Ana Sayfa Blog Sayfa 53

Saray ittifakı aşınırken…

0

Damat Bakan “en kötüsü geride kaldı” diye sayıklayadursun, ekonomideki tepetaklak gidiş devam ediyor. İşsizlik bir puanlık artışla yüzde 13,3 oranına çıktı. Yalnızca işsizlik artmıyor, işgücüne katılım oranı da düşüyor. Geçtiğimiz yıla göre yarım puanlık azalışla, bu oran yüzde 52,5’e geriledi. Yani aktif iş arayanların yanı sıra iş aramaktan umudunu yitirmiş olanları da hesaba kattığımızda yedi milyonun üzerinde işsiz kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu korkunç toplumsal yıkımın yansımasını ise BDDK istatistiklerinde görebiliyoruz. Ülkede 2,5 milyon kişi bireysel kredisini, 2,7 milyon kişi ise kredi kartının borcunu ödeyemiyor. Bu durumun yarattığı sonuçlarla her gün farklı biçimlerde yüzleşmekteyiz. TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre günde ortalama 8,6 kişi intihar ediyor. Bunların çok önemli bir kısmı, tahmin edeceğimiz gibi, geçinemediği ve umudunu yitirdiği gerekçesiyle yaşamına son veriyor.

Bu yıkım tablosu karşısında Saray rejimi “krizden çıkış” için hangi adımları atıyor? Öncelikle, yandaşların batık inşaat şirketlerini kurtarmak için kamu bankaları ve Varlık Fonu’nda toplanan kamu kaynakları seferber ediliyor. Böylece bu şirketlerin patronları bir yandan servetlerini yurtdışına kaçırırken, batan şirketlerinin zararları emekçi halka fatura ediliyor. Öte yandan, faizler yapay biçimde düşürülerek, kredi mekanizmasının canlandırılmasıyla ekonomik büyüme sağlanmaya çalışılıyor. Ne var ki, bu durum borçluluğun denetlenemez bir şekilde büyümesine ve yukarıda verdiğimiz borç krizi örneklerine neden oluyor. Bu plansız ve yağmacı politikalar, Türk lirasının da değerini giderek yitirmesini, döviz ve altın fiyatlarının fırlamasını beraberinde getiriyor.

Bu ortamda, kitlelerin hayat pahalılığı karşısında alım gücü giderek düşerken, rakamlarda yapılan manipülasyonlarla enflasyon olduğundan düşük gösteriliyor ve ücretlerde bu sahte enflasyon rakamları üzerinden artış yapılıyor. Bunun karşısında faturalardan trafik ücretlerine bütün kalemlere gerçek enflasyon ve üzerinde zamlar yapılıyor. Sayısız örneğin daha verilebileceği bu ekonomik yıkım tablosu Saray koalisyonunun kendi tabanındaki hoşnutsuzluğu da giderek artırıyor ve rejimin rıza üretmekte belki de tarihinin en zor döneminden geçtiğine işaret ediyor.

AKP-MHP ittifakı, yaşadığı yönetim krizlerini daima hamasetle, “beka söylemiyle”, dış operasyonlarla aşmaya çalıştı. Bu doğrultuda yayılmacı ve maceracı bir dış politika hayata geçirildi. Şimdi bu politikalarının iflasının da tamamen açığa çıktığı, Saray koalisyonunun “beka” söylemlerinin kendi tabanında dahi taraftar bulmadığı bir sürecin içindeyiz. Gerek İdlib’de gerekse de Libya’da yaşanan fiyaskolar, bu durumun birer kanıtı niteliğinde. Erdoğan, en cömert vaadi olarak “şehitler tepesinin boş kalmayacağını” açıklarken, Libya’da hayatını kaybeden albay rütbeli bir asker, kimsenin haberi olmadan defnedilmeye çalışılıyor. Bu durumu açığa çıkaran gazetecilerin hesapları “esrarengiz biçimde” ele geçirilirken, Erdoğan “birkaç tane şehit verdiğimizi” ama bunun karşılığında karşı taraftan yüzlerce kişiyi öldürdüğümüzü belirterek, “teselli veriyor”. Bu durumdan çok daha ağır bir tablo ise İdlib’de onlarca askerin hayatını kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Yayılmacı ve maceracı dış politikanın faturasını emekçi, yoksul ailelerin çocukları kanlarıyla ödüyor.

“Demokrasi Cephesi” ve “Emeğin Türkiye’si”

Saray ittifakının ne ölçüde yıprandığını, gerek içinden doğan yeni partilerden, gerekse muhalefetin ses perdesini giderek yükseltmesinden görebiliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” tartışmasıyla Erdoğan’ı işaret ederek çıtayı yükseltmesi, Saray koalisyonundaki kırılganlığın bir göstergesi. Öte yandan, Erdoğan yönetiminin aşınması emek hareketinin ve sol muhalefetin üzerindeki sorumluluğu da artırıyor. İşçi düşmanı baskı rejiminden çıkış “ehven-i şerlere”, “önce bir Erdoğan gitsin de…” türünden sinik politikalara bırakılamayacak bir ciddiyet gerektiriyor. Bu dönemde solun büyük kesiminin, emek eksenli, patron partilerinden bağımsız bir siyasal seçeneği yükseltmek yerine, “demokrasi cephesi” türünden kolaycı ve sahte çözümlere yönelmesi, durumun vahametini ortaya koyması açısından düşündürücü. DİSK’in geçtiğimiz günlerde gerçekleşen genel kurulunda ifade edilen “Emeğin Türkiye’si”ni var edebilmemiz için, Millet İttifakı’ndan medet ummaktan çok daha fazlasını, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı temelinde sahici bir eylem planını hayata geçirebilmemiz gerekiyor.

Koronavirüsü salgınıyla beraber Asyalılara dönük ırkçı saldırılar arttı

0

Koronavirüs salgının küresel ölçekte yaygınlaşmasıyla beraber Asyalılara dönük ırkçı saldırılarda da bir artış yaşanıyor. Konuyla ilgili terrabayt.com‘da yayımlanan yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Koronavirüsü salgını dünyada yayılmaya devam ederken, ABD ve İngiltere’de Çinlilere dönük ırkçı saldırıların artışa geçtiği duyuruldu.

Independent‘ın haberine göre, Birmingham’da bir barda 28 yaşındaki Mandy Huang’a corona virüsüne referansla ırkçı sözlü saldırıda bulunan adam karşısında arkadaşını savunan bir kadın bilincini yitirine kadar dövüldü. Meera Solanki, Mandy Huang’a “* koronavirüsünü al da evine dön” diyen adama karşı arkadaşını savunduğundan fiziksel şiddete uğradı.

West Midlands Polisi, ülkede koronavirüsüyle bağlantılı ırkçı saldırılardan sadece biri olan bu vaka karşısında soruşturma açtı.

Londra, Newcastle, Sheffield, Manchester ve York’ta da benzer şekilde koronavirüsü bahane edilerek gerçekleştirilen sözlü ve fiziksel şiddet vakaları rapor edildi.

Hampshire polisinin verdiği bilgilere göre, şubat ayının ilk haftasında, Portsmouth ve Southhampton’da yer alan Çin topluluğunun en az beş üyesinin doğrudan virüse referans verilerek sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığına inanılıyor.

CNN, ABD’de de benzer vakaların görüldüğünü öne sürüyor. New York’ta bir erkek, maske takan bir kadına “hastalıklı or.*” diyerek saldırdı. Los Angeles’de metroda bir erkek Çinlilerin pis olduğunu söyleyerek “bütün hastalıkların hep Çin’den geldiğini” söyledi.

Georgia Devlet Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Rosalind Chou, “koronavirüsü haberlerinin yayılmasıyla beraber, öyle görünen insanlara dönük korkuların artış gösterdiğini görüyoruz”, diyor. “İnsanlar bundan zarar görüyor”.

Bunun siyasi yansımaları da var. Seyahat kısıtlamalarının bu yeni virüsün yayılmasına engel olduğuna dair elimizde çok az bilimsel veri var. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, son 14 günde Çin’e seyahat eden yabancıların ABD’ye tekrar giriş yapmasını yasaklamıştı. Bu durum aslında seyahat ve ticaret yasaklarını teşvik etmeyen Dünya Sağlık Örgütü talimatların aykırı çünkü böylesi yasakların ulusların salgınlara yanıt verirken birbirilerine destek olmasını güçleştireceği düşünülüyor.

York Üniversitesi çevre çalışmaları bölümünde profesör olan Roger Keil, SARS’ın Toronto şehrine etkileri üzerine çalışmıştı. Keil’a göre sadece SARS gibi Çin’de veya Ebola gibi Afrika’da başlayan salgınlar karşısında böyle ciddi oranlarda yabancı düşmanlığı görülüyor. Ne Kuzey Amerika’da ortaya çıkan domuz gibi olarak bilinen H1N1 ne de bilhassa İngiltere’yi etkileyen deli dana hastalığı böyle ırkçı saldırılara neden olmuştu.

Metalden dersler

0

Geçen yılın ikinci yarısında, grev yasağı altındaki TÜPRAŞ’ta toplu iş sözleşmesinin Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından, yüzde 6 gibi patronun verdiğinin bile gerisinde bağıtlanmasının; kamu işçilerine yüzde 8+4, grev hakkı olmayan memurlara yüzde 4+4, tekstil işçilerine de yüzde 8+4 zam reva görülmesinin; nihayet asgari ücretin yoksulluk sınırının altında belirlenmesinin ardından, işçi-emekçi yığınların gözleri metal işkolundaki sözleşmenin akıbetine çevrilmişti. Metal işçileri hükümetin saldırılarını durdurabilecek miydi?

Bu uğurda metal işçilerinin ellerinden geleni, geliştirdikleri protesto, uyarı ve kitle gösterileri yollarıyla yaptıklarını hemen teslim etmek gerekir. Ama sendika yönetimleri başlangıçta talep ettiklerinin çok altında rakamlara imza attı.

Türk Metal bürokrasisinin tavrı daha başından belliydi. Görüşmeler ilerledikçe işçileri yüzde 13-14 dolayında bir zamma ikna etme çabaları başladı. Ekonominin durumu ileri sürülerek ve muhtemel bir grev yasağı ve YHK korkusu salınarak işçiler arasında umutsuzluk havası estirildi. Ve sonunda 29 Ocak’ta yüzde 17,3’e imza atıldı. Kuşkusuz MESS’in, Türk Metal yönetiminin, işçileri hazırladığı rakamın üzerinde bir oranı kabul etmesindeki en büyük etmen, Türk Metal’in Bursa’da ve Birleşik Metal-İş’in (BMİS) Gebze’de düzenledikleri mitinglere kitlesel olarak katılan metal işçilerinin oralarda sergiledikleri coşku ve kararlılık düzeyi oldu. Bunda MESS’in anlaşmayı BMİS için de “cazip” bir hale getirme kaygısı vardı.

Bu arada BMİS kendi kurullarındaki oylama sonucunda 5 Şubat’ta greve çıkma kararı almıştı. Sendikanın temsilciler kurulunda “Türk Metal’in imza attığı TİS’e hayır” denilerek grevde ısrar edilmişti. Ama sendika yönetimi Türk Metal’in imzayı atmasından dört gün sonra aynı sözleşmeyi imzalayıverdi.

Metal patronlarının hükümet ile el ele vererek emekçileri ezmek için kullanabilecekleri onlarca baskı aracı vardı. Hükümet güçleri BMİS’in olası bir grevi karşısında polisiye baskı tedbirleri hazırlamaya girişmişlerdi bile. Ama bunların da tamamı örgütlü ve hazırlıklı işçiler tarafından bertaraf edilebilirdi, ancak ne yazık ki BMİS’in alınan karara rağmen greve hazırlıklı olmadığı ortaya çıktı. Muhtemel bir grev için işyerlerinde herhangi bir hazırlığa girişilmemiş, temsilciler ve oluşturulması gereken grev komiteleri bu doğrultuda hazırlanmamıştı. Toplu sözleşme sürecinin öncesinde stoklarını artırarak gardını alan metal patronlarına karşı güçlü grev fonları ve sonuna kadar açılmış dayanışma kapıları ile karşılık verilmeliydi. Ancak öyle olamadı. Yeterli hazırlıkla girilmeyen her keskin dönemde olduğu gibi bu süreçte de sözleşmenin direksiyonuna patronlar oturdu ve sürece yön vermiş oldular.

Patronların ceplerinden üç kuruş çıkmaması için kaç takla atacaklarını çok iyi biliyoruz. Bu süreçte Bursa ve Gebze’deki kitlesel gösteriler MESS patronlarını o kadar korkuttu ki, bu kitleselliğin sürmemesi için sınıf mücadelesinin her türden işçi düşmanı araçlarını boca ettiler. Bunu yaparken de hedeflediklerinin üzerinde bir zamma evet demiş oldular. Sadece bu dahi biraz daha hazırlık ve örgütlülükle işçilerin çok daha fazlasını alabileceğini bizlere gösteriyor.

Metal patronları hükümetten güç alarak çeşitli tehditler ve şantajlara girişmiş olabilirler. Ancak hiçbir tehdit ve şantaj kapalı kapılar ardında bir sözleşmenin imzalanmasını haklı gösteremez. İşçi ve emekçilerin mücadelesinin güçlenmesi, morallerinin artması ancak şeffaflıkla, tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesinin hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir. Yakın dönemde Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerine imza atan metal işçileri şeffaf bir sendikayı hak etmektedir.

BMİS olduğu kadar Türk Metal (ya da herhangi bir sendikanın) yöneticileri de işçilerin açık rızasını almadıkları bir sözleşmeye imza atmalarının nedenini, hükümetin saldırılarına, olası grev yasaklamalarına, olumsuz YHK kararlarına veya grev fonu yetersizliklerine ve sendikayı korumak ve ayakta tutmak amacına bağlayabilirler. Ama böyle bir durum işçilerle açık açık tartışılarak ve farklı mücadele yöntemleri geliştirilerek aşılabilir. Bu yapılmadığı müddetçe bürokratik sendikacılığın ötesine geçilemeyecektir.

Kapitalizm eken, Korona biçer

0

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan farklı tip korona virüs, yani Covid-19, İran, İtalya, Güney Kore ve 30’dan fazla ülkeye yayılmış durumda. 24 Şubat itibariyle, Korona virüsü 77 bin vakaya ve 2600 ölüme neden oldu. Virüsü bildiğimiz mevsimsel gripten ayıran iki temel unsur var: Uzun kuluçka süresinde bulaşıcı olması ve aktif olduğunda hızlı bir şekilde seyreden akciğer yetmezliği. Erdoğan’a göre pekmez yiyerek mücadele edebileceğimiz bu salgın konusunda neler biliyoruz ve salgına ne kadar hazırız?

Nerden çıktı şimdi bu Korona?

Birçoğumuz farklı mecralardan şu imalara tanık olmuşuzdur: Çin’in önünü kesmeye çalışan gelişmiş ülkeler bu virüsü Çin’e musallat etti veya Çin’de yaşam koşulları o kadar yabani ki, yedikleri yarasa, yılan vs. yüzünden bu virüs ortaya çıktı. Bu iki farklı açıklama onlarca farklı safsatanın ortak noktaları; o da halktan ve emekten yana olmayan iktidarların sadece ve sadece kendi çıkarlarını düşünmesinin net bir sonucu.

Tarihe bakacak olursak, Çernobil her ne kadar Sovyet rejiminin ve bürokrasisinin yozlaşmasından kaynaklandıysa da başka herhangi bir rejim bu felaketin dünyamıza bu kadar az zarar vermesini sağlayamazdı. İşte Çin bu yüzden hastalık ilk ortaya çıktığında yok saydı, hastalığın tehlikelerini açıklayan ve daha sonra hastalıktan ölen doktoru meslekten men etti, Korona virüsü epidemi haline gelinceye kadar göstermelik yasaklar koydu, hatta sözde 2 günde hastalıkla mücadele edecek hastane inşa etti; fakat bunlardan hiçbiri Çin’de hastalığın yayılmasına engel olamadı. En son hastalıkla mücadele için sokaklarda sivrisinek ilaçlar gibi püskürtücü kamyonlar dolaştırıyordu. İşin aslı, Çin’in diktatörlük rejimi bu salgının ortaya çıkmasında ve yayılmasında asıl sorumlu.

Peki Çin yetersiz, dünya neden izliyor? Bu işte başka çıkarları mı var?

Açıkçası, önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, Batı dünyası ve ona bağlı sağlık örgütleri halkın sağlığından daha çok kendi kurumlarının ve hizmet ettiği sermayesinin çıkarını düşünüyor. Çünkü ilaç şirketleri kâr elde edemeyeceğini düşündüğü milyonları tedavi etmek yerine daha garanti para getireceğini gördüğü hastalıklara yönelmiş durumda. Yani kanser veya kolesterol hastalığının tedavisi ilaç şirketleri için sadece para gelecek musluklar. Bizim “medeniyetin beşiği” gördüğümüz Batılı devletler de buna göz yumuyor çünkü kapitalistler. Koronanın salgın haline gelmesinde Çin ne kadar sorumluysa, kapitalist ülkeler ve onların sağlık anlayışı halkların hastalanmasından ve ölmesinden dolayı o kadar suçlu.

Peki biz ne kadar hazırız?

Türkiye, yakın tarihinde buna benzer pandemi tehlikesiyle doğrudan doğruya yüzleşmedi. Dünya tarihi boyunca ortaya çıkan salgınlar, İspanyol Gribi veya Kara Veba, bu topraklarda da etkili oldu ve yüz binlerce kişiyi hasta etti ve öldürdü. Ama şu anki salgının boyutundan ve mücadelenin güçlüğünden dolayı, çok yönlü hazırlanılması lazım. Göstermelik karantina veya sınır kapatmalarla, pandemi tehlikesi bulunan bu virüsle mücadele edilemez. Sağlık Bakanlığı ise sadece şu ana kadar Türkiye’de Korona virüsüne rastlanılmadı demekle yetiniyor. Sağlık Bakanlığı’na ve Erdoğan’a soruyoruz:

  • Korona ile mücadele için hangi önlemler alındı?
  • Korona Türkiye’de gözükürse nasıl bir mücadele planınız var?
  • Eğer bir yakınımız veya kendimiz bu virüsü kaparsak ne yapmalıyız? Ayrıca devlet, bizim iş ve hayat koşullarımızı korumak için nasıl bir planlamanın içinde?
  • Sağlık sektöründe çalışanların bu virüse karşı hazırlıkları neler, kendilerini nasıl koruyacaklar, ne türlü eğitim aldılar?
  • Hastalıktan etkilenmesini beklediğiniz kitle kimler ve onların bu hastalıktan korunması için neler planladınız?

Tarihte bu ay: İşçi sınıfına karşı 28 Şubat

0

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarından AKP’ye dek bütün burjuva partiler Sünni Müslümanlığı kitleleri kontrol etmenin, politik ve sosyal biati geliştirmenin bir aracı olarak gördüler.

Politikacıların dillerinden hiçbir zaman Kuran-Hadis alıntıları düşmedi. 12 Eylül Türkiye’nin dört bir noktasına Kuran kursları açtı ve sosyalist partiler ile sendikaları kapatırken, birçok gerici cemaate propaganda hakkı tanıdı. Bununla da yetinmedi, o cemaatlere devlet içinden görev dağılımı yaptı. Türkiye’de kaymakamından valisine, emniyet müdürlüğünden jandarmasına devlet Sünni’dir. Diyanet İşleri Başkanlığı yalnızca Sünnilerin bayramlarını resmi tatil kabul etmektedir. Bütün okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi adı altında İslam’ın bu yorumu okutulmaktadır.

Dolayısıyla Türkiye’de Sünniliğin baskılandığı, zulüm gördüğü, engellenmeye çalışıldığı, Türkiye tarihinin en büyük yalanlarındandır. Bu büyük yalanın en çok kullandığı argüman ise 28 Şubat “postmodern” darbesinin, Müslümanlara karşı yapıldığıdır.

Toplumlar dindarlar ve dindar olmayanlar diye değil, patronlar ve işçiler olarak ikiye ayrılırlar. Dolayısıyla yaşanan bütün politik gelişmelerin, bu iki sınıfın karşılıklı ilişkisiyle bir ilgisi vardır. 28 Şubat, seçimlerle ulaşabileceği nihai sınıra gelen Milli Görüş’e can simidi olmuş, onun ciğerlerini açmıştır. Bu askerî müdahale İslamcı harekete geniş bir manevra hareketi açmıştır. İşçi sınıfı ve sosyalistler ise örgütlerinin ve gazetelerinin kapatılmasıyla, bütün sendikal mevzilerin gerilemesiyle, sosyal ve demokratik hakların parçalanmasıyla mücadele etmek durumunda kalmıştır.

Elbette herkes kendi inancını hürriyet içinde yaşayabilmeli. Ancak bu özgürlüğü elde edebilmenin birinci şartı, yaşananları doğru yorumlayarak, bu yoruma göre bir mücadele yolu oluşturabilmektir. 27 Mayıs da, 12 Eylül de, 28 Şubat da işçi sınıfına ve sosyalistlere karşı yapılmış askerî girişimler ve darbelerdi. Sorunu ortaya böyle koymadığımız müddetçe darbelere karşı mücadelenin, işçi sınıfının mücadelesinden geçtiğini kavrayamayız. Dolayısıyla Müslüman olmak, Erbakancı olmak, AKP’li olmak işçiler için 28 Şubat benzeri darbeleri durdurmak noktasında bir anlam ifade etmemektedir. Ancak orduyu işçi sınıfının hizmetine koşma hedefine sahip, sosyalist fikirlerle donanmış bir işçi sınıfı mücadele ederek yeni 28 Şubat’ların önüne geçebilir.

Yayılmacı savaşın emekçiye hayrı var mı?

0

AKP’li cumhurbaşkanı RTE İdlib’de olan bitenler için, “savaş diyebilirim” dedi. Demek ki Türkiye Suriye’de bir savaşın içinde. Daha üç ay önce başlattığı Barış Pınarı harekâtına, “savaş değil, çünkü savaş devletler arasında olur” demişti. Eğer İdlib harekâtı bir “savaş” ise, o zaman hangi devlete karşı veriliyor bu savaş? Suriye devletine karşı. Başka? Suriye’yi destekleyen Rusya’ya karşı.

Peki, Türkiye neden savaşıyor? RTE ve hükümet çevreleri başlıca iki gerekçe ileri sürüyor: 1) Sınırları PKK ve PYD’ye karşı güvence altına almak; 2) Savaştan kaçan Suriyelileri içeri almamak ve onlara insani yardımda bulunmak. Ama bu iki hedef için Suriye’nin içlerine girmek, oralara tugay tugay asker ve konvoy konvoy tank, top, silah, mühimmat yollamak şart mı? Aklı başında herkes buna “Hayır” diyecektir.

O halde Ankara’nın asıl amacı ne? Birincisi: Tüm anketlerin de gösterdiği gibi Tek Adam rejiminin destekçileri AKP ve MHP’nin iktidarı sallantıda; kesintisiz kan kaybediyor. Ayakta durabilmek için taraftarlarını milliyetçi bir ruhla oyalayabilecekleri bir “zafere” ihtiyaçları var. Bu hırsla, Rusya gibi güçlü bir rakiple karşı karşıya gelmeyi bile göze alıp Anadolu’nun emekçi evlatlarını ölüme yollayabiliyorlar.

İkinci neden: Ekonomi sallantıda. Patronların kârları azalıyor. İçeride işçileri ve emekçileri açlığa ve işsizliğe mahkûm etmek bile onları kurtarmıyor. Gözleri dışarıda, Suriye topraklarında. Oraları ele geçirip inşaatlar yapmak, enerji kaynaklarından yararlanmak, sefalete sürüklenen Suriyeli emekçilerin köle emeğini sömürmek arzusundalar. Savaş naraları atanlar, bu tip patronların vekilleri. Üstelik bütün bu operasyonun milyarlarca dolarlık masrafını da Türkiyeli işçi ve emekçiler ödemek zorunda bırakılıyor.

Üçüncü neden: RTE ve AKP taraftarı Sünni şeriatçılar, Suriye’de mümkünse Şii Esad’ı devirmek, bu mümkün olmasa bile oralarda gene Sünni mezhebe dayalı bir bölge oluşturmak istiyorlar. Yani hükümet ne kadar, “Suriye’nin birliğini, bütünlüğünü istiyoruz” dese de, bu ülkeyi radikal İslamcı gruplar aracılığıyla bölmeye yöneliyor. Bir yandan İdlib’deki en büyük askeri grup olan ve El Kaide kökenli Heyet Tahrir el Şam’ı “terörist” olarak tanımlayan hem de Suriye’deki yerli ve yabancı İslamcı milisleri koruyup kollamaya çalışan, bu amaçla Soçi’de, Astana’da anlaşmalar yapan hükümet, bu bakımdan mezhepçi dış politikasını sürdürmekte diretiyor.

Tabii bunlara, bölgede konumlanmak ve etkisini artırmak isteyen emperyalist ve dış yayılmacı güçleri de eklemek gerekir. Bizim hükümetin pinpon topu gibi aralarında gidip geldiği güçler.

Gizli diplomasi

Bir işçi, işvereninin şirketle ilgili ne kararlar aldığını, bunun için kimlerle görüştüğünü, hangi anlaşmalar yaptığını asla bilemez. Patronun bir kararını sadece kendisine duyurulduğu zaman ve anlatıldığı kadarıyla bilebilir. Kapitalizmin işleyişi böyledir. Patronun aldığı kararlar ise doğrudan işçiyi etkiler, ama buna rağmen işçinin şirket üzerinde söz ve karar hakkı yoktur.

Kapitalist devletler de, özellikle dış politika alanında böyle işler. Devlet yöneticileri başka ülkelerle bir dizi anlaşmalar yapar, sözler verilir, sözler alınır, buna yönelik uygulamalar yapılır, hatta ülkeler savaşlara sürüklenir. Ve emekçiler bütün bu süreçlerin dışındadır. Ne olup bittiğini ancak devlet yetkililerinin yaptığı açıklamalardan ve onların açıkladıkları kadarıyla öğrenebilirler. Ve bu açıklamaların çoğu da yarı yalan, yarı propagandadır. Ama devletin aldığı her karar emekçi halkı doğrudan etkiler. Hatta onlar savaş kararı alırlar ve biz de savaşa gitmek zorunda kalırız.

Suriye meselesinde de aynı bu gizli diplomasi sürdürülüyor. Öyle ki, milletvekilleri bile, “Suriye’ye savaş mı ilan edildi?” diye soruyorlar. Halkın seçtiği meclis tamamen devre dışı. Bütün kararlar Saray’da alınıyor. Emekçiler gelişmeleri maç seyreder durumda bırakılıyor: Yok S-400’ler alınmış, yok şimdi Patriot’lar gelecekmiş, dün RTE Trump’la konuşmuş, bugün Putin’le buluşacakmış, gözlem noktaları şuradaymış da buraya taşınacakmış, meğerse Suriye ve Rusya’yla savaştaymışız… Bütün bu gizli diplomasinin, halkın iradesi olmadan alınan kararların faturası dönüp dolaşıp emekçilerin sırtına açlık, yoksulluk ve ölüm olarak yükleniyor. Bir halk deyişi vardır: “Alavere dalavere, haydi Mehmet nöbete…” Aynen öyle.

Bize yararı ne?

RTE’nin “iktidarımı ayakta tutayım” diye; patronların “Suriye topraklarında yüksek kârlar elde edelim” diye; şeriatçıların “kendi mezhep ve meşrebimizi yayalım” diye; emperyalist ve yayılmacı güçlerin “Suriye’yi biz ele geçirelim” diye kışkırttıkları ve ağır masraflarını emekçilerin ödeyeceği bu savaş durumundan halkın ne çıkarı olabilir? Tam tersine bu yayılmacı savaş zihniyeti halka daha fazla yoksulluk getirecektir. Bu nedenle Suriye’ye sevk edilen Silahlı Kuvvetler derhal ülkeye dönmeli. Bu gidişat durdurulmalı.

Peki nasıl durdurabiliriz? Öncelikle, “gizli diplomasiye son!” demeliyiz. Bütün anlaşmalar, hükümetin bütün planları, alınan bütün kararlar halka açıkça anlatılmalı. Bu arada muhalefete de bir eleştirimiz var: CHP sözcüleri hükümeti Suriye konusunda mecliste bir “gizli oturuma” davet ediyorlar. Neden bir gizli oturum? Her şey halkın gözü önünde konuşulmalı.

Dahası: Bütün işyerlerinde, mahallelerde, sendikalarda, emek örgütlerinde devletin politikaları tartışılmalı ve emekçiler kendi düşünce ve görüşlerini serbestçe ifade edebilmeli. Üstelik bu görüşlerini mitinglerle, yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla hükümete ve tüm kamuoyuna iletebilmeli. Hatta bir referandum talep edilmeli.

