Ana Sayfa Blog Sayfa 55

İran halkı diktatörlüğe karşı ayakta!

0

İran’da 15 Kasım Cuma günü, hükümetin yüzde 300’lere varan akaryakıt zammının ardından, hâlihazırda rejimden ve kapitalist yıkım politikalarından hoşnutsuz olan kitleler pek çok şehirde sokaklara çıktı. Tahran, Kirmanşah, Hürremabad, Ahvaz, Şiraz, Yezd, Meşhed, İsfahan, Kerec, Tebriz, Behbehan, Kaimşehr, Kazrun, İslamşehr ve Şehriyan başta olmak üzere en az 100 kente yayılan gösterilere İran devleti yoğun bir baskı ve şiddet politikasıyla karşılık verse de emekçi halk sokakları terk etmiyor.

Geçen ay Tahran’da araç sahiplerinin kontak kapatmasıyla başlayan ufak çaplı gösteriler, son benzin zammıyla birlikte ülke geneline yayıldı. Gösteriler kapsamında 100’den fazla banka, kamu binası, benzin istasyonu ve dükkan ateşe verildi. Halk yolları kapatarak “Katil Hamaney. Hükmün sona erdi”, “Diktatöre ölüm” sloganlarını dile getiriyor. Aynı zamanda başkent Tahran ve Kürdistan bölgesine bağlı Marivan’da iki grev gerçekleşti. Özellikle sokağa inen gençler, sadece benzin fiyatlarını değil, yolsuzluk, işsizlik, kötü ekonomik gidişata kadar birçok sorunu protesto ediyor. Protestoların beşinci gününe gelindiğinde 200 civarında kişinin hayatını kaybettiği, 3000’den fazla kişinin yaralandığı bildiriliyor. Şu anda 1000’den fazla kişi ise gözaltında veya tutuklu durumda. Rejim gösterilerde ağır makineli tüfekler kullanarak kitlelere saldırmakta ve ülkede tüm internete erişim tamamen kısıtlanmış durumda.

Yolsuzluğa, işsizliğe ve baskıcı rejime karşı

İran’da halkın temel isyanı neoliberal molla rejimin yarattığı sefalet ve baskıcı hayat koşullarına yönelik. Ülkede bir yandan yolsuzluklar ile zenginleşen ayrıcalıklı bir azınlık, bir yandan da açlık ve baskı ile terbiye edilen milyonlar söz konusu. Yalnızca bu sene başında petrokimya ve otomotiv gibi sektörlerde yolsuzluğa karıştıkları gerekçesiyle en az 282 kişi tutuklanmış; 860 kişiye ise yurtdışına çıkış yasağı getirilmişti.

ABD’nin yaptırımları nedeniyle hâlihazırda açlık koşullarında yaşayan İran halkı bir de yüzde 40 enflasyon ile boğuşmakta. Haziran ayında Tahran’da kiralar bir yılda yüzde 100’den fazla arttı, gıda ürünlerinin fiyatları 3-4 katına çıktı. Ülke ekonomisinin bu yıl sonunda yüzde 9 oranında daralması bekleniyor. İranlı İşçiler Haber Ajansı’na (ILNA) göre, Ağustos ayında yüzlerce işçi maaş ve sosyal haklarını alamadıkları gerekçesiyle protestolar düzenlemişti. Ülkede işçi eylemleri sıkça gerçekleşiyor.

Protestolar sırasında ülkedeki su sorunu da ifade ediliyor. Halk, kuraklıkla nedeniyle yaşanan su kesintilerini protesto ediyor ve sık sık gösteriler düzenliyor. Özellikle isyan dalgasının başladığı Ahvaz şehrinin çevre sorunlarıyla boğuşması, aynı zamanda da emek mücadelesinin merkezi olması durumu açıklıyor.

Önce Sudan ve Cezayir, ardından Lübnan ve Irak’ta başlayan ve İran’a yayılan isyanlar 2011’de Ortadoğu’da parlayan kıvılcımın hâlâ sürmekte olduğunun bir göstergesi. Bizler Ortadoğulu halkların baskıcı rejimlere ve kapitalist yağma politikalarına karşı sürdürmekte olduğu ayaklanmayı destekliyor ve tüm devrimcileri bu seferberlikle dayanışmaya çağırıyoruz. Ortadoğulu emekçi kitlelerin zaferi, kitlelerin taleplerinin ve örgütlülüklerinin ilerletilmesi ile seferberliklere süreklilik kazandırılmasına bağlı. Bu anlamda sosyalistlerin ve sınıf örgütlerinin rolü belirleyici olacak.

Metal patronlarının tehlikeli taleplerine karşı direnmeye hazır olmalıyız

0

Metal işkolundaki sözleşme süreci, MESS patronlarının niyetlerinin iyiden iyiye açığa çıkmasıyla yeni bir evreye girdi. 20 Ekim’de yapılan 4. görüşmede MESS, sendikaların önüne bir dizi şart ileri sürdü. Başta tabii sendikalardan ücret artışı taleplerini düşürmelerini istiyor. Bilindiği gibi Türk Metal yüzde 26,28, Birleşik Metal-İş ise yüzde 34’lük zam teklifi vermişti. MESS patronlarına bu teklifler fazlaca “yüksek” görünüyor.

Bu arada Türk Metal sendikacılarının da işçileri yüzde 12’lik bir zam konusunda iknaya yönelik “yoklamalarda” bulundukları biliniyor. Metal işçisinin bu geri adım konusunda son derece dikkatli olması ve sendikacılarına ve patronlara gerekli “uyarı” mesajlarını göndermesi önem taşıyor.

Ama MESS patronlarının bastırmaları arasında ücret kadar önemli başka konular da var. Ve bunlar esas olarak çalışma düzeninin esnekleştirilmesi ve ücretlerin dolaylı yoldan aşağı çekilmesiyle ilgili.

Bunlardan bir tanesi, SGK ile ilgili izinler konusunda, kurumun ödemediği ilk iki günlük ücretin işverenler tarafından ödenmesi maddesinin kaldırılması. Dolayısıyla o ay işçinin ücretinde iki günlük bir kesinti olacak. Ayrıca patronlar, ikramiye ödemelerinin çalışılan gün sayısı üzerinden yapılmasını istiyorlar; yani raporlu işçiler rapor süreleri boyunca buna denk gelen ikramiye tutarından mahrum bırakılacaklar. Bu da bir tür ücret erozyonu demektir.

Patronların bir başka talebi, hafta tatilinde yapılan çalışmalarda daha yüksek fazla mesai ücreti uygulanan işyerlerinde 1 Eylül 2019’dan sonra işe giren işçiler için bu uygulamanın sona erdirilmesi ve fazla mesai ücretinin bu işçiler için aşağı çekilmesi. Bu madde de hem emek gücü ücretinin azaltılmasına ve hem de eski ve yeni işçiler arasında ayrım yapılmasına, böylece eşit işe eşit ücret ilkesini bozmaya yönelik.

MESS patronlarının, işten çıkarmaları kolaylaştırmaya ve sürekli bir rotasyonla ücretleri aşağıya çekme arzuları da var. Örneğin, “hafif işlerde çalışabilir” raporu olanların kendilerine gösterilen işi kabul etmedikleri takdirde iş akitlerinin kendileri tarafından feshedilmiş sayılmasını, dolayısıyla da bu işçilerin ihbar tazminatı ödenmeksizin işyerinden uzaklaştırılabilmelerini istiyorlar. Ayrıca mevcut sözleşmeye göre iki ay olan deneme süresinin dört aya çıkarılmasını talep ediyorlar. Yani emek piyasasına bir “kullan-at” sistemi getirmek arzusundalar.

Bu ve benzeri diğer patron bastırmaları, bir yandan zaten düşük tutmaya çalıştıkları dolaylı yoldan daha da aşağı çekme çabaları olduğu gibi, aynı zamanda iş güvenliği ve işçi sağlığı konularındaki kötüleştirici arzularını kanıtlıyor. Sendikalar şimdilik bu talepleri reddetmiş durumdalar, ama metal işçisi ne kadar kaygan bir zeminde hareket ettiğinin ve sendikalar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak zorunda olduğunun bilincinde olmalıdır.

İşçileri ilgilendiren bir başka önemli konu da, alınan ücreti aşağı çeken vergi dilimleri meselesi. Türk-İş ve DİSK yöneticilerinin birlikte, ücretin asgari ücret kadarlık diliminin vergi dışı bırakılması ve ücret ve maaşlardan kesilen vergilerinin yüzde 10’a sabitlenmesi yolunda talepleri olmuştu. Ne var ki bu talep sözleşme sürecinde dile getirilmiyor. Bu belki de devlet düzeyinde bir yasa sorunu, ama ilgili kesintilerin işverene yüklenmesi talebiyle, “çok kazanandan daha çok” ilkesinin hayata geçirilmesi olanaklı olabilirdi. İşçi sınıfı kendi yaşam koşullarını düzeltmeyi ve geliştirmeyi, patron partilerinin insafına bırakmadan elde etme mücadelesi verebilir ve vermelidir.

Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikaları, bu yıl içinde imzaladıkları “birlikte mücadele” anlaşması çerçevesinde davranabilseler kuşkusuz işçilerin gücü daha da artar. Ama daha da önemlisi, işçi sınıfının işyerlerinden hareketle komitelerde örgütlenmesi ve onlar aracılığıyla mücadele birliği ve eylemliliği oluşturmaları her şeyden daha önemlidir. Umarız 23 Kasım’da 10 bin Birleşik Metal-İş üyesinin işyerlerindeki eylemi bunun ilk adımı olur.

Trump-Erdoğan anlaşması: Suriye’yi uluslararası bir sömürge yapmak

0

Suriyeli yazar ve devrimci Yasin El Hac Salih, 2016’da çıkan kitabı Suriye Sorunu’nda Suriye halk devriminin geri çekilme eğilimi izlemesinin, bölgedeki yayılmacı kapitalist güçlerin ve emperyalist ülkelerin iştahını kabarttığını; halka karşı bir iç savaş ilan etmiş rejimin de varlığını korumasıyla Suriye’nin “Filistinlileştiğini” yazmıştı.

Filistinlileşmek deyimi, geçtiğimiz aylarda patlak veren Cemmu-Keşmir veya Katalonya krizinin de gösterdiği gibi, bir ulusun yalnızca tek bir yabancı veya yerel gücün despotik sömürgeciliği altında dizginlenmesi değil, adeta bir uluslararası karşıdevrim koalisyonunun sömürgesi haline gelmesini tarif ediyor.

Suriye’de yaşanmakta olan budur. 13 Kasım’daki Trump-Erdoğan görüşmesinin basına yansıyan demeçleri, Türk dış politikasının gerçek hedefleri ve diktatoryal Esad rejiminin gündemine aldığı ekonomi politikaları, bu sürecin hızlandırıldığına işaret ediyor.

Trump ile Erdoğan’ın demeçleri ne anlama geliyor?

Türk burjuva basını iki ülke başkanının demeçlerinin kaymak tabakasının yüzeysel bir yorumlanışı ile yetinmiş olsa da, Beyaz Saray’da yapılan görüşmenin ardından yapılan basın toplantısı, Suriye politikasına dair önemli ipuçları taşıyor.

Trump konuşması sırasında Suriye’de askerlerini bırakacaklarını ve bunu yalnızca “petrol kuyularının emniyetini sağlamak için” yapacaklarını; ek olarak Türkiye’nin “problemlerini” anladığını ve müzakereler sırasında bir “ticaret anlaşmasının” masaya yatırılacağını kaydetti. Erdoğan ise Suriye’de güvenli bölge ve mültecilerin, TSK kontrolündeki bölgeye geri dönüşünün konuşulduğunu dile getirdi.

İkilinin dile getirdikleri, hem ABD’nin Suriye’ye dönük olarak uyguladığı ekonomik yaptırımların ve doğal kaynakları elinde tutma politikasının, hem de Türkiye’nin kuzeyde sahip olduğu askeri varlığın, Suriyeli işçilerin ve halkın zenginliğinin sömürgeleştirilmesinin derinleştirilmesini öngörüyor. Görüşmeden çıkan sonuç, anlaşılacağı üzere, Suriye’nin yeraltı ve üstü kaynaklarının yağmalanmasında, belirli bir diplomatik alışverişin ve jeostratejik ortaklığın kurulmasıdır.

Baas diktatörlüğü ne yapıyor?

Suriye devriminin demokratik istemleri karşısında Şam’daki koltuğuna yapışarak yüz binleri katletmiş olan Esad hanedanlığı, 2011 Mart’ından önce kapsamlı bir şekilde uyguladığı neoliberal politikaları tekrar gündeme getirerek hayata geçirmeye başladı. Rejim zaten, kendisine askeri ve ekonomik yardımda bulunan gerici İran mollalarına ve Rus oligarşisine, yeniden kontrolü sağladığı bütün topraklarda büyük ticari kolaylıklar sağlıyor ve altyapı yatırımları gibi kritik noktaları, İran ve Rus sermayesine pazarlıyor.

Ancak rejimin sömürgeci-yayılmacı güçlere yardımı bunlarla sınırlı değil. Temmuz 2015’te geçirilen bir yasayla diktatörlük, yerel idarelere ve belediyelere kendi bünyelerinde özel sektör holdingleri kurma izni verdi. Bunun amacı ülkenin “yeniden inşa”sında Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) denilen projeleri hayata geçirebilmek. 2016 Ocak’ta çıkarttığı KÖİ yasasıyla rejim, petrol hariç bütün devlet varlıklarının özel sermayenin yönetimine açıldığını ilan etti (çünkü petrol Rusya ile ABD’nin kontrolünde).

Ekonomi ve Yabancı Ticaret Bakanı Humam el-Caze, bunun “özel sektörle ilişkileri düzenleyecek olan yasal bir çerçeve” olduğunu aktarıyor. Ancak Şubat 2016’da açıklanan “Ulusal Ortaklık” başlıklı yeni ekonomi stratejisi, meselenin bu kadar basit olmadığını hemen hatırlatıyor. 2016 ilkbaharında Şam valiliği, Şam Hanı Özel Anonim Şirketi’nin 60 milyar Suriye lirasıyla (129 milyon dolar) kurulduğunu açıkladı. Suriye burjuvazisinin palazlanmayı dileyen kesimlerinin sahip olduğu bu şirket, artık fiili olarak Şam’ı yöneten güç.

Ne yapmalı?

Öncelikle, Suriye’den bütün yabancı askeri varlığın (ABD, Rusya, İran, Hizbullah, Türkiye, Körfez) çekilmesini talep etmeli; bu talebin mantıksal getirisinin, Esad rejiminin yıkılması ihtiyacında somutlandığını anlamalı (çünkü bütün bu güçleri ülkeye davet eden, oluşan kaostan faydalanarak iktidarını konsolide etmeye çalışan rejimdir).

Suriye’nin kaderinin Suriyeli işçiler ve yoksullar tarafından tayin edilmesi, bu iki talepte kristalize olan bir eylem programıyla mümkündür.

Bolivya: Sağcı Añez’in darbeci yönetimine karşı kitle hareketinin seferberliği sürüyor

0

Sivil ve askeri bir darbeyle iktidara gelen sağcı senatör Jeanine Añez, ülkeyi istikrara kavuşturmada başarısız oldu. Bolivya halen büyük bir politik kriz içinde. Morales yönetiminde ülke kaynaklarını paylaşan emperyalizm, çokuluslu şirketler ve Bolivya oligarşisi endişeli; çünkü seferber olan halk kesimleri, Añez’in kendi kendine ilan ettiği yönetimi reddetti ve tüm baskılara rağmen henüz yenilgiye uğratılamadı.

Son derece zayıf konumda olan Añez yönetimi, kitle hareketini ordu ve polis aracılığıyla ezerek konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. 19 Kasım Salı günü, La Paz vilayetinin tamamına petrol dağıtımını engelleyen Senkata’daki işgali büyük bir askeri güçle dağıttı. Çıkan olaylar sırasında iki kişi öldürüldü. Günler önce, Scoba’da geçici yönetime bağlı silahlı güçler, halka karşı şiddetli saldırılarda bulundu. Añez, hareketi bastırmak için askerlere suçlardan bağışıklık öngören bir kararname çıkarttı ve ordu ile polis güçlerinin bütçesi aceleyle artırıldı.

Añez’in baskılarına rağmen, ülke çapında sayısız işgal ve eylem düzenlenmeye devam ediyor. Halk direnişinin en zayıf noktası, devrimci bir önderliğe sahip olmaması. Evo Morales’in liderliğini yaptığı MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) ve ülkenin tarihsel sendika konfederasyonu COB (Bolivya İşçi Merkezi) önderlikleri, seferberlikleri sona erdirmeye yönelik bir tutum aldılar. MAS önderleri, darbeci sağ kesimlerle birlikte içinde bulunulan krizden “seçimli bir çıkış yolu” müzakere ettiler. Bizzat Evo Morales kaçtığı Meksika’dan “ulusal diyalog”, yani emperyalizm ve onun ulusal işbirlikçileri ile yerel oligarşi arasında bir pazarlık çağrısında bulundu. Darbeye direnmeyen Morales, artık kendisini “eski başkan” olarak gördüğünü, geri döndüğünde kendi memleketinde bir restoran açmayı planladığını, aday olmaya niyeti olmadığını ve tek arzusunun “ülkede barışın sağlanması” olduğunu söyledi.

MAS’ın tabanı olan koka çiftçileri ve halk kesimleri Añez yönetimine karşı işgal ve diğer yöntemlerle direnirlerken, önderlikleri ise Kilise ve AB gibi gerici kurumların arabulucuğunda emperyalizm ve onun ulusal işbirlikçileriyle bir anlaşma sağlamaya çalıştılar. COB önderliği de benzer biçimde seferberlikleri desteklemeyerek, kitle hareketine bir kez daha ihanet etti. Bizzat Çokuluslu Yasama Meclisi (ALP) Başkanı Monica Eva Copa, MAS’ın, seçimlerin düzenlenmesi için gerekirse zaman kazanacağını söyleyerek kitle hareketine olan büyük ihanetini itiraf etti. Nitekim Añez’in temsil ettiği sağcı güçler ile MAS arasında bir anlaşmaya varıldı ve kabul edilen yasayla, yeni seçimlerin düzenlenmesi için bir kurulun görevlendirilmesi ve Morales’in yeniden aday olmaması sağlandı. Böylece ülkenin kaynaklarını emperyalizm ve ulusal sermaye sınıfıyla beraber talan ederek ülke emekçilerini sefalet koşullarına sürükleyen Morales’in MAS’ı, oluşturulmak istenen yeni düzende kendine bir yer edinme yolunda bir adım atmış oldu.

İşte bu yüzden MAS’ın ve Morales’in politikalarına aldırış etmeden en başından beri gerici, sağcı Añez hükümetine karşı mücadele etmenin yollarını arayan emekçiler, gençler, köylüler ve halk kesimlerinin seferberliklerine dayanmak her zamankinden daha önemli. Añez’in baskıcı hükümetiyle her türlü anlaşma ve pazarlık reddedilmelidir. Dördüncü Enternasyonal geleneğine bağlı İşçilerin Uluslararası Birliği’nin Bolivya seksiyonu Emekçilerin Devrimci Alternatifi’nin (ARPT) belirttiği gibi, sağcı ve gerici bir iktidarın yerleştirilmesi girişimini başarısızlığa uğratmak amacıyla seferber olmak ve “şehir ve kırlardan, emekçi halk kökenli örgütlerin temsilcileri, gençler ve yerli halklarla birlikte ülkenin geleceğine karar vermek; temiz, özgür ve kısıtlamasız gerçek bir seçimin yapılmasını güvence altına almak için bir halk meclisi” oluşturmak gerekiyor. Dış borçların ödenmemesi, maden ve hidrokarbon işletmelerinin kamulaştırılması için mücadele etmek kaçınılmaz. Bolivya’da kitlelerin önündeki yol, gerici sağ ve orduyla pazarlığın yolu değil, örgütlü mücadelenin yoludur.

25 Kasım’ın ardından: Taleplerimiz de mücadelemiz de ortak!

0

Bugün tüm dünyada, kadınlar en temel haklarını korumak için bile mücadele etmek zorunda: yaşam haklarını! Bu nedenle, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, kadına yönelik şiddetin her türüne ama en çok da kadın cinayetlerine yönelik öfkenin her dilde dile geldiği gün oldu.

Türkiye’de fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddet yolu ile sindirilmeye çalışılan; hükümetin haklarına dönük saldırılarına maruz kalan; bu mücadeleleri ise failleri koruyanlar tarafından kriminalize edilen kadınlar, tek umutları olan birlik ve dayanışmaya olan güvenlerini bir kez daha gösterdiler.

Var olan tüm yasalara rağmen önlenmeyen ve günden güne artan kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet karşısında Türkiye’nin hemen her ilinde ortak haykırış “Yaşamak İstiyoruz” oldu. En kitlesel eylemlerden biri ise yine İstanbul’da gerçekleşti. 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısıyla, kaymakamlığın yasaklama kararını geri aldırarak, Taksim-Tünel’de toplanan kadınlar “Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok,” diyerek İstanbul sözleşmesinin ve 6284 no’lu yasanın uygulanması, kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet karşısında acil önlemlerin alınması için çağrıda bulundu.

Tıpkı Türkiye’deki gibi bu 25 Kasım’da da Fransa’dan Guatemala’ya, İtalya’dan Paraguay’a dünyanın dört bir yanında kadınlar sokaklardaydı. Şili’de iki aydır ülkeyi sarsan kitlesel eylemlerde ön planda olan kadınlar ekonomik krize ve erkek-devlet şiddetine karşı taleplerini yineledi. “Piñera defol” sloganını 25 Kasım’da da kullanan kadınlar, polis tarafından katledildiği öne sürülen Daniela Caracaso (La Mimo), polis şiddetini belgelediği için evinde ölü bulunan gazeteci Albertina Martínez Burgos ve yine protestolarda hayatını kaybeden, tecavüze uğrayan, işkence gören herkes için adalet talep ettiler.

Arjantin’de “erkek şiddetine karşı haklarımız için sokaktayız” diyen kadınlar, Piñera’ya karşı mücadele eden Şilili kadınlarla ve Bolivya’da hükümet saldırılarının hedefinde olan yerli, işçi ve köylü kadınlarla dayanışma seslerini yükseltti. Yasal ve parasız kürtaj hakkı taleplerini tekrarladılar ve IMF için değil, erkek şiddetiyle mücadele için bütçe talep ettiler. Katalonya’da öne çıkan talepler kadına yönelik fiziksel ve psikolojik, devlet eliyle veya siyasi yoldan her türlü şiddetin ve gelir eşitsizliğinin son bulmasıydı.

Dünyanın farklı noktalarında da olsak, gerici hükümetlerin saldırıları karşısında kadınlar olarak taleplerimiz ve mücadelemiz ortaklaşıyor. Bir kişi daha eksilmek istemiyoruz, ekonomik krizin faturasını ödemek istemiyoruz. Kadın ve trans cinayetlerinin, çocuk istismarının önlenmesini istiyoruz. Bu nedenle, erkek egemen kapitalist hükümetlere, tüm ataerkil saldırılara karşı dayanışmamız, örgütlenmemiz ve mücadelemiz devam edecek.

Eaton Polimer mücadelesi devam ediyor

0
polimer

Çerkezköy’de faaliyet gösteren Eaton Polimer’de 28 Eylül tarihinde toplu işten çıkarma yaşandı. Türk-İş’e bağlı Petrol-İş’te örgütlü 300 işçi işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler fabrika önünde direnişe geçti. Ancak Petrol-İş, mücadele başladığından beri mücadeleye maddi veya manevi hiçbir destek vermedi. Hatta adeta bir patron vekili gibi işçilerin işe iade davası açmaması için işçileri ikna etmeye çalıştı. Fabrika önündeki işçilerin tazminatını aldığını söyleyip direnişi bitirmelerini istedi.

Eaton Polimer çalışanları ise işlerini geri istiyor. Sendika işçilere işler açıldıkça tekrar işe alınabileceklerini söylüyor. Ancak bu durum gerçekleşse bile işçiler aynı kıdem ve ücret ile işe başlamayacakları için bu teklifi reddettiler. Eaton Polimer işçileri sadece patronlarıyla değil kendilerini bu süreçte yalnız bırakan sendika yönetimiyle de toplu işten çıkarmalara karşı amansız bir mücadele veriyor.

İşten çıkarılan işçilerin bildirdiğine göre işten çıkarmalara sebep olarak gösterilen küçülme bahanesi kuyruklu yalan. Hâlihazırda fabrika yüksek kapasite ile çalışmaya devam ediyor ve işçileri sık sık siparişlerin yetiştirilebilmesi için fazla mesaiye kalıyor. Petrol-İş ve Eaton Polimer el ele öncü işçileri işten çıkararak çalışanları üzerinde korku ve güvencesizlik iklimi yaymaya çalışıyor. Fabrika içerisinde oluşabilecek hak mücadelelerinin sönümlenmesi ve düşük ücret politikalarına ses çıkarılamaması için kirli bir ittifak kuruldu. Patronlar kârlılıklarını korumak için her aygıtı kullanarak kendi sebep oldukları krizin bedelini işçiye ödetmeye çalışıyor. Eaton Polimer ise Petrol-İş’i de saldırılarında silah olarak kullanıyor.

Geldiğimiz noktada fabrika önündeki direniş bitti; ancak mücadele devam ediyor. Eaton Polimer işçileri her hafta görünür basın açıklamaları, sendikalarının önündeki oturma eylemleriyle işlerini geri istiyor. İşçiler sadece patronlarıyla değil sendikalarıyla da boğuşuyor.

Biz de Gazete Nisan olarak Eaton Polimer işçilerinin bu haklı mücadelesini selamlıyoruz.

Termik santraller öldürüyor

0

21 Kasım’da AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen yeni yasayla 15 kömürlü termik santralin çevre mevzuatına uyum süresi 2022 yılına kadar uzatıldı. Böylece santrallerin bacalarına filtre takma zorunluluğu 2,5 yıl uzatılmış oldu. Peki, sermayenin yararı uğruna halk sağlığını ve taleplerini hiçe sayan bu uzatma ne anlama geliyor?

Hava kirliliğinin olumsuz ve hatta ölümcül etkileri hakkında onlarca rapor bulunabilir. Ancak özetlemek gerekirse; termik santrallerde fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere kirletici gazlar yayılıyor ve böylece hava kirliliği meydana geliyor. Yani her şeyden önce bu santrallerin filtre takmaması halkın zehirlenmesi demek; akciğer hastalıklarına, kansere ve başka hastalıklara davetiye çıkarmak demek.

