Ana Sayfa Blog Sayfa 56

Şili: Başkan Piñera’yı ve askerleri kovana dek eylemlere devam!

0

Şili’de 18 Ekim Cuma gününden bu yana sürmekte olan kitlesel seferberliklerle ilgili İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Şili seksiyonu, kardeş partimiz İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST)’nin deklarasyonunu okurlarımızla paylaşıyoruz.

Şili’de 18 Ekim Cuma gününden bu yana, emekçiler, gençler ve halk kesimleri Piñera hükümetine ve onun savunduğu, zenginler ve büyük sermayedarların hizmetindeki ekonomik modele “Yeter artık!” diyor.

Askerlerin sokağa indiği olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağını alt eden, halk, gençlik ve işçi sınıfının kahramanca mücadelesi, Şili’yi, nüfusun ezici çoğunluğunun yararına dönüştürebilir.

Hıristiyan Demokratlar, Radikal Parti ve PPD gibi yozlaşmış patron partileriyle başkanlık sarayında kapalı kapılar ardında, halkın gözünden ve de taleplerinden uzakta bir toplantı yapan Piñera, bir dizi sefil tedbir açıkladı.

Bunu bizim durumumuzu değiştirmek veya eşitsizlikleri gidermek için yapmadıkları ortada. Bizi soymaya devam etmek, emek ve fedakarlığımız üzerinden zenginleşmeyi sürdürmek için yapıyorlar. Olduğu gibi süren kârlı imtiyazlarına sıkı sıkıya tutunabilmek için bize bir tutam para fırlatıyorlar sadece.

Buna verilen yanıt, kitle seferberliğinin devamı oldu. 23 Ekim’de başkent Santiago’da uzun yıllardır yapılan en büyük eylem gerçekleştirildi. Ve ülke genelindeki eylemler durulmadı. Bunun üzerine 23 ve 24 Ekim’de genel grev gerçekleşti. Her gün yüz binlerce kişi sokağa inip “Piñera istifa” diyor, onun getirdiği ekonomik modeli ve şiddetli baskıyı lanetliyor.

Bizim çağrımız, her zamankinden de fazla sokaktaki mücadeleyi sürdürmek yönünde. Piñera hükümetinin zayıflığı ortaya çıktı; hükümet özür dileme noktasına geldi. Piñera’nın bütün kabinesiyle birlikte çekilmesi şart. Yeni bir hükümete ihtiyaç var: Emekçilerin çıkarlarına hizmet edecek ekonomik önlemleri hayata geçirecek, işçi, öğrenci ve halk örgütlerinden menkul bir hükümet.

Acil bir ekonomik plan uygulanmalı:

• Asgari ücrette derhal 500.000 peso artış yapılsın; işten çıkarmalar ve zamlara son verilsin.

• Sefil emekli maaşlarına hayır. Özel emeklilik fonlarına (AFP’ler) son. Asgari emekli maaşı 400.000 peso olsun.

• Doğal kaynaklar halkın hizmetine sunulsun: Tüm toplulukların ve ülkenin suya tam erişimini sağlamak için su yeniden kamulaştırılsın. Bakır, lityum ve tüm diğer doğal kaynaklar için de aynısı uygulansın. Tüm bu kaynaklar, sağlık ve eğitim alanındaki krizi çözmek üzere değerlendirilsin.

• Bankalara hiçbir tazminat ödenmeksizin, tüm öğrenim kredisi borçları (CAE) silinsin.

Ancak ve ancak Piñera’yı ve hükümetini kovarak bu kökten değişimi gerçekleştirebiliriz. Ancak ve ancak Piñera’yı kovarak, Pinochet’nin geçirdiği ve sistem içi siyasetçilerin halen desteklediği 1980 Anayasası’na son verecek bir Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis toplayabiliriz.

Toplumsal Birlik Platformu’nda yer alan CUT ve diğer sendikal örgütler ile öğrenci örgütleri, 23 ve 24 Ekim’deki grev çağrısını gerçekleştirdi. Söz konusu liderliklerin eylemlere dair bir açıklama yapması ve kitle seferberliğine katılması birkaç gün sürmüştü. Biz, Geniş Cephe (Frente Amplio) ve Komünist Parti’nin etkisi altındaki bu liderliklere hiçbir güven beslemiyoruz. Kitle seferberliğini tabanda sürdürerek, Toplumsal Birlik Platformu’na baskı yapmamız şart: sokaktaki seferberliği sürdürme ve yeni bir genel grev çağrısı yapması için, dahası Piñera ve askerlerin çekilmesini hedefleyen bir mücadele planı ve halkın talep ettiği acil tedbirlerin uygulanması için.

Mücadeleye ara verilemez. Sokaklardaki seferberliğe devam etmeli; tabanda örgütlenerek daha fazla mahalle meclisi, işyeri ve okul meclisi oluşturmayı sürdürmeli; böylece ülke çapındaki seferberliğin nasıl devam edeceğini kararlaştırmalı ve 72 saatlik yeni bir genel grev hazırlığını gerçekleştirmeliyiz.

Seferberliği sürdürelim ve Piñera’yı kovana ve askerleri alt edene kadar genel grev ile ülke çapındaki protestoları birleştirelim!

Piñera istifa; asker sokaktan çekilsin!

Baskılara son verilsin!

Olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasakları son bulsun!

Eylemleri bastıran askerler yargılansın ve cezalandırılsın!

Emekçilere ve halka hizmet edecek bir acil ekonomik plan uygulansın!

1980 Anayasası’na hayır! Kurucu Meclis oluşturulsun!

Emekçi ve halk kesimlerinin hükümeti kurulsun!

Eylemleri sürdürelim ve yeni bir genel grev örgütleyelim!

İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Şili seksiyonu

DİSK’ten düşük ücret-yüksek vergiye karşı çağrı: Sendikalı-Sendikasız bir arada mücadele edelim!

0

24 Ekim Perşembe günü Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun İstanbul-Tophane’deki İŞKUR binasının önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasına basın emekçilerinin yanı sıra yüzlerce işçi katıldı.

“Bu Ücretlerle, Bu Vergilerle Geçinemiyoruz. Ücretlerimiz Artsın, Vergimiz Azalsın” pankartı ile İŞKUR’un önünde yer alan DİSK yönetimi ve DİSK üyesi işçiler basın açıklamasını saat 12.30’da gerçekleştirdi. Açıklamayı yapan DİSK genel başkanı Arzu Çerkezoğlu konuşmasına Eskişehir’de dört aydır maaşlarını alamayan Entil Endüstri, Hapalki Döküm ve Tarkon Makine’de çalışan Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin Ankara’ya yürüyüşe geçmek istemelerine karşı polis saldırısına maruz kalmalarını ve yaşanan gözaltıları kınayarak ve metal işçilerinin yalnız olmadığını ifade ederek başladı.

Çerkezoğlu, Eylül ayında hükümet ve IMF arasında gerçekleştirilen görüşmenin sonucunda IMF’nin ücretlerde, gerçek enflasyon yerine hükümetin enflasyon beklentisine göre zam yapmayı önerdiği raporu hatırlatırken, hükümetin bu uygulamayı derhal üstlendiğinin altını çizdi. Buradan hareketle hükümetin Aralık ayında teklif edeceği asgari ücret zammının yüzde sekiz gibi komik bir düzeyde olacağının ilan edilmiş olduğunu söyledi.

Düşük zam ve yüksek vergiye karşı, bundan böyle sendikalı-sendikasız beraber mücadele edileceğini duyuran Çerkezoğlu: “Asgari ücret artık ortalama ücrettir. Bu yüzden insanca asgari ücret mücadelesini sendikalı-sendikasız birlikte sürdürmekte kararlıyız. Özel sektörde de kamuda da asgari ücret ile birlikte mücadele edeceğiz. Kamuda bir gecede yayınlanan KHK ile sözde kadro alan 900.000 işçi arkadaşımızın toplu pazarlık süreci yakında başlayacak. Bu süreç işçi sınıfının hakları için mücadelede bizler için öncelikli olacak.” diyerek eylem takvimlerini de işaret etmiş oldu.

Vergiler konusunda dünyanın en adaletsiz ülkelerinden birinin Türkiye olduğu ifade edilirken, Berat Albayrak’ın vergileri tabana yayma arzusuna karşı, en yoksul yüzde yirmiden dört kat fazla geliri olan en zengin yüzde yirminin vergi ödemesi, verginin tavana yayılması istendi.

DİSK’in basın açıklaması başkanın şu sözleri ile tamamlandı: “Mücadeleyi omuz omuza sürdüreceğiz. DİSK olarak sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde direnen, mücadele eden DİSK’lileri, kırmızı gömleklileri görecek işçiler. Koşullar ne olursa olsun bizler biliyoruz ki verdiğimiz mücadele emeğimizin hakkı olan mücadeledir. Biz sadaka istemiyoruz. Hakkımızı istiyoruz. Bu haklarımızın tüm demokratik haklar gibi emeğin Türkiye’sinde alınabileceğini biliyoruz.”

Latin Amerika: IMF ve hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı kitlelerin isyanı

0

Ekim ayının başında Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno’nun IMF ile yapılan anlaşma sonucu akaryakıt fiyatlarını serbest bırakması ve kemer sıkma uygulamalarını dayatmasıyla birlikte ülkenin pek çok yerinde kitlesel gösteriler düzenlenmişti. Bunun üzerine OHAL ilan edildi ve polisin şiddetli baskısına rağmen halkın isyanı büyüyerek sokakları doldurdu ve binlerce kişinin katıldığı grevler gerçekleşti. İşçilerin, yerli halkın ve öğrencilerin 11 gün süren seferberliği hükümete geri adım attırdı ve söz konusu 883. madde 14 Ekim’de geri çekildi.

Şili’de ise toplu taşıma ücretlerine yapılan zam, kemer sıkma politikalarına karşı yıllardır biriken öfkeyi tetikledi ve Piñera hükümetine karşı başkentten ülkeye yayılan gösteriler kitlesel bir seferberlik halini aldı. Sokağı terk etmeyen binler hayat pahalılığına, gelir eşitsizliğine, özelleştirmelere, eğitim ve sağlık alanında yapılan saldırılara karşı protestolarını bir isyana dönüştürdü. “Suçlulara” karşı savaş ilan ettiğini söyleyen Piñera’ya Şilili emekçilerin cevabı, OHAL’e rağmen seferberliği sürdürmek ve genel grevle hayatı durdurmak oldu.

Protestoları düzenleyen ve genel grev çağrısı yapan bileşenler arasında gençliğin yanı sıra feministler de ön planda. Polis baskısına ve şiddetine dikkat çeken kadınlar, özellikle OHAL ilanından beri olmak üzere protestocuların karşı karşıya kaldıkları sözlü ve fiziksel polis şiddetini ve tecavüz tehditlerini gündeme getiriyorlar.

Ekvador’daki protestolar sadece akaryakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasına karşı değildi, aynı zamanda kemer sıkma politikalarının ve emekçilere ve yerlilere dönük baskıların son bulmasını da talep ediyordu. Şilili emekçiler de benzer şekilde hükümeti karşılarına alarak OHAL’in kalkmasını ve ordunun sokağı terk etmesini, Piñera’nın istifa etmesini, ücretlerin artması ve işsizliğin son bulması için acil bir ekonomi planının uygulanmasını istiyor.

Her iki ülkede de rejim, krizin faturasının halka kesilmesine karşı çıkan seferberlikleri baskıyla sönümlendirmeye çalıştı. Her iki ülkede de işçi sınıfının, gençliğin ve kadınların seferberliğinin neoliberal politikaları yenebileceğini gördük. Latin Amerika’da 2000’li yılların başında yükselen devrimci ayaklanma dönemi, sahte sol hükümetlerle geri çekilmeye başlamıştı. Ancak kitleler henüz son sözünü söylemedi ve Ekvador, Şili, Haiti, Arjantin örneklerinde olduğu gibi yeni bir mücadele dalgası yükselmekte. Kısmi kazanımlardansa kalıcı bir çözüm için kitlelerin kendi politik alternatiflerini yaratması, seferberliğin sürdürülmesi, mücadelelerin birleştirilmesi ve hükümetlerden bağımsız bir işçi-emekçi programının uygulanması gerekiyor.

All support to the Chilean people!

0

Thousands of young people, workers and popular sectors took to the streets in Santiago and in all the cities of the country to repudiate the actions of President Piñera and the military.

While the barricades in Ecuador, where the indigenous people, the students and the working people had defeated the rise in fuel decreed by the bosses’ government and the IMF, had not been extinguished yet, in Chile thousands went out to question the rise in Metro tariffs.

Faced with the massive protest, Piñera’s government backed down, cancelling the subway increase. But the people continued in the streets repudiating the repression and all the policy of surrender and reduction of the standard of living carried out by Piñera’s government.

Why is this uprising taking place? Days before, Piñera said Chile was an “oasis” in Latin America as opposed to what was happening in Ecuador. Imperialism and the multinationals used Chile’s “order” as an example. Chile’s true face is something else for the impoverished Chilean people. The rise in the subway was only the trigger of the anger accumulated during years of austerity policies this government and the previous ones of the “Concertación” (Concertation) and the faked Bachelet’s Socialism applied.

Piñera did nothing but deepen the austerity to continue benefitting the big businessmen. An austerity that materialised in the sustained raise in the cost of living that this government has promoted, such as the price of transportation and basic services such as water, electricity and food. The support of privatisations. The attack on health and public education.

The working people and youth of Chile said: Enough!

Piñera’s reactionary government declared a state of emergency that sought to silence the demonstrations and claims. It even imposed a curfew. Since it was not enough with the Chilean police (the hated “pacos”), he took the military out into the streets. He spoke of declaring a “war” against the “criminals”. The response of the Chilean people and youth did not last long. Thousands took to the streets, ignoring the state of emergency. They banged pots and pans and organised hundreds of assemblies in the neighbourhoods of Santiago on Sunday. On Monday, thousands mobilised again in defiance of the military and Piñera’s state of emergency. And the working class went along. There was a miners’ strike, as did the port workers of Antofagasta and the truck drivers protested for the tolls. On Tuesday, the health workers joined in. In Chile, there is a state of a general strike.

The overflow of the mass movement took Piñera and his pro-imperialist capitalist government by surprise as they swarmed the streets with no direction. The same happened with the trade union centres and the employers’ opposition and reformist parties. And now they call for a “dialogue” (Bachelet, the Communist Party and the Broad Front) and stop the struggle. The people shout in the streets, “Down With the rising cost of living! Let Piñera and the military leave!”

The Socialist Workers’ Movement (MST), Chilean section of the IWU-FI, is a part, from the start, of this popular, youthful and hardworking rebellion for their rights and against Piñera’s government. As revolutionary socialists we are in the street raising those same slogans, that the economic model of hunger and surrender has to end, not to pay the foreign debt, repression must end: it has already led to 10 deaths and hundreds of wounded, outside the police and the military, freedom for those arrested, Piñera must leave, the curfew and the state of emergency must stop. The MST raises the need to unite the struggle in a general strike. Chile needs a fundamental change: the workers and the people will once and for all lead the country.

The mobilisations in Ecuador and Chile show the people can defeat the IMF and the governments and their austerity plans. These examples impress Latin America and the world. There are struggles and protests everywhere in the region. We have to unite the workers, youth and popular struggle against the IMF, the multinationals and the austerity governments. It is necessary to raise a front of debtor countries so as not to pay the fraudulent foreign debt and break with the IMF. Ecuador and Chile show us the way. Now it is necessary to support the struggle of the Chilean people and youth to succeed over Piñera’s government and its criminal repression.

From the IWU-FI we join all the unitary mobilisations to support the Chilean people and we call to carry out new actions.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)

21 October 2019

Lebanon: Popular revolt against the government’s austerity policy

0

The people want the regime to leave!

In Lebanon, since 17 October, the most massive mobilisations in the country’s history against the austerity policies the government set in motion has continued. Starting especially in Beirut and other cities of the country, the people are on the streets. They are confronting, without taking a step back, the armed security forces’ tear gas and rubber bullets.

What has been the spark that ignited the masses was the governmental charge of a tax of 0.20 dollars per day on the use of the WhatsApp application. However, behind the massive fury are the country’s structural problems arising from the serious economic crisis.

Lebanon is one country with the highest foreign debt in the region and last May, the government of Saad Hariri agreed with other political forces on an austerity plan to take the economy out of the crisis. The plan was to make the workers pay the bill for the crisis, which includes measures such as cuts in public spending, lowering the salaries of public workers and raising direct and indirect taxes.

In fact, the Lebanese people already lacked supplies of electricity, water and gas, and there is not enough sanitary aid. Now the sum of further cuts in public services exploded the mounting popular rage. Another factor that provoked the anger of the people has been the insufficient intervention of the government, because of the social cuts, in the fight against the over a hundred forest fires that a week before had destroyed a good part of the natural wealth of the country.

After the mass mobilisations, the government withdrew its decision to impose new taxes on Internet communication. In addition, Prime Minister Hariri asked his colleagues to prepare a new plan against the economic crisis. However, the government’s steps have not calmed the people and put an end to demonstrations.

The Lebanese takes the current crisis not because of the government’s policies but as a problem of the corrupt capitalist political regime. In the focus of popular anger are the corrupt political parties of the regime mostly led by the richest businessmen who exploit the country’s resources. That is why the main slogan of the Lebanese streets is “the people want the regime to leave”. The same one that the masses of the Middle East and North Africa shouted since 2011 in Tunisia.

We, the International Workers’ Unit-Fourth International (IWU-FI), support the struggle of the Lebanese working people against the consequences of the economic crisis and against the regime that provokes it. We consider this struggle as the continuation of the mobilisations that began with the same slogans in 2011 in the region and that in 2019 followed in Sudan, Algeria, Egypt and Iraq. In Lebanon, to guarantee the rights won through mobilisations and the continuity of the workers’ and people’s struggle, we believe that it is very important to build a plan of struggle and a programme independent from the current regime and imperialism as part of the building of a new revolutionary and internationalist leadership. In this task the Lebanese socialists and class organisations have an enormous responsibility. We call on all internationalist revolutionaries to show solidarity with the fighting people of Lebanon.

International Workers’ Unity-Fourth International (IWU-FI)

21 October 2019

“Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

0

Eş-şaab yurid iskat en-nizam! (Halk rejimin yıkılmasını istiyor!) Bu slogan, 2010 yılının sonunda Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında neoliberal-kapitalist düzenin yarattığı ekonomik enkaza ve bu sistemin yerel temsilcileri olan zorba diktatörlük rejimlerine karşı emekçi halkların devrimci ayaklanmasının ortak sesi olmuştu.

O dönemde gelişen seferberliklerin çoğunun sonucunda bölgedeki diktatörlük rejimleri devrildi. Bazı ülkelerde kitle hareketi göreli kazanımlar elde etti. Bazı ülkelerde ise iç savaş yöntemleriyle emekçi halkın seferberliği yenilgiye uğratıldı, rejimler ayakta tutulmaya çalışıldı.

Ancak bu ülkelerin hiçbirinde, o gün kitleleri sokağa döken sonuçları yaratan sistemden, emperyalist kapitalizmden kopuşu hedefleyen alternatif bir iktidar odağı henüz açığa çıkabilmiş değil. Emperyalizm, bölgedeki ortaklarıyla işbirliği içerisinde mevcut nizamı yerine göre havuç, yerine göre sopa politikalarıyla kontrol altına alma gayretinde.

Ama kriz dünya krizi, çürüyen de dünyanın mevcut sistemi olduğundan ve nizam bölge halklarınca bir kez köklerinden sorgulanmaya başladığından, emperyalizm için bu yangını söndürüp çıkarlarını muhafaza etmek de sanıldığı kadar kolay olmuyor.

Çünkü aradan geçen dokuz yılın en büyük kazanımı, emekçi kitlelerin kendi kaderlerini tayin etmek için tarihin sahnesini işgal edebilecek kudreti kendilerinde bulması!

Ve bu kazanım, bölge halklarının gerek hafızasında gerekse de pratiğinde halen oldukça canlı.

Sudan ve Cezayir’de 2019 yılının başından beri sürmekte olan seferberlikler bunun bir örneği. Geçtiğimiz ay Irak, Mısır ve son olarak da Lübnan’da açığa çıkan kitlelerin isyanı ise bunun bir kanıtı.

Ekonomik krizden çıkış için IMF dayatmalarıyla krizin faturasını emekçilere ödetmeyi amaçlayan kesinti planları… Halkın sırtına bindirilmeye çalışılan vergi yükleri, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere erişememe… Düzen partilerinin ve onların işbirlikçisi patronların devasa yolsuzlukları… Ve bu yaşam koşullarına karşı isyan eden halka karşı, rejimler ve onların kolluk güçleri eliyle uygulanan baskı ve şiddet…

Tüm bunlar Irak, Mısır, Lübnan ve Latin Amerika’da, kendiliğinden bir şekilde gelişen ve şu an sürmekte olan kitle seferberliklerini ortaya çıkartan koşullar. Ve Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da kitleleri birleştiren slogan yine aynı: “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!”

Mısır’daki seferberlikler darbeci Sisi iktidarının yoğun baskısı sonucu şimdilik geri çekilmiş olsa da Irak ve Lübnan’da emekçi halkın ayaklanması devletin yoğun şiddetine rağmen bazı kazanımlar elde edebildi. Irak’ta hükümetin ekonomik alanda kısmi tavizler vermesini sağladı, Lübnan’da ise hükümete geri adım attırabildi.

Ancak yozlaşmış, yolsuzluğa batmış, mezhepçi ve baskıcı rejimleri topyekûn olarak sorgulayan kitlelerin talepleri ile karşılaştırıldığında bu tavizler pek bir şey ifade etmemekte.

Asıl mesele, kendi öz güçleriyle hükümeti geri püskürtebilen kitlelerin, mevcut kazanımlarını nasıl garanti altına alabileceği ve gerçek talepleri doğrultusunda seferberliklerini nasıl sürekli kılabileceğine kilitlenmiş durumda.

Bu ise, bölge sosyalistlerinin, sınıf örgütlerinin ve devrimci enternasyonalistlerin önünde 2010 yılından beri cevaplandırılamamış olarak duran bir soru.

Cevap mı?

Kendiliğinden bir şekilde antikapitalist, antiemperyalist ve antidiktatöryel bir mücadelenin içine atılan emekçi halk ile birlikte alternatif bir iktidar olanağı yaratabilmek. Emekçi halkların kendi öz örgütlenmelerini olanaklı hale getirebilmek. Kitlelerin mevcut kazanımları ile arzuladıkları yaşam arasındaki köprüyü kurabilecek ve bu uğurda mücadelelerini sürekli kılabilecek bir eylem programını oluşturabilmek.

Çünkü halklar mevcut rejimlerini gerçek anlamda ancak bu şekilde yıkabilir ve emekçilerin emperyalizm ve kapitalizmden bağımsız nizamını bu yolla kurabilir.

Çünkü Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da barbarların değil emekçilerin hükmü sadece böyle mümkün olabilir.

Şili halkına tam destek!

0

Binlerce genç, işçi ve emekçi Cumhurbaşkanı Piñera’yı ve orduyu protesto etmek için Santiago başta olmak üzere ülkenin tüm şehirlerinde sokaklara döküldü.

Daha Ekvador’da yerli halkın, öğrencilerin ve işçilerin, patron hükümeti ve IMF tarafından uygulamaya konulan yakıt artışını iptal ettirten barikatlarının ateşi sönmeden, Şili’de binlerce kişi metro ücretlerindeki artışı reddetmek için 18 Ekim’de sokaklara döküldü.

Büyük protestoların karşısında Piñera hükümeti geri adım attı; metro ücretlerindeki artış iptal edildi. Ancak Piñera hükümetinin dayattığı yaşam standartlarındaki düşüş, sosyal hakların gaspı ve baskı politikalarını reddeden kitleler sokakları terk etmediler.

Peki nasıl bu noktaya gelindi? Daha seferberlikten birkaç gün önce Ekvador’da yaşanan olaylar karşısında Piñera Şili’nin Latin Amerika’da bir “vaha” olduğundan bahsediyordu. Emperyalizm ve çokuluslu şirketler Şili’deki “düzeni” örnek gösteriyorlardı. Ancak Şili’deki gerçekliğin, yoksul halk tarafından bambaşka bir biçimde yaşandığı görülmüş oldu. Metro ücretlerindeki artış, hem şimdiki hükümetin, hem de “Concertación” (merkez sol koalisyonu) ve Bachelet’in sözde “sosyalist” hükümetlerinin yıllardır sürdürdüğü kemer sıkma politikalarına karşı biriken öfkenin tetikleyicisi oldu.  

Piñera büyük şirketlerin çıkarlarını korumaya devam etmek adına kemer sıkma politikalarını derinleştirmekten başka hiçbir şey yapmadı. Hükümetin bu politikaların sonucu olarak ulaşım, su, elektrik ve gıda gibi temel hizmetlerin fiyatları, yani yaşam maliyeti sürekli olarak artarken özelleştirmelere devlet desteği çekilmedi. Sağlık ve eğitim hakkına saldırılar da devam etti. Şilili gençler ve emekçiler bu durum karşısında “Artık yeter!” dediler.

Piñera’nın gerici hükümeti gösterileri ve talepleri susturmak amacıyla olağanüstü hâl ilan etti. Sokağa çıkma yasağı bile uyguladı. Polis (nefret edilen Özel Harekâtçılar) kontrolü sağlamaya yetmeyince, Piñera “suçlulara” karşı bir “savaş” ilan ettiğini söyleyerek orduyu da sokaklara indirdi. Şili halkının ve gençliğinin tepkisi gecikmedi. Binlerce insan olağanüstü hâl kararını hiçe sayarak sokaklara döküldü. 20 Ekim Pazar günü tencere tava eylemleri yapıldı ve Santiago’nun farklı semtlerinde yüzlerce mahalle meclisi düzenlendi. 21 Ekim Pazartesi günü binlerce kişi tekrar seferber olarak orduya ve Piñera’nın olağanüstü hâl ilanına meydan okudu. İşçi sınıfı da giderek seferberliklere katılmaya başladı. Madenciler greve gitti. Antofagasta limanında da grev yapıldı. Kamyon şoförleri gişelerde protesto eylemleri gerçekleştirdi. 22 Ekim Salı günü sağlık çalışanları iş bıraktı. Dolayısıyla Şili’de bir genel grev durumu yaşanmakta.

Piñera ve onun emperyalizm yanlısı kapitalist hükümeti, herhangi bir önderlikten yoksun şekilde sokakları dolduran kitle hareketinin yükselişi karşısında hazırlıksız yakalandı. Aynı şekilde sendikalar, işveren ve reformist muhalefet partileri de hazırlıksız yakalandılar. Bu kesimler (Bachelet, Komünist Parti ve Geniş Cephe) şimdi mücadeleyi bir kenara bırakma ve “diyalog” çağrısı yapıyorlar! Kitlelerse sokaklarda haykırmaya devam ediyor: “Hayat pahalılığındaki yükselişe son!” “Piñera ve ordu istifa!”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Şili seksiyonu İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) olarak, Piñera hükümetine karşı ve haklarımıza sahip çıkmak için yükselen bu gençlik, işçi ve halk ayaklanmasının başlangıcından beri parçasıyız. Devrimci sosyalistler olarak, kitlelerle aynı sloganları yükselterek sokaktayız: açlık ve teslimiyet ekonomisinin sonlanması, dış borç ödemelerinin reddi, 10 ölü ve yüzlerce yaralıya yol açan baskıların durması, polisin ve ordunun sokağı terk etmesi, seferberlik sırasında tutuklananlara özgürlük, Piñera’nın istifa etmesi, sokağa çıkma yasağı ve olağanüstü hâlin kalkması. MST olarak mücadelelerin bir genel grevde birleştirilmesinin gereğini savunuyoruz. Şili’de temelden bir değişime ihtiyacımız var: ülkeyi artık işçiler ve halk yönetmeli!

Ekvador ve Şili’deki seferberlikler, halkların IMF’yi, hükümetleri ve onların kemer sıkma politikalarını yenebileceklerini gösteriyor. Bu örnekler hem Latin Amerika’yı, hem de dünyanın geri kalanını etkiliyor. Bölgenin geri kalanında da çeşitli mücadeleler ve protestolar var. IMF, çokuluslu şirketler ve kemer sıkma hükümetlerine karşı işçi, gençlik ve halk mücadelelerini birleştirmemiz gerekiyor. Sahte dış borcu ödememek ve IMF’den kopuş için borç sahibi ülkelerin mücadele cephesini yükseltmemiz gerekiyor. Ekvador ve Şili bunun önünü açmış durumdalar. Şimdi yapılması gereken Piñera hükümetinin ve uyguladığı haksız baskıların üstesinden gelmek için Şili halkının ve gençliğinin mücadelesini koşulsuz olarak desteklemektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Şili halkını desteklemek için yapılan tüm birleşik seferberliklerine katılıyor ve yeni eylemler yapmaya devam etme çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Ekim 2019

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı bildirisi: Irak’taki kitle seferberlikleriyle dayanışma

0

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı’nın Irak’taki protestolar hakkında yayınladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz:

Sosyal adalet ve neoliberal yıkım politikalarına karşı ekonomik kaynakların yeniden bölüşümü talepleri, mezhepçi politik sisteme karşı oluşan muhalefetten ayrılamaz. Protestocuların çok büyük çoğunluğu sosyal ve siyasi hayatın İslamcılaştırılması ve mezhepçileştirilmesi politikalarını teşhir etmeye devam ediyorlar.

4 Ekim’den bu yana başlayan kitlesel ayaklanmalar Irak’ı sarsmaya devam ediyor. Protestolar ekonomik ve sosyal zorlukları teşhir ediyor; iktidardaki mezhepçi burjuva partilerini ve onların silahlı eşkıyaları tarafından yürütülen hırsızlık, yolsuzluk ve baskı politikalarını hedef alıyor.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak; (bu bildiri vasıtasıyla) Irak’ta mezhepçi burjuva sınıf iktidarına karşı sosyal adalet ve demokrasi şiarıyla mücadele eden halk hareketleriyle dayanışmamızı ilan ediyoruz.

Bu protestolar; özellikle de Irak gibi zengin kaynaklara sahip bir ülkede yaşanan yolsuzluk, işsizlik, sosyal hizmetlerin eksikliği, kronik elektrik ve su kesintilerine karşı gerçekleşiyor. Mezhepçi siyasi partilerin ofisleri protestocularca yağmalanıp ateşe veriliyor.

Irak hükümetinin istatistiklerine göre bile, yolsuzluk oranları yüzde 22.5 gibi muazzam rakamlara ulaşmış durumda. Başka kaynaklara göre; 38 milyonluk toplam Irak nüfusunun yüzde 30’una tekabül eden 13 milyon olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşıyor. Ülke, bölgenin ve dünyanın en düşük işgücü katılımı oranlarına sahip. Toplam nüfusun yüzde 48,7 si, kadınların %12 si ve gençlerin yüzde 26’sı işgücüne katılabiliyor. Irak tam anlamıyla bir rant ekonomisine dayanıyor, hükümetin gelirlerinin %90’ı petrol ihracına dayalı ve gayrisafi milli hasılasının %58’ini de petrol gelirleri oluşturuyor. Petrokimya dışındaki üretim sektörleri veya tarım gibi üretici güçler tamamen kaderine terkedilmiş durumda.

Protestolar, başkent Bağdat ve ülkenin güneyinde yoğunlaşmış durumda. 2003’ten beri askeri yıkımlarla boğuşan ve Musul’u merkez edinen İslam devletine karşı savaşla yüzleşen Irak Kürdistanı ve Sünni çoğunluğun yaşadığı bölgeler henüz protestolara tam anlamıyla katılmış değiller. Yine de, geçtiğimiz birkaç yıl önce, Kuzey Irak bölgesi ve Kürdistan’da KRG’ye (Kürdistan Bölge Hükümeti) karşı çok benzer taleplerle protestoların gerçekleştiğini biliyoruz.

Protestocular, Irak’taki İran müdahalelerini İran bayrağı yakarak ve “İran, İran, Defol Defol!” sloganlarıyla teşhir ediyorlar. Amerika önderliğinde ilhak ve 2003’teki işgalden bu yana Iraklı ittifaklarının işbirliği sayesinde Tahran’ın ülke çapında politik ve ekonomik etkisi gitgide artıyor. Tahran yaşanan protestoların korkusuyla sınır boyunca izleme sistemlerini ve güvenlik aygıtlarını faaliyete geçirdi.

Aynı zamanda, Irak’taki İran yanlısı aktörler her zamanki gibi protesto hareketlerine, sözüm ona “ajanların”, “yabancı düşmanların” arka çıktığı “kumpaslar” diyerek protestoları lekelemeye çalışıyor. Haşdi Şabi ve onun kolu Fetih İttifakı olarak bilinen İran destekli milis “Halk Hareketleri Birliği” protestolara nefretle karşı çıkıyor ve baskı ve şiddetle bitirilmesi için çağrıda bulunuyorlar.

Irak hükümeti 4 Ekim’de başlayan protestolara baskı ve şiddetle karşılık veriyor, şimdiye kadar 150’den fazla protestocu hayatını yitirdi ve en az 6000 yaralı var. Yüzlerce insan tutuklandı ve sayısız işkence vakası var. İçişleri Bakanlığı protestocuların vurulması emrini inkâr ederken, güvenlik güçleri ve keskin nişancıların çatılardan kalabalığa ayırt etmeksizin ateş etmeleri yüzünden protestocular ölmeye ve yaralanmaya devam ediyor.

Hükümet protestolar başlar başlamaz medya sansürüyle otoritesini kurdu. Yerel ve uluslararası medya kuruluşlarının ofisleri geçen haftalarda saldırıya uğradı ve gazeteciler, resmi makamlarca protestoların haberini yapmama konusunda uyarıldıklarını ifade ediyorlar. İnternet erişim engelleriyle birlikte protestolara televizyonlarda çok az yer verildi ve insanlar kamera görüntüleri ve haberleri yayınlamak için farklı yöntemler kullanmak zorunda kaldılar.

Bununla birlikte Irak hükümeti protestocuların taleplerine istinaden birtakım sosyal tedbirler ilan etti. Konut yardımları, yeni 100,000 ev inşaatı başlatılacağı, işsiz gençlere ve emeklilere yardım sözü verildi. Hükümetin Eylül ayında devlete ait topraklara izinsiz inşaatlar yaparak kaçak yerleşimci üç milyon Iraklının evlerinin yıkılması kararının ardından, yeni ev inşaatları sözü gelmiş oldu.

9 Ekim’de Başbakan Adel Abdül Mehdi daha da ileri giderek, kabine değişikliği ve üç günlük yas ilan etti, protestocuları vuranların derhal cezalandırılacağını söyledi. 2015’teki protestoların ardından teklif edilen reform paketinden kalan bu tedbir ve reformlar, protesto hareketlerini ve halk öfkesini azaltacak gibi değil.

2011’de ve özellikle de 2015’ten sonra Irak, pek çok halk kesimlerinin protestolarına tanık oldu. Son protesto dalgası Irak halkının gençlik, kadınlar gibi geniş sektörlerin, radikal bir değişiklik yapma konusundaki kararlığını gösteriyor.

Sosyal adalet ve neoliberal yıkım politikalarına karşı ekonomik kaynakların yeniden bölüşümü talepleri, mezhepçi politik sisteme karşı oluşan muhalefetten ayrılamaz. Protestocuların çok büyük çoğunluğu sosyal ve siyasi hayatın İslamcılaştırılması ve mezhepçileştirilmesi politikalarını teşhir etmeye devam ediyorlar. Irak nüfusunun etnik ve dini temeldeki farklılıklarını tanıyan, kabul eden bir vatandaşlık temelinde “sivil devlet” talebi mevcut.

Saddam Hüseyin’in despotik yönetimi altında şekillenmiş mezhepçi siyasi sistem, Irak’ın 2003 işgali sonrası yeniden inşa edilerek güçlendiriliyor. Bu yeniden inşa edilen mezhepçi sistem İran destekli mezhepçi burjuva iktidarı tarafından konsolide ediliyor.

Bu sebeple, yönetici sınıfın ayrıcalıklarını ve hegemonyasını koruyan ve tesis eden mezhepçi politik sistem içinde Irak işçi sınıfı için sosyoekonomik adaletsizlik ve demokratik sorunlara çözüm bulmak mümkün değildir. Irak halkının geniş çoğunluğu açlık ve sefalet içinde yaşarken burjuvazinin çeşitli sektörleri petrol sektörü üzerinden üzerinden yolsuzluklar ve kayırmacı politikalarla monolitik bir ilişkiler ağı tesis ettiler.

Yine Irak işçi sınıfı Amerikan işgali sırasında Saddam rejiminin kanunlarından kalan İş Kanunu ile bastırılmaya devam etti. Dahası Ticaret Kanunu’nda sendikaların şirketlerin karar alım sürecine müdahaleleri de kaldırıldı. 1987’de Irak rejimi özellikle büyük devlet işletmelerinde sendikal hakları ve işçilerin pazarlık imkânlarını yasaklayarak işçileri “sivil hizmetkârlar” olarak sınıflandırmıştı. Yasal düzenlemelerdeki bazı değişikliklere rağmen çok ufak değişiklikler dışında bu normlar hala yürürlükte ve kamu işçilerinin grev yapmaları hala yasak.

Iraklı kadınlar da Amerikan ve diğer işgalci güçlerin, dinci mezhepçi milislerin, hükümetin kadın düşmanı geleneksel politikaları ve şiddetine karşı mücadele ediyorlar. 2003 işgalinden bu yana, Amerika mezhepçi rejimin gücünü pekiştirmek için 1959’da feminist ve komünistlerin öncülüğünde yürürlüğe sokulan ilerici Aile yasasının altını oymak için epey çaba sarf ettiler.

