Ana Sayfa Blog Sayfa 57

Sorun da çözüm de politik!

0

Yaşam bugün her alanda bir mücadeleyi gerektiriyor.

Gündemimiz ne çok sorun üzerine kurulu düşünsenize!

Hayat pahalılığı, işsizlik, iş cinayetleri, kadın cinayetleri, cinsel istismar, göçmenlere dönük saldırılar, doğanın tahribatı, kayyumlar…

Öyle ki her alanı başlı başına bir sorun olarak tarif edebiliriz.

İstihdam (sorunu), ekonomi (sorunu), Kürt (sorunu), eğitim (sorunu), kadın (sorunu), Suriyeliler (sorunu), çevre (sorunu)… Azı yok fazlası var!

Peki, neden? Her konunun birer sorun haline dönüşmüş olmasının nedeni ne?

Duyarsızlık mı, umursamazlık mı, yetersizlik mi, beceriksizlik mi, iradesizlik mi?..

Ya da belki politikasızlık diyeceksiniz. Öyle mi, politikasızlık mı?

Biz tersini iddia ediyoruz. Tersine, tüm bu sorunların nedeni bizzat politikadır.

Sürdürülen politikaların birer sonucudur. Hepsi birer politik tercihtir.

Kaynağını sermaye ve emek, sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen arasındaki ilişkiden alan, bununla beslenen, bu ilişkiyi varlık sebebi gören aynı politikaların ürünüdür. Kâr odaklıdır, cinsiyetçidir, ayrımcılıktan beslenir. Üretimi değil, tüketimi destekler! Çoğaltmaz; yıkar, öldürür. İnsanı değil, doğayı değil, geleceği değil; kendini var eden dinamikleri her ne pahasına olursa olsun sürdürmeyi esas alır.

Bu yüzden Emine Bulut cinayeti politiktir; Afgan uyruklu mültecinin Geri Gönderme Merkezi’ndeki intiharı politiktir, Kaz Dağları katliamı politiktir, orman yangınları politiktir.

Bir çözüm için öncelikle bunu ortaya koyabilmemiz, bu sorunları var eden politikaları ve bu politikaların uygulayıcısı hükümetleri teşhir edebilmemiz gerekiyor.

Ve en az bunun kadar öncelikli olarak, kendi politikalarımızı üretebilmemiz gerekiyor.

Sorun politikse elbette çözüm de politiktir, politik olmak zorundadır! Ancak bu şekilde bu sorunları var eden toplumsal ilişkiler değiştirilebilir.

Sorunların zemini, erkek egemen kapitalist sistem ve bunun dayattığı toplumsal ilişkilerse; dönüştürücü bir çözümün ön koşulu da bu sisteme karşı -yani antikapitalist- bir zemin gerektirir.

Bu zemin, soruna karşı mücadelenin programını, taleplerini, araçlarını ve elbette öznesini belirler.

Aksi, sorunların kaynağının üstünü örtmekten, onlara yama yapmaktan ötesine geçmeyecektir.

Kadın sorununun arkasında erkek egemen (patriyarkal) sistemi görmeyen, çevre sorununun arkasında kapitalist sistemi işaret etmeyen, yoksulluğun ekonomi-politiğini teşhir etmeyen her çaba kısmi etki alanları ve kazanımlar elde edebilmiş/edebilecek olsa da, kazanımları kalıcılaştıracak ve mevcut tahakküm ilişkilerini dönüştürebilecek güçten yoksun olacaktır.

Evet, yaşam bugün her alanda bir mücadeleyi gerektiriyor. Bu yüzden mücadele, çoğumuz için bir tercih konusu bile değil, bir hayatta kalma uğraşı… Asıl soru, bu mücadeleyi, ortak talepler etrafında ortak bir hedef için birleştirebilecek miyiz? Geleceği bu cevap belirleyecek.

Sudan’da burjuva muhalefet devrimin yenilgisi için çalışıyor

0

2018’den bu yana Sudan’da süren seferberlikler, 2019 Mart’ında işçi sınıfının genel grev silahıyla mücadeleye dahil olmasının ardından, Nisan ayında 26 senelik Ömer el-Beşir diktatörlüğünü devirmişti. Hem el-Beşir rejiminin temel kurumları korunabilsin hem de ülke 1956’da bağımsızlığını kazandığından beri ülkeyi yöneten ve sömüren azınlık burjuvaların hükmü sürebilsin diye ordu yönetime el koymuş ve devrimci seferberlikleri, yüzlerce kişiyi öldürerek, şiddetle bastırmayı denemişti. Demokratik seçimler vaat eden askeri kliğin diktatoryal önlemleri sonuç alamamış, kitle seferberlikleri sürmüştü.

Ordu, geçtiğimiz 17 Ağustos günü taktik değiştirerek sopa yerine havuç kullanmakta karar kıldı. Burjuva ve sivil toplumcu muhalif grupların oluşturdukları Özgürlük ve Değişim için Güç (ÖDG) koalisyonu, Geçici Askeri Konsey’le bir anlaşma imzaladı ve böylece Sudanlı egemen sınıfların hoşnut olmadığı, burjuva siyasal gruplar arasındaki çekişme kısmen ötelendi.

Sekiz aydır süren devrimci sürecin ardından gelen bu anlaşmanın Batılı finans kapitalin gönlünü rahatlattığına ve devrime bir ihanet olduğuna şüphe yok. Burjuvazinin asker üniformalı temsilcileriyle sivil temsilcileri arasındaki görüşmelerde arabuluculuk, Ortadoğu karşıdevriminin başlıca simgesi ve örgütleyicisi olan Mısır’ın darbeci generali el-Sisi tarafından üstlenildi. Sisi’nin Mısır Devrimi’ni durdurmak için iktidarı darbeyle ele geçirmesi ve işçi sınıfını baskılaması ve burjuva Arap devletlerine, devrimlerde halka karşı kullanmak için birleşik bir Arap ordusu kurulmasını önermesi, Sudan’da üstlendiği rolle de birlikte düşünüldüğünde, karşıdevrimci programını en iyi şekilde yansıtıyor.

Washington ile Londra’nın gözlemciler gönderdiği görüşmelerin neticesinde çıkan anlaşmaya göre, 39 ay sonra yapılacak olan seçimlere dek Sudan’ı askerlerden ve sivillerden oluşan bir konsey yönetecek. Bu konseyin başkanlığını, ilk 21 ay boyunca, ordu başkomutanı olan ve Hızlı Destek Kuvvetleri isimli, devlet bağlantılı faşizan paramiliter çetelerin lideri Abdülfettah el-Burhan yapacak. Burhan’ın 11 kişilik bu konsey üzerindeki yetkileri neredeyse sınırsız: 18 ay boyunca konseyin verdiği bütün kararları veto etme hakkı var.

11 kişilik konseyin 4’ü askerlerden ve 6’sı sivillerden oluşuyor. Son kalan ismi ise askerler ve siviller birlikte seçecek. Ordu, İç İşleri Bakanı ile Savunma Bakanı’nı kendisi seçecek. Bu arada burjuva ÖDG, devlet başkanlığı için önerisini yaptı bile: Afrika Gelişim Bankası’nın eski çalışanı, Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomi Komisyonu’nun başlıca ekonomisti, İngiltere vatandaşı Abdalla Hamdok. Sudan nüfusunun %80’i, günde 1 dolardan daha az bir gelirle yaşıyor. 5,5 milyon insan açlık sınırında. 2,47 milyon çocuk kronik yetersiz beslenmenin pençesinde. Hem ordu hem de ÖDG ile Hamdok bu sefaletin ve barbarlığın sorumlusu olan ekonomik ve toplumsal ilişkileri korumak, bu ilişkilerden çıkarı olan elitleri daha da zenginleştirmek istiyor. Burjuva muhalefet Sudan Devrimi’nin yenilgisi için çalışırken, Sudanlı işçiler ve yoksullar için tek seçenek devrimi kendi iktidarlarıyla taçlandırmak.

Ayrılık kaybettirir! Birlik kazandırır!

0

Onat Kutlar, o güzelim şiirlerinden birinde şöyle diyor:

“Sordum kendi kendime, ne yapılabilir çamurdan? 

Heykel! 

Acılardan? Aşk. Yoksulluklardan 

bir devrim bile yapılabilir. Ama hiçbir şey

hiçbir şey yapılamaz ayrılıklardan.”

Neden?

Çünkü ayrılık demek, örgütsüzlük, güçsüzlük demek! Ayrılık demek, hakkını hukukunu savunamamak, koruyamamak demek! Ayrılık demek, sesinin gür çıkamaması, duyulmaması demek! Ayrılık demek, yalnız olmak, dikkate alınmamak demek! Ayrılık demek, hep kaybeden olmak demek!

Çünkü ayrılık olursa güçler bölünüyor. Güçler bölünürse mücadele zayıflıyor. Mücadele zayıflarsa saflar dağılıyor. Saflar dağılırsa inanç da, kararlılık da azalıyor. Ve yenilgiler geliyor…

Örnek mi?

Milyonlarca işçi ve emekçiyi ilgilendiren son kamu toplu iş sözleşmeleri işçilerin, emekçilerin aleyhine imzalandı. Zam oranları resmi enflasyon oranlarının dahi altında kaldı.

Kısacası bu sözleşmelerle alım gücü daha da düştü, işçi emekçi daha da yoksullaştı. Üstelik çalışma koşulları her geçen gün daha da zorlaşmaya, kötüleşmeye devam ediyor.

Peki, durum böyleyken, nasıl oldu da işçi ve emekçileri memnun etmeyen, etmesi de mümkün olmayan bu komik oranlı, acımasız toplu sözleşmeler imzalanabildi, imzalanabiliyor?

Çünkü bugün işçi ve emekçiler hem ideolojik-politik, hem sosyal-kültürel hem de örgütsel açılardan iktidarın, sermayenin ve sendikal bürokrasinin öncülük ettiği çeşitli gerici anlayışların kısmi etkisi ve büyük baskısı altında bulunuyor. Bu şekilde işçi ve emekçilerin aleyhine sözleşmeler imzalanabiliyor.

Sonuçta işçi ve emekçiler bu sözleşmelerden, kendilerine reva görülen üç kuruşluk zamlardan, düşük ücretlerden tabii ki mutlu olmuyor! Ve nihayetinde son sözü daima daha örgütlü olan söylüyor. Ve maalesef bugün sermaye güçleri, tüm zayıflığına rağmen, işçi ve emekçilerden daha organize durumdalar.

Lakin bu pamuk ipliğine bağlı güç dengesi işçi ve emekçilerden yana değişebilir. Yeter ki ayrılıklara son verilsin, tüm sınıf güçleri emek eksenli birleşik ve örgütlü mücadeleci bir zeminde buluşsun. O zaman bakalım, deveyi havuduyla birlikte yutma pratiğini, itibardan tasarruf olmaz diye yutturmaya çalışan burjuva kapitalistler ne yapıyor…

Enternasyonalist Mücadele’nin yaz okuluna katıldık

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, daha önceki senelerde olduğu gibi, İspanya’daki seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI) yaz okuluna katıldık. Ağustos ayının başında Barselona’da gerçekleşen okulun teması “Ulusal Sorun”du.

İlk etapta, “ulusal sorun” kavramı ve rejimin niteliğiyle bağlantısı tartışıldı. Marksist literatürde ulusal sorun üzerine ileri sürülmüş tezler üzerinden, çözümün ne olabileceği konuşuldu. İkinci olarak, İspanyol Devleti’nin tarihsel süreçte ulusal sorunla ilgili neden kalıcı bir çözüme ulaşamadığı iki yönden incelendi. Anarşizm ve Stalinizmin yarattığı politikaların Katalan sorunu üzerindeki etkisi ayrı ayrı değerlendirildi. Son olarak, bu değerlendirmeler ışığında, günümüzde Katalan sorununun çözümünde izlenmesi gereken yol tartışıldı.

2017 yılındaki bağımsızlık referandumu sonuçlarının yürürlük kazanamaması, bölgede yaşayan emekçilerin konuyu yeniden ele almasını gerektirmişti. Bu nedenle, okulun son kısmında demokratik konfederalizm tartışma konusu oldu. Partimizin okula katılımı, Ortadoğu’daki deneyimleri aktarması bakımından bu kısımda oldukça önemliydi. Ulusal sorunun, rejimin niteliği değişmedikçe sona ermeyeceği, demokratik konfederalizm vb. yolların bu nedenle çözüm getirmeyeceği yönündeki görüşlerin konuşulmasının ardından tartışma sonlandı.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in bir parçası olarak çalışmalarını yürüten İDP ve LI’nin izlenecek politikaları birlikte tartışması, enternasyonalist mücadelenin gerçekleşmesi açısından oldukça önemliydi.

Venezuela: José Bodas’ı işten çıkarma tehdidine hayır!

0

Venezuela Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu Genel Sekreteri José Bodas üzerinde hükümet eliyle sürmekte olan baskılar kendisinin işten çıkartılmayla tehdit edilmesi boyutuna ulaştı. Petrol işçilerinin hak ve talepleri uğruna mücadele eden ve Venezuela’da emekçi sınıfların bağımsız politikasının geliştirilmesinden bir an için bile taviz vermeyen José Bodas, aynı zamanda Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın da önderlerinden. Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım, José Bodas üzerindeki işten çıkarma tehdidine karşı uluslararası bir imza kampanyası başlatmış durumda. İmza metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bazı sosyal medya mecraları ve yayın organlarında, José Bodas’ın PDVSA’dan çıkarılabileceği söylentisi dolaşmaya başladı. Petrol sanayide 31 yıldır fabrika operatörü olarak görev yapan Bodas, Anzóategui eyaletinde La Cruz’daki Puerto rafinerisinde bir işçidir. Petrol işçileri tarafından “Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım”ın listesinden seçilen Bodas, Petrol İşçilerinin Birleşik Federasyonu’nun (FUTPV) halen genel sekreterliğini yürütüyor. Bodas, Puerto la Cruz rafinerisi işçileriyle birlikte, patron partilerine ve Amerikan emperyalizmine bağlı PDVSA meritokrasisinin düzenlediği 2002 petrol grevi ya da sabotajına karşı koydu. Yaptığı eylemler, Puerto la Cruz rafinerisinin iki aylık grev ya da sabotaj zamanında durmamasını sağladı.

Birkaç hafta önce, yazılı ruhsatların sendikal önderliklere gönderildiği zaman, sendika ruhsatının güncel olmadığı iddiasıyla doğrudan José Bodas yoldaşa yönelik bir saldırı gerçekleşti. Bu arada Bodas’ın işten çıkarılacağına yönelik söylentiler son günlerde giderek arttı.

José Bodas, insanca bir ücret talep ederek ve toplu sözleşmeye uyulması için mücadele vererek petrol işçilerinin haklarının savunusunda başı çeken Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım’ın (C-cura) bir önderidir.

Bodas, sanayi kolumuzda sınıf mücadelesi yürüten sayısız işçiyle birlikte, PDVSA’nın içinde bulunduğu felaket durumu teşhir ederek öncü bir rol oynadı. Benzer şekilde, önderliğin çoğunluğuyla birlikte patron karşısında diz çöken Wills Rangel’in yönettiği FUTPV’nin bürokratik önderliğini de teşhir etti. Toplu sözleşmelerimizi ve bütün haklarımızı hiçe sayan bu önderler, PDVSA işçilerini sefalet ücretleri kazandırarak büyük bir sefalete sürüklediler.

Bodas yoldaş, FUTPV ve C-cura’nın bir başka önderi olan Fran Luna ile birlikte, petrol sektöründe çalışan işçi sınıfının hak ve talepleri için ulusal düzeyde ve bütün bölgelerde en ısrarlı mücadele eden savaşçılar olarak biliniyorlar.

Bölgelerde, bütün ülkede, medya organlarında, sosyal medya mecralarında, işçi sınıfına yönelik sarsılmaz bir adanmışlık sergiledi. Politik tutumu açık ve şeffaftı. Her türlü işveren karşısında emekçilerin politik bağımsızlığının korunması zorunluluğunu her zaman kendisine rehber edinen Bodas, Juan Guaido’nun liderliğini yaptığı patronların muhalefet partisiyle hiçbir bağa sahip değildir; emperyalizmin ve her tür dış gücün iç işlerimize karışmasını alenen karşı çıkmış ancak ulusal hükümetin politikasına karşı koymaktan da geri durmamıştır.

Bazıları Bodas’ı siyasi ve sendikal oyundan dışlamak istiyor; çünkü FUTPV’nin mevcut yöneticileri, yeni bir seçim sürecinde Bodas’a ve C-cura’ya karşı muhtemelen kaybedeceklerinin bilincindeler. Bu yüzden petrol işçilerine yönelik sarsılmaz adanmışlığı nedeniyle ona bedel ödetmek istediklerini biliyoruz. FUTPV yürütme kuruluna karşı yapılacak herhangi bir eylem, petrol işçilerinin talepleri lehine ve Bodas’ın mücadele çizgisi doğrultusunda yapılan bir misilleme olacaktır.

Ulusal hükümet, sendika yöneticilerine ve hakları için mücadele eden emekçilere yönelik bir baskı politikası yürütüyor. Gösteri ve eylemlerin kriminalize edilmesi, PDVSA’da ve bütün kamu işletmelerinde, ülke çapında hakları için seferber olan farklı emekçi kesimlere karşı artık sıradan bir uygulama haline gelmiştir.

Amaç, hükümetin geçen yıldan beri uygulamaya koyduğu yeniden yapılandırma tedbirlerinin tamamını uygulamaya devam etmektir. Bu nedenle, PDVSA içinde ve diğer kamu kurumlarında emekçiler işten çıkarıldı ya da emekli olmaya zorlandı, özel işletmelerde iş sözleşmelerinin hukuka aykırı olarak askıya alınmasına ses çıkarılmadı, gıda maddeleri ve kamu hizmetleri için mücadele veren köylüler, gençler ve halk kesimleri baskılandı. Buna karşın bütün emekçilerin mücadele etme isteği hâlâ yerinde ve hükümetin taleplerimizi susturma girişimini seferberlik aracılığıyla yeneceğiz.

İşçi sınıfıyla birlikte mücadele kararlılığımız bütün tehditlere rağmen devam ediyor. Limanlarda, rafinerilerde, bürolarda, emekçilerin ve emeklilerin yanında her alanda bulunmayı sürdüreceğiz. Her zaman yapmış olduğumuzu yapmaya devam edeceğiz: Ezilenlerin, emekçilerin, hakları için mücadele edenlerin yanında mücadele edeceğiz.

Bodas’a yönelik bu tehditler reddedilmelidir. Bu anlamda, uluslararası düzey dahil olmak üzere ülkenin bütün petrol işçilerini, sendika önderliklerini, sosyal demokrat önderleri, Jose Bodas’ın işten çıkarılmasına yönelik bu tehditleri reddetmeye çağırıyoruz. Bazı sendika yöneticileri halihazırda bu tehditlere karşı konuştular. FUTPV yöneticilerini de bu tehditleri reddetmeye ve bu işten çıkarma söylentilerinin gerçek olmasını engellemeye davet ediyoruz.

Sınıfçı, Birleşik, Devrimci ve Özerk Akım (C-cura)

Karakas, 24.08.2019

İmzalar / Kurumlar

ABD

David Turpin, Anti-WarCommittees in Solidarity with the Struggles for Self-Determination

Arjantin

Nicolás Del Caño, Candidato a Presidente, FIT-Unidad. Diputado Nacional y dirigente nacional del Partido de los Trabajadores Socialistas (PTS) FIT-U; Romina del Pla. Candidata a Vice-presidenta por el FIT-U. Diputada Nacional y dirigente del Partido Obrero (PO),Secretaria General SUTEBA Matanza; Juan Carlos Giordano, diputado nacional electo FIT-U y dirigente nacional de Izquierda Socialista; Celeste Fierro, dirigente del MST/FIT-U, Coordinadora Nacional de Juntas y a la Izquierda; Myrian Bregman, legisladora de Ciudad de Buenos Aires (CABA) y dirigente nacional del PTS-FIT-U; Cristian Castillo, dirigente nacional del PTS-FIT-U; Rubén “Pollo” Sobrero, Secretario General Unión Ferroviaria Seccional Oeste- Haedo; Mónica Schottahuer, Delegada ferroviaria y diputada nacional de Izquierda Socialista-FIT; Vanina Biasi, delegada APUBA Sociales; Ileana Celotto, secretaria general AGD UBA; Guillermo Pacagnini (Secretario General CICOP, Buenos Aires); Vilma Ripoll (Dirigente del MST en el FIT Unidad, diputada m/c; Jorge Adaro, Secretario General de Ademys (docentes de CABA); Laura Marrone dirigente docente y legisladora de CABA por Izquierda Socialista/FIT por Ciudad de Buenos Aires (CABA); Edgardo Reynoso, dirigente ferroviario del Cuerpo de Delegados de Ramal TBA-Sarmiento; Pablo Almeyda, Delegado General del Ministerio de Economía. Asociación de Trabajadores del Estado (ATE); Mercedes Trimarchi, diputada provincial de Buenos Aires, de Izquierda Socialista/FIT y dirigente de agrupación Isadora-Mujeres en Lucha; Liliana Olivero, ex Diputada por Córdoba de Izquierda Socialista y FIT; Angélica Lagunas, Diputada por Neuquén de Izquierda Socialista y el FIT, dirigente sindical docentes; Ezequiel Peressini, legislador provincial de Córdoba, Izquierda Socialista /FIT; Claudio Dellecarbonara, Directivo de la AGTSyP; Natalia González Seligra, Sec. de Organización Suteba Matanza; Javier “Poke” Hermosilla. Dirigente de la Bordo de la Alimentación; Miguel Del Pla SecGral CTA – A Sta Cruz- Tribuna Docente; Daniel Rapanelli, Secretario General Suteba Ensenada, Tribuna Docente; Alejandro Bodart (Dirigente del MST en el FIT Unidad, diputado m/c); Luciana Echevarría (Legisladora MST por Córdoba); LuanaSimioni, Secretaria Junta Interna de Ate Ioma La Plata; Andrés “Chaplin ” Blanco. Secretario adjunto del Soecn de Neuquén; Jorge Medina. Dirigente de la fábrica bajo control obrero “Mady Graf”; Lorena Gentile. Dirigente de la lista Bordo de la Alimentación; Juan Contriciani. Delegado paritario del Astillero Río Santiago; Víctor Ottoboni, Secretario de Actas del Sutna Nacional; Raquel Blas – Tribuna Estatal – Mendoza – Secr. Gral. CTA-A Mendoza; Federico Navarro delegado UOM Aluar seccional Puerto Madryn, Chubut; Laura Kozieniak, (La Naranja de Prensa, Secretaria de Interior FATPREN); Soledad Sosa – Naranja Judicial – Secr. Adjunta CTA-A Mendoza; Enrique Andina Flores. Secretario general CI Morvillo. Lista Naranja gráfica; Juan Diez, delegado general APUBA Sociales; Mariano Rosa (Coordinador Red Ecosocialista); Sergio García (MST, Mesa Nacional del FIT Unidad); GastiónVachiani (Secretario General UTS, Córdoba); Cesar Latorre (Delegado General Hospital Italiano, CABA); Ingrid Urrutia (Delegada General ATE – INCAA, CABA); Alejandro Benedetti periodista editor de la Revista Socialismo del Reagrupamiento hacia el PST y La Marx de Argentina;ÂÂÂÂÂÂÂÂ Armando Aligia fisico, delegado gremial del Centro Atomico Bariloche,ÂÂÂÂÂÂÂÂ siguen firmas…

Avusturalya

Fernanda de Queiroz Santos – Lucha Socialista – Melbourne, Austrália

Bolivya

Gualberto Arenas, miembro Comité Ejecutivo de la Confederación Única de Trabajadores Campesinos de Bolivia

Juan Acosta, secretario Ejecutivo Magisterio Urbano de Beni.

Humberto Balderrama, dirección nacional del Partido de los Trabajadores.

Amado Quispe, dirección nacional del Partido de los Trabajadores, trabajador de salud.

Jesús Bernardo Choque, obrero fabril de Aceites Fino, ex dirigente Federación Departamental de Fabriles, miembro del Partido de los Trabajadores.

Angélica Mamani, presidente Centro de Estudiantes, Unidad Educativa Victor Paz Estenssoro de La Paz.

Eliseo Mamani, profesor rural, miembro de la Ejecutiva de FEJUVE (Federación Juntas Vecinales) de El Alto

Miguel Lamas, periodista revista Correspondencia Internacional, Cochabamba

Carlos Acarapi, dirigente fabril, empresa SIGMA de Cochabamba

Marcelo Flores, trabajador de la Caja Petrolera de salud Cochabamba

Fabriles Socialistas Revolucionarios

María Lohman, periodista, miembro del Colegio de Periodistas, Somos Sur, Cochabamba

Javo Ferreira, dirigente Liga Obrera Revolucionaria Cuarta Internacional; Violeta Tamayo, Pan y Rosas Bolivia; Elio Aduviri, secretario de conflictos SITRASABSA (trabajadores aeroportuarios)

Brezilya

Alternativa Socialista – AS/PSOL

Construção Socialista – CS/PSOL

Corriente Socialista de los Trabajadores – CST/PSOL

Luta Socialista – LS/PSOL

MovimentoEsquerda Socialista – MÊS

Joao Batista Araujo “Babá”, Concejal CST en PSOL/Rio de Janeiro

Renato Cinco – Concejal PSOL/Rio de Janeiro

Plínio de ArrudaSampaioJr _ Professor UNICAMP

Coletivo Feminista Marielle Vive!

COMBATE – Classista e pela Base (Corrente Sindical)

Juntps – Juventude

Plataforma Sindical Mover

Unidos PraLutar/CSP – Conlutas – Tendência Sindical

Vamos à Luta–Juventude

Pedro Rosa, dirigente del Sintuff y la Fasubra (Federación trabajadores de las Universidades

Abdik dos Santos – Diretório PSOL Santarém

Adriano Dias – Delegado sindical Correios – RJ

Agnaldo Barbosa – Coordenador de aposentados SINTSEP

Alessandra Primo – Diretora SINTUFF

Alexandre Pacheco – Diretório Municipal do PSOL Jacareí/SP

Alexandre Roldan – Direção do Sindicato dos Metroviários do Estado de São Paulo

AnáliaTimóteo – Merendeira (Diretora do SEPE/Regional IV)

Andrea Solimões – Unidos Pra Lutar – Tendência Sindical

Andrey Ferreira – Centro Acadêmico de Serviço Social CSS UFPA.