Bu 15 termik santral arasında bulunan Elbistan santrali, tehlikenin boyutlarını en açık şekilde ortaya koyanlardan biri. Santralin bulunduğu Kahramanmaraş’ın 2018 yılında hava kalitesi en kötü olan il olduğu; santrallerin yol açtığı kanserojen parçacık madde ve kirlilik nedeniyle bugüne kadar 17 bin erken ölüm yaşandığı tespit edildi. Burada yaşayanlar neredeyse yıl boyunca zehir solumakta. Zonguldak, Çatalağzı santralinin ölçüm sonuçları da pek çok değer açısından Dünya Sağlık Örgütü’nün sınırlarını aşmış ve çevresel açıdan sağlık sorunları oluşturan kritik seviyelere ulaşmış durumda. Dahası, Çevre Mühendisleri Odası’nın ölçümleriyle termik santralin hazırladığı ÇED raporundaki ölçüm sonuçları arasında ciddi farklar söz konusu. Diğer santrallerde de Çatalağzı ve Elbistan’a benzer bir tabloyla karşılaşacağımızı tahmin etmek hiç de zor değil.

Torba yasa yoluyla havayı kirletme izni

Konuyla ilgili 2013 yılından bugüne kadarki süreç, Türkiye’de verilen taahhütler ve tutulmayan sözlerin özeti gibi. Sürecin arka planında elbette özelleştirmeler, kâr planları, ihaleler ve denetimsizlik var. 2013’te çevre yükümlülüklerini yerine getirmeyen kömürlü termik santrallere 31 Aralık 2019 tarihine kadar baca filtresi takma zorunluluğu getirilmiş ve filtre takmayan santrallerin kapatılacağı öngörülmüştü. Ağustos 2017’de dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak “Eski Türkiye’den kalan santraller vardı. 2019 yılına kadar bu eski santrallerin tamamının en son çevre kriterlerine dayalı filtreleme sistemlerinin tamamını bitireceğiz. Bununla ilgili bütün firmalarla birebir konuştuk. Eğer bitiremezlerse külahları değişeceğiz. O santrallerle yolumuzu ayıracağız,” demişti. Kasım 2019’da konu tekrar gündeme getirildi ve söz konusu yasa teklif edildi. Kararın alınacağı gün Erdoğan “Kirliliğe kesinlikle müsaade etmeyeceğiz. Kimse milletin havasını kirletemez. Mutlaka filtreleme sistemi yapılmalı,” şeklinde açıklamada bulundu. Sonuç olarak teklif kabul edildi ve 6 yıldır yasaya uymayan santraller 2,5 yıl daha havayı kirletme iznini kullanarak zehir saçmaya devam edecek. Bu santrallerin süreç içerisinde özelleştirildiğini ve milyonlarca lira teşvik aldığını da unutmamak gerek.

Yapılan bu uzatmayla halk sağlığının değil, maliyeti düşürerek kazancını artıracak santral patronlarının zenginliğinin korunacağı çok açık. Tüm yeni kömürlü termik santral planları iptal edilmeli ve var olanlar acilen kapatılmalı. Solunabilir bir hava için tüm kirletici enerji santralleri kamulaştırılmalı.

Emek, Demokrasi ve Barış güçlerinden basın açıklaması

0

23 Kasım Cumartesi günü İstanbul Emek, Demokrasi ve Barış Platformu Kadıköy’de Eminönü iskelesi önünde 8 Aralık’ta yapacağı krize karşı mitingi için bir basın açıklaması gerçekleştirdi ve ardından da bildiri dağıtımına geçildi. İnsanca bir yaşam, barış, demokrasi ve adalet için düzenlenen bu miting öncesinde emekçi halklara 8 Aralık için bir çağrı yapıldı.

Basın açıklamasında; kriz, işsizlik, vergi adaletsizliği, kadın yaşamına yönelik tehditler, zamlar, dünya genelinde kapitalizme karşı yükselen kitle hareketleri ve son günlerde artan intihar olaylarından bahsedildi. Kanunsuz ve hiçbir yargı kararına dayanmayan işten çıkartmalar, seçilmişlerin yerine atanan kayyumlar, kadının çalışma hayatında önüne konulan zorluklar ve kadın emeğinin vasıfsızlaştırılması gibi her gün daha da baskıyla hissedilen konular vardı. Grev kararlarının yasaklanması, toplu iş sözleşmelerine yönelik saldırılar ve emekçi halkın bütün diğer sorunları…

Bizler de İDP olarak, hükümetin yarattığı siyasi ve ekonomik krize karşı emekçi halklarla beraber buna artık bir son vermek istiyoruz. Milyonlarca emekçi olarak bizlere dayattırılan işsizliği, yoksulluğu ve sefaleti kabul etmiyoruz.

Son günlerde Irak’ta, Lübnan’da, Şili’de, Ekvador’da ve başka yerlerde yüz binlerce işçi ve emekçinin yolsuzluğa, işsizliğe ve antidemokratik uygulamalara karşı direnmeleri ve bu direnişlerin sonucunda bazı yerlerde başbakan ve diğer yetkililerin istifası, bizlere bu çürümüş sistemin daha fazla ayakta kalamayacağını gösteriyor. Emekçi halklarla birlikte kendi yaşamımız üzerinde hak iddia etmelerine müsaade etmeyeceğiz ve bu ağır sonuçlara sebebiyet verenlere dur diyeceğiz. Şimdi hep birlikte ve daha da güçlü bir şekilde dayanışma zamanı.

İran: Halk isyanına tam destek!

0

15 Kasım’da İran’da müthiş bir halk isyanı patlak verdi. Benzine yapılan %300 zam ve akaryakıt sübvansiyonunun iyice sınırlandırılması, protestoları tetikleyen unsurlar oldu. Eylemler başkent Tahran’ın çeşitli bölgeleri de dahil olmak üzere yüzden fazla kente yayıldı.

Sokaktaki yaygın sloganlar, benzin zammı sonucu yoksulluğun artması kadar, rejimin kendisini de sorguluyor ve “Diktatöre ölüm” ve “Hükümet istifa” haykırışları yükseliyor. Yüzden fazla banka binasının yanı sıra onlarca mağaza, ve teokratik rejime bağlı iki ruhban okulu yakıldı. Protestocular ayrıca dini lider, ayetullah Hamaney’in afişlerini de ateşe verdi. Eylemciler ülkenin farklı noktalarında binlerce yolu kesmiş durumda.

Protestolar, nüfusun çoğunluğunun Arap ve Kürt olduğu bölgelerde de yaşanıyor; buralarda genel baskı politikasına bir de ulusal baskı ve daha şiddetli yoksulluk ve marjinalleşme ekleniyor.

Diktatörlüğün canice tepkisi, protestoculara mermiler ve gözyaşartıcı gazlarla, karadan ve havadan, helikopterlerle saldırmak oldu. Protestocular sokakları kesmek için araçlarını kullanınca, baskı güçleri bu araçları tahrip etti. İran rejiminin yaklaşık iki yüz kişiyi katlettiği, binlerce kişiyi yaralayıp tutukladığı tahmin ediliyor. Hükümet protestocuları yabancı güçlerin ajanı olmakla suçlarken, bilgi akışını önlemek için interneti neredeyse tamamen kesti. İnsanların gözaltında kaybedildiği haberleri geliyor. Kriz parlamentoyu bile etkiledi ve bazı milletvekilleri istifasını verdi.

Rejimin reformcu ve ılımlı kanadının temsilcisi olarak görülen devlet başkanı Ruhani, rejimin tüm kanatlarının artan acımasızlığını gözler önüne serdi. Bu, onun iktidarında yaşanan ikinci isyan. Aralık 2017 ila Ocak 2018 arasında, derinleşen ekonomik kriz nedeniyle protestolar gerçekleşmiş ve kitleler İran’ın Suriye’deki askeri müdahalesinin sona ermesini talep etmişti: Gerek bu eylemler, gerekse de kadınların zorunlu örtünmeye karşı çıktığı eylemler yine acımasız bir biçimde bastırılmıştı.

Gerek İran yanlısı Hizbullah milislerinin iktidar koalisyonunun parçası olduğu Lübnan’da, gerek Irak’ta gerçekleşen son eylemler, İran teokrasisinin bu ülkelerdeki hakimiyetini tehlikeye soktu. Irak’taki isyan, İran yanlısı hükümet tarafından sert bir şekilde bastırılırken, 330’dan fazla insan öldü.

İran’ın yaşadığı ekonomik kriz yalnızca, Suriye’deki faşizan Esad diktatörlüğüne, Yemen’e, veya Irak’ın gerici [reaksiyoner] hükümetine verdiği desteğin yol açtığı aşırı askeri harcamalardan kaynaklanmıyor. İran ekonomisi ayrıca, Trump’ın nükleer anlaşmasını iptal ettikten sonra başlattığı diplomatik ve ekonomik taarruzun bir parçası olarak geçen yıldan bu yana İran’a uyguladığı ve en çok de emekçi halkı vuran Amerikan yaptırımlarından da etkileniyor. İran’a yönelik ABD yaptırımlarına karşı çıkmakla birlikte bizler, İran halkının yaşadığı sıkıntıların asıl sorumlusunun, ülkeyi ulusal ve yabancı kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda yöneten teokratik ve burjuva İran rejimi olduğunu tekrarlıyoruz: Rejim, gerici askeri müdahaleler üzerinden bölgesel tahakküm heveslerini gerçekleştirmek amacıyla halka kemer sıkma politikaları dayatıyor. İran halkının isyanına tam destek! Polisiye baskılara hayır! Kahrolsun ayetullahların diktatörlüğü! Kemer sıkma politikalarına hayır! Emperyalist müdahale olmadan, İran halkı kendi kaderini kendisi belirlemelidir!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Eğitim emekçileri 23 Kasım’da hakları için Ankara’da bir araya geldi…

0

23 Kasım 2019 Cumartesi günü Eğitim Sen’in öncülüğünde eğitim emekçileri Ankara’da bir araya geldiler. “Haklarımız, Geleceğimiz ve Öğrencilerimizin Eğitim Hakkı İçin Bir Aradayız” sloganı ile ülkenin çeşitli illerinden gelerek Ankara’da toplanan 2 binin üzerinde eğitim emekçisi Tandoğan meydanında miting düzenledi.Ankara valiliğinin son ana kadar mitinge izin vermemesi üzerine katılımın beklenenden düşük olduğu eylem geniş katılımlı bir basın açıklamasına dönüştü. Yapılan eylemde Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin AYDOĞAN ve KESK Eş Genel Başkanı Mehmet BOZGEYİK kürsüden emekçilere seslendi.Yapılan konuşmaların ardından miting halaylarla sona erdi. 

İsyan dalgası İran’da

0

İran’daki halk isyanı üzerine İranlı aktivist Frieda Afary’nin Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı’nın internet sitesi için yazdığı makaleyi paylaşıyoruz.

İran’da ülke genelindeki toplumsal protestolar, demagojik rejimin yıkılmasını istiyor

Bu yıl Sudan ve Cezayir’in ardından Irak ve Lübnan’daki halk ayaklanmaları; İran’da özellikle işsizler ve öğrenciler olmak üzere kitleleri, Aralık 2017-Ocak 2018 ayaklanmasından bu yana ilk defa tekrardan büyük kitleler halinde sokağa çıkıp İslam Cumhuriyeti’nin sona ermesini talep etmeleri için cesaretlendirdi.

Ülke genelinde protestoları tetikleyen, 15 Kasım Cuma günü birdenbire benzin fiyatının %300 oranında artırıldığının duyurulması oldu. İran’ın bölgedeki askeri ve siyasi müdahalelerinin, nükleer ve füze geliştirme programlarının ve ABD tarafından dayatılan ağır yaptırımların bedeli yüzünden halihazırda açlık koşullarında yaşayan çoğu İranlı için bu artış oldukça yüksek.

15 Kasım’dan bu yana 31 eyaletin 22’sinde (100 şehirde) ve bazı kırsal bölgelerde on binlerce kişi ülke geneline yayılan protestolar sergilemekte. Çevik kuvvet polisleri ve güvenlik güçleri, protestocularla çatışma içerisinde. Uluslararası Af Örgütü’ne göre yüzü aşkın kişi hükümet tarafından katledildi, yüzlercesi yaralandı ve binden fazlası tutuklandı. Hükümetin keskin nişancıları bina çatılarında konuşlanıp göstericileri doğrudan başlarından vuruyor. Göstericileri vurmak için askeri helikopterler de kullanılıyor.

Karakollar, bankalar, bazı kamu binaları, birkaç dini eğitim merkezi ve Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in posterleri ateşe verildi. Göstericiler yolları kapattı. Şu sloganlar atılıyor: “Benzin fiyatı artıyor, yoksul daha da yoksullaşıyor”, “Katil Hamaney. Hükmün sona erdi”, “Diktatöre ölüm”, “Demagojik hükümete son.” Bazı parlamento üyeleri protestolar sırasında istifa etti.

Protestolar Huzistan’ın Ahvaz şehrinde başladı. Geçtiğimiz hafta Ahvaz’da, tutukluğunun ardından salıverildikten hemen sonra hayatını kaybeden muhalif şair Hasan Heydari için protestolar düzenlenmişti. Arap azınlık nüfusunun yüksek olduğu ve petrol üretimi yapılan Huzistan çevre kirliliğinden petrol üretimine, kuraklıktan baraj inşaatı kaynaklı sellere kadar çeşitli çevre sorunlarıyla boğuşan ve aynı zamanda emek mücadelelerinin de merkezi olan bir eyalet. Huzistan’daki Arap halkı geçen yıl ayrımcılığa ve çok sayıda sivil toplum aktivisti ve yazarın yargısız infazlarına karşı da protestolar düzenlemişti.

Huzistan’dan gelen son raporlara göre “İran rejimi, Ahvaz bölgesinde Farsça Chamran olarak bilinen Koura ve Farsça Shahrak-e Mamku olarak bilinen Jarahi şehirlerinde silahsız protestocuları hedef aldı. Rejim güçleri silahsız protestoculara karşı ağır makineli tüfekler kullandı ve her iki şehri de kuşatarak, aralarında kadınların bulunduğu en az 20 Ahvazlı silahsız protestocuyu öldürdü. Bu katliamda, Jarahi şehrinin Tanida mahallesinde elinde yalnızca sopa ve taş olan protestocularla İslam Devrimi Muhafızları’nın ağır silahlı askerleri arasında şiddetli çatışmalar gerçekleşiyor. Sivil Besiç eşkıyaları ve Halk Seferberlik Birimi’nin (Hashd al Shaabi) Iraklı milisleri de aynı şekilde rejim tarafından makineli tüfekler ve diğer silahlarla donatılarak Devrim Muhafızları’na yardım ediyor.” (https://www.dusc.org/en/article/4944?fbclid=IwAR3rYELR1gz0Zc_g8pMyeadaN68UlxOsdsTgXzuBCwRZUQ9tVne_ulz_B94)

Şiraz ve büyük çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu Kirmanşah’ta da yoğun protestolar gerçekleşmekte. Kirmanşah’ın bazı bölgeleri Kasım 2017 depreminde zarar görmüş ancak hükümet yardımlarının azlığı nedeniyle henüz zararlar giderilememişti. Depremzedeler halen daha çadırlarda yaşıyor.

Tüm bu protestolar karşısında Hamaney, halkın kemer sıkması ve benzin fiyatına yapılan artışı kabul etmesi gerektiğini söyledi. Protestocuları dış güçlerin azmettirdiği “şeytani haydutlar” olmakla suçladı. Hükümet internet erişimini kesti, dolayısıyla içeriden rapor almak neredeyse imkânsız. Yakın zamanda kefaletle geçici olarak serbest bırakılan İranlı sosyalist gazeteci, işçi ve kadın hakları aktivisti Sepideh Gholian tekrar tutuklandı. İranlı siyaset bilimi doktora öğrencisi Saha Mortezai de diğer öğrencilerle beraber tekrar tutuklandı.

Güvenlik güçleri Tahran Üniversitesi’nin kampüsünde gösteri yapan öğrencilere saldırmakta. Öğrencileri içeride tutarak saldırıların kolaylaştırılması için üniversite kapıları kapatıldı. Tahran’ın bazı bölgelerinde ve başka şehirlerde ise öğrenciler bulundukları bölgenin kontrolünü ele alabilmiş durumda.

İşçi protestoları ve eylemleri son iki yıldır İran’da sıklıkla gerçekleşmekte ve sonuç olarak işçiler, öğretmenler ve emekçi aktivistler tutuklanıp çoğu zaman ağır kefaletlerle geçici olarak serbest bırakılmakta. Şu ana kadar ödenmeyen ücretlerin talep edilmesine odaklanan ve devlete ait kurumların “özelleştirilmesine” karşı çıkan işçi protestolarının bir genel grev çağrısına ve doğrudan devleti karşılarına almaya doğru ilerleyip ilerlemeyeceği ise henüz belli değil.

İranlıların bölgede ve tüm dünyada çoğunlukla gençliğin başını çektiği kitlesel protestolarla dayanışma göstermesi büyük bir gereklilik. Hem Irak hem de Lübnan’da protestocular yozlaşmış, otoriter ve mezhepçi hükümetlerin son bulmasını talep etmekteler. Öyle ki bu hükümetler, ya Lübnan’da olduğu gibi Hizbullah vasıtasıyla İran’dan büyük ölçüde etkilenmekte ya da Irak’ta olduğu gibi İslam Devrimi Muhafızları ve Şii milis grupları vasıtasıyla doğrudan İran tarafından kontrol edilmekte. New York Times’da, İran’ın Irak hükümetine müdahalesi hakkında sızdırılmış belgelere dayalı yakın zamanda yayımlanan bir haber, İran Devrim Muhafızları Ordusu komutanı Kasım Süleymani’nin Irak’ta verdiği emirlerin boyutunu ortaya koymakta. Haber, İran’ın ve Şii milislerin Irak hükümeti liderlerinin ve yönetiminin belirlenmesine ve Irak’taki kitlesel protestoların bastırılmasına ne kadar dahil olduklarını su yüzüne çıkarıyor. Rapor ayrıca ABD’nin 2003’teki Irak işgalinin aslında İran’ın Irak’ta baskın bir rol edinmesine nasıl yardımcı olduğunu da gösteriyor. (https://theintercept.com/2019/11/18/iran-iraq-spy-cables/)

İran’daki mevcut protestoları desteklediğini iddia etmesine rağmen Trump yönetimi, savaş tehditleri ve ağır yaptırımlar yoluyla İranlı kitlelere dönük gaddarlığını ve acımasızlığını göstermiş oldu. Erdoğan, bin Selman, Netanyahu, Esad ve Putin gibi baskıcı liderlerle ittifak içinde olan Trump, ne Esad rejimine ve köktendincilere karşı savaşan Suriyeli Kürtleri ve Suriyeli Arapları ne de Kürtler gibi kendi kaderini tayin hakkı talep eden Filistinlileri veya Taliban’a karşı savaşan Afganistanlı kadınları önemsiyor. ABD emperyalizminin önceki yönetimler altında desteklediği gaddarlık ve acımasızlık Trump yönetimi altında en uç noktasına ulaştı.

İran rejimi Çin’in kendisini iflas durumundan kurtarmasını ve verimli, askerileştirilmiş bir devlet kapitalizmi rejimine dönüştürmesini umuyordu. Yakın zamanda İran Çin’le bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya göre Çin, İran’da 400 milyon dolarlık petrol, gaz ve altyapı yatırımları yapacak ve bunun yanı sıra üçte bir piyasa faiz oranında petrol karşılığında 5000 kişilik askeri gücünü ülkede konuşlandıracak. Dolayısıyla Çin, İran’a bölgedeki hegemonyasını genişletebileceği bir yer gözüyle bakıyor.

Bu gerçeklik karşısında, Çin’in baskıcı rejimine karşı Hong Konglu protestocularla, işçi mücadeleleriyle, Çin topraklarındaki siyasi tutuklular ile kadın hakları ve çevre aktivistleriyle dayanışmak İranlılar için büyük bir gereklilik.

Aynı şekilde tüm dünyada işçilerin, feministlerin ve gençliğin de İran’daki mevcut kitlesel protestolarla ve kitlelerin rejimin yıkılması talebiyle dayanışma göstermesi büyük önem taşıyor. Ne yazık ki, ABD’deki ve başka yerlerdeki bazı sosyalistler İran rejiminin tarafını tutmakta. Öyle ki bazıları, muhaliflerle buluşup siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep etmek yerine, Dışişleri Bakanı Zarif’le tanışmak ve kendisini övmek için İran’ı ziyaret etti.

Bu gibi sosyalist çevrelerin İran protestolarıyla dayanışma göstermeye yanaşmadığı ya da “antiemperyalist” olduğunu öne sürdükleri İran rejiminin tarafını tuttuğu şartlar altında, İran’daki sosyalist aktivistlerin ve sürgündeki İranlı sosyalistlerin sosyalizmi bir alternatif olarak öne sürmesi çok daha zor. 

Bugün dünya tarihinde, krizlerin şiddetinin ve kapitalizmin barbarlığının çeşitli ülkelerde kitleleri açlığa ve baskılara karşı gelmek için sokağa ittiği kritik bir dönemden geçiyoruz. Bulunduğumuz ülkelerden Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Çin, Şili, Haiti ve diğerlerine kadar ırkçılık karşıtı, işçi, feminist ve çevre mücadelelerini birbirlerine bağlayacak dayanışma eylemlerine ihtiyacımız var. Çin ve İran’daki gibi neoliberal politikalara ve devlet kapitalizmi modellerine karşı çıkmalıyız.

Frieda Afary

19 Kasım 2019

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki feminist siyasi tutsaklarla dayanışma kampanyasının broşürü için bkz.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın yanı sıra Çin, ABD ve Venezuela’dan sosyalist aktivistlerin canlı sohbetleri için bkz.

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-on-international-youth-struggles-and-socialism/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-on-kurdish-self-determination-and-socialism/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-between-chinese-algerian-iranian-venezuelan-and-u-s-labor-activists-on-international-labor-solidarity/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-dialogue-between-sudanese-algerian-african-american-syrian-and-iranian-socialist-feminists/

https://www.allianceofmesocialists.org/livestream-facebook-dialogue-between-venezuelan-syrian-and-iranian-socialists-on-the-challenges-of-offering-an-emancipatory-alternative-sunday-july-21-2019/

Kadına yönelik siyasi ve ataerkil şiddeti durduralım

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü için yayımladığı deklarasyonu okurlarımızla paylaşıyoruz.

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal adlı kız kardeşler, Leonidas Trujillo diktatörlüğü tarafından katledildi. Dikta rejimine karşı geldikleri için baskı gören Mirabal kızkardeşlerin öldürülmesinin bir nedeni de, dönemin ataerkil dayatmalarına karşı isyan etmeleriydi. Bugün, bu katliamdan neredeyse altmış yıl sonra, yine haykırıyoruz: “Kemer sıkmacı hükümetlere isyan eden mücadeleci kadınlara yönelik siyasi ve ataerkil şiddete son!”

Şili’de katliamcı Piñera hükümetine karşı halkın gerçekleştirdiği devrimci seferberlik, polis ve ordunun baskılarına cesurca direnmeye devam ediyor. Ancak bunun bedeli çok ağır oldu: 60’tan fazla insan ölürken, 2200’den fazla insan yaralandı ve 200’den fazlası gözünü kaybetti. Söz konusu hükümetin insan hakları ihlalleri, kadınlar ve muhalif kimliğe sahip kesimler söz konusu olduğunda daha da ağırlaşıyor; gözaltına alınanlar her türden cinsel istismara ve tecavüze maruz bırakılıyor. “Mimo” olarak da tanınan pandomim sanatçısı Daniela Carrasco’nun kaçırılması, tecavüze uğraması, işkence görüp katledilmesi ve bir meydanda asılı bulunması, özel polis kuvvetlerinin nasıl acımasız bir şiddet sergilediğini ortaya koydu. Bolivya’da, Áñez ve Camacho’nun başını çektiği son derece gerici hükümet, ülkenin doğusundaki emperyalizm yanlısı oligarşinin sancağını, en kaba ırkçılıkla ve gerici Katolik kilisesinin kadın düşmanı buyruklarıyla birleştirerek iktidara geldi: Hükümet hızla yerli kadınlara, işçi kadınlara, köylü kadınlara karşı her türlü şiddeti uygulamaya koydu; bu kadınlar sokak mücadelelerinde şiddet ve aşağılamaya özellikle hedef oluyor: Ekvador’da IMF’ye boyun eğen Lenin Moreno hükümeti de hakeza. Bütün bu kapitalist ve ataerkil hükümetler mücadeleye girişen, hayat pahalılığına karşı duran, sömürü ve doğal kaynakların satılması planlarına karşı çıkan kadınların üstüne bilhassa gidiyor.

Dahası ABD, Brezilya, Polonya, Panama, Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerdeki gerici hükümetler; kürtaj hakkı, doğum kontrol imkânlarına erişim, erkek şiddetinin yasalarda tanınması ve ayrımcılığa karşı tedbirler gibi, kadınların kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Ayrıca Arjantin, Meksika, Türkiye, Peru, İspanyol Devleti gibi ülkelerde, kadın cinayetleri ve trans cinayetleri hızla artıyor ya da iyice görünür hale geliyor.

Ancak saldırı ne kadar büyükse, kadınların örgütlenmesi ve direnişi de en az o kadar büyük: 2015’ten beri kadınlar dünya çapında kitle seferberliklerinde öncü konumda. Dördüncü feminist mücadele dalgası, kadınlara yalnızca kadın oldukları için saldıran, tecavüz eden ve katleden ataerkil şiddeti teşhir etmekle kalmıyor; aynı zamanda bu ataerkil tahakküm sisteminin, ancak işçi sınıfının, bilhassa da kadın emekçilerin aşırı sömürülmesi ile ayakta kalabilen kriz halindeki kapitalist-emperyalist sistemin bekası için hayati rol oynadığını da gösteriyor. Kapitalist ve ataerkil dünyada kadınların bakım emeği inkâr ediliyor. Kadınlar yoksulların en yoksulu durumunda. İşte ve kamusal alanda en fazla ayrımcılığa kadınlar maruz kalıyor, en güvencesiz işlerde onlar çalışıyor, erkeklerle aynı işi yaptıkları halde çok daha az ücret alıyor, sınırlı imkanlârla ailenin bakım sorumluluğunu büyük ölçüde onlar üstleniyor, ekonomik krizlerde ilk önce onlar işten atılıyor ve yaşamları ve bedenleri üzerindeki karar hakları ellerinden alınıyor. Bu nedenle, #NiUnaMenos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) haykırışı, dünya çapında yasal kürtaj talebiyle yükselen #MareaVerde (Yeşil Dalga), cinsel tacize karşı #MeToo (Ben De) sloganı ve kemer sıkma ve işyerinde ayrımcılığa karşı #DünyaKadınGrevi mücadelesinin de gösterdiği gibi, ataerkil şiddetin tüm yönlerini ortadan kaldırmanın yolu, kadınların sokaklara çıkmaları ve sermayedarların aşırı kârlarını garanti altına almak için onları kullanan kapitalist hükümetlere meydan okumaları, bu amaçla da patron partilerinden bağımsız örgütlenmeleridir.

