Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Başkanlık rejimi tablosu: Ekonomide çöküş, dış politikada iflas, içeride baskı…

0

Türkiye ekonomisi tepetaklak uçuruma yuvarlanmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre, ekonomi, yılın ikinci yarısında yüzde 1,5 daraldı. 2018’in son çeyreğinden itibaren ekonomi son üç çeyrektir daralıyor. Ekonomik küçülmenin dolar cinsinden karşılığı ise çok daha çarpıcı. 2013’te 950 milyar dolar olarak ölçülen ülke ekonomisi, son rakamlarla yaklaşık 720 milyar dolar düzeyine gerilemiş durumda.

Saray yönetimi, ekonomik krizin varlığını önce reddetmiş, kriz olduğunu söyleyenleri vatan hainliği ile suçlamış, ardından krizde en kötünün geride kaldığını iddia etmişti. Fakat TÜİK’in rakamları Saray yönetiminin iyimserliğine fazla yer bırakmıyor. Ekonominin yeniden görece istikrarlı büyüme evresine girmesine dönük bütün veriler olumsuz görünüyor. Son bir yılda iç ve dış yatırımlar çarpıcı bir biçimde düşerken, sanayi ve inşaat sektörleri de kesintisiz bir şekilde küçülmeye devam ediyor.

Ekonomideki küçülmenin faturası, işçi sınıfı ve emekçi kesimlere şimdiden ağır bir şekilde yansıtılmış durumda. İşsiz sayısı son bir yılda 1 milyondan fazla arttı ve 4,5 milyona yaklaştı. Kamu işçilerine ve memurlara sefalet zamları reva görülerek, bu kesimlerin alım gücü dramatik bir şekilde aşağıya çekildi. Temel tüketim ve ihtiyaç kalemlerindeki enflasyon ise, yüzde 15 olarak açıklanan enflasyonun çok daha üzerinde seyrederek, emekçi kesimlerin yoksulluğunu derinleştiriyor. TÜİK tarafından yapılan gelir seviyesi araştırması da bu durumu açıkça ortaya koyuyor. En zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay artarken, en yoksul yüzde 20 daha fakirleşmiş durumda.

Önümüzdeki dönem, ekonomideki kötüleşmeyle birlikte, emekçilere dönük saldırıların daha da yoğunlaşacağı bir dönem olacak. Ücret kesintilerine, işten çıkarmalara, işyeri kapatmalarına karşı birleşik bir mücadele hattı örmekten başka bir seçenek yok. Bu çerçevede, özellikle, metal işçilerinin MESS’le bağıtlayacağı toplu sözleşme süreci oldukça kritik önemde olacak. Metal işçilerinin elde edeceği kazanım işçi sınıfının diğer kesimlerine de yol gösterici olacaktır. Bu nedenle sınıfın bütün kesimlerinin metal işçilerinin mücadelesinde kenetlenmesi, patronların ve hükümetin saldırılarına karşı en geniş dayanışma ağını örmesi hayati önemde olacak.

Dışarıda iflas, içeride baskı…

Saray’dan yönetilen Başkanlık rejimi altında kötü giden, yalnızca ekonomik veriler değil. Saray’ın dış politikada yaşadığı hüsran, her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Bölgeye dönük yayılmacı ve maceracı politikaları bir bir iflas eden Saray yönetimi, Rusya ve ABD arasındaki çatlaklara oynayarak kendine alan açmanın peşinde. Ne var ki, bu doğrultudaki her girişimi, Saray’ın Rusya ve ABD karşısında daha fazla taviz verdiği, ülkenin egemenlik haklarının giderek daha fazla zedelendiği bir tabloyla sonuçlanmakta.

Suriye’deki yayılmacı hedefleri duvara toslayan Saray yönetimi, bütün odağını PYD-YPG’nin geriletilmesi ve mümkünse tasfiyesine vermiş durumda. ABD ile uzunca bir süredir, YPG’ye dönük desteğini çekmesi yönünde yapılan pazarlıklar, Saray’ın istediği sonucu doğurmaktan oldukça uzak. Sınıra yapılan askeri yığınak ve askeri operasyon tehdidi ise, bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir sonuç doğurmayacak. Rusya ve İran ile yapılan pazarlıkların temel eksenini de Kürt özerk bölgesinin tasfiyesi oluşturmakta. Rusya ve rejim ile “Ver Halep’i, al El-Bab’ı” ile başlayan pazarlıklar silsilesi, bugün “Ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi” aşamasına gelmiş görünmekte. Rejimin ve Rusya’nın saldırılarından Türkiye sınır kapısı önüne kaçan yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli ise, bu pazarlıklarda yalnızca masadaki bir koz olarak kullanılmakta.

Saray yönetimi içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. HDP belediyelerine atanan kayyumlar ve HDP’yi kriminalize etmeye dönük sistematik kampanya, bu mantığın bir sonucu. Ne var ki, Saray’ın baskıcı politikaları ne AKP içerisindeki çözülmeyi ne de kitlelerde yaygınlaşan hoşnutsuzluğu durdurmaya yeterli. Bununla birlikte, unutulmaması gereken temel nokta, baskıcı Tek Adam rejiminden kestirme bir yolla çıkış olmayacağı. Sosyalist solun ve işçi örgütlerinin, CHP ile “yumuşak geçiş” hayallerinden kurtularak Saray’ın baskıcı ve işçi düşmanı politikalarına karşı, tabandan örülen bir mücadele planı örmekten başka şansı bulunmuyor. Cumhur ve Millet İttifakları karşısında, işçi sınıfının ve ezilen kesimlerin temsilcisi bir siyasi seçeneği yükseltemediğimiz müddetçe “ehven-i şer” politikasından çıkma şansımız olmayacak.

Hayat pahalılığına ve baskılara karşı: Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ne yapmalı?

0

Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” sloganı ve DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla bir araya gelen emek, meslek ve işçi örgütleri ve siyasi partiler İstanbul’da Emek ve Demokrasi Güçlerini yeniden bir araya getiriyor.

Emek cephesinde geçtiğimiz günlerde damat Albayrak kıdem tazminatını patronların hizmetine sunduklarını söylemiş ve fonun suyunu çektiğini ima etmişti. Hükümetin kalkınma programını Gazete Nisan’ın bir önceki sayısında şöyle işlemiştik: işsizliği ve iş cinayetlerini düşürmemek; yeni zamları işçilerin omuzlarına yüklemek, eldeki tüm fonları patronların kullanımına açmak.

Sarayın “demokrasisinianlamak için; mahkemede suçsuz bulunup aynı gerekçelerle tutukluluğu sürdürülen Selahattin Demirtaş’ın ya da dolardaki yükselişi anlatan bir haberin altına “doların yükselişi bize zam olarak geri gelecek” yorumunu yazan bir vatandaşın “Türk ekonomisinin istikrarına zarar vermekle” yargılanması örneklerine bakmak kâfi.

Ekmek ve adalet yoksa barışın zaten gelemeyeceğini biliyoruz.

Bugüne değin emek, barış ve demokrasiyi savunanlar Türkiye’de bir şey hariç her şeyi denedi. Hükümet ile müzakereler yapmaktan, AB’den, ABD’den, Rusya’dan ve hatta ordudan medet ummaya, burjuvalara çağrılarda bulunmaya ve nihayetinde de CHP’nin işe el atmasını beklemeye kadar onlarca şey denendi. Hepsinin sonu hüsran oldu. Hükümet ile müzakere tek kalemde bitti. İşçi, emekçiler ve Kürt halkı için daha da kötü bir dönem başladı. Darbeler en çok işçi sınıfını ezdi. ABD, AB ve elbette ki Rusya’nın Türkiye’de insan haklarını bir an için bile önemsemediğini, tüm meselenin kendi çıkarları olduğunu gördük. Burjuvazi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de baskıcı ya da demokratik yönetimler içerisinde hep daha kârlı olanı tercih etti.

Tüm bu deneyimler bize geride kalan tek alternatifi hayata geçirmemiz gerektiğini söylüyor: İşçi ve emekçileri mücadelenin başını çeker hale getirmeliyiz. Çünkü Türkiye’de çalışma koşulları ve demokrasi arasında her zaman bir bağ olmuştur, demokratik hakların gaspı ile halka kesilen fatura kol kola yürümüştür.

Bu yüzden “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” diyenlerin DİSK, KESK, TTB ve TMMOB öncülüğünde İstanbul’da bir eylem birliği çağrısında bulunması tüm işçi ve emekçiler için önemli bir gelişmedir. Ancak bu çağrıyı, CHP’ye ulaşılamadığı yahut hükümet ile görüşülemediği için, tabana yaymaksızın ve göstermelik olarak sınırlamak geçmişteki hataları tekrarlamak olacaktır.

Birliğin, adını hak ederek, emek merkezli ve tabana inen bir birlik olması için elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeliyiz.

Toplu sözleşme süreci yaklaşan tüm sendikaların mücadelesini birleştirmek, DİSK üyesi sendikaların toplu sözleşme sürecini platformla birlikte daha büyük bir dayanışma ve örgütlülükle örmek Türkiye işçi sınıfına yepyeni bir kapı aralayabilir. Platformun DİSK’e üye olmayan mücadeleci sendikaları, sendika şubelerini yahut sendikasından destek alamayan mücadeleci işçileri de kapsar hale getirilmesi için olanaklar seferber edilmelidir.

Başarıyı getirecek olan, platforma şu ya da bu kurumların katılımı değil nasıl ve ne için mücadele edeceğimiz olacaktır. Sendikaların tabanlarını dahil ettiği, işçileri önderliğe iten bir birlik Türkiye’nin demokrasi ve yoksulluk sorununu, savaş ve bağımlılık sorunlarıyla birlikte çözebilir.

Cemmu ve Keşmir: Hint işgali ile Pakistan yayılmacılığı altında bölge işçi sınıfı

0

Bugün Hindistan’a bağlı iki yerleşim birimi olan Cemmu ve Keşmir (bundan sonra C&K), 1947’den bu yana Hindistan, Pakistan ve Çin arasında bir anlaşmazlığa konu oluyor. Pakistan bölgeyi “Hindistan İşgalindeki Keşmir” olarak adlandırıyor. Bu doğru ancak Pakistan’ın bu tanımlamayla ifade etmek istediği, Keşmir’in aslında kendine bağımlı olması gerektiği.

C&K Ağustos 1947’de bağımsızlığını kazandığında, devlet başkanı Hari Singh’e Pakistan’a veya Hindistan’a katılması teklif edildi. O sırada ülkede egemen olan C&K Ulusal Konferansı laik saiklerle, devletinin İslamcı bir karakter taşıdığı Pakistan’a değil, Hindistan’a katılma eğilimi gösterdi. Bunun üzerine Ekim 1947’de Pakistan destekli aşiretler C&K’nin batısını işgal etti. Hari Singh Hindistan’dan yardım talep etti ve Hindistan da, belirli şartlar karşılığında yardım etmeyi kabul etti. Bugün, bu iki ülkenin de askeri güçleri, bağımsız olması gereken C&K’de konumlanmayı sürdürüyor.

1952’de C&K’yi yöneten Kurucu Meclis hazırladığı yasal metne, C&K’nin özerkliğini koruma altına alan 370. bendi ekledi ve Hindistan Yargıtay’ı da bu maddeyi kabul etti. 25 Ocak 1957’de Kurucu Meclis kendini feshetti ve böylece C&K, 370. bentte belirtilen özerklik durumuyla, resmi olarak Hindistan’ın bir parçası oldu.

Ancak iktidardaki Hindistan Halk Partisi 5 Ağustos 2019’da artık bu bendi; yani C&K’nin kendi anayasasını, bayrağını, özetle özerkliğini tanımadığını ilan etti. Anlaşmaya göre özerklik ancak C&K halkının seçilmiş temsilcilerinin Kurucu Meclis’te bu kararı almasıyla ve yasama meclisinin de onaylamasıyla kaldırılabilir. Ancak seçilmiş temsilciler böylesine bir karar almadığı gibi, C&K yasama meclisi de Kasım 2018’de Hint iktidarı tarafından kapatılmıştı.

Şimdi 13 milyon kişinin yaşadığı C&K, bir yabancı askeri güç olan Hindistan’ın işgali altında. Belçika, Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerden daha fazla nüfusa sahip bu bölgenin insanları yaklaşık iki aydır evden çıkma yasağıyla, yetersiz beslenme ve gıda kıtlığıyla, toplanma özgürlüğünün askıya alınmasıyla, toplu ulaşımın durdurulmasıyla ve işgale karşı gelenlerin tutuklanmasıyla karşı karşıya. Hindistan bölgedeki telefon hatlarını kesti ve interneti durdurdu. Bölge kaynakları tutuklananların sayısının 6000’in üzerinde olduğunu söylüyor. Tek başına bu istatistik dahi, baskının olağanüstü boyutlarını göstermek için yeterli.

Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin bu saldırıyla hedefi, C&K topraklarını Hint yerleşimcilere açarak hem Hint kapitalizminin sermaye birikim kanallarının nefes almasını sağlamak, hem de C&K’nin demografik yapısını dönüştürerek ülke içindeki baskıcı politikalarına milliyetçi gerekçeler sağlayabilmek. Bu hat, Pakistan’ın saldırganlığı da düşünüldüğünde, C&K’yi bölgesel bir sömürge statüsüne getirmeyi ve onu bölgenin, Filistin tipi bir yerleşimci kolonisine dönüştürmeyi öngörüyor. Modi’nin İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı olmasına şaşırmamalı! Çin Pakistan’ı, Rusya da Hindistan’ı desteklerken ABD emperyalizmi iki bölge ülkesine de askeri harekatlarında dikkatli olmaları uyarısını yapıyor.

Burjuva yönetimlerin sözde demokratik biçimlerini terk ediyor olmaları uluslararası bir eğilim. Hint kapitalizminin oligarkları ve Pakistanlı egemen bloklar ülkelerinde yükselen sefaletin ve sosyal eşitsizliğin çaresini diktatoryal rejimlere doğru giden adımlar atmakta buluyor; bunlardan önemli bir tanesi de C&K’nin işgaliyle ülke içinde baskıcılaşmanın mazeretlerini üretebilmek ve sermaye için yeni pazarlar yaratmak. C&K işgali, dünya işi sınıfına karşı gerçekleştirilmiş jeostratejik bir saldırı olma özelliğini taşıyor. Bu bağlamda Hindistan ile Pakistan’daki işgale karşı sosyalistler desteklenmeli, C&K emekçilerinin bağımsız örgütsel ve politik sınıf hattı savunulmalı ve en önemlisi, C&K halkının kendi kaderini tayin hakkı savunulmalıdır.

İDP’nin 2019 yaz okulu başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2019 yılı yaz okulunu başarı ile gerçekleştirdi. Okulun ana gündemi “Türkiye’de politik ve sosyal devrim” idi. Okul, yakın zamanda kaybettiğimiz ve Türkiye Troçkizmi’nin kurucuları arasında yer alan Ahmet Doğançayır yoldaşın anısına ithaf edildi. Yaz kampı olarak organize edilen okul boyunca katılımcılar atölyeler şeklinde dağılarak, birçok teorik ve politik sorun üzerine çözüm önerilerini tartışıp masaya yatırdı.

Yaz okulunun ilk gününde Türkiye ve emperyalizm arasındaki nesnel bağlar üzerinden bağımlılık ilişkileri tartışıldı. Katılımcılara önceden iletilmiş okumalar üzerinden yapılan görüş alışverişleri sonucu her atölye, vardığı sonuçları okulun geneliyle paylaştı ve tartışmaya açtı. Burada özellikle Buharin’le Lenin’in emperyalizm teorileriyle Samir Amin gibi üçüncü dünyacı ekolün argümanları arasındaki açı odağa alındı. Ruy Mauro Marini’nin alt-emperyalizm tezinin Türkiye’nin uluslararası sosyo-politik konumunu açıklayıp açıklamadığı konuşuldu.

Okulun geri kalan günlerinde siyasal demokrasi sorunu üzerinden Türkiye’de sürekli devrim, ulusal sorun ve bu sorunun programatik çözümü gibi konulara eğilindi. Milli Demokratik Devrim tezinden reform mu devrim mi tartışmasına, Şubat ile Ekim devrimlerinin karşılıklı ilişkilerinden Kemalizm’in sınıf tahliline dek zengin bir yelpazede gerçekleşen atölyelerin sonuçları verimli oldu.

Son gün gerçekleştirilen kadın atölyesinde 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi ve kadın hareketinin gündeminde olan tartışma başlıkları konuşuldu. Kadın hareketinin talepleri ile sloganları, kadın grevlerinin öznesi ve kadın sorununun kapitalizm sorunuyla iç içe girmişliği önde gelen başlıklar arasındaydı.

İDP yaz kampında bu konuların hepsi ele alınırken belki de vurgulamak gereken en önemli nokta ise şu oldu: Mücadeleci işçiler olarak, devrimciler olarak her yerde ve her zaman hayatın merkezinde olmaya çalışmak ve programımızı kitlelere anlatmak zorundayız.

“Ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi”

0

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Suriye’de siyasi çözüm için anayasa komisyonunun oluşturulduğunu açıkladı. Aslında anayasa komisyonu tartışması karşıdevrimci Esad rejimi, yine 2011 yılından itibaren bölgede kitle ayaklanmasının bastırılması için aynı rolü üstlenen Türkiye, Rusya ve İran gibi bölge ülkeleri ile emperyalizm tarafından üzerinde uzun sayılabilecek bir süredir uzlaşılan bir konuydu. Adı geçen ülkeler ve ABD’nin ilk temel ortaklaştıkları konu 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk ayaklanmalarının bir parçası olarak gelişen, Suriye’deki rejim karşıtı kitle seferberliklerini ezmek ya da yolundan çıkartmak idi. Bu süreci ilerletmeye çalışırken de tüm ülkeler, bir yandan ortak hedefleri etrafında hareket etseler de bölgede kendi öznel çıkarlarını pekiştirmek adına da farklı araçlar kullanıp, farklı pozisyonlar benimsediler.

İç savaş dinamikleriyle kitle ayaklanmasını bastırmakta bir düzeye ulaştıklarına vakıf olduklarında ise ikinci tartışma konuları, Suriye’de nasıl bir “geçiş süreci” örgütleyecekleri oldu. Bu konuda da pazarlık masasına en zayıf oturan ama en ayrıksı sesi çıkartan Türkiye’yi “yola getirmeleri” pek zor olmadı ve Suriye’de Esadlı bir geçiş sürecinin planlanması konusunda anlaşmaya varıldı. O andan itibaren bugüne kadar gelişen süreçte de saymış olduğumuz ülkeler arasında “geçiş sürecinden” kendi bölgesel çıkarları ekseninde ne kopartabileceklerinin pazarlıklarına tanık olmaktayız. Soçi ve Astana süreçlerini, ülkelerin birbirleriyle ve dolaylı ya da dolaysız şekilde Esad rejimiyle yaptıkları diplomatik görüşmeleri ve ortaklaşa ya da birbirlerinden icazet alarak gerçekleştirdikleri askeri harekatları bu bakış açısından değerlendirmek gerekir.

Rusya ve İran 2011’den beri bölgedeki stratejik ortaklıkları doğrultusunda hareket ederek, karşıdevrimci Esad rejiminin yanında rol aldı ve onun bekası uğruna mücadele etti. İran’ın bu süreçten temel beklentisini ABD ve İsrail eliyle bölgede “yalnızlaştırılma” çabası karşısında Suriye rejimi ve Hizbullah ile tarihsel ortaklığını muhafaza etmek oluşturuyor. Rusya ise kartlarının önemli bir bölümünü Suriye rejimi üzerinde geçmişe dayanan etkisini, rejimin mevcut zayıflıklarından hareketle perçinlemek ve gerek bölgede gerekse de Doğu Akdeniz’de etkinliğini artırmak yönünde kullanmakta.

ABD’nin sürece müdahalesini ise Afganistan ve Irak yenilgileri ile başlayan, 2011 yılında tüm bölgeyi etkileyen devrimci kitle seferberlikleri ile bölge halkları tarafından daha derinden sorgulanmasının önü açılan emperyalizmin Ortadoğu’daki politik egemenliğini yeniden tahkim etme girişimi şekillendirmekte. Bu doğrultuda, İsrail ile süren stratejik ittifakı daha da güçlendirmek amacıyla, ABD, gerici Suud rejimi ve darbeci Sisi hükümeti ile işbirliğini ilerletiyor. Öte yandan Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt önderliklerini destekler bir pozisyon benimseyerek bu iki ülkedeki etkinliğini korumayı hedefliyor.

Müslüman Kardeşler kozunun hızlı bir şekilde iflas etmesinden sonra bölgede radikal İslamcı, mezhepçi gruplar üzerinden bir müdahale ekseni belirleyen Türkiye, bu maceracı dış politikasında da umduğunu elde edemedi. Şimdi ise pazarlık masasına mülteci sorunu ve Kürt düşmanlığını koyarak dış politikada kendisine manevra alanı kazandırmayı hedefliyor. Mülteci sorunu üzerinden emperyalizm ve bölge ülkeler üzerinde Suriye’de bir güvenli bölgenin inşa edilmesi basıncını yaratmaya çabalarken, İdlib’te sürdürmekte olduğu mezhepçi politikanın yenilgisini kabule zorlanıyor. Kürt düşmanlığı ise Esad rejimiyle en temel yakınlaşma noktası olmasının ötesinde Saray rejiminin kendi iç politikasındaki sıkışmışlığında da bir konsolidasyon aracı olarak kullanılmaya çalışılıyor.

Mevcut tabloyu kısaca özetlemek gerekirse, Suriye üzerinden gelişen tüm bu pazarlıklarda bölge ülkelerinin kendi çıkarlarını gözetmeye çalıştıkları aşikâr. Ancak bundan daha da önemlisi ve tüm bu ülkelerin ortak hareket noktası, emperyalizmin bölgedeki çıkarları doğrultusunda statükonun korunması ya da bu eksende yeniden inşa edilmeye çalışılması. Çünkü kendi ekonomik ve diplomatik çıkarlarını garanti altına alacak olanın bu olduğunun bilincindeler. Bu nedenlerle Suriyeli halkların kendi kaderlerini tayin etme girişimlerinin önüne karşıdevrimci Esad rejimiyle işbirliği içerisinde radikal İslamcı çeteleri, iç savaş metotlarını sürdüler, askeri müdahalede bulundular. Tüm bu girişimler kitle ayaklanmasının geri çekilmesinin ve Esad rejimi muhafaza edilerek bir geçiş sürecinin planlanmasının önünü açtıysa da Suriye’de rejimden, bölge ülkelerinden, radikal İslamcılardan ve emperyalizmden bağımsız bir şekilde kendi geleceğini tayin etmek isteyen halk hareketini nihayete erdiremedi.

Almanya eyalet seçimleri: Devrimci alternatifsizlik

0

Geçtiğimiz Ağustos ayında Almanya’nın Brandenburg ve Saksonya eyalet seçimlerinde potansiyel oy dağılımını gösteren anketlerin aşırı sağcı Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland/AfD) partisinden yana olması, iktidar koalisyonu da dahil pek çok kesimi endişelendirdi. Korkunun ecele faydası olmayacak ki AfD iki eyalette de, seçimi kazanamasa da, oylarını ciddi şekilde yükseltti. Saksonya eyaletinde muhafazakâr Hristiyan Demokrat Parti (CDU) %32 ile 1990 yılından beri en kötü seçim sonucunu görürken, AfD oy oranını %17,6 artırdı ve %27,3 ile ikinci parti oldu. İktidar koalisyonunun başını Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) çektiği Brandenburg’ta da SPD bu eyalet için tarihindeki en kötü seçim sonucuyla %27,2 ile birinci oldu. Karşılığında ise AfD oylarını %10,5 artırdı ve %22,7 ile ikinciliğe oturdu. AfD’nin oy artışı, burjuva medyada, Nazizm’in hortlaması, Almanya’nın kronik sorunu faşizmin ve neonazizmin yükselişi olarak yorumlandı.

Eyalet seçimlerine gidilirken...

Sosyal demokratların desteği ile iktidara tutunan Hristiyan demokratlar 2017’deki son genel seçimlerden sonra halkın desteklemediği koalisyon hükümetlerini sürdürmüşlerdi. Bunun üzerine oy oranı %12,6’yı bulan AfD ana muhalefet haline gelmişti. İktidar koalisyonu ise yaptığı anlaşmalarla AfD’ye devlet aygıtı ve kolluk kuvvetleri içerisinde etki alanı sağlamak zorunda kalmıştı.

AfD’nin göçmen karşıtı politikası hem Hristiyan demokratlar hem Sosyal demokratlarda, parti içerisinde dahi destek bulmuştu. Sol Parti’de (Die Linke) dahi göçmenlerin kabul edilip edilmeyeceği tartışma konusu olmuştu. Bununla da kalmamış, geçtiğimiz Haziran ayında Hristiyan Demokrat Birlik Partisi üyesi Walter Lübcke, AfD ile bağlantısı resmi kanallarca inkâr edilse de alenen ortada olan bir faşist tarafından katledilmişti. Walter Lübcke’yi faşist çetelerin hedefi haline getiren şey ise göçmenlerin ülkeye girişini destekliyor olmasıydı.

2010’dan beri neredeyse düzenli olarak azalan işsizlik oranına, istikrarlı enflasyon ve faiz oranlarına ve ekonomik büyümesine rağmen ekonomik bozulma kendisini tüketici güven endeksinde ele veriyor. Son bir yıldır düzenli olarak düşen tüketici güven endeksi, son verilere göre %34 azalma ile -3,9 seviyesine gelerek halkın ekonomik sıkıntılar yaşamaya başladığının bir göstergesi oluyor. Deutsche Bundesbank verilerine göre geçtiğimiz Nisan ayından itibaren %2,79 artışla sıçrama yapan işsizlik de halkın ekonomik kaygılarını derinleştiriyor.

Bu şartlar altında popülist söylemleri ile AfD, ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen başıboş küçük mülk ve iş sahiplerini başta göçmenler olmak üzere, işçi sınıfına ve kadın hareketine karşı cephe alarak örgütlemeye başlamış gözüküyor. AfD henüz militan işçi mücadelelerini küçük burjuva kitle hareketiyle bastırmış, bu çeşit çeteleri tam olarak organize edebilmiş bir yapı olmasa da ileride bir devlet rejimi olarak faşizmin bayrağını taşıması muhtemel olan bir parti.

Kapitalistlerin kâbusu mu hayali mi?

Hristiyan ve Sosyal demokratların seçim sonuçları karşısındaki endişelerinin gerçek olmadığını iddia etmek için elimizde bir neden yok. Onlar ne iktidarlarından olmak istiyorlar ne de lümpen bir küçük burjuva güruhun çeteler oluşturmasını, devleti ele geçirmesini arzuluyorlar. Onlar işçinin her gün olağan şekilde sömürülmesini, göçmenlerden bir kısmının alınıp fazlalıkların kaderlerine terk edilmesini, çarkların olağan şekilde dönmesini istiyorlar. Fakat tarih, salt insan iradesiyle şekillenmiyor. Kapitalizmin ve sınıflar mücadelesinin birtakım içsel kanunları var. Kriz dönemleri bu yasaların belirgin hale geldiği zamanlar.

Bugüne kadar olmadığı gibi bugün de yaklaşan tehlike burjuvazinin hezeyanları, sivil toplumun iç çekişleri, yeşillerin ağlamaları ile çözülemez. Çözüm Avrupa’nın pek çok ülkesinde görülmeye başlayan bu faşist çeteleşmeye karşı işçilerin uluslararası birlikteliğidir. Sendikalar, işçi partileri ve fabrika/işyeri komiteleri, cinayetler işlemeye başlamış bu yapılara karşı göçmenler ile dayanışma içinde örgütlenmeli, cenaze alaylarını kalabalıklaştırmakla kalmayıp fiziksel, örgütsel ve ideolojik olarak faşist çeteleri dağıtmalıdır.

Kadın cinayetleri önlenebilir!

0

Emine Bulut 18 Ağustos günü öldürüldü. 23 Ağustos’ta sosyal medyaya düşen görüntüler sonrasında haberdar olduk. Ağustos ayında öldürülen 49 kadından sadece biriydi. Belki öldürülen diğer kadınlar gibi iki satıra sığdırılacaktı ama sosyal medyada yayılan son görüntüleri ile toplumsal bir etki, bir yüzleşme yarattı. Erkek şiddeti en çıplak haliyle hayatlara, vicdanlara dokunurken, kadınların “artık yeter” sesi daha da güçlendi.

Ama yetmedi! Emine Bulut’un ardından onlarca kadın daha erkekler tarafından öldürüldü. Eşleri, boşandıkları eşleri, ayrılmak istedikleri erkek arkadaşları tarafından…

Bu cinayetler önlenemez miydi? Elbette önlenirdi.

Kadın cinayetlerinin hemen hemen hepsi bir şiddet sürecinin sonunda yaşandı. Kadınlar karakola gitti, şikâyet etti, korunma kararı çıkarttı… Bu cinayetlerin hiçbiri öyle bir anda olmadı. Kasten, önceden tasarlayarak, planlanarak işlendi. Belki duygusal şiddetle başladı, tehditle devam etti, fiziksel şiddete döndü… Hiçbiri bir anda olmadı!

Peki, öyleyse neden önlenmedi? Yasalar mı yetersizdi?

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı kanun önleyici tedbirler ve yaptırımlar sunuyordu.

Ama etkin şekilde uygulanmadı. Neden uygulanmadı? Kadınların şikâyetleri, korkuları, talepleri neden karşılık bulmadı? Bırakın karşılık bulmasını, görmezden gelindi, “eve git, kocandır” dendi, kadına dönük erkek şiddeti çeşitli bahanelerle meşrulaştırıldı ve en önemlisi cezasız bırakıldı.

Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetle, erkek egemen sistem arasında doğrudan bir bağ kurmaktan her zaman kaçınıldı. 17 yıllık AKP iktidarı boyunca ve bugün Başkanlık rejimince yeni-muhafazakâr politikalar ile kadının eşitsiz konumu açıkça pekiştirildi. Bir yandan kadına yönelik şiddet kınanırken mesela, bir yandan Kadın Bakanlığı kaldırıldı; söylemler ve uygulamalarla kadının “rolü, görevi ve haddi” her daim bildirildi! Çok öteye gitmeyelim, henüz Emine Bulut cinayetinin üzerinden bir ay geçmeden, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirme projesi henüz uygulanmadan kaldırıldı… Çünkü biliyoruz ki özelde bu rejim, en genelde ise kapitalist sistem, erkek egemenliğinden besleniyor, doğrudan bunun üzerinde yükseliyor. Bu yüzden, vicdana gelip birtakım tedbirleri uygulamaya koymayacak, hiçbir zaman koymadı. Kazanımlar, her zaman mücadele ile elde edildi.

Şimdi kadın cinayetlerine karşı da bu mücadeleyi büyütme, sesimizi daha çok yükseltme zamanı!

Kadın örgütleri, feministler, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı mücadelede ortaklaşan tüm kadınlar, Kadınlar Birlikte Güçlü koordinasyonuyla 28 Eylül’de (25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne yaklaşık 2 ay kala) “Kadın Cinayetlerini ACİL ÖNLE!” kampanyasını başlattı. Bu süre boyunca işyerlerimizde, mahallelerimizde, okullarımızda, bulunduğumuz her alanda bu sesi duyurmamız, devlet tarafından gerekli önlemlerin alınması, yasaların uygulanması, sığınma evlerinin açılması, kadın cinayetlerini besleyen sistemle mücadele için taleplerimizi yaygınlaştırmak büyük önem taşıyor. Çünkü kadın cinayetleri önlenebilir!

İDP Polimer Kauçuk’ta başlayan direnişi ziyaret etti

0

Çerkezköy Kapaklı organize sanayi bölgesinde yer alan Polimer Kauçuk (EATON) fabrikasında küçülmeye gidilmesi gerekçe gösterilerek işten çıkartılan 20 işçi fabrika önünde 3 gündür direniyor.

2000’den fazla işçinin çalıştığı ve Petrol-iş sendikasının örgütlü olduğu fabrikanın patronu ekonomik krizin arkasına sığınarak bu hafta itibariyle kademeli şekilde işten çıkarmaları başlatmış durumda. Direnişteki işçiler bugüne kadar 150’ye yakın kişinin çıkartıldığını ve sayının 700’e kadar yükseleceğini belirtiyor. Ancak 20 kişinin başlattığı direnişten çekinen patron, sonrasında yaptığı işten çıkartmalarda “ekonomik durum biraz düzelsin, sizleri yeniden işe alacağım” yalanına başvurarak tüm işçilerin direniş alanında birleşmesini engellemeye çalışıyor.

Bağlı bulundukları Petrol-İş sendikasının 1 numaralı şubesiyle görüşen direnişteki işçiler ise bugüne kadar şubenin mücadelelerine destek sunmadığını ve hatta direnişin yanında dahi olmadığını belirtiyorlar. Bu durum karşısında sendika genel merkezinin sürece dahil olmasını bekleyen işçiler genel merkez ile sonuçlarının önümüzdeki hafta belli olacağı bir görüşme gerçekleştirdi.

Bağlı bulundukları şubeyi mücadeleci bir çizgiye çekmek için basınç uygulamaya çalışan işçiler, bir yandan da işten atılan fakat patronun işçileri bölmeye dönük söylemleri sonucu direniş alanına gelmeyen sınıf kardeşleriyle bağ kurmayı sürdürüyor.

Polimer işçileri hukuksuz bir şekilde işten atılmalarının karşısında işlerini geri alana kadar kararlılıkla mücadeleyi sürdüreceklerini ve patronların krizinin faturasını işçilerin ödemeyeceğini vurguluyor. Bu süreçte başta Petrol-İş sendikası olmak üzere diğer sendikalardan, sınıf örgütlerinden destek ve dayanışma bekliyorlar.

Biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Polimer Kauçuk işçilerinin bu haklı mücadelelerini destekliyoruz!

Krizin faturası patronlara! İşten çıkartmalar yasaklansın!

İDP Kadıköy İlçe Teşkilatı Cargill işçilerini ziyaret etti

0

İDP Kadıköy İlçe teşkilatı olarak, direnişlerinin 527. gününde Cargill işçilerine Palladium önünde ziyaret gerçekleştirdik.

Direnişlerinin Nestle direnişinden güç aldığını anlatan işçiler, “Nestle’de işçiler nasıl kazandı da bize moral olduysa, biz de kazanıp moral vermeliyiz. Kimse kusura bakmasın, işçi sınıfının başarıya ihtiyacı var!” diyorlar.

