Ana Sayfa Blog Sayfa 53

Milyonluk araçlar ve çift maaşlar

0

Suriye harekâtı ve onun ortalıkta yarattığı milliyetçi infial işçi ve emekçi yığınların pek çok ciddi ve hayati sorununun üzerini bir sis perdesi gibi örttü. Oysa işçi sınıfı mücadelesi çok önemli bir aşamadan geçmekte ve bunun başında da metal sektöründeki TİS süreci geliyor. Emekçi yığınların yakın geleceği üzerinde önemli bir etki yaratacak olan bu sözleşme sürecinin ikinci, hatta üçüncü düzeylere düşmesine izin vermememiz gerekiyor. Bunun için de gazetemizin bu sayısında birinci konu olarak ele alındı metal işçilerinin mücadelesi.

Ama başka ve çok öğretici konular da var üzeri örtülüp geçen. Kuşkusuz bunlar işçilerin dikkatinden kaçmıyordur ama gene de gündemde tutulmaları gerekiyor. Bunların arasında sendika bürokratlarıyla, daha da önemlisi onların yozlaşmışlıklarını ve sendikacılıkla ilgili anlayışlarını açığa vuran haberler de yer alıyor.

İslamcı Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci, 1,8 milyon lira değerinde lüks makam aracı almış ve maaşının da 30-50 bin lira arasında olduğunu söylemiş. Öte yandan Sağlık-Sen Genel Başkanı Semih Dursun piyasa değeri yaklaşık 800 bin lira olan Audi A6 aracı almış. Şeker-İş Sendikası Başkanı İsa Gök de makam aracını değiştirip 1 milyon liralık lüks bir otomobile konmuş. Türk-İş’te bazı yöneticilerin çift maaş aldığı belirlenmiş ve ardından gözler Türk-iş yönetimine çevrilmiş. Onların çifter maaşlarıyla ilgili sorulara da ne başkan Ergün Atalay ne de diğer yönetim kurulu üyeleri bir yanıt vermiş.

Bunlar yenilir yutulur durumlar değil. Sendikaya elbette araba lazım. Her sendika başta örgütlenme faaliyetleri için arabaya ihtiyaç duyar ve kendi imkânları çerçevesinde araba sahibi olur. Ama milyonluk makam arabaları, saray zihniyetinin satılık sendika ağalarına kadar fütursuzca yaygınlaştığını gösteriyor.

Ya 30-50 binlik, üstelik çifter çifter cebe indirilen maaşlara ne demeli? Eğer bir sendika yöneticisi, kendi işkolundaki kalifiye bir işçinin ücretinin çok üzerinde maaş alıyorsa bilin ki o, üyelerini satmaya her an eğilimli yozlaşmış bir sendika bürokratıdır.

Kendi sendikacılık dönemimden biliyorum. İşçiler kendilerini temsil eden yöneticilerin derli toplu görünmelerini, onurlu bir hayat sürebilecekleri yeterli bir maaş almalarını isterler. Ama milyonluk maaşlar bir başka şeyin, açıkçası yozlaşmışlığın ve ihanetin göstergesidir.

Yukarıda anılan sendika yöneticilerinin, toplu sözleşmelerden işten atılmalara karşı mücadelelere kadar yayılan sendikal alanda işçileri nasıl sattıklarını ve patronlarla ve hükümetle nasıl işçi düşmanı işbirliklerine girdiklerini gayet iyi biliyoruz. Milyonluk makam araçları ve astronomik maaşlar elbette bir sorun, ama asıl sorun bunların o sendikacıların sendikacılık anlayışlarının bir ürünü olması.

Sendikanın ideolojisi, programı ve politikası ne kadar hükümetlere yakın olursa ve uygulamaları patronların ekonomik çıkarlarıyla ne kadar uyuşursa, o sendika kaçınılmaz olarak devletin ve kapitalist sistemin içine o kadar çekilir ve yozlaşarak temsil ettiği işçilere ve bir bütün olarak işçi sınıfına ihanet çizgisine oturur.

Ve böyle sendikaların yöneticileri hızla bürokratlaşır ve sendika içindeki demokratik ve mücadeleci ortamı her yolla bastırmaya yönelir. Bunun doğal sonucu da milyonluk makam arabaları ve bol sıfırlı maaşlardır.

Bu nedenle, elbette sendika ağalarının maaşlarına ve makam arabalarına takılmayalım demiyorum ama bir sendikanın yozlaşmasını ve bürokratlaşmasını önlemenin, hatta bu tip yöneticileri sendikalardan defetmenin yolu, birer işçi sınıfı örgütü olması gereken sendikaların patronlardan ve devletten bağımsız hale gelmelerini sağlayacak ideolojik, politik ve tüzüksel özelliklere sahip olmasını sağlamaktır.

İşçi demokrasisinin sendikaların içinde egemen kılınması için daha sağlam bir mücadele verebilirsek bürokratlaşmayı, yozlaşmayı ve ihaneti önleyebilmemiz mümkündür.

Şili: “30 pezo değil, 30 yıl!”

0

Bu, Santiago sokaklarında söylenen birçok slogandan biri. Metrolara yapılan 30 Şili pezosu zammı 18 Ekim Cuma günü protestoların önünü açmıştı. Hükümet ve sağ kanat temsilcileri, “Sadece 30 pezo. 10 sentten daha da az!” demişti. Ancak bu zam, Pinochet’nin diktatörlüğüyle gelen kapitalist modelden ve on yıllar süren aşırı sosyal eşitsizlikten sonra, bardağı taşıran son damla oldu. Çalışan kesimin ve gençliğin köpürmesinin sebebi işte bu. 12 günü aşan protestolarda milyonlar, ülkede esaslı bir değişiklik ve Piñera’nın gitmesini talep ediyor.

Miguel Sorans*, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) lideri.

Şili’deki sosyal ayaklanma; emperyalizm de dâhil olmak üzere Piñera hükümetiyle birlikte bütün burjuvaziyi şok etti. Bu zamana kadar “Şili modeli”nden bir “başarı” örneği olarak bahsediyorlardı. Sadece günler öncesinde Piñera, Şili’nin çöldeki bir “vaha” olduğunu söylüyordu. Ancak Pinochet diktatörlüğünün bir devamı olan bu aşırı sömürü modeli, Pinochet Sağı’nın yeni partilerinin de (UDI ve diğerleri) dâhil olduğu, Hristiyan Demokratlar ve Sosyalist Parti gibi sistem partilerinin bir mukavelesi. Hâlâ yürürlükte olan 1980 anayasasını Pinochet dayatmıştı ve 90’lardan beri “Birlik rejimi” adı altında, değişik sağ parti (!) hükümetleri seçimleri kazanıyor. Piñera’dan önce “sosyalist” Bachelet başkandı. Hepsi “Şili modeli”ni korudu. İçme suyundan, eğitime; sağlıktan ulaşıma bütün kamusal hizmetleri özelleştirerek ve esnek işgücüyle; ulusal ve yabancı çokuluslu şirketleri beslediler. Ordunun ve carabinero’ların (ünlü “paco”lar, polise verilen isim) baskısıyla bu düzen korunuyor. İsyanda şimdiden yüzlercesini yaraladılar, binlercesini esir aldılar ve 20 kişiyi öldürdüler. İşte bu yüzden halk “30 yıl oldu”, Piñera’ya ve modeline de “Yeter” diyor.

Şili; eşitsizlikte, dünyada ilk 10 ülke arasında. Nüfusun en yoksul %5’lik kesimi, Moğolistan ya da Moldova’yla aynı gelire sahip. Bunun karşısında en zengin %2’lik kesimi, Almanya’yla birlikte. Emeklilik yatırım fonları, tam bir dümen çıktı. Ortalama emeklilik maaşı 200 doların altında. Üniversite öğrencileri mezun olduktan sonra, hayat boyu borçlulukla boğuşuyor. (CLARIN verisi, 24 Ekim)

Şili değişti. Halk isyanda.

Yürüyüşlere götürülen bazı pankartlarda “Bu bir savaş değil. Şili uyandı.” Yazdığını görebilirsiniz. El yazısıyla yazılmış, küçük pankartlar. Sebastian Piñera’nın “Savaştayız” açıklamasına cevaplarını böyle verdiler. Eşi (Cecilia Morel) “uzaylı istilası” gibi dediğinde, pankartlar; “Uzaylılar barıştan yana, Şili halkını destekleyin!” dediler. Başkan da eşi de özür dilemek zorunda kaldı… Ve Piñera metrolardaki zammı geri çekti.

Ancak, Piñera’nın şaşkınlığına rağmen, halk sokaklara çıkmaya ve “Hükümet istifa” demeye devam etti. Halk, olağanüstü halin sonlandırılmasını, ordunun sokaktan çekilmesini; enerji, su, ödenekler, sağlık ve eğitimdeki özelleştirmelere son verilmesini talep ediyor. 18 Ekim Cuma gününden beri, kitleler sokakta bir adım geri atmadı. Sokağa çıkma yasağını bile yok sayarak… Önce lise öğrencileri metrolara akın etti ancak geçen saatler içinde seferberlik yaygınlaştı. Tencere ve tavalar mahallelerde sokağa çıkma yasağına karşı geldi. Limanlar, madenciler, tırcılar, sağlık ve kamu çalışanları da yalnız bırakmadı. Milyonlarca insan ülkenin her yerinde sokaklarda. İlan edilmemiş bir genel grev hali…

Halk ismini koydu: “Şili uyandı.” Bu bir devrimci sürecin başlangıcı. Bu Şili’de meydana gelen değişim. Lenin’in tanımladığı gibi, “alt sınıfların eskisi gibi yaşamak istemedikleri, üst sınıfların ise eskisi gibi yönetemediği” bir durum bu. Bu yüzden Şili’de bir devrimci seferberlik yaşanıyor, yönetenlerin gücü sorgulanıyor ve yeni bir güce ihtiyaç doğuyor: bir “işçi-emekçi hükümeti.”

25 Ekim Cuma Tarihi seferberliği

Bir haftalık yürüyüş ve protestoların sonrasında Cuma günü ayın 25’inde, geçen 30 yılın en büyük halk gösterileri meydana geldi. Santiago’da 1.5 milyona yakın insan sokağa çıktı. Ülkedeki her şehir ve kasabada binler sokaktaydı. Devasa yürüyüş, İtalya Meydanı’yla birlikte çevre meydan ve parkları doldurdu. İnsanlar Santiago’nun bütün mahallelerinden, Alameda ve Providencia Bulvarı’na kadar her yere akın etti. Gençler, işçiler, kadınlar, aileler, emekliler, doktorlar, motosikletliler, futbol taraftarları… Bayraklar politik değildi. Şili bayrağından, Mapuche halkına, Colo-Colo’dan Şili Üniversitesi’ne birçok yeşil atkı ve pankartlar bu sloganlarla donatılmıştı: “Arriverci Piñera”, “Hizmetlerin kamusallaştırılması”, “Sekse ihtiyacım yok, hükümet her gün beni s*kiyor.”, Bielsa haklıydı”, “Kurucu Meclis”, “Doğal kaynakların kamulaştırılması”, “Doğrudan demokrasi” ya da “Devrim”. “Zıpla, zıpla. Zıplamayan polistir.” geleneksel şarkısı ise her yerdeydi.

Seferberliğin etkisi hükümeti gafil avladı ve Piñera’yı bıçak sırtında bıraktı. Olağanüstü hali ve sokağa çıkma yasağını sonlandırmak, kabinenin çoğunu görevden almak ve tutamayacağı birçok söz vermek zorunda kaldı. Ancak halk, haftaya; onun istifasını sokaklarda isteyerek girdi. Kitleler, hükümeti ve rejimi yenilgiye uğratabileceklerini biliyorlar.

Liderlikleri aşan bir seferberlik

Bu bir lideri olmayan, kendiliğinden gerçekleşen bir ayaklanma. Reformist bir liderlik bile yok. Başından beri seferberlik, Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin (Frente Amplio) hâkim olduğu sendikalar ve öğrenci liderliklerinden bağımsız bir seyir aldı. Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin açıklamada bulunması bile, isyanın başlamasını takip eden 3.-4. günü buldu. Sosyal Birlik vurgusu altında, 23 ve 24’ünde genel grev çağrısı yaptılar. Ancak, önerdikleri şartlar her ne kadar baskıcı görünmese bile; onlar kitlelerin temel talebi olan “Piñera’nın gönderilmesi”ni sahiplenmiyorlar. Yalnızca 25’indeki tarihi seferberlik sonrasında, Komünist Parti ve bazı Geniş Cephe vekilleri; başkanın “anayasal itham”lar hakkında “yasal” mekanizmaların parlamentoda harekete geçirilebilme ihtimalinden bahsettiler. Bir çeşit “görevi kötüye kullanma” ya da siyasi bir yargılama.

Seferberliğin güçlü noktalarından biri ise herhangi bir reformist politik yapı tarafından kontrol edilmemesi. Bu ayrıca hükümetin, pazarlığa girişerek seferberliği yatıştırmasının da önüne geçiyor. Ancak bu zamana kadarki zayıf nokta; bir devrimci sosyalist önderliğin olmaması. Dolayısıyla, işçi ve halk örgütlerinin, mücadeleyi işçi-emekçi hükümeti perspektifinden örgütlemesi de eksik yanlardan.

Bu stratejik politikayla, İUB-DE’nin Şili seksiyonu İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) bu sürece dâhil oluyor (MST’nin 25 Ekim bildirisi için). MST Mahalle meclislerini, diğer sendika örgütlerini, öğrenci mücadelesini ve örgütlenmelerini destekliyor. Sokaklardaki seferberliği sürdürmek, genel grev çağrısı yapmak, Piñera hükümetine bir son getirmek, baskı ve şiddetten sorumlu olan ordu ve sivil unsurların yargılanması için, ülkede esaslı bir değişim için, işçi-emekçi hükümetiyle acil ekonomik planla birlikte sefalet ve özelleştirmelere son vermek için ve Pinochet anayasasını ortadan kaldırmak için Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis çağrısı yapmak için. Bu yolda devam etmek için, Piñera’yı def edene dek seferberlik devam etmeli.

*Şili’ye gitti ve 25 Ekim’de gösterilere katıldı.

Evde biracılık da normalleşti, ya sonrası?

0

Yüksek enflasyon, artan vergiler ve çeşitli dolaylı yasaklar yüzünden hepimiz artık çeşitli gıdaları kendimiz üretir hale geldik. Sanayi devrimiyle beraber başlayan ürünlerin tek tip ve merkezî üretimi, aslında burada sekteye uğramış durumda. Nedeni devletin ve iktidarın ekonomik kriz ve yaşam biçimi olarak faturayı biz emekçilere kesmesi aslında. Geçmiş yıllarda butik denilen, şimdi ise evde üretim olarak anılan durum artık birçoğumuz için temel beslenme ve hatta geçim kaynağı haline gelmiş durumda.

Artan vergiler ve enflasyondan etkilenen gıda maddelerinin başında alkol ve alkol ürünleri geliyor. 2001’de bir asgari ücretli geliri 6 sıfırı atılmış yeni para ile 184,25 TL ve 70’lik Yeni Rakı da 8,25 TL idi; yani yaklaşık 22 tane alınabiliyordu. Şimdi ise asgari ücretle sadece 10 tane alınabiliyor. Burada aslında emekçilerin alım gücünün nasıl düştüğünü görmenin yanında, AKP iktidarının faturayı alkol tüketen kesime kestiğini de görebiliriz. Özellikle son zamanlarda alkol vergisinin yılda 2 defa zamlanması, özünde kendisine oy vermeyeceğini düşündüğü kesimden daha fazla vergi almaya çıkıyor.

Çevremizde alkol tüketen pek çok kimse artık bira, şarap veya rakısını kendi yapar hale geldi; buna, bu metnin yazarı da dahil. Pek çoğumuzun aslında bu tür bir üretimle ilgisi yok, yoktu ve kimyadan da anlamayız, anlamazdık. Biranın evde üretim maliyeti ve satış fiyatı arasında şişe başına yaklaşık %300 fark olduğundan, son 3-4 senedir kendi biralarımızı yapar olduk.

Biranın insanlığın yerleşik düzene geçmesi ile tesadüfen yapılmaya başlandığı varsayılıyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde evcilleştirdiğimiz arpa ve buğdayın bir şekilde fermente olması sonucunda daha düşük alkollü olan ilk primitif biranın tüketildiğini tahmin ediyoruz. Bu, o dönem o kadar sevildi ki, Mısır ve çeşitli medeniyetlerde çalışanların asıl besini haline geldi. Fakat o dönem üretilen bira günümüzden farklıydı, içinde şerbetçi otu ve izole edilmiş bira mayası yani kültürü yoktu.

1516 yılında Almanya’nın Bavyera Eyaletinde saflık kanunuyla biranın yapımı denetime bağlandı. Bira üretiminde sadece 4 tane madde olabilirdi: Su, malt, şerbetçi otu ve bira kültürü. Şerbetçi otunun biraya katılması oldukça geç gerçekleşti; ilk yazılı kayıtlar M. S. 900’lü yıllarda Almanya’da denendiğini söylüyor. Daha sonra, hem verdiği acı ve aromatik tat hem de biranın uzun ömürlü olmasını sağladığı için kullanımından vazgeçilmedi. Jack London, kendi gözünden hikâyeleştirdiği Uçurum İnsanları kitabında, sanayileşme ile evsiz ve işsiz kalan on binlerce İngilizin hayatta kalabilmek için şerbetçi otu tarlalarında tüm gün karın tokluğuna çalıştığından bahseder. Şerbetçi otunun ve biranın ne kadar yaygın tüketildiğini buradan öngörebiliriz.

Uygarlaşma ile alkollü içecekler bir şekilde soframızda oldu ve kendi kültürünü geliştirdi. Yaşadığımız bu dönemde ister istemez alkol üretimi ve onun tarihiyle ilgili daha çok şey öğrendik ve uyguluyoruz. AKP iktidarına bu açıdan teşekkür edebiliriz; belki hayatımızda hiç ilgilenmeyeceğimiz bir alanda meslekî irfan sahibi yaptı bizleri. Fakat çözüm bu mu? Bireyler olarak bu tür zorbaca yaptırımlardan nereye kadar kaçabiliriz? Yaşam tarzlarımızı korumak için illâ bir şeylerden feragat etmek zorunda mıyız?

Bitmeyen kavga

0

Kapitalizmin terazisi bozuktur. Doğru tarttığı görülmemiştir. Doğru tartması da mümkün değildir. Çünkü kapitalist düzen eşitsizlik üzerine kurulmuştur. Özü budur! Her kim bu teraziyi doğru kullanabileceğini ya da tamir edebileceğini zannederse yanılır, yanıltır. Bozuk düzende sağlam çark olmaz!

Dünyanın bütün kapitalist hükümetleri bu bozuk teraziyi kullanır. Türkiye de dahil! Fakirden alırlar, zengine verirler. İşçiyi, emekçiyi sömürürler, patronun zenginliğine zenginlik katarlar. O yüzden ne eşitlik ve adalet arayışı son bulur, ne de ekmek kavgası biter!

İşte Damat da kapitalizmin bu bozuk terazisini kullandığı için, ona göre, örneğin emeklilikte yaşa takılanlara verilecek birkaç bin liralık maaş bütçeyi çökertir. Ama sonradan görmüş yandaş inşaatçının milyar dolarlık borcu tek kalemde silinir.

Oysa terazi bozuk olmasa örneğin enerjinin, inşaatın patronlarının batıklarını kurtarmak için harcanan paralar beş milyon EYT’linin tümü birden emekli olsa bile maaşlarını rahatlıkla ödemeye yeter de artar.

Şehir hastanelerinden otobanlara, havalimanlarından köprülere dek bir avuç patrona hortumlatılan paralarla bütün işsizler rahatlıkla bir gelire kavuşabilir.

Ama kapitalizmin terazisini kullanan bunu yapmaz. Yapmadığı gibi işçilerin işsizlik fonundaki parasını dahi bu patronlara bedava kaynak yapar. EYT’liyi emekli etmediği gibi milyonlarca işçinin kıdem tazminatına da göz koyar. Tümünü patronlara peşkeş çeker.

Sonra borcu silinen, memleketin bütün kaynaklarını boş beleş kullanan bütün bu parazitler “milli ve yerli” olur.

25-30 yıllık emeğinin karşılığı isteyen EYT’liler ise “türemişler” olur! İşsiz kalmış milyonlarca işçi-emekçi de iş beğenmeyen, aza kanaat etmeyen, beleşçi gevşekler ilan edilir.

Türkiye’nin milyoner sayısı 210 bini geçmiş. Son sekiz ayda milyoner sayımız 30 bin kişi artmış. Bu arada resmi işsiz sayımız 4,6 milyon olmuş. Son bir yılda işsizler ordusuna bir milyonun üzerinde yeni işsiz katılmış. En zengin yüzde beşin geliri, en fakir yüzden beşin 24 kat üstüne çıkmış.

Bu tablo kapitalizmin bozuk terazisinin resmidir!

Irak’tan Ekvador’a, Lübnan’dan Şili’ye dünyanın dört bir yanında işçileri, emekçileri, gençleri, kadınları ayağa kaldıran işte kapitalizmin bu bozuk terazisidir. Yeryüzü eşit ve adil olana dek bu kavga bitmez…

İşçilerin dövüldüğü sistemde yargı reform tutmaz

0

Hükümetin “Yargı Reformu Stratejisi” adını verdiği belge kapsamındaki ilk paket 24 Ekim 2019 tarihinde yürürlüğe girdi. Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan bu paket, yargı reformu stratejisi noktasında atılan ilk adım. İktidar, bu yeni düzenlemelerin ülkedeki yargı sisteminin düzeltilerek daha güvenilir duruma getirilmesine ve insan haklarının ve ifade özgürlüğünün iyileştirilmesine yönelik olduğunu iddia ediyor. Durum hakikaten öyle mi?

Anayasa Mahkemesi üyelerinden başlayarak bütün hakimlerin ve savcıların seçimini Tek Adam’ın iradesine bağlı olmaktan çıkaracak, onların bağımsızlığını gerçekten olanaklı kılacak bir düzenleme olmadığı sürece, ülkede yargıya ve esas olarak adalete olan güvenin tesis edilemeyeceği çok açık. Dolayısıyla bugün, yargıya yönelik atılması gereken en önemli adım yargı bağımsızlığını teminat altına almak, mahkemelerin bağımsız bir şekilde kamu vicdanını temsilen karar verebilmesini sağlamaktır.

Öte yandan af paketi denen ikinci “yargı reformu” paketinin de yolda olduğu belirtiliyor. Bu tasarı yasalaştığında 38 bin kadar adli tutuklunun salıverileceği söyleniyor. Oysa, tasarı “terör suçu” diye adlandırdığı suçları kapsam dışında bıraktığından 130 dolayındaki gazeteci ve binlerce siyasi tutuklu bu uygulamadan yararlanamayacak. Ve hükümetin uygulamalarına karşı çıkan, onu eleştiren herhangi biri her an “terörist” suçlamasıyla karşı karşıya kalabiliyor. Son seçim döneminden hatırlıyoruz: AKP+MHP ittifakına oy vermeyecek herkes hain ve terörist ilan edilmişti.

Ülkede adaletin olmadığı o kadar açık ki: Örneğin, Soma madencilerinin Ankara’ya yürümesine izin verilmiyor; dört aydır ücretleri ödenmeyen Eskişehirli metal işçilerine polis saldırıyor; iktidara yakın olmayan bir parti basın açıklaması yapmak isterse biber gazları ve coplarla karşılaşıyor…

Hatta sendikalaşmak istedikleri için işten atılan işçiler protesto direnişi yapmak isterlerse başlarına neler gelebileceğini iyi biliyorlar. Ve de tabii yıllar süren tazminat davalarının emekçileri nasıl yoksulluğa sürüklediğini unutmayalım.

Bütün bunların yaşandığı bir ülkede Tek Adam iktidarının çıkaracağı her “yargı reformu” dışarıya karşı makyaj yapmanın ötesine geçmeyecektir. Gerçek adalet için önce Tek Adam rejimine son vermek gerekir.

Metal patronlarını ezmek ve işçi düşmanı 2020 bütçesinden kurtulmak için: Dayanışma, birlik ve mücadele!

0

Gazete Nisan’ın bir önceki sayısında metal sektöründeki toplu sözleşme sürecini, Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikalarının verdikleri farklı teklifleri, zorlukları ve olanakları işlemiştik. Metal patronlarının örgütü MESS ve işçi sendikaları arasındaki ilk görüşmeler 6 Ekim ve 22 Ekim günlerinde gerçekleşti.

Metal patronları ve işçi sendikaları arasındaki temel tartışma her ne kadar zamlar olarak yansıtılsa da, bundan daha önemli olan kimi başka gündemler de var. Kamuda yapılan kötü toplu sözleşmeler ve Tüpraş’ta yüzde 6’lık zammın kabullenilmesi metal patronlarının yüzünde güller açtırdı.

Zam, sözleşmenin önemli kısımlarından birini oluştururken, metal patronlarının en büyük arzusu toplu sözleşme süresini iki yılda birden üç yılda bire çekmek. Patronun beklentisi basit. Toplu sözleşmelerde ilk alınan zam esas zamdır. Takip eden altı ay-bir yılın zamları ise genellikle enflasyon oranında ve sembolik olur. Böylece metal patronları sözleşme sürelerini iki yıldan üç yıla çekerek, her altı senede üç zam yapmak yerine iki zam yapmayı hedefliyorlar. Enflasyonun yüksek seyredeceği önümüzdeki süreçte alınan sembolik (yüzde 5-6) zamlar da enflasyon karşısında eriyerek patrona daha fazla kâr olarak geri dönecek.

Patronlar tabii ki bunlarla yetinmiyor. Dünyada en az tatil yapıp en az hastalık raporu kullanan ülkelerden biri olmamıza rağmen metal patronları hastalık raporlarından şikâyetçi! Patronun teklifi şu: Sağlık raporu alan işçilerden kesilen ödenek mesaideki işçilere dağıtılsın. Çok uzaktan bakınca patronun bundan bir çıkarı yokmuş gibi görünse de kazın ayağı öyle değil. Patron, rahatsızlığı nedeniyle rapor kullanmış işçilerle, devamsızlık yapmadan çalışan işçiler arasında bir performans karşılaştırması yaparak, işçileri daha az rapor almaya, yani hastayken bile çalışmaya teşvik ediyor.

Metal sektöründe toplu sözleşme döneminin karşılıklı pazarlıklar ve güçlerin sınanmasıyla Ocak ayına kadar uzadığını ve sınıf mücadelesinde daha örgütlü ve direngen olanın daha fazla kazanımla süreci tamamladığını biliyoruz.

Metal işçisinin sektördeki sendikaları birleşmeye zorlayarak, ortak bir mücadele içerisinde kazanabileceklerini biliyoruz. Dahası da var. Metal sektöründeki toplu sözleşme süreci yalnızca 186 işyerindeki yaklaşık 130 bin işçi kardeşimizi ve ailelerini değil hepimizi ilgilendiriyor.

Metal TİS sürecinin sonucu, hepimiz için belirleyici olacak!

Türkiye’nin en direngen ve örgütlü sektörlerinin başında gelen metal sektöründe işçiler TİS’ten hangi sonuçla ayrılırlarsa hepimizin çalışma koşulları bu süreçten o doğrultuda etkileniyor. Metal işçileri direnip kazanınca hepimizin çalışma koşullarında düzelmeler yaşanıyor, aldıkları her yenilgiyse kumaşa dökülen bir mürekkep gibi sınıfın geniş bir kesimine yayılıyor.

Metal patronlarının sözleşmeyi iki yıldan üç yıla çekme isteği şimdi hepimizin başına bela oluyor. Metal işçilerinin beklenenin altında bir zamma razı olması, asgari ücrete yapılacak zammı olumsuz şekilde etkiliyor. Metal işçisi sosyal haklarında, fazla mesailerinde, kısacası işçiyi ilgilendiren herhangi bir hususta ufacık bir kayıp verdiğinde sadece özel sektörde değil, memurların çalışma koşullarında dahi olumsuzluklar kartopu gibi büyüyor.

Metal işçisini bekleyen patron yanlısı sözleşme, işçilere yönelik yapılan bütünlüklü saldırının yalnızca bir kısmı. Hükümet ve patronlar el ele verip krizin tüm yükünü işçilerin sırtına yüklemeyi hedefliyor.

2020 bütçesi, emekçilere dönük yeni saldırıların habercisi!

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 18 Ekim günü 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi de saldırının bir başka kısmını temsil ediyor. Devletin gelir ve giderini planlandığı bütçe kanunu her zaman biz işçi ve emekçileri yakından ilgilendiren bir husus olmuştur. Ancak içinden geçtiğimiz süreçte durum biraz daha fazla önem arz ediyor.

Hükümet 2019 yılında vergi gelirlerinden 757 milyar TL beklerken şimdiye değin ancak 485,3 milyar TL toplanabildi. Nihayetinde 2019 vergi geliri hedefinin yüzde 20 gerisinde kalınacak gibi görünüyor. Vergi zamları ile günü kurtarmaya çalışan hükümet ise bu durumun acısını 2020 yılında çıkarmak niyetinde.

2020 yılında bütçe giderinin 1 trilyon 96 milyar TL olacağı söylenirken, gelirin ise yaklaşık 942 milyon TL olması bekleniyor. Bu hedefin tutturulabilmesi için de 2020’de gelir vergimizi yüzde 11, ÖTV’yi ise yüzde 21 daha fazla ödeyeceğimizi söylüyorlar! Bu da önümüzdeki yıl iğneden ipliğe her şeye zam geleceği anlamına geliyor.

Patronların doğru dürüst vergi ödemediğini, üstüne üstlük bütçe kaynaklarından kolayca nemalandıklarını biliyoruz. Sonuç olarak, bütçenin yüzde ikisini kapsayan mülkiyet vergisi, kamu bankaları gelirleri vb. saymazsak biz işçi ve emekçilerden 2020 yılında devlet gelirlerinin neredeyse yüzde 90’ını tek başımıza ödememiz isteniyor! Bunu yaparken de maaşlarımıza düşük zamlar yapmayı, KDV ve ÖTV’yi artırmayı ve tüm birikimi patronlar için kullanmayı hedefliyorlar. Hem de en zengin patronların birkaçının mal varlığı hepimizin toplam mal varlığına eşitken…

Metal işçisinin toplu iş sözleşmesi süreci ve 2020 bütçesi, patronların saldırı planının iki ayrı yüzü. Hükümet 2021’i görebilmek için faize, sigara ve alkol tüketimine ve maaşlarımızın düşük seyretmesine bel bağlıyor!

Metal işçileri daha önce direnerek sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarındaki olumsuz değişiklik girişimlerini engelleyebilmişlerdi, Devlet Güvenlik Mahkemesi Yasası’nı ezmişler ve sınıf mücadelesinin önündeki büyük bir engeli alt etmişlerdi. Aynı işçiler, 1991 yılında Körfez Savaşı devam etmekteyken bürokrasiye büyük bir basınç uygulayıp sektördeki her üç sendikanın ortak mücadele etmesini sağlamışlardı. Böylelikle oldukça yüksek bir zam ve daha insanca çalışma koşullarını elde edebilmişlerdi.

Bugün krizin faturasını krizi yaratana ödetmek için, önce metal işçilerinin direnişini sahiplenmeli, sonrasında da patronların kriz fırsatçılığına karşı mücadele halindeki tüm sektörleri bir araya getirmeliyiz.

Ortadoğu’da Neler Oluyor? – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.11.2019

0

Ortadoğu’da neler oluyor? Görkem Duru ile sohbet

Toplumsal öfkenin simgesi olarak Joker

0

Kurgusal bir çizgi roman karakteri olan Joker 1940’dan beri farklı şekillerde karşımıza çıkmış olsa da ilk defa kökenine dair net bir açıklama getiren ve karakterin sosyolojik yönlerine odaklanan yeni bir filmle tekrar karşımızda.

New York ile özdeşleşen kurgusal Gotham şehrinin 80’li yıllarında geçen film, grevlerle sarsılan, yozlaşmış ve sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir şehirde, işi insanları güldürmek olan ve annesiyle yaşayan yalnız bir palyaçonun, hayatın keşmekeşi içinde delirmesini konu alıyor. 

Zenginlerin giderek daha zengin, yoksulların da daha yoksul olduğu bu devasa şehrin kaotik ortamında hayata tutunmaya çalışan Arthur isimli palyaçonun, psikolojik sorunları için devletten aldığı ilaç ve terapi desteğinin kesilmesiyle (bu kesintileri Ronald Reagan’ın neoliberal kesintileri olarak da okuyabiliriz) zaten içinde bulunduğu toplumsal yapıdan mutsuz olan, ezilen, dinlenmeyen ve karın tokluğuna çalışan karakterimizin bizzat ezilenler tarafından toplumsal kaosun bir simgesi haline getirilişinin dramatik bir öyküsü bu film.  

80’lerdeki New York’un çöp sorunları, isyanları ve metroda işlenen cinayetlerinin referanslarıyla “zenginleri öldürün” mottosu altında başlayan isyan dalgası, aynı toplumsal sıkıntılar içinde deliren bir adamın simgesel önderliğinde bir kaosa dönüşüyor. 

Sanat yönetmenliği, sinematografisi, oyuncularının performansı ve izleyiciye tokat gibi çarpan dramaturjisiyle Joker filmi, son yıllarda yapılan iyi işlerden biri. Kapitalizmin tüm çürümüşlüğüyle varlığını sürdürdüğü günümüzde de şüphesiz ki zamanın ruhunu yansıtan bir film.

Lübnan’da kitlelerin zaferi: Hariri hükümeti devrildi! Mücadeleye devam!

0

Lübnan’da 17 Ekim Perşembe günü, hükümetin ekonomik krizden burjuvazi lehine bir çıkış yaratmak için IMF ile işbirliği içerisinde uygulamakta olduğu ekonomik kesinti planlarına karşı kitlesel bir ayaklanma başlamıştı. Kapitalist yıkıma karşı ekonomik ve sosyal taleplerle başlayan isyan, hükümetin eylemlere dönük sert müdahalesinin ardından hızlı bir şekilde rejim karşıtı bir karaktere büründü. Lübnanlı emekçiler ekonomik ve sosyal talepleri uğruna meydanları doldururken, ülke kaynaklarının önemli bir bölümünü elinde barındıran, neredeyse tamamı yolsuzluğa batmış rejim temsilcilerini ve düzen partilerini hedefine aldı.

