Neyi bekliyoruz?

15 Ekim günü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizlik verilerini açıkladı. 2019 yılının Temmuz dönemini kapsayan verilerde 2018’in Temmuz ayına göre işsiz sayısının 1 milyon 65 bin kişi arttığı, bu artış ile toplam işsiz sayısının 4 milyon 569 bin olduğu belirtiliyor. Resmi işsizlik rakamlarına hükümetin politik gerekçelerle iyileştirme yapma çabasından dolayı her zaman şüphe ile bakmak gerekse de mevcut rakamlar dahi bir felaket tablosuyla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor.

Şimdi biraz daha yakından bakalım: Aynı dönem için tarım dışı işsizliğe 3,6 puanlık artışla yüzde 16,5 deniyor. Genç işsizlik oranı ise en kötüsünün gençlere vurduğunu gösteriyor: Tam olarak 7,2 puanlık artış ile yüzde 27,1’e ulaşmış durumda.

Verilerde hizmet sektörünün toplam işsiz sayısı içerisindeki payının yüzde 52,8 olduğu dikkat çekiyor. Bu, 2 milyon 413 bin işsizin daha önce hizmet sektöründe çalıştığını ve işini kaybettiğini gösteriyor. Bu oran geçen yılın aynı ayından bu zamana yaklaşık yüzde 1 artış ile yüzde 14,2 olarak gerçekleşen yüksek öğretim mezunu işsizliği ile birlikte ele alındığında, işine ve kariyerine en çok güvenen, eğitimi ve toplumsal çevresi ile geleceğe en umutlu bakan, “beyaz yakalı” olarak adlandırılan ofis/büro işçilerinin toplam işsizler arasındaki payının bir hayli çok olduğu söylenebilir.

Bütün gününü, düzgün bir evin aylık kirasını bile karşılamayacak ücretlere şirketler uğruna feda eden, daha fazla çalışması istendiğinde genelde ek mesai ücretini bile elde edemeyen biz büro işçileri, şimdi de artan işsizlik ile mücadele etmek zorundayız. Genelde kuralın kendini şirketlere daha iyi pazarlamak olduğu, kimi zaman şirketlerin maaş artırarak “iyi çalışanlar” istihdam etmek için rekabet ettiği, bundan dolayı genelde iş değiştirerek maaş artışı kazanılan bir sektörde şu anda iş kalmamış durumda. Aslında olan sermayenin krizi, kâr oranlarının düşmesi sonucu var olan işleri daha az kişinin sırtına yükleme derdi. Tabii bu durum, iş güvencesinin tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte neredeyse tamamen sendikasız olan bu işçiler için aynı zamanda enflasyonla baş etmek adına kayda değer bir ücret artışının da olmayacağı anlamına geliyor.

Tamamen bizim emeğimizle işleyen şirketlerde yarattığımız onca kârın üzerine hissedarların, patronların, direktör ve genel müdürlerin konmasına izin verip işsizliğe razı mı geleceğiz? Tabii ki hayır! Öyleyse ne duruyoruz, bugünden yarına sendikalı olmalı, işyeri komitelerimizi örgütlemeli, yaşanan felakete karşı cephe almalıyız.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.