İşçilerden biri; “Bu beş yüz küsur gün ne demek biliyor musunuz? Bantı geri sarıp o güne dönsek çok çekingen insanlar görürdünüz. Böyle konuşamazdık. Değil ki kameralara, mikrofonlara konuşacağız. Bak şimdi sizinle saatlerdir ne güzel konuşabiliyoruz. Direniş çok iyi bir okul oldu bize. Her şey Tek-Gıda’dan arkadaşımızın ‘Bakın ben bir slogan atacağım, siz iki kez tekrarlayacaksınız’ demesiyle başladı. Sıfırdan buraya geldik,” diye gelişimlerini açıklarken bir diğer direnişçi işçi; “Bizi gören şaşırıyor. Deli diyenler de var. Diyorlar ki, paranızı almışsınız niçin direniyorsunuz? Ben direnişe başladığımız gün mahkemeyi kazanacağımızı biliyordum. Ama bu bize yetmez çünkü mahkeme ‘suç işlemişsin, işe iade davasını işçiler kazanmıştır’ da dese Cargill bize para verip gönderebilir. Bir işçi için alacağımız 40-50 bin çok fazla gibi görünüyor ama bizim içimiz bunu kaldırmıyor. Ne demek, biri gitsin birini öldürsün sonra para verip sıyrılsın. Suç suçtur. Biz de insanız. Bizi küçük görmeye, yukarıdan bakmaya kimsenin hakkı yok. Bunu göstermek ve ‘Kazanabiliriz, o iş yerine döneriz’ diyebilmek için mücadele ediyoruz. Nestle’deki direnişi hatırlıyorum. O direnişi bir Nestle emeklisi ziyaret etmişti. Uyarmıştı onları ‘Çocuklar ben hayatımda Nestle’nin geri aldığını görmedim’ demişti. Direnenler kazandılar. Biz de bu örneği göstermeliyiz,” dedi.

527 gündür sürekli değişen mücadele yöntemleri ile ilgili olarak ise direnişçiler şunu söylüyor: “Cargill direnişimizin en önemli noktası bu. Biz çadır kurup, kendimize saklanacak alan yaratmamaya karar verdik. Kimse tavla-kâğıt oynamayacak. Her gelen geçen bizi görecek. Bugün deprem olduğunda insanları biz sakinleştirmeye çalıştık. Kolonya, çay verdik. Hasta olanlara baktık. Onlar da bizi gördüler, ‘Bunlar da iyi insanlarmış’ dediler. Kendimizi hep dışarıya açmaya çalışıyoruz. Direnişe başladığımız gün, mücadelemizin böyle olacağını, gerekirse İstanbul’a gerekirse de başka yerlere gideceğimizi biliyorduk. Bundan sonra da direnişimizi yeni şekillerde sürdüreceğiz. Cargill’i, onların müşterilerini, birbirini tutan tüm patronları aynı şekilde rahatsız edip kazanacağız.

İDP Kadıköy İlçe Teşkilatı olarak mücadelenin bulaşıcı olduğunu biliyor ve bu mücadeleleri birleştirmek gerektiğini söylüyoruz.

Cargill işçisi yalnız değildir!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Otomobil işçilerinin grevi General Motors’tan büyük

0

Otomobil işçilerinin grevi General Motors’tan büyük: Öğretmenler, otel işçiler ve süpermarket kasiyerleri 50.000 General Motors işçisinin greve çıkmasında nasıl ilham kaynağı oldu

Steven Greenhouse

17 Eylül 2019

Gazete Nisan’ın notu: Aşağıda çevirisini paylaştığımız yazı, Gazete Nisan’ın editoryal ve politik çizgisiyle uyumlu olmamakla beraber, okuyucularımızın ABD’de sürmekte olan metal işçilerinin grevi hakkında bilgilendirilmesi amacıyla yayımlanmaktadır.

Başarılı grevler beraberinde daha fazla grev getirir. 50,000’e yakın General Motors işçisi Pazar gecesi 23.59’da greve çıktında bu, son on yıllarda yaşanan en büyük grevlerden sadece sonuncusuydu. Geçen sene Batı Virginia’da zaferle sonuçlanan öğretmenlerin grevi bu kıvılcımı başlayan olaydı. Bu grev Oklahoma ve Arizona’da eyalet çapında iş bırakmalara olduğu gibi, Kentucky, Colorado ve Los Angeles’ta da grevlere ilham oldu. 

General Motors grevcileri emeğin yeni başarılarından ve deviniminden faydalanabilir 

Öğretmenlerin sendikaları olağanüstü derecedeki güçlü kamu desteğini arkasında hissetmişti; veliler ve öğrenciler onlarla beraber yürümüştü. Dayanışmanın yükselmesi sendika önderlerine ve üyelerine yeni bir cesaret sağlamıştı. Geçen sonbaharda bu, 7700 Marriott Otel işçisinin 8 şehirde greve çıkmasına ilham olmuştu. Ve bu işçiler, kendi endüstrilerinin çok ötesinde yankılanan bir mesajı borazanla ilan etmişlerdi: Kendi ücretlerinde gerçekleştirilen zamlar, ev giderlerinin yanında bir hiçti ve bu yüzden, tek bir işte çalışarak hayatta kalamıyorlardı. 

Otel işçilerinin başarısı Nisan ayında New England’daki 30,000 Stop &Shop işçisinin greve çıkmasında etkili oldu. Sendika önderleri, toplumdan market işçilerine gelen desteğin derinliğine şaşırdılar. Süpermarket kasiyerleri hiçbir zaman devlet okulu öğretmenleri kadar sevilmemişti… Politikacılar da sahneye girdi. Joe Biden, Pete Buttigieg, Amy Klobuchar ve Elizabeth Warren onlarla birlikte yürüdü. General Motors işçileri de hiç şüphesiz benzer politik desteklere güveniyor.

Bu grevlere destek çıkan güçlü kamuoyunun kaynağı, şirket kârları yükseklerde uçarken, Amerikalıların yaygın olarak ücret donukluğu nedeniyle perişan olmasında ve gelir adaletsizliğinde aranabilir. İstihdam verileri ve ekonomik büyüme güçlü de olsa Amerikalıların durumu şöyle: Federal Rezerv Kurumu’nun yeni yayımladığı bir rapora göre hane halklarının %40’ı beklenmeden çıkabilecek olan 400 dolarlık bir masrafı karşılayamayacak durumda.

Bütün bunlar yeni yayımlanan bir Gallup anketinin, neden toplum bazında sendikalara olan desteğin %64’e tırmandığını gösterdiğini açıklaması bakımından yardımcı olabilir. On sene önce bu desteğin oranı %48’di; bugün ise son 50 senenin en üst noktasında. Geçen sene gerçekleştirilen bir M.I.T araştırması sendikasız işçilerin %50’sinin, eğer ellerinde olsaydı bir sendikaya katılmak için oy vereceklerini gösteriyor. Bu oran 1995’te %32’ydi. 

General Motors’ta iş bırakma başladığından bu yana sendika önderleri grevin şirketin kendisinden büyük olduğunu söylüyor. “Bugün tek bir ses olarak güçlü duruyoruz; üyelerimiz için ve bu ulusun işçi sınıfı halkı içinın temel hakları için ayağa kalkıyoruz” diye konuştu Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) genel başkan yardımcısı Terry Dittes. Otomobil işçileri, yalnızca dondurulan ücretleri için değil ama eğitim bütçesini arttırarak, sınıfların nüfusunu düşürerek ve modası geçmiş ders kitaplarını yenileyerek öğrencilerine yardım etmek için de greve çıkmış olan öğretmenlerin mücadele kitabından öğreniyor.

Birçok Amerikalı fabrikaların denizötesine taşınmış olmasından dolayı öfkeliyken, otomobil işçileri aynı zamanda General Motors’un Lordstown, Ohio’daki müthiş büyüklükteki sanayi kompleksini yeniden açmasını talep ediyor. Şirket, sanayi kompleksinin kapamış olmasının sebebinin Chevy Cruze’lara olan talebin azlığı olduğunu söylüyor. Halbuki aynı arabayı üreten Meksika’daki fabrika açık kalmayı sürdürüyor. Birçok işçi gelirlerinin sabit kalması ve mesleklerinin barındırdığı riskler dolayısıyla öfkeliyken, sendika General Motors’un bu denli fazla geçici işçi çalıştırmasını da durdurmaya çalışıyor. General Motors’ta kadrosuz, geçici işçiler şirket işgücünün %7’sini temsil ediyor ve saatte 15 dolar kazanıyorlar. 

Donald Trump’ın 2016’daki seçimleri kazanmasının bir nedeni de, birçok işçinin sistemin kendilerine karşı donatılmış olduğuna inanmalarıydı. Bu duygu durumu General Motors grevini de ateşliyor. Şirket geçen sene dünya çapında 8.1 milyar dolar kâr etti ve son 30 yılda da Kuzey Amerika’da 35 milyar dolar kâr etti. Bu yüzden işçiler, şirket sanayi komplekslerini kapatmak istediğinde buna içerliyorlar. Özellikle de sendika üyeleri bu kadar taviz tanımışken: Mesela, şirketi iflastan kurtarmak için hayata geçirilen bazı sınai tesislerdeki iki kademeli ücret sistemi gibi (bu sistem uyarınca, işe yeni başlayan işçiler, eski işçilerin ücretlerinin yarısını kazanıyorlar).  

General Motors zaten cömert bir öneri yaptığında ısrar ediyor; 5400 iş teklif ettiğini ve Birleşik Devletler’deki sanayi komplekslerine 7 milyar dolardan fazla yatırım yapacağını söylüyor. “İyi niyetle ve aciliyet duygusuyla pazarlık yaptık” diyor General Motors ve devam ediyor: “Amacımız, çalışanlarımız ve işimiz için güçlü bir gelecek inşa etmek olmayı sürdürüyor.”

General Motors grevleri Amerika tarihinde sinyal verici olaylar olmuştur. 1936-37’deki Flint oturma grevi, o sıralarda dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan General Motors’taki 2000 işçinin sendikallaşmasıyla sonuçlanmış ve karşılığında bütün ülke çapında bir sendikalılaşma dalgasını tetiklemişti. 1945-46’da 175,000 General Motors işçisinin 113 gün süren grevi Detroit Paktı olarak bilinen bir anlaşmayla sonuçlanmıştı. Bu anlaşmayla ücretlerde yükselme, sağlık sigortası, emeklilik aylıkları kazanılmış ve diğer sendikalar ile şirketler için bir model oluşturmuştu. 1970’te UAW en yüksek üyeliğine yakın olduğu bir sırada, 400,000 üyesi General Motors’a karşı iki ay boyunca greve çıkmıştı; o sıralarda General Motors hala dünyanın en büyük şirketlerinden biriydi. Sendika bu mücadeleden zaferle çıktı ev hatırı sayılır bir ücret zammı kazandı.

Zamanla hem General Motors, hem de Otomobil İşçileri Sendikası küçüldü. General Motors bugün Volkswagen’in yarısı büyüklüğünde ve sendika da 1.5 milyon üyeden 430.000’e kadar geriledi. 

Ancak birçok işçi haksız yere işverenleri tarafından boğuluyormuş gibi hissederken ve sendika önderleri de yeni başarılarla yüreklenmişken, yeni grevlerin patlak vermesi muhtemel.

28 Eylül: Kürtaj hakkı için küresel mücadele günü

0

Geçtiğimiz aylarda bizim de katıldığımız “Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya” çerçevesinde uluslararası bir dayanışma kampanyası başlatılmış ve Arjantin’de yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı için yıllardır sürmekte olan seferberlik kapsamında kongreye tekrardan bir yasa tasarısı sunulmuştu. Bu hafta Fas’ta, kürtaj yaptırdığı için yargılanan gazeteci Hacer Reysuni’nin duruşmasının olduğu gün, kürtaj yasağının kaldırılması için “Yasa değişene kadar hepimiz yasadışıyız” diyen 5000 kişinin imzaladığı bir manifesto yayımlandı. Son olarak dün, Meksika’nın Oaxaca Eyaleti’nde kürtaj yasallaşarak suç olmaktan çıkarıldı. Daha pek çok örnekte olduğu gibi dünyanın çeşitli yerlerinde kadınların yasal kürtaj mücadelesi devam ediyor. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) 28 Eylül Kürtaj Hakkı için Küresel Mücadele Günü için yayımladığı deklarasyonu sizlerle paylaşıyoruz.

Tüm dünyada üreme çağındaki kadınların yarısından fazlası, kürtaja geniş ölçüde izin verilen ülkelerde yaşamakta. Son 25 yılda, dünyanın pek çok ülkesinde feminist mücadeleler, bu kürtaj hakkının yasallaşması adına önemli kazanımlar elde etmeye başladı. Ancak yasa dışı kürtaj, önlenebilir ölümlerin başlıca nedeni olmayı sürdürüyor ve bu sebepten hayatını kaybedenler çoğunlukla işçiler, gençler, göçmenler ve yoksullar oluyor. Gizli ve kötü koşullarda gerçekleştirilen kürtaj, vücuda ve sağlığa büyük zarar veriyor. Bununla birlikte, kadınlar hapis cezası ve hatta ölüm dâhil tüm ağır sonuçlarına rağmen, hayatları ve bedenleri üzerinde karar verme haklarını kullanarak kürtaj kararı veriyor. İşte bu nedenle, 2018’de Arjantin sokaklarını dolduran ve dünyaya yayılan kürtaj hakkı mücadeleleri bugün hiç olmadığı kadar önem taşımakta.

Dünya kürtaj haritası, kadınların %5’inin (90 milyon), kadının hayatı risk altında olsa bile hamileliği sonlandırma hakkının yasak olduğu ülkelerde yaşadığını gösteriyor. El Salvador, Honduras, Nikaragua, Jamaika, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti gibi çoğu Orta Amerika’da bulunan ve mevcut sefalet koşullarının kadınların hayatını daha da riske attığı 29 ülkede bu yasak geçerli. Bu ülkelerde durum kadınlar açısından o kadar kötü ki, tecavüze uğrayan ve kendiliğinden düşük yapan kadınlar bile 30 yıl kadar hapis cezasına çarptırılabiliyor. Bunun bir örneğini, özgürlüğü için mücadele eden El Salvadorlu genç bir kadın olan Evelyn Hernández davasında görmüştük. Bugün Honduras’ta benzer nedenlerden dolayı hapiste olan 42 kadın var. Meksika’da ise, kürtajın başkentte yasallaştırılmış olmasına rağmen, 700’den fazla kadın bundan dolayı hapiste.

Bunların yanı sıra, tüm dünyada kadınların %22’si (üreme çağında olan 359 milyon) yalnızca kadının hayatının kurtarılması söz konusu olduğunda (39 ülke), %14’ü (237 milyon) kadının sağlığı risk altında olduğunda (56 ülke) ve %23’ü (386 milyon) sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı (14 ülke) kürtaja izin verilen ülkelerde yaşıyor. Son olarak, kadınların %36’sı ise (en yüksek yüzde; 590 milyon), hamileliğin isteğe bağlı sonlandırılmasının yasal olduğu ülkelerde yaşamakta (çoğu Avrupa’da olmak üzere 67 ülke).

Bununla birlikte, ABD, Nikaragua ve Polonya’da Trump, Ortega ve Duda hükümetleri, yalnızca kürtaj uygulamalarına etkili erişim yollarının sınırlanması değil, aynı zamanda Nikaragua’daki gibi uygulamanın tamamen yasaklanması gibi yöntemlerle kürtaj hakkının kısıtlanması konusunda ilerleme kaydettiler. Bu hükümetlerle birlikte, çeşitli yobaz köktendinci ve kürtaj hakkı karşıtı kesimler, kadının haklarına karşılık fetüse kişilik hakları verilmesini amaçlayan gerici yasayı desteklemeye çalışıyor. Panama, Peru, Brezilya ve başka ülkelerde, parlamentodaki dinci gruplar bu konuda yasa tasarılarını sundu bile. İtalya ve İspanya gibi kürtajın on yıllardır yasal olduğu ülkelerde ise yobaz köktendinciler; kürtaj karşıtı doktorlar ve hemşireler yetiştirmek ve kürtaj uygulamasını reddederek ve vicdani ret beyanlarında bulunarak hayatlarımızı yok sayan hastaneler ve sağlık merkezleri işletmek için eğitim ve sağlık sektörüne girdiler. Vatikan ve Papa Francis’in öncülüğünde, cinsel eğitime ve prezervatif kullanımına karşı kampanyalar düzenleniyor. Buna karşın, tüm dünyada gün yüzüne çıkan Kilise’deki binlerce pedofili olayı söz konusu olduğunda ise görmezden geliyorlar.

Bu nedenle, büyük bir Katolik nüfusa sahip İrlanda’da 2018 yılında kürtajın yasallaşması bir dönüm noktasıydı. Bununla birlikte, Katolik Kilisesi’yle devletin derhal ayrılması ve devletin bu gerici kurumu finanse etmesinin sonlanması için çağrıda bulunan seferberlik de oldukça önemliydi.

28 Eylül kürtaj hakkı için küresel mücadele günü herhangi bir gün değildir. Kadın cinayetlerine, tecavüze, cinsiyetçi şiddete, emek piyasasında ayrımcılığa ve cinsel tacize karşı başkaldıran; kapitalist hükümetlerin IMF’nin yanı sıra koymak istedikleri kemer sıkma uygulamalarına ve istihdam ve emeklilik reformlarına karşı tüm işçi sınıfıyla beraber sokakları dolduran kadınların ve feminist hareketin dünya çapında gerçekleştirdiği bir mücadele dalgasına tanık olmaktayız. Bu reformlar kadınlara ve gençlere daha ağır bir şekilde saldırıyor. Bu nedenle yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı için ve kiliselerin devletlerden derhal ayrılması için mücadeleyi sürdürmek, bütün dünyada işçilerin asli bir görevidir. Yasal kürtaj mücadelemizde bir adım geri atmayacağız. Haklarımız için sokaklara!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Metal işçisinin zor sınavı

0

Metal işkolunda MESS ile sektör sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmesi süreci başladı. Pazarlığa katılan sendikalardan Türk Metal (Türk-İş) ve Birleşik Metal-İş (DİSK) tekliflerini açıkladılar. Hak-İş’e bağlı Özçelik-İş bir açıklamada bulunmamakla birlikte, Türk Metal’in teklifine katılacağı belirtildi.

Türk Metal’in teklifi ile Birleşik Metal-İş’in önerileri arasında ciddi farklar var. Aslında geçtiğimiz Mayıs ayında bu iki sendika arasında bir birlik anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre iki sendika toplu sözleşme tekliflerinde, görüşmelerinde ve muhtemel bir grev anında birlikte davranmaya ve dayanışmaya karar vermişlerdi. Ama aradan çok bir zaman geçmeden ilk ciddi deneyimde bu anlaşmaya uyulmadığı ortaya çıktı. Öğrendiğimize göre Türk Metal yönetimi, Birleşik Metal-İş’in sözleşme önerisini “Sizin talepleriniz çok fazla. Biz üyelerimize anket yaptık, onların bu kadar yüksek beklentileri yok” diyerek reddetmişler. Dolayısıyla bu iki sendika sözleşme görüşmelerine ayrı ayrı katılacaklar.

Oldukça farklı teklifler

Türk Metal Sendikası MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi için hazırladığı taslakta, saat ücreti 15,55 lira altında olanlara bu rakamı geçmeyecek biçimde 75 kuruş iyileştirme, ardından ilk altı ay yüzde 20, ikinci altı ay enflasyon+1, üçüncü altı ay enflasyon+2, dördüncü altı ay enflasyon+4 talep etti. Bu, neticede yüzde 20-26 arasında bir zam talebine karşılık geliyor.

Birleşik Metal-İş ise 2 yıllık bir sözleşme için şunları istiyor: İlk defa işe girecek bir metal işçisinin ücretinin asgari ücretin yüzde 15 oranında artırılarak uygulanması; çalışmakta olan işçilerin ücretlerine ise öncelikle yüzde 10 zam yapılması, ardından da saat ücretlerine 3,80 TL eklenmesi. Bu teklifin karşılığı ise ilk altı aylık dönem için yüzde 34,2’ye tekabül ediyor. Sosyal haklar dahil edildiğinde ilk 6 aylık artış net 1.152 liraya (aylık) denk geliyor. İkinci 6 aylık dönemde ise enflasyon+4, üçüncü altı ay enflasyon+5, dördüncü altı ay için enflasyon+4 puan talep ediliyor. Sosyal haklarda ise istenen artış yüzde 55. Sosyal haklara ikinci yıl için ise enflasyon artı 5 puan artış talep ediliyor.

Zorluklar

İşçi sınıfının hiçbir tekil mücadelesi ülkedeki (hatta dünyadaki) sınıf mücadelelerinden bağımsız ve yalıtık değildir. Dolayısıyla metal işçisi de TİS sürecine hangi ortam ve koşullarda girdiğini iyi kavramalıdır.

Kısa bir süre önce TÜPRAŞ’ta sözleşme, Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından yüzde 6 gibi patronun verdiğinin bile gerisinde sonuçlandırıldı. Kamu işçilerine yüzde 8+4, grev hakkı olmayan memurlara yüzde 4+4, tekstil işçilerine de yüzde 8+4 zam reva görüldü. Bunlar bir anlamda patronlar için emek piyasasının “normal” ücretleri. Onlar insan faktörüyle değil, emeğin piyasadaki arz-talep oranlarıyla hesap yapıyorlar. “Bunca işsiz varken memlekette elbette ücretler düşük olacak” diye düşünüyorlar.

Öte yandan bu sözleşme süreçlerinde YHK’nin nasıl hükümetten ve patronlardan yana bir tutum içinde olduğunu hep birlikte gördük. Aynı işlevi metal sözleşmesinde göstereceklerdir. Tabii ardından bir de hükümetin muhtemel grevleri “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle yasaklama olasılığı bulunuyor.

Bir önemli zorluk daha var: Sendika bürokratları ve onların işyerlerindeki işbirlikçileri “ekonomik kriz altında ancak bu istenebilir”, “işsizlik çok yaygın, işimizi kaybetmeyelim”, hatta “bu işyerinde mücadele olmaz” türünden moral bozucu iddialarla metal işçisini bastırmaya çalışıyorlar.

Dolayısıyla metal sözleşmeleri sürecine patronlar, hükümet ve sendika bürokratları, işçilere “bu civardaki yoksulluk artışlarını kabul etmekten başka çareniz yok” tehdidinde bulunarak giriyorlar. Bu yüzden eğer metal işçisi bu sözleşmede kendini en azından yoksulluk sınırının üzerine çekecek bir sonuç elde etmek istiyorsa, patronların, hükümetin ve bürokratların karşısına en azından onlar kadar güçlü bir birlik ve mücadele bilinciyle dikilmek zorundadır.

Nasıl?

Birleşik Metal-İş sendikasının genel başkanı Adnan Serdaroğlu basınla yaptığı bir sohbette, “Zamların altından yüzde 20’lik teklifle kalkamazsınız” diyerek Türk Metal’e haklı olarak yüklenmiş. Ama görüştüğümüz pek çok işçi de gene haklı olarak, “İyi de, yüzde 36’yla kalkabilir misiniz?” diye soruyor. Doğru. İşçinin-emekçinin altında ezildiği enflasyon oranı bu rakamların çok üzerinde. Bütün bu koşullara rağmen metal işçilerinin en azından teklif edilen ücret ve sosyal hak artışlarını yakalayabilecek bir mücadele içinde olması gerekiyor. Onların bu dönemde verecekleri mücadele ve elde edecekleri sonuçlar önümüzdeki dönemi belirleyecektir.

İşçi mücadelenin yöntemini iyi bilir: Örgütlü ve kararlı olmak. Örgütlülük sadece sendika üyeliğinden ve temsilciliklerden müteşekkil değildir. İşyerinde mutlaka bütün tabanı kucaklayacak şekilde alttaki birimlerden başlayarak komiteler kurulmalıdır.

Bu komiteler sözleşme görüşmelerini yakından takip etmeli ve denetlemeli, bütün bilgileri tüm ayrıntılarıyla herkesle paylaşmalıdır.

Metal işçisinin örgütlü gücünü tek bir işyeri düzeyinde algılayamayız. Hangi sendikaya bağlı olursa olsun diğer işyerleriyle de bağlar kurulmalı, işyeri komitelerinin temsilcileri bölge ve hatta mümkünse ülke düzeyinde bir üst koordinasyon komitesinde birleşebilmelidir.

Amaç elbette sözleşme önerisinin koşullarında ısrarlı olmak ve bunu gerektiği anlarda, üretimden gelen güç dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle patronlara ve hükümete belli etmek olmalıdır. Ve tabii sözleşmenin kabulü veya greve çıkılması kararının tüm işçilerin oylarıyla alınmasını sağlamaktır. Nihayet, hükümetin muhtemel bir grev yasağına karşı hazırlıklı olunmalıdır. Bu doğrultuda oluşturulacak bir kararlılık ve irade her seferinde belli edilmeli ve günü geldiğinde de uygulamaya konmalıdır.

AKP dağılıyor mu?

0

Son günlerde AKP’nin içinde yaşanan çekişmelere dair bolca yazı ve haber okumak mümkün. Bir yandan Davutoğlu ve Babacan çevrelerinin parti merkez örgütlenmelerini kurmaya çalıştıkları ve Kasım ve Aralık aylarında parti kuruluşu yapacakları belirtiliyor: Eski AKP üyelerinden sonra sınırlı da olsa mevcut üyeler de bu odaklara yöneliyor: Aktif görevde olan AKP Sultanbeyli Gençlik Kolları başkanının istifası bu açıdan önemli.

Öte yandan ise, malum ‘maklube’ tartışması, mevcut AKP yapısının içindeki gerilimleri ortaya koyuyor. Söz konusu çekişme anlaşıldığı kadarıyla yargı sisteminde yoğunlaşıyor. TC tarihinde geleneksel olarak Ankara’daki Adalet Bakanlığının ağırlıklı olduğu yargı sisteminde, Cemaat’in tasfiyesinin ardından, iç gerilimler şiddetleniyor: Buna göre, İstanbul merkezli ve İstanbul Adliyesi’nde ana güç merkezi haline geldiği belirtilen, Erdoğan avukatları çevresi ve Pelikancılar olarak anılan odaklar, Adalet Bakanı’nın etrafındaki ‘Hakyolcular’ın da desteğini alan odak ile karşı karşıya geliyor. Çatışma Yargıtay ve HSK atamaları etrafında dönüyor; işadamı Fettah Temince’nin yargılanması da ayrı bir gerilim konusu. Sanayi Bakanı ile Türkiye Gazetesi yazarı Uğur arasındaki atışmaysa, meselenin sadece yargıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Türkiye’de devlet içindeki parçalanma elbette uzun süredir mevcut; Erdoğan’ın şahsında vücut bulan Bonapartist rejimin yükselişi tam da bu parçalanmayı aşmak için bir formüldü. Bir bireyin iktidar sevdasının çok ötesine geçen bu mesele, emekçi haklarına neoliberal taarruz döneminde, sermayenin taleplerini yerine getirebilecek kuvvetli, bütünleşik bir iktidarın oluşması meselesiydi. 15 Temmuz darbe girişimine tepki olarak Erdoğan, devlet içindeki bu fraksiyonlaşmayı (AKP-Cemaat-‘Ergenekon’…) aşmak için, kendi şahsı etrafında tam teşekküllü bir Bonapartizm tesis etmek yolunda önemli mesafe kaydetti. Bunun hukuki zeminini de 2017 referandumuyla kurdu. Gelgelelim tam da hukuki ve fiili düzeyde devletin içindeki parçalanmanın aşılmış gibi göründüğü noktada, hâkim blok içinde yeniden çatlaklar oluşuyor. Çünkü tam da parçalanmayı bir bireyin şahsında çözme çabası, kalıcı ve kurumsal bir iktidar mekanizması oluşturma imkânını ortadan kaldırıyor: Yeni fraksiyonlara alan açıyor.          

Çatlaklar büyüyor büyümesine, ama buradan AKP’nin sonunun yaklaştığı sonucunu çıkarmak epey aceleci olur. Kurulacak yeni partilerin yüksek oy oranlarına erişeceği yolundaki haberlere, “seçmenin büyük bölümü AKP’yi terk edecek” gibi ifadelere temkinli yaklaşmak gerekli. Her şeyden önce başkanlık rejiminin hukuki zemini tesis edilmiş durumda. Dahası AKP, devletten dışarıya doğru uzanan çok geniş bir çıkar ağı oluşturmuş halde ve kitle tabanında ciddi bir kopuştan bahsetmek mümkün değil. Emekçilerin büyük bir kısmı, özellikle AKP’nin ekonomi performansına dönük eleştirileri bir yana, ‘Reis’in şahsına ciddi bir güven beslemeye devam ediyor. Doğrusu, AKP’nin sonunun geldiğini iddia edenler de, bu emekçi kesimleri kazanma güdüsüyle davrananlar değil; daha ziyade, CHP’nin etrafında, solun da eklemleneceği bir koalisyonla seçim zaferi kazanmayı, kestirme bir aritmetiği hayal edenler. Hürriyet yazarı Selvi’nin dolaşıma soktuğu, CHP ile Abdullah Gül’ün 2023 için cumhurbaşkanı adaylığı konusunda anlaştığı iddiası da bu umutları harlayacak nitelikte…

Kimi büyükşehir belediyelerinin CHP’ye geçmesi elbette önemli bir istikrarsızlık potansiyeli taşıyor ve buralarda soldan pek çok aktivist için geniş bir alan açıldığı gerçek. Muhtemelen bu iyimserlik de AKP’nin sonunun yakın olduğu havasını güçlendiriyor olabilir. Şüphesiz söz konusu yerel yönetim mekanizmaları, oluşan mahalle, ekoloji, kadın… meclisleri belirli ilçelerde emekçilerin kimi kazanımlar elde edilmesini kolaylaştırabilir ve bu imkanlar değerlendirilmelidir de. Ancak bu durum, CHP’nin emekçilerin müttefiki olduğu anlamına asla gelmiyor; sadece, karşımızdaki iki burjuva kamptan daha zayıf olanı olmasından kaynaklanıyor. Emek güçleri elbette burjuvazinin iç çatışmalarından yararlanıp kazanımlar elde etmeye çalışır; ancak bu güçlerin herhangi birinden medet umamaz.  

Kürt halkına yönelik baskılar tüm hızıyla devam ediyor; zira iktidar bu iç çatışmalarını aşmak, bütünlük sağlamak için -kadim devlet geleneği olduğu üzere- milliyetçilik kartını kullanmak durumunda. HDP eş başkanlarının yargı kararları çiğnenerek içeride tutulması, Diyarbakır HDP önüne gitmeye yönlendirilen anneler, yandaş medyadaki ‘Belediyeleri Kandil yönetiyor’ manşetleri… Elbette Kuzey Suriye’ye dönük olası bir askeri operasyon da bu çerçevede görülebilir: Hükümetin ABD’ye ‘güvenli bölge’ konusunda iki hafta süre vermesi, bölgedeki askeri yığınak ve sağlık alanındaki seferberlik, gerçek bir operasyon yaşansın yaşanmasın, Batı’daki ‘Türklük sözleşmesi’ne taraf kesimler üzerinde bir etki yaratacaktır. Hükümet tüm bu hamlelerin Kürt hareketiyle Batı’da şu veya bu ölçüde dayanışma gösteren kesimleri afallatabileceğini elbette hesaplıyor. Gazeteci Ahmet Şık’ın sosyal medyada ifade ettiği gibi, Cumhuriyet gazetesi yazarlarının serbest bırakılması veya barış akademisyenlerine beraat verilmesi, HDP’yle dayanışabilen / dayanışabilecek kesimleri nötralize etme çabası olarak görülebilir.

İçinde bulunduğumuz rejimden ne yazık ki kestirme bir çıkış yolu yok. Emekçilerin ve onların partilerinin tek stratejisi, sabırlı ve uzun soluklu bir perspektifle güvencesiz, örgütsüz, genç milyonların örgütlenmesine giden yolu açmak olabilir. Son dönemde çağrı merkezi çalışanlarının, mağaza emekçilerinin, PTT kargo işçilerinin örgütlenmesine dair haberler bu açıdan yol gösterici. Emekçilerin mücadele araçlarını örerken elbette burjuvazinin ve farklı fraksiyonlarının içindeki bütün çatlaklardan yararlanabiliriz, ama bağımsız hattımızdan asla taviz veremeyiz.  

General Motors’ta greve çıkan işçiler: “Kademeli ücretlere hayır!”

0

18 Eylül 2019 / Jane Slaughter, Chris Brooks

(https://www.labornotes.org/2019/09/gm-strikers-say-no-more-tiers)

General Motors’ta (GM) çalışan kırk dokuz bin otomotiv işçisi greve çıktılar. Bu 2007’de şirket ve sendikayı karşı karşıya getiren GM grevinden beri özel sektörde gerçekleşen en büyük grev.

55 fabrika ve parça merkezinde üretim durdu. Çeşitli analistlere göre grev, General Motors için günde 50 milyon dolarla 100 milyon dolar arası kar kaybına mal oluyor. Grevden önce şirketin yalnızca bu çeyrekte 3,5 milyar dolar kâr etmesi bekleniyordu.

GM’nin Detroit-Hamtramck montaj fabrikasında çalışan ve üç senelik kıdeme sahip işçi Shawn Edwards, “greve çıkmak aynı anda hem korkutucu hem de güç verici” dedi. “Korkutucu çünkü geçinmemiz gerekiyor ve ne kadar süre grevde kalacağımızı bilmiyoruz. Çok uzun olmasını istemiyoruz ama bir yandan da kendimizi göstermemiz gerektiğini farkındayız” diyerek devam etti.

“Grev güç verici çünkü beraberce direniyoruz” diyen Edwards, “milyarlarca dolar kâr sağlayan bir şirkete imtiyaz göstermeyi kabul etmiyoruz. Ve çünkü hepimiz birlikteyiz. Birlik olmanın ve sayıca fazla olmamızın verdiği bir güven var. Dayanışma içinde birlikte direniyoruz” diye ekledi.

Grevdeki işçiler, Birleşik Otomobil İşçileri’nin (United Auto Workers – UAW, General Motors işçilerinin bağlı olduğu sendikal konfederasyon, ç.n.) iki kademeli ücret sistemini kabul ettiği 2007 yılından beri kaybettiklerini geri kazanmayı umuyorlar. Bu kayıplar sonrasında gelen Büyük Durgunluk ve GM’nin iflası üzerine ABD hükümeti otomotiv endüstrisini kurtarma paketi çevresinde GM’ye kamu kaynaklarından aktarılan (bailout) 50 milyar dolar ve bir dizi imtiyaz içeren bir yeniden yapılanma paketi sunmuştu.

Şirket bu sayede kendini toparlayabildi ve son üç yılda 35 milyar dolar kâr etti. GM geçen yıl hiçbir federal gelir vergisi ödemedi ve şirketin CEO’su Mary Barra’ya 22 milyon dolar ikramiye verdi.

General Motors’un bir yandan fabrikalarını kadrolu ve sendikalı GM işçileri yerine ayni işi yapan düşük ücretli geçici işçiler, sözleşmeli işçiler ve GM Subsystems adlı bir yan kuruluşun taşeron işçileri ile doldurması, bir zamanlar özel sektörde örnek gösterilen bir toplu iş sözleşmesine sahip GM işçilerinin koşullarını giderek kötüleştirdi. Sendikalı işçi sayısı ve sendikal güçteki düşüsün bir göstergesi olarak 2007 grevini referans alabiliriz. UAW’ın 2007’de General Motors’ta gerçekleştirdiği iki günlük greve katılan sendikal işgücü 74.000 işçi, yani bugün grevdeki işçi sayısının iki katıydı.

General Motors ise zaten emeklerinin karşılığını tam olarak alamayan işçilerden daha fazla taviz talep ediyor ki bu şirketin UAW’ı kolay bir düşman olarak gördüğüne bir işaret. Kamuoyuna yansıyan ve üst düzey UAW liderlerinin koltuklarını tehlikeye atan sendika içi yolsuzluk skandalını da göz önüne alırsak çerçeve daha da netleşiyor.

