Ana Sayfa Blog Sayfa 52

Ortadoğu’da seferberlikler: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

0

UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal) Arjantin seksiyonu Izquierda Socialista (IS-Sosyalist Sol), Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi’nden Görkem Duru ile geçtiğimiz haftalarda Ortadoğu’da gerçekleşen seferberlikler üzerine konuştu. El Socialista’da yayımlanan röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Yaklaşık olarak 1,5 aydır Lübnan ve Irak’ta devrimci kitle ayaklanmaları devam ediyor. İki hafta önce de bunlara İran’da başlayan halk isyanı eklendi. Tüm bu seferberlikleri tetikleyen ne oldu?

Bu üç ülkede de seferberliklerin açığa çıkmasına neden olan, emekçi halkların yaşamaya maruz bırakıldığı kötü ekonomik ve sosyal koşullar. Lübnan’da ayaklanmayı tetikleyen, hükümetin WhatsApp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamaları vergilendireceğini açıklaması oldu. Irak’ta ise emekçi halkı sokağa döken yüksek işsizlik ve yoksulluk oranları idi. Hükümetin yüzde 300’lere varan akaryakıt zammını açıklaması da İran’da ayaklanmanın fitilini ateşledi. Bunlar ülke halklarının o an seferber olmasını etkileyen faktörler. Ancak konunun arka planına baktığımızda bu üç ülkede de kitlelerin kapitalist yıkım politikalarına karşı hoşnutsuzluklarının süreklilik arz ettiğini görebiliriz. Lübnan’da 2015 yılında gerçekleşen “çöp ayaklanması”, Irak’ta 2011, 2015 ve 2018 yıllarındaki isyanlar ve yine İran’da 2016 ve 2018 yıllarından bu yana süregelen mücadeleler bunların örnekleri. Bugüne geldiğimizde, kapitalist yıkımın etkilerini görmek adına birkaç örnek vermek yerinde olur diye düşünüyorum. Örneğin bugün Irak’ta işgücüne katılım oranı yüzde 48,7 ile ifade ediliyor. 38 milyon nüfusa sahip ülkenin 13 milyonu, yani yaklaşık yüzde 30’u olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşıyor. Yıl sonunda ekonominin yüzde 9 civarında daralması beklenen İran’da ise enflasyon yüzde 40 bandına ulaşmış durumda. Bunun doğal sonucunda da temel gıda maddelerinin fiyatları 3 ila 4 kat artmış vaziyette. Lübnan’da ise hükümet Nisan ayından bu yana ekonomik krizden çıkış amacıyla kemer sıkma politikaları uygulamaya çalışıyordu. Krizin faturasını emekçi halka ödetmek adına devletin kamu harcamalarından elini çekmesi, kamuda ücretlerde kesintiye gidilmesi ve emekçilerin vergi yükünün arttırılması hedefleniyordu. Bunun sonucu ise, artan yoksulluk ve elektrik, su ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerine halkın erişememesi oldu. Kısacası, kapitalist sömürü politikalarının ulaştığı boyut emekçi halkların kendiliğinden bir şekilde ekonomik taleplerle seferber olmasının önünü açtı.

Ayaklanmaları başlatanın ekonomik talepler olduğunu söylüyorsun. Ama bir yandan da bu üç ülkede de kitleler, 2010 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında birçok halkın dillendirdiği, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” sloganı etrafında birleşmiş durumda. Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Seferberlikler nasıl bir seyir izliyor?

Evet, aslında ekonomik taleplerle kendiliğinden bir şekilde başlayan bu ayaklanmalar, hızlı bir şekilde ülkelerin önemli bir bölümüne yayılarak hem hükümet hem de rejim karşıtı bir karakter kazandı. Tabii kitleler nezdinde demokratik taleplerin ön plana çıkmasını yaratan koşullar da mevcut idi. Devlet aygıtının seferberlikleri ezmeye dönük yoğun baskısı (Irak ve İran’da katliam niteliğini alan bu baskı sonucunda 400’ü aşkın kişi hayatını kaybetti) kitlelerin öfkesinin hükümet ve rejimlere yönelmesini yaratan koşullardan bir tanesi oldu. Yine yukarıda da söylediğim gibi, bu ülkelerde yakın zamanda da mücadeleler olmuştu ve hükümetler bu mücadeleler sırasında sürekli olarak yapısal reform sözleri vererek eylemlerin geri çekilmesini sağlayabilmişti. Ancak verilen sözler hiçbir zaman yerine getirilmedi ve emekçi halkların yaşam koşulları iyileşmek yerine daha da kötüleşti. Bunun sonucu ise kitlelerin mevcut düzeni daha derinden sorgulamaya başlaması oldu. İsyanlar başladıktan sonra Lübnan ve Irak hükümetleri de yine yapısal reformlar yapacaklarını açıklasalar da bu kez emekçi halklar geri adım atmadı. Bu iki ülkede başbakanların istifasını sunması dahi kitlelerin sokakları terk etmesini sağlamadı. Bu da aslında bize rejimlere karşı öfkenin ulaştığı boyutu gösteriyor. Lübnan’da bunun dışa vurumu “Hepsi gitsin!” sloganında ifadesini buluyor. Kitleler ülkedeki iç savaş deneyiminin ardından emperyalizmin çıkarları doğrultusunda inşa edilen mezhepçi, oligarşik ve yolsuzluklara batmış rejimin yerine laik bir düzeni arzuluyor. Irak’ta da ABD’nin askeri müdahalesi sonrasında ABD emperyalizmi ve İran’ın işbirliğinde oluşturulan, petrol gelirleri üzerindeki oligarşik egemenliğe ve ülkenin mezhepçi temellerde bölünmesine dayanan rejim kitlelerin hedefi haline gelmiş durumda. Yine İran’da da ekonomik taleplerin yanında, demokratik talepler etrafından molla rejimine karşı gelişen bir mücadele söz konusu. Üç ülkede de işçi sınıfı, kadınlar ve gençler hem ekonomik hem de demokratik talepler etrafından kitlesel sokak eylemleri ve bölgesel grevler örgütlüyor. Yani, mevcut ayaklanmaların talepleri, karakteri ve öncüsü düşünüldüğünde, bunların 2010 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında başlayan devrimci sürecin bir parçası olduğunu ifade edebiliriz.

Son bir soru daha. Ayaklanmaların 2010 yılında bölgede başlayan devrimci sürece içkin olduğunu söyledin. Devrimci süreç içerisinde farklı ülkelerde gelişen kitle seferberliklerinin en temel eksikliği emekçi halkın demokratik ve sosyal taleplerini hayata geçirebilecek devrimci bir önderliğin noksanlığıydı. Mevcut ayaklanmalar içerisinde böylesi bir önderlik açığa çıkabilmiş durumda mı? Ya da buradan emekçi sınıfların yararına nasıl bir çıkış mümkün?

Evet, 2010 yılında açılan bölge devrimci sürecinde maalesef emekçi sınıfların taleplerine ve mücadelesine eşlik edebilecek bir önderlik açığa çıkamamıştı. Bunun sonuçlarını hepimiz deneyimledik ya da şu ana kadar deneyimlemiş olmamız gerekiyor. Devrimci bir önderliğin eksikliği Tunus örneğinde, demokratik gerici yöntemlerle devrimin demokratik aşamada dondurulmasına yol açtı. Mısır ya da Suriye gibi örneklerde ise ordu, emperyalizm, karşıdevrimci odaklar (Hizbullah, IŞİD vb.) ve bölge ülkeleri eliyle kitle hareketinin ezilmeye çalışılmasına neden oldu. Daha güncel bir örnek ise Cezayir. 2019 yılında başlayan seferberlikler Buteflika diktatörlüğünü devirmeyi başarsa da ordu ve ülke burjuvazisi rejimi ayakta tutabilmek adına demokratik gerici metodlara başvuruyor. 12 Aralık tarihinde Başkanlık seçimleri gerçekleştirerek rejim yıkılmadan bir “geçiş” sağlamanın yollarını arıyorlar. Bir yandan da rejimin yıkılmasını talep eden kitlelerin mücadelesi sürüyor.

Aynı zamanda, aradan geçen 9 yıllık süreçte emekçi halkların da önemli bir deneyim kazandığını belirtmemiz gerekiyor. 2010 yılında başlayan süreçte devrimci bir önderliğin açığa çıkamamış olması birçok ülkede Müslüman Kardeşler benzeri “ılımlı İslam” deneyimlerinin galebe çalmasına neden olmuştu. Kapitalist neoliberal sömürü politikalarını sürdüren bu deneyimler, kitlelerin ekonomik ve sosyal çöküşlerini daha da derinleştirdi. Ve bugün Lübnan, Irak ve İran gibi ülkelerde emekçi halkların bu kadar net bir biçimde mezhepçilik karşıtı bir pozisyon almasında bu deneyimlerin “yaşanmış” olduğu gerçeği yatmakta.

Ancak bölgede devrimci bir önderliğin halen açığa çıkamamış olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bu eksiklik mevcut ayaklanmaların seyrinde belirleyici olacak. Tabii bunun belirleyiciliği sadece Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını etkilemiyor. Bugün Şili’de, Kolombiya’da kapitalist neoliberal sömürü politikalarının enkazına karşı gelişen kitle seferberliklerini de yakından ilgilendiriyor. Bugün Şili’de atılan “30 pezo değil, 30 yıl!” sloganıyla, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” aynı sisteme olan öfkeyi dile getiriyor. Ve bu ülkelerin birinde gelişen mücadeleler içerisinde açığa çıkabilecek devrimci bir önderlik de diğer ülkeler için önemli bir örnek teşkil edecek. Bu nedenle kitlelerin ekonomik ve sosyal taleplerini, işçi sınıfının bağımsızlığı ve enternasyonalizm perspektifiyle, kapitalist düzenden, emperyalizmden ve rejimden kopuş doğrultusunda birleştirebilecek bir mücadele programının oluşturulması ve bu program etrafından mücadele halindeki kitlelerin birliğinin sağlanması en acil görev olarak biz devrimcilerin önünde duruyor.

Kır kökenli “yeni işçilerin” sınıf mücadelesine katılmalarını sağlamalıyız

0

31 Mart yerel seçimlerinde Manisa’nın Şehzadeler ilçesinde belediye başkanlığına adaylığını koyan ve “İşçinin sorununu işçi çözer” sloganıyla tanınan Nuri Koç ile ildeki işçi sınıfı hareketi üzerine sohbet ettik. Nuri Koç, Manisa’daki yaygın sanayinin emek gücünü çoğunlukla kırsal kesimlerden gelen ve “yeni işçileşen” kesimler arasından topladığını, bunun da sınıf mücadelesi üzerinde önemli etkisinin olduğunu belirtiyor.

Nisan: Sevgili Nuri Koç, sen ildeki sanayileşmenin yeni bir işçi katmanı yarattığını ve bunun sendikalaşma ve siyasallaşma üzerinde etkili olduğunu söylüyorsun. Bunu biraz açar mısın?

Nuri Koç: Özellikle 1960’larda hızlanan özel sektör sanayileşmesi sürecinde de kırsal kesimlerden sanayinin bulunduğu büyük kentlere hızlı bir akım olmuştu. Bu insanlar gerek kent yaşamının etkisiyle, gerekse de sendikaların ve siyasal oluşumların çabalarıyla hızla sınıf bilinci kazanmışlardı. Sendikayı, hak istemeyi hızla öğrendiler, üstelik pek çoğu sınıf bilincinde yükselerek sosyalist oldu. Dolayısıyla o dönemde sendikaların ve siyasal partilerin sınıf içinde örgütlenebilmesi oldukça kolaydı.

Nisan: Ya şimdi?

NK: Büyük, metropol kentlerdeki sanayiler oralardan taşındı. O dönemin işçileri de emekli olup oralarda kaldılar. Tabii onların çocukları da kentlerde kaldılar ve onların proleterleşmesi gündemden düştü. Şimdi sanayi merkezleri örneğin Manisa veya Çorlu gibi eskinin taşra kesimlerinde kuruluyor. Buralarda da esas olarak kırsal kesimlerden gelen ve yeni işçileşen kişiler istihdam ediliyor. Bunlar henüz sendikal bilince, sınıf bilincine sahip değiller.

Nisan: Bunun etkisi nedir sence?

NK: Bunların çoğu işçiliği esas olarak bir ek iş olarak görüyor. Bu işçilerin bir ayağı geldiği yerdeki toprağında, tarlasında, bağında bahçesinde. Tabii bunlar kendi yaşamları açısından güvencelerinin olduğunu düşünüyorlar. Oysa aynı fabrikada çalışan ve toprağıyla bağları kopmuş, bağı bahçesi olmayan işçi için durum öyle değil. Onlar patronlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini daha çabuk kavrayıp sindiriyorlar. Böylece aynı işyerindeki işçiler bölünmüş oluyor. Tarlasından meyvesi sebzesi gelen işçi, bundan yoksun olanın feryadını duymuyor. Bu da işçilerin mücadele birliğini bozuyor.

Nisan: Yani 1960’ların başlarına mı döndük gibi?

NK: Hayır, o kadar değil. Kuşkusuz aradan geçen bunca zaman içinde, tüm askeri darbelere ve baskı rejimlerine rağmen sendikalar, devrimci siyasal akımlar, öncü nitelikli işçiler pek çok deneyim ve bilgi kazandı. Yani 50 yıl öncesindeki sıfır noktasından hareket etmiyoruz. Bu dönemde de pek çok mücadele var ve onun bilinci yavaş yavaş filizleniyor, şekilleniyor.

Ama gerek sendikacıların gerekse de devrimci unsurların, eskinin taşrası olup şimdilerde büyük sanayi merkezlerine dönüşen yerlerde yoğunlaşan işçilerin sınıf bilincine ulaşması açısından yeni tezler ve girişimler geliştirmeleri gerekir. Bağ bahçe sahibi işçiler ile ücretinden başka hiçbir geliri olamayan işçiler arasındaki ayrımı gidermenin yollarını bulmak zorundayız.

Geleneksel basım-yayın ve değişimin tamtamları

0

İnsanın nasıl temel ihtiyaçları varsa, toplumların da aynı biz canlılar gibi vazgeçilmeyecek ihtiyaçları vardır. Bunlar, tıpkı canlının evrimi gibi, büyüdükçe ve geliştikçe daha kompleks cevaplar ister. Matbaanın gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla, yani teknolojik imkânların olgunlaşmasıyla beraber, 1605 yılında ilk gazete Strasburg kentinden Johann Carolus tarafından Tüm Değerli ve Anma Haberlerin Toplanması adıyla basıldı. Yaklaşık 400 yıldır var olan ve gelişen yaygın basım-yayın, 2000’li yılların başından itibaren bir krize girmiş durumda ve görüldüğü gibi bildiğimiz çözümlerle bundan kurtulabilecek gibi durmuyor.

Peki bu krizin sebebi nedir?

İlk olarak Türkiye penceresinden bakacak olursak, bunun ana nedenlerini baskıcı iktidar ve kendi kârını düşünen medya patronları olarak tespit edebiliriz. Uluslararası Basın Enstitüsü raporuna göre, Türkiye’deki basının neredeyse %95’i AKP iktidarına ya doğrudan bağlı ya da ona bağlı kurumlarca yönetiliyor ve yönetilemeyenler ya engellendi ya da kapatıldı. Ayrıca hepimizin bildiği gibi bu dönemde muhalif olan basın emekçileri işsiz bırakılmakla, yargılanmakla ve tutuklanmakla tehdit edildi, ediliyor. Fakat basın ve medyanın bu kadar kontrol altında tutulmaya çalışılması başka bir soruna neden oldu. Kendi kitlesi bile artık ne televizyon izliyor ne de gazeteleri takip ediyor, çünkü tek ses toplumun ihtiyaçlarına cevap vermiyor.

Medya patronları tarafında ise, yaygın basım araçlarına verilen reklamlardaki düşüşü ve basım-yayın maliyetlerinin fazlalığını gerekçe göstererek klasik sektörden çıkmaya çalışıyorlar. Bunların her ne kadar Türkiye’ye özgü olduğunu düşünsek de aslında dünya genelinde de benzerleri farklı ülkelerde gerçekleşmekte. Fakat dünyada direkt, Türkiye’ye de dolaylı yoldan etki eden başka bir kritik neden daha var, o da her ne kadar yozlaşmış, bürokratik de olsalar işçi iktidarlarının çökmesi. Bu her sektöre etki ederken, basım-yayın sektörü özelinde daha fazla hissedilecek boyutta hem entelektüel birikiminin yozlaşmasına hem de akıl-empati-insanlık ilişkisinin tamamen ticari çıkarlara kaymasına sebep oldu.

Kriz analizine politik pencereden baktık, peki bunda gelişen teknolojinin ve kullanılmakta olan araçlardaki eskimenin payı ne kadar? Elbet politik sebepler kadar önemli değil, yaygınlaşan sosyal medya kullanımı ve hepimizin artık elinin altında olan internet, yaklaşık 400 yıldır var olan klasik basım-yayın aygıtını da arka plana itmiş durumda. Her gün pompalanan daha hızlı tüketim çılgınlığının tamtamlarının altında araçlarımız ne yazık ki sesimizi duyurmaya yetmiyor.

Ne yapmalı?

Şimdiden “işçi iktidarı yoksa veya ona yaklaşamadıysak basım-yayın olamaz” sonucuna varamayız ama ticari kaygıları olmayan ve temelinde insan olan, denetlenebilir yapıların ancak ve ancak sosyalizmle gerçekleşebileceğini de öngörebiliriz. 400 yıl önce hayatımıza girmiş araçlar demode olabilir ve onları kullanmak için farklı yöntemler deneyebiliriz. Mesela farklı bir örnek olarak #Susamam şarkısı aslında bize gündelik hayatta yaşadığımız sorunları, geniş kitlelere farklı bir perspektiften sunmanın yolunu gösterdi ve kitlelerce özümsendi. Önemli olan, bizim dönemin ruhuna uygun araçları sınıf eksenli bu mücadelemizde nasıl kullanacağımızın cevabını bulmaktan geçiyor. Toplumun ve bireylerin evrimsel sürecinde ortaya çıkan kompleks soru ve olgulara geliştirdiğimiz yeni araç ve yöntemlerle basit cevaplar verebilmek, aslında bu sosyalist medyanın temel ödevidir. Marx’ın da dediği gibi dünyayı sadece anlamakla kalamayız, asıl olan onu değiştirmenin yöntemlerini her zaman bulmaya çalışmak.

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 13.12.2019

0

Asgari Ücret – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 13.12.2019 by Gazete Nisan

Ofiste sistematik iş cinayetleri

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2018 yılında 1923 işçi iş cinayetlerine kurban verildi. 2019 yılında da Ekim ayı sonuna kadar 1477 işçiyi bu cinayetlerde kaybettik.

Görüldüğü üzere ülkemizin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki karnesi maalesef sıfırlarla dolu. Neoliberal politikalar eliyle emek, günden güne sermaye için kırpılması gereken üretim maliyeti olarak görülüyor. Güvencesizliğin arttığı, sendikal örgütlülüğün zayıfladığı bu dönemde iş cinayetleri de bununla orantılı olarak artıyor.

Ofis ve plaza çalışanlarının durumu da bu durumdan azade değil. Krizin vites yükseltmesiyle kârlılıklarını kaybetmek istemeyen işletmeler, maliyetlerden kısmak için kadrolarını daraltıyor, emekçilerinin ücretlerine ve sosyal haklarına saldırıyor. Bu da çalışanlarına işsizlik, sistematik psikolojik baskı ve güvencesizlik olarak geri dönüyor. Bunun yanında Türkiye’de çalışanların antidepresan kullanım oranları incelendiğinde de son on yılda yüzde 225 oranında artış olduğunu görüyoruz. Etrafımızda kaygı ve stres bozukluğu yaşamayan büro çalışanı ise yok denecek kadar az.

Gazete haberlerinde iş cinayetleri kapsamında görmesek de, plazalarda çalışanlar da patronların kârlılıklarını korumaları uğrunda yavaş yavaş öldürülüyor. 2017 yılında mobbing sebepli olarak beyin kanamasından kaybettiğimiz on beş yıllık bankacı Nadide Kısa vakası bu durumun su yüzüne çıkmış vakalarındandır. Sistematik psikolojik baskı da bir iş cinayeti yöntemidir. Nasıl ki işveren maliyetlerden kısmak için işçisine iş güvenliği ekipmanları ve uygun şartları sağlamadığından iş cinayetleri gerçekleşiyorsa, işsizlik korkusuyla mecbur kalınan zorunlu ve ücretsiz mesai, performans baskıları, dar kadro sebebi ile yaşanan yoğun çalışma ve düşük ücret politikaları da çalışanları öldürüyor.

Diyoruz ki, patronların yarattığı krizin sebebi biz çalışanlar değiliz, bu krizin bedelini de bizler ödememeliyiz. İşten çıkarmalar yasaklansın, zorunlu ve ücretsiz fazla mesai uygulamaları son bulsun. Sistematik psikolojik baskılara; cinsiyetçi ve ırkçı ayrımcılığa karşı işçilerin denetiminde mobbing kriz merkezleri kurulsun. Ofis işçilerinin çalışma hayatı önündeki engellerden biri olan çocuk bakımı için işyerleri ücretsiz ve nitelikli kreş hizmeti sağlasın.

Perakende işçisi sömürüye karşı spotların altında direniyor!

0

Türkiye’de perakende sektörü son 15 yılda, ekonomide tüketimi artırıcı borçlanma politikalarının da etkisiyle büyüdü. Siyasi iktidarın inşaat ve yatırım teşvikleriyle, vergi teşvikleriyle birlikte zincir mağazaların sayısı yükseldi ve her mahallede birkaç AVM inşa edilmeye başlandı. Hem işçi maliyetlerinin çok düşük olması, hem de vatandaşların yüksek borçlanması ile tüketimin yükselmesi sebebiyle yabancı yatırımcılar birbirlerinin üzerine basarak Türkiye pazarına girdiler. Pazara giremeyenler ise yerli zincirlere ortak oldular.

Her AVM kendi içerisinde bir istihdam alanı açtı. Zincir işletmeler bünyesinde çalıştıracak işçileri işe aldılar ve spotların altında bir sömürü düzeninin ilk adımları atıldı. Esnek çalışmanın yazısız kural haline getirildiği, orta kademe mağaza yöneticilerinin hakarete varan mobbing uyguladığı, asgari ücretin norm haline geldiği, sendikal örgütlülüğün çok zayıf olduğu, fazla mesai, prim gibi hak edişlerin engellendiği bir çalışma düzeni dizayn edildi. Yabancı sermaye parasal genişleme döneminde getirdiği yatırımı işçilerin üzerine basarak fazlası ile kazandı.

Önce 2008 küresel ekonomik krizinin patlak vermesi, ardından Tunuslu işportacı Muhammed Buazizi’nin kendini yakarak fitilini ateşlediği Arap devrimlerinin etkisi ile küresel sermayenin katırları korktu ve sıcak para yavaş yavaş anavatanı olan emperyalist ülkelere geri dönmeye başladı. Bu da bizim gibi sıcak para ile dönen gelişmekte olan ülkeler üzerinde yıkıcı oldu. Bu noktadan itibaren AVM’lerin kâr şampiyonları küçülmeye gitti.

Krizin faturası işçiye çıkarıldı

Krizin etkileri Türkiye’nin küresel şirketlere, teşvikler, sübvansiyonlar, yağlı rantlar, KGF (Kredi Garanti Fonu) gibi sınırsız borçlanma imkânlarıyla giderilmeye çalışıldı. Bu kısa vadede büyüme rakamlarını hormonlu biçimde etkilemekle birlikte istihdam rakamlarında minör bir artış yarattı. Bunun sebebi şirketlerin aldıkları ucuz ve çok düşük faizli kredileri finans sektöründe değerlendirmesiydi.

Devlet eliyle oluşturulan hormonlu parasal genişleme, benzinin bitmesi ile son buldu. Şimdi firmaların ne devletten alabilecekleri yağlı teşvikleri, ne de dar gelirli halka ürünlerini satabileceği ekonomik ortam kaldı. Artan enflasyon ile birlikte yükselen işsizlik beraberinde stagflasyonu (durgunluk içinde enflasyon) getirdi. Ancak şirketler, kendi yarattıkları krizi, 1 milyon 800 bin perakende işçisine ihale etmenin yollarını geliştirmeye çalışıyorlar.

Şimdi geldiğimiz noktada, tüm çalışanlar gibi, yüksek enflasyon altında, düşük ücret ve güvencesizlik ile boğuşuyorlar. Patronların derdi ise sebebi oldukları ekonomik krizin bedelini işçilere ödeterek işletmelerinin kârlarını korumak.

H&M çalışanlarının kazanımı örnek oldu

Geçtiğimiz günlerde, çalışma koşullarından, güvencesizlikten ve insanlık onuruna yakışmayan düşük ücretlerden dolayı H&M çalışanları sendikal örgütlenme mücadelesine hız verdi. İşçilerin birlikteliği ile çoğunluk sağlanarak patron ile toplu iş sözleşmesi imzalandı. Perakende sektöründe norm haline gelmiş sömürü düzenine karşı bu zafer, diğer zincir işletmelerde çalışan işçiler için değerli bir deneyim oldu.

Koton işçileri patrona geri adım attırdı

Halihazırda sendikal çalışmalarının başladığı hazır giyim devi Koton’da da örgütlülük hızlandı ve durumun gidişatından korkan patron, sendikalaşma çağrısı yapan sosyal medya hesaplarını takip ettiği için 300 kadar çalışanını 25/2 maddesinden işsizlik maaşı alamayacak şekilde işten çıkarttı. İşçilerin mücadeleci tavrı ve kamuoyu baskısıyla çekingen birkaç geri adım atan patron, çalışma koşullarında göstermelik iyileştirmeler yapıp yemek ücretinde cüzi bir artırım yaptı. Ancak ne işten atılan çalışanları geri aldı, ne de toplu iş sözleşmesine yanaştı. Ne var ki, Koton’da sendikal örgütlenme ve mücadele; işten çıkarılan tüm işçilerin işe geri alınması, sendikal örgütlenmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması, insanlık onuruna yakışır ücretler ile düzenlenmiş bir toplu iş sözleşmesi talebiyle her geçen gün artıyor ve zafer Kaf Dağı’nın ardında değil.

Sektörde durumun böyle gitmeyeceği de aşikâr. Perakende sektörü çalışanları suni gündemlere aldanmıyor. İşçiler emeklerinin sömürüldüğünün farkında ve tüm zincir markalar içinde sendikal örgütlülük oranları da artıyor. Ne maceracı savaş politikaları, ne de kısır siyaset tartışmaları işçileri aldatmaya yetiyor. Tıpkı H&M mağazalarında olduğu gibi perakende sektörünün diğer patronları da muhtemelen yakın bir zamanda masalarında toplu iş sözleşmelerini görecekler.

Şili’den Lübnan’a, Ekvador’dan İran’a kadar tüm insanlar neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı mücadele ediyor. Türkiye bu mücadelelerden azade farklı bir gezegende bulunmuyor. Patronların yağma politikalarına karşı direnişler yükseliyor. Biz de perakende çalışanlarının mücadelesinin dünyadaki mücadelelerden izole olduğunu düşünmüyoruz. Perakende işçilerinin kazanacağı zafer aynı zamanda dünya işçi sınıfı için de bir kazanım olacaktır. Bu aşamada bizlere düşen ödev ise direnen işçilere elimizden gelebilecek tüm desteği vermektir.