Tara Fares, Raşa el Hasan, Hamide El Muteyri, mücadele eden muhalif sesleri susturmak amacıyla, kadın düşmanı homofobik saldırılarla öldürülen kadınlardan sadece bazıları. Sanatçı Marina Jaber’in “Toplum Ben’im” kampanyası kadınların kamusal alanlarda rolünü yeniden tesis edebilmek için çıkan bu muhalif seslerden bir tanesiydi. Bir diğeri, Amerika işgaline karşı protestolar örgütleyen Bagdat’ta ev içi şiddete karşı eylemler düzenleyen ve İslamcı devletin kadınlara ve LGBTIQ bireylere karşı işlediği suçları yargılanması için Uluslararası Ceza Mahkemesine çağrıda bulunan, kadın sığınma evlerinin açılması için mücadele eden Iraklı Kadınların Özgürlüğü Organizasyonu idi.

Bu dinamiklerin yansıması olarak Ortadoğu halklarının devrimci süreçlerdeki sloganı “halk rejimin yıkılmasını istiyor” bir kez daha pek çok gösteride yankılanmaya başladı.

Kuzey Afrika ve Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak bu bildiri vasıtasıyla Irak’taki protestolarla dayanışmamızı ilan ediyoruz. Irak’taki silahlı milislerin baskılarını teşhir ediyor ve mezhepçilik, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin tüm biçimlerine karşı mücadelelerini destekliyoruz!

Ezilenlerle dayanışma!

Ortadoğulu ve Kuzey Afrikalı Sosyalistler İttifakı

17 Ekim 2019

Lübnan’da kemer sıkma politikalarına karşı kitlelerin isyanı: Halk rejimin yıkılmasını istiyor!

0

Lübnan’da 17 Ekim Perşembe gününden bu yana hükümetin uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarına karşı ülke tarihinin en kitlesel seferberlikleri sürüyor. Özellikle başkent Beyrut olmak üzere ülkenin birçok şehrinde sokaklara çıkan kitleler kolluk güçlerinin göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandığı müdahalelerine rağmen geri adım atmadı.

Seferberliklerin fitilini ateşleyen, hükümetin WhatsApp ve benzeri internet aramaları sağlayan uygulamaları günlük 0,20 dolar vergilendireceğini açıklaması olsa da arka planda çok daha yapısal sorunlar mevcut: Ekonomik kriz.

Bölgenin borç miktarı en yüksek olan ülkelerinden biri olan Lübnan’da, Saad Hariri hükümeti geçtiğimiz Nisan ayında ekonomik krizden çıkış doğrultusunda tüm düzen partileriyle ortaklaşarak kemer sıkma planlarını açıklamıştı. Krizin faturasını Lübnanlı emekçilere ödetmek doğrultusunda oluşturulan plan kapsamında devletin kamu harcamalarından elini çekmesi, kamuda ücretlerde kesintiye gidilmesi, emekçi halkın vergi yükünün artırılması gibi uygulamalar hedeflenmekteydi.

Halihazırda elektrik, su ve sağlık gibi en temel hizmetlere erişimde önemli noksanlıklar yaşayan Lübnan halkının bir de erişemediği bu hizmetler üzerinden daha fazla vergilendirilecek olması hükümete karşı öfkenin birikmesinin koşullarını yarattı. Ayrıca geçtiğimiz hafta ülkenin en büyük ormanlarında çıkan ve Lübnan doğasını önemli oranda tahrip eden yüzden fazla yangına, kamu harcamalarında kesintiye gidilmesinden ötürü hükümet tarafından yeterli müdahalenin gerçekleştirilmemiş olması da halkın hoşnutsuzluğunu tırmandıran etkenlerden bir diğeri.

Ekonomik krizin faturasını ödememek için kitlesel şekilde seferber olan Lübnanlı emekçilerin mücadelesi sonucunda hükümet, internet aramaları sağlayan uygulamaları vergilendirme planını geri çekmiş durumda. Aynı zamanda Başbakan Hariri bakan ve danışmanlardan 21 Ekim tarihine kadar ekonomik krize karşı bir program hazırlamalarını istedi. Ancak şu ana kadar hükümetin atmış olduğu bu geri adımlar kitlelerin sokakları boşaltmasını sağlamadı.

Çünkü Lübnanlı emekçiler mevcut krizi salt bir hükümet sorunu olarak değil bir düzen sorunu olarak görmekte. Kendiliğinden gelişen eylemlerin öfkesinin odaklandığı yer, neredeyse tamamı patronlardan oluşan, ülke kaynaklarının önemli bir miktarını kontrolü altında tutan ve yolsuzluğa bulaşmış olan düzen partileri. Bu nedenle de kitlelerin en temel sloganı 2010 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında sınıflar mücadelesinin dinamiğini belirleyen “halk rejimin yıkılmasını istiyor”.

Biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Lübnanlı emekçi halkın ekonomik krize ve mevcut rejime karşı sürdürmekte olduğu mücadeleyi destekliyoruz. Bu mücadelenin, 2010 yılında benzer taleplerle kıvılcımı yanan, 2019’da Sudan’da, Cezayir’de, Mısır’da ve Irak’ta sürmekte olan seferberliklerin bir parçası olduğunu düşünüyoruz. Lübnan özelinde, mevcut düzenden, onun partilerinden ve emperyalizmden kopuşu hedefleyen, işçi sınıfının bağımsız politik hattını oluşturmayı gündemine alan bir mücadele programının oluşturulabilmesinin, kitle hareketinin hükümete attırmış olduğu geri adımı garanti altına almasının ötesinde seferberliklerin sürdürülmesinde de önemli bir yere oturduğuna inanıyoruz. Bu noktada Lübnanlı sosyalistlere ve sınıf örgütlerine önemli bir sorumluluk düşmekte. Bizler, tüm devrimci enternasyonalistleri, Lübnan halkının seferberliğiyle bu doğrultuda dayanışmaya davet ediyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

20 Ekim 2019

Şili: “Mücadeleyi sürdürelim ve yaygınlaştıralım!”

0

Şili’de hükümetin toplu taşıma ücretlerine yaptığı zam emekçi halkın büyük tepkisine neden oldu ve başkent Santiago’da zammın geri çekilmesi için büyük seferberlikler düzenlendi. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Şili partisi İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST), konuya ilişkin bir bildiri yayımladı.

Büyük sermayedarların çıkarlarını savunan sömürücü Piñera hükümetine karşı kitlelerin tepkisi ve öfkesi 18 Ekim Cuma gününden bu yana isyana dönüştü. Artık yeter diyen Şili halkı ve özellikle gençliği, seferberlikleriyle başkent Santiago’nun caddelerini doldurdular. Geceleri dolduran yoğun tencere tava ve korna sesleri, toplu taşımaya yapılan zamlar iptal edilene kadar mücadelenin süreceğine işaret ediyordu. Emekçilerin yıllardır maruz kaldığı basıncın beslediği bu kararlılık ve öfke sonunda Şili polisini yendi ve sokaklardan kovdu.

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım toplu taşımaya yapılan zamlar olsa da, öfke patlamasının temelinde yatan nedenler, elektriğe, suya, eğitime ve sağlığa yapılan sürekli zamlar, yoksulluk sınırındaki emekli maaşları ve otoyol ücretlerinin gelişigüzel artırılması oldu. Öte yandan ücretler dondurulmuş durumda, hatta yoğun işgünü ve esnek çalışma koşulları nedeniyle giderek erimekte.

Hiç şüphe yok ki, başkent Santiago’daki kitlesel seferberlik tüm ülkeye yayılacak. Seferberliğin yaygınlaştırılması ise, hükümetin gelişigüzel bir şekilde karar altına aldığı zamların iptal edilmesinin en önemli garantisi olacak.

Olağanüstü hal kaldırılsın, ordu caddeleri terk etsin!

Hükümet her zaman olduğu gibi, eylemleri sonlandırabilmek için en temel yöntemi olan baskıya başvurdu. Ancak eğer hükümet olağanüstü hale başvurarak eylemleri durdurabileceğini düşünüyorsa yanılıyor. Tam tersine, eski kuşaklarda trajik anıları canlandıran, ordunun sokaktaki varlığı genel bir öfke doğuruyor ve doğurmaya devam edecek; çünkü eylemciler hiç çekinmeden askerlerin yüzlerine karşı “Sizden korkmuyoruz!” diye haykırıyor.

Metro ve tüm temel hizmetlere yapılan zamlar derhal iptal edilsin!

OHAL kaldırılsın! Ordu caddeleri terk etsin!

Mücadeleyi ve eylemleri tüm ülkeye yayalım!

Genel greve doğru!

İşçilerin Sosyalist Hareketi (MST) / İUB-DE Şili partisi

19 Ekim 2019

“Yargı reformu bahanesiyle kadın ve çocuk haklarının gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz!”

0

197 kadın örgütü, İkinci Yargı Paketi’nde yer aldığı söylenen “çocuk istismarcılarına af” maddesine ve çocuk istismarını meşrulaştıracak düzenlemelere karşı ortak bir bildiri yayınladı. Bildiriyi aşağıda paylaşıyoruz:

Yargı reformu bahanesiyle kadın ve çocuk haklarının gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz!

Çocuklara yönelik cinsel istismar suçunu meşrulaştırıp, tecavüzlere af getirme girişimlerinden derhal vazgeçin!

İkinci Yargı Paketi’nde yer aldığı söylenen çocukların istismarcılarla evlendirilmesi durumunda cezanın ertelenmesi hükmüne itiraz ediyoruz! Bir kez daha yineliyoruz: Tecavüzü aklayacak, çocukların cinsel istismarını meşrulaştıracak, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz!

İkinci Yargı Paketi’nde çocukların istismarcılarla “belirli şartlarda” evlendirilmeleri durumunda cezanın erteleneceğine yönelik hükmün bulunduğu iddialarını basına yansıyan haberlerden dehşet içerisinde izliyoruz. Haberlere göre, İkinci Yargı Paketi’ne gireceği iddia edilen yeni düzenleme çocuk ile cinsel istismar faili arasındaki yaş farkının 10’un üzerinde olmaması ve evlendirilmeleri durumunda hükmün ertelenmesini kapsıyor. 2016’da belirttiğimiz gibi, altını çizerek bir kez daha belirtiyoruz ki, çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açacak, çocuk istismarını meşrulaştıracak, tecavüzü affedecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz. 

Hükümet, 2016 yılında da çocuklara yönelik istismar edilen çocuklarla cinsel istismar failleriyle evlendirilmeleri halinde cezadan muaf olmalarını içeren bir önergeyi 3 AKP Milletvekilinin imzasıyla bir gece vakti apar topar Meclis Gündemine getirmişti. Dönemin Adalet Bakanı “Bunlar tecavüzcü değil. Bunlar cinsel istismar suçunu zorla işlemiş olan kişiler değil. Tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler” diyerek, yasaları ve Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları sözleşmelerini çiğneyerek, tecavüzcülere getirilecek affı savunmuştu. Önerge, önemli toplumsal tepkilere yol açmış, kadın ve çocuk örgütleri başta olmak üzere toplumun her kesiminden ve dünyadan gelen tepkiler üzerine hükümet önergeyi geri çekmek zorunda kalmıştı. O dönem çocuklara yönelik istismarı meşrulaştırmayı ve çocuk yaşta, erken ve zorla evlendirmelerin önünü açmayı hedefleyen bu önergeye, milyonlarca kadınla birlikte karşı çıkmıştık.

2016’dan bu yana yayınladığımız sayısız bildiride belirttiğimiz üzere böyle bir düzenleme Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları ve kadın hakları ile ilgili sözleşmelere ve Anayasa’ya aykırıdır, çocuk istismarcılarına af konusu tekrar tekrar gündeme getirilmemelidir!

Çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarıyla mücadele etmek, çocuk yaşta zorla evlendirmeleri önleyecek düzenlemeler getirmek, kadın ve kız çocuklarının kazanılmış yasal haklarını korumak devletin sorumluluğudur. Kız çocuklarının tüm haklarını ihlal etmeye yönelik bu hükmün gündeme getirilme olasılığına karşı yetkilileri uyarıyoruz, böyle girişimler varsa derhal ve bir daha asla gündeme getirilmemek üzere vazgeçilmelidir.  Çocuk istismarı affı basına yansıdığı gibi yargı paketinde yer alıyorsa derhal çıkartılmalı, çocuk ve kadın haklarının Meclis eliyle gasp edilmesinin önüne geçilmelidir. Tüm kadınları, bu meselenin takipçisi olmaya çağırıyoruz.

Nafaka Hakkı Kadın Platformu – TCK 103 Kadın Platformu

İmzalayanlar:

  1. Adalar Vakfı Kadın Çalışma Grubu
  2. Adana Büyükşehir Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi
  3. Adana Kadın Platformu
  4. Adıyaman Anadolu İş Kadınları Derneği
  5. Aka-Der Kadın Faaliyeti
  6. Akdam- Adana Kadın Dayanışma Merkezi ve Sığınmaevi Derneği
  7. Almanya Göçmen Kadınlar Birliği
  8. Altınoluk Demokrasi Platformu Kadınları
  9. Ankara Feminist Kolektif
  10. Ankara Kadın Platformu
  11. Antakya Kadın Dayanışması
  12. Antalya Feminist Kolektif
  13. Antalya Kadın Danışma Merkezi ve Dayanışma Derneği
  14. Antalya Kadın Platformu
  15. Atakent Mahallesi Kadın Meclisi
  16. Avrupa Kadın Lobisi Türkiye
  17. Aydın Kadın Efeler Derneği
  18. Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi
  19. Bağımsız Kadın Derneği Mersin
  20. Başkent Kadın Platformu
  21. Bilgi Kadın
  22. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği
  23. BPW Türkiye – İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu
  24. Buca Evka-1 Kadın Kültür Ve Dayanışma (Bekev)
  25. CEİD – Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği
  26. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği
  27. Çağdaş Hukukçular Derneği Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışma Grubu
  28. Çanakkale El Emeğini Değerlendirme Ve Kadın Danışma Merkezi -Elder
  29. Çiğli Evka-2 Kadın Kültür Derneği (Çekev)
  30. Çiğli Kadın Platformu
  31. Datça Kadın Girişimi
  32. Demir Leblebi Fanzin
  33. Demir Leblebi Kadın Derneği
  34. Demokratik Kadın Hareketi
  35. Deniz Yıldızı Kadın Dayanışma Derneği
  36. Denizli Kadın Platformu
  37. Dicle Amed Kadın Platformu
  38. Didim Kibele Kadın Yardımlaşma Dayanışma Derneği
  39. Dikili Kadın Platformu
  40. Disk Kadın Komisyonu
  41. Diyarbakır İş Kadınları Derneği
  42. Doğu Güneydoğu İş Kadınları Derneği (Dogünkad)
  43. Dünya Kadın Yürüyüşü Türkiye Koordinasyonu
  44. Edirne Çocuk Hakları Derneği
  45. Edirne Kadın Merkezi Danışma Derneği (Ekamader)
  46. Edremit Demokrasi Platformu Kadınları
  47. Ege Kadın Buluşması Platformu
  48. Ege Kadın Dayanışma Vakfı
  49. Ekmek ve Gül
  50. Elektrik Mühendisleri Odası Kadın Komisyonu
  51. Engelli Kadın Derneği – Enkad
  52. Erktolia
  53. Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği
  54. Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği
  55. Eşit Yaşam Derneği
  56. EŞİTİZ – Eşitlik İzleme Kadın Grubu
  57. Eşitlik Koalisyonu Kadın Grubu
  58. Eşitlik ve Adalet İçin Kadın Grubu
  59. Eşitlik, Adalet, Kadın Platformu
  60. Ev Eksenli Çalışan Kadınlar Çalışma Grubu
  61. EVKAD Adana
  62. FeminAmfi
  63. Femin Art Uluslararası Kadın Sanatçılar Derneği
  64. Fethiye Çocuk İstismarını Önleme Derneği  
  65. Fethiye Kadın Danışma Dayanışma Derneği
  66. Fethiye Kadın Platformu
  67. Filmmor Kadın Kooperatifi
  68. FKF’li Kadınlar
  69. Foça Barış Kadınları
  70. GEN-DER Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi
  71. Giresun Cumhuriyet Kadınları Derneği
  72. Giresun Kadın ve LGBTI Platformu
  73. Göz Altında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu
  74. Göztepe Dayanışması L’animo Kadın Grubu
  75. Gülsuyu Gülensu Kadın Dayanışma Evi Derneği
  76. Günebakan  Kadın Derneği
  77. Halkevci Kadınlar
  78. HDK Kadın
  79. Havle Kadın Derneği
  80. Hevi LGBTİ Derneği
  81. IAW – International Alliance of Women
  82. İHD Ankara Şube Kadın Komisyonu
  83. İlerici Kadın Derneği, Antalya
  84. İlerici Kadınlar Meclisi
  85. İmece Ev İşçileri Sendikası
  86. İRİS Eşitlik Gözlem Grubu
  87. İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği
  88. İzmir Amargi
  89. İzmir Bağımsız Kadın İnisiyatifi
  90. İzmir İnsan Hakları Derneği Kadın Komisyonu
  91. İzmir Kadın Dayanışma Derneği
  92. İzmir Kadın Kuruluşları Birliği
  93. İzmir Kadın Platformu
  94. Kadav – Kadınlarla Dayanışma Vakfı
  95. Ka-Der – Kadın Adayları Destekleme Derneği
  96. Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi
  97. Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu
  98. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu
  99. Kadın Çalışmaları Derneği
  100. Kadın Dayanışma Vakfı
  101. Kadın Dayanışması
  102. Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG)
  103. Kadın Emeği Derneği
  104. Kadın Emeği Kolektifi
  105. Kadın Haklarını Koruma Derneği Genel Başkanlığı
  106. Kadın Koalisyonu
  107. Kadın Meclisleri
  108. Kadın Özgürlük Meclisi
  109. Kadın Savunma Ağı
  110. Kadın Yazarlar Derneği
  111. Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği
  112. Kagider – Türkiye Kadın Girişimciler Derneği
  113. Kahdem – Kadınlara Hukuki Destek Merkezi
  114. Kahramanmaraş Kadın Girişimciler Derneği
  115. Kampüs Cadıları
  116. KAOS GL Derneği
  117. Kapadokya Kadın Dayanışma Derneği
  118. Kapatılan VAKAD’ın Emekçileri
  119. Karadeniz İlleri Kadın Platformu Trabzon Derneği
  120. Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği
  121. Karya Kadın Derneği
  122. Kayseri Kadın Dayanışma Derneği
  123. Kazdağlı Kadınlar
  124. Kazete Bağımsız Kadın Gazetesi
  125. Kazeteder – Kadın Erkek Eşitliği Derneği
  126. KEFA – Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar Grubu
  127. KESK Kadın Meclisi
  128. Keskesor  LGBT
  129. Kırkyama Kadın Dayanışması
  130. Kırmızı Biber Derneği
  131. Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
  132. Kocaeli Kadın Platformu
  133. Koza Kadın Derneği
  134. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması
  135. Kuşadası Kadın Dayanışma Platformu 
  136. Lambda İstanbul
  137. Lezbiyen Biseksüel Feministler  
  138. Lotus Kadın Dayanışma ve Yaşam Derneği
  139. Mardin Ortak Kadın ve İşbirliği Derneği
  140. Mardin Şahmeran Kadın Platformu
  141. Menteşe Kent Konseyi Kadın Meclisi
  142. Mersin 7 Renk LGBT Derneği
  143. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
  144. Mor Çetele
  145. Mor Dayanışma
  146. Mor Pusula
  147. Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği
  148. Muamma LGBTI+ Derneği
  149. Muğla Emek Benim Kadın Derneği
  150. Muğla Kadın Dayanışma Grubu
  151. Nar Kadın Dayanışması 
  152. Ordu Kadını Güçlendirme Derneği
  153. Özgür Genç Kadın
  154. Özgür Renkler Derneği
  155. Pembe Hayat LGBTT Derneği
  156. Pir Sultan Abdal 2Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Kadın  Komisyonu
  157. Sacayak Sosyal Eşitlik Derneği
  158. Samandağ Kadın Dayanışma Derneği
  159. Sil Baştan Kadına Yönelik Şiddet ve Çocuk İstismarıyla Mücadele Derneği
  160. Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği
  161. SODA – Sosyal Dayanışma Ağı
  162. Sosyalist Kadın Meclisleri
  163. SPOD – Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği 
  164. Şiddetsizlik Merkezi’nden Kadınlar
  165. TJA – Tevgera Jinen Azad- Kadın Özgürlük Hareketi
  166. TMMOB İstanbul Kadın Komisyonu
  167. TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubu
  168. TODAP – Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği Kadın Komisyonu
  169. Toplumcu Kadın Psikologlar
  170. Trabzon Demokratik Kadın Platformu
  171. Trabzon Eşitlik İnisiyatifi
  172. Trabzon Ev Eksenli Çalışan Emek Sensin Kadın Derneği
  173. TTB Kadın Hekimlik Kadın ve Sağlığı Kolu​
  174. Türk Kadınlar Birliği
  175. Türk Kadınlar Konseyi
  176. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği
  177. Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı
  178. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu
  179. Türkiye Soroptimist Kulüpleri Federasyonu
  180. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği
  181. Uçan Süpürge
  182. Uluslararası Göçmen Kadınlar Dayanışma Derneği
  183. Ulusötesi Kadın Konuları Merkezi Derneği
  184. Umutlu Kadınlar
  185. Üniversiteli Kadın Kolektifi
  186. Van Ahtamar Kadın Platformu
  187. Yaka Koop – Yaşam Kadın Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi
  188. Yaşam Evi Kadın Dayanışma Derneği
  189. Yaşam Kadın Merkezi Derneği
  190. Yaşamda Kadın ve Sanat Derneği
  191. Yeni Demokrat Kadın
  192. Yeniyol’dan Kadınlar
  193. Yeryüzü Kadınları
  194. Yeşil Feministler  
  195. Yoğurtçu Kadın Forumu
  196. Zeytin Kadın Kooperatifi
  197. 17+ Alevi Kadınlar

Ekvador: Kitle seferberliğinin büyük zaferi. IMF’nin dayattığı 883 sayılı kararname geri çekildi

0

Ekvador’da 11 gündür süren kitlesel isyanın ardından Lenin Moreno hükümeti, IMF ile kararlaştırılan kemer sıkma programını başlattığı 883 sayılı kararnameyi iptal etmek zorunda kaldı.

Sokağa dökülen Ekvador halkı, dünya halklarına müthiş bir örnek sundu: Halklara karşı kemer sıkma politikası uygulayan IMF’nin ve hükümetlerin mücadeleyle yenilebileceğini gösterdi.

13 Ekim Pazar gecesi başkent Quito’nun merkezinde toplanan binlerce yerli, işçi, öğrenci ve de halk kesimleri, kararnamenin geri çekilmesini kutladı. Dile kolay: Geride en az 10 ölü, yüzlerce yaralı ve gözaltı bırakan kitle seferberlikleri ve güvenlik güçleriyle sert çatışmalar sonucunda, patron yanlısı hükümet ve IMF ağır bir yenilgi aldı. Yerli Halklar Konfederasyonu’nda (Conaie) temsil bulan yerlilerin önderlik ettiği kısmi bir halk ayaklanması yaşandı.

Kitle seferberliği ilk büyük zaferini elde etti: Polis/asker baskısına meydan okudu, “olağanüstü hal” ve “sokağa çıkma yasağını” yendi. Hükümet Quito’yu kontrol altına alamadı. Sert meydan muharebesinde güvenlik güçleri; yerli halkın, işçilerin ve gençlerin oluşturduğu toplanma noktalarını dağıtmayı başaramadı.

Sonunda Lenin Moreno geri adım atmak zorunda kaldı. 883 sayılı kararname, IMF’nin 4,3 milyar dolarlık yeni bir kredi sağlaması karşılığında benzine %123 zam öngörüyordu. Kredinin koşulu; emekçi ve yerli halka yeni bir kemer sıkma paketi dayatılmasıydı. Ayrıca, iptal edilip edilmediği henüz net olmayan, birtakım esnek çalışma tedbirleri de içeriyordu.

Halk isyanı, ve yerlilerin ve emekçilerin genel grevi, Lenin Moreno’nun patron yanlısı hükümetini ve IMF’yi köşeye sıkıştırdı. Binlerce insan barikatlarda “IMF defol! Lenin Moreno defol!” diye haykırıyordu. Hükümet Guayaquil’e kaçtı. Bir iktidar boşluğu oluştu. Bir devrimci kriz. İkili iktidar unsurları ortaya çıktı: Bir yanda zayıflamış Lenin Moreno, diğer yanda sokaklardaki halk. Hükümetin istifa etmesini ve Conaie, FUT (İşçilerin Birleşik Cephesi adlı sendika konfederasyonu) ve diğer kitle örgütlerinden oluşan bir aşağıdakilerin hükümetinin iktidara gelmesini talep etmenin koşulları mevcuttu. Tüm dünyada paylaşılan videolardan birinde bir yerli şöyle bağırıyordu: “Bizim bu ülkeyi yönetebilecek liderlerimiz var.” Ancak liderler bu talebi ileri sürmedi. Eski Cumhurbaşkanı Correa, isyandan faydalanarak “yeni seçim” önerisinde bulundu. Correa’nın önceki hükümeti -ki zamanında Lenin Moreno onun yardımcısıydı- aynen Lula, Chavez/Maduro, Daniel Ortega veya Kirchnerler gibi çifte söylemli hükümetlerden biriydi. Bu önerisi protestocular arasında ses getirmedi, çünkü Correa ve Lenin Moreno zamanında IMF anlaşmalarını, dış borcu ve ekonominin dolarizasyonunu kabullenmişti.

Lenin Moreno hükümetinin devrimci bir isyanla yıkılmasından korkan emperyalizm ve Vatikan sürece müdahale etti. BM ve Başpsikoposluk temsilcileri “diyalog masası”nda yerlerini aldı.

883 sayılı kararname geri çekildi, ancak “çok partili bir komisyon”un “yeni bir kararname” hazırlamasına karar verildi. Hükümet ve burjuvazi, çeşitli kemer sıkma tedbirlerini geçirmeye çalışacaktır. Fakat hükümet çok zayıf durumda. Kriz aşılmış değil ve kitleler ilk zaferlerini tattı.

Söz konusu müzakerelerde Conaie ve FUT liderliklerinin taviz vermesi tehlikesi mevcut. Bu nedenle yerlilerin, işçilerin ve öğrencilerin seferberlik hali sürmeli ve halka karşı herhangi bir kemer sıkma tedbirinin geçmesine izin verilmemeli. Esnek çalışma gibi tedbirlerin iptali sağlanmalı, tüm gözaltılar serbest bırakılmalı, protestoculara soruşturma açılmamalı ve polis/asker baskısı nedeniyle yaşanan ölümlerin sorumluları yargılanmalı. Tabanda, meclislerde, Conaie ve diğer örgütlerin liderlerinin tabana danışmadan hiçbir anlaşmaya imza atmaması talep edilmeli. Eylemlerde gündeme gelen talepleri yükseltmeleri istenmeli. İlk olarak, IMF defolmalı. Ayrıca düzmece dış borç iptal edilmeli; IMF’den tamamen kopularak yerlilerin, işçilerin ve halkın alternatif ekonomik planı oluşturulmalı; Ekvador’un petrol ve diğer doğal kaynaklarını yağmalamak isteyen çokuluslu şirketler ülkeden kovulmalı; ve tüm kaynaklar yerlilerin ve emekçilerin hizmetine koşulmalı.

Yerliler, işçiler, öğrenciler ve halk kesimleri Latin Amerika’nın ve tüm dünyanın halklarına müthiş bir mücadele örneği sundu. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler Ekvador halkının IMF ve patron yanlısı Lenin Moreno hükümetine karşı kazandığı zaferi selamlıyoruz. Ekvador’daki ilk büyük zaferin pekişmesi ve daha da ilerlemesi için bu mücadele deneyimine destek ve dayanışma çağrımızı yükseltiyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

13 Ekim 2019

Monarşi defol, yaşasın Katalan Cumhuriyeti!

0

2017’de, Katalonya’da bağımsızlık referandumu gerçekleştirilmesini organize eden hükümet temsilcileri ve sivil toplum örgütü liderleri, İspanya devleti tarafından toplam 100 yıl hapis cezasına çarptırıldı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya seksiyonu Enternasyonalist Mücadele konuya ilişkin bir bildiri yayımladı.

Cezalara ve baskıya karşı: Genel Grev için bir mücadele planı!

2017 yılının Eylül ayındaki olaylar, gösteriler ve kararlardan, 1 Ekim 2017 bağımsızlık referandumdan, arkasından 3 Ekim 2017’de gerçeklesen genel grevden ve yaklaşık iki yıllık tutuklu yargılanma süreçlerinden sonra İspanya Devleti Yüksek Mahkemesi 12 Katalan siyasetçi ve sivil toplum örgütü liderini anayasaya aykırı ayrılıkçılık, kamu malini kötüye kullanma ve devlet kurumlarına itaatsizlik suçlarına dayanarak toplam 100 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bu ceza o dönemde bağımsızlık mücadelesine katılan tüm halka karşı verilmiştir. Bu devletin, yargı organı kanalıyla 1 ve 3 Ekim’de halk hareketini durdurmak sergilediği şiddet ve acizliğin sonucu aldığı siyasi yenilgiye örnek bir ceza vermek istemesidir.

Bu cezalara verilecek yanıt Katalonya’daki durumun anahtarıdır. ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Solu), hükümeti ve cezalara verilecek tepkiyi kontrol altına almak amacıyla beklenen erken seçimlere yoğunlaşmış durumda ve güçlü konumundan faydalanarak cumhuriyet ve referandumdan süresiz olarak vazgeçme karşılığında PSOE ile pazarlık masasına oturmayı umuyor. Ancak bu plan, tüm organlarını Katalonya’ya karşı etkin bir planın hizmetine sokan ve bu plan kapsamında Guardia Civil (Sivil Muhafızlar) Genel Müdürü’nün utanç verici ve kışkırtıcı ifadelerine olanak tanıyan İspanya Devleti duvarına tosluyor. JxCat (Katalonya için Birlik) ise seçimleri reddediyor, muhtemelen dâhil olduğu post-birleşimci partilerin son kez elinde tuttuğu Generalitat (Katalan Özerk Hükümeti) Başkanlığına tutunuyor ve çözüm olarak ERC’den Roger Torrent’in başkanlığındaki Katalan Parlamentosunu öne çıkaran ve devlet kurum ve kanalları üzerinden sürdürülecek bir “demokratik meydan okuma” öneriyor: Yani aynı tas aynı hamam devam ediyor ve mücadeleyi ilerletmek adına hiçbir adım atmıyor.

Peki ya kitleler? 1 ve 3 Ekim tarihlerini toprağa gömerek birkaç yıl öncesine geri dönmekle ve Katalan Cumhuriyeti için mücadeleyi sembolik demeçlere hapsetmekle yetinebilecek miyiz? Siyasi mahkumların özgürlüğü ve sürgündeki liderlerin geri dönüşü için verilen mücadele kendi kaderini tayin etme hakkı ve Katalan Cumhuriyeti’nden feragat etme pahasına olmamalı. Ayrıca sözümüzden dönersek İspanya Devleti’nin Katalan halkına yönelik zulüm ve baskılarını gevşeteceğine inanıyor muyuz? Ekim 2017’nin tereddüt ve ihlalleri rejimi durdurmadı; sadece mevcut ERC ve JxCat önderliklerinin sınırlarını belirledi.

Sağın üç büyükleri PP (Halk Partisi), C’s (Vatandaşlar) ve Vox (Ses) —eski İspanya Başbakanı José María Aznar’ın da söylemiş olduğu gibi— bağımsızlık hareketini tavizsiz bir şekilde ezerek tamamen yenilgiye uğratmak istiyor. Baskının hareketi tasfiye etmek için yeterli olmayabileceğini düşünen PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ise hareketi politik yenilgiye uğratmak, yani bağımsızlıkçı siyasi önderliğin önemli bir kesimini monarşist özerk çerçeveye çekerek bağımsızlık hareketini demoralize etmek ve etkisiz hale getirmek gerektiğini düşünüyor. Bu amaç doğrultusunda bağımsızlık hareketini tehdit etmek ve nihayetinde müzakere masasına oturtmak adına 12 lideri devletin rehinelerini olarak elinde tutmak işine geliyor. Buna rağmen Sánchez’in 155. maddeyi yeniden uygulamaya geçirme tehdidi, PSOE’nin İspanya Devleti’nin ve IBEX 35 (Madrid Borsası Endeksi)’in hizmetinde olan bir monarşik rejim partisi olduğunu bir kez daha kanıtlamış oluyor. 10 Kasım’da gerçekleşecek İspanya Genel Seçimlerinin tekrarı ve rejimin çaresiz bir şekilde bu seçimlere bel bağlaması büyük ölçüde PSOE’nin baskılarından kaynaklanıyor, çünkü rejimin içinde bulunduğu krizi göz önüne alırsak PSOE Katalonya’ya saldırmak için birleşik ve güçlü bir İspanyol hükümetine ihtiyaç duyuyor. Devlet ve devletin baskı, yargı ve medya aygıtları da bu gidişatı doğruluyor.

CDR (Cumhuriyeti Savunma Komiteleri)[1] ve çeşitli taban örgütlerine üye 9 bağımsızlıkçı aktivistin gözaltına alınması ve yedisinin 23 Eylül’den bu yana tutuklu olması aslında halk olarak hepimizin yargılandığının ve yükselen baskının çapının İspanya Devleti’nin aksettirdiğinden çok daha geniş olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum aynı zamanda bağımsızlık hareketinin belirli bir sektörünün kriminalizasyonu kampanyasıdır. Aynı gün iki bağımsızlıkçı sol militanının Mossos d’Esquadra (Katalan Kolluk Kuvvetleri) tarafından gözaltına alınması ve Yüksek Mahkeme kararı ertesinde gerçekleşebilecek seferberlikler için yeni baskı araçlarının uygulamaya konulacağının ilan edilmesi tüm baskı organlarının bu sürecin kilit noktasına saldırdığını gösteriyor: sokak seferberlikleri ve taban örgütlenmeleri.

Bu nedenle Yuksek Mahkeme’nin ceza kararına verilecek tek gerçek cevap seferberliği yeniden inşa etmektir. JxCat ve ERC’nin önderliklerini aşmamız, öne sürdükleri “stratejik bağımsızlık cephesi” söylemlerinin altında yatan devletle olası tüm çatışmalardan kaçınma ve bizleri frenleyerek yenilgiye sürükleme niyetlerini ifşa etmemiz hayati önem taşımaktadır. 18 Ekim için yapılan yeni genel grev çağrısıyla bir mücadele planı oluşturmalıyız. Tabandan örgütlenmeli ve 17 Ekim’in ortaya çıkardığı en dinamik örgütlenmeler olan CDR’leri yeniden inşa etmeli ve güçlendirmeliyiz. Ayrıca pek çok tarihsel anda olduğu gibi 2017’de de grev ve işgaller gerçekleştirerek kilit rol oynamış olan öğrenci meclisleri ve sokak seferberliklerinin yükseltilmesi için de çabalamalıyız. Genel grev çağrısı yapan sendikal ve politik örgütler ve hareketler olarak 3 Ekim (Genel Grev) Platformu’na ivme kazandırmalıyız.

Sola, işçi sınıfına ve emekçilere doğru bir dönüşe ihtiyacımız var. Tabanı genişletmek, ERC’nin dediğinin aksine PSOE ile işçi sınıfına ve halka karşı yapılan bir anlaşma değildir. Tabanı genişletmek Aragonés Yasa Tasarısı’nın[2] öngördüğü gibi daha fazla özelleştirmeye kapı açmak değildir. İşçi sınıfının büyük bir kesimi Katalan Cumhuriyeti için verilen mücadelenin parçası değilse bunun nedeni mücadelenin önderliğinin —JxCat ve ERC— kamu hizmetlerinde sert özelleştirmeler ve kesintileri uygulayan yönetimle aynı olması ve işçi ve emekçilerin bu önderliğin sundugu cumhuriyetten kazanacak hiçbir şeylerinin olmamasıdır. Tabanı genişletmek, işçi sınıfı ve emekçi sektörlerin maruz kaldığı ciddi eksiklikleri gidermek için sağlam bir taahhüt oluşturmaktır. Bu aynı zamanda bağımsızlık hareketinin bastırılmasının, bu rejimin sütunlarını sorgulayan herhangi bir muhalefet veya mücadele hareketini bastırmanın öncüsü olduğunu da anlamaktır. Bugün 19 kişiyi hapseden ve binden fazla kişiyi suçlayan baskı, yarın daha fazla kemer sıkma ve tasarruf planını uygulamaya koymak için de kullanılacaktır. Bu nedenle Katalan işçi sınıfı olmadan Katalan Cumhuriyeti olamayacağı açıktır. Ve sola dönüş olmazsa bu cumhuriyet kararlı ve istikrarlı olmayacaktır.

Aynı şekilde, Katalan Cumhuriyeti için işçi sınıfını kazanmak –cumhuriyetin tarihsel kökenlerini de düşünürsek— İspanya Devleti’nin geri kalanında bulunan ve Altsasu gençlerinin mahkûm edilmesi[3] veya SAT (Endülüs İşçi Sendikası) üyelerinin uğradıkları zulüm[4] gibi olaylarda açıkça görüldüğü üzere Franco’nun mirasçısı güncel rejimin mağduru diğer işçi ve halklarla dayanışma köprüleri inşa etmenin en doğrudan kanalıdır. Ve bu dayanışma olmaksızın İspanya Devleti’nin saldırmak için hep bir şansı olacaktır. 1978’in monarşik rejimini sona erdirmek için tüm işçi ve halkların Katalan Cumhuriyeti için verilen mücadeleye eşlik etmesi şarttır.

Katalan Cumhuriyeti için bir hareket ve örgütlenme inşa etmek, emekçileri sefalete sürükleyen kapitalist sistemi kıran ve devleti yıkan bir alternatif geliştirmek anlamına geliyor. CUP-CC (Halk Birliği Adaylığı- Kurucu Çağrı) bu yeniden yapılanmanın bir motoru olabilir mi? Bunun gerçekleşmesi ve Katalan hükümetine imtiyaz vermeyen, emekçilerden yana olan kararlı bir yol izlenmesi için mücadele ediyoruz. Bunun için —16 Mart’ta Madrid’de yapılan gösterilerde olduğu gibi— ülke çapında kapitalizm, devlet baskısı ve Monarşi karşıtı ve halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan eylemler ve örgütlerden oluşan platformlarla ortaklaşan daha geniş bir güçler topluluğu için uğraşmalıyız. Parçası olduğumuz CUP-Por la Ruptura (CUP-Kopuş için) koalisyonunun 10 Kasım seçimlerinde adaylığını sunması, rejimi devirmek için gerekli olan sınıf politikası referansının inşa edilmesi ve kopuş mücadelesi için önemli bir adımdır.