Halkın yoksulluğa ve ölüme itildiği bir savaş kararının alınması öyle kolay olmamalı. Gerekirse emekçiler aktif mücadeleleriyle bu gidişatı durdurmanın çaresini bulmalı.

“2020’lerin DİSK’i ve Emeğin Türkiye’si” için: Birleşik mücadele ve şeffaf sınıf örgütleri!

0

DİSK’in 2016’daki bir önceki kongresinden bugüne işçi ve emekçiler adına büyük olumsuzluklar yaşandı. Patronlar hükümetle el ele verip ücretlerimizi enflasyona karşı eritirken, örgütlülüğümüzü de azaltmak için ellerinden geleni ardına koymadılar. Gerçek anlamda mücadele veren sendikalarda ise yaramızı saracak denli bir üye artışı yaşanmadı.

2017 yılında Hollanda’yı protesto etmek için portakal sıkma eylemlerinin arkasında duran hükümet aynı dönemde Hollanda patronlarını “yerli” işçilerden korumak için grev yasakları ilan etti. Yerli-yabancı, AKP’li-CHP’li ayırt etmeksizin patronlara vergi afları getirdi. Bütçe açığını kapatmak için de işçi ve emekçilere ayrıca vergiler yükledi. Genç işsizlik artarken, iş cinayetleri ve kadınların kötü çalışma koşulları gerilemedi.

İşte böyle saldırı dolu bir dönemde Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin amiral gemisi DİSK maalesef birleşik mücadeleyi örgütlemekten bir hayli uzaktı. Çünkü kendi içerisinde bile parçalanmıştı.

2012’deki 14. ve 2016’daki 15. Genel Kurullarının ardından özellikle Birleşik Metal-İş (BMİS) ile DİSK yönetimi arasındaki uyumsuzluk tüm Türkiye işçi sınıfı için olumsuz sonuçlar yaratmıştı. Biz işçi ve emekçiler devletin tamamen keyfi olarak belirlediği sektörlerle, AKP’ye veya bürokrasiye bağlı olan sendikalarla, işçi-memur konfederasyonlarıyla bölünmüş haldeyken DİSK’te de bir başka yarılmayı yaşamaktaydık.

Bir süre 1 Mayıs’ları ve grevleri dahi birlikte örgütleyemeyen DİSK, 14-16 Şubat 2020 günlerinde gerçekleşen 16. Genel Kurulu’nda birleşik mücadele sözü vermiş oldu. DİSK’in üzerindeki tüm baskılara ve elbette ki eksiklere rağmen 16. Genel Kurulu’ndan çıkan bu tablonun biz işçi ve emekçiler için kimi olumlu sonuçlar doğurabileceğine inanıyoruz.

Arzu Çerkezoğlu’nun yeniden başkanlığa seçilmesiyle beraber BMİS, Genel-İş, Tekstil, Lastik-İş, Sosyal-İş ve Gıda-İş’ten temsilcilerle oluşan yönetim 2020’lerin DİSK’ini Emeğin Türkiye’sinde ve DİSK içerisinde birlikle inşa etme sözü verdi. Bu sözden hareketle işçi ve emekçiler de DİSK’ten daha güçlü bir mücadele talebinde bulunabilir. Ama buraya gelmeden önce DİSK’in kongresinden biraz daha bahsetmekte fayda var.

Mesajlar

DİSK Genel Kurulu’nun ilk günü adet olduğu üzere konukların selamlamaları ile başladı. İşçi Demokrasisi Partisi’nden İlker Bayram’ın da “DİSK’in 16. Genel Kurulu’nun, patronların sektör tanımları ile yapay bir biçimde böldüğü işçileri birleşik bir sınıf cephesi ve şeffaf bir sendikacılıkla bütünleştirecek adımlar atmasına vesile olmasını diliyoruz” son sözleri ile selamladığı kongreyi işçiden emekçiden yana daha pek çok parti de benzer beklenti, iyi niyet ve dostça eleştirilerle selamlamıştı. Ancak bir selamlama vardı ki işçileri belaya, hem de çifte belaya çağırıyordu. Kılıçdaroğlu Türkiye’nin en büyük çilesini işçiler çekmiyormuş gibi “Dünyanın tüm demokratları birleşiniz” diyerek kasapları ve koyunları birleşmeye çağırdı.

Biz işçiler patronların söz sanatlarında usta olduklarını biliyoruz. Zam dönemlerinde üç kuruşluk maaşımızın biraz olsun insanca koşullara çekilmesi için patronla görüşmeye gittiğimizde lafın altından girip üzerinden öyle bir çıktıklarına şahidiz ki, farkında olmadan pek çoğumuzun içinden patrona borç verme isteği dahi oluşmuştur. İşte bu demokratlık meselesi de buna benzer bir konu. Demokratlık münazarası yapılsa finale kalacak pek çok patron kendisine karşı hak arayan işçilerin demokratik haklarından bahsetmez. Aynı şekilde Kılıçdaroğlu da patronlar durmaksızın zenginleşirken işçilerin taviz vermesini isteyen koroya ortak olmuştu.

Kongrede İmamoğlu bu tehlikeli çağrıyı çifte tehlike haline getirerek işçi ve emekçilere, “Toplu iş sözleşmelerinde hem işveren hem işçi haklarında birlikte hareket ettik. Bundan sonra da birlikte hareket etme, el birliği ile çalışma” davetinde bulundu. Oysa CHP’li olsun, AKP’li olsun belediyelerle iş yapan tüm patronlar zenginleşmeyi sürdürürken, biz işçilerin sefalete mahkûm olduğumuzu görüyoruz. Koyunlar ve kasapların barış içinde bir arada yaşayamayacakları gibi, patron ile işçinin aynı anda mutlu edilemeyeceğini biliyoruz.

Örgütlenme dönemi

Patronlar işçilerin bölünmüşlüğünden ve sendikalara güvensizliklerinden büyük fayda sağlıyor. Buna karşı biz işçi-emekçiler de DİSK’in 16. Genel Kurulu’nda verdiği sözü mücadelemizi güçlendirmek için önümüzdeki dönemde hatırlatmalıyız.

Madem DİSK birleştiğini, sendikalı-sendikasız tüm işçilerin sesi olacağını söylüyor ve DİSK kongresinde sektör ayrımı gözetmeksizin ortak örgütlenmeden bahseden sendika başkanları bulunuyor, o halde biz de bulunduğumuz her alandaki mücadelemizde DİSK’e üye sendikalardan destek isteyebiliriz. Eğer DİSK’li isek yakınımızda bulunan her direnişi güçlendirmek için orada bulunmalıyız. Sektör ayrımı gözetmeksizin her alanda örgütlenme çalışmalarına omuz vermeliyiz.

DİSK yöneticilerinin sözlerinin takipçisi olup, şeffaf sendikacılık örneklerini yaratmak için mücadelemizi birleştirmeliyiz.

Çin: Korona virüsü ve diktatörlük

0

Miguel Sorans, Arjantin’deki Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) yöneticisi.

14 Şubat 2020

Çin kaynaklı korona virüsü salgını, dünya çapında neden olduğu can kayıpları yüzünden büyük bir etkiye sahip. Ancak dünyadaki kitleler açısından yarattığı ekonomik sonuçlar nedeniyle de büyük bir etkisi var. Çin yarı felç olmuş halde. Dünya ticareti bu salgından etkilenecek ve üretimde yeniden düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çokuluslu şirketler söz konusu bedeli dünya halklarına ödetmek isteyecekler.

Korona virüsü krizi ayrıca Çin’in ve de Çin Komünist Partisi (PC) diktatörlüğünün sosyal gerçekliğini de gözler önüne seriyor. Rejim, bir doktorun yaptığı ilk uyarıları sansürledi ve onu “sosyal düzeni ciddi şekilde bozmak” ile itham etti. Haftalar sonra söz konusu doktor virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Bu süreç, salgına verilen yanıtı geciktirdi. Milyonları etkileyen bu insani krize ne Çin kapitalizmi ne de dünya kapitalist-emperyalist sistemi yeterli tepki verebiliyor.

Bu ay, korona virüsü salgınının Aralık ayında Wuhan şehrinde başladığı, ancak Çin hükümet yetkililerinin bunu ancak Ocak ayında duyurduğu açığa çıktı. 11 milyon kişinin yaşadığı Wuhan şehri, Hubei eyaletinin başkenti. Şehirde tarihteki en büyük karantina uygulanıyor, çünkü Hubei’de 56 milyon nüfus var.

Şu ana kadar salgın durdurulamadı ve rejimin resmi rakamlarına göre Çin’de ölü sayısı 1400’ü aştı. Günde ortalama 100 ölüm yaşanırken, 12 Şubat Çarşamba günü 242 ölümün gerçekleşmesiyle bir sıçrama yaşandı. Yetkililer hâlihazırda 64 bin kişinin virüsten etkilendiğini belirtiyor. Henüz aşı geliştirilmiş değil. Çin kaynaklı bu virüs Asya’ya ve Avrupa’daki bazı ülkelere yayılmış durumda.

Ölümlerin sayısı açısından salgının şiddetinin çok yüksek olmadığı sanılabilir, ancak bundan önceki SARS salgınından (2003) daha fazla ölüm gerçekleşmiş durumda. Bu salgında suçun Çin kapitalizmine ait olduğunu söylemek işi basite indirgemek gibi görünebilir. Ancak, kapitalizm, yarattığı artan sefalet nedeniyle, bu tür yeni salgınların ortaya çıkması ve ağırlaşmasının koşullarını hazırlıyor.

Çin’de SARS, kuş gribi ve şimdi de korona virüsü gibi hastalıkların ortaya çıkması ve gelişmesinin nedenleri, kapitalizme geri döndüğünden beri bu ülkede yaşanan sosyal krizde aranmalı.

Korona virüsünün olası kökenleri hakkında verilen bilgilere bakılırsa, salgının canlı hayvanların satıldığı, kalabalık Wuhan halk pazarlarında ortaya çıkmış olması muhtemel: Söz konusu pazarlarda, tavuk ve domuzlardan çeşitli kuş ve sürüngenlere dek birçok hayvan, genelde parçalanmış halde bulunuyor. Tilki, yarasa ve yılan gibi hayvanlar da buralarda satılıyor. Virüsün bu hayvanlardan insana geçmiş olabileceği düşünülüyor. Çin hükümeti, tamamen sağlıksız olan ve dünyanın birçok yerinde yasaklanmış olan bu tür uygulamaları, atalardan kalma “kültürel” bir olgu olarak sunup meşrulaştırmak istedi. Gerçekte orada ve dünyanın başka bölgelerinde kurulan bu tür pazarlar, toplumsal sefalet ve eşitsizliğin bir ürünü. Söz konusu “gelenek”, kapitalist sömürünün ürettiği sefalet ve açlıktan kaynaklanıyor.

Salgının ortaya çıkışı ve ağırlaşması, emperyalizm ve burjuva medyasının kapitalizmin “modernliği”ne bir örnek olarak övdüğü, günümüz kapitalist Çin’inin gerçek yüzünü gösteriyor. Dünyada sol ve merkez solun çoğunluk kesimleri, ki bunların arasında Chavezciler, Lulacılar ve Castrocular da sayılabilir, Çin kapitalizmini “21. yüzyıl piyasa sosyalizmi”nin bir örneği olarak yüceltiyor. Gerçekteyse, kapitalist Çin’in yaşadığı çelişkiler ve muazzam toplumsal eşitsizlikler hâlihazırda gözler önüne seriliyor: Zenginler ve üst orta sınıf yaklaşık 400 milyon kişiye denk gelirken, bir milyar işçi, kadın ve köylü sömürülüyor, aşırı kalabalık ve sefalet koşullarında yaşıyor.

Korona virüsü salgını, 1980’lerin sonları ve 1990’larda kapitalizmin restorasyonu sürecinde gerçekleşen özelleştirmeler nedeniyle Çin sağlık sisteminin bozulması bağlamında anlaşılmalı. 1949 Çin devriminden sonra kamusal ve ücretsiz bir sağlık sistemi kurulmuştu. Kapitalist restorasyondan sonra ise, “ülkenin kentsel nüfusunun %45’i ve toplam nüfusunun %80’i, kısa süre önce Sağlık Bakan Yardımcısı Gao Qiang tarafından da kabul edildiği gibi, herhangi bir sağlık sigortasına sahip değil” (Andrés Oppenheimer, Cuentos Chinos, sayfa 61, Editorial Sudamericana. 2005).

Çin hükümeti ve medya organları 10 gün içinde bölgede bir hastane inşa edildiğini ifade ederek belli bir “başarı”ya işaret etmek istiyor. Oysa burada, Çin’de gizliden gizliye teşhir edilen halk sağlığındaki bozulmayı durdurmaya yönelik çaresiz bir doğaçlama hamle söz konusu.

Salgını duyuran ve susturulan doktor virüsten öldü

Korona virüsü salgınının şiddeti, ÇKP diktatörlüğünün baskıcı ve sansürcü yönetimini de ortaya koyuyor. Hayatını kaybeden veya virüs bulaşan insanlara dair istatistikler son derece şüpheli. Yegâne bilgi kaynağı Çin’deki sahtekâr diktatörlük. Fakat sosyal ağlarda gittikçe daha fazla sayıda şikâyet ve protesto karşımıza çıkıyor.

Çin halkının tepkisinin en yüksek noktası, göz doktoru Li Wenliang’ın susturulması ve kovuşturulması olayında görüldü. Wuhan hastanesinde çalışan 34 yaşındaki doktor Aralık ayında, virüsün varlığını ve bulaşıcılığını ilk fark eden kişi oldu; meslektaşlarına salgının şiddet ve tehlikeleri hakkında uyarı mesajları göndermeye başladı. 30 Aralık’taki ilk uyarısı dikkate alınmadı. Daha da kötüsü, doktorun erken uyarı sinyalini vermesinden günler sonra, kamu güvenliği dairesinden polisler doktoru “ciddi bir suç işlediği” konusunda uyardı. Polisler doktoru, onu “yanlış tespitlerde bulunmak” ve “sosyal düzeni ciddi şekilde bozmakla” itham ettikleri bir belge imzalamaya mecbur etti (Clarín gazetesi, Arjantin 02/7/20). Ne yazık ki, doktor da virüs kapmıştı ve Ocak ayı ortasında hayatını kaybetti; bu da büyük bir tepki doğurdu. Günümüzde, verdiği mücadele duyuldukça söz konusu doktor Çin halkı tarafından ulusal kahraman olarak görülmeye başlanıyor.

Uyarıyı göz ardı eden diktatörlük, muhtemelen salgının yayılmasının hızlanmasına neden oldu. Söz konusu süreç o kadar büyük etki yarattı ki, merkezi hükümet halkın öfkesini dindirmek için Komünist Partisi’nin Hubei eyaleti ve Wuha şehrindeki tepe yönetimini değiştirmek zorunda kaldı.

Korona virüsü ve küresel kapitalist umarsızlık

Kınanması gereken sadece Çin diktatörlüğünün tavrı değil. Mevcut durum, salgının yayılmasının ve dünyada can kayıplarının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını zorlaştıran dünya emperyalist kapitalist sistemindeki genel umarsızlıktan da kaynaklanıyor.

Farklı kapitalist ülkeler, özellikle de çokuluslu ilaç firmaları ve özel laboratuvarlar arasında, virüse karşı kendi aşısını keşfetme, patentini alma ve söz konusu ürünün satışından daha fazla kâr elde etme için bir çekişme yaşanıyor. Örneğin, “İngiliz ilaç devi Glaxo Smith Kline (GSK) hâlihazırda bir proje üzerinde çalışıyor. Yarış çok hızlı geçiyor ve birinci olan en büyük ödülü kazanacak” (Clarín, Argentina, 5/02/20).

Bu vicdansızca çekişme öyle bir noktaya geldi ki, bizzat Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) direktörü, Etiyopyalı Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Bazı zengin ülkeleri korona virüsü vakaları hakkında bilgi paylaşımını çok geciktirmekle suçladı; Çin’deki salgınla mücadele için daha fazla uluslararası dayanışma talep etti” (agy, 02/05/20). WHO, aşının geliştirilmesinin en az bir buçuk yıl süreceği tahmininde bulunuyor.

Ne zaman zirve noktasına ulaşacağı meselesi bir yana, ki umarız mümkün olduğunca sınırlı kalır, salgın süregiden kapitalist ekonomik krizin şiddetlenmesine yol açacak. Devasa Çin yarı felç olmuş durumda. Dünya ticareti salgından etkilenecek ve üretim yeniden düşecek. Çokuluslu şirketler bunun bedelini dünya halklarına ödemek isteyecekler. Halklar çokuluslu şirketlere meydan okumayı sürdürmeye hazırlıklı olmalı.

Nedir bu vergi adaletsizliği?

0

Maçka Parkı’nda, havuza yakın bir ağacın altında, aynı üniversiteden mezun Zeynep ve Ahmet, uzun bir süre sonra buluşmuşlardı. Zeynep, okulu bitirdikten sonra Fransa’da bir iş bulurken, Ahmet de İstanbul Maslak’ta bir plazada çalışıyordu. Özel hayattan biraz lafladıktan sonra Ahmet, Türkiye’deki zorlukları Zeynep’e anlatmaya başladı:

– Zeynepçiğim, sen Fransa’ya attın kendini tabii kurtuldun, biz burada en iyi ihtimalle sabah 9 akşam 6 çalışıyoruz. Vergi dilimlerinden dolayı Ocak ayındaki maaşımızla, Aralık ayındaki maaşımız arasında dağlar kadar fark var. Mobbing desen, almış başını gitmiş durumda. İşyerinde birçok arkadaşım taşeron ve güvencesiz çalışıyor. Biz böyle çalışarak 65 yaşında emekli oluyoruz. Ben de fırsatını bulsam Fransa’ya kaçacağım, beni de yanına alır mısın?

– Pardon Ahmet ama bizde de durum farklı değil; her sabah 5.30’da kalkıp işe gitmek zorunda kalıyorum, işyerimiz şehrin oldukça uzağında yer alıyor. Ayrıca biz de günde 8 saat çalışıyoruz, hatta Macron dokuz buçuk saate çıkarmak istiyor. Mobbing desen bizde de oldukça fazla. Güvencesiz ve taşeron çalışma bizde de çok. Ayrıca sistem maaşımıza da göz koymuş, sürekli azaltma peşinde. Emeklilik sorununa hiç girme, Fransa’da 62 yaşından 64 yaşına çıkarmayı düşünüyorlar.

– Vay be, desene her yerde aynı… Ama bizde ücretler brüt maaş üzerinden veriliyor, paramız daha elimize geçmeden vergi alımları başlıyor. Maaş skalasına göre vergi dilimleri de artıyor ve hiçbir giderimizi vergiden düşemiyoruz. Bu ay çalışanların ödediği vergi, patronların ödediği vergilerden fazla bir hale gelmiş, çünkü patronlar bütün giderleri vergiden düşüyor. Benim içtiğim meyveli sodadan bile özel tüketim vergisi alırken; patronların yatından, pırlantasından bir kuruş özel tüketim vergisi alınmıyor.

Zeynep daha fazla dayanamayıp söze girdi:

– Bütçe açıklarını, patronlardan değil de bizden almaya çalışıyorlar da ondan. Bu sermaye düzeni sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada böyle işliyor. Fransa’da biz, bu ve buna benzer pek çok sorun için fabrikalarda, işyerlerinde birlikte mücadele etmeye başladık. Türkiye’de de öyle yapmak lazım bence.

– Evet, bir şeyler okumuştum Fransa’da olanlar hakkında ama ayrıntısını çok bilmiyordum. Haklısın Zeynep, sus sus nereye kadar? Artık dayanacak gücümüz kalmadı, hayat her geçen gün daha pahalı olmakla beraber iş koşulları da kötüye gidiyor. Yarın bu konuştuklarımızı iş arkadaşlarıma anlatacağım. Maaşımız elimize geçmeden alınan vergilere, maaşımıza uygulanan saçma vergi dilimlerine, giderlerimizi brüt maaşımızdan düşmeyen ama patronların neredeyse her giderini vergiden düşen bu sisteme karşı biz de mücadele başlatmayız.

Ahmet, Zeynep’le uzun zaman sonra ilk kez görüşmüştü ama bu son olmayacaktı. Ahmet’in işyerinde arkadaşlarına fikirlerini anlatmasıyla başlayan süreç, sisteme karşı mücadele etmelerinin bir başlangıcı mı olacaktı?..

Vergi dilimleri kazanca göre belirlensin!

Vergi adaletsizliğine karşı sınıfsal mücadeleye!

Rejimin yayılmacı ihtirası şimdi kendisini tehdit ediyor

0

Türkiye İdlib’e yönelik askeri yığınağını sürdürüyor. Yığınağın miktarı ve çapı, harekâtın sadece İdlib çevresindeki gözlem bölgelerinin güvenliğini sağlamakla sınırlı kalmayabileceğini, Suriye rejimi güçlerine yönelik kapsamlı bir saldırıya dönüşebileceğine işaret ermekte. Suriye güçlerinin 3 Şubat’ta gerçekleştirdikleri saldırıda 7 Türk askerini ve bir kamyoncuyu öldürmesinin ardından RTE rejim güçlerinin şubat ayının sonuna kadar gözlem noktalarının gerisine çekilmesini, aksi takdirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunu onlara yaptıracağını söylemişti. Ama rejim güçleri onun bu tehdidine kulak asmadığı gibi ilerlemelerini sürdürdüler ve bir hafta sonra, ayın 9’unda 5 Türk askerini daha öldürdüler. Bunların üzerine ve en önemlisi de Rusya desteğindeki rejim güçlerinin Türk silahlı güçlerinin bulunduğu gözlem noktalarını Hatay sınırına doğru itmesi, Erdoğan hükümetinin son dönemde politikasından düşürdüğü “Esad’ın tasfiyesi” söylemini tekrardan masanın üzerine koymasına neden oldu.

Hükümet yetkililerinin görece diplomatik bir dil kullanmaya çalışmalarının aksine bu niyetin çok daha kapsamlı bir yorumunu tek adam rejiminin yakın destekçisi Devlet Bahçeli 11 Şubat’taki grup toplantısında dile getirdi: “Esad tahtından indirilmeden ne Suriye’de ne Türkiye’de huzur gelecektir… Türk milleti başka seçenek görülmezse Şam’a girmeyi planlamalı, zalimleri yerle yeksan etmelidir. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad”. Bahçeli’nin Rusya’yı eleştirmesi ve onu “güvenilir bir müttefik” olmaktan çıkarması da savaş naralarının bir parçası oldu. Onun bu ifadesi tabii milliyetçi duyguları hükümetin arkasında seferber etmeye yönelik bir retorik olarak görülebilir, ama bunun rejim içi bir basınç olduğunu da unutmamak gerekiyor.

RTE, Putin ve Esad’ın baskısı karşısında geri adım atmak ile Şam’a yönelik bir savaş tercihi arasında kendisini zafer tacıyla süsleyecek bir “ara yol” bulabilir mi? Bu noktada ciddi bir güçlük var. RTE, “Suriye güçleri şubat sonuna kadar Soçi sınırlarının gerisine çekilsin” şartından vazgeçip gözlem noktalarını şimdiki yerlerinden kaldırıp Rusya ve Suriye’nin istediği gibi İdlib’in batısına çekerse kamuoyu önündeki güvenirliğinin iyiden iyiye sarsılacağının farkında. Türk askerlerinin öldürülmesi onun tehditlerini unutmasını ve geri adım atmasını engelleyen önemli bir etmen.

Öte yandan egemen oligarşik burjuvazinin taleplerinin basıncı da tek adam rejiminin üzerinde etkiyen bir başka unsur. Askeri operasyonlar silah üreticilerinin ve tacirlerinin kasalarını dolduruyor. Krizden kurtulma çabasındaki inşaat oligarkları RTE’nin geri gönderilecek göçmenler ve sınırın her iki yanındaki sığınmacılar için Suriye’de kurmayı vaat ettiği köy kent projelerinin hayata geçirilebilmesini bekliyor. Tek adam rejiminin korunmasını ulusal sınırların ötesinde arayan milliyetçi ve Osmanlıcı faşizan ideologlar ise savaş tamtamları çalıyorlar. Bunların yanı sıra Ankara, İdlib’in anlaşmasız Suriye ve Rus güçlerine teslim edilmesi halinde sıranın Türkiye’nin Afrin ve Cerablus’taki varlığının sorgulanmasına geleceğinden endişe ediyor. Dolayısıyla da İdlib anlaşmazlığı dönüp dolaşıp “ülkenin bekası” sorununa bağlanıyor. Ve bütün bunlar tek adam rejiminin yayılmacı karakterini belirliyor.

11 Şubat’ta Ankara’da yetkililerle görüşmelerde bulunan Rus heyetinin herhangi bir anlaşmaya varılamadan geri döndüğü söylendi. Bu durum Rusya’nın Türkiye’yi sınır bölgesine doğru itme ve orta vadede de Suriye’den çıkarma stratejisinde ısrar ettiğini gösteriyor.

Bu basınçlar altındaki RTE 12 Şubat’ta düzenlenen meclis grubu toplantısında, Bahçeli’nin de katkısıyla milliyetçi histeriyle kışkırtılmış kesimler ile Türkiye’nin Suriye’deki (ve tabii Libya’daki) varlığını sorgulayan kitleler arasından -tabii bu ikincileri aynı zamanda nerdeyse vatana ihanetle suçlayarak- sıyrılmaya, ama aynı zamanda savaş yanlılarının taleplerine de yanıt vermeye yönelik bir strateji çizmeye çalıştı: “Şubat sonuna kadar Rejimi Soçi sınırlarının ötesine atmakta kararlıyız. Havada bunu yaptık. Karada da bunu gerçekleştireceğiz. Gözlem noktalarımıza en küçük bir zarar gelmesi durumunda hiçbir sınıra bağlı kalmadan rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum.” Yani, “Suriye birlikleri Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmezse biz onları oraya iteceğiz, bu arada bize zarar vermeleri durumunda onları Şam’a kadar kovalayacağız”, demektir bu.

Esad rejimini destekleyen Rusya, Ankara’nın bu projesini gerçekleştirmesine izin verecek mi? Rus heyetinin anlaşmaya varamadan geri dönmesi bu kararın Putin tarafından alınacağını gösteriyor. Öte yandan ABD de olaya müdahil olmak istiyor ve nitekim dışişleri bakanı Marc Pompeo 9 Şubat’ta “Rusya ve Esad rejiminin saldırıları son bulmalı. (ABD’nin Suriye özel temsilcisi) James Jeffrey’i bu saldırılara yönelik atılacak adımların koordinesi için gönderdim. NATO müttefiki Türkiye’nin yanındayız”, diye açıklamada bulunmuştu. 11 Şubat Ankara’ya gelen James Jeffery de “Türk hükümetiyle durumu gözden geçirmek ve mümkün olduğu kadar destek vermek istiyoruz… Şam rejiminin saldırılarını ABD olarak şiddetle kınıyoruz. Azami dayanışma içerisinde bulunmak istiyoruz. Bundan dolayı Türk müttefiklerimizle yakın irtibat halinde olmayı sürdüreceğiz”, diyerek ABD emperyalizminin Suriye toprakları üzerinde vekilleri aracılığıyla Rusya ile askeri bir bilek güreşine tutuşmaya hazır olduğunun işaretini verdi.

Oligarkların kâr hırsı ve rejimin beka endişeleri sonucunda ülkenin bir savaşın eşiğine sürüklenmesi sonucunda egemen sınıflar arasındaki bölünmeler de derinleşiyor. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski 5 Şubat’ta yaptığı konuşmasında, “Türkiye’nin huzuru ve istikrarı, herkesle masaya oturabilmesi, bölgenin huzuru ve istikrarı için çok önemli. Bölgenin huzuru ve istikrarı da Türkiye için çok önemli… Suriye, S-400 derken üzerine eklenen Libya ve Doğu Akdeniz sorunları küresel akımlardan yeterince yararlanmamızı engelleyebilir” diyerek temsil ettiği kesimlerin askeri çözümlerden ziyade “barışçıl” politikalardan yana olduğunu ortaya koydu.

