Barış Bıçakçı nefis hikâyelerinden birinde bu
soruyu; hayat yaşadıklarımız değil, hatırladıklarımızdır diye yanıtlıyor.
Gerçekten öyle değil mi? Aksi geçerli olsa geçmiş hepimiz için ortak olurdu!
Oysa hepimiz geçmişi farklı şekillerde hatırlıyor, farklı hikâyeler anlatıyoruz.
Aynı geçmiş üzerinde sayısız farklı hayat yaşıyoruz…
Dün Ahmet yoldaşı sonsuzluğa uğurlarken bir
yandan aklımda bunlar vardı. Kırk-elli yıllık kadim dostlarından, yoldaşlarından
en genç, en yeni dostlarına, yoldaşlarına kadar herkes kendi Ahmet’ini
anlatıyor!
Kuşkusuz hepimiz gibi Ahmet de hayatını dümdüz
bir çizgi üzerinde yaşamadı. Yine de farklı hatırlama biçimlerinin nedeni kanımca
Ahmet’in kendisi değil. Bunun nedeni sanırım aslında hepimizin hatırlamak
istediklerimizle, hatırlama biçimlerimizle kendimize bir hayat inşa ediyor
oluşumuz. Kuvvetle muhtemel ki bu anlatma, anlamlandırma biçimlerimiz bugün
durduğumuz ideolojik, politik, örgütsel, psikolojik zeminle de doğrudan
bağlantılı oluyor. Bu zemin üzerinde; ayrılıklar ve birlikler, kavgalar ve barışmalar,
tartışmalar ve ortaklıklar, geçmiş ve bugün yeniden ve yeniden
anlamlandırılıyor.
Doğal olarak otuz
yıllık bir yoldaşı, dostu olarak ben de ancak Ahmet yoldaşın bendeki imgesini,
yansımasını anlatabilirim. Bunu yapmayacağım!
Kurucularından
olduğu İşçi Cephesi geleneğinin bir devamcısı olarak inanıyorum ki her
birimizin sübjektif anlatılarının ötesinde Ahmet’in 64 yıllık hayatını
oluşturan ve ona politik anlamını veren ana sütunlar var. Bunları ifade etmek
benim için hem bir politik gereklilik, hem de onurlu bir şekilde dimdik
yaşanmış bir hayatı saygıyla selamlama görevi…
Ahmet yoldaş kimdir?
Ahmet yoldaş 1970’li
yılların egemen gerillacı, hareketçi, bürokratik ve sekter ideolojik, politik,
örgütsel ortamlarında merkezine işçi sınıfını, emek eksenli sınıf mücadelesi
anlayışını koyan anti-kapitalist bir mücadele, örgüt ve program anlayışının
kurucu unsurudur. Ahmet
antikapitalisttir!
Çoğunluğun
konforuna asla yaslanmayan, bir an olsun akıntıya karşı mücadele etmekten geri
durmayan, emperyalist-kapitalist sistem karşıtı bir program ve mücadele
anlayışının taşıyıcısıdır. Ahmet
enternasyonalisttir, 4. Enternasyonalcidir!
1989 sonrasında
Prestroika, Glasnost debdebesi içinde duvarlar yıkılırken, “geleneksel sol”
sürüler halinde proletarya diktatörlüğüne elveda derken; “elbette çöken ne
Marksizm ne de sosyalizmdir; çöken dünya işçi sınıfının ve sosyalist
hareketinin başına çöreklenmiş bürokrasidir” diyen bir ideolojik-politik
kavrayışın sahibidir. Ahmet devrimci
Troçkisttir!
Ahmet yoldaş bütün
hayatı boyunca işçi sınıfının mücadele programına ve örgütüne inandı; ne sol
adına girişilen türlü şaklabanlıklara ne de kendinden menkul hareketçiliklere, sekterliklere
prim verdi. Bu yanıyla, son nefesine kadar, kurucularından olduğu ve ilk sahibi
ve yazı işleri müdürlüğünü üstlendiği İşçi Cephesi’nin program ve mücadele
çizgisinin daimi savunucusu oldu.
Israrla ve özenle
altını çizelim: Ahmet antikapitalisttir, sınıfçıdır, 4. Enternasyonalcidir, devrimci
Troçkisttir. Ahmet’in politik varoluşu ve ayırt ediciliği bu sütunlar üzerine
yükselir…
Onun bu ayak
izlerini takip eden yoldaşları olarak yoldaşımıza sözümüzdür:
Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadın siyasi tutsaklarla dayanışma amacıyla başlattığı kampanya metnini sizlerle paylaşıyoruz.
Bu kampanyanın amacı, ataerkilliğe ve köktendinciliğe karşı çıkan; kadın haklarını, insan haklarını, işçi haklarını ve ezilen azınlıkların haklarını savunan kadın siyasi tutsakların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılmasını talep etmektir.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kız kardeşlerimizin zulüm, işkence görmelerine ve katledilmelerine karşı mücadelede daha etkin bir rol üstlenmek, dünyanın dört bir yanındaki feministlerin ve sosyalist feministlerin acil görevidir.
Bu kampanyanın öznesi olan kadınlar pasif kurbanlar değildir. Bu kadınlar kurtuluş ve sosyal özgürlükler mücadelesini yaymaya çalışan düşünürler, yazarlar ve liderlerdir. Onlarla dayanışma; Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde ve tüm dünyada sömürü, baskı, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve savaşı teşvik eden kapitalist, otoriter, emperyalist veya yarı-emperyalist güçlere karşı mücadelenin somut bir yoludur.
Nasıl destek
olabilirsiniz?
* Bu kampanyayı
(ve İngilizce broşürünü) web siteniz, blogunuz veya Facebook sayfanızda paylaşın.
* Bu kampanyayı tanıtmak ve ülkenizdeki feminist, ırkçılık karşıtı ve işçi mücadeleleriyle bağlantı kurmak için şehrinizde bir etkinlik düzenleyin.
Daha fazla bilgi için Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı ile iletişime geçebilirsiniz.
Esad rejimi, karşılaştığı dokunulmazlık ve cezasızlıktan güç alarak kitlesel infazlarına ve Suriye devrimcilerine karşı acımasız savaşına devam ediyor. Bu nedenle, pek çok kadın siyasi mahkûmun adı ve kaderi bilinmiyor. Köktendinci güçler de Arap ve Kürt kadın eylemciler ve savaşçılar dahil olmak üzere birçok devrimciyi katletti. Suriyeli sosyalist feministler Samira el-Halil ve Rezzan Zeytune’nin Aralık 2013’te kaçırılmalarının ardından Guta’daki köktendincilik yanlıları tarafından öldürüldükleri neredeyse kesin. Tal el-Melluhi’nin kaderi ise belirsizliğini koruyor. Suriyeli şair ve blog yazarı, 2009 yılında hiçbir kanıt gösterilmeksizin devletin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştı. O zamandan bu yana geçen sürede ceza süresini aşmasına rağmen hâlâ tutuklu bulunuyor.
Suriye halk ayaklanmasının Mart 2011’deki başlangıcından bu yana Suriye İnsan Hakları Ağı verilerine göre yaklaşık 118.000 kişi tutuklandı ve/veya zorla kaybedildi. Bunların 104.000’den fazlası, yani yaklaşık %85’i, Suriye hükümeti tarafından esir alınmış durumda.
Esad rejiminin vahşeti Suriye’deki yaşamın bütün katmanlarına sızıyor. Rejimin zulmü özellikle hapishane hücrelerinde belirginleşiyor. Rejimin, her biri çok sayıda hapishaneye ayrılmış 13 “istihbarat” bölümü var. Bunların en ünlüleri Adra ve Saydnaya hapishaneleri. 2017’de ortaya çıkan ve 13.000 mahkûmun gizlice asıldığını ayrıntılarıyla bildiren bir raporda, eski bir Saydnaya gardiyanı olayı “insanlığın sonu” olarak nitelendirdi. Suriye’de hem erkek hem de kadın siyasi tutsakları kitlesel infazlar, günlük işkence ve cinsel taciz bekliyor.
Fiziksel işkence iki şekilde uygulanıyor. Birincisi, mahkûmun çektiği acı miktarını en üst düzeye çıkarmak için belirli tekniklerin ve özel araçların kullanımı. Örneğin, Alman Sandalyesi adı verilen işkence aleti, sinir kaslarını görünürlük noktasına kadar germek ve omurgada bazı durumlarda kırılmaya kadar varan ciddi hasara yol açmak için tasarlanmıştır. İkinci yöntem ise mahkûmların cinsel şiddet yoluyla aşağılanmaları ve fiziksel tahribatı. İnsan Hakları için Avukatlar ve Doktorlar tarafından geçen ay yayınlanan bir rapor, erkek mahkûmlara karşı uygulanan su hortumu, zorla kısırlaştırma ve sünnet gibi yöntemlerin kullanıldığını açıkladı. Kadın mahkûmlar ise elektrik şoku, hortumla dövülme ve çoğu zaman istenmeyen gebeliklere yol açan sistematik tecavüzlere maruz kalıyor. Bir görgü tanığının ifadesine göre askerler cinsel saldırı amacıyla fare ve kemirgenleri kullanarak mahkûmun ölümüne yol açmışlar.
İran
Nesrin Sutude, 13 Haziran 2018’de tutuklanarak hapse atılan ve şartlı tahliye olasılığı olmadan (38 yıldan indirimli) 12 yıl hapis ve 148 kırbaç cezasına çarptırılan, tanınmış bir insan hakları avukatıdır. Kendisine yöneltilen suçlamalar arasında “ulusal güvenliğe karşı suç işleme amacıyla toplanmak”, ölüm cezasına karşı çıkan bir insan hakları örgütüne üye olmak, “ahlaksızlığı teşvik etmek” ve başörtüsü olmadan kamu içine çıkmak bulunuyor. Kamu içinde başörtülerini çıkaran “Devrim Sokağının Kızları”nın yasal davalarını üstlendiği ve İran yargı sisteminin siyasi aktivistlerin ve muhaliflerin kendi avukatlarını seçmelerini önleyen son kararına karşı çıktığı için tutuklandı. Sutude, 2009’daki Yeşil Hareket’e katılan siyasi eylemcileri ve feministleri ve istismar edilen kadınları ve çocukları savunduğu için 2010 ve 2013 yılları arasında 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi ile yakından çalıştı ve cesur çalışmaları nedeniyle çeşitli uluslararası ödüllere layık görüldü.
Nergis Muhammedi, fizik diplomasına sahip, gazeteci, kadın ve insan hakları aktivisti ve İran’da Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi tarafından kurulan İnsan Hakları Savunucuları Merkezi’nin müdür yardımcısıdır. 2009 yılında Mahmud Ahmedinejad’ın hileli seçimine karşı düzenlenen kitlesel protestolardan sonra “ulusal güvenliğe karşı suç işlemek için toplanma ve tuzak kurma” suçundan tutuklandı ve 11 yıla mahkûm edildi. 2013’te ciddi sağlık sorunları nedeniyle kefaletle serbest bırakıldı. 2015’te ise ölüm cezasına karşı bir kampanya başlatmak ve halkı isyana teşvik suçlarından dolayı tekrar tutuklandı. Suçsuz Sünni siyasi tutsakların idam edilmesine karşı çıkması nedeniyle mahkeme tarafından “IŞİD’i desteklemekle” itham edilerek suçlu bulundu. 2016’da, şu an sürmekte olan 16 yıllık hapis cezasına mahkûm edildi. Ciddi sağlık sorunları devam ediyor.
Zeynep Celaliyan, 2008 yılında Kürdistan İşçi Partisi’ndeki siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan ve hapsedilen bir Kürt siyasi eylemcidir. Önce ölüm cezası aldı, ardından bu ceza şartlı tahliye hakkı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Tutuklanmasından ve hapsedilmesinden bu yana, devlet tarafından kendisine atfedilen silahlı eylemleri “itiraf etmeyi” reddettiği için sistematik olarak taciz, işkence ve tecrit cezasına maruz kalmakta. Cezaevi yetkilileri ve devlet tarafından kasıtlı olarak tedavi ettirilmediğinden dolayı görme yetisini kaybetti.
Ölüm cezasına karşı el ilanları dağıttığı, siyasi tutukluların aileleriyle görüştüğü, Facebook’ta İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştirdiği ve 1988’de İran’daki siyasi tutukluların toplu idamlarını kınadığı için Mayıs 2015’ten beri tutuklu olan ve Kasım 2016’da 7 yıllık hapis cezasına mahkûm edilen Atena Daemi, kadın ve çocuk hakları savunucusudur. 2018 yılında Daemi ve bir başka tutuklu feminist Gülruh İrayi, cezalarının uzatılmasını, tutulduğu korkunç koşulları ve fiziksel şiddeti protesto etmek için 55 günlük açlık grevi yapmışlardı. Yine 2018 yılında, ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan Kürt siyasi tutuklu Ramin Hüseyin Panahi’ye açık bir dayanışma mektubu yazmıştı. Yakın zamanda da, kendisi gibi kadın siyasi tutuklu olan Meryem Akbari Monfared ile, grevde olan İranlı işçiler için bir açık dayanışma mektubu yazdı.
Sepideh Gholian, Ahvaz kentinden bir sivil haklar eylemcisi, gazeteci ve vicdani tutukludur. 18 Kasım 2018’de, vatandaş gazeteci olarak çalışan Gholian, Haft Tappeh şeker kamışı şirketinin işçi sendikası tarafından düzenlenen bir işçi protestosunu bildirdiği için tutuklandı. Gholian kefaletle serbest bırakılmasının ardından Uluslararası Af Örgütü’ne Şuş ve Ahvaz kentlerinde gözaltındayken kendisine polis ve istihbarat bakanları tarafından uygulanan işkenceleri anlattı. 20 Ocak 2019’da tekrar tutuklandı.
Sanaz Allahyari, eşi Emir Hüseyin Muhammedi Fard ile birlikte öğrenci dergisi Gam‘ın editör ve kurucu üyeleridir. Ocak 2019’da evlerinde devlet güvenlik güçleri tarafından tutuklandılar ve Ahvaz istihbarat bakanlığı hapishanesine gönderildiler. İnternet dergisi Gam‘da, bugüne kadar emek mücadeleleri, kadın mücadeleleri, siyasi ekonomi, felsefe ve sanat hakkında pek çok makale ve rapor yayınlandı.
Türkiye
Siyaset bilimi profesörü Füsun Üstel, ülkenin Kürt bölgesindeki sivilleri hedef alan hükümetin askeri operasyonlarına karşı 2016 yılında Türkiye’de barış için ortak bir bildiri imzalamış ve bu yüzden 1 yıl 3 aylık hapis cezasına çarptırılmıştı. Aynı bildiri 50’den fazla üniversiteden 2212 akademisyen tarafından imzalandı. (e.n. Füsun Üstel 22 Temmuz’da tahliye edildi.)
Mecliste görev yapan Sebahat Tuncel, HDP’nin eski milletvekili ve Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) eş başkanı olarak, “silahlı terörist grubun kurulması ve yönetilmesi,” toplantı ve gösteri yasalarını ihlal etmek ve “terör örgütü propagandası yapmak” gibi suçlardan 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kadın hareketinin aktif bir üyesi ve kadın toplantıları ve mitinglerinin lideriydi. 4 aydan fazla bir süre açlık grevi yaptı ve grevini 26 Mayıs’ta sonlandırdı.
Barkın Timtik, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesidir. “Terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.
Çiçek Otlu, sosyalist ve kadın hakları savunucusu ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) genel başkanıdır. Bir buçuk yıldan fazla bir süredir hapiste olan Otlu “terörist” örgüt üyesi olmakla suçlanıyor.
Suudi
Arabistan
Suudi Arabistanlı kadınlar ayrımcı erkek vesayet yasasına karşı geldikleri ve insan haklarını savundukları için yargılanıp hapsediliyor. “Terörizm,” “ulusal birliği tehdit etmek” ve “devletin itibarını veya konumunu zayıflatmak” gibi suçlarla suçlanıyorlar. İnsan hakları savunucusu 10 kadın (Luceyn el-Hezlul, Azize el-Yusuf, İman el-Nefcen, Nouf Abdülaziz, Dr. Hatun el-Fassi, Samar Bedevi, Nesime el-Seda, Muhammed el-Bejadi, Emel el-Harbi ve Şadan el-Enezi) ayrı ayrı yargılanmalarına rağmen insan hakları örgütleriyle iletişim kurdukları iddiasına dayalı benzer suçlamalar nedeniyle yargılanıyorlar. Duruşmaları, gazeteci ve diplomatların katılmasına izin verilmeyen ve halka açık olmayan duruşmalardı. İşkence gördüler, cinsel tacize uğradılar ve saldırılara maruz kaldılar. Bazıları geçici olarak serbest bırakılsa da hâlâ yargı sürecinin sonuçlanmasını bekliyorlar. Bu duruma ek olarak, Katif şehrinin Şii bölgesinden bir insan hakları savunucusu olan Esra el-Gamham da son üç yıldır gözaltında tutuluyor.
Luceyn el-Hezlul hem kadınların araba kullanmasına yönelik hareket içindeki, hem de Suudi erkek vesayet sisteminekarşı oynadığı rolüyle tanınıyor. 1 Aralık 2014’te, arabasıyla Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Suudi Arabistan’a geçme girişimi sırasında kadın sürüş yasağına karşı koyduğu suçlamasıyla gözaltına alındı ve 73 gün boyunca tutuklu kaldı. El-Hezlul Eylül 2016’da 14.000 kişiyle birlikte Kral Selman‘a yazılan ve erkeklerin vesayet sisteminin kaldırılmasını isteyen bir dilekçe imzaladı. 4 Haziran 2017’de gözaltına alındı, tutuklandı ve daha sonra serbest bırakıldı. Mayıs 2018’de, krallığı istikrarsızlaştırmaya çalışmak suçlamasıyla tanındık pek çok kadın hakları aktivistiyle birlikte tutuklandı. Ayrıca, ciddi bir şekilde işkence gördü.
Kadın hakları aktivisti Azize el-Yusuf, bilgisayar bilimi profesörüdür. 2013 yılında Riyad’da kendi başlarına araba kullandıkları gerekçesiyle aktivist arkadaşı İman el-Nefcen ile birlikte tutuklandılar ve bir daha araba kullanmayacaklarını beyan eden bir belge imzalamaya zorlandılar. Aynı yıl el-Yusuf, 5 yaşında bir kızın Suudi bir din adamı olan babası tarafından tecavüze uğramasının ardından küresel bir farkındalık kampanyası başlattı. 2016 yılında Suudi Arabistan’daki erkek vesayet sistemine karşı bir kampanya başlatılmasına yardım etti. Kraliyet Danışma Konseyine, vesayet düzenlemelerini kaldırmak isteyen 14.700 kişi tarafından imzalanmış bir dilekçe vermeye çalıştı ancak bu girişimi reddedildi ve postayla gönderilmesi istendi. Mayıs 2018’de el-Yusuf, Luceyn el-Hezlul, İman el-Nefcen, Ayşe Almane, Mediha el-Ajroush ve kadın haklarına yönelik yürütülen kampanyaların parçası olan iki erkekle birlikte Suudi yetkililer tarafından gözaltına alındılar. Suudi yetkililer, tutuklanan eylemcileri “yabancılarla şüpheli temasta bulunmak,” “yurtdışındaki düşman unsurlara” maddi destek sağlamak ve hükümet çalışanlarını örgütlemekle suçladılar. El-Yusuf Kasım 2018’den beri Dhaban Merkez Cezaevi’nde tutuluyor. Mart 2019’un sonlarında, kendisi ve diğer feminist tutuklular savunmalarını sunarak esaret altında maruz kaldıkları fiziksel ve cinsel tacizi anlattılar.
Nesime el-Seda Suudi Arabistan‘da Şiilerin çoğunlukta olduğu doğu eyaleti Katif‘ten bir insan hakları savunucusu ve yazardır. Sivil ve siyasi haklar, kadın hakları ve Şii azınlığının hakları için yıllarca kampanya yürüttü. 2015 yılında Suudi Arabistan yerel seçimlerinde adaylığını koydu ancak yetkisi elinden alındı. El-Seda ve bir diğer önde gelen Samar Bedevi, 30 Temmuz 2018’de, “aktivistler, din adamları ve gazetecilere” yönelik yapılan geniş bir “hükümet baskını” çerçevesinde Suudi yetkililer tarafından tutuklandılar. El-Seda, Şubat 2019’dan bu yana Dammam’daki el-Mabahith Hapishanesi’nde tecritte tutuluyor.
Esra el-Gamham, Şii çoğunluğa sahip bir doğu kıyı kenti olan Katif bölgesinden bir insan hakları savunucusudur. Barışçıl demokrasi protestoları sırasında hükümetin insan hakları ihlallerini belgelediği ve kınadığı için son 3 yıldır gözaltında tutuluyor. Daha önce ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan el-Gamham, şimdi ise diğer 5 sanıkla beraber bir ceza mahkemesi önünde “yasadışı protesto yapmak” gerekçesiyle yargılanıyor.
Filistin
Şirin Essavi, işgal altındaki Doğu Kudüs’ten bir insan hakları avukatı ve Filistinli tutsak hakları savunucusudur. İsrail makamlarının İsrail hapishanelerinde Filistinli mahkûmlara karşı işlediği insan hakları ihlallerinin izlenmesi, belgelenmesi ve bu ihlallere karşı yapılan savunmalarda yer aldı. Essavi, İsrail makamları tarafından 6 Mart 2014 tarihinde gözaltına alındı ve Ekim 2017’ye kadar tutuklu kaldı. Ocak 2019’da kendisine İsrail işgal makamları tarafından hayatının sonuna kadar avukatlık yapamayacağını beyan eden bir hüküm verildi.
Cezayir
Louisa Hanoune, Cezayirli bir politikacı, siyasi aktivist, feminist ve avukattır. 1989’da kurucu üyesi olduğu Cezayir İşçi Partisi’nin (Parti des Travailleurs, PT) başkanıdır. Cezayir’deki kadın hakları ve eşitlik mücadelesinde 1970’lerde üniversite öğrencisi iken siyasi olarak dahil oldu. 1988’de siyasi partilerin yasallaştırılmasından önce, siyasi eylemliliği nedeniyle hükümet tarafından pek çok kez tutuklandı. 2004’te Cezayir Devlet Başkanlığı’na aday olarak Arap dünyasında cumhurbaşkanlığına aday olan ilk kadın oldu. Cezayir’de gerçekleşen devrimci süreç bağlamında tutuklandı ve “devletin ve ordunun otoritesine karşı komplo kurmak” ile suçlandı. 9 Mayıs 2019’dan beri hapis yatmakta.
Daha fazla bilgi için Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı ile irtibata geçebilirsiniz.
Syriza (“Radikal Sol
İttifak”) partisinin lideri Aleksis Çipras, Yunanistan genel seçimlerinden
yenilgiyle çıktı. Çipras, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana eşi benzeri
görülmemiş bir sosyal yıkım yaratan IMF planını uyguladığı için halk tarafından
reddedildi. Sandığa gitmeyen seçmenler yüksek bir yüzde oluştururken, muhafazakar
Yeni Demokrasi partisi seçimleri kazandı. Böylece, Brezilya’daki Lula-Dilma-İşçi
Partisi ve Venezuela’daki Maduro ve Chavezcilik örneklerinde de gördüğümüz üzere,
sözde sol hükümetler bir yenilgi daha aldı.
Yunanistan emekçileri
Syriza’ya sandıkta cezalandırdı. Ne yazık ki Syriza, aynen “21. yüzyıl
sosyalizmi” olarak sunulan Latin Amerika hükümetlerinin, özellikle de Chavezciliğin
yaptığı gibi, burjuvazi ile beraber ve onun çıkarları için hükümet etti.
IMF, Avrupa Birliği ve Avrupa
Merkez Bankası’nın dayattığı kemer sıkma politikasını reddederek kitle desteği
kazanan Syriza, halkın muazzam direnişi ve genel grevlerin üzerinde yükselerek Ocak
2015’te iktidara gelmişti. Fakat Syriza hızla Bağımsız Yunanlılar adlı küçük
bir milliyetçi sağcı parti ile koalisyon kurdu. Söz konusu partiyi kabineye dahil
etti ve Savunma Bakanlığını verdi.
O aşamadan itibaren,
“çözümün” işverenler ve IMF ile birlikte anlaşmaları “yeniden
müzakere etmekten” geçtiği şeklindeki eski reformist ütopyayı ısıtmaya
koyuldular. Bizim akımımız ise Syriza’nın geldiği bu konumu kınıyordu: “Troyka
ve AB’den kopulmadıkça ve dış borç ödemeleri kesilmedikçe, Yunanistan’ın emekçilerine
ve gençlerine çözüm sunulamaz. (…) Yarım yamalak çözümlerin geçerliliği mümkün
değildir (…) Bu bağlamda, yeni Syriza hükümetinin tutturacağı yolun bu olmaması
gerektiğini ısrarla vurgulamak durumundayız” (İUB-DE Açıklaması, Correspondencia Internacional, 27/1/15).
Ne yazık ki, anti-kapitalist
olma iddiasındaki sol kesimler, Syriza hükümetini destekledi ve değişim
beklentilerini güçlendirdi. Bunlar arasında, Avrupa ve Latin Amerika Troçkizminin
çeşitli bileşenleri, örneğin Mandelci Birleşik Sekreterlik ve Brezilya
PSOL’unun çeşitli kesimleri de yer alıyordu.
2010’dan itibaren borcunu
ödemesi için Yunanistan’a IMF tarafından son derece sert bir kemer sıkma
politikası dayatılmıştı. Oysa söz konusu borç, asla Yunan halkına değil, gerek
Yunanlı gerekse Almanya ve diğer emperyalist ülkelerden büyük kapitalistlere ve
bankacılara fayda sağlamıştı. Sert kemer sıkma politikası, sözde
“kurtarma” paketlerini peş peşe
sıralayarak borcu iyice artırdı ve halka açlık ve yağma getiren insani bir
felaket yarattı. İşsizlik %27’ye ulaştı; ücretler, emekli aylıkları ve sosyal güvenlik
bütçesindeki kesintiler %40’ı aştı; GSYİH %25 eridi.
Halkın %62’sinin HAYIR’ı ve Syriza’nın ihaneti
Halktan gelen büyük basınç karşısında
Syriza hükümeti, 5 Temmuz 2015’te (hükümeti devraldıktan 6 ay sonra) bir
referandum çağrısında bulundu ve IMF planının uygulanıp uygulanmayacağını halka
sordu. Medya ve bizzat IMF ile Avrupa Birliği, halka şantaj yaptı: HAYIR kazanırsa
felaket olacağını ve Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden çıkarılacağını söylediler.
Bu devasa kampanyaya rağmen, halkın %62’si HAYIR dedi.
“O gece, halkımız büyük
zaferini kutlamak için sokağa dökülmüştü… Aleksis Çipras’ın ofisine girdiğimde,
halkın Hayır kararını görmezden gelmeye karar verdiğini ve Yunanistan’ı bir kez
daha Troyka’ya teslim edecek kanun teklifini Parlamento’dan geçirmek için Yeni
Demokrasi’yle birlikte hareket edeceğini söyledi. Onu bu kararından vazgeçirmeyi
başaramadım ve sonuç olarak Maliye Bakanı olarak görevimden istifa ettim.” (Syriza’dan ayrılan ve başka bir merkez sol parti
kuran Yannis Varufakis’in yakın tarihli bir makalesinden).
Sonuçta sosyal yıkım daha
da büyüdü. Büyük çoğunluğu genç çalışanlardan oluşan yarım milyon insanın
ülkeden göç ettiği (11 milyondan az nüfuslu) Yunanistan’da gelecek
belirsizliğini koruyor. Dış borç, düşmek bir yana, GSYİH’nın %180’ine karşılık
gelen 200 milyar dolara yükselmiş durumda.
Eski sağın göreli zaferi
Muhafazakâr sağcı Yeni Demokrasi
partisi, geçerli oyların %39.85’ini alarak son seçimi kazandı. Yeni Demokrasi parlamentoda
salt çoğunluğa sahip oldu, çünkü Yunanistan’da en çok oy alan partiye fazladan 50
milletvekili veriliyor. Bununla birlikte, Yeni Demokrasi’nin emeğin haklarının
yıkımını, kemer sıkma programını şiddetlendirmeyi, emeklilik ve kamusal sağlık
hizmetlerinin özelleştirilmesini öngören programını dayatması hiç de kolay
olmayacak.
