Ana Sayfa Blog Sayfa 56

Her şey nasıl çok güzel olur?

0

YSK antidemokratik bir biçimde mevcut rejimin zaten dar olan hukuk sınırlarını ihlal edip İstanbul seçimlerini iptal etti. İmamoğlu’na oy veren işçi ve emekçilerin iradesi yok sayıldı.

Sandık gaspının ardından AKP kadroları İmamoğlu’nun sloganını çekip çevirerek “Her Şey Daha Güzel Olacak” haline getirdiler. Ben de pek çok işçi ve emekçi gibi bir sandık gaspının ardından Yıldırım’ın kazanmasının her şeyi daha güzel bir hale getirmeyeceğine inanıyorum. Zira Hamidiye Su, İSKİ, ISPARK vb’nin yandaşlara ihale edilmesi dışında bir şehircilik planı olmayan AKP’nin, yandaşlarını memnun etmek için her şeyi daha da kötüleştirmek dışında bir çaresi yok.

Bir diğer alternatif olarak 23 Haziran’da ilk kazanan olan İmamoğlu’nun sandıktan yeniden çıkması her şeyi çok güzel yapabilir mi? Aynı adlı filmi izleyenler bilirler. Cem Yılmaz’ın umut taşıyan her sorusuna Mazhar Alanson’un canlandırdığı karakter uykulu bir ses tonuyla “hayır” yerine şöyle yanıt verir: “Bilemiyorum Altan.”

Biz İDP olarak 31 Mart seçimlerinde işçiden emekçiden yana bağımsız adayları işaret etmiştik. CHP’nin ise rejime karşı çıkma derdinde olmadığını, hatta yerel seçimleri normalleştirerek rejimin bir parçası olmayı istediğini ifade ettik. Ancak tüm varlığı bir kişide kristalize olan rejim Erdoğan’ın yakın çevresindeki patronların ve MHP’nin baskısı ile seçimleri tanımadığını ilan etti. Bu süreç içerisinde İmamoğlu’na oy çağrısı yapmamış olsak da ona oy veren dostlarımızı, kardeşimizi, kısacası hiçbir işçi ve emekçiyi yalnız bırakmayacağımızı ifade ettik, bırakmayacağız da.

AKP’nin antidemokratik baskılarına karşı duranın kim olursa olsun otomatikman iyiliği-güzelliği getirebileceğine inanmıyoruz. Çünkü AKP’nin antidemokratik uygulamalarının kökü kendi özündeki gericilikte değil, sermayenin ihtiyaçlarında bulunmaktadır. Tek Adam rejimi, Milli Selamet Partisi’nden bu yana arzulanan bir fikir değil, bizzat Türkiye büyük burjuvazisinin ihtiyaçları ile ortaya çıkan bir sistemdi. Türkiye büyük burjuvazisi, emperyalizm ve AKP’nin çevresindeki zenginler kliği Türkiye’deki devlet bürokrasisinin daha hızlı bir sermaye birikimini engellediğini söyleyerek bürokrasinin azaltılması ve merkezileştirilmesi bağlamında uzlaşıyorlardı. Bu programı hayata geçirip bu üçlü soyguncular çetesinin çıkarlarını bir potada eritmeyi başaran AKP gerçek gücünü buradan alıyordu.

Erdoğan TÜSİAD’ı azarlarken haklı: Koç grubu, Erdoğan iktidarı altında tarihsel kâr rekorunu kırdı ve bunu büyük ölçüde Erdoğan’ın özelleştirme politikalarına ve mevcut başkanlık rejimine borçlu. Öte yandan TÜSİAD da demokrasi aşığı olduğundan ve aydınlık bir Türkiye istediğinden değil, sermayenin en acil ihtiyaçlarının Erdoğan’ın çeperindeki zenginlerin ihtiyaçları adına geri plana itilmesine kızgın. Bu ihtiyacının şimdilik daha demokratik görünen bir kısım tedbirle (seçim sonuçlarının tanınması, hukukun “üstünlüğü” gibi) ifade etse de koşullar değiştiği anda en baskıcı rejimleri de onaylayabileceğini –tıpkı 12 Eylül’ü destekledikleri gibi- biliyoruz.

Buna karşılık elbette ki umuda, ama kalıcı ve güvenilir olanına ihtiyacımız var. Çünkü gerçekten de karanlık bir durumdayız. Türkiye bir iç savaş içerisinde desek yeridir. Ancak bu iç savaş burjuvazinin iki kanadı, AKP ve CHP, Aleviler ve Sünniler, Kürtler-mülteciler ve diğerleri arasında geçmiyor. Üstelik gözümüzün önünde yüzlerce canı alıyor! Geçtiğimiz hafta İstanbul’un göbeğinde, Kadıköy’de bir binada yangın çıktı ve içerisindeki iki emekçi kardeşimiz öldü. Bir önceki ay tüm Türkiye’de en az 145 işçi iş cinayetine kurban gitti. İşte iç savaş burada geçiyor.

Şu anda Türkiye’de siyasal demokrasi talepleri ile emek mücadelesi son derecede iç içe geçmiş bir durumda. Patron örgütleri, dünyada en az hastalık izninin kullanıldığı ülkelerden biri olduğumuzu raporluyor ancak daha fazla kâr için hastalık izinlerinin azaltılması için baskı yapıyorlar. Her şeyi bütünüyle ele alabilecek hak mücadelelerinin yasaklanmasına (grevlerin yasaklanması) ya da iş cinayetlerine tek ses çıkarmıyorlar.

Bugün işçilerin ezici çoğunluğu bizimle aynı fikirde değil. Ancak bu işçilerin hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmiyor. İşçiler mücadele ediyorlar. Tüpraş’ta hakları için ve tüm baskılara rağmen mücadele ediyorlar, İstanbul’da sandık gaspına karşı ses çıkarıyorlar. Ancak her şeyin gerçekten güzel olabilmesi için, siyasal demokrasiyi savunurken her zamankinden çok ve her şeyden fazla işçi sınıfının patronlardan ve devlet bürokrasisinden bağımsızlığını sağlamak için çabamızı sürdürmeliyiz.

Kriz karşısında çıkacak patron paketi demokratik bir ortam içerisinde ve özgürlükler dahilinde hayata geçemez. Ekonomik yıkıma karşı ve siyasal demokrasi için sendikalarımıza gitmeye, işçiden-emekçiden yana olduğunu ifade eden parti ve kurumlarla emek merkezinde, krize karşı ve siyasal demokrasi talebi ile birleşmeye ihtiyacımız var.

Önümüzdeki sürecin güzellikler getirmesi, bu görevi layıkıyla yerine getirip getiremeyeceğimizle belirlenecek.

Yaz geliyor!* Peki, biz hazır mıyız?

0

Yaz geliyor. Bir ofis çalışanı için ne demektir yaz? Bütün kış çalıştık, şöyle güzel bir tatili hak ettik demektir! Peki, patronlar için ne demek?

Patronlar: “Bütün kış çalıştı, fazla mesaiye kaldı, eve de iş kitledik. Şimdi gitsin sahili olan bir şehre, orada biraz vakit geçirsin de yeni döneme çalışmaya hazır gelsin.”

Yani, döneme başlayacak enerjiyi bulmak için yeniden üretimimizi tamamlayalım. Tabii sadece patronlar değil, tatil şirketlerinin de yaz tatilimiz hakkında bir sözü olsa gerek. Onlar da şöyle diyorlar:

Tatil şirketleri: “Şimdi sen bütün sene çalıştın, çok şey düşündün, stres oldun… Buradayken hiçbir şey düşünme gerek yok. Biz senin yerine her şeyi düşündük. Satın alabileceğin çok şey var! Al ve tadını çıkart! Ödemeyi hallederiz sen merak etme!”

Ne de olsa onlar da bu yeniden üretim süreci için tüketim odaklı tatil anlayışının yılmaz savunucuları bir yerde… Peki, başka? Sanırım ülkenin ekonomik durumu da bu noktada bir iki cümle söylerdi herhalde:

Ekonomi: “Bana bak! Demek tatile gideceksin… Tamam, ben sana gitme demiyorum. Git ama çok açılma… İşsizlik %14,7, dış borç 450 milyar dolar… Kriz var. Aklında bulunsun! Giderken ışıkları söndür.”

Aslında bize söyleyecek sözü ya da bir uyarısı olan çok kişi olabilir. Mesela kıdem tazminatı: Beni bırakıp nereye?” Vergiler: “Git bakalım, nasıl olsa daha çok görüşeceğiz.” Seçimler: “Dikkat et de gasp, kapkaç gelmesin başına oralarda…” Mobbing: “Ben aslında yokum!” Game of Thrones: “O son sezonu izlemeyecektin.”

Evet, bu yaz herkesin bize söyleyeceği bir şey var mutlaka! Biz yine tatile gideceğiz. Döndüğümüzde tüm bunların dediklerini haklı çıkartmamak için bir şey yapalım. Bir araya gelelim. Ofis işçilerinin dertlerini konuşalım. Sınıf bilinci ile sorunlara yaklaşmayı deneyelim.

Peki, biz ne söyleyebiliriz? Bizim de diyeceklerimiz var! Hem de öyle böyle değil…

Krizin faturasını biz ödemeyeceğiz. Patronlardan alın vergileri…” diyebiliriz.

Kıdem tazminatının fona devredilmesi gasptır. Neyin peşindesiniz siz?! deriz. Sonra, “İşten çıkarmalar yasaklansın! Bu ne güvencesizlik!” diye haykırırız.

Ben esnek çalışmam arkadaş! Ayrıca fazla mesai ücretlerimi de istiyorum! Gece maile cevap vermemi istiyorsun ama hâlâ kreş yok bu işyerinde! Sen hayırdır hâlâ zam için neyi bekliyorsun?” demek de pekâlâ mümkün

Aslında konuşacak çok konumuz, söyleyecek çok sözümüz var. Hatta bizim sözümüz daha etkili! Çünkü onlar korumak için söylüyor, biz ise değiştirmek için! Yeter ki birlikte söyleyelim.

*Summer is coming!

YSK kararı: uymasa da uydurmak!

0

Hemen hepimizin başına gelmiştir: bir şeyi bir şeye uydurmak! Yanlış alınan bir ölçü, yanlış yapılan bir hesap sonucu “şartlar” zorlanarak netice almaya çalışılır. Örneğin yerine uymayan bir dolap, bir pencere sağından solundan yontularak ya da duvara takviyeler yapılarak yerine uydurulmaya çalışılır. Bir bakıma hiçbir şeyin standardının olmadığı Türkiye’de, “uymasa da uydurmak” bir milli çözüm yöntemi gibi de düşünülebilir. Tabii ki “uydurulduğu” için hiçbiri istenen sonucu vermez. Emaneten, öylece olmuş gibi olur. Çünkü uydurulan, doğası gereği olması gereken değil yerine ikame edilendir. Ve olmayacak yerde bu yapıldığında sonuç genelde çok ama çok sevimsiz olabilir!

31 Mart İstanbul seçimlerinde de benzer bir olay yaşandı. Beştepe’nin hesabı sandıkta tutmadı. Tabii ki vazgeçilmedi. Kifayetsiz ustanın uydurmak için duvarı-dolabı heder etmesi gibi her yer haftalarca kurcalandı. Defalarca sayım yapıldı. Seçmenler sorgulandı, kısıtlı dendi, hükümlü dendi, ölü dendi ama yine de olmadı! Sonunda YSK, 6 Mayıs’ta, 31 Mart İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini, kendi üyelerini dahi ikna etmeyen gerekçeler öne sürerek iptal edip, bir tekrar seçim kararı aldı. Bir bakıma “uymasa da uydururuz” demiş oldu. Bu karar siyasal demokrasinin en temel bileşeni olan yüzlerce yıllık genel oy hakkı başta olmak üzere adalet, hukuk, edep, hayâ, vicdan gibi değerleri de yok sayarak geçersiz kıldı.

Peki, yaptı ama oldu mu? Tabii ki olmadı! Kifayetsiz usta ayıplı işini/malını satmak için gerçeği nasıl utanmazca ters yüz etmeye çalışırsa, Cumhur İttifakı da 82 milyonun gözlerinin içine bakarak, edep taşını çatlatacak bir pişkinlikle, yüz kızartıcı bir şekilde aynı şeyi yapmaya girişti: “İleri demokrasi” budur; gayet güzel oldu!

Lakin hemen herkes yine bilir ki kifayetsiz ustaların uymasa da uydurduğunu sandığı her şeyin, eninde sonunda, astarı yüzünden pahalı olur. Uydurulan kalıcı olmaz. Eninde sonunda sökülür, atılır. Ve kifayetsiz ustalar da asla unutulmaz!

Bakalım 23 Haziran’da sonuç ne olacak?

Unutmadan; milyon kez kanıtlandığı üzere, kapitalizmde sağlam çark olmaz! Usta, işçi sınıfı olmadığı sürece bu bozuk düzen asla ama asla düzelmez!

Dış politikadaki açmaz derinleşiyor

0

Saray rejiminin dış politika alanında gerçekleştirmekte olduğu riskli manevralar, giderek daha fazla içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Saray’ın Suriye’deki mezhepçi, ırkçı ve maceracı dış politikasının çökmesinin ardından, Suriye’de Rusya’nın dümenine girilmiş ve “Astana süreci” başlatılmıştı. Fakat Astana süreciyle ne Fırat’ın doğusunda, PYD’nin kontrolündeki yerlere ilişkin rejimin arzu ettiği türden bir değişim yaşandı ne de Türkiye’nin himayesindeki gruplar alanlarını koruyabildi. İdlib’in Suriye ve Rus toplarıyla dövülmeye yeniden başlaması, bu sürecin kazananının kim olduğunu bir kez daha ilan etmekte. Öte yandan, ABD ile S-400 meselesinde yaşanan gerilim, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yalıtılmış olması gibi başlıklar, rejimin dış politika alanında elinin giderek daha fazla zayıfladığının diğer önemli örnekleri.

Geçtiğimiz ay, İdlib’in büyük kısmını denetimi altında tutan El Kaide kökenli Heyet Tahrir El Şam’ın saldırılarını gerekçe göstererek, Suriye ordusu, Rusya’nın aktif desteğiyle bölgeye dönük yeni bir saldırı başlattı. Eylül’de Rusya ve Türkiye arasında varılan ateşkes anlaşmasının ardından ilk kez gerçekleşen operasyonlar sonucunda, 200’den fazla kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 200 bin kişi evlerini terk etti. Yaklaşık 2 milyon kişinin sığınmacı olduğu İdlib’de 3 milyonu aşkın kişi yaşıyor.

Rusya destekli rejim saldırısı, şu aşamada, İdlib’e dönük bir “nihai saldırı” şeklinde görünmüyor. Bu operasyonlarla Rusya, Türkiye’nin ABD ile “Fırat’ın doğusu” ve S-400’lere ilişkin pazarlıkları sürdürdüğü bir anda, Erdoğan’a elindeki kozların zayıflığını hatırlatıyor. Putin’in, Erdoğan’ın ABD’nin dümen suyuna kırmaya dönük hamlelerini memnuniyetle karşılamayacağı açık. Özellikle, Suriye’de ve enerji alanında Türkiye’nin Rusya’ya bu denli bağımlı hale geldiği bir dönemde…

Erdoğan yönetimi, ABD ve Rusya arasında manevralar yaparak etki alanını artırmaya çalışırken sonuç tam tersi oldu ve Türkiye dış politikada emperyalist ve bölgesel güçler karşısında daha da kırılgan bir hale geldi. Türkiye’nin S-400 füzelerinde ısrarcı olduğunu açıklamasının ardından ABD’nin önce F-35 projesinden Türkiye’yi çıkarma tehdidi ve ardından yaptırımların Kongre’de konuşulmaya başlaması, Saray rejimini bir hayli endişelendirmiş durumda. Üstelik bu diplomatik fiyaskolar, ekonomik durumun son 17 yılın en kötü dönemindeyken gerçekleşmekte. Türkiye’nin dış borcunu çevirebilmek için sıcak para bulamaz hale geldiği, faizlerin olağanüstü seviyelere çıktığı ve döviz rezervlerinin tükenmekte olduğu bir tablo söz konusu. Dış politikadaki her yeni fiyasko, doların yeni bir rekor kırmasını ve ekonominin yokuş aşağı yuvarlanışının hızlanmasını beraberinde getiriyor.

“Yerlilik ve millilik”, sözde ABD karşıtlığı üzerinden koparılan onca gürültüye rağmen, Beştepe’nin politikaları ülkeyi emperyalist sistem içerisinde daha da kırılgan ve bağımlı bir hale getiriyor. Dış politikadaki yenilgiler, ekonomik krizin ağır sonuçları ve giderek yükselen baskıcı uygulamalar tek bir adresi işaret ediyor. Bütün bu sorunlarımızın kaynağı politiktir ve Tek Adam rejiminden çıkış sağlanmadan çözülmesini beklemek hayalcilik olacaktır.

Trump neden Huawei’ye taktı?

0

Hepimizin elinde akıllı telefon; biri iPhone, biri Samsung, diğeri Huawei veya Xiaomi. Başta sadece kuru kuru konuşmalı, onlarca tuşlu, sadece yılan oyunlu, SMS’i olan cihazlar şimdi neredeyse bizi hayata bağlayan birer soluk borusu haline geldiler.

Peki, bunun sonucunda ne oldu? Büyük şirketler trilyon dolarlık birer dev haline gelirken, biz de her anı kayıtta olan ve bunu gönüllü yapan birer Truman* haline geldik; hayatından mutluymuş gibi gözükmek zorunda olan, kendine çizilen sınırları gönüllü kabul eden birer beyaz yakalı gibi.

Yazının asıl gündemine gelirsek, Trump emperyal bir güç olarak sürdürmek istediği şovu, rakip olarak gördüğü Çin ve Çin’in en önde bayrak taşıyan teknoloji şirketi Huawei üzerinde uygulamaya başladı, yaptırım ve yasaklarla.

Huawei, sükse yaptığı son model teknolojik telefonlarının yanı sıra 5G gibi şu an çoğu batılı teknoloji şirketinin elinde olmayan bir teknolojiyi şimdiden pazarlamaya başladı. Aslında bu açıdan bakarsak, bu tip kritik teknolojilerin ülkelerin kendi tekelinde olmasını istemesi haklı bir gerekçe olabilir. Ama işin diğer yüzünde ise, emperyal ülkelerin ve onlara bağlı çok uluslu şirketlerin istedikleri anda temel haklarımızı elimizden alabileceklerini net bir şekilde göstermeleri var. Ama “ABD’de yasalar çok iyi çalışıyor, kurumlar çok iyi denetliyor” diyenlere, son Boeing 737-Max uçaklarıyla ilgili yaşanan rezaleti, FAA’nın (Federal Havacılık Kurulu) bu uçaklardaki hatayı bile bile uçurmasını hatırlatırım: 1 yılda 2 uçak düştü ve yaklaşık 300’den fazla insan öldü.

Huawei şirketi, yazılım olarak Google destekli Android, Arm tabanlı işlemciler ve birçok ABD ve Avrupa lisanslı patent kullanıyor aletlerinde. Bu tür bir yasaklamayla Huawei bunları kullanamayacak veya destek alamayacak ve eğer buna bir çözüm bulamazsa kullanıcılarının elindeki cihazlar birer tuğlaya dönecek. Bu aslında gelecek için ne kadar iyi planlı hareket etmemiz gerektiğini gösteriyor.

Bilgi teknolojileri hayatımızın her yerinde, hatta bizlerin hayatta kalmamızı idame ettiği bu günlerde, planlı bir ilerlemenin içinde bulunduğumuz sistemde olmayacağını tahmin edebiliriz. Fakat bu geçişi gerçekleştirmek için de şimdiden iktidarlardan talep edebileceklerimiz var. Öncelikle, bu tür kritik teknoloji ve iletişim sektörlerinde ticari kaygılardan uzak, kamulaştırmanın savunulduğu ve defterlerin açıldığı bir denetlemeyi istemeliyiz. Gündelik hayatlarımızda da açık kaynak kodlu ve denetlenebilen, rekabeti kâr için değil hayatlarımızı kolaylaştırması için kullanan yapıları, oluşumları tercih etmeliyiz, desteklemeliyiz.

*Truman, film stüdyosuna hapsedilmiş, gerçek (!) bir kasabada özgürce yaşadığını zanneden, ortalama yaşam koşullarına sahip bir karakter. Günün 24 saat televizyonlardan izlenmesini konu alan bu filmde, karakterimiz kendisi özgür olduğunu zannederken, aslında tamamen senaryosu belli bir hayatı yaşamaktaydı, doğduğundan beri.

Rejimin baskıcı uygulamaları kitlelerin seferberliğiyle durdurulabilir!

0

Yüksek Seçim Kurulu’nun 6 Mayıs günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlık seçimlerini iptal etmesi ve seçimlerin 23 Haziran tarihinde yenileneceğini açıklamasının ardından İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi sürece dair değerlendirmesini yapmıştır.

1- YSK’nın seçimleri yenileme kararı yok hükmündedir. Gerekçeli kararın açıklanması da bir kez daha göstermiştir ki bu kararın Tek Adam rejiminin kendi anlayışı doğrultusunda uyguladığı biçimde bile hukuki hiçbir temeli yoktur. Bu, Tek Adam’ın çıkarları doğrultusunda alınmış tamamen siyasi, halk iradesini hiçe sayan, antidemokratik bir tutumdur.

2- YSK’nın kararı Tek Adam rejiminin kendi hukukunu dahi tanımadığını, kendi kurumlarını yine kendi eliyle çürüttüğünü ve rejim içerisindeki ittifaklar ağında gedikler açtığını gözler önüne sermiştir. Her şeyi bir beka sorunu olarak gören Erdoğan, 23 Haziran seçimlerine kendi niyetinden ve CHP’nin isteklerinden öte olağanüstü bir nitelik, bir “kral çıplak” seçimi hüviyeti kazandırmıştır.

3- Tek Adam, seçimlerin iptali konusundaki görüşleri nedeniyle TÜSİAD’lı büyük patronlara eleştiriler ve tehditler yağdırıyor. Oysa TÜSİAD’ın içerisindeki patronların Erdoğan’a kızgınlıklarının sebebi Erdoğan’ın demokratik olmayışı değil, rejimin istikrarsız ve öngörülemez olmasından ötürü ekonomik yıkım paketinin hayata geçirilemiyor olmasıdır. Türkiye patronlarının dünyadaki kardeşleri gibi hiçbir zaman demokratik hakların savunulması gibi bir hedefleri olmamıştır. Onlar yalnızca kârlarının istikrarlı bir biçimde artmasından yanadırlar.

4- 6 Mayıs kararının ardından, İDP olarak ilk elden CHP’ye ve İmamoğlu’na inanan kitlelere yönelik yaptığımız çağrı YSK kararının tanınmaması ve boykot edilerek belediyenin teslim edilmemesi doğrultusunda idi. CHP iptali tanıyarak bir kez daha işçi ve emekçilerin iradesine saygı duymadığını gösterdiği gibi, Tek Adam rejimine karşı gelişebilecek bir kitle seferberliğini de frenleyerek emekçilerin öfkesini düzen içi bir mevzi ile sınırlama yoluna gitti.

5- Biz, 31 Mart seçimlerinde işçi ve emekçilerin bizzat kendi programlarıyla seçimlere katılarak gerici Cumhur İttifakı’na karşı kendi alternatiflerini oluşturmaları gerektiği inancı ile hareket ettik. İşçileri ve emekçileri rejimin meşruiyetini sorgulamayan ittifak partilerine oy vermeye değil, kendi işçi-emekçi programlarını geliştirerek seçimlere müdahil olmaya çağırdık. Bu doğrultuda patron belediyeciliğine karşı işçi belediyeciliğini ön plana çıkartan “işçinin sorununu işçi çözer” sloganıyla bir kampanya sürdürdük.