Ülke, tarihinin en kitlesel seferberliklerine tanık olmakta. Beyrut, Bekaa, Trablusşam, Nebatiye, Sur ve Zouk gibi önemli şehirlerde ve ülkenin büyük bir bölümünde 2 milyona yakın kişi seferber oldu: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ayaklanmanın ilk haftasında baskı yoluyla kitleleri ezemeyen hükümet, bunun ardından bir ekonomik reform paketi açıklasa da kendi kaderini tayin etmek için seferber olan Lübnanlı emekçiler, Hariri hükümetinin bu ufak tavizleri ile yetinmedi. Yozlaşmış, yolsuzluğa batmış, mezhepçi rejime, patronların ve IMF’nin hükümetine ve kapitalist sömürü düzenine karşı seferberliklerini sürdürdüler.

Emekçilerin kararlı mücadelesinin sonucunda ise 29 Ekim günü Başbakan Hariri istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Lübnan emekçi halkının önemli bir zaferidir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Lübnanlı kitlelerin kahramanca mücadelesini selamlıyoruz.

Bu zaferin korunması ve ilerletilebilmesinde ise yine Lübnanlı emekçilerin mücadele azmi belirleyici olacak. Hükümeti düşüren kitleler meydanları boşaltmadan, kapitalist sistemin yarattığı ekonomik enkaza, yolsuzluklara ve mezhepçiliğe karşı demokratik talepleri ve ekonomik ve sosyal adalet arzularıyla seferberliklerini sürdürüyor.

Kendiliğinden bir şekilde, işsizlerin, emekçilerin, kadınların ve gençlerin öncülüğünde başlayan ve devamında orta sınıfları da seferber eden ayaklanmanın bir diğer önemli kazanımı ise mezhepçiliğin karşısında emekçi halkın birliğini sağlamak oldu. Lübnan’da iç savaş deneyiminden bu yana mezhepçi bir temelde inşa edilen rejim, bu özelliğini şimdiye kadar sürekli olarak emekçileri ve sokak hareketini bölmekte kullanıyordu. Mevcut seferberlik korku duvarını yıkarak, rejimin oturduğu bu temeli kuvvetli bir sarsıntıya uğratmış durumda.

Ancak Lübnan burjuvazisi ve düzen aktörleri, hükümet devrilse de rejimin muhafaza edilmesi adına kitle hareketini bölmeye dönük girişimlerine başlamış durumda. Ortadoğu’da karşıdevrimin önemli aktörlerinden biri olduğunu Suriye devrimci sürecinde bir kez daha kanıtlayan Hizbullah, “Hariri’nin istifa etmesinin ülkeyi kaosa sürükleyeceğini” ilan ederek 29 Ekim günü kitle hareketine dönük bir saldırı düzenledi. Lübnanlı emekçiler bu saldırıyı geri püskürtmüş olsa da önümüzdeki süreçte karşıdevrimci odaklar kitle hareketini yolundan çıkartmak için bu ve benzeri başka girişimlerde bulunabilirler. Bunun örneklerine 2010 yılından bugüne Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında gelişen devrimci ayaklanmalarda defalarca kez tanık olduk.

Biz, Lübnan rejim güçlerinin, karşıdevrimci odakların, bölge ülkelerinin ve emperyalizmin her türlü müdahale girişiminin karşısında, Lübnan emekçi halkının mücadelesinin yanındayız.

Lübnan emekçi halkı, kendiliğinden bir şekilde kapitalist sistemi, onun yarattığı eşitsiz paylaşımı ve bu sistemin temsilcisi olan mevcut rejimi sorgulayan talepler eşliğinde bir mücadeleye atılmış durumda. Ülkenin birçok şehrinde gerçekleşen eylemlerde henüz politik bir önderlik açığa çıkabilmiş değil. Ancak şehirlerin önemli bir bölümünde eylemlerin çağrısını yapan ve lojistiğini sağlayan gruplar yine kendiliğinden bir şekilde oluşmuş durumda. Bu örgütlülüğün geliştirilmesi ve farklı şehirler arasında koordinasyonun oluşturulabilmesi mücadelenin seyri ve Lübnanlı emekçilerin kendi öz örgütlenme araçlarını inşa edebilmeleri açısından oldukça önemli. Bu koordinasyonu ve öz örgütlenmeyi inşa ederken kapitalist sömürüye ve rejime karşı kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini berraklaştıran bir acil talepler bütününün oluşturulabilmesi ise emekçi halkın kazanımlarına sahip çıkması ve taleplerini mümkün kılabileceği bir düzenin inşası yolunda mücadelesini sürekli hale getirebilmesinde belirleyici olacak. Kitle seferberliğinin içerisinde yer alan Lübnanlı sınıf örgütlerinin, sendikaların, sosyalistlerin, kadın ve gençlik örgütlerinin, eylem halindeki Lübnanlı emekçiler ile birlikte, işçi sınıfının bağımsız politikası perspektifiyle kapitalist düzenden kopuşu önüne koyan bir alternatif inşa edebilmeleri adına ellerine önemli bir fırsat geçmiş durumda. Böylesi bir alternatifin inşası Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da ve Latin Amerika’da benzer taleplerle süren kitle ayaklanmalarının hedeflerine ulaşabilmesinde de belirleyici olacaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, tüm devrimci enternasyonalistleri, bu perspektifle, Lübnan emekçi halkının mücadelesini desteklemeye ve onunla dayanışmaya davet ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

31 Ekim 2019

Bir tencere kapak hikâyesi: Hakan Atilla!

0

Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, Borsa İstanbul Genel Müdürü olarak atanınca kızan, eleştiren çok oldu! Malum Hakan Atilla İran’a yönelik ABD yaptırımlarını deldiği iddiasıyla ABD’de yargılandı ve 32 ay hapis cezası aldı. 28 ayın ardından iyi hâl yasası kapsamında bırakıldı. Bizzat Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak tarafından peronda kucaklanarak karşılandı. Nitekim AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı açıklamada, “O bizim evladımız. Kendisiyle alakalı mahkûmiyet cezası bitmiş oldu ve borcumuz kalmadan Hakan Atilla ülkesine dönmüş oldu,” diyerek Atilla’yı bağrına bastı.

“Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir,” denir. Bu en üst düzey karşılama ve takdir aslında Hakan Atilla’nın yüksek mevkilerde bir göreve atanacağının habercisiydi. Belli ki Atilla’nın ABD’de sergilediği “ser verip sır vermeme” tutumu, bir zamanların gözdesi Rıza Sarraf’ın aksine, sadakat testinden geçtiğini gösterdi. Nitekim Atilla’nın 25 yıl önce uzman yardımcılığıyla başlayan serüveni Halkbank Genel Müdür Yardımcılığından Borsa İstanbul Genel Müdürlüğüne dek uzanmış oldu. Tam da işgal ettiği bu yeni mevkiye uygun bir kişi.

Malum, borsa mali sermayenin en sevdiği oyuncakların başında gelir. Fonlar, kâğıtlar, hisse senetleri, al-satlar, inmeler-çıkmalar, bir gecede zengin olmalar ya da her şeyi kaybedip iflas etmeler… Borsa mali piyasada kumar oynamanın en etkin yollarından biridir. Tabii ki her kumar masasında olduğu gibi daima kasa kazanır. Kasa kim mi? Yeni bir habere göre 26 zenginin serveti dünya nüfusunun yarısının servetine denk hale gelmiş! Anlayın artık…

Kuşkusuz işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın borsa ve benzeri dalavereci mali piyasa oyunlarından hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine bu tür beleşçi, soyguncu yapılar kapatılmalıdır…

Popular uprising in Iraq: “The people want the fall of the regime!”

0

Revolt of the Iraqi people against capitalist destruction policies, lack of social services, corruption and sectarian regime has been ongoing since the early October. Although Prime Minister Adil Abdul-Mahdi’s government and the Iraqi state respond to mass mobilizations in the capital Baghdad and especially in the southern regions of the country with an intense crackdown and policy of violence, the workers do not leave the streets. So far more than 250 people were killed and thousands of people got injured in the demonstrations. The regime attacks masses with real bullets and gas canisters while trying to prevent the assembly of people through curfews, cutting the internet access, etc.

On the other hand, the Abdul Mahdi government had to announce a package of reforms last week upon witnessing that the state violence could not crush the mass movement. Even the Prime Minister’s announcement of a cabinet reshuffle, halving the salaries of top officials, aid package for poor families and establishment of new courts to fight corruption did not cut the rage of Iraqi people against the regime and did not make them leave the squares. Because the Iraqi people had mobilized against the current economic and social problems by adopting similar demands in 2011, 2015 and 2018, and consequently the governments had announced reform packages which they never put into effect. For that reason, the Iraqi masses have lost their confidence in the parties that represent the current political order and they demand the fall of the oppressive, sectarian and corrupt regime.

Women’s labor force participation rate is only 12% while labor force participation rate for youth is 26% in the country. This rate reaches up to 48.7% in overall population, which is one of the lowest rates in the region and the world. The poverty rate is 22.5% even according to the government sources. And according to other sources, 13 million people, i.e. around 30% of the country which has a population of 38 million, live under extraordinary conditions of poverty. Rent economy is dominant in Iraq where 90% of the government revenues are generated from oil export and 58% of gross national product depend on oil revenues. No investments are made in fields such as agriculture and manufacturing sectors other than petrochemistry. The Iraqi bourgeoisie, in collaboration with imperialism, exploits a major part of these sources. Total debt of the country is as high as 133 billion dollars.

This picture reveals that the regime which was tried to be established in Iraq with the collaboration of USA and Iran after the military intervention of imperialism in 2003, is completely corrupt in political and economical sense. The Iraqi people’s struggle, which has been maintaining the mobilization spontaneously for approximately one month by targeting the regime to obtain economic and social rights, will be highly determinant in breaking loose from this order.

We, as the International Workers Unity – Fourth International (IWU-FI), support the Iraqi workers’ revolt against capitalist austerity policies and the current regime, and call all revolutionary internationalists to show solidarity with this mobilization. We believe that the announcement of a 4-day general strike by the two teachers’ unions, and the call of other unions and the Iraqi Bar Association to support the demonstration have critical importance in advancing the mobilizations against the regime. However, what is more important is the establishment of an alternative that embraces the demands of workers and aims a break with the imperialism and current order against the potential efforts of the bourgeois opposition to preserve the regime by making partial arrangements or reforms in collaboration with the countries in the region and the imperialism. What will be determinant in perpetuating these mobilizations is such a program of struggle which can be created by the Iraqi class parties and associations and socialists by advancing the demands and organization of the masses, in line with independent policy of working class.

International Workers Unity – Fourth International (IWU-FI)

30 October 2019

Yeni Ekonomi Programı: Hayaller ve gerçekler

0

Geçen yıl açıklanan “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) tarihe karışmış olacak ki, bakan Albayrak aynı isimle 2020-2022 dönemini kapsayan bir program daha açıkladı. İsmi “Orta Vadeli” de olsa her yıl yeniden oluşturulmaya ihtiyaç duyulan bu program, içinde bulunduğumuz iktisadi sistemin öngörüsüzlük içinde nasıl plansız ilerlediğini ve ekonominin dümeninde olanların acizlik içinde olduklarını bir kez daha kanıtlamış oluyor.

Daha önce açıklanan YEP’lerdeki hedeflerin bugüne kadar tutmamış olduklarını biliyoruz. Yeni programdaki öngörülerin de gerçekleşmeyeceğini ekonomi yönetimine ve dünya ekonomisinin gidişatına bakarak net bir şekilde söyleyebiliriz. Geçen yıl ile karşılaştırılınca bu yılki programda 2019 yılının tamamı için işsizlikte, dolar kurunda ve bütçe açığında artış öngörülürken; büyümede, kişi başı gelirde ve enflasyonda düşüş olacağı belirtiliyor. Öyle görülüyor ki, giderek artan bütçe açığı, vergilerin topyekûn artmasına da yol açacak.

Bakan Albayrak “Eğer ekonomide güçlü olmayı amaçlıyorsak enflasyonu yüzde 5’in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürecek. Bundan sonraki hedefimiz enflasyon olacak,” dedi. Enflasyon hedefini ise 2020-2021-2022 yılları için sırasıyla %8,5, %6 ve %4,9 olarak açıkladı. Büyümede ise hedef yine aynı yıllar için sırasıyla %5-%5-%5. Fakat programda bu enflasyon ve büyüme hedeflerine nasıl ulaşılacağı açık değil. Ayrıca Türkiye’deki işsizliğin sabit kalması için büyümenin %5’te tutulması gerekir. Dolayısıyla beklentilerden işsizliğin azalmayacağı sonucunu çıkartabiliriz. İşsizliğin azalması için de %7 ve üzerinde büyüme gerekiyor. Tüm hedefler genel itibari ile belirli temenniler ve hayaller üzerine kurulu. Bu hayaller ise her yıl gerçeklere çarparak yok oluyor.

Asıl sorun sistem

Türkiye’nin büyüme modeli her zaman için cari açığa ve enflasyona ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen ekonomi küçülürken de enflasyonla, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz. TÜİK’in %9 enflasyon gibi baz etkisine dayalı anlamsız istatistik verileri artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Elektrik, doğalgaz ve birçok vergiye yılbaşına kadar zam geleceği gibi, yılbaşında da yeni bir zam dalgası ile karşılaşacağımızı biliyoruz. İşçilerin paralarıyla oluşturulan BES ve işsizlik fonunda biriken paralarla bankaların açıklarını kapatmaya çalışan bir iktisadi yapının sürdürülebilir olması olanaksız. Bununla birlikte ücretlere yapılan ve yapılacak olan zamlar gerçek enflasyonun çok altında. İşte bu, tam da IMF’nin istediği gidişat. YEP aslında IMF’siz bir IMF programı öngörüyor: Krizin faturasını emekçilere ödetmek!

İnşaat merkezli ve düşük faizli bol kredi mekanizmasıyla yürüyen ekonomi dönemi 2018 Ağustos ayında sona erdi. Hükümet ise aynı sistemi tüm olanaksızlıklarına rağmen sürdürmek istiyor. Programda çözülmesi hedeflenen her iktisadi sorun defalarca söylediğimiz gibi ancak emperyalizmden bağımsızlaşarak çözülebilir. Bu kopuş ise kapitalizmin ilgasıyla paralel bir şekilde üretimde merkezi işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli, iç-dış tüm borçların reddi ve finansın kamusal olarak merkezileştirilmesi gibi iktisadi ve toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine dayalıdır. Bunların olmadığı sözde bir emperyalizm düşmanlığı sadece bir yalandır.

Ortada gerçek anlamda bir program yok, sadece hayaller ve temenniler var. On yedi yıldır ülkede uyguladıkları modelin çökmesinin sonucu ekonomide alelacele bir şeyler yapıyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Ama bildikleri bir şey var: Ekonominin tıkanmışlığını IMF’siz de olsa bir IMF programıyla aşmaya çalışmak. YEP’in IMF’nin son raporlarıyla uyumlu olmasının sebebi bu. Hedefler ise vergiyi tabana yayarak hayat pahalılığını artırma, işgücünün esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının fona devredilerek emeklilik sisteminin olabildiğince özelleştirilmesi, ücretlere yapılan zamların gerçekleşen değil beklenen hayali enflasyona göre yapılması vb. Görüldüğü üzere hükümetin ekonomi için gerçek bir programı yok; var olan, hayallerle ve yalanlarla bezeli, emekçiler üzerine bir saldırı programıdır. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar yayılmakta olan seferberliklerin bize gösterdiği gibi, işçi sınıfının kendi kaderini eline almasından ve kendi kurtuluş programı etrafında bir araya gelmesinden başka çıkış yolu yok.

Yeni rejim, silah sanayisi ve işçileri bekleyen gelecek

0

“Ben bu konuda pazarlamacılık yapacağım. Çünkü pazarı oluşturacağız ki onlara teşvik olsun.” Recep Tayyip Erdoğan, 14’üncü Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı.

“Başkanlık Rejimi”: AKP’nin, 2008 ekonomik kriziyle beraber Türkiye’nin egemen siyasal ve askeri bloklarına sunmuş olduğu seçeneğin, bugün hükmünü süren yeni baskı rejiminin adı.

Bu baskıcı seçenek, egemen sınıf içindeki çatışmaların uluslararası gelişmelere bağlı olarak yoğunlaşmasıyla gündeme geldi. Dahası ulusal kapitalizmin, kendi ulusal pazarını artık demokratik araçlarla ve metotlarla yönetemiyor oluşunun açık bir ifadesiydi.

Giderek despotikleşen bir sermaye birikim biçimi ve yıkıcı neoliberal dönüşüm programı, giderek despotikleşen devlet iktidarı olmadan yürütülemezdi. TMY, İç Güvenlik, OHAL, KHK, gücün merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını da böyle anlamalıyız.

Erdoğan, Türkiye büyük sermayesine, emeğe yönelik “ekonomik saldırıyı” kararlılıkla başlatacağını; sosyal harcamalarda kesintiye gideceğini, şirket vergilerini azaltacağını ve ayrıca yatırımcı kazançlarını yükselterek yeni pazarlar kazandıracağını vaat ediyordu.

Büyük sermaye gruplarının yeni bir iktidar bloku olarak halkın yarısının reddettiği bu yeni rejim saflarında kenetlenmesinin nedeni, aslında tam da bu karşılıklı ihtiyaç ilişkisinde yatıyor.

Yeni rejimde kenetlenen oligarşi, özellikle inşaat, enerji ve silah sektörlerinde yoğunlaşıyor. Ama hiç kuşku yok ki genelde sanayi üretiminin düşmekte olduğu bir dönemde silah sanayisi giderek ayrıcalıklı bir yer kazanmakta. Koç ve Zorlu gibi TÜSİAD bünyesindeki şirketlerin yanı sıra Sancak, Bayraktar, Nurol, Katmerciler gibi AKP’ye yakın sermaye gruplarının faaliyetlerini yoğunlaştırdığı “yerli silah sanayi” hem iktidarın propaganda araçlarından biri hem de rejimin ekonomik politikası açısından son derecede stratejik. Bu sayede muazzam büyüklükteki fonları tek merkezden kontrol etmek, büyük sermaye ile iyi ilişkiler kurmak ve kendi sermaye sınıfını palazlandırmak işlevleri aynı anda görülüyor.

Türkiye, 2018 yılında bir önceki yıla göre askeri harcamalarını yüzde 24 artırarak, 19 milyar dolarlık savunma harcaması gerçekleştirdi. Bu, GSYH’nin yüzde 1,68’ine karşılık geliyordu. 2019’da Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçe 46,4 milyar TL oldu ve şimdi 2020 için bu miktar yüzde 26,7 daha artırılarak 58,8 milyar TL’ye yükseltiliyor ve bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 6’sını oluşturuyor.

Şüphesiz, bu yoğunlaşma bir yandan Türk egemen sınıflarının uluslararası pazar arayışında her geçen gün TSK eşliğinde bir köprübaşı tutma eğiliminin bir ifadesi. Öte yandan, yeni rejimin üzerinde yükseldiği baskı koşulları, Suriye’nin kuzeyindeki savaşın kızışması, dış tehdit algısının sürekli artırılması, yıllardır bu düzenden beslenen, savaştan ve savaş harcamalarının artmasından nemalanan savaş baronları için daha yağlı ihaleler ve daha fazla kâr demek.

Yeni rejimin “yerli ve milli” savunma sanayi stratejisi 90’lı yıllardan gelen bir çizginin devamı. Şüphesiz teknolojik anlamda önemli merhaleler kat edildi. Yine de Türkiye’nin her alanda yaşanan hayati bir zaafıyla malul: emperyalizme bağımlılık.

Söz gelimi, Atak helikopterin motoru ABD, Altay tankının motoru Alman menşeli. Bu tip hassas üretimleri mümkün kılan bant hattı, hassas çipler, yazılımlar ve makinalar yabancı kaynaklı. Bunun anlamı hem üretim ve tasarım aşamasında hem de başka ülkelere satışta kısıtlamaya tabi olmak.

Türkiye, yeni rejimiyle uyumlu “aktif dış politikası” sonucu İdlib’de Rusya, İran ve Suriye ile; “Fırat’ın doğusunda” ise ABD ve PYD ile karşı karşıya gelirken, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan, AB ve ABD ile gerilimli bir sürece sürüklenmekte. Giderek yalnızlaşan Erdoğan hükümeti, devasa ve çok taraflı sorunları askeri yöntemlerle çözmeye hevesli bir eğilimle bir yandan ülkenin bağımlılığını daha da büyütürken öte yandan iç politikada bir varoluş mücadelesi verildiği kisvesi altında silahlanma politikasını meşrulaştırmakta.

Erdoğan ve ortağı Bahçeli, bir yandan ekonomik krizin Türkiye düşmanlarının yarattığı bir “yapay kriz” olduğu palavrasını sıkarken bir yandan da krizin yükünü emekçilere yıkma maharetini işte bu zehirli atmosfere borçlu.

Irak’ta kitle ayaklanması: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

0

Irak halkının kapitalist yıkım politikalarına, sosyal hizmetlerin yoksunluğuna, yolsuzluğa ve mezhepçi rejime karşı isyanı Ekim ayının başından bu yana devam ediyor. Başkent Bağdat ve özellikle ülkenin güney bölgelerinde süren kitle seferberliklerine, Başbakan Adil Abdulmehdi hükümeti ve Irak devleti yoğun bir baskı ve şiddet politikasıyla karşılık verse de emekçi halk sokakları terk etmiyor. Şu ana kadar eylemlerde 250’yi aşkın kişi hayatını kaybederken binlerce de yaralı mevcut. Rejim bir yandan kitlelere gerçek mermilerle ve gaz kapsülleriyle saldırırken öte taraftan da sokağa çıkma yasakları ve internete erişimin engellenmesi gibi metotlarla halkın bir araya gelmesini engellemeye çalışıyor.

Öte yandan tüm bu devlet şiddetinin kitle hareketini ezemediğine tanık olan Adil Abdulmehdi hükümeti, geçtiğimiz hafta bir reform paketi açıklamak durumunda kaldı. Başbakan’ın kabinede revizyona gidileceğini, üst düzey devlet yetkililerinin maaşlarının yarıya indirileceğini, yoksul ailelere yardım paketi oluşturulacağını ve yolsuzlukla mücadele amacıyla mahkemeler kurulacağını açıklaması da Iraklı emekçilerin rejime karşı öfkesinin önüne geçip meydanları boşaltmasını sağlamadı. Çünkü Irak halkı 2011, 2015 ve 2018 yıllarında mevcut ekonomik ve sosyal sorunlarına karşı benzer taleplerle seferber olmuş ve bu eylemler neticesinde hükümetler, hiçbir zaman gerçekleştirmedikleri reform paketleri açıklamışlardı. Bu nedenlerle Iraklı kitleler artık mevcut düzen partilerine olan inançlarını yitirmiş durumdalar ve baskıcı, mezhepçi ve yolsuzluğa batmış rejimin yıkılmasını talep ediyorlar.

Ülkede, kadınların yalnızca yüzde 12’si, gençlerin ise yüzde 26’sı işgücüne katılabiliyor. Bu oran toplam nüfusta ise yüzde 48,7’ye ulaşıyor ki bu, bölge ve dünya genelindeki en düşük oranlardan bir tanesi. Yoksulluk oranı ise hükümet kaynaklarında dahi yüzde 22,5’a ulaşmış durumda. Başka kaynaklara göre ise 38 milyon nüfusa sahip ülkenin 13 milyonu, yani yaklaşık yüzde 30’u olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşamaya çalışıyor. Hükümet gelirlerinin yüzde 90’ının petrol ihracına, gayri safi milli hasılanın ise yüzde 58’inin petrol gelirlerine dayandığı Irak’ta yoğun bir rant ekonomisi hakim. Petrokimya dışındaki diğer üretim sektörlerine ve tarım gibi alanlara yatırım yapılmazken, emperyalizmle işbirliği içerisindeki Irak burjuvazisi bu kaynakların önemli bir bölümünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta. Ülkenin toplam borç miktarı ise 133 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda.

Tüm bu tablo, emperyalizmin 2003 yılındaki askeri müdahalesinin ardından, ABD ve İran işbirliğinde Irak’ta kurulmaya çalışılan rejimin politik ve ekonomik olarak tam anlamıyla yozlaşmış olduğunu gözler önüne sermekte. Yaklaşık olarak bir aydır kendiliğinden bir şekilde, ekonomik ve sosyal hakları uğruna rejimi hedefine alarak seferberliğini sürdürmekte olan Irak halkının mücadelesi ise bu düzenden çıkışta oldukça belirleyici olacak.

Bizler, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Irak emekçi halkının kapitalist sömürü politikalarına ve mevcut rejime karşı sürdürmekte olduğu ayaklanmayı destekliyor ve tüm devrimci enternasyonalistleri bu seferberlikle dayanışmaya çağırıyoruz. Ülkenin iki eğitim sendikasının almış olduğu 4 günlük grev kararı ile bazı sendikaların ve Irak barosunun eylemlere destek çağrısının, rejim karşıtı seferberliklerin ilerletilmesinde kritik bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Ancak, bizce daha da önemlisi, burjuva muhalefetin, bölge ülkeleri ve emperyalizm ile işbirliği içerisinde düzende kısmi makyajlar yaparak rejimi muhafaza etmeyi hedefleyecek olası çabası karşısında, emekçi halkın taleplerini sahiplenen, mevcut düzenden ve emperyalizmden kopuşu önüne koyan bir alternatifin inşası. Iraklı sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin, kitlelerin taleplerini ve örgütlülüklerini ilerleterek, işçi sınıfının bağımsız politikası doğrultusunda oluşturabileceği böylesi bir mücadele programı seferberliklere süreklilik kazandırılmasında belirleyici olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

30 Ekim 2019

Suriye’de kazanan kim?

0

Suriye’nin doğusunda, PYD’nin kontrolü altındaki bölgeye dönük uzunca bir zamandır sürdürülen askeri operasyon hazırlıklarının ardından, 9 Ekim’de “Barış Pınarı Harekâtı”nın başladığı duyuruldu ve 17 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı Pence ile yapılan görüşme sonucunda varılan anlaşmaya dek, sıcak çatışmalar bölgede devam etti. ABD ile varılan anlaşmanın ardından, Putin ile yapılan zirvede de bir mutabakata varıldı ve YPG güçlerinin Türkiye sınırının 32 km gerisine çekilmesi yönünde bir uzlaşma oluştu.

Saray tarafından, söz konusu olanın kesinlikle bir savaş olmadığı, amacın “terörle mücadele” ve “Suriye’nin toprak bütünlüğün sağlanması” olduğu ifade edildi. Öyle ki, operasyonu savaş olarak niteleyen yüzlerce kişi hakkında Savcılık tarafından adli soruşturma başlatıldı. Ne var ki, operasyon camilerden Fetih Suresi okutularak yürütüldü ve Erdoğan bir Cuma namazı sonrası “Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffara karşı da şiddetli olacağız. Suriye’de olduğu gibi,” diyerek fetihle müjdelendiğimizi ifade etti. Saray’ın meseleyi bir askeri ilhak hedefi veya cihat olarak mı yoksa kısa süreli bir askeri operasyon olarak mı gördüğünü şimdilik bir kenara bırakalım. Şu aşamada, asıl odaklanmamız gereken konu, Erdoğan yönetiminin bu operasyonu büyük bir başarı olarak sunması. Acaba gerçekten öyle mi veya bu bir başarıysa, kimin için?

Öncelikle, başından itibaren vurguladığımız bir nokta var: Bu operasyon, bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir sonuç doğurmayacak. Yoktan var edilen bir “beka söylemiyle”, Saray ittifakı, içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. Bu operasyon, Türkiye halklarına dönük “terör tehdidinin” değil, Saray ittifakının ve onun çevresinde kenetlenmiş oligarşik grupların egemenliğini sürdürme çabasının bir sonucudur. Türkiye’de Kürt halkının demokratik haklarına dönük yoğun bir baskı uygulayan AKP-MHP ittifakı, aynı politikayı dışarıda da sürdürmekte ve halklar arasında körüklediği yapay düşmanlıklarla çürümüş iktidarını uzatmaya çalışmakta.

“Barış Pınarı Harekâtı” askeri ve siyasi açıdan bir başarı olarak sunulurken, bunun ne pahasına ve hangi gizli anlaşmalar sonucu olduğunu ısrarla sormamız gerekiyor. Erdoğan yönetimi, bu operasyonun Türkiye’nin gücünü ortaya koyduğunu ve Türkiye’nin “yerli ve milli” politikalarının sonucu olduğunu iddia ediyor. Bununla birlikte, 17 Ekim’de Pence ve ekibi ile yapılan görüşmede ABD’ye, 23 Ekim’de Soçi’de Putin’le yapılan görüşmede Rusya’ya ne gibi tavizler verildiği bir sır olarak ortada duruyor. Hem ABD hem de Rusya, Türkiye’yi bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanmaya çalışmakta ve bu nedenle Türkiye’nin bu maceracı ve yayılmacı operasyonuna onay vermekte. Ne var ki, Suriye’deki maceracı ve yayılmacı dış politika, Türkiye’nin verdiği “ikinci istiklal mücadelesi” olmasının tam tersine, Türkiye’yi emperyalizm ve Rusya karşısında daha da kırılgan ve bağımlı bir hale sokmakta.

Öte yandan, Erdoğan yönetimi bu süreçte, Türkiye’deki mültecileri bir dış politika kozu olarak kullanmaktan bir an geri durmadı. Bir yandan Suriye’ye dönük harekât, mültecilerin geri döndürülmesi bahanesiyle meşrulaştırılmaya çalışılırken, diğer yandan Avrupa ülkeleri “açarız sınırları” söylemiyle tehdit edildi. Bunlar olurken, içeride mültecilere dönük baskı yoğunlaştırıldı ve mültecilerin sığınma ve çalışma hakkı, seyahat özgürlükleri sistematik olarak gasp edildi.

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler PYD’den değil, çok büyük bir çoğunluğu Esad zulmünden, geri kalanı da IŞİD’den kaçarak ülkeye girdiler. PYD’nin kontrolündeki bölgelere yeni yerleşim yerleri inşa ederek Suriyeli mültecilerin buraya yerleştirileceğini ifade etmek, hayalperestlikte yeni bir zirve değilse, insanların zihniyle alay etmekten başka bir anlam taşımamakta. Mülteci meselesine bölgenin demografik yapısıyla oynayarak ve yeni maceralara atılarak değil, bölgedeki yayılmacı politikalara son vererek ve sığınmacıların mülteci olmaktan kaynaklı tüm hakları verilerek çözüm bulunabilir.

Lübnan’da ve Irak’ta sosyal adalet, demokratik haklar ve eşitlik için mücadele eden kitlelerse, bölgede asıl çözümün nasıl sağlanabileceğini ortaya koyuyorlar: Savaşlara, baskı uygulamalarına ve kemer sıkma politikalarına karşı emekçi halkların kendi kaderlerini kendi ellerine almaları için siyaset sahnesine çıkmaları, kalıcı bir çözümün kapısını aralayabilir.

Katalan halkı Yüksek Mahkeme kararına karşı genel grevde

0

1 Ekim 2017 Katalan bağımsızlık referandumundan sonra başlayan ve İspanya devletinin Katalonya halkının kendi kaderini tayin etme hakkı doğrultusundaki hareketini bastırmaya yönelik başlattığı yargı süreci, 14 Ekim 2019’da Yüksek Mahkeme’nin on iki Katalan lidere, “anayasal düzeni kısmen ya da tamamen şiddet yoluyla yıkmak”, “kanunun uygulanmasına engel olmak” vb. suçlardan toplamda yüz yıla varan hapis cezaları vermesiyle sona erdi. Bunun üzerine ülkenin her yerinde kapitalizm, monarşi, baskı karşıtı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunan eylemlerin yanı sıra Katalonya’da bir genel grev patlak verdi.

Kuşkusuz bu cezalar, yalnızca on iki kişiye değil, aynı zamanda referandumun ardından 3 Ekim’de genel grev ilan ederek seferber olan ve bağımsızlık mücadelesini halen sürdüren Katalan halkına verilmiş oldu. İspanya devleti monarşisinin temel direklerinden olan Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, rejimin Katalan ulusal hareketini bastırmaya yönelik her türlü şiddet ve baskı tedbirini aldığını gösteriyor. Fakat Katalan halkı mücadele azmini bir kez daha gözler önüne serdi ve tüm bu baskılara, yeni bir genel grev ilan ederek ve sokakları doldurarak önemli bir yanıt verdi.

Katalan önderlikler ise seferberlikleri ilerleterek Katalan halkının ulusal haklarını garanti altına almak yerine, mücadeleyi düzen içi demokratik organlara hapsetmeye çalışıyorlar. ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Solu), bağımsızlıktan vazgeçme pahasına merkezi hükümet ile anlaşma zemini ararken, Katalan Özerk Hükümeti’ne dahil olan JxCat (Katalonya için Birlik) ise Katalan Parlamentosu ve devlet kurumları aracılığıyla düzen sınırları içinde kalan bir “demokratik meydan okuma” öneriyor. Yani mücadeleden söz ettikleri halde, mücadeleyi uzlaşmacı bir çerçeveye hapsetmek için her şeyi yapıyorlar.

