Suriye’de kazanan kim?

Suriye’nin doğusunda, PYD’nin kontrolü altındaki bölgeye dönük uzunca bir zamandır sürdürülen askeri operasyon hazırlıklarının ardından, 9 Ekim’de “Barış Pınarı Harekâtı”nın başladığı duyuruldu ve 17 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı Pence ile yapılan görüşme sonucunda varılan anlaşmaya dek, sıcak çatışmalar bölgede devam etti. ABD ile varılan anlaşmanın ardından, Putin ile yapılan zirvede de bir mutabakata varıldı ve YPG güçlerinin Türkiye sınırının 32 km gerisine çekilmesi yönünde bir uzlaşma oluştu.

Saray tarafından, söz konusu olanın kesinlikle bir savaş olmadığı, amacın “terörle mücadele” ve “Suriye’nin toprak bütünlüğün sağlanması” olduğu ifade edildi. Öyle ki, operasyonu savaş olarak niteleyen yüzlerce kişi hakkında Savcılık tarafından adli soruşturma başlatıldı. Ne var ki, operasyon camilerden Fetih Suresi okutularak yürütüldü ve Erdoğan bir Cuma namazı sonrası “Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffara karşı da şiddetli olacağız. Suriye’de olduğu gibi,” diyerek fetihle müjdelendiğimizi ifade etti. Saray’ın meseleyi bir askeri ilhak hedefi veya cihat olarak mı yoksa kısa süreli bir askeri operasyon olarak mı gördüğünü şimdilik bir kenara bırakalım. Şu aşamada, asıl odaklanmamız gereken konu, Erdoğan yönetiminin bu operasyonu büyük bir başarı olarak sunması. Acaba gerçekten öyle mi veya bu bir başarıysa, kimin için?

Öncelikle, başından itibaren vurguladığımız bir nokta var: Bu operasyon, bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir sonuç doğurmayacak. Yoktan var edilen bir “beka söylemiyle”, Saray ittifakı, içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. Bu operasyon, Türkiye halklarına dönük “terör tehdidinin” değil, Saray ittifakının ve onun çevresinde kenetlenmiş oligarşik grupların egemenliğini sürdürme çabasının bir sonucudur. Türkiye’de Kürt halkının demokratik haklarına dönük yoğun bir baskı uygulayan AKP-MHP ittifakı, aynı politikayı dışarıda da sürdürmekte ve halklar arasında körüklediği yapay düşmanlıklarla çürümüş iktidarını uzatmaya çalışmakta.

“Barış Pınarı Harekâtı” askeri ve siyasi açıdan bir başarı olarak sunulurken, bunun ne pahasına ve hangi gizli anlaşmalar sonucu olduğunu ısrarla sormamız gerekiyor. Erdoğan yönetimi, bu operasyonun Türkiye’nin gücünü ortaya koyduğunu ve Türkiye’nin “yerli ve milli” politikalarının sonucu olduğunu iddia ediyor. Bununla birlikte, 17 Ekim’de Pence ve ekibi ile yapılan görüşmede ABD’ye, 23 Ekim’de Soçi’de Putin’le yapılan görüşmede Rusya’ya ne gibi tavizler verildiği bir sır olarak ortada duruyor. Hem ABD hem de Rusya, Türkiye’yi bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanmaya çalışmakta ve bu nedenle Türkiye’nin bu maceracı ve yayılmacı operasyonuna onay vermekte. Ne var ki, Suriye’deki maceracı ve yayılmacı dış politika, Türkiye’nin verdiği “ikinci istiklal mücadelesi” olmasının tam tersine, Türkiye’yi emperyalizm ve Rusya karşısında daha da kırılgan ve bağımlı bir hale sokmakta.

Öte yandan, Erdoğan yönetimi bu süreçte, Türkiye’deki mültecileri bir dış politika kozu olarak kullanmaktan bir an geri durmadı. Bir yandan Suriye’ye dönük harekât, mültecilerin geri döndürülmesi bahanesiyle meşrulaştırılmaya çalışılırken, diğer yandan Avrupa ülkeleri “açarız sınırları” söylemiyle tehdit edildi. Bunlar olurken, içeride mültecilere dönük baskı yoğunlaştırıldı ve mültecilerin sığınma ve çalışma hakkı, seyahat özgürlükleri sistematik olarak gasp edildi.

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler PYD’den değil, çok büyük bir çoğunluğu Esad zulmünden, geri kalanı da IŞİD’den kaçarak ülkeye girdiler. PYD’nin kontrolündeki bölgelere yeni yerleşim yerleri inşa ederek Suriyeli mültecilerin buraya yerleştirileceğini ifade etmek, hayalperestlikte yeni bir zirve değilse, insanların zihniyle alay etmekten başka bir anlam taşımamakta. Mülteci meselesine bölgenin demografik yapısıyla oynayarak ve yeni maceralara atılarak değil, bölgedeki yayılmacı politikalara son vererek ve sığınmacıların mülteci olmaktan kaynaklı tüm hakları verilerek çözüm bulunabilir.

Lübnan’da ve Irak’ta sosyal adalet, demokratik haklar ve eşitlik için mücadele eden kitlelerse, bölgede asıl çözümün nasıl sağlanabileceğini ortaya koyuyorlar: Savaşlara, baskı uygulamalarına ve kemer sıkma politikalarına karşı emekçi halkların kendi kaderlerini kendi ellerine almaları için siyaset sahnesine çıkmaları, kalıcı bir çözümün kapısını aralayabilir.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.