ÂndriaWasiuk – Estudante/ENFRENTE

Angélica Bruch – Coletivo Feminista “Marielle Vive”

Antonio Gilberto dos Santos Sanches – Diretoria do SINDIMETRÔ

Bernarda Thailana F. Gomes – Coordenadora Geral SINTUFF

Bianca Damacena – professora RS, membra da executiva estadual da CONLUTAS e da executiva estadual do PSOL

BrenoBrizola – Juventude Vamos a Luta – UFF

Bruno Peixoto – Diretoria DACS BH

Camila Palomo Debesaitys – Vice-presidente do SINDIMETRÔ

Carlinhos – Direção do Sindicato dos Químicos de São José dos Campos e Região-São Paulo

Carlos Abreu – Diretor SINTUFF

Carlos Alberto – Coordenador de Finanças do SINTEPP BELÉM/Unidos Pra Lutar – PA

Christian Queiroz – Curso de Ciência da Computação e do DCE Unicamp

Cindy Ishida – Executiva PSOL Minas Gerais

Cinthia Lima – Diretório Municipal PSOL- Ananindeua

Cirlene Coelho – Coordenadora Geral SINTUFF

Claire MariaMoraes Amaral – Professora – Conselho Geral do CPERS

Claudia da Silva Marisco – Diretora do Núcleo do CPERS – Cruz Alta

Clecia Vieira – merendeira e Diretora do Sepe regional V

ClemarMariaTrindade – Coletivo Feminista “Marielle Vive”

ConsolaçãoRodrigues – Coordenadora Suade do Trabalhador SINTSEP

Daniel costa – Centro acadêmico de engenhariaelétrica e biomédica CAEEB – UFPA

Daniel Pertuzatti – Bancário Banrisul e membro da executiva estadual da CONLUTAS

DaniellaDias – Ciências Sociais UFPA

Davi Paulo de Souza Junior – Presidente do PSOL Jacareí, Direção do Sindicato dos

Químicos de São José dos Campos e Região/São Paulo

Denis Vale – Executiva Municipal PSOL Carioca

DionMonteiro, Coordenador Executivo do Instituto Amazônia Solidária (IAMAS)

Douglas Sena Rodrigues Curso de Ciências Sociais e do DCE Unicamp

DulcideiaPalheta – Direção da Associação dos Docentes da Universidade Federal Rural da Amazônia (ADUFRA).

Edson Luz – Delegado sindical Correios – RJ

Eduardo Pimentel – Executiva do SINTSEP-PA.

Eduardo Rodrigues – Comitê de Mobilização e Luta do IFPA

Elizabeth dos Santos Braga – Conselho Geral do CPERS

ElizandraDullius – Estudante/ENFRENTE

Emanuelle Braga – Secretaria Geral do Centro Acadêmico De História – CAHIS Ufpa.

Emanuelly Nery – Diretório Municipal do PSOL de São José dos Campos/São PauloÉrica Reis – Direção da Sub-Sede do SINDSAÚDE Baião-PA, sigue firmas…

Cezayir

Acción de Izquierda Popular

Fransa

Union SyndicaleSolidaires

ChristianMahieux

StephaneEnjalran

Nara Cladera

Honduras

Tomas Andino Mencia, ex diputado, defensor de derechos humanos y activista popular

İspanyol Devleti

CGT del Estado español;

Cristina Mas. Delegada sindical de trabajadores de prensa. Militante de Lucha Internacionalista (LI)

Luis Carlos Gómez Pintado. Delegado sindical de trabajadores de AENA –Aeropuertos- Militante de LI

Josep Lluis del Alcázar. Delegado sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Marga Olalla. Delegada sindical de trabajadores municipales de Barcelona. Militante de LI

Pedro Mercader. Delegado Sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Miquel Blanch. Delegado sindical de profesorado de escuelas de adultos, miembro de la Corriente Sindical de CCOO de Girona. Militante de LI

M. Esther del Alcázar. Delegada sindical de enseñanza pública. Militante de LI

Luis M. Sáenz – Coeditor de la revista trasversales.net

İsviçre

Udry Charles-André, economista; Molo Romolo, jurista; Dandre Christian, jurista; Barbey Charles, fisico; Zuppinger Urs, urbanista; Sergi Giuseppe, sindicalista y docente; Pronzini Matteo, sindicalista; Soldini Agostino, sindicalista.

İtalya

Franco Grisolia, responsable internacional del Partido Comunista de los Trabajadores (PCL); Marco Ferrando, portavoz del PCL; Eugenio Gemmo, miembro del Comité Central del PCL; Luca Scacchi, directivo nacional de la Central General Italiana del Trabajo (CGIL)

Kosta Rika

Orlando Barrantes (dirigente comunal)

Felix López-Zambrana (MTC)

Yumira Cortes (Produ-C, campesino)

HellenGarcia (Skáwa, indigena)

Roger Sánchez (Coordinadora Campesina del Caribe)

Mauricio Barquero (CONATRAB, bananeros)

David Morera Herrera, sociólogo profesor Universidad Nacional de Costa Rica.

Küba

Miguel Alejandro Hayes – La Trinchera

Meksika

Frente de trabajador@s por elderecho a lasalud

Jesús Torres Nuño, Presidente del Consejo de Administración de Trabajadores Democráticos de Occidente, Sociedad Cooperativa.

Rosendo Castillo Amante, Secretario del Consejo

Jorge Wimber Alvarado, Vocal Tesorero

Federico Martínez Barba, Vocal del Consejo.

Leda Silva Victoria, Secretaria General de la Delegación D-III-52 de Educación Inicial, Sección XI del Sindicato Nacional de Trabajadores de la Educación.

Enrique Gómez Delgado y Francisco Retama, Movimiento al Socialismo, Sección Mexicana de la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores, IV Internacional.

Genoveva Ramírez Fernández, profesora de la Sección X, CNTE-SNTE

Juan Manuel Soto Martínez, Sociedad Cooperativa Trabajadores de Pascual

Marisol Adaya Bautista, Alianza Cooperativista Nacional

Panama

Priscilla Vásquez, dirigente nacional de los Trabajadores del Seguro Social de Panamá

Virgilio Arauz, dirigente de Propuesta Socialista.

Peru

Enrique Fernández Chacón, ex diputado nacional, dirigente de Unidos en la Lucha /Frente Amplio; Hugo Blanco, histórico dirigente campesino.

Republica Dominicana

Movimiento Socialista de los Trabajadores

Suriye

Yassin al-Haj Saleh, escritor

Şili

Ranier Rios, dirigente MST (Movimiento Socialista de los Trabajadores;ÂÂÂ Gustavo Burgos, Abogado, Director Revista El Porteño- Valparaiso Chile

Tunus

Hamdi Bechir, escritor y revolutionnario

Türkiye

Sedat Durel, Devrimci Çağrı Merkezi ve İletişim İşçileri Sendikası eski Genel Sekreteri; Atakan Çiftçi, Eğitim Sendikası delegesi (Eğitim-Sen); Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı (İUB – DE seksiyonu); Görkem Duru, Gazete Nisan editörü; Hakkı Yükselen, Kırmızı Gazete; Melike Yaşar – Kürt Kadın Hareketi Latin Amerika temsilcisi

Venezuela

Denis Guédez, delegado del Hospital Universitario de Caracas, del Sindicato de Hospitales y Clínicas; Cruz Hernández, delegado sindical de Sidor y fundador de la Tendencia Clasista; Horacio Silva, dirigente petrolero, Refineria El Palito, PDVSA; Tony Navas, Pte de Sirtrasalud, Distrito Capital; Marco Garcia, Sº de Relaciones y Propaganda del Sindicato nacional de Trabajadores de la Universidad Central de Venezuela; Francisco Javier Velasco, prof. de la UCV y miembro del Observatorio de Ecología Política de Venezuela; Gregorio Afonso, prof. UCV. Secretario de la Apucv; Darío Gómez, docente, delegado de Sinafum estado Lara; el colectivo feminista Comadres Púrpuras; el periodista y analista político Manuel Isidro Molina; Jairo Colmenares, miembro de la junta directiva de Sitrameca (Metro de Caracas) y Marco Ponce del Observatorio Venezolano de Conflictividad Social; Gustavo Martínez Rubio (Marea Socialista); Orlando Chirino (Partido Socialismo y Libertad-PSL); Oscar Linares, Delegado SirtraSalud Distrito Capital; Gloria Panacual, Delegada SirtraSalud Distrito Capital (Hospital José Gregorio Hernandez); Francis Hidalgo, Directiva SitraSalud Distrito Capital; Jairo Montaño, Delegado SirtraSalud Distrito Capital (Hospital Riquez); Yanis Silva, Suomgia; siguen firmas…

Bireysel imzalar

FlorivaldoMenezesFilho

Andreu PagesToldra

Gabriel Schwerdt, dirigente de Izquierda Socialista/UIT-CI Argentina

Camila Belén Zito

Oswaldo Pacheco

Claudia RodriguezGilky

Alicia Fernández Gómez

Gabriel José Blanco Flores

Cynthia Patricia Orozco Flamand

Docy Moreira

Miguel Sorans, dirigente de Izquierda Socialista y de la Unidad Internacional de Trabajadoras y Trabajadores-Cuarta Internacional (UIT-CI)

Malena Lenta, Asociación Gremial Docente – Universidad de Buenos Aires

Ender Fonseca, Mecánico Industrial – Panamá

Luiz Eduardo Domingues dos Santos Souza da Silva – Estudante – Universidade Federal de Santa Maria (Brasil)

Jason Pike, Profesor – Polonia

John Kirkland, Carpenters (Estados Unidos)

Carol Gay, Presidente, Consejo de la Unión Industrial de Nueva Jersey (Estados Unidos)

Thano Paris, Foodserviceworker (Estados Unidos)

Darío Noguera Montilla, Pintor (Colombia)

Osvaldo Mendoza

Dirlene Marques

OdsonCharnel – Haití

RobZayda Marcos Vera – Venezuela

Andrea López López (Cineasta) – Venezuela

Livia Vargas González (Profesora Universitaria UCV) – Venezuela

Cargill direnişi sürüyor

0

Sendikalaştıkları için işten atılan Cargill işçilerinin direnişi devam ediyor. Bizler de, Gazete Nisan olarak, Cargill işçilerine direnişlerinin 498. gününde (28 Ağustos) bir dayanışma ziyareti gerçekleştirdik. Bu ziyaret sırasında direnişçi işçilerle yaptığımız röportajı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Nisan: Merhaba, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Cargill işçisi: Merhabalar, hoş geldiniz. Adım F. G. 17 senelik bir çalışma hayatım var fabrikada, aslında kuruluşundan beri de diyebiliriz. 17 sene sonra sendikal örgütlenme istedik. Bundan dolayı da işveren 17 Nisan 2018 tarihinde “nişasta bazlı şeker” kutusunu bahane göstererek 14 arkadaşımla beraber işimize son verdi. O günden bu yana 498 gündür direniyoruz. Direnişimiz Orhangazi’de başladı, daha sonra İstanbul’a birkaç kez geldik. Bunlardan bir tanesini yürüyerek gerçekleştirdik. Şu an yerel davaların bitmesiyle Cargill 15 günlük süresini kullanarak, 15 günün sonunda, gerekçeli karar açıklandıktan sonra bizi istinafa verdi. Böylece de kötü niyetini ortaya koymuş oldu. İşe dönüş (sendikal) davamızı kazandık fakat bizi işe almamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bizler de işimize geri dönmek istiyoruz. O yüzden de direnişimizi İstanbul’a taşıdık. Avrupa ve Amerika’daki çeşitli kuruluşlardan da bize destek var. Burada mücadelemize devam ediyoruz, kazanana kadar da direnişimiz devam edecek.

Nisan: Bildiğiniz gibi Şeker Fabrikaları’nın özelleştirilme meselesi Türkiye gündemine epey oturmuştu, bundan dolayı sizlere destek olundu mu? Gerek kamuoyundan gerekse de basından destek gördünüz mü?

Cargill işçisi: Şeker fabrikaları olayını çoğu kişi biliyor fakat biz buradan hareketle de bir destek görmedik. Gelen kişiler de fabrika tamamen kapatılsın diyor. Ama bizim aracımız fabrika duruyor, bir tane de olsa orada bir işçinin çalışması gerekiyor diyoruz ve biz de işimize tekrardan dönmek istiyoruz. Yani Şeker Fabrikaları üzerinden destek yok fakat genel olarak desteklerini gördük.

Nisan: Peki mahkeme sürecini kazandığınızı ifade ettiniz, yöneticilerin ve avukatların tepkisi ne oldu? Arabuluculuk teklifi geldi mi size? Görüşmek istediler mi veya taleplerinize dair herhangi bir şey oldu mu?

Cargill işçisi: İşten çıkarıldığınızda devletin zaten bir arabuluculuk sistemi var. O devreye girdi ve bizi sendikanın avukatına yönlendirdi fakat biz görüşmedik. Daha sonra süreç mahkemeye taşındı ve kazandık. Ondan sonra da bu süreçle ilgili herhangi bir şey yaşanmadı. Bizim zaten aracımız bu yollarla para kazanmak değil, bizler işimize dönmek istiyoruz. Eğer arabulucular bize gelecekse bunlarla gelmeli; yoksa şu kadar para verelim, buradan gidin tekliflerine karşıyız.

Nisan: Sonuç olarak siz fabrikaya girip işinizi geri almak ve hayatınızı devam ettirmek istiyorsunuz. 17 senedir de fabrikadasınız zaten. Peki direnişiniz kaç gündür sürüyor ve nasıl bir dayanışmayla sürdürüyorsunuz bu direnişi?

Cargill işçisi: 498 gündür direnişimiz devam ediyor. Burada ise 8. günümüz. Buradaki ilk günler biraz sıkıntılı geçti bizim açımızdan ama insanlar gelip öğrendikçe, sosyal medyadan araştırdıkça bizlere dönüş sağladılar ve sağlıyorlar da. Erzak olarak desteklerini sürdürüyorlar, yapabileceklerini mümkün olduğu kadarıyla yapıyorlar. Tabii bunun tam tersi olanlar da var. Hiç ilgilenmeyip geçenler de var, ne yaptığımızı anlamayanlar da… Onlar içim mesele işten atıldıktan sonra parayı alıp başka yerlere bakmak. Ama bu hep mi böyle devam edecek? Biz burayı düzeltmek istiyoruz ve bu olanlara son vermek istiyoruz.

Nisan: Peki şu anda fabrikada kaç kişi çalışıyor ve size destekleri nasıl?

Cargill işçisi: Orhangazi’dekilerin çoğunluğu beyaz yakalı olduğu için onlar kendilerini işçi sınıfından görmüyorlar ve bize destek vermiyorlar. Fakat biliyorlar ki bu mücadelemiz onlar için de geçerli. Ama mavi yakalılardan, patrona yakın olan 7-8 işçi hariç, onlar bu sürecin başından beri gelip gidiyorlar ve bizi yalnız bırakmıyorlar.

Nisan: Peki sizin buraya, Palladium’un önüne gelişinizin temel amacı nedir? Yöneticilerin size karşı tutumu ne oldu?

Cargill işçisi: Buradaki yöneticilerden herhangi bir dönüş yok ve destek de olmuyorlar. Bizim buraya gelme amacımız paramızı alıp gitmek değil; biz fabrikaya dönüp işbaşı yapmak istiyoruz.

Nisan: Burada polis var ve bu durum her gün aynı. Onların sizi engellemeye dönük bir uğraşı oldu mu?

Cargill işçisi: İlk gün biraz münakaşa oldu aramızda ama bu bir hak ve neye göre bizi buradan kaldıracaklar? Bu benim yasal hakkım. İlk tepkilerinden sonra geri adım attılar. Fakat sürecin devamında neyin olacağını bilemeyiz.

Nisan: Çok teşekkürler. Biz de Gazete Nisan olarak sizin sesini elimizden geldiğince duyurmaya çalışacağız ve biliyoruz ki bu uğraşınız hepimiz için. Sizin mücadeleniz bizim için de ve yarınlar için değerli.

Cargill işçisi: Biz insanların bize destek vermelerini istiyoruz. Buradaki mücadelemiz tüm insanlık için. İşçi ve emekçiler olarak yarınlarımız daha iyi olsun diye mücadele ediyoruz ve insanların da bize sırtını dönmeyip, desteklerini vermelerini bekliyoruz. Buna çok ihtiyacımız var…

Yeni RTÜK Yasası Nedir? #SansüreHayır

0

Yeni RTÜK yasası geçtiğimiz günlerde gündemimize sansür ve yeni yasaklar olarak geldi. Bu saçmalıklardan çok çeken bir toplum olarak, gelin yeni yasanın ne olduğunu ve neler getireceğine bakalım.

Yeni yasa ile özellikle internet ortamında yayın yapan NETFLIX, BluTV ve Puhu gibi kişiye özel içerik sağlayan yayıncılarını denetlemeye alacağı ve bunların lisans almasını ön şart koşulacağı yasada belirtiliyor. Bu lisansı alabilmek için de radyo kanallarının 10 bin TL, TV ve özel içerik sağlayıcılarının 100 bin TL ödemesi gerekli. Eğer mahkeme bir yayın ile ilgili yasaklama kararı verirse, 24 saat içinde yayının kaldırılması gerekiyor. Eylül ayından itibaren 24 maddeden oluşan bu yasayı uygulamaya başlayacak olan RTÜK, lisanslama süreci için de ilgili platform veya kanallara 90 gün verecek.

Bu her ne kadar halkın yararına yapılmış bir yasal düzenleme olarak gösterilmeye çalışılsa da, şu sakıncaları var:

  • RTÜK’ün bir kanala veya içerik üreticisine lisans vermeme gibi bir hakkı var. Bu durumda aslında internet ortamını kısıtlamış, sansürlemiş olacak.
  • Yasayla birlikte artık iktidarın istemediği yayınlar yargı veya RTÜK üzerinden kaldırılabilecek. Mesela Gezi Direnişi sırasında iktidarın TV kanallarında belgesel oynattığını unutmayalım.
  • Her ne kadar kişisel medya üreten kanalların etkilenmeyeceği söylense de burada ucu açık bir durum var. Medyascope TV veya 140journos gibi görece muhalif kanallar arada kalıyor ve bunlar ne bir geleneksel TV kanalı ne de NETFLIX gibi bir platform. RTÜK ve Saray’ın insafına kalmış durumdalar ve istenirse sudan sebeple engellenebileceklerini tahmin edebiliriz.

AKP’nin geçmiş yıllarda internet ve sosyal medya ile ilişkisi zaten tam bir facia. YouTube, Twitter, Facebook yasaklandı; iktidarca istenmeyen içerikler zorla çıkartıldı. Bunun yanında Wikipedia gibi bilginin demokratikleşmesine hizmet sağlayan platform neredeyse 2 yıldır yasaklı. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son raporuna göre, Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sırada. Bunda, yukarıda belirttiğim sansürün ve gazetecilere uygulanan baskı ve hapis cezalarının da etkisi var.

Nasıl olmalı? Ne yapmalı?

Şu anki yapıyı hiçbir şekilde kabul edemeyiz. RTÜK ve diğer denetleme kurumları sadece iktidarın, toplum ve medya üzerindeki kırbacı haline gelmiş durumda. Fakat gözden kaçırdıkları bir şey var, yasaklanan veya engellenmeye çalışan gerçekler bir gün ortaya çıkıyor ve bu, toplum tarafında daha büyük infiale sebep oluyor. Bu noktaya gelmeden de yapılması gereken RTÜK ve benzeri kurumların kapatılması, çok özel durumlar dışında bir denetleme aracının hiçbir şekilde medya ve medya çalışanlarına karışmaması lazım ve bunun yasalarca korunması lazım. Bir adım ileri, iki geri adım şeklinde her gün bizi daha fazla baskı altına almaya çalışıyorlar. Buna engel olmak için şimdi RTÜK’e ve yeni yasaya HAYIR!

Dominik Cumhuriyeti’nde ırkçı ve yabancı düşmanı lince son!

0

Biz aşağıda imzası bulunan kişi ve kurumlar olarak, Dominik Cumhuriyeti’nde yükselmekte olan ırkçı nefret suçları hakkında son derece endişeli olduğumuzu vurguluyoruz. Dominik devletinin yetkilileri ve kurumları nezdinde gündeme gelen ırkçı tutumlar ve nefret söylemlerini reddediyor ve kaygılı olduğumuzu dile getiriyoruz.

3 Haziran tarihinde, Dominik Cumhuriyeti’nin ikinci en kalabalık ve önemli kenti Santiago’nun Matanzas semtinde ırkçı bir çete, Haiti kökenli göçmen emekçilere yönelik yeni bir linç girişimi gerçekleştirdi. Resmi açıklamalara bakılırsa, tüccar Gabriel Beato Burgos ırkçı nedenlere dayalı ilk saldırı girişiminde Haiti kökenli emekçilere ateş ve açtı seken mermilerden biri, Daniel Espejo adlı bir gencin ölümüne neden oldu. Burgos suçunu gizlemek için öldürmeye teşebbüs ettiği Haitileri utanmazca suçladı.

Cinayetin kışkırtmasıyla başka bir ırkçı çete, olay mahallinden geçmekte olan ve gelişmelerle hiçbir ilişkisi bulunmayan Victor Pierre ve Esil ́homme Atul adlarında iki Haitiliye daha saldırıda bulundu. Bu saldırı sonucu Pierre can verirken, Atul ağır şekilde yaralandı.

Görgü tanıklarına göre, olayların ardından çok sayıda Haitili aile, çete tarafından olayların yaşandığı semtten kovuldu.

Masum Haitili emekçilere yönelmiş durumdaki bu korkunç ırkçı nefret suçu, Dominik Cumhuriyeti’nde yoğunlaşan ırkçı rejimin ve özellikle aşırı sağcı grupların operasyon merkezine dönüşen El Cibao bölgesindeki yozlaşmanın düzeyini göstermekte.

İktidardaki partinin en üst yöneticilerinden biri olan vali Abel Martínez Durán, Haitili göçmen emekçilere yönelen bir nefret kampanyasının başına geçmiş durumda. Durán araba ile çarpmak, hırsızlık vb. aşırı güç kullanımına dayalı özel bir seferberliğe de tüm kamu kaynaklarını seferber etmekte. Geçen yıl Kenyalı bir turistin Santiago polisi tarafından sırf Haitili sanılarak ağır şekilde dövülmesi örneği hâlâ hafızalarda.

Irkçı çetelerin Haitili göçmenlerin evlerini ateşe vermesi ve ailelerin yaşadıkları semtlerden sürülmesi vakaları hayli yaygınlaşmış ve dahası neredeyse cezasızlıkla ödüllendirilir durumda. Bu tarz ırkçı cinayetlerin en unutulmazlarından biri de 2015 yılında Santiago’daki bir parkta cansız bedeni bulunan genç Claude Jean Harry “Tulile” vakasıydı. Hâlâ katilleri bulunabilmiş değil.

Latin Amerika araştırmacı gazetecilik inisiyatifinin 2018 yılında yayımladığı “Adaletsizlik Cumhuriyeti” başlıklı röportaja bakılırsa son 10 yılda 67 linç vakası yaşandı ve lince uğrayanların 15 tanesi Haitiliydi. Bu resmi rakamların daha çok olduğu ve lince uğrayanların büyük çoğunluğun Afro-Amerikalı Dominikli gençler olduğunu biliyoruz.

Televizyon, radyo ve görsel medyanın önemli bir kesimi, sessiz işgalden söz ederek ve faşist diktatör Trujillo’nun izinden giderek ırkçı ve komplocu söylemlerin yaygınlaşmasına büyük katkıda bulunmakta. Kurumsal ırkçılık öyle bir düzeye sıçramış durumda ki, son 6 yıl içinde Dominik devletinin uyguladığı politikalar nedeniyle yüz binlerce Haiti kökenli Dominikli sınır dışı edilebildi.

Bu baskı politikasının başlıca kurbanları hiç şüphesiz Haitili ve Haiti kökenli Dominikli kadınlar.

Toplumda terör ve nefreti besleyen söylemler aynı zamanda nefret suçları dahil olmak üzere korkunç suç eylemlerinin ana kaynağı durumunda. Özellikle seçim öncesi dönemlerde, hükümet memurlarının ve partilerin büyük bir çoğunluğunun temsilcileri ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarının kaynağı olarak -başta suç ve kamu kaynaklarının aşırı tüketilmesi konularında- Haitili göçmenleri işaret eden ırkçı bir söylem kullanmakta beis duymamakta.

Genel eğilimleri, gerçekte çoğunluğunu Haitili emekçilerin oluşturduğu göçmen işçilerin ülkenin ekonomik gelişimine büyük katkıda bulunmakta olduğunu gösteren rakamları ve gerçekleri inkâr etme yönünde.

Bu göçmen emekçiler Dominik devletinden geçinmek bir yana, bu devlet tarafından aşırı sömürüye maruz bırakılmakta; sendikal haklar, eşit işe eşit ücret gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılmaktadır.

En temel insan haklarını savunan ve daha adil şartlar altında kültürel çeşitlilikle bir arada yaşamı savunan kesimlerle birlikte, herkesi, Dominik Cumhuriyeti’nin Haiti kökenli göçmen emekçilere yönelik ırkçı politikalarına ve göçmen emekçilerin maruz kaldığı tehlikeli ve alarm verici sürece karşı en geniş dayanışmayı ve ırkçılık karşıtı mücadeleyi birlikte örmeye davet ediyoruz.

Dominik Cumhuriyeti, Haiti kökenli Dominiklilerin ve Haitili göçmen emekçilerin haklarını inkâr eden ırkçı tutumundan vazgeçmelidir.

Linç seferlerini sürdürmekte olan faşist ve ırkçı grupların cezasız bırakılmasına dönük devlet politikası son bulmalıdır. Haitililerin ve Haiti kökenli Dominiklilerin kitlesel olarak sınır dışı edilmelerine son verilmelidir. Dominik devleti kendi imzalamış olduğu ve göçmen emekçilerin en temel haklarını güvence altına alan ulusal ve uluslararası anlaşmaların gereğini yerine getirmeli ve ırkçı nefret suçlarına yönelik yeni kanunlar çıkartmalıdır.

Irkçı linçlerin tüm kurbanları için, ama özellikle Claude Jean Harry ve Victor Pierre için adalet istiyoruz.

