Yazan, Gülen’in savcısı. Yazdıran, Siz. Konu, Bal gibi bilirsiniz!
31 Mayıs 2013 gününde Gezi Parkı’na AVM yapılmasını engellemek isteyenlere polis vahşet kusmuş; önce Gezi Parkı’nı, sonra Taksim’i, sonra da tüm İstanbul’u savaş alanına çeviren polisin karşısında kitleler kahramanca bir direnişe başlamıştı. 1 Haziran günü polis vahşeti ve hükümetin tüm antidemokratik uygulamalarına karşı yeniden sokağa döküldüğümüzde ise polis yenilmiş ve Taksim’den çekilmişti. Bu sırada hükümetin istifasını istemek gibi son derecede temel demokratik hakkını kullanan kitlelere yönelik kolluk güçlerinin yeni saldırıları direnişin tüm Türkiye’ye yayılması ile sonuçlanmıştı.
İçişleri Bakanlığının verilerine göre daha ilk günlerde iki buçuk milyon insan hükümetin baskıcı politikalarının son bulması için barışçı bir seferberliğe dahil olmuştu. Dönemin başbakanının “Emri ben verdim” demesi sonucunda en az 4900 kişi gözaltına alındı. 11 kardeşimiz öldürüldü. Onlarca kardeşimiz gözünü yitirdi. Yüzlercemiz yaralandı, sakat kaldı. Hükümet yanlısı basın organları, Kabataş’ta türbanlı bir kadının deri kıyafetli kimseler tarafından darp edilip aşağılandığı yalanını söyledi. Yaşamını kurtarmak için camilere sığınanların alkol kullandığı yalanı yazılarak, halk bizzat iktidar yanlısı yazarlar tarafından öfke ve kine yönlendirildi.
Gezi Direnişi’nin ardından 6 yıl geçti ve ortaya 657 sayfalık, tamamı
safsatalarla dolu bir iddianame çıktı. Açıkça anlaşılıyor ki, Gezi’nin gerçek
suçlularını korumak için Gezi kriminalize edilmeye çalışılmaktadır.
Gezi Direnişi’nin bir parçası idiyseniz zaten endişesiz ve gururlusunuzdur. Ancak bir sebeple bu direnişin bir parçası olmadıysanız bizleri yalnız bırakabileceğinize dair sakın ola paniğe kapılmayın. Çünkü içlerinde, ifadesinin ardından “Benim sözüme güven olmaz” diyen Murat Papuç ve Kabataş yalancılarının da bulunduğu şikâyetçileri dinleyen savcıya göre suç fiillerinden üçü şöyle: sırtını dönmek, polise çiçek uzatmak ve evden çıkmamak! İddianame ile yargılanacak olan 16 sanık için toplam 47 bin 520 yıl hapis cezası istense de bu iddianame sayesinde her TC vatandaşı suça ortak olmuş olabilir. Zira o süreç içerisinde evden çıkmamış, yürürken sırtını dönmüş, yolda durmuş ve hatta (şaka gibi ama değil, iddianame bunu da içeriyor) partneriniz ile sevişmemişseniz Gezi Direnişi’nin içerisindesiniz.
Hazırlanan iddianamenin saçmalığı bir yanda dursun, iktidar saçma bir iddianameyi dahi hazırlayabilecek beceride olmadığını gözler önüne serdi. İddianame 6 yıl önceki savcı Muammer Aktaş’ın çalışmalarının bir sonucu. Kimdir bu Muammer Aktaş diye soracak olursanız da yanıt da şu: Aktaş, 17/25 Aralık operasyonlarını yürüten heyetin içerisinde yer almış; yurtdışına kaçmasının ardından 15 Temmuz’dan sonra da Gülen Cemaati’ne mensup olmaktan ötürü hakkında yakalama kararı çıkartılan bir savcı. Yani iktidar onurlu kitleleri korkutmak için eski düşmanının aklından fazlasını kullanabilecek beceriyi dahi gösteremiyor. Gülencilerden kopyala yapıştır yapıp buradaki maddi hataları dahi ayıklayamıyorlar. Gezi iddianamesi her ne kadar Gezi’yi kriminalize etmek hedefi ile açığa çıkmış olsa da hükümet bir kez daha hedefini ıskalıyor. Çünkü kral çıplak, çünkü bu iddianame Gezi’de esas kimlerin yargılanması gerektiğini tüm dünya emekçi sınıflarına bir kez daha gösteriyor.
Son bir yıl içinde Britanya’nın AB’den çıkıp çıkmayacağı (Brexit), çıkacaksa ne tip bir anlaşma ile kendi yoluna gideceği üzerine yaşanan bütün bu tartışma neyin nesi acaba?
Bugünlerde Britanya egemen sınıfları keskin bir mücadelenin içinde. Muhafazakârların
Brexit destekçisi kanadı ve yandaşları, referandum sonuçlarının halkın
iradesinin şaşmaz bir sonucu olduğunda ısrarcılar. AB saflarında kalma yanlısı
güçlerse bu kararı halka yeni bir referandumla sormak gerektiğini söylüyorlar.
Zira bu kesimler için bugün AB’nin dışında kalmak, Britanya egemen sınıfları
için ağır kayıplara yol açacak.
Kim ne derse desin, kamuoyunu uzun zamandır meşgul eden bu tartışma
gerçekte, dünya ölçeğinde giderek tehlikeli bir görünüm kazanan ticaret
savaşlarının, yükselen korumacı politikaların ve keskinleşen militarizmin
zeminini oluşturduğu yeni koşullar altında Britanya’nın yöneleceği yeni politik,
siyasi ve ekonomik çizginin geleceği üzerine dönen egemenler arası bir savaş ve
çatlaklar giderek derinleşiyor.
Egemen sınıf içinde AB yanlısı görünen tarafın Brexit yanlısı kesimlerle ortak bir hedefi var: Ne pahasına olursa olsun işçi sınıfının bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmasını ve gelişmelerin seyrine etkilerini engellemek. Öte yandan bu kanadın Avrupa halklarının bütünleşmesi, refahın eşit paylaşımı ve insan hakları ile ilgili en ufak bir kaygıya sahip olmadığını görmek gerekiyor. Aksine bu kanat esas olarak Avrupa pazarlarına gümrüksüz erişimi koruyarak Britanya emperyalizminin küresel konumunun daha fazla güçlendirilebileceğine inanıyor.
Brexit süreci, aslında II. Dünya Savaşı sonrası oluşmuş Avrupa düzeninin
parçalanmakta olduğunun da bir kanıtı. Zira Avrupa’yı liberal bir kapitalizm
altında uyumla birleştirme projesi artık işlemez halde. Britanya elitleri
arasında ciddi çatlaklar yaratan süreç, diğer taraftan İskoçya ve Kuzey
İrlanda’nın Britanya’dan ayrılma taleplerini yükseltmekte olduğu bir aşamayı
kışkırtıyor.
Brexit süreci gösteriyor ki, büyük kapitalist devletler arasındaki yerleşik
uluslararası ittifaklar eriyor. Eski müttefikler düşman olurken herkes kendi
silahlı kuvvetlerini güçlendiriyor. 2008’deki mali çöküşün halen süren etkisi
altında küresel ekonomi, giderek artan oranda ulusal gerilimler ve ticaret
savaşları yaratıyor.
Yani Brexit tartışmaları boşlukta gelişmiyor. Bugün Britanya’da nüfusun beşte
biri yoksulluk içinde; dalgalar halinde yayılan özelleştirme tüm kamusal
kazanımları vuruyor. Britanya ekonomisindeki durgunlaşma sürüyor ve milyonlarca
Britanyalı emekçi daha düşük ücretli ve güvencesiz işlere mecbur bırakılıyor. Britanyalı
emekçiler yaygın işsizlik, derin yoksullaşma ve refah devletlerinin burjuvazi
tarafından tasfiyesi karşısında öfke yüklüler. İçten içe gelişen bu maya
halindeki isyanın pek çok başka Avrupa ülkesine yayılma tehlikesi Avrupa
kapitalistleri için hayli ürkütücü ve patlamalı bir alaşım sunuyor.
Arjantin’deki Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) partisinden kadınların çıkardığı bir gazete olarak hayatına başlayan Isadora, daha sonra hem partili kadınların hem de bağımsız feministlerin kapitalizme ve erkek egemen şiddete karşı birlikte örgütlendikleri bir oluşuma evrildi. Bugün ülke geneline yayılan Isadora kadın işçileri, öğrencileri ve hakları için mücadele eden tüm kadınları bir araya getiriyor. Isadora’nın dünyada 8 Mart değerlendirmesini ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen kadın grevi deneyimlerini sizlerle paylaşıyoruz.
Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde üçüncü kez gerçekleşen uluslararası feminist greve, farklı şehirlerinde büyük seferberliklerin yaşandığı 50’yi aşkın ülkeden kadınlar katıldı. İspanya’da Madrid’de yaklaşık 400 bin kişi, Barselona’da ise 250 bin kişi yürüyüş yaptı. Arjantin’in yalnızca Buenos Aires şehrinde 500 bin kişi katılım gösterdi. Norveç’in başkenti Oslo, 20 bin katılımcıyla ülke tarihinin en büyük feminist seferberliğine tanık oldu. Türkiye, Meksika, Brezilya, Paraguay, Şili, Güney Kore, İran, Çin ve başka ülkelerde de etkileyici seferberlikler gerçekleşti.
#NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) seferberliği 2015 yılında başladığından beri dünya çapında kadınların talepleri durmadan büyüdü. Bu talepler kadın ve trans cinayetlerinin ve cinsel şiddetin sonlanmasından işyerinde eşit ücret ve yasal kürtaj hakkı taleplerine kadar çeşitlilik göstermekte. Bununla birlikte, 2017 yılında gerçekleşen ilk 8 Mart grevinden beri artık çok net olan bir konu var: Kürtaj hakkını elimizden alan kiliselerle işbirliği yapan, kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin cezasız kalmasını garanti altına alan, başka ülkeleri işgal ederek ve savaş çıkararak mücadeleci kitleleri bastırmaya ve bizi göç etmeye zorlayanlar; bütün ülkelerde en çok da kadınları etkileyen kemer sıkma politikalarını uygulamaya koyan kapitalist hükümetlerin ta kendileridir. Bu nedenle, uluslararası kadın grevi yalnızca ev içinde ücretsiz verilen bakım emeğine karşı bir grev değildir. Bu grevle amaç aynı zamanda kapitalist hükümetlerin kadınlara ve işçilere dayatmaya çalıştığı kemer sıkma politikalarına, açlığa, savaşa ve cinsiyete dayalı şiddete karşı gelmek için işçi sendikalarını bir genel grev düzenlemeye çağırmaktı.
Pek çok ülkede kitlesel seferberliklere rağmen sendikaların gerçek anlamda bir grev düzenlenmesi çeşitli zorluklarla karşılaştı. İspanya’daki grev, yalnızca alternatif işçi sendikalarındaki feminist kadınların basıncı sayesinde gerçek anlamıyla bir grev olarak gerçekleşti. Kadın grevinin hedefleri, bileşenleri ve karakteri üzerine yapılan tartışmalarda grevin yalnızca kadınların grevi olması gerektiğini ve görünürlük kazanmayı amaçlamasını savunan görüşlerin aksine, grevin genel grev ve kadın grevi olması gerektiği de savunuldu. Yani, yalnızca görünürlüğü artıracak bir araç olmanın ötesinde, patronlara ve hükümetlere karşı da bir mücadele aracı haline gelebilecek; kadın işçiler tarafından liderlik edilen ancak kadın haklarını ve taleplerini benimseyen tüm işçilerin katılımına açık bir grev hedeflendi. Arjantin gibi ülkelerde ise, feminist örgütler sendikaları bu grevi sahiplenmeye çağırsa da, sendikalar harekete sırtını döndü ve mitingleri, eylemleri düzenleyip sokağa çıkanlar yalnızca kadınlar oldu.
Yüzyıllardır normalmiş gibi kabul gören cinsel şiddeti tartışma konusu haline getiren ve #MeToo (Ben de) hareketiyle bu şiddet türünü tüm kurumlarda görünür kılan 4. feminist dalganın başarıları, hiç şüphesiz büyük bir etkiye sahip. Bu mücadeleler aynı zamanda bizlere şunu da gösteriyor: Mücadeleyi bıraktığımız takdirde; ABD, Polonya veya İtalya’da kürtaj hakkında olduğu gibi, kazanılmış haklarımız tehlikeye girebilir. Bugün dünya çapında feminist hareket, kapitalizm ve patriyarkanın kadınları boyunduruk altına almak için iç içe geçtiği bir toplumda seferberliklere bel bağlamaya devam etmek ve taleplerini işçi sınıfının talepleriyle birleştirmek durumundadır. İşte bu nedenle feminist hareket hükümetlerden ve kadın düşmanı, gerici ittifakların desteklediği patron partilerinden bağımsız olmalıdır. Kadınlar olarak bize uygulanan baskılara ve işçi kadınların aşırı sömürülmesine son vermek için işçi sınıfıyla beraber mücadeleye etmeliyiz ki kapitalizm ve patriyarkayı beraber yıkabilelim. Taleplerimizi kazanmak için feminist, enternasyonalist ve sosyalist bir hareket inşa etmeliyiz.
AKP Genel Başkanı ve
Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, “Kimsenin 13-14 bin oy farkla kendini belediye
başkanı ilan edemeyeceğini” söyledi ve ABD seçimlerinden örnek vererek İstanbul
belediye başkanlığı seçimlerinin yenilenebileceğine işaret etti. Bu
iddialarının anlamsızlığı, hukuksuzluğu ve bizzat kendi söylemleriyle olan
çelişkisi toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından tüm çıplaklığıyla anlaşılmış
durumdadır.
Ne var ki, RTE’nin bu
demecinin ardında yatan anlayışı işçiler ve emekçiler olarak iyi kavramamız
gerekiyor. Kendisi, Cumhurbaşkanlığı otoritesini kullanarak Yüksek Seçim Kurulu
üzerinde partisi lehine baskı yapmaktadır. Onun bu tavrı, Tek Adam ve Tek Parti
rejiminin baskı ve hile altında gerçekleştirdiği seçimlere dayalı diktatörlük uygulamasının
“doğal” bir sonucudur. Bu rejim kendi “bekası” için koyduğu kurallara ve
çıkardığı yasalara bile uymamaktadır.
Biz İDP olarak işçileri
ve emekçileri seçimlerde patron partilerine oy vermemeye çağırmış, ama onların
tercih edecekleri seçeneğin deneyimini onlarla birlikte yaşamaya hazır
olduğumuzu ilan etmiştik. Ve İstanbul’da halk belediye başkanı olarak CHP’nin
adayı Ekrem İmamoğlu’nu seçmiştir. Şu an Tek Adam rejiminin bu sonucu kabul
etmekte direnmesi ve halkın tercihini kendi lehine değiştirme çabaları, tüm
renklerden demokratik çevrelerce kınanmakta ve reddedilmektedir.
Bugün işçilerin ve halkın kendi kaderi üzerinde söz ve hak sahibi olması için mücadele ederken, düşülebilecek en vahim hatalardan biri, bu mücadeleyi ‘Erdoğan ne diyecek’ veya ‘Erdoğan ne tutum alacak’ soruları üzerinden oluşturmaya çalışmaktır. Halbuki bu eşik aşılmıştır; artık Cumhurbaşkanı, işçiler ile emekçilerin demokratik iradeleri karşısında tutum almak zorunda kalıyor. Güç ilişkilerindeki bu önemli değişimin korunabilmesi için, Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin fiili durum olarak ele alınmasından vazgeçilmesi ve seçim sonuçlarının demokratik yollarla savunulması ön plana çıkarılmalıdır.
Rejimin sandıktan çıkan iradeyi baskılama operasyonunu durduracak olan yegâne güç, tercihini belli etmiş olan işçi ve emekçi kitlelerin direncidir. Bu noktada CHP’ye, sendikalara ve tüm işçi ve emekçi parti ve kuruluşlarına bu direnci örgütlemekte büyük görevler düşmektedir. İDP, halkın kendi iradesini korumak doğrultusunda atacağı her adımda onların yanında olacaktır.
24 Haziran seçimleri sonucunda yeni rejimin
kurumsallaştığını ifade etmiştik. Ancak 31 Mart yerel seçimleri gösterdi ki kurumsallaşmasını
resmi olarak tamamlayan rejim konsolidasyonunu sağlayabilmiş değil. Oy oranını
yüksek oranda muhafaza etse de, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere
büyükşehirlerde yaşadığı kayıp hem AKP’nin 17 yıllık iktidarı adına tarihsel
bir yenilgiye işaret ediyor, hem de rejimin konsolidasyonunun mevcut koşullarda
çok da kolay olmayacağını ortaya koyuyor.
Bunun en önemli sebebi, içinde bulunduğumuz ve gittikçe derinleşen ekonomik kriz. Çünkü krizin etkileri, kitlelerin mevcut yönetime karşı hoşnutsuzluğunu artırırken, doğrudan yeni rejimle özdeşleşmiş iktidarın politikalarının da sorgulanmasına sebep oluyor. İşte bu koşullar altında ve emekten yana örgütlü bir alternatifin eksikliği sonucunda Cumhur İttifakı karşısına çıkan Millet İttifakı, mevcut iktidarın antidemokratik yöntemlerine ve yoksulluk politikalarına karşı kitleler için bir seçim alternatifi olarak görüldü. Üstelik solun bir kesimi de “AKP’nin geriletilmesi”, “demokrasi adına mevzi kazanılması” gibi gerekçelerle bu ittifakı destekledi. Sonuç olarak, HDP’nin de desteği ile kitleler Cumhur İttifakı karşısında Millet İttifakı’nı oyladı.
Ancak Cumhur İttifakı’nın yekpare söylem ve tutumu karşısında çok parçalı ve tüm motivasyonunu AKP karşıtlığından alan bu seçim ittifakı, yeni rejime dönük eleştiriyi merkezine alan ortak bir program ve anlayıştan yoksun. Öyle ki Recep Tayyip Erdoğan’ın yerine bir başka aday, AKP’nin yerine de bir başka parti gelse, ortada rejimin kendisiyle ilgili bir sorun kalmayacakmış gibi rejimle uzlaşmacı, hatta onu normalleştirmeye dönük bir politika izliyor ve emekçiler için kalıcı bir değişim ve çözüm vaat etmiyor.
Bu noktada, AKP’ye tarihsel bir yenilgi yaşatmış kitlelerin somut kazanımlar elde edebilmeleri, Cumhur İttifakı karşısındaki mevzilerini genişletebilmeleri için emekten yana bir alternatifin acil olarak örülmesi gerekiyor. Ardımızda bıraktığımız seçim sürecinin en önemli ve belirleyici eksikliği, sosyalist sol içinde işçi sınıfının bağımsız politikalarına dayalı böyle bir ortak tutumun geliştirilememiş olmasıdır. Bu aynı zamanda önümüzdeki dönem için de en yakıcı gündem olmaya devam ediyor.
Hem TÜSİAD’ın hem de Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri önümüzdeki dönem reform adı altında sunulacak yeni ekonomi paketlerine işaret ediyor. Bunun, emekçi kitlelere dönük yeni ekonomik, sosyal ve politik saldırılar anlamına geldiğini; bunlar uygulandığı takdirde yoksulluğun ve işsizliğin çok daha ağır boyutlara varacağını biliyoruz.
Peki, durdurabilir miyiz?
Durdurabiliriz ancak bunun tek koşulu, ekonomik krize ve rejimin antidemokratik uygulamalarına karşı emekçiden, kadından ve gençlikten yana bir program ve birleşik mücadele hattında ısrar etmek.
Bu hat, başta Ankara ve İstanbul’da olmak üzere kitlelerin hayat pahalılığı karşısında ve barınma, gıda, ulaşım gibi temel konularda yerel yönetimlerden talep ettikleri tedbirlerin hayata geçmesinin de olmazsa olmaz koşulu konumunda.
Önümüzdeki 1 Mayıs bu açıdan büyük önem taşıyor. Sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin ortak tavrı ile 1 Mayıs mücadele gününü, yeni bir işçi-emekçi seçeneğinin yaratılması için bir adıma dönüştürebiliriz. Hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı mücadeleyi merkezine alan, işyerlerinde ve mahallelerde bu mücadeleyi yaygınlaştırmanın araçlarını yaratan böylesi bir sınıf seferberliği, mevcut koşulları işçiler ve emekçiler lehine çevirebilmenin tek yoludur. Ne daha kestirme ne de daha kolay bir yol var!
Silivri’de bulunan Kale Kayış fabrikasında işçiler kötü
çalışma koşulları, sendikasızlaşma yönünde yapılan baskılar ve patronun işçi
düşmanı tutumları yüzünden fabrika önünde direnişe geçtiler. 6 Mart’ta başlayan
direnişe 150’ye yakın işçi katılıyor. Bu sayı tüm fabrika çalışanlarının
neredeyse yarısı.
İşyerindeki düşük ücretli ve ağır çalışma koşullarına karşı geçen yıl Petrol-İş sendikasına üye olan işçiler, sendikanın işyerinde çoğunluğu sağlamasıyla birlikte patronun ve yöneticilerin tehditlerine maruz kaldıklarını belirtiyorlar. Çalışma Bakanlığı’nın Ekim 2018’de fabrikada çoğunluk tespitinde bulunmasına rağmen fabrika yönetimi çoğunluk tespitine itiraz etti. Diğer yandan da tehditle işçiler üzerinde baskı kurarak onları sendikadan istifa etmeye zorladı. Bunu kabul etmeyen öncü işçilerden dört tanesini işten çıkardı. Bunun üzerine bu baskı ve zorlamalarla birlikte, zaten güvensiz, ağır ve düşük ücretli çalışma koşullarından bıkmış olan işçiler, çalışma koşullarının düzelmesi, işyerine sendikanın girmesi ve işten atılan arkadaşlarının işe geri dönmesi talepleriyle 25 gündür direnişteler.
Kendilerini ziyaret ettiğimizde işçilerin yakındıkları en büyük problem işyerindeki iş güvenliği problemi oldu. Güvenlik önlemleri ya hiç alınmıyor ya da en düşük düzeyde tutuluyor. Sohbet ettiğimiz işçilerin çoğunluğunda ya parmak kesiği ya da kolda ve bacakta büyük yara izleri vardı. Direniş süresi boyunca içeride üç kaza daha meydana geldiğini söylediler.
İşçilerin direniş alanı jandarma ablukası altında. Çadır
kurmalarına ve ses sistemiyle seslerini duyurmalarına yasak getirilmiş.
Patron, direnen işçileri yıldırma politikası izlemekte. Bunu
DHL ya da Flormar direnişlerinde de görmüştük. İşçiler, uzun mahkeme
süreçleriyle yıldırma ve yıpratma planının farkındalar ve koşullar
iyileştirilene dek direneceklerini söylüyorlar.
Sohbet ettiğimiz işçilerin hepsi 5 ila 8 yıldır Kale Kayış’ta çalışan işçilerdi. Yıllardır emek verdikleri yer tarafından tehdide ve baskıya maruz kalsalar da tek istedikleri güvenceli iş, güvenli iş koşulları ve insanca yaşanacak bir ücret.
31 Mart yerel seçimleri kapsamında Manisa Şehzadeler ilçesinde yürütülen Bağımsız İşçi Aday Mehmet Nuri Koç’un yerel seçim kampanyası, işçi sınıfına dokunan, onun taleplerini sahiplenen ve aynı zamanda düzen partilerinden kopuş söylemini içeren örnek bir çalışma oldu. Arkasında hiçbir patron partisinin, müteahhidin veya şirketin olmadığı; yalnızca işçilerin, gençlerin ve kadınların öz gücüyle ve gönüllü desteğiyle yürütülen “bağımsız işçi aday” kampanyasıyla Mart ayı boyunca Manisa Şehzadeler’de emekçi halkın talepleri yükseltildi.
“İşçinin sorununu işçi çözer”
Bu
kampanyanın temel sloganı olan “İşçinin sorununu işçi çözer” şiarıyla
Şehzadeler’de güçlü bir kampanya yürütülerek emekçilerin talepleri görünür kılındı.
Düzen partilerinin adayları patron, mühendis, avukat gibi konumları ile ön
plana çıkarılırken, Nuri Koç bir fabrika işçisi olarak, emekçilerin kendi
kendilerini yönetebileceklerini, kendi sorunlarını işçiler olarak birlikte
çözebileceklerini ortaya koydu. Özellikle de ekonomik krizin faturasının
emekçilere ödetilmeye çalışıldığı bu dönemde, “Düzen partilerine oy yok!” diyerek
belediyeyi yönetmeye talip oldu. Kampanya boyunca, belediyelerin bir rant alanı
olarak kullanılmasına karşı “Rantçıların değil, işçilerin adayı” şiarı öne çıkarıldı.
Belediyede taşerona son verilmesi, patron belediyeciliğinin ortadan kaldırılması,
emekçilerin denetimi ve yönetimi ile emekçilerden yana bir belediyenin mümkün
olabileceği ortaya koyuldu. Bu bağlamda, yolsuzluk ve rant sarmalında işçi ve
emekçilerin kaynaklarının heba edildiği, yandaşlığın ihale, akrabalığın
zenginleşme anlamına geldiği belediyeciliğe son verme çağrısı yapılarak,
emekçilerin doğrudan katılımı ve denetiminin olduğu bir belediyecilik mümkün
denildi.
Bugüne kadar patronlara ve müteahhitlere ayrılmış kaynak ve hizmetlerin emekçilerin ihtiyaçları için kullanılacağı belirtildi. Çocuk bakımı için her mahalleye kreşler kurulması, nitelikli ve yeterli sayıda kadın sığınma evlerinin açılması gerektiği sokaklarda dile getirildi. Aynı zamanda ilk oyunu kullanacak gençlerin parasız ve nitelikli eğitim, sağlık ve barınma ihtiyaçlarına yönelik belediyenin kaynaklarını kullanacağı taahhüt edildi.
Seçim süreci boyunca girilen her evde, her kahvede, her sokakta, pazarda emekçilerin, kadınların ve gençlerin yoğun ilgisiyle karşılaşıldı. Nuri Koç’un bir işçi olarak öne çıkması, emekçi halkın somut ve yakıcı taleplerini yükseltiyor olması büyük bir destek ve karşılık buldu.
Bu kampanyanın en önemli hedefi, emekçilerin kendi sorunları için seferber olmalarına ve düzen partilerinden koparak kendi öz güçlerinin farkına varmalarına dönük bir adım atmaktı. Bu anlamda kampanyaya katılan emekçilerin kendi sınıf kardeşlerine ulaşmış olması ve sorunlarını, taleplerini birlikte konuşur hale gelmesi kampanyanın hedefine ulaştığını göstermektedir. Aynı zamanda seçimlerden sonra da birlikte konuşmaya, tartışmaya ve emeğin program ve talepleri doğrultusunda mücadele etmeye devam etme istemi de seçimle başlayan bu birlikteliği her geçen gün daha güçlü hale getirecektir.
“Bağımsız işçi aday” kampanyası aynı zamanda AKP’yi geriletme, stratejik oy gibi gerekçelerle hiçbir şekilde işçi ve emekçilerden bahsetmeyen düzen partilerinden oluşan Millet İttifakı’na oy veren sol sosyalist parti ve kurumlara da örnek olmalıdır. Zira yıllardır her seçimde sınıfın program ve talepleri göz ardı edilmekte, bağımsız sınıf politikası her seferinde ehvenişer aday ve programlara kurban edilmektedir. Bu nedenle bu kampanyada “oylarınızı heba etmeyin” diyenlere bir cevap vermek istenmiş, sadece Şehzadeler için değil tüm Türkiye için işçilerden yana bir belediyecilik anlayışından yana oy kullanmaya çağrı yapılmıştır. Bu anlamda seçimler vesilesiyle işçilerin sözünü duyuran ve onları birleşmeye çağıran bu kampanya tüm Türkiye’ye bir örnek ve referans olmuştur!
Yerel seçimlere, ekonomik durum karşısında kitlelerin hoşnutsuzluğunun arttığı bir dönemde girdik. Bu durum, emekçiden yana bir alternatifi yükseltmek için önemli bir fırsat sunuyordu.
Bu fırsat, iktidarın “beka” vurgusu karşısında, Erdoğan karşıtlığından öteye bir adım atamamış Millet İttifakı’nın, Batı illerinde bu ittifakın lehine kendini geri çeken HDP’nin ve emekten yana bir alternatifi yaratma çabasına girmek yerine sağa savrulan reformcu solun tercihleri nedeniyle değerlendirilemedi.
Böylece, yerellerdeki birkaç girişim dışında, emekçiden yana bir alternatif oluşturulamadı.
Ve sonuç olarak iktidarın politikalarını sorgulayan, hoşnutsuzluğu artan emekçilere tek bir seçenek dayatıldı: Mevcut iktidardan hoşnut değilsen, onun karşısındaki en güçlü adayı destekle…
Partilerin, programların, adayların önemini yitirdiği; düşmanımın düşmanı dostumdur yaklaşımının akılcılık ve hatta sorumluluk olarak sunulduğu bu tutum yeni değil… Ancak son iki seçimdir iki ittifak kampı etrafındaki kümeleşme bunu adeta bir ön kabul sayıyor.
Emekçi kitleler, “kötünün iyisi” tercihlerle düzen partilerine mahkum edilirken, hem taleplerinden hem de bir politik özne olmaktan uzaklaşıyorlar.
Seçimin, üzerine düşünmemiz gereken en önemli sonuçlarından biri bu.
Emekçiler, mevcutlar arasında bir tercih dayatmasına karşın, kendi sınıfsal çıkarlarını, ekonomik, demokratik, sosyal hak ve taleplerini temsil eden politik mevcudiyetini yaratmak zorunda.
Kendi seçeneğini yine kendi var etmek zorunda.
Bu açıdan seçimlerin bitmiş olması, bir sonu değil bir başlangıcı ifade ediyor.
Seçim süresince dile getirdiğimiz talepler şu temel anlayışa dayanıyordu: Patronlardan değil emekçilerden yana, denetlenebilir bir belediyecilik.
İşte şimdi patron belediyeciliği anlayışı karşısında savunduğumuz bu belediyecilik anlayışını çok daha güçlü savunmamız gerekiyor. Çünkü mevcut iktidarın ve ister Cumhur ister Millet ittifakı’ndan olsun yeni yerel yönetimlerin programları işçi ve emekçi düşmanlığından beslenirken, bu taleplerimizi çok daha hayati kılacak.
Sadece bu da değil. Emareler, ekonomik krizin durulmak bir yana derinleştiğine işaret ediyor. Düzen partilerinin hiçbiri buna işçiden ve emekçiden yana bir cevap üretmiyor. Tersine, bedeli çoktan işçi ve emekçilere kesmeye başladılar.
Bu nedenle krize karşı acil taleplerimizi çok daha güçlü dile getirmemiz gerekiyor. Acil talepler üzerinden ortak mücadeleyi hedefleyen Krize Karşı Omuz Omuza platformu, bileşenlerinin seçimler için ortak bir politik tutumunun olmaması nedeniyle, son süreçte kısmen duraksamıştı. Ancak şimdi yeniden ve eskisinden daha güçlü biçimde mücadeleyi yaygınlaştırmak gerekiyor.
Gelecek günler, emekçiler için seçim öncesinden daha iyisini vaat etmiyor. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik ve politik koşullar; uygulanan politikaların sınıfsal karakterlerini muazzam şekilde berraklaştırıyor. Bu nedenle, işçiden-emekçiden yana bir seçeneği örmek konusunda her zamankinden elverişli bir dönemde olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Önümüzdeki zorlu ama çıkarımıza olan tek seçenek bu!..
2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kitlesel devrimci ayaklanmalar tüm bölgeyi yerinden oynatmıştı. Şimdilerde ise Sudan, Cezayir ve Fas’ta yeni seferberlikler var.
“Arap Baharı” olarak adlandırılan, ama bölgedeki her etnik ve dini kökenli emekçi kitlelerin diktatörlük rejimlerine karşı ayaklandığı 2011 devrimci süreci, Tunus ve Mısır’da diktatörlükleri devirerek önemli bir başarıya ulaşmıştı. Bu devrimci yayılmaya yanıt olarak bölge rejimleri ve emperyalizm derhal “iç savaş” yöntemlerine başvurarak seferberlikleri ezmeye çalıştılar. Libya, Yemen ve Suriye kanlı çatışmaların içine sürüklendi. Bahreyn’deki isyan Suudi tanklarıyla ezildi. Ardından Mısır’da emperyalizmin desteğindeki bir darbeyle ordu iktidara el koydu, diktatörlük rejimine geri dönüşün yolu açıldı.
Özellikle Suriye’deki
devrimci kalkışmanın bastırılması, sadece bölge güçleri (Türkiye, İran, Suudi
Arabistan, İsrail ve Mısır) için değil, ABD emperyalizmi ile Rus yayılmacılığı
açısından da çok önemliydi. Her ülke kendi ulusal çıkarlarını dayatabilmek için
Suriye’yi paramparça etti, Şeriatçı güçleri harekete geçirdi, bir yandan
da Esad’ın diktatörlük rejiminin ayakta kalmasını sağladı. Bütün bu gerici
güçlerin saldırısı altında devrimci süreç bastırılmak istendi. Bölgedeki tüm
diğer halklara korku verici bir örnek olsun istediler.
Ama belli ki, bölge emekçileri “artık bıçak kemiğe dayandı, bu böyle devam edemez” diyerek baskı ve sömürü rejimlerine kafa tutmaya devam ediyorlar. Sudan’da halk, otuz yıldan beri iktidara çöreklenmiş olan soykırım suçlusu diktatör Ömer el-Beşir’e karşı Aralık ayından beri isyan halinde. Hayat pahalılığına karşı başlayan mücadeleler kısa zamanda rejim ve hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. Mücadelelerin sözcüleri, “Beşir ve hükümet derhal çekilmeli! Demokratik bir rejim kurulmalı!” diyorlar. Diktatör ise istifa etmeyeceğini söyleyerek hükümeti ve parlamentoyu lağvetti ve bir yıl boyunca sürecek bir “özel hal” ilan etti. Yani kitleleri askeri diktatörlük yoluyla bastırmaya yöneldi.
Cezayir halkı da isyan halinde. 1999’da bir darbeyle iktidara gelen ama artık eli ayağı tutmaz, zihni işlemez hale gelmiş olan 82 yaşındaki diktatör Abdülaziz Buteflika 5. kez başkanlığa adaylığını koyunca kitleler “Yeter artık!” diyerek ayaklandılar. Tabii Buteflika başkanlık yapacak durumda değil, ama asker-polis rejiminin sembolü olduğundan, bölgede Mısır’dan sonra en güçlü orduya sahip olan generaller onu destekliyordu. “Buteflika defol!”, “Baskı rejimine son!” sloganları yüz binlerce insanı sürekli bir seferberliğe itince, diktatör adaylığından vazgeçmek zorunda kaldı. Ama bu kez de generaller rejimi koruyabilmek için, 18 Nisan’da yapılması gereken seçimleri belirsiz bir süreliğine ertelediler. Çünkü emekçi halktan korkuyorlar.
Bütün bir “Arap Baharı” boyunca görece sakin görünen Fas’ta da kitleler sokakta. En başta da öğretmenler ve profesörler. Krallık rejimi devlet memurluğu yasasını değiştirip öğretmenleri güvencesiz sözleşmeli hale getirmeye kalkınca on binler sokaklara dökülüp greve çıktılar. Onları öğrenciler de destekliyor. Hareketin emekçi yığınların tümüne yayılmasından ürken hükümet şimdilik memur temsilcileriyle görüşerek “barışçıl” bir çıkış arama çabasında.
Kısacası Ortadoğu ve Kuzey
Avrupa’da emekçi kitleler baskıcı, emperyalizm uşağı krallık ve asker-polis
diktatörlüklerine karşı isyanlarını tazeleme yolundalar. Bunun 2011’dekine
benzer bir yaygın devrimci süreci yeniden başlatıp başlatmayacağını yakında
göreceğiz. Bu mücadelelerden çıkaracağımız çok dersler var. Bunların başında da
halkın kendi gücünün farkında olması ve asla kendi geleceğinden umudunu
kesmemesi gerektiği geliyor.