6- 31 Mart’ın ardından AKP önemli bir seçim yenilgisi yaşadı ve Ankara’nın yanı sıra İstanbul’u da kaybetti. Mazbata krizi sürecinde İmamoğlu’na oy çağrısında bulunmamış olmamıza rağmen yayınladığımız deklarasyonda “İDP, halkın kendi iradesini korumak doğrultusunda atacağı her adımda onların yanında olacaktır” dedik.

7- Olağanüstü, antidemokratik bir karakter kazanan 23 Haziran seçimlerinin meşru olmadığına inansak da kitlelerin sandığa gideceğini görüyoruz. Bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak siyasal demokrasinin mevzilerinden biri olan genel oy hakkının savunusu bağlamında kitlelere eşlik edeceğiz. Vereceğimiz eleştirel oy ne CHP’ye ne de İmamoğlu’nadır. Tüm desteğimiz kitlelere ve onların sandıkta gösterdiği iradenin tanınması için sürdürdüğü mücadeleyedir. Olağanüstü karakteri ile seçimlerde verilecek oy 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 referandumunda verilen hayır oyunun niteliğine bürünmüştür.

8- 23 Haziran seçimleri sonucu ne olursa olsun rejimin kısa-orta vadeli görünümünde belirleyici önemde olacaktır. AKP’nin zaferi siyasal demokratik alanın daha da daraltılması yönünde bir onay anlamına gelecektir. Kaybederse de sadece İstanbul seçimlerinin kaybı değil, doğrudan rejimin mevcut haliyle devam edemeyeceğinin bir göstergesi olabilecek ve mevcut rejimin tartışmaya açılmasını sağlayabilecektir. Ancak Tek Adam rejiminden çıkış kitle seferberliklerinin önüne geçip emekçileri mevcut düzen içerisine hapsetmeye çalışan CHP ile mümkün olmayacaktır.

9- CHP ve İmamoğlu, sürecin bu noktaya gelmesinin önemli sorumlularındandır. CHP Kürt illerinde seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasına karşı sessiz kalmış, rejimle barışmak için her türden fırsatı kollamış ve nihayetinde emekçilerin oyunu tanımayan rejime karşı YSK’nın kararını onaylamıştır. CHP emekçilere umut olamayacağını göstermiştir. CHP sorunların emekçiler lehine çözümünden yana değil, rejimi patronlar lehine ihya etme derdindedir. İşçi ve emekçilerin partisi değildir.

10- Emekçilerin genel oy hakkının gasp edilmesinin bir diğer sorumlusu da CHP’nin bu yanıltıcı politikalarını teşhir etmeden onu koşulsuz destekleyen sosyalist soldur. İmamoğlu destekçisi sol AKP’ye karşı CHP’nin ilerici bir misyona sahip olduğunu söyledi ve 23 Haziran seçimleri ile 31 Mart seçimleri arasında bu kesimler için bir fark bulunmamakta.

11- Herhangi bir düzen aktörünün rejimin baskıcı uygulamalarından çıkışı sağlaması mümkün değildir. Emekçilerin sorunları yalnızca bağımsız bir sınıf alternatifi sayesinde çözüme kavuşturulabilir. Seçimin sonuçlarından bağımsız olarak, bir sınıf alternatifinin inşasını sürdürmek, kritik bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Güçlü bir sınıf önderliğine sahip olmak için çalışmak, Türkiye’nin sorunlarının nihayete erdirilmesi için elzem bir ihtiyaç olmayı sürdürmektedir. Kalıcı ve güvenilir bir çözümü işçilerden başka kimse işaret edememektedir.

12- İşçi Demokrasisi Partisi olarak 23 Haziran’da Tek Adam rejiminin İstanbul adayının karşısında sandığa gidecek olan kitleleri, köklü ve devrimci bir demokratik dönüşüm için işyerlerinde, mahallelerinde, kentlerinde örgütlenmeye, mücadelelerini birleştirmeye ve bu baskıcı rejimi tarihin çöplüğüne atacak bir seferberliğe çağırıyoruz. Biz onların bütün mücadelelerinde yanlarında olmayı ve deneyimlerini paylaşarak uyarılarımızı yapmayı vaat ediyoruz.

Arjantin’de kürtaj hakkı için tarihi gün

0

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyacak yasa tasarısı dün sekizinci defa kongreye sunuldu. Kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaşması için mücadele eden Arjantinli kız kardeşlerimiz, Ulusal Kongre binasının önünde toplanarak kitlesel bir eylem düzenlediler ve sokakları doldurdular. Fransa, Almanya, İspanya, Meksika, Şili, Porto Riko ve daha pek çok yerde binlerce kadın, Arjantinli kadınların kürtaj hakkını desteklemek için sokağa çıktı.

Türkiye’de ise, “Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya” çerçevesinde uluslararası bir dayanışma kampanyası başlatan Isadora’nın çağrı metni paylaşıldı. Kadın örgütleri ve partilerin yanı sıra bağımsız feministler ve feminist mücadelenin bileşenleri hem kürtaj hakkı mücadelesine hem de uluslararası kadın dayanışmasının önemine dikkat çekmek için imza verdi.

Bu mücadeleye Türkiye’den dayanışma örmek amacıyla aşağıdaki metin Arjantinli kadınlarla paylaşıldı:

“Arjantinli kadınların kürtaj hakkı mücadelesini destekliyoruz!

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyan yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sekizinci defa Kongre’ye sunulacak. Kürtaj tasarısı geçtiğimiz yıl 8 Ağustos’ta Senato’da reddedilmişti. Ülkede 1921’den beri yürürlükte olan mevcut yasaya göre, kürtaja sadece tecavüz sonucu hamileliklerde veya doğum yapacak kadının hayati tehlikesi olduğu durumlarda izin veriliyor. İsteğe bağlı kürtaj olanlara ise cezai yaptırımlar söz konusu. Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri.

Aşağıda imzası bulunan örgütler ve kişiler olarak yasal, parasız ve güvenli kürtaj için verdikleri mücadelede Arjantinli kadınların yanındayız:

İşçi Demokrasisi Partisi’nden Kadınlar

Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği

EŞİTİZ (Eşitlik İzleme Kadın Grubu)

İzmir Kadın Dayanışma Derneği 

Kaç Bize Gel

KADAV – Kadınlarla Dayanışma Vakfı

Kadın Dayanışması

Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) 

Kırkyama Kadın Dayanışması

Mor Dayanışma

Mor Sarmaşık

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol’dan Kadınlar

TMMOB İstanbul İKK Kadın Komisyonu

Yeni Demokrat Kadınlar

Yoğurtçu Kadın Forumu

Gülnur Acar Savran – Feminist Yazar/Teorisyen

Feride Peynirci

Özengül Ergün – Feminist/Aktivist

Seda Berzeg

Selin Çağatay – Feminist/Aktivist

Simla Sunay – Feminist Mimar/Yazar

Suzan Aydemir”

İspanya’da seçimler alarm veriyor

0

28 Nisan’da gerçekleştirilen İspanya erken seçimleri, giderek çözümsüzlük kazanan sorunları bütün detaylarıyla ortaya saçmış gibi görünüyor. İktidardaki sosyalistler (PSOE) seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve bu hem İspanyol hem de Avrupa solunda bir rahat nefes alınmasını beraberinde getirdi. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Sosyalist Parti (PSOE) sandalye sayısını 85’den 123’e çıkararak önemli bir yükseliş sağladı. Öte yandan Halk Partisi (PP) ise sahip olduğu 137 sandalyeden 66’ya düşerek ciddi bir darbe aldı. Buna karşın diğer iki sağ partiden Yurttaşlar Partisi (Ciudadanos) 32 sandalyeden 57’ye çıktı. Parlamentoda 71 sandalyesi bulunan sol parti Podemos ise dramatik bir biçimde 42 sandalyeye düştü ancak yine de bu parti hükümetin kurulmasında belirleyici rol üstlenebilir.

Ama asıl sorun şurada: İspanya, Portekiz ile birlikte Avrupa Birliği ülkeleri içinde parlamentoda aşırı sağın yer almadığı iki ülkeden biriydi. Ancak seçimlerle artık bu tablo da değişmiş durumda. Endülüs seçimleriyle yükselişinin sinyallerini veren aşırı sağcı parti Vox, oyların yüzde 10’unu alarak (bu iki milyondan fazla oy demek) 24 milletvekiliyle parlamentoya girdi. Yine de bu durum İspanyol faşistlerinin taktığı tanıdık isimle bir “Yeniden Diriliş” olarak adlandırılmamalı.

Zira aşırı sağ zaten onlarca yıldır merkezi sağ parti içerisinde parlamentoda yer almaktaydı. Yeni seçimlerin belki de en yeni sonucu, İspanyol aşırı sağının artık merkez sağ bir partinin himayesine gerek kalmaksızın tüm ülkeye hitap edebilecek bir kapasiteye kavuşmakta oluşu.

Dünyanın en kanlı diktatörlüklerinden biri olan Franco rejimi, “Trancision/Demokrasiye geçiş dönemi” olarak adlandırılan bir burjuva çözümüyle “dönüştürüldü”. Bu durum, rejimde bir kırılma gerçekleştiği anlamına gelmiyordu; aksine bu yeni dönemde devletin temel siyasi, hukuki ve askeri kurumlarında Francocu değerlerin tümü varlığını koruyordu ki bu durum hâlâ geçerli. 

Ülkenin karşı karşıya olduğu ulusal sorunlar (başta Bask ve Katalan sorunları), ağır ekonomik kriz koşulları, kamusal eğitim ve sağlık alanında yaşanan yıkım, kadın düşmanı muhafazakâr politikalar, bir türlü önü alınamayan yolsuzluk rejimi, işsizlik, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması vb. bütün sorunlar yumağı işte rejimin bu dönüştürülememiş haliyle yakından ilişkili.

2008 ekonomik krizinden beri art arda sürdürülen acımasız kemer sıkma programlarının ardından, işçilerin yüzde 14’ü ve gençlerin yüzde 34’ü hâlâ işsizlik vebasından kurtulamamış durumda. Anketlere bakılırsa, İspanyolların yüzde 61’i, bu seçim sürecindeki en önemli konunun işsizlik olduğu düşüncesinde. Diğer yandan Katalonya, Bask ülkesi ve Galiçya’da giderek yoğunlaşan ulusal sorun beraberinde ciddi bir milliyetçilik dalgasını getiriyor.

İspanya’da gerçekleştirilen seçimlerin ortaya koyduğu önemli sonuçlardan biri de Sosyalist Parti’nin (PSOE) giderek keskinleşen sınıf çelişkilerinin üstesinden gelme kapasitesinin bulunmuyor oluşu. Bu nedenle İspanya’yı istikrarlı günlerin beklediği söylenemez. Özellikle mali sermayenin desteğini arkasına alan PSOE azılı bir neoliberal program uygulayıcısı ve halka verdiği sözleri tutmamasıyla ünlü.

Dahası böyle sarsıntılı bir dönemde ülkenin üç sağ partisinin oy toplamı alarm verici bir düzeye tırmanmış durumda. İspanya’da bütün alametler, neoliberal yağma ile geçen on yılların ardından, oluşan muazzam eşitsizliğe yönelik öfkenin, sınıf mücadelesinin burjuva makyajlarıyla bastırılamayacağı bir seviyeye ulaşmakta oluğunu göstermekte.

1 Mayıs’tan geriye kalan

0

Türkiyeli işçiler ve emekçiler için geçtiğimiz 1 Mayıs daha büyük bir fark yaratabilir miydi? Bizce yaratabilirdi ve yaratmalıydı da. Hem günün anlamı hem de sonuçları bakımından…

Anlamından kastımız, 1 Mayıs’ın gerçekleştiği konjonktür aslında. Bir yandan hepimizin hayatlarına etkisi günbegün artan ekonomik kriz, öte yandan Tek Adam rejimi tarafından demokratik haklarımıza dönük süreğen baskılar… Aslında bunların etkisi, 2019 1 Mayıs’ının geçtiğimiz yıllara göre daha kitlesel olmasına olanak sağladı.

İşsizlik rakamlarının tavan yapması, enflasyonun artması ve buna paralel olarak emekçilerin alım gücünün düşmesi, ücretlerin her geçen gün biraz daha erimesi, yetmezmiş gibi vergi yükünün de emekçilerin sırtına yıkılması… Dış borçların ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşması ve patronlar ile onların hükümetinin tüm bu krizin faturasını yine işçilere ve emekçilere ödetmek için ellerinden geleni ardına koymamaları.

Patronlar ve Tek Adam rejimi kendi sorumlukları olan krizi bizlerin üzerinden kapatmak için kazanılmış tüm haklarımıza göz dikmiş durumda. Bunun son örneğini de 1 Mayıs öncesinde açıklanan “damat paketi”nde görmek mümkün. Kıdem tazminatı hakkımızın gaspı, vergi yükümüzün arttırılması, BES’in zorunlu hale getirilmesi… Onların hedefinde bu planları uygulamak var ve bunu yaparken de işçi sınıfının ve emekçilerin haklarını savunmak adına seferber olmalarından çekindiklerinden, örgütlenme ve grev hakkı gibi en temel demokratik haklarımızı da gasp etmeye çalışıyorlar.

2019 1 Mayıs’ının anlamı tam da burada yatıyordu. Peki, sonuçları bakımından elimizde ne kaldı?

Olumlu olandan başlayacaksak; katılımın kitleselliği Türkiyeli emekçilerin yaşadıkları koşulları kabullenmediklerini ve hakları uğruna alanlara çıkmalarını göstermesi bakımından bir umut yarattı.

Ancak bu umudun bir kısmı, özellikle İstanbul 1 Mayıs’ında, sendikaların ve Türkiyeli sosyalistlerin geniş kesimlerinin rolüyle Ekrem İmamoğlu’nun bir “çözüm” yaratabileceğine kanalize edilmiş durumda. Bu yolla sendikaların ve sosyalistlerin, emekçiler üzerinde yaratacağı bir demokrasi yanılsaması hem ekonomik krize karşı hem de demokratik haklarımıza dönük mücadelemize temelinden bir zarar verecektir.

Aslolan, emekçilerin acil ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerini kesiştiren, işçi sınıfının bağımsız politik hattı doğrultusunda bir mücadele programı etrafından birleşik bir cephe örmenin koşullarını zorlamaktır. Bu görev ve sorumluluk 1 Mayıs’ın ardından önümüzde durmakta ve aciliyetini korumaktadır. Ekonomik krizden ve baskıcı Tek Adam rejiminden çıkış ancak böylesi bir program doğrultusunda, emekçi sınıflarla birlikte mücadele ederek mümkün olacaktır.

Erdoğan neden antiemperyalist olamaz?

0

Türkiye’nin son dönemde emperyalizmle ilişkileri düşünüldüğünde karşımıza iki ana başlık çıkmakta: Dış politikadaki açmazlar ve ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik kriz.

Dış politika alanında Tek Adam rejiminin, özellikle Ortadoğu ve bölge politikası üzerinden, manevra alanının gitgide sınırlandığını söyleyebiliriz. Bu noktaya tabii ki bir anda gelinmedi. Türkiye’nin AKP hükümetleri eliyle, 2011 yılından bu yana izlediği maceracı ve saldırgan dış politikanın bir sonucu bu. AKP, 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ortaya çıkan devrimci kitle seferberliklerini yolundan çıkartmak adına emperyalizmle işbirliği içerisinde bölgede karşıdevrimci bir rol benimsemişti. Ancak AKP’nin “ustalık” döneminin bir eseri olarak, Türkiye’nin bölgede sürdürdüğü bu politikanın başarısızlığa uğraması ilk olarak dış politikada yalnızlaşmasına, ikinci olarak da emperyalizm nezdinde “güvenilmez” bir konuma erişmesine neden oldu.

Bu başarısızlık ve yalnızlaşma öyküsünün en belirgin örneği ise Suriye politikasında kendisini göstermiş durumda. Bugün Türkiye, Suriye üzerinden bir güvenli bölgenin inşası için direterek, gerekirse askeri bir harekât planlayacağını dile getirmeyi sürdürüyor. Ancak gerek emperyalizm gerekse de bölge ülkelerden tam anlamıyla bir destek göremiyor ve Suriye’de planlanmaya çalışılan geçiş süreci çerçevesinde yalnızlaşıyor.

AKP bu yalnızlaşmayla ve Suriye politikasında bataklığa saplanmakla eşzamanlı olarak Rusya ile arasını toparlamaya çalışarak kendisine kısmi manevra imkânları yaratma çabasına girişti. Bu kapsamda Rusya ile özellikle enerji ve silah sanayii üzerinden anlaşmalar imzaladı. Bunun son örneği olan S-400 hava savunma sistemleri anlaşması ise ABD ve NATO ülkelerinin önemli bir kesiminin tepkisiyle karşılandı. NATO ülkeleri Türkiye ile halihazırda imzalanmış bulunan F-35 anlaşmasının olmasına rağmen Türkiye’nin böyle bir sürece girmesine tepki gösterirken, ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımının ekonomik ambargo gerekçesi sayılacağını açıkladı. Ambargo açıklamasının ardından AKP hükümetinden utangaçça arayı bulma ya da geri adım atma açıklamaları gelse de bu süreç önümüzdeki dönemde emperyalizmle ilişkiler bağlamında birincil önemini koruyacak.

Kısacası, Türkiye dış politikadaki açmazlarını, emperyalizm içi güçler dengesinde bulabildiği ufak manevra alanlarıyla doldurmaya çalışıyor. Emperyalizmden bağımsızlaşmak yolunda değil de hem politik hem de ekonomik olarak emperyalizme bağımlılığını artırmak yolunda ilerliyor. Şu ana kadar emperyalizmle işbirliği içerisinde izlediği ama uygulamada başarısız olduğu politikanın faturasını daha da bağımlı hale gelerek ödüyor.

O bir kapitalist…

Böylesi bir atmosferde, Tek Adam rejimi ise uzunca bir süredir ana söylemini dış tehditler ve ülkenin bekası üzerine inşa ederek, popülizm yoluyla tabanında “birlik-beraberlik” algısı yaratmaya ve emperyalizme karşı mücadele ediyormuş izlenimi doğurmaya çalışıyor. Ancak antiemperyalizm, dış tehdit algısı ya da yabancı düşmanlığı üzerinden oluşturulacak bir “duygu bütünlüğü” olmaktan öte emperyalist-kapitalist düzenden ekonomik ve politik anlamda kopuşu temel alacak bir mücadele çizgisidir.

Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ekonomik krize karşı, Tek Adam rejiminin krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışması da onun sınıf karakterini göz önüne sermektedir. Türkiyeli emekçilerin yaşamakta olduğu kriz “faiz lobisinin” saldırısı değildir. Kapitalist dünya sisteminin 2008 yılından beri yaşadığı ekonomik krizin bir parçasıdır. Ve Türkiye açısından asıl sorumlusu da 2002 yılından bu yana ülke ekonomisini idare etmekte olan AKP hükümetleridir. Zaten dışa bağımlı olan ülke ekonomisi, son 17 yılda AKP hükümetlerinin uyguladığı neoliberal politikalar vasıtasıyla daha da bağımlı hale gelmiştir. Bugün özelleştirmelere ve dış borçlara dayalı ekonomi politikalarının yarattığı enkazla karşı karşıyayız. Ve Tek Adam rejimi bu enkazdan çıkışın yolunu da emperyalist finans kapital merkezlerinden ülkeye yapılacak dış yatırımlara bağlamaktadır. İçeride vergiler, enflasyon, hayat pahalılığı, işçi sınıfının haklarına dönük saldırı programları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmakta, uluslararası alanda da Türkiye ekonomisini daha da fazla dışa bağımlı hale getirmektedir.

Gerek ekonomik gerekse de politik alanda ülkenin içinden geçmekte olduğu açmazlar, emperyalist-kapitalist sistemden kopuşu da önüne koyan bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Ancak bu mücadele programı patronların ya da onların partilerinin söylemleri üzerine inşa edilemez. Mevcut tablodan Türkiyeli işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve ezilenler lehine bir çıkış yaratabilmek için patronlar sınıfından bağımsız bir mücadele programı inşa edilmelidir. Ancak böylesi bir programın içerisinde yer alacak, dış borçların ödenmesinin reddi, tüm bankaların kamulaştırılması ve NATO’dan çıkılarak tüm askeri üslerin kapatılması talepleri etrafından ekonomik ve politik anlamda emperyalizmden tam anlamıyla bir kopuş için mücadele sürdürülebilir.

TÜPRAŞ işçilerinin mücadelesinde önemli aşama

0

İzmir, Kocaeli, Kırıkkale ve Batman’da 4.300 TÜPRAŞ işçisi, toplu iş sözleşmesi aşamasında kazanılmış hakları geri almaya çalışan Koç Holding’e karşı mücadele ediyor. Koç Holding, yetkili Petrol-İş Sendikası’nın karşısına kendi başına oturmayıp, Kimya Petrol Lastik ve Plastik Sanayii İşverenleri Sendikası KİPLAS’ı çıkarmış durumda. TÜPRAŞ gibi sanayide önemi büyük bir firmada imzalanacak sözleşme tüm sektör, hatta tüm işçi sınıfı için bir ölçüt olacağından, işverenler bütün güçleriyle işçilerin ve sendikanın üzerine yükleniyorlar.

Toplu sözleşme görüşmeleri esas olarak bazı noktalarda kilitlenmiş durumda. Uyuşmazlık maddeleri ücret zammı bir yana, işçilerin yıllardan beri kullanmakta oldukları haklarına ilişkin. İşveren, toplu sözleşme süresini 2 yıldan 3 yıla çıkarmak, vardiya sisteminde ve ücretli mazeret izni hükümlerinde değişiklik yaparak esnek çalışma uygulamasının kapsamını genişletmek istiyor.

İşverenin dayattığı bu değişiklikler, işçilerin hiç de sorumlusu olmadıkları krizin yükünü emekçilere ödetmeye yönelik. TÜPRAŞ’ta işverenin bu dayatmaları kabul ettirmesi, işçi sınıfı üzerine gelen saldırı dalgasının bir parçası. TÜPRAŞ’ta işçilerin ve sendikanın alacağı bir yenilgi, tüm sınıfı olumsuz olarak etkileyecektir.

Sözleşme uyuşmazlığı önce zorunlu arabulucuya gitti ve orada da anlaşma olmadı. Arabulucunun hazırladığı uyuşmazlık raporu da dün bakanlığa iletilecekti. Buna karşılık Sendika 27 Mayıs’a kadar Yüksek Hakem Kurulu’na başvuruda bulunacak. Yani iki haftalık bir süreç söz konusu.

Ama asıl sorun şu ki, TÜPRAŞ’ta grev yasayla yasaklanmış durumda. Yani işçilerin elinde işverene dayatacakları yasal bir “üretimden gelen gücün kullanılması” imkânı yok. İşverenler de bunu fırsat bilerek anlaşmazlığı Yüksek Hakem Kurulu’na taşıyarak dayatmalarını hayata geçirmek çabasındalar. Dolayısıyla geriye yasalarda öngörülmeyen fiili mücadele yöntemleri kalıyor.

Nitekim TÜPRAŞ işçisi ciddi bir seferberlik kararı aldı ve vardiyası biten işçilerle birlikte işyerini terk etmeme eylemi başlattı. Bu son derece önemli bir adım ve tüm işçi sınıfına örnek bir mücadele yöntemi oluşturmakta. İşçi sınıfı haklarını bekleyerek ve hukuki süreçlerin ve patronların insafına bırakarak değil, ancak sınıf mücadelesinin geleneksel militan yöntemlerini uygulamaya koyarak koruyabilir ve yeni haklar kazanabilir.

TÜPRAŞ’ta da zafer, sendika yöneticilerinin maharetine değil, işçilerin azmine ve kararlılığına bağlıdır. Tüm emekçiler ve emek örgütleri TÜPRAŞ işçisinin bu mücadelesini desteklemekle yükümlüdürler. Zira TÜPRAŞ’ta alınacak sonuç, hükümetin yeni yeni karşıdevrimci plan ve programlarla saldırıya geçtiği bir dönemde, işçi sınıfının yakın geleceği üzerinde olumlu veya olumsuz şekilde etkili olacaktır.