Politik ve sosyal örgütler

#HaitianosRD, República Dominicana (#Haitililer, Dominik Cumhuriyeti)

İnsan Hakları Ulusal Komisyonu

Afritude Laboratorio Creativo Político

Haitili Halkçı Gençlerin Örgütü (ODJPH), Dominik Cumhuriyeti

Junta de Prietas, Dominik Cumhuriyeti

Malcolm X GrassrootsMovement, ABD

Black Lives Matter New York, ABD

Life in Leggings, Barbados

Red de Solidaridad Caribeña (CaribbeanSolidarity Network) Red Bloom Communist Collective, ABD

Women’s Wednesday’s, Guyana

İşçilerin Sosyalist Hareketi (UIT-CI), Dominik Cumhuriyeti

Sosyalist İşçilerin İttifakı, Guyana

Afro – Dominikliler Hareketi, Dominik Cumhuriyeti

Devrimci Parti için Birlik, ABD

Radikal Kadınlar, ABD ve Avusturalya

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi, ABD ve Avusturalya

Ortadoğu ve Kuzey Afrika Sosyalistler ittifakı

Bireysel imzalar:

Hugo Cedeño, Sosyolog, Santo Domingo Otonom Üniversitesi Öğretmenler Sendikası Eski Başkanı (FAPROUASD)

Luis Cedeño, Junta de Vecinos sector Isabelita 3era., Santo Domingo Este

Pastor de la Rosa Ventura başkanı, sociólogo, Secretario de Asuntos Gremiales de FAPROUASD

Félix Cepeda, Felsefeci, Aktivist DDHH

Haiti:

Wadner Pierre, Fotoröpörtajcı

Kim Ives, Gazeteci, Haiti Liberté

Guerchang Basita, Rasin Kan Pep La

Arjantin:

Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu İşçileri Sendikası Oeste – Haedo Seksiyonu Genel Sekreteri

Edgardo Reynoso, Demiryolları işçi önderi Cuerpo de Delegados del Ramal TBA-Sarmiento

Mónica Schlottahuer, Demiryolu işçileri önderi Sosyalist Sol Milletvekili -FIT Liliana Olivero, eski Córdoba milletvekili Sosyalist Sol-FIT

José Castillo, Profesör ve AGD önderi Sosyalist Sol

Angélica Lagunas, Neuquén Milletvekili Sosyalist Sol-FIT, öğretmen sendikaları önderi

Juan Carlos Giordano, Milletvekili FIT ve Sosyalist Sol

Laura Marrone, Eğitim sendikası önderi Sosyalist Sol-FIT

Bolivya:

Miguel Lamas, Uluslararası gazeteci, Cochabamba

Brezilya:

Joao Batista Araujo “Babá”, Yerel meclis üyesi Rio de Janeiro ve İşçilerin Sosyalist Akımı lideri

Pedro Rosa, Sendika Önderi Fasubra (Federación de Trabajadores Universitarios)

ABD:

William I. Robinson, California Üniversitesi, Santa Barbara Jeb Sprague, California Üniversitesi, Riverside

Hilbourne Watson, Bucknell Üniversitesi

Dylan Kerrigan, West Indies Üniversitesi

Jasmin Hristov, British Columbia Okanagan Üniversitesi

John Kirkland, Sindicato de Carpinteros Local 167, Filadelfia

John Leslie, Sosyalist Hareket

John Reimann, OaklandSocialist.com, Red Internacional de Trabajadores

İspanyol Devleti:

Cristina Mas, Basın emekçileri sendikası delegesi, Enternasyonalist Mücadele / Lucha Internacionalista (LI)

Luis Carlos Gómez Pintado, Sendika delegesi AENA (Aeropuertos), LI

Josep Lluis del Alcázar, Eğitim sendikası delegesi, LI

Marga Olalla, Belediye işçileri sendika delegesi, Barselona, LI

Pedro Mercader, Eğitim emeçileri sendika delegesi, LI

Miquel Blanch, Eğitim emeçileri sendika delegesi, Corriente Sindical CCOO Girona üyesi, LI

M. Esther del Alcázar, Eğitim emeçileri sendika delegesi, LI

Şili:

Ranier Ríos, İşçilerin Sosyalist Hareketi lideri

Panama:

Priscilla Vásquez, Panama sosyal güvenlik işçileri sendikası lideri

Virgilio Arauz, Sosyalist Öneri önderi

Peru:

Enrique Fernández Chacón, eski ulusal parlamento üyesi, Mücadele İçin Birlik önderi

Meksika:

Enrique Gómez, Sosyalizme doğru Hareket lideri

Türkiye:

Atakan Çiftçi, Eğitim-Sen delegesi

Oktay Çelik, İDP Genel Başkanı

Venezuela:

Orlando Chirino, Bağımsız, Birleşik, Devrimci, Sınıfçı akım C-cura, ulusal koordinatörü ve eski başkanlık adayı, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi Genel Başkanı

José Bodas, Venezuela Petrol İşçileri Sendikası genel sekreteri

Miguel Ángel Sosyalizm ve Özgürlük Partisi lideri

Birleşik Krallık:

Ali Burn, aktivist

Billy Gregson, aktivist

Peter Hallward, Kingston University

Felicity Dowling, Left Unity

Jim Hollinshead,  John Moores, University and College eğitim sendikası başkanı

Hindistan:

Rohini Hensman, yazar ve araştırmacı

Arjantin seçimi ve Macri yenilgisi

0

Arjantin’de 27 Ekim’de yapılacak devlet başkanlığı seçimine katılacak adayları belirlemek için 11 Ağustos Pazar günü yapılan ön seçimlerde oyların yüzde 32’sini alarak ikinci olan Devlet Başkanı Mauricio Macri seçimden ağır bir yenilgi aldı. Seçimde birçok Peronist kesimi birleştiren Frente de Todos (Herkesin Cephesi) adayı Alberto Fernández ise yüzde 47,66 oyla birinci oldu. Milyonlar ekonomik resesyon, yolsuzluk, işten çıkarmalar ve büyük sosyal krize karşı Macri’yi cezalandırdı. Seçimin en dikkat çekici yönü ise, FIT’in (Sol Cephe) Caño-Del Plá ile aldığı 700 bin küsur oy oldu.

Arjantin ekonomisi 2018 yılında ciddi bir kriz geçirmiş, IMF’den 50 milyar dolar tedbir kredisi talep etmek zorunda kalmış, GSMH’si % 2,5 küçülmüş, ülke parası peso değer kaybetmiş, enflasyon %50 seviyelerine yaklaşmıştı (2018 yazında Türkiye ve Arjantin’in dahil olduğu ülkeler grubunu vuran döviz krizinde peso ve TL’nin dolar karşısında en fazla kaybeden para birimleri olduklarını hatırlayalım). Özetle, Macri’nin gelirkenki “Arjantin’de krizler bitecek” taahhüdü havada asılı kaldı. 57 milyar dolarlık devasa IMF paketine rağmen daha da derinleşen enflasyon, işsizlik ve artan yoksulluk gibi sorunlardan dolayı Arjantin halkı mevcut hükümeti cezalandırdı. Bütün bu sürece gelmeden, daha geçtiğimiz Aralık ayında Macri IMF’nin dayattığı emeklilik reformunu açıkladığında, binlerce insan kongre binası önünde bu yasayı protesto etmişti.

Kitlelerin Macri’ye olan nefretinden Peronizm kazançlı çıksa da, birçok işçi ve genç, Fernandez-Kirchner formülünün yaşamlarında köklü bir değişim getirmeyeceğinin farkında. Hatta Fernandez’in zaferi Peronizmin tarihsel krizini aştığı anlamına gelmiyor. Alberto Fernández, IMF ile yeniden görüşeceğini, borcu ödemeye devam edeceklerini, yani yukarıdakiler ve sendika bürokrasisine müttefikleri için yönetmeye devam edeceklerini söyledi.

Bütün bu süreç dikkate alındığında, FIT’in anlamlı bir seçim zaferi elde ettiğini söylemek mümkün. FIT’in başkan adayı Del Caño 700 bin oy aldı ve ulusal milletvekilleri 760 bin oy topladı. Kitlelerin ceza oyu ile Peronizmi desteklediği bir seçimde, sınıf bağımsızlıkçı çizgisini koruyan FIT’in elde ettiği bu oylar epey kritiktir. Bu aynı zamanda kitlelerin azımsanmayacak bir kesimi tarafından IMF programı ve dış borç ödemelerinin reddedilmesi, yolsuzluk ve hırsızlık içine batmış kan emici burjuva partilerinin reddi anlamına gelmektedir.

Kayyum rejimine ve sınır ötesi operasyonlara hayır!

0

Halk desteğini gün geçtikçe yitiren, içeride ve dışarıda birçok zorlu başlıkla aynı anda mücadele etmeye çalışan Saray koalisyonu, gidişatı tersine çevirebilmek için yine en iyi bildiği yola başvurdu: İçeride baskıcı, Kürt ve yabancı düşmanı, milliyetçi politikaları yükseltmek; dışarıda saldırgan, maceracı ve militarist dış politikaya hız vermek. Yarattığı ekonomik yıkımın ve doğa tahribatının sonuçları giderek daha fazla görünür hale geldiği, kitlelerdeki hoşnutsuzluğun yaygınlaştığı ve iktidar partisi içindeki çatlakların derinleştiği bir dönemde, Saray ittifakı yeni bir milliyetçi histeri dalgasıyla günü kurtarmaya dönük adımlar peşinde.

19 Ağustos günü Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanlarını İçişleri Bakanlığının “idari kararıyla” görevinden uzaklaştırarak yerlerine kayyum atayan Saray iktidarı, halkın seçme ve seçilme hakkı gibi en temel demokratik işleyişi tanımadığını bir kez daha ortaya koydu. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden bu yana pek çok kez tanık olduğumuz bu tutum, Cumhur İttifakı’nın inşa ettiği başkanlık rejiminin baskıcı, antidemokratik niteliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Beştepe’nin emrinde olan yargı erkinin dahi haklarında hüküm vermediği ve halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla seçilen belediye başkanları, İçişleri Bakanlığının “terör örgütleriyle iltisaklı olmak” gibi yapay bir suçlamasıyla görevlerinden el çektirilmiş durumda. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine ise, 31 Mart öncesinde kayyum olarak atandıkları dönemde, karıştıkları yolsuzluk skandallarıyla hayal güçlerimizin sınırlarını zorlayan valiler, Saray tarafından yeniden bu göreve atandılar. Bir yandan bölge kaynaklarını yağmalama hırsı, öbür yandan bölge halkının demokratik iradesini kırma çabası Erdoğan yönetimini bir an önce bu baskı uygulamasına itmiş görünüyor.

Öte yandan, Saray’ın bu adımını, dışarıda uyguladığı saldırgan ve maceracı politikadan bağımsız ele almak mümkün değil. Erdoğan yönetiminin Suriye’de Fırat’ın doğusuna yönelik olarak aylardır sürdürdüğü tehditlerin ve ABD’yle yaşanan sürtüşmelerin ardından, ABD’yle pazarlık halinde ve onun onayı alınarak Suriye’ye yeni bir askeri operasyon planlanmakta. PYD’nin kontrolündeki alanlarda bir tampon bölge oluşturularak, Suriye’de yeni bir askeri maceraya girilmek isteniyor. Gerek Fırat’ın doğusuna dönük bu operasyon hazırlığının gerekse de HDP belediyelerine kayyum atamalarının tek bir amacı var: Bölgede Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesini her ne pahasına olursa olsun engellemek ve Kürt düşmanlığı temelinde iç politikada yaşanan ağır problemlerin üzerini örtmek.

Bu maceracı politika Fırat’ın doğusuyla sınırlı değil. Suriye’nin batısında İdlib’de, Rusya’nın icazeti alınarak oluşturulan askeri gözlem noktalarında Esad rejimiyle yer yer sıcak çatışmalara girilmekte. Erdoğan yönetimi, Suriye’de çöken dış politikasını askeri saldırganlıklarla ve Rusya ve ABD arasında yaptığı zikzaklarla örtmeye çalışıyor. Ne var ki, Saray’ın uyguladığı bu yayılmacı ve militarist politika Türkiye ve bölge halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten ve Türkiye’yi ABD ve Rusya karşısında daha da kırılgan ve bağımlı bir hale getirmekten başka bir sonuç getirmemekte. Suriye’de Erdoğan yönetiminin giriştiği askeri operasyonlar Türkiye emekçi halklarına değil, Saray oligarşisinin pazar arayışlarına hizmet etmekte.

Kayyum atamalarıyla gerçekleştirilen baskıcı uygulamalar ve bölgeye dönük saldırgan, yayılmacı planlar, içeride her alanda antidemokratik uygulamaların derinleşmesini beraberinde getirirken, bölgesel düzeyde askeri gerilimlerin ve militarist politikaların güçlenmesine neden olmakta. Saray koalisyonu kendi varlık süresini uzatmak için Türkiye ve bölge halklarını uçuruma sürüklemekten bir an olsun çekinmemekte. Tüm emek örgütlerinin ve demokratik hakların genişletilmesinden yana kurumların Saray’ın bu antidemokratik ve saldırgan politikalarını durdurmak için en geniş eylem birliğini sağlaması gerekiyor. Kayyum atamaları durdurulmalı ve seçilmiş belediye başkanları görevlerine iade edilmeli, saldırgan ve maceracı dış politika son bulmalı, Saray’ın emekçileri sefalete sürükleyen ekonomik saldırı programı çöpe atılmalıdır.

Dünyanın bütün işçileri birleşin, mülteciler dahil!

0

Mülteci sorunu insani olduğu kadar sınıfsal bir meseledir. Bu nedenle “sınır dışılara son” talebi de insani olmasının yanında sınıfsal bir taleptir.

Cumhur ve Millet ittifakına dahil partiler ekonomik krizin sorumlusu olarak mültecileri göstermeye çalışıyorlar. Kapitalistler mültecilerin arkasına saklanıyorlar, kendi yarattıkları enkazın üzerini örtmek için.

Dün kârlarına kâr katmak için mülteci emekçileri yarı ücretine, insan onuruna yaraşmayacak koşullarda çalışmaya zorlayanlar, bugün krizle beraber pasta küçülünce Türkiyeli emekçi sınıfları bölmek adına ırkçılığı, yabancı düşmanlığını kışkırtıyorlar.

İktidar krizin faturasını tüm emekçilere ödetiyor. Ancak bunu yaparken kendisine yönelecek öfkeyi azaltmak adına işçi sınıfının içerisine nifak tohumları ekmeye çabalıyor. Aynı fabrikada, atölyede aynı emeği sarf eden, aynı mahallede oturan, aynı fırından evine ekmek alan işçileri ırkları üzerinden kendi içlerinde ayrıştırmayı hedefliyor. Emekçilerin, ezilenlerin yoksulluğa, işsizliğe, kötü yaşam koşullarına karşı işyerlerinde, mahallelerinde birleşik mücadele etmesini engellemek istiyor.

Buna izin vermememiz gerekiyor.

Mülteci emekçiler Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır. “Mültecilerin sınır dışı edilmesine son” demek bu nedenle sınıfsal bir taleptir. Bugün mülteci işçilerin çalışma, yaşama hakkını savunmazsak yarın patronların ve iktidarın bizlere dönük uygulayacağı ekonomik saldırı planlarına da birlik halinde karşı duramayız.

İşçi sınıfının gücü etnik temelinden değil, üretimden gelir!

Kapitalistler bunun farkında ve emekçilerin sınıf bilincini bulandırmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar.

Ancak tek bir kapitalizmin olduğu dünyada, tek bir işçi sınıfı vardır!

Bu nedenle, amasız ve hayırsız bir şekilde işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasını örmek gerekir. Çünkü kapitalistlerin ve onların iktidarlarının yarattığı ekonomik krizden çıkış emekçi sınıfların bağımsız politikasının, işçi sınıfının birliği temelinde örgütlenmesinden geçer.

Bu noktada, tüm işçileri birleştirerek tek bir güç haline getirmesi gereken sendikalara ve diğer emekçi örgütlerine de büyük görevler düşmektedir.

İkiyüzlü mülteci politikalarına karşı emekçilerin birliği

0

Son birkaç haftadır, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde güvenlik güçleri kimlik kontrolleri yoluyla başta Suriyeliler olmak üzere sayıları binlerle ifade edilen mülteciyi alıkoymakta, birçoğunu ise zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatarak sınır dışı etmekte. Bu uygulamaların başlamasının ardından, İstanbul Valiliği, kentte bulunan ve kaydı başka şehirde olan Suriyelilerin İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurmuştu.

Tüm bu uygulamalar özellikle sosyal medyada ırkçı ve yabancı düşmanı söylemlerin artmasının önünü açsa da, mültecilere karşı yapılan insanlık dışı muamele beraberinde hükümetin ikiyüzlü politikalarına karşı da önemli bir tepki doğurdu. Öncülüğünü “Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin” yaptığı ve gerek sokakta gerekse de sosyal medya ve basında yankı bulan bu tepkinin sonucunda valilik 20 Ağustos kararını iki ay ertelediğini duyurmak zorunda kaldı. Ama tabii ki bu karar mültecilere dönük mevcut uygulamaları durdurmadığı gibi sorunun kalıcı çözümüne dair de bir sonuç yaratmamakta.

Kısaca özetlemek gerekirse, sığınmacılar sorununun temelinde üç ana unsur yatmakta. Bunlardan ilki, Türkiye hükümetinin sığınmacıların uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınan mültecilik statüsünü tanımayarak, hazırladığı “geçici koruma kanunu” çerçevesinde yarattığı “misafir” statüsü. Bu çerçevede, Türkiye’de barınabilen mültecilerin yalnızca sığınma ve çalışma hakları hükümet tarafından tanınmamakla kalmıyor; aynı zamanda, mültecileri bir şehre hapsetme, bulundukları şehirden zorla yerinden etme, yol izni adı altında seyahat özgürlüğünün kısıtlanması veya ortadan kaldırılması gibi diğer ayrımcı uygulamalar da hayata geçirilebiliyor. Ve tüm bu ayrımcı politikalar, mültecileri geri göndermeme yasağı, alıkoyma ve kötü muamele gibi uluslararası insan hakları hukukuna aykırı uygulamalarla pekişirken hükümete sınırsız bir keyfiyet tanıyor.

İkinci olarak, mültecilerin Türkiye’deki bu kırılgan konumunun başlıca sorumlularından bir diğerinin de Avrupa Birliği (AB) olduğunu belirtmek gerekiyor. AB’nin bu konudaki temel önceliği, mültecilere sınırlarını kapatmak ve Türkiye’yi bir tür sınır bekçisi haline getirmek oldu. AB-Türkiye anlaşması ile bu hedef yerine getirildi ve böylelikle Türkiye, AB’nin öldüren sınır politikalarının uygulayıcısı konumuna gelmiş oldu. Bu çerçevede, mülteciler pazarlığı edilebilen sayılara indirgendi, ancak en makbul bulunan mültecilere sığınma hakkı tanındı. Geri kalanları sistematik olarak ve kitleler halinde geri gönderildi, insanlık dışı kamplarda bekletildi ya da daha tehlikeli yollara itildi.

Mülteci sorununun üçüncü önemli unsuru ise hükümet tarafından sığınmacılar üzerinde yaratılan hukuki ve siyasi baskıya ek olarak Cumhur ve Millet ittifaklarının el birliğiyle toplumda ırkçı ve yabancı düşmanı söylem ve hareketleri pekiştirmesi. İki ittifak da Türkiye’nin tüm yapısal sorunlarının ve ekonomik krizin sorumluluğunu yabancıların ve mültecilerin üzerine yıkmaya çalışarak toplumun sınıfsal kutuplaşmasının önüne ırk ve etnik temelli kutuplaştırmayı çıkarmayı hedeflemekte. Bu ana başlıklar altında şekillenen mülteci sorununun nihai bir çözüme kavuşturulmasında ise sendikalara, meslek odalarına, sol ve sosyalist partilere ve insan hakları örgütlerine önemli bir sorumluluk düşüyor. Bu kurumların, ülkedeki tüm mültecilerin Türkiye emekçi sınıfının bir parçası haline geldiği gerçeğinden hareketle birleşik bir örgütlenme perspektifi geliştirerek iktidarın ve muhalefetin işçi sınıfını bölmek için kullandığı etnik temelli ayrımla mücadele etmesi gerekiyor. Bu mücadelenin bir diğer ayağını da sınır dışı edilmelerin durdurulması, hükümetin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve AB ile yapılan kirli anlaşmanın iptali doğrultusunda iktidarın sığınmacılara mülteci statüsü vererek temel insan hak ve özgürlüklerinden faydalanabilmelerinin önünü açacak bir seferberlik yaratabilmek oluşturuyor.

Savaşa, patronlara değil emekçiye bütçe!

0

Dün (27 Ağustos) KESK İstanbul Şubesi’nin iş bırakma çağrısına karşılık veren işçiler Kadıköy Belediyesi önünde toplandı. Eylemin başlıca nedeni, %30’a varan enflasyona rağmen kamu görevlilerine yapılan zam teklifinin %4+4 olmasıydı. İşçiler yalnızca bu taleple yetinmeyip hükümetin diğer baskıcı politikalarına karşı da tepkilerini gösterdi. Ayrıca, eylem çağrısının kapsamı hem kadrolu hem de taşeronda çalışanları kapsamaktaydı ve DİSK’in katılımı da sağlanmıştı. Yani, eylemi düzenleyen işçiler, yaşadıkları zam sorunun münferit olmadığının, bunun bir düzen sorunundan kaynaklandığının ve çözümün birleşik mücadeleden geçtiğinin bilincindeler.

Basın açıklamasında, hükümetle yapılan görüşmelerde Hakem Kurulu’nun taraflı olmasına, yandaş sendikacılığa ve krizin faturasının işçilere yüklendiğine değinildi. Kayyum darbesinden ihraçlara, sözleşmeli personel sorunundan zamma kadar tüm baskılara karşı emekçilerin bir arada durması gerektiğinden bahsedildi. Bütün bu sorunlara karşı bir günlük iş bırakmaların işe yaramadığı, hakların alındığı tarihe kadar sürecek şekilde grev kararı alınması gerektiği açıklandı. Eylem “Savaşa, Patronlara Değil Emekçiye Bütçe”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması” sloganlarıyla sona erdi.

Bizler de, birleşik mücadele ve sınıf dayanışmasına inanan emekçiler olarak, tüm bu taleplerin destekçisi ve takipçisi olacağız.

Kadına karşı şiddetle mücadele: Bir gün değil her gün!

0

18 Ağustos tarihinde Emine Bulut, kocası tarafından katledildi. Ancak kamuoyunun tepki gösterdiği tarih 23 Ağustos. Çünkü Emine Bulut’un hayatını kaybettiği anlar ve kızının tepkisi, video olarak 23 Ağustos’ta sosyal medyada yayıldı. Videoyu görmeden tepki göstermeyenler ve her gün benzer şekilde katledilen kız kardeşlerimizin ölümüne sesini çıkarmayanlar, video olmadığı takdirde onların uyuyarak öldüğünü mü zannediyor? Senelerdir, yüzlerce kadın, aynı o görüntülerdeki gibi katlediliyor. Ancak, bir toplumda çok sayıda kişinin aynı şekilde öldüğünü kabullenmek ve buna tepki göstermek, politik bir mücadele anlamına geldiği için senenin diğer günlerinde mücadelemize destek göremiyoruz.

Emine Bulut’un ölümüne neden olanlar, tıpkı diğer kız kardeşlerimizin ölümüne neden olanlar gibi, erkeğin, kadının davranışları nedeniyle cinnet getirmesini haklı görenlerdir. Emine’yi öldüren Fedai Varan, kendini savunmak için eşinin kendisine hakaret ettiğini söyledi. Ona ve diğer kadın katillerine bu rahatlığı veren şey, kadının erkeğe saygı duyması ve hizmet etmesi gerektiğini her gün bizlere dayatmaya çalışan zihniyettir.

Bu ölümlerin devam etmesine neden olanlar ise, inatla kadın cinayetlerini münferit olarak görerek, kadına şiddet sorunun kökenine inilmesine engel olanlardır. Emine’nin ölümü üzerine, daha doğrusu videosu üzerine tepki gösterenlerin sayısına baktığımızda sayı öyle çok ki, nasıl oluyor da bu kamuoyuyla işler çözülmüyor diyoruz. Neden mi işe yaramıyor? Sosyal medyada bu cinayeti kınayarak sayıyı artıranların kimler olduğuna bakalım:

-Kadını döven adamı âşık ve iyi bir insan gibi gösteren dizilerin yapımcıları ve oyuncuları;

-Üniversitelerde cinsiyeti nedeniyle mobbing gören çalışma arkadaşlarına yüz çevirirken “kadın hakları” dersi verenler;

-Sosyal medyada kadının ev işi yapma zorunluluğu ve kadının şımarık olduğu yalanı üzerinden espri yapan fenomenler ve onların takipçileri,

-Katil ve tecavüzcülerin hapse girmesine engel olmak için suçlu olduklarını bildikleri halde, delillerde açık bularak onları kurtaran ve bunu “adil yargılanma” zanneden avukatlar.

Ne yazık ki, toplumda yankı uyandıran kadına şiddet olayları karşısında, bunu tüm içtenliğiyle kınadığını düşünen ya da iddia eden kişiler dahi, günlük hayatımızda, kadına şiddeti destekleyen ve meşrulaştıran davranışlarda bulunmakta. Kadının her koşulda ev içi emeği yerine getirmesi gerektiğini iddia eden anlayış, kadının hizmet etmediği takdirde erkeğin şiddet göstermesini normal gören zihniyete destek oluyor. Bu zihniyet, kendisini öylesine cesur hissetmeye başladı ki, kadınların elde ettiği kazanımları yok etmeyi son dönemde kendine görev edindi.

2011 yılında imzalanan ve şiddet gören kadının uzaklaştırma kararını kolayca aldırmasını sağlayan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesi için kampanya başlatıldı. Bu kampanyayı başlatanlar, evden giden kadının, şiddeti ve hatta ölümü hak ettiğini açıkça dile getiriyor. İstanbul Sözleşmesi olmasa dahi, mevcut hukuk kurallarına göre, her insanın şiddet görmesi halinde yargı yoluna başvurma imkânı vardır. Sözleşmenin kaldırılmasını isteyenler, bu kadar basit bir şeyi bile fazla görmekte, kadınların tamamen erkeklere bağımlı bir hayat sürdürmesini talep etmekte. Emine Bulut’un katlinden sonra, İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalar daha da alevlendirildi. Öyle ki, ölümlere sözleşmenin neden olduğu iddia ediliyor.

İstanbul Sözleşmesi, bırakın ölüme neden olmayı, ölümlerin engellenmesi yolunda atılmış bir adımdır. Ve bu küçük adım bile kadınların yıllarca süren mücadelesinin sonucunda elde edilebilmiştir. Öte yandan, sözleşme, 2011 yılında imzalanmasına rağmen hâlâ gereğince uygulanmamakta. Nitekim erkek adaletin olduğu bir düzende, hangi sözleşmeyi imzalarsanız imzalayın, sizi koruyamayacaktır. Bütün bu yaşadığımız deneyimler bize gösteriyor ki, kadınların ölümünü durdurmak için ön koşul, kadın cinayetlerinin politik olduğunun kabul edilmesi ve mücadelenin bu eksende sürdürülmesidir. Kadına karşı şiddetle mücadelede, yalnızca gerçekleşen cinayeti kınamak ya da çözümü ne kadar ilerici olursa olsun tek başına bir sözleşmeye bağlamak elbette yeterli değildir. Kazanımlarımıza sahip çıkacağız; ancak bunun yanında, hayatın her alanında haklarımız için mücadeleyi sürekli kılacak bir birlikteliği ve dayanışmayı esas alacağız.