Erdoğan-AKP 25 yıl önce kazandığı ve aralıksız
yönettiği Ankara ve İstanbul’u kaybetti. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin kesin
olmayan sonuçlarına göre AKP 6 büyükşehir belediyesi, 8 il ve 73 ilçe
belediyesini yitirdi. Erdoğan’ın bardağın dolu yanını göstermek için sarf
ettiği tüm çabalara rağmen AKP tarihsel bir yenilgi almış oldu.
AKP belediyeciliği ekonomik krizin etkileri,
baskı, kayırmacılık ve yolsuzluğun yarattığı yoğun hoşnutsuzluklara ek olarak
Erdoğan yönetimindeki başkanlık sisteminin hiçbir sorunu çözememesi sonucu
yenilgiye uğradı. AKP’nin aldığı bu tarihsel yenilginin her şeye rağmen nihai
bir yenilgi olmamasının sebepleri ise oldukça açık: İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve burjuva muhalefetin Erdoğan’ın sistemine
bir alternatif geliştirememesi Erdoğan iktidarının devam etmesine sebep
olmaktadır.
AKP’nin bu yenilgisi, “AKP sandıkta yenilmez,
‘faşizm’ oyla geri çekilmez, sandıkta yenilseler dahi belediyeleri bırakmazlar”
diyenlerin argümanlarını da alt üst etmiştir. Türkiye solunun kimi
kesimlerinin, sandıkta yenilgiye
uğratamayacağını ifade ettikleri bir iktidarın sandıkta geriletilebileceğine dair inanç duyup
düzen partilerine oy çağrısında bulunmaları çelişkisini açıklamayı ise
kendilerine bırakıyoruz. Günün sonunda belirleyici olan finans kapitalin
ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlar çevresinde konumlanan devlet bürokrasisinin tavrı
olmuştur. İstanbul sonuçlarının ertesi güne kadar resmileşmemesi ve Erdoğan’ın
muhalefete İstanbul ve Ankara’nın yanı sıra 6 büyük şehir, 3 il, 17 de ilçeyi
patırtısız teslim etmesi ancak bununla açıklanabilir.
Tek
adam, tek başına yönetemiyor
AKP’nin seçimlere tek başına girmeyi göze
alamayıp (seçim sonuçlarına göre) MHP’ye 4 il, 36 da ilçe belediyesinin rantını
bırakmak zorunda kalması dahi yeni rejimin AKP tarafından tek başına
yönetilemediğini, Erdoğan’ın her şeyi tekeline almayı başarmayı bir yana
bırakalım, elindekini dahi iki yıl öncesine kadar düşman olduğu kimselerle
paylaşmak durumunda kaldığını göstermektedir.
Erdoğan’ın müttefiki Bahçeli ise, İstanbul ve
Ankara’nın gitmesinin düşünülemeyeceğini, %52’nin altında oy alınmasının
korkunç olacağını ifade etmesine rağmen seçim sonuçlarını olgunlukla
karşılaması da hem ekonomideki sıkışıklık hem de ittifakın kaymağını partisinin
yemesi ile açıklanabilir.
Kürt
illerinde seçimlerin antidemokratik yönü gözler önüne serilmiştir
31 Mart seçimleri Kürt illerinde tek adam
rejiminin baskıcı yönünü açık şekilde ortaya koymuştur. Gözlemcilerin Şırnak’ta
kolluk güçlerinin binlerce sayıda oyu sandığa yerleştirdiğine ve oy
kullananları engellediğine dair ifadelerinin yetkililerce yalanlanmaması
sorunun ciddiyetini göstermektedir. Kayyum atanan belediyelerin mali kaynakları
ciddi şekilde artırılmasına ve seçim sürecinde hem kayyum hem de devletin tüm
olanaklarının AKP lehine kullanılmasına rağmen HDP 8 ili yeniden kazanabildi.
Öte yandan, Kürt illerinde sandığa gidişin
azalması ve kaybedilen belediyeler yalnızca HDP’nin maruz kaldığı baskılar ile
açıklanamaz. Bugüne değin emekten yana, sosyal bir belediyecilik örneği
sunamamış olması HDP’nin zaaflarından biri olarak Kürt halkının önünde
durmaktadır.
CHP ve
İYİ Parti Tek Adam rejimini tanımıştır
31 Mart seçimleri başlangıçta Tek Adam
rejiminin sorgulanması dinamiğini taşıyordu. Ancak MHP’nin AKP’ye desteğinin
hemen ardından Millet İttifakı’nın da Tek Adam rejimini sorgulatacak her türden
dinamiği bastırması Millet İttifakı’nın Tek Adam rejimini tanıdığı anlamına
gelmektedir.
Mansur Yavaş, Ankara’daki zafer ilanında seçim
sürecindeki antidemokratik uygulamalara dair somut tek bir söz söylemeksizin
“Ankara’da kaybeden Özhaseki’dir, tüm partiler kazanmıştır” diyerek AKP’yi ve
Tek Adam rejimini de kazananların yanına yazmak istediğini dolaylı olarak ifade
etmiştir.
Millet İttifakı’nın
kazandığı belediyeler işçi ve emekçilerin acil sorunlarına dair bir ileri adım
anlamına gelecek hiçbir şey vaat etmemektedir. Daha 24 Haziran seçimlerinden
önce asgari ücretin 2200 TL olması gerektiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, bugün
%20’yi aşan, gıdada ise %40’a varan enflasyona rağmen CHP belediyelerinde
maaşların 2200 TL’ye çekileceğini ifade ediyor. Emekçilerin CHP’ye yönelmesinin
tek kazancı yalnızca 180 TL midir? AKP belediyeciliğinin yolsuzlukları Sayıştay
raporları ve belediye çalışanlarının ifadesi ile belgelenmiştir. Peki, Millet ittifakı bu yolsuzlukların üzerine
gidecek midir?
AKP’nin patronlardan yana ekonomi uygulamaları
ve yerel yönetim kavrayışına karşı çıkıp Millet İttifakı’na oy veren kitleler
ise temel taleplerine sahip çıkmayı sürdürmelidirler. Rant için değil, halk
için belediyecilik, antidemokratik uygulamalara karşı mücadele etmek ve şeffaf
bir yönetim sağlamak için oy verdikleri partileri denetleyip oylarının
karşılığını talep etmelidirler. İmamoğlu, Yavaş ve daha niceleri zaferlerini
oyların çalınmasına engel olup, iktidarı ayak oyunları yapmaktan geri durduran
kitlelere borçludur. Gerçek zafer kitlelerindir. O halde kitler sadece
sandıkları değil, taleplerini ve belediyelerini de terk etmemelidirler.
İşçi
sınıfında durum
İşçi sınıfı 31 Mart yerel seçimlerine maalesef
ki önderliksiz, zayıf ve parçalanmış olarak girdi. Bunun seçim sonuçlarına
doğrudan yansıması da sanayi işçilerinin yaşadığı Kocaeli, Zonguldak, Manisa
gibi şehirler ve ilçelerinde sağın oylarının ufak kaymalar ile birlikte geçen
seçimlerle yakın oranda kalması, sosyal taleplerin yükselememesi oldu. Adana,
Antalya, Kırşehir, Artvin gibi şehirlerde işçi ve yoksul kitlelerin AKP’den
uzaklaşmasının buradaki işçi ve emekçilerin bilincinde neye tekabül ettiğini de
önümüzdeki süreç gösterecek.
CHP’ye
destek sağlayan sol şu andan itibaren CHP’nin yapacağı tüm işçi düşmanı
politikaların sorumluluğuna ortak olmuştur. Bu sebeple
CHP’ye oy çağrısında bulunan tüm sosyalistlerin CHP’li belediyeleri sıkı bir
takip ve denetlemeye alması gerekmekte, belediyelerde işçi denetiminin
kurulması için tüm patronlardan bağımsız bir işçi birliğinden yana adımlar
atması gerekmektedir.
İşçi sınıfının örgütleri de AKP’ye karşı düzen
partilerini işaret etti. Esas görevi işçileri patronlardan bağımsızlaştırmak
olması gereken sendikaların işçileri patron partilerine yönlendirmeleri
yanlışının şimdilik üzerinden atlayalım. Nasıl ki Millet İttifakı’na destek
açıklayan sol, Millet İttifakı belediyelerinin işçilere karşı işleyecekleri
suçta sorumlulukları bulunacaksa işçi sendikalarının da böyle bir sorumluluğu
bulunmaktadır. Şimdi meslek örgütleri ve sendikalar destek çağrısında
bulundukları adaylara giderek ekolojik yıkıma karşı ve işçi sınıfından yana
tedbirlerin alınabilmesi için programlar sunup denetlemelere girişmelidirler.
Meslek örgütü ve sendikalar bu adaylara karşı seferber olup varlık sebebi olan
hakların garanti altına alınması için mücadelelerini sürdürmelidirler.
Önümüzdeki süreçte ekonomik krizin etkileri
derinleşecek ve Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere ağır bir ekonomi paketi
uygulamaya sokulacak. Doların düşmesi için alınan ciddi risklerin sonuçları
belirginleşecek. Batı ile gerginleşen ilişkileri telafi etmek için Erdoğan
yönetimi işçi sınıfına kestiği faturayı ağırlaştıracak. Sonuç olarak da tüm bu uygulamaların hayata geçebilmesi için rejimin
baskıcı ve antidemokratik uygulamalarını artıracağını kolaylıkla öngörebiliriz.
AKP’nin tarihsel yenilgisinin somut
kazanımlarla takip edilebilmesi için bağımsız bir işçi cephesini örüp
güçlendirmemiz gerekmektedir.
Patronlardan bağımsız, tüm sola çağrıda
bulunarak yola çıkan Manisa Şehzadeler Belediye Başkan Adayımız Mehmet Nuri Koç
yoldaşımızın sloganında dediği gibi: İşçinin sorununu ancak işçi çözebilir.
Seçimler bitti! Farklı siyasi gelişmeler olmazsa önümüzdeki
dört buçuk yıl artık seçim yok. Yani “oy için” kapımızı çalan patron
partilerinin yüzünü, işleri düşmedikçe, bir dahaki seçime kadar görmeyeceğiz. Ama
“hayat” devam ediyor! Mesele de zaten burada! İyi de hayat kime, nasıl devam
ediyor?
İşçi-emekçi için hayat dediğimiz nedir? Kira, elektrik,
su, doğalgaz, ulaşım, eğitim-sağlık, ekmek-peynir, meyve-sebze, çoluğa çocuğa
üst-baş, belki bir çift ayakkabı, bir de gömlek… İşçi-emekçi için hayat işte
bu, iki yakasını bir araya getirme mücadelesi… Bu kadar! Peki, nefes almak
dışında neredeyse her şeyin paralı olduğu bu kapitalist düzende işçi emekçi bunları
nasıl alacak, hangi parayla ödeyecek?
Merkez Bankası’nın “Türkiye’de Ücret Dinamikleri”
çalışmasında açıkladığı son rakamlara göre “çalışan” şanslı 9 milyon işçi açlık
sınırının altında yaşıyor. Bu işçilerin 7 milyonu asgari ücret alırken, 2
milyonu asgari ücretin de altında bir ücretle çalışıyor.
Aralık 2018 TÜİK rakamlarına göre resmi işsiz sayısı 4 milyonu
geçti. Gerçek rakam 8 milyona dayandı. Her dört gençten biri işsiz! Mart 2019
rakamlarına göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6.561 lira! Tek
başına bekâr bir çalışanın asgari yaşam maliyeti dahi 2.455 lira olmuş durumda.
Çalışanların yarısından fazlasının 2.020 lira olan asgari
ücret aldığı düşünülürse, işçinin emekçinin nasıl bir hayat sürdüğü de anlaşılır.
Seçim bitti ama işçinin-emekçinin bu çileli hayatı devam ediyor.
Üstelik şimdi bütün bu çilelerimizi ikiye katlayacak bir
“kemer sıkma” daha kapıda. “Bir mermi kaç lira?”, “Bu uçak kaça uçuyor?”, “İki
gün patlıcan yemesen ölür müsün?”, “yokluk değil varlık kuyruğu” vs. diyerek
“beka”lı ipuçlarını zaten çoktan verdiler.
Anlayacağımız yeni zamlar, vergiler yolda, kıdem tazminatı
fona gidiyor, “varlık” kuyrukları daha da uzayacak, işsizlik daha da artacak,
EYT vs. zaten hayal… Tabii biz “hayır” demezsek!
İşte tam da bu nedenlerle ısrarla; seçim bir gün, mücadele her gün diyoruz!
Adını koyalım. Tok açın halinden anlamaz düzeninin adı kapitalizmdir. Kapitalizm herkesin karnını doyurarak değil tam tersine çoğunluğu yarı aç bırakarak düzenini devam ettirir. Dolayısıyla yolumuzu çizecek soru şudur: Kapitalizme karşı mıyız, yandaş mıyız?
Ekonomi tam da öngördüğümüz şekilde ilerliyor. Resmi olarak ülke resesyona girmiş durumda (üst üste iki kez ekonomik daralma). Bu daralmayı yapılan müdahalelere rağmen bir türlü ateşi sönmeyen yüksek enflasyon izliyor. Sermaye iktisatçıları bile açıkça stagflasyonda (durgunluk içinde enflasyon) olduğumuzu dillendiriyorlar. Bu tabloyu aylar öncesinden işaret etmiştik. Bugüne kadar yapılan işçi düşmanı ve ülkeyi uluslararası sermaye gruplarına açan ekonomi politikalarının çok ciddi krizler yaratacağını, ülkeyi dış şoklara karşı daha kırılgan hale getireceğini, bu yüzden planlı-merkezi bir ekonomi politikasının gerekliliğini defalarca vurguladık. Mevcut iktidar, bu krizi yaratan politikalarında değişiklik yapmak yerine onları daha da derinleştirerek emekçiler üzerinde telafisi mümkün olmayacak bir kumar oynuyor.
Dışarıdan gelen politik ve ekonomik herhangi bir olumsuzluğa karşı oldukça hassas bir ekonomi var. 22 Mart günü son altı ayın en yüksek dolar artışını yaşadık. İktidar ise seçimlere çok az bir zaman kala sermayeye güven bile vermekten aciz. Erdoğan son yaptığı açıklamada “isimlerinizi biliyoruz, seçimden sonra hesap soracağız” diyerek tehditler savurdu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ise müşterilerini döviz piyasalarına ilişkin olarak “yanıltıcı” ve “manipülatif” bir şekilde döviz alımına yönlendiren bankalarla ilgili inceleme başlattı.
Bu riskli hamlelerle amaçlanan, insanları ekonomik gidişatın bozulmasının dış sebeplerden kaynaklandığına inandırmak. Öyle bile olsa ekonomiyi güçsüz kılan ve direngen tutamayan iktidarın kendisidir. İnsanlar dış güçlerin baskısıyla değil, Türk lirasına güvenmediklerinden dolar alıyorlar. Serbest piyasada paranın hiçbir engel ile karşılaşmadan hareket etmesine izin verdiğiniz bir ortamda insanların ne alıp sattığına karışamazsınız. Samimi iseniz, sermaye ve döviz hareketlerine kısıtlama getirin, planlı ve merkezi ekonomiye geçin; bunları yapmadan insanları sopa göstererek tehdit etmek işe yaramaz. Akıl ile yönetilmeyen, günübirlik hamlelerle panik halinde yönetilmeye çalışılan bir Türkiye’de plansız ve serbest ekonominin belini doğrultması mümkün değildir.
Hatırlarsanız 2018 Ağustos’unda çok büyük bir döviz kuru şoku yaşandı. Ülkedeki üretim ithalata bağlı olduğundan artan dövizle birlikte tüm girdilerin fiyatları yükselerek üretici ve tüketici fiyatlarında yüksek enflasyonu tetikledi. Bugün bile bu şokun yarattığı enflasyon içindeyiz. Döviz ise dengesiz bir hızda artmaya devam ediyor. Merkez Bankasının anketlerine göre önümüzdeki iki yıl içinde bile enflasyonun çift hanelerde olacağı öngörülüyor. Sadece Ağustos ve Aralık arasında 570 bin insan işini kaybetti. Bunun yarattığı talep daralmasına rağmen iktidar seçimlere biraz daha rahat girebilmek için devletin hazinesini sonuna kadar açmış durumda ama o da işte yarıyormuş gibi görünmüyor. ÖTV indirimleri, akaryakıttaki eşel mobil sistemi derken, 2018 Şubat’ında 1,9 milyar TL olan bütçe açığı bu yılın Şubat ayında 16,8 milyar TL’ye yükseldi. Bütçe giderlerinin %33 artması ya da tanzim satış gibi önlemler seçim ekonomisinin getirdiği şeylerdi. Kaşıkla ne verdilerse kepçe ile geri alacaklar. Bu sertleşme ve sopa gösterme, hiçbir şeyin sonuç vermediğini gören iktidardaki korkunun ifadesi.
Tüm sermaye iktisatçıları kısa vadede IMF’ye gidilmeden bu kriz atlatılamaz diyor. Biz ise IMF politikalarının ülkeyi daha da borçlandıracağını, yeni bir özelleştirme dalgasını başlatarak ülke kaynaklarını dış güçlerin ellerine teslim edeceğini söylüyoruz. Seçimlerden sonra ilk iş IMF’den ve/veya Londra’daki borsa simsarlarından para dilenmek olacak. Çünkü kapitalizm içindeyseniz emperyalizmin eline bakmak durumundasınız. Bu ülkenin ne IMF’ye ne de ülkeyi IMF’ye mahkûm eden iktidarın çapsız ekonomi politikalarına ihtiyacı var. Sendikalar ve işçi sınıfı şimdiden bu ikisine karşı planlı ve merkezi ekonomi talebi etrafında seferber olmaya hazırlanmalıdır.
Filistin İsrail’in sürekli genişleyen işgali ve emperyalizmin baskısı altında. Siyonistler şimdi de Golan Tepelerini ilhak ediyor.
İsrail savaş gücü bir kez daha Gazze’yi bombaladı. Gerekçe, Gazze’den İsrail yerleşim yerlerine roket atıldığı iddiası! Gazze tarafı bu iddiayı yalanladı. İsrail yerleşim yerlerine roket atılmadığını ama İsrail saldırısı sonrası roketle karşılık verildiğini ve Mısır arabuluculuğuyla sağlanan İsrail-Filistin ateşkesine bağlı olduklarını açıkladı.
İsrail için bu açıklamaların tabii ki bir önemi yok. Yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla köşeye sıkışmış durumdaki başbakan Netanyahu için Gazze, İsrail’de 9 Nisan’da yapılacak seçimler öncesi bolca hamaset üretebileceği değerli bir konu. “Beka” söylemi ikiyüzlü İsrail milliyetçi-muhafazakârlarının da her zaman iş gören kurtarıcı konularından biri!
İsrail savaş gücüyle Gazze’den atıldığı iddia olunan
roketler karşılaştırıldığında devasa bir orantısızlık olduğu ortada. Nitekim geçmişte
İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği benzer saldırılarda binlerce
Filistinli hayatını kaybetmişti. İki binden fazla Filistinlinin hayatını
kaybettiği 2014 yılındaki Gazze’ye yönelik İsrail saldırısı bunların en
korkunçlarından biriydi. Trump’ın 2018 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti
olarak tanıması sonrası gelişen olaylarda da İsrail saldırıları sonucu en az
elli Filistinli hayatını kaybetmiş, iki binden fazlası da yaralanmıştı. İsrail’in
25 Mart tarihindeki son saldırısında kayıtlara can kaybı geçmedi ama korkunç
bir ambargo altında bulunan Gazze’nin birçok tarım alanının bombalanmış olması
İsrail’in acımasız işgalci niyetini açıkça göstermekte.
Trump-Netanyahu:
Şıracının şahidi bozacı!
Gazze’ye yönelik İsrail saldırıları sürerken Trump Golan
Tepeleri’ni İsrail toprağı sayan bir kararnameyi imzaladı. Trump’ın Golan adımı,
Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla birlikte ele alındığında ABD
açısından İsrail politikasında yeni ve ileri bir aşama.
Kuşkusuz Golan Tepeleri Suriye toprağı! Buna mukabil
İsrail’in 1967’den beri Golan Tepeleri’ni işgal altında tuttuğu, zaman içinde
on binlerce İsrailli yerleşimciyi bölgeye yerleştirdiği de bir gerçek. Netanyahu’nun
Trump kararnamesini, “askeri zaferimizin diplomatik bir zafere dönüşmesi” olarak
tanımlamasının nedeni de bu fiili ilhak durumu!
Türkiye dâhil birçok ülke bu kararnameyi kabul edilmez bulduğunu açıkladı. Örneğin Türkiye’nin açıklaması şöyle: “Buralar Suriye’nin ve Suriye halkının topraklarıdır. Bu imza İsrail’in işgalini meşrulaştırmaz.” Kesinlikle doğru ama Türkiye’nin şu an Suriye’deki askeri-siyasi varlığı ve 2011’den bu yana izlediği Suriye politikası ortadayken bu açıklamaya kim ne kadar itibar edecek? Nitekim İsrail de Golan Tepeleri’nin kendisi için askeri ve ekonomik açıdan milli güvenlik sorunu olduğu iddia ediyor. Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne sadece İsrail-ABD’nin değil, “ama…” demeden tüm bölge ve dünya ülkelerinin saygı göstermesi gerekmez mi?
Haftalardır gündemi meşgul eden yerel seçimler basında ve
kamuoyunda ciddi gündem haline geldi. Çürümüş düzenin çürümüş partileri biz
işçi ve emekçilerden oy istiyorlar. Adına “demokrasi” dedikleri sistemde
rantın, rüşvetin ve sömürünün “bekasının gereği olarak onları seçmemizi ve
sorunlarımıza derman olacaklarını dile getirmekteler.
Adı ister “Millet İttifakı” isterse “Cumhur İttifakı” olsun
hepsi kapitalist sömürü düzeninin sarsılmaz bekçileridir. Onlara oy vermek
rantın, rüşvetin ve sömürünün devamlılığına oy vermektir. Nitekim seçim
programları neredeyse birbirinin aynıdır ve biz işçi ve emekçilere bir çözüm
olmamaktadır.
İşçi sınıfının
devrimci programında buluşalım!
Biz işçi ve emekçilerin çıkarı her zamanki gibi kendi
ellerimizdedir. Rantçıların, soyguncuların, haramilerin ölçüsüz vaatleri biz
işçi ve emekçilere bir anlam ifade etmemektedir. Reformist bataklığa saplanan
sözüm ona sol-sosyalist hareketlerin “Oyların bölmeyin!”, “AKP karşıtı adaylar
etrafında birleşelim!” söylemleri teslimiyet ve acizliklerinin bir
göstergesidir. Biz işçi ve emekçilerin kötünün iyisine ihtiyacımız yoktur. Biz
işçiler cüretkâr bir şekilde Manisa Şehzadeler bağımsız işçi adayı Nuri Koç
gibi işçi sınıfının devrimci programına sahip işçi adaylara destek vermek gibi
bir seçeneğimiz vardır!
Ne onların vaatlerine ne de kokuşmuş burjuva kırıntılarına
karnımız toktur! Ya kapitalizmin bataklığında çürüyüp gidilecek ya da işçi
sınıfının seferberliği doğrultusunda bir işçi iktidarı kurulacak!
Seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın işçi sınıfının
devrimci dinamizmi hiçbir koşulda burjuvazinin sandıklarına sığmaz. Onlarca
hatta yüzlerce yerelde belediye kazanılsa bile işçi sınıfının gayesi siyasal
iktidar olacaktır. Bu nedenle asıl olan devrimci sınıf mücadelesini
büyütmektir.
Eyüp’e bağlı Karadolap mahallesinde gelenek, bu sene 31 Mart yerel seçimlerinde de bozulmuyor. Muhtarlık seçimleri için 2.500
kişiyi aşkın seçmenin katılımıyla gerçekleşen mahalleye özgü ön seçimde ilk kez bir kadın aday,
Filiz Karayutu birinci çıktı. Oyların bölünmemesi adına dört dönem önce
uygulanmaya başlayan ön seçim emekten, özgürlükten, adaletten yana olan
adayların kendi aralarında demokratik bir şekilde seçilerek tek bir adayın
belirlenmesi için yapılmakta.
Gazete Nisan
olarak, ön seçimden birinci çıkan muhtar adayı Filiz Karayutu ile
mahallenin sorunları ve çözümleri hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.
Muhtar adayının kadın olmasından dolayı kadınlara yönelik talepler
ağırlıkta. Kadınları evden çıkaracak ve daha görünür
kılacak talepler ön planda. Mahallede kadınların kullanabilecekleri alanların
azlığına dikkat çeken muhtar adayı, şu anki muhtarlığın 3 katlı bir binaya
dönüştürülerek bu binanın bir katını kreş, diğer katlarını ise kadınların ve
gençlerin etkinlik yapabileceği bir yer haline getirmek istediğini ifade etti.
Aynı zamanda kadınların evlerinde yaptıkları ürünleri belirli dönemlerde satabilecekleri
alanların yaratılması gerektiğine vurgu yaptı. Filiz Karayutu, kadınlar yaşamın her alanında
var olmalarına rağmen görünür olmadıklarından dolayı bu algıyı yıkmak için emek vereceğinin
teminatını veriyor.
Gençleri toplumda özneleştirebilmek ve üretkenliklerinin
farkına varılması için belirli dönemlerde şenlikler ve çeşitli projeler
düzenlenmesine ön ayak olacağını dile getirdi. Bu tarz etkinlikler ile
gençlerin önünü açmak ve onları teşvik etmenin bu süreçte önemli bir yerde durduğundan
bahsetti.
Sokak Temsilciliği kurulması ve bu temsilcilerin ayda bir
defa bir araya gelip mahallenin sorunlarını tartışacaklarını ve bu sorunlara birlikte
çözüm üreterek herkesin mahallede söz sahibi olabileceğini ifade etti. Amacının,
farklı kesimlerden insanları ayırmaksızın halkın iradesini ortaya koyan,
birlikte çözüm üreten bir muhtarlık anlayışı yaratmak olduğunu söyledi.
Yılda bir kez “Halk Şenlikleri” ve benzeri etkinlikler
düzenleyip organize edileceğini ve bu organizasyonlardan elde edilen gelirin
mahallede bulunan ihtiyaç sahiplerine iletileceğini belirtti. Etkinlikten
toplanan paranın şeffaf, herkes tarafından denetlenebilir bir şekilde toplanacağını
söyledi. Yapılacak faaliyetleri mahalleli ile birlikte organize ederek
insanları bütünleştirmek gerektiğini ifade etti.
Son söz olarak “Mahallemizin sorunlarının farkındayım. Bu
sorunların mahalle sakinleriyle ortak hareket ederek çözüleceğine de inancım
tamdır” diyen Karayutu, Karadolap halkının desteklerini beklediğini ekledi.
Direniş ve özgürlüğün bayramı Newroz Diyarbakır, Van, Şırnak, Dersim, Batman ve İstanbul başta olmak üzere birçok kentte kayyum, tutuklamalar ve her türden baskılara rağmen coşkuyla kutlandı. Yerel seçimler arifesindeki kutlamalarda barış talebi öne çıkarken, tecridin sonlandırılması vurgulandı.
Van’da sabahın erken saatlerinden itibaren binlerce kişi Newroz alanını doldurdu. Van’daki Newroz’da tutuklu Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bekir Kaya’nın gönderdiği mesaj okundu.
Nusaybin ve Midyat’ta “Mutlaka kazanacağız!” pankartı asılırken, alanı dolduran binlerce kadının rengarenk kıyafetleriyle meydan bir bayram yerine döndü. Uzun süren yasakların ardından Şırnak merkez ve Silopi’de de yıllar sonra gerçekleştirilen Newroz kutlamalarında Leyla Güven’e selam gönderildi.
Diyarbakır’da da devlet Newroz’a katılımın azalması için elinden geleni yaptı. “Newroz Treni” adı verilen Batman-Diyarbakır arası sefer yapan yolcu treninin seferleri iptal edilmesine rağmen kutlamalara yüz binlerce kişi katıldı. HDP’nin 5 Haziran 2015’deki Diyarbakır mitingine yapılan saldırıda iki bacağını kaybeden Lisa Çalan’ın meydandaki halayı, her şeye rağmen direniş ve başkaldırının simgesi oldu.
İstanbul’daki coşkulu ve kitlesel Newroz ise “Tecridi kıralım, faşizmi yenelim” vurgusu ile gerçekleşti. Kürt kitlelerinin demokratik talepleri için uzun yıllardır sürdürdükleri seferberlik bugün Kürtçenin konuşulabilmesini, Kürtçe kanalların açılmasını ve hatta Newroz’un kutlanabilmesini sağlamıştı. Ancak bugün HDP önderliği mücadeleyi Millet İttifakı’nı destekleyerek sürdüreceğini söylüyor. Newroz günü yaptığı konuşmasında Buldan, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyerek Kürt halkının haklı demokratik taleplerini kazanmak için, bu talepleri inkâr edenleri destekleme çağrısında bulundu.
Kürt önderliği bugüne değin müzakerelerin her türlüsünü denedi. Kitlelerin mücadelesi ise gücü ve kararlığından bir şey kaybetmedi. Ancak gelinen noktada Kürt halkının kalıcı ve güvenilir bir barışa ulaşabilmesi açısından bir arpa boyu yol kat edilemedi. Kürt önderliği, Kürt halkının demokratik haklarının tanınabilmesi için Türkiye işçi sınıfı ile ittifak kurmayı hedeflemezken, bunun zeminini hazırlamak için de rejim partileri ile (Tek Adam rejimine karşı çıkmayan CHP de dahil olmak üzere) arasına bir mesafe koymadı.
Kürt halkının tüm hak ve özgürlük taleplerini dile getirebilecekleri bir siyasal demokrasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Kürt halkının kaderini tayin hakkı dahil temel demokratik haklarının tanınabilmesi için Tek Adam rejiminden kopulmalıdır. Ne rejimi temsil eden AKP, ne de bu rejimi takviye edip kendi etrafında güçlendirmek isteyen CHP-İYİ Parti bu hakları tanıyabilir. Acil demokratik hakları için kahramanca seferberliğini sürdüren Kürt halkının talebi, müzakere ve tecridin sonlanması ile sınırlandırılmamalıdır. Temel demokratik haklarının tanınması için mücadele eden Kürt halkının bu taleplerini güvence altına alabilecek şey bu hakları içeren bir anayasa olabilir. Böylesi bir anayasadan çıkarı olan tek kesim ise örgütlenme, ekonomik ve siyasal haklarının tanınması için mücadele eden işçi ve emekçilerden başkası olamaz. Çözüm Kürt halkı ve işçi-emekçilerin birliğinden geçmektedir.
Türkiye’nin hemen hemen her ilinde örgütlenen ve çok sayıda
miting ve etkinlik düzenleyen Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)’ın en son
durağı İstanbul Maltepe Meydanı oldu. “İstanbul Maltepe’de 1 Milyon Kişi Olmaya
Hazır mıyız?” şiarıyla yola çıkan EYT’liler yüz binler olup gerçekten de alanı
hınca hınç doldurdu.
EYT’lilerin en önde gelen talebi gasp edilen emeklilik
haklarının iade edilmesi. 1999 yılında çıkarılan bir yasayla emekli olmak için
gereken prim ve yıl şartına bir de yaş eklenmişti. Lakin yasa sadece yeni
sigortalı olacakları kapsamadı. Sigortalı olarak çalışmakta olan milyonlarca
emekçiye de kademeli olarak uygulandı. Yasanın bu şekilde geriye doğru da işletilmesiyle
milyonlarca emekçi 25 yıl ve 5 bin gün primle emekli olmayı beklerken
emekliliklerine haksız şekilde yıllarca eklenmiş oldu.
İktidarın yanıltmasıyla birçok insan EYT’lilerin durup
dururken, “genç” yaşta, tamamen keyfi olarak, emekli olmak istediğini sanıyor.
Hâlbuki EYT’liler sadece ve sadece sigortalı olarak işe başladıkları zamanki yasalar,
emekli olmak için hangi şartları gerektiriyorsa, o şartlara göre emekli olmak
istiyorlar. 1999 yılında çıkan ve haklı olarak “Mezarda Emeklilik Yasası” olarak
anılan yasanın kendilerine uygulanmasını istemiyorlar. Zaten halihazırda bu
yasa nedeniyle yaşa takılan yüz binlerce emekçi yıllardır bekliyor.
Tabii ki sorun sadece yaşla da sınırlı değil. 1999 ve
sonrası yıllarda çıkarılan yasalarla emekli maaşını belirleyen aylık bağlanma
oranı (ABO) da düşürüldü. 1999 öncesi yüzde 70’lerin üzerinde olan ABO yüzde
30’lara kadar düşmüş durumda. Bu nedenle EYT’liler sadece geç emekli olmakla
kalmıyor aynı zamanda çok daha düşük maaş almak durumunda da kalıyorlar.
Milyonlarca emekçi işte kendilerini hem geç emekli eden hem de çalıştıkça
maaşlarının düşmesine sebep olarak daha düşük maaş almalarına neden olan bu
düzenlemeye isyan ediyorlar.
EYT’lilere yapılan çok büyük bir haksızlık. Lakin 1999 sonrasında
sigortalı olarak işe başlamış ve gelecekte bu yasayla işe başlayacak on
milyonlarca emekçinin durumu tam anlamıyla bir felaket. Çünkü emekli olmak için
hem 65 yaşına kadar çalışacaklar ve ölmeden emekli olabilirlerse de bugünkü
değerlerle ancak 500-600 lira maaş alabilecekler. Kısacası EYT’lilerin
mücadelesi sadece kendilerinin değil tüm çalışanların ve gelecek kuşak
emekçilerin çok hayati bir sorununu gündeme taşımakta.
Kendi yarattıkları krizlerin faturasını işçiye emekçiye
fatura etme peşindekilerin 31 Mart sonrası kıdem tazminatı fonuna göz diktiğini
zaten biliyoruz. Eğer bu kazanımı gasp edebilirlerse peşinden tüm emeklilik
sistemini finans sistemine sermaye yapacaklar, aynı bireysel emeklilik fonuyla
şimdilerde yaptıkları gibi!
Kısacası EYT’lilerin mücadelesi sadece EYT’lilerle sınırlı
değil, tüm işçi sınıfını, emekçi yoksul halkı, esnafından çiftçisine kendi
yağıyla kavrulup, emeğiyle ayakta kalma mücadelesi veren herkesi
ilgilendiriyor. EYT’liler kazanırsa tüm işçiler, emekçiler kazanacak. Böyle bilelim
ve mücadele saflarını sıklaştıralım!
Sendikalı oldukları için işten
çıkarılan 132 Flormar işçisinin 297 gün boyunca kararlılıkla süren direnişi
kazanımla sona erdi. Bu süreçte, Flormar işçisinden en zor koşullarda bile
direnişin devam edebileceğine dair çok önemli dersler aldık. Flormar direnişi,
grevlerin dahi yasaklandığı ve işçilerin üzerindeki baskının üst seviyede
olduğu OHAL koşullarında başladı. Sonrasında OHAL kalksa da, Flormar
işçilerinin üzerindeki baskı artarak devam etti. Bekledikleri alanda, kar
yağışında bile ısıtıcı kullanımının yasaklanmasından durdukları kaldırıma
karışılmasına kadar pek çok engelle karşılaştılar. Ancak, bunların hiçbiri
Flormar işçisinin kararlılığını bir adım bile geriletmedi. 297 gün boyunca,
onları yıldıracak tüm sözlere kulaklarını tıkadılar ve kazanacaklarına olan
inançlarıyla bizlere işçi bilinci konusunda muazzam bir örnek oluşturdular. Üstelik
bu direnişi gerçekleştiren işçilerin çoğu kadındı ve bunun getirdiği daha büyük
baskılara karşı kadınlar olarak daha da büyük bir direniş göstermiş oldular.
Novamed kadın grevinden sonra bizler için Türkiye’deki kadın mücadelesinde
büyük bir umut olduğunun en güzel örneğini yaşadık.