Öte yandan üst düzey bir askeri harekât kararının meclisten dahi geçirilmemesi, sadece dört yılda bir oy vermeye dayalı sözde bir demokrasi oyununa hapsedilmiş ve üstelik meclisteki vekilleri işlevsiz hale getirilmiş olan emekçi kitleleri de emperyalist ve yayılmacı güçler arasındaki bu politik ve askeri satranç hamlelerini dışardan izlemeye mahkûm ediyor. Suriye’deki halklar ise, kendi kaderlerini tayin hakkından ve imkanından mahrum halde, başlarına yağacak bombaların nereden geleceğini bilememenin endişesiyle hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Emekçi halkın bütün bu ölümcül senaryoların hiçbirinden bir çıkarı yok. Olmadığı gibi, sömürü ve savaş çılgınlıklarının faturasını da ödemeye mahkûm ediliyor. İşçilerin ve emekçilerin ihtiyacı savaş değil, “iş, ekmek ve özgürlük”tür. Emekçilerin yayılmacı politikalara son verebilmeleri için; Suriye halklarının kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için; Emperyalistlerin ve yayılmacı güçlerin Suriye’den defedilebilmesi için, tüm emek örgütlerinin birlikte bu oyuna son vermenin yolunu bulmaları gerekiyor.

Peru: Parlamento’ya milletvekili seçilen Enrique Fernández Chacón ile röportaj

0

“Seçimler rejimin krizini kapatmıyor”

Son seçimlerde dokuz parti %5’lik “barajı” aşarak Parlamento’ya girdi, ancak en çok oy alan partinin bile toplam oyların sadece %10’unu alabilmiş olması seçimlerde büyük bir dağılım olduğunu ortaya koyuyor. Geniş Cephe (Frente Amplio), ülke çapında oyların %6,2’sini alarak (800.000’den fazla oy) 9 milletvekili çıkardı. Geniş Cephe’nin en çok oy (yaklaşık 110.000 oy) alan milletvekili üyesi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Peru seksiyonu UNIOS’un tarihi Troçkist liderlerinden biri olan yoldaşımız Enrique Fernández Chacón’du. Kendisi Peru’da ülke çapında en çok oy alan dördüncü milletvekili oldu.

Seçimlerden çıkardığınız sonuçlar neler?

Seçimlerin en büyük mağlupları önceki Parlamento’da çoğunluğa sahip Fujimori-APRA hattının partileri oldu. Bu hatta mensup Halkın Gücü’nün (Fuerza Popular) milletvekili sayısı 73’den 12’ye gerilerken, APRA ilk kez milletvekili çıkartamadı. Kitleler bu partileri krizin ve yolsuzluğun sorumlusu partiler olarak gördüklerini göstermiş oldular. Keiko Fujimori seçimlerin ertesinde tekrar tutuklandı. Eski Cumhurbaşkanı Belaunde Terry’nin 2018’de Lima Belediye Başkanlığı’nı da kazanan Halk Hareketi (Acción Popular), İlerleme İttifakı ve Mor Parti burjuvazinin kitlesel hoşnutsuzluktan oy devşirmeye çalışsalar da başarısız oldular. Bu partiler bölünmüş, Fujimori-APRA hattının müttefiki ve mevcut ekonomik model savunucusu partilerdir. Dolayısıyla seçimler rejimin krizini kapatamadı ve hiçbir burjuva parti kitlesel halk desteği almadı. Çevre ve halk düşmanı “Tía María Maden Projesi”ni dayatmayı başaramadılar ve kitleler güncel ekonomik modeli her geçen gün daha çok sorguluyor. Öyle ki Vizcarra hükümeti kendi milletvekili adaylarını bile sunamadı.

Peki seçim sürecinde ne tür yeni gelişmeler ortaya çıktı?

Seçimlerde en çok oyu 400.000 oyla ordu mensubu Urresti aldı. Ancak 2018’de aldığı bir milyon oya kıyasla kendisine yönelik destekte bir düşüş var. Ayrıca baskıcı eylemler ve köylü bir kadına tecavüz suçlamalarıyla hakkında süren davalar var. Brezilya’daki Bolsonaro veya Bolivya’daki Añez gibi Latin Amerika’daki diğer fenomenlerle benzerlik gösterse de onlara kıyasla hala gelişme aşamasında olan tutucu Protestan parti Frepap’ın toplam oyların %8,3’ünü alarak seçimlerde ikinci olması şaşırtıcıydı. 2005’te askeri bir ayaklanma nedeniyle tutuklanan ve eski Cumhurbaşkanı Ollanta’nın kardeşi Antauro Humala ise oldukça gerici “radikal” milliyetçi söylemleriyle oyların %7’sini aldı. Bu sektörlerin ortaya çıkışı, kitle hareketinin içinde olduğu arayışın çarpık bir yansımasıdır.

Peki Geniş Cephe’ye gelecek olursak?

Veronika Mendoza liderliğindeki Yeni Peru (Nuevo Perú) ve Bagua’daki yerli halka karşı katliamdan sorumlu olan Yehude Simon’un liderliğindeki Peru İçin Birlikte (Juntos por el Perú) aralarında yaşanan kopuş sonrası barajı geçemediler. Keza Junín’in eski valisi ve yolsuzluk suçlarından hüküm giymiş Vladimir Cerrón’un partisi Özgür Peru’da (Perú Libre) aynı şekilde barajı geçemedi. [Bu üç parti de solu temsil ettiklerini iddia eden partilerdir, ç.n.] Bizler ise Geniş Cephe olarak madenlerin yağmalanmasına karşı mücadele veren sosyal hareketlerle birlikte hareket ettik ve Lima’da 2018 belediye seçimlerinden bu yana oylarımızı üç katına çıkarttık. Ulusal düzeyde oylarin %6,2’sini alarak 9 milletvekili çıkarttık ve solun en önemli gücü olmayı başardık. Kampanyamız boyunca Toledo ve Ollanta Humala hükümetlerine entegre olmuş eski solun aksine, sendikal ve sosyal mücadelelerden yükselen solu temsil eden bir Troçkist olarak tanındım. “Kötünün iyisi” mantığıyla hareket eden ve amacı bir burjuva hükümet içerisinde bakan, büyükelçi veya yetkili koltuğu kapmaktan öteye gitmeyen STK’lardan çıkma bir “sol” ile karşı karşıyayız. Ben ise bu durum karşısında iktidar için savaşan, işçilerin sınıf bağımsızlığını ve mücadelelerin kendi örgütlerini geliştirmesini savunan bir devrimci bir parti kurmak çağrısıyla aday oldum. Seçim sonuçları bu çağrımın kitle hareketinin belli bir sektöründe karşılık bulduğunu göstermiş oldu ve 77 yaşında bana bu hedefi gerçekleştirmek için bir fırsat verdi.

Yeni Parlamento’da ne gibi tartışmalar yapilacak?

Sokak sokak gezerek işçilerin ve halkın taleplerini yükselttiğimiz militan ve sade bir kampanya yürüttük. Vizcarra hükümeti kendi gündemini dayatmak adına bir “siyasi reform” öneriyor. Bizse Geniş Cephe olarak var olan ekonomik modele, ücret ve emek esnekliğine ve BES’e karşı ve adil emekli maaşı ve aylıklarını, kamusal eğitim ve sağlık haklarını gündeme taşıyacağız. Çok güçlü kitlesel mücadeleler süregelmekte, biz de bu yüzden var olan ekonomik modeli değiştirme talebini temsil eden “oyunuz da bu mücadelenin bir parçası olsun” önerisiyle kampanyamızı yürüttük. Çünkü burjuvazinin en büyük kaygısı güncel ekonomik modele dokunulmamasıdır.

Peki ya Kurucu Meclis önerisi?

1993 Fujimori Anayasası’nı reddeden sol, Kurucu Meclis’i “her derde deva” öneri olarak yükseltiyor. Ancak asıl önemli olan kitle hareketinin açık mücadelesidir ve bunun için de en temel ihtiyaç iktidar için ve bir işçi hükümeti kurmak için savaşan bir devrimci parti kurmaktır. Sorun, bir yasayı diğeriyle değiştirmek değildir. Venezuela’da, Ekvador’da, Bolivya’da anayasal reformlar yapıldı ve durum çok da fazla değişmedi. Ama işçi ve kitle hareketi seferber olursa burjuvazi kendi ayrıcalıklarına yapışacaktır ve en nihayetinde sonucu rejimin içindeki en demokratik örnek olsa bile Kurucu Meclis değil, mücadele belirleyecektir. Örneğin, 1979 Kurucu Meclisi’nde bazı kazanımlar gerçekleştirdik çünkü o zaman askeri diktatörlüğe karşı yapılan büyük genel grevler sürecinden geliyorduk. Ancak şu anda işçi sınıfı sendikal anlamda bölünmüş durumda; kayıt dışı emek ve taşeronluk %72 seviyelerinde. Bu yüzden işçilerin örgütlenmesi ve seferber edilmesi, sendikaların ve kitlesel mücadelelerin güçlendirilmesi için çalışmalıyız.

İUB-DE’nin Peru seksiyonu UNIOS ne durumda?

Muazzam bir parti inşası fırsatımız var. Solun geri kalanının çöküşü karşısında sağlam durabildik; bu bir başarıydı. Süreç boyunda pek çok yeni yoldaş kazandık. Kitle hareketi yeni bir önderlik arıyor ve biz de mücadelelere müdahale ederek büyüyoruz. Bugünlere gelebildiysek bu uluslararası organizasyonumuz İUB-DE sayesinde diye düşünüyorum. Ve şimdi de Geniş Cephe ile UNIOS’un inşasında bir sıçrama yapmayı planlıyoruz. Bu zor bir görev ama bu görevi üstlenmeye hazırız.

Röportaj: Javier Leonforte

Taksim Dayanışması, Gezi yargılama sürecine dair basın açıklaması gerçekleştirdi

0

Taksim Dayanışması, Gezi Davası’nda yargılanan 16 sanıktan üçü hakkında müebbet hapis talebine karşılık 18 Şubat’ta görülecek bir sonraki duruşmaya dair bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

11 Şubat’ta Mimarlar Odasında gerçekleşen basın açıklamasının açılışını, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Başkanı Akif Burak Atlar yaptı.

Hakkında müebbet talep edilen Mücella Yapıcı basın açıklamasını okudu. “Gezi’yi karalamaya yönelik beyhude çabalarınızı reddediyoruz” diyerek sözlerine başlayan Yapıcı, “Gezi bu memleketin eşitlik adalet ve özgürlük umududur. (…) Bu yargılama kendi kaderini tayin etmek isteyenlerin iradelerine bir saygısızlıktır,” diyerek devam etti. Açıklamada adil yargılanmanın ihlal edildiği, savunmanın engellendiği vurgulandı.

Yapıcı, “Biz milyonların yaşam mücadelesinin arkasında durmaya devam edeceğiz. Bu ülkeye bir gün demokrasi gelecekse Gezi’nin eşitlikçi, özgürlükçü demokrasi ruhundan ilham alacaktır. Milyonları yok etseniz de bu gerçeği değiştiremeyeceksiniz. (…) Bir suçlu aranıyorsa Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Abdullah Cömert’in, Ali İsmail Korkmaz’ın, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hasan Ferit Gedik’in ve Ahmet Atakan’ın ölümü, kırka yakın arkadaşımızın gözlerinin nurunda aranmalıdır. Bu arkadaşlarımızın canlarında Gezi’yi savunmak boynumuzun borcudur. 12 Şubat’ta Silivri’deyiz,” diyerek açıklamayı tamamladı.

Dava sanıklarından şehir plancısı Tayfun Kahraman ikinci sözü alarak, bir tiyatro içerisinde olduğumuzu, iddianamenin çoktan savunma tarafından paramparça edildiğini ifade etti. Kahraman, Gezi’de olmaktan onur duyduğunu, Gezi’nin yargılanmasına rağmen tarihin ak bir sayfası olarak kalacağını belirtti. “Yargı yakın zamanda bir karar verecektir. Bu kararın ne olduğu önemli değil, bize nasıl bir yol göstereceği önemli. Demokrasi için daha çetin mücadelelere girişeceğiz. Sizler yanımızda oldukça mücadelemiz sürecektir,” diyerek sözlerini tamamladı.

Sanıkların avukatı Can Atalay,süreci özetleyerek: “Bir mimar, bir şehir plancısı, bir avukat sorumluluklarını yerine getirdi ya da milyonlarca yurttaş yurttaşlık sorumluluğunu yerine getirdi diye yargılanamaz. Biz buradayız, Gezi direnişinin suçla özdeşleştirilmesine boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Karanlık gider, Gezi kalır,” dedi.

Söz alan TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekreteri Cevahir Efe Akçelik ise AKP’den hukuka uygunluk ve adil bir yargılamayı hiçbir zaman beklemediklerini, AKP’nin bu davadan beklentisinin toplumu baskılayıp sindirmek olduğunu söyledi. “Kendinden olmayan her eylemi terör eylemi olarak niteleyen AKP’nin adaletine hukukçular da alet olmuştur. (…) Oysaki Gezi kolektif yaşama iradesidir ve AKP’yi bu korkutmaktadır. Yargılanması gerekenler en güzel arkadaşlarımızı bizden alanlar, sakat bırakanlardır,” diyerek tüm kamuoyunu 18 Şubat’ta Silivri’ye davet etti.

Son sözü alan TTB Başkanı Ali Çerkezoğlu da, hekimler adına ülkenin en güzel direnme günlerinde yaralanan arkadaşlarımızın yanında bulunmakla kalmadıklarını; işçisi, emekçisi, kadını, genciyle beraber parkı ve doğayı korumak için birer yurttaş olarak tepkilerini gösterdiklerini ifade etti. Sözlerini “Her yer Silivri, her yer direniştir,” diye bitirdi.

Basın açıklaması, basının sorularına verilen kısa yanıtlar ve katkılarla son buldu.

Sınıf ve yaşam mücadelesi niçin kardeştir? Ya da Kanal bahane, imar şahane!

0

2011 Nisan’ında “Çılgın Proje” adıyla gündeme gelen Kanal İstanbul hakkında ifade edilebilecek her şey söylendi. İlk olarak 2018 yılında Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin Raporu bu yıkım projesi hakkında çok yönlü uyarılarda bulundu. Takip eden süreçte hiçbir uzman proje hakkında olumlu bir görüş sunamadı. Devlet Hava Meydanları ve Devlet Su İşleri dahi projeyle ilgili olumsuzluk içeren görüşler sunmuşlardı.

Bizler de dilimiz döndüğünce konu hakkında gazetemizde yazılar ürettik, Nisan’ın podcast yayınlarındaki sohbetlere katıldık, Anadoluda Yaşam Tüketim Kooperatifi gibi kurumlardan bizleri davet eden dostlarımıza da projeyi anlatmaya çabaladık. İşin en tartışmalı konularından biri olan kanal-deprem ilişkisine dair de değerli hocamız Savaş Karabulut’tan görüş aldık.

Kanal’ı savunan hiçbir argüman doğru değil. Yapılırsa İstanbul’un sınırlı su kaynakları yok olacak, İstanbul’da yaşayan emekçiler kirli Sakarya nehrine muhtaç olacak. Marmara’nın tamamen ölmesi riski ve Kanal’ın kendisinin hiçbir ekonomik getiri sağlayamayacağı gözler önündeyken bu ısrarın sebebi ne olabilir?

Cevap çok basit. Patronlar. Kısaca açıklamaya çalışalım.

Aşağıdaki paylara ayrılmış tişört görseli Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC’un 2016 yılında yayınladığı Skandal Rapor’dan alınma.

Rapora göre bir tişörtün toplam fiyatının 1 numara ile gösterilen payı kira, depolama, vergi vb. giderleri içeriyor. Tüm fiyatın %12’sini içeren 2 no’lu kısmı da markanın hiçbir şey yapmadan doğrudan kendi kasasına giren her türlü harcamadan arındırılmış kârını ifade ediyor. 3 numara ile gösterilen ham madde maliyeti. 4 numara taşımacılık, 5 aracı kârı, 6 atölye kârı, 7 numara işletme maliyetiyken bir tişörtten emekçinin aldığı pay ise yüzde 0,6’lık belli belirsiz görünen 8 numaralı küçücük dilime denk geliyor.

Bir cephede durum buyken DİSK-AR’ın raporuna göre asgari ücretliden alınan vergi ücretimizin yüzde 51,1’ini oluşturuyor. İşte bu noktada işçi düşmanlığı ile doğa katliamı kardeşleşiyor.

Bize düşen sefalete ve patronların akıl almaz zenginliklerine rağmen kapitalizm her zaman daha fazlasını istiyor. Kaynak yok mu dediniz? Devletin emekçilerden topladığı vergiler var. Bunu bedavaya alamayacakları için de çeşitli oyunlar çevirmek durumundalar.

AKP iktidarının ilk 16 yılında Kamu İhale Kanunu’nu tam 186 kez değiştirmesi böyle bir oyundu. Hükümet bir ihaleyi kime vermek istiyorsa o şirket için yasal değişiklikler yapıyordu. Bunu bir de Yap İşlet Devret modeli ile destekliyorlardı.

YİD modelinin gerçek yüzünü köprülerde gördük. AKP İstanbul’un kuzeyini imara açan bu ilk mega proje ile inşaat firmalarına teşvikler verdi. Haram olduğu söylenen faiz yerine de aniden değerlenen araziler peyda oldu. Geçiş garantisi ile aslında alıcısı olmayan bir iş kârlı bir hale geldi. Nihayetinde köprüyü satma hakkı da patronlarda kaldı.

Kanal projesinin kendisi ikinci bir Boğaz projesi falan değil. Doğrudan doğruya Erdoğan’ın çevresinde kümelenen bir avuç inşaat patronuna bizden toplanan vergileri açmanın projesi. Amaç; üçüncü köprü, havalimanı ve kanal sayesinde tüm bölgeyi imara açarak inşaat patronlarını hiç yormadan zengin etmek. Marmara’da yaşam tükenmiş, işçiler yoksullaşmış-zehirlenmiş-iş cinayetiyle ölmüş, bunların tamamı teferruat.

Bir grubun bu projeye karşı çıkması da bazı patronların çevre dostu olabileceklerini göstermiyor. İmamoğlu, “Bir iş insanı olarak konuşuyorum. 21. yüzyılda böyle para kazanamazsınız” derken aslında işçiden alınan vergilerin başka patron gruplarına dağıtılmasından yana olduğunun sinyalini veriyor.

Yani Kanal bahane, işçinin emeğine el koymak şahane!

Kanal olmasa da İstanbul’un kuzeyi imara açıldı. Kanal’ın inşası ve arttırdığı rant inşaat patronlarına daha fazla para kazandırabilir. Tartışma şu anda bu düzeyde ilerliyor.

İşçi ve doğa düşmanlığının bütünleşmesine karşı tüm mega projelerin derhal durdurulması, çevreye zarar veren işletmelerin kamulaştırılıp planlanması için yaşam ve emek mücadelesinin kardeş olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Aynı gemideydik, boğulan biz olduk

0

TÜİK geçtiğimiz günlerde 2019 Ekim dönemi Hanehalkı İşgücü Araştırması’nı yayımladı. Bu araştırmaya göre, genç işsizliği bir önceki yıl yüzde 22,1 iken, Ekim 2019’da 25,2’ye yükselmiş. Kentsel genç kadın işsizliği yüzde 37’ye ulaşmış ve raporda yükseköğrenim mezunu kadın işgücünün işsizliği dikkat çekiyor. Kısaca, rapor kentlerde yaşayıp hayatını kazanmaya çalışan üç kadından en az birinin işsiz olduğunu itiraf ediyor.

Haydi biraz iyimser olalım ve tarlada mevsimlik çalışmaya çalışan kadınlardan veya kayıtdışı çalışıp hiçbir güvencesi olmayan sigortasızlardan hiç bahsetmeyelim. Çalışan şanslı azınlığa gelelim; yükseköğrenim görmüş o üç kadından birine. Şanslı azınlık buz gibi havada sabah hava aydınlanmadan evden çıkıyor (çünkü Bakanlar Kurulu bir gece ansızın kış saati uygulamasını kaldırmıştı), gece karanlığında tedirgin bir yolculuk sonrası işe ulaşıyor (çünkü çoğu işyerinde servis imkânı yok), ya sabır çekerek aşağı yukarı 10-11 saatini işyerinde geçirdikten sonra tekrar tekinsiz yollara düşüyor. Kimse çalışma koşullarından memnun değil. (Çünkü dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 7 bin lirayı aşmış durumda. Çalışanların ezici çoğunluğu en fazla asgari ücretin bir ‘tık’ üstünde maaşlara çalışıyor.) Alınan maaş ve çalışma koşullarıyla tablo hiç ama hiç iç açıcı görünmüyor.

Nitekim “Yemekhane kartımda para kalmamış sadece bir liram var” paylaşımıyla intihar eden gencecik Sibel’in umutsuzluğu da böylesi bir tabloda vuku buluyor. İşsizlik korkusu, gelecek kaygısı emekçilerin ruh sağlığını bozuyor. Her gün şiddet, her gün kaygı kadınları umutsuzluğa itiyor. Nasıl itmesin? Birimizin başına gelen, kalanlarımıza gözdağı oluyor. Korku korkuyu doğuruyor. Yine de bazen, Sibel’in intiharında olduğu gibi, birimizin umutsuzluğu birikmiş öfkeyi örgütlüyor ve protestolar büyüdüğünde İstanbul Üniversitesi’nde yemek zamları geri çekilebiliyor.

Bu hayat koşulları bize reva mı? Tabii ki değil. Peki, çözüm yok mu? Mesela, fazla mesaiye kalıp gece karanlığında eve dönmektense ek ikinci bir vardiya düzenlense, pekâlâ işsizler de çalışamaz mı? Sadece bu önlem bile kadın işsizliğini muazzam azaltacaktır.

Patronların 10-12 lira tanımladığı yemek kartlarıyla market alışverişi yapmaya çalışmamızdansa, işyerinde üç öğün ücretsiz yemek çıkabilir. Sadece bu bile kadınların ev içinde harcadığı emeği azaltacak. Bir yandan bu kadar da kolay işte, ama kuşkusuz bunlar patronlara hep ek maliyet. Saray rejimi, patronların ve kendi bekasının derdinde; memleketin hiçbir ihtiyacına karşılık gelmeyen, yüzlerce belirsizlik içeren, akıldışı harcamalara yol açacak inşaat ve betona dayalı “çılgın proje”lerin peşinde. Dahası, Türkiye de denizaşırı bir savaşta doğrudan askeri taraf haline geldiği tehlikeli maceralara sürükleniyor.

Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, ihtiyacımız olan batan geminin malları değil, geminin dümenini tamamen ters yöne çevirmek. Evde ve işte kendi başımıza verdiğimiz mücadeleyi, sömürünün ve cinsiyetçi ideolojinin hâkim olduğu bir dünyaya karşı verilen mücadeleye dönüştürmek. Ancak o zaman bu enkazın içinden çıkabiliriz.

Okur mektubu: Patronun “adaleti”

0

Merhaba Gazete Nisan‘ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Bir önceki yazımda, çalıştığım perakende sektöründeki sorunlardan bahsetmiştim. Bu yazımda, son günlerde başımdan geçen olaylardan ve işyerindeki sendikalaşma sorunlarından bahsedeceğim.

Çalıştığım mağaza üç vardiyalı sistemle çalışan bir işyeri olduğu için bir hafta içinde üç vardiyada da çalışabiliyorsunuz. Bu durumda tek yaptığınız hafta boyunca eve git, uyu, uyan ve tekrar işe git… Kendinize ayıracak zamanı geçin, uyuyacak vakit bulamıyorsunuz çoğu zaman. İşe geç kalmamak için uyumadan işe gidiyordum.

Ayrıca mağazada adaletsiz bir vardiya yazımı vardı. Evim işyerine bir buçuk saat uzaklıktaydı, bu nedenle mağaza müdürüne transfer talebimi dile getirdim. Transferim verilene kadar vardiyaların daha adaletli yazılmasını istedim. Mağaza müdürü bana kendi “adalet” sisteminin böyle olduğunu, transfer için eleman eksik olduğunu ve gelecek ay da eleman eksik olursa transferimi vermeyeceğini bildirdi. Transfer konusunda öne sürdüğü nedenlerin çözümü çok basit çünkü çekmecede bir sürü CV var ve mağaza her zaman hep eksik elemanla çalışıyor. Eğer ben transfer olsam bile benim yerime eleman bulmaları en fazla iki günlerini alır. Bu taleplerim karşılanmayınca iş bırakma eylemi gerçekleştirdim ve eylemin beşinci gününde mağaza müdürü telefonla arayarak hiçbir talebimi karşılamayacağını, eğer sonraki gün işe gitmezsem işten çıkışımı vereceğini söyleyerek beni dinlemeden telefonu kapattı.

İşe ihtiyacım olduğundan, mecburen sonraki gün işe gittim ve iş bırakma eylemine gittiğim için savunma yazdım, 5 gün çalıştıktan sonra işten çıkarıldım. Bunlar dışında perakende sektöründe sendikalaşma büyük bir ihtiyaç. Çok sayıda mağaza var. Bir kişi işten çıkarılsa bile, nasıl olsa bir sürü marka olduğundan “Gider başka bir markada çalışırım” diye düşünüyor. Yine bir sürü alternatif markanın olması ve ortalama çalışma süresinin kısa ve esnek olması (birkaç ay) sebebiyle kötü çalışma koşullarına itiraz edemiyoruz. Sektörde çalışan işçilerin sınıf bilincinin olmaması da sendikanın tutunamamasına yol açıyor. Oysaki en önemli örgütlenme aracımız sendika olmalı.

Fransa, Hindistan, Hong Kong: 21. yüzyılda grev ve sendika

0

Fransa’da emeklilik yaşının yükseltilmesine ve emeklilik sigortası hakkının çalışarak edinilen puanlara, yani performans odaklı bir sisteme odaklanmasına karşı ülkedeki sendikal konfederasyonların yaptığı genel grev çağrısı karşılık buldu. 5 Aralık gününden bu yana Fransa’da ulaşım pek az çalışıyor, devlet daireleri boş kalıyor, okullarda dersler işlenmiyor ve aynı zamanda petrol rafineleri de işlemiyor. Bu, Fransa için son 25 senenin en büyük genel grevi. Macron şimdiden emeklilik planında birtakım düzeltmelere gideceği sözü verse de işçiler bunu kabul etmiş değil. Genel greve, tabanındaki işçilerin zorladığı üç büyük konfederasyonla beraber hükümet yanlısı sendikal birlik de dahil olmak zorunda kaldı. Grev milyonlarca işçiye yayılırken, yüz binlerce emekçi de durumu protesto etmek için sokaklara döküldü.

Hindistan’da on milyonlarca işçi, genç ve tarım emekçisi 8 Ocak’ta iktidardaki Bharatiya Jananta Partisi’nin liberal politikalarını protesto etmek için ulusal çapta greve çıktı. Başbakan Modi’nin emek reformalarına, greve çıkmayı zorlaştıran kararnamelerine, demiryollarını ve kömür madenlerini özelleştirmesine ve iş dünyasının vergilerinde %8’lik bir indirime gitmesine karşı ülkedeki 10 sendikal konfederasyon 12 maddelik bir talepler listesiyle bir günlük grev kararı aldı. Talepler arasında işsizlere iş sağlanması, işçilere sosyal hak ve güvencelerinin tanınması, asgari ücretin ve emeklilik maaşının yükseltilmesi var. Greve ulaşım sektöründe çalışan 35 milyon işçi, banka emekçileri, devlet memurları ve başka birçok sektörden çalışanlar katıldı.

Hong Kong’da, Çin’in müdahaleciliğine karşı ve demokratik haklar için aylardır süren protestolar, eylemcilerin kazanmak için örgütlenmek zorunda olduklarını anlamasıyla yeni bir boyuta sıçradı. Veriler binlerce Hong Konglu işçinin sendikalarda örgütlenmeye başladığını ve en az 40 yeni sendikanın kurulduğu ortaya koyuyor. Eylemciler aylar süren şiddetli çatışmaların ertesinde protestolara bir “öfke ve ümitsizliğin” hakim olduğunu ve insanların yeni arayışlara girdiklerini kaydediyor. Hong Kong Sendikalar Konfederasyonu, bir sendikanın nasıl kurulabileceğine dair kurslar düzenlemeye başladı. Konfederasyona göre 40 yeni sendika kuruldu ve düzinelercesi de yolda. Bu üç ayrı örnek bize ne anlatmaktadır? 21. yüzyıla girerken liberaller ve sekter solcular bir araç olarak sendikanın işlevinin kalmadığını ve grevlerin de etkili olamayacağını söylüyorlardı. Ancak anlaşılan, hakları için mücadeleye atılan işçiler için gidilecek ilk adres, bir ekonomik mücadele aygıtı olarak sendikalar olmayı sürdürüyor. Sendikaları kullanmasını bilen işçiler, bu araçlar sayesinde ulus çapında örgütlenerek, milyonlarca sınıf kardeşiyle koordinasyon kurarak grevler örgütlüyorlar. Sendikalar bir araç olarak ve grevler de bir eylem biçimi olarak, 21. yüzyılda da hâlâ işçi sınıfının çıkarına hizmet edebilir ve ediyorlar. Yeter ki işçiler ve emekçiler bir mücadele aracı olarak sendikaları kendileri yönetmeye başlasın ve onu, grevlerinde başarıya ulaşabilmek için mücadeleci bir biçimde kullanabilsin. Ancak sendikası üzerinden bir grevi yönetmeyi tecrübe edip öğrenen bir işçi, zamanı geldiğinde burjuva siyasal düzene karşı kendi çıkarlarını korumak amacıyla nihai eyleme geçebilir.