Meslek odaları ve sendikalar kayyumlara karşı bir araya geldi

0

HDP üyesi belediye başkanları Bedia Özgökçe Ertan, Selçuk Mızraklı ve Ahmet Türk’ün İçişleri Bakanlığı tarafından haksızca görevden alınmalarına tepkiler ülke çapında sürüyor. Seçilmiş belediye başkanları yerine kayyumların atanması ve HDP’li belediye meclisi üyelerinin gözaltına alınması ile süren bölge kaynaklarının yağmalanması ve bölge halkının demokratik iradesinin ezilmesi politikasına karşı meslek örgütleri ve sendikalar 23 Ağustos’ta Kadıköy’de bir araya geldi.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısı üzerine toplanan yüzlerce kişi kayyum atamalarını protesto etti. Okunan basın açıklamasında görevden alınmaların hukuksuz olduğu, bazı örneklerde görevden alınan belediye başkanı yerine belediye meclis üyelerinden biri başkan vekili olarak seçilirken Diyarbakır, Van ve Mardin’de doğrudan kayyumların göreve getirilmelerinin hükümetin art niyetini ortaya koyduğu belirtildi. Yapılan açıklamada, devam eden ve henüz sonuca bağlanmamış davalar gerekçe gösterilerek görevden uzaklaştırmaların hukuki hiçbir temelinin olmadığı tekrarlandı. Kayyumların belediyelere verdiği zararların halk tarafından unutulmadığı dile getirildi ve “Birlikte kazandık, birlikte savunacağız!” sloganı ile mücadeleye devam edileceği vurgulandı.

Haksız ve hukuksuz kayyum atamalarına karşı bir araya gelen yüzlerce kişi daha sonra Kadıköy sokaklarında yürüyüş gerçekleştirdi. Polis saldırısına maruz kalan insanlar arasından hukuksuzca gözaltına alınanlar oldu. Kadıköy ahalisi ise polise karşı yürüyüşlere yoğun destek gösterdi.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda bulabilirsiniz:

“BİRLİKTE KAZANDIK, BİRLİKTE SAVUNACAĞIZ.

KAYYUMLAR GİDECEK!

Ülkemizde halkın iradesine karşı bir darbe süreci işlemektedir.

YSK tarafından adaylıkları onaylanarak, halk tarafından ezici bir çoğunlukla seçilen üç belediye başkanının, daha beş ay geçmeden devam eden ve henüz kesinleşmeyen soruşturma ve davalar gerekçe gösterilerek bir ‘idari karar’ ile görevlerinden uzaklaştırılmaları açıkça hukuk dışı bir darbe girişimidir. Başka örneklerde, görevden alınan belediye başkanlarının yerine belediye meclis üyelerinden biri başkan vekili olarak seçilirken, bu üç kentte doğrudan kayyum atanması da gerçek niyeti ortaya koymaktadır. İktidarın amacı sandıkta kaybettiği yerel yönetimleri darbe ile geri almaktır. Bu üç kentin halkına, ‘Sizin seçtiklerinizi beğenmiyorum, benim atadığıma mecbursunuz’ denmektedir.

Ülkemiz sandıktan çıkan sonucu hazmedemeyen bir iktidar tarafından yönetilmektedir. Ülkeyi yönetenlerin halk iradesine saygılarının olmadığı gerçeği, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden 31 Mart 2019 yerel seçimlerine kadar defalarca tecrübe edilmiştir. Halk 31 Mart 2019’da kayyumlara hayır demiş, 23 Haziran 2019’da da İstanbul’da iradesine sahip çıkmıştır. Bu yenilgileri demokratik bir olgunlukla karşılama yeteneği olmayan iktidar,  yenilgilerden ders çıkarmak yerine sandıkta alamadığı sonucu darbe ile almaya kalkışmaktadır.

Kayyum atamaları ile beraber İçişleri Bakanlığı verileriyle 418 kişinin gözaltına alınmış olması, tüm baskılara ve gözaltılara rağmen demokratik haklarını kullanıp itiraz edenlerin insanlık dışı bir şiddet ile hedef alınması, belediye meclislerinin fesih edilmesi, yaşadığımız sürecin adını koymayı kolaylaştırmaktadır: Halk iradesi bir darbe girişimiyle karşı karşıyadır.

Halkın yetki verdiği, gücünü halk iradesinden alan belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların yerel yönetimlere verdiği zararlar ortadadır. Lüks harcamalarla, yolsuzluklarla, yol açtıkları ağır borçlarla ve işçi kıyımlarıyla gündeme gelen kayyumlara karşı halkın tepkisi 31 Mart 2019’da sandıkta açığa çıkmıştır. Halka değil kendini atayanlara ve bir avuç hortumcuya hizmeti görev bilen kayyum yönetimleri sandığa gömülmüştür. Ülkeyi yönetenler, halkın bu net iradesine hakkı, hukuku, adaleti ve demokrasiyi ayaklar altına alarak yanıt vermektedir.

İktidar kayyum atamalarıyla sadece seçim yenilgisinin değil aynı zamanda dış politikadan ekonomiye, yönetemediği bir dizi krizin üstünü örtmeye çalışmaktadır. İşsizlik Cumhuriyet tarihi rekorlarını kırarken çifter çifter maaş alan bir avuç yandaşın; orman yangınlarına uçak bulunamazken ülkeyi yönetenlerin bindiği lüks uçak filolarının; emekçiler yaşam mücadelesi verirken şirketlere yağmalatılan doğamızın; göz dikilen kıdem tazminatımızın, işimizin, ekmeğimizin hesabının sorulacağını bilen iktidar, kayyum atamalarıyla tüm muhaliflere, tüm itiraz edenlere gözdağı vermek istemektedir.

Bu sadece bir baskı politikası değil aynı zamanda da bölme politikasıdır. Diyarbakır, Van ve Mardin’de yaşayan yurttaşların ayrımcılığa uğraması ve en temel haklarından olan seçme ve seçilme hakkının tümüyle ortadan kaldırılması, sadece halk iradesine değil aynı zamanda barış içinde, bir arada ve kardeşçe yaşama umuduna da vurulmuş bir darbedir.

Seçime saygı yoksa demokrasi de yok demektir. Diyarbakır’da, Van’da, Mardin’de kayyuma karşı çıkmak, hepimiz için demokrasiyi savunmaktır. 

Bizler halkın seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldıracak girişimlere karşı halkın iradesini, demokrasiyi, adaleti ve barışı savunmaya devam edeceğimizi ilan ediyor, görevden uzaklaştırılan belediye başkanlarının derhal görevlerine iadesini talep ediyoruz.”

Hong Kong protestoları üçüncü ayında: Su gibi ol dostum!

0

Geçen yıl bir Tayvan vatandaşının kız arkadaşını Hong Kong’da öldürmesi ve sonrasında Tayvan makamlarının katil zanlısını Hong Kong’dan istemesi ile gündeme gelen “suçluların iadesi yasa tasarısı”na karşı başlayan protestolar üçüncü ayını doldurdu. Suçluların Çin’e iadesini kolaylaştıran yasa tasarısı 3 Nisan’da meclise sunulmuştu ve o günden bu yana eylemler hız kesmeden devam ediyor. Hong Konglular yasa tasarısıyla gerçekte hedeflenenin Hong Kong’un yasal bağımsızlığını çiğnemek, siyasi muhaliflere dönük cadı avının başlaması ve Çin’in daha fazla etkisine girmek olduğunu kanısındalar. Yapılan sokak röportajlarına göre, Hong Kong’da halkın büyük bölümü, Çin’in yargı sistemi altında keyfi gözaltılar, adil olmayan yargı süreçleri ve hatta işkenceye maruz kalacakları kaygısını paylaşıyor.

Geçtiğimiz Pazar günü (18 Ağustos) gerçekleşen eylemlere 1,7 milyon Hong Konglu katıldı. Bu, toplam nüfusun neredeyse yüzde 25’i demek. Yalnızca sokak eylemleriyle sınırlı kalmayan protestolarda şehir grevleri, pilotlar ve uçucu personelin de katıldığı havaalanı işgalleri gibi günlük hayatı durduran eylemler gerçekleşiyor. Öğretmenler, mühendisler, inşaat işçileri, otobüs şoförleri, hizmet sektörü çalışanları, Disneyland gibi turistik alanlarda çalışan hizmet işçileri de eylemlere katılıyor. Hong Kong Sendika Konfederasyonu’nun rakamlarına göre 35 bin işçinin katıldığı 5 Ağustos grevinde Hong Kong borsası bir günde neredeyse %3 değer kaybetti. Öte yandan suçluların Çin’e iadesi tasarısının yerel meclisten geçebileceği ve bu vesileyle Çin’in paralarına el koyabileceği şüphesiyle hareket eden bazı dev şirket sahiplerinin finansal varlıklarını Singapur’daki bankalara taşıdığı haberleri gündeme geldi.

Hong Konglular havaalanı grevinde dağıttıkları bildiride 5 temel talebi ön plana çıkardılar: “Tasarı geri çekilmeli, Hong Kong Baş Yöneticisi Carrie Lam istifa etmeli, hükümet protestoları ‘isyan’ olarak sınıflandırmaktan vazgeçmeli, polisin eylemlerine yönelik tam bağımsız bir soruşturma yapılmalı, gösterilerde gözaltına alınan herkes ön koşulsuz serbest bırakılmalı.”

Hong Kong hükümeti eylemlere tüm gücüyle saldırıyor. Eylemlerin başından beri yüzlerce kişi gözaltına alındı ve eylemlerde plastik mermiler yüzünden onlarca gösterici gözünü kaybetti, ayrıca mafyatik sivil çetelerin protestoculara metal coplarla saldırdıkları belirtiliyor. Çin’deki diktatörlük rejimi ise, sınır kenti Şenzen’e askeri yığınak ve tabur göndererek protestoculara gözdağı veriyor. Protestocular her geçen gün daha da militanlaşarak sokak çatışmalarında Bruce Lee’nin “Su Gibi Ol” felsefesini benimsedikleri mizahını yapıyorlar: Şekilsiz ol, akışkan ol, su gibi… Şimdi su isterse akabilir ya da çarpıp geçebilir; su ol dostum!

Geçtiğimiz hafta ise aylardır süren protestolarla tarihinin en büyük eylemlerine tanıklık eden Hong Kong Başkanı protestocuları dinlemeye hazır olduğunu söylemek zorunda kaldı ve diyalog çağrısı yaptı. Böylelikle yasa tasarısı görüşmelerinin belirsiz bir tarihe ertelendiği kazanımı sağlandı. Bir sonraki hedef ise yasanın tamamen iptali ve Çin kuklası Carrie Lam hükümetinin istifası.

Aslında bu tür eylemlerin Hong Kong için bir ilk olmadığını biliyoruz. 150 yıl boyunca bir İngiliz kolonisi olan Hong Kong, 1997 yılında Çin ve İngiliz hükümetlerinin yaptığı anlaşma uyarınca Çin’e devredilmiş ve “tek devlet, iki sistem” adı altında Çin’den farklı siyasi rejime tabi özel bir statü taşımasına izin verilmişti. Ancak serbest seçimlere izin verilmemesi ve 2014 boyunca devam eden Şemsiye devrimi Hong Konglulara Çin kuklası hükümet ve Çin’in tehditlerine karşı örgütlenme konusunda epey tecrübe kazandırdı.

Her ne kadar şimdilik Hong Kong protestolarının güncel mesajı Çin karşıtı ve düzen içi demokratik taleplerle sınırlı gibi gözükse de, her dört kişiden birinin yoksulluk eşiğinin altında yaşadığı düşünüldüğünde, sınıfsal bir öfkeye dönüşmesi işten bile değil. O durumda Hong Kong protestoları Trump ve diğer kapitalist hükümetlerin sempati duyduğu bir hareket olmaktan çıkacaktır. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Çin Komünist Partisi’nin kapitalist diktatörlüğünün Hong Kong’a olası bir askeri müdahalesinin karşısında ve Hong Konglu kitlelerin kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmesinden yanayız. Hong Konglu işçi ve emekçilerin mücadelesiyle dayanışmaya! Çin kuklası Carrie Lam istifa!

Kamu işçisi grev yapabilir mi(ydi)?

0

Sorunun cevabı şu: Evet eskiden yapabilirdi, ama şimdi bu neredeyse imkânsız hale geldi. Anlatalım:

Kamu işçileri toplu pazarlığı Türk-İş ve Hak-İş ile hükümet arasında yapılıyor. Ama işçi konfederasyonlarının toplu iş sözleşmesi (TİS) ehliyeti yok. TİS imzalayamazlar, uyuşmazlık tutamazlar ve grev kararı alamazlar. TİS yetkisi işkolu sendikalarına ait.

Ancak 1990’lı yıllardan bu yana Türk-İş ile hükümet arasında hep “çerçeve protokoller” imzalanıyor. Daha sonra bu protokoldeki esaslar dikkate alınarak işkolu sendikaları tek tek kendi toplu iş sözleşmelerini bağıtlıyor. Sendikalar özel koşullara bağlı olarak farklı düzenlemeler yapabiliyor ve protokolde yer almayan konularda toplu iş sözleşmesine hüküm koyabiliyor. Veya çerçeve protokolde yer alan düzenlemeleri beğenmeyen sendika grev yolunu tercih edebiliyor. Daha doğrusu edebiliyordu…

Çünkü 2017 sonlarında çıkarılan bir KHK ile (6356 sayılı yasaya Ek Madde 1) konfederasyonların imzalayacağı “çerçeve protokoller” sendikalar için bağlayıcı hale getirildi. Böylece sendikaların ücret ve sosyal haklar konusundaki pazarlık gücü konfederasyonlara devredilmiş oldu. Ama konfederasyonlara uyuşmazlık çıkarma ve grev hakkı verilmedi.

Yani konfederasyon çerçeve protokolü imzalarsa bu sendika için bağlayıcı olacak ve dolayısıyla da grev yapamayacak. Ama konfederasyon hükümetin önerisini beğenmezse de greve ilan edemeyecek. Ya hükümetin önerisini kabul edecek ya da kabul etmezse işçi yeni ücret ve sosyal hakları elde edemeyip eski sözleşmeyle devam etmek zorunda kalacak.

Bundan sendikal planda kurtulmanın bir yolu vardı. İşkolu sendikalarının ve işçilerinin konfederasyona baskı yaparak onun çerçeve protokole “işbu protokol 6356 sayılı yasanın Ek Madde 1 kapsamında değildir” diye bir hüküm ekletebilmeleri. Ama Türk-İş kamu işçileri için hükümetle imzaladığı çerçeve anlaşmaya böyle bir hüküm koydurtmadı ve kendine bağlı sendikalara grevi yasaklayarak satışı tamamladı.

Ama daha önemlisi en azından bu “Ek Madde 1” hükmünün tamamen iptalini sağlamak. Zira Türk-İş ve Hak-İş konfederasyon yönetimlerinin ve de bunlara bağlı sendikalardaki çoğu yönetimin bürokratik ve uzlaşmacı niteliği göz önünde tutulursa konfederasyon başkanlarının imzalayacakları çerçeve protokoller aynen kabul edilip geçilecektir. Hatta bağlı sendika yönetimleri tarafından “Başkan imzaladı, bağlayıcıdır, bizim yapabileceğimiz bir şey yok” denilerek satış sözleşmeleri meşrulaştırılabilecektir.

Günümüzde sendikalar ne yazık ki böyle. Büyük çoğunluğunun yönetimi tamamen bürokratlaşmış durumda. Yönetimler elbette üye tabanlarının içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşulları bir miktar dikkate almak zorunda kalıyorlar. Ama onlar için asıl önemli olan sendikanın kasası ve kendi koltukları. Bu nedenle de her adımda patronlara ve hükümetlere daha çok yakınlaşıyorlar. Üzerlerindeki işçi kontrolünden kurtulabilmek için de sendika şubelerinde, bürolarında, hatta işyeri temsilciliklerinde, kendilerine yakın ayrıcalıklı yönetici gruplar oluşturuyorlar.

Bu tip sendikaları devletin kontrolünden, etki ve baskısından kurtarabilmenin yolu bürokratik yönetimleri işbaşından uzaklaştırmaktan geçiyor. Sendika içi demokrasi ve sınıf sendikacılığı için mücadele edecek akımlar yaratabilmemiz gerekiyor. İleri işçilerden başlayarak, sendikaların bürokrat ve uzlaşmacı yöneticilerini sarsacak ve gerektiğinde onları iş başından uzaklaştıracak işyeri komiteleri kurmak önemli bir adımdır.

Ve en önemlisi de sendikaları hükümetlere daha da bağımlı kılan gerici sendikal yasalara ve hükümlere karşı mutlaka bir sınıf seferberliği yaratmak zorundayız.

TİS satışlarına metal işçisi “DUR” demeli

0

Türk-İş baş bürokratı Ergün Atalay satışı tamamladı. 200 bini aşkın kamu kesimi işçisi için önce en düşük işçi ücretinin 3 bin 500 liraya yükseltilmesini, tüm kamu işçilerine seyyanen brüt 300 lira, ilk altı ay yüzde 15, ikinci, üçüncü ve dördüncü altı aylarda enflasyon artı 3 puan refah zammı talep etmişti. Ve tabii hükümeti “müthiş” eylemlerle “tehdit etmişti”!

Ama sonra ağababasına telefon edip “Sayın Cumhurbaşkanım, kırmızı çizgimiz yüzde 8’den aşağıya inmememiz lazım. Yüzde 9 bizim için mükemmel olur. İşte düşük ücretlilerle ilgili de 150 lira iyileştirme…” falan demiş. Sonra da bu satışının altına imza atmış. Ve de kendisine göre, baştaki taleplerinin yarısına bile ulaşmayan bu satıştan işçiler “pek memnunlarmış”.

Ardından 5,5 milyon memur  ve kamu emeklisinin (yani kamu emekçilerinin) satış sözleşmesi geldi. AKP yardakçısı Memur-Sen masaya yüzde 8+7 zammının yanı sıra 2020 yılı için 1 Ocak’tan geçerli olmak üzere yüzde 3 refah payı ve taban aylığa 200 lira seyyanen  artış talebiyle oturdu. 

Memur-Sen’in bu taleplerinin zaten mevcut enflasyonun altındaydı. Örneğin KESK 2020 için toplam yüzde 38 artış, 2021 yılı için de 2020 enflasyonu artı 3 puan refah payı talep ediyordu. Ama sözleşme yetkisi Memur-Sen’deydi. Memur-Sen önce hükümetin komik tekliflerini reddetti, bir saat iş bırakma, bakanlık önünde toplanma gibi “laf ola beri gele” eylemlerle tehditler savurdu. Ve sonra?

Sonra, Ankara ile sınırlı iki saatlik boş cüzdan bırakma türünden bir iş bırakma “eylemiyle” dostların alışverişte görmesini sağlayıp hemen Hakem Kurulu’nun arkasına sığındı. Tabii hakem kurulundan çıkacak hükümet lehine yoksulluk anlaşmasını bile bile. Yandaş sendikanın ihaneti de bu şekilde gerçekleşti.

Hükümetin stratejisi

Hükümetin ve patronların ekonomik krizin faturasını işçilere ve emekçilere ödetmeye kararlı olduğunu daha başından beri biliyorduk. Bunu sendikacılar da biliyordu. Patronlar azalan kâr oranlarını yükseltebilmek için işçilerin ücret ve sosyal haklarını törpüleme niyetindeydiler. Hükümet de bir yandan patronları bu yönde desteklerken, bir yandan da yağma düzenini ayakta tutabilmek için yeni vergiler salmakta ve kamu çalışanlarının sofrasına saldırmaya hazırlanmaktaydı. 

İşçi ve emekçi sınıfların verdikleri her mücadele, her kazanım veya yenilgileri kendinden sonraki mücadeleleri de etkiler. Bunu elbette patronlar da biliyor ve işte tam bu nedenle de, kamu işçilerinin ve emekçilerinin TİS görüşmeleri başlamadan önce, TÜPRAŞ işçilerinin sözleşme mücadelesine saldırdılar. Koç Holding’in üç yıllık sözleşme, vardiya sisteminde değişiklik ve mazeret izinlerinin azaltılması dayatmalarıyla tıkanmaya sürüklenen TÜPRAŞ’taki toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından Koç yönetiminin görüşmelerde geldiği noktanın da gerisinde bağıtlandı.

Ardından da Türk-İş bürokrasisinin ve satılık Memur-Sen’in ihanetleri geldi. Böylece hükümet ve patronlar  milyonlarca işçi ve emekçi açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmekle kalmadılar, ama aynı zamanda Eylül’de başlayacak olan metal işkolu sözleşmeleri için de kendilerine zemin hazırlamış oldular.

“DUR” demek gerekir

Metal patronlarının hedefi bu alt yapı üzerinde kurulu: Üç yıllık sözleşme, enflasyon altında kalan sadakalık ücret artışları, sosyal hak kesintileri, olumsuz vardiya ve izin düzenlemeleri. Kısacası işçilerin yoksulluğa mahkûm hallerinin kötüleşerek devamı.

Türk-İş ve Türk Metal bürokratlarının da, “bugünkü kriz koşullarında bundan daha iyisi olmaz” diyerek işçiye ihanet edeceklerini ve yeni bir satış sözleşmesi imzalayacaklarından kuşku duymamız için hiçbir neden yok. Zaten hükümetle imzaladıkları anlaşma bunun delili.

Bu noktada DİSK’e bağlı Birleşik Metal sendikasına büyük sorumluluk ve görev düşmekte. Metal işçisinin satılık sendika yönetimlerine karşı tepkisini örgütlemek ve iki yıl önceki Metal Fırtınadan çıkartacağı derslerle patronların ve hükümetin saldırısını durdurma mücadelesine önderlik etmekle yükümlü.

Ama bu iş sadece sendika yönetimlerinin kararlılığıyla olmaz. Metal işçisi mutlaka tabanda örgütlenmek, taleplerinde ısrarlı olmak ve bunun her meşru mücadelesini vermek durumunda. İşçilerin büyük çoğunluğu mücadeleye katılmadıkça başarı mümkün değil.

Bunun yegâne yolu da işyeri komitelerini kurmak ve geliştirmekten, temsilcilikleri ve sendika yönetimlerini denetlemek ve güçlendirmekten, meşru mücadele biçimlerini şimdiden hazırlamaktan geçiyor.

İşçi sınıfının önümüzdeki dönemdeki hayat koşulları, şu anda metal işçisinin vereceği mücadeleye ve kazanımlarına bağlı olacaktır.

Lev Troçki cinayetinin yıldönümü

0

Yazar: Mercedes Petit

Çeviri: Kaan Gündeş

1917’de Lenin ve Troçki, tarihteki ilk işçi demokrasili sosyalist devrimi hayata geçirerek, Rusya’da iktidarı ele geçiren Sovyetlerin zaferini yönetti. Birlikte, Stalin’in önderliğindeki bürokratikleşme sürecine karşı savaşmaya başladılar. 

Lenin’in ölümünden sonra Troçki bu mücadeleyi sürdürdü (1). Stalin onu izole etmeyi başardı; Troçki sürgün edildi ve sonunda, 1940 Ağustos’unda bir GPU [Stalinist gizli polis] ajanı tarafından öldürüldü. Ancak Stalinizm onun mücadelesinin ve mirasının devamlılığına engel olamadı.

30’lu senelerin sonlarında Stalin, yeryüzündeki en güçlü diktatörlerden biriydi. Bunlardan bir diğeri, Stalin’in 1939’da “saldırmazlık” anlaşması imzaladığı Hitler’di; bu anlaşma Nazizm’in II. Dünya Savaşı’nı çıkarmasını kolaylaştırdı.

20’li senelerde bürokrasinin zaferi, SBKP’yi (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) korkunç bir karşıdevrimci ve baskıcı aygıta dönüştürdü. Zulme uğrayan ve büyük bir kısmı yok edilen Troçki ile takipçileri, Stalin’in suçlarını ve onun 1936-37 İspanya devrimini yenilgiye götürmekle sonuçlanan burjuvaziye uyarlanmasını ifşa etti. Stalin’in yandaşlarının veya ona uyarlanmış olanların bile içinde olduğu, 1917 devriminin neredeyse bütün önderlerinin kurşuna dizildiği “Moskova Duruşmaları” maskaralığını ifşa ettiler. Troçki’nin sesi, Stalin’in Hitler’le yaptığı anlaşmaya karşı yükseldi; onlara “aynı silindirin iki bujini” dedi.  Ve Troçkistler, bürokrasi tarafından “dejenere” edilmiş bir işçi devleti olarak tanımladıkları Sovyetler Birliği’nin koşulsuz şartsız savunulması çağrısı yaptı.

Onu mümkün olduğunca erken öldürün!

1937’nin Ocak ayında eşiyle birlikte Meksika’ya sürgüne gönderilen Troçki birkaç bin devrimciden oluşan küçük bir oluşum örgütledi. SSCB’de hemen hemen bütün takipçileri toplama kamplarına kapatılmıştı. Troçki’nin en büyük oğlu ve sıkı yoldaşı Lev Sedov başta olmak üzere, diğer ülkelerdeki Troçkistler gizli servis (önce GPU, sonra KGB) tarafından zulüm gördü ve birçoğu öldürüldü. Dördüncü Enternasyonal 1938 Eylül’ünde, Paris’in dışında, sıkıca yer altına çekilmiş bir toplantıda ilan edildi. Ancak ulu Stalin, yorulmak bilmez rakibinin sonunu getirmeye saplantılıydı.

1939’un başlarında, artık olağanlanmış cinayetlerinin birinden sonra, gizli polisin depertmanlarından birini yeniden organize etti ve Pavel Sudoplatov’u, tek bir amacı yerine getirmesi için bu departmanın başına atadı: Troçki’yi mümkün olduğunda erken öldürmek. Sudoplatov anılarında (2) Stalin’in kendisine şöyle dediğini anlatıyor: “Troçkist harekette Troçki haricinde önemli bir politik figür bulunmamakta. Troçki yok edilirse, tehdit ortadan kalkar. (…) Korkunç bir biçimde savaş çıkmadan önce, bu senenin bitimine kalmadan Troçki ortadan kaldırılmalı.” Daha sonra Sudoplatov, Stalin’in derdine politik bir açıklama getiriyor. “İki lider arasındaki ideolojik mücadelenin çekirdeği”, Stalin’in fikri olan “tek ülkede devrime karşı Troçki’nin enternasyonalizmiydi” diye yazıyor ve devam ediyor: “Troçki’nin Stalin’e meydan okuması 30’larda komünist hareketin kafasını karıştırmış ve Batı Avrupa ile Almanya’daki pozisyonumuzu zayıflatmıştı.” Bu “meydan okuma” devrimci programı ve sürekliliği tırnakları ve dişleriyle savunan, sürgün edilmiş ve eziyet edilmiş bir adamın, süper-güçlü bürokratik bir aparatın ahlaksız patronuna karşı sürdürdüğü oldukça eşitsiz mücadeleydi. Troçki, KP’lerin [Stalin’i takip eden Komünist Partiler] “devrimi ve Leninizm’i savundukları” yönündeki devasa yalanı sorguluyordu. Troçki, bürokratların tek “ideolojisinin”, kendi ayrıcalıklarının savunulması olduğunu gösterdi. Bütün bunlardan dolayı Stalin’in onu öldürmesi gerekiyordu.