Fonla teşvik edilen patronlar… ve işsizler

0

En son Ağustos ayında açıklanan işsizlik verilerine göre Türkiye’de 15 yaşını aşmış bireylerde işsizlik oranı, geçen senenin aynı ayına göre 980 bin kişi artarak 4 milyon 650 bin kişi olmuştu. İş arayan ve çalışanların yüzde 14’üne tekabül eden bu rakamın alt açılımları, gençlerin bu artıştan en şiddetli etkilenen kesim olduğunu gösteriyordu.

Yeni rakamlar TÜİK tarafından henüz yayımlanmadı fakat durumun iyiye gittiğini söylemek için elimizde bir neden yok. İşçiler hâlâ günde en az 8 saat çalışıp en az 9 saatini işyerinde harcamakta, özellikle İstanbul gibi trafik felaketi yaşanan şehirlerde iş için toplam harcanan süre 11-12 saati bulmakta. Nice mücadelelerle kazanılmış “8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse!” düzeni yıkılmakta, zorunlu olarak mesaiye kalan işçilerin birçoğu mesai ücretlerini dahi alamamakta.

Tüm bunlar patronların cebinden birkaç kuruş daha çıkmasın düsturuyla işlemekte. Artık zaten patronlardan oluştuğu alenen belli olan hükümet kendi sınıfının çıkarlarını işçilerin hayatlarından çalarak korumakta. İster fabrikada, atölyede, ister plazada, AVM’de çalışsın emekçiler fakirleşmekte, patronlar zenginleşmekte. Bir zamanların çok kazanan avukatı, doktoru bile insanca yaşayacak ücreti zar zor elde etmekte veya edememekte, hele mimar-mühendisler çalışacak iş bulamamakta. Toplum giderek iki uzlaşmaz kutba ayrışmakta. Bir tarafta dini, fikri, soyu ne olursa olsun, işçiler ve ekonomik koşulların dayatmasıyla onların yanlarına çekilen, eskinin görece iyi kazanan serbest meslek erbabı küçük burjuvazi; diğer tarafta ise bütün pervasızlıklarıyla patronlar, rantçılar, asalaklar.

Biz biliyoruz ki, istense işsizliği çözmek işten bile değil. Emek üretkenliğinin geldiği nokta, adil bir dağıtım olsa bütün dünyayı hayli hayli doyuracak kadar. Bu sayede çoktandır tüm işler tüm insanlar arasında bölüşülebilir. İş saatleri azalırken işsizlik çabucak çözülebilir. Bunu engelleyen şey, servetlerini paylaşmaktan imtina eden patronların sistemi olan kapitalizmdir. Patronlardan oluşan ve patronları koruyan bu hükümet işsizlikle baş etmek bir yana, kendi eylemlerinin sonucu aç kalan insanların ihtiyaçlarını karşılayacağının sözü ile topladığı fonu dahi işsiz kalmış işçilere hakkaniyetli bir biçimde dağıtmamakta. Hak etmek için, işçinin, maaşından, işten atılmadan önce son 120 gün kesintisiz ve son 3 yılda en az 600 gün prim yatırdığı bu fon 2019 yılının Ocak-Temmuz ayları arasında patronlara, işverenlere teşvik adı altında 8,8 milyar TL paramızı heba ederken, işsiz kalan kardeşlerimize ancak 5,8 milyar TL yardımda bulundu. Bu yardımın 2019 yılında 2030 TL’yi geçmediği bilinirse kişi başına ne kadar yetersiz bir rakamdan bahsedildiği daha iyi anlaşılacaktır. Patronlara yapılan “teşvik” işsizlere iki kat kadar fazla maaş yatırılmasına olanak verirdi. Fakat patronları teşvik etmek hükümet tarafından daha uygun görülmüş olacak ki, emeğimizin karşılığı paralar gasp edildi. Peki, ne uğruna? Biz teşvik alıp yeni iş imkânları sağlayan, ekonomiyi düzelten patronlar göremiyoruz, ya siz?

Hem çalışması hem de “çalışmaması” gerekenler: mülteciler

0

“İşimizi alıyorlar, mülteciler yüzünden iş bulamıyoruz!” Gerçekten öyle mi?

Son yıllarda neredeyse hepimiz ya yakın çevremizde ya da bir toplu taşıma aracında bu sözü duymuşuzdur. Adına mülteci, Suriyeli, Afgan deyince insan olduğu unutuluyor galiba. Zira bir insanın çalışmak istemesi garip karşılanamaz, insan geçinebileceği parayı kazanmadan yaşayamaz.

Yukarıdaki söylemde bulunan insanlardan aynı zamanda şunu da duyabilirsiniz: “Onlara biz mi bakacağız, gidip çalışsınlar!” Devamlı mültecilerle görüşen bir kişi olarak sizi garanti edebilirim ki, onların da istediği zaten bu. Çalışmak… Ülkelerine dönecekleri günü beklerken yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmak… Elbette ki, bu konuda da hayatları göründüğü kadar kolay değil.

Halihazırda bir mültecinin büyük şehirlere kayıt yaptırıp çalışma izni alması mümkün değil. Mültecileri aldığı için yerel seçimde oy kaybettiğini düşünen iktidar partisi, bunun çözümünü kendi ağzıyla ülkesine çağırdığı mültecilerin hayatını zorlaştırmakta buldu. Seçim dönemine kadar kayıtlı olmasalar da büyük şehirlerde bir şekilde çalışabilen Suriyeliler artık kayıtlı oldukları illere gönderiliyor. Diğer mülteciler de uydu kentlere yönlendiriliyor. Bu illerin neresi olduğuna baktığınızda ise senelerdir işsizlik yüzünden oluk oluk göç veren şehirler olduğunu görüyorsunuz. Mültecilerin ise tek bir sorusu var: Ben iş olmayan ilde nasıl yaşayacağım?

Kayıtlı olmadıkları ilde yaşayan mültecilerin yakalanması için devamlı yol üstünde kontroller ve işyeri baskınları yapılıyor. Yapılan baskınlar, işverenleri sigortasız dahi olsa mültecileri çalıştırmaktan vazgeçirdiği gibi, yakalanan mülteci hayati tehlikesi olduğu halde ülkesine geri gönderiliyor.

Sorun yalnızca iş bulmakla bitmiyor. Kayıtlı olduğu ilde işe başlayan mülteci dahi çalışma iznini alamıyor. Çünkü mülteciler, işveren için sigortasız ve güvencesiz olarak çalıştırılabilen ucuz işgücü demektir. Fabrikalarda çalışma iznini nasıl alacaklarına dair kendi aralarında konuşan işçiler işten atılma tehdidiyle yüz yüze geliyor. İşyerine müfettişler geldiğinde misafir olduklarını söylemeleri tembihleniyor. Üstelik kayıtsız çalıştırıldıkları tespit edildiğinde kendilerine de idari para cezası kesiliyor. Hem işten atılma tehdidi hem de para verecek durumlarının olmaması şikâyette bulunmalarına da engel oluyor. Bir iş kazası halinde ise kayıtsız çalışmaları nedeniyle kimsenin sorumluluğu olmuyor. Ölseler dahi ailelerinden hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri bekleniyor.

Bu sorunlara baktığımızda ise gözden kaçan ancak ilk anda dikkat çekmesi gereken nokta şu: Hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. İş bulabilmek, insanca bir hayat yaşayabilmek için memleketimizden çıkıp İstanbul’a, Ankara’ya gelip bütün hayatımızı değiştiriyoruz ve gece gündüz çalışıyoruz. İstesek de ailemizin veya bağımızın olduğu şehre gitme şansımız yok. Çünkü iş yok. İşverenler, işsizlik ortamından yararlanıp bizi de sigortasız çalıştırıyorlar, biz öldüğümüzde de sorumluluktan kaçıyorlar. Evet, arada bazı farklılıklar da var. Bir sektördeki en pis işlerin mültecilere yaptırılması gibi. Kunduracılıkta insanların boyadan zehirlendiği yerlerde mülteci çalıştırılmasının gelenek haline gelmesi gibi. Bu farklılık ise sadece mültecilerle dayanışmamızı değil, öncelikli olarak mültecilerle dayanışma halinde olmamız gerektiğini gösteriyor. Mülteciler, işçi sınıfının, sınıf sorunlarını en yakıcı biçimde yaşayan bir parçasıdır ve bizim dünyanın en çok mülteci barındıran ülkesinde yaşayan işçi ve emekçiler olduğumuzu artık fark etmemiz gerekmektedir.

İnsanca Yaşamak İstiyoruz Mitingi: Krizin Faturası Patronlara!

0

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrıcılığını yaptığı “İnsanca yaşamak istiyoruz” mitingi 8 Aralık 2019 Pazar günü Bakırköy’de gerçekleşti. Miting; yoksulluk, işsizlik, pahalılık, enflasyon, zamlar ve vergileri işaret ederek, ekonomik saldırılar karşısında işçi ve emekçilerin acil taleplerini öne çıkardı.

Mitingte ilk olarak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’ndan (DİSK) Kanber Saygılı konuştu. Uluslararası kitle seferberliklerine işaret eden Saygılı şunları söyledi: “Dünyanın dört bir yanından işçilerin, kadınların, gençlerin, yoksulların, ötekileştirilenlerin isyan çığlıkları duyuluyor. Sokaklar, meydanlar zapt ediliyor. Çünkü yaşamı her gün yeniden üreten emekçi insanın onuruna saldıran emperyalist haydutların vahşi politikası dibe vuruyor. Şimdi fabrikalar, meydanlar, sokaklar, kampüsler konuşuyor.” Konuşmasında, artık umutsuzluğa yer olmadığını belirten Saygılı, “Büyük grev, büyük direniş için toparlanma zamanı”nın geldiğini ifade etti.

Saygılı’nın ardından emeklilikte yaşa takılanlar adına konuşan Mustafa Avcı, emeklilikte yaşa takılanlar için acil şekilde yasa çıkartılmasını istediklerini dile getirdi. İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Osman Öztürk ise emekçiler için sefaletten ötesini vaad etmeyen 2020 bütçesine ve kayyumlara dikkat çekerek, “Onlar bir avuç, biz milyonlarız. İşsizliğe, zamlara, tek adam rejimine karşı aylardır mücadelemizi sürdürüyoruz. Mücadelemizi büyüterek devam ettireceğiz,” dedi.

 “Krizin Faturası Patronlara / İşten Çıkarmalar Yasaklansın” pankartı ile yürüyüş kortejinde yer alan İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ise “Bugün burada kendi yarattıkları ekonomik enkazı işçi ve emekçilere yıkmak isteyenlere karşı toplandık. Yarattıkları ekonomik balon patlamıştır. Ülkeyi bataklığa sürükleyen hükümet tüm gücüyle işçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırı planı yapıyor. Bu krizi biz yaratmadık, bedelini de biz ödemeyeceğiz,” dedi. Tüm vergi artışlarının ve zamların geri alınması ve işçi ücretlerinin enflasyon oranında artırılması gerektiğini belirten İDP temsilcileri; işçileri yoksulluk, işsizlikle terbiye etmeye çalışanlara karşı en güzel cevabı mücadelemizi birleştirerek verebiliriz,” diye vurguladı. Şili’den Lübnan’a neoliberal yıkım politikaları karşısında direnen emekçi halkları selamlayan İDP, enternasyonal dayanışmanın gerekliliğine dikkat çekti.

Miting boyunca öne çıkan talepler şunlar oldu: İşten çıkarmalar yasaklansın, Asgari ücret insan onuruna yakışır bir düzeyde belirlensin; Elektrik, su, doğalgazda vergi kaldırılsın; EYT’lilerin talepleri kabul edilsin, İşsizlik fonu işçilere verilsin!

Tunus cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine dair notlar

0

Tunuslu aktivist ve yazar Majid Hawachi’nin Tunus’ta gerçekleşen seçimlere dair analizi.

Bugün dünyanın her yerinde “demokratik seçimler” ile kastedilen, mafyatik siyasi ayaktakımının denetim ve yönetiminde olan bayağılıklardır. Ama Tunus’ta siyasetçilerin aşağılık manevralarına rağmen, seçmenler nezdinde ve özellikle gençler arasında kitlesel ve oldukça öğretici bir tepkinin öne çıktığına baştan dikkat çekmek gerekir.

Cumhurbaşkanı Béji Kaid Essebsi’nin vefatı nedeniyle Cumuhurbaşkanlığı erken seçimlerinin ilk turu 15 Eylül 2019, ikinci turu ise 13 Ekim’de; parlamento seçimleri ise 6 Ekim’de düzenlendi. Tek kelimeyle, bu seçimler kronikleşmiş ve 2011’den beri gitgide ağırlaşan genel kriz koşullarında düzenlendi. Bu krizin en öğretici yanı, protesto hareketleri ile ifadesini bulan halk hoşnutsuzluğu ve hatta ülke çapına yayılan düzensiz, bitmek bilmeyen ayaklanmalardır. Aynı zamanda, halk kesimleri ile emekçiler arasında çatlak sesler giderek arttı, öyle ki hangi eğilimden olursa olsun siyaset zümresi kitleler nezdindeki tüm inandırıcılığını yitirdi. Bunu anlatmak için geçen yıl düzenlenen belediye seçimlerine korkunç katılım oranından (%30 civarında) söz etmek yeterlidir. Genelleşmiş yolsuzluğun ve ahlaki çöküntünün hüküm sürdüğü bir ortamda, söz konusu çatlak, siyaset zümresinin değişik kesimleri arası ve bizzat bunların kendi içlerindeki kısır ve iğrenç çıkarlar için verilen bitmek bilmeyen mücadeleler nedeniyle derinleşti. Bu seçim vesilesiyle zihinlere en çok kazınanın, yolsuzluğa nefret kusan bir halkın bu kitlesel tiksinme, bu iğrenmesi olduğuna inanıyorum. Ahlakî krizin etkisi, ağırlığı ve derinliğinin, acınası maddî koşullardan daha fazla hissedildiğini bile söyleyebilirim.

Elbette, seçimlerin yerel koşullarının yanı sıra Cezayir, Libya, Irak, Venezuela ve Şili’deki isyanlar tarafından belirlenen bölgesel ve uluslararası bağlamı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Siyaset zümresinin değişik kesimleri, aralarındaki gırtlak gırtlağa mücadeleye rağmen, bir seçimin gerekliliği konusunda şaşırtıcı biçimde mutabık kaldılar. Sandığa gidilmeyeceği saplantısı; “demokratik bir geçiş”in gerekliliği, “vatandaşların seçmen listelerine kaydolmaları” zorunluluğu, “en büyük vazife olarak seçimde oy kullanmak” vb. sloganları hep bir ağızdan tekrarladıkları ortak bir seçim öncesi kampanyasında ortaklaşmalarına neden oldu. Kısacası, tuvalette bile rahat vermeyen, her gün aralıksız devam eden, seçimi bir hayat memat meselesi haline getiren bir ezber!

Bir buçuk milyon genç seçimi düzenlemekle görevli ISIE tarafından kendiliğinden kayıt altına alınmıştı. Buna rağmen, seçmen vasfına (9,5 milyon) sahip olup seçmen listelerinde isimleri olmayan gençlerin sayısı üç milyondan fazlaydı.

Cumhurbaşkanlığı seçimine yirmi altı aday katıldı. Pek çok bağımsız adayın yanı sıra tüm politik eğilimler temsil edilmişti. Seçim kampanyası herkes bakımından son derece sert geçti. Kampanya, siyasi aktörlerin seçimi kazanmak için ortaya koyduğu paranın ve muazzam miktarların gücünü bir kez daha gözler önüne serdi. Propaganda, lojistik ve seçmenlerin oylarını satın almak için herkesin gözleri önünde bir servet harcandı. İslamcı ve mafyatik Nabil Karoui’nin seçim kampanyası sırasında yabancı lobi şirketleriyle çalışmasıyla büyük bir bir skandal patlak verdi.

Yirmi altı adayın arasında biri, mafyatik uygulamalarıyla diğerlerinden ayrıldı. Söz konusu kişi, bir televizyon kanalının sahibi ve üç yıl önce bir hayır derneği kurmuş olan Nabil Karoui idi. Yaptığı hayır işleri, seçmenlerin oylarını çalmak için güya işine yarayacaktı. Ama aşağılık uygulamaları (kara para aklama ve vergi kaçakçılığı) nedeniyle seçim kampanyasından iki hafta önce hapse girdi.

Seçim sonuçları herkesi şaşırttı! Adaylardan Kays Said ilk turu kazandı. Aylardır anketler onu öne çıkarsa da ansızın ortaya çıkan biriydi. Anayasa hukuku uzmanı bir akademisyen ve bağımsız bir adaydı. 2011’den önce bir geçmişi yoktu. 2011’den sonra, Ridha Lenin lakaplı Ridha Meki denilen biri ve sol eğilimli bazı bağımsız çevrelerde etkin bir faaliyet yürüttü. Temsilî demokrasiye alternatif olarak, tabandan “yerel konseyler” anayasası fikrinin ajitasyonunu yaptılar. Bu fikir, çok çekingen bir şekilde olsa da seçim kampanyasında ileri sürdüğü tek seçim kozuydu. Ama bu kampanyada rakipleri karşısında önemli bir avantaj sağlamasına neden olan geniş bir genç kesimin desteğini aldı.

Ama neticede tüm gözlemciler onun başarısında belirleyici etkenin; hukukçu ve akademisyen olmasının yanı sıra “temiz”, yani yolsuzluğa bulaşmaması olduğu konusunda mutabakata varıyorlar. Kayda değer bir genç kitlenin de içinde bulunduğu 600 binden fazla kişi ona oy verdi ve oyların %18’ini alarak, mafyatik Nabil Karoui (%15) ile İslamcı adayı (%12) geride bıraktı.

Sağın ve merkezin diğer adayları bakımından bu seçim, %7’yi aşamadıkları için tam bir başarısızlıktı. Ama Halk Cephesi’nin iki adayı bakımından (Rahoui %1, Hamma Hammami %0,7) ise bozgun hiç de sürpriz değildi.

Kadınları değil, kadına yönelik şiddeti engelleyin!

0

Türkiye’de kadına karşı şiddet devlet eliyle devam ediyor. Şilili feminist grup Las Tesis’in kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet temelli şiddeti, baskı politikalarını protesto amacıyla hazırladığı ve dünyanın dört bir yanına yayılan dans performansı, Türkiye ayağında polis engeliyle karşılaştı. Böylelikle dünyadaki Las Tesis performansına saldırılan tek kent İstanbul oldu.

Kadın Meclisleri’nin çağrısıyla dün İstanbul Kadıköy’de düzenlenen, yüzlerce kadının katıldığı “Asla yalnız yürümeyeceksin” sloganlarının atıldığı danslı eyleme polis müdahale etti. Koreografiyi sergilemeye başlayan kadınların önce ses sistemleri kapatıldı ve ardından kadınlara polis saldırısı gerçekleşti. Aralarından Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim ile yine aynı platformdan Ayşe Ece Kavas’ın da bulunduğu 6 kadın ters kelepçeyle gözaltına alındı.

Kadınlara; kadına yönelik şiddeti, tecavüzü, kadın cinayetlerini ifşa eden sloganlar sebebiyle “toplantı ve yürüyüş kanunlarına muhalefet, cumhurbaşkanına hakaret ve devlet kurumlarını aşağılama” suçlamaları yöneltildi. Gözaltına alınan kadınların bugün İstanbul Anadolu Adliyesi hâkim karşısına çıkması bekleniyor.

Gözaltına alınan kadınlar derhal serbest bırakılmalıdır! Kadın mücadelesini değil, kadına yönelik şiddeti, kadın cinayetlerini engelleyin.

Herkese iş bulmak mı? O da ne?

0

Durum felaket… Devletin açıkladığı rakamlara göre son bir yıl içinde işsizler ordusuna 1 milyon kişi daha katılmış ve toplam işsiz sayısı 4 milyon 650 bin olmuş.

Ama sendikalar bu rakamın gerçekçi olmadığını, gerçek işsiz sayısının 8 milyona yaklaştığını belirtiyorlar. Böylece dar tanımlı işsizlik yüzde 11,3’ten yüzde 14,2’ye, geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 20,6’ya yükselmiş oldu. Çalışamayacak yaştakileri hesaba katmazsak neredeyse her üç kişiden biri işsiz.

Bu felaket durumu AKP’li Cumhurbaşkanı “Çalışma çağına gelen hemen her kadın ve erkek vatandaşımız iş arıyor. [İşsizlikte artışın] sebebi bizim istihdam oluşturamamamız değil. Mesele işgücüne katılım oranının eskisine göre fevkalade yükselmiş olmasıdır” diye açıklıyor.

Tam evlere şenlik bir gerekçe: Çok işsiz var çünkü insanlar çalışmak istiyor. Peki, ne yapsınlar? Sizi memnun etmek için evlerinde oturup çoluk çocuk açlıktan mı ölsünler? İnsanlar neden ailece intihar ediyor sanıyorlar?

Kapitalist ekonominin karakteri bu: İşsizler ordusu yaratmak zorundadır, çünkü emek gücü fiyatlarını (yani ücretleri) düşük tutmak ister. Ve bugün olduğu gibi her ekonomik krizde işsizler ordusu tümen tümen artar, emekçiler daha da yoksullaşır.

İşgücüne katılım fevkalade artmış… Artacak elbette, çocuklar büyüyor, çalışacak yaşa geliyorlar. Bugün her üç gençten biri işsiz. Kriz nedeniyle ailede erkekler işsiz kalıyor, kadınlar da iş aramaya başlıyor; arayacaklar tabii, mutfakta taş mı kaynatsınlar? Ama bugün tarım dışı genç kadın işsizliğinde rekor var: yüzde 42,6.

Devlet nüfus artış oranlarını, ülkede kaç yaşında kaç çocuğun ve kadın-erkek kaç gencin olduğunu bilmiyor mu? Çalışma hakkı en insani hak, üstelik anayasal bir hak ve devlet insanların bu hakka kavuşabilmesi için gerekli girişimleri yapmakla yükümlü. Neden devlet ülkedeki insanlara yeterli zamanda, yeterli iş sahası yaratacak bir ekonomik planlama yapmıyor?

İşsizliği sadece bugünkü durumunda tutabilmek için ülkenin her yıl yüzde 5 düzeyinde büyümesi gerekiyor. Hem de yeni sanayi ve hizmet yatırımlarıyla. Bu da ciddi bir planlama gerektiriyor.

Bu hükümet bunu yapmıyor, çünkü bu hükümet özelleştirmeci, serbest piyasacı. Üstelik bütün derdi çevresindeki bir avuç yandaşa, bir avuç holdinge para kazandırmak. Tabii en önemlisi, ülke ekonomisi emperyalizme bağımlı. RTE bir yandan Amerika’ya kafa tutar gibi görünüyor, bir yandan da son Washington gezisinde Amerikalı para babalarından gelip burada yatırım yapmaları ricasında bulunuyor. İşte bağımlı kapitalist ekonominin fıtratı bu: dışa bağımlılık ve milyonlarca işsiz emekçi, milyonlarca yoksul ve aç insan.

Oysa işsizliğin çözümü var. İki aşamalı bir çözüm: İlk elde işten çıkarmaların yasaklanması ve derhal günlük çalışma süresinin ücretlerde kısıntı olmaksızın 6 saate indirilerek, tüm işyerlerinde ek vardiyaların oluşturulmasını zorunlu hale getirerek buralara işsizlerin yerleştirilmesi. İkinci aşama ise planlı bir ekonomik politikanın hayata geçirilmesi. Herkese iş alanı açacak devlet yatırımlarının yapılması. Büyük sanayi kuruluşlarının devlet tekelinde ve merkezi plan dahilinde işletilmesi. Tüm özel bankaların millileştirilerek tek devlet bankası altında toplanması. Kapitalistlerin sorumlu olduğu dış borcun ödenmeyip, kaynakların halkın refahı doğrultusunda planlı bir şekilde kullanılması.

Bunları bu hükümetten beklemek abes. Bizim işçilerin ve emekçilerin söz sahibi olduğu bir hükümete ihtiyacımız var.

İşyerlerinde kadın kurulları

0

Bir önceki yazıda, kadın işçi kurullarının Türkiye’de sendikaların gündemine girmesini sağlayan süreci kısaca özetlemeye çalışmıştım. Temel amaç, işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizle mücadelenin, tıpkı diğer işçi hakları gibi temel bir sendikal mesele olarak kabul edilmesi ve işyerlerinde taciz, şiddet ve cinsiyet ayrımcılığını odağına alan kurulların oluşturulmasıydı.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hazırladığı ve Türkiye’nin de ilk imzacılarından biri olduğu küresel sözleşmeye dayanan bu adım metal sektörü toplu iş sözleşmesi sürecinde karşımıza çıktı. Türk Metal “Kadın İşçi Kurulları”, Birleşik Metal-İş “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu” adı altında ilk kez toplu sözleşme taslaklarında bu kurullara yer verdiler.

Ancak, taslakların bu kurulların yapısına ve işleyişine dair ayrıntı vermemesi bu önemli adımı şimdilik fazlaca sembolik kılıyor. Öte yandan, kadınların işyerlerindeki önemli araçlarından biri olabilecek bu kurulları, tam da bu nedenle, daha fazla tartışmaya, gündemde tutmaya, kadın işçilerin önerileriyle geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya ihtiyaç var. Sembolik yanının dışında şu anki en büyük sıkıntı bu talebin tabanla bağının da henüz kurulmamış, TİS taslaklarının bir maddesi olarak öylece duruyor olması.

Öncelikle, kadınların işyerlerinde maruz kaldıkları ayrımcılığa karşı, çalışma koşullarına ilişkin kendi özgün sorun ve taleplerini, önceliklerini belirleyebilmeleri ve bu taleplerin sendikada ve toplu iş sözleşmesi süreçlerinde temsili ve sahiplenilmesi adına bu kurulların oluşturulması oldukça önemli ve gerekli bir adım.

Biliyoruz ki, sendikalılığın yüksek olduğu işkollarında dahi kadın çalışanların sendikalılık oranı oldukça düşük düzeyde. Görece daha yüksek olduğu durumlarda ise kadının sendika içindeki temsili göstermelik olmayı sürdürüyor. Bu, kadın işçilerin yoğun olduğu sektör ve işkollarında bile geçerli. Böyle olunca, çalışma yaşamında var olan ayrımcılıkla mücadele etmek için de temel örgütlenme biçimlerinden biri olması gereken sendikalarda, kadınların hak ve taleplerine ilişkin körlük aşılamıyor. Sendikaların öncelikle işyerinde kadınların çalışma koşullarına, sorunlarına ve taleplerine ilişkin bir farkındalık kazanması ve buna ilişkin bir politika geliştirmesi gerekiyor. Aksi, hemen hemen tüm toplu iş sözleşmesi süreçlerinde karşımıza çıktığı gibi kadınların çalışma koşullarına ve ihtiyaçlarına duyarsız kalmış maddeler oluyor.

Bugün kadınların kreş, doğum izni, süt izni gibi yasal haklarının bile birçok işyerinde gasp edildiği, eşit işe eşit ücret ilkesinin göz ardı edildiği, buna karşın kadınların mobbing, cinsel taciz ve şiddet yolu ile sindirilmeye çalışıldığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu gerçeklik içinde işyerlerinde kurulacak kadın kurulları gerekli mekanizmaların yaratılabilmesi adına çok önemli.

Aynı zamanda, bu kurulların, kadın istihdamını ve örgütlülüğünü artırabilmek adına sendikalar için önemli bir işlev görebileceğini de unutmamak gerekiyor. Tabii, biraz üretimden, biraz yönetimden gibi kombinasyonlara başvurmadan, gerçek anlamıyla bir kadın işçi kurulu olarak oluşturulması ve örülmesi şartıyla…

Yıkıma karşı birleşik mücadeleden başka yol yok!