Bir bankacıdan mektup var

0


Bir banka çalışanı olarak iş hayatında yaşadığım sıkıntıları sizlerle paylaşmak niyetiyle bu mektubu yazıyorum. Duygu ve düşüncelerimi satırlara dökerek, bankacılık sektöründe çalışan ve benimle benzer sorunları yaşayan insanlara ulaşabilmeyi amaçlıyorum. Bir nevi yaşanılanlar karşısında sahip olunan ortak hissiyatı dile getirme isteği bu. Ayrıca, bankacılık sektöründe çalışacak olan müstakbel adaylar için de muhtemelen karşılaşacakları sorunlar hakkında bilgi edinmelerine mütevazı bir katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bankada gişe ve operasyon görevlisiyim. Lisans ve yüksek lisans diplomalarına sahip olmama rağmen asgari ücretin biraz üzerinde bir maaşa çalışıyorum. Oysa bize çocukluktan beri hep “üniversiteyi bitir geleceğin parlak olacak, iyi bir mevkiin ve maaşın olacak” deniyordu. Sonunda üniversiteyi bitirdik ama hayatın hiç de bize anlatılan gibi olmadığını gördük. Lisans bitince bu sefer de “yüksek lisans bitsin, daha güzel günler bizi bekliyor” umuduna sarıldık. Şimdi de sırada gişede sabırla çalışarak daha güzel bir gelecek elde etme tasavvuru var. Gerçi geleceği gerçekten daha güzel yapacak olan şey nedir? Sadece sahiden sahip olunan statünün artması ve daha fazla maaş almak mı? Sanırım bu düşünce yapısına şartlan(dırıl)mışız. Dolayısıyla, daha iyi bir kariyere sahip olma isteğine dur demek oldukça zor! Tabii bir yandan da içerisinde bulunduğum toplumsal gerçeklik ölümü göstererek (işsizlik) beni sıtmaya razı ediyor. Burada sıtma da içimdeki şu ses oluyor: “Tekrar işsiz mi kalmak istiyorsun? Az da olsa maaşın ses çıkarma; çalış ve sabret.”

Tabii sorun sadece maaşın az olmasıyla bitmiyor. Bir de yapılan işin içerdiği risk boyutu var. Gün boyunca yapılan onlarca işlem sırasında yapılabilecek en ufak bir yanlışlığın faturasının çalışana kesilmesi gibi. Yapılan işlem tutarı ile alınan ücret tutarının karşılaştırılması, hata yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için yeterli. Burada her akşam kasa yaparken yaşanan “acaba kasa tutacak mı” kaygısını da eklememek olmaz. Malum, kasada eksik çıkması durumunda çalışan eksiği öder. Gerçi kasa tazminatı var ama hesaptaki açığın tazminattan fazla olması şüphesi burada devreye giriyor. Kısacası gün boyunca bir an bile konsantrasyonu kaybetmek yok! Her an pürdikkat kesilmek şart!

Çalışırken fark ettiğim diğer bir nokta da, kendimi mütemadiyen bir teftiş öncesi hazırlık pozisyonunda buluyor olmam. Nasıl ki her an tam konsantre olmak zorundayım, aynı şekilde yaptığım her işlemin hesabını verebilmeliyim. Mesela bir sene sonra müfettişlerin şubeye gelip, benim bugün yaptığım bir işlemin ayrıntılarını bana sorduklarında onlara bu işlemde ne yaptığımı ve neden bu şekilde yaptığımı anlatabilmem gerekiyor. Ben de bu yüzden gerekli gördüğüm dekontların üzerine ayrıntılı olarak notlar alıyorum. Sanki karşımda bende bir hata bulmaya çalışan müfettişe aldığım notlarla hesap veriyorum ve kendimi savunuyorum. Notlar hafızamın bana ihanet ettiği noktada beni koruyacak olan bir kalkan. İtimatsızlığın hüküm sürdüğü bir sistemde ancak bu önlemi almak beni kurtarabilir. Gerçi bu kaygının yersiz olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hele ki iş arkadaşlarımdan teftiş dönemleri ile ilgili anılarını dinledikten sonra. Yapılan iş gereği benden beklenen sürekli tetikte olmak, sürekli kendimi savunmaya hazır pozisyonda bulunmak ve iyi bir performans sergilemek.

Bu dünyada yaratıcılığa ve samimiyete ise hiç yer yok. Sürekli profesyonel bir tavır sergilemeye ve hata bulma amacıyla size yönelebilecek saldırılara karşı durmaya çalışmak var. Bu yüzden her gün çıkış saatini dört gözle bekliyorum. Akşam kasayı tutturarak eve gidebilmek benim için günün teselli ikramiyesi. Evin yolunu tutmaya başladığımda gün içerisinde yaşananları geride bırakabilmek ve yarın yine aynı şeyleri yaşayacağım düşüncesinden kurtulabilmeyi ne çok istiyorum anlatamam.

Ne yanlışız ne yalnız! ODTÜ Onur Yürüyüşü engellenemez!

0

Çevik kuvvetin günlerdir çepeçevre sardığı ODTÜ, Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırı ile ayağa kalktı. 9. ODTÜ Onur Yürüyüşü, Ankara’da LGBTİ+ yasaklarının geçtiğimiz haftalarda kalkmasına rağmen çevik polis saldırısı ile karşılaştı. Polisin 1 kişiyi plastik mermi ile yaraladığı, 22 kişiyi şiddet uygulayarak gözaltına aldığı ODTÜ’de öğrenciler, Rektör Verşan Kök’e ve uygulanan şiddete karşı ODTÜ ve Ankara’nın çeşitli yerlerinde eylemler ve basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Gençlik örgütlerinin de dayanışma gösterdiği eylemler, gözaltına alınanların akşam saatlerinde serbest bırakılması ile durdu ama sonlanmadı. Verşan Kök’e karşı bir direnişin önünü açan ODTÜ Onur Yürüyüşü, Kök’ü teşhir eden ve istifaya çağıran eylemlere dönüştü.

LGBTİ+’lar, üniversite emekçileri ve bileşenleri ile birleşik bir zeminde direnişe geçti.

ODTÜ öğrencilerinin öncelikli talepleri şunlardı:
“Kampüse hiçbir şartta polisin girişine izin verilmemesi. Öğrenci toplulukları ve gruplarının faaliyetlerinin engellenmemesi. ODTÜ’deki Devrim Yürüyüşü, Onur Yürüyüşü, mezuniyet, şenlikler gibi geleneklerimizin korunması. ODTÜ Rektörü ve kalan tüm yönetimin kademesi dahil olmak üzere istifa etmesi. İstifa sonrası yeni gelecek yönetimin tüm ODTÜ bileşenleri tarafından seçilmesi ve ODTÜ geleneklerine uygun şekilde hareket etmesi.”

Bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını herkese gösteren ODTÜ LGBTİ+ direnişi İstanbul, İzmir ve başka şehirlerde üniversitelerde eylemlere neden oldu. LGBTİ+’lara dönük nefrete, homofobiye ve antidemokratik uygulamalara karşı birleşen üniversite bileşenleri ve emekçileri, mücadelelerimizi birleştirme konusunda önemli bir yol açılmasını sağladılar.

Homofobiye, şiddete, nefrete karşı direnişteyiz!

Ne yanlışız ne yalnız! LGBTİ+’lar boyun eğmeyecek!

Tarihte bu ay: İsrail’in kurulduğu Nakba (Felaket) günü

0


14 Mayıs 1948 tarihinde, Ortadoğu’da, tarihsel Filistin topraklarında, İngiliz emperyalizminin politik, askeri ve diplomatik destekleri eşliğinde bir işgal devleti kuruldu. Bu devlet, Arjantinli Troçkist Nahuel Moreno’nun belirttiği üzere, bir Nazi devletiydi, bir Apartheid rejimiydi. Zira bu devlet, Filistin ile orada yaşayanları sömürgeleştirmeyi, Filistinlilerin yurttaşlık haklarından mahrum bırakılmasını ve bu halkın sistematik olarak katledilmesini öngörüyordu. Filistinliler İsrail’in kurulduğu bugüne, “felaket” anlamına gelen El Nakba dediler.

Bu karşıdevrimci proje, emperyalizm tarafından adım adım örüldü. ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) delegasyonu, Haiti ve Filipinler benzeri küçük ülkeler üzerinde baskı kurdu ve onlara rüşvet vererek, İsrail’i desteklemelerini istedi. Yine ABD, İsrail’e para ve malzeme akışına izin verdi. Başlangıçta Stalin’in de desteklediği İsrail, Çekoslovakya silahları alıp onları kullanma olanağı buldu. Bu sırada İngiliz ordusu, Filistin’in doğusu boyunca Arap köylerini zapt etti ve boşalttı. Böylece yeni işgalci devlete Kudüs yolu da açılmış oldu.

Buna rağmen Filistin halkı bölgede ciddi bir direniş sergiledi. Filistinli silahlı direniş grupları, Yukarı Galile’deki Dan ve Kfar Szold Siyonist kolonilerini kuşatmıştı. 9 Ocak 1948’de emperyalist İngiliz ordusu bu kolonilerin yardımına koştu. Siyonistlerin kontrolündeki Kudüs askeri bir yenilginin kıyısındayken, BM’nin Haziran 1948’de dayattığı ateşkes, Filistinlileri silahsızlandırdı.

Sömürgeci ve soykırımcı İsrail devleti, bu uğraşlar sonucunda var edilebildi. Gabriel Baer, Ekim 1949’da Dördüncü Enternasyonal’e sunduğu bir raporda, mevcut gelişmeleri aşağıdaki gibi tarif ediyordu:

Anglo-Amerikan emperyalizminin amacı, Siyonizm’in Filistin’de 30 yıldan beri oynadığı rolü, bu kez bir bütün olarak Ortadoğu’da oynayacak bir güç yaratmaktı. Bu, şovenist nefret için bir odak oluşturarak Ortadoğulu Arap kitlelerin antiemperyalist mücadelesini ırksal veya dinsel kanallara yönlendirmeye hizmet edebilirdi.

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı savaş ekonomisi, Arap burjuvazisinin güçlenmesine olanak tanımıştı. Kaynaklarını zenginleştiren Ortadoğu egemenlerinin İngiliz emperyalizmi karşısındaki pazarlık güçleri artmıştı. Mısır, Sterlin blokunu; Suriye ise Frank blokunu terk etme eğilimleri taşıyordu. Bu ülkelere akan ithal mallar, yerli sanayinin ürünleriyle rekabet etmek zorunda kalıyordu.

Ortadoğu’daki Arap kitlelerin, on seneler süren sömürge valiliklerinin neticesinde yöneldikleri antiemperyalist mücadele ve Avrupa pazarı üzerinde süren kanlı kavga sırasında serpilmeyi başaran Arap burjuvazisinin “Büyük Güçler” arası geçişlerde manevra kabiliyetini arttırmış olması, emperyalizmi Siyonist devletin bina edilmesi ihtiyacına götürdü.

Hiç şüphe yok ki, İsrail devleti haritadan silinip, Yahudi ve Arap işçi sınıflarının barış içinde bir arada yaşayacakları laik, bağımsız, birleşik bir Filistin kurulmadan, Ortadoğu’nun emekçi sınıfları özgürlüklerine kavuşamayacak.

Arjantinli kadınlardan kürtaj hakkı için destek çağrısı!

0

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyan yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sekizinci defa Kongre’ye sunulacak. Kürtaj tasarısı geçtiğimiz yıl 8 Ağustos’ta Senato’da reddedilmişti. Ülkede 1921’den beri yürürlükte olan mevcut yasaya göre, kürtaja sadece tecavüz sonucu hamileliklerde veya doğum yapacak kadının hayati tehlikesi olduğu durumlarda izin veriliyor. İsteğe bağlı kürtaj olanlara ise cezai yaptırımlar söz konusu. Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri. Kadınlar, bu bölgelerde kürtaj hakkının yasallaşması için mücadele ediyor.

Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın yanı sıra kadın grevinin örgütleyicilerinden biri ve Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin bir parçası olan Isadora, 28 Mayıs’ta Arjantin Ulusal Kongresi’ne sunulacak kürtaj yasası tasarısı için tüm dünyadan kadınları destek olmaya çağırıyor. Isadora, Arjantin’deki Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) partisinden kadınların bağımsız feministlerle bir araya gelerek kapitalizme ve erkek egemen şiddete karşı birlikte örgütlendikleri bir oluşum. Yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sunulacağı için uluslararası destek kampanyası 20 Mayıs tarihine kadar kurumların imzasına açık olacak. Biz İşçi Demokrasisi Partisi’nden kadınlar olarak Arjantinli kız kardeşlerimizin yasal kürtaj hakkı mücadelesini desteklemek amacıyla metne imzacıyız. Sizleri de imza vermeye ve destek olmaya davet ediyoruz. Tüm kadın örgütleri, sendikalar, kitle örgütleri ve siyasi partilere çağrımızdır.

kadindayanismasi2014@gmail.com adresi üzerinden imzacı olabilirsiniz.

Isadora’nın çağrı metnini aşağıda sizlerle paylaşıyoruz:

“Sevgili kadınlar,

Arjantin’de Yasal, Parasız ve Güvenli Kürtaja ilişkin yasa tasarısı 28 Mayıs Dünya Kadın Sağlığı Hareketi Günü’nde Kongre’ye sekizinci defa sunulacak.

Kürtaj hakkımız için verdiğimiz mücadele kapsamında sokakları terk etmediğimizi ve yeşil dalganın gücünü bir kez daha göstermek amacıyla Ulusal Kongre’nin önünde kitlesel bir eylem gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ancak tüm geleneksel ve reformist partiler, özellikle Ekim ayında gerçekleşecek başkanlık seçimleri olmak üzere çeşitli argümanlar öne sürerek seferberliğimizi bastırmaya çalışmaktalar.

Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın bir parçası olan Isadora olarak bizler, kürtaj hakkımız yasallaşana kadar savaşmayı sürdüreceğimizi göstermek için o günün sokaklara döküldüğümüz bir mücadele günü olmasında ısrarcıyız.

Bu bağlamda, Uluslararası Kürtaj Kampanyası Komisyonu olarak, yasa tasarısını ve yasal kürtaj mücadelesini desteklemek amacıyla diğer ülkelerdeki feminist örgütleri ve kadın hareketinin önderlerini bir araya getiren uluslararası bir kampanya başlatıyoruz. Bu doğrultuda tüm dünyadan kadın örgütlerini kampanyaya destek vermeye çağırıyoruz.

Isadora.”

Soma katliamının yıl dönümünde Manisa’da basın açıklaması gerçekleştirildi

0

Bugün saat 18:00’da Manolya Meydanı’nda Soma maden katliamının 5. yıl dönümü dolayısıyla basın açıklaması gerçekleştirildi.

Manisa Emek ve Demokrasi Platformu’nun düzenlediği; İDP, KESK, EĞİTİM-SEN, EMEP, HDP, TTB, CHP ve çeşitli hareketlerin katılımıyla gerçekleşen basın açıklamasında “Soma’da 5 yıl önce göz göre göre gerçekleşen bu katliamın gerekli mevkii ve merciiler tarafından örtbas edilip üzerinin kapatılmaya çalışıldığına, defalarca dile getirildiği halde yetkililerin gerekli iş güvenliği tedbiri almamasına ve bunun düpedüz bir cinayet olduğuna” değinildi. Bunun yanı sıra “Katliamın sorumlularından olan Soma Maden İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı, 301 işçinin katili, Can Gürkan’ın serbest bırakılmasının da Türkiye’deki mevcut adalet sisteminin işlevsizliğini ortaya sermiş olduğunun göstergesidir.” denildi.

‘’301’i Unutma, Unutturma!; İşçiler Mezarda, Katilleri Dışarıda ‘’ sloganlarıyla basın açıklaması sona erdi.

Sera gazı emisyonu rekor kırıyor!

0

İklim değişikliği; sıcaklıkların yükselmesi, yağış döngülerinin değişmesi, buzulların erimesi ve tüm dünyada ortalama deniz seviyesinin yükselmesi ile şu anda meydana geliyor. Küresel iklim değişikliğinin ana sebebi “sera” etkisi ve küresel ısınmadır. Doğal olarak oluşan sera etkisi, atmosferdeki bir dizi gazın, dünya yüzeyinden yayılan ısıyı emmesi ve bu ısının uzaya yayılması yerine atmosferi ısıtması ile meydana gelir. Bu gazlar arasında su buharı, karbondioksit (CO2), metan (CH4), azot oksit (N20) ve ozon (O3) bulunur. Metan, dünya atmosferinin sadece %0,00017’sini oluşturur. Ancak, karbondioksitten çok daha fazla ısınma potansiyeli olan önemli bir sera gazıdır ve 8 ila 12 yıl arasında atmosferde kalır. Ancak bu doğal sürece ek olarak doğal olmayan insan aktiviteleri ek sera gazı emisyonları üretir. Fosil yakıtların (kömür, petrol ve gaz) elektrik üretimi, ulaşım, endüstri ve evlerde kullanılmak üzere yakılması (CO2); tarım (CH4) ve ormansızlaşma (CO2) gibi arazi kullanımı değişiklikleri; atıkların araziye doldurulması (CH4); endüstriyel florlu gazların kullanımı gibi insan aktiviteleri son 150 yıldaki sera gazı emisyonlarının, dolayısı ile iklim değişikliğinin en büyük sorumlusudur.

Bu gidişata dur demek için Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) üye olan ülkeler, sanayi öncesi dönemlerinden bu yana devam etmekte olan küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C’nin altına düşürmeyi kabul ettiler. Bu yüzyılın sonunda karbonsuz yaşama geçmeden önce, 1990 yılının seviyesiyle karşılaştırıldığında, küresel emisyonların 2050 yılına dek %50 oranında azaltılması hedeflenmekteydi. Fakat Ulusal Enerji Ajansı’nın yayımladığı rapora göre 2018 yılında artan enerji talebine bağlı olarak küresel enerji kaynaklı CO2 emisyonları %1,7 artarak tarihin en yüksek seviyesine ulaştı. Çin, Hindistan ve ABD, emisyonlardaki bu net artışın %85’ini oluşturmakta. Türkiye’de de durum pek iç açıcı değil. CO2 eşdeğeri olarak 2017 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılına göre %140 artış gösterdi. 1990 yılında kişi başı CO2 eşdeğer emisyonu 4 ton/kişi olarak hesaplanırken, bu değer 2017 yılında 6,6 ton/kişi olarak hesaplandı.

Bu sonuçlar gösteriyor ki, Paris İklim Zirvesi ve diğer girişimler “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla sürüyor ve pek yaptırımları da yok. Emisyonun özellikle Hindistan, Çin ve ABD’de artıyor oluşu bunun göstergesi, çünkü kârlılık düşerse bu ülkeler batar. Kârlılığı da ancak en ucuz enerji ile sağlayabilirler. Hatta bu tip zirveler ve mutabakatlar amacından saparak ülkelerin birbirleri ile rekabet kozu olarak da kullanılıyor (üretimi azaltmaları yönünde). İyi niyetli olan katılımcılar ise kapitalizmi ortadan kaldıramayacaklarına göre, seyirci kalmak durumunda oluyorlar.

Peki, ne yapılabilir? Ülkemizde enerji ihtiyacını karşılamak için sadece ishale hatları yenilenirse verimlilik %100 kadar artabilir. Türkiye’de ve tüm dünyada ise kirletici endüstriler katı bir planlama ve denetime tabi tutulmalıdır. Enerji talebinin fosil yakıtla değil temiz enerji (güneş, rüzgâr) kaynakları ile karşılanması devlet tarafından teşvik edilmelidir. En büyük metan gazı emisyonu kaynaklarından biri olan endüstriyel hayvancılık uygulamalarına sınırlama getirilerek doğal alanların yok edildiği projeleri içeren çevre politikalarından vazgeçilmedir.

Stat dolusu TİS görüşmesi

0
Ukrayna'da başkan adaylarının stat tartışması başladı (DHA)


Ukrayna’da 19 Nisan’da gerçekleşen bir olay, aslında son derece ciddi bir sendika sorununu anımsattı. Devlet başkanlığı seçimlerinin ikinci turunda yarışacak olan başkan adayları Zelenskiy ile Poroşenko, Kiev’deki 70 bin kişilik Olimpiyat Stadı’nda televizyon tartışması için halkın önüne çıkarak tartıştılar. 1,5 milyon kişi de bunu televizyonlardan izlemiş.

Bu bana hemen rahmetli DİSK başkanları Kemal Türkler ile Abdullah Baştürk’ü hatırlattı. Neden mi? Şundan: 1980 öncesinde DİSK’e bağlı Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası (ASİS) yöneticileri olarak biz toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin bütün işçilerin katıldığı toplantılarda herkesin gözü önünde yapılmasını isterdik. Bizim bu tüzük maddemiz bir yandan sendika içinde bürokratlaşmaya karşı bir önlem oluştururken, diğer yandan da muhtemel uzlaşmaları ve yolsuzlukları önlemeyi ve işçilerin sendika yönetimine tam katılımını sağlamayı öngörüyordu.

DİSK bürokrasisi ise bizim bu tavrımıza tamamen karşıydı. Tabii bürokratlaşma, patronlarla uzlaşma ve yozluklar konusunda bir şey söyleyemediklerinden ötürü tek sarıldıkları argüman “Yani sözleşmeleri statlarda mı yapalım?” idi. Bu tip demagojilerle bizi küçük düşürmeye, böylece işçilerin karşısında kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlardı.

Ama şimdi görüyoruz. Eğer devlet başkanlığı için yarışanlar bir statta izleyicilerin önünde tartışabiliyorsa, neden fabrika işçileri sendikacılarının patronla yaptığı görüşmeleri izleyemesin? Buna mâni olan ne? Bir düğün salonunda 300 kişi toplanabiliyorsa, neden 300 kişilik bir işyerinin işçileri o salonda görüşmeyi izlemesin? Ya da bir spor salonunda? Ya da hatta bir statta? Buna mâni olan yer sorunu değil. Gerekirse sendikacılar ile patronların görüşme odasına kameralar konabilir ve durum dışarıdaki ekranlardan işçilerce izlenebilir. Mâni olanlar patronlar ve sendika bürokratları. Üzerlerinde hiçbir baskı olmaksızın hemen uzlaşıvermek istiyorlar.

Ama daha önemli bir şey var: Çuvaldızı kendimize de batıralım. Eğer sendikalı işçiler sendikalarının bürokratlaşmasının karşısında buna engel olacak öneriler ve mücadele yöntemleri geliştirmezlerse, bu bürokratlaşma kaçınılmaz hale gelir.

Patronları ve bürokratları eleştirmek, onlardan yakınmak yeterli değil. Önemli olan işçilerin sendikalarını, sendika yöneticilerini denetleyebilmeleridir. Sendikanın tüm faaliyetlerini, hesap defterlerini, yönetimin sadece kendi işyerlerinde değil bağlı diğer işyerlerindeki tutumlarını gözleyebilmek, kontrol edebilmek, eleştirebilmektir. Buna açık olan sendikalarda da bizzat bu kontrol mekanizmalarına ve uygulamalarına katılmaktır.

Daha da ileri gidelim. Bir işyerinde sendika bürokrasisine bağlı bazı sendika temsilcilerinin uygunsuz, lakayt veya patrona bağımlı tutumlarını eleştirmek de yetmez. Onları bizzat işçilerin seçeceği yeni temsilcilerle değiştirmek gerekir.

Her sendikanın sözde savunduğu “tabanın söz ve karar sahibi olması” ilkesi ancak böyle hayata geçer. Bu ilkeyi savunmak, başkalarınca uygulanmasını istemek veya bürokratlarca kabul edilmesini talep etmek yetmez. Bürokrasi bunu şiddetle reddedecektir. İlkenin bizzat işçilerce, taban tarafından hayata geçirilmesi gerekir.