Flormar işçisinin bu
direnişinden, işçi sınıfının geri kalanıyla ilgili olarak çıkarmamız gereken
başka dersler de var. Direniş sonunda, işçiler, boşa geçen süre ücreti, en üst
sınırdan sendikal tazminat, işsizlik maaşına başvurma yapma imkânı ile kıdem ve
ihbar tazminatlarını kazanmış oldular. Diğer yandan, işe iade talepleri bu
şekilde ortadan kalktı ve Flormar Fabrikası içindeki sendikal örgütlenme
mücadelesi şu an için bitti. Peki, sendikal örgütlenme mücadelesinin devam
etmesi ve işe iadenin sağlanması için bir yol var mıydı? Örneğin, aylardır söylediğimiz üzere, ülke
çapında gerçekleştirilen tüm işçi direnişleri sendika koordinasyonuyla birleştirilseydi
ve ortak bir platform kurulsaydı sonuç daha farklı olmaz mıydı?
Gebze’deki fabrikada direniş bitmiş olmasına rağmen,
Flormar markasıyla üretim yapan Kosan Kozmetik’teki sendikal örgütlenme
mücadelesine devam edeceklerini ilan eden Flormar işçilerinden bahsediyoruz. Bu
kadar güçlü bir bilinçle ve kararlılıkla ayakta duran işçilerin koordinasyonunu
sağlamak, elbette ki onların insanca koşullar altında ve iş sahibi olarak
yaşadıkları kalıcı bir düzene bizi ulaştırabilir. Bu açıdan, Flormar işçisinin,
patron ve devlet baskısının bir arada olduğu ve işçi sınıfındaki diğer
direnişlerden yalıtıldığı bir ortamdan bile kazanımla çıkmasını hayranlıkla
izlerken, emek örgütlerinin asıl görevinin işçi sınıfı içindeki koordinasyonu
sağlayarak kalıcı kazançlara ulaştırmak olduğunu hatırlamak zorundayız.
Yerel seçimler yaklaşıyor. Bütün partiler seçim vaatlerini açıklıyor. Çevre ve şehir planlama konuları özellikle ele alınan ve reklamı yapılan projeler içeriyor. Gelin AKP’nin 2019 yerel seçim vaatleri kapsamında açıkladığı on bir maddelik manifestonun bazı başlıklarını birlikte inceleyelim. “Şehir planları, çevreye saygılı şehirler, sosyal belediyecilik ve yatay şehirleşme” başlıkları altında, yeşil alanı yeterli yatay şehirler planlanacağından; doğanın, kaynakların, bitki ve canlıların korunmasına özel önem verileceğinden bahsedilmekte. Bir diğer maddede yakın bir gelecekte şehirlerin ulaşım ve altyapı sorunlarının önemli ölçüde çözüleceği bildirilmekte. Sadece bu iki maddeye bakıldığında bile yıllardan beri AKP belediyeleri tarafından yönetilen şehirlerde bu manifestonun bundan sonra uygulanacağını söylemek abesle iştigal.
İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Binali Yıldırım İstanbul’un trafik sorununu çözmeyi vaat ediyor. 1994 yılından beri İstanbul’u yöneten bir siyasal geleneğin trafik sorununu çözeceğini söylemesi ne kadar inandırıcı? Yirmi yılın üzerinde taahhütlerle, gerçekçi olmayan geçiş rakamları planlamaları ve fahiş geçiş ücretleri ile hayata geçirilen yol ve köprü projelerinin zararını yıllar boyunca halkın sırtına yükleyen benzer projelerle mi ulaşım sorunu çözülecek? Bırakın çözülmesin o zaman! Geçmediğimiz köprünün, yolun parasını neden özel bir şirkete ödemek için yerel seçimlerde AKP’ye oy verelim?
Ya da İstanbul’un siluetini bozan onca kuleye imar izni verdikten sonra yatay şehirler planlayacağını söyleyebilmek hangi akla yatkın? Ya da %81’i orman alanı olan 7.650 hektarlık bir alanın Üçüncü Havalimanı projesiyle betona dönüşmesi ile doğanın, kaynakların, bitki ve canlıların korunmasına özel bir önem verileceğine nasıl inanılabilir? Üstelik dünyanın en büyük havalimanı (Atlanta) 95 milyon yolcu kapasitesiyle 1.625 hektar üzerine kurulu iken İstanbul’un son nefes alanı olan kuzey ormanlarını ihtiyacın 4 katının üzerinde bir oranla yok eden bu yatırımın da tartışmasız zarar edeceği birçok rapor tarafından ortaya konmuşken. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı icraatlarından biri olan Haliç’in temizlenmesi projesi ile övünürken, ekosisteme geri dönülemez zararı olacak Kanal İstanbul projesinde direterek hangi manifesto maddesini destekliyor?
Yukarıdaki örneklerden de görüleceği üzere AKP belediyeleri neoliberal politikalar çerçevesinde şirketleştirilmiş, belediye hizmetleri alan yurttaşları da birer müşteriye dönüştürmüş; belediyelerin çevresinde ve içinde toplanmış olan iktidar yanlısı rant lobicilerinin kâr ve talan düzenlerini sürdürmelerini sağlamıştır. İşçi Demokrasisi Partisi’nin savunduğu yerel yönetim anlayışı belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı, herkese parasız sağlık ve eğitim, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkımla mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi talepleri kapsamaktadır. Bu tür bir yerel yönetim, ancak işçi ve emekçi halkın örgütleneceği yerel meclislere dayanmak durumundadır.
Mevcut siyasal kadrolar 16 yıldır iktidar olsalar da aynı siyasi geleneğin belediyelerdeki yönetimi 25 yıldır sürüyor. Sırf AKP geleneğinin değil, bazı büyükşehir ve kentlerde CHP gibi sermaye partilerinin de aynı süreç içinde sürekliliği mevcut. Yıllar geçmesine rağmen değişmeyen belediyecilik anlayışı, sermaye partileri eliyle patron belediyeciliğine evrilerek kökleşti. Halkın kentsel ve toplumsal ihtiyaçlarının birçoğunu karşılamakla görevli belediyeler, yolsuzluk ve rant ile anılır hale geldi. Bugün artık patron belediyeciliği, kamu kaynaklarıyla kurulan ve kâr amacı güden anonim şirketler topluluğu olmaktan öteye gidememekte. Yerel ve mahalli seçimler ise bu kârlı şirketlerin hangi siyasal parti ve onların çevresinde kümelenmiş sermaye çevreleri ile yönetileceğinin kirli bir yarışından ibaret durumda.
24 Ocak 1980’den beri çeşitli düzeylerde de uygulanmış olsa, neoliberal
yönelimli ekonomi politikaları belediyecilik üzerinde AKP hükümetleri döneminde
hız kesmeden çoğaldı. Böylece belediye hizmetleri anonim şirketler eliyle
yönetilerek kâr güden ve bütçelerini de daha fazla kâr elde edebilme
doğrultusunda kullanan yönetim organları haline geldi. Kamu kaynaklarının
yıllar içinde özelleştirilmesi devletin temel geliri olan vergi kalemlerinin
altını oydu. Vergiler anlamsızlaştıkça belediyelerin vergiler üzerinden gelir
elde edememesi gibi bir durum ortaya çıktı. Bu durum da onların devletin
belediye yasasında yaptığı değişikliklere paralel olarak şirketler eliyle halka
“hizmet” sunma gibi sonu rant ve yolsuzluğa çıkan bir sisteme geçmelerine neden
oldu. Neticede devletin ekonomi politikaları belediyelerdeki bu dönüşümün esas
nedeni haline geldi.
Belediye ve ihale yasalarında yapılan sayısız değişiklik bugün Sayıştay raporlarında gördüğümüz yolsuzlukların yapılabilmesinin önünü açtı. Sermaye eliyle ve sermaye için çalışan belediyeler siyasi partiler tarafından yönetilmeleri nedeniyle yarı parti teşkilatlarıdırlar. Bu durum onların bağlı bulundukları siyasi partinin lehine faaliyet yürütmelerine sebep olmakta. Böylece metro ağlarının nereye yapılacağından sosyal yardımların hangi toplumsal kesime verileceği, belediyelere bağlı tiyatro ya da kültür sanat etkinliklerinin içeriğine kadar var olan her hizmette kamusal yarar gözetmek yerine maddi güdülerle ve partizan ilişkiler temelinde hareket eden bir belediyecilik anlayışı ortaya çıkıyor.
Bu elbette sadece AKP belediyelerine has bir durum değil.
Diğer sermaye partileri de çevrelerinde kümelenmiş ve kendilerini destekleyen
sermaye gruplarına rant alanlarını açıyor, bunu yaparken belediye bütçesinin
kendi tabanını bir arada tutabilme doğrultusunda kullanıyorlar. Bu kirli durum
sonucunda İSPARK, İSKİ ve İETT gibi kurumlardaki vurgunlarla ve milyonlarca
liralık belediye bütçeleriyle birilerinin nasıl ceplerinin doldurduklarını
izliyoruz.
Büyükşehirlerin en büyük sorunu olan toplu taşıma ve yeşil alan yetersizliği ya da çarpık yapılaşma ve sinir bozucu trafiğin 25 yıldır yönettikleri şehirlerde hâlâ çözülememiş olmasına şaşırmamak gerek. İşçiden emekçiden yana bir yerel yönetim için mevcut belediye yasasını çöpe atarak belediyecilik anlayışında emek ve kamusalcılık doğrultusunda yepyeni bir anlayışa ve politikaya ihtiyacımız var. Bu doğrultuda, o bölge emekçilerinin doğrudan yerel yönetime katıldığı, şeffaf, demokratik, denetlenen, sermayedarları değil emekçileri gözeten kamusal belediyecilik için sadece bir iktidar değişimi değil, ekonomi politikalarının da emekten yana değişebilmesi gerekiyor. Patron belediyeciliğinden kopuş mevcut ekonomik ve siyasal sistemden kopuş sorununu beraberinde gerektirmektedir. Dolayısıyla 31 Mart seçimlerini salt bir yerel seçim olarak değil, patron belediyeciliğine karşı hoşnutsuz emekçilerin talepleri doğrultusunda bir mücadele alanı olarak görebilmeliyiz.
Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın web sitesinde yayımlanan “The Me Too Movement in the Middle East” adlı yazıyı gazetemizin okurları için çevirdik. Yazının perspektifleri Gazete Nisan’ın tutumuyla tamamen uyuşmamakla birlikte, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadın hareketi üzerine sunduğu zengin materyal bağlamında yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.
Selin Çağatay, Frieda Afary, Fatemeh Masjedi ve İran’daki sosyalist feministlerin katkısıyla hazırlayanlar: Lara al-Kateb ve Omar Abbas
Cinsel saldırı ve tecavüz karşıtı Me Too (Ben de) hareketi, tüm dünyada kadınları harekete geçirdi. Otoriter devletlerin yönettiği savaşlara, çeşitli emperyalist güçlere ve aşırı dinci yobaz güçlere rağmen Ortadoğu’da da bir Me Too hareketi yükseliyor. Peki, bu hareket kendini nasıl ifade ediyor? Aşağıda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan dokuz ülkeyi ele alacağız:
Türkiye
Türkiye’de bazı feminist ve pro-feminist/sol haber siteleri küresel #MeToo hareketine ayrıntılarıyla yer verdi. Çok sayıda kadın #BenDe eylemine katılarak başlarından geçen cinsel taciz ve istismarı sosyal medyada paylaştılar. (Erkeklerin #BenNasılDeğişeceğim eylemine katılımı ise oldukça düşüktü.)
#MeToo hareketinden etkilenen en önemli olay, #BenDeNEVİN kampanyası oldu. 2012 yılında Nevin Yıldırım, kendisine yıllarca sistematik olarak tecavüz eden Nurettin Gider’i öldürdükten sonra müebbet hapis cezası almıştı. Nevin’in davası Ocak 2018’de cezasının temyiz duruşmasında tekrar değerlendirileceği Yargıtay’a götürüldü. Ocak 2018’de, Yıldırım’ın meşru müdafaada bulunduğunu öne süren bir grup feminist, Nevin Yıldırım için adalet talep etmek amacıyla #BenDeNEVİN kampanyasını başlattı. İstanbul’da kampanya kapsamında düzenlenen bir eylemde kampanya katılımcıları, kadınların uğradıkları cinsel saldırıları saklamak zorunda kaldıkları veya ifşa edemedikleri çeşitli durumlara dikkat çekti. “Tüm dünyada #BenDe diyen kadınların yanı sıra kendi mücadelemizden ve isyanımızdan güç alıyoruz” dediler.
Bunun dışında, sinema sektöründeki pek çok cinsel taciz olayı ifşa edildi ve sektördeki kadınlar zaman zaman #BenDe şiarını kullanarak cinsel taciz mağdurlarıyla dayanışma gösterdiler. Sonuç olarak, bu davalara medyanın gösterdiği ilgi ve sosyal medyada sergilenen dayanışma eyleminin küresel #MeToo hareketinden etkilendiği görülüyor.
Suriye
Suriye’de cinsel şiddet üç farklı aracı tarafından uygulanmakta: Suriye rejimi, köktendinci radikaller, bölge halkının üyesi olan erkekler ve STK çalışanları.
2011 yılındaki ayaklanmadan bu yana, hükümet güçleri toplu tecavüz ve cinsel tacizi kadınlara boyun eğdirmek ve onları cezalandırmak için bir araç olarak sık sık kullanmakta. Buradaki amaç yalnızca kadınlar üstünde fiziksel tahakküm kurmak değil, aynı zamanda mağdur ve ailesini aşağılamak.
“I lost my dignity” (“Onurumu Kaybettim”, 2018), İnsan Hakları Konseyi tarafından hazırlanan, Suriye’de cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet vakaları içeren bir araştırmadır. Rapor, silahlı örgüt Heyet Tahrir el-Şam üyelerinin tecavüz ve savaş suçundan ve “dini giyim kuralları uygulayarak ve hareket özgürlüklerini ellerinden alarak kadınlarda ve kız çocuklarında ağır psikolojik ve fiziksel zarara” yol açmaktan sorumlu olduğunu ortaya koydu.
İnsani yardım alanındaki STK çalışanları da cinsel istismardan suçlu bulundu. Bu yılın başında sunulan raporlar, bölgedeki erkeklerin Suriyeli kadınları sömürdüklerini ve insani yardım karşılığında cinsel ilişki talep ettiklerini ortaya çıkardı.
MeToo hareketinin ardından iki türlü direniş ortaya kondu. İdlib’de köktenci gruplara karşı direniş, kadın örgütleri ve bir güçlendirme ofisi aracılığıyla sergilendi. Cüretkar radyo programları, koordineli faaliyetler ve bilinçlendirme çalışmaları, dogmaya meydan okumada başarılı olduğunu kanıtladı.
İkinci direniş türü ise, sessizliği bozarak tecavüz etrafında şekillenen kültürel ayıba karşı koymak oldu. Tecavüz mağdurlarının tecavüz sonrasında çoğu zaman hissettiği utanç ve kendi kendini kınamak olur. Ancak Suriyeli kadınlar, açıklama yapma ve ifade verme cesaretini bulup cinsel istismar vakalarının takip edilmesini sağladılar.
Lübnan
Lübnan’da cinsel şiddet başlıca iki savunmasız grubu etkilemekte: Lübnanlı kadınlar ve göçmen ev işçileri.
2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre her dört Lübnanlı kadından biri cinsel istismar mağduru. Saldırıların neredeyse %50’sinin faili ise aile üyeleri veya akrabalar. Evlilik içi tecavüz, Lübnan hukukuna göre suç sayılmıyor. Bu durum, neden mağdurların yalnızca %24’ünün cinsel saldırıyı polise bildirebildiğini açıklıyor.
Pek çok Lübnanlı kadın işyerlerinde istenmeyen cinsel yaklaşımlara maruz kalıyor ancak göçmen ev işçileri için tecavüz, boyun eğdirmenin başka bir formu olarak kendini gösteriyor. Bunun bileşenleri ise cinsiyet eşitsizliği ve ırksal ve ekonomik tabakalaşma.
Doğu Asya ve Afrika ülkelerinden gelen ev işçileri, Kafala sponsorluk programı kapsamında işverenlerine yasal olarak bağımlı oluyorlar. Bu sömürücü uygulama kapsamında kadınlar, çoğu zaman göçmen işçiyi “disiplin altına almak veya cezalandırmak” için başvurulan tecavüz, sözlü saldırı ve ücretten mahrum bırakma gibi koşullara katlanmak zorunda kalıyorlar.
Lembibo’nun geçen Eylül ayında şüpheli bir şekilde ölümü Lübnan’daki aktivistler arasında öfke yarattı. Lembibo, hamile olduğu anlaşıldıktan sonra istihdam bürosunun havuzunda boğuldu. Aynı ay, kimliği belirlenemeyen hamile bir göçmen işçinin cesedi, ölümüne dövülmüş bir şekilde bir valizin içinde bulundu. Her iki olayın da sorumluları açıklanmadı.
Lübnan’da cinsiyete dayalı şiddetle mücadele çabaları MeToo dönemiyle beraber büyük ölçüde artış gösterdi. Taciz karşıtı kampanyalar sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırıldı ve #MeshBasita (#TamamDeğil) ve #NotYourAshta (#SeninFıstığınDeğilim) etiketleriyle kişisel hikâyelerini paylaşan kadınlar sokak tacizinin yaygınlığını gözler önüne serdi. Geçen yılın sonlarında cinsel taciz vakalarını takip etmeyi amaçlayan bir web sitesi yayınlandı. Bu yılın başlarında ise ABAAD’ın (bir STK) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Programı kapsamında yeni bir girişim başlatıldı. Bu girişim, “Kime Yazıklar Olsun?” adlı bir sosyal deney başlatarak, mağduru suçlayan kültürel alışkanlığın yönünü değiştirmeyi amaçladı.
Bu girişimler ilerici olmayı hedefliyor ancak kapsamları halen daha çok sınırlı, çünkü işçi sınıfını ve Afrikalı, Asyalı göçmen işçileri kapsamıyor. Lübnanlı yetkililer, mülteci hakları için mücadele eden gönüllüleri sıklıkla hedef almakta ve sınır dışı etmekte. Şu anda tacizden kaçan ev işçileri kiliseler, göçmen topluluğu grupları ve yerel insanların evlerinden oluşan gizli ağlara sığınmaktalar.
Filistin
Yara Hawari son makalesinde şunları söylemişti: “Patriyarka Filistin’de yalnızca sorunlu sosyal dinamikler ve Filistinlilere karşı cinsiyet temelli şiddet şeklinde değil, aynı zamanda işgal ve yerleşimci sömürgeciliği şeklinde de kendini gösteriyor. Filistin; sömürgeciliğin, kapitalizmin ve patriyarkanın yoksul ve ötekileştirilmiş kesimlerin yanı sıra kadınları da yıkıcı bir baskı sistemi altında tutmak için nasıl işbirliği yaptığının mükemmel bir örneğidir.”
MeToo hareketi, bu tür konuları ele almada önemli bir rol oynadı. Sosyal medyada #AnaKaman etiketiyle paylaşılan tweet’ler, cinsel tacize karşı adalet talep etti. Sosyal Medya Gelişimi için Arap Merkezi’nin bu ayın başlarında yaptığı araştırma, Arap kadınların üçte birinin internette cinsel tacize uğradığını ortaya koydu.
“Sevgilin değilim” anlamına gelen “Not your Habibti” kampanyası, 21 yaşındaki Yasmeen Mjalli’nin kendi deneyimlerine karşılık başlattığı kampanyadır: https://baby-fist.com/
Irak
Kadınlara ve LGBT topluluğuna yönelik şiddet dalgası, Irak ve bir bütün olarak Ortadoğu’da gerici faktörlerin kesiştiğini göstermekte. ABD/BM yaptırımlarının uygulandığı rejim, toplumsal cinsiyet ilişkilerini çarpıcı bir şekilde değiştirdi. 2003 yılında ABD işgalinin ardından devletin çöküşü, refah sisteminin gerilemesiyle ve memurluğun engellenmesiyle kadınlara da orantısız bir şekilde zarar verdi. Buna ek olarak, baskıcı Saddam Hüseyin rejimi sosyal özgürlükleri hedef almak ve dini kurumları güçlendirmek amacıyla yaptırımları bahane olarak kullanmış; feminist hareketin kazanımlarının daha da ortadan kalkmasına neden olmuştu. Ülkenin güçlü feminizm geleneğine rağmen, kadınları özgürleştirme bahanesinin kullanıldığı ABD işgali, cinsiyete dayalı şiddeti artırdı. Bu şiddeti uygulayanlar, sekter milislerin yanı sıra ABD milisleri ve diğer işgalci kuvvetleri içermekte.
İşgalden bu yana ülkeyi yöneten ABD destekli tutucu rejim, 1959’da önde gelen feministler ve komünistler tarafından öne sürülen ilerici Medeni Kanunu çürütmek için uğraşmakta. IraQueer’in “Yaşam Hakkı için Savaşmak: Irak’ta LBGT+ İnsan Haklarının Durumu” (2018) adlı son raporunda da belirtildiği gibi, cinayetler ve sistematik olarak yok etme kampanyası, devletin İslamcı düzenlemelerinin ve koruma kararlarının uygulanmaması yüzünden, hükümet yanlısı milisler tarafından gerçekleştiriliyor.
Tara Fares, Rasha al-Hassan ve Hamoudi Al Mutairi, geleceklerini aşırılık dikotomisinden kurtarmak için, çeşitli sesleri susturmak üzere düzenlenen kadın düşmanı ve homofobik saldırı dalgasında öldürülenlerden bazıları. Susturulmaya çalışılan seslerden biri, kadınların kamusal alandaki rollerini geri kazanmasını amaçlayan “Ben toplumum” kampanyasını başlatan sanatçı Marina Jaber. Bir diğeri, Irak Kadınların Özgürlüğü Örgütü. Örgüt, ABD işgalini reddettikten sonra, Bağdat’ta ev içi şiddete karşı protestolar düzenleyerek, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kadınlara ve LGBTİQ bireylere yönelik işledikleri suçlar için IŞİD’e dava açmaya çağırarak ve önceleri ev içi şiddetten, daha sonra ise toplumdan ve IŞİD’in cinsel şiddetinden kaçan kadınlar için sığınma evleri kurarak seferberliğini sürdürdü. Irak’ta kadınların kurtuluşu için verilen mücadele, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine uzanan temel bir mücadeledir.
Tunus
Tunuslu kadın hakları aktivistleri, Arap Baharı’ndan bu yana genellikle Mağrip ve Ortadoğu’daki emsallerinden daha ileride olmuştur. Aynı şekilde, Tunus’un ilerici Medeni Kanunu ve kadın hareketinin kaydettiği ilerlemelerin yanı sıra kadın sorunlarına olan ilgi dikkate değer. Örneğin, aile içi şiddete karşı koruma mekanizmalarının kurulması gibi.
Ulus inşası projesinde Tunus, kadın hakları konusunda modernist ve Batılı sistemiyle kendisini bölgede bir istisna olarak ortaya koymakta. Bununla birlikte, devletçi feministlerden oluşan ayrıcalıklı bir sınıf aracılığıyla yürürlüğe giren bu haklar, kadınların bedensel özerkliğine izin verilen sınırları çizmek ve devletin toplum üstündeki kontrolünü güçlendirmek için kullanılmakta zira devlet kendini gerici İslamcı güçlere karşı bir kale olarak konumlandırmayı sürdürüyor.
Siyahi ve emekçi feminist hareketler; koruyucu kanunlar çıkartılmasının, iş kanununun iyileştirilmesinin ve ırkçılığa karşı koymak için devlet destekli feminizmin ötesine geçilmesinin çağrısını yapıyor zira bu sorunların tümü devletin işaret ettiği göreceli ilericilik olarak göz ardı edilmekte. Zaman zaman LGBT gruplar da, LGBT toplulukların eşcinsellik karşıtı yasa gibi gerici kararlara karşı çıkma ve bağnaz kanun uygulamalarını sorumlu tutma çağrılarına kulak vermeleri için iktidardaki elitleri politik cesaret göstermeye davet etmekteler.
Devlet çevresinin dışında kalan bu grupların karşı karşıya kaldığı eylemsizlik, devlet destekli feminizmin yalnızca Tunus’ta değil başka yerlerde de şehrin liberal, eğitimli sınıfın sınırlılıklarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu tür grupların elit feminizmi, kadınların özerkliğine engel teşkil etmeyecek bir şekilde, taban hareketinden etkilenecek gerçek anlamda dönüşümsel bir değişiklik için çalışmaya yönlendirilmelidir.
Suudi Arabistan
Şu anda Prens Muhammed bin Selman liderliğindeki Suudi Arabistan rejimi, kadınlara yönelik eskiden beri süregelen saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu saldırılara örnek olarak ev işçileri ve yabancı işçilerin haklarının olmaması ve kadın hakları savunucularına ve feministlere yönelik şiddetli saldırıların yanı sıra yurtdışında Yemen’e saldırı ve Bahreyn, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi baskıcı rejimlere verilen destek gösterilebilir.
Esra el Gamham (Israa al-Ghomgham), Katif’te gerçekleşen barışçı protestolara katıldığı için tutuklanmıştı. Devletin ona gösterdiği muamele, ülkedeki kadınların ve Şii azınlıkların maruz kaldığı çifte baskıyı gözler önüne serdi. Savcılık Esra’nın kafası kesilerek idam edilmesini istese de, Gamham için yapılan uluslararası protestolar ve verilen destek sayesinde kafa kesme cezası düşürüldü. Ancak yine de Esra bir süre hapis cezası alacak. Esra destekçilerine teşekkür ederken, kocasının ve pek çok diğer aktivistin halen hapishanede olduğuna dikkat çekti. Bu tutsaklardan bazıları, hükümet karşıtı protesto faaliyetlerine katıldıkları için idam edilebilir.
Sivil toplum ve özellikle kadın hareketi üstündeki baskılar hızlanırken, onlarca kadın, feminist ve insan hakları aktivisti tutuklandı. İlk tutuklananlardan biri Luceyn el Hezlul oldu ve Luceyn’e yapılan işkence bizzat kraliyet danışmanı Suud el Kahtani tarafından denetlendi. Diğer tutuklananlar arasında Semar Bedevi, Nesime el Sade, Hatun el Fasi, Eman el Nefcan, Azize el Yusuf, Maya el Zahrani, Nuf Abdülaziz, Noha el Belevi, Meryem Naci, Muhammed Rabia ve İbrahim Müdaimeg bulunuyor.
Son zamanlarda bazı Suudi kadınlar ülkeden kaçmak ve sığınma istemek yönünde adımlar atmaktalar. Bunlar arasında en talihsizlerden biri, Avustralya’ya ulaşmak için anlaşmalı evlilikle ülkeden kaçmaya çalışan Dina Ali oldu. Dina Filipinler’deyken Filipinler hükümeti Dina’yı ailesi gelene kadar alıkoydu ve zorla Suudi Arabistan’a geri gönderdi. Dina’ya ne olacağı bilinmiyor. Bir diğer kadın, Meryem el Otaibi, vesayet yasasına meydan okuyarak babasından ayrı yaşamaya çalışınca, kendisini vesayet altında tutmak için erkek kardeşleri ve babasıyla anlaşma yapan rejim tarafından tutuklandı ancak daha sonra serbest bırakıldı. En yakın tarihli olaylardan biri de, Rahaf Alkunun’un başına gelenler. Rahaf’ın ailesi, onu idam edilebileceği Suudi Arabistan’a geri getirebilmek için Tayland ve Suudi Arabistan hükümetleriyle beraber çalıştı. Ancak olaya gösterilen uluslararası ilgi sayesinde Rahaf, Kanada’ya ulaşmak için Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinden mülteci statüsü alabildi.
Ülkedeki en önemli kadın sorunlarından biri, göçmen ev işçilerinin sorunları. BM’nin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’nde (CEDAW) belirtildiği gibi, bu kadınlar erkek vesayeti kanunu, kanun yollarına erişim hakkının olmaması, hükümetin denetimi ve yaptırımı olmaması ve hayatta kalanlara yönelik sosyal hizmetler ve koruma olanaklarının bulunmaması nedeniyle suistimal karşısında orantısız bir şekilde savunmasız kalmaktalar.
Bölgesel olarak, Suudi Arabistan’ın Yemen’de başlattığı savaş, Yemenli kadınlar üstünde orantısız bir etki bıraktı. Savaş nedeniyle ülke içinde yerinden edilenlerin ve sivil kayıpların çoğunluğunu çocuklar ve kadınlar oluştururken, cinsiyete dayalı şiddet savaş başladığından beri %63 oranında arttı. Sağlık ve genel hizmetler işlemez duruma geldi ve kadın sağlığı üstünde orantısız bir etki bırakırken, kadınların ekonomik durumu ve toplumsal cinsiyet rolleri onları açlık ve kolera konusunda çok daha riskli bir konuma itti.
Diğer pek çok alanda olduğu gibi kadın hakları alanında da durum, hükümdar bin Selman ve onun lehtarları tarafından ileri sürülen söylemlere rağmen daha da kötüleşmiş durumda. Ancak bu, kadınları özgürlük için mücadele etmekten alıkoymuyor. Kadınlar erkek vesayeti sistemine ve medeni hukuka direniyor; göçmen ev işçilerinin koşullarına ve Suudi Arabistan’ın yurtdışındaki askeri müdahalelerine karşı örgütleniyorlar.
Mısır
Güçlü siyasi ve sivil geleneklerine rağmen Mısırlı kadınlar, Sisi rejiminin ve müttefiklerinin yanı sıra Müslüman Kardeşler gibi İslamcıların saldırısı altındalar. 2011 devrimi ve sonrasında gerçekleşen diğer protestolarda devlet, kadın protestoculara yönelik cinsel şiddete izin verdi ve buna bizzat katıldı; böylece kadınları erkeklere kıyasla özellikle cinsel saldırıyla karşı karşıya bıraktı.
Sisi rejimi, seks işçilerini ve LGBT bireyleri hedef alarak, daha önce olmayan ve “ahlak polisi” adı verilen kuvvetleri oluşturdu ve yetkilendirdi. Mısır sokakları, bir ölçüde kültürel muhafazakarlık ve medya ile siyasi elitlerin kışkırtması yüzünden, sokakta taciz ve namus cinayeti gibi cinsel şiddet salgınıyla mücadele etmeye devam ediyor.
Feminist harekete ek olarak emek hareketi de işyerinde tacize ve her türlü cinsel şiddete son verilmesini talep ediyor, zira işçi-işveren ilişkileri ve cinsiyet ilişkilerine bağlı cinsel saldırı oranları yükselişte.
Devrimci feminist ve liberal feminist kadınlar, Sisi karşıtı liberal sınıfın, kendi liberal tabanı tarafından uygulanan cinsel saldırı mağdurlarına destek olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundalar. Deutsche Welle, eski sunucu Yosri Fuda’nın cinsel istismar uyguladığı yönündeki ifadeleri doğruladı. Bununla birlikte, liberal destekçiler, Fuda’nın kendisine rejim tarafından düzenlendiğini iddia ettiği komplo teorilerini yaydılar. Devrimci Ekmek ve Özgürlük Partisi’nin önderliği, kadınlara yönelik saldırı ve tecavüzle ve bu suçların üstüne örtmekle suçlandı.
Bu tür olaylar, krizin ciddiyetini ve Mısırlı feministlerin karşı karşıya olduğu zorluğun kapsamını ortaya koyuyor. Devrimci hareketin içinde de aynı şiddetin yeniden üretildiğini ve cinsiyetçiliğin toplumun genelinde var olduğunu görüyoruz.
İran
Devrim Sokağı Kızları’nın (kamusal alanda başörtüsünü çıkaran ve saldırıların yanı sıra hapis cezasına maruz kalan kadınlar) cesur eylemleri ve İslam Cumhuriyeti’nin hapishanelerinde uğradıkları işkence ve istismarı ifşa eden önceki ve şimdiki siyasi tutsakların (kadın ve erkek) “Me Too” hareketi önemli gelişmelerdir.
Devrim Sokağı Kızları, diğer feminist ve insan hakları aktivistlerinin yanı sıra kendisine tecavüz eden erkeği öldürdüğü için idam edilen kadının annesi, feminist siyasi bir tutsağın ailesi ve 2009 Yeşil Hareket’inden sonra öldürülen siyasi tutsakların aileleri bir imza kampanyası başlattılar. İran rejimi tarafından 40 yıldır uygulanan işkenceler; fiziksel, cinsel ve duygusal istismar ve tecavüzler için adalet talep ediyorlar. İmza kampanyasını aşağıdaki bağlantıdan görebilirsiniz:
Geçtiğimiz Haziran ayında İranşehr’de (Sistan ve Belucistan’da bir şehir) 41 kadının kaçırılıp tecavüze edilmesine karşı protestolar düzenlendi. Şu ana kadar hiçbir şüpheliye dava açılmadı. Ocak ayının başlarında genç İranlı kadın Zehra Navidpur, parlamento üyesi Selman Kodadadi’nin kendisine tecavüz ettiğini açıkladığı ses ve video kliplerini sosyal medyada paylaştı. Bunun ardından Navidpur’un cansız bedeni annesinin evinde bulundu. Cesedi, otopsi yapılmadan rejimin yetkilileri tarafından gizlice gömüldü ve Navidpur’un “intihar ettiği” söylendi. “Adalet Arayan Öğretmenler” tarafından Navidpur anısına bir kampanya başlatıldı. Farsça yayınlanan imza kampanyasını aşağıda bulabilirsiniz:
Me Too hareketi ne heteronormatiftir ne de belirli bir coğrafi konumla sınırlıdır. Me Too, baskının altında yatan iktidar dinamiklerini tam anlamıyla incelemek için sınıf, ırk, cinsiyet ve cinselliğin kesişimini ele almaya çalışan bir harekettir.
Dove-Taylor, baskıyı iktidarın ve önyargının evliliği olarak tanımlar. Bunun aracılığıyla, baskın gruba ayrıcalık tanıyan ve sonuç olarak ötekileştirilenin haklarını kısıtlayan bir gerçeklik ortaya çıkar. Daha önemlisi, baskı, sistematik bir şekilde hakimiyet kurmak için kurumsal politikalar kullanarak yapısal bir biçimde işler.
Yani kapitalist patriyarka altında baskı yapısal ve sistematiktir. Buna karşı koyacak olanın ise, birbirleriyle bağlantılı mücadeleler ve direnişlerden oluşacak rizomatik bir ağ olması mantıklı görünmektedir.
Bu da sendika bürokrasisinin yeni icadı: “Emek Kart”. Türk Metal sendikası Genel Başkanı Pevrul Kavlak sendikanınEskişehir şubesinin genel kurulunda yaptığı konuşmada üyelerine “müjde” verdi: Bütün üyelerine “Emek Kart” dedikleri bir kart dağıtacaklarmış. Ve bu kart sayesinde, üyelerin anlaşmalı işyerlerinden yapacakları alışverişin belli bir oranı, ay sonunda kartlarına nakit olarak geri yüklenecekmiş. Bu da, bugüne kadar “üretimden gelen güçlerini” kullanan işçilere artık “tüketimden gelen güçlerini” kullanma imkânını sağlayacakmış.
Belki farkında değil ama işçilerle açıkça alay ediyor. Aslında dediği şu: “Biz sendika yönetimi olarak belirli işverenlerle ve onların şirketleriyle anlaştık. Siz onlardan bir miktar indirimli alışveriş yapıp onlara para kazandırın. Böylece hem fabrikanızda sömürülmüş olursunuz, hem de emeğinizin hiç de karşılığı olmayan üç beş kuruşluk ücretinizi de işverene kâr olarak iade edersiniz.” Aynen bu işte “emek kart” denen sistemin mantığı.
İşçi sınıfının tarihsel deyişi olan “üretimden gelen gücün kullanılması”, işçinin üretimi durdurarak (grev, direniş, işyeri işgali vb. aracılığıyla) işverene karşı mücadeleyi şiddetlendirmesi demektir. Peki, saçma ama diyelim ki işçi “tüketimden gelen gücünü” kullanmak isterse ne yapmalı o zaman? Tabii ki karşısında mücadele edilen işverenin ürünlerini boykot etmek, yani onun mallarını satın almamak olabilir.