Medyada öne çıkan iddiaların
aksine, bütün toplum sağa oy vermiş değil. Oy kullanmanın zorunlu olduğu ülkede,
seçmenlerin %44’ü sandığa gitmedi. Neo-Nazi bir parti olan Altın Şafak, aslen
gençlik ve kadın gruplarının başlattığı karşı seferberlik sonucunda oy kaybetti
ve parlamento dışı kaldı. Syriza geçerli oyların %31,53’ünü aldı; kaybettiği
seçmenler de sağa kaymaktan ziyade ya sandığa gitmedi ya da Syriza’nın soluna yöneldi.
Syriza’dan kopan iki önemli yapı, eski Bakan Varufakis’in partisi Mera25 %3,5
oy ve Özgürlük Yolu partisi %1,5 oy aldı. Köklü, Stalinist, Yunanistan Komünist
Partisi, müthiş bürokratik sekterliğine rağmen %5’lik payını korudu. Antarsya
(%0,41) ve DEA (%0,28 oy alan Halkın Birliği oluşumunun bileşeni) gibi Syriza’ya
muhalif antikapitalist akımlarsa, ortak bir sol cephe oluşturmada başarısız oldular.
Yunanistan emekçilerinin acımasız
kemer sıkma politikasını hezimete uğratmak için yeniden sokağa dökülmesi son
derece olası. Syriza’nın solundaki oluşumların aldığı kayda değer oyun yanı
sıra, yüksek sandığa gitmeme oranı da (ki aslen gençler sandığa gitmedi ve bunda
anarşist akımların da kısmi bir etkisi var), solu yeniden inşa etmek için uygun
bir zemin olduğuna işaret ediyor. Bunu başaracak mücadeleci bir sol cephenin
programında, IMF’den mutlak kopuş, dış borcun reddi, Avrupa’daki emekçilerle
mücadele birliği ve bir emekçi örgütleri hükümetinin inşası yer almalı.
Önümüzdeki beş yılı kapsayan “On Birinci Kalkınma Planı” yayınlandı. 209 sayfalık rapora bakacak olursak aklımıza gelen her konuda büyük gelişmeler yaşayacağız. Ancak plan bu hedeflerin nasıl hayata geçirileceği hakkında neredeyse hiçbir bilgi sunmuyor. Bu bağlamda yayınlanan şeyin bir plan değil, temenniler manzumesi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir.
Tam da bu sırada belediyeler bir sonraki yerel seçimlere kadar yapacakları tüm faaliyetleri ifade eden, önceliklerini sunup bütçelerini hazırlayacakları “stratejik planlama” sürecine girdi. Böylelikle iktidarın kalkınma, burjuva muhalefetinin ise yerel yönetim stratejileri üzerinden her iki yaklaşımın nasıl bir planlama kavrayışına sahip olduklarını görebiliyoruz: Patron sistemini güçlendirmekten yana, işçilere düşman.
On
birinci kalkınma planı
Planın
hazırlanışı
“On Birinci Kalkınma Planı, ülkemizin her alanda verimliliğini artırarak, milli teknoloji hamlesiyle uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına yönelik daha fazla değer üreten bir ekonomik ve sosyal kalkınma süreci öngörmektedir” diyen kalkınma planı bakalım nasıl hazırlanmış:
“On
Birinci Kalkınma Planı, (…) toplumumuzun tüm kesimlerinden çok sayıda
temsilcinin katkılarıyla katılımcı bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu kapsamda
üç bin beş yüzü aşkın (…) [kişinin] bir araya gelerek katkı verdiği (…) toplam
267 adet toplantı (…) düzenlenerek yerel düzeyde yaklaşık 12 bin kişinin
katkısı alınmıştır.” Kim bu 12 bin kişi? İçlerinde bir
fabrikadan, yoksul bir semtten alınmış kimse olmuş mu? Tabii ki hayır.
Kendilerinin denetimindeki ve işçileri ezmek için kullandıkları sendikalardan
temsilciler çağırmış olsalar da bunun dışında kalkınmanın doğrudan öznesi olan
işçi ve emekçilerin görüşünü hiçbir şekilde almamışlar. 12 bin burjuva
temsilcisinin katkısı alınarak hedefler belirlenmiş görünüyor. Açıkça da bir
hedef koyuluyor, rekabet gücünü arttırarak daha fazla değer üreten bir ülke
haline gelmek. Ne demek bu? Kötü çalışma koşullarının kalıcılaşması, daha fazla
sömürünün önünün açılması, örgütsüzlüğün garanti altına alınması…
Bir
önceki dönemin bilançosu
Plan onuncu kalkınma döneminin hedeflerinin büyük ölçüde tutmadığını[1] yarım ağızla kabullense de bu durum tamamen bir önceki beş yılın ulusal ve uluslararası olağanüstülüğü ile açıklanıyor ve bakıldığında da bilanço bir hayli olumlu sunuluyor. Bir yandan hızlı bir gelişim için başkanlık sisteminin zorunluluğunu ifade eden bu beyler, raporlarında da yeni sistemin ne işe yarayacağını uzun uzun anlatmışlar ancak madem olumlu bir dönemi geride bıraktık, niçin yeni bir sisteme geçtik sorusuna hiçbir şekilde yanıt üretmemişler.
2013-18 dönemini kapsayan onuncu kalkınma dönemine dair oldukça gururlular. Dünya Bankasının iş yapma kolaylığı endeksinde (bunu biz işçi sömürme kolaylığı olarak okuyalım) 2014 yılında 51. iken, 2018 yılında 43. sıraya ulaşıldığı ifade edilirken, geriye kalan verilerin neredeyse tamamı çarpıtmalarla dolu. “Onuncu Kalkınma Planı döneminde (…) sulama altyapısının iyileştirilmesi amacıyla yatırımlara hız verilerek plan döneminde net 487 bin hektar sulama alanı işletmeye açılmıştır” derken aynı süreçte Belçika’nın yüz ölçümü kadar tarım arazisinin yitirildiği, tarımsal üretimin ciddi şekilde gerilediği gibi önemsiz gerçeklere hiç değinilmemiş. “Birincil enerji tüketimimiz 2014-2017 döneminde yıllık ortalama yüzde 6,4 artış gösterirken, elektrik enerjisi talebi ise 2014-2018 döneminde yıllık ortalama yüzde 3,9 artmıştır” diye gururlanırken dünya genelindeki öykündükleri ülkelerin enerji verimliliği diye adlandırılan daha az enerji ile daha çok iş yapma çabaları ile enerji ihtiyacını azalttıkları gerçeğinin ve enerji ihtiyacındaki artışın bir azgelişmişlik belirtisi olarak kabul edildiğini de söylemeyivermişler. Bu ay Çanakkale’de Fransız bir şirketin 200.000 ağacı kesiyor olmasına ve Türkiye’nin tüm çevresel verilerinin açıkça kötüye gidiyor olmasına rağmen: “Ülkemizde çevre sorunlarına duyarlı politikalar (…) yürütülmüştür.” “Yeşil büyüme ve emisyon artış trendinin sınırlandırılması yönünde bir politika izlenmekte, iklim değişikliğine uyum (…)” diyebilmişler. Sanıyorum rapordan bu tip patron usulü yalanlardan daha fazla örnek sunmaya gerek kalmamıştır.
Bakla ağızdan çıkıyor: Vergiler artacak, kötü çalışma koşulları sabitleşecek
Daha birkaç ay önce Telekom’un özelleşmesini büyük bir hata olarak niteleyen Erdoğan’a rağmen raporun kalkınma planı: “Özelleştirmeler yoluyla devletin (…) üretimdeki payının azaltılması sürdürülecek” buyuruyor. Bir dizi başka işçi düşmanı tedbir ile beraber hedefler aşağıdaki tabloda olduğu gibi gösteriliyor.
Tüm bu astronomik büyümelerin kaynağı aslında yukarıdaki tablonun en altında yatıyor. Erdoğan patronlara bu tablo ile üç hususu işaret ediyor: 1) Önümüzdeki süreçte sanayiciye daha çok teşvik vereceğiz. 2) Tarımın çürümesine karşı önlem almayacağız, böylelikle buradaki kredileri de size ve tarım ithalatçılarına sunacağız. 3) Her konuda aşırı iyimserlik yapmamıza rağmen işsizlik ve kötü çalışma koşullarında en ufak bir iyileşme umudunu dahi kitlelere vermeyeceğiz.
Sarayın her satırında iyimserlik akıttığı[2] planın bizi en çok ilgilendiren kısmı olan istihdam ve çalışma hayatı konusundaki hedefler ise şöyle:
Biz işçi-emekçiler beklentilerin hep tozpembe sunulduğunu ve gerçekleşecek olanın ise beklentinin en az iki misli kötü olduğunu yaşayarak öğrendik. Yukarıda ölümlü iş kazası diye andıkları iş cinayetlerini ciddi şekilde düşürmek o kadar kolayken, bu konudaki hedeflerinin oldukça düşük olması, işsizlikte düşüşü hedeflememeleri ve ayrıca kısmi süreli çalışan şeklinde bir tanımlama yapıyor olmaları güvencesiz çalışmayı teşvik edeceklerini ilan ediyor. Yani plan burjuvaziye şunu vaat ediyor: “İşçiyi öldürmeye devam edebileceksiniz, işsizlik ile maaş düşürmeye devam edebileceksiniz, tam zamanlı değil yarı zamanlı işçiler çalıştırarak daha düşük ücretli ve hemen kovabileceğiniz işçiler çalıştırabileceksiniz.”
Kaynak
ne mi dediniz?
“İşgücü piyasasının esnekliğini geliştiren düzenlemeler”, yani her an işten çıkarılabilen, daha da güvencesiz bir çalışma rejimini arzu eden plan, patronlara gönüllerince yağmalayabilecekleri bir bütçe de öneriyor. İşsizlik Sigortası Fonu nasıl ki ezici bir yoğunlukla patronlar için kullanıldıysa, Varlık Fonu da sarayın ve yeni rejimin ihtiyaçlarının karşılanmasından çok, yabancı patronlara olası zarar risklerine karşı garantör olarak sunulması maksadıyla kurulmuştu. “Türkiye Varlık Fonu öncelikli sektörler başta olmak üzere büyük ölçekli yatırımlara finansman veya ortak olmak suretiyle destek olacaktır” diyen rapor koca Varlık Fonu’nun yetersiz olduğunu bildiğinden yeni bir kaynak öneriyor. İlk kaynak BES. “BES katılımcılarının kısa vadeli nakit ihtiyaçları nedeniyle sistemden çıkışlarının önlenmesi”, yani imkânsızlaştırılması vaat ediliyor. BES fonu ile kıdem tazminatı fonunun birleştirilmesi hedefleniyor: “Kıdem tazminatı reformu (…) gerçekleştirilecektir.”, “[BES] fon tutarını artıracak şekilde yeniden düzenlenecek ve bireysel hesaplara dayalı kurulacak kıdem tazminatı fonu ile entegre edilecektir.” Bunlar da yetersiz kalırsa “tamamlayıcı emeklilik kurumlarının iyi uygulama örnekleri doğrultusunda geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması sağlanacaktır” deniliyor. Bunca ağız sulandırıcı vaatlere rağmen, burjuvazi halen planı yetersiz buluyor. Çünkü işçi-emekçilere saldırı planlarının sözde değil eylemde ve derhal uygulanmasını istiyorlar.
Plan işçi-emekçilerin kesesine başka yöntemlerle de göz koyuyor; “(…) vergi oranlarının yeniden düzenlenmesi (…) Lüks ve ithal yoğunluğu yüksek ürünlerden ÖTV’ye tabi olmayanlar gözden geçirilerek vergi düzenlemesi yapılacaktır. (…) Yerel yönetimlerin mali yapılarını güçlendirmek amacıyla öz gelirleri artırılacaktır. (…) Belediye Gelirleri Kanunu[3] yeniden düzenlenecektir.” Bunların tamamı yeni vergiler anlamına geliyor. Sigara ve alkoldeki vergi artışı sonbaharla birlikte tüm tüketim eşyalarına yaygınlaştırılacak. Otomobil, beyaz eşya, konut gibi sektörlerdeki seçim öncesi vergi indirimleri vergi gelirlerinde azalmaya yol açmıştı. Şimdi ise bu vergilerin arttırılması, bunlara ek olarak yeni vergi kalemleri üretilmesi gündemde. İşçi ve emekçilerin alım gücü gün geçtikçe düşerken iktidar için vergi toplamak ayrı bir zorluk haline gelebilir. Bu kısırdöngü ancak planlı ve merkezi bir ekonomiyle aşılabilir. Batık banka kredileri, iç ve dış borç sarmalı, alım gücünü düşüren vergiler vb. problemlerin acil çözümü için tüm bankaların kamulaştırarak tek bir banka altında birleştirilmesi aslında tek akılcı çözümdür. Ancak ne beş yıllık kalkınma planının ne de patronların akılcılık ile imzaladıkları bir sözleşme var.
On Birinci Kalkınma Planı’nda hayat pahalılığı da müjdelenen başka bir mesele. Öncelikle “KİT’lerde istihdam edilecek personel sayısı (…) artırılmayacaktır” denip, sonra da “Enerjide (…) maliyet bazlı fiyatlama esas alınacaktır” denmektedir. Yani enerji fiyatlaması en pahalı enerji üzerinden yapılacak: “Etkin bir piyasa mekanizması oluşturma hedefi doğrultusunda özelleştirme uygulamalarına devam edilecektir.”
Durumun ciddiyetinin farkında olan bakanlar, patronlara bir vaatte daha bulunmuş. Daima kemer sıkma olarak karşılık bulan tasarruf önlemleri ile bizim emeğimize daha geniş çapta el koymayı hedeflemiş oluyorlar.
Tasarruf tedbirlerinin kimileri ise korkutucu sinyaller veriyor. Demiryollarında sinyalizasyon, kontrol, bakım-onarım gibi maliyet getirici hayati önlemlerin tasfiyesi hedefleniyor: “Karayolları, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve DHMİ Genel Müdürlüklerinin sahip oldukları sabit sermaye stokunu ‘etkin, verimli ve ekonomik’ bir şekilde yönetmeleri ve yatırım maliyetlerini düşük tutacak çözümleri geliştirmelerini (…)”
Diğer başlıklar
On Birinci Kalkınma Raporu hemen her konuyu ele alıyor. Neredeyse Ankara’ya deniz getirmeyi vaat eden plan üç boyutlu yazıcılar, siber teknoloji, milli teknoloji hakkında uzun uzun naralar atıyor. “Eğitim sisteminde yapılacak köklü reform (…) Tüm eğitim kademelerinde okulların niteliği ve imkânları artırılarak okullar arası başarı farkı azaltılacaktır.” “Hayvancılık geliştirilecektir.” “Turizm gelirinin 25’ten 65 milyona çıkması.” Linyit rezervlerinin yeniden taranması ile beraber termik santrallerde artış ve nükleer enerji ile daha çok enerji üretileceği müjdeleniyor, “7 Bölgemiz için İklim Değişikliği Eylem Planları hazırlanacaktır” gibi kimsenin inanmayacağı vaatler de sıralanıyor.
Planda kadınlara yönelik onlarca “müjdenin” içerisinde bir de “Japonya örneği incelenerek sadece kadın öğrencilerin kabul edildiği kadın üniversiteleri kurulacaktır” kararı da “neden” sorusu yanıtlanmaksızın planda yer alıyor.
Bir
bütün olarak Kalkınma Planı
Tüm bu ayrıntılarda boğulmayı engellemek için bir özet yapmak yerinde olur. 5 yıllık kalkınma planı bir dizi işçi düşmanı politika önerirken, İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi kuruluşlara özel bir vurgu yapıyor. Bu durum yine de Avrupa ve ABD emperyalizminden uzaklaşıldığı anlamına gelmiyor. Plan, işçi düşmanı politikaları uygularken BM-AB gibi kurumlar ile ilişkiyi başat aktör olarak tanımlamayı sürdürüyor. Yani emperyalizmden görece bağımsızlaşmayı bir kenara koyalım, ettiği onca tantanalı lafa rağmen daha da bağımlı olmayı vaat ediyor.
Burjuvazinin plana yönelik eleştirileri ise bizimkilerden bir hayli farklı. Burjuvazi Erdoğan’dan laf değil, icraat bekliyor.
Türkiye’nin (demokratik haklar doğrultusundaki
mücadeleleri şimdilik bir kenara bırakacak olursak) gündemini patronların kendi
cephesinden sıraladıkları yukarıdaki maddeler oluşturuyor. Diğer yandan mevcut
sistemin patronlara sunmak istedikleri ile CHP’li belediyelerin stratejisi
arasında bir fark var mı?
CHP’li belediyeler şu anda stratejik
planlarını oluşturmaktalar. Biz bu plan hakkında ne biliyoruz? Neredeyse hiçbir
şey. Yani şeffaflık öneren, beraber yöneteceğimizi söyleyen belediyeler
önümüzdeki yıllarda ne yapacaklarını ifade ettikleri planlamayı ve ona dair
bütçe çıkartma işini bizlerden gizli yapıyorlar. Tıpkı 5 yıllık kalkınma
planının hazırlanışında olduğu gibi.
CHP’li belediyeler birlikte yönetebilmek için aktif
bir şekilde kent konseyleri ve mahalle konseylerini inşa edeceklerini
söylüyorlardı. Kimi kent konseylerinin genel kurulları tamamlandı.
Peki, şu anda işçi emekçilere yönelik çok sert bir saldırı dalgası gelmekteyken belediyelerin işçi-emekçiler için planları ne? Bu bizim yetkimizi aşar diyorlarsa AKP belediyelerinden ne gibi bir farkları olacak? Daha önce çok gördüğümüz üzere (yalnızca ilk birkaç yıl için) yapılan yolsuzlukları azaltmak mı?
CHP’li belediyeler iyi örnek sunmak için çok
değişeceklerini ve birlikte yöneteceklerini iddia ediyorlar. Birlikte
yönetmenin kurulları olarak da yetkisi olmayan konseyleri, mahalle komitelerini
işaret ediyorlar. Yetkisi olmayan kurullar ve stratejik planı tepeden
hazırlanan bir sistemde nasıl olur da yönetime ortak olmuş oluruz?
Mademki iddiaları halen mevcut, o halde CHP belediyeleri ilk elden 5 yıllık kalkınma planına karşı işçi-emekçileri koruyucu bir planlama yapsınlar. Sözlerinin arkasında durup şeffaf ve katılımcı olsunlar. Kent ve mahalle konseyleri ile yetkileri paylaşsınlar. Her türden proje mahalle konseylerince onaylanmadan hayata geçmesin. Bu konseylerin belediyelerin başkan, müdür ve müdür yardımcılarını görevden geri çağırma hakları olsun.
Sonuç
yerine
Türkiye’de demokratik haklar-demokratikleşme
sorunu her zaman ekonomi ile çok iç içe oldu. Yeterli birikimi olmayan
burjuvazinin daha hızlı bir birikim sağlayabilmesi için rejimin her zaman
sopayı elinde tutması gerekti. Bu durum hem sarayın 5 yıllık planlamasında hem
de muhalif belediyelerin tepeden patron usulü yönetimi ile karşımızda duruyor.
Gerçek bir demokratikleşme, “her şeyin çok güzel olması” ihtimali ise yok değil. Bu ihtimal sadece doğru, gerçek ve güvenilir aktörler ile hayata geçirilebilir. Kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin ise tek aktörü dün olduğu gibi bugün de biz işçi-emekçileriz.
Eğer CHP sözünü tutup mahalle komitelerini kurmaya cüret ederse bu komitelerde patronlardan bağımsızlaşmamızı sağlayacak taleplerimizle yer alacağız.
Önümüzdeki beş yıllık saldırı planına karşı hazırlıklarımızı güçlendireceğiz. İşyerlerimizde sendikalaşmayı sürdürecek, işçi demokrasisi temelinde mücadele halindeki tüm işçi sektörlerine, beş yıllık saldırı planını çöpe atmak için birleşik mücadele çağrılarında bulunacağız.
Uzunca bir süredir ilk kez patronların işi bizden daha zor. Onlar parçalanmış haldeler ve hem azalan yağma olanaklarında ortaklaşmaya çalışacaklar, hem de ülkenin her yanındaki sorunların iktidarlarına mal olmasını engellemeye çabalayacaklar. Bizim ise bunun karşısında yapmamız gereken tek şey, patronlardan bağımsız bir mücadele hattında birleşmek ve ortak çıkarlarımız için gerçek bir planlama yapmak!
[1] 2013 yılındaki Onuncu Kalkınma Planı hazırlanırken ülkede kişi başı milli gelir 13.400 dolardı. 2023 için ise kişi başı milli gelir 25.000 dolar olarak öngörülmüştü. On Birinci Kalkınma Planı’nda ise kişi başı gelir 12.484 olarak öngörülüyor. Bu büyük öngörüsüzlüğü baz alırsak On Birinci Kalkınma Planı’ndaki hedeflerin tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz.
[2] Yazıyı verilere boğup sıkıcılaştırmak istemem ancak raporun iyimserliğini anlatabilmesi açısından: “İhracatın 226,6 milyar dolara, ithalatın ise 293,5 milyar dolara ulaşması ve turizmde hedeflenen gelir artışıyla cari işlemler açığının milli gelire oranının dönem sonunda yüzde 0,9 olarak gerçekleşmesi öngörülmektedir.” Yani cari açığın neredeyse kapanması hedeflenmekte.
[3] Belediye Kanunu’nun değişmesi belediyelerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın güdümüne girmesi, hiç değilse bu vesile ile bir çokbaşlılığın yaratılacağı imasını taşıyor.
Geleneğimizin, tarihimizin ayrılmaz bir parçası olan yoldaşımız, dostumuz Ahmet Doğançayır’ı kaybetmiş olmanın tarifsiz hüznünü yaşıyoruz.
Acımız çok taze ve çok büyük! Tanığı ve şahidiyiz: Bütün ömrünü akıntıya karşı mücadele etmekle geçiren Ahmet yoldaşımız; sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya tüm kalbiyle inandı ve ömrünü bu uğurda yaşadı!
Ne cezaevleri, ne işkenceler, ne işsizlik, ne de kıymet bilmezlikler onu yolundan alıkoydu. Her birimizin üzerinde büyük emekleri olan Ahmet yoldaşımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
Nikaragua’da 1979 devriminin zaferi güçlü bir etki yaratmış ve büyük beklentiler oluşturmuştu. 45 günlük genel grev ve FSLN’nin (Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi) silahlı mücadelesi sonucu Milli Muhafızlar yenilmiş ve baskıcı diktatör Somoza ülkeyi terk etmişti. Bugün, 1979’dan 40 yıl sonra, işte bu devrime öncülük eden Daniel Ortega halk tarafından reddedilen eli kanlı bir diktatör haline gelmiş durumda.
Miguel Sorans*
Bu
muzaffer devrimi hezimete götüren, Sandinista liderliği oldu.
Devrimden 40 yıl sonra eski komutan Daniel Ortega’nın, hem de FSLN
bayraklarını kullanarak, zenginler lehine, emekçi ve ezilen halk
aleyhine hüküm sürmesinden gerekli sonuçları çıkarmak elzem.
Yazar Sergio Ramirez gibi bazı eski Sandinistalar (kendisi 1985’ten
1990’a kadar Ortega’nın başkan yardımcısıydı), Ortega’ya karşı
argüman geliştirirken, “hegemonik bir parti istediğimiz için”
ve devrimin “demokratik” karakteri bir kenara bırakıldığı
için işlerin bu noktaya geldiğini iddia ediyor.
Devrimci
sosyalistler ise farklı bir bilanço çıkartıyor. Ortega’nın
antidemokratik bir hatta ilerlediği gerçek olmasına gerçek, ama
asıl sorun FSLN’nin burjuvazi ve emperyalizmden kopmamasıdır. Ve
bu hatta ilerleyerek, Nikaragua halkına açlık ve baskıyı dayatma
noktasına geldiler.
Devrimin zaferi
Devrim
olağanüstüydü. Somoza ailesi, tamamen Yanki yanlısı bir
diktatörlük şeklinde 1936’dan beri Nikaragua’ya hükmediyordu.
1979 yılında neredeyse tüm Nikaragua halkı ayaklandı. Yılın
ortalarına gelindiğinde, FSLN ve Milli Muhafızlar arasındaki
yoğun çatışmalar sonucu, ülkenin kuzey bölgesi (Matagalpa ve
Leon) “muchachos”un (Sandinistaların halk arasındaki adı)
eline geçti. Hüsrana uğrayan eli kanlı Somoza, başkent
Managua’da işçi sınıfı mahallelerini bombalattı. Çarpışmalar
sokak sokak sürüyordu. Güney cephesindeyse (Kosta Rika sınırında)
nihai savaş, diktatörlüğün son kalesi olan Rivas şehrinin ele
geçirilmesi etrafında döndü. 19 Temmuz’da isyancılar Managua’yı
ele geçirdi. İki buçuk milyon nüfuslu bir ülkede yaklaşık
50.000 kişi hayatını kaybetmişti.
Mücadelenin
içinde ve Sandinistaların liderliğinde, Nikaragualı kitleler
burjuva devletini tasfiye etti, ordusunu ortadan kaldırdı, kısmen
silahlandı; tarla ve fabrikaları işgal etmeye, sendikalar kurmaya
ve nüve halinde ve kısmi biçimde de olsa doğrudan politik güç
uygulamaya koyuldu. Büyük burjuvazi ve emperyalizmin varlıklarının
kamulaştırılmasına, diktatörlüğün dış borcunun reddine,
yokluk içindeki Nikaragua halkının acil ihtiyaçlarını
karşılayacak bir ekonomik planlamaya gidebilecek muazzam bir yol
açılıyordu: Sosyalizme uzanan bir yol.
Ancak
FSLN liderliği tam ters yolu seçti. Burjuvazinin çok küçük olan
Somoza karşıtı kesimini temsil eden Muhafazakar Parti’den Violeta
Chamorro ve işadamı Alfonso Robelo ile birlikte, Ulusal Yeniden
İnşa Hükümeti’ni (GRN) kurdu.
Sandinistalar
bu yola önemli bir danışmanın desteğiyle çıktılar: Fidel
Castro. Küba’nın Holguin kentinde, Robelo ve kimi Sandinista
komutanlarının yanında yaptığı konuşmada Castro, “Nikaragua
yeni bir Küba olmamalı” diyordu (Juventud
Rebelde,
29/7/79**). Sandinistalara önerdiği hat, 1959-61 yıllarında Fidel
ve Che Guevara’nın emperyalizm ve Küba burjuvazisinden kopuş,
kamulaştırmalar ve ekonomik planlama ile giriştiği deneyimin tam
zıttıydı.
Nahuel
Moreno önderliğindeki bizim akımımız ise, Ortega ve Castro’nun
politikalarına alternatif bir hat savundu. 1979 devrimine, Simon
Bolivar savaşçıları tugayı ile dahil olduk.*** Tugay
liderliğinin politikası, yeni sendikalar ve halk milisleri
kanalıyla kitle seferberliğini ve bağımsız bir işçi ve köylü
iktidarını teşvik etmekti: Toprak sahipleri ve burjuvazinin
mülksüzleştirilmesine doğru ilerleyecek ve El Salvador’daki
devrimci sürece de destek olacak, içinde kapitalistlerin olmadığı
bir Sandinista hükümeti öneriyordu. Ortega ve FSLN liderliğinin
politikası ise bambaşkaydı. İşte bu nedenle nihayetinde Ortega
tugayı ülkeden kovdu. Tugay mensupları tutuklandı ve Panama’da
bir hapishaneye gönderildi.
Ortega
ve FSLN burjuvaziyle birlikte hüküm sürdü ve kapitalizmin
ekonomisini, politik ve askeri kurumlarını yeniden inşa etti. Bu
politikanın sonuçlarına daha fazla yoksulluk ve baskı şeklinde
katlanmak zorunda kalansa Nikaragua halkı oldu.