Hareketi ve seferberliği yeniden canlandıralım!
Siyasi tutuklulara özgürlük, sürgünlere geri dönüş hakkı ve tüm süren davaların düşmesi: AF!
Baskıya ve hukuki cezalara karşı: Mücadele planı ve genel grev!

Aragon Yasa Tasarısı’na geçiş yok!
İşçi ve emekçilerin Sol alternatifini inşa edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) İspanya Seksiyonu Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internationalista)

14/10/2019


[1] Katalonya genelinde mahalle ve yerleşim yeri bazında Katalan Cumhuriyeti’ni savunma amacıyla ortaya çıkan sivil halk inisiyatifindeki taban örgütlenmeleri, ç.n.

[2] Tüm kritik kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini öngören yasa tasarısı Katalan Parlamentosu’na Katalonya Ekonomi ve Finans Bakanı Pere Aragonés tarafından sunulduğu için Aragonés Yasa Tasarısı (Ley Aragonés) olarak adlandırılıyor, ç.n.

[3] 2016 yılı Ekim ayında Bask Bolgesi’nin Altsasu şehrinde 5 genç ve Guardia Civil (Sivil Muhafızlar) arasında çıkan kavga sonucu başlayan ve hukuk ihlalleriyle dolu yargılama süreci sonucunda gençlerin 888 gün hapse mahkum edilmesi, ç.n. 

[4] SAT’ın 600’den fazla üyesi devlet tarafından para veya hapis cezası istemiyle açılan soruşturmalar nedeniyle “adalet” savaşı veriyor. Sendikanın tutuklu pek çok üyesi var, ç.n.

Yaşasın Ekvador halkının kitlesel ayaklanması!

0

IMF dayatmaları sonucu, Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno akaryakıt fiyatlarını serbest bıraktı ve işçi hakları aleyhine tedbirler hayata geçirdi. Başkent Quito, Guayaquil ve ülkedeki diğer şehirlerde kitlesel gösteriler gerçekleşti. Köşeye sıkışan hükümet, “olağanüstü hal” ilan edip acımasız bir polis baskısı başlattı ve orduyu sokağa çıkardı.

Dizelin litresinin 36 sentten 56 sente yükselmesi, Ekvador’daki isyanı tetikleyen unsur oldu. Geçmişte devlet akaryakıtı sübvanse ediyorken, IMF bu politikanın sona ermesini istedi. Ayrıca, 4.3 milyar dolarlık yeni kredi karşılığında çalışma mevzuatına yönelik saldırılar talep etti. Ekonomi dolarize olmuş durumda ve ücretler dondurulmuş olduğundan, yakıt zammı elbette ulaşım ücretlerinde artış (nitekim ulaşıma zam geldi) ve kitlelerin bütçesini etkileyen temel ihtiyaç maddelerinin pahalanması anlamına geliyordu. Hükümet ayrıca, ücretli izin günlerinde azalma, 12 ay süreli iş sözleşmeleri ve sözleşmeli devlet işçilerinin maaşlarında %20’lik kesinti açıkladı.

Bu nedenle, 3 Ekim Perşembe ve 4 Ekim Cuma günleri, yalnızca ulaştırma sektöründeki şoförler (ki büyük bir kısmı aracının sahibidir) grev çağrısı yaptığı halde, tüm ülke felç oldu. Bizzat hükümet, her düzeydeki eğitim faaliyetinin askıya alındığını ilan etti; çoğunluğu şoförler ve öğrenciler olmak üzere binlerce kişi sokağa inerek cadde ve sokakları kesti; yerliler binlerce kişilik kortejlerle Quito’ya doğru yürüyüşe geçti.

Memleket İttifakı çöktü

Moreno, iktidar yanlısı Memleket İttifakı (Alianza PAIS) hareketi adına girdiği 2017 genel seçimlerinde cumhurbaşkanı seçilmişti. Moreno bunun öncesinde, sahte “21. yüzyıl sosyalizmi” hükümetlerinden birinin başında olan Rafael Correa’nın başkan yardımcısıydı. Hükümetin halk karşıtı ve baskıcı önlemlerine karşı yükselen kitle direnişi karşısında, Belçika’da yaşayan ve yolsuzluk suçlamasıyla kovuşturulan Correa yeniden başkan adayı olmamaya karar verdi ve Lenin Moreno’nun adaylığını desteklediğini açıkladı. Moreno ise göreve gelmesinden birkaç ay sonra selefinin çizgisinden koptu, sağcı muhalefet kesimleriyle masaya oturdu ve Correa’nın bıraktığı büyük dış borç konusunda IMF’yle anlaşmaya varmaya çalıştı.

Kitle seferberliği dinmiyor

Ortak bir basın toplantısında, Conaie (yerlilerin ulusal çaplı örgütü), Halk Cephesi (çeşitli kitle örgütlerinin ittifakı; liderliği büyük ölçüde Maoist) ve FUT (ülkedeki en önemli sendika konfederasyonu olan Birleşik İşçi Cephesi), hükümetin aldığı önlemlerin halk karşıtı olduğunu ve yalnızca işadamlarına ve bankalara fayda sağladığını açıkladı; grev, kitle gösterisi ve yol kesme eylemlerine girişti.

Öte yandan, ulaştırma sektöründeki şoförler her ne kadar bilet ücretlerinde artış karşılığında grevi sonlandırsa da, yerliler kitlesel bir biçimde yol kesme eylemlerine başladı. 6 Ekim Pazar günü yol kesme eylemlerini müdahaleye kalkan 47 asker ve 5 polis, öfkeli eylemciler tarafından tutuklandı. Hükümet, asker ve polislerin serbest bırakılması konusunda pazarlık yaptığını belirtti; ancak ekonomik tedbirlerini gözden geçirmeye yanaşmadı. Bu tutum, Quito’yu işgal eden yerli eylemlerini iyice radikalleştirdi; bu da cumhurbaşkanını başkentten kaçmaya ve hükümeti Guayaquil’e taşımaya mecbur bıraktı. Dolayısıyla fiili olarak ikili iktidar hali ortaya çıktı: Başkenti felç etmiş olan yerli, işçi ve halk örgütleri ile Guayaquil’de bulunan hükümet.

Ekvador halkının isyanı, halkları hileyle oluşturmuş bir borcu geri ödemeye zorlamak için Lenin Moreno gibi yoz ve teslimiyetçi hükümetlerden faydalanan IMF’nin planlarına karşı bir isyandır. Ekvador’un yoksul ve emekçi kesimleri, bu planları alt etmek ve daha fazla ıstırabı engellemek için gerekli tüm imkânlara sahip. FUT gibi önemli kesimler, “Ne Lenin Moreno, ne de Correa” sloganını yükseltiyor! Liderliklerin tutarlı olması, tabanda kararlaştırılan grevleri, eylemleri ve yol kesmeleri tereddüt etmeksizin sürdürmesi ve giderek bir yerli, işçi ve halk hükümeti kurma perspektifine yönelmesi elzem.

Ekvador: IMF’nin kemer sıkma politikasına karşı halk isyanı

0

Ekvador Devlet Başkanı Lenin Moreno, IMF ile anlaşarak benzin fiyatını serbest bıraktı. Quito, Guayaquil ve ülke genelinde kitlesel gösteriler gerçekleşti. Patron yanlısı, sözde “ilerici” hükümet, Ekvador halkına acımasız bir kemer sıkma programı dayatılması şartıyla, IMF ile anlaşma imzaladı.

Hükümet benzine zam yaptı, çalışma reformu gerçekleştirdi, ve işçilerin ve halk kesimlerinin yaşam standartlarını etkileyen başka önlemleri hayata geçirdi.

Ekvador’da gerçek bir halk isyanı yaşanıyor. Sokaklarda binlerce kişi polis baskısına karşı direniyor; kemer sıkma politikasına son verilmesini talep ediyor ve kemer sıkmacı hükümete doğrudan meydan okuyor. Halkın taleplerine verilen yanıt; polis baskısı ve demokratik özgürlükleri kısıtlayan bir “olağanüstü hal” ilanı oldu. Ülkede hareket özgürlüğü iki ay boyunca sınırlandırıldı ve güvenlik orduya teslim edildi.

Ancak sendika ve kitle örgütleri genel grev çağrısı yaptı ve halk şu an sokaklarda.

Bütün büyük şehirler felç halde; binlerce kişi greve katıldı ve Lenin Moreno hükümetinin acımasız kemer sıkma politikasını reddederek sokaklara döküldü.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak biz, Ekvador emekçileri ve halk kesimleriyle en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağrısında bulunuyoruz.

Kahrolsun IMF’nin yeni kemer sıkma politikaları!

Yaşasın Ekvador halkının kitlesel ayaklanması!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

4 Ekim 2019

İDP bildirisi: Suriye harekâtı bölge halklarının çıkarına değildir! Sınır ötesi operasyona hayır!

0

1. Türkiye hükümeti ve parlamentosu, Silahlı Kuvvetleri uzun erimli bir çatışma için Kuzey Doğu Suriye’ye gönderme kararı aldı. Bu çevrelere yakın yorumcular bunun sadece sınırlı bir “güvenli bölge” yaratmaya değil, “terörist” olarak kabul edilen ve PKK ile ilişkilendirilen YPG/PYD güçlerinin tamamen tasfiyesine yönelik olduğunu bildiriyorlar. Aynı yorumcular bu operasyonun Türkiye’nin “beka” sorununu halletmeye yönelik ve Suriye’nin 35-40 kilometrelik kuzey kısmıyla sınırlı kalmayacak uzun süreli bir harekât olacağı üzerinde birleşiyorlar.

2. Öncelikle belirtelim ki, biz Türkiye’ye dışardan yönelik saldırıların yarattığı bir beka sorununun olduğuna inanmıyoruz. Ülke bir işgal tehdidi altında değildir ve kaldı ki öylesi bir durumda Türkiye halkları ülkelerini, kendi yaşam alanlarını savunmaya muktedirdir. Yoktan yaratılmış zahiri bir “Türkiye’nin bölünmesi tehlikesi” adına dış ülkelerdeki halkların üzerine yönelik bir saldırı ülkenin bağımsızlığına değil, tam tersine emperyalizme olan bağımlılığının güçlenmesine katkıda bulunur, bulunacaktır.

3. Bu harekât Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir bataklığa doğru sürüklemekte ve emperyalist/yayılmacı güçlerin planlarında kullanılacak bir piyon haline dönüştürmektedir. Bu güçler Suriye, onun halkları ve zenginlikleri üzerinde kıyasıya bir çatışma içindedir ve Türkiye’yi taşeron bir ülke olarak kullanmaktadırlar. Hepsi “Türkiye’nin güvenlik sorununu anlayışla karşılamakta”, yani onu bu harekât için kışkırtmakta, “önünü açmakta” ve harekâtın sınırlarını bizzat kendileri belirlemekteler. Hatta bu yolda şimdiye kadar kullanmaya çalıştıkları yerel güçleri feda edebilmektedirler. Türkiye, Suriye halkları üzerindeki bu haince oyundan derhal geri çekilmelidir.

4. Türkiye’nin bu oyuna çekilebilmesinin esas nedeni, yoktan var edilen beka sorunu değil, dağılma tehlikesi yaşamakta olan Tek Adam rejiminin temelinde yatan ve sahte bir “milliyetçilik” söylemi altında gizlenmeye çalışılan ırkçı, şoven ve yayılmacı karakteridir. Kendini ayakta tutabilmesinin yolu ülkede şoven bir hezeyan yaratmaktan geçmektedir. Planlanan harekât ülkeyi dış güçlere karşı savunma eylemi değil, halkları birbirine kırdırmayı içeren bir işgal girişimi niteliği taşıyacaktır. Türkiye halklarının bekası, başka ülkelerdeki halklarla savaştan değil, tüm halkların kendi kaderlerini özgürce ve demokratik koşullarda belirleyebilmesinden ve bunun yaratacağı kardeşlikten geçer.

5. Tek Adam rejiminin kararlaştırdığı bu harekât, patronlar sınıfının medya sözcüleri tarafından şiddetle desteklenmekte ve kışkırtılmaktadır. Zira patronlar, yıkıma zaten uğramış ve bu harekâtla daha da tahrip olacak Suriye topraklarında özellikle inşaat alanında büyük kâr fırsatları görmektedirler. Bu amaçla tahribat ne kadar büyük olursa kârlarının da o denli artacağını sezmektedirler. Hükümetin işgal edeceği alanlar için öngördüğü köy/kasaba/kent inşaları planı, sadece büyük inşaat patronlarının değil, onun çevresindeki çimentodan demir-çeliğe, hatta mobilya ve beyaz eşya sektörlerine kadar yayılan geniş bir alanda faaliyet gösteren oligarşi sınıfının hevesini artırmaktadır. Patronlar, ateş, kan ve ölümler üzerine kurulan imparatorluklarını bu yolla daha da güçlendirmek istemektedirler.

6. Sonuçta uzun süreli bir işgale dönüşecek olan bu askeri operasyonun maliyeti milyarlarca dolar olarak ifade edilmektedir. Zaten devasa dış borçlar ve yüksek enflasyon altında ezilen bir kriz yaşamakta olan Türkiye ekonomisi bu maliyet altında daha da ezilecektir. Ama bu operasyonun başarılı olması halinde bundan kârlı çıkacak olanlar sadece ve sadece silah sanayicileri ve tüccarlar ve iktidarın çevresinde kümelenmiş patronlar olacaktır. Bütün bunların faturasını ise, operasyon sırasında kaybedilmesi muhtemel canların yanı sıra, şu an işsizlik durumu veya korkusu altında kıvranan emekçiler ödeyecektir. Hükümetin operasyonu finanse etmek amacıyla daha fazla borçlanmaya, hatta halka yeni bir “salma vergi” çıkarma olasılığı bile bulunmaktadır. Türkiye halkları kısa bir süre sonra “bütün bunlara ne gerek vardı” demek noktasına gelmesi çok muhtemeldir.

7. Türkiye’nin bu operasyonu bölgede IŞİD ve benzeri cihatçı güçleri serbestleştirecek, onların gizli hücrelerini yeniden aktifleştirecek, çeşitli çetelerin Türkiye’ye de sızarak yeni kanlı eylemlere girişmelerine yol açacaktır. Böylece özellikle Suriye’de iç çatışmalar yeniden yaygınlaşacak, daha çok kan dökülecek, Suriye’deki ilerici-devrimci güçler üzerinde hem cihatçıların hem de diktatörlük rejiminin saldırıları yoğunlaşacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin Ortadoğu’da içine gömüldüğü çıkmaz iyice derinleşip yoğunlaşabilecek ve Türkiye’yi kolay kolay içinden kurtulamayacağı sürekli bir seferberlik haline sokabilecektir. Bunun ülke içinde yaratacağı olağanüstü hal, tüm emekçi yığınları ekmekten ve demokrasiden iyiden iyiye yoksun hale getirebilecektir.

8. Öte yandan, ana muhalefet partisi CHP “Oradaki askerlerin burnu kanamasın diye tezkereye içimiz yana yana evet diyeceğiz.” ifadesiyle sınır ötesi operasyonu destekleyerek, bir kez daha Saray rejiminin çıkarına ve işçi sınıfı ile bölge halklarının aleyhine bir karar aldı. Böylelikle CHP, Saray rejiminin gerçekleştireceği eylemlerin de sorumluluğunu üstlenmiş oldu.

9. Biz Türkiye işçi ve emekçi yığınlarının böylesi bir bataklığa sürüklenmesine karşıyız. Bizim bekamız ve çıkarımız Ortadoğu halklarıyla kardeşlikten ve dayanışmadan geçmektedir. Bu da tüm halkların kendi kaderlerini demokratik olarak belirleyebilmesinden, bu hakkın savunulmasından geçtiğini düşünmekteyiz.

10. Türkiye emperyalizme zaten bağımlıdır ve Suriye’ye yönelik harekâtın bu bağımlılığı güçlendireceğini görüyoruz. Oysa öncelikli olarak yapılması gereken emperyalizmden tam bir kopuşun gerçekleştirilmesidir. Derhal NATO’dan çıkılmalı ve ülkedeki yabancı askeri üsler kapatılmalıdır. Ayrıca Türkiye başta ABD olmak üzere bölgedeki bütün emperyalist ve yayılmacı güçlerin oradan çekilmesini savunmalı ve sağlamalıdır. Ancak böylesi bir politika Türkiyeli emekçi halklar ile başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları arasındaki kardeşliği ve dayanışmayı sağlayabilecektir.

11. Suriye halklarının kendi kaderlerini tayinlerinin önünde duran en büyük engel Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin ve ABD ile diğer emperyalist güçlerin işbirliği içerisinde oluşturulan karşıdevrim cephesidir. Bu güçler bölge halklarının yararları uğruna değil emperyalizmin bölgedeki çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Kürt halkının kendi kaderini tayin edebilmesi ABD’nin sahte desteği ile değil bölge emekçi halklarının birleşik mücadelesiyle mümkündür. Suriye’nin sorunlarını ancak Suriye halkları çözebilir ve onlar çözmelidir. Dünya emekçileri ve onların örgütleri, Suriyeli demokratik ve devrimci güçlerin desteğine koşmalıdır.

Yerli araba, yeni cukka

0

Yaşadığımız ekonomik krizle birlikte araba satışları inanılmaz düşmüş durumda. Fakat araba satışlarının düşmesinde bir başka etken daha var: Dünya çapında araba endüstrisinin doyuma ulaşması. Bu yüzden de satışları artırmak için yeni yöntemler aranıyor.

Fakat bunlar olurken, bizdeki her seçim dönemi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getirilen yerli ve milli araba sevdası, bugünlerde tekrardan ön plana çıkarıldı. “Acaba bilmediğimiz bir seçim mi var?” sorusunu da akıllara getirmiyor değil. “Yerli arabayı gördüm, gördün, güzel, tamamen elektrikli, SUV’du, 4 tekerdi” polemiklerini bir yana bırakırsak, gerçekten yerli araba bize lazım mı?

Erdoğan’ın 2013 yılında “Yok mu bir babayiğit” söylemiyle hız kazanan yerli araba hikâyesi, 2017 yılında beş büyük firmanın (Anadolu Grubu, BMC, Kıraça Holding, Turkcell ve Zorlu Holding) ortak olduğu konsorsiyum ile babayiğitlerini bulmuştu. 2019 yılında bir prototipin üretileceğini, 2022 yılında ise seri üretime geçileceğini belirtiyordu bu ortaklığın CEO’su. Fakat geçtiğimiz günlerde Koç Holding’e yakınlığı bilinen İnan Kıraç’a bağlı Kıraça Holding ortaklıktan ayrıldı ve proje hakkındaki soruları tekrardan gündeme getirdi: “Bu proje yapılabilir mi, nasıl olacak?”, vs.

Yapılabilir veya yapılamaz, ama asıl mesele yerli araba toplumumuz için acil ve öncelikli bir ihtiyaç mı? Yukarıda belirtildiği gibi araba satışlarındaki düşüşe rağmen, hane başına araç sahibi olma oranı 2008’de %30’ken, 2018’de %46,7’ye çıkmış durumda. Her ne kadar ulaşım temel bir ihtiyaçtır desek de bu türlü bireysel tüketime hizmet edecek araçların artması ulaşım sorununa çözüm olamaz. Ayrıca yerli arabada da olacağı söylenen pil teknolojili elektrikli teknoloji göründüğü gibi çevre dostu değil. Mesela, Tesla, araçlarında kullanılan batarya ve elektronik aksamların üretimi için 17 ton karbondioksit atmosfere salıyor, bu ortalama bir aracın bu gazdan sekiz yılda saldığından daha fazla. Bu konu başta da değindiğimiz gibi yeni bir pazarlama metodu.

Daha çok araba; daha çok yol, trafik, kirlilik, israf ve beton demek. Türkiye’deki araç sayısı son 20 yılda 4 katına çıkmış, fakat bu kadar aracı kaldıracak yol ve park alanı yok. Olsa bile bu doğa için yeni talan anlamına geliyor, aynı İstanbul’un kuzeyini 3. köprü ve yeni havalimanıyla talana açtıkları gibi. 2018 verilerine göre, İstanbul’da sadece bir kişi ev-iş arasında trafikte günde 104 dakika harcamakta ve İstanbul, trafik sorununda 226 şehir arasında en problemli 11. şehir. İstanbul’daki yol miktarı 4.000 km civarında, araç sayısı ise 3 milyondan fazla, fakat bunlara karşılık sadece 105 km raylı sistemimiz var.

Ayrıca herhangi bir doğal afette felç olan, beklenen Büyük İstanbul Depremi’nde ise tamamen çökeceğinden korkulan bir ulaşım sistemimiz var.

Sonuç, yerli ve milli araba toplumun yararına değil, şirketler ve onlarla bağı olan insanların kârına olacaktır. Sadece İstanbul verilerine bakarak bunu rahatlıkla görebiliriz, refah ve mutluluk daha çok arabayla gelmeyecek.

Toplu taşımanın yaygınlaşması ve ücretsiz olması öncelikli hedef olmalı. Var olan araç sayısının azaltılması için çözümler geliştirmeli, afetleri de göz önüne alarak sözde kentsel dönüşümler değil; yaşanabilir, emekten yana planlara ihtiyacımız var. Daha çok araba, daha çok talan demek; biz ise insanca yaşamak istiyoruz.

Ofiste üç kuruşa çalışıyoruz ama işçi olduğumuz kabul edilmiyor

0

Merhaba Gazete Nisan’ın sevgili okurları ve yayın ekibi. Uzun zamandır yazmayı düşünüyor fakat hayat kargaşası içerisinde vakit bulamıyordum. Sıradan hayatımdan, yazsam da pek kimsenin ilgisini çekecek olaylar geçmiyor. Benim işyerimde ne bir direniş ne bir örgütlenme mevcut. Herkes kışları sabah gün doğmadan işbaşı yapıyor, gün battıktan sonra eve dönüyor. Yazları biraz daha şanslıyız, güneşi görebiliyoruz. Beyaz yakalı denilen kesimdeniz ama yeni pek çok işyerinin yeni modası olan serbest kıyafet uygulaması yakamızdaki beyazı da söktü. Tabii ki kimse bu konuda şikâyetçi değil fakat yakamızdaki beyazın yok olması, çoğu arkadaşımızın bilincindeki beyazın yok olmasını sağlamadı. Gün yüzü görmeden üç kuruşa çalışan arkadaşlarımız ne hikmetse işçi olduklarını kabul edemiyorlar. Sanki Antik Yunan’da yaşıyoruz da kol emeği kullanmak ayıp. Halbuki yasalara göre bile sendikaya üye olabilen işçileriz. İşyerinde sendikalara üye olamayanlar da var, mesela taşeron işçiler haricinde direktörler, genel müdürler vs. sendika üyesi olamıyor, çünkü onlar sermayenin temsilcileri.

Arkadaşlar arasında en büyük sorunlardan biri de maaş. Herkes sır gibi saklıyor. Acaba herkesten düşüğe mi yoksa yükseğe mi çalışıyorum yoksa işveren çok adil davranıyor, herkes üç aşağı beş yukarı aynı maaşı mı alıyor asla öğrenemedim. Geçen gün plazanın altındaki markete gittim, kasiyer arkadaşlar bordrolarına bakıp kim ne kadar kazanıyor tartışıyorlar, bir de sendika aidatlarına bakıyorlar. Tutamadım kendimi sordum “Sendikalı mısınız?” diye. “Evet” dediler. Fakat pek memnun değillermiş, toplu iş sözleşmesini yaparken işçilere yeterince danışılmıyormuş, aidatları da azıcık yüksekmiş. Tesadüfe bakın ki yukarıdaki plazanın içerisinde bir şirkette çalışan ben, aşağıdaki kasiyerlerle aynı sendikaya üye olmuşum. Ama şu anlık bizim taraf için bir anlam ifade etmiyor çünkü beyaz yakalı arkadaşlarım işçi olduklarını; toplu iş sözleşmesi hakları olduğu gibi grev hakları olduğunu imkânı yok kabul etmiyor. Mesai ücretleri ödenmiyor, mesai ücretleri ödenmeyince işler bitirilsin diye uğraşılmıyor. Zaten gece gündüz çalışıp öyle ya da böyle işi gün ya da gece dahilinde bitirecek birileri bulunuyor.

Bana işe çalışmaya başladığımdan beri çok ilginç gelen bir diğer nokta ise bilgisayarlar ile kurduğumuz ilişki. Finanstan muhasebeye, tahsilattan hukuka şirket içindeki her işi katbekat hızlandırıyorlar fakat sanki bilgisayarlar bu ofislerde bu kadar yaygın olmadığı zamanlar daha rahat çalışılıyormuş. Nereden mi biliyorum? Her şeyden önce yaşı yetenler o eski güzel günleri yad ediyor. Faksın gelmesini beklerken kitap okuyanlar, müşteri gelene kadar uyuyanlar, yeni evrak gelene kadar dolaşanlar gırla. Bir de arkadaşlar ile ortak kanımız, nasıl oldu anlamadık fakat yaşı yetenler anlatmadan evvel biz bunun böyle olduğunu çözmüştük. Bilgisayar, sürekli e-postaların yağdığı; yöneticinin senden ne kadar çok analiz, grafik, sunum isterse istesin doymadığı; ne kadar e-fatura kesersen kes bitiremediğin ilginç bir mecra. Tabii ortadan kalksınlar demiyoruz fakat eski güzel günlerde insanlar daha yavaş yapılan işlerde nasıl daha serbest olabilmişler şaşırıyoruz.

Uzun lafın kısası, pek bir şey yaşamıyoruz şu sıralar fakat yine de bir umut var. Tabii umudun karşısında krizden dolayı işinden olmak da var. Bakalım hangisi ağır basacak, kim elini çabuk tutacak? Patron mu işçiler mi?

Yoksul daha yoksul; zengin daha zengin

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) araştırma sonuçlarına göre yoksul daha yoksullaşırken; zenginlerin toplam gelirden payı arttı.

Nüfusun yüzde 20’lik kesiminin toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 0,2 puan artarak yüzde 47,6’ya yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,2 puan azalarak yüzde 6,1’e düştü.

Tek kişilik hane halklarının yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 1,4 puan artarak yüzde 9,6, tek çekirdek aileden oluşan hane halklarının yoksulluk oranı 0,4 puan artarak yüzde 12,9, en az bir çekirdek aile ve diğer kişilerden oluşan hane halklarının yoksulluk oranı ise 0,9 puan artarak yüzde 18,8 olarak hesaplandı.

TÜİK verilerine göre nüfusun yüzde 70,4’ünün konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemesi veya borcu var. Neredeyse borçsuz hane kalmadı.

İcra dosyalarının sayısı yüzde 10,4 artarak 6 milyon 619 bine ulaştı. İcra dairelerinde halen 21 milyon 282 bin dosya derdest bulunuyor. Yılın ilk 7 ayında bankalar, borcunu zamanında ödeyemeyen 976 bin kişiyi kara listeye aldı. Temmuz sonu itibariyle borçlu sayısı 3 milyon 590 bin kişiye ulaştı. Bankalara kredi borcu bulunan vatandaş sayısı ise Temmuz sonunda 31 milyon 306 bin oldu.

Devletin kasası dolsun diye satılmadık kurum bırakmayan, bu da yetmezmiş gibi yedek akçeyi de Hazineye devrederek yeni bir kaynak yaratan iktidar, bu kaynağı ülkesi ve vatandaşının refahı için değil, kendi lüksü ve konforu için kullanmaya devam ediyor.

İşsizlik Fonu’nu işçiler yönetmeli!

0

İşsizlik Sigortası Fonu 2000 yılında hayata geçti. Geride kalan 19 yıl içinde fonda biriken para 131 milyar liraya ulaştı. Fon şu an sona erdirilse ve biriken para yıllardır maaşlarından bu fon için kesinti yapılan yaklaşık 15 milyon işçiye dağıtılsa kişi başına yaklaşık 30 bin lira düşüyor. Ne kadar büyük bir para biriktiğini böyle düşünelim!

İşsizlik Fonu’nu sadece işçiler kullanmalı!

Bununla birlikte, işçilerin işsizlik fonu patronlara bedava kaynak ve iktidarın beceriksiz ve yağmacı politikalarının yarattığı kamu maliyesine yama olarak kullanılıyor. Bu nedenle fon, son dönemde sürekli zarar ediyor. Tekrar edelim! Bu zararın nedeni kriz nedeniyle ortaya çıkan yığınsal işsizliğe çare bulmak için, fonun işsizler için yoğun bir şekilde kullanılması değil. Tersine, adı işsizlik fonu ama fonu daha çok patronlar kullanıyor. Ayrıca fon bütçe açıkları için ucuz kaynak işlevi görüyor.

Fon, amacı dışında birçok alanda kullanılıyor ve fondan işsizler yeterince yararlanamıyor. Fonun işsizlik ödeneği dışında kullanım oranı yüzde 71’e ulaşmış durumda. Son verilere göre ödenek için başvuran her on işsizden sadece altısının başvurusu kabul edildi. Her on işçiden dördünün ise işsiz olmasına rağmen başvurusu çeşitli gerekçelerle kabul edilmedi. Bu kabul etmeme gerekçelerinin önde gelen nedenleri, ödeneğe hak kazanabilmek için gerekli çalışma ve prim süresini tamamlamamış olmak.

İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalı!

İşsizlik maaşı alabilmek için son üç yılda toplam en az 600 gün prim ödemiş olmak ve son 120 günde prim boşluğu olmaması gerekiyor. Bu durumda dahi maaş ancak 6-10 ay arası ödeniyor. Süre dolduğunda kişi iş bulamamış olsa da işsizlik maaşı kesiliyor. İşsizlik ödeneği alabilmek için aynı zamanda “isteği dışında” bir nedenle işten çıkarılmış olmak gerekiyor.

Lakin tablo yine de bundan daha kötü! SGK’nin son açıkladığı verilere göre Temmuz 2019 itibariyle İşsizlik Fonu’ndan sadece 657 bin işsiz yararlanabiliyor. Oysa Fonu yöneten İşkur’un kendi kayıtlarına göre dahi dört milyonun üzerinde işsiz var. Bu rakamlara göre her on işsizden ancak dördü fondan yararlanabilmekte.

Kısacası neresinden bakarsak bakalım resmi rakamlara göre dahi işsizlerin yüzde 85’i fondan yararlanamıyor. Bunun üzerine bir de her üç kişiden birinin, zaten kayıtdışı çalıştığı için fondan hiçbir şart altında yararlanamadığını ve resmi rakamlara göre dahi hiçbir sosyal güvencesi olmayan on bir milyon kişi bulunduğunu ekleyelim. Tablonun ne derece vahim olduğu ortada!

İşsizlik Fonu’ndan, işten atılarak işsiz kalmanın dışında Kısa Çalışma Ödeneği altında da bir ödeme yapılıyor. İşyerlerinin kısaca işçisine maaş veremez duruma düşmesi sonucu işçilere üç aylık ücretleri Ücret Garanti Fonu’ndan ödeniyor. Son bir yılda bu şekilde yüz bine yakın işçiye ödeme yapılmış. Bu rakam son on yılda bu şekilde ödenen rakamın üçte birine denk geliyor.

Lafın özü, önce olmadığı, sonra en kötüsünün geride kaldığı iddia olunan KRİZ, net bir şekilde işçiyi emekçiyi perişan ediyor.

Peki, Kısa Çalışma Ödeneği’ne yol açan bu firmalar gerçekten de iflasın eşiğine gelmiş durumdalar mı? Gerçekte neden ve ne şekilde iflas ediyorlar? Bu soruların cevabı ancak defterler işçi denetiminde açılırsa ortaya çıkabilir.

Fonun kullanımı şeffaf değil! Fonun nerelere, ne miktar, ne süreliğine ve ne amaçla kullanıldığı ayrıntılı bir şekilde açıklanmıyor. Fon işçilerin yönetiminde ve kullanımında olmalı. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmeli. Fon, sigortalı olup olmamasına bakılmaksızın, tüm işsizlerin ihtiyaçları için kullanılmalı.

Yeni Ekonomi Programı: Hayaller ve gerçekler

0

Hükümet yeni hiçbir şey söylememesine rağmen başına “yeni” koyduğu Orta Vadeli Ekonomi Programı’nı bu yıl da revize etti. Geçen yıl yine Eylül ayında 2019-2021 arası ekonomik göstergelerin ve tahminlerin yer aldığı program şimdiden tarihe karışmış olacak ki, aynı isimle 2020-2022 dönemini kapsayan “Yeni Ekonomi Programı” bakan Albayrak tarafından açıklandı. İsmi “Orta Vadeli” de olsa her yıl yeniden oluşturulmaya ihtiyaç duyulan bu program, içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin öngörüsüzlük içinde nasıl plansız ilerlediğini ve ekonominin dümeninde olanların acizlik içinde olduklarını bir kez daha kanıtlamış oluyor.

Bu programlardaki (son program hükümetin açıkladığı dokuzuncu “paket”) hedeflerin bugüne kadar tutmamış olduklarını biliyoruz. Son programdaki öngörülerin de gerçekleşmeyeceğini ekonomi yönetimine ve rejimin gidişatına bakarak net bir şekilde söyleyebiliriz. Geçen yıl ile karşılaştırılınca bu yılki programda 2019 yılının tamamı için işsizlikte, dolar kurunda ve bütçe açığında artış öngörülürken, büyümede, kişi başı gelirde ve enflasyonda ise düşüş öngörülüyor. 2019 yılı için tahminler, gidişatımız ortada olduğundan sonraki yıllara oranla daha gerçekçi.

Bakan Albayrak “Eğer ekonomide güçlü olmayı amaçlıyorsak enflasyonu yüzde 5’in altına indirmek bizim temel hedefimiz olmayı sürdürecek. Bundan sonraki hedefimiz enflasyon olacak.” dedi. Enflasyon hedefini ise 2020-2021-2022 yılları için sırasıyla yüzde 8,5, yüzde 6 ve yüzde 4,9 olarak açıkladı. Büyümede ise hedef yine aynı yıllar için sırasıyla yüzde 5, yüzde 5 ve yüzde 5. Fakat programda bu enflasyon ve büyüme hedeflerine nasıl ulaşılacağı açık değil. Ayrıca Türkiye’deki işsizliğin sabit kalması için büyümenin yüzde 5’te tutulması gerekir. Dolayısıyla beklentilerden işsizliğin azalmayacağı sonucunu çıkartabiliriz. İşsizliğin azalması için de yüzde 7 ve üzerinde büyüme gerekiyor. Tüm hedefler genel itibarıyla belirli temenniler ve hayaller üzerine kurulu. Bu hayaller ise her yıl gerçeklere çarparak yok oluyor.

Türkiye’nin büyüme modeli her zaman için cari açığa ve enflasyona ihtiyaç duymaktadır. Buna rağmen ekonomi küçülürken de enflasyonla, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz. TÜİK’in baz etkisine dayalı anlamsız istatistik verileri artık kimseye inandırıcı gelmiyor. Elektrik, doğal gaz ve birçok vergiye yılbaşına kadar zam geleceği gibi, yılbaşında da yeni bir zam dalgası ile karşılaşacağımızı biliyoruz. Dolara, sıcak paraya, dış yatırıma bağlı bir ekonomik model, belirsizliğin ve dışa bağımlılığın artmasına yol açtı, açıyor. Ülkedeki sanayi modeli ise ucuz iş gücüne, dışarıdan gelen malların montajlamasına ve bankalardan alınan kredilere dayalı olarak işliyor ki o da şu an ödenemeyecek borç yükü yaratıyor ve büyütüyor.

İnşaat merkezli ve düşük faizli bol kredi mekanizmasıyla yürüyen ekonomi dönemi 2018 Ağustos ayında sona erdi. Hükümet ise aynı sistemi tüm olanaksızlıklarına rağmen sürdürmek istiyor. Yeni olarak adlandırabileceğimiz tek şey, nasıl yapılacağı belirtilmemiş olsa da “ithal ikame politikası” sinyallerinin verilmesi. Yani dışarıdan gelen malların ve teknolojinin zaman içinde Türkiye içinde üretilmesine dayalı bir model. Tarımı bile dışarıya bağlı hale getiren bir hükümetin böyle bir şeyi gerçekleştireceğine inanmak güç. Bunun en önemli sebebi Türkiye’de 60 ve 70’lerde yapılan ithal ikame modelinin o dönemdeki dünya konjonktürünün (Keynezci modelin) bir sonucu olmasıydı. Neoliberalizmin sınırlarına dayansak da dünya çapında neoliberal birikim modelinin aşılamadığı bir ortamda Türkiye’nin “yalnız kovboyu” oynamasına imkân yok. Tüm bunlar bir yana ithal ikameci ekonomi modeli Türkiye’nin kronik sermaye yetersizliği sorununu çözemez; bu sorun defalarca söylediğimiz gibi ancak emperyalizmden kopuş altında çözülebilir. Bu kopuş ise kapitalizmin ilgasıyla paralel bir şekilde üretimde merkezi işçi denetimi, dış ticarette devlet tekeli, iç-dış tüm borçların reddi ve finansın kamusal olarak merkezileştirilmesi gibi iktisadi ve toplumsal yapının yeniden örgütlenmesine dayalıdır.

Ortada gerçek anlamda bir program yok, sadece hayaller ve temenniler var. On yedi yıldır ülkede uyguladıkları modelin çökmesinin sonucu ekonomide alelacele bir şeyler yapıyormuş gibi görünmenin telaşı içindeler. Ama bildikleri bir şey var; ekonominin tıkanmışlığını IMF’siz de olsa bir IMF programıyla aşmaya çalışmak. Son programın IMF’nin son raporlarıyla uyumlu olmasının sebebi bu. Hedefler ise vergiyi tabana yayarak hayat pahalılığını arttırma, iş gücünün esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının fona devredilerek emeklilik siteminin olabildiğince özelleştirilmesi, ücretlere yapılan zamların gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre yapılması… vb. Görüldüğü üzere hükümetin ekonomi için bir programı yok hayallerle bezeli emekçiler üzerine saldırı programı var. Emekçilerin ise kendi kurtuluş programları etrafında bir araya gelmelerinden başka bir çıkış yolu yok.