Bu 25 Kasım’da her zamankinden de güçlü haykırıyoruz: Piñera, Şili’den defol! Bolivya’da darbeye ve gerici Añez hükümetine hayır! Mücadele eden kadınlara yönelik cinsel şiddete son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Yaşamak İstiyoruz! Kadın cinayetleri ve trans cinayetlerine son! Dünyanın dört bir yanındaki kapitalist hükümetlerin kemer sıkma ve teslimiyet planlarını durduralım! IMF için değil, erkek şiddetiyle mücadele için bütçe! Ülkeler, finans kuruluşlarına değil kadınlara borçludur! Tüm haklarımızı söke söke almak için dünyadaki tüm emekçi kadınların bağımsız örgütlenmesi!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

18 Kasım 2019

Şili: Parlamento’nun vardığı yoz anlaşmayı tanımıyoruz! Devlet başkanı Piñera ve onun katliamcı rejimini devirelim!

0

Şili Parlamentosu, yani hiçbir zaman halk lehine bir yasa çıkarmamış olan, zenginlerin paralarıyla yozlaştırdığı bu organ, bize yeni bir anayasa isteyip istemediğimizin sorulacağı bir referandum önererek, hepimizi tekrar aldatmaya çalışıyor. Gerçekte halk 30 gündür adeta eylemleriyle oy kullanarak “Piñera istifa” diyor! Demokrasiye dair hoş laflar ederek söz konusu referandumu düzenlemek isteyenler, aslında onlar için gerçekten önemli olan yegâne şeyi korumak için zaman kazanma gayretinde: Devlet başkanı Piñera da dahil olmak üzere bizi 40 küsur yıldır aşırı sömürüye maruz bırakan mevcut rejimi.

Ülkeyi sarsan kitle eylemleri bir aydır sürüyor ve katliamcı Piñera tarafından yönlendirilen vahşice baskılara rağmen gençlik, kadınlar, işçi sınıfı ve halk kahramanca mücadele ediyor. Polis ve asker baskısı sonucunda onlarca insan öldü, 220 protestocu gözünü kaybetti, işkence ve tecavüz olayları gerçekleşti, gizli gözaltı merkezleri kuruldu ve insanlar kaybedildi. Bu esnada, sözde muhalefet partileri, yani DC, PPD, PS, Radikal Parti ve de Geniş Cephe (Frente Amplio) üyesi partiler, kapalı kapılar ardında sağcılar ve hükümetle yoz bir anlaşmaya imza attı.

Biz bu anlaşmayı reddediyoruz çünkü:

– Bu anlaşma, imzacı partilerin zımnen Piñera’ya tam destek vermesi anlamına geliyor. Dört duvar ardında imzalanan bu anlaşma Piñera’yı iktidarda tutmaya yönelik, çünkü mevcut hükümeti kendisine meşru muhatap olarak alıyor ve böylece sokaktaki milyonlarca insanın talep ettiği gibi hükümeti kovma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Hepsinin beraber toplumdan aldıkları destek %12’yi geçmiyor. Toplumun ezici çoğunluğu bilakis bu yozlaşmış milletvekillerini de hükümeti de reddediyor. Peki, o zaman bu anlaşma kimi temsilen imzalanıyor? Hiç kimseyi, zira sokaktaki insanların talep ettiği hiçbir meselenin uzağından bile geçmiyor. Bize hiçbir kazanım getirmiyor.

– Anlaşma hiçbir acil ekonomik tedbir sunmuyor: İşsizlik, düşük ücretler, yüksek borçluluk, sefil emekli aylıkları, sosyal hakların yağmalanması, doğal kaynakların yıkımı veya özelleştirilmeler gibi sorunlara çözüm getirmiyor. Kitle protestolarının asli sebebi ise bütün bu temel meseleler.

– Anlaşma, asker ve polis tarafından işlenen sistematik insan hakları ihlalleri hakkında da hiçbir şey söylemiyor. Bugünlerde seferber olan milyonlarca insanın maruz kaldığı acımasız şiddetten sorumlu olanların yargılanması veya cezalandırılmasına dair tek bir satır yok.

– Referandumun gelecek sene yapılması planlanıyor, böylece ülke çapındaki kitlesel seferberliğin önümüzdeki aylarda sönümlenmesi umut ediliyor. Dahası bu sayede zaman kazanarak sokakta eylem yapan bizleri bastıracaklarını, radikal sol muhalefeti susturacaklarını ve söz konusu anlaşmaya itiraz eden bölge ve mahalle meclislerini dağıtacaklarını düşünüyorlar.

– Son olarak, anlaşmanın sunduğu iki seçenek, aslında Pinochet’nin mirasını savunmaya dönük bir manevra. İlk seçenek uyarınca bir Yurttaş Konferansı toplanırsa (ki Kurucu Meclis’e en yakın seçenekmiş gibi görünebilir) mevcut anayasayı değiştirmek için 2/3’lük çoğunluk sağlanması şart koşuluyor ki, Piñera ve UDI’ye veto hakkı tanındığı ve şirketlerin onay vermesi gerektiği düşünülürse, bu durum anayasanın değiştirilmesini imkânsız kılıyor. İkinci seçenekse, Yurttaş Konferansı üyelerinin yarısının mevcut yoz parlamentonun üyeleri arasından seçilmesi. Bu seçenekler mevcut anayasayı değiştirmeye ve halkın, işçi sınıfının, yerli halkların, gençliğin, muhaliflerin ve kadınların çıkarına hizmet edecek bir anayasa yapılmasına imkân tanımıyor. Gerçek egemen kurucu meclis, kitle hareketinin Piñera hükümetini alaşağı ettikten sonra çağrısını yapacağı bir kurucu meclis olacaktır.

Toplumsal Birlik Kurulu (MUS) anlaşmayı reddetti. Bu tavrı olumlu buluyoruz ama bir kez daha yarı yolda kalıyorlar, çünkü hareketin genel talebi olan Piñera’nın istifasını dile getirmiyorlar ve bahsettikleri genel grev için bir tarih de zikretmiyorlar. Onlardan “Piñera istifa!” sloganını sahiplenmelerini ve genel grevin tarihini belirleyip, buna dönük taban toplantıları başlatmalarını talep ediyoruz.

Bu nedenle MST olarak biz, söz konusu anlaşmanın reddedilmesi çağrısında bulunuyoruz. Eylemleri hiç olmadığı kadar güçlendirelim; bu mücadele günlerinde ortaya çıkan yerel meclisleri ve taban örgütlerini inşa edelim, güçlendirelim ve ülke çapında koordine edelim; böylece kitle hareketinin ihtiyaç duyduğu bağımsız ve ülke çapındaki liderliği oluşturalım; bu sayede, parlamentodan çıkan anlaşmanın, rejimi ve Piñera’nın iktidarda kalmasını savunan partilerin kitle hareketini manipüle etmesini engelleyelim.

Sokaklarda oluşan devasa gücün ülkede dizginleri ele almasının zamanı geldi. Sokaktaki işçiler, gençler, kadınlar, Mapuche yerlileri ve tüm halk kesimleri, yani bugün mücadele eden herkes ülkenin yönetimini ele almalı ve ülkenin zenginliklerini sokağın taleplerini yerine getirmek için kullanmalı.

Piñera istifa!

Yoz anlaşmaya hayır!

Emekçiler ve halk yararına acil ekonomik durum planı uygulansın!

İnsan haklarını çiğneyen tüm askerler, polisler ve siyasiler yargılanıp cezalandırılsın!

Seferber olan halkın örgütleyeceği, özgür ve egemen, gerçek bir kurucu meclis!

Mücadele edenlerin, yani işçilerin ve halk kesimlerinin hükümeti!

Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İUB-DE Şili seksiyonu

17 Kasım 2019

25 Kasım ve Kadın Mücadelesi Üzerine – Muhittin Karkın’la 25 Kasım Özel Sohbeti – 18.11.2019

0

Kadın Dayanışması’ndan aktivistlerle 25 Kasım ve kadın mücadelesi üzerine sohbet

Hırvatistan’da öğretmenler ücret zammı için grevde

0

Yakın zamanda ABD, Ürdün ve Cezayir’de gerçekleşen öğretmen grevleri dalgasına Hırvatistan da eklendi. Hırvatistan’da ilköğretim ve ortaöğretim öğretmenlerinin hâlâ sürmekte olan grevi 10 Ekim’de başladı. Ülke genelinde gerçekleşen bir günlük grevin ardından öğretmenler grevde döngüsel bir yöntem izliyor ve her gün farklı illerde veya okullarda dönüşümlü olarak iş durduruluyor. Greve öğretmenler dışında diğer okul çalışanları da katılmakta. Ayrıca üniversite çalışanları da destek amacıyla greve katılım gösteriyor. Hırvatistan Öğretmenler Sendikası’na göre her okulda çalışanların büyük çoğunluğu grevde.

Hırvatistan’da diğer kamu hizmetlerine kıyasla eğitim sektöründe çalışanlar en düşük maaşları alıyor. Bu nedenle öğretmenler ücret artışı ve diğer devlet memurlarıyla eşit, adil çalışma koşulları talep ediyor.

Sendika ve hükümet arasında geçen ay gerçekleşen görüşmeler sonuç vermemişti. Bu hafta Çarşamba günü yapılan görüşmelerde ise hükümet bir öncekinden de düşük bir maaş zammı teklif etti. Bunun karşılığında sendikalar grevi sürdürme kararı aldı. Başbakan Andrej Plenkovic “olanakları dahilinde oldukça adil bir zam” teklif ettiklerini söyleyerek zam teklifinin arkasında duruyor ve teklifin “takdir” edilmesini bekliyor. İşçi ücretlerine zam yaparken hükümet olarak bütçe açığının veya borcun altına girmek istemediklerini söyleyerek, krizin faturasını emekçilere kesmek istediklerini açıkça ifade ediyor. Hükümet ayrıca greve çıkılan günlerin ücretinin ödenmeyeceğini ve greve ilişkin yasalar uygulanacağını belirtse de grev hız kaybetmeden devam etmekte. Öyle ki geçtiğimiz günlerde binlerce eğitim emekçisi Zagreb’de sokağa çıkıp başbakanlık ofisinin önünde toplanarak taleplerinde ısrarcı olduklarını gösterdi ve bir kez daha net bir mesaj verdi.

Emekçiler terörist midir? – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 14.11.2019

0

İşçiler, işsizler ve tüm emekçiler… terörist mi?

Gerici sağcı bir hükümet dayatmasını kabul etmiyoruz

0

Bolivya’daki gelişmelerle ilgili, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Bolivya seksiyonu, Emekçi Halkın Devrimci Seçeneği (ARPT)’ nin deklarasyonunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sağcı gericilik halk seferberliğinin üzerine oturarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyor. İster geçici hükümet ister anayasal intikal yoluyla olsun, sağın bu gerici hükümet dayatmasını reddediyoruz.

  • COB (Bolivya İşçi Merkezi), tüm işçi, köylü, yerli kökenliler ve gençlik örgütlerinin katılımını da sağlayarak acilen olağanüstü Kongre toplamalıdır.
  • Seferberlik halindeki işçiler, köylüler ve gençlerden oluşan bir Halk Meclisi aracılığıyla bir geçici hükümet kurulmalı ve tüm halk adaylarının koşulsuz katılımıyla şeffaf ve özgür seçimler düzenlenmelidir.

Mücadele sürmelidir:

  • 10 yıldan beri Evo Morales’in müttefiki ve Chiquitania yangınında ortağı olan oligarşiye karşı (CAO, CAINCO, Camacho, vb.)
  • MAS’ın yol açtığı hileli dış borcun ödenmemesi için
  • Evo’nun yandaşı çokuluslu San Cristobal’in millileştirilmesi için
  • Demokrasi maskeli Camacho faşizminin maskesinin düşürülmesi ve yenilmesi için

21 günden beri süren mücadelenin ve MAS’çı (Sosyalizme Doğru Hareket) baskıların ve şiddetin neden olduğu 3 ölümün ardından, Evo Morales oligarşinin ve Amerika Devletleri Örgütü’nün temsil ettiği (ADÖ) emperyalizmin desteğini yitirdi ve istifa etti.

Halk seferberliği polisin baskıları ve MAS’ın ve onun tetikçilerinin uyguladığı şiddetin karşısında gerilemeyince, oligarşi Evo’dan vaz geçti ve iktidarı kaybetmeme gayretine girişti. Oligarşik efendilerinin emriyle ve seferberlikler karşısında duyduğu korkuyla polis ayaklandı ve Silahlı Kuvvetler önce “tarafsızlığını” ilan etti, arından da devlet başkanının istifasını istedi. MAS’ın hileli zaferini meşrulaştırmak için medet umduğu emperyalist ADÖ ise, (henüz tamamlanmamış olan) seçim gözlemcileri raporunu derhal ilan ederek tüm seçim sürecinin hileli olduğunu duyurdu. Böylece seferberliklerce tehdit edilen, sosyal seferberlik karşısındaki girişimlerinde başarısızlığa uğrayan, müttefiklerince terk edilen ve elinde artık baskı aracı kalmayan Evo Morales devlet başkanlığını bıraktı.

Şimdi, hepsi birden Evo Morales ile birlikte Chiquitania yangınının sorumluları olan CAO, CAINCO, FEGASACRUZ, Santa Cruzlu büyük tarım sanayicilerinin temsilcisi olan Santa Cruz sağı (Camacho), bir geçici hükümet ya da anayasal intikal yoluyla iktidarı ele geçirmeye çalışmakta. Bunlar demokrasiden söz etmekteler, ama gerçekte emekçi halkın düşmanıdırlar.

Bu gerici burjuva kesim, sahte bir “sosyalizm” ve “antiemperyalizm” adına halka ihanet eden ve çokuluslu şirketler ve büyük soya, madencilik ve gaz şirketleri sahiplerinden oluşan gruplar yararına 14 yıl iktidar olan Evo Morales hükümetine karşı halkın haklı nefreti ve kızgınlığını kullandı. Evo Morales ve MAS Ekim projesine ihanet etmişler ve Evo’nun yeniden aday olmasını reddeden 2016 referandumunda da açığa çıkan sosyal ve demokratik talepleri görmemezlikten gelmişlerdir.

İşçi ve emekçilerin çocukları olan yüz binlerce genç ve alt ve orta sınıflardan halk kesimleri son haftalarda sokaklara dökülerek ve yolları keserek seçim hilesini protesto etmişlerdir. Özellikle gençler 14 yıldan beri kendilerine onurlu iş alanları açamayan MAS hükümetine karşı son derece meşru bir kızgınlık beslemektedirler ve bugün üniversite eğitimi olan veya olmayan gençler sefalet ücretleriyle kaçak işlere mahkûm edilmiş durumdadırlar.

Bu nedenle binlerce işçi ve emekçi kesimler Evo Morales’ten kopmuşlar ve onun istifa etmesini ve yeni seçimlerin düzenlenmesini talep etmeye yönelmişlerdir. Potosi ve San Cristobal’dekiler gibi pek çok işçi sendikası, zanaatkarlar ve Los Yungas koka köylüleri de onlara katılmışlardır. Bu kesimler, Santa Cruz veya benzeri diğer bölgelerdeki geleneksel olarak muhafazakâr ve sağcı Camacho’yu ve Mesa’yı destekleyen alt ve orta sınıflardan farklıdır. Bu sağcı demagoglar kendi gerici ve halk karşıtı projelerini dayatabilmek için emekçi halkın haklı istemlerini kullanmaktadırlar.

Bu protestoya, önderleri bir yıldan beri hapiste olan ve zalimce baskılanan Yungas koka emekçileri, hatta Evo’nun  (geri adım atmadan sadece birkaç gün önce) çokuluslu şirketlere teslim ettiği lityum madenlerini korumak için mücadeleye atılan Potosi halkı da katılmıştır. San Cristobal maden işçileri de kazanımlarına saygı gösterilmesini talep etmeye başlamışlardır.

Öte yandan, kent ve kırsal alanlardaki emekçilerin geniş kesimleri, başka bir seçenek bulunmadığından ve Carlos Mesa ve diğer sağcı adaylara haklı olarak güvenmedikleri için Evo Morales’e oy vermeyi sürdürmüşlerdir.

Aynı zamanda, Vila Vila’da kooperatifçi madencilere ve Cochabamba’da protestocu gençlere vahşice saldırıp ölümlere ve yaralanmalara neden olan silahlı MAS çetelerinin şiddet uygulamalarına karşı da bir nefret doğmuştur. Ve Evo Morales’in istifasının ardından El Alto ve La Paz’da MAS’çıların giriştikleri saldırılar ve çıkardıkları yangınlar da nefretle karşılanmıştır.

Sağ kendi projesini hayata geçirebilmek için bu meşru protestoların üzerine konmakta, kendisini “demokrasi” bayrağı altında gizlemektedir. Başlangıçtaki ilk talepleri seçimin ikinci turunun düzenlenmesi iken, devam eden seferberliklerin üzerine konarak Evo’nun “yeni bir seçim kurulu ve yeni aktörlerle” yeni seçimlerin düzenlenmesini reddetmişlerdir. Şimdi Evo Morales istifa edince de alelacele saray oyunlarına ve politik manevralara girişerek gerici bir hükümet oluşturmaya yönelmişlerdir.

Buna yönelik olarak Santa Cruz patronlarının faşist sağcı temsilcisi Luis Fernando Camacho bir “geçici hükümet” kurmayı önermiştir ve bu girişiminde son 5 yıl boyunca MAS ile birlikte ortak yönetimde yer alan sağcı parlamenterler ile asker ve polis güçlerinin komutanlarının da desteğini almıştır.

Askerler ve emperyalizm tarafından desteklenen Santa Cruz patronlarına bağlı faşist sağın hükümet olmasına ve ülkenin geleceğini belirlemesine izin veremeyiz. İster bir “geçiş” hükümeti biçiminde, ister MAS’çılar ve onların politik işbirlikçisi sağcı parlamenterlerden oluşan halk düşmanı Yasama Meclisinde üretilecek bir başka türden formülle olsun, isterse de bir askeri cunta olsun; bütün bunlar halk karşıtı gerici çözümler olacaktır.

Bu yollardan herhangi biriyle dayatılacak gerici hükümet girişimlerini reddediyoruz.

Bu nedenle gerçek soldan hareketle öneriyoruz: “Ne Evo, ne Mesa, ne Camacho, ne de askerler! Kent ve köylerin kadın ve erkek emekçilerinin oluşturacağı bir Alternatif için!”.

Cochabamba emekçilerinin, Potosi madencilerinin ve Genaro Flores CSUTCB köylü sendikasının, COB’un özellikle köylü, yerli halk ve gençlik örgütlerini de davet ederek bir Olağanüstü Kongre çağırısında bulunması ve buradan hareketle bir geçici hükümet kurması çağırısına katılıyoruz.

Gerekli olan, diğerlerinin yanı sıra, Evo Morales’in yavuklusu Japon San Cristobal şirketinin gerçekten millileştirilmesi, yolsuzluklara ve gereksiz yatırımlara giden paraların yol açtığı dış borcun reddedilmesi, son 10 yıldır MAS’ın müttefiki olan oligarşiye karşı (CAO, CAINCO, Camacho, vb.) mücadele edilmesi gibi taleplerden oluşan bir işçi programının hayata geçirilmesidir.

COB’un örgütleyeceği açık Kongre aracılığıyla kent ve kır işçilerinin, gençlerin ve yerli halkın taban örgütlerine dayalı bir Halk Meclisi oluşturularak ülkenin geleceği belirlenebilir ve halk kesimlerinden tüm adayların özgürce katılabileceği gerçekten dürüst ve şeffaf bir seçim gerçekleştirilebilir.

Emekçi Halkın Devrimci Seçeneği (ARPT), İUB-DE Bolivya seksiyonu.

11 Kasım 2019

Şili ve Kurucu Meclis

0

Şili’de 18 Ekim günü başlayan kitle seferberlikleri devam ederken, “Kurucu Meclis” sloganı da dünya sosyalist hareketi içerisinde yeniden bir tartışma başlığı haline geldi. Konuyla ilgili, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) liderlerinden Mercedes Petit’in kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Kurucu meclis sloganın kullanımı hakkında solda daima tartışmalar olur. Şili’de kurucu meclis talebi kitleler tarafından epey benimsendi ve bütün seferberliklerde kullanılmakta. Bu mantıklı zira Pinochet diktatörlüğü tarafından dayatılan 1980 anayasası hâlâ yürürlükte. Ne sağcı hükümetler ne de (son hükümette Komünist Parti’nin eklendiği) Hristiyan Demokratlar ve Sosyalist Parti koalisyonu hükümeti bu anayasayı kaldırdı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Şili seksiyonu MST (İşçilerin Sosyalist Hareketi), seferberliği desteklemek için en önemli sloganlarından biri olarak bu sloganı [ç.n. kurucu meclis] yükseltmekte. MST, bu sloganı, esas olarak “Piñera defol!” sloganının kullanıldığı seferberliklere yön veren diğer taleplerle birlikte, köklü değişikliklerin gerçekleşmesi için işçi sınıfı ve kitle örgütlerinden oluşan bir hükümet için mücadele etme ihtiyacıyla birleştirerek öne sürüyor.

Burjuva kesimler ve Şili Komünist Partisi (PC), Geniş Cephe (Frente Amplio – FA) gibi sol partiler de Kurucu Meclis talebini benimsemekte. Ancak ne PC ne de FA kitlelerin “Piñera defol!” sloganını yükseltiyor. Bu partiler yalnızca başkanın görevden alınmasına dönük bir parlamento soruşturması açılması için bir önerge sunuyor. Hatta hükümetin bazı kesimleri “yeni bir anayasa” veya reformdan bile bahsediyor. Patron yanlısı muhalif politikacı Senato Başkanı Jaime Quintana “[ç.n. Yeni bir anayasa oluşturulmasına ilişkin] kurucu bir dönemden geçiyoruz” açıklamasında bulundu (La Tercera, 26 Ekim 2019). Piñera yönetiminin, üzerindeki baskıyı hafifletmek için, kısmi bir anayasal reform paketini veya bir kurucu meclis seçimini dahi kabul etmesi ihtimalini göz ardı edemeyiz. Bu durum, kurucu meclis gibi bir demokratik talebin kitle hareketi için bir tuzağa dönüşebileceğini gösteriyor. Rejimin partileri bu sloganı, Piñera’yı devirmek isteyen devrimci seferberliği paralize etmek veya yolundan saptırmak için kullanabilir.

Dolayısıyla, şu an Şili’de gerçekleşmekte olan isyan gibi bir kitlesel ayaklanmanın ortasında kurucu meclisi temel veya “stratejik” slogan olarak öne sürmek yanlıştır. Esas olan, bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmektir.

Ne yazık ki, Arjantin’deki PTS (Sosyalist Emekçiler Partisi) ve Şili’deki kardeş örgütü PTR (Devrimci İşçilerin Partisi) gibi Troçkist örgütler bir kez daha bu hataya düşmekte. La Izquierda Diario’da (PTS ve gruplarının web yayını Günlük Sol-LID) Juan Valenzuela (PTR) imzasıyla şunlar öne sürüldü:

“[…] bir yandan koordinasyonu ve özörgütlenmeyi geliştirirken, işçi sınıfının kendi kaderini çizebilmesi için bağımsız ve egemen bir kurucu meclis sloganını yükseltiyoruz.” Ve son sözleri de kesin: “Piñera hükümetini yıkmayı ve onun yerine yasama ve geçici yürütme işlevlerini üstlenen bir kurucu meclis tesis etmeyi öneriyoruz.”

Valenzuela, metninde “işçi hükümeti”nden bahsetse de “stratejisini” “özörgütlenme ve kurucu meclis” içinde sentezlemek için bunu arka plana atmakta.

Açıklamasında şöyle bir yenilik mevcut: “Bununla birlikte, çoğu işçinin kendi özörgütlenmelerinden, bir işçi hükümetinden yeni bir devlet yaratılabileceğini düşünmediğinin farkındayız.” Dolayısıyla PTR/PTS, çoğunluğun bir işçi hükümetine inanmaması nedeniyle özörgütlenme ve kurucu meclis “stratejisini” öne sürmekte. Bu, işçilerin çoğunluğunun inandığı burjuva demokrasi yanılsamasına oportünist bir şekilde teslim olmaktır.

PTR/PTS’nin [devrimci] programı ve sloganları somutlamak için başvurduğu yöntem, Troçki’nin bize öğrettiğinin tam tersidir. Troçki’ye göre devrimci bir parti “ilk önce nesnel durumun, işçilerin bugün buna hazır olup olmadığına bakılmaksızın bu durumdan doğan tarihi görevlerin net ve dürüst bir resmini çizmelidir. Görevlerimiz işçilerin düşünce yapısına dayanmaz. Görevimiz, işçilerin düşünce yapısını geliştirmektir.”*

Bu nedenle Şili’deki stratejik slogan, hızla gelişen tüm devrimci süreçlerde olduğu gibi, bir kurucu meclis seçimleri çağrısı değil, Piñera’nın defolması ve bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmektir.

Şili’deki kardeş partimiz MST’nin (İşçilerin Sosyalist Hareketi) yaptığı gibi, sosyal talepler (maaş, emeklilik, sağlık, eğitim vb.) yükseltilmeli, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için seçimler öne sürülmeli ve bir işçi-emekçi alternatifini inşa etmek için mahalle, öğrenci ve sendika örgütlenmeleri geliştirilmelidir.

Mercedes Petit, Sosyalist Sol / İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) lideri, Arjantin, 5 Kasım 2019

*Troçki, “Amerikan İşçilerinin Siyasi Geriliği” (19 Mayıs 1938)

ABD emperyalizminden kopulacak mı veya nasıl kopulur?

0

Amerikan Senatosu’nun alt kanadı olan Temsilciler Meclisi’nin, biri 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni nüfus üzerindeki uygulamalarını soykırım olarak tanıyan, diğeri de Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar içeren iki karar tasarısını kabul etmesi, Erdoğan hükümeti ile ABD arasındaki ilişkilerin görünürde kopma noktasına gelecek kadar gerginleşmesine yol açtı. İlişkiler kopar mı?

Hiç sanmıyoruz. Dalgalanır ama kopmaz. HDP dışındaki muhalefet liderlerine ve televizyon kanalları dahil tüm medyada görüş belirten “bilgelere” kulak verecek olursak Amerikan emperyalizmi Türkiye’yi batırmaya uğraşıyor ve Türkiye de buna karşı dimdik ayakta duruyor, durması gerekiyor.

Ama hiçbiri emperyalist bir ülkeye bağımlılıktan ve onun baskılarından nasıl kurtulmak gerektiğine ilişkin sahici önerilerde bulunmuyor. Tek dedikleri Türkiye hükümeti “dimdik” ayakta durmalı, ABD meclisinin kararlarını yok saymalı, Rusya’ya daha fazla yaklaşmalı, Suriye’de bildiğini yapmaya devam etmeli gibi lafzi öneriler. Sadece birkaç kişi ülkedeki Amerikan üslerine yönelik bazı önlemlerin alınabileceğinden söz etti, o kadar.