Şimdi
gereken Ortega diktatörlüğünü devirmek
FSLN
1990’daki seçimleri sağcı, Yanki yanlısı Violeta Chamorro’ya
kaybetti. 2006’da Daniel Ortega iktidara döndü: Ardından,
yozlaşmış bir figür olan Arnoldo Aleman liderliğindeki Somoza
yanlısı Liberal Anayasa Partisi ile ittifak kurdu. Kongre’deki en
sağcı kesimlerle birlikte hareket ederek, örneğin, devrimin
kazanımlarından biri olan kürtaj hakkını kaldıran bir yasa
geçirdi. Katolik Kilisesi ve Özel Sektör Yüksek Konseyi’ndeki
(COSEP) büyük işverenler ile güçbirliği yaptı. Sonunda, Nisan
2018’de bir halk isyanı patlak verdi. İsyanın kıvılcımını
ateşleyen, Ortega’nın IMF’nin önerdiği emeklilik reformunu
uygulamaya yeltenmesiydi. Ülke genelinde binlerce kişi sokağa
döküldü. Bir kez daha barikatlar kuruldu. Ortega reformdan
vazgeçmek zorunda kaldı. Ancak diktatörlüğe yönelik nefret öyle
bir düzeye yükselmişti ki, kitle seferberliği durulmadı ve
“Daniel istifa!” talebi yükseldi. Ortega’nın Kuzey
Afrika’dakiler gibi yeni bir devrimle düşeceğinden korkan kilise,
emperyalizm, Amerika Devletleri Teşkilatı (OEA) ve büyük
işadamları “diyalog” ve müzakere çağrısında bulundu.
Aynı esnada Ortega eylemcileri bastırmaya ve hapsetmeye devam
ediyordu. En az 350 kişinin hayatını kaybettiği biliniyor. Bu iki
yöntemle, kitle seferberliğine rağmen rejimin varlığını
sürdürmeyi şimdilik başardılar.
Kitle
seferberliği esnasında öğrencilerin, kadın hareketinin ve
köylülerin özörgütlenme biçimleri ortaya çıktı (örneğin
“Kanala Karşı Hareket”1).
Fakat Nikaragua halk isyanındaki eksiklik, devrimci bir liderliğin
yokluğuydu. Bu boşluk nedeniyle, rejim karşıtı muhalefet,
COSEP’te örgütlü patronların ve Amerikan Ticaret Odası başkanı
Mario Arana gibi figürlerin hakimiyetindeki Sivil İttifak’a
kanalize oldu. Mart ayında hükümetle müzakere masası
oluşturuldu, ancak pek çok kesim bu diyaloğu eleştirdi: Bunlar
arasında öğrenci hareketinin liderleri, mücadeleci kadın
örgütleri ya da Ortega’dan kopan Luis Carrion ve Dora Tellez gibi
eski Sandinista komutanları sayılabilir. Söz konusu müzakereler
sonucunda, köylü lideri Medardo Mairena, öğrenci lideri Yubrank
Suazo ve gazeteciler Miguel Mora ve Lucia Pineda gibi tutuklu
liderlerin önemli bir kısmını serbest bırakan bir Af Kanunu
çıktı. Ancak yasa sert biçimde eleştiriliyor, çünkü rejimin
katliamcı polis ve paramiliter güçlerin de serbest bırakılmasına
ve “af”tan yararlanmasına izin veren tuzaklar içeriyor.
Öte yandan çok sayıda eylemci hala hapiste.
Bu
aldatıcı diyalog süreci karşısında, yegane çıkış yolu,
Ortega diktatörlüğü devrilene kadar halk seferberliğini
sürdürmekten geçiyor. Ve bu yol boyunca, alternatif bir devrimci
oluşum yaratmak için adımlar atmak. Ezilenlere, emekçi, öğrenci,
kadın ve köylülerin özörgütlenmelerine dayanan bir hükümet
kurma perspektifiyle mücadele etmek: 1979 devriminin hala
tamamlanmayı bekleyen görevi budur.
*
Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası
Birliği-Dördüncü Enternasyonal yöneticisi, eski Simon Bolivar
Tugayı üyesi
Somoza
diktatörlüğüne karşı mücadeleyi desteklemek için sistematik
bir kampanya yürüten Kolombiya partisi PST (Sosyalist İşçi
Partisi) ile birlikte, Nahuel Moreno’nun sürgünde bulunduğu
Bogota’dan organize edildi.
Haziran 1979’da
Bogota’da örgütlenme ve eğitim faaliyeti başladı. Birkaç gün
içinde binden fazla gönüllü kaydoldu. Sendikalar ve çeşitli
örgütlenmelerin katkıları ve çok sayıda insanın bağışlarıyla
finanse edildi.
Tugay
üyelerinin birçoğu, Güney Cephesi’nde Sandinista ordusunun
saflarına bireysel olarak dahil oldu ve Somozacı Milli Muhafızların
son kalelerinde yürütülen ağır çatışmalarda yer aldı.
Tugayın üç üyesi çatışmalarda hayatını kaybetti (Mario Cruz
Morales, Pedro Ochoa Garcia ve Max Senqui) ve pek çok üyesi
yaralandı. Atlantik kıyısındaki Bluefields kentinde Somozacıların
yenilmesi ve şehrin ele geçirilmesi doğrudan tugaya bağlı bir
bölük tarafından gerçekleştirildi (1).
Diktatörlüğün
devrilmesinin ardından tugay, yeni sendikaların -Managua ve
Bluefields’da 110 örgütlenme- oluşumunu ve silahlı mahalle
milislerini desteklemeye yöneldi. 16 Ağustos 1979’da tutuklandılar
ve sınırdışı edildiler.
(1)
Ediciones El Socialista’dan çıkan La
Brigada Simón Bolívar
[Simon Bolivar Tugayı] kitabına bakılabilir.
1
Ortega hükümetinin bir Çin firmasıyla anlaşarak Atlantik
ve Pasifik okyanuslarını bağlayacak bir kanal inşa etme planı,
başta topraklarına el konacak köylüler olmak üzere geniş halk
kesimleri arasında bir direniş doğurdu -çn.
1930’ların başlarında İspanya’da kitlelerin hoşnutsuzluğu grevler, ayaklanmalar ve kiliseye karşı saldırılar şeklinde kendini gösteriyordu. 1931’de 2-3 milyon civarında topraksız köylü vardı. 1935’ten sonra gelişen Halk Cephesi’nin bileşimi, burjuva partiler ve PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi), PSUC (Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) ve POUM (Birleşik Marksist İşçi Partisi) dahil işçi sınıfı partilerinden oluşuyordu. 1936’da yapılan seçimde Halk Cephesi 4 milyon oyla iktidara geldi. Başlangıçta emperyalist devletlerin “tarafsızlık” politikasına sadık kalan Stalin, bir süre sonra anarkosendikalistlerin ve Troçkistlerin etkin olduğu ülkenin kontrolden çıkabileceği endişesiyle PCE (İspanyol Komünist Partisi) aracılığıyla Halk Cephesi hükümetine destek sunmaya başladı. Bu destek koşulsuz olmayacaktı.
Bu süreçte işçiler örgütlenmiş, kapitalizme ve büyük toprak sahiplerine karşı yoğun bir mücadele içine girmişti. Ücretlerin yükselmesi, çalışma saatlerinin kısalması, ücretli izin ve toprak reformu gibi talepler ön plana çıkıyordu. Diğer yandan da polis ve ordu tarafından kanlı baskınlar, faşist falanjistler tarafından da cinayetler gerçekleştiriliyordu. 17 Temmuz 1936’da ordu, büyük toprak sahipleri, finans burjuvazisi ve kilise tarafından desteklenen Franco önderliğinde faşist ayaklanma başladı. Halk Cephesi uzlaşmaya çalıştı. Bu ihaneti haykırarak Madrid sokaklarına dökülen yüz binlerce işçi silahlanmak istedi. 19 Temmuz’da yeni bir kabine kurulmasıyla işçilere silahlar dağıtıldı. İşçiler kısa zamanda İspanya’nın önemli merkezlerinde denetimi ele geçirdi ve iktidar silahlı işçi örgütlerine geçmeye başladı. Fabrikalar ve madenler işçiler tarafından yönetilmeye başladı. Büyük toprak sahiplerinin arazileri köylülere dağıtıldı. Kiliseler hastanelere veya okullara dönüştürüldü. Devrimde ön saflarda olan kadınlar, doğum kontrolü ve yasal kürtaj haklarını elde ettiler. Tüm bunlar burjuva düzeni sadece siyasal açıdan değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da sarsmıştı.
Mayıs 1937’de PCE destekli Halk Cephesi hükümeti faşizme karşı savaşta burjuvaziyi ürkütmemek için devrimci atılımları frenledi. İşçi sınıfı silahsızlandırılmaya başlanınca işçi komitelerinin iktidarı zayıfladı. Devrimci kazanımlar burjuvazi tarafından geri alındı. Böylece işçilerin savaş gücü kırıldı. Madrid ve Katalonya dışında neredeyse bütün direnişler başarısızlıkla sonuçlandı. CNT, Halk Cephesi saldırısı karşısında işçi örgütlerini yalnız bıraktı. İspanya için “Komünist safları birleştirin” diyen Troçki, devrimin kaderinin mücadeleci ve güvenilir bir komünist partisinin kurulmasına bağlı olduğunu söylüyordu. Ancak süreç, 65 ülkeden on binlerce insanın gönüllü olarak katıldığı ve 1939’a kadar süren iç savaşın sonunda devrimin yenilgiye uğraması ve tarihin en uzun faşist diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlandı.
İşçinin Kendi Partisi saflarından Fulya Ayata’nın genç yaşta aramızdan ayrılmış olduğunu derin bir üzüntüyle öğrendik. Kendisiyle Devrimci Marksist saflarda keskin bir dönüşümün başlamakta olduğu 90’lı yılların sonundan tanışırdık. Alibeyköy’deki işçi çalışmalarında, gençlik mücadelelerinde omuz omuza mücadele vermişliğimiz var. Farklı saflardaydık belki ama biz Fulya Ayata denince, sıkı bir Dördüncü Enternasyonalciyi, kadın kurutuluş davasının sarsılmaz bir savunucusunu, sömürüsüz bir dünya özleminin istikrarlı bir savaşçısını hatırlıyoruz. Fulya yoldaşın ailesine sevenlerine ve İşçinin Kendi Partisi’nden yoldaşlarına sabır diliyoruz. Yaşasın Dördüncü Enternasyonal!
14.07.2019 tarihinde Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisinde hasta yoğunluğu nedeniyle, hasta ve hasta yakınları ile sağlık emekçileri arasında çıkan tartışma sonrasında şiddete evrildi. Olayın üzerine bugün hastane bahçesinde basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasını okuyan TTB Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi temsilcisi Enis Yiğitaslan şunları dile getirdi:
“Tüm arkadaşlarımızın canları, kültürel değerleri hedef tahtası haline getirildi. Yaşadığımız şiddetin üzerine bir de bizi koruduğunu düşündüğümüz güvenlik güçlerinin hoş olmayan davranışlarıyla karşılaştık. Geçtiğimiz sene yasalaşan kanun ile beyaz kod işlemi başlatılan şahısların gözaltına alınması, ifadelerimizin görev yerinde alınması gibi haklarımız göz ardı edildi. Sakatlanmadan, ölmeden, ölüm korkusu olmadan, yakınlarımızın kulakları çınlatılmadan çalışabilmek tek arzumuzdur. Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. İşleyen, tarafımızca da denetlenebilecek mekanizmaları getirecek sağlıkta şiddet yasasının oluşturulmasını istiyoruz.”
31 Mart seçimlerinde “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek Şehzadeler’de bir başlangıç yaptık. Seçim sonucunda ise büyükşehir ve merkez ilçelerde Cumhur İttifakı kazandı.
Seçim öncesi insanlara gülücük dağıtan kişiler, “2019’da zam yok, kötülük yok” derken göreve gelir gelmez suya yüzde 40 zam yaptılar. Zamma kızanlara da “Vermeden almak Allah’a mahsus” diyorlar.
Gönüllerin başkanı diye servis edilen Ömer Faruk Çelik zam oylamasını şiddetle destekleyerek, aslında patronların gönüllerinin başkanı olduğunu ispatladı. Bu da beklenmedik bir durum değil, çünkü patron belediyeciliğinin özü budur.
Tek sorunumuz su zammı değil. Belediye işçi kıyımına da başladı. Söylenene göre belediyede yüzde 50’ye varan personel çıkarımı hedeflenmiş durumda. Tabii ki bunun için de somut adımlar atılıyor. Belediye çalışanı emekçiler bini aşkın işçinin atıldığını söylüyorlar. Belediyenin gayrı resmi açıklaması da şu şekilde: “Bedavadan maaş alan, yatan personel çıkarılıyor.” Bunun bir yalan olduğunu söylememe gerek yok. Doğru ise dahi beş yıldır akılları neredeydi? İşçiler şimdi mi çalışmamaya başlamışlar? Yahut yapılan mobbingi nasıl açıklayabilirler? Merkezde çalışan engelli bir belediye işçisinin Demirci’ye sürülmesini nasıl açıklayabilirler (yaklaşık 3 saatlik bir yoldur burası, Uşak’a yakın, Manisa’ya 170 km mesafedir)?
Biz açıklayabiliriz. Belediyenin borcu yıllık gelirine ulaşmış, neredeyse onu aşmış durumda. Kaynaklar çarçur edilmiş. En basit örnek şu: Cengiz Elgün hepimizin bildiği gibi belediyenin gelirini Manisa Büyükşehir Belediyespor’a yönlendirdi, kulüp başarısız olunca da fatura emekçilere kesildi.
Sorun sadece AKP’de de değil. Bu kişilerin yerine yenileri gelse ilk günler göz boyamak için hizmet yapıyor görünecekler, ama “patron belediyesi” dediğimiz makina aynı makina olmayı sürdürecek ve faturayı işçiye kesecek.
Görüyoruz, patronlar sorunları yalnızca büyütmeye yarıyorlar. Çözümü de biliyoruz söylüyoruz: İşçinin sorununu ancak işçi çözebilir.
Karl Marks’ın çağrısı bugün daha da geçerli: Sadece Manisa’da değil, tüm ülkede; sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!”
Patron belediyeciliği zam ve işçi kıyımı demektir.
Aslında hayalimde bir plaza çalışanı olmak yoktu. Gerçeği söylemek gerekirse o görkemli camekânlı binalara karşı bir merakım hiç olmamıştı. Okuyan her vatandaşın bildiği hikâye ile başladı iş hayatım. Mezun olursun ve işsiz kalma korkusu yüzünden iş ilanında gördüğün ilk ilana balıklama atlarsın.
İlk iş deneyimim de trajikomik denebilecek bir sektörde başladı. Satış yapan bir çağrı merkezinde işe başladım. İçinizden “Bunlar da her yerde karşımıza çıkıyor, bir yakamızı bırakın, yeter” dediğinizi duyar gibiyim. Ama dedim ya, ey işsizlik sen nelere kadirsin. Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görünen bir iş alanı ama gerçekler “gel de bir bana sor” der gibi. Bitmek bilmeyen “kendini sürekli geliştir” lafları altında aldığınız sertifikanın haddi hesabı yoktur. Fakat o kadar sertifikaya rağmen maaşınızda kayda değer bir yükseliş yaşanmaz.
Ha, bir de çalışma saati vardı değil mi? Onun cevabı zor işte, çünkü işvereninize göre nefes alabildiğiniz her yer sizin çalışma masanızdır. Otobüste, evde, tatilde, hatta cenazede telefonunuzun çalmasına bakar sadece.
Bir de bu sektörde yıllık izninin tamamını kullananı görmedim. Zira bu bizim sektörlerde ender karşılaşılan bir durumdur. Çünkü performans sistemi adı altında dur durak bilmeden yeri geldiğinde izin almaksızın çalıştırılmaya mahkûm bırakılmışız. Eh malum ya, bizim sektörde prim olmadan düşük maaşlarla geçinmek bunca emeğe rağmen biraz zor.
İşe zamanında varabilmek için zamanla yarışan maratoncu halimize hiç girmiyorum bile. Hele ki temel tüketim maddelerine yapılan onca zamlara rağmen ticket’larımızın yetersiz oluşu çalışma koşullarının vahametini resmen özetliyor. Son olarak saat gibi dakik çalışmanıza rağmen bir türlü memnun olmayan işvereninizin egosuyla da tanışırsınız. O zaman da devreye “mobbing” girer ve çalışma dağarcığınıza sektörden yeni bir sözcük eklenir.
Yukarıda anlatılan sektörün, daha doğrusu sektör ayırmaksızın her işçinin işyerlerinde karşılaştığı çalışma koşullarının anlatımıydı. Diğer taraftan bu güvencesiz, esnek çalışma koşullarının gün geçtikçe işveren lehine değiştirilmeye ve güçlendirilmeye çalışılması bardağı taşıran son damla oldu. İşçilerin en güçlü hakkı olan kıdem tazminatına göz koyacak, hatta onu ortadan kaldırmaya yönelik adımlar attılar. Unutmadan, biz kaçtıkça kovalayan zorunlu BES’i es geçmek olmaz. Maaşların düşüklüğü yetmezmiş gibi hâlâ bu işçilerden daha ne koparabilirizin peşindeler. Şu an yaşanan ekonomik krizin faturasını bile bize kesmek istiyorlar ve bunu çalışma hayatına çoktan geçirmeye başladılar. Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Diyoruz ki, ekonomik krizin nedeni biz değiliz ki zararına ortak olalım. Bu hayat pahalılığında kemeri sıkan taraf hep biz oluyoruz. Şunu da belirtelim: Kemeri sıkacak bir göbek de kalmadı.
Peki, halimiz bu iken daha ne kadar dayanabiliriz ki! İnsanız yani bir yerde, ya sesimizi duyuracağız, bu gidişe dur diyeceğiz ya da bu çalışma temposu altında insani değerlerimizi kaybedip sömürülmeye devam edeceğiz.
Aslında bir çözüm yolu var. Hatta ben o çözüm yolu ile tanıştım bile. Hem de işyerindeki gibi öyle bireysel kurtuluş falan da yok. İnsani koşullarda çalışmak, mobbinge sessiz kalmamak, zorunlu mesaileri kaldırabilmek, dahası elimizden alınmaya çalışılan yasal haklarımızı vermemek için birlikte hareket etmeliyiz.
Diyoruz ki, köleliği aratmayan çalışma koşulları var ya ondan kaçın ama bize gelin. “Biz” olabilelim. Çünkü tek kalan yorulur, kaybeder. İşyerinde kalıplaşmış, ruhsuz konuşmaktan yorulmadık mı? Biraz da kendimiz gibi konuşmaya, dertlerimizi paylaşmaya ihtiyacımız var. Kafadaki sorunlarımız aynı ise o zaman birlikte cevap üretebiliriz. Bence şimdiden cevaplar üretmeye başladık bile. Çözüm antidepresan ilaçlarda değil, birlikte mücadelededir.
Tüm seçim sürecinde adaylarca verilen vaatler emekçi kitlelerde, özellikle de İmamoğlu’na dönük önemli bir beklenti yarattı. İmamoğlu neredeyse bütün seçim kampanyasını “Her şey çok güzel olacak” söylemi üzerine kurdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak yüzme havuzları, spor salonları, şiddet gören kadınlar için sığınma evleri ve çocuklarını bırakacak yerleri olmayan anneler için çok sayıda kreş açacağından bahsetti. Nihayetinde 23 Haziran’da Cumhur İttifakı ve Tek Adam rejimi ağır bir yenilgi aldı ve Millet İttifakı adayı İmamoğlu’nun oyu 800 bin arttı. 24 Haziran’dan itibaren doğru soru, “Her şey nasıl çok güzel olacak?”a dönmüş durumda.
Kadınlar Birlikte Güçlü platformu
seçim öncesinde “Eşitlik için,
haklarımız için, seçimlerimiz için bugün nöbetteyiz, 23 Haziran’da
sandıktayız” diyerek 15 Haziran’da Kadıköy’de bir eylem düzenledi. Ana
akım medyada yayınlanmadı elbette ve pek de kitlelerde yankı bulamadı belki ama
önemli bir gerçeği dile getiriyor. Bu sebeple hatırlamakta ve hatırlatmakta
fayda var: “5393 sayılı Belediye Kanunu
nüfusu 100.000’in üzerinde olan belediyelerin sığınak açmak zorunda olduğunu
söylüyor. Ama son 25 yılda, 16 milyonluk
şehirde, koskoca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak açılmış kadın
sığınağı sayısı sıfır (0). Bu bile her gün kadınların öldürüldüğü bir
ülkede canımıza verilen kıymetin yeterli bir göstergesi. Sığınak açmak derken 1-2
sığınaktan bahsetmiyoruz. Birleşmiş Milletler’in kadına yönelik şiddetle
mücadele mevzuatı gereğince; yerleşim
yerlerinde kadın sığınakları her 10.000 nüfusa karşılık en az 1 yatak
kapasitesi olacak şekilde hizmet vermeli. İstanbul’da bu 1600 yatak kapasitesine tekabül ediyor.”
Yani “Her şeyin çok güzel olması
için” İstanbul’a 16 milyonluk nüfusa uygun kadın sığınağı ve danışma merkezi
lazım! Yeterli sayıda olması gereken bu sığınak ve ayrıca kadın danışma
merkezlerinin ulaşılabilir olması ve bağımsız kadın örgütlerince denetlenir
olması da şart!
Pek çok kadın her gün şiddet gerçeğiyle yüzleştikleri için sokakta, okulda, toplumsal hayatta eşit bir biçimde var olabilmenin umuduyla Binali Yıldırım’ı değil, İmamoğlu’nu destekledi. Gerçekten de sığınma evi, kreş gibi taleplerin sadece seçim vaadi olarak dile getirilmemesi ve fiiliyata dökülmesi hayati önemde. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne ait “Kadınlar için en tehlikeli yerlerden biri kendi evleri” tespitiyle yayınlanan rapor, dünyada her gün 137 kadının aile fertlerinden biri tarafından öldürüldüğünü ortaya koyuyor. Sadece bu bile biz kadınları eşitsiz ve baskıcı bir hayata mahkûm eden erkek egemen siyasetin ve mevcut rejimin değişmesi için daha fazla sebebimiz olduğunu gösteriyor. Bu kadar hayati taleplerin sadece seçim gündemine indirgenmesine izin veremeyiz ve taleplerimizi partilerin ajanda yoğunluğuna bırakamayız. İmamoğlu seçilmiş olsa dahi, mevcut rejimin emekçilere dönük kemer sıkma politikalarının yoğunlaşacağı ve baskı politikalarının şiddetleneceği önümüzdeki dönemde kendi örgütlenmemizi güçlendirmemiz, siyaset sahnesine kendi adımızla çıkabilmemiz sayesinde her şeyin çok güzel olabileceğini bir an olsun unutmamalıyız. Yine Kadınlar Birlikte Güçlü’nün açıklamasıyla bitirelim:
Çünkü biliyoruz: Ancak kadınlar varsa,
Ancak eşitliği sağlayan, şiddetten koruyan mekanizmalar varsa,
Ancak kadınların hakları ve güvenceleri varsa “her şey çok güzel olur”…
Haydi hep birlikte kararlarımızın
takipçisi olmaya!
Okul yıllarımda şöyle bir efsane dolaşırdı: Eskilerden bir doktorumuz her gelene aspirin vermesiyle meşhurmuş, kolu kırılan bir arkadaşı da revire gittiğinde derdini dinlemeden aspirin verip yollamış. Bilinçsizce kullandığımız ilaçlar da aslında buna benziyor ve sebep olduğu sonuçlar daha tehlikeli, süper dirençli bakteriler gibi!
Fransız Devrimi’nin monarşileri yıkmasının yanında dünyaya bir katkısı daha vardı, o da tıbbın gelişmesi. O günlere kadar tıp sadece zenginlerin ve statü sahibi kişilerin ulaşabildiği ve uzmanlıkların gelişmediği bir alandı. Devrimle beraber, hastaneler artık poliklinikleri olan, bir disiplin ve manifesto etrafında topluma sağlık hizmeti veren kurumlar haline geldi. Daha sonrasında hastalıkların kader olmaktan çıktığını, bunları birkaç ilaç ile yenebileceğimizi fark ettik ve bundan sonra ipin ucu kaçtı.
Buradaki temel sorulardan birisi, sağlık hizmetlerinin denetlenebilmesi ve toplum yararına nasıl kullanıldığı?
Süper bakteri dedik ya, o, işte bu sorunun bir sonucu. Normalde kontrol altında, kademeli kullanmamız gereken antibiyotikler, her koşulda önüne geldiği gibi verildi ya da veriliyor. Artık hastanelerde biraz daha bilinç var ama ya besicilik? Sadece 2013 yılında tüm dünyada 130.000 ton ilaç çiftlik hayvanlarından daha çok et alabilmek için kullanıldı. Bu vahşi tüketim sonucunda, hayvan katliamının yanında başka bir bilanço daha çıktı: Bakterilerin direnç kazanması için süper kültür ortamları.
Peki, ilaç sektörü bunun için ne yapıyor?
Devlet denetiminden uzak, tamamen kendi kârlarını korumak için çalışıyorlar. Çünkü antibiyotik geliştirmek onlar için kârı düşük, masraflı ve başarı garantisi olmayan bir proje. Antibiyotikler 1-2 hafta kullanılırken, kolesterol veya şeker tedavisinde kullanılacak ilaçlardan bir ömür kâr elde edebilirler. Bu da trilyon dolarlık ilaç sektöründe öncelikleri yeniden belirliyor.
Tehlike çok mu büyük?
Şimdiden, elimizdeki çoğu antibiyotiğe karşı direnç kazanmış bakteri haberleri geliyor. Ve işin kötü tarafı, kendi genetik mirasını başka bakteri türlerine de aktarabiliyorlar. Artık mide sorunu yaşadığımızda veya bir gribe yakalandığımızda, 1800’ler öncesindeki gibi, hayattan beklentimizin kaderle açıklaması yakındır. Devletlerin acilen, toplum sağlığını öne çıkartan planlarını halka açıklamaları lazım. Sağlık hizmetlerinin kâr amacıyla değil, eşit ve ücretsiz bir şekilde herkese ulaşabilmesi öncelikli hale getirilmelidir. Bugünlerde fazlasıyla karşı karşıya kaldığımız bir slogan var ya, her şey güzel olacak veya oldu gibi. Hayır, yukarıda bahsettiğim toplumu düşünen adımlar atılmazsa hiçbir şeyin kendiliğinden güzel olacağı yok!!!
Bizce bu seçimin en dikkat çekici öğesi, AKP’nin İstanbul’un bütün ilçelerinde oy kaybetmesi (toplam 235 bin) oldu. Buna karşılık CHP bütün ilçelerde oylarını toplam 530 bin artırdı. Toplam geçerli oylarda 31 Mart’a oranla ciddi bir değişikliğin olmadığı dikkate alınacak olursa, AKP-MHP ittifakından 200 bin civarında bir kitlenin saf değiştirdiğini görebiliriz. Öte yandan CHP-İP ittifakının aynı zamanda 250 bini aşkın bir yeni seçmen kitlesini de sandık başına taşıyabilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunların sonucunda AKP 31 Mart’ta toplam 39 ilçede kazanmış olduğu 25 ilçenin 14’ünde birinciliği Millet İttifakı’na kaptırmış oldu.
Şimdi herkes rejim değişikliğinden söz eder oldu. Ama gerek iktidar gerekse muhalefet, eğer sistemde bazı “demokratik değişikliklere” gidilirse bunun “barışçıl restorasyon veya reformlarla” olmasını isteyecektir, istemektedir. RTE komisyonlar aracılığıyla “reform”, Kılıçdaroğlu ise anlaşmalı bir “restorasyon” talep ediyor. Bu iki öneri de gerçek ve radikal bir demokratik dönüşümün önünde engeldir.
Bizim stratejimiz “Demokrasi için Devrim”; temel sloganımız da “Yeni Bir Anayasa için Kurucu Meclis”tir.
Tüm işçi ve emekçi örgütlerinin ve partilerinin de katılabileceği sıfır barajlı seçimler aracılığıyla kurulacak bir kurucu meclis.
Bu strateji ve sloganın bir işçi
ve emekçi hükümetinin kurulmasına yol açabilmesi için tüm acil ve geçiş
taleplerimizi ileri sürmemiz ve bunların etrafında birleşik bir işçi-emekçi
seferberlik ve mücadele cephesi örmemiz gerekecektir.
Gelin, beş dakikalığına şimdikinden farklı bir hayat yaşadığımızı düşünelim. Evinizin yanı başında bombalar patlıyor. Bu bombalar her an sizin evinize de isabet edebilir. Akrabalarınızın kimyasal zehirlenmeden hayatını kaybettiğini henüz öğrenmişsiniz. Çocuklarınızın, kardeşlerinizin geleceğinin yok olduğu bir düzenle karşı karşıyasınız. Uzun uğraşlar sonucunda, komşu ülkeye giderek yaşamaya, daha doğrusu nefes almaya devam edebileceğinizi öğreniyorsunuz. Evinizi, eşyalarınızı, mesleğinizi ve bütün birikiminizi geride bırakıp, yalnızca yaşayabilmek için yurdunuzdan uzaklaşıyorsunuz.