Peru: Enrique Fernandez Chacon parlamentoya seçildi

0

Peru’da 26 Ocak günü kongre seçimleri yapıldı: Ülkedeki rejimin ve patron yanlısı Vizcarra hükümetinin ağır politik krizi sürüyor.

Geniş Cephe’de (Frente Amplio) yer alan UNIOS’un liderlerinden  Enrique Enrique Chacon; ve Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz (Ni Una Menos) hareketi liderlerinden feminist militan Arlette Contreras  (kendisi Isadora’nun Peru örgütü ve UNIOS ile ortak kampanya yürütmüş bir isim) Geniş Cephe’den milletvekili seçildi. Geniş Cephe ülke çapında %6.1 oy alarak seçim barajını geçti ve ilk sonuçlara göre ondan fazla milletvekili çıkardı. Lima’da alınan oylar, bir buçuk sene öncesine göre üç katına çıktı.

Peru’daki seçimlere, oyların büyük ölçüde dağılması; geleneksel partilerin yolsuzluk nedeniyle ve de ülkeyi emekçileri sömüren çokuluslu şirketler lehine yönetmeleri nedeniyle çökmesi damga vurdu. Bu çöküşün net bir örneği şuydu: En fazla oy alan parti, yani eski Cumhurbaşkanı Belaunde Terry’nin Halk Hareketi (Acción Popular) sadece %11.5 oy alabildi. Fujimori çizgisi %8’de kalırken, 73 milletvekilinden 12’ye düştü. İntihar eden eski cumhurbaşkanı Alan Garcia’nın yolsuzlukla suçlanan partisi APRA ise sadece %2.8’e ulaşabildi ve 60 yıl sonra kongre dışında kaldı.

UNIOS kampanya programında isabetli bir şekilde ifade edildiği gibi, “Şili halkının öfkesi ve Ekvador halkının kemer sıkma paketine karşı direnişi, mevcut modelin kıta çapında tıkandığını gösteriyor. Peru’daki seçimlerin arka planında hiç kuşkusuz ki bu mücadeleler ve de Kongre’nin feshedilmesi bulunmaktadır.

“Bizim taleplerimiz mevcut modeli ve onun sonuçlarını hedef alıyor; onun yerine işçi ve halkların hizmetinde bir düzen kurmayı, yolsuzluğu durdurmayı ve bir Kurucu Meclis oluşturmayı savunuyoruz. Bunları ise ancak ve ancak işçilerin ve halkların bir hükümeti gerçekleştirebilir. Adaylarımız Enrique Fernandez Chacon (listede 1. sıra) ve Carlos Portillas (15. sıra) ekonomik mesele hakkında şunları söylüyor: ‘İşçilerin, halkın ve ezici çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamak için her şeyin değişmesi gerekiyor’.

“Biz, Fujimori-APRA hattına ve onun Halk Hareketi, İlerleme İttifakı ve de Vizcarra’nın liberal hükümeti gibi uzantılarına karşı, Geniş Cephe içerisinde ülkeyi dönüştürmeyi ve soldan siyasi bir alternatif inşa etmeyi savunan adaylara oy çağrısında bulunuyoruz.

“Geniş Cephe’de yer alan UNIOS olarak biz, mücadelelerin ortasında yer alan ve ülkeyi yönetmeye aday olan bir sol için kavga veriyoruz. Yegane güvencemizin, çok sayıda milletvekili çıkarmak değil, sokakta mücadele eden insanlar olduğunu daima vurguluyoruz. Bu ikincisinin altını tekrar tekrar çiziyoruz, çünkü, Peru için Birlik ve Özgür Peru gibi köhne sol yapılardan bizi ayıran kritik unsur bu.”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler, var güçleriyle yürüttükleri kampanyaları ve militan faaliyetleri için ve de işçilere, kadınlara ve Peru’nun en geri bırakılmış kesimlerine hizmet amacıyla kazanılan bu yeni milletvekillikleri için, Peru seksiyonumuz UNIOS’taki yoldaşlarımızı selamlıyoruz. Ayrıca gerek çizgisi gerek politik tutarlılığı sayesinde, kendisine oylarıyla destek veren Limalı işçiler ve halk kesimleri için bir nirengi noktası olduğunu kanıtlayan Enrique Fernandez Chacon yoldaşı da selamlıyoruz.

Mutluluk garantili emeklilikte reform: “İhtiyaçtan öte bir zaruret!”

0

Tam olarak şöyle demiş Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak: “2020, emeklilik sisteminde ciddi bir reform yapma zamanı. 2023’e doğru hedef bu. Tüm emeklilik sistemini dünyada en başarılı gerçekleşen örneklerle bir çalışma yaparak gerçekleştireceğiz. İhtiyaçtan öte bir zaruret. Kimsenin mutlu olmadığı bir sistemden tüm paydaşların mutlu olduğu bir sisteme geçmeliyiz.”

Damat tam olarak ne demek istiyor? Bayram değil, seyran değil, işçiye emekçiye bu mutluluk garantili muhabbet niye? Gerçi aynası iştir kişinin lafa bakılmaz. Başında bulunduğu Hazine ve Maliye patrona kepçeyle veriyor, emekçilere çay kaşığını dahi çok görüyor. Yine de önyargılı olmayalım. Anlamaya çalışalım. Örneğin Aralık 2019’da emeklilik reformunu kastederek, “Bu kapsamda, tasarruflar artırılarak dış müdahalelere karşı ekonomimiz daha güçlü hale gelecek,” demiş. Türkçesi: 18 yılda 60 milyar dolarlık özelleştirme, çoğunluğu betona gömülen 500 milyar dolarlık borç yetmemiş; emekçinin emeklilik paralarına da göz koymuş.

Nasıl olacak? İş güvencesinin son kalesi kıdem tazminatı fiilen işlevsiz kılınarak fona devredilecek, bireysel emeklilik fonu bu fonla birleştirilecek. Çalışanlar 65 yaşına kadar 40-45 yıl bu fona para aktaracak. Birikimleri pul, emekli maaşları, o da emekli olabilirlerse, üç kuruş olacak. İşte reform dedikleri bu!

Bunların hepsi zaten olmuş durumda. Damat’ın dünyadaki en başarılı dediği örneklerden Şili’ye bakalım. Bütün emeklilik sisteminin özelleştirildiği Şili’de emekliler aldıkları maaşla ev kiralarını bile ödeyemiyor. Başka bir gelirleri, dayanakları yoksa aç ve açıkta kalıyorlar.

Kuşkusuz bunlar kabul edilemez. Emekli maaşları insanca yaşamaya uygun seviyeye çıkarılmalı. Emekli olma koşulları ülke gerçeklerine uygun hale getirilmeli. Emekçiler için reform budur…

Mülteciler neden Türkiye’den geçer?

0

Birlemiş Milletler Mülteciler Komitesinin (UNCHR) Haziran 2019 raporuna göre, 2018’de Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybeden mülteci ve göçmen sayısı ürkütücü boyutlara ulaştı ve arama-kurtarma operasyonlarının azaltılması Akdeniz’i dünyanın en ölümcül güzergâhı hâline getirdi. Her gün ortalama 6 kişi bu güzergâhta hayatını kaybetmekte.

2018 yılında Akdeniz’i geçmeye çalışırken yaklaşık 2.275 kişi hayatını kaybetti, kayboldu ve Avrupa kıyılarına ulaşan kişi sayısında ciddi bir düşüş yaşandı. Avrupa’ya ulaşan toplam mülteci sayısı 139.300 olarak kaydedildi ve bu, son beş yılın en düşük sayısı. Pek çok kişi, işkenceye, tecavüze ve cinsel saldırıya maruz kaldığı ve fidye karşılığı kaçırılarak alıkonma tehlikesinin kol gezdiği kâbus gibi bir yolculuğun sonunda Avrupa’ya ayak basabildi. Bununla birlikte, Akdeniz’in batısındaki ölüm oranı iki sene içinde yaklaşık dört katına çıkarak 777’ye ulaştı. Dahası, göçmen kaçakçılığı ağları hızla çoğalarak sektöre dönüşmüş durumda. Kaçakçılar sosyal medyada çok rahat bir şekilde “müşteri” bulabiliyor, göçmenlere “Avrupa’ya geçişte garanti” sunabiliyor.

Burada kalmayı seçenler veya kalmak zorunda olanlar ise, sağlık, barınma ve çalışma haklarından büyük ölçüde yoksunlar. Çalışabilenler ucuz işgücü olarak güvencesiz ve güvenliksiz koşullarda çalıştırılıyor. İSİG Meclisi verilerine göre, 2019’da 110 mülteci/göçmen işçi yaşamını yitirdi. Türkiye ise, AB’den mülteci başına fon almaya devam ederken, bu fonun nasıl ve kimler için kullanıldığı büyük bir soru işareti.

Göçmenler ve mülteciler her gün hayatta kalma savaşı verirken aynı zamanda kendilerine yöneltilen düşmanca tutumla da savaşıyor. Medya Radar’ın haftalık mülteci hakları odaklı medya izleme çalışmasına göre; mültecilere yönelik hak ihlali yapılan haber sayısı haftalık olarak en az 200 civarında. Mültecileri düşmanca ifadelerle hedef gösterenler ise, iktidar sahipleri, medya kalemşörleri, siyasi parti temsilcileri… Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mülteciler için söylediği “Hepsini Saray’a al” sözleri, “Suriyelilere özel doğum servisi”, “İŞKUR tarafından 7 bin 400 Suriyeli mülteciye kamuda çalışma imkânı sağlanacağı”, “Bolu’da kaç yabancı var?” ve “Her 5 gaspçıdan 1’i yabancı” başlıklı haberleri bunlardan sadece birkaçı…

Bugün Avrupa’nın kapısına dayanmış olan yüz binlerce insan yurtlarını, evlerini ve işlerini kendi istekleriyle terk edip yollara düşmüş değildir. Bu mülteci akınının başlıca sorumlusu, emperyalist ve yayılmacı ülkeler, iç savaşları kışkırtıp karşıdevrimci akımlara yardımcı olan bölge yönetimleri ve ayaklanan halkları kıyımdan geçiren diktatörlük rejimleridir. Bu nedenle burada bize düşen, mültecilerin göçtüğü ülkelerde, onların konut, sağlık, eğitim, çalışma ve insanca yaşama haklarını savunmak, bu doğrultuda tüm işçi ve kitle örgütlerini seferber etmek; onların sosyal ve siyasi yaşama katılımlarını ve var olan işçi-emekçi örgütlerinde yerel sınıf kardeşleriyle birleşmelerini sağlamak; ırkçılığa, ayrımcılığa ve faşizme karşı mücadele etmektir.

Grev deyince ne anlıyoruz?

0

Bu satırlar yazılırken metal işkolunda Türk Metal (TM) ve Birleşik Metal-İş (BMİS) sendikaları grev, MESS ise lokavt kararı almış durumdaydı. BMİS grevin 5 Şubat’ta başlatılacağını ilan etmiş, TM ise herhangi bir tarih açıklamamıştı. Büyük olasılıkla TM patronlarla yeni bir görüşme ve uzlaşma arayışı içinde olacaktır.

Biz elbette her iki sendikanın da birleşerek etkili bir grev yaparak metal işçisinin haklı ücret ve sosyal hak taleplerini elde etmelerini isteriz ve talep ederiz. Ama sürecin nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak (ve özel olarak) grev konusuna değinmekte yarar var.

Gazetemizin bu sayısında “Kavram Atölyesi” çerçevesinde verdiğimiz “Grev nedir? Nasıl yapılır? Türkiye’de grev hakkı” başlıklı metni okumanızı tavsiye ederim. Burada görüleceği gibi, ülkemizde grev hakkı son derece sınırlıdır. Sadece toplu sözleşme süreçleriyle ilgili olarak ve kısıtlı biçimde yapılabilir, ayrıca pek çok işkolu grev hakkından mahrum edilmiştir.

Üstelik hükümetin grevi erteleme hakkı vardır. Aslında bu bir erteleme değil, fiilen yasaklamadır. Zira yasaklama süresi bitince taraflardan biri (tabii kesinlikle patron tarafı) Yüksek Hakem Kurulu’na başvurabiliyor ve bu kurul sözleşmenin nasıl olacağına karar veriyor. Bu kararı tanımama imkânı yok, aksi takdirde sendikanın yetkisi düşüyor. Kısacası, ertelemeden sonra tekrar grevi başlatma yolu kapanmış, işçi ise patron-hükümet işbirliğine mahkûm edilmiş oluyor. (Böylece sendika bürokratları da “yükü” sırtlarından atıp “kurtulmuş” oluyorlar.)

İşçiler olarak grev hakkının bu denli sınırlı olmasının, hükümetlerin ve patronların insafına bırakılmasının, hatta sendika bürokratlarının gizli niyetlerine bağlı kılınmasının nedenlerini anlayabilmemiz gerekiyor. Neden örneğin işyerindeki haklarımız verilmeyince grev ilan edemiyoruz? Veya neden sendikalaşma sırasından işten atılan arkadaşlarımızı geri aldırabilmek veya patronun haksızlığına uğrayan bir arkadaşımızı savunabilmek için işi durduramıyoruz? Ya da neden yanımızdaki bir işyerinde mücadele eden işçileri desteklemek için biz de grev yapamıyoruz? Ya da neden asgari ücretin sefalet düzeyinde açıklanması karşısında tepkimizi grevle gösteremiyoruz? Ya da neden grev hakkımızı genişletmek veya başka demokratik bir hakkımızı talep edebilmek için hep birlikte ülke düzeyinde greve gidemiyoruz?

Bunları yapamıyoruz, çünkü grevi esas olarak sendikayla ve toplu iş sözleşmesiyle ilişkilendiriyoruz. Oysa grevin toplu sözleşme süreçlerinin ötesinde bir silah olduğunu kavrayabilmemiz gerekiyor. Grev işçilerin bir sınıf olarak ellerindeki en önemli ve etkili mücadele aracıdır. Sadece sendikalı bir işyerinde iyi bir ücret alabilmek için değil, tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını geliştirebilmesinde kullanabileceği bir araçtır o. Grevi sadece sözleşme sırasında kullanılabilecek bir mücadele biçimi olarak görmek, evinde koca bir kepçesi olan birinin çatalla çorba içmeye kalkışmasına benzer.

Evet, sözleşme dışı grev yasaktır, ama bunu kazanılmış bir hak haline getirmek için kepçeyi kullanmaya başlamak da son derece meşrudur. Unutmayalım ki haklar ancak meşru mücadelelerin ardından yasallaşır.

Şimdi diyelim ki, MESS ile olan anlaşmazlık sürdü, sendikalarımız greve çıktı ve grev yasaklandı… Sonra ne olacak? “Buraya kadarmış” diyerek belki söylenerek, belki kızarak veya belki suçu başkalarının üzerine atarak makinelerin başına mı dönülecek? Yoksa işyeri komiteleri kurup tüm diğer işyerleriyle ortak ve koordineli biçimde meşru mücadele aracımızı mı harekete geçireceğiz? Buna karar vermeliyiz. Bugün olmasa bile hemen yarın, acilen.

22 Ocak 2020

2019 İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporu neyi gösteriyor?

0

İş Sağlığı ve İşçi Güvenliği (İSİG) Meclisi 2019 yılı raporunu yayımladı. Lafı uzatmaya gerek yok; rapor 2019 yılı içerisinde en az 1736 işçinin çalışırken veya çalışmaya giderken öldüğünü gösteriyor. Fakat neden öldüler? Aslında ölmediler, öldürüldüler, hem de göz göre göre öldürüldüler. Her biri bütün patronların, bütün bürokratların, bütün işveren temsilcilerinin, mahkemelerin, hükümetin ve meclisin bizzat döndürdüğü bu çark tarafından öldürüldü. Her biri karın tokluğuna gittiği, belki her gün kaybetme korkusu yaşadığı işinde, alın teriyle üç kuruş para kazananlara güvenlik önlemlerini çok görenler tarafından katledildi. Ne patronların ne mahkemelerin ne hükümetin umurunda oldular. Boy boy avukat bu katilleri savunup emek sömürüsünden gelen paralardan nemalanmak için sıraya dizildi. Bunların hepsi suçlu; her biri, her bir ölüm için bin defa cezalandırılmalı.

Fakat iş cinayetinden yargılanıp ceza alan patron yok mu? Var; o da boyuna göre. Yeterince paraları, nüfuzları yoksa bir ihtimal hafifletilmiş cezalar alabilirler, yıllar sonra… 2017 yılında Bursa’da bir inşaatta çalışırken 17. kattan -düşmesine göz yumulduğu için- düşerek ölen Erkan Uraz’ın çalıştığı firmanın patronlarının yargılanması 2019 sonuna kadar uzadı. Üstelik, ailenin ve avukatlarının araştırmalarına göre, aynı firmanın davalara konu olmuş 3 farklı iş cinayeti daha bulunuyor. İş cinayeti davalarında kararı geç vermek yeni iş cinayetlerine davetiye çıkarmaktır. Kararı geciktiren yargıç da, patronu savunan avukat da, patron kadar suçludur. İş cinayetlerini önlemenin yolunu biz söyleyelim: Hızlı, caydırıcı ceza ve ilgili şirketin toplum yararına kamulaştırılması. Eğer ki devlet yurttaşın hayatını güvence altına almakla mükellef ise, bu ölüm saçan şirketler, tazminatsız kamulaştırılmalı. Kamu işletmesi kâr etmek gibi maddi yarar güdemeyeceğinden gerekli güvenlik önlemleri ancak bu şekilde alınabilir. Patronlar derhal cezalandırılmalı, olaya karışmış her patronun ve patron vekilinin şirket kurmasına, ticaret ve siyaset yapmasına yasak getirilmeli. Eğer bunlar yapılmış olsaydı Erkan Uraz ile birlikte en az bir işçi daha ölmeyecekti, fakat Türk yargısı üçüncü iş cinayetini gözleri kapalı beklemeyi tercih etti, sonunda ise yalnızca üç yıl hapis verdi. Tabii boyu yeterince uzun olana da hiçbir şey vermedi. Torunlar AVM inşaatında yasak olmasına rağmen asansörleri limit durdurucuları devre dışı, kapıları açık kullandırtarak toplu işçi katliamı işleyen patronlara verilen 8 yıllık hapis cezası “iyi hal” indirimiyle 60 bin 800 TL para cezasına dönüştürüldü. Katliamın en tepesindeki patronlara ise daha en başından takipsizlik kararı verilmişti. Yargı diyor ki: “Çok paran varsa sana bulaşmam, cinayetlerin parasını ödeyerek devam edebilirsin.”

İSİG raporunun gösterdiği çok önemli bir gerçek daha var: İş cinayetlerinde öldürülen işçilerin yüzde 99’u sendikasız. Bu kadar net, işçiler hayatlarını savunmak için sendikalı olmalı. Sendika işçinin patrona karşı haklarını savunmak için temel araçtır, yaşama hakkı da buna dahildir. Çünkü bu bir savaş, sınıf savaşı ve bu savaşta ölülerimiz var. Ölenler için yas tutacağız fakat öldürenlerin de yanına bırakmayacağız. İşçinin emeği ve canı üzerinden kâr edenlere en güzel cevabı işyerlerinde komiteler örgütleyerek, sendikalara üye olarak, patronun karşısına tek eksik olmadan hep beraber çıkıp iş güvenliği önlemlerinin alınmasını isteyerek, zam talebi mücadelemizi hep birlikte vererek, hakkımızı hep beraber alarak vereceğiz.

Kapitalizmin çelişkisi

0

“Sınırlı kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar”

Bu ikilem tanıdık geldi mi?..

Kapitalizm mevcut ekonomik ilişkileri bu karşıtlık çerçevesinde açıkladı ve varlığını hep bu temelde meşrulaştırdı.

Bu anlayışa göre ekonomi, sınırsız ve sonsuz insan ihtiyaçlarının, sınırlı kaynaklarla en iyi şekilde nasıl giderilebileceğini inceleyen bir bilim dalıydı.

Yani insan ihtiyaçları sınırsız, ama kaynaklar sınırlıydı!

Peki, bugün gelinen noktada ne oldu?

Sınırlı kaynakları en iyi şekilde değerlendirme saikiyle yola çıktığını iddia eden kapitalist sistem, en başta tarım alanlarını ve su kaynaklarını tahrip etti.

Sözde, insanın ihtiyaçlarını odağına alan bu sistem, yüzde 11 açlık oranıyla dünyada 10 kişiden 1’ini açlığa mahkûm etti.

Üstelik bu, sınırlı kaynaklar nedeniyle olmadı.

Tersine, teknolojik gelişmelere bağlı olarak bazı bölgelerde tarımsal verimlilik öyle arttı ki, ekonomi için zararlı hale geldi. Neden? Çünkü fiyatları düşürecekti. Sonuç, yeri geldi tahıllar denizlere döküldü, yeri geldi üretim durduruldu… Dünyanın yarısı açlık ve yoksullukla boğuşurken; “sınırsız” olanın insanın ihtiyaçları değil, kapitalistlerin kâr hırsı olduğu kısa sürede ortaya çıktı.

Yani ortada ne insan ihtiyaçlarını odağına alan ne de doğanın kaynaklarının sürekliliğini hedefleyen bir sistem vardı. Teknoloji gelişmiş, ancak karşılığında doğa ve insan hızla tahrip edilmişti.

Ve tıpkı Marx’ın işaret ettiği gibi, sermaye bir tarafta, yoksulluk bir tarafta büyüye büyüye geldik 2020’ye…

Şimdi ortaya çıkan tablo öylesine derin ki, bugün bizzat kapitalizmin kimi paydaşları, kurumları, ideologları bu gidişattan duydukları endişeleri açıkça dile getiriyor. Kapitalizmi iyileştirme, yarattığı sorunlara çözümler bulma, sistem içi yeni modeller geliştirme telaşları her geçen gün artıyor.

Her yıl Davos’ta düzenlenen ve 50.’si Ocak ayı sonunda gerçekleşmiş olan Dünya Ekonomi Forumu’nu belirleyen tartışmalar bunu yeniden göstermesi adına önemliydi.

Forum’a sunulan Edelman’ın 2020 yılı Güven Barometresi, dünyada kapitalizmin sonuçlarına yönelik kaygının giderek arttığını gösteriyor. 28 ülkede 34 bin katılımcıyla yapılan araştırmaya göre, yüzde 56, kapitalizmin mevcut haliyle dünyaya yarardan çok zarar getirdiği görüşünde. Katılımcıların yüzde 83’ü işini kaybetme endişesi içinde. Yüzde 66’lık kesim ise, mevcut siyasi liderlerin ülkesinin sorunlarını çözebileceğine güvenmiyor.

Sunulan bir diğer rapor, Oxfam raporu, dünyanın en zengin 2 bin kişisinin, dünya nüfusunun yüzde 60’ından daha fazla gelire sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Ve son bir örnek olarak, her sene forum öncesi hazırlanan Küresel Riskler Raporu bu yıl uzun vadeli risklerde iklim krizine bağlı büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem (kara veya deniz) çökmesine ve kısa vadeli tehditler için “ekonomik çatışmalar” ve “iç siyasi kutuplaşmalara” dikkat çekiyor.

Tüm bu sonuçlardan yola çıkarak, sorunu bölüşüm ilişkilerinde, buradaki dengesizlikte arama eğilimi yaygın. Daha insancıl bir kapitalizm arayışını bu eşitsizliği ve tahribatı giderebileceğine inandıkları yöntemler üzerinden temellendirmeye çalışıyorlar.

Oysa biz biliyoruz ve kapitalizmin tarihi gösteriyor ki esas sorun kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileridir, ki bunu ortadan kaldırmayan hiçbir çözüm insandan ve doğadan yana bir geleceği inşa edemez.

Açık ki çelişkimiz, sınırsız ihtiyaç-sınırlı kaynak değil… Hiçbir zaman olmadı…

Bizzat kapitalizmin; yaşamla, insanla, doğayla yarattığı uzlaşmaz çelişkiyle karşı karşıyayız!

Küresel Protestolar, 2019 ve Sonrası – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 03.02.2020

0

Küresel Protestolar, 2019 ve Sonrası – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 03.02.2020 by Gazete Nisan

Oxfam Raporu: Kıyamet mi kopacakmış!

0

Oxfam’ın açıkladığı son rapora göre büyük bir otele rahatça sığacak sayıda patronun serveti dünya nüfusunun yarısının servetine denk hale gelmiş. Hesabı kıtalara bölerek yapsalar muhtemelen birkaç zengin danaya girer gibi örneğin Afrika kıtasını alabilir, anlaşılan! Zenginler eskiden ada satın alırdı. Demek artık çocuklarına haritadan beğendikleri bir ülkeyi gerdanlık gibi hediye verebilirler. Sömürgecilik önceki yüzyılların marifeti denir oysa. Sen nelere kadirsin kapitalizm!

Eskiden zenginliği faş etmek çok da makbul sayılmazdı. Zenginlik biraz usturuplu sergilenirdi. Fakirlik de ayıptı gerçi; yoksullar yoksullukları için özür diler gibi yaşarlardı. Soma’da 301 işçiye mezar olan madenden hasbelkader çıkarılmış bir maden işçisinin, “kirletirim” diye ambulansa binmeye çekinmesi hatırımıza gelsin. Sonra mahkeme salonlarında devleti temsilen görev yapanların ölen maden işçilerinin yakınlarına “şov yapma” dediğine de tanık olundu. Taş olsa çatlardı!

Çözüm mü?

Oxfam terazinin bu derece bozulmuş olmasının hayra alamet olmadığını söylemiş. Bir de çözüm niyetine öneride bulunmuş: Zenginlerden daha fazla vergi alınsın, demiş. Hiç itirazımız olmaz, alınsın! Lakin zenginlerden daha fazla vergi alınması ne gelir adaletsizliğini ortadan kaldırır ne de yoksulluğu bitirir. Bunlar şirazesi bozuk düzene sadece makyaj olur. Servet dedikleri zaten işçilerin emeği! Verecekleri vergi zenginlere kalsın. İşçilerden çaldıkları servetleri esas sahiplerine, işçi ve emekçilere geri versinler yeter.

Sözün kısası makyajla bu işler düzelmez. Yoksulluğu gerçekten bitirmek mi istiyorsunuz? Gelir adaletsizliğini tamamen yok mu etmek istiyorsunuz? Öyleyse kapitalizmi bitirin! Çünkü yoksulluğun da, gelir adaletsizliğinin de nedeni kapitalizm.

Unutmadan belirtelim, kuraldır; biri yer, bir bakar, emin olun, kıyamet ondan kopar!

Metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır! (2)

0

Türkiye ekonomisinin ve sınıflar mücadelesinin en önemli sektörlerinden biri olan metalde MESS ile sürdürülen grup toplu sözleşme süreci (TİS) devam ediyor. MESS grup toplu sözleşme süreci 186 işyeri/işletmeden 130 bine yakın işçiyi doğrudan ilgilendiriyor. Ancak sektörün Türkiye sınıflar mücadelesindeki can alıcı karakteri dolayısıyla, metal işçisinin ekonomik krizin faturasını ödememeye karşı sürdürdüğü hak mücadelesi tüm işçi sınıfını da içerisine çekiyor.

Bu satırlar yazıldığı sırada ise Türk Metal ve Özçelik-İş Sendikaları MESS ile kapalı kapılar ardında yürüttüğü görüşmelerin ardından tavan zammı yüzde 17 olarak belirlenen 2 yıllık sözleşmeye imza atmış durumda. Birleşik Metal İş Sendika’sına üye metal işçileri MESS’in bu sefalet ücreti dayatmasını kabul etmeyeceklerini ve hakları olanı alana kadar greve çıkacaklarını açıkladı.

Krizi bahane olarak gösteren patronlar, düşük zamla imzalanan kamu TİS’lerini de örnek olarak sunup metal işçilerinin ücretlerini baskılamaya çabalıyor. Ücretleri eriyen, alım gücü düşen metal işçileri ise insanca yaşayacak düzeyde bir ücret talep ediyor, sorumlusu olmadığı krizin faturasını ödemek istemiyor. Örneğin, son bir buçuk yılda elektriğe arka arkaya yapılan 5 zam (%9, %9, %9, %15 ve %15) ve yine doğalgaza getirilen 5 zam (%9, %9, %9, %14,9 ve %14,9) ile kıyaslandığında MESS’in iki sendika ile anlaştığı zam oranı metal işçilerinin taleplerini karşılamanın çok uzağında.