Bu amaçla işyerlerinde işçi komiteleri kurarak örgütlenmeliyiz. Gerektiği anda, sendika istesin veya istemesin, genel toplantılar yapmalıyız. Sorunları bu toplantılarda açık açık tartışmalıyız. Bu denetim uygulanmazsa, sendika kaçınılmaz olarak bürokratlaşacak ve patronların karşısında giderek daha uysal ve uzlaşmacı bir karakter kazanacaktır.

Sırbistan: “Kanlı işçi tulumlarına son”

0


Sırbistan’da Aralık ayında başlayan hükümet karşıtı protestolar devam ediyor. Muhalif “Sırbistan Solu” partisinin genel başkanının saldırıya uğramasıyla ateşlenen protestolar zamanla kitlesel bir karaktere büründü. Beş ayı bulan ve on binlerce insanın toplandığı bu protestoların başlıca taleplerinden biri basın özgürlüğü. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić iktidara geldiğinden beri basına ve basın emekçilerine yönelik saldırılar arttı. Ancak saldırıların çoğu incelenmiyor veya failleri cezalandırılmıyor. Bunun yanı sıra yolsuzlukla ilgili haberlerin örtbas edilme çabası ve hükümet yanlısı yalan haberler gibi kaygı verici sorunlar da söz konusu.

Bir diğer talep seçimlerin adil bir ortamda gerçekleştirilmesi. Ülkenin onda birinin Vučić’in partisi olan Sırp İlerleme Partisi’ne (SNS) üye olması ve halkın tüm hoşnutsuzluklarına rağmen partinin son seçimlerde %48 oy alması çeşitli nedenlere bağlanmakta. Bu nedenler arasında, kitlelerin önünde sınıfsal ve demokratik taleplerine hitap eden bir parti seçeneğinin yoksunluğunun yanı sıra, SNS üyesi olma karşılığında iş bulmanın ve kamu hizmetlerinden faydalanmanın kolaylaştırıldığı iddiası var. Ancak bu mevcut durum bir yana, Vučić’in seçim sonuçlarını lehine çevirmek için basını ve yargıyı kendi çıkarına kullandığı ve seçimlerde uyguladığı usulsüzlükler de biliniyor.

“Çalınan emekli maaşlarını geri verin”, “Hırsızların değil, halkın yanındayız”, Vučić’in “5 milyon kişi yürüse de fark etmez” açıklamasına istinaden söylenen “5 milyondan yalnızca biri”, siyasal şiddet nedeniyle “Kanlı gömleklere son” ve buna alternatif olarak geliştirilen ve özellikle inşaat sektöründe yaşanan iş cinayetlerine referansla “Kanlı işçi tulumlarına son” sloganları protestolarda sıkça kullanılıyor.

Protestoların başını, 30 muhalif parti ve örgütten oluşan Sırbistan için İttifak çekiyor. Ancak eylemler ittifaktan bağımsız şekilde de gerçekleşmekte ve aşırı sağ ve milliyetçi partilerden sol partilere, öğrencilerden işçilere geniş bir yelpazeye sahip. Bununla birlikte kitleler, kendi taleplerini dile getirecek bir önderlikten yoksun ve örgütsüz durumdalar. Eylemlere katılan partilerin bu talepleri benimseme düzeyi oldukça kısıtlı. Dahası, eylemlere sınıfsal talepler katmaya çalışan inisiyatifler İttifak tarafından engelleniyor. Burjuva analistler Sırbistan’daki parçalı protestoların bir “Balkan Baharı”na dönüşmeyeceği konusunda hemfikir. Bu güvenilmez ve içerisinde sağ burjuva kanatların da yer aldığı, Putin ve AB arasında salınan parçalı ittifaklar yerine kitlelerin demokratik ve sınıfsal taleplerini ön plana çıkaran ve işçi sınıfını birleştiren bir aracın yaratılması en gerçekçi çözümü işaret ediyor.

İşsizlik sorunu çözülemez mi?

0


Hemen hemen her şeyin; yediğin ekmeğin, içtiğin suyun, barındığın evin paralı olduğu bir sistemde, tüm bunları karşılamak için tek sermayeni, emek gücünü, satamazsan ne olur?

İşte “rekor işsizlik” haberlerine öncelikle bu açıdan bakmak gerekir.

Çünkü milyonlarca işçinin ve ailesinin hayatta kalma koşullarını ortaya koyan işsizlik-enflasyon gibi oranlar salt ekonomik göstergelere indirgenemez.

İşsizliğin yüzde 14,7’ye ulaştığını söylemek, bugün resmi olarak 4,5 milyonun üzerinde ailenin en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bırakılması anlamına gelir. Ki gerçek rakamların bunun iki katına yakın olduğu ise ayrı bir gerçek!

Yaşamını idame ettirmek için emeğini satmaya mecbur eden, sonra da “maalesef şu an iş yok” diyen bu mantıkdışı sistemin en büyük mağduru ise gençler. Açıklanan son rapora göre genç işsizlik yüzde 26,7’ye ulaşmış görünüyor. Yani her 4 gençten biri işsiz. Yani her 4 gençten biri şu an geleceğinden mahrum bırakılıyor.

İşsizliğin ağır şekilde vurduğu diğer kesim ise kadınlar. Yüzde 18’i aşan kadın işsizlik oranı, kadını kocasına/babasına daha da bağımlı kılarak, erkek egemen sistemin cinsiyetçi politikalarının kadınlar üzerindeki sonuçlarını çok daha ağır hale getiriyor.

Öte yandan, işsizlik sadece bugün işsiz kalan emekçiler için değil; en az onlar kadar, şu an bir işi olan görece şanslı emekçiler için de önemli sonuçlar barındırıyor. Her an işsiz kalma tehdidi ile karşı karşıya kalan emekçilerin patronların saldırıları karşısındaki direnci zayıflıyor. Ücretleri düşüyor. Hakları tırpanlanıyor. Kapitalizmin kendi eliyle yarattığı işsizler ordusu, onun önemli bir kozu haline geliyor.

Peki, işsizlik sorunu çözülemez mi?

Elbette çözülür; var olan işler ücretler düşürülmeksizin çalışan nüfus arasında bölüştürülürse işsizlik kalmaz. Üstelik iş saatleri de düşer. 6 saat 4 vardiya talebi bu açıdan oldukça makul bir çözüme işaret eder!

Peki, kapitalist sistem bunu yapar mı? Yapmaz! Niye yapmaz? Çünkü o işsizliğe ihtiyaç duyar. Çalışanların ücretlerini baskılayabilmek için işsizliği yaratır ve kullanır. Çünkü o, işsizleri nasıl finanse edeceğini düşünür ama kârının bir kısmından bile feragat etmeyi düşünmez… Çünkü işsizliğin çözümü bir tercih ve bölüşüm sorunudur. Ve kapitalist sistem tercihini patrondan yana yapar, emekçiden değil!

Kapitalist sistemde her şeyin bir bedeli vardır!… İnsanı değil, kârı esas alan kapitalist sistemin bedeli ise krizlerdir, işsizliktir, yoksulluktur, yoksunluktur!

Bizzat sorunlarından beslenen bir sistemin, bunlara çözüm olması beklenebilir mi?

Bu nedenle, işsizliğin ve yoksulluğun çözümünü kâr odaklı değil, emek odaklı; serbest değil planlı; patronun değil işçinin yönetiminde bir ekonomik sistemde aramak gerekir.

Pelikan nedir, “FETÖ” ne yapar?

0

Türkiye siyasetinde son senelerde yaşanan gelişmeler, politik dağarcığımıza yeni kavramlar “kazandırdı”. Özellikle devrimci sosyalistlerin, bu kavramları kullanırken dikkatli olmaları; işçilerin neyin ne olduğunu daha rahatça ayırt edebilmesi için bu kavramları titizlikle incelemeleri gerekmektedir. Zira popülaritesi giderek artan bu kavramların kullanılması, işçilerin kafasında gerçek değil, suni ayrımlar yaratıyorsa; yani sınıflar arası mücadelenin üzerine gizemci bir perde çekiyorsa bu kavramların oynadığı rol gericidir.

Oslo, Dolmabahçe vb. konularda AKP kanadıyla kısmi gerilimler yaşamakta olan Fethullahçı devlet fraksiyonu, 2013’teki Gezi İsyanı’nın ardından iktidar blokuna dönük kendi alternatif programını ileri sürdü. Bu program AKP’ye karşı biriken toplumsal öfkeyi sistem içi mevzilere çekmeyi hedefliyordu; kaygı AKP karşıtı olmak değil, işleyen sömürü çarkını kurtarmaktı. Fethullahçılar AKP’siz bir AKP düzeninin veya Erdoğan’sız bir Erdoğan düzeninin mümkün olabileceğinden söz ediyorlardı.

Bu tarihten itibaren Fethullahçı antikomünist klik, yaygın olarak “FETÖ” ismiyle anılır oldu. Aslında FETÖ, on yıllar boyunca kimi ulusalcı odakların bu kesimi tarif ederken kullandıkları bir kısaltmaydı. Erdoğan bunu aldı ve içini, kendi rejiminin çıkarları uyarınca doldurdu. Anlaşılan şu ki örgütün üyelerinin kimler olduğu, dönemsel olarak başkanlık rejiminin ihtiyaçlarına göre değişebiliyor.

FETÖ’ye ek olarak, Davutoğlu’nun başbakanlıktan istifa ettirilmesi sürecinde manifestolarını yayımlayarak ortaya çıkan, radikal Erdoğancı bir çekirdek olan Pelikancılar var. 31 Mart yerel seçimlerinin ardından başlattıkları kara propaganda ile de seslerini bir hayli duyurdular. Bunlar, Türkiye’de A’dan Z’ye her şeyin, sadece ve sadece Erdoğan’ın şahsi istikbali üzerine kurulması gerektiğini savunuyorlar. Bunun için yüksek miktarlarda ücret alıyorlar.

FETÖ ve Pelikan: Peki, bu kelimeler işçiler açısından aslında neyi ifade ediyor? Bu isimlerin ardındaki toplumsal gerçek nedir?

Fethullahçılar, asıl olarak bir Türk kapitalizmi fraksiyonudur. Bu fraksiyon biri ekonomik, biri siyasal olmak üzere iki işlev taşıyordu. Siyasal olarak bu fraksiyon, Türk devlet aygıtının bir yandan vurucu timi rolünü, bir yandan da yargı, yürütme ve benzeri alanlardaki demokratik pürüzleri temizleme rolünü oynuyordu. Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri’nden doğan Fethullahçılar, devletin istihbarat birimlerinde kilit rol oynadılar. 15 Temmuz darbe girişimine dek kendilerine ait ekonomik yapılanmaları ve hâkim oldukları, yatırımlarını yaptıkları sektörler vardı. Belli kesimleri zenginleştirmek için çalışıyorlardı.

Pelikancılar da, yine Fethullahçılar gibi devlet içi bir kliktir. Onlar, saray rejiminin Erdoğan’ın şahsında kurulmasını öngören siyasal gericiliğin ve bu rejimin çevresinde kümelenmiş rantçı oligarşinin sözcüleridir. Komplo teorilerine gerek yok; Pelikan, belirli bir egemen blokun iktidar mücadelesinin propaganda ayağıdır.

Bugün Erdoğan, FETÖ tabirini kendine dönük her türden muhalefeti karalamak için kullanıyor. Böylece bu karşıdevrimci güruhun asıl işlevini bulanıklaştırıyor, onun içini boşaltıyor. Muhalefet de Pelikan’a neredeyse kadir-i mutlak bir güç atfediyor. Halbuki Pelikancılar, ancak işçiler kaybettikçe kazanabilir. İşçiler kazandığında, onlar zaten siyaset sahnesinden silineceklerdir. Dahası bu tip kavramların, işçilerin gerçek sınıf düşmanlarının görünür kılınmasını engellemeleri durdurulmalıdır.

İsrail’in Gazze’deki yeni saldırısını durdurun!

0

RCIT ve İUB-DE’nin ortak bildirisini paylaşıyoruz.

İsrail hükümeti, Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına yönelik terör uygulamalarını bir kez daha şiddetlendirdi. Son 48 saatte İsrail hava ve deniz kuvvetleri 25 Filistinliyi öldürdü. Katledilenlerin arasında 37 yaşında ve hamile olan Falastine Abu Arar ve 14 aylık yeğeni Siba da bulunuyor. Saldırılarda yaklaşık 70 Filistinli yaralandı. İsrail ordusu ayrıca Anadolu Ajansı’nın Gazze’deki ofisinin bulunduğu binayı da vurdu. Filistinlilerin saldırıya karşılık olarak attığı roketlerin sonucunda üç İsrailli hayatını kaybetti.

İsrail’in bu yeni suç ve soykırım eylemi, emperyalizmin ve Siyonist güçlerin tüm Filistin halkına yönelik olarak uyguladıkları tarihsel saldırının bir parçasıdır. Bu güçler, 1948’den bu yana Filistin topraklarının gaspını sürdürmekteler.

Siyonizm’in emperyalizm ve Donald Trump tarafından desteklenen bu yeni suç eylemi dünya genelinde kınanıyor.

RCIT ve İUB-DE olarak biz de uluslararası kınamaya katılıyor; Siyonist ve ırkçı İsrail devletinin suçlarına karşı savaşmak için eylem birliği çağrısında bulunuyoruz. Tüm dünyada işçileri ve kitle örgütlerini Filistin halkını desteklemeye çağırıyoruz.

İsrail’e karşı uluslararası kitle seferberlikleri ve kitlesel bir boykot kampanyası için!

Gazze’deki katliama son!! 

Filistin halkına yönelik baskılara son!

Bütün Filistinli tutsaklara özgürlük! Kahrolsun Apartheid İsrail devleti!

Emperyalizm Filistin’den ve tüm Ortadoğu’dan defolsun! 

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

Ortak Bildiri, 6 Mayıs 2019

Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (RCIT), www.thecommunists.net

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), www.uit-ci.org

İDP: “Başta CHP olmak üzere bütün muhalefet partilerini ve adaylarını YSK’nın bu kararını boykot etmeye davet ediyoruz”

0

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçimlerini yenileme kararı başta adalet sistemi olmak üzere ülkedeki tüm devlet kurumlarının, Tek Adam rejiminin araçları haline gelmiş olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu rejim tüm demokrasi kurallarını rahatlıkla hiçe sayabilmekte ve ülkenin kaderini Tek Adam’ın kararına bağlayabilmektedir.

YSK’nın seçimleri yenileme kararı, oylarıyla tercihini yapmış olan emekçi halkımızın iradesini antidemokratik biçimde hiçe saymaktır. Yeni seçim kararı tamamen göstermelik bir girişimdir. İmamoğlu’nu, tüm partileri ve halkımızı böylesine bir seçim dalaveresini reddetmeye çağırıyoruz. Başta CHP olmak üzere bütün muhalefet partilerini ve adaylarını YSK’nın bu kararını boykot etmeye davet ediyoruz.

Türkiye işçi sınıfı için Sudan Devrimi dersleri

0


1.) Hiçbir rejim kalıcı değildir, bütün devrimler mümkündür.

Sudan diktatörü Ömer El Beşir 1989’da iktidara gelmişti. 30 sene boyunca ülkeyi azgın bir talan ve işçi düşmanlığı politikasıyla yöneten El Beşir, yıkımı mümkün olmayan bir tiran gibi gözüküyordu. Zira 2011 senesinde bölgeyi sarmış ve birçok diktatör devirmiş olan Arap devrimci sürecini dahi en az hasarla atlatmıştı. Ortadoğu’da düzen güçleri devrimci süreci bastırmış gibi gözüküyordu. Ancak Sudanlı kitlelerin sokaklara akın ederek devrim talep etmesi ve El Beşir’i devirmesi, üstüne onun tutuklanmasını sağlamış olması, bölge halkları için devrimin politik bir tercih olarak geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Sudan’da El Beşir yolsuzluğun, baskının ve sömürünün yüzüydü; işçiler ve yoksul halk rejimi reformlara tabi tutamayacağını anladı ve onu devirdi. El Beşir’in iktidarı mutlak gözüküyordu, artık tarih oldu. Devrim imkânsız deniyordu, artık devrimin sürmemesi olanaksız.

2.) Ekmek sorunu, rejim sorunudur.

El Beşir’in devrilmesini getiren seferberliği ekmek zamları başlattı. Rejim ekmeğe %300 zam yapmıştı. 19 Aralık’ta zammın geri çekilmesi için başlayan seferberlik, kısa sürede rejimin devrilmesini talep eden bir ayaklanmaya dönüştü. Sudanlı işçiler, toplumsal taleplerinin çözümünün siyasal taleplerde yatmakta olduğunu sezdi ve hemen bu yönde bir refleks sergiledi. Ekonomik ihtiyaçları birtakım politik zorunlulukları önlerine koyuyordu. Sudan devrimine hayat veren, bu karşılıklı ilişki oldu. Sudan emekçileri, ekmek (yani ekonomik kriz ve açlık) sorununun çözümünde, El Beşir rejimiyle herhangi bir pazarlığa gitmeyi, onunla münakaşa etmeyi tercih etmedi. Onların talepleri “Defol, hemen şimdi!” idi. Sudan’da 2012’nin Haziran ve Temmuz aylarında, rejimin ekonomi politikalarına karşı güçlü işçi seferberlikleri yaşanmıştı. 2013 Eylül’ünde Sudan’ın birçok şehrinde protestolar patlak verdi ve rejim güçleri 200 eylemciyi öldürdü. Buna rağmen Sudanlı işçiler ve yoksullar pes etmediler ve rejime teslim olmadılar.

3.) Toplumsal değişimin aktörü ve garantisi işçi sınıfıdır.

Sudan devrimine hayat veren kitlelerin çevresinde toplandığı örgüt “Sudanlı Profesyoneller Birliği” oldu. Bu örgüt sekiz sendikadan oluşuyor. Ömer El Beşir devrilene dek devam eden grevleri bu sendikalar örgütledi. Elbette bu sendikaların yönetimi mücadeleci ve devrimci değillerdi. Ancak El Beşir rejiminin daha önce de bu çapta seferberliklerle karşılaştığını ve onları tolere edebildiğini veya bastırabildiğini unutmayalım. Bu seferki fark, toplumsal ayaklanmanın, işçi örgütlenmeleri üzerinde bir basınç oluşturarak onları greve çağırmasıydı. Sudan diktatörünü deviren, işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkması ve rejimin kalbine giden damarları, sosyoekonomik gücünü kullanarak tıkamasıydı.

Patronun “adaleti” mi, işçi demokrasisi mi?

0

Eski zamanlarda ceza demek göze göz, dişe diş demekti. Hırsızın elini kesmek, öldüreni öldürmek, sabanı kıranı idam etmek bir zamanların egemenlerini iktidarda tutan şeylerdi. Ama patronların egemenliğindeki kapitalist toplumlarda iş değişti. Suç ve ceza ilişkisi kapitalizm tarafından şekillendirildiği gibi aynı zamanda topluma da biçim vermeyi sürdürüyor.

2000’li yılların başında Türkiye genelinde artan kapkaç vakaları kapkaçın organize suç kapsamına alınması ile kayda değer bir biçimde azaltılmış bu durum, suç dünyasında dahi bir değişikliğe yol açmıştı. Sorun basit hırsızlık olduğunda patron kanunları çok sayıda araca sahipken mesele biz işçilere geldiğinde işler yavaşlar, kanunlar karmaşıklaşır, cezalar azalır. Vergilendirilemeyen hırsızlığın cezası arttırılırken kadın cinayetinde tahrik, iyi hal vb. indirimler uygulanır. Aslında suç teşvik edilir. Aynı şey çevreyi koruma iddiasındaki yasalar için de geçerlidir. Arıtma tesisine sahip olmamanın cezası tesisten çok daha ucuzdur. Pek çok iş yerinde kreş zorunludur ama kreş açmamanın cezası kreş işletmekten çok daha azdır.

Aslına bakarsak iş en büyük hırsızlığa, emek hırsızlığına geldiğinde patronun yasaları birden bire emek hırsızlığını teşvik etmeye başlar. Çünkü kapitalist toplumda mülkiyet kutsaldır ve amaç kâr etmektir. Yasalar emek hırsızlığını garanti altına alıp, bunu teşvik etmeye girişir.

SOMA’da 301 madencinin katledilmesinden sorumlu patron Can Gürkan tahliye edildi. Soma’nın patronu her bir cinayet için yalnızca 5 gün yatmış oldu. Üstüne Soma’daki işçilerin avukatları tutuklandı. Gezi iddianamesi hazırlandı. Kriz var ya, bununla da yetinilmedi; TEKEL işçilerine 9 yıl sonra ceza davası açıldı. Grev ve direnişlere yönelik yeni yasaklar peyda oldu.

Mahkemeler patronlara “Öldürseniz bile cezası az. Siz yeter ki sömürün, kâr elde edin; başınıza bir şey gelmez!” diyorlar. Peki, bunu neyle garanti ediyorlar? Patron devletinin yönetim biçimiyle, yani rejim ile.

Tek Adam rejimine karşı gelen kimi başka patron kesimleri de hukukun üstünlüğü, parti başkanı olmayan cumhurbaşkanlığı gibi önerilerle parlamentonun öneminin artmasından, demokratikleşmeden bahsediyorlar. Kulağa hoş gelen bu sözler hâlâ sadece patron için adaleti güçlendirmekten, kârdan yana. Patronları işçi öldürmeye karşı korkutmaktan, işçilerin grev haklarını savunmaktan yana değil. Patronun adaleti katilin, hırsızın, uğursuzun büyüğünü sever ve korur. Denetleyen, yöneten, görevden geri çağırabilen, yetkililerin maaşını ortalama işçi maaşı ile sınırlayan ve planlama yapan işçi demokrasisi ise hakiki bir adaletin garantörüdür.

Manisa’da coşkulu 1 Mayıs!

0

1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü Manisa’da İDP’nin de bileşeni olduğu Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla sendikalar, kitle örgütleri ve çeşitli siyasi partilerin katılımıyla kutlandı.

Saat 11.00’de Sultan Camii önünde toplanan kitle kortej oluşturarak Manisa Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. İDP korteji “Ekonomik yıkım paketi çöpe! Çözüm kamulaştırma, planlama, işçi denetimi” pankartı, coşkusu ve “İşten atmalar yasaklansın, dış borç ödemeleri durdurulsun”, “İşyerinde işçi denetimi” gibi talepleriyle dikkat çekti.

Miting alanında kurulan sahnede söz alan işçi Mücahit Bahadır yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:

“Ne yapacaklar?

Kıdem tazminatı hakkımızı elimizden almaya çalışacaklar.

Ne yapacaklar?

Esnek çalışmayla ücretlerimizi düşürecekler.

Yeni yeni işten çıkarmalar olacak. İşsizlik artarak devam edecek.

Bizi enflasyonun esiri yaptılar. Bu yüzden yoksulluk daha da artacak.

Ne yapacaklar?

Dolaylı ve dolaysız vergileri arttıracaklar.

Sendika hakkımızı engellemeyi sürdürecekler.

Kardeşlerim,

Manisa bir işçi kenti.

Manisa patronlar için bir sömürü cenneti.

Bizler kuralsız, güvencesiz ve açlık sınırının altında ücretlerle çalışmaya zorlanan binleriz. Kiralar, ulaşım masrafları aldığımız ücretlerin erimesine neden oluyor.

Bu 1 Mayıs’ı Manisalı işçilerin sorunlarını çözmek için ileriye doğru adım attıkları bir gün olarak görüp, örgütlülüğümüzü güçlendirmeliyiz.”

Konuşmasını mücadele çağrısıyla sürdüren Bahadır, şu talepleri dile getirdi:

“İşten çıkarmaların yasaklanması için,

İşsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi için,

Ücretlerimizin üç ayda bir enflasyon oranında arttırılması için,

Kıdem tazminatımıza dokunan elleri kırmak için,

Patronların borçlarını ödememek; dış borç ödemelerini durdurmak için,

Ülkenin bizim denetimimizde; patronların değil bizim yararımıza çalışan merkezi ve planlı bir ekonomiye geçmesi için,

Mücadele edeceğiz.”