Katalan halkının kendi kaderini tayin etme hakkı, Katalan liderlerinin ülkeye geri dönüşü için feda edilemez. Katalonya tarafından atılan hiçbir uzlaşmacı adım ve verilen hiçbir taviz, İspanyol monarşisinin Katalan halkını bastırma girişimlerini sona erdirmeyecektir. Nitekim İspanyol sağı bağımsızlık hareketinin tamamen ezileceğini tek bir ağızdan ifade ediyor; PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ise bu hareketi politik bir yenilgiye uğratmayı hedefliyor. 10 Kasım’da yapılacak olan ve İspanya’daki rejimin içinde bulunduğu krizi ifade eden genel seçimler, Katalonya halkının davasına çözüm olamaz. Olsa olsa bu seçim, İspanyol rejiminin, bağımsızlık hareketini ezmek amacıyla birleşik ve güçlü bir hükümet kurmasına hizmet eder. Bu nedenle mücadelenin anahtarı, seçimler ya da monarşik kurumlar değil Katalan halkının seferberliğidir.

Yüksek Mahkeme’nin kararına verilmesi gereken yanıt, Katalan Cumhuriyeti’nin örgütlenmesi önündeki en büyük engel olan kapitalist sistemi yıkmakta menfaati olan işçi sınıfıyla birlikte ortak bir mücadele planı oluşturmak ve monarşik rejimin baskılarla sekteye uğrattığı seferberlikleri yeniden inşa etmektir. Bunun için seferberliğin CDR’ler (Cumhuriyeti Savunma Komiteleri) aracılığıyla tabandan örgütlenmesi ve mücadeleyi frenleyen ERC ve JxCat önderliklerinin aşılması büyük öneme sahip. Yaklaşan 10 Aralık genel seçimlerine CUP-Por la Ruptura (CUP-Kopuş için) koalisyonunun katılımı, rejimden kopuş için gerekli sınıf politikası referansının inşası için değerli bir adım.

Bolivya: Ne Evo Morales, ne Carlos Mesa emekçilerin çıkarlarını temsil ediyor

0

Bolivya’da gerçekleşen devlet başkanlığı seçimlerine Evo Morales yönetiminin gerçekleştirdiği seçim usulsüzlükleri damgasını vurdu. Bunun üzerine geleneksel sağ muhalefetin temsilcisi Carlos Mesa halkı sokağa çağırdı. Bolivya’daki mevcut durum üzerine İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu ARPT’nin bildirisini yayımlıyoruz.

Karşımızda her zaman halkın oyu ile dalga geçen, sahtekar bir siyasi rejim var. Taban örgütlerimizle ülkeyi yönetmemiz için mücadele verecek, işçilerin siyasi alternatifini oluşturalım.

Bolivya’da, cumhurbaşkanı adayı olarak Carlos Mesa’yı gösteren geleneksel sağ muhalefet, kimi illerdeki Yurttaş Komiteleri, CONADE’nin ve başka kuruluşların da desteğiyle ülke çapında bir “yurttaş grevi” gerçekleştiriyor. Seçimlerde sahtekarlık yapıldığı iddiasıyla yürüyüşler düzenleyip yolları kesiyorlar ve de cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunun gerçekleştirilmesini istiyorlar.

Ülkenin başlıca şehirlerinde kitlesel protesto gösterileri gerçekleşiyor; bu, yalnızca olası bir seçim sahtekârlığına karşı öfkeyi değil, aynı zamanda Evo Morales ve MAS hükümetine karşı büyük bir memnuniyetsizliği de ifade ediyor.

Mesa’ya giden oyların büyük kısmı, MAS hükümetine karşı tepki oyuydu. Bunu anlayabiliyoruz, ama doğru bulmuyoruz. Ve işçilerin, halk kesimlerinin, köylülerin ve yerlilerin Evo Morales’e verdiği oyun büyük kısmı, Mesa’nın daha da kötü günler getireceğine inanan emekçilerin ona karşı hissettiği güvensizlikten kaynaklanıyor. Diğer bir deyişle kitleler “ehven-i şer”e oy verdi: Çünkü işçilerin, doğanın, emekçi kadınların, yerli halkların çıkarlarını ve taleplerini ifade eden seçenekler mevcut değildi.

Yakın tarih bu hoşnutsuzluk ve güvensizliği tamamen haklı çıkartıyor. Ne Evo Morales, ne de Carlos Mesa, emekçilerin çıkarlarını temsil ediyor. Her ikisi de yıllar boyunca ulusötesi şirketlerin, patronların ve oligarkların çıkarları doğrultusunda ülkeyi yönettiler.

Mesa, Goni Sánchez de Losada’nın başkanlığı döneminde, onun iktidardan düşüşünden birkaç gün öncesine kadar başkan yardımcısı olarak hizmet etmişti: Kendisi, ulusötesi şirketler, dev tarım şirketleri ve büyük sermayedarlar lehine ve işçiler aleyhine olan işten çıkarma, özelleştirme ve yolsuzluk gibi neoliberal politikalarından sorumluydu. Ayrıca El Alto ve Kara Şubat olaylarındaki gibi şiddetli polis müdahalelerinden de sorumluydu.

Evo Morales ise çifte bir söylem kullandı: Kendisini “halkçı, anti-emperyalist, sosyalist ve Pachamama’nın (Doğa Ana) savunucusu” gibi sundu, ancak söylediklerinin tam tersini yaptı. 14 yıl boyunca ülkeyi yönetti ve yüksek petrol fiyatlarının sağladığı kazançlara rağmen, ne köylülerin yoksulluğunu ne işçilerin güvencesizliğini ortadan kaldırdı. Halka karşı ağır vergiler uyguluyor, büyük oligarkların toprak mülklerini pekiştiriyor, kısa süre önce Chiquitanía örneğinde görüldüğü gibi doğaya büyük zararlar veriyor, hem kendi cebini doldurmak hem de büyük tarım şirketleri ve ulusötesi şirketlere fayda sağlamak için yolsuzluk yapıyor. COB’dan başlayarak sendikal örgütlere boyun eğdirdi ve boyun eğdiremediği örgütleri de ezdi: Yungas (Franclin Gutiérrez, Sergio Pampa ve diğer köylü liderleri halen hapiste) ve Achacachi bölgelerindeki gibi.

Halka karşı sahtekarlıklar aslından bundan çok daha erken tarihte başladı: Mevcut rejim, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen, zenginlerin bir dizi siyasi partisinin hâkim olduğu bir rejim. Geçtiğimiz yıl revize edilen siyasi partiler yasası, emekçilerin seçimlerde bir alternatif sunabilmesini imkansız kıldı. Emekçilerin Partisi’nin (PT) yasal statü elde etmesine izin verilmediği gibi, diğer halk yanlısı seçenekler de elendi: Temelsiz suçlamalarla 14 aydır hapiste tutulan Franclin Gutierrez’i aday göstermek isteyen Yungas köylülerine izin verilmedi. Yerlilerin temsilcilerini seçtirme imkanı da ellerinden alındı.

Carlos Mesa ve siyasi muhalefet, halka karşı sahtekarlığa zemin hazırlayan bu siyasi partiler yasası değişikliğini kabul ettiler. Ayrıca, 21 Şubat 2016’da gerçekleştirilen referandumda Morales’in tekrar aday olması halk oyuyla reddedildiği halde, Morales’in adaylığına da onay verdiler.

Sahtekarlık suçlamaları; sistematik olarak yalan söyleyen ve gerçekleri saklamak ve çarpıtmaktan hiç çekinmeyen bir hükümet karşısında meşru bir güvensizliği ifade ediyor. Bununla birlikte, emekçilerin, işçilerin, köylülerin ve yerli halkın çoğunluğunun, hükümete yönelik yoğun hoşnutsuzluğa rağmen Evo Morales’e oy verdiği ortada. Zira bu kesimler Carlos Mesa’yı reddediyor, onun geçmişini iyi biliyor ve eski sağı temsil ettiğini görüyor: hatta Mesa’nın başkan yardımcısı adayı Gustavo Pedraza da, Santa Cruz’lu büyük toprak sahiplerinden biri. Öte yandan, seçimlerde emekçilerin çıkarlarını temsil eden bir seçenek de yok.

Ekvador ve Şili’deki halk isyanlarının, Venezuela ve diğer ülkelerdeki grevlerin de gösterdiği gibi çokuluslu şirketler ve IMF tarafından hayat ve çalışma koşullarımıza karşı yöneltilen kapitalist bir saldırı ve kriz ile karşı karşıyayız. Çokuluslu şirketler ve IMF, ister Evo Morales ister Carlos Mesa başkanlığında olsun kapitalist bir hükümet ile Bolivya’da daha fazla vergi, zam ve devalüasyon ile bu saldırıyı yürütmek istiyorlar. Bu tehdide karşı koymak amacıyla, yaşamımızı, ailelerimizi, haklarımızı ve işimizi savunmak için birleşmeli ve mücadeleye hazırlanmalıyız.

Mevcut durum karşısında ARPT (Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi) şunları ileri sürer:

1) Hedefi “ikinci tur” seçim olan ve aslında yalnızca Carlos Mesa’nın adaylığını destekleyen “yurttaş grevini” ve diğer eylemleri desteklemiyoruz. “Halkın oylarını savunmak” iddiasıyla yürüyüşler yapan ve aslen Morales hükümetini savunan koka üreticilerinin ve diğer kesimlerin eylemlerini de desteklemiyoruz.

2) Morales hükümetine meydan okuyarak, demokratik hakları ve halkın taleplerini savunmak için gerçekleştirilen kitlesel seferberlikleri, yol kesmeleri, sokak eylemlerini ve grevleri ise evet destekliyoruz, meşru ve gerekli görüyoruz. Potosi’deki COMCIPO adlı yurttaş komitesini ve onun lityum kaynaklarını savunmasını destekliyoruz; COD ve Chuquisaca Yurttaş Komitesi’nin talepler listesini destekliyoruz; La Paz ve Cochabamba’daki eğitim emekçilerinin mücadelesini destekliyoruz; San Simon Üniversitesi öğrencilerinin hükümet yanlısı rektör Juan Ríos de Prado’yu ve onun sahte öğrenci komitesi FUL’u kovma mücadelesini destekliyoruz; Yungas köylülerinin hapisteki liderleri için özgürlük ve koka yaprağı üretimini savunma mücadelesini destekliyoruz; kapitalist tarım ve maden şirketlerinin tehdidi altındaki Chiquitanía, Tariquia ve diğer bölgelerdeki eylemleri destekliyoruz; tarım emekçileri sendikası CSUTCB’un Felipe Quispe önderliğinde bağımsız örgütlenmelerini geri kazanma mücadelesini destekliyoruz; hükümet yanlısı bürokratları uzaklaştırıp sendikaları geri alma mücadelesini destekliyoruz; çeşitli sendikaların fahiş vergilere karşı yürüttüğü eylemleri de destekliyoruz.

3) Evo Morales’in ve MAS’ın sahte sosyalizmine ve yolsuzluklarına karşı; işçilerin ebedi düşmanı eski sağa karşı; işçilerin bağımsız örgütlerini ve gerçek solu birlik olmaya çağırıyoruz: Taban örgütlerimizle ülkeyi yönetmemiz için mücadele verecek, işçilerin siyasi alternatifini oluşturmaya çağırıyoruz.

4) Potosí’deki COMCIPO, Chuquisaca’daki Yurttaş Komitesi ve COD, bağımsız eğitim emekçisi örgütleri, bağımsız CSUTCB, Yungas’taki Adepcoca ve Cofecay örgütlerini bir birlik çağrısında bulunmaya davet ediyoruz: Halkın taleplerini yükseltmek için, örgütlerimizin bağımsızlığını geri almak için, Morales veya Mesa’dan hangisi seçilirse seçilsin emekçi halka karşı uygulayacakları yağma ve saldırı planlarına karşı birlik olmak için.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (Emekçiler Partisi’nin bileşenidir)
24 Ekim 2019

29 Ekim 1923: Burjuva cumhuriyet ilan edildi, işçi sınıfı ve sol ezildi

0
Mustafa Kemal Atatürk Fotoğraf ve Objeler

Cumhuriyet sahip çıkılması gereken ileri bir aşama mıydı? Sosyalist devrim, cumhuriyet olmadan gündeme gelemeyecek olan bir varsayım mıydı? Aslında cumhuriyetin ilan edildiği süreçte yapılan, 1908 devrimiyle Türkiye toplumunun gündemine taşınmış olan sorunların devrimci çözümünün, ertesinde Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde kristalize olan silahlı ve direnişçi örgütlenmelerin, Anadolu’da gücü fiilen elinde tutan Kongreler iktidarı döneminin ve Kurtuluş Savaşı’nda açığa çıkan halk dinamiklerinin önünün kesilmesiydi. Özetle cumhuriyet ileri bir aşama değil, ileri aşamanın çeşitli tavizlerle sistem içi mevzilere ve kapitalist bir rejimin işleyiş biçimlerine geri çekilmesiydi.

Benzer taktikler başka burjuva siyasal akımlar tarafından Almanya ve Bulgaristan’da da uygulandı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkelerde monarşiler halk seferberliğiyle devrildi; yerlerine konan, devrimci bir önderliğin yokluğunda ya da yetersizliğinde, burjuva cumhuriyet biçimleri oldu. Bunun sonucunda Bulgaristan 1920’lerin başında kanlı bir işçi düşmanı darbeye tanık oldu. Almanya’da ise Nazizm, Weimar Cumhuriyeti’nin kendine sağladığı koltuk değnekleriyle yürüdü.

Tarih çalışmalarında sık sık Türkiye’deki cumhuriyet deneyiminin sözde demokratik ve sosyal “kazanımlarının” aşağıdan savunulmadığı ama tepeden getirildiği söylenir. Bunun üzerine alt sınıflara parmak sallanır: “Nasıl olur da bu rejimin sana kazandırdıklarını savunmazsın ve bu görevi burjuva askeri ve sivil bürokrasiye bırakırsın!”

Halbuki işçilerin refleksleri, bir bağlamda onların sınıf çıkarlarını yansıtır ve herhangi bir teorik şablondan daha gerçekçi ve hayata dairdir. Emekçi sınıflar bu rejim altında, kendi sınıfsal çıkarlarına dair savunulacak bir kazanım göremedikleri için, söz konusu dinamikler uğruna seferber olmamışlardır. O işçilerin bugünkü torunları ise burjuva cumhuriyetin kalan “mevzilerini” savunmak veya onu geri getirmek için değil; ancak kendi işçi-emekçi hükümetlerini kurmak için mücadele etmek durumundadırlar. Burjuva cumhuriyet hükümetlerinin ve başkanlık rejiminin karşısında tir tir titrediği sosyal ve demokratik sorunların tek çözüm yolu, bir İşçi-Emekçi Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır.

Unutmamakta fayda var ki, başkanlık rejimini bağrından referandumlar aracılığıyla görece sorunsuz bir şekilde çıkartan, geçmişin “cumhuriyet” hükümetleri olmuştur.

Cargill işçileri 560 gündür direniyor!

0
cargill direnişi

Sendikaya üye oldukları için işten çıkarılan Cargill işçilerinin direnişi 560 günü geride bıraktı. Bu uzun zaman zarfında direnişçiler mücadelelerini ayrı ayrı yerlerde sürdürdüler. Son olarak İstanbul’da Palladium’un önünde uzun bir süre direnen işçiler bunun ardından fabrikalardaki diğer işçilere mektuplar iletip, onları da kendi saflarına çağırdılar ve şimdilik direnişlerini yeniden Bursa’ya taşıdılar.

550 günü aşkın süredir direnişte olan Cargill işçisi son süreci şu sözlerle değerlendiriyor: “Elimize birkaç kuruş vererek bizleri direnişimizden vazgeçirmeye çalışıyorlar fakat bizler paranın peşinde değiliz, işlerimize geri dönmek istiyoruz ve sonuna kadar bunu talep edeceğiz. Mücadelemizin sadece günlerden ibaret olmadığını biliyoruz. Biz, diğer işçiler için, yeni direnişler için bir örnek oluşturmak istiyoruz. Bizler patronların ve hükümetin keyfine kendimizi bırakmayacağız. Kendi hayatımız üzerinde hak iddia etmelerine müsaade etmeyeceğiz ve onlara muhtaç bir şekilde yaşamadığımızı  göstereceğiz.”

Bir diğer işçi şöyle devam ediyor: “Dışarıdakilere uzunca gelen direniş süremizin, aslında bizim için çok da uzun olduğu söylenemez. Kendinizi böyle bir mücadelenin içinde bulduğunuz zaman her şey anlamını yavaş yavaş yeniden kazanıyor. Bugüne kadarki yaşamımızla kıyaslandığında her şey daha da belirginleşiyor. Sistem içinde belirli bir zamanınız varmış gibi gözüküyor fakat bu görünen zamandan kendinize bir pay ayıramıyorsunuz. İşe gidip-gelme ve çalışma süresini de ekleyince, geriye yalnızca yarına tekrardan uyanabilmek için uyumanız gereken zaman kalıyor. Ailenizle vakit geçiremiyorsunuz, kendinize vakit ayıramıyorsunuz, arkadaşlarınızı göremiyorsunuz… Bizler artık nelerin olduğunun farkındayız. Emeğimiz üzerinden bizi sömürenlere karşı hakkımızın sonuna kadar peşinde olacağız, başka direnişlerden dersler çıkararak ilerleyeceğiz ve başka direnişler için de örnek oluşturmaya çalışacağız. Biliyoruz ki işçiler bir kere başlarını yerden kaldırdıklarında, devamının daha da güçlü bir şekilde geleceğine şüphe yoktur.”

Direnişteki işçiler mücadelelerini diğer direnişlerle de dayanışma içinde sürdürüyor. Direnişteki EATON Polimer işçileri, Sütaş işçileri, Cargill işçilerinin sürdürdüğü bu mücadele ve gösterdiği dayanışmadan güç alıyor.

Son zamanlarda, ülkenin birçok yanında krizle birlikte artan işten çıkartmalar ve hak gasplarına karşı direnişlerin deneyimlerini ortaklaştırmak, mücadeleleri birleştirmek büyük önem taşıyor.

Polimer Eaton direnişi: “Sendika biziz! İşçiler olmadan sendika olmaz”

0
polimer

Petrol-İş’in örgütlü olduğu Polimer Eaton fabrikasında patron, “küçülmeye gidiyorum” bahanesiyle yaklaşık 150 işçiyi işten atmıştı. Polimer işçileri 26 Eylül’den beri fabrika kapısı önünde, işe geri alınma talebiyle direnişlerini sürdürüyor. Direnişin 26. gününde gazetemize mektup gönderen direnişçi bir işçinin mektubunu yayımlıyoruz.

Merhaba arkadaşlar,

Ben, Petrol-iş Sendikası İstanbul 1 No’lu şubeye bağlı Polimer Kauçuk EATON fabrikasında çalışıyordum. Fabrika daralmaya gidiliyor bahanesiyle işçi kıyımına başladı. Ben dahil 300 kişinin üzerinde arkadaşımız işten atıldı. Buradaki asıl sebep daralma değil, tam tersine biz çalışanları işsizlikle korkutup bizi daha ucuz işgücüyle çalıştırmak. İşten çıkarılırken bizlere söylenen, “işler düştü bundan dolayı çıkarıyoruz işler açılınca tekrar sizleri geri alacağız” idi. Kısacası, “sizleri çıkarıyoruz, işler açılınca sizleri tekrardan ama bu defa asgari ücretle geri alacağız. İşimiz bitince tekrar kapıya koyacağız” diyorlar; yani dertleri bizi açlığa yoksulluğa mahkum edip sırtımızdan geçinmek.

İşin bir kısmı daha var: Sendika şubemiz bu süreçte ne yaptı, bizleri nasıl savundu? Öncelikle belirteyim, en kötü sendika bile sendikasızlıktan daha iyi. Ancak maalesef, bizim şube yöneticileri ve işçi temsilcilerimiz bizler için mücadele vermek yerine patronla anlaşma yoluna gittiler. Yani bizleri sattılar. İşten çıkışlarda onların da payı çok, kendi koltuklarını korumak için pazarlık yaptılar. “Siz işinize gelmeyeni, biz de işimize gelmeyeni bir liste haline getirelim,” dediler. İşveren işine gelmeyeni, sendika yöneticileri de kendilerine karşı muhalif öncü arkadaşlarımızı seçti ve işten çıkarmalar başladı. Bizler de bu süreç sonucunda 26 gündür fabrika önünde direnişteyiz. Direniş süresince şube yöneticileri ve işçi temsilcileri bizim yanımızda olmak yerine bizleri karalıyor ve direnişi bölmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de diyoruz ki, siz elinizden geleni yapın, sendika biziz, işçiler olmadan sendika olmaz. Gerekirse sizleri o koltuklardan indiririz.

YAŞASIN ONURLU DİRENİŞİMİZ, DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ!

EATON direnişçisi bir işçi

Yeni büyüme modeli: Daha fazla zam, daha fazla vergi!

0

Hükümetin geçtiğimiz ay açıkladığı Yeni Ekonomi Programı (YEP)’na göre Türkiye ekonomisi 2019 yılını yüzde 12 enflasyon ve yüzde 0,5 büyüme ile kapatacak. Önümüzdeki 3 yıl içinde ise büyümenin yüzde 5’e çıkarılması, enflasyonun yüzde 4,9’a ve işsizliğin yüzde 9’a indirilmesi hedefleniyor. Bu ekonomik program, adeta mucizevi bir krizden çıkış reçetesi olarak lanse ediliyor. Ancak bugüne kadar sunulan hiçbir hedefin tutmaması bir yana program IMF’nin Türkiye programı ile epey uyumlu öneriler içermekte.

IMF’nin en son yayınlanan Türkiye raporunda krizin faturasını emekçi halka çıkaran bir dizi öneri sunuluyor. Benzer biçimde YEP’te de esnek çalışma biçimlerinin etkinleştirilmesinden bahsedilirken, kamuda maaş zamlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre verileceğinden bahsediliyor. Bununla birlikte, verginin tabana yayılacağı belirtiliyor. Bu da işçi ve emekçilerden daha çok vergi toplamak, daha fazla zam anlamına geliyor. Nitekim, seçim sürecinde ertelenen ve sonrasında ardı arkası kesilmeyen zamlar, yıl içinde işyeri değiştiren çalışanlardan vergi borcu tahsil edilmeye çalışılması da daha başlangıç niteliğinde adımlar gibi görünüyor.

Zam yağmuru

Hükümetin seçim süresince dondurduğu, ardından peş peşe gelen zamlar borç batağındaki ülke ekonomisinin emekçiler tarafından nasıl finanse edilmek istendiğinin resmidir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), Eylül sonunda yaptığı toplantı sonrası elektriğe yüzde 14,9 zam kararı aldı. Elektriğe, en son 1 Temmuz tarihinde yüzde 15 zam yapılmıştı. Bu sonuçla son 2 senede konutlarda kullanılan elektriğe yapılan zam oranı yüzde 72,4 oldu. 2018 ve 2019 yılları arasında elektrik fiyatlarına 5 kere zam yapılmış, 2019 yılında ise yerel seçimler dolayısı temmuz ayına kadar fiyatlar sabit kalmıştı. Son zamla birlikte son 2 senede elektriğe yaklaşık yüzde 75 oranında zam gelmiş oldu. İşte gelinen noktada başkanlık sisteminin Türkiye’ye sunduğu gelecek budur!

Daha bitmedi; 2019 başından bugüne kadar geçen sürede ise konutlara gelen doğalgaz zam oranı yüzde 41 oldu. Makine Mühendisleri Odası’nın yaptığı çalışmaya göre, Aralık 2017’den Eylül 2019’a kadar geçen süreçte doğalgaza konutlarda yüzde 64. Geçen yıl 100 metrekarelik bir hanenin ortalama yıllık doğalgaz gideri ise 1.220 lira olarak gerçekleşti. 2019 yılında yapılan zamların ardından bu tutarın bin 720 TL’ye çıkacağı hesaplanıyor. Doğalgaz zamları artan bir maliyet unsurundan ziyade sabit bir vergi kalemine dönüşmüş durumda.

Buna ek olarak, taksi ücretlerine yüzde 25 oranında, minibüslere, yüksek hızlı trene ve şehir hatları arabalı vapurlara da yüzde 20 zam yapıldığı belirtilmişti. Buna paralel olarak, motorin, otogaz ve benzin fiyatlarına da zam geldi. Karayolları Genel Müdürlüğü, düzenli bakım ve onarım çalışmalarının yapılabilmesi için otoyol ve Boğaz köprülerinde fiyat düzenlemesi yapıldığını açıkladı. Fiyatlara yaklaşık yüzde 20 oranında zam yapıldı.  Zamlar yalnızca ulaşım, elektrik, doğalgaz değil; temel gıda maddeleri için de geçerli. Çay ve şeker başta olmak üzere tüm temel gıda maddelerinde yüzde 20’lere varan artış yaşandı.

Bütün bunların karşısında, önümüzdeki aylarda asgari ücrete açıklanan hayali enflasyon üzerinden bir zam belirlenecek! Ancak maaş zamlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre verileceği göz önünde bulundurulursa halimiz nice görünüyor! Ne var ki yalnız değiliz; Şili’de, Lübnan’da, Ekvador’da, Meksika’da, Hong Kong’taki emekçi halklar da bizimle aynı dertlerden mustarip. Ancak onlar hayat pahalılığı ve zamlar karşısında bir şey daha yapıyorlar: Mücadele ediyorlar. Zira mücadele, işçi ve emekçi halkları sonuna kadar sömürmeye çalışan kapitalist devletlere karşı son ve yegâne çaremiz!

Şili: Başkan Piñera’yı ve askerleri kovana dek eylemlere devam!

0

Şili’de 18 Ekim Cuma gününden bu yana sürmekte olan kitlesel seferberliklerle ilgili İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Şili seksiyonu, kardeş partimiz İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST)’nin deklarasyonunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Şili’de 18 Ekim Cuma gününden bu yana, emekçiler, gençler ve halk kesimleri Piñera hükümetine ve onun savunduğu, zenginler ve büyük sermayedarların hizmetindeki ekonomik modele “Yeter artık!” diyor.

Askerlerin sokağa indiği olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağını alt eden, halk, gençlik ve işçi sınıfının kahramanca mücadelesi, Şili’yi, nüfusun ezici çoğunluğunun yararına dönüştürebilir.

Hıristiyan Demokratlar, Radikal Parti ve PPD gibi yozlaşmış patron partileriyle başkanlık sarayında kapalı kapılar ardında, halkın gözünden ve de taleplerinden uzakta bir toplantı yapan Piñera, bir dizi sefil tedbir açıkladı.

Bunu bizim durumumuzu değiştirmek veya eşitsizlikleri gidermek için yapmadıkları ortada. Bizi soymaya devam etmek, emek ve fedakarlığımız üzerinden zenginleşmeyi sürdürmek için yapıyorlar. Olduğu gibi süren kârlı imtiyazlarına sıkı sıkıya tutunabilmek için bize bir tutam para fırlatıyorlar sadece.

Buna verilen yanıt, kitle seferberliğinin devamı oldu. 23 Ekim’de başkent Santiago’da uzun yıllardır yapılan en büyük eylem gerçekleştirildi. Ve ülke genelindeki eylemler durulmadı. Bunun üzerine 23 ve 24 Ekim’de genel grev gerçekleşti. Her gün yüz binlerce kişi sokağa inip “Piñera istifa” diyor, onun getirdiği ekonomik modeli ve şiddetli baskıyı lanetliyor.

Bizim çağrımız, her zamankinden de fazla sokaktaki mücadeleyi sürdürmek yönünde. Piñera hükümetinin zayıflığı ortaya çıktı; hükümet özür dileme noktasına geldi. Piñera’nın bütün kabinesiyle birlikte çekilmesi şart. Yeni bir hükümete ihtiyaç var: Emekçilerin çıkarlarına hizmet edecek ekonomik önlemleri hayata geçirecek, işçi, öğrenci ve halk örgütlerinden menkul bir hükümet.

Acil bir ekonomik plan uygulanmalı:

• Asgari ücrette derhal 500.000 peso artış yapılsın; işten çıkarmalar ve zamlara son verilsin.

• Sefil emekli maaşlarına hayır. Özel emeklilik fonlarına (AFP’ler) son. Asgari emekli maaşı 400.000 peso olsun.

• Doğal kaynaklar halkın hizmetine sunulsun: Tüm toplulukların ve ülkenin suya tam erişimini sağlamak için su yeniden kamulaştırılsın. Bakır, lityum ve tüm diğer doğal kaynaklar için de aynısı uygulansın. Tüm bu kaynaklar, sağlık ve eğitim alanındaki krizi çözmek üzere değerlendirilsin.

• Bankalara hiçbir tazminat ödenmeksizin, tüm öğrenim kredisi borçları (CAE) silinsin.

Ancak ve ancak Piñera’yı ve hükümetini kovarak bu kökten değişimi gerçekleştirebiliriz. Ancak ve ancak Piñera’yı kovarak, Pinochet’nin geçirdiği ve sistem içi siyasetçilerin halen desteklediği 1980 Anayasası’na son verecek bir Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis toplayabiliriz.

Toplumsal Birlik Platformu’nda yer alan CUT ve diğer sendikal örgütler ile öğrenci örgütleri, 23 ve 24 Ekim’deki grev çağrısını gerçekleştirdi. Söz konusu liderliklerin eylemlere dair bir açıklama yapması ve kitle seferberliğine katılması birkaç gün sürmüştü. Biz, Geniş Cephe (Frente Amplio) ve Komünist Parti’nin etkisi altındaki bu liderliklere hiçbir güven beslemiyoruz. Kitle seferberliğini tabanda sürdürerek, Toplumsal Birlik Platformu’na baskı yapmamız şart: sokaktaki seferberliği sürdürme ve yeni bir genel grev çağrısı yapması için, dahası Piñera ve askerlerin çekilmesini hedefleyen bir mücadele planı ve halkın talep ettiği acil tedbirlerin uygulanması için.

Mücadeleye ara verilemez. Sokaklardaki seferberliğe devam etmeli; tabanda örgütlenerek daha fazla mahalle meclisi, işyeri ve okul meclisi oluşturmayı sürdürmeli; böylece ülke çapındaki seferberliğin nasıl devam edeceğini kararlaştırmalı ve 72 saatlik yeni bir genel grev hazırlığını gerçekleştirmeliyiz.

Seferberliği sürdürelim ve Piñera’yı kovana ve askerleri alt edene kadar genel grev ile ülke çapındaki protestoları birleştirelim!

Piñera istifa; asker sokaktan çekilsin!

Baskılara son verilsin!

Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasakları son bulsun!

Eylemleri bastıran askerler yargılansın ve cezalandırılsın!

Emekçilere ve halka hizmet edecek bir acil ekonomik plan uygulansın!

1980 Anayasası’na hayır! Kurucu Meclis oluşturulsun!

Emekçi ve halk kesimlerinin hükümeti kurulsun!

Eylemleri sürdürelim ve yeni bir genel grev örgütleyelim!

İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Şili seksiyonu

DİSK’ten düşük ücret-yüksek vergiye karşı çağrı: Sendikalı-Sendikasız bir arada mücadele edelim!

0

24 Ekim Perşembe günü Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun İstanbul-Tophane’deki İŞKUR binasının önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasına basın emekçilerinin yanı sıra yüzlerce işçi katıldı.

“Bu Ücretlerle, Bu Vergilerle Geçinemiyoruz. Ücretlerimiz Artsın, Vergimiz Azalsın” pankartı ile İŞKUR’un önünde yer alan DİSK yönetimi ve DİSK üyesi işçiler basın açıklamasını saat 12.30’da gerçekleştirdi. Açıklamayı yapan DİSK genel başkanı Arzu Çerkezoğlu konuşmasına Eskişehir’de dört aydır maaşlarını alamayan Entil Endüstri, Hapalki Döküm ve Tarkon Makine’de çalışan Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin Ankara’ya yürüyüşe geçmek istemelerine karşı polis saldırısına maruz kalmalarını ve yaşanan gözaltıları kınayarak ve metal işçilerinin yalnız olmadığını ifade ederek başladı.

Çerkezoğlu, Eylül ayında hükümet ve IMF arasında gerçekleştirilen görüşmenin sonucunda IMF’nin ücretlerde, gerçek enflasyon yerine hükümetin enflasyon beklentisine göre zam yapmayı önerdiği raporu hatırlatırken, hükümetin bu uygulamayı derhal üstlendiğinin altını çizdi. Buradan hareketle hükümetin Aralık ayında teklif edeceği asgari ücret zammının yüzde sekiz gibi komik bir düzeyde olacağının ilan edilmiş olduğunu söyledi.

Düşük zam ve yüksek vergiye karşı, bundan böyle sendikalı-sendikasız beraber mücadele edileceğini duyuran Çerkezoğlu: “Asgari ücret artık ortalama ücrettir. Bu yüzden insanca asgari ücret mücadelesini sendikalı-sendikasız birlikte sürdürmekte kararlıyız. Özel sektörde de kamuda da asgari ücret ile birlikte mücadele edeceğiz. Kamuda bir gecede yayınlanan KHK ile sözde kadro alan 900.000 işçi arkadaşımızın toplu pazarlık süreci yakında başlayacak. Bu süreç işçi sınıfının hakları için mücadelede bizler için öncelikli olacak.” diyerek eylem takvimlerini de işaret etmiş oldu.

Vergiler konusunda dünyanın en adaletsiz ülkelerinden birinin Türkiye olduğu ifade edilirken, Berat Albayrak’ın vergileri tabana yayma arzusuna karşı, en yoksul yüzde yirmiden dört kat fazla geliri olan en zengin yüzde yirminin vergi ödemesi, verginin tavana yayılması istendi.

DİSK’in basın açıklaması başkanın şu sözleri ile tamamlandı: “Mücadeleyi omuz omuza sürdüreceğiz. DİSK olarak sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde direnen, mücadele eden DİSK’lileri, kırmızı gömleklileri görecek işçiler. Koşullar ne olursa olsun bizler biliyoruz ki verdiğimiz mücadele emeğimizin hakkı olan mücadeledir. Biz sadaka istemiyoruz. Hakkımızı istiyoruz. Bu haklarımızın tüm demokratik haklar gibi emeğin Türkiye’sinde alınabileceğini biliyoruz.”