0

“Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıkların yüzünden yaşamaya karşı, ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren; bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları…

Size bu ölü yaşamı hazırlayan ‘burjuvazidir’ ve bu acımasız oyun varlığını siz izin verdiğiniz sürece sürdürecektir.”

Maksim Gorki

Türkiye adeta çoklu bir organ yetmezliğinden mustarip uzun zamandır. Sürekli bir beklenti ve umut halinde, sürekli ihanete uğramışlık ve hayal kırıklığı duygusuyla yorgun…

Varlığını 12 Eylül terörüne borçlu neoliberal kapitalist saldırının ardından demokrasi ve özgürlük beklemekten yorgun. AB ve IMF çıtasının istikrar getirmesini beklemekten; özelleştirmelerin verimlilik, uluslararası piyasalarla bütünleşmenin hak ve uyum getireceğini beklemekten; kul hakkı yiyerek beslenenlerden hukuk, askeri çözüm yandaşlarından barış çıkmasını beklemekten bitap düşmüş halde.

Toplum bu kez de egemen sınıfların AKP aracılığıyla dayattığı “Başkanlık rejiminin” cenderesi altında, ekonomik bir bunalım, sosyal bir çöküş halinde. Başkanlık rejimi bir yandan ulusal kapitalizmin, kendi ulusal pazarını artık demokratik araçlarla ve metotlarla yönetemiyor oluşunun bir dışavurumu. Diğer yandan ise yeni sermaye birikim rejiminin sınır tanımaz bir baskıcı karaktere muhtaç oluşunun bir kanıtı.

İşin aslı dünya kapitalizmi de son derece yıkıcı, yapısal krizlerinden birinden geçmekte. Yani kapitalizm Türkiye’ye yakın gelecekte umutsuzluktan başka bir şey sunmuyor. Kapitalist kriz her geçen gün toplumsal dokuyu parçalıyor ve siyaseti kutuplaştırıyor.

İşte veriler

Ülkede yaklaşık 17 milyon kişi sosyal yardıma muhtaç. OECD gelir dağılımı eşitsizliği raporlarına bakarsanız Türkiye, Meksika ve Şili’den sonra üçüncü sırada. İşsiz sayısı Ağustos 2019’da 976 bin artarak 4 milyon 642 bine yükseldi. Dahası, her iki saatte bir şirketin konkordato ilan ettiği uzatmalı bir krizde sürükleniyoruz.

Siyanürlü ve toplu intiharlar akımı ile görünürlük kazanan bu ekonomik ve sosyal yıkım, Türkiye burjuvazisinin bu topluma bir “armağanı”. Yani kriz Türk kapitalizminin göbek adı ve sürekli, yıkıcı ve kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Dahası, milyonlarca insanın kaderini belirlemekte ve etkilemekte.

Bu toplumu mecalsiz düşüren, neoliberalizm denen saldırı politikalarından başkası değil. Bu politikalar sayesinde işçi sınıfı hareketi etkisizleştirildi, mücadeleler yoldan çıkartılıp parçalandı. Bu politikalar sayesinde bireycilik ve rekabet yeni düzenin amentüsü oldu.

Sendikalar, sosyal güvence, emeklilik, esnek çalışma, vergi, tarım politikaları gibi başlıklarda yapılan “reformların” vurduğu darbeler göz önünde bulundurulmadan emekçiler mevcut krizi bu kadar ağır yaşarken, burjuvazinin bu ağır sarsıntıyı hafif atlatmasını açıklamak mümkün mü?

Tarihsel sonuçları uzun sürecek bu büyük fırtınada alın teriyle geçinenlerin birbirlerinden başka kimsesi yok, dahası gerçek güçleri dayanışmalarında saklı.

Ne yapacağız?

Öncelikle gerçekçi olacağız. Böyle kriz dönemlerinde işçi sınıfı ve emekçilerin en basit hak ve kazanımlarını korumaları dahi büyük mücadelelerin konusu haline gelecektir. Bunu bileceğiz.

Uyanık olacağız. Krize biz değil, patronlar yol açtı. Şimdi sorumluluklarını gizleyerek ve “dış saldırı” teranesiyle, güvenlik önlemleriyle ya da milliyetçilik dalgasını yükselterek sorumluluğu üstlerinden atmayı hedefliyorlar.

Örgütleneceğiz. Siyasi parti, sendika, işyeri komitesi vb. arayacak, iletişime geçecek; memnuniyetsiz isek yönetimini, programını, işleyiş biçimini değiştirmeye çalışacağız. Bu örgütleri şartlar ne olursa olsun, özgücümüzün ve dayanışmamızın kaleleri olarak dönüştürmeye odaklanacağız.

Sendikalı-sendikasız, işçi-işsiz demeden, her siyasi görüşten, her milletten ve mezhepten emekçileri birleştirmeye çalışacağız. Fabrika ve işyerlerimizde, mahallelerimizde yan yana gelerek dayanışma ve mücadeleye dönük komiteler kuracağız.

Bulunduğumuz her yerde, işten atılmaların yasaklanabilmesi için, sendikal özgürlüklerin elde edilmesi için, finans kapitalin yağmaladığı dış borçların ödenmemesi için, patronların yeni saldırılarının durdurulabilmesi için, işçiden ve emekçilerden yana planlı bir ekonomik sistemin kurulabilmesi için ortak bir mücadele programı oluşturulmasını, böyle bir program altında ülkedeki tüm mücadelelerin ve emek örgütlerinin birleştirilmesini talep edeceğiz ve sağlayacağız.

Bütçe açığını yaratan kapatsın!

0

Her yıl olduğu gibi Aralık ayında asgari ücret görüşmeleri var. İşçilere, emekçilere, tüm yıl sabit kalacak bir zam verilecek. Zam için, beklenen enflasyon oranında, yani gerçek hayat pahalılığının çok altında bir zam yapılacağı neredeyse kesin. Burada tek sorun sadece gerçek enflasyon oranlarının altında zam yapılacak olması değil. Belki de hayatımızı olumsuz anlamda bundan daha fazla etkileyen şey, her ürüne aydan aya zam yapılırken emeğiyle geçinenlere yıldan yıla zam yapılması. Gelin, her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında ücretlere zam yapılsın! Asgari ücrete yılda bir kez zam yapılır kuralını kim koydu? Adaletse işte adalet.

İç ve dış borç gırtlağa dayandı. Merkez Bankası’nın kara gün paralarına bile çöktüler, buna rağmen bütçe açığı artıyor. Kan emici vampir bankaların hepsini kamulaştırıp birleştirin, hem de sıfır faizle… Kalkınmaysa işte kalkınma. Defalarca dediğimiz gibi, adalet de kalkınma da planlı ekonomiyle olur.

“Toparlanıyoruz, 2020 daha iyi olacak” palavralarına artık kimse inanmıyor. Zaten inşaata, dış kaynağa secde eden bu ekonomi “vizyonunun” sonu, daha fazla vergi, daha fazla özelleştirme, daha fazla dışa bağımlılıktır. Vergiler topyekûn yüzde 22 zamlanırken, iktidarın deyişiyle tabana yayılırken, devletin bütçesi siyasi iktidarın ihtiyaçları için çarçur edilirken, Türkiye tarihinin en yüksek işsizlik oranlarıyla yüzleşirken, kimse bu yönetimle geleceğe umutla bakacak durumda değil. Sadece Ağustos ayında 54 bin, bir yıl içinde de 789 bin insan işini kaybetti. 2018 Ağustos’unda işsizlik yüzde 11’di, 2019 Ağustos’ta yüzde 14 oldu. Bu vizyonsuzluk içinde bile “ekonomi kötü” demek terörle ilişkilendiriliyorsa en ufak bir sorunu bile çözecek durumda değiller demektir. Bu, korkunun en net ifadesidir.

Yanlış anlaşılmasın, iktidarın vizyonsuzluğu plansızlığından gelmiyor. İktidarın bir planı var: 2019’un faturasını, 2020’de emekçilere nasıl ödeteceğinin planı! Yoksa kamu bankalarından para pompalayarak ekonomiyi büyütmeye çalışmak ya da Merkez Bankası ihtiyat akçelerine el koymak akılla açıklanabilecek bir durum değil. Bütçeyi feda etmenin gerçek maliyetini 2020’de göreceğiz. Fakat faizlerin bir miktar düşmesiyle ancak yeniden borçlanmaya başlayarak tüketebilen işçiler bunun maliyetini icra dosyalarıyla, hesaplarına konan ipoteklerle zaten görüyor. Öyle bir hale geldik ki, kredi mekanizması çalışmadığında sadece tüketim değil üretim de duruyor.

Alım gücümüzün günden güne düşmesi ve düşecek olması sebebiyle, talebi artırmanın tek seçeneği borçlanma maliyetlerinin düşürülmesi, yani faizin düşürülmesidir. Faiz düştüğünde kredi mekanizması kendiliğinden canlanır. Ama bunun bir maliyeti var; borçlanma oranlarının ve doların yükselmesiyle maliyet enflasyonunun artması. Ülke ekonomisi hâlâ bu kıskaç içindedir.

Bunun yanında, yıl sonu bütçe açığı beklenenin çok üzerinde gerçekleşecek. Devlet, açığı kapatmak için yeni vergiler getirdiği gibi tüm vergi ve harçlarda artışa gidiyor. Varlık fonunu yağmaladılar, yetmedi. İşsizlik fonu sermayedarların açığını kapatmak için kullanıldı, yetmedi. Şimdi de gözleri kıdem tazminatında. O da yetmeyecek; emekliliği tümden özelleştirmeye kadar gidecek bir yol bu. Yıl sonu 80 milyar olarak düşündükleri bütçe açığı 125 milyara çıktı. Paranın neye ve neden harcandığını sormak hakkımız. Emekçilere harcanmadığı ortada. Bu fatura bizim değil! Bütçeyi kim açtıysa o kapatsın! Büyük sermayedarların milyonlarca vergi borcu silinirken, yap-işlet-devret yoluyla birileri kamu kaynaklarıyla zengin olurken, işçiye emekçiye yeni vergiler yeni zamlar… Yok öyle yağma!

Kamusal olması gereken ulaşım, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin özelleştirildiği bir ülkede vergi gelirlerinin dış borç ödemelerine, borç faizlerine, sermayeye verilen garantilere, patronları ayakta tutmak için yapılan yardımlara giden bir mali düzen sürdürülebilir değildir. Böylesi bir durumda “neden vergi veriyoruz” diye sormak da hakkımız. Devlet soyguncularını finanse etmek için mi?

Planlı, merkezi bir ekonomi, birleşik mali ve para politikaları, üretimde işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli gibi radikal dönüşümler olmadan bu garabet ekonomik düzenden çıkılamayacağını düşünüyoruz. Hedefimiz ve programımız net. 2020 zor ama mücadele dolu bir yıl olacak.

Hükümetin 2019 yılı vaatleri ve gerçekler

0

“Yıl olmuş 2020, siz hâlâ işçiden ve onun haklarından başka bahsedecek bir şey bulamıyor musunuz? Ülke yangın yeri olmuş ve siz 2019’u işçinin-patronun arasında geçen bir yıl mı sanıyorsunuz?” diyenler var elbet.

Yılın kaç olduğunun bir önemi yok. Diyelim ki sıfır yılından iki bin yirmi yılına kadar asgari ücretle çalışıp maaşımızı hiç harcamazsak, 2020 yılına girdiğimizde biriktirdiğimiz para ile Ebru Gündeş ve Rıza Sarraf’ın Boğaz’daki yalısının ancak onda birini alabiliriz. Çünkü dünyada olduğu gibi Türkiye’de de başkasının emeğine el koymadan, yani patronlaşmadan zenginleşmek mümkün değildir.

Zenginleşmek bizim kulağımıza refaha erme, yeterli beslenme, alışveriş, ısınma, eğitim ve sağlık hizmetlerine kolayca erişmek gibi gelirken, kapitalizm için mesele öyle değil. 2019 yılında krize rağmen patronlar kâr etmeyi/zenginleşmeyi sürdürdü ve bunun karşısında biz işçi ve emekçileri daha çok çalıştırdılar, iş cinayetlerini serbestleştirdiler ve işsizliği artırdılar. Yani kapitalizmde zenginleşmek demek, patronun işçinin-emekçinin ürettiğine daha fazla el koyabilmesi demektir. Yani kapitalizmde zenginleşmek demek, işçinin yoksullaşması demektir.

Bu denli bir sömürü için patron bunu planlayacak bir hükümete ihtiyaç duyar. Kapitalizm altında tüm hükümetler işçiyi daha yoksul, bir avuç patronu ise ultra zengin yapar. İşte bu yüzden işçilerin insanca bir maaş, sağlıklı koşullarda çalışma, sendikalı olma gibi hakları ile demokrasi, doğa, hak, hukuk gibi alanlarda hep bir kardeşlik olmuştur. Kapitalist zenginleşmesinin adil bir yolu olmadığı için patron düzeni ne barış, ne demokrasi, ne adalet, ne de temiz bir doğa yaratabilir.

Patronların yönetimi altında geçen 2019 yılının kısa hikâyesi aslında bu. Ama gelin biz yine de 2019 yılına dair ne vaatlerde bulunulmuştu ve neler yaşadık sorusuna madde madde bakalım.

6 Mayıs 2018 tarihinde gerçekleşen AKP İstanbul 6. Olağan İl Kongresi’nde bizzat Erdoğan 24 Haziran seçimlerine ve dolayısıyla 2019’dan başlayarak nasıl bir gelecek vaat ettiğine dair uzun bir konuşma yapmıştı. Konuşması 24 Haziran Manifestosu olarak kayıtlara geçmişti. Bu manifesto ile hareket eden AKP-MHP bloku seçimlerden üstün ayrıldı. Şimdi seçimleri takip eden ilk yılda vaatlerini ne şekilde hayata geçirdiklerini görmek nasıl bir 2020’yi hayal ettiklerini anlamak açısından anlamlı olabilir.

1. Bağımsızlık vaadi: “Dışa bağımlılık azalacak, yerli ve milli savaş endüstrisi güçlenecek”

Erdoğan “Yeni dönemde Türkiye muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkacak, dışa bağımlılığımız azalacak” demişti. Bunun biricik dayanağı da yerli savunma sanayii idi. Oysa bırakalım dışa bağımlılığın azalmasını, dışa bağımlılık bir hayli arttı.

Putin’den sınır ötesi operasyonun haracı olarak alınıp muhtemelen hiç kullanılmayacak olan S-400 füzelerinden sonra şimdi de Trump’ın gönlünü yapmak için Patriot’ların satın alınması konusunda pazarlık yapılıyor. Güvenlik harcaması adı altında yapılan her ödeme aslında ülke emekçilerini daha da çok dışa bağımlı hale getiriyor. “Yerli” denilen İHA’ları üreten Vestel ise o kadar küçük motorları ucuza üretmeyi başaramadığından yabancı patronlara bir hayli para kazandırıyor. Tüm bu teşebbüsler de bizi bağımsızlaşmaya götürmüyor. Pazara çıkıldığı vakit her anlaşma ABD’ye bir yaptırım olanağı olarak dönüyor. Tanesi 50 milyon dolar olan Atak adlı sözde yerli helikopterler tam Pakistan’a satılacakken, ABD’nin küçük bir müdahalesi ile satış durduruluyor. Bir asgari ücretlinin 2020 yıl para biriktirerek ancak pervanesini alabileceği (laf aramızda milli İHA’ların pervaneleri de yerli değil) helikopterleri satamayan patronların iflas etmesi gerekmez miydi? Hayır. Çünkü hükümet, işçi ve emekçilerden aldığı vergileri bu patronları kurtarmak için kullandı. Motoru, pervanesi, kablosu, patenti yabancı olan ve biz işçi emekçilerin vergileriyle yapılan bu üretim sonucunda 2019 yılı önce yabancı ve sonra da yerli patronlar için kârlı bir yıl oldu. Fakat bizi daha da bağımlı bir hale getirdi.

2. Hayat pahalılığına karşı mücadele vaadi: “Vergiler düşecek”

Eroğan “Vergiler düşürülecek… Vatandaşlarımızın kamu kurumlarına olan borçlarını yeniden yapılandırdık,” diyordu. Bu söz bir yönü ile haklı olabilir çünkü sözünü ettiğimiz büyük patronlar neredeyse hiç vergi ödemedi. Biz işçi ve emekçiler de vatandaştan sayılmıyorsak ortada bir aldatmaca yok. 2019’da hedeflenen vergiyi toplayamadığı için hükümet KDV ve ÖTV’leri artırıp vergi yükünü işçi ve emekçilere yüklemeyi sürdürdü. 2020 yılında ise KDV-ÖTV’den %20 daha fazla gelir hedefleyen hükümet böylece patronlara vergi affı, işçiye vergi yükü parolasını sürdürmek niyetinde.

3. “Genç işsizlik azalacak, kadınlara ayrımcılık son bulacak”

İş hayatına yeni atılan 18-29 yaş arasındaki gençlerimiz için teşvik olarak 1 yıl boyunca Bağ-Kur primlerini üstlendik,” diyen Erdoğan yine sözünün eriydi. Ama gençler değil patronlar için. Nereden mi anlıyoruz? Çünkü 2019’da istihdam 728 bin gerilerken, genç işsizlik zirve yapıp yüzde 27,3’e ulaştı. Kasa gençlere değil, patronlara açıldı.

Erdoğan’ın “Kadına karşı her türlü cahiliye adetini ayaklarımızın altına alacağız” vaadine karşı ise tarım dışı genç kadın işsizliğinin yüzde 41,7 ile rekor kırdığını söylemekle yetinelim.

4. “Bireysel özgürlükleri koruyacağız, her alanda adaleti tesis edeceğiz”

Tutuklu gazeteciler, KHK ile haksız yere işinden olanlar, Cumartesi Anneleri ve elbette ki yasaklanan grev ve direnişlere baktığımızda söylenen bireysel özgürlüğün aslında sadece sermayenin emeğimize el koyma özgürlüğü olduğunu anlıyoruz.

Patronların 2019’u yıkım yarattı, işçilerin 2020’si için

Hükümet 2020’de işçilerin, emekçilerin hak aramalarının önüne geçmek, iş cinayetlerini serbestleştirmek ve vergi yükünü emekçilere yıkmak için elinden geleni yapacağını ifade ediyor.

2020’de ise kalıcı ve güvenilir bir çözüm için işçilerin ve mücadelelerin birliğini sağlamak, karşımızda duran biricik çözüm olmayı sürdürüyor.

DİSK: İnsan onuruna yaraşır asgari ücret

0

DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu’nun 2020 asgari ücreti ile ilgili basın açıklaması

2020 yılı asgari ücret tespit çalışmaları başladı. Asgari ücret ülkemizde sadece asgari ücret ve yakın bir ücretle çalışan 10 milyon işçinin ve ailesinin değil, emeğiyle geçinen herkesin çalışma ve yaşam koşullarını belirleyen temel bir parametredir. O nedenle asgari ücretin belirlenmesi süreci devletin toplumla yaptığı en büyük toplumsal sözleşmedir.   

2020 yılı asgari ücreti ekonomik krizin etkilerinin derinden yaşandığı koşullarda, işsizliğin arttığı, alım gücünün düştüğü, gelir dağılımın bozulduğu koşullarda saptanıyor. Asgari ücret ülkemizde giderek ortalama ücrete dönüşmektedir. Bu nedenle de asgari ücret çalışanları ekonomik krize karşı korumanın en önemli aracı durumundadır. Ve Asgari Ücret milyonların meselesidir, memleket meselesidir.

Bu memleket meselesi ile ilgili olarak ülkeyi yönetenlerin yaklaşımı işçileri, çalışanları koruyan bir yaklaşım değildir. Bizler krizle boğuşurken, çarşı-pazarda fiyatlar uçarken, yıllardır büyümeden pay alamayan işçi sınıfı zamlarla ve vergilerle krizin faturasını öderken, gelir dağılımı her geçen gün daha fazla bozulurken, ülkeyi yönetenlerin krizden çıkış için belirledikleri rota “düşük ücret politikası” olarak görünmektedir.

Yaz aylarında, kamu emekçilerinin ve kamu işçilerinin toplu sözleşmelerinde ortaya çıkan rakamlar bu politikanın yansımasıdır. Daha da kötüsü ülkeyi yönetenler IMF’nin bu konudaki tavsiyesini de Yeni Ekonomi Program adı altında benimsedi ve programına koydu. Eylül ayında IMF’nin yayınladığı Türkiye raporunda “Ücretleri, gerçekleşen enflasyon oranında değil hedeflenen enflasyon oranında artırın” denildi,  bir hafta sonra Hazine ve Maliye Bakanı asgari ücreti bu şekilde belirleyeceklerini ilan etti. Bilindiği gibi 2020 yılı için hedef enflasyon yüzde 8,5 olarak açıklandı.

2020 yılı asgari ücret pazarlığının zorlu geçeceği kimse için sır değildir. Yıllardır “ekonomi büyüdü” diye övünüp, büyümeden payımızı vermeyenler,  şimdi kriz kapıya dayandığında ücretleri daha da düşürmeye çalışmaktadır. Ekonomik krizi geçiştirmek için hükümet elde avuçta ne varsa kullanmıştır. Bu nedenle ekonomi daha da kırılgan hale gelmiştir. Ancak üretim ve işsizlik cephesinde olumlu bir adım maalesef söz konusu değildir.

Ülkeyi yönetenleri şimdiden uyarıyoruz: Şirket kurtarmalara, işveren teşviklerine devasa kaynakların ayrıldığı bir ortamda kimse işçilere “fedakârlık” tavsiyesinde bulunmasın, kimse işçilerden fedakârlık beklemesin.

Kriz koşullarında asgari ücretteki artış halkın büyük bölümünün gelirini de belirleyecektir. Bu nedenle asgari ücret artışının sadece işçilere değil, Türkiye ekonomisine de katkısı olacaktır. 40 yıldır uygulanan ancak artık iflas eden neoliberal politikaları terk etme zamanı gelmiştir. Ücret artışına dayalı büyüme mümkündür. Ücret artışlarının çalışana da ekonomiye de olumlu etki yapacağı ve alım gücünü artırarak ekonomiyi canlandıracağı açıktır.

Ülkemizde asgari ücret tespit süreci demokratik değildir. Bilindiği gibi asgari ücret, hükümetin ve işverenlerin çoğunlukta olduğu Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından saptanıyor. Karar oy çokluğu ile alınıyor ve kesin nitelik taşıyor. Asgari ücret tespit süreci Türkiye’nin en büyük pazarlığı olmasına karşın bu pazarlıkta işçilerin sendikaların elinde grev silahı yok. DİSK, asgari ücret pazarlığını bütün işçi konfederasyonları tarafından ortaklaşa yürütülmesi gereken bir mücadele olarak görmekte ve asgari ücret görüşmeleri sırasında konunun toplumsal bir talep haline gelmesi ve sahiplenilmesi için ortak çalışma ve ortak mücadeleyi önemsemektedir. Asgari ücret tespit sürecini bir toplu pazarlığa çevirmek, milyonların meselesi yapmak ve çalışanları insanca bir asgari ücret talebi etrafında harekete geçirmek mümkündür.

Asgari ücret pazarlığı sadece masa başı pazarlık değildir. DİSK asgari ücret pazarlığını çok önemli bir paylaşım mücadelesi olarak görmektedir. Doğruları söylemek yetmez, haklı olmak da yetmez, sendikalı sendikasız tüm işçiler ve emekçiler olarak haklı taleplerimiz için yan yana gelmek, omuz omuza vermek, meydanlarda, sokaklarda, işyerlerinde mücadeleyi büyütmek gerekmektedir.

Bizler 2020 yılı Asgari Ücret Sürecini bu bilinç ile örgütleyeceğimizi buradan ilan ediyor, 2020 Asgari Ücret Raporumuzun özet verilerini sizlerle paylaşıyoruz.

DİSK-AR’ın hazırladığı “İnsan Onuruna Yaraşır Asgari Ücret” başlıklı rapor asgari ücretle ilgili gerçekleri ortaya koymaktadır.  Ancak verilerden bahsetmeden önce asgari ücretin hesaplanmasında evrensel kuralların olduğundan ve çeşitli sözleşmeler ve antlaşmalar tarafından güvence altına alındığından söz etmek gerekmektedir.

  • Türkiye’de asgari ücretin tespitinde uluslararası standartlara uyulmamaktadır. 2019’da 100. yılına ulaşan ILO, BM ve Avrupa Konseyi ilkeleri dikkate alınmamaktadır. Uluslararası normların hesaplarına göre asgari ücret tespitinde işçinin ailesi dikkate alınırken, Türkiye’de, Asgari Ücret Tespit Yönetmeliği’nde yer alan tanımda işçinin ailesi asgari ücretin dışında bırakılmıştır. Sadece bir işçi üzerinden yapılan hesaplama uluslararası standartlara aykırıdır. 
  • Asgari Ücret Tespit Komisyonu aynı zamanda yapı itibariyle demokratik değildir. Komisyonda hükümet, işveren ve işçi temsilcisi olarak 5’er kişi yer alırken en fazla üyeye sahip işçi sendikası ve işveren örgütleri tarafından saptanmaktadır. DİSK ve diğer konfederasyonlar asgari ücretin belirlenmesi sürecinde yer alamamaktadır.
  • Asgari ücret ortalama ücret haline gelmektedir. 2006’da ortalama ferdi ücret ve maaş geliri asgari ücretin 2 katı iken 2018’de bu oran 1,6 katına geriledi. Türkiye’de asgari ücret ortalama ücrete yaklaşmaktadır. Asgari ücretin hızla ortalama ücret haline dönüşmesinin yine en fazla kadın işçileri etkilediğini görüyoruz. Kadınların ortalama ücreti erkeklere göre asgari ücrete daha yakındır.
  • 1.8 Milyon işçi asgari ücrete bile erişemiyor. TÜİK verilerine göre asgari ücretin altında ücret alanların sayısı 1 milyon 800 bin, asgari ücret alanların sayısı 5 milyon civarında olmak üzere toplamda 6,8 milyondur. Asgari ücretin altında, asgari ücret düzeyinde ve asgari ücretin yüzde 15 üzerinde ücret alan toplam 10 milyon civarında emekçi söz konusudur.
  • Türkiye Avrupa’nın en düşük asgari ücretli ülkeleri arasında yer almaktadır. Türkiye Avrupa ülkeleri içinde en düşük asgari ücrete sahip 4. ülkedir. Daha düşük asgari ücrete sahip ülkeler Sırbistan, Bulgaristan ve Arnavutluk’tur. 2009’da Avrupa’da Türkiye’den düşük asgari ücretli 13 ülke varken, 2019’da sadece 3 ülke vardır.
  • Asgari ücret maliyetinin yarısı vergi ve kesintilere gitmektedir. Asgari ücretten yapılan vergi ve diğer kesintiler aslında görünenden daha yüksektir. Asgari ücretin görünen-görünmeyen, dolaylı-dolaysız kesintilerini dikkate aldığımızda işçinin eline asgari ücretin sadece yüzde 49’unun net gelir olarak geçtiği görülmektedir. Asgari ücretin yüzde 51’i vergi ve kesintilere gitmektedir. Asgari ücret maliyetinin 1537 TL’si vergi ve kesintilere gitmektedir.
  • Asgari ücretliden daha çok vergi alındı. Asgari ücretliden ve düşük gelirli işçilerden alınan vergi, ilk vergi dilimi tarifesi düşük tutularak artırıldı. Asgari ücretliler yılın ikinci yarısında ikinci vergi dilimine girmeye başladı. 2002 ve 2003 yıllarında ilk vergi dilimi tarifesi asgari ücretin 15-16 katı idi. 2019’da ilk vergi dilimi tarifesi asgari ücretin 7 katına inmiştir.
  • Asgari ücret döviz karşısında da hızla eridi. Asgari ücret döviz cinsinden son yıllarda ciddi biçimde geriledi. 2008’de 371 ABD doları olan asgari ücret, krizin etkisiyle 2009’da 339 dolara, 2016’daki 430 dolar düzeyinden 2019’da 357 ABD doları düzeyine geriledi. 
  • Asgari ücretli 11 Cumhuriyet altını kaybetti. Merkez Bankası’nın yıllık ortalama Cumhuriyet altını fiyatlarına göre 2003 yılında asgari ücretin yıllık tutarı ile 25 altın alınabilirken. 2019 itibariyle yıllık net asgari ücretle sadece 14 Cumhuriyet altını alınabilmektedir.
  • Türkiye ile Çin’deki ortalama asgari ücretler birbirine yaklaşıyor. Türkiye dolar açısından ucuz işgücü cennetine dönüşmektedir. 2016’da iki ülke arasında 185 dolar fark varken, 2018’de bu fark 96 dolara geriledi
  • Asgari ücret artışı son yirmi yılda kişi başına gayri safi yurt içi hasıla artışının gerisinde kaldı. Asgari ücret artışı milli gelir artışının çok altında kaldığı için asgari ücretle çalışanlar ciddi kayba uğramış ve göreli olarak yoksullaşmış durumdadır. Diğer bir ifadeyle asgari ücretle çalışanların milli gelirden aldığı pay azalmıştır. Asgari ücret artan ulusal zenginlikten payını alamamıştır.
  • Asgari ücret AGİ hariç ve net olarak saptanmalıdır. Bilindiği gibi 2008 yılına kadar ücretliler topladıkları fatura ve fişler karşılığında devletten vergi iadesi almaktaydı. 2008’de bunun yerine Asgari Geçim İndirimi (AGİ) uygulaması başlatıldı. AGİ’nin dahil edilmesiyle net asgari ücret olduğundan yüksek gösterilmeye başlandı. Oysa AGİ işveren tarafından ödenmiyor ve ücret değildir. Net asgari ücret işveren tarafından işçiye ödenen miktardır. AGİ ise devlet tarafından sağlanan bir destektir. 2019 itibariyle AGİ hariç asgari ücret 2021 TL değil aslında 1829 TL’dir.