Sözlerini “Yaşasın 1 Mayıs, yaşasın işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü” diyerek tamamlayan Mücahit Bahadır’ın ardından Halk Oyunları ekibi sahne aldı. Ardından, tertip komitesi tarafından Urfa’da gerçekleşen kazada hayatını kaybeden işçiler sebebiyle planlanan etkinliklerin iptal edildiği duyuruldu ve miting sonlandırıldı.

1 Mayıs’ta İmamoğlu’nu alkışlamanın dayanılmaz sınıf işbirlikçiliği

0

Geçtiğimiz üç senenin 1 Mayısları ile karşılaştırıldığında bu senenin İstanbul miting alanı daha kalabalıktı. Bunda, 31 Mart yerel seçimlerinde iktidar partisi AKP’nin başlıca metropollerde geriletilmiş olmasının getirdiği motivasyonun oynadığı rol göz ardı edilemez. Bununla beraber 1 Mayıs Tertip Komitesi’nde karar altına alınmamış, hatta görüşülmemiş olmasına rağmen İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 1 Mayıs’a davet edilmesi; bununla da kalınmayıp ona kürsüden söz verilmiş olması, birtakım vahim sorunlara işaret ediyor.

Bunlardan ilki, 1 Mayıs’ı tertipleyen bileşenlerin böyle bir kararının olmamasına rağmen bir emrivakiyle bunun yapılmış olmasıdır. Bu, alandaki işçi-emekçilerin iradesini hiçe sayan, bir bağlamda onlara dayatılan bir adım oldu. Dahası yine bu olay, mevcut siyasal krize karşı işçi demokrasisi önerisinin yükseltilmesi gereken bir zamanda sergilenmiş olan tepeden inmeci bir bürokratik eylemdi. 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin bir bilanço çıkartmak için yeniden bir araya gelmesi gerektiği ve İmamoğlu’nun kürsüye çıkarılması sürecinde kendini dayatan bürokratik anlayışla hesaplaşması gerektiği aşikâr.

İkinci sorun, İmamoğlu’nda, onun konuşmasında ve onun temsil ettiği partinin programında kristalize olmuş olan sınıf işbirliği önerisinin alandan aldığı alkış ve onaydı. İşçi sınıfının birlik ve mücadele gününde, onun kürsüsünden yapılan patronlarla, egemen sınıflarla kucaklaşma; Türkiye’nin geleceği için bir ve beraber olma önerileri sadece ve sadece işçi sınıfı hareketinin yenilgisini amaçlıyor, başka hiçbir şeyi değil. İşçi sınıfına, sınıflarının siyasal ve örgütsel olarak bağımsız olması gerektiği yönünde örnek olması gereken sendikacıların ve sosyalistlerin İmamoğlu’nun konuşmasına tuttuğu alkış, işçilerin bilincinde ancak İmamoğlu’nun çözüm olabileceği yönünde bir yanılgı yaratabilir ki bu, belirttiğimiz üzere sadece bir yanılgıdır.

Artan işsizlik ve yoksulluk, rejimin siyasal olarak baskıcılaşması ve bunun karşısında yerel seçimlerde başarı gösteren muhalif burjuva partilerin saray rejiminin bir parçası olmak için gösterdikleri istek ve azim, Türk ve Kürt işçilerin siyasal ve örgütsel bağımsızlıklarının, geleceğin işçilerin lehine olacak şekilde kazanılmasında ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Bu noktada İmamoğlu’nun imajı çerçevesinde destek verilecek olan sahte bir “halkçılık” ancak ve ancak işçileri sınıf düşmanları olan patronlarla yan yana getirme işlevi görür.

İDP, İstanbul 1 Mayıs’ında krize karşı kamulaştırma, planlama ve işçi denetimi talep etti

0

İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, İstanbul’da Valilik ile 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin arasında yaşanan görüşmeler neticesinde Bakırköy Halk Pazarı’nda bir miting şeklinde organize edildi. Sendikalar, meslek odaları ve sosyalist partiler 12.00 gibi toplanırken, 13.00 itibariyle de yürüyüşe geçildi. Bakırköy Halk Pazarı’na “İncirli-Dikilitaş” yönünden alana gelen kortejin en başında KESK ve TMMOB, “E-5 Yan Yol” kolunun başında da TTB yer aldı. DİSK üyesi sendikaların başında olduğu, Emeklilikte Yaşa Takılanlar’ın ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin de yürüdüğü kortej ise Marmara Forum AVM önünde toplandı.

Bilindiği üzere Urfa 1 Mayıs’ına giden Öz Büro-İş sendikası üyesi Elbistan Devlet Hastanesi işçileri trafik kazası geçirmiş ve 5 işçi yaşamını kaybetmişti. Bakırköy Halk Pazarı’ndaki 1 Mayıs kürsüsü kaybettiğimiz işçi kardeşlerimizi anarak ve onların yakınlarına baş sağlığı dileyerek programına başladı. Bu üzücü olay sonucunda planlanmış olan müzik dinletilerinin bir kısmı iptal edildi. Grup Vardiya ve DİSK Korosu işçi-emekçi marşlarını ve türkülerini sahneden yorumladı.

Yürüyüş sırasında İşçi Demokrasisi Partisi, “Ekonomik Yıkım Paketi Çöpe! Çözüm Kamulaştırma, Planlama, İşçi Denetimi” ve “Güvenceli İş, İnsanca Bir Yaşam İçin Mücadelemizi Birleştirelim!” yazılı pankartlarla yürüdü. Pankartların yanı sıra, İDP’nin taşıdığı dövizlerde şunlar yazıyordu: “Tek çözüm işçi-emekçi ittifakı”, “İş cinayetlerine karşı işyerlerinde işçi denetimi”, “Asgari ücrette vergiye son! Vergi yükü patronlara!”, “Eşdeğer işe eşit ücret”, “Zamlar geri alınsın, ücretler enflasyon oranında artırılsın!”, “Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçiler için harcansın!”, “Cinsiyete, cinsel yönelime ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcılığa son!”, “Herkes için örgütlenme ve sınırsız, barajsız sendikalaşma hakkı”, “Seçim bir gün, mücadele her gün!”, “İşsizliğe karşı 6 saat işgünü, 4 vardiya”, “Kıdem tazminatı iş güvencesidir! Kıdem tazminatının gaspına hayır!”, “EYT’lilerin emeklilik hakları geri verilsin!”

Çeşitli sektörlerden işçilerle, kadınlarla ve öğrencilerle yürüyen İDP; ekonomik krizin faturasının patronlara kesilmesi, dış borç ödemelerinin durdurulması, Kürt halkına dönük baskıların son bulması, Türkiyeli emekçilerin Sudan ve Cezayir devrimleriyle dayanışması, Siyonist İsrail devletinin yıkılması ve özgür bir Ortadoğu’nun işçilerin öncülüğünde kurulması, genç kuşaklarla işçilerin birlikle mücadele etmesi, işten atmaların yasaklanması ve yoksulluk ile Tek Adam rejimine karşı birleşilmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye İttifakı mı, İşçi-Emekçi İttifakı mı?

0


Seçim öncesinde beka söylemini öne çıkaran iktidar, ülke bekasının selameti için tek yolun Cumhur İttifakı’ndan geçtiğini ifade ediyordu. Emekçi halkın başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok büyükşehirde Cumhur İttifakı aleyhine tutumu ise beka sorunu mayasının yeterince tutmadığına, emekçi yığınların mevcut ekonomik ve politik sorunlar karşısındaki hoşnutsuzluğu ile seçenek arayışına girdiğine işaret etti.

Ve şimdi, halkın sandıktaki iradesini yok saymaya dönük tüm çabalara rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki mazbata mücadelesinin de Ekrem İmamoğlu lehine netleşmesi ile birlikte mevcut sonuçların iktidarın söyleminde de karşılık bulduğunu görmeye başladık.

Vakit “Türkiye ittifakı” vaktidir noktasına geldik.

Nereden çıktı bu?

Peki, Erdoğan’ı “Bugün ülkede iki ittifak karşı karşıyadır; Cumhur İttifakı ile Zillet İttifakı” açıklamasından, “Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz” noktasına getiren ne oldu?

Tek Adam rejimi için hangi “ortak payda”da mutabakat mümkün ya da, seçim sonuçlarıyla birlikte okunduğunda, zorunlu göründü?

Öncelikle şunu biliyoruz: İster Cumhur İttifakı ister Türkiye İttifakı olsun, her iki ittifak arayışının ardında yatan “beka” sorunu, doğrudan rejimin geleceğini sağlamlaştırma arayışı ile ilgili. Tarihsel bir seçim yenilgisi alan ve 6 büyükşehri rakibine bırakmak zorunda kalan AKP için, şimdilik seçimsiz geçirmeyi planladıkları 4,5 yıllık süreçte yeni rejimin istikrarını sağlamak en önemli görev.

Bu aşamada, Türkiye ittifakı söylemi ile hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koymaya başlamış emekçi yığınları rejim içinde tutma çabası açıkça ifade ediliyor.

Çünkü başta CHP olmak üzere düzen içi muhalefetin diğer unsurlarını da yanına çekebilirse, onları rejimin politikalarına ve bu politikaların sonuçlarına ortak ederek, etki alanlarındaki muhalif yığınları daha rahat kontrol edebilecek. Aynı zamanda, emperyalizmle ilişkiler ve dış borçların ödenmesi için kaynak yaratımı bağlamında elini güçlendirecek bir mutabakat sağlamış olacak.

Biliyoruz ki seçimlerden zayıflamış olarak çıkan rejimi, şimdi derinleşmiş bir ekonomik kriz bekliyor. Son açıklanan verilere göre Türkiye ekonomisinin 2019 yılında yüzde 2,5 oranında küçüleceği öngörülüyor. 9 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor.

Son açıklanan işsizlik rakamları ise Türkiye tarihinin rekorunu kırmış durumda. Ekonomide reform olarak sunulan program, krize karşı hiçbir çözüm üretmediği gibi, emeklilik ve kıdem tazminatındaki hak gaspları ve emekçilerin vergi yükündeki artış ile sonuçların emekçi yığınlar için daha da ağır hale geleceğine işaret ediyor.

Ve işte yine bu noktada yeniden “bedel” sorununa geliyoruz. Rejim, mevcut ekonomik krizin bedelini kimin ödeyeceğine çoktan karar verdi. Bu bedeli patronlar ödemeyecek, bu açık! Ancak seçim sonuçları, emekçi halkın da bu bedeli tek başına ödemeyi reddettiğini, bunun politik sonuçları olacağını gösterdi. Şimdi Türkiye İttifakı mesajı ile Erdoğan bu bedeli kendisinin de tek başına ödemeyi göze alamayacağını ortaya koyuyor.

Özetle, bu ittifakın ortak paydası, ekonomik sömürü ve antidemokratik uygulamalar üzerinde yükselen Tek Adam rejiminin bekası.

Hem seçim sürecinde hem seçim sonrasında Tek Adam rejimiyle uyum içinde çalışacağını ifade eden CHP için bu davet, beklenen uzlaşı için bir adım oldu. İktidar ortağı Devlet Bahçeli ise şimdilik MHP’nin bu çağrıdan hoşnut olmadığını ifade ediyor. Sonuçta, genişleyen bir ittifak MHP’nin seçim ve meclis aritmetiğindeki önemini de tartışmalı hale getirecek. Bu çağrının nasıl karşılık bulacağını, kartların yeniden dağıtılıp dağıtılmayacağını göreceğiz.

Ancak acil olarak sorulması gereken; böyle bir ittifak karşısında ortak paydası insanca, güvenceli, adil bir yaşam olan işçi ve emekçilerin tutumunun ne olması gerektiği?

Biz ne yapmalıyız?

Açık ki, ihtiyacımız olan böylesi saikler üzerinde bir araya gelen bir Türkiye ittifakı değil, bir işçi-emekçi ittifakıdır.

“Ekonomik krizin bedelini ödemeyeceğiz” diyen; ekonomide merkezi ve demokratik planlamayı ve işçi denetimi ve yönetimini talep eden; işçi ve emekçilerin en geniş birliğini savunan; sömürüye karşı emekten yana bir geleceği savunan bir ittifak!

Böyle bir ittifak nasıl kurulabilir? Öncelikle işyerlerinden ve sendikalardan başlayan bir birlik ve dayanışma ağını kurabilmeliyiz. Unutmamak gerekir ki, ekonomik krizin ağır sonuçları daha şiddetli olarak yaşanmaya başladığında, enflasyon dörtnala koşup alım gücü iyice düşünce, işten çıkarmalar çoğalıp işsizlik yaygınlaştıkça, zorunlu ve dolaylı vergiler arttıkça, kısacası yoksulluk derinleştikçe, bu gelişmelere karşı mücadele etmemenin gerekçeleri kaybolacak, direnmek şart hale gelecektir.

İşte o noktada sendika bürokratları ya gönülsüz olarak da olsa tabanın baskısıyla kımıldamaya başlayacaklar ya da işçinin nefretiyle koltukları sallantıya girecektir. Onlar mücadelenin önünde set oluşturdukça, onları sendikaların tepesinden def etme zorunluluğu aşikâr hale gelecektir. Buna mutlaka hazırlanmalıyız.

Buna, tüm sendikaları mücadele talepleri etrafında birleştirme çabamız eşlik etmelidir. Sendika bürokratları bundan kaçındıkça, biz işyerlerinde komiteler kurarak bu birlik ve dayanışma ağını örmeye girişmeliyiz.

Ve tabii kendini emekten yana gören bütün partiler ve oluşumlar, böylesine bir işçi-emekçi ittifakının gerçekleşebilmesi için ortak çalışmanın zeminini yaratmalıdır. Bundan kaçınan herkes ve her çevre, bilinsin ki tarihe işçi-emekçi düşmanı olarak geçecektir.

Görülmeyeni görmek!

0

Denizin hemen birkaç metre altı, beyaz kumun, Güneş’in mavi ışınlarıyla buluştuğu bir yeri hayal edin… Maalesef o çok beklediğimiz yaz tatili öncesinde size ölmeden önce yüzülecek 10 yeri anlatmayacağım. Palyaço balıklarına, hemen kumların üzerindeki hindistan cevizini korunaklı bir yere taşıyıp, eşi için korunaklı yumurtlama yeri yapmak isteyen müstakbel baba adayına konuk oluyoruz. Fakat bunu tek başına gerçekleştiremiyor, çünkü hindistan cevizi büyük ve ağır. Bunu gören diğer palyaço balıkları, bu baba adayına yardım ediyor, hem de doğrudan hiçbir çıkar beklemeden. Bunun elbette evrimsel bir açıklaması var ve daha sonraki yazılarda buna değineceğim.

Gelelim, asıl gündemimize: karadeliğin görüntülenmesi! Biz insanlar için son zamanlarda bilimsel olarak başardığımız en yüksek ortak çalışmanın sonucu. Bu neden bu kadar önemli? Yaklaşık 55 milyon ışık yılı uzaklıkta, evrenin belki de en görkemli olayını, 20 yıllık çalışmanın sonunda resmedebildik. Bu uzayı keşfimiz için küçük, biz insanlık için önemli bir adım. Bu keşfin iki önemli noktası var. İlki, Einstein’ın yaklaşık 100 yıl önce formüle ettiği genel görelilik kuramının doğrulanması. Diğeri de, bunu gerçekleştiren ekip. Farklı kıtalara yayılmış 8 radyo teleskobunu, yaklaşık 200 bilim insanı evrenin karanlığını görmek için ortaklaşa kullandılar. Eğer hayalini kurduğumuz o rekabet* olsa, uzaya çoktan yayılmış, diğer galaksilere nasıl ulaşabileceğimizi konuşuyor olacaktık.

Denizin dibinden evrenin en karanlık noktasına, yaşam bize birlikte başarabileceğimizi gösteriyor. Buna sırt çevirmek yerine, geleceği şimdiden görebiliriz ve bunun ilk adımı elimizdeki zincirleri kırmakla başlayabilir: Yaşasın 1 Mayıs!

Venezuela’daki askeri darbe girişimini lanetliyoruz!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)’nin Venezuela’daki darbe girişimine ilişkin bildirisi.

Venezuela’da kendini devlet başkanı ilan etmiş olan Guaido ve Ulusal Meclis’teki patron partileri tarafından hazırlanan ve Donald Trump ve ABD tarafından desteklenen bir askeri darbe girişimi yürürlüğe konmuştur.


Bir asker grubu da ev hapsinde tutulmakta olan Leopoldo Lopez’i serbest bırakmış ve Caracas’taki Carlota hava üssünü ele geçirmiştir. Buradan halkı sokağa çağırmakta ve diğer askeri yetkilileri Maduro’ya karşı çıkmaya yüreklendirmektedirler.


Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, halkı sefalete sürükleyen ve baskıcı Maduro hükümetine karşı halkın tepkisinden yararlanarak, emperyalizm yanlısı bir hükümet kurmayı hedefleyen bu darbe girişimini şiddetle lanetliyoruz. Böylelikle, iktidarın ülkedeki eski oligarşiye geri geçmesi hedeflenmektedir. Bu girişim, derin sosyal sorunlar yaşamakta olan işçi ve emekçi halk kesimlerinin hiçbir sorununu çözemez.


Bizim Guaido’nun bu darbe girişimine kesinlikle karşı olmamız, Nicolas Maduro hükümetinin politikalarına destek verdiğimiz anlamına gelmemektedir. PSL uzun bir süreden beri bu hükümetin halkı açlığa mahkum eden ve baskıcı politikalarını eleştiregelmektedir, ancak Maduro’yu iktidardan indirenin Trump tarafından desteklenen bir askeri darbe değil, halkın kitlesel ve bağımsız seferberliği olması gerektiğine inanıyoruz.


Köklü bir dönüşümden yanayız, ama bunun ülkenin tüm sokaklarında seferber olacak işçi ve halk kitleleri tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir.


Biz, ücretlerin insanca yaşam düzeyine çıkartılacağı, petrolün yüzde 100 kamuya ait olacağı, çokuluslu ve karma şirketlerin bulunmayacağı ve dış borcun ödenmeyeceği bir acil ekonomik planı yürürlüğe koyacak bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele ediyoruz. Bu nedenle de bir askeri darbeye karşıyız.


Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak kitleleri ABD yanlısı askeri darbe girişimini lanetlemeye ve ülkemize yönelik bu yeni emperyalist girişime herhangi bir destek vermemeye çağırıyoruz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal Venezuela Seksiyonu
30/4/19

Sorun varsa, çözüm de var elbet!

0

İnsan neresi ağrırsa canını orada hissedermiş! Çok doğal ve anlaşılır bir durum değil mi? Başımız ağrıdığında başımızın ağrısını dindirecek çözümler ararız. Eğer doktora gidersek ağrımıza uygun ilaç ve çözüm bekleriz. Verilen ilaç ağrımızı dindirirse “çok iyi doktor, derdimize derman oldu” deriz. Kısacası; insan için en önemli ve öncelikli sorun hemen önünde durandır. Ve en acil ihtiyaç o sorunun çözüme kavuşturulmasıdır.

Peki, bugün işçiler, emekçiler, çiftçiler, küçük esnaf, işsizler, gençler, emekliler acaba canlarını nerede hissediyorlar? Hayatlarında en önemli ve öncelikli sorun olarak neyi görüyorlar? En acil çözüm beklentileri hangi konularda?

Yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında toplumun büyük çoğunluğu uzun bir süredir ekonomik sıkıntıları en acil sorun olarak gördüğünü zaten ifade ediyor. En acil çözüm beklentileri ekonomik tedbirler alanında öne çıkıyor.

Nitekim işsizlik, yoksulluk, enflasyon, pahalılık rakamları da bu acil sorun ve beklentilerin nedenlerini ortaya koyuyor. İşsizlik korkunç bir düzeye çıktı. Her üç gençten biri işsiz! Çarşı-pazar enflasyonu alım gücünü yarı yarıya düşürdü. İster işsiz, ister çalışıyor olsun milyonlarca hane yoksulluk ve yokluk içinde yaşıyor.

Kuşkusuz milyonlarca insan bu sorunları görüyor, yaşıyor ve çözüm bekliyor. Çare olması gereken iktidar ise adeta dalga geçer gibi işçinin kıdem tazminatını fona devretmekten, vergiyi daha da tabana yaymaktan, olmadığını iddia ettiği ekonomik krizde artık en kötünün geride kaldığından bahsediyor. Yani yönetemiyor, sorunları çözemiyor, üstelik kaynakları bir avuç patrona sermaye yapmaya devam edeceğini söylüyor! Orada dur!

Sorun varsa, çözüm de var elbet! İşsizlik hayati bir noktada mı? İşten atmalar yasaklanacak! Dört vardiya, altı saat çalışma düzenine geçilecek! Yoksulluk mu var? Ücretler insani yaşam koşullarına uygun hale getirilecek ve enflasyon oranında düzenli ayarlanacak. Herkes için iş ve insanca yaşam koşulları oluşturulacak!

Bütün bunlar imkânsız mı? Değil! Çok daha fazlası mümkün ve gerekli! Yeter ki, “beka” vs. diyerek hedef şaşırtanları, şuncu-buncu diyerek emekçi halkı bölenleri, abdestli-abdestsiz kapitalist sömürü düzenini topluma dayatanları sırtımızdan atalım! 1 Mayıs’ın anlamı işte tam da bu: Birlik, Mücadele ve Dayanışma!

Asgari yaşama hayır!

0

2001 krizinden sonra 3Y (yasak, yolsuzluk ve yoksulluk) formülüyle, tüm bunlara karşı olduğunu söyleyerek tek başına iktidara gelen Erdoğan hükümeti, yasakları işine gelmeyen her konuda yoğunlaştırdı; yolsuzluğu eski dönemlerden daha yoğun olarak yaptı ki bu Sayıştay raporlarında bile tespit edildi! Yoksulluk ise AKP döneminde giderek arttı ve kendine muhtaç kitlelere yaptığı sosyal yardımlarla yoksullar üzerindeki etkisini artırarak oy topladı. Yani zaman geçtikçe bu formülü aslında hiç uygulamadığı hatta kendine göre yorumladığı görüldü.

Ama son zamanlarda ABD ile önce Papaz Brunson ardından S-400 tartışmasıyla büyüyen gerilim ve politik ve ekonomik alandaki belirsizlikler nedeniyle kaçan yabancı sermaye ve başarısız ekonomi programlarıyla oldukça artan dolar kuru Erdoğan için işleri epey zorlaştırdı. Bunun yanı sıra tarımda gerekli olan ilaçlama, gübreleme vb. ihtiyaçların yurtdışından gelmesiyle artan maliyet, üreticiden çok aracının kazanmasıyla köylünün üretimden vazgeçmesi; verimli arazilere yapı inşası izni verilmesi gibi olaylarla siyasi iktidar, özellikle gıda sektöründe çıkardığı yangını, yaptığı sosyal yardımlarla bile söndüremedi.

TÜİK verilerine göre işsizlik son 10 yıldaki en yüksek oran olan yüzde 14,7’ye ulaştı. Genç nüfusta işsizlik ise 26,7 oldu ve istihdam oranı ise sadece %44,5’te kaldı. Bu oranlar insanların daha da fakirleştiğini gösteriyor. OECD raporuna göre, Türkiye OECD ülkeleri arasında gelir dağılımında son sıralarda yer almaktadır. Bu da zenginlerle fakirler arasında uçurumun giderek daha fazla açıldığını, orta sınıfın da eridiğini göstermektedir.

Hal böyleyken yüzde 26’lık zamla ancak 2020 TL olan asgari ücretin (açlık sınırının Türk-İş raporlarında 2.014 TL, Diyanet İşleri’ne göre ise 2760 TL olarak açıkladığı bir ortamda) ne kadar düşük olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Özellikle gıda, sağlık, ulaşım, eğitim ve barınma masraflarının çoğalmasıyla yoksullaşan hane halkının elinde kalan para, geçen yıllara göre oldukça azaldı.