Latin Amerika: IMF ve hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı kitlelerin isyanı

0

Ekim ayının başında Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun IMF ile yapılan anlaşma sonucu akaryakıt fiyatlarını serbest bırakması ve kemer sıkma uygulamalarını dayatmasıyla birlikte ülkenin pek çok yerinde kitlesel gösteriler düzenlenmişti. Bunun üzerine OHAL ilan edildi ve polisin şiddetli baskısına rağmen halkın isyanı büyüyerek sokakları doldurdu ve binlerce kişinin katıldığı grevler gerçekleşti. İşçilerin, yerli halkın ve öğrencilerin 11 gün süren seferberliği hükümete geri adım attırdı ve söz konusu 883. madde 14 Ekim’de geri çekildi.

Şili’de ise toplu taşıma ücretlerine yapılan zam, kemer sıkma politikalarına karşı yıllardır biriken öfkeyi tetikledi ve Piñera hükümetine karşı başkentten ülkeye yayılan gösteriler kitlesel bir seferberlik halini aldı. Sokağı terk etmeyen binler hayat pahalılığına, gelir eşitsizliğine, özelleştirmelere, eğitim ve sağlık alanında yapılan saldırılara karşı protestolarını bir isyana dönüştürdü. “Suçlulara” karşı savaş ilan ettiğini söyleyen Piñera’ya Şilili emekçilerin cevabı, OHAL’e rağmen seferberliği sürdürmek ve genel grevle hayatı durdurmak oldu.

Protestoları düzenleyen ve genel grev çağrısı yapan bileşenler arasında gençliğin yanı sıra feministler de ön planda. Polis baskısına ve şiddetine dikkat çeken kadınlar, özellikle OHAL ilanından beri olmak üzere protestocuların karşı karşıya kaldıkları sözlü ve fiziksel polis şiddetini ve tecavüz tehditlerini gündeme getiriyorlar.

Ekvador’daki protestolar sadece akaryakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasına karşı değildi, aynı zamanda kemer sıkma politikalarının ve emekçilere ve yerlilere dönük baskıların son bulmasını da talep ediyordu. Şilili emekçiler de benzer şekilde hükümeti karşılarına alarak OHAL’in kalkmasını ve ordunun sokağı terk etmesini, Piñera’nın istifa etmesini, ücretlerin artması ve işsizliğin son bulması için acil bir ekonomi planının uygulanmasını istiyor.

Her iki ülkede de rejim, krizin faturasının halka kesilmesine karşı çıkan seferberlikleri baskıyla sönümlendirmeye çalıştı. Her iki ülkede de işçi sınıfının, gençliğin ve kadınların seferberliğinin neoliberal politikaları yenebileceğini gördük. Latin Amerika’da 2000’li yılların başında yükselen devrimci ayaklanma dönemi, sahte sol hükümetlerle geri çekilmeye başlamıştı. Ancak kitleler henüz son sözünü söylemedi ve Ekvador, Şili, Haiti, Arjantin örneklerinde olduğu gibi yeni bir mücadele dalgası yükselmekte. Kısmi kazanımlardansa kalıcı bir çözüm için kitlelerin kendi politik alternatiflerini yaratması, seferberliğin sürdürülmesi, mücadelelerin birleştirilmesi ve hükümetlerden bağımsız bir işçi-emekçi programının uygulanması gerekiyor.

All support to the Chilean people!

0

Thousands of young people, workers and popular sectors took to the streets in Santiago and in all the cities of the country to repudiate the actions of President Piñera and the military.

While the barricades in Ecuador, where the indigenous people, the students and the working people had defeated the rise in fuel decreed by the bosses’ government and the IMF, had not been extinguished yet, in Chile thousands went out to question the rise in Metro tariffs.

Faced with the massive protest, Piñera’s government backed down, cancelling the subway increase. But the people continued in the streets repudiating the repression and all the policy of surrender and reduction of the standard of living carried out by Piñera’s government.

Why is this uprising taking place? Days before, Piñera said Chile was an “oasis” in Latin America as opposed to what was happening in Ecuador. Imperialism and the multinationals used Chile’s “order” as an example. Chile’s true face is something else for the impoverished Chilean people. The rise in the subway was only the trigger of the anger accumulated during years of austerity policies this government and the previous ones of the “Concertación” (Concertation) and the faked Bachelet’s Socialism applied.

Piñera did nothing but deepen the austerity to continue benefitting the big businessmen. An austerity that materialised in the sustained raise in the cost of living that this government has promoted, such as the price of transportation and basic services such as water, electricity and food. The support of privatisations. The attack on health and public education.

The working people and youth of Chile said: Enough!

Piñera’s reactionary government declared a state of emergency that sought to silence the demonstrations and claims. It even imposed a curfew. Since it was not enough with the Chilean police (the hated “pacos”), he took the military out into the streets. He spoke of declaring a “war” against the “criminals”. The response of the Chilean people and youth did not last long. Thousands took to the streets, ignoring the state of emergency. They banged pots and pans and organised hundreds of assemblies in the neighbourhoods of Santiago on Sunday. On Monday, thousands mobilised again in defiance of the military and Piñera’s state of emergency. And the working class went along. There was a miners’ strike, as did the port workers of Antofagasta and the truck drivers protested for the tolls. On Tuesday, the health workers joined in. In Chile, there is a state of a general strike.

The overflow of the mass movement took Piñera and his pro-imperialist capitalist government by surprise as they swarmed the streets with no direction. The same happened with the trade union centres and the employers’ opposition and reformist parties. And now they call for a “dialogue” (Bachelet, the Communist Party and the Broad Front) and stop the struggle. The people shout in the streets, “Down With the rising cost of living! Let Piñera and the military leave!”

The Socialist Workers’ Movement (MST), Chilean section of the IWU-FI, is a part, from the start, of this popular, youthful and hardworking rebellion for their rights and against Piñera’s government. As revolutionary socialists we are in the street raising those same slogans, that the economic model of hunger and surrender has to end, not to pay the foreign debt, repression must end: it has already led to 10 deaths and hundreds of wounded, outside the police and the military, freedom for those arrested, Piñera must leave, the curfew and the state of emergency must stop. The MST raises the need to unite the struggle in a general strike. Chile needs a fundamental change: the workers and the people will once and for all lead the country.

The mobilisations in Ecuador and Chile show the people can defeat the IMF and the governments and their austerity plans. These examples impress Latin America and the world. There are struggles and protests everywhere in the region. We have to unite the workers, youth and popular struggle against the IMF, the multinationals and the austerity governments. It is necessary to raise a front of debtor countries so as not to pay the fraudulent foreign debt and break with the IMF. Ecuador and Chile show us the way. Now it is necessary to support the struggle of the Chilean people and youth to succeed over Piñera’s government and its criminal repression.

From the IWU-FI we join all the unitary mobilisations to support the Chilean people and we call to carry out new actions.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)

21 October 2019

Lebanon: Popular revolt against the government’s austerity policy

0

The people want the regime to leave!

In Lebanon, since 17 October, the most massive mobilisations in the country’s history against the austerity policies the government set in motion has continued. Starting especially in Beirut and other cities of the country, the people are on the streets. They are confronting, without taking a step back, the armed security forces’ tear gas and rubber bullets.

What has been the spark that ignited the masses was the governmental charge of a tax of 0.20 dollars per day on the use of the WhatsApp application. However, behind the massive fury are the country’s structural problems arising from the serious economic crisis.

Lebanon is one country with the highest foreign debt in the region and last May, the government of Saad Hariri agreed with other political forces on an austerity plan to take the economy out of the crisis. The plan was to make the workers pay the bill for the crisis, which includes measures such as cuts in public spending, lowering the salaries of public workers and raising direct and indirect taxes.

In fact, the Lebanese people already lacked supplies of electricity, water and gas, and there is not enough sanitary aid. Now the sum of further cuts in public services exploded the mounting popular rage. Another factor that provoked the anger of the people has been the insufficient intervention of the government, because of the social cuts, in the fight against the over a hundred forest fires that a week before had destroyed a good part of the natural wealth of the country.

After the mass mobilisations, the government withdrew its decision to impose new taxes on Internet communication. In addition, Prime Minister Hariri asked his colleagues to prepare a new plan against the economic crisis. However, the government’s steps have not calmed the people and put an end to demonstrations.

The Lebanese takes the current crisis not because of the government’s policies but as a problem of the corrupt capitalist political regime. In the focus of popular anger are the corrupt political parties of the regime mostly led by the richest businessmen who exploit the country’s resources. That is why the main slogan of the Lebanese streets is “the people want the regime to leave”. The same one that the masses of the Middle East and North Africa shouted since 2011 in Tunisia.

We, the International Workers’ Unit-Fourth International (IWU-FI), support the struggle of the Lebanese working people against the consequences of the economic crisis and against the regime that provokes it. We consider this struggle as the continuation of the mobilisations that began with the same slogans in 2011 in the region and that in 2019 followed in Sudan, Algeria, Egypt and Iraq. In Lebanon, to guarantee the rights won through mobilisations and the continuity of the workers’ and people’s struggle, we believe that it is very important to build a plan of struggle and a programme independent from the current regime and imperialism as part of the building of a new revolutionary and internationalist leadership. In this task the Lebanese socialists and class organisations have an enormous responsibility. We call on all internationalist revolutionaries to show solidarity with the fighting people of Lebanon.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)

21 October 2019

“Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

0

Eş-şaab yurid iskat en-nizam! (Halk rejimin yıkılmasını istiyor!) Bu slogan, 2010 yılının sonunda Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında neoliberal-kapitalist düzenin yarattığı ekonomik enkaza ve bu sistemin yerel temsilcileri olan zorba diktatörlük rejimlerine karşı emekçi halkların devrimci ayaklanmasının ortak sesi olmuştu.

O dönemde gelişen seferberliklerin çoğunun sonucunda bölgedeki diktatörlük rejimleri devrildi. Bazı ülkelerde kitle hareketi göreli kazanımlar elde etti. Bazı ülkelerde ise iç savaş yöntemleriyle emekçi halkın seferberliği yenilgiye uğratıldı, rejimler ayakta tutulmaya çalışıldı.

Ancak bu ülkelerin hiçbirinde, o gün kitleleri sokağa döken sonuçları yaratan sistemden, emperyalist kapitalizmden kopuşu hedefleyen alternatif bir iktidar odağı henüz açığa çıkabilmiş değil. Emperyalizm, bölgedeki ortaklarıyla işbirliği içerisinde mevcut nizamı yerine göre havuç, yerine göre sopa politikalarıyla kontrol altına alma gayretinde.

Ama kriz dünya krizi, çürüyen de dünyanın mevcut sistemi olduğundan ve nizam bölge halklarınca bir kez köklerinden sorgulanmaya başladığından, emperyalizm için bu yangını söndürüp çıkarlarını muhafaza etmek de sanıldığı kadar kolay olmuyor.

Çünkü aradan geçen dokuz yılın en büyük kazanımı, emekçi kitlelerin kendi kaderlerini tayin etmek için tarihin sahnesini işgal edebilecek kudreti kendilerinde bulması!

Ve bu kazanım, bölge halklarının gerek hafızasında gerekse de pratiğinde halen oldukça canlı.

Sudan ve Cezayir’de 2019 yılının başından beri sürmekte olan seferberlikler bunun bir örneği. Geçtiğimiz ay Irak, Mısır ve son olarak da Lübnan’da açığa çıkan kitlelerin isyanı ise bunun bir kanıtı.

Ekonomik krizden çıkış için IMF dayatmalarıyla krizin faturasını emekçilere ödetmeyi amaçlayan kesinti planları… Halkın sırtına bindirilmeye çalışılan vergi yükleri, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere erişememe… Düzen partilerinin ve onların işbirlikçisi patronların devasa yolsuzlukları… Ve bu yaşam koşullarına karşı isyan eden halka karşı, rejimler ve onların kolluk güçleri eliyle uygulanan baskı ve şiddet…

Tüm bunlar Irak, Mısır, Lübnan ve Latin Amerika’da, kendiliğinden bir şekilde gelişen ve şu an sürmekte olan kitle seferberliklerini ortaya çıkartan koşullar. Ve Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da kitleleri birleştiren slogan yine aynı: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Mısır’daki seferberlikler darbeci Sisi iktidarının yoğun baskısı sonucu şimdilik geri çekilmiş olsa da Irak ve Lübnan’da emekçi halkın ayaklanması devletin yoğun şiddetine rağmen bazı kazanımlar elde edebildi. Irak’ta hükümetin ekonomik alanda kısmi tavizler vermesini sağladı, Lübnan’da ise hükümete geri adım attırabildi.

Ancak yozlaşmış, yolsuzluğa batmış, mezhepçi ve baskıcı rejimleri topyekûn olarak sorgulayan kitlelerin talepleri ile karşılaştırıldığında bu tavizler pek bir şey ifade etmemekte.

Asıl mesele, kendi öz güçleriyle hükümeti geri püskürtebilen kitlelerin, mevcut kazanımlarını nasıl garanti altına alabileceği ve gerçek talepleri doğrultusunda seferberliklerini nasıl sürekli kılabileceğine kilitlenmiş durumda.

Bu ise, bölge sosyalistlerinin, sınıf örgütlerinin ve devrimci enternasyonalistlerin önünde 2010 yılından beri cevaplandırılamamış olarak duran bir soru.

Cevap mı?

Kendiliğinden bir şekilde antikapitalist, antiemperyalist ve antidiktatöryel bir mücadelenin içine atılan emekçi halk ile birlikte alternatif bir iktidar olanağı yaratabilmek. Emekçi halkların kendi öz örgütlenmelerini olanaklı hale getirebilmek. Kitlelerin mevcut kazanımları ile arzuladıkları yaşam arasındaki köprüyü kurabilecek ve bu uğurda mücadelelerini sürekli kılabilecek bir eylem programını oluşturabilmek.

Çünkü halklar mevcut rejimlerini gerçek anlamda ancak bu şekilde yıkabilir ve emekçilerin emperyalizm ve kapitalizmden bağımsız nizamını bu yolla kurabilir.

Çünkü Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da barbarların değil emekçilerin hükmü sadece böyle mümkün olabilir.

Şili halkına tam destek!

0

Binlerce genç, işçi ve emekçi Cumhurbaşkanı Piñera’yı ve orduyu protesto etmek için Santiago başta olmak üzere ülkenin tüm şehirlerinde sokaklara döküldü.

Daha Ekvador’da yerli halkın, öğrencilerin ve işçilerin, patron hükümeti ve IMF tarafından uygulamaya konulan yakıt artışını iptal ettirten barikatlarının ateşi sönmeden, Şili’de binlerce kişi metro ücretlerindeki artışı reddetmek için 18 Ekim’de sokaklara döküldü.

Büyük protestoların karşısında Piñera hükümeti geri adım attı; metro ücretlerindeki artış iptal edildi. Ancak Piñera hükümetinin dayattığı yaşam standartlarındaki düşüş, sosyal hakların gaspı ve baskı politikalarını reddeden kitleler sokakları terk etmediler.

Peki nasıl bu noktaya gelindi? Daha seferberlikten birkaç gün önce Ekvador’da yaşanan olaylar karşısında Piñera Şili’nin Latin Amerika’da bir “vaha” olduğundan bahsediyordu. Emperyalizm ve çokuluslu şirketler Şili’deki “düzeni” örnek gösteriyorlardı. Ancak Şili’deki gerçekliğin, yoksul halk tarafından bambaşka bir biçimde yaşandığı görülmüş oldu. Metro ücretlerindeki artış, hem şimdiki hükümetin, hem de “Concertación” (merkez sol koalisyonu) ve Bachelet’in sözde “sosyalist” hükümetlerinin yıllardır sürdürdüğü kemer sıkma politikalarına karşı biriken öfkenin tetikleyicisi oldu.  

Piñera büyük şirketlerin çıkarlarını korumaya devam etmek adına kemer sıkma politikalarını derinleştirmekten başka hiçbir şey yapmadı. Hükümetin bu politikaların sonucu olarak ulaşım, su, elektrik ve gıda gibi temel hizmetlerin fiyatları, yani yaşam maliyeti sürekli olarak artarken özelleştirmelere devlet desteği çekilmedi. Sağlık ve eğitim hakkına saldırılar da devam etti. Şilili gençler ve emekçiler bu durum karşısında “Artık yeter!” dediler.

Piñera’nın gerici hükümeti gösterileri ve talepleri susturmak amacıyla olağanüstü hâl ilan etti. Sokağa çıkma yasağı bile uyguladı. Polis (nefret edilen Özel Harekâtçılar) kontrolü sağlamaya yetmeyince, Piñera “suçlulara” karşı bir “savaş” ilan ettiğini söyleyerek orduyu da sokaklara indirdi. Şili halkının ve gençliğinin tepkisi gecikmedi. Binlerce insan olağanüstü hâl kararını hiçe sayarak sokaklara döküldü. 20 Ekim Pazar günü tencere tava eylemleri yapıldı ve Santiago’nun farklı semtlerinde yüzlerce mahalle meclisi düzenlendi. 21 Ekim Pazartesi günü binlerce kişi tekrar seferber olarak orduya ve Piñera’nın olağanüstü hâl ilanına meydan okudu. İşçi sınıfı da giderek seferberliklere katılmaya başladı. Madenciler greve gitti. Antofagasta limanında da grev yapıldı. Kamyon şoförleri gişelerde protesto eylemleri gerçekleştirdi. 22 Ekim Salı günü sağlık çalışanları iş bıraktı. Dolayısıyla Şili’de bir genel grev durumu yaşanmakta.

Piñera ve onun emperyalizm yanlısı kapitalist hükümeti, herhangi bir önderlikten yoksun şekilde sokakları dolduran kitle hareketinin yükselişi karşısında hazırlıksız yakalandı. Aynı şekilde sendikalar, işveren ve reformist muhalefet partileri de hazırlıksız yakalandılar. Bu kesimler (Bachelet, Komünist Parti ve Geniş Cephe) şimdi mücadeleyi bir kenara bırakma ve “diyalog” çağrısı yapıyorlar! Kitlelerse sokaklarda haykırmaya devam ediyor: “Hayat pahalılığındaki yükselişe son!” “Piñera ve ordu istifa!”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Şili seksiyonu İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) olarak, Piñera hükümetine karşı ve haklarımıza sahip çıkmak için yükselen bu gençlik, işçi ve halk ayaklanmasının başlangıcından beri parçasıyız. Devrimci sosyalistler olarak, kitlelerle aynı sloganları yükselterek sokaktayız: açlık ve teslimiyet ekonomisinin sonlanması, dış borç ödemelerinin reddi, 10 ölü ve yüzlerce yaralıya yol açan baskıların durması, polisin ve ordunun sokağı terk etmesi, seferberlik sırasında tutuklananlara özgürlük, Piñera’nın istifa etmesi, sokağa çıkma yasağı ve olağanüstü hâlin kalkması. MST olarak mücadelelerin bir genel grevde birleştirilmesinin gereğini savunuyoruz. Şili’de temelden bir değişime ihtiyacımız var: ülkeyi artık işçiler ve halk yönetmeli!

Ekvador ve Şili’deki seferberlikler, halkların IMF’yi, hükümetleri ve onların kemer sıkma politikalarını yenebileceklerini gösteriyor. Bu örnekler hem Latin Amerika’yı, hem de dünyanın geri kalanını etkiliyor. Bölgenin geri kalanında da çeşitli mücadeleler ve protestolar var. IMF, çokuluslu şirketler ve kemer sıkma hükümetlerine karşı işçi, gençlik ve halk mücadelelerini birleştirmemiz gerekiyor. Sahte dış borcu ödememek ve IMF’den kopuş için borç sahibi ülkelerin mücadele cephesini yükseltmemiz gerekiyor. Ekvador ve Şili bunun önünü açmış durumdalar. Şimdi yapılması gereken Piñera hükümetinin ve uyguladığı haksız baskıların üstesinden gelmek için Şili halkının ve gençliğinin mücadelesini koşulsuz olarak desteklemektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Şili halkını desteklemek için yapılan tüm birleşik seferberliklerine katılıyor ve yeni eylemler yapmaya devam etme çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Ekim 2019

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı bildirisi: Irak’taki kitle seferberlikleriyle dayanışma

0

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı’nın Irak’taki protestolar hakkında yayınladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz:

Sosyal adalet ve neoliberal yıkım politikalarına karşı ekonomik kaynakların yeniden bölüşümü talepleri, mezhepçi politik sisteme karşı oluşan muhalefetten ayrılamaz. Protestocuların çok büyük çoğunluğu sosyal ve siyasi hayatın İslamcılaştırılması ve mezhepçileştirilmesi politikalarını teşhir etmeye devam ediyorlar.

4 Ekim’den bu yana başlayan kitlesel ayaklanmalar Irak’ı sarsmaya devam ediyor. Protestolar ekonomik ve sosyal zorlukları teşhir ediyor; iktidardaki mezhepçi burjuva partilerini ve onların silahlı eşkıyaları tarafından yürütülen hırsızlık, yolsuzluk ve baskı politikalarını hedef alıyor.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak; (bu bildiri vasıtasıyla) Irak’ta mezhepçi burjuva sınıf iktidarına karşı sosyal adalet ve demokrasi şiarıyla mücadele eden halk hareketleriyle dayanışmamızı ilan ediyoruz.

Bu protestolar; özellikle de Irak gibi zengin kaynaklara sahip bir ülkede yaşanan yolsuzluk, işsizlik, sosyal hizmetlerin eksikliği, kronik elektrik ve su kesintilerine karşı gerçekleşiyor. Mezhepçi siyasi partilerin ofisleri protestocularca yağmalanıp ateşe veriliyor.

Irak hükümetinin istatistiklerine göre bile, yolsuzluk oranları yüzde 22.5 gibi muazzam rakamlara ulaşmış durumda. Başka kaynaklara göre; 38 milyonluk toplam Irak nüfusunun yüzde 30’una tekabül eden 13 milyon olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşıyor. Ülke, bölgenin ve dünyanın en düşük işgücü katılımı oranlarına sahip. Toplam nüfusun yüzde 48,7 si, kadınların %12 si ve gençlerin yüzde 26’sı işgücüne katılabiliyor. Irak tam anlamıyla bir rant ekonomisine dayanıyor, hükümetin gelirlerinin %90’ı petrol ihracına dayalı ve gayrisafi milli hasılasının %58’ini de petrol gelirleri oluşturuyor. Petrokimya dışındaki üretim sektörleri veya tarım gibi üretici güçler tamamen kaderine terkedilmiş durumda.

Protestolar, başkent Bağdat ve ülkenin güneyinde yoğunlaşmış durumda. 2003’ten beri askeri yıkımlarla boğuşan ve Musul’u merkez edinen İslam devletine karşı savaşla yüzleşen Irak Kürdistanı ve Sünni çoğunluğun yaşadığı bölgeler henüz protestolara tam anlamıyla katılmış değiller. Yine de, geçtiğimiz birkaç yıl önce, Kuzey Irak bölgesi ve Kürdistan’da KRG’ye (Kürdistan Bölge Hükümeti) karşı çok benzer taleplerle protestoların gerçekleştiğini biliyoruz.

Protestocular, Irak’taki İran müdahalelerini İran bayrağı yakarak ve “İran, İran, Defol Defol!” sloganlarıyla teşhir ediyorlar. Amerika önderliğinde ilhak ve 2003’teki işgalden bu yana Iraklı ittifaklarının işbirliği sayesinde Tahran’ın ülke çapında politik ve ekonomik etkisi gitgide artıyor. Tahran yaşanan protestoların korkusuyla sınır boyunca izleme sistemlerini ve güvenlik aygıtlarını faaliyete geçirdi.

Aynı zamanda, Irak’taki İran yanlısı aktörler her zamanki gibi protesto hareketlerine, sözüm ona “ajanların”, “yabancı düşmanların” arka çıktığı “kumpaslar” diyerek protestoları lekelemeye çalışıyor. Haşdi Şabi ve onun kolu Fetih İttifakı olarak bilinen İran destekli milis “Halk Hareketleri Birliği” protestolara nefretle karşı çıkıyor ve baskı ve şiddetle bitirilmesi için çağrıda bulunuyorlar.

Irak hükümeti 4 Ekim’de başlayan protestolara baskı ve şiddetle karşılık veriyor, şimdiye kadar 150’den fazla protestocu hayatını yitirdi ve en az 6000 yaralı var. Yüzlerce insan tutuklandı ve sayısız işkence vakası var. İçişleri Bakanlığı protestocuların vurulması emrini inkâr ederken, güvenlik güçleri ve keskin nişancıların çatılardan kalabalığa ayırt etmeksizin ateş etmeleri yüzünden protestocular ölmeye ve yaralanmaya devam ediyor.

Hükümet protestolar başlar başlamaz medya sansürüyle otoritesini kurdu. Yerel ve uluslararası medya kuruluşlarının ofisleri geçen haftalarda saldırıya uğradı ve gazeteciler, resmi makamlarca protestoların haberini yapmama konusunda uyarıldıklarını ifade ediyorlar. İnternet erişim engelleriyle birlikte protestolara televizyonlarda çok az yer verildi ve insanlar kamera görüntüleri ve haberleri yayınlamak için farklı yöntemler kullanmak zorunda kaldılar.

Bununla birlikte Irak hükümeti protestocuların taleplerine istinaden birtakım sosyal tedbirler ilan etti. Konut yardımları, yeni 100,000 ev inşaatı başlatılacağı, işsiz gençlere ve emeklilere yardım sözü verildi. Hükümetin Eylül ayında devlete ait topraklara izinsiz inşaatlar yaparak kaçak yerleşimci üç milyon Iraklının evlerinin yıkılması kararının ardından, yeni ev inşaatları sözü gelmiş oldu.

9 Ekim’de Başbakan Adel Abdül Mehdi daha da ileri giderek, kabine değişikliği ve üç günlük yas ilan etti, protestocuları vuranların derhal cezalandırılacağını söyledi. 2015’teki protestoların ardından teklif edilen reform paketinden kalan bu tedbir ve reformlar, protesto hareketlerini ve halk öfkesini azaltacak gibi değil.

2011’de ve özellikle de 2015’ten sonra Irak, pek çok halk kesimlerinin protestolarına tanık oldu. Son protesto dalgası Irak halkının gençlik, kadınlar gibi geniş sektörlerin, radikal bir değişiklik yapma konusundaki kararlığını gösteriyor.

Sosyal adalet ve neoliberal yıkım politikalarına karşı ekonomik kaynakların yeniden bölüşümü talepleri, mezhepçi politik sisteme karşı oluşan muhalefetten ayrılamaz. Protestocuların çok büyük çoğunluğu sosyal ve siyasi hayatın İslamcılaştırılması ve mezhepçileştirilmesi politikalarını teşhir etmeye devam ediyorlar. Irak nüfusunun etnik ve dini temeldeki farklılıklarını tanıyan, kabul eden bir vatandaşlık temelinde “sivil devlet” talebi mevcut.

Saddam Hüseyin’in despotik yönetimi altında şekillenmiş mezhepçi siyasi sistem, Irak’ın 2003 işgali sonrası yeniden inşa edilerek güçlendiriliyor. Bu yeniden inşa edilen mezhepçi sistem İran destekli mezhepçi burjuva iktidarı tarafından konsolide ediliyor.

Bu sebeple, yönetici sınıfın ayrıcalıklarını ve hegemonyasını koruyan ve tesis eden mezhepçi politik sistem içinde Irak işçi sınıfı için sosyoekonomik adaletsizlik ve demokratik sorunlara çözüm bulmak mümkün değildir. Irak halkının geniş çoğunluğu açlık ve sefalet içinde yaşarken burjuvazinin çeşitli sektörleri petrol sektörü üzerinden üzerinden yolsuzluklar ve kayırmacı politikalarla monolitik bir ilişkiler ağı tesis ettiler.

Yine Irak işçi sınıfı Amerikan işgali sırasında Saddam rejiminin kanunlarından kalan İş Kanunu ile bastırılmaya devam etti. Dahası Ticaret Kanunu’nda sendikaların şirketlerin karar alım sürecine müdahaleleri de kaldırıldı. 1987’de Irak rejimi özellikle büyük devlet işletmelerinde sendikal hakları ve işçilerin pazarlık imkânlarını yasaklayarak işçileri “sivil hizmetkârlar” olarak sınıflandırmıştı. Yasal düzenlemelerdeki bazı değişikliklere rağmen çok ufak değişiklikler dışında bu normlar hala yürürlükte ve kamu işçilerinin grev yapmaları hala yasak.

Iraklı kadınlar da Amerikan ve diğer işgalci güçlerin, dinci mezhepçi milislerin, hükümetin kadın düşmanı geleneksel politikaları ve şiddetine karşı mücadele ediyorlar. 2003 işgalinden bu yana, Amerika mezhepçi rejimin gücünü pekiştirmek için 1959’da feminist ve komünistlerin öncülüğünde yürürlüğe sokulan ilerici Aile yasasının altını oymak için epey çaba sarf ettiler.

Tara Fares, Raşa el Hasan, Hamide El Muteyri, mücadele eden muhalif sesleri susturmak amacıyla, kadın düşmanı homofobik saldırılarla öldürülen kadınlardan sadece bazıları. Sanatçı Marina Jaber’in “Toplum Ben’im” kampanyası kadınların kamusal alanlarda rolünü yeniden tesis edebilmek için çıkan bu muhalif seslerden bir tanesiydi. Bir diğeri, Amerika işgaline karşı protestolar örgütleyen Bagdat’ta ev içi şiddete karşı eylemler düzenleyen ve İslamcı devletin kadınlara ve LGBTIQ bireylere karşı işlediği suçları yargılanması için Uluslararası Ceza Mahkemesine çağrıda bulunan, kadın sığınma evlerinin açılması için mücadele eden Iraklı Kadınların Özgürlüğü Organizasyonu idi.

Bu dinamiklerin yansıması olarak Ortadoğu halklarının devrimci süreçlerdeki sloganı “halk rejimin yıkılmasını istiyor” bir kez daha pek çok gösteride yankılanmaya başladı.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak bu bildiri vasıtasıyla Irak’taki protestolarla dayanışmamızı ilan ediyoruz. Irak’taki silahlı milislerin baskılarını teşhir ediyor ve mezhepçilik, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin tüm biçimlerine karşı mücadelelerini destekliyoruz!

Ezilenlerle dayanışma!

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı

17 Ekim 2019

Lübnan’da kemer sıkma politikalarına karşı kitlelerin isyanı: Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

0

Lübnan’da 17 Ekim Perşembe gününden bu yana hükümetin uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarına karşı ülke tarihinin en kitlesel seferberlikleri sürüyor. Özellikle başkent Beyrut olmak üzere ülkenin birçok şehrinde sokaklara çıkan kitleler kolluk güçlerinin göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandığı müdahalelerine rağmen geri adım atmadı.

Seferberliklerin fitilini ateşleyen, hükümetin WhatsApp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamaları günlük 0,20 dolar vergilendireceğini açıklaması olsa da arka planda çok daha yapısal sorunlar mevcut: Ekonomik kriz.

Bölgenin borç miktarı en yüksek olan ülkelerinden biri olan Lübnan’da, Saad Hariri hükümeti geçtiğimiz Nisan ayında ekonomik krizden çıkış doğrultusunda tüm düzen partileriyle ortaklaşarak kemer sıkma planlarını açıklamıştı. Krizin faturasını Lübnanlı emekçilere ödetmek doğrultusunda oluşturulan plan kapsamında devletin kamu harcamalarından elini çekmesi, kamuda ücretlerde kesintiye gidilmesi, emekçi halkın vergi yükünün artırılması gibi uygulamalar hedeflenmekteydi.

Halihazırda elektrik, su ve sağlık gibi en temel hizmetlere erişimde önemli noksanlıklar yaşayan Lübnan halkının bir de erişemediği bu hizmetler üzerinden daha fazla vergilendirilecek olması hükümete karşı öfkenin birikmesinin koşullarını yarattı. Ayrıca geçtiğimiz hafta ülkenin en büyük ormanlarında çıkan ve Lübnan doğasını önemli oranda tahrip eden yüzden fazla yangına, kamu harcamalarında kesintiye gidilmesinden ötürü hükümet tarafından yeterli müdahalenin gerçekleştirilmemiş olması da halkın hoşnutsuzluğunu tırmandıran etkenlerden bir diğeri.

Ekonomik krizin faturasını ödememek için kitlesel şekilde seferber olan Lübnanlı emekçilerin mücadelesi sonucunda hükümet, internet aramaları sağlayan uygulamaları vergilendirme planını geri çekmiş durumda. Aynı zamanda Başbakan Hariri bakan ve danışmanlardan 21 Ekim tarihine kadar ekonomik krize karşı bir program hazırlamalarını istedi. Ancak şu ana kadar hükümetin atmış olduğu bu geri adımlar kitlelerin sokakları boşaltmasını sağlamadı.

Çünkü Lübnanlı emekçiler mevcut krizi salt bir hükümet sorunu olarak değil bir düzen sorunu olarak görmekte. Kendiliğinden gelişen eylemlerin öfkesinin odaklandığı yer, neredeyse tamamı patronlardan oluşan, ülke kaynaklarının önemli bir miktarını kontrolü altında tutan ve yolsuzluğa bulaşmış olan düzen partileri. Bu nedenle de kitlelerin en temel sloganı 2010 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında sınıflar mücadelesinin dinamiğini belirleyen “halk rejimin yıkılmasını istiyor”.

Biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Lübnanlı emekçi halkın ekonomik krize ve mevcut rejime karşı sürdürmekte olduğu mücadeleyi destekliyoruz. Bu mücadelenin, 2010 yılında benzer taleplerle kıvılcımı yanan, 2019’da Sudan’da, Cezayir’de, Mısır’da ve Irak’ta sürmekte olan seferberliklerin bir parçası olduğunu düşünüyoruz. Lübnan özelinde, mevcut düzenden, onun partilerinden ve emperyalizmden kopuşu hedefleyen, işçi sınıfının bağımsız politik hattını oluşturmayı gündemine alan bir mücadele programının oluşturulabilmesinin, kitle hareketinin hükümete attırmış olduğu geri adımı garanti altına almasının ötesinde seferberliklerin sürdürülmesinde de önemli bir yere oturduğuna inanıyoruz. Bu noktada Lübnanlı sosyalistlere ve sınıf örgütlerine önemli bir sorumluluk düşmekte. Bizler, tüm devrimci enternasyonalistleri, Lübnan halkının seferberliğiyle bu doğrultuda dayanışmaya davet ediyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

20 Ekim 2019

Şili: “Mücadeleyi sürdürelim ve yaygınlaştıralım!”