Tüm bu tespitlerden hareketle 2020 yılı Asgari Ücretine dair taleplerimizi şöyle sıralayabiliriz:

  • Asgari ücret hesabında uluslararası standartlara uyulmalı ve işçinin ailesi de dikkate alınmalıdır.
  • Asgari ücret toplu pazarlık yoluyla saptanmalıdır.
  • Asgari ücret tespitine ilişkin 131 Sayılı ILO Sözleşmesi onaylanmalı, Avrupa Sosyal Şartı’na asgari ücretle ilgili konan çekince kaldırılmalıdır.
  • Asgari ücret tespit komisyonunda kadın temsili sağlanmalıdır.
  • TÜİK hesabı asgari ücret saptanmasında alt sınır olmalıdır.
  • Asgari ücret net ve AGİ hariç hesaplanmalıdır.
  • Bütün işçi ve memurlar için tek asgari ücret saptanmalıdır.
  • Asgari ücret geçim ücreti olmalıdır.
  • Yeniden değerleme artış oranından daha az asgari ücret artışı olamaz.
  • Asgari ücret artışında hedeflenen enflasyon oranları esas alınamaz.
  • Asgari ücret tespitinde geçim koşulları ve milli gelir artışı dikkate alınmalıdır.
  • Asgari ücret yıllık olarak hesaplanmalı, tümüyle vergi dışı bırakılmalıdır.
  • Asgari ücretin tespitinde bütün işçi konfederasyonlarına katılım hakkı sağlanmalı, Asgari Ücret ulusal ölçekli bir toplu pazarlıkla belirlenmeli ve uyuşmazlık durumunda grev hakkını da içermelidir.

DİSK yıllardır düzenli asgari ücret raporları hazırlamakta ve asgari ücret talebini bilimsel temele dayandırmaya çalışmaktadır. Nitekim bu çerçevede DİSK 2017 yılı için net 2000 TL, 2018 yılı için net 2300 TL, 2019 yılı için 2800 TL asgari ücret talep etmişti.

Asgari ücret düzeyini çeşitli yöntemlere göre hesaplamak mümkündür.DİSK’in asgari ücret talebinin ayrıntıları raporumuzda iki esasa dayanmaktadır.

Birinci esas asgari ücretin asgari geçim ücreti olmasıdır. Burada yoksulluk sınırı dikkate alınmalıdır. DİSK de Türk-İş de yoksulluk sınırı hesaplamaktadır. Bu hesapları dikkate aldık. Ailede iki kişinin çalıştığı varsayımı ile asgari ücret yoksulluk sınırının yarısından az olmamalıdır. DİSK ve Türk-İş’in yoksulluk sınırı verilerinin ortalamasının yarısı esas alındığında 3 bin 485 TL altında asgari ücret yoksulluk sınırı altında kalmak anlamına gelecektir.

Asgari ücret talebinde dikkate aldığımız ikinci esas Kişi Başına Milli Gelir artışıdır. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programındaki kişi başına milli gelir hesabı dikkate alındığında asgari ücretin 2020’de en az net 2 bin 600 TL olarak saptanması gerekir.

Bu iki yönetim ortalamasını, hem geçim ücretini hem de milli gelir artışını dikkate aldığımızda 2020 yılı asgari ücreti “en az” net 3 bin 200 TL olmalıdır diyoruz.

İnsan onuruna yaraşır bir asgari ücret lütuf değil haktır. Bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üreten işçileri bu hak ve onur mücadelesinde omuz omuza olmaya çağırıyoruz.  

Mücadele içinde geçmiş hiçbir hayat boşa harcanmış değildir!

0

Dedem bundan 80 yıl önce öldürülmüş… 1930’lu yıllarda Anadolu insanının zorunlu olarak yol çalışmasına katılması gerekirmiş. Bu zorunlu yol çalışmasından muaf olabilmek için ya parayla bedelini ödemek ya da en az beş çocuk sahibi olmak gerekirmiş. Dedemin parası yokmuş. Dört çocuğu varmış. Ninem beşinci çocuğuna hamileymiş. Dedem bu şekilde gitmek zorunda kalmış yol çalışmasına. Aynı şekilde oraya gelmiş gariban bir köylünün, bir tartışma neticesinde, kürek darbesiyle hayatını kaybetmiş. Öldürüldüğünde 27 yaşındaymış…

Babam sekiz yaşında ırgat olarak bir köylünün yanına verilmiş. On bir yaşında inşaatlarda çalışmaya başlamış. Hiç okula gitmemiş. Yarım yüzyıl gece-gündüz çalışıp, bir gün bile emekli maaşı alamadan, ömrüne bir Kore savaşı da sığdırarak, altmışını görmeden, göçüp gitti bu dünyadan…

Bu hayat hikâyeleri bize ne anlatıyor? Türkiye’nin bir işçi sınıfının ve tarihinin olduğunu ve çok ağır, çok sancılı ve büyük bedeller ödeyerek yol aldığı gerçeğini… Bu ülkenin temellerinde, sütunlarında, duvarlarında milyonlarca işçinin, emekçinin alın terinin, emeğinin, canının, kanının olduğunu… O yüzden dedemin, babamın ve benzeri milyonlarcasının hikâyesiyle Soma’da can veren 301 madencinin hikâyesi aynı sınıfsal gerçeğe dayanıyor. O yüzden her daim can verenlerle, verilen canlar üzerinden zenginleşenler; tekme yiyenlerle tekme atanlar asla ve asla aynı hikâyeyi paylaşmıyor.

Sanılıyor ki bu ülkenin bir avuç patronunun ve onlar adına azimle hükümetlik edenlerin gerçek manada bir hikâyesi, bir tarihi var. Geri kalan milyonlarca insanın ise hiçbir hükmü, hiçbir hikâyesi, hiçbir tarihi yok. Biz işçiler, emekçiler mürekkebi olduğumuz için muktedirlerin icat edilmiş bir hikâyeleri var. Lakin gerçek öyle değil. Öyle olmadığı gibi tam tersine işçi sınıfının bilinci, toplumsal ve siyasal varlığı birike birike artıyor, bir nesilden öbürüne aktarıla aktarıla büyüyor. İşte bu satırlarda olduğu gibi 100 yıl, 50 yıl öncesini bugününün sınıf mücadelesi gerçeğine organik olarak bağlayıveriyor.

Mücadele içinde geçmiş hiçbir hayat boşa harcanmış değildir. Gelecek mutlak şekilde bu mücadele ve emekler sayesinde daha eşit ve özgür olacak. Yeter ki ellerimizle sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı şekillendirelim…

Türkiye ekonomisini işçi ve emekli maaşları mı batırıyor?

0

Biri, “On farklı senaryo üzerine çalıştık. Hiçbiri sürdürülebilir değil. Emeklilikte yaşa takılanlar takılmaya devam edecekler,” dedi. Diğeri, “Seçim de kaybetsem geçit vermeyeceğim,” buyurdu. Çok şükür ki bin liradan az maaş alan emeklimiz yokmuş! İskandinav ülkeleri gibi batmadan gemiyi yüzdürebilmenin ölçüsü işte bu: emekliye bin, asgari ücretliye iki bin lira maaş!

Bu arada dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 2 bin 103, yoksulluk sınırı 6 bin 850 lira olmuş. Diğer bir ifadeyle nüfusumuzun yüzde 60’ı, yani neredeyse 50 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürmeye çalışıyormuş.

Peki, bu durumda nasıl oluyor da, 16 milyonu açlık, 48 milyonu yoksulluk içinde yaşayan işçi ve emeklilerin maaşları ekonomiyi batırabiliyor?

Bin liradan az maaş alan emekli yok diye övünen iktidara göre bunlar hep geçmişin hatalarından kaynaklı. İnsanlar saçları ağarmadan emekli edildiği için şimdi Türkiye ekonomisi bu yükü taşıyamıyormuş! Yani bol keseden herkes emekli edilmiş, çifter çifter maaşlar verilmiş ve ekonomimiz “uff” olmuş!

Peki, bu doğru mu? Değil tabii ki! Örneğin şu an 46 yaşının altındaki emekli oranımız yüzde bir! Yani sadece 85 bin kişi civarında! Emeklilerin yüzde 70’i ise 56 yaşının üzerinde. Geri kalan yüzde 29 emekli ise 46-55 yaş aralığında. Türkiye’nin çalışma koşulları, beklenen yaşam süresi, alınabilen maaşlar düşünüldüğünde bunun ekonomi falan batırmayacağı son derece açık. Bu tablo olsa olsa Türkiye’de emek sömürüsünün ne derece yoğun olduğunun kanıtı olabilir. Nitekim emeklilerimizin en az yarısı, aldıkları maaş yetmediği için, çoğunlukla da kayıtdışı olmak üzere, çalışmaya devam ediyorlar.

İşte tam da bunun bir sonucu olarak Türkiye’de en zenginle en fakirin geliri arasında yirmi dört kat fark var. İşte bu yüzden milyoner sayımızla işsizlik ve yoksulluk sayımız ters yönde aynı hızla artmaya devam etmekte. Kıssadan hisse, yağma ve talanın adını ekonomi koymuşlar.

Sonuç mu? Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar! Bizden söylemesi…

“Barış Pınarı”nın ardından…

0

Saray rejimi ve Cumhur İttifakı açısından tablo giderek kötüleşiyor. TÜİK’in güvenilirliği giderek sorgulanır hale gelen rakamları dahi ekonomideki korkunç tabloyu ortaya koyuyor. Dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 14’e ulaşmış durumda. Genç işsizlik oranı ise yüzde 27,4 ile tarihi zirvesinde. Enflasyon oranı, Damat Bakan’ın beğenmediği sonuçlar çıkartan TÜİK yöneticilerini kovmasının ardından yüzde 8,5 olarak açıklanırken, devletin kendi alacaklarına önümüzdeki yıl için yüzde 22 zam yapması, gerçek enflasyon hakkında bir fikir veriyor. Faturalara yansıyan zam ise yüzde 50 civarında! Ne var ki, önümüzdeki yıl için ücretli çalışanlara, gerçekleşen değil “beklenen enflasyon” üzerinden zam yapılacak.

Ekonomideki çöküş, toplumsal yıkım olarak karşımıza çıkıyor. Sefaletin giderek yaygınlaştığı, çaresiz kalan ailelerin intihar etmekten başka çözüm bulamadığı örneklerin yaşandığı bir çöküşten bahsediyoruz. Bu toplumsal yıkım, politik alanda da karşılığını buluyor. AKP içerisindeki çatlaklar derinleşiyor. Yeni partilerin 2020 başında kurulması bekleniyor. Öte yandan, AKP’nin MHP’ye olan bağımlılığı giderek artıyor. AKP bir yandan MHP karşısında giderek daha fazla oy kaybı yaşarken, diğer yandan, iktidarını sürdürebilmesi için MHP’ye muhtaç durumda.

İşte bu tabloyu tersine çevirmek ve çürümüş iktidarının ömrünü uzatabilmek için Cumhur İttifakı’nın elindeki en önemli koz olan Kürt düşmanlığı yeniden devreye sokuldu. “Barış Pınarı Harekâtı” ile ekonomik yıkım tablosunun üzeri örtülmeye ve milliyetçi histeri dalgası yaratarak Saray rejimine yeniden güç kazandırmaya çalışıldı.

Yapay bir “beka” ve ulusal tehdit söylemleriyle, ABD ve Rusya’dan alınan icazetlerle ve pazarlıklarla, Fırat’ın doğusunda 2 bin 200 kilometrelik alan TSK’nin kontrolüne girdi. Bu arada, Saray rejimine muhalif kesimler yeniden vatan haini ilan edildi. HDP’ye dönük saldırılar yeni bir ivme kazandı. Seçimlerde HDP karşısında ağır bir yenilgi alan Saray koalisyonu, seçimlerde elde edemediğini, yeniden kayyumlar atayarak sağlamaya çalıştı. Operasyonun başlamasının ardından 3’ü büyükşehir belediyesi olmak üzere toplam 24 HDP belediyesine kayyum atandı ve 14 belediye başkanı tutuklandı. Belli ki, Saray rejimi adım adım bütün HDP belediyelerine kayyum atamayı ve HDP’yi seçimlerde kazanmış olduğu bütün belediyelerden silmeyi hedefliyor. HDP’yi bir iç düşman gibi göstererek Saray ittifakı, baskı uygulamalarını meşrulaştıracak bir bahane bulmaya ve HDP’yi siyaset yapamaz hale getirmeye çalışıyor.

Savaş tamtamlarının çalınmasıyla, Saray ittifakı bir an için istediğini elde eder gibi oldu. Çöküş tablosu gündemden kalktı ve milliyetçi hezeyan eşliğinde Suriye operasyonu temel gündem konusu haline geldi. AKP başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu kez “başkomutan” şapkasıyla arz-ı endam etti. Ne var ki, ABD ve Rusya’yla yürüyen müzakerelerle, operasyonun beklenenden kısa sürmesi ve ABD ve Rusya’yla bir anlaşmaya varılmasının ardından, harekât, ülke gündeminin temel konusu olmaktan hızla uzaklaştı. Yarattığı yıkım tablosuyla yeniden baş başa kalan Cumhur ittifakı, “CHP’ye kumpas”, “Millet İttifakı’nı bölmek” gibi Saray entrikalarıyla, yani bir dış operasyona göre daha mütevazı çabalarla gündemi yönlendirme telaşında.

Ekonomik yıkımın faturası giderek daha görünür hale gelirken, Saray ittifakının çıkış planı emekçi halk üzerindeki kemer sıkma politikalarını daha da artırmak, çevreyi ve doğayı tamamen talan etmek ve kamusal kaynaklar üzerindeki yağmayı derinleştirmekten ibaret. Hayat pahalılığının ve işsizliğin geldiği dayanılmaz nokta karşısında, emekçiler asgari ücret zamlarına ve metal işçilerinin MESS’le yürüttüğü toplu sözleşmeye kilitlenmiş durumda. Ancak bu süreçlerden elde edilecek kazanımlar, yaşanan toplumsal yıkımın etkilerini biraz olsun hafifletebilir ve yeni saldırı planlarının önüne geçebilir. Bu dönemde emek örgütlerinin, sendikaların hiç olmadığı kadar bir arada durması ve bir mücadele planı örmesi yaşamsal önem taşıyor. Saray ittifakı çözülürken, emekten ve demokratik haklardan yana bir siyasal çıkış ancak birleşik mücadelenin ve patron partilerinden bağımsız bir siyasal seçeneğin yükseltilmesiyle mümkün olabilir.

İran halkı diktatörlüğe karşı ayakta!

0

İran’da 15 Kasım Cuma günü, hükümetin yüzde 300’lere varan akaryakıt zammının ardından, hâlihazırda rejimden ve kapitalist yıkım politikalarından hoşnutsuz olan kitleler pek çok şehirde sokaklara çıktı. Tahran, Kirmanşah, Hürremabad, Ahvaz, Şiraz, Yezd, Meşhed, İsfahan, Kerec, Tebriz, Behbehan, Kaimşehr, Kazrun, İslamşehr ve Şehriyan başta olmak üzere en az 100 kente yayılan gösterilere İran devleti yoğun bir baskı ve şiddet politikasıyla karşılık verse de emekçi halk sokakları terk etmiyor.

Geçen ay Tahran’da araç sahiplerinin kontak kapatmasıyla başlayan ufak çaplı gösteriler, son benzin zammıyla birlikte ülke geneline yayıldı. Gösteriler kapsamında 100’den fazla banka, kamu binası, benzin istasyonu ve dükkan ateşe verildi. Halk yolları kapatarak “Katil Hamaney. Hükmün sona erdi”, “Diktatöre ölüm” sloganlarını dile getiriyor. Aynı zamanda başkent Tahran ve Kürdistan bölgesine bağlı Marivan’da iki grev gerçekleşti. Özellikle sokağa inen gençler, sadece benzin fiyatlarını değil, yolsuzluk, işsizlik, kötü ekonomik gidişata kadar birçok sorunu protesto ediyor. Protestoların beşinci gününe gelindiğinde 200 civarında kişinin hayatını kaybettiği, 3000’den fazla kişinin yaralandığı bildiriliyor. Şu anda 1000’den fazla kişi ise gözaltında veya tutuklu durumda. Rejim gösterilerde ağır makineli tüfekler kullanarak kitlelere saldırmakta ve ülkede tüm internete erişim tamamen kısıtlanmış durumda.

Yolsuzluğa, işsizliğe ve baskıcı rejime karşı

İran’da halkın temel isyanı neoliberal molla rejimin yarattığı sefalet ve baskıcı hayat koşullarına yönelik. Ülkede bir yandan yolsuzluklar ile zenginleşen ayrıcalıklı bir azınlık, bir yandan da açlık ve baskı ile terbiye edilen milyonlar söz konusu. Yalnızca bu sene başında petrokimya ve otomotiv gibi sektörlerde yolsuzluğa karıştıkları gerekçesiyle en az 282 kişi tutuklanmış; 860 kişiye ise yurtdışına çıkış yasağı getirilmişti.

ABD’nin yaptırımları nedeniyle hâlihazırda açlık koşullarında yaşayan İran halkı bir de yüzde 40 enflasyon ile boğuşmakta. Haziran ayında Tahran’da kiralar bir yılda yüzde 100’den fazla arttı, gıda ürünlerinin fiyatları 3-4 katına çıktı. Ülke ekonomisinin bu yıl sonunda yüzde 9 oranında daralması bekleniyor. İranlı İşçiler Haber Ajansı’na (ILNA) göre, Ağustos ayında yüzlerce işçi maaş ve sosyal haklarını alamadıkları gerekçesiyle protestolar düzenlemişti. Ülkede işçi eylemleri sıkça gerçekleşiyor.

Protestolar sırasında ülkedeki su sorunu da ifade ediliyor. Halk, kuraklıkla nedeniyle yaşanan su kesintilerini protesto ediyor ve sık sık gösteriler düzenliyor. Özellikle isyan dalgasının başladığı Ahvaz şehrinin çevre sorunlarıyla boğuşması, aynı zamanda da emek mücadelesinin merkezi olması durumu açıklıyor.

Önce Sudan ve Cezayir, ardından Lübnan ve Irak’ta başlayan ve İran’a yayılan isyanlar 2011’de Ortadoğu’da parlayan kıvılcımın hâlâ sürmekte olduğunun bir göstergesi. Bizler Ortadoğulu halkların baskıcı rejimlere ve kapitalist yağma politikalarına karşı sürdürmekte olduğu ayaklanmayı destekliyor ve tüm devrimcileri bu seferberlikle dayanışmaya çağırıyoruz. Ortadoğulu emekçi kitlelerin zaferi, kitlelerin taleplerinin ve örgütlülüklerinin ilerletilmesi ile seferberliklere süreklilik kazandırılmasına bağlı. Bu anlamda sosyalistlerin ve sınıf örgütlerinin rolü belirleyici olacak.

Metal patronlarının tehlikeli taleplerine karşı direnmeye hazır olmalıyız

0

Metal işkolundaki sözleşme süreci, MESS patronlarının niyetlerinin iyiden iyiye açığa çıkmasıyla yeni bir evreye girdi. 20 Ekim’de yapılan 4. görüşmede MESS, sendikaların önüne bir dizi şart ileri sürdü. Başta tabii sendikalardan ücret artışı taleplerini düşürmelerini istiyor. Bilindiği gibi Türk Metal yüzde 26,28, Birleşik Metal-İş ise yüzde 34’lük zam teklifi vermişti. MESS patronlarına bu teklifler fazlaca “yüksek” görünüyor.

Bu arada Türk Metal sendikacılarının da işçileri yüzde 12’lik bir zam konusunda iknaya yönelik “yoklamalarda” bulundukları biliniyor. Metal işçisinin bu geri adım konusunda son derece dikkatli olması ve sendikacılarına ve patronlara gerekli “uyarı” mesajlarını göndermesi önem taşıyor.

Ama MESS patronlarının bastırmaları arasında ücret kadar önemli başka konular da var. Ve bunlar esas olarak çalışma düzeninin esnekleştirilmesi ve ücretlerin dolaylı yoldan aşağı çekilmesiyle ilgili.

Bunlardan bir tanesi, SGK ile ilgili izinler konusunda, kurumun ödemediği ilk iki günlük ücretin işverenler tarafından ödenmesi maddesinin kaldırılması. Dolayısıyla o ay işçinin ücretinde iki günlük bir kesinti olacak. Ayrıca patronlar, ikramiye ödemelerinin çalışılan gün sayısı üzerinden yapılmasını istiyorlar; yani raporlu işçiler rapor süreleri boyunca buna denk gelen ikramiye tutarından mahrum bırakılacaklar. Bu da bir tür ücret erozyonu demektir.

Patronların bir başka talebi, hafta tatilinde yapılan çalışmalarda daha yüksek fazla mesai ücreti uygulanan işyerlerinde 1 Eylül 2019’dan sonra işe giren işçiler için bu uygulamanın sona erdirilmesi ve fazla mesai ücretinin bu işçiler için aşağı çekilmesi. Bu madde de hem emek gücü ücretinin azaltılmasına ve hem de eski ve yeni işçiler arasında ayrım yapılmasına, böylece eşit işe eşit ücret ilkesini bozmaya yönelik.

MESS patronlarının, işten çıkarmaları kolaylaştırmaya ve sürekli bir rotasyonla ücretleri aşağıya çekme arzuları da var. Örneğin, “hafif işlerde çalışabilir” raporu olanların kendilerine gösterilen işi kabul etmedikleri takdirde iş akitlerinin kendileri tarafından feshedilmiş sayılmasını, dolayısıyla da bu işçilerin ihbar tazminatı ödenmeksizin işyerinden uzaklaştırılabilmelerini istiyorlar. Ayrıca mevcut sözleşmeye göre iki ay olan deneme süresinin dört aya çıkarılmasını talep ediyorlar. Yani emek piyasasına bir “kullan-at” sistemi getirmek arzusundalar.

Bu ve benzeri diğer patron bastırmaları, bir yandan zaten düşük tutmaya çalıştıkları dolaylı yoldan daha da aşağı çekme çabaları olduğu gibi, aynı zamanda iş güvenliği ve işçi sağlığı konularındaki kötüleştirici arzularını kanıtlıyor. Sendikalar şimdilik bu talepleri reddetmiş durumdalar, ama metal işçisi ne kadar kaygan bir zeminde hareket ettiğinin ve sendikalar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak zorunda olduğunun bilincinde olmalıdır.

İşçileri ilgilendiren bir başka önemli konu da, alınan ücreti aşağı çeken vergi dilimleri meselesi. Türk-İş ve DİSK yöneticilerinin birlikte, ücretin asgari ücret kadarlık diliminin vergi dışı bırakılması ve ücret ve maaşlardan kesilen vergilerinin yüzde 10’a sabitlenmesi yolunda talepleri olmuştu. Ne var ki bu talep sözleşme sürecinde dile getirilmiyor. Bu belki de devlet düzeyinde bir yasa sorunu, ama ilgili kesintilerin işverene yüklenmesi talebiyle, “çok kazanandan daha çok” ilkesinin hayata geçirilmesi olanaklı olabilirdi. İşçi sınıfı kendi yaşam koşullarını düzeltmeyi ve geliştirmeyi, patron partilerinin insafına bırakmadan elde etme mücadelesi verebilir ve vermelidir.

Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikaları, bu yıl içinde imzaladıkları “birlikte mücadele” anlaşması çerçevesinde davranabilseler kuşkusuz işçilerin gücü daha da artar. Ama daha da önemlisi, işçi sınıfının işyerlerinden hareketle komitelerde örgütlenmesi ve onlar aracılığıyla mücadele birliği ve eylemliliği oluşturmaları her şeyden daha önemlidir. Umarız 23 Kasım’da 10 bin Birleşik Metal-İş üyesinin işyerlerindeki eylemi bunun ilk adımı olur.

Trump-Erdoğan anlaşması: Suriye’yi uluslararası bir sömürge yapmak

0

Suriyeli yazar ve devrimci Yasin El Hac Salih, 2016’da çıkan kitabı Suriye Sorunu’nda Suriye halk devriminin geri çekilme eğilimi izlemesinin, bölgedeki yayılmacı kapitalist güçlerin ve emperyalist ülkelerin iştahını kabarttığını; halka karşı bir iç savaş ilan etmiş rejimin de varlığını korumasıyla Suriye’nin “Filistinlileştiğini” yazmıştı.

Filistinlileşmek deyimi, geçtiğimiz aylarda patlak veren Cemmu-Keşmir veya Katalonya krizinin de gösterdiği gibi, bir ulusun yalnızca tek bir yabancı veya yerel gücün despotik sömürgeciliği altında dizginlenmesi değil, adeta bir uluslararası karşıdevrim koalisyonunun sömürgesi haline gelmesini tarif ediyor.

Suriye’de yaşanmakta olan budur. 13 Kasım’daki Trump-Erdoğan görüşmesinin basına yansıyan demeçleri, Türk dış politikasının gerçek hedefleri ve diktatoryal Esad rejiminin gündemine aldığı ekonomi politikaları, bu sürecin hızlandırıldığına işaret ediyor.

Trump ile Erdoğan’ın demeçleri ne anlama geliyor?

Türk burjuva basını iki ülke başkanının demeçlerinin kaymak tabakasının yüzeysel bir yorumlanışı ile yetinmiş olsa da, Beyaz Saray’da yapılan görüşmenin ardından yapılan basın toplantısı, Suriye politikasına dair önemli ipuçları taşıyor.