Fidel Castro’nun danışmanı olarak katil Mercader

Operasyon başlatılmıştı. 1940 Mayıs’ında, duvar ressamı David Alfaro Siqueiros’un liderliğindeki Meksika Komünist Partisi’nden bir grup militan, Troçki’nin Coyoacán, Viyana Caddesi’ndeki takviye edilerek güçlendirilmiş evine başarısız bir saldırıda bulundu (3). Bu sırada, SSCB’de profesyonel suikastçi olarak yetiştirilen Katalan Ramón Mercader, Troçki’nin çevresine sızdı. Mercader başarısız olmayacaktı. 

20 Ağustos 1940’ta Mercader, Troçki’ye yalnızken saldırmayı başardı. Troçki ertesi gün öldü. Katil yakalandı ancak Stalin ve GPU davaya hiçbir zaman dahil edilmedi. Mercader hapiste 20 sene geçirdi. Hapisten bırakıldığında önce SSCB’de, sonra da Fidel Castro’ya danışmanlık yaptığı Küba’da yaşadı. Öldüğünde, Moskova’daki Kuntzevo mezarlığına, Britanya casusu Philby’nin yakınına, “Sovyetler Birliği kahramanı” olarak gömüldü.

Nahuel Moreno’nun söylediği üzere, Troçki’nin ölümü Dördüncü Enternasyonal’e bir darbeydi. Ancak kapitalizmin barbarlığı ve dünya boyunca işçilerin, köylülerin ve kitlelerin mücadelesi düşünüldüğünde, Dördüncü Enternasyonal’in programı ve Lev Troçki’nin mirası güçlü kaldı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bunları, bütün dünyada sosyalizmin ve işçi demokrasisinin zaferiyle birlikte gerçekleştirmeye çalışıyor.

Komünist Partiler ve kapitalist restorasyon

Troçki, SSCB’de 20’lerin ortasında bürokratik bir aparatın iktidarı ele geçirdiğini tarif ederken haklıydı. Tam da bu sebeple Dördüncü Enternasyonal’i kurdu: Bürokrasiye karşı bir politik devrime önderlik edebilmek ve SSCB’de ve bütün dünyada, burjuvaziyi ve bürokratları alaşağı edebilmek için işçilere önderlik etmeyi sürdürecek yeni partileri inşa edebilmek için. 

Bunun zor bir savaş olduğunu biliyordu. Sadece işçi sınıfının devrimci zaferleri Stalinist gerilme sürecini tersine çevirebilir ve bürokrasinin iktidarda kalması durumunda yaşanacak olan kapitalizmin geri dönüşünü engelleyebilirdi. 

1938’de Geçiş Programı’nda Troçki şöyle yazmıştı: “[SSCB’yle ilgili olarak] politik öngörü, alternatif bir karaktere sahip: Ya bürokrasi, dünya burjuvazisinin işçi devletindeki artan oranlardaki uzvu olacak, mülkiyetin yeni biçimlerini yok edecek ve ülkeyi kapitalizme geri daldıracak ya işçi sınıfı bürokrasiyi ezecek ve sosyalizm için yolu açacak.”

20. yüzyılın sonunda Troçki’nin öne sürdüğü ilk tahminin gerçekleştiğini gördük. Sovyetler Birliği Komünist Partisi bürokrasisi ve Doğu Avrupa’daki uyduları, kapitalizmin restore edilmesini sağlayana dek giderek daha fazla emperyalizme bağımlılığa teslim oldular.   

1989 ile 1991 arasında seferberlikler ve işçi grevleri, diktatoryal parti bürokrasilerini sonlandırdılar. Bunun en yüksek simgesi Berlin Duvarı’nın yıkılması oldu. Ne var ki, bu antibürokratik politik devrimler, Gorbaçov ile Yeltsin’in kapitalizme dönüşünün yolunu kesmeye yeterli değildi. Bu seferberliklere, “sosyalizme olan yolu” yeniden açacak olan yeni önderliklerin doğuşu; yani devrimci örgütler eşlik etmemişti. İsmine “reel sosyalizm” denilen; baskının, emperyalizmle uzlaşmanın ve büyümekte olan ekonomik zorlukların bu hatalı “sosyalizmi” ile işçi sınıfının tahrip edilmesi, kapitalizmle ilgili kitlelerde yanılgılara neden oldu. Kitleler bunu yaparken aynı zamanda, Troçki tarafından kurulan ve Troçki’nin uğruna hayatını kaybettiği Dördüncü Enternasyonal’in görevlerini ve programını doğruladılar.

Nahuel Moreno’nun cinayeti değerlendirişi

1987’de ölen Nahuel Moreno, Latin Amerika Troçkizmi’nin asıl önderi ve bizim akımımızın kurucusuydu. 50’li yıllardan beri, Belçikalı Troçkist Ernest Mandel, Stalinist komünist partilere ve burjuva ve reformist önderliklere doğru oportünist bir uyarlanmayı, onlara kapitülasyon tanımayı destekliyordu. Moreno, Dördüncü Enternasyonal programının devrimci pozisyonlarının savunulmasına önderlik etti.

Tartışmanın bir parçası olarak Moreno, hareketin sonraki gelişimiyle ilgili olarak Troçki’nin ölümününün tarihsel öneminde ısrarla durdu. Kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle der:

“Aslında biz hep Troçki’nin ölümünün Dört’ün önderlik bunalımında öznel değil, nesnel bir etmen oluşturduğunu söyledik. Bu tahlil bizim eğilimimize özgüdür. Bu bir nitel olguydu: Dört, onun ölümünden sonra daha kötü yönetilir olmadı, tamamiyle yönetimsiz kaldı.

Troçki eğer birkaç yıl daha yaşamış olsaydı, ben Dört’ün programını, tahlillerini ve militan sayısını daha da geliştirmiş olacağına inanıyorum.

Önderlik yokluğunun bir başka nedeni de, işçi hareketi içindeki deneyimsizlikti, ki bence bu belirleyicidir. İşçi hareketi içinde geniş bir deneyim kazanmadan güçlü bir önderliğe sahip olamazsın. 

(…)

Troçki üç Rus devriminin de yönetimine katılmıştı. İnsanlığın tanıdığı en büyük devrimci önderliğin, ilk beş yılı sırasında III. Enternasyonal’in yönetimine katılmıştı. 1905 ile 1917 arasında sürgündeyken, özellikle Fransa ve Almanya’daki sosyalist hareket içinde mücadele etmişti. Bu yeri doldurulamaz büyük deneyim bir cinayetle tümüyle yok oldu.”

Dipnotlar

1.) Bkz. “Lenin’in Vasiyeti Üzerine”, Lev Troçki, 1932. (Link: https://www.marxists.org/archive/trotsky/1932/12/lenin.htm)

2.) Bkz. “Özel Görevler”, Pavel Sudoplatov, Çeviri: Emrah Arıcılar, Ayrıntı Yayınları.

3.) İUB-DE’nin Arjantin partisi Sosyalist Sol (IS)’un yayın organı El Socialista’nın, 16 Haziran 2010 tarihli 168. sayısına bakabilirsiniz. 

Sistema Mühendislik’e bağlı taşeron işçiler hak gaspına karşı direnişte

0

İstanbul Levent’te bulunan Sanofi şirketinin elektrik işlerini yapan taşeron firma, Temmuz ayının son haftasında yaklaşık 40 işçiyi krizi bahane ederek işten çıkardı ve şantiye devam ederken işçilerin haklarını gasp etti. Ücret ve tazminat hakları verilmeden işten çıkarılan İnşaat-İş sendikası üyesi işçiler işyerlerinin önünde eylem yapmaya başladılar. Gazete Nisan olarak, direnişçi işçilerden biriyle yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Nisan: Direnişe başlama süreci nasıl gerçekleşti?

İşçi: Biz Platin firmasında elektrik ekibi olarak çalışmaktaydık. Firma yaklaşık 1 yıldır içinde bulunduğu krizi atlatabilmek için bir şekilde mücadele etmekteydi ama mücadelede galip gelemedi. Son dönemlerde maaşlarımızı alamamaya başladık. Zaten son maaşımızı da almadık. Firma, biz şantiyelerimizde çalışmaya devam ediyorken çıkışlarımızı verdi. Fakat bize haklarımız ödenmedi. Platin’de çalıştığımız firmanın iş verdiği Sistema firması doğal olarak bizim alacaklarımızdan sorumlu olduğu için biz onlardan haklarımızı talep ediyoruz. Şu anda da önünde bulunduğumuz binanın içinde Sanofi İlaç firması var. Bu ilaç firması yabancı kökenli bir firma. Sistema buranın tadilat işlerini aldı. Ve elektrik işlerini Platin firmasına vermişti. Sonuçta burası bizim şantiyemizdi. Bizi buradan apar topar çıkarıp yerine başka taşeron firma yerleştirdiler ve çalışmaya devam ettiler. Biz de bu süreçte haklarımızı alıncaya kadar burada eylemi sürdürmeye devam edeceğiz.

Nisan: Bu mağduriyeti yaşayan kaç işçi var?

İşçi: Yaklaşık 40 kişi var. Ama biz yaklaşık 20 kişi buradayız. Başka yerde de arkadaşlarımız başka ofisin önünde, Sistema ofisinin önünde şu an eylem yapıyor. Diğer arkadaşlarımız da hem bize burada destek olmaya çalışıyor hem de gündelik işlere gidip sonuçta hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Çünkü çok zor durumda olan arkadaşlarımız var, sıkıntı büyük yani.

Nisan: Peki bu direniş kaç gündür sürüyor? Kaç gündür bu haklarınızı talep ediyorsunuz?

İşçi: Biz Temmuz sonu işten çıkarıldık. Temmuz sonundan bu yana, yani yaklaşık 20 gündür. İlk önce diyalog girişimlerinde bulunduk fakat bunlardan sonuç alamayınca eyleme karar verdik. Sendikacı arkadaşlardan destek istedik. Onlar da sağolsun yanımızda olacaklarını söylediler. İşte eyleme başladık. Yaklaşık 15 gündür devam eden bir eylem. Buranın yanı sıra ileride, Zincirlikuyu’da Çiftçi Towers var. Orada Garanti’nin şantiyesi var, Sistema’nın şantiyesi orası da. Biz zaten bir grup arkadaş orada faaliyet yürütüyorduk. Orada başladı eylemimiz, sonra buraya taşıdık. Sistema’nın şu anda işletmekte olduğu bütün şantiyelerine girip, eylemlerimizi yapıp, haklarımızı bir şekilde almaya çalışacağız.

Nisan: Yöneticiler herhangi bir şekilde size geri dönüş sağladılar mı?

İşçi: Bizim çabalarımızla, yani bu şekilde eylem yaptığımız için bizimle bir şekilde irtibat kurdular. O da avukatları vasıtasıyla. Fakat avukatları işi uzatmaya yönelik hamlelerde bulunuyor. Yani bizim alacaklarımıza dair değil de “yok şöyle olacak, yok böyle olacak” diye oyalama taktikleriyle sürdürüyorlar işleri. Yani sonuçta bir netice alamadık.

Nisan: Mücadelenizde başarılar dileriz.

Kayyum rejimine son! Demokratik kazanımlarımız için mücadeleye!

0

Bu sabaha karşı (19 Ağustos) Diyarbakır, Mardin ve Van’ın HDP’li Büyükşehir Belediye Başkanları Adnan Selçuk Mızraklı, Ahmet Türk ve Bedia Özgökçe Ertan, İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alındı ve yerlerine aynı şehirlerin valileri kayyum olarak atandı. Ayrıca bu belediye meclislerindeki pek çok HDP’li üyenin gözaltına alınmakta olduğu haberleri gelmektedir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak hükümetin bu girişimini, bölge ve adı geçen şehirlerin halkının özgür iradesine vurulan antidemokratik bir darbe olarak niteliyor ve şiddetle kınıyoruz.

Tek Adam rejimi bu uygulamasıyla ülkede demokrasiyi ve seçimleri tepeden gelme baskılarla halkı aldatmaya yönelik bir oyun haline getirmiş olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Hükümetin bu başkanlar hakkında ileri sürdüğü “terörle ilintili olmaları” iddiası, emekçi kitleleri ve Kürt halkını aldatmaya yönelik bir demagojiden ibarettir. Eğer bu başkanlar hakkında süren davalar varsa, hükümetin demokrasi gereği bu davaların sonuçlanmasını beklemesi gerekirdi. Ama bir yandan bölge kaynaklarını yağmalama hırsı, öbür yandan bölge halkının demokratik iradesini kırma çabası ve nihayet Suriye’de gerçekleştirmeyi arzuladığı askeri operasyona kılıf hazırlama niyeti, rejimi bir an önce baskı uygulamasına itmiştir.

Bu antidemokratik uygulamaya pek çok parti ve sivil örgüt kuruluşlarından haklı tepkiler yağmaktadır. Bölge halkının tepkisi de haklı ve son derece meşrudur. Ama öte yandan hükümetin bu baskı uygulamasının ardında provokatif emellerin olabileceğini de unutmamamız gerekiyor.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak demokratik hakların korunması doğrultusunda meşru bir savunma seferberliği yaratacak olan tüm demokratik ve ilerici güçlerin yanında olacağımızı ilan ederiz.

Kayyum atamalarına son!

Seçilmiş belediye başkanları derhal görevlerine iade edilsin!

Kaz Dağları’nda ne oluyor?

0

1) Neden şimdi gündeme geldi?

Türkiye’de doğa karşıtı bir iktidar ve cenah var, ne yazık ki kalkınmayı beton grisi olarak görüyorlar. Toplumda cereyan etmekte olan şu anki isyanın nedeni de ülkenin dört bir yanında doğa katliamı haberleri gelmesi, Hasankeyf’den Bartın’ın dağlarına kadar… Bunların üstüne, Kaz Dağları gibi dünyanın en önemli habitatlarından birinde gerçekleşen bu doğa katliamının sosyal medyaya yansıması bu infiale sebep oldu.

2) Kaz Dağları neden önemli?

Kaz Dağlarının yer aldığı Biga yarımadası, dünyadaki en temiz havanın bulunduğu bölgelerden birisi. Bu bölge, MÖ 7000 yılından bu yana bir çok mitolojiye ve medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kaz Dağları, başta kendine has adıyla anılan Kazdağı Göknarı olmak üzere 40’tan fazla endemik bitki ve hayvana ev sahipliği yapıyor. Bunlar ha deyince yetişemez veya yer değiştirilemez. Maden şirketinin ise şimdiden yüz binlerce ağacı kesip, hayvanları yerinden ettiğini biliyoruz.

3) Bu maden şirketi de nerden çıktı, neden bu bölge?

Kanada merkezli Almanos Maden şirketi, burada ortak iştiraki olan Biga Madencilik ile birlikte Türkiye’de üç farklı yerde altın ve değerli maden işletmeciliğine girişmiş. Sadece Kaz Dağları bölgesinde 540.000 ons altın olduğunu varsayıyor. Diğer iki madenle birlikte toplamda 3,5 milyon ons altın madeni çıkarmayı planlamışlar; bu verilere kendi sitelerindeki fizibilite raporlarından ulaştık. Ayrıca bu raporlarda sadece 0.79 gram altın için 1 ton cevherin işlenerek atık haline geleceği de yazıyor.

4) Siyanürle maden çıkarılacağı söyleniyor, doğru mu?

Hayır, altını veya başka bir madeni siyanürle çıkartma yöntemi bulunmuyor, ama toprakta bulunan altını siyanür ile altın siyanür kompleksi halinde bağlayarak topraktan çıkarma yöntemi kullanılacak. Pekiyi bakanlık ne dedi? Siyanürle altın çıkarılmayacak dedi, ama devamını getirmedi, asıl sorun da burada. Devlet halkına karşı net bir cevap vermiyor. Aynı siyanürün nasıl saklanacağını veya kaç tane ağacın kesildiği gibi…

5) ÇED raporu olumlu ve gerekli lisanslar alınmış deniyor, o zaman güvenli değil mi?

ÇED raporu ne yazık ki halkla paylaşılmadı, o yüzden ne olduğunu veya hangi tehlikelerin bertaraf edildiğini bilmiyoruz. Ama şirketin Kanada’daki sitesinden ulaştığımız bilgilere göre, 64 milyon ton toprak kazılacak ve siyanür ile işlenecek. Bunun için yüzeyden 70 metre derine kadar inecekler. Bu 64 milyon tonluk atık ne yazık ki siyanürlü bir halde kalacak, onlarca, yüzlerce yıl. Bunun içinde atık olarak işlenecek diğer zararlı bileşen ve metaller de var.

6) Pekiyi, siyanür, zehir değil mi?

Siyanür canlılar için toksik ve öldürücü bir maddedir. Ortalama bir insan için 0,2 gramı ölümcüldür. Kirazlı’daki madende ise 20.000 ton siyanür kullanılacak. Ve bu işlem sırasında 3.170.000 m3 su kullanılacak, yani atık haline gelecek. Bu atığın hangi ortamda nasıl saklanacağını, belirttiğim gibi bilmiyoruz, çünkü ne şirketin raporlarında var ne de ÇED raporu halkla paylaşılmış durumda. 

7) Siyanür böyle zararlıysa, başka bir madde kullanılamaz mıydı?

Evet kullanılabilir, ama burada asıl mesele Kaz Dağları’nı bu madencilik faaliyeti için tahrip etmeye ve zehirlemeye gerek var mıydı? Çoğu işletme siyanürü tercih ediyor, çünkü 100 yıldır kullanılıyor ve verimi oldukça yüksek. Fakat tiyosülfat adı verilen bir maddenin de altın ve değerli madenleri topraktan ayrıştırma işleminde kullanılmaya başladığını biliyoruz. Bu madde zararsız, fakat yine de kullanımı sırasında çıkacak yan maddelerde tehlike mevcut, fakat siyanür ile karşılaştırıldığında melek gibi kalıyor. Çevre Bakanlığı’nın ne yazık ki böyle bir yönetmeliği yok ve Türkiye’deki diğer yüzlerce madende olduğu gibi, siyanür kullanılacak.

8) Milyonlarca ton su kullanılacak dedik, çevredeki su kaynakları tehlikede mi?

İlk önce bu kadar suyu yer altı kaynaklarından çekeceklerini tahmin ediyoruz. Bu durum, zaten su ile ilgili problemi olan bölgemiz için oldukça endişe verici bir durum. Ayrıca Koca Deresi maden sahasının oldukça yakınından geçiyor. Hani Şirketin CEO’su bu maden faaliyetinin kesinlikle içme suyuna zarar vermeyeceğini belirtti ya, hemen dibinden işte bu Koca Deresi geçiyor ve bu dere Çanakkale’nin en önemli içme suyu rezervi olan Atikhisar Barajı’nı besliyor. Düşünebiliyor musunuz, nasıl saklanacağını bilmediğimiz ve onlarca, yüzlerce sene kalacak bu siyanürlü atık derenin yanında olacak. 

9) Peki Ekonomik boyutu nedir bu projenin, bahsedildiği gibi gerekli miydi?

Kendi sitelerindeki raporda belirttiği üzere toplam 660 milyon dolar gelirleri olacak sadece Kirazlı bölgesinden. Bu şirketin bunun dışında iki tane daha kazı bölgesi var ve toplamda 3 milyar doların üzerinde bir gelirden bahsediliyor. Kirazlı projesine dönecek olursak, şirket devlete %15 gibi bir oranda çıkardığı altın başına gelir paylaşımında bulunmak zorunda ama bunun yanında operasyon giderlerini de çıkarırsak, net 300 milyon dolar kârları olacak.  Anlayacağınız, yabancı bir şirket gelip hem doğayı yok edecek hem de 300 milyon dolar kâr elde edecek.

10) Ama binlerce kişiye istihdam sağlayacak?

Doğrudur, binlerce kişi çalışacak ama neredeyse hepsi riskli kazı ve taşımacılık sektöründe istihdam edilecek. Kalifiye elemanların çoğu yabancı olacak. Zaten CEO’ları çıktığı bir televizyon programında bu ucuz iş gücümüzden övgüyle bahsetmişti.

11) Ne yapmalı?

Kaz Dağları’nda maden aranması ve çıkarılması acilen durdurulmalıdır, bakın kamulaştırılsın da demiyorum, acilen durdurulması lazım. Bölgeye verilen zararın giderilmesi için rehabilitasyon programı başlatılmalı. Bunun yanında ülkenin dört bir yanında sürmekte olan doğayı talan edici projelerin de tekrar değerlendirilmesi, gerekliyse durdurulması lazım. 

Kamuoyuna soruyoruz:

  1. Kaz Dağları’ndaki bu projenin ÇED Raporu neden halkla paylaşılmıyor?
  2. Çevre Bakanlığı neden halka doğruları aktarmıyor? Siyanür kullanılamayacak demiyor ama siyanürle maden çıkarılmayacak diyerek yanlış bilgilendirme yapıyor.
  3. Ortaya çıkacak siyanür nasıl ve nerede saklanacak?
  4. Çevre Bakanlığı olarak tahrip edilen bölge için rehabilitasyon planınız nedir? Kaç tane endemik ağaç ve hayvan bundan etkilendi veya etkilenecek?

Kaynakça:

Sınır dışıların iki haftası; Ev baskınları, alıkoyma, zorla geri gönderme…

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, İnsan Hakları Derneğinde, Sınır Dışıların İki Haftası Raporu’nu açıklamak üzere bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Çeşitli medya kuruluşlarının, parti temsilcilerinin ve milletvekillerin bulunduğu açıklamada öncelikle raporun içeriğine dair konuşmalar yapıldı. Ardından soru cevap kısmıyla açıklama sonlandı.

Raporun içeriğine bakacak olursak;

Bildiğimiz gibi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 24 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada “İstanbul’da kayıtsız göçmenlerin geri gönderilmesi için çalışma başlattıklarını” duyurdu ve “12 Temmuz’da başlayan bu operasyonlar kapsamında, 1000’i Suriyeli olmak üzere 6 bin 122 ‘kaçak’ göçmenin yakalandığını” ekledi.  Bu operasyonlar kapsamında 1000’i Suriyeli olmak üzere 6 bin 122 göçmenin yakalandığı söyleniyor. Bunların neticesinde Suriyeli göçmenlerin çoğunlukta olduğu bazı ilçelerde kimlik kontrolleri artmış durumda. Kimlik kontrolü sonrası, ters kelepçe ve kötü muameleye maruz kalan birçok insan var. Valiliğin açıklamasında, kaydı olmayan Suriyelilerin, yerlerini terk etmeleri için 20 ağustosa kadar süreleri var denilmiş olsa da polis kimlik kontrolünden sonra zoraki bir şekilde sınır dışı edebiliyor. Hatta geçici kimlik kartına sahip olan insanların dahi sınır dışı edildiğini görüyoruz. Hal böyleyken İstanbul’da yaşayan Suriyeliler sokağa çıkmaya korkar duruma geldiler.

Valilik her ne kadar sınır dışıları ve kötü muameleyi inkâr etse de rapor içinde bunun tam tersi birçok vaka mevcut. Bu vakalardan biri, İstanbul’dan sınır dışı edilen ve İstanbul’da kalan eşi ile çocuğuna geri dönebilmek için ülkeye tekrar giriş yaparken jandarma tarafından vurularak öldürülen Hisham Mustafa… Bunun dışında, Gaziantep’te geçici koruma kaydı olduğu halde, zorla gönüllü geri dönüş belgesi imzalattırılarak sınır dışı edilme örnekleri ve çeşitli şehirlerde geçici koruma kimliği olduğu halde şu anda sınır dışı edilmiş birçok insan olduğunu görüyoruz.

İnisiyatif adına yapılan açıklamada, sınır dışı uygulamaları ve göçmen, yabancı düşmanı politikalar son bulana dek mücadelenin devam edeceği vurgulandı ve göçmenlerle dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Raporun son bölümünde şu taleplere yer verildi:

1. Kolluk kuvvetlerinin, göçmenlere yönelik, ev baskınları, kimlik kontrolü, alıkoyma, zorla “Gönüllü Geri Dönüş Belgesi” imzalatma uygulamaları ve kötü muamele sonlandırılmalıdır.

2. Göçmenleri kriminalize eden, suçlayıcı, damgalayıcı ve ötekileştirici her türlü söylem ve uygulamaya son verilmelidir.

3. Sınır dışı edilenlerin hızla Türkiye’ye tekrar yasal yollardan girişleri sağlanmalıdır.

4. Göçmenlere seçtikleri şehirlerde kayıt yaptırma hakkı ve koşulsuz seyahat özgürlüğü sağlanmalıdır.

5. Farklı illerde ikamet eden aile fertlerinin istedikleri illerde birleşimi sağlanmalıdır.

6. İdari gözetim uygulamasına son verilmelidir.

7. Geri gönderme merkezlerindeki insan hakları ihlalleri derhal son bulmalıdır, geri gönderme merkezlerinin kapatılması için çalışmalara başlanmalıdır.

8. Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

9. Mültecileri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir. Kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Protest in Istanbul against refugees’ deportation

0

On August 2, “We Want to Live Together” Initiative organized a demonstration in Kadıköy (Istanbul) to protest deportation of refugees, particularly Syrians. Political parties, NGOs, feminists and activists from different sectors joined the demonstration to demand an immediate end to deportation practices and to call for the government to recognize refugee’s right to asylum and work.

Below is the full press statement by the Initiative.

For the past few weeks, identity checks, home and workplace raids, detention and forced deportation operations have been carried out in various neighborhoods of Istanbul. On top of the similar ongoing practices in Turkey, lately, many Syrians living in Turkey under the system of “temporary protection” have been forced or tricked into signing “voluntary return” documents, resulting in their detention and deportation, throughout which they have been exposed to grave illtreatment. Recently, the Istanbul Governor’s Office announced that any Syrians in the city who were registered in another city have been given time to leave Istanbul by 20 August. At the same time, we have witnessed the spread of openly racist and xenophobic hate speech, especially on social media.

