halk sağlığı adına çalışanlarının denetiminde kamulaştırılmadır.
  • Kriz bahanesi ile evden çalışma gibi uygulamalar yaygınlaşma eğilimindedir. Patronların esnekleşmeyi kalıcı hale getirmesi engellenmelidir. İşe ulaşım da patronun sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşullarının (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sorumluluğu patrona ait olmalıdır. Risk gruplarında olan, ya da risk grupları ile aynı hanede yaşayan emekçilere dair alınacak tedbirlerde TTB dinlenmeli ve evinde kalması gereken emekçilerin maaşı da ödenmelidir.
  • Koronanın tetiklediği kriz ile beraber pek çok işletmenin iflas edeceği öngörülmektedir. Bunun yaratacağı kitlesel işsizliğe karşı iflas eden tüm işletmeler işçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır.

Salgına karşı mücadele iş saatleri ile sınırlı değil. Sağlıklı beslenme ve ısınma da halk sağlığı için garanti altına alınmalıdır. Market raflarının boşaldığını görürken aklımıza iki soru geliyor: “Şimdi gerçekten makarna alması gereken kardeşlerimiz ne yapacak?” ve bolluk olsa dahi “Ay ortasında bu kadar alışveriş yapacak parayı bulamayız.”

  • Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi kabul edilemez. Derhal tedbir alınmalı. Temel gıda ürünlerinin üretimi ve dağıtımını garanti altına alacak kamu yatırımları yapılmalıdır. Eğer bunları yapacak zaman yoksa çılgınca satış yapan mevcut firmalar kamulaştırılmalı ve herkese ihtiyacı kadar ürünün ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır. 
  • Kişilerin paniğe kapılarak ihtiyacından fazla kolonya-gıda ve sabun stoğu yapmalarının engellemek, gerçekten ihtiyacı olan insanların bu ürünlere ulaşımını garanti altına almak ancak bir planlama ile mümkün olabilir. Bu ürünlerin yeterli dağıtımı sorumluluğu kamuya ait olmalıdır. Kamu bu güce sahip değilse market ve ilaç tedarik zincirlerinin kamulaştırılması ve dağıtım planlamasının buralarda yapılması gerekmektedir.

Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak. İşçi emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Deprem vergisinin kalıcılaşması gibi risklere karşı;

  • Emekçiler üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için zenginlere ek vergiler alınmalı. 
  • Salgının etkilerinin artmaması için, emekçilerden doğalgaz faturası alınmamalı. Sağlıklı konutu olmayan yoksullar, inşaat tekellerinin fazlasıyla yeter sayıdaki boş evlerine yerleştirilmeli.

Bilgi akışının doğruluğunu tespit etmek ve salgının rejimin baskıcı uygulamalarını güçlendirmesini engellemek için de tüm tedbirlerin sendikalar ve TTB tarafından denetlenmesini istemek en doğal hakkımızdır.

Salgın karşısında alınması gereken bu acil tedbirlere karşı, sahici bir muhalefetin söyleyebileceği çok sayıda söz vardı. Ancak meclis muhalefeti patron düzeni sınırları dışına çıkmayı göze alamayacağı için hükümeti sahici argümanlarla karşısına almaya cesaret edemedi. Ne CHP, ne İYİ Parti ne de diğerleri için halk sağlığının ilaç ve tohum tekelleri ile tedarik ve market zincirlerinin çıkarlarından daha önemli olmadığını görmüş olduk. Patron partilerinin tamamı bugün dilini yutmuş gibi davranıp yalnızca kendi ellerini yıkıyorlar! Hükümet ve diğer partiler, acil ihtiyaçlarda hiçbir işe yaramayan bu burjuva düzeni savunma konusunda ortaklar. 

Yeni tip koronavirüs doğal yollarla evrimleşti, atalarının izlediği ve çok iyi bilinen bin yıllık yolları teperken kapitalizmin sözüm ona önlemleri ancak taş ve sopa devrinde olduğu kadar işe yaradı. Şimdi ilaç, gıda ve tedarik zincirlerinin hisse senetlerinde büyük bir sıçrama yaşanıyor. Korona insanları öldürüp, işçi emekçileri yoğun bir paniğe sürüklerken de kârlılıklarını muhafaza ediyorlar. Kapitalizmin toplum düzeni çözüm değil felaket üretiyor ve kendi mantığı (kârı artırmak) dışında bir işe yaramıyor.

Salgının uluslararası sorumluları ve yerli suç ortakları malum, alınacak tedbirler basit. Salgından, gelecekteki –muhtemel daha ölümcül- salgınlardan ve sonuçlarının kalıcılaşmasından korunmak için çözüm var: işçi denetimi ve kamulaştırma. Bunu da hayata geçirebilmek için biricik dayanağımız var: mücadelemizi birleştirmek!

*Hapşırırken tek kullanımlık kağıt bezle ağzımızı kapatmak, yokluğu halinde dirsek içini kullanmak, ellerimizi yıkamak ve bir süre için tokalaşmamak gibi.

***

Dipnotlar

1.) Virüsün pozitif çıktığı vakalar ve ölümle sonuçlanan vaka sayısını anlık olarak görüntülemek için: https://www.worldometers.info/coronavirus/

2.) Kötü senaryo bağlamında elimizdeki imkânlar dâhilinde yabana atılmayacak bir çalışma için bk: https://t24.com.tr/haber/alman-uzman-yazdi-23-sayfada-koronavirus-hakkinda-her-sey-neden-hemen-harekete-gecmeniz-gerekiyor,866050

3.) Patent sorununun ne denli yıkıcı bir problem olduğunu inceleyebilmek için değerli hocamız Aykut Çoban’ın “Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm” adlı çalışması bir başucu kitabı olabilir. Hocamız bizlere yeni genlerin tespitinin “…ya pahalı ilaç ve teşhis tekniklerinin gelişmesi yoluyla ya da yeni genler üzerinde çalışarak patentleme yoluyla” şirketlere karlılık sağladığını, kamu yararı argümanının nasıl da biyoteknoloji sektöründe sermaye birikimi için zemin hazırlandığını ve nihayetinde canlı organizmaların patentlenmesi sürecinin tüm yükünün bizlerin omuzlarına yüklendiğini örnek bir titizlikle anlatır. Fikri mülkiyet ile devlet egemenliğinin iç içe olduğunu ispatlar. Canlılığa ilişkin bilgilerin mülkiyeti ile sermaye birikiminin açıklanması için doğru ve dahası emek dostu bir kaynaktır.

4.) Koronavirüs’ün küresel ekonomiye etkileri hakkında daha ayrıntılı bir bilgi için yoldaş Miguel Sorans’ın bu önemli yazısı incelenebilir: https://www.gazetenisan.net/2020/03/kapitalist-ekonominin-kuresel-krizi-ve-korona-virusu/ 

5.) Salgın ve baskıcı rejimler hakkında daha fazla bilgi için yine yoldaş Miguel Sorans’ın bir başka yazısına göz atılmalı: https://www.gazetenisan.net/2020/02/cin-korona-virusu-ve-diktatorluk/

İşçi, yöneticisini kendi seçmeli

0

Geçen ayın başlarında Eskişehir’de önemli bir sendikal olay yaşandı. Kristal-İş’li işçiler, şube yönetimini görevden alan genel merkez yöneticilerine karşı büyük bir tepki gösterdiler. Şube binasını işgal edip genel merkez yöneticilerini protesto ettiler ve şube yönetimince tepeden bürokratik bir kararla görevden alınan şube yöneticilerine sahip çıktılar.

Bu olay emek dünyasında fazlaca ilgi çekmedi. Oysa tüm işçileri, özellikle de sendika militanlarını, temsilcilerini ve öncü işçileri ilgilendirmesi, ders çıkarılması gereken bir gelişme bu. Eskişehirli Kristal-İş işçileri şubelerini merkezi bürokrasiye karşı korurken, “Atama değil, sandık istiyoruz. Kendi yöneticilerimizi kendimiz seçmek istiyoruz” diyorlardı. Yani sendika içinde demokrasi talep ediyorlardı.

Olayın ardında yatan gerekçeler mutlaka vardır, ama konumuz açısından bunlar ikinci planda. Elbette sendikada bir üst kurul kendisine bağlı bir alt kurulla anlaşmazlığa düşebilir. Peki, o zaman ne yapmalı? Tepeden bir kararla alttaki bir yöneticiyi bürokratik bir biçimde görevden almaya kalkarsa, işte bu bürokrasi demektir, yani sendika içi demokrasinin ayaklar altına alınması demektir. Eğer gerçekten haklı olduğunu düşünüyorsa, işçilerin önünde derdini anlatmalı ve onların oyunu istemelidir. Evet, işçi kendi yönetimini kendisi seçmelidir.

Tepeden atama gibi bürokratik bir uygulama için yönetim, “Tüzüğümüz bize alt kurulları görevden alma yetkisi tanıyor” mazeretine de sığınmamalı. Eğer öyleyse, o tüzük hemen değiştirilmeli.

Aynı şey işyeri temsilcileri için de geçerli. Pek çok sendikada işyeri temsilcileri sendika yönetimleri tarafından atanıyor veya dayatma yoluyla “seçtiriliyor”. Bu arada yönetimin istemediği kişiler seçilirse de çeşitli yollardan o temsilci tasfiye edilmeye çalışılıyor. Hatta, sendikacının işverenle anlaşarak temsilciyi işten attırdığı durumlara bile rastlanabiliyor. Bu tür bürokratik işleyişler elbette işçilerin sendikaya ve genel olarak da sendikal mücadeleye olan güvenini sarsıyor, mücadele azmini zedeliyor.