Bir doğa talanı örneği: Jeotermal enerji santralleri

0

Son zamanlarda pek çok yerde jeotermal enerji santrallerine (JES) karşı direniş haberleri okumaktayız. Çünkü JES’ler kapitalizmin yarattığı ekolojik yıkımın en can alıcı örneklerinden biri haline geldi. Jeotermal Elektrik Santral Yatırımcıları Derneği başkanının bizzat kendi deyişiyle “Türkiye jeotermal santral geliştirme için kendi modelini kurdu ve bu model küresel bir örnek teşkil ediyor”. Evet; kamu yararını gözetmeyen, çevre ve insan sağlığını hiçe sayan, denetimsiz, hukuka aykırı ve kâr odaklı bir model.

Büyük Menderes Havzası, jeotermal kaynaklarının en yoğun olduğu bölge. Santral ve kuyu sayısına göre 1. sırada yer alan ve topraklarının %75’i jeotermal kullanımına açılan Aydın’da köylüler bir süredir çeşitli baskılara ve tehditlere rağmen direniyor. Bu direnişlerden Kızılcaköy’ü, biber gazıyla saldırılan köylülerin karşısında mandalina yerken “Biber gazından bir şey olmaz ya” diyen vali yardımcısından hatırlarsınız. Vali yardımcısının pişkinliğiyle gündeme oturan olay, Kızılcaköy’de bir ilk değildi, zira 1 yılı aşkın süredir devam etmekte olan direnişe polis ve jandarma biber gazı ve TOMA’larla defalarca müdahale etti. Bir diğer direniş ise Yılmazköy’de devam ediyor. Zeytinliğin içine JES kurmak isteyen şirkete karşı köylüler dava açmış ve davayı kazanmıştı. Ancak şirket buna rağmen çalışmaya devam ediyor ve dahası, köylülere tazminat davası açtı. Üstelik ne bölgede üretim lisansı ne de çalışma izni ve yapı ruhsatı mevcut. Son olarak geçtiğimiz günlerde 86 yaşındaki bir çiftçi, JES hattındaki bir çukura düşerek hayatını kaybetti. Yani şirket, yapım çalışmalarında bile gerekli önlemi almıyor. Aydın gibi Manisa, İzmir ve Denizli’de de benzer JES direnişleri gerçekleşmekte. Manisa, Salihli’de santral inşaatı, halkın büyük tepkisi nedeniyle polis ve jandarma gözetiminde sürdürülmekte.

Peki, jeotermal enerjinin doğru yerde ve doğru şekilde işletildiğinde çevreye daha az zarar veren bir kaynak olmasına rağmen JES’ler neden tehlikeli? Çünkü mevcut JES’lerden kaynaklanan hava ve su kirliliğinin yanı sıra yarattığı tüm zararlara karşı alınan önlemler belirsiz veya gizleniyor. Türkiye’deki JES uygulamaları tam bir kuralsızlıkla hayat buluyor. Alım garantisine sırtını dayayan kapitalistler, iyi bir projelendirmeye gerek bile duymuyor ve kapasiteler doğru hesaplanmıyor. İşletme sırasında enerji elde edilmesi için çekilen sıcak suyun yeniden yerin altına deşarj edilmesi gerekirken, kaçak şekilde derelere deşarj ediliyor. Bu da su canlılarının ölümüne sebep olurken toprakta tuzlanma, kireçlenme ve henüz tespit edilemeyen başka hasarlara yol açarak tarımı ve tüm canlılığı öldürüyor.

Pek çok örnekte santraller sağlık tesislerinin bile yakınına kuruluyor; tesis boruları bahçelerin içinden, evlerin arasından, pencerelerin hemen önünden geçiriliyor. Aslında tarım toprağı olan arazileri adeta istila eden santraller, ÇED gerekliliklerine uygun kurulmuyor ve çalışmalarına hukuka aykırı, denetimsiz bir şekilde devam ediyor. Bu denetimsizlik, bölgedeki en önemli tarım ürünleri olan zeytin, pamuk ve incire ciddi zararlar veriyor ve hatta neredeyse bunların kökünü kurutacak. JES’lerin kuruluşundan bu yana bölgedeki ağaçlar kurumaya, hayvanlar ölmeye başladı ve kanser vakaları ciddi artış gösterdi.

Jeotermale karşı mücadeleyi desteklemek büyük önem taşıyor. Bir kazanım için de yeni JES’lerin inşasının derhal durdurulması, işlemekte olanların ise kamulaştırılarak çevreye zarar vermeyecek hale getirilmesi ya da kapatılması gerekiyor.

Uluslararası örgütlerden ve farklı ülkelerdeki lider, aydın ve temsilcilerden Arjantin’deki Sol Cephe’ye destek

0

Arjantin’de 27 Ekim’de gerçekleşecek genel seçimler öncesi, farklı ülkelerden yüzlerce örgüt, aydın ve mücadele lideri devrimci bir seçim ittifakı olan İşçilerin Solu Cephesi – Birlik (FIT-U)’i destekleyen bir bildiri yayımladı.

Bu bildirgeyi imzalayan bizler; dünyanın dört bir yanında sermaye hükümetlerine, bankalara, büyük toprak sahiplerine ve emperyalist saldırılara karşı mücadele eden aydınlar, işçi hareketi, gençlik, demokratik haklar, kadın ve LGBTİ hareketi önderleri ve temsilcileriyiz.

Bu bildirgeyle Sol Cephe-Birlik (FIT-Unidad)’in program ve seçim listelerine olan desteğimizi kamuoyuna duyuruyor ve 27 Ekim’de Arjantin’de gerçekleşecek seçimlerde patron partilerinin karşısında duran yegâne sosyalist ve emek yanlısı siyasi alternatif olan Sol Cephe-Birlik’e oy çağrısında bulunuyoruz.  

Macri hükümetinin 11 Ağustos’ta gerçekleşen ön seçimlerde yaşadığı ağır yenilgi, işçi ve emekçilerin çoğunluğunun hükümet ve IMF’nin dayattığı ve Donald Trump tarafından desteklenen kemer sıkma planının açıkça karşısında olduğunu ortaya koydu. Ancak bu seçim, son dört yıldır Macri hükümetinin ayakta kalmasını sağlayan milletvekilleri, senatörler ve valiler de dâhil olmak üzere Peronizm’in çeşitli kanatlarını birleştiren bir ittifak olan Herkesin Cephesi (Frente de Todos)’nden Alberto Fernandez’in zaferiyle sonuçlandı. Bu ittifaka, hükümet ve patronların kemer sıkma politikalarını gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları “sosyal barışı” garanti eden CTA ve CGT sendikal bürokrasileri de dâhil. Ön seçimin emperyalizmin, piyasaların ve IMF’nin tercih ettiği aday olan Macri’nin aleyhine sonuçlanmasıyla kriz yeni bir aşamaya yükseldi: yeni devalüasyonlar ve spekülatif ataklar emekçilerin içinde bulunduğu sefaleti derinleştirirken, sermaye kaçışları hızlandı.

Macri hükümetinin artık sona erdiğini söyleyebiliriz, ama Macri giderken arkasında bir ekonomik kriz ve ülkenin uluslararası finansal sermayeye daha çok boyun eğmesine neden olan düzmece, gayrı meşru bir dış borç bırakıyor. Yeni devlet başkanı olmaya hazırlanan Fernandez ise bu borcu ödemeye şimdiden söz verdi ki, bu işçi ve emekçi kesimlerine daha fazla kemer sıkma dayatılması anlamına geliyor. Fernandez bir yandan da işçi hareketinin elini kolunu bağlayarak krizin faturasını işçi ve emekçilere kesebilmek için ulusal burjuvazi ve sendikal bürokrasi ile bir “sosyal anlaşma” hazırlığı içerisinde.

Yeni binyılın ilk yirmi yılı sona ererken, uluslararası duruma emperyalist kapitalist sistemin krizinin damga vurduğunu görüyoruz: Söz konusu sistemin çürümesi hem emperyalist hem de yarı sömürge ve sömürge ülkelerde karşımıza çıkıyor. Bu ülkelerin çoğunda keskin bir sosyal kutuplaşma mevcut: Bir yandan dünyanın her kıtasında yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını hedef alan bir emperyalist ekonomik saldırı var; diğer yandan her yerde bu saldırıya işçilerin, kadınların ve gençlerin, haliyle her ülkede aynı düzeyde olmasa da, kitlesel mücadeleleriyle kuvvetli yanıtlar verdiğini görüyoruz. Ayrıca geleneksel partilerin krizinin bir sonucu ve bu kitlesel hareketlerin tam karşıtı olarak, aşırı sağcı, yabancı düşmanı ve ırkçı partilerin yeniden yükselişi söz konusu.

Donald Trump başkanlığındaki Amerika Birleşik Devletleri ise Arjantin’deki Macri veya Brezilya’daki Bolsonaro gibi sağcı yönetimlerle ortaklık içerisinde Latin Amerika’ya yönelik hamlelerini hızlandırdı. Ancak bu yönelim dünyanın bu bölgesindeki toplumsal güç ilişkileri nedeniyle belirli sınırlarla karşılaşıyor.

2007/08’de patlak veren dünya kapitalist krizinden on yıl sonra, yeni bir uluslararası resesyonun arifesindeyiz. Küresel kriz ve onun getirdiği ekonomik saldırı ile birlikte, nüfusun geniş kesimlerinin yaşam koşulları gittikçe kötüleşirken, servet bir avuç zengin insanın elinde yoğunlaşıyor. Bu olgu, hem emperyalist yağmanın derinleşmesine hem de emperyalistler arası çatışmalara yönelik eğilimi güçlendirip hızlandırıyor.

Kapitalist sistem, krizini aşmak ve büyük çokuluslu şirketlerin kârlarını artırmak için, işçi sınıfının haklarına ve demokratik haklara saldırıyor; emperyalist savaşlar ve ulusların ezilmesi kanalıyla etnik ve dini katliamları ve silahlı müdahaleleri tetikliyor; gezegendeki çevresel tahribatı hızlandırıyor; cinsiyetçi, homofobik, milliyetçi, dini ve otoriter liderleri iktidara taşıyor. 1989/91 yıllarında SSCB’nin çöküşünden sonra tartışılmaz ilan edilen “piyasanın ve neoliberalizmin zaferi, tarihin ve sınıf mücadelesinin sonu” gibi tezler 2007/8 kriziyle beraber ortadan kalktı. Bugün, söz konusu krizden 10 yıl sonra, kapitalistler bizi artan hızla yeni bir felakete sürüklüyor.

Arap Baharı, Cezayir ve Sudan gibi ayaklanmalar, Fransa’daki sarı yelekler isyanı ve daha yakın zamanda Porto Riko’da Rosello hükümetini deviren kitle seferberlikleri, önümüzdeki dönemde sınıf savaşlarının genişleyeceğine ve sertleşeceğine delalet ediyor. Siyasi düzlemde, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gençlerin çoğunluğunun sosyalizme karşı olumlu bir tavrı olması, yaklaşan döneme dair önemli bir işaret. Bu savaşlarda işçiler, sömürülenler, gençlik hareketleri ve mücadeleci kadınların aynı zamanda, patronlar ve kapitalist devletlerle işbirliği yapan bürokratik ve reformist liderliklere de meydan okuması gerekecektir.

2008 krizinin sonuçları ve neoliberalizm savunucusu olan partilerin çöküşü nedeniyle, geleneksel sosyal demokrasinin solunda, Yunanistan’da Syriza veya İspanyol Devleti’nde Podemos gibi çeşitli partiler ortaya çıktı: Söz konusu partiler, her ne kadar başlangıçta kitlelerin öfkesini ve radikalleşmesini yansıtsalar da, işçiler için kapitalist devletler çerçevesinde bir çözümün mümkün olabileceği yanılsamasını beslediler. Ancak bu yanılsama uzun sürmedi. Kemer sıkma karşıtı bir hükümet sözü veren Syriza nihayetinde Troyka’nın planlarının seri uygulayıcısı haline geldi ve böylelikle sağın iktidara geri dönüşüne giden yolu açtı. İspanyol Devleti’ndeki Podemos ise PSOE ile koalisyon müzakereleri içinde. Bu merkez sol güçlerin başarısızlığı, Avrupa Birliği üyesi devletlerin eski kıtanın emekçi kitlelerine ilerici bir çözüm sunmaktaki genel başarısızlığı bağlamında anlaşılmalı. Bu nedenle, Avrupa’da sosyalistlerin birliğine yönelik stratejik mücadele yeniden aciliyet kazanıyor.

Chavez/Maduro, Lula/Dilma, Kirchnerler, Evo Morales ve Correa gibi sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”ni savunan Latin Amerika hükümetleri de işçiler için bir çözüm sunamadı; söz konusu hükümetler, Latin Amerika’nın birliğini sağlama, kıtadaki ülkeleri emperyalizmin boyunduruğundan kurtarma ve ülkelerindeki üretici güçleri geliştirme konusunda başarısızlığa uğradılar. Onların savunduğu sınıf işbirliği politikasına karşı bizler, işçi sınıfının sermayeye ve onun devletlerine karşı kavgasını ve Latin Amerika’da sosyalist birlik için mücadeleyi yükseltiyoruz. Bu nedenle, işçi sınıfının siyasal bağımsızlığı için, sermaye ile mücadelede kıtanın ve dünyanın tüm sömürülen ve ezilenlerinin birliği için ve işçi hükümetleri için mücadele eden, sol, antikapitalist, emekçi ve sosyalist bir alternatifi güçlendirmek hiç olmadığı kadar acil bir görevdir.

Bağımsız bir krizden çıkış perspektifini güçlendirmek adına son derece olumlu bir gelişme olan Sol Cephe-Birlik’te vücut bulan birlik, program düzeyinde, krizin bedelini kapitalistlerin ve bankacıların ödemesi için dış borcun ödenmemesini, IMF’den kopuşu, bankalar ve dış ticaretin kamulaştırılmasını, ve de emekçilerin sosyalist hükümeti için mücadeleyi savunuyor. Sol Cephe-Birlik kendini, günümüzde aslen burjuva partilerin baskın olduğu, önemli seçim mücadelesine müdahaleyle sınırlamıyor; aynı zamanda, sermayenin ve onun hükümetlerinin kitlelere yönelik savaş planına karşı, hem çalışan hem işsiz işçilerin mücadelesini aktif olarak destekliyor ve başını çekiyor, ve de 36 saatlik aktif bir genel grev ve mücadele planını savunuyor.

Yaklaşan seçimde Nicolas Del Caño’nun başkan, Romina Del Plá’nın başkan yardımcısı adaylığını destekliyoruz; ayrıca ülkenin farklı bölgelerinde Sosyalist Emekçiler Partisi (PTS), İşçi Partisi (PO), Sosyalist Sol (IS) ve Sosyalist İşçi Hareketi (MST) adaylarının hepsine destek veriyoruz: İşçi sınıfının, kadınların ve gençlerin çıkarlarını savunan yegâne ittifak budur.

İmzacı örgütler ve şahsiyetler:

İşçi Demokrasisi Partisi (Türkiye)

Sosyalist Emekçiler Partisi (Türkiye)

Devrimci İşçi Partisi (Türkiye)

Suriye Demokratik Sol Partisi

Nusrettin Maçin, HDP Urfa milletvekili

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Cevahir Efe Akçelik TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri

Görkem Duru, Gazete Nisan Editörü

Atakan Çiftçi Eğitim-Sen İşyeri Temsilcisi

Luta Socialista/PSOL, sección simpatizante de la UIT-CI (Brasil)

Construção Socialista/PSOL (Brasil)

Alternativa Socialista  (Brasil)

Unidos Pra Lutar/CSP. Conlutas. Tendência Sindical (Brasil)

Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Movimento Revolucionário de Trabalhadores (MRT, miembro de la FT-CI) (Brasil)

Corriente Socialista de los Trabajadores (CST), UIT-CI  (Brasil)

Socialist Core (EE. UU.)

Central Ohio Revolutionary Socialists (EE. UU.)

Denver Communists (EE.UU.)

International Socialist Collective – Boulder (EE. UU.)

Comité Editorial de Left Voice (publicación de la FT en EEUU)

Partido de Trabajadores Revolucionario (PTR, miembro de la FT-CI) (Chile)

Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST) UIT-CI (Chile)

Partido Socialismo y Libertad (PSL) UIT-CI (Venezuela)

Liga de Trabajadores por el Socialismo (LTS, miembro de la FT-CI) (Venezuela)

ourant Communiste Révolutionnaire (CCR) que forma parte del NPA (Nouveau Parti Anticapitaliste) (FT-CI / Francia)

Revolutionäre Internationalistische Organisation (RIO, miembro de la FT-CI) (Alemania)

Liga Obrera Revolucionaria (LOR-CI) (Bolivia, miembro de la FT-CI)

Alternativa Revolucionaria del Pueblo Trabajador (ARPT) UIT-CI  (Bolivia)

Comité Obrero (Nicaragua)

Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR, organización simpatizante FT-CI) (Italia)

Grupo Vilcapaza (Perú)

Comité Editorial La Abeja (Lima-Perú)

Corriente Socialista de las y los Trabajadores (Organización simpatizante FT-CI / Perú)

Uníos en la lucha – UIT-CI  (Perú)

Movimiento de los Trabajadores Socialistas (MTS, miembro de la FT-CI) (México)

Movimiento al Socialismo (MAS) UIT-CI (México)

Corriente Revolucionaria de Trabajadoras y Trabajadores (CRT, miembro de la FT-CI) (Estado Español)

Lucha Internacionalista (LI), UIT-CI (Estado Español)

Alternativa Socialista – UIT-CI (Colombia)

Corriente de Trabajadores Socialistas (CTS, miembro de la FT-CI) (Uruguay)

Organización Socialista (Organización simpatizante FT-CI / Costa Rica)

Propuesta Socialista – UIT-CI (Panamá)

Movimiento Socialista de los Trabajadores (MST) sección simpatizante de la UIT-CI, (República Dominicana)

Partido Democrático de Izquierda – (Siria)

Manuel Aguilar Mora, Liga de Unidad Socialista (México)

Alex Callinicos (Gran Bretaña)

Nathalie Artaud – Lutte Ouvrière (Francia)

Armonie Bordes – Lutte Ouvrière (Francia)

Joao Batista Araujo “Babá”, concejal en Rio de Janeiro, dirigente de la CST (Corriente Socialista de los Trabajadores) en el  PSOL (Brasil);

Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades, Rosi Messias , dirigente de la CST/PSOL (Brasil)

Humberto Balderrama, dirección nacional del Partido de los Trabajadores. (Bolivia)

Louis Proyect, editorial board member of Counterpunch Magazine (EE. UU.)

Julia Wallance, rank-and-file member of SEIU 721, organizer against police brutality and for Black and Brown Unity (EE. UU.)

Amado Quispe, dirección nacional del Partido de los Trabajadores, trabajador de salud (Bolivia)

Orlando Chirino, Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

José Bodas, Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela) (Venzuela)

Alejandro Galvez Cancino – Profesor Universidad Autónoma Metropolitana plantel Xochimilco (México)

José Rodríguez y el Movimiento Solidario Sindical de Puerto Rico

Jérôme Lefaure. Secrétaire général de la section CGT du Musée National Magnin de Dijon (Francia)

Pakistan Trade Union Defence Campaign – PTUDC (Pakistán)

Wladimir Susanj. Secrétaire général du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu au Comité Technique du ministère de la Culture (Francia)

Linda Ávila, Liga de Unidad Socialista (México)

Ismael Contreras Plata, Liga de Unidad Socialista (México)

Alberto Fernández Escalante, Liga de Unidad Socialista (México)

Jaime González Vargas, Liga de Unidad Socialista (México)

José Juan Grijalva, Liga de Unidad Socialista (México)

María Guadalupe Hernández Bravo, Liga de Unidad Socialista (México)

Luna Marianelly Hernández Ricardez, Liga de Unidad Socialista (México)

Nelly Hernández Ricardez, Liga de Unidad Socialista (México)

Alex Fernandes. Coordenador Geral do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo (Brasil)

Roberto Rutigliano, músico radicado en Brasil, fundador y militante de la organización Tribuna Classista Rio de Janeiro (Brasil).

Wellington Luiz Cabral. Direção do Sindicato dos Quimicos de São José dos Campos e Região. SP e da Executiva da FETQUIM/SP (Brasil)

Oskar Fischer, sociólogo, Organización Revolucionaria Internacionalista (Alemania)

Stefan Schneider, politólogo, Organización Revolucionaria Internacionalista (Alemania)

Lilly Schön, economista, Pan y Rosas (“Brot und Rosen”) (Alemania)

Narges Nassimi, Pan y Rosas (“Brot und Rosen”) (Alemania)

Alexandre Roldan. Direção do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo (Brasil)

Angélica Mamani, presidente Centro de Estudiantes, Unidad Educativa Victor Paz Estenssoro de La Paz (Bolivia)

Eliseo Mamani, profesor rural, miembro de la Ejecutiva de FEJUVE (Federación Juntas Vecinales) de El Alto (Bolivia)

Sulem Estrada – maestra de secundaria Sección X y ex candidata anticapitalista (México)

Miriam Hernandez – Trabajadora de la Universidad Nacional Autónoma de México y ex candidata anticapitalista (México)

Pablo Oprinari – Sociologo UNAM y Coordinador revista Ideas de Izquierda México

Jesús Bernardo Choque, obrero fabril de Aceites Fino, ex dirigente Federación Departamental de Fabriles, miembro del Partido de los Trabajadores (Bolivia)

Isabel Jiménez, dirigente nacional del Partido de los Trabajadores (Bolivia)

Bárbara Brito – ex vicepresidenta Fech – Pan y Rosas – Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Dauno Tótoro – licenciado en historia – ex candidato a diputado D10 – dirigente Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Lester Calderón, presidente Sindicato 1 Orica, director Constramet (Chile)

Antonio Páez, dirigente Sindicato Starbucks, PTR

Gabriel Bagundo, profesor Facultad Ciencias Políticas y Sociales – UNAM. (México)

Miguel Lamas, periodista revista Correspondencia Internacional, Cochabamba. (Bolivia)

Jerónimo Hollman, delegado estudiantil al CEUB, Vanguardia Estudiantil Tecnología UMSS. (Bolivia)

Aimo Tügel, miembro del comité general de empresa de la empresa de tráfico de cercanias BVG, grupo sindical de base “ver.di aktiv” (Alemania)

Yunus Özgür, referente de la huelga de los trabajadores estudiantiles TVStud, agrupación estudiantil anticapitalista “organize:strike” (Alemania)

Benjamin Ruß, activista anti-represión, Juventud Marxista Múnich (Alemania)

Ezra Brain, Artist (EE. UU.)

Tatiana Cozzarelli, Socialist Feminist Working Group, DSA NYC (EE. UU.)

Juan Cruz Ferre, editor of Left Voice (EE. UU.)

Ben Fredericks, Uber driver and member of New York Taxi Workers Alliance (EE. UU.)

James Dennis Hoff, Assistant Professor of English, CUNY (EE. UU.)

Jorge de La Rocha, maestro, dirigente nacional PT. (Bolivia)

Carlos De La Rocha, maestro, agrupación Rebelión magisterio. (Bolivia)

Amado Quispe, trabajador salud pública, dirigente nacional Partido de los Trabajadores.  (Bolivia)

Santiago Lupe, historiador, portavoz de la Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras – CRT (Barcelona)

Lucía Nistal, investigadora en Consejo de Gobierno de la Universidad Autónoma de Madrid (UAM), integrante de la plataforma Referéndum UAM y portavoz de CRT (Madrid)

Verónica Landa, portavoz de Pan y Rosas (Barcelona)

Josefina L. Martínez, periodista e historiadora, editora de Contrapunto (Madrid)

Cynthia Lub, doctora en Historia, editora de IzquierdaDiario.es (Barcelona)

Elio Aduviri, secretario de conflictos SITRASABSA (Bolivia)

Carlos Cornejo, delegado estudiantil Derecho Octubre (Bolivia)

Cacho Mancilla, Partido de los Trabajadores, dirigente jubilado. Alain Rivera, abogado Oficina Jurídica de los Trabajadores. (Bolivia)

Robert Ducrot. Secrétaire national du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu à la Commission Administrative Paritaire des techniciens accueil-surveillance-magasinage du ministère de la Culture (Francia).

Cristiano Idaigoro Leite. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Alejandra Sepulveda, Flora Eco y Ameyalli Mancilla, trabajadoras en lucha despedidas del DIF CdMx  e impulsoras de la campaña Queremostrabajodigno (México)

Mario Caballero – Movimiento de los Trabajadores Socialistas (México)

Davi Paulo de Souza Junior. Presidente do PSOL Jacareí, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pamela Henríquez. Presidenta de la Confederación de Sindicatos Bancario y Afines (Chile)

Baran Doğan. Chairperson of TORES- Tourism, Hotel, Restaurant,  Entertainment facilities and Sport Workers Union (Turquía)

Erol Soğancı. Central Executive Committee member of Union of Energy and Power Plant Workers (Turquía)

Ariane Fischer, educator (EE. UU.)

Nathaniel Flakin, historian (EE. UU.)

William Lewis, hotel worker (EE. UU.)

Isabelle Foucher. Trésorière du Syndicat des Archives de France CGT, élue à la Commission Exécutive de la CGT-Culture, élue à la Commission Administrative Paritaire des documentalistes du ministère de la Culture (Francia)

Julie Charmoillaux. Secrétaire de la section CGT de la direction régionales des affaires Culturelles Rhônes-Auvergne, élue à la Commission Exécutive du Syndicat Général de l’Archéologie CGT (Francia).

Catherine Noury. Secrétaire du syndicat CGT du Château de Versailles, élue à la Commission Administrative Paritaire des secrétaires de documentation du ministère de la Culture), élue au Comité National d’Action Sociale du ministère de la Culture (Francia).

Marcello Ferreira dos Santos “Pablito” – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Adriano Brant Favarin – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Claudionor Brandão – Diretor do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Barbara Della Torre – Diretora do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Patrícia Sayuri Tanabe – Diretora do Sindicato dos Trabalhadores da Universidade de São Paulo (Brasil)

Fernanda Peluci – diretora eleita do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Rodrigo Tufão – diretor eleito do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Francielton Bananeira Reis – diretor do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Marília Cristina Ferreira – diretora do Sindicato dos Metroviários de São Paulo (2019/2022) (Brasil)

Felipe Guarnieri – diretor da Federação Nacional de Metroviários (Brasil)

Filipe Amorim – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Néstor Labate. Dirigente del sindicato de trabajadores de SUPRA Caracas (Venezuela)

Universidad Diego Portales (Chile)

María Lohman, miembro directiva Asociación de Periodistas Cochabamba, Somossur. (Bolivia)

Maria Eugenia Guerrero, trabajadora Caja Nacional de Salud de Cochabamba, ex dirigente Central Obrera Departamental. (Bolivia)

Douglas Diniz dirigente de Luta Socialista – LS/PSOL. (Brasil)

Mario Pieri, Colectivo Militante (Uruguay)

Joseffe Cáceres, dirigenta Asociación de Funcionarios ANFUMCE (ex Pedagógico), Pan y Rosas (Chile)

Nicolás Bustamante, dirigente despedido Sindicato Interempresa FCAB, Partido de Trabajadores Revolucionarios (Chile)

Simón Bousquet, presidente Sindicato GAM (Chile)

Bartolo Lara, Cooperativas de Vivienda – Isabel Koifmann, sindicalista – (Uruguay)

Omar Menoni, sindicalista – Ernesto Herrera, Correspondencia de Prensa – (Uruguay)

Alberto Boga, Militantes Guevaristas – Rebeca Riela, economista – Daniel Ceriotti, nutricionista. (Uruguay)

Daniel Libreros, Movimiento Ecosocialista (Colombia)

Ruben Navarro, Correspondencia de Prensa (Francia)

Carlinho. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região-São Paulo (Brasil)

Luiz Eduardo Sanches. Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pierre-Yves Chiron. Secrétaire général adjoint du Syndicat des Archives de France CGT, élu au Bureau National de la CGT-Culture, élu à la Commission Administrative Paritaire des adjoints techniques accueil-surveillance-magasinage du ministère de la Culture (Francia)

Diego Lotito, periodista, editor de IzquierdaDiario.es (Madrid)

Clara Mallo, portavoz de Pan y Rosas (Madrid)

Antoni Sesi, periodista, editor de EsquerraDiari.cat (Barcelona)

Asier Ubico, presidente del Comité de Empresa de Telepizza por CGT (Zaragoza)

Juan Carlos Arias Sanz, delegado por UGT de la Consejería de Políticas Sociales y Familia de la Comunidad de Madrid

Joe Molina, ex trabajador despedido de Panrico y militante de CRT

Andrea Barberá Martínez, Teodora Giulia Chirila Null, Javier Hernández Tenorio, claustrales de la UAM y representantes estudiantiles en Junta de Filosofía y Letras de la UAM por “Revoluciona Tu Universidad” (Madrid)

Soledad Cuevas. Docente UNE-Sindicato Nacional Docente (Paraguay)

Anatoly Matveenko. Coordinador de SMOT (Bielorrusia)

Leonardo Esteves. Sindicato de trabajadores de la Universidad Simón Rodríguez (Venezuela)

Luiz Henrique de Barros. PSOL Taubaté-SP, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Pamela Contreras, dirigenta Sindicato Winterhill, Pan y Rosas (Chile)

William Muñoz, presidente Sindicato Komatsu Reman (Chile)

María Isabel Martínez, dirigenta comunal Colegio de Profesores Lo Espejo (Chile)

Patricia Romo, presidenta del directorio comunal del Colegio de Profesores, Antofagasta (Chile)

Daniela Avilés docente reincorporada, Escuela Patricio Cariola, Antofagasta (Chile)

Romina Godoy, delegada Sindical de escuela patricia Cariola, Sindicato de Asistentes de Aula, Antofagasta (Chile)

Marcos Valério dos Santos. PSOL Caçapava-SP, Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo (Brasil)

Alexandre Lisboa. Direção Sindserv São Sebastião –SP (Brasil)

Pedro Wilson Porto. Cientista Político e Diretor de Formação Política do Sind. Professores da Rede Privada de Pernambuco (Brasil)

Josep Lluis del Alcázar. Delegado sindical de enseñanza pública. Dirigente de Lucha Internacionalista (LI), sección de la UIT-CI (Estado Español)

Cristina Mas. Delegada sindical de trabajadores de prensa. Integrante de LI (Estado Español)

Luis Carlos Gómez Pintado. Delegado sindical de trabajadores de AENA –Aeropuertos (Estado Español)

Marga Olalla. Delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona. Militante de LI (Estado Español)

Larissa Regina Ribeiro – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Fabrício Emmerich – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Gabriela Farrabras – representante eleito na comissão de saúde dos metroviários de São Paulo (Brasil)

Maira Machado – Diretora da APEOESP – Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo (Brasil)

Luciana Vizzotto – conselheira estadual da APEOESP – Sindicato dos Professores do Ensino Oficial do Estado de São Paulo (Brasil)

Tassia Arcênio – Representante sindical no Conselho Municipal de Educação de Contagem – Minas Gerais (Brasil)

Carolina Cacau – representante dos estudantes no Conselho Universitário da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Isa Santos – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Diana Assunção – pelo Movimento Revolucionário de Trabalhadores (Brasil)

Iuri Tonelo – Editor do Edições Iskra (Brasil)

Fidel Ernesto Narváez. Abogado autconvocado y exiliado (Nicaragua)

Nicolás Germanier. Coordinador de Alternativa Socialista (Paraguay)

Pedro Mercader. Delegado Sindical de enseñanza pública,militante de LI (Estado Español)

Miquel Blanch. Delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona (Estado Español)

  1. M. Esther del Alcázar. Delegada sindical de enseñanza pública, dirigente de LI (Estado Español)

Ranier Ríos, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores) (Chile)

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá. (Panamá)

Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista (Panamá)

Alejandro Arias, portavoz agrupación Contracorriente (Madrid)

Lorien Matute, portavoz Sindicato de Estudiantes de Izquierdas-Contracorriente (Zaragoza)

Antonio Litov, Fotomovimiento (Barcelona)

Antonio Liz, historiador (Madrid)

Eduardo Nabal Aragón, crítico de cine (Burgos)

Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional, dirigente de Unidos en el Frente Amplio (Perú)

Jesús Torres Nuño, Presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente, Sociedad Cooperativa (México)

Leda Silva Victoria, Secretaria General de la Delegación D-III-52 de Educación Inicial, Sección XI del Sindicato Nacional de Trabajadores de la Educación (SNTE) (México)

Kesia Moreno, delegada sindical asistente de aula, escuela Juan Pablo, Antofagasta (Chile)

Carla Ramírez, delegada gremial escuela Padre Patricio Cariola, Antofagasta (Chile)

Sergio Pinto delegado sindical Escuela E-77, Antofagasta(Chile)

Galia Aguilera delegada sindical Escuela España, Antofagasta (Chile)

Jaime Rodríguez. Presidente Sindicato Interempresa de Obreros Metalúrgicos Unidos (Chile)

Oscar Mandiola, delegado Sindicato interempresa de obreros metalúrgicos unidos (Chile)

Nathaly Flores, directora del Sindicato Nacional administradora norte Easy (Chile)

Juan Cortés, director del Sindicato Nacional administradora norte Easy (Chile)

Douglas Diniz. Executiva Nacional do PSOL (Brasil)

Gonzalo Gómez. Director de aporrea.org y miembro de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Joaquín Araneda. Movimiento Anticapitalista (Chile)

Mick Armstrong. Alternativa Socialista (Australia)

Rubén Tzanoff. SOL Estado español. (Barcelona)

Juan Pablo Mena. SOL Estado español. (Banyoles)

Rodrigo Barbeito. SOL Estado español. (Valencia)

Diego Fernández Benito. SOL Estado español. (Valladolid)

Lautaro Gutiérrez Vázquez. SOL Estado español. (Madrid)

Flor Salgueiro Carral. SOL – Juntas y a la izquierda. (Barcelona)

Florencia Virjan. SOL – Juntas y a la izquierda (Barcelona)

Neida Porfírio de Oliveira. Conselho Geral do CPER. Membro do Diretório Nacional do PSOL (Brasil)

Enrique Gómez Delgado y Francisco Retama, Movimiento al Socialismo, Sección UIT-CI (México)

Genoveva Ramírez Fernández, profesora de la Sección X, CNTE-SNTE (México)

Orlando Chirino, Coordinador Nacional de la corriente sindical CCURA, ex candidato a presidente del PSL(Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

José Bodas, Secretario General de la FUTPV (Federación Unitaria de Trabajadores Petroleros de Venezuela) (Venzuela)

Miguel Ángel Hernández,  Secretario General del PSL (Partido Socialismo y Libertad) (Venzuela)

Silvia Leticia. Coordenadora Geral do SINTEPP Belém-PA, Secretaria Executiva Nacional da CSP. Conlutas, e da Executiva Estadual do PSOL-PA. (Brasil)

Nancy Galvão. Executiva do PSOL São Paulo (Brasil)

Manuel Iraola. Direção Estadual do PSOL São Paulo (Brasil)

Neide Solimões. Coordenadora Geral do SINTSEP-PA e Direção Nacional da Condsef (Brasil)

Jimmy Gómez Rivera, activista de movimiento social (Nicaragua)

Gustavo Martínez. Integrante de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Zuleika Matamoros. Delegada sindical de docentes, coordinadora de Juntas y a la Izquierda y miembro de la dirección de Marea Socialista (Venezuela)

Maura Gálvez Bernabé. Movimiento Anticapitalista y Juntas y a La Izquierda (Chile)

Maurício Matos. Direção da Federação Nacional dos Servidores dos Ministério Públicos (FENAMP) e Movimento Xingu Vivo para Sempre (Brasil)

Cássia  Ceres. Executiva do PSOL/Belém-Pará e Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Mari Andreia Oliveira de Andrade. Professora/Diretora Regional CPERS Cruz Alta (Brasil)

Érico Corrêa. Presidente do SINDICAIXA. Membro da Executiva Estadual do PSOL (Brasil)

Revolutionary Students Front – RSF (Pakistán)

Bismark Martinez, Artista Nicaragüense y activista social. Actor en grupo de teatro DRUGOS (Nicaragua)

Ayllu Duarte Acosta. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Jorge Cezar Gomes Maia. SEPE (Brasil)

Luis Henrique Chagas. Presidente do SINDIMETRÔ (Brasil)

Zarah  Trindade. Direção do PSOL/Belém- Pará e do Coletivo Feminstra Marielle Vive! (Brasil)

Eduardo Pimentel. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Walmir Brit. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Laerte. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Marcos Solimões. Executiva do SINTSEP-PA. (Brasil)

Paulo Sérgio. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP de Concórdia do Pará. (Brasil)

Erlen. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Salvaterra/PA (Brasil)

Reginaldo Reis. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Baião/PA (Brasil)

José Antônio (Toninho). Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP de Baião/PA. (Brasil)

Jacirene. Coordenação da Sub-Sede do SINTEPP Mde Baião/PA. (Brasil)

Pablo Muñoz, dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Sebastián Rojo, dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Francis Astudillo. dirigente Sindicato Interempresa FCAB (Chile)

Raúl Muñoz – dirigente FENATS Barros Luco Trudeau (Chile)

Alejandra Decap – vocera nacional agrupación Pan y Rosas (Chile)

Yamila Urrutia – agrupación Vencer ex Pedagógico (Chile)

Marcelo Diniz. Coordenação da Regional Metropolitana do SINTEPP (Brasil)

Aldemaro Sanoja. Marea Socialista Barinas (Venezuela)

Flávia Siqueira. Coordenação da Regional Metropolitana do SINTEPP (Brasil)

Miriam Sodré. Secretária Geral do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA (Brasil)

Carlos Alberto. Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA (Brasil)