Ama
hayır, Pavluk’un önerisi ve kart sistemi o değil. Diyor ki, bizim anlaştığımız patronların
mallarını bol bol alın. Yani fabrikanın dışında da onları zengin etmeye devam
edin. Zaten bu, andığımız kongreye katılan, çıkıp kürsüden işçilere barış ve
kardeşlik nutukları atan kişilerden belli: Hisarlar, Arçelik, Ford Otosan,
Demirdöküm, Endel, Panel Radyatör, GKN, Demirer Kablo gibi bir dolu şirketin
yöneticileri. Özetle, sendika bürokratlarının varabilecekleri yeni bir ihanet
noktasıyla karşı karşıyayız.
Sendika
bürokratlarının kapitalistlerle birlikte hazırladıkları bu planın gerçek
anlamını göremeyen işçi kardeşlerimiz olabilir. Hatta bunu, sendikanın iyi bir “hizmeti”
gibi telakki edenler de olabilir. Ama onlara ısrarla anlatmalıyız. Bu plan,
fabrikasında işçiyi sömüren kapitalistin, onun eline tutuşturduğu ücreti de ona
kendi mallarını satarak geri almasından ibarettir.
Eskiden bu
sistemi işverenler işyerlerinde (özellikle yerleşim yerlerinin uzaklarındaki
madenlerde) tüketim malları satış kooperatifleri gibi kuruluşlarla
işletirlerdi. Şimdi belli ki bunu sendika bürokratları aracılığıyla daha geniş
ölçekte ve “modern” yöntemlerle uygulamaya koyuyorlar.
Hayır. İşçilerin hayat pahalılığına, enflasyona ve geçim sıkıntısına karşı mücadelesinin yolu bu değildir. Asıl yapılması gereken, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi ve enflasyon oranında otomatik olarak artırılmasıdır. Yoksa indirimli satışlar, tanzim satış sistemleri, tüketici kredileri gibisinden sözde “halkçı” sistemler, esas itibarıyla kapitalist sömürüyü gizlemeye ve işçilerin ve emekçilerin elindeki avucundakini tekrar patronların kasalarına geri akıtmaya yönelik girişimlerden başka bir şey değildir.
Sendika
bürokratları elbette işverenlerle el ele buna karşı çıkıyorlar. İşçilerin
mücadelesini frenlemek ve saptırmak için her yöntemi kullanıyorlar. Onları aldatmak
için “emek kart” gibisinden sadece işverenlere yarayan sistemler
geliştiriyorlar.
Bu nedenle de biz
ısrarla tekrar ediyoruz: İşverenlere karşı gerçek bir işçi sınıfı mücadelesi
verebilmek için, sendikaların bu tip hain bürokratlardan temizlenmesi gerekiyor.
Bu yıl feminist grev çağrısıyla dünyanın dört bir yanından kadınlar, cinsiyete dayalı her türlü şiddete, cinsel istismara, devletin kemer sıkma politikalarına, krize ve savaşa “hayır” demek için 8 Mart’ta meydanları doldurdu. Emekleri, bedenleri ve kimlikleri üzerindeki baskıya karşı omuz omuza dayanışmayı örgütlediler.
Türkiye, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde her sene olduğu gibi yürüyecek olan kadınlar polisin yoğun baskısıyla karşılaştı. Caddenin yalnızca ufak bir kısmını açan polis, kısıtlı bir alanda toplanılmasına izin verdi. Fakat basın açıklamasını okumaya fırsat dahi bırakmadan biber gazı ile müdahale edildi. Kadınların kararlılıkları üzerine ara sokaklarda ufak çaplı eylemlilikler tüm bu baskılara rağmen devam etti.
Arjantin, Buenos Aires’te gerçekleşen yürüyüşte binlerce kadın yasal kürtaj hakkı için yürüdü. Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) diyerek kadın mücadelesinin önemli bir ismi olan Arjantinli kadınlar feminist greve de çağrı yapan dövizler taşıdılar.
İspanya’da yoğun katılımlı birçok gösteri düzenlendi. Gün boyu düzenlenen gösterilerde kadınlar “işte, maaşta, erkeklerle gerçek eşitlik” ve “kadına yönelik şiddete son” diye haykırdılar. İşçi sendikalarının çağrısıyla iki saatlik genel grev sonrası, kadın-erkek eşitliğine ilişkin talepler öne çıkarıldı. Madrid’de kadınlar, “Durdurulamayız, eğer kadın durursa dünya durur” yazılı pankartın arkasında yürüdü.
Norveç’te bu yıl katılanların sayısı geçen yıla kıyasla iki misli artmış durumda. Bu artışın sebebinin ise, hükümetin kürtaj politikaları ve kürtaj yasası üzerinde yapılmak istenen değişiklik olduğu belirtildi. “Kızların sünneti de bir tacizdir”, “Kürtaj yasasına dokunma!” diyen kadınlar eşit ücret talebi, altı saatlik iş günü, ırkçılığa karşı mücadele gibi taleplerde bulundular.
Brezilya’da birçok kadın ırkçı ve kadın düşmanı devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu protesto eden pankartlarla yürüdü.
Ve daha pek çok yerde kadınlar sokaklarda, meydanlarda taleplerini dile getirdiler. Farklı ülkelerdeki kadınlar aynı taleplerle meydanlardaydı: Krize, savaşa, eşitsizliğe, istismara, tacize ve tecavüze hayır!
Alper Taş bana göre Türkiye sosyalist hareketinin manevi olarak en saygın kişiliklerinden biridir. Türkiye devrimci mücadelesinin hak ettiği egosuz, yapıcı ve doğal bir karakterdir.
CHP’den Beyoğlu Belediye Başkanı Adayı gösterilen ÖDP eski genel başkanı Alper Taş için 7 Mart günü Beyoğlu Ses Sineması’nda aday tanıtım toplantısı düzenlendi. Taş, “Bize Beyoğlu’nun muhafazakâr sokaklarında nasıl dolaşacaksınız diye sordular. Bu sokaklarda başı dik dolaşmak en çok biz devrimcilerin hakkıdır. Biz o sokakları Türkiye’nin tüm sokakları gibi en çok hak edenleriz ve bunu göstereceğiz.” (…) “Ben yalan söyleyemem çünkü utanırım. Sizden utanırım, en çok da bugün yanımızda olamayan kaybettiğimiz o gençlerden utanırım.” derken bir kuru propagandacı değildi, samimiydi.
Başka pek çok sebebin yanı sıra bu sebeplerle birlikte Alper Taş’a daima yoldaşça duygular besleyeceğimi umuyorum. Ancak Alper Taş’ı sevsek de “gerçek” en yakın dostumuz olmayı sürdürmeli. Taş kendisinden beklediğimiz üzere kimseyi kandırmaya girişmedi ve aday tanıtım toplantısında açık bir şekilde CHP’nin adayı olduğunu ve partinin (karışıklık olmasın, CHP’nin) bu husustaki yaklaşımları ile uyumlu hareket etmek durumunda olduğunu ifade etti.
Nedir CHP’nin belediyelere dair tutumu? Sanıyorum bunu en büyük hayalinin Koç Holding’in merkezini İzmir’e taşıması olduğunu söyleyen İzmir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer, jeotermallere karşı köylüyü yalnız bırakan Aydın Belediye başkanı Özlem Çerçioğlu, Kanal İstanbul’a bile karşı çıkmayan ve işçi düşmanı Avcılar Belediyesi yahut çürümüşlük dolu Beşiktaş ve Kadıköy belediyeleri yeterince açıklayıcı olur.
Taş açıkça CHP’nin çizgisini daha samimi bir kişi olarak sürdüreceğini ifade etti. Böylece Alper Taş’ın niçin taşeronlaşmaya karşı mücadeleyi, her belediye emekçisine kadroyu, seçenlerin seçtiklerini görevden geri çağırabilmesi gibi en basit asgari devrimci talepleri programına almadığını da açıklamış oldu. Bu durumda Taş’ın adaylığının kapitalizme zarar vermeksizin sadece AKP’yi geriletmek amacını taşıdığını söylemek bir hakaret değil, gerçeği ifade etmek olur.
ÖDP Başkanlığı’ndan Beyoğlu A.Ş. Başkanlığı’na (mı), ve CHP tek adamlığı geriletir mi?
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Alper Taş’tan bahsederken “Alper Taş yalnızca Beyoğlu’na değil, her yere yakışır” diyor. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bir devrimcinin güzel olmayan hiçbir yere yakışmayacağına inanıyorum.
Farklı ideolojilerden patronların yanında çalışan işçilere sorarsanız size patronun en kötüsünün solcu/eski solcu patron olduğunu söylerler. Yani bir işçi-patron ilişkisi oldukça patronun kim olduğu çoğu kez o kadar da önemli olmaz. İşçi denetleyemedikçe, sendikalı olmadıkça, mücadele etmedikçe hep ezilen ve güvencesiz tarafta kalır.
Şu anda belediyeler tam olarak patronlar düzeninin bir parçası olarak işlemekte. Genel vergi gelirlerinden yerel yönetimlere ayrılan pay düzenli olarak düşmekte ve belediyelerin kaynak oluşturabilmesi için şirket kurmaları, bu şirketlerden gelir elde ederek (yani işçileri sömürerek) belediye faaliyetlerini sürdürmeleri bir zorunluluk haline gelmekte. Her şey bir yana tek adam rejiminin dilediği anda belediye başkanlarını görevden alıp yerine birilerini atamalarının önünde de bir engel bulunmuyor.
Şu anda belediyeler tüm yapıları ile bir anonim şirket gibi faaliyet sürdürüyorlar. Marx ve Engels ütopik sosyalizme karşı, bilimsel sosyalizmi savunurken Owen gibi sosyalist patronların sermayelerini işçilerin çıkarına kullanma çabalarının çözüm olmayacağını ifade etmişlerdi. Bugün belediyeler için de aynı şey geçerli. Belediye başkanları 5 yılda bir seçilen, olur da beğenilmezlerse tek adam tarafından yerinden edilen şirket başkanları pozisyonuna hapsediliyorlar.
Mevcut belediye sisteminin karşısında durmadan nasıl devrimci olunabilir? Bu sistemin eksiklerini ifade etmeden, buna karşı mücadele edeceğini söylemeden nasıl işçi sınıfının çıkarını savunulabilir? Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Alper Taş’ın kişiliğinden çıkacak olursak ÖDP’yi devrimci değil, reformist olmakla suçlayamıyorum. Zira Taş’ın seçim broşürleri öyle bir sınıra çekilmiş durumda ki, bırakalım şirketleşen belediyelere karşı işçi sınıfını yönetmeye çağıran geçişsel ve devrimci talepleri içermeyi, sistemi reform etmeyi içeren taleplere dahi sahip değil. ÖDP mevcut olanaklar çerçevesinde belediyeleri daha iyi işletmeye çağırıyor. Olanı hiç değilse iyi şekilde kullanalım diyor. Aday tanıtım toplantısında sorulan kaynak nerede sorusuna Taş’ın yanıtı şu: “Belediyelerde lüksü yok edip, yolsuzluğu durduracağız!” Bu sınır devrimci olmadığı gibi, reformist dahi değildir. Hatta bir başka burjuva partisi olan Saadet Partisi’nin rahatlıkla ifade edebildiği bir programdır.
Alper Taş yine de herhangi bir Marksist gibi, sermaye ve işçi sınıfının varlığından bahsediyor. “Biz sermayeye değil, ama işçi sınıfına hizmet edeceğiz. Beyoğlu’nun lüksünü işçilere kaynak olarak kullanacağız” diyor. Bir şirket sahibi olup şirketin kaynaklarını işçiler için kullanmak ne denli mümkün değilse, bir patron belediyesinin başına geçip işçiler için hizmet vermenin o denli mümkün olmadığını bir kez daha söyleyip soruyu sormalıyız: Madem Taş sermayeye değil, emekçi sınıflara hizmet edecek bir programa sahipmiş, peki bu seçim bildirgesini okuyan herhangi bir patron endişeye kapılır mı?
Bildiride yer almayan “taşerona son”, “belediyelerde istihdam olanakları”, “iflas ilan eden işletmelerin kamulaştırılıp işçi denetiminde işletilmesi için mücadele” gibi eksik maddeler ile eleştirimizi sürdürmeyelim. Şimdilik CHP’nin Alper Taş etrafındaki seçim bildirgesinde ne demediğine değil, ne dediğine bakalım. “İşsizliğe yerel yönetimlerden geliştirilebilecek çözümler de var” diyen broşürün işsizliğe çözümü şu: “İş bulma dayanışma Ağı ile işçi arayanlarla [sermaye sınıflarından bahsediliyor sanıyorum-SD], iş arayanları [bu da biz emekçiler olsak gerek-SD] buluşturup Beyoğlu’nda bir istihdam dayanışmasını öreceğiz”
Bunu nasıl da akıl edemedik? İşçi ve patron arasında bir dayanışma olursa işsizlik sorunu çözülür! Nesli tükenen yırtıcıları korumak için tüm bu canlıları bir kürkçü dükkânına koyup kasaplarla arasında bir dayanışma oluşturmak nasıl oldu da bugüne değin kimsenin aklına gelemedi?
Bir devrimcinin işsizlik sorununun sebebinin patronlar olduğunu bilmiyor olması mümkün değildir. Bu sebeple kimsenin aklı ile daha fazla alay etmemiz gerekmez. Belediyelerin patronları karşısına alamayacağı, en iyi ihtimalle patron ve işçileri bir araya getireceği hususu programa ruhunu veren CHP’nin imzasını taşıyor.
Yine bildirgelerden devam edecek olursak, halkın doğrudan katılımı için mahalle meclislerinin önerilmesi fakat denetlemenin pratik karşılığı olan görevden geri çağrılmanın lafının dahi edilmemesi de rejimin sınırlarına çekilmenin başka bir örneğini gözler önüne seriyor.
“İyi de,” diyebilir iyi niyetli bir okuyucu, “günümüz baskı koşullarında işçi sınıfını ayağa kaldırabilmek için önce tek adam rejiminin geriletilmesi gerekmez mi?” ve devam edebilir, “Sadece bu gerekçe ile hiç değilse iyiliğinden şüphe duymadığımız bir sosyalist adayın, CHP’nin programı ile de olsa aday gösterilmiş olması faydalı değil midir?”
Mevcut baskıcı tek adam rejimin içeriğine bir kez daha göz atalım. Tek adam rejimi Türkiye burjuvazisinin hızlı hareket eden bir devlet yapısına ihtiyaç duyması ile açığa çıktı. Bu bağlamda önceleri hem emperyalizm, hem TÜSİAD hem de kendi çeperindeki burjuvazinin çıkarlarını aynı potada eritmek becerisini (acımasızlığını diye de okuyabilirsiniz) gösteren AKP, rejim sorununa dair de burjuvazinin temel ihtiyacına cevap verme vaadinde bulundu. Yaşanan onca badirenin sonunda da güçlenen devlet aygıtını, yani yeni rejimi kendi tekelinde topladı. Çeşitli tali krizlerinin yaşanmasına rağmen, ne TÜSİAD’ın, ne AB’nin ve hatta ne de CHP’nin mevcut yeni baskıcı rejime (biz buna Bonapartist gericilik diyoruz) karşı çıktığı yok. Tek dertleri Erdoğan. Hayaller Erdoğansız bir bonapartist gericilik rejimi.
Bunu nereden mi anlıyoruz? Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı ziyareti, Ankara’da Mansur Yavaş’ın açıklamaları ve bir bütün olarak CHP’nin yerel seçim çalışması tek adam rejimine bir itirazın olmadığını, hatta tek adam rejimini meşru olarak tanıdığını ortaya koyuyor. CHP hangi çalışmasında yerel yönetimler aracılığı ile tek adam rejimini karşısına aldığını ifade ediyor? Aksine CHP, İYİ Parti ile kurduğu ittifak aracılığı ile yeni rejimi tanıyor ve ona destek çıkıyor. CHP tek adam rejimini bitirmek ya da eskiye dönmek değil Erdoğan’ın kurduğu sistemi bir iki hukuki düzenleme ile reforma tabi tutup güçlendirmek istiyor. Sonuç olarak da CHP’ye verilen bir oy bugün Tek Adam rejiminden kopmak değil, O’nu takviye etmek anlamına geliyor.
Tek adam rejiminden kopuşu önüne koyan bir parti öncelikle yeni bir anayasa ister ve bu talep etrafında çalışmalarını sürdürürdü. Oysaki Millet İttifakı’nın böyle bir talebi yok. İttifak mevcut anayasayı tanıyor ve 31 Mart yerel seçimlerinde ortaya koydukları program ile yeni rejim ile barış içerisinde bir arada yaşayacaklarını ilan ediyorlar.
İyi niyetli okuyucumuz bir itirazda daha bulunup, “Tüm bunlara rağmen Erdoğan’ın şahsında güçlenen baskının gerilemesi hiç değilse bir nebze daha iyi olmaz mı?” diye bir soru daha yöneltebilir. Maalesef ki, böyle bir program karşısında aday değil Alper Taş en sosyalist (!) kişi dahi olsa, Taş’ın sıkça referans gösterdiği İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu yukarıda anlattığımız gibi yeni rejimi destekliyorlar. Nihayetinde cumhurbaşkanlığı sistemi destek aldıkça da bu sistemi en iyi ben yürütürüm diyen Erdoğan’ın gücü artıyor.
Sonuç olarak aday her kim olursa olsun tek adam rejimini (cumhurbaşkanlığı rejimini) küçük nüanslarla da olsa onaylayan Millet İttifakı maalesef ki ne rejimi kısmen de olsa demokratikleştirebiliyor, ne de Erdoğan’ın gücünü kırma dinamiği taşıyor.
Son bir soru: Alper Taş “Beyoğlu’nu geri alacağız” diyor. Beyoğlu ne zaman bizim oldu?
“Bizim sloganımız çok basit. Biz Yaşasın Beyoğlu diyoruz. Hakikaten yaşasın Beyoğlu. Çünkü Beyoğlu’nu öldürdüler. Neşesini yok ettiler.” ve ekliyor “Beyoğlu’nu geri alacağız”
Alper Taş’ın yukarıdaki cümlelerine karşılık olarak sanıyorum sormak gerekir; Beyoğlu ne zaman bizimdi ki?
Bugünkü Postacılar Sokağı’nda olması gereken ve semte adını veren Venedik Doj’unun pek zengin oğlunun (Beyoğlu) büyük konağı zamanında, 16. yüzyılda mı? Kırım Savaşı’nda İngiliz askerlerine hizmet verilmesi için teşkilatlanan 6. Daire (ilk belediye) zamanlarda mı? Tünel’deki işçi direnişlerinin baskı gördüğü zamanlarda mı? İstanbul’un işgalinin hoş karşılandığı zamanlarda mı? Musolli’nin heykeltıraşınca “onurlandırıldığı” anda mı? Yoksa Rumların büyük bir kıyımdan geçtikleri 6-7 Eylül’de mi? Beyoğlu 1 Mayıs’lar ve Gezi’deki gibi direndiğimiz günler dışında fiilen hiç bizim olmadı ve tarihi boyunca hep iktidarın elindeydi. Şimdi siz Beyoğlu’nu kime geri vermeyi düşünüyorsunuz Alper Taş? Tarlabaşı’na büyük darbe vurarak tarihi konutları yıkıp Tarlabaşı Bulvarı’nı açan ve Tarlabaşı’nı Taksim’den ayırıp bugünkü dönüşümü başlatan Bedrettin Dalan’a mı? Beyoğlu’nu sadece AKP mi öldürdü? Öncesi çok mu iyi idi?
Bir kez daha malum yanlış anlamaya dair: ÖDP çizgisinden sapıyor (mu)?
Dediğim gibi, bir yanlış anlamaya sebebiyet vermek istemem. ÖDP genel başkanının CHP tarafından aday gösterilmesi, ÖDP’nin çizgi değiştirmesi anlamına gelmiyor. Bu sebeple ÖDP önderliğine bir uyarıda bulunmak, bir şeyler anımsatmak haddim değil.
ÖDP hakkında çok şey söyleyebiliriz ancak tutarsız diyemeyiz. Çünkü bir tür işçi hükümeti hedefinden programında bahsetmeyen ÖDP’nin Türkiye’deki herhangi bir rejimden devrimci bir kopuşu içeren bir programı da yok. ÖDP’nin “insanın özgürlüğü; tüm insanların her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesi” olarak adlandırılan Özgürlükçü Demokrasi’ye nasıl ulaşılacağı belli değildir. Ortada bir iktidar sorunu (işçi hükümeti) olmadığı için de parti yıllar boyunca hep özgürlükçülük adına nasıl tanımlandığı belli olmayan bir şekilde “diğerindendaha demokratik olan”ı tercih edebildi.
Program ÖDP’nin “sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını” amaçladığını söylüyor. Bu tanımla işçi hükümeti arasındaki farkı takip eden paragrafta şöyle açıklıyor: “Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.” Peki, bu ne demek? İşçi ve emekçilerin parti ya da partileri iktidarda olmazsa yani işçiler iktidarda olmaza kendilerini yönetebilirler mi? ÖDP’nin programı işte bu soruya yanıt vermiyor. Çünkü ÖDP Türkiye’de işçi sınıfının iktidara gelmesinin –hele bu koşullarda- mümkün olmadığını düşünüyor. Bu yüzden işçi hükümetini değil de, özgürlükçü sosyalizmi -işçi sınıfının iktidarda olmadığı, ama kendini yönettiği bir sosyalizmi(!)- savunuyor.
ÖDP’nin programının burjuva demokratik devrim tamamlanmadan sosyalist devrimin gerçekleşemeyeceğini söyleyen klasik Stalinist tezlerin yeniden üretimi (neo-stalinizm) ile işçi sınıfının iktidar hedefini hiçbir biçimde programına almayan avro-komünizmin bir sentezi olduğunu ve stalinizmden merkezcililiğe, oradan da avro-komünizme olan evrimini çoktan tamamladığını söyleyebiliriz. İşte bu yüzden, proletaryanın iktidara gelmesinden yana olmayan ÖDP’nin CHP’yi desteklemesi, programları ile tamamen uyumludur. Kişilerin özelliklerinin taban tabana zıt oluşunu bir kenara bırakacak olursak, programatik olarak “Meclis’e Ufuk Gerek”ten “Beyoğlu’nu CHP’ye geri kazandırmak isteyen Alper Taş”a uzanan süreçte en genel anlamı ile bir tutarlılıktan bahsedebiliriz.
İşçiden emekçiden yana bir belediyecilik ve işçileri hayal kırıklığına sürüklememek için düzen partilerine oy yok
CHP’nin adayı olarak CHP’nin çizgisinde mücadele eden Alper Taş’a destek vermek maalesef ki tek adam rejimini tasfiye değil, CHP eliyle takviye etmek anlamını taşıyor.
CHP bugün İYİ Parti ile kurduğu ittifak ile daha da sağcılaşıp kendi varlığının yeni rejimi tehdit etmeyeceğini ispat mücadelesine girişirken, Millet İttifakı’na destek veren Türkiye sosyalizmi de İYİ Parti ve CHP ile birlikte sağa kayıyor.
“Türkiye’nin en insan merkezli düşünen, en iyi, en … partisi CHP’nin Beyoğlu belediyesi başkan adayı” olarak çağrılmayı (CHP enlerin partisi ise sanıyorum ÖDP’ye çok da gerek yokmuş) hiçbir devrimcinin hak etmediğini düşünüyorum.
Yine de umutsuz da yalnız da değiliz. Manisa’daki M. Nuri Koç, Avcılar’daki Savaş Hocamız gibi adaylar çevresinde, yanlış bir programa gönül veren dostlarımızla bilinmeyen “BirGün” değil şimdiki zamanda, işçiden emekçiden yana ve patronlardan bağımsız adaylarda birleşerek hepimize yakışan ve onurlu kampanyaların ilerletilmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz.
18 Nisan’da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine aday olan Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, 3 Mart Pazar günü yaptığı açıklamada seçimleri kazanması halinde görev süresini tamamlamadan bir yıl içerisinde yeniden seçimlere gitme ve bu süre zarfında da bir dizi siyasal reform gerçekleştirme vaatlerinde bulundu. Bu açıklama rejimin 22 Şubat’tan bu yana Cezayir’de gerçekleşen çok yönlü gösterilere verdiği yanıt oldu. Ancak bu yanıt, hâlihazırda ülkeyi yöneten oligarşinin safları içinde yeni bir aday arayışı sürerken, zaman kazanmak isteyen rejimin krizini daha da ağırlaştırıyor.
82 yaşındaki Buteflika’nın ciddi sağlık sorunları olduğu aşikâr; nitekim nedenleri açıklanmasa da İsviçre’de bir hastaneye kaldırıldığı biliniyor. 2014’ten beri kamuoyu önüne çıkmayan Buteflika, sağlık durumu nedeniyle 2015’teki başkanlık seçimleri için yapılan hiçbir kampanyada da bizzat yer almamıştı.
Buteflika, Cezayir’in Bağımsızlık Savaşı’nı yöneten ve 1962’de kazanılan bağımsızlıktan bu yana iktidarda olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin adayı; yani Cezayir’i yolsuzluk üzerine yükselen otoriter bir rejim yoluyla yöneten bürokratik oligarşinin görünen yüzü. Cezayir’de süregelen rejim, hâlâ 1990’lı yıllarda ülkede yaşanan ve 150.000 ila 200.000 arasında can kaybına neden olan iç savaşı bahane ederek yasal siyasal partilerin kurulabilmesi ve seçimler gibi sınırlı demokratik özgürlüklerden ileri gidemeyen otoriter ve paternalist bir yapıya sahip ve aslında gelirleri ülke ihracatının %97’sine tekabül eden petrol şirketlerinin zenginleştirdiği bir oligarşi tarafından kontrol ediliyor. Ancak, petrol fiyatlarındaki düşüş ve yüksek enflasyonla birlikte, son yıllarda hükümet politikalarına karşı önemli kitlesel hareketlilikler yaşandı ama bardağı taşıran son damla Buteflika’nın 10 Şubat’ta beşinci dönem için başkanlığa tekrar adaylığını koyduğunu açıklaması oldu.
22 Şubat’tan bu yana Tizi Vuzu, Bejaia, Oran, Annaba, Konstantin, Sifte ve özellikle de 2001’den bu yana gösteri yapmanın yasak olduğu Argel gibi şehirler başta olmak üzere ülke genelinde yüz binlerce Cezayirli sokaklara çıktı. Süregelen kitlesel ayaklanmanın ikinci haftasında öne çıkan avukatların, gazetecilerin, yoksul halk kesimlerinin ve özellikle de gençlerin ve öğrencilerin başını çektiği seferberlikler karşısında ülkenin Başbakanı “Vatandaşlarımız polisimize gül teklif ediyor ve bu çok güzel bir hareket. Ancak unutmayınız ki Suriye de güllerle başlamıştı” açıklamasında bulundu. Bu ifadeler 1 Mart Cuma günü yapılan gösterilere katılımın daha da artmasına neden oldu çünkü kitlelere Arap devrimlerinin Tunus, Libya ve Mısır’da diktatörlük rejimlerini düşürdüğünü ve hâlihazırda Sudan’daki baskıcı rejimi de düşmeye zorladığını hatırlattı. Başlangıçta plansızca ve kendiliğinden yükselen seferberlikler kısa süre içinde tüm muhalefetin desteğini aldı, sadece rejime bağlı bir sendikal bürokrasinin önderliğindeki UGTA (Cezayir İşçileri Sendikası) Buteflika’yı desteklemeye devam etti. Mevcut durum içerisinde ülkeyi yöneten bu baskıcı ve yağmacı rejimi devirmek için sendikal federasyonlar ve bağımsız sendikalar ortaklaşa bir genel grev çağrısı yapmalıdır.
Rejim, ülkenin tüm zenginliklerini tekelleştirirken aynı zamanda emperyalizm ve çokuluslu şirketlerin emirlerine tabi olan ve petrol gelirlerindeki değer kaybı ve emekçi halkın sömürülmesi üzerinden zenginleşen rantçı bir burjuvazinin kristalleşmesine izin veren bir zümrenin hegemonyasını garanti ediyor. İşsizlik oranı % 30 olan genç nüfus, ülkede kalıp işsizler kervanına katılmak ya da küçük teknelerle güvencesizce İspanya’ya göç etmeye çalışmak ikilemiyle karşı karşıya kalıyor. Buteflika rejiminin sosyal tabanını oluşturan bu parazit zümre Buteflika tarafından “finansal oligarşi” olarak vaftiz edildi ve kendisinin önceki tüm seçim kampanyalarını finanse etti.
Süregelen protesto gösterileri, temel
dayanağını ülkeyi kontrol eden ordu, güvenlik güçleri ve
gerici bir oligarşinin oluşturduğu iktidar rejiminin emekçi halk
nezdinde meşruiyetini yitirdiğini gösteriyor. Her ne kadar
biçimsel olaral demokratik seçimler yapılsa ve siyasi partiler
yasal olsa da, 1962’den beri iktidarı kesintisiz bir şekilde
elinde bulunduran Ulusal Kurtuluş Cephesi halkın ifade ve eylem
özgürlüğü haklarını kısıtlamış, aynı zamanda da hem
devlet hem de özel yayın organlarını tam anlamıyla kontrol
altına almış durumda.
Sokaklardaki kitleler yalnızca hâlihazırdaki rejimi ve bu rejimin emperyalizme olan teslimiyetini reddettiklerini göstermekle kalmıyor; aynı zamanda sosyal adalet, demokrasi, özgürlük ve eşitlik gibi talepler de yükseltiyorlar. “Buteflika artık git”, “katil iktidar”, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor”, “Durmayacağız” gösteriler sırasında en öne çıkan sloganları oluşturuyor. Hükümet ise bir yandan ülke nüfusunu tehdit etmeye devam ederken diğer yandan da seferberliği şiddetli bir şekilde bastırmaya cesaret edemiyor. Yasaklara rağmen medya, resmi televizyon ve haber ajansı da dahil olmak üzere, Buteflika’nın beşinci dönem adaylığı karşısında yükselen protestoları yansıtmak zorunda kaldı ve bu durum rejim içerisindeki şüphe ve bölünmelere işaret etmekte. Fakat kesin olan bir şey var ki, artık beşinci donem adaylığa karşı yükselen seferberliklerin öncesi ve sonrası olacak.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Cezayir halkının Arap devrimlerinin izinden çıktığı yolu selamlıyor ve mücadelelerine, demokratik ve sosyal taleplerine tam destek veriyoruz. Süregelen seferberliklerin zafere ulaşarak Buteflika ve rejimini alaşağı etmesi, halkın tam özgürlüğü, serbest ve demokratik seçimler, Kabilia bölgesinin kendi kaderini belirleme hakkı ve ülkenin muazzam zenginliğinin işçi sınıfının ve halkın hizmetinde olması adına verilen mücadelelerin sürmesi için geniş çaplı bir uluslararası dayanışma çağrısı yapıyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği –
Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
At its party assembly meeting on 27
January 2019, Workers’ Democracy Party (IDP) discussed its
political stance regarding local elections to be held on 31 March
2019 and its course of activities during the election process.
Accordingly:
1) Joining the elections as Public
Alliance, AKP (Justice and Development Party) and MHP (Nationalist
Movement Party) want to decisively win these local elections, and
their aim with this victory will be extending their
Islamist-fascistic policies – which are already being implemented
on government level – to the level of municipalities; turn the
municipalities into companies and citizens into customers within the
framework of neoliberal policies; maintain profit and plunder system
of pro-government rent-seeking lobbies within and around the
municipalities; make their reactionary ideologies sovereign on the
society; and most importantly, legitimize the One Man regime which is
ruled from the Palace. Therefore, they serve the elections as a
“matter of perpetuity”. In this sense, March 31 election is a
matter of perpetuity not for the country but for themselves. For
Public Alliance, every municipality that they will lose in the
elections will mean disruption of the stronghold of One Man regime,
losing a place to plunder and a slap from working people. Workers’
Democracy Party invites all workers and laborer people to send this
reactionary alliance away from municipalities.
2) The local administration
understanding of Workers’ Democracy Party is a municipal work that
is based on benefits and demands of worker and laborers; adopts
democratic demands of Kurdish people and all oppressed sections;
looks after the equality of women and men and positive discrimination
of women; and focuses on the protection of environment. A call for
such local administration might pave the way for the adoption of our
demands such as laborers’ control of municipalities, housing for
everyone, equal representation of women and right to speak and decide
in municipalities, free education and healthcare for everyone, safe
and non-profit public transportation, fight against ecological
destruction, sufficient wages, insurance and right to unionize for
all municipal employees and all workers. Such local
administration has to be grounded on local assemblies where workers
and laborers can organize. For that reason, Workers’ Democracy
Party believes that workers and laborers should create an alternative
to reactionary Public Alliance by participating in elections with
their own programs.
3) CHP (Republican People’s Party) and
İyi Party (Good Party), components of Nation Alliance, are two boss
parties which are extremely distant from the understanding of such
local administration. In spite of its populist and democratic
discourse, CHP is drawn into One Man regime, accepts the legitimacy
of this regime in a sense, approaches and even has clung to İyi
Party – which has a fascistic history – by distancing itself from
worker-laborer demands and leaning to the right wing. The whole
purpose of CHP is to pull votes from “conservative and right-wing”
sections, as defined by CHP, in order to come to power in
municipalities. However, these sections include millions of laborers
who have been condemned to poverty and hunger as a result of economic
and social policies of the regime. While these sections are trying to
distance themselves from AKP, CHP is hindering this detachment by
playing to their religious and conservative sensitivities and
confines them to the right wing. In this respect, Workers’
Democracy Party calls workers and laborers not to vote such parties
but to get involved in the elections by developing their own
worker-laborer programs.
4) We believe that supporting HDP
(People’s Democratic Party), which is embraced by the majority of
the community in the region, and Kurdistan Election Alliance parties
around HDP during a time that the One Man regime maintains its
oppressions in Kurdish cities and keeps mayors, officials,
politicians, intellectuals and democracy activists of these cities in
prison would mean supporting the Kurdish people’s struggle for the
right to self-determination under the circumstances in which there is
no new worker-laborer alternative in the region. However, we are
aware that HDP’s understanding of municipal work so far includes
examples which do not fall within the understanding of social and
populist municipalities, and local participation and control have not
been ensured effectively. Therefore, Workers’ Democracy Party
calls to vote for HDP in Kurdish cities by criticizing its
understanding of municipal work.
5) On the other hand, although HDP
initially explained that it would not run in the elections in the
West, the party is now showing candidates in the Western cities which
means supporting Nation Alliance indirectly to prevent “conservative”
Kurdish votes to go for AKP. Therefore, supporting HDP in the West
means supporting Nation Alliance and it is unacceptable for us.
However, local election has its own dynamics. If these dynamics have
exceptional attributes that will enable local HDP nomination to pave
the way for workers and laborers and expand the scope of a united
left opposition, then candidates of HDP might be supported in some
regions depending on the region, activities and candidate under such
circumstances.
6) In light of these approaches, main
electoral policy of Workers’ Democracy Party is to develop an
option for the working class in order to get ready for the expected
economic, political and social attacks by the government and bosses
after March 31. We believe in absolute obligation of offering masses
a municipality program which is not profit-seeking but needs-driven
and which does not side with the capital but with the workers. For
that purpose, Workers’ Democracy Party will share its Local
Administration Program of Workers-Laborers which was prepared in line
with the demands and needs of working people, with all workers soon.
And accordingly, we aim and try to collaborate with other parties and
movements to nominate candidates who are workers and laborers,
everywhere we can. In cases where we cannot do this, we will try to
nominate our own independent working candidates. And in other places
where this is not possible, we will not abstain from at least giving
critical support to other working and socialists candidates.
2018 yılında Türkiye’de en az 255 kadın “erkekler”
tarafından öldürüldü. Öldürenlerin yüzde 64’ü kocaları ve sevgilileriydi...
Bu veri, Bianet’in 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2018 döneminde Türkiye’deki yerel, ulusal ve internet basınına yansıyan haberlerden derlediği rapora dayanıyor. Rapor daha fazlasını da gözler önüne seriyor: 2018 yılında erkekler 380 kadını yaraladı, 61 kadına tecavüz etti, 188 kadını taciz etti, 347 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu. En az 40 kadının ise şüpheli bir şekilde öldüğü veya intihar ettiği belirlendi.
İşte münferit olan ile sistematik olan; istatistik olan ile politik
olan arasındaki fark, bu veriler kadar açık!