Ama bir husus daha var. İşçiler sadece kendi yöneticilerini, temsilcilerini kendileri seçmekle kalmamalı, aynı zamanda onları gerektiğinde görevden de alabilmeli. Öyle durumlar oluyor ki, işçiler güvendikleri bir arkadaşlarını temsilci olarak seçiyor veya belirli bir grubu yönetime getirebiliyorlar; ama sonra bir bakıyorlar ki, o temsilci veya o yönetim işçilerin sorunlarıyla uğraşmıyor, sözlerinde durmuyor veya patronlarla işbirliği yapıyor. İşçiler bu tip temsilcilere ve yönetimlere, tüzük öyle diyor diye katlanmamalılar. O tür tüzük maddeleri derhal değiştirilmeli. Temsilcileri ve yönetimleri gerektiğinde işçi oyuyla görevden alabilmeyi olanaklı kılan maddeler olmalı tüzüklerde.

Sendikalarda tabanın söz ve karar sahibi olabilmesinin en önemli koşullarından birisidir bu. Bürokrasiyi engellemenin, uzlaşmacı ve satılmış sendikacıların patronlarla işçi aleyhine işbirliğini engelleyebilmenin de bir yoludur bu.

Eğer taban bu biçimde sendikada söz ve karar sahibi olursa, aynı zamanda toplu sözleşmelerin imzalanıp imzalanmaması, grev kararlarının alınması ve uygulanması, sendika harcamalarının denetlenmesi, sendika içinde tartışmaların özgürce yapılabilmesi gibi pek çok başka sendikal konuda da sendikasına sahip çıkabilecek ve onu yönlendirebilecektir.

Unutmamak gerekir ki, eğer bugün sendikalaşma oranı çok düşükse bunun nedeni sadece patronların ve hükümetlerin saldırısı değil, aynı zamanda işçilerin sendika yönetimlerine olan güvensizliğidir. Ve bu durum, işçi sınıfının ekonomik, demokratik ve politik hakları için vermeye çalıştığı mücadeleyi zayıflatmaktadır.

Bu nedenle temizliğe önce kendi evimizden başlamalı, bürokrasiyi ve bürokratik yöntemleri süpürüp sendikaların dışına atmalıyız.

“Yüzyılın anlaşması” ne vaat ediyor?

0

ABD Başkanı Trump, 28 Ocak’ta İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Beyaz Saray’da düzenlediği ortak basın toplantısında, Ortadoğu için sözde barış planı olarak sunulan “Yüzyılın Anlaşması”nı açıkladı. Plana Filistin Yönetimi lideri “Kudüs satılık değil”, Gazze’de yönetimde bulunan Hamas ise “Kudüs açıklaması saçmalık” tepkisini gösterdi.

Plan, Batı Şeria’da inşa edilmiş İsrail yerleşim birimlerinin kalıcı hale gelmesini ve İsrail tarafından ilhak edilmesini, aynı zamanda İsrail’in burada askeri varlığını artırmasını, Kudüs’ün “İsrail’in bölünmez başkenti” haline getirilmesini, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının tümüyle rafa kaldırılmasını ve karşılığında Filistinlilere bir miktar paranın ve dağınık toprak parçaları üzerinde ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir devletçiğin “bahşedilmesini” öngörüyor. Aynı zamanda plana göre Filistin yönetiminin önümüzdeki 4 yıllık süreçte öngörülen şartları yerine getirmek üzere İsrail ile müzakere etmesi bekleniyor. Eğer Filistin, İsrail’in dayattığı maddelere koşulsuz şartsız teslim olursa devletini kurabilecek!

“Yüzyılın Anlaşması” Siyonist İsrail devletinin yıllardır sürdürdüğü işgal rejiminin yasal bir meşruiyet arayışının bir sonucudur ve aynı zamanda emperyalizmin çıkarına hizmet eden Oslo anlaşmalarının devamıdır. İşgal devleti İsrail, Filistin halkının mücadelesinden çekinirken Oslo vb. görüşmelerle de gayrimeşru varlığına yasal bir statü sağlamak zorunda kalıyor. Örnek olarak, İsrail bu anlaşmayla şu anda uluslararası hukuk tarafından da yasadışı kabul edilen Batı Şeria’daki yerleşim birimlerini “hukuka uygun bir biçimde” ilhak edebilecek. Bu meşruiyeti de emperyalizm aracılığıyla sağlamlaştırmak Netanyahu’ya yaklaşan seçimler nedeniyle iç politikada da rahatlama sağlayacaktır.

İsrail’in Filistin’i işgali yeni bir yüzyıla girerken, Trump’ın İsrail-Filistin meselesine dahil olması birkaç sene öncesine dayanıyor. Trump’ın 2017’de Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanımasıyla, ardından geçtiğimiz sene uluslararası hukukun da yasadışı kabul ettiği yerleşim birimlerinin ABD tarafından “artık yasadışı sayılmayacağı” açıklamaları bu sürecin habercisiydi. Şimdi ise Trump her ABD Başkanı’nın yaptığı gibi meseleye dahil oldu ve İsrail’in barış planını dünyaya takdim etti.

Sonuç olarak, emperyalizmin dayattığı bu “barış” görüşmeleri, bağımsız bir Filistin devleti kurmayı değil, İsrail’e bağımlı ve onun çıkarlarına teslim olmuş bir Filistin’in kontrol edilmesini amaçlamaktadır. Bu nedenle iki devletli çözüm Siyonist yayılmacılığı güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Gerçek barış ancak Siyonist devletin yıkılması; laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması ile sağlanabilir.

Oslo Anlaşması’nın tarihi ve içeriği

Oslo Anlaşması, İsrail Hükümeti ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında ilk defa 1993 yılında barış sürecini başlatmak için imzalandı. Anlaşma kapsamında İsrail tarafından öne sürülen çözümün merkezinde, İsrail’in kuruluşunun hemen akabindeki 1948 etnik temizliğinden sorumlu tutulmaması, bu konunun müzakere edilmemesi, barış görüşmelerinin yalnızca İsrail’in 1967’de işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki toprakları kapsaması ve son olarak da İsrail’deki Filistinli azınlığın durumunun çözümün dışında bırakılmasıydı. Bunun anlamı Filistin’in %80’inin görüşmelerin dışına itilmesidir. Bu formül, tıpkı bugün olduğu gibi ABD tarafından en iyi çözüm olarak kabul edildi ve dünyaya sunuldu. İkincisi Mısır’da imzalanan Oslo Anlaşmaları, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde sınırlı özerklik verilen bir Filistin yönetimi kurdu. Ancak buna rağmen bu anlaşmalar sonucunda Batı Şeria ve Gazze de tartışmalı topraklar haline geldi ve İsrail’in bu topraklar üzerinde talepte bulunmasına yol açtı.

1967 sınırlarına dönülmesi

İsrail, 1967’de Arap ülkeleriyle girdiği savaşta Filistinlilere ait olan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’yi işgal etti. 1948’den beri topraklarından sürülen Filistinliler ise işgal edilmiş topraklarına, yurtlarına geri dönmelidir. Bugüne kadar yapılan “barış görüşmelerinin” sonuçsuz kalması da bununla ilgili, zira görüşmelerin başından bu yana İsrail 1967 sınırlarına dayalı bir Filistin devletini kabul etmeyeceklerini belirtiyor. Bu yüzden Batı Şeria’ya örülen duvarı temel alarak sınırın çizilmesi gerektiğini savunuyorlar. İsrail, bu duvarı 2002’de İkinci İntifada sırasında inşa etmeye başladı. Filistinliler ise “ırkçı duvar” olarak adlandırdıkları duvara 1967’deki savaşta işgal edilen toprakları içerdiği gerekçesiyle karşı çıkıyor. Duvar İsrail’in Batı Şeria topraklarının %43,5’ine el koymasına neden olurken, duvar nedeniyle topraklarına geçişleri yasaklanana Filistinli sayısı en az 500 bin küsur.

İşsizlik neden rekor kırdı?

0

TÜİK verilerine göre ülkedeki işsizlik oranları son otuz yılın zirvesine çıkmış durumda. 2019 Kasım ayında işsizlik, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 puan artış göstererek yüzde 13,3 oranına yükseldi. 15-24 yaş arasını kapsayan genç işsizlik oranı ise yüzde 24,5’e ulaştı. Bunun yanında, iş aramaktan umudunu kesenler TÜİK’e göre işsiz sayılmadığından, gerçek işsizliğin resmi verilerden daha yüksek olduğu kamuoyunca bilinmekte.

Bu noktada kendimize bazı sorular sormalıyız. Türkiye bu noktaya neden geldi? Neden bunca işsiz var?

Öncelikle işsizliğin sebebi biz çalışanlar değiliz. Bizler bazı şeyleri hatalı yaptığımız için işimizden olmadık. Bu soruların cevabını almak için hikâyeye 2001 yılından başlamalıyız.

TÜSİAD’ın Kemal Derviş’i ekonominin direksiyonuna geçirmesiyle ülkede yoğun bir özelleştirme başladı. Merkez Bankası özerk hale getirilerek Türkiye tefecilerden kredi alabilir duruma getirildi. Kısa süre sonra ekonominin başına AKP hükümeti geçti ve Kemal Derviş’in başlattığı borçla özel sektörün büyüme politikasını devam ettirdi. SEKA, Tekel gibi üretim yapan yerler arsa değerlerinin çeyrek parasına haraç mezat satıldı. Dönemin konjonktürü gereği sınırsız döviz geldiği için iç piyasaya kredi yağdırıldı.

Hormonlu büyüme

Önce 2009 ABD finansal krizi; ardından da yolsuzluklar, ekonomik eşitsizlik ve yüksek vergilere karşı başlayan Arap Devrimleri, Gezi İsyanı, Brezilya protestoları gibi seferberliklerle gelişmekte olan ülkelerde değerlendirilen dövizler anavatanına dönmeye başladı. Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan devletlerin bu kaynaklara ulaşması gittikçe zorlaşmaya başladı.