Dikkate alınmayan bir husus var: Tüm emperyalist güçler gibi ABD emperyalizminin dünya ve bizim gibi bağımlı ülkeler üzerindeki egemenliği sadece askeri ve politik gücünden kaynaklanmıyor. Onun asıl gücü küresel ekonomi üzerindeki egemenliği ve denetimi. Bu gücünü de başta Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF olmak üzere benzeri küresel kuruluşlar aracılığıyla uygulamaya koyuyor. Bu örgütlerin koydukları kuralları çiğneyenler, ekonomik ve gerekirse politik ve askeri yöntemlerle cezalandırılıyor.

Dolayısıyla Amerikan emperyalizmden gerçek bir kopuş, sadece bir iki üssün kapatılması ve sert demeçlerin verilmesiyle değil, Türkiye’nin dünya ekonomisini denetleyip yönlendiren bu emperyalist kurumlardan ayrılmasıyla mümkün olabilir.

Ama Erdoğan hükümeti tipik bir Osmanlı politikası izlemekte ısrar ediyor: emperyalist ve yayılmacı büyük güçler arasındaki dengelere oynamak. Bugün birine yanaşıp yarın öbürüne başvurmak, yok Amerika’ydı yok Rusya’ydı olmadı Avrupa Birliği’ydi derken bunların aralarındaki çelişkilerin arasına sızıp kendini güvenceye almaya çalışmak. Bu politikanın sonucunda Osmanlı’nın kaderinin ne olduğunu biliyoruz.

Muhalefet partileri de isterik bir milliyetçi hezeyanla hükümetin bu çizgisinde birleşmiş durumdalar. Oysa bu burjuva önderliklerin hiçbiri emperyalizmden gerçek bir kopuşu önermiyor, zira bunu istemiyorlar, yapıları ve programları buna müsait değil. Biz emekçilerin ise ülkeyi emperyalist dünya örgütlerden çekip çıkaracak gerçek bir önderliğe ihtiyacımız var.

25 Kasım: Yaşam hakkımız için küresel mücadele günü!

0

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü olan 25 Kasım evrensel bir gün. Nasıl ki kadına yönelik şiddet sadece Türkiye’de yaşanmıyorsa ve şimdi başlamadıysa, kadınların şiddete isyanı da yeni değil. Tarihimiz, dünyanın farklı yerlerinden kadınların daha eşit, daha özgür yaşamak isteği; hayatlarına sahip çıkmak ve bunu başarabilmek için birlikte dayanışma içinde verdikleri mücadelenin tarihi. Bu mücadeleyi Mirabel kardeşler, Dominik’te soykırım devletine karşı başlattıkları isyanla 25 Kasım’da takvime kazıdılar.

Bizler bugün, bu ülkede şiddetten uzak bir hayat kurmak için mücadele ederken, her gün yeni bir şiddet haberi alıyor, başvuracak mekanizma bulamıyor, şiddeti önlemekle yükümlü olanların bizzat şiddete ortak olduğuna şahit oluyor olabiliriz. Ancak biliyoruz ki bugüne kadar hiçbir kazanımımız bize altın tepsiyle sunulmadı; hepsinin ardında on yılların kadın mücadelesi var. Kazanımlarımızın güvencesi de yine kendimiziz, bu yüzden bu yıl 25 Kasım’da yine sokakları dolduruyor, sesimizi korkmadan, durmadan, en yüksek perdeden çıkarıyoruz.

Peki, ne istiyoruz?

1. Kadın cinayetlerini acil önle! Geçtiğimiz ay AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde bakıcılık yapan 23 yaşında Özbek vatandaşı Nadira’nın milletvekilinin silahıyla “intihar ettiği”, iki gün içerisinde otopsi yapılarak cenazesinin ülkesine gönderildiği haberini gördük. Şiddeti önlemekle yükümlü olanların dahi, usulüne uygun bir soruşturma yapılmadan şiddeti örtbas etme çabasına açıkça tanığız. Bu ülkede kadınların ölmeden, öldürülmeden önce sesini duymak, cinayete varmadan erkek şiddetine engel olmak yüzde yüz mümkünken, bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok. 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve İstanbul Sözleşmesi derhal uygulanmalı!

2. Her il ve ilçeye yeterli sayıda sığınak, kadın danışma/dayanışma merkezi ve tecavüz kriz merkezleri açılmalı! Talebimiz net. İstanbul Sözleşmesi diyor ki: Devlet, kadına yönelik şiddetle bütüncül bir mücadele için kurumsal, mali ve eşgüdümlü yapılar kurmalı. Herhangi bir şiddet durumunda, işlemler sırasında kadının karşısına çıkan kolluk görevlisinden savcıya, hakime kadar tüm aşamalardaki kadrolar cinsiyet eşitliği eğitimi almalı ve buna göre hareket etmeli. Şiddete uğrayan kadının karakoldan eve geri gönderilmemesi, doğrudan şiddet kriz merkezine başvuru yapması ve sığınacak bir yerinin olması hayatî önemde.

3. Ekonomik şiddet düzenine son! Yoksulluk nedeniyle yaşanabilecek patlamalara “aile”yi ayakta tutarak engel olmaya çalışan Saray yönetimi içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. Ekonomideki küçülmenin faturası, emekçilere şimdiden ağır bir şekilde yansıtılmış durumda. Temel tüketim ve ihtiyaç kalemlerindeki enflasyon ise, bilhassa evi idare etmeye çalışan kadınların yoksulluğunu derinleştiriyor. Savaşa harcanacak paramız yok; ücretsiz kamusal haklar, kreş, yemekhane, çamaşırhane istiyoruz!

4. Eşit işe eşit ücret! Cinsiyet eşitliği ve refah seviyesinin görece yüksek olduğu İsviçre’de dahi özel sektörde kadınlar erkeklerden yüzde 19,6 daha az kazanıyor ya da diğer bir deyişle, kadınlar yılın 71,5 günü ücretsiz çalışıyor. Eşit işe eşit ücret tüm dünyada en yakıcı taleplerimizden biri. Kadınlara eşit istihdam koşulları ve eşit ücret istiyoruz.

5. Kadın düşmanı yargı reformu çöpe! Meclise sunulan İkinci Yargı Paketi’nde çocukların istismarcılarla “belirli şartlarda” evlendirilmeleri durumunda cezanın erteleneceğine yönelik hükmün bulunduğu iddialarını basına yansıyan haberlerden dehşet içerisinde izliyoruz. Haberlere göre, İkinci Yargı Paketi’ne gireceği iddia edilen yeni düzenleme çocuk ile cinsel istismar faili arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması ve evlendirilmeleri durumunda hükmün ertelenmesini kapsıyor. 2016’da bu yasayı geri çektirdiğimiz gibi, bir kez daha belirtiyoruz ki, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak, çocuk istismarını meşrulaştıracak, tecavüzü affedecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.

Benzer şekilde reform paketinin içinde nafaka hakkının engellenmesi yönünde düzenlemeler olduğu söyleniyor. Boşanmadan dolayı bir kadın yoksulluğa düşüyorsa, bunun sorumlusu ona tüm ev ve bakım işlerini yıkan, evlilik öncesi ve boyunca çalışmasına engel olanlardır! Erken yaşta evlendirilen kız çocuklarının eğitimden mahrum, şiddetle baş başa bırakılmasına ve boşanmak istediğinde nafaka hakkının da kısıtlanarak kocasının şiddetine mecbur bırakılmasına temelden itirazımız var!

25 Kasım’da yoksulluğa, sömürüye ve şiddete karşı hep birlikte taleplerimizi haykıracağız, haklarımız ve hayatlarımız için bir arada olacağız!

Volkswagen örneği: Dış yatırım Türkiye’yi güçlendirir mi?

0

Geçtiğimiz aylarda Volkswagen’in (VW) Türkiye’ye yatırım yapacağı söylentileri yayılmaya başlamıştı. Sonrasında anlaşmanın sağlandığı duyuruldu. Türkiye’nin Suriye operasyonunun ardından yatırımın durdurulduğu yönünde haberler yayınlansa da VW yetkilileri şimdilik başka bir yer arayışlarının olmadığını belirtti. Planlamaya göre 2022’de üretime geçmesi beklenen tesis, 5 bin işçi çalıştıracak ve 300 bin araç üretilecek.

Hükümet bu yatırımın bizi güçlendireceğini söylüyor. Peki, bu yatırım anlaşması gerçekten Türkiye’yi güçlendirir mi, yoksa bağımlılığı mı arttırır? Bu soruya yanıt aramadan önce süreci kısaca özetlemeye, bu yatırım için neden Türkiye’nin tercih edildiğini anlatmaya çalışalım.

2008 krizi dünyanın en güçlü otomotiv firmalarından birini fena halde vurmuştu: General Motors (GM). ABD’nin emekçilerden topladığı vergileri GM için kullanması dahi yeterli gelmedi. Avrupa’nın Google, Facebook vb. firmalara vergi koymayı planlaması ticaret savaşlarını tetikledi. GM, Alman ve Japon patronlara karşı mücadelesinde gerilerken, VW’in ürettiği kimi araçların egzoz değerlerinde yalan söylediği birdenbire açığa çıktı. Dünyada 121 farklı noktada işçilerini ezerek servet biriktiren VW 15 milyar dolarlık cezaya çarptırıldı.

Ağır darbe alan VW elektronik araçlara yapılan yatırımın da zorlaması ile kapasitesini artırmak zorunda kaldı. Yeni tesis için işçiliğin en ucuz olduğu Türkiye ve Bulgaristan arasında kaldığını söyleyen VW’nin çevre yasalarına takılmamak için AB dışında bir bölgeyi istediği biliniyordu. Basın-yayın organlarına göre müzakereler sürecinde Bulgaristan kozu işe yaramış ve Türkiye VW’e 400 milyon avro değerinde bir teşvik sunarak 40 bin araç alma garantisi vermişti.

Sonuç olarak Türkiye yatırımı ile VW:

  • Bizim vergilerimizden büyük paylar alacak,
  • Devlet kurumlarından araç satın alma garantisi alacak,
  • Ucuz ve sendikasız işçi çalıştırıp yoğun bir sömürü yapacak,
  • Çevre kirliliğini umursamamaya devam edebilecek,
  • Sömürerek elde ettiği kârlarını Almanya’daki merkezine pompalayarak bizi yoksullaştıracak,
  • Canı istediği anda Türkiye’yi, “yatırımımı geri çekerim” diyerek tehdit edebilecek.

Türkiye’ye düşen ise eski teknoloji bir otomobil fabrikası ile Türkiyeli işçi emekçilerin VW için doğrudan (işyerinde) ve dolaylı (vergilerle) sömürüsü olacak.

Biz işçiler için durum net: Yabancı yatırım güçsüzleştirir ve bağımlılığı arttırır! Bizi güçlü ve bağımsız yapabilecek tek alternatif ise işçilerin denetim ve yönetimindeki kamu fabrikalarıdır.

Direnen Koton işçilerinden mesaj var: İşçiler birleşirse…

0

Gazete Nisan olarak, Koton direnişinin örgütleyicilerinden olan ve işten çıkartılan bir işçiyle bir araya geldik. Röportaj isteğimizi geri çevirmeyen Koton işçisi ile hem direnişin olgunlaşma sürecini, hem mağazalarda yaşanan sorunları hem de işten atılma süreçlerini konuştuk. Okurlarımıza ve tüm emekçilere röportajı aktarıyoruz.

Gazete Nisan: Öncelikle merhaba. Yakın bir zamana kadar Koton işçisiydiniz. Sendika çalışması başladıktan ne kadar süre sonra işten çıkarıldınız?

Koton İşçisi: 3 ay kadar sonra işten çıkmak zorunda bırakıldım.

GN: Bu süreçte neler yaşadığını bize anlatabilir misiniz?

Kİ: Çok zor bir süreçti. 3 ay boyunca sustum. Zaten işten çıkmayı düşünüyordum. Daha fazla dayanamayacaktım. Ben dahil herkes çok mutsuzdu. Sonrasında sendikal faaliyetten haberim oldu. İstanbul’dan tanıştığım bir kişiyle biz de bu sürecin bir parçası ve örgütleyicisi olduk. Amacımız sendikal haklarımızı almaktı. Primlerimizi alamıyorduk, iş saatlerimiz çok düzensizdi. İş yükü çok fazlaydı. Ben yarı zamanlı olarak Koton’a girdim. Sonra beni tam zamanlı olarak çalıştırmaya başladılar. Kasa görevlisiydim ama kasa dışında her işi yapıyordum. Herkes kendi alanı dışında birçok işi yapmak zorunda bırakılıyordu. Bunu genel merkez eliyle değil, müdürlerin inisiyatifiyle yapıyorduk. Çünkü müdürlere genel merkezden üstü kapalı bir şekilde bunu yapmaları söyleniyordu. Tahmin ettiğim kadarıyla mağaza müdürlerine puan kazanmaları ve böylece yükselmeleri vaadiyle bunu yaptırıyorlardı. Mazağa müdürleri de az personel ile çok fazla iş yapmak için bizi çok ağır şartlarda çalıştırıyordu.

GN: Peki, işten ayrılmak zorunda bırakıldıktan sonra içeride kalan işçilerle irtibatın devam etti mi?

Kİ: Evet, devam etti. Arkadaşlarım da baskılardan ötürü işten çıkmayı düşünüyor.

GN: Baskılar ne boyutta?

Kİ: Sendikal örgütlenme başladığından beri baskılar elbette arttı. Fakat bazı şartlar düzeltilmeye başlandı. Mesela yemek ücretlerine zam yapıldı. Çalınan ürünler artık işçilerden kesilmeyecek. Ama çalışma temposu ve yorucu iş yükü hâlâ aynı. Mesela iş yükünden bahsetmişken, firma eğitimlerinden bahsetmek istiyorum. Kasa eğitimi, reyon eğitimi ve işleyişler gibi şirket içi eğitimler personele iş saatleri dışında zorla yaptırılıyor ve biz bu eğitim gördüğümüz saatleri mesai olarak alamıyoruz. İzin günlerimiz ya da iş saatleri dışındaki vakitlerimiz gasp ediliyor. İşten çıkış saatimiz 22.00 olmasına rağmen bir kez bile bu saatte çıktığımı hatırlamıyorum. Sürekli yarım saat-bir saat kadar geç çıkıyorduk. Onun dışında da bu eğitimlerle zamanımız çalınıyordu. İzin günlerimde sürekli 4 saatlik videolu eğitimler yapmak zorunda kaldım. Konuşma gruplarında işle ilgili konuşulanlara “anlaşıldı” dememiz gerekiyordu vs. Takip etmeme lüksümüz yok. Bunun adı hırsızlık. Zamanımız çalınıyor çünkü.

GN: Bunu şirket adıyla mı yapıyorlar?

Kİ: Hayır. Müdürlere bu işleri mevcut personelle yapmaları salık veriliyor. Ortada yasadışı bir durum olmaması için bunu el altından yaptırıyorlar. Müdürlere puan sistemiyle yükselme vaadi veriliyor ve müdürler de puan kazanmak ve yükselmek için bizi bu ağır şartlarda baskı ile çalıştırıyor. Sürekli videolu ve birebir denetimler oluyor. Bu denetimlerde her şeyin muhteşem olması isteniyor. Hem bu iş yükü ve baskı ile çalışıyoruz hem de en iyisini yapmamızı bekliyorlar.

GN: Peki, Koton işçisinin temel hedefi nedir? Ne için mücadele ediyorsunuz?

Kİ: Hakkımızı almak istiyoruz. Çalınan ürünlerin işçilerin primlerinden kesilmemesini istiyoruz. Koton hem bizden görev tanımında geçen işimizi yapmamızı hem de hırsız kovalamamızı istiyor. Gerçi sendikal çalışma başladıktan sonra bu düzeltildi. Sosyal medya çalışmaları bunda etkili oldu. Bunun haricinde işçiler günlük 14 liraya yemek yiyemiyor. 20 liranın altında yemek yiyemiyoruz; ayın yarısında yemek paramız bitiyor ve kendi cebimizden yiyoruz. Hem asgari ücret alıyoruz hem de bu ücret içinden ortalama 300 TL harcıyoruz. Sonra eğitimlerin mesai saatinden sayılmasını istiyoruz. İşbaşı saatimizden saatler önce toplantı ve eğitim için işyerine çağrılıyoruz ve bundan mesai almıyoruz. Mesailerimizi almak istiyoruz. Müşteri iadeleri almamız yasak ve iade aldığımız için azar işitiliyor ve aşağılanıyoruz. Görev tanımı dışında işler yapmak istemiyoruz. Sosyal medyada Koton işçilerinin açtığı ve işçilerden anonim paylaşımların yapıldığı hesaba bakarsanız bu anlattıklarımın kat kat fazlasını görebilirsiniz.

GN: Sendika çalışmasından sonra olumlu veya olumsuz bir değişiklik yaşandı mı?

Kİ: Kısmen evet. Artık eskisi gibi kaba davranmıyorlar. İnsan Kaynakları sıkıntılarımızı dinlemeye başladı. Halimizi hatırımızı sormaya başladılar. Moral geceleri yapılmaya başlandı. Yemek ücreti 14 liradan 16 liraya çıktı. Ama yine de bir alışveriş merkezinde bu parayla yemek yememiz mümkün değil. Her gün aynı en uygun bulabildiğimiz yemeği yemekten başka imkânımız yok. Ki bu bile verilen parayı karşılamıyor.

GN: Son olarak, önce H&M, sonrasında Koton ve şimdi de DeFacto ile devam eden sendika mücadelesinin ardından hâlâ direnen işçilere ve mağaza çalışanlarına söylemek istedikleriniz nelerdir?

Kİ: Koton direnişinden sonra açılan sosyal medya hesaplarında bütün mevcut mağazaların işçilerinden mesajlar yağıyor. Bütün mağaza işçileri çalışma şartlarından şikâyetçi. Koton çalışanları olarak biz buna öncülük ettik. Koton çalışanları dahil bütün mağaza çalışanları çok kötü şartlarda çalıştırılıyor. Herkesin psikolojisi ve beden sağlığı bozuk durumda. Bu çalışma şartlarına karşı sendikalarımızla mücadele etmeliyiz. Patronlar ağa, paşa ya da tanrı değil. Onlara minnet duymasınlar ve sendikalı olup mücadele etsinler. İşçiler birleşirse her zorluğu aşarlar. Koton direnişi buna örnek olacaktır.

GN: Çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak biz de Koton direnişinin bütün emekçilere ve direnen bütün işçilere örnek olmasını diliyoruz. Mücadelenizde başarılar.

Kİ: Teşekkürler.

Neyi bekliyoruz?

0

15 Ekim günü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizlik verilerini açıkladı. 2019 yılının Temmuz dönemini kapsayan verilerde 2018’in Temmuz ayına göre işsiz sayısının 1 milyon 65 bin kişi arttığı, bu artış ile toplam işsiz sayısının 4 milyon 569 bin olduğu belirtiliyor. Resmi işsizlik rakamlarına hükümetin politik gerekçelerle iyileştirme yapma çabasından dolayı her zaman şüphe ile bakmak gerekse de mevcut rakamlar dahi bir felaket tablosuyla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor.

Şimdi biraz daha yakından bakalım: Aynı dönem için tarım dışı işsizliğe 3,6 puanlık artışla yüzde 16,5 deniyor. Genç işsizlik oranı ise en kötüsünün gençlere vurduğunu gösteriyor: Tam olarak 7,2 puanlık artış ile yüzde 27,1’e ulaşmış durumda.

Verilerde hizmet sektörünün toplam işsiz sayısı içerisindeki payının yüzde 52,8 olduğu dikkat çekiyor. Bu, 2 milyon 413 bin işsizin daha önce hizmet sektöründe çalıştığını ve işini kaybettiğini gösteriyor. Bu oran geçen yılın aynı ayından bu zamana yaklaşık yüzde 1 artış ile yüzde 14,2 olarak gerçekleşen yüksek öğretim mezunu işsizliği ile birlikte ele alındığında, işine ve kariyerine en çok güvenen, eğitimi ve toplumsal çevresi ile geleceğe en umutlu bakan, “beyaz yakalı” olarak adlandırılan ofis/büro işçilerinin toplam işsizler arasındaki payının bir hayli çok olduğu söylenebilir.

Bütün gününü, düzgün bir evin aylık kirasını bile karşılamayacak ücretlere şirketler uğruna feda eden, daha fazla çalışması istendiğinde genelde ek mesai ücretini bile elde edemeyen biz büro işçileri, şimdi de artan işsizlik ile mücadele etmek zorundayız. Genelde kuralın kendini şirketlere daha iyi pazarlamak olduğu, kimi zaman şirketlerin maaş artırarak “iyi çalışanlar” istihdam etmek için rekabet ettiği, bundan dolayı genelde iş değiştirerek maaş artışı kazanılan bir sektörde şu anda iş kalmamış durumda. Aslında olan sermayenin krizi, kâr oranlarının düşmesi sonucu var olan işleri daha az kişinin sırtına yükleme derdi. Tabii bu durum, iş güvencesinin tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte neredeyse tamamen sendikasız olan bu işçiler için aynı zamanda enflasyonla baş etmek adına kayda değer bir ücret artışının da olmayacağı anlamına geliyor.

Tamamen bizim emeğimizle işleyen şirketlerde yarattığımız onca kârın üzerine hissedarların, patronların, direktör ve genel müdürlerin konmasına izin verip işsizliğe razı mı geleceğiz? Tabii ki hayır! Öyleyse ne duruyoruz, bugünden yarına sendikalı olmalı, işyeri komitelerimizi örgütlemeli, yaşanan felakete karşı cephe almalıyız.

Tarihte bu ay: Darbe yönetimi 6 Kasım 1981’de YÖK’ü kurdu

0

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 6 Kasım 1981’de Kenan Evren’in çevresinde merkezileşen darbeci askeri diktatörlük tarafından kuruldu. 12 Eylül 1980 darbesinin hedefledikleriyle uyumlu olarak YÖK’ün amacı eğitim kurumlarında sendikaların etkisini sonlandırmak, sosyalist ve ilerici değerlere sahip öğretim görevlilerini cezalandırmak, öğrencilerin devrimci fikirlere ulaşmasını engellemek, okulları 24 Ocak neoliberal kararlarıyla paralel bir biçimde ticarethanelere dönüştürerek eğitimi burjuvazinin ekonomik birikim planlarına terk etmekti. Eğitimin üzerinde kurulacak olan sermaye diktatörlüğünün örgütleyici kurumu YÖK olacaktı.

1981’den bu yana bütün burjuva partilerin seçimler sırasındaki en temel vaatleri arasında YÖK’ün kaldırılması da vardı. Ulusalcısından İslamcısına dek (AKP de dahil!), iktidara aday olduğunu açıklayıp da YÖK’ün kaldırılmasını talep etmeyen bir tane burjuva partisi olmadı. Hepsi seçimlerde bunu dile getirdi. Ancak iktidara geldiklerinde hiçbirisi gerekli pratik adımları atmadı.

Bunun en temel sebebi, iktidara gelen her burjuva siyasal partinin, tıpkı 12 Eylül’ün askeri diktatörlüğü gibi, üniversiteleri hizada tutabilmek için YÖK’e ihtiyacının olmasıydı. 90’lı senelerde yükselen işçi sınıfı hareketi öğrenci hareketini de tetiklemiş, İstanbul Üniversitesi’nde simgeleşen gençlik seferberliklerini doğurmuştu. Ardından gelen 2001 krizi ve sonrasında AKP döneminde vuku bulan ODTÜ ve GSÜ seferberlikleri, rejime öğrenci hareketini frenleyen bir aracın faydalarını göstermişti. Bütün bunların üzerine, uluslararası çapta başlayan ve eğitim ile kapitalist sanayinin kombine edilmesiyle öğrencilerin ucuz işgücü olarak pazarlanmalarını yoğunlaştıran Bologna Süreci’nin Türkiye’de hayat geçirilmesi, YÖK’ü gerektiriyordu.

2016’da ilan edilen OHAL’le beraber rejimine anayasal bir zemin sağlayana dek KHK’ler üzerinden yönetim işlevlerini yerine getirmeye çalışan Beştepe, YÖK’e de el attı. 30 Ekim 2016’da Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre “Yeni YÖK” olarak tarif edilen kuruma yeni görevler atanıyordu: 2017 eğitim-öğretim programının “performans odaklı” ve “rekabetçi bir yapıda” uygulanması öngörülüyordu. Bu ölçütlerin kalıcı olabilmesi içinse bir Yükseköğretim Kanun Taslağı hazırlanacaktı.

Bugün üniversiteye giriş sistemini belirleme yetkisi YÖK’te. Yükseköğretim sistemini planlamak, ayrıca eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetleri ile idari hizmetler süreçlerini düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemek de YÖK’ün görevleri arasında. Özetle YÖK, Türkiye eğitim sisteminin akut bir buhrana sahip olduğu bütün alanların sorumluluk sahibi kurumu. Üniversite bileşenlerinin çıkarlarının aksine olan bütün sermaye yanlısı politikaları eğitim sisteminde egemen kılmaya ve burjuvazi ile hükümetlerin dönemsel çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor. Eğer Türkiye’de öğrencilerin ve eğitim işçilerinin lehine bir öğrenim sistemi bina edilecekse, bu yönde atılması gereken ilk adımlardan birisinin YÖK’ün kaldırılması olduğuna şüphe yok.

Güvenlik emekçileri de örgütlenmeli

0

Merhaba, ben yaklaşık bir buçuk yıldır özel güvenlik işçisi olarak çalışıyorum. Bir güvenlik şirketi aracılığıyla girdiğim bu işe başlarken on iki saat çalışacağımı biliyordum. Önceleri yalnızca maaş konusu benim ve arkadaşlarımın canını sıkıyordu. Ama işe başladıktan sonra yalnızca maaş değil, iş için harcadığım zaman da beni düşündürmeye başladı. Sabahçı olarak çalıştığım günlerde en geç altı buçukta uyanıyor, yedide kalkan servise yetişiyor ve yedi kırkta iniyorum. Akşamları da sekizde biten mesai sonrası eve ancak dokuz buçuk gibi dönebiliyorum, yani bana kalan zaman sadece 5-6 saat, o da ancak uykudan fedakârlık ederek. Tabii bu hesap çift vardiya yapmaya mecbur kalmadığımız zamanlar için geçerli. Kısa zaman sonra çalışma arkadaşlarımın da aynı sorundan şikâyetçi olduğunu öğrendim ama kimse bir şey yapmayı düşünmüyor. Herkes birbirine yabancıymış gibi davranıyor, servise bindiğimiz an herkes kafasını önüne eğiyor ve sorunların nasıl çözülebileceğine dair hiçbir sohbet olmuyor. En hayatileri konusunda bile.