0

Şili’de hükümetin toplu taşıma ücretlerine yaptığı zam emekçi halkın büyük tepkisine neden oldu ve başkent Santiago’da zammın geri çekilmesi için büyük seferberlikler düzenlendi. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Şili partisi İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST), konuya ilişkin bir bildiri yayımladı.

Büyük sermayedarların çıkarlarını savunan sömürücü Piñera hükümetine karşı kitlelerin tepkisi ve öfkesi 18 Ekim Cuma gününden bu yana isyana dönüştü. Artık yeter diyen Şili halkı ve özellikle gençliği, seferberlikleriyle başkent Santiago’nun caddelerini doldurdular. Geceleri dolduran yoğun tencere tava ve korna sesleri, toplu taşımaya yapılan zamlar iptal edilene kadar mücadelenin süreceğine işaret ediyordu. Emekçilerin yıllardır maruz kaldığı basıncın beslediği bu kararlılık ve öfke sonunda Şili polisini yendi ve sokaklardan kovdu.

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım toplu taşımaya yapılan zamlar olsa da, öfke patlamasının temelinde yatan nedenler, elektriğe, suya, eğitime ve sağlığa yapılan sürekli zamlar, yoksulluk sınırındaki emekli maaşları ve otoyol ücretlerinin gelişigüzel artırılması oldu. Öte yandan ücretler dondurulmuş durumda, hatta yoğun işgünü ve esnek çalışma koşulları nedeniyle giderek erimekte.

Hiç şüphe yok ki, başkent Santiago’daki kitlesel seferberlik tüm ülkeye yayılacak. Seferberliğin yaygınlaştırılması ise, hükümetin gelişigüzel bir şekilde karar altına aldığı zamların iptal edilmesinin en önemli garantisi olacak.

Olağanüstü hal kaldırılsın, ordu caddeleri terk etsin!

Hükümet her zaman olduğu gibi, eylemleri sonlandırabilmek için en temel yöntemi olan baskıya başvurdu. Ancak eğer hükümet olağanüstü hale başvurarak eylemleri durdurabileceğini düşünüyorsa yanılıyor. Tam tersine, eski kuşaklarda trajik anıları canlandıran, ordunun sokaktaki varlığı genel bir öfke doğuruyor ve doğurmaya devam edecek; çünkü eylemciler hiç çekinmeden askerlerin yüzlerine karşı “Sizden korkmuyoruz!” diye haykırıyor.

Metro ve tüm temel hizmetlere yapılan zamlar derhal iptal edilsin!

OHAL kaldırılsın! Ordu caddeleri terk etsin!

Mücadeleyi ve eylemleri tüm ülkeye yayalım!

Genel greve doğru!

İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) / İUB-DE Şili partisi

19 Ekim 2019

“Yargı reformu bahanesiyle kadın ve çocuk haklarının gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz!”

0

197 kadın örgütü, İkinci Yargı Paketi’nde yer aldığı söylenen “çocuk istismarcılarına af” maddesine ve çocuk istismarını meşrulaştıracak düzenlemelere karşı ortak bir bildiri yayınladı. Bildiriyi aşağıda paylaşıyoruz:

Yargı reformu bahanesiyle kadın ve çocuk haklarının gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz!

Çocuklara yönelik cinsel istismar suçunu meşrulaştırıp, tecavüzlere af getirme girişimlerinden derhal vazgeçin!

İkinci Yargı Paketi’nde yer aldığı söylenen çocukların istismarcılarla evlendirilmesi durumunda cezanın ertelenmesi hükmüne itiraz ediyoruz! Bir kez daha yineliyoruz: Tecavüzü aklayacak, çocukların cinsel istismarını meşrulaştıracak, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz!

İkinci Yargı Paketi’nde çocukların istismarcılarla “belirli şartlarda” evlendirilmeleri durumunda cezanın erteleneceğine yönelik hükmün bulunduğu iddialarını basına yansıyan haberlerden dehşet içerisinde izliyoruz. Haberlere göre, İkinci Yargı Paketi’ne gireceği iddia edilen yeni düzenleme çocuk ile cinsel istismar faili arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması ve evlendirilmeleri durumunda hükmün ertelenmesini kapsıyor. 2016’da belirttiğimiz gibi, altını çizerek bir kez daha belirtiyoruz ki, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak, çocuk istismarını meşrulaştıracak, tecavüzü affedecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz. 

Hükümet, 2016 yılında da çocuklara yönelik istismar edilen çocuklarla cinsel istismar failleriyle evlendirilmeleri halinde cezadan muaf olmalarını içeren bir önergeyi 3 AKP Milletvekilinin imzasıyla bir gece vakti apar topar Meclis Gündemine getirmişti. Dönemin Adalet Bakanı “Bunlar tecavüzcü değil. Bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” diyerek, yasaları ve Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları sözleşmelerini çiğneyerek, tecavüzcülere getirilecek affı savunmuştu. Önerge, önemli toplumsal tepkilere yol açmış, kadın ve çocuk örgütleri başta olmak üzere toplumun her kesiminden ve dünyadan gelen tepkiler üzerine hükümet önergeyi geri çekmek zorunda kalmıştı. O dönem çocuklara yönelik istismarı meşrulaştırmayı ve çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açmayı hedefleyen bu önergeye, milyonlarca kadınla birlikte karşı çıkmıştık.

2016’dan bu yana yayınladığımız sayısız bildiride belirttiğimiz üzere böyle bir düzenleme Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları ve kadın hakları ile ilgili sözleşmelere ve Anayasa’ya aykırıdır, çocuk istismarcılarına af konusu tekrar tekrar gündeme getirilmemelidir!

Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarıyla mücadele etmek, çocuk yaşta zorla evlendirmeleri önleyecek düzenlemeler getirmek, kadın ve kız çocuklarının kazanılmış yasal haklarını korumak devletin sorumluluğudur. Kız çocuklarının tüm haklarını ihlal etmeye yönelik bu hükmün gündeme getirilme olasılığına karşı yetkilileri uyarıyoruz, böyle girişimler varsa derhal ve bir daha asla gündeme getirilmemek üzere vazgeçilmelidir.  Çocuk istismarı affı basına yansıdığı gibi yargı paketinde yer alıyorsa derhal çıkartılmalı, çocuk ve kadın haklarının Meclis eliyle gasp edilmesinin önüne geçilmelidir. Tüm kadınları, bu meselenin takipçisi olmaya çağırıyoruz.

Nafaka Hakkı Kadın Platformu – TCK 103 Kadın Platformu

İmzalayanlar:

  1. Adalar Vakfı Kadın Çalışma Grubu
  2. Adana Büyükşehir Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi
  3. Adana Kadın Platformu
  4. Adıyaman Anadolu İş Kadınları Derneği
  5. Aka-Der Kadın Faaliyeti
  6. Akdam- Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınmaevi Derneği
  7. Almanya Göçmen Kadınlar Birliği
  8. Altınoluk Demokrasi Platformu Kadınları
  9. Ankara Feminist Kolektif
  10. Ankara Kadın Platformu
  11. Antakya Kadın Dayanışması
  12. Antalya Feminist Kolektif
  13. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği
  14. Antalya Kadın Platformu
  15. Atakent Mahallesi Kadın Meclisi
  16. Avrupa Kadın Lobisi Türkiye
  17. Aydın Kadın Efeler Derneği
  18. Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi
  19. Bağımsız Kadın Derneği Mersin
  20. Başkent Kadın Platformu
  21. Bilgi Kadın
  22. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği
  23. BPW Türkiye – İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu
  24. Buca Evka-1 Kadın Kültür Ve Dayanışma (Bekev)
  25. CEİD – Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği
  26. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği
  27. Çağdaş Hukukçular Derneği Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışma Grubu
  28. Çanakkale El Emeğini Değerlendirme Ve Kadın Danışma Merkezi -Elder
  29. Çiğli Evka-2 Kadın Kültür Derneği (Çekev)
  30. Çiğli Kadın Platformu
  31. Datça Kadın Girişimi
  32. Demir Leblebi Fanzin
  33. Demir Leblebi Kadın Derneği
  34. Demokratik Kadın Hareketi
  35. Deniz Yıldızı Kadın Dayanışma Derneği
  36. Denizli Kadın Platformu
  37. Dicle Amed Kadın Platformu
  38. Didim Kibele Kadın Yardımlaşma Dayanışma Derneği
  39. Dikili Kadın Platformu
  40. Disk Kadın Komisyonu
  41. Diyarbakır İş Kadınları Derneği
  42. Doğu Güneydoğu İş Kadınları Derneği (Dogünkad)
  43. Dünya Kadın Yürüyüşü Türkiye Koordinasyonu
  44. Edirne Çocuk Hakları Derneği
  45. Edirne Kadın Merkezi Danışma Derneği (Ekamader)
  46. Edremit Demokrasi Platformu Kadınları
  47. Ege Kadın Buluşması Platformu
  48. Ege Kadın Dayanışma Vakfı
  49. Ekmek ve Gül
  50. Elektrik Mühendisleri Odası Kadın Komisyonu
  51. Engelli Kadın Derneği – Enkad
  52. Erktolia
  53. Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  54. Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği
  55. Eşit Yaşam Derneği
  56. EŞİTİZ – Eşitlik İzleme Kadın Grubu
  57. Eşitlik Koalisyonu Kadın Grubu
  58. Eşitlik ve Adalet İçin Kadın Grubu
  59. Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu
  60. Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu
  61. EVKAD Adana
  62. FeminAmfi
  63. Femin Art Uluslararası Kadın Sanatçılar Derneği
  64. Fethiye Çocuk İstismarını Önleme Derneği  
  65. Fethiye Kadın Danışma Dayanışma Derneği
  66. Fethiye Kadın Platformu
  67. Filmmor Kadın Kooperatifi
  68. FKF’li Kadınlar
  69. Foça Barış Kadınları
  70. GEN-DER Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi
  71. Giresun Cumhuriyet Kadınları Derneği
  72. Giresun Kadın ve LGBTI Platformu
  73. Göz Altında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu
  74. Göztepe Dayanışması L’animo Kadın Grubu
  75. Gülsuyu Gülensu Kadın Dayanışma Evi Derneği
  76. Günebakan  Kadın Derneği
  77. Halkevci Kadınlar
  78. HDK Kadın
  79. Havle Kadın Derneği
  80. Hevi LGBTİ Derneği
  81. IAW – International Alliance of Women
  82. İHD Ankara Şube Kadın Komisyonu
  83. İlerici Kadın Derneği, Antalya
  84. İlerici Kadınlar Meclisi
  85. İmece Ev İşçileri Sendikası
  86. İRİS Eşitlik Gözlem Grubu
  87. İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği
  88. İzmir Amargi
  89. İzmir Bağımsız Kadın İnisiyatifi
  90. İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu
  91. İzmir Kadın Dayanışma Derneği
  92. İzmir Kadın Kuruluşları Birliği
  93. İzmir Kadın Platformu
  94. Kadav – Kadınlarla Dayanışma Vakfı
  95. Ka-Der – Kadın Adayları Destekleme Derneği
  96. Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi
  97. Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu
  98. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
  99. Kadın Çalışmaları Derneği
  100. Kadın Dayanışma Vakfı
  101. Kadın Dayanışması
  102. Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG)
  103. Kadın Emeği Derneği
  104. Kadın Emeği Kolektifi
  105. Kadın Haklarını Koruma Derneği Genel Başkanlığı
  106. Kadın Koalisyonu
  107. Kadın Meclisleri
  108. Kadın Özgürlük Meclisi
  109. Kadın Savunma Ağı
  110. Kadın Yazarlar Derneği
  111. Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği
  112. Kagider – Türkiye Kadın Girişimciler Derneği
  113. Kahdem – Kadınlara Hukuki Destek Merkezi
  114. Kahramanmaraş Kadın Girişimciler Derneği
  115. Kampüs Cadıları
  116. KAOS GL Derneği
  117. Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği
  118. Kapatılan VAKAD’ın Emekçileri
  119. Karadeniz İlleri Kadın Platformu Trabzon Derneği
  120. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği
  121. Karya Kadın Derneği
  122. Kayseri Kadın Dayanışma Derneği
  123. Kazdağlı Kadınlar
  124. Kazete Bağımsız Kadın Gazetesi
  125. Kazeteder – Kadın Erkek Eşitliği Derneği
  126. KEFA – Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar Grubu
  127. KESK Kadın Meclisi
  128. Keskesor  LGBT
  129. Kırkyama Kadın Dayanışması
  130. Kırmızı Biber Derneği
  131. Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
  132. Kocaeli Kadın Platformu
  133. Koza Kadın Derneği
  134. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması
  135. Kuşadası Kadın Dayanışma Platformu 
  136. Lambda İstanbul
  137. Lezbiyen Biseksüel Feministler  
  138. Lotus Kadın Dayanışma ve Yaşam Derneği
  139. Mardin Ortak Kadın ve İşbirliği Derneği
  140. Mardin Şahmeran Kadın Platformu
  141. Menteşe Kent Konseyi Kadın Meclisi
  142. Mersin 7 Renk LGBT Derneği
  143. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
  144. Mor Çetele
  145. Mor Dayanışma
  146. Mor Pusula
  147. Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği
  148. Muamma LGBTI+ Derneği
  149. Muğla Emek Benim Kadın Derneği
  150. Muğla Kadın Dayanışma Grubu
  151. Nar Kadın Dayanışması 
  152. Ordu Kadını Güçlendirme Derneği
  153. Özgür Genç Kadın
  154. Özgür Renkler Derneği
  155. Pembe Hayat LGBTT Derneği
  156. Pir Sultan Abdal 2Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Kadın  Komisyonu
  157. Sacayak Sosyal Eşitlik Derneği
  158. Samandağ Kadın Dayanışma Derneği
  159. Sil Baştan Kadına Yönelik Şiddet ve Çocuk İstismarıyla Mücadele Derneği
  160. Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği
  161. SODA – Sosyal Dayanışma Ağı
  162. Sosyalist Kadın Meclisleri
  163. SPOD – Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği 
  164. Şiddetsizlik Merkezi’nden Kadınlar
  165. TJA – Tevgera Jinen Azad- Kadın Özgürlük Hareketi
  166. TMMOB İstanbul Kadın Komisyonu
  167. TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubu
  168. TODAP – Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği Kadın Komisyonu
  169. Toplumcu Kadın Psikologlar
  170. Trabzon Demokratik Kadın Platformu
  171. Trabzon Eşitlik İnisiyatifi
  172. Trabzon Ev Eksenli Çalışan Emek Sensin Kadın Derneği
  173. TTB Kadın Hekimlik Kadın ve Sağlığı Kolu​
  174. Türk Kadınlar Birliği
  175. Türk Kadınlar Konseyi
  176. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği
  177. Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı
  178. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu
  179. Türkiye Soroptimist Kulüpleri Federasyonu
  180. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği
  181. Uçan Süpürge
  182. Uluslararası Göçmen Kadınlar Dayanışma Derneği
  183. Ulusötesi Kadın Konuları Merkezi Derneği
  184. Umutlu Kadınlar
  185. Üniversiteli Kadın Kolektifi
  186. Van Ahtamar Kadın Platformu
  187. Yaka Koop – Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi
  188. Yaşam Evi Kadın Dayanışma Derneği
  189. Yaşam Kadın Merkezi Derneği
  190. Yaşamda Kadın ve Sanat Derneği
  191. Yeni Demokrat Kadın
  192. Yeniyol’dan Kadınlar
  193. Yeryüzü Kadınları
  194. Yeşil Feministler  
  195. Yoğurtçu Kadın Forumu
  196. Zeytin Kadın Kooperatifi
  197. 17+ Alevi Kadınlar

Ekvador: Kitle seferberliğinin büyük zaferi. IMF’nin dayattığı 883 sayılı kararname geri çekildi

0

Ekvador’da 11 gündür süren kitlesel isyanın ardından Lenin Moreno hükümeti, IMF ile kararlaştırılan kemer sıkma programını başlattığı 883 sayılı kararnameyi iptal etmek zorunda kaldı.

Sokağa dökülen Ekvador halkı, dünya halklarına müthiş bir örnek sundu: Halklara karşı kemer sıkma politikası uygulayan IMF’nin ve hükümetlerin mücadeleyle yenilebileceğini gösterdi.

13 Ekim Pazar gecesi başkent Quito’nun merkezinde toplanan binlerce yerli, işçi, öğrenci ve de halk kesimleri, kararnamenin geri çekilmesini kutladı. Dile kolay: Geride en az 10 ölü, yüzlerce yaralı ve gözaltı bırakan kitle seferberlikleri ve güvenlik güçleriyle sert çatışmalar sonucunda, patron yanlısı hükümet ve IMF ağır bir yenilgi aldı. Yerli Halklar Konfederasyonu’nda (Conaie) temsil bulan yerlilerin önderlik ettiği kısmi bir halk ayaklanması yaşandı.

Kitle seferberliği ilk büyük zaferini elde etti: Polis/asker baskısına meydan okudu, “olağanüstü hal” ve “sokağa çıkma yasağını” yendi. Hükümet Quito’yu kontrol altına alamadı. Sert meydan muharebesinde güvenlik güçleri; yerli halkın, işçilerin ve gençlerin oluşturduğu toplanma noktalarını dağıtmayı başaramadı.

Sonunda Lenin Moreno geri adım atmak zorunda kaldı. 883 sayılı kararname, IMF’nin 4,3 milyar dolarlık yeni bir kredi sağlaması karşılığında benzine %123 zam öngörüyordu. Kredinin koşulu; emekçi ve yerli halka yeni bir kemer sıkma paketi dayatılmasıydı. Ayrıca, iptal edilip edilmediği henüz net olmayan, birtakım esnek çalışma tedbirleri de içeriyordu.

Halk isyanı, ve yerlilerin ve emekçilerin genel grevi, Lenin Moreno’nun patron yanlısı hükümetini ve IMF’yi köşeye sıkıştırdı. Binlerce insan barikatlarda “IMF defol! Lenin Moreno defol!” diye haykırıyordu. Hükümet Guayaquil’e kaçtı. Bir iktidar boşluğu oluştu. Bir devrimci kriz. İkili iktidar unsurları ortaya çıktı: Bir yanda zayıflamış Lenin Moreno, diğer yanda sokaklardaki halk. Hükümetin istifa etmesini ve Conaie, FUT (İşçilerin Birleşik Cephesi adlı sendika konfederasyonu) ve diğer kitle örgütlerinden oluşan bir aşağıdakilerin hükümetinin iktidara gelmesini talep etmenin koşulları mevcuttu. Tüm dünyada paylaşılan videolardan birinde bir yerli şöyle bağırıyordu: “Bizim bu ülkeyi yönetebilecek liderlerimiz var.” Ancak liderler bu talebi ileri sürmedi. Eski Cumhurbaşkanı Correa, isyandan faydalanarak “yeni seçim” önerisinde bulundu. Correa’nın önceki hükümeti -ki zamanında Lenin Moreno onun yardımcısıydı- aynen Lula, Chavez/Maduro, Daniel Ortega veya Kirchnerler gibi çifte söylemli hükümetlerden biriydi. Bu önerisi protestocular arasında ses getirmedi, çünkü Correa ve Lenin Moreno zamanında IMF anlaşmalarını, dış borcu ve ekonominin dolarizasyonunu kabullenmişti.

Lenin Moreno hükümetinin devrimci bir isyanla yıkılmasından korkan emperyalizm ve Vatikan sürece müdahale etti. BM ve Başpsikoposluk temsilcileri “diyalog masası”nda yerlerini aldı.

883 sayılı kararname geri çekildi, ancak “çok partili bir komisyon”un “yeni bir kararname” hazırlamasına karar verildi. Hükümet ve burjuvazi, çeşitli kemer sıkma tedbirlerini geçirmeye çalışacaktır. Fakat hükümet çok zayıf durumda. Kriz aşılmış değil ve kitleler ilk zaferlerini tattı.

Söz konusu müzakerelerde Conaie ve FUT liderliklerinin taviz vermesi tehlikesi mevcut. Bu nedenle yerlilerin, işçilerin ve öğrencilerin seferberlik hali sürmeli ve halka karşı herhangi bir kemer sıkma tedbirinin geçmesine izin verilmemeli. Esnek çalışma gibi tedbirlerin iptali sağlanmalı, tüm gözaltılar serbest bırakılmalı, protestoculara soruşturma açılmamalı ve polis/asker baskısı nedeniyle yaşanan ölümlerin sorumluları yargılanmalı. Tabanda, meclislerde, Conaie ve diğer örgütlerin liderlerinin tabana danışmadan hiçbir anlaşmaya imza atmaması talep edilmeli. Eylemlerde gündeme gelen talepleri yükseltmeleri istenmeli. İlk olarak, IMF defolmalı. Ayrıca düzmece dış borç iptal edilmeli; IMF’den tamamen kopularak yerlilerin, işçilerin ve halkın alternatif ekonomik planı oluşturulmalı; Ekvador’un petrol ve diğer doğal kaynaklarını yağmalamak isteyen çokuluslu şirketler ülkeden kovulmalı; ve tüm kaynaklar yerlilerin ve emekçilerin hizmetine koşulmalı.

Yerliler, işçiler, öğrenciler ve halk kesimleri Latin Amerika’nın ve tüm dünyanın halklarına müthiş bir mücadele örneği sundu. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler Ekvador halkının IMF ve patron yanlısı Lenin Moreno hükümetine karşı kazandığı zaferi selamlıyoruz. Ekvador’daki ilk büyük zaferin pekişmesi ve daha da ilerlemesi için bu mücadele deneyimine destek ve dayanışma çağrımızı yükseltiyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

13 Ekim 2019

Monarşi defol, yaşasın Katalan Cumhuriyeti!

0

2017’de, Katalonya’da bağımsızlık referandumu gerçekleştirilmesini organize eden hükümet temsilcileri ve sivil toplum örgütü liderleri, İspanya devleti tarafından toplam 100 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya seksiyonu Enternasyonalist Mücadele konuya ilişkin bir bildiri yayımladı.

Cezalara ve baskıya karşı: Genel Grev için bir mücadele planı!

2017 yılının Eylül ayındaki olaylar, gösteriler ve kararlardan, 1 Ekim 2017 bağımsızlık referandumdan, arkasından 3 Ekim 2017’de gerçeklesen genel grevden ve yaklaşık iki yıllık tutuklu yargılanma süreçlerinden sonra İspanya Devleti Yüksek Mahkemesi 12 Katalan siyasetçi ve sivil toplum örgütü liderini anayasaya aykırı ayrılıkçılık, kamu malini kötüye kullanma ve devlet kurumlarına itaatsizlik suçlarına dayanarak toplam 100 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bu ceza o dönemde bağımsızlık mücadelesine katılan tüm halka karşı verilmiştir. Bu devletin, yargı organı kanalıyla 1 ve 3 Ekim’de halk hareketini durdurmak sergilediği şiddet ve acizliğin sonucu aldığı siyasi yenilgiye örnek bir ceza vermek istemesidir.

Bu cezalara verilecek yanıt Katalonya’daki durumun anahtarıdır. ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Solu), hükümeti ve cezalara verilecek tepkiyi kontrol altına almak amacıyla beklenen erken seçimlere yoğunlaşmış durumda ve güçlü konumundan faydalanarak cumhuriyet ve referandumdan süresiz olarak vazgeçme karşılığında PSOE ile pazarlık masasına oturmayı umuyor. Ancak bu plan, tüm organlarını Katalonya’ya karşı etkin bir planın hizmetine sokan ve bu plan kapsamında Guardia Civil (Sivil Muhafızlar) Genel Müdürü’nün utanç verici ve kışkırtıcı ifadelerine olanak tanıyan İspanya Devleti duvarına tosluyor. JxCat (Katalonya için Birlik) ise seçimleri reddediyor, muhtemelen dâhil olduğu post-birleşimci partilerin son kez elinde tuttuğu Generalitat (Katalan Özerk Hükümeti) Başkanlığına tutunuyor ve çözüm olarak ERC’den Roger Torrent’in başkanlığındaki Katalan Parlamentosunu öne çıkaran ve devlet kurum ve kanalları üzerinden sürdürülecek bir “demokratik meydan okuma” öneriyor: Yani aynı tas aynı hamam devam ediyor ve mücadeleyi ilerletmek adına hiçbir adım atmıyor.

Peki ya kitleler? 1 ve 3 Ekim tarihlerini toprağa gömerek birkaç yıl öncesine geri dönmekle ve Katalan Cumhuriyeti için mücadeleyi sembolik demeçlere hapsetmekle yetinebilecek miyiz? Siyasi mahkumların özgürlüğü ve sürgündeki liderlerin geri dönüşü için verilen mücadele kendi kaderini tayin etme hakkı ve Katalan Cumhuriyeti’nden feragat etme pahasına olmamalı. Ayrıca sözümüzden dönersek İspanya Devleti’nin Katalan halkına yönelik zulüm ve baskılarını gevşeteceğine inanıyor muyuz? Ekim 2017’nin tereddüt ve ihlalleri rejimi durdurmadı; sadece mevcut ERC ve JxCat önderliklerinin sınırlarını belirledi.

Sağın üç büyükleri PP (Halk Partisi), C’s (Vatandaşlar) ve Vox (Ses) —eski İspanya Başbakanı José María Aznar’ın da söylemiş olduğu gibi— bağımsızlık hareketini tavizsiz bir şekilde ezerek tamamen yenilgiye uğratmak istiyor. Baskının hareketi tasfiye etmek için yeterli olmayabileceğini düşünen PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ise hareketi politik yenilgiye uğratmak, yani bağımsızlıkçı siyasi önderliğin önemli bir kesimini monarşist özerk çerçeveye çekerek bağımsızlık hareketini demoralize etmek ve etkisiz hale getirmek gerektiğini düşünüyor. Bu amaç doğrultusunda bağımsızlık hareketini tehdit etmek ve nihayetinde müzakere masasına oturtmak adına 12 lideri devletin rehinelerini olarak elinde tutmak işine geliyor. Buna rağmen Sánchez’in 155. maddeyi yeniden uygulamaya geçirme tehdidi, PSOE’nin İspanya Devleti’nin ve IBEX 35 (Madrid Borsası Endeksi)’in hizmetinde olan bir monarşik rejim partisi olduğunu bir kez daha kanıtlamış oluyor. 10 Kasım’da gerçekleşecek İspanya Genel Seçimlerinin tekrarı ve rejimin çaresiz bir şekilde bu seçimlere bel bağlaması büyük ölçüde PSOE’nin baskılarından kaynaklanıyor, çünkü rejimin içinde bulunduğu krizi göz önüne alırsak PSOE Katalonya’ya saldırmak için birleşik ve güçlü bir İspanyol hükümetine ihtiyaç duyuyor. Devlet ve devletin baskı, yargı ve medya aygıtları da bu gidişatı doğruluyor.

CDR (Cumhuriyeti Savunma Komiteleri)[1] ve çeşitli taban örgütlerine üye 9 bağımsızlıkçı aktivistin gözaltına alınması ve yedisinin 23 Eylül’den bu yana tutuklu olması aslında halk olarak hepimizin yargılandığının ve yükselen baskının çapının İspanya Devleti’nin aksettirdiğinden çok daha geniş olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum aynı zamanda bağımsızlık hareketinin belirli bir sektörünün kriminalizasyonu kampanyasıdır. Aynı gün iki bağımsızlıkçı sol militanının Mossos d’Esquadra (Katalan Kolluk Kuvvetleri) tarafından gözaltına alınması ve Yüksek Mahkeme kararı ertesinde gerçekleşebilecek seferberlikler için yeni baskı araçlarının uygulamaya konulacağının ilan edilmesi tüm baskı organlarının bu sürecin kilit noktasına saldırdığını gösteriyor: sokak seferberlikleri ve taban örgütlenmeleri.

Bu nedenle Yuksek Mahkeme’nin ceza kararına verilecek tek gerçek cevap seferberliği yeniden inşa etmektir. JxCat ve ERC’nin önderliklerini aşmamız, öne sürdükleri “stratejik bağımsızlık cephesi” söylemlerinin altında yatan devletle olası tüm çatışmalardan kaçınma ve bizleri frenleyerek yenilgiye sürükleme niyetlerini ifşa etmemiz hayati önem taşımaktadır. 18 Ekim için yapılan yeni genel grev çağrısıyla bir mücadele planı oluşturmalıyız. Tabandan örgütlenmeli ve 17 Ekim’in ortaya çıkardığı en dinamik örgütlenmeler olan CDR’leri yeniden inşa etmeli ve güçlendirmeliyiz. Ayrıca pek çok tarihsel anda olduğu gibi 2017’de de grev ve işgaller gerçekleştirerek kilit rol oynamış olan öğrenci meclisleri ve sokak seferberliklerinin yükseltilmesi için de çabalamalıyız. Genel grev çağrısı yapan sendikal ve politik örgütler ve hareketler olarak 3 Ekim (Genel Grev) Platformu’na ivme kazandırmalıyız.

Sola, işçi sınıfına ve emekçilere doğru bir dönüşe ihtiyacımız var. Tabanı genişletmek, ERC’nin dediğinin aksine PSOE ile işçi sınıfına ve halka karşı yapılan bir anlaşma değildir. Tabanı genişletmek Aragonés Yasa Tasarısı’nın[2] öngördüğü gibi daha fazla özelleştirmeye kapı açmak değildir. İşçi sınıfının büyük bir kesimi Katalan Cumhuriyeti için verilen mücadelenin parçası değilse bunun nedeni mücadelenin önderliğinin —JxCat ve ERC— kamu hizmetlerinde sert özelleştirmeler ve kesintileri uygulayan yönetimle aynı olması ve işçi ve emekçilerin bu önderliğin sundugu cumhuriyetten kazanacak hiçbir şeylerinin olmamasıdır. Tabanı genişletmek, işçi sınıfı ve emekçi sektörlerin maruz kaldığı ciddi eksiklikleri gidermek için sağlam bir taahhüt oluşturmaktır. Bu aynı zamanda bağımsızlık hareketinin bastırılmasının, bu rejimin sütunlarını sorgulayan herhangi bir muhalefet veya mücadele hareketini bastırmanın öncüsü olduğunu da anlamaktır. Bugün 19 kişiyi hapseden ve binden fazla kişiyi suçlayan baskı, yarın daha fazla kemer sıkma ve tasarruf planını uygulamaya koymak için de kullanılacaktır. Bu nedenle Katalan işçi sınıfı olmadan Katalan Cumhuriyeti olamayacağı açıktır. Ve sola dönüş olmazsa bu cumhuriyet kararlı ve istikrarlı olmayacaktır.

Aynı şekilde, Katalan Cumhuriyeti için işçi sınıfını kazanmak –cumhuriyetin tarihsel kökenlerini de düşünürsek— İspanya Devleti’nin geri kalanında bulunan ve Altsasu gençlerinin mahkûm edilmesi[3] veya SAT (Endülüs İşçi Sendikası) üyelerinin uğradıkları zulüm[4] gibi olaylarda açıkça görüldüğü üzere Franco’nun mirasçısı güncel rejimin mağduru diğer işçi ve halklarla dayanışma köprüleri inşa etmenin en doğrudan kanalıdır. Ve bu dayanışma olmaksızın İspanya Devleti’nin saldırmak için hep bir şansı olacaktır. 1978’in monarşik rejimini sona erdirmek için tüm işçi ve halkların Katalan Cumhuriyeti için verilen mücadeleye eşlik etmesi şarttır.

Katalan Cumhuriyeti için bir hareket ve örgütlenme inşa etmek, emekçileri sefalete sürükleyen kapitalist sistemi kıran ve devleti yıkan bir alternatif geliştirmek anlamına geliyor. CUP-CC (Halk Birliği Adaylığı- Kurucu Çağrı) bu yeniden yapılanmanın bir motoru olabilir mi? Bunun gerçekleşmesi ve Katalan hükümetine imtiyaz vermeyen, emekçilerden yana olan kararlı bir yol izlenmesi için mücadele ediyoruz. Bunun için —16 Mart’ta Madrid’de yapılan gösterilerde olduğu gibi— ülke çapında kapitalizm, devlet baskısı ve Monarşi karşıtı ve halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan eylemler ve örgütlerden oluşan platformlarla ortaklaşan daha geniş bir güçler topluluğu için uğraşmalıyız. Parçası olduğumuz CUP-Por la Ruptura (CUP-Kopuş için) koalisyonunun 10 Kasım seçimlerinde adaylığını sunması, rejimi devirmek için gerekli olan sınıf politikası referansının inşa edilmesi ve kopuş mücadelesi için önemli bir adımdır.

Hareketi ve seferberliği yeniden canlandıralım!
Siyasi tutuklulara özgürlük, sürgünlere geri dönüş hakkı ve tüm süren davaların düşmesi: AF!
Baskıya ve hukuki cezalara karşı: Mücadele planı ve genel grev!

Aragon Yasa Tasarısı’na geçiş yok!
İşçi ve emekçilerin Sol alternatifini inşa edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) İspanya Seksiyonu Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internationalista)

14/10/2019


[1] Katalonya genelinde mahalle ve yerleşim yeri bazında Katalan Cumhuriyeti’ni savunma amacıyla ortaya çıkan sivil halk inisiyatifindeki taban örgütlenmeleri, ç.n.

[2] Tüm kritik kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini öngören yasa tasarısı Katalan Parlamentosu’na Katalonya Ekonomi ve Finans Bakanı Pere Aragonés tarafından sunulduğu için Aragonés Yasa Tasarısı (Ley Aragonés) olarak adlandırılıyor, ç.n.

[3] 2016 yılı Ekim ayında Bask Bolgesi’nin Altsasu şehrinde 5 genç ve Guardia Civil (Sivil Muhafızlar) arasında çıkan kavga sonucu başlayan ve hukuk ihlalleriyle dolu yargılama süreci sonucunda gençlerin 888 gün hapse mahkum edilmesi, ç.n. 