Patronların bu dayatmalarını kabul etmeyen metal işçileri ise bir ayı aşkındır fabrikalarında, vardiya değişimlerinde, yemekhanelerinde eylemlerini sürdürüyor. Sendikalarını hakları uğruna mücadeleye taşımaya çalışıyor. 19 Ocak günü Gebze ve Bursa’da gerçekleşen mitingler de emekçilerin kötü yaşam koşullarına karşı öfkesini ve insanca bir yaşam için mücadele azimlerini bir kez daha gösterdi. Bunun karşısında, Türk Metal ve Özçelik-İş bürokrasilerinin işçilere hiçbir şekilde danışmadan, yangından mal kaçırırcasına sözleşmeyi imzalaması kabul edilemez. Birleşik Metal İş üyesi metal işçilerinin üretimden gelen güçlerini kullanmaya dönük kararlı duruşları sonucunda ise 5 Şubat için grev kararı alınmış durumda.

Patronlar kâr ediyor, krizin faturasını emekçiler ödüyor

Türkiye’nin en büyük 1000 sanayi kuruluşundan 328’i metal sektöründe faaliyet sürdürüyor. Patronlar kriz nedeniyle kötü durumda olduklarını öne sürerek ücretlere düşük zamlar dayatmaya çalışsa da tüm veriler aksini kanıtlıyor. Bu 328 kuruluşun yüzde 92,4’ü 2018 yılını kâr ile kapatırken, bu firmalarda çalışan kişi başına elde edilen kâr miktarı ise 116 bin TL. 2019’un ilk 9 aylık verilerine baktığımızda da otomotivde 2018 yılına göre yüzde 24 oranında bir kârlılık artışı mevcut. Örneğin, 2019 yılı ilk 9 ayında, sektörün iki büyük firması olan Ford Otosan’ın net kârı 1 milyar 342 milyon 707 bin TL, Tofaş’ın ise 1 milyar 31 milyon 147 bin TL.

Metal patronlarının bu kâr oranlarını elde edebilmesinin yolu ise emekçiler üzerindeki sömürüyü artırmalarından geçiyor. İşçiler üzerinde yoğun, uzun süreli ve performansa dayalı çalışma baskısını yaratan patronlar, bunun sonucunda çalışan başına düşen üretim miktarını yükseltiyor. Öte yandan da işçilerin pastadan aldıkları payı sürekli olarak azaltarak kârlarına kâr katıyorlar. Örneğin, Ford Otosan’da üretim giderleri içerisinde işçilik giderinin oranı 2015 yılında yüzde 4,8 iken, 2018’de yüzde 3,6’ya düşmüş durumda. Aynı oran, Tofaş’ta da 2015’te yüzde 3,17’den 2018’de yüzde 1,66’ya gerilemiş vaziyette.

İşin özeti, patronlar açıkça yalan söylüyor! Çünkü emekçilerin insanca bir yaşam koşuluna sahip olması onların umurlarında değil. Onların tek derdi pastadan aldıkları payı yükseltmek, kârlarına kâr katmak. Pekiyi, açıkça bizlerin haklarına saldırırken neye güveniyorlar?

Gücümüz birliğimizden, gücümüz üretimden gelir!

Metal patronları emekçilerin haklarına saldırırken grev yasaklarına, lokavt kararına ve bir sınıf olarak tüm patronların örgütlülüğüne güveniyor. Azınlık olan patronlar, çoğunluğun, işçi sınıfının bölünmüşlüğünden güç alıyor. Bunu tersine çevirmek ise bizlerin elinde.

En temel hakkımız olan grevin yasaklanma ihtimalinden çekinmeden, üretimden gelen gücümüzü daha güçlü savunmalı ve hep birlikte kullanmalıyız.

5 Şubat’ta 11 ildeki 41 fabrikadan, 10 bin metal işçisi, MESS’in tavan zammını yüzde 17 olarak belirleyerek ücretleri düşük tutmak istemesine karşı greve çıkacak. Yüzbinlerce metal işçisi beraber hareket ettiği zaman, imzalanmış olsun veya olmasın, hiçbir sözleşmenin anlamı kalmaz.

Üç sendika, 7 Ocak’ta gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında birlikte mücadele vurgusu yapmıştı. Ancak bu birleşik mücadeleyi örecek olanın sendikaların önderlikleri olmadığını Türk Metal ve Özçelik-İş bürokrasileri bir kez daha göstermiş oldu. Birleşik mücadeleyi örebilecek olan yegâne kuvvet üç sendikanın tabanındaki emekçilerin bizzat kendileridir! Birleşik Metal İş’in 5 Şubat için açıklamış olduğu grevi tüm metal işçilerinin grevi haline getirmeliyiz. Bunun için de sendikalarımıza tabandan basınç uygulamalı, grev komitelerinin inşasını hedeflemeliyiz. Sendikaların grev ödeneklerini asgari ücret seviyesine çıkartmasını talep etmeli, bunun için sendikalarımızın içerisinde mücadele örgütlemeliyiz.

Ancak birlik olursak MESS’i ve patronları dize getirebiliriz. Birleşik bir mücadele örgütlersek, insanca yaşayacak bir ücret seviyesine ulaşabilir ve patronların esnek çalışma dayatmalarını çöpe atabiliriz.

Bu süreçte, tüm sendikaları ve emek örgütlerini metal işçilerinin mücadelesine destek olmaya, onunla dayanışmaya zorlamalıyız. Çünkü krizin faturasını ödemeyi kabul etmeyen metal işçilerinin mücadelesi tüm emekçilerin mücadelesidir. Çünkü metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır!

Her şey yalan, işsizlik gerçek

0

Borsa, tarihi rekorlar kırıyor. Hükümetten ardı ardına “ekonomi düzeliyor” ve “enflasyon düşüyor” açıklamaları geliyor. Her şeyin düzeliyor olduğuna dair aşılanmaya çalışılan algı ve yaratılmaya çalışılan bahar havası; konu işsizlik, vergiler ve gerçek enflasyona geldiğinde kışa dönüyor.

Ekonomide birtakım tabloların iyileştiği doğru. Borsa İstanbul rekor kırdı. Peki, bunun işçi ve emekçilere getirisi ne? Hiçbir şey! Borsa spekülatif bir balondur. Sadece finansçı sermayenin kumarbazlarının kazançlı çıkacağı bir balon. Dolar ise 5,95 gibi yüksek bir rakamda stabil durumda. Merkez Bankası’nın imdadına ABD Merkez Bankası faizlerini indirerek yetişti. Borçlanma maliyetleri faizin inmesiyle düşünce, kredi mekanizması aksak da olsa çalışmaya başladı. Böylece havası inen ekonominin yeniden şişirilmesi için uygun koşullar oluşmaya başladı. Bu şişirmenin normalde ters orantılı olması gereken ama Türkiye koşullarında doğru orantılı olan iki önemli maliyet kalemi olacak. Hayat koşullarımızı da doğrudan etkileyecek olan bu etmenler: işsizlik ve bütçe açığı.

Ekonomi üç çeyrek küçüldükten sonra 2019 üçüncü çeyreğinde yüzde 0,9 oranında büyüdü. Aslında buna büyüme denemez, hâlâ bir durağanlık içindeyiz ama dipten döndüğümüz söylenebilir -ki her düşüşün bir yükselişi olmak zorunda. Hatta henüz açıklanmasa da 2019 4. çeyreğinde, bir önceki yılın aynı çeyreğinde büyük düşüş yaşandığı için baz etkisiyle yüzde 5’lik bir büyüme bile görebiliriz. TÜİK’in açıkladığı oranlarda hesaplama yöntemini iki kez değiştirdiğini ve her şeyin iyiye gittiği yönünde yürütülen algı çalışmasında başat kurum olduğunu unutmayalım. Her şeye rağmen bu göreli ve “kötünün iyisi” diyebileceğimiz iyileşmeler; ne enflasyona ne işsizliğe ne de hayat koşullarımızın iyileşmesine yarıyor. Ekonominin iyileştiğine dair emareleri sokakta henüz görebilmiş değiliz. Ekonomide eğer bir rekor kırılıyorsa bunun işsizlik sayısında kırıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye tarihinin en yüksek işsiz sayısına sahip olduğumuz, açıklanan son işsizlik sayılarına baktığımızda açıkça anlaşılıyor.

İşsizlik oranı dönemsel olarak tarım ve turizmin canlanması nedeniyle mevsim etkisinden arındırılmış olarak hesaplanır. Bu yüzden bir önceki ayın işsizliği ile karşılaştırmak yerine daha doğru bir tespit yapabilmek için bir önceki yılın aynı ayına bakarak (Eylül’ü Eylül ile, Kasım’ı Kasım ile…) karşılaştırılma yapılır. Buradan yola çıkarak, en son açıklanan Ekim 2019 işsizlik sayıları ve oranlarına bakalım. 2018 Ekim ayında işsizlik 3 milyon 817 bin kişi, oran ise yüzde 11,6 idi. 2019 Ekim ayında bu 4 milyon 438 bin kişiye, oran ise yüzde 13,4’e yükseldi. Yani bir yıl içinde 621 bin kişi işsizler ordusuna katıldı. Ocak’tan Ekim’e kadar 2019 boyunca açıklanan işsizlik oranlarının bir önceki yılın aynı aylarına göre yüksek olduğu görülüyor.

Unutulmaması gereken nokta şu: Bu işsiz sayıları hesaplanırken son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki kişiler tespit edilip hesaba katılıyor. Ev kadınları, iş aramaktan umudunu kesenler buna dahil değil. Bunları da dahil edersek gerçek işsizlik sayısına ulaşırız. O da Ekim 2019 itibariyle 7 milyon kişiye (%20,1) ulaşmış durumda. Genç işsizlik ise dar anlamıyla Ekim 2018’de yüzde 22,1 iken aynı ayın 2019 yılında yüzde 25,2’ye yükselmiş durumda. Bu işsizlik istatistiklerinin toplumsal olarak doğrudan bir karşılığı var. Oranlar ve sayılar durumun ne kadar ciddi olduğunu anlatıyor.

Bütçe açığı ise 2019 yılı başında planlanan açığın iki katına çıktı. Merkez Bankası’ndan 46 milyar TL yedek akçe kullanılmış olmasına karşın bütçe açığı 123,7 milyar TL oldu. Bu açığın ekonominin göreli düzelmesiyle devlet yatırımlarının artması sonucu daha da artacağı tahmin ediliyor. 2020 yılında ödeyeceğimiz faturaların olağanın dışında yüksek (özellikle elektrik ve doğalgaz) olacak olması alım gücümüzü yıl içinde daha da düşürecek. Öte yandan, dolaylı vergilerin artırılması ve yeni vergi artışları ile -ki vergi gelirlerinin yüzde 80’inin emekçilerin sırtından alındığını da düşünecek olursak- 2020 yılı için işsizlikle birlikte hayat koşullarının daha da zorlaşacağını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, 2020 toplumsal gerilimin ve öfkenin yüksek seyredeceği bir yıl olacaktır. İktidarın ekonomik saldırıları karşısında işsizlik ve hayat pahalılığına yönelik birleşik ve etkin bir mücadelenin sürdürülmesinin zaruri olduğu bir yıl bizleri bekliyor.

Trump’ın Filistin halkına karşı “Yüzyılın Planı”na HAYIR!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

ABD devlet başkanı Trump ve İsrail başbakanı Netanyahu Washington’da birlikte yaptıkları bir açıklamayla “Yüzyılın Anlaşması” adını verdikleri bir plan ilan ettiler. Netanyahu planın derhal uygulamaya konacağını açıklayarak bunun Filistin halkıyla görüşülecek bir öneri değil, tam tersine emperyalizmin ırkçı ve faşist İsrail devletine yeni bir canice saldırı için verdiği destek olduğunu ortaya koydu.

Trump’ın bu projesi amacı bakamından emperyalizmin bugüne kadar yapmış olduğu bütün önerilerin ötesinde bir niteliğe sahip. Bu plan, Trump’ın ABD senatosunda politik bir yargı sürecinden geçtiği ve seçim sürecine girildiği; Netanyahu’nun ise yolsuzluktan mahkûm olduğu ve önceki seçimlerde hükümet kurulmasına yeterli parlamenter çoğunluğun oluşmaması nedeniyle mart ayında bir yıl içindeki üçüncü seçimle karşı karşıya bulunduğu bir dönemde ortaya atıldı.

Trump, Siyonist devletin Batı Şeria’da kurduğu yerleşimlerin üzerinde egemenliğini tanımakta, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını ve Ürdün Vadisi’nin Siyonist devlet tarafından ilhakını kabul etmektedir. Planda İsrail vatandaşı 300 bin Filistinlinin farazi Filistin devletine gönderilmesi öngörülmekte ve anlaşmanın sığınmacı statüsü dışında bıraktığı 6 milyon Filistinlinin geri dönüş hakkı reddedilmektedir. Aynı zamanda yerleşim yerlerinin kurulması sırasında Filistinlilerden çalınan mülklerin asıl sahiplerine iadesi veya herhangi bir ekonomik tazminatın ödenmesi de reddedilmektedir. İsrail’in izni olmadan sözde Filistin devletine girişleri bile yasaklanmaktadır. Filistinli tutukluların serbest bırakılması öngörülmemekte ve İsrail “Yahudi devleti” olarak tanımlanarak İsrail vatandaşı Hıristiyan veya Müslüman Filistinliler bu ırkçı tanımı kabul etmeye ve desteklemeye mahkum edilmekte, Dürziler ise ikinci sınıf vatandaş haline getirilmektedir.

 Bunların karşılığında, Güney Afrika’daki ırk ayrımına dayalı “bantustanlar” benzeri, sınırları veya hava ve deniz sahaları üzerinde kontrolü olmayan bir farazi Filistin devletinin kabulü öngörülmekte. “Askersizleştirme” başlığı altında da Filistinliler Siyonist saldırılar karşısında silahsızlandırılmaktadır. 1967’deki sınırlarına göre Batı Şeria’da geniş alanlar ellerinden alınan Filistinlilere bunun karşılığında çöllük bölgelerdeki iki karış toprakta kurulacak bir sözde Filistin devleti vaat edilmekte. Gazze ise kuşatma altında kalmayı sürdürecektir. BDS hareketi (İsrail’e Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) gibi ulusal ve ırkçılık karşıtı talepler dile getiren girişimlere herhangi bir desteğin verilmesi de anlaşmanın ihlali olarak kabul ediliyor.

Bu barbarca plan Trump’ın Filistin konusundaki emperyalist ve ırkçı saldırganlık politikasının bir uzantısıdır. Son üç yılda ABD hükümeti Siyonist güçlerin Golan Tepeleri’ndeki yasadışı işgalini onaylamış ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederek büyükelçiliğin bu kente taşınacağını ilan etmiştir. Filistin’in Washington’daki diplomatik misyonunu kapatmış ve Birleşmiş Milletler’in Filistin’deki mülteciler bürosuna verdiği insani yardımı ve desteği kesmiştir. Aralık 2019’da BDS’ye karşı adli süreç başlatarak bu hareketin İsrail’e karşı eleştirilerini suç olarak kabul etmiş ve bunu Yahudi düşmanlığı olarak ilan etmiştir.

ABD’nin İsrail’i koşulsuz destekleme geleneksel politikasının bu biçimde derinleştirilmesi, Irak ve Afganistan’da aldığı yenilgiler sonrasında bölgede sarsılan etkisini yeniden kazanma girişiminin bir parçasıdır ve İsrail’deki büyükelçisi David Friedman veya Trump’ın damadı ve bölgedeki özel temsilcisi Jared Kushner gibi aşırıcı Siyonistlerin ABD hükümeti içindeki etkilerini yansıtmaktadır. Aynı şekilde, yeni Mesih’in geleceğine dair teolojik iddialarla İsrail devletini destekleyen fanatik Evanjelistlerin de hükümet içinde güçlendiklerine işaret etmektedir.

Trump ve Netanyahu’nun bu açıklamaları El Fetih ve Hamas tarafından reddedilmiş ve Filistin halkı arasında protestolar yaygınlaştırmıştır. İki gün içinde yüzlerce kişi Siyonist saldırganlar tarafından yaralanmıştır. Netanyahu, İsrail ile iyi ilişkileri olan Putin’i ziyaret etmek için Rusya’ya gitmiştir. Avrupa hükümetlerinin çoğu suskun kalarak suça ortak olurken Britanya hükümeti daha da ileri giderek planı desteklediğini açıklamıştır. Mısır ve Suudi Arabistan diktatörlükleri de plana destek vererek Filistinlileri pazarlık masasına oturmaya davet etmişlerdir.

Biz İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak ABD emperyalizminin ve Siyonizmin Filistin halkına karşı başlattıkları bu yeni saldırıyı şiddetle lanetliyoruz. Trump’ın bu canice planı gerçekten adil bir çözüm için verilen mücadeleyi, Filistin topraklarının tümünde laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devletinin kurulması mücadelesini güçlendirmelidir. Tüm dünya halklarını Filistin halkıyla uluslararası ölçekte dayanışmaya çağırıyoruz.

Kahrolsun Trump-Netanyahu planı! Bütün desteğimiz Filistin halkına! Sömürgeci İsrail devletiyle bütün diplomatik, ekonomik ve kültürel ilişkiler kesilmelidir!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

30 Ocak 2020

1-2 Şubat’ta Emek, Bilim ve Doğa için Demokrat Çevre Mühendisleri

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin XIII. Olağan Genel Kurulu 1-2 Şubat’ta İstanbul’da gerçekleşecek. Seçimlerde bu yıl da iki listenin yarışması bekleniyor.

Demokrat Çevre Mühendisleri mesleki birikimlerini toplum ve doğa yararına kullanmak için genel kurulda yeniden adaylar. Mesleki haklara dair kapsamlı bir program ve deneyime sahip olmanın yanı sıra öğrenci, kadın, engelli, akademisyen, emekli ve işsiz üyeleri için de mücadele sözü vermeyi sürdürüyor, mesleki disiplinlerini kültürel birikim lehine ve ekolojik yıkıma karşı kullanmak istiyorlar.

Geçtiğimiz dönemde yayınladıkları Kanal İstanbul ve Rezerv Yapı Alanları Teknik İnceleme Raporu (2018) dolayısıyla özellikle hükümete yakın rant çevreleri tarafından hedefe koyulan, haklarında yandaş medyada ağır karalama kampanyaları dahi yapılan Demokrat Çevre Mühendisleri bugüne değin kendi deyimleriyle “hangi dağ efkarlıysa orada oldu”. Yalnızca İstanbul’da değil Türkiye’nin her yerinden gelen çağrıya kulak verdi. Bergama’dan Cerrattepe’ye, Yeşil Yol’dan Kaz Dağları’na yaşam mücadelesi veren herkesçe tanındı. Başka şehirlerden gelen çağrılara kayıtsız kalmadı. Fındıklı’da altyapı çalışmalarına dair teknik inceleme yapıp önerilerde bulundu. İstanbul’da kanser yapıcı bir madde olan asbest sorunu hakkında kamu kuruluşlarının ilgilenmediği Kirazlıtepe’de semt sakinlerinin çağrısı ile mahalleye gidip sorunu raporladı. İstanbul’un havasını, suyunu, kuzey ormanlarını ve toprağını savundu.

Demokrat Çevre Mühendisleri bugüne değin emek ve doğa mücadelesi veren herkes ile dayanışma içerisinde oldu. Türkiye’de oldukça zor görülen bir işi başarıp birleştirici oldular. Meslek alanlarında emek, bilim ve doğa mücadelesi veren herkesle bir gelenek inşa etme becerisini diğer alanlardaki ortak mücadeleye taşımaya çabaladılar. Demokrat Çevre Mühendisleri’nin insanca yaşama koşulları, meslektaşlarının mühendislik asgari ücreti ile istihdam edilebilmesi, işçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamalarının doğru şekilde uygulanması ve elbette ki ekolojik yıkımın durdurulması için yaptıkları bu çağrıyı selamlıyor; 2 Şubat’ta gerçekleşecek seçimlerde ucuz emek gücü ve mega projelerden yana olanlara karşı Demokrat Çevre Mühendisleri’ne başarılar diliyoruz.

BDS Türkiye: “Yüzyılın Anlaşması”nın gideceği yer çöp tenekesidir!

0

ABD Başkanı Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” olarak açıkladığı ve Filistin’in sömürgeleştirilmesinde yeni bir aşama anlamına gelen girişimle ilgili BDS Türkiye bir açıklama yayımladı. İşgalci İsrail devletinin boykot edilmesini hedefleyen BDS Türkiye’nin açıklaması şu şekilde:

ABD Başkanı Donald Trump, 28 Ocak 2020 günü Filistin halkına ve haklarına yönelik saldırılar dizisine yeni bir halka ekleyerek, bir yıldan uzun zamandır açıklanması beklenen “Yüzyılın Anlaşması” planını kamuoyuna deklare etti. Plan, Batı Şeria’da uluslararası hukuka aykırı şekilde inşa edilmiş İsrail yerleşim birimlerinin kalıcı hale gelmesini ve İsrail tarafından ilhak edilmesini, Kudüs’ün “İsrail’in bölünmez başkenti” haline getirilmesini, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkının tümüyle rafa kaldırılmasını ve karşılığında Filistinlilere bir miktar paranın ve dağınık toprak parçaları üzerinde ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir devletçiğin “bahşedilmesini” öngörüyor.

2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu’yla başlayan, tek taraflı emperyalist hamlelerle Siyonizm’in amaçlarına hizmet etme geleneğinin devamı olan sözde “Yüzyılın Anlaşması”, aynı zamanda Trump yönetiminin İsrail’e verdiği büyük hediyelerin bir yenisi -ve en büyüğü- olmuştur. Plan, ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) yardımlarının kesilmesi ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin tanınması gibi adımları izlemiştir.

Başta Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, Körfez bölgelerindeki bazı Arap monarşilerinin 2019 yılındaki Manama Çalıştayı’nın organizasyonundan Trump’ın basın açıklamasına büyükelçilik düzeyinde iştirak etmeye kadar çok çeşitli biçimlerde bu sürece verdikleri destek, bu rejimlerin hem ABD hem de İsrail’le yaptıkları yüz kızartıcı işbirlikleri silsilesine eklenmiştir.

Filistin toplumunun, siyasetinin ve direnişinin tüm kesimleri tarafından kesin olarak reddedilen “Yüzyılın Anlaşması”, uluslararası toplumun da farklı bileşenleri tarafından reddedilecektir. Türkiye hükümeti de ilk açıklamalarında “Filistin’in kabul etmediği hiçbir plana onay verilmeyeceğini” açıklamıştır. Ne var ki bu kadar büyük çaplı bir saldırıya karşı çok daha güçlü cevaplar üretilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin yapması gereken şey, başta haziran ayında Tel Aviv’de düzenlenecek ve Ticaret Bakanlığı’nın da desteklemesi öngörülen “Türk Ürünleri Fuarı” olmak üzere, mevcut ve planlanan her türlü ikili ve çoklu işbirliğinin sonlandırılmasıdır.

BDS hareketinin temel hedefleri olan İsrail’in boykot edilmesi, işgalle işbirliği niteliğindeki yatırımların geri çekilmesi ve uluslararası düzeyde İsrail’e yaptırım uygulanması, sözde “Yüzyılın Anlaşması”yla birlikte daha da önemli hale gelmiştir. Ayrıca uluslararası toplum ve adalet yanlısı tüm insanlar, İsrail’in işlediği tüm savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması için tüm imkânları kullanmalıdır.

BDS Türkiye

29 Ocak 2020

Tanrının gazabı Avustralya’nın üzerinde mi?

0

Felaketler dört bir yanımızı sardı ve gündelik hayatın koşuşturmasından kalan zamanda sanki bize ait olmayan bir pencereden onları görmeye, hissetmeye ve çaresizce yorumlamaya çalışıyoruz. Bu yoksunluk zinciri, kapitalist sistemin herkesi akvaryumdaki balıklar gibi yaşatmaya zorlamasından kaynaklanıyor. Bizler artık bu dünyanın çekinik gözlemcisiyiz, çünkü araçlarımız ve birlikteliğimiz elimizden alınmış durumda.

Geçtiğimiz günlerde ise bunu fazlasıyla hissettiren bir felaket daha yaşandı, bu sefer Avustralya’da. Sosyal medyada çoğumuz takip etti veya haberi oldu. Kendi sanal alanlarımızda felakete ses çıkarmaya, acılarına ortak olmaya çalıştık fakat kıtanın kendisinde olay inanılmaz boyutlarıyla yaşanmakta ve buna karşı yeterli tedbirler alınmamaktaydı. Küresel ısınma, ahmak devlet adamları ve kendi kârları için bu felakete göz yuman patronlar, bu felaketin ana sorumlularıydı.

Ve felaket geldi!

Sanayi Devrimi’yle beraber küresel ısınma gerçeği ülkemizde olduğu gibi her yerde artarak hissedilmekte. Avustralya’da ise orman yangınları ve kuraklık her sene daha da artmakta. En büyük orman yangını felaketini daha 2009 yılında yaşayan Avustralya 180 insanın ve milyonlarca hayvanın ölmesi durumuyla yüzleşmişti. Üzerinden 10 yıl geçmeden daha büyük bir felaket, 2019 Eylül ayından beri tüm kıtada yaşanmakta. 4 aydır söndürülemeyen yangınlarda, 50 milyon hektar alan yandı, 30 insan ve 500 milyondan fazla hayvan öldü. Ne yazık ki, sadece yanan ormanların geri gelmesi için yüzlerce seneye ihtiyacımız var.

Önlenebilir miydi?

Dünya tarihi boyunca yangınlar ve ısınma-soğuma doğal dengenin bir parçası olmuştur. Artan karbon emisyonu ve çevrenin geri dönülmez bir şekilde tahrip edilmesi, geri döndürülemez noktaya gelen küresel ısınmayla beraber bu dengeyi bozdu. Ayrıca iktidarların ve küresel ticari örgütlerin küresel ısınmayı veya tahribatı yok sayışı çevre felaketlerini daha da arttırmakta. Avustralya başbakanı Scott Morson, küresel ısınma olgusunu reddeden bir siyasetçi ve kendi sanayisinin kalkınması için bu yangınların oluşuna doğrudan ve dolaylı yoldan göz yumdu. Artan yangın risklerine karşı yangınların çıkmasını önleyecek yangın önleme planlarını ve yine de başlaması önlenemeyen yangınlara anında müdahale edecek acil müdahale planları için gerekli hazırlıkları yapmadı. Yangınlar ilk çıktığında bunun felaket boyutuna gelmesi engellenebilirdi, burada da ne kadar hazırlıksız olduğu ortaya çıktı, sanki göz yumuyordu. Yetmedi, yangınlar tüm kıta boyunca felaket halinde ilerlerken kendisi Hawaii’de tatildeydi, bu aslında işlerin kendisi için ne kadar tıkırında ilerlediğini gösteriyordu! Bunların yanında, Avustralya’daki maden ve kömür işletmecileri, yanan ormanlık alanların ranta açılabileceği umuduyla, yangınların oluşmasını izlediler, söndürülmesini engelleyecek lobi faaliyetleri de gerçekleştirdiler. Ortaya çıkan sonuç, Avustralya hükümetinin ve sermayesinin bu yangınlardan sorumlu olduğu ve önlemek için yapıcı çözümlerden kaçtığıdır.

Ne yapmalı?

Avustralya felaketi göstermiştir ki, yanan çam kozalağı gibi hızlıca parlayıp sönen dünya algımız ve kaygısızca unutan balık hafızamız var. Felaket ve trajediler karşısında nutkumuzun tutulması her geçen gün artmakta, fakat bu felaketlerin yaşanmasına bir çözüm getirememekte. Sistem ise bizi bunlara karşı çaresiz hissettirmekte, aynı akvaryum metaforunda olduğu gibi. Dayatılan popülist çözümler küresel yok oluşun veya barbarlığın önüne geçemez. Bu felaketlerin olmasını engellemek için, denetlenebilir ve kâr odaklarından uzak, çevre ve emek politikalarının merkeze oturduğu bir programa ve bunu savunacak bir aygıta, yani partiye sahip olmamız lazım.

Finlandiya’da burjuvazinin “ütopya” yalanı: 4 gün/6 saat

0

Geçtiğimiz haftalarda Finlandiya’da 4 gün 6 saat çalışma iddiası dünya ve Türkiye basınında gündeme geldi. Yeni başbakan Sanna Marin üzerinden yaratılan bu yalan haberi, son zamanlarda yaşanan grev dalgası ışığında değerlendirmek gerekiyor.