Ne var ki sermayenin kârlılığını koruyabilmesi, iktidarın da hormonlu ekonomik büyüme rakamlarını sürdürebilmesi için hazinenin kredi muslukları sonuna kadar açıldı. Devlet eliyle kamu kaynakları; kredi garanti fonu, vergi afları, yağlı teşvikler gibi araçlarla sermayeye peşkeş çekildi. Bu kaynakların sınai üretimde değil, devletin de teşvikiyle betona gömülmesi neticesinde hormonlu büyüme rakamlarına ulaşıldı. Halkın ihtiyaçları için kullanılması gereken kaynaklar, şirketlere geçiş garantili mega projeler adı altında paylaştırıldı. Daha da fenası bu paylaştırılan kaynaklar, yurtdışından borçlanılan kaynaklardı. Tefeciden alınan para, sermayenin semirmesi için kullanılınca bir krizin patlaması kaçınılmazdı ve patladı da.

Dış politikada iflas

Ekonomik krizin ilk ciddi semptomlarının görülmesiyle birlikte iktidar 31 Mart seçiminde ağır bir yenilgi aldı. Tek başına kaybeden iktidar, çözümü maceracı savaş politikalarında buldu. Erdoğan iktidarı Türkiye içinde Kürtlere ve demokratik çevrelere karşı baskı politikalarını artırırken, Türkiye’nin sınırları dışında da Suriye’de maceracı dış politika izleyerek taşıma cihatçılar eliyle bölge halklarının elinden devrimi çaldı.

Günümüze geldiğimizde Türkiye, Suriye’de içinden çıkılması güç bir cenderenin içinde debelenirken ülkenin kaynakları içeride ve dışarıda da bu maceracı savaş politikalarına aktarılıyor. Sermaye kendisini korumak için üretim tesislerini kapatıyor veya küçültüyor. Halkın payına da krizin şişirilmiş faturasını ödemek veya intihar düşüyor.

Mevcut durum karanlık olsa da umut Kaf Dağı’nın ardında değil. İşsizliğe sebep olan dış politikada maceracılığa, işsizlik ve yoksulluğu derinleştiren neoliberal politikalara derhal son verilmesi; ücretlerde azalma olmaksızın tüm fabrikalarda günde 6 saat 4 vardiya çalışmaya geçilmesi halinde bu kaynaklar hepimize yeter. İşsizlik de ortadan kalkar. İşsizliğe, yolsuzluğa, gelir adaletsizliğine karşı emekten yana bir çözüm için hep birlikte mücadeleye!

Kapitalist ekonominin küresel krizi ve korona virüsü

0

9 Mart Pazartesi günü dünya borsaları çöktü. Dünya kapitalist ekonomisinde yeni bir “Kara Pazartesi” yaşandı. Wall Street’te işlemler 15 dakika boyunca durduruldu. Petrol fiyatı varil başına 33 dolara düştü; Ocak ayında ise 63 dolar düzeyindeydi. Borsada işlemlerin durdurulması, Wall Street’in 2008 krizinde panik satışları engellemek için getirdiği bir acil durum tedbiriydi. Kapitalistler, finansal sermaye ve çokuluslu şirketler arasında panik havası hakim. Ve bunun tek nedeni korona virüsü değil.

Wall Street, 2008’den bu yana en kötü düşüşünü yaşadı. Dünyadaki tüm borsalar düştü. Meksika ve Brezilya’da para birimleri devalüe edildi.

İşveren yanlısı birçok iktisatçı ve analist, kapitalist ekonomindeki bu yeni çöküşü korona virüsü salgınının etkilerine bağlıyor. Kuşkusuz, korona virüsünün yarattığı sonuçların payı var. Ancak korona virüsü, yeni küresel ekonomik çatlağın asli nedeni değil. Şüphesiz korona virüsü salgını çok önemli. Dünyada şimdiden 110.000’den fazla kişi enfekte oldu ve yaklaşık 100 ülke etkilendi.

Korona virüsü, aslında dünya kapitalist ekonomisinde zaten var olan akut krizi derinleştirmeye başlıyor. Kapitalist-emperyalist sistem 2007 / 8’de başlayan akut ekonomik krizin üstesinden gelemiyor. Veriler de  bunu teyit ediyor.

“Dünya kapitalist ekonomisi zaten yavaşlamış, yılda %2.5’lik büyüme gibi bir ‘iniş oranına’ gerilemişti. Amerika Birleşik Devletleri yılda sadece % 2, Avrupa ve Japonya ise yalnızca %1 büyüyor; Brezilya, Meksika, Türkiye, Arjantin, Güney Afrika ve Rusya gibi önde gelen gelişmekte olan ekonomilerde aslen durgunluk hakim. Hindistan ve Çin’in devasa ekonomilerinin büyüme hızı da geçtiğimiz yıl önemli ölçüde yavaşladı. Ve şimdi de COVID-19 karantinası, Çin ekonomisini uçuruma doğru itiyor.

Gezegendeki en gelişmiş 36 ekonomiyi temsil eden Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), COVID-19 nedeniyle, bu yıl küresel ekonomik büyümenin yarı yarıya düşmesi ihtimaline işaret ediyor. OECD, genel büyüme tahminini yüzde 2,9’dan şimdilik yüzde 2,4’e düşürdü, ancak ‘daha uzun ve yoğun bir korona virüsü salgını’nın 2020’de büyümeyi yüzde 1,5’e indirebileceği uyarısında bulundu.” (Michel Roberts, İngiliz iktisatçı, Sin Permiso 7/3/2020).

Korona virüsü, kapitalist ekonominin krizine “körükle” gidiyor. Koronavirüs Çin’de ortaya çıktı (bkz. https://www.gazetenisan.net/2020/02/cin-korona-virusu-ve-diktatorluk/). Çin, dünyanın en büyük ihracatçısı; şirketlerin kapanması nedeniyle sanayi üretiminde kaydedilen rekor düşüş, tüm kapitalist dünya üzerinde olumsuz bir etki yaratmış durumda. Bu durum Çin’in sınırlarını aşıyor. Örneğin dünya çapında turizm endüstrisi etkileniyor. Petrol üretimi ve fiyatları düşmekte. 2007/08 yılından bu yana sürmekte olan kapitalist ekonominin krizi derinleşiyor. Çokuluslu şirketler, Çin’de ve dünyada kar oranları ciddi oranda düştüğü için kaygılı. Spekülatif borsa hamleleri ve petrol fiyatı hareketleri, dünya milyarderlerinin servetlerini kurtarma çabalarını ifade ediyor sadece. İnsanlık için en büyük sorun, emperyalizm ve ona bağlı hükümetlerin bu durum karşısında, işçi sınıfı ve halklara yönelik kemer sıkma ve yağma planlarını ağırlaştırmaya çalışacak olması.

Korona virüsü salgınının birden patlak vermesi, kapitalizmin çürümesinin de yansıması aynı zamanda. Yoksulluğun artışı, aşırı nüfus, çevresel değişiklikler ve dünya çapında kamu sağlık sistemlerinin çöküşü, gerek eski gerek yeni hastalıkların ortaya çıkması ve yayılmasına elverişli bir zemin hazırlıyor.

Kapitalist kriz ve korona virüsünün bedelini kapitalistler ödemeli

Daha da kötüsü, her ne kadar Çin’de vakaların düşüşe geçtiği söylense de, korona virüsü salgını dünyada yavaşlamış değil. Bu makale yazıldığı esnada, dünyada 110.000’den fazla insan enfekte olmuş, 3800 kişi hayatını kaybetmiş ve 100’den fazla ülke etkilenmiş durumda. İtalya’da tüm ülke karantina altında.

Kapitalist-emperyalist sistem ve ona bağlı hükümetler, milyonlarca kişiyi etkileyen bu insani krize yeterli bir tepki vermeyi başaramıyor (bkz. “Korona virüsü ve deng hummasının yeniden yayılması,” El Socialista, sayı 451, www.izquierdasocialista.org). Kitlesel spor veya sanat etkinliklerinin askıya alınması gibi önlemler alıyorlar. Daha büyük bir felaketi engellemek için aldıkları bu tedbirler panik yaratırken, altta yatan sorunları çözmeye çalışmıyorlar.

Dünya halkları, bu acil durum karşısında sokağa çıkıp hükümetlerin gerçek önlemler almasını talep etmeli. Faturayı yukarıdakiler, kapitalistler ödesin. Acil duruma müdahale etmek için sağlık bütçelerini ciddi ölçüde artırmak amacıyla derhal kaynak yaratılmalı. Söz konusu kaynaklar; sağlık tesislerini genişletmek ve iyileştirmek, tüm sağlık çalışanlarının maaşlarını yükseltmek, işe alımları artırmak ve herkese ücretsiz sağlık hizmeti sağlamak için kullanılmalı. Bu kaynaklar da büyük holdingler ve finansal sermayeye getirilecek artan oranlı vergilerden ve de dış borç ödemesinin durdurulmasından sağlanmalı. Muayene, tedavi ve ilaçların ücretsiz olduğu ve devletçe karşılandığı, birleşik ve kamuya ait, ülke çapında sağlık sistemleri olmalı; bu sistemler kullanıcılar, doktorlar, çalışanlar ve diğer profesyoneller tarafından yönetilmeli. Tıbbi uzmanlık laboratuvarları kamulaştırılmalı, sağlık ve tıp çalışanları ve bilim insanlarının denetimi altında işlemeli.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, emperyalizm ve çokuluslu şirketler, korona virüsünü halkları daha da fazla sömürmek için kullanmaya çalışacaklar. Şimdiden şirketlerin yüz binlerce kişiyi işten çıkardığı veya açığa aldığı söyleniyor. Yarı sömürgelerde daha büyük devalüasyonlar yaparak ücretleri kırmaya ve dış borç mekanizması ile daha fazla yağma gerçekleştirmeye çalışacaklar.

