Hem çalışması hem de “çalışmaması” gerekenler: mülteciler

“İşimizi alıyorlar, mülteciler yüzünden iş bulamıyoruz!” Gerçekten öyle mi?

Son yıllarda neredeyse hepimiz ya yakın çevremizde ya da bir toplu taşıma aracında bu sözü duymuşuzdur. Adına mülteci, Suriyeli, Afgan deyince insan olduğu unutuluyor galiba. Zira bir insanın çalışmak istemesi garip karşılanamaz, insan geçinebileceği parayı kazanmadan yaşayamaz.

Yukarıdaki söylemde bulunan insanlardan aynı zamanda şunu da duyabilirsiniz: “Onlara biz mi bakacağız, gidip çalışsınlar!” Devamlı mültecilerle görüşen bir kişi olarak sizi garanti edebilirim ki, onların da istediği zaten bu. Çalışmak… Ülkelerine dönecekleri günü beklerken yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışmak… Elbette ki, bu konuda da hayatları göründüğü kadar kolay değil.

Halihazırda bir mültecinin büyük şehirlere kayıt yaptırıp çalışma izni alması mümkün değil. Mültecileri aldığı için yerel seçimde oy kaybettiğini düşünen iktidar partisi, bunun çözümünü kendi ağzıyla ülkesine çağırdığı mültecilerin hayatını zorlaştırmakta buldu. Seçim dönemine kadar kayıtlı olmasalar da büyük şehirlerde bir şekilde çalışabilen Suriyeliler artık kayıtlı oldukları illere gönderiliyor. Diğer mülteciler de uydu kentlere yönlendiriliyor. Bu illerin neresi olduğuna baktığınızda ise senelerdir işsizlik yüzünden oluk oluk göç veren şehirler olduğunu görüyorsunuz. Mültecilerin ise tek bir sorusu var: Ben iş olmayan ilde nasıl yaşayacağım?

Kayıtlı olmadıkları ilde yaşayan mültecilerin yakalanması için devamlı yol üstünde kontroller ve işyeri baskınları yapılıyor. Yapılan baskınlar, işverenleri sigortasız dahi olsa mültecileri çalıştırmaktan vazgeçirdiği gibi, yakalanan mülteci hayati tehlikesi olduğu halde ülkesine geri gönderiliyor.

Sorun yalnızca iş bulmakla bitmiyor. Kayıtlı olduğu ilde işe başlayan mülteci dahi çalışma iznini alamıyor. Çünkü mülteciler, işveren için sigortasız ve güvencesiz olarak çalıştırılabilen ucuz işgücü demektir. Fabrikalarda çalışma iznini nasıl alacaklarına dair kendi aralarında konuşan işçiler işten atılma tehdidiyle yüz yüze geliyor. İşyerine müfettişler geldiğinde misafir olduklarını söylemeleri tembihleniyor. Üstelik kayıtsız çalıştırıldıkları tespit edildiğinde kendilerine de idari para cezası kesiliyor. Hem işten atılma tehdidi hem de para verecek durumlarının olmaması şikâyette bulunmalarına da engel oluyor. Bir iş kazası halinde ise kayıtsız çalışmaları nedeniyle kimsenin sorumluluğu olmuyor. Ölseler dahi ailelerinden hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri bekleniyor.

Bu sorunlara baktığımızda ise gözden kaçan ancak ilk anda dikkat çekmesi gereken nokta şu: Hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. İş bulabilmek, insanca bir hayat yaşayabilmek için memleketimizden çıkıp İstanbul’a, Ankara’ya gelip bütün hayatımızı değiştiriyoruz ve gece gündüz çalışıyoruz. İstesek de ailemizin veya bağımızın olduğu şehre gitme şansımız yok. Çünkü iş yok. İşverenler, işsizlik ortamından yararlanıp bizi de sigortasız çalıştırıyorlar, biz öldüğümüzde de sorumluluktan kaçıyorlar. Evet, arada bazı farklılıklar da var. Bir sektördeki en pis işlerin mültecilere yaptırılması gibi. Kunduracılıkta insanların boyadan zehirlendiği yerlerde mülteci çalıştırılmasının gelenek haline gelmesi gibi. Bu farklılık ise sadece mültecilerle dayanışmamızı değil, öncelikli olarak mültecilerle dayanışma halinde olmamız gerektiğini gösteriyor. Mülteciler, işçi sınıfının, sınıf sorunlarını en yakıcı biçimde yaşayan bir parçasıdır ve bizim dünyanın en çok mülteci barındıran ülkesinde yaşayan işçi ve emekçiler olduğumuzu artık fark etmemiz gerekmektedir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.