Dolayısıyla güncel durum tüm işçilere GM işçilerinin her şeye rağmen — yalnızca yolsuzluk skandalı değil, aynı zamanda bir toplu iş sözleşmesi kampanyası için sendikanın hiçbir hazırlık yapmamış olması —birlik içerisinde greve çıktıklarını gösteriyor. Greve varan süreçte sendikal liderlik toplu iş sözleşmesi hedefleri konusunda sessiz kalırken, otomotiv işçileri hangi talepler için mücadele etmeye hazır olduklarına karar verdiler.

16 Eylül’de GM’nin Detroit montaj fabrikasında greve çıkan işçiler tek bir ağızdan önceliklerinin geçici ve ikinci kademe işçiler için eşitlik talebini olduğunu söylediler.

Böl ve kazan

Bugün, bir GM tesisinde sözleşmeli çalışan bir temizlik görevlisi saatte 15 dolar gibi düşük bir ücret alıyor. Ancak geçmişte temizlik görevlileri GM’nin doğrudan kadrolu çalışanlarıydı; dolayısıyla mevcut toplu iş sözleşmesi kapsamında saat başına günümüzde yaklaşık 31 dolar kazanan birinci kademe “kıdemli” çalışanlardan sayılmış olacaklardı. Temizlik işleri genel olarak montaj hattında yıllarca çalışmış ve bedenleri yıpranmış yüksek kıdemli çalışanlara ayrılmıştı. Günümüzde ise GM’nin ikincil gördüğü bu tip işler, örneğin üretim hattını beslemek için parçaları sıralamak gibi, taşeron işçiler tarafından yapılıyor.

Örneğin GM’nin Tennessee’deki Spring Hill tesisinde çalışan 5.200 işçinin tamamı UAW üyesi. Ancak bu işçilerin yalnızca 3.600’ü GM toplu iş sözleşmesi kapsamında. Diğerleri “tedarikçi ortaklar” olarak kabul edilen sahadaki bağımsız şirketler için çalışıyorlar.

Detroit şehrinin dışındaki GM Teknoloji Merkezi’nde çalışan işçi Jessie Kelly işyerindeki yaklaşık 1.300 işçinin GM için çalıştığını, kalan 550 temizlik ve makina işçisinin işvereninin ise Aramark (ABD’deki büyük şirket ve kurumlara özellikle servis ve temizlik sektörlerinde taşeron işçi sağlama konusunda neredeyse tekele sahip bir şirket, ç.n.) olduğunu söyledi.

Detroit-Hamtramck’ta doğramacı olarak çalışan Michael Mucci ise geçmişte babasının yaptığı işi yapıyor. Ama babasının işvereni General Motors’tu; kendi işvereni ise “patronlarım aslında babamın patronlarıyla aynı” dese de Aramark.

Otomobil şirketlerinin uzun süredir sahip olmak istediği imtiyazlar çerçevesinde Aramark aslında kimseyi doğramacı olarak işe almıyor. Tüm ustalık gerektiren işlemler “mekanik” veya “elektrik” kategorileri altına yediriliyor.

Kalıcı geçicilik

GM, “kalıcı geçici” (permatemps) olarak adlandırılan ve kadrolu işçilerle aynı işi çok daha düşük ücret (yaklaşık 15 dolar civarında) ve düşük ek ödenek ve sosyal yardım karşılığında yapan işçilere bel bağlayarak çalışma koşullarını daha da kötüleştiriyor.

Eski bir geçici çalışan olan Kelly “Geçici işçi olarak kesinlikle hiçbir hakkınız yok” diyor. Buna rağmen işçiler yıllarca geçici kalabiliyorlar. Geçici işçilerin yılda yalnızca üç gün, o da ön onay olması koşuluyla, ücretsiz izin hakları var ve yeri geldiğinde haftada yedi gün çalışmaya zorlanabiliyorlar. Birçok geçici işçi, ayni Kelly gibi, sonunda GM’nin “ilerleme halinde” (ikinci kademe) olarak adlandırdığı seviyeye terfi ettirilebileceği umuduyla yıllarca bu koşullara katlanıyor.

UAW 1853 No’lu Spring Hill Şube Başkanı Michael Herron bu durumu, “Şubat ayının son haftası olan kâr paylaşımı ödeneklerinin verildiği hafta tüm yıl boyunca yan yana aynı işi yapan iki işçiden biri 11.000 dolarlık ek ödenek alırken, diğeri hiçbir şey alamıyor” olarak açıklıyor. 

Geçici işçi alımına yıllar önce ilk izin verildiğinde otomobil üreticileri Üç Büyükler (Ford, GM ve Chrysler) bu işçilerin sadece izindeki işçilerin yerini dolduracaklarını söylemişlerdi. Fakat şimdi GM’nin mavi yakalı işgücünün %7’sini “geçici kalıcı” işçiler oluşturuyor. Herron’a göre, Spring Hill’de 200’den fazla “geçici kalıcı” işçi var.

Herron, “bu işçiler diğer işçiler izne çıkabilsin diye sadece 90 günlük bir boşluğu doldurmuyorlar” diye ekliyor. “Üç yıl boyunca her hafta aralıksız çalıştılar. Bu yüzden diğer işçilerle aynı haklara sahip olmalılar.”

İşverenin çukuru

Grevdeki otomotiv işçileri, işveren GM’nin kazdığı çukurdan çıkmaya çalışıyorlar, ancak sendika önderliğinin onlara bir yardım eli uzatmak adına çok bir şey yaptığını söyleyemeyiz. Sendikanın uluslararası önderliği grev öncesinde üyelere enerji vermek ve işverene baskı uygulamak için hiçbir toplu is sözleşmesi kampanyası düzenlemedi ya da açıkça herhangi bir talep dile getirmedi. Örneğin, grevin resmi pankart ve afişlerinde talepler yerine sadece basitçe “UAW Grevde” yazıyor. Detroit-Hamtramck montaj fabrikasındaki grevi desteklemeye gelen bir kişiye kendi yaptığı “Dayanışma” pankartını indirmesi söylendi; sendika sadece resmi pankartların kullanılmasına izin verdi.

Hiçbir tesiste greve dair bir rozet, vs. dağıtılmadı. UAW üyelerle herhangi bir görüş alışverişi yapmadı, ya da toplu iş sözleşmesine dair işçiler arasında eylem ekipleri oluşturmadı; üyeleri toplu iş sözleşmesine dair son durumdan haberdar edecek bültenler de yoktu. “Grev hazırlığı,” fazla mesainin durması, kamuoyunu haberdar etme, açık pazarlık gibi birçok sendikada yaygın olan taktiklerin hiçbiri uygulanmadı.

UAW yetkilileri senelerdir yaptıkları gibi kartlarını takım elbiselerine yakın tutup, ellerine işçilerin değil sadece işverenin göz atmasına izin verdiler. Flint montaj fabrikasında malzeme denetimcisi olarak çalışan Sean Crawford’a göre üyeler genel durumu sadece medyadan takip edebildikleri kadar biliyorlardı. 

Ve grev, UAW yetkililerinin bir kısım General Motors işçisini arkadaşlarının oluşturduğu grev hattını geçmeye, dolayısıyla grev kırıcı olmaya yönlendirmesi üzerine kotu bir başlangıç yapmış oldu.    

Michigan ve Ohio’daki beş GM fabrikasında çalışan ve UAW üyesi yaklaşık 850 temizlik görevlisi yaklaşık bir yıldır sözleşmesiz çalışıyorlardı. 14 Eylül saat 11:59’da, yani mevcut UAW toplu iş sözleşmesinin sona erdiği anda onlar da iş bıraktılar. Ancak (UAW yetkilileri tarafından) kendilerine greve rağmen ertesi gün işe gitmeleri söylendi. Onlar ancak 24 saat sonra, yani bir günlük daha üretimin sonrasında, greve katıldılar.   

Grev hattını geçmemek için izin hakkını kullanan Crawford, “Greve çıkmak için daha kötü bir başlangıç düşünemiyorum” dedi. “Grev kırıcılar şimdi hayatlarının sonuna kadar yaptıklarıyla yaşamak zorundalar.”

General Motors’un muazzam kâr oranları göz önüne alındığında, UAW aslında aynı Teamsters’ın 1997 yılındaki UPS grevinde “Amerika part time çalışmayacak” sloganıyla yaptığı gibi bu grevi büyük şirketlerin açgözlülüğüne karşı çıkan ulusal bir referanduma dönüştürme ve halkı işçileri ve taleplerini desteklemeye çağırma potansiyeline sahipti. Benzer bir şekilde yakın bir zamanda öğretmenler “öğrencilerin hak ettikleri okul” talebini yükselttiler. Ancak maalesef ki UAW grev başlayana kadar hiçbir şekilde otomotiv işçilerinin sorunlarını halkın arkasında durabileceği taleplere dönüştürme girişimde bulunmadı.

Daha fazla taviz

GM sendika üyelerinin sağlık sigortası için ceplerinden daha fazla para ödemelerini isterken enflasyondan oranından düşük oranda maaş artışı teklif ediyor: birinci ve üçüncü yılda %2 zam ve ikinci ve dördüncü yılda ise maaşların %2’si oranında ikramiye. Bunlar yetmezmiş gibi GM’nin teklifi işçilerin canına tak eden kademeli ücret sistemine dair hiçbir degisiklik sunmuyor.

Şirketin bu sert duruşunun bir göstergesi de grevdeki işçilerin sağlık sigortaları için ödeme yapmayı bırakması oldu; aslında işverenin yapması gereken bu ödemeyi şimdi UAW, o da sadece kısmen karşılayacak. Önceki yıllarda, otomotiv şirketleri grevler esnasında sigorta ödemelerini yapmaya devam ediyorlardı.

Grevi zorlaştıran bir diğer durum ise UAW’nın üst seviye liderlerinin bulaşmış olduğu yolsuzluk skandalı. Sendika Başkanı Gary Jones ve eski Başkan Dennis Williams’ın evleri 28 Ağustos’ta FBI tarafından arandı.

Jones’ın sendikanın başına geçmeden önceki sağ kolu Vance Pearson kişisel lüks ihtiyaçları için sendika fonları kullanmaktan yargılanıyor. Genel kani sırada Jones ve Williams’ın olduğu yönünde. Şimdilik mahkeme belgelerinde isimleri “UAW Yetkilisi A” ve “UAW Yetkilisi B” olarak geçiyor.

Buna rağmen UAW yürütme kurulu üyesi olarak kalmaya devam eden ve GM ile toplu iş sözleşmesi görüşmelerine katıldığı bildirilen Pearson, yakın zamanda suçlanan veya suçu kanıtlanan altıncı UAW yetkilisi. Bir diğeri sendikanın başkan yardımcısı, bir üçüncü ise sendikanın General Motors’tan sorumlu üst düzey yetkililerinden biri.  

GM işçisi Crawford grev başlarken şunu söyledi: “Evet, UAW’da yolsuzluk diz boyu. Bu inanılmaz düzeyde iğrenç bir durum. Ama bu grev bununla ilgili değil. Bu grev bizimle ilgili. Üyesi olduğumuz sendikayı temizleyebiliriz ve temizleyeceğiz de. Ama şu an kazanmamız gereken daha acil bir kavgamız var.”

Kelly’nin de görüşü aynı şekilde ilk hedeflerinin GM olması gerektiği yönünde: “Sendikadaki bir kişi görevini kötüye kullandıysa, sendikadaki gelecekleri zaten belirlenmiş demektir. Ama bizim geleceğimiz belirli değil, bizimki hala havada asılı. Tek yapabileceğimiz, birbirimiz için burada olmak, çünkü dikkatimiz dağılırsa ve yanlış savaşa odaklanırsak…GM kazanacak.”

Sayısız kepenk indirme ve işten çıkarma sonrasında çalıştığı üçüncü GM fabrikası olan Detroit yakınlarındaki Romulus Engine’den bildiren Mitch Fox, yetkililerin bu itibarsızlığının grev için itici bir güç olabileceğini düşünüyor: “Tüm bu yolsuzluk suçlamalarını göz önüne alırsak, belki de sendika yetkilileri bizim gözümüzde itibarlarını geri kazanmak için biraz daha fazla çaba harcarlar; umarım durum böyle gelişir.”

Hayır oyu mümkün

Eğer geçmiş toplu iş sözleşmelerini bir gösterge olarak alırsak, Jones’un müzakere ettiği bir sözleşme paketinin zayıf ve yetersiz bir paket olacağına şüphe yok. Ve eğer UAW’nin beklentisi grevin GM’den ziyade kendi üyelerini yıpratmasıysa, sendikal liderler kendileri için büyük bir anlaşma ikramiyesi ve işçiler için daha da fazla ücret katmanını içeren bir öneriyi kabul edeceklerdir.

Bu durumda, General Motors’ta grevi sürdüren işçilerin geriye tek bir silahı kalıyor: hayır oyları. Onlar da Chrysler işçilerinin 2015’te yaptığını yapabilir: iki kademeli ücret sistemini kapsayan bir toplu iş sözleşmesini reddetmek için örgütlenmek.

Chrysler işçileri o dönemde sendikanın hiçbir desteği olmaksızın broşürler ve tişörtler bastırmışlar, taktik paylaşmak için Facebook grupları oluşturmuşlar ve resmi sendika toplantıları dışında kendi toplantılarını örgütlemişlerdi.

UAW çatısı altında kimsenin imkân vermediği bir duruma imza atan Chrysler işçileri Williams’ın kendilerine sunduğu toplu is sözleşmesi paketini 2-1 oranında reddederek kısmi de olsa bir zafer kazanmışlardı. Hem de Williams’ın “iki kademeli ücret sistemini sona indirmek bir hayal” açıklamasına rağmen. İşçilerin ret oylarıyla birlikte Chrysler teklifini revize etmek zorunda kalmış ve sonuç olarak ikinci kademe işçilerin sekiz yıl içerisinde birinci kademe işçi seviyesine yükselmesini garantileyen dört senelik bir sözleşme imzalanmıştı (her ne kadar imzalanan sözleşme ikinci kademe işçilere emeklilik ve eşit sağlık sigortası sunmamışsa da). Chrysler’deki ret oynamasından kısa bir süre sonra, belki de bu “hayır” oylarından cesaret alan General Motors ustaları da kendi toplu iş sözleşmelerini %60 gibi bir oranla reddetmişlerdi (Üretim işçileri ise %58 ile “evet” oyu kullanmıştı).

Yani 2015 yılında otomobil üreticilerinin bir elleriyle verdiklerini diğer elleriyle aldıklarını ve fark ettirmeden geçici işçi oranını artırdıklarını söyleyebiliriz.

Son olarak Crawford’un cümleleriyle bitirelim: “Tüm GM işçileri/UAW üyeleri için eşitlik sağlamayan hiçbir sözleşme teklifine evet oyu vermeyeceğim. Bu temel bir ilkedir. Sendika kelimesinin anlamı budur. Bu ilkeyi hayata geçirmek için elimize bir fırsat daha geçmeyebilir.”

ABD’deki grevci General Motors işçileri konuşuyor

0

Çalışmayı Pazar gecesi 23.59’da durduran ABD’deki yaklaşık 50,000 General Motors (GM) işçisi, Pazartesi gününden beri grevdeler.

GM’nin Detroit-Hamtramck sanayi kompleksi oyunu

General Motors’un Detroit-Hamtramck sanayi kompleksi, önümüzdeki Ocak ayında kapatılmak isteniyor. Bu, GM şirketinin 2018 sonuna doğru kapatmayı öngördüğü ABD ile Kanada’daki beş sınai tesisten birisi. GM’nin bu fabrikayı kapatma tehdidi, toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başlamadan önce işçilerin savunmaya çekilmesini, böylece ücret ve sosyal yardım artışlarının gündem olmamasını amaçlıyordu. Şimdi GM’nin TİS önerisi, fabrikanın açık kalması karşılığında geçici işçilik ve sağlık sigortası yönünde tavizler talep ediyor.

Detroit-Hamtramck fabrikasında 15 senedir çalışan Mike şöyle konuşuyor:

Kademeli ücret sistemi berbat. [2007’den sonra fabrikaya giren işçilere, kadrolu işçilerin ücretinin yarısı kadarı veriliyor.] 2007’de ve 2009’da sendika bizi satmıştı. Satılmıştık. Bütün geçisi işçiler tam süreli yapılmalı.

Bütün ama bütün sözleşmeleri elimizden aldılar ve rekor düzeyde kâr edelerken bile karşılığında hiçbir şey vermediler. Asıl soru, kârın yüzde kaçının emek gücüne geri döndüğü? 2008 çöküşünden sonra bize dediler ki kemer sıkmaları kabul etmeliymişiz ve ettik de. Şimdi sıra bize hak ettiğimiz geri vermekte.

Bu sözleşme mücadelesindeki en önemli taleplerimizden biri sağlık hakkımızı kullanabilmek. Bu iş bizim vücudumuzu mahvediyor. Çevrenize  bakın. Ben topallıyorum, şu adam da topallıyor – ve emin olun burada çalışmaya başlamadan önce topallamıyorduk. Şirketin kârlarını yaratırken yıllarımızı harcadık ve şimdi bizi bir kenara atıyorlar. Bizi umursamıyorlar. Onlara göre bizler sadece sayılarız.

Otomobil İşçileri Sendikası yolsuzluğuyla ilgili devam eden her şey tam bir utanç verici fiyasko. Onlar açıkça şirketin çıkarına pazarlık yapıyordu – işçilerin çıkarına değil. Eğer gerçekten de bizim neler olup bittiğini anlamamızı isteselerdi, bize sadece sözleşmenin ‘en önemli’ taraflarını anlatmaya çalışmazlardı: Bize neyin değiştiğini, onların neyi alıp götürmek istediklerini anlatırlardı. Seneler ve seneler boyunca bizden almaya devam ettiler ve sendika hiçbir zaman bize gerçeği söylemedi. Duydum ki onların da kârlardan bir payı varmış [Otomobil İşçileri Sendikası’nın GM’de hisse senedi var!]. Ve şöyle düşündüm: Benimle dalga geçiyor olmalısın; bu tam da çıkarların çatışması denilen durum değil mi?

Betty, Detroit-Hamtramck fabrikasında 12 yıldır çalışıyor. Medyanın ve Otomobil İşçileri Sendikası’nın grev haberleri ve bilgilendirmeleri üzerine koyduğu sansürcü tecritle alay ediyor:

Fabrikada hiçbir iletişim aracı yokken bu greve çıktık. GM haber kanallarına dağıtmadan önce sözleşme masasına ne getirildiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Genellikle ortalıkta dedikodular olur ve aslında hiçbir şey yoktur.

Bu benim ikinci grevim. 2007’de buradaydım ve o sıralarda bir geçici işçiydim. Kovuldum ve sonra tekrar işe alındım. Şirketin kârını paylaşması gerekiyor. Geçici işçiler sürekli işçiler olmalı ve sağlık sigortamızı cebizimizden ödememeliyiz.

Detroit-Hamtramck fabrikasında 8 yıldır çalışan bir geçici işçi (hala kadroya alınmamış) ise şöyle konuşuyor:

Şirket, her zaman kazanmış olduğundan çok daha fazla kazandı ve biz bu kazançtan hakkımız olanı istiyoruz.

Bu işçiye, Güney Kore’de geçen hafta greve çıkan General Motors işçilerine nasıl bir mesaj iletmek istediğini soruyoruz ve bizi şöyle cevaplıyor:

Daha fazlasını talep edin. İnanın bana daha fazlasını hak ediyorsunuz.

ABD’de Otomobil İşçileri Sendikası General Motors’a karşı grevde

0

Neal E. Boudette

Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW), 16 Eylül Pazartesi sabahı, ABD’nin Orta Batı ve Güney bölgelerindeki General Motors fabrikalarında yaklaşık 50.000 üyesini greve çıkardı.

Tarafların görüşmelerde ters düşmesi sonucunda, UAW’nin Detroit’te toplanan bölge liderleri Pazar sabahı oybirliğiyle, 2007’den bu yana ilk kez grev kararı aldı. Grev, sendikanın mevcut toplu iş sözleşmesinin süresinin Cumartesi günü dolmasının ardından, Pazar gece yarısı başladı.

Görüşmenin ardından sendikanın genel başkan yardımcısı Terry Dittes, “Bugün güçlü duruyoruz ve tek ses oluyoruz: Üyelerimizin ve bu ulusun işçi sınıfının temel haklarına sahip çıkıyoruz,” dedi.

UAW sendikası; ücretlerin iyileştirilmesi, boştaki tesislerin yeniden işler hale getirilmesi, diğer tesislerde yeni istihdam yaratılması ve yeni işe başlayan işçilerle kıdemli işçilerin ücretleri arasındaki farkın kapatılması veya azaltılması için General Motors’u (GM) zorluyor. GM ise çalışanların sağlık masraflarının daha büyük bir kısmını kendilerinin karşılamasını ve fabrikalardaki işgücü verimliliği ve esnekliğinin artmasını istiyor.

Her ne kadar Kuzey Amerika’da büyük kârlar elde etse de -geçen yıl küresel çapta da 8,1 milyar kâr etti- General Motors, otomobil satışlarının düşmesi ve genel talebin zayıflaması karşısında ABD’deki üç üretim tesisini kapattı.

Grev, Trump’ın Çin’le olan ticaret savaşının imalat sektörü üzerinde yıpratıcı etkilerde bulunduğu ve ekonomik durgunluk korkusunu artırdığı bir iklimde gerçekleşiyor.

Michigan ve Ohio gibi Başkan Trump’ın imalat sektöründe istihdamı artırma sözü verdiği çekişmeli seçim bölgelerinde, grev sanayi şehirlerinin yerel ekonomilerini alt üst edebilir. Ancak genel anlamda ekonomi üzerinde etki yaratıp yaratmayacağı ne kadar süreceğine bağlı olacak.

Anlaşmazlık noktaları

ABD otomobil endüstrisi bugün, 1970’lerde istihdam açısından ulaştığı zirveden çok uzaklarda olsa da, ülkede otomobil üretiminde çalışan 220.000 kişiyle birlikte ekonomi için önemini koruyor. Otomobil Üreticileri Birliği’ne göre daha geniş motorlu taşıtlar endüstrisi 9,9 milyon kişiye iş sağlıyor ve tarihsel olarak ulusal gelirin (GSYİH) yaklaşık yüzde 3’ünü oluşturuyor.

ABD işgücünün sendikalaşma oranı, 1950’lerde üçte bir ile zirve yaptığından bu yana düşmeye devam etse de, işçiler son yıllarda daha mücadeleci bir konumda.

Binden fazla işçinin katıldığı iş bırakma eylemlerinin sayısı, öğretmen grevleri ve farklı şehirlerde şubesi bulunan otellerdeki grevler nedeniyle, 1980’lerden bu yana görülmüş en yüksek seviyesine çıktı.

Kamuoyu yoklamaları, toplumun örgütlü emeğe desteğinin arttığını gösteriyor. Ağustos ayının sonlarında yapılan bir Gallup anketi, sendikaları destekleyen Amerikalıların oranı on yıl önce yüzde 50’nin altındayken bugün yüzde 64’e yükseldiğini gösterdi.

Buna rağmen bazıları işçi hareketinin bu eğilimlerden yararlanmayı başaramamasını, özel olarak da UAW’nin başarısızlıklarını eleştiriyor. Haziran ayında sendika Tennessee’deki bir Volkswagen tesisinde yetki almayı kıl payı kaçırdı.

Ve GM ve sendika arasındaki görüşmelere, UAW yetkilileri ve en az iki Fiat Chrysler yöneticisinin adının karıştığı bir federal yolsuzluk soruşturması gölge vurdu. Soruşturma, Başkan Gary Jones da dahil olmak üzere kıdemli UAW yöneticilerinin sendikanın kaynaklarını kişisel harcamaları ve seyahatleri için müsrifçe kullandığını ortaya çıkardı.

General Motors ise, bir açıklamasında, ABD’deki tesislerine 7 milyar dolardan fazla yeni yatırım yapmayı, 5.400 işçi işe almayı, maaş ve sosyal hakları artırmayı teklif ettiğini söyledi.

Pazar günkü açıklamada şirket şöyle dedi: “Onlara ücretleri ve sosyal hakları artıracak ve ABD’de istihdamı büyütecek güçlü bir teklif sunduk, ancak UAW liderliği bu gece yarısı greve başlamaya karar vererek bizi hayal kırıklığına uğrattı. İyi niyetli biçimde ve belli bir aciliyet duygusundan hareketle müzakere ettik. Bizim amacımız, çalışanlarımız ve şirketimiz için güçlü bir gelecek inşa etmeyi sürdürmek.”

ABD, Çin ve diğer büyük pazarlarda otomobil satışlarının yavaşlaması ve milyarlarca dolarlık yatırım gerektiren elektrikli otomobiller ve sürücüsüz araçlar gibi yeni teknolojilerin ortaya çıkışı nedeniyle, otomobil endüstrisi genel olarak zor zamanlardan geçiyor.

Michigan Üniversitesi’nde işletme profesörü olan ve otomobil endüstrisini yakından izleyen Erik Gordon, “Araba üreticisinin kâr elde etmesinin önünde bugün iki engel var,” diyor: “Üreticiler sahip oldukları en önemli iki pazarda talep düşüşüyle karşılaşacak ve elektrikli araçlara geçiş için tarihlerindeki en büyük teknoloji yatırımını yapmak zorunda kalacaklar.”

Sendikanın amaçlarından biri de General Motors’u, Ohio, Lordstown’daki atıl duran araba fabrikasını yeniden açmaya zorlamak; Başkan Trump da bu talebi onaylıyor. Tesis eskiden kompakt bir otomobil olan Chevrolet Cruze üretiyordu. Önceki iş sözleşmesinin imzalandığı 2015 ila 2018 arasında bu modelin satışları yaklaşık yüzde 40 azaldı ve geçtiğimiz Mart ayında fabrika üretime son verdi.

Görüşmelere dair bilgi sahibi olan bir kaynak, General Motors’un Lordstown tesisini yeniden açmak konusunda isteksiz olduğunu, ancak elektrikli arabalara geçiş nedeniyle Ohio’nun o bölgesinde yeni bir akü fabrikası kurmayı düşündüğünü belirtiyor.

Aynı kaynak, GM’nin Detroit’te kapatmayı düşündüğü bir otomobil fabrikasını açık tutmaya istekli olduğunu da ifade ediyor.

Grev, ABD’de üretimi hemen durduracak. Uzun süreli bir üretim kesintisi GM’nin Kanada ve Meksika’daki faaliyetlerini etkileyerek şirketin kâr oranını düşürebilir ve yan sanayideki binlerce tedarikçisini zora sokabilir.

GM’nin ABD’de 12 araç montaj fabrikası ve 22 araç parçası fabrikası bulunuyor. 12 parça dağıtım merkezi ve iki mühendislik ofisinde bulunan işçiler de UAW’de örgütlü. GM’nin sendikalı işyerlerinin yarısından biraz azı Michigan’da. Geri kalan sendikalı işyerleri ise altı eyalette: Ohio, Indiana, Missouri, Tennessee, Kentucky ve New York.

Cox Automotive’e göre şirketin bayilerinde, mevcut satış hızında 77 gün yetecek kadar araç stoku bulunuyor.

Grevin etkileri

Uzun süreli bir iş bırakma, grevde haftalık 250 dolar ödeme alan sendika üyeleri için de zorlu olacak. GM’nin Kuzey Amerika’daki kârının düşmesi, sendika üyelerinin her Mart ayında aldığı yıllık kâr payı çeklerini düşürebilir: Söz konusu çekler, son üç yılda ortalama 11.000 doları buluyordu.

Michigan, Ann Arbor’daki Otomotiv Araştırmaları Merkezi’nde sanayi, emek ve ekonomi konularında başkan yardımcısı olan Kristin Dziczek, “İşçiler etkiyi hemen hissedecek, çünkü greve çıktıklarında ciddi bir ücret kaybı yaşıyorlar,” diyor.

Sendika da, grev fonunu tüketmekten sakınacaktır. Sendika, GM’ye odaklanırken Ford ve Fiat Chrysler ile müzakereleri erteliyor; bu, UAW ve Detroit’teki otomobil üreticileri arasında dört yılda bir gerçekleşen görüşmelerde standart bir uygulama.

ABD otomobil endüstrisi son 30 yıldır dönüşüm içinde: Zira, yabancı otomobil üreticileri ABD’de sendikasız fabrikalar kurup on binlerce işçiyi çalıştırmaya başladı ve giderek Detroit’teki üç büyük üreticiden [General Motors, Ford ve Fiat Chrysler] pazar payı alıyorlar.

UAW, 2011 ve 2015 yıllarındaki görüşmelerde GM’ye karşı ülke çapında greve gitmemişti. Sendikanın üyeleri 2007 yılında -ki o sırada GM’de 73 bin sendikalı işçi vardı- General Motors fabrikalarında üç gün iş bıraktı ve yaklaşan ekonomik resesyon nedeniyle anlaşmaya varıldı. Şirket 2007 yılındaki bu grevde 23 milyon dolar kaybetti.

GM, 2009’da iflas etmesinin ardından devletin kurtarma programı sayesinde toparlandı; halihazırda tam zamanlı ve geçici işçilerinin 49.000’i UAW’de örgütlü. GM’deki sendikalı işçi sayısı Detoit’teki Ford ve Fiat Chrysler gibi rakiplerine göre daha düşük, çünkü Kuzey Amerika’da ürettiği araçların büyük bir kısmının montajı Meksika ve Kanada’da gerçekleşiyor.

Bürokratik yozlaşma

Toledo’da emekli bir UAW üyesi olan ve sendikada hala faaliyet yürüten Paul Wohlfarth’a göre, grev gündemi sendikanın yasal sorunlarını geçici olarak geri plana ittiyse de, skandal nedeniyle UAW üyeleri sendika yönetimine şüpheyle yaklaşıyor.

Wohlfarth, “İlk başta olay birkaç çürük elmadan kaynaklı gibi görünüyordu, ancak öyle değil; bütün sepet çürük,” diyor.

2017’den bu yana, sendika parasını lüks kişisel harcamalar için kullanıldığı iddiasıyla 9 kişi hakkında iddianame hazırlandı. Bir olayda, Fiat Chrysler’in en üst düzey işçi temsilcisinin, sendika ve işveren tarafından bir eğitim merkezi için ayrılan kaynakları kullanarak Ferrari spor araba satın aldığı ve evini yenilediği belirtiliyor.

Geçen ayın sonlarında federal polis, sendika başkanı Gary Jones’un Michigan, Canton’daki evine; Jones’un geçmişte başkanlık ettiği Missouri, Hazelwood’daki bölge ofisine; sendikanın Michigan, Onaway’deki Black Lake dinlenme tesisine; ve de Jones’un selefi Dennis Williams’ın California, Corona’daki evine baskın düzenledi.

Perşembe günü, Jones’un yakın çalışma arkadaşlarından, kıdemli sendika yetkilisi Vance Pearson hakkında, zimmete para geçirme, kara para aklama, para transferi sahtekarlığı, fesat ve başka suçlardan iddianame düzenlendi. Savcılık iddianamesinde, Pearson ve başka kıdemli UAW yetkililerinin sendika kaynaklarını California, Palm Springs’de lüks villalar, golf kulüpleri, kıyafetler, pahalı şampanyalar, içki ve purolara harcadığı belirtildi.

Bir sendika sözcüsü, Pearson’ın sendika toplantılarına ve Pazar günkü grev oylamasına katıldığını belirtti.

* Noam Scheiber bu haberin yazımına katkıda bulunmuştur.

Çeviri: Doğuş Çakan

Uluslararası İklim Eylemi Haftası: İklim Değişikliğine Karşı Küresel Grev

0

70 ülkeden 250 bilim insanı tarafından hazırlanan bir BM raporu, 2050 yılında bir çevre felaketi yaşanacağını, gezegenin bu tarihte insan türü için yaşanır olmaktan çıkacağını öngörüyor. Söz konusu rapor, 2015 yılında 195 ülkenin CO2 emisyonlarını azaltmak için imzaladığı Paris İklim Değişikliği Anlaşması’nı da çöpe atıyor. En fazla CO2 emisyonuna sahip ülkelerden biri olan ABD, söz konusu anlaşmadan çekilmiş; Donald Trump iklim değişikliğinin bir “Çin masalı” olduğunu ifade etmişti.

Bu rapor, öngörülen bu felaketin, çokuluslu şirketler ve kapitalist hükümetlerin doğanın yağması ve işçilerin aşırı sömürülmesi üzerinden aşırı kâr elde ederek işlettiği kapitalist üretim mantığını sürdürmenin ve derinleştirmenin bir sonucu olduğunu gözler önüne seriyor: CO2 emisyonunun başlıca kaynağı olan fosil yakıtların kullanımı; soya fasulyesi gibi biyo-yakıt üretilen ürünlerin ekimi için ormansızlaştırma ve dünyanın büyük akciğerlerinin yakılması; toprağı ve suyu kirleterek maden çıkaran dev madenler; denizler ve okyanuslara karışan gereksiz artıkları üreten seri üretim sistemi. Gidişat değişmezse, kapitalist-emperyalist sistem bizi geri döndürülemez bir çevre felaketine sürükleyecek.

Bu durumu tersine çevirmek için imzalanan anlaşmalara rağmen, hedefe ulaşmak için hiçbir şey yapılmadı. Bilakis, büyük ulusötesi şirketler ve emperyalist güçler yıkıma devam ediyor. Sera etkisi yaratan gazların salınımı 2018 yılında azalmak bir yana %2,2 oranında arttı.

Bu nedenle 20-27 Eylül tarihleri ​​arasında iklim için uluslararası eylemler organize ediliyor. Avrupa’da bu eylemler bir süredir devam ediyor: 16 yaşındaki genç İsveçli aktivist Greta Thunberg’ın çağrısıyla Cuma günleri farklı şehirlerde binlerce gencin katıldığı, iklim değişikliğine karşı büyük öğrenci grevleri gerçekleşiyor. 20-27 Eylül haftasında da, 27 Eylül’deki iklim değişikliğine karşı büyük küresel grevle zirvesine varacak olan eylemler, forumlar ve farklı aktiviteler örgütleniyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, iklim felaketinin sorumlusunun kapitalist emperyalist sistemin ta kendisi olduğu vurgusuyla söz konusu eylem, grev ve seferberlik haftasına müdahil oluyoruz. Bu felaketi durdurmanın tek yolu, işçi hükümetleri kurarak kapitalizmi sona erdirmek için mücadeledir. Söz konusu işçi hükümetleri, büyük kapitalist firmaları herhangi bir tazminat ödenmeksizin kamulaştırarak, işçileri koruyarak, maden, tarım ve sanayi üretimini geniş işçi kitlelerinin yararına ve doğanın korunmasına hizmet edecek şekilde planlamalıdır.