Kapitalist krizin ve korona virüsü krizinin bedelini işçiler ve halklar ödeyemez. İşten çıkarma veya açığa almalara hayır. Dış borç ödemeleri durdurulsun. Sağlık ve istihdam için bütçe. Krizin bedelini şirketler ve yukarıdakiler ödesin.

Dünya çapında yayılan Şili, Fransa, Lübnan, Irak, Filistin ve benzeri isyanlar ve diğer toplumsal protestolar, kemer sıkma planlarına karşı ve insan hayatını savunmaya yönelik mücadelenin devam ettiğini ortaya koyuyor.

*Arjantin’deki Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi.

Dünya malı çok, kefenin cebi yok!

0

Ozanın dediği gibi; bindik bir alamete, gidiyoz kıyamete! Kapitalizm aynı bir mirasyedi gibi dünyayı yedi, neredeyse bitirme noktasına getirdi. Bundan sonra tercih edilecek yol dünya için “tamam mı, devam mı” anlamına gelecek.

Karar, dünyayı bu noktaya getiren kapitalistlere kalırsa insanlık için barbarlık ve yok oluş kaçınılmaz. Trump’tan Bolsonaro’ya, Putin’den Jinping’e kadar kapitalizmin kara yüzleri bu yolda ilerliyor. Onları taklit eden daha küçükler de kendi ülkelerinde, bölgelerinde aynı yıkıcı yolu izliyor. Bu yol insanlık için çıkmaz bir yoldur.

Onlara göre adına kalkınma, büyüme, zenginleşme dedikleri bu kapitalist yoldan eğer vazgeçilirse insanlık mağara devrine döner. Milyarlarca insan zaten kapitalizm altında en gayri insani koşullarda yokluk ve yoksulluk içinde yaşıyor. Sadece Afrika’da ya da Güney Amerika’da değil, bizzat Avrupa’nın göbeğinde, ABD’de de!

Kapitalist düzen bu şekilde devam ettiği sürece geri kalan milyarlarca insanın akıbeti de benzer olacak. Kapitalizmin, insanlığı onarılması imkânsız bir çöküşe doğru sürüklemesine dur demek gerekiyor. Bu nedenle bugün antikapitalist olmak artık bir politik tercih değil bir zorunluluk. İnsanlık kapitalizmi aşmak zorunda; eğer yeryüzünde yaşanabilir insanca bir hayat olmasını istiyorsa.

İnsanlık kapitalizmi aşmak istiyorsa ona can suyu olan özel mülkiyeti ve ulusal sınırları ortadan kaldırmalı. İnsanın insana kulluğunu bitirmeli. Dünyanın ve insanlığın artık ırkçılıkla, şoven hamasetle kaybedecek tek bir dakikası dahi olmamalı.

Peki, bütün bunları kim ve nasıl yapacak? Emin olabiliriz ki kapitalizmi kim sırtında taşıyor ve yeniden yeniden üretimini sağlıyorsa onlar yapacak: Dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları! O yüzden dünyanın bütün işçilerinin birleşmesi gerekiyor. Kapitalizmi yıkmak için! Nasıl mı? Son on yıldır dünyanın dört bir yanında işçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler zaten bunun için meydanlardalar. Parçası olalım, omuz verelim… Gerisi gelecek…

Hükümet bankalarla kumar oynuyor

0

Bankacılık Kanunu’da yapılan değişiklikler 20 Şubat itibariyle meclisten geçti. İktidar tarafından bankacılık sektörünün güçlendirileceği ve katılım bankacılığının önünün açılacağı şeklinde pazarlanan değişiklikler, hükümetin ekonomiyi daha fazla kontrol etme ihtiyacının bir ürünü olarak duruyor.

Merkez Bankası (MB) başkanının görevden alınmasıyla, hiçbir temele dayanmayan “faiz düşerse enflasyon da düşer” politikası doğrultusunda hükümetin MB’yi yönlendirmesi kolaylaşmıştı. Fakat bugün görüyoruz ki faizler düşmüş olsa de döviz kuru (bu yazı yazılırken dolar 6,10 düzeyine yükselmişti) yükseliyor.

Enflasyon ise çift hanelerde ve hayat pahalılığı cep yakmaya devam ediyor. Hükümet için ekonomik krizin gidişatını dış güçlere bağlamak ekonomi üzerinde denetim kurmanın bir nevi kılıfı olmuş durumda.

2018 Haziran seçimlerinden önce “yetkiyi verin ekonominin nasıl düzeldiğini göreceksiniz” diyen iktidar, seçimlerden sadece iki ay sonra patlak veren krizin altında kaldı. Dış güç müdahalesi dışında bir açıklama getiremeyerek “aslında ekonomi o kadar da denetimimizde değil” tahrifatını yayıyor. Bunun için de yaratılan düşmanlara “sopa” gösteriliyor.

Mevcut bankacılık sistemini Bankacılık Denetleme Kurulu ve MB eliyle denetim altına almak sorunları çözer mi? Bizce hayır. Bugüne kadar ekonomi üzerinde kurulan kontrol mekanizmaları hiçbir işe yaramadığı gibi bütçe problemleri ile karşı karşıya kalınmasına neden oldu.

Varlık Fonu, katılım bankaları, son yapılan düzenlemeler ve İş Bankası’nın hazineye aktarımı çabaları bir reform amacıyla yapılmaktan çok, rejimin anlık parasal ihtiyaçlarına dönük olarak yapılıyor. Hiçbir kamusal yarar gözetmeden iktidara ve rejime kaynak yaratma itkisi ekonomiyi daha da zora sokacaktır.

Yeni kanuna göre, kalkınma ve yatırım bankaları da katılım bankaları gibi faizsiz fon kullandırabilecek. Bankaların işlemlerden aldıkları masraf ve komisyonları belirleme yetkisi ise MB’ye verilecek. Bankaların çeşitli gelir kalemlerini MB eliyle belirlemek, tüm ipleri elinde tutma çabası olarak okunabilir. Döviz kuru dahil yapay fiyat oluşumunu sağlamak amaçlı işlem ve uygulamaların yapılması, farklı araçlarla gerçeğe aykırı veya yanıltıcı bilgilerin yayılması, tasarruf sahiplerinin yanıltıcı bir şekilde yönlendirilmesi manipülasyon olarak kabul edilecek. Manipülasyonun yapılıp yapılmadığına karar verecek merci ise Hazine Bakanlığı ve BDDK. Dolayısıyla rejim beğenmediği hareketi “cezalandırabilecek”. Tüm bunlar serbest piyasa altında yapıldığı zaman sonuçları çok ağır olabilecek bir kumar olmaktan öteye geçemiyor. Bunun sonucunda oluşacak faturayı da şu anda olduğu gibi yine kontrol ettikleri bankalar aracılığıyla işçi ve emekçilere ödetecekler.

“Tüm o kadınlar için…”

0

Sorunların çözümü için tespiti şart. Ancak söz konusu kadına yönelik erkek şiddeti olduğunda bu çabadan uzak, hatta tersine onu görünmezleştirme, fazlasıyla göz önündeyse normalleştirme ve her iki durumda da erkek şiddetine maruz kalan kadını itibarsızlaştırma gayretiyle karşı karşıyayız.

Üstelik bunu kadına yönelik şiddetle mücadele kisvesi altında yapmaktan da hiç gocunmuyorlar.

Diyanet’e bağlı aile ve dini rehberlik büroları tarafından kadınlara verilen tavsiyeler bu durumu yeniden yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Burcu Karakaş’ın araştırması sonucu kamuoyuna yansıyan bu tavsiyeler; ne kadına yönelik şiddeti önleme, ne de kadını güçlendirme amacı taşıyor.

“Şiddet gördüğümde ne yapmam gerekir” diye soran kadına “Vurursa tepki vermeyin, oradan uzaklaşın. Odanıza çekilin. ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yönünde tavsiyede bulunan rehberlik büroları şiddeti kabullenmeyi, hatayı kendinde aramayı ve meseleleri aile içinde çözmeyi telkin ediyor.

Oysa 2019’daki kayıplarımızın acısı ve öfkesi daha biraz olsun dinmeden, 2020 yılının ilk ayında Türkiye’de 27 kadın öldürüldü. 7 kadının ölümü ise şüpheli. Öldürülen, şiddete uğrayan kadınların birçoğu “büyütme, kocandır, sevgilindir, çocuğunun babasıdır, erkektir, gururdur” vb. sözlere maruz kaldığı erkek şiddeti karşısında daha en başında yalnız ve savunmasız bırakıldı.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede destek olması açısından Diyanet’e bağlı oluşturulan bu rehberlik kurumlarının da bu anlayışı nasıl pekiştirdiği bu araştırmayla açıkça görülüyor. Aynı zamanda, kadınların şiddet karşısındaki en önemli kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi’ni şiddetin sebebi göstermeye çalışan saldırılar da bu madalyonun diğer yüzü olarak karşımızda duruyor.