Yalan habere konu olan iddianın kaynağı, Marin’in geçen yaz partisi SDP’nin (Sosyal Demokrat Parti) etkinliğinde haftada 4 gün veya günde 6 saat çalışmanın verimliliği artırabileceği yönünde fikrini beyan etmiş olması. Marin SDP’nin hedefinin bu olduğunu söylerken, sosyal medyada bunun gelecekte mümkün olsa da bugün için bir “ütopya” olduğunu belirtti. Ancak kendi partisinin büyük çoğunluğu oluşturduğu hükümet, önüne çalışma saatlerini kısaltma planını koymak şöyle dursun, önceki hükümetten devraldığı kemer sıkma politikalarını sürdürmekte ve parlamentodaki diğer düzen partileriyle uzlaşan bir program benimsemekte. Marin’in göreve gelince verdiği ilk sözlerden biri, hepimizin ne anlama geldiğini bildiğimiz “istikrarı” sağlamak oldu. Yeni koalisyon hükümetinin amacı, bütçe açığını kapatmak ve özelleştirmelere hız vermek.

Kasım ayında, %30’a varan ücret düşüşü ve daha uzun çalışma saatleri öngören, 700 posta işçisini etkileyecek ayrı bir sözleşmeye karşı on binlerce posta işçisi greve çıkmış; bunun ardından hükümet içinde yaşanan kriz sonucu eski başbakan Antti Rinne istifa etmek zorunda kalmıştı. Genç bir kadın olması nedeniyle popüler bir figür haline getirilen Marin, işçilerin grevi devam ederken, aynı partinin mensubu olan Rinne’nin yerine göreve geldi. Posta işçilerinin grevi, elektrik ve ulaşım işçilerinin dayanışma grevleriyle desteklendi, ülkede hayat neredeyse durma noktasına geldi ve grev başarıya ulaştı.

Son yıllarda Finlandiyalı işçilerin gündemini ücretlerin düşürülmesi, işsizlik fonunun kısıtlanması, kamu hizmetlerine ayrılan desteğin kesilmesi gibi saldırılar oluşturmakta. Hem bu arka plan hem de dünyanın geri kalanında yükselen hareketler göz önüne alındığında postacıların grevinin bu denli kitleselleşerek basınç oluşturması ve çeşitli işkollarından destek görmesi şaşırtıcı değil. Finlandiya örneği, Kuzey ülkelerinin işçi ve demokrasi dostu sosyal demokrat hükümetlere sahip olduğu efsanesini çürütüyor ve hem işçilerden hem de burjuvaziden yana olmanın mümkün olmadığını gösteriyor. Finlandiya’daki mevcut çalışma rejimi Fin patronların zenginleşmesine yarıyor. Ancak üretim burjuvazinin çıkarlarına göre değil, toplumun ve işçilerin ihtiyaçlarına göre planlanırsa günlük çalışma saatini 8’den 6’ya indirmek elbette mümkün. Nasıl çalışma koşullarına sahip olduğumuz, işçi sınıfının örgütlü gücüyle ilişkilidir ve Finlandiya’daki grev dalgası ve sınıf dayanışması, burjuvazinin günümüz için “ütopya” olarak gördüğü bu planı, işçilerin bugün hayata geçirme gücünün olduğunu gösteriyor.

Elazığ’da ihmalin adı bir kez daha “kader, imtihan” oldu

0

24 Ocak günü Elazığ’da gerçekleşen 6,8 büyüklüğündeki depremde 41 kişi hayatını kaybetti, 1.607 kişi yaralandı. Resmi rakamlara göre Elazığ ve Malatya’da toplam 600’den fazla kişinin evi yıkıldı. Binlerce kişinin yaşadığı ev ise kullanılamaz hale gelmiş durumda.

Elazığ depreminden iki gün önce ise, Manisa’da 5 şiddetinin üzerinde bir deprem yaşanmış ve neyse ki can kaybı yaşanmazken, bölge halkı büyük bir korku yaşamıştı. Beklenen büyük İstanbul depremi ise sürekli olarak gündemimizde yer almaya devam ediyor.

Bir deprem ülkesi olduğumuz ve depreme ilişkin çok ciddi önlemlerin alınması gerektiği hepimizin malumu. Örneğin, bilim insanları tarafından Elazığ’da şiddetli bir depremin yakında meydana geleceği birkaç ay öncesinden televizyon programlarında ifade edilmişti. Buna rağmen, yıkılma tehlikesi altında bulunan evler tahliye edilmedi, devlet tarafından can kaybının önüne geçmek için gerekli önlemler alınmadı. Bunun sonucunda 41 vatandaşımızı yitirdik, binlerce insan ise kışın ortasında evsiz kaldı.

Erdoğan ve Saray iktidarı ise meselenin bu şekilde sorgulanmasından oldukça rahatsız. Sosyal medyada gerekli sorumluluklarını yerine getirmediği için hükümeti eleştirenlere derhal soruşturma başlatıldı. Erdoğan, “Bazı sosyal medyada insanı tahrik eden beter, berbat, ahlaksız mesajlar var,” ifadesini kullanarak, açılan soruşturmaların ve gözaltı kararlarının haklı olduğunu belirtti. Deprem vergisinin neden depreme ilişkin önlemler için kullanılmadığını soranlar vatan haini ilan edilirken, hem Erdoğan hem de Diyanet İşleri Başkanı, depremin bir “kader” ve “imtihan” olduğunu vurguladılar. Diyanet İşleri Başkanı depremde ölenleri “hükmen şehit” ilan ederken, Erdoğan da “Bu tür afetler bizler için büyük bir imtihan. Ve bu konuda Müslüman olmanın, teslimiyetin hep en güzel örneklerini vermişiz,” açıklamasında bulundu.

Rejimin sözcülerinin bu açıklamaları hiç şüphesiz yeni değil. Kendi sorumluluklarını üzerlerinden atmak için “kazaya, kadere” sarıldıklarını daha önce pek çok örnekte görmüştük. Hatırlayalım, Soma’da 301 maden işçisinin katledilmesini Erdoğan “kaza bu işin fıtratında var” diye normalleştirmiş ve 19. yüzyıl İngiltere’sinden örnekler sunmuştu. Şimdi de, hükümeti eleştirenlere “Depremi durdurma şansımız var mı?” sorusuyla karşılık vererek aynı pişkin tavrını sürdürüyor.

Kendisinin de çok iyi bildiği gibi, depremi durdurma şansımız olmasa da, depremden kaynaklanan can kayıplarını ve yaralanmaları asgari seviyeye indirebiliriz. Tıpkı Japonya’nın ve Şili’nin başarmış olduğu gibi. 1999 depreminden sonra uygulamaya sokulan deprem vergisinden bugüne kadar 37 milyar dolar toplanırken, bu paraların depreme yönelik harcanmadığı bizzat AKP’li bakanlar tarafından itiraf edilmişti. Deprem toplanma alanı olarak belirlenen yerlerin yüzde 80’inin imara açılması da AKP hükümetleri altında gerçekleşti.

Her an büyük depremin gerçekleşebileceği İstanbul’da en az 50 bin konutun yenilenmesi gerektiği ve bunun yapılmadığı durumda en az 150 bin kişinin ölebileceği uzmanlar tarafından belirtilirken, hükümetin bu alanda da hiçbir şey yapmadığını hepimiz biliyoruz. Hükümet depreme yönelik çalışma yürütmek yerine, Kanal İstanbul gibi çevreyi ve doğayı geri dönülmez biçimde katledecek, deprem anında 8 milyon insanın Kanal ve Boğaz arasında mahsur kalmasına neden olacak, Bahçeli’nin bir zamanlardaki deyişiyle “soygun düzenini çılgınca sürdürecek” projelerle meşgul.

Emekçiler ve ezilenler olarak örgütlenmediğimiz, taleplerimizi örgütlü biçimde yükseltmediğimiz sürece Saray rejiminin ranta, yağmaya ve baskıya dayanan politikalarını değiştirmemiz mümkün değil. Elazığ depremi bu gerçeği gösteren son örnek oldu.

Arjantin partimizin milletvekili Mónica Schlotthauer, metrodaki temizlik işçiliği işine geri döndü

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin partisi olan Sosyalist Sol’un ulusal milletvekili, yoldaşımız Mónica Schlotthauer parlamentodaki görevinin tamamlanmasıyla Sarmiento Demiryolları’ndaki temizlik işçiliği işine geri döndü. Schlotthauer parlamentodaki koltuğunu, yapılan yeni seçimler gereği Aralık ayında bırakmıştı.

Peronist hareketin en büyük yapılanması olan Adalet Partisi, sağcı Cumhuriyetçi Öneri Partisi veya liberal Radikal Sivil Birlik Partisi’nin aksine, Arjantin’de dört Troçkist partinin eylem birliğinden oluşan Solun ve İşçilerin Cephesi’nin milletvekilleri, işçi sınıfından yabancılaşmanın önüne geçebilmek için parlamento görevlerini kendi aralarında dönüşümlü olarak yapıyorlar ve ertesinde de çalıştıkları işyerlerine, fabrikalara, atölyelere, okullara dönüyorlar. Bu sırada burjuva partilerin milletvekilleri, parlamento üzerinden servet biriktirebilmek için seneler boyunca orada kalıp halkı sömürmek için mücadele veriyorlar.

Schlotthauer şu anda Sarmiento Demiryolları’nın sendika delegesi olarak mücadelesini vermeye devam ediyor. Schlotthauer bu delegeliğe, sendikanın mücadeleci adaylarından oluşan Bordo listesi üzerinden seçilmişti. Onun ulusal parlamentoya geçişi işçilerin, gençlerin ve kadınların patronların hükümetine karşı ve sosyalizm için verdikleri mücadelenin doğrudan bir devamıydı.

İşyerinde Mónica:

Mecliste Mónica:

Metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır!

0

Türkiye ekonomisinin ve sınıflar mücadelesinin en önemli sektörlerinden olan metalde MESS ile sürdürülen grup toplu sözleşme sürecinde (TİS) halen anlaşma sağlanabilmiş değil. Patron sendikası, Birleşik Metal-İş (BMİS), Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları ile sürdürdüğü görüşmelerde 3 yıllık sözleşme, sefalet düzeyindeki zam oranı ve esnek çalışma dayatmalarından geri adım atmıyor. MESS grup toplu sözleşme süreci 186 işyeri/işletmeden 130 bine yakın işçiyi doğrudan ilgilendiriyor. Ancak sektörün Türkiye sınıflar mücadelesindeki can alıcı karakteri dolayısıyla, metal işçisinin ekonomik krizin faturasını ödememeye karşı sürdürdüğü hak mücadelesi tüm işçi sınıfını da içerisine çekiyor.

Krizi bahane olarak gösteren patronlar, düşük zamla imzalanan kamu TİS’lerini de örnek olarak sunup metal işçilerinin ücretlerini baskılamaya çabalıyor. Emekçilerle dalga geçercesine görüşmelere yüzde 6 zam oranı ile başlayan patronlar, bugün yüzde 10 zam oranı öneriyor. Ancak bu zam oranı, ücretleri eriyen, alım gücü düşen metal işçilerinin beklentisini karşılamaktan oldukça uzakta. Keza sözleşme bu düzeyde bir zamla imzalanmış olsa, metal sektöründe binlerce emekçinin maaşı asgari ücretin dahi altında kalacak.

Patronların bu dayatmalarını kabul etmeyen metal işçileri ise bir ayı aşkındır fabrikalarında, vardiya değişimlerinde, yemekhanelerinde eylemlerini sürdürüyor. Sendikalarını hakları uğruna mücadeleye taşımaya çalışıyor. 19 Ocak günü Gebze ve Bursa’da gerçekleşen mitingler de emekçilerin kötü yaşam koşullarına karşı öfkesini ve insanca bir yaşam için mücadele azimlerini bir kez daha gösterdi. Emekçilerin üretimden gelen güçlerini kullanmaya dönük bu kararlı duruşunun da sonucunda BMİS 5 Şubat’ı grev tarihi olarak açıkladı. Türk Metal sendikası ise grev kararı almış olsa da henüz bir uygulama kararı açıklamamış durumda. Patron sendikası MESS ise emekçileri sindirmek ve korkutmak adına lokavt kararı aldığını açıkladı.

Patronlar kâr ediyor, krizin faturasını emekçiler ödüyor

Türkiye’nin en büyük 1000 sanayi kuruluşundan 328’i metal sektöründe faaliyet sürdürüyor. Patronlar kriz nedeniyle kötü durumda olduklarını öne sürerek ücretlere düşük zamlar dayatmaya çalışsa da tüm veriler aksini kanıtlıyor. Bu 328 kuruluşun yüzde 92,4’ü 2018 yılını kâr ile kapatırken, bu firmalarda çalışan kişi başına elde edilen kâr miktarı ise 116 bin TL. 2019’un ilk 9 aylık verilerine baktığımızda da otomotivde 2018 yılına göre yüzde 24 oranında bir kârlılık artışı mevcut. Örneğin 2019 yılı ilk 9 ayında, sektörün iki büyük firması olan Ford Otosan’ın net kârı 1 milyar 342 milyon 707 bin TL, Tofaş’ın ise 1 milyar 31 milyon 147 bin TL.

Metal patronlarının bu kâr oranlarını elde edebilmesinin yolu ise emekçiler üzerindeki sömürüyü artırmalarından geçiyor. İşçiler üzerinde yoğun, uzun süreli ve performansa dayalı çalışma baskısını yaratan patronlar, bunun sonucunda çalışan başına düşen üretim miktarını yükseltiyor. Öte yandan da işçilerin pastadan aldıkları payı sürekli olarak azaltarak kârlarına kâr katıyorlar. Örneğin Ford Otosan’da üretim giderleri içerisinde işçilik giderinin oranı 2015 yılında yüzde 4,8 iken 2018’de yüzde 3,6’ya düşmüş durumda. Aynı oran Tofaş’ta da 2015’te yüzde 3,17’den 2018’de yüzde 1,66’ya gerilemiş vaziyette.

İşin özeti, patronlar açıkça yalan söylüyor! Çünkü emekçilerin insanca bir yaşam koşuluna sahip olması onların umurlarında değil. Onların tek derdi pastadan aldıkları payı yükseltmek, kârlarına kâr katmak. Peki açıkça bizlerin haklarına saldırırken neye güveniyorlar?

Gücümüz birliğimizden, gücümüz üretimden gelir!

Metal patronları emekçilerin haklarına saldırırken grev yasaklarına, lokavt kararına ve bir sınıf olarak tüm patronların örgütlülüğüne güveniyor. Azınlık olan patronlar, çoğunluğun, işçi sınıfının bölünmüşlüğünden güç alıyor. Bunu tersine çevirmek ise bizlerin elinde.

En temel hakkımız olan grevin yasaklanma ihtimalinden çekinmeden, üretimden gelen gücümüzü daha güçlü savunmalı ve hep birlikte kullanmalıyız. Patronların lokavt tehdidine verilecek en güçlü cevap, metal sektöründeki üç sendikanın ortak grev kararı alıp ortak bir eylem takvimi açıklamasıdır.

Üç sendika, 7 Ocak’ta gerçekleştirdiği ortak basın toplantısında birlikte mücadele vurgusu yaptı. Ancak bu birleşik mücadeleyi örecek olan sendikaların önderlikleri değil, tabandaki emekçilerdir. BMİS’in 5 Şubat için açıklamış olduğu grevi tüm metal işçilerinin grevi haline getirmeliyiz. Bunun için de sendikalarımıza tabandan basınç uygulamalı, grev komitelerinin inşasını hedeflemeliyiz. Sendikaların grev ödeneklerini asgari ücret seviyesine çıkartmasını talep etmeli, bunun için sendikalarımızın içerisinde mücadele örgütlemeliyiz.

Ancak birlik olursak MESS’i dize getirebiliriz. Birleşik bir mücadele örgütlersek, insanca yaşayacak bir ücret seviyesine ulaşabilir, ücretimizin değerini azaltacak 3 yıllık sözleşme yerine 2 yıllık sözleşme hakkımızı koruyabilir ve patronların esnek çalışma dayatmalarını çöpe atabiliriz.

Ve bu süreçte, tüm sendikaları ve emek örgütlerini metal işçilerinin mücadelesine destek olmaya, onunla dayanışmaya zorlamalıyız. Çünkü krizin faturasını ödemeyi kabul etmeyen metal işçilerinin mücadelesi tüm emekçilerin mücadelesidir. Çünkü metal işçisi birleşirse kazanır! Metal işçisi kazanırsa tüm işçi sınıfı kazanır!

Libya’da çıkmaz sokak

0

Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de Saray rejiminin içine girdiği açmazlar, dış politikada nasıl bir bataklığa saplandığını ortaya koyuyor. İflas eden dış politikası sonucu bölgede adım atabilmek için Rusya’ya giderek daha fazla bağımlı hale gelen Erdoğan yönetimi, bölgede giriştiği maceracı ve riskli her hamle için yeni tavizler vererek, giderek daha kırılgan ve zayıf bir konuma sürükleniyor. Bölgede yaşanan son gelişmeler, bu durumun bir teyidi niteliğinde.

Doğu Akdeniz’deki petrol yataklarının paylaşımı için Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail ve Mısır yönetimleriyle rekabete giren Saray iktidarı, Libya’nın batısını kontrolü altında bulunduran Müslüman Kardeşler bağlantılı Sarrac yönetimiyle ikili anlaşmalar imzalama yoluna gitmişti. Böylelikle yukarıda sayılan ülkeler aleyhine Türkiye ve Libya, Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgelerini genişletmiş oluyordu. Ne var ki, Türkiye’nin anlaşma imzaladığı Sarrac yönetimi Libya’da oldukça zayıf ve geleceği şüpheli durumdaydı. Sarrac yönetimine isyan eden Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi, General Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu aracılığıyla saldırıya geçmiş, ülkenin yüzde 75’ini kontrol eder hale gelirken, Trablus kapılarına dayanmıştı. Hafter’in bu askeri başarısının ardında, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Fransa ve Rusya’nın kendisine verdiği askeri ve mali destek yatıyordu. Bu ülkeler, Türkiye, Katar ve İtalya’nın desteklediği Sarrac yönetimine karşı Hafter’e arka çıkarak kendi konumlarını güçlendirmeyi hedefliyorlardı. Bu şartlar altında Erdoğan yönetimi, Sarrac yönetiminin askeri yenilgisini engellemek için bir süredir fiili verdiği askeri desteğe, Kasım ayında yaptığı askeri anlaşma ve 2 Ocak’ta TBMM’den çıkardığı tezkere ile resmi bir görünüm kazandırdı.

Türkiye’nin askeri desteği sonucu Hafter’in Trablus seferinin başarısızlığa uğramasının ardından, Erdoğan ve Putin arasında 8 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşen görüşmede Libya’da taraflar arasında ateşkes sağlanmasına dönük bir anlaşmaya varıldı. Bu çerçevede, 13 Ocak’ta Moskova’da Sarrac ve Hafter yönetimlerinin katılımıyla gerçekleşecek zirvede ateşkes anlaşmasının gerçekleştirilmesi hedeflendi. Ne var ki, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır yönetimlerinin Libya’da Müslüman Kardeşleri ve dolayısıyla Sarrac yönetimini tamamen tasfiye etme hedefi, Türkiye ve Rusya’nın vardığı anlaşmayla çelişmekteydi. Bu çelişkileri kullanan Hafter, gönülsüz olduğu ateşkes anlaşmasını imzalamadan Moskova’dan ayrıldı ve müzakereler Berlin’de gerçekleşecek uluslararası zirveye bırakıldı.

Berlin’de gerçekleşen zirve ise, katılanların karşılıklı iyi niyet temennilerini bildirmekten öte bir sonuç doğurmadı. Hafter tarafı bu zirvede de herhangi bir yazılı taahhütte bulunmazken, zirvenin hemen öncesinde Sarrac yönetiminin kontrolü altında bulunan petrol ihracatını bloke ederek pazarlık sürecinde elini yükseltecek yeni bir hamlede bulundu.

Bütün bu sürecin özeti, şu şekilde ifade edilebilir: Erdoğan yönetimi Libya’da askeri güç dengelerini kendi lehine çevirmeyi başaramadığı gibi, diplomatik alanda da, Sarrac yönetiminin varlığını sürdürmesini sağlayacak “siyasi çözümü” de elde etmeyi başarabilmiş değil. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin meşruiyetini sağlayabilecek anlaşmaların her an ortadan kalkma ihtimali halen güçlü bir şekilde varlığını koruyor. Libya’daki bu çıkmaz, Erdoğan yönetiminin maceracı ve tehlikeli dış politikası göz önünde bulundurulduğunda, bir sürpriz sayılmaz. Arap devrimlerinin başlamasıyla, Müslüman Kardeşler aracılığıyla, bölgenin hâkimi olma hayalleri kuran Erdoğan ve ekibi için, başta Suriye olmak üzere tüm bölgede iflas eden politikalarının yeni halkasını Libya oluşturuyor. Libya’daki durumun hassasiyeti Saray rejimi için o kadar kritik hale gelmiş durumda ki, Libya’daki çıkarlarının korunması pahasına Rusya’yla İdlib üzerine pazarlık yapıldığı da bir sır olmaktan çıkmış durumda. Rusya’yla, uçağın düşürülmesinin ardından, “ver Halep’i al el Bab’ı” ile başlayan pazarlıklar silsilesinin “ver İdlib’i al Trablus’u” aşamasına geldiği anlaşılıyor. İdlib’de rejimin bombardımanından kaçan yüz binlerce sivil ise, bölgesel güçlerin pazarlık masasında feda edilebilecek herhangi bir kozdan öte bir anlam taşımıyor.

Erdoğan yönetimi, küçük ortağı Bahçeli’yle birlikte Libya’daki operasyonun bir beka meselesi olduğunu, Türkiye’yi bölmeye dönük operasyonların Libya’da durdurulduğunu anlatmaya devam ediyorlar. Tüm bölgede iflas eden dış politikasının ve içeride her geçen gün daha fazla açığa çıkan yağma ve baskı politikalarının ardından, beka söylemi artık kendi tabanında dahi bir karşılık bulmuyor. Son gelişmelerin de gösterdiği gibi, Saray yönetiminin bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyen maceracı dış politikalarına derhal dur demeli, bölge emekçi halkları arasında enternasyonalist dayanışmayı yükselten politikaları örmek için harekete geçmeliyiz.

Trump neden İran’a musallat oldu?

0

ABD’nin İran Devrim Muhafızları komutanlarından Süleymani’yi katletmesinin nedeni, ne Süleymani’nin sadece eli kanlı bir terörist olması, ne Washington’a karşı suikast planları yapıyor olması, ne İran’ın atom bombası geliştirmesi, ne de başka bir şey. Süleymani’nin yerini bir başka komutanın alacağını gayet iyi biliyor Trump. Trump’ın gerçek amacı, sembolik bir liderini öldürerek İran’ı kışkırtmak, onu savaş olmasa bile ciddi bir çatışmaya sürükleyerek mollaların iktidarını yıkmak.

Ama dikkat, Trump mollaların antidemokratik rejiminden nefret ettiği için yapmıyor bunu. Onun asıl derdi, İran’ın bağımsız bir ülke olması. Oysa emperyalist sermaye İran’a istediği gibi girip çıkmak, onun petrol kaynaklarını kendi denetimi altına alabilmek, İranlı emekçilerin ucuz işgücünden yararlanıp onları sömürmek, maliyesini ve ticaretini kontrol edip kendi denetimi altına almak istiyor. Yani İran’ın bağımsız bir ülke olmaktan çıkıp emperyalizmin yarısömürgesi olmasını istiyor.

Trump, eski ABD başkanı Obama’nın İran’a uzlaşmacı davrandığını söyleyip onu eleştiriyor. Oysa Obama da aynı amacı güdüyordu, sadece farklı bir yöntemle. Obama, Avrupa Birliği’ni de yardımına alarak İran rejimini küresel dünya ekonomisi içine yerleştirmek ve bu yolla bu ülkenin sınırlarını daha geçirgen hale getirmesini sağlamak istiyordu. Bir bakıma havuç politikası izliyordu. Trump ise bunun işe yaramadığını söyleyip sopa politikası uygulamaya başladı. Yani Obama ile Trump arasındaki fark sadece yönteme ilişkin. Yoksa ikisinin de amacı aynı; ABD emperyalizminin çıkarlarını İran’a empoze etmek.

Mollalar da matah değil

İran’ın bağımsız bir devlet olması, mollaların kurduğu İslamcı faşist rejimin eli kanlı olmadığı anlamına gelmiyor. 1979’da iktidara geldiklerinden beri mollalar, devrimi gerçekleştiren bütün işçi örgütlerini yakıp yıktılar, onların önderlerini idam ettiler, idam etmeye de devam ediyorlar. Bugün rejimi protesto eden gençleri öldürüyorlar, hapishanelere atıp işkencelerden geçiriyorlar. Üstelik neoliberal kapitalizmin tüm kurallarını uygulayarak emekçi kitleleri açlığa, yoksulluğa mahkum ediyorlar. Grevleri yasaklıyorlar, sendikacıları tutukluyorlar, halkı yoksulluğa sürüklüyorlar.

Ama bugün özellikle işsizliğe ve güvencesiz çalışmaya mahkum edilen genç emekçiler, geleceklerinden yoksun bırakılan ve baskılanan öğrenciler, tesettür altında karanlığa ve kölece bir yaşama mecbur bırakılan kadınlar… hepsi birden mollaların diktatörlüğüne artık başkaldırıyorlar.

İsyanlar yayılacak

Kuşkusuz ABD emperyalizminin İran’ın bağımsızlığına yönelik saldırılarına karşıyız, karşı durmalıyız. Ama aynı zamanda mollaların diktatörlüğüne isyan eden İran halkını da destekliyoruz. Kapitalist mollalar er geç emperyalizmle anlaşacaktır, oysa İran’ın gerçek bağımsızlığı bu baskı rejiminin yıkılarak yerine emekten yana demokratik ve laik bir iktidarın kurulabilmesine bağlıdır.

Bu arada, Trump’ın İran’daki rejim karşıtı protestoları desteklediğine ilişkin açıklamaları tam bir ikiyüzlülük. Mollalar kitleleri kırmaya hiçbir zaman ara vermediler ki… Demokratik ve ilerici güçler de her koşul altında mücadele etmeyi sürdürdüler.

Şimdi ABD yönetiminin protestocuları destekliyor görünmesinin asıl nedeni, ayaklanan İranlı emekçi halkların başlatacağı bir devrimin, İran’ı kapitalist dünyadan çekip çıkarma ihtimali karşısında duyduğu korku. Bu yüzden daha şimdiden devrimci kabarışı kontrolü altına alıp bu ihtimali ortadan kaldırmak istiyor. Üstelik devrimci dönüşümler ihtimali sadece İran’da değil, tüm bölgeye yayılan devrimci isyanlarda bulunuyor. Irak’ta, Lübnan’da, Sudan’da, Cezayir’de emekçiler ayaklanma halinde. Bu devrimci dalga emperyalizmi korkutuyor.

Trelleborg grevi kazanımla sonuçlandı

0

Kocaeli Gebze’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu Trelleborg fabrikasında 44 gündür aralıksız süren mücadelenin sonucunda grev kazanımla sonuçlandı. Petrol-İş yaptığı açıklamayla beraber grevin varılan anlaşma sonucu kendilerine kazanım getirdiğini ifade etti.

Petrol-İş Gebze Şube Başkanı Eyüp Akdemir’in yaptığı açıklamada, “01.07.2019-31.06.2021 yürürlük tarihli toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde taleplerimizin karşılanmaması ve uzlaşma sağlanamaması nedeniyle 10 Aralık 2019 tarihinde grev uygulamamız başlamıştı. Trelleborg’ta, soğuk kış günlerinde 44 gün boyunca grev ateşi hiç sönmeden yanmış ve üyelerimiz hakları için sonuna kadar kararlı biçimde mücadele etmiştir. Birlik ve beraberlik içerisinde, sınıflar dayanışmasının verdiği güçle devam eden grevimiz amacına ulaşmıştır. Dün gece saatlerinde İstanbul’da Petrol-İş Genel Merkezi’nde varılan anlaşmayla, ücretlerde 1,5 yıllık yüzde 34, sosyal haklarda ise ortalama yüzde 30 artış sağlanmıştır. Sözleşme, taleplerimize yakın şartlarda imzalanmıştır. Trelleborg’ta mücadele ve dayanışma kazanmıştır. 44 gün boyunca Trelleborg grevi ve sendikamız ile dayanışma gösteren, mücadelemize destek vererek bizleri yalnız bırakmayan tüm sendikalara, emekçilere, emek dostu siyasi partilere, STK’lara, basın-yayın ve medya kuruluşlarına teşekkür ederiz,” diye belirtti.