İUB-DE olarak 20-27 Eylül tarihlerinde, her ülkede gerçekleşecek biçimde, eyleme geçme çağrısında bulunuyoruz: Bu uğurda su, hava, kara ve denizin kirletilmesine karşı mücadeleleri; ormanların tahribatına ve fütursuzca kesimine karşı mücadeleleri destekliyoruz; doğanın çokuluslu şirketler tarafından yıkımı ve emperyalistlerce yağmalanmasına karşı çıkıyoruz; açık ocak madenciliğinin yasaklanmasını talep ediyoruz; çokuluslu maden, petrol, gaz ve agrokimya şirketlerinin (Monsanto-Bayer ve diğerleri) kamulaştırılmasını savunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Kapitalizm paranın yeşili için, doğanın yeşilini yakıyor

0

Bu yaz İzmir günler boyunca yandı. Benzer bir şekilde Antalya, Marmaris, İstanbul ve benzeri birçok yerde yangınlar çıktı. İzmir’de beş bin hektarlık bir ormanlık alan yok oldu. Ancak bu yangınların söndürülmesinde uçaklar kullanılmadı. Türk Hava Kurumu’nda 6’sı faal 9 uçak, Türk Hava Kuvvetleri’nde ise 6 adet devasa yangın söndürme uçağı bulunuyor olmasına rağmen, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemir bunların kullanımını engelledi. Neden?

Çünkü Pakdemir, başkanlık rejiminin karakterine uygun bir şekilde, yangın söndürme işini özelleştirmişti! Türk kapitalizmi yangın söndürme işini, bu alanda deneyimi olmayan ve yurtdışından helikopter kiralayan özel bir şirkete ihaleyle devretmişti.

Bu yaz aynı zamanda “dünyanın ciğerleri” olarak bilinen Amazon Ormanları yandı. Amazon’un bulunduğu Brezilya’da bu sene 72.843 yangın çıktı. Ülkenin en büyük şehirlerinden São Paulo, küllerden dolayı kara bir örtüyle kaplandı; güneş, öğlen vakti gözükemez oldu.

Başkan Bolsonaro, içinde yerli halkların yaşadığı bu ormanların yok olmasını istiyordu çünkü yerlilerin koruma altında olan hakları yüzünden, çokuluslu şirketlere bu ormanın kaynaklarını peşkeş çekemiyordu. Brezilyalı tarım kapitalistlerinin ormansızlaştırma projeleri kapsamında Bolsonaro yangına müdahale etmiyor. Ancak yangının korkutucu derecede büyük bir yeşilliği yok ettiğini açıklayan Brezilya Meteoroloji Ajansı’nda çalışanları işten çıkarmayı bildi. Bunu yaparken kapitalist Norveç’in tarım şirketlerinden Yara ile arazilerin paylaşımı için diyaloğu da başlattı.

Kapitalistler ormanları yakıyor ve dumanların altında da para sayıyor. Onlar gezegenimizi kurtarmak için gerekli ekonomik ve politik kapasiteye sahip değiller. İşçi sınıfının kurtuluşu bütün insanlarla birlikte, bütün canlıların ve dünyanın da kurtuluşu olmalı.

Tarihte bu ay: İşçi sınıfına ve sosyalizme karşı 12 Eylül darbesi

0

Ordu komutanlarının yayınladıkları muhtı­ra ile işçi ve emekçi yığınlar üzerindeki kapita­list saldırı yeni bir boyut kazandı. Burjuva or­dusunun generalleri, toplumsal bunalımın bir an önce yasal partiler tarafından bastırılmasını is­temekte; aksi takdirde iktidara bizzat el koya­bileceği tehdidini savurmakta.

Bu noktada işçi sınıfının savunmasının dü­zenlenmesi ve Devrimci Eylem Programı’nın ha­yata geçirilmesi mücadelesi, gelişen siyasi olay­lar içinde belirli taktiklerle somutlanmalıdır. Sı­nıf seferberliğini gerçekleştirecek olan bu taktik ise bugün bir GENEL GREV biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kapitalist saldırıyı püskürtmenin, sınıfın mücadele birliğini sağlayabilmenin ve her türden gerici, Bonapartist ve Faşist rejim tehditlerine karşı koyabilmenin yolu mevcut ko­şullarda Genel Grev’den geçmektedir.

Gazete Nisan’ın öncülü olan İşçi Cephesi gazetesinin 1980’in Şubat ayında çıkan ilk sayısı, bu satırlarla emekçilere ulaşmıştı. Troçkist akımımız, Kenan Evren ismiyle ve türlü zulümler, baskılar, idamlar ve işçilere saldırılarla özdeşleşecek olan 12 Eylül darbesinden 8 ay önce, darbe tehlikesine karşı Türkiye işçi ve emekçilerine, ordunun karşıdevrimci planlarını durdurabilmek için genel greve çağırıyordu.

12 Eylül darbesiyle beraber;

  • 650.000 kişi gözaltına alındı
  • 1.683.000 kişi fişlendi
  • 210.000 dava açıldı
  • 230.000 kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı
  • 98.404 kişi “örgütlü olma” suçlamasıyla yargılandı
  • 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı
  • En az 21.764 devrimci hüküm giydi
  • 388.000 kişinin pasaportuna el kondu
  • Kapatılan parti, sendika, dernek, meslek odası sayısı 23.700’ü buldu
  • 171 kişi işkencede, 14 kişi açlık grevinde, 74 kişi çatışmada, 16 kişi kaçarken öldürüldü
  • 43 kişinin “intihar” ettiği, 73 kişinin “doğal yollardan” öldüğü söylendi
  • 39 ton gazete, dergi, kitap yakıldı
  • 40 ton gazete, dergi ve kitap yakılmak üzere depolarda tutuldu
  • 927 adet devrimci gazete kapatıldı
  • 18 devrimci idam edildi.

12 Eylül’ün amacı işçi sınıfını, onun örgütlerini ve öncüsünü paramparça etmek, bütün bunları fiziksel olarak yok etmekti. İşçi Cephesi o günlerde, 1920 senesinde Almanya’da askeri bir darbeyi ezen genel grevi örnek göstererek, Birleşik İşçi Cephesi’nin kurulması çağrısında bulunmuştu. Bu, partileri ne olursa olsun bütün işçilerin yaklaşan tehlikeyi ortadan kaldırmak için eylemde bir araya gelmeleriydi.

12 Eylül, Türk kapitalizmi için sosyalist hareketi bastırmakta kullanılması gereken bir araçtı. Bu tip kanlı bir işçi düşmanı darbenin bir daha hayat bulamaması için ise, işçi sınıfının kendi partisini kullanarak Türkiye kapitalizmini ilga etmesi şart.

Kurumsal mobbingin geldiği son nokta: Borcunu öde, yoksa kovarım!

0

Çalışanlar olarak sistematik psikolojik şiddetin, yani yaygın ismi ile mobbingin ne olduğuna aşinayız. Gün içerisinde bu uygulamalara maruz kalıyoruz. Onlarca isimsiz ofis işçisi bu sebeple beyin kanamasından öldü, sayısını bilmediğimiz arkadaşımız da antidepresanlar ile yaşamına devam ediyor.

Ancak Türkiye’nin en önde gelen bankalarından biri mobbingde çıtayı çok yükseğe taşımayı başardı. Bu sistematikleşmiş uygulamaya göre bir çalışan, gelirine oranla belli bir borçlanmanın üzerine çıkarsa amirleri tarafından uyarılıyor. Çektiği kredileri zamanında ödeyemez ve finansal durumunu düzeltmeyi başaramazsa yazılı ihtarname alıyor. Belli bir süre sonra ilgili çalışanın finansal durumu hâlâ kötü ise işten çıkartılıyor.

Çalışanlarının “prezentabl” olmak zorunda olduğu, çalışma zamanında her türlü müşteri saygısızlığına karşı güler yüz gösterildiği, mümkün olan en az personel ile çalışılması sebebiyle hata riski yüksek ve mobbingin harman olduğu bankalarda, ücretlerin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Asgari ücretten biraz hallice bir ücret karşılığında geçinmeye çalışan banka çalışanlarının yaşadığı işten çıkarılma stresi ise patronların elinde bir sopaya dönüşmüş durumda.

Bankaların insanlık onuruna yakışır ücret vermediği, kadın çalışanlarına kanuni hakkı olan kreş hizmetini sağlamadığı, dayattığı ücretsiz ve zorunlu fazla mesai ile insanları antidepresanlara muhtaç ettiği bu koşullarda insanların ekonomik olarak darboğaza girmemesi imkânsızdır. Banka patronları o kadar gaddar ki, insanların bu durumunu bile onların üzerinde baskı aygıtı olarak kullanmaktan geri durmuyor.

Buna karşı diyoruz ki: Performans ölçtüğünü iddia eden tüm sistemler çöpe! İşyerlerinde mobbinge karşı işçilerin denetiminde olan komisyonlar kurulsun. Ücretler çalışanların borçlanmadan, insanlık onuruna yakışır şekilde hayatını idame edebileceği rakamlara çıksın ve bundan sonraki tüm ücret artışları eşel mobil sistemi ile ayarlansın.

“Özel okullarda çalışan öğretmenler olarak iş güvencesinden yoksunuz!”

0

Birer ticarethaneye dönen özel okullarda gittikçe kötüleşen çalışma koşullarını 6 yıldır bu kurumlarda öğretmenlik yapan bir okurumuzdan dinledik.

Özel okulda çalışan bir öğretmen olarak çalışma koşullarınız için neler söylersiniz?

6 yıldır özel okullarda öğretmenlik yapıyorum. Özel okullarda temel kural “az öğretmen, çok ders, düşük maaştır.” Dinlenme sürelerimize bakılmaksızın fazla sayıda derse giriyoruz. Karşılığında aldığımız ücretler ise çok düşük. Hatta pek çok okulda öğretmenlere asgari ücret veya biraz fazlası ödeniyor. Sigortayı asgari ücret üzerinden yatırıp gerisini elden veren (bazen de alan) işverenler de cabası. Bunların hepsi özel okullarda çalışan öğretmenlerin ücretlerini kontrol eden bir mekanizma olmamasından kaynaklanıyor. Resmi tatillerde bile çalıştırılmamız ve fazla mesai ücreti almamız özel okulların normali oldu. Devlet okulunda çalışan öğretmenlerden daha fazla çalışmamıza rağmen çok daha düşük ücretler alıyoruz. Esnek ve düşük ücretlerle çalışmaya itiraz edecek olursak da yüz binlerce işsiz öğretmenle tehdit ediliyoruz. Ancak kriz bahane gösterilerek pek çok okulda maaşlar geç yatırılıyor. Hatta öğrenci kayıtları devam etmesine rağmen aylarca maaş ödemeyen kurumlar var. Özel okullar artık eğitim kurumu olmaktan çok ticarethaneye dönüşmüş durumda. Tüm bunların yanında en büyük sıkıntımız iş güvencemizin olmaması.

Sözleşme süreçleriniz nasıl geçiyor?

Nisan-Mayıs gibi önümüzdeki sene için görüşmeler başlar ve sizin işsiz kalıp kalmayacağınız müdürlerin iki dudağı arasındadır. Özel okullarda sözleşmeler yıllık yapıldığı için sene sonundaki akıbetimiz bizi hep korkutur. Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan son değişiklikle birlikte de özel okullarda çalışan öğretmenler için iş güvencesini tamamen ortadan kaldırdılar. Belirli sürenin sonunda sözleşmesi biten öğretmenler ne işe iade davası açabiliyor ne ihbar tazminatı alabiliyor. Hatta kıdem tazminatı bile pek çok kurum tarafından ödenmiyor.

Peki, yazın ücret alabiliyor musunuz?

Azımsanmayacak sayıda kurumda sözleşmeler Eylül ayından Haziran ayına yapılıyor ve öğretmene kıdem tazminatı ödenmemesi garanti edilirken öğretmenler de yazı maaş almadan geçiriyor maalesef.

Sizce bu sürece nasıl karşı çıkılabilir?

Son yıllarda hızla artan özel okul sayısıyla kamu hizmeti vermeye çalışan öğretmenler serbest piyasa koşullarından nasibini fazlasıyla alıyorlar. Her sektörde olduğu gibi özel okul öğretmenlerinin de bu gidişata dur diyebilmek için en temelde iş güvencesi talebi etrafında birleşerek kendi mücadele araçlarını yaratması gerekiyor.

Bir Soygun Üçgeni: Yap-İşlet-Devret

0

Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli Türkiye’nin 80’lerin başında neoliberalizmle tanışmasıyla yaygınlaşan bir kamu-özel ortaklığıdır. Kamunun birçok sektörden elini ayağını çekmesiyle beraber devletin kamu yatırımlarını gerçekleştirmek için finansman sıkıntısı çekmesinden ve hızlıca sermaye bulamamasından kaynaklı özel sektöre duyduğu ihtiyaçla şekillenmiş ve ilk olarak Turgut Özal ile özdeşleşmiş bir model olarak karşımıza çıkmıştır. Fakat özelleştirmelerin AKP döneminde artmasının bir sonucu olarak bayındırlık ve altyapı işlerinde YİD ile yapılan yatırımların sayısı bu dönemde en üst seviyesine ulaştı. Tamamen devletin vergi kaynaklarının özel sektöre pay edilmesi olarak özetlenebilecek YİD, bir soygun düzeni halinde işlemekte.

YİD modelinin uygulanması ile ilgili kanun maddesi (3996 sayılı kanun) YİD ile yapılabilecek yatırım alanlarını şöyle sıralar: “tünel, baraj, köprü, içme ve kullanma suyu, sulama, haberleşme, elektrik üretim, arıtma tesisi, kanalizasyon, maden ve işletmeleri, fabrika ve benzeri tesisler, otoyol, iletim, dağıtım ve ticareti, trafiği yoğun karayolu, çevre kirliliğini önleyici yatırımlar, demiryolu, lojistik merkezi, gar kompleksi, deniz ve hava limanları, yer altı ve yerüstü otoparkı, yük ve yat limanları, milli park, sınır kapıları, tabiat parkı, tabiatı koruma alanı, yaban hayatı koruma tesisleri, toptancı halleri”. Ayrıca ilgili maddeye göre bu yerler 49 yıllığına özel sektör tarafından kâr elde edebilmek için kullanılabilir. Oysaki bu alanların hepsinin birer kamu hizmeti alanı olması gerektiği ortada.

Sistem yasal olarak şöyle işliyor: Yapılması planlanan bir projenin maliyetini bir veya daha fazla özel şirket, devlet ile yaptıkları sözleşme uyarınca üstlenir. Devlet projeyi maksimum 49 yıllığına kadar özel sektöre devreder ve kâr garantisi verir. Planlanan kâr elde edilmez ise devlet aradaki farkı cebinden karşılar. Kira dönemi bittikten sonra sözleşme yenilenebilir veya devlet yapıyı devralır.

Son zamanlarda yapılan tüm projeler YİD modeli ile yapıldı. İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve YSS Köprüsü, Kalyon-Cengiz-Limak-Kolin-RSY-PAK ortaklığı; Marmaray, Taisei-Gama-Nurol ortaklığı; Osmangazi Köprüsü, Bursa Otoyolu ve Bursa-İzmir Otoyolu 22 yıllığına Nurol-Özaltın-Makyol-Astaldi-Yüksel-Göçay Grubu ortaklıkları tarafından işletilecek.

Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapımına 1984’te başlanan O-4 kodlu Anadolu Otoyolu hepimizin bildiği 379 km’lik İstanbul-Ankara arasındaki otobanın 1. sınıf bir araç için kullanım bedeli 25 TL ya da İstanbul-Edirne arası Avrupa Otoyolu’nun (O-3) kullanım bedeli 1. sınıf araç için 12 TL iken, İstanbul-İzmir arasında YİD modeli ile yapılan otoyolun tek yön bedeli 256 TL’ye çıkmaktadır. İşleten ortaklık planlanan kârı elde edemez ise devlet kendi kasasından aradaki farkı kapatacak, yani yolu kullansak da kullanmasak da vergilerimiz ile bu parayı devlet denetimi altında ödeyeceğiz. YİD modeli ile yapım aşamasında olan dört otoyol daha var. Bu durum YİD modelinin nasıl bir soygun sistemi olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlardan sonuç olarak zaruri bir soru ortaya çıkıyor: Madem para vererek hizmet alıyoruz, o zaman neden vergi veriyoruz? Enerjiden ulaşıma birçok kritik sektör özelleşmişken vergilerimiz nerelere harcanmaktadır? İstanbul-İzmir Otoyolu 11 milyar TL’ye mal edildi. Devlet bu parayı elbette karşılayabilirdi. Bir yıl içinde ödememiz gereken dış borç faiz miktarı 12 milyar dolar (69 milyar TL) iken YİD projeleri devede kulak kalıyor. Kamu kaynaklarının özel sektörün yağmasına açmaktan başka bir anlamı olmayan YİD modelini ancak dış borç ödemelerinin durdurulması ve merkezi bir finansal-reel ekonominin sağlanmasıyla bertaraf edebiliriz.

Sorun da çözüm de politik!

0

Yaşam bugün her alanda bir mücadeleyi gerektiriyor.

Gündemimiz ne çok sorun üzerine kurulu düşünsenize!

Hayat pahalılığı, işsizlik, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, cinsel istismar, göçmenlere dönük saldırılar, doğanın tahribatı, kayyumlar…

Öyle ki her alanı başlı başına bir sorun olarak tarif edebiliriz.

İstihdam (sorunu), ekonomi (sorunu), Kürt (sorunu), eğitim (sorunu), kadın (sorunu), Suriyeliler (sorunu), çevre (sorunu)… Azı yok fazlası var!

Peki, neden? Her konunun birer sorun haline dönüşmüş olmasının nedeni ne?

Duyarsızlık mı, umursamazlık mı, yetersizlik mi, beceriksizlik mi, iradesizlik mi?..

Ya da belki politikasızlık diyeceksiniz. Öyle mi, politikasızlık mı?

Biz tersini iddia ediyoruz. Tersine, tüm bu sorunların nedeni bizzat politikadır.

Sürdürülen politikaların birer sonucudur. Hepsi birer politik tercihtir.

Kaynağını sermaye ve emek, sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen arasındaki ilişkiden alan, bununla beslenen, bu ilişkiyi varlık sebebi gören aynı politikaların ürünüdür. Kâr odaklıdır, cinsiyetçidir, ayrımcılıktan beslenir. Üretimi değil, tüketimi destekler! Çoğaltmaz; yıkar, öldürür. İnsanı değil, doğayı değil, geleceği değil; kendini var eden dinamikleri her ne pahasına olursa olsun sürdürmeyi esas alır.

Bu yüzden Emine Bulut cinayeti politiktir; Afgan uyruklu mültecinin Geri Gönderme Merkezi’ndeki intiharı politiktir, Kaz Dağları katliamı politiktir, orman yangınları politiktir.

Bir çözüm için öncelikle bunu ortaya koyabilmemiz, bu sorunları var eden politikaları ve bu politikaların uygulayıcısı hükümetleri teşhir edebilmemiz gerekiyor.

Ve en az bunun kadar öncelikli olarak, kendi politikalarımızı üretebilmemiz gerekiyor.

Sorun politikse elbette çözüm de politiktir, politik olmak zorundadır! Ancak bu şekilde bu sorunları var eden toplumsal ilişkiler değiştirilebilir.

Sorunların zemini, erkek egemen kapitalist sistem ve bunun dayattığı toplumsal ilişkilerse; dönüştürücü bir çözümün ön koşulu da bu sisteme karşı -yani antikapitalist- bir zemin gerektirir.

Bu zemin, soruna karşı mücadelenin programını, taleplerini, araçlarını ve elbette öznesini belirler.

Aksi, sorunların kaynağının üstünü örtmekten, onlara yama yapmaktan ötesine geçmeyecektir.

Kadın sorununun arkasında erkek egemen (patriyarkal) sistemi görmeyen, çevre sorununun arkasında kapitalist sistemi işaret etmeyen, yoksulluğun ekonomi-politiğini teşhir etmeyen her çaba kısmi etki alanları ve kazanımlar elde edebilmiş/edebilecek olsa da, kazanımları kalıcılaştıracak ve mevcut tahakküm ilişkilerini dönüştürebilecek güçten yoksun olacaktır.

Evet, yaşam bugün her alanda bir mücadeleyi gerektiriyor. Bu yüzden mücadele, çoğumuz için bir tercih konusu bile değil, bir hayatta kalma uğraşı… Asıl soru, bu mücadeleyi, ortak talepler etrafında ortak bir hedef için birleştirebilecek miyiz? Geleceği bu cevap belirleyecek.

Sudan’da burjuva muhalefet devrimin yenilgisi için çalışıyor

0

2018’den bu yana Sudan’da süren seferberlikler, 2019 Mart’ında işçi sınıfının genel grev silahıyla mücadeleye dahil olmasının ardından, Nisan ayında 26 senelik Ömer el-Beşir diktatörlüğünü devirmişti. Hem el-Beşir rejiminin temel kurumları korunabilsin hem de ülke 1956’da bağımsızlığını kazandığından beri ülkeyi yöneten ve sömüren azınlık burjuvaların hükmü sürebilsin diye ordu yönetime el koymuş ve devrimci seferberlikleri, yüzlerce kişiyi öldürerek, şiddetle bastırmayı denemişti. Demokratik seçimler vaat eden askeri kliğin diktatoryal önlemleri sonuç alamamış, kitle seferberlikleri sürmüştü.

Ordu, geçtiğimiz 17 Ağustos günü taktik değiştirerek sopa yerine havuç kullanmakta karar kıldı. Burjuva ve sivil toplumcu muhalif grupların oluşturdukları Özgürlük ve Değişim için Güç (ÖDG) koalisyonu, Geçici Askeri Konsey’le bir anlaşma imzaladı ve böylece Sudanlı egemen sınıfların hoşnut olmadığı, burjuva siyasal gruplar arasındaki çekişme kısmen ötelendi.

Sekiz aydır süren devrimci sürecin ardından gelen bu anlaşmanın Batılı finans kapitalin gönlünü rahatlattığına ve devrime bir ihanet olduğuna şüphe yok. Burjuvazinin asker üniformalı temsilcileriyle sivil temsilcileri arasındaki görüşmelerde arabuluculuk, Ortadoğu karşıdevriminin başlıca simgesi ve örgütleyicisi olan Mısır’ın darbeci generali el-Sisi tarafından üstlenildi. Sisi’nin Mısır Devrimi’ni durdurmak için iktidarı darbeyle ele geçirmesi ve işçi sınıfını baskılaması ve burjuva Arap devletlerine, devrimlerde halka karşı kullanmak için birleşik bir Arap ordusu kurulmasını önermesi, Sudan’da üstlendiği rolle de birlikte düşünüldüğünde, karşıdevrimci programını en iyi şekilde yansıtıyor.

Washington ile Londra’nın gözlemciler gönderdiği görüşmelerin neticesinde çıkan anlaşmaya göre, 39 ay sonra yapılacak olan seçimlere dek Sudan’ı askerlerden ve sivillerden oluşan bir konsey yönetecek. Bu konseyin başkanlığını, ilk 21 ay boyunca, ordu başkomutanı olan ve Hızlı Destek Kuvvetleri isimli, devlet bağlantılı faşizan paramiliter çetelerin lideri Abdülfettah el-Burhan yapacak. Burhan’ın 11 kişilik bu konsey üzerindeki yetkileri neredeyse sınırsız: 18 ay boyunca konseyin verdiği bütün kararları veto etme hakkı var.

11 kişilik konseyin 4’ü askerlerden ve 6’sı sivillerden oluşuyor. Son kalan ismi ise askerler ve siviller birlikte seçecek. Ordu, İç İşleri Bakanı ile Savunma Bakanı’nı kendisi seçecek. Bu arada burjuva ÖDG, devlet başkanlığı için önerisini yaptı bile: Afrika Gelişim Bankası’nın eski çalışanı, Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomi Komisyonu’nun başlıca ekonomisti, İngiltere vatandaşı Abdalla Hamdok. Sudan nüfusunun %80’i, günde 1 dolardan daha az bir gelirle yaşıyor. 5,5 milyon insan açlık sınırında. 2,47 milyon çocuk kronik yetersiz beslenmenin pençesinde. Hem ordu hem de ÖDG ile Hamdok bu sefaletin ve barbarlığın sorumlusu olan ekonomik ve toplumsal ilişkileri korumak, bu ilişkilerden çıkarı olan elitleri daha da zenginleştirmek istiyor. Burjuva muhalefet Sudan Devrimi’nin yenilgisi için çalışırken, Sudanlı işçiler ve yoksullar için tek seçenek devrimi kendi iktidarlarıyla taçlandırmak.

Ayrılık kaybettirir! Birlik kazandırır!

0

Onat Kutlar, o güzelim şiirlerinden birinde şöyle diyor:

“Sordum kendi kendime, ne yapılabilir çamurdan? 

Heykel! 

Acılardan? Aşk. Yoksulluklardan 

bir devrim bile yapılabilir. Ama hiçbir şey

hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan.”

Neden?

Çünkü ayrılık demek, örgütsüzlük, güçsüzlük demek! Ayrılık demek, hakkını hukukunu savunamamak, koruyamamak demek! Ayrılık demek, sesinin gür çıkamaması, duyulmaması demek! Ayrılık demek, yalnız olmak, dikkate alınmamak demek! Ayrılık demek, hep kaybeden olmak demek!

Çünkü ayrılık olursa güçler bölünüyor. Güçler bölünürse mücadele zayıflıyor. Mücadele zayıflarsa saflar dağılıyor. Saflar dağılırsa inanç da, kararlılık da azalıyor. Ve yenilgiler geliyor…

Örnek mi?

Milyonlarca işçi ve emekçiyi ilgilendiren son kamu toplu iş sözleşmeleri işçilerin, emekçilerin aleyhine imzalandı. Zam oranları resmi enflasyon oranlarının dahi altında kaldı.

Kısacası bu sözleşmelerle alım gücü daha da düştü, işçi emekçi daha da yoksullaştı. Üstelik çalışma koşulları her geçen gün daha da zorlaşmaya, kötüleşmeye devam ediyor.

Peki, durum böyleyken, nasıl oldu da işçi ve emekçileri memnun etmeyen, etmesi de mümkün olmayan bu komik oranlı, acımasız toplu sözleşmeler imzalanabildi, imzalanabiliyor?

Çünkü bugün işçi ve emekçiler hem ideolojik-politik, hem sosyal-kültürel hem de örgütsel açılardan iktidarın, sermayenin ve sendikal bürokrasinin öncülük ettiği çeşitli gerici anlayışların kısmi etkisi ve büyük baskısı altında bulunuyor. Bu şekilde işçi ve emekçilerin aleyhine sözleşmeler imzalanabiliyor.

Sonuçta işçi ve emekçiler bu sözleşmelerden, kendilerine reva görülen üç kuruşluk zamlardan, düşük ücretlerden tabii ki mutlu olmuyor! Ve nihayetinde son sözü daima daha örgütlü olan söylüyor. Ve maalesef bugün sermaye güçleri, tüm zayıflığına rağmen, işçi ve emekçilerden daha organize durumdalar.

Lakin bu pamuk ipliğine bağlı güç dengesi işçi ve emekçilerden yana değişebilir. Yeter ki ayrılıklara son verilsin, tüm sınıf güçleri emek eksenli birleşik ve örgütlü mücadeleci bir zeminde buluşsun. O zaman bakalım, deveyi havuduyla birlikte yutma pratiğini, itibardan tasarruf olmaz diye yutturmaya çalışan burjuva kapitalistler ne yapıyor…

Enternasyonalist Mücadele’nin yaz okuluna katıldık

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, daha önceki senelerde olduğu gibi, İspanya’daki seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI) yaz okuluna katıldık. Ağustos ayının başında Barselona’da gerçekleşen okulun teması “Ulusal Sorun”du.

İlk etapta, “ulusal sorun” kavramı ve rejimin niteliğiyle bağlantısı tartışıldı. Marksist literatürde ulusal sorun üzerine ileri sürülmüş tezler üzerinden, çözümün ne olabileceği konuşuldu. İkinci olarak, İspanyol Devleti’nin tarihsel süreçte ulusal sorunla ilgili neden kalıcı bir çözüme ulaşamadığı iki yönden incelendi. Anarşizm ve Stalinizmin yarattığı politikaların Katalan sorunu üzerindeki etkisi ayrı ayrı değerlendirildi. Son olarak, bu değerlendirmeler ışığında, günümüzde Katalan sorununun çözümünde izlenmesi gereken yol tartışıldı.

2017 yılındaki bağımsızlık referandumu sonuçlarının yürürlük kazanamaması, bölgede yaşayan emekçilerin konuyu yeniden ele almasını gerektirmişti. Bu nedenle, okulun son kısmında demokratik konfederalizm tartışma konusu oldu. Partimizin okula katılımı, Ortadoğu’daki deneyimleri aktarması bakımından bu kısımda oldukça önemliydi. Ulusal sorunun, rejimin niteliği değişmedikçe sona ermeyeceği, demokratik konfederalizm vb. yolların bu nedenle çözüm getirmeyeceği yönündeki görüşlerin konuşulmasının ardından tartışma sonlandı.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in bir parçası olarak çalışmalarını yürüten İDP ve LI’nin izlenecek politikaları birlikte tartışması, enternasyonalist mücadelenin gerçekleşmesi açısından oldukça önemliydi.

Venezuela: José Bodas’ı işten çıkarma tehdidine hayır!

0

Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri José Bodas üzerinde hükümet eliyle sürmekte olan baskılar kendisinin işten çıkartılmayla tehdit edilmesi boyutuna ulaştı. Petrol işçilerinin hak ve talepleri uğruna mücadele eden ve Venezuela’da emekçi sınıfların bağımsız politikasının geliştirilmesinden bir an için bile taviz vermeyen José Bodas, aynı zamanda Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın da önderlerinden. Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım, José Bodas üzerindeki işten çıkarma tehdidine karşı uluslararası bir imza kampanyası başlatmış durumda. İmza metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bazı sosyal medya mecraları ve yayın organlarında, José Bodas’ın PDVSA’dan çıkarılabileceği söylentisi dolaşmaya başladı. Petrol sanayide 31 yıldır fabrika operatörü olarak görev yapan Bodas, Anzóategui eyaletinde La Cruz’daki Puerto rafinerisinde bir işçidir. Petrol işçileri tarafından “Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım”ın listesinden seçilen Bodas, Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu’nun (FUTPV) halen genel sekreterliğini yürütüyor. Bodas, Puerto la Cruz rafinerisi işçileriyle birlikte, patron partilerine ve Amerikan emperyalizmine bağlı PDVSA meritokrasisinin düzenlediği 2002 petrol grevi ya da sabotajına karşı koydu. Yaptığı eylemler, Puerto la Cruz rafinerisinin iki aylık grev ya da sabotaj zamanında durmamasını sağladı.

Birkaç hafta önce, yazılı ruhsatların sendikal önderliklere gönderildiği zaman, sendika ruhsatının güncel olmadığı iddiasıyla doğrudan José Bodas yoldaşa yönelik bir saldırı gerçekleşti. Bu arada Bodas’ın işten çıkarılacağına yönelik söylentiler son günlerde giderek arttı.

José Bodas, insanca bir ücret talep ederek ve toplu sözleşmeye uyulması için mücadele vererek petrol işçilerinin haklarının savunusunda başı çeken Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) bir önderidir.

Bodas, sanayi kolumuzda sınıf mücadelesi yürüten sayısız işçiyle birlikte, PDVSA’nın içinde bulunduğu felaket durumu teşhir ederek öncü bir rol oynadı. Benzer şekilde, önderliğin çoğunluğuyla birlikte patron karşısında diz çöken Wills Rangel’in yönettiği FUTPV’nin bürokratik önderliğini de teşhir etti. Toplu sözleşmelerimizi ve bütün haklarımızı hiçe sayan bu önderler, PDVSA işçilerini sefalet ücretleri kazandırarak büyük bir sefalete sürüklediler.

Bodas yoldaş, FUTPV ve C-cura’nın bir başka önderi olan Fran Luna ile birlikte, petrol sektöründe çalışan işçi sınıfının hak ve talepleri için ulusal düzeyde ve bütün bölgelerde en ısrarlı mücadele eden savaşçılar olarak biliniyorlar.

Bölgelerde, bütün ülkede, medya organlarında, sosyal medya mecralarında, işçi sınıfına yönelik sarsılmaz bir adanmışlık sergiledi. Politik tutumu açık ve şeffaftı. Her türlü işveren karşısında emekçilerin politik bağımsızlığının korunması zorunluluğunu her zaman kendisine rehber edinen Bodas, Juan Guaido’nun liderliğini yaptığı patronların muhalefet partisiyle hiçbir bağa sahip değildir; emperyalizmin ve her tür dış gücün iç işlerimize karışmasını alenen karşı çıkmış ancak ulusal hükümetin politikasına karşı koymaktan da geri durmamıştır.

Bazıları Bodas’ı siyasi ve sendikal oyundan dışlamak istiyor; çünkü FUTPV’nin mevcut yöneticileri, yeni bir seçim sürecinde Bodas’a ve C-cura’ya karşı muhtemelen kaybedeceklerinin bilincindeler. Bu yüzden petrol işçilerine yönelik sarsılmaz adanmışlığı nedeniyle ona bedel ödetmek istediklerini biliyoruz. FUTPV yürütme kuruluna karşı yapılacak herhangi bir eylem, petrol işçilerinin talepleri lehine ve Bodas’ın mücadele çizgisi doğrultusunda yapılan bir misilleme olacaktır.

Ulusal hükümet, sendika yöneticilerine ve hakları için mücadele eden emekçilere yönelik bir baskı politikası yürütüyor. Gösteri ve eylemlerin kriminalize edilmesi, PDVSA’da ve bütün kamu işletmelerinde, ülke çapında hakları için seferber olan farklı emekçi kesimlere karşı artık sıradan bir uygulama haline gelmiştir.

Amaç, hükümetin geçen yıldan beri uygulamaya koyduğu yeniden yapılandırma tedbirlerinin tamamını uygulamaya devam etmektir. Bu nedenle, PDVSA içinde ve diğer kamu kurumlarında emekçiler işten çıkarıldı ya da emekli olmaya zorlandı, özel işletmelerde iş sözleşmelerinin hukuka aykırı olarak askıya alınmasına ses çıkarılmadı, gıda maddeleri ve kamu hizmetleri için mücadele veren köylüler, gençler ve halk kesimleri baskılandı. Buna karşın bütün emekçilerin mücadele etme isteği hâlâ yerinde ve hükümetin taleplerimizi susturma girişimini seferberlik aracılığıyla yeneceğiz.

İşçi sınıfıyla birlikte mücadele kararlılığımız bütün tehditlere rağmen devam ediyor. Limanlarda, rafinerilerde, bürolarda, emekçilerin ve emeklilerin yanında her alanda bulunmayı sürdüreceğiz. Her zaman yapmış olduğumuzu yapmaya devam edeceğiz: Ezilenlerin, emekçilerin, hakları için mücadele edenlerin yanında mücadele edeceğiz.

Bodas’a yönelik bu tehditler reddedilmelidir. Bu anlamda, uluslararası düzey dahil olmak üzere ülkenin bütün petrol işçilerini, sendika önderliklerini, sosyal demokrat önderleri, Jose Bodas’ın işten çıkarılmasına yönelik bu tehditleri reddetmeye çağırıyoruz. Bazı sendika yöneticileri halihazırda bu tehditlere karşı konuştular. FUTPV yöneticilerini de bu tehditleri reddetmeye ve bu işten çıkarma söylentilerinin gerçek olmasını engellemeye davet ediyoruz.

Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım (C-cura)

Karakas, 24.08.2019

İmzalar / Kurumlar

ABD

David Turpin, Anti-WarCommittees in Solidarity with the Struggles for Self-Determination

Arjantin

Nicolás Del Caño, Candidato a Presidente, FIT-Unidad. Diputado Nacional y dirigente nacional del Partido de los Trabajadores Socialistas (PTS) FIT-U; Romina del Pla. Candidata a Vice-presidenta por el FIT-U. Diputada Nacional y dirigente del Partido Obrero (PO),Secretaria General SUTEBA Matanza; Juan Carlos Giordano, diputado nacional electo FIT-U y dirigente nacional de Izquierda Socialista; Celeste Fierro, dirigente del MST/FIT-U, Coordinadora Nacional de Juntas y a la Izquierda; Myrian Bregman, legisladora de Ciudad de Buenos Aires (CABA) y dirigente nacional del PTS-FIT-U; Cristian Castillo, dirigente nacional del PTS-FIT-U; Rubén “Pollo” Sobrero, Secretario General Unión Ferroviaria Seccional Oeste- Haedo; Mónica Schottahuer, Delegada ferroviaria y diputada nacional de Izquierda Socialista-FIT; Vanina Biasi, delegada APUBA Sociales; Ileana Celotto, secretaria general AGD UBA; Guillermo Pacagnini (Secretario General CICOP, Buenos Aires); Vilma Ripoll (Dirigente del MST en el FIT Unidad, diputada m/c; Jorge Adaro, Secretario General de Ademys (docentes de CABA); Laura Marrone dirigente docente y legisladora de CABA por Izquierda Socialista/FIT por Ciudad de Buenos Aires (CABA); Edgardo Reynoso, dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento; Pablo Almeyda, Delegado General del Ministerio de Economía. Asociación de Trabajadores del Estado (ATE); Mercedes Trimarchi, diputada provincial de Buenos Aires, de Izquierda Socialista/FIT y dirigente de agrupación Isadora-Mujeres en Lucha; Liliana Olivero, ex Diputada por Córdoba de Izquierda Socialista y FIT; Angélica Lagunas, Diputada por Neuquén de Izquierda Socialista y el FIT, dirigente sindical docentes; Ezequiel Peressini, legislador provincial de Córdoba, Izquierda Socialista /FIT; Claudio Dellecarbonara, Directivo de la AGTSyP; Natalia González Seligra, Sec. de Organización Suteba Matanza; Javier “Poke” Hermosilla. Dirigente de la Bordo de la Alimentación; Miguel Del Pla SecGral CTA – A Sta Cruz- Tribuna Docente; Daniel Rapanelli, Secretario General Suteba Ensenada, Tribuna Docente; Alejandro Bodart (Dirigente del MST en el FIT Unidad, diputado m/c); Luciana Echevarría (Legisladora MST por Córdoba); LuanaSimioni, Secretaria Junta Interna de Ate Ioma La Plata; Andrés “Chaplin ” Blanco. Secretario adjunto del Soecn de Neuquén; Jorge Medina. Dirigente de la fábrica bajo control obrero “Mady Graf”; Lorena Gentile. Dirigente de la lista Bordo de la Alimentación; Juan Contriciani. Delegado paritario del Astillero Río Santiago; Víctor Ottoboni, Secretario de Actas del Sutna Nacional; Raquel Blas – Tribuna Estatal – Mendoza – Secr. Gral. CTA-A Mendoza; Federico Navarro delegado UOM Aluar seccional Puerto Madryn, Chubut; Laura Kozieniak, (La Naranja de Prensa, Secretaria de Interior FATPREN); Soledad Sosa – Naranja Judicial – Secr. Adjunta CTA-A Mendoza; Enrique Andina Flores. Secretario general CI Morvillo. Lista Naranja gráfica; Juan Diez, delegado general APUBA Sociales; Mariano Rosa (Coordinador Red Ecosocialista); Sergio García (MST, Mesa Nacional del FIT Unidad); GastiónVachiani (Secretario General UTS, Córdoba); Cesar Latorre (Delegado General Hospital Italiano, CABA); Ingrid Urrutia (Delegada General ATE – INCAA, CABA); Alejandro Benedetti periodista editor de la Revista Socialismo del Reagrupamiento hacia el PST y La Marx de Argentina;ÂÂÂÂÂÂÂÂ Armando Aligia fisico, delegado gremial del Centro Atomico Bariloche,ÂÂÂÂÂÂÂÂ siguen firmas…

Avusturalya

Fernanda de Queiroz Santos – Lucha Socialista – Melbourne, Austrália

Bolivya

Gualberto Arenas, miembro Comité Ejecutivo de la Confederación Única de Trabajadores Campesinos de Bolivia

Juan Acosta, secretario Ejecutivo Magisterio Urbano de Beni.

Humberto Balderrama, dirección nacional del Partido de los Trabajadores.

Amado Quispe, dirección nacional del Partido de los Trabajadores, trabajador de salud.

Jesús Bernardo Choque, obrero fabril de Aceites Fino, ex dirigente Federación Departamental de Fabriles, miembro del Partido de los Trabajadores.

Angélica Mamani, presidente Centro de Estudiantes, Unidad Educativa Victor Paz Estenssoro de La Paz.

Eliseo Mamani, profesor rural, miembro de la Ejecutiva de FEJUVE (Federación Juntas Vecinales) de El Alto

Miguel Lamas, periodista revista Correspondencia Internacional, Cochabamba

Carlos Acarapi, dirigente fabril, empresa SIGMA de Cochabamba

Marcelo Flores, trabajador de la Caja Petrolera de salud Cochabamba

Fabriles Socialistas Revolucionarios

María Lohman, periodista, miembro del Colegio de Periodistas, Somos Sur, Cochabamba

Javo Ferreira, dirigente Liga Obrera Revolucionaria Cuarta Internacional; Violeta Tamayo, Pan y Rosas Bolivia; Elio Aduviri, secretario de conflictos SITRASABSA (trabajadores aeroportuarios)

Brezilya

Alternativa Socialista – AS/PSOL

Construção Socialista – CS/PSOL

Corriente Socialista de los Trabajadores – CST/PSOL

Luta Socialista – LS/PSOL

MovimentoEsquerda Socialista – MÊS

Joao Batista Araujo “Babá”, Concejal CST en PSOL/Rio de Janeiro

Renato Cinco – Concejal PSOL/Rio de Janeiro

Plínio de ArrudaSampaioJr _ Professor UNICAMP

Coletivo Feminista Marielle Vive!

COMBATE – Classista e pela Base (Corrente Sindical)

Juntps – Juventude

Plataforma Sindical Mover

Unidos PraLutar/CSP – Conlutas – Tendência Sindical

Vamos à Luta–Juventude

Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades

Abdik dos Santos – Diretório PSOL Santarém

Adriano Dias – Delegado sindical Correios – RJ

Agnaldo Barbosa – Coordenador de aposentados SINTSEP

Alessandra Primo – Diretora SINTUFF

Alexandre Pacheco – Diretório Municipal do PSOL Jacareí/SP

Alexandre Roldan – Direção do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo

AnáliaTimóteo – Merendeira (Diretora do SEPE/Regional IV)

Andrea Solimões – Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical

Andrey Ferreira – Centro Acadêmico de Serviço Social CSS UFPA.

ÂndriaWasiuk – Estudante/ENFRENTE

Angélica Bruch – Coletivo Feminista “Marielle Vive”

Antonio Gilberto dos Santos Sanches – Diretoria do SINDIMETRÔ

Bernarda Thailana F. Gomes – Coordenadora Geral SINTUFF

Bianca Damacena – professora RS, membra da executiva estadual da CONLUTAS e da executiva estadual do PSOL

BrenoBrizola – Juventude Vamos a Luta – UFF

Bruno Peixoto – Diretoria DACS BH

Camila Palomo Debesaitys – Vice-presidente do SINDIMETRÔ

Carlinhos – Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região-São Paulo

Carlos Abreu – Diretor SINTUFF

Carlos Alberto – Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA

Christian Queiroz – Curso de Ciência da Computação e do DCE Unicamp

Cindy Ishida – Executiva PSOL Minas Gerais

Cinthia Lima – Diretório Municipal PSOL- Ananindeua

Cirlene Coelho – Coordenadora Geral SINTUFF

Claire MariaMoraes Amaral – Professora – Conselho Geral do CPERS

Claudia da Silva Marisco – Diretora do Núcleo do CPERS – Cruz Alta

Clecia Vieira – merendeira e Diretora do Sepe regional V

ClemarMariaTrindade – Coletivo Feminista “Marielle Vive”

ConsolaçãoRodrigues – Coordenadora Suade do Trabalhador SINTSEP

Daniel costa – Centro acadêmico de engenhariaelétrica e biomédica CAEEB – UFPA

Daniel Pertuzatti – Bancário Banrisul e membro da executiva estadual da CONLUTAS

DaniellaDias – Ciências Sociais UFPA

Davi Paulo de Souza Junior – Presidente do PSOL Jacareí, Direção do Sindicato dos

Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo

Denis Vale – Executiva Municipal PSOL Carioca

DionMonteiro, Coordenador Executivo do Instituto Amazônia Solidária (IAMAS)

Douglas Sena Rodrigues Curso de Ciências Sociais e do DCE Unicamp

DulcideiaPalheta – Direção da Associação dos Docentes da Universidade Federal Rural da Amazônia (ADUFRA).

Edson Luz – Delegado sindical Correios – RJ

Eduardo Pimentel – Executiva do SINTSEP-PA.

Eduardo Rodrigues – Comitê de Mobilização e Luta do IFPA

Elizabeth dos Santos Braga – Conselho Geral do CPERS

ElizandraDullius – Estudante/ENFRENTE

Emanuelle Braga – Secretaria Geral do Centro Acadêmico De História – CAHIS Ufpa.

Emanuelly Nery – Diretório Municipal do PSOL de São José dos Campos/São PauloÉrica Reis – Direção da Sub-Sede do SINDSAÚDE Baião-PA, sigue firmas…

Cezayir

Acción de Izquierda Popular

Fransa

Union SyndicaleSolidaires

ChristianMahieux

StephaneEnjalran

Nara Cladera

Honduras

Tomas Andino Mencia, ex diputado, defensor de derechos humanos y activista popular

İspanyol Devleti

CGT del Estado español;

Cristina Mas. Delegada sindical de trabajadores de prensa. Militante de Lucha Internacionalista (LI)

Luis Carlos Gómez Pintado. Delegado sindical de trabajadores de AENA –Aeropuertos- Militante de LI

Josep Lluis del Alcázar. Delegado sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Marga Olalla. Delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona. Militante de LI

Pedro Mercader. Delegado Sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Miquel Blanch. Delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona. Militante de LI

M. Esther del Alcázar. Delegada sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Luis M. Sáenz – Coeditor de la revista trasversales.net

İsviçre

Udry Charles-André, economista; Molo Romolo, jurista; Dandre Christian, jurista; Barbey Charles, fisico; Zuppinger Urs, urbanista; Sergi Giuseppe, sindicalista y docente; Pronzini Matteo, sindicalista; Soldini Agostino, sindicalista.

İtalya

Franco Grisolia, responsable internacional del Partido Comunista de los Trabajadores (PCL); Marco Ferrando, portavoz del PCL; Eugenio Gemmo, miembro del Comité Central del PCL; Luca Scacchi, directivo nacional de la Central General Italiana del Trabajo (CGIL)

Kosta Rika

Orlando Barrantes (dirigente comunal)

Felix López-Zambrana (MTC)

Yumira Cortes (Produ-C, campesino)

HellenGarcia (Skáwa, indigena)

Roger Sánchez (Coordinadora Campesina del Caribe)

Mauricio Barquero (CONATRAB, bananeros)

David Morera Herrera, sociólogo profesor Universidad Nacional de Costa Rica.

Küba

Miguel Alejandro Hayes – La Trinchera

Meksika

Frente de trabajador@s por elderecho a lasalud

Jesús Torres Nuño, Presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente, Sociedad Cooperativa.

Rosendo Castillo Amante, Secretario del Consejo

Jorge Wimber Alvarado, Vocal Tesorero

Federico Martínez Barba, Vocal del Consejo.

Leda Silva Victoria, Secretaria General de la Delegación D-III-52 de Educación Inicial, Sección XI del Sindicato Nacional de Trabajadores de la Educación.

Enrique Gómez Delgado y Francisco Retama, Movimiento al Socialismo, Sección Mexicana de la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores, IV Internacional.

Genoveva Ramírez Fernández, profesora de la Sección X, CNTE-SNTE

Juan Manuel Soto Martínez, Sociedad Cooperativa Trabajadores de Pascual

Marisol Adaya Bautista, Alianza Cooperativista Nacional

Panama

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá

Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista.

Peru

Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional, dirigente de Unidos en la Lucha /Frente Amplio; Hugo Blanco, histórico dirigente campesino.

Republica Dominicana

Movimiento Socialista de los Trabajadores

Suriye

Yassin al-Haj Saleh, escritor

Şili

Ranier Rios, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores;ÂÂÂ Gustavo Burgos, Abogado, Director Revista El Porteño- Valparaiso Chile

Tunus

Hamdi Bechir, escritor y revolutionnario

Türkiye

Sedat Durel, Devrimci Çağrı Merkezi ve İletişim İşçileri Sendikası eski Genel Sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim Sendikası delegesi (Eğitim-Sen); Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı (İUB – DE seksiyonu); Görkem Duru, Gazete Nisan editörü; Hakkı Yükselen, Kırmızı Gazete; Melike Yaşar – Kürt Kadın Hareketi Latin Amerika temsilcisi

Venezuela

Denis Guédez, delegado del Hospital Universitario de Caracas, del Sindicato de Hospitales y Clínicas; Cruz Hernández, delegado sindical de Sidor y fundador de la Tendencia Clasista; Horacio Silva, dirigente petrolero, Refineria El Palito, PDVSA; Tony Navas, Pte de Sirtrasalud, Distrito Capital; Marco Garcia, Sº de Relaciones y Propaganda del Sindicato nacional de Trabajadores de la Universidad Central de Venezuela; Francisco Javier Velasco, prof. de la UCV y miembro del Observatorio de Ecología Política de Venezuela; Gregorio Afonso, prof. UCV. Secretario de la Apucv; Darío Gómez, docente, delegado de Sinafum estado Lara; el colectivo feminista Comadres Púrpuras; el periodista y analista político Manuel Isidro Molina; Jairo Colmenares, miembro de la junta directiva de Sitrameca (Metro de Caracas) y Marco Ponce del Observatorio Venezolano de Conflictividad Social; Gustavo Martínez Rubio (Marea Socialista); Orlando Chirino (Partido Socialismo y Libertad-PSL); Oscar Linares, Delegado SirtraSalud Distrito Capital; Gloria Panacual, Delegada SirtraSalud Distrito Capital (Hospital José Gregorio Hernandez); Francis Hidalgo, Directiva SitraSalud Distrito Capital; Jairo Montaño, Delegado SirtraSalud Distrito Capital (Hospital Riquez); Yanis Silva, Suomgia; siguen firmas…

Bireysel imzalar

FlorivaldoMenezesFilho

Andreu PagesToldra

Gabriel Schwerdt, dirigente de Izquierda Socialista/UIT-CI Argentina

Camila Belén Zito

Oswaldo Pacheco

Claudia RodriguezGilky

Alicia Fernández Gómez

Gabriel José Blanco Flores

Cynthia Patricia Orozco Flamand

Docy Moreira

Miguel Sorans, dirigente de Izquierda Socialista y de la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

Malena Lenta, Asociación Gremial Docente – Universidad de Buenos Aires

Ender Fonseca, Mecánico Industrial – Panamá

Luiz Eduardo Domingues dos Santos Souza da Silva – Estudante – Universidade Federal de Santa Maria (Brasil)

Jason Pike, Profesor – Polonia

John Kirkland, Carpenters (Estados Unidos)

Carol Gay, Presidente, Consejo de la Unión Industrial de Nueva Jersey (Estados Unidos)

Thano Paris, Foodserviceworker (Estados Unidos)

Darío Noguera Montilla, Pintor (Colombia)

Osvaldo Mendoza

Dirlene Marques

OdsonCharnel – Haití

RobZayda Marcos Vera – Venezuela

Andrea López López (Cineasta) – Venezuela

Livia Vargas González (Profesora Universitaria UCV) – Venezuela

Cargill direnişi sürüyor

0

Sendikalaştıkları için işten atılan Cargill işçilerinin direnişi devam ediyor. Bizler de, Gazete Nisan olarak, Cargill işçilerine direnişlerinin 498. gününde (28 Ağustos) bir dayanışma ziyareti gerçekleştirdik. Bu ziyaret sırasında direnişçi işçilerle yaptığımız röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Nisan: Merhaba, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Cargill işçisi: Merhabalar, hoş geldiniz. Adım F. G. 17 senelik bir çalışma hayatım var fabrikada, aslında kuruluşundan beri de diyebiliriz. 17 sene sonra sendikal örgütlenme istedik. Bundan dolayı da işveren 17 Nisan 2018 tarihinde “nişasta bazlı şeker” kutusunu bahane göstererek 14 arkadaşımla beraber işimize son verdi. O günden bu yana 498 gündür direniyoruz. Direnişimiz Orhangazi’de başladı, daha sonra İstanbul’a birkaç kez geldik. Bunlardan bir tanesini yürüyerek gerçekleştirdik. Şu an yerel davaların bitmesiyle Cargill 15 günlük süresini kullanarak, 15 günün sonunda, gerekçeli karar açıklandıktan sonra bizi istinafa verdi. Böylece de kötü niyetini ortaya koymuş oldu. İşe dönüş (sendikal) davamızı kazandık fakat bizi işe almamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bizler de işimize geri dönmek istiyoruz. O yüzden de direnişimizi İstanbul’a taşıdık. Avrupa ve Amerika’daki çeşitli kuruluşlardan da bize destek var. Burada mücadelemize devam ediyoruz, kazanana kadar da direnişimiz devam edecek.

Nisan: Bildiğiniz gibi Şeker Fabrikaları’nın özelleştirilme meselesi Türkiye gündemine epey oturmuştu, bundan dolayı sizlere destek olundu mu? Gerek kamuoyundan gerekse de basından destek gördünüz mü?

Cargill işçisi: Şeker fabrikaları olayını çoğu kişi biliyor fakat biz buradan hareketle de bir destek görmedik. Gelen kişiler de fabrika tamamen kapatılsın diyor. Ama bizim aracımız fabrika duruyor, bir tane de olsa orada bir işçinin çalışması gerekiyor diyoruz ve biz de işimize tekrardan dönmek istiyoruz. Yani Şeker Fabrikaları üzerinden destek yok fakat genel olarak desteklerini gördük.

Nisan: Peki mahkeme sürecini kazandığınızı ifade ettiniz, yöneticilerin ve avukatların tepkisi ne oldu? Arabuluculuk teklifi geldi mi size? Görüşmek istediler mi veya taleplerinize dair herhangi bir şey oldu mu?

Cargill işçisi: İşten çıkarıldığınızda devletin zaten bir arabuluculuk sistemi var. O devreye girdi ve bizi sendikanın avukatına yönlendirdi fakat biz görüşmedik. Daha sonra süreç mahkemeye taşındı ve kazandık. Ondan sonra da bu süreçle ilgili herhangi bir şey yaşanmadı. Bizim zaten aracımız bu yollarla para kazanmak değil, bizler işimize dönmek istiyoruz. Eğer arabulucular bize gelecekse bunlarla gelmeli; yoksa şu kadar para verelim, buradan gidin tekliflerine karşıyız.

Nisan: Sonuç olarak siz fabrikaya girip işinizi geri almak ve hayatınızı devam ettirmek istiyorsunuz. 17 senedir de fabrikadasınız zaten. Peki direnişiniz kaç gündür sürüyor ve nasıl bir dayanışmayla sürdürüyorsunuz bu direnişi?

Cargill işçisi: 498 gündür direnişimiz devam ediyor. Burada ise 8. günümüz. Buradaki ilk günler biraz sıkıntılı geçti bizim açımızdan ama insanlar gelip öğrendikçe, sosyal medyadan araştırdıkça bizlere dönüş sağladılar ve sağlıyorlar da. Erzak olarak desteklerini sürdürüyorlar, yapabileceklerini mümkün olduğu kadarıyla yapıyorlar. Tabii bunun tam tersi olanlar da var. Hiç ilgilenmeyip geçenler de var, ne yaptığımızı anlamayanlar da… Onlar içim mesele işten atıldıktan sonra parayı alıp başka yerlere bakmak. Ama bu hep mi böyle devam edecek? Biz burayı düzeltmek istiyoruz ve bu olanlara son vermek istiyoruz.

Nisan: Peki şu anda fabrikada kaç kişi çalışıyor ve size destekleri nasıl?

Cargill işçisi: Orhangazi’dekilerin çoğunluğu beyaz yakalı olduğu için onlar kendilerini işçi sınıfından görmüyorlar ve bize destek vermiyorlar. Fakat biliyorlar ki bu mücadelemiz onlar için de geçerli. Ama mavi yakalılardan, patrona yakın olan 7-8 işçi hariç, onlar bu sürecin başından beri gelip gidiyorlar ve bizi yalnız bırakmıyorlar.

Nisan: Peki sizin buraya, Palladium’un önüne gelişinizin temel amacı nedir? Yöneticilerin size karşı tutumu ne oldu?

Cargill işçisi: Buradaki yöneticilerden herhangi bir dönüş yok ve destek de olmuyorlar. Bizim buraya gelme amacımız paramızı alıp gitmek değil; biz fabrikaya dönüp işbaşı yapmak istiyoruz.

Nisan: Burada polis var ve bu durum her gün aynı. Onların sizi engellemeye dönük bir uğraşı oldu mu?

Cargill işçisi: İlk gün biraz münakaşa oldu aramızda ama bu bir hak ve neye göre bizi buradan kaldıracaklar? Bu benim yasal hakkım. İlk tepkilerinden sonra geri adım attılar. Fakat sürecin devamında neyin olacağını bilemeyiz.

Nisan: Çok teşekkürler. Biz de Gazete Nisan olarak sizin sesini elimizden geldiğince duyurmaya çalışacağız ve biliyoruz ki bu uğraşınız hepimiz için. Sizin mücadeleniz bizim için de ve yarınlar için değerli.

Cargill işçisi: Biz insanların bize destek vermelerini istiyoruz. Buradaki mücadelemiz tüm insanlık için. İşçi ve emekçiler olarak yarınlarımız daha iyi olsun diye mücadele ediyoruz ve insanların da bize sırtını dönmeyip, desteklerini vermelerini bekliyoruz. Buna çok ihtiyacımız var…

Yeni RTÜK Yasası Nedir? #SansüreHayır

0

Yeni RTÜK yasası geçtiğimiz günlerde gündemimize sansür ve yeni yasaklar olarak geldi. Bu saçmalıklardan çok çeken bir toplum olarak, gelin yeni yasanın ne olduğunu ve neler getireceğine bakalım.

Yeni yasa ile özellikle internet ortamında yayın yapan NETFLIX, BluTV ve Puhu gibi kişiye özel içerik sağlayan yayıncılarını denetlemeye alacağı ve bunların lisans almasını ön şart koşulacağı yasada belirtiliyor. Bu lisansı alabilmek için de radyo kanallarının 10 bin TL, TV ve özel içerik sağlayıcılarının 100 bin TL ödemesi gerekli. Eğer mahkeme bir yayın ile ilgili yasaklama kararı verirse, 24 saat içinde yayının kaldırılması gerekiyor. Eylül ayından itibaren 24 maddeden oluşan bu yasayı uygulamaya başlayacak olan RTÜK, lisanslama süreci için de ilgili platform veya kanallara 90 gün verecek.

Bu her ne kadar halkın yararına yapılmış bir yasal düzenleme olarak gösterilmeye çalışılsa da, şu sakıncaları var:

  • RTÜK’ün bir kanala veya içerik üreticisine lisans vermeme gibi bir hakkı var. Bu durumda aslında internet ortamını kısıtlamış, sansürlemiş olacak.
  • Yasayla birlikte artık iktidarın istemediği yayınlar yargı veya RTÜK üzerinden kaldırılabilecek. Mesela Gezi Direnişi sırasında iktidarın TV kanallarında belgesel oynattığını unutmayalım.
  • Her ne kadar kişisel medya üreten kanalların etkilenmeyeceği söylense de burada ucu açık bir durum var. Medyascope TV veya 140journos gibi görece muhalif kanallar arada kalıyor ve bunlar ne bir geleneksel TV kanalı ne de NETFLIX gibi bir platform. RTÜK ve Saray’ın insafına kalmış durumdalar ve istenirse sudan sebeple engellenebileceklerini tahmin edebiliriz.

AKP’nin geçmiş yıllarda internet ve sosyal medya ile ilişkisi zaten tam bir facia. YouTube, Twitter, Facebook yasaklandı; iktidarca istenmeyen içerikler zorla çıkartıldı. Bunun yanında Wikipedia gibi bilginin demokratikleşmesine hizmet sağlayan platform neredeyse 2 yıldır yasaklı. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son raporuna göre, Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sırada. Bunda, yukarıda belirttiğim sansürün ve gazetecilere uygulanan baskı ve hapis cezalarının da etkisi var.

Nasıl olmalı? Ne yapmalı?

Şu anki yapıyı hiçbir şekilde kabul edemeyiz. RTÜK ve diğer denetleme kurumları sadece iktidarın, toplum ve medya üzerindeki kırbacı haline gelmiş durumda. Fakat gözden kaçırdıkları bir şey var, yasaklanan veya engellenmeye çalışan gerçekler bir gün ortaya çıkıyor ve bu, toplum tarafında daha büyük infiale sebep oluyor. Bu noktaya gelmeden de yapılması gereken RTÜK ve benzeri kurumların kapatılması, çok özel durumlar dışında bir denetleme aracının hiçbir şekilde medya ve medya çalışanlarına karışmaması lazım ve bunun yasalarca korunması lazım. Bir adım ileri, iki geri adım şeklinde her gün bizi daha fazla baskı altına almaya çalışıyorlar. Buna engel olmak için şimdi RTÜK’e ve yeni yasaya HAYIR!

Dominik Cumhuriyeti’nde ırkçı ve yabancı düşmanı lince son!

0

Biz aşağıda imzası bulunan kişi ve kurumlar olarak, Dominik Cumhuriyeti’nde yükselmekte olan ırkçı nefret suçları hakkında son derece endişeli olduğumuzu vurguluyoruz. Dominik devletinin yetkilileri ve kurumları nezdinde gündeme gelen ırkçı tutumlar ve nefret söylemlerini reddediyor ve kaygılı olduğumuzu dile getiriyoruz.

3 Haziran tarihinde, Dominik Cumhuriyeti’nin ikinci en kalabalık ve önemli kenti Santiago’nun Matanzas semtinde ırkçı bir çete, Haiti kökenli göçmen emekçilere yönelik yeni bir linç girişimi gerçekleştirdi. Resmi açıklamalara bakılırsa, tüccar Gabriel Beato Burgos ırkçı nedenlere dayalı ilk saldırı girişiminde Haiti kökenli emekçilere ateş ve açtı seken mermilerden biri, Daniel Espejo adlı bir gencin ölümüne neden oldu. Burgos suçunu gizlemek için öldürmeye teşebbüs ettiği Haitileri utanmazca suçladı.

Cinayetin kışkırtmasıyla başka bir ırkçı çete, olay mahallinden geçmekte olan ve gelişmelerle hiçbir ilişkisi bulunmayan Victor Pierre ve Esil ́homme Atul adlarında iki Haitiliye daha saldırıda bulundu. Bu saldırı sonucu Pierre can verirken, Atul ağır şekilde yaralandı.

Görgü tanıklarına göre, olayların ardından çok sayıda Haitili aile, çete tarafından olayların yaşandığı semtten kovuldu.

Masum Haitili emekçilere yönelmiş durumdaki bu korkunç ırkçı nefret suçu, Dominik Cumhuriyeti’nde yoğunlaşan ırkçı rejimin ve özellikle aşırı sağcı grupların operasyon merkezine dönüşen El Cibao bölgesindeki yozlaşmanın düzeyini göstermekte.

İktidardaki partinin en üst yöneticilerinden biri olan vali Abel Martínez Durán, Haitili göçmen emekçilere yönelen bir nefret kampanyasının başına geçmiş durumda. Durán araba ile çarpmak, hırsızlık vb. aşırı güç kullanımına dayalı özel bir seferberliğe de tüm kamu kaynaklarını seferber etmekte. Geçen yıl Kenyalı bir turistin Santiago polisi tarafından sırf Haitili sanılarak ağır şekilde dövülmesi örneği hâlâ hafızalarda.

Irkçı çetelerin Haitili göçmenlerin evlerini ateşe vermesi ve ailelerin yaşadıkları semtlerden sürülmesi vakaları hayli yaygınlaşmış ve dahası neredeyse cezasızlıkla ödüllendirilir durumda. Bu tarz ırkçı cinayetlerin en unutulmazlarından biri de 2015 yılında Santiago’daki bir parkta cansız bedeni bulunan genç Claude Jean Harry “Tulile” vakasıydı. Hâlâ katilleri bulunabilmiş değil.

Latin Amerika araştırmacı gazetecilik inisiyatifinin 2018 yılında yayımladığı “Adaletsizlik Cumhuriyeti” başlıklı röportaja bakılırsa son 10 yılda 67 linç vakası yaşandı ve lince uğrayanların 15 tanesi Haitiliydi. Bu resmi rakamların daha çok olduğu ve lince uğrayanların büyük çoğunluğun Afro-Amerikalı Dominikli gençler olduğunu biliyoruz.

Televizyon, radyo ve görsel medyanın önemli bir kesimi, sessiz işgalden söz ederek ve faşist diktatör Trujillo’nun izinden giderek ırkçı ve komplocu söylemlerin yaygınlaşmasına büyük katkıda bulunmakta. Kurumsal ırkçılık öyle bir düzeye sıçramış durumda ki, son 6 yıl içinde Dominik devletinin uyguladığı politikalar nedeniyle yüz binlerce Haiti kökenli Dominikli sınır dışı edilebildi.

Bu baskı politikasının başlıca kurbanları hiç şüphesiz Haitili ve Haiti kökenli Dominikli kadınlar.

Toplumda terör ve nefreti besleyen söylemler aynı zamanda nefret suçları dahil olmak üzere korkunç suç eylemlerinin ana kaynağı durumunda. Özellikle seçim öncesi dönemlerde, hükümet memurlarının ve partilerin büyük bir çoğunluğunun temsilcileri ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarının kaynağı olarak -başta suç ve kamu kaynaklarının aşırı tüketilmesi konularında- Haitili göçmenleri işaret eden ırkçı bir söylem kullanmakta beis duymamakta.

Genel eğilimleri, gerçekte çoğunluğunu Haitili emekçilerin oluşturduğu göçmen işçilerin ülkenin ekonomik gelişimine büyük katkıda bulunmakta olduğunu gösteren rakamları ve gerçekleri inkâr etme yönünde.

Bu göçmen emekçiler Dominik devletinden geçinmek bir yana, bu devlet tarafından aşırı sömürüye maruz bırakılmakta; sendikal haklar, eşit işe eşit ücret gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılmaktadır.

En temel insan haklarını savunan ve daha adil şartlar altında kültürel çeşitlilikle bir arada yaşamı savunan kesimlerle birlikte, herkesi, Dominik Cumhuriyeti’nin Haiti kökenli göçmen emekçilere yönelik ırkçı politikalarına ve göçmen emekçilerin maruz kaldığı tehlikeli ve alarm verici sürece karşı en geniş dayanışmayı ve ırkçılık karşıtı mücadeleyi birlikte örmeye davet ediyoruz.

Dominik Cumhuriyeti, Haiti kökenli Dominiklilerin ve Haitili göçmen emekçilerin haklarını inkâr eden ırkçı tutumundan vazgeçmelidir.

Linç seferlerini sürdürmekte olan faşist ve ırkçı grupların cezasız bırakılmasına dönük devlet politikası son bulmalıdır. Haitililerin ve Haiti kökenli Dominiklilerin kitlesel olarak sınır dışı edilmelerine son verilmelidir. Dominik devleti kendi imzalamış olduğu ve göçmen emekçilerin en temel haklarını güvence altına alan ulusal ve uluslararası anlaşmaların gereğini yerine getirmeli ve ırkçı nefret suçlarına yönelik yeni kanunlar çıkartmalıdır.

Irkçı linçlerin tüm kurbanları için, ama özellikle Claude Jean Harry ve Victor Pierre için adalet istiyoruz.