Bu araştırmanın kamuoyuna yansıdığı aynı günlerde ise bir kadının sesi tüm dünyada yankılanıyor: “Artık yetti. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var benim. Kimseden de izin istemiyorum… Çünkü kızımı öldürmeden önce başka kadınları öldürüyorlardı. Peki, biz ne yapıyorduk? Evlerimizde oturup ağlayarak dikiş dikiyorduk. Artık bitti… Kendim için, ailem için, kızım için ve tüm o isimsiz kadınlar için adalet istiyorum. Çünkü her gün birimizi öldürüyorlar, sonra birimizi daha, birimizi daha. Hâlâ kızımın davası çözülmedi ve bugüne kadar 10, 100, 1000 tane yeni dava gördüm…”

Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre üç binin üzerinde kadının katledildiği, kadın cinayetlerinde davaların çoğunun çözümsüz ve faillerin cezasız kaldığı Meksika’dan yükseldi bu ses. 2016 yılında öldürülen 19 yaşındaki María de Jesús Jaime Zamudio’nun annesiydi. 14 Şubat’ta Ingrid Escamilla’nın birlikte yaşadığı erkek tarafından öldürülmesine ve medyanın olayı magazinleştirmesine yönelik başlayan protestoların sembolü oldu. Ardından eylemler 7 yaşındaki Fatima’nın cinsel saldırı sonucu öldürülmesiyle daha da yaygınlaştı ve hükümetin kadın cinayetleri karşısındaki politika ve uygulamalarının yetersizliğini hedef almayı sürdürüyor.

Hükümetler kadına yönelik erkek şiddetine karşı etkin önlemlerden yoksunlar, tersine erkek egemen sistemi pekiştiren politikalara yaslanıyorlar. Bu nedenle kadın cinayetleri tüm dünyada kadınların en önemli sorunu ve mücadele ekseni olmayı sürdürüyor.

Arjantinli kadınlar “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyerek artan kadın cinayetleri karşısında dayanışmayı öne çıkardılar, Şili’de kadınlar “Yolumdaki tecavüzcü” diyerek sorumluları işaret ettiler ve bugün Meksika’da kadınlar “Artık yetti, artık bitti!” diyor. Ve bir kez duyanlar için Emine Bulut hiç susmuyor: “Ölmek istemiyorum!”

Sloganlarımız birleşip yaygınlaşırken, taleplerimiz de tüm dünyada ortaklaşıyor. Şimdi sıra, bu mücadeleyi de ortaklaştırmakta!

8 Mart – Kadın mücadeleleri – Cemre Sava ve Sena Aydın ile Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 07.03.2020

0

8 Mart – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 07.03.2020 by Gazete Nisan

8M: Kemer sıkmacı hükümetlere karşı ve tüm haklarımız için uluslararası mücadele günü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü için yayımladığı deklarasyonu paylaşıyoruz.

Yeni bir uluslararası mücadele günü biz kadın işçileri sokağa çıkarıyor. Biz, gerici sivil-askeri Anez-Comacho hükümetine karşı mücadele eden Bolivyalı kadınlarız. Biz Macron’un emeklilik reformuna karşı savaşan Fransız işçi kadınlarız. Biz IMF’nin ve onun kukla hükümetlerinin kemer sıkma uygulamalarına karşı seferber olan Ekvadorlu ve Porto Rikolu kadınlarız. Biz yasal kürtaj hakkı için sokaklara çıkan Arjantinli kadınlarız. Biz, gerici ve kadın düşmanı Bolsonaro hükümetine, bu hükümetin kemer sıkma tedbirlerine karşı çıkan ve Marielle Franco için adalet talep eden Brezilyalı kadınlarız. Kadın cinayetlerine ve cinsel şiddete karşı seferber olan Meksikalı kadınlarız. Cinsiyete dayalı şiddete karşı savaşan Perulularız. Cortizo hükümetinin toplu işten çıkarmalarına karşı hak talep eden Panamalı kadın işçileriz. Feminist mücadelenin kriminalize edilmesine yeter diyen Türkiyeli kadınlarız. Sosyal hak savunucularının zulüm görmesine ve katledilmesine karşı savaşan Kolombiyalılarız. Açlığa, ABD emperyalizminin saldırılarına ve hükümet baskılarına karşı savaşan Iraklı ve Lübnanlılarız. Biz çevre için, çokuluslu maden şirketlerinin def edilmesi için ve topraklarımızın, topluluklarımızın tahrip edilmesine karşı savaşan genç kadınlar ve yerli halkız. Hiçbir insanın yasadışı olmadığı gerçeğini gözler önüne seren; işe, sağlığa ve eğitime erişimde eşit haklar için mücadele eden göçmenleriz. Kapitalist hükümetlerle ön safta yüzleşen ve taleplerini yükselten bu yeni, güçlü feminist mücadele dalgasındaki kadınların başkaldırışıyız. Bu yüzden en çok da, sırf kadın oldukları için tecavüz ve işkence gibi politik-cinsel şiddetle cezalandırıldıkları iki misli aşağılanmaya karşı direnen ve her gün sokaklarda gerici Piñera hükümetine meydan okuyan Şilili kadınlarız.

100 yılı aşkın süredir dünyanın her yerinde kadınların uluslararası feminist mücadele günü olan 8 Mart’ta, 1908’de New York’ta bir fabrikada ücretlerinin artırılması için grev yaparken yanarak ölen işçi kadınların tarihini savunuyor; Alman sosyalist devrimci Clara Zetkin’in Kopenhag’daki 1910 Uluslararası Kadın Konferansı’nda sunduğu öneriyle bize miras bıraktığı günü hatırlıyor ve 1917’de 8 Mart (onların takvimine göre Şubat) eylemiyle büyük Rus Devrimi’nin başlamasını tetikleyen Rus kadın işçilerin kahramanca mücadelesini anıyoruz. Ancak tüm bunların yanı sıra, kadın işçilerin kapitalist hükümetlerden bağımsız, tüm taleplerimizi kazanmamızın aracı olan uluslararası örgütünün ilerlemesini sağlayacak büyük bir mücadele günü inşa etmemiz gerekmekte.

Bu kapitalist ve patriyarkal dünyada kadınlar ezilenin de ezileni, sömürülenin de sömürüleni konumundalar. Yalnızca dünyanın pek çok yerinde ikinci sınıf vatandaş olarak görülmekle kalmıyor (öyle ki bazı Ortadoğu ülkelerinde kadınların araba kullanma ya da oy verme hakkı yok), aynı zamanda tüm ülkelerde görünmeyen emeğimizle çifte sömürüye maruz kalmaya devam ediyoruz. Bu patriyarkal dünyada, bütün temizlik ve ev işleri cinsiyetimizden kaynaklı “doğal” iş bölümünün bir parçasıymış gibi çoğu zaman kadınlar tarafından yapılıyor ve bunun karşılığında hiçbir ücret almıyoruz. Hatta bunlar bu bir iş olarak tanınmıyor bile. Dahası, bu iş yükü kapitalistlerin bize eşdeğer iş için daha düşük ücret vermelerinin (gelir eşitsizliği) ve bizi güvencesiz işlere sürüklemelerinin arka planındaki argüman olarak görülüyor. İşte bu nedenle en düşük ücretlerle çalıştırılmaktayız. Hükümetlerin kemer sıkma düzenlemeleri ve emeklilik reformu planlarıyla işten ilk çıkarılacak olan da biziz, emeklilik fonlarının rafa kaldırılmasından en çok etkilenecek olan da.

Bu yüzden, bu yeni mücadele gününde, tüm sendikalardan ve işçi örgütlerinden, tüm haklarımız için bütün işçi sınıfını kapsayan bir Uluslararası Feminist Grev çağrısı yapmalarını talep ediyoruz. Kadın ve trans cinayetlerine, kilise destekli merdiven altı kürtajlardan kaynaklanan ölümlere, kadınların ve çocukların cinsel sömürüye maruz kaldığı kapitalist insan kaçakçılığına, gelir eşitsizliğine ve emek ayrımcılığına karşı ve ayrıca özgür göçmen hareketi ve mültecilerin tüm sosyal haklara erişimi için tüm işçi sınıfının bizimle beraber seferber olması gerekmekte. IMF’ye hileli dış borçları ödemeye devam etmek isteyen kapitalist hükümetlerin ve emperyalizmin kemer sıkma planlarına karşı geliyoruz, çünkü krizin faturasını biz ödemeyeceğiz.

Özgürlüğümüze giden yolda enternasyonal, antikapitalist, antipatriyarkal ve anti-ırkçı devasa bir mücadele günü inşa edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Yalnız değil hep birlikte, meydan da bizim gece de!

0

8 Mart geliyor! Erkek egemen kapitalizme karşı sesimizi duyurabilmek, erkek şiddetine karşı dayanışmamızı güçlendirebilmek için yürüyüş ve gösterilerle bu mücadele gününe hazırız. Bütün bir yıl biriken öfkemizi en güçlü ve neşeli şekilde göstermeye; geceleri ve gündüzleri, sokakları ve meydanları isyanımızla doldurmaya hazırız!

Nasıl hazır olmayalım ki? Kız kardeşlerimizin dişleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı hakları nasıl başıboş bırakalım? Sonraki kuşaklar erkek şiddetine maruz kalmasın, istenmeyen gebelikler yüzünden hayatını kaybetmesin diye verilen büyük kavganın kazanımları üzerinde duruyoruz. Bizler oy kullanabilelim, günde sekiz saatten fazla çalışılan sömürü koşullarına maruz kalmayalım diye hemcinslerimizin verdiği büyük bir mücadele tarihi var gerimizde. Clara Zetkin’in İkinci Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, kadın işçilerin daha iyi çalışma koşulları ve oy hakkı mücadelelerini savunmak üzere 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üzerinden bile tam 110 yıl geçti.

Peki, bugün kadınlar olarak kazanımlarımız garanti altında mı? Maalesef değil. Kapitalizm ve patriyarka ittifakı dört bir yanımızı kuşatmaya çalışıyor. Ekonomik kriz, bir yandan güvencesiz, düşük ücretli, esnek çalışma koşullarını perçinlerken, bir yandan da kadınların üzerindeki ev işi yükünü artırıyor. Alım gücü düşen ailelerin ihtiyaçları ve maddi yükü kadının sırtına yükleniyor. Ev içi emeğimiz görünmezleştirilirken iktidar bir de nafaka hakkımızı gasp etmeye çalışıyor.