Bu kez geldiğiniz yerde yeni bir mücadele başlıyor. Hiç bilmediğiniz bir yerde, bütün her şeyinizi geride bırakmış bir insan olarak yaşamaya alışmanız gerek. Sığındığınız ülkede hayat öyle zor ki, arkadaşlarınız ölümü göze alarak diğer ülkelere geçmeye çalışıyor. Ne gelirine ne sigortasına bakarak, yalnızca yaşamaya devam edebilmek için bir işe giriyorsunuz. Sizinle birlikte bu ülkeye gelenlerden bazılarının, çalıştıkları fabrikada çıkan yangında öldüklerini duyuyorsunuz. Ancak, kim oldukları bile önemsenmiyor.
Tüm bunları yaşarken, yaşadığınız ülkedeki insanların size kinle yaklaştığını görüyorsunuz. Kinlerinin sebebi ise ayrıcalıklı(!) olmanız… Başka ülkelerin gönderdiği yardım parasını, yaşadığınız ülkenin vatandaşları, kendilerinin verdiğini iddia edip size küfürler ediyor. Bayram dönemi geldiğinde, kendi ülkenizin korumalı bölgesine gidip yakınlarınızdan haber almaya çalışıyorsunuz. Bu kez de, kendi ülkenize bayram tatiline gittiğinizi ve yakınlarınızın fabrikada yanarak öldüğü bu ülkede ise keyif için yaşadığınızı iddia ediyorlar. Çocuklarınız, bambaşka bir dilin olduğu bir ülkede eğitim almaya çalışırken, onların sınavsız üniversitelere girdiği iddia ediliyor. Bunun gibi pek çok komik yalanla size kinlenen insanların arasında hayat mücadelesi veriyorsunuz.
Bu arada, sizi ülkelerine kabul etmeyen diğer devletler, 20 Haziran tarihini Dünya Mülteciler Günü ilan etmişler. Etkinliklerle, sizin yokluğunuzda, sizin gününüzü kutluyorlar. Sanki zamanında sizin ülkenizi sömürge haline getirerek bu yaşadıklarınızın sorumlusu kendileri değilmişçesine, konferanslar düzenleyerek kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Ne yapacağınızı bilmeyen bir halde, günü kurtarmaya çalışarak hayatınıza devam ediyorsunuz.
Evet, yukarıda yazılanlar, bir mültecinin penceresinden hayatın yalnızca kısa bir özeti. Hem Türkiye’de yaşayan Suriyeliler hem de diğer ülkelerdeki mülteci ve göçmenler senelerdir bu hayatları yaşıyorlar. Ne acıdır ki, göçmenlerin sınıfında bulunan insanlar, bu yaşananların asıl sorumlusunu değil, göçmenlerin kendisini suçluyor. Hem Suriye’de hem de onun durumuna getirilen başka ülkelerde yaşananların sorumlusu, bu ülkeler üzerinden çıkar elde etmeye çalışan kapitalist devletlerdir. Kendi ülkesinde yaşayan işçilerle göçmen işleri sömüren aynı kişilerdir. Bu sömürüden kurtulmanın tek yolu ise, işçileri birbirine düşürmek için ortaya atılan yalanlara kanmadan, sömürene karşı dayanışma göstermektir.
Erdoğan’ın 30 Mayıs’ta Saray’da kamuoyuna açıkladığı
Yargı Reformu Stratejisi Programı’nın, bu ayın başında meclise sunulması
bekleniyor. 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet içeren yargı paketinde hak ve
özgürlüklerin korunması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile savunma
hakkının etkin kullanımının sağlanması başlıkları öne çıkıyor. Tek Adam rejimi,
“yargı bağımsızlığının” sağlanması yoluyla “kuvvetler ayrılığının” tesis
edileceğini duyuruyor. Gezi eylemlerinden başlayarak kademeli olarak şiddeti
artan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle yeni bir boyut kazanan sopalı yönetim
biçiminin görece yumuşayacağını örtülü olarak vaat ediyor.
Kuvvetler ayrılığı vaat eden bir hukuk
paketinin bizzat rejimin tek adamı tarafından açıklanmasının ironik boyutu bir yana,
rejimin dünden bugüne uygulamaları, paketin inandırıcı olmaktan çok uzak olduğunu
ortaya koyuyor. Sırf yakın geçmişte, Rahip Brunson’ın Trump’ın, Alman gazeteci
Deniz Yücel’in ise Merkel’in özel ricaları üzerine rejimin talimatıyla Türk
mahkemeleri tarafından serbest bırakılmaları bile bu paketin kaba bir güldürü
olduğunu göstermek için yeterli. Gezi davaları; HDP’lilere, Cumhuriyet ve Sözcü
gazeteleri yazarlarına açılan davalar, YSK’nin tüm içtihatlarına aykırı olarak verdiği
hukuksuz 31 Mart İstanbul Seçimi kararı… Tüm bu hukuki süreçlerin gösterdiği
gibi Tek Adam rejimi; ister emekçi, sosyalist ya da Kürt ister düzen içi aktör
olsun, iktidara muhalif tüm kesimleri kendisine göbekten bağlı mahkemeler
aracılığıyla sindirmeye çalıştı. Emeklerinin karşılığını elde etmek için mücadele
eden işçilerin grevleri iktidar tarafından “erteleme” adı altında
yasaklandığında, işçilerin grev hakkını koruyan ve grev yasağını kaldıran bir
mahkeme henüz görülmedi.
Tek Adam rejiminin yargı bağımlılığına
ilişkin kabarık sicilinin yanı sıra, yargı paketinin açıklanmasından sonra
yaşanan gelişmeler de inandırıcılık sorununu derinleştirdi. Tutuklu
yargılamanın istisnai olacağı açıklandıktan sonra Gezi eylemlerini kışkırtmakla
suçlanan Osman Kavala’nın tutukluğunun devamına karar verildi. Erdoğan, Ekrem
İmamoğlu’nun başkanlığını Ordu Valisi’ne hakaret gerekçesiyle mahkeme kararıyla
düşürmekle tehdit etti. Meral Akşener’den kaybedilen İstanbul seçiminin intikamını
almak amacıyla üç yıldır bekleyen FETÖ soruşturması yeniden açıldı; CHP
İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na sosyal medyada yıllar önce yaptığı
açıklamalar nedeniyle ceza davası açıldı.
Tek Adam rejiminin ya da düzen içi aktörlerin
yargı bağımsızlığı gibi hak ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik
adımları gönüllü olarak atacağı yanılsamasına da kapılmamak gerekir. Türkiye’de
yargının hiçbir zaman bağımsız ya da tarafsız olmadığı; emekçiler üzerindeki
sınıfsal baskının ve egemen sınıf içindeki mücadelelerinde bir araç olduğu çok
açık. Mevcut Tek Adam rejiminin yaptığı ise Türk yargısının “bu şanlı tarihine”
yeni ve öncekileri hiçbir şekilde aratmayan büyük bir halka eklemekten ibaret. Bu
bağlamda yargı reformu paketi, liberallerin anlata anlata bitiremedikleri
AKP’nin ilk yıllarındaki sözde asrı saadete yapılan nostaljik bir atıf; egemen
sınıf içindeki farklı kesimler arasında bir uzlaşma yoluyla krize girmekte olan
rejimin ayakta tutulmasına ilişkin bir öneriden öte bir anlama sahip değil. Ne
var ki yönetilmesi gitgide zorlaşan ülkede koşullar, sopanın rafa kaldırılması
bir yana, yönetmek için sopanın önem kazanması olasılığının arttığını
gösteriyor.
Gazetemizin bu sayısında Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikaları arasında imzalanan, aralarındaki “rekabete son vermeye” yönelik anlaşmaya ilişkin bir değerlendirme okuyacaksınız. Bu anlaşma ilk bakışta bu iki önemli sendika arasında patronlara ve hükümete karşı yapılmış bir ittifak görünümü arz etmekte. Ama ben burada işçi sınıfının mücadele birliğinin gerçekte nasıl olması gerektiği konusuna değinmek istiyorum.
Bir kere işçi ve
emekçi örgütleri arasındaki dayanışma ve birliktelikler mücadeleye ilişkin
olmalıdır. Yani örneğin, “toplu sözleşmeler sırasında işbirliği yapmak”,
karşılıklı danışma ve hukuki dayanışmanın ötesinde, TİS’in içeriğini tarafların
tüm üyelerinin ortak katılımıyla oluşturmak, karar verilen taslak üzerinden
patronların karşısında birlikte ısrar etmek, görüşmelerin sonuçlarını işçilerin
onayına birlikte sunmak ve nihayet zamanı geldiğinde birlikte direnişe ve greve
çıkabilmektir.
Yani amaç hukuki
bir dayanışma değil, eylem birliği olmalıdır.
Öte yandan, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi örgütleri arasındaki anlaşmalar elbette o örgütlerin yönetimleri arasında gerçekleştirilir. Ama bu, yönetimlerin tabanlarından bağımsız anlaşmalara girmelerini getirmemelidir. Eylem birlikleri ve dayanışmalar esas olarak işçi sınıfının mücadele birliğini sağlamaya yönelik olmalıdır. Dolayısıyla her şeyden önce tabanda birlikteliğe hizmet etmelidir. Örneğin, Türk Metal ve Birleşik Metal-İş arasındaki anlaşmayı üye işçiler ancak basından öğrenebilmişlerdir. Oysa bu her iki sendika birlikte veya en azından kendi içlerinde işçi ve temsilci meclisleri toplamalı ve eylem birliğinin zorunluluğunu ve koşullarını tüm üyelerin katılımıyla tartışmalı ve oluşturmalıydı.
Bu yapılmadığı
sürece, sadece yönetimlerin imzaladığı bir anlaşma işçileri dışlayan bürokratik
ve denetim dışı bir ittifaka dönüşür ve neticede sınıf mücadelesinin aleyhine
işlemeye başlar.
İşçi sınıfı arasında çok değişik ideolojik ve politik akımların bulunduğu bir gerçektir. Ama aynı işçiler, patronların ve patron hükümetlerinin saldırıları karşısında kolayca birleşebilmektedir. Bilinçlerinde ileriye doğru sıçramalar gerçekleşir. Bu anlamda, işçi örgütleri arasındaki mücadelede birlik ve dayanışma son derece önemli ve yararlıdır. Ama işte bu birlik ve dayanışmayı, sadece üst yönetimler arası bir anlaşma olmaktan çıkarıp tabanda örgütleyebilmeliyiz.
Farklı veya aynı sendikalara
bağlı olsalar da, hatta sendikasız bile olsalar, farklı işyerlerinden resmen
veya fiilen seçilmiş temsilcilerin ve ileri işçilerin kendi bölgelerinde ortak
dayanışma ve mücadele komiteleri ve meclisleri kurmaları, birliğin gerçek
temelini oluşturacaktır.
Örneğin, direnişteki İzmit TÜPRAŞ işçilerinin Aliağa’daki kardeşlerine destek ve birliktelik ziyareti veya PETKİM işçilerinin “PETKİM TÜPRAŞ İşçisi, Direnişin Simgesi” yazılı pankart taşıyan işçiler, “Birleşe birleşe kazanacağız” ve “TÜPRAŞ işçisi yalnız değildir” şeklinde sloganlar atarak TÜPRAŞ işçilerine destek vermeleri çok olumlu örneklerdir.
Ama bu tip dayanışmaların ziyaretlerle sınırlı kalmayıp kalıcı birlikteliklere dönüşmesi gerekir. Bununla, sendika yönetimlerine paralel yapılar kurulmalıdır demek istemiyoruz. Önemli olan sendikaların tabanındaki işçilerin sendikal birliktelikleri güçlendirmeleri ve yaygınlaştırmalarıdır.
Ama elbette taban
komiteleri aynı zamanda anlaşmaların işçiler karşısında kurulan bir bürokratik
ittifaka dönüşmesini engelleyecek en önemli denetim organları olacaktır.
Sendikalarda ve sınıf mücadelesinde işçi demokrasisi de zaten bunu gerektirir.
ODTÜ Kavaklık bölgesine yapılması planlanan KYK yurduna karşı direnen ODTÜ’lülere, direnişin 55. gününde polis saldırdı. Rektörlük danışmanlarının da eşlik ettiği polis biber gazı kullandı ve gözaltılar yaptı. Saldırıdan sonra ablukaya alınan Kavaklık’ta ağaç kesimi başladı.
Saldırıya rağmen bölgeden çekilmeyen ODTÜ bileşenleri saat 12:30’da bir basın açıklaması düzenledir. Açıklamada “Saldırının sebebi olan KYK yurdu inşaası ruhsatsız olmasının yanında ekolojik bir katliam ve ODTÜ’yü dize getirmek için yapılan politik bir saldırıdır,” diyen ODTÜ’lüler, yurdun planlanması sırasında okul yönetiminin hiçbir öğrenciye, emekçiye ve hocaya danışmadığını belirtti. ODTÜ’nün tarihinde bu gibi siyasi içerikli saldırılara maruz kaldığının altını çizerek “Bu katliamın sorumluları başta Verşan Kök ve ODTÜ yönetimi olmak üzere hâlâ yıkılmayan ODTÜ kalesini yıkmak isteyen AKP’dir. Yapılacak yurt ODTÜ’yü içeriden yıkmak için planlanmış bir Truva Atı’dır. İçeriden yıkmayı Verşan Kök ile başlatmaya çalışan AKP, yurt inşaası ile bu işgali doruk noktasına ulaştırmak istemektedir,” cümleleriyle neden ve kime karşı direniş yaptıklarını bir kez daha ilan ettiler. KYK yurduna ve çevre katliamına karşı direnişe devam edileceğini “Verşan Kök’e ve emir eri olduğu iktidara sesleniyoruz: Bugün yaşanan korkunç saldırıda arkadaşlarımızı darp ettiniz, biber gazıyla saldırdınız ama bilin ki direnişin 55. günü biter, 56. günü başlar!” çağrısıyla belirten ODTÜ bileşenleri, açıklamanın sonunda taleplerini belirtti:
“ODTÜ yönetimi polis ile işbirliğine son vermelidir!”
“KYK yurdunun
yapımı iptal edilmelidir!”
“ODTÜ yurdunun
yönetimi ODTÜ’ye ait olmalıdır!”
Ayrıca açıklama
sırasında kalabalık, “Her yer ODTÜ her yer direniş”, “Verşan Kök
ODTÜ’ye rektör olamaz” sloganlarını sık sık attı.
Son olarak, yurt inşaatının ilerleyen saatlerde mahkeme kararı ile durdurulmasına karşın ağaçların kesilmesi devam etmekte ve bölgeye polislerin eşliğinde çok sayıda inşaat araçları getirilmekte.
23 Haziran’da yenilenen İstanbul belediye başkanlığı seçimleri, iktidarın tarihsel seçim yenilgisini 800 bini aşan oy farkı ile pekiştirmiş oldu. Kitleler, oy hakkının gaspı girişimine karşı önemli bir sonuç elde etti.
Oy farkı niye arttı, AKP niye yenildi, bu ne kadar önemli
bir gösterge kabul edilmeli, bunlar üzerine çokça konuşuldu… Kim kimi tebrik
etti, hangi gazeteciler nasıl tutum sergiledi, ne dedi ne demedi magazinine de
fazlasıyla maruz kaldık.
O esnada dikkat çeken ilk açıklamalar ise şaşırtıcı
olmayacak şekilde sermaye birliklerinden geldi. Birer birer “her şeyin güzel
olması” adına kendi taleplerini sıraladılar.
Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK), Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED), TÜRKİYE Genç İş Adamları Derneği (TÜGİAD) tebrik mesajları ve birlik-beraberlik temennileri ile birlikte, ağız birliği yapmışçasına “hadi şimdi ekonomiye bakalım, artık şu reformları yapalım” minvalinde açıklamalar yapmayı ihmal etmediler.
Seçim bittiğine göre artık kaldığımız yerden hızlıca devam
etmek gerekirdi.
Bu reformların neleri kapsadığını ise iyi biliyoruz. En son 10 Nisan’da kıdem tazminatının gaspından emekliliğin tasfiyesine, vergi yükünün artmasından tasarruf tedbirlerine kadar emek düşmanı politikaların üzerine kurulmuş bir ekonomi planı tarif edilmişti.
Seçimin hemen ardından gelen zamlar, ÖTV ve KDV
indirimlerinin sonlanması da önümüzdeki döneme ilişkin bu saldırı planının ilk
örneklerini verdi.
Öte yandan, “ekonomiye bakalım” diyen taraf sadece
sermayedarlar değil. Bizzat seçim sonuçlarının kendisi, yaşanan ekonomik krizin
etkilerinden bağımsız düşünülemez. AKP’nin eriyen oylarının ana motivasyonunu da
burada aramak gerek.
Ancak bu değişimin kalıcı bir tutumdan ziyade bir tepki olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Ve bu tepkiye bir cevap sunulamazsa AKP’deki şu veya bu insana itiraz (şu anki süreçte damat ve/veya Soylu) noktasında kalacağına ya da AKP’nin kalesi görülen birçok semtte seçim sonucunda belirleyici olduğu gibi Suriye politikalarına vb. tepki üzerinden bir zemin ve alternatif bulmaya devam edeceği de ortada.
Bir cevap sunmak, öne çıkan sorunların ana kaynağının dayatılan ekonomik yıkım modelinde olduğunu açığa vurmak, ekonomik krize karşı emekten yana çözümleri anlatabilmek, yaygınlaştırabilmek, bu saldırılara karşı ortak bir mücadele hattı örebilmekle mümkün.
Üstelik bu sadece son seçimlerde açığa çıkan hoşnutsuzluğa bir yöneliş katmak için değil, tüm yıkıma rağmen halen kendini AKP’nin politikalarına mecbur hisseden önemli sayıda işçi-emekçiyi kazanabilmek için de geçerli.
Mesele, Türkiye’nin demokrasi ve emek mücadelesi içinde emekçilerin yeniden ana özne olabilmesinden, sermayenin ve iktidarın çözümlerine karşı kendi talepleri ve mücadele araçları ile cevap verebilmesinden ve işçi sınıfının öncülüğünde tüm ezilen kesimleri bu mücadele çizgisinde birleştirebilmekten geçiyor.
23 Haziran’da kitlelerin demokrasi adına aldığı bu önemli sonucu kalıcı bir kazanıma dönüştürebilecek tek yol bu. Ve bu yol hiçbir kimsenin başarısına, inisiyatifine, iyi niyetine terk edilemez.
Türkiye’de asgari ücret 2 bin 20 lira. Her 100 çalışandan en az 43’ü asgari ücretle çalışıyor. Bu en az yedi milyon işçinin asgari ücretle çalıştığı anlamına geliyor. Demek ki neredeyse kayıtlı sigortalı her iki çalışandan biri asgari ücretli! Peki, bu normal mi? Türkiye’deki asgari ücretli çalışanların toplam çalışanlara oranı Romanya’nın 3 Bulgaristan’ın 5, Macaristan’ın 15, İspanya’nın 45 katı. Sizce normal mi?
Sendikaların açıkladığı verilere göre 2 bin 20 liralık asgari ücret, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının (2 bin 67 lira) dahi altında kalıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla çalışıyorsunuz ama karnınız doymuyor; yatağa yarı aç giriyorsunuz. Üstelik güvencesiz, esnek ve uzun saatler çalışmak zorunda kalıyorsunuz.
Dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 7 bin lirayı aşmış durumda. Çalışanların ezici çoğunluğu zaten 7 bin liranın üzerindeki yoksulluk sınırının altında maaşlara çalışıyor.
Tablo hiç ama hiç iç açıcı görünmüyor. Lakin bu, tablonun daha “iyi” kısmı! Türkiye’de resmi rakamlara göre dahi işsizlik 5 milyona ulaşmış durumda. Geniş tanımlı işsizlik rakamı 8 milyon. İşsiz, hiçbir geliri olmayan işçi demek; hiçbir geliri olmayan! İşsizler yatağa her koşulda, çoluk çocuk aç giriyor.
İşçilerin üçte biri ise tamamen kayıt dışı
durumda. Sigortaları yok. Güvenceleri yok. Kıdemleri, ihbarları, emeklilik
hakları yok. Aldıkları maaş, çalışma koşulları tam anlamıyla bir kara düzen!
Diyelim onlarca yıl çalıştınız, çabaladınız, bir şekilde emekli oldunuz. SGK verilerine göre emeklilerin yarıdan fazlası asgari ücretin altında bir maaş alıyor. Üstelik düşürülen aylık bağlanma oranları ve emeklikte yaşa takılmalarla birlikte bu tablo giderek daha da bozuluyor.
Üstelik Türkiye’yi, 17 yıldır “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir iktidar yönetiyor. Peki, nasıl oluyor da yine de bunca yoksulluk, işsizlik olabiliyor? Cevabı basit! Kapitalizme abdest aldırarak, din kardeşiyiz diyerek, insanların inançlarını kullanarak, sömürüyü yutturmaya çalıştılar. Adaletten, eşitlikten, haktan anladıklarının sadece kendi zenginleşmeleri olduğu açığa çıktı.
Evet, milyonlar işsiz, milyonlar yoksul, milyonlar
yatağa aç giriyor. Ama bu kader değil. Buna hep birlikte son verebiliriz. Yeter
ki örgütlenelim, işçi sınıfının birliğini sağlayalım.
İşte
göz göre göre geldi zamlar. Başından beri söylüyorduk, “Bu hükümet kendisinin
sebep olduğu ekonomik krizin faturasını biz emekçilere ödetecek” diye. Tabii
belediye seçimlerini bekliyorlardı, sonra da İstanbul’daki tekrar seçimi.
Motorine 29 kuruş zam geldiği; bu zammın pompa fiyatına 21 kuruş olarak yansıyacağı haberi gelmişti. Yıl başından bu yana başta benzin olmak üzere akaryakıt ürünlerine 11 kez zam geldi. Bu arada benzinin litresi de 7 lirayı gördü. Bu zamlar tabii ki taşımacılık üzerinden bütün ürünlere yansıyacak.
Ardından çay ve şekere yüksek oranda zam yapıldı. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şeker fiyatının bugünden geçerli olmak üzere yüzde 16 artırıldığı duyuruldu. Buna göre, kristal şekerin fabrika çıkışı satış fiyatı kilogram başına KDV hariç 3,57 liraya yükseldi.
ÇAY İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR) durur mu, o da kuru çaya yüzde 15 zam yaptı.
Bunlar açıkça ilan edilen zamlar ama bir de mutfak enflasyonu var: Gıda fiyatlarındaki artış son 6 ayda yüzde 26,5, bir yıllık artış ise yüzde 56 oldu. Dayanılacak gibi değil.
Üstelik toplumsal sınıflar için enflasyonun düzeyi de farklı. En yoksul yüzde 10’luk kesimin harcadığı her 100 liranın 31 lirası gıdaya giderken, en zengin yüzde 10’luk kesimin 100 liralık harcaması içerisinde gıdanın aldığı pay ise 13 lirada kalıyor. Gıda fiyatlarında yaşanan artış ve azalışlar, harcamalarının büyük bölümünü gıdaya ayırmak zorunda bulunan yoksulların enflasyonunu zenginlere göre çok daha fazla etkiliyor.
İşçiler ve emekçiler gıda harcamalarının büyük bölümünü ekmek, tahıl ve sebzeye ayırırken, zenginlerin gıda harcamalarının büyük bölümünü et, balık ve deniz ürünleri meydana getiriyor.
Haziran 2019 itibarıyla son bir yılda ekmek, un, bulgur, makarna ve benzerlerinin fiyatlarında yüzde 18,99, et-balık fiyatlarında yüzde 19,38, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatlarında yüzde 46,87 artış yaşandı. Bir yıl öncesine göre katı ve sıvı yağ fiyatları yüzde 23,15 arttı. Meyve fiyatları yüzde 101,41, sebze fiyatları ise yüzde 176,8 artış gösterdi. Bakliyat fiyatları yüzde 17,79, diğer gıda fiyatları ise yüzde 30,38 yükseldi.
Koç Holdingin üç yıllık sözleşme, vardiya sisteminde değişiklik ve mazeret
izinlerinin azaltılması dayatmalarıyla tıkanan TÜPRAŞ’taki toplu iş sözleşmesi
Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından karara bağlandı. YHK’nın kararının, Koç
yönetiminin görüşmelerde geldiği noktanın da gerisinde olması, patronların ve
hükümetin yeni bir toplu sözleşmeler eşiğinde olan işçi sınıfına yolladığı
kesin bir saldırı sinyali teşkil ediyor.
Koç yöneticileri TÜPRAŞ işçilerin ısrarlı eylemlerinin
ardından teklifte 3 yıllık sözleşmeden vazgeçmiş, zam oranını yüzde 10’a
çekmiş, vardiya değişikliğinde ise ısrarını sürdürmüş ve sistemin “işveren ve
sendikanın ortak komisyon kurarak” değiştirilmesi önerisini geliştirmişti. YHK
ise verdiği kararda sözleşmeyi 3 yıllık olarak belirledi, vardiya sisteminin
değiştirilmesine karar verdi, mazeret izinlerini ise amirlerin onayına bağladı.
Ücretlerde ise zam oranını yüzde 6 olarak belirledi (en son yıllık enflasyon
yüzde 18,71 olmasına rağmen).
Sektörde grev yasağının bulunması elbette başından
beri patronun elini güçlendiren bir unsurdu. Nitekim, işçilerin taleplerini
ısrarla reddetmesi, özellikle de işyerindeki sömürü oranını artırmaya yönelik
olarak vardiya sistemini değiştirmekte diretmesi, sözleşmenin kendi isteği
doğrultusuna YHK’da bağlanmasına yönelik bir stratejiydi. İşçiler ve yerel
sendika yöneticileri bu YHK (yani hükümet) ve patron işbirliğinin
farkındaydılar ve çeşitli eylemlerle YHK’dan önce taleplerinin kabul edilmesi
yönünde basınç uyguladılar. Ama olmadı.
Neden olmadı? Bunun en başında elbette Türk-İş ve ona
bağlı Petrol-İş yönetimindeki sendika bürokratlarının hain tutumu geliyor. Tüm
sendikacılık anlayışlarını patronların iyi niyetine ve onlarla “müzakere”
yöntemine bağlayan bürokratlar sınıf seferberliğinin önünde gerçek bir engel
oluşturdular. Petrol-İş Genel Başkanı Ali Ufuk yaşar, “Eylem yapıyorsunuz, TİS
sürecini geriyorsunuz. TÜPRAŞ yönetimi görüşmüyor müzakere etmiyor. Eylemi
bitirin, ben diyalogla çözerim” diyerek TÜPRAŞ işçilerini açıkça suçladı,
onları kandırmaya çabaladı.
Öte yandan ne onun ne de diğer Türk-İş yöneticilerinin
aklından, (bırakın en azından sektörde bir genel grev çağırısında bulunmayı) TÜPRAŞ
işçileri etrafında eylemli bir dayanışma seferberliği oluşturmak bile geçti.
Oysa TÜPRAŞ sözleşmesi, topu sözleşmeler sürecine girildiği bir dönemde
(özellikle kamu, tekstil ve metal işkollarında) işçi sınıfı için bir örnek, bir
referans oluşturacaktı. Şimdi bu yeni döneme işçiler, Türk-İş bürokratlarının
ihaneti nedeniyle yenik olmasa bile moralsiz halde giriyorlar.
Ama TÜPRAŞ sözleşmesinin bu biçimde bağıtlanması nihai bir yenilgi sayılmaz, sayılmamalı. Bir kere TÜPRAŞ’ta işçiler yeniden toparlanıp mücadelelerini çeşitli biçimlerde ve yeni hedeflere yönelik olarak sürdüreceklerdir, sürdürmelidirler. Vardiya sistemindeki değişikliklere karşı aktif ve/veya barışçıl direnişler ve protestolar, enflasyon oranında ek zam için ısrarlı talepler, izinler konusunda tavizsiz tutumlar ve işyeri içi dayanışmalar, vb. çeşitli mücadele yöntemleri olarak uygulanabilecektir. Geleceğe yönelik bu mücadelede metal işçilerinin 2015’te yarattıkları “fırtına” örnek oluşturmalıdır. İşçiler Türk Metal ve metal patronlarının sendikası MESS’in imzaladığı üç yıllık ve düşük zam içeren sözleşmeyi, üç ay sonra şalter indirip, iş yeri işgaline varan kararlı tutumla geçersiz hale getirmişlerdi. Bu, TÜPRAŞ’ta da başarılabilir.