[4] SAT’ın 600’den fazla üyesi devlet tarafından para veya hapis cezası istemiyle açılan soruşturmalar nedeniyle “adalet” savaşı veriyor. Sendikanın tutuklu pek çok üyesi var, ç.n.

Yaşasın Ekvador halkının kitlesel ayaklanması!

0

IMF dayatmaları sonucu, Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno akaryakıt fiyatlarını serbest bıraktı ve işçi hakları aleyhine tedbirler hayata geçirdi. Başkent Quito, Guayaquil ve ülkedeki diğer şehirlerde kitlesel gösteriler gerçekleşti. Köşeye sıkışan hükümet, “olağanüstü hal” ilan edip acımasız bir polis baskısı başlattı ve orduyu sokağa çıkardı.

Dizelin litresinin 36 sentten 56 sente yükselmesi, Ekvador’daki isyanı tetikleyen unsur oldu. Geçmişte devlet akaryakıtı sübvanse ediyorken, IMF bu politikanın sona ermesini istedi. Ayrıca, 4.3 milyar dolarlık yeni kredi karşılığında çalışma mevzuatına yönelik saldırılar talep etti. Ekonomi dolarize olmuş durumda ve ücretler dondurulmuş olduğundan, yakıt zammı elbette ulaşım ücretlerinde artış (nitekim ulaşıma zam geldi) ve kitlelerin bütçesini etkileyen temel ihtiyaç maddelerinin pahalanması anlamına geliyordu. Hükümet ayrıca, ücretli izin günlerinde azalma, 12 ay süreli iş sözleşmeleri ve sözleşmeli devlet işçilerinin maaşlarında %20’lik kesinti açıkladı.

Bu nedenle, 3 Ekim Perşembe ve 4 Ekim Cuma günleri, yalnızca ulaştırma sektöründeki şoförler (ki büyük bir kısmı aracının sahibidir) grev çağrısı yaptığı halde, tüm ülke felç oldu. Bizzat hükümet, her düzeydeki eğitim faaliyetinin askıya alındığını ilan etti; çoğunluğu şoförler ve öğrenciler olmak üzere binlerce kişi sokağa inerek cadde ve sokakları kesti; yerliler binlerce kişilik kortejlerle Quito’ya doğru yürüyüşe geçti.

Memleket İttifakı çöktü

Moreno, iktidar yanlısı Memleket İttifakı (Alianza PAIS) hareketi adına girdiği 2017 genel seçimlerinde cumhurbaşkanı seçilmişti. Moreno bunun öncesinde, sahte “21. yüzyıl sosyalizmi” hükümetlerinden birinin başında olan Rafael Correa’nın başkan yardımcısıydı. Hükümetin halk karşıtı ve baskıcı önlemlerine karşı yükselen kitle direnişi karşısında, Belçika’da yaşayan ve yolsuzluk suçlamasıyla kovuşturulan Correa yeniden başkan adayı olmamaya karar verdi ve Lenin Moreno’nun adaylığını desteklediğini açıkladı. Moreno ise göreve gelmesinden birkaç ay sonra selefinin çizgisinden koptu, sağcı muhalefet kesimleriyle masaya oturdu ve Correa’nın bıraktığı büyük dış borç konusunda IMF’yle anlaşmaya varmaya çalıştı.

Kitle seferberliği dinmiyor

Ortak bir basın toplantısında, Conaie (yerlilerin ulusal çaplı örgütü), Halk Cephesi (çeşitli kitle örgütlerinin ittifakı; liderliği büyük ölçüde Maoist) ve FUT (ülkedeki en önemli sendika konfederasyonu olan Birleşik İşçi Cephesi), hükümetin aldığı önlemlerin halk karşıtı olduğunu ve yalnızca işadamlarına ve bankalara fayda sağladığını açıkladı; grev, kitle gösterisi ve yol kesme eylemlerine girişti.

Öte yandan, ulaştırma sektöründeki şoförler her ne kadar bilet ücretlerinde artış karşılığında grevi sonlandırsa da, yerliler kitlesel bir biçimde yol kesme eylemlerine başladı. 6 Ekim Pazar günü yol kesme eylemlerini müdahaleye kalkan 47 asker ve 5 polis, öfkeli eylemciler tarafından tutuklandı. Hükümet, asker ve polislerin serbest bırakılması konusunda pazarlık yaptığını belirtti; ancak ekonomik tedbirlerini gözden geçirmeye yanaşmadı. Bu tutum, Quito’yu işgal eden yerli eylemlerini iyice radikalleştirdi; bu da cumhurbaşkanını başkentten kaçmaya ve hükümeti Guayaquil’e taşımaya mecbur bıraktı. Dolayısıyla fiili olarak ikili iktidar hali ortaya çıktı: Başkenti felç etmiş olan yerli, işçi ve halk örgütleri ile Guayaquil’de bulunan hükümet.

Ekvador halkının isyanı, halkları hileyle oluşturmuş bir borcu geri ödemeye zorlamak için Lenin Moreno gibi yoz ve teslimiyetçi hükümetlerden faydalanan IMF’nin planlarına karşı bir isyandır. Ekvador’un yoksul ve emekçi kesimleri, bu planları alt etmek ve daha fazla ıstırabı engellemek için gerekli tüm imkânlara sahip. FUT gibi önemli kesimler, “Ne Lenin Moreno, ne de Correa” sloganını yükseltiyor! Liderliklerin tutarlı olması, tabanda kararlaştırılan grevleri, eylemleri ve yol kesmeleri tereddüt etmeksizin sürdürmesi ve giderek bir yerli, işçi ve halk hükümeti kurma perspektifine yönelmesi elzem.

Ekvador: IMF’nin kemer sıkma politikasına karşı halk isyanı

0

Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno, IMF ile anlaşarak benzin fiyatını serbest bıraktı. Quito, Guayaquil ve ülke genelinde kitlesel gösteriler gerçekleşti. Patron yanlısı, sözde “ilerici” hükümet, Ekvador halkına acımasız bir kemer sıkma programı dayatılması şartıyla, IMF ile anlaşma imzaladı.

Hükümet benzine zam yaptı, çalışma reformu gerçekleştirdi, ve işçilerin ve halk kesimlerinin yaşam standartlarını etkileyen başka önlemleri hayata geçirdi.

Ekvador’da gerçek bir halk isyanı yaşanıyor. Sokaklarda binlerce kişi polis baskısına karşı direniyor; kemer sıkma politikasına son verilmesini talep ediyor ve kemer sıkmacı hükümete doğrudan meydan okuyor. Halkın taleplerine verilen yanıt; polis baskısı ve demokratik özgürlükleri kısıtlayan bir “olağanüstü hal” ilanı oldu. Ülkede hareket özgürlüğü iki ay boyunca sınırlandırıldı ve güvenlik orduya teslim edildi.

Ancak sendika ve kitle örgütleri genel grev çağrısı yaptı ve halk şu an sokaklarda.

Bütün büyük şehirler felç halde; binlerce kişi greve katıldı ve Lenin Moreno hükümetinin acımasız kemer sıkma politikasını reddederek sokaklara döküldü.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak biz, Ekvador emekçileri ve halk kesimleriyle en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağrısında bulunuyoruz.

Kahrolsun IMF’nin yeni kemer sıkma politikaları!

Yaşasın Ekvador halkının kitlesel ayaklanması!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

4 Ekim 2019

İDP bildirisi: Suriye harekâtı bölge halklarının çıkarına değildir! Sınır ötesi operasyona hayır!

0

1. Türkiye hükümeti ve parlamentosu, Silahlı Kuvvetleri uzun erimli bir çatışma için Kuzey Doğu Suriye’ye gönderme kararı aldı. Bu çevrelere yakın yorumcular bunun sadece sınırlı bir “güvenli bölge” yaratmaya değil, “terörist” olarak kabul edilen ve PKK ile ilişkilendirilen YPG/PYD güçlerinin tamamen tasfiyesine yönelik olduğunu bildiriyorlar. Aynı yorumcular bu operasyonun Türkiye’nin “beka” sorununu halletmeye yönelik ve Suriye’nin 35-40 kilometrelik kuzey kısmıyla sınırlı kalmayacak uzun süreli bir harekât olacağı üzerinde birleşiyorlar.

2. Öncelikle belirtelim ki, biz Türkiye’ye dışardan yönelik saldırıların yarattığı bir beka sorununun olduğuna inanmıyoruz. Ülke bir işgal tehdidi altında değildir ve kaldı ki öylesi bir durumda Türkiye halkları ülkelerini, kendi yaşam alanlarını savunmaya muktedirdir. Yoktan yaratılmış zahiri bir “Türkiye’nin bölünmesi tehlikesi” adına dış ülkelerdeki halkların üzerine yönelik bir saldırı ülkenin bağımsızlığına değil, tam tersine emperyalizme olan bağımlılığının güçlenmesine katkıda bulunur, bulunacaktır.

3. Bu harekât Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir bataklığa doğru sürüklemekte ve emperyalist/yayılmacı güçlerin planlarında kullanılacak bir piyon haline dönüştürmektedir. Bu güçler Suriye, onun halkları ve zenginlikleri üzerinde kıyasıya bir çatışma içindedir ve Türkiye’yi taşeron bir ülke olarak kullanmaktadırlar. Hepsi “Türkiye’nin güvenlik sorununu anlayışla karşılamakta”, yani onu bu harekât için kışkırtmakta, “önünü açmakta” ve harekâtın sınırlarını bizzat kendileri belirlemekteler. Hatta bu yolda şimdiye kadar kullanmaya çalıştıkları yerel güçleri feda edebilmektedirler. Türkiye, Suriye halkları üzerindeki bu haince oyundan derhal geri çekilmelidir.

4. Türkiye’nin bu oyuna çekilebilmesinin esas nedeni, yoktan var edilen beka sorunu değil, dağılma tehlikesi yaşamakta olan Tek Adam rejiminin temelinde yatan ve sahte bir “milliyetçilik” söylemi altında gizlenmeye çalışılan ırkçı, şoven ve yayılmacı karakteridir. Kendini ayakta tutabilmesinin yolu ülkede şoven bir hezeyan yaratmaktan geçmektedir. Planlanan harekât ülkeyi dış güçlere karşı savunma eylemi değil, halkları birbirine kırdırmayı içeren bir işgal girişimi niteliği taşıyacaktır. Türkiye halklarının bekası, başka ülkelerdeki halklarla savaştan değil, tüm halkların kendi kaderlerini özgürce ve demokratik koşullarda belirleyebilmesinden ve bunun yaratacağı kardeşlikten geçer.

5. Tek Adam rejiminin kararlaştırdığı bu harekât, patronlar sınıfının medya sözcüleri tarafından şiddetle desteklenmekte ve kışkırtılmaktadır. Zira patronlar, yıkıma zaten uğramış ve bu harekâtla daha da tahrip olacak Suriye topraklarında özellikle inşaat alanında büyük kâr fırsatları görmektedirler. Bu amaçla tahribat ne kadar büyük olursa kârlarının da o denli artacağını sezmektedirler. Hükümetin işgal edeceği alanlar için öngördüğü köy/kasaba/kent inşaları planı, sadece büyük inşaat patronlarının değil, onun çevresindeki çimentodan demir-çeliğe, hatta mobilya ve beyaz eşya sektörlerine kadar yayılan geniş bir alanda faaliyet gösteren oligarşi sınıfının hevesini artırmaktadır. Patronlar, ateş, kan ve ölümler üzerine kurulan imparatorluklarını bu yolla daha da güçlendirmek istemektedirler.

6. Sonuçta uzun süreli bir işgale dönüşecek olan bu askeri operasyonun maliyeti milyarlarca dolar olarak ifade edilmektedir. Zaten devasa dış borçlar ve yüksek enflasyon altında ezilen bir kriz yaşamakta olan Türkiye ekonomisi bu maliyet altında daha da ezilecektir. Ama bu operasyonun başarılı olması halinde bundan kârlı çıkacak olanlar sadece ve sadece silah sanayicileri ve tüccarlar ve iktidarın çevresinde kümelenmiş patronlar olacaktır. Bütün bunların faturasını ise, operasyon sırasında kaybedilmesi muhtemel canların yanı sıra, şu an işsizlik durumu veya korkusu altında kıvranan emekçiler ödeyecektir. Hükümetin operasyonu finanse etmek amacıyla daha fazla borçlanmaya, hatta halka yeni bir “salma vergi” çıkarma olasılığı bile bulunmaktadır. Türkiye halkları kısa bir süre sonra “bütün bunlara ne gerek vardı” demek noktasına gelmesi çok muhtemeldir.

7. Türkiye’nin bu operasyonu bölgede IŞİD ve benzeri cihatçı güçleri serbestleştirecek, onların gizli hücrelerini yeniden aktifleştirecek, çeşitli çetelerin Türkiye’ye de sızarak yeni kanlı eylemlere girişmelerine yol açacaktır. Böylece özellikle Suriye’de iç çatışmalar yeniden yaygınlaşacak, daha çok kan dökülecek, Suriye’deki ilerici-devrimci güçler üzerinde hem cihatçıların hem de diktatörlük rejiminin saldırıları yoğunlaşacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin Ortadoğu’da içine gömüldüğü çıkmaz iyice derinleşip yoğunlaşabilecek ve Türkiye’yi kolay kolay içinden kurtulamayacağı sürekli bir seferberlik haline sokabilecektir. Bunun ülke içinde yaratacağı olağanüstü hal, tüm emekçi yığınları ekmekten ve demokrasiden iyiden iyiye yoksun hale getirebilecektir.

8. Öte yandan, ana muhalefet partisi CHP “Oradaki askerlerin burnu kanamasın diye tezkereye içimiz yana yana evet diyeceğiz.” ifadesiyle sınır ötesi operasyonu destekleyerek, bir kez daha Saray rejiminin çıkarına ve işçi sınıfı ile bölge halklarının aleyhine bir karar aldı. Böylelikle CHP, Saray rejiminin gerçekleştireceği eylemlerin de sorumluluğunu üstlenmiş oldu.

9. Biz Türkiye işçi ve emekçi yığınlarının böylesi bir bataklığa sürüklenmesine karşıyız. Bizim bekamız ve çıkarımız Ortadoğu halklarıyla kardeşlikten ve dayanışmadan geçmektedir. Bu da tüm halkların kendi kaderlerini demokratik olarak belirleyebilmesinden, bu hakkın savunulmasından geçtiğini düşünmekteyiz.

10. Türkiye emperyalizme zaten bağımlıdır ve Suriye’ye yönelik harekâtın bu bağımlılığı güçlendireceğini görüyoruz. Oysa öncelikli olarak yapılması gereken emperyalizmden tam bir kopuşun gerçekleştirilmesidir. Derhal NATO’dan çıkılmalı ve ülkedeki yabancı askeri üsler kapatılmalıdır. Ayrıca Türkiye başta ABD olmak üzere bölgedeki bütün emperyalist ve yayılmacı güçlerin oradan çekilmesini savunmalı ve sağlamalıdır. Ancak böylesi bir politika Türkiyeli emekçi halklar ile başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları arasındaki kardeşliği ve dayanışmayı sağlayabilecektir.

11. Suriye halklarının kendi kaderlerini tayinlerinin önünde duran en büyük engel Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin ve ABD ile diğer emperyalist güçlerin işbirliği içerisinde oluşturulan karşıdevrim cephesidir. Bu güçler bölge halklarının yararları uğruna değil emperyalizmin bölgedeki çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Kürt halkının kendi kaderini tayin edebilmesi ABD’nin sahte desteği ile değil bölge emekçi halklarının birleşik mücadelesiyle mümkündür. Suriye’nin sorunlarını ancak Suriye halkları çözebilir ve onlar çözmelidir. Dünya emekçileri ve onların örgütleri, Suriyeli demokratik ve devrimci güçlerin desteğine koşmalıdır.

Yerli araba, yeni cukka

0

Yaşadığımız ekonomik krizle birlikte araba satışları inanılmaz düşmüş durumda. Fakat araba satışlarının düşmesinde bir başka etken daha var: Dünya çapında araba endüstrisinin doyuma ulaşması. Bu yüzden de satışları artırmak için yeni yöntemler aranıyor.

Fakat bunlar olurken, bizdeki her seçim dönemi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen yerli ve milli araba sevdası, bugünlerde tekrardan ön plana çıkarıldı. “Acaba bilmediğimiz bir seçim mi var?” sorusunu da akıllara getirmiyor değil. “Yerli arabayı gördüm, gördün, güzel, tamamen elektrikli, SUV’du, 4 tekerdi” polemiklerini bir yana bırakırsak, gerçekten yerli araba bize lazım mı?

Erdoğan’ın 2013 yılında “Yok mu bir babayiğit” söylemiyle hız kazanan yerli araba hikâyesi, 2017 yılında beş büyük firmanın (Anadolu Grubu, BMC, Kıraça Holding, Turkcell ve Zorlu Holding) ortak olduğu konsorsiyum ile babayiğitlerini bulmuştu. 2019 yılında bir prototipin üretileceğini, 2022 yılında ise seri üretime geçileceğini belirtiyordu bu ortaklığın CEO’su. Fakat geçtiğimiz günlerde Koç Holding’e yakınlığı bilinen İnan Kıraç’a bağlı Kıraça Holding ortaklıktan ayrıldı ve proje hakkındaki soruları tekrardan gündeme getirdi: “Bu proje yapılabilir mi, nasıl olacak?”, vs.

Yapılabilir veya yapılamaz, ama asıl mesele yerli araba toplumumuz için acil ve öncelikli bir ihtiyaç mı? Yukarıda belirtildiği gibi araba satışlarındaki düşüşe rağmen, hane başına araç sahibi olma oranı 2008’de %30’ken, 2018’de %46,7’ye çıkmış durumda. Her ne kadar ulaşım temel bir ihtiyaçtır desek de bu türlü bireysel tüketime hizmet edecek araçların artması ulaşım sorununa çözüm olamaz. Ayrıca yerli arabada da olacağı söylenen pil teknolojili elektrikli teknoloji göründüğü gibi çevre dostu değil. Mesela, Tesla, araçlarında kullanılan batarya ve elektronik aksamların üretimi için 17 ton karbondioksit atmosfere salıyor, bu ortalama bir aracın bu gazdan sekiz yılda saldığından daha fazla. Bu konu başta da değindiğimiz gibi yeni bir pazarlama metodu.

Daha çok araba; daha çok yol, trafik, kirlilik, israf ve beton demek. Türkiye’deki araç sayısı son 20 yılda 4 katına çıkmış, fakat bu kadar aracı kaldıracak yol ve park alanı yok. Olsa bile bu doğa için yeni talan anlamına geliyor, aynı İstanbul’un kuzeyini 3. köprü ve yeni havalimanıyla talana açtıkları gibi. 2018 verilerine göre, İstanbul’da sadece bir kişi ev-iş arasında trafikte günde 104 dakika harcamakta ve İstanbul, trafik sorununda 226 şehir arasında en problemli 11. şehir. İstanbul’daki yol miktarı 4.000 km civarında, araç sayısı ise 3 milyondan fazla, fakat bunlara karşılık sadece 105 km raylı sistemimiz var.

Ayrıca herhangi bir doğal afette felç olan, beklenen Büyük İstanbul Depremi’nde ise tamamen çökeceğinden korkulan bir ulaşım sistemimiz var.

Sonuç, yerli ve milli araba toplumun yararına değil, şirketler ve onlarla bağı olan insanların kârına olacaktır. Sadece İstanbul verilerine bakarak bunu rahatlıkla görebiliriz, refah ve mutluluk daha çok arabayla gelmeyecek.

Toplu taşımanın yaygınlaşması ve ücretsiz olması öncelikli hedef olmalı. Var olan araç sayısının azaltılması için çözümler geliştirmeli, afetleri de göz önüne alarak sözde kentsel dönüşümler değil; yaşanabilir, emekten yana planlara ihtiyacımız var. Daha çok araba, daha çok talan demek; biz ise insanca yaşamak istiyoruz.

Ofiste üç kuruşa çalışıyoruz ama işçi olduğumuz kabul edilmiyor

0

Merhaba Gazete Nisan’ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Uzun zamandır yazmayı düşünüyor fakat hayat kargaşası içerisinde vakit bulamıyordum. Sıradan hayatımdan, yazsam da pek kimsenin ilgisini çekecek olaylar geçmiyor. Benim işyerimde ne bir direniş ne bir örgütlenme mevcut. Herkes kışları sabah gün doğmadan işbaşı yapıyor, gün battıktan sonra eve dönüyor. Yazları biraz daha şanslıyız, güneşi görebiliyoruz. Beyaz yakalı denilen kesimdeniz ama yeni pek çok işyerinin yeni modası olan serbest kıyafet uygulaması yakamızdaki beyazı da söktü. Tabii ki kimse bu konuda şikâyetçi değil fakat yakamızdaki beyazın yok olması, çoğu arkadaşımızın bilincindeki beyazın yok olmasını sağlamadı. Gün yüzü görmeden üç kuruşa çalışan arkadaşlarımız ne hikmetse işçi olduklarını kabul edemiyorlar. Sanki Antik Yunan’da yaşıyoruz da kol emeği kullanmak ayıp. Halbuki yasalara göre bile sendikaya üye olabilen işçileriz. İşyerinde sendikalara üye olamayanlar da var, mesela taşeron işçiler haricinde direktörler, genel müdürler vs. sendika üyesi olamıyor, çünkü onlar sermayenin temsilcileri.

Arkadaşlar arasında en büyük sorunlardan biri de maaş. Herkes sır gibi saklıyor. Acaba herkesten düşüğe mi yoksa yükseğe mi çalışıyorum yoksa işveren çok adil davranıyor, herkes üç aşağı beş yukarı aynı maaşı mı alıyor asla öğrenemedim. Geçen gün plazanın altındaki markete gittim, kasiyer arkadaşlar bordrolarına bakıp kim ne kadar kazanıyor tartışıyorlar, bir de sendika aidatlarına bakıyorlar. Tutamadım kendimi sordum “Sendikalı mısınız?” diye. “Evet” dediler. Fakat pek memnun değillermiş, toplu iş sözleşmesini yaparken işçilere yeterince danışılmıyormuş, aidatları da azıcık yüksekmiş. Tesadüfe bakın ki yukarıdaki plazanın içerisinde bir şirkette çalışan ben, aşağıdaki kasiyerlerle aynı sendikaya üye olmuşum. Ama şu anlık bizim taraf için bir anlam ifade etmiyor çünkü beyaz yakalı arkadaşlarım işçi olduklarını; toplu iş sözleşmesi hakları olduğu gibi grev hakları olduğunu imkânı yok kabul etmiyor. Mesai ücretleri ödenmiyor, mesai ücretleri ödenmeyince işler bitirilsin diye uğraşılmıyor. Zaten gece gündüz çalışıp öyle ya da böyle işi gün ya da gece dahilinde bitirecek birileri bulunuyor.

Bana işe çalışmaya başladığımdan beri çok ilginç gelen bir diğer nokta ise bilgisayarlar ile kurduğumuz ilişki. Finanstan muhasebeye, tahsilattan hukuka şirket içindeki her işi katbekat hızlandırıyorlar fakat sanki bilgisayarlar bu ofislerde bu kadar yaygın olmadığı zamanlar daha rahat çalışılıyormuş. Nereden mi biliyorum? Her şeyden önce yaşı yetenler o eski güzel günleri yad ediyor. Faksın gelmesini beklerken kitap okuyanlar, müşteri gelene kadar uyuyanlar, yeni evrak gelene kadar dolaşanlar gırla. Bir de arkadaşlar ile ortak kanımız, nasıl oldu anlamadık fakat yaşı yetenler anlatmadan evvel biz bunun böyle olduğunu çözmüştük. Bilgisayar, sürekli e-postaların yağdığı; yöneticinin senden ne kadar çok analiz, grafik, sunum isterse istesin doymadığı; ne kadar e-fatura kesersen kes bitiremediğin ilginç bir mecra. Tabii ortadan kalksınlar demiyoruz fakat eski güzel günlerde insanlar daha yavaş yapılan işlerde nasıl daha serbest olabilmişler şaşırıyoruz.

Uzun lafın kısası, pek bir şey yaşamıyoruz şu sıralar fakat yine de bir umut var. Tabii umudun karşısında krizden dolayı işinden olmak da var. Bakalım hangisi ağır basacak, kim elini çabuk tutacak? Patron mu işçiler mi?

Yoksul daha yoksul; zengin daha zengin

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) araştırma sonuçlarına göre yoksul daha yoksullaşırken; zenginlerin toplam gelirden payı arttı.

Nüfusun yüzde 20’lik kesiminin toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 0,2 puan artarak yüzde 47,6’ya yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,2 puan azalarak yüzde 6,1’e düştü.

Tek kişilik hane halklarının yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 1,4 puan artarak yüzde 9,6, tek çekirdek aileden oluşan hane halklarının yoksulluk oranı 0,4 puan artarak yüzde 12,9, en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hane halklarının yoksulluk oranı ise 0,9 puan artarak yüzde 18,8 olarak hesaplandı.

TÜİK verilerine göre nüfusun yüzde 70,4’ünün konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemesi veya borcu var. Neredeyse borçsuz hane kalmadı.

İcra dosyalarının sayısı yüzde 10,4 artarak 6 milyon 619 bine ulaştı. İcra dairelerinde halen 21 milyon 282 bin dosya derdest bulunuyor. Yılın ilk 7 ayında bankalar, borcunu zamanında ödeyemeyen 976 bin kişiyi kara listeye aldı. Temmuz sonu itibariyle borçlu sayısı 3 milyon 590 bin kişiye ulaştı. Bankalara kredi borcu bulunan vatandaş sayısı ise Temmuz sonunda 31 milyon 306 bin oldu.

Devletin kasası dolsun diye satılmadık kurum bırakmayan, bu da yetmezmiş gibi yedek akçeyi de Hazineye devrederek yeni bir kaynak yaratan iktidar, bu kaynağı ülkesi ve vatandaşının refahı için değil, kendi lüksü ve konforu için kullanmaya devam ediyor.

İşsizlik Fonu’nu işçiler yönetmeli!

0

İşsizlik Sigortası Fonu 2000 yılında hayata geçti. Geride kalan 19 yıl içinde fonda biriken para 131 milyar liraya ulaştı. Fon şu an sona erdirilse ve biriken para yıllardır maaşlarından bu fon için kesinti yapılan yaklaşık 15 milyon işçiye dağıtılsa kişi başına yaklaşık 30 bin lira düşüyor. Ne kadar büyük bir para biriktiğini böyle düşünelim!

İşsizlik Fonu’nu sadece işçiler kullanmalı!

Bununla birlikte, işçilerin işsizlik fonu patronlara bedava kaynak ve iktidarın beceriksiz ve yağmacı politikalarının yarattığı kamu maliyesine yama olarak kullanılıyor. Bu nedenle fon, son dönemde sürekli zarar ediyor. Tekrar edelim! Bu zararın nedeni kriz nedeniyle ortaya çıkan yığınsal işsizliğe çare bulmak için, fonun işsizler için yoğun bir şekilde kullanılması değil. Tersine, adı işsizlik fonu ama fonu daha çok patronlar kullanıyor. Ayrıca fon bütçe açıkları için ucuz kaynak işlevi görüyor.

Fon, amacı dışında birçok alanda kullanılıyor ve fondan işsizler yeterince yararlanamıyor. Fonun işsizlik ödeneği dışında kullanım oranı yüzde 71’e ulaşmış durumda. Son verilere göre ödenek için başvuran her on işsizden sadece altısının başvurusu kabul edildi. Her on işçiden dördünün ise işsiz olmasına rağmen başvurusu çeşitli gerekçelerle kabul edilmedi. Bu kabul etmeme gerekçelerinin önde gelen nedenleri, ödeneğe hak kazanabilmek için gerekli çalışma ve prim süresini tamamlamamış olmak.

İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalı!

İşsizlik maaşı alabilmek için son üç yılda toplam en az 600 gün prim ödemiş olmak ve son 120 günde prim boşluğu olmaması gerekiyor. Bu durumda dahi maaş ancak 6-10 ay arası ödeniyor. Süre dolduğunda kişi iş bulamamış olsa da işsizlik maaşı kesiliyor. İşsizlik ödeneği alabilmek için aynı zamanda “isteği dışında” bir nedenle işten çıkarılmış olmak gerekiyor.

Lakin tablo yine de bundan daha kötü! SGK’nin son açıkladığı verilere göre Temmuz 2019 itibariyle İşsizlik Fonu’ndan sadece 657 bin işsiz yararlanabiliyor. Oysa Fonu yöneten İşkur’un kendi kayıtlarına göre dahi dört milyonun üzerinde işsiz var. Bu rakamlara göre her on işsizden ancak dördü fondan yararlanabilmekte.

Kısacası neresinden bakarsak bakalım resmi rakamlara göre dahi işsizlerin yüzde 85’i fondan yararlanamıyor. Bunun üzerine bir de her üç kişiden birinin, zaten kayıtdışı çalıştığı için fondan hiçbir şart altında yararlanamadığını ve resmi rakamlara göre dahi hiçbir sosyal güvencesi olmayan on bir milyon kişi bulunduğunu ekleyelim. Tablonun ne derece vahim olduğu ortada!

İşsizlik Fonu’ndan, işten atılarak işsiz kalmanın dışında Kısa Çalışma Ödeneği altında da bir ödeme yapılıyor. İşyerlerinin kısaca işçisine maaş veremez duruma düşmesi sonucu işçilere üç aylık ücretleri Ücret Garanti Fonu’ndan ödeniyor. Son bir yılda bu şekilde yüz bine yakın işçiye ödeme yapılmış. Bu rakam son on yılda bu şekilde ödenen rakamın üçte birine denk geliyor.

Lafın özü, önce olmadığı, sonra en kötüsünün geride kaldığı iddia olunan KRİZ, net bir şekilde işçiyi emekçiyi perişan ediyor.

Peki, Kısa Çalışma Ödeneği’ne yol açan bu firmalar gerçekten de iflasın eşiğine gelmiş durumdalar mı? Gerçekte neden ve ne şekilde iflas ediyorlar? Bu soruların cevabı ancak defterler işçi denetiminde açılırsa ortaya çıkabilir.

Fonun kullanımı şeffaf değil! Fonun nerelere, ne miktar, ne süreliğine ve ne amaçla kullanıldığı ayrıntılı bir şekilde açıklanmıyor. Fon işçilerin yönetiminde ve kullanımında olmalı. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmeli. Fon, sigortalı olup olmamasına bakılmaksızın, tüm işsizlerin ihtiyaçları için kullanılmalı.

Yeni Ekonomi Programı: Hayaller ve gerçekler

0

Hükümet yeni hiçbir şey söylememesine rağmen başına “yeni” koyduğu Orta Vadeli Ekonomi Programı’nı bu yıl da revize etti. Geçen yıl yine Eylül ayında 2019-2021 arası ekonomik göstergelerin ve tahminlerin yer aldığı program şimdiden tarihe karışmış olacak ki, aynı isimle 2020-2022 dönemini kapsayan “Yeni Ekonomi Programı” bakan Albayrak tarafından açıklandı. İsmi “Orta Vadeli” de olsa her yıl yeniden oluşturulmaya ihtiyaç duyulan bu program, içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin öngörüsüzlük içinde nasıl plansız ilerlediğini ve ekonominin dümeninde olanların acizlik içinde olduklarını bir kez daha kanıtlamış oluyor.

Bu programlardaki (son program hükümetin açıkladığı dokuzuncu “paket”) hedeflerin bugüne kadar tutmamış olduklarını biliyoruz. Son programdaki öngörülerin de gerçekleşmeyeceğini ekonomi yönetimine ve rejimin gidişatına bakarak net bir şekilde söyleyebiliriz. Geçen yıl ile karşılaştırılınca bu yılki programda 2019 yılının tamamı için işsizlikte, dolar kurunda ve bütçe açığında artış öngörülürken, büyümede, kişi başı gelirde ve enflasyonda ise düşüş öngörülüyor. 2019 yılı için tahminler, gidişatımız ortada olduğundan sonraki yıllara oranla daha gerçekçi.

Bakan Albayrak “Eğer ekonomide güçlü olmayı amaçlıyorsak enflasyonu yüzde 5’in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürecek. Bundan sonraki hedefimiz enflasyon olacak.” dedi. Enflasyon hedefini ise 2020-2021-2022 yılları için sırasıyla yüzde 8,5, yüzde 6 ve yüzde 4,9 olarak açıkladı. Büyümede ise hedef yine aynı yıllar için sırasıyla yüzde 5, yüzde 5 ve yüzde 5. Fakat programda bu enflasyon ve büyüme hedeflerine nasıl ulaşılacağı açık değil. Ayrıca Türkiye’deki işsizliğin sabit kalması için büyümenin yüzde 5’te tutulması gerekir. Dolayısıyla beklentilerden işsizliğin azalmayacağı sonucunu çıkartabiliriz. İşsizliğin azalması için de yüzde 7 ve üzerinde büyüme gerekiyor. Tüm hedefler genel itibarıyla belirli temenniler ve hayaller üzerine kurulu. Bu hayaller ise her yıl gerçeklere çarparak yok oluyor.

Türkiye’nin büyüme modeli her zaman için cari açığa ve enflasyona ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen ekonomi küçülürken de enflasyonla, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz. TÜİK’in baz etkisine dayalı anlamsız istatistik verileri artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Elektrik, doğal gaz ve birçok vergiye yılbaşına kadar zam geleceği gibi, yılbaşında da yeni bir zam dalgası ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Dolara, sıcak paraya, dış yatırıma bağlı bir ekonomik model, belirsizliğin ve dışa bağımlılığın artmasına yol açtı, açıyor. Ülkedeki sanayi modeli ise ucuz iş gücüne, dışarıdan gelen malların montajlamasına ve bankalardan alınan kredilere dayalı olarak işliyor ki o da şu an ödenemeyecek borç yükü yaratıyor ve büyütüyor.