Politik ve sosyal örgütler

#HaitianosRD, República Dominicana (#Haitililer, Dominik Cumhuriyeti)

İnsan Hakları Ulusal Komisyonu

Afritude Laboratorio Creativo Político

Haitili Halkçı Gençlerin Örgütü (ODJPH), Dominik Cumhuriyeti

Junta de Prietas, Dominik Cumhuriyeti

Malcolm X GrassrootsMovement, ABD

Black Lives Matter New York, ABD

Life in Leggings, Barbados

Red de Solidaridad Caribeña (CaribbeanSolidarity Network) Red Bloom Communist Collective, ABD

Women’s Wednesday’s, Guyana

İşçilerin Sosyalist Hareketi (UIT-CI), Dominik Cumhuriyeti

Sosyalist İşçilerin İttifakı, Guyana

Afro – Dominikliler Hareketi, Dominik Cumhuriyeti

Devrimci Parti için Birlik, ABD

Radikal Kadınlar, ABD ve Avusturalya

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi, ABD ve Avusturalya

Ortadoğu ve Kuzey Afrika Sosyalistler ittifakı

Bireysel imzalar:

Hugo Cedeño, Sosyolog, Santo Domingo Otonom Üniversitesi Öğretmenler Sendikası Eski Başkanı (FAPROUASD)

Luis Cedeño, Junta de Vecinos sector Isabelita 3era., Santo Domingo Este

Pastor de la Rosa Ventura başkanı, sociólogo, Secretario de Asuntos Gremiales de FAPROUASD

Félix Cepeda, Felsefeci, Aktivist DDHH

Haiti:

Wadner Pierre, Fotoröpörtajcı

Kim Ives, Gazeteci, Haiti Liberté

Guerchang Basita, Rasin Kan Pep La

Arjantin:

Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu İşçileri Sendikası Oeste – Haedo Seksiyonu Genel Sekreteri

Edgardo Reynoso, Demiryolları işçi önderi Cuerpo de Delegados del Ramal TBA-Sarmiento

Mónica Schlottahuer, Demiryolu işçileri önderi Sosyalist Sol Milletvekili -FIT Liliana Olivero, eski Córdoba milletvekili Sosyalist Sol-FIT

José Castillo, Profesör ve AGD önderi Sosyalist Sol

Angélica Lagunas, Neuquén Milletvekili Sosyalist Sol-FIT, öğretmen sendikaları önderi

Juan Carlos Giordano, Milletvekili FIT ve Sosyalist Sol

Laura Marrone, Eğitim sendikası önderi Sosyalist Sol-FIT

Bolivya:

Miguel Lamas, Uluslararası gazeteci, Cochabamba

Brezilya:

Joao Batista Araujo “Babá”, Yerel meclis üyesi Rio de Janeiro ve İşçilerin Sosyalist Akımı lideri

Pedro Rosa, Sendika Önderi Fasubra (Federación de Trabajadores Universitarios)

ABD:

William I. Robinson, California Üniversitesi, Santa Barbara Jeb Sprague, California Üniversitesi, Riverside

Hilbourne Watson, Bucknell Üniversitesi

Dylan Kerrigan, West Indies Üniversitesi

Jasmin Hristov, British Columbia Okanagan Üniversitesi

John Kirkland, Sindicato de Carpinteros Local 167, Filadelfia

John Leslie, Sosyalist Hareket

John Reimann, OaklandSocialist.com, Red Internacional de Trabajadores

İspanyol Devleti:

Cristina Mas, Basın emekçileri sendikası delegesi, Enternasyonalist Mücadele / Lucha Internacionalista (LI)

Luis Carlos Gómez Pintado, Sendika delegesi AENA (Aeropuertos), LI

Josep Lluis del Alcázar, Eğitim sendikası delegesi, LI

Marga Olalla, Belediye işçileri sendika delegesi, Barselona, LI

Pedro Mercader, Eğitim emeçileri sendika delegesi, LI

Miquel Blanch, Eğitim emeçileri sendika delegesi, Corriente Sindical CCOO Girona üyesi, LI

M. Esther del Alcázar, Eğitim emeçileri sendika delegesi, LI

Şili:

Ranier Ríos, İşçilerin Sosyalist Hareketi lideri

Panama:

Priscilla Vásquez, Panama sosyal güvenlik işçileri sendikası lideri

Virgilio Arauz, Sosyalist Öneri önderi

Peru:

Enrique Fernández Chacón, eski ulusal parlamento üyesi, Mücadele İçin Birlik önderi

Meksika:

Enrique Gómez, Sosyalizme doğru Hareket lideri

Türkiye:

Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen delegesi

Oktay Çelik, İDP Genel Başkanı

Venezuela:

Orlando Chirino, Bağımsız, Birleşik, Devrimci, Sınıfçı akım C-cura, ulusal koordinatörü ve eski başkanlık adayı, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi Genel Başkanı

José Bodas, Venezuela Petrol İşçileri Sendikası genel sekreteri

Miguel Ángel Sosyalizm ve Özgürlük Partisi lideri

Birleşik Krallık:

Ali Burn, aktivist

Billy Gregson, aktivist

Peter Hallward, Kingston University

Felicity Dowling, Left Unity

Jim Hollinshead,  John Moores, University and College eğitim sendikası başkanı

Hindistan:

Rohini Hensman, yazar ve araştırmacı

Arjantin seçimi ve Macri yenilgisi

0

Arjantin’de 27 Ekim’de yapılacak devlet başkanlığı seçimine katılacak adayları belirlemek için 11 Ağustos Pazar günü yapılan ön seçimlerde oyların yüzde 32’sini alarak ikinci olan Devlet Başkanı Mauricio Macri seçimden ağır bir yenilgi aldı. Seçimde birçok Peronist kesimi birleştiren Frente de Todos (Herkesin Cephesi) adayı Alberto Fernández ise yüzde 47,66 oyla birinci oldu. Milyonlar ekonomik resesyon, yolsuzluk, işten çıkarmalar ve büyük sosyal krize karşı Macri’yi cezalandırdı. Seçimin en dikkat çekici yönü ise, FIT’in (Sol Cephe) Caño-Del Plá ile aldığı 700 bin küsur oy oldu.

Arjantin ekonomisi 2018 yılında ciddi bir kriz geçirmiş, IMF’den 50 milyar dolar tedbir kredisi talep etmek zorunda kalmış, GSMH’si % 2,5 küçülmüş, ülke parası peso değer kaybetmiş, enflasyon %50 seviyelerine yaklaşmıştı (2018 yazında Türkiye ve Arjantin’in dahil olduğu ülkeler grubunu vuran döviz krizinde peso ve TL’nin dolar karşısında en fazla kaybeden para birimleri olduklarını hatırlayalım). Özetle, Macri’nin gelirkenki “Arjantin’de krizler bitecek” taahhüdü havada asılı kaldı. 57 milyar dolarlık devasa IMF paketine rağmen daha da derinleşen enflasyon, işsizlik ve artan yoksulluk gibi sorunlardan dolayı Arjantin halkı mevcut hükümeti cezalandırdı. Bütün bu sürece gelmeden, daha geçtiğimiz Aralık ayında Macri IMF’nin dayattığı emeklilik reformunu açıkladığında, binlerce insan kongre binası önünde bu yasayı protesto etmişti.

Kitlelerin Macri’ye olan nefretinden Peronizm kazançlı çıksa da, birçok işçi ve genç, Fernandez-Kirchner formülünün yaşamlarında köklü bir değişim getirmeyeceğinin farkında. Hatta Fernandez’in zaferi Peronizmin tarihsel krizini aştığı anlamına gelmiyor. Alberto Fernández, IMF ile yeniden görüşeceğini, borcu ödemeye devam edeceklerini, yani yukarıdakiler ve sendika bürokrasisine müttefikleri için yönetmeye devam edeceklerini söyledi.

Bütün bu süreç dikkate alındığında, FIT’in anlamlı bir seçim zaferi elde ettiğini söylemek mümkün. FIT’in başkan adayı Del Caño 700 bin oy aldı ve ulusal milletvekilleri 760 bin oy topladı. Kitlelerin ceza oyu ile Peronizmi desteklediği bir seçimde, sınıf bağımsızlıkçı çizgisini koruyan FIT’in elde ettiği bu oylar epey kritiktir. Bu aynı zamanda kitlelerin azımsanmayacak bir kesimi tarafından IMF programı ve dış borç ödemelerinin reddedilmesi, yolsuzluk ve hırsızlık içine batmış kan emici burjuva partilerinin reddi anlamına gelmektedir.

Kayyum rejimine ve sınır ötesi operasyonlara hayır!

0

Halk desteğini gün geçtikçe yitiren, içeride ve dışarıda birçok zorlu başlıkla aynı anda mücadele etmeye çalışan Saray koalisyonu, gidişatı tersine çevirebilmek için yine en iyi bildiği yola başvurdu: İçeride baskıcı, Kürt ve yabancı düşmanı, milliyetçi politikaları yükseltmek; dışarıda saldırgan, maceracı ve militarist dış politikaya hız vermek. Yarattığı ekonomik yıkımın ve doğa tahribatının sonuçları giderek daha fazla görünür hale geldiği, kitlelerdeki hoşnutsuzluğun yaygınlaştığı ve iktidar partisi içindeki çatlakların derinleştiği bir dönemde, Saray ittifakı yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla günü kurtarmaya dönük adımlar peşinde.

19 Ağustos günü Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanlarını İçişleri Bakanlığının “idari kararıyla” görevinden uzaklaştırarak yerlerine kayyum atayan Saray iktidarı, halkın seçme ve seçilme hakkı gibi en temel demokratik işleyişi tanımadığını bir kez daha ortaya koydu. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden bu yana pek çok kez tanık olduğumuz bu tutum, Cumhur İttifakı’nın inşa ettiği başkanlık rejiminin baskıcı, antidemokratik niteliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Beştepe’nin emrinde olan yargı erkinin dahi haklarında hüküm vermediği ve halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla seçilen belediye başkanları, İçişleri Bakanlığının “terör örgütleriyle iltisaklı olmak” gibi yapay bir suçlamasıyla görevlerinden el çektirilmiş durumda. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine ise, 31 Mart öncesinde kayyum olarak atandıkları dönemde, karıştıkları yolsuzluk skandallarıyla hayal güçlerimizin sınırlarını zorlayan valiler, Saray tarafından yeniden bu göreve atandılar. Bir yandan bölge kaynaklarını yağmalama hırsı, öbür yandan bölge halkının demokratik iradesini kırma çabası Erdoğan yönetimini bir an önce bu baskı uygulamasına itmiş görünüyor.

Öte yandan, Saray’ın bu adımını, dışarıda uyguladığı saldırgan ve maceracı politikadan bağımsız ele almak mümkün değil. Erdoğan yönetiminin Suriye’de Fırat’ın doğusuna yönelik olarak aylardır sürdürdüğü tehditlerin ve ABD’yle yaşanan sürtüşmelerin ardından, ABD’yle pazarlık halinde ve onun onayı alınarak Suriye’ye yeni bir askeri operasyon planlanmakta. PYD’nin kontrolündeki alanlarda bir tampon bölge oluşturularak, Suriye’de yeni bir askeri maceraya girilmek isteniyor. Gerek Fırat’ın doğusuna dönük bu operasyon hazırlığının gerekse de HDP belediyelerine kayyum atamalarının tek bir amacı var: Bölgede Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesini her ne pahasına olursa olsun engellemek ve Kürt düşmanlığı temelinde iç politikada yaşanan ağır problemlerin üzerini örtmek.

Bu maceracı politika Fırat’ın doğusuyla sınırlı değil. Suriye’nin batısında İdlib’de, Rusya’nın icazeti alınarak oluşturulan askeri gözlem noktalarında Esad rejimiyle yer yer sıcak çatışmalara girilmekte. Erdoğan yönetimi, Suriye’de çöken dış politikasını askeri saldırganlıklarla ve Rusya ve ABD arasında yaptığı zikzaklarla örtmeye çalışıyor. Ne var ki, Saray’ın uyguladığı bu yayılmacı ve militarist politika Türkiye ve bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten ve Türkiye’yi ABD ve Rusya karşısında daha da kırılgan ve bağımlı bir hale getirmekten başka bir sonuç getirmemekte. Suriye’de Erdoğan yönetiminin giriştiği askeri operasyonlar Türkiye emekçi halklarına değil, Saray oligarşisinin pazar arayışlarına hizmet etmekte.

Kayyum atamalarıyla gerçekleştirilen baskıcı uygulamalar ve bölgeye dönük saldırgan, yayılmacı planlar, içeride her alanda antidemokratik uygulamaların derinleşmesini beraberinde getirirken, bölgesel düzeyde askeri gerilimlerin ve militarist politikaların güçlenmesine neden olmakta. Saray koalisyonu kendi varlık süresini uzatmak için Türkiye ve bölge halklarını uçuruma sürüklemekten bir an olsun çekinmemekte. Tüm emek örgütlerinin ve demokratik hakların genişletilmesinden yana kurumların Saray’ın bu antidemokratik ve saldırgan politikalarını durdurmak için en geniş eylem birliğini sağlaması gerekiyor. Kayyum atamaları durdurulmalı ve seçilmiş belediye başkanları görevlerine iade edilmeli, saldırgan ve maceracı dış politika son bulmalı, Saray’ın emekçileri sefalete sürükleyen ekonomik saldırı programı çöpe atılmalıdır.

Dünyanın bütün işçileri birleşin, mülteciler dahil!

0

Mülteci sorunu insani olduğu kadar sınıfsal bir meseledir. Bu nedenle “sınır dışılara son” talebi de insani olmasının yanında sınıfsal bir taleptir.

Cumhur ve Millet ittifakına dahil partiler ekonomik krizin sorumlusu olarak mültecileri göstermeye çalışıyorlar. Kapitalistler mültecilerin arkasına saklanıyorlar, kendi yarattıkları enkazın üzerini örtmek için.

Dün kârlarına kâr katmak için mülteci emekçileri yarı ücretine, insan onuruna yaraşmayacak koşullarda çalışmaya zorlayanlar, bugün krizle beraber pasta küçülünce Türkiyeli emekçi sınıfları bölmek adına ırkçılığı, yabancı düşmanlığını kışkırtıyorlar.

İktidar krizin faturasını tüm emekçilere ödetiyor. Ancak bunu yaparken kendisine yönelecek öfkeyi azaltmak adına işçi sınıfının içerisine nifak tohumları ekmeye çabalıyor. Aynı fabrikada, atölyede aynı emeği sarf eden, aynı mahallede oturan, aynı fırından evine ekmek alan işçileri ırkları üzerinden kendi içlerinde ayrıştırmayı hedefliyor. Emekçilerin, ezilenlerin yoksulluğa, işsizliğe, kötü yaşam koşullarına karşı işyerlerinde, mahallelerinde birleşik mücadele etmesini engellemek istiyor.

Buna izin vermememiz gerekiyor.

Mülteci emekçiler Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır. “Mültecilerin sınır dışı edilmesine son” demek bu nedenle sınıfsal bir taleptir. Bugün mülteci işçilerin çalışma, yaşama hakkını savunmazsak yarın patronların ve iktidarın bizlere dönük uygulayacağı ekonomik saldırı planlarına da birlik halinde karşı duramayız.

İşçi sınıfının gücü etnik temelinden değil, üretimden gelir!

Kapitalistler bunun farkında ve emekçilerin sınıf bilincini bulandırmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar.

Ancak tek bir kapitalizmin olduğu dünyada, tek bir işçi sınıfı vardır!

Bu nedenle, amasız ve hayırsız bir şekilde işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasını örmek gerekir. Çünkü kapitalistlerin ve onların iktidarlarının yarattığı ekonomik krizden çıkış emekçi sınıfların bağımsız politikasının, işçi sınıfının birliği temelinde örgütlenmesinden geçer.

Bu noktada, tüm işçileri birleştirerek tek bir güç haline getirmesi gereken sendikalara ve diğer emekçi örgütlerine de büyük görevler düşmektedir.

İkiyüzlü mülteci politikalarına karşı emekçilerin birliği

0

Son birkaç haftadır, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde güvenlik güçleri kimlik kontrolleri yoluyla başta Suriyeliler olmak üzere sayıları binlerle ifade edilen mülteciyi alıkoymakta, birçoğunu ise zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatarak sınır dışı etmekte. Bu uygulamaların başlamasının ardından, İstanbul Valiliği, kentte bulunan ve kaydı başka şehirde olan Suriyelilerin İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurmuştu.

Tüm bu uygulamalar özellikle sosyal medyada ırkçı ve yabancı düşmanı söylemlerin artmasının önünü açsa da, mültecilere karşı yapılan insanlık dışı muamele beraberinde hükümetin ikiyüzlü politikalarına karşı da önemli bir tepki doğurdu. Öncülüğünü “Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin” yaptığı ve gerek sokakta gerekse de sosyal medya ve basında yankı bulan bu tepkinin sonucunda valilik 20 Ağustos kararını iki ay ertelediğini duyurmak zorunda kaldı. Ama tabii ki bu karar mültecilere dönük mevcut uygulamaları durdurmadığı gibi sorunun kalıcı çözümüne dair de bir sonuç yaratmamakta.

Kısaca özetlemek gerekirse, sığınmacılar sorununun temelinde üç ana unsur yatmakta. Bunlardan ilki, Türkiye hükümetinin sığınmacıların uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınan mültecilik statüsünü tanımayarak, hazırladığı “geçici koruma kanunu” çerçevesinde yarattığı “misafir” statüsü. Bu çerçevede, Türkiye’de barınabilen mültecilerin yalnızca sığınma ve çalışma hakları hükümet tarafından tanınmamakla kalmıyor; aynı zamanda, mültecileri bir şehre hapsetme, bulundukları şehirden zorla yerinden etme, yol izni adı altında seyahat özgürlüğünün kısıtlanması veya ortadan kaldırılması gibi diğer ayrımcı uygulamalar da hayata geçirilebiliyor. Ve tüm bu ayrımcı politikalar, mültecileri geri göndermeme yasağı, alıkoyma ve kötü muamele gibi uluslararası insan hakları hukukuna aykırı uygulamalarla pekişirken hükümete sınırsız bir keyfiyet tanıyor.

İkinci olarak, mültecilerin Türkiye’deki bu kırılgan konumunun başlıca sorumlularından bir diğerinin de Avrupa Birliği (AB) olduğunu belirtmek gerekiyor. AB’nin bu konudaki temel önceliği, mültecilere sınırlarını kapatmak ve Türkiye’yi bir tür sınır bekçisi haline getirmek oldu. AB-Türkiye anlaşması ile bu hedef yerine getirildi ve böylelikle Türkiye, AB’nin öldüren sınır politikalarının uygulayıcısı konumuna gelmiş oldu. Bu çerçevede, mülteciler pazarlığı edilebilen sayılara indirgendi, ancak en makbul bulunan mültecilere sığınma hakkı tanındı. Geri kalanları sistematik olarak ve kitleler halinde geri gönderildi, insanlık dışı kamplarda bekletildi ya da daha tehlikeli yollara itildi.

Mülteci sorununun üçüncü önemli unsuru ise hükümet tarafından sığınmacılar üzerinde yaratılan hukuki ve siyasi baskıya ek olarak Cumhur ve Millet ittifaklarının el birliğiyle toplumda ırkçı ve yabancı düşmanı söylem ve hareketleri pekiştirmesi. İki ittifak da Türkiye’nin tüm yapısal sorunlarının ve ekonomik krizin sorumluluğunu yabancıların ve mültecilerin üzerine yıkmaya çalışarak toplumun sınıfsal kutuplaşmasının önüne ırk ve etnik temelli kutuplaştırmayı çıkarmayı hedeflemekte. Bu ana başlıklar altında şekillenen mülteci sorununun nihai bir çözüme kavuşturulmasında ise sendikalara, meslek odalarına, sol ve sosyalist partilere ve insan hakları örgütlerine önemli bir sorumluluk düşüyor. Bu kurumların, ülkedeki tüm mültecilerin Türkiye emekçi sınıfının bir parçası haline geldiği gerçeğinden hareketle birleşik bir örgütlenme perspektifi geliştirerek iktidarın ve muhalefetin işçi sınıfını bölmek için kullandığı etnik temelli ayrımla mücadele etmesi gerekiyor. Bu mücadelenin bir diğer ayağını da sınır dışı edilmelerin durdurulması, hükümetin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve AB ile yapılan kirli anlaşmanın iptali doğrultusunda iktidarın sığınmacılara mülteci statüsü vererek temel insan hak ve özgürlüklerinden faydalanabilmelerinin önünü açacak bir seferberlik yaratabilmek oluşturuyor.

Savaşa, patronlara değil emekçiye bütçe!

0

Dün (27 Ağustos) KESK İstanbul Şubesi’nin iş bırakma çağrısına karşılık veren işçiler Kadıköy Belediyesi önünde toplandı. Eylemin başlıca nedeni, %30’a varan enflasyona rağmen kamu görevlilerine yapılan zam teklifinin %4+4 olmasıydı. İşçiler yalnızca bu taleple yetinmeyip hükümetin diğer baskıcı politikalarına karşı da tepkilerini gösterdi. Ayrıca, eylem çağrısının kapsamı hem kadrolu hem de taşeronda çalışanları kapsamaktaydı ve DİSK’in katılımı da sağlanmıştı. Yani, eylemi düzenleyen işçiler, yaşadıkları zam sorunun münferit olmadığının, bunun bir düzen sorunundan kaynaklandığının ve çözümün birleşik mücadeleden geçtiğinin bilincindeler.

Basın açıklamasında, hükümetle yapılan görüşmelerde Hakem Kurulu’nun taraflı olmasına, yandaş sendikacılığa ve krizin faturasının işçilere yüklendiğine değinildi. Kayyum darbesinden ihraçlara, sözleşmeli personel sorunundan zamma kadar tüm baskılara karşı emekçilerin bir arada durması gerektiğinden bahsedildi. Bütün bu sorunlara karşı bir günlük iş bırakmaların işe yaramadığı, hakların alındığı tarihe kadar sürecek şekilde grev kararı alınması gerektiği açıklandı. Eylem “Savaşa, Patronlara Değil Emekçiye Bütçe”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması” sloganlarıyla sona erdi.

Bizler de, birleşik mücadele ve sınıf dayanışmasına inanan emekçiler olarak, tüm bu taleplerin destekçisi ve takipçisi olacağız.

Kadına karşı şiddetle mücadele: Bir gün değil her gün!

0

18 Ağustos tarihinde Emine Bulut, kocası tarafından katledildi. Ancak kamuoyunun tepki gösterdiği tarih 23 Ağustos. Çünkü Emine Bulut’un hayatını kaybettiği anlar ve kızının tepkisi, video olarak 23 Ağustos’ta sosyal medyada yayıldı. Videoyu görmeden tepki göstermeyenler ve her gün benzer şekilde katledilen kız kardeşlerimizin ölümüne sesini çıkarmayanlar, video olmadığı takdirde onların uyuyarak öldüğünü mü zannediyor? Senelerdir, yüzlerce kadın, aynı o görüntülerdeki gibi katlediliyor. Ancak, bir toplumda çok sayıda kişinin aynı şekilde öldüğünü kabullenmek ve buna tepki göstermek, politik bir mücadele anlamına geldiği için senenin diğer günlerinde mücadelemize destek göremiyoruz.

Emine Bulut’un ölümüne neden olanlar, tıpkı diğer kız kardeşlerimizin ölümüne neden olanlar gibi, erkeğin, kadının davranışları nedeniyle cinnet getirmesini haklı görenlerdir. Emine’yi öldüren Fedai Varan, kendini savunmak için eşinin kendisine hakaret ettiğini söyledi. Ona ve diğer kadın katillerine bu rahatlığı veren şey, kadının erkeğe saygı duyması ve hizmet etmesi gerektiğini her gün bizlere dayatmaya çalışan zihniyettir.

Bu ölümlerin devam etmesine neden olanlar ise, inatla kadın cinayetlerini münferit olarak görerek, kadına şiddet sorunun kökenine inilmesine engel olanlardır. Emine’nin ölümü üzerine, daha doğrusu videosu üzerine tepki gösterenlerin sayısına baktığımızda sayı öyle çok ki, nasıl oluyor da bu kamuoyuyla işler çözülmüyor diyoruz. Neden mi işe yaramıyor? Sosyal medyada bu cinayeti kınayarak sayıyı artıranların kimler olduğuna bakalım:

-Kadını döven adamı âşık ve iyi bir insan gibi gösteren dizilerin yapımcıları ve oyuncuları;

-Üniversitelerde cinsiyeti nedeniyle mobbing gören çalışma arkadaşlarına yüz çevirirken “kadın hakları” dersi verenler;

-Sosyal medyada kadının ev işi yapma zorunluluğu ve kadının şımarık olduğu yalanı üzerinden espri yapan fenomenler ve onların takipçileri,

-Katil ve tecavüzcülerin hapse girmesine engel olmak için suçlu olduklarını bildikleri halde, delillerde açık bularak onları kurtaran ve bunu “adil yargılanma” zanneden avukatlar.

Ne yazık ki, toplumda yankı uyandıran kadına şiddet olayları karşısında, bunu tüm içtenliğiyle kınadığını düşünen ya da iddia eden kişiler dahi, günlük hayatımızda, kadına şiddeti destekleyen ve meşrulaştıran davranışlarda bulunmakta. Kadının her koşulda ev içi emeği yerine getirmesi gerektiğini iddia eden anlayış, kadının hizmet etmediği takdirde erkeğin şiddet göstermesini normal gören zihniyete destek oluyor. Bu zihniyet, kendisini öylesine cesur hissetmeye başladı ki, kadınların elde ettiği kazanımları yok etmeyi son dönemde kendine görev edindi.

2011 yılında imzalanan ve şiddet gören kadının uzaklaştırma kararını kolayca aldırmasını sağlayan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesi için kampanya başlatıldı. Bu kampanyayı başlatanlar, evden giden kadının, şiddeti ve hatta ölümü hak ettiğini açıkça dile getiriyor. İstanbul Sözleşmesi olmasa dahi, mevcut hukuk kurallarına göre, her insanın şiddet görmesi halinde yargı yoluna başvurma imkânı vardır. Sözleşmenin kaldırılmasını isteyenler, bu kadar basit bir şeyi bile fazla görmekte, kadınların tamamen erkeklere bağımlı bir hayat sürdürmesini talep etmekte. Emine Bulut’un katlinden sonra, İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalar daha da alevlendirildi. Öyle ki, ölümlere sözleşmenin neden olduğu iddia ediliyor.

İstanbul Sözleşmesi, bırakın ölüme neden olmayı, ölümlerin engellenmesi yolunda atılmış bir adımdır. Ve bu küçük adım bile kadınların yıllarca süren mücadelesinin sonucunda elde edilebilmiştir. Öte yandan, sözleşme, 2011 yılında imzalanmasına rağmen hâlâ gereğince uygulanmamakta. Nitekim erkek adaletin olduğu bir düzende, hangi sözleşmeyi imzalarsanız imzalayın, sizi koruyamayacaktır. Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, kadınların ölümünü durdurmak için ön koşul, kadın cinayetlerinin politik olduğunun kabul edilmesi ve mücadelenin bu eksende sürdürülmesidir. Kadına karşı şiddetle mücadelede, yalnızca gerçekleşen cinayeti kınamak ya da çözümü ne kadar ilerici olursa olsun tek başına bir sözleşmeye bağlamak elbette yeterli değildir. Kazanımlarımıza sahip çıkacağız; ancak bunun yanında, hayatın her alanında haklarımız için mücadeleyi sürekli kılacak bir birlikteliği ve dayanışmayı esas alacağız.

Meslek odaları ve sendikalar kayyumlara karşı bir araya geldi

0

HDP üyesi belediye başkanları Bedia Özgökçe Ertan, Selçuk Mızraklı ve Ahmet Türk’ün İçişleri Bakanlığı tarafından haksızca görevden alınmalarına tepkiler ülke çapında sürüyor. Seçilmiş belediye başkanları yerine kayyumların atanması ve HDP’li belediye meclisi üyelerinin gözaltına alınması ile süren bölge kaynaklarının yağmalanması ve bölge halkının demokratik iradesinin ezilmesi politikasına karşı meslek örgütleri ve sendikalar 23 Ağustos’ta Kadıköy’de bir araya geldi.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısı üzerine toplanan yüzlerce kişi kayyum atamalarını protesto etti. Okunan basın açıklamasında görevden alınmaların hukuksuz olduğu, bazı örneklerde görevden alınan belediye başkanı yerine belediye meclis üyelerinden biri başkan vekili olarak seçilirken Diyarbakır, Van ve Mardin’de doğrudan kayyumların göreve getirilmelerinin hükümetin art niyetini ortaya koyduğu belirtildi. Yapılan açıklamada, devam eden ve henüz sonuca bağlanmamış davalar gerekçe gösterilerek görevden uzaklaştırmaların hukuki hiçbir temelinin olmadığı tekrarlandı. Kayyumların belediyelere verdiği zararların halk tarafından unutulmadığı dile getirildi ve “Birlikte kazandık, birlikte savunacağız!” sloganı ile mücadeleye devam edileceği vurgulandı.

Haksız ve hukuksuz kayyum atamalarına karşı bir araya gelen yüzlerce kişi daha sonra Kadıköy sokaklarında yürüyüş gerçekleştirdi. Polis saldırısına maruz kalan insanlar arasından hukuksuzca gözaltına alınanlar oldu. Kadıköy ahalisi ise polise karşı yürüyüşlere yoğun destek gösterdi.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda bulabilirsiniz:

BİRLİKTE KAZANDIK, BİRLİKTE SAVUNACAĞIZ.

KAYYUMLAR GİDECEK!

Ülkemizde halkın iradesine karşı bir darbe süreci işlemektedir.

YSK tarafından adaylıkları onaylanarak, halk tarafından ezici bir çoğunlukla seçilen üç belediye başkanının, daha beş ay geçmeden devam eden ve henüz kesinleşmeyen soruşturma ve davalar gerekçe gösterilerek bir ‘idari karar’ ile görevlerinden uzaklaştırılmaları açıkça hukuk dışı bir darbe girişimidir. Başka örneklerde, görevden alınan belediye başkanlarının yerine belediye meclis üyelerinden biri başkan vekili olarak seçilirken, bu üç kentte doğrudan kayyum atanması da gerçek niyeti ortaya koymaktadır. İktidarın amacı sandıkta kaybettiği yerel yönetimleri darbe ile geri almaktır. Bu üç kentin halkına, ‘Sizin seçtiklerinizi beğenmiyorum, benim atadığıma mecbursunuz’ denmektedir.

Ülkemiz sandıktan çıkan sonucu hazmedemeyen bir iktidar tarafından yönetilmektedir. Ülkeyi yönetenlerin halk iradesine saygılarının olmadığı gerçeği, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar defalarca tecrübe edilmiştir. Halk 31 Mart 2019’da kayyumlara hayır demiş, 23 Haziran 2019’da da İstanbul’da iradesine sahip çıkmıştır. Bu yenilgileri demokratik bir olgunlukla karşılama yeteneği olmayan iktidar,  yenilgilerden ders çıkarmak yerine sandıkta alamadığı sonucu darbe ile almaya kalkışmaktadır.

Kayyum atamaları ile beraber İçişleri Bakanlığı verileriyle 418 kişinin gözaltına alınmış olması, tüm baskılara ve gözaltılara rağmen demokratik haklarını kullanıp itiraz edenlerin insanlık dışı bir şiddet ile hedef alınması, belediye meclislerinin fesih edilmesi, yaşadığımız sürecin adını koymayı kolaylaştırmaktadır: Halk iradesi bir darbe girişimiyle karşı karşıyadır.

Halkın yetki verdiği, gücünü halk iradesinden alan belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların yerel yönetimlere verdiği zararlar ortadadır. Lüks harcamalarla, yolsuzluklarla, yol açtıkları ağır borçlarla ve işçi kıyımlarıyla gündeme gelen kayyumlara karşı halkın tepkisi 31 Mart 2019’da sandıkta açığa çıkmıştır. Halka değil kendini atayanlara ve bir avuç hortumcuya hizmeti görev bilen kayyum yönetimleri sandığa gömülmüştür. Ülkeyi yönetenler, halkın bu net iradesine hakkı, hukuku, adaleti ve demokrasiyi ayaklar altına alarak yanıt vermektedir.

İktidar kayyum atamalarıyla sadece seçim yenilgisinin değil aynı zamanda dış politikadan ekonomiye, yönetemediği bir dizi krizin üstünü örtmeye çalışmaktadır. İşsizlik Cumhuriyet tarihi rekorlarını kırarken çifter çifter maaş alan bir avuç yandaşın; orman yangınlarına uçak bulunamazken ülkeyi yönetenlerin bindiği lüks uçak filolarının; emekçiler yaşam mücadelesi verirken şirketlere yağmalatılan doğamızın; göz dikilen kıdem tazminatımızın, işimizin, ekmeğimizin hesabının sorulacağını bilen iktidar, kayyum atamalarıyla tüm muhaliflere, tüm itiraz edenlere gözdağı vermek istemektedir.

Bu sadece bir baskı politikası değil aynı zamanda da bölme politikasıdır. Diyarbakır, Van ve Mardin’de yaşayan yurttaşların ayrımcılığa uğraması ve en temel haklarından olan seçme ve seçilme hakkının tümüyle ortadan kaldırılması, sadece halk iradesine değil aynı zamanda barış içinde, bir arada ve kardeşçe yaşama umuduna da vurulmuş bir darbedir.

Seçime saygı yoksa demokrasi de yok demektir. Diyarbakır’da, Van’da, Mardin’de kayyuma karşı çıkmak, hepimiz için demokrasiyi savunmaktır. 

Bizler halkın seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldıracak girişimlere karşı halkın iradesini, demokrasiyi, adaleti ve barışı savunmaya devam edeceğimizi ilan ediyor, görevden uzaklaştırılan belediye başkanlarının derhal görevlerine iadesini talep ediyoruz.”

Hong Kong protestoları üçüncü ayında: Su gibi ol dostum!

0

Geçen yıl bir Tayvan vatandaşının kız arkadaşını Hong Kong’da öldürmesi ve sonrasında Tayvan makamlarının katil zanlısını Hong Kong’dan istemesi ile gündeme gelen “suçluların iadesi yasa tasarısı”na karşı başlayan protestolar üçüncü ayını doldurdu. Suçluların Çin’e iadesini kolaylaştıran yasa tasarısı 3 Nisan’da meclise sunulmuştu ve o günden bu yana eylemler hız kesmeden devam ediyor. Hong Konglular yasa tasarısıyla gerçekte hedeflenenin Hong Kong’un yasal bağımsızlığını çiğnemek, siyasi muhaliflere dönük cadı avının başlaması ve Çin’in daha fazla etkisine girmek olduğunu kanısındalar. Yapılan sokak röportajlarına göre, Hong Kong’da halkın büyük bölümü, Çin’in yargı sistemi altında keyfi gözaltılar, adil olmayan yargı süreçleri ve hatta işkenceye maruz kalacakları kaygısını paylaşıyor.

Geçtiğimiz Pazar günü (18 Ağustos) gerçekleşen eylemlere 1,7 milyon Hong Konglu katıldı. Bu, toplam nüfusun neredeyse yüzde 25’i demek. Yalnızca sokak eylemleriyle sınırlı kalmayan protestolarda şehir grevleri, pilotlar ve uçucu personelin de katıldığı havaalanı işgalleri gibi günlük hayatı durduran eylemler gerçekleşiyor. Öğretmenler, mühendisler, inşaat işçileri, otobüs şoförleri, hizmet sektörü çalışanları, Disneyland gibi turistik alanlarda çalışan hizmet işçileri de eylemlere katılıyor. Hong Kong Sendika Konfederasyonu’nun rakamlarına göre 35 bin işçinin katıldığı 5 Ağustos grevinde Hong Kong borsası bir günde neredeyse %3 değer kaybetti. Öte yandan suçluların Çin’e iadesi tasarısının yerel meclisten geçebileceği ve bu vesileyle Çin’in paralarına el koyabileceği şüphesiyle hareket eden bazı dev şirket sahiplerinin finansal varlıklarını Singapur’daki bankalara taşıdığı haberleri gündeme geldi.

Hong Konglular havaalanı grevinde dağıttıkları bildiride 5 temel talebi ön plana çıkardılar: “Tasarı geri çekilmeli, Hong Kong Baş Yöneticisi Carrie Lam istifa etmeli, hükümet protestoları ‘isyan’ olarak sınıflandırmaktan vazgeçmeli, polisin eylemlerine yönelik tam bağımsız bir soruşturma yapılmalı, gösterilerde gözaltına alınan herkes ön koşulsuz serbest bırakılmalı.”

Hong Kong hükümeti eylemlere tüm gücüyle saldırıyor. Eylemlerin başından beri yüzlerce kişi gözaltına alındı ve eylemlerde plastik mermiler yüzünden onlarca gösterici gözünü kaybetti, ayrıca mafyatik sivil çetelerin protestoculara metal coplarla saldırdıkları belirtiliyor. Çin’deki diktatörlük rejimi ise, sınır kenti Şenzen’e askeri yığınak ve tabur göndererek protestoculara gözdağı veriyor. Protestocular her geçen gün daha da militanlaşarak sokak çatışmalarında Bruce Lee’nin “Su Gibi Ol” felsefesini benimsedikleri mizahını yapıyorlar: Şekilsiz ol, akışkan ol, su gibi… Şimdi su isterse akabilir ya da çarpıp geçebilir; su ol dostum!

Geçtiğimiz hafta ise aylardır süren protestolarla tarihinin en büyük eylemlerine tanıklık eden Hong Kong Başkanı protestocuları dinlemeye hazır olduğunu söylemek zorunda kaldı ve diyalog çağrısı yaptı. Böylelikle yasa tasarısı görüşmelerinin belirsiz bir tarihe ertelendiği kazanımı sağlandı. Bir sonraki hedef ise yasanın tamamen iptali ve Çin kuklası Carrie Lam hükümetinin istifası.