Joelma Souza. Coordenação de Cultura e Lazer do SINTEPP BELÉM (Brasil)

Érica Reis. Direção da Sub-Sede do SINDSAÚDE Baião-PA (Brasil)

Dulcideia Palheta. Direção da Associação dos Docentes da Universidade Federal Rural da Amazônia (ADUFRA). (Brasil)

Angelo Balbino. Executiva Regional do PSOL-DF (Brasil)

Juliana de Freitas. Oposição SIMPRO –DF (Brasil)

Suzete Chaffin. Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Paulina Espíndola. Vocera de Sesegen y Mujeres Organizadas de la  Facultad de Comunicación y Letras, Edgar Mendoza. Marea Socialista portuguesa (Venezuela)

Julieta Lui. Coordenação da Sub – Sede da Apeoesp São Carlos/São Paulo (Brasil)

Mauricio Santos. Direção Estadual da Apeoesp/São Paulo (Brasil)

Sergio Brito. Coordenação da Sub-Sede da Apeoesp Taboão da Serra/São Paulo (Brasil)

Alexandre Pacheco. Diretório Municipal do PSOL Jacareí/SP (Brasil)

Emanuelly Nery. Diretório Municipal do PSOL de São José dos Campos/São Paulo (Brasil)

Gilberto Silvério. Presidente do PSOL São José dos Campos /São Paulo (Brasil)

Whirmelys Villalobos. Periodista. Juntas y a la izquierda (Venezuela)

Laura Jaén Martínez. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Isabel Ruíz López. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Laura Candela Uría. SOL – Juntas y a la izquierda (Murcia)

Jane Neves. Vice-presidente do Sintect-AM (Brasil)

Izabel Firmino. Executiva do SINTUFF/RJ (Brasil)

Sandra Guizan. Direção do SINTUFF/RJ (Brasil)

Vera Coimbra. Coletivo Feminista Marielle Vive! (Brasil)

Andrea Solimões. Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical (Brasil)

Brites. PSOL Caraguatatuba – São Paulo (Brasil)

Eduardo Rodrigues. Comitê de Mobilização e Luta do IFPA (Brasil)

Terezinha Bullé. Professora/CPERS/Membro do Diretório Estadual do PSOL (Brasil)

Maira Farias. Professora/CPERS/Membro da Executiva Estadual do PSOL  (Brasil)

Marli Aparecida Souza. Funcionária de Escola/Diretora Regional CPERS – Osório (Brasil)

Maria Norma Dumer. Professora/ Conselho Fiscal do CPERS (Brasil)

Natalia Mesías. Presidenta del sindicato Clínica UDD (Chile)

Maria de Fátima Contreira. Professora/Diretora Regional CPERS – São Borj (Brasil)

Ândria Wasiuk. Estudante/ENFRENTE (Brasil)

Angélica Bruch. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Danubio Trujillo. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Sandra Patricia Fernández Araújo. Militante del SUINAU (Uruguay)

Adrián Dourrom. Rumbo Socialista. Militante del Sunca (Uruguay)

Jimena Peralta. Rumbo Socialista (Uruguay)

Cristina Matinson. Militante de COFE Rumbo Socialista (Uruguay)

Analia Barceló. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Gabriel Malaespina. Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Antonio Gilberto dos Santos Sanches. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Camila Palomo Debesaitys. Vice-presidente do SINDIMETRÔ (Brasil)

Claire Maria Moraes Amaral. Professora – Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Claudia da Silva Marisco. Diretora do Núcleo do CPERS – Cruz Alta (Brasil)

Yunesky Carrero. Juntas y a la Izquierda (Venezuela)

Jorge Estrella. Reagrupamiento Izquierda Ecuatoriana (Ecuador)

Clemar Maria Trindade. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Elizabeth dos Santos Braga. Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Elizandra Dullius. Estudante/ENFRENTE (Brasil)

Adriana Aquino. Coordinadora de Juntas y a la Izquierda. (Paraguay)

Eloá Damascena da Silva. Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Gentil Lovatel. Diretor SINDICAIXA (Brasil)

Henrique Luis Frozza. Diretoria do SINDIMETRÔ (Brasil)

Inês Goreti. Servidora Pública Estadual/SINDICAIXA (Brasil)

Karina Fischer. Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Kenyireth Rebolledo. Juntas y a la Izquierda (Venezuela)

Kelin Daroz. Dirigente do Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Laura Vieira Marques. Dirigente do Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Ludimilla Alves Fagundes. Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Luiz Henrique Valente Sanches. Vigilante – Dirigente da CS (Brasil)

Luzia Regina Herrmann. Professora – Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Márcia da Silva Rolim. Estudante/ENFRENTE – Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Güneş Gümüş. SEP Party Chairperson (Turquía)

V.Umut Arslan. Dirección Nacional del SEP (Turquía)

Derya Koca.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Engin Kara.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Gökçe Şentürk.  Dirección Nacional del SEP  (Turquía)

Emre Güntekin. Editor of sosyalistgundem (Turquía)

Emrecan Konyalı. Chairperson of Marxist Student Association Federation (Turquía)

Márcia de Medeiros Barilli. Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Márcia Soledade. Setorial de Mulheres do PSOL  (Brasil)

Maria Aparecida Prado. Funcionária de Escola/Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Maikell Rebolledo. Abogado laboral (Venezuela)

Javier bia.  Rumbo Socialista. Militante de COFE (Uruguay)

Maximiliano Ramos. Rumbo Socialista. Militante de AFFUR (Uruguay)

Federico Martínez. Rumbo Socialista. Militante de ADUR (Uruguay)

Jorge Rodríguez. Militante del SUINAU (Uruguay)

Maria da Glória Sampaio. Diretora do Sindicaixa      (Brasil)

Marilene Carvalho S. Rodrigues. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Marivete Morais de Melo. Funcionária de Escola/Suplente Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Miguel Gustavo Corrêa Chagas. Secretário Geral SINDICAIXA (Brasil)

Norma dos Santos Machado. Professora/Conselho Geral do CPERS (Brasil)

Odilon Carrion Esmério. Diretor SINDICAIXA (Brasil)

Olavo Vivian Marques. Vigilante (Brasil)

Pedro Moacir Abrianos  Moreira. Diretor Regional do CPERS – São Gabriel (Brasil)

Rejane Maria de Araújo. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Ronny Reyes. Abogado laboral (Venezuela)

Silvina Rodríguez.  Rumbo Socialista.  Ambientalista (Uruguay)

Alejandro Tasistro. Rumbo Socialista (Uruguay)

Guedeche Khaled. Profesor de Investigación Universitaria (Argelia)

Luis Gonzalo Torcoletti. SOL Estado español (Palma de Mallorca)

Noelia Carina López. SOL Estado español (Barcelona)

Pía Celeste Villafañe Batica. SOL Estado español (Barcelona)

Diego Arcos Espinosa. Casa de argentinos en Barcelona. (Estado español)

Rosana Grigoletto. Diretora do Núcleo do CPERS – Osório (Brasil)

Virgínia Corrêa da Silva. Diretora do Sindicaixa (Brasil)

Vivian Zamboni. Professora/Direção da CS (Brasil)

Zila Farias. Setorial de Mulheres do PSOL (Brasil)

Anália Timóteo. Merendeira (Diretora do SEPE/Regional IV) (Brasil) 

Maria Oliveira da Penha. Professora. Diretora do SEPE Central  (Brasil)

Rayssa Pereira. Militante do ENFRENTE (Brasil)

Thaianne de Souza. Estudante da UNIRIO. Coletivo Feminista “Marielle Vive” (Brasil)

Lucas Tiné. Musico e pré-candidato / PSOL Recife (Brasil)

Jacqueline quintana Muñoz. Académica depto de trabajo social universidad de Atacama (Chile)

Xavi Valverde. CUP-L’Hospitalet. Integrante observatorio plurinacional en defensa de los salares (Estado español)

Pacheco Sánchez Carlos Iván. Profesor Departamento de Sociología Universidad Nacional de Colombia (Bogotá)

Thiago Carvalho. Presidente PSOL Recife (Brasil)

Márcio Santos. Ator e Diretor de Teatro (Brasil)

Luiz Felipe Sena. Cineasta (Brasil)

Robeyoncé Lima. Co-deputada Juntas / Pernambuco (Brasil)

Ivanenko Tatyana. Activista de SMOT (Bielorrusia)

Vasily Letyaga. Activista SMOT (Bielorrusia)

Vicent Birich. Activista de SMOT (Bielorrusia)

Marat Matveenko. Activista SMOT (Bielorrusia)

Kirill Zhamoidin. Activista SMOT (Bielorrusia)

Roman Yaroshenya. Activista del Sindicato Independiente Bielorruso. Salihorsk. (Bielorrusia)

Fabiola del Carmen Tercero Castro- Periodista Feminista (Nicaragua)

Andrei Nestruev. Movimiento Socialista Ruso

Natália Alexandre – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Luisa Matos – Centro Acadêmico de Serviço Social da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Samyr Rangel – Centro Acadêmico de Geografia da Universidade Estadual do Rio de Janeiro (Brasil)

Javo Ferreira, Liga Obrera Revolucionaria (Bolivia).

Violeta Tamayo, Pan y Rosas (Bolivia)

Simone Ishibashi – Associação de Pós Graduandos da Universidade Federal do Rio de Janeiro (Brasil)

Luno dos Santos – Coordenador do Centro Acadêmico Dionísio, Teatro/UFRGS (Brasil)

Ana Pessoto – Coordenadora do Centro Acadêmico Dionísio, Teatro/UFRGS (Brasil)

Flávia Telles – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Vitória Camargo – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Cássia Rodrigues Silva – coordenadora do Centro Acadêmico de Ciências Humanas do IFCH-Unicamp (Brasil)

Úrsula Noronha – coordenadora do Centro Acadêmico de Pedagogia Unicamp (Brasil)

Rafaella Lafraia – Centro Acadêmico da Saúde Pública da Universidade de São Paulo (Brasil)

Eliana Carolina Useche Gomez. Movimiento Periodistas por la verdad (Venezuela)

Clarissa Machado de Azevedo Vaz. Professora Universidade Federal do Tocantins. UFT. Advogada da Associação Brasileira dos Advogados do Povo. ABRAPO (Brasil)

Juan Manuel Sandoval Palacios. Investigador del Seminario Permanente de Estudios Chicanos y de Fronteras. Instituto Nacional de Antropología e Historia (México)

Hamdi Bechir. Escritor y revolucionario de Túnez.

Abdelmajid Haouachi. Escritor y revolucionario. Túnez

Virgílio Aráuz. Dirigente de Propuesta Socialista. Panamá

Priscilla Vázquez, presidente de la Asociación de Empleados de la Agencia de Seguridad Social (AECSS). Panamá

Zenaida Muñoz, León Tugú, René Coralimes, Juan Ernesto de Gracia, Sofía Cobo, dirigente de la AECSS. Panamá

İslami bankacılık: Reform mu, aldatmaca mı?

0

Dünya ekonomik sisteminin aleni bir biçimde açmazda olduğu, tıkandığı, hareket edemediği artık tüm kapitalistlerin de malumu. Finans kapital, kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesi için tahliller yaparken, bir eğilim olarak ortaya çıkan ve mevcut finansal sisteme alternatif olduğu belirtilen “İslami faizsiz bankacılık” modeli Erdoğan’ın ana amaçlarından biri haline geldi. Erdoğan, Eylül ayında Marmara Üniversitesi’nde faizsiz bankacılık üzerine yaptığı konuşmasında şu sözleri sarf etti: “Faize dayalı sisteme karşı çıkmamızın sebebi inancımızın buna cevaz vermemesinin yanında sistemin insani yükünün de ağırlaşmış olmasıdır. Geleceğin dünyasında faize dayalı bir sistemin yerini risk paylaşımının esas olduğu katılımcılığın aldığı yeni bir finansal mimariye bırakacağına inanıyorum. Alternatif finansla işlemler dünyada süratle yaygınlaşmaktadır. Risk paylaşımı yoluyla insanların üretimine katılımı esas alan yeni modellerinin tercih oranı artıyor.” Sisteme bir alternatifmiş gibi lanse edilen ve banka terimi yerine özellikle “katılım” kelimesinin ön plana çıktığı bu sistem ne bir alternatif ne de mevcut finansal sömürünün olumsuz yanlarının törpülendiği bir reformdur.

2008 krizi, ardından gelen uzun durgunluk dönemi ve içinde bulunduğumuz iktisadi ve politik açmaz, alternatif olarak görülen eğilimlerin ve kapitalizmin reform geçirmesi gerektiği söylemlerinin yaygınlaşmasına yol açıyor. Rejim de bu bağlamda önüne bir hedef olarak “katılım” modelini koymuş durumda. Devlet bankalarının (Halk, Ziraat, Vakıf) katılımcı versiyonları geçtiğimiz iki yıl içinde açılmıştı. Son olarak BDDK bünyesinde “faizsiz bankacılık danışma komitesi” kurulması için çalışma başlatıldı. Ayrıca İstanbul’da “küresel finansal katılım merkezi” kurulacağı belirtildi.

Bir yerde pazar için üretim söz konusuysa orada faiz her zaman olacaktır. İsminin “katılım payı” veya başka bir şey olması neticeyi değiştirmez. Osmanlı’da bile bizzat şeyhülislamların fetvalarıyla resmi olarak faiz mevcuttu. Bununla birlikte katılım sistemi yeni hiçbir şey vaat etmiyor. Katılımcılara verilen katılım payı oranı ile piyasadaki faiz oranları aynı. İşletmelere ve kişilere verilen kredilere uygulanan gecikme cezaları ile faizlerin de oranları aynı. Merkez bankalarında tutulan zorunlu karşılıklara uygulanan faizler de öyle… Zaten diğer bankalarla aynı piyasada işlem yapılırken ne kadar farklı olunabilir? Peki, fark tam olarak nerede, neden bu model önümüze seriliyor?

Kapitalizm altında finansal sermeye ile reel sermaye iç içe geçmiştir. Ekonomideki tüm faaliyetleri eline geçirmek isteyen rejim, Türkiye’deki sanayi sektörünün küçülmesini, birçok firmanın borçlarından dolayı yeni kredi bulamamasının çözümünü katılım bankacılığında aramakta. Böylelikle istedikleri sermaye gruplarına (özellikle inşaat, enerji ve silah sanayisi) kolaylıkla kredi verebilecekleri gibi bir çöküş anında maliyeti ve zararı halka iç borçlanma yoluyla yayabilecekler. Fakat bu durum sorunların çözümünü değil sadece yeni sorunları beraberinde getirecektir. Her şeyden öte finansal sistem bir neden değil sonuçtur. İktisadi sistemi değiştirmeden finansal alandaki en “radikal” değişiklik bile ciddi bir yenilik getiremez. Örneğin bankaların merkezileştirilmesi, üretimde işçi kontrolü, planlı sanayi üretimi ya da dış ticarette devlet tekeli olmadan yapılsa bile boşuna bir reformdan öteye geçemez. Kapitalizme içkin yeni olarak sunulan hiçbir aldatmaca çözüm olamaz. Finansal ve reel sömürüyü yok edebilmek için tek ve gerçekçi çözüm, iktisadi yapının merkezi ve planlı bir şekilde işçi sınıfının denetiminde yeniden örgütlenmesidir.

“Anne sakin ol, bugün sokağa tek başıma çıkmıyorum”

0

Dünya çapında kadınlar tarihsel kazanımlarını ve hayatlarını savunmak üzere mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu bazen kadınların hayatları pahasına gerçekleşiyor. Tıpkı İran’da maç izlemek için stadyuma girmeye çalıştığı gerekçesiyle hapse mahkûm edilmesine tepki olarak kendini ateşe veren ve yaşamını kaybeden Seher Hudayari gibi.

İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nden bu yana, kadınların stadyumlara girmesi fiilen yasak. Yasağın gerekçesi ise “Yarı çıplak adamların izlenmesi.” İranlı kadınların büyük bir bölümü kadınların stadyumlara ve hatta birçok kamusal alanda bulunmasına yönelik yasakların kaldırılmasını istiyor. Kadınlar stadyumların önünde gösteri yapıyor ve birkaç kez de FIFA’ya başvurdu. Yasağa son verilmesini isteyenlerden biri de, 29 yaşındaki Seher Hudayari’ydi. Hudayari, taraftarı olduğu futbol takımının maçını izleyebilmek için Mart ayında Tahran’daki Azadi Stadyumu’na kılık değiştirerek girmeye çalıştı. Ancak, görevliler onun kadın olduğunu fark etti ve gözaltına aldı. İran medyasına göre, Tahran’daki Devrim Mahkemesi önünde kendini ateşe veren Hudayari, kaldırıldığı hastahanede tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Hudayari’nin ölümünden sonra İran’da ve dünya çapında oluşan tepkiler ve Türkiye dahil olmak üzere “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” şiarıyla kadınların dayanışma maçları oynaması sonucu İran’daki yasak geçtiğimiz günlerde kalktı. Kadınlar artık stadyumlara girebilecek. Ancak bu şimdilik milli maçlarla sınırlı.

 #AmINext (Sıra Bende Mi?)

Meksika ve Güney Afrika’da Ağustos ayının başından bu yana içinde polislerin de bulunduğu cinsel saldırı olaylarına karşı ülkedeki kadınlar sokakta. Meksika’da kadınlara yönelik artan cinsel saldırı vakalarının ardından, başkent Meksiko’da günlerdir yürütülen eylemlerde son olarak bir polis karakolunun ikinci katı yakıldı. Meksiko’da her gün ortalama 10 kadın öldürülüyor. Son yıllarda 9 bin kadın hiçbir iz bırakmadan kayboldu. Ölümlere karşı adalet isteyen kadınlar, artan kadın cinayetleri ve cinsel şiddete karşı hükümetten acil koruma talep ediyor.

Güney Afrika’da ise geçtiğimiz ay sırayla iki kız öğrencinin cinsel istismara maruz bırakılıp öldürülmesi sonucu kadınlar çeşitli kentlerde sokağa çıkarak tepkilerini dile getirdi. Eylemlerin yanı sıra sosyal medyada da #AmINext (SıraBendeMi) etiketiyle bir kampanya başlatıldı. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2016 verilerine göre Güney Afrika, kadın cinayetlerinde dünyada 4. sırada yer alıyor.

Ekvador’da kadınlar kürtaj haklarını savunuyor

Ekvador’da ise cinsel saldırı sonucu oluşan gebeliklerdeki kürtaj hakkına ilişkin yasanın esnetilmesine dair görüşmelerin durmasına tepki gösteren çoğu kadın binlerce kişi sokağa çıktı. Ülkede kürtaj hakkı yalnızca iki durumda tanınıyor. Bunlardan biri hamile kadının hayati tehlike altında olması veya zihinsel engelli bir kadının tecavüze maruz bırakılması. Ancak sıkı kürtaj yasası sonucu merdiven altlarında denetimsiz olarak yapılan kürtajlar sonucu kadınlar hayatlarını kaybediyor. Çünkü ülkede her yıl ergenlik dönemindeki 2 bin 500 genç kadın ve çocuğun cinsel saldırı sonucu hamile kaldığı belirtiliyor. Dolayısıyla kürtaj hakkı aynı zamanda yaşam hakkını savunmak anlamına geliyor.

Krize, işsizliğe ve güvencesizleştirmeye karşı tek yol: birleşik mücadele

0

Geçtiğimiz haftasonu İstanbul’un iki ayrı yakasında üç ayrı etkinlik yapıldı. Bunlardan ilki İşçi Dayanışma Derneği’nin düzenlediği “Kriz Günlerinde Örgütlenmek” temalı üç oturumdan oluşan sempozyumdu. Mevcut ekonomik durumda işçi sınıfına hangi taktiklerle gidilmesi gerektiği, mücadele taktikleri üzerine paylaşımlar yapıldı. İkinci etkinlik Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi’nin düzenlediği “Kriz Böler Biz Birleşelim” temalı paneldi. Hâlihazırda daralan inşaat sektöründe işsizliğin ve güvencesizliğin arttığı, sosyal hakların giderek güvencesizleştiği ortamda mimar, mühendis, freelance çalışanlar ve mimarlık öğrencileri tarafından mücadelenin olanakları ve mevcut durumu tartışıldı. Diğer etkinkik ise Umut-Sen’in organize ettiği “İşçiler Sendikaları Yönetebilir, Türkiye’yi de” forumuydu. Katılımcılar, emek güçlerinin inşa edeceği mevcut burjuva alternatiflerin dışındaki politik alternatifleri tartışmak için bir araya geldi.

Her üç etkinlik de sahadaki ekiplerin bir araya geldiği ve ufuk açıcı paylaşımların yapıldığı, çözüme yönelik girişimlerin tartışıldığı etkinliklerdi. Bu yönüyle her üç etkinliği de çok değerli görüyoruz.

Ne var ki, bu üç etkinlikte de masaya yatırılan sorunların çözümünü tek bir örgüt, tek bir sendika veya tek bir dayanışma örgütü çözemez. Hepimiz sorunların ne olduğunu biliyoruz ancak çözüm için ortak bir akıl oluşturulamamıştır. Bu yönüyle birleşik mücadelenin inşaası tarihsel bir zorunluluktur. Birleşik mücadeleden kastımız, direniş çadırlarını ziyaret edip fotoğraf çektirmekle sınırlı bir dayanışma olmamalıdır. Sahayı beraber örgütleyecek planın beraber inşaasıdır.

Bu anlamda basit taleplerle işçi sınıfına gidilmelidir. Mesela ücretlerdeki vergi dilimleri veya çalışanlara sağlanması gereken nitelikli ve parasız kreş hakkı gibi konularda ortak kampanyalar yapılmalı, ortak akılla taktikler belirlenmelidir.

Hâlihazırda irili ufaklı birçok mücadele devam etmektedir. Direnişlerin koordinasyonu sağlanmalı, bu koordinasyon kendi aralarında etkinlikleri doğru planlamalıdır. Birbiriyle çakışmayan ve geniş katılımlı bu etkinliklerde hem bir araya gelip hem de ortak akılla sorunlarımıza çözümü inşa etmeliyiz. Bu anlamda devrimci Marksist ilkelerden taviz verilmeden geçiş talepleri doğrultusunda basit bir program etrafında bir araya gelmek zorundayız. Dünyada bunun örnekleri bulunmaktadır. Arjantin’de Sol Cephe (FIT), birbiri ile uzak sol ekipleri basit ve temel ortak müşterekler doğrultusunda bir araya getirerek ortak mücadele yürütmektedir. Bu çok değerli bir örnektir.

Türkiye işçi sınıfı olarak dünyadan ayrı değiliz, bunu biz de başarabilirz. Yeter ki birliğimize inanalım, işçilere inanalım ve işçilere giderken de basit ve temel talepleri dile getirelim.

Patronun zararı işçiye kesilebilir mi?

0

Toplu iş sözleşmeleri dönemlerine girildiğinde sendikacılar ve işçiler arasında sıkça şöyle söylemler gelişir: “İşyerindeki üretim şu oranda büyüdü, satışlar ve ihracat şu kadar arttı, işletmenin kârı şu kadar büyüdü, ama gene de patron istediğimiz zammı vermiyor, sosyal haklarımızı kesiyor, işçi azaltmasına gidiyor vb. vb.”

Patronun kârlarının artmasına rağmen işçinin hakkını vermiyor oluşu ilk bakışta doğru bir düşünce tarzı gibi görünüyor. Patronun satışları artıyor, ihracatı büyüyor, ama işçisinin gırtlağını daha fazla sıkmaya çalışmaktan geri durmuyor. Halbuki tersi olmalı, kârlar arttıkça işçinin durumu da düzelmeli, diye düşünülüyor.

Peki, ya tersi olursa? Yani ya patron zarar etmekte olduğunu, hatta işyerini kapatma aşamasına geldiğini iddia ederse? İşyerinin yaşayabilmesi için ücretlerde artışın mümkün olmadığını, hatta ücretlerin ve sosyal hakların daha da kısılması, işçilerin daha yoğun ve uzun çalışmaları gerektiğini iddia ederse ne olacak?

“Patronun kârı arttı, ücretler de o oranda artsın” diyenler bu kez “Eh ne yapalım, işimizi koruyabilmek için kemerleri sıkmayı kabul edelim” mi diyecekler? Tabii ki demeyecekler (arada bir iki satılmışın çıkıp böyle söyleyebileceğinin dışında).

O zaman demek ki, ücret artışlarını doğrudan işyerinin kârlılık oranına bağlamak yanlış bir yöntem. Şimdi işçinin elini güçlendirir gibi gözüken bir yaklaşım başka işyerlerinde veya farklı durumlarda bizzat işçinin aleyhine döner.

İşçi emek harcıyor ve harcadığı emeğin değerinin küçük bir bölümü kendisine ücret olarak ödenirken, geri kalan büyük bölümü patronun cebine gidiyor. Dolayısıyla ücret mücadelesi işçinin emeğinin karşılığını alma mücadelesidir ve bu, işyerinin kârlılık oranına bağlanmamalıdır.

Patronun ne kadar kâr elde edip etmediği, işçinin sorumlu olmadığı kapitalist piyasa koşullarına bağlıdır. Bir ekonomik kriz sırasında patron gerçekten zarar edebilir. Ama o piyasanın, yani kapitalist ekonominin ve onun krizinin sorumlusu işçi değildir. Sorumlular kapitalistlerdir, onların hükümetleridir. İşçi emeğini harcamış ve üretim yapmıştır. Bu nedenle, insan onuruna yaraşır bir ücret, kâr olsun zarar olsun, ona ödenmelidir.

Peki o halde patron zarar ettiğini ve ücretlerin düşürülmesi gerektiğini iddia ederse ne yapmalı? Bir kere bu zarar etme iddiasının doğru olup olmadığını, kâr-zarar bilançolarının ne durumda olduğunu öğrenmemiz gerekir. O halde sendika temsilcileri, işyeri komiteleri ve tüm üyeleriyle birlikte patrondan hesap defterlerini getirmesini talep etmeli ve bilançoları ayrıntılı olarak incelemeli ve denetlemelidir. Bakalım gerçek ne kadar patronun iddia ettiği gibi.

İşyerinin işçilerin ücret olarak talep ettiği oranda kâr etmemiş olması halinde veya gerçekten zarar etmiş olduğunun açığa çıkması halinde, sendika ve işçiler bunun nedenlerini denetlemeliler ama elbette bunun sorumluluğunu üstlenemezler. İşçi emek harcamıştır ve karşılığını almalıdır. Patron bunun üzerine “o zaman işyeri kapanır” diyebilecektir. Biz ise “Hayır!” diye yanıt vermeliyiz.

İşyerinin zarar etmesi kapitalist ekonominin ve onu yöneten patronların ve onların hükümetlerinin sorumluluğudur. Dolayısıyla biz işyerinin kapatılamayacağını; devletin bu işyerini kamulaştırarak üretimin işçilerin denetiminde sürdürülmesini ve işçi ücretlerindeki yeni artışlarla birlikte işletilmeye devam etmesini sağlaması gerektiğini öne sürmeliyiz.

Bunu yapamadığımız sürece, özellikle kriz zamanlarında işsizliğe ve yoksulluğa itilmenin önüne geçemeyiz.

Kendini yakmak!

0

“Borcunu ödeyemeyen emekli kendini yaktı!” “Başkentin ortasında kendini yaktı!” “Ankara’da ‘işsizim, açım’ diyen bir kişi kendini yaktı!” “Üzerine benzin döküp kendini yaktı, hastanede öldü!” “Gaziantep’te işsizlikten kendini yakan gencin ailesi konuştu!” “Taşeron işçi Ataşehir Belediyesi önünde kendini yaktı!” Bu tip haberler uzayıp gidiyor… Bunlar işsizlikten, yoksulluktan çaresiz kalıp kendini yakan işsiz işçinin, yoksul emeklinin ardından atılan kimi haber başlıkları… Biri bu yılın Ocak ayında, biri Nisan’da, öbürü henüz bir hafta önce, Eylül ayında oldu…

Ateş düştüğü yeri yaktı. Aileleri dışında çoktan unutuldular; emin olabiliriz!

Düzenin zaten umurunda değil. Umurunda olsa Türkiye’de dört milyon iki yüz elli üç bin işsizin olduğu açıklandığı gün devletin başı, “Herkes iş bulacak diye bir kural yok” deyivermezdi! Öyle değil mi?

Peki, nasıl olacak? İnsanlar ağaç kabuğu mu kemirecek? Ya da kendini mi yakacak?!

Ha evet, bir mermi kaç lira, değil mi? Milliyetçi, muhafazakâr devlet erkânımızın işsizlikten, yoksulluktan, ekonomik krizden çok daha mühim işleri var!

Örneğin müstakbel başkan yardımcıları için alındığı söylenen milyar liralık son model Mercedes’ler gibi! İtibardan tasarruf olmayacağını öğrenmedik mi hâlâ?

Yine de sormadan edemiyor insan! Bizim vergilerimizle sürdürdüğünüz saltanatı, sadece bir an için, bir yana bırakalım. Doğrudan işçinin emekçinin “ihtiyat akçesi” anlamına gelen İşsizlik Sigortası Fonu’ndaki paramızı neden patronlara bedava dağıtıyorsunuz? Neden zaten yüz milyarlarca liralık ihaleler verdiğiniz haramilerinizin yarattığı kamu açıklarını bizim işsizlik fonumuzla yamamaya çalışıyorsunuz?

Soruyoruz çünkü aş-iş, patlıcan-biber derdindeki faniler olarak bu doymak bilmezliğinizi anlayamıyoruz!

Sadece İşsizlik Sigortası Fonu dahi birazcık usulüne uygun, birazcık  “Yağma Hasan’ın böreği” demeden kullanılsaydı işçiler, emekçiler kendilerini “işsizim, açım, adalet istiyorum” diye yakmazlardı!

Kendimizi yakmayalım işçi-emekçi kardeşlerim! İşsizliğimizin, yoksulluğumuzun nedeni kapitalizmdir. Gelin emeğin, insanın, doğanın, börtü-böceğin düşmanı olan kapitalizmi yakalım! Çare örgütlenmekten, birlikten, dayanışmadan geçiyor… Gelin kenetlenelim…

Başkanlık rejimi tablosu: Ekonomide çöküş, dış politikada iflas, içeride baskı…

0

Türkiye ekonomisi tepetaklak uçuruma yuvarlanmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre, ekonomi, yılın ikinci yarısında yüzde 1,5 daraldı. 2018’in son çeyreğinden itibaren ekonomi son üç çeyrektir daralıyor. Ekonomik küçülmenin dolar cinsinden karşılığı ise çok daha çarpıcı. 2013’te 950 milyar dolar olarak ölçülen ülke ekonomisi, son rakamlarla yaklaşık 720 milyar dolar düzeyine gerilemiş durumda.

Saray yönetimi, ekonomik krizin varlığını önce reddetmiş, kriz olduğunu söyleyenleri vatan hainliği ile suçlamış, ardından krizde en kötünün geride kaldığını iddia etmişti. Fakat TÜİK’in rakamları Saray yönetiminin iyimserliğine fazla yer bırakmıyor. Ekonominin yeniden görece istikrarlı büyüme evresine girmesine dönük bütün veriler olumsuz görünüyor. Son bir yılda iç ve dış yatırımlar çarpıcı bir biçimde düşerken, sanayi ve inşaat sektörleri de kesintisiz bir şekilde küçülmeye devam ediyor.

Ekonomideki küçülmenin faturası, işçi sınıfı ve emekçi kesimlere şimdiden ağır bir şekilde yansıtılmış durumda. İşsiz sayısı son bir yılda 1 milyondan fazla arttı ve 4,5 milyona yaklaştı. Kamu işçilerine ve memurlara sefalet zamları reva görülerek, bu kesimlerin alım gücü dramatik bir şekilde aşağıya çekildi. Temel tüketim ve ihtiyaç kalemlerindeki enflasyon ise, yüzde 15 olarak açıklanan enflasyonun çok daha üzerinde seyrederek, emekçi kesimlerin yoksulluğunu derinleştiriyor. TÜİK tarafından yapılan gelir seviyesi araştırması da bu durumu açıkça ortaya koyuyor. En zengin yüzde 20’nin toplam gelirden aldığı pay artarken, en yoksul yüzde 20 daha fakirleşmiş durumda.

Önümüzdeki dönem, ekonomideki kötüleşmeyle birlikte, emekçilere dönük saldırıların daha da yoğunlaşacağı bir dönem olacak. Ücret kesintilerine, işten çıkarmalara, işyeri kapatmalarına karşı birleşik bir mücadele hattı örmekten başka bir seçenek yok. Bu çerçevede, özellikle, metal işçilerinin MESS’le bağıtlayacağı toplu sözleşme süreci oldukça kritik önemde olacak. Metal işçilerinin elde edeceği kazanım işçi sınıfının diğer kesimlerine de yol gösterici olacaktır. Bu nedenle sınıfın bütün kesimlerinin metal işçilerinin mücadelesinde kenetlenmesi, patronların ve hükümetin saldırılarına karşı en geniş dayanışma ağını örmesi hayati önemde olacak.

Dışarıda iflas, içeride baskı…

Saray’dan yönetilen Başkanlık rejimi altında kötü giden, yalnızca ekonomik veriler değil. Saray’ın dış politikada yaşadığı hüsran, her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Bölgeye dönük yayılmacı ve maceracı politikaları bir bir iflas eden Saray yönetimi, Rusya ve ABD arasındaki çatlaklara oynayarak kendine alan açmanın peşinde. Ne var ki, bu doğrultudaki her girişimi, Saray’ın Rusya ve ABD karşısında daha fazla taviz verdiği, ülkenin egemenlik haklarının giderek daha fazla zedelendiği bir tabloyla sonuçlanmakta.

Suriye’deki yayılmacı hedefleri duvara toslayan Saray yönetimi, bütün odağını PYD-YPG’nin geriletilmesi ve mümkünse tasfiyesine vermiş durumda. ABD ile uzunca bir süredir, YPG’ye dönük desteğini çekmesi yönünde yapılan pazarlıklar, Saray’ın istediği sonucu doğurmaktan oldukça uzak. Sınıra yapılan askeri yığınak ve askeri operasyon tehdidi ise, bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten başka hiçbir sonuç doğurmayacak. Rusya ve İran ile yapılan pazarlıkların temel eksenini de Kürt özerk bölgesinin tasfiyesi oluşturmakta. Rusya ve rejim ile “Ver Halep’i, al El-Bab’ı” ile başlayan pazarlıklar silsilesi, bugün “Ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi” aşamasına gelmiş görünmekte. Rejimin ve Rusya’nın saldırılarından Türkiye sınır kapısı önüne kaçan yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli ise, bu pazarlıklarda yalnızca masadaki bir koz olarak kullanılmakta.

Saray yönetimi içeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı ve yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla, politik çöküşünü örtme çabasında. HDP belediyelerine atanan kayyumlar ve HDP’yi kriminalize etmeye dönük sistematik kampanya, bu mantığın bir sonucu. Ne var ki, Saray’ın baskıcı politikaları ne AKP içerisindeki çözülmeyi ne de kitlelerde yaygınlaşan hoşnutsuzluğu durdurmaya yeterli. Bununla birlikte, unutulmaması gereken temel nokta, baskıcı Tek Adam rejiminden kestirme bir yolla çıkış olmayacağı. Sosyalist solun ve işçi örgütlerinin, CHP ile “yumuşak geçiş” hayallerinden kurtularak Saray’ın baskıcı ve işçi düşmanı politikalarına karşı, tabandan örülen bir mücadele planı örmekten başka şansı bulunmuyor. Cumhur ve Millet İttifakları karşısında, işçi sınıfının ve ezilen kesimlerin temsilcisi bir siyasi seçeneği yükseltemediğimiz müddetçe “ehven-i şer” politikasından çıkma şansımız olmayacak.

Hayat pahalılığına ve baskılara karşı: Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ne yapmalı?

0

“Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” sloganı ve DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla bir araya gelen emek, meslek ve işçi örgütleri ve siyasi partiler İstanbul’da Emek ve Demokrasi Güçlerini yeniden bir araya getiriyor.

Emek cephesinde geçtiğimiz günlerde damat Albayrak kıdem tazminatını patronların hizmetine sunduklarını söylemiş ve fonun suyunu çektiğini ima etmişti. Hükümetin kalkınma programını Gazete Nisan’ın bir önceki sayısında şöyle işlemiştik: işsizliği ve iş cinayetlerini düşürmemek; yeni zamları işçilerin omuzlarına yüklemek, eldeki tüm fonları patronların kullanımına açmak.

Sarayın “demokrasisini” anlamak için; mahkemede suçsuz bulunup aynı gerekçelerle tutukluluğu sürdürülen Selahattin Demirtaş’ın ya da dolardaki yükselişi anlatan bir haberin altına “doların yükselişi bize zam olarak geri gelecek” yorumunu yazan bir vatandaşın “Türk ekonomisinin istikrarına zarar vermekle” yargılanması örneklerine bakmak kâfi.

Ekmek ve adalet yoksa barışın zaten gelemeyeceğini biliyoruz.

Bugüne değin emek, barış ve demokrasiyi savunanlar Türkiye’de bir şey hariç her şeyi denedi. Hükümet ile müzakereler yapmaktan, AB’den, ABD’den, Rusya’dan ve hatta ordudan medet ummaya, burjuvalara çağrılarda bulunmaya ve nihayetinde de CHP’nin işe el atmasını beklemeye kadar onlarca şey denendi. Hepsinin sonu hüsran oldu. Hükümet ile müzakere tek kalemde bitti. İşçi, emekçiler ve Kürt halkı için daha da kötü bir dönem başladı. Darbeler en çok işçi sınıfını ezdi. ABD, AB ve elbette ki Rusya’nın Türkiye’de insan haklarını bir an için bile önemsemediğini, tüm meselenin kendi çıkarları olduğunu gördük. Burjuvazi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de baskıcı ya da demokratik yönetimler içerisinde hep daha kârlı olanı tercih etti.

Tüm bu deneyimler bize geride kalan tek alternatifi hayata geçirmemiz gerektiğini söylüyor: İşçi ve emekçileri mücadelenin başını çeker hale getirmeliyiz. Çünkü Türkiye’de çalışma koşulları ve demokrasi arasında her zaman bir bağ olmuştur, demokratik hakların gaspı ile halka kesilen fatura kol kola yürümüştür.