Ayrıca grevde geçen süre için de işçilere brüt 2.150 TL verilecek ve grevde geçen süreler için ikramiye hakkında kayıp yaşanmayacak. Trelleborg işçileri direne direne kazandığı bu onurlu mücadeleyi “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” ve “Yaşasın işçilerin birliği” sloganlarıyla kutladı.

Yaşam Nöbeti’nden İBB önünde basın açıklaması

0

16 Ocak Perşembe günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi, Adalar ilçesinde ulaşım amacıyla faytonculuğun kaldırılmasını oy çokluğuyla kabul etti. Adalar’daki atların nostalji amacıyla kullanılmalarını kabul etmeyen ve 35 gündür Saraçhane Parkı’nda nöbet tutan hayvan özgürlüğü aktivistleri, 20 Ocak günü basın açıklaması yaparak bu kararın sadece ulaşımı kapsamasının yeterli olmadığını; atların daha sonra da hiçbir şekilde çalıştırılmayacağına dair İBB’den net ve kapsamlı bir açıklama beklediklerini belirttiler. Bundan sonraki sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmesi için resmi olarak takip edilmesini talep ettiler. Ayrıca İBB, Tarım Orman Bakanlığı ve İstanbul Valiliği ile görüşme talebinde de bulunan hayvan özgürlüğü aktivistleri, taleplerinin karşılanmaması halinde eylemlerine devam edeceklerini ifade etti.

Basın açıklamasın tamamı şu şekildeydi:
“19 Aralık 2019 tarihinde İBB önünde başlattığımız Burak Özgüner Yaşam Nöbeti ile beraber gelişen süreçte 20 Aralık tarihinde İstanbul Valiliği tarafından uygulanmaya başlanan 3 aylık fayton yasağı ile birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi içinden yetkililer ve Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Adalar Kaymakamı Mustafa Ayhan ile görüşmeler gerçekleştirildi.

Eylemimize başladığımız ilk günden beri tutumumuz Adalar’da atlı faytonların sembolik, turistik ya da nostaljik olmaksızın hiçbir şekilde çalıştırılmayacak ve hiçbir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeyecek şekilde atlı faytonların kaldırılması ve faytondan kurtarılan atların tekrardan bir hayvan kullanımı alanına tahsis edilmeksizin kendileri için oluşturulacak rehabilitasyon alanlarına hayatlarının sonuna kadar güvende yaşamaları amacıyla gönderilmesi olmuştur.

16 Ocak 2020 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde alınan kararla faytoncularla anlaşılmış olduğu ve atlı faytonların ulaşım aracı olarak tamamen kaldırılacağı belirtilmiştir. Biz hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak atlı fayton uygulamasının sadece ulaşım aracı olarak değil hiçbir şekilde ve amaçla hayvanların çalıştırılmayacağına dair İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetkilileri tarafından net ve kapsamlı bir açıklama bekliyoruz. Ayrıca daha önce de yetkililere belirttiğimiz üzere sürecin şeffaflaştırılmasının ve sivil toplum kuruluşları tarafından resmi bir şekilde takip edilmesinin bir zorunluluk olduğunu, bunu takip etme hususunda resmi olarak ilgili mercilerle iletişim halinde kalarak süreci gözetleme talebimizi hatırlatıyor; İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Valiliği ve Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileriyle tekrar bir görüşme talep ediyoruz.

Taleplerimize karşılık verildiği takdirde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Saraçhane binası önünde 33 gündür devam eden Yaşam Nöbeti eylemi son bulacaktır. Aksi takdirde direnişimiz devam edecektir.”

Binlerce metal işçisi Türk Metal’in Bursa mitingindeydi

0

Metal işçileri sendikası Türk Metal Bursa’da miting gerçekleştirdi. Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinde olan metalde işveren örgütü Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) işçilere düşük ücret ve 3 yıllık sözleşme teklif ediyor. İşçiler ise bu teklifleri kesinlikle kabul etmeyeceklerini dile getiriyorlar. 19 Ocak pazar günü Bursa’da gerçekleştirilen mitingde on bine yakın metal işçisi alandan MESS’in dayatmalarına boyun eğmeyeceklerini haykırdı.

Kürsüde Türk-İş başkanı Ergün Atalay ve Türk Metal sendikası başkanı Pevrul Kavlak birer konuşma gerçekleştirdiler. Ergün Atalay konuşmasında asgari ücret zammından bahsederek, yapılan toplantıların antidemokratik olduğunu, böyle devam ederse seneye masaya oturmamayı gündemlerine alabileceklerini söyledi. Vergi adaletsizliğine de vurgu yaparak az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması gerektiğini dile getirdi. Ergün Atalay’ın konuşması esnasında kimi işçilerin yuhaladığı görüldü. İşçiler bu hareketleriyle hamasi laflardan çok, harekete geçmek istediklerini göstermiş oldular.

Ergün Atalay’dan sonra Türk Metal başkanı Pevrul Kavlak konuşma yaptı. Artık sabırlarının kalmadığını, buradan MESS’e bu kalabalığı görmelerini istediğini söyledi. Süreçte yaptıkları eylemlerden bahsederek, şimdi de burada on binler olarak yer aldıklarını MESS’in bunu görmemesi halinde yüz binler olarak Kocaali’de de olacaklarını söyleyerek, kararlı olduklarını vurguladı. Türk Metal başkanının ateşli konuşmalarını işçiler de coşkuyla karşılarken Genel Grev taleplerini sloganlarına yansıttılar. 2015 Metal Fırtınasından beri işçilerin Türk Metal’e sonsuz bir güvenlerinin olmadığı aşikar. Sendikanın yeterli kararlılığı göstermediğinin bilincinde olmakla beraber, ellerindeki bu mücadele aracını güvenilir bir alternatif bulana kadar terk etmeyecekleri de görülüyor.

TİS sürecinde Türk Metal’in tabandan gelecek tepkileri de göz önünde bulundurarak, fabrikalarda eylemler örgütlemesi, kitlesel mitingler gerçekleştirmesi mücadelede kararlı olduğunu göstermekten çok, işçilerin tepkilerinden çekindiğini gösteriyor. Metal patronlarının tekliflerini “makul” bir seviyeye çekip, bu süreci işçilerde büyük bir öfke uyandırmadan noktalamayı amaçlayan Türk Metal, grev kararını almakla beraber henüz bir tarih belirlemiş değil.

Öte yandan, sol ve sosyalist çevrelerin Bursa’da gerçekleşen mitinge ilgisizlikleri dikkat çekiciydi. Mitingde yalnızca Metal Gazete Türk Metal tabanındaki işçilere seslendi. Metal işçilerinin büyük ilgisini çeken Metal Gazete, Türk Metal işçilerine şu talepleri ulaştırdı: Metal sektöründeki tüm sendikalar ortak bir mücadele programı ilan etmeli; MESS’in dayatmalarını püskürtmek için tüm sendikalar greve hazırlanmalı; grev ödeneği asgari ücret seviyesine çıkarılmalı; grev yasağının tanınmayacağı tüm sendikalar tarafından ilan edilmeli.

Türk Metal sendikasına üye işçilerin kararlı bir biçimde mücadeleye devam ederek Türk Metal’i ileriye itmeleri sürecin olumlu yönlerinden birini gösteriyor. Aynı gün içinde Birleşik Metal-İş’in Gebze’de kitlesel bir mitingi vardı. Orada da işçiler MESS’e büyük bir tepki gösterdiler. Fakat sektördeki sendikaların ayrı ayrı eylem yapmaları mücadeleyi zayıflatan bir durumu ifade ediyor. Metal işçilerinin MESS’in dayatmalarına karşı durmaları için, sektördeki bütün sendikaların ortak hareket etmeleri ve grev sürecini ortak yürütmeleri gerekiyor. Sendikaların daha önceden birbirleri ile imzaladıkları işbirliğini gözeten protokole uymaları, işçilerin tabandan baskı yapmalarına bağlıdır. Metal işçilerinin kazanımı kendi sınıf kardeşleri ile ayrı yerlerde ayrı mitingler örgütlemekten değil birleşik mücadeleden geçiyor.

Binlerce metal işçisi, grev ve sınıfın birliği talebiyle Gebze’de buluştu

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Birleşik Metal İşçileri Sendikası’nın (BMİS) 19 Ocak günü Gebze Kent Meydanı’nda gerçekleştirdiği miting, birçok şehirden binlerce metal işçisinin, sürmekte olan toplu iş sözleşmesi sürecine grevle müdahil olma talebine sahne oldu. İstanbul, Kocaeli, Eskişehir, Gebze ve benzeri şehirlerdeki fabrikalardan TİS sürecine dahil olan yaklaşık 10.000 işçi, 12.00’de başlayan yürüyüş esnasında ve miting sırasında meydanda, Metal İşverenleri Sendikası’nın (MESS) 3 yıllık TİS ve %8’lik zam dayatmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayan sloganlar attı.

BMİS genel başkanı Adnan Serdaroğlu yaptığı konuşmada, grev tarihini 5 Şubat olarak açıkladı. Metal patronlarıyla sendikalar arasındaki görüşmeler 7 Ekim’de başlamış ve anlaşma sağlanamaması üzerine 5 Aralık’ta uyuşmazlık tutanağı tutulmuştu. Arabulucu süreci başladığında, BMİS 20 ve 26 Aralık’ta olmak üzere iki defa arabulucu heyet ile gerçekleştirdiği görüşmelerden bir sonuç alamamıştı. Böylece arabulucu süreci BMİS için sona ermişti.

Arabulucu raporunun sendikalara ulaşmasından sonra, yasa gereği sendikaların grev kararı alması zorunludur. Grev kararı alınmadığı taktirde sendikanın TİS yetkisi düşer. Ancak BMİS’in grev kararı yalnızca bu yasal formaliteye dayanmıyor: Sendika üyesi binlerce işçi, 19 Ocak yürüyüşü ve mitingi boyunca sloganlar ve dövizlerle grev talep etti. “Başkan bizi greve götür”, “MESS MESS şaşırma, sabırımızı taşırma”, “İşgal, grev, direniş” ve “Genel grev” işçiler tarafından sıkça atılan sloganlar arasındaydı.

Serdaroğlu konuşması esnasında, olası bir grev erteleme veya grev yasağı kararını tanımayacaklarını, fiilen de olsa metal işçilerinin grevi sürdüreceğini deklare etti. Serdaroğlu’nun bu açıklaması miting alanında coşkuyla karşılandı; işçiler, MESS’in 3 senelik sözleşme ve %8’lik zam teklifini, Bakanlar Kurulu’nun atacağı bütün engelleyici ve zorlayıcı adımlara rağmen, tanımamaya kararlı.

Mitingin öne çıkan yanlarından bir diğeri, Türk-İş’e bağlı Türk Metal sendikasından gözlemcilerin de orada bulunmasıydı. Türk Metal’den yetkililerin de miting alanında olduğu kürsüden anons edildiğinde, işçiler “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganıyla, onları da greve çağırdı. Türk Metal sendikası grev kararı almış olsa da, henüz grev tarihini açıklamış değil.

Mayıs 2019’un sonunda, Türk Metal sendikasına üye 181 bin işçi ile BMİS’e üye 32 bin işçinin, toplu iş sözleşmesi benzeri durumlarda ortak hareket edebilmelerini sağlayacak olan bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşmanın ismi “Türkiye Metal İşkolunda Faaliyet Gösteren Sendikalar Arasında Diyalog ve İşbirliğine Dair Ortak Anlaşma” idi. Sendikalı metal işçilerinin, bu tip bir ortaklaşma sayesinde TİS sürecinde patron karşısında önceki döneme oranla daha güçlü durabilecekleri aşikar.

Şimdi gözler, anlaşmaya uyup uymayacağının anlaşılması için, Türk Metal’de.

Hrant Dink: 13 yıldır bitmeyen kavga

0

“Şikayetim var ey insanlık!…

Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar.

Çocuk cıvıltıları çekilince, suyu da çekilmiş kuyunun… Binanın omuzları düşük… Toprak çorak… Ağaçlar küskün… Benim isyanımın pike uçuşları ise, bin bir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…”

 (Hrant Dink, ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’nın yıkım kararının ardından”)

Agos gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 13. yıldönümünde, vurulduğu yerde, İstanbul Şişli’deki Sebat Apartmanı önünde anıldı.

19 Ocak 2007’de Dink’in öldürülmesinin ardından binlerce kişi Agos gazetesinin önünde toplanmıştı, o gün bugündür her 19 Ocak’ta kalabalık Hrant’ı anmaya devam ediyor. Anmada ilk olarak 1994 yılında katledilen Av. Yusuf Ekinci’nin oğlu, “Türkiye halklarının, ezilenlerinin bir araya gelmesi, en büyük korkularıdır” diyerek söz aldı. “Hrant bize birbirimizi tekrar sevmeyi ve Anadolu’yu baştan öğretiyordu… Ermeni sorununun başkalarının değil bu ülkenin sorunu olduğunu ve kendi doktorumuzun sadece kendimiz olduğunu anlatarak… İşte bu yüzden tehlikeliydi ve ortadan kaldırılmalıydı. Tıpkı ondan önce gelen yüzlerce aydının öldürülmesi gibi… Eğer adalet arıyorsak bulamayacağız. Çünkü vermeyecekler. Adalet, Türkiye’nin tüm ezilenlerinin bir araya gelip, hukukun üstün olduğu bir ülke için mücadele etmediği sürece de tesis edilmeyecektir.” sözleriyle devam etti.

Ardından Prof. Dr. Şebnem Korur konuştu: “Hakikat arayışı bitmiyor, bitmedi hiç. Cumartesi annelerini meydanlardan sürseler de, hakikati haykıranları hapsetseler de, insanlığa karşı suçlarla sindirmek için üzerimize gelseler de, hakikati haykırmaktan vazgeçmemişti ya Hrant, vazgeçmeyeceğiz öyleyse hiçbirimiz. Kötülüğe karşı nefret değil bizimkisi. Bitimsiz bir mücadele. Kötülüğün sıradanlığına kapılmasın insan, hakları için mücadele etsin, boyun eğmesin erke” dedi.

Adalet zamanaşımında

Gerçekten de Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden 13 yıl geçti ancak cinayetle ilgili dava hâlâ sürüyor. Hâlâ İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 77 sanıklı davada aralarında emniyet, istihbarat ve kamu görevlilerinin de olduğu dönemin yetkilileri yargılanıyor.

Haziran ayında Dink cinayeti davasında, birtakım suçlar yönünden zaman aşımının dolma ihtimali nedeniyle Yasin Hayal, Ogün Samast ve Erhan Tuncel’in de arasında bulunduğu 9 sanığın dosyasının ayrılmasına karar verildi.

Farklı dava ve soruşturmaların birleştirilmesiyle birlikte şu anda davada 77 sanık yargılanıyor. Hazırlanan son iddianamede Dink cinayetinden Gülen yapılanması sorumlu tutuluyor.

Davanın 103’üncü duruşması 18-20 Şubat tarihleri arasında görülecek.

Kanal İstanbul: İhanet veya cinayet değil; doğanın soykırımı

0

31 Mart yerel seçimlerinde Avcılar Belediye Başkanlığı’na aday olan, İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçim süreci boyunca kendisine destek verdiğimiz KHK’li akademisyen, Jeofizik Mühendisi ve Sismolog Dr. Savaş Karabulut ile Kanal İstanbul ekolojik yıkım projesi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Nisan: Bir jeofizik mühendisi olarak, Kanal İstanbul projesinin getireceği yıkımlar açısından projenin depremle olan ilişkisine açıklık getirebilir misiniz?

Savaş Karabulut: Depremin Kanal İstanbul’a doğrudan ve dolaylı olarak iki yönlü etkisi olacak. Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunda belirtilen 75 milyar TL’lik maliyet gerçeği yansıtmıyor. Ulaştırma Bakanı tarafından en az 20 milyar dolar olarak belirtildi. Bu para ile en az 150 bin bina yeniden inşa edilip, kentlerimiz depreme dayanıklı hale getirilebilir. Bu, ortalama 6 milyon kişinin hayatının 7 ve üzeri bir depremde hayatının kurtulması anlamına gelir. İstanbul’da 30 yıl içinde 7 ve üzeri deprem olma ihtimali, yapılan bilimsel araştırmalara göre yüzde 66’dan fazla. Tercihlerini milyonlarca emekçi kent sakininin hayatını kurtarmak üzerine değil, kaç sene süreceği belli olmayan; ülke, doğa, kent ve ekoloji için büyük yıkım getirecek bir proje üzerine yapıyorlar. Bu açıkladıklarım kanalın depreme dolaylı etkisidir.

Kanalın deprem ile ilgili doğrudan bir etkisini ise şöyle özetleyebiliriz: Küçükçekmece Lagünü içinden fayların geçtiği 2014 yılında yayınlanan bilimsel bir dergide ispatlandı. Bu çalışmadan sonra 2016 yılında yapılan başka bir çalışmada bu faylardan birinin aktif olduğu kanıtlandı. Kanalın güzergâhında bulunan Sazlıdere, Terkos, Arnavutköy ve Küçükçekmece havzaları zemin özellikleri açısından yumuşak alüvyon özelliğe sahiptir. Bu durum kötü olduğuna işaret ediyor. ÇED raporunda ve onun Ek-16’sında bile kimi deprem senaryolarından bahsediliyor. Günlük en az 43 kilo patlayıcı kullanılacağı raporda belirtilmiş. Ortaya çıkacak hafriyat ve hava kirliliği yanında, yılda 4 milyon kilo amonyum nitrat patlayıcısı kullanılması neticesinde tetiklenmiş deprem dediğimiz yapay depremler oluşacaktır. Dünyada çeşitli mühendislik projelerinde tetiklenmiş birçok deprem mevcuttur. Bu tipteki depremler var olan fay hatlarını tetiklediği için bu şekilde adlandırılmazlar. Bu depremler patlayıcılar kaynaklı –mevcut faylardan bağımsız- yeni sarsıntıların tetiklenmesi anlamında tetikleyici depremler[1] olarak adlandırılır. Celal [Şengör] hoca da bu konuda elbette ki görüş bildirebilir ancak kendisi bir tektonik uzmanıdır. Sismolog değildir. Bu konuda son sözü söylemesi doğru olmaz. Bu nedenle kanal inşaatı sırasında depremlerin tetikleneceğini söyleyebiliriz. Ayrıca gelecek deniz suyu ise yeraltındaki boşluk su basıncının değişmesine ve deprem üretmesine neden olabilir. Bu ihtimaller ÇED raporunda düşünülmemiş ve belirtilmemiş. Yani Kanal’ın depreme etkisi var.

Nisan: İktidar bugüne kadar depremi kentsel dönüşüm için bir bahane olarak kullandı. Kanal İstanbul için de sağlam binaların yapılmasına bir kılıf uydurulmaya çalışılıyor. Fakat işin sınıfsal boyutuna değinmek gerekiyor. İkinci bir boğazda kimler oturabilir?

SK: Bu projenin sermaye sınıfına hizmet edeceği çok açık. O anlamda sınıfsal yönünü vurgulamak gerek. Kanal çevresindeki toprakların hangi sermaye gruplarına parsel parsel satıldığı kamuoyuna günbegün açıklanıyor. Emekçiler Kanal çevresinde hiçbir zaman oturamaz, bugün Boğaz kenarında oturmadıkları gibi.

ÇED raporuna göre, Düzenleme Ortaklık Payı kullanılarak uygulama yapılacak. Yani mülk sahiplerine ait toprakların yüzde 45’ine karşılıksız el koyabilecekler. Yani devlet istese o arsaların yüzde 45’ine yasal olarak el koyabilir. Ayrıca Mera Kanunu’nda 2016 yılında yapılan değişiklikle, Ulaştırma Bakanlığı’na meraları olası depremlerde kullanma ve kent sakinlerini depreme hazırlama açısından yetki verildi. Ancak bakanlık bu yetkiyi Kanal İstanbul’a “evet” demek için kullandı. Tekrar etmek gerekirse, bu projeyle sermaye çevrelerine yeni yaşam ve rant alanları yaratılmak amaçlanıyor. Hatırlarsınız ki, 31 Mart yerel seçimlerinde Kanal İstanbul’un emekçi kent sakinleri için neden tehlikeli olduğunu söylemiştim. Fakat bu projenin ilk açıklandığı yıl olan 2011’den beri sert bir muhalefet geliştirilmedi. Bu konuda geç kalındığını da belirtmek isterim. İktidarın kentin yoksulluk, işsizlik ve trafik gibi temel sorunlarına eğilmek yerine, büyük bir yıkım getirecek bir rant projesini merkeze alması, gerçekten emekçilerin sorunlarını değil, sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan bir iktidar olduğunun son kanıtı olarak karşımızda duruyor. Bu paralarla 4 kişilik aileler için 1,5 buçuk milyon konut yapılabilir. Ayrıca 125 bin adet kreş, 55 bin okul, 110 bin kadın sığınma evi, 60 adet şehir parkı, 150 yataklı 2750 tam kapasiteli hastane yapılabilir. Bu haliyle de proje akla, mantığa ve bilime aykırıdır.

Nisan: Peki, bazı bilim insanlarının tüm bu olumsuzluklara rağmen Kanal İstanbul’u desteklemelerini bir bilim insanı olarak nasıl açıklıyorsunuz?

SK: Bir bilim insanı bilimsel etik çerçevesinde hareket etmek durumundadır. Bu proje sadece teknik bir mesele değildir. Bir şeyin teknik olarak “yapılabilir” olması onun yapılacağı anlamına gelemez. Projenin toplumsal çıktısı, kent sakinlerine fayda ölçüsü, gerçek bir ihtiyaç olup olmaması, öncelikli bir problemin çözümünde başrol olması gibi kriterleri düşünerek bir projenin uygulanması konusunda fikir beyan edilmelidir. Buna destek veren “bilim insanlarının” ya Boğaz’da evi var ya da iktidarın kendilerine biçtiği görevi yerine getirmek için görev üstlendiler. Ödüllerini de bir şekilde alırlar. ÇED raporuna imza atanların piyasanın ve sermayenin ihtiyaçlarına çözüm üreten akademisyenler olduğunu da bu şekliyle yorumlayabilirim.

Kanal projesi bir ihtiyacın ürünü olan “ulaşım projesi değil; emlak, rant ve ekolojik yıkım projesidir”. Bu açıdan zaten bilimsel etiğe aykırıdır. Tüm bunlar bir yana, bir ihtiyaç ve öncelik de değildir. Zaten yapılan boru hatları neticesinde Boğaz trafiği azalmış durumdadır. Celal Şengör gibi Boğaz’da bir yalıda oturan insanların Boğaz trafiği tehlike yaratıyor demeleri ne kadar inandırıcı olabilir? 1994’ten beri Boğaz’da ciddi bir kaza olmadı. O kazadan sonra ise Boğaz’da sinyalizasyon sistemi kuruldu. Kanal gibi genişliği Boğaz’dan çok daha dar, daha uzun ve daha sığ olan bir yapay kanalda kaza olma olasılığı doğal boğaza göre çok yüksektir. Bunun için mühendis olmaya da gerek yok. Bu yüzden kaza tehlikesi projenin hayata geçirilmesi için bir kılıf olamaz. Projeye sebep olarak gösterilen “para kazanacağız” meselesi de doğru değildir. Süveyş Kanalı bile yılda 500 milyon dolar gelir getirmiyor. Bu kanalı kullananlar yaklaşık 15.000 km yol kısaltıyor ve seyahat süresini 35 gün azaltıyor. Kanal İstanbul’un bu düzeyde bir gelir getireceğini düşünsek bile ancak 50 yılda kendini amorti edeceğini söyleyebiliriz. Büyük bir ihtimal yap-işlet-devret ile yapılacağı için devletten fazladan para çıkacak, bu da emekçiler için yeni vergiler demek olacaktır.

Bizim kraldan daha fazla kralcı olan akademisyenlere değil, kral çıplak diyebilecek akademisyenlere ihtiyacımız bulunmaktadır. Bir jeolog ya da bir arkeolog çıkıp da “Burada kanal yapılabilir” diyorsa kendi mesleğine zaten ihanet ediyordur.

Nisan: İktidarın “ne olursa olsun bu kanalı yapacağız” tutumunu nasıl açıklarsınız?

SK: Bir ‘akıl tutulması’ yaşıyorlar ve projeyi uygulamak düşünsel yapılarını daha ileri boyutlara taşır kanımca. Kendi toplumuna yabancılaşmış ve onların en acil ihtiyaçlarını bile çözebilmiş değiller. Ben illa referandum yapalım da demiyorum. Fakat sokakta bunun bir karşılığı yok. Ekonomik krizin, tarım ve hayvancılığın, dışa bağımlılığın geldiği boyut ortada. Önce bu sorunları çözmeliler.

İstanbul’u bölerek bir ada haline getirmek sadece tarihsel ve kültürel bir mirası yok etmek değildir, aynı zamanda jeolojik bir miras da olan bu kent için cinayet ya da ihanet değil soykırım olacaktır. Ada haline gelecek şehrin Avcılar, Esenyurt, Beylikdüzü ve Büyükçekmece gibi ilçeleri bu adadan ayrılacak, yapılacak köprülerin ve kanalın inşaatı sırasında yaşanacak trafik de işin cabası olarak karşımızda duracaktır. Çıkacak toz akciğerlerimizi zehirleyecek ve halk sağlığımızı tehdit edecektir. Tüm şehir trafiğinde gezecek binlerce hafriyat kamyonunun yaratacağı hava kirliliği ve trafik sorununu düşünün. Küçükçekmece Lagünü kaldırılarak yeni köprü yapılana kadar tüm trafik kuzeye kaydırılacaktır. Gürültü, hava kirliliği ve trafik, yıllarca yapımı sürecek bu projenin sadece yan etkileri. İktidarın doğa için nasıl bir soykırım içinde olduğunu görmek gerekiyor ve bununla emekçi kent sakinleri olarak birleşik mücadele etmedikçe, bu projenin engellenemeyeceğini belirtmek istiyorum. Burada AKP veya CHP arasında sıkışmış olarak “Evet/Hayır” taleplerinden bağımsız; güncel hayatın bir ihtiyacı olmayacağı açık olan bu projenin hayata geçmesi demek, “depremde ölün” demektir. Su kaynaklarımızın yok edilmesi, arkeolojik ve kültürel varlıklarımızın sular altında kalması da demektir. Bu noktada hep beraber “Kanal’a Hayır” demenin de tam zamanıdır.

Nisan: Değerli katkılarınız için çok teşekkür ederiz.


[1] 1973-2008 arasında ABD’de insan faaliyetleri kaynaklı yaşanan “tetikleyici depremler”in sayı ortalaması 73 iken 2009’dan bugüne her yıl ortalama 362 tetikleyici depremin yaşandığını ifade eden bir araştırma için bkz: https://www.usgs.gov/natural-hazards/earthquake-hazards/induced-earthquakes?qt-science_support_page_related_con=4#qt-science_support_page_related_con –Gazete Nisan

Saati sormak bile yasak

0

Merhaba Gazete Nisan’ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Bir haftadır bu yazıyı yazmak için boş zaman ayarlamaya çalışıyorum. Neden boş zaman ayarlamaya çalışıyorum derseniz, çalıştığım mağaza (DeFacto) üç vardiyalı sistemle çalışıyor ve bu haftaki vardiyam eve gelip, uyuyup uyanıp işe gitmekten başka zaman bırakmıyor. Ben de bu yazıyı yazmak için uykumdan feragat ediyorum. Şu an yaşadığımız sorunların kısa bir özetini siz değerli okurlara aktarmak için yazıyorum.

Mağazayı geçtiğimiz ay 400 m² büyüttüler, personel odası da 2 m² büyüdü. Bu büyümenin maliyeti mağaza tarafından değil, personel primlerinden ayrılan motivasyon parasından kesilerek ödendi. Mağazada çalışan sayısı 100’ün altına inmiyor, buna karşın bu oda merdiven altında 7-8 m²’lik bir yer, çok küçük ve kullanışsız.

Fazla mesaiye kaldığımızda, örneğin 7,5 saat mesaimiz varsa mesai ücreti yatırmak yerine denkleştirme izni dedikleri yöntemle mesailer maaşa yansıtılmıyor. Onun yerine, “bir gün işe gelme, izin yap” derler. Zaten para kazanmak için çalışıyorum, onun karşılığını maddi olarak almak isterim. Ayrıca o gün işe gitmediğim için diğer iş arkadaşlarımın iş yükü artıyor çünkü eksik elemanla çalışıyorlar.

Kasiyerlere dönük olarak, bir hata sonucu kasada oluşacak açığın maaşlarından kesileceği tehdidi var.

Reyonda arkadaşınla yarım dakika bile konuşsan azar işitirsin. Örneğin, dün mola saatimi kaçırmamak için mesai arkadaşıma saatin kaç olduğunu sordum, hemen azar geldi konuşmayın diye.