Aslında bu tür eylemlerin Hong Kong için bir ilk olmadığını biliyoruz. 150 yıl boyunca bir İngiliz kolonisi olan Hong Kong, 1997 yılında Çin ve İngiliz hükümetlerinin yaptığı anlaşma uyarınca Çin’e devredilmiş ve “tek devlet, iki sistem” adı altında Çin’den farklı siyasi rejime tabi özel bir statü taşımasına izin verilmişti. Ancak serbest seçimlere izin verilmemesi ve 2014 boyunca devam eden Şemsiye devrimi Hong Konglulara Çin kuklası hükümet ve Çin’in tehditlerine karşı örgütlenme konusunda epey tecrübe kazandırdı.

Her ne kadar şimdilik Hong Kong protestolarının güncel mesajı Çin karşıtı ve düzen içi demokratik taleplerle sınırlı gibi gözükse de, her dört kişiden birinin yoksulluk eşiğinin altında yaşadığı düşünüldüğünde, sınıfsal bir öfkeye dönüşmesi işten bile değil. O durumda Hong Kong protestoları Trump ve diğer kapitalist hükümetlerin sempati duyduğu bir hareket olmaktan çıkacaktır. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Çin Komünist Partisi’nin kapitalist diktatörlüğünün Hong Kong’a olası bir askeri müdahalesinin karşısında ve Hong Konglu kitlelerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmesinden yanayız. Hong Konglu işçi ve emekçilerin mücadelesiyle dayanışmaya! Çin kuklası Carrie Lam istifa!

Kamu işçisi grev yapabilir mi(ydi)?

0

Sorunun cevabı şu: Evet eskiden yapabilirdi, ama şimdi bu neredeyse imkânsız hale geldi. Anlatalım:

Kamu işçileri toplu pazarlığı Türk-İş ve Hak-İş ile hükümet arasında yapılıyor. Ama işçi konfederasyonlarının toplu iş sözleşmesi (TİS) ehliyeti yok. TİS imzalayamazlar, uyuşmazlık tutamazlar ve grev kararı alamazlar. TİS yetkisi işkolu sendikalarına ait.

Ancak 1990’lı yıllardan bu yana Türk-İş ile hükümet arasında hep “çerçeve protokoller” imzalanıyor. Daha sonra bu protokoldeki esaslar dikkate alınarak işkolu sendikaları tek tek kendi toplu iş sözleşmelerini bağıtlıyor. Sendikalar özel koşullara bağlı olarak farklı düzenlemeler yapabiliyor ve protokolde yer almayan konularda toplu iş sözleşmesine hüküm koyabiliyor. Veya çerçeve protokolde yer alan düzenlemeleri beğenmeyen sendika grev yolunu tercih edebiliyor. Daha doğrusu edebiliyordu…

Çünkü 2017 sonlarında çıkarılan bir KHK ile (6356 sayılı yasaya Ek Madde 1) konfederasyonların imzalayacağı “çerçeve protokoller” sendikalar için bağlayıcı hale getirildi. Böylece sendikaların ücret ve sosyal haklar konusundaki pazarlık gücü konfederasyonlara devredilmiş oldu. Ama konfederasyonlara uyuşmazlık çıkarma ve grev hakkı verilmedi.

Yani konfederasyon çerçeve protokolü imzalarsa bu sendika için bağlayıcı olacak ve dolayısıyla da grev yapamayacak. Ama konfederasyon hükümetin önerisini beğenmezse de greve ilan edemeyecek. Ya hükümetin önerisini kabul edecek ya da kabul etmezse işçi yeni ücret ve sosyal hakları elde edemeyip eski sözleşmeyle devam etmek zorunda kalacak.

Bundan sendikal planda kurtulmanın bir yolu vardı. İşkolu sendikalarının ve işçilerinin konfederasyona baskı yaparak onun çerçeve protokole “işbu protokol 6356 sayılı yasanın Ek Madde 1 kapsamında değildir” diye bir hüküm ekletebilmeleri. Ama Türk-İş kamu işçileri için hükümetle imzaladığı çerçeve anlaşmaya böyle bir hüküm koydurtmadı ve kendine bağlı sendikalara grevi yasaklayarak satışı tamamladı.

Ama daha önemlisi en azından bu “Ek Madde 1” hükmünün tamamen iptalini sağlamak. Zira Türk-İş ve Hak-İş konfederasyon yönetimlerinin ve de bunlara bağlı sendikalardaki çoğu yönetimin bürokratik ve uzlaşmacı niteliği göz önünde tutulursa konfederasyon başkanlarının imzalayacakları çerçeve protokoller aynen kabul edilip geçilecektir. Hatta bağlı sendika yönetimleri tarafından “Başkan imzaladı, bağlayıcıdır, bizim yapabileceğimiz bir şey yok” denilerek satış sözleşmeleri meşrulaştırılabilecektir.

Günümüzde sendikalar ne yazık ki böyle. Büyük çoğunluğunun yönetimi tamamen bürokratlaşmış durumda. Yönetimler elbette üye tabanlarının içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşulları bir miktar dikkate almak zorunda kalıyorlar. Ama onlar için asıl önemli olan sendikanın kasası ve kendi koltukları. Bu nedenle de her adımda patronlara ve hükümetlere daha çok yakınlaşıyorlar. Üzerlerindeki işçi kontrolünden kurtulabilmek için de sendika şubelerinde, bürolarında, hatta işyeri temsilciliklerinde, kendilerine yakın ayrıcalıklı yönetici gruplar oluşturuyorlar.

Bu tip sendikaları devletin kontrolünden, etki ve baskısından kurtarabilmenin yolu bürokratik yönetimleri işbaşından uzaklaştırmaktan geçiyor. Sendika içi demokrasi ve sınıf sendikacılığı için mücadele edecek akımlar yaratabilmemiz gerekiyor. İleri işçilerden başlayarak, sendikaların bürokrat ve uzlaşmacı yöneticilerini sarsacak ve gerektiğinde onları iş başından uzaklaştıracak işyeri komiteleri kurmak önemli bir adımdır.

Ve en önemlisi de sendikaları hükümetlere daha da bağımlı kılan gerici sendikal yasalara ve hükümlere karşı mutlaka bir sınıf seferberliği yaratmak zorundayız.

TİS satışlarına metal işçisi “DUR” demeli

0

Türk-İş baş bürokratı Ergün Atalay satışı tamamladı. 200 bini aşkın kamu kesimi işçisi için önce en düşük işçi ücretinin 3 bin 500 liraya yükseltilmesini, tüm kamu işçilerine seyyanen brüt 300 lira, ilk altı ay yüzde 15, ikinci, üçüncü ve dördüncü altı aylarda enflasyon artı 3 puan refah zammı talep etmişti. Ve tabii hükümeti “müthiş” eylemlerle “tehdit etmişti”!

Ama sonra ağababasına telefon edip “Sayın Cumhurbaşkanım, kırmızı çizgimiz yüzde 8’den aşağıya inmememiz lazım. Yüzde 9 bizim için mükemmel olur. İşte düşük ücretlilerle ilgili de 150 lira iyileştirme…” falan demiş. Sonra da bu satışının altına imza atmış. Ve de kendisine göre, baştaki taleplerinin yarısına bile ulaşmayan bu satıştan işçiler “pek memnunlarmış”.

Ardından 5,5 milyon memur  ve kamu emeklisinin (yani kamu emekçilerinin) satış sözleşmesi geldi. AKP yardakçısı Memur-Sen masaya yüzde 8+7 zammının yanı sıra 2020 yılı için 1 Ocak’tan geçerli olmak üzere yüzde 3 refah payı ve taban aylığa 200 lira seyyanen  artış talebiyle oturdu. 

Memur-Sen’in bu taleplerinin zaten mevcut enflasyonun altındaydı. Örneğin KESK 2020 için toplam yüzde 38 artış, 2021 yılı için de 2020 enflasyonu artı 3 puan refah payı talep ediyordu. Ama sözleşme yetkisi Memur-Sen’deydi. Memur-Sen önce hükümetin komik tekliflerini reddetti, bir saat iş bırakma, bakanlık önünde toplanma gibi “laf ola beri gele” eylemlerle tehditler savurdu. Ve sonra?

Sonra, Ankara ile sınırlı iki saatlik boş cüzdan bırakma türünden bir iş bırakma “eylemiyle” dostların alışverişte görmesini sağlayıp hemen Hakem Kurulu’nun arkasına sığındı. Tabii hakem kurulundan çıkacak hükümet lehine yoksulluk anlaşmasını bile bile. Yandaş sendikanın ihaneti de bu şekilde gerçekleşti.

Hükümetin stratejisi

Hükümetin ve patronların ekonomik krizin faturasını işçilere ve emekçilere ödetmeye kararlı olduğunu daha başından beri biliyorduk. Bunu sendikacılar da biliyordu. Patronlar azalan kâr oranlarını yükseltebilmek için işçilerin ücret ve sosyal haklarını törpüleme niyetindeydiler. Hükümet de bir yandan patronları bu yönde desteklerken, bir yandan da yağma düzenini ayakta tutabilmek için yeni vergiler salmakta ve kamu çalışanlarının sofrasına saldırmaya hazırlanmaktaydı. 

İşçi ve emekçi sınıfların verdikleri her mücadele, her kazanım veya yenilgileri kendinden sonraki mücadeleleri de etkiler. Bunu elbette patronlar da biliyor ve işte tam bu nedenle de, kamu işçilerinin ve emekçilerinin TİS görüşmeleri başlamadan önce, TÜPRAŞ işçilerinin sözleşme mücadelesine saldırdılar. Koç Holding’in üç yıllık sözleşme, vardiya sisteminde değişiklik ve mazeret izinlerinin azaltılması dayatmalarıyla tıkanmaya sürüklenen TÜPRAŞ’taki toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından Koç yönetiminin görüşmelerde geldiği noktanın da gerisinde bağıtlandı.

Ardından da Türk-İş bürokrasisinin ve satılık Memur-Sen’in ihanetleri geldi. Böylece hükümet ve patronlar  milyonlarca işçi ve emekçi açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmekle kalmadılar, ama aynı zamanda Eylül’de başlayacak olan metal işkolu sözleşmeleri için de kendilerine zemin hazırlamış oldular.

“DUR” demek gerekir

Metal patronlarının hedefi bu alt yapı üzerinde kurulu: Üç yıllık sözleşme, enflasyon altında kalan sadakalık ücret artışları, sosyal hak kesintileri, olumsuz vardiya ve izin düzenlemeleri. Kısacası işçilerin yoksulluğa mahkûm hallerinin kötüleşerek devamı.

Türk-İş ve Türk Metal bürokratlarının da, “bugünkü kriz koşullarında bundan daha iyisi olmaz” diyerek işçiye ihanet edeceklerini ve yeni bir satış sözleşmesi imzalayacaklarından kuşku duymamız için hiçbir neden yok. Zaten hükümetle imzaladıkları anlaşma bunun delili.

Bu noktada DİSK’e bağlı Birleşik Metal sendikasına büyük sorumluluk ve görev düşmekte. Metal işçisinin satılık sendika yönetimlerine karşı tepkisini örgütlemek ve iki yıl önceki Metal Fırtınadan çıkartacağı derslerle patronların ve hükümetin saldırısını durdurma mücadelesine önderlik etmekle yükümlü.

Ama bu iş sadece sendika yönetimlerinin kararlılığıyla olmaz. Metal işçisi mutlaka tabanda örgütlenmek, taleplerinde ısrarlı olmak ve bunun her meşru mücadelesini vermek durumunda. İşçilerin büyük çoğunluğu mücadeleye katılmadıkça başarı mümkün değil.

Bunun yegâne yolu da işyeri komitelerini kurmak ve geliştirmekten, temsilcilikleri ve sendika yönetimlerini denetlemek ve güçlendirmekten, meşru mücadele biçimlerini şimdiden hazırlamaktan geçiyor.

İşçi sınıfının önümüzdeki dönemdeki hayat koşulları, şu anda metal işçisinin vereceği mücadeleye ve kazanımlarına bağlı olacaktır.

Lev Troçki cinayetinin yıldönümü

0

Yazar: Mercedes Petit

Çeviri: Kaan Gündeş

1917’de Lenin ve Troçki, tarihteki ilk işçi demokrasili sosyalist devrimi hayata geçirerek, Rusya’da iktidarı ele geçiren Sovyetlerin zaferini yönetti. Birlikte, Stalin’in önderliğindeki bürokratikleşme sürecine karşı savaşmaya başladılar. 

Lenin’in ölümünden sonra Troçki bu mücadeleyi sürdürdü (1). Stalin onu izole etmeyi başardı; Troçki sürgün edildi ve sonunda, 1940 Ağustos’unda bir GPU [Stalinist gizli polis] ajanı tarafından öldürüldü. Ancak Stalinizm onun mücadelesinin ve mirasının devamlılığına engel olamadı.

30’lu senelerin sonlarında Stalin, yeryüzündeki en güçlü diktatörlerden biriydi. Bunlardan bir diğeri, Stalin’in 1939’da “saldırmazlık” anlaşması imzaladığı Hitler’di; bu anlaşma Nazizm’in II. Dünya Savaşı’nı çıkarmasını kolaylaştırdı.

20’li senelerde bürokrasinin zaferi, SBKP’yi (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) korkunç bir karşıdevrimci ve baskıcı aygıta dönüştürdü. Zulme uğrayan ve büyük bir kısmı yok edilen Troçki ile takipçileri, Stalin’in suçlarını ve onun 1936-37 İspanya devrimini yenilgiye götürmekle sonuçlanan burjuvaziye uyarlanmasını ifşa etti. Stalin’in yandaşlarının veya ona uyarlanmış olanların bile içinde olduğu, 1917 devriminin neredeyse bütün önderlerinin kurşuna dizildiği “Moskova Duruşmaları” maskaralığını ifşa ettiler. Troçki’nin sesi, Stalin’in Hitler’le yaptığı anlaşmaya karşı yükseldi; onlara “aynı silindirin iki bujini” dedi.  Ve Troçkistler, bürokrasi tarafından “dejenere” edilmiş bir işçi devleti olarak tanımladıkları Sovyetler Birliği’nin koşulsuz şartsız savunulması çağrısı yaptı.

Onu mümkün olduğunca erken öldürün!

1937’nin Ocak ayında eşiyle birlikte Meksika’ya sürgüne gönderilen Troçki birkaç bin devrimciden oluşan küçük bir oluşum örgütledi. SSCB’de hemen hemen bütün takipçileri toplama kamplarına kapatılmıştı. Troçki’nin en büyük oğlu ve sıkı yoldaşı Lev Sedov başta olmak üzere, diğer ülkelerdeki Troçkistler gizli servis (önce GPU, sonra KGB) tarafından zulüm gördü ve birçoğu öldürüldü. Dördüncü Enternasyonal 1938 Eylül’ünde, Paris’in dışında, sıkıca yer altına çekilmiş bir toplantıda ilan edildi. Ancak ulu Stalin, yorulmak bilmez rakibinin sonunu getirmeye saplantılıydı.

1939’un başlarında, artık olağanlanmış cinayetlerinin birinden sonra, gizli polisin depertmanlarından birini yeniden organize etti ve Pavel Sudoplatov’u, tek bir amacı yerine getirmesi için bu departmanın başına atadı: Troçki’yi mümkün olduğunda erken öldürmek. Sudoplatov anılarında (2) Stalin’in kendisine şöyle dediğini anlatıyor: “Troçkist harekette Troçki haricinde önemli bir politik figür bulunmamakta. Troçki yok edilirse, tehdit ortadan kalkar. (…) Korkunç bir biçimde savaş çıkmadan önce, bu senenin bitimine kalmadan Troçki ortadan kaldırılmalı.” Daha sonra Sudoplatov, Stalin’in derdine politik bir açıklama getiriyor. “İki lider arasındaki ideolojik mücadelenin çekirdeği”, Stalin’in fikri olan “tek ülkede devrime karşı Troçki’nin enternasyonalizmiydi” diye yazıyor ve devam ediyor: “Troçki’nin Stalin’e meydan okuması 30’larda komünist hareketin kafasını karıştırmış ve Batı Avrupa ile Almanya’daki pozisyonumuzu zayıflatmıştı.” Bu “meydan okuma” devrimci programı ve sürekliliği tırnakları ve dişleriyle savunan, sürgün edilmiş ve eziyet edilmiş bir adamın, süper-güçlü bürokratik bir aparatın ahlaksız patronuna karşı sürdürdüğü oldukça eşitsiz mücadeleydi. Troçki, KP’lerin [Stalin’i takip eden Komünist Partiler] “devrimi ve Leninizm’i savundukları” yönündeki devasa yalanı sorguluyordu. Troçki, bürokratların tek “ideolojisinin”, kendi ayrıcalıklarının savunulması olduğunu gösterdi. Bütün bunlardan dolayı Stalin’in onu öldürmesi gerekiyordu.

Fidel Castro’nun danışmanı olarak katil Mercader

Operasyon başlatılmıştı. 1940 Mayıs’ında, duvar ressamı David Alfaro Siqueiros’un liderliğindeki Meksika Komünist Partisi’nden bir grup militan, Troçki’nin Coyoacán, Viyana Caddesi’ndeki takviye edilerek güçlendirilmiş evine başarısız bir saldırıda bulundu (3). Bu sırada, SSCB’de profesyonel suikastçi olarak yetiştirilen Katalan Ramón Mercader, Troçki’nin çevresine sızdı. Mercader başarısız olmayacaktı. 

20 Ağustos 1940’ta Mercader, Troçki’ye yalnızken saldırmayı başardı. Troçki ertesi gün öldü. Katil yakalandı ancak Stalin ve GPU davaya hiçbir zaman dahil edilmedi. Mercader hapiste 20 sene geçirdi. Hapisten bırakıldığında önce SSCB’de, sonra da Fidel Castro’ya danışmanlık yaptığı Küba’da yaşadı. Öldüğünde, Moskova’daki Kuntzevo mezarlığına, Britanya casusu Philby’nin yakınına, “Sovyetler Birliği kahramanı” olarak gömüldü.

Nahuel Moreno’nun söylediği üzere, Troçki’nin ölümü Dördüncü Enternasyonal’e bir darbeydi. Ancak kapitalizmin barbarlığı ve dünya boyunca işçilerin, köylülerin ve kitlelerin mücadelesi düşünüldüğünde, Dördüncü Enternasyonal’in programı ve Lev Troçki’nin mirası güçlü kaldı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bunları, bütün dünyada sosyalizmin ve işçi demokrasisinin zaferiyle birlikte gerçekleştirmeye çalışıyor.

Komünist Partiler ve kapitalist restorasyon

Troçki, SSCB’de 20’lerin ortasında bürokratik bir aparatın iktidarı ele geçirdiğini tarif ederken haklıydı. Tam da bu sebeple Dördüncü Enternasyonal’i kurdu: Bürokrasiye karşı bir politik devrime önderlik edebilmek ve SSCB’de ve bütün dünyada, burjuvaziyi ve bürokratları alaşağı edebilmek için işçilere önderlik etmeyi sürdürecek yeni partileri inşa edebilmek için. 

Bunun zor bir savaş olduğunu biliyordu. Sadece işçi sınıfının devrimci zaferleri Stalinist gerilme sürecini tersine çevirebilir ve bürokrasinin iktidarda kalması durumunda yaşanacak olan kapitalizmin geri dönüşünü engelleyebilirdi. 

1938’de Geçiş Programı’nda Troçki şöyle yazmıştı: “[SSCB’yle ilgili olarak] politik öngörü, alternatif bir karaktere sahip: Ya bürokrasi, dünya burjuvazisinin işçi devletindeki artan oranlardaki uzvu olacak, mülkiyetin yeni biçimlerini yok edecek ve ülkeyi kapitalizme geri daldıracak ya işçi sınıfı bürokrasiyi ezecek ve sosyalizm için yolu açacak.

20. yüzyılın sonunda Troçki’nin öne sürdüğü ilk tahminin gerçekleştiğini gördük. Sovyetler Birliği Komünist Partisi bürokrasisi ve Doğu Avrupa’daki uyduları, kapitalizmin restore edilmesini sağlayana dek giderek daha fazla emperyalizme bağımlılığa teslim oldular.   

1989 ile 1991 arasında seferberlikler ve işçi grevleri, diktatoryal parti bürokrasilerini sonlandırdılar. Bunun en yüksek simgesi Berlin Duvarı’nın yıkılması oldu. Ne var ki, bu antibürokratik politik devrimler, Gorbaçov ile Yeltsin’in kapitalizme dönüşünün yolunu kesmeye yeterli değildi. Bu seferberliklere, “sosyalizme olan yolu” yeniden açacak olan yeni önderliklerin doğuşu; yani devrimci örgütler eşlik etmemişti. İsmine “reel sosyalizm” denilen; baskının, emperyalizmle uzlaşmanın ve büyümekte olan ekonomik zorlukların bu hatalı “sosyalizmi” ile işçi sınıfının tahrip edilmesi, kapitalizmle ilgili kitlelerde yanılgılara neden oldu. Kitleler bunu yaparken aynı zamanda, Troçki tarafından kurulan ve Troçki’nin uğruna hayatını kaybettiği Dördüncü Enternasyonal’in görevlerini ve programını doğruladılar.

Nahuel Moreno’nun cinayeti değerlendirişi

1987’de ölen Nahuel Moreno, Latin Amerika Troçkizmi’nin asıl önderi ve bizim akımımızın kurucusuydu. 50’li yıllardan beri, Belçikalı Troçkist Ernest Mandel, Stalinist komünist partilere ve burjuva ve reformist önderliklere doğru oportünist bir uyarlanmayı, onlara kapitülasyon tanımayı destekliyordu. Moreno, Dördüncü Enternasyonal programının devrimci pozisyonlarının savunulmasına önderlik etti.

Tartışmanın bir parçası olarak Moreno, hareketin sonraki gelişimiyle ilgili olarak Troçki’nin ölümününün tarihsel öneminde ısrarla durdu. Kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle der:

Aslında biz hep Troçki’nin ölümünün Dört’ün önderlik bunalımında öznel değil, nesnel bir etmen oluşturduğunu söyledik. Bu tahlil bizim eğilimimize özgüdür. Bu bir nitel olguydu: Dört, onun ölümünden sonra daha kötü yönetilir olmadı, tamamiyle yönetimsiz kaldı.

Troçki eğer birkaç yıl daha yaşamış olsaydı, ben Dört’ün programını, tahlillerini ve militan sayısını daha da geliştirmiş olacağına inanıyorum.

Önderlik yokluğunun bir başka nedeni de, işçi hareketi içindeki deneyimsizlikti, ki bence bu belirleyicidir. İşçi hareketi içinde geniş bir deneyim kazanmadan güçlü bir önderliğe sahip olamazsın. 

(…)

Troçki üç Rus devriminin de yönetimine katılmıştı. İnsanlığın tanıdığı en büyük devrimci önderliğin, ilk beş yılı sırasında III. Enternasyonal’in yönetimine katılmıştı. 1905 ile 1917 arasında sürgündeyken, özellikle Fransa ve Almanya’daki sosyalist hareket içinde mücadele etmişti. Bu yeri doldurulamaz büyük deneyim bir cinayetle tümüyle yok oldu.

Dipnotlar

1.) Bkz. “Lenin’in Vasiyeti Üzerine”, Lev Troçki, 1932. (Link: https://www.marxists.org/archive/trotsky/1932/12/lenin.htm)

2.) Bkz. “Özel Görevler”, Pavel Sudoplatov, Çeviri: Emrah Arıcılar, Ayrıntı Yayınları.

3.) İUB-DE’nin Arjantin partisi Sosyalist Sol (IS)’un yayın organı El Socialista’nın, 16 Haziran 2010 tarihli 168. sayısına bakabilirsiniz. 

Sistema Mühendislik’e bağlı taşeron işçiler hak gaspına karşı direnişte

0

İstanbul Levent’te bulunan Sanofi şirketinin elektrik işlerini yapan taşeron firma, Temmuz ayının son haftasında yaklaşık 40 işçiyi krizi bahane ederek işten çıkardı ve şantiye devam ederken işçilerin haklarını gasp etti. Ücret ve tazminat hakları verilmeden işten çıkarılan İnşaat-İş sendikası üyesi işçiler işyerlerinin önünde eylem yapmaya başladılar. Gazete Nisan olarak, direnişçi işçilerden biriyle yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Nisan: Direnişe başlama süreci nasıl gerçekleşti?

İşçi: Biz Platin firmasında elektrik ekibi olarak çalışmaktaydık. Firma yaklaşık 1 yıldır içinde bulunduğu krizi atlatabilmek için bir şekilde mücadele etmekteydi ama mücadelede galip gelemedi. Son dönemlerde maaşlarımızı alamamaya başladık. Zaten son maaşımızı da almadık. Firma, biz şantiyelerimizde çalışmaya devam ediyorken çıkışlarımızı verdi. Fakat bize haklarımız ödenmedi. Platin’de çalıştığımız firmanın iş verdiği Sistema firması doğal olarak bizim alacaklarımızdan sorumlu olduğu için biz onlardan haklarımızı talep ediyoruz. Şu anda da önünde bulunduğumuz binanın içinde Sanofi İlaç firması var. Bu ilaç firması yabancı kökenli bir firma. Sistema buranın tadilat işlerini aldı. Ve elektrik işlerini Platin firmasına vermişti. Sonuçta burası bizim şantiyemizdi. Bizi buradan apar topar çıkarıp yerine başka taşeron firma yerleştirdiler ve çalışmaya devam ettiler. Biz de bu süreçte haklarımızı alıncaya kadar burada eylemi sürdürmeye devam edeceğiz.

Nisan: Bu mağduriyeti yaşayan kaç işçi var?

İşçi: Yaklaşık 40 kişi var. Ama biz yaklaşık 20 kişi buradayız. Başka yerde de arkadaşlarımız başka ofisin önünde, Sistema ofisinin önünde şu an eylem yapıyor. Diğer arkadaşlarımız da hem bize burada destek olmaya çalışıyor hem de gündelik işlere gidip sonuçta hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Çünkü çok zor durumda olan arkadaşlarımız var, sıkıntı büyük yani.

Nisan: Peki bu direniş kaç gündür sürüyor? Kaç gündür bu haklarınızı talep ediyorsunuz?

İşçi: Biz Temmuz sonu işten çıkarıldık. Temmuz sonundan bu yana, yani yaklaşık 20 gündür. İlk önce diyalog girişimlerinde bulunduk fakat bunlardan sonuç alamayınca eyleme karar verdik. Sendikacı arkadaşlardan destek istedik. Onlar da sağolsun yanımızda olacaklarını söylediler. İşte eyleme başladık. Yaklaşık 15 gündür devam eden bir eylem. Buranın yanı sıra ileride, Zincirlikuyu’da Çiftçi Towers var. Orada Garanti’nin şantiyesi var, Sistema’nın şantiyesi orası da. Biz zaten bir grup arkadaş orada faaliyet yürütüyorduk. Orada başladı eylemimiz, sonra buraya taşıdık. Sistema’nın şu anda işletmekte olduğu bütün şantiyelerine girip, eylemlerimizi yapıp, haklarımızı bir şekilde almaya çalışacağız.

Nisan: Yöneticiler herhangi bir şekilde size geri dönüş sağladılar mı?

İşçi: Bizim çabalarımızla, yani bu şekilde eylem yaptığımız için bizimle bir şekilde irtibat kurdular. O da avukatları vasıtasıyla. Fakat avukatları işi uzatmaya yönelik hamlelerde bulunuyor. Yani bizim alacaklarımıza dair değil de “yok şöyle olacak, yok böyle olacak” diye oyalama taktikleriyle sürdürüyorlar işleri. Yani sonuçta bir netice alamadık.

Nisan: Mücadelenizde başarılar dileriz.

Kayyum rejimine son! Demokratik kazanımlarımız için mücadeleye!

0

Bu sabaha karşı (19 Ağustos) Diyarbakır, Mardin ve Van’ın HDP’li Büyükşehir Belediye Başkanları Adnan Selçuk Mızraklı, Ahmet Türk ve Bedia Özgökçe Ertan, İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı ve yerlerine aynı şehirlerin valileri kayyum olarak atandı. Ayrıca bu belediye meclislerindeki pek çok HDP’li üyenin gözaltına alınmakta olduğu haberleri gelmektedir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak hükümetin bu girişimini, bölge ve adı geçen şehirlerin halkının özgür iradesine vurulan antidemokratik bir darbe olarak niteliyor ve şiddetle kınıyoruz.

Tek Adam rejimi bu uygulamasıyla ülkede demokrasiyi ve seçimleri tepeden gelme baskılarla halkı aldatmaya yönelik bir oyun haline getirmiş olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Hükümetin bu başkanlar hakkında ileri sürdüğü “terörle ilintili olmaları” iddiası, emekçi kitleleri ve Kürt halkını aldatmaya yönelik bir demagojiden ibarettir. Eğer bu başkanlar hakkında süren davalar varsa, hükümetin demokrasi gereği bu davaların sonuçlanmasını beklemesi gerekirdi. Ama bir yandan bölge kaynaklarını yağmalama hırsı, öbür yandan bölge halkının demokratik iradesini kırma çabası ve nihayet Suriye’de gerçekleştirmeyi arzuladığı askeri operasyona kılıf hazırlama niyeti, rejimi bir an önce baskı uygulamasına itmiştir.

Bu antidemokratik uygulamaya pek çok parti ve sivil örgüt kuruluşlarından haklı tepkiler yağmaktadır. Bölge halkının tepkisi de haklı ve son derece meşrudur. Ama öte yandan hükümetin bu baskı uygulamasının ardında provokatif emellerin olabileceğini de unutmamamız gerekiyor.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak demokratik hakların korunması doğrultusunda meşru bir savunma seferberliği yaratacak olan tüm demokratik ve ilerici güçlerin yanında olacağımızı ilan ederiz.

Kayyum atamalarına son!

Seçilmiş belediye başkanları derhal görevlerine iade edilsin!

Kaz Dağları’nda ne oluyor?

0

1) Neden şimdi gündeme geldi?

Türkiye’de doğa karşıtı bir iktidar ve cenah var, ne yazık ki kalkınmayı beton grisi olarak görüyorlar. Toplumda cereyan etmekte olan şu anki isyanın nedeni de ülkenin dört bir yanında doğa katliamı haberleri gelmesi, Hasankeyf’den Bartın’ın dağlarına kadar… Bunların üstüne, Kaz Dağları gibi dünyanın en önemli habitatlarından birinde gerçekleşen bu doğa katliamının sosyal medyaya yansıması bu infiale sebep oldu.

2) Kaz Dağları neden önemli?

Kaz Dağlarının yer aldığı Biga yarımadası, dünyadaki en temiz havanın bulunduğu bölgelerden birisi. Bu bölge, MÖ 7000 yılından bu yana bir çok mitolojiye ve medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kaz Dağları, başta kendine has adıyla anılan Kazdağı Göknarı olmak üzere 40’tan fazla endemik bitki ve hayvana ev sahipliği yapıyor. Bunlar ha deyince yetişemez veya yer değiştirilemez. Maden şirketinin ise şimdiden yüz binlerce ağacı kesip, hayvanları yerinden ettiğini biliyoruz.

3) Bu maden şirketi de nerden çıktı, neden bu bölge?

Kanada merkezli Almanos Maden şirketi, burada ortak iştiraki olan Biga Madencilik ile birlikte Türkiye’de üç farklı yerde altın ve değerli maden işletmeciliğine girişmiş. Sadece Kaz Dağları bölgesinde 540.000 ons altın olduğunu varsayıyor. Diğer iki madenle birlikte toplamda 3,5 milyon ons altın madeni çıkarmayı planlamışlar; bu verilere kendi sitelerindeki fizibilite raporlarından ulaştık. Ayrıca bu raporlarda sadece 0.79 gram altın için 1 ton cevherin işlenerek atık haline geleceği de yazıyor.

4) Siyanürle maden çıkarılacağı söyleniyor, doğru mu?

Hayır, altını veya başka bir madeni siyanürle çıkartma yöntemi bulunmuyor, ama toprakta bulunan altını siyanür ile altın siyanür kompleksi halinde bağlayarak topraktan çıkarma yöntemi kullanılacak. Pekiyi bakanlık ne dedi? Siyanürle altın çıkarılmayacak dedi, ama devamını getirmedi, asıl sorun da burada. Devlet halkına karşı net bir cevap vermiyor. Aynı siyanürün nasıl saklanacağını veya kaç tane ağacın kesildiği gibi…

5) ÇED raporu olumlu ve gerekli lisanslar alınmış deniyor, o zaman güvenli değil mi?

ÇED raporu ne yazık ki halkla paylaşılmadı, o yüzden ne olduğunu veya hangi tehlikelerin bertaraf edildiğini bilmiyoruz. Ama şirketin Kanada’daki sitesinden ulaştığımız bilgilere göre, 64 milyon ton toprak kazılacak ve siyanür ile işlenecek. Bunun için yüzeyden 70 metre derine kadar inecekler. Bu 64 milyon tonluk atık ne yazık ki siyanürlü bir halde kalacak, onlarca, yüzlerce yıl. Bunun içinde atık olarak işlenecek diğer zararlı bileşen ve metaller de var.

6) Pekiyi, siyanür, zehir değil mi?

Siyanür canlılar için toksik ve öldürücü bir maddedir. Ortalama bir insan için 0,2 gramı ölümcüldür. Kirazlı’daki madende ise 20.000 ton siyanür kullanılacak. Ve bu işlem sırasında 3.170.000 m3 su kullanılacak, yani atık haline gelecek. Bu atığın hangi ortamda nasıl saklanacağını, belirttiğim gibi bilmiyoruz, çünkü ne şirketin raporlarında var ne de ÇED raporu halkla paylaşılmış durumda. 

7) Siyanür böyle zararlıysa, başka bir madde kullanılamaz mıydı?

Evet kullanılabilir, ama burada asıl mesele Kaz Dağları’nı bu madencilik faaliyeti için tahrip etmeye ve zehirlemeye gerek var mıydı? Çoğu işletme siyanürü tercih ediyor, çünkü 100 yıldır kullanılıyor ve verimi oldukça yüksek. Fakat tiyosülfat adı verilen bir maddenin de altın ve değerli madenleri topraktan ayrıştırma işleminde kullanılmaya başladığını biliyoruz. Bu madde zararsız, fakat yine de kullanımı sırasında çıkacak yan maddelerde tehlike mevcut, fakat siyanür ile karşılaştırıldığında melek gibi kalıyor. Çevre Bakanlığı’nın ne yazık ki böyle bir yönetmeliği yok ve Türkiye’deki diğer yüzlerce madende olduğu gibi, siyanür kullanılacak.

8) Milyonlarca ton su kullanılacak dedik, çevredeki su kaynakları tehlikede mi?