Bu bağlamda;

Vergiler yoksul emekçilerden değil zenginlerden toplanmalıdır. Toplanan vergiler kesinlikle tabana yayılmalı; bankalara ve burjuvazinin şirketlerine değil, halkın ihtiyaçlarına aktarılmalıdır. Asgari ücret her üç ayda bir enflasyon oranında artırılmalıdır. Dış borçları biz almadık, bizim çıkarlarımıza uygun kullanılmadı; biz bunu ödemek zorunda değiliz. O yüzden dış borç ödemeleri derhal durdurulmalı; bu ödemeler ücretsiz kreş, okul, sağlık, ulaşım vb. haklar için kullanılmalıdır. Üretim araçları kamulaştırılarak aracı kurumlar devreden çıkartılmalı; tarımda acil bir ekonomik planlama yapılarak halkın ucuz ve kaliteli gıdaya ulaşması kolaylaştırılmalıdır. Yani biz asgari geçimli hayat değil, azami geçimli hayat istiyoruz.

Şimdi sıra, emekçilerden yana bir alternatif yaratmakta!

0


31 Mart yerel seçimleri sonucunda AKP 25 yıldır kesintisiz olarak yönettiği İstanbul ve Ankara illerini kaybederek tarihsel bir yenilgi aldı. Ekonomik kriz, artan işsizlik, antidemokratik uygulamalar ve iktidarın rant politikalarının yarattığı hoşnutsuzluk kitlelerin rejimi yerel seçimler aracılığıyla cezalandırmasına yol açtı.

Bu sonuç, rejimin kurumsallaşması önünde büyük bir engelin bulunduğuna açıkça işaret ediyor. Zira rejim ancak ittifaklarla ayakta durmakta, ekonomik olarak darboğazda ve baskıcı politikaları kitlelerce sorgulanmakta. Aralık ayında yüzde 13,5 seviyesinde olan işsizlik rakamları Ocak ayında son 30 yılın en yüksek oranına ulaşarak yüzde 14,7 oldu. Bu rakam 2009 krizindekiyle hemen hemen aynı düzeyde. Öte yandan Şubat ayı sanayi üretimi rakamları bir önceki yılın aynı ayına göre %5,1 azaldı! Bu ne anlama geliyor? Kriz derinleşmeye devam ediyor. İstihdam azalıyor, işsizlik ve yoksulluk korkunç bir hal alıyor.

Hükümetin krize karşı patronlara yönelik ortaya koyduğu çözüm YEP (Yeni Ekonomik Program) yoksullaşan işçi ve emekçilere saldırı planı niteliğinde. Patronların bile tatmin olmadığı bu programda kıdem tazminatının kaldırılması, zorunlu BES uygulamasının hayata geçirilmesi, borç senetlerinin kamu bankalarına yıkılması vb. var. Aynı pakette açıklanan Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu da iktidarı boyunca ranta boğulmuş olan enerji ve inşaat şirketlerinin borçlarını kimin ödeyeceğini ortaya koyuyor. Zira doğayı talan eden HES’lerin ve elektrik özelleştirmelerinin sonucu kamu bankalarından çekilen krediler bugün ödenemiyor. Bu program ile Şubat 2019 sonu itibarıyla bir yıl içinde ödenmesi gereken 177,1 milyar dolarlık dış borç stokunun eritilmesi ve borçların işçi ve emekçilere ödetilmesi amaçlanıyor: dış borçların yaklaşık yüzde 80’i ise özel sektöre ait.

AKP tarihsel bir seçim yenilgisi almış olsa da sistemin işçi düşmanı tutumu yerinde durmaya devam ediyor. Soma’da 301 işçiyi öldüren patron Can Gürkan hem de maden ocağı işletme yetkisini geri alarak tahliye edildi. AKP hükümetlerinin iktidarda olduğu son 17 yılda, en az 22 bin işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu cinayetlerin hiçbirinin hesabı sorulabilmiş değil. Üstelik Tek Adam rejimi KHK ile işinden ettiği, güvencesiz ve güvenliksiz işlerde çalışmaya sürüklediği ve seçme, seçilme gibi en temel demokratik haklarını ellerinden aldmaya çalıştığı vatandaşlarını ise açlık ve sefaletle cezalandırıyor.

Emekçi kitleler işte bu politikalar karşısında ve emekten yana örgütlü bir alternatif eksikliği sonucunda Millet İttifakı’nı seçimlerde bir alternatif olarak gördü. Sonuç olarak HDP’nin desteği ile de bu ittifak önemli bir başarı kazandı. Ancak bu ittifak yeni rejime ve onun saldırı politikalarına karşı işçi ve emekçilerden yana ortak bir program ve bir muhalefet kurgusundan yoksun. Yoksulluğa, krize, işsizliğe, dış borçlara ilişkin emekçilerden yana kalıcı bir çözüm vaat etmiyor.

Bu nedenle emekçilerin somut kazanımlar elde edebilmeleri ve kazanılmış haklarının gaspını engelleyebilmeleri için emekten yana bir alternatif yaratılması gerekli. Bilhassa sol ve sosyalist kesimlerin de kritik, konjonktürel oy gerekçeleri ile seçimlerde bağımsız sınıf politikalarını ortaya koymaması önemli bir eksiklik ve alternatifsizliği gösteriyor. Bu yüzden, işçinin emekçinin kıdem tazminatının ve emeklilik hakkının patronlara peşkeş çekilmesine karşı, sanayide ve tarımda emek eksenli merkezi ekonomik planlamanın hayata geçirilmesini, işten çıkarmaların yasaklanmasını ve dış borç ödemelerinin durdurulmasını merkezine alan bir birlikteliğe ihtiyaç var.

Önümüzdeki mücadele süreci bu açıdan büyük önem taşıyor. Sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin ortak tavrı ile 1 Mayıs mücadele günü, yeni bir işçi-emekçi seçeneğinin yaratılması için bir başlangıç olabilir. İşçi ve emekçileri krizin tahribatından ve rejimin baskıcı politikalarından koruyabilecek olan ancak hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı mücadeleyi merkezine alarak işyerlerinde ve mahallelerde mücadeleyi yaygınlaştırmak olacaktır.

Cezayir ve Sudan: Diktatörlerden sonra?

0

Cezayir ve Sudan’da başlayan devrimci seferberlikler, mücadelenin ilk zaferleri olarak, diktatörleri devirmeyi başardı. Seferberliklerin gücü sayesinde Sudan’da 30 yıldır iktidarda olan El Beşir ordu yönetimi tarafından tutuklanıp hapse gönderilirken, Cezayir’de 20 yıldır ülkeyi yöneten Buteflika devlet başkanlığından istifa ettiğini ve seçimlerde yeniden aday olmayacağını duyurdu. Sudan’da 19 Aralık’ta ekmek zamlarına karşı başlayan protestolar bir devrimci ayaklanmaya dönüşmüştü. Cezayir’de ise, yaklaşık 5 yıldır komada olan 82 yaşındaki Buteflika’nın devlet başkanlığı seçimlerine yeniden aday olacağını açıklamasının ardından 22 Şubat’ta başlayan eylemler, ülkede politik devrimin fitilini ateşledi.

Her iki ülkede de kitlelerin devrimci seferberlikleri egemen sınıfları büyük bir korkuya sürüklemiş durumda. Ordu yönetimleri ve burjuva kesimler, diktatörlükleri kurtarabilmek için diktatörleri feda etmeye zorlandılar. Sudan’da Askeri Geçiş Konseyi, Beşir’i tutukladıktan sonra ordunun yönetime el koyduğunu açıkladı ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Cezayir’de ise, ordunun çekilme çağrısıyla Buteflika’nın istifa etmesinin ardından, devrik başkana yakın bir isim olan Meclis Başkanı Abdülkadir Bensalah geçici devlet başkanı ilan edildi. Ne var ki, bu adımlar kitlelerin sokakları terk etmesi için yeterli olmadı. Sudan’da ordunun sokağa çıkma yasağını dinlemeyen kitleler, “devrimin ordu tarafından çalınmasını istemiyoruz” diyerek Askeri Konsey’in iktidardan çekilmesi ve yönetimi sivil bir hükümete bırakması için seferberliklerini sürdürüyor. Cezayir’de de “yalnızca Buteflika’nın değil yozlaşmış sistemin tümüyle gitmesini istiyoruz” şiarıyla kitleler sokakları doldurmaya devam ediyor.

Cezayir ve Sudan’daki seferberlikler, 2011’de bütün bölgeyi alt üst eden devrimci isyanlarla büyük benzerlikler gösteriyor ve aslında onların devamı niteliğinde. Tıpkı 2011’de yozlaşmış, baskıcı, işçi düşmanı diktatörlüklere karşı kendiliğinden gelişen kitle eylemlerinin politik devrimlere yol açması gibi Cezayir ve Sudan’da kitleler, bir politik önderlik olmaksızın, ekonomik ve demokratik talepleri için sokaklara döküldüler. 2011’deki halk isyanları kitlesel katliamlardan iç savaş yöntemlerine, askeri darbelerden dış müdahalelere dek çeşitli yöntemlerin kullanılmasıyla bastırılmış ve devrimci dalga bir süreliğine geri çekilmişti. Bu dönemde Cezayir ve Sudan, devrimci dalgadan görece az etkilenen ülkeler arasındaydı ve El Beşir ile Buteflika bu dönemde iktidarlarını korumayı başarabilmişti.

Şimdiyse kitleler 2011 devrimci dalgasının deneyimleriyle sahneye çıkıyor. Bu dönemde kimi ülkelerde ordu, “rejimin bekçisi” olarak hareket edebilmiş ve seferberliklerin bastırılmasında önemli rol oynamıştı. Diğer yandan siyasal İslamcı akımlar politik önderlik boşluğunu doldurarak kitlelere kendilerini bir alternatif olarak sunmuşlardı. Bölgede son 8 yılın deneyimleri hem generallerin hem de siyasal İslamcıların gerçek yüzlerini fazlasıyla ortaya koydu ve ne Cezayir’de ne de Sudan’da bu iki kesime karşı kitlelerin bir güveni söz konusu. Her iki ülkede de ordunun müdahaleleri kitleleri evlerine döndürmek için yeterli olmuyor. Siyasal İslamcılar ise gösterilerden kovuluyor. Gençler ve kadınlar eylemlerin başını çekiyor.

Sudan’da başta sağlık ve eğitim olmak üzere çeşitli sektörlerden sendikaların oluşturduğu Sudan Profesyoneller Birliği seferberliklerde önemli rol oynarken, Cezayir’de Buteflika’ya bağlı çürümüş sendika bürokrasisinin engelleme çabalarına rağmen, grevler ve işçi eylemleri yayılıyor. İşçilerin yozlaşmış sendika liderlerine karşı öfkesi bir taban isyanına dönüştü ve Cezayir Genel İşçi Sendikaları Birliği yönetiminin istifası için işçiler harekete geçti.

Cezayir ve Sudan’da diktatörleri deviren kitleler, talepleri için seferberliklerini sürdürüp işçi düşmanı, baskı rejimlerini tümüyle yıkabilecekler mi? Cezayir’de sosyalist ve enternasyonalist bir parti olan Halkçı Sol Hareket’in işaret ettiği gibi bu, emekçilerin ve ezilenlerin kendi özörgütlenmelerini ve siyasal seçeneklerini inşa edebilmelerine bağlı olacak.

Seçimlerde sendikaların tutumu

0

İşçi sınıfının içindeki politik eğilimler açısından daha ayrıntılı incelemeleri daha sonraya bırakalım. Ama 31 Mart yerel seçimlerinin göze batan rakamlarından hareketle bazı genel sonuçlara varabiliriz. Bunların başında, bazı önemli sanayi havzalarında, örneğin Ankara, İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bursa, Mersin, Hatay, Gaziantep gibi illerde Cumhur İttifakı’nın (AKP+MHP) önemli oy kayıplarına uğramış olması geliyor. Hatta bu illerin bazılarında büyükşehir belediye başkanlığını CHP ele geçirmiş, bazılarında ise bunu az farkla kaçırmış durumda

Bu güzel bir gelişme ama bu durum işçi sınıfının içinde, emekçilerin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarına saldıran Tek Adam rejiminden ve onun gerici ideolojisinden kopma eğiliminin bulunduğu anlamına gelir mi? Henüz tam olarak değil. Çünkü, birincisi, Millet İttifakı’ndaki (CHP+İYİ Parti) bu oy artışları daha ziyade kentlerin merkezlerinde gerçekleşti; sanayi işçileri ise çoğunlukla bu kentlerin dış kesimlerinde iskân ediyorlar. İkincisi, Millet İttifakı seçimlere Tek Adam rejimine karşı değil, “onunla bir arada yaşama” anlayışıyla girdi. Bu ittifak partilerinin rejime yönelik uzlaşmacı söylemleri bunun kanıtı oldu. Ve üçüncüsü, işçiler arasında AKP ve MHP ideolojilerinden kopuşları bazı önemli işçi örgütlerinde, örneğin başta sendikalarda yansımasını bulmalı. Şu an henüz öyle bir gelişmeye rastlamıyoruz.

Bu durum kendini sendikaların, daha doğrusu sendika bürokratlarının seçimlerde aldıkları tutumlarda açığa vuruyor. Bugün her ne kadar işçi sınıfının ancak yüzde 10’luk bir kesimini kapsıyor olsa da sendikaların tutumları genel işçi kitlesinin politik eğilimlerini belli ettiği gibi bunun üzerinde etkili de oluyor.

Örneğin, 600 bin kadar üyesiyle ülkedeki ikinci büyük sendika konfederasyonu olan Hak-İş, açıkça AKP’yi destekliyor ve iktidarın tüm işçi karşıtı girişimlerinin yanında yer alıyor. Bu sendikanın genel başkanı Mahmut Arslan, “Kandil’deki terörist başlarının yerel seçimlere nasıl müdahale ettiğini açıkça görmemiz tesadüf değil. Yerel seçimleri yerel seçimin ötesine taşıyan anlayışlara karşı biz milletin yanında saf tutmaya kararlıyız” diyerek, Cumhur İttifakı’nın kendisine oy vermeyen herkesi “terörist” kabul etme anlayışını onaylamaktan çekinmedi. Tabii bu arada Cumhurbaşkanı da seçimlerden sonra Hak-İş’ten istifa edenleri “dönekler” olarak tanımladı ve sendika yöneticilerine “hükümet olarak yanlarında olacakları” sözünü verdi.

Bir milyona yakın üyeye sahip Türk-İş yönetimi ise daha “mutedil”, “tarafsız” gibi görünmeye çalıştı. Konfederasyon Başkanı Ergün Atalay, seçimlerden toplum olarak yorulduklarını ileri sürdü ve “İnşallah bu son olur. Önümüzde dört senenin üzerinde bir zaman var. Ben özellikle yarın sabahtan itibaren, bütün siyasilerin, seçilenlerle ilgili hepsini kucaklamalarını, ‘hayırlı olsun’ demelerini bekliyorum” diyerek bir anlamda Tek Adam rejimi içinde “istikrarı” savundu. Tabii onun bu tavrı, bir yandan hükümetin kriz bahanesiyle emekçilere saldırma programı karşısında patronlarla uzlaşma anlayışının bir nişanesi oldu. Ama öbür yandan da Türk Metal gibi açıktan gerici ve faşizan sendika bürokratlarının Cumhur İttifakı için yaptıkları çalışmaları perdeleme amacını taşıyordu.

160 bin kadar üyeyle üçüncü sırada gelen DİSK yönetimi ise başından itibaren Cumhur İttifakı ve Tek Parti rejimi karşısında yer aldı. İşçi ve emekçi yığınların ücret, işsizlik, enflasyon, sosyal haklar ve sendikalaşma konularında yaşadıkları sorunlara ilişkin talepleri dile getirdi. Ne var ki, bu tutum, rejimle “barışmayı” savunan CHP ve İYİ Parti’yi dolaylı olarak destekleme mesajının ötesine geçemedi. Oysa önemli olan, işçi ve emekçi yığınların patron partilerinden bağımsız bir politik alternatifini geliştirebilmekti. DİSK bu görevden ısrarla uzakta durdu. DİSK’in başını çektiği platformlarda Gazete Nisan olarak ısrarla bu talepte bulunmamıza karşın sendika yöneticilerince bu önerimiz reddedildi.

Şimdi önümüzde Tek Adam ve Tek Parti rejimince planlanan bir saldırı süreci bulunuyor. Ve önümüzdeki görev, bu saldırıya karşı işçi ve emekçi yığınların direniş ve karşı mücadele birliğini sağlamak ve yeni politik alternatifinin geliştirilmesi yolundaki çalışmalarımızı yoğunlaştırmaktır. Bu çalışmanın en önemli ayaklarından birisi de sınıfın önünde engel oluşturan sendika bürokratlarına karşı mücadeleci bir işçi hareketi oluşturabilmektir.

Kılıçdaroğlu’na yumruğu atan kim?

0


Kılıçdaroğlu’na yumruğu atanın adı sanı belli. Gazetelerde yayımlandı. Başka gözaltına alınanlar da var. Ama bu kopuk şahsiyetlerin kim olduklarından, hatta onların arkasında hangi örgütlü güçlerin -ki bu gayet açık kamuoyu açısından- bulunduğunu bilmekten daha önemli bir nokta var: bu saldırganların sınıf karakteri.

Bu tipler taşralı alt orta sınıflardan gelen, dinci ve milliyetçi gerici ideolojilerin etkisindeki kişiler. Kendi küçük bireysel çıkarları için iktidardakilere yapışan, maddi kazanç için her türlü yolsuzluğu yapmaya hazır, kendi sosyal aşağılık duygularının üstesinden şiddet yoluyla gelmeye çalışan ve böylece sınıfsal merdivende bir üst basamağa çıkmayı arzulayan kişiler.

Gericilik ve faşizm işte bu hırs ve vahşilik içinde kıvranan küçük burjuva ve lümpen kesimleri seferber etmeye çalışır. Patronlara kölece hizmet etmeye hazır insanlardan oluşur faşizmin kitle tabanı. Onları demokratların, sosyalistlerin, azınlıkların ve işçi-emekçi hareketinin üzerine sürer. Her türlü sosyal ve politik muhalefeti onların aracılığıyla ezmeye, parçalamaya gayret eder.

Patronlar sınıfının bir bütün halde bu serseriler yığınını henüz kullanma amacında olmadığını verilen demeçlerden görebiliyoruz. Ama Kılıçdaroğlu’na saldırı, böyle bir kitlenin var olduğunu ve şimdilik yedekte tutulduğuna işaret ediyor.

Ne var ki, özellikle İçişleri bakanının demeçleri ve tutumu, rejimin içinde bu faşizan silahı kullanma eğiliminde olan bir kesimin bulunduğuna da tanıklık ediyor. Rejimin çekirdeğini oluşturan oligarşi en ufak bir mevzi bile kaybetmeye dayanamıyor.

Serseriler yığınının kitleleri örgütsüz bir protestoya kışkırtmalarına elbette izin vermemeliyiz. Ama aynı zamanda son derece dikkatli bir biçimde sendikalarımızı, partilerimizi ve her türlü işçi-emekçi örgütünü korumaya hazırlı olmamız gerektiğini de unutmamalıyız.

Bu arada her ne kadar farklı kamplarda olsak da milyonlarca emekçinin oyunu toplamış bir partinin lideri olan Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun demeden geçmeyelim. Umarız bu olay “Türkiye İttifakı”nın ne anlama geldiği yolunda ona bir uyarı olur.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 1 Mayıs etkinliği gerçekleşti

0

Yerel seçim sonuçlarını analiz etmek, ülkenin politik durumunu anlamak ve bu doğrultuda 1 Mayıs sürecine giderken hangi talepleri öne çıkarmamız gerektiğini tartışmak için İşçi Demokrasisi Partisi olarak bir etkinlik gerçekleştirdik.

Etkinliğimiz bir sunumla başladı. Sunumda seçim sürecinde destek verdiğimiz adayların hangi talepler ve kampanyalarla seçim çalışmalarını sürdürdüğünü, bu çalışmalara (özellikle Manisa Şehzadeler’de ve Avcılar’da) neden katıldığımızı ve öne çıkardığımız slogan ve taleplerin neler olduğu açıklandı. Ardından yerel seçim sürecinde AKP’nin büyükşehirleri (başta İstanbul ve Ankara) kaybetmesinin iktidarda ve rejimde değişiklik yaratıp yaratmayacağı konusuna değindikten sonra bu süreçte işçi sınıfının hâlâ örgütsüz olduğu, örgütlü olanların da sendikal bürokrasi altında etkisizleştirilmeye çalışıldığı vurgulandı. Ekonomik durumun daha da kötüleştiği ve ülkenin bir yılda ödemesi gereken dış borcun 176 milyar dolara dayandığı belirtildi. Döviz kuru, işsizlik, enflasyon ve faiz oranlarının kabul edilebilir düzeylerin çok üstünde olduğu hatırlatıldı. İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanan rejimin, ekonomik saldırı paketlerini hayata geçirmeye çalıştığı bir ortamda 1 Mayıs’a giderken, kıdem tazminatı ve emeklilik haklarımızın gasp edilmesine karşı haklarımızı kararlı bir şekilde savunmamız ve taleplerimizi net bir şekilde belirtmemiz gerektiğinin altı çizildi. Bu kapsamda 1 Mayıs ve sonrasındaki süreçte de ekonomik ve demokratik taleplerimizin öne çıkması gerektiği belirtildi. Çünkü mevcut rejimin en ufak bir sorunun çözemediği ve çözemeyeceği ortadadır.

Ardından tartışma bölümüne geçildi. Alınan sözlerde işçi sınıfının ve emekçi halkın sorunlarının çözülebilmesi için vurgulanan talepler şunlardı: Ücretler enflasyon düzeyinde artırılsın, dış borç ödemeleri durdurulsun, işten çıkarmalar yasaklansın, vergi yükü patronlara… Bu taleplerin acil ihtiyaçlarımıza denk düşse de üretim ilişkilerinde yeni bir organizasyon süreci gerektirdiğinden ve egemen sınıfın çıkarlarına ket vuracağından kapitalizm altında gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, merkezi ve planlı bir ekonomik yapının hayata geçirilmesi gerektiği de vurgulandı. Geçiş talepleri olarak belirttiğimiz bu talepleri, kitlelerin en ufak bir sorununun bile mevcut rejim ve ekonomik sistem altında çözülemeyeceğini göstermek için ifade ediyoruz.

Kıdem tazminatı ve emeklilik gibi özlük haklarımıza açıktan bir saldırı yapıldığı ve rejimin en ufak bir sorunu dahi çözemediği bu dönemde, 1 Mayıs’a işçi sınıfının en temel talepleri ve sloganları ile örgütlü, birleşik ve kitlesel bir şekilde katılmanın elzem olduğunu düşünüyoruz.

Reform paketi çöpe! Çözüm: Kamulaştırma, planlama ve işçi denetimi! 1 Mayıs’ta alanlara!

Yerel seçimler: Kadınlar burada, partiler nerede?

0


31 Mart yerel seçimlerinden sonra kadınların yerel yönetimlerde temsiliyet düzeylerine baktığımızda çok açık bir politik tercihle karşılaşıyoruz: Partiler kadınları aday olarak göstermekten imtina ediyor ve kadınlar, çoğunlukla seçilme şanslarının az olduğu ilçelerde aday olabiliyorlar. Rakamlarla konuşacak olursak, Türkiye genelinde partilerin gösterdiği toplam 8263 belediye başkan adayının sadece 652’si, yani yüzde 7,89’u kadındı. AKP 77 ilde sadece 25 kadını (yüzde 2) aday gösterdi. CHP’nin 57 ilde açıkladığı 904 belediye başkan adayının 44 tanesi, yani yüzde 4,8’i kadındı. Seçim sonuçlarına baktığımızda ise, Türkiye toplamında 81 ilde sadece 5 şehrin belediye başkanı kadınlar olabildi.