Although Turkey has been a country of migration for many years, its policy towards migration has not been committed to creating permanent and supportive structures based on human rights, instead being security-centered, characterized by arbitrary and political decisions, and degrading migrants into numbers that are deemed to be kept under control. The current registration and asylum system blocks migrants’ access to any long-term status, either turning them irregular or condemning them to uncertainty with a “temporary” status. The “guest” discourse adopted by the government for Syrians constitutes a major obstacle in the way of seeking rights. We believe that migrants should be under the protection of the law, not at the mercy of politicians.

Control-oriented practices such as return to registration city, travel ban, and “satellite city” mean migrants are deprived of their most basic rights, such as housing, work and education. People who were forced to displacement are displaced once again and pushed into living spaces where they will be more disadvantaged and insecure in economic and social terms, and where racism and discrimination are more dominant. This policy leads to the division of families and the disintegration of networks in which migrants support each other.

These most recent deportation policies stand in direct violation of international human rights conventions, and particularly the principle of “non-refoulement”, which Turkey is legally bound to adhere to. The majority of those being deported from Turkey are being sent to places where their lives are at risk because of ongoing war or owing to their political activities or allegiances, sect, gender or ethnic identities. Owing to conditions of conflict, economic conditions or individual threats, returning people jeopardizes their right to a secure life. We defend everyone’s freedom of movement!

The implementation of the Turkish government’s policy is a part of the security-oriented policies towards migrants prevailing all over the world. We underline the responsibility of the EU for the precarious position of migrants in Turkey. The EU’s policy towards migrants has been to close the border and effectively make Turkey its border guard. With the EU-Turkey agreement, Turkey became an enforcer of the EU’s murderous border politics, wherein at every stage migrants are used as a bargaining chip. In this framework, only the most “acceptable” of migrants are given freedom of movement, while the rest are systematically and massively returned, held in camps with inhuman conditions or pushed to more dangerous routes. In this process, the militarization of the borders is gradually increasing. Secure travel routes for everyone should be opened immediately! Open the borders!

Migrants are also the target of racist and xenophobic rhetoric and attacks. In their public statements, both the government and the opposition parties have tried to scapegoat migrants for the currently existing structural problems and economic crisis in Turkey. People who are displaced, subjected to precariousness and heavy exploitation are be responsible for the economic crisis! Immigrants must be granted unconditional work permits! Structural arrangements should be implemented to prevent the exploitation of migrants’ labor and bodies. In line with this demand, we urge all labor organizations, especially trade unions, to act in solidarity!

While migrants are criminalized and declared ‘clandestine’ and ‘illegal’, a further share of abuse is directed at those who stand with migrants against this discrimination and racism. Solidarity actions with migrants and people and organizations providing humanitarian support are also targeted. Solidarity cannot be criminalized! Despite this discriminatory and hostile context, we will not turn against one another; but instead we will stand firmly together against racism and violations of human rights! Beyond national and ethnic identities, we will grow a transnational solidarity beyond borders!

No matter what political tendency or media it comes from, we expose and reject any discourse and attitude that sets the stage for racism! We say, not in our name! We call on all political parties, institutions and rights organizations to make declarations that they recognize the basic rights of migrants and refugees and vow to struggle against racism.

All oppressive practices that imprison migrants, discriminate and restrict the freedom of movement, life and work must be terminated immediately. Nobody migrates without a reason! Deportations should be stopped immediately and policies aimed at the seizure of asylum should cease. “Stop deportations!” “We want to live together!” We who stand behind these demands invite Turkey and the international community to help strengthen solidarity with migrants!

#StopDeportations #WeWanttoLiveTogether

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi (We Want to Live Together Initiative)

Manisa Standart Profil’de sendikal örgütlenme deneyimi

0

Manisa’da Standart Profil işçileri kazandı, Petrol-İş yetkiyi aldı. Peki, bu süreç nasıl işledi?

Benim de iki yıl örgütlenmesinde bulunduğum sendikal süreç bugünden biraz daha eskiye dayanıyor. 2012 yılının sonlarında örgütlenmeye karar veren Standart Profil işçileri Petrol-iş Aliağa şubesiyle iletişime geçip 2013 Mayıs ayında 600 üyenin üzerine çıkmışlardı ve yetki başvurusuna az bir sayı kalmıştı. Ancak Mayıs ayı ortasında sendika aniden eylem kararı aldı ve noterde sendikaya üyelik işlemleri sırasında nüfus fotokopisi çekilen işçilerin bazılarının fotokopilerine fabrika yöneticilerinin ulaştığını ve toplu işten çıkarmalara başlayacaklarını işçilere sebep olarak gösterdi. Bu gülünç sebep doğrudur veya yanlıştır bilinmez ama işçiler eyleme geçtiğinde 100’ün üstünde işçi işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler fabrika önünde çadır direnişine geçti ve bir ayın sonunda çadırla dayanışma gösteren işçilerin parça parça çıkarılmasıyla sayı 300’e yaklaştı.

Bu sırada, Standart Profil’in Düzce’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu fabrikasında sözleşme dönemiydi. Birkaç dayanışma mektubu dışında hiçbir şey yapılmadı. Çadır direnişi 475 gün sürdü; sendika yönetiminin kararıyla ve direnişe devam eden 17 işçiyi işe yerleştirme sözüyle son buldu. Sendika ısrarını sürdüren işçiler üyeliklere devam etti. İşverenler, işyerini açarken işkolunu belirtmelerine rağmen sendikal süreçte başka bir işkolu olduklarını iddia edip, işçi kanı ve teriyle beslenen her işveren gibi, örgütlenmenin önüne her engeli koymaya çalıştı. Araba camlarının yanındaki plastik parçaları üreten fabrikanın metal işkolu mu yoksa petrokimya işkolu mu olduğuna karar vermeleri yıllar sürdü. Bunlara rağmen örgütlenme sönümlenmedi. Örgütlü işçileri kontrol altında tutmak için posta başlarının denetiminde bir platform kuruldu. O platform da baştaki eylemlere HDP’lilerin ziyaretini bahane edip, diğer sendikalara da güvenilemeyeceğini söyleyerek “kendi” sendikamızı kuruyoruz adı altında işverenin denetimi altında bir sendika kurdu. İşçiler bu sendikaya üye olmaya zorlandı. Seneler süren sürecin sonunda içeride kalan Petrol-İş üyeleri ve yeni bir örgütlenme çabasında olan Lastik-İş üyeleri dışında (ki çok az sayıda insandı) fabrikanın büyük bir kısmı işveren sendikasına üye oldu. Artık sendikalı fabrika ümidi neredeyse bitmişti ve üyelerin çoğu iş garantisi için üyeliklerini sürdürüyordu. Hatta benim işe alındığım dönemde bile işe başlarken verilen üç günlük eğitim, işe yeni başlayanları işveren sendikasına üye olmaya ikna etmekle geçiyordu.

Bu süreç Manisa’da başka fabrikaların örgütlenmesiyle (özellikle Mitsubishi) son buldu. Yüzünü tekrar işçi sendikalarına dönen işçiler Lastik-İş’te örgütlenmeye başladı ve Lastik-İş sendikası birkaç ay içinde yetki başvurusu yapacak sayıya ulaştı. İçinde benim de bulunduğum komitelerin ısrarlarına rağmen sendika yönetimi biraz daha beklemeye karar verdi. (Aynı sendika iki yıl önce Mnd İzolasyon işçilerini örgütlerken de aynı hatayı yapmıştı.) İçerideki örgütlenmenin farkında olan işveren kendi kurdurduğu sendikanın yetkililerini Petrol-iş Düzce şubesiyle görüşmeye yolladı (örgütlenmenin en başında işçiler Aliağa şubeyle görüşmüştü) ve artık hangi kirli pazarlıklarda anlaştılarsa, fabrikada 24 saatlik bir örgütlenme nöbetine girdiler. Fabrika müdürleri, şefleri, işveren sendikasının temsilcileriyle bölüm bölüm bütün vardiyaları dolaşıp işçileri Petrol-İş üyesi yaptılar. Böylelikle işçilerin aylarca kendileri örgütledikleri, sendikanın ertelediği, işverenin başka bir işçi sendikasıyla anlaştığı bu garip süreç tamamlanmış oldu. Aylar sonra da yetkiyi aldılar. İşveren sendikasının temsilcileri yeni işyeri temsilcileri oldu.

Peki, Standart Profil işçileri gerçekten kazandı mı? Sendikaların bürokratik yapılar olduğunu biliyoruz ancak doğrudan işverenle anlaşan bir sendikanın işçilere pek de hayırlı olacağını söylemek zor. Kapitalizmin kendi içinde iyi örgütlü, bütün baskı ve yıldırma araçlarına sahip (mahkemelere varana kadar) bir sistem olduğunu düşünürsek, böylesi bir ekonomik krizin ve saldırıların eşiğinde onlardan daha örgütlü olmaktan ve örgütlü olduğumuz alanları denetlemekten başka çare yok dostlar…

Gazete Nisan okuru bir petrokimya işçisi

Sınır dışılara son! Birlikte yaşamak istiyoruz!

0

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, başta Suriyeliler olmak üzere çeşitli ülkelerden mültecilerin sınır dışı edilmesini protesto etmek için dün (2 Ağustos) Kadıköy’de Süreyya Operası önünde bir araya geldi. Siyasi partilerin, sivil toplum örgülerinin, feministlerin ve çeşitli sektörlerden aktivistlerin katılımıyla yapılan eylemde, göçmenlere dönük sınır dışı uygulamasının derhal son bulması, göçmenlerin sığınma ve çalışma hakkının hükümet tarafından tanınması talep edildi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu başta olmak üzere MHP’li ve AKP’li milletvekillerince göçmenler, kaçak ve yasadışı ilan edilerek kriminalize ediliyor, Türkiye’deki işsizliğin ve ekonomik krizin nedeni olarak hedef haline getiriliyorlar. Gerçekte Türkiye, Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliği üzerinden göçmenleri bir pazarlık unsuru olarak kullanıyor ve dahası güvencesiz konumlarından ucuz işgücü olarak yararlanıyor. Rejimin göçmen karşıtı uygulamalarının politik ve sınıfsal hattını teşhir etmek hayati önemde.

İnisiyatif adına okunan basın açıklaması sırasında “Sınır dışıları derhal durdurun!”, “Sınıfsız, sınırsız, sürgünsüz bir dünya!”, “Sınırlar öldürür, dayanışma büyütür!” sloganları atıldı. Dayanışma eylemi, göçmenleri ayrıştırıcı, yaşama ve barınma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara derhal son verilmesi, mültecilik haklarının tanınması ve göçmen dayanışma ağını büyütme çağrısı ile son buldu.

Basın açıklaması metninin tamamı şu şekilde:

Son birkaç haftadır, İstanbul’un çeşitli mahallelerinde, göçmenlere yönelik kimlik kontrolleri, ev ve işyeri baskınları, alıkoyma ve zorla sınır dışı operasyonları yapılıyor. Türkiye’de her daim süregiden benzer uygulamalara ek olarak son dönemde “geçici koruma” altındaki Suriyelilerin de zor ya da hile ile “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılarak sınır dışı edildiğini, göçmenlerin sınır dışı ve alıkoyma işlemleri boyunca haklarından mahrum edildiği ve kötü muameleye maruz kaldığını duyuyoruz. Kısa süre önce İstanbul Valiliği, kentte bulunan ve kaydı başka şehirde olan Suriyelilerin, İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurdu. Öte yandan tüm bu gelişmeler yaşanırken, özellikle de sosyal medyada ırkçı ve yabancı düşmanı nefret söyleminin giderek yayıldığına tanıklık etmekteyiz.

Türkiye uzun yıllardır göç alan bir ülke olmasına rağmen, sadece birkaç yıl önce oluşturulmuş göç politikaları insan hakları temelinde, kalıcı ve destekleyici yapılar oluşturmaya yönelik olmak yerine; güvenlik merkezli, keyfi ve siyasi kararlarla, göçmenleri kontrol altında tutulması gereken sayılara indirgiyor. Halihazırdaki kayıt ve sığınma sistemi göçmenlerin uzun vadeli bir statüye erişmelerinin önünü tıkayarak onları ya kayıtsız durumuna düşürüyor ya da “geçici” bir statü ile belirsizliğe mahkum ediyor. Hükümetin Suriyeliler için benimsediği “misafir” söylemi, hak arama yollarının önünde büyük bir engel oluşturuyor. Biz göçmenlerin siyasilerin merhametinde değil hukukun koruması altında olması gerektiğine inanıyoruz.

Kayıt şehrine geri gönderme, seyahat yasağı ve uydukent gibi kontrol odaklı uygulamalar göçmenlerin barınma, çalışma, eğitim gibi en temel haklarından mahrum kalmalarına neden oluyor. Yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan insanlar tekrar yerlerinden edilerek ekonomik ve sosyal açıdan daha dezavantajlı, daha güvencesiz olacakları ve çoğu zaman ırkçılık ve ayrımcılığın daha baskın olduğu yaşam alanlarına itilmiş oluyorlar. Bu durum kimi zaman ailelerin bölünmesine ve göçmenlerin birbirlerini destekledikleri ağların kopmasına sebep oluyor. 

Son dönemde giderek artan ve kitlesel hal alan sınır dışı etme uygulamaları ise Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile belirlenen “geri gönderme yasağı”nın açık bir ihlali ve insanlık dışı bir politika. Türkiye’den sınır dışı edilen kişilerin bir çoğu, siyasi, mezhepsel, cinsel ve etnik kimlikleri dolayısıyla hayati tehlike altında oldukları veya savaşın halen devam ettiği yerlere gönderiliyorlar. Çatışma, ekonomik koşullar ya da bireysel tehditlerden dolayı insanların geri gönderilmesi yaşam güvencesini tehlikeye sokuyor. Bizler herkesin hareket özgürlüğünü savunuyoruz!

Türkiye’nin uygulamaları tüm dünyada geçerli olan göçmenlere yönelik güvenlik odaklı politikaların bir parçası. Göçmenlerin Türkiye’deki bu güvencesiz konumunun başlıca sorumlularından bir diğerinin Avrupa Birliği (AB) olduğunun altını çiziyoruz. AB’nin göçmenlere yönelik politikası sınırlarını kapatmak ve Türkiye’yi bir tür sınır bekçisi haline getirmek oldu. AB-Türkiye anlaşması ile Türkiye, AB’nin öldüren sınır politikalarının uygulayıcısı konumuna geldi ve bu sayede her fırsatta göçmenleri bir pazarlık unsuru olarak kullanıyor. Bu çerçevede, göçmenlerin ancak en “makbul” bulunanlarına hareket özgürlüğü tanınırken geri kalanları sistematik olarak ve kitleler halinde geri gönderiliyor, insanlık dışı koşulların olduğu kamplarda bekletiliyor ya da daha tehlikeli yollara itiliyor. Tüm bu süreçte sınırların militarizasyonu gitgide arttırılıyor. Herkes için güvenli seyahat yolları derhal açılmalıdır! Sınırları açın!

Göçmenler ırkçı ve yabancı düşmanı söylem ve saldırıların da hedefi halindeler. Gerek hükümet gerekse muhalefet partilerinden yapılan açıklamalarda, Türkiye’de var olan yapısal sorunların, ekonomik krizin sorumluluğu göçmenlerin ve mültecilerin üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Zorunlu olarak yerinden edilen, güvencesizliğe ve ağır sömürüye maruz bırakılan insanlar ekonomik krizin sorumlusu olamazlar! Göçmenlere koşulsuz çalışma izni sağlanmalıdır! Göçmen emeğinin ve bedeninin sömürülmesini önlemek üzere yapısal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Bu talep doğrultusunda başta sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerini dayanışmaya çağırıyoruz!

Bir yandan göçmenler ‘kaçak’ ve ‘yasadışı’ ilan edilerek kriminalize edilirken, bu ayrımcılık ve ırkçılığın karşısında göçmenlerle birlikte duranlara da ciddi bir pay biçiliyor. Göçmenlerle dayanışma eylemlerinde bulunanlar ve insani destek sağlayan kişi ve örgütler de hedef gösteriliyor. Dayanışma mahkum edilemez! Bizler ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı tutuma karşı birbirimizi ihbar etmeye değil; ırkçılığa ve insan hakları ihlallerine karşı birarada durmaya niyetliyiz! Ulusal ve etnik kimliklerin ötesinde, sınırsız ve ulussuz bir dayanışmayı büyüteceğiz!

Hangi siyasi eğilim veya medya organından gelirse gelsin, ırkçılığa zemin hazırlayan her türlü söylem ve tutumu teşhir ediyor ve reddediyoruz! Bizler bu suça ortak olmayacağız! Tüm siyasi partiler, kurumlar ve hak örgütlerini de bu konudaki sorumluluklarının farkında olarak, göçmen ve mültecilerin temel haklarının yanında bulunduğunu belirten açıklamalar yapmaya ve ırkçılıkla mücadele etmeye çağırıyoruz. 

Göçmenleri hapsedici, ayrıştırıcı, hareket, yaşama, çalışma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara derhal son verilmelidir. Kimse sebepsiz göçmez! Sınır dışı edilmeler derhal durdurulmalı, sığınma hakkının gaspına dönük politikalar son bulmalıdır. Bizler, “Sınır dışılara son!”, “Birlikte yaşamak istiyoruz” diyenler olarak bu taleplerin arkasında duruyor ve gerek Türkiye gerekse de uluslararası kamuoyunu göçmenlerle dayanışmayı güçlendirmeye davet ediyoruz.

#SınırdışılaraSon  #BirlikteYaşamakİstiyoruz 

“Birlikte yaşamak istiyoruz” inisiyatifinin basın açıklamasına çağrı

0

Gazetemiz sayfalarında yıllardan beri AKP hükümetlerinin Suriye’ye dönük saldırgan ve iki yüzlü politikalarını teşhir etmekteyiz. Bugün, Tek Adam Rejimi 23 Haziran’daki tarihi yenilgisinin paniğiyle kendisine yönelmiş toplumsal öfkeyi göçmenler üzerinden soğurmaya çalışmaktadır.Yıllardan beri süregelen iki yüzlü göçmen politikalarının mantıksal sonucu olarak, başta Suriyeli göçmenler olmak üzere on binlerce göçmeni baskı, şiddet ve sürgün tehdidiyle sindirmeye çalışan saray rejimi, kaynağı olduğu toplumsal ve sosyal krizler karşısında üretebileceği yegâne çözümü de bir kez daha gözler önüne sermektedir: Baskı ve şiddet.

Bu sebeple, 2 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da Kadıköy Süreyya Operası önünde “Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi” çağrıcılığında gerçekleşecek basın açıklamasına, #SınırdışılaraSon ve #BirlikteYaşamakİstiyoruz demek için tüm dost ve okurlarımızı davet ediyoruz.


Basın Açıklamasına Çağrımızdır!


Göçmenler giderek artan ırkçılık, şiddet ve baskı dalgası ile karşı karşıya. Türkiye’nin güvenlik odaklı göç politikaları, devletin siyasi ve jeopolitik çıkarları için göçmenleri pazarlık unsuru haline getirmesi ve imzacısı olduğu uluslararası insan hakları anlaşmalarını çiğnemesi, mülteci statüsü olmayan milyonlarca göçmenin zaten güvencesiz sürdürdükleri hayatlarını daha da zorlaştırmakta ve insan hakları ihlallerinin önünü açmaktadır. Bunun en son örneği de son haftalarda gördüğümüz sınır dışı, alıkoyma ve kayıt şehrine geri gönderme uygulamalarıdır.
 
İstanbul Valiliği, başka şehirlerde kayıtlı olan Suriyelilerin, İstanbul’u 20 Ağustos’a kadar terk etmesi için süre tanıdığını duyurdu. İstanbul’da kayıtlı olmayan Suriyeli mültecilerin zorla “gönüllü geri dönüş” belgesi imzalatılıp, hala çatışmaların sürdüğü İdlib gibi bölgelere sınır dışı edildiğine dair haberler valiliğin bu açıklamasından sonra da artarak devam etmektedir. Sınır dışı edilen mültecilerin ellerinin plastik kelepçeler ile bağlandığına ve yol boyunca kötü muameleye maruz kaldıklarına dair tanıklıklar mevcuttur. İçişleri bakanının “Elinde bir saat 10 liraya satıyor Afrika’dan gelmiş. Biz buna müsaade etmeyeceğiz.” açıklaması ise göçmen karşıtı politikaların tek hedefinin Suriyeliler olmadığının göstergesidir. Bunun yanı sıra, birçok kanattan siyasetçilerin ve medyanın söylemleri ile körüklenen yabancı ve mülteci düşmanlığı, kimi noktalarda şiddet ve linç noktasına ulaşan saldırılara neden olmaktadır. 
 
Bizler içinde bulunduğumuz ekonomik krizin, iklim krizinin ve savaşların sorumlusunun savaş, zulüm, yoksulluk gibi sebeplerle ülkesini terk ederek buraya yerleşen göçmenler olmadığını biliyoruz. Kapitalizmin ve devletlerin yarattığı bu sorunlara karşı, birbirimizle dayanışma içinde bir arada yaşamak istiyoruz. İnsanları hapsedici, ayrıştırıcı; hareket, yaşama ve çalışma özgürlüklerini kısıtlayıcı tüm baskıcı uygulamalara son verilmesini istiyoruz.

Öldüren sınır politikalarına karşı herkese koşulsuz seyahat hakkını, artan ırkçılığa karşı birlikte yaşamayı savunuyoruz. Bu yüzden 2 Ağustos Cuma günü saat 19.30’da “Sınır dışılara son! Birlikte yaşamak istiyoruz” demek için Kadıköy Süreyya Operası önünde buluşuyoruz. 

#SınırdışılaraSon
#BirlikteYaşamakİstiyoruz

 
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Ahmet yoldaşın anısına…

0

44 yıl kadar önceydi. Kadıköy’deki evimin kapısından ilk kez içeri girdiğinde salona sanki güneş dolmuş gibi hissetmiştim. Ahmet Doğançayır. 26 Temmuz Cuma günü onu Karacaahmet’te uğurlarken de hava pırıl pırıldı. Sisli dünyaların değil, aydınlıkların insanı, arılığın, sadeliğin simgesi… Güle güle dostum, yoldaşım.

Bizim eve bazen yalnız, kimi zaman da sevgilisi, şimdi artık oğlu Caner’in annesi Nevin ile birlikte gelirdi. Önce o sıralarda ayağa dikilmeye çalışan oğlumla eğleşir, sonra uzun sohbetlere girişirdi. Zaman Troçkizmin ilk emekleme günleriydi. Kendisi gibi genç öğrenci yoldaşlarının sayesinde devrimci Marksizme yönelmiş, gene onlar gibi herhangi bir Stalinist kirliliğe uğramadan, öylece tüm saflığıyla mücadeleye atılmıştı.

Asgari-azami program değil Geçiş Programı; ikili iktidar organları olarak sovyetler; Sürekli Devrim ve proletaryanın diktatörlüğü; Stalinist yozlaşma ve bürokratik diktatörlük… Daha ne konular. Hepsinin altından girer üstünden çıkardık. Konuşulanları pürdikkat, ama evet, gözlerindeki hep o sorgulayan ifadeyle dinler, tartar, yargılardı.

Sonra bir ara, partiyi kurma aşamasına gelince hareketimiz içinde bir çeşit program-örgüt tartışması çıkmıştı. Partinin somut bir eylem programı üzerinde kurulması gerektiği fikrinde Ahmet ile aynı saflarda olduk. O bir eylem adamıydı, ama kör eylem değil, programa dayalı, stratejisi belli bir eylem çizgisi. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere yönelik, onlarla birlikte sürdürülecek eylem…

Bu anlayış birliğimiz hemen ürününü verdi zaten. Ahmet, sendikal mücadele aracılığıyla tüm faaliyet eksenini proleter kitlelerin içine yerleştirdi. 12 Eylül 1980 cuntasına öngelen o üç yıl çok zorlu bir dönem oldu. Özellikle Pendik ve civarında sürekli faşist saldırının tehdidi altındaydık. Sadece kendimizi, sendikamızı, temsilciliklerimizi değil, işçilerin yaşadığı bazı mahalleleri de korumak durumundaydık. Ve Ahmet, o ateşli günlerde Stalinist de olsa başka devrimci akımlarla eylem birliği yapmanın ne kadar da ustasıydı. Ahmet’le birlikte Troçkizmin saygınlığında önemli bir ileri adımı o günlerde atmıştık.

Her gün ülkede onlarca devrimci, ilerici katlediliyordu. Elbette kendimizi, proleter mevzileri korumak zorundaydık. Ahmet bu çabamızda en önde koşan, örgütleyen, yönlendiren kadromuzdu. Ama asla gerillacı olmadı, gerilla stratejisini hiçbir zaman benimsemedi. O, kitlelerin devrimci seferberliğine ve partinin bu seferberlikler içinde inşa edilmesine inanıyordu, onun için mücadele ediyordu. “Gerekli olan işçi sınıfının birleşik cephesini kurmaktır,” diyordu.

Ve bu çizgi üzerinden 1979 sonlarında İşçi Cephesi dergisini kurduk. Hiç tereddüt etmeden derginin sahipliğini ve sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendi. 12 Eylül darbesiyle bu fedakarlığının bedelini yıllarca hapis yatarak ödedi. Ama asla pişman olmaksızın, sürekli devrim mücadelesini ve sosyalizm aşkını asla reddetmeden. İşçi Cephesi’nin ilk sayısında Ahmet’le birlikte, yaklaşmakta olan askeri darbeye karşı uyarılarımızı yapmış, tüm işçi sınıfı örgütlerini bir birleşik cephede mücadeleye çağırmış ve şöyle demiştik: “Bizim görüşlerimiz uygulanmıyor diye uzakta durmayacağız, mücadelenin içinde ve sınıfın birliği için savaşacağız. Tüm öngörülerimize rağmen, çöküntü olacaksa, birtakım sendika, parti yöneticileri nazik vücutlarını kurtarabilirler, ama yarını tekrar inşa edebilmek için o çöküntünün altında kalmaya kararlıyız.”

Kaldık da. Sonra üzerimize yığılan molozları attık, üstümüzü silkeledik ve “biz Troçkistler olarak yarını tekrar inşa edebilmek için” yeniden yola koyulduk. Gene Ahmet’le birlikte. Darbenin etkisiyle dağılmış olan Troçkist hareketi birleştirebilmek, tek çatı ve tek program altında örgütleyebilmek için, tuğla üzerine tuğla koyan duvarcı ustaları gibi. Dünya partimizle bağlarımızı sıkılaştırdık, devrimci-ortodoks Troçkist akımımızın deneyimleriyle kendimizi teorik-politik olarak zenginleştirdik. Ahmet bizleri sekterlikten, bürokratizmden, işçi sınıfı dışı mücadele anlayışlarından uzak tutabilmek için hep teyakkuz halindeydi. Her zaman birlikten yanaydı ama birlik adına devrimci Troçkist çizgiden kopuşa asla müsaade etmedi.