Kamusal bakım hizmeti, kreşler yok sayıda. Bunların yerini dini kurslar, merdiven altı sıbyan mektepleri ikame ediyor. Denetimsiz tarikat yurtlarında çocuklar istismara maruz kalıyor.

Kadınlar şiddete maruz kalırken sığınma evleri açmayanlar, Diyanet’e “9 yaşındaki çocuk evlenebilir” diye fetva vermesi için sekiz bakanlıktan daha fazla bütçe ayırıyor. Hayatımızı her geçen gün daha fazla dini kurum ve politikalar belirliyor.

Dünyanın her yerinde kadın düşmanı hükümetler iktidarda. Kadın istihdamına, kadına şiddeti önleme programlarına ayrılan bütçeleri kaldırıp ekonomik krizin faturasını özellikle kadınlara kesmeye çalışan hükümetler başta.

Peki, kadınlar nerede? Şili’de kadınlar neoliberal politikaların yarattığı yıkım paketlerine karşı sokakta. Las Tesis eylemleri tüm dünyaya örnek oluyor. Irak’ta yolsuzluk ve işsizliğe karşı kadınlar Ekim’den beri meydanlarda. Lübnan’da, Sudan’da, Fransa’da, İsviçre’de, Endonezya’da seferberlikler devam ediyor. Çünkü halklar, emekçi kadınlar artık eskisi gibi yönetilmek istemiyor!

Bizler eşit ve özgür yaşamak istiyoruz, erkeklerle eşit koşullarda çalışmak ve gerek işyerinde gerek sokakta tacizin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin olmadığı bir hayatı yaşamak istiyoruz! Cinsel yönelimimizden, cinsiyet kimliğimizden dolayı nefret cinayetlerine karşı mücadele ediyor ve özgürlüğü istiyoruz!

Bu yüzden 8 Mart’ta alanlarda olacağız. Kadınların ölümleriyle değil yaşamlarıyla haber olduğu bir dünya için 8 Mart’ta tüm kadınları alanlarda olmaya çağırıyoruz!

*İllüstrasyon: Cristina Martinez

İrlanda seçimlerinin işaret ettikleri

0

“Hemen yarın İngiliz ordusunu defedip Dublin Kalesi’ne yeşil bayrağı çekseniz bile, sosyalist bir cumhuriyet kurmadıkça, tüm çabalarınız boşa gidecektir. Ve İngiltere toprak sahipleri, kapitalistleri ve ticari kurumlarıyla size hükmetmeye devam edecektir.” – James Connolly

Şubat’ta gerçekleşen İrlanda Cumhuriyeti seçimleri, ülkenin geleneksel “iki partili” yönetiliş biçiminin artık kitleler nezdinde kabul görmediğini ilan etti. Fianna Fáil ve Fine Gael isimli iki burjuva partinin hükümet kurma görevini üstlendikleri uzun bir sürenin ardından, İrlanda’nın İngiltere’ye karşı sürdürdüğü silahlı bağımsızlık mücadelesinin başını çeken İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) siyasal kanadı Sinn Féin %24,1 oranında oy alarak birinci parti oldu. Sinn Féin 1992 seçimlerinde %1,6, 2016’da ise %13,8 oranında oy almıştı. Dolayısıyla sandıkta son 30 sene içinde 13 kat, son dört sene içinde ise neredeyse iki kat büyüyen bir ulusal kurtuluş hareketi var karşımızda.

Fianna Fáil ve Fine Gael %22,1 oranında kalırken, üç Troçkist partiden oluşan Dayanışma ismindeki blok ulusal çapta %2,8 oy aldı. Troçkistlerin sanayi merkezi Dublin’deki oy oranları ise %7. Yeşiller Partisi %7,9, İşçi Partisi %4,6, Sosyal Demokrat Parti %3,4 oy aldı.

Sinn Féin bu baş döndürücü başarısına rağmen, her yerelde Teachta Dála (İrlanda’da milletvekillerine verilen ad) adayı çıkarmamak gibi affedilemez taktik hatası nedeniyle parlamentodaki en kalabalık grup olamayacak. Buna rağmen partinin parlamentodaki koltuk sayısı 23’ten 36’ya çıktı.

İrlanda seçimlerine genelde kapitalizmin, özelde ise İrlanda hükümetlerinin bu krizin faturasını emekçilere ödetmek istemesinin damga vurduğuna şüphe yok. Sandıklara gidip oy kullananlarla yapılan anketlerin sonuçlarına göre seçmenlerin %32’si ücretsiz sağlık hakkının, %26’sı ücretsiz barınma hakkının ve %8’i de emeklilik yaşının geriye çekilmesinin, yeni parlamentonun ilk görevleri arasında olması gerektiğini düşünüyor. Ek olarak Brexit tartışmalarıyla fraksiyonlara bölünen İngiliz burjuvazisinin İrlanda’ya yönelik artan müdahaleci yaklaşımlarının İrlanda emekçilerinde bağımsızlıkçı ve ulusalcı eğilimleri güçlendirdiğine şüphe yok.

Sinn Féin’ın yükselişi öncelikle cumhuriyetçi geçmişinden kaynaklanan bu prestijiyle açıklanabilir. Zira partinin seçim vaatlerinden birisi, yasal statü olarak İngiltere’nin özerk bir bölgesi olan Kuzey İrlanda’nın, Cumhuriyet’e katılması yönünde bir referandumun organize edilmesiydi. Kuzey İrlanda, Katolik İrlanda’nın geri kalanından farklı olarak İngiliz emperyalizmi tarafından asimile edilerek Protestanlaştırılmış bir bölge. Dolayısıyla cumhuriyetçi işçi sınıfının temel taleplerinden birini, Kuzey İrlanda ile birliğin ve bağımsızlığın sağlanması oluşturuyor.

Bu ulusal kaygıların haricinde Sinn Féin’ın başarısındaki bir diğer faktör, onun toplumsal eşitsizliğe eğilen seçim manifestosu oldu. Partinin manifestosunun başlığı şu şekildeydi: “İşçilere ve ailelere bir soluk verin – Değişim için Manifesto”.

Ancak seçimlerin işaret ettiği en önemli olgu, geleneksel işbirlikçi burjuva İrlanda partilerinin kitleler nezdinde eski inandırıcılıklarına sahip olmadığının anlaşılmasıydı. Bu bağlamda Sinn Féin’ın konumu, Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi’ndeki Goran Hareketi’nin yozlaşmış Kürt partilerine karşı elde etti mevzilerle karşılaştırılabilir.

Sinn Féin’ın sola dönen rüzgârın taleplerini karşılayabileceğine dair herhangi bir güvence yok. Bu parti uzun senelerdir iktidarda olduğu yerellerde uyguladığı neoliberal politikalar aracılığıyla zaten kapitalizmle bir dostluk ilişkisi içinde olduğunu ispatlamıştı. Bugünün görevi, hoşnutsuzluklarını geleneksel partilerinden vazgeçerek gösteren İrlandalı işçileri bağımsız, birleşik ve sosyalist bir İrlanda Cumhuriyeti bayrağı altında birleştirebilmek. Sinn Féin bunu gerçekleştiremez.

ABD: Sosyalizmin reformisti bile kapitalizmi titretiyor

0

2020’nin Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimleri için geri sayım başladı. Demokrat Parti (DP) kendisi adına kimin başkanlık yarışına katılacağını belirleyebilmek için bir önseçim sürecinin içinden geçmekte. Öne çıkan adaylar arasında eski başkan yardımcısı Joe Biden, Afganistan gazisi ve banker Pete Buttigieg, Massachusetts senatörü Elizabeth Warren, New York belediye başkanı ve milyarder Michael Bloomberg ve kendini “demokratik sosyalist” olarak tanıtmasıyla öne çıkan Bernie Sanders var. Cumhuriyetçi Parti ise benzer bir önseçim sürecinden geçmeyecek ve zaten başkan olan Trump’la seçime katılacak.

DP içinde, önseçim süreci ilerledikçe, ABD kapitalizminin önde gelen düzen partilerinden olan bu yapının içindeki kriz de derinleşiyor. Geleneksel burjuva güçler “demokratik sosyalist” önerilerin yükselişini durdurabilmek için öncelikle Sanders’ın önerilerinin yumuşatılmış ve liberalleştirilmiş versiyonunu savunan Warren’ı öne sürdü. Daha sonra Obama dönemiyle anılan Joe Biden’ın prestijini kullanmak istedi. Ardından Buttigieg, cinsel yönelimi kullanılarak “gay başkan” kampanyasıyla ilerici bir seçenek olarak lanse edildi. Bloomberg ise kapitalist sınıfların kaygılarının doğrudan bir ürünüydü: Bir finans imparatorluğunun üzerinde yükselen bu isim, Sanders’a karşı bütün adayların kendi kampanyasının ardında kenetlenmesini istiyor. Ancak sürecin bugüne kadarki evrimi gösteriyor ki, işçilerin ve gençliğin radikalleşmesi bütün bu reklam kampanyalarının ölü doğmasına sebebiyet veriyor ve verecek.

Iowa’da Demokrat Parti’nin önseçim sonuçlarını açıklamayı bir hayli geciktirmesi, oy pusulalarının işlendiği dijital veri tabanının çökmesi, Sanders’ı önde gösteren ilk sonuçların geri çekilerek ardından onun ikinci gösterildiği sonuçların basın organlarına servis edilmesi, ABD “demokrasisinin” reformist dahi olsa kendine “sosyalist” diyen bir adayın kampanyasının kitleselleşmesi karşısında nasıl refleksler vereceği üzerine kamuoyunda belirli bir yankı uyandırdı.

