İkiyüzlü mülteci politikalarına karşı emekçilerin birliği

Son birkaç haftadır, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde güvenlik güçleri kimlik kontrolleri yoluyla başta Suriyeliler olmak üzere sayıları binlerle ifade edilen mülteciyi alıkoymakta, birçoğunu ise zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatarak sınır dışı etmekte. Bu uygulamaların başlamasının ardından, İstanbul Valiliği, kentte bulunan ve kaydı başka şehirde olan Suriyelilerin İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurmuştu.

Tüm bu uygulamalar özellikle sosyal medyada ırkçı ve yabancı düşmanı söylemlerin artmasının önünü açsa da, mültecilere karşı yapılan insanlık dışı muamele beraberinde hükümetin ikiyüzlü politikalarına karşı da önemli bir tepki doğurdu. Öncülüğünü “Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin” yaptığı ve gerek sokakta gerekse de sosyal medya ve basında yankı bulan bu tepkinin sonucunda valilik 20 Ağustos kararını iki ay ertelediğini duyurmak zorunda kaldı. Ama tabii ki bu karar mültecilere dönük mevcut uygulamaları durdurmadığı gibi sorunun kalıcı çözümüne dair de bir sonuç yaratmamakta.

Kısaca özetlemek gerekirse, sığınmacılar sorununun temelinde üç ana unsur yatmakta. Bunlardan ilki, Türkiye hükümetinin sığınmacıların uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınan mültecilik statüsünü tanımayarak, hazırladığı “geçici koruma kanunu” çerçevesinde yarattığı “misafir” statüsü. Bu çerçevede, Türkiye’de barınabilen mültecilerin yalnızca sığınma ve çalışma hakları hükümet tarafından tanınmamakla kalmıyor; aynı zamanda, mültecileri bir şehre hapsetme, bulundukları şehirden zorla yerinden etme, yol izni adı altında seyahat özgürlüğünün kısıtlanması veya ortadan kaldırılması gibi diğer ayrımcı uygulamalar da hayata geçirilebiliyor. Ve tüm bu ayrımcı politikalar, mültecileri geri göndermeme yasağı, alıkoyma ve kötü muamele gibi uluslararası insan hakları hukukuna aykırı uygulamalarla pekişirken hükümete sınırsız bir keyfiyet tanıyor.

İkinci olarak, mültecilerin Türkiye’deki bu kırılgan konumunun başlıca sorumlularından bir diğerinin de Avrupa Birliği (AB) olduğunu belirtmek gerekiyor. AB’nin bu konudaki temel önceliği, mültecilere sınırlarını kapatmak ve Türkiye’yi bir tür sınır bekçisi haline getirmek oldu. AB-Türkiye anlaşması ile bu hedef yerine getirildi ve böylelikle Türkiye, AB’nin öldüren sınır politikalarının uygulayıcısı konumuna gelmiş oldu. Bu çerçevede, mülteciler pazarlığı edilebilen sayılara indirgendi, ancak en makbul bulunan mültecilere sığınma hakkı tanındı. Geri kalanları sistematik olarak ve kitleler halinde geri gönderildi, insanlık dışı kamplarda bekletildi ya da daha tehlikeli yollara itildi.

Mülteci sorununun üçüncü önemli unsuru ise hükümet tarafından sığınmacılar üzerinde yaratılan hukuki ve siyasi baskıya ek olarak Cumhur ve Millet ittifaklarının el birliğiyle toplumda ırkçı ve yabancı düşmanı söylem ve hareketleri pekiştirmesi. İki ittifak da Türkiye’nin tüm yapısal sorunlarının ve ekonomik krizin sorumluluğunu yabancıların ve mültecilerin üzerine yıkmaya çalışarak toplumun sınıfsal kutuplaşmasının önüne ırk ve etnik temelli kutuplaştırmayı çıkarmayı hedeflemekte. Bu ana başlıklar altında şekillenen mülteci sorununun nihai bir çözüme kavuşturulmasında ise sendikalara, meslek odalarına, sol ve sosyalist partilere ve insan hakları örgütlerine önemli bir sorumluluk düşüyor. Bu kurumların, ülkedeki tüm mültecilerin Türkiye emekçi sınıfının bir parçası haline geldiği gerçeğinden hareketle birleşik bir örgütlenme perspektifi geliştirerek iktidarın ve muhalefetin işçi sınıfını bölmek için kullandığı etnik temelli ayrımla mücadele etmesi gerekiyor. Bu mücadelenin bir diğer ayağını da sınır dışı edilmelerin durdurulması, hükümetin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve AB ile yapılan kirli anlaşmanın iptali doğrultusunda iktidarın sığınmacılara mülteci statüsü vererek temel insan hak ve özgürlüklerinden faydalanabilmelerinin önünü açacak bir seferberlik yaratabilmek oluşturuyor.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.