Bu veriler bize şunu söylüyor: Kadınlar, bizzat yakınlarındaki erkekler tarafından çoğunlukla boşanmak/ayrılmak istedikleri, en temelde ise boyun eğmedikleri, yani erkek-egemen sistemin kendilerine biçtiği “kadınlık” rolünü yerine getirmedikleri için öldürülüyor.
Ya da daha açık söyleyelim, kadınlar sadece “kadın” oldukları için
erkek egemen sistemde büyümüş, bu ayrıcalıklardan faydalanan ve kadınları
boyundurukları altında tutma, şiddet uygulama ve gerekirse onları katletme
hakkını kendinde bulan erkekler tarafından öldürülüyor.
Üstelik cinayet öncesi ve sonrası süreç de bu toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreterek kadın cinayetlerinin önlenmesinin önüne geçiyor; hatta bizzat göz yumuyor. Bir tarafta şikâyetine, korunma tedbirine rağmen öldürülen kadınlar; diğer tarafta uyguladığı şiddet sonrası pişman olduğunu beyan edip serbest bırakılan, dava sürecindeki “saygın” tutumlarıyla iyi hal indirimine layık görülen erkekler var…
Ve dahası var maalesef…
Son olarak Şule Çet davası sürecinde görüldüğü gibi cinayetin üzerini
intiharla kapamaya çalışan kurumlar var…
Üstelik bu, tekil bir örnek de değil… Aysun Yıldırım’ın ölümündeki cinayet şüphesi de ailesi karara itiraz etmesine rağmen kayıtlara intihar olarak geçti. Hocasının odasında şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Hukuk Fakültesi öğrencisi Alara Karademir’in de intihar ettiği öne sürüldü… Bunlar, yalnızca basına yansıyanlar; bir de bilmediklerimiz var…
Ama şunu biliyoruz: Kadın dayanışması sağlanabildiğinde,
kadınlar ve kadın örgütleri sürece müdahil olduğunda seyir değişiyor. Şule Çet
davası bunun en güncel örneği… Bugün erkek-devlet-yargı işbirliğini bozabilecek, erkek egemen sistemin
karşısında durabilecek tek güç kadınların örgütlü mücadelesi.
Arjantin’den İspanya’ya birçok ülkede kadın hareketinin yükselişinin ardındaki güç de tam olarak bu. Kadınların “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganı etrafında başlattıkları seferberlik kısa zamanda kadın cinayetlerine, cinsel şiddet ve istismara, emek sömürüsüne, kriz karşısında uygulanan tasarruf programlarına, göçmen karşıtı politikalara, erkek egemen kapitalist sistemin tüm baskı ve sömürü yöntemlerine karşı bir mücadeleye dönüştü ve uluslararası kadın hareketinin eksenini belirledi. Bu hareket, bu yıl üçüncü kez birçok ülkede uluslararası kadın grevini örgütlemeye çalışıyor.
Bizlerin de 8
Mart süreci vesilesiyle bir kez daha bu uluslararası deneyime daha yakından
bakmaya, Türkiye buluşması gibi önemli bir adımı atmayı başarmış kadınlar olarak,
kadınların birleşik ve örgütlü mücadelesi ve bu mücadelenin talepleri adına
daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü “sadece” kadın olduğumuz için
ölüyoruz… Çünkü “en başta” kadınız…
Malum, Türkiye’nin bir “genç emekliler” ülkesi olduğu yıllardır, bıkmadan, söylenip durulur. Genelde “çift dikişli” de olduğu söylenen bu “genç emeklilerle” ilgili öyle şeyler anlatılır ve öyle kıyaslamalar yapılır ki, insan iki emekli bulup yakasına yapışmamak için kendisini zor tutar! Çünkü anlatılanlara bakarsanız Türkiye bir “genç emekliler” cenneti ve memleketin içinde bulunduğu her tür melanetin arkasında bu “genç emekliler” bulunmakta. Bu söylentiyi yıllardır sakız gibi çiğneyenlere göre dünyada bir ayağı çukura girmemiş hiç kimse emekli olamazken Türkiye’de daha saçına ak düşmemişler emekli olup, kırk-elli yıl bol keseden maaş alıp, günlerini gün etmekte…
Gerçekten böyle mi? Türkiye bir “genç emekliler” ülkesi mi?
Türkiye’de emekliler bol keseden kırk-elli yıl maaş alıp, günlerini gün mü
ediyorlar? Kısa ve net cevap verelim: Türkiye ne bir genç emekliler ülkesi ne
de Türkiye’de emekliler kırk-elli yıl maaşlar alıp, sultanlar gibi hayatlar yaşıyorlar…
Bunların tümü kuyruklu yalan!
DİSK-AR’ın bizzat devletin resmi kurumları olan TÜİK ve SGK verilerinden yararlanarak hazırladığı Nisan 2018 tarihli rapora göre Türkiye’deki emeklilerin yüzde 71’i 56 yaşının üzerinde. Yani emeklilerin sadece yüzde 29’u 56 yaşının altında ki, onların da yüzde 27,8’i 46-55 yaş grubunda. Kısacası Türkiye’de 46 yaşının altındaki emeklilerin oranı sadece ve sadece yüzde 1,1. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’de yaşlılık aylığı alan 8,4 milyon emekliden 46 yaşından küçük olanların sayısı sadece 85 bin civarında. İşte bütün o “genç emekliler” ülkesi yalanı sayıları ancak Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nu dolduracak bu 85 bin insan üzerinden çıkarılmakta.
Üstelik rapora göre emeklilerin yarısı ya bir işte çalışıyor ya da bir iş arıyor. Neden? Çünkü ortalama emekli maaşı, açlık sınırının altında olan asgari ücretten dahi düşük de ondan! İşte kırk-elli yıl alıyor, günlerini gün ediyorlar dedikleri maaş da bu! Rapora göre bu koşullarda emekli ölürse karısı ve varsa bekâr kızlarının alabildikleri maaş ise 225 liraya kadar düşebilmekte. Türkiye’nin bir “genç emekliler” ülkesi olmadığı ve sosyal güvenlik sistemini batıranın da bu üç kuruşluk emekli maaşları olmadığı daha nasıl anlatılabilir!
İşte tam da bugünlerde emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) ayaktalar.
Bir yandan işsizlik, bir yandan pahalılık derken artık dayanacak güçleri
kalmadığı ve bıçak kemiğe dayandığı için, emeklilik haklarının yıllarca
geciktirilmesine isyan ediyorlar, haklarını istiyorlar. Aldıkları cevap ise “türedi”den
“ekonomik darbeye” kadar uzanıyor. Oysa EYT’lilerin 38 yaşında emekli olup,
kırk-elli sene emekli maaşı almayacaklarını bizzat devletin resmi kurumlarının
verileri de gösteriyor. Alınabilecek maaş da ortada! Yine de kaynak mı deniyor?
Sadece kriz var denerek patronlara sağlanan sigorta prim destekleri kesilsin! Yeter
de artar bile!
Chavez’in başlattığını ilan ettiği ve sonrasında Maduro’nun sözel
olarak sahiplendiği ve bugün de sürdüğünü iddia ettiği Bolivarcı Devrimin
taraftarlarının; yani sosyalizme gidişin Chavezci yöntemlerle mümkün olduğunu
düşünenlerin, Venezuela ekonomisinin mevcut durumuyla ilgili en sık
başvurdukları mazeret şu: Ülke ekonomisi, dış güçlerin saldırısı altında.
Bu, elbette doğruluk barındıran bir beyan. ABD ve onunla birlikte AB emperyalizmi, Venezuela ekonomisi üzerine yaptırım niteliğinde olan kararları sürekli olarak sözde demokratik organlarından geçiriyorlar. Yine de şu soru sorulmalı: 2014-2015’teki petrol fiyatlarının keskin düşüşüyle Venezuela ekonomisi neden bu kadar sarsıldı? Çünkü Chavez’in ve ardından da Maduro’nun neoliberal ekonomi politikaları neticesinde, Venezuela ihracatının %95’ini petrol ve petrol ürünleri oluşturuyordu.
Ülke ekonomilerinin monolitik, yani tekçi bir karakter taşıması
demek, onların tek bir ürün üzerinden kendini döndürüyor olması demektir.
Mesela Küba ekonomisi şeker kamışı ve ondan yapılan mamul malların değerinden
ibarettir. Venezuela’da bu petrol ve petrol ürünleridir.
Bunun anlamı on yıllar boyunca, Chavezci ekonomi yönetiminin ranta dayalı bir ekonomik büyüme modeli seçmiş olmasıdır; ne kapsamlı bir sanayileşme yönünde bilimsel planlar tasarlanmıştır ne de işçi sınıfının refahını ve hayat şartlarını iyileştirecek ekonomik önlemlerin alınmasına dönük somut adımlar atılmıştır. Petrol merkezli bir ekonomiden, çıka çıka bir petro-oligarşi çıkmıştır ve bu oligarşinin çıkarları gereği başvurduğu politikalar da ülkeyi yıkıma sürüklemiştir. Kimi Marksistler, tek bir ürün üzerinden peydahlanan ve zenginleşen egemen sınıflar için “lümpen burjuvazi” terimini kullanırlar; Maduro’nun temsilcisi olduğu egemen sınıflar, işte bu “lümpen oligarşinin” kendisidir.
İkinci meselemiz, Guaidó’nun temsilinde vuku bulan emperyalist saldırganlıktır; Trump’ın Ulusal Meclis Başkanı Guaidó’yu Venezuela’nın başkanı ilan etmesinin ardından, sürmekte olan darbe girişimi çalışmaları ivme kazandı ve her iki taraf da orduyla görüşmelerini sıklaştırdı. Generaller şimdilik Maduro’ya sadık olduklarını ilan ettiler. Bu yarın değişebilir.
Maduro bunun karşısında Guaidó’ya ve Trump’ın şahsındaki ABD emperyalizmine diyalog çağrısı yaptı; bütün makyajı akmış olan emperyalist saldırganlığa ve darbeci tehdide dönük, işçi sınıfından yana herhangi bir önlem almadı. Bu onun, Bolivarcı oligarşiye olan şaşmaz bağlılığının bir sonucudur.
Türkiye işçi sınıfının yaşanan bu süreçten çıkartabileceği bir
dolu ders var. Biz burada en yakıcı olanlarıyla ilgileniyoruz.
Bunlardan ilki, ekonomi yönetimidir. Türkiye ekonomisi de,
neoliberal işbölümü gereği, tek bir modele, inşaatçı büyüme modeline
hapsedildi. Bu politik tercihin ekonomik sonuçlarını, bugünlerde kurulan tanzim
satış noktalarında oluşan kuyruklardan görebiliriz. Venezuela’da da gıda satış
merkezlerinin kapıları, yüz metrelerce uzunluktaki insan kuyruklarına açılıyor.
Emperyalizmle stratejik ortaklık halindeki ulusal sermaye, tek bir ekonomik
sektör üzerinden aşırı birikim sağlayarak zenginleşmek istiyor; ancak bu,
ulusal üretimi ve bölüşümü yerle bir eden, işçi düşmanı bir uygulama. Onlar,
sırf o sektörden zenginleşiyorlar diye, diğer bütün sektörlerin karnını
doyurduğu işçiler fakirleşiyor. Buna izin verilmemeli. İşçiler, ancak kapsamlı
bir üretim ekonomisinin ihtiyacı olan sanayileşme programının planlı bir
şekilde ortaya konması ve hayata geçirilmesiyle aç kalmayacaklarını ilan
ederek, bu fikrin yaygınlık kazanmasını sağlamak durumundalar.
Çıkartabileceğimiz ikinci ders, politika yönetimidir. Ulusal burjuva iktidarları, Venezuela örneğinde de görüldüğü gibi, işçileri ne emperyalizme ne de darbecilere karşı koruyabiliyor. Aksine, düşmanı adeta sahaya davet ediyorlar. İşçiler emperyalizmden kopuş için dış borçların ödenmemesi, IMF’den borç alınmaması, ülkedeki çokuluslu ve özel şirketlerin kamulaştırılması gerektiğini biliyorlar. Yine işçiler, darbecilerin yenilmesinin kendilerinin uygun araçlara sahip olmasıyla olabileceğini biliyorlar. Ancak bu araçları burjuva iktidarlar onlara sağlayamaz çünkü bu, kendi iktidarlarının da sonu anlamına gelir. O halde işçi sınıfı, kendi kurtuluşunun şartlarını ancak kendisi yaratabilir ve yaratmalıdır da.
Ve ne olursa olsun şunu akıldan çıkarmamalıdır: Solcu veya halkçı söylemlere de sahip olsa, burjuva iktidarlar her zaman ve her yerde, işçi sınıfının baş düşmanıdır, baş düşmanı olarak da kalacaktır. İşçiler ise politik ve örgütsel olarak daima bağımsız; tekrar vurgulayalım, BAĞIMSIZ olmalıdır.
Kuzey Afrika ülkesi Sudan’da 19 Aralık 2018’de başlayan halk
ayaklanması devam ediyor. Ülkede ekmek, buğday ve elektrikte devlet
yardımlarının kaldırılması, artan enflasyonla birlikte emekçilerin alım gücünün
düşmesi ve yaşanan nakit kıtlığı kitleleri sokağa dökmüştü. 30 yıldır egemen
olan diktatör Beşir rejiminin ilan ettiği OHAL vasıtasıyla eylemlere dönük sert
müdahalesi ise seferberliklerin rejim karşıtı bir karakter kazanmasının önünü
açtı.
Ülkenin birçok kentinde ve kırsal bölgesinde “Özgürlük,
barış ve adalet”, “Halk rejimin yıkılımasını istiyor” ve “Devrim halkın
tercihidir” sloganları eşliğinde seferber olan kitleler, rejimin tüm yıldırma
çabalarına, 60 kişinin hayatını kaybetmesine ve 2000’i aşkın kişinin
tutuklanmasına rağmen geri adım atmış değil.
Beşir rejimi, emperyalizm ile Mısır, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi bölgenin gerici ülkelerinden aldığı desteğe bel bağlamış durumda. Ayaklanmanın başlamasından bu yana Mısır ve Katar’ı ziyaret eden Beşir, ülkesine sıcak para akışını sağlamaya çalışırken bölge ülkelerinin diktatörlüğüne olan desteğini de perçinlemeye çalışıyor. Ayrıca geçtiğimiz hafta içerisinde eylemlerde tutuklananların önemli bir bölümünün serbest bırakılacağını açıklayarak kitleleri de geri çekilmeye ikna etme girişimlerini sürdürüyor. Ancak kitleler rejimin demokratik ve ekonomik alanda vereceğini söylediği ufak tefek tavizlerle sokaklardan çekilmeye niyetli değiller. Bunun bilincinde olan diktatör Beşir rejimi son olarak, hükümeti feshettiğini ve OHAL’i bir yıl uzattığını açıklayarak halk ayaklanmasını her türlü baskı yoluna başvurarak ezmeye çalışacağının sinyalini veriyor.
Sudan ayaklanmasının iki aydır kitlesel olarak devam ediyor
olmasının en temel nedeni, ülkedeki ekonomik çöküşün birçok ezilen kesimi ortak
mücadele temelinde biraraya getirmiş olması. Ülkede tarihsel olarak daha az
yatırım yapılan kırsal bölgelerde yaşam koşullarına karşı bölgesel isyanlar
geçmişte de yaşanmıştı. Ancak mevcut koşullar kırsal bölge emekçileri ile
kentlerde yaşayan emekçileri birleştirmiş durumda.
Emekçi halkın ekonomik ve demokratik talepler etrafından rejime karşı sürdürdüğü mücadelenin en temel eksikliği ise henüz bu mücadeleye programatik ve örgütsel anlamda önderlik edebilecek bir odağın açığa çıkmamış olması. Sudan Profesyoneller Birliği, Sudan Doktorlar Komitesi ve bazı başka bağımsız sendikalar ile Sudan Kadınlar Birliği ve diğer feminist gruplar seferberliklerde öne çıkan yapılar. Ancak kitlelerin mücadelesinin seyri açısından asıl hayati olan bu grupların ve Sudanlı sosyalistlerin, emekçilerin acil ekonomik ve demokratik taleplerini birleştirecek bir acil eylem programı etrafında birleşik bir cephe inşa etmeye girişmesi. Böylesi bir cephenin oluşturulabilmesi Sudanlı emekçilerin zorba Beşir diktatörlüğüne karşı mücadelesini örgütlü bir biçimde sürdürebilmeleri ve bir iktidar alternatifi yaratabilmeleri için oldukça önemli olacaktır.
17. Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar 8 Mart Cuma günü İstanbul Beyoğlu’nda Fransız Kültür Merkezi önünde buluştu.
Kadınlar her yıl olduğu gibi İstiklal Caddesi boyunca yürüyecekti ancak Taksim Meydanı’nda ve İstiklal Caddesi girişinde polisin barikatıyla karşılaştılar. Zaten günün öğlen saatlerinden itibaren İstiklal Caddesi ve çevresi önce araç geçişlerine kapatıldı. Galatasaray Lisesi yönüne çıkmak isteyen araçlar Tophane’ye yönlendirildi. Sonra ara sokaklarda yaya geçişleri kapatılarak caddeye çok sayıda polis ve TOMA konuşlandırıldı.
Kadınlar polisin tüm bu engellemelerine rağmen Fransız Kültür Merkezi’nin önünden Taksim Meydanı’na taşacak kadar yoğun bir kalabalık oluşturdu. İstanbul Valisi ve Emniyet’in kadınları bir araya getirmemek için sarf ettiği bu yoğun çaba büyük bir korkunun göstergesidir ve bu baskı kadınları asla yıldırmadı! Aksine 19.30’a doğru kadınlar giderek kitleselleşti ve meydana taştı. Kadınlar polisin saldırısına kadar sloganlarla coşkulu bir biçimde yürümek için bekledi. Ancak basın açıklaması polisin yürüyüşe izin vermemesi ve gaz saldırısı nedeniyle yapılamadı. Bunun üzerine kadınlar Taksim’in ara sokaklarında eylemi sürdürdü.
8 Mart 2019’un basın açıklaması şöyle:
“Çünkü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.
Çünkü 8 Mart tüm dünyada biz kadınların binler, on binler, milyonlar olup sokakları, meydanları doldurduğumuz, hayatı durdurduğumuz, haklarımız ve özgürlüğümüz için sesimizi yükselttiğimiz gün.
Çünkü feminist mücadelemizin geri dönüşü yok!
İstanbul’da, 2003’ten bu yana, yani 16 yıldır, kesintisiz bir şekilde, coşkuyla gerçekleştirdiğimiz 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü bu sene engellenmek isteniyor. Hâlbuki biz İstiklal’de bomba patladığı sene de yürüdük, İstiklal Caddesi’nin baştan aşağı inşaat çukurlarıyla dolu olduğunda da, Olağanüstü Hâl koşulları altında da… Hiçbir durumda, biz kadınlar, 8 Mart’ta sokakları bırakmadık. Hatta yıllar geçtikçe 100’e yakın kadının başlattığı bu yürüyüş 40 binleri buldu, feminist isyanımız sokaklara sığmaz oldu.
Krizle başa çıkmaya mecbur edildiğimiz, yargı dâhil tüm kurumların içinin boşaltıldığı, demokrasinin varlığından dâhi söz etmenin mümkün olmadığı, sessizleştirilmiş bir ülkede kadınlar hayatlarına sahip çıkmasın istiyorlar. Haklarımızın gasp edilmeye çalışıldığını, eşitlik talebimizin susturulmaya çalışıldığını, bize itaatin öğütlendiğini görüyoruz. Her gün çeşitli biçimlerde şiddete uğrarken bize, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde evde oturun deniyor!
Soruyoruz: Bu toplumun yarısını oluşturan kadınların haklarından rahatsız olan, kadınların sesini kısmaya çalışan devlet, kimin devleti?
Bu isyandan, eşitlik talebimizden, daha özgür bir hayat tahayyülümüzden, kahkahamızdan, arzularımızdan, varoluşumuzdan, yılların mücadelesiyle kazandığımız haklardan ve 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’müzden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Haklı olduğumuzu biliyoruz. Hakkımız olduğunu biliyoruz.
Tüm kadınları 8 Mart gecesi İstiklal Caddesi’ni varlığımızla mora boyamaya, kalabalığımızdan güç bulmaya çağırıyoruz!”
17 yıllık AKP iktidarı altında zenginler ultra zengin olurken, biz işçi-emekçiler için eğitimden sağlığa, işsizlikten alım gücümüze bizi doğrudan ilgilendiren hiçbir hususta gelişme yaşanmadı. Şimdi de kriz gerekçesi ile hayatımızın daha da kötüye gideceğini aklı başında kimse görmezden gelemiyor.
Tüm bunlara rağmen AKP’nin iktidarını sağlama alan yalnızca bir başarısı var. O da işçi düşmanlığı. AKP iktidarı altında Türkiye dünyada en çok iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri haline geldi. Sendikalılık oranı iyice azaldı. Özelleştirmeler sonucu hayat pahalılaştı, işsizlik yükseldi. Müteahhitlerden, büyük patronlardan vergiler alınmazken biz her geçen gün yeni vergilerle karşı karşıya kaldık.
16 Nisan 2017 Anayasa
referandumu sonrasında kurulan yeni rejim yine patronların çıkarına bir rejim
olarak sahneye çıktı. Tüm patronlara hızlı kararlar alınacağını ve de bu
kararları işleteceğini müjdeleyen Tek Adam rejimi patronların yüzünü güldürdü.
Kriz koşullarında çatlama emareleri gösteren Tek Adam rejimi yerel seçimlerde AKP’nin kimi büyük şehirleri kaybetmesi ile birlikte sorgulanabilir ve geriletilebilir bir hale gelebilirdi. Ancak önce MHP’nin AKP’ye destek olması, takiben de CHP ve İYİ Parti’nin mevcut sistemden farklı bir öneri geliştirmemesi ile beraber, biz işçi ve emekçiler yalnızca patronların belirleyici olduğu bir yerel seçime itilmeye çalışılıyoruz.
Bu yüzden yerel
seçimlerde daha da aktif olmalı, söylenmeyeni söylemeliyiz.
Kâr odaklı, sermayeden yana hiçbir belediyecilik anlayışı acil ihtiyaçlarımızı karşılayamaz, karşılayamadığı gibi bunları dışlayacak şekilde örgütlenir. Çünkü bu anlayışın öznesi sermaye sahipleridir, patronlardır. Zaten, bu anlayışta belediyenin kendisi çöp toplama ve temizlikten konut ve işyeri inşaat izni ve ruhsatı verilmesine, emlak vergisi toplama işinden bir dizi ihalelerin özel şirketlere verilmesine kadar birçok konuda bir “patron” konumundadır. Bu belediyelerde taşeronlaştırmanın devamı özelleştirme, özelleştirmenin devamı ise sendikasızlaştırma olarak gelir. Ve “patron” belediye, yüzünü bu sefer de belediye işçilerine karşı hak gaspları ile gösterir.
Biz mevcut belediye sistemine AKP
değil, patron belediyeciliği diyoruz.
Çünkü yalnızca AKP değil, CHP belediyeleri de patron belediyeciliği ile
yönetilmektedir. HDP’nin ise işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını da içeren bir
yerel yönetim programına sahip olmadığını görüyoruz. Bu yüzden patron değil
işçi belediyeciliğine ihtiyacımız var. Çünkü
işçinin sorununu patron çözemez. O yalnızca sorun yaratır. İşçinin sorununu
işçi çözer!
Sermaye partilerinin
aldatmacasına karşı savunmamız gereken, kaynak
yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı; çevreye duyarlı; Kürt halkının
ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek
eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi
kesimlerden yana bir yerel yönetimdir.
Düzen partilerine
karşı, bulunduğumuz her alanda Yerel
Seçimler için Acil Taleplerimizi
ifade eden bir programın çağrısını yaparak, emekten yana tüm kurumlara böyle
bir program etrafında ortak bir çalışma yapmanın teklifini sunmalıyız. Krizden
çıkmak ve demokratik haklarımızı savunup genişletmek için Yerel Seçimlerde Acil Taleplerimize sarılmamız gerekiyor:
1. Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi, seçenler seçilenleri
görevden alabilsin. Emekçilerin doğrudan katılımıyla gerçekleşecek bir belediye
yönetimi gerekir. Tüm önemli kararlar, halkın söz ve oy hakkıyla katıldığı
genel meclis toplantılarında alınmalı!
2. Herkese bir konut. Parası olanlardan toplanacak vergilerle ve kamu kaynaklarıyla herkesi, barınacağı bir konut sahibi yapmak mümkün. İnsan onuruna yaraşır bir konutta yaşamak her emekçinin toplumsal hakkıdır!
3. Kadının, erkek egemen toplumsal sistemden kaynaklı mağduriyetine duyarlı bir belediyecilik! Her mahalleye kreş ve sığınma evi! Mahallelerde, kadınların sağlık sorunları için danışma ve hizmet merkezleri!
4. Herkese parasız sağlık. Donanımsız Şehir Hastaneleri değil, tam teşekküllü devlet hastanesi!
5. Herkese eşit, parasız, anadilinde eğitim! Kalabalık sınıflara ve paralı eğitime son verilmeli. Eğitim ihtiyacına öncelik veren ve eğitimi parasız, demokratik ve kaliteli hale getiren bir belediye.
6. Ekolojik yıkımla mücadele eden bir belediye. Müteahhitler için imar planı değil, yeşil alan ve çocuk parkları
için düzenleme!
7. Kâr gözetmeyen,
güvenli toplu ulaşım. Dolmuş rantı değil, belediye
otobüsü ve güvenilir raylı sistem!
8. Belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı. Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaşmaya hayır! Tüm işçi ve emekçiler için sendikalaşma hakkı; örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılsın!
9. Belediyelerde krize
ve işsizliğe karşı istihdam olanakları. Kadro yalanına, torpil
için yapılan manasız mülakatlara son! Tüm belediye çalışanlarına kadro ve iş
güvencesi! Belediyelerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırmaya son!
10. Gençlik için güvenceli bir gelecek. İl dışından gelmiş olan veya eve çıkma durumu olmayan öğrencilere parasız yurtlar! Masrafları patronlar tarafından karşılanan eğitim kursları! Zanaat eğitim saatlerinin çalışma süresinden sayılması!
11. Engelliler için erişilebilir kent. Kapitalist sistemin bilinçli bir şekilde dışarıda bıraktığı engellilere dönük her türlü ayrımcılığın son bulduğu bir yerel yönetim!
12. Göçmenler ve sığınmacılar için yaşanılabilir kentler. Şehirde ayrımcılığı ve şiddeti körükleyecek her türlü davranışa ve söyleme son verilsin!
Kaynak mı?
Sermaye sınıfı kentlerin gelişmesi için hiçbir maddi fedakârlık yapmıyor. Belediyelere zenginlik katan patronlar değil, emekçilerdir. Çevre temizlik vergisi, kaldırım parası derken soyulan hep emekçiler oluyor. Öyleyse, yerel yönetimler için kaynak, en başta patronlardan alınacak vergilerdir.
• Vergi patronlardan, zenginlerden alınsın!
•
Yolsuzluk yapanın malları kamulaştırılsın!
• İşsizlerin oturduğu konutların elektrik ve su borçları silinsin!
• Bütçeden iç ve dış borçlara, silahlanmaya ve pahalı devlet bürokrasisine ayrılan paylar emekçiler için kullanılmalıdır.
• Dış borca, patrona teşvike, faize, savaşa değil emekçiye bütçe!
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in 8 Mart için yayımladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz.
Pek çok ülkede feminist hareket, haklarımız için yeni uluslararası grevler düzenliyor. Taleplerimizi elde edebilmek için miting ve gösterilerle yeni bir enternasyonal, patriyarka karşıtı ve antikapitalist mücadele ve seferberlik gününe hazırız.
Clara Zetkin’in 1910’daki İkinci Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, kadın işçilerin günde sekiz saat çalışma, daha iyi çalışma koşulları, oy hakkı ve diğer hakları için mücadelelerini savunmak üzere 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üzerinden neredeyse 110 yıl geçti. Bugün ise krizin bedelini kadın işçilerin ödememesi için büyük bir #HuelgaFeminista (#FeministGrev) örgütleme görevini sahipleniyoruz.
Şüphesiz ki, dünya genelinde feminist mücadelenin dördüncü dalgasını yaşıyoruz. Feminist hareket ABD’de Trump’a karşı Kadın Yürüyüşü’nden Siyonist İsrail’in saldırılarına direnen Filistinli kadınlara, cinsel istismara karşı savaşan Güney Koreli kadınlardan Latin Amerika’da kadın cinayetlerinin durması ve güvenli, parasız kürtaj hakkı için mücadele eden kadınlara, kendi ayakları üzerinde kavgasını veriyor. İkinci Uluslararası Kadın Grevi’nde (2018) milyonlarca insan, dünyadaki %23’lük gelir eşitsizliğini kınamak için sokaklara çıkmıştı. 8 Mart eylemlerle, sokak hareketleriyle ve grevlerle güçlü bir uluslararası mücadele günü oldu.
2018’de IMF, Avrupa Birliği ve kapitalist hükümetlerin emeklilik yaşını yükseltme, işten çıkarma, iflas erteleme, aşırı çalıştırma gibi krizin yükünü işçilere bindiren uygulamalarına karşı sokağa çıktık. Ayrıca dünyadaki mülteciler ve göçmenlerle dayanışmak için, göçmen karşıtı ve yabancı düşmanı politikalara da karşı çıktık. Kapitalist hükümetlerin en düşük ücretleri alan, esnek işlerden en çok etkilenen ve yoksullaşan evleri idare etmeye mecbur bırakılan kadınları doğrudan etkileyen kemer sıkma planlarına karşı sokaklara döküldük. Bu nedenle yoksulluğun gitgide daha fazla “kadınlaştığını” söylüyoruz. Erkek egemen kapitalist sistem bizi sömürerek daha büyük kâr elde etmek için kadınlar üzerindeki baskısını yüz yıllardır sürdürüyor. İşte bu nedenle, kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte yok etmek için mücadele ediyoruz.
Brezilya’da feminist hareket #EleNao (Onu Seçme) kampanyası ile “neofaşist” Bolsonaro’ya karşı direnişin başını çekiyor. Fransız kadınlar, Macron tarafından uygulanan kemer sıkma politikalarına karşı Sarı Yelekliler hareketine katılıyor. Dünyanın ikinci tekstil endüstrisi olan ve çok uluslu şirketlerin yarı köle düzeniyle büyük kazançlar sağladığı Bangladeş’te kadınlar, aşırı sömürüye ve neredeyse yok denecek kadar düşük ücretlere karşı mücadele veriyor. Latin Amerika’da yerli kadınlar, mega maden şirketlerine ve çok uluslu şirketlerin yağmalarına karşı savaşıyor.
Arjantin’deki yeşil dalga ise, dünyada kürtajın en çok kısıtlandığı ve hem kapitalist hükümetlerin hem de Katolik ve Evanjelist kilisenin kürtaj hakkını kadınların elinden almak için birlik olduğu bölge olan Latin Amerika’da yayılmaya devam ediyor. Bu mücadele sayesinde İrlanda’da yasal kürtaj hakkı elde edebildik ve pedofili skandalları dünya çapında patlak verdiğinde Katolik Kilisesi’nin gerici rolünü ortaya çıkardık.
Cinsel şiddete karşı isyan eden #MeToo hareketi Hollywood’dan başlayarak hızla dünyaya yayıldı. Pandora’nın kutusu açıldı ve binlerde suçlama ortaya çıktı. İspanya’da, Manada davasında erkek egemen adaletin kararlarına karşı milyonlar seferber oldu. Şili’de taciz ve cinsel şiddete karşı onlarca okul ve üniversitenin işgal edilmesiyle Feminist Mayıs gerçekleşti. Arjantin’de #MiraComoNosPonemos (Nasıl Olduğumuzu Gör) sloganıyla binlerce suçlama gün yüzüne çıktı.
Feminist hareket, #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) ve #VivasNosQueremos (Hayatta Kalmak İstiyoruz) sloganlarıyla sokakları doldurdu. Bölgedeki 16 ülkeden ve İspanya’dan alınan bilgilere dayanan Latin Amerika ve Karayip Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre, 2017 yılında 2554 kadın katledildi. Her hafta 9 kadının öldürüldüğü ve erkek şiddetinin çok yüksek olduğu Meksika’da kadınlar, insan kaçakçılığı ve kadın cinayetlerine karşı birkaç gün önce büyük bir eylem düzenledi. Bu noktada insan kaçakçılığının dünyada en çok kâr getiren ikinci yasadışı iş olduğunu vurgulamamız gerekiyor. %70’ini kadınların ve kız çocuklarının oluşturduğu 21 milyon insan bunun kurbanı oldu ve cinsel sömürü ile emek sömürüsü için kullanılan bu suç cezasız kalıyor.
Bu 8 Mart’ta kadın cinayetleri ve cinsiyete dayalı her türlü şiddet, gelir eşitsizliği, kürtajın engellenmesi, cinsel istismar amaçlı kadın ve çocuk kaçakçılığı ve kemer sıkma politikalarına karşı tüm dünyada feminist bir genel grev düzenlemeli ve tüm dünyada seferberlikler inşa etmeliyiz. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) bu 8 Mart’ta diğer ezilen kesimler ve işçilerle ortak bir şekilde mücadele etme ve erkek egemen kapitalizme son verme zemininde; baskısız ve sömürüsüz bir toplumun ve sosyal eşitliğin, tam bağımsızlığın ve insanca yaşamın sağlandığı sosyalist bir sistem inşa etmek için feminist hareketin taleplerini tüm dünyanın duyacağı bir mücadele gününe çağırıyor.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal 20 Şubat 2019
Bildirinin pdf haline ulaşmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
Kapitalist
sistemde belediyeler her zaman patronların sistemine uygun şekilde işledi ve
onlara hizmet etti.Patronların ticaret güvenliği ve vergi toplama kolaylığını
esas aldı. Yoksul kitlelerin yerel sorunlarına ise üretimin devam etmesi lehine
kısmi çözümler getirmekle yetindi. Gelinen noktada burjuvalar kanalizasyon, su
ve elektrikten kazanılan tüm paya göz dikmiş durumdalar. Bu sebeple
belediyelerin kamu hizmeti yapmalarını değil küçülmelerini, özelleşmelerini
istiyorlar.
AKP’nin
belediyecilikteki esas gücü işte buradan geliyor. Sadece yandaşlara değil,
zenginlerin geniş bir kısmına kamunun yapması gereken işleri ihale edip para
dağıtıyor. Topladığı vergileri de patronların borcunu ödemek için kullanıyor.
Böyle bir
sistem hiçbir acil sorunumuza yanıt vermediği gibi işsizliğin ve pahalılığın
artmasına sebep oluyor ve halk sağlığını hiçe sayıyor. Yalnızca gelecek
kuşakları değil, bugünü nasıl kurtaracağımızı dahi kestiremiyoruz. Mevcut düzen
çürüyor.
Biz kâr amaçlı
değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir yerel yönetimin acil
bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Merkezin kayyım atayabildiği, sınırlarını
çizdiği bir yerel yönetim değil; ihtiyaçların nasıl karşılanacağını, kaynağın
nereden bulunup neye harcanacağını belirleyen, işçiden yana bir yerel yönetim
istiyoruz.
Bu sebeple,
İşçi Demokrasisi Partisi olarak denetlenebilir, kâr amacı gütmeyen,
müteahhitler ve süpermarketlere değil halka çalışan bir belediye istiyoruz. Bu
yüzden bir kez daha tekrarlıyoruz:
İşçiden yana
bir yerel yönetim; kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı,
çevreye duyarlı, Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini
benimseyen, kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını
gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir.
Böyle bir yerel
yönetim çağrısı, belediyelerde emekçi denetimi; herkese bir konut;
belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı; herkese ücretsiz sağlık ve
eğitim; kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım; ekolojik yıkım ile mücadele;
belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret; sigorta ve sendika
hakkı gibi
taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.
YEREL SEÇİM İÇİN ACİL TALEPLERİMİZ!