Servisimiz gidiş ve dönüşlerde çok hız yapar. Eski çalışanlara bunun nedenini sorduğumda aldığım cevap “okula yetişmek için” oldu. Bu sebep yüzünden her ay üç dört kaza atlatıyoruz. Bu durumdan herkes şikâyetçi ama örgütlenme olamadığı için, işten çıkarılırız korkusuyla kimse sesini çıkarmıyor. Ben biraz sesimi çıkartıp şirket yetkilisiyle bu konuyu konuştuğumda “Uyaracağız” diyor; “Servis çekme yetkisi yok” diyorum, “Araç çok eski ve konforsuz” diyorum “İlgileneceğiz” diyor ama sonuç yok. Çalıştığım rezidanstaki yöneticiden bir şikâyet mektubu istedim ve örgütlü bir şekilde davranırsak halledebileceğimizi düşünerek herkesten imza atmasını istedim ama yine aynı korku yüzünden pek yanaşan olmadı. Şimdilik sene sonunu bekliyoruz, bakalım ne olacak.

Az önce yöneticiden bahsettim, aramızda kalsın kendisi az işçiyle çok iş yapmak isteyen bir kişi. İşyerinde sadece güvenlik değil; aynı zamanda teknik servis, temizlikçi ve muhasebeciyim. Kendisi ben ve çalışma arkadaşlarımdan her işi yapmamızı bekler. Mesela teknik servis mi yok, ki çoğu kez olmaz, “Şu dairenin bir arızası var, bir bak” der, temizlikçiye on işi aynı anda yapmasını söyler ve yetişemeyince “Yardım edin” der. Bunları şirkete iletiyorum tabii. Yine “İlgileneceğiz” diyorlar ama sonra “Şirket patronu ile yöneticiniz eski arkadaşlarmış, idare edin” diyorlar.

Şunu anladım, biz işçiler çalışmayı seviyoruz ama ezilmeden çalışamıyoruz. Benden az kazanan bir işçi arkadaşımla konuşup, ona bu konu hakkında şirketle konuş dediğimde o bana “Buna da şükür, boş ver” diyor. Bunu duymak beni sinirlendiriyor. Aslında hepsinin ağzında bir yandan isyan var, daha ne kadar dayanılabilir bu sisteme bilmiyorum.

Unutmadan, şirket ve yöneticilerimiz bize sürekli “Sizden tek bir şey istiyoruz” diyorlar: “Arkadaşlar, buradaki insanlar çok elit insanlar. O yüzden lütfen hata yapmayalım. Kendimize bakalım, saygılı olalım ve yalnızca işimize konsantre olalım. Ailevi sorunlarınızı ve başka dertlerinizi taşımayın buraya.” Sanki iş yüzünden ailemiz ile vakit geçirebiliyormuşuz gibi.

Tüm bunları ve ne yapılacağını düşünürken serviste sürekli yeni yüzler görüyorum. Aslında birçoğu benden sabırsız ama çözümü kaçmakta buluyorlar. Ben ise burada kalıp, arkadaşlarla bir araya gelip, örgütlenip haklarımızı almak istiyorum. O yüzden herkese soruyorum; “Ben zaten çıkacağım buradan” demeye devam mı edelim yoksa, hep beraber örgütlenip sorunların çözülmesi için mücadele mi edelim?

Lebanon: the victory of the masses! Hariri’s government collapses! Fight on!

0

In Lebanon on 17 October, the masses began an insurrection against the austerity plan the government launched together with the IMF for a way out of the serious economic crisis in which they have subjected. The revolt that began with the slogans against capitalist and social ruin after the ruthless government repression of mobilisations escalated against the regime. The Lebanese people who filled the squares with economic and social demands focused on the representatives and parties of the corrupt regime that control and possess a good part of the country’s wealth.

The country witnessed the most massive mobilisations in its history. In larger cities like Beirut, Tripoli, South, Nabatiyeh, and Zouk that make up a good part of the national territory, over two million people took to the streets shouting “The people want the regime to leave”.

In the first week of the rebellion, the government failed in suppressing the mobilisations with repression. Then it wanted to reassure the masses with a new package of reforms. These small concessions from Saad Hariri government did not satisfy the people and continued with their struggle against the corrupt, cronies’ regime and the pro-IMF and pro-imperialist government.

Because of this heroic struggle of the Lebanese people on October 29, President Hariri resigned. This is a victory for the working people of Lebanon. From the International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI) we salute this triumph of the Lebanese masses.

The defence of this triumph and progress in it will depend on the fighting firmness of the Lebanese workers. The masses, who overthrew the government, continue their mobilisation without emptying the squares, with the will to put an end to the corruption and religious sectarianism of the regime, against the ruin caused by the economic crisis, and for the realisation of their democratic and social demands.

One success of this rebellion has been its unifying character of the Lebanese people. It began spontaneously with the participation of the unemployed, workers, youth and women, and then dragged the middle classes onto the streets. In the confessional political regime, they divide the power among orthodox Maronite, Christian Maronite bourgeois parties, Sunni and Shiites (Hezbollah) Muslims. Built after the 1975-90 civil war, it always took advantage of this character to divide the mobilisations of the Lebanese people. But the current demonstrations demolished the wall of fear and began to shake the bases of the regime.

Meanwhile, the Lebanese bourgeoisie and the actors of the regime continue with their intrigues to divide the struggles to safeguard the regime. The Hezbollah organisation, which showed its counter-revolutionary character once again during the Syrian revolution, attacked the mobilisations on 29 October with the argument that “Hariri’s resignation could drag the country into chaos”. Although the Lebanese masses could repel this aggression, the possibility of repeating similar counter-revolutionary provocations should not be minimised. Since 2011, we have witnessed this situation during the revolutionary processes in the Middle East and North Africa many times.

We are with the working people of Lebanon struggle against all the interventions of the forces of the regime, of the counter-revolutionary currents, of the countries of the area, and imperialism.

The Lebanese popular masses spontaneously incited a struggle that questions the capitalist system, the inequality it creates and the regime that sustains it. The mobilisations that extend to almost the whole country have not yet built a direction that unifies them. However, in most of the cities, groups have spontaneously emerged that call people to the streets and that manage the logistics of the mobilisations. These organisations must be further extended and centralised to coordinate the struggles and build the self-organisations of the Lebanese working people.

In the building of this coordination and self-organisation, it will be necessary to develop a programme of urgent measures based on the democratic, economic and social demands voiced by the Lebanese people against the corrupt and sectarian regime, and the capitalist economic crisis. The class organisations, trade unions, socialists and organisations of women and youth in the struggle who have a great opportunity to build an alternative power of the workers and the people to make possible to break with the capitalist system and imperialism. The building of such an alternative will undoubtedly help similar struggles of the masses from the Middle East and North Africa to Latin America.

With this perspective, from the IWU-FI we call the fighters of the world to support and show solidarity with the struggle of the Lebanese working people.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)
31 October 2019

Çünkü kadına yönelik taciz de sendikal bir mesele

0

Kadına yönelik şiddet ve onun en yaygın biçimi olan taciz yalnızca sokakta değil, işyerlerinde de kadınların önemli sorunlarından biri. Bu açıdan sendikaların da önemli gündem maddelerinden biri olmak durumda. Ancak çoğunlukla ikincil planda bırakıldı.

Kadınların ABD’de başlayan ve kısa sürede birçok ülkede ses bulan #MeToo (Ben de) hareketi ise bu konuda önemli bir uluslararası farkındalık yarattı. Aynı dönemlerde, Latin Amerika’dan kadınlar ise “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyerek kadın cinayetlerine dikkat çekiyor, birçok ülkede kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadelenin ana sloganını belirliyorlardı. Bu farkındalık, çeşitli ülkelerdeki kadın mücadelesinin yerel dinamikleriyle de beslenerek yeni bir eylem biçimi olarak açığa çıktı: kadın grevi. Kadınlar, ücretli emeklerini, ücretsiz emeklerini, sokakta, evde, işyerinde maruz kaldıkları eşitsizliği ve buna karşı taleplerini tanıdık ve etkili bir mücadele aracıyla dile getiriyorlardı. Üstelik sadece üretimden gelen güçlerini kullanmıyorlardı, görmezden gelinen bakım emeklerini de yani yeniden üretim alanını da görünür kılıyorlardı.

Kadın mücadelesindeki bu yükseliş, işyerlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki çalışmaları da öne çıkardı ve sendikaların bu konudaki gündemlerinde de belirleyici oldu.

Türkiye’den Birleşik Metal-İş’in de bağlı olduğu IndustriALL Küresel Sanayi İşçileri Sendikası, 2018 yılında işyerlerinde kadına yönelik şiddet ve tacizin önlenmesinde sendikaların görev ve sorumluluğunu öne çıkaran bir taahhütname hazırladı. Böylelikle, işyerinde kadına yönelik şiddet ve tacizle mücadelenin, tıpkı diğer işçi hakları gibi temel bir sendikal mesele olarak kabul edilmesi sağlanmaya çalışıldı. Devamında geçtiğimiz Haziran ayında, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün hazırladığı işyerinde cinsel şiddet ve tacize karşı ilk küresel sözleşme kabul edildi. Türkiye bu sözleşmenin ilk imzacılarından biri oldu.

Bu sürecin Türkiye’deki ilk yansıması, metal sektörü toplu iş sözleşmesi sürecinde karşımıza çıktı. Türk Metal “Kadın İşçi Kurulları”, Birleşik Metal-İş “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kurulu” adı altında ilk kez toplu sözleşme taslaklarında odağına işyerinde taciz, şiddet ve cinsiyet ayrımcılığını alan kurullara yer verdiler.

Bu, kadınların işyerlerinde, kendi çalışma koşulları, sorunları ve hakları konusunda doğrudan temsil edilebilmeleri adına oldukça önemli ve gerekli bir adım. Öte yandan taslakların bu kurulların yapısına ve işleyişine dair ayrıntı vermiyor olması ise önemli bir eksiklik.

Doğrudan sendikal yapı içinde ve/veya toplu iş sözleşmesi sürecinde kadın işçilerin temsilini sağlama konusunda zayıf kalan sendika yönetimlerinin bu konuda atacağı adımların göstermelik olanın ötesine geçmesi, kadınların çalışma koşullarını iyileştiren diğer taleplerle birlikte ele alınabilmesi gerekiyor. Bunun içinse sürece en başından itibaren kadınların dahil edilmesi, sendikal yapının kadın işçilerin karar mekanizmalarında daha fazla yer alacağı şekilde iyileştirilmesi birincil önem taşıyor.

Asgari ücrette vergi dilimi rezaleti

0

2019 Ekim ayında asgari ücretli çalışan başta olmak üzere işçi ve memur maaşlarında vergi dilimi kesintisi gerçekleştirildi. Ocak 2020’ye kadar işçilerin net maaşlarında azalma yaşanacak. Asgari ücretli çalışanın yüzde 20 vergi dilimine girmesiyle beraber başlayan kesinti, gelir vergisi adaletsizliğini gözler önüne seriyor.

Asgari ücret net 2020 lira olarak belirleniyor fakat 191,88 TL asgari geçim indiriminin (AGİ) de katılmasıyla yapılan bu hesap yanlış. AGİ’yi çıkardığımızda asgari ücretin net 1.829 TL olduğunu görüyoruz. Böyle hesap yapıldığında yüzde 20’lik vergi dilimine asgari ücretli çalışanın girmemesi gerekiyor. Ekonomik kriz ile yaşamak zorunda bırakılmamızın yanında elektriğe, doğalgaza yapılan zamlara bir de net maaşımızdan dört ay boyunca yapılan kesintinin eklenmesi en hafif tabirle hırsızlıktır. Üstelik bu kesintilerin giderlerimizin artış gösterdiği kış aylarına denk gelmesi sorunu katmerli hale getiriyor.

Asgari ücretin vergi dilimine sokulup kesintiye uğraması kabul edilebilir bir durum değildir. Mevcut asgari ücret uygulaması ile yaşamak zaten mümkün değilken, üstüne bir de vergi kesintilerinin gelmesi milyonlarca asgari ücretlinin belini büküyor. Hükümet yıllardan beri ilk vergi dilimi artışını enflasyon ve milli gelir artışından düşük tutarak milyonlarca düşük ücretli çalışanı mağdur etmeye devam ediyor. Mevcut uygulamada vergi dilimi alt limiti 18 bin TL’den başlıyor. DİSK Araştırma Dairesinin hesaplamalarına ve yayınladığı tabloya göre hükümet, vergi dilimi alt limitini gerçek enflasyon oranı ve reel milli gelir artışı üzerinden hesaplasaydı 18 bin TL olan vergi dilimi 37,7 bin TL’den hesaplanacak ve böylece asgari ücretli vergi dilimine girmemiş olacaktı. Asgari ücretten vergi kesintisine derhal bir son verilip, vergi dilimi alt limitinin asgari ücretlileri ve ortalama ücretle çalışanları kapsamayacak bir biçimde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Vergilerin yalnızca 4’te 1’i patronlardan alınıyor!

Türkiye’de toplanan vergilerin dörtte üçü işçilerden ve tüketicilerden kesilirken yalnızca dörtte birlik bir kesimi patronlardan toplanmakta. Patronlara her ekonomi paketinde teşvikler, hibeler, krediler, vergi indirimleri havada uçuşurken, işçilere vergi kesintileri, tazminat hakkının gaspı, ücretli rapor parasının kesintisi ve daha bir sürü hak gaspı reva görülüyor. İşçilerin her ay yapılan zamlar ve yüksek enflasyon karşısında ezdirilmemesi ve insani koşullarda bir hayat standardının korunması için ücretlerin üç aylık zaman dilimlerinde enflasyonun durumuna göre güncellenmesini talep etmeliyiz. Yılda bir yapılan ücret zamlarıyla ve hatta bazı işyerlerinde olduğu gibi kriz bahane gösterilerek hiç zam yapılmayan düşük ücretlerle yaşamak kriz koşullarında daha zor hale geliyor. Ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarımızın asgari seviyede dahi karşılanamadığı bu ücret politikalarına karşı, işçilerin birlikte hareket etmesi, kendi kurum ve kuruluşlarını kurması, çoğaltması ve güçlendirmesi birinci önceliğimiz olmalıdır. Aksi bir durum bu kriz koşullarında sürünerek yaşamamız demektir.

Milyonluk araçlar ve çift maaşlar

0

Suriye harekâtı ve onun ortalıkta yarattığı milliyetçi infial işçi ve emekçi yığınların pek çok ciddi ve hayati sorununun üzerini bir sis perdesi gibi örttü. Oysa işçi sınıfı mücadelesi çok önemli bir aşamadan geçmekte ve bunun başında da metal sektöründeki TİS süreci geliyor. Emekçi yığınların yakın geleceği üzerinde önemli bir etki yaratacak olan bu sözleşme sürecinin ikinci, hatta üçüncü düzeylere düşmesine izin vermememiz gerekiyor. Bunun için de gazetemizin bu sayısında birinci konu olarak ele alındı metal işçilerinin mücadelesi.

Ama başka ve çok öğretici konular da var üzeri örtülüp geçen. Kuşkusuz bunlar işçilerin dikkatinden kaçmıyordur ama gene de gündemde tutulmaları gerekiyor. Bunların arasında sendika bürokratlarıyla, daha da önemlisi onların yozlaşmışlıklarını ve sendikacılıkla ilgili anlayışlarını açığa vuran haberler de yer alıyor.

İslamcı Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı ve Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci, 1,8 milyon lira değerinde lüks makam aracı almış ve maaşının da 30-50 bin lira arasında olduğunu söylemiş. Öte yandan Sağlık-Sen Genel Başkanı Semih Dursun piyasa değeri yaklaşık 800 bin lira olan Audi A6 aracı almış. Şeker-İş Sendikası Başkanı İsa Gök de makam aracını değiştirip 1 milyon liralık lüks bir otomobile konmuş. Türk-İş’te bazı yöneticilerin çift maaş aldığı belirlenmiş ve ardından gözler Türk-iş yönetimine çevrilmiş. Onların çifter maaşlarıyla ilgili sorulara da ne başkan Ergün Atalay ne de diğer yönetim kurulu üyeleri bir yanıt vermiş.

Bunlar yenilir yutulur durumlar değil. Sendikaya elbette araba lazım. Her sendika başta örgütlenme faaliyetleri için arabaya ihtiyaç duyar ve kendi imkânları çerçevesinde araba sahibi olur. Ama milyonluk makam arabaları, saray zihniyetinin satılık sendika ağalarına kadar fütursuzca yaygınlaştığını gösteriyor.

Ya 30-50 binlik, üstelik çifter çifter cebe indirilen maaşlara ne demeli? Eğer bir sendika yöneticisi, kendi işkolundaki kalifiye bir işçinin ücretinin çok üzerinde maaş alıyorsa bilin ki o, üyelerini satmaya her an eğilimli yozlaşmış bir sendika bürokratıdır.

Kendi sendikacılık dönemimden biliyorum. İşçiler kendilerini temsil eden yöneticilerin derli toplu görünmelerini, onurlu bir hayat sürebilecekleri yeterli bir maaş almalarını isterler. Ama milyonluk maaşlar bir başka şeyin, açıkçası yozlaşmışlığın ve ihanetin göstergesidir.

Yukarıda anılan sendika yöneticilerinin, toplu sözleşmelerden işten atılmalara karşı mücadelelere kadar yayılan sendikal alanda işçileri nasıl sattıklarını ve patronlarla ve hükümetle nasıl işçi düşmanı işbirliklerine girdiklerini gayet iyi biliyoruz. Milyonluk makam araçları ve astronomik maaşlar elbette bir sorun, ama asıl sorun bunların o sendikacıların sendikacılık anlayışlarının bir ürünü olması.

Sendikanın ideolojisi, programı ve politikası ne kadar hükümetlere yakın olursa ve uygulamaları patronların ekonomik çıkarlarıyla ne kadar uyuşursa, o sendika kaçınılmaz olarak devletin ve kapitalist sistemin içine o kadar çekilir ve yozlaşarak temsil ettiği işçilere ve bir bütün olarak işçi sınıfına ihanet çizgisine oturur.

Ve böyle sendikaların yöneticileri hızla bürokratlaşır ve sendika içindeki demokratik ve mücadeleci ortamı her yolla bastırmaya yönelir. Bunun doğal sonucu da milyonluk makam arabaları ve bol sıfırlı maaşlardır.

Bu nedenle, elbette sendika ağalarının maaşlarına ve makam arabalarına takılmayalım demiyorum ama bir sendikanın yozlaşmasını ve bürokratlaşmasını önlemenin, hatta bu tip yöneticileri sendikalardan defetmenin yolu, birer işçi sınıfı örgütü olması gereken sendikaların patronlardan ve devletten bağımsız hale gelmelerini sağlayacak ideolojik, politik ve tüzüksel özelliklere sahip olmasını sağlamaktır.

İşçi demokrasisinin sendikaların içinde egemen kılınması için daha sağlam bir mücadele verebilirsek bürokratlaşmayı, yozlaşmayı ve ihaneti önleyebilmemiz mümkündür.

Şili: “30 pezo değil, 30 yıl!”

0

Bu, Santiago sokaklarında söylenen birçok slogandan biri. Metrolara yapılan 30 Şili pezosu zammı 18 Ekim Cuma günü protestoların önünü açmıştı. Hükümet ve sağ kanat temsilcileri, “Sadece 30 pezo. 10 sentten daha da az!” demişti. Ancak bu zam, Pinochet’nin diktatörlüğüyle gelen kapitalist modelden ve on yıllar süren aşırı sosyal eşitsizlikten sonra, bardağı taşıran son damla oldu. Çalışan kesimin ve gençliğin köpürmesinin sebebi işte bu. 12 günü aşan protestolarda milyonlar, ülkede esaslı bir değişiklik ve Piñera’nın gitmesini talep ediyor.

Miguel Sorans*, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) lideri.

Şili’deki sosyal ayaklanma; emperyalizm de dâhil olmak üzere Piñera hükümetiyle birlikte bütün burjuvaziyi şok etti. Bu zamana kadar “Şili modeli”nden bir “başarı” örneği olarak bahsediyorlardı. Sadece günler öncesinde Piñera, Şili’nin çöldeki bir “vaha” olduğunu söylüyordu. Ancak Pinochet diktatörlüğünün bir devamı olan bu aşırı sömürü modeli, Pinochet Sağı’nın yeni partilerinin de (UDI ve diğerleri) dâhil olduğu, Hristiyan Demokratlar ve Sosyalist Parti gibi sistem partilerinin bir mukavelesi. Hâlâ yürürlükte olan 1980 anayasasını Pinochet dayatmıştı ve 90’lardan beri “Birlik rejimi” adı altında, değişik sağ parti (!) hükümetleri seçimleri kazanıyor. Piñera’dan önce “sosyalist” Bachelet başkandı. Hepsi “Şili modeli”ni korudu. İçme suyundan, eğitime; sağlıktan ulaşıma bütün kamusal hizmetleri özelleştirerek ve esnek işgücüyle; ulusal ve yabancı çokuluslu şirketleri beslediler. Ordunun ve carabinero’ların (ünlü “paco”lar, polise verilen isim) baskısıyla bu düzen korunuyor. İsyanda şimdiden yüzlercesini yaraladılar, binlercesini esir aldılar ve 20 kişiyi öldürdüler. İşte bu yüzden halk “30 yıl oldu”, Piñera’ya ve modeline de “Yeter” diyor.

Şili; eşitsizlikte, dünyada ilk 10 ülke arasında. Nüfusun en yoksul %5’lik kesimi, Moğolistan ya da Moldova’yla aynı gelire sahip. Bunun karşısında en zengin %2’lik kesimi, Almanya’yla birlikte. Emeklilik yatırım fonları, tam bir dümen çıktı. Ortalama emeklilik maaşı 200 doların altında. Üniversite öğrencileri mezun olduktan sonra, hayat boyu borçlulukla boğuşuyor. (CLARIN verisi, 24 Ekim)

Şili değişti. Halk isyanda.

Yürüyüşlere götürülen bazı pankartlarda “Bu bir savaş değil. Şili uyandı.” Yazdığını görebilirsiniz. El yazısıyla yazılmış, küçük pankartlar. Sebastian Piñera’nın “Savaştayız” açıklamasına cevaplarını böyle verdiler. Eşi (Cecilia Morel) “uzaylı istilası” gibi dediğinde, pankartlar; “Uzaylılar barıştan yana, Şili halkını destekleyin!” dediler. Başkan da eşi de özür dilemek zorunda kaldı… Ve Piñera metrolardaki zammı geri çekti.

Ancak, Piñera’nın şaşkınlığına rağmen, halk sokaklara çıkmaya ve “Hükümet istifa” demeye devam etti. Halk, olağanüstü halin sonlandırılmasını, ordunun sokaktan çekilmesini; enerji, su, ödenekler, sağlık ve eğitimdeki özelleştirmelere son verilmesini talep ediyor. 18 Ekim Cuma gününden beri, kitleler sokakta bir adım geri atmadı. Sokağa çıkma yasağını bile yok sayarak… Önce lise öğrencileri metrolara akın etti ancak geçen saatler içinde seferberlik yaygınlaştı. Tencere ve tavalar mahallelerde sokağa çıkma yasağına karşı geldi. Limanlar, madenciler, tırcılar, sağlık ve kamu çalışanları da yalnız bırakmadı. Milyonlarca insan ülkenin her yerinde sokaklarda. İlan edilmemiş bir genel grev hali…

Halk ismini koydu: “Şili uyandı.” Bu bir devrimci sürecin başlangıcı. Bu Şili’de meydana gelen değişim. Lenin’in tanımladığı gibi, “alt sınıfların eskisi gibi yaşamak istemedikleri, üst sınıfların ise eskisi gibi yönetemediği” bir durum bu. Bu yüzden Şili’de bir devrimci seferberlik yaşanıyor, yönetenlerin gücü sorgulanıyor ve yeni bir güce ihtiyaç doğuyor: bir “işçi-emekçi hükümeti.”

25 Ekim Cuma Tarihi seferberliği

Bir haftalık yürüyüş ve protestoların sonrasında Cuma günü ayın 25’inde, geçen 30 yılın en büyük halk gösterileri meydana geldi. Santiago’da 1.5 milyona yakın insan sokağa çıktı. Ülkedeki her şehir ve kasabada binler sokaktaydı. Devasa yürüyüş, İtalya Meydanı’yla birlikte çevre meydan ve parkları doldurdu. İnsanlar Santiago’nun bütün mahallelerinden, Alameda ve Providencia Bulvarı’na kadar her yere akın etti. Gençler, işçiler, kadınlar, aileler, emekliler, doktorlar, motosikletliler, futbol taraftarları… Bayraklar politik değildi. Şili bayrağından, Mapuche halkına, Colo-Colo’dan Şili Üniversitesi’ne birçok yeşil atkı ve pankartlar bu sloganlarla donatılmıştı: “Arriverci Piñera”, “Hizmetlerin kamusallaştırılması”, “Sekse ihtiyacım yok, hükümet her gün beni s*kiyor.”, Bielsa haklıydı”, “Kurucu Meclis”, “Doğal kaynakların kamulaştırılması”, “Doğrudan demokrasi” ya da “Devrim”. “Zıpla, zıpla. Zıplamayan polistir.” geleneksel şarkısı ise her yerdeydi.

Seferberliğin etkisi hükümeti gafil avladı ve Piñera’yı bıçak sırtında bıraktı. Olağanüstü hali ve sokağa çıkma yasağını sonlandırmak, kabinenin çoğunu görevden almak ve tutamayacağı birçok söz vermek zorunda kaldı. Ancak halk, haftaya; onun istifasını sokaklarda isteyerek girdi. Kitleler, hükümeti ve rejimi yenilgiye uğratabileceklerini biliyorlar.

Liderlikleri aşan bir seferberlik

Bu bir lideri olmayan, kendiliğinden gerçekleşen bir ayaklanma. Reformist bir liderlik bile yok. Başından beri seferberlik, Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin (Frente Amplio) hâkim olduğu sendikalar ve öğrenci liderliklerinden bağımsız bir seyir aldı. Komünist Parti ve Geniş Cephe’nin açıklamada bulunması bile, isyanın başlamasını takip eden 3.-4. günü buldu. Sosyal Birlik vurgusu altında, 23 ve 24’ünde genel grev çağrısı yaptılar. Ancak, önerdikleri şartlar her ne kadar baskıcı görünmese bile; onlar kitlelerin temel talebi olan “Piñera’nın gönderilmesi”ni sahiplenmiyorlar. Yalnızca 25’indeki tarihi seferberlik sonrasında, Komünist Parti ve bazı Geniş Cephe vekilleri; başkanın “anayasal itham”lar hakkında “yasal” mekanizmaların parlamentoda harekete geçirilebilme ihtimalinden bahsettiler. Bir çeşit “görevi kötüye kullanma” ya da siyasi bir yargılama.

Seferberliğin güçlü noktalarından biri ise herhangi bir reformist politik yapı tarafından kontrol edilmemesi. Bu ayrıca hükümetin, pazarlığa girişerek seferberliği yatıştırmasının da önüne geçiyor. Ancak bu zamana kadarki zayıf nokta; bir devrimci sosyalist önderliğin olmaması. Dolayısıyla, işçi ve halk örgütlerinin, mücadeleyi işçi-emekçi hükümeti perspektifinden örgütlemesi de eksik yanlardan.