Bu elbette açık bir politik tercih. Temiz içme suyundan yeşil alanlara, yaşlı ve çocukların bakımından çöplerin toplanmasına kadar birçok belediye hizmetinin kadınların yaşam alanları ile daha fazla kesişmesine rağmen, kadınlara bu alanlarda söz ve yetki verilmek istenmemektedir. Zira söz konusu yerel yönetimler olunca; rant imkânları, adam kayırmacılığı ve bilumum kirli ilişkilerle “sağlam kişilere” emanet edilmektedir. Oysa yerel yönetimlerin kadınların hayatını kolaylaştıracak, toplumsal eşitsizlikten kaynaklanan dezavantajlı konumlarını iyileştirebilecek birçok yetkisi vardır. Örneğin yasalara göre belediyelerin açması gereken nitelikli ve güvenli sığınma evleri belediyelerin icraat gündemine bile alınmamaktadır. Bununla birlikte, her mahalleye ücretsiz ve nitelikli kreşler açmak, kadınların toplumsal hayatta güçlenmelerini sağlayacaktır. Yine yaşlı bakımını sağlamak, kolaylaştırmak kamusal bir hizmettir ve belediyeler buna kaynak ayırmamaktadır. Oysa kaynak vardır ve görünen o ki; milyonlarca lira çarçur edilmektedir! Bu kaynakların emekçilerin ve kadınların yararına kullanılması da politik bir tercihtir.

Bu koşullara rağmen 31 Mart seçimlerinde pek çok feminist, sol/sosyalist kadın, birilerinin kendilerini aday göstermesini beklemeden yönetmeye talip oldular; ilçelerde ve özellikle muhtarlıklarda adaylıklarını açıkladılar. Örneğin, Kadıköy’de sadece dokuz mahallede erkekler muhtar seçilirken 12 mahalleyi kadın muhtarlar kazandı. Bayburt’ta, Batman’da, Antalya Kumluca’da, Bursa İnegöl’de ve daha birçok mahallede ilk kez kadın muhtarların seçildiğini gördük. Manisa’da kadın muhtar adaylar Kadın Meclisleri üzerinden birlikte seçim faaliyeti yürüttüler. Mahalle düzeyinde kadının adının artık daha güçlü çıktığını söyleyebiliriz.

Şüphesiz biz kadınların seçim süreçlerine dahil olması otomatik olarak kadınların lehine bir siyaset üretmiyor: Ancak eşitsizlik, sömürü ve baskı koşullarını gündemine alan, kaynaklarını patronlara değil emekçilere ve kadınlara açan bir politik program kadınları gerçek anlamda güçlendirebilir. Bu nedenle kadınlar yerel seçimlerde, sokakta, okulda, toplumsal hayatta her gün yaptıkları gibi eşit bir biçimde var olabilmenin, adil bir hayatı birlikte örgütleyebilecek alanı açmanın mücadelesini verdiler. Ve “doğaları gereği” değil ancak bilinçli, örgütlü bir güçle ve politik bir tercihle harekete geçtiler. Çünkü onları eşitsiz ve baskıcı bir hayata mahkûm eden erkek egemen siyasetin ve mevcut rejimin değişmesi için daha fazla sebepleri var.

Birlik, dayanışma ve mücadele için 1 Mayıs’ta alanlardayız!

0

1 Mayıs 2019’a iktidarın önce reddettiği, sonra gizlemeye çalıştığı ama kendi sorumluluğunu asla kabul etmediği ekonomik krizin yakıcı etkisi altında giriyoruz.

Bunun bizler için anlamı: Hayat pahalılığı, işsizlik, güvencesizlik, ücretsiz izinler, kapanan veya iflas eden işyerleri… Yani ekmeğimizin gün be gün küçülmesi…

Buna karşın, iktidar ise sermaye sınıfı ile işbirliği içinde bu krizi fırsata çevirme telaşında.

Seçimlerin hemen ardından, patronların örgütü TÜSİAD’ın açık desteği ile “Ekonomide Reform” olarak sunulan son paket, bu fırsatçılığı açıkça ortaya koyuyor.

İşçi ve emekçilerin hiçbir talebinin dikkate alınmadığı, tersine kıdem tazminatı, emeklilik gibi haklarının sermayeye kaynak sağlama hırsıyla gasp edildiği; emekçiler üzerindeki vergi yükünün artırıldığı; yoksulları daha yoksul, zenginleri daha zengin etme anlayışıyla tasarlanmış işçi düşmanı bir ekonomi planı ile karşı karşıyayız.

Emekçileri yalnızca bir oy potansiyeli olarak gören iktidar, belli ki önümüzdeki 4 yıl bizlere pek ihtiyacı olmayacağını düşünmüş.

Oysa 31 Mart seçimlerinde, ekonomik krizin bedelini bizlere ödetmeye çalışan; taleplerimizi, bu talepleri ifade etme hakkımızı, sendikalaşma mücadelemizi, antidemokratik uygulamalarla baskılamaya çalışan iktidara karşı önemli bir tepki ortaya çıktı.

Şimdi bu tepkiyi, birleşik ve örgütlü bir mücadeleye dönüştürme, bir işçi-emekçi seçeneği örme zamanı! İşyerimizde, mahallemizde, sınıf örgütlerimizde ortak taleplerimiz etrafında bir arada durmanın olanaklarını ve araçlarını yaratma zamanı!

Biz işçiler, ekmeği ellerinden alınanlar, ürettiklerinden mahrum kılınanlar…

Biz kadınlar, hem işte hem evde hayatı yeniden üretirken sistematik bir ayrımcılık ve şiddete maruz bırakılanlar…

Biz gençler, gelecek umudumuz işsizlik ve güvencesizlikle elimizden alınanlar…

Yani bizler, milyonlarca emekçi kadın ve erkek; işyerinde emeğine, sandıkta iradesine, sokakta özgürlüğüne el koyulmaya çalışılanlar…

Birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ta, taleplerimizi duyurmak, krizin faturasını reddetmek, kitlesel ve birleşik bir mücadeleyi mümkün kılmak için alanlardayız!

ABD’den Sudan’a, İspanya’dan Venezuela’ya hakları, gelecekleri için mücadele veren dünyadaki milyarlarca emekçi ile birlikte, “başka bir hayat mümkün” diyeceğiz!

Ekonomik krizin faturasını ödemeyeceğiz! Ekonomik yıkım paketi çöpe!

Zamlar geri alınsın! Ücretler enflasyon oranında artırılsın!

İşten çıkarmalar, ücretsiz izinler yasaklansın! İşsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya!

Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçi halkın temel ihtiyaçları için harcansın.

Özelleştirme adı altında talan edilen kuruluşlar tazminatsız işçi denetiminde kamulaştırılsın.

Ekonomik krizden çıkış için ekonomide merkezi ve demokratik planlama. Bunun için ekonomide işçi denetimi ve yönetimi!

Sudanlı kadınların hakları ne durumda?

0

Afrika’nın en büyük Müslüman ülkelerinden biri olan Sudan’da başlayan halk ayaklanması, 30 yıllık diktatör Ömer el Beşir’i tıpkı muadilleri Tunus, Cezayir ve Mısır’da olduğu gibi devirdi. Sudan’da kitle seferberliklerinin öncüsü ise kadınlar… Eylemcilerin yarısı kadınlardan oluşuyor. Öyle ki 22 yaşındaki öğrenci Alaa Salah’ın kalabalığa “Thowra!” (Devrim!) sloganı attırırken çekilen videosu sosyal medyada Sudan ayaklanmasının sembolü oldu.

Nüfusun neredeyse yarısının (20 milyon) yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülkede 19 Aralık’ta başlayan protestoları ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımlarının kaldırılması ve artan enflasyon tetiklemişti. Sudanlı kadınların en önemli sorunları arasında ise savaş, kadın sünneti, cinsel istismar ve yoksulluk geliyor. Bekâr kadınlar “zina” yaparlarsa kırk kırbaç ya da üç ay hapis cezası ile cezalandırılıyor. Başlık parası ülkede oldukça yaygın. Bununla birlikte ülkede pantolon, şort ya da vücut hatlarını belli eden etek giymeyi engellemeye yönelik kanunlar mevcut; bunları giyen kadınlar “ahlak dışı davranış” gerekçesi ile gözaltına alınabiliyor. Bu davranışın cezası ise 40 kırbaç ve/veya para cezası.

Ancak buna rağmen ülkede kadınların örgütlü mücadeleleri sonucu elde edilmiş bazı kazanımlar da mevcut. Örneğin eğitim bedava, çalışan kadınlar için iki yıl süt izni var, çalışmasalar da maaşlarını alıyorlar ve namus cinayeti yasak. Sudan yasalarında kadınlar lehine pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Yüzde 10′luk kadın kotası olan parlamentoda 35 kadın milletvekili bulunuyor. Üç kadın da bakan olarak görev yapıyor.

Ne var ki ülkede rejimin başlıca hedeflerinden biri kadın hakları savunucuları. Kadın hakları savunucuları, özellikle de kadın eylemciler, avukatlar ve gazeteciler rejimin susturmaya yönelik sistematik baskı politikalarına maruz kalıyorlar. Sudan’daki kadın hakları mücadelesinin merkezinde üç milyona yakın üyesi bulunan Sudan Kadın Birliği (SWU) yer alıyor. Kadın konusunda çalışan çok sayıda sivil toplum kuruluşunun birleşmesi ile ortaya çıkan Birlik, ihtiyaç sahiplerine para yardımı yapıyor, mikro kredi desteği sağlıyor.

Sudan Kadın Birliği ve diğer feminist gruplar, ayaklanmanın öncülüğünde aktif rol oynadılar ve Beşir rejimi ile seleflerinin kadın düşmanı ve ayrımcı uygulamalarına karşı geçmiş yıllardaki protestolarda olduğu gibi yine ön planda oldular. Sonuç olarak rejim, ayaklanmalar esnasında aralarında SWU liderlerinin de olduğu pek çok kadın örgütü öncüsünü hapse attı.

2013 yılında, Arap yarımadasında başlayan ayaklanmalardan sonra ortaya çıkan “Sudan Değişim Hareketi” sırasında gözaltına alınan 41 yaşındaki eylemci ve muhalefetteki Sudan Kongresi Partisi üyesi Dalia El Roubi, France 24’e verdiği röportajda Aralık ayında gösteriler başladığından beri binlerce insanın tutuklandığını ifade ediyor. 8 Mart’ta (Uluslararası Kadınlar Günü) bazı kadın mahkûmların serbest bırakıldığını ancak kadınların hapishaneleri doldurmaya hazır olduğunu belirterek “Hepimiz hapse girmeye hazırsak, (rejim) korkutucu olmayı keser” diyor.

Bugün Sudanlı kadınlar, Beşir rejiminin ve şu an onun yerine gelen askeri darbe yönetiminin baskıcı politikalarını, tüm zorba bölgesel ittifaklarla olan dayanışmasını ve ayrıca neoliberal yoksullaştırma politikalarını reddediyorlar. Aynı zamanda “Özgürlük, barış, adalet ve devrim halkın tercihidir” şiarıyla darbe yönetimine karşı da sokakları terk etmiyor; taleplerini yerine getirebilecek sivil bir hükümet istediklerini dile getiriyorlar.

Çocukları dahi koruyamayan devlet kimin için vardır?

0

11 yaşındaki Rabia Naz öldürüleli bir yıl oldu. Bir yıldır, bu ölümün nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir sonuca ulaşılamamasının sebebi, cinayet soruşturmasının yapılmamış olması. Somut delillere rağmen bir yıl boyunca cinayet örtbas edilmek istendi ve 11 yaşındaki bir çocuğun intihar edebileceği bile söylendi. Yargıdan sonuç alamayan aile, sesini kamuoyuna duyurmak istedi. Böylece, hepimiz Rabia Naz’a araba çarpmış olduğunu, babasının sunduğu deliller ve adli tıp raporlarıyla görmüş olduk. Ancak mahkemeler bunu görmek yerine, delilleri sunan babayı akıl hastası ilan etti.

Peki, bir ülkede, 11 yaşındaki bir çocuğun ölümünü soruşturmak neden bu kadar zordur? Çocukların ölümünü bile araştırmayacaksa, çocukları koruyamayacaksa devlet neden vardır?!

Bu olay, herhangi bir cinayet haberinden ibaret değildir. Devletin, tüm toplum için değil de belirli bir azınlık için var olduğu, en acı tecrübeyle yüzümüze bir tokat gibi çarpmıştır. Yaşadığımız ülkenin de dahil olduğu sistemde, devlet ve onun kurumları aslında belli bir kesimin çıkarlarını korumak için vardır. Bu azınlık kesim, kapitalist sistemin varlığını sağlayan patronlar ve onların işbirlikçisi olan devlet mensuplarıdır. Hepimize eşit uygulanan hukuk kuralları, bu kişilerin karşısına çıktığında birden farklılık gösterir. Kapitalist sistem, kendi varlığını sürdürmek için sistemi var eden bu azınlığa korunaklı bir düzen sunar.

Geçmiş yıllarda, Münevver Karabulut cinayetinde şahit olduğumuz olaylar da bunu bize göstermiştir. Söz konusu zengin bir aile ya da devlet mensubu olduğunda, cinayet şüphelisi olan kişi, görünmez eller tarafından saklanır. Mahkemeler, bizimle dalga geçercesine, kızının katilini aradığı için bir babayı akıl hastası ilan eder. Rabia Naz’ın ölümüyle gördük ki, artık, bu ayrıcalıktan yararlanmak için kapitalist sistemin en önde gelenlerinden dahi olmak gerekmemektedir. Eynesil gibi küçük bir ilçede yaşasa da, bu sistemin bekçilerinden olanlar, hukuktan kaçma ayrıcalığından yararlanabilmektedir. 11 yaşındaki Rabia Naz’ın katilinin aranmasına bile izin verilmemesi, yalnızca ona değil, hepimize yapılmış bir haksızlıktır. Hayatımız, kapitalist sistemin koruyucularından biri tarafından çalındığında, hiçbirimizin ailesinin hesap sormasına izin verilmemektedir. Yaşadığımız bu acı olay, artık bu sistemin karşısında bir arada durmamız gerektiğine dair en büyük ders olmalıdır.

Yunanistan’da STK emekçileri göçmenlerin tahliyesine karşı grevde

0

Hükümetin sığınma başvurusu kabul edilen mültecilere yardımı kesme kararını protesto eden STK emekçileri sendikası (Σωματείο Βάσης Εργαζομένων σε ΜΚΟ), 16 Nisan’da bir günlük grev ve eylem çağrısı yaptı. Sendikanın açıklamasının çevirisini paylaşıyoruz:

Yunanistan Göç Politikası Bakanlığı yaklaşık bir ay önce, sığınma başvurusuna olumlu yanıt alan mültecilere, barınma desteği ve mali yardımın tedricen sona erdirilmesine yönelik ani bir karar aldı. Karar, 31 Temmuz 2017’den önce resmen mülteci olarak kabul edilen kişilerden başlayarak uygulanacak. Benzer kararlar geçmişte de açıklanmış, ancak uygulanamamıştı. Fakat bu kez bakanlık ve ortakları, yaşadıkları daire ya da kampları 31 Mart 2019’a kadar kadar terk etmeye zorladığı yüzlerce mülteciyi, evsizliğe ve yoksulluğa itmeye kararlı görünüyor.

2015’ten itibaren, yani sonradan “mülteci krizi” olarak adlandırılacak durumun ardından, devlet açık bir biçimde, mülteci nüfusun sağlık, barınma, eğitim, yasal destek, ulaşım, çeviri gibi İhtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu STK’lara devretmeye yöneldi: Mülteci akışı geçici bir durum olarak resmediliyor, hizmetler -durmadan ertelenen- bir nihai tarih ile sunuluyor ve mülteciler, konaklamalarının hep üçer ay uzatıldığı, bir güvencesizlik ve belirsizlik rejimine mahkûm ediliyor. Yunan devletinin onayı ile STK’lar muazzam fonları yönetiyor ve aynı zamanda, her tür çalışma mevzuatını ihlal ederek, kendi çalışanlarını aşırı sömürmeye yönelik yatırım yapıyorlar.

Yunan devletinin genel yönelimi -her zamanki gibi- dışlama ve marjinalleşme üretmeyi ve her tür özgürlük, mücadele ve örgütlü dayanışma çabasını bastırmayı hedeflerken, bakanlık bu kararını iki eksende meşrulaştırmaya çalışıyor:

Birincisi, mülteci statüsü almanın otomatik olarak sosyal entegrasyon, barınma ve istihdam olanağı sağladığını savunuyor. Oysa devlet, şimdi tahliye edilecek olan mültecilerin -tam da aciliyet ve geçicilik temelinde barındırıldıkları için- entegrasyon programlarına (örneğin, Yunanca kursları veya mesleki danışmanlık imkanlarına) asla erişemediğini gayet iyi biliyor.

İkincisi, sınır kapılarındaki kabül ve kimlik tespit merkezlerini “rahatlatma” bahanesi bir argüman olarak tekrar karşımıza çıkıyor. AB-Türkiye anlaşmasının imzalanmasından üç yıl sonra, Ege adalarını birer insan “depo”suna, kabul merkezlerini toplama kampına ve orada faaliyet yürüten STK’ları gardiyana dönüştürmüş olan Yunan hükümeti, [Midilli Adasındaki] Moria kampında balıkistifi yaşayan sığınmacıların durumunu kendi kararlarına bahane edip, Atina’nın merkezindeki mültecilere uyguladığı zulmü haklı çıkarmak için kullanmakta beis görmüyor.

STK yönetimleriyse hararetli itirazlarına rağmen aslında kararı kabul ediyor, tahliye planını uygulama sorumluluğunu paylaşıyor ve kendi iş planlarına dâhil ediyor. Aynı zamanda, biz STK emekçilerinden de, tahliye edilecek kişileri daha da mağdur edecek şekilde, onların kırılganlıklarına dair rapor vermemizi ve “en kırılgan olan kazanır” mantığı çerçevesinde hareket etmemizi istiyorlar. 

STK emekçileri olan bizler, gözümüzün önünde, adalardaki yalıtılmış kampların çadırlarında, iç bölgelerdeki ücra kamplarda, kent merkezindeki kiralık dairelerde yaşanan bu durum karşısında elimiz kolumuz bağlı durmayı reddediyoruz: Bizim güvencesiz çalışma gerçekliğimizi şekillendiren rejim de aynı neoliberal rejim. Mültecilerin yaşamlarındaki güvencesizlik, bizim güvencesiz emeğimizin ayna aksidir; her ikisine karşı dayanışma ve ortak mücadeleyi yükseltiyoruz. Mültecilerin kırılganlığına dair bilgimizin mültecileri yönetecek bir araç olarak kullanılmasını reddediyoruz ve mülteci nüfusunu yoksun bırakma ve kontrol etmeye yönelik talimatlara uymuyoruz. Yapabileceğimiz tek şey, bir kez daha STK yönetimlerine karşı durmak, net bir biçimde mültecilerin yanında yer alıp onların yaşam, özgürlük, kendi kaderini tayin ve haysiyet mücadelesiyle dayanışmamızı sergilemek. Bizler mülteci nüfusun ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunmak için işe alındık, mültecileri evsizlik ve sefalete itmek için değil.

Mültecileri evsizliğe iten bakanlık kararının iptalini talep ediyoruz. 

STK yönetimlerinin bakanlık kararını uygulamasına hayır!

Mültecileri evsizliğe itmeyi reddeden STK emekçilerinin kriminalize edilmesine hayır!

Herkese haysiyetli biçimde yaşama ve çalışma hakkı

Mültecilerle dayanışma, karara direnenlere destek

Tüm STK emekçilerini 16 Nisan günü greve çıkmaya ve öğlen 12:00’de Arkeoloji Müzesi’nin önünde yürüyüş için toplanmaya çağırıyoruz. Akşam ise 18:00’de Viktoria Meydanı, 18:30’da Omonia Meydanı’nda olacağız.

Kaynakhttps://www.elaliberta.gr/ειδήσεις/5180-16-4-ngo-workers-strike-against-refugee-evictions

Tarihte bu ay: Lenin, Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve partiye sundu

0

1917 senesinin Mart ayına gelindiğinde Çarlık Rusya’sı sefaletle boğuşuyordu. Batı ve güney sınırları boyunca I. Dünya Savaşı’nda sorumlu olduğu cephelerde savaşmaya; yani yayılmacı çıkarları uğruna işçileri ve köylüleri katledilmeye göndermeye devam eden monarşi rejimi, kırda büyük toprak sahipliğini savunuyor ve fabrikalardaki en ufak talepleri de polisiye araçlarla bastırıyordu. Şubat ayının sonunda başlayan kitlesel eylemler hızlıca politik bir greve dönüşecek ve 304 senelik Romanov hanedanlığı 8 gün içinde, Mart ayının başında düşecekti. Kitlelerin bu devrimci başarısı ise ülke içindeki burjuva egemen bloklarda ve İngiliz-Fransız emperyalizminde bir panik yaratacaktı. Halk içinde temsiliyetleri olmamasına rağmen liberallerin de dahil edildiği bir Geçici Hükümet kurulacak ve bu hükümetin birtakım bakanlıklarına ve başkanlığına sözde “sosyalistler” getirilecekti. Böylece Çarlık rejimini deviren işçiler daha ileriye gitmeyecek ve (o da olursa) parlamenter bir demokrasiyle yetinecekti. Bu, Rus burjuvazisinin planıydı.

Burjuva Geçici Hükümet’i Menşevikler ve Sosyal Devrimciler ayakta alkışladı ve ona katıldı. İlginç olan, Bolşevikler de Geçici Hükümet’e dönük ılımlı bir politika izliyordu. Lenin’in yokluğunda ve Pravda’dan sorumlu Stalin ile Kamenev’in önderliğinde parti, Geçici Hükümet’e destek açıklaması yapmıştı. Lenin sürgünde olduğu ülkeden durumu öğrenince, bunun kabul edilemez olduğunu ilan etti. Devrime yön vermek için trenle Rusya’ya dönerken, daha sonraları Nisan Tezleri adını alacak olan tezlerini kaleme aldı.

Lenin bu tezlerde, Troçki’nin 1904’te oluşturmaya başladığı ve Rusya için önerdiği Sürekli Devrim perspektifini benimsediğini ve partiye politik hat olarak bunu önerdiğini söylüyordu: Büyük burjuvazinin kendi devriminin demokratik görevleri karşısında yalpalayacağına şüphe yoktu; burjuva demokratik devrimin sorumluluğunu işçiler üstlenmelilerdi ve burada kalmayarak, kesintisiz bir biçimde devrimin sosyalist görevlerini de yerine getirmelilerdi. Dahası, demokratik ve sosyalist görevler artık kaynaşmıştı, birbirlerinden ayrı düşünülemezdi. Bu nedenle ilk olarak kapitalist bir demokratik cumhuriyet rejiminin altyapısının yerleşmesini öneren herkes, devrimin karşısında konumlanmış olacaktı. Lenin devrimin süreklileşmesi gerektiğini ileri sürüyordu.

Lenin partiye Nisan Tezleri’ni sunduğunda “Troçkist” olmakla suçlandı. Parti içinde büyük bir mücadele verdi; tezlerin kabul edilmemesi durumunda yönetimden istifa edeceğini ve tabanda, tezlerin kabul edilmesi için mücadele edeceğini söyledi. Sonunda Lenin, nesnel olarak sırtını yasladığı ve temsil ettiği proleter sınıfların verili sosyal gücünün bir ifadesi olarak, parti içi program mücadelesini kazandı ve tezlerini kabul ettirdi.

Nisan Tezleri olmasaydı, Ekim Devrimi olmayacaktı.

Cezayir Solcu Halk Hareketi bildirisi: İktidar! Halk hareketinden ellerinizi çekin!

0

Kendi kaderlerini kendileri tayin etmek isteyen emekçi sınıfların yanındayız. Onların belirli özlem ve talepleri dikkate alınmadan gerçek bir demokrasi olamaz.