1.Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi
Emekçilerin doğrudan katılımıyla
gerçekleşecek bir belediye yönetimi gerekir. Bu nedenle belediye yönetimleri,
sokak ve mahallelerden seçilecek temsilcilerden oluşacak biçimde yeniden
örgütlenmelidir. Belediyelerin yönetimini, beş yıl boyunca denetleyemeyeceğimiz
kişilerin eline bırakamayız. Bu nedenle seçtiklerimizi denetlemenin lafta değil
uygulamada olabilmesinin ilk şartı, seçtiklerimizi her an geri çağırabilmektir.
• Tüm önemli kararlar, halkın söz ve
oy hakkıyla katıldığı genel meclis toplantılarında alınmalı!
•
Seçenlere, seçtiklerini geri çağırma hakkı!
•
Belediye Meclisi toplantılarından ihalelere kadar bütün faaliyetler,
bütün defterler ve kayıtlar halkın denetimine açık olmalı!
•
Gizli meclis toplantılarına hayır!
•
Belediye zabıtasının görevleri emekçiler ve ev kadınları tarafından
seçilmiş semt komitelerine devredilmeli.
•
Belediye emekçileri değil, emekçiler belediyeyi denetlemeli!
2. Herkese bir konut
Yalnızca ultra zengin müteahhitlerden
ve lüks konutlardan alınacak vergilerle herkesi barınacağı bir konut sahibi
yapmak mümkün. Her emekçininnitelikli ve güvenli bir konutta barınma hakkı
vardır.
•
Bir konut, herkesin toplumsal hakkı! Herkes için suyu, elektriği,
merkezi ısıtması olan, depreme dayanıklı sağlıklı konut!
•
Boş arazi ve konutlar işçi denetiminde ihtiyaç sahiplerinin kullanımına
açılsın!
•
Belediyeler, herkese bir konut için toplu konut kooperatifleri kursun!
•
Emekçilere konut önceliği tanınsın.
•
Kâr elde etmek amacıyla uygulanan “kentsel dönüşüm” projelerine, ranta
dayalı çarpık kentleşme uygulamalarına son verilsin!
Sosyal konutlara öncelik verilsin.
Gençlerin konutlardan yararlanması kolaylaştırılsın.
3. Kadının, erkek egemen toplumsal sistemden kaynaklı mağduriyetine duyarlı bir belediyecilik!
Kadınlar yalnızca kadın oldukları için
evde, işte, sokakta baskı ve ayırımcılığa uğruyor, eziliyorlar. Kadın işçiler
işyerlerinde düşük ücrete çalışıyor, baskıya, tacize maruz kalıyorlar. Bunun
yanı sıra ailelerinin tüm sorumluluğu kadınların sırtında. Çocukların,
kocaların, yaşlıların ve hastaların bakımından sorumlular.
Alışveriş ve tüm ev işleri ise cabası.
Bu nedenlerle, politikadan uzak kalıyorlar. Kocalarının, babalarının, ağabeylerinin
siyasi tercihlerine göre oy kullanıyorlar. Oysa belediye seçimleri kadınları
özel olarak ilgilendiriyor.
•
Belediyelerde kadınlara eşit temsil, söz ve karar hakkı!
•
Mahallelerde kadınların sağlık sorunları için danışma ve hizmet
merkezleri!
•
Dayağa, şiddete maruz kalan kadınlara kadın sığınma evleri!
Çocuklar sadece kadınların değildir;
•
Her mahalleye kadınlar ve erkekler için 24 saat hizmet veren yuva, kreş,
çamaşırhane ve çocuk bakımevi!
•
Ucuz ve temiz yemek yenebilecek yemekhaneler!
4. Herkese parasız sağlık, parasız eğitim!
İşçilerin, kadınların, çocukların,
yaşlıların sağlık sorunları için yeterli bir devlet hastanesi ve meslek
hastalıklarıyla ilgilenen bir kurum yok. Oysa, birçok özel hastane var. Özel
klinikler insan sağlığı için değil, kâr etmek için kuruluyor.
•
Sağlık hizmetleri, özel hastanelerin kâr anlayışına terk edilemez!
•
Donanımsız Şehir Hastaneleri değil, tam teşekküllü bir devlet hastanesi!
•
İşsizler, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere herkese ücretsiz ve
kaliteli sağlık hizmeti!
•
Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim.
5. Ekolojik yıkımla mücadele eden bir belediye
• Müteahhitler için imar planı değil, yeşil
alan ve çocuk parkları için düzenleme.
Çevreye ve insan
sağlığına zarar veren tüm fabrikalara göstermelik değil, gerçek denetim.
Denetim kamu tarafından yapılsın ve istihdam yaratılsın.
Tüm fabrikalara arıtma tesisi zorunlu
olmalıdır! Çevreyi ve doğayı kirleten fabrikaların üretimi durdurulsun!
Sağlıksız üretim
yapan ve işçi sağlığını tehdit eden işyerlerinde üretimi durdurma ve önlem
alınıncaya kadar üretimi engelleme hakkı!
Müteahhitlerin yıkımlarıyla
kanser olmaya son! Yıkılan ve yıkılması planlanan binaların tamamına yakınında
kanser yapıcı maddeler mevcut. Tüm yıkımlar belediye tarafından denetlensin.
•
Depreme karşı güvenli konutlar için, müteahhit rantı/yıkım değil, bina
güçlendirme.
• Çöpe atacak tek kuruşumuz yok! Yurtdışından
çöp/hurda ithalatına son! Belediyeler hammadde olarak kullanmak üzere, cam,
metal, plastik, kâğıt ve yağ gibi atıkların toplanmasını sağlayarak kendisine
kaynak oluştursun.
•
Su havzaları, mera ve orman arazilerinin satılması ya da kiralanması
yasaklansın! Başta su havzaları olmak üzere tüm doğal kaynaklar kâr değil,
ihtiyaç için kamu tarafından kullanılsın, korunsun.
6. Kâr gözetmeyen, güvenli toplu ulaşım
Ulaşım sorununun çözümü, toplu
taşımacılıktır. Belediye yönetimlerinin özelleştirmeci anlayışları nedeniyle
pahalı, tehlikeli bir ulaşım sistemi egemendir.
•
Güvenli, kâr gözetmeyen bir ulaşım için toplu taşımacılık! Dolmuş rantı
değil, belediye otobüsü ve güvenilir raylı sistem!
•
Raylı sistemlerin teknik raporları ve bakım düzenleri halka açılsın!
Belediyeler bu denetimlerden doğrudan sorumlu olsun!
•
Taksi plakası rantına, taksilerde güvencesiz çalışmaya ve mafyalaşmaya
son! Plakalar kamulaştırılsın, şoförler kamu çalışanı haline gelsin, taksiler
güvenilir ve daha ucuz hale getirilsin!
•
Yolu yapılmamış tek bir semt kalmasın!
•
Yolda geçen zaman iş süresinden sayılsın!
7. Belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı
Patronlar, belediyelerdeki işçileri
düşük ücretle, sigortasız ve sendikasız çalıştırıyor, işten çıkarıyor, iş
güvenliği önlemlerini almıyor, sefalete sürüklüyor. Belediyeler ucuz işçi
pazarı, iş yasalarını bile uygulamayan patronların cenneti olmasın. Sigortasız,
sendikasız işçi çalıştıran tek bir işyeri kalmayacak biçimde çalışma ortamı
yaratılsın.
İnsanca yaşanacak bir ücreti ve
çalışma koşullarını denetlemek de belediyenin görevi olmalı.
Tüm emekçiler için olduğu gibi,
belediye emekçileri için de;
•
Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaşmaya hayır! Tüm işçi ve emekçiler için
sendikalaşma hakkı! Örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılsın!
•
İşten çıkarmalar yasaklansın! Sigortasız, kayıt dışı çalıştırma ve çocuk
emeği yasaklansın!
•
Ücretlerde azaltma olmaksızın iş saatleri kısaltılsın. Tüm işler çalışan
nüfus arasında paylaştırılsın! Haftalık çalışma süresi 35 saat olsun!
•
Çıraklara, genç işçilere, kadın işçilere farklı ücret uygulamasına son!
Eşdeğer işe eşit ücret!
8. Belediyeler krize ve işsizliğe karşı istihdam olanakları yaratmalıdır
•
Kadro yalanına, torpil için yapılan manasız mülakatlara son! Tüm
belediye çalışanlarına kadro ve iş güvencesi! Belediyelerdeki özelleştirme ve
taşeronlaştırmaya son! Belediyelere bağlı çalışan tüm taşeron işçiler
belediyenin kadrolu işçisi olsun!
•
Zam şampiyonu olan market zincirleri için değil, yoksullar için
belediyecilik. TANSA (Belediye Tanzim Satış Mağazaları) yeniden açılsın!
Aracısız temin edilen gıda ve diğer tüketim ürünleri en ucuz şekilde halkla
buluşsun!
•
Sağlıklı ve ucuz gıdaya ulaşım için tarıma uygun araziler ve bostanlar
halkın kullanımına açılsın. Bu alanlara imar izinleri verilmesin!
9. Gençlik için güvenceli bir gelecek
İşçi, işsiz ve öğrenci gençlik için
güvenceli bir geleceği inşa etmeye başlayabilmek için:
•
İl dışından gelmiş olan veya eve çıkma durumu olmayan öğrencilere
parasız yurtlar!
•
Kâr amacı taşımayan lokantalarla işçi gençlere ve öğrencilere parasız ve
sağlıklı gıda!
•
İşsiz, işçi ve öğrenci gençlik için tüm spor alanlarına, müzelere,
kütüphanelere, tiyatrolara ve sinemalara parasız giriş!
•
Masrafları patronlar tarafından karşılanan eğitim kursları! Zanaat
eğitim saatleri çalışma süresinden sayılsın!
•
Belediyenin açacağı işyerlerinde kadın ve erkek işsiz gençlere öncelik
tanınsın!
10. Engelliler için erişilebilir kent
Kapitalist sistemin bilinçli bir
şekilde dışarıda bıraktığı engellilere yönelik her türlü ayrımcılığın son
bulduğu bir yerel yönetim! Duyarlı görünmek için değil, gerçekten engellileri
sosyal hayata katan kent politikalar geliştirilsin.
•
Kentin engelliler ile geliştireceği tüm projelerde engelliler de
yönetimde olsun!
Erişebilir bir kent için;
•
Engelli dostu ulaşım, kent planlaması, kamusal mekânlar, sosyal alanlar,
işyerleri oluşturulsun!
11. Göçmenler ve sığınmacılar için yaşanılabilir kentler
•
Şehirde ayrımcılığı ve şiddeti körükleyecek her türlü davranışa ve
söyleme son verilsin.
•
Göçmenlerin ve sığınmacıların ucuz işgücü olarak görülmesine karşı
denetleme; göçmen işçilere iş güvencesi verilsin.
•
Göçmenlerin ve sığınmacıların barınma, beslenme, eğitim gibi temel
ihtiyaçlarının daha iyi karşılanması için belediyeler görev alsın.
•
Göçmenlerin ve sığınmacıların kent hayatından insan onuruna yakışacak
şekilde faydalanabilmesi için belediye hizmeti çok dilli bir şekilde sağlansın.
Göçmen ve sığınmacılara yaşadıkları bölgenin ana dilinin dersi verilsin.
12. Ekonomik kaynağı nereden bulacağız?
Sermaye sınıfı belediyelerin gelişmesi
için hiçbir maddi fedakârlık yapmıyor. Belediyelere zenginlik katan patronlar
değil, emekçilerdir. Çevre temizlik vergisi, kaldırım parası derken soyulan hep
emekçiler oluyor. Öyleyse, yerel yönetimler için kaynak, en başta patronlardan
alınacak vergilerdir.
•
Vergi patronlardan, zenginlerden alınsın!
•
Yolsuzluk yapanın malları kamulaştırılsın!
•
İşsizlerin oturduğu konutların elektrik ve su borçları silinsin!
Bütçeden iç ve dış borçlara,
silahlanmaya ve pahalı devlet bürokrasisine ayrılan paylar emekçiler için
kullanılmalıdır.
•
İç ve dış borçlar ödenmesin!
• Dış borca, patrona teşvike, faize,
hortumcuya, savaşa değil emekçiye bütçe!
•
Kaynaklar savaşa, batık bankalara değil emekçilerin hizmetine!
“Avcılar’da bir hayalet dolaşıyor; sosyalist belediyecilik hayaleti”
2016 yılında KHK ile işten çıkartılan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi bir sismolog olan Savaş Karabulut, Avcılar bağımsız belediye başkan adayı oldu. Gazete Nisan olarak Avcılar’ın sorunları, neden aday olduğu ve kampanyası hakkında Karabulut’la yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.
Gazete Nisan:Öncelikle sizi tanıyalım. Savaş Karabulut
kimdir?
Savaş Karabulut: 1978
İstanbul doğumluyum. Ailem aslen Dersimli, ‘38’de sürgüne uğramış bir ailenin
çocuğuyum. O zaman da zulme uğramıştık, şimdi de uğruyoruz. Savcılık belgesinde
hiçbir örgüt üyeliği ya da ByLock kullanımı olmamasına rağmen 29 Ekim 2016’da
KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş bir akademisyenim. Halkın
sağlığını korumada toplumsal muhalefette yer aldım. Mimar ve Mühendisler Odasında
bir mühendis olarak çalışmalarda bulundum. Üniversitede 50/d’li
akademisyenlerin iş güvencesiyle ilgili çalışmalar yaptım. Deprem bilimciyim,
sismoloji uzmanıyım, ihraç edildiğimde yardımcı doçenttim. Uzun yıllardır
Avcılar’da yaşıyorum. Kent halkıyla, deprem sorunu ve çevre sorunu başta olmak
üzere alanımla ilgili birçok konuda eğitim ve çalışmalarım oldu.
Nisan:Aday olmaya nasıl karar verdiniz, sizi buna
teşvik eden neydi?
SK: Avcılar kent
sakinleriyle kurduğum diyalog sonucunda, yaklaşık beş ay önce buradaki sol
sosyalist partilerden belediye başkanlığı yapıp yapmama konusunda mahallelilerle
görüş toplantısı yaptık. Bana meclis üyesi olabilir misin diye sordular. Ben de
birkaç gün düşündükten sonra sistemin bir partisi içinde meclis üyesi
olmaktansa bağımsız bir emek hattını örerek halkçı bir belediyecilik için ve
bunun tamamen bilimsel ve mühendislik bilgilerine dayalı yapılması gerektiğini
düşünerek bağımsız belediye başkanı olmaya karar verdim. Bir sosyalistim ve
sosyalist politikanın bilimsel doktrinlerle yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Son 5 aydır Avcılar’daki depremden denize, çevre sorunundan kentsel dönüşümüne
kadar yapılmış tüm literatür çalışmalarını taradım ve ulaşımdan gıdaya,
sağlıktan konut sorununa kadar her türlü konuda yapılmış bilimsel makaleleri
bulup Avcılar’daki muhtarlarla görüştüm ve kentin problemlerini çıkarmaya
çalıştım. Bunun sonucunda 26 maddelik bir deklarasyon yayımladım. Bu
deklarasyonda kadın sorunu, emekli sorunu, sağlık sorunu, su sorunu, kooperatif
sorunu, çevre sorunu, Kanal İstanbul projesi, kentsel dönüşüm gibi birçok
konuya değindim. Bunun sonucunda da 156 sayfalık bir kent manifestosu ortaya
çıktı. Bunu okunabilir hale getirmek için kısaltarak 9 sayfalık bir bildiri
haline getirdim. Avcılar’daki tüm sendika, dernek ve sosyalist parti ve
muhtarlarla bu deklarasyonu konuşarak “nasıl bir belediyecilik?” konusunda bir
çalışma yapmış oldum.
Tüm bu sorunlar ile Avcılar’daki adaylığımın ilk nüvesi,
Avcılar’ı bir deprem mühendisi olarak depreme hazırlamaktı. 25 yıldır
İstanbul’u yöneten siyasi partiler de, 20 yıldır Avcılar’ı yöneten CHP de
Avcılar’ı depreme hazırlamadı. AKP iktidarlarının kentsel dönüşüm yasasıyla
yaptığı şey, insanların konut mülkiyetleri üzerinden tasarruf sağlayıp, kendi
yandaş inşaat şirketlerine sermaye alanı açmaktı. Yarın bir gün Kanal İstanbul
bahanesiyle Avcılar’daki Tahtakale, Yeşilkent, Firuzköy mahallelerini revizyon
alanı ilan edip “halkımızı depremden koruyoruz” diyerek burada yaşayanları
buradan sürecekler. Bu çok olası bir durum. Bir nevi soylulaştırma derdindeler.
Buna göz yuman, kendi halkına oturdukları binaların zemin etütleri hakkında
bilgi vermeyen CHP belediyesi de burada suçludur. CHP’li belediye şunu diyor:
“Biz AKP iktidarı yüzünden Avcılar’daki imar sorununuzu çözemiyoruz.” Ama iki
gün sonra AKP iktidarı buraya gelip insanlara “sizin binanız güvenli değil”
dediğinde insanları çaresiz bırakacaklar. O yüzden seçilirsem belediye
bünyesinde deprem ve zemin laboratuvarı kuracağım. Belediye meclisinde karar
alıp halkla birlikte Avcılar’daki yaklaşık 15 bin binanın güvenilir olup
olmadığını 1-2 yıl içinde belirleyeceğiz. Mimar mühendis odalarıyla, barolarla,
üniversitelerle, tabipler odası ve halk meclislerimizle bir kent anayasası
hazırlayarak nasıl bir kent inşa edeceğimizi belirleyeceğiz. Her mahallede kreş
ve kadın dayanışma evlerinin olduğu, her mahallede emekliler lokalinin ve büyük
kent parklarının olduğu bir kent kuracağız. Avcılar’daki boş arazileri deprem
toplanma alanları haline getireceğiz.
Nisan:Avcılar’ın deprem dışında en büyük problemi
ve bunlara çözümleriniz neler?
SK: Her şeyden
önce Avcılar belediyesi işçileri iki yıldır direniyor. Sosyal hakları ve
maaşları için eylemdeler. Geçen hafta 1500 işçi burada yürüdü. Avcıların mevcut
başkanı Handan Toprak Benli’yi aşağı çağırdılar ama Handan Başkan inmeye bile
tenezzül etmedi. Üretmeyen bir belediyenin hali budur. Kamucu olmayan AKP
belediyeleri gibi her şeyi yandaşlarına ihale yoluyla yaptıran bir belediye
böyle olur. Biz kamusal üreten bir belediye olmak zorundayız. Engellilere,
kadınlara ve gençlere öncelik vererek, Avcılar’da yapılacak herhangi bir projede
burada onlar çalışacak. Kent sakinlerimize iş vereceğiz. Nasıl üreteceğiz? Kooperatifler
kurarak; sosyalist belediyecilik böyle olmak zorunda. Ücretsiz barınma ve
sağlık hakkı hayal değil. Bunları borçlanmadan, kendi kendine yeter bir şekilde
kamusal üretimle yapmak pekâlâ mümkün. Kendi çimentomuzu, kendi çöp
konteynırımızı üretebilir hale geleceğiz.
Avcılar Ambarlı mahallesinde büyük bir elektrik santrali
var. Bu santral bir deprem sırasında büyük yangınlara yol açabilir. Bu santrali
şehir dışına taşımak gerekecek. Ardından, onun bulunduğu boş alana esnaf
kooperatifleri kuracağız. Seramik, cam, pencere vb. her türlü dekorasyon
malzemesini burada üreteceğiz. Yaptığımız her şey meslek odalarının
denetiminden geçecek. Böylece itibarsızlaştırılan meslek odaları işlevsel hale
gelecek. Mühendisleri ve diğer elemanları başta İstanbul Üniversitesi olmak
üzere ilçedeki diğer üniversitelerden istihdam edeceğiz. Kent sakinleri gelip
burada çalışacaklar. Kamusal üretim alanları, işsizlik problemini de önemli
ölçüde azaltacaktır.
Küçükçekmece Gölü ile Firuzköy mahallemiz arasında boş
alanlar var. Bu alanlara da tarım kooperatifleri kuracağız. Yine gölün
batısından geçen bir fay hattı var. Ben doktora çalışmamda bu fay hattını
buldum. Burada jeotermal enerji sağlayabileceğimiz bir potansiyel de var.
Buradaki enerjiyle binlerce metre karelik boş alanda sera tarımı yapabiliriz.
Eşim İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde
öğretim üyesi, orada büyük bir hayvan çiftliği var. 200 tane büyük ve küçük baş
hayvan var. Burada büyük bir hayvan çiftliği kuracağız. Üretim kooperatifleri
dışında tüketim kooperatifleri de kuracağız, mahallelerde Avcılar’da üretilmiş
ürünler satılacak burada. Hükümetin seçime kadar sınırlı sayıda yaptığı gibi bir
tanzim satış değil, sürekli olarak aracısız bir satış olacak. Söylediklerimin
hiçbiri seçim vaadi değil, hepsi hazırlanmış, gerçekleşmeyi bekleyen
projelerdir. Halk için üreten, kooperatif temelli sosyalist bir belediyecilik
hedefimizdir.
Nisan:Kampanyanızı nasıl yürütüyorsunuz?
İttifaklar var mı? Çünkü programınızda şöyle bir cümle var: “Üniversiteler,
meslek odaları ve ilerici güçlerle yapılacak bir ittifak salt seçimler üzerinde
değil, kentin anayasasının hazırlanmasında ve iktidarın mega projelerinin
karşısında birleşik bir hattın kurulmasında belirleyici olacaktır” diyorsunuz.
Bu konuda gelişmeler oldu mu?
SK: Beş ay önce
bu kent manifestosunu yazmaya başlarken görüştüğüm siyasi partiler bana
ilkelerle çalışırız dediler. Benim kaleme aldığım kent manifestosu zaten sol
ilkeler tarafından biçimlendirilmiş bir manifestodur. Hiçbir zaman sağ
partilerle görüşmedim zaten. Bu manifestodan sonra o partilere tekrar gidip
birlikte çalışabiliriz dedim. Maalesef günümüz Türkiye’sinde birçok sol ve
sosyalist partinin kendini merkeze koyduğu 31 Mart seçimlerinde tek hedefleri
AKP-MHP ittifakını geriletmek olan ama 1 Nisan’ın düşünülmediği bir vizyon söz
konusu. AKP-MHP ittifakı denen gerici despotik ittifaka karşı CHP-İYİ parti
burjuva ittifakına destek söz konusu. İkisi de sermaye ve düzen partisi. O
yüzden sol sosyalistlerin bağımsız emekten yana bir tavır alması gerekirdi. Fakat
bu çağrıya birçok parti kulak vermedi. Sosyalistlerin ilkeleri belli ise ortak
bir tavırla hareket edilip bir hat oluşturulabilirdi. Bir araya gelemedik. Sol
partiler birbirlerine tanımadıkları krediyi gittiler CHP ile ortak hareket
etmeye verdiler. Şu ana kadar üç parti destek oldu. Ama resmi destek olarak bir
parti var. Bazı partiler de açıkça destekleyemeyeceğini ama kendi tabanlarının
destekleyebileceğini söylediler. Benim kapım emekten yana olan herkese açık.
İlerici tüm güçler bu çalışmanın objesidir ve katılımcısıdır. Kimseye kriter
koymuyorum. Söylediklerim kelam-ı Kuran değildir. Herkes katkıda bulunabilir ve
kullanabilir. Desteğinizi de bekliyorum.
Nisan: Zaman
ayırdığınız için çok teşekkürler. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.
“Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi
olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen
sadasını işitiyoruz. ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol
gösteriniz’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahede
ediyoruz. Düşünenler eski hayattan bıktı, düşünemeyenler de bıktı. Artık başka
bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu… Artık
şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz… Artık iman ettik ki
hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve
yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”
Yukarıdaki alıntı,
Osmanlı döneminde kadınların çıkardığı Kadınlar
Dünyası dergisinin 30 Mart 1918 tarihli sayısından. Türkiye’de 8 Mart ilk
defa 1921 yılında kutlandı ancak kadınların mücadelesi çok daha öncesine
dayanıyor. Osmanlı’da 1870’lerde başlayan kadın hareketi söz söyleme hakkı,
eğitim ve çalışma hakkı, çok eşliliğin ilgası gibi talepleri benimseyerek
mücadele ediyor; kadınlar bir yandan batıdaki kadın hareketleriyle iletişim
halinde olup bir yandan da dernekler kurarak örgütleniyorlardı.
Bu dönemde 40’a yakın kadın dergisi çıkarıldı, yüzlerce kitap yayımlandı. 1913’te yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi kadınların eğitim ve çalışma hayatında yer alması için politikalar geliştirdi ve dergide kadınlardan gelen okur mektuplarına yer verdi. Bu dergiden önce 1845 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Rum kadın dergisi Kypseli, 1862’de ise ilk Ermeni kadın dergisi Gitar yayına başladı. Yine 1913’te Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti (Kadın Haklarını Savunma Derneği) kuruldu. Osmanlı feministlerinin kadın haklarını savunmak için kurduğu cemiyet kadınlara yükseköğrenim olanakları sağlanmasını ve kadınların kamu kuruluşlarında istihdam edilmesini talep ediyordu. Kadınların ısrarlı talepleri sonucunda 1914’te Darülfünun’da kadınlar için konferanslar düzenlenmeye başladı. Kadınlar 1919’dan itibaren oy hakkı talep etmeye başladılar.
Bu dönemde feminizmin
temel gündemlerini konu alan kadınlar aynı zamanda sınıf mücadelesinde de yer
aldılar. Osmanlı’da 1872-1907 arasında gerçekleşen 50 grevin 9’unu kadınlar ya
örgütlediler ya da bu grevlere aktif bir şekilde katıldılar. Bunların arasında
kadınların destek verdiği 1873 Tersane grevi ve ödenmeyen ücretlerin derhal
ödenmesi için 50 kadının örgütlediği, Osmanlı tarihinin ilk kadın grevi olan 1876
Feshane grevi bulunuyor.
Türkiye’de kadın hareketi
Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde sönümlenmesine rağmen, 1870’lerden bugüne hâlâ devam
ediyor. Kadınlar hayatlarına sahip çıkmaktan, dünyayı değiştirme
kararlılığından vazgeçmiyor. Kapitalizm ve erkek egemen sistemi birlikte
devirmek için her gün ve her yerde mücadele ediyorlar.
Manisa Türkiye’nin en önemli sanayi bölgelerinden biri
konumunda. Başta metal ve petro-kimya olmak üzere çeşitli sektörlerden
fabrikaların yoğunlaştığı kentte, nüfusun büyük bir kısmı işçilik yaparak
geçimini sağlamaya çalışıyor. Emekçilerin yoğun bir şekilde yaşadığı ilçelerin
başında ise Şehzadeler geliyor. Şehzadeler’de bu seçimlerde bir ilk yaşanıyor. Yaklaşık
30 yıldır Şehzadeler’de yaşayan ve bütün bu süre boyunca işçilik yaparak
hayatını kazanan Mehmet Nuri Koç, “Düzen partilerine oy yok! İşçinin sorununu
işçi çözer” diyerek belediye başkanlığına aday oldu. Nuri Koç işçi aday
kampanyasını Şehzadeler ve Manisa için “oldukça geç kalmış bir adım” olarak
tanımlıyor. Gazete Nisan olarak Nuri
Koç ile bağımsız işçi aday kampanyası üzerine konuştuk.
Nisan: Öncelikle
sizi tanıyabilir miyiz?
Nuri Koç (NK):
İsmim Mehmet Nuri Koç. 37 yaşındayım, evliyim ve bir çocuk babasıyım.
Çocukluğumdan beri işçiyim. Uzun yıllar kunduracı olarak çalıştım. Bunun
dışında petro-kimya sektöründeki fabrikalarda çalıştım. Şu anda bir mermer
fabrikasında işçi olarak çalışmayı sürdürüyorum.
Nisan: Bağımsız
işçi aday kampanyası fikri nasıl ortaya çıktı ve neden aday oldunuz?
NK: İşçi arkadaşlarımızla
beraber işçi sınıfını temsil eden kitlesel bir siyasi partinin eksikliğini,
işçi sınıfının taleplerini yükselten bir adaya olan ihtiyacı uzun zamandan beri
konuşuyorduk. Seçimlerde öne çıkan Cumhur ve Millet İttifakı partileri
işçilerin, emekçilerin değil patronların çıkarlarını temsil ediyor.
İşçilerin yaşam koşulları günden güne zorlaşıyor. Özellikle
ekonomik krizle birlikte yaşadığımız zorluklar daha da arttı. Ücretlerimiz
enflasyon karşısında eriyor, hayat pahalılığı almış başını gidiyor, işyerleri
kapanıyor, işsizlik artıyor. Siyasal iktidar, sendikalaşmanın önüne bin bir
türlü engel koyuyor. Bundan iki sene evvel, çalıştığım fabrikada sendikalaşma
mücadelesine öncülük ettiğim için işten atılmış bir işçiyim. Bu şartlar altında
işçilerin de kendi sözünü söylemesi gerekiyor. İşçi sınıfını temsil eden bir
siyasi parti adayının olmadığı koşullar altında bir sorumluluk aldım ve
Şehzadeler’de bağımsız bir işçi aday kampanyasına öncülük etmeye karar verdim.
Bu aslında çok geç kalmış bir adım. Bugüne kadar hep patron partileri yönetti ve geriye bir enkaz bıraktılar. Biz “Artık söz işçilerin!”, “İşçiler yönetsin!” diyoruz. Birbirimizin derdini biz daha iyi anlarız. O nedenle kampanyamızda “İşçinin sorununu işçi çözer” diyoruz.
Bakın… Seçimlerde yer alan siyasi partiler emekçilerin,
halkın çıkarlarını temsil etmiyor. Tam tersine, bugün içinde bulunduğumuz
sefaletin, baskı ortamının sorumlusu siyasal iktidar ve genel olarak patron
partileridir. Halkın artık yalanlarını yutmadığının farkındalar. Bu nedenle
kendi başlarına değil, ittifak yaparak seçime giriyorlar. Bugün sahte
kutuplaşmaya dayanan yalan ittifakları var. Bunun karşısında biz işçi
ittifakının yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Adaylığım da bu anlayışın
güçlendirilmesini hedefliyor.
Nisan: Manisa’nın
ve Şehzadeler’in temel sorunları neler ve siz kampanyanızda hangi sorunları ve
talepleri ön plana çıkarıyorsunuz?
NK: Manisa 5 sene
önce büyükşehir oldu ve merkez ilçelere bölündü. Manisa bir işçi kentidir.
2000’den önce tarımın ağırlığı daha fazlaydı, son 20 yılda sanayisi ön plana
çıktı. Aslında Manisa’daki emekçilerin sorunları da ülkenin diğer yerlerindeki
emekçilerin sorunlarıyla ortak.
Bizim öncelikli hedefimiz bugünkü ranta dayalı patron belediyeciliğinin karşısına emekten yana, halkçı belediyeciliği çıkarmak. Belediyeyi emekçiler denetlemeli ve yönetmeli, diyoruz. Bunun için yapacağımız ilk iş, belediyeye ait tüm kayıtları, defterleri, hesapları emekçilerin denetimine açmak olacak. Şehzadeler’in emekçi halkı mahalle meclisleri aracılığıyla belediyeyi denetleyecek. Bunu yaptığımızda emekçilerden alınmış vergilerin, belediye kaynaklarının nerelere, nasıl harcandığını hep birlikte göreceğiz. Müteahhitlere ne kadara ihale verildiğini, hizmet alımlarının kaça yapıldığını herkes görecek. İşte bu sayede rantçıların, sömürücülerin musluklarını keseceğiz. Rüşvet, yolsuzluk, yağma, adam kayırma son bulacak. Belediyenin bütün kaynakları emekçilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılacak.
Nedir bu acil ihtiyaçlar? Her şeyden önce konut meselesi ve kentsel dönüşüm… Ülkedeki milyonlarca emekçi gibi Şehzadeler’de de emekçilerin önemli bir kesimi sağlıksız konutlarda yaşıyor. Kiralar yüksek, altyapı yetersiz… Bu durum karşısında Şehzadeler Belediyesi’nin mevcut yönetiminin hazırladığı bir kentsel dönüşüm planı var. Bu kentsel dönüşüm planı Şehzadeler halkına danışılarak yapılmadığı gibi, halkın ihtiyaçlarına da yanıt üretmiyor. Bu bölgeye lüks konutlar yapmayı planlıyorlar. Bu plana göre yapılacak konutları Şehzadeler’in emekçi ailelerinin satın alması mümkün değil. Peki, ne olacak? Buradaki halk evlerinden olacak, başka ilçelere taşınmak zorunda kalacak. AKP döneminde ranta, halkın ihtiyaçlarına dayanmayan onlarca kentsel dönüşüm örneği var. Pek çok yerde mahallenin emekçi, yoksul aileleri yerlerinden edildi; müteahhitler, belediyelerde muslukların başını tutanlar zenginliklerini katladılar. Biz Şehzadeler’de emekçi halkın mahalle meclislerinde toplanarak dönüşüm planını belediyeyle birlikte yapmasını savunuyoruz. Böylece konut sorunumuz bir rant meselesi olmaktan çıkıp emekçilerin ihtiyaçları gözetilerek çözülebilir. Bu çerçevede biz emekçi halkın insanca yaşayabileceği konutlar için belediyenin toplu konut kooperatifi kurmasını hedefliyoruz. Bu kooperatif kâr için değil, emekçi halkın ihtiyaçlarını gözeten bir plan yapmalıdır.
Bir diğer önemli mesele belediyelerin şirketleştirilmesi,
çalışanlarının güvencesiz, taşeron olarak çalıştırılmaları. Bu durum öncelikle
siyasal iktidarın genel politikasının yerel yönetimlere bir yansıması. Yerel
yönetimlerin kaynakları kısılıyor ve belediyeler hizmet sağlamak için şirket
kurmaya zorlanıyor. Şirketler üzerinden hizmet sağlanmaya çalışınca da ihtiyaç
değil kâr odaklı bir anlayış belediyelere hâkim oluyor. Belediye şirketlerinde
çalışan işçiler kadrolu olamıyor. Biz Şehzadeler ölçeğinde emekçi halkın
denetimiyle belediyenin tüm kaynaklarını kâr değil ihtiyaç odaklı bir anlayış
doğrultusunda kullanacağız. Böylelikle taşerona ve şirketleşmeye dur diyeceğiz.
Fakat bu sorunun yerel ölçekte nihai olarak çözülmesi mümkün değil. Bu konuyu
sürekli olarak gündemde tutarak siyasal iktidarı sosyal belediyeciliğe imkân
veren adımlar atmaya zorlayacağız.
Kreş ve sığınma evleri bir diğer önemli gündem başlığımız. Kreş
bugün emekçi ailelerin en önemli sorunlarından biri. Şehzadeler’de pek çok
ailede kadın ve erkek birlikte fabrikaya gidiyor. Kreşler ateş pahası olduğu
için çocukları özel kreşlere vermek mümkün değil. Bu yüzden çocuklara ya
akrabalar bakıyor ya da kadınlar çalışmaktan vazgeçip çocukla ilgileniyor.
Belediyeler her mahalleye parasız, nitelikli kreşler açarak emekçilerin bu çok
önemli sorununa yanıt üretebilir ve üretmelidir. Sığınma evlerine gelince…
Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin ne kadar yaygın olduğunu
hepimiz biliyoruz. Eşinden, yakınından şiddet gören kadınların sığınabileceği
yerler olmalı. Normal şartlarda bu hizmeti Sosyal Politikalar Bakanlığı vermeli
fakat AKP hükümetinin kadına bakışı ortada… Biz belediyenin mahallelere sığınma
evleri açmasını savunuyoruz.
Nisan: İlçe
belediyesinin sınırlı kaynaklarıyla bu söylediklerinizi hayata geçirme imkânı
var mı?
NK: İlçe
belediyesinin kaynaklarının sınırlı olduğunun farkındayız. Bu konuda iki
noktayı vurgulamak istiyorum. İlk olarak, az önce de söylediğim gibi,
belediyenin tüm kaynaklarının kullanımını şeffaf hale getirerek, bu kaynakların
çarçur edilmesini engelleyeceğiz, emekçi halkın ihtiyaçları için kullanılmasını
sağlayacağız. İkinci olarak, benim adaylığım yalnızca ilçe belediyesini kazanma
hedefiyle sınırlanmış değil. Hedefimiz Manisa’da ve tüm ülkede işçi sınıfının
bağımsız politikasının gelişmesini sağlamak, bir işçi kutbunun güçlenmesine
katkı vermek. Eğer seçimleri kazanırsak, emekçilerin her alandaki sorunlarını
sahiplenen bir çalışma yapacağız. İşçilerin sendikalaşma mücadelesini
destekleyeceğiz, direnişteki işçilerin yanında olacağız. Seçimleri kazanamazsak
da, işçi sınıfının talepleri doğrultusunda, eskisinden daha güçlü bir şekilde
mücadelemizi sürdüreceğiz.