Trump konuşması sırasında Suriye’de askerlerini bırakacaklarını ve bunu yalnızca “petrol kuyularının emniyetini sağlamak için” yapacaklarını; ek olarak Türkiye’nin “problemlerini” anladığını ve müzakereler sırasında bir “ticaret anlaşmasının” masaya yatırılacağını kaydetti. Erdoğan ise Suriye’de güvenli bölge ve mültecilerin, TSK kontrolündeki bölgeye geri dönüşünün konuşulduğunu dile getirdi.

İkilinin dile getirdikleri, hem ABD’nin Suriye’ye dönük olarak uyguladığı ekonomik yaptırımların ve doğal kaynakları elinde tutma politikasının, hem de Türkiye’nin kuzeyde sahip olduğu askeri varlığın, Suriyeli işçilerin ve halkın zenginliğinin sömürgeleştirilmesinin derinleştirilmesini öngörüyor. Görüşmeden çıkan sonuç, anlaşılacağı üzere, Suriye’nin yeraltı ve üstü kaynaklarının yağmalanmasında, belirli bir diplomatik alışverişin ve jeostratejik ortaklığın kurulmasıdır.

Baas diktatörlüğü ne yapıyor?

Suriye devriminin demokratik istemleri karşısında Şam’daki koltuğuna yapışarak yüz binleri katletmiş olan Esad hanedanlığı, 2011 Mart’ından önce kapsamlı bir şekilde uyguladığı neoliberal politikaları tekrar gündeme getirerek hayata geçirmeye başladı. Rejim zaten, kendisine askeri ve ekonomik yardımda bulunan gerici İran mollalarına ve Rus oligarşisine, yeniden kontrolü sağladığı bütün topraklarda büyük ticari kolaylıklar sağlıyor ve altyapı yatırımları gibi kritik noktaları, İran ve Rus sermayesine pazarlıyor.

Ancak rejimin sömürgeci-yayılmacı güçlere yardımı bunlarla sınırlı değil. Temmuz 2015’te geçirilen bir yasayla diktatörlük, yerel idarelere ve belediyelere kendi bünyelerinde özel sektör holdingleri kurma izni verdi. Bunun amacı ülkenin “yeniden inşa”sında Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) denilen projeleri hayata geçirebilmek. 2016 Ocak’ta çıkarttığı KÖİ yasasıyla rejim, petrol hariç bütün devlet varlıklarının özel sermayenin yönetimine açıldığını ilan etti (çünkü petrol Rusya ile ABD’nin kontrolünde).

Ekonomi ve Yabancı Ticaret Bakanı Humam el-Caze, bunun “özel sektörle ilişkileri düzenleyecek olan yasal bir çerçeve” olduğunu aktarıyor. Ancak Şubat 2016’da açıklanan “Ulusal Ortaklık” başlıklı yeni ekonomi stratejisi, meselenin bu kadar basit olmadığını hemen hatırlatıyor. 2016 ilkbaharında Şam valiliği, Şam Hanı Özel Anonim Şirketi’nin 60 milyar Suriye lirasıyla (129 milyon dolar) kurulduğunu açıkladı. Suriye burjuvazisinin palazlanmayı dileyen kesimlerinin sahip olduğu bu şirket, artık fiili olarak Şam’ı yöneten güç.

Ne yapmalı?

Öncelikle, Suriye’den bütün yabancı askeri varlığın (ABD, Rusya, İran, Hizbullah, Türkiye, Körfez) çekilmesini talep etmeli; bu talebin mantıksal getirisinin, Esad rejiminin yıkılması ihtiyacında somutlandığını anlamalı (çünkü bütün bu güçleri ülkeye davet eden, oluşan kaostan faydalanarak iktidarını konsolide etmeye çalışan rejimdir).

Suriye’nin kaderinin Suriyeli işçiler ve yoksullar tarafından tayin edilmesi, bu iki talepte kristalize olan bir eylem programıyla mümkündür.

Bolivya: Sağcı Añez’in darbeci yönetimine karşı kitle hareketinin seferberliği sürüyor

0

Sivil ve askeri bir darbeyle iktidara gelen sağcı senatör Jeanine Añez, ülkeyi istikrara kavuşturmada başarısız oldu. Bolivya halen büyük bir politik kriz içinde. Morales yönetiminde ülke kaynaklarını paylaşan emperyalizm, çokuluslu şirketler ve Bolivya oligarşisi endişeli; çünkü seferber olan halk kesimleri, Añez’in kendi kendine ilan ettiği yönetimi reddetti ve tüm baskılara rağmen henüz yenilgiye uğratılamadı.

Son derece zayıf konumda olan Añez yönetimi, kitle hareketini ordu ve polis aracılığıyla ezerek konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. 19 Kasım Salı günü, La Paz vilayetinin tamamına petrol dağıtımını engelleyen Senkata’daki işgali büyük bir askeri güçle dağıttı. Çıkan olaylar sırasında iki kişi öldürüldü. Günler önce, Scoba’da geçici yönetime bağlı silahlı güçler, halka karşı şiddetli saldırılarda bulundu. Añez, hareketi bastırmak için askerlere suçlardan bağışıklık öngören bir kararname çıkarttı ve ordu ile polis güçlerinin bütçesi aceleyle artırıldı.

Añez’in baskılarına rağmen, ülke çapında sayısız işgal ve eylem düzenlenmeye devam ediyor. Halk direnişinin en zayıf noktası, devrimci bir önderliğe sahip olmaması. Evo Morales’in liderliğini yaptığı MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) ve ülkenin tarihsel sendika konfederasyonu COB (Bolivya İşçi Merkezi) önderlikleri, seferberlikleri sona erdirmeye yönelik bir tutum aldılar. MAS önderleri, darbeci sağ kesimlerle birlikte içinde bulunulan krizden “seçimli bir çıkış yolu” müzakere ettiler. Bizzat Evo Morales kaçtığı Meksika’dan “ulusal diyalog”, yani emperyalizm ve onun ulusal işbirlikçileri ile yerel oligarşi arasında bir pazarlık çağrısında bulundu. Darbeye direnmeyen Morales, artık kendisini “eski başkan” olarak gördüğünü, geri döndüğünde kendi memleketinde bir restoran açmayı planladığını, aday olmaya niyeti olmadığını ve tek arzusunun “ülkede barışın sağlanması” olduğunu söyledi.

MAS’ın tabanı olan koka çiftçileri ve halk kesimleri Añez yönetimine karşı işgal ve diğer yöntemlerle direnirlerken, önderlikleri ise Kilise ve AB gibi gerici kurumların arabulucuğunda emperyalizm ve onun ulusal işbirlikçileriyle bir anlaşma sağlamaya çalıştılar. COB önderliği de benzer biçimde seferberlikleri desteklemeyerek, kitle hareketine bir kez daha ihanet etti. Bizzat Çokuluslu Yasama Meclisi (ALP) Başkanı Monica Eva Copa, MAS’ın, seçimlerin düzenlenmesi için gerekirse zaman kazanacağını söyleyerek kitle hareketine olan büyük ihanetini itiraf etti. Nitekim Añez’in temsil ettiği sağcı güçler ile MAS arasında bir anlaşmaya varıldı ve kabul edilen yasayla, yeni seçimlerin düzenlenmesi için bir kurulun görevlendirilmesi ve Morales’in yeniden aday olmaması sağlandı. Böylece ülkenin kaynaklarını emperyalizm ve ulusal sermaye sınıfıyla beraber talan ederek ülke emekçilerini sefalet koşullarına sürükleyen Morales’in MAS’ı, oluşturulmak istenen yeni düzende kendine bir yer edinme yolunda bir adım atmış oldu.

İşte bu yüzden MAS’ın ve Morales’in politikalarına aldırış etmeden en başından beri gerici, sağcı Añez hükümetine karşı mücadele etmenin yollarını arayan emekçiler, gençler, köylüler ve halk kesimlerinin seferberliklerine dayanmak her zamankinden daha önemli. Añez’in baskıcı hükümetiyle her türlü anlaşma ve pazarlık reddedilmelidir. Dördüncü Enternasyonal geleneğine bağlı İşçilerin Uluslararası Birliği’nin Bolivya seksiyonu Emekçilerin Devrimci Alternatifi’nin (ARPT) belirttiği gibi, sağcı ve gerici bir iktidarın yerleştirilmesi girişimini başarısızlığa uğratmak amacıyla seferber olmak ve “şehir ve kırlardan, emekçi halk kökenli örgütlerin temsilcileri, gençler ve yerli halklarla birlikte ülkenin geleceğine karar vermek; temiz, özgür ve kısıtlamasız gerçek bir seçimin yapılmasını güvence altına almak için bir halk meclisi” oluşturmak gerekiyor. Dış borçların ödenmemesi, maden ve hidrokarbon işletmelerinin kamulaştırılması için mücadele etmek kaçınılmaz. Bolivya’da kitlelerin önündeki yol, gerici sağ ve orduyla pazarlığın yolu değil, örgütlü mücadelenin yoludur.

25 Kasım’ın ardından: Taleplerimiz de mücadelemiz de ortak!

0

Bugün tüm dünyada, kadınlar en temel haklarını korumak için bile mücadele etmek zorunda: yaşam haklarını! Bu nedenle, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, kadına yönelik şiddetin her türüne ama en çok da kadın cinayetlerine yönelik öfkenin her dilde dile geldiği gün oldu.

Türkiye’de fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet yolu ile sindirilmeye çalışılan; hükümetin haklarına dönük saldırılarına maruz kalan; bu mücadeleleri ise failleri koruyanlar tarafından kriminalize edilen kadınlar, tek umutları olan birlik ve dayanışmaya olan güvenlerini bir kez daha gösterdiler.

Var olan tüm yasalara rağmen önlenmeyen ve günden güne artan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet karşısında Türkiye’nin hemen her ilinde ortak haykırış “Yaşamak İstiyoruz” oldu. En kitlesel eylemlerden biri ise yine İstanbul’da gerçekleşti. 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısıyla, kaymakamlığın yasaklama kararını geri aldırarak, Taksim-Tünel’de toplanan kadınlar “Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok,” diyerek İstanbul sözleşmesinin ve 6284 no’lu yasanın uygulanması, kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet karşısında acil önlemlerin alınması için çağrıda bulundu.

Tıpkı Türkiye’deki gibi bu 25 Kasım’da da Fransa’dan Guatemala’ya, İtalya’dan Paraguay’a dünyanın dört bir yanında kadınlar sokaklardaydı. Şili’de iki aydır ülkeyi sarsan kitlesel eylemlerde ön planda olan kadınlar ekonomik krize ve erkek-devlet şiddetine karşı taleplerini yineledi. “Piñera defol” sloganını 25 Kasım’da da kullanan kadınlar, polis tarafından katledildiği öne sürülen Daniela Caracaso (La Mimo), polis şiddetini belgelediği için evinde ölü bulunan gazeteci Albertina Martínez Burgos ve yine protestolarda hayatını kaybeden, tecavüze uğrayan, işkence gören herkes için adalet talep ettiler.

Arjantin’de “erkek şiddetine karşı haklarımız için sokaktayız” diyen kadınlar, Piñera’ya karşı mücadele eden Şilili kadınlarla ve Bolivya’da hükümet saldırılarının hedefinde olan yerli, işçi ve köylü kadınlarla dayanışma seslerini yükseltti. Yasal ve parasız kürtaj hakkı taleplerini tekrarladılar ve IMF için değil, erkek şiddetiyle mücadele için bütçe talep ettiler. Katalonya’da öne çıkan talepler kadına yönelik fiziksel ve psikolojik, devlet eliyle veya siyasi yoldan her türlü şiddetin ve gelir eşitsizliğinin son bulmasıydı.

Dünyanın farklı noktalarında da olsak, gerici hükümetlerin saldırıları karşısında kadınlar olarak taleplerimiz ve mücadelemiz ortaklaşıyor. Bir kişi daha eksilmek istemiyoruz, ekonomik krizin faturasını ödemek istemiyoruz. Kadın ve trans cinayetlerinin, çocuk istismarının önlenmesini istiyoruz. Bu nedenle, erkek egemen kapitalist hükümetlere, tüm ataerkil saldırılara karşı dayanışmamız, örgütlenmemiz ve mücadelemiz devam edecek.

Eaton Polimer mücadelesi devam ediyor

0
polimer

Çerkezköy’de faaliyet gösteren Eaton Polimer’de 28 Eylül tarihinde toplu işten çıkarma yaşandı. Türk-İş’e bağlı Petrol-İş’te örgütlü 300 işçi işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler fabrika önünde direnişe geçti. Ancak Petrol-İş, mücadele başladığından beri mücadeleye maddi veya manevi hiçbir destek vermedi. Hatta adeta bir patron vekili gibi işçilerin işe iade davası açmaması için işçileri ikna etmeye çalıştı. Fabrika önündeki işçilerin tazminatını aldığını söyleyip direnişi bitirmelerini istedi.

Eaton Polimer çalışanları ise işlerini geri istiyor. Sendika işçilere işler açıldıkça tekrar işe alınabileceklerini söylüyor. Ancak bu durum gerçekleşse bile işçiler aynı kıdem ve ücret ile işe başlamayacakları için bu teklifi reddettiler. Eaton Polimer işçileri sadece patronlarıyla değil kendilerini bu süreçte yalnız bırakan sendika yönetimiyle de toplu işten çıkarmalara karşı amansız bir mücadele veriyor.

İşten çıkarılan işçilerin bildirdiğine göre işten çıkarmalara sebep olarak gösterilen küçülme bahanesi kuyruklu yalan. Hâlihazırda fabrika yüksek kapasite ile çalışmaya devam ediyor ve işçileri sık sık siparişlerin yetiştirilebilmesi için fazla mesaiye kalıyor. Petrol-İş ve Eaton Polimer el ele öncü işçileri işten çıkararak çalışanları üzerinde korku ve güvencesizlik iklimi yaymaya çalışıyor. Fabrika içerisinde oluşabilecek hak mücadelelerinin sönümlenmesi ve düşük ücret politikalarına ses çıkarılamaması için kirli bir ittifak kuruldu. Patronlar kârlılıklarını korumak için her aygıtı kullanarak kendi sebep oldukları krizin bedelini işçiye ödetmeye çalışıyor. Eaton Polimer ise Petrol-İş’i de saldırılarında silah olarak kullanıyor.

Geldiğimiz noktada fabrika önündeki direniş bitti; ancak mücadele devam ediyor. Eaton Polimer işçileri her hafta görünür basın açıklamaları, sendikalarının önündeki oturma eylemleriyle işlerini geri istiyor. İşçiler sadece patronlarıyla değil sendikalarıyla da boğuşuyor.

Biz de Gazete Nisan olarak Eaton Polimer işçilerinin bu haklı mücadelesini selamlıyoruz.

Termik santraller öldürüyor

0

21 Kasım’da AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen yeni yasayla 15 kömürlü termik santralin çevre mevzuatına uyum süresi 2022 yılına kadar uzatıldı. Böylece santrallerin bacalarına filtre takma zorunluluğu 2,5 yıl uzatılmış oldu. Peki, sermayenin yararı uğruna halk sağlığını ve taleplerini hiçe sayan bu uzatma ne anlama geliyor?

Hava kirliliğinin olumsuz ve hatta ölümcül etkileri hakkında onlarca rapor bulunabilir. Ancak özetlemek gerekirse; termik santrallerde fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere kirletici gazlar yayılıyor ve böylece hava kirliliği meydana geliyor. Yani her şeyden önce bu santrallerin filtre takmaması halkın zehirlenmesi demek; akciğer hastalıklarına, kansere ve başka hastalıklara davetiye çıkarmak demek.

Bu 15 termik santral arasında bulunan Elbistan santrali, tehlikenin boyutlarını en açık şekilde ortaya koyanlardan biri. Santralin bulunduğu Kahramanmaraş’ın 2018 yılında hava kalitesi en kötü olan il olduğu; santrallerin yol açtığı kanserojen parçacık madde ve kirlilik nedeniyle bugüne kadar 17 bin erken ölüm yaşandığı tespit edildi. Burada yaşayanlar neredeyse yıl boyunca zehir solumakta. Zonguldak, Çatalağzı santralinin ölçüm sonuçları da pek çok değer açısından Dünya Sağlık Örgütü’nün sınırlarını aşmış ve çevresel açıdan sağlık sorunları oluşturan kritik seviyelere ulaşmış durumda. Dahası, Çevre Mühendisleri Odası’nın ölçümleriyle termik santralin hazırladığı ÇED raporundaki ölçüm sonuçları arasında ciddi farklar söz konusu. Diğer santrallerde de Çatalağzı ve Elbistan’a benzer bir tabloyla karşılaşacağımızı tahmin etmek hiç de zor değil.

Torba yasa yoluyla havayı kirletme izni

Konuyla ilgili 2013 yılından bugüne kadarki süreç, Türkiye’de verilen taahhütler ve tutulmayan sözlerin özeti gibi. Sürecin arka planında elbette özelleştirmeler, kâr planları, ihaleler ve denetimsizlik var. 2013’te çevre yükümlülüklerini yerine getirmeyen kömürlü termik santrallere 31 Aralık 2019 tarihine kadar baca filtresi takma zorunluluğu getirilmiş ve filtre takmayan santrallerin kapatılacağı öngörülmüştü. Ağustos 2017’de dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak “Eski Türkiye’den kalan santraller vardı. 2019 yılına kadar bu eski santrallerin tamamının en son çevre kriterlerine dayalı filtreleme sistemlerinin tamamını bitireceğiz. Bununla ilgili bütün firmalarla birebir konuştuk. Eğer bitiremezlerse külahları değişeceğiz. O santrallerle yolumuzu ayıracağız,” demişti. Kasım 2019’da konu tekrar gündeme getirildi ve söz konusu yasa teklif edildi. Kararın alınacağı gün Erdoğan “Kirliliğe kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Kimse milletin havasını kirletemez. Mutlaka filtreleme sistemi yapılmalı,” şeklinde açıklamada bulundu. Sonuç olarak teklif kabul edildi ve 6 yıldır yasaya uymayan santraller 2,5 yıl daha havayı kirletme iznini kullanarak zehir saçmaya devam edecek. Bu santrallerin süreç içerisinde özelleştirildiğini ve milyonlarca lira teşvik aldığını da unutmamak gerek.

Yapılan bu uzatmayla halk sağlığının değil, maliyeti düşürerek kazancını artıracak santral patronlarının zenginliğinin korunacağı çok açık. Tüm yeni kömürlü termik santral planları iptal edilmeli ve var olanlar acilen kapatılmalı. Solunabilir bir hava için tüm kirletici enerji santralleri kamulaştırılmalı.

Emek, Demokrasi ve Barış güçlerinden basın açıklaması

0

23 Kasım Cumartesi günü İstanbul Emek, Demokrasi ve Barış Platformu Kadıköy’de Eminönü iskelesi önünde 8 Aralık’ta yapacağı krize karşı mitingi için bir basın açıklaması gerçekleştirdi ve ardından da bildiri dağıtımına geçildi. İnsanca bir yaşam, barış, demokrasi ve adalet için düzenlenen bu miting öncesinde emekçi halklara 8 Aralık için bir çağrı yapıldı.

Basın açıklamasında; kriz, işsizlik, vergi adaletsizliği, kadın yaşamına yönelik tehditler, zamlar, dünya genelinde kapitalizme karşı yükselen kitle hareketleri ve son günlerde artan intihar olaylarından bahsedildi. Kanunsuz ve hiçbir yargı kararına dayanmayan işten çıkartmalar, seçilmişlerin yerine atanan kayyumlar, kadının çalışma hayatında önüne konulan zorluklar ve kadın emeğinin vasıfsızlaştırılması gibi her gün daha da baskıyla hissedilen konular vardı. Grev kararlarının yasaklanması, toplu iş sözleşmelerine yönelik saldırılar ve emekçi halkın bütün diğer sorunları…

Bizler de İDP olarak, hükümetin yarattığı siyasi ve ekonomik krize karşı emekçi halklarla beraber buna artık bir son vermek istiyoruz. Milyonlarca emekçi olarak bizlere dayattırılan işsizliği, yoksulluğu ve sefaleti kabul etmiyoruz.

Son günlerde Irak’ta, Lübnan’da, Şili’de, Ekvador’da ve başka yerlerde yüz binlerce işçi ve emekçinin yolsuzluğa, işsizliğe ve antidemokratik uygulamalara karşı direnmeleri ve bu direnişlerin sonucunda bazı yerlerde başbakan ve diğer yetkililerin istifası, bizlere bu çürümüş sistemin daha fazla ayakta kalamayacağını gösteriyor. Emekçi halklarla birlikte kendi yaşamımız üzerinde hak iddia etmelerine müsaade etmeyeceğiz ve bu ağır sonuçlara sebebiyet verenlere dur diyeceğiz. Şimdi hep birlikte ve daha da güçlü bir şekilde dayanışma zamanı.

İran: Halk isyanına tam destek!

0

15 Kasım’da İran’da müthiş bir halk isyanı patlak verdi. Benzine yapılan %300 zam ve akaryakıt sübvansiyonunun iyice sınırlandırılması, protestoları tetikleyen unsurlar oldu. Eylemler başkent Tahran’ın çeşitli bölgeleri de dahil olmak üzere yüzden fazla kente yayıldı.

Sokaktaki yaygın sloganlar, benzin zammı sonucu yoksulluğun artması kadar, rejimin kendisini de sorguluyor ve “Diktatöre ölüm” ve “Hükümet istifa” haykırışları yükseliyor. Yüzden fazla banka binasının yanı sıra onlarca mağaza, ve teokratik rejime bağlı iki ruhban okulu yakıldı. Protestocular ayrıca dini lider, ayetullah Hamaney’in afişlerini de ateşe verdi. Eylemciler ülkenin farklı noktalarında binlerce yolu kesmiş durumda.

Protestolar, nüfusun çoğunluğunun Arap ve Kürt olduğu bölgelerde de yaşanıyor; buralarda genel baskı politikasına bir de ulusal baskı ve daha şiddetli yoksulluk ve marjinalleşme ekleniyor.

Diktatörlüğün canice tepkisi, protestoculara mermiler ve gözyaşartıcı gazlarla, karadan ve havadan, helikopterlerle saldırmak oldu. Protestocular sokakları kesmek için araçlarını kullanınca, baskı güçleri bu araçları tahrip etti. İran rejiminin yaklaşık iki yüz kişiyi katlettiği, binlerce kişiyi yaralayıp tutukladığı tahmin ediliyor. Hükümet protestocuları yabancı güçlerin ajanı olmakla suçlarken, bilgi akışını önlemek için interneti neredeyse tamamen kesti. İnsanların gözaltında kaybedildiği haberleri geliyor. Kriz parlamentoyu bile etkiledi ve bazı milletvekilleri istifasını verdi.

Rejimin reformcu ve ılımlı kanadının temsilcisi olarak görülen devlet başkanı Ruhani, rejimin tüm kanatlarının artan acımasızlığını gözler önüne serdi. Bu, onun iktidarında yaşanan ikinci isyan. Aralık 2017 ila Ocak 2018 arasında, derinleşen ekonomik kriz nedeniyle protestolar gerçekleşmiş ve kitleler İran’ın Suriye’deki askeri müdahalesinin sona ermesini talep etmişti: Gerek bu eylemler, gerekse de kadınların zorunlu örtünmeye karşı çıktığı eylemler yine acımasız bir biçimde bastırılmıştı.

Gerek İran yanlısı Hizbullah milislerinin iktidar koalisyonunun parçası olduğu Lübnan’da, gerek Irak’ta gerçekleşen son eylemler, İran teokrasisinin bu ülkelerdeki hakimiyetini tehlikeye soktu. Irak’taki isyan, İran yanlısı hükümet tarafından sert bir şekilde bastırılırken, 330’dan fazla insan öldü.

İran’ın yaşadığı ekonomik kriz yalnızca, Suriye’deki faşizan Esad diktatörlüğüne, Yemen’e, veya Irak’ın gerici [reaksiyoner] hükümetine verdiği desteğin yol açtığı aşırı askeri harcamalardan kaynaklanmıyor. İran ekonomisi ayrıca, Trump’ın nükleer anlaşmasını iptal ettikten sonra başlattığı diplomatik ve ekonomik taarruzun bir parçası olarak geçen yıldan bu yana İran’a uyguladığı ve en çok de emekçi halkı vuran Amerikan yaptırımlarından da etkileniyor. İran’a yönelik ABD yaptırımlarına karşı çıkmakla birlikte bizler, İran halkının yaşadığı sıkıntıların asıl sorumlusunun, ülkeyi ulusal ve yabancı kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda yöneten teokratik ve burjuva İran rejimi olduğunu tekrarlıyoruz: Rejim, gerici askeri müdahaleler üzerinden bölgesel tahakküm heveslerini gerçekleştirmek amacıyla halka kemer sıkma politikaları dayatıyor. İran halkının isyanına tam destek! Polisiye baskılara hayır! Kahrolsun ayetullahların diktatörlüğü! Kemer sıkma politikalarına hayır! Emperyalist müdahale olmadan, İran halkı kendi kaderini kendisi belirlemelidir!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Eğitim emekçileri 23 Kasım’da hakları için Ankara’da bir araya geldi…

0

23 Kasım 2019 Cumartesi günü Eğitim Sen’in öncülüğünde eğitim emekçileri Ankara’da bir araya geldiler. “Haklarımız, Geleceğimiz ve Öğrencilerimizin Eğitim Hakkı İçin Bir Aradayız” sloganı ile ülkenin çeşitli illerinden gelerek Ankara’da toplanan 2 binin üzerinde eğitim emekçisi Tandoğan meydanında miting düzenledi.Ankara valiliğinin son ana kadar mitinge izin vermemesi üzerine katılımın beklenenden düşük olduğu eylem geniş katılımlı bir basın açıklamasına dönüştü. Yapılan eylemde Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin AYDOĞAN ve KESK Eş Genel Başkanı Mehmet BOZGEYİK kürsüden emekçilere seslendi.Yapılan konuşmaların ardından miting halaylarla sona erdi. 

İsyan dalgası İran’da

0

İran’daki halk isyanı üzerine İranlı aktivist Frieda Afary’nin Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı’nın internet sitesi için yazdığı makaleyi paylaşıyoruz.

İran’da ülke genelindeki toplumsal protestolar, demagojik rejimin yıkılmasını istiyor

Bu yıl Sudan ve Cezayir’in ardından Irak ve Lübnan’daki halk ayaklanmaları; İran’da özellikle işsizler ve öğrenciler olmak üzere kitleleri, Aralık 2017-Ocak 2018 ayaklanmasından bu yana ilk defa tekrardan büyük kitleler halinde sokağa çıkıp İslam Cumhuriyeti’nin sona ermesini talep etmeleri için cesaretlendirdi.

Ülke genelinde protestoları tetikleyen, 15 Kasım Cuma günü birdenbire benzin fiyatının %300 oranında artırıldığının duyurulması oldu. İran’ın bölgedeki askeri ve siyasi müdahalelerinin, nükleer ve füze geliştirme programlarının ve ABD tarafından dayatılan ağır yaptırımların bedeli yüzünden halihazırda açlık koşullarında yaşayan çoğu İranlı için bu artış oldukça yüksek.