Bu stratejik politikayla, İUB-DE’nin Şili seksiyonu İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) bu sürece dâhil oluyor (MST’nin 25 Ekim bildirisi için). MST Mahalle meclislerini, diğer sendika örgütlerini, öğrenci mücadelesini ve örgütlenmelerini destekliyor. Sokaklardaki seferberliği sürdürmek, genel grev çağrısı yapmak, Piñera hükümetine bir son getirmek, baskı ve şiddetten sorumlu olan ordu ve sivil unsurların yargılanması için, ülkede esaslı bir değişim için, işçi-emekçi hükümetiyle acil ekonomik planla birlikte sefalet ve özelleştirmelere son vermek için ve Pinochet anayasasını ortadan kaldırmak için Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis çağrısı yapmak için. Bu yolda devam etmek için, Piñera’yı def edene dek seferberlik devam etmeli.

*Şili’ye gitti ve 25 Ekim’de gösterilere katıldı.

Evde biracılık da normalleşti, ya sonrası?

0

Yüksek enflasyon, artan vergiler ve çeşitli dolaylı yasaklar yüzünden hepimiz artık çeşitli gıdaları kendimiz üretir hale geldik. Sanayi devrimiyle beraber başlayan ürünlerin tek tip ve merkezî üretimi, aslında burada sekteye uğramış durumda. Nedeni devletin ve iktidarın ekonomik kriz ve yaşam biçimi olarak faturayı biz emekçilere kesmesi aslında. Geçmiş yıllarda butik denilen, şimdi ise evde üretim olarak anılan durum artık birçoğumuz için temel beslenme ve hatta geçim kaynağı haline gelmiş durumda.

Artan vergiler ve enflasyondan etkilenen gıda maddelerinin başında alkol ve alkol ürünleri geliyor. 2001’de bir asgari ücretli geliri 6 sıfırı atılmış yeni para ile 184,25 TL ve 70’lik Yeni Rakı da 8,25 TL idi; yani yaklaşık 22 tane alınabiliyordu. Şimdi ise asgari ücretle sadece 10 tane alınabiliyor. Burada aslında emekçilerin alım gücünün nasıl düştüğünü görmenin yanında, AKP iktidarının faturayı alkol tüketen kesime kestiğini de görebiliriz. Özellikle son zamanlarda alkol vergisinin yılda 2 defa zamlanması, özünde kendisine oy vermeyeceğini düşündüğü kesimden daha fazla vergi almaya çıkıyor.

Çevremizde alkol tüketen pek çok kimse artık bira, şarap veya rakısını kendi yapar hale geldi; buna, bu metnin yazarı da dahil. Pek çoğumuzun aslında bu tür bir üretimle ilgisi yok, yoktu ve kimyadan da anlamayız, anlamazdık. Biranın evde üretim maliyeti ve satış fiyatı arasında şişe başına yaklaşık %300 fark olduğundan, son 3-4 senedir kendi biralarımızı yapar olduk.

Biranın insanlığın yerleşik düzene geçmesi ile tesadüfen yapılmaya başlandığı varsayılıyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde evcilleştirdiğimiz arpa ve buğdayın bir şekilde fermente olması sonucunda daha düşük alkollü olan ilk primitif biranın tüketildiğini tahmin ediyoruz. Bu, o dönem o kadar sevildi ki, Mısır ve çeşitli medeniyetlerde çalışanların asıl besini haline geldi. Fakat o dönem üretilen bira günümüzden farklıydı, içinde şerbetçi otu ve izole edilmiş bira mayası yani kültürü yoktu.

1516 yılında Almanya’nın Bavyera Eyaletinde saflık kanunuyla biranın yapımı denetime bağlandı. Bira üretiminde sadece 4 tane madde olabilirdi: Su, malt, şerbetçi otu ve bira kültürü. Şerbetçi otunun biraya katılması oldukça geç gerçekleşti; ilk yazılı kayıtlar M. S. 900’lü yıllarda Almanya’da denendiğini söylüyor. Daha sonra, hem verdiği acı ve aromatik tat hem de biranın uzun ömürlü olmasını sağladığı için kullanımından vazgeçilmedi. Jack London, kendi gözünden hikâyeleştirdiği Uçurum İnsanları kitabında, sanayileşme ile evsiz ve işsiz kalan on binlerce İngilizin hayatta kalabilmek için şerbetçi otu tarlalarında tüm gün karın tokluğuna çalıştığından bahseder. Şerbetçi otunun ve biranın ne kadar yaygın tüketildiğini buradan öngörebiliriz.

Uygarlaşma ile alkollü içecekler bir şekilde soframızda oldu ve kendi kültürünü geliştirdi. Yaşadığımız bu dönemde ister istemez alkol üretimi ve onun tarihiyle ilgili daha çok şey öğrendik ve uyguluyoruz. AKP iktidarına bu açıdan teşekkür edebiliriz; belki hayatımızda hiç ilgilenmeyeceğimiz bir alanda meslekî irfan sahibi yaptı bizleri. Fakat çözüm bu mu? Bireyler olarak bu tür zorbaca yaptırımlardan nereye kadar kaçabiliriz? Yaşam tarzlarımızı korumak için illâ bir şeylerden feragat etmek zorunda mıyız?

Bitmeyen kavga

0

Kapitalizmin terazisi bozuktur. Doğru tarttığı görülmemiştir. Doğru tartması da mümkün değildir. Çünkü kapitalist düzen eşitsizlik üzerine kurulmuştur. Özü budur! Her kim bu teraziyi doğru kullanabileceğini ya da tamir edebileceğini zannederse yanılır, yanıltır. Bozuk düzende sağlam çark olmaz!

Dünyanın bütün kapitalist hükümetleri bu bozuk teraziyi kullanır. Türkiye de dahil! Fakirden alırlar, zengine verirler. İşçiyi, emekçiyi sömürürler, patronun zenginliğine zenginlik katarlar. O yüzden ne eşitlik ve adalet arayışı son bulur, ne de ekmek kavgası biter!

İşte Damat da kapitalizmin bu bozuk terazisini kullandığı için, ona göre, örneğin emeklilikte yaşa takılanlara verilecek birkaç bin liralık maaş bütçeyi çökertir. Ama sonradan görmüş yandaş inşaatçının milyar dolarlık borcu tek kalemde silinir.

Oysa terazi bozuk olmasa örneğin enerjinin, inşaatın patronlarının batıklarını kurtarmak için harcanan paralar beş milyon EYT’linin tümü birden emekli olsa bile maaşlarını rahatlıkla ödemeye yeter de artar.

Şehir hastanelerinden otobanlara, havalimanlarından köprülere dek bir avuç patrona hortumlatılan paralarla bütün işsizler rahatlıkla bir gelire kavuşabilir.

Ama kapitalizmin terazisini kullanan bunu yapmaz. Yapmadığı gibi işçilerin işsizlik fonundaki parasını dahi bu patronlara bedava kaynak yapar. EYT’liyi emekli etmediği gibi milyonlarca işçinin kıdem tazminatına da göz koyar. Tümünü patronlara peşkeş çeker.

Sonra borcu silinen, memleketin bütün kaynaklarını boş beleş kullanan bütün bu parazitler “milli ve yerli” olur.

25-30 yıllık emeğinin karşılığı isteyen EYT’liler ise “türemişler” olur! İşsiz kalmış milyonlarca işçi-emekçi de iş beğenmeyen, aza kanaat etmeyen, beleşçi gevşekler ilan edilir.

Türkiye’nin milyoner sayısı 210 bini geçmiş. Son sekiz ayda milyoner sayımız 30 bin kişi artmış. Bu arada resmi işsiz sayımız 4,6 milyon olmuş. Son bir yılda işsizler ordusuna bir milyonun üzerinde yeni işsiz katılmış. En zengin yüzde beşin geliri, en fakir yüzden beşin 24 kat üstüne çıkmış.

Bu tablo kapitalizmin bozuk terazisinin resmidir!

Irak’tan Ekvador’a, Lübnan’dan Şili’ye dünyanın dört bir yanında işçileri, emekçileri, gençleri, kadınları ayağa kaldıran işte kapitalizmin bu bozuk terazisidir. Yeryüzü eşit ve adil olana dek bu kavga bitmez…

İşçilerin dövüldüğü sistemde yargı reform tutmaz

0

Hükümetin “Yargı Reformu Stratejisi” adını verdiği belge kapsamındaki ilk paket 24 Ekim 2019 tarihinde yürürlüğe girdi. Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan bu paket, yargı reformu stratejisi noktasında atılan ilk adım. İktidar, bu yeni düzenlemelerin ülkedeki yargı sisteminin düzeltilerek daha güvenilir duruma getirilmesine ve insan haklarının ve ifade özgürlüğünün iyileştirilmesine yönelik olduğunu iddia ediyor. Durum hakikaten öyle mi?

Anayasa Mahkemesi üyelerinden başlayarak bütün hakimlerin ve savcıların seçimini Tek Adam’ın iradesine bağlı olmaktan çıkaracak, onların bağımsızlığını gerçekten olanaklı kılacak bir düzenleme olmadığı sürece, ülkede yargıya ve esas olarak adalete olan güvenin tesis edilemeyeceği çok açık. Dolayısıyla bugün, yargıya yönelik atılması gereken en önemli adım yargı bağımsızlığını teminat altına almak, mahkemelerin bağımsız bir şekilde kamu vicdanını temsilen karar verebilmesini sağlamaktır.

Öte yandan af paketi denen ikinci “yargı reformu” paketinin de yolda olduğu belirtiliyor. Bu tasarı yasalaştığında 38 bin kadar adli tutuklunun salıverileceği söyleniyor. Oysa, tasarı “terör suçu” diye adlandırdığı suçları kapsam dışında bıraktığından 130 dolayındaki gazeteci ve binlerce siyasi tutuklu bu uygulamadan yararlanamayacak. Ve hükümetin uygulamalarına karşı çıkan, onu eleştiren herhangi biri her an “terörist” suçlamasıyla karşı karşıya kalabiliyor. Son seçim döneminden hatırlıyoruz: AKP+MHP ittifakına oy vermeyecek herkes hain ve terörist ilan edilmişti.

Ülkede adaletin olmadığı o kadar açık ki: Örneğin, Soma madencilerinin Ankara’ya yürümesine izin verilmiyor; dört aydır ücretleri ödenmeyen Eskişehirli metal işçilerine polis saldırıyor; iktidara yakın olmayan bir parti basın açıklaması yapmak isterse biber gazları ve coplarla karşılaşıyor…

Hatta sendikalaşmak istedikleri için işten atılan işçiler protesto direnişi yapmak isterlerse başlarına neler gelebileceğini iyi biliyorlar. Ve de tabii yıllar süren tazminat davalarının emekçileri nasıl yoksulluğa sürüklediğini unutmayalım.

Bütün bunların yaşandığı bir ülkede Tek Adam iktidarının çıkaracağı her “yargı reformu” dışarıya karşı makyaj yapmanın ötesine geçmeyecektir. Gerçek adalet için önce Tek Adam rejimine son vermek gerekir.

Metal patronlarını ezmek ve işçi düşmanı 2020 bütçesinden kurtulmak için: Dayanışma, birlik ve mücadele!

0

Gazete Nisan’ın bir önceki sayısında metal sektöründeki toplu sözleşme sürecini, Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikalarının verdikleri farklı teklifleri, zorlukları ve olanakları işlemiştik. Metal patronlarının örgütü MESS ve işçi sendikaları arasındaki ilk görüşmeler 6 Ekim ve 22 Ekim günlerinde gerçekleşti.

Metal patronları ve işçi sendikaları arasındaki temel tartışma her ne kadar zamlar olarak yansıtılsa da, bundan daha önemli olan kimi başka gündemler de var. Kamuda yapılan kötü toplu sözleşmeler ve Tüpraş’ta yüzde 6’lık zammın kabullenilmesi metal patronlarının yüzünde güller açtırdı.

Zam, sözleşmenin önemli kısımlarından birini oluştururken, metal patronlarının en büyük arzusu toplu sözleşme süresini iki yılda birden üç yılda bire çekmek. Patronun beklentisi basit. Toplu sözleşmelerde ilk alınan zam esas zamdır. Takip eden altı ay-bir yılın zamları ise genellikle enflasyon oranında ve sembolik olur. Böylece metal patronları sözleşme sürelerini iki yıldan üç yıla çekerek, her altı senede üç zam yapmak yerine iki zam yapmayı hedefliyorlar. Enflasyonun yüksek seyredeceği önümüzdeki süreçte alınan sembolik (yüzde 5-6) zamlar da enflasyon karşısında eriyerek patrona daha fazla kâr olarak geri dönecek.

Patronlar tabii ki bunlarla yetinmiyor. Dünyada en az tatil yapıp en az hastalık raporu kullanan ülkelerden biri olmamıza rağmen metal patronları hastalık raporlarından şikâyetçi! Patronun teklifi şu: Sağlık raporu alan işçilerden kesilen ödenek mesaideki işçilere dağıtılsın. Çok uzaktan bakınca patronun bundan bir çıkarı yokmuş gibi görünse de kazın ayağı öyle değil. Patron, rahatsızlığı nedeniyle rapor kullanmış işçilerle, devamsızlık yapmadan çalışan işçiler arasında bir performans karşılaştırması yaparak, işçileri daha az rapor almaya, yani hastayken bile çalışmaya teşvik ediyor.

Metal sektöründe toplu sözleşme döneminin karşılıklı pazarlıklar ve güçlerin sınanmasıyla Ocak ayına kadar uzadığını ve sınıf mücadelesinde daha örgütlü ve direngen olanın daha fazla kazanımla süreci tamamladığını biliyoruz.

Metal işçisinin sektördeki sendikaları birleşmeye zorlayarak, ortak bir mücadele içerisinde kazanabileceklerini biliyoruz. Dahası da var. Metal sektöründeki toplu sözleşme süreci yalnızca 186 işyerindeki yaklaşık 130 bin işçi kardeşimizi ve ailelerini değil hepimizi ilgilendiriyor.

Metal TİS sürecinin sonucu, hepimiz için belirleyici olacak!

Türkiye’nin en direngen ve örgütlü sektörlerinin başında gelen metal sektöründe işçiler TİS’ten hangi sonuçla ayrılırlarsa hepimizin çalışma koşulları bu süreçten o doğrultuda etkileniyor. Metal işçileri direnip kazanınca hepimizin çalışma koşullarında düzelmeler yaşanıyor, aldıkları her yenilgiyse kumaşa dökülen bir mürekkep gibi sınıfın geniş bir kesimine yayılıyor.

Metal patronlarının sözleşmeyi iki yıldan üç yıla çekme isteği şimdi hepimizin başına bela oluyor. Metal işçilerinin beklenenin altında bir zamma razı olması, asgari ücrete yapılacak zammı olumsuz şekilde etkiliyor. Metal işçisi sosyal haklarında, fazla mesailerinde, kısacası işçiyi ilgilendiren herhangi bir hususta ufacık bir kayıp verdiğinde sadece özel sektörde değil, memurların çalışma koşullarında dahi olumsuzluklar kartopu gibi büyüyor.

Metal işçisini bekleyen patron yanlısı sözleşme, işçilere yönelik yapılan bütünlüklü saldırının yalnızca bir kısmı. Hükümet ve patronlar el ele verip krizin tüm yükünü işçilerin sırtına yüklemeyi hedefliyor.

2020 bütçesi, emekçilere dönük yeni saldırıların habercisi!

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 18 Ekim günü 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi de saldırının bir başka kısmını temsil ediyor. Devletin gelir ve giderini planlandığı bütçe kanunu her zaman biz işçi ve emekçileri yakından ilgilendiren bir husus olmuştur. Ancak içinden geçtiğimiz süreçte durum biraz daha fazla önem arz ediyor.

Hükümet 2019 yılında vergi gelirlerinden 757 milyar TL beklerken şimdiye değin ancak 485,3 milyar TL toplanabildi. Nihayetinde 2019 vergi geliri hedefinin yüzde 20 gerisinde kalınacak gibi görünüyor. Vergi zamları ile günü kurtarmaya çalışan hükümet ise bu durumun acısını 2020 yılında çıkarmak niyetinde.

2020 yılında bütçe giderinin 1 trilyon 96 milyar TL olacağı söylenirken, gelirin ise yaklaşık 942 milyon TL olması bekleniyor. Bu hedefin tutturulabilmesi için de 2020’de gelir vergimizi yüzde 11, ÖTV’yi ise yüzde 21 daha fazla ödeyeceğimizi söylüyorlar! Bu da önümüzdeki yıl iğneden ipliğe her şeye zam geleceği anlamına geliyor.

Patronların doğru dürüst vergi ödemediğini, üstüne üstlük bütçe kaynaklarından kolayca nemalandıklarını biliyoruz. Sonuç olarak, bütçenin yüzde ikisini kapsayan mülkiyet vergisi, kamu bankaları gelirleri vb. saymazsak biz işçi ve emekçilerden 2020 yılında devlet gelirlerinin neredeyse yüzde 90’ını tek başımıza ödememiz isteniyor! Bunu yaparken de maaşlarımıza düşük zamlar yapmayı, KDV ve ÖTV’yi artırmayı ve tüm birikimi patronlar için kullanmayı hedefliyorlar. Hem de en zengin patronların birkaçının mal varlığı hepimizin toplam mal varlığına eşitken…

Metal işçisinin toplu iş sözleşmesi süreci ve 2020 bütçesi, patronların saldırı planının iki ayrı yüzü. Hükümet 2021’i görebilmek için faize, sigara ve alkol tüketimine ve maaşlarımızın düşük seyretmesine bel bağlıyor!

Metal işçileri daha önce direnerek sendikalar ve toplu iş sözleşmesi yasalarındaki olumsuz değişiklik girişimlerini engelleyebilmişlerdi, Devlet Güvenlik Mahkemesi Yasası’nı ezmişler ve sınıf mücadelesinin önündeki büyük bir engeli alt etmişlerdi. Aynı işçiler, 1991 yılında Körfez Savaşı devam etmekteyken bürokrasiye büyük bir basınç uygulayıp sektördeki her üç sendikanın ortak mücadele etmesini sağlamışlardı. Böylelikle oldukça yüksek bir zam ve daha insanca çalışma koşullarını elde edebilmişlerdi.

Bugün krizin faturasını krizi yaratana ödetmek için, önce metal işçilerinin direnişini sahiplenmeli, sonrasında da patronların kriz fırsatçılığına karşı mücadele halindeki tüm sektörleri bir araya getirmeliyiz.

Ortadoğu’da Neler Oluyor? – Muhittin Karkın’la Gündem Sohbetleri – 01.11.2019

0

Ortadoğu’da neler oluyor? Görkem Duru ile sohbet

Toplumsal öfkenin simgesi olarak Joker

0

Kurgusal bir çizgi roman karakteri olan Joker 1940’dan beri farklı şekillerde karşımıza çıkmış olsa da ilk defa kökenine dair net bir açıklama getiren ve karakterin sosyolojik yönlerine odaklanan yeni bir filmle tekrar karşımızda.

New York ile özdeşleşen kurgusal Gotham şehrinin 80’li yıllarında geçen film, grevlerle sarsılan, yozlaşmış ve sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir şehirde, işi insanları güldürmek olan ve annesiyle yaşayan yalnız bir palyaçonun, hayatın keşmekeşi içinde delirmesini konu alıyor. 

Zenginlerin giderek daha zengin, yoksulların da daha yoksul olduğu bu devasa şehrin kaotik ortamında hayata tutunmaya çalışan Arthur isimli palyaçonun, psikolojik sorunları için devletten aldığı ilaç ve terapi desteğinin kesilmesiyle (bu kesintileri Ronald Reagan’ın neoliberal kesintileri olarak da okuyabiliriz) zaten içinde bulunduğu toplumsal yapıdan mutsuz olan, ezilen, dinlenmeyen ve karın tokluğuna çalışan karakterimizin bizzat ezilenler tarafından toplumsal kaosun bir simgesi haline getirilişinin dramatik bir öyküsü bu film.  

80’lerdeki New York’un çöp sorunları, isyanları ve metroda işlenen cinayetlerinin referanslarıyla “zenginleri öldürün” mottosu altında başlayan isyan dalgası, aynı toplumsal sıkıntılar içinde deliren bir adamın simgesel önderliğinde bir kaosa dönüşüyor. 

Sanat yönetmenliği, sinematografisi, oyuncularının performansı ve izleyiciye tokat gibi çarpan dramaturjisiyle Joker filmi, son yıllarda yapılan iyi işlerden biri. Kapitalizmin tüm çürümüşlüğüyle varlığını sürdürdüğü günümüzde de şüphesiz ki zamanın ruhunu yansıtan bir film.

Lübnan’da kitlelerin zaferi: Hariri hükümeti devrildi! Mücadeleye devam!

0

Lübnan’da 17 Ekim Perşembe günü, hükümetin ekonomik krizden burjuvazi lehine bir çıkış yaratmak için IMF ile işbirliği içerisinde uygulamakta olduğu ekonomik kesinti planlarına karşı kitlesel bir ayaklanma başlamıştı. Kapitalist yıkıma karşı ekonomik ve sosyal taleplerle başlayan isyan, hükümetin eylemlere dönük sert müdahalesinin ardından hızlı bir şekilde rejim karşıtı bir karaktere büründü. Lübnanlı emekçiler ekonomik ve sosyal talepleri uğruna meydanları doldururken, ülke kaynaklarının önemli bir bölümünü elinde barındıran, neredeyse tamamı yolsuzluğa batmış rejim temsilcilerini ve düzen partilerini hedefine aldı.

Ülke, tarihinin en kitlesel seferberliklerine tanık olmakta. Beyrut, Bekaa, Trablusşam, Nebatiye, Sur ve Zouk gibi önemli şehirlerde ve ülkenin büyük bir bölümünde 2 milyona yakın kişi seferber oldu: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Ayaklanmanın ilk haftasında baskı yoluyla kitleleri ezemeyen hükümet, bunun ardından bir ekonomik reform paketi açıklasa da kendi kaderini tayin etmek için seferber olan Lübnanlı emekçiler, Hariri hükümetinin bu ufak tavizleri ile yetinmedi. Yozlaşmış, yolsuzluğa batmış, mezhepçi rejime, patronların ve IMF’nin hükümetine ve kapitalist sömürü düzenine karşı seferberliklerini sürdürdüler.

Emekçilerin kararlı mücadelesinin sonucunda ise 29 Ekim günü Başbakan Hariri istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Lübnan emekçi halkının önemli bir zaferidir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak Lübnanlı kitlelerin kahramanca mücadelesini selamlıyoruz.

Bu zaferin korunması ve ilerletilebilmesinde ise yine Lübnanlı emekçilerin mücadele azmi belirleyici olacak. Hükümeti düşüren kitleler meydanları boşaltmadan, kapitalist sistemin yarattığı ekonomik enkaza, yolsuzluklara ve mezhepçiliğe karşı demokratik talepleri ve ekonomik ve sosyal adalet arzularıyla seferberliklerini sürdürüyor.

Kendiliğinden bir şekilde, işsizlerin, emekçilerin, kadınların ve gençlerin öncülüğünde başlayan ve devamında orta sınıfları da seferber eden ayaklanmanın bir diğer önemli kazanımı ise mezhepçiliğin karşısında emekçi halkın birliğini sağlamak oldu. Lübnan’da iç savaş deneyiminden bu yana mezhepçi bir temelde inşa edilen rejim, bu özelliğini şimdiye kadar sürekli olarak emekçileri ve sokak hareketini bölmekte kullanıyordu. Mevcut seferberlik korku duvarını yıkarak, rejimin oturduğu bu temeli kuvvetli bir sarsıntıya uğratmış durumda.

Ancak Lübnan burjuvazisi ve düzen aktörleri, hükümet devrilse de rejimin muhafaza edilmesi adına kitle hareketini bölmeye dönük girişimlerine başlamış durumda. Ortadoğu’da karşıdevrimin önemli aktörlerinden biri olduğunu Suriye devrimci sürecinde bir kez daha kanıtlayan Hizbullah, “Hariri’nin istifa etmesinin ülkeyi kaosa sürükleyeceğini” ilan ederek 29 Ekim günü kitle hareketine dönük bir saldırı düzenledi. Lübnanlı emekçiler bu saldırıyı geri püskürtmüş olsa da önümüzdeki süreçte karşıdevrimci odaklar kitle hareketini yolundan çıkartmak için bu ve benzeri başka girişimlerde bulunabilirler. Bunun örneklerine 2010 yılından bugüne Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında gelişen devrimci ayaklanmalarda defalarca kez tanık olduk.

Biz, Lübnan rejim güçlerinin, karşıdevrimci odakların, bölge ülkelerinin ve emperyalizmin her türlü müdahale girişiminin karşısında, Lübnan emekçi halkının mücadelesinin yanındayız.

Lübnan emekçi halkı, kendiliğinden bir şekilde kapitalist sistemi, onun yarattığı eşitsiz paylaşımı ve bu sistemin temsilcisi olan mevcut rejimi sorgulayan talepler eşliğinde bir mücadeleye atılmış durumda. Ülkenin birçok şehrinde gerçekleşen eylemlerde henüz politik bir önderlik açığa çıkabilmiş değil. Ancak şehirlerin önemli bir bölümünde eylemlerin çağrısını yapan ve lojistiğini sağlayan gruplar yine kendiliğinden bir şekilde oluşmuş durumda. Bu örgütlülüğün geliştirilmesi ve farklı şehirler arasında koordinasyonun oluşturulabilmesi mücadelenin seyri ve Lübnanlı emekçilerin kendi öz örgütlenme araçlarını inşa edebilmeleri açısından oldukça önemli. Bu koordinasyonu ve öz örgütlenmeyi inşa ederken kapitalist sömürüye ve rejime karşı kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini berraklaştıran bir acil talepler bütününün oluşturulabilmesi ise emekçi halkın kazanımlarına sahip çıkması ve taleplerini mümkün kılabileceği bir düzenin inşası yolunda mücadelesini sürekli hale getirebilmesinde belirleyici olacak. Kitle seferberliğinin içerisinde yer alan Lübnanlı sınıf örgütlerinin, sendikaların, sosyalistlerin, kadın ve gençlik örgütlerinin, eylem halindeki Lübnanlı emekçiler ile birlikte, işçi sınıfının bağımsız politikası perspektifiyle kapitalist düzenden kopuşu önüne koyan bir alternatif inşa edebilmeleri adına ellerine önemli bir fırsat geçmiş durumda. Böylesi bir alternatifin inşası Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da ve Latin Amerika’da benzer taleplerle süren kitle ayaklanmalarının hedeflerine ulaşabilmesinde de belirleyici olacaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, tüm devrimci enternasyonalistleri, bu perspektifle, Lübnan emekçi halkının mücadelesini desteklemeye ve onunla dayanışmaya davet ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

31 Ekim 2019

Bir tencere kapak hikâyesi: Hakan Atilla!