Bu yüzden “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” diyenlerin DİSK, KESK, TTB ve TMMOB öncülüğünde İstanbul’da bir eylem birliği çağrısında bulunması tüm işçi ve emekçiler için önemli bir gelişmedir. Ancak bu çağrıyı, CHP’ye ulaşılamadığı yahut hükümet ile görüşülemediği için, tabana yaymaksızın ve göstermelik olarak sınırlamak geçmişteki hataları tekrarlamak olacaktır.

Birliğin, adını hak ederek, emek merkezli ve tabana inen bir birlik olması için elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeliyiz.

Toplu sözleşme süreci yaklaşan tüm sendikaların mücadelesini birleştirmek, DİSK üyesi sendikaların toplu sözleşme sürecini platformla birlikte daha büyük bir dayanışma ve örgütlülükle örmek Türkiye işçi sınıfına yepyeni bir kapı aralayabilir. Platformun DİSK’e üye olmayan mücadeleci sendikaları, sendika şubelerini yahut sendikasından destek alamayan mücadeleci işçileri de kapsar hale getirilmesi için olanaklar seferber edilmelidir.

Başarıyı getirecek olan, platforma şu ya da bu kurumların katılımı değil nasıl ve ne için mücadele edeceğimiz olacaktır. Sendikaların tabanlarını dahil ettiği, işçileri önderliğe iten bir birlik Türkiye’nin demokrasi ve yoksulluk sorununu, savaş ve bağımlılık sorunlarıyla birlikte çözebilir.

Cemmu ve Keşmir: Hint işgali ile Pakistan yayılmacılığı altında bölge işçi sınıfı

0

Bugün Hindistan’a bağlı iki yerleşim birimi olan Cemmu ve Keşmir (bundan sonra C&K), 1947’den bu yana Hindistan, Pakistan ve Çin arasında bir anlaşmazlığa konu oluyor. Pakistan bölgeyi “Hindistan İşgalindeki Keşmir” olarak adlandırıyor. Bu doğru ancak Pakistan’ın bu tanımlamayla ifade etmek istediği, Keşmir’in aslında kendine bağımlı olması gerektiği.

C&K Ağustos 1947’de bağımsızlığını kazandığında, devlet başkanı Hari Singh’e Pakistan’a veya Hindistan’a katılması teklif edildi. O sırada ülkede egemen olan C&K Ulusal Konferansı laik saiklerle, devletinin İslamcı bir karakter taşıdığı Pakistan’a değil, Hindistan’a katılma eğilimi gösterdi. Bunun üzerine Ekim 1947’de Pakistan destekli aşiretler C&K’nin batısını işgal etti. Hari Singh Hindistan’dan yardım talep etti ve Hindistan da, belirli şartlar karşılığında yardım etmeyi kabul etti. Bugün, bu iki ülkenin de askeri güçleri, bağımsız olması gereken C&K’de konumlanmayı sürdürüyor.

1952’de C&K’yi yöneten Kurucu Meclis hazırladığı yasal metne, C&K’nin özerkliğini koruma altına alan 370. bendi ekledi ve Hindistan Yargıtay’ı da bu maddeyi kabul etti. 25 Ocak 1957’de Kurucu Meclis kendini feshetti ve böylece C&K, 370. bentte belirtilen özerklik durumuyla, resmi olarak Hindistan’ın bir parçası oldu.

Ancak iktidardaki Hindistan Halk Partisi 5 Ağustos 2019’da artık bu bendi; yani C&K’nin kendi anayasasını, bayrağını, özetle özerkliğini tanımadığını ilan etti. Anlaşmaya göre özerklik ancak C&K halkının seçilmiş temsilcilerinin Kurucu Meclis’te bu kararı almasıyla ve yasama meclisinin de onaylamasıyla kaldırılabilir. Ancak seçilmiş temsilciler böylesine bir karar almadığı gibi, C&K yasama meclisi de Kasım 2018’de Hint iktidarı tarafından kapatılmıştı.

Şimdi 13 milyon kişinin yaşadığı C&K, bir yabancı askeri güç olan Hindistan’ın işgali altında. Belçika, Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerden daha fazla nüfusa sahip bu bölgenin insanları yaklaşık iki aydır evden çıkma yasağıyla, yetersiz beslenme ve gıda kıtlığıyla, toplanma özgürlüğünün askıya alınmasıyla, toplu ulaşımın durdurulmasıyla ve işgale karşı gelenlerin tutuklanmasıyla karşı karşıya. Hindistan bölgedeki telefon hatlarını kesti ve interneti durdurdu. Bölge kaynakları tutuklananların sayısının 6000’in üzerinde olduğunu söylüyor. Tek başına bu istatistik dahi, baskının olağanüstü boyutlarını göstermek için yeterli.

Hindistan başbakanı Narendra Modi’nin bu saldırıyla hedefi, C&K topraklarını Hint yerleşimcilere açarak hem Hint kapitalizminin sermaye birikim kanallarının nefes almasını sağlamak, hem de C&K’nin demografik yapısını dönüştürerek ülke içindeki baskıcı politikalarına milliyetçi gerekçeler sağlayabilmek. Bu hat, Pakistan’ın saldırganlığı da düşünüldüğünde, C&K’yi bölgesel bir sömürge statüsüne getirmeyi ve onu bölgenin, Filistin tipi bir yerleşimci kolonisine dönüştürmeyi öngörüyor. Modi’nin İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı olmasına şaşırmamalı! Çin Pakistan’ı, Rusya da Hindistan’ı desteklerken ABD emperyalizmi iki bölge ülkesine de askeri harekatlarında dikkatli olmaları uyarısını yapıyor.

Burjuva yönetimlerin sözde demokratik biçimlerini terk ediyor olmaları uluslararası bir eğilim. Hint kapitalizminin oligarkları ve Pakistanlı egemen bloklar ülkelerinde yükselen sefaletin ve sosyal eşitsizliğin çaresini diktatoryal rejimlere doğru giden adımlar atmakta buluyor; bunlardan önemli bir tanesi de C&K’nin işgaliyle ülke içinde baskıcılaşmanın mazeretlerini üretebilmek ve sermaye için yeni pazarlar yaratmak. C&K işgali, dünya işi sınıfına karşı gerçekleştirilmiş jeostratejik bir saldırı olma özelliğini taşıyor. Bu bağlamda Hindistan ile Pakistan’daki işgale karşı sosyalistler desteklenmeli, C&K emekçilerinin bağımsız örgütsel ve politik sınıf hattı savunulmalı ve en önemlisi, C&K halkının kendi kaderini tayin hakkı savunulmalıdır.

İDP’nin 2019 yaz okulu başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2019 yılı yaz okulunu başarı ile gerçekleştirdi. Okulun ana gündemi “Türkiye’de politik ve sosyal devrim” idi. Okul, yakın zamanda kaybettiğimiz ve Türkiye Troçkizmi’nin kurucuları arasında yer alan Ahmet Doğançayır yoldaşın anısına ithaf edildi. Yaz kampı olarak organize edilen okul boyunca katılımcılar atölyeler şeklinde dağılarak, birçok teorik ve politik sorun üzerine çözüm önerilerini tartışıp masaya yatırdı.

Yaz okulunun ilk gününde Türkiye ve emperyalizm arasındaki nesnel bağlar üzerinden bağımlılık ilişkileri tartışıldı. Katılımcılara önceden iletilmiş okumalar üzerinden yapılan görüş alışverişleri sonucu her atölye, vardığı sonuçları okulun geneliyle paylaştı ve tartışmaya açtı. Burada özellikle Buharin’le Lenin’in emperyalizm teorileriyle Samir Amin gibi üçüncü dünyacı ekolün argümanları arasındaki açı odağa alındı. Ruy Mauro Marini’nin alt-emperyalizm tezinin Türkiye’nin uluslararası sosyo-politik konumunu açıklayıp açıklamadığı konuşuldu.

Okulun geri kalan günlerinde siyasal demokrasi sorunu üzerinden Türkiye’de sürekli devrim, ulusal sorun ve bu sorunun programatik çözümü gibi konulara eğilindi. Milli Demokratik Devrim tezinden reform mu devrim mi tartışmasına, Şubat ile Ekim devrimlerinin karşılıklı ilişkilerinden Kemalizm’in sınıf tahliline dek zengin bir yelpazede gerçekleşen atölyelerin sonuçları verimli oldu.

Son gün gerçekleştirilen kadın atölyesinde 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi ve kadın hareketinin gündeminde olan tartışma başlıkları konuşuldu. Kadın hareketinin talepleri ile sloganları, kadın grevlerinin öznesi ve kadın sorununun kapitalizm sorunuyla iç içe girmişliği önde gelen başlıklar arasındaydı.

İDP yaz kampında bu konuların hepsi ele alınırken belki de vurgulamak gereken en önemli nokta ise şu oldu: Mücadeleci işçiler olarak, devrimciler olarak her yerde ve her zaman hayatın merkezinde olmaya çalışmak ve programımızı kitlelere anlatmak zorundayız.

“Ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi”

0

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Suriye’de siyasi çözüm için anayasa komisyonunun oluşturulduğunu açıkladı. Aslında anayasa komisyonu tartışması karşıdevrimci Esad rejimi, yine 2011 yılından itibaren bölgede kitle ayaklanmasının bastırılması için aynı rolü üstlenen Türkiye, Rusya ve İran gibi bölge ülkeleri ile emperyalizm tarafından üzerinde uzun sayılabilecek bir süredir uzlaşılan bir konuydu. Adı geçen ülkeler ve ABD’nin ilk temel ortaklaştıkları konu 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk ayaklanmalarının bir parçası olarak gelişen, Suriye’deki rejim karşıtı kitle seferberliklerini ezmek ya da yolundan çıkartmak idi. Bu süreci ilerletmeye çalışırken de tüm ülkeler, bir yandan ortak hedefleri etrafında hareket etseler de bölgede kendi öznel çıkarlarını pekiştirmek adına da farklı araçlar kullanıp, farklı pozisyonlar benimsediler.

İç savaş dinamikleriyle kitle ayaklanmasını bastırmakta bir düzeye ulaştıklarına vakıf olduklarında ise ikinci tartışma konuları, Suriye’de nasıl bir “geçiş süreci” örgütleyecekleri oldu. Bu konuda da pazarlık masasına en zayıf oturan ama en ayrıksı sesi çıkartan Türkiye’yi “yola getirmeleri” pek zor olmadı ve Suriye’de Esadlı bir geçiş sürecinin planlanması konusunda anlaşmaya varıldı. O andan itibaren bugüne kadar gelişen süreçte de saymış olduğumuz ülkeler arasında “geçiş sürecinden” kendi bölgesel çıkarları ekseninde ne kopartabileceklerinin pazarlıklarına tanık olmaktayız. Soçi ve Astana süreçlerini, ülkelerin birbirleriyle ve dolaylı ya da dolaysız şekilde Esad rejimiyle yaptıkları diplomatik görüşmeleri ve ortaklaşa ya da birbirlerinden icazet alarak gerçekleştirdikleri askeri harekatları bu bakış açısından değerlendirmek gerekir.

Rusya ve İran 2011’den beri bölgedeki stratejik ortaklıkları doğrultusunda hareket ederek, karşıdevrimci Esad rejiminin yanında rol aldı ve onun bekası uğruna mücadele etti. İran’ın bu süreçten temel beklentisini ABD ve İsrail eliyle bölgede “yalnızlaştırılma” çabası karşısında Suriye rejimi ve Hizbullah ile tarihsel ortaklığını muhafaza etmek oluşturuyor. Rusya ise kartlarının önemli bir bölümünü Suriye rejimi üzerinde geçmişe dayanan etkisini, rejimin mevcut zayıflıklarından hareketle perçinlemek ve gerek bölgede gerekse de Doğu Akdeniz’de etkinliğini artırmak yönünde kullanmakta.

ABD’nin sürece müdahalesini ise Afganistan ve Irak yenilgileri ile başlayan, 2011 yılında tüm bölgeyi etkileyen devrimci kitle seferberlikleri ile bölge halkları tarafından daha derinden sorgulanmasının önü açılan emperyalizmin Ortadoğu’daki politik egemenliğini yeniden tahkim etme girişimi şekillendirmekte. Bu doğrultuda, İsrail ile süren stratejik ittifakı daha da güçlendirmek amacıyla, ABD, gerici Suud rejimi ve darbeci Sisi hükümeti ile işbirliğini ilerletiyor. Öte yandan Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt önderliklerini destekler bir pozisyon benimseyerek bu iki ülkedeki etkinliğini korumayı hedefliyor.

Müslüman Kardeşler kozunun hızlı bir şekilde iflas etmesinden sonra bölgede radikal İslamcı, mezhepçi gruplar üzerinden bir müdahale ekseni belirleyen Türkiye, bu maceracı dış politikasında da umduğunu elde edemedi. Şimdi ise pazarlık masasına mülteci sorunu ve Kürt düşmanlığını koyarak dış politikada kendisine manevra alanı kazandırmayı hedefliyor. Mülteci sorunu üzerinden emperyalizm ve bölge ülkeler üzerinde Suriye’de bir güvenli bölgenin inşa edilmesi basıncını yaratmaya çabalarken, İdlib’te sürdürmekte olduğu mezhepçi politikanın yenilgisini kabule zorlanıyor. Kürt düşmanlığı ise Esad rejimiyle en temel yakınlaşma noktası olmasının ötesinde Saray rejiminin kendi iç politikasındaki sıkışmışlığında da bir konsolidasyon aracı olarak kullanılmaya çalışılıyor.

Mevcut tabloyu kısaca özetlemek gerekirse, Suriye üzerinden gelişen tüm bu pazarlıklarda bölge ülkelerinin kendi çıkarlarını gözetmeye çalıştıkları aşikâr. Ancak bundan daha da önemlisi ve tüm bu ülkelerin ortak hareket noktası, emperyalizmin bölgedeki çıkarları doğrultusunda statükonun korunması ya da bu eksende yeniden inşa edilmeye çalışılması. Çünkü kendi ekonomik ve diplomatik çıkarlarını garanti altına alacak olanın bu olduğunun bilincindeler. Bu nedenlerle Suriyeli halkların kendi kaderlerini tayin etme girişimlerinin önüne karşıdevrimci Esad rejimiyle işbirliği içerisinde radikal İslamcı çeteleri, iç savaş metotlarını sürdüler, askeri müdahalede bulundular. Tüm bu girişimler kitle ayaklanmasının geri çekilmesinin ve Esad rejimi muhafaza edilerek bir geçiş sürecinin planlanmasının önünü açtıysa da Suriye’de rejimden, bölge ülkelerinden, radikal İslamcılardan ve emperyalizmden bağımsız bir şekilde kendi geleceğini tayin etmek isteyen halk hareketini nihayete erdiremedi.

Almanya eyalet seçimleri: Devrimci alternatifsizlik

0

Geçtiğimiz Ağustos ayında Almanya’nın Brandenburg ve Saksonya eyalet seçimlerinde potansiyel oy dağılımını gösteren anketlerin aşırı sağcı Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland/AfD) partisinden yana olması, iktidar koalisyonu da dahil pek çok kesimi endişelendirdi. Korkunun ecele faydası olmayacak ki AfD iki eyalette de, seçimi kazanamasa da, oylarını ciddi şekilde yükseltti. Saksonya eyaletinde muhafazakâr Hristiyan Demokrat Parti (CDU) %32 ile 1990 yılından beri en kötü seçim sonucunu görürken, AfD oy oranını %17,6 artırdı ve %27,3 ile ikinci parti oldu. İktidar koalisyonunun başını Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) çektiği Brandenburg’ta da SPD bu eyalet için tarihindeki en kötü seçim sonucuyla %27,2 ile birinci oldu. Karşılığında ise AfD oylarını %10,5 artırdı ve %22,7 ile ikinciliğe oturdu. AfD’nin oy artışı, burjuva medyada, Nazizm’in hortlaması, Almanya’nın kronik sorunu faşizmin ve neonazizmin yükselişi olarak yorumlandı.

Eyalet seçimlerine gidilirken...

Sosyal demokratların desteği ile iktidara tutunan Hristiyan demokratlar 2017’deki son genel seçimlerden sonra halkın desteklemediği koalisyon hükümetlerini sürdürmüşlerdi. Bunun üzerine oy oranı %12,6’yı bulan AfD ana muhalefet haline gelmişti. İktidar koalisyonu ise yaptığı anlaşmalarla AfD’ye devlet aygıtı ve kolluk kuvvetleri içerisinde etki alanı sağlamak zorunda kalmıştı.

AfD’nin göçmen karşıtı politikası hem Hristiyan demokratlar hem Sosyal demokratlarda, parti içerisinde dahi destek bulmuştu. Sol Parti’de (Die Linke) dahi göçmenlerin kabul edilip edilmeyeceği tartışma konusu olmuştu. Bununla da kalmamış, geçtiğimiz Haziran ayında Hristiyan Demokrat Birlik Partisi üyesi Walter Lübcke, AfD ile bağlantısı resmi kanallarca inkâr edilse de alenen ortada olan bir faşist tarafından katledilmişti. Walter Lübcke’yi faşist çetelerin hedefi haline getiren şey ise göçmenlerin ülkeye girişini destekliyor olmasıydı.

2010’dan beri neredeyse düzenli olarak azalan işsizlik oranına, istikrarlı enflasyon ve faiz oranlarına ve ekonomik büyümesine rağmen ekonomik bozulma kendisini tüketici güven endeksinde ele veriyor. Son bir yıldır düzenli olarak düşen tüketici güven endeksi, son verilere göre %34 azalma ile -3,9 seviyesine gelerek halkın ekonomik sıkıntılar yaşamaya başladığının bir göstergesi oluyor. Deutsche Bundesbank verilerine göre geçtiğimiz Nisan ayından itibaren %2,79 artışla sıçrama yapan işsizlik de halkın ekonomik kaygılarını derinleştiriyor.

Bu şartlar altında popülist söylemleri ile AfD, ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen başıboş küçük mülk ve iş sahiplerini başta göçmenler olmak üzere, işçi sınıfına ve kadın hareketine karşı cephe alarak örgütlemeye başlamış gözüküyor. AfD henüz militan işçi mücadelelerini küçük burjuva kitle hareketiyle bastırmış, bu çeşit çeteleri tam olarak organize edebilmiş bir yapı olmasa da ileride bir devlet rejimi olarak faşizmin bayrağını taşıması muhtemel olan bir parti.

Kapitalistlerin kâbusu mu hayali mi?

Hristiyan ve Sosyal demokratların seçim sonuçları karşısındaki endişelerinin gerçek olmadığını iddia etmek için elimizde bir neden yok. Onlar ne iktidarlarından olmak istiyorlar ne de lümpen bir küçük burjuva güruhun çeteler oluşturmasını, devleti ele geçirmesini arzuluyorlar. Onlar işçinin her gün olağan şekilde sömürülmesini, göçmenlerden bir kısmının alınıp fazlalıkların kaderlerine terk edilmesini, çarkların olağan şekilde dönmesini istiyorlar. Fakat tarih, salt insan iradesiyle şekillenmiyor. Kapitalizmin ve sınıflar mücadelesinin birtakım içsel kanunları var. Kriz dönemleri bu yasaların belirgin hale geldiği zamanlar.

Bugüne kadar olmadığı gibi bugün de yaklaşan tehlike burjuvazinin hezeyanları, sivil toplumun iç çekişleri, yeşillerin ağlamaları ile çözülemez. Çözüm Avrupa’nın pek çok ülkesinde görülmeye başlayan bu faşist çeteleşmeye karşı işçilerin uluslararası birlikteliğidir. Sendikalar, işçi partileri ve fabrika/işyeri komiteleri, cinayetler işlemeye başlamış bu yapılara karşı göçmenler ile dayanışma içinde örgütlenmeli, cenaze alaylarını kalabalıklaştırmakla kalmayıp fiziksel, örgütsel ve ideolojik olarak faşist çeteleri dağıtmalıdır.

Kadın cinayetleri önlenebilir!

0

Emine Bulut 18 Ağustos günü öldürüldü. 23 Ağustos’ta sosyal medyaya düşen görüntüler sonrasında haberdar olduk. Ağustos ayında öldürülen 49 kadından sadece biriydi. Belki öldürülen diğer kadınlar gibi iki satıra sığdırılacaktı ama sosyal medyada yayılan son görüntüleri ile toplumsal bir etki, bir yüzleşme yarattı. Erkek şiddeti en çıplak haliyle hayatlara, vicdanlara dokunurken, kadınların “artık yeter” sesi daha da güçlendi.

Ama yetmedi! Emine Bulut’un ardından onlarca kadın daha erkekler tarafından öldürüldü. Eşleri, boşandıkları eşleri, ayrılmak istedikleri erkek arkadaşları tarafından…

Bu cinayetler önlenemez miydi? Elbette önlenirdi.

Kadın cinayetlerinin hemen hemen hepsi bir şiddet sürecinin sonunda yaşandı. Kadınlar karakola gitti, şikâyet etti, korunma kararı çıkarttı… Bu cinayetlerin hiçbiri öyle bir anda olmadı. Kasten, önceden tasarlayarak, planlanarak işlendi. Belki duygusal şiddetle başladı, tehditle devam etti, fiziksel şiddete döndü… Hiçbiri bir anda olmadı!

Peki, öyleyse neden önlenmedi? Yasalar mı yetersizdi?

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı kanun önleyici tedbirler ve yaptırımlar sunuyordu.

Ama etkin şekilde uygulanmadı. Neden uygulanmadı? Kadınların şikâyetleri, korkuları, talepleri neden karşılık bulmadı? Bırakın karşılık bulmasını, görmezden gelindi, “eve git, kocandır” dendi, kadına dönük erkek şiddeti çeşitli bahanelerle meşrulaştırıldı ve en önemlisi cezasız bırakıldı.

Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetle, erkek egemen sistem arasında doğrudan bir bağ kurmaktan her zaman kaçınıldı. 17 yıllık AKP iktidarı boyunca ve bugün Başkanlık rejimince yeni-muhafazakâr politikalar ile kadının eşitsiz konumu açıkça pekiştirildi. Bir yandan kadına yönelik şiddet kınanırken mesela, bir yandan Kadın Bakanlığı kaldırıldı; söylemler ve uygulamalarla kadının “rolü, görevi ve haddi” her daim bildirildi! Çok öteye gitmeyelim, henüz Emine Bulut cinayetinin üzerinden bir ay geçmeden, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirme projesi henüz uygulanmadan kaldırıldı… Çünkü biliyoruz ki özelde bu rejim, en genelde ise kapitalist sistem, erkek egemenliğinden besleniyor, doğrudan bunun üzerinde yükseliyor. Bu yüzden, vicdana gelip birtakım tedbirleri uygulamaya koymayacak, hiçbir zaman koymadı. Kazanımlar, her zaman mücadele ile elde edildi.

Şimdi kadın cinayetlerine karşı da bu mücadeleyi büyütme, sesimizi daha çok yükseltme zamanı!

Kadın örgütleri, feministler, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı mücadelede ortaklaşan tüm kadınlar, Kadınlar Birlikte Güçlü koordinasyonuyla 28 Eylül’de (25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’ne yaklaşık 2 ay kala) “Kadın Cinayetlerini ACİL ÖNLE!” kampanyasını başlattı. Bu süre boyunca işyerlerimizde, mahallelerimizde, okullarımızda, bulunduğumuz her alanda bu sesi duyurmamız, devlet tarafından gerekli önlemlerin alınması, yasaların uygulanması, sığınma evlerinin açılması, kadın cinayetlerini besleyen sistemle mücadele için taleplerimizi yaygınlaştırmak büyük önem taşıyor. Çünkü kadın cinayetleri önlenebilir!

İDP Polimer Kauçuk’ta başlayan direnişi ziyaret etti

0

Çerkezköy Kapaklı organize sanayi bölgesinde yer alan Polimer Kauçuk (EATON) fabrikasında küçülmeye gidilmesi gerekçe gösterilerek işten çıkartılan 20 işçi fabrika önünde 3 gündür direniyor.

2000’den fazla işçinin çalıştığı ve Petrol-iş sendikasının örgütlü olduğu fabrikanın patronu ekonomik krizin arkasına sığınarak bu hafta itibariyle kademeli şekilde işten çıkarmaları başlatmış durumda. Direnişteki işçiler bugüne kadar 150’ye yakın kişinin çıkartıldığını ve sayının 700’e kadar yükseleceğini belirtiyor. Ancak 20 kişinin başlattığı direnişten çekinen patron, sonrasında yaptığı işten çıkartmalarda “ekonomik durum biraz düzelsin, sizleri yeniden işe alacağım” yalanına başvurarak tüm işçilerin direniş alanında birleşmesini engellemeye çalışıyor.

Bağlı bulundukları Petrol-İş sendikasının 1 numaralı şubesiyle görüşen direnişteki işçiler ise bugüne kadar şubenin mücadelelerine destek sunmadığını ve hatta direnişin yanında dahi olmadığını belirtiyorlar. Bu durum karşısında sendika genel merkezinin sürece dahil olmasını bekleyen işçiler genel merkez ile sonuçlarının önümüzdeki hafta belli olacağı bir görüşme gerçekleştirdi.

Bağlı bulundukları şubeyi mücadeleci bir çizgiye çekmek için basınç uygulamaya çalışan işçiler, bir yandan da işten atılan fakat patronun işçileri bölmeye dönük söylemleri sonucu direniş alanına gelmeyen sınıf kardeşleriyle bağ kurmayı sürdürüyor.

Polimer işçileri hukuksuz bir şekilde işten atılmalarının karşısında işlerini geri alana kadar kararlılıkla mücadeleyi sürdüreceklerini ve patronların krizinin faturasını işçilerin ödemeyeceğini vurguluyor. Bu süreçte başta Petrol-İş sendikası olmak üzere diğer sendikalardan, sınıf örgütlerinden destek ve dayanışma bekliyorlar.

Biz, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Polimer Kauçuk işçilerinin bu haklı mücadelelerini destekliyoruz!

Krizin faturası patronlara! İşten çıkartmalar yasaklansın!

İDP Kadıköy İlçe Teşkilatı Cargill işçilerini ziyaret etti

0

İDP Kadıköy İlçe teşkilatı olarak, direnişlerinin 527. gününde Cargill işçilerine Palladium önünde ziyaret gerçekleştirdik.

Direnişlerinin Nestle direnişinden güç aldığını anlatan işçiler, “Nestle’de işçiler nasıl kazandı da bize moral olduysa, biz de kazanıp moral vermeliyiz. Kimse kusura bakmasın, işçi sınıfının başarıya ihtiyacı var!” diyorlar.

İşçilerden biri; “Bu beş yüz küsur gün ne demek biliyor musunuz? Bantı geri sarıp o güne dönsek çok çekingen insanlar görürdünüz. Böyle konuşamazdık. Değil ki kameralara, mikrofonlara konuşacağız. Bak şimdi sizinle saatlerdir ne güzel konuşabiliyoruz. Direniş çok iyi bir okul oldu bize. Her şey Tek-Gıda’dan arkadaşımızın ‘Bakın ben bir slogan atacağım, siz iki kez tekrarlayacaksınız’ demesiyle başladı. Sıfırdan buraya geldik,” diye gelişimlerini açıklarken bir diğer direnişçi işçi; “Bizi gören şaşırıyor. Deli diyenler de var. Diyorlar ki, paranızı almışsınız niçin direniyorsunuz? Ben direnişe başladığımız gün mahkemeyi kazanacağımızı biliyordum. Ama bu bize yetmez çünkü mahkeme ‘suç işlemişsin, işe iade davasını işçiler kazanmıştır’ da dese Cargill bize para verip gönderebilir. Bir işçi için alacağımız 40-50 bin çok fazla gibi görünüyor ama bizim içimiz bunu kaldırmıyor. Ne demek, biri gitsin birini öldürsün sonra para verip sıyrılsın. Suç suçtur. Biz de insanız. Bizi küçük görmeye, yukarıdan bakmaya kimsenin hakkı yok. Bunu göstermek ve ‘Kazanabiliriz, o iş yerine döneriz’ diyebilmek için mücadele ediyoruz. Nestle’deki direnişi hatırlıyorum. O direnişi bir Nestle emeklisi ziyaret etmişti. Uyarmıştı onları ‘Çocuklar ben hayatımda Nestle’nin geri aldığını görmedim’ demişti. Direnenler kazandılar. Biz de bu örneği göstermeliyiz,” dedi.

527 gündür sürekli değişen mücadele yöntemleri ile ilgili olarak ise direnişçiler şunu söylüyor: “Cargill direnişimizin en önemli noktası bu. Biz çadır kurup, kendimize saklanacak alan yaratmamaya karar verdik. Kimse tavla-kâğıt oynamayacak. Her gelen geçen bizi görecek. Bugün deprem olduğunda insanları biz sakinleştirmeye çalıştık. Kolonya, çay verdik. Hasta olanlara baktık. Onlar da bizi gördüler, ‘Bunlar da iyi insanlarmış’ dediler. Kendimizi hep dışarıya açmaya çalışıyoruz. Direnişe başladığımız gün, mücadelemizin böyle olacağını, gerekirse İstanbul’a gerekirse de başka yerlere gideceğimizi biliyorduk. Bundan sonra da direnişimizi yeni şekillerde sürdüreceğiz. Cargill’i, onların müşterilerini, birbirini tutan tüm patronları aynı şekilde rahatsız edip kazanacağız.”

İDP Kadıköy İlçe Teşkilatı olarak mücadelenin bulaşıcı olduğunu biliyor ve bu mücadeleleri birleştirmek gerektiğini söylüyoruz.

Cargill işçisi yalnız değildir!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Otomobil işçilerinin grevi General Motors’tan büyük

0

Otomobil işçilerinin grevi General Motors’tan büyük: Öğretmenler, otel işçiler ve süpermarket kasiyerleri 50.000 General Motors işçisinin greve çıkmasında nasıl ilham kaynağı oldu

Steven Greenhouse

17 Eylül 2019

Gazete Nisan’ın notu: Aşağıda çevirisini paylaştığımız yazı, Gazete Nisan’ın editoryal ve politik çizgisiyle uyumlu olmamakla beraber, okuyucularımızın ABD’de sürmekte olan metal işçilerinin grevi hakkında bilgilendirilmesi amacıyla yayımlanmaktadır.

Başarılı grevler beraberinde daha fazla grev getirir. 50,000’e yakın General Motors işçisi Pazar gecesi 23.59’da greve çıktında bu, son on yıllarda yaşanan en büyük grevlerden sadece sonuncusuydu. Geçen sene Batı Virginia’da zaferle sonuçlanan öğretmenlerin grevi bu kıvılcımı başlayan olaydı. Bu grev Oklahoma ve Arizona’da eyalet çapında iş bırakmalara olduğu gibi, Kentucky, Colorado ve Los Angeles’ta da grevlere ilham oldu. 

General Motors grevcileri emeğin yeni başarılarından ve deviniminden faydalanabilir 

Öğretmenlerin sendikaları olağanüstü derecedeki güçlü kamu desteğini arkasında hissetmişti; veliler ve öğrenciler onlarla beraber yürümüştü. Dayanışmanın yükselmesi sendika önderlerine ve üyelerine yeni bir cesaret sağlamıştı. Geçen sonbaharda bu, 7700 Marriott Otel işçisinin 8 şehirde greve çıkmasına ilham olmuştu. Ve bu işçiler, kendi endüstrilerinin çok ötesinde yankılanan bir mesajı borazanla ilan etmişlerdi: Kendi ücretlerinde gerçekleştirilen zamlar, ev giderlerinin yanında bir hiçti ve bu yüzden, tek bir işte çalışarak hayatta kalamıyorlardı. 

Otel işçilerinin başarısı Nisan ayında New England’daki 30,000 Stop &Shop işçisinin greve çıkmasında etkili oldu. Sendika önderleri, toplumdan market işçilerine gelen desteğin derinliğine şaşırdılar. Süpermarket kasiyerleri hiçbir zaman devlet okulu öğretmenleri kadar sevilmemişti… Politikacılar da sahneye girdi. Joe Biden, Pete Buttigieg, Amy Klobuchar ve Elizabeth Warren onlarla birlikte yürüdü. General Motors işçileri de hiç şüphesiz benzer politik desteklere güveniyor.

Bu grevlere destek çıkan güçlü kamuoyunun kaynağı, şirket kârları yükseklerde uçarken, Amerikalıların yaygın olarak ücret donukluğu nedeniyle perişan olmasında ve gelir adaletsizliğinde aranabilir. İstihdam verileri ve ekonomik büyüme güçlü de olsa Amerikalıların durumu şöyle: Federal Rezerv Kurumu’nun yeni yayımladığı bir rapora göre hane halklarının %40’ı beklenmeden çıkabilecek olan 400 dolarlık bir masrafı karşılayamayacak durumda.

Bütün bunlar yeni yayımlanan bir Gallup anketinin, neden toplum bazında sendikalara olan desteğin %64’e tırmandığını gösterdiğini açıklaması bakımından yardımcı olabilir. On sene önce bu desteğin oranı %48’di; bugün ise son 50 senenin en üst noktasında. Geçen sene gerçekleştirilen bir M.I.T araştırması sendikasız işçilerin %50’sinin, eğer ellerinde olsaydı bir sendikaya katılmak için oy vereceklerini gösteriyor. Bu oran 1995’te %32’ydi. 

General Motors’ta iş bırakma başladığından bu yana sendika önderleri grevin şirketin kendisinden büyük olduğunu söylüyor. “Bugün tek bir ses olarak güçlü duruyoruz; üyelerimiz için ve bu ulusun işçi sınıfı halkı içinın temel hakları için ayağa kalkıyoruz” diye konuştu Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) genel başkan yardımcısı Terry Dittes. Otomobil işçileri, yalnızca dondurulan ücretleri için değil ama eğitim bütçesini arttırarak, sınıfların nüfusunu düşürerek ve modası geçmiş ders kitaplarını yenileyerek öğrencilerine yardım etmek için de greve çıkmış olan öğretmenlerin mücadele kitabından öğreniyor.

Birçok Amerikalı fabrikaların denizötesine taşınmış olmasından dolayı öfkeliyken, otomobil işçileri aynı zamanda General Motors’un Lordstown, Ohio’daki müthiş büyüklükteki sanayi kompleksini yeniden açmasını talep ediyor. Şirket, sanayi kompleksinin kapamış olmasının sebebinin Chevy Cruze’lara olan talebin azlığı olduğunu söylüyor. Halbuki aynı arabayı üreten Meksika’daki fabrika açık kalmayı sürdürüyor. Birçok işçi gelirlerinin sabit kalması ve mesleklerinin barındırdığı riskler dolayısıyla öfkeliyken, sendika General Motors’un bu denli fazla geçici işçi çalıştırmasını da durdurmaya çalışıyor. General Motors’ta kadrosuz, geçici işçiler şirket işgücünün %7’sini temsil ediyor ve saatte 15 dolar kazanıyorlar. 

Donald Trump’ın 2016’daki seçimleri kazanmasının bir nedeni de, birçok işçinin sistemin kendilerine karşı donatılmış olduğuna inanmalarıydı. Bu duygu durumu General Motors grevini de ateşliyor. Şirket geçen sene dünya çapında 8.1 milyar dolar kâr etti ve son 30 yılda da Kuzey Amerika’da 35 milyar dolar kâr etti. Bu yüzden işçiler, şirket sanayi komplekslerini kapatmak istediğinde buna içerliyorlar. Özellikle de sendika üyeleri bu kadar taviz tanımışken: Mesela, şirketi iflastan kurtarmak için hayata geçirilen bazı sınai tesislerdeki iki kademeli ücret sistemi gibi (bu sistem uyarınca, işe yeni başlayan işçiler, eski işçilerin ücretlerinin yarısını kazanıyorlar).  

General Motors zaten cömert bir öneri yaptığında ısrar ediyor; 5400 iş teklif ettiğini ve Birleşik Devletler’deki sanayi komplekslerine 7 milyar dolardan fazla yatırım yapacağını söylüyor. “İyi niyetle ve aciliyet duygusuyla pazarlık yaptık” diyor General Motors ve devam ediyor: “Amacımız, çalışanlarımız ve işimiz için güçlü bir gelecek inşa etmek olmayı sürdürüyor.”

General Motors grevleri Amerika tarihinde sinyal verici olaylar olmuştur. 1936-37’deki Flint oturma grevi, o sıralarda dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan General Motors’taki 2000 işçinin sendikallaşmasıyla sonuçlanmış ve karşılığında bütün ülke çapında bir sendikalılaşma dalgasını tetiklemişti. 1945-46’da 175,000 General Motors işçisinin 113 gün süren grevi Detroit Paktı olarak bilinen bir anlaşmayla sonuçlanmıştı. Bu anlaşmayla ücretlerde yükselme, sağlık sigortası, emeklilik aylıkları kazanılmış ve diğer sendikalar ile şirketler için bir model oluşturmuştu. 1970’te UAW en yüksek üyeliğine yakın olduğu bir sırada, 400,000 üyesi General Motors’a karşı iki ay boyunca greve çıkmıştı; o sıralarda General Motors hala dünyanın en büyük şirketlerinden biriydi. Sendika bu mücadeleden zaferle çıktı ev hatırı sayılır bir ücret zammı kazandı.

Zamanla hem General Motors, hem de Otomobil İşçileri Sendikası küçüldü. General Motors bugün Volkswagen’in yarısı büyüklüğünde ve sendika da 1.5 milyon üyeden 430.000’e kadar geriledi. 

Ancak birçok işçi haksız yere işverenleri tarafından boğuluyormuş gibi hissederken ve sendika önderleri de yeni başarılarla yüreklenmişken, yeni grevlerin patlak vermesi muhtemel.