İnşaat merkezli ve düşük faizli bol kredi mekanizmasıyla yürüyen ekonomi dönemi 2018 Ağustos ayında sona erdi. Hükümet ise aynı sistemi tüm olanaksızlıklarına rağmen sürdürmek istiyor. Yeni olarak adlandırabileceğimiz tek şey, nasıl yapılacağı belirtilmemiş olsa da “ithal ikame politikası” sinyallerinin verilmesi. Yani dışarıdan gelen malların ve teknolojinin zaman içinde Türkiye içinde üretilmesine dayalı bir model. Tarımı bile dışarıya bağlı hale getiren bir hükümetin böyle bir şeyi gerçekleştireceğine inanmak güç. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de 60 ve 70’lerde yapılan ithal ikame modelinin o dönemdeki dünya konjonktürünün (Keynezci modelin) bir sonucu olmasıydı. Neoliberalizmin sınırlarına dayansak da dünya çapında neoliberal birikim modelinin aşılamadığı bir ortamda Türkiye’nin “yalnız kovboyu” oynamasına imkân yok. Tüm bunlar bir yana ithal ikameci ekonomi modeli Türkiye’nin kronik sermaye yetersizliği sorununu çözemez; bu sorun defalarca söylediğimiz gibi ancak emperyalizmden kopuş altında çözülebilir. Bu kopuş ise kapitalizmin ilgasıyla paralel bir şekilde üretimde merkezi işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli, iç-dış tüm borçların reddi ve finansın kamusal olarak merkezileştirilmesi gibi iktisadi ve toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine dayalıdır.

Ortada gerçek anlamda bir program yok, sadece hayaller ve temenniler var. On yedi yıldır ülkede uyguladıkları modelin çökmesinin sonucu ekonomide alelacele bir şeyler yapıyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Ama bildikleri bir şey var; ekonominin tıkanmışlığını IMF’siz de olsa bir IMF programıyla aşmaya çalışmak. Son programın IMF’nin son raporlarıyla uyumlu olmasının sebebi bu. Hedefler ise vergiyi tabana yayarak hayat pahalılığını arttırma, iş gücünün esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının fona devredilerek emeklilik siteminin olabildiğince özelleştirilmesi, ücretlere yapılan zamların gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre yapılması… vb. Görüldüğü üzere hükümetin ekonomi için bir programı yok hayallerle bezeli emekçiler üzerine saldırı programı var. Emekçilerin ise kendi kurtuluş programları etrafında bir araya gelmelerinden başka bir çıkış yolu yok.

Bir doğa talanı örneği: Jeotermal enerji santralleri

0

Son zamanlarda pek çok yerde jeotermal enerji santrallerine (JES) karşı direniş haberleri okumaktayız. Çünkü JES’ler kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkımın en can alıcı örneklerinden biri haline geldi. Jeotermal Elektrik Santral Yatırımcıları Derneği başkanının bizzat kendi deyişiyle “Türkiye jeotermal santral geliştirme için kendi modelini kurdu ve bu model küresel bir örnek teşkil ediyor”. Evet; kamu yararını gözetmeyen, çevre ve insan sağlığını hiçe sayan, denetimsiz, hukuka aykırı ve kâr odaklı bir model.

Büyük Menderes Havzası, jeotermal kaynaklarının en yoğun olduğu bölge. Santral ve kuyu sayısına göre 1. sırada yer alan ve topraklarının %75’i jeotermal kullanımına açılan Aydın’da köylüler bir süredir çeşitli baskılara ve tehditlere rağmen direniyor. Bu direnişlerden Kızılcaköy’ü, biber gazıyla saldırılan köylülerin karşısında mandalina yerken “Biber gazından bir şey olmaz ya” diyen vali yardımcısından hatırlarsınız. Vali yardımcısının pişkinliğiyle gündeme oturan olay, Kızılcaköy’de bir ilk değildi, zira 1 yılı aşkın süredir devam etmekte olan direnişe polis ve jandarma biber gazı ve TOMA’larla defalarca müdahale etti. Bir diğer direniş ise Yılmazköy’de devam ediyor. Zeytinliğin içine JES kurmak isteyen şirkete karşı köylüler dava açmış ve davayı kazanmıştı. Ancak şirket buna rağmen çalışmaya devam ediyor ve dahası, köylülere tazminat davası açtı. Üstelik ne bölgede üretim lisansı ne de çalışma izni ve yapı ruhsatı mevcut. Son olarak geçtiğimiz günlerde 86 yaşındaki bir çiftçi, JES hattındaki bir çukura düşerek hayatını kaybetti. Yani şirket, yapım çalışmalarında bile gerekli önlemi almıyor. Aydın gibi Manisa, İzmir ve Denizli’de de benzer JES direnişleri gerçekleşmekte. Manisa, Salihli’de santral inşaatı, halkın büyük tepkisi nedeniyle polis ve jandarma gözetiminde sürdürülmekte.

Peki, jeotermal enerjinin doğru yerde ve doğru şekilde işletildiğinde çevreye daha az zarar veren bir kaynak olmasına rağmen JES’ler neden tehlikeli? Çünkü mevcut JES’lerden kaynaklanan hava ve su kirliliğinin yanı sıra yarattığı tüm zararlara karşı alınan önlemler belirsiz veya gizleniyor. Türkiye’deki JES uygulamaları tam bir kuralsızlıkla hayat buluyor. Alım garantisine sırtını dayayan kapitalistler, iyi bir projelendirmeye gerek bile duymuyor ve kapasiteler doğru hesaplanmıyor. İşletme sırasında enerji elde edilmesi için çekilen sıcak suyun yeniden yerin altına deşarj edilmesi gerekirken, kaçak şekilde derelere deşarj ediliyor. Bu da su canlılarının ölümüne sebep olurken toprakta tuzlanma, kireçlenme ve henüz tespit edilemeyen başka hasarlara yol açarak tarımı ve tüm canlılığı öldürüyor.

Pek çok örnekte santraller sağlık tesislerinin bile yakınına kuruluyor; tesis boruları bahçelerin içinden, evlerin arasından, pencerelerin hemen önünden geçiriliyor. Aslında tarım toprağı olan arazileri adeta istila eden santraller, ÇED gerekliliklerine uygun kurulmuyor ve çalışmalarına hukuka aykırı, denetimsiz bir şekilde devam ediyor. Bu denetimsizlik, bölgedeki en önemli tarım ürünleri olan zeytin, pamuk ve incire ciddi zararlar veriyor ve hatta neredeyse bunların kökünü kurutacak. JES’lerin kuruluşundan bu yana bölgedeki ağaçlar kurumaya, hayvanlar ölmeye başladı ve kanser vakaları ciddi artış gösterdi.

Jeotermale karşı mücadeleyi desteklemek büyük önem taşıyor. Bir kazanım için de yeni JES’lerin inşasının derhal durdurulması, işlemekte olanların ise kamulaştırılarak çevreye zarar vermeyecek hale getirilmesi ya da kapatılması gerekiyor.

Uluslararası örgütlerden ve farklı ülkelerdeki lider, aydın ve temsilcilerden Arjantin’deki Sol Cephe’ye destek

0

Arjantin’de 27 Ekim’de gerçekleşecek genel seçimler öncesi, farklı ülkelerden yüzlerce örgüt, aydın ve mücadele lideri devrimci bir seçim ittifakı olan İşçilerin Solu Cephesi – Birlik (FIT-U)’i destekleyen bir bildiri yayımladı.

Bu bildirgeyi imzalayan bizler; dünyanın dört bir yanında sermaye hükümetlerine, bankalara, büyük toprak sahiplerine ve emperyalist saldırılara karşı mücadele eden aydınlar, işçi hareketi, gençlik, demokratik haklar, kadın ve LGBTİ hareketi önderleri ve temsilcileriyiz.

Bu bildirgeyle Sol Cephe-Birlik (FIT-Unidad)’in program ve seçim listelerine olan desteğimizi kamuoyuna duyuruyor ve 27 Ekim’de Arjantin’de gerçekleşecek seçimlerde patron partilerinin karşısında duran yegâne sosyalist ve emek yanlısı siyasi alternatif olan Sol Cephe-Birlik’e oy çağrısında bulunuyoruz.  

Macri hükümetinin 11 Ağustos’ta gerçekleşen ön seçimlerde yaşadığı ağır yenilgi, işçi ve emekçilerin çoğunluğunun hükümet ve IMF’nin dayattığı ve Donald Trump tarafından desteklenen kemer sıkma planının açıkça karşısında olduğunu ortaya koydu. Ancak bu seçim, son dört yıldır Macri hükümetinin ayakta kalmasını sağlayan milletvekilleri, senatörler ve valiler de dâhil olmak üzere Peronizm’in çeşitli kanatlarını birleştiren bir ittifak olan Herkesin Cephesi (Frente de Todos)’nden Alberto Fernandez’in zaferiyle sonuçlandı. Bu ittifaka, hükümet ve patronların kemer sıkma politikalarını gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları “sosyal barışı” garanti eden CTA ve CGT sendikal bürokrasileri de dâhil. Ön seçimin emperyalizmin, piyasaların ve IMF’nin tercih ettiği aday olan Macri’nin aleyhine sonuçlanmasıyla kriz yeni bir aşamaya yükseldi: yeni devalüasyonlar ve spekülatif ataklar emekçilerin içinde bulunduğu sefaleti derinleştirirken, sermaye kaçışları hızlandı.

Macri hükümetinin artık sona erdiğini söyleyebiliriz, ama Macri giderken arkasında bir ekonomik kriz ve ülkenin uluslararası finansal sermayeye daha çok boyun eğmesine neden olan düzmece, gayrı meşru bir dış borç bırakıyor. Yeni devlet başkanı olmaya hazırlanan Fernandez ise bu borcu ödemeye şimdiden söz verdi ki, bu işçi ve emekçi kesimlerine daha fazla kemer sıkma dayatılması anlamına geliyor. Fernandez bir yandan da işçi hareketinin elini kolunu bağlayarak krizin faturasını işçi ve emekçilere kesebilmek için ulusal burjuvazi ve sendikal bürokrasi ile bir “sosyal anlaşma” hazırlığı içerisinde.

Yeni binyılın ilk yirmi yılı sona ererken, uluslararası duruma emperyalist kapitalist sistemin krizinin damga vurduğunu görüyoruz: Söz konusu sistemin çürümesi hem emperyalist hem de yarı sömürge ve sömürge ülkelerde karşımıza çıkıyor. Bu ülkelerin çoğunda keskin bir sosyal kutuplaşma mevcut: Bir yandan dünyanın her kıtasında yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını hedef alan bir emperyalist ekonomik saldırı var; diğer yandan her yerde bu saldırıya işçilerin, kadınların ve gençlerin, haliyle her ülkede aynı düzeyde olmasa da, kitlesel mücadeleleriyle kuvvetli yanıtlar verdiğini görüyoruz. Ayrıca geleneksel partilerin krizinin bir sonucu ve bu kitlesel hareketlerin tam karşıtı olarak, aşırı sağcı, yabancı düşmanı ve ırkçı partilerin yeniden yükselişi söz konusu.

Donald Trump başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri ise Arjantin’deki Macri veya Brezilya’daki Bolsonaro gibi sağcı yönetimlerle ortaklık içerisinde Latin Amerika’ya yönelik hamlelerini hızlandırdı. Ancak bu yönelim dünyanın bu bölgesindeki toplumsal güç ilişkileri nedeniyle belirli sınırlarla karşılaşıyor.

2007/08’de patlak veren dünya kapitalist krizinden on yıl sonra, yeni bir uluslararası resesyonun arifesindeyiz. Küresel kriz ve onun getirdiği ekonomik saldırı ile birlikte, nüfusun geniş kesimlerinin yaşam koşulları gittikçe kötüleşirken, servet bir avuç zengin insanın elinde yoğunlaşıyor. Bu olgu, hem emperyalist yağmanın derinleşmesine hem de emperyalistler arası çatışmalara yönelik eğilimi güçlendirip hızlandırıyor.

Kapitalist sistem, krizini aşmak ve büyük çokuluslu şirketlerin kârlarını artırmak için, işçi sınıfının haklarına ve demokratik haklara saldırıyor; emperyalist savaşlar ve ulusların ezilmesi kanalıyla etnik ve dini katliamları ve silahlı müdahaleleri tetikliyor; gezegendeki çevresel tahribatı hızlandırıyor; cinsiyetçi, homofobik, milliyetçi, dini ve otoriter liderleri iktidara taşıyor. 1989/91 yıllarında SSCB’nin çöküşünden sonra tartışılmaz ilan edilen “piyasanın ve neoliberalizmin zaferi, tarihin ve sınıf mücadelesinin sonu” gibi tezler 2007/8 kriziyle beraber ortadan kalktı. Bugün, söz konusu krizden 10 yıl sonra, kapitalistler bizi artan hızla yeni bir felakete sürüklüyor.

Arap Baharı, Cezayir ve Sudan gibi ayaklanmalar, Fransa’daki sarı yelekler isyanı ve daha yakın zamanda Porto Riko’da Rosello hükümetini deviren kitle seferberlikleri, önümüzdeki dönemde sınıf savaşlarının genişleyeceğine ve sertleşeceğine delalet ediyor. Siyasi düzlemde, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gençlerin çoğunluğunun sosyalizme karşı olumlu bir tavrı olması, yaklaşan döneme dair önemli bir işaret. Bu savaşlarda işçiler, sömürülenler, gençlik hareketleri ve mücadeleci kadınların aynı zamanda, patronlar ve kapitalist devletlerle işbirliği yapan bürokratik ve reformist liderliklere de meydan okuması gerekecektir.

2008 krizinin sonuçları ve neoliberalizm savunucusu olan partilerin çöküşü nedeniyle, geleneksel sosyal demokrasinin solunda, Yunanistan’da Syriza veya İspanyol Devleti’nde Podemos gibi çeşitli partiler ortaya çıktı: Söz konusu partiler, her ne kadar başlangıçta kitlelerin öfkesini ve radikalleşmesini yansıtsalar da, işçiler için kapitalist devletler çerçevesinde bir çözümün mümkün olabileceği yanılsamasını beslediler. Ancak bu yanılsama uzun sürmedi. Kemer sıkma karşıtı bir hükümet sözü veren Syriza nihayetinde Troyka’nın planlarının seri uygulayıcısı haline geldi ve böylelikle sağın iktidara geri dönüşüne giden yolu açtı. İspanyol Devleti’ndeki Podemos ise PSOE ile koalisyon müzakereleri içinde. Bu merkez sol güçlerin başarısızlığı, Avrupa Birliği üyesi devletlerin eski kıtanın emekçi kitlelerine ilerici bir çözüm sunmaktaki genel başarısızlığı bağlamında anlaşılmalı. Bu nedenle, Avrupa’da sosyalistlerin birliğine yönelik stratejik mücadele yeniden aciliyet kazanıyor.

Chavez/Maduro, Lula/Dilma, Kirchnerler, Evo Morales ve Correa gibi sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”ni savunan Latin Amerika hükümetleri de işçiler için bir çözüm sunamadı; söz konusu hükümetler, Latin Amerika’nın birliğini sağlama, kıtadaki ülkeleri emperyalizmin boyunduruğundan kurtarma ve ülkelerindeki üretici güçleri geliştirme konusunda başarısızlığa uğradılar. Onların savunduğu sınıf işbirliği politikasına karşı bizler, işçi sınıfının sermayeye ve onun devletlerine karşı kavgasını ve Latin Amerika’da sosyalist birlik için mücadeleyi yükseltiyoruz. Bu nedenle, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı için, sermaye ile mücadelede kıtanın ve dünyanın tüm sömürülen ve ezilenlerinin birliği için ve işçi hükümetleri için mücadele eden, sol, antikapitalist, emekçi ve sosyalist bir alternatifi güçlendirmek hiç olmadığı kadar acil bir görevdir.

Bağımsız bir krizden çıkış perspektifini güçlendirmek adına son derece olumlu bir gelişme olan Sol Cephe-Birlik’te vücut bulan birlik, program düzeyinde, krizin bedelini kapitalistlerin ve bankacıların ödemesi için dış borcun ödenmemesini, IMF’den kopuşu, bankalar ve dış ticaretin kamulaştırılmasını, ve de emekçilerin sosyalist hükümeti için mücadeleyi savunuyor. Sol Cephe-Birlik kendini, günümüzde aslen burjuva partilerin baskın olduğu, önemli seçim mücadelesine müdahaleyle sınırlamıyor; aynı zamanda, sermayenin ve onun hükümetlerinin kitlelere yönelik savaş planına karşı, hem çalışan hem işsiz işçilerin mücadelesini aktif olarak destekliyor ve başını çekiyor, ve de 36 saatlik aktif bir genel grev ve mücadele planını savunuyor.

Yaklaşan seçimde Nicolas Del Caño’nun başkan, Romina Del Plá’nın başkan yardımcısı adaylığını destekliyoruz; ayrıca ülkenin farklı bölgelerinde Sosyalist Emekçiler Partisi (PTS), İşçi Partisi (PO), Sosyalist Sol (IS) ve Sosyalist İşçi Hareketi (MST) adaylarının hepsine destek veriyoruz: İşçi sınıfının, kadınların ve gençlerin çıkarlarını savunan yegâne ittifak budur.

İmzacı örgütler ve şahsiyetler:

İşçi Demokrasisi Partisi (Türkiye)

Sosyalist Emekçiler Partisi (Türkiye)

Devrimci İşçi Partisi (Türkiye)

Suriye Demokratik Sol Partisi

Nusrettin Maçin, HDP Urfa milletvekili

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Cevahir Efe Akçelik TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Görkem Duru, Gazete Nisan Editörü

Atakan Çiftçi Eğitim-Sen İşyeri Temsilcisi

Luta Socialista/PSOL, sección simpatizante de la UIT-CI (Brasil)

Construção Socialista/PSOL (Brasil)

Alternativa Socialista  (Brasil)

Unidos Pra Lutar/CSP. Conlutas. Tendência Sindical (Brasil)

Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Movimento Revolucionário de Trabalhadores (MRT, miembro de la FT-CI) (Brasil)

Corriente Socialista de los Trabajadores (CST), UIT-CI  (Brasil)

Socialist Core (EE. UU.)

Central Ohio Revolutionary Socialists (EE. UU.)

Denver Communists (EE.UU.)

International Socialist Collective – Boulder (EE. UU.)

Comité Editorial de Left Voice (publicación de la FT en EEUU)

Partido de Trabajadores Revolucionario (PTR, miembro de la FT-CI) (Chile)

Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST) UIT-CI (Chile)

Partido Socialismo y Libertad (PSL) UIT-CI (Venezuela)

Liga de Trabajadores por el Socialismo (LTS, miembro de la FT-CI) (Venezuela)

ourant Communiste Révolutionnaire (CCR) que forma parte del NPA (Nouveau Parti Anticapitaliste) (FT-CI / Francia)

Revolutionäre Internationalistische Organisation (RIO, miembro de la FT-CI) (Alemania)

Liga Obrera Revolucionaria (LOR-CI) (Bolivia, miembro de la FT-CI)

Alternativa Revolucionaria del Pueblo Trabajador (ARPT) UIT-CI  (Bolivia)

Comité Obrero (Nicaragua)

Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR, organización simpatizante FT-CI) (Italia)

Grupo Vilcapaza (Perú)

Comité Editorial La Abeja (Lima-Perú)

Corriente Socialista de las y los Trabajadores (Organización simpatizante FT-CI / Perú)

Uníos en la lucha – UIT-CI  (Perú)

Movimiento de los Trabajadores Socialistas (MTS, miembro de la FT-CI) (México)

Movimiento al Socialismo (MAS) UIT-CI (México)

Corriente Revolucionaria de Trabajadoras y Trabajadores (CRT, miembro de la FT-CI) (Estado Español)

Lucha Internacionalista (LI), UIT-CI (Estado Español)

Alternativa Socialista – UIT-CI (Colombia)

Corriente de Trabajadores Socialistas (CTS, miembro de la FT-CI) (Uruguay)

Organización Socialista (Organización simpatizante FT-CI / Costa Rica)

Propuesta Socialista – UIT-CI (Panamá)

Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST) sección simpatizante de la UIT-CI, (República Dominicana)

Partido Democrático de Izquierda – (Siria)

Manuel Aguilar Mora, Liga de Unidad Socialista (México)

Alex Callinicos (Gran Bretaña)

Nathalie Artaud – Lutte Ouvrière (Francia)

Armonie Bordes – Lutte Ouvrière (Francia)

Joao Batista Araujo “Babá”, concejal en Rio de Janeiro, dirigente de la CST (Corriente Socialista de los Trabajadores) en el  PSOL (Brasil);

Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades, Rosi Messias , dirigente de la CST/PSOL (Brasil)

Humberto Balderrama, dirección nacional del Partido de los Trabajadores. (Bolivia)

Louis Proyect, editorial board member of Counterpunch Magazine (EE. UU.)

Julia Wallance, rank-and-file member of SEIU 721, organizer against police brutality and for Black and Brown Unity (EE. UU.)

Amado Quispe, dirección nacional del Partido de los Trabajadores, trabajador de salud (Bolivia)

Orlando Chirino, Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

José Bodas, Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela) (Venzuela)

Alejandro Galvez Cancino – Profesor Universidad Autónoma Metropolitana plantel Xochimilco (México)

José Rodríguez y el Movimiento Solidario Sindical de Puerto Rico

Jérôme Lefaure. Secrétaire général de la section CGT du Musée National Magnin de Dijon (Francia)

Pakistan Trade Union Defence Campaign – PTUDC (Pakistán)

Wladimir Susanj. Secrétaire général du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu au Comité Technique du ministère de la Culture (Francia)

Linda Ávila, Liga de Unidad Socialista (México)

Ismael Contreras Plata, Liga de Unidad Socialista (México)

Alberto Fernández Escalante, Liga de Unidad Socialista (México)

Jaime González Vargas, Liga de Unidad Socialista (México)

José Juan Grijalva, Liga de Unidad Socialista (México)

María Guadalupe Hernández Bravo, Liga de Unidad Socialista (México)

Luna Marianelly Hernández Ricardez, Liga de Unidad Socialista (México)

Nelly Hernández Ricardez, Liga de Unidad Socialista (México)

Alex Fernandes. Coordenador Geral do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo (Brasil)

Roberto Rutigliano, músico radicado en Brasil, fundador y militante de la organización Tribuna Classista Rio de Janeiro (Brasil).

Wellington Luiz Cabral. Direção do Sindicato dos Quimicos de São José dos Campos e Região. SP e da Executiva da FETQUIM/SP (Brasil)

Oskar Fischer, sociólogo, Organización Revolucionaria Internacionalista (Alemania)

Stefan Schneider, politólogo, Organización Revolucionaria Internacionalista (Alemania)

Lilly Schön, economista, Pan y Rosas (“Brot und Rosen”) (Alemania)

Narges Nassimi, Pan y Rosas (“Brot und Rosen”) (Alemania)

Alexandre Roldan. Direção do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo (Brasil)

Angélica Mamani, presidente Centro de Estudiantes, Unidad Educativa Victor Paz Estenssoro de La Paz (Bolivia)

Eliseo Mamani, profesor rural, miembro de la Ejecutiva de FEJUVE (Federación Juntas Vecinales) de El Alto (Bolivia)

Sulem Estrada – maestra de secundaria Sección X y ex candidata anticapitalista (México)

Miriam Hernandez – Trabajadora de la Universidad Nacional Autónoma de México y ex candidata anticapitalista (México)

Pablo Oprinari – Sociologo UNAM y Coordinador revista Ideas de Izquierda México

Jesús Bernardo Choque, obrero fabril de Aceites Fino, ex dirigente Federación Departamental de Fabriles, miembro del Partido de los Trabajadores (Bolivia)

Isabel Jiménez, dirigente nacional del Partido de los Trabajadores (Bolivia)

Bárbara Brito – ex vicepresidenta Fech – Pan y Rosas – Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Dauno Tótoro – licenciado en historia – ex candidato a diputado D10 – dirigente Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Lester Calderón, presidente Sindicato 1 Orica, director Constramet (Chile)

Antonio Páez, dirigente Sindicato Starbucks, PTR

Gabriel Bagundo, profesor Facultad Ciencias Políticas y Sociales – UNAM. (México)

Miguel Lamas, periodista revista Correspondencia Internacional, Cochabamba. (Bolivia)

Jerónimo Hollman, delegado estudiantil al CEUB, Vanguardia Estudiantil Tecnología UMSS. (Bolivia)

Aimo Tügel, miembro del comité general de empresa de la empresa de tráfico de cercanias BVG, grupo sindical de base “ver.di aktiv” (Alemania)

Yunus Özgür, referente de la huelga de los trabajadores estudiantiles TVStud, agrupación estudiantil anticapitalista “organize:strike” (Alemania)

Benjamin Ruß, activista anti-represión, Juventud Marxista Múnich (Alemania)

Ezra Brain, Artist (EE. UU.)

Tatiana Cozzarelli, Socialist Feminist Working Group, DSA NYC (EE. UU.)

Juan Cruz Ferre, editor of Left Voice (EE. UU.)

Ben Fredericks, Uber driver and member of New York Taxi Workers Alliance (EE. UU.)

James Dennis Hoff, Assistant Professor of English, CUNY (EE. UU.)

Jorge de La Rocha, maestro, dirigente nacional PT. (Bolivia)

Carlos De La Rocha, maestro, agrupación Rebelión magisterio. (Bolivia)

Amado Quispe, trabajador salud pública, dirigente nacional Partido de los Trabajadores.  (Bolivia)

Santiago Lupe, historiador, portavoz de la Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras – CRT (Barcelona)

Lucía Nistal, investigadora en Consejo de Gobierno de la Universidad Autónoma de Madrid (UAM), integrante de la plataforma Referéndum UAM y portavoz de CRT (Madrid)

Verónica Landa, portavoz de Pan y Rosas (Barcelona)

Josefina L. Martínez, periodista e historiadora, editora de Contrapunto (Madrid)

Cynthia Lub, doctora en Historia, editora de IzquierdaDiario.es (Barcelona)

Elio Aduviri, secretario de conflictos SITRASABSA (Bolivia)

Carlos Cornejo, delegado estudiantil Derecho Octubre (Bolivia)

Cacho Mancilla, Partido de los Trabajadores, dirigente jubilado. Alain Rivera, abogado Oficina Jurídica de los Trabajadores. (Bolivia)

Robert Ducrot. Secrétaire national du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu à la Commission Administrative Paritaire des techniciens accueil-surveillance-magasinage du ministère de la Culture (Francia).

Cristiano Idaigoro Leite. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Alejandra Sepulveda, Flora Eco y Ameyalli Mancilla, trabajadoras en lucha despedidas del DIF CdMx  e impulsoras de la campaña Queremostrabajodigno (México)

Mario Caballero – Movimiento de los Trabajadores Socialistas (México)

Davi Paulo de Souza Junior. Presidente do PSOL Jacareí, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pamela Henríquez. Presidenta de la Confederación de Sindicatos Bancario y Afines (Chile)

Baran Doğan. Chairperson of TORES- Tourism, Hotel, Restaurant,  Entertainment facilities and Sport Workers Union (Turquía)

Erol Soğancı. Central Executive Committee member of Union of Energy and Power Plant Workers (Turquía)

Ariane Fischer, educator (EE. UU.)

Nathaniel Flakin, historian (EE. UU.)

William Lewis, hotel worker (EE. UU.)

Isabelle Foucher. Trésorière du Syndicat des Archives de France CGT, élue à la Commission Exécutive de la CGT-Culture, élue à la Commission Administrative Paritaire des documentalistes du ministère de la Culture (Francia)

Julie Charmoillaux. Secrétaire de la section CGT de la direction régionales des affaires Culturelles Rhônes-Auvergne, élue à la Commission Exécutive du Syndicat Général de l’Archéologie CGT (Francia).

Catherine Noury. Secrétaire du syndicat CGT du Château de Versailles, élue à la Commission Administrative Paritaire des secrétaires de documentation du ministère de la Culture), élue au Comité National d’Action Sociale du ministère de la Culture (Francia).

Marcello Ferreira dos Santos “Pablito” – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Adriano Brant Favarin – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Claudionor Brandão – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Barbara Della Torre – Diretora do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Patrícia Sayuri Tanabe – Diretora do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Fernanda Peluci – diretora eleita do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Rodrigo Tufão – diretor eleito do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Francielton Bananeira Reis – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Marília Cristina Ferreira – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Felipe Guarnieri – diretor da Federação Nacional de Metroviários (Brasil)

Filipe Amorim – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Néstor Labate. Dirigente del sindicato de trabajadores de SUPRA Caracas (Venezuela)

Universidad Diego Portales (Chile)

María Lohman, miembro directiva Asociación de Periodistas Cochabamba, Somossur. (Bolivia)

Maria Eugenia Guerrero, trabajadora Caja Nacional de Salud de Cochabamba, ex dirigente Central Obrera Departamental. (Bolivia)

Douglas Diniz dirigente de Luta Socialista – LS/PSOL. (Brasil)

Mario Pieri, Colectivo Militante (Uruguay)

Joseffe Cáceres, dirigenta Asociación de Funcionarios ANFUMCE (ex Pedagógico), Pan y Rosas (Chile)

Nicolás Bustamante, dirigente despedido Sindicato Interempresa FCAB, Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Simón Bousquet, presidente Sindicato GAM (Chile)

Bartolo Lara, Cooperativas de Vivienda – Isabel Koifmann, sindicalista – (Uruguay)

Omar Menoni, sindicalista – Ernesto Herrera, Correspondencia de Prensa – (Uruguay)

Alberto Boga, Militantes Guevaristas – Rebeca Riela, economista – Daniel Ceriotti, nutricionista. (Uruguay)

Daniel Libreros, Movimiento Ecosocialista (Colombia)

Ruben Navarro, Correspondencia de Prensa (Francia)

Carlinho. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região-São Paulo (Brasil)

Luiz Eduardo Sanches. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pierre-Yves Chiron. Secrétaire général adjoint du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu à la Commission Administrative Paritaire des adjoints techniques accueil-surveillance-magasinage du ministère de la Culture (Francia)

Diego Lotito, periodista, editor de IzquierdaDiario.es (Madrid)

Clara Mallo, portavoz de Pan y Rosas (Madrid)

Antoni Sesi, periodista, editor de EsquerraDiari.cat (Barcelona)

Asier Ubico, presidente del Comité de Empresa de Telepizza por CGT (Zaragoza)

Juan Carlos Arias Sanz, delegado por UGT de la Consejería de Políticas Sociales y Familia de la Comunidad de Madrid

Joe Molina, ex trabajador despedido de Panrico y militante de CRT

Andrea Barberá Martínez, Teodora Giulia Chirila Null, Javier Hernández Tenorio, claustrales de la UAM y representantes estudiantiles en Junta de Filosofía y Letras de la UAM por “Revoluciona Tu Universidad” (Madrid)

Soledad Cuevas. Docente UNE-Sindicato Nacional Docente (Paraguay)

Anatoly Matveenko. Coordinador de SMOT (Bielorrusia)

Leonardo Esteves. Sindicato de trabajadores de la Universidad Simón Rodríguez (Venezuela)

Luiz Henrique de Barros. PSOL Taubaté-SP, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pamela Contreras, dirigenta Sindicato Winterhill, Pan y Rosas (Chile)

William Muñoz, presidente Sindicato Komatsu Reman (Chile)

María Isabel Martínez, dirigenta comunal Colegio de Profesores Lo Espejo (Chile)

Patricia Romo, presidenta del directorio comunal del Colegio de Profesores, Antofagasta (Chile)

Daniela Avilés docente reincorporada, Escuela Patricio Cariola, Antofagasta (Chile)

Romina Godoy, delegada Sindical de escuela patricia Cariola, Sindicato de Asistentes de Aula, Antofagasta (Chile)

Marcos Valério dos Santos. PSOL Caçapava-SP, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Alexandre Lisboa. Direção Sindserv São Sebastião –SP (Brasil)

Pedro Wilson Porto. Cientista Político e Diretor de Formação Política do Sind. Professores da Rede Privada de Pernambuco (Brasil)

Josep Lluis del Alcázar. Delegado sindical de enseñanza pública. Dirigente de Lucha Internacionalista (LI), sección de la UIT-CI (Estado Español)

Cristina Mas. Delegada sindical de trabajadores de prensa. Integrante de LI (Estado Español)

Luis Carlos Gómez Pintado. Delegado sindical de trabajadores de AENA –Aeropuertos (Estado Español)

Marga Olalla. Delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona. Militante de LI (Estado Español)

Larissa Regina Ribeiro – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Fabrício Emmerich – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Gabriela Farrabras – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Maira Machado – Diretora da APEOESP – Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo (Brasil)

Luciana Vizzotto – conselheira estadual da APEOESP – Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo (Brasil)

Tassia Arcênio – Representante sindical no Conselho Municipal de Educação de Contagem – Minas Gerais (Brasil)

Carolina Cacau – representante dos estudantes no Conselho Universitário da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Isa Santos – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Diana Assunção – pelo Movimento Revolucionário de Trabalhadores (Brasil)

Iuri Tonelo – Editor do Edições Iskra (Brasil)

Fidel Ernesto Narváez. Abogado autconvocado y exiliado (Nicaragua)

Nicolás Germanier. Coordinador de Alternativa Socialista (Paraguay)

Pedro Mercader. Delegado Sindical de enseñanza pública,militante de LI (Estado Español)

Miquel Blanch. Delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona (Estado Español)

  1. M. Esther del Alcázar. Delegada sindical de enseñanza pública, dirigente de LI (Estado Español)

Ranier Ríos, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores) (Chile)

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá. (Panamá)

Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista (Panamá)

Alejandro Arias, portavoz agrupación Contracorriente (Madrid)

Lorien Matute, portavoz Sindicato de Estudiantes de Izquierdas-Contracorriente (Zaragoza)

Antonio Litov, Fotomovimiento (Barcelona)

Antonio Liz, historiador (Madrid)

Eduardo Nabal Aragón, crítico de cine (Burgos)

Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional, dirigente de Unidos en el Frente Amplio (Perú)

Jesús Torres Nuño, Presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente, Sociedad Cooperativa (México)

Leda Silva Victoria, Secretaria General de la Delegación D-III-52 de Educación Inicial, Sección XI del Sindicato Nacional de Trabajadores de la Educación (SNTE) (México)

Kesia Moreno, delegada sindical asistente de aula, escuela Juan Pablo, Antofagasta (Chile)