İlk önce bu kadar suyu yer altı kaynaklarından çekeceklerini tahmin ediyoruz. Bu durum, zaten su ile ilgili problemi olan bölgemiz için oldukça endişe verici bir durum. Ayrıca Koca Deresi maden sahasının oldukça yakınından geçiyor. Hani Şirketin CEO’su bu maden faaliyetinin kesinlikle içme suyuna zarar vermeyeceğini belirtti ya, hemen dibinden işte bu Koca Deresi geçiyor ve bu dere Çanakkale’nin en önemli içme suyu rezervi olan Atikhisar Barajı’nı besliyor. Düşünebiliyor musunuz, nasıl saklanacağını bilmediğimiz ve onlarca, yüzlerce sene kalacak bu siyanürlü atık derenin yanında olacak. 

9) Peki Ekonomik boyutu nedir bu projenin, bahsedildiği gibi gerekli miydi?

Kendi sitelerindeki raporda belirttiği üzere toplam 660 milyon dolar gelirleri olacak sadece Kirazlı bölgesinden. Bu şirketin bunun dışında iki tane daha kazı bölgesi var ve toplamda 3 milyar doların üzerinde bir gelirden bahsediliyor. Kirazlı projesine dönecek olursak, şirket devlete %15 gibi bir oranda çıkardığı altın başına gelir paylaşımında bulunmak zorunda ama bunun yanında operasyon giderlerini de çıkarırsak, net 300 milyon dolar kârları olacak.  Anlayacağınız, yabancı bir şirket gelip hem doğayı yok edecek hem de 300 milyon dolar kâr elde edecek.

10) Ama binlerce kişiye istihdam sağlayacak?

Doğrudur, binlerce kişi çalışacak ama neredeyse hepsi riskli kazı ve taşımacılık sektöründe istihdam edilecek. Kalifiye elemanların çoğu yabancı olacak. Zaten CEO’ları çıktığı bir televizyon programında bu ucuz iş gücümüzden övgüyle bahsetmişti.

11) Ne yapmalı?

Kaz Dağları’nda maden aranması ve çıkarılması acilen durdurulmalıdır, bakın kamulaştırılsın da demiyorum, acilen durdurulması lazım. Bölgeye verilen zararın giderilmesi için rehabilitasyon programı başlatılmalı. Bunun yanında ülkenin dört bir yanında sürmekte olan doğayı talan edici projelerin de tekrar değerlendirilmesi, gerekliyse durdurulması lazım. 

Kamuoyuna soruyoruz:

  1. Kaz Dağları’ndaki bu projenin ÇED Raporu neden halkla paylaşılmıyor?
  2. Çevre Bakanlığı neden halka doğruları aktarmıyor? Siyanür kullanılamayacak demiyor ama siyanürle maden çıkarılmayacak diyerek yanlış bilgilendirme yapıyor.
  3. Ortaya çıkacak siyanür nasıl ve nerede saklanacak?
  4. Çevre Bakanlığı olarak tahrip edilen bölge için rehabilitasyon planınız nedir? Kaç tane endemik ağaç ve hayvan bundan etkilendi veya etkilenecek?

Kaynakça:

Sınır dışıların iki haftası; Ev baskınları, alıkoyma, zorla geri gönderme…

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, İnsan Hakları Derneğinde, Sınır Dışıların İki Haftası Raporu’nu açıklamak üzere bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Çeşitli medya kuruluşlarının, parti temsilcilerinin ve milletvekillerin bulunduğu açıklamada öncelikle raporun içeriğine dair konuşmalar yapıldı. Ardından soru cevap kısmıyla açıklama sonlandı.

Raporun içeriğine bakacak olursak;

Bildiğimiz gibi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 24 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada “İstanbul’da kayıtsız göçmenlerin geri gönderilmesi için çalışma başlattıklarını” duyurdu ve “12 Temmuz’da başlayan bu operasyonlar kapsamında, 1000’i Suriyeli olmak üzere 6 bin 122 ‘kaçak’ göçmenin yakalandığını” ekledi.  Bu operasyonlar kapsamında 1000’i Suriyeli olmak üzere 6 bin 122 göçmenin yakalandığı söyleniyor. Bunların neticesinde Suriyeli göçmenlerin çoğunlukta olduğu bazı ilçelerde kimlik kontrolleri artmış durumda. Kimlik kontrolü sonrası, ters kelepçe ve kötü muameleye maruz kalan birçok insan var. Valiliğin açıklamasında, kaydı olmayan Suriyelilerin, yerlerini terk etmeleri için 20 ağustosa kadar süreleri var denilmiş olsa da polis kimlik kontrolünden sonra zoraki bir şekilde sınır dışı edebiliyor. Hatta geçici kimlik kartına sahip olan insanların dahi sınır dışı edildiğini görüyoruz. Hal böyleyken İstanbul’da yaşayan Suriyeliler sokağa çıkmaya korkar duruma geldiler.

Valilik her ne kadar sınır dışıları ve kötü muameleyi inkâr etse de rapor içinde bunun tam tersi birçok vaka mevcut. Bu vakalardan biri, İstanbul’dan sınır dışı edilen ve İstanbul’da kalan eşi ile çocuğuna geri dönebilmek için ülkeye tekrar giriş yaparken jandarma tarafından vurularak öldürülen Hisham Mustafa… Bunun dışında, Gaziantep’te geçici koruma kaydı olduğu halde, zorla gönüllü geri dönüş belgesi imzalattırılarak sınır dışı edilme örnekleri ve çeşitli şehirlerde geçici koruma kimliği olduğu halde şu anda sınır dışı edilmiş birçok insan olduğunu görüyoruz.

İnisiyatif adına yapılan açıklamada, sınır dışı uygulamaları ve göçmen, yabancı düşmanı politikalar son bulana dek mücadelenin devam edeceği vurgulandı ve göçmenlerle dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Raporun son bölümünde şu taleplere yer verildi:

1. Kolluk kuvvetlerinin, göçmenlere yönelik, ev baskınları, kimlik kontrolü, alıkoyma, zorla “Gönüllü Geri Dönüş Belgesi” imzalatma uygulamaları ve kötü muamele sonlandırılmalıdır.

2. Göçmenleri kriminalize eden, suçlayıcı, damgalayıcı ve ötekileştirici her türlü söylem ve uygulamaya son verilmelidir.

3. Sınır dışı edilenlerin hızla Türkiye’ye tekrar yasal yollardan girişleri sağlanmalıdır.

4. Göçmenlere seçtikleri şehirlerde kayıt yaptırma hakkı ve koşulsuz seyahat özgürlüğü sağlanmalıdır.

5. Farklı illerde ikamet eden aile fertlerinin istedikleri illerde birleşimi sağlanmalıdır.

6. İdari gözetim uygulamasına son verilmelidir.

7. Geri gönderme merkezlerindeki insan hakları ihlalleri derhal son bulmalıdır, geri gönderme merkezlerinin kapatılması için çalışmalara başlanmalıdır.

8. Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

9. Mültecileri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir. Kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Protest in Istanbul against refugees’ deportation

0

On August 2, “We Want to Live Together” Initiative organized a demonstration in Kadıköy (Istanbul) to protest deportation of refugees, particularly Syrians. Political parties, NGOs, feminists and activists from different sectors joined the demonstration to demand an immediate end to deportation practices and to call for the government to recognize refugee’s right to asylum and work.

Below is the full press statement by the Initiative.

For the past few weeks, identity checks, home and workplace raids, detention and forced deportation operations have been carried out in various neighborhoods of Istanbul. On top of the similar ongoing practices in Turkey, lately, many Syrians living in Turkey under the system of “temporary protection” have been forced or tricked into signing “voluntary return” documents, resulting in their detention and deportation, throughout which they have been exposed to grave illtreatment. Recently, the Istanbul Governor’s Office announced that any Syrians in the city who were registered in another city have been given time to leave Istanbul by 20 August. At the same time, we have witnessed the spread of openly racist and xenophobic hate speech, especially on social media.

Although Turkey has been a country of migration for many years, its policy towards migration has not been committed to creating permanent and supportive structures based on human rights, instead being security-centered, characterized by arbitrary and political decisions, and degrading migrants into numbers that are deemed to be kept under control. The current registration and asylum system blocks migrants’ access to any long-term status, either turning them irregular or condemning them to uncertainty with a “temporary” status. The “guest” discourse adopted by the government for Syrians constitutes a major obstacle in the way of seeking rights. We believe that migrants should be under the protection of the law, not at the mercy of politicians.

Control-oriented practices such as return to registration city, travel ban, and “satellite city” mean migrants are deprived of their most basic rights, such as housing, work and education. People who were forced to displacement are displaced once again and pushed into living spaces where they will be more disadvantaged and insecure in economic and social terms, and where racism and discrimination are more dominant. This policy leads to the division of families and the disintegration of networks in which migrants support each other.

These most recent deportation policies stand in direct violation of international human rights conventions, and particularly the principle of “non-refoulement”, which Turkey is legally bound to adhere to. The majority of those being deported from Turkey are being sent to places where their lives are at risk because of ongoing war or owing to their political activities or allegiances, sect, gender or ethnic identities. Owing to conditions of conflict, economic conditions or individual threats, returning people jeopardizes their right to a secure life. We defend everyone’s freedom of movement!

The implementation of the Turkish government’s policy is a part of the security-oriented policies towards migrants prevailing all over the world. We underline the responsibility of the EU for the precarious position of migrants in Turkey. The EU’s policy towards migrants has been to close the border and effectively make Turkey its border guard. With the EU-Turkey agreement, Turkey became an enforcer of the EU’s murderous border politics, wherein at every stage migrants are used as a bargaining chip. In this framework, only the most “acceptable” of migrants are given freedom of movement, while the rest are systematically and massively returned, held in camps with inhuman conditions or pushed to more dangerous routes. In this process, the militarization of the borders is gradually increasing. Secure travel routes for everyone should be opened immediately! Open the borders!

Migrants are also the target of racist and xenophobic rhetoric and attacks. In their public statements, both the government and the opposition parties have tried to scapegoat migrants for the currently existing structural problems and economic crisis in Turkey. People who are displaced, subjected to precariousness and heavy exploitation are be responsible for the economic crisis! Immigrants must be granted unconditional work permits! Structural arrangements should be implemented to prevent the exploitation of migrants’ labor and bodies. In line with this demand, we urge all labor organizations, especially trade unions, to act in solidarity!

While migrants are criminalized and declared ‘clandestine’ and ‘illegal’, a further share of abuse is directed at those who stand with migrants against this discrimination and racism. Solidarity actions with migrants and people and organizations providing humanitarian support are also targeted. Solidarity cannot be criminalized! Despite this discriminatory and hostile context, we will not turn against one another; but instead we will stand firmly together against racism and violations of human rights! Beyond national and ethnic identities, we will grow a transnational solidarity beyond borders!

No matter what political tendency or media it comes from, we expose and reject any discourse and attitude that sets the stage for racism! We say, not in our name! We call on all political parties, institutions and rights organizations to make declarations that they recognize the basic rights of migrants and refugees and vow to struggle against racism.

All oppressive practices that imprison migrants, discriminate and restrict the freedom of movement, life and work must be terminated immediately. Nobody migrates without a reason! Deportations should be stopped immediately and policies aimed at the seizure of asylum should cease. “Stop deportations!” “We want to live together!” We who stand behind these demands invite Turkey and the international community to help strengthen solidarity with migrants!

#StopDeportations #WeWanttoLiveTogether

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi (We Want to Live Together Initiative)

Manisa Standart Profil’de sendikal örgütlenme deneyimi

0

Manisa’da Standart Profil işçileri kazandı, Petrol-İş yetkiyi aldı. Peki, bu süreç nasıl işledi?

Benim de iki yıl örgütlenmesinde bulunduğum sendikal süreç bugünden biraz daha eskiye dayanıyor. 2012 yılının sonlarında örgütlenmeye karar veren Standart Profil işçileri Petrol-iş Aliağa şubesiyle iletişime geçip 2013 Mayıs ayında 600 üyenin üzerine çıkmışlardı ve yetki başvurusuna az bir sayı kalmıştı. Ancak Mayıs ayı ortasında sendika aniden eylem kararı aldı ve noterde sendikaya üyelik işlemleri sırasında nüfus fotokopisi çekilen işçilerin bazılarının fotokopilerine fabrika yöneticilerinin ulaştığını ve toplu işten çıkarmalara başlayacaklarını işçilere sebep olarak gösterdi. Bu gülünç sebep doğrudur veya yanlıştır bilinmez ama işçiler eyleme geçtiğinde 100’ün üstünde işçi işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler fabrika önünde çadır direnişine geçti ve bir ayın sonunda çadırla dayanışma gösteren işçilerin parça parça çıkarılmasıyla sayı 300’e yaklaştı.

Bu sırada, Standart Profil’in Düzce’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu fabrikasında sözleşme dönemiydi. Birkaç dayanışma mektubu dışında hiçbir şey yapılmadı. Çadır direnişi 475 gün sürdü; sendika yönetiminin kararıyla ve direnişe devam eden 17 işçiyi işe yerleştirme sözüyle son buldu. Sendika ısrarını sürdüren işçiler üyeliklere devam etti. İşverenler, işyerini açarken işkolunu belirtmelerine rağmen sendikal süreçte başka bir işkolu olduklarını iddia edip, işçi kanı ve teriyle beslenen her işveren gibi, örgütlenmenin önüne her engeli koymaya çalıştı. Araba camlarının yanındaki plastik parçaları üreten fabrikanın metal işkolu mu yoksa petrokimya işkolu mu olduğuna karar vermeleri yıllar sürdü. Bunlara rağmen örgütlenme sönümlenmedi. Örgütlü işçileri kontrol altında tutmak için posta başlarının denetiminde bir platform kuruldu. O platform da baştaki eylemlere HDP’lilerin ziyaretini bahane edip, diğer sendikalara da güvenilemeyeceğini söyleyerek “kendi” sendikamızı kuruyoruz adı altında işverenin denetimi altında bir sendika kurdu. İşçiler bu sendikaya üye olmaya zorlandı. Seneler süren sürecin sonunda içeride kalan Petrol-İş üyeleri ve yeni bir örgütlenme çabasında olan Lastik-İş üyeleri dışında (ki çok az sayıda insandı) fabrikanın büyük bir kısmı işveren sendikasına üye oldu. Artık sendikalı fabrika ümidi neredeyse bitmişti ve üyelerin çoğu iş garantisi için üyeliklerini sürdürüyordu. Hatta benim işe alındığım dönemde bile işe başlarken verilen üç günlük eğitim, işe yeni başlayanları işveren sendikasına üye olmaya ikna etmekle geçiyordu.

Bu süreç Manisa’da başka fabrikaların örgütlenmesiyle (özellikle Mitsubishi) son buldu. Yüzünü tekrar işçi sendikalarına dönen işçiler Lastik-İş’te örgütlenmeye başladı ve Lastik-İş sendikası birkaç ay içinde yetki başvurusu yapacak sayıya ulaştı. İçinde benim de bulunduğum komitelerin ısrarlarına rağmen sendika yönetimi biraz daha beklemeye karar verdi. (Aynı sendika iki yıl önce Mnd İzolasyon işçilerini örgütlerken de aynı hatayı yapmıştı.) İçerideki örgütlenmenin farkında olan işveren kendi kurdurduğu sendikanın yetkililerini Petrol-iş Düzce şubesiyle görüşmeye yolladı (örgütlenmenin en başında işçiler Aliağa şubeyle görüşmüştü) ve artık hangi kirli pazarlıklarda anlaştılarsa, fabrikada 24 saatlik bir örgütlenme nöbetine girdiler. Fabrika müdürleri, şefleri, işveren sendikasının temsilcileriyle bölüm bölüm bütün vardiyaları dolaşıp işçileri Petrol-İş üyesi yaptılar. Böylelikle işçilerin aylarca kendileri örgütledikleri, sendikanın ertelediği, işverenin başka bir işçi sendikasıyla anlaştığı bu garip süreç tamamlanmış oldu. Aylar sonra da yetkiyi aldılar. İşveren sendikasının temsilcileri yeni işyeri temsilcileri oldu.

Peki, Standart Profil işçileri gerçekten kazandı mı? Sendikaların bürokratik yapılar olduğunu biliyoruz ancak doğrudan işverenle anlaşan bir sendikanın işçilere pek de hayırlı olacağını söylemek zor. Kapitalizmin kendi içinde iyi örgütlü, bütün baskı ve yıldırma araçlarına sahip (mahkemelere varana kadar) bir sistem olduğunu düşünürsek, böylesi bir ekonomik krizin ve saldırıların eşiğinde onlardan daha örgütlü olmaktan ve örgütlü olduğumuz alanları denetlemekten başka çare yok dostlar…

Gazete Nisan okuru bir petrokimya işçisi

Sınır dışılara son! Birlikte yaşamak istiyoruz!

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, başta Suriyeliler olmak üzere çeşitli ülkelerden mültecilerin sınır dışı edilmesini protesto etmek için dün (2 Ağustos) Kadıköy’de Süreyya Operası önünde bir araya geldi. Siyasi partilerin, sivil toplum örgülerinin, feministlerin ve çeşitli sektörlerden aktivistlerin katılımıyla yapılan eylemde, göçmenlere dönük sınır dışı uygulamasının derhal son bulması, göçmenlerin sığınma ve çalışma hakkının hükümet tarafından tanınması talep edildi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu başta olmak üzere MHP’li ve AKP’li milletvekillerince göçmenler, kaçak ve yasadışı ilan edilerek kriminalize ediliyor, Türkiye’deki işsizliğin ve ekonomik krizin nedeni olarak hedef haline getiriliyorlar. Gerçekte Türkiye, Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliği üzerinden göçmenleri bir pazarlık unsuru olarak kullanıyor ve dahası güvencesiz konumlarından ucuz işgücü olarak yararlanıyor. Rejimin göçmen karşıtı uygulamalarının politik ve sınıfsal hattını teşhir etmek hayati önemde.

İnisiyatif adına okunan basın açıklaması sırasında “Sınır dışıları derhal durdurun!”, “Sınıfsız, sınırsız, sürgünsüz bir dünya!”, “Sınırlar öldürür, dayanışma büyütür!” sloganları atıldı. Dayanışma eylemi, göçmenleri ayrıştırıcı, yaşama ve barınma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara derhal son verilmesi, mültecilik haklarının tanınması ve göçmen dayanışma ağını büyütme çağrısı ile son buldu.

Basın açıklaması metninin tamamı şu şekilde:

Son birkaç haftadır, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde, göçmenlere yönelik kimlik kontrolleri, ev ve işyeri baskınları, alıkoyma ve zorla sınır dışı operasyonları yapılıyor. Türkiye’de her daim süregiden benzer uygulamalara ek olarak son dönemde “geçici koruma” altındaki Suriyelilerin de zor ya da hile ile “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılarak sınır dışı edildiğini, göçmenlerin sınır dışı ve alıkoyma işlemleri boyunca haklarından mahrum edildiği ve kötü muameleye maruz kaldığını duyuyoruz. Kısa süre önce İstanbul Valiliği, kentte bulunan ve kaydı başka şehirde olan Suriyelilerin, İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurdu. Öte yandan tüm bu gelişmeler yaşanırken, özellikle de sosyal medyada ırkçı ve yabancı düşmanı nefret söyleminin giderek yayıldığına tanıklık etmekteyiz.

Türkiye uzun yıllardır göç alan bir ülke olmasına rağmen, sadece birkaç yıl önce oluşturulmuş göç politikaları insan hakları temelinde, kalıcı ve destekleyici yapılar oluşturmaya yönelik olmak yerine; güvenlik merkezli, keyfi ve siyasi kararlarla, göçmenleri kontrol altında tutulması gereken sayılara indirgiyor. Halihazırdaki kayıt ve sığınma sistemi göçmenlerin uzun vadeli bir statüye erişmelerinin önünü tıkayarak onları ya kayıtsız durumuna düşürüyor ya da “geçici” bir statü ile belirsizliğe mahkum ediyor. Hükümetin Suriyeliler için benimsediği “misafir” söylemi, hak arama yollarının önünde büyük bir engel oluşturuyor. Biz göçmenlerin siyasilerin merhametinde değil hukukun koruması altında olması gerektiğine inanıyoruz.

Kayıt şehrine geri gönderme, seyahat yasağı ve uydukent gibi kontrol odaklı uygulamalar göçmenlerin barınma, çalışma, eğitim gibi en temel haklarından mahrum kalmalarına neden oluyor. Yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan insanlar tekrar yerlerinden edilerek ekonomik ve sosyal açıdan daha dezavantajlı, daha güvencesiz olacakları ve çoğu zaman ırkçılık ve ayrımcılığın daha baskın olduğu yaşam alanlarına itilmiş oluyorlar. Bu durum kimi zaman ailelerin bölünmesine ve göçmenlerin birbirlerini destekledikleri ağların kopmasına sebep oluyor. 

Son dönemde giderek artan ve kitlesel hal alan sınır dışı etme uygulamaları ise Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile belirlenen “geri gönderme yasağı”nın açık bir ihlali ve insanlık dışı bir politika. Türkiye’den sınır dışı edilen kişilerin bir çoğu, siyasi, mezhepsel, cinsel ve etnik kimlikleri dolayısıyla hayati tehlike altında oldukları veya savaşın halen devam ettiği yerlere gönderiliyorlar. Çatışma, ekonomik koşullar ya da bireysel tehditlerden dolayı insanların geri gönderilmesi yaşam güvencesini tehlikeye sokuyor. Bizler herkesin hareket özgürlüğünü savunuyoruz!

Türkiye’nin uygulamaları tüm dünyada geçerli olan göçmenlere yönelik güvenlik odaklı politikaların bir parçası. Göçmenlerin Türkiye’deki bu güvencesiz konumunun başlıca sorumlularından bir diğerinin Avrupa Birliği (AB) olduğunun altını çiziyoruz. AB’nin göçmenlere yönelik politikası sınırlarını kapatmak ve Türkiye’yi bir tür sınır bekçisi haline getirmek oldu. AB-Türkiye anlaşması ile Türkiye, AB’nin öldüren sınır politikalarının uygulayıcısı konumuna geldi ve bu sayede her fırsatta göçmenleri bir pazarlık unsuru olarak kullanıyor. Bu çerçevede, göçmenlerin ancak en “makbul” bulunanlarına hareket özgürlüğü tanınırken geri kalanları sistematik olarak ve kitleler halinde geri gönderiliyor, insanlık dışı koşulların olduğu kamplarda bekletiliyor ya da daha tehlikeli yollara itiliyor. Tüm bu süreçte sınırların militarizasyonu gitgide arttırılıyor. Herkes için güvenli seyahat yolları derhal açılmalıdır! Sınırları açın!

Göçmenler ırkçı ve yabancı düşmanı söylem ve saldırıların da hedefi halindeler. Gerek hükümet gerekse muhalefet partilerinden yapılan açıklamalarda, Türkiye’de var olan yapısal sorunların, ekonomik krizin sorumluluğu göçmenlerin ve mültecilerin üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Zorunlu olarak yerinden edilen, güvencesizliğe ve ağır sömürüye maruz bırakılan insanlar ekonomik krizin sorumlusu olamazlar! Göçmenlere koşulsuz çalışma izni sağlanmalıdır! Göçmen emeğinin ve bedeninin sömürülmesini önlemek üzere yapısal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Bu talep doğrultusunda başta sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerini dayanışmaya çağırıyoruz!

Bir yandan göçmenler ‘kaçak’ ve ‘yasadışı’ ilan edilerek kriminalize edilirken, bu ayrımcılık ve ırkçılığın karşısında göçmenlerle birlikte duranlara da ciddi bir pay biçiliyor. Göçmenlerle dayanışma eylemlerinde bulunanlar ve insani destek sağlayan kişi ve örgütler de hedef gösteriliyor. Dayanışma mahkum edilemez! Bizler ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı tutuma karşı birbirimizi ihbar etmeye değil; ırkçılığa ve insan hakları ihlallerine karşı birarada durmaya niyetliyiz! Ulusal ve etnik kimliklerin ötesinde, sınırsız ve ulussuz bir dayanışmayı büyüteceğiz!

Hangi siyasi eğilim veya medya organından gelirse gelsin, ırkçılığa zemin hazırlayan her türlü söylem ve tutumu teşhir ediyor ve reddediyoruz! Bizler bu suça ortak olmayacağız! Tüm siyasi partiler, kurumlar ve hak örgütlerini de bu konudaki sorumluluklarının farkında olarak, göçmen ve mültecilerin temel haklarının yanında bulunduğunu belirten açıklamalar yapmaya ve ırkçılıkla mücadele etmeye çağırıyoruz. 

Göçmenleri hapsedici, ayrıştırıcı, hareket, yaşama, çalışma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara derhal son verilmelidir. Kimse sebepsiz göçmez! Sınır dışı edilmeler derhal durdurulmalı, sığınma hakkının gaspına dönük politikalar son bulmalıdır. Bizler, “Sınır dışılara son!”, “Birlikte yaşamak istiyoruz” diyenler olarak bu taleplerin arkasında duruyor ve gerek Türkiye gerekse de uluslararası kamuoyunu göçmenlerle dayanışmayı güçlendirmeye davet ediyoruz.

#SınırdışılaraSon  #BirlikteYaşamakİstiyoruz 

“Birlikte yaşamak istiyoruz” inisiyatifinin basın açıklamasına çağrı

0

Gazetemiz sayfalarında yıllardan beri AKP hükümetlerinin Suriye’ye dönük saldırgan ve iki yüzlü politikalarını teşhir etmekteyiz. Bugün, Tek Adam Rejimi 23 Haziran’daki tarihi yenilgisinin paniğiyle kendisine yönelmiş toplumsal öfkeyi göçmenler üzerinden soğurmaya çalışmaktadır.Yıllardan beri süregelen iki yüzlü göçmen politikalarının mantıksal sonucu olarak, başta Suriyeli göçmenler olmak üzere on binlerce göçmeni baskı, şiddet ve sürgün tehdidiyle sindirmeye çalışan saray rejimi, kaynağı olduğu toplumsal ve sosyal krizler karşısında üretebileceği yegâne çözümü de bir kez daha gözler önüne sermektedir: Baskı ve şiddet.

Bu sebeple, 2 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da Kadıköy Süreyya Operası önünde “Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi” çağrıcılığında gerçekleşecek basın açıklamasına, #SınırdışılaraSon ve #BirlikteYaşamakİstiyoruz demek için tüm dost ve okurlarımızı davet ediyoruz.


Basın Açıklamasına Çağrımızdır!


Göçmenler giderek artan ırkçılık, şiddet ve baskı dalgası ile karşı karşıya. Türkiye’nin güvenlik odaklı göç politikaları, devletin siyasi ve jeopolitik çıkarları için göçmenleri pazarlık unsuru haline getirmesi ve imzacısı olduğu uluslararası insan hakları anlaşmalarını çiğnemesi, mülteci statüsü olmayan milyonlarca göçmenin zaten güvencesiz sürdürdükleri hayatlarını daha da zorlaştırmakta ve insan hakları ihlallerinin önünü açmaktadır. Bunun en son örneği de son haftalarda gördüğümüz sınır dışı, alıkoyma ve kayıt şehrine geri gönderme uygulamalarıdır.
 
İstanbul Valiliği, başka şehirlerde kayıtlı olan Suriyelilerin, İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurdu. İstanbul’da kayıtlı olmayan Suriyeli mültecilerin zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılıp, hala çatışmaların sürdüğü İdlib gibi bölgelere sınır dışı edildiğine dair haberler valiliğin bu açıklamasından sonra da artarak devam etmektedir. Sınır dışı edilen mültecilerin ellerinin plastik kelepçeler ile bağlandığına ve yol boyunca kötü muameleye maruz kaldıklarına dair tanıklıklar mevcuttur. İçişleri bakanının “Elinde bir saat 10 liraya satıyor Afrika’dan gelmiş. Biz buna müsaade etmeyeceğiz.” açıklaması ise göçmen karşıtı politikaların tek hedefinin Suriyeliler olmadığının göstergesidir. Bunun yanı sıra, birçok kanattan siyasetçilerin ve medyanın söylemleri ile körüklenen yabancı ve mülteci düşmanlığı, kimi noktalarda şiddet ve linç noktasına ulaşan saldırılara neden olmaktadır. 
 
Bizler içinde bulunduğumuz ekonomik krizin, iklim krizinin ve savaşların sorumlusunun savaş, zulüm, yoksulluk gibi sebeplerle ülkesini terk ederek buraya yerleşen göçmenler olmadığını biliyoruz. Kapitalizmin ve devletlerin yarattığı bu sorunlara karşı, birbirimizle dayanışma içinde bir arada yaşamak istiyoruz. İnsanları hapsedici, ayrıştırıcı; hareket, yaşama ve çalışma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara son verilmesini istiyoruz.

Öldüren sınır politikalarına karşı herkese koşulsuz seyahat hakkını, artan ırkçılığa karşı birlikte yaşamayı savunuyoruz. Bu yüzden 2 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da “Sınır dışılara son! Birlikte yaşamak istiyoruz” demek için Kadıköy Süreyya Operası önünde buluşuyoruz. 

#SınırdışılaraSon
#BirlikteYaşamakİstiyoruz

 
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Ahmet yoldaşın anısına…

0

44 yıl kadar önceydi. Kadıköy’deki evimin kapısından ilk kez içeri girdiğinde salona sanki güneş dolmuş gibi hissetmiştim. Ahmet Doğançayır. 26 Temmuz Cuma günü onu Karacaahmet’te uğurlarken de hava pırıl pırıldı. Sisli dünyaların değil, aydınlıkların insanı, arılığın, sadeliğin simgesi… Güle güle dostum, yoldaşım.

Bizim eve bazen yalnız, kimi zaman da sevgilisi, şimdi artık oğlu Caner’in annesi Nevin ile birlikte gelirdi. Önce o sıralarda ayağa dikilmeye çalışan oğlumla eğleşir, sonra uzun sohbetlere girişirdi. Zaman Troçkizmin ilk emekleme günleriydi. Kendisi gibi genç öğrenci yoldaşlarının sayesinde devrimci Marksizme yönelmiş, gene onlar gibi herhangi bir Stalinist kirliliğe uğramadan, öylece tüm saflığıyla mücadeleye atılmıştı.

Asgari-azami program değil Geçiş Programı; ikili iktidar organları olarak sovyetler; Sürekli Devrim ve proletaryanın diktatörlüğü; Stalinist yozlaşma ve bürokratik diktatörlük… Daha ne konular. Hepsinin altından girer üstünden çıkardık. Konuşulanları pürdikkat, ama evet, gözlerindeki hep o sorgulayan ifadeyle dinler, tartar, yargılardı.

Sonra bir ara, partiyi kurma aşamasına gelince hareketimiz içinde bir çeşit program-örgüt tartışması çıkmıştı. Partinin somut bir eylem programı üzerinde kurulması gerektiği fikrinde Ahmet ile aynı saflarda olduk. O bir eylem adamıydı, ama kör eylem değil, programa dayalı, stratejisi belli bir eylem çizgisi. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere yönelik, onlarla birlikte sürdürülecek eylem…

Bu anlayış birliğimiz hemen ürününü verdi zaten. Ahmet, sendikal mücadele aracılığıyla tüm faaliyet eksenini proleter kitlelerin içine yerleştirdi. 12 Eylül 1980 cuntasına öngelen o üç yıl çok zorlu bir dönem oldu. Özellikle Pendik ve civarında sürekli faşist saldırının tehdidi altındaydık. Sadece kendimizi, sendikamızı, temsilciliklerimizi değil, işçilerin yaşadığı bazı mahalleleri de korumak durumundaydık. Ve Ahmet, o ateşli günlerde Stalinist de olsa başka devrimci akımlarla eylem birliği yapmanın ne kadar da ustasıydı. Ahmet’le birlikte Troçkizmin saygınlığında önemli bir ileri adımı o günlerde atmıştık.

Her gün ülkede onlarca devrimci, ilerici katlediliyordu. Elbette kendimizi, proleter mevzileri korumak zorundaydık. Ahmet bu çabamızda en önde koşan, örgütleyen, yönlendiren kadromuzdu. Ama asla gerillacı olmadı, gerilla stratejisini hiçbir zaman benimsemedi. O, kitlelerin devrimci seferberliğine ve partinin bu seferberlikler içinde inşa edilmesine inanıyordu, onun için mücadele ediyordu. “Gerekli olan işçi sınıfının birleşik cephesini kurmaktır,” diyordu.

Ve bu çizgi üzerinden 1979 sonlarında İşçi Cephesi dergisini kurduk. Hiç tereddüt etmeden derginin sahipliğini ve sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. 12 Eylül darbesiyle bu fedakarlığının bedelini yıllarca hapis yatarak ödedi. Ama asla pişman olmaksızın, sürekli devrim mücadelesini ve sosyalizm aşkını asla reddetmeden. İşçi Cephesi’nin ilk sayısında Ahmet’le birlikte, yaklaşmakta olan askeri darbeye karşı uyarılarımızı yapmış, tüm işçi sınıfı örgütlerini bir birleşik cephede mücadeleye çağırmış ve şöyle demiştik: “Bizim görüşlerimiz uygulanmıyor diye uzakta durmayacağız, mücadelenin içinde ve sınıfın birliği için savaşacağız. Tüm öngörülerimize rağmen, çöküntü olacaksa, birtakım sendika, parti yöneticileri nazik vücutlarını kurtarabilirler, ama yarını tekrar inşa edebilmek için o çöküntünün altında kalmaya kararlıyız.”

Kaldık da. Sonra üzerimize yığılan molozları attık, üstümüzü silkeledik ve “biz Troçkistler olarak yarını tekrar inşa edebilmek için” yeniden yola koyulduk. Gene Ahmet’le birlikte. Darbenin etkisiyle dağılmış olan Troçkist hareketi birleştirebilmek, tek çatı ve tek program altında örgütleyebilmek için, tuğla üzerine tuğla koyan duvarcı ustaları gibi. Dünya partimizle bağlarımızı sıkılaştırdık, devrimci-ortodoks Troçkist akımımızın deneyimleriyle kendimizi teorik-politik olarak zenginleştirdik. Ahmet bizleri sekterlikten, bürokratizmden, işçi sınıfı dışı mücadele anlayışlarından uzak tutabilmek için hep teyakkuz halindeydi. Her zaman birlikten yanaydı ama birlik adına devrimci Troçkist çizgiden kopuşa asla müsaade etmedi.

Sonra tüm deneyim ve bilgi yükünü devrimci Marksist düşüncenin teorik-politik düzlemlerde geliştirilmesi çabası üzerine yıktı. İşçi Cephesi dergisinin 1990 ortalarında gerçekleştirilen yeni dizisinin hazırlanmasına katılmadı ama 2009 yılında düzenlenen derginin 30. yıl etkinliğinde, kuruluşunda bizzat bulunduğu hareketin yeni genç kadrolarına ve militanlarına hitap etti ve “İşçi Cephesi için harcadığım tüm emekleri sizlere helal ve emanet ediyorum” dedi. İşte Ahmet Doğançayır buydu.

Ahmet, sen hep öne atılırdın, ama aynı zamanda temkinliydin, bazen bir konuyu kırk defa gözden geçirmeden karar vermezdin… Ama ileri çıkmaman gereken yegâne anda acele ettin yoldaş. Sırayı bozdun.

Ama bil ki, o duvarcı ustası sabrınla inşa ettiğin kalede resmin her zaman asılı kalacak. Sen bende, bizde, Troçkizmin tarihinde her zaman yaşamaya devam edeceksin.