28 Eylül: Kürtaj hakkı için küresel mücadele günü

0

Geçtiğimiz aylarda bizim de katıldığımız “Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya” çerçevesinde uluslararası bir dayanışma kampanyası başlatılmış ve Arjantin’de yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı için yıllardır sürmekte olan seferberlik kapsamında kongreye tekrardan bir yasa tasarısı sunulmuştu. Bu hafta Fas’ta, kürtaj yaptırdığı için yargılanan gazeteci Hacer Reysuni’nin duruşmasının olduğu gün, kürtaj yasağının kaldırılması için “Yasa değişene kadar hepimiz yasadışıyız” diyen 5000 kişinin imzaladığı bir manifesto yayımlandı. Son olarak dün, Meksika’nın Oaxaca Eyaleti’nde kürtaj yasallaşarak suç olmaktan çıkarıldı. Daha pek çok örnekte olduğu gibi dünyanın çeşitli yerlerinde kadınların yasal kürtaj mücadelesi devam ediyor. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) 28 Eylül Kürtaj Hakkı için Küresel Mücadele Günü için yayımladığı deklarasyonu sizlerle paylaşıyoruz.

Tüm dünyada üreme çağındaki kadınların yarısından fazlası, kürtaja geniş ölçüde izin verilen ülkelerde yaşamakta. Son 25 yılda, dünyanın pek çok ülkesinde feminist mücadeleler, bu kürtaj hakkının yasallaşması adına önemli kazanımlar elde etmeye başladı. Ancak yasa dışı kürtaj, önlenebilir ölümlerin başlıca nedeni olmayı sürdürüyor ve bu sebepten hayatını kaybedenler çoğunlukla işçiler, gençler, göçmenler ve yoksullar oluyor. Gizli ve kötü koşullarda gerçekleştirilen kürtaj, vücuda ve sağlığa büyük zarar veriyor. Bununla birlikte, kadınlar hapis cezası ve hatta ölüm dâhil tüm ağır sonuçlarına rağmen, hayatları ve bedenleri üzerinde karar verme haklarını kullanarak kürtaj kararı veriyor. İşte bu nedenle, 2018’de Arjantin sokaklarını dolduran ve dünyaya yayılan kürtaj hakkı mücadeleleri bugün hiç olmadığı kadar önem taşımakta.

Dünya kürtaj haritası, kadınların %5’inin (90 milyon), kadının hayatı risk altında olsa bile hamileliği sonlandırma hakkının yasak olduğu ülkelerde yaşadığını gösteriyor. El Salvador, Honduras, Nikaragua, Jamaika, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti gibi çoğu Orta Amerika’da bulunan ve mevcut sefalet koşullarının kadınların hayatını daha da riske attığı 29 ülkede bu yasak geçerli. Bu ülkelerde durum kadınlar açısından o kadar kötü ki, tecavüze uğrayan ve kendiliğinden düşük yapan kadınlar bile 30 yıl kadar hapis cezasına çarptırılabiliyor. Bunun bir örneğini, özgürlüğü için mücadele eden El Salvadorlu genç bir kadın olan Evelyn Hernández davasında görmüştük. Bugün Honduras’ta benzer nedenlerden dolayı hapiste olan 42 kadın var. Meksika’da ise, kürtajın başkentte yasallaştırılmış olmasına rağmen, 700’den fazla kadın bundan dolayı hapiste.

Bunların yanı sıra, tüm dünyada kadınların %22’si (üreme çağında olan 359 milyon) yalnızca kadının hayatının kurtarılması söz konusu olduğunda (39 ülke), %14’ü (237 milyon) kadının sağlığı risk altında olduğunda (56 ülke) ve %23’ü (386 milyon) sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı (14 ülke) kürtaja izin verilen ülkelerde yaşıyor. Son olarak, kadınların %36’sı ise (en yüksek yüzde; 590 milyon), hamileliğin isteğe bağlı sonlandırılmasının yasal olduğu ülkelerde yaşamakta (çoğu Avrupa’da olmak üzere 67 ülke).

Bununla birlikte, ABD, Nikaragua ve Polonya’da Trump, Ortega ve Duda hükümetleri, yalnızca kürtaj uygulamalarına etkili erişim yollarının sınırlanması değil, aynı zamanda Nikaragua’daki gibi uygulamanın tamamen yasaklanması gibi yöntemlerle kürtaj hakkının kısıtlanması konusunda ilerleme kaydettiler. Bu hükümetlerle birlikte, çeşitli yobaz köktendinci ve kürtaj hakkı karşıtı kesimler, kadının haklarına karşılık fetüse kişilik hakları verilmesini amaçlayan gerici yasayı desteklemeye çalışıyor. Panama, Peru, Brezilya ve başka ülkelerde, parlamentodaki dinci gruplar bu konuda yasa tasarılarını sundu bile. İtalya ve İspanya gibi kürtajın on yıllardır yasal olduğu ülkelerde ise yobaz köktendinciler; kürtaj karşıtı doktorlar ve hemşireler yetiştirmek ve kürtaj uygulamasını reddederek ve vicdani ret beyanlarında bulunarak hayatlarımızı yok sayan hastaneler ve sağlık merkezleri işletmek için eğitim ve sağlık sektörüne girdiler. Vatikan ve Papa Francis’in öncülüğünde, cinsel eğitime ve prezervatif kullanımına karşı kampanyalar düzenleniyor. Buna karşın, tüm dünyada gün yüzüne çıkan Kilise’deki binlerce pedofili olayı söz konusu olduğunda ise görmezden geliyorlar.

Bu nedenle, büyük bir Katolik nüfusa sahip İrlanda’da 2018 yılında kürtajın yasallaşması bir dönüm noktasıydı. Bununla birlikte, Katolik Kilisesi’yle devletin derhal ayrılması ve devletin bu gerici kurumu finanse etmesinin sonlanması için çağrıda bulunan seferberlik de oldukça önemliydi.

28 Eylül kürtaj hakkı için küresel mücadele günü herhangi bir gün değildir. Kadın cinayetlerine, tecavüze, cinsiyetçi şiddete, emek piyasasında ayrımcılığa ve cinsel tacize karşı başkaldıran; kapitalist hükümetlerin IMF’nin yanı sıra koymak istedikleri kemer sıkma uygulamalarına ve istihdam ve emeklilik reformlarına karşı tüm işçi sınıfıyla beraber sokakları dolduran kadınların ve feminist hareketin dünya çapında gerçekleştirdiği bir mücadele dalgasına tanık olmaktayız. Bu reformlar kadınlara ve gençlere daha ağır bir şekilde saldırıyor. Bu nedenle yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı için ve kiliselerin devletlerden derhal ayrılması için mücadeleyi sürdürmek, bütün dünyada işçilerin asli bir görevidir. Yasal kürtaj mücadelemizde bir adım geri atmayacağız. Haklarımız için sokaklara!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Metal işçisinin zor sınavı

0

Metal işkolunda MESS ile sektör sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmesi süreci başladı. Pazarlığa katılan sendikalardan Türk Metal (Türk-İş) ve Birleşik Metal-İş (DİSK) tekliflerini açıkladılar. Hak-İş’e bağlı Özçelik-İş bir açıklamada bulunmamakla birlikte, Türk Metal’in teklifine katılacağı belirtildi.

Türk Metal’in teklifi ile Birleşik Metal-İş’in önerileri arasında ciddi farklar var. Aslında geçtiğimiz Mayıs ayında bu iki sendika arasında bir birlik anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre iki sendika toplu sözleşme tekliflerinde, görüşmelerinde ve muhtemel bir grev anında birlikte davranmaya ve dayanışmaya karar vermişlerdi. Ama aradan çok bir zaman geçmeden ilk ciddi deneyimde bu anlaşmaya uyulmadığı ortaya çıktı. Öğrendiğimize göre Türk Metal yönetimi, Birleşik Metal-İş’in sözleşme önerisini “Sizin talepleriniz çok fazla. Biz üyelerimize anket yaptık, onların bu kadar yüksek beklentileri yok” diyerek reddetmişler. Dolayısıyla bu iki sendika sözleşme görüşmelerine ayrı ayrı katılacaklar.

Oldukça farklı teklifler

Türk Metal Sendikası MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi için hazırladığı taslakta, saat ücreti 15,55 lira altında olanlara bu rakamı geçmeyecek biçimde 75 kuruş iyileştirme, ardından ilk altı ay yüzde 20, ikinci altı ay enflasyon+1, üçüncü altı ay enflasyon+2, dördüncü altı ay enflasyon+4 talep etti. Bu, neticede yüzde 20-26 arasında bir zam talebine karşılık geliyor.

Birleşik Metal-İş ise 2 yıllık bir sözleşme için şunları istiyor: İlk defa işe girecek bir metal işçisinin ücretinin asgari ücretin yüzde 15 oranında artırılarak uygulanması; çalışmakta olan işçilerin ücretlerine ise öncelikle yüzde 10 zam yapılması, ardından da saat ücretlerine 3,80 TL eklenmesi. Bu teklifin karşılığı ise ilk altı aylık dönem için yüzde 34,2’ye tekabül ediyor. Sosyal haklar dahil edildiğinde ilk 6 aylık artış net 1.152 liraya (aylık) denk geliyor. İkinci 6 aylık dönemde ise enflasyon+4, üçüncü altı ay enflasyon+5, dördüncü altı ay için enflasyon+4 puan talep ediliyor. Sosyal haklarda ise istenen artış yüzde 55. Sosyal haklara ikinci yıl için ise enflasyon artı 5 puan artış talep ediliyor.

Zorluklar

İşçi sınıfının hiçbir tekil mücadelesi ülkedeki (hatta dünyadaki) sınıf mücadelelerinden bağımsız ve yalıtık değildir. Dolayısıyla metal işçisi de TİS sürecine hangi ortam ve koşullarda girdiğini iyi kavramalıdır.

Kısa bir süre önce TÜPRAŞ’ta sözleşme, Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından yüzde 6 gibi patronun verdiğinin bile gerisinde sonuçlandırıldı. Kamu işçilerine yüzde 8+4, grev hakkı olmayan memurlara yüzde 4+4, tekstil işçilerine de yüzde 8+4 zam reva görüldü. Bunlar bir anlamda patronlar için emek piyasasının “normal” ücretleri. Onlar insan faktörüyle değil, emeğin piyasadaki arz-talep oranlarıyla hesap yapıyorlar. “Bunca işsiz varken memlekette elbette ücretler düşük olacak” diye düşünüyorlar.

Öte yandan bu sözleşme süreçlerinde YHK’nin nasıl hükümetten ve patronlardan yana bir tutum içinde olduğunu hep birlikte gördük. Aynı işlevi metal sözleşmesinde göstereceklerdir. Tabii ardından bir de hükümetin muhtemel grevleri “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle yasaklama olasılığı bulunuyor.

Bir önemli zorluk daha var: Sendika bürokratları ve onların işyerlerindeki işbirlikçileri “ekonomik kriz altında ancak bu istenebilir”, “işsizlik çok yaygın, işimizi kaybetmeyelim”, hatta “bu işyerinde mücadele olmaz” türünden moral bozucu iddialarla metal işçisini bastırmaya çalışıyorlar.

Dolayısıyla metal sözleşmeleri sürecine patronlar, hükümet ve sendika bürokratları, işçilere “bu civardaki yoksulluk artışlarını kabul etmekten başka çareniz yok” tehdidinde bulunarak giriyorlar. Bu yüzden eğer metal işçisi bu sözleşmede kendini en azından yoksulluk sınırının üzerine çekecek bir sonuç elde etmek istiyorsa, patronların, hükümetin ve bürokratların karşısına en azından onlar kadar güçlü bir birlik ve mücadele bilinciyle dikilmek zorundadır.

Nasıl?

Birleşik Metal-İş sendikasının genel başkanı Adnan Serdaroğlu basınla yaptığı bir sohbette, “Zamların altından yüzde 20’lik teklifle kalkamazsınız” diyerek Türk Metal’e haklı olarak yüklenmiş. Ama görüştüğümüz pek çok işçi de gene haklı olarak, “İyi de, yüzde 36’yla kalkabilir misiniz?” diye soruyor. Doğru. İşçinin-emekçinin altında ezildiği enflasyon oranı bu rakamların çok üzerinde. Bütün bu koşullara rağmen metal işçilerinin en azından teklif edilen ücret ve sosyal hak artışlarını yakalayabilecek bir mücadele içinde olması gerekiyor. Onların bu dönemde verecekleri mücadele ve elde edecekleri sonuçlar önümüzdeki dönemi belirleyecektir.

İşçi mücadelenin yöntemini iyi bilir: Örgütlü ve kararlı olmak. Örgütlülük sadece sendika üyeliğinden ve temsilciliklerden müteşekkil değildir. İşyerinde mutlaka bütün tabanı kucaklayacak şekilde alttaki birimlerden başlayarak komiteler kurulmalıdır.

Bu komiteler sözleşme görüşmelerini yakından takip etmeli ve denetlemeli, bütün bilgileri tüm ayrıntılarıyla herkesle paylaşmalıdır.

Metal işçisinin örgütlü gücünü tek bir işyeri düzeyinde algılayamayız. Hangi sendikaya bağlı olursa olsun diğer işyerleriyle de bağlar kurulmalı, işyeri komitelerinin temsilcileri bölge ve hatta mümkünse ülke düzeyinde bir üst koordinasyon komitesinde birleşebilmelidir.

Amaç elbette sözleşme önerisinin koşullarında ısrarlı olmak ve bunu gerektiği anlarda, üretimden gelen güç dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle patronlara ve hükümete belli etmek olmalıdır. Ve tabii sözleşmenin kabulü veya greve çıkılması kararının tüm işçilerin oylarıyla alınmasını sağlamaktır. Nihayet, hükümetin muhtemel bir grev yasağına karşı hazırlıklı olunmalıdır. Bu doğrultuda oluşturulacak bir kararlılık ve irade her seferinde belli edilmeli ve günü geldiğinde de uygulamaya konmalıdır.

AKP dağılıyor mu?

0

Son günlerde AKP’nin içinde yaşanan çekişmelere dair bolca yazı ve haber okumak mümkün. Bir yandan Davutoğlu ve Babacan çevrelerinin parti merkez örgütlenmelerini kurmaya çalıştıkları ve Kasım ve Aralık aylarında parti kuruluşu yapacakları belirtiliyor: Eski AKP üyelerinden sonra sınırlı da olsa mevcut üyeler de bu odaklara yöneliyor: Aktif görevde olan AKP Sultanbeyli Gençlik Kolları başkanının istifası bu açıdan önemli.

Öte yandan ise, malum ‘maklube’ tartışması, mevcut AKP yapısının içindeki gerilimleri ortaya koyuyor. Söz konusu çekişme anlaşıldığı kadarıyla yargı sisteminde yoğunlaşıyor. TC tarihinde geleneksel olarak Ankara’daki Adalet Bakanlığının ağırlıklı olduğu yargı sisteminde, Cemaat’in tasfiyesinin ardından, iç gerilimler şiddetleniyor: Buna göre, İstanbul merkezli ve İstanbul Adliyesi’nde ana güç merkezi haline geldiği belirtilen, Erdoğan avukatları çevresi ve Pelikancılar olarak anılan odaklar, Adalet Bakanı’nın etrafındaki ‘Hakyolcular’ın da desteğini alan odak ile karşı karşıya geliyor. Çatışma Yargıtay ve HSK atamaları etrafında dönüyor; işadamı Fettah Temince’nin yargılanması da ayrı bir gerilim konusu. Sanayi Bakanı ile Türkiye Gazetesi yazarı Uğur arasındaki atışmaysa, meselenin sadece yargıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Türkiye’de devlet içindeki parçalanma elbette uzun süredir mevcut; Erdoğan’ın şahsında vücut bulan Bonapartist rejimin yükselişi tam da bu parçalanmayı aşmak için bir formüldü. Bir bireyin iktidar sevdasının çok ötesine geçen bu mesele, emekçi haklarına neoliberal taarruz döneminde, sermayenin taleplerini yerine getirebilecek kuvvetli, bütünleşik bir iktidarın oluşması meselesiydi. 15 Temmuz darbe girişimine tepki olarak Erdoğan, devlet içindeki bu fraksiyonlaşmayı (AKP-Cemaat-‘Ergenekon’…) aşmak için, kendi şahsı etrafında tam teşekküllü bir Bonapartizm tesis etmek yolunda önemli mesafe kaydetti. Bunun hukuki zeminini de 2017 referandumuyla kurdu. Gelgelelim tam da hukuki ve fiili düzeyde devletin içindeki parçalanmanın aşılmış gibi göründüğü noktada, hâkim blok içinde yeniden çatlaklar oluşuyor. Çünkü tam da parçalanmayı bir bireyin şahsında çözme çabası, kalıcı ve kurumsal bir iktidar mekanizması oluşturma imkânını ortadan kaldırıyor: Yeni fraksiyonlara alan açıyor.          

Çatlaklar büyüyor büyümesine, ama buradan AKP’nin sonunun yaklaştığı sonucunu çıkarmak epey aceleci olur. Kurulacak yeni partilerin yüksek oy oranlarına erişeceği yolundaki haberlere, “seçmenin büyük bölümü AKP’yi terk edecek” gibi ifadelere temkinli yaklaşmak gerekli. Her şeyden önce başkanlık rejiminin hukuki zemini tesis edilmiş durumda. Dahası AKP, devletten dışarıya doğru uzanan çok geniş bir çıkar ağı oluşturmuş halde ve kitle tabanında ciddi bir kopuştan bahsetmek mümkün değil. Emekçilerin büyük bir kısmı, özellikle AKP’nin ekonomi performansına dönük eleştirileri bir yana, ‘Reis’in şahsına ciddi bir güven beslemeye devam ediyor. Doğrusu, AKP’nin sonunun geldiğini iddia edenler de, bu emekçi kesimleri kazanma güdüsüyle davrananlar değil; daha ziyade, CHP’nin etrafında, solun da eklemleneceği bir koalisyonla seçim zaferi kazanmayı, kestirme bir aritmetiği hayal edenler. Hürriyet yazarı Selvi’nin dolaşıma soktuğu, CHP ile Abdullah Gül’ün 2023 için cumhurbaşkanı adaylığı konusunda anlaştığı iddiası da bu umutları harlayacak nitelikte…

Kimi büyükşehir belediyelerinin CHP’ye geçmesi elbette önemli bir istikrarsızlık potansiyeli taşıyor ve buralarda soldan pek çok aktivist için geniş bir alan açıldığı gerçek. Muhtemelen bu iyimserlik de AKP’nin sonunun yakın olduğu havasını güçlendiriyor olabilir. Şüphesiz söz konusu yerel yönetim mekanizmaları, oluşan mahalle, ekoloji, kadın… meclisleri belirli ilçelerde emekçilerin kimi kazanımlar elde edilmesini kolaylaştırabilir ve bu imkanlar değerlendirilmelidir de. Ancak bu durum, CHP’nin emekçilerin müttefiki olduğu anlamına asla gelmiyor; sadece, karşımızdaki iki burjuva kamptan daha zayıf olanı olmasından kaynaklanıyor. Emek güçleri elbette burjuvazinin iç çatışmalarından yararlanıp kazanımlar elde etmeye çalışır; ancak bu güçlerin herhangi birinden medet umamaz.  

Kürt halkına yönelik baskılar tüm hızıyla devam ediyor; zira iktidar bu iç çatışmalarını aşmak, bütünlük sağlamak için -kadim devlet geleneği olduğu üzere- milliyetçilik kartını kullanmak durumunda. HDP eş başkanlarının yargı kararları çiğnenerek içeride tutulması, Diyarbakır HDP önüne gitmeye yönlendirilen anneler, yandaş medyadaki ‘Belediyeleri Kandil yönetiyor’ manşetleri… Elbette Kuzey Suriye’ye dönük olası bir askeri operasyon da bu çerçevede görülebilir: Hükümetin ABD’ye ‘güvenli bölge’ konusunda iki hafta süre vermesi, bölgedeki askeri yığınak ve sağlık alanındaki seferberlik, gerçek bir operasyon yaşansın yaşanmasın, Batı’daki ‘Türklük sözleşmesi’ne taraf kesimler üzerinde bir etki yaratacaktır. Hükümet tüm bu hamlelerin Kürt hareketiyle Batı’da şu veya bu ölçüde dayanışma gösteren kesimleri afallatabileceğini elbette hesaplıyor. Gazeteci Ahmet Şık’ın sosyal medyada ifade ettiği gibi, Cumhuriyet gazetesi yazarlarının serbest bırakılması veya barış akademisyenlerine beraat verilmesi, HDP’yle dayanışabilen / dayanışabilecek kesimleri nötralize etme çabası olarak görülebilir.

İçinde bulunduğumuz rejimden ne yazık ki kestirme bir çıkış yolu yok. Emekçilerin ve onların partilerinin tek stratejisi, sabırlı ve uzun soluklu bir perspektifle güvencesiz, örgütsüz, genç milyonların örgütlenmesine giden yolu açmak olabilir. Son dönemde çağrı merkezi çalışanlarının, mağaza emekçilerinin, PTT kargo işçilerinin örgütlenmesine dair haberler bu açıdan yol gösterici. Emekçilerin mücadele araçlarını örerken elbette burjuvazinin ve farklı fraksiyonlarının içindeki bütün çatlaklardan yararlanabiliriz, ama bağımsız hattımızdan asla taviz veremeyiz.  

General Motors’ta greve çıkan işçiler: “Kademeli ücretlere hayır!”

0

18 Eylül 2019 / Jane Slaughter, Chris Brooks

(https://www.labornotes.org/2019/09/gm-strikers-say-no-more-tiers)

General Motors’ta (GM) çalışan kırk dokuz bin otomotiv işçisi greve çıktılar. Bu 2007’de şirket ve sendikayı karşı karşıya getiren GM grevinden beri özel sektörde gerçekleşen en büyük grev.

55 fabrika ve parça merkezinde üretim durdu. Çeşitli analistlere göre grev, General Motors için günde 50 milyon dolarla 100 milyon dolar arası kar kaybına mal oluyor. Grevden önce şirketin yalnızca bu çeyrekte 3,5 milyar dolar kâr etmesi bekleniyordu.

GM’nin Detroit-Hamtramck montaj fabrikasında çalışan ve üç senelik kıdeme sahip işçi Shawn Edwards, “greve çıkmak aynı anda hem korkutucu hem de güç verici” dedi. “Korkutucu çünkü geçinmemiz gerekiyor ve ne kadar süre grevde kalacağımızı bilmiyoruz. Çok uzun olmasını istemiyoruz ama bir yandan da kendimizi göstermemiz gerektiğini farkındayız” diyerek devam etti.

“Grev güç verici çünkü beraberce direniyoruz” diyen Edwards, “milyarlarca dolar kâr sağlayan bir şirkete imtiyaz göstermeyi kabul etmiyoruz. Ve çünkü hepimiz birlikteyiz. Birlik olmanın ve sayıca fazla olmamızın verdiği bir güven var. Dayanışma içinde birlikte direniyoruz” diye ekledi.

Grevdeki işçiler, Birleşik Otomobil İşçileri’nin (United Auto Workers – UAW, General Motors işçilerinin bağlı olduğu sendikal konfederasyon, ç.n.) iki kademeli ücret sistemini kabul ettiği 2007 yılından beri kaybettiklerini geri kazanmayı umuyorlar. Bu kayıplar sonrasında gelen Büyük Durgunluk ve GM’nin iflası üzerine ABD hükümeti otomotiv endüstrisini kurtarma paketi çevresinde GM’ye kamu kaynaklarından aktarılan (bailout) 50 milyar dolar ve bir dizi imtiyaz içeren bir yeniden yapılanma paketi sunmuştu.

Şirket bu sayede kendini toparlayabildi ve son üç yılda 35 milyar dolar kâr etti. GM geçen yıl hiçbir federal gelir vergisi ödemedi ve şirketin CEO’su Mary Barra’ya 22 milyon dolar ikramiye verdi.

General Motors’un bir yandan fabrikalarını kadrolu ve sendikalı GM işçileri yerine ayni işi yapan düşük ücretli geçici işçiler, sözleşmeli işçiler ve GM Subsystems adlı bir yan kuruluşun taşeron işçileri ile doldurması, bir zamanlar özel sektörde örnek gösterilen bir toplu iş sözleşmesine sahip GM işçilerinin koşullarını giderek kötüleştirdi. Sendikalı işçi sayısı ve sendikal güçteki düşüsün bir göstergesi olarak 2007 grevini referans alabiliriz. UAW’ın 2007’de General Motors’ta gerçekleştirdiği iki günlük greve katılan sendikal işgücü 74.000 işçi, yani bugün grevdeki işçi sayısının iki katıydı.

General Motors ise zaten emeklerinin karşılığını tam olarak alamayan işçilerden daha fazla taviz talep ediyor ki bu şirketin UAW’ı kolay bir düşman olarak gördüğüne bir işaret. Kamuoyuna yansıyan ve üst düzey UAW liderlerinin koltuklarını tehlikeye atan sendika içi yolsuzluk skandalını da göz önüne alırsak çerçeve daha da netleşiyor.

Dolayısıyla güncel durum tüm işçilere GM işçilerinin her şeye rağmen — yalnızca yolsuzluk skandalı değil, aynı zamanda bir toplu iş sözleşmesi kampanyası için sendikanın hiçbir hazırlık yapmamış olması —birlik içerisinde greve çıktıklarını gösteriyor. Greve varan süreçte sendikal liderlik toplu iş sözleşmesi hedefleri konusunda sessiz kalırken, otomotiv işçileri hangi talepler için mücadele etmeye hazır olduklarına karar verdiler.

16 Eylül’de GM’nin Detroit montaj fabrikasında greve çıkan işçiler tek bir ağızdan önceliklerinin geçici ve ikinci kademe işçiler için eşitlik talebini olduğunu söylediler.

Böl ve kazan

Bugün, bir GM tesisinde sözleşmeli çalışan bir temizlik görevlisi saatte 15 dolar gibi düşük bir ücret alıyor. Ancak geçmişte temizlik görevlileri GM’nin doğrudan kadrolu çalışanlarıydı; dolayısıyla mevcut toplu iş sözleşmesi kapsamında saat başına günümüzde yaklaşık 31 dolar kazanan birinci kademe “kıdemli” çalışanlardan sayılmış olacaklardı. Temizlik işleri genel olarak montaj hattında yıllarca çalışmış ve bedenleri yıpranmış yüksek kıdemli çalışanlara ayrılmıştı. Günümüzde ise GM’nin ikincil gördüğü bu tip işler, örneğin üretim hattını beslemek için parçaları sıralamak gibi, taşeron işçiler tarafından yapılıyor.

Örneğin GM’nin Tennessee’deki Spring Hill tesisinde çalışan 5.200 işçinin tamamı UAW üyesi. Ancak bu işçilerin yalnızca 3.600’ü GM toplu iş sözleşmesi kapsamında. Diğerleri “tedarikçi ortaklar” olarak kabul edilen sahadaki bağımsız şirketler için çalışıyorlar.

Detroit şehrinin dışındaki GM Teknoloji Merkezi’nde çalışan işçi Jessie Kelly işyerindeki yaklaşık 1.300 işçinin GM için çalıştığını, kalan 550 temizlik ve makina işçisinin işvereninin ise Aramark (ABD’deki büyük şirket ve kurumlara özellikle servis ve temizlik sektörlerinde taşeron işçi sağlama konusunda neredeyse tekele sahip bir şirket, ç.n.) olduğunu söyledi.

Detroit-Hamtramck’ta doğramacı olarak çalışan Michael Mucci ise geçmişte babasının yaptığı işi yapıyor. Ama babasının işvereni General Motors’tu; kendi işvereni ise “patronlarım aslında babamın patronlarıyla aynı” dese de Aramark.

Otomobil şirketlerinin uzun süredir sahip olmak istediği imtiyazlar çerçevesinde Aramark aslında kimseyi doğramacı olarak işe almıyor. Tüm ustalık gerektiren işlemler “mekanik” veya “elektrik” kategorileri altına yediriliyor.

Kalıcı geçicilik

GM, “kalıcı geçici” (permatemps) olarak adlandırılan ve kadrolu işçilerle aynı işi çok daha düşük ücret (yaklaşık 15 dolar civarında) ve düşük ek ödenek ve sosyal yardım karşılığında yapan işçilere bel bağlayarak çalışma koşullarını daha da kötüleştiriyor.

Eski bir geçici çalışan olan Kelly “Geçici işçi olarak kesinlikle hiçbir hakkınız yok” diyor. Buna rağmen işçiler yıllarca geçici kalabiliyorlar. Geçici işçilerin yılda yalnızca üç gün, o da ön onay olması koşuluyla, ücretsiz izin hakları var ve yeri geldiğinde haftada yedi gün çalışmaya zorlanabiliyorlar. Birçok geçici işçi, ayni Kelly gibi, sonunda GM’nin “ilerleme halinde” (ikinci kademe) olarak adlandırdığı seviyeye terfi ettirilebileceği umuduyla yıllarca bu koşullara katlanıyor.

UAW 1853 No’lu Spring Hill Şube Başkanı Michael Herron bu durumu, “Şubat ayının son haftası olan kâr paylaşımı ödeneklerinin verildiği hafta tüm yıl boyunca yan yana aynı işi yapan iki işçiden biri 11.000 dolarlık ek ödenek alırken, diğeri hiçbir şey alamıyor” olarak açıklıyor. 

Geçici işçi alımına yıllar önce ilk izin verildiğinde otomobil üreticileri Üç Büyükler (Ford, GM ve Chrysler) bu işçilerin sadece izindeki işçilerin yerini dolduracaklarını söylemişlerdi. Fakat şimdi GM’nin mavi yakalı işgücünün %7’sini “geçici kalıcı” işçiler oluşturuyor. Herron’a göre, Spring Hill’de 200’den fazla “geçici kalıcı” işçi var.

Herron, “bu işçiler diğer işçiler izne çıkabilsin diye sadece 90 günlük bir boşluğu doldurmuyorlar” diye ekliyor. “Üç yıl boyunca her hafta aralıksız çalıştılar. Bu yüzden diğer işçilerle aynı haklara sahip olmalılar.”

İşverenin çukuru

Grevdeki otomotiv işçileri, işveren GM’nin kazdığı çukurdan çıkmaya çalışıyorlar, ancak sendika önderliğinin onlara bir yardım eli uzatmak adına çok bir şey yaptığını söyleyemeyiz. Sendikanın uluslararası önderliği grev öncesinde üyelere enerji vermek ve işverene baskı uygulamak için hiçbir toplu is sözleşmesi kampanyası düzenlemedi ya da açıkça herhangi bir talep dile getirmedi. Örneğin, grevin resmi pankart ve afişlerinde talepler yerine sadece basitçe “UAW Grevde” yazıyor. Detroit-Hamtramck montaj fabrikasındaki grevi desteklemeye gelen bir kişiye kendi yaptığı “Dayanışma” pankartını indirmesi söylendi; sendika sadece resmi pankartların kullanılmasına izin verdi.

Hiçbir tesiste greve dair bir rozet, vs. dağıtılmadı. UAW üyelerle herhangi bir görüş alışverişi yapmadı, ya da toplu iş sözleşmesine dair işçiler arasında eylem ekipleri oluşturmadı; üyeleri toplu iş sözleşmesine dair son durumdan haberdar edecek bültenler de yoktu. “Grev hazırlığı,” fazla mesainin durması, kamuoyunu haberdar etme, açık pazarlık gibi birçok sendikada yaygın olan taktiklerin hiçbiri uygulanmadı.

UAW yetkilileri senelerdir yaptıkları gibi kartlarını takım elbiselerine yakın tutup, ellerine işçilerin değil sadece işverenin göz atmasına izin verdiler. Flint montaj fabrikasında malzeme denetimcisi olarak çalışan Sean Crawford’a göre üyeler genel durumu sadece medyadan takip edebildikleri kadar biliyorlardı. 

Ve grev, UAW yetkililerinin bir kısım General Motors işçisini arkadaşlarının oluşturduğu grev hattını geçmeye, dolayısıyla grev kırıcı olmaya yönlendirmesi üzerine kotu bir başlangıç yapmış oldu.    

Michigan ve Ohio’daki beş GM fabrikasında çalışan ve UAW üyesi yaklaşık 850 temizlik görevlisi yaklaşık bir yıldır sözleşmesiz çalışıyorlardı. 14 Eylül saat 11:59’da, yani mevcut UAW toplu iş sözleşmesinin sona erdiği anda onlar da iş bıraktılar. Ancak (UAW yetkilileri tarafından) kendilerine greve rağmen ertesi gün işe gitmeleri söylendi. Onlar ancak 24 saat sonra, yani bir günlük daha üretimin sonrasında, greve katıldılar.   

Grev hattını geçmemek için izin hakkını kullanan Crawford, “Greve çıkmak için daha kötü bir başlangıç düşünemiyorum” dedi. “Grev kırıcılar şimdi hayatlarının sonuna kadar yaptıklarıyla yaşamak zorundalar.”

General Motors’un muazzam kâr oranları göz önüne alındığında, UAW aslında aynı Teamsters’ın 1997 yılındaki UPS grevinde “Amerika part time çalışmayacak” sloganıyla yaptığı gibi bu grevi büyük şirketlerin açgözlülüğüne karşı çıkan ulusal bir referanduma dönüştürme ve halkı işçileri ve taleplerini desteklemeye çağırma potansiyeline sahipti. Benzer bir şekilde yakın bir zamanda öğretmenler “öğrencilerin hak ettikleri okul” talebini yükselttiler. Ancak maalesef ki UAW grev başlayana kadar hiçbir şekilde otomotiv işçilerinin sorunlarını halkın arkasında durabileceği taleplere dönüştürme girişimde bulunmadı.

Daha fazla taviz

GM sendika üyelerinin sağlık sigortası için ceplerinden daha fazla para ödemelerini isterken enflasyondan oranından düşük oranda maaş artışı teklif ediyor: birinci ve üçüncü yılda %2 zam ve ikinci ve dördüncü yılda ise maaşların %2’si oranında ikramiye. Bunlar yetmezmiş gibi GM’nin teklifi işçilerin canına tak eden kademeli ücret sistemine dair hiçbir degisiklik sunmuyor.

Şirketin bu sert duruşunun bir göstergesi de grevdeki işçilerin sağlık sigortaları için ödeme yapmayı bırakması oldu; aslında işverenin yapması gereken bu ödemeyi şimdi UAW, o da sadece kısmen karşılayacak. Önceki yıllarda, otomotiv şirketleri grevler esnasında sigorta ödemelerini yapmaya devam ediyorlardı.

Grevi zorlaştıran bir diğer durum ise UAW’nın üst seviye liderlerinin bulaşmış olduğu yolsuzluk skandalı. Sendika Başkanı Gary Jones ve eski Başkan Dennis Williams’ın evleri 28 Ağustos’ta FBI tarafından arandı.

Jones’ın sendikanın başına geçmeden önceki sağ kolu Vance Pearson kişisel lüks ihtiyaçları için sendika fonları kullanmaktan yargılanıyor. Genel kani sırada Jones ve Williams’ın olduğu yönünde. Şimdilik mahkeme belgelerinde isimleri “UAW Yetkilisi A” ve “UAW Yetkilisi B” olarak geçiyor.

Buna rağmen UAW yürütme kurulu üyesi olarak kalmaya devam eden ve GM ile toplu iş sözleşmesi görüşmelerine katıldığı bildirilen Pearson, yakın zamanda suçlanan veya suçu kanıtlanan altıncı UAW yetkilisi. Bir diğeri sendikanın başkan yardımcısı, bir üçüncü ise sendikanın General Motors’tan sorumlu üst düzey yetkililerinden biri.  

GM işçisi Crawford grev başlarken şunu söyledi: “Evet, UAW’da yolsuzluk diz boyu. Bu inanılmaz düzeyde iğrenç bir durum. Ama bu grev bununla ilgili değil. Bu grev bizimle ilgili. Üyesi olduğumuz sendikayı temizleyebiliriz ve temizleyeceğiz de. Ama şu an kazanmamız gereken daha acil bir kavgamız var.”

Kelly’nin de görüşü aynı şekilde ilk hedeflerinin GM olması gerektiği yönünde: “Sendikadaki bir kişi görevini kötüye kullandıysa, sendikadaki gelecekleri zaten belirlenmiş demektir. Ama bizim geleceğimiz belirli değil, bizimki hala havada asılı. Tek yapabileceğimiz, birbirimiz için burada olmak, çünkü dikkatimiz dağılırsa ve yanlış savaşa odaklanırsak…GM kazanacak.”

Sayısız kepenk indirme ve işten çıkarma sonrasında çalıştığı üçüncü GM fabrikası olan Detroit yakınlarındaki Romulus Engine’den bildiren Mitch Fox, yetkililerin bu itibarsızlığının grev için itici bir güç olabileceğini düşünüyor: “Tüm bu yolsuzluk suçlamalarını göz önüne alırsak, belki de sendika yetkilileri bizim gözümüzde itibarlarını geri kazanmak için biraz daha fazla çaba harcarlar; umarım durum böyle gelişir.”

Hayır oyu mümkün

Eğer geçmiş toplu iş sözleşmelerini bir gösterge olarak alırsak, Jones’un müzakere ettiği bir sözleşme paketinin zayıf ve yetersiz bir paket olacağına şüphe yok. Ve eğer UAW’nin beklentisi grevin GM’den ziyade kendi üyelerini yıpratmasıysa, sendikal liderler kendileri için büyük bir anlaşma ikramiyesi ve işçiler için daha da fazla ücret katmanını içeren bir öneriyi kabul edeceklerdir.

Bu durumda, General Motors’ta grevi sürdüren işçilerin geriye tek bir silahı kalıyor: hayır oyları. Onlar da Chrysler işçilerinin 2015’te yaptığını yapabilir: iki kademeli ücret sistemini kapsayan bir toplu iş sözleşmesini reddetmek için örgütlenmek.

Chrysler işçileri o dönemde sendikanın hiçbir desteği olmaksızın broşürler ve tişörtler bastırmışlar, taktik paylaşmak için Facebook grupları oluşturmuşlar ve resmi sendika toplantıları dışında kendi toplantılarını örgütlemişlerdi.