15 Kasım’dan bu yana 31 eyaletin 22’sinde (100 şehirde) ve bazı kırsal bölgelerde on binlerce kişi ülke geneline yayılan protestolar sergilemekte. Çevik kuvvet polisleri ve güvenlik güçleri, protestocularla çatışma içerisinde. Uluslararası Af Örgütü’ne göre yüzü aşkın kişi hükümet tarafından katledildi, yüzlercesi yaralandı ve binden fazlası tutuklandı. Hükümetin keskin nişancıları bina çatılarında konuşlanıp göstericileri doğrudan başlarından vuruyor. Göstericileri vurmak için askeri helikopterler de kullanılıyor.

Karakollar, bankalar, bazı kamu binaları, birkaç dini eğitim merkezi ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in posterleri ateşe verildi. Göstericiler yolları kapattı. Şu sloganlar atılıyor: “Benzin fiyatı artıyor, yoksul daha da yoksullaşıyor”, “Katil Hamaney. Hükmün sona erdi”, “Diktatöre ölüm”, “Demagojik hükümete son.” Bazı parlamento üyeleri protestolar sırasında istifa etti.

Protestolar Huzistan’ın Ahvaz şehrinde başladı. Geçtiğimiz hafta Ahvaz’da, tutukluğunun ardından salıverildikten hemen sonra hayatını kaybeden muhalif şair Hasan Heydari için protestolar düzenlenmişti. Arap azınlık nüfusunun yüksek olduğu ve petrol üretimi yapılan Huzistan çevre kirliliğinden petrol üretimine, kuraklıktan baraj inşaatı kaynaklı sellere kadar çeşitli çevre sorunlarıyla boğuşan ve aynı zamanda emek mücadelelerinin de merkezi olan bir eyalet. Huzistan’daki Arap halkı geçen yıl ayrımcılığa ve çok sayıda sivil toplum aktivisti ve yazarın yargısız infazlarına karşı da protestolar düzenlemişti.

Huzistan’dan gelen son raporlara göre “İran rejimi, Ahvaz bölgesinde Farsça Chamran olarak bilinen Koura ve Farsça Shahrak-e Mamku olarak bilinen Jarahi şehirlerinde silahsız protestocuları hedef aldı. Rejim güçleri silahsız protestoculara karşı ağır makineli tüfekler kullandı ve her iki şehri de kuşatarak, aralarında kadınların bulunduğu en az 20 Ahvazlı silahsız protestocuyu öldürdü. Bu katliamda, Jarahi şehrinin Tanida mahallesinde elinde yalnızca sopa ve taş olan protestocularla İslam Devrimi Muhafızları’nın ağır silahlı askerleri arasında şiddetli çatışmalar gerçekleşiyor. Sivil Besiç eşkıyaları ve Halk Seferberlik Birimi’nin (Hashd al Shaabi) Iraklı milisleri de aynı şekilde rejim tarafından makineli tüfekler ve diğer silahlarla donatılarak Devrim Muhafızları’na yardım ediyor.” (https://www.dusc.org/en/article/4944?fbclid=IwAR3rYELR1gz0Zc_g8pMyeadaN68UlxOsdsTgXzuBCwRZUQ9tVne_ulz_B94)

Şiraz ve büyük çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu Kirmanşah’ta da yoğun protestolar gerçekleşmekte. Kirmanşah’ın bazı bölgeleri Kasım 2017 depreminde zarar görmüş ancak hükümet yardımlarının azlığı nedeniyle henüz zararlar giderilememişti. Depremzedeler halen daha çadırlarda yaşıyor.

Tüm bu protestolar karşısında Hamaney, halkın kemer sıkması ve benzin fiyatına yapılan artışı kabul etmesi gerektiğini söyledi. Protestocuları dış güçlerin azmettirdiği “şeytani haydutlar” olmakla suçladı. Hükümet internet erişimini kesti, dolayısıyla içeriden rapor almak neredeyse imkânsız. Yakın zamanda kefaletle geçici olarak serbest bırakılan İranlı sosyalist gazeteci, işçi ve kadın hakları aktivisti Sepideh Gholian tekrar tutuklandı. İranlı siyaset bilimi doktora öğrencisi Saha Mortezai de diğer öğrencilerle beraber tekrar tutuklandı.

Güvenlik güçleri Tahran Üniversitesi’nin kampüsünde gösteri yapan öğrencilere saldırmakta. Öğrencileri içeride tutarak saldırıların kolaylaştırılması için üniversite kapıları kapatıldı. Tahran’ın bazı bölgelerinde ve başka şehirlerde ise öğrenciler bulundukları bölgenin kontrolünü ele alabilmiş durumda.

İşçi protestoları ve eylemleri son iki yıldır İran’da sıklıkla gerçekleşmekte ve sonuç olarak işçiler, öğretmenler ve emekçi aktivistler tutuklanıp çoğu zaman ağır kefaletlerle geçici olarak serbest bırakılmakta. Şu ana kadar ödenmeyen ücretlerin talep edilmesine odaklanan ve devlete ait kurumların “özelleştirilmesine” karşı çıkan işçi protestolarının bir genel grev çağrısına ve doğrudan devleti karşılarına almaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği ise henüz belli değil.

İranlıların bölgede ve tüm dünyada çoğunlukla gençliğin başını çektiği kitlesel protestolarla dayanışma göstermesi büyük bir gereklilik. Hem Irak hem de Lübnan’da protestocular yozlaşmış, otoriter ve mezhepçi hükümetlerin son bulmasını talep etmekteler. Öyle ki bu hükümetler, ya Lübnan’da olduğu gibi Hizbullah vasıtasıyla İran’dan büyük ölçüde etkilenmekte ya da Irak’ta olduğu gibi İslam Devrimi Muhafızları ve Şii milis grupları vasıtasıyla doğrudan İran tarafından kontrol edilmekte. New York Times’da, İran’ın Irak hükümetine müdahalesi hakkında sızdırılmış belgelere dayalı yakın zamanda yayımlanan bir haber, İran Devrim Muhafızları Ordusu komutanı Kasım Süleymani’nin Irak’ta verdiği emirlerin boyutunu ortaya koymakta. Haber, İran’ın ve Şii milislerin Irak hükümeti liderlerinin ve yönetiminin belirlenmesine ve Irak’taki kitlesel protestoların bastırılmasına ne kadar dahil olduklarını su yüzüne çıkarıyor. Rapor ayrıca ABD’nin 2003’teki Irak işgalinin aslında İran’ın Irak’ta baskın bir rol edinmesine nasıl yardımcı olduğunu da gösteriyor. (https://theintercept.com/2019/11/18/iran-iraq-spy-cables/)

İran’daki mevcut protestoları desteklediğini iddia etmesine rağmen Trump yönetimi, savaş tehditleri ve ağır yaptırımlar yoluyla İranlı kitlelere dönük gaddarlığını ve acımasızlığını göstermiş oldu. Erdoğan, bin Selman, Netanyahu, Esad ve Putin gibi baskıcı liderlerle ittifak içinde olan Trump, ne Esad rejimine ve köktendincilere karşı savaşan Suriyeli Kürtleri ve Suriyeli Arapları ne de Kürtler gibi kendi kaderini tayin hakkı talep eden Filistinlileri veya Taliban’a karşı savaşan Afganistanlı kadınları önemsiyor. ABD emperyalizminin önceki yönetimler altında desteklediği gaddarlık ve acımasızlık Trump yönetimi altında en uç noktasına ulaştı.

İran rejimi Çin’in kendisini iflas durumundan kurtarmasını ve verimli, askerileştirilmiş bir devlet kapitalizmi rejimine dönüştürmesini umuyordu. Yakın zamanda İran Çin’le bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre Çin, İran’da 400 milyon dolarlık petrol, gaz ve altyapı yatırımları yapacak ve bunun yanı sıra üçte bir piyasa faiz oranında petrol karşılığında 5000 kişilik askeri gücünü ülkede konuşlandıracak. Dolayısıyla Çin, İran’a bölgedeki hegemonyasını genişletebileceği bir yer gözüyle bakıyor.

Bu gerçeklik karşısında, Çin’in baskıcı rejimine karşı Hong Konglu protestocularla, işçi mücadeleleriyle, Çin topraklarındaki siyasi tutuklular ile kadın hakları ve çevre aktivistleriyle dayanışmak İranlılar için büyük bir gereklilik.

Aynı şekilde tüm dünyada işçilerin, feministlerin ve gençliğin de İran’daki mevcut kitlesel protestolarla ve kitlelerin rejimin yıkılması talebiyle dayanışma göstermesi büyük önem taşıyor. Ne yazık ki, ABD’deki ve başka yerlerdeki bazı sosyalistler İran rejiminin tarafını tutmakta. Öyle ki bazıları, muhaliflerle buluşup siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep etmek yerine, Dışişleri Bakanı Zarif’le tanışmak ve kendisini övmek için İran’ı ziyaret etti.

Bu gibi sosyalist çevrelerin İran protestolarıyla dayanışma göstermeye yanaşmadığı ya da “antiemperyalist” olduğunu öne sürdükleri İran rejiminin tarafını tuttuğu şartlar altında, İran’daki sosyalist aktivistlerin ve sürgündeki İranlı sosyalistlerin sosyalizmi bir alternatif olarak öne sürmesi çok daha zor. 

Bugün dünya tarihinde, krizlerin şiddetinin ve kapitalizmin barbarlığının çeşitli ülkelerde kitleleri açlığa ve baskılara karşı gelmek için sokağa ittiği kritik bir dönemden geçiyoruz. Bulunduğumuz ülkelerden Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Çin, Şili, Haiti ve diğerlerine kadar ırkçılık karşıtı, işçi, feminist ve çevre mücadelelerini birbirlerine bağlayacak dayanışma eylemlerine ihtiyacımız var. Çin ve İran’daki gibi neoliberal politikalara ve devlet kapitalizmi modellerine karşı çıkmalıyız.

Frieda Afary

19 Kasım 2019

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki feminist siyasi tutsaklarla dayanışma kampanyasının broşürü için bkz.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın yanı sıra Çin, ABD ve Venezuela’dan sosyalist aktivistlerin canlı sohbetleri için bkz.

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-on-international-youth-struggles-and-socialism/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-on-kurdish-self-determination-and-socialism/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-between-chinese-algerian-iranian-venezuelan-and-u-s-labor-activists-on-international-labor-solidarity/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-between-sudanese-algerian-african-american-syrian-and-iranian-socialist-feminists/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-facebook-dialogue-between-venezuelan-syrian-and-iranian-socialists-on-the-challenges-of-offering-an-emancipatory-alternative-sunday-july-21-2019/

Kadına yönelik siyasi ve ataerkil şiddeti durduralım

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü için yayımladığı deklarasyonu okurlarımızla paylaşıyoruz.

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal adlı kız kardeşler, Leonidas Trujillo diktatörlüğü tarafından katledildi. Dikta rejimine karşı geldikleri için baskı gören Mirabal kızkardeşlerin öldürülmesinin bir nedeni de, dönemin ataerkil dayatmalarına karşı isyan etmeleriydi. Bugün, bu katliamdan neredeyse altmış yıl sonra, yine haykırıyoruz: “Kemer sıkmacı hükümetlere isyan eden mücadeleci kadınlara yönelik siyasi ve ataerkil şiddete son!”

Şili’de katliamcı Piñera hükümetine karşı halkın gerçekleştirdiği devrimci seferberlik, polis ve ordunun baskılarına cesurca direnmeye devam ediyor. Ancak bunun bedeli çok ağır oldu: 60’tan fazla insan ölürken, 2200’den fazla insan yaralandı ve 200’den fazlası gözünü kaybetti. Söz konusu hükümetin insan hakları ihlalleri, kadınlar ve muhalif kimliğe sahip kesimler söz konusu olduğunda daha da ağırlaşıyor; gözaltına alınanlar her türden cinsel istismara ve tecavüze maruz bırakılıyor. “Mimo” olarak da tanınan pandomim sanatçısı Daniela Carrasco’nun kaçırılması, tecavüze uğraması, işkence görüp katledilmesi ve bir meydanda asılı bulunması, özel polis kuvvetlerinin nasıl acımasız bir şiddet sergilediğini ortaya koydu. Bolivya’da, Áñez ve Camacho’nun başını çektiği son derece gerici hükümet, ülkenin doğusundaki emperyalizm yanlısı oligarşinin sancağını, en kaba ırkçılıkla ve gerici Katolik kilisesinin kadın düşmanı buyruklarıyla birleştirerek iktidara geldi: Hükümet hızla yerli kadınlara, işçi kadınlara, köylü kadınlara karşı her türlü şiddeti uygulamaya koydu; bu kadınlar sokak mücadelelerinde şiddet ve aşağılamaya özellikle hedef oluyor: Ekvador’da IMF’ye boyun eğen Lenin Moreno hükümeti de hakeza. Bütün bu kapitalist ve ataerkil hükümetler mücadeleye girişen, hayat pahalılığına karşı duran, sömürü ve doğal kaynakların satılması planlarına karşı çıkan kadınların üstüne bilhassa gidiyor.

Dahası ABD, Brezilya, Polonya, Panama, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki gerici hükümetler; kürtaj hakkı, doğum kontrol imkânlarına erişim, erkek şiddetinin yasalarda tanınması ve ayrımcılığa karşı tedbirler gibi, kadınların kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Ayrıca Arjantin, Meksika, Türkiye, Peru, İspanyol Devleti gibi ülkelerde, kadın cinayetleri ve trans cinayetleri hızla artıyor ya da iyice görünür hale geliyor.

Ancak saldırı ne kadar büyükse, kadınların örgütlenmesi ve direnişi de en az o kadar büyük: 2015’ten beri kadınlar dünya çapında kitle seferberliklerinde öncü konumda. Dördüncü feminist mücadele dalgası, kadınlara yalnızca kadın oldukları için saldıran, tecavüz eden ve katleden ataerkil şiddeti teşhir etmekle kalmıyor; aynı zamanda bu ataerkil tahakküm sisteminin, ancak işçi sınıfının, bilhassa da kadın emekçilerin aşırı sömürülmesi ile ayakta kalabilen kriz halindeki kapitalist-emperyalist sistemin bekası için hayati rol oynadığını da gösteriyor. Kapitalist ve ataerkil dünyada kadınların bakım emeği inkâr ediliyor. Kadınlar yoksulların en yoksulu durumunda. İşte ve kamusal alanda en fazla ayrımcılığa kadınlar maruz kalıyor, en güvencesiz işlerde onlar çalışıyor, erkeklerle aynı işi yaptıkları halde çok daha az ücret alıyor, sınırlı imkanlârla ailenin bakım sorumluluğunu büyük ölçüde onlar üstleniyor, ekonomik krizlerde ilk önce onlar işten atılıyor ve yaşamları ve bedenleri üzerindeki karar hakları ellerinden alınıyor. Bu nedenle, #NiUnaMenos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) haykırışı, dünya çapında yasal kürtaj talebiyle yükselen #MareaVerde (Yeşil Dalga), cinsel tacize karşı #MeToo (Ben De) sloganı ve kemer sıkma ve işyerinde ayrımcılığa karşı #DünyaKadınGrevi mücadelesinin de gösterdiği gibi, ataerkil şiddetin tüm yönlerini ortadan kaldırmanın yolu, kadınların sokaklara çıkmaları ve sermayedarların aşırı kârlarını garanti altına almak için onları kullanan kapitalist hükümetlere meydan okumaları, bu amaçla da patron partilerinden bağımsız örgütlenmeleridir.

Bu 25 Kasım’da her zamankinden de güçlü haykırıyoruz: Piñera, Şili’den defol! Bolivya’da darbeye ve gerici Añez hükümetine hayır! Mücadele eden kadınlara yönelik cinsel şiddete son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Yaşamak İstiyoruz! Kadın cinayetleri ve trans cinayetlerine son! Dünyanın dört bir yanındaki kapitalist hükümetlerin kemer sıkma ve teslimiyet planlarını durduralım! IMF için değil, erkek şiddetiyle mücadele için bütçe! Ülkeler, finans kuruluşlarına değil kadınlara borçludur! Tüm haklarımızı söke söke almak için dünyadaki tüm emekçi kadınların bağımsız örgütlenmesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

18 Kasım 2019

Şili: Parlamento’nun vardığı yoz anlaşmayı tanımıyoruz! Devlet başkanı Piñera ve onun katliamcı rejimini devirelim!

0

Şili Parlamentosu, yani hiçbir zaman halk lehine bir yasa çıkarmamış olan, zenginlerin paralarıyla yozlaştırdığı bu organ, bize yeni bir anayasa isteyip istemediğimizin sorulacağı bir referandum önererek, hepimizi tekrar aldatmaya çalışıyor. Gerçekte halk 30 gündür adeta eylemleriyle oy kullanarak “Piñera istifa” diyor! Demokrasiye dair hoş laflar ederek söz konusu referandumu düzenlemek isteyenler, aslında onlar için gerçekten önemli olan yegâne şeyi korumak için zaman kazanma gayretinde: Devlet başkanı Piñera da dahil olmak üzere bizi 40 küsur yıldır aşırı sömürüye maruz bırakan mevcut rejimi.

Ülkeyi sarsan kitle eylemleri bir aydır sürüyor ve katliamcı Piñera tarafından yönlendirilen vahşice baskılara rağmen gençlik, kadınlar, işçi sınıfı ve halk kahramanca mücadele ediyor. Polis ve asker baskısı sonucunda onlarca insan öldü, 220 protestocu gözünü kaybetti, işkence ve tecavüz olayları gerçekleşti, gizli gözaltı merkezleri kuruldu ve insanlar kaybedildi. Bu esnada, sözde muhalefet partileri, yani DC, PPD, PS, Radikal Parti ve de Geniş Cephe (Frente Amplio) üyesi partiler, kapalı kapılar ardında sağcılar ve hükümetle yoz bir anlaşmaya imza attı.

Biz bu anlaşmayı reddediyoruz çünkü:

– Bu anlaşma, imzacı partilerin zımnen Piñera’ya tam destek vermesi anlamına geliyor. Dört duvar ardında imzalanan bu anlaşma Piñera’yı iktidarda tutmaya yönelik, çünkü mevcut hükümeti kendisine meşru muhatap olarak alıyor ve böylece sokaktaki milyonlarca insanın talep ettiği gibi hükümeti kovma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Hepsinin beraber toplumdan aldıkları destek %12’yi geçmiyor. Toplumun ezici çoğunluğu bilakis bu yozlaşmış milletvekillerini de hükümeti de reddediyor. Peki, o zaman bu anlaşma kimi temsilen imzalanıyor? Hiç kimseyi, zira sokaktaki insanların talep ettiği hiçbir meselenin uzağından bile geçmiyor. Bize hiçbir kazanım getirmiyor.

– Anlaşma hiçbir acil ekonomik tedbir sunmuyor: İşsizlik, düşük ücretler, yüksek borçluluk, sefil emekli aylıkları, sosyal hakların yağmalanması, doğal kaynakların yıkımı veya özelleştirilmeler gibi sorunlara çözüm getirmiyor. Kitle protestolarının asli sebebi ise bütün bu temel meseleler.

– Anlaşma, asker ve polis tarafından işlenen sistematik insan hakları ihlalleri hakkında da hiçbir şey söylemiyor. Bugünlerde seferber olan milyonlarca insanın maruz kaldığı acımasız şiddetten sorumlu olanların yargılanması veya cezalandırılmasına dair tek bir satır yok.

– Referandumun gelecek sene yapılması planlanıyor, böylece ülke çapındaki kitlesel seferberliğin önümüzdeki aylarda sönümlenmesi umut ediliyor. Dahası bu sayede zaman kazanarak sokakta eylem yapan bizleri bastıracaklarını, radikal sol muhalefeti susturacaklarını ve söz konusu anlaşmaya itiraz eden bölge ve mahalle meclislerini dağıtacaklarını düşünüyorlar.

– Son olarak, anlaşmanın sunduğu iki seçenek, aslında Pinochet’nin mirasını savunmaya dönük bir manevra. İlk seçenek uyarınca bir Yurttaş Konferansı toplanırsa (ki Kurucu Meclis’e en yakın seçenekmiş gibi görünebilir) mevcut anayasayı değiştirmek için 2/3’lük çoğunluk sağlanması şart koşuluyor ki, Piñera ve UDI’ye veto hakkı tanındığı ve şirketlerin onay vermesi gerektiği düşünülürse, bu durum anayasanın değiştirilmesini imkânsız kılıyor. İkinci seçenekse, Yurttaş Konferansı üyelerinin yarısının mevcut yoz parlamentonun üyeleri arasından seçilmesi. Bu seçenekler mevcut anayasayı değiştirmeye ve halkın, işçi sınıfının, yerli halkların, gençliğin, muhaliflerin ve kadınların çıkarına hizmet edecek bir anayasa yapılmasına imkân tanımıyor. Gerçek egemen kurucu meclis, kitle hareketinin Piñera hükümetini alaşağı ettikten sonra çağrısını yapacağı bir kurucu meclis olacaktır.

Toplumsal Birlik Kurulu (MUS) anlaşmayı reddetti. Bu tavrı olumlu buluyoruz ama bir kez daha yarı yolda kalıyorlar, çünkü hareketin genel talebi olan Piñera’nın istifasını dile getirmiyorlar ve bahsettikleri genel grev için bir tarih de zikretmiyorlar. Onlardan “Piñera istifa!” sloganını sahiplenmelerini ve genel grevin tarihini belirleyip, buna dönük taban toplantıları başlatmalarını talep ediyoruz.

Bu nedenle MST olarak biz, söz konusu anlaşmanın reddedilmesi çağrısında bulunuyoruz. Eylemleri hiç olmadığı kadar güçlendirelim; bu mücadele günlerinde ortaya çıkan yerel meclisleri ve taban örgütlerini inşa edelim, güçlendirelim ve ülke çapında koordine edelim; böylece kitle hareketinin ihtiyaç duyduğu bağımsız ve ülke çapındaki liderliği oluşturalım; bu sayede, parlamentodan çıkan anlaşmanın, rejimi ve Piñera’nın iktidarda kalmasını savunan partilerin kitle hareketini manipüle etmesini engelleyelim.

Sokaklarda oluşan devasa gücün ülkede dizginleri ele almasının zamanı geldi. Sokaktaki işçiler, gençler, kadınlar, Mapuche yerlileri ve tüm halk kesimleri, yani bugün mücadele eden herkes ülkenin yönetimini ele almalı ve ülkenin zenginliklerini sokağın taleplerini yerine getirmek için kullanmalı.

Piñera istifa!

Yoz anlaşmaya hayır!

Emekçiler ve halk yararına acil ekonomik durum planı uygulansın!

İnsan haklarını çiğneyen tüm askerler, polisler ve siyasiler yargılanıp cezalandırılsın!

Seferber olan halkın örgütleyeceği, özgür ve egemen, gerçek bir kurucu meclis!

Mücadele edenlerin, yani işçilerin ve halk kesimlerinin hükümeti!

Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İUB-DE Şili seksiyonu

17 Kasım 2019

25 Kasım ve Kadın Mücadelesi Üzerine – Muhittin Karkın’la 25 Kasım Özel Sohbeti – 18.11.2019

0

Kadın Dayanışması’ndan aktivistlerle 25 Kasım ve kadın mücadelesi üzerine sohbet

Hırvatistan’da öğretmenler ücret zammı için grevde

0

Yakın zamanda ABD, Ürdün ve Cezayir’de gerçekleşen öğretmen grevleri dalgasına Hırvatistan da eklendi. Hırvatistan’da ilköğretim ve ortaöğretim öğretmenlerinin hâlâ sürmekte olan grevi 10 Ekim’de başladı. Ülke genelinde gerçekleşen bir günlük grevin ardından öğretmenler grevde döngüsel bir yöntem izliyor ve her gün farklı illerde veya okullarda dönüşümlü olarak iş durduruluyor. Greve öğretmenler dışında diğer okul çalışanları da katılmakta. Ayrıca üniversite çalışanları da destek amacıyla greve katılım gösteriyor. Hırvatistan Öğretmenler Sendikası’na göre her okulda çalışanların büyük çoğunluğu grevde.

Hırvatistan’da diğer kamu hizmetlerine kıyasla eğitim sektöründe çalışanlar en düşük maaşları alıyor. Bu nedenle öğretmenler ücret artışı ve diğer devlet memurlarıyla eşit, adil çalışma koşulları talep ediyor.

Sendika ve hükümet arasında geçen ay gerçekleşen görüşmeler sonuç vermemişti. Bu hafta Çarşamba günü yapılan görüşmelerde ise hükümet bir öncekinden de düşük bir maaş zammı teklif etti. Bunun karşılığında sendikalar grevi sürdürme kararı aldı. Başbakan Andrej Plenkovic “olanakları dahilinde oldukça adil bir zam” teklif ettiklerini söyleyerek zam teklifinin arkasında duruyor ve teklifin “takdir” edilmesini bekliyor. İşçi ücretlerine zam yaparken hükümet olarak bütçe açığının veya borcun altına girmek istemediklerini söyleyerek, krizin faturasını emekçilere kesmek istediklerini açıkça ifade ediyor. Hükümet ayrıca greve çıkılan günlerin ücretinin ödenmeyeceğini ve greve ilişkin yasalar uygulanacağını belirtse de grev hız kaybetmeden devam etmekte. Öyle ki geçtiğimiz günlerde binlerce eğitim emekçisi Zagreb’de sokağa çıkıp başbakanlık ofisinin önünde toplanarak taleplerinde ısrarcı olduklarını gösterdi ve bir kez daha net bir mesaj verdi.

Emekçiler terörist midir? – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 14.11.2019

0

İşçiler, işsizler ve tüm emekçiler… terörist mi?

Gerici sağcı bir hükümet dayatmasını kabul etmiyoruz

0

Bolivya’daki gelişmelerle ilgili, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Bolivya seksiyonu, Emekçi Halkın Devrimci Seçeneği (ARPT)’ nin deklarasyonunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sağcı gericilik halk seferberliğinin üzerine oturarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyor. İster geçici hükümet ister anayasal intikal yoluyla olsun, sağın bu gerici hükümet dayatmasını reddediyoruz.

  • COB (Bolivya İşçi Merkezi), tüm işçi, köylü, yerli kökenliler ve gençlik örgütlerinin katılımını da sağlayarak acilen olağanüstü Kongre toplamalıdır.
  • Seferberlik halindeki işçiler, köylüler ve gençlerden oluşan bir Halk Meclisi aracılığıyla bir geçici hükümet kurulmalı ve tüm halk adaylarının koşulsuz katılımıyla şeffaf ve özgür seçimler düzenlenmelidir.

Mücadele sürmelidir:

  • 10 yıldan beri Evo Morales’in müttefiki ve Chiquitania yangınında ortağı olan oligarşiye karşı (CAO, CAINCO, Camacho, vb.)
  • MAS’ın yol açtığı hileli dış borcun ödenmemesi için
  • Evo’nun yandaşı çokuluslu San Cristobal’in millileştirilmesi için
  • Demokrasi maskeli Camacho faşizminin maskesinin düşürülmesi ve yenilmesi için

21 günden beri süren mücadelenin ve MAS’çı (Sosyalizme Doğru Hareket) baskıların ve şiddetin neden olduğu 3 ölümün ardından, Evo Morales oligarşinin ve Amerika Devletleri Örgütü’nün temsil ettiği (ADÖ) emperyalizmin desteğini yitirdi ve istifa etti.

Halk seferberliği polisin baskıları ve MAS’ın ve onun tetikçilerinin uyguladığı şiddetin karşısında gerilemeyince, oligarşi Evo’dan vaz geçti ve iktidarı kaybetmeme gayretine girişti. Oligarşik efendilerinin emriyle ve seferberlikler karşısında duyduğu korkuyla polis ayaklandı ve Silahlı Kuvvetler önce “tarafsızlığını” ilan etti, arından da devlet başkanının istifasını istedi. MAS’ın hileli zaferini meşrulaştırmak için medet umduğu emperyalist ADÖ ise, (henüz tamamlanmamış olan) seçim gözlemcileri raporunu derhal ilan ederek tüm seçim sürecinin hileli olduğunu duyurdu. Böylece seferberliklerce tehdit edilen, sosyal seferberlik karşısındaki girişimlerinde başarısızlığa uğrayan, müttefiklerince terk edilen ve elinde artık baskı aracı kalmayan Evo Morales devlet başkanlığını bıraktı.