Sanders’ın hiçbir önseçimi kaybetmemiş olması ve kampanyalarına yüzlerce milyon dolar harcayan Buttigieg, Biden gibi milyonerleri yenmeyi ve anketlerde Bloomberg gibi bir milyarderin önünde çıkmayı sürdürmesi, düzen kurumlarının endişe çığlıklarının kaynağını açıklıyor. Amazon şirketinin kurucusu ve CEO’su Jeff Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi Sanders’ın Rus istihbarat servislerine çalıştığı ve Putin’den direktif aldığına dair asparagas haberler yayınladı. Fox, CNN ve benzeri birçok kanal Sanders tipi sosyalizmin ekonomik hakların ve politik özgürlüklerin baskılandığı bir diktatörlük anlamına geldiğini anlatan yorumcularla dolup taşıyor. Elizabeth Warren, Sanders’ın kadın düşmanı olduğunu söyleyerek #MeToo hareketinin onun adaylıktan çekilmesini sağlaması gerektiğini bile deklare etti.

Bütün bunlar iki partili aristokratik paradigmanın dışına çıkmaksızın kendi programını emperyalist DP’nin içinden ifade eden ve programının en radikal tarafları zenginlerin vergilendirilmesi ve ücretsiz sağlık hakkı gibi maddelerden oluşan Sanders’ın reformist önerisine karşı geliştirildi. Bu tablo finans oligarşisinin yağması altında can çekişen ABD’li ve göçmen işçi ve emekçi sınıflarının zenginliğin yeniden paylaşımını gündeme getirdikleri anda, dünyanın “demokratik” gücü olmakla övünen bir ülkenin vereceği cevabın ne denli şiddetli olabileceğine işaret ediyor.

Sanders aslında 2008 ekonomik krizinin ve politik alanda Trump’ta şahsına kavuşan despotik bir sağ yönelimin sonuçlarından hoşnutsuz milyonlarca yoksulun devrimci ve sosyalist fikirlere yakınlık duymaya başlamasının bir sonucu ve göstergesi. Beyaz Saray merkezli onlarca anket şirketinin sonuçları yeni işçi sınıfı gençliğinin hızlı bir biçimde sosyalizme sempati duymaya başladığına işaret ediyor. Bu kuşaklar Afganistan ve Irak savaşlarının mazeret olarak kullanılmasıyla sağlık, emeklilik ve işsizlik fonlarının askerî-sınai komplekse aktarılmasıyla ve bütün sosyal ve demokratik haklarının tırpanlanmasıyla büyüdüler. Aynı kuşaklar ücretsiz sağlık için kaynak yok diyen ABD devletinin, 2008 krizinin ardından iflas eden bankalara nasıl milyar dolarlık kurtarma operasyonları gerçekleştirdiğine tanıklık etti.

Bu bağlamda Sanders’ın bu dalganın nihai ifadesi olmadığını, onun yalnızca dönemsel bir yansıması olduğunu bilmekte fayda var. Sanders iki partili antidemokratik siyasal temsiliyet sistemine dönük eleştiriler getirmezken, DP’den bağımsız ve devrimci bir işçi partisinin inşası için de çalışmıyor. Halbuki Demokrat Parti, 1828’de kurulmuş olması itibariyle, bugün dünyanın en eski kapitalist partisi olma unvanını taşıyor. Bu parti İç Savaş’ta köle sahiplerinin tarafındaydı. I Dünya Savaşı’nda sosyalistleri tutukladı ve II. Dünya Savaşı’nda da Japonya’ya iki tane atom bombası attı. Aynı parti Kore ve Vietnam işgallerini organize etti, Irak ve Afganistan işgalleri lehine oy kullandı.

Bunların yanı sıra Sanders’ın “demokratik sosyalizmi” kapitalistleri mülksüzleştirmeyi de öngörmüyor. Sanders’ın aklındaki aslında bir “güler yüzlü kapitalizm”. Halbuki işçi ve emekçilerin gündelik ve tarihsel sorunları ancak ve ancak ABD emperyalizminin bir ekonomik ve politik tahakküm sistemi olarak ilga edilmesiyle çözülebilir.

Sanders’ın, düzen kurumlarından ve kapitalist sınıflardan gelecek bütün saldırılara karşı demokratik olarak savunulması gerektiği kuşku götürmez bir gerçek. Ancak bu, sosyalistlerin onunla beraber hareket etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Sanders programını ve hareketini DP’nin içinde inşa etmeye çalışarak, düşmana en büyük kozu veriyor: politik ve örgütsel bağımlılık. Dolayısıyla sosyalistlerin önceliği işçi sınıfının siyasal ve örgütsel bağımsızlığı olmak zorunda.

Türkiye’nin sınırlarında bir insani kriz yaşanmaktadır: Mültecilik haktır, mültecilere yönelik hak ihlallerine son verin!

0

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi ve Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin ortak basın açıklamasını paylaşıyoruz.

İdlib’de uzun süredir devam eden ve son günlerde Türkiye için de sonuçları çok ağır bir hal alan çatışmalar, Suriye’de yaşanan insani krizi daha da derinleştirmiştir. Savaşın şiddetlenmesiyle, hayatını kaybeden, yaralanan ve yerinden edilen insanların sayısında dramatik bir artış yaşanıyor. Türkiye sınırına yığılan yüz binlerce sivil, oldukça zor koşullar altında hayatta kalmaya çabalıyorlar. Buna karşın, Türkiye’nin gündemi İdlib’e kilitlenmişken, sınırımızda yaşanan insani felaket siyasi iktidar ve yaygın medya tarafından görmezden geliniyor veya üstü örtülüyor.

Uzun süredir Suriye sınırında süren bu insani krize, son günlerde bir de Türkiye’de bulunan göçmenlerin savaş kozu olarak kullanılması ve Avrupa ülkelerinin kendi sınırlarını göçmenlere kapatma ikiyüzlülüğü de eklenince; gerek Türkiye’de, gerek Türkiye-Avrupa sınırlarında ve gerekse de Türkiye- Suriye sınırında, savaştan ve baskıdan kaçan milyonlarca sivil için yaşam daha da çekilmez bir hale geldi.

Hükümetin dört gün önce Avrupa’ya sınırdan geçişlere müsaade edileceğini duyurması sonrasında çok sayıda göçmen, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak, daha iyi bir yaşam kurma hayaliyle, ailesiyle birlikte Avrupa sınırlarına yöneldi. Kendi imkânları ile ya da ücretsiz hizmet sağlayan otobüslerle sınırlara gitmeye çalışan mülteciler olduğu gibi, bir yandan da, bu durumun propagandasını yapmak isteyen televizyon kanalları, açıktan mültecilerin yaşamlarını tehlikeye atarak, onları botlara bindirerek, denizden Avrupa’ya gönderirken çektikleri videoları, haberlerinde paylaşmaya devam ediyorlar. Karadan geçişin sağlanabildiği İpsala, Pazarkule sınır kapılarında yığılmış çocuk, kadın, yaşlı, engelli, hasta binlerce mültecinin içecek su, süt, mama, bebek bezi dahi bulamadığı, yağmur ve kış soğuğuna rağmen geceyi dışarıda geçirdiği, sağlık hizmeti alamadığı için hastalıkların baş gösterdiği, sınıra yaklaşanların tazyikli su, gaz bombası, darp ve işkence ile durdurulduğu bilindiği halde, yine Bosnaköy civarından geçiş yapmak isteyen mültecilere biber gazı yanında sürekli silahla karşılık verildiği bilinmesine, Çanakkale’de botlarla geçiş yapmak isterken yaşamını kaybeden bir kadın iki çocuk olduğu, yine botlarla yola çıkan çok sayıda mültecinin Avrupa sınırına varamadan durduruldukları, ölüme terk edildiklerine dair onlarca haber her gün haber sitelerinde televizyonlarda yayınlanıyor olmasına rağmen, İç işleri bakanı bütün bu sorunları göz ardı ederek sınırdan geçenlerin sayısını her gün biraz daha yükselterek kamuoyu ile paylaşıyor.

Avrupa sınırlarını kapamış ve Türkiye’nin mültecileri tehlikeli geçiş noktalarına yönlendirmesinin ağır sonuçları ortadayken İç İşleri Bakanı’nın bu açıklamaları daha fazla mülteciyi sınırlara çekmeye devam etmektedir.

Hükümet, mültecilerin Türkiye’de bulamadıkları yaşama şansını Avrupa’da aramak için canlarını ortaya koyacaklarını bilmekte, bu güvenle mültecilere sınırın yolunu göstermekte, sınır boylarında yaşanan zulüm ve ölümlerden ise sorumluluk duymamaktadır. Oysa 2015’te benzer strateji uygulandığında da çok sayıda göçmenin ölüm haberi gelmişti; o günlerde sahillere vuran göçmen çocukların cesetleri halen hepimizin gözü önündedir.

İnsan hayatını ve temel insan haklarından biri olan iltica hakkını bu şekilde, pazarlık konusu etmek gayri insani olduğu gibi, Türkiye devletinin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinin de ihlali niteliğindedir ve telafisi imkansız zararlara yol açan büyük bir suçtur.

Avrupa ülkeleri ise, kendi üzerlerinden sorumluluğu atmak için yıllardır göçmenlerin Türkiye’de yaşadıkları hak ihlallerini görmezden geldiler. Geri kabul anlaşmaları ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de düzenlenen mültecilik hakkını ihlal ettiler. Bugün ise, sınırlarını daha da sıkı kapatarak, kendileri ve çocukları için daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’ya gitmeye çalışan yüz binlerce göçmenin hayatını doğrudan tehlikeye atmakta ve bu suça ortak olmaktadırlar.