Tabii ki ne köylünün, ne işçinin ne de bir başka insanın ümüğü sıkılır! Sıkılmaması gerekir! Ama AKP Türkiye’sinde yaşıyoruz; ümük de sıkılıyor, tekme de atılıyor. Üstelik gizlisi saklısı yok; yedi gün yirmi dört saat, seksen iki milyona, haddini bilme çağrısı yapılıyor…
Peki, bu noktaya nasıl geldik?
Tekme
Hatırlayalım ve mümkünse hiç unutmayalım: Soma’da Erdal
Kocabıyık iktidar tarafından neden tekmelenmişti? En az 301 işçi kardeşimizi
kurban verdiğimiz katliama isyan ettiği için! Erdal Kocabıyık, işçi sınıfı
kendisine sahip çıkamadığı için, yıllarca işsiz kaldı, damgalandı. Oysa, “O
tekme sadece bana değil, tüm madencilere atıldı” demişti, haklı olarak! Tekmeci,
iktidar kendisine sahip çıktığı için yıllarca el üstünde tutuldu, kariyer de
yaptı, mal mülk de…
Sonuç…
İşçi öldü, işçi tekmelendi, işçi işsiz kaldı, yalnız kaldı…
Tekmeleyen ne işsiz kaldı, ne de yalnız; takdir de aldı,
terfi de!
Tekmeletenler mi? Girdikleri bütün seçimleri bir şekilde kazandılar…
Şimdi
de gözleri 31 Mart’ta!
Tehdit
Hatırlayalım; 3. Havalimanı işçileri, kurtlu yemekten de, tahtakurulu yataktan da bıkıp usanıp isyan etmişlerdi. İstedikleri sadece ve sadece insan onuruna uygun çalışma koşulları ve haklarının zamanında, eksiksiz verilmesiydi. Aslında ülkedeki milyonlarca işçi-emekçinin derdini dile getirmişlerdi. Sonuna kadar haklıydılar, meşruydular ama kendilerini cezaevinde buldular.
Neden?
İktidarın tekmili birden açıklamasına bakılırsa terörden ajanlığa onlarca suçları vardı. Oysa neden basitti; milyonlarca işçi-emekçi için kötü örnektiler ve ibret-i alem için “burunlarının sürtülmesi” gerekiyordu. Maden işçisi Erdal Kocabıyık neden tekme yediyse, havalimanı işçileri de o yüzden cezaevine konuldu: Haksızlığa itiraz ve isyan!
Ümük
Mevcut iktidar ülkeyi iflasın eşiğine getirdi. İşsizlik, pahalılık, yoksulluk görülmedik ölçüde artmış durumda. Toplum “bir dokun, bin ah işit” noktasında. Bu koşullar altında iktidar Konya’nın Çiller Köyü’ne gidiyor ve köylüden 31 Mart için oy istiyor. Cevap: “Açız… İneğimizi satıyoruz… Geçinemiyoruz…”
İktidar kıvırmaya çalışıyor ama köylünün derdi büyük ve doğal olarak itiraz ediyor. Sonuç: İktidar köylünün ümüğünü sıkıyor!
On yedi yılda tekmeden ümüğe kadar geldik! Sizce de “yeter” demenin zamanı gelmedi mi?
Ay sonunda yerel seçimler
gerçekleşecek. Belediye seçimlerinde partiler sözde ittifak kuramazlar, ama
dolaylı olarak gene iki ittifak kampı oluştu. Bunun nedeni esas olarak,
seçimlerde oy kaybına uğrayacağını ve pek çok yerde belediyeleri kaybedeceğini
hisseden Erdoğan ve AKP’nin MHP’nin desteğine ihtiyaç duyması. Bu nedenle de
ülkenin bir “beka sorunu” yaşadığını iddia ederek Devlet Bahçeli’nin kendisiyle
ittifaka girmesini kolaylaştırdı. Böylece karşımıza tekrar gerici bir “Cumhur
İttifakı” heyulası dikildi. Üstelik taraflar bu ittifakın “ebediyete kadar”
devam edeceğini ilan ettiler. Tabii yarın çıkarları başka bir şeyi gerektirirse
bu laflarını hemen unuturlar. Bu hususta hem Erdoğan’ın hem de Bahçeli’nin kaypaklık
sicilini bütün ülke biliyor.
CHP ve İYİ Parti de Erdoğan’ın bu “beka” davetini kolayca kabul ettiler ve uzunca bir müzakere süreci sonucunda birbirlerine “jest” yapmaya ve çeşitli il ve ilçelerde birbirlerini desteklemeye karar verdiler. Bu durum Kılıçdaroğlu’nun epeyce işine geliyordu, zira kendisi bir süreden beri partisini iyice sağa çekme mücadelesi içindeydi. Dolayısıyla İYİ Parti ile ittifakı bu girişimini kolaylaştırdı, “mütedeyyin” ve “ülkücü” kampa da hitap etme, o kamptan da bol oy toplama adına pek çok yerde partisinin sağ kanat üyelerini aday gösterdi. Ama bu arada sola da hafiften göz kırpıp, örneğin ÖDP başkanını İstanbul Beyoğlu adayı ilan etti. Zaten reformcu soldan pek çok kişi ve akım CHP’nin çatısı altına sığınmaya hazırdı. Böylece CHP sağa kayarken peşinden pek çok sözde solcuyu da sürüklemeyi başardı.
Böylece karşımıza “beka” sorunu üzerinde yarışan iki kamp çıkmış oldu. İkisi de aynı rejimin içinde başa geçmeye çalışan iki kesim. İşçi ve emekçilerin çıkarlarını, onların acil yakıcı sorunlarını gündeme taşıyıcı sol bir alan iyiden iyiye boşalmış oldu.
Ya HDP? Bu parti Kürt
illerinde, diğer Kürt kökenli partilerle bir ittifak içinde haklı bir mücadele
veriyor. Tek Adam rejiminin kayyum atamaları yoluyla elinden aldığı
belediyeleri geri alma, hapishanelerdeki milletvekillerini, belediye
başkanlarını kurtarma, Kürt dilini, kültürünü ve kimliğini ayakta tutma çabası
içinde. Bu nedenle de bu seçimlerde (belediyelerdeki uygulamalar nedeniyle
çeşitli eleştirilerimizle birlikte) Kürt illerinde desteklenmeyi hak ediyor.
Ama ya Batı’da? Sırf CHP’nin yolunu açmak için onun aday gösterdiği yerlerde
aday çıkarmama kararıyla aynı “sağa yolculuk” kervana katılmış durumda.
Destekleyemeyeceğimiz, karşısında olduğumuz bir yolculuk bu.
Bu genel görüntü bizler
için ciddi bir güçlük doğuruyor. Batı’da HDP’yi de içine kattığımız “düzen
partilerine oy yok” sloganımız, özellikle Tek Adam rejiminden bıkıp usanmış ve “hiç
olmazsa kötünün iyisine oy verelim” diyen bazı emekçilerce tepkiyle
karşılanabiliyor. Ama ısrarla anlatmaya devam edeceğiz:
İşçi ve emekçi sınıfların
çıkarı, ulusal ve dinsel kimlikler temelinde farklı kamplara ayrılmak, böylece
hepsi birer düzen kurumu olan patron partilerini desteklemekte değil; kendi
sınıfsal mücadelelerinin ekseni etrafında birleşmektedir. Bu da o düzen
partilerinden kopmak ve kendi birleşik mücadele örgütlerini inşa etmekle ve güçlendirmekle
olur. Biz bunun mücadelesi içindeyiz ve bu seçimlerde de bunun kampanyasını
yapıyoruz.
Bu nedenle “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek, işçi ve emekçilerin acil demokratik, ekonomik ve sosyal sorunlarına gene onların yararlarına çözümler öneren işçi ve emekçi adayları desteklemekten, onlarla çalışmaktan yanayız. Bu amaçla, aynı şeyi yapmaya çalışan pek çok kesimle temasımız oldu, işbirlikleri önerdik. Bu, bazı yerlerde mümkün oldu, bazı yerlerde de sonuç vermedi. Elbette uzanamadığımız bölgeler de var. Ama çizgimiz bu: Emekçi yığınların mücadele ve seferberlik birliğini yaratabilmek.
Gazetemizin bu sayısında, işçilerin ve emekçilerin hangi sorunlarını tespit ettiğimiz ve bunlara belediyeler çerçevesinde hangi çözümleri önerdiğimiz görülebilir. Elbette tartışmaya ve yeni önerilere açığız. İşte bu talepleri savunan bütün işçi ve emekçi adayları hem kampanyalar çerçevesinde hem de sandık başında destekleyeceğiz. Bunun, işçi sınıfının mücadele birliği ve kendi öz partisini geliştirebilmesi yolunda önemli bir adım olduğuna inanıyoruz.
İşçi-emekçi ekseninde
adayların bulunmadığı yerlerde de, tüm çalışanları boş oy kullanarak düzen
partilerini protesto etmeye çağırıyoruz.
Biz kadınlar, tüm dünyada ayrımcılığa ve baskılara karşı
verilen mücadelelerin kahramanlarıyız!
2015 yılında Arjantin’de başlayan #NiUnaMenos (Bir kişi daha eksilmeyeceğiz) seferberliği Latin Amerika ve Avrupa genelinde yayılmaya devam ediyor. Bu seferberlik kadın cinayetlerinin önlenmesi için kadın ölümlerinde kapitalist hükümetlerin ve erkek egemen yargının sorumluluğunu tüm dünya çapında teşhir ediyor. Mücadele yerellerle sınırlı değil: Hindistan’da regl döneminde kadınların “kirli” kabul edildiği için tapınaklara giremiyor olması kararına karşı cinsiyet eşitliği çağrısı yapmak için Kerala’da bir araya gelen yaklaşık 5 milyon kadın otoyollarda “kadın duvarı” adını verdikleri 620 kilometrelik bir zincir oluşturdu. Fransa’da benzin zammına karşı başlayan isyanda kadınlar direnişin ön saflarında yer alıyor ve sarı yeleklerini kuşanıp “Hükümet istifa” diye haykırıyorlar. Bangladeş’te 95 dolar olan asgari ücrete karşı direnen binlerce tekstil işçisi kadın, 8 Ocak’ta başkent Dakka’da havaalanına giden yolu trafiğe kapadı. İskoçya Glasgow’da binlerce kadın belediye işçisi eşit işe eşit ücret mücadelesini kazandı. İspanya Endülüs’te kadına yönelik şiddetle mücadele yasasının “erkekleri kriminalize ettiğini” iddia ederek iptalini isteyen faşist Vox partisine karşı binlerce kadın sokaklara indi. Amerika’da Trump’ın göreve gelişinin yıldönümü olan 21 Ocak’ta yüz binlerce kadın üçüncü kez sokakları doldurdu ve hemen iki gün sonrasında çoğu kadın 30 bin öğretmen Los Angeles’ta altı gün süren bir greve imza attılar. Latin Amerika’da kürtajın ücretsiz ve yasal olması için mücadeleler sürüyor. Belçika, Almanya, İtalya, Şili, Peru, Portekiz, İspanya, Myanmar, Arjantin ve daha birçok ülkeden 8 Mart için feminist genel grev çağrıları geliyor.
Yerel seçimlerin arifesindeki Türkiye’nin gündeminde ise cinsel
istismarcılara af paketi var. İktidardakiler, oy deposunu koruyabilmek için çocuk
istismarından kaynaklanan cezaların affedilmesine yönelik yasa teklifi hazırlıyorlar.
Diğer yandan, yandaş gazeteler her gün “nafaka zulmü” şeklinde başlıklarla
nafaka hakkının gaspı için kamuoyu yaratıyorlar. “Aile birliği bozulmasın” diye
boşanmalar zorlaştırılıyor, dul kadınlara verilen sosyal yardımlar kesiliyor.
Kürtajı yasaklayamadılar ama kamu hastanelerinde kürtaj yapılmıyor.
Ekonomik kriz, bir yandan kadınların güvencesiz, düşük ücretli, esnek çalışma koşullarını daha da kötüleştirirken, bir yandan da kadınların üzerindeki ev işi ve bakım yükünü artırıyor. Çünkü alım gücü düşen ailelerin ihtiyaçları ve maddi yükü kadının sırtına yükleniyor. Kamusal bakım hizmeti, kreşler bitmiş durumda. 2008 yılında 497 olan kamu kreşi sayısı 2016’da 56’ya düştü. Buna mukabil müftülüklere bağlı kreş sayısı 2008’de 692 iken, 2016’da 1.552’ye çıktı. Hayatımızı her geçen gün daha fazla dini kurum ve politikalar belirlemeye başlıyor.
İş hayatının güvencesizliği, kadınların işsiz ve parasız
kalma korkusu, patronların erkeklik konumunu pekiştiren, tacizleri kendileri
açısından kolaylaştıran faktörler oluyor. Şule Çet, Aysun Yıldırım gibi
kadınlar erkek patronların istismarı sonucunda artık aramızda değiller… Kapitalist
hükümetler ve erkek egemen meclis-yargı ise kadın ölümlerinin sorumluları
olmaya devam ediyor.
Emeğimize, bedenimize, hayatlarımıza dönük tüm bu saldırılar
karşısındaki tek umudumuzun dayanışma ve mücadele olduğunu biliyoruz.
250 günü aşkın süredir kar kış demeden hakları için mücadele
eden Flormar işçilerinin direnişinden güç alıyoruz! Şiddete, ayrımcılığa ve
sömürüye karşı Türkiye’de ve dünyada verilen her bir mücadeleden güç alıyoruz!
Trump hükümetine karşı çıkan ABD’li kadınlarla, kadın
düşmanı Bolsonaro’ya karşı Brezilyalı kadınlarla, yasal kürtaj hakkı için yeşil
fularları dalgalandıran Arjantinli kadınlarla, devletin baskısını en fazla
hisseden Kürt kadınlarla ve farklı ülkelerde hakları için örgütlü mücadele
veren tüm kadınlarla dayanışma içinde bu yıl da 8 Mart’ta mücadelemizi
güçlendirmek için sokaklarda olacağız!
Geçtiğimiz yıl 24 Şubat gecesi plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak iş cinayetine kurban giden ‘’atanamayan öğretmen’’ Hasan Songur’un davası 4. Asliye mahkemesinde görüldü.
Manisa organize sanayi bölgesinde kurulu Sarp Plast fabrikasında plastik enjeksiyon işçisi olarak çalışan Hasan Songur geçtiğimiz yıl şirket patronunun ‘’daha fazla kâr” hırsı yüzünden iş cinayetinde yaşamını yitirmişti. Manisa Adliyesi 4. Asliye Mahkemesinde görülen dava ileriki bir tarihe ertelendi.
Adliye çıkışında basın
açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasına ailesinin yanısıra CHP, EMEP,
İDP ve Manisa Şehzadeler ilçesi Bağımsız işçi adayı M. Nuri Koç katılım
sağladı.
İşçi Aday Nuri Koç davanın takipçisi olduklarını ve Hasan Songur ailesi ile dayanışma içinde olacaklarını dile getirdi.
“Beni esir ederek ülkemdeki özgürlük ağacının sadece gövdesini kesmiş oluyorsunuz. Bu ağacın kökleri çok derindedir ve kesinlikle buradan yeni filizler çok daha kuvvetli şekilde fışkıracaktır.”
Toussaint L’Ouverture
Haiti, Karayip denizinde dünyanın çoktan unuttuğu bir felaketler ülkesi. Nüfusunun yüzde 60’ı günde 2 dolardan daha az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Ülkede ortalama ömür ise 49 yıl. Haiti aynı zamanda dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri ve ülke haftalardır kitle seferberlikleriyle sarsılıyor.
Başkent Port-au-Prince’de, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu kitleler muz tüccarı Başkan Jovenel Moise’nin istifasını istiyor. Venezuela tarafından 2005’te hayata geçirilen “Petrocaribe” programının fonlarıyla ilgili yolsuzluk iddialarıyla patlayan seferberlik dalgası 7 Şubat’ta başladı ve o günden bu yana yüz binlerce kişi başta başkent Port-au-Prince olmak üzere pek çok kentte sokaklara aktı. Onlarca kişi güvenlik güçlerinin açtığı ateşte can verdi. Ülkede hayat durma noktasında. Okullar, bankalar ve dükkanlar haftalardır kapalı.
Haiti’de yaşanan bu kanlı
protestolar, aslında Temmuz, Ekim ve Kasım aylarında yine yoksulluk ve
yolsuzluğa tepki olarak yapılan eylemlerin bir devamı.
Göreve geldiğinden bu yana
meşruiyet ve yolsuzluk tartışmalarının odağında olan Devlet Başkanı Jovenel
Moise’nin istifası temel şiar haline dönüşmüş durumda.
Ulusal para birimi, dolar
karşısında iki yılda yüzde 50 oranında değer kaybetti ve halk, ekonominin
gidişatına karşı acil önlemler alınmasını istiyor. Öte yandan, yakıt ve gıda
başta olmak üzere temel ihtiyaçlara getirilen yüksek zamların geri çekilmesi,
2008-2018 arasında Venezuela’dan Petrocaribe fonu kapsamında sağlanan 3,8
milyar doları zimmetine geçiren üst düzey yöneticilerin tespit edilerek
cezalandırılması için yargının harekete geçmesi başlıca talepler.
Haiti’nin unutulmuş devrimci tarihi
Haiti, Voodoo büyüsü ve Amerika’nın en fakir ülkesi olmakla nam salmışa benziyor bugün. Oysa bu korkutucu görüntünün altında, kapitalizmin doğuşunu borçlu olduğu kölelik düzenine karşı kazanılmış ilk zaferin izlerini aramamız gerekiyor.
Toussaint L’Ouverture önderliğinde Fransız sömürge yönetimine karşı uzun bir gerilla mücadelesi yürüten Haiti halkı, yeryüzünün ilk ve tek Afro-Amerikan sömürge karşıtı cumhuriyetini kurmuştu (1791-1804). Kendisinden sonraki tüm bağımsızlık savaşlarına esin veren bir devrimdi bu ve emperyalist güçler bunu hiç unutmayacaktı.
Fransız devrimine katılmış bir Afro-Amerikalı olan l’Ouverture, ülkesindeki mücadelenin önderliğini üstlendi ve bir tür “sürekli devrim” çizgisi izledi. Kölelikten beslenen rejimi alaşağı ederek Fransızları adadan çıkarttı. Dönemin modern teknikleriyle beslenen gelişkin bir tarım ekonomisi ve sanayi planlaması atılımı başlattı ve dahası devrimi, İngiliz sömürgesi olan Santo Domingo’dan başlayarak kıtaya yaymaya girişti.
Haiti’nin Kuzeyinde yer alan Cap Haïtien şehrinde olanca azametiyle boy veren “Laferrière Kalesi” dönemin bir tür teknoloji harikası olarak, bu devrimin kısa sürede eriştiği atılımı hâlâ gururla sergilemekte.
Ne var ki, bu devrim egemen sömürgeci güçlerde yarattığı ortak nefret ve dehşet duygusuyla çok geçmeden boğulacak; yenilgiye uğratılan l’Ouverture Fransa’ya götürülerek hayatını kaybedeceği bir zindana atılacaktı.
Emperyalizm, boğduğu bu devrimin dehşetini asla unutmadı. Ülke uzun yıllar Fransız emperyalizminin uydusu diktatörlüklerce yönetildi. Biri 19 yıl süren iki ABD işgali geçirdi. 30 kadar askeri darbe yaşadı.
2010’da ülkeyi vuran büyük
deprem ise 300 binden fazla kişinin ölümüne sebep olacak, başta başkent
Port-au-Prince olmak üzere ülkenin büyük bir bölümündeki altyapıyı yok
edecekti. Dahası, bu deprem “insani yardım” kisvesi altında ABD ve BM
askerlerinin ülkeyi halen sürmekte olan fiili bir işgaliyle sonuçlanacaktı.
Devrimden 215 yıl sonra
bugün, işgalin, sömürgeciliğin ve birbirini takip eden diktatörlüklerin
çökerttiği bir ülke Haiti. Koşullar, on yıllardır içinden çıkılamayan ekonomik
krizin politik bir krize dönüşerek genel isyan halini aldığını ortaya koyuyor.
Sömürgecilik, Haiti Devrimi’nin tohumlarının başka topraklara yayılmasına izin vermedi. Haiti’yi ekonomik, politik ve askeri açıdan kendine tümüyle bağımlı bir sömürge haline getirdi. Ve şimdi bir kez daha Haiti isyanda. Sömürgeci rejimi yapı taşlarına dek sökmeyi göze alan büyük devrimci Toussaint L’Ouverture hâlâ bize bakıyor umut veren gözleriyle, Haiti yeniden küllerinden doğsun diye.
Lev Troçki’nin torunu Esteban Volkov ve Meksika ve Arjantin’deki CEIP-LT (Leon Trotsky İnceleme Araştırma ve Yayın Merkezi) “Trotsky” dizisindeki iftiraları reddeden bir dilekçeyi imzaya açtılar. Bu televizyon dizisi, ilk olarak Rusya’da çekilmiş ve 2017’de Rossiya 1 kanalında yayınlanmış, ardından 2018’de satın alınarak Netflix’te yayınlanmaya başlamıştır.
Tüm dünyadan Slavoj Žižek, Robert Brenner, Fredric Jameson ve Susan Weissman gibi akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar ve politik aktivistler, bu küçük düşürücü diziyi kınama konusunda katılımcı oldular. “%99 için Feminizm : Bir Manifesto” kitabının sosyalist feminist yazarları Cinzia Arruza, Tithi Bhattacharya ve Nancy Fraser da metni imzaladı. Dünya partimizin Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol önderlerinden ve Arjantin Ulusal Kongresi üyesi Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol önderlerinden Mercedes Petit; bunu yanı sıra Venezuela partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nden petrol işçilerinin önderi, eski başkanlık seçimlerinde aday olan Orlando Chirino da imzacılar arasında.
Çeviri: Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol, M. D.
Netflix ve Rus Hükümeti Troçki’ye İftira Atmak için Birleşti
ABD şirketi Netflix kısa süre önce Alexander Kott ve Konstantin Statsky’nin yönettiği mini dizi Trotsky’yi yayınladı. İlk kez Kasım 2017’de Rusya’nın devlet kontrolündeki popüler kanallarından biri olan Rossiya 1’de yayınlanan, Rus devrimci Lev Troçki’nin biyografik portresi olduğunu öne süren dizi, aslında tarihsel drama kılığına girmiş siyasi bir saldırıdan çok daha fazlası. Dizinin tarihi yanlışları en amatör tarihçi için bile açık olsa da, varlığı çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Neden Rus Devrimi’nden yüz yıl sonra Vladimir Putin’in devlet kanalı bu büyük bütçeli TV prodüksiyonunun konusu olarak Lev Troçki’yi seçti?
KGB’nin üst düzey yöneticiliğini yapmış olan Putin’in Stalinist geçmişi ve Büyük Çarlık Rusya’sına olan açık nostaljisini bildiğimiz için, Rus devlet televizyonunda, Lenin ile birlikte Ekim Devrimi’nin en önemli lideri olan insanın hayatını ve çalışmalarını dürüst ve tarafsızca canlandıran bir dizi hazırlamasını tabii ki beklemiyorduk. Putin’in bu dizide Troçki’ye yönelik bilumum iftirayı tekrar gündeme getirmesindeki amaç nedir? Rusya halihazırda kapitalizmi restore etmiş ve hiçbir şey, ülkeyi son 18 yıldır yöneten yeni Rus burjuvazisine veya Putin’e ciddi bir şekilde meydan okumadığına göre geçmişi ve devrimcileri neden daha fazla tahrif etmektedir? Ve neden dünyadaki milyonlarca insana ulaşan bir medya kuruluşu olan Netflix böyle bir diziyi yayınlamayı seçer?
Dizide sunulan başlıca tarihsel tahrifat şöyle;
Dizi kesinlikle bir belgesel olmasa da yaratıcıları gerçeklere dayandığını iddia ediyorlar. Bununla birlikte, dizi 20. Yüzyılda SSCB’nin bürokratikleşmesi sürecinde emperyalistlerin, Çarlık Rusyası taraftarlarının ve Stalinistlerin benzer yalanlarını devam ettirerek Troçki ve taraftarlarına iftira atmayı amaçlamıştır. Bu iddialar, bağımsız şahsiyetlerden oluşan ve bu amaca mahsus Meksika’da toplanan Dewey Komisyonu tarafından çürütülmüştür.
Tüm tarihsel delillere rağmen ve taraftarı olan ve olmayan çağdaşlarının görüşlerinin aksine dizide Troçki benmerkezci, kendini mesih yerine koyan, otoriter, insanlık-dışı, caniyane ve rekabetçi bir karakter olarak tasvir edilir. Tüm bu özellikleri de, dizide sürekli hatırlatılan Yahudi kökenleriyle bağlantılı olarak tarif edilir. Yaşlılığında, devrim sırasında işlemiş olduğu suçlar için vicdan azabıyla kıvranmaktan halüsinasyon görür.
Dizide Frank Jackson (Stalinist ajan Ramón Mercader’in takma adı), biyografisini yazmak için Troçki ile gerçek bir ilişki kuran dürüst, eleştirel ve hassas bir Stalinist gazeteci olarak sunulur. Dizide Troçki bu biyografi meselesini kabul ediyor gibi gösterilir. Gerçekte, Troçki’nin, Mercader’in Stalinizmle ilişkisine dair herhangi bir bilgisi yoktu ve ilişkileri kısa karşılaşmalar ile sınırlıydı; Bu görüşmeler her zaman NKVD’nin bir üyesi olarak Troçki’ye suikast yapma görevi verilen Mercader’in isteği üzerine gerçekleşirdi.
İki Rus devrimi sırasında işçiler, köylüler, askerler ve Rus halkı, onlar adına karar alan Lenin ve Troçki gibi hırslı liderler tarafından manipüle edilmiş gibi gösteriliyor. 1905 yılının sovyetleri sırf bu kişilerin kendi konuşmalarını dinlettirdiği kürsüler gibi tasvir ediliyor. Sınıf mücadelesi söz konusu değil, her şey bireyler arasındaki çatışmalar ve intikam arayışlarından ibaret gibi. Gerçekte, 1917 devrimi, yalnızca Çarlığa karşı değil, aynı zamanda geçici burjuva hükümeti ve Kornilov’un karşı devrimine karşı da tarihteki en büyük ve en radikal kitle hareketlerinden biridir. Devrim, Bolşevik Parti önderliğinde sömürülen ve ezilenlerin aktif katılımıyla Sovyetlerin iktidarını tesis etmiştir. Ancak dizi, devrimi iktidar için verilen ucuz bir mücadele, devrimcileri de manipülatif psikopatlar olarak tasvir etmektedir.
Troçki’nin kadınlarla olan tüm ilişkileri de karalanmaktadır. Troçki’nin ilk eşi başlı başına büyük bir Bolşevik olan Aleksandra Sokolovskaya, Troçki’nin iki kızıyla birlikte terk ettiği bir ev kadını olarak resmedilmiştir. Gerçekte, Aleksandra, 16 yaşında Troçki’nin katıldığı ilk Marksist çemberin lideriydi. İkili, kızları ile birlikte Sibirya’ya sürülür ve Aleksandra Rusya’da kalmayı tercih ederken, kaçması için Troçki’ye yardım eder. Dizi, ikinci karısı Natalya Sedova’yı Troçki’yi güzelliği ile büyüleyen, kişisel sekreteri olan ve kendini çocuklarının eğitimine adamış ev kadını rolü ile göstermektedir. Ancak Natalya, devrimden sonra Sovyet Eğitim Komiserliği’nde görevli olur ve savaş sırasında müzelerin ve antik anıtların korunmasında görev almıştır. Daha da problemli olanı, dizinin Troçki’nin çocuklarıyla olan ilişkisini tasvir ediş şeklidir. Dizi, Troçki’yi, devrim sırasında sözde bir suikast girişimi sırasında canlı kalkan olarak kendi oğullarını kullandığını iddia edecek kadar ileri giderek, kendi siyasi hırslarıyla beslenen ihmalkâr ve uzak bir ebeveyn gibi göstermektedir. Dizi, çocuklarının ölümüyle ilgili ölünceye kadar Troçki’yi rahatsız eden vicdan azabına defalarca vurgu yapar. Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu çocukların öldürülmesinde Stalinistlerin oynadığı rolden hiç söz etmez. Gerçekte, dört çocuğun hepsi ebeveynlerinin politik faaliyetlerini destekler, özellikle de Lev Sedov. Sedov yeraltı Rus Sol Muhalefetinin ana örgütleyicisi olarak Troçki’nin en yakın işbirlikçisi ve destekçisidir. Dahası, Larissa Reissner, zırhlı trende Troçki’yi baştan çıkaran (esasen cinsel) yoldaşı ve sekreteri olmaya indirgenmiştir. Gerçekte, Reissner iç savaş hakkında yazılar yazmış ve Beşinci Ordu içinde, tıpkı devrim sırasında olduğu gibi önemli bir yere sahiptir. Volga filosunda bulunmuş, mücadelede yer almış ve Alman devrimine katılmıştır. 1926 yılındaki ölümüne kadar en önde gelen Bolşevik kadın kadrolardan biri olmuştur.
Troçki’nin devrim öncesi ve devrim sırasında Lenin’le olan ilişkisi, geçici uzlaşmalarla örülü, bir ego mücadelesi olarak sunuluyor. Öyle ki bir ara Lenin Troçki’yi balkondan atmaya yelteniyor. Ekim ayaklanması sırasında, saklanmış olan Lenin, ancak Troçki onun nerede olduğunu sorduktan sonra yeniden ortaya çıkıyor ve bu da devrimin zafere ulaşmasından sonra meydana geliyor. Dizi Lenin’in Eylül 1917’den itibaren, Bolşevik Parti Merkez Komitesi bünyesinde ayaklanmanın acilen başlatılması gerektiği konusunda bir mücadele yürüttüğünü ve bunun proletarya diktatörlüğünün başlangıcı olacağı konusunda Troçki’yle mutabık olduğunu gizliyor. İktidarın ele geçirilmesinden sonra, Sovyetler Kongresi’nin başlamasını beklerken, ikisi birlikte yerdeki battaniyelerin üzerinde dinlenmiş ve Kongre için son ayrıntılar hakkında konuşmuşlardır. Üstelik Stalin, yalnızca Lenin’in sekreteri olarak sunuluyor, ancak Lenin’in Stalin hakkındaki gerçek değerlendirmesi için onun vasiyetnamesini ve Gürcü meselesi bağlamında “Büyük-Rus şovenisti” yöntemlerine ilişkin eleştirilerini okumak yeterlidir.
Alman imparatorluğu ile yaptığı Brest-Litovsk görüşmeleri sırasında Troçki, dizide Kayzer’e karşı bir isyanı tetiklemek için bildiri dağıtma emrini verir ve bu da başarısızlığa uğrayıp Alman saldırısına mazeret verir. Yine dizide anlaşmanın imzalanmasına muhalefet eden başlıca kesim, gerçekte olduğu gibi Sosyalist Devrimciler (SR’ler) değil de eski Çarcı generallerdir. Jackson’a gelince Rusya’yı Kazaklarla birlikte savunmadığı için Troçki’yi suçlar. Dizi Rusya’nın savaşı sona erdiren Brest-Litovsk barış antlaşmasını, yani kitlelerin en temel taleplerinden birini onaylayanın Sovyet Kongresi olduğunu görmezden geliyor. Ve Rusya’nın Müttefiklerden bir cevap gelmemesi üzerine, -sosyal demokratların kendi emperyalizmlerinin savaşçılığını destekliği- Almanya ile müzakerelere başlamak durumunda kaldığı gerçeğini göz ardı etmektedir. Hem Lenin hem de Troçki, Brest-Litovsk müzakerelerini dünya devrimini, özellikle de Alman devrimini ilerletmek için bir platform olarak görmekteydi.
Troçki, Kızıl Ordu’yu oluşturmakla görevlendirildiğinde, dizi onu zırhlı trenin başında bir rock yıldızı, seks sembolü ve bir cenazeye katılmış köylülerin katliamını bile onaylayan bir katilin bileşimi olarak sunuyor. Diziye göre 1918’de Kronstadt’ta bir ayaklanma hazırlığı vardır (ki gerçekte 1921’de gerçekleşir). Troçki ayaklanmanın liderini idama mahkûm etmek için sahte suçlamalar uydurur ve sahte tanıklar sunar. İç savaş konusunda ise yalnızca Çek taarruzu anılıyor ve Kızıl Ordunun devasa Sovyet topraklarında on dört emperyalist ordu ve Çarlık yanlısı beyaz ordularla savaşmak durumunda olduğundan söz edilmiyor. Ayrıca ne emperyalist ekonomik abluka yıllarından ne de düşman filosunun Petrograd’a sadece 30 km uzaklıkta olduğundan da bahsediyor, dizi. 1921’deki fiili Kronstadt isyanıyla ilgili olarak, garnizonunun bileşiminin, 1917 devriminin öncüsü olan garnizondan tamamen farklı olduğu dikkate alınmalıdır. İsyanın karşı-devrimci karakteri, olayların gerçekleşmesinden iki hafta önce, hem uluslararası basında hem de Rus sürgünlerinin gazetelerinde ayaklanmanın duyurulmasıyla tasdik edilmiştir. Troçki, Kronstadt isyanının ilan edilmesiyle borsaların nasıl yükseldiğine de dikkat çekmiştir.
Dizide Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşuna herhangi bir atıf yok. Bununla birlikte Troçki amacının dünyayı fethetmek olduğunu ilan ediyor. Yine diziye göre Devrimin tarihi Lenin’in ölümüyle sona eriyor; yani Troçki’nin kurduğu Sol Muhalefet’i görmezden geliyor; Stalinist karşı-devrim ve Moskova Duruşmalarının yanı sıra, devrimin neredeyse tüm Bolşevik liderlerinin ve bürokratik rejimin gücüne karşı çıktıklarından şüphelenilen kişilerin maruz kaldığı tutuklamaları, işkenceleri, toplama kamplarındaki hapsi ve idamları siliyor. Tarihi baş aşağı çeviren dizi, bütün bu suçları Romanov cinayeti de dahil olmak üzere Troçki’ye bağlıyor. Sayısız yalanlardan biri de bu çünkü söz konusu emri ne Lenin ne de Troçki vermiştir.
Yalnızca son bölümde, NKVD’den biri Troçki’ye suikast yapmak için görevini yerine getirmesini istediğinde, Jackson’ın gerçek adı görünür. Hasta olan Troçki, Jackson’dan evine gelmesini ister. Bu arada, Kanada büyükelçiliğinden Troçki’ye Jackson’ın aslında Mercader olduğunu belirten bir telgraf gelir. Troçki Mercader’e saldırır, o da duvarda asılı duran bir buz kıracağı ile Troçki’ye vurarak yanıt verir. Böylece dizi, Troçki’nin Mercader’i kışkırttığı ve Mercader’in Troçki’yi kendini savunmak için öldürdüğü izlenimini verir. Dolayısıyla burada da bir tahrifat vardır. Stalin’in bir savaş halinin SSCB’de bir politik devrimi tetikleyebileceğinin bilincinde olarak Troçki’yi İkinci Dünya Savaşından önce öldürtmek istediğini biliyoruz. Tam da bu nedenle ve kapitalist ülkelerde sosyalist bir devrimi hayata geçirme perspektifiyle Troçki ve takipçileri Dördüncü Enternasyonal’i kurdular. Ağustos 1939’da Hitler ve Fransız büyükelçisi Robert Coulondre arasındaki bir görüşmede Führer, “Stalin ikili oyunu kötüye kullandı” der ve bir savaş durumunda “asıl kazanan Troçki olacak” diye ekler. Emperyalist burjuvaziler, devrimin hayaletine bu ismi vermişlerdi: Troçki.