0

Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, Borsa İstanbul Genel Müdürü olarak atanınca kızan, eleştiren çok oldu! Malum Hakan Atilla İran’a yönelik ABD yaptırımlarını deldiği iddiasıyla ABD’de yargılandı ve 32 ay hapis cezası aldı. 28 ayın ardından iyi hâl yasası kapsamında bırakıldı. Bizzat Hazine ve Maliye Bakanı Damat Berat Albayrak tarafından peronda kucaklanarak karşılandı. Nitekim AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı açıklamada, “O bizim evladımız. Kendisiyle alakalı mahkûmiyet cezası bitmiş oldu ve borcumuz kalmadan Hakan Atilla ülkesine dönmüş oldu,” diyerek Atilla’yı bağrına bastı.

“Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir,” denir. Bu en üst düzey karşılama ve takdir aslında Hakan Atilla’nın yüksek mevkilerde bir göreve atanacağının habercisiydi. Belli ki Atilla’nın ABD’de sergilediği “ser verip sır vermeme” tutumu, bir zamanların gözdesi Rıza Sarraf’ın aksine, sadakat testinden geçtiğini gösterdi. Nitekim Atilla’nın 25 yıl önce uzman yardımcılığıyla başlayan serüveni Halkbank Genel Müdür Yardımcılığından Borsa İstanbul Genel Müdürlüğüne dek uzanmış oldu. Tam da işgal ettiği bu yeni mevkiye uygun bir kişi.

Malum, borsa mali sermayenin en sevdiği oyuncakların başında gelir. Fonlar, kâğıtlar, hisse senetleri, al-satlar, inmeler-çıkmalar, bir gecede zengin olmalar ya da her şeyi kaybedip iflas etmeler… Borsa mali piyasada kumar oynamanın en etkin yollarından biridir. Tabii ki her kumar masasında olduğu gibi daima kasa kazanır. Kasa kim mi? Yeni bir habere göre 26 zenginin serveti dünya nüfusunun yarısının servetine denk hale gelmiş! Anlayın artık…

Kuşkusuz işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkın borsa ve benzeri dalavereci mali piyasa oyunlarından hiçbir çıkarı yoktur. Tam tersine bu tür beleşçi, soyguncu yapılar kapatılmalıdır…

Popular uprising in Iraq: “The people want the fall of the regime!”

0

Revolt of the Iraqi people against capitalist destruction policies, lack of social services, corruption and sectarian regime has been ongoing since the early October. Although Prime Minister Adil Abdul-Mahdi’s government and the Iraqi state respond to mass mobilizations in the capital Baghdad and especially in the southern regions of the country with an intense crackdown and policy of violence, the workers do not leave the streets. So far more than 250 people were killed and thousands of people got injured in the demonstrations. The regime attacks masses with real bullets and gas canisters while trying to prevent the assembly of people through curfews, cutting the internet access, etc.

On the other hand, the Abdul Mahdi government had to announce a package of reforms last week upon witnessing that the state violence could not crush the mass movement. Even the Prime Minister’s announcement of a cabinet reshuffle, halving the salaries of top officials, aid package for poor families and establishment of new courts to fight corruption did not cut the rage of Iraqi people against the regime and did not make them leave the squares. Because the Iraqi people had mobilized against the current economic and social problems by adopting similar demands in 2011, 2015 and 2018, and consequently the governments had announced reform packages which they never put into effect. For that reason, the Iraqi masses have lost their confidence in the parties that represent the current political order and they demand the fall of the oppressive, sectarian and corrupt regime.

Women’s labor force participation rate is only 12% while labor force participation rate for youth is 26% in the country. This rate reaches up to 48.7% in overall population, which is one of the lowest rates in the region and the world. The poverty rate is 22.5% even according to the government sources. And according to other sources, 13 million people, i.e. around 30% of the country which has a population of 38 million, live under extraordinary conditions of poverty. Rent economy is dominant in Iraq where 90% of the government revenues are generated from oil export and 58% of gross national product depend on oil revenues. No investments are made in fields such as agriculture and manufacturing sectors other than petrochemistry. The Iraqi bourgeoisie, in collaboration with imperialism, exploits a major part of these sources. Total debt of the country is as high as 133 billion dollars.

This picture reveals that the regime which was tried to be established in Iraq with the collaboration of USA and Iran after the military intervention of imperialism in 2003, is completely corrupt in political and economical sense. The Iraqi people’s struggle, which has been maintaining the mobilization spontaneously for approximately one month by targeting the regime to obtain economic and social rights, will be highly determinant in breaking loose from this order.

We, as the International Workers Unity – Fourth International (IWU-FI), support the Iraqi workers’ revolt against capitalist austerity policies and the current regime, and call all revolutionary internationalists to show solidarity with this mobilization. We believe that the announcement of a 4-day general strike by the two teachers’ unions, and the call of other unions and the Iraqi Bar Association to support the demonstration have critical importance in advancing the mobilizations against the regime. However, what is more important is the establishment of an alternative that embraces the demands of workers and aims a break with the imperialism and current order against the potential efforts of the bourgeois opposition to preserve the regime by making partial arrangements or reforms in collaboration with the countries in the region and the imperialism. What will be determinant in perpetuating these mobilizations is such a program of struggle which can be created by the Iraqi class parties and associations and socialists by advancing the demands and organization of the masses, in line with independent policy of working class.

International Workers Unity – Fourth International (IWU-FI)

30 October 2019

Yeni Ekonomi Programı: Hayaller ve gerçekler

0

Geçen yıl açıklanan “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) tarihe karışmış olacak ki, bakan Albayrak aynı isimle 2020-2022 dönemini kapsayan bir program daha açıkladı. İsmi “Orta Vadeli” de olsa her yıl yeniden oluşturulmaya ihtiyaç duyulan bu program, içinde bulunduğumuz iktisadi sistemin öngörüsüzlük içinde nasıl plansız ilerlediğini ve ekonominin dümeninde olanların acizlik içinde olduklarını bir kez daha kanıtlamış oluyor.

Daha önce açıklanan YEP’lerdeki hedeflerin bugüne kadar tutmamış olduklarını biliyoruz. Yeni programdaki öngörülerin de gerçekleşmeyeceğini ekonomi yönetimine ve dünya ekonomisinin gidişatına bakarak net bir şekilde söyleyebiliriz. Geçen yıl ile karşılaştırılınca bu yılki programda 2019 yılının tamamı için işsizlikte, dolar kurunda ve bütçe açığında artış öngörülürken; büyümede, kişi başı gelirde ve enflasyonda düşüş olacağı belirtiliyor. Öyle görülüyor ki, giderek artan bütçe açığı, vergilerin topyekûn artmasına da yol açacak.

Bakan Albayrak “Eğer ekonomide güçlü olmayı amaçlıyorsak enflasyonu yüzde 5’in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürecek. Bundan sonraki hedefimiz enflasyon olacak,” dedi. Enflasyon hedefini ise 2020-2021-2022 yılları için sırasıyla %8,5, %6 ve %4,9 olarak açıkladı. Büyümede ise hedef yine aynı yıllar için sırasıyla %5-%5-%5. Fakat programda bu enflasyon ve büyüme hedeflerine nasıl ulaşılacağı açık değil. Ayrıca Türkiye’deki işsizliğin sabit kalması için büyümenin %5’te tutulması gerekir. Dolayısıyla beklentilerden işsizliğin azalmayacağı sonucunu çıkartabiliriz. İşsizliğin azalması için de %7 ve üzerinde büyüme gerekiyor. Tüm hedefler genel itibari ile belirli temenniler ve hayaller üzerine kurulu. Bu hayaller ise her yıl gerçeklere çarparak yok oluyor.

Asıl sorun sistem

Türkiye’nin büyüme modeli her zaman için cari açığa ve enflasyona ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen ekonomi küçülürken de enflasyonla, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz. TÜİK’in %9 enflasyon gibi baz etkisine dayalı anlamsız istatistik verileri artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Elektrik, doğalgaz ve birçok vergiye yılbaşına kadar zam geleceği gibi, yılbaşında da yeni bir zam dalgası ile karşılaşacağımızı biliyoruz. İşçilerin paralarıyla oluşturulan BES ve işsizlik fonunda biriken paralarla bankaların açıklarını kapatmaya çalışan bir iktisadi yapının sürdürülebilir olması olanaksız. Bununla birlikte ücretlere yapılan ve yapılacak olan zamlar gerçek enflasyonun çok altında. İşte bu, tam da IMF’nin istediği gidişat. YEP aslında IMF’siz bir IMF programı öngörüyor: Krizin faturasını emekçilere ödetmek!

İnşaat merkezli ve düşük faizli bol kredi mekanizmasıyla yürüyen ekonomi dönemi 2018 Ağustos ayında sona erdi. Hükümet ise aynı sistemi tüm olanaksızlıklarına rağmen sürdürmek istiyor. Programda çözülmesi hedeflenen her iktisadi sorun defalarca söylediğimiz gibi ancak emperyalizmden bağımsızlaşarak çözülebilir. Bu kopuş ise kapitalizmin ilgasıyla paralel bir şekilde üretimde merkezi işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli, iç-dış tüm borçların reddi ve finansın kamusal olarak merkezileştirilmesi gibi iktisadi ve toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine dayalıdır. Bunların olmadığı sözde bir emperyalizm düşmanlığı sadece bir yalandır.

Ortada gerçek anlamda bir program yok, sadece hayaller ve temenniler var. On yedi yıldır ülkede uyguladıkları modelin çökmesinin sonucu ekonomide alelacele bir şeyler yapıyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Ama bildikleri bir şey var: Ekonominin tıkanmışlığını IMF’siz de olsa bir IMF programıyla aşmaya çalışmak. YEP’in IMF’nin son raporlarıyla uyumlu olmasının sebebi bu. Hedefler ise vergiyi tabana yayarak hayat pahalılığını artırma, işgücünün esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının fona devredilerek emeklilik sisteminin olabildiğince özelleştirilmesi, ücretlere yapılan zamların gerçekleşen değil beklenen hayali enflasyona göre yapılması vb. Görüldüğü üzere hükümetin ekonomi için gerçek bir programı yok; var olan, hayallerle ve yalanlarla bezeli, emekçiler üzerine bir saldırı programıdır. Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar yayılmakta olan seferberliklerin bize gösterdiği gibi, işçi sınıfının kendi kaderini eline almasından ve kendi kurtuluş programı etrafında bir araya gelmesinden başka çıkış yolu yok.

Yeni rejim, silah sanayisi ve işçileri bekleyen gelecek

0

“Ben bu konuda pazarlamacılık yapacağım. Çünkü pazarı oluşturacağız ki onlara teşvik olsun.” Recep Tayyip Erdoğan, 14’üncü Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı.

“Başkanlık Rejimi”: AKP’nin, 2008 ekonomik kriziyle beraber Türkiye’nin egemen siyasal ve askeri bloklarına sunmuş olduğu seçeneğin, bugün hükmünü süren yeni baskı rejiminin adı.

Bu baskıcı seçenek, egemen sınıf içindeki çatışmaların uluslararası gelişmelere bağlı olarak yoğunlaşmasıyla gündeme geldi. Dahası ulusal kapitalizmin, kendi ulusal pazarını artık demokratik araçlarla ve metotlarla yönetemiyor oluşunun açık bir ifadesiydi.

Giderek despotikleşen bir sermaye birikim biçimi ve yıkıcı neoliberal dönüşüm programı, giderek despotikleşen devlet iktidarı olmadan yürütülemezdi. TMY, İç Güvenlik, OHAL, KHK, gücün merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını da böyle anlamalıyız.

Erdoğan, Türkiye büyük sermayesine, emeğe yönelik “ekonomik saldırıyı” kararlılıkla başlatacağını; sosyal harcamalarda kesintiye gideceğini, şirket vergilerini azaltacağını ve ayrıca yatırımcı kazançlarını yükselterek yeni pazarlar kazandıracağını vaat ediyordu.

Büyük sermaye gruplarının yeni bir iktidar bloku olarak halkın yarısının reddettiği bu yeni rejim saflarında kenetlenmesinin nedeni, aslında tam da bu karşılıklı ihtiyaç ilişkisinde yatıyor.

Yeni rejimde kenetlenen oligarşi, özellikle inşaat, enerji ve silah sektörlerinde yoğunlaşıyor. Ama hiç kuşku yok ki genelde sanayi üretiminin düşmekte olduğu bir dönemde silah sanayisi giderek ayrıcalıklı bir yer kazanmakta. Koç ve Zorlu gibi TÜSİAD bünyesindeki şirketlerin yanı sıra Sancak, Bayraktar, Nurol, Katmerciler gibi AKP’ye yakın sermaye gruplarının faaliyetlerini yoğunlaştırdığı “yerli silah sanayi” hem iktidarın propaganda araçlarından biri hem de rejimin ekonomik politikası açısından son derecede stratejik. Bu sayede muazzam büyüklükteki fonları tek merkezden kontrol etmek, büyük sermaye ile iyi ilişkiler kurmak ve kendi sermaye sınıfını palazlandırmak işlevleri aynı anda görülüyor.

Türkiye, 2018 yılında bir önceki yıla göre askeri harcamalarını yüzde 24 artırarak, 19 milyar dolarlık savunma harcaması gerçekleştirdi. Bu, GSYH’nin yüzde 1,68’ine karşılık geliyordu. 2019’da Milli Savunma Bakanlığına ayrılan bütçe 46,4 milyar TL oldu ve şimdi 2020 için bu miktar yüzde 26,7 daha artırılarak 58,8 milyar TL’ye yükseltiliyor ve bu da milli gelirin yaklaşık yüzde 6’sını oluşturuyor.

Şüphesiz, bu yoğunlaşma bir yandan Türk egemen sınıflarının uluslararası pazar arayışında her geçen gün TSK eşliğinde bir köprübaşı tutma eğiliminin bir ifadesi. Öte yandan, yeni rejimin üzerinde yükseldiği baskı koşulları, Suriye’nin kuzeyindeki savaşın kızışması, dış tehdit algısının sürekli artırılması, yıllardır bu düzenden beslenen, savaştan ve savaş harcamalarının artmasından nemalanan savaş baronları için daha yağlı ihaleler ve daha fazla kâr demek.

Yeni rejimin “yerli ve milli” savunma sanayi stratejisi 90’lı yıllardan gelen bir çizginin devamı. Şüphesiz teknolojik anlamda önemli merhaleler kat edildi. Yine de Türkiye’nin her alanda yaşanan hayati bir zaafıyla malul: emperyalizme bağımlılık.

Söz gelimi, Atak helikopterin motoru ABD, Altay tankının motoru Alman menşeli. Bu tip hassas üretimleri mümkün kılan bant hattı, hassas çipler, yazılımlar ve makinalar yabancı kaynaklı. Bunun anlamı hem üretim ve tasarım aşamasında hem de başka ülkelere satışta kısıtlamaya tabi olmak.

Türkiye, yeni rejimiyle uyumlu “aktif dış politikası” sonucu İdlib’de Rusya, İran ve Suriye ile; “Fırat’ın doğusunda” ise ABD ve PYD ile karşı karşıya gelirken, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan, AB ve ABD ile gerilimli bir sürece sürüklenmekte. Giderek yalnızlaşan Erdoğan hükümeti, devasa ve çok taraflı sorunları askeri yöntemlerle çözmeye hevesli bir eğilimle bir yandan ülkenin bağımlılığını daha da büyütürken öte yandan iç politikada bir varoluş mücadelesi verildiği kisvesi altında silahlanma politikasını meşrulaştırmakta.

Erdoğan ve ortağı Bahçeli, bir yandan ekonomik krizin Türkiye düşmanlarının yarattığı bir “yapay kriz” olduğu palavrasını sıkarken bir yandan da krizin yükünü emekçilere yıkma maharetini işte bu zehirli atmosfere borçlu.

Irak’ta kitle ayaklanması: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

0

Irak halkının kapitalist yıkım politikalarına, sosyal hizmetlerin yoksunluğuna, yolsuzluğa ve mezhepçi rejime karşı isyanı Ekim ayının başından bu yana devam ediyor. Başkent Bağdat ve özellikle ülkenin güney bölgelerinde süren kitle seferberliklerine, Başbakan Adil Abdulmehdi hükümeti ve Irak devleti yoğun bir baskı ve şiddet politikasıyla karşılık verse de emekçi halk sokakları terk etmiyor. Şu ana kadar eylemlerde 250’yi aşkın kişi hayatını kaybederken binlerce de yaralı mevcut. Rejim bir yandan kitlelere gerçek mermilerle ve gaz kapsülleriyle saldırırken öte taraftan da sokağa çıkma yasakları ve internete erişimin engellenmesi gibi metotlarla halkın bir araya gelmesini engellemeye çalışıyor.

Öte yandan tüm bu devlet şiddetinin kitle hareketini ezemediğine tanık olan Adil Abdulmehdi hükümeti, geçtiğimiz hafta bir reform paketi açıklamak durumunda kaldı. Başbakan’ın kabinede revizyona gidileceğini, üst düzey devlet yetkililerinin maaşlarının yarıya indirileceğini, yoksul ailelere yardım paketi oluşturulacağını ve yolsuzlukla mücadele amacıyla mahkemeler kurulacağını açıklaması da Iraklı emekçilerin rejime karşı öfkesinin önüne geçip meydanları boşaltmasını sağlamadı. Çünkü Irak halkı 2011, 2015 ve 2018 yıllarında mevcut ekonomik ve sosyal sorunlarına karşı benzer taleplerle seferber olmuş ve bu eylemler neticesinde hükümetler, hiçbir zaman gerçekleştirmedikleri reform paketleri açıklamışlardı. Bu nedenlerle Iraklı kitleler artık mevcut düzen partilerine olan inançlarını yitirmiş durumdalar ve baskıcı, mezhepçi ve yolsuzluğa batmış rejimin yıkılmasını talep ediyorlar.

Ülkede, kadınların yalnızca yüzde 12’si, gençlerin ise yüzde 26’sı işgücüne katılabiliyor. Bu oran toplam nüfusta ise yüzde 48,7’ye ulaşıyor ki bu, bölge ve dünya genelindeki en düşük oranlardan bir tanesi. Yoksulluk oranı ise hükümet kaynaklarında dahi yüzde 22,5’a ulaşmış durumda. Başka kaynaklara göre ise 38 milyon nüfusa sahip ülkenin 13 milyonu, yani yaklaşık yüzde 30’u olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşamaya çalışıyor. Hükümet gelirlerinin yüzde 90’ının petrol ihracına, gayri safi milli hasılanın ise yüzde 58’inin petrol gelirlerine dayandığı Irak’ta yoğun bir rant ekonomisi hakim. Petrokimya dışındaki diğer üretim sektörlerine ve tarım gibi alanlara yatırım yapılmazken, emperyalizmle işbirliği içerisindeki Irak burjuvazisi bu kaynakların önemli bir bölümünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmakta. Ülkenin toplam borç miktarı ise 133 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda.

Tüm bu tablo, emperyalizmin 2003 yılındaki askeri müdahalesinin ardından, ABD ve İran işbirliğinde Irak’ta kurulmaya çalışılan rejimin politik ve ekonomik olarak tam anlamıyla yozlaşmış olduğunu gözler önüne sermekte. Yaklaşık olarak bir aydır kendiliğinden bir şekilde, ekonomik ve sosyal hakları uğruna rejimi hedefine alarak seferberliğini sürdürmekte olan Irak halkının mücadelesi ise bu düzenden çıkışta oldukça belirleyici olacak.

Bizler, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Irak emekçi halkının kapitalist sömürü politikalarına ve mevcut rejime karşı sürdürmekte olduğu ayaklanmayı destekliyor ve tüm devrimci enternasyonalistleri bu seferberlikle dayanışmaya çağırıyoruz. Ülkenin iki eğitim sendikasının almış olduğu 4 günlük grev kararı ile bazı sendikaların ve Irak barosunun eylemlere destek çağrısının, rejim karşıtı seferberliklerin ilerletilmesinde kritik bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Ancak, bizce daha da önemlisi, burjuva muhalefetin, bölge ülkeleri ve emperyalizm ile işbirliği içerisinde düzende kısmi makyajlar yaparak rejimi muhafaza etmeyi hedefleyecek olası çabası karşısında, emekçi halkın taleplerini sahiplenen, mevcut düzenden ve emperyalizmden kopuşu önüne koyan bir alternatifin inşası. Iraklı sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin, kitlelerin taleplerini ve örgütlülüklerini ilerleterek, işçi sınıfının bağımsız politikası doğrultusunda oluşturabileceği böylesi bir mücadele programı seferberliklere süreklilik kazandırılmasında belirleyici olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

30 Ekim 2019

Suriye’de kazanan kim?

0

Suriye’nin doğusunda, PYD’nin kontrolü altındaki bölgeye dönük uzunca bir zamandır sürdürülen askeri operasyon hazırlıklarının ardından, 9 Ekim’de “Barış Pınarı Harekâtı”nın başladığı duyuruldu ve 17 Ekim’de ABD Başkan Yardımcısı Pence ile yapılan görüşme sonucunda varılan anlaşmaya dek, sıcak çatışmalar bölgede devam etti. ABD ile varılan anlaşmanın ardından, Putin ile yapılan zirvede de bir mutabakata varıldı ve YPG güçlerinin Türkiye sınırının 32 km gerisine çekilmesi yönünde bir uzlaşma oluştu.

Saray tarafından, söz konusu olanın kesinlikle bir savaş olmadığı, amacın “terörle mücadele” ve “Suriye’nin toprak bütünlüğün sağlanması” olduğu ifade edildi. Öyle ki, operasyonu savaş olarak niteleyen yüzlerce kişi hakkında Savcılık tarafından adli soruşturma başlatıldı. Ne var ki, operasyon camilerden Fetih Suresi okutularak yürütüldü ve Erdoğan bir Cuma namazı sonrası “Kendi aramızda merhametli olacağız. Küffara karşı da şiddetli olacağız. Suriye’de olduğu gibi,” diyerek fetihle müjdelendiğimizi ifade etti. Saray’ın meseleyi bir askeri ilhak hedefi veya cihat olarak mı yoksa kısa süreli bir askeri operasyon olarak mı gördüğünü şimdilik bir kenara bırakalım. Şu aşamada, asıl odaklanmamız gereken konu, Erdoğan yönetiminin bu operasyonu büyük bir başarı olarak sunması. Acaba gerçekten öyle mi veya bu bir başarıysa, kimin için?

Öncelikle, başından itibaren vurguladığımız bir nokta var: Bu operasyon, bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir sonuç doğurmayacak. Yoktan var edilen bir “beka söylemiyle”, Saray ittifakı, içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. Bu operasyon, Türkiye halklarına dönük “terör tehdidinin” değil, Saray ittifakının ve onun çevresinde kenetlenmiş oligarşik grupların egemenliğini sürdürme çabasının bir sonucudur. Türkiye’de Kürt halkının demokratik haklarına dönük yoğun bir baskı uygulayan AKP-MHP ittifakı, aynı politikayı dışarıda da sürdürmekte ve halklar arasında körüklediği yapay düşmanlıklarla çürümüş iktidarını uzatmaya çalışmakta.

“Barış Pınarı Harekâtı” askeri ve siyasi açıdan bir başarı olarak sunulurken, bunun ne pahasına ve hangi gizli anlaşmalar sonucu olduğunu ısrarla sormamız gerekiyor. Erdoğan yönetimi, bu operasyonun Türkiye’nin gücünü ortaya koyduğunu ve Türkiye’nin “yerli ve milli” politikalarının sonucu olduğunu iddia ediyor. Bununla birlikte, 17 Ekim’de Pence ve ekibi ile yapılan görüşmede ABD’ye, 23 Ekim’de Soçi’de Putin’le yapılan görüşmede Rusya’ya ne gibi tavizler verildiği bir sır olarak ortada duruyor. Hem ABD hem de Rusya, Türkiye’yi bölgesel politikalarında bir araç olarak kullanmaya çalışmakta ve bu nedenle Türkiye’nin bu maceracı ve yayılmacı operasyonuna onay vermekte. Ne var ki, Suriye’deki maceracı ve yayılmacı dış politika, Türkiye’nin verdiği “ikinci istiklal mücadelesi” olmasının tam tersine, Türkiye’yi emperyalizm ve Rusya karşısında daha da kırılgan ve bağımlı bir hale sokmakta.

Öte yandan, Erdoğan yönetimi bu süreçte, Türkiye’deki mültecileri bir dış politika kozu olarak kullanmaktan bir an geri durmadı. Bir yandan Suriye’ye dönük harekât, mültecilerin geri döndürülmesi bahanesiyle meşrulaştırılmaya çalışılırken, diğer yandan Avrupa ülkeleri “açarız sınırları” söylemiyle tehdit edildi. Bunlar olurken, içeride mültecilere dönük baskı yoğunlaştırıldı ve mültecilerin sığınma ve çalışma hakkı, seyahat özgürlükleri sistematik olarak gasp edildi.

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler PYD’den değil, çok büyük bir çoğunluğu Esad zulmünden, geri kalanı da IŞİD’den kaçarak ülkeye girdiler. PYD’nin kontrolündeki bölgelere yeni yerleşim yerleri inşa ederek Suriyeli mültecilerin buraya yerleştirileceğini ifade etmek, hayalperestlikte yeni bir zirve değilse, insanların zihniyle alay etmekten başka bir anlam taşımamakta. Mülteci meselesine bölgenin demografik yapısıyla oynayarak ve yeni maceralara atılarak değil, bölgedeki yayılmacı politikalara son vererek ve sığınmacıların mülteci olmaktan kaynaklı tüm hakları verilerek çözüm bulunabilir.

Lübnan’da ve Irak’ta sosyal adalet, demokratik haklar ve eşitlik için mücadele eden kitlelerse, bölgede asıl çözümün nasıl sağlanabileceğini ortaya koyuyorlar: Savaşlara, baskı uygulamalarına ve kemer sıkma politikalarına karşı emekçi halkların kendi kaderlerini kendi ellerine almaları için siyaset sahnesine çıkmaları, kalıcı bir çözümün kapısını aralayabilir.

Katalan halkı Yüksek Mahkeme kararına karşı genel grevde

0

1 Ekim 2017 Katalan bağımsızlık referandumundan sonra başlayan ve İspanya devletinin Katalonya halkının kendi kaderini tayin etme hakkı doğrultusundaki hareketini bastırmaya yönelik başlattığı yargı süreci, 14 Ekim 2019’da Yüksek Mahkeme’nin on iki Katalan lidere, “anayasal düzeni kısmen ya da tamamen şiddet yoluyla yıkmak”, “kanunun uygulanmasına engel olmak” vb. suçlardan toplamda yüz yıla varan hapis cezaları vermesiyle sona erdi. Bunun üzerine ülkenin her yerinde kapitalizm, monarşi, baskı karşıtı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunan eylemlerin yanı sıra Katalonya’da bir genel grev patlak verdi.