Şimdi, hepsi birden Evo Morales ile birlikte Chiquitania yangınının sorumluları olan CAO, CAINCO, FEGASACRUZ, Santa Cruzlu büyük tarım sanayicilerinin temsilcisi olan Santa Cruz sağı (Camacho), bir geçici hükümet ya da anayasal intikal yoluyla iktidarı ele geçirmeye çalışmakta. Bunlar demokrasiden söz etmekteler, ama gerçekte emekçi halkın düşmanıdırlar.

Bu gerici burjuva kesim, sahte bir “sosyalizm” ve “antiemperyalizm” adına halka ihanet eden ve çokuluslu şirketler ve büyük soya, madencilik ve gaz şirketleri sahiplerinden oluşan gruplar yararına 14 yıl iktidar olan Evo Morales hükümetine karşı halkın haklı nefreti ve kızgınlığını kullandı. Evo Morales ve MAS Ekim projesine ihanet etmişler ve Evo’nun yeniden aday olmasını reddeden 2016 referandumunda da açığa çıkan sosyal ve demokratik talepleri görmemezlikten gelmişlerdir.

İşçi ve emekçilerin çocukları olan yüz binlerce genç ve alt ve orta sınıflardan halk kesimleri son haftalarda sokaklara dökülerek ve yolları keserek seçim hilesini protesto etmişlerdir. Özellikle gençler 14 yıldan beri kendilerine onurlu iş alanları açamayan MAS hükümetine karşı son derece meşru bir kızgınlık beslemektedirler ve bugün üniversite eğitimi olan veya olmayan gençler sefalet ücretleriyle kaçak işlere mahkûm edilmiş durumdadırlar.

Bu nedenle binlerce işçi ve emekçi kesimler Evo Morales’ten kopmuşlar ve onun istifa etmesini ve yeni seçimlerin düzenlenmesini talep etmeye yönelmişlerdir. Potosi ve San Cristobal’dekiler gibi pek çok işçi sendikası, zanaatkarlar ve Los Yungas koka köylüleri de onlara katılmışlardır. Bu kesimler, Santa Cruz veya benzeri diğer bölgelerdeki geleneksel olarak muhafazakâr ve sağcı Camacho’yu ve Mesa’yı destekleyen alt ve orta sınıflardan farklıdır. Bu sağcı demagoglar kendi gerici ve halk karşıtı projelerini dayatabilmek için emekçi halkın haklı istemlerini kullanmaktadırlar.

Bu protestoya, önderleri bir yıldan beri hapiste olan ve zalimce baskılanan Yungas koka emekçileri, hatta Evo’nun  (geri adım atmadan sadece birkaç gün önce) çokuluslu şirketlere teslim ettiği lityum madenlerini korumak için mücadeleye atılan Potosi halkı da katılmıştır. San Cristobal maden işçileri de kazanımlarına saygı gösterilmesini talep etmeye başlamışlardır.

Öte yandan, kent ve kırsal alanlardaki emekçilerin geniş kesimleri, başka bir seçenek bulunmadığından ve Carlos Mesa ve diğer sağcı adaylara haklı olarak güvenmedikleri için Evo Morales’e oy vermeyi sürdürmüşlerdir.

Aynı zamanda, Vila Vila’da kooperatifçi madencilere ve Cochabamba’da protestocu gençlere vahşice saldırıp ölümlere ve yaralanmalara neden olan silahlı MAS çetelerinin şiddet uygulamalarına karşı da bir nefret doğmuştur. Ve Evo Morales’in istifasının ardından El Alto ve La Paz’da MAS’çıların giriştikleri saldırılar ve çıkardıkları yangınlar da nefretle karşılanmıştır.

Sağ kendi projesini hayata geçirebilmek için bu meşru protestoların üzerine konmakta, kendisini “demokrasi” bayrağı altında gizlemektedir. Başlangıçtaki ilk talepleri seçimin ikinci turunun düzenlenmesi iken, devam eden seferberliklerin üzerine konarak Evo’nun “yeni bir seçim kurulu ve yeni aktörlerle” yeni seçimlerin düzenlenmesini reddetmişlerdir. Şimdi Evo Morales istifa edince de alelacele saray oyunlarına ve politik manevralara girişerek gerici bir hükümet oluşturmaya yönelmişlerdir.

Buna yönelik olarak Santa Cruz patronlarının faşist sağcı temsilcisi Luis Fernando Camacho bir “geçici hükümet” kurmayı önermiştir ve bu girişiminde son 5 yıl boyunca MAS ile birlikte ortak yönetimde yer alan sağcı parlamenterler ile asker ve polis güçlerinin komutanlarının da desteğini almıştır.

Askerler ve emperyalizm tarafından desteklenen Santa Cruz patronlarına bağlı faşist sağın hükümet olmasına ve ülkenin geleceğini belirlemesine izin veremeyiz. İster bir “geçiş” hükümeti biçiminde, ister MAS’çılar ve onların politik işbirlikçisi sağcı parlamenterlerden oluşan halk düşmanı Yasama Meclisinde üretilecek bir başka türden formülle olsun, isterse de bir askeri cunta olsun; bütün bunlar halk karşıtı gerici çözümler olacaktır.

Bu yollardan herhangi biriyle dayatılacak gerici hükümet girişimlerini reddediyoruz.

Bu nedenle gerçek soldan hareketle öneriyoruz: “Ne Evo, ne Mesa, ne Camacho, ne de askerler! Kent ve köylerin kadın ve erkek emekçilerinin oluşturacağı bir Alternatif için!”.

Cochabamba emekçilerinin, Potosi madencilerinin ve Genaro Flores CSUTCB köylü sendikasının, COB’un özellikle köylü, yerli halk ve gençlik örgütlerini de davet ederek bir Olağanüstü Kongre çağırısında bulunması ve buradan hareketle bir geçici hükümet kurması çağırısına katılıyoruz.

Gerekli olan, diğerlerinin yanı sıra, Evo Morales’in yavuklusu Japon San Cristobal şirketinin gerçekten millileştirilmesi, yolsuzluklara ve gereksiz yatırımlara giden paraların yol açtığı dış borcun reddedilmesi, son 10 yıldır MAS’ın müttefiki olan oligarşiye karşı (CAO, CAINCO, Camacho, vb.) mücadele edilmesi gibi taleplerden oluşan bir işçi programının hayata geçirilmesidir.

COB’un örgütleyeceği açık Kongre aracılığıyla kent ve kır işçilerinin, gençlerin ve yerli halkın taban örgütlerine dayalı bir Halk Meclisi oluşturularak ülkenin geleceği belirlenebilir ve halk kesimlerinden tüm adayların özgürce katılabileceği gerçekten dürüst ve şeffaf bir seçim gerçekleştirilebilir.

Emekçi Halkın Devrimci Seçeneği (ARPT), İUB-DE Bolivya seksiyonu.

11 Kasım 2019

Şili ve Kurucu Meclis

0

Şili’de 18 Ekim günü başlayan kitle seferberlikleri devam ederken, “Kurucu Meclis” sloganı da dünya sosyalist hareketi içerisinde yeniden bir tartışma başlığı haline geldi. Konuyla ilgili, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) liderlerinden Mercedes Petit’in kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kurucu meclis sloganın kullanımı hakkında solda daima tartışmalar olur. Şili’de kurucu meclis talebi kitleler tarafından epey benimsendi ve bütün seferberliklerde kullanılmakta. Bu mantıklı zira Pinochet diktatörlüğü tarafından dayatılan 1980 anayasası hâlâ yürürlükte. Ne sağcı hükümetler ne de (son hükümette Komünist Parti’nin eklendiği) Hristiyan Demokratlar ve Sosyalist Parti koalisyonu hükümeti bu anayasayı kaldırdı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili seksiyonu MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi), seferberliği desteklemek için en önemli sloganlarından biri olarak bu sloganı [ç.n. kurucu meclis] yükseltmekte. MST, bu sloganı, esas olarak “Piñera defol!” sloganının kullanıldığı seferberliklere yön veren diğer taleplerle birlikte, köklü değişikliklerin gerçekleşmesi için işçi sınıfı ve kitle örgütlerinden oluşan bir hükümet için mücadele etme ihtiyacıyla birleştirerek öne sürüyor.

Burjuva kesimler ve Şili Komünist Partisi (PC), Geniş Cephe (Frente Amplio – FA) gibi sol partiler de Kurucu Meclis talebini benimsemekte. Ancak ne PC ne de FA kitlelerin “Piñera defol!” sloganını yükseltiyor. Bu partiler yalnızca başkanın görevden alınmasına dönük bir parlamento soruşturması açılması için bir önerge sunuyor. Hatta hükümetin bazı kesimleri “yeni bir anayasa” veya reformdan bile bahsediyor. Patron yanlısı muhalif politikacı Senato Başkanı Jaime Quintana “[ç.n. Yeni bir anayasa oluşturulmasına ilişkin] kurucu bir dönemden geçiyoruz” açıklamasında bulundu (La Tercera, 26 Ekim 2019). Piñera yönetiminin, üzerindeki baskıyı hafifletmek için, kısmi bir anayasal reform paketini veya bir kurucu meclis seçimini dahi kabul etmesi ihtimalini göz ardı edemeyiz. Bu durum, kurucu meclis gibi bir demokratik talebin kitle hareketi için bir tuzağa dönüşebileceğini gösteriyor. Rejimin partileri bu sloganı, Piñera’yı devirmek isteyen devrimci seferberliği paralize etmek veya yolundan saptırmak için kullanabilir.

Dolayısıyla, şu an Şili’de gerçekleşmekte olan isyan gibi bir kitlesel ayaklanmanın ortasında kurucu meclisi temel veya “stratejik” slogan olarak öne sürmek yanlıştır. Esas olan, bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmektir.

Ne yazık ki, Arjantin’deki PTS (Sosyalist Emekçiler Partisi) ve Şili’deki kardeş örgütü PTR (Devrimci İşçilerin Partisi) gibi Troçkist örgütler bir kez daha bu hataya düşmekte. La Izquierda Diario’da (PTS ve gruplarının web yayını Günlük Sol-LID) Juan Valenzuela (PTR) imzasıyla şunlar öne sürüldü:

“[…] bir yandan koordinasyonu ve özörgütlenmeyi geliştirirken, işçi sınıfının kendi kaderini çizebilmesi için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis sloganını yükseltiyoruz.” Ve son sözleri de kesin: “Piñera hükümetini yıkmayı ve onun yerine yasama ve geçici yürütme işlevlerini üstlenen bir kurucu meclis tesis etmeyi öneriyoruz.”

Valenzuela, metninde “işçi hükümeti”nden bahsetse de “stratejisini” “özörgütlenme ve kurucu meclis” içinde sentezlemek için bunu arka plana atmakta.

Açıklamasında şöyle bir yenilik mevcut: “Bununla birlikte, çoğu işçinin kendi özörgütlenmelerinden, bir işçi hükümetinden yeni bir devlet yaratılabileceğini düşünmediğinin farkındayız.” Dolayısıyla PTR/PTS, çoğunluğun bir işçi hükümetine inanmaması nedeniyle özörgütlenme ve kurucu meclis “stratejisini” öne sürmekte. Bu, işçilerin çoğunluğunun inandığı burjuva demokrasi yanılsamasına oportünist bir şekilde teslim olmaktır.

PTR/PTS’nin [devrimci] programı ve sloganları somutlamak için başvurduğu yöntem, Troçki’nin bize öğrettiğinin tam tersidir. Troçki’ye göre devrimci bir parti “ilk önce nesnel durumun, işçilerin bugün buna hazır olup olmadığına bakılmaksızın bu durumdan doğan tarihi görevlerin net ve dürüst bir resmini çizmelidir. Görevlerimiz işçilerin düşünce yapısına dayanmaz. Görevimiz, işçilerin düşünce yapısını geliştirmektir.”*

Bu nedenle Şili’deki stratejik slogan, hızla gelişen tüm devrimci süreçlerde olduğu gibi, bir kurucu meclis seçimleri çağrısı değil, Piñera’nın defolması ve bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmektir.

Şili’deki kardeş partimiz MST’nin (İşçilerin Sosyalist Hareketi) yaptığı gibi, sosyal talepler (maaş, emeklilik, sağlık, eğitim vb.) yükseltilmeli, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için seçimler öne sürülmeli ve bir işçi-emekçi alternatifini inşa etmek için mahalle, öğrenci ve sendika örgütlenmeleri geliştirilmelidir.

Mercedes Petit, Sosyalist Sol / İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) lideri, Arjantin, 5 Kasım 2019

*Troçki, “Amerikan İşçilerinin Siyasi Geriliği” (19 Mayıs 1938)

ABD emperyalizminden kopulacak mı veya nasıl kopulur?

0

Amerikan Senatosu’nun alt kanadı olan Temsilciler Meclisi’nin, biri 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni nüfus üzerindeki uygulamalarını soykırım olarak tanıyan, diğeri de Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar içeren iki karar tasarısını kabul etmesi, Erdoğan hükümeti ile ABD arasındaki ilişkilerin görünürde kopma noktasına gelecek kadar gerginleşmesine yol açtı. İlişkiler kopar mı?

Hiç sanmıyoruz. Dalgalanır ama kopmaz. HDP dışındaki muhalefet liderlerine ve televizyon kanalları dahil tüm medyada görüş belirten “bilgelere” kulak verecek olursak Amerikan emperyalizmi Türkiye’yi batırmaya uğraşıyor ve Türkiye de buna karşı dimdik ayakta duruyor, durması gerekiyor.

Ama hiçbiri emperyalist bir ülkeye bağımlılıktan ve onun baskılarından nasıl kurtulmak gerektiğine ilişkin sahici önerilerde bulunmuyor. Tek dedikleri Türkiye hükümeti “dimdik” ayakta durmalı, ABD meclisinin kararlarını yok saymalı, Rusya’ya daha fazla yaklaşmalı, Suriye’de bildiğini yapmaya devam etmeli gibi lafzi öneriler. Sadece birkaç kişi ülkedeki Amerikan üslerine yönelik bazı önlemlerin alınabileceğinden söz etti, o kadar.

Dikkate alınmayan bir husus var: Tüm emperyalist güçler gibi ABD emperyalizminin dünya ve bizim gibi bağımlı ülkeler üzerindeki egemenliği sadece askeri ve politik gücünden kaynaklanmıyor. Onun asıl gücü küresel ekonomi üzerindeki egemenliği ve denetimi. Bu gücünü de başta Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF olmak üzere benzeri küresel kuruluşlar aracılığıyla uygulamaya koyuyor. Bu örgütlerin koydukları kuralları çiğneyenler, ekonomik ve gerekirse politik ve askeri yöntemlerle cezalandırılıyor.

Dolayısıyla Amerikan emperyalizmden gerçek bir kopuş, sadece bir iki üssün kapatılması ve sert demeçlerin verilmesiyle değil, Türkiye’nin dünya ekonomisini denetleyip yönlendiren bu emperyalist kurumlardan ayrılmasıyla mümkün olabilir.

Ama Erdoğan hükümeti tipik bir Osmanlı politikası izlemekte ısrar ediyor: emperyalist ve yayılmacı büyük güçler arasındaki dengelere oynamak. Bugün birine yanaşıp yarın öbürüne başvurmak, yok Amerika’ydı yok Rusya’ydı olmadı Avrupa Birliği’ydi derken bunların aralarındaki çelişkilerin arasına sızıp kendini güvenceye almaya çalışmak. Bu politikanın sonucunda Osmanlı’nın kaderinin ne olduğunu biliyoruz.

Muhalefet partileri de isterik bir milliyetçi hezeyanla hükümetin bu çizgisinde birleşmiş durumdalar. Oysa bu burjuva önderliklerin hiçbiri emperyalizmden gerçek bir kopuşu önermiyor, zira bunu istemiyorlar, yapıları ve programları buna müsait değil. Biz emekçilerin ise ülkeyi emperyalist dünya örgütlerden çekip çıkaracak gerçek bir önderliğe ihtiyacımız var.

25 Kasım: Yaşam hakkımız için küresel mücadele günü!

0

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü olan 25 Kasım evrensel bir gün. Nasıl ki kadına yönelik şiddet sadece Türkiye’de yaşanmıyorsa ve şimdi başlamadıysa, kadınların şiddete isyanı da yeni değil. Tarihimiz, dünyanın farklı yerlerinden kadınların daha eşit, daha özgür yaşamak isteği; hayatlarına sahip çıkmak ve bunu başarabilmek için birlikte dayanışma içinde verdikleri mücadelenin tarihi. Bu mücadeleyi Mirabel kardeşler, Dominik’te soykırım devletine karşı başlattıkları isyanla 25 Kasım’da takvime kazıdılar.

Bizler bugün, bu ülkede şiddetten uzak bir hayat kurmak için mücadele ederken, her gün yeni bir şiddet haberi alıyor, başvuracak mekanizma bulamıyor, şiddeti önlemekle yükümlü olanların bizzat şiddete ortak olduğuna şahit oluyor olabiliriz. Ancak biliyoruz ki bugüne kadar hiçbir kazanımımız bize altın tepsiyle sunulmadı; hepsinin ardında on yılların kadın mücadelesi var. Kazanımlarımızın güvencesi de yine kendimiziz, bu yüzden bu yıl 25 Kasım’da yine sokakları dolduruyor, sesimizi korkmadan, durmadan, en yüksek perdeden çıkarıyoruz.

Peki, ne istiyoruz?

1. Kadın cinayetlerini acil önle! Geçtiğimiz ay AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde bakıcılık yapan 23 yaşında Özbek vatandaşı Nadira’nın milletvekilinin silahıyla “intihar ettiği”, iki gün içerisinde otopsi yapılarak cenazesinin ülkesine gönderildiği haberini gördük. Şiddeti önlemekle yükümlü olanların dahi, usulüne uygun bir soruşturma yapılmadan şiddeti örtbas etme çabasına açıkça tanığız. Bu ülkede kadınların ölmeden, öldürülmeden önce sesini duymak, cinayete varmadan erkek şiddetine engel olmak yüzde yüz mümkünken, bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok. 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve İstanbul Sözleşmesi derhal uygulanmalı!

2. Her il ve ilçeye yeterli sayıda sığınak, kadın danışma/dayanışma merkezi ve tecavüz kriz merkezleri açılmalı! Talebimiz net. İstanbul Sözleşmesi diyor ki: Devlet, kadına yönelik şiddetle bütüncül bir mücadele için kurumsal, mali ve eşgüdümlü yapılar kurmalı. Herhangi bir şiddet durumunda, işlemler sırasında kadının karşısına çıkan kolluk görevlisinden savcıya, hakime kadar tüm aşamalardaki kadrolar cinsiyet eşitliği eğitimi almalı ve buna göre hareket etmeli. Şiddete uğrayan kadının karakoldan eve geri gönderilmemesi, doğrudan şiddet kriz merkezine başvuru yapması ve sığınacak bir yerinin olması hayatî önemde.

3. Ekonomik şiddet düzenine son! Yoksulluk nedeniyle yaşanabilecek patlamalara “aile”yi ayakta tutarak engel olmaya çalışan Saray yönetimi içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. Ekonomideki küçülmenin faturası, emekçilere şimdiden ağır bir şekilde yansıtılmış durumda. Temel tüketim ve ihtiyaç kalemlerindeki enflasyon ise, bilhassa evi idare etmeye çalışan kadınların yoksulluğunu derinleştiriyor. Savaşa harcanacak paramız yok; ücretsiz kamusal haklar, kreş, yemekhane, çamaşırhane istiyoruz!

4. Eşit işe eşit ücret! Cinsiyet eşitliği ve refah seviyesinin görece yüksek olduğu İsviçre’de dahi özel sektörde kadınlar erkeklerden yüzde 19,6 daha az kazanıyor ya da diğer bir deyişle, kadınlar yılın 71,5 günü ücretsiz çalışıyor. Eşit işe eşit ücret tüm dünyada en yakıcı taleplerimizden biri. Kadınlara eşit istihdam koşulları ve eşit ücret istiyoruz.

5. Kadın düşmanı yargı reformu çöpe! Meclise sunulan İkinci Yargı Paketi’nde çocukların istismarcılarla “belirli şartlarda” evlendirilmeleri durumunda cezanın erteleneceğine yönelik hükmün bulunduğu iddialarını basına yansıyan haberlerden dehşet içerisinde izliyoruz. Haberlere göre, İkinci Yargı Paketi’ne gireceği iddia edilen yeni düzenleme çocuk ile cinsel istismar faili arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması ve evlendirilmeleri durumunda hükmün ertelenmesini kapsıyor. 2016’da bu yasayı geri çektirdiğimiz gibi, bir kez daha belirtiyoruz ki, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak, çocuk istismarını meşrulaştıracak, tecavüzü affedecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.

Benzer şekilde reform paketinin içinde nafaka hakkının engellenmesi yönünde düzenlemeler olduğu söyleniyor. Boşanmadan dolayı bir kadın yoksulluğa düşüyorsa, bunun sorumlusu ona tüm ev ve bakım işlerini yıkan, evlilik öncesi ve boyunca çalışmasına engel olanlardır! Erken yaşta evlendirilen kız çocuklarının eğitimden mahrum, şiddetle baş başa bırakılmasına ve boşanmak istediğinde nafaka hakkının da kısıtlanarak kocasının şiddetine mecbur bırakılmasına temelden itirazımız var!

25 Kasım’da yoksulluğa, sömürüye ve şiddete karşı hep birlikte taleplerimizi haykıracağız, haklarımız ve hayatlarımız için bir arada olacağız!

Volkswagen örneği: Dış yatırım Türkiye’yi güçlendirir mi?

0

Geçtiğimiz aylarda Volkswagen’in (VW) Türkiye’ye yatırım yapacağı söylentileri yayılmaya başlamıştı. Sonrasında anlaşmanın sağlandığı duyuruldu. Türkiye’nin Suriye operasyonunun ardından yatırımın durdurulduğu yönünde haberler yayınlansa da VW yetkilileri şimdilik başka bir yer arayışlarının olmadığını belirtti. Planlamaya göre 2022’de üretime geçmesi beklenen tesis, 5 bin işçi çalıştıracak ve 300 bin araç üretilecek.

Hükümet bu yatırımın bizi güçlendireceğini söylüyor. Peki, bu yatırım anlaşması gerçekten Türkiye’yi güçlendirir mi, yoksa bağımlılığı mı arttırır? Bu soruya yanıt aramadan önce süreci kısaca özetlemeye, bu yatırım için neden Türkiye’nin tercih edildiğini anlatmaya çalışalım.

2008 krizi dünyanın en güçlü otomotiv firmalarından birini fena halde vurmuştu: General Motors (GM). ABD’nin emekçilerden topladığı vergileri GM için kullanması dahi yeterli gelmedi. Avrupa’nın Google, Facebook vb. firmalara vergi koymayı planlaması ticaret savaşlarını tetikledi. GM, Alman ve Japon patronlara karşı mücadelesinde gerilerken, VW’in ürettiği kimi araçların egzoz değerlerinde yalan söylediği birdenbire açığa çıktı. Dünyada 121 farklı noktada işçilerini ezerek servet biriktiren VW 15 milyar dolarlık cezaya çarptırıldı.

Ağır darbe alan VW elektronik araçlara yapılan yatırımın da zorlaması ile kapasitesini artırmak zorunda kaldı. Yeni tesis için işçiliğin en ucuz olduğu Türkiye ve Bulgaristan arasında kaldığını söyleyen VW’nin çevre yasalarına takılmamak için AB dışında bir bölgeyi istediği biliniyordu. Basın-yayın organlarına göre müzakereler sürecinde Bulgaristan kozu işe yaramış ve Türkiye VW’e 400 milyon avro değerinde bir teşvik sunarak 40 bin araç alma garantisi vermişti.

Sonuç olarak Türkiye yatırımı ile VW:

  • Bizim vergilerimizden büyük paylar alacak,
  • Devlet kurumlarından araç satın alma garantisi alacak,
  • Ucuz ve sendikasız işçi çalıştırıp yoğun bir sömürü yapacak,
  • Çevre kirliliğini umursamamaya devam edebilecek,
  • Sömürerek elde ettiği kârlarını Almanya’daki merkezine pompalayarak bizi yoksullaştıracak,
  • Canı istediği anda Türkiye’yi, “yatırımımı geri çekerim” diyerek tehdit edebilecek.

Türkiye’ye düşen ise eski teknoloji bir otomobil fabrikası ile Türkiyeli işçi emekçilerin VW için doğrudan (işyerinde) ve dolaylı (vergilerle) sömürüsü olacak.

Biz işçiler için durum net: Yabancı yatırım güçsüzleştirir ve bağımlılığı arttırır! Bizi güçlü ve bağımsız yapabilecek tek alternatif ise işçilerin denetim ve yönetimindeki kamu fabrikalarıdır.

Direnen Koton işçilerinden mesaj var: İşçiler birleşirse…

0

Gazete Nisan olarak, Koton direnişinin örgütleyicilerinden olan ve işten çıkartılan bir işçiyle bir araya geldik. Röportaj isteğimizi geri çevirmeyen Koton işçisi ile hem direnişin olgunlaşma sürecini, hem mağazalarda yaşanan sorunları hem de işten atılma süreçlerini konuştuk. Okurlarımıza ve tüm emekçilere röportajı aktarıyoruz.

Gazete Nisan: Öncelikle merhaba. Yakın bir zamana kadar Koton işçisiydiniz. Sendika çalışması başladıktan ne kadar süre sonra işten çıkarıldınız?

Koton İşçisi: 3 ay kadar sonra işten çıkmak zorunda bırakıldım.

GN: Bu süreçte neler yaşadığını bize anlatabilir misiniz?

Kİ: Çok zor bir süreçti. 3 ay boyunca sustum. Zaten işten çıkmayı düşünüyordum. Daha fazla dayanamayacaktım. Ben dahil herkes çok mutsuzdu. Sonrasında sendikal faaliyetten haberim oldu. İstanbul’dan tanıştığım bir kişiyle biz de bu sürecin bir parçası ve örgütleyicisi olduk. Amacımız sendikal haklarımızı almaktı. Primlerimizi alamıyorduk, iş saatlerimiz çok düzensizdi. İş yükü çok fazlaydı. Ben yarı zamanlı olarak Koton’a girdim. Sonra beni tam zamanlı olarak çalıştırmaya başladılar. Kasa görevlisiydim ama kasa dışında her işi yapıyordum. Herkes kendi alanı dışında birçok işi yapmak zorunda bırakılıyordu. Bunu genel merkez eliyle değil, müdürlerin inisiyatifiyle yapıyorduk. Çünkü müdürlere genel merkezden üstü kapalı bir şekilde bunu yapmaları söyleniyordu. Tahmin ettiğim kadarıyla mağaza müdürlerine puan kazanmaları ve böylece yükselmeleri vaadiyle bunu yaptırıyorlardı. Mazağa müdürleri de az personel ile çok fazla iş yapmak için bizi çok ağır şartlarda çalıştırıyordu.

GN: Peki, işten ayrılmak zorunda bırakıldıktan sonra içeride kalan işçilerle irtibatın devam etti mi?

Kİ: Evet, devam etti. Arkadaşlarım da baskılardan ötürü işten çıkmayı düşünüyor.