Sonuç olarak, dizi Troçki adı verilen bu “canavarın” katlini meşrulaştırmaktadır.
Biz aşağıda imzası bulunanlar, emekçi sınıfların kapitalist sömürü ve baskıdan kurtuluşu bakımından tarihin en önemli olayını gömmeye ve onun başlıca önderlerinin mirasını karartmaya çalışan bu tahrifatı reddediyoruz.
Esteban Volkov, Troçki’nin torunu
İlk İmzacılar
Suzi Weissman, siyaset profesörü, Kaliforniya Saint Mary’s Üniversitesi , Jacobin Radyo, yayınlanacak olan “Trotsky: The Most Dangerous Man in the World” belgeselinin yapımcılarından (ABD).
Robert Brenner, tarihçi, UCLA, Karşılaştırmalı ve Sosyal Tarih Merkezi Direktörü (ABD).
Mike Davis, yazar (USA).
Mike Goldfield, siyaset biliminde Emeritus profesör, Wayne Devlet Üniversitesi, Detroit (ABD).
Fredric Jameson, profesör, Duke Üniversitesi (USA).
Nancy Fraser, New School for Social Research’te felsefe ve siyaset profesörü (ABD).
Tithi Bhattacharya, yönetmen, Purdue Üniversitesi (ABD).
Cinzia Arruzza, The New School for Social Research’te felsefe bölümünde profesör yardımcısı (ABD).
Paul Le Blanc, tarih profesörü, La Roche Üniversitesi, Pittsburgh, Pennsylvania (ABD).
Bhaskar Sunkara, Jacobin dergisi editörü (ABD).
Slavoj Žižek, filozof (Slovenya).
Einde O’Callaghan, yönetici, Marksist İnternet Arşivi & Çevrimiçi Troçkizm Ansiklopedisi
Bill V. Mullen, Amerikan ve Küresel Çalışmalar profesörü, Purdue Üniversitesi (ABD).
Bruce Levine, J. G. Randall tarihte Emeritus profesör, Illinois Üniversitesi (ABD).
Asit das, bağımsız araştırmacı ve yazar, New Delhi (Hindistan).
David McNally, tarih profesörü, Houston Üniversitesi (ABD).
Charles Post, sosyolog, New York Şehir Üniversitesi (ABD).
Warren Montag, Occidental Üniversitesi, Los Angeles (ABD).
Srecko Horvat, filozof (Hırvatistan).
Mihai Varga, sosyolog, Berlin Özgür Üniversitesi (Almanya / Romanya).
Charles-André Udry, Editions Page ve A l’encontre editörü (alencontre.org) (İsviçre).
Alexander V. Reznik, tarihçi, Ekonomi Yüksek Okulu Ulusal Araştırma Üniversitesi (Rusya)
Michael Husson, ekonomist (Fransa).
Ernest Drake, Drake Records Store ve Label (Almanya).
Eric Toussaint, tarihçi ve siyaset bilimi doktora öğrencisi, Liège Ünivesitesi (Belçika).
Edwy Plenel, Mediapart yöneticisi ve gazeteci (Fransa).
Michael Löwy, Emeritus Director of Research, CNRS, Paris (Fransa).
Sebastian Budgen, editör, Verso (Londra – New York).
Can Irmak Özinanır, KHK’li akademisyen (Türkiye).
Eric Aunoble, tarihçi (Cenevre).
Helmut Dahme, sosyoloji profesörü (Avusturya).
Alex Callinicos, Avrupa çalışmaları profesörü, Avrupa ve Dünya Çalışmaları Fakültesi, King’s Koleji (İngiltere).
Isabelle Garo, filozof (Fransa).
Catherine Samary, ekonomist, Paris Dauphine Üniversitesi (Fransa).
Stathis Kouvélakis, filozof, King’s Koleji (İngiltere).
Jean-Jacques Marie, historian (France).
David Pavon Cuellar, Professor of Psychology and Philosophy at Universidad Michoacana de San Nicolás de Hidalgo (Meksika).
Isabelle Garo, filozof (Fransa).
Franck Gaudichaud, siyaset bilimci, Grenoble Alpes Üniversitesi (Fransa).
Jean Baptiste Thomas, profesör, Ecole Polytechnique (Fransa).
Jean Batou, uluslararası tarih profesörü, Lausanne Üniversitesi (İsviçre).
Ugo Palheta, sosyolog, Lille Üniversitesi ve Contretemps web sayfası yöneticisi (Fransa).
Jamila M.H.Mascat, filozof, Utrecht Üniversitesi (Hollanda).
Alicia Rojo, Historian, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).
Pablo Oprinari, sosyolog, CEIP Leon Trotsky (Meksika).
Esteban Fernandez, felsefe profesörü, Costa Rica Üniversitesi (Kosta Rika).
Fernando Rosso, gazeteci, La Izquierda Diario (Arjantin).
Bernhard H. Bayerlein, tarihçi, Ruhr Üniversitesi (Almanya).
Miguel Candioti, profesör, Nacional de Jujuy Üniversitesi (Arjantin).
Juan Duarte, profesör, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).
Paula Bach, ekonomist, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).
Pablo Anino, ekonomist, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).
Gabriela Liszt, CEIP “Leon Trotsky” (Arjantin).
Gaston Gutierrez, “Ideas de Izquierda” editörü (Arjantin).
Andrea Robles, editör, IPS-CEIP “Leon Trotsky” (Arjantin).
Gaston Remy, ekonomi profesörü, Nacional de Jujuy Üniversitesi (Arjantin).
Matias Maiello, sosyolog, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).
Gloria Rodriguez, Núcleo de Estudios del Trabajo y la Conflictividad Social yöneticisi, Sosyal Bilimler ve Güzel Sanatlar profesörü, Rosario Ulusal Üniversitesi (Arjantin).
Nick Brauns, tarihçi ve gazeteci, (Almanya).
Max Delupi, gazeteci ve aktör, (Córdoba, Arjantin).
Livia Vargas Gonzalez, tarih ve felsefe profesörü, UCV-UFOP (Venezuela-Breziya).
Hernan Camarero, tarihçi, Buenos Aires Üniversitesi’nde araştırmacı (Arjantin).
Ricardo Antunes, Professor of Sociology at Universidad Estadual de Campinas, UNICAMP (Brezilya).
Kevin B. Anderson, sosyoloji profesörü, Kaliforniya Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Feminist Araştırmalar, Santa Barbara (ABD).
Horacio Gonzalez, sosyolog, yazar, Buenos Aires Ulusal Kütüphanesi’nin eski yöneticisi (Arjantin).
Pierre Rousset, Europe Solidarie et sans Frontieres üyesi (Fransa).
Valerio Arcary, profesör, Federal San Pablo Enstitüsü, IFSP (Brezilya).
Jorge Aleman, terapist, yazar (Arjantin/İspanya Devleti)
Alejandro Horowicz, profesör, Buenos Aires Üniversite (Arjantin).
Elsa Drucaroff, profesör ve yazar (Arjantin).
Andrea D’Atri, psiklog, feminist örgüt Pan y Rosas’ın (Ekmek ve Güller) kurucusu (Arjantin).
Gilbert Pago, tarih profesörü, IUFM Martinique’in eski yöneticisi, kadın mücadeleleri tarihi ve Karayipler ile eski Fransız sömürgeleri tarihi alanlarında uzman.
Yannis Aggelis, Atina-Yunanistan Gazeteciler Sendikası İdari Komitesi üyesi, ESIEA (Yunanistam)
Dr. Axel Fair-Schulz, Ph.D. tarih fakültesi yarımcı profesörü, New York Devlet Üniversitesi (ABD)
Politik partiler:
Nicolás del Caño, Myriam Bregman, Emilio Albamonte, Christian Castillo, from Partido de Trabajadores por el Socialismo (Arjantin); Santiago Lupe, Lucia Mistal y Veronica Landa from Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras (İspanya Devleti); Sulem Estrada, Miriam Hernandez y Mario Caballero, from Movimiento de los Trabajadores Socialistas (Meksika); Ángel Arias, from Liga de Trabajadores por el Socialismo (Venezuela); Javo Ferreira, Violeta Tamayo y Elio Aduviri from Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional (Bolivya);Simone Ishibashi, Diana Assunção and Maíra Machado from Movimento Revolucionário de Trabalhadores (Brezilya); Stefan Schneider from Revolutionären Internationalistischen Organisation (Almanya); Damien Bernard, Juan Chingo y Daniela Cobet from Révolution Permanente (Fransa); Sebastián Artigas from Corriente de Trabajadores Socialistas (Uruguay); Dauno Totoro Partido de Trabajadores Revolucionarios (Şili) [Fracción Trotskista por la Cuarta Internacional (FT-CI)].
Baba Aye, Socialist Workers and Youth League (SWL) (Nigeria).
Giacomo Turci, Scilla Di Pietro – Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR) – La Voce delle Lotte; Massimo Civitani – SI Cobas, coordinamento di Roma (İtalya).
Romina del Plá, Néstor Pitrola, Jorge Altamira, Marcelo Ramal, Gabriel Solano; İşçi Partisi yöneticileri (Arjantin).
Rafael Fernández, Natalia Leiva, Lucía Siola and Nicolás Marrero, İşçi Partisi (Uruguay).
Philippe Poutou, Olivier Besancenot, Alain Krivine and Christine Poupin, Nouveau Parti Anticapitaliste (Yeni Antikapitalist Parti (Fransa).
Gaël Quirante, Sud Poste 92 (Fransa), Anasse Kazib, Sud Rail (Fransa) ve Vincent Duse, CGT PSA Mulhouse (Fransa). Nouveau Parti Anticapitaliste (Yeni Antikapitalist Parti) (Fransa).
Guilherme Boulos, eski başkanlık adayı, PSOL ve Movimento dos Trabalhadores Sem Teto (Brezilya).
Marcelo Freixo, federal milletvekili, PSOL Rio de Janeiro (Brezilya).
Tarcisio Motta, kongre üyesi, PSOL Rio de Janeiro (Brezilya).
Juliano Medeiros, PSOL başkanı (Brezilya).
Movimento Esquerda Socialista: Luciana Genro, eski başkanlık adayı, milletvekili (PSOL); Roberto Robaina, PSOL; Israel Dutra, PSOL; Pedro Fuentes, Editor, Izquierda em Movimento. Fernanda Melchionna, David Miranda, Sâmia Bomfim, federal deputies (PSOL) (Brezilya).
İşçilerin Sosyalist Akımı/ PSOL: Babá, Río de Janeiro belediyesi kongre üyesi (PSOL); Pedro Rosa, SINTUFF ve CST/PSOL yöneticisi; Rosi Messias, PSOL (Brezilya).
Isa Penna, milletvekili, PSOL São Paulo; Fernando Silva, PSOL – Insurgência (Brezilya).
Komünizm ve Özgürlük Kolektifi – PSOL (Rio de Janeiro, Brezilya). Komün – PSOL (Rio de Janeiro, Brezilya).
Alan Woods, Uluslararası Marksist Akım, editör, In Defence of Marxism. Rob Sewell, Uluslararası Marksist Akım, editör, Socialist Çağrı (Birleşik Krallık).
Juan Carlos Giordano, Mercedes Petit, Sosyalist Sol (Arjantin); Orlando Chirino, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (Venezuela); Enrique Fernández Chacón, UNIOS (Perú); Enrique Gómez Delgado, Sosyalizme Doğru Hareket (Meksika). [İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal – İUB-DE (UIT-CI)]
Alejandro Bodart, Sergio García, Celeste Fierro, Vilma Ripoll, Guillermo Pacagnini, Mariano Rosa, Movimiento Socialista de los Trabajadores (Arjantin) and Anticapitalistas en Red-IV Internacional.
Paula Quinteiro (Galician vekili); Raul Carmago (Madrid vekili); Jesús Rodríguez (ekonomist); Ángela Aguilera (Andalusian vekili); Ana Villaverde (Andalusian vekili); Mari García (Andalusian vekili); Sonia Farré (İspanya vekili). Anticapitalistas (İspanya Devleti)
Franco Turigliatto, eski senatör, Komünist Yeniden Kuruluş Partisi, Sinistra Anticapitalista yöneticisi (İtalya).
Alan Maass, editör, Sosyalist İşçi ve SocialistWorker.org, Uluslararası Sosyalist Organizasyon.
Peter Taaffe, İngiltere ve Galler Sosyalist Partisi.
Tony Saunois, CWI/SocialistWorld.
Thiess Gleiss, Die LINKE (Almanya); Lucy Redler, Die LINKE and SAV (Almanya).
Manuel Aguilar Mora, tarihçi, Meksika Otonom Üniversitesi, Sosyalist Birlik için Lig (Meksika).
Roman Munguia Huato, Ismael Contreras Plata; Liga por la Unidad Socialista and Movimiento de Reconstrucción Sindical del magisterio (Meksika).
Edgard Sanchez, İşçilerin Devrimci Partisi (Meksika).
José Luis Hernández Ayala, Pedro Gellert, Heather Dashner Monk, Marcos Fuentes, Emilio Téllez Contreras and Héctor Valadez George; Devrimci Sosyalist Koordinasyon (Meksika).
Cuauhtémoc Ruiz Ortiz, Sosyalist Emekçi Partisi (Meksika).
Savas Michael-Matsas, yazar, İşçilerin Devrimci Partisi sekreteri, (Yunanistan)
Bu liste periyodik olarak güncellenecektir.
***
Ayrıca Zırhlı Tren yazarlarının dizi hakkındaki sohbetini izleyin:
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesi tutuklu avukatlar için Ankara Sakarya Caddesi’nde eylem yapan Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dayanışma Derneği’nin (TAYAD) düzenlediği eyleme katılan üniversiteli kadın öğrenci polis tarafından gözaltına alınırken cinsel saldırıya uğradı. Bu saldırının fotoğrafları kamuoyuna yansırken, Ankara Emniyet Müdürlüğü tepkilerin ardından yaptığı açıklamada kadın öğrencinin direndiği için bunu yaşadığını, terör örgütü eylemlerine katıldığını ve babasının FETÖ/PDY örgütündeki faaliyetlerinden dolayı ihraç edildiğini belirterek saldırıyı meşrulaştırdı.
Bu olayın ardından suç duyurusunda bulunan öğrenci, “Eğer utanıp sinseydim onlar böyle yapmayacaktı. Ne olursa olsun taciz aklanamaz. Şöyle bir şey olabilir mi? ‘Sizin siyasi çizginizi beğenmiyoruz, size yapılan tacize de ses etmeyiz’” dedi.
Polis tarafından gerçekleştirilen bu eylem açıkça bir cinsel saldırıdır. Emniyet görevlileri, yetkilerini ve konumlarını kullanarak kadınlara cinsel şiddet uygulayamaz. Devletin kolluk kuvvetine mensup olmak cinsel şiddeti normalleştiremez, meşrulaştıramaz. Polisin cinsel saldırıları ilk değildir, bu saldırıda bulunan polis derhal tutuklanmalı ve görevden men edilmelidir. Eylem yapmak demokratik bir haktır, bu hakkını kullanan hiç kimseye saldırıda bulunulamaz, bu olayı örtbas etmeye çalışan Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri soruşturulmalıdır!
Asgari ücret aldığınızı düşünün, patronunuz size yol parası da vermiyor. Zaten iki yakanız bir araya gelmezken öğle yemeğiniz için de 9,60 TL istihkakınız var. Üzerine çıkarsanız cebinizden ödersiniz.
Bütün gün ayakta çalışıyorsunuz ve sadece iki kere on beş dakikalık mola hakkınız var, onda da dinlenme alanınız yok. Bir bardak çay bile vermiyorlar. Müdürleriniz performans konusunda sizden çok şikâyetçi. Duvara dayanmak bile yasak. Sürekli ve sistematik olarak psikolojik baskı altındasınız.
Düşünmesi bile insana ıstırap veren, insanlık onuruna yakışmayan ücret ve çalışma şartlarına karşı Mephisto Kitabevi çalışanları, yönetimden koşulların düzeltilmesini talep etmeleri üzerine işten çıkarıldı. Bunun üzerine Mephisto çalışanları Beşiktaş Mephisto mağazası önünde direnişe geçti. Bugün direnişlerinin 19. gününe girdiler.
Kendileri ile konuştuğumuzda mevcut çalışanların üzerinde baskının yüksek olduğunu ve şartların düzelmediğini belirttiler. Mephisto patronu çalışanlarının şartlarını düzeltmek şöyle dursun, keyfi işten çıkartmalarla çalışanlarını sindirmeye çalışıyor.
Mephisto işçileri, talepleri karşılanana kadar mücadeleye devam edeceklerini ilan ettiler. Bu aşamada talepleri şu şekilde:
1) Haksız yere işten atılan çalışanlar işe geri alınsın.
2) İnsanlık dışı yemek ücreti uygulamasına son verilsin. Yemek ücretleri aylık en az 500 TL olmalıdır.
3) Çalışanlara insani koşullarda bir dinlenme alanı sağlansın.
4) Güvenlik kamerası tacizi ile mobbing son bulsun.
Direnişçi işçiler ister fabrikada, ister bankada, ister bir kitabevi tekelinde, hangi emek kolunda çalışırlarsa çalışsınlar mücadeleye davet ediyorlar.
Gazete Nisan olarak Mephisto çalışanlarının 18. gününde ziyaret ettiğimiz direnişini destekliyoruz.
KaçBizeGel, Plaza Eylem Platformu, Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar
Meclisi öncülüğünde başlayan beyaz yakalılar etkinliklerinin 2. Buluşması olan
“İşsizliğin Hatıra Defteri” 3 Şubat günü Türk Tabipleri Odasının Kadıköy-İstanbul
ofisinde gerçekleşti. Gazete Nisan
olarak biz de bu etkinliği takip ettik.
Etkinlik boyunca
uygulanan yöntem sayesinde etkinlik katılanların sürece katkı sunmasıyla
ilerledi. Dolayısıyla oldukça eğlenceli ve verimli bir etkinlikti.
“İşsizliğin
Hatıra Defteri” etkinliğinde krizin en büyük ve en yıkıcı etkilerinden biri
olan işsizlik ve işten çıkarılma süreçleri Yaratıcı Drama yöntemiyle ele
alındı.
Tanışma ve
Isınma etkinlikleri ile başlayan süreç Canlandırma aşaması ile devam etti.
Bu aşamada
işsizliğin 5 ayrı süreci üzerine yoğunlaşıldı: “İşten çıkarılma öncesi /
işten çıkarılma anı / işten çıkarıldıktan sonraki durum / İşten çıkaran kişinin
de işten çıkarılması / İşten çıkarılan iki kişinin de başka bir işyerinde
karşılaşması”.
Tüm bu aşamalar
gelen katılımcılar ile rastgele oluşturulan 5 ayrı grup tarafından ironik bir
şekilde canlandırıldı.
Canlandırmalar
oldukça keyifli geçmekle birlikte işsizlik süreçlerinin birçok sorunu ortaya
çıkarılmış oldu. Katılımcılar canlandırmalar sonrası yapılan değerlendirme ve
forum bölümünde ortaklaşan sorulara cevap aradı:
İşten
çıkarılmak bireysel bir yetememe durumu mu sadece?
Hangi
gerekçeler ile işten çıkartılıyoruz?
İşyerindeki
arkadaşlar olarak işten çıkarılan arkadaşlarımız ile birlikte nasıl bir
mücadele etmeliyiz?
İşten
çıkarıldıktan sonra yapılacak şey kabuğumuza çekilip bir süre sonra yeni bir iş
arama sürecine başlamak mı sadece?
İşsizliği
örgütlemek nasıl mümkün olur?
Etkinliğe
gelen beyaz yakalı işçi dostlar canlandırmalara referans vererek yukarıdaki
sorulara cevaplar üretmeye ve birlikte mücadelecinin yollarını aramaya başladılar.
Bizler de etkinliğin katılımcıları olarak bu yöntem ile politik bir faaliyet
yapmanın çok anlamlı ve etkili olduğunu gördük. Dolaysıyla bu alanda faaliyet
yürüten ekiplerin mücadelelerini bu şekilde birleştirmeleri bizi çok
sevindirdi. Bizler de bu birlikteliği ve onların bu yaratıcı etkinliklerini
takip etmeye ve katılımcı olmaya devam edeceğiz.
Ben 38 yaşında bir tekstil işçisiyim. Daha 13 yaşımdan beri bu sektörde çalışmaktayım. Şu an çalışmakta olduğum işyeri ünlü giyim mağazalarına kot ve kaban üretimi yapan bir yer. Çalışma saatimiz görünürde 8 saat, ama çoğunlukla bu saati mesai adı altında aşıyoruz. Tabii mesai ücretlerimiz çok düşük ve son zamanlarda maaşlarımız geç verilmeye başladı.
Atölyede 23 kişi çalışıyoruz. İşçilerin büyük çoğunluğu Suriyeli ve sigortasız çalıştırılıyorlar. Bırakalım asgari ücret almayı, çoğu 1200 lira maaş alıyor. İşyerimizin yan tarafında da bir tekstil atölyesi var ve burada çalışanların çoğu 15-16 yaşındaki çocuklar. Bu çocukların çoğu asgari ücretin altında çalıştırılıyor.
Bakmayın ünlü markalara ürün yaptığımıza. Taşeron olarak çalıştığımız için maaşlarımız çok düşük. Hatta şöyle bir örnek vereyim: Diktiğimiz çoğu ürünü satın dahi alamıyoruz. Bizim sektörde maaşlar asgari ücret olarak bankaya yatar, kalanı ise elden verilir. Patron da “Ben maaşınızı banka hesaplarınıza yatırdım, siz parayı çekince bana 200 lirayı geri vereceksiniz” diyor. Tam bir kara düzen. Bu düzen, tekstil sektörünün alınyazısı resmen. Bu da yetmezmiş gibi asgari ücrette yapılan zamdan sonra daha adil bir ücret talep eden işçilere artık kapı gösteriliyor. Hakkını savunan işçiyi işsizlerle tehdit ediyorlar.
Yapılan zamlar ortada, her şey zamlanırken asgari ücretin 2020 lira olmasının hiçbir kıymeti kalmadı. En temel tüketim gıdalarını almakta bile güçlük çeker olduk. Ben bekâr biri olarak bu maaşla zar zor geçiniyorken evli ve çocuklu ailelerin geçinmesi neredeyse imkânsız. İmkânsız diyorum çünkü geçinse bile borçlanarak yaşamına devam edebiliyor. Çalışanlar olarak zam talep ettiğimizde aslında emeğimizin karşılığını istiyoruz. Bu hayat pahalılığının karşısında daha adaletli bir yaşam talep etmek her işçinin en temel hakkıdır.
Dünyada hemen hemen her işçi sınıfının bir “Kanlı Pazar”ı vardır. Bunun nedeni belki de işçilerin en yoksul kesimlerinin sadece Pazar günlerinin tatil olması ve yalnızca tatil oldukları o gün protesto etmeye fırsat ve vakit bulabilmeleridir.
Rusya işçi sınıfının Kanlı Pazar’ını hatırlatalım: Kilisedeki Pazar ayininden çıkan Petersburglu işçiler, Papaz Gapon’un arkasında ellerinde beyaz bayraklar ve Çar’ın portresiyle, “Çar babalarına” vermek istedikleri bir dilekçeyle Kışlık Saray’a yürüyüşe geçerler. Dilekçede, işçilerin ıstırap ve sefaletinin bitirilmesi rica edilmektedir. Çar silahsız işçilerin üzerine ateş açılması emri verir. 500 işçi ölür, yüzlercesi yaralanır. Sonrası mı? 105 sanayi yerelinde genel grev ve Sovyetlerin işçi meclisleri olarak ilk kez ortaya çıktığı 1905 grevi.
İrlanda işçi sınıfının Kanlı Pazar’ının ertesinde bir devrim gerçekleşmez ancak yine de en az Rus Çarlığı kadar işçi düşmanı bir güç tarafından gerçekleştirilir. 30 Ocak 1972 günü, eşit yurttaşlık hakları için yürüyüşe geçen İrlandalı yoksulların üzerine Britanya ordusu tarafından ateş açılır. 26 kişi vurulur, 14 eylemci ölür, iki kişi de üzerlerine sürülen askeri araçların altında kalır.
Ne yazık ki Türkiye işçi sınıfının da bir Kanlı Pazar’ı var.
16 Şubat 1969’da “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı” sloganının altında, işçiler ve gençler bir miting örgütlerler. Mitingin çıkış noktası, İstanbul’a demirleyen Amerikan 6. Filosu’nun protesto edilmesidir. İşçiler ve gençler, bir Amerikan filosunun İstanbul’da demirlemesini, Türk hükümetinin emperyalizme bağımlılığının çirkin bir ifadesi olarak yorumlarlar.
Mitingden iki gün önce Milli Türk Talebe Birliği, Cağaloğlu’ndaki salonunda bir toplantı düzenler. Bu toplantıda emperyalizme karşı bir araya gelmiş işçilere ve gençlere karşı saldırma kararı alınır. Toplantıya İstanbul, İzmit, Bursa ve Sakarya Komünizmle Mücadele Dernekleri de katılırlar. O gün sağcılar Beyazıt’ta bir miting düzenlemişlerdir: “Bayrağa Saygı Mitingi”. Bu mitingde, solcuların Amerikan Filosu’nu protesto etmesini protesto ederler.
16 Şubat günü geldiğinde, işçiler ve gençler 11.00 gibi Beyazıt’ta toplanmaya başlarlar. Yürüyüşün güzergâhı, Valilik tarafından Beyazıt-Taksim olarak saptanır. Saat 14.00 gibi 30.000 kişi yürüyüşe geçer. Kitle “Bağımsız Türkiye”, “Sosyalist Türkiye”, “Hoşt Amerika”, ” Amerikalı it evine git”, “Johnson’un ayısı, Süleyman’ın dayısı”, “İşçi köylü el ele” gibi sloganlar atar.
O sırada sağcılar Dolmabahçe’de, Amerikan Filosu’nun karşısında namaz kılıyordu. Filodan dolayı Dolmabahçe Camii ve çevresi, yasaklı askeri bölge ilan edilmiş olsa da onlar içeri alınmıştı. Ellerinde tespihlerle, demirlerle ve sopalarla yukarıya çıktılar ve kitleye, işçiler ile öğrencilere saldırdılar. O dönem yarbay olan Celal Küçük polisle ilgili olarak şu tarihsel kaydı düşer: “Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyordu.”
O Kanlı Pazar günü iki kişi öldü, yaklaşık olarak 200 kişi de yaralandı. Türk sağının emperyalizme nasıl hizmet ettiğinin bir manifestosu olan bu saldırının sorumluları hâlâ yargılanmadı.
İşsizlik zincirlerinden boşandı: Gerçek işsiz sayısı 6 milyon 351 bin!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ekim ayı işgücü istatistiklerine göre standart-dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 11,6’ya yükseldi. Dar tanımlı işsiz sayısı son bir yılda 501 bin artarak 3 milyon 788 bine yükseldi. Bir yıl içinde işsiz sayısındaki devasa artış işsizliğin giderek vahim bir toplumsal sorun haline geldiği gösteriyor. Tarım dışı işsizlik oranı Mart 2017’den itibaren en yüksek orana ulaştı. Ekim 2018 itibariyle tarım dışı işsizlik oranı yüzde 13,6 oldu. Grafikten de görüleceği üzere son iki yılın tarım dışı işsizlik oranları Ekim 2018’de 13,6 oranı ile en yüksek düzeyine ulaşmış oldu.
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR), TÜİK’in 15 Ocak 2019 günü açıkladığı Ekim 2018 dönemi işgücü istatistikleri ile İŞKUR tarafından açıklanan Aralık 2018 dönemi verilerini ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından açıklanan Ekim 2018 dönemi sigortalı istatistiklerini değerlendirdi. DİSK-AR’ın işsizlik ve istihdama ilişkin değerlendirmeleri aşağıda yer almaktadır.
Ekim 2018 dönemi TÜİK işgücü istatistikleri ile son İŞKUR ve SGK verileri, işsizlikte krizin etkisinin giderek belirgin hale geldiğini gösteriyor.
TÜİK’e göre Ekim 2017 döneminde yüzde 10,3 olan dar tanımlı standart işsizlik 1,3 puan artarak Ekim 2018’de yüzde 11,6’ya yükseldi.
TÜİK verilerine dayanarak hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 351 bine yükseldi.
Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 18,3 olarak hesaplandı. Geçen yılın aynı dönemine göre geniş tanımlı işsiz sayısı 517 bin arttı.
İşsizlik sigortasında rekor başvuru Aralık 2018’de yaşandı. Başvuru sayısı 211 bine yükseldi.
Genç işsizliği geçen yıla göre 3 puan artarak yüzde 22,3’e yükseldi.
Kadın işsizliği yüzde 14,7, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 27,9 olarak gerçekleşti. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 18,8’e yükseldi.
Tarım dışı genç kadın işsizliği yüzde 32,9 oldu.
Ne eğitimde ne de işgücü piyasasında olan gençlerin (boşta gezer) oranı yüzde 24,7.
Sanayi üretimi daralmaya devam ediyor. Kasım 2018 itibariyle yüzde 6,5 oranında küçüldü.
Ekonomide küçülme, yüksek enflasyon ve işsizliğin bir arada yaşandığı ağır bir kriz tablosu yaşanıyor.
İşsizlik sigortasına rekor başvuru: 211 bin
İşsizlik sigortasına başvuru Aralık 2018 itibariyle 211 bine ulaştı. 2017 yılında işsizlik sigortasına başvuranların toplam sayısı 1 milyon 318 bin oldu. 2018 yılında ise başvurular 1 milyon 630 bine yükseldi. Böylece işsizlik sigortasına başvuranların sayısı 292 bin kişi arttı.
Son bir yılda işsizlik sigortasına başvuranların oranı yüzde 24 arttı. Ekonomik krizin etkisinin görülmeye başlandığı Ağustos 2018’den itibaren işsizlik sigortasına başvuru devasa artış gösterdi. Son 4 ayda işsizlik sigortasına yapılan başvurular 2018’in toplam başvurularının yüzde 45’ini oluşturmakta. 2018 yılında işsizlik sigortasına yapılan başvuruların büyük bir kısmı son 4 ayda gerçekleşti.
Çözüm ne?
İşsizlik, patronların kâr amaçlı ekonomi sistemi olan kapitalizmin doğal bir sonucu. Emekçiler için bu acı sorunun çözümü ilk elde, iş saatlerinin kısaltılarak işyerlerinde ek vardiyaların kurulması ve tüm işlerin çalışabilir haldeki insanlar arasında bölüştürülmesinden geçiyor.
Nihai çözüm ise elbette kâr amaçlı kapitalizme son verilerek işçi-emekçiler lehine ve onlar tarafından yönetilen ve denetlenen planlı bir merkezi ekonomik sistemin kurulmasıdır. Bunu da ancak işçi sınıfı gerçekleştirebilecektir.
2018’de etkilerini hissettiren ve 2019’da da derinleşerek süren ekonomik krizin işçileri ve emekçileri en sert vurduğu alanlardan biri ev içi harcamalar, özellikle de mutfak oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak 2019 verilerine göre sebzedeki yıllık enflasyon %94,72 düzeyinde. Yani sebzedeki fiyat artışı, ücretlerdeki artışın 4,7 katı. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMUAR’ın yaptığı araştırmaya göre ise Ocak 2019 itibariyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı %5 oranında artarak 2 bin 472 liraya kadar çıktı. Açlık sınırında son bir yıllık dönemde yaşanan büyüme %30 boyutunda.
Rejimin ekonomi politikalarının yol açtığı bu yıkım tablosu, en net ifadesine işçinin ocağında kavuşuyor. Gıda fiyatlarında son 16 yılın en yüksek artışı yaşanıyor. Fiyatı en çok artan ürünler sıralamasında ilk 9 sırada yaş sebze ve meyve ürünleri yer alıyor. İlk 15 ürünün 12’si tarım ürünü. Ocak ayı enflasyon verilerine bakıldığında fiyatı en çok artan ürünler %88 ile çarliston biber, %81 ile patlıcan ve %67,63 ile ıspanak oldu.
Yakıcı bir gündem olarak açlık tehdidinin hayatın bir parçası haline gelmesi, işçi ve emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluk yaratıyor; kendisine mikrofon uzatılan kent yoksulları hayatta kalma koşularının nasıl tırpanlandığını, hükümetin patron taraftarı, plansız ve mantıksız ekonomi yönetiminin yoksulluğu nasıl ürettiğini anlatıyor.
Ekonomi yönetiminden duyulan hoşnutsuzluğun, bu alanda biriken öfkenin siyasal yönetime yansımaması, siyasal bir değişiklik isteğini tetiklememesi mümkün mü? Elbette hayır. Başkanlık rejimi de bunun bilincinde olacak ki, en temel gıda maddelerine ulaşımı engellenmiş olan nüfusun yoksul çoğunluğuna dönük tanzim satış noktaları oluşturdu ve birtakım gıda ürünlerini bu noktalarda, piyasadaki fiyatının altında satmaya başladı.
Hemen belirtmek gerekir ki, rejim, işçilerin karnının aç veya tok olmasıyla değil, sandığa gittiğinde kime oy atacağıyla veya guruldayan midesini doyurmak için greve gitmemesiyle ilgileniyor. Onun asıl kaygısı budur. Tarım Kredi Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, tanzim satışının 2,5 aylık bir planlama olduğunu söyleyerek, aslında bunun da bir seçim aldatmacası olduğunu zaten kabul etti.
Tanzim satış noktaları işçinin açlık tehlikesine çare olmayacak.
Neden çare olmayacağını ve bizim açlığa karşı ne önerdiğimizi aşağıda
özetlemeye çalışalım:
1.) Hükümet tanzim satış noktaları kurmuştur ama bunları sadece
biçim olarak kurmuştur; yani işçilere ucuz gıda maddesi sağlayacak bir sistem
geliştirmemiştir. Biz, işçinin karnını doyurmaya ve onun yaşam koşullarını
güvence altına almaya odaklı bir sistem istiyoruz. Bunun için öncelikle
piyasaya hakim olan aracıların ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her
türlü önlem alınmalıdır.
2.) Aracıların ve spekülatörlerin temizlenmediği bir tanzim satış
sistemi, sadece ve sadece karaborsacılar doğurabilir. Karaborsanın türemesi ve
yaygınlaşması ise işçinin alım gücü üzerinde ek bir basınç yaratacak ve
yoksullaşmayı derinleştirecektir.
3.) Rejim, tanzim satış noktalarında ucuza satış yapmaktadır ancak bu ürünleri üreticiden aynı fiyata almakta, bu ürünlerin lojistiğinden sorumlu olanlara aynı ücreti ödemektedir. Bir bağlamda, halkı doyurduğunu söylerken, aslında kendi oligarşisini beslemektedir. Rejim aradaki farkı, yani oligarşisine verdiği tutarı vergilerden ve hazineden ödemektedir. İşçinin vergisiyle ödenenler, işçiye bir lütufmuş gibi ucuza satılıyormuş gibi gösterilmektedir.
4.) Tanzim satış noktalarından satılan gıda maddeleri ithal edilmektedir. Zaten mutfak giderlerindeki enflasyonun sorumlusu da, Türkiye tarımının ve sanayi üretiminin emperyalizme bağımlı kılınmış olunmasıdır. İşçilere ucuz yiyecek mi sağlamak istiyorsun? O zaman önce gübrede, mazotta, elektrikte, doğalgazda indirime git, toprak rantını ortadan kaldır, tarım arazilerini özel şirketlerin elinden al ve kamulaştır, kamulaştırılan toprakta nüfusun doymasına odaklı planlı bir üretim ekonomisini hayata geçir.
5.) Sofra giderlerinin ucuzlaması için küçük çiftçilere her türlü destek verilerek kırsal kalkınma sağlanmalıdır. Küçük çiftçilerin üretim kooperatiflerinde, tüketicilerin de tüketim kooperatiflerinde örgütlenmesi teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Üreticiden alınan ürünler manavlara dağıtılmalı, manavlar üzerinden ucuz satış sağlanmalıdır.
6.) Bütün bunlar yalnızca ve yalnızca, ekonominin bilimsel ölçütler uyarınca, işçilerin çıkarına olacak şekilde, akılcı bir şekilde planlanmasıyla başarılabilir.