UAW çatısı altında kimsenin imkân vermediği bir duruma imza atan Chrysler işçileri Williams’ın kendilerine sunduğu toplu is sözleşmesi paketini 2-1 oranında reddederek kısmi de olsa bir zafer kazanmışlardı. Hem de Williams’ın “iki kademeli ücret sistemini sona indirmek bir hayal” açıklamasına rağmen. İşçilerin ret oylarıyla birlikte Chrysler teklifini revize etmek zorunda kalmış ve sonuç olarak ikinci kademe işçilerin sekiz yıl içerisinde birinci kademe işçi seviyesine yükselmesini garantileyen dört senelik bir sözleşme imzalanmıştı (her ne kadar imzalanan sözleşme ikinci kademe işçilere emeklilik ve eşit sağlık sigortası sunmamışsa da). Chrysler’deki ret oynamasından kısa bir süre sonra, belki de bu “hayır” oylarından cesaret alan General Motors ustaları da kendi toplu iş sözleşmelerini %60 gibi bir oranla reddetmişlerdi (Üretim işçileri ise %58 ile “evet” oyu kullanmıştı).

Yani 2015 yılında otomobil üreticilerinin bir elleriyle verdiklerini diğer elleriyle aldıklarını ve fark ettirmeden geçici işçi oranını artırdıklarını söyleyebiliriz.

Son olarak Crawford’un cümleleriyle bitirelim: “Tüm GM işçileri/UAW üyeleri için eşitlik sağlamayan hiçbir sözleşme teklifine evet oyu vermeyeceğim. Bu temel bir ilkedir. Sendika kelimesinin anlamı budur. Bu ilkeyi hayata geçirmek için elimize bir fırsat daha geçmeyebilir.”

ABD’deki grevci General Motors işçileri konuşuyor

0

Çalışmayı Pazar gecesi 23.59’da durduran ABD’deki yaklaşık 50,000 General Motors (GM) işçisi, Pazartesi gününden beri grevdeler.

GM’nin Detroit-Hamtramck sanayi kompleksi oyunu

General Motors’un Detroit-Hamtramck sanayi kompleksi, önümüzdeki Ocak ayında kapatılmak isteniyor. Bu, GM şirketinin 2018 sonuna doğru kapatmayı öngördüğü ABD ile Kanada’daki beş sınai tesisten birisi. GM’nin bu fabrikayı kapatma tehdidi, toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başlamadan önce işçilerin savunmaya çekilmesini, böylece ücret ve sosyal yardım artışlarının gündem olmamasını amaçlıyordu. Şimdi GM’nin TİS önerisi, fabrikanın açık kalması karşılığında geçici işçilik ve sağlık sigortası yönünde tavizler talep ediyor.

Detroit-Hamtramck fabrikasında 15 senedir çalışan Mike şöyle konuşuyor:

“Kademeli ücret sistemi berbat. [2007’den sonra fabrikaya giren işçilere, kadrolu işçilerin ücretinin yarısı kadarı veriliyor.] 2007’de ve 2009’da sendika bizi satmıştı. Satılmıştık. Bütün geçisi işçiler tam süreli yapılmalı.

Bütün ama bütün sözleşmeleri elimizden aldılar ve rekor düzeyde kâr edelerken bile karşılığında hiçbir şey vermediler. Asıl soru, kârın yüzde kaçının emek gücüne geri döndüğü? 2008 çöküşünden sonra bize dediler ki kemer sıkmaları kabul etmeliymişiz ve ettik de. Şimdi sıra bize hak ettiğimiz geri vermekte.

Bu sözleşme mücadelesindeki en önemli taleplerimizden biri sağlık hakkımızı kullanabilmek. Bu iş bizim vücudumuzu mahvediyor. Çevrenize  bakın. Ben topallıyorum, şu adam da topallıyor – ve emin olun burada çalışmaya başlamadan önce topallamıyorduk. Şirketin kârlarını yaratırken yıllarımızı harcadık ve şimdi bizi bir kenara atıyorlar. Bizi umursamıyorlar. Onlara göre bizler sadece sayılarız.

Otomobil İşçileri Sendikası yolsuzluğuyla ilgili devam eden her şey tam bir utanç verici fiyasko. Onlar açıkça şirketin çıkarına pazarlık yapıyordu – işçilerin çıkarına değil. Eğer gerçekten de bizim neler olup bittiğini anlamamızı isteselerdi, bize sadece sözleşmenin ‘en önemli’ taraflarını anlatmaya çalışmazlardı: Bize neyin değiştiğini, onların neyi alıp götürmek istediklerini anlatırlardı. Seneler ve seneler boyunca bizden almaya devam ettiler ve sendika hiçbir zaman bize gerçeği söylemedi. Duydum ki onların da kârlardan bir payı varmış [Otomobil İşçileri Sendikası’nın GM’de hisse senedi var!]. Ve şöyle düşündüm: Benimle dalga geçiyor olmalısın; bu tam da çıkarların çatışması denilen durum değil mi?”

Betty, Detroit-Hamtramck fabrikasında 12 yıldır çalışıyor. Medyanın ve Otomobil İşçileri Sendikası’nın grev haberleri ve bilgilendirmeleri üzerine koyduğu sansürcü tecritle alay ediyor:

“Fabrikada hiçbir iletişim aracı yokken bu greve çıktık. GM haber kanallarına dağıtmadan önce sözleşme masasına ne getirildiği hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Genellikle ortalıkta dedikodular olur ve aslında hiçbir şey yoktur.

Bu benim ikinci grevim. 2007’de buradaydım ve o sıralarda bir geçici işçiydim. Kovuldum ve sonra tekrar işe alındım. Şirketin kârını paylaşması gerekiyor. Geçici işçiler sürekli işçiler olmalı ve sağlık sigortamızı cebizimizden ödememeliyiz.”

Detroit-Hamtramck fabrikasında 8 yıldır çalışan bir geçici işçi (hala kadroya alınmamış) ise şöyle konuşuyor:

“Şirket, her zaman kazanmış olduğundan çok daha fazla kazandı ve biz bu kazançtan hakkımız olanı istiyoruz.”

Bu işçiye, Güney Kore’de geçen hafta greve çıkan General Motors işçilerine nasıl bir mesaj iletmek istediğini soruyoruz ve bizi şöyle cevaplıyor:

“Daha fazlasını talep edin. İnanın bana daha fazlasını hak ediyorsunuz.”

ABD’de Otomobil İşçileri Sendikası General Motors’a karşı grevde

0

Neal E. Boudette

Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW), 16 Eylül Pazartesi sabahı, ABD’nin Orta Batı ve Güney bölgelerindeki General Motors fabrikalarında yaklaşık 50.000 üyesini greve çıkardı.

Tarafların görüşmelerde ters düşmesi sonucunda, UAW’nin Detroit’te toplanan bölge liderleri Pazar sabahı oybirliğiyle, 2007’den bu yana ilk kez grev kararı aldı. Grev, sendikanın mevcut toplu iş sözleşmesinin süresinin Cumartesi günü dolmasının ardından, Pazar gece yarısı başladı.

Görüşmenin ardından sendikanın genel başkan yardımcısı Terry Dittes, “Bugün güçlü duruyoruz ve tek ses oluyoruz: Üyelerimizin ve bu ulusun işçi sınıfının temel haklarına sahip çıkıyoruz,” dedi.

UAW sendikası; ücretlerin iyileştirilmesi, boştaki tesislerin yeniden işler hale getirilmesi, diğer tesislerde yeni istihdam yaratılması ve yeni işe başlayan işçilerle kıdemli işçilerin ücretleri arasındaki farkın kapatılması veya azaltılması için General Motors’u (GM) zorluyor. GM ise çalışanların sağlık masraflarının daha büyük bir kısmını kendilerinin karşılamasını ve fabrikalardaki işgücü verimliliği ve esnekliğinin artmasını istiyor.

Her ne kadar Kuzey Amerika’da büyük kârlar elde etse de -geçen yıl küresel çapta da 8,1 milyar kâr etti- General Motors, otomobil satışlarının düşmesi ve genel talebin zayıflaması karşısında ABD’deki üç üretim tesisini kapattı.

Grev, Trump’ın Çin’le olan ticaret savaşının imalat sektörü üzerinde yıpratıcı etkilerde bulunduğu ve ekonomik durgunluk korkusunu artırdığı bir iklimde gerçekleşiyor.

Michigan ve Ohio gibi Başkan Trump’ın imalat sektöründe istihdamı artırma sözü verdiği çekişmeli seçim bölgelerinde, grev sanayi şehirlerinin yerel ekonomilerini alt üst edebilir. Ancak genel anlamda ekonomi üzerinde etki yaratıp yaratmayacağı ne kadar süreceğine bağlı olacak.

Anlaşmazlık noktaları

ABD otomobil endüstrisi bugün, 1970’lerde istihdam açısından ulaştığı zirveden çok uzaklarda olsa da, ülkede otomobil üretiminde çalışan 220.000 kişiyle birlikte ekonomi için önemini koruyor. Otomobil Üreticileri Birliği’ne göre daha geniş motorlu taşıtlar endüstrisi 9,9 milyon kişiye iş sağlıyor ve tarihsel olarak ulusal gelirin (GSYİH) yaklaşık yüzde 3’ünü oluşturuyor.

ABD işgücünün sendikalaşma oranı, 1950’lerde üçte bir ile zirve yaptığından bu yana düşmeye devam etse de, işçiler son yıllarda daha mücadeleci bir konumda.

Binden fazla işçinin katıldığı iş bırakma eylemlerinin sayısı, öğretmen grevleri ve farklı şehirlerde şubesi bulunan otellerdeki grevler nedeniyle, 1980’lerden bu yana görülmüş en yüksek seviyesine çıktı.

Kamuoyu yoklamaları, toplumun örgütlü emeğe desteğinin arttığını gösteriyor. Ağustos ayının sonlarında yapılan bir Gallup anketi, sendikaları destekleyen Amerikalıların oranı on yıl önce yüzde 50’nin altındayken bugün yüzde 64’e yükseldiğini gösterdi.

Buna rağmen bazıları işçi hareketinin bu eğilimlerden yararlanmayı başaramamasını, özel olarak da UAW’nin başarısızlıklarını eleştiriyor. Haziran ayında sendika Tennessee’deki bir Volkswagen tesisinde yetki almayı kıl payı kaçırdı.

Ve GM ve sendika arasındaki görüşmelere, UAW yetkilileri ve en az iki Fiat Chrysler yöneticisinin adının karıştığı bir federal yolsuzluk soruşturması gölge vurdu. Soruşturma, Başkan Gary Jones da dahil olmak üzere kıdemli UAW yöneticilerinin sendikanın kaynaklarını kişisel harcamaları ve seyahatleri için müsrifçe kullandığını ortaya çıkardı.

General Motors ise, bir açıklamasında, ABD’deki tesislerine 7 milyar dolardan fazla yeni yatırım yapmayı, 5.400 işçi işe almayı, maaş ve sosyal hakları artırmayı teklif ettiğini söyledi.

Pazar günkü açıklamada şirket şöyle dedi: “Onlara ücretleri ve sosyal hakları artıracak ve ABD’de istihdamı büyütecek güçlü bir teklif sunduk, ancak UAW liderliği bu gece yarısı greve başlamaya karar vererek bizi hayal kırıklığına uğrattı. İyi niyetli biçimde ve belli bir aciliyet duygusundan hareketle müzakere ettik. Bizim amacımız, çalışanlarımız ve şirketimiz için güçlü bir gelecek inşa etmeyi sürdürmek.”

ABD, Çin ve diğer büyük pazarlarda otomobil satışlarının yavaşlaması ve milyarlarca dolarlık yatırım gerektiren elektrikli otomobiller ve sürücüsüz araçlar gibi yeni teknolojilerin ortaya çıkışı nedeniyle, otomobil endüstrisi genel olarak zor zamanlardan geçiyor.

Michigan Üniversitesi’nde işletme profesörü olan ve otomobil endüstrisini yakından izleyen Erik Gordon, “Araba üreticisinin kâr elde etmesinin önünde bugün iki engel var,” diyor: “Üreticiler sahip oldukları en önemli iki pazarda talep düşüşüyle karşılaşacak ve elektrikli araçlara geçiş için tarihlerindeki en büyük teknoloji yatırımını yapmak zorunda kalacaklar.”

Sendikanın amaçlarından biri de General Motors’u, Ohio, Lordstown’daki atıl duran araba fabrikasını yeniden açmaya zorlamak; Başkan Trump da bu talebi onaylıyor. Tesis eskiden kompakt bir otomobil olan Chevrolet Cruze üretiyordu. Önceki iş sözleşmesinin imzalandığı 2015 ila 2018 arasında bu modelin satışları yaklaşık yüzde 40 azaldı ve geçtiğimiz Mart ayında fabrika üretime son verdi.

Görüşmelere dair bilgi sahibi olan bir kaynak, General Motors’un Lordstown tesisini yeniden açmak konusunda isteksiz olduğunu, ancak elektrikli arabalara geçiş nedeniyle Ohio’nun o bölgesinde yeni bir akü fabrikası kurmayı düşündüğünü belirtiyor.

Aynı kaynak, GM’nin Detroit’te kapatmayı düşündüğü bir otomobil fabrikasını açık tutmaya istekli olduğunu da ifade ediyor.

Grev, ABD’de üretimi hemen durduracak. Uzun süreli bir üretim kesintisi GM’nin Kanada ve Meksika’daki faaliyetlerini etkileyerek şirketin kâr oranını düşürebilir ve yan sanayideki binlerce tedarikçisini zora sokabilir.

GM’nin ABD’de 12 araç montaj fabrikası ve 22 araç parçası fabrikası bulunuyor. 12 parça dağıtım merkezi ve iki mühendislik ofisinde bulunan işçiler de UAW’de örgütlü. GM’nin sendikalı işyerlerinin yarısından biraz azı Michigan’da. Geri kalan sendikalı işyerleri ise altı eyalette: Ohio, Indiana, Missouri, Tennessee, Kentucky ve New York.

Cox Automotive’e göre şirketin bayilerinde, mevcut satış hızında 77 gün yetecek kadar araç stoku bulunuyor.

Grevin etkileri

Uzun süreli bir iş bırakma, grevde haftalık 250 dolar ödeme alan sendika üyeleri için de zorlu olacak. GM’nin Kuzey Amerika’daki kârının düşmesi, sendika üyelerinin her Mart ayında aldığı yıllık kâr payı çeklerini düşürebilir: Söz konusu çekler, son üç yılda ortalama 11.000 doları buluyordu.

Michigan, Ann Arbor’daki Otomotiv Araştırmaları Merkezi’nde sanayi, emek ve ekonomi konularında başkan yardımcısı olan Kristin Dziczek, “İşçiler etkiyi hemen hissedecek, çünkü greve çıktıklarında ciddi bir ücret kaybı yaşıyorlar,” diyor.

Sendika da, grev fonunu tüketmekten sakınacaktır. Sendika, GM’ye odaklanırken Ford ve Fiat Chrysler ile müzakereleri erteliyor; bu, UAW ve Detroit’teki otomobil üreticileri arasında dört yılda bir gerçekleşen görüşmelerde standart bir uygulama.

ABD otomobil endüstrisi son 30 yıldır dönüşüm içinde: Zira, yabancı otomobil üreticileri ABD’de sendikasız fabrikalar kurup on binlerce işçiyi çalıştırmaya başladı ve giderek Detroit’teki üç büyük üreticiden [General Motors, Ford ve Fiat Chrysler] pazar payı alıyorlar.

UAW, 2011 ve 2015 yıllarındaki görüşmelerde GM’ye karşı ülke çapında greve gitmemişti. Sendikanın üyeleri 2007 yılında -ki o sırada GM’de 73 bin sendikalı işçi vardı- General Motors fabrikalarında üç gün iş bıraktı ve yaklaşan ekonomik resesyon nedeniyle anlaşmaya varıldı. Şirket 2007 yılındaki bu grevde 23 milyon dolar kaybetti.

GM, 2009’da iflas etmesinin ardından devletin kurtarma programı sayesinde toparlandı; halihazırda tam zamanlı ve geçici işçilerinin 49.000’i UAW’de örgütlü. GM’deki sendikalı işçi sayısı Detoit’teki Ford ve Fiat Chrysler gibi rakiplerine göre daha düşük, çünkü Kuzey Amerika’da ürettiği araçların büyük bir kısmının montajı Meksika ve Kanada’da gerçekleşiyor.

Bürokratik yozlaşma

Toledo’da emekli bir UAW üyesi olan ve sendikada hala faaliyet yürüten Paul Wohlfarth’a göre, grev gündemi sendikanın yasal sorunlarını geçici olarak geri plana ittiyse de, skandal nedeniyle UAW üyeleri sendika yönetimine şüpheyle yaklaşıyor.

Wohlfarth, “İlk başta olay birkaç çürük elmadan kaynaklı gibi görünüyordu, ancak öyle değil; bütün sepet çürük,” diyor.

2017’den bu yana, sendika parasını lüks kişisel harcamalar için kullanıldığı iddiasıyla 9 kişi hakkında iddianame hazırlandı. Bir olayda, Fiat Chrysler’in en üst düzey işçi temsilcisinin, sendika ve işveren tarafından bir eğitim merkezi için ayrılan kaynakları kullanarak Ferrari spor araba satın aldığı ve evini yenilediği belirtiliyor.

Geçen ayın sonlarında federal polis, sendika başkanı Gary Jones’un Michigan, Canton’daki evine; Jones’un geçmişte başkanlık ettiği Missouri, Hazelwood’daki bölge ofisine; sendikanın Michigan, Onaway’deki Black Lake dinlenme tesisine; ve de Jones’un selefi Dennis Williams’ın California, Corona’daki evine baskın düzenledi.

Perşembe günü, Jones’un yakın çalışma arkadaşlarından, kıdemli sendika yetkilisi Vance Pearson hakkında, zimmete para geçirme, kara para aklama, para transferi sahtekarlığı, fesat ve başka suçlardan iddianame düzenlendi. Savcılık iddianamesinde, Pearson ve başka kıdemli UAW yetkililerinin sendika kaynaklarını California, Palm Springs’de lüks villalar, golf kulüpleri, kıyafetler, pahalı şampanyalar, içki ve purolara harcadığı belirtildi.

Bir sendika sözcüsü, Pearson’ın sendika toplantılarına ve Pazar günkü grev oylamasına katıldığını belirtti.

* Noam Scheiber bu haberin yazımına katkıda bulunmuştur.

Çeviri: Doğuş Çakan

Uluslararası İklim Eylemi Haftası: İklim Değişikliğine Karşı Küresel Grev

0

70 ülkeden 250 bilim insanı tarafından hazırlanan bir BM raporu, 2050 yılında bir çevre felaketi yaşanacağını, gezegenin bu tarihte insan türü için yaşanır olmaktan çıkacağını öngörüyor. Söz konusu rapor, 2015 yılında 195 ülkenin CO2 emisyonlarını azaltmak için imzaladığı Paris İklim Değişikliği Anlaşması’nı da çöpe atıyor. En fazla CO2 emisyonuna sahip ülkelerden biri olan ABD, söz konusu anlaşmadan çekilmiş; Donald Trump iklim değişikliğinin bir “Çin masalı” olduğunu ifade etmişti.

Bu rapor, öngörülen bu felaketin, çokuluslu şirketler ve kapitalist hükümetlerin doğanın yağması ve işçilerin aşırı sömürülmesi üzerinden aşırı kâr elde ederek işlettiği kapitalist üretim mantığını sürdürmenin ve derinleştirmenin bir sonucu olduğunu gözler önüne seriyor: CO2 emisyonunun başlıca kaynağı olan fosil yakıtların kullanımı; soya fasulyesi gibi biyo-yakıt üretilen ürünlerin ekimi için ormansızlaştırma ve dünyanın büyük akciğerlerinin yakılması; toprağı ve suyu kirleterek maden çıkaran dev madenler; denizler ve okyanuslara karışan gereksiz artıkları üreten seri üretim sistemi. Gidişat değişmezse, kapitalist-emperyalist sistem bizi geri döndürülemez bir çevre felaketine sürükleyecek.

Bu durumu tersine çevirmek için imzalanan anlaşmalara rağmen, hedefe ulaşmak için hiçbir şey yapılmadı. Bilakis, büyük ulusötesi şirketler ve emperyalist güçler yıkıma devam ediyor. Sera etkisi yaratan gazların salınımı 2018 yılında azalmak bir yana %2,2 oranında arttı.

Bu nedenle 20-27 Eylül tarihleri ​​arasında iklim için uluslararası eylemler organize ediliyor. Avrupa’da bu eylemler bir süredir devam ediyor: 16 yaşındaki genç İsveçli aktivist Greta Thunberg’ın çağrısıyla Cuma günleri farklı şehirlerde binlerce gencin katıldığı, iklim değişikliğine karşı büyük öğrenci grevleri gerçekleşiyor. 20-27 Eylül haftasında da, 27 Eylül’deki iklim değişikliğine karşı büyük küresel grevle zirvesine varacak olan eylemler, forumlar ve farklı aktiviteler örgütleniyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak biz, iklim felaketinin sorumlusunun kapitalist emperyalist sistemin ta kendisi olduğu vurgusuyla söz konusu eylem, grev ve seferberlik haftasına müdahil oluyoruz. Bu felaketi durdurmanın tek yolu, işçi hükümetleri kurarak kapitalizmi sona erdirmek için mücadeledir. Söz konusu işçi hükümetleri, büyük kapitalist firmaları herhangi bir tazminat ödenmeksizin kamulaştırarak, işçileri koruyarak, maden, tarım ve sanayi üretimini geniş işçi kitlelerinin yararına ve doğanın korunmasına hizmet edecek şekilde planlamalıdır.

İUB-DE olarak 20-27 Eylül tarihlerinde, her ülkede gerçekleşecek biçimde, eyleme geçme çağrısında bulunuyoruz: Bu uğurda su, hava, kara ve denizin kirletilmesine karşı mücadeleleri; ormanların tahribatına ve fütursuzca kesimine karşı mücadeleleri destekliyoruz; doğanın çokuluslu şirketler tarafından yıkımı ve emperyalistlerce yağmalanmasına karşı çıkıyoruz; açık ocak madenciliğinin yasaklanmasını talep ediyoruz; çokuluslu maden, petrol, gaz ve agrokimya şirketlerinin (Monsanto-Bayer ve diğerleri) kamulaştırılmasını savunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Kapitalizm paranın yeşili için, doğanın yeşilini yakıyor

0

Bu yaz İzmir günler boyunca yandı. Benzer bir şekilde Antalya, Marmaris, İstanbul ve benzeri birçok yerde yangınlar çıktı. İzmir’de beş bin hektarlık bir ormanlık alan yok oldu. Ancak bu yangınların söndürülmesinde uçaklar kullanılmadı. Türk Hava Kurumu’nda 6’sı faal 9 uçak, Türk Hava Kuvvetleri’nde ise 6 adet devasa yangın söndürme uçağı bulunuyor olmasına rağmen, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemir bunların kullanımını engelledi. Neden?

Çünkü Pakdemir, başkanlık rejiminin karakterine uygun bir şekilde, yangın söndürme işini özelleştirmişti! Türk kapitalizmi yangın söndürme işini, bu alanda deneyimi olmayan ve yurtdışından helikopter kiralayan özel bir şirkete ihaleyle devretmişti.

Bu yaz aynı zamanda “dünyanın ciğerleri” olarak bilinen Amazon Ormanları yandı. Amazon’un bulunduğu Brezilya’da bu sene 72.843 yangın çıktı. Ülkenin en büyük şehirlerinden São Paulo, küllerden dolayı kara bir örtüyle kaplandı; güneş, öğlen vakti gözükemez oldu.

Başkan Bolsonaro, içinde yerli halkların yaşadığı bu ormanların yok olmasını istiyordu çünkü yerlilerin koruma altında olan hakları yüzünden, çokuluslu şirketlere bu ormanın kaynaklarını peşkeş çekemiyordu. Brezilyalı tarım kapitalistlerinin ormansızlaştırma projeleri kapsamında Bolsonaro yangına müdahale etmiyor. Ancak yangının korkutucu derecede büyük bir yeşilliği yok ettiğini açıklayan Brezilya Meteoroloji Ajansı’nda çalışanları işten çıkarmayı bildi. Bunu yaparken kapitalist Norveç’in tarım şirketlerinden Yara ile arazilerin paylaşımı için diyaloğu da başlattı.

Kapitalistler ormanları yakıyor ve dumanların altında da para sayıyor. Onlar gezegenimizi kurtarmak için gerekli ekonomik ve politik kapasiteye sahip değiller. İşçi sınıfının kurtuluşu bütün insanlarla birlikte, bütün canlıların ve dünyanın da kurtuluşu olmalı.

Tarihte bu ay: İşçi sınıfına ve sosyalizme karşı 12 Eylül darbesi

0

“Ordu komutanlarının yayınladıkları muhtı­ra ile işçi ve emekçi yığınlar üzerindeki kapita­list saldırı yeni bir boyut kazandı. Burjuva or­dusunun generalleri, toplumsal bunalımın bir an önce yasal partiler tarafından bastırılmasını is­temekte; aksi takdirde iktidara bizzat el koya­bileceği tehdidini savurmakta.

Bu noktada işçi sınıfının savunmasının dü­zenlenmesi ve Devrimci Eylem Programı’nın ha­yata geçirilmesi mücadelesi, gelişen siyasi olay­lar içinde belirli taktiklerle somutlanmalıdır. Sı­nıf seferberliğini gerçekleştirecek olan bu taktik ise bugün bir GENEL GREV biçiminde ortaya çıkmaktadır. Kapitalist saldırıyı püskürtmenin, sınıfın mücadele birliğini sağlayabilmenin ve her türden gerici, Bonapartist ve Faşist rejim tehditlerine karşı koyabilmenin yolu mevcut ko­şullarda Genel Grev’den geçmektedir.”

Gazete Nisan’ın öncülü olan İşçi Cephesi gazetesinin 1980’in Şubat ayında çıkan ilk sayısı, bu satırlarla emekçilere ulaşmıştı. Troçkist akımımız, Kenan Evren ismiyle ve türlü zulümler, baskılar, idamlar ve işçilere saldırılarla özdeşleşecek olan 12 Eylül darbesinden 8 ay önce, darbe tehlikesine karşı Türkiye işçi ve emekçilerine, ordunun karşıdevrimci planlarını durdurabilmek için genel greve çağırıyordu.

12 Eylül darbesiyle beraber;

  • 650.000 kişi gözaltına alındı
  • 1.683.000 kişi fişlendi
  • 210.000 dava açıldı
  • 230.000 kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı
  • 98.404 kişi “örgütlü olma” suçlamasıyla yargılandı
  • 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı
  • En az 21.764 devrimci hüküm giydi
  • 388.000 kişinin pasaportuna el kondu
  • Kapatılan parti, sendika, dernek, meslek odası sayısı 23.700’ü buldu
  • 171 kişi işkencede, 14 kişi açlık grevinde, 74 kişi çatışmada, 16 kişi kaçarken öldürüldü
  • 43 kişinin “intihar” ettiği, 73 kişinin “doğal yollardan” öldüğü söylendi
  • 39 ton gazete, dergi, kitap yakıldı
  • 40 ton gazete, dergi ve kitap yakılmak üzere depolarda tutuldu
  • 927 adet devrimci gazete kapatıldı
  • 18 devrimci idam edildi.

12 Eylül’ün amacı işçi sınıfını, onun örgütlerini ve öncüsünü paramparça etmek, bütün bunları fiziksel olarak yok etmekti. İşçi Cephesi o günlerde, 1920 senesinde Almanya’da askeri bir darbeyi ezen genel grevi örnek göstererek, Birleşik İşçi Cephesi’nin kurulması çağrısında bulunmuştu. Bu, partileri ne olursa olsun bütün işçilerin yaklaşan tehlikeyi ortadan kaldırmak için eylemde bir araya gelmeleriydi.

12 Eylül, Türk kapitalizmi için sosyalist hareketi bastırmakta kullanılması gereken bir araçtı. Bu tip kanlı bir işçi düşmanı darbenin bir daha hayat bulamaması için ise, işçi sınıfının kendi partisini kullanarak Türkiye kapitalizmini ilga etmesi şart.

Kurumsal mobbingin geldiği son nokta: Borcunu öde, yoksa kovarım!

0

Çalışanlar olarak sistematik psikolojik şiddetin, yani yaygın ismi ile mobbingin ne olduğuna aşinayız. Gün içerisinde bu uygulamalara maruz kalıyoruz. Onlarca isimsiz ofis işçisi bu sebeple beyin kanamasından öldü, sayısını bilmediğimiz arkadaşımız da antidepresanlar ile yaşamına devam ediyor.

Ancak Türkiye’nin en önde gelen bankalarından biri mobbingde çıtayı çok yükseğe taşımayı başardı. Bu sistematikleşmiş uygulamaya göre bir çalışan, gelirine oranla belli bir borçlanmanın üzerine çıkarsa amirleri tarafından uyarılıyor. Çektiği kredileri zamanında ödeyemez ve finansal durumunu düzeltmeyi başaramazsa yazılı ihtarname alıyor. Belli bir süre sonra ilgili çalışanın finansal durumu hâlâ kötü ise işten çıkartılıyor.

Çalışanlarının “prezentabl” olmak zorunda olduğu, çalışma zamanında her türlü müşteri saygısızlığına karşı güler yüz gösterildiği, mümkün olan en az personel ile çalışılması sebebiyle hata riski yüksek ve mobbingin harman olduğu bankalarda, ücretlerin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Asgari ücretten biraz hallice bir ücret karşılığında geçinmeye çalışan banka çalışanlarının yaşadığı işten çıkarılma stresi ise patronların elinde bir sopaya dönüşmüş durumda.

Bankaların insanlık onuruna yakışır ücret vermediği, kadın çalışanlarına kanuni hakkı olan kreş hizmetini sağlamadığı, dayattığı ücretsiz ve zorunlu fazla mesai ile insanları antidepresanlara muhtaç ettiği bu koşullarda insanların ekonomik olarak darboğaza girmemesi imkânsızdır. Banka patronları o kadar gaddar ki, insanların bu durumunu bile onların üzerinde baskı aygıtı olarak kullanmaktan geri durmuyor.

Buna karşı diyoruz ki: Performans ölçtüğünü iddia eden tüm sistemler çöpe! İşyerlerinde mobbinge karşı işçilerin denetiminde olan komisyonlar kurulsun. Ücretler çalışanların borçlanmadan, insanlık onuruna yakışır şekilde hayatını idame edebileceği rakamlara çıksın ve bundan sonraki tüm ücret artışları eşel mobil sistemi ile ayarlansın.

“Özel okullarda çalışan öğretmenler olarak iş güvencesinden yoksunuz!”

0

Birer ticarethaneye dönen özel okullarda gittikçe kötüleşen çalışma koşullarını 6 yıldır bu kurumlarda öğretmenlik yapan bir okurumuzdan dinledik.

Özel okulda çalışan bir öğretmen olarak çalışma koşullarınız için neler söylersiniz?

6 yıldır özel okullarda öğretmenlik yapıyorum. Özel okullarda temel kural “az öğretmen, çok ders, düşük maaştır.” Dinlenme sürelerimize bakılmaksızın fazla sayıda derse giriyoruz. Karşılığında aldığımız ücretler ise çok düşük. Hatta pek çok okulda öğretmenlere asgari ücret veya biraz fazlası ödeniyor. Sigortayı asgari ücret üzerinden yatırıp gerisini elden veren (bazen de alan) işverenler de cabası. Bunların hepsi özel okullarda çalışan öğretmenlerin ücretlerini kontrol eden bir mekanizma olmamasından kaynaklanıyor. Resmi tatillerde bile çalıştırılmamız ve fazla mesai ücreti almamız özel okulların normali oldu. Devlet okulunda çalışan öğretmenlerden daha fazla çalışmamıza rağmen çok daha düşük ücretler alıyoruz. Esnek ve düşük ücretlerle çalışmaya itiraz edecek olursak da yüz binlerce işsiz öğretmenle tehdit ediliyoruz. Ancak kriz bahane gösterilerek pek çok okulda maaşlar geç yatırılıyor. Hatta öğrenci kayıtları devam etmesine rağmen aylarca maaş ödemeyen kurumlar var. Özel okullar artık eğitim kurumu olmaktan çok ticarethaneye dönüşmüş durumda. Tüm bunların yanında en büyük sıkıntımız iş güvencemizin olmaması.

Sözleşme süreçleriniz nasıl geçiyor?

Nisan-Mayıs gibi önümüzdeki sene için görüşmeler başlar ve sizin işsiz kalıp kalmayacağınız müdürlerin iki dudağı arasındadır. Özel okullarda sözleşmeler yıllık yapıldığı için sene sonundaki akıbetimiz bizi hep korkutur. Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan son değişiklikle birlikte de özel okullarda çalışan öğretmenler için iş güvencesini tamamen ortadan kaldırdılar. Belirli sürenin sonunda sözleşmesi biten öğretmenler ne işe iade davası açabiliyor ne ihbar tazminatı alabiliyor. Hatta kıdem tazminatı bile pek çok kurum tarafından ödenmiyor.

Peki, yazın ücret alabiliyor musunuz?

Azımsanmayacak sayıda kurumda sözleşmeler Eylül ayından Haziran ayına yapılıyor ve öğretmene kıdem tazminatı ödenmemesi garanti edilirken öğretmenler de yazı maaş almadan geçiriyor maalesef.

Sizce bu sürece nasıl karşı çıkılabilir?

Son yıllarda hızla artan özel okul sayısıyla kamu hizmeti vermeye çalışan öğretmenler serbest piyasa koşullarından nasibini fazlasıyla alıyorlar. Her sektörde olduğu gibi özel okul öğretmenlerinin de bu gidişata dur diyebilmek için en temelde iş güvencesi talebi etrafında birleşerek kendi mücadele araçlarını yaratması gerekiyor.

Bir Soygun Üçgeni: Yap-İşlet-Devret

0

Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli Türkiye’nin 80’lerin başında neoliberalizmle tanışmasıyla yaygınlaşan bir kamu-özel ortaklığıdır. Kamunun birçok sektörden elini ayağını çekmesiyle beraber devletin kamu yatırımlarını gerçekleştirmek için finansman sıkıntısı çekmesinden ve hızlıca sermaye bulamamasından kaynaklı özel sektöre duyduğu ihtiyaçla şekillenmiş ve ilk olarak Turgut Özal ile özdeşleşmiş bir model olarak karşımıza çıkmıştır. Fakat özelleştirmelerin AKP döneminde artmasının bir sonucu olarak bayındırlık ve altyapı işlerinde YİD ile yapılan yatırımların sayısı bu dönemde en üst seviyesine ulaştı. Tamamen devletin vergi kaynaklarının özel sektöre pay edilmesi olarak özetlenebilecek YİD, bir soygun düzeni halinde işlemekte.

YİD modelinin uygulanması ile ilgili kanun maddesi (3996 sayılı kanun) YİD ile yapılabilecek yatırım alanlarını şöyle sıralar: “tünel, baraj, köprü, içme ve kullanma suyu, sulama, haberleşme, elektrik üretim, arıtma tesisi, kanalizasyon, maden ve işletmeleri, fabrika ve benzeri tesisler, otoyol, iletim, dağıtım ve ticareti, trafiği yoğun karayolu, çevre kirliliğini önleyici yatırımlar, demiryolu, lojistik merkezi, gar kompleksi, deniz ve hava limanları, yer altı ve yerüstü otoparkı, yük ve yat limanları, milli park, sınır kapıları, tabiat parkı, tabiatı koruma alanı, yaban hayatı koruma tesisleri, toptancı halleri”. Ayrıca ilgili maddeye göre bu yerler 49 yıllığına özel sektör tarafından kâr elde edebilmek için kullanılabilir. Oysaki bu alanların hepsinin birer kamu hizmeti alanı olması gerektiği ortada.

Sistem yasal olarak şöyle işliyor: Yapılması planlanan bir projenin maliyetini bir veya daha fazla özel şirket, devlet ile yaptıkları sözleşme uyarınca üstlenir. Devlet projeyi maksimum 49 yıllığına kadar özel sektöre devreder ve kâr garantisi verir. Planlanan kâr elde edilmez ise devlet aradaki farkı cebinden karşılar. Kira dönemi bittikten sonra sözleşme yenilenebilir veya devlet yapıyı devralır.

Son zamanlarda yapılan tüm projeler YİD modeli ile yapıldı. İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve YSS Köprüsü, Kalyon-Cengiz-Limak-Kolin-RSY-PAK ortaklığı; Marmaray, Taisei-Gama-Nurol ortaklığı; Osmangazi Köprüsü, Bursa Otoyolu ve Bursa-İzmir Otoyolu 22 yıllığına Nurol-Özaltın-Makyol-Astaldi-Yüksel-Göçay Grubu ortaklıkları tarafından işletilecek.

Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yapımına 1984’te başlanan O-4 kodlu Anadolu Otoyolu hepimizin bildiği 379 km’lik İstanbul-Ankara arasındaki otobanın 1. sınıf bir araç için kullanım bedeli 25 TL ya da İstanbul-Edirne arası Avrupa Otoyolu’nun (O-3) kullanım bedeli 1. sınıf araç için 12 TL iken, İstanbul-İzmir arasında YİD modeli ile yapılan otoyolun tek yön bedeli 256 TL’ye çıkmaktadır. İşleten ortaklık planlanan kârı elde edemez ise devlet kendi kasasından aradaki farkı kapatacak, yani yolu kullansak da kullanmasak da vergilerimiz ile bu parayı devlet denetimi altında ödeyeceğiz. YİD modeli ile yapım aşamasında olan dört otoyol daha var. Bu durum YİD modelinin nasıl bir soygun sistemi olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlardan sonuç olarak zaruri bir soru ortaya çıkıyor: Madem para vererek hizmet alıyoruz, o zaman neden vergi veriyoruz? Enerjiden ulaşıma birçok kritik sektör özelleşmişken vergilerimiz nerelere harcanmaktadır? İstanbul-İzmir Otoyolu 11 milyar TL’ye mal edildi. Devlet bu parayı elbette karşılayabilirdi. Bir yıl içinde ödememiz gereken dış borç faiz miktarı 12 milyar dolar (69 milyar TL) iken YİD projeleri devede kulak kalıyor. Kamu kaynaklarının özel sektörün yağmasına açmaktan başka bir anlamı olmayan YİD modelini ancak dış borç ödemelerinin durdurulması ve merkezi bir finansal-reel ekonominin sağlanmasıyla bertaraf edebiliriz.