Sonra tüm deneyim ve bilgi yükünü devrimci Marksist düşüncenin teorik-politik düzlemlerde geliştirilmesi çabası üzerine yıktı. İşçi Cephesi dergisinin 1990 ortalarında gerçekleştirilen yeni dizisinin hazırlanmasına katılmadı ama 2009 yılında düzenlenen derginin 30. yıl etkinliğinde, kuruluşunda bizzat bulunduğu hareketin yeni genç kadrolarına ve militanlarına hitap etti ve “İşçi Cephesi için harcadığım tüm emekleri sizlere helal ve emanet ediyorum” dedi. İşte Ahmet Doğançayır buydu.

Ahmet, sen hep öne atılırdın, ama aynı zamanda temkinliydin, bazen bir konuyu kırk defa gözden geçirmeden karar vermezdin… Ama ileri çıkmaman gereken yegâne anda acele ettin yoldaş. Sırayı bozdun.

Ama bil ki, o duvarcı ustası sabrınla inşa ettiğin kalede resmin her zaman asılı kalacak. Sen bende, bizde, Troçkizmin tarihinde her zaman yaşamaya devam edeceksin.

Ahmet Yoldaşın ardından: Hayat yaşadıklarımız mı, hatırladıklarımız mı?

0

Barış Bıçakçı nefis hikâyelerinden birinde bu soruyu; hayat yaşadıklarımız değil, hatırladıklarımızdır diye yanıtlıyor. Gerçekten öyle değil mi? Aksi geçerli olsa geçmiş hepimiz için ortak olurdu! Oysa hepimiz geçmişi farklı şekillerde hatırlıyor, farklı hikâyeler anlatıyoruz. Aynı geçmiş üzerinde sayısız farklı hayat yaşıyoruz…

Dün Ahmet yoldaşı sonsuzluğa uğurlarken bir yandan aklımda bunlar vardı. Kırk-elli yıllık kadim dostlarından, yoldaşlarından en genç, en yeni dostlarına, yoldaşlarına kadar herkes kendi Ahmet’ini anlatıyor!

Kuşkusuz hepimiz gibi Ahmet de hayatını dümdüz bir çizgi üzerinde yaşamadı. Yine de farklı hatırlama biçimlerinin nedeni kanımca Ahmet’in kendisi değil. Bunun nedeni sanırım aslında hepimizin hatırlamak istediklerimizle, hatırlama biçimlerimizle kendimize bir hayat inşa ediyor oluşumuz. Kuvvetle muhtemel ki bu anlatma, anlamlandırma biçimlerimiz bugün durduğumuz ideolojik, politik, örgütsel, psikolojik zeminle de doğrudan bağlantılı oluyor. Bu zemin üzerinde; ayrılıklar ve birlikler, kavgalar ve barışmalar, tartışmalar ve ortaklıklar, geçmiş ve bugün yeniden ve yeniden anlamlandırılıyor.

Doğal olarak otuz yıllık bir yoldaşı, dostu olarak ben de ancak Ahmet yoldaşın bendeki imgesini, yansımasını anlatabilirim. Bunu yapmayacağım!

Kurucularından olduğu İşçi Cephesi geleneğinin bir devamcısı olarak inanıyorum ki her birimizin sübjektif anlatılarının ötesinde Ahmet’in 64 yıllık hayatını oluşturan ve ona politik anlamını veren ana sütunlar var. Bunları ifade etmek benim için hem bir politik gereklilik, hem de onurlu bir şekilde dimdik yaşanmış bir hayatı saygıyla selamlama görevi…

Ahmet yoldaş kimdir?

Ahmet yoldaş 1970’li yılların egemen gerillacı, hareketçi, bürokratik ve sekter ideolojik, politik, örgütsel ortamlarında merkezine işçi sınıfını, emek eksenli sınıf mücadelesi anlayışını koyan anti-kapitalist bir mücadele, örgüt ve program anlayışının kurucu unsurudur. Ahmet antikapitalisttir!

Çoğunluğun konforuna asla yaslanmayan, bir an olsun akıntıya karşı mücadele etmekten geri durmayan, emperyalist-kapitalist sistem karşıtı bir program ve mücadele anlayışının taşıyıcısıdır. Ahmet enternasyonalisttir, 4. Enternasyonalcidir!

1989 sonrasında Prestroika, Glasnost debdebesi içinde duvarlar yıkılırken, “geleneksel sol” sürüler halinde proletarya diktatörlüğüne elveda derken; “elbette çöken ne Marksizm ne de sosyalizmdir; çöken dünya işçi sınıfının ve sosyalist hareketinin başına çöreklenmiş bürokrasidir” diyen bir ideolojik-politik kavrayışın sahibidir. Ahmet devrimci Troçkisttir!

Ahmet yoldaş bütün hayatı boyunca işçi sınıfının mücadele programına ve örgütüne inandı; ne sol adına girişilen türlü şaklabanlıklara ne de kendinden menkul hareketçiliklere, sekterliklere prim verdi. Bu yanıyla, son nefesine kadar, kurucularından olduğu ve ilk sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü üstlendiği İşçi Cephesi’nin program ve mücadele çizgisinin daimi savunucusu oldu.

Israrla ve özenle altını çizelim: Ahmet antikapitalisttir, sınıfçıdır, 4. Enternasyonalcidir, devrimci Troçkisttir. Ahmet’in politik varoluşu ve ayırt ediciliği bu sütunlar üzerine yükselir…

Onun bu ayak izlerini takip eden yoldaşları olarak yoldaşımıza sözümüzdür:

Asla unutmayacağız!

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Feminist Siyasi Tutsaklarla Dayanışma Kampanyası

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadın siyasi tutsaklarla dayanışma amacıyla başlattığı kampanya metnini sizlerle paylaşıyoruz.

Bu kampanyanın amacı, ataerkilliğe ve köktendinciliğe karşı çıkan; kadın haklarını, insan haklarını, işçi haklarını ve ezilen azınlıkların haklarını savunan kadın siyasi tutsakların derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılmasını talep etmektir.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kız kardeşlerimizin zulüm, işkence görmelerine ve katledilmelerine karşı mücadelede daha etkin bir rol üstlenmek, dünyanın dört bir yanındaki feministlerin ve sosyalist feministlerin acil görevidir.

Bu kampanyanın öznesi olan kadınlar pasif kurbanlar değildir. Bu kadınlar kurtuluş ve sosyal özgürlükler mücadelesini yaymaya çalışan düşünürler, yazarlar ve liderlerdir. Onlarla dayanışma; Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde ve tüm dünyada sömürü, baskı, kadın düşmanlığı, ırkçılık ve savaşı teşvik eden kapitalist, otoriter, emperyalist veya yarı-emperyalist güçlere karşı mücadelenin somut bir yoludur.

Nasıl destek olabilirsiniz?

* Bu kampanyayı (ve İngilizce broşürünü) web siteniz, blogunuz veya Facebook sayfanızda paylaşın.

* Bu kampanyayı tanıtmak ve ülkenizdeki feminist, ırkçılık karşıtı ve işçi mücadeleleriyle bağlantı kurmak için şehrinizde bir etkinlik düzenleyin.

Daha fazla bilgi için Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı ile iletişime geçebilirsiniz.

info@allianceofmesocialists.org

www.allianceofmesocialists.org

Bu kampanyanın İngilizce broşürünü tek sayfalık (çift taraflı) bir broşür olarak yazdırmak istiyorsanız aşağıdaki PDF linkine tıklayın:

MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) Feminist Siyasi Tutsaklarla Dayanışma Kampanyası İngilizce Broşürü, Haziran 2019

Suriye

Esad rejimi, karşılaştığı dokunulmazlık ve cezasızlıktan güç alarak kitlesel infazlarına ve Suriye devrimcilerine karşı acımasız savaşına devam ediyor. Bu nedenle, pek çok kadın siyasi mahkûmun adı ve kaderi bilinmiyor. Köktendinci güçler de Arap ve Kürt kadın eylemciler ve savaşçılar dahil olmak üzere birçok devrimciyi katletti. Suriyeli sosyalist feministler Samira el-Halil ve Rezzan Zeytune’nin Aralık 2013’te kaçırılmalarının ardından Guta’daki köktendincilik yanlıları tarafından öldürüldükleri neredeyse kesin. Tal el-Melluhi’nin kaderi ise belirsizliğini koruyor. Suriyeli şair ve blog yazarı, 2009 yılında hiçbir kanıt gösterilmeksizin devletin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştı. O zamandan bu yana geçen sürede ceza süresini aşmasına rağmen hâlâ tutuklu bulunuyor.

Suriye halk ayaklanmasının Mart 2011’deki başlangıcından bu yana Suriye İnsan Hakları Ağı verilerine göre yaklaşık 118.000 kişi tutuklandı ve/veya zorla kaybedildi. Bunların 104.000’den fazlası, yani yaklaşık %85’i, Suriye hükümeti tarafından esir alınmış durumda.

Esad rejiminin vahşeti Suriye’deki yaşamın bütün katmanlarına sızıyor. Rejimin zulmü özellikle hapishane hücrelerinde belirginleşiyor. Rejimin, her biri çok sayıda hapishaneye ayrılmış 13 “istihbarat” bölümü var. Bunların en ünlüleri Adra ve Saydnaya hapishaneleri. 2017’de ortaya çıkan ve 13.000 mahkûmun gizlice asıldığını ayrıntılarıyla bildiren bir raporda, eski bir Saydnaya gardiyanı olayı “insanlığın sonu” olarak nitelendirdi. Suriye’de hem erkek hem de kadın siyasi tutsakları kitlesel infazlar, günlük işkence ve cinsel taciz bekliyor.

Fiziksel işkence iki şekilde uygulanıyor. Birincisi, mahkûmun çektiği acı miktarını en üst düzeye çıkarmak için belirli tekniklerin ve özel araçların kullanımı. Örneğin, Alman Sandalyesi adı verilen işkence aleti, sinir kaslarını görünürlük noktasına kadar germek ve omurgada bazı durumlarda kırılmaya kadar varan ciddi hasara yol açmak için tasarlanmıştır. İkinci yöntem ise mahkûmların cinsel şiddet yoluyla aşağılanmaları ve fiziksel tahribatı. İnsan Hakları için Avukatlar ve Doktorlar tarafından geçen ay yayınlanan bir rapor, erkek mahkûmlara karşı uygulanan su hortumu, zorla kısırlaştırma ve sünnet gibi yöntemlerin kullanıldığını açıkladı. Kadın mahkûmlar ise elektrik şoku, hortumla dövülme ve çoğu zaman istenmeyen gebeliklere yol açan sistematik tecavüzlere maruz kalıyor. Bir görgü tanığının ifadesine göre askerler cinsel saldırı amacıyla fare ve kemirgenleri kullanarak mahkûmun ölümüne yol açmışlar.

İran

Nesrin Sutude, 13 Haziran 2018’de tutuklanarak hapse atılan ve şartlı tahliye olasılığı olmadan (38 yıldan indirimli) 12 yıl hapis ve 148 kırbaç cezasına çarptırılan, tanınmış bir insan hakları avukatıdır. Kendisine yöneltilen suçlamalar arasında “ulusal güvenliğe karşı suç işleme amacıyla toplanmak”, ölüm cezasına karşı çıkan bir insan hakları örgütüne üye olmak, “ahlaksızlığı teşvik etmek” ve başörtüsü olmadan kamu içine çıkmak bulunuyor. Kamu içinde başörtülerini çıkaran “Devrim Sokağının Kızları”nın yasal davalarını üstlendiği ve İran yargı sisteminin siyasi aktivistlerin ve muhaliflerin kendi avukatlarını seçmelerini önleyen son kararına karşı çıktığı için tutuklandı. Sutude, 2009’daki Yeşil Hareket’e katılan siyasi eylemcileri ve feministleri ve istismar edilen kadınları ve çocukları savunduğu için 2010 ve 2013 yılları arasında 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi ile yakından çalıştı ve cesur çalışmaları nedeniyle çeşitli uluslararası ödüllere layık görüldü.

Nergis Muhammedi, fizik diplomasına sahip, gazeteci, kadın ve insan hakları aktivisti ve İran’da Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi tarafından kurulan İnsan Hakları Savunucuları Merkezi’nin müdür yardımcısıdır. 2009 yılında Mahmud Ahmedinejad’ın hileli seçimine karşı düzenlenen kitlesel protestolardan sonra “ulusal güvenliğe karşı suç işlemek için toplanma ve tuzak kurma” suçundan tutuklandı ve 11 yıla mahkûm edildi. 2013’te ciddi sağlık sorunları nedeniyle kefaletle serbest bırakıldı. 2015’te ise ölüm cezasına karşı bir kampanya başlatmak ve halkı isyana teşvik suçlarından dolayı tekrar tutuklandı. Suçsuz Sünni siyasi tutsakların idam edilmesine karşı çıkması nedeniyle mahkeme tarafından “IŞİD’i desteklemekle” itham edilerek suçlu bulundu. 2016’da, şu an sürmekte olan 16 yıllık hapis cezasına mahkûm edildi. Ciddi sağlık sorunları devam ediyor.

Zeynep Celaliyan, 2008 yılında Kürdistan İşçi Partisi’ndeki siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan ve hapsedilen bir Kürt siyasi eylemcidir. Önce ölüm cezası aldı, ardından bu ceza şartlı tahliye hakkı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Tutuklanmasından ve hapsedilmesinden bu yana, devlet tarafından kendisine atfedilen silahlı eylemleri “itiraf etmeyi” reddettiği için sistematik olarak taciz, işkence ve tecrit cezasına maruz kalmakta. Cezaevi yetkilileri ve devlet tarafından kasıtlı olarak tedavi ettirilmediğinden dolayı görme yetisini kaybetti.

Ölüm cezasına karşı el ilanları dağıttığı, siyasi tutukluların aileleriyle görüştüğü, Facebook’ta İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştirdiği ve 1988’de İran’daki siyasi tutukluların toplu idamlarını kınadığı için Mayıs 2015’ten beri tutuklu olan ve Kasım 2016’da 7 yıllık hapis cezasına mahkûm edilen Atena Daemi, kadın ve çocuk hakları savunucusudur. 2018 yılında Daemi ve bir başka tutuklu feminist Gülruh İrayi, cezalarının uzatılmasını, tutulduğu korkunç koşulları ve fiziksel şiddeti protesto etmek için 55 günlük açlık grevi yapmışlardı. Yine 2018 yılında, ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan Kürt siyasi tutuklu Ramin Hüseyin Panahi’ye açık bir dayanışma mektubu yazmıştı. Yakın zamanda da, kendisi gibi kadın siyasi tutuklu olan Meryem Akbari Monfared ile, grevde olan İranlı işçiler için bir açık dayanışma mektubu yazdı.

Sepideh Gholian, Ahvaz kentinden bir sivil haklar eylemcisi, gazeteci ve vicdani tutukludur. 18 Kasım 2018’de, vatandaş gazeteci olarak çalışan Gholian, Haft Tappeh şeker kamışı şirketinin işçi sendikası tarafından düzenlenen bir işçi protestosunu bildirdiği için tutuklandı. Gholian kefaletle serbest bırakılmasının ardından Uluslararası Af Örgütü’ne Şuş ve Ahvaz kentlerinde gözaltındayken kendisine polis ve istihbarat bakanları tarafından uygulanan işkenceleri anlattı. 20 Ocak 2019’da tekrar tutuklandı.

Sanaz Allahyari, eşi Emir Hüseyin Muhammedi Fard ile birlikte öğrenci dergisi Gam‘ın editör ve kurucu üyeleridir. Ocak 2019’da evlerinde devlet güvenlik güçleri tarafından tutuklandılar ve Ahvaz istihbarat bakanlığı hapishanesine gönderildiler. İnternet dergisi Gam‘da, bugüne kadar emek mücadeleleri, kadın mücadeleleri, siyasi ekonomi, felsefe ve sanat hakkında pek çok makale ve rapor yayınlandı.

Türkiye

Siyaset bilimi profesörü Füsun Üstel, ülkenin Kürt bölgesindeki sivilleri hedef alan hükümetin askeri operasyonlarına karşı 2016 yılında Türkiye’de barış için ortak bir bildiri imzalamış ve bu yüzden 1 yıl 3 aylık hapis cezasına çarptırılmıştı. Aynı bildiri 50’den fazla üniversiteden 2212 akademisyen tarafından imzalandı. (e.n. Füsun Üstel 22 Temmuz’da tahliye edildi.)

Mecliste görev yapan Sebahat Tuncel, HDP’nin eski milletvekili ve Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) eş başkanı olarak, “silahlı terörist grubun kurulması ve yönetilmesi,” toplantı ve gösteri yasalarını ihlal etmek ve “terör örgütü propagandası yapmak” gibi suçlardan 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Kadın hareketinin aktif bir üyesi ve kadın toplantıları ve mitinglerinin lideriydi. 4 aydan fazla bir süre açlık grevi yaptı ve grevini 26 Mayıs’ta sonlandırdı.

Barkın Timtik, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesidir. “Terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamasıyla 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Çiçek Otlu, sosyalist ve kadın hakları savunucusu ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) genel başkanıdır. Bir buçuk yıldan fazla bir süredir hapiste olan Otlu “terörist” örgüt üyesi olmakla suçlanıyor.

Suudi Arabistan

Suudi Arabistanlı kadınlar ayrımcı erkek vesayet yasasına karşı geldikleri ve insan haklarını savundukları için yargılanıp hapsediliyor. “Terörizm,” “ulusal birliği tehdit etmek” ve “devletin itibarını veya konumunu zayıflatmak” gibi suçlarla suçlanıyorlar. İnsan hakları savunucusu 10 kadın (Luceyn el-Hezlul, Azize el-Yusuf, İman el-Nefcen, Nouf Abdülaziz, Dr. Hatun el-Fassi, Samar Bedevi, Nesime el-Seda, Muhammed el-Bejadi, Emel el-Harbi ve Şadan el-Enezi) ayrı ayrı yargılanmalarına rağmen insan hakları örgütleriyle iletişim kurdukları iddiasına dayalı benzer suçlamalar nedeniyle yargılanıyorlar. Duruşmaları, gazeteci ve diplomatların katılmasına izin verilmeyen ve halka açık olmayan duruşmalardı. İşkence gördüler, cinsel tacize uğradılar ve saldırılara maruz kaldılar. Bazıları geçici olarak serbest bırakılsa da hâlâ yargı sürecinin sonuçlanmasını bekliyorlar. Bu duruma ek olarak, Katif şehrinin Şii bölgesinden bir insan hakları savunucusu olan Esra el-Gamham da son üç yıldır gözaltında tutuluyor.

Luceyn el-Hezlul hem kadınların araba kullanmasına yönelik hareket içindeki, hem de Suudi erkek vesayet sistemine karşı oynadığı rolüyle tanınıyor. 1 Aralık 2014’te, arabasıyla Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) Suudi Arabistan’a geçme girişimi sırasında kadın sürüş yasağına karşı koyduğu suçlamasıyla gözaltına alındı ve 73 gün boyunca tutuklu kaldı. El-Hezlul Eylül 2016’da 14.000 kişiyle birlikte Kral Selman‘a yazılan ve erkeklerin vesayet sisteminin kaldırılmasını isteyen bir dilekçe imzaladı. 4 Haziran 2017’de gözaltına alındı, tutuklandı ve daha sonra serbest bırakıldı. Mayıs 2018’de, krallığı istikrarsızlaştırmaya çalışmak suçlamasıyla tanındık pek çok kadın hakları aktivistiyle birlikte tutuklandı. Ayrıca, ciddi bir şekilde işkence gördü.

Kadın hakları aktivisti Azize el-Yusuf, bilgisayar bilimi profesörüdür. 2013 yılında Riyad’da kendi başlarına araba kullandıkları gerekçesiyle aktivist arkadaşı İman el-Nefcen ile birlikte tutuklandılar ve bir daha araba kullanmayacaklarını beyan eden bir belge imzalamaya zorlandılar. Aynı yıl el-Yusuf, 5 yaşında bir kızın Suudi bir din adamı olan babası tarafından tecavüze uğramasının ardından küresel bir farkındalık kampanyası başlattı. 2016 yılında Suudi Arabistan’daki erkek vesayet sistemine karşı bir kampanya başlatılmasına yardım etti. Kraliyet Danışma Konseyine, vesayet düzenlemelerini kaldırmak isteyen 14.700 kişi tarafından imzalanmış bir dilekçe vermeye çalıştı ancak bu girişimi reddedildi ve postayla gönderilmesi istendi. Mayıs 2018’de el-Yusuf, Luceyn el-Hezlul, İman el-Nefcen, Ayşe Almane, Mediha el-Ajroush ve kadın haklarına yönelik yürütülen kampanyaların parçası olan iki erkekle birlikte Suudi yetkililer tarafından gözaltına alındılar. Suudi yetkililer, tutuklanan eylemcileri “yabancılarla şüpheli temasta bulunmak,” “yurtdışındaki düşman unsurlara” maddi destek sağlamak ve hükümet çalışanlarını örgütlemekle suçladılar. El-Yusuf Kasım 2018’den beri Dhaban Merkez Cezaevi’nde tutuluyor. Mart 2019’un sonlarında, kendisi ve diğer feminist tutuklular savunmalarını sunarak esaret altında maruz kaldıkları fiziksel ve cinsel tacizi anlattılar.

Nesime el-Seda Suudi Arabistan‘da Şiilerin çoğunlukta olduğu doğu eyaleti Katif‘ten bir insan hakları savunucusu ve yazardır. Sivil ve siyasi haklar, kadın hakları ve Şii azınlığının hakları için yıllarca kampanya yürüttü. 2015 yılında Suudi Arabistan yerel seçimlerinde adaylığını koydu ancak yetkisi elinden alındı. El-Seda ve bir diğer önde gelen Samar Bedevi, 30 Temmuz 2018’de, “aktivistler, din adamları ve gazetecilere” yönelik yapılan geniş bir “hükümet baskını” çerçevesinde Suudi yetkililer tarafından tutuklandılar. El-Seda, Şubat 2019’dan bu yana Dammam’daki el-Mabahith Hapishanesi’nde tecritte tutuluyor.

Esra el-Gamham, Şii çoğunluğa sahip bir doğu kıyı kenti olan Katif bölgesinden bir insan hakları savunucusudur. Barışçıl demokrasi protestoları sırasında hükümetin insan hakları ihlallerini belgelediği ve kınadığı için son 3 yıldır gözaltında tutuluyor. Daha önce ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan el-Gamham, şimdi ise diğer 5 sanıkla beraber bir ceza mahkemesi önünde “yasadışı protesto yapmak” gerekçesiyle yargılanıyor.

Filistin

Şirin Essavi, işgal altındaki Doğu Kudüs’ten bir insan hakları avukatı ve Filistinli tutsak hakları savunucusudur. İsrail makamlarının İsrail hapishanelerinde Filistinli mahkûmlara karşı işlediği insan hakları ihlallerinin izlenmesi, belgelenmesi ve bu ihlallere karşı yapılan savunmalarda yer aldı. Essavi, İsrail makamları tarafından 6 Mart 2014 tarihinde gözaltına alındı ve Ekim 2017’ye kadar tutuklu kaldı. Ocak 2019’da kendisine İsrail işgal makamları tarafından hayatının sonuna kadar avukatlık yapamayacağını beyan eden bir hüküm verildi.

Cezayir

Louisa Hanoune, Cezayirli bir politikacı, siyasi aktivist, feminist ve avukattır. 1989’da kurucu üyesi olduğu Cezayir İşçi Partisi’nin (Parti des Travailleurs, PT) başkanıdır. Cezayir’deki kadın hakları ve eşitlik mücadelesinde 1970’lerde üniversite öğrencisi iken siyasi olarak dahil oldu. 1988’de siyasi partilerin yasallaştırılmasından önce, siyasi eylemliliği nedeniyle hükümet tarafından pek çok kez tutuklandı. 2004’te Cezayir Devlet Başkanlığı’na aday olarak Arap dünyasında cumhurbaşkanlığına aday olan ilk kadın oldu. Cezayir’de gerçekleşen devrimci süreç bağlamında tutuklandı ve “devletin ve ordunun otoritesine karşı komplo kurmak” ile suçlandı. 9 Mayıs 2019’dan beri hapis yatmakta.

Daha fazla bilgi için Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı ile irtibata geçebilirsiniz.

info@allianceofmesocialists.org

www.allianceofmesocialists.org

Bu kampanyanın İngilizce broşürünü tek sayfalık (çift taraflı) bir broşür olarak yazdırmak istiyorsanız aşağıdaki PDF linkine tıklayın:

MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) Feminist Siyasi Tutsaklarla Dayanışma Kampanyası İngilizce Broşürü, Haziran 2019

Yunanistan: Halk Syriza’yı cezalandırdı

0

Syriza (“Radikal Sol İttifak”) partisinin lideri Aleksis Çipras, Yunanistan genel seçimlerinden yenilgiyle çıktı. Çipras, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana eşi benzeri görülmemiş bir sosyal yıkım yaratan IMF planını uyguladığı için halk tarafından reddedildi. Sandığa gitmeyen seçmenler yüksek bir yüzde oluştururken, muhafazakar Yeni Demokrasi partisi seçimleri kazandı. Böylece, Brezilya’daki Lula-Dilma-İşçi Partisi ve Venezuela’daki Maduro ve Chavezcilik örneklerinde de gördüğümüz üzere, sözde sol hükümetler bir yenilgi daha aldı.

Yunanistan emekçileri Syriza’ya sandıkta cezalandırdı. Ne yazık ki Syriza, aynen “21. yüzyıl sosyalizmi” olarak sunulan Latin Amerika hükümetlerinin, özellikle de Chavezciliğin yaptığı gibi, burjuvazi ile beraber ve onun çıkarları için hükümet etti.

IMF, Avrupa Birliği ve Avrupa Merkez Bankası’nın dayattığı kemer sıkma politikasını reddederek kitle desteği kazanan Syriza, halkın muazzam direnişi ve genel grevlerin üzerinde yükselerek Ocak 2015’te iktidara gelmişti. Fakat Syriza hızla Bağımsız Yunanlılar adlı küçük bir milliyetçi sağcı parti ile koalisyon kurdu. Söz konusu partiyi kabineye dahil etti ve Savunma Bakanlığını verdi.

O aşamadan itibaren, “çözümün” işverenler ve IMF ile birlikte anlaşmaları “yeniden müzakere etmekten” geçtiği şeklindeki eski reformist ütopyayı ısıtmaya koyuldular. Bizim akımımız ise Syriza’nın geldiği bu konumu kınıyordu: “Troyka ve AB’den kopulmadıkça ve dış borç ödemeleri kesilmedikçe, Yunanistan’ın emekçilerine ve gençlerine çözüm sunulamaz. (…) Yarım yamalak çözümlerin geçerliliği mümkün değildir (…) Bu bağlamda, yeni Syriza hükümetinin tutturacağı yolun bu olmaması gerektiğini ısrarla vurgulamak durumundayız” (İUB-DE Açıklaması, Correspondencia Internacional, 27/1/15).  