Evet başarılabilir. Yeter ki işçiler işyerindeki
birliklerini koruyabilsinler; tüm işçileri içeren komiteleşmelerini
örgütleyebilsinler; yeni girişimlerine ortakça karar verebilsinler; önlerine
dikilen bürokratları kenara itebilsinler; dayanışmalarını ve seferberliklerini
en azından bulundukları bölgelerde diğer işyerlerine yaygınlaştırabilsinler.
Hükümet
ve patron işbirliğiyle bastırılmaya çalışılan TÜPRAŞ deneyiminden alacağımız
çok ders var. Rejimin ve işverenlerin, sendika bürokratlarının da yarımıyla işçi
sınıfına yönelik ağır saldırısı başlamış durumda. Bunun karşısında ancak tüm
işçi sınıfının birliği, aktif mücadelesi ve emekçi seferberliğinin
yaygınlaştırılmasıyla durabiliriz.
Seçim süreci bitti. Yerel yönetimler içinde Türkiye’nin en büyük üç kentini ve en büyük altı kentin beş tanesini kaybeden iktidarın önümüzdeki süreç içinde ekonomiyi etkileyecek hem iktisadi hem de siyasi sorunlarla yüzleşmesi gerekecek. Bunların bazıları İran-ABD gerilimi, Doğu Akdeniz doğalgazı paylaşımı, F-35 ve S-400 gibi uluslararası sorunlar; bazıları da işsizliğin ülke tarihindeki en yüksek seviyede olması, Türk lirasının (TL) değersizleşmesi, üretimde dışa bağımlılık ve dış borç gibi ülke içindeki iktisadi sorunlardan oluşuyor.
Çözülmesi gereken tüm bu problemler yanında başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin merkez bankalarının (MB) faiz indirme ihtimalinin, Türkiye gibi hem iç hem de dış sorunlardan en çok etkilenen kırılgan ülkeler için bir umut olacağı söyleniyor. Peki, ABD merkez bankası (FED) tıpkı 2013 yılından önceki gibi dünya geneline ucuz ve bol para saçarak Türkiye’nin büyüme oranlarına olumlu anlamda katkı yapabilir mi? Siyasal iktidarın içine düştüğü kördüğüm ortamında FED’in son dakika yardıma yetişmesini umanlara kötü haberlerimiz var.
Son 10 aydır ekonomide yaşadıklarımızın özeti şu: TL’nin aşırı değer kaybı maliyet enflasyonunu azdırdı. Bu enflasyon sonucunda iç talebin ve ithalatın daralmasını ve iktisadi küçülmeyi engellemek isteyen iktidar, seçimler sebebiyle de kamu kaynaklarını fütursuzca harcadı. Kredi bolluğu yaratarak ve dışarıya yüksek faizli tahvil satarak iç ve dış borçlanmayı artırma yoluna gitti. Geleceği düşünmeyerek, yaptıklarıyla günü kurtarma operasyonlarını seçen iktidar, iç talepte istediği düzeyi yakalayamadı. Ekonomik küçülmeyi engelleyemedi. İşsizliği azaltamadı. Kamu kaynakları artsın ve talep yükselsin diye ÖTV gibi vergi indirimi yollarına başvurduğu için bütçe açığı tahmin edilenden çok daha fazla arttı.
IMF olmadan, kendi iç reçeteleriyle ekonomiyi düzlüğe çıkarmak isterken yokuş aşağı inmeye devam ediyoruz. Planlı ve merkezi bir ekonomi altında işçi denetimi olmadan düzlüğe çıkamazsınız, ancak emperyalizmin kurumsal yapılarının yardımlarıyla günü kurtarabilirsiniz. Bunu defalarca söyledik. Ancak bu işçi ve emekçilerin çalışma koşulları ve özlük hakları için çok büyük bir kayıp olur.
Seçimlerden büyük bir yenilgi alan iktidar, işçi sınıfına dönük büyük bir saldırı dalgası daha başlatmak için gereken güveni önümüzdeki süreç içinde bulamayabilir. FED’in faiz indirim ihtimali bu güvensizlik içinde iktidar için olumlu gözükse de henüz indirim yapılacağı kesin değil. Her şeyden öte, emperyalist ülkelerin merkez bankalarının olası faiz indirimleri, dünya ekonomisindeki gerileme ihtimallerinin artması anlamına geliyor. Dünya ekonomisi kötüye giderken Türkiye’nin tam tersinin yaşaması mümkün değil.
Öte yandan, S-400 meselesi yüzünden ABD’nin Türkiye’ye parmak salladığı bir konjonktürde bu paranın Türkiye’ye geleceğinin garantisi yok. Öyle ki, ülkenin iç siyasetindeki olumsuzluklar patronlar dünyasında bile güvensiz bir ortam yaratmakta, dolayısıyla paranın Türkiye’ye ak(a)mayacağı olasılığını güçlendirmekte. Bu süreçte Japonya’da yapılacak G-20 zirvesinin sonuçlarını iyi takip etmek gerekir.
Son olarak, biz sosyalistler ekonomiyi bir rakamlar yığınına indirgeyemeyiz. Ekonomi sadece rakamların birbirleriyle etkileşimi olsaydı dolar yükseldiğinde ekonomi batar, düştüğünde de her şey çok güzel olurdu. Ama biz her şeyin nasıl güzel olacağını, bölüşüm ve mülkiyet ilişkilerinin belirleyeceğini düşünüyoruz. Yani sınıf mücadelesindeki dengenin nasıl gerçekleştiği bizi en çok ilgilendirir. Bu sebeple, kapitalizm altında gerçek anlamda bir çıkış olmadığının, emperyalizmden ve onların kurumlarından gerçek kopuşun işçi sınıfının denetimi altında planlı ve merkezi bir ekonomik yapılanmadan geçtiğinin altını bir kez daha çiziyoruz.
Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arayışları, Türkiye ile Yunanistan’ı kıta sahanlığı eksenli bir çatışmanın eşiğine getiriyor. Bir süredir Türkiye’deki rejim krizinin değişik safhalarıyla da harmanlanarak yükselen çekişme, Kıbrıs sorununu doğrudan ilgilendirdiği gibi, bu tabloya şimdi ABD, İsrail ve Mısır da başat bir aktör olarak katılıyor.
Doğu Akdeniz, emperyalist dünya açısından hayati bir yere sahip. Zira dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden yapılıyor. Kıbrıs’taki emperyalist üslerin asıl amacı, Ortadoğu’yu ama özellikle Süveyş Kanalı’nı kontrol etmek.
Bu nedenle emperyalist dünyada rekabet halindeki bütün güçler Kıbrıs’ta kıyasıya bir konum elde etme arayışında. Öte yandan, bu kaotik görüntü, birkaç yıl önce Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve kaynaklarının bulunması ile çok daha patlamalı bir karakter kazandı.
Son bilgiler, söz konusu rezervlerin 2 trilyon metreküpe ulaştığı ve bunun yeni keşiflerle artabileceği yönünde. Bu miktarın büyük kısmı Mısır’ın hemen açığında ve Nil Deltası’nda bulunuyor. Diğerleri ise Kıbrıs’ın 150 km kadar güneyine dağılmış durumda. Çok açık ki bu rezervler, birbirleriyle bölge hakimiyeti konusunda rekabet halindeki ülkeler açısından, ama özellikle de bu rezervleri işletme konusunda ağızlarının suyu akan çokuluslu şirketlerin kâr oranları açısından stratejik bir önem taşıyor.
Güney Kıbrıs Cumhuriyeti keşfedilen rezerv alanlarını 13 parsele ayırdı ve emperyalist enerji tekellerine pazarlamaya girişti. Bu tekeller arasında ABD’den ExxonMobil, ABD-İsrail ortak şirketi Noble Energy, Fransız tekeli Total, İtalyan tekeli ENI, Güney Koreli Kogas ve Katarlı Qatar Petroleum ilk sırada gelenler.
Öte yandan, çizdiğimiz manzara, alın teriyle geçinen emekçilerin yakın gelecekleri açısından tek bir anlam taşıyor: Bölgenin kontrolüne yönelik mücadelelerin yoğunlaşması ve tüm Akdeniz’in doğusunun askerileştirilmesi.
Her bir enerji şirketi peşi sıra kendi silahlı güçlerini de Akdeniz açıklarına sürükledikçe, bölgede uzlaşmaz noktalara taşan çıkar çatışmaları, Akdeniz’i silahlı bir mücadele alanı haline getirme riskini yoğunlaştırıyor. Özellikle de Suriye’deki savaş bahanesiyle neredeyse dünyanın tüm emperyalistlerinin Doğu Akdeniz’de donanmalarıyla bayrak göstermekte oluşu alarm verici bir gelişme.
Doğalgaz rezervlerine muhtaç durumdaki Türkiye içinse durum hayli zorlu. Zira Türkiye, adanın güneyindeki rezervler üzerinde hak iddia ediyor. Siyasi nüfusunu ve pazarlık gücünü yaymak içinse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) üzerinden TPAO ile yapılan anlaşmaya dayanıyor; Kıbrıs’ın ilan ettiği ve tekellere pazarladığı parsellerin bir kısmını kendi münhasır ekonomik bölgesi olarak ilan ediyor ve sondaj için girişimde bulunuyor.
Kıbrıs’ta Rum ve Türk egemen sınıflarının çıkarlarını temsil eden bıktırıcı geleneksel politikalar, adaya işgal, sürekli savaş hali ve neoliberal yağmadan başka bir seçenek bırakmamış görünüyor.
Oysa bizim bir ilham kaynağımız var… İki Kıbrıslı komünist. Biri Türk, biri Rum. Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis. Onlar, 11 Nisan 1965 günü barış ve birlikte yaşamı Kıbrıslı Türklere anlatmak üzere Larnaka’ya giderken karşıdevrim güçleri tarafından pusuya düşürülüp katledildiler. Bu iki yoldaşın başları birbirlerinin omuzuna düşmüş görüntüsü hâlâ bizler için bir sancak.
Kıbrıs’ta zenginlik
kaynaklarının kullanımına ve paylaşımına karar vermesi gereken asıl irade, adanın
emperyalizmden ve yayılmacı güçlerden bağımsızlığını sağlayacak olan Türk ve
Rum kökenli işçiler ve emekçiler olmalıdır. Savaş tehlikesini Akdeniz’den
defetmek için emperyalizmin vasiliğini reddeden tüm Kıbrıs işçi sınıfının
birliğini ve emperyalist planlardan bağımsızlaşmasını hedefleyen devrimci bir
sol alternatifin inşasına ivedilikle girişmek bir zorunluluk halini almış
durumda.
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun 2019 yılı için
hazırladığı “İşçiler İçin Dünyanın En Kötü Ülkeleri” başlığını taşıyan Küresel
Hak Göstergesi Raporu’nda 2019 yılında işçiler için en kötü on ülke şu
şekilde sıralanıyor: Cezayir, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala,
Kazakistan, Filipinler, Suudi Arabistan, Türkiye
ve Zimbabve.
Yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda olan ve bir sömürü aracına (mesela bir atölye) sahip olmayan kişiye işçi dendiğine göre, Türkiye nüfusunun beşte dördü ait olduğu sınıf itibariyle dünyanın en kötü koşullarında yaşıyor!
Görünen o ki Erdoğan’ın “tek devlet, tek vatan, tek bayrak ve
tek millet” diye açıkladığı rabia işareti, sıkılıp yumruk yapıldığında
patronlar için işçilere yönelen tekçi bir patron zulmü manasına geliyor.
31 Mart seçimlerinin hemen ardından Cumhurbaşkanı dört buçuk
yıllık seçimsiz bir sürece girildiğini söylemiş ve Türkiye patronlarının
ekonomiye yönelik şok tedbirlerini hayata geçirme sözünü vermişti.
Erdoğan’ın basınçlara dayanamayarak İstanbul seçimlerini iptal etmesi, bu saldırıların bir süre için rafa kalkmasına sebep oldu. Patronlar sınıfı Erdoğan’a, onun yakın çeperinin çıkarı adına tüm patronların ihtiyacını (ekonomik yıkım paketi) ötelediği için kızgındı. Ancak 23 Haziran seçimlerinin Cumhur İttifakı için çok daha ağır bir yenilgi ile sonuçlanmasının ardından, Erdoğan “Tekrar çal Sam” dedi ve yenilgiyi “olgunlukla” kabullenen AKP kadroları ile beraber ekonomik yıkım paketi için kolları sıvadı.
Yakın dönemin reform adı altında planlanan saldırılarını dört başlık altında sıralayabiliriz: yeni vergiler, kıdem gaspı, emekliliğin tasfiyesi ve tasarruf/kemer sıkmalar. Albayrak’ın sıraladığı vaatler ve patronların taleplerine bakacak olursak bizim açımızdan her şeyin beter olması hedefleniyor.
Yeni vergiler ve zamlar
Pakette vergi indirimi dediğine aldanmayın. Çünkü bizden değil, patronlardan bahsediyor. Bizim payımıza düşen, vergi zamları ve yeni vergiler oluyor. Sonuç olarak Erdoğan, KDV türü yeni bir verginin mucidi olmak istiyor. Şimdilik tasarıda adı GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) olan vergiye göre poşetten alınan 25 kuruş gibi ambalajlı her şeyden vergi alınması isteniyor. Bu vergi hayata geçerse Türkiye, Avrupa’nın en büyük çevre vergisi toplayan ülkesi haline gelecek. Alınan vergiler doğrudan bütçeye aktarılacak ve harcama denetlenemeyecek. Bu sayede patronların zaten çok az ödedikleri vergileri daha da azaltılabilecek. Biz emekçiler için ise bu A’dan Z’ye her şeyin zamlanacağını işaret ediyor.
Kıdem tazminatının gaspı
Maaşımızdan yapılan kesintilerden biriken işsizlik sigortasının
fona aktarıldığında ne olduğunu gördük. Fon 2008 krizinden beri ülkenin en
zenginlerinin çıkarı için kullanıldı. Patronlar fon sayesinde işçilerinin SGK
primlerini ödedi, İŞKUR aracılığı ile bedava işçi çalıştırabildi ve yığınla
teşvik aldı. Fon öylesine yağmalandı ki, geçtiğimiz ay ilk kez açık verdi. Buna
karşı hükümet patronları rahatlatabilmek için yeni bir fon arıyor. Bunu
yaparken de bir taşla iki kuş vurmak niyetinde. Hem iş güvencemizi kaldırmak
hem de maaşımızdan yeni bir kesintiyi fonda toplayıp (tıpkı işsizlik sigortası
fonu gibi) biriken parayı da yine patronların hizmetine sunmak istiyor.
Emekliliğin tasfiyesi
Emekçilerin çoğunluğu allanıp pullanan zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi’nin (BES) ne olduğunu çabuk anladı ve ezici çoğunluğumuz uygulamaya otomatik olarak sokulmuş olmamıza rağmen BES’ten caydı. Şimdi ise yeni ekonomik saldırı paketi BES’ten cayma hakkını kaldırmayı hedefliyor. Böylece maaşlarımızdan yapılacak yeni kesintiler bankerlerin kasalarını dolduracak. Zamanı gelip de paramızı geri almaya hak kazandığımızda ise (eğer banka batmamışsa) alacağımız meblağ zaten enflasyon tarafından yutulmuş ve bankalar ciddi bir gelir elde etmiş olacak. Ayrıca emeklilikte yeni bir reforma gidileceği ifade edilerek emeklilik yaşının daha da artacağının sinyali veriliyor.
Tasarruf
Tasarruf söyleminin ne anlama geldiğini biliyoruz: kemer sıkma. Bunun karşılığı ne? Eğitim, sağlık, emeklilik vb. kamu hizmetlerinde kısıtlamalar bizleri bekliyor. İçeriği tam olarak açıklanmamış olsa da tüm kamu hizmetlerini daha pahalı yahut ulaşılamaz hale getirmeyi hedeflediklerini öngörebiliriz.
Patronlar cephesinde
son durum
Söylenenin aksine, patronlar cephesi kritik noktalarda
yekvücut. En büyük sorunun daha fazla kâr elde edememek olduğunu biliyorlar ve
iktidardan işçilere yönelik bir yıkım paketi talep ediyorlar. Eski patron
siyasetçileri ve bürokratlar “devletin bekası her şeyden üstündür” derlerdi.
Bugün ne denmeye çalışıldığı her zamankinden daha net: “Patronların ihtiyaçları
her şeyden üstündür!”
Görünürde AKP ile kanlı bıçaklı olan diğer patron partileri de söz konusu ekonomik yıkım paketi olduğunda Erdoğan’ı karşısına almıyor. Çünkü yapılmak istenen konusunda ayrıntılarda ayrışıyor olsalar da genelinde hemfikirler. Patron cephesi saldırı paketini ciddiye alıyor ve paketin en güçlü şekilde hayata geçirilmesini istiyor. Bunun için de Erdoğan’ı önemli bir lider olarak görmeyi sürdürüyor.
Ekonomik yıkım paketinin hayata geçirilebilmesi için Türkiye’nin emperyalizmden kopmaması ve gerçek demokratik mevzilerin daralması gerekiyor. Bunların yapılabilmesi için de işçi ve emekçilerin örgütlülüğünün parçalanması, grev ve her türden hak arama mücadelelerinin bastırılması gerekir. Patron cephesi bunun farkında.
Çözüm için, örgütlerimizi patrondan ve devletten bağımsız
hale getirmemiz ve patron cephesinin karşısına birleşik bir işçi cephesi ile
çıkmamız gerekiyor.
Bunu hayata geçirebilmek için de İşçi Demokrasisi Partisi olarak ekonomik yıkım paketine karşı tüm emek örgütlerini bir araya gelmeye davet ediyoruz. Kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin görünürdeki ilk mevzii, bu saldırı dalgasını durdurmak olmalıdır.
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” denir. Ne doğru bir söz! 31 Mart öncesi, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” deniyordu. Şimdi “kazanç sembolik” deniyor. 31 Mart öncesi ölümden öte köy yoktu; her şey beka ile başlayıp beka ile bitiyordu. Şimdi “demokrasi” kazandı deniyor.
6 Mayıs YSK kararıyla namusu kurtarılmaya çalışıldığı iddia olunan demokrasinin kötü yola düşmeden “kazanmış” olmasına şükür mü demeliyiz?
İmamoğlu şu an Demirtaş’ın yanında değilse bu iktidarın “iyi niyetinden” öte, şartların “müsait” olmamasıyla ilgili değil mi? Başta “it” mevzuu olmak üzere bükemediği bileği kırmak için iktidar çok heves etmedi mi? Bugün işlerin “atı alan Üsküdar’ı geçti” şeklinde gidemiyor olması, güçler dengesinin iktidar için “müsait” olmamasından kaynaklı. Bunu biliyoruz! Yoksa birden sandık ve millet iradesi aşkları depreştiği ve demokrat olmaya karar verdikleri için değil! İşte bu yüzden hafıza-i beşer; çünkü fark azken 31 Mart sonrası ya tutarsa diyerek tüm yolları denediler.
Tarihin cilvesi, 23 Haziran’da fark bu kez 58’le çarpılarak
806 bin olarak tecelli etti. Bu kadar çarpılınca deneyecek halleri kalmadı. 16
Nisan 2017 rejim referandumunda ve 24 Haziran 2018 başkanlık seçimlerinde minareyi
kılıfına uydurduğunu sanan Cumhur İttifakı, icat ettiği sistemde gerçekleşen
ilk seçimlerde böylece yenilgiden öte tarihi bir hezimet yaşamış oldu. Üstelik bu
hezimetin taşlarını birer birer, özenle, kendileri döşediler…
Peki, bitti mi, yeni
mi başlıyor?
Tek sorun gerici Cumhur İttifakı ve tek hedef onun kaybetmesi olsaydı, bu tabloya göre evlere dağılabilirdik. Her şey çok güzel olduğu için değil, nasıl olsa bunu kitleler adına yaptığını söyleyen birileri olduğu için! Lakin mesele o kadar basit değil! Konuşmaya “faşizm” diye başlayıp sonunda “uzlaşma” diye bitirenlerin Türkiye’nin gerçek sorunlarının çözümü önündeki en önemli engellerden olduğunu bilelim. Her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmemek numarasına karşı başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler olmak üzere tüm toplum uyanık olmalıdır. 31 Mart-23 Haziran arası 84 günlük sürede yüz binlerce insanın kararını bir kutuptan öbür kutba değiştiren etmenin umuttan öte bıkkınlık ve tepki olduğunu görmek gerekir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere kitlelerin devasa sorunları ve beklentileri var. “Mış” gibi yapılırsa, hep olduğu gibi, kazançlar ışık hızıyla kaybolur. Adil ve eşit bir bölüşüm düzeni uğruna mücadele edilmeden şapkadan çıkacak olan bir kez daha eşitsizlik ve hayal kırıklığı olacaktır. “Sol” görünümlü olsa bile başka bir neoliberalizm mümkün değildir. Uygulayıcısı CHP/İmamoğlu olduğu için sömürü düzeni daha “makul” olmaz. Tam bu noktada solda hemen her durumda tanık olduğumuz demokratik yanılsamanın ve emek eksenli mücadeleyi erteleme anlayışının bir kez daha bu çerçevede ön aldığını görüyoruz. Yaşam biçiminden laikliğe, her biri temel önemdeki meselelerde kutuplaşmanın içinden çıkılamaz bir hale gelmesinin nedeni esas kutuplaşmanın yani emek-sermaye kutuplaşmasının göz ardı edilmesidir. Kısacası sorun kutuplaşmada değil yanlış kutuplaşmadadır. Türkiye’nin bugün hiç olmadığı kadar gerçek bir sınıfsal kutuplaşma programı ve anlayışına ve mücadelesine ihtiyacı bulunuyor.
Fabrika ayarlarına
dönmek!
Tam bu noktada sağdan sola, tekmili birden sistemin tüm sözcülerinde RTE’nin asabiyetine son vermesi ve yeniden o eski mutlu mesut fabrika ayarlarına dönmesi yönünde umut değil ama büyük bir beklenti, temenni olduğu görülüyor. Yani “reis” şöyle bir-iki adım geri atsa bütün sistem büyük bir soluk alacak! Bu yönde en ufak bir niyet ve çabası bulunmayan RTE/AKP fabrika ayarlarına istese de dönemez! İki nedenle: Bir, artık öyle bir fabrika ayarı yok; iki, RTE/AKP geri dönüşü olmayan, tek yönlü bir yolculuğa çıkmış durumda. Ve bu yolculukta mutlu son olmadığı gibi herhangi bir iflah olma ihtimali de bulunmuyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İstanbul tekrar seçiminin “selametle” neticelenmesi üzerine İmamoğlu’nu tebrik ederken “Türkiye’nin uzun ve gururlu bir demokrasi geleneği var…” açıklaması yapmış. Uzaktan bakınca nasıl göründüğünü bilmiyoruz lakin Türkiye’nin ne uzun ne de gururlu bir demokrasi geleneği olduğunu söyleyebiliriz. Bildiğimiz tek gerçek, bizleri kurtaracak olanın kendi kollarımız olduğudur. Sadece uğruna mücadele ederek kazandıklarımız bizimdir, ki kazanmak da yetmez onları korumak da gerekir. Korumak ise sadece ve sadece örgütlü olmakla ve mücadeleyle mümkündür.
19 Aralık 2018’den bu yana ekmek, yakıt, tüp ve elektriğe gelen zamlara karşı sokakta olan Sudan halkı, takvimler 11 Nisan 2019’u gösterdiğinde diktatör el-Beşir’i koltuğundan etmeyi başarmıştı. Mısır ve Cezayir’de yaşananlara benzer bir şekilde, isyancıların diktatörün devrilmesinden sonra diktatörlük rejimini de ilga etmesini istemeyen ordu iktidara el koymuş ve el-Beşir’i tutuklamıştı. Yeni kurulan askeri yönetim, iki senelik bir geçiş döneminin ardından seçimlere gidileceğini açıklamıştı. Kitlelerin ordunun bu erteleyici tutumunun ardından aldıkları seferberliği sürdürme kararı, 4 Haziran’da Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Orgeneral el-Burhan’ı, genel seçimlerin 9 ay içinde yapılacağını ilan etmek zorunda bırakmıştı.
Sudanlı işçiler için, gündeme getirdikleri demokrasi ve ekmek
sorununun, rejimin eski ve yeni gardiyanlarının birbirleriyle yarışacağı
göstermelik bir burjuva seçim töreniyle çözüme kavuşması mümkün değil. Bu
nedenle Haziran’ın başında ülkenin başkenti Hartum’daki Savunma Bakanlığı’nın
önünde yapılan kitlesel bir oturma eylemine ordu silahlarla saldırdığında,
sendikalar genel grev kararı aldı. Sudanlı Doktorlar örgütünün Merkez
Komitesi’nin açıkladığı sayılara göre oturma eyleminde rejim güçleri tarafından
118 gösterici öldürülmüş, 784 gösterici de yaralanmıştı. Askeri Geçiş Konseyi’nin kendi altında
oluşturduğu ve aslında rejimin paramiliter gücü olarak çalışan Hızlı Destek Güçleri (HDG), oturma eylemleri ve genel grev
süresince yakaladığı birçok
işçiyi, ayaklarına taşlar bağlayarak, köprülerden Mavi Nil Nehri’ne attı.
9 Haziran’da yapılan genel grevin talebi, iktidarın bir an önce askeri konseyden alınıp demokratik yollarla seçilmiş bir hükümete verilmesiydi. Genel grevin ülkeye hâkim olduğu sırada Askeri Geçiş Konseyi’nin Başkan Yardımcısı General Muhammed Hamdan Dagalo’nun Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ı ve Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Orgeneral el-Burhan’ın da Mısırlı darbeci Sisi’yi ziyaret etmekte olduğunu belirtmekte fayda var.
Sekiz sendikanın birliğinden oluşan bir konfederasyon olan Sudan Meslekler Birliği’nin çağrısıyla yapılan grev, ulusal çapta üretimin ve ulaşımın felç olmasına tanıklık etti. Damazin, Mavi Nil, El-Ubeyd, Kuzey Kurdufan, Vad Medeni ve Port Sudan gibi ülkenin ekonomik olarak gelişmiş kentleriyle yerellerinde fabrikalar, işyerleri, hastaneler, okullar, devlet daireleri ve ulaşım araçları çalışmadı. Hartum Havalimanı uçuşların birçoğunu iptal etmek zorunda kalırken, grevciler şehirler arası yolların birçoğunu da tuğlalardan ve lastiklerden yapılan barikatlarla kapadı. Genel grevin ülkeye egemen olduğu süre boyunca kolluk kuvvetleri 4 grevci işçiyi öldürdü.
Reuters ajansına konuşan ve bir gıda işçisi olan Ahmet el-Nur,
grev sırasında aşağıdaki sözleri dile getiriyordu: “Sudan Meslekler Birliği
grevin sonlandığını duyurmadan işe geri dönmeyeceğiz. Sudan’ın sivil bir
hükümet tarafından yönetilmesi gerekiyor.”
Buna rağmen, muhalif güçlerin cephesi olan Özgürlük ve Değişim İttifakı (ÖDİ), 3 günlük genel grevin ardından grevi sonlandırma çağrısında bulundu ve cuntayla bir anlaşmaya vardığını duyurdu. Sudan Meslekler Birliği’yle birlikte 22 muhalif örgütün içinde yer aldığı ÖDİ’nin rejim karşısında ihanete ve teslimiyete varan bu tutumunun, Sudanlı işçileri ve yoksulları ikna edip edemeyeceği ise bir soru işareti.
25 yaşındaki grevci eğitim işçisi Emad İbrahim’in de dediği
gibi: “Devrimimizi çalmaya çalışanlara bir mesaj göndermek için sokakları
bloke ettik; başaramayacaksınız.”
Erdoğan iktidarının dış politikada yaşadığı buhran giderek
derinleşiyor. ABD ve Rusya arasında salınım yaparak “bölgenin lider gücü” olma
hayalleri kuran Saray yönetimi, ülkenin egemenlik haklarının giderek daha fazla
zedelendiği, manevra alanlarını önemli ölçüde yitirdiği bir tabloyla karşı
karşıya. S-400 alımı çerçevesinde yaşanan gelişmeler, bu durumun açık bir
yansıması niteliğinde.
NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasına ABD başından beri itiraz etmekteydi. Türkiye’nin Rusya’ya ödemeyi yapıp teslimat tarihinin somutlaşmasının ardından çeşitli yaptırım tehditleri geldi. Türkiye’nin hâlihazırda ödeme yapmış olduğu F-35 programından çıkartılması ve askeri ve mali alanlarda bu yaptırımların genişletilmesi gündeme geldi. Son olarak, Türkiye ve ABD hükümetleri arasındaki pazarlıkların şimdilik sonuçsuz kalmasının ardından, Türkiye NATO’nun F-35 programından çıkartıldı ve S-400’lerin mümkün olan en yakın zamanda teslim alınacağı ilan edildi.
Erdoğan yönetimi gelişmiş bir hava savunma sisteminin Türkiye’nin çok acil bir güvenlik ihtiyacı olduğunu iddia ediyor ve bunun için bütçeden milyarlarca dolar harcanmasında bir beis görmüyor. Bir egemen ülkenin vatandaşlarını dış tehditlere karşı koruması hiç şüphesiz onun hakkıdır. Ne var ki, burada sorulması gereken soru bu dış tehditlerin kimler olduğu ve kimler tarafından belirlendiğidir. Bugün ülkede siyasetin Beştepe Sarayı’nın kapalı duvarları ardında Tek Adam tarafından belirlendiği hepimizin malumu. Dolayısıyla Tek Adam yönetiminin “dış tehdit” olarak nitelendirdiği herhangi bir şey, bir anda bir “milli mesele” haline geliyor ve devlet bütçesinden milyarlarca dolar silah yatırımlarına harcanıyor, askerler yurtdışı operasyonlarında “şehit olmaya” gönderiliyor.
Peki, şu anda Türkiye’nin S-400 alımıyla Rusya’ya 2,5 milyar dolar ödemesini gerektiren acil güvenlik tehdidi nedir? Böyle bir yakın tehdit için Saray’dan yapılmış net bir açıklama yok fakat hükümetin bu konuda Suriye’yi örnek gösterebileceğini varsayabiliriz. Ama bu noktada Suriye’den füzelerin veya uçakların niye ülke vatandaşlarını tehdit edebileceğini sormak gerekiyor. Bu durumun yegâne sorumlusu Erdoğan yönetiminin Suriye’ye dönük uyguladığı maceracı ve yayılmacı dış politikadan kaynaklanmakta. Dolayısıyla Suriye’den gelebilecek tehdit S-400’lere 2,5 milyar dolar harcamak yerine maceracı ve yayılmacı dış politikanın terk edilmesi, bölge halklarının dayanışması ve kardeşliği temelinde geliştirilecek politikalarla çok daha kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılabilir.
Benzer durum F-35 programı için de geçerli. Bu program için harcanan milyarlarca dolar gerçekten halkın acil “güvenlik ihtiyacını” mı karşılıyor? Yoksa bölge halklarına dönük daimi saldırganlık politikaları izleyen ABD’nin güdümündeki NATO’da yer almak, Türkiye halkları için en önemli güvenlik sorunu kaynağı mı? Saray iktidarı, yaptığı silah anlaşmalarıyla bir yandan uluslararası politikada kendi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken diğer yandan kendi kanatları altında büyüttüğü “yerli ve milli” silah oligarşisine yeni kaynaklar yaratmanın peşinde.
Bizler hem NATO’nun F-35 programından çıkılmasını hem de S-400’lerin alınmamasını savunuyoruz. Bu projeler ülke vatandaşlarının güvenlik ihtiyacından değil Saray’ın ve onun çevresindeki oligarşinin çıkarlarıyla ilişkilidir. Türkiye halklarının güvenliği militarist, yayılmacı ve maceracı politikalarla değil bölge halklarıyla eşitlik, dayanışma ve kardeşlik temelinde geliştirilecek politikalarla sağlanabilir. Böylesi bir politika ise, çürümüş Saray erkânı tarafından değil bir işçi-emekçi hükümeti eliyle hayata geçirilebilir.
Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın yoğun halk protestoları sonucu 2 Nisan’da istifa ettiği Cezayir’de, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü dikta rejiminin sonlanması talebi doğrultusunda seferberlikler devam ediyor. Buteflika sonrasında geçici cumhurbaşkanı olarak atanan Millet Komisyonu Başkanı Abdülkadir bin Salih 4 Temmuz’da seçimlere gidileceğini açıklamıştı. Ancak muhalefet ve kitleler, “Buteflika temsilcilerinin aday olduğu bir seçimin adil olamayacağı” gerekçesi ile bu karara yönelik boykot çağrısı yapmıştı. Zira bin Salih’in kariyeri boyunca Buteflika’nın “adamı” yönündeki imajı, aynı rejimin temsilcisi olduğu suçlaması, halkın Salih’in cumhurbaşkanlığını vetosuna yol açtı.
Cezayir’de her hafta özellikle Cuma günleri yüz binlerce kişinin katılımıyla kitlesel protestolar devam ederken, yönetim seçim takviminin işlediğinde ısrar etti. Ancak Haziran başında adaylık başvurularına ilişkin süre dolarken, boykot çağrılarının gölgesinde, aday adaylarından hiç kimse başvurusunu tamamlamadı. Bu nedenle Anayasa Konseyi, eski başkan Buteflika’nın sadık takipçisi Abdülkadir bin Salih’in geçici görev süresini uzatarak 4 Temmuz seçimlerini erteledi.
Bu esnada, Genelkurmay Başkanı General Ahmed Kayid Salah, seferberlikleri bastırma yönündeki politikasını sürdürüyor, eylemcilere zulmetmeye devam ediyor. Bir yandan Buteflika döneminde adı yolsuzluk iddialarına karışmış çok sayıda iş adamı, bürokrat ve siyasetçi, haklarında açılan yolsuzluk soruşturmaları kapsamında ifade verirken, bir yandan da ordu aracılığı ile rejim karşıtı aktivistler tutuklanıyor. 9 Mayıs’ta, Cezayir Emekçileri Partisi’nin yöneticisi Luisa Hanun, başka yöneticilerle birlikte, “ordunun otoritesine saldırı ve devlete karşı komplo” suçlamasıyla askeri mahkeme tarafından tutuklandı. General Salah’ın askeri devleti tarafından demokratik özgürlüklere yönelik gerçekleştirilen korkunç bir saldırı bu.
Buna karşın, kitleler geçici Cumhurbaşkanı bin Salih ve Başbakan Nureddin Bedevi’yi de eski rejimin bir parçası olarak görüyor. Ordu protestolarda etnik azınlık bayraklarının taşınmasını yasaklarken, kitleler protestolarda “hepimiz kardeşiz” diyerek ülkedeki nüfusun dörtte birini temsil eden Amazigh bayraklarını taşıyor ve bu nedenle polisin saldırısına maruz kalıyor. Kitlelerin protestolardaki temel sloganları “Hırsızlar ülkemizi mahvettiniz” ve “Cezayir özgür ve demokratik bir ülkedir”.
Bu süreçte Cezayir’deki 76 dernek ve 20 sendika tarafından “Siyasi Krizden Çıkmak İçin Sivil Toplum Güçleri Girişimi” adı altında, krizden çıkabilmek için yol haritasının belirlendiği ortak yazılı açıklama yapıldı. Seçimi ve sonuçlarının izlenmesi, denetlenmesi ve ilanı için bağımsız bir organın oluşturulmasının gerektiği ifade edilen açıklamada, geçiş sürecinde işleyişin devamı için ulusal yeterlilik hükümetinin oluşturulması önerildi.
Genelkurmay Başkanı Salah ise yaptığı bir konuşmada, orduya karşı çıkanların “Cezayir’in düşmanları” olduğunu, protesto hareketinin çağrılarına ve sendikalar birliğinin yeni ve bağımsız geçici kurumlar tarafından denetlenen azami bir yıllık siyasi geçiş çağrısına itiraz ettiğini belirtti. Mevcut anayasal düzen dışındaki herhangi bir siyasi geçişin, “tüm devlet kurumlarının yıkılması” anlamına geleceğini belirterek aslında eski rejimin restore edilerek devam etmesi gerektiğini teyit etti.
Cezayir’de kitleler seçimler öncesinde eski rejimin yolsuzluğa bulaşmış temsilcilerinin olmadığı bir süreç talep ederken, ordu ve hükümet ise seçimlerin bir an önce yapılması çağrısını yapıyor. Ancak 4 Temmuz seçimleri ertelenmiş durumdayken Cezayir halkı kendilerini açlık ve baskı ile terbiye etmeye çalışan rejime karşı direnmeye devam ediyor.
According to unofficial results, Istanbul Metropolitan Municipality
elections resulted in a clear landslide victory by the National Alliance’s
candidate İmamoğlu. This means a heavy defeat for the Republican
Alliance as well as for the Single Man Regime. Having lost the Istanbul
municipality in the March 31 elections, the People’s Alliance had annulled the previous
election results with the aid of a coup by the Supreme Electoral Council’s
(YSK), which had subsequently scheduled a rerun on June 23.
Today’s results confirm that the Palace is
unable to govern the country and that its legitimacy in the eyes of working
people has been increasingly shaken. Those in power, who ruled the Istanbul
municipality for the last 25 years and who have been governing the country for
17 years, can no longer promise anything more than oppression, poverty and
corruption. The policies implemented by the Erdoğan administration resulted in
the establishment of an oppressive dictatorship regime and an economic crisis
that led people to misery. Today’s election results should be read as a
rejection of the repressive and anti-worker policies of the Erdoğan
administration.
At the same time, a significant part of the
working masses developed serious expectations of İmamoğlu and the National
Alliance following the heavy defeat of the Republican Alliance at the polls. As
Workers’ Democracy Party, we have insisted from the very beginning that we
should not trust any bourgeois party or politician of the current political
order. It is clear that defeating Erdoğan’s May 6 intervention (date when YSK
annulled the results of March 31 elections, t.n.) that undermined the general right
to vote is of great importance. However, we must not forget that “everything will
be beautiful” (İmamoğlu’s campaign slogan, t.n.) for the workers and the
oppressed only if we strengthen our own organizing and become part of the
political scene ourselves. That is to say, it is even more important now to
raise a workers’ alliance independent of the forces of the current political order,
particularly because the regime’s austerity measures targeting workers as well
as its policies of repression will intensify in the coming period. In this
respect, the responsibility of unions, labor organizations, and pro-worker political
parties will only continue increasing.
Bütün dünyada Haziran ayı, LGBTİ+’lar tarafından düzenlenen eylemler ve cinsel yönelim farkındalığı yaratmaya yönelik sayısız etkinlikle başladı. Türkiye’de ise Onur Haftası 23 Haziran seçimlerinin gölgesinde kaldı. İzmir’de 22 Haziran Cumartesi günü düzenlenmek istenen İzmir Onur Yürüyüşü polisin sert müdahalesi ve gözaltılarıyla bastırılmaya çalışıldı. Gözaltılara rağmen dağılmayan gruplar gün boyunca “Varız, buradayız” diyerek direndiler.
Ankara ve İstanbul’da LGBTİ+’lar yasaklı olmasına rağmen Onur Yürüyüşü için şehir merkezlerinde buluşacaklar. Bugün başlayacak olan Onur Haftası boyunca çeşitli etkinlikler düzenleyerek dayatılmış ve atanmış cinsiyet normlarını paramparça etmek için biraraya gelecekler. Bu yıl “Ekonomi Ne Ayol?” temasıyla ekonomik krizi gündemine alan Onur Haftası için yapılan basın açıklamasının bir kısmı şöyle: “LGBTİ+’lar için bugün yaşanan kriz yeni değil! Bizler yıllardır giremediğimiz işlerde, okuyamadığımız okullarda, yaşayamadığımız evlerde, güvencesiz hayatlarımızda bu krizi her saniye durmaksızın deneyimliyoruz. Bugün kimlik ayırt etmeksizin herkesi mağdur eden bu krizin ekonomik olduğu kadar aynı zamanda politik olduğunu, kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Yaşamımızı sürdürmek için televizyonlardan açıklanan ekonomi paketlerinden medet umamayacağımızın farkındayız. Tam da bu noktada ayakta durabilmek için nelere ihtiyacımız olduğunu konuşmak için soruyoruz: Ekonomi ne ayol?”
Bütün ezilenleri, yok sayılmaya ve sömürüye karşı LGBTİ+’lar ile dayanışmaya çağırıyoruz! “İki cinsiyet yetmez!” dediği için darp edilen, cinsel yöneliminden ötürü toplumdan tecrit edilmeye çalışılan bütün LGBTİ+’ların taleplerini görünür kılmak ve bunları toplumun bütün ezilen kimliklerinin ve emekçi sınıflarının talepleriyle birleştirmek için alanlara çağırıyoruz! Ne devletten ne de toplumsal ahlaktan dilenecek bir şeyimiz var!
*Pride (Onur), 28 Haziran 1969 yılında ABD’nin New York kentinde Stonewall Inn isimli eşcinsellere ait bara yapılan polis baskını sırasında uygulanan şiddete karşı gerçekleşen ayaklanma ve protestoların yıldönümüdür. Sonraki yıl aynı gün Onur Yürüyüşü ismini alan eylemler ve etkinlikler o yıllardan beri bütün dünyada LGBTİ+ mücadelesinin odağı haline geldi. Bu yıl 50. yıldönümünde yine LGBTİ+’lar bütün dünyada yasaklara ve yok sayılmaya karşı meydanları dolduracaklar.
İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanlığı seçimi, resmi olmayan sonuçlara göre,
Millet İttifakı adayı İmamoğlu’nun açık ara zaferiyle
sonuçlandı. Bu durum Cumhur İttifakının ve Tek Adam Rejiminin
ağır bir yenilgisi anlamına gelmekte. 31 Mart seçimlerinde
İstanbul belediyesini kaybeden Cumhur İttifakı, YSK eliyle
gerçekleştirdiği darbeyle seçim sonuçlarını iptal ettirmiş ve
seçimlerin tekrarlanması kararını aldırmıştı.
Bugün açığa çıkan sonuçlar, Saray iktidarının emekçi halk nezdinde meşruiyetinin giderek daha fazla sarsıldığını ve ülkeyi yönetememekte olduğunu teyit etmektedir. İstanbul belediyesini 25 yıldır, ülkeyi ise 17 yıldır yöneten siyasi iktidar daha fazla baskı, yoksulluk ve yolsuzluktan ötesini vaat edememektedir. Erdoğan yönetiminin uyguladığı politikalar, baskıcı bir diktatörlük rejiminin tesisi ve halkı sefalete sürükleyen bir ekonomik krizle sonuçlanmıştır. Bugün sandıktan çıkan sonuçlar, Erdoğan yönetiminin baskıcı ve işçi düşmanı politikalarının reddi olarak okunmalıdır.
Öte yandan, Cumhur
İttifakının aldığı ağır sandık yenilgisiyle birlikte emekçi
kitlelerin önemli bir kesiminde İmamoğlu’na ve Millet İttifakına
dönük önemli bir beklenti açığa çıkmıştır. İşçi
Demokrasisi Partisi olarak en başından itibaren düzen içi hiçbir
burjuva partisine ve politikacıya güven beslemememiz gerektiğini
ısrarla vurgulamaktayız. Erdoğan’ın genel oy hakkını ayaklar
altına alan 6 Mayıs müdahalesinin yenilgiye uğratılmasının
büyük önem taşıdığı ortadadır. Bununla birlikte, emekçiler
ve ezilenler adına “her şeyin çok güzel olabilmesinin” ancak
kendi örgütlenmemizi güçlendirmemiz, siyaset sahnesine kendi
adımızla çıkabilmemiz sayesinde olabileceğini bir an olsun
unutmamalıyız. Özellikle, rejimin emekçilere dönük kemer sıkma
politikalarının yoğunlaşacağı ve baskı politikalarının
şiddetleneceği önümüzdeki dönemde, düzen güçlerinden
bağımsız bir işçi-emekçi ittifakının yükseltilmesi daha da
hayati bir önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, sendikaların, emek
örgütlerininin ve emekten yana siyasal partilerin üzerinde
sorumluluk artmaktadır.
“Rosenberglere suçu kabul etmeleri halinde telefona
sarılacağımızı, hattın öbür ucunda bulunan Washington’a durumu bildireceğimizi,
idamın durdurulacağını, cezalarının 30 yıl hapse çevrileceğini ve böylelikle de
kendilerini hasretle bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki
Michael’e kavuşacaklarını söyledik…”
Rosenberg çiftinin idamında hazır bulunan ABD Devlet Bakanı William A. Carol, cezanın infazı gerçekleştikten sonra böyle konuşuyordu. Rosenbergler bu af teklifini kabul etmemişlerdi çünkü suçlu olduklarına inanmıyorlardı. ABD mahkemelerinin onları yapmakla suçladıkları eylem, onlar için bir gurur kaynağıydı.
ABD Komünist Partisi üyesi Rosenberg çifti, SSCB çıkarına casusluk yaptıkları suçlamasıyla idam edilmişti. Casusluk suçlamasının kapsamına SSCB’ye radar, sonar, jet motorları ve nükleer silah teknolojileri hakkında bilgi kaçırmak giriyordu. O sırada ABD emperyalizmi, dünyada nükleer silah sahibi tek ülkeydi ve bu tekeli elinde tutmaya da oldukça hevesliydi.
Rosenberglerin idamı, McCarthy döneminde yaşanmıştı. Bilindiği üzere bu dönem, daha sonraları “McCarthycilik” olarak anılmasına sebep olacak derecede komünist avının yoğunlaştığı ve sendikalı işçilere saldırıların arttığı bir süreçti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından burjuvazi, dünyanın üçte birinde mülksüzleştirilmişti. Kapitalistlerin ileri keşif kolu Hitler SSCB’yi yıkmak isterken onu Doğu Avrupa’ya yaymış, ardından da 1949 Çin Devrimi, Çin sermayesini mülksüzleştirmişti. ABD devrimci bir dalgayla kuşatılıyordu. McCarthy buna dönük verilen gerici refleksin ismiydi. Sayısız işçi, aydın, yazar, sanatçı, şarkıcı, aktör, yönetmen ve komünist, onun savcıları ve komiteleri karşısında hesap vermek zorunda kaldı.
1991’de SSCB dağıldıktan sonra açılan gizli arşivlerde tarihçilerin aradıkları ilk belgelerden biri de, Rosenberg çiftinin casus olduğuna dair bilgi veren metinler oldu. Ancak ABD emperyalizminin savunucuları dilediklerini bulamadı. Julius Rosenberg’in bir casus olduğu doğruydu ancak sorumlu olduğu alanın nükleer silah veya jet motorları bilgilerinin kaçırılmasıyla ilgisi yoktu. Ethel ise casus bile değildi; yalnızca eşinin casusluk faaliyetlerinden haberdar olan bir komünistti.
Hiç şüphe yok ki gelecek nesiller, emperyalizmin önderliğini üstlenen ABD’deki komünistlerin, dejenere de olmuş olsa, bürokratikleşmiş de olsa tarihin ilk işçi devletinin çıkarları uğruna gerçekleştirdiği casusluk faaliyetini bir kahramanlık iradesi olarak okuyacaklardır.
Rosenberg çifti 18 Haziran’daki idamlarını, o günün evlilik yıldönümleri olmasını gerekçe göstererek ertesi güne aldırmıştı. 19 Haziran 1953’te katledildiler; emperyalizm tarafından.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 15-16 Haziran Direnişi’nin yıldönümü dolayısıyla birçok ilde basın açıklamaları ve eylemler düzenledi.
İstanbul Kartal’da düzenlenen mitingin ana teması kıdem tazminatı ve emeklilik hakkı oldu. Yüzlerce işçinin katıldığı mitingde işçi sınıfının tarihsel kazanımı olan kıdem tazminatının fona devredilmesinin ve zorunlu BES aracılığıyla çalışanların daha kolay işten çıkarılabilmesinin önünün açılacağı ve binlerce işçinin iş güvencesini yitireceği tehlikesi dile getirildi. DİSK adına konuşan Arzu Çerkezoğlu, “Dün sendikal hakları için ayağa kalkan işçi sınıfı, bugün de haklarına sahip çıkmak için birleşecek ve mücadele edecektir,” diyerek iktidarı uyardı ve ekledi: “Eğer kıdem tazminatına el uzatmaya kalkarsanız, karşınızda bedeli ne olursa olsun kıdem tazminatını savunan işçileri bulacaksınız!”
İşçi Demokrasisi Partisi dahil pek çok siyasi parti ve emek örgütünün katıldığı miting marşlar ve halaylarla devam etti. Kürsüden yapılan konuşmanın bir kısmı şöyle:
“Peki, bu tehlikeli planda neler var?
Kıdem tazminatımızın fona devredilmesi var;
Bireysel Emeklilik Sigortası’nın zorunlu hale
getirilmesi var;
Vergi yükünün tabana, yani biz işçilere, emekçilere yıkılması var.
Yaklaşık yarım asır önce DİSK’in kapatılması
girişimlerine karşı ayağa kalkan işçi sınıfı 15-16 Haziran 1970’te yaşamı
durdurmuş, alanları doldurmuş, sendikalarına ve örgütlenme haklarına sahip çıkmış,
işçiler haklarını direne direne savunmuştu.
İşçi sınıfı haklarına el uzatıldığında neler
yapabileceğini bu şanlı direniş ile gösterdi. Dün sendikal hakları için ayağa
kalkan işçi sınıfı, bugün de haklarına sahip çıkmak için birleşecek ve mücadele
edecektir.
Kıdem tazminatı ve emeklilik hakkımız başta
olmak üzere tüm haklarımız için birliğimizi pekiştirelim, mücadelemizi
büyütelim!”
Geçen günlerde Türkiye sendikal hareketi açısından tarihi bir gelişme
yaşandı. Metal işkolundaki iki büyük sendika olan Birleşik Metal-İş (DİSK) ile
Türk Metal (Türk-İş) arasında tarihi bir anlaşma imzalandı. “Türkiye Metal
İşkolunda Faaliyet Gösteren Sendikalar Arasında Diyalog ve İşbirliğine Dair
Ortak Anlaşma” adını taşıyan anlaşma metni, metal işkolunda sendikal
uyuşmazlıklar ve rekabete son vermeyi, işverenlere ve hükümet baskılarına karşı
ortak hareket etmeyi ve işçilerin sendikal tercihinin özgür biçimde oluşmasını
öngörüyor. Anlaşmanın en önemli ve yaşamsal düzenlemesi ise referandumun
sendika seçme özgürlüğünün bir parçası olarak kabul edilmesi oldu. Anlaşmaya
dünya metal sanayisi sendikalarının örgütü olan IndustriAll temsilcileri de
şahit olarak imza attılar.
İlk bakışta, işçi sendikalarının işverenler ve hükümetler karşısında,
sendikal ve ekonomik haklar konusunda işbirliği yapmaları elbette çok olumlu
bir adım olarak görülüyor. Ne var ki, işçilerin ancak basından görebildikleri
bu anlaşmanın bazı önemli sorulara neden olduğu da bir gerçek.
İlk soru, neden bu anlaşmanın bugün, yani Türk Metal tabanının sendikanın
uzlaşmacı ve bürokratik tutumuna karşı giderek artan bir hoşnutsuzluğa
sürüklendiği bir dönemde imzalandığı. Anlaşma metninde yer alan sendikalar
arasındaki “rekabete son vermenin” amacı, Türk-İş bürokratlarının DİSK
örgütlenmesini frenlemeye yönelik bir girişimi olarak değerlendirilemez mi? Birleşik
Metal yönetimi, “rekabet olmasın” diye Türk Metal’in uzlaşmacılığını, patron
taraftarlığını ve satış sözleşmelerini ifşa etmekten geri mi duracak? Böyle bir
ilkeyi neden kabul ettiler?
Öte yandan anlaşma, sendika seçiminde işyerinde referandum uygulamasını öngörüyor.
Bu da ilk bakışta olumlu, hatta DİSK’in on yıllardan beri savunduğu bir ilke.
Ama bu uygulamayı “sendikalaşmamış ve bir toplu iş sözleşmesi bulunmayan
işyerleriyle” sınırlıyor. Yani bir işyerinde Türk Metal’den ayrılıp Birleşik
Metal’e geçen işçiler için bu uygulamaya başvurulamayacak. Ama bu sınırlama,
işçilerin sendika seçimi özgürlüğüne getirilen bir olumsuzluk değil mi? Yani
bir sendika bir işyerine girdiğinde işçiler sonsuza kadar o sendikaya mahkûm
olmak zorunda mı kalacaklar? Bu sınırlama, hangisi olursa olsun sendikanın
bürokratik egemenliğinin güçlenmesine yol açacaktır.
Bir başka sorun da anlaşmadaki “toplu sözleşmelerde ortak davranma” ilkesi.
İşçiler özellikle Türk Metal’de sözleşme taslaklarının merkez bürokrasi
tarafından işçilere pek de danışılmadan nasıl hazırlandığını ve daha da
önemlisi nasıl tabanın istekleri dışında bürokrat yöneticilerce imzalanıverdiğini
gayet iyi biliyorlar. Şimdi Birleşik Metal de mi aynı yöntemleri uygulayacak? Örneğin,
Türk Metal yönetimi olumsuz bir sözleşmeyi hemen imzalamak isterse, Birleşik
Metal yöneticileri “ortak davranma” adına bunu kabul mu edecekler? Eğer
ederlerse bu onların Türk Metal bürokratlarının arkasına saklanmaları anlamına
gelmez mi?
Bu ve başka sorular, iki büyük metal sendikası arasında imzalanan bu
anlaşmanın belki de sendikal birlikten çok bürokratik bir ittifaka yol
açabileceği endişesini doğurmakta. Ford işçilerinin dediği gibi, “patronla
birlikte hazırlanan kıyım listeleri, işçilere sormadan belirlenen sözleşme
maddeleri, işçinin haberi olmadan bir gece ansızın imzalanan sözleşmeler,
işçinin kararına rağmen bir gece operasyonuyla toplanan grev pankartları, önce
görevden alınan sonra işten atılmalarına sessiz kalınan temsilciler, söz
verildiği halde yapılmayan seçimler… Bütün bunlar çok uzak geçmişin
yaşanmışlıkları değil. Bu nedenle işçiler bu işbirliğinin patronların değil,
işçilerin çıkarına olabilmesi için başta sözleşmeler olmak üzere atılan her
adımda işçi inisiyatifi” gerekmektedir. İmzalan anlaşmanın niteliğini Eylül
ayında başlayacak olan MESS sözleşmeleri sırasında daha iyi
değerlendirebileceğiz.
Aşağıda Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın Sudan’da askeri cuntanın kanlı saldırılarına ilişkin 6 Haziran’da yayımladığı bildiriyi ve Sudan Doktorlar Sendikası’nın yayımlamış olduğu raporun çevirilerini sizlerle paylaşıyoruz.
30 yıllık Ömer El Beşir iktidarının son bulmasının ardından 6 Nisan’dan
beri sivil bir yönetim ve barışçıl bir geçiş dönemi talebiyle Hartum’daki
Genelkurmay Binası’nın önünde devam eden ve binlerce kişinin katıldığı barışçıl
oturma eylemleri Sudan askeri güçleri ve askeri rejimin kontrolündeki
paramiliter çetelerin saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Bu saldırılarda yüzden
fazla insan katledilirken, yüzlercesi yaralandı ve göstericilerin çadırları
ateşe verildi.
Sudan’da karşıdevrim, General Abdül Fettah el Burhan ve Geçici Askeri
Konsey eliyle kanlı yüzünü göstermeye başladı. Geçtiğimiz hafta başarılı bir
şekilde gerçekleşen ve ülkenin %80’inde sivil bir yönetim talebiyle hayatı
durdurmayı başaran genel grevin ardından El Burhan, başta Suudi Arabistan olmak
üzere ABD’nin bölgedeki diğer müttefiklerinin de yeşil ışık yakmasıyla ülkede
katliamlara girişti.
Sudan halkı, bu saldırılara, rejim yıkılana ve ülkede sivil-demokratik
bir otorite tesis edilene kadar süresiz genel grev ve sivil itaatsizlik
eylemlerinin örgütlenmesi çağrısıyla karşılık verdi. Biz de Sudan halkının
özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz. Karşıdevrimci
saldırı ve katliamların derhâl sonlandırılması çağrısında bulunuyoruz.