Kuşkusuz bu cezalar, yalnızca on iki kişiye değil, aynı zamanda referandumun ardından 3 Ekim’de genel grev ilan ederek seferber olan ve bağımsızlık mücadelesini halen sürdüren Katalan halkına verilmiş oldu. İspanya devleti monarşisinin temel direklerinden olan Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, rejimin Katalan ulusal hareketini bastırmaya yönelik her türlü şiddet ve baskı tedbirini aldığını gösteriyor. Fakat Katalan halkı mücadele azmini bir kez daha gözler önüne serdi ve tüm bu baskılara, yeni bir genel grev ilan ederek ve sokakları doldurarak önemli bir yanıt verdi.

Katalan önderlikler ise seferberlikleri ilerleterek Katalan halkının ulusal haklarını garanti altına almak yerine, mücadeleyi düzen içi demokratik organlara hapsetmeye çalışıyorlar. ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Solu), bağımsızlıktan vazgeçme pahasına merkezi hükümet ile anlaşma zemini ararken, Katalan Özerk Hükümeti’ne dahil olan JxCat (Katalonya için Birlik) ise Katalan Parlamentosu ve devlet kurumları aracılığıyla düzen sınırları içinde kalan bir “demokratik meydan okuma” öneriyor. Yani mücadeleden söz ettikleri halde, mücadeleyi uzlaşmacı bir çerçeveye hapsetmek için her şeyi yapıyorlar.

Katalan halkının kendi kaderini tayin etme hakkı, Katalan liderlerinin ülkeye geri dönüşü için feda edilemez. Katalonya tarafından atılan hiçbir uzlaşmacı adım ve verilen hiçbir taviz, İspanyol monarşisinin Katalan halkını bastırma girişimlerini sona erdirmeyecektir. Nitekim İspanyol sağı bağımsızlık hareketinin tamamen ezileceğini tek bir ağızdan ifade ediyor; PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ise bu hareketi politik bir yenilgiye uğratmayı hedefliyor. 10 Kasım’da yapılacak olan ve İspanya’daki rejimin içinde bulunduğu krizi ifade eden genel seçimler, Katalonya halkının davasına çözüm olamaz. Olsa olsa bu seçim, İspanyol rejiminin, bağımsızlık hareketini ezmek amacıyla birleşik ve güçlü bir hükümet kurmasına hizmet eder. Bu nedenle mücadelenin anahtarı, seçimler ya da monarşik kurumlar değil Katalan halkının seferberliğidir.

Yüksek Mahkeme’nin kararına verilmesi gereken yanıt, Katalan Cumhuriyeti’nin örgütlenmesi önündeki en büyük engel olan kapitalist sistemi yıkmakta menfaati olan işçi sınıfıyla birlikte ortak bir mücadele planı oluşturmak ve monarşik rejimin baskılarla sekteye uğrattığı seferberlikleri yeniden inşa etmektir. Bunun için seferberliğin CDR’ler (Cumhuriyeti Savunma Komiteleri) aracılığıyla tabandan örgütlenmesi ve mücadeleyi frenleyen ERC ve JxCat önderliklerinin aşılması büyük öneme sahip. Yaklaşan 10 Aralık genel seçimlerine CUP-Por la Ruptura (CUP-Kopuş için) koalisyonunun katılımı, rejimden kopuş için gerekli sınıf politikası referansının inşası için değerli bir adım.

Bolivya: Ne Evo Morales, ne Carlos Mesa emekçilerin çıkarlarını temsil ediyor

0

Bolivya’da gerçekleşen devlet başkanlığı seçimlerine Evo Morales yönetiminin gerçekleştirdiği seçim usulsüzlükleri damgasını vurdu. Bunun üzerine geleneksel sağ muhalefetin temsilcisi Carlos Mesa halkı sokağa çağırdı. Bolivya’daki mevcut durum üzerine İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu ARPT’nin bildirisini yayımlıyoruz.

Karşımızda her zaman halkın oyu ile dalga geçen, sahtekar bir siyasi rejim var. Taban örgütlerimizle ülkeyi yönetmemiz için mücadele verecek, işçilerin siyasi alternatifini oluşturalım.

Bolivya’da, cumhurbaşkanı adayı olarak Carlos Mesa’yı gösteren geleneksel sağ muhalefet, kimi illerdeki Yurttaş Komiteleri, CONADE’nin ve başka kuruluşların da desteğiyle ülke çapında bir “yurttaş grevi” gerçekleştiriyor. Seçimlerde sahtekarlık yapıldığı iddiasıyla yürüyüşler düzenleyip yolları kesiyorlar ve de cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunun gerçekleştirilmesini istiyorlar.

Ülkenin başlıca şehirlerinde kitlesel protesto gösterileri gerçekleşiyor; bu, yalnızca olası bir seçim sahtekârlığına karşı öfkeyi değil, aynı zamanda Evo Morales ve MAS hükümetine karşı büyük bir memnuniyetsizliği de ifade ediyor.

Mesa’ya giden oyların büyük kısmı, MAS hükümetine karşı tepki oyuydu. Bunu anlayabiliyoruz, ama doğru bulmuyoruz. Ve işçilerin, halk kesimlerinin, köylülerin ve yerlilerin Evo Morales’e verdiği oyun büyük kısmı, Mesa’nın daha da kötü günler getireceğine inanan emekçilerin ona karşı hissettiği güvensizlikten kaynaklanıyor. Diğer bir deyişle kitleler “ehven-i şer”e oy verdi: Çünkü işçilerin, doğanın, emekçi kadınların, yerli halkların çıkarlarını ve taleplerini ifade eden seçenekler mevcut değildi.

Yakın tarih bu hoşnutsuzluk ve güvensizliği tamamen haklı çıkartıyor. Ne Evo Morales, ne de Carlos Mesa, emekçilerin çıkarlarını temsil ediyor. Her ikisi de yıllar boyunca ulusötesi şirketlerin, patronların ve oligarkların çıkarları doğrultusunda ülkeyi yönettiler.

Mesa, Goni Sánchez de Losada’nın başkanlığı döneminde, onun iktidardan düşüşünden birkaç gün öncesine kadar başkan yardımcısı olarak hizmet etmişti: Kendisi, ulusötesi şirketler, dev tarım şirketleri ve büyük sermayedarlar lehine ve işçiler aleyhine olan işten çıkarma, özelleştirme ve yolsuzluk gibi neoliberal politikalarından sorumluydu. Ayrıca El Alto ve Kara Şubat olaylarındaki gibi şiddetli polis müdahalelerinden de sorumluydu.

Evo Morales ise çifte bir söylem kullandı: Kendisini “halkçı, anti-emperyalist, sosyalist ve Pachamama’nın (Doğa Ana) savunucusu” gibi sundu, ancak söylediklerinin tam tersini yaptı. 14 yıl boyunca ülkeyi yönetti ve yüksek petrol fiyatlarının sağladığı kazançlara rağmen, ne köylülerin yoksulluğunu ne işçilerin güvencesizliğini ortadan kaldırdı. Halka karşı ağır vergiler uyguluyor, büyük oligarkların toprak mülklerini pekiştiriyor, kısa süre önce Chiquitanía örneğinde görüldüğü gibi doğaya büyük zararlar veriyor, hem kendi cebini doldurmak hem de büyük tarım şirketleri ve ulusötesi şirketlere fayda sağlamak için yolsuzluk yapıyor. COB’dan başlayarak sendikal örgütlere boyun eğdirdi ve boyun eğdiremediği örgütleri de ezdi: Yungas (Franclin Gutiérrez, Sergio Pampa ve diğer köylü liderleri halen hapiste) ve Achacachi bölgelerindeki gibi.

Halka karşı sahtekarlıklar aslından bundan çok daha erken tarihte başladı: Mevcut rejim, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen, zenginlerin bir dizi siyasi partisinin hâkim olduğu bir rejim. Geçtiğimiz yıl revize edilen siyasi partiler yasası, emekçilerin seçimlerde bir alternatif sunabilmesini imkansız kıldı. Emekçilerin Partisi’nin (PT) yasal statü elde etmesine izin verilmediği gibi, diğer halk yanlısı seçenekler de elendi: Temelsiz suçlamalarla 14 aydır hapiste tutulan Franclin Gutierrez’i aday göstermek isteyen Yungas köylülerine izin verilmedi. Yerlilerin temsilcilerini seçtirme imkanı da ellerinden alındı.

Carlos Mesa ve siyasi muhalefet, halka karşı sahtekarlığa zemin hazırlayan bu siyasi partiler yasası değişikliğini kabul ettiler. Ayrıca, 21 Şubat 2016’da gerçekleştirilen referandumda Morales’in tekrar aday olması halk oyuyla reddedildiği halde, Morales’in adaylığına da onay verdiler.

Sahtekarlık suçlamaları; sistematik olarak yalan söyleyen ve gerçekleri saklamak ve çarpıtmaktan hiç çekinmeyen bir hükümet karşısında meşru bir güvensizliği ifade ediyor. Bununla birlikte, emekçilerin, işçilerin, köylülerin ve yerli halkın çoğunluğunun, hükümete yönelik yoğun hoşnutsuzluğa rağmen Evo Morales’e oy verdiği ortada. Zira bu kesimler Carlos Mesa’yı reddediyor, onun geçmişini iyi biliyor ve eski sağı temsil ettiğini görüyor: hatta Mesa’nın başkan yardımcısı adayı Gustavo Pedraza da, Santa Cruz’lu büyük toprak sahiplerinden biri. Öte yandan, seçimlerde emekçilerin çıkarlarını temsil eden bir seçenek de yok.

Ekvador ve Şili’deki halk isyanlarının, Venezuela ve diğer ülkelerdeki grevlerin de gösterdiği gibi çokuluslu şirketler ve IMF tarafından hayat ve çalışma koşullarımıza karşı yöneltilen kapitalist bir saldırı ve kriz ile karşı karşıyayız. Çokuluslu şirketler ve IMF, ister Evo Morales ister Carlos Mesa başkanlığında olsun kapitalist bir hükümet ile Bolivya’da daha fazla vergi, zam ve devalüasyon ile bu saldırıyı yürütmek istiyorlar. Bu tehdide karşı koymak amacıyla, yaşamımızı, ailelerimizi, haklarımızı ve işimizi savunmak için birleşmeli ve mücadeleye hazırlanmalıyız.

Mevcut durum karşısında ARPT (Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi) şunları ileri sürer:

1) Hedefi “ikinci tur” seçim olan ve aslında yalnızca Carlos Mesa’nın adaylığını destekleyen “yurttaş grevini” ve diğer eylemleri desteklemiyoruz. “Halkın oylarını savunmak” iddiasıyla yürüyüşler yapan ve aslen Morales hükümetini savunan koka üreticilerinin ve diğer kesimlerin eylemlerini de desteklemiyoruz.

2) Morales hükümetine meydan okuyarak, demokratik hakları ve halkın taleplerini savunmak için gerçekleştirilen kitlesel seferberlikleri, yol kesmeleri, sokak eylemlerini ve grevleri ise evet destekliyoruz, meşru ve gerekli görüyoruz. Potosi’deki COMCIPO adlı yurttaş komitesini ve onun lityum kaynaklarını savunmasını destekliyoruz; COD ve Chuquisaca Yurttaş Komitesi’nin talepler listesini destekliyoruz; La Paz ve Cochabamba’daki eğitim emekçilerinin mücadelesini destekliyoruz; San Simon Üniversitesi öğrencilerinin hükümet yanlısı rektör Juan Ríos de Prado’yu ve onun sahte öğrenci komitesi FUL’u kovma mücadelesini destekliyoruz; Yungas köylülerinin hapisteki liderleri için özgürlük ve koka yaprağı üretimini savunma mücadelesini destekliyoruz; kapitalist tarım ve maden şirketlerinin tehdidi altındaki Chiquitanía, Tariquia ve diğer bölgelerdeki eylemleri destekliyoruz; tarım emekçileri sendikası CSUTCB’un Felipe Quispe önderliğinde bağımsız örgütlenmelerini geri kazanma mücadelesini destekliyoruz; hükümet yanlısı bürokratları uzaklaştırıp sendikaları geri alma mücadelesini destekliyoruz; çeşitli sendikaların fahiş vergilere karşı yürüttüğü eylemleri de destekliyoruz.

3) Evo Morales’in ve MAS’ın sahte sosyalizmine ve yolsuzluklarına karşı; işçilerin ebedi düşmanı eski sağa karşı; işçilerin bağımsız örgütlerini ve gerçek solu birlik olmaya çağırıyoruz: Taban örgütlerimizle ülkeyi yönetmemiz için mücadele verecek, işçilerin siyasi alternatifini oluşturmaya çağırıyoruz.

4) Potosí’deki COMCIPO, Chuquisaca’daki Yurttaş Komitesi ve COD, bağımsız eğitim emekçisi örgütleri, bağımsız CSUTCB, Yungas’taki Adepcoca ve Cofecay örgütlerini bir birlik çağrısında bulunmaya davet ediyoruz: Halkın taleplerini yükseltmek için, örgütlerimizin bağımsızlığını geri almak için, Morales veya Mesa’dan hangisi seçilirse seçilsin emekçi halka karşı uygulayacakları yağma ve saldırı planlarına karşı birlik olmak için.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (Emekçiler Partisi’nin bileşenidir)
24 Ekim 2019

29 Ekim 1923: Burjuva cumhuriyet ilan edildi, işçi sınıfı ve sol ezildi

0
Mustafa Kemal Atatürk Fotoğraf ve Objeler

Cumhuriyet sahip çıkılması gereken ileri bir aşama mıydı? Sosyalist devrim, cumhuriyet olmadan gündeme gelemeyecek olan bir varsayım mıydı? Aslında cumhuriyetin ilan edildiği süreçte yapılan, 1908 devrimiyle Türkiye toplumunun gündemine taşınmış olan sorunların devrimci çözümünün, ertesinde Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde kristalize olan silahlı ve direnişçi örgütlenmelerin, Anadolu’da gücü fiilen elinde tutan Kongreler iktidarı döneminin ve Kurtuluş Savaşı’nda açığa çıkan halk dinamiklerinin önünün kesilmesiydi. Özetle cumhuriyet ileri bir aşama değil, ileri aşamanın çeşitli tavizlerle sistem içi mevzilere ve kapitalist bir rejimin işleyiş biçimlerine geri çekilmesiydi.

Benzer taktikler başka burjuva siyasal akımlar tarafından Almanya ve Bulgaristan’da da uygulandı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu ülkelerde monarşiler halk seferberliğiyle devrildi; yerlerine konan, devrimci bir önderliğin yokluğunda ya da yetersizliğinde, burjuva cumhuriyet biçimleri oldu. Bunun sonucunda Bulgaristan 1920’lerin başında kanlı bir işçi düşmanı darbeye tanık oldu. Almanya’da ise Nazizm, Weimar Cumhuriyeti’nin kendine sağladığı koltuk değnekleriyle yürüdü.

Tarih çalışmalarında sık sık Türkiye’deki cumhuriyet deneyiminin sözde demokratik ve sosyal “kazanımlarının” aşağıdan savunulmadığı ama tepeden getirildiği söylenir. Bunun üzerine alt sınıflara parmak sallanır: “Nasıl olur da bu rejimin sana kazandırdıklarını savunmazsın ve bu görevi burjuva askeri ve sivil bürokrasiye bırakırsın!”

Halbuki işçilerin refleksleri, bir bağlamda onların sınıf çıkarlarını yansıtır ve herhangi bir teorik şablondan daha gerçekçi ve hayata dairdir. Emekçi sınıflar bu rejim altında, kendi sınıfsal çıkarlarına dair savunulacak bir kazanım göremedikleri için, söz konusu dinamikler uğruna seferber olmamışlardır. O işçilerin bugünkü torunları ise burjuva cumhuriyetin kalan “mevzilerini” savunmak veya onu geri getirmek için değil; ancak kendi işçi-emekçi hükümetlerini kurmak için mücadele etmek durumundadırlar. Burjuva cumhuriyet hükümetlerinin ve başkanlık rejiminin karşısında tir tir titrediği sosyal ve demokratik sorunların tek çözüm yolu, bir İşçi-Emekçi Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır.

Unutmamakta fayda var ki, başkanlık rejimini bağrından referandumlar aracılığıyla görece sorunsuz bir şekilde çıkartan, geçmişin “cumhuriyet” hükümetleri olmuştur.

Cargill işçileri 560 gündür direniyor!

0
cargill direnişi

Sendikaya üye oldukları için işten çıkarılan Cargill işçilerinin direnişi 560 günü geride bıraktı. Bu uzun zaman zarfında direnişçiler mücadelelerini ayrı ayrı yerlerde sürdürdüler. Son olarak İstanbul’da Palladium’un önünde uzun bir süre direnen işçiler bunun ardından fabrikalardaki diğer işçilere mektuplar iletip, onları da kendi saflarına çağırdılar ve şimdilik direnişlerini yeniden Bursa’ya taşıdılar.

550 günü aşkın süredir direnişte olan Cargill işçisi son süreci şu sözlerle değerlendiriyor: “Elimize birkaç kuruş vererek bizleri direnişimizden vazgeçirmeye çalışıyorlar fakat bizler paranın peşinde değiliz, işlerimize geri dönmek istiyoruz ve sonuna kadar bunu talep edeceğiz. Mücadelemizin sadece günlerden ibaret olmadığını biliyoruz. Biz, diğer işçiler için, yeni direnişler için bir örnek oluşturmak istiyoruz. Bizler patronların ve hükümetin keyfine kendimizi bırakmayacağız. Kendi hayatımız üzerinde hak iddia etmelerine müsaade etmeyeceğiz ve onlara muhtaç bir şekilde yaşamadığımızı  göstereceğiz.”

Bir diğer işçi şöyle devam ediyor: “Dışarıdakilere uzunca gelen direniş süremizin, aslında bizim için çok da uzun olduğu söylenemez. Kendinizi böyle bir mücadelenin içinde bulduğunuz zaman her şey anlamını yavaş yavaş yeniden kazanıyor. Bugüne kadarki yaşamımızla kıyaslandığında her şey daha da belirginleşiyor. Sistem içinde belirli bir zamanınız varmış gibi gözüküyor fakat bu görünen zamandan kendinize bir pay ayıramıyorsunuz. İşe gidip-gelme ve çalışma süresini de ekleyince, geriye yalnızca yarına tekrardan uyanabilmek için uyumanız gereken zaman kalıyor. Ailenizle vakit geçiremiyorsunuz, kendinize vakit ayıramıyorsunuz, arkadaşlarınızı göremiyorsunuz… Bizler artık nelerin olduğunun farkındayız. Emeğimiz üzerinden bizi sömürenlere karşı hakkımızın sonuna kadar peşinde olacağız, başka direnişlerden dersler çıkararak ilerleyeceğiz ve başka direnişler için de örnek oluşturmaya çalışacağız. Biliyoruz ki işçiler bir kere başlarını yerden kaldırdıklarında, devamının daha da güçlü bir şekilde geleceğine şüphe yoktur.”

Direnişteki işçiler mücadelelerini diğer direnişlerle de dayanışma içinde sürdürüyor. Direnişteki EATON Polimer işçileri, Sütaş işçileri, Cargill işçilerinin sürdürdüğü bu mücadele ve gösterdiği dayanışmadan güç alıyor.

Son zamanlarda, ülkenin birçok yanında krizle birlikte artan işten çıkartmalar ve hak gasplarına karşı direnişlerin deneyimlerini ortaklaştırmak, mücadeleleri birleştirmek büyük önem taşıyor.

Polimer Eaton direnişi: “Sendika biziz! İşçiler olmadan sendika olmaz”

0
polimer

Petrol-İş’in örgütlü olduğu Polimer Eaton fabrikasında patron, “küçülmeye gidiyorum” bahanesiyle yaklaşık 150 işçiyi işten atmıştı. Polimer işçileri 26 Eylül’den beri fabrika kapısı önünde, işe geri alınma talebiyle direnişlerini sürdürüyor. Direnişin 26. gününde gazetemize mektup gönderen direnişçi bir işçinin mektubunu yayımlıyoruz.

Merhaba arkadaşlar,

Ben, Petrol-iş Sendikası İstanbul 1 No’lu şubeye bağlı Polimer Kauçuk EATON fabrikasında çalışıyordum. Fabrika daralmaya gidiliyor bahanesiyle işçi kıyımına başladı. Ben dahil 300 kişinin üzerinde arkadaşımız işten atıldı. Buradaki asıl sebep daralma değil, tam tersine biz çalışanları işsizlikle korkutup bizi daha ucuz işgücüyle çalıştırmak. İşten çıkarılırken bizlere söylenen, “işler düştü bundan dolayı çıkarıyoruz işler açılınca tekrar sizleri geri alacağız” idi. Kısacası, “sizleri çıkarıyoruz, işler açılınca sizleri tekrardan ama bu defa asgari ücretle geri alacağız. İşimiz bitince tekrar kapıya koyacağız” diyorlar; yani dertleri bizi açlığa yoksulluğa mahkum edip sırtımızdan geçinmek.

İşin bir kısmı daha var: Sendika şubemiz bu süreçte ne yaptı, bizleri nasıl savundu? Öncelikle belirteyim, en kötü sendika bile sendikasızlıktan daha iyi. Ancak maalesef, bizim şube yöneticileri ve işçi temsilcilerimiz bizler için mücadele vermek yerine patronla anlaşma yoluna gittiler. Yani bizleri sattılar. İşten çıkışlarda onların da payı çok, kendi koltuklarını korumak için pazarlık yaptılar. “Siz işinize gelmeyeni, biz de işimize gelmeyeni bir liste haline getirelim,” dediler. İşveren işine gelmeyeni, sendika yöneticileri de kendilerine karşı muhalif öncü arkadaşlarımızı seçti ve işten çıkarmalar başladı. Bizler de bu süreç sonucunda 26 gündür fabrika önünde direnişteyiz. Direniş süresince şube yöneticileri ve işçi temsilcileri bizim yanımızda olmak yerine bizleri karalıyor ve direnişi bölmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de diyoruz ki, siz elinizden geleni yapın, sendika biziz, işçiler olmadan sendika olmaz. Gerekirse sizleri o koltuklardan indiririz.

YAŞASIN ONURLU DİRENİŞİMİZ, DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ!

EATON direnişçisi bir işçi

Yeni büyüme modeli: Daha fazla zam, daha fazla vergi!

0

Hükümetin geçtiğimiz ay açıkladığı Yeni Ekonomi Programı (YEP)’na göre Türkiye ekonomisi 2019 yılını yüzde 12 enflasyon ve yüzde 0,5 büyüme ile kapatacak. Önümüzdeki 3 yıl içinde ise büyümenin yüzde 5’e çıkarılması, enflasyonun yüzde 4,9’a ve işsizliğin yüzde 9’a indirilmesi hedefleniyor. Bu ekonomik program, adeta mucizevi bir krizden çıkış reçetesi olarak lanse ediliyor. Ancak bugüne kadar sunulan hiçbir hedefin tutmaması bir yana program IMF’nin Türkiye programı ile epey uyumlu öneriler içermekte.

IMF’nin en son yayınlanan Türkiye raporunda krizin faturasını emekçi halka çıkaran bir dizi öneri sunuluyor. Benzer biçimde YEP’te de esnek çalışma biçimlerinin etkinleştirilmesinden bahsedilirken, kamuda maaş zamlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre verileceğinden bahsediliyor. Bununla birlikte, verginin tabana yayılacağı belirtiliyor. Bu da işçi ve emekçilerden daha çok vergi toplamak, daha fazla zam anlamına geliyor. Nitekim, seçim sürecinde ertelenen ve sonrasında ardı arkası kesilmeyen zamlar, yıl içinde işyeri değiştiren çalışanlardan vergi borcu tahsil edilmeye çalışılması da daha başlangıç niteliğinde adımlar gibi görünüyor.

Zam yağmuru

Hükümetin seçim süresince dondurduğu, ardından peş peşe gelen zamlar borç batağındaki ülke ekonomisinin emekçiler tarafından nasıl finanse edilmek istendiğinin resmidir. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), Eylül sonunda yaptığı toplantı sonrası elektriğe yüzde 14,9 zam kararı aldı. Elektriğe, en son 1 Temmuz tarihinde yüzde 15 zam yapılmıştı. Bu sonuçla son 2 senede konutlarda kullanılan elektriğe yapılan zam oranı yüzde 72,4 oldu. 2018 ve 2019 yılları arasında elektrik fiyatlarına 5 kere zam yapılmış, 2019 yılında ise yerel seçimler dolayısı temmuz ayına kadar fiyatlar sabit kalmıştı. Son zamla birlikte son 2 senede elektriğe yaklaşık yüzde 75 oranında zam gelmiş oldu. İşte gelinen noktada başkanlık sisteminin Türkiye’ye sunduğu gelecek budur!

Daha bitmedi; 2019 başından bugüne kadar geçen sürede ise konutlara gelen doğalgaz zam oranı yüzde 41 oldu. Makine Mühendisleri Odası’nın yaptığı çalışmaya göre, Aralık 2017’den Eylül 2019’a kadar geçen süreçte doğalgaza konutlarda yüzde 64. Geçen yıl 100 metrekarelik bir hanenin ortalama yıllık doğalgaz gideri ise 1.220 lira olarak gerçekleşti. 2019 yılında yapılan zamların ardından bu tutarın bin 720 TL’ye çıkacağı hesaplanıyor. Doğalgaz zamları artan bir maliyet unsurundan ziyade sabit bir vergi kalemine dönüşmüş durumda.

Buna ek olarak, taksi ücretlerine yüzde 25 oranında, minibüslere, yüksek hızlı trene ve şehir hatları arabalı vapurlara da yüzde 20 zam yapıldığı belirtilmişti. Buna paralel olarak, motorin, otogaz ve benzin fiyatlarına da zam geldi. Karayolları Genel Müdürlüğü, düzenli bakım ve onarım çalışmalarının yapılabilmesi için otoyol ve Boğaz köprülerinde fiyat düzenlemesi yapıldığını açıkladı. Fiyatlara yaklaşık yüzde 20 oranında zam yapıldı.  Zamlar yalnızca ulaşım, elektrik, doğalgaz değil; temel gıda maddeleri için de geçerli. Çay ve şeker başta olmak üzere tüm temel gıda maddelerinde yüzde 20’lere varan artış yaşandı.

Bütün bunların karşısında, önümüzdeki aylarda asgari ücrete açıklanan hayali enflasyon üzerinden bir zam belirlenecek! Ancak maaş zamlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre verileceği göz önünde bulundurulursa halimiz nice görünüyor! Ne var ki yalnız değiliz; Şili’de, Lübnan’da, Ekvador’da, Meksika’da, Hong Kong’taki emekçi halklar da bizimle aynı dertlerden mustarip. Ancak onlar hayat pahalılığı ve zamlar karşısında bir şey daha yapıyorlar: Mücadele ediyorlar. Zira mücadele, işçi ve emekçi halkları sonuna kadar sömürmeye çalışan kapitalist devletlere karşı son ve yegâne çaremiz!