GN: Baskılar ne boyutta?

Kİ: Sendikal örgütlenme başladığından beri baskılar elbette arttı. Fakat bazı şartlar düzeltilmeye başlandı. Mesela yemek ücretlerine zam yapıldı. Çalınan ürünler artık işçilerden kesilmeyecek. Ama çalışma temposu ve yorucu iş yükü hâlâ aynı. Mesela iş yükünden bahsetmişken, firma eğitimlerinden bahsetmek istiyorum. Kasa eğitimi, reyon eğitimi ve işleyişler gibi şirket içi eğitimler personele iş saatleri dışında zorla yaptırılıyor ve biz bu eğitim gördüğümüz saatleri mesai olarak alamıyoruz. İzin günlerimiz ya da iş saatleri dışındaki vakitlerimiz gasp ediliyor. İşten çıkış saatimiz 22.00 olmasına rağmen bir kez bile bu saatte çıktığımı hatırlamıyorum. Sürekli yarım saat-bir saat kadar geç çıkıyorduk. Onun dışında da bu eğitimlerle zamanımız çalınıyordu. İzin günlerimde sürekli 4 saatlik videolu eğitimler yapmak zorunda kaldım. Konuşma gruplarında işle ilgili konuşulanlara “anlaşıldı” dememiz gerekiyordu vs. Takip etmeme lüksümüz yok. Bunun adı hırsızlık. Zamanımız çalınıyor çünkü.

GN: Bunu şirket adıyla mı yapıyorlar?

Kİ: Hayır. Müdürlere bu işleri mevcut personelle yapmaları salık veriliyor. Ortada yasadışı bir durum olmaması için bunu el altından yaptırıyorlar. Müdürlere puan sistemiyle yükselme vaadi veriliyor ve müdürler de puan kazanmak ve yükselmek için bizi bu ağır şartlarda baskı ile çalıştırıyor. Sürekli videolu ve birebir denetimler oluyor. Bu denetimlerde her şeyin muhteşem olması isteniyor. Hem bu iş yükü ve baskı ile çalışıyoruz hem de en iyisini yapmamızı bekliyorlar.

GN: Peki, Koton işçisinin temel hedefi nedir? Ne için mücadele ediyorsunuz?

Kİ: Hakkımızı almak istiyoruz. Çalınan ürünlerin işçilerin primlerinden kesilmemesini istiyoruz. Koton hem bizden görev tanımında geçen işimizi yapmamızı hem de hırsız kovalamamızı istiyor. Gerçi sendikal çalışma başladıktan sonra bu düzeltildi. Sosyal medya çalışmaları bunda etkili oldu. Bunun haricinde işçiler günlük 14 liraya yemek yiyemiyor. 20 liranın altında yemek yiyemiyoruz; ayın yarısında yemek paramız bitiyor ve kendi cebimizden yiyoruz. Hem asgari ücret alıyoruz hem de bu ücret içinden ortalama 300 TL harcıyoruz. Sonra eğitimlerin mesai saatinden sayılmasını istiyoruz. İşbaşı saatimizden saatler önce toplantı ve eğitim için işyerine çağrılıyoruz ve bundan mesai almıyoruz. Mesailerimizi almak istiyoruz. Müşteri iadeleri almamız yasak ve iade aldığımız için azar işitiliyor ve aşağılanıyoruz. Görev tanımı dışında işler yapmak istemiyoruz. Sosyal medyada Koton işçilerinin açtığı ve işçilerden anonim paylaşımların yapıldığı hesaba bakarsanız bu anlattıklarımın kat kat fazlasını görebilirsiniz.

GN: Sendika çalışmasından sonra olumlu veya olumsuz bir değişiklik yaşandı mı?

Kİ: Kısmen evet. Artık eskisi gibi kaba davranmıyorlar. İnsan Kaynakları sıkıntılarımızı dinlemeye başladı. Halimizi hatırımızı sormaya başladılar. Moral geceleri yapılmaya başlandı. Yemek ücreti 14 liradan 16 liraya çıktı. Ama yine de bir alışveriş merkezinde bu parayla yemek yememiz mümkün değil. Her gün aynı en uygun bulabildiğimiz yemeği yemekten başka imkânımız yok. Ki bu bile verilen parayı karşılamıyor.

GN: Son olarak, önce H&M, sonrasında Koton ve şimdi de DeFacto ile devam eden sendika mücadelesinin ardından hâlâ direnen işçilere ve mağaza çalışanlarına söylemek istedikleriniz nelerdir?

Kİ: Koton direnişinden sonra açılan sosyal medya hesaplarında bütün mevcut mağazaların işçilerinden mesajlar yağıyor. Bütün mağaza işçileri çalışma şartlarından şikâyetçi. Koton çalışanları olarak biz buna öncülük ettik. Koton çalışanları dahil bütün mağaza çalışanları çok kötü şartlarda çalıştırılıyor. Herkesin psikolojisi ve beden sağlığı bozuk durumda. Bu çalışma şartlarına karşı sendikalarımızla mücadele etmeliyiz. Patronlar ağa, paşa ya da tanrı değil. Onlara minnet duymasınlar ve sendikalı olup mücadele etsinler. İşçiler birleşirse her zorluğu aşarlar. Koton direnişi buna örnek olacaktır.

GN: Çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak biz de Koton direnişinin bütün emekçilere ve direnen bütün işçilere örnek olmasını diliyoruz. Mücadelenizde başarılar.

Kİ: Teşekkürler.

Neyi bekliyoruz?

0

15 Ekim günü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizlik verilerini açıkladı. 2019 yılının Temmuz dönemini kapsayan verilerde 2018’in Temmuz ayına göre işsiz sayısının 1 milyon 65 bin kişi arttığı, bu artış ile toplam işsiz sayısının 4 milyon 569 bin olduğu belirtiliyor. Resmi işsizlik rakamlarına hükümetin politik gerekçelerle iyileştirme yapma çabasından dolayı her zaman şüphe ile bakmak gerekse de mevcut rakamlar dahi bir felaket tablosuyla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor.

Şimdi biraz daha yakından bakalım: Aynı dönem için tarım dışı işsizliğe 3,6 puanlık artışla yüzde 16,5 deniyor. Genç işsizlik oranı ise en kötüsünün gençlere vurduğunu gösteriyor: Tam olarak 7,2 puanlık artış ile yüzde 27,1’e ulaşmış durumda.

Verilerde hizmet sektörünün toplam işsiz sayısı içerisindeki payının yüzde 52,8 olduğu dikkat çekiyor. Bu, 2 milyon 413 bin işsizin daha önce hizmet sektöründe çalıştığını ve işini kaybettiğini gösteriyor. Bu oran geçen yılın aynı ayından bu zamana yaklaşık yüzde 1 artış ile yüzde 14,2 olarak gerçekleşen yüksek öğretim mezunu işsizliği ile birlikte ele alındığında, işine ve kariyerine en çok güvenen, eğitimi ve toplumsal çevresi ile geleceğe en umutlu bakan, “beyaz yakalı” olarak adlandırılan ofis/büro işçilerinin toplam işsizler arasındaki payının bir hayli çok olduğu söylenebilir.

Bütün gününü, düzgün bir evin aylık kirasını bile karşılamayacak ücretlere şirketler uğruna feda eden, daha fazla çalışması istendiğinde genelde ek mesai ücretini bile elde edemeyen biz büro işçileri, şimdi de artan işsizlik ile mücadele etmek zorundayız. Genelde kuralın kendini şirketlere daha iyi pazarlamak olduğu, kimi zaman şirketlerin maaş artırarak “iyi çalışanlar” istihdam etmek için rekabet ettiği, bundan dolayı genelde iş değiştirerek maaş artışı kazanılan bir sektörde şu anda iş kalmamış durumda. Aslında olan sermayenin krizi, kâr oranlarının düşmesi sonucu var olan işleri daha az kişinin sırtına yükleme derdi. Tabii bu durum, iş güvencesinin tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte neredeyse tamamen sendikasız olan bu işçiler için aynı zamanda enflasyonla baş etmek adına kayda değer bir ücret artışının da olmayacağı anlamına geliyor.

Tamamen bizim emeğimizle işleyen şirketlerde yarattığımız onca kârın üzerine hissedarların, patronların, direktör ve genel müdürlerin konmasına izin verip işsizliğe razı mı geleceğiz? Tabii ki hayır! Öyleyse ne duruyoruz, bugünden yarına sendikalı olmalı, işyeri komitelerimizi örgütlemeli, yaşanan felakete karşı cephe almalıyız.

Tarihte bu ay: Darbe yönetimi 6 Kasım 1981’de YÖK’ü kurdu

0

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 6 Kasım 1981’de Kenan Evren’in çevresinde merkezileşen darbeci askeri diktatörlük tarafından kuruldu. 12 Eylül 1980 darbesinin hedefledikleriyle uyumlu olarak YÖK’ün amacı eğitim kurumlarında sendikaların etkisini sonlandırmak, sosyalist ve ilerici değerlere sahip öğretim görevlilerini cezalandırmak, öğrencilerin devrimci fikirlere ulaşmasını engellemek, okulları 24 Ocak neoliberal kararlarıyla paralel bir biçimde ticarethanelere dönüştürerek eğitimi burjuvazinin ekonomik birikim planlarına terk etmekti. Eğitimin üzerinde kurulacak olan sermaye diktatörlüğünün örgütleyici kurumu YÖK olacaktı.

1981’den bu yana bütün burjuva partilerin seçimler sırasındaki en temel vaatleri arasında YÖK’ün kaldırılması da vardı. Ulusalcısından İslamcısına dek (AKP de dahil!), iktidara aday olduğunu açıklayıp da YÖK’ün kaldırılmasını talep etmeyen bir tane burjuva partisi olmadı. Hepsi seçimlerde bunu dile getirdi. Ancak iktidara geldiklerinde hiçbirisi gerekli pratik adımları atmadı.

Bunun en temel sebebi, iktidara gelen her burjuva siyasal partinin, tıpkı 12 Eylül’ün askeri diktatörlüğü gibi, üniversiteleri hizada tutabilmek için YÖK’e ihtiyacının olmasıydı. 90’lı senelerde yükselen işçi sınıfı hareketi öğrenci hareketini de tetiklemiş, İstanbul Üniversitesi’nde simgeleşen gençlik seferberliklerini doğurmuştu. Ardından gelen 2001 krizi ve sonrasında AKP döneminde vuku bulan ODTÜ ve GSÜ seferberlikleri, rejime öğrenci hareketini frenleyen bir aracın faydalarını göstermişti. Bütün bunların üzerine, uluslararası çapta başlayan ve eğitim ile kapitalist sanayinin kombine edilmesiyle öğrencilerin ucuz işgücü olarak pazarlanmalarını yoğunlaştıran Bologna Süreci’nin Türkiye’de hayat geçirilmesi, YÖK’ü gerektiriyordu.

2016’da ilan edilen OHAL’le beraber rejimine anayasal bir zemin sağlayana dek KHK’ler üzerinden yönetim işlevlerini yerine getirmeye çalışan Beştepe, YÖK’e de el attı. 30 Ekim 2016’da Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre “Yeni YÖK” olarak tarif edilen kuruma yeni görevler atanıyordu: 2017 eğitim-öğretim programının “performans odaklı” ve “rekabetçi bir yapıda” uygulanması öngörülüyordu. Bu ölçütlerin kalıcı olabilmesi içinse bir Yükseköğretim Kanun Taslağı hazırlanacaktı.

Bugün üniversiteye giriş sistemini belirleme yetkisi YÖK’te. Yükseköğretim sistemini planlamak, ayrıca eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile idari hizmetler süreçlerini düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemek de YÖK’ün görevleri arasında. Özetle YÖK, Türkiye eğitim sisteminin akut bir buhrana sahip olduğu bütün alanların sorumluluk sahibi kurumu. Üniversite bileşenlerinin çıkarlarının aksine olan bütün sermaye yanlısı politikaları eğitim sisteminde egemen kılmaya ve burjuvazi ile hükümetlerin dönemsel çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor. Eğer Türkiye’de öğrencilerin ve eğitim işçilerinin lehine bir öğrenim sistemi bina edilecekse, bu yönde atılması gereken ilk adımlardan birisinin YÖK’ün kaldırılması olduğuna şüphe yok.

Güvenlik emekçileri de örgütlenmeli

0

Merhaba, ben yaklaşık bir buçuk yıldır özel güvenlik işçisi olarak çalışıyorum. Bir güvenlik şirketi aracılığıyla girdiğim bu işe başlarken on iki saat çalışacağımı biliyordum. Önceleri yalnızca maaş konusu benim ve arkadaşlarımın canını sıkıyordu. Ama işe başladıktan sonra yalnızca maaş değil, iş için harcadığım zaman da beni düşündürmeye başladı. Sabahçı olarak çalıştığım günlerde en geç altı buçukta uyanıyor, yedide kalkan servise yetişiyor ve yedi kırkta iniyorum. Akşamları da sekizde biten mesai sonrası eve ancak dokuz buçuk gibi dönebiliyorum, yani bana kalan zaman sadece 5-6 saat, o da ancak uykudan fedakârlık ederek. Tabii bu hesap çift vardiya yapmaya mecbur kalmadığımız zamanlar için geçerli. Kısa zaman sonra çalışma arkadaşlarımın da aynı sorundan şikâyetçi olduğunu öğrendim ama kimse bir şey yapmayı düşünmüyor. Herkes birbirine yabancıymış gibi davranıyor, servise bindiğimiz an herkes kafasını önüne eğiyor ve sorunların nasıl çözülebileceğine dair hiçbir sohbet olmuyor. En hayatileri konusunda bile.

Servisimiz gidiş ve dönüşlerde çok hız yapar. Eski çalışanlara bunun nedenini sorduğumda aldığım cevap “okula yetişmek için” oldu. Bu sebep yüzünden her ay üç dört kaza atlatıyoruz. Bu durumdan herkes şikâyetçi ama örgütlenme olamadığı için, işten çıkarılırız korkusuyla kimse sesini çıkarmıyor. Ben biraz sesimi çıkartıp şirket yetkilisiyle bu konuyu konuştuğumda “Uyaracağız” diyor; “Servis çekme yetkisi yok” diyorum, “Araç çok eski ve konforsuz” diyorum “İlgileneceğiz” diyor ama sonuç yok. Çalıştığım rezidanstaki yöneticiden bir şikâyet mektubu istedim ve örgütlü bir şekilde davranırsak halledebileceğimizi düşünerek herkesten imza atmasını istedim ama yine aynı korku yüzünden pek yanaşan olmadı. Şimdilik sene sonunu bekliyoruz, bakalım ne olacak.

Az önce yöneticiden bahsettim, aramızda kalsın kendisi az işçiyle çok iş yapmak isteyen bir kişi. İşyerinde sadece güvenlik değil; aynı zamanda teknik servis, temizlikçi ve muhasebeciyim. Kendisi ben ve çalışma arkadaşlarımdan her işi yapmamızı bekler. Mesela teknik servis mi yok, ki çoğu kez olmaz, “Şu dairenin bir arızası var, bir bak” der, temizlikçiye on işi aynı anda yapmasını söyler ve yetişemeyince “Yardım edin” der. Bunları şirkete iletiyorum tabii. Yine “İlgileneceğiz” diyorlar ama sonra “Şirket patronu ile yöneticiniz eski arkadaşlarmış, idare edin” diyorlar.

Şunu anladım, biz işçiler çalışmayı seviyoruz ama ezilmeden çalışamıyoruz. Benden az kazanan bir işçi arkadaşımla konuşup, ona bu konu hakkında şirketle konuş dediğimde o bana “Buna da şükür, boş ver” diyor. Bunu duymak beni sinirlendiriyor. Aslında hepsinin ağzında bir yandan isyan var, daha ne kadar dayanılabilir bu sisteme bilmiyorum.

Unutmadan, şirket ve yöneticilerimiz bize sürekli “Sizden tek bir şey istiyoruz” diyorlar: “Arkadaşlar, buradaki insanlar çok elit insanlar. O yüzden lütfen hata yapmayalım. Kendimize bakalım, saygılı olalım ve yalnızca işimize konsantre olalım. Ailevi sorunlarınızı ve başka dertlerinizi taşımayın buraya.” Sanki iş yüzünden ailemiz ile vakit geçirebiliyormuşuz gibi.

Tüm bunları ve ne yapılacağını düşünürken serviste sürekli yeni yüzler görüyorum. Aslında birçoğu benden sabırsız ama çözümü kaçmakta buluyorlar. Ben ise burada kalıp, arkadaşlarla bir araya gelip, örgütlenip haklarımızı almak istiyorum. O yüzden herkese soruyorum; “Ben zaten çıkacağım buradan” demeye devam mı edelim yoksa, hep beraber örgütlenip sorunların çözülmesi için mücadele mi edelim?

Lebanon: the victory of the masses! Hariri’s government collapses! Fight on!

0

In Lebanon on 17 October, the masses began an insurrection against the austerity plan the government launched together with the IMF for a way out of the serious economic crisis in which they have subjected. The revolt that began with the slogans against capitalist and social ruin after the ruthless government repression of mobilisations escalated against the regime. The Lebanese people who filled the squares with economic and social demands focused on the representatives and parties of the corrupt regime that control and possess a good part of the country’s wealth.

The country witnessed the most massive mobilisations in its history. In larger cities like Beirut, Tripoli, South, Nabatiyeh, and Zouk that make up a good part of the national territory, over two million people took to the streets shouting “The people want the regime to leave”.

In the first week of the rebellion, the government failed in suppressing the mobilisations with repression. Then it wanted to reassure the masses with a new package of reforms. These small concessions from Saad Hariri government did not satisfy the people and continued with their struggle against the corrupt, cronies’ regime and the pro-IMF and pro-imperialist government.

Because of this heroic struggle of the Lebanese people on October 29, President Hariri resigned. This is a victory for the working people of Lebanon. From the International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI) we salute this triumph of the Lebanese masses.

The defence of this triumph and progress in it will depend on the fighting firmness of the Lebanese workers. The masses, who overthrew the government, continue their mobilisation without emptying the squares, with the will to put an end to the corruption and religious sectarianism of the regime, against the ruin caused by the economic crisis, and for the realisation of their democratic and social demands.

One success of this rebellion has been its unifying character of the Lebanese people. It began spontaneously with the participation of the unemployed, workers, youth and women, and then dragged the middle classes onto the streets. In the confessional political regime, they divide the power among orthodox Maronite, Christian Maronite bourgeois parties, Sunni and Shiites (Hezbollah) Muslims. Built after the 1975-90 civil war, it always took advantage of this character to divide the mobilisations of the Lebanese people. But the current demonstrations demolished the wall of fear and began to shake the bases of the regime.

Meanwhile, the Lebanese bourgeoisie and the actors of the regime continue with their intrigues to divide the struggles to safeguard the regime. The Hezbollah organisation, which showed its counter-revolutionary character once again during the Syrian revolution, attacked the mobilisations on 29 October with the argument that “Hariri’s resignation could drag the country into chaos”. Although the Lebanese masses could repel this aggression, the possibility of repeating similar counter-revolutionary provocations should not be minimised. Since 2011, we have witnessed this situation during the revolutionary processes in the Middle East and North Africa many times.

We are with the working people of Lebanon struggle against all the interventions of the forces of the regime, of the counter-revolutionary currents, of the countries of the area, and imperialism.

The Lebanese popular masses spontaneously incited a struggle that questions the capitalist system, the inequality it creates and the regime that sustains it. The mobilisations that extend to almost the whole country have not yet built a direction that unifies them. However, in most of the cities, groups have spontaneously emerged that call people to the streets and that manage the logistics of the mobilisations. These organisations must be further extended and centralised to coordinate the struggles and build the self-organisations of the Lebanese working people.

In the building of this coordination and self-organisation, it will be necessary to develop a programme of urgent measures based on the democratic, economic and social demands voiced by the Lebanese people against the corrupt and sectarian regime, and the capitalist economic crisis. The class organisations, trade unions, socialists and organisations of women and youth in the struggle who have a great opportunity to build an alternative power of the workers and the people to make possible to break with the capitalist system and imperialism. The building of such an alternative will undoubtedly help similar struggles of the masses from the Middle East and North Africa to Latin America.

With this perspective, from the IWU-FI we call the fighters of the world to support and show solidarity with the struggle of the Lebanese working people.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)
31 October 2019

Çünkü kadına yönelik taciz de sendikal bir mesele

0

Kadına yönelik şiddet ve onun en yaygın biçimi olan taciz yalnızca sokakta değil, işyerlerinde de kadınların önemli sorunlarından biri. Bu açıdan sendikaların da önemli gündem maddelerinden biri olmak durumda. Ancak çoğunlukla ikincil planda bırakıldı.

Kadınların ABD’de başlayan ve kısa sürede birçok ülkede ses bulan #MeToo (Ben de) hareketi ise bu konuda önemli bir uluslararası farkındalık yarattı. Aynı dönemlerde, Latin Amerika’dan kadınlar ise “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyerek kadın cinayetlerine dikkat çekiyor, birçok ülkede kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadelenin ana sloganını belirliyorlardı. Bu farkındalık, çeşitli ülkelerdeki kadın mücadelesinin yerel dinamikleriyle de beslenerek yeni bir eylem biçimi olarak açığa çıktı: kadın grevi. Kadınlar, ücretli emeklerini, ücretsiz emeklerini, sokakta, evde, işyerinde maruz kaldıkları eşitsizliği ve buna karşı taleplerini tanıdık ve etkili bir mücadele aracıyla dile getiriyorlardı. Üstelik sadece üretimden gelen güçlerini kullanmıyorlardı, görmezden gelinen bakım emeklerini de yani yeniden üretim alanını da görünür kılıyorlardı.

Kadın mücadelesindeki bu yükseliş, işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki çalışmaları da öne çıkardı ve sendikaların bu konudaki gündemlerinde de belirleyici oldu.

Türkiye’den Birleşik Metal-İş’in de bağlı olduğu IndustriALL Küresel Sanayi İşçileri Sendikası, 2018 yılında işyerlerinde kadına yönelik şiddet ve tacizin önlenmesinde sendikaların görev ve sorumluluğunu öne çıkaran bir taahhütname hazırladı. Böylelikle, işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizle mücadelenin, tıpkı diğer işçi hakları gibi temel bir sendikal mesele olarak kabul edilmesi sağlanmaya çalışıldı. Devamında geçtiğimiz Haziran ayında, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hazırladığı işyerinde cinsel şiddet ve tacize karşı ilk küresel sözleşme kabul edildi. Türkiye bu sözleşmenin ilk imzacılarından biri oldu.

Bu sürecin Türkiye’deki ilk yansıması, metal sektörü toplu iş sözleşmesi sürecinde karşımıza çıktı. Türk Metal “Kadın İşçi Kurulları”, Birleşik Metal-İş “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu” adı altında ilk kez toplu sözleşme taslaklarında odağına işyerinde taciz, şiddet ve cinsiyet ayrımcılığını alan kurullara yer verdiler.

Bu, kadınların işyerlerinde, kendi çalışma koşulları, sorunları ve hakları konusunda doğrudan temsil edilebilmeleri adına oldukça önemli ve gerekli bir adım. Öte yandan taslakların bu kurulların yapısına ve işleyişine dair ayrıntı vermiyor olması ise önemli bir eksiklik.

Doğrudan sendikal yapı içinde ve/veya toplu iş sözleşmesi sürecinde kadın işçilerin temsilini sağlama konusunda zayıf kalan sendika yönetimlerinin bu konuda atacağı adımların göstermelik olanın ötesine geçmesi, kadınların çalışma koşullarını iyileştiren diğer taleplerle birlikte ele alınabilmesi gerekiyor. Bunun içinse sürece en başından itibaren kadınların dahil edilmesi, sendikal yapının kadın işçilerin karar mekanizmalarında daha fazla yer alacağı şekilde iyileştirilmesi birincil önem taşıyor.

Asgari ücrette vergi dilimi rezaleti

0

2019 Ekim ayında asgari ücretli çalışan başta olmak üzere işçi ve memur maaşlarında vergi dilimi kesintisi gerçekleştirildi. Ocak 2020’ye kadar işçilerin net maaşlarında azalma yaşanacak. Asgari ücretli çalışanın yüzde 20 vergi dilimine girmesiyle beraber başlayan kesinti, gelir vergisi adaletsizliğini gözler önüne seriyor.

Asgari ücret net 2020 lira olarak belirleniyor fakat 191,88 TL asgari geçim indiriminin (AGİ) de katılmasıyla yapılan bu hesap yanlış. AGİ’yi çıkardığımızda asgari ücretin net 1.829 TL olduğunu görüyoruz. Böyle hesap yapıldığında yüzde 20’lik vergi dilimine asgari ücretli çalışanın girmemesi gerekiyor. Ekonomik kriz ile yaşamak zorunda bırakılmamızın yanında elektriğe, doğalgaza yapılan zamlara bir de net maaşımızdan dört ay boyunca yapılan kesintinin eklenmesi en hafif tabirle hırsızlıktır. Üstelik bu kesintilerin giderlerimizin artış gösterdiği kış aylarına denk gelmesi sorunu katmerli hale getiriyor.

Asgari ücretin vergi dilimine sokulup kesintiye uğraması kabul edilebilir bir durum değildir. Mevcut asgari ücret uygulaması ile yaşamak zaten mümkün değilken, üstüne bir de vergi kesintilerinin gelmesi milyonlarca asgari ücretlinin belini büküyor. Hükümet yıllardan beri ilk vergi dilimi artışını enflasyon ve milli gelir artışından düşük tutarak milyonlarca düşük ücretli çalışanı mağdur etmeye devam ediyor. Mevcut uygulamada vergi dilimi alt limiti 18 bin TL’den başlıyor. DİSK Araştırma Dairesinin hesaplamalarına ve yayınladığı tabloya göre hükümet, vergi dilimi alt limitini gerçek enflasyon oranı ve reel milli gelir artışı üzerinden hesaplasaydı 18 bin TL olan vergi dilimi 37,7 bin TL’den hesaplanacak ve böylece asgari ücretli vergi dilimine girmemiş olacaktı. Asgari ücretten vergi kesintisine derhal bir son verilip, vergi dilimi alt limitinin asgari ücretlileri ve ortalama ücretle çalışanları kapsamayacak bir biçimde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Vergilerin yalnızca 4’te 1’i patronlardan alınıyor!

Türkiye’de toplanan vergilerin dörtte üçü işçilerden ve tüketicilerden kesilirken yalnızca dörtte birlik bir kesimi patronlardan toplanmakta. Patronlara her ekonomi paketinde teşvikler, hibeler, krediler, vergi indirimleri havada uçuşurken, işçilere vergi kesintileri, tazminat hakkının gaspı, ücretli rapor parasının kesintisi ve daha bir sürü hak gaspı reva görülüyor. İşçilerin her ay yapılan zamlar ve yüksek enflasyon karşısında ezdirilmemesi ve insani koşullarda bir hayat standardının korunması için ücretlerin üç aylık zaman dilimlerinde enflasyonun durumuna göre güncellenmesini talep etmeliyiz. Yılda bir yapılan ücret zamlarıyla ve hatta bazı işyerlerinde olduğu gibi kriz bahane gösterilerek hiç zam yapılmayan düşük ücretlerle yaşamak kriz koşullarında daha zor hale geliyor. Ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarımızın asgari seviyede dahi karşılanamadığı bu ücret politikalarına karşı, işçilerin birlikte hareket etmesi, kendi kurum ve kuruluşlarını kurması, çoğaltması ve güçlendirmesi birinci önceliğimiz olmalıdır. Aksi bir durum bu kriz koşullarında sürünerek yaşamamız demektir.