Geçici Askeri Konsey 3 Haziran Pazartesi günü Genelkurmay binasının
önünde ve El Nuhud gibi şehirlerde gerçekleştirdiği katliamlardan beri ülkede
internete erişimi engelledi. Bu insanların iletişim kurmasını ve örgütlenmesini
engellemeye dönük olduğu kadar, rejimin silahsız göstercilere karşı
gerçekleştirdiği katliamların ülke dışına yansımasını engellemeye dönük bir
adımdı.
Aşağıda Sudan Doktorlar Sendikası Yürütme Komitesi’nin son bildirisini
sizlerle paylaşıyoruz. Devrimin ilerleyişinde önemli bir yer tutan Sudan
Doktorlar Sendikası hem yaralıların nitelikli tedaviye ulaşabilmesi hem de ölü
ve yaralı sayılarının sebepleriyle birlikte netleştirilmesi için sahada önemli
bir çalışma yürütüyor. Askeri Konsey’in,ayaklanmanın ilk aylarında kendisi için
bir tehlike olarak gördüğü söz konusu sendikanın bazı üyelerini katlettiğini de
belirtelim.
Sahaya
ilişkin rapor
Sudan Doktorlar Sendikası Merkez Komitesi 3 Haziran
Pazartesi gününde Genelkurmay Başkanlığı önünde başlayıp çeşitli bölge ve
mahallelerde devam eden saldırılar sonucunda, toplam 108 kişinin Janjawid
çeteleri ve askeri konsey tarafından katledildiğini tespit etmiştir.
Bunların kırktan fazlasının dün Nil Nehri’nden çıkarıldığını ve bugün de
çalışmaların sürdüğünü ekleyelim. Kesin rakamları bilemediğimiz için
istatistiklere bu rakamları dahil etmedik.
-Başkent ve çevresinde çeşitli hastanelerde 64 kişinin cenazesi tespit
edilmiştir.
-Üçü annelerinin gözü önünde öldürülen çocuk ve seyrüsefer subayı Prof.
Muhammed Ahmed Abdülkayyum olmak üzere
toplam 4 kişi evlerinde infaz edilmiş olarak bulunmuştur.
-Beş yüzden fazla kişinin ciddi ateşli silah yaralanması tespiti ile
başkent ve çevresindeki hastanelerde tedavi altında olduğu tespit edilmiştir.
Bunların çoğu acil cerrahi müdaheleye ihtiyaç duymaktadır.
-Hastanelerde görevli personel aşırı yoğunluk ve tıbbi malzemelerin
yetersizliği sebebiyle çok zor koşullarda görevlerini yerine getirmeye
çalışmaktadır. Acil yardım kitlerinin yetersizliği, donörlerin kan bağışı için
ilgili merkeze ulaşmasının mümkün olmaması, yoğun bakım yatak sayısının
yetersizliği ve anestezi uzmanlarının yetersizliği ölü sayısının artmasına
sebep olabilir.
Bu rakamların gerçeğin çok altında olduğunu ve rejim güçlerinin tüm
engellemelerine, iletişim olanaklarını tamamen kesmelerine rağmen, kayıplar
başta olmak üzere gerçek ölü ve yaralı sayısını tespit edebilmek için gece gündüz
çalışmakta olduğumuzu bildiririz.
Yaşasın Sudan devrimi! Kahrolsun rejim güçleri ve Janjawid çeteleri!
Cezayir halkı, diktatör Abdülaziz Buteflika’yı
istifa ettirmesinin ardından, açlık ve sefaletin dikta rejiminin sonlanması
talebi doğrultusunda demokratik haklarını savunmak amacıyla seferberliğini
sürdürüyor. Bununla birlikte Anayasa Konseyi, eski başkan Buteflika’nın sadık takipçisi
Abdülkadir Bensalah’ın geçici görev süresini uzatarak 4 Temmuz seçimlerini
erteledi.
Genelkurmay Başkanı General Salah, seferberlikleri
bastırma yönündeki politikasını sürdürüyor, eylemcilere zulmetmeye devam
ediyor. 9 Mayıs’ta, Cezayir Emekçileri Partisi’nin yöneticisi, başka
yöneticilerle birlikte, “ordunun otoritesine saldırı ve Devlete karşı komplo”
suçlamasıyla askeri mahkeme tarafından tutuklandı. General Salah’ın askerî
devleti tarafından ve geçici başkanın suç ortaklığıyla, demokratik özgürlüklere
yönelik gerçekleştirilen korkunç bir saldırı bu.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Cezayir emekçileri ve halkıyla dayanışma içindeyiz ve Luisa Hanun ile rejime karşı gösterilerde eylemcilerin tutuklanmasını kınıyoruz. Bütün politik tutsakların serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Luisa Hanun’un serbest kalması için, avukatların suçlamaların düşürülmesini ve koşulsuz tahliyeyi talep edeceği duruşma günü olan 20 Haziran’da bir uluslararası dayanışma günü düzenlenmesine ilişkin çağrıya katılıyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Merhaba arkadaşlar, ben Çerkezköy OSB’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu özel bir firmada çalışıyorum. Çalıştığım bu firmada bu yıl yapılan toplu iş sözleşmesi deneyimimizi sizinle paylaşmak istedim. Yaklaşık 5 ay süren TİS görüşmelerinde toplam 14 toplantı yapıldı. Bunun sonucunda toplu sözleşme için anlaşmaya varıldı. Bunun öncesindeki örgütlülüğümüz yeterli olmasa da bu sözleşmede etkili oldu. Sendika yöneticilerimiz ve işçi temsilcilerimizle ortak yürüttüğümüz görüşmelerde taviz vermeden, yapılan baskılara aldırmadan, işverenin bizi ayrıştırmak istediği zamanlarda bile bir arada durarak yolumuza devam etik. İşveren eğitim toplantıları adı altında işçileri işten çıkarmakla tehdit etse de, işyerinde sürekli bölümler arası değiştirmeler yaparak ve bilgi kirliliği yaratarak bizleri ayrıştırmaya çalışsa da biz işyerindeki örgütlülüğümüz sayesinde tam olmasa da istediğimiz sonucu aldık.
Verilen her mücadelede, başarılarımız kadar eksiklerimizi de gözden geçirip bir sonraki süreçte daha güçlü bir şekilde mücadele edebiliriz. Ben de bu süreçte başarılarımızın yanı sıra eksiklerimizi de gördüm. Örneğin, sendika yöneticilerimizin ve işçi temsilcilerimizin yetersiz kaldığını düşünüyorum. Yapılan görüşmelerde işçileri de tam olarak dahil etmeliydiler. Bilgi kirliliğinin önüne geçmek için bölümler arası işçi komiteleri kurmalıydılar. Yapılan saldırılar karşısında bu komiteler sayesinde daha etkili olurduk. Bir diğer eksiğimiz, sınıf bilincimizin yetersiz olması. Bu durum, işyeri genelinde çalışan arkadaşlarımızın sendikanın ne olduğunu, sosyal ve sınıfsal haklarımızın ne olduğunu bilmemesinden kaynaklanıyor. Bunun üstesinden gelmek için her yıl düzenli olarak sendika tarafında sendika nedir, işçi nedir, haklarımız nedir, nasıl mücadele edilir vs. üzerine eğitim verilmelidir. Sınıf bilinci yüksek olan yerlerde kazanımlar daha yüksek olacaktır.
Diğer sektörlerde çalışan işçi kardeşlerim! Ne olursa olsun bulunduğumuz her ortamda örgütlü olmak zorundayız. İşyerlerimizde örgütlülüğümüzü yükseltmek için sendika mücadelesi verip, bulunduğumuz yerlerde sendikalılaşmalıyız. İşverenin karşısına tek tek çıkarak hak kazanamayız; o masaya toplu oturursak kazanırız. Unutmayalım; en kötü sendika bile sendikasızlıktan daha iyidir. Direne direne, direnişle zafere.
Çocuklarının, yakınlarının, kız kardeşlerinin yaşam hakkını savunmak için kadınlar Mayıs ayı boyunca adliyeleri boş bırakmadılar.
15 Mayıs’ta Ankara’da Şule Çet’in ikinci duruşması görüldü. Şule Çet (23), patronları tarafından istismar edildikten sonra çalıştığı plazanın 20. katından aşağı itilerek öldürülmüştü. Duruşma salonuna alınmamalarına rağmen yüzlerce insan “İntihar değil cinayet, Şule için adalet” dövizleriyle adliyenin kapısında beklemeye devam ettiler. Duruşmada Şule’nin psikolojisinin “babası para göndermedi diye bozulmuş olabileceği” iddia edildi ve yoksulluğunu kanıtlamak üzere banka hesaplarının incelenmesi talebiyle duruşma 10 Temmuz’a ertelendi. Öyle ki, dava süresince yargılanan sanıklar değil, Şule ve ailesi oldu. Sanıklardan biri duruşma salonunda “Kızına sahip çıksaydın” deme cüretini bile gösterdi. Oysa Adli Tıp raporu Şule’nin hayattayken boynunun kırılmış olabileceğinin ihtimalini açıkça ortaya koyuyor, yani ortada intihar değil cinayet var!
Erkek adalet diyoruz çünkü her gün onlarca kadın kocaları, babaları tarafından tecavüze uğruyor. Mahkemeler ise katilleri, tecavüzcüleri değil, ölen kadınların hayatlarını yargılıyor; olay günü üzerinde hangi kıyafetin olduğunu, saat kaçta nerede olduğunu sorguluyor. Katil erkeklerin ceza indiriminden yararlanmaları için temiz bir gömlek giyip kravat takmaları yetiyor. Ama kadınların erkekleri öldürdüğü davalar meşru müdafaadan bile sayılmıyor. “Hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım, sistematik olarak tecavüze uğradım” diyen Nevin Yıldırım, kendisine tecavüz eden adamı öldürdüğü için 7 yıldır tutuklu. Ne “iyi hal” ne de “haksız tahrik”ten indirim yapıldı ve 23 Mayıs’ta Yargıtay Nevin’in müebbet hapis cezasını onayladı.
Kadınlara reva görülen bu adaletsizlik tesadüf değil, bir politik tercihin, erkek adalet sisteminin sonucu. Devlet, yargısıyla, medyasıyla, aile kurumuyla ve toplumun bütününe yayılmış erkek egemen ilişkiler aracılığıyla, erkeği ve onun iktidarını korumayı tercih ediyor. Erkek egemen kapitalist sisteminin bekası için kadınları öldürmek de, tacizi ve tecavüzü sistematikleştirmek de “meşru ve gerekli” hale geliyor.
Kapitalizmin özellikle de kriz dönemlerinde meşruiyeti için erkek egemen ilişkilerden nasıl beslendiğini daha net görebiliyoruz. Kriz, işçi sınıfının geneline işsizlik, yoksulluk olarak dönerken, kadınlar için “aileye destek” olabilmek için en kötü ve en güvencesiz koşullarda istihdama katılmak zorunda kalma sonucunu da getiriyor. Sosyal politikalar gitgide gerilerken ailenin devamlılığını sağlayabilmek için daha çok yemek yapmak, daha fazla çocuk bakmak, yaşlı ve hastalara daha fazla zaman ayırmayı getiriyor. Çünkü kapitalizm kadın emeğini kriz dönemlerinde kapitalizmin ayakta kalma stratejisi olarak görüyor. Bunun sonucunda sermayenin ve erkek egemen sistemin kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümü güçleniyor. İktidar bu tahakkümü güçlendirmek için muhafazakâr söylemleriyle kadını aile içinde görünmez kılmayı ve bütün bu işleri kadınlara yükleyebilmeyi amaçlıyor.
Çağrımız, bu adaletsizliğe karşı isyanımızla kadın dayanışmasını yükseltmek. Hem kapitalizme hem de ataerkiye karşı daha fazla mücadele etmemiz gerekiyor. Erkeklere kıyasla krizin yükünü çok daha fazla üstlenmek zorunda kalmak istemiyoruz. En ucuz ve en kötü koşullarda çalışıp, üstüne üstlük kocadan, patrondan gelen erkek şiddetiyle boğuşmak kaderimiz değil. Bu yüzden Şule Çet için adalet istiyoruz, bu yüzden “kadına yönelik şiddet politiktir” diyoruz. Erkek egemen kapitalist sistem değişmedikçe kadın cinayetleri de son bulmayacak. Bu sisteme karşı erkek adalete değil, mücadelemize güvenmek zorundayız.
Türkiye’nin en büyük şirketi olma unvanı ISO 500 verileriyle
bir kez daha tescil edilen TÜPRAŞ, aynı dönemde işçilere uygulamaya çalıştığı
hak gaspları ile gündemde…
Aynı listede 5. sırada yer alan TOFAŞ, geçtiğimiz yıl Ekim ayında krizi bahane göstererek üretime 9 gün ara verdi ve işçi sayısını 9000’den 7000’e düşürdü. Vardiya sayısını ise 3’ten 2’ye düşüreceğini açıkladı.
Bunlar sadece iki örnek. Elbette daha fazlası var.
Yüzlerce şirket küçülmeye gidiyor ya da Arhavi’de Lipton’a
ait çay fabrikasında olduğu gibi üretimi durdurma kararı alıyor.
Neden? Çünkü ekonomik kriz var.
Çünkü ekonomik kriz varsa, ekonomi kötüye gidiyorsa patronların elinde uygulayabilecekleri onlarca tedbir var: “Zam yapmadın, sosyal hakları kaldırdın ama yetmedi mi? O zaman işçi çıkar; yine mi kurtarmadı? Ücretleri düşür, bir yandan devletin teşviklerinden yararlanmayı unutma, bunlar da olmadı konkordato ilan et, en az zararla bu işten sıyrılmaya bak…”
Çünkü “kriz var”, çünkü “ekonomi kötü gidiyor”, çünkü eskisi
kadar “kâr etmiyor”.
Yönetenler ise sürekli benzer hikâyeyi tekrar ediyor:
“O zaman birileri feragat etmeli. Ama bu katiyen patronlar olmamalı. Çünkü onlar feragat ederlerse nasıl büyük kalabilirler? Nasıl kârlarını koruyabilirler? Kâr etmezlerse üretime nasıl devam ederler? Onların her biri zaten yüzlerce, binlerce işçiye istihdam yaratarak çok yüce bir görevi yerine getiriyor. Tüm fabrika kapansa ve herkes işsiz kalsa daha mı iyi?!
Ama bu fedakârlığı işçiler yapabilir. Biraz daha az ücrete çalışsınlar, biraz daha fazla vergi versinler; mazeret izinleriymiş, mesai ücretleriymiş, iş güvenliği tedbirleriymiş biraz feragat etsinler. Az tüketsinler mesela bir süre, bir simit bir çay idare etsinler…
He bir de bakın burası çok önemli, lütfen azıcık sessiz
olsunlar. Öyle sağda solda “kriz var”, “ekonomi kötü”, “geçinemiyoruz” falan
sakın ha demesinler… Çünkü siz bilmezsiniz, şu ekonomi meseleleri çok dikkat
ister, krizden çıkabilmek için sükûnet çok önemli!
Bir de söylemeye bile gerek yok biliyoruz ama, öyle sendikaymış falan hiç zahmet etmesinler… Aslına bakarsanız sandığa kadar da zahmet etmelerine gerek yok, bizim herkes için en doğru kararı vereceğimize emin olabilirler…
İşte bu hikâyenin özeti: Çünkü kriz var!
Evet, biliyoruz! Var…
Milyonlarca işçi ve emekçi krizi hayatımızın tam ortasında
hissediyoruz… Çünkü bu krizin bedelini varımızla, yoğumuzla ödeyelim
istiyorsunuz…
Fakat biz bunu reddediyoruz, bizlere daha fazla yoksulluktan ötesini vaat etmeyen sözde çözümlerinize güvenmiyoruz.
Emeğimizin gaspına, irademizin hiçe sayılmasına,
geleceğimizin çalınmasına karşı emekten ve demokrasiden yana bir mücadelenin
ötesinde çözüm görmüyoruz!
Planlı, merkezi, işçi denetiminde bir ekonominin dışında
çıkış görmüyoruz!
Venezuela’da kendi çıkarları için her şeyi göze almış iki burjuva kamp arasındaki mücadele sürerken, ülke tarihinin en büyük sosyal ve ekonomik yıkımlarından biri yaşanmakta. Bir tarafta halkını açlığa sürüklemiş ve baskı ve şiddetle ayakta durabilen Maduro yönetimi, diğer tarafta emperyalist işgal ve askeri darbe çağrısında bulunan Guaidó’nun önderlik ettiği sağ koalisyon bulunuyor. Neyse ki, Venezuela emekçi halkı bu iki burjuva kamp karşısında seçeneksiz değil ve henüz rüşeym halinde de olsa, bu iki kesimden bağımsız bir işçi kutbu gelişiyor.
Geçtiğimiz günlerde çeşitli sendikaların ve sendikal akımların, politik ve sendikal aktivistlerin bir araya geldiği toplantıda “Mücadeledeki Emekçiler” adında bir oluşumun kurulmasına karar verildi. Bu oluşumun hedefleri Maduro yönetiminin işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele, emperyalist müdahalenin kesin olarak reddi ve Guaidó’dan tam bağımsız bir hattın inşası olarak belirlendi.
Yeni oluşumun önündeki ilk görev, şu anda hükümetle veya
patronlarla mücadele halinde olan tüm emekçilerin arasındaki bağlantının
sağlanması. Bu sayede sınıf dayanışması somut hale getirilebilecek, mücadeleler
birleştirilebilecek ve hükümetin halkı sefalete sürükleyen politikalarına karşı
mücadele derinleştirilebilecek. Öte yandan, yeni oluşum kendini sendikal alanda
bir alternatif olarak sunduğu gibi, muhalefetteki Guaidó ve patron partilerine
karşı olarak da kendisini bir politik alternatif olarak ortaya koyacak.
Venezuela Üniversitesi (UCV) emekçileri sendikasının ev sahipliği yaptığı toplantıda çeşitli sektörlerden işçi önderleri katılım gösterdi. Bunlar arasında petrokimya, metal, kamusal hizmetler, sağlık, kauçuk gibi sektörler bulunuyor. Aynı zamanda çeşitli partilerin de temsiliyet gösterdiği buluşmada, İDP’nin Venezuela’daki kardeş partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ile partinin sendikal alandaki akımı C-CURA (Bağımsız, Devrimci, Birlikçi ve Sınıfçı Akım) önemli bir delegasyonla yer aldı.
Buluşma önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek kampanya başlıklarının belirlenmesiyle son buldu.
Türk-İş 2019 yılı Mayıs ayı için açlık ve yoksulluk sınırını yayınladı. Bir çalışanın aylık yaşam maliyetini 2.625 TL olarak açıklayan Türk-İş, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 2.124 TL, yoksulluk sınırının ise 6.918 TL olduğunu ifade etti.
Aynı çalışmada Türk-İş mutfak enflasyonunun aylık yüzde 0,81 ve on iki aylık yüzde 25,97 oranında olduğunu hesapladı.
Türk-İş’in verilerine göre 2014 yılının Ocak
ayından bugüne açlık sınırındaki
yükseliş yüzde 48,2!
Bu tablolar bize ekmeğimizin sürekli küçüldüğünü ve enflasyondaki artışın bir gelenek haline geldiğini gösteriyor.
Öte yandan patronlar kazanmaya, rekor kırmaya ve kâr etmeye devam ediyor. Madem öyle bedeli bu kez patronlar ödesin. Maaşlar her ay enflasyon oranında artsın!
Sudan’da
askeri cuntanın barışçıl protestoları kanla bastırma girişimi sonucunda 100’den
fazla kişi hayatını kaybetti. Cuntanın devrimi bastırma girişimine karşı
muhalefet ittifakı süresiz genel grev ilan etti. Aşağıda 3 Haziran gününde
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in ve Özgürlük
ve Değişim İttifakı’nın yayımlamış olduğu bildirileri paylaşıyoruz.
Sudan’da yönetimi elinde bulunduran
ordunun, askeri cunta karşıtı ve serbest seçimler talep eden seferberlikleri
acımasızca bastırma girişimleri sonucunda en az 13 göstericinin hayatını kaybettiği
bilgisi ulaşmış bulunuyor. Muhalif
doktorlar sendikasının yürütme komitesi, yaptığı açıklamada, ordu yönetiminin saldırıları
sebebiyle ölü sayısının artabileceğini duyurdu.
Sudan’da, geçtiğimiz yılın Aralık ayında
ekmek fiyatlarına yapılan zammın protestosu ile başlayan eylemler genişleyerek 30 yıldır iktarda
bulunan Ömer El-Beşir diktatörlüğünü sonlandırmayı hedefleyen devrimci bir seferberlik
halini almıştı. Bu seferberlikler sonucunda
yönetimden çekilmek zorunda kalan El Beşir, seferberlikleri bölmek ve
yenilgiye uğratmak amacıyla yönetimi askeri cuntaya devretti. “Geçiş dönemi”
adı altında önümüzdeki iki üç yıl boyunca iktidarda kalmayı hedefleyen askeri
cunta karşısında seferberliklerini sürdüren kitleler, askeri cuntanın da
iktidardan çekilmesi ve kendi kaderleri üzerinde özgürce söz sahibi olabilmek
için mücadele ediyor. Bu amaçla geçtiğimiz hafta bir genel grev
gerçekleştirildi.
Rejimin kanlı saldırıları karşısında, Özgürlük ve
Değişim İttifakı adıyla bilinen Sudan muhalefeti askeri rejim düşene kadar süresiz grev ve
“sivil itaatsizlik” eylemleri için
çağrıda bulundu. Söz konusu birlik, çeşitli muhalif burjuva partilerin yanı sıra,
sendikalar ve diğer sosyal hareketleri de bünyesinde barındırıyor. Bu oluşum
şimdiye dek, seferberlikleri ilerletmek yerine askeri cuntayla ileride
oluşturulacak hükümetin bileşimi üzerinden pazarlıklar yürütüyordu. Geçtiğimiz
hafta gerçekleşen genel grev, muhalefet ile cunta rejimi arasındaki temasların
kesilmesi açısından bir dönüm noktası oldu. Zira, seferberliğin genişlemesi ve
doğrudan doğruya cunta rejimini karşısına alması sonucunda rejimin kanlı bir
bastırma girişimi söz konusu oldu.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal
(İUB-DE) olarak, muhalefet ittifakına politik destek vermeksizin grev çağrısını
destekliyoruz. Bu seferberlik ve
grevlerle mümkün olan en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağrısında
bulunuyoruz.
Kahrolsun askeri cunta!
Yaşasın süresiz genel grev!
İşçilerin Uluslararası Birliği –
Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
3 Haziran 2019
Özgürlük ve Değişim İttifakı bildirisi
Askeri cuntayla müzakerelerin
durdurulması ve sivil itaatsizlik hareketinin örgütlenmesi
Özgürlük ve Değişim İttifakı, her
zamankinden daha örgütlü ve birleşik bir ruhla Hartum’daki askeri Genel
Kurmay’ın önünde gerçekleşen oturma eylemleri neticesinde vuku bulan olayların
takibi çağrısında bulunmaktadır. Bu sebeple, ilk gelen bilgiler ışığında
sorumluluğu doğrudan askeri cuntaya ait olmak üzere en az 13 kişinin Devlet
Konseyi’nin kurşunlarına kurban gittiğini ve yüzlerce yaralının bulunduğunu
bildiriyoruz.
1) Bu katliamın tüm sorumluluğu askeri
cuntadadır. Hartum ve En Nahud şehirlerinin de aralarında bulunduğu pek çok
şehirde çevik kuvvet, ordu, polis ve paramiliter güçlerin barışçıl oturma
eylemlerine saldırısı sonucu yitirdiklerimizin cenazelerine henüz ulaşamamış
bulunuyoruz.
2) Askeri Cunta ile tüm temas ve
müzakerelerin sonlandırıldığını bildiriyoruz. Cunta’nın ve onun liderlerinin,
11 Nisan 2019’dan beri süren katliamlardaki sorumluluğu göz önünde bulundurulduğunda,
Sudan halkı ile herhangi bir müzakereyi yürütecek meşruiyeti kalmamıştır. Söz
konusu katliamlarda sorumluluğu bulunanların zaferi kaçınılmaz Sudan Devrimi
tarafından tesis edilecek adil mahkemeler tarafından yargılanmaları için
mücadelemizi sürdüreceğiz.
3) Özgürlük ve Değişim İttifakı olarak
bugünden itibaren (3 Haziran 2019) rejim yıkılına dek süresiz genel grev ve
sivil itaatsizlik eylemlerinin örgütlenmesi için çağrıda bulunuyoruz.
4) Özgürlük ve Değişim Güçleri ordu ve
polis içindeki onurlu kesimleri Sudan halkının cunta rejiminin yıkılmasına ve
sivil bir otoritenin tesis edilmesine dönük gösterdiği iradeye sahip çıkmaya,
cuntanın kontrolündeki paramiliter çetelere karşı halkı koruma görevini yerine
getirmeye çağırıyoruz.
5) Bölgesel ve uluslarası kamuoyunu darbeyi
tanımamaya, Sudan halkı ve onun devriminin yanında yer almaya davet ediyoruz.
Manisa Yunusemre Belediyesi ve TOKİ tarafından Yunusemre ilçesinin Akgedik köyünde yapılan 2. etap toplu konut inşaatında kölelik koşullarında çalışan işçilerle Gazete Nisan olarak yaptığımız röportajı sizlere sunuyoruz.
Nisan:
TOKİ
2. etap inşaatında çalışan işçilerin çalışma biçimleri ve koşulları hakkında
bilgi verir misiniz?
İşçi: Şu an bu konutlar Alba inşaat şirketi tarafından yapılmakta. İşçilerin büyük kısmı taşeron olarak çalışıyor. Şirkete bağlı çok az sayıda işçi kadrolu. Bunlar da şirket ofisinde çalışan işçiler ve makineleri kullanan az sayıda işçi. Taşeron olarak çalıştırıldığımız için daha ilk işe girişte bize istifa kâğıdı imzalatılıyor. Şirketin buradaki amacı hem işçilerin kıdem tazminatı hakkını gasp etmek hem de yıllık izin ve diğer izin ücretlerini vermemek. Çalışma güvencemiz bulunmuyor. En küçük bir itirazda kapının önüne konuluyoruz. Bir nevi modern kölelik yaşıyoruz burada.
Nisan: Peki inşaatta çalışma koşullarınız ne durumda?
İşçi: İşçilerin büyük kısmı Manisa dışından gelen işçiler. Düşük ücretlerle çalışıldığı için Manisa merkezinde ev tutma gibi bir durumları bulunmuyor. Bu nedenle işçilerin büyük kısmı şirket tarafından kurulan konteynerlerde barınıyor. Şirket bu konteynerlerin hiçbir şeyine karışmıyor. Ne temizliğine ne hijyenine ne güvenlik durumuna. Her şey işçiye yüklenmiş durumda. Yeterli temizlik yapılmıyor, bu nedenle işçiler için en büyük sıkıntı kaynağı tahtakuruları. Banyo ve tuvaletlere kokudan, pislikten girmek imkânsız.
Nisan: Çalışma alanında iş güvenliği önlemleri alınmış durumda mı? Zira inşaat sektörü iş kazaları ve cinayetlerinde en üstte bulunan sektör.
İşçi: Kesinlikle iş güvenliği önlemleri alınmamakta. Asansör kuyularında ve balkon boşluklarında ne bir şerit ne de başka bir güvenlik levhası var. İş kıyafeti verilmiyor. İnşaat sektörü için olmazsa olmaz olan baret, çelik uçlu ayakkabı gibi hiçbir iş kıyafeti işçilere verilmiyor. İstediğimizde ise “kendi güvenliğinizi kendiniz sağlayın” cevabını veriyorlar.
Nisan: Peki, tüm bu olumsuz koşullara nazaran verilen ücretler yeterli mi?
İşçi: Ücretler hem yetersiz hem de şirket prim ödememek için ücretleri asgari ücret üzerinden gösteriyor. Ücretlerimizin asgari ücret olarak ödenen kısmı düzenli yatırılıyor. Geri kalan kısım ise elden veriliyor. Ancak bu elden verilen ücretlerin işçiye verildiği düzenli bir gün yok. Çoğu zaman çok geciktiriliyor. Geçenlerde bu elden verilen paraları epeydir alamayan 3 işçi arkadaşımız tepki gösterdi. Bunun üzerine patron onları hemen işten attı.