22 Şubat 2019 Halk Ayaklanması, insan onurunun yeniden kazanılması için gerçekleşen bir kitlesel hareket; ülke tarihinde ve aynı zamanda Mağrip’te önemli bir kırılma noktasıdır. Hareket, köklü bir değişim talebiyle sokaklarda güçlü bir şekilde ortaya çıktı ve rejim güçlerinin bocalamalarına neden oldu. Başarılı oldu ve alanının sınırlarını ciddi biçimde belirledi. Bouteflika’nın istifası, bu yeni güçler dengesini teyit etmektedir. Bu bir yarım zaferdir. Bu kazanım korunmalı ve konsolide edilmelidir. Halkın büyük bir çoğunluğu için, özgürlük arayışı ve mücadelesi, eşitlik için verilen mücadeleyle ayrılamaz bir bütündür.

22 Şubat 2019 Hareketi, gerçek bir demokrasinin gerçekleşmesi için gerekli politik araçları emekçi sınıflara geri vermelidir!

Halk hareketi hem politik düzenin yapılarını ve hem de amaçlarını sorguladı; iktidar mercilerinin, siyasî yaşamın ve karar alma süreçlerinin demokratik olmayan kurallarını teşhir etti. Bunun gibi, hareket sömürülen ve ezilenlerin siyasî temsil sorununu ortaya atıyor. Emekçiler ile üniversite öğrencileri ve genç işsizlerin yıllardır süren toplumsal mücadelelerine yanıt olabilecek bir toplum projesi talep ediyor. Bugünün günlük seferberliklerinde hareket, açık bir siyasî program gerekliliğini ortaya koyan yeni bir ortak kimlik arayışındadır. Öncelikli görev, halk hareketinin egemenliğine el koyulan ve iktidarın şimdiki baskılarının kaynağı olan 5 Ekim 1988 İntifadası’ndan gerekli dersleri çıkarmaktır. Düzenin içinde bulunduğu derin kriz, kendi içinde çatışmalara neden oluyor. Düzen, eski rejimi kurtaracak ve uygulamalarını (yolsuzluk, kayırmacılık, yıkıcılık) sürdürecek bir geçiş dönemi yerleştirerek halkı aldatmak ve böylece krizi aşmak istiyor. Emekçi sınıflar için demokrasi, daha dün mecliste bir koltuk elde etmek amacıyla rejime dalkavukluk yapanların bayrağı olan uzlaşı arayışı değildir. Uzlaşma, bugün hala bütün egemen sınıfların birleşme çağrısıdır. Toplumun bilinçaltında kökleşmiş eşitlikçi talepler, kardeşliğin (“Hepimiz kardeşiz!”) ve ulusal kurtuluş mücadelesinin temelidir. “Hepimiz eşitiz!” şeklinde ortaya çıkan bu kardeşlik atılımına bir anlam kazandırmak için, hareketin gerçek güçlerinin ayrışmasına engel olan görünüşteki uzlaşmacılığı yenmek ve halk kesimlerinin bir araya gelmesi için çalışmak gerekir. Mutlakiyetçi edalı iktidar yıkıldı; emekçi sınıfların ve mevcut değişim sürecinin kalbinde yer alan kadın ve gençlerin özlemlerini bir kez daha güçlü biçimde ifade ederek, nereden gelirse gelsin bütün despotizm girişimlerinin yolları kesilmelidir. Emekçiler, kadınlar, gençler ve işsizler gibi toplumsal güçlerin özerk örgütlenmesi için çalışılmalıdır.

Özerk sendikalar tarafından çağrısı yapılan genel grev sloganı, emekçi sınıflara bağımsız bir güç olarak örgütlenmeleri için bir perspektif sunuyor.

İktidarın politik ajandasında her zaman yazılı olan muhalefet partileri, emekçilere ve halk kesimlerine kendi neoliberal projelerini dayatmaya çalışıyorlar. Rüzgârın tersine döneceğini hisseden iş insanları, harekete katılarak ayrıcalıklarını korumak istiyorlar. Bu iş insanları, ulusal kaynakları israf eden, Bouteflika’nın üçüncü ve dördüncü dönemlerini milyarlarla finanse etmiş ve beşinci dönemini finanse etmek için seferber olan bu “ithal-ithal” patronları, bugün yokları oynuyorlar. Uyanık olunmalı. Dış tehdit bahanesi, “büyük kardeşliği” dayatmaya yönelik bir aldatmacadır. Kriz, Cezayir toplumunun kendi içindeki toplumsal ve siyasî güçleri karşı karşıya getiriyor. Bunun gibi manevralar karşısında, emekçiler, işsizler ve yoksullar bizzat kendi hedeflerini dile getirmelidirler.

Emekçilerin öz örgütlenmeleri!

Emekçiler, kadınlar, gençler ve genç işsizler; günlük yaşamın her boyutunu devlet gücünden ve profesyonel seçilmişlerden özerk biçimde eline almayı tartışmak için mahallelerde, köy ve şehirlerde meclisler halinde örgütlenmelidirler. Bu öz örgütlenme dinamiği, kamusal alanın hep birlikten yeniden kazanılması amacıyla, adil olmayan düzenin ve toplumu boğan, ona giydirilmiş gömleğin sorgulanmasını mümkün kılacaktır. Toplumsal kurtuluşun tek yolu budur. Bu yol uzun, fakat her bir kimsenin hepimiz tarafından kurtuluşunun sağlanması için en güvenilir yoldur.

Solcu Halk Hareketi Geçici Ulusal Koordinasyonu

Bejaia, 8 Nisan 2019.

Plazalarda yıkım başlıyor…

0

Eğer Büyük Marmara Depreminin tarihini ve saatini bilseydiniz ne yapardınız?

Muhtemelen, sevdiklerinizle birlikte güvende olacağınız bir yere giderdiniz. Bu dönemde açta açıkta kalmamak için nakde çevirebildiğiniz tüm birikimlerinizi de yanınızda götürürdünüz. Deprem sonrası yıkımın yaşandığı şehre de bir süre gitmezdiniz.

Aslında yıkıcı depremin ofislerimizi ne zaman vuracağını biliyoruz. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun 31 Mart yıkıcı bir afetin tarihidir. Öncü sarsıntılarını geçtiğimiz yıllarda hissettiğimiz ve net bir şekilde tahlilini yaptığımız büyük felaket plazalarımıza geldi.

2000’li yılların başında emperyalizm parasal genişleme politikasına gitti. Mali sermayenin ve çokuluslu şirketlerin kârlarını artırabilmek adına merkez ülkelerde faizler düşürüldü ve bizim gibi yarısömürge olan ülkelere dolar adeta yağdı. Parasal genişleme döneminde siyasi iktidar kamu kaynaklarını adeta yağmaladı. Bizim olmayan paralarla rayiç bedelinin çok üzerinde altyapı yatırımları, inşaatlar ve AVM’ler yapıldı. İktidarın etrafında kümelenmiş sermaye, çekirge sürüsünün buğday tarlasını mahvetmesi gibi sınırsız zenginleşti. Vergi borçları silindi. Telekom’un özelleştirilmesi sebebiyle Lübnanlı Hariri Türkiye’nin 10 milyar dolarını yağmalayıp gitti. Bütün bu paralar emperyalizmden alınan dolarlarla gerçekleşti.

Ne var ki lale devri geçiciydi. Arap Baharı, Gezi Parkı seferberlikleri, Ukrayna’da Maidan gibi toplumsal hareketlerden emperyalizmin katırları ürktü ve dolarlar yuvaya dönmeye başladı. Biz ve bizim gibi dolara aç ve emperyalizme göbekten bağlı ekonomiler için çanlar çalmaya o günlerde başlamıştı. Deprem her yaklaştığında biraz daha erteledik. Her ertelediğimizde biraz daha enerji birikti.

31 Mart 2019 biriken enerjinin zincirlerinden kopup boşaldığı tarihtir. Kamu kaynaklarının iktidardaki patronlarca yağmalanması sonucunda ekonomide derin bir durgunluğun başlayacağı aşikârdır.

Şimdi yerli ve yabancı tefeciler kapımıza geldi ve paralarını geri istiyorlar. İktidar ise yüzünü bir kez daha bize çevirdi. Hedefinde daha çok vergi, kıdem tazminatlarımız ve sosyal haklarımız var. Seçimlerin sonucunda IMF’li veya IMF’siz bir kemer sıkma programıyla yüksek cari açığı ve yüksek enflasyonu olan bir ekonomide bizi işsizliğe mahkûm ederek, hatalarının bedelini sırtımızdan ödetmek isteyecekler.

Ama bu depremin sebebi biz değiliz, bedelini de biz ödemeyeceğiz. Çekmecemizdeki deprem çantamızda taşıdığımız taleplerimiz bellidir. İflas eden işyerleri işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır. İşçilerin emeğinin emperyalizme peşkeş çekilmesi anlamına gelen dış borç ödemelerine son verilmelidir. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

Aman sen de, hâlâ sosyalizm mi?

0

Sovyetler yıkıldığından beri, post-modern söylemin tezlerinden birisi, “sosyalizmin insan bünyesine uygun olmadığıdır”. Neden? İnsan her zaman daha çoğunu ister, rekabet ve saldırmak onun doğasındadır, ortak yaşamasını da kendince beceremez. O yüzden şu an içinde bulunduğumuz sistem en iyisi, zaten diğer sistemler de bunun mümkün olmayacağını gösterdi.

Bu egemen anlayış, üretim araçlarına emekçilerin sahip olamayacağını kendince bir algı operasyonuyla ikna etmeye çalışıyor. Bunda da altını çizdiği kelime, rekabet. Fakat bu tamamen bir safsata. Kapitalizmdeki rekabet, savaş, yok-et ve yeniden üret. Ve burada asıl hizmet ettiği yer, sermayenin veya egemen sınıfın kendisini yenileyebilmesi.

Peki aslında beklediğimiz rekabet nasıl olmalı?

Rekabetin geniş ve kitlesel olarak uygulanması, yani örgütlenmesi, Lenin’in dediği gibi halkın kendi yeteneklerini fark edip geliştirebileceği ve emeğini özgürce sergileyebileceği bir sistemde var olabilir, ancak kapitalizm gibi bir sistemde asla değil. İçinde bulunduğumuz toplum kapitalizmden bu sayede sıyrılabilir.

Lenin aslında rekabetin örgütlenmesi derken, sadece işçilerin bağımsız girişkenliklerini geliştirmekten bahsetmiyordu. Aslında bu toplumun her alanına yayılmış bir yarış, bir mücadele haline getirilmesinden bahsediyordu. Sovyet Rusya’da satrancın gelişmesi, bu rekabet alanlarından ortaya çıkan diğer bir sonuçtu aslında. 

Satranca hızlıca geldim çünkü günümüzdeki hesaplanabilir ve ezbere dayalı mekanik satrançtan farklı olarak, bir kültürün, hayata dair bir kavrayışının sonucu olan bir oyundur satranç. Bunun için özgürce rekabet edebilen oyuncular ve bu yönde bir toplumsal eğitim gereklidir. Ne yazık ki, her seçimden önce kafalarımıza atılan satranç tahtaları bunu sağlamaz.

Ne yapmalı?

Bunun cevabı, bir günle sınırlı olan seçimler değildir, bunu günümüzdeki yakıcılığından dolayı vurgulamak isterim. Evde, işyerlerinde, sokakta hayata dair her noktada mücadele edebilmek, işçi-emekçi politikalar üretebilmek için örgütlenebilmekten geçiyor. Unutmayalım, biz birer parçasıyız bu sistemin ve onu değiştiren de biz olacağız.

Gerçek “sıfır atık” felsefesi nedir?

0


Bitmeyen reklamlarla pazarlanan ürünler, her yerden fırlayan alışveriş merkezleri, tüketim çılgınlığı; hepsi çağımızın “hastalığı”. Satın aldığımız ürünlere gerçekten ihtiyacımız var mı?

Öncelikle ihtiyacı tanımlayarak başlayalım. İhtiyaç, bireyin tabi olabileceği bir yoksunluğun giderilmesi sürecinde gerekli addedilen mallar veya hizmetler olarak tanımlanabilir. Besin, sağlık, eğitim ve barınma gibi ihtiyaçlar gerçek ihtiyaçlarken, kapitalizmin tarihsel gelişiminde giderek artan üretkenliğin bir sonucu olarak istekler ihtiyaçlara dönüşmüştür. Reklamlarla metaların orijinal kullanım değeri ortadan kaldırıldıktan sonra, sıradan tüketim mallarına sevda, egzotizm, arzu, güzellik, doyum, paylaşım, bilimsel ilerleme, iyi hayat vb. imgeleri iliştiriliyor ve daha çok satın almaya, daha çok para harcamaya yöneltiliyoruz [1]. Fakat fütursuz tüketimimiz kapitalizme daha fazla kâr sağlamanın yanı sıra ekolojik yıkım, açlık, sefalet ve çevresel kirliliğe sebep olmakta. Şimdilerde dünyada bu eğilimi tersine çevirme iddiasında olan bir felsefe tartışılıyor: “Sıfır Atık”.

Sıfır atığın amacı, dairesel bir ekonomiye geçmek ve doğayı taklit etmektir; doğada çöp yoktur. Kaynakları yok etmek yerine, tüm kaynakların tamamen sisteme geri alınabileceği bir sistem oluşturulmaya çalışılmaktadır. Peki, bu felsefeye göre sadece geri dönüşüm yeterli mi? Cevap, hayır; çünkü işlenmesi gereken çok fazla atık var ve biz çok fazla tüketiyoruz. Örneğin plastiğin yalnızca %9’unu geri dönüştürebiliyoruz [2]. O zaman tüketimimizi azaltmaktan başka çaremiz yok. Peki, neler yapabiliriz? Bir malı satın almadan önce gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını (sahip olduğumuz, ödünç alabileceğimiz, ikinci el bulabileceğimiz bir malzeme mi?) sorgulayabilir, eğer almak zorunda isek ambalajsız, poşetsiz, doğada çözünebilir, geri dönüştürülebilir versiyonunu tercih edebiliriz. Elimizdeki ürünü çöpe atmadan önce geri dönüştürebiliyor muyuz, yeniden dönüştürebiliyor muyuz, ihtiyaç sahibine verebiliyor muyuz ya da yeniden kullanılmasını sağlayabiliyor muyuz sorularını sorabiliriz. İhtiyacımız olmayan mevcut malzemeler ile ihtiyacımız olan bir eşya üreterek ileri dönüşüm yapmaya çalışmak da bu felsefenin öğütleri arasında [3].

Türkiye’de 2017 yılında tanıtılan “Sıfır Atık Projesi”nin 2018-2023 yılları içerisinde stratejik planlamalar doğrultusunda gerçekleştirilmesi hedeflendiği açıklanmıştır. Bulduğu her boş araziye alışveriş merkezi dikerek sürekli tüketimi besleyen bu anlayışın sıfır atık felsefesini baştan yanlış anladığı apaçık ortadadır. Zaten projede ifade edilen eylemlerin yoğunlukla katı atık yönetimi ve geri dönüşüm boyutunda sınırlandırıldığı görülmektedir. Sürekli tüketimi teşvik eden mevcut kapitalist sistemde bireysel düzeyde tüketmeme çabası beyhude bir eylem gibi düşünülse de, üretim ve yeniden üretimin (yani atık yönetiminin de) yalnızca yerel boyutta değil; ulusal çapta, devletin finanse ettiği ve kârın değil, doğanın gözetildiği somut bir planlama etrafında yapılması gerekmektedir. Kapitalist ilişkiler etrafında ekolojik yıkımla gerçekçi bir mücadele mümkün olmasa da, mücadelemizde bu doğrultuda bilinçlenmek ve planlar geliştirmek için hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Çünkü bu felsefenin kitlesel boyuta taşınması bir yandan kapitalizmin işleyişini sekteye uğratırken diğer yandan çevresel bir yok oluşun önüne geçilebilecektir.

1.           Yanıklar, C., Tüketim Kültürü, Kapitalizm ve İnsan İhtiyaçları Arasındaki İlişki Üzerine Bir Tartışma. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2010. 1(34): p. 25-32.

2.           https://www.goingzerowaste.com/zero-waste-1

3.           https://minimalistgunluk.com/2018/03/06/atiksiz-yasam/

Venezuela’da sol muhalefet

0

Venezuela halkı son yüz yılın belki de en kötü günlerini deneyimliyor. Bir yanda diktatöryel yöntemlerle iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan ve halkı korkunç bir sefalete sürükleyen Maduro yönetimi… Diğer tarafta emperyalizmin doğrudan temsilcisi, darbe yanlısı sağ muhalefet… Tamamen kendi çıkarlarını korumaya odaklanmış bu iki burjuva cephe arasındaki mücadele son haftalarda şiddetlenirken, Venezuela halkının yaşadığı trajedi daha da katmerleniyor.

Chavez’in varisi olarak 2014’te iktidara gelen Maduro yönetimi altında Venezuela halkı devasa bir ekonomik yıkımla yüzleşmek zorunda kaldı. Emekçi halkı kasıp kavuran bir gıda ve ilaç yokluğu söz konusu. Enflasyonun yüzde on binler civarında olduğu tahmin ediliyor ve ortalama işçi ücreti aylık 6 dolara kadar gerilemiş durumda. Yaşanan ekonomik felaketten ötürü yaklaşık 3 milyon Venezuela vatandaşı ülkeyi terk ederek komşu ülkelere sığındı. Ve bütün bu gelişmeler, kendisini sosyalist olarak tanıtan 20 yıllık Chavez-Maduro hükümetlerinin politikaları sonucunda gerçekleşti!

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’da petrol fiyatları 2000’lerde oldukça yüksek bir düzeyde seyrederken, Chavez dönemi altında çeşitli sosyal reformlar hayat geçirilmişti. Fakat dünya ekonomik krizinin patlak vermesiyle ve petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Venezuela ağır bir ekonomik krize sürüklendi ve önce Chavez, ardından Maduro hükümetleri kemer sıkma politikaları uygulayarak sosyal kazanımları birer birer ortadan kaldırdılar. Maduro döneminde ekonomik kriz bir sosyal çöküşe dönüşürken, yükselen muhalefet baskı önlemleriyle susturulmaya çalışıldı.

Chavez öncesi ülkenin yönetimini elinde tutan Amerikan yanlısı sağcı geleneksel burjuvazi ise, Maduro yönetimine karşı genelleşen tepkiyi iktidara yeniden gelebilmek adına kullanmaya çalışmakta. İktidara dönebilmek için emperyalizmin askeri müdahalesi ve bir askeri darbe dahil olmak üzere her türlü yöntemi meşru görmekte.

Bu iki burjuva kamp karşısında, hem askeri darbeye ve emperyalizmin müdahalesine hem de Maduro hükümetine karşı tutum alan işçi sınıfı temelli sosyalist bir muhalefet de bulunuyor. Venezuela Petrol İşçileri Sendikası Genel Sekreteri José Bodas “ne Maduro’nun ne de Guaidó’nun yanında olan gerçek bir sol var” diyor. İDP’nin parçası olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), iki burjuva kamptan bağımsız, emekçilerin seferberliğine dayanan bir programı yükseltiyor. Gerçekten sosyalist ve antiemperyalist bir emekçi hükümetinin kurulması için mücadele eden PSL, petrolün %100 kamulaştırılmasını, çokulusu şirketlerin def edilmesini, dış borç ödemelerinin durdurulmasını ve borca ayrılan paranın insanca yaşamaya yetecek bir ücret elde edilmesi, ilaç kıtlığının ortadan kaldırılması, sağlık ve eğitim hizmetlerinin yeniden yapılandırılması için harcanması gerektiğini savunuyor. PSL sağ muhalefetin emekçi halkın hiçbir ihtiyacına çözüm getiremeyeceğini, Maduro’nun ise darbe veya emperyalist müdahaleyle değil, emekçi halkın seferberliğiyle gitmesi gerektiğini vurguluyor.

Mahalle meclisleri

0


31 Mart yerel seçimleri geride kaldı. Sonuçlara ilişkin gazetemizin değerlendirmelerini sayfalarımızda okuyacaksınız. Bu sonuçların önümüzdeki haftalarda ve aylarda ne tür gelişmelere neden olacağını hep birlikte göreceğiz. Çok genel bir değerlendirme yapacak olursak iki noktaya değinmek gerekiyor. Birincisi, Tek Adam rejimi hükümeti, meclisi ve mahkemeleriyle birlikte yerinde duruyor; ikincisi ise, hep uyarageldiğimiz üzere rejim, patronların ihtiyaçları doğrultusunda işçi ve emekçi yığınlar üzerinde ekonomik, sosyal ve politik sert bir saldırıya geçecek. Buna hazırlıklı olmamız gerekiyor.

Nasıl hazırlanılabilir? 31 Mart seçimleri öncesinde, pek çok il ve ilçede, beldede, düzen partilerinin dışında belediye başkanlıklarına ve meclislerine adaylığını koyan işçi ve emekçiler oldu. Bu bağımsız işçi adayların neredeyse ortaklaşa önerdikleri bir talep vardı: Belediyelerin emekçi halk tarafından ve onların sorunlarının çözümüne yönelik olarak yönetilmesi.

Buna yönelik olarak da hemen hepsi, “mahalle meclisleri” benzeri oluşumlar önerdiler ve halkın belediye yönetimine ve denetimine katılımını istediler. Öyle ki, seçime katılan resmi partilerden bazılarında bile, bazı adaylar bu tip öneriler ileri sürdüler.

Bu talep elbette işçi ve emekçilerin bir ihtiyacından kaynaklanıyor. Ülke düzeyinde rejim, yerellerde ise belediye yönetimleri, emekçi halk kitlelerinin katılımından ve kontrolünden o kadar uzak ve o denli patronlardan yana icraatlar yapıyorlar ki, işçi ve emekçi kitleler ancak beş yılda bir oy vermekle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Halk bunun farkında ama bir yandan patron partilerinin, tabii bir yandan da dini cemaatlerin egemen olduğu bir politik dünyaya mahkûm edilmiş durumdalar. İşte bağımsız işçi adaylar bu kısır yapıdan kurtulabilmek için “mahalle meclisleri” veya “halkla birlikte yönetim” gibi şu an için resmi olmayan ama yönetimler üzerinde bir baskı mekanizması oluşturabilecek öneriler geliştiriyorlar.

Bu aslında, halk kitlelerine yönelik bir örgütlenme önerisi ve çağırısıdır. Bu öneri, sadece bu öneriyi yapanların işbaşında oldukları değil, patron partilerinin kazandıkları belediyelerde de kitleler tarafından uygulanabilecek ve uygulanması gereken bir çözüm. Gerçekleştirilebilir mi? Mümkün ama bir koşulla: Bu tip kitle seferberliği önerileri yapanların tek bir işçi-emekçi cephesinde toplanıp halka ciddi, kararlı ve birleşik bir önderlik sunabilmesi şartıyla.

Ama sadece belediyeler de değil. Rejimin yakın dönemde başlatacağı saldırılar, taşeronlaştırmayı ve esnek çalışmayı yaygınlaştırmaya; reel ücretleri düşürmeye; sendikalaşmayı daha sert şekilde frenlemeye; işten çıkarmaları kolaylaştırıp yaygınlaştırmaya; sosyal hakları kısıtlamaya; kıdem tazminatı ve benzeri hakları yok etmeye; ücretlerde kesintileri çoğaltmaya; vergileri ağırlaştırmaya yönelik olacak.

İşte bu ve benzeri başka saldırılara karşı işyerlerinden başlayıp emekçi mahallelerine kadar uzanacak işyeri komiteleri ve meclis örgütlenmeleri birer direnme, dayanışma ve haklar uğruna mücadele merkezleri haline gelebilir.

Şimdilik bu sadece bir öneri. Ama yarın hükümetin uygulamaları başladığında emekçi yığınların çaresizliğe mahkûm kalmamaları için şimdiden mücadeleci sınıf sendikaları ve tüm işçi ve emekçi örgütleri tarafından düşünülmesi ve hayata geçirilebilmesi için hazırlıkların yapılması gereken bir zorunluluktur.