Carla Ramírez, delegada gremial escuela Padre Patricio Cariola, Antofagasta (Chile)

Sergio Pinto delegado sindical Escuela E-77, Antofagasta(Chile)

Galia Aguilera delegada sindical Escuela España, Antofagasta (Chile)

Jaime Rodríguez. Presidente Sindicato Interempresa de Obreros Metalúrgicos Unidos (Chile)

Oscar Mandiola, delegado Sindicato interempresa de obreros metalúrgicos unidos (Chile)

Nathaly Flores, directora del Sindicato Nacional administradora norte Easy (Chile)

Juan Cortés, director del Sindicato Nacional administradora norte Easy (Chile)

Douglas Diniz. Executiva Nacional do PSOL (Brasil)

Gonzalo Gómez. Director de aporrea.org y miembro de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Joaquín Araneda. Movimiento Anticapitalista (Chile)

Mick Armstrong. Alternativa Socialista (Australia)

Rubén Tzanoff. SOL Estado español. (Barcelona)

Juan Pablo Mena. SOL Estado español. (Banyoles)

Rodrigo Barbeito. SOL Estado español. (Valencia)

Diego Fernández Benito. SOL Estado español. (Valladolid)

Lautaro Gutiérrez Vázquez. SOL Estado español. (Madrid)

Flor Salgueiro Carral. SOL – Juntas y a la izquierda. (Barcelona)

Florencia Virjan. SOL – Juntas y a la izquierda (Barcelona)

Neida Porfírio de Oliveira. Conselho Geral do CPER. Membro do Diretório Nacional do PSOL (Brasil)

Enrique Gómez Delgado y Francisco Retama, Movimiento al Socialismo, Sección UIT-CI (México)

Genoveva Ramírez Fernández, profesora de la Sección X, CNTE-SNTE (México)

Orlando Chirino, Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

José Bodas, Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela) (Venzuela)

Miguel Ángel Hernández,  Secretario General del PSL (Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

Silvia Leticia. Coordenadora Geral do SINTEPP Belém-PA, Secretaria Executiva Nacional da CSP. Conlutas, e da Executiva Estadual do PSOL-PA. (Brasil)

Nancy Galvão. Executiva do PSOL São Paulo (Brasil)

Manuel Iraola. Direção Estadual do PSOL São Paulo (Brasil)

Neide Solimões. Coordenadora Geral do SINTSEP-PA e Direção Nacional da Condsef (Brasil)

Jimmy Gómez Rivera, activista de movimiento social (Nicaragua)

Gustavo Martínez. Integrante de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Zuleika Matamoros. Delegada sindical de docentes, coordinadora de Juntas y a la Izquierda y miembro de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Maura Gálvez Bernabé. Movimiento Anticapitalista y Juntas y a La Izquierda (Chile)

Maurício Matos. Direção da Federação Nacional dos Servidores dos Ministério Públicos (FENAMP) e Movimento Xingu Vivo para Sempre (Brasil)

Cássia  Ceres. Executiva do PSOL/Belém-Pará e Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Mari Andreia Oliveira de Andrade. Professora/Diretora Regional CPERS Cruz Alta (Brasil)

Érico Corrêa. Presidente do SINDICAIXA. Membro da Executiva Estadual do PSOL (Brasil)

Revolutionary Students Front – RSF (Pakistán)

Bismark Martinez, Artista Nicaragüense y activista social. Actor en grupo de teatro DRUGOS (Nicaragua)

Ayllu Duarte Acosta. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Jorge Cezar Gomes Maia. SEPE (Brasil)

Luis Henrique Chagas. Presidente do SINDIMETRÔ (Brasil)

Zarah  Trindade. Direção do PSOL/Belém- Pará e do Coletivo Feminstra Marielle Vive! (Brasil)

Eduardo Pimentel. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Walmir Brit. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Laerte. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Marcos Solimões. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Paulo Sérgio. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP de Concórdia do Pará. (Brasil)

Erlen. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Salvaterra/PA (Brasil)

Reginaldo Reis. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Baião/PA (Brasil)

José Antônio (Toninho). Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP de Baião/PA. (Brasil)

Jacirene. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Mde Baião/PA. (Brasil)

Pablo Muñoz, dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Sebastián Rojo, dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Francis Astudillo. dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Raúl Muñoz – dirigente FENATS Barros Luco Trudeau (Chile)

Alejandra Decap – vocera nacional agrupación Pan y Rosas (Chile)

Yamila Urrutia – agrupación Vencer ex Pedagógico (Chile)

Marcelo Diniz. Coordenação da Regional Metropolitana do SINTEPP (Brasil)

Aldemaro Sanoja. Marea Socialista Barinas (Venezuela)

Flávia Siqueira. Coordenação da Regional Metropolitana do SINTEPP (Brasil)

Miriam Sodré. Secretária Geral do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA (Brasil)

Carlos Alberto. Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA (Brasil)

Joelma Souza. Coordenação de Cultura e Lazer do SINTEPP BELÉM (Brasil)

Érica Reis. Direção da Sub-Sede do SINDSAÚDE Baião-PA (Brasil)

Dulcideia Palheta. Direção da Associação dos Docentes da Universidade Federal Rural da Amazônia (ADUFRA). (Brasil)

Angelo Balbino. Executiva Regional do PSOL-DF (Brasil)

Juliana de Freitas. Oposição SIMPRO –DF (Brasil)

Suzete Chaffin. Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Paulina Espíndola. Vocera de Sesegen y Mujeres Organizadas de la  Facultad de Comunicación y Letras, Edgar Mendoza. Marea Socialista portuguesa (Venezuela)

Julieta Lui. Coordenação da Sub – Sede da Apeoesp São Carlos/São Paulo (Brasil)

Mauricio Santos. Direção Estadual da Apeoesp/São Paulo (Brasil)

Sergio Brito. Coordenação da Sub-Sede da Apeoesp Taboão da Serra/São Paulo (Brasil)

Alexandre Pacheco. Diretório Municipal do PSOL Jacareí/SP (Brasil)

Emanuelly Nery. Diretório Municipal do PSOL de São José dos Campos/São Paulo (Brasil)

Gilberto Silvério. Presidente do PSOL São José dos Campos /São Paulo (Brasil)

Whirmelys Villalobos. Periodista. Juntas y a la izquierda (Venezuela)

Laura Jaén Martínez. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Isabel Ruíz López. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Laura Candela Uría. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Jane Neves. Vice-presidente do Sintect-AM (Brasil)

Izabel Firmino. Executiva do SINTUFF/RJ (Brasil)

Sandra Guizan. Direção do SINTUFF/RJ (Brasil)

Vera Coimbra. Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Andrea Solimões. Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical (Brasil)

Brites. PSOL Caraguatatuba – São Paulo (Brasil)

Eduardo Rodrigues. Comitê de Mobilização e Luta do IFPA (Brasil)

Terezinha Bullé. Professora/CPERS/Membro do Diretório Estadual do PSOL (Brasil)

Maira Farias. Professora/CPERS/Membro da Executiva Estadual do PSOL  (Brasil)

Marli Aparecida Souza. Funcionária de Escola/Diretora Regional CPERS – Osório (Brasil)

Maria Norma Dumer. Professora/ Conselho Fiscal do CPERS (Brasil)

Natalia Mesías. Presidenta del sindicato Clínica UDD (Chile)

Maria de Fátima Contreira. Professora/Diretora Regional CPERS – São Borj (Brasil)

Ândria Wasiuk. Estudante/ENFRENTE (Brasil)

Angélica Bruch. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Danubio Trujillo. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Sandra Patricia Fernández Araújo. Militante del SUINAU (Uruguay)

Adrián Dourrom. Rumbo Socialista. Militante del Sunca (Uruguay)

Jimena Peralta. Rumbo Socialista (Uruguay)

Cristina Matinson. Militante de COFE Rumbo Socialista (Uruguay)

Analia Barceló. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Gabriel Malaespina. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Antonio Gilberto dos Santos Sanches. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Camila Palomo Debesaitys. Vice-presidente do SINDIMETRÔ (Brasil)

Claire Maria Moraes Amaral. Professora – Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Claudia da Silva Marisco. Diretora do Núcleo do CPERS – Cruz Alta (Brasil)

Yunesky Carrero. Juntas y a la Izquierda (Venezuela)

Jorge Estrella. Reagrupamiento Izquierda Ecuatoriana (Ecuador)

Clemar Maria Trindade. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Elizabeth dos Santos Braga. Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Elizandra Dullius. Estudante/ENFRENTE (Brasil)

Adriana Aquino. Coordinadora de Juntas y a la Izquierda. (Paraguay)

Eloá Damascena da Silva. Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Gentil Lovatel. Diretor SINDICAIXA (Brasil)

Henrique Luis Frozza. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Inês Goreti. Servidora Pública Estadual/SINDICAIXA (Brasil)

Karina Fischer. Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Kenyireth Rebolledo. Juntas y a la Izquierda (Venezuela)

Kelin Daroz. Dirigente do Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Laura Vieira Marques. Dirigente do Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Ludimilla Alves Fagundes. Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Luiz Henrique Valente Sanches. Vigilante – Dirigente da CS (Brasil)

Luzia Regina Herrmann. Professora – Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Márcia da Silva Rolim. Estudante/ENFRENTE – Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Güneş Gümüş. SEP Party Chairperson (Turquía)

V.Umut Arslan. Dirección Nacional del SEP (Turquía)

Derya Koca.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Engin Kara.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Gökçe Şentürk.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Emre Güntekin. Editor of sosyalistgundem (Turquía)

Emrecan Konyalı. Chairperson of Marxist Student Association Federation (Turquía)

Márcia de Medeiros Barilli. Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Márcia Soledade. Setorial de Mulheres do PSOL  (Brasil)

Maria Aparecida Prado. Funcionária de Escola/Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Maikell Rebolledo. Abogado laboral (Venezuela)

Javier bia.  Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Maximiliano Ramos. Rumbo Socialista. Militante de AFFUR (Uruguay)

Federico Martínez. Rumbo Socialista. Militante de ADUR (Uruguay)

Jorge Rodríguez. Militante del SUINAU (Uruguay)

Maria da Glória Sampaio. Diretora do Sindicaixa      (Brasil)

Marilene Carvalho S. Rodrigues. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Marivete Morais de Melo. Funcionária de Escola/Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Miguel Gustavo Corrêa Chagas. Secretário Geral SINDICAIXA (Brasil)

Norma dos Santos Machado. Professora/Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Odilon Carrion Esmério. Diretor SINDICAIXA (Brasil)

Olavo Vivian Marques. Vigilante (Brasil)

Pedro Moacir Abrianos  Moreira. Diretor Regional do CPERS – São Gabriel (Brasil)

Rejane Maria de Araújo. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Ronny Reyes. Abogado laboral (Venezuela)

Silvina Rodríguez.  Rumbo Socialista.  Ambientalista (Uruguay)

Alejandro Tasistro. Rumbo Socialista (Uruguay)

Guedeche Khaled. Profesor de Investigación Universitaria (Argelia)

Luis Gonzalo Torcoletti. SOL Estado español (Palma de Mallorca)

Noelia Carina López. SOL Estado español (Barcelona)

Pía Celeste Villafañe Batica. SOL Estado español (Barcelona)

Diego Arcos Espinosa. Casa de argentinos en Barcelona. (Estado español)

Rosana Grigoletto. Diretora do Núcleo do CPERS – Osório (Brasil)

Virgínia Corrêa da Silva. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Vivian Zamboni. Professora/Direção da CS (Brasil)

Zila Farias. Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Anália Timóteo. Merendeira (Diretora do SEPE/Regional IV) (Brasil) 

Maria Oliveira da Penha. Professora. Diretora do SEPE Central  (Brasil)

Rayssa Pereira. Militante do ENFRENTE (Brasil)

Thaianne de Souza. Estudante da UNIRIO. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Lucas Tiné. Musico e pré-candidato / PSOL Recife (Brasil)

Jacqueline quintana Muñoz. Académica depto de trabajo social universidad de Atacama (Chile)

Xavi Valverde. CUP-L’Hospitalet. Integrante observatorio plurinacional en defensa de los salares (Estado español)

Pacheco Sánchez Carlos Iván. Profesor Departamento de Sociología Universidad Nacional de Colombia (Bogotá)

Thiago Carvalho. Presidente PSOL Recife (Brasil)

Márcio Santos. Ator e Diretor de Teatro (Brasil)

Luiz Felipe Sena. Cineasta (Brasil)

Robeyoncé Lima. Co-deputada Juntas / Pernambuco (Brasil)

Ivanenko Tatyana. Activista de SMOT (Bielorrusia)

Vasily Letyaga. Activista SMOT (Bielorrusia)

Vicent Birich. Activista de SMOT (Bielorrusia)

Marat Matveenko. Activista SMOT (Bielorrusia)

Kirill Zhamoidin. Activista SMOT (Bielorrusia)

Roman Yaroshenya. Activista del Sindicato Independiente Bielorruso. Salihorsk. (Bielorrusia)

Fabiola del Carmen Tercero Castro- Periodista Feminista (Nicaragua)

Andrei Nestruev. Movimiento Socialista Ruso

Natália Alexandre – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Luisa Matos – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Samyr Rangel – Centro Acadêmico de Geografia da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Javo Ferreira, Liga Obrera Revolucionaria (Bolivia).

Violeta Tamayo, Pan y Rosas (Bolivia)

Simone Ishibashi – Associação de Pós Graduandos da Universidade Federal do Rio de Janeiro (Brasil)

Luno dos Santos – Coordenador do Centro Acadêmico Dionísio, Teatro/UFRGS (Brasil)

Ana Pessoto – Coordenadora do Centro Acadêmico Dionísio, Teatro/UFRGS (Brasil)

Flávia Telles – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Vitória Camargo – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Cássia Rodrigues Silva – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Úrsula Noronha – coordenadora do Centro Acadêmico de Pedagogia Unicamp (Brasil)

Rafaella Lafraia – Centro Acadêmico da Saúde Pública da Universidade de São Paulo (Brasil)

Eliana Carolina Useche Gomez. Movimiento Periodistas por la verdad (Venezuela)

Clarissa Machado de Azevedo Vaz. Professora Universidade Federal do Tocantins. UFT. Advogada da Associação Brasileira dos Advogados do Povo. ABRAPO (Brasil)

Juan Manuel Sandoval Palacios. Investigador del Seminario Permanente de Estudios Chicanos y de Fronteras. Instituto Nacional de Antropología e Historia (México)

Hamdi Bechir. Escritor y revolucionario de Túnez.

Abdelmajid Haouachi. Escritor y revolucionario. Túnez

Virgílio Aráuz. Dirigente de Propuesta Socialista. Panamá

Priscilla Vázquez, presidente de la Asociación de Empleados de la Agencia de Seguridad Social (AECSS). Panamá

Zenaida Muñoz, León Tugú, René Coralimes, Juan Ernesto de Gracia, Sofía Cobo, dirigente de la AECSS. Panamá

İslami bankacılık: Reform mu, aldatmaca mı?

0

Dünya ekonomik sisteminin aleni bir biçimde açmazda olduğu, tıkandığı, hareket edemediği artık tüm kapitalistlerin de malumu. Finans kapital, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi için tahliller yaparken, bir eğilim olarak ortaya çıkan ve mevcut finansal sisteme alternatif olduğu belirtilen “İslami faizsiz bankacılık” modeli Erdoğan’ın ana amaçlarından biri haline geldi. Erdoğan, Eylül ayında Marmara Üniversitesi’nde faizsiz bankacılık üzerine yaptığı konuşmasında şu sözleri sarf etti: “Faize dayalı sisteme karşı çıkmamızın sebebi inancımızın buna cevaz vermemesinin yanında sistemin insani yükünün de ağırlaşmış olmasıdır. Geleceğin dünyasında faize dayalı bir sistemin yerini risk paylaşımının esas olduğu katılımcılığın aldığı yeni bir finansal mimariye bırakacağına inanıyorum. Alternatif finansla işlemler dünyada süratle yaygınlaşmaktadır. Risk paylaşımı yoluyla insanların üretimine katılımı esas alan yeni modellerinin tercih oranı artıyor.” Sisteme bir alternatifmiş gibi lanse edilen ve banka terimi yerine özellikle “katılım” kelimesinin ön plana çıktığı bu sistem ne bir alternatif ne de mevcut finansal sömürünün olumsuz yanlarının törpülendiği bir reformdur.

2008 krizi, ardından gelen uzun durgunluk dönemi ve içinde bulunduğumuz iktisadi ve politik açmaz, alternatif olarak görülen eğilimlerin ve kapitalizmin reform geçirmesi gerektiği söylemlerinin yaygınlaşmasına yol açıyor. Rejim de bu bağlamda önüne bir hedef olarak “katılım” modelini koymuş durumda. Devlet bankalarının (Halk, Ziraat, Vakıf) katılımcı versiyonları geçtiğimiz iki yıl içinde açılmıştı. Son olarak BDDK bünyesinde “faizsiz bankacılık danışma komitesi” kurulması için çalışma başlatıldı. Ayrıca İstanbul’da “küresel finansal katılım merkezi” kurulacağı belirtildi.

Bir yerde pazar için üretim söz konusuysa orada faiz her zaman olacaktır. İsminin “katılım payı” veya başka bir şey olması neticeyi değiştirmez. Osmanlı’da bile bizzat şeyhülislamların fetvalarıyla resmi olarak faiz mevcuttu. Bununla birlikte katılım sistemi yeni hiçbir şey vaat etmiyor. Katılımcılara verilen katılım payı oranı ile piyasadaki faiz oranları aynı. İşletmelere ve kişilere verilen kredilere uygulanan gecikme cezaları ile faizlerin de oranları aynı. Merkez bankalarında tutulan zorunlu karşılıklara uygulanan faizler de öyle… Zaten diğer bankalarla aynı piyasada işlem yapılırken ne kadar farklı olunabilir? Peki, fark tam olarak nerede, neden bu model önümüze seriliyor?

Kapitalizm altında finansal sermeye ile reel sermaye iç içe geçmiştir. Ekonomideki tüm faaliyetleri eline geçirmek isteyen rejim, Türkiye’deki sanayi sektörünün küçülmesini, birçok firmanın borçlarından dolayı yeni kredi bulamamasının çözümünü katılım bankacılığında aramakta. Böylelikle istedikleri sermaye gruplarına (özellikle inşaat, enerji ve silah sanayisi) kolaylıkla kredi verebilecekleri gibi bir çöküş anında maliyeti ve zararı halka iç borçlanma yoluyla yayabilecekler. Fakat bu durum sorunların çözümünü değil sadece yeni sorunları beraberinde getirecektir. Her şeyden öte finansal sistem bir neden değil sonuçtur. İktisadi sistemi değiştirmeden finansal alandaki en “radikal” değişiklik bile ciddi bir yenilik getiremez. Örneğin bankaların merkezileştirilmesi, üretimde işçi kontrolü, planlı sanayi üretimi ya da dış ticarette devlet tekeli olmadan yapılsa bile boşuna bir reformdan öteye geçemez. Kapitalizme içkin yeni olarak sunulan hiçbir aldatmaca çözüm olamaz. Finansal ve reel sömürüyü yok edebilmek için tek ve gerçekçi çözüm, iktisadi yapının merkezi ve planlı bir şekilde işçi sınıfının denetiminde yeniden örgütlenmesidir.

“Anne sakin ol, bugün sokağa tek başıma çıkmıyorum”

0

Dünya çapında kadınlar tarihsel kazanımlarını ve hayatlarını savunmak üzere mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu bazen kadınların hayatları pahasına gerçekleşiyor. Tıpkı İran’da maç izlemek için stadyuma girmeye çalıştığı gerekçesiyle hapse mahkûm edilmesine tepki olarak kendini ateşe veren ve yaşamını kaybeden Seher Hudayari gibi.

İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nden bu yana, kadınların stadyumlara girmesi fiilen yasak. Yasağın gerekçesi ise “Yarı çıplak adamların izlenmesi.” İranlı kadınların büyük bir bölümü kadınların stadyumlara ve hatta birçok kamusal alanda bulunmasına yönelik yasakların kaldırılmasını istiyor. Kadınlar stadyumların önünde gösteri yapıyor ve birkaç kez de FIFA’ya başvurdu. Yasağa son verilmesini isteyenlerden biri de, 29 yaşındaki Seher Hudayari’ydi. Hudayari, taraftarı olduğu futbol takımının maçını izleyebilmek için Mart ayında Tahran’daki Azadi Stadyumu’na kılık değiştirerek girmeye çalıştı. Ancak, görevliler onun kadın olduğunu fark etti ve gözaltına aldı. İran medyasına göre, Tahran’daki Devrim Mahkemesi önünde kendini ateşe veren Hudayari, kaldırıldığı hastahanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Hudayari’nin ölümünden sonra İran’da ve dünya çapında oluşan tepkiler ve Türkiye dahil olmak üzere “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” şiarıyla kadınların dayanışma maçları oynaması sonucu İran’daki yasak geçtiğimiz günlerde kalktı. Kadınlar artık stadyumlara girebilecek. Ancak bu şimdilik milli maçlarla sınırlı.

 #AmINext (Sıra Bende Mi?)

Meksika ve Güney Afrika’da Ağustos ayının başından bu yana içinde polislerin de bulunduğu cinsel saldırı olaylarına karşı ülkedeki kadınlar sokakta. Meksika’da kadınlara yönelik artan cinsel saldırı vakalarının ardından, başkent Meksiko’da günlerdir yürütülen eylemlerde son olarak bir polis karakolunun ikinci katı yakıldı. Meksiko’da her gün ortalama 10 kadın öldürülüyor. Son yıllarda 9 bin kadın hiçbir iz bırakmadan kayboldu. Ölümlere karşı adalet isteyen kadınlar, artan kadın cinayetleri ve cinsel şiddete karşı hükümetten acil koruma talep ediyor.

Güney Afrika’da ise geçtiğimiz ay sırayla iki kız öğrencinin cinsel istismara maruz bırakılıp öldürülmesi sonucu kadınlar çeşitli kentlerde sokağa çıkarak tepkilerini dile getirdi. Eylemlerin yanı sıra sosyal medyada da #AmINext (SıraBendeMi) etiketiyle bir kampanya başlatıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2016 verilerine göre Güney Afrika, kadın cinayetlerinde dünyada 4. sırada yer alıyor.

Ekvador’da kadınlar kürtaj haklarını savunuyor

Ekvador’da ise cinsel saldırı sonucu oluşan gebeliklerdeki kürtaj hakkına ilişkin yasanın esnetilmesine dair görüşmelerin durmasına tepki gösteren çoğu kadın binlerce kişi sokağa çıktı. Ülkede kürtaj hakkı yalnızca iki durumda tanınıyor. Bunlardan biri hamile kadının hayati tehlike altında olması veya zihinsel engelli bir kadının tecavüze maruz bırakılması. Ancak sıkı kürtaj yasası sonucu merdiven altlarında denetimsiz olarak yapılan kürtajlar sonucu kadınlar hayatlarını kaybediyor. Çünkü ülkede her yıl ergenlik dönemindeki 2 bin 500 genç kadın ve çocuğun cinsel saldırı sonucu hamile kaldığı belirtiliyor. Dolayısıyla kürtaj hakkı aynı zamanda yaşam hakkını savunmak anlamına geliyor.

Krize, işsizliğe ve güvencesizleştirmeye karşı tek yol: birleşik mücadele

0

Geçtiğimiz haftasonu İstanbul’un iki ayrı yakasında üç ayrı etkinlik yapıldı. Bunlardan ilki İşçi Dayanışma Derneği’nin düzenlediği “Kriz Günlerinde Örgütlenmek” temalı üç oturumdan oluşan sempozyumdu. Mevcut ekonomik durumda işçi sınıfına hangi taktiklerle gidilmesi gerektiği, mücadele taktikleri üzerine paylaşımlar yapıldı. İkinci etkinlik Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi’nin düzenlediği “Kriz Böler Biz Birleşelim” temalı paneldi. Hâlihazırda daralan inşaat sektöründe işsizliğin ve güvencesizliğin arttığı, sosyal hakların giderek güvencesizleştiği ortamda mimar, mühendis, freelance çalışanlar ve mimarlık öğrencileri tarafından mücadelenin olanakları ve mevcut durumu tartışıldı. Diğer etkinkik ise Umut-Sen’in organize ettiği “İşçiler Sendikaları Yönetebilir, Türkiye’yi de” forumuydu. Katılımcılar, emek güçlerinin inşa edeceği mevcut burjuva alternatiflerin dışındaki politik alternatifleri tartışmak için bir araya geldi.

Her üç etkinlik de sahadaki ekiplerin bir araya geldiği ve ufuk açıcı paylaşımların yapıldığı, çözüme yönelik girişimlerin tartışıldığı etkinliklerdi. Bu yönüyle her üç etkinliği de çok değerli görüyoruz.

Ne var ki, bu üç etkinlikte de masaya yatırılan sorunların çözümünü tek bir örgüt, tek bir sendika veya tek bir dayanışma örgütü çözemez. Hepimiz sorunların ne olduğunu biliyoruz ancak çözüm için ortak bir akıl oluşturulamamıştır. Bu yönüyle birleşik mücadelenin inşaası tarihsel bir zorunluluktur. Birleşik mücadeleden kastımız, direniş çadırlarını ziyaret edip fotoğraf çektirmekle sınırlı bir dayanışma olmamalıdır. Sahayı beraber örgütleyecek planın beraber inşaasıdır.

Bu anlamda basit taleplerle işçi sınıfına gidilmelidir. Mesela ücretlerdeki vergi dilimleri veya çalışanlara sağlanması gereken nitelikli ve parasız kreş hakkı gibi konularda ortak kampanyalar yapılmalı, ortak akılla taktikler belirlenmelidir.

Hâlihazırda irili ufaklı birçok mücadele devam etmektedir. Direnişlerin koordinasyonu sağlanmalı, bu koordinasyon kendi aralarında etkinlikleri doğru planlamalıdır. Birbiriyle çakışmayan ve geniş katılımlı bu etkinliklerde hem bir araya gelip hem de ortak akılla sorunlarımıza çözümü inşa etmeliyiz. Bu anlamda devrimci Marksist ilkelerden taviz verilmeden geçiş talepleri doğrultusunda basit bir program etrafında bir araya gelmek zorundayız. Dünyada bunun örnekleri bulunmaktadır. Arjantin’de Sol Cephe (FIT), birbiri ile uzak sol ekipleri basit ve temel ortak müşterekler doğrultusunda bir araya getirerek ortak mücadele yürütmektedir. Bu çok değerli bir örnektir.

Türkiye işçi sınıfı olarak dünyadan ayrı değiliz, bunu biz de başarabilirz. Yeter ki birliğimize inanalım, işçilere inanalım ve işçilere giderken de basit ve temel talepleri dile getirelim.

Patronun zararı işçiye kesilebilir mi?

0

Toplu iş sözleşmeleri dönemlerine girildiğinde sendikacılar ve işçiler arasında sıkça şöyle söylemler gelişir: “İşyerindeki üretim şu oranda büyüdü, satışlar ve ihracat şu kadar arttı, işletmenin kârı şu kadar büyüdü, ama gene de patron istediğimiz zammı vermiyor, sosyal haklarımızı kesiyor, işçi azaltmasına gidiyor vb. vb.”

Patronun kârlarının artmasına rağmen işçinin hakkını vermiyor oluşu ilk bakışta doğru bir düşünce tarzı gibi görünüyor. Patronun satışları artıyor, ihracatı büyüyor, ama işçisinin gırtlağını daha fazla sıkmaya çalışmaktan geri durmuyor. Halbuki tersi olmalı, kârlar arttıkça işçinin durumu da düzelmeli, diye düşünülüyor.

Peki, ya tersi olursa? Yani ya patron zarar etmekte olduğunu, hatta işyerini kapatma aşamasına geldiğini iddia ederse? İşyerinin yaşayabilmesi için ücretlerde artışın mümkün olmadığını, hatta ücretlerin ve sosyal hakların daha da kısılması, işçilerin daha yoğun ve uzun çalışmaları gerektiğini iddia ederse ne olacak?

“Patronun kârı arttı, ücretler de o oranda artsın” diyenler bu kez “Eh ne yapalım, işimizi koruyabilmek için kemerleri sıkmayı kabul edelim” mi diyecekler? Tabii ki demeyecekler (arada bir iki satılmışın çıkıp böyle söyleyebileceğinin dışında).

O zaman demek ki, ücret artışlarını doğrudan işyerinin kârlılık oranına bağlamak yanlış bir yöntem. Şimdi işçinin elini güçlendirir gibi gözüken bir yaklaşım başka işyerlerinde veya farklı durumlarda bizzat işçinin aleyhine döner.

İşçi emek harcıyor ve harcadığı emeğin değerinin küçük bir bölümü kendisine ücret olarak ödenirken, geri kalan büyük bölümü patronun cebine gidiyor. Dolayısıyla ücret mücadelesi işçinin emeğinin karşılığını alma mücadelesidir ve bu, işyerinin kârlılık oranına bağlanmamalıdır.

Patronun ne kadar kâr elde edip etmediği, işçinin sorumlu olmadığı kapitalist piyasa koşullarına bağlıdır. Bir ekonomik kriz sırasında patron gerçekten zarar edebilir. Ama o piyasanın, yani kapitalist ekonominin ve onun krizinin sorumlusu işçi değildir. Sorumlular kapitalistlerdir, onların hükümetleridir. İşçi emeğini harcamış ve üretim yapmıştır. Bu nedenle, insan onuruna yaraşır bir ücret, kâr olsun zarar olsun, ona ödenmelidir.

Peki o halde patron zarar ettiğini ve ücretlerin düşürülmesi gerektiğini iddia ederse ne yapmalı? Bir kere bu zarar etme iddiasının doğru olup olmadığını, kâr-zarar bilançolarının ne durumda olduğunu öğrenmemiz gerekir. O halde sendika temsilcileri, işyeri komiteleri ve tüm üyeleriyle birlikte patrondan hesap defterlerini getirmesini talep etmeli ve bilançoları ayrıntılı olarak incelemeli ve denetlemelidir. Bakalım gerçek ne kadar patronun iddia ettiği gibi.

İşyerinin işçilerin ücret olarak talep ettiği oranda kâr etmemiş olması halinde veya gerçekten zarar etmiş olduğunun açığa çıkması halinde, sendika ve işçiler bunun nedenlerini denetlemeliler ama elbette bunun sorumluluğunu üstlenemezler. İşçi emek harcamıştır ve karşılığını almalıdır. Patron bunun üzerine “o zaman işyeri kapanır” diyebilecektir. Biz ise “Hayır!” diye yanıt vermeliyiz.

İşyerinin zarar etmesi kapitalist ekonominin ve onu yöneten patronların ve onların hükümetlerinin sorumluluğudur. Dolayısıyla biz işyerinin kapatılamayacağını; devletin bu işyerini kamulaştırarak üretimin işçilerin denetiminde sürdürülmesini ve işçi ücretlerindeki yeni artışlarla birlikte işletilmeye devam etmesini sağlaması gerektiğini öne sürmeliyiz.

Bunu yapamadığımız sürece, özellikle kriz zamanlarında işsizliğe ve yoksulluğa itilmenin önüne geçemeyiz.

Kendini yakmak!

0

“Borcunu ödeyemeyen emekli kendini yaktı!” “Başkentin ortasında kendini yaktı!” “Ankara’da ‘işsizim, açım’ diyen bir kişi kendini yaktı!” “Üzerine benzin döküp kendini yaktı, hastanede öldü!” “Gaziantep’te işsizlikten kendini yakan gencin ailesi konuştu!” “Taşeron işçi Ataşehir Belediyesi önünde kendini yaktı!” Bu tip haberler uzayıp gidiyor… Bunlar işsizlikten, yoksulluktan çaresiz kalıp kendini yakan işsiz işçinin, yoksul emeklinin ardından atılan kimi haber başlıkları… Biri bu yılın Ocak ayında, biri Nisan’da, öbürü henüz bir hafta önce, Eylül ayında oldu…

Ateş düştüğü yeri yaktı. Aileleri dışında çoktan unutuldular; emin olabiliriz!

Düzenin zaten umurunda değil. Umurunda olsa Türkiye’de dört milyon iki yüz elli üç bin işsizin olduğu açıklandığı gün devletin başı, “Herkes iş bulacak diye bir kural yok” deyivermezdi! Öyle değil mi?

Peki, nasıl olacak? İnsanlar ağaç kabuğu mu kemirecek? Ya da kendini mi yakacak?!

Ha evet, bir mermi kaç lira, değil mi? Milliyetçi, muhafazakâr devlet erkânımızın işsizlikten, yoksulluktan, ekonomik krizden çok daha mühim işleri var!

Örneğin müstakbel başkan yardımcıları için alındığı söylenen milyar liralık son model Mercedes’ler gibi! İtibardan tasarruf olmayacağını öğrenmedik mi hâlâ?

Yine de sormadan edemiyor insan! Bizim vergilerimizle sürdürdüğünüz saltanatı, sadece bir an için, bir yana bırakalım. Doğrudan işçinin emekçinin “ihtiyat akçesi” anlamına gelen İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paramızı neden patronlara bedava dağıtıyorsunuz? Neden zaten yüz milyarlarca liralık ihaleler verdiğiniz haramilerinizin yarattığı kamu açıklarını bizim işsizlik fonumuzla yamamaya çalışıyorsunuz?

Soruyoruz çünkü aş-iş, patlıcan-biber derdindeki faniler olarak bu doymak bilmezliğinizi anlayamıyoruz!

Sadece İşsizlik Sigortası Fonu dahi birazcık usulüne uygun, birazcık  “Yağma Hasan’ın böreği” demeden kullanılsaydı işçiler, emekçiler kendilerini “işsizim, açım, adalet istiyorum” diye yakmazlardı!

Kendimizi yakmayalım işçi-emekçi kardeşlerim! İşsizliğimizin, yoksulluğumuzun nedeni kapitalizmdir. Gelin emeğin, insanın, doğanın, börtü-böceğin düşmanı olan kapitalizmi yakalım! Çare örgütlenmekten, birlikten, dayanışmadan geçiyor… Gelin kenetlenelim…