Ücretlerle ilgili diğer bir sorun da yol ücreti alamamamız. İşçilerin çoğu konteynerlerde kalsa da bazı işçiler şehir merkezinden gidiş geliş yapıyor. Servis az sayıda işçiye var, o da Muradiye’ye kadar. Şehir merkezinden gelip giden arkadaşlar ücret alamadıkları için yol ücretlerini kendileri karşılıyorlar. Patron işçilerin kendi evlerine ya da geçici olarak da olsa merkeze gitmelerine lüks gözüyle bakıyor.
Başka bir sorun da mesai ücretlerinin oldukça yetersiz olması. Cumartesi dahil haftanın 6 günü, günde 9,5 saat çalışıyoruz. Resmi bayramlarda çalışıyoruz ve fazla mesai ücreti alamıyoruz. Dini bayramlarda da ücret kesmek için patron çeşitli yollar arıyor. Mesela deniliyor ki, ücretli izin vermemek için Ramazan Bayramı’na kısa bir süre kala işçilerin çıkışı yapılacak ve bayramdan sonra işçiler kimliklerine bakarak yeniden işe alınacak. Buna itiraz edenlere ise direkt kapı gösteriliyor.
Nisan: Son olarak şunu sormak istiyoruz. Tüm bu olumsuzluklara karşı işçiler birlikte karşı duruş sergileyebilirler mi?
İşçi: Maalesef şu an bu zor bir ihtimal. Zira işsizlik oranları malum. Herkes işsiz kalmaktan korkuyor. Tepki oluyor çoğu zaman yaşananlara ama bunlar genelde bireysel tepkiler olarak kalıyor. Ama imkânsız değil tabii. Bu kölelik koşulları böyle sürdüğü müddetçe işçiler birleşip hakkını arayacaktır.
Neredeyse bir yıldan beri işçiler arasında en çok konuşulan, en çok şikâyet edilen konu ekonomik kriz. Hükümetin ve patronların neden olduğu ekonomik krizin ağır sonuçlarını biz emekçiler sırtlamış durumdayız: işten çıkarmalar, artan vergiler, sürmekte olan yüksek enflasyon, tek tek elimizden alınmakta olan kıdem tazminatı hakkı, düzenli ve güvenceli çalışma hakkı…
Epeydir söylüyoruz: Bunlar hükümetin ilk saldırıları. Yakın gelecekte durum daha da ağırlaşacak. Hükümet patronlarla birlikte yeni “reform” planları hazırlıyor ve İstanbul seçimi de bitince bu saldırı daha ağır biçimde yürürlüğe konacak.
Ve şimdiden uyaralım: Bu saldırı basit ekonomik uygulamalar biçiminde olmayacak. Ekonomik kararlara; sendikalara, emekçi örgütlerine ve genel olarak işçi hareketine yönelik müthiş bir baskı eşlik edecek. Nasıl mı? Bunun örneklerini vermeye başladılar bile.
Hiçbir türlü muhalefete izin vermek istemiyorlar. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişimi ciddi bir mesaj oldu. Sonra, İYİ Parti yanlısı Yeniçağ’dan Yavuz Demirağ’a beyzbol sopalarıyla saldırıldı. En son Erdoğan’ın “manevi kızı” Göknur Damat “İmamoğlu’na destek” deyince bıçaklandı. Bunlar önemli işaretler.
Bir de belki de
yeterince dikkat edilmeyen bir nokta var: Baskıcı Tek Adam rejimi kendisini her
geçen gün biraz daha sağlama almak için yeni merkezileşme ve denetimden
uzaklaşma kararları alıyor. Erdoğan, bir yılda yayımlanan 37 Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi ile hemen her alanda kendine bağlı birçok kurul oluşturdu.
Bakanlıkların yetkisinde olan birçok başkanlığı da kendisine bağladı, bazı
alanlarda yeni “başkanlıklar” kurdu. Hükümeti zaten meclisin dışından kurmuştu,
şimdi kendi kurullarını da bakanlar kurulunun üzerine çekip yönetimi tam
anlamıyla merkezileştirdi. Yani ülkeyi tek merkezden denetimsiz yönetme gücünü
iyiden iyiye kuvvetlendirdi.
İşçiler bu gelişmelere dikkat etmek zorundalar. Çünkü bugün iş, ekmek ve özgürlük mücadeleleri her taraftan sıkıştırılmakta, cendere altına alınmakta. “Buna karşı ne yapılabilir?” sorusuna yanıt ararken önce neyin yapılmamasına dikkat etmemiz gerekiyor. Geçenlerde Erdoğan’ın patronların örgütü TÜSİAD’a verip veriştirmesine bakıp, rejimin saldırılarını gene bu tip patronların durdurabileceği hayaline kapılmamalıyız. Rejimin etrafında toplanmış patronlar ile ona muhalif gibi görünen patronların arasındaki çekişme, sadece küçülmekte olan pastadan alacakları pay uğrunadır. Yoksa TÜSİAD’lı patronlar işçi ve emekçi sınıfların yanında olduğundan değil.
Bunun en açık örneği, TÜSİAD’ın en önemli üyelerinden olan Koç Holding’in TÜPRAŞ işçileri karşısındaki tutumu. Holding patronu işçilerin toplu sözleşme süresini 2 yıldan 3 yıla çıkarmak, vardiya sisteminde ve ücretli mazeret izni hükümlerinde değişiklik yaparak esnek çalışma uygulamasının kapsamını genişletmek, yani bütün kazanılmış haklarını yok etmek için uğraşıyor. Bunlar zaten Tek Adam yönetiminin tüm işçi sınıfına dayatmayı planladığı saldırılar. Üstelik Koç Holding, TÜPRAŞ’ta grevin yasayla yasaklanmış olmasından yararlanarak, rejimin son derece emek düşmanı yasasından yararlanıyor.
Dolayısıyla, Tek Adam yönetiminin saldırılarına karşı, patronlardan ve patron partilerinden bağımsız bir işçi-emekçi örgütlenmesine yönelmemiz gerekiyor. Bu en önemli adım olmalı. Tüm işçi ve emekçi örgütleri, sendikalar, işçi partileri tek bir cephede birleşmeli ve fabrika fabrika, bölge bölge ortak mücadeleye girişmelidir.
İkinci önemli nokta da işçi sınıfının kendi geleneksel mücadele yöntemlerini hayata geçirebilmesidir. Bunun bir örneği olarak TÜPRAŞ işçileri vardiyası biten işçilerle birlikte işyerini terk etmeme eylemi gerçekleştirdiler. Bu ve üretimden gelen gücün kullanılmasını içeren tüm mücadele yöntemlerinin hayata geçirilmesi, seçimlere ve patron muhalefeti hayali kurulmasından çok daha etkili ve sonuç verici olacaktır.
Geçtiğimiz Eylül ayında Birleşmiş Milletler’in 2019 yılı Global Sürdürülebilir Kalkınma Raporu için bizzat genel sekreter tarafından atanan bilim insanları heyeti, yaptığı çalışmanın sonucunda “bildiğimiz kapitalizmin sonuna geldik” demişti. Heyet ekolojik yıkımın ulaştığı bu tehlikeli seviyeden ötürü kapitalizmin tarihinde ilk kez daha pahalı bir enerjiye yönelmek zorunda olduğunu, ucuz enerji ile yüksek kârlı dönemin tamamlandığını iddia etmişti.
Raporun ardından kapitalizm altında başka çözümün olduğuna inanan pek çok çevre aktivisti, tüketim alışkanlıklarımızın değiştirilmesi ve vahşi olmayan bir kapitalizm için mücadeleye girişti. Sonuç olarak da argümanlar, aradan geçen yedi ay içerisinde alt üst oldu.
Daha az az kâr etmeyi kabul eden bir kapitalizm aranırken atmosferdeki karbondioksit seviyesi insanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaştı. Şu anda havadaki bir milyon parçacığın 416’sı karbondioksitten oluşuyor. Bu oran en son üç milyon yıl önce bu haldeydi. Durumun kötülüğünü anlayabilmek için tehlike limitinin 350 olduğunu da aklımızda tutalım. Dahası da var: 2019 yılı Mart ayı, kaydedilmiş sıcaklık verileri içerisinde gelmiş geçmiş en sıcak ikinci ay oldu. Yanlış anlaşılma olmasın, gelmiş geçmiş en sıcak Mart ayı değil, tüm aylar içerisinde kaydedilmiş gelmiş geçmiş en sıcak ikinci ay!
Dünyadaki canlılığın tümünü tehdit eden dokuz limitin üçünü geri dönüşsüz şekilde aşmış durumdayız. Dünya genelinde susuzlaşma ve sel kol kola ilerliyor. Belirli bir coğrafya susuz kalıp bunun sorunları ile uğraşırken, bir diğeri sel baskınları altında kalıyor, ölüyor, zarar görüyor ve sonrasındaki salgın hastalıklara karşı mücadele etmeyi sürdürüyor. Bu durum Afrika kuraklaşırken kuzeyin sellere teslim olduğu anlamına gelmiyor. Birbirine son derecede yakın bölgelerde dahi vahim iklimsel anormallikler yaşanmakta. Türkiye de bundan azade değil. Bu yıl Türkiye’deki yağış rejimi son yüz yıl içerisinde görülmemiş bir kompozisyona sahipti. Kış aylarının sert geçmesinden ötürü Bozcaada’da narenciye yetişmezken şu anda yetişebiliyor. Bu sene kurak bir bölge olan Şırnak’a Karadeniz’in genel yıllık yağış ortalaması (2500-3000 mm) tutarında yağış düştü.
İnsanlığın elindeki her şeyle ekolojik yıkıma karşı mücadele etmesi gerekiyor. Ancak işler maalesef ki basit bir iyi niyet ile çözülmüyor. Üzerine bir de kapitalizme dair bir yanlış kavrayış eklenince sorunu çözmüyor, daha da kötü bir hale getiriyoruz. Liberaller insancıl kapitalizmi arayadururken, “normal” kapitalizm kâr elde etmek için emeği ve doğayı sömürmekten başka bir şey yapamıyor.
Bildiğimiz kapitalizmin sonunda değiliz. Bildiğimiz kapitalizm yaşıyor. Başka bir barbarlık yok, onun tam ortasındayız ve canlılık altıncı büyük yok oluşa sürükleniyor. Başka bir kapitalizm yok ve kapitalizm akıldışı bir sistemdir.
Kirletici sanayilerin emekçilerin denetiminde kamulaştırılıp ekolojik yıkıma karşı mücadele için planlanması artık gelecek kuşakları değil, doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor ve sosyalizm sadece iyiliği-güzelliği değil, insanlığın ve tüm gezegenin acil ihtiyaçlarını temsil ediyor.
Ağustos 2018’deki büyük döviz kuru artışının üzerinden 10 ay geçti. Ağustos ayında 6,88 ile tavan yapan dolar, ardından yavaşça inişe geçti. Yıl başında 5,16’ya inen dolar, o günden bugüne kademeli bir şekilde yükselerek 6 TL’yi geçmiş durumda. Bu yükselişlerin ekonomik, büyük oranda da siyasi sebepleri var. İthalata bağlı, yani dışarıdan gelen mamul ve hammaddelere bağımlı olan bir ekonomiye sahip olduğumuzdan bu süre zarfında döviz kurunun yükselmesi enflasyonu artırdı. Çünkü üretim maliyetleri arttı. Öyle ki hâlâ son 17 yılın en yüksek enflasyonunu yaşıyoruz. Dövizin bu denli artmasının önüne geçebilmek için faiz silahını kullanan Merkez Bankası (MB), faizi %24’e kadar çıkardı. Şu an itibariyle Arjantin ve Venezuela ile birlikte dünyanın en yüksek faiz oranlarına sahip ülkelerinden biriyiz. Üstelik dünyada faiz ortalamaları çok düşük bir düzeyde olmasına karşın Türkiye’de durum bu. Böylesine yüksek gecelik ve tahvil faizleri veren bir ülke olarak para bulma konusunda pek sorun yaşamamamız gerekirken tam tersi oluyor. Hem akıldışı politik hamleler yüzünden rezervleri erimekte olan MB hem de hazine para bulmakta zorlanıyor.
Kırılganların en kırılganı: bağımlı Türkiye
ABD Merkez Bankası FED ve Avrupa Merkez Bankası 2008 krizi sonrası karşılıksız para basarak dünyayı paraya boğdu. Bu ucuz para bolluğundan en çok, ekonomileri emperyalist ülkelerden gelen finansmana ve yatırıma bağımlı olan ve büyük ekonomilere sahip Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Endonezya, Hindistan gibi ülkeler yararlandı.
2013 yılı itibariyle işler değişmeye başladı. Ucuz para döneminin sonuna gelindi. FED para basmayı durdurduğunu ve faiz artışına gideceğini açıkladı. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi ekonomileri bu ucuz ve kolay gelen paraya alışmış ülkelerin dengesi bozuldu. Üstelik yapısal bir kriz olan 2008 krizi hâlâ tüm dünyada aşılabilmiş değil. Artan askeri gerilimler (İran-ABD) ve Çin-ABD “ticaret savaşları” gibi iktisadi ve politik risklerin artması dünyayı daha derin bir açmaza sokmakta. Bu atmosferde yukarıda saydığımız beş ülkenin ekonomik durumları 2013’ten fazlasıyla kırılgan dünyadaki tüm iktisadi ve politik değişimlerden olumsuz etkileniyorlar. Türkiye ise, bu beş ülkenin en kırılganı olarak diğerlerinden ayrışıyor. Bunu faiz, döviz ve enflasyon verileriyle görebiliriz. Bu ülkelerden Türkiye hariç dördünün para birimlerinin bu yılbaşından Mayıs ayına kadar dolar karşısında %0,6 değersizleştiğini görüyoruz. Türk lirası ise aynı dönemde tek başına dolar karşısında %17 değersizleşti. Dört ülkenin enflasyon ve faiz ortalamaları sırasıyla %3,6 ve %6,3. Türkiye’de ise aynı oranlar %19 ve %24. Bu veriler ekonomik durumun çok kırılgan ve gerçekten çok kötü olduğunu gösteriyor. Üstelik bizim başka sorunlarımız da var, çözülemeyen politik sorunlarımız…
Çözüm
siyasi arenada olmalı
Mevcut rejimin altından kalkamadığı iktisadi ve politik sorunları çözmeye çalışmak yerine günübirlik davranması, hatta çözmek şöyle dursun bu sorunları derinleştirecek, serbest piyasa ekonomisinde bile kabul edilmeyen bazı uygulamaların (S400-ABD gerilimi, MB’ye yapılan siyasi baskı, İBB başkanlık seçimlerinde rejimin tutumu ve swap ve uluslararası piyasalarda aşırı riskli ekonomik politikalar) varlığı, içinde bulunduğumuz ekonomik ve politik sorunların iç içe geçtiğini gösteriyor.
Haziran seçimlerine kadar kesenin ağzını yeniden açan hazine, tahmin edilenden fazla açık verdi. Bu yılın ilk dört ayındaki bütçe açığı 54 milyar TL oldu. Gelecek düşünülmeden, günü kurtarmak adına yapılan hamleler sorunları derinleştirirken gelecek için daha büyük enkazlar bırakıyor. Dış borç alımı artarken, dolar düşsün diye kamu bankaları aracılığıyla MB’nin rezervlerinden yiyerek dış piyasalarda dolar satılması gibi akıldışı hamleler Türkiye’nin siyasal alandaki açmazlarıyla bağlantılı. Ülkenin ileride daha büyük enkaz altında kalması pahasına atılan her adımın başında emperyalizme bağımlılığımız yatıyor. Kapitalizm ilga edilmeden bu bağımlı durumun bitmesine imkân yok. Krizden bir şekilde çıksak bile bir sonraki krizin taşları döşenmeye başlayacak. Bugüne kadar defalarca vurguladığımız emperyalizmden kopuş ve planlı ve merkezi bir ekonomik sistemin anahtarı siyasal alanda, yani sınıf mücadelesindedir.
Türkiye’nin doğal gaz devi TÜPRAŞ’ta önemli bir işçi mücadelesi var. Hem de militan bir mücadele. İşçiler hayat koşullarını muhafaza edebilmek için grevin yasak olduğu fabrikada işyerini terk etmeme eylemi yapıyorlar. Patron korkusundan işçilerin karşısına çıkamıyor, Kimya Petrol Lastik ve Plastik Sanayi İşverenleri Sendikası KİPLAS’ı toplu iş sözleşmesi görüşmelerine gönderiyor. Görüşmeleri devlet karara bağlasın diyerek işi Yüksek Hakem Kurulu’na devrediyor. İşçi sınıfından grev, direniş haberlerini az çok takip eden herkes TÜPRAŞ işçisinin kahraman mücadelesini görüyor. Ana akım medyada ise ancak TÜPRAŞ genel müdürünün “Burada işçiler zaten çok kazanıyor,” açıklamalarına rastlayabiliyorsunuz.
Her ne kadar sınıfın gündemini haklı şekilde doldursa da tek direniş TÜPRAŞ’ta değil. Birçok farklı işletmede, pek çok farklı sektörde grevler ve direnişler başlamış durumda. Bu direnişlerin Türkiye’ye kök salmış, ciroları –kriz öncesine kadar- yıllarca tavan yapmış fabrikalarda yaşanıyor olması dikkat çekici. Uzun süredir devam eden bir başka direniş de ABD kökenli gıda devi Cargill’de. 1999 yılından beri Türkiye’de üretim yapmakta olan Bursa’daki fabrikada sendikalaştıkları için (patron küçülmeye gittiklerini iddia ediyor) işten atılan işçiler Tek Gıda-İş Sendikası ile grevlerini sürdürüyorlar. Kocaeli’nde bulunan Cem Bialetti mutfak eşyası fabrikası 100 işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi sürecinin ardından greve gitti.
1
Mayıs’a gelenler fark etmiştir; birçok işçi çalıştıkları fabrikanın adı
pankartlarında, ellerinde bağlı oldukları sendikanın flamasıyla ayrı kortejler
halinde yürüyüşe katıldı. İşçi sınıfının belki de Türkiye ekonomisine en fazla
katkı sağlayan kesimlerine, aynı zamanda sendikalı ve büyük fabrikalarda
çalışan bu insanlara Türk kapitalizmi artık hiçbir şey sunamıyor, kriz
derinleştikçe mücadele zorunlu hale geliyor.
Evet, TÜPRAŞ’ın 2019 üçüncü ay bilançosu 362 milyon 295 bin lira zarar gösteriyor. Bu zararı işçiler mi yarattı? Bundan önceki kârlara işçiler mi ortak oldu? Zarar etti diye TÜPRAŞ’ın çoğunluk hissesi sahibi Koç ailesi evlerini, arabalarını, yatlarını mı sattı; vereceği kokteyllerden mi vazgeçti? Hayır, TÜPRAŞ’ın genel müdürleri ve hissedarları lüks yaşamlarını sürdürdü. Krizin faturası ise işçiye kesiliyor. İşletme zarar ediyorsa açın hesap defterlerini gösterin. İşçi sınıfının kâr odaklı bu akıldışı üretim sistemine bir çözümü var: planlı ekonomi, ihtiyaç için üretim. Kapitalizmin hiçbir şekilde işlemediği ayyuka çıkmış durumda ama sistemden nemalananlar, insanca yaşanacak bir dünyayı kuracak olanlara nefretle saldırıyorlar. Direnişteki Kale Kayış işçilerini darp eden baba-oğul patronlar işte bu yozlaşmış düzenin çıkar ortakları. Yıkılmakta olan bu düzenin yasaları işçi sınıfını tutmamalı. Cüret etmeli; hayat şartlarımızı muhafaza ettiğimiz grevlerden, İtalyan işçilerinin yakın zamanda Yemen savaşı için Suudi Arabistan’a silah taşıyan gemiye yükleme yapmayı kabul etmeyerek greve çıktığı gibi saldırıya geçmeli; bir sınıf olarak, bir politik figür olarak topluca tarih sahnesine çıkmalıyız.
23 Haziran İstanbul seçimlerinin yenilenme kararının açıklanması ile patron örgütleri hoşnutsuzluğunu daha yüksek sesle dile getirirken, uluslararası ilişkilerdeki sıkışmışlık ile birlikte ekonomik krizin etkilerinin giderek derinleşeceği bir döneme giriyoruz. Tüm bu gelişmeler eşliğinde iktidar bir kez daha sorunları erteleyerek İstanbul’u kazanmak için tüm gücünü kullanıyor. Ancak Haziran seçimleri sonrasında, ertelenen tüm sorunlar daha da ağırlaşmış bir şekilde yeniden gündeme gelecek gibi duruyor.
“Karınlarını doyuruyorsunuz ama oy vermiyorlar”
Patronların ihtiyacı onların çıkarlarını gözeten bir rejim, iktidarın ihtiyacı ise kendi bekası için toplumsal rızayı üretmek. Nitekim AKP’nin iktidara geldiği gün alamet-i farikası da buydu: Bir yandan patronların talep ettiği neoliberal programı uygularken, bir yandan da kitleler nezdinde meşruiyetini korumak ve genel rızayı üretmekti. Ancak şu an ne patronları ne de emekçileri tatmin eder durumda. Zira geçtiğimiz günlerde Erdoğan, İstanbul Sultanbeyli’de muhalefetin aldığı oyları örnek göstererek “Karınlarını doyuruyorsunuz ama oy vermiyorlar” dedi. Bu meşruiyetini sandıktan aldığını söyleyen iktidar, şimdi ise ona oy vermeyenleri nankörlükle suçlayarak, genel oy hakkını gasp etmekte.
Erdoğan’ın sitemi yalnızca işçilere değil. Hukuk dışı uygulamaları, seçimin yenilenmesini ve ekonomideki gidişatı eleştiren TÜSİAD üyelerine de benzer bir tepki verdi: “17 yıl önce neredeydiniz, şimdi neredesiniz, içeriden saldırının hesabını sorarım.”
Emekçiler ekonomik ve politik sorunlar karşısında yerel seçimlerde tercihini büyük ölçüde değiştirdi. Patronlar ise onlara 31 Mart öncesinde sözü verilen kıdem tazminatına el koyulması, zorunlu BES ve bunun gibi pek çok saldırıyı içeren ekonomik reçetenin halen uygulanmamış olmasına tepkili. Patronların beklentisi ekonomik krize dönük IMF programının acil olarak başlatılması. Bu acı reçete henüz uygulanamadı, hem de üstüne İstanbul seçimleri iptal edilerek “istikrarsız ortam” daha da genişletildi. Ancak böylesi bir program seçim öncesi getirilemez. Zira uygulanan ekonomik programın geniş kitleler gözünde meşruluğunu sağlamak gerekiyor. İşte iktidarın yaman çelişkisi!
Peki, nasıl bir atmosfer bizi bekliyor?
OECD’nin açıkladığı verilere göre, ekonomi politikalarının ve siyasi koşulların belirsizliği, özel sektörün döviz biçiminde yüksek borcunun olması ekonomik toparlanmayı zorlaştıran öğeler olarak sıralanıyor. Bu şartlar altında Türkiye ekonomisinin 2019 için yüzde 2,9 daralacağı öngörüsünde bulunuluyor.
Birkaç hafta önce de Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı üç kamu bankasının katılımıyla ithalata bağımlı, dış açık veren sektörlere yönelik olarak hazırlanan ve toplamda 30 milyar TL finansman sağlaması hedeflenen İVME (İleri, Verimli, Milli Endüstri) Finansman Paketi’ni açıklarken kullandığı ‘istihdamda dengelenme’ ifadesi ‘işsizlik’ anlamına geliyor. Zira, ekonomik kriz ve sanayi üretimi ile büyümedeki büyük daralmaya paralel olarak istihdamda da daralma devam ediyor. Bu nedenle sadece işsizlik artmıyor, istihdamda da büyük bir daralma yaşanıyor. Krizin başladığı Ağustos 2018 ile Şubat 2019 arasında istihdamdaki kayıp ise 1 milyon 963 bin olarak gerçekleşti. Bakan Albayrak’ın Türkiye’nin Haziran ayından itibaren cari fazla vereceğini öngördüklerini belirterek, “2019 en fazla cari fazla vereceğimiz yıl olacak” demesi ekonomik krizin göstergelerine işaret etmekte ve yanıltmaktadır.
Ekonomik krizden çıkışı mücadele belirleyecek
Tıpkı İstanbul seçimlerinde yaşanan antidemokratik uygulamaların gerçek anlamda bertarafı kitlelerin seferberliğiyle olduğu gibi; işsizliğe, ekonomik saldırılara, yoksulluğa karşı vereceğimiz birleşik ve örgütlü tepki de bu saldırı programının etkilerini belirleyecektir.
Nafaka düzenlemesi Türk hukukunda yıllardır var olmasına karşın, son aylarda “Nafaka Mağdurları” olarak türeyen bir grup erkek olduğunu görüyoruz. Bu tepkinin bunca zaman sonra ortaya çıkması ve az sayıda olmalarına rağmen seslerini duyurabilmeleri, elbette ki hükümetin bu konudaki politikasıyla uyumlu olmalarından kaynaklanıyor. Dahası, söz konusu kadın düşmanı politikalar olduğunda muhalefetin ve iktidarın ortaklaştığını görüyoruz. Bunun son örneği, İYİ Parti’nin sunduğu nafakayla ilgili kadınların aleyhindeki kanun teklifi oldu. “Mağdur” olduğunu iddia edenlerin ne söylediklerine ve ne istediklerine baktığımızda, açıkça yalan söylediklerini ve bu yalanlarla neyi amaçladıklarını anlayabiliyoruz.
Her şeyden önce, nafaka, yalnızca boşanan kadına verilen bir ücret değildir. Maddi durumu iyi olmayan ebeveynler, çocuklarından; boşanan erkek de, eski eşinden nafaka isteme hakkına sahiptir. Önemli olan, nafaka talep eden tarafın maddi durumunun geçinmeye elverişli olmamasıdır. Günümüzde ise hâlâ kadınlar ev içi emekle uğraşmakta, kendilerine ait bir birikim elde edememektedir. Senelerce, evlilik içinde ev için çalışarak iş deneyimi elde etmeyen kadın, boşandığında iş bulamama sorununu herkesten fazla yaşamaktadır. Bu nedenle, boşanma davalarında, yararına nafaka bağlanan kişi genellikle kadın olmaktadır.
Bu durumun yanı sıra nafaka aylarca süren bir hukuk mücadelesinden sonra zar zor alınabilmektedir. Nafakanın ödenmesini sağlayacak herhangi bir zorlama da yoktur. Uygulamada, nafakasını ödememekte ısrar eden eski eşler, icra takibine uğrasalar bile bunu ödemekten kaçınabilmektedir. “Nafaka mağdurları”, ünlülerin eski eşlerine yüksek nafaka ödemesini mağduriyete kanıt olarak göstermektedir. Ancak, o davalarda, nafakayı veren ünlü eski eş, zaten bunu ödemeyi kendisi istemekte ve eski eşler aralarında bu konuda anlaşmaktadır. Mahkeme, o yüksek ücretli nafakayı ünlülere zorla ödetmemektedir. Erkeğin nafaka ödemeyi istemediği durumlarda, kadına nafaka verilmesine, çok zor şartlar altında karar verilmektedir.
Ayrıca, nafakanın “süresiz” olduğu da koca bir yalandır. Nafaka veren kişi, eski eşinin maddi durumunun iyileştiğini gördüğünde, yargı merciine başvurarak artık nafaka vermek istemediğini belirtebilir ve kısa zamanda nafakanın kesilmesini sağlayabilir.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta, çocuk bakma ve ev işlerini kadının görevi olarak gören ve evlilik birliği içindeyken kadının evde oturması gerektiğini düşünen kişilerin, nafakaya karşı olanlarla aynı kişiler olmasıdır. Evliliği süresince, kadının kendine ait birikimi olmasını istemeyenler, ayrıldıktan sonra, sanki kadının işi olmamasının nedeni kendileri değilmişçesine nafaka vermeyi de reddetmektedir. Nafakaya karşı olmak; ev içi emekle uğraşan kadını boşanmamaya zorlamak, boşanma gerçekleşse de onu senelerce iş hayatından uzak tuttuktan sonra emeklerini çalmak anlamına gelmektedir. Asıl mağdur, evlilik süresince çalışmamak zorunda bırakılan ve ayrıldıktan sonra da kendiliğinden parası olması beklenen kadındır. Nafakaya karşı olan grup, herhalde ki, yapmak istedikleri için hukuku araçsallaştırmayı huy haline getiren hükümeti örnek almış ve kendilerini mağdur ilan etmiştir. Ancak, kadın hareketi, senelerce süren mücadeleyle elde ettiği kazanımlarından biri olan nafakayı sahte mağduriyetlere kaptırmaya hiç niyetli değildir.