İdlib’de ise çatışmaların git gide şiddetlenmesi ile savaştan kaçan sivillerin sürdürdükleri yaşam mücadelesi daha da zorlaşmış durumda. Birleşmiş Milletler’in geçtiğimiz günlerde yayımladığı rapor, bölgede yaşanan korkunç gerçeği gözler önüne seriyor. Bu rapora göre, 1 Aralık-12 Şubat tarihleri arasında yüzde 60’ı çocuk olmak üzere 800 binden fazla insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Kadınlar ve çocuklar bu toplamın yüzde 81’ini oluşturuyor. Bu tarihler arasında yerinden edilen sivillerden yaklaşık 550 bin kişi İdlib bölgesinin diğer mahallerine giderken, diğer 250 bin kişi ise Afrin, Cinderes, Al Bab, Azez gibi bölgelere sığınmak zorunda kaldı. Sadece 9-12 Şubat tarihleri arasında yerinden edilenlerin sayısı ise 140 binin üzerinde. Bu kişilerin %17’si kamplarda kalırken, %12’si bireysel çadırlarda, % 15’i ise bitmemiş binalarda kalıyor. 82 bin kişi ise açık havada ağaçların altında kalıyor.

Öte yandan, bölgedeki hava şartları yerinden edilenlerin hayatta kalmasını daha da zorlaştırmakta. Bölgeden bugünlerde gelen fotoğraflar ve videolarda her yerin karla kaplı olduğunu kolayca görebiliyoruz. Hava sıcaklığının sıfırın altında seyrettiği bugünlerde, on binlerce insan barınacak bir yere sahip olmadan, gıdaya ve suya erişme güçlüğü içinde var olma çabası içerisinde. -7 derecede ailemizle beraber dışarıda yatmak zorunda kaldığımızı bir an için düşünürsek, bölgede yaşayan insanların durumlarını kavramaya başlayabiliriz. Bu soğuk hava koşulları altında evlerinden kaçarken eşyalarını alabilen aileler, ısınmak için mobilyalarını ve kişisel eşyalarını yakmak zorunda kalıyorlar. BM’nin kontrolündeki kamplardan sadece birinde 5 kişinin, zehirli gaz çıkaran eşyalarını yaktıkları için boğularak öldüğü, raporda belirtilen vakalar arasında.

1 Aralık’tan sonra yerinden edilenlerden yaklaşık 500 bin kişinin kış yardımına ihtiyaçları bulunuyor. Yerel sivil toplum kuruluşları son günlerde çok sayıda çocuğun soğuktan dolayı yaşamını yitirdiğini bildirerek durumun vahametini ortaya koyuyorlar. Çatışmalar nedeniyle sağlık hizmetlerine de erişim imkânsız hale gelmiş durumda. Rapora göre, 11 Şubat’tan itibaren 72 sağlık tesisi hizmet vermeyi durdurmak zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler (BM) İnsani ve Acil Durum Yardımlarından Sorumlu Koordinatörü Mark Lowcock da yaptığı açıklamada, Suriye’nin kuzey batısında sağlık tesislerinin, okulların, camilerin ve çarşıların vurulduğunu, temel altyapının çöktüğünü, sağlık hizmeti sağlanamadığı için salgın hastalıkların yayılması riskinin de çok yüksek olduğunu vurgulamıştır.

Çatışmaların şiddetlenmesi sonucunda, son aylarda sivil ölümleri ve yaralanmalarında da bir artış yaşanıyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 29 Nisan 2019-10 Şubat 2020 arasında, İdlib, Hama ve Halep’te 1710 sivilin öldürüldüğünü bunların 337’sinin kadın ve 503’ünün çocuk olduğunu açıkladı. Komiserliğe göre, İdlib bölgesinde gerçekleşen hava saldırıları nedeniyle yalnızca 15 Ocak’ta ikisi çocuk, en az 15 erkek sivil öldürüldü; 18 çocuk ve 4 kadın da dâhil olmak üzere 60’tan fazla kişi yaralandı.

2011’de ülkede başlayan çatışmalardan kaçan milyonlarca sivilin İdlib bölgesine sığındığı, 2011 öncesi nüfusu 400 binin altında olan İdlib vilayetinin nüfusunun bu dönemde ona katlanarak 4 milyona vardığını, böylesi bir nüfus artışını karşılayacak hiçbir altyapısı bulunmayan ve kaldırabileceğinden kat be kat insan barındıran İdlib’e kaçınılmaz bir insani felaket yaratacağı bilinmesine rağmen çatışmaların taşınması sadece büyük bir sorumsuzlukla açıklanamaz. Milyonlarca insanın canını hiçe sayarak bu savaşı / güç yarışını sürdüren devletler, yaşanan bu insani felaketin açık ve tartışmasız sorumlusudur.

Yerlerinden edilerek İdlib’e sığınan milyonlar şimdi de Türkiye sınırına doğru akın ediyorlar. Türkiye hükümeti ise Avrupaya olan sınır kapılarını açarken, savaştan kaçan ve hayatta kalma mücadelesi veren mültecilere Suriye sınırlarını kapatıyor. Bu insanları Avrupa ülkeleri ve Rusya’yla yaptığı pazarlıklarda bir koz olarak kullanmaya çalışıyor.

Biliyoruz ki;

Suriye’de milyonların içinde bulunduğu insani kriz bir “doğal felaket” değil, hükümetlerin savaş politikalarının ve sınırlara ördükleri duvarların sonucudur.

Bu insani krizin son bulması için;

  • Suriye’deki çatışmalar derhal durdurulmalı, tüm dış güçler ülkeyi terk etmeli ve Suriye halkının kendi geleceğini özgürce ve demokratik şartlar altında tayin edebileceği koşullar yaratılmalıdır.
  • Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.
  • Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.
  • Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.
  • Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.
  • Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.
  • Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Gezi isyanı her zamankinden daha meşru ve güncel!

0

Gezi isyanının üzerinden altı yıl geçmesinin ardından, 657 sayfalık düzmece bir iddianameyle, “hükümeti devirmeye teşebbüs, mala zarar verme, yaralama, gasp, ibadethaneye zarar ve ibadethaneyi kirletme, patlayıcı ve tehlikeli madde bulundurma, ruhsatsız silah taşıma, kültürel ve tarihi eserleri tahrip” gibi mesnetsiz gerekçelerle 16 kişiye dava açılmış, 3 kişi için müebbet hapis talebinde bulunulmuştu. Tamamen uydurma, ciddiye alınabilecek hiçbir yönü bulunmayan bu iddianame 2013’te Cemaat savcıları tarafından hazırlanmış, daha sonra Saray rejiminin savcıları tarafından raftan indirilmişti.

15 Temmuz’un ardından “olağanüstü hal” rejiminin kalıcılaştırılmasıyla yargı mekanizması Saray’ın tamamen oyuncağına dönüşmüştü. Yargı bir yandan Saray’ın muhalefeti cezalandırma, kriminalize etme aracı haline gelirken, bir yandan, rejim içi güç çatışmalarının da bir alanı olmaya devam etmişti. Bu çerçevede, yeni toplumsal seferberliklerden her şeyden çok ürken Saray yönetiminin amacı, Gezi dosyasını 6 yıl sonra raftan indirerek kitleleri yeni bir korkutma, yıldırma, sindirme kampanyasına girişmekti.

Dava dosyasının acınası içeriğine rağmen, başta Erdoğan olmak üzere rejimin sözcülerinin Gezi’yi mahkûm etmeye dönük ısrarlı açıklamaları, 12 Şubat’ta gerçekleşen davadan ceza çıkacağı beklentisini doğurmuştu. Öyle ki, ilk iki duruşmada tahliye kararı veren, Osman Kavala’nın tutuksuz yargılanması gerektiğini savunan hâkimler değiştirilmiş, yerlerine yeni isimler atanmıştı. AİHM’nin tahliye kararları, Anayasa’nın ilgili hükümleri çiğnenerek mahkeme tarafından uygulanmamış, Kavala’nın tutuklu yargılanmasına devam edilmişti. Dava sırasında da hâkimler, avukatların savunma hakkını ayaklar altına alan skandal tutumlar almıştı. Ne var ki, 30. Ağır Ceza Mahkemesi sanıkların beraatına karar vererek davayı sonlandırdı.

Bu kararın rejim içerisindeki nasıl bir güç mücadelesinin sonucunda alındığını tam olarak bilmemiz mümkün değil. Karar sonrasında Mahkeme heyetine HSK tarafından soruşturma açılmasını ve Kavala’nın bu kez 15 Temmuz davası nedeniyle tutuklanmasını da… Fakat bu kararın ardından üzerinde durulması gereken iki nokta bulunuyor. İlk olarak, davadan beraat kararı çıkmasına rağmen, Saray rejimi ve Erdoğan’ın Gezi’yi karalama, bir suç unsuru olarak gösterme çabası devam edecek. Dava sonucunun ardından “Gezi bu ülkeye bir ihanet olayıdır,” diyen Erdoğan, bu yöndeki kampanyasını devam ettireceğini açıkça belli etmiş oldu. Saray ittifakının kitle desteğini giderek yitirdiği; ekonomide, dış politikada tam bir iflasın içinde bulunduğu bu dönemde, rejimin sözcüleri Gezi’den korkmakta tamamen haklı. Saray sözcüleri, Gezi isyanını mahkûm etmeye çalışarak grevleri yasaklamanın, gösteri ve toplantı özgürlüğünü ortadan kaldırmanın, ifade özgürlüğünü iğdiş etmenin zeminini kurmayı hedeflemekte.

İkinci nokta ise, Saray rejiminin sözcülerinin, mahkemelerinin Gezi hakkındaki hiçbir hükmünün bizim için hiçbir geçerliliğinin olmadığıdır. Gezi çürümüş, yozlaşmış, baskıcı, işçi ve doğa düşmanı bir hükümete karşı gelişen haklı bir isyandı ve daima öyle kalacak. “Gezi davası”, ona katılanların değil, “emri ben verdim” diyerek 11 kişinin ölmesine, yüzlerce kişinin yaralanmasına neden olanların yargılandığı davanın adı oluncaya dek mücadeleye devam edeceğiz.