Kadın reyonunda kabinlerde erkek personelin çalışması yasak, ama çoğu zaman kapanışlarda kadın kabinci yok. Kadın personellerin kapanışlarda olmamasının sebebi ise çoğunlukla gerici aileleri… Bu arkadaşlar kapanışa kalamadığı için de erkek personel giriyor kabine. İş yükü artıyor, iki kişinin işini bir kişi yapmak zorunda kalıyor; bazılarımız fazladan kapanışa kalmak zorunda kalıyoruz. Üç vardiyalı sistem olduğu için vardiyalar çok karışık oluyor. Kendimize ayıracak vakit bile bulamıyoruz; eve gel, uyu, uyan, işe git.

Personeli motive etmek için personel priminden ayrılan bir miktar para var ve bu parayı sadece erkek personeller her hafta motivasyon adı altında halı saha maçına giderek kullanıyor. Bu para kadın personellere ya da birlikte yapılacak bir etkinliğe harcanmıyor. Son olarak şirket aylık prim hedefini çok yüksek tutuyor, bu yüzden prim alamıyoruz, gerçi personel odasının tadilatını personelin yılda bir-iki defa tutan priminden ayrılan parayla ödeyen şirketten ne beklersin ki. Son söz, Marx’ın dediği gibi: Dünyanın tüm işçileri birleşin!

“Taşeronda işçilik zormuş”

0

Taşeronda işçilik zormuş… Bilmiyordum… Çünkü ömrüm boyunca bir taşeron firmada hiç çalışmadım. 1974 senesinde başladığım çalışma hayatımda tam 42 sene çalıştıktan sonra 2016 senesinde emekli oldum. Bu sürecin sadece yedi senesinde sendikalı olarak çalıştım. Emekli olup da bir buçuk sene dinlendikten sonra tekrar bir firmada güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başladım.

Başta da yazdığım gibi böyle bir çalışma ortamında hiç bulunmadığım için neyle veya nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Fakat hep gazetelerde “Taşeron işçilerin isyanı” yazılarını okuyordum. İnsan yaşamayınca bilmiyor. Ne kadar da haklılarmış meğer. Üç kuruş paraya bir ay boyunca tam 264 saat çalışıyorsun. Ne cumartesin var ne de pazarın. Ne bayramın var ne de seyranın. İzin gününde bile mesaiye çağrılırsın, istersen gitme! “Çok önemli bir işim var bugün gelemeyeceğim,” dersin. Alacağın cevap bellidir zaten “Bir daha hiç gelme” derler. Yemeğin, suyun, çayın, çorban, çalıştığın işyerinin insafına kalmıştır, isterlerse verirler. (Şuan çalıştığım işyerini tüm bu isnatlarımdan ayrı tutuyorum.)

Son günlerde görsel ve yazılı medyadan takip ediyorum gündemi. Bazı partiler ve sendikalar “tüm taşeron işçiler sendikalı olacak, kanuni haklarının hepsini alacak” diyorlar. “Sendikalılar alsın da biz varsın kusur kalalım…” Bugün çalışan emekçi kesimin büyük bir bölümü daha önceki yıllarda olduğu gibi iktidara yükleniyorlar. Ben ise bunun suçlusu olarak sendikaları görüyorum. 1980 darbesinden sonra öyle bir sendika ağalığı düzeni yaratıldı ki, emekçinin hakkını aramayı bırakıp, patronu veya iktidarı nasıl kızdırmayız hesaplarının peşine düştüler. (Türk-iş Genel Başkanı’nın mikrofonunu açık unutup söylediği sözler bunun ispatıdır.)

Daha geçen yıl Türk-İş hükümete ne demişti? “Asgari ücreti önce 2000 TL’ye çıkarın sonra refah payı üzerinde anlaşırız.” Sonuç ne oldu? Asgari ücret 2020 TL.

Bugün işveren ve hükümet 30 gün üzerinden ödenen kıdem tazminatını kaldırma planları yaparken, sendikalardan çıt yok. Sadece “Tazminatlar kırmızı çizgimizdir. Dokundurtmayız”, çıkışı var, o da lafta. Genel grev gibi bir eylem var mı ortada? Yok! Oysa 1980 öncesi bazı işyerlerinde kıdem tazminatı tavanı 45 güne çıkmıştı bile. Düşünün bundan tam 40 sene önce… Bir o günkü sendikalara bakın, bir de şimdikilere…

Uzun sözün kısası, emekçi kesim sadece sendikalara güvenip, yalnızca onların şemsiyesi altında değil, aynı zamanda sosyalizmin çatısı altında birleşmediği sürece haklarını elde etmeleri çok zordur.

Lütfü Özcan – 28.11.2019

Sendikal birlik: Sadece yukarıdan değil, tabandan olmalı

0

2019 ortalarında Türk-İş’e bağlı Türk Metal sendikası ile DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikaları “birlikte mücadele” anlaşması imzalamışlardı. Daha sonra, asgari ücret görüşmelerinin başlamasından hemen önce de Türk-İş, DİSK ve Hak-İş sendikaları, asgari ücretin belirlenmesinde patronlar ve hükümet karşısında birlikte davranma kararı almışlardı.

İlgili sendikalar bu anlaşmaları yerine getirdiler mi? Belli ki hayır. 130 bini aşkın metal işçisi için MESS ile sürdürülen grup sözleşmesi görüşmelerine sendikalar farklı taleplerle girdiler. Türk Metal yüzde 26,28, Birleşik Metal-İş ise yüzde 34’lük zam teklifi verdi. Birbirinden oldukça farklı talepler bunlar.

Hükümetle girişilen asgari ücret görüşmelerinde de Türk-İş yönetimi 2.578 TL talep ederken DİSK en düşük ücretin 3.200 TL olmasını istemişti. Bu iki rakam arasında da oldukça büyük fark var.

Farklılıklar sadece bununla da sınırlı değil. MESS sözleşmesinde tüm sendikalar sözleşme süresinin iki yıl olmasında ortak bir direniş göstermekle birlikte, farklı sosyal haklar ve çalışma düzenleri talep etmekteler. MESS patronlarının ileri sürdüğü, örneğin işten çıkarmaları kolaylaştırmaya ve sürekli bir rotasyonla ücretleri aşağıya çekme gibi arzularına hangi sendikanın ne oranda direneceği de belli değil. Aralarında bu konularda bir koordinasyonun olduğuna dair hiçbir işaret de bulunmuyor.

Hele sendikacıların işçileri yüzde 12’lik bir zam konusunda iknaya yönelik “yoklamalarda” bulunması, sendikaların verdikleri birlikte davranma sözlerine uymadıklarını belli ediyor.

Birleşik eylem

Sendikal birleşik mücadele konusunda tek olumlu gelişme, 10 Aralık günü Türk Metal ve Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin fabrikalarda eşzamanlı eylem yapması oldu. Vardiya giriş çıkışlarında ve fabrika içerisinde yürüyüş yapan işçilerin eylemi nedeniyle üretimde yarım saate varan duruşlar yaşandı. Renault, Ford, TOFAŞ, Bosch, Arçelik, Man gibi Türk Metal’in örgütlü olduğu işyerleri ile Prysmian, DEMİSAŞ, Renta, BOSAL, BASÖZ Enerji, Yücel Boru gibi Birleşik Metal-İş’e bağlı fabrikalarda işçiler MESS’in yüzde 6,05’lik ücret artışı teklifini ve 3 yıllık sözleşme baskısını protesto ettiler.

Ama öte yandan asgari ücret görüşmeleri döneminde kitlesel bir protesto sadece 8 Aralık günü İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrıcılığını yaptığı “İnsanca yaşamak istiyoruz” mitingi oldu. Bu mitingde DİSK ve KESK sendikalarının yönetimleri vardı ancak diğer sendika konfederasyonları yoktu. Üstelik sendikaların tabandan katılımı da son derece sınırlıydı.

Bu gelişmelerden bazı sonuçlar çıkarmamız gerekiyor. Birincisi, sendikaların taleplerini görüşmelere girmeden önce tabandaki üyeleriyle birlikte oluşturmaları gerekiyordu. Böyle olmaması sonuçta kaçınılmaz olarak yönetimler arasında ayrışmaya ve elbette tabanda bölünmelere yol açacaktır. Ve bazı sendikaların tabanın istemediği sözleşmeleri imzalamalarının sorumluluğunu diğerlerinin imzalamış olmasına bağlayarak işin içinden sıyrılmalarına…

İkincisi, sendikal birlik sadece yönetim düzeyinde değil, taban örgütlenmeleri arasında gerçekleştirilmeli. İşçi sınıfı fabrikalardaki MESS protestosunda bu bilince ve enerjiye sahip olduğunu göstermiştir.

Tüm sendikaların işyeri temsilcilikleri ve komiteleri arasında kurulacak bir koordinasyon ve güç birliğinin, sendikal mücadele birliğinin olmazsa olmaz koşulu olduğunu ortaya çıkarmış durumdadır.

Sendika en çok beyaz yakalılara gerek

0

Aralık ayı pek çok büro işçisinin kabusu. Net değil brüt ücret ile çalışmak zorunda kalanlar bu ay tüm sene boyunca ödenen en düşük maaşlarını alıyorlar. Üstelik maaşlarından sene boyunca kesilen verginin hayrını hiçbir şekilde görmüyorlar. Hükümet bu vergiyi patrona teşvik, yandaşa peşkeş olarak dağıtıyor.

Ocak ayı da artık işçiler için kabus halini aldı, çünkü maaşlarının enflasyon karşısında eridiğinin resmi açıklaması bu ay içerisinde yapılıyor. Artık pek çok büro işçisinin zam oranı enflasyonun çok gerisinde kalıyor ve bu sektördeki sendikal örgütlenme eksikliğinden dolayı aşırı düşük zamlara karşı işçilerin eli kolu bağlı oluyor. Beyaz yakalı olmak bir kılıf; temelde bir işyerinde yalnız iki şey olabilirsiniz: ya işçi ya patron. Beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim aslında işçi. Hem de düpedüz işçi, sermayeyi işleyip artı değer yaratıyor, bu artı değerin çoğuna ise patron el koyuyor. Yaşamak için sürekli çalışması gerekiyor, bir süre işi bırakıp kafa dinleyemiyor, çünkü aslında güvenceli bir birikim imkânı yok.

Beyaz yakalı işçilerin geleneksel olarak bir miktar daha fazla kazanması beklenirken enflasyon ve düşük zamların etkisi ile artık mavi ve beyaz yaka arasındaki ücret farkı da kapanmış durumda. Yani eskiden bir miktar para biriktirip; ev, araba, belki küçük bir dükkan için yatırım yapıp, işçilikten bir tür yarı işçiliğe geçiş imkânı vardıysa da bugün ve bundan sonra bu olanağın artık mevcut olmadığını söyleyebiliriz.

Eskinin serbest meslek erbabının da beyaz yakalılaştığını, dolayısıyla işçileştiğini söylemek yanlış olmaz. Hukuk bürolarında küçük patronlar için bedava stajyerlik yapan avukatlar geri kalan hayatlarını çoğu kez şirketlerde yoğun bir emek sömürüsü altında geçiriyorlar. Mimarlar batan inşaat sektörünün yıkıntıları arasında iş arıyor, bulabilirlerse şartlarına bakmadan şükrediyorlar. Doktorlar, muayenehane açmayı bırakalı seneler oldu; artık özel hastanelerin patronlarına çalışıyorlar.

Yanlış anlaşılma olmasın, biz işçileşmek kötüdür demiyoruz. İnsan ırkı tarih boyunca işbirliği ile ilerlemiştir. Biz bireysel küçük işletmeler yerine toplu büyük işletmeleri tercih ederiz. Zaten kapitalist ekonomi de devlet müdahalesi olmadığında genelde bu yönde bir seyir izler. Bizim karşı olduğumuz emek sömürüsüdür; patronun her şeye sahip olduğu, işçinin hiçbir şeye sahip olmadığı düzendir. Kural ofiste de, fabrikada da aynıdır: Sendikalılaşmazsan patrona hayır diyemezsin, o düşük zammı kabul edersin, mesai ücretini alamaz, patron defol dediğinde kendini işsiz bulursun.

Yeni küresel devrimci dalga: “Biz başka bir alem isteriz!”

0

2018 yılının sonundan bu yana dünya sınıflar mücadelesinde yeni bir devrimci ayaklanma dalgasına tanıklık etmekteyiz. Bu ayaklanmaların hemen hepsi kapitalist neoliberal sistemin doğurduğu sonuçlara karşı kitlelerin bir tepkisi niteliğinde başladı: Gelir dağılımındaki adaletsizlik, işsizlik, kazanılmış haklara dönük saldırılar, yoksulluk… Sistemin bekçileri kendi yaratmış oldukları kapitalist krizin faturasını emekçi halklara ödetmeye çalıştıkça, kitleler de ekonomik talepleri etrafından seferber oldular. Bu mücadeleleri ise hızlı bir şekilde hükümetleri ve politik rejimleri hedef alır bir hale geldi. Fransa’da Sarı Yelekliler’in seferberliği, Cezayir’de diktatör Buteflika’yı deviren devrimci halk ayaklanması… Bugün Şili, Kolombiya, Irak, Lübnan, İran ve Fransa’da sürmekte olan grevler, kitlesel seferberlikler…

Bu ülkelerin emekçilerinin neredeyse tamamı zenginin daha da zenginleştiği, yoksulluğun ise toplumsallaştığı ve kapitalist sömürünün vahşet boyutuna ulaştığı ekonomik modeli sorguluyor. Ve bu modelin temsilcisi hükümetleri ve politik rejimleri karşısına alıyor. Kitleler “eskisi gibi yönetilmek” istemiyor. Egemenler ise eskiden olduğu gibi yönetemediklerinin bilincinde olsalar da rejimlerini ayakta tutabilmek adına “çözümler” arıyor.

Sistem içi manevralar ya da kitle hareketi sandığa sığar mı?

Egemenler kitle ayaklanmalarının geri çekilmesini sağlamak adına baskı ve şiddete başvurmak dışında iki temel taktik uyguluyor: Emekçilerin tüm taleplerini değil de bazı kısmi taleplerini karşılayarak kitle basıncını azaltmaya çalışmak ya da seçimleri işaret ederek kitle seferberliğini sandık yoluyla boğmayı hedeflemek. Bu “demokratik gericilik” metotlarını uygularken de tabandan gelen basınçla koltuklarının tehlikede olduğunu hisseden sendikal bürokrasiyi kullanarak işçi sınıfını kontrol altında tutuyorlar. Aynı zamanda, kitleler kapitalist modeli sorgularken, sorunların sistem içerisinde çözülebileceğine, “daha iyi bir kapitalizmin mümkün olduğuna” inanan reformist sol akımlar da iktidarların bu “çözüm” önerilerini destekleyerek emekçi halkların sosyal dönüşüm mücadelelerine ihanet eden bir tutum benimsiyor.

Geçtiğimiz bir yıl içerisinde bunun örneklerini epeyce gördük. Sarı Yelekliler isyanı, Fransa’da akaryakıt zamlarına ve zenginlerden alınan vergilerde indirime gidilmesine karşı başlamıştı. Ancak hızlıca köklü sosyal dönüşümler talep eden bir ayaklanma niteliğine erişmişti. Macron hükümeti ise sadece akaryakıt zamlarını geri çekerek eylemleri sonlandırmaya ve koltuğunu korumaya çalışmıştı.

Cezayir’de ise ekonomik taleplerle başlayan devrimci ayaklanma, “halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganıyla diktatörlüğü karşısına almıştı. Seferberlikler Cezayir’de diktatör Buteflika’yı devirse de ordu ve ülke burjuvazisi rejimi ayakta tutmak, kitle mücadelesinin hedefine ulaşmasını engellemek adına bir çıkış yolu arayışına koyulmuştu. Buldukları yol ise başkanlık seçimleri vasıtasıyla sandığı işaret etmek oldu. Sonuçta 12 Aralık 2019 tarihinde gerçekleşen seçimlere halkın sadece yüzde 39,93’ü katıldı.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama bu demokratik gerici uygulamaların hiçbirinin kitle hareketini nihai bir yenilgiyle karşı karşıya bırakmadığını söyleyebiliriz. Kapitalistler ekonomik ve politik rejimlerini korumak için daha ağır kemer sıkma politikalarına başvurdukça karşılarına daha radikal ve militan bir kitle öfkesi çıkıyor.

Üretimden gelen güç ya da “hepsi gitsin!”

Kitleler, mücadeleleri sonucunda iktidarların verdiği kısmi ekonomik tavizlerin ya da yaptığı ufak demokratik makyajların, yaşam koşullarında kalıcı bir düzelme yaratmadığını fark ediyor. Egemenlerin ekonomik krizden kendi kârlarını koruyarak çıkmak adına emekçilere daha ağır bedeller ödetmeye çalıştıklarını mücadelelerinde deneyimliyorlar. Vardıkları sonuç ise kapitalist modele ve mevcut düzen partilerine karşı daha radikal ve kararlı bir eylemlilik oluyor: grevler ve kitlesel boykotlar.

Sarı Yelekliler isyanını deneyimleyen Fransız emekçileri, tam da bu nedenle iktidarın uygulamaya çalıştığı emeklilik yasasına karşı 5 Aralık tarihinden bu yana süresiz genel grev ilan ederek hayatı durdurmuş vaziyette. Kolombiya’da bir ay içerisinde dört genel grevin, Şili’de 48 saatlik genel grevlerin örgütlenmesinin nedeni de bu. 2010 yılında başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci ayaklanma sürecini yaşayan Lübnan ve Irak halkları bugün tam da bu nedenle “Hepsi gitsin!” sloganını haykırıyor. Cezayir’de nüfusun yüzde 40’a yakını sandığa giderken, geriye kalan yüzde 60’ı tam da bu nedenle sokaklarda kitlesel boykot düzenliyor.

İşçi sınıfı ve ezilenler, kapitalist modeli sorgularken üretimden gelen güçlerini kullanarak sistemin can damarına saldırıyorlar. Fransa’da oluşturdukları bölgesel grev komiteleri vasıtasıyla tabandan geliştirdikleri basınçla sendikal bürokrasiyle mücadele ederken, bir yandan da emekçi halkın öz örgütlenme araçlarının koşullarını açığa çıkartıyorlar.

Şili’de ise mücadele halindeki emekçi halkın oluşturduğu bölgesel/mahalle temelli meclisler iki ayı aşkındır süren devrimci ayaklanmanın dinamiğini sağlıyor. İktidarın ve reformist solun kitle seferberliğini sistem içi sınırlarda tutma çabasına Şili halkı kendi örgütlülüğünü pekiştirerek cevap üretmeye çalışıyor.

Adı anılan ülkelerde gelişen seferberlikler ve kitlelerin izlediği grev, grev komitesi, yerel meclis örgütlenmesi gibi metotlar, ekonomik krizle ve baskıcı rejimlerle boğuşan dünya emekçi halkları için önemli dersler barındırıyor.

Mevcut ekonomik modeli ve politik rejimleri sarsan bu seferberlik dalgasının işçi sınıfı ve emekçiler yararına, kapitalizmden kopuş doğrultusunda bir çıkışı mümkün kılmasının önündeki en büyük eksiklik ise bu mücadelelerde henüz devrimci bir önderliğin açığa çıkamamış olması. İşçi sınıfı ve emekçiler kendi öz örgütlenmelerini yaratma çabası içerisindeyken, biz devrimci enternasyonalistlere düşen de seferberliklerin sürekliliğini sağlayacak, kapitalizmden kopuş doğrultusunda, işçi-emekçi hükümeti ve sosyalizm programını mümkün kılacak bir önderliği inşa edebilmek.

Silah sanayisi ve yaratılan düşmanlar

0

Türkiye’nin içinde bulunduğu iktisadi kriz ve açmazlar derinleştikçe rejim, sıcak para girişi ve teknolojik yatırımlar için kâr marjı yüksek olan silah sanayisine daha fazla yöneliyor. Yapılan yatırımlar artarken devlet eliyle verilen teşviklerle ülkedeki sermaye grupları için kârlı bir alan açılıyor. Bununla birlikte işçiler ve emekçiler üzerindeki sağcı ve popülist politikaların sürdürülebilmesi için de bir zemin oluşuyor.

Bu artışı, savunmaya ve silaha harcanan paralardan görebiliriz. 2019’da savunma ve güvenliğe ayrılan bütçe 102,8 milyar TL iken 2020 için bu sayı 141,1 milyar TL’ye çıkartıldı. Bu harcama 1 trilyon 95,5 milyar TL’lik 2020 bütçesi içinde yüzde 12,8’lik bir orana tekabül etmekte. Savunma bütçelerinin aslan payını 53 milyar TL ile Milli Savunma Bakanlığı (MSB) aldı. MSB’nin bir önceki bütçesi 46 milyar TL idi. Böylece bir yıllık MSB bütçesindeki artış yüzde 15 oldu.

Türkiye’nin silah sanayisindeki ve savunma bütçelerindeki ilerleme ve bu sektörlerin devlet eliyle palazlanması, rejimin gidişatına bağlı olarak ilerliyor. Sanayi üretiminin ve inşaatın küçüldüğü bu dönemde eldeki en kârlı yatırım her zaman kâr getiren silah sanayisi olarak görülüyor. Devlet, milyarlarca lirayı hem ülke içindeki popülist politikaların bir aracı olarak hem de uluslararası politikada pazarlık konusu (S-400) olarak harcıyor.

Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı silah sanayisinde de hissediliyor. 2017’den 2018’e savunmada ithalat yüzde 59 artış göstermiş. Buna bağlı olarak ihracat gelirlerinde de yüzde 20’lik bir artış var. İthalatın yüzde 41,8’i ABD’den, yüzde 50,6’sı Avrupa’dan yapılmış. Özellikle teknoloji alanında Almanya ve ABD ile ticari ilişkiler kesilirse bundan tüm ülkenin ekonomisi etkileneceği gibi en yüksek darbeyi silah sanayisi görecek. Bu durum Türkiye’nin teknoloji ve temel ekipmanları dışarıdan aldığını ve montajlarını ülke içinde yaptığını gösteriyor. Üretilen tank ve helikopter gibi temel ekipmanlarda yerli ve milli söyleminin altında dışa bağımlılık gerçeği saklanmak isteniyor. Ülkedeki silah sanayisi gelişiminin dünya silah ticaretindeki büyümeye ve silahlanmadaki artışa bağlı olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Silahlanma politikası ise maceracı dış politika ve emperyalizmle sözde sürtüşmelerle kılıflandırılıyor. Dört tarafımız düşmanlarla çevrili algısı sistematik bir şekilde sürdürülmeye çalışılmakta. Bu sayede hem iç politikada işçilerin birliği engellenerek onlara zor ekonomik zamanlarda devlet için, içinde bulundukları koşullara tahammül etmeleri telkin ediliyor; hem de dış politikada Suriye ve Doğu Akdeniz gerginlikleriyle yaratılan düşman algısıyla içte rejim sağlamlaştırılmaya çalışılıyor. Bunlar birbirini besleyen ve birbirinden ayrılmayan politikalar olarak okunmalıdır.

Türkiye, ithalata ve dışarıdan gelecek sermayeye bağlı iktisadi politikadan vazgeçmiyor. Bu ortamda, silah sanayisinin yanı sıra, Kanal İstanbul gibi inşaat sektörünü canlandırmaya dönük çevresel yıkım planları yapılıyor. Üstelik tüm bunlar devlet garantili özel fonlarla gerçekleştiriliyor. Ülkenin emekçilerinden toplanan her şey, sermayenin kârlılığını arttırmaya ya da zararını kapatmaya dönük işletiliyor. Silah sanayisindeki model de aynı şekilde ilerliyor. Sadece bu kuşağın değil gelecek kuşakların da borç yükü altında bırakılması pahasına kendi yarattıkları yıkımı yine kendi yarattıkları sanal düşmanları göstererek işçi ve emekçilere ödetme planı içindeler. Biz diyoruz ki silaha harcanan milyarlarca lirayla ülkenin tüm altyapı, sağlık ve eğitim sorunları kolaylıkla çözülebilir. Buna dönük iktisadi politikalar ise ancak bir işçi-emekçi hükümeti tarafından hayata geçirilebilir.

Radyo Nisan – Nikola Saafin’le BDS’nin 10. Yıl Etkinliğinde Söyleşi

0

Radyo Nisan – Nikola Saafin’le BDS’nin 10. Yıl Etkinliğinde Söyleşi by Gazete Nisan

Yetki var, sorumluluk yok!

0

Çorlu tren kazasını hatırlıyorsunuz, değil mi?

Tren, Edirne Uzunköprü’den İstanbul’a doğru yola çıkmış, Çorlu’da raydan çıkarak devrilmişti. 25 kişi yaşamını yitirdi, 328 kişi yaralandı. Kazanın detayları, ortada ciddi bir ihmal olduğuna işaret ediyordu.

Peki, bu ihmalin sorumluları kimlerdi?

Üzerinden 1 yıl 5 ay geçti. Bunun cevabı henüz verilemedi ancak pek tabii siyasetçiler, bürokratlar, TCDD’nin üst yönetiminde yer alan kişiler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına çoktan karar verildi.

Oysa aileler, hem kaza öncesi hem de sonrasında yaşananlardan dolayı alt ve üst kademede imza yetkisi bulunan tüm yetkililerden şikâyetçiydi…

İddianamede asli kusurlu bulunan, Demiryolu Bakım Müdürü Yol Bakım ve Onarım Şefi, Hat Bakım ve Onarım Memuru ve yıllık umumi muayene raporunda imzası bulunan Köprüler Şefi hakkında ise taksirle ölüme ve yaralanmaya sebebiyet verme nedeniyle açılan dava sürüyor.

Hazırlanan ilk bilirkişi raporu ailelerin itirazlarıyla reddedilmişti. Mahkeme yeni bilirkişi heyeti oluşturulmasına karar verdi ancak teknik üniversitelerden bilirkişi bildirimleri halen gelmedi. 10 Aralık tarihinde gerçekleşen son duruşma 21 Nisan 2020’ye ertelendi.

Bu süre zarfında, TCDD Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı İsa Apaydın görevden alındı. Apaydın, 13 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleşen Yüksek Hızlı Tren kazasında hızlı tren hattını sinyalizasyon gibi önemli eksikleri olmasına rağmen faaliyete açtığı için kusurlu bulunmuştu. Ancak bilirkişi raporunda kusurlu bulunan Apaydın ve şu anda TCDD Genel Müdürü olan dönemin Genel Müdür Yardımcısı Ali İhsan Uygun, 13 Ocak’ta görülecek davanın iddianamesinde de şüpheli olarak yer almadı.

Yani aslında her iki kazada da üst yetkili TCDD sorumluluktan bir şekilde muaf tutuldu.

Şimdi asıl soru şu:

“Yetki olmadan sorumluluk olmaz” denir, peki ya sorumluluk olmadan yetki olur mu?

Maalesef oluyor; hele Türkiye’de fazlasıyla yetkili ancak bir o kadar sorumluluktan uzak kurumlar gerçeği ile karşı karşıyayız. En üst yetkiye sahip olanlar neredeyse hiçbir durumda sonuçların sorumluluğunu üstlenmiyor.

Bu iki tren kazası sonrası yaşananlar bunun sadece bir yüzü…

Benzer süreci Soma Faciası’nda da yaşadık. Bu facia, Türkiye’nin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak kayıtlara geçti. Öylesine büyük yanlışlarla doluydu ki bunun bir cinayet olduğunu söyledik. Görüntüleri televizyondan izlerken bizler bile yaşananlardan utanç duyduk, kendi payımıza düşeni sorguladık. Peki, bir kurum bile bu faciada kendi sorumluluğunu üstlendi mi? Taşeronlaştırma ve özelleştirme ile birlikte düşük maliyet ve yüksek kâr politikalarını uygulayanlar bu politikaların sonuçlarının sorumluluğunu üstlendi mi?

Ya da kadına yönelik şiddet günden güne artarken, kadınlar sistematik olarak öldürülürken, cinsiyetçi politikaların sorumluluğunu üstlenen bir kurum var mı?

Örnekler öyle çok ki… Çünkü sağlık, eğitim, çevre, tarım, ekonomi ve daha birçok konuda yetkiyi en üstte ve tek elde toplayan ama iş sonuçlara gelince mağdurları keder ve kaderleriyle baş başa bırakan; en olmadı işi fıtratına bağlayan bir yönetim anlayışı söz konusu…

Bu anlayışı kırabilmenin en temel yolu ise tabandan en üst düzeye kadar yetkili mercilerin denetlenebilir ve geri çağrılabilir olmasında yatıyor. Sorumluluğun göz ardı edildiği yerde, yetkiyi de sorgulayabilmekten geçiyor.