Ne yazık ki, anti-kapitalist olma iddiasındaki sol kesimler, Syriza hükümetini destekledi ve değişim beklentilerini güçlendirdi. Bunlar arasında, Avrupa ve Latin Amerika Troçkizminin çeşitli bileşenleri, örneğin Mandelci Birleşik Sekreterlik ve Brezilya PSOL’unun çeşitli kesimleri de yer alıyordu.

2010’dan itibaren borcunu ödemesi için Yunanistan’a IMF tarafından son derece sert bir kemer sıkma politikası dayatılmıştı. Oysa söz konusu borç, asla Yunan halkına değil, gerek Yunanlı gerekse Almanya ve diğer emperyalist ülkelerden büyük kapitalistlere ve bankacılara fayda sağlamıştı. Sert kemer sıkma politikası, sözde “kurtarma” paketlerini  peş peşe sıralayarak borcu iyice artırdı ve halka açlık ve yağma getiren insani bir felaket yarattı. İşsizlik %27’ye ulaştı; ücretler, emekli aylıkları ve sosyal güvenlik bütçesindeki kesintiler %40’ı aştı; GSYİH %25 eridi.

Halkın %62’sinin HAYIR’ı ve Syriza’nın ihaneti

Halktan gelen büyük basınç karşısında Syriza hükümeti, 5 Temmuz 2015’te (hükümeti devraldıktan 6 ay sonra) bir referandum çağrısında bulundu ve IMF planının uygulanıp uygulanmayacağını halka sordu. Medya ve bizzat IMF ile Avrupa Birliği, halka şantaj yaptı: HAYIR kazanırsa felaket olacağını ve Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden çıkarılacağını söylediler. Bu devasa kampanyaya rağmen, halkın %62’si HAYIR dedi.

“O gece, halkımız büyük zaferini kutlamak için sokağa dökülmüştü… Aleksis Çipras’ın ofisine girdiğimde, halkın Hayır kararını görmezden gelmeye karar verdiğini ve Yunanistan’ı bir kez daha Troyka’ya teslim edecek kanun teklifini Parlamento’dan geçirmek için Yeni Demokrasi’yle birlikte hareket edeceğini söyledi. Onu bu kararından vazgeçirmeyi başaramadım ve sonuç olarak Maliye Bakanı olarak görevimden istifa ettim.” (Syriza’dan ayrılan ve başka bir merkez sol parti kuran Yannis Varufakis’in yakın tarihli bir makalesinden).

Sonuçta sosyal yıkım daha da büyüdü. Büyük çoğunluğu genç çalışanlardan oluşan yarım milyon insanın ülkeden göç ettiği (11 milyondan az nüfuslu) Yunanistan’da gelecek belirsizliğini koruyor. Dış borç, düşmek bir yana, GSYİH’nın %180’ine karşılık gelen 200 milyar dolara yükselmiş durumda.

Eski sağın göreli zaferi

Muhafazakâr sağcı Yeni Demokrasi partisi, geçerli oyların %39.85’ini alarak son seçimi kazandı. Yeni Demokrasi parlamentoda salt çoğunluğa sahip oldu, çünkü Yunanistan’da en çok oy alan partiye fazladan 50 milletvekili veriliyor. Bununla birlikte, Yeni Demokrasi’nin emeğin haklarının yıkımını, kemer sıkma programını şiddetlendirmeyi, emeklilik ve kamusal sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini öngören programını dayatması hiç de kolay olmayacak.

Medyada öne çıkan iddiaların aksine, bütün toplum sağa oy vermiş değil. Oy kullanmanın zorunlu olduğu ülkede, seçmenlerin %44’ü sandığa gitmedi. Neo-Nazi bir parti olan Altın Şafak, aslen gençlik ve kadın gruplarının başlattığı karşı seferberlik sonucunda oy kaybetti ve parlamento dışı kaldı. Syriza geçerli oyların %31,53’ünü aldı; kaybettiği seçmenler de sağa kaymaktan ziyade ya sandığa gitmedi ya da Syriza’nın soluna yöneldi. Syriza’dan kopan iki önemli yapı, eski Bakan Varufakis’in partisi Mera25 %3,5 oy ve Özgürlük Yolu partisi %1,5 oy aldı. Köklü, Stalinist, Yunanistan Komünist Partisi, müthiş bürokratik sekterliğine rağmen %5’lik payını korudu. Antarsya (%0,41) ve DEA (%0,28 oy alan Halkın Birliği oluşumunun bileşeni) gibi Syriza’ya muhalif antikapitalist akımlarsa, ortak bir sol cephe oluşturmada başarısız oldular.

Yunanistan emekçilerinin acımasız kemer sıkma politikasını hezimete uğratmak için yeniden sokağa dökülmesi son derece olası. Syriza’nın solundaki oluşumların aldığı kayda değer oyun yanı sıra, yüksek sandığa gitmeme oranı da (ki aslen gençler sandığa gitmedi ve bunda anarşist akımların da kısmi bir etkisi var), solu yeniden inşa etmek için uygun bir zemin olduğuna işaret ediyor. Bunu başaracak mücadeleci bir sol cephenin programında, IMF’den mutlak kopuş, dış borcun reddi, Avrupa’daki emekçilerle mücadele birliği ve bir emekçi örgütleri hükümetinin inşası yer almalı.

Saray’ın “kalkınma planı”, muhalefet belediyelerinin “stratejik planı”

0

Önümüzdeki beş yılı kapsayan “On Birinci Kalkınma Planı” yayınlandı. 209 sayfalık rapora bakacak olursak aklımıza gelen her konuda büyük gelişmeler yaşayacağız. Ancak plan bu hedeflerin nasıl hayata geçirileceği hakkında neredeyse hiçbir bilgi sunmuyor. Bu bağlamda yayınlanan şeyin bir plan değil, temenniler manzumesi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir.

Tam da bu sırada belediyeler bir sonraki yerel seçimlere kadar yapacakları tüm faaliyetleri ifade eden, önceliklerini sunup bütçelerini hazırlayacakları “stratejik planlama” sürecine girdi. Böylelikle iktidarın kalkınma, burjuva muhalefetinin ise yerel yönetim stratejileri üzerinden her iki yaklaşımın nasıl bir planlama kavrayışına sahip olduklarını görebiliyoruz: Patron sistemini güçlendirmekten yana, işçilere düşman.

On birinci kalkınma planı

Planın hazırlanışı

“On Birinci Kalkınma Planı, ülkemizin her alanda verimliliğini artırarak, milli teknoloji hamlesiyle uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına yönelik daha fazla değer üreten bir ekonomik ve sosyal kalkınma süreci öngörmektedir” diyen kalkınma planı bakalım nasıl hazırlanmış:

“On Birinci Kalkınma Planı, (…) toplumumuzun tüm kesimlerinden çok sayıda temsilcinin katkılarıyla katılımcı bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Bu kapsamda üç bin beş yüzü aşkın (…) [kişinin] bir araya gelerek katkı verdiği (…) toplam 267 adet toplantı (…) düzenlenerek yerel düzeyde yaklaşık 12 bin kişinin katkısı alınmıştır.” Kim bu 12 bin kişi? İçlerinde bir fabrikadan, yoksul bir semtten alınmış kimse olmuş mu? Tabii ki hayır. Kendilerinin denetimindeki ve işçileri ezmek için kullandıkları sendikalardan temsilciler çağırmış olsalar da bunun dışında kalkınmanın doğrudan öznesi olan işçi ve emekçilerin görüşünü hiçbir şekilde almamışlar. 12 bin burjuva temsilcisinin katkısı alınarak hedefler belirlenmiş görünüyor. Açıkça da bir hedef koyuluyor, rekabet gücünü arttırarak daha fazla değer üreten bir ülke haline gelmek. Ne demek bu? Kötü çalışma koşullarının kalıcılaşması, daha fazla sömürünün önünün açılması, örgütsüzlüğün garanti altına alınması…

Bir önceki dönemin bilançosu

Plan onuncu kalkınma döneminin hedeflerinin büyük ölçüde tutmadığını[1] yarım ağızla kabullense de bu durum tamamen bir önceki beş yılın ulusal ve uluslararası olağanüstülüğü ile açıklanıyor ve bakıldığında da bilanço bir hayli olumlu sunuluyor. Bir yandan hızlı bir gelişim için başkanlık sisteminin zorunluluğunu ifade eden bu beyler, raporlarında da yeni sistemin ne işe yarayacağını uzun uzun anlatmışlar ancak madem olumlu bir dönemi geride bıraktık, niçin yeni bir sisteme geçtik sorusuna hiçbir şekilde yanıt üretmemişler.

2013-18 dönemini kapsayan onuncu kalkınma dönemine dair oldukça gururlular. Dünya Bankasının iş yapma kolaylığı endeksinde (bunu biz işçi sömürme kolaylığı olarak okuyalım) 2014 yılında 51. iken, 2018 yılında 43. sıraya ulaşıldığı ifade edilirken, geriye kalan verilerin neredeyse tamamı çarpıtmalarla dolu. “Onuncu Kalkınma Planı döneminde (…) sulama altyapısının iyileştirilmesi amacıyla yatırımlara hız verilerek plan döneminde net 487 bin hektar sulama alanı işletmeye açılmıştır” derken aynı süreçte Belçika’nın yüz ölçümü kadar tarım arazisinin yitirildiği, tarımsal üretimin ciddi şekilde gerilediği gibi önemsiz gerçeklere hiç değinilmemiş. “Birincil enerji tüketimimiz 2014-2017 döneminde yıllık ortalama yüzde 6,4 artış gösterirken, elektrik enerjisi talebi ise 2014-2018 döneminde yıllık ortalama yüzde 3,9 artmıştır” diye gururlanırken dünya genelindeki öykündükleri ülkelerin enerji verimliliği diye adlandırılan daha az enerji ile daha çok iş yapma çabaları ile enerji ihtiyacını azalttıkları gerçeğinin ve enerji ihtiyacındaki artışın bir azgelişmişlik belirtisi olarak kabul edildiğini de söylemeyivermişler. Bu ay Çanakkale’de Fransız bir şirketin 200.000 ağacı kesiyor olmasına ve Türkiye’nin tüm çevresel verilerinin açıkça kötüye gidiyor olmasına rağmen: “Ülkemizde çevre sorunlarına duyarlı politikalar (…) yürütülmüştür.” “Yeşil büyüme ve emisyon artış trendinin sınırlandırılması yönünde bir politika izlenmekte, iklim değişikliğine uyum (…)” diyebilmişler. Sanıyorum rapordan bu tip patron usulü yalanlardan daha fazla örnek sunmaya gerek kalmamıştır.

Bakla ağızdan çıkıyor: Vergiler artacak, kötü çalışma koşulları sabitleşecek

Daha birkaç ay önce Telekom’un özelleşmesini büyük bir hata olarak niteleyen Erdoğan’a rağmen raporun kalkınma planı: “Özelleştirmeler yoluyla devletin (…) üretimdeki payının azaltılması sürdürülecek” buyuruyor. Bir dizi başka işçi düşmanı tedbir ile beraber hedefler aşağıdaki tabloda olduğu gibi gösteriliyor.

Tüm bu astronomik büyümelerin kaynağı aslında yukarıdaki tablonun en altında yatıyor. Erdoğan patronlara bu tablo ile üç hususu işaret ediyor: 1) Önümüzdeki süreçte sanayiciye daha çok teşvik vereceğiz. 2) Tarımın çürümesine karşı önlem almayacağız, böylelikle buradaki kredileri de size ve tarım ithalatçılarına sunacağız. 3) Her konuda aşırı iyimserlik yapmamıza rağmen işsizlik ve kötü çalışma koşullarında en ufak bir iyileşme umudunu dahi kitlelere vermeyeceğiz.

Sarayın her satırında iyimserlik akıttığı[2] planın bizi en çok ilgilendiren kısmı olan istihdam ve çalışma hayatı konusundaki hedefler ise şöyle:

Biz işçi-emekçiler beklentilerin hep tozpembe sunulduğunu ve gerçekleşecek olanın ise beklentinin en az iki misli kötü olduğunu yaşayarak öğrendik. Yukarıda ölümlü iş kazası diye andıkları iş cinayetlerini ciddi şekilde düşürmek o kadar kolayken, bu konudaki hedeflerinin oldukça düşük olması, işsizlikte düşüşü hedeflememeleri ve ayrıca kısmi süreli çalışan şeklinde bir tanımlama yapıyor olmaları güvencesiz çalışmayı teşvik edeceklerini ilan ediyor. Yani plan burjuvaziye şunu vaat ediyor: “İşçiyi öldürmeye devam edebileceksiniz, işsizlik ile maaş düşürmeye devam edebileceksiniz, tam zamanlı değil yarı zamanlı işçiler çalıştırarak daha düşük ücretli ve hemen kovabileceğiniz işçiler çalıştırabileceksiniz.”

Kaynak ne mi dediniz?

“İşgücü piyasasının esnekliğini geliştiren düzenlemeler”, yani her an işten çıkarılabilen, daha da güvencesiz bir çalışma rejimini arzu eden plan, patronlara gönüllerince yağmalayabilecekleri bir bütçe de öneriyor. İşsizlik Sigortası Fonu nasıl ki ezici bir yoğunlukla patronlar için kullanıldıysa, Varlık Fonu da sarayın ve yeni rejimin ihtiyaçlarının karşılanmasından çok, yabancı patronlara olası zarar risklerine karşı garantör olarak sunulması maksadıyla kurulmuştu. “Türkiye Varlık Fonu öncelikli sektörler başta olmak üzere büyük ölçekli yatırımlara finansman veya ortak olmak suretiyle destek olacaktır” diyen rapor koca Varlık Fonu’nun yetersiz olduğunu bildiğinden yeni bir kaynak öneriyor. İlk kaynak BES. “BES katılımcılarının kısa vadeli nakit ihtiyaçları nedeniyle sistemden çıkışlarının önlenmesi”, yani imkânsızlaştırılması vaat ediliyor. BES fonu ile kıdem tazminatı fonunun birleştirilmesi hedefleniyor: “Kıdem tazminatı reformu (…) gerçekleştirilecektir.”, “[BES] fon tutarını artıracak şekilde yeniden düzenlenecek ve bireysel hesaplara dayalı kurulacak kıdem tazminatı fonu ile entegre edilecektir.” Bunlar da yetersiz kalırsa “tamamlayıcı emeklilik kurumlarının iyi uygulama örnekleri doğrultusunda geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması sağlanacaktır” deniliyor. Bunca ağız sulandırıcı vaatlere rağmen, burjuvazi halen planı yetersiz buluyor. Çünkü işçi-emekçilere saldırı planlarının sözde değil eylemde ve derhal uygulanmasını istiyorlar.

Plan işçi-emekçilerin kesesine başka yöntemlerle de göz koyuyor; “(…) vergi oranlarının yeniden düzenlenmesi (…) Lüks ve ithal yoğunluğu yüksek ürünlerden ÖTV’ye tabi olmayanlar gözden geçirilerek vergi düzenlemesi yapılacaktır. (…) Yerel yönetimlerin mali yapılarını güçlendirmek amacıyla öz gelirleri artırılacaktır. (…) Belediye Gelirleri Kanunu[3] yeniden düzenlenecektir.” Bunların tamamı yeni vergiler anlamına geliyor. Sigara ve alkoldeki vergi artışı sonbaharla birlikte tüm tüketim eşyalarına yaygınlaştırılacak. Otomobil, beyaz eşya, konut gibi sektörlerdeki seçim öncesi vergi indirimleri vergi gelirlerinde azalmaya yol açmıştı. Şimdi ise bu vergilerin arttırılması, bunlara ek olarak yeni vergi kalemleri üretilmesi gündemde. İşçi ve emekçilerin alım gücü gün geçtikçe düşerken iktidar için vergi toplamak ayrı bir zorluk haline gelebilir. Bu kısırdöngü ancak planlı ve merkezi bir ekonomiyle aşılabilir. Batık banka kredileri, iç ve dış borç sarmalı, alım gücünü düşüren vergiler vb. problemlerin acil çözümü için tüm bankaların kamulaştırarak tek bir banka altında birleştirilmesi aslında tek akılcı çözümdür. Ancak ne beş yıllık kalkınma planının ne de patronların akılcılık ile imzaladıkları bir sözleşme var.

On Birinci Kalkınma Planı’nda hayat pahalılığı da müjdelenen başka bir mesele. Öncelikle “KİT’lerde istihdam edilecek personel sayısı (…) artırılmayacaktır” denip, sonra da “Enerjide (…) maliyet bazlı fiyatlama esas alınacaktır” denmektedir. Yani enerji fiyatlaması en pahalı enerji üzerinden yapılacak: “Etkin bir piyasa mekanizması oluşturma hedefi doğrultusunda özelleştirme uygulamalarına devam edilecektir.”

Durumun ciddiyetinin farkında olan bakanlar, patronlara bir vaatte daha bulunmuş. Daima kemer sıkma olarak karşılık bulan tasarruf önlemleri ile bizim emeğimize daha geniş çapta el koymayı hedeflemiş oluyorlar.

Tasarruf tedbirlerinin kimileri ise korkutucu sinyaller veriyor. Demiryollarında sinyalizasyon, kontrol, bakım-onarım gibi maliyet getirici hayati önlemlerin tasfiyesi hedefleniyor: “Karayolları, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve DHMİ Genel Müdürlüklerinin sahip oldukları sabit sermaye stokunu ‘etkin, verimli ve ekonomik’ bir şekilde yönetmeleri ve yatırım maliyetlerini düşük tutacak çözümleri geliştirmelerini (…)”

Diğer başlıklar

On Birinci Kalkınma Raporu hemen her konuyu ele alıyor. Neredeyse Ankara’ya deniz getirmeyi vaat eden plan üç boyutlu yazıcılar, siber teknoloji, milli teknoloji hakkında uzun uzun naralar atıyor. “Eğitim sisteminde yapılacak köklü reform (…) Tüm eğitim kademelerinde okulların niteliği ve imkânları artırılarak okullar arası başarı farkı azaltılacaktır.” “Hayvancılık geliştirilecektir.” “Turizm gelirinin 25’ten 65 milyona çıkması.” Linyit rezervlerinin yeniden taranması ile beraber termik santrallerde artış ve nükleer enerji ile daha çok enerji üretileceği müjdeleniyor, “7 Bölgemiz için İklim Değişikliği Eylem Planları hazırlanacaktır” gibi kimsenin inanmayacağı vaatler de sıralanıyor.

Planda kadınlara yönelik onlarca “müjdenin” içerisinde bir de “Japonya örneği incelenerek sadece kadın öğrencilerin kabul edildiği kadın üniversiteleri kurulacaktır” kararı da “neden” sorusu yanıtlanmaksızın planda yer alıyor.

Bir bütün olarak Kalkınma Planı

Tüm bu ayrıntılarda boğulmayı engellemek için bir özet yapmak yerinde olur. 5 yıllık kalkınma planı bir dizi işçi düşmanı politika önerirken, İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi kuruluşlara özel bir vurgu yapıyor. Bu durum yine de Avrupa ve ABD emperyalizminden uzaklaşıldığı anlamına gelmiyor. Plan, işçi düşmanı politikaları uygularken BM-AB gibi kurumlar ile ilişkiyi başat aktör olarak tanımlamayı sürdürüyor. Yani emperyalizmden görece bağımsızlaşmayı bir kenara koyalım, ettiği onca tantanalı lafa rağmen daha da bağımlı olmayı vaat ediyor.

Burjuvazinin plana yönelik eleştirileri ise bizimkilerden bir hayli farklı. Burjuvazi Erdoğan’dan laf değil, icraat bekliyor.

Muhalif burjuva belediyelerinin stratejik planları

Türkiye’nin (demokratik haklar doğrultusundaki mücadeleleri şimdilik bir kenara bırakacak olursak) gündemini patronların kendi cephesinden sıraladıkları yukarıdaki maddeler oluşturuyor. Diğer yandan mevcut sistemin patronlara sunmak istedikleri ile CHP’li belediyelerin stratejisi arasında bir fark var mı?

CHP’li belediyeler şu anda stratejik planlarını oluşturmaktalar. Biz bu plan hakkında ne biliyoruz? Neredeyse hiçbir şey. Yani şeffaflık öneren, beraber yöneteceğimizi söyleyen belediyeler önümüzdeki yıllarda ne yapacaklarını ifade ettikleri planlamayı ve ona dair bütçe çıkartma işini bizlerden gizli yapıyorlar. Tıpkı 5 yıllık kalkınma planının hazırlanışında olduğu gibi.

CHP’li belediyeler birlikte yönetebilmek için aktif bir şekilde kent konseyleri ve mahalle konseylerini inşa edeceklerini söylüyorlardı. Kimi kent konseylerinin genel kurulları tamamlandı.

Peki, şu anda işçi emekçilere yönelik çok sert bir saldırı dalgası gelmekteyken belediyelerin işçi-emekçiler için planları ne? Bu bizim yetkimizi aşar diyorlarsa AKP belediyelerinden ne gibi bir farkları olacak? Daha önce çok gördüğümüz üzere (yalnızca ilk birkaç yıl için) yapılan yolsuzlukları azaltmak mı?

CHP’li belediyeler iyi örnek sunmak için çok değişeceklerini ve birlikte yöneteceklerini iddia ediyorlar. Birlikte yönetmenin kurulları olarak da yetkisi olmayan konseyleri, mahalle komitelerini işaret ediyorlar. Yetkisi olmayan kurullar ve stratejik planı tepeden hazırlanan bir sistemde nasıl olur da yönetime ortak olmuş oluruz?

Mademki iddiaları halen mevcut, o halde CHP belediyeleri ilk elden 5 yıllık kalkınma planına karşı işçi-emekçileri koruyucu bir planlama yapsınlar. Sözlerinin arkasında durup şeffaf ve katılımcı olsunlar. Kent ve mahalle konseyleri ile yetkileri paylaşsınlar. Her türden proje mahalle konseylerince onaylanmadan hayata geçmesin. Bu konseylerin belediyelerin başkan, müdür ve müdür yardımcılarını görevden geri çağırma hakları olsun.

Sonuç yerine

Türkiye’de demokratik haklar-demokratikleşme sorunu her zaman ekonomi ile çok iç içe oldu. Yeterli birikimi olmayan burjuvazinin daha hızlı bir birikim sağlayabilmesi için rejimin her zaman sopayı elinde tutması gerekti. Bu durum hem sarayın 5 yıllık planlamasında hem de muhalif belediyelerin tepeden patron usulü yönetimi ile karşımızda duruyor.

Gerçek bir demokratikleşme, “her şeyin çok güzel olması” ihtimali ise yok değil. Bu ihtimal sadece doğru, gerçek ve güvenilir aktörler ile hayata geçirilebilir. Kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin ise tek aktörü dün olduğu gibi bugün de biz işçi-emekçileriz.

Eğer CHP sözünü tutup mahalle komitelerini kurmaya cüret ederse bu komitelerde patronlardan bağımsızlaşmamızı sağlayacak taleplerimizle yer alacağız.

Önümüzdeki beş yıllık saldırı planına karşı hazırlıklarımızı güçlendireceğiz. İşyerlerimizde sendikalaşmayı sürdürecek, işçi demokrasisi temelinde mücadele halindeki tüm işçi sektörlerine, beş yıllık saldırı planını çöpe atmak için birleşik mücadele çağrılarında bulunacağız.

Uzunca bir süredir ilk kez patronların işi bizden daha zor. Onlar parçalanmış haldeler ve hem azalan yağma olanaklarında ortaklaşmaya çalışacaklar, hem de ülkenin her yanındaki sorunların iktidarlarına mal olmasını engellemeye çabalayacaklar. Bizim ise bunun karşısında yapmamız gereken tek şey, patronlardan bağımsız bir mücadele hattında birleşmek ve ortak çıkarlarımız için gerçek bir planlama yapmak!

[1] 2013 yılındaki Onuncu Kalkınma Planı hazırlanırken ülkede kişi başı milli gelir 13.400 dolardı. 2023 için ise kişi başı milli gelir 25.000 dolar olarak öngörülmüştü. On Birinci Kalkınma Planı’nda ise kişi başı gelir 12.484 olarak öngörülüyor. Bu büyük öngörüsüzlüğü baz alırsak On Birinci Kalkınma Planı’ndaki hedeflerin tutmayacağını şimdiden söyleyebiliriz.

[2] Yazıyı verilere boğup sıkıcılaştırmak istemem ancak raporun iyimserliğini anlatabilmesi açısından: “İhracatın 226,6 milyar dolara, ithalatın ise 293,5 milyar dolara ulaşması ve turizmde hedeflenen gelir artışıyla cari işlemler açığının milli gelire oranının dönem sonunda yüzde 0,9 olarak gerçekleşmesi öngörülmektedir.” Yani cari açığın neredeyse kapanması hedeflenmekte.

[3] Belediye Kanunu’nun değişmesi belediyelerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın güdümüne girmesi, hiç değilse bu vesile ile bir çokbaşlılığın yaratılacağı imasını taşıyor.

Ahmet Yoldaş, Sosyalizme dek daima!

0

Geleneğimizin, tarihimizin ayrılmaz bir parçası olan yoldaşımız, dostumuz Ahmet Doğançayır’ı kaybetmiş olmanın tarifsiz hüznünü yaşıyoruz.

Acımız çok taze ve çok büyük! Tanığı ve şahidiyiz: Bütün ömrünü akıntıya karşı mücadele etmekle geçiren Ahmet yoldaşımız; sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaya tüm kalbiyle inandı ve ömrünü bu uğurda yaşadı!

Ne cezaevleri, ne işkenceler, ne işsizlik, ne de kıymet bilmezlikler onu yolundan alıkoydu. Her birimizin üzerinde büyük emekleri olan Ahmet yoldaşımızın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Asla unutulmayacaksın!

Nikaragua: Somoza’nın devrilmesinden 40 yıl sonra yeniden diktatörlük

0

Nikaragua’da 1979 devriminin zaferi güçlü bir etki yaratmış ve büyük beklentiler oluşturmuştu. 45 günlük genel grev ve FSLN’nin (Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi) silahlı mücadelesi sonucu Milli Muhafızlar yenilmiş ve baskıcı diktatör Somoza ülkeyi terk etmişti. Bugün, 1979’dan 40 yıl sonra, işte bu devrime öncülük eden Daniel Ortega halk tarafından reddedilen eli kanlı bir diktatör haline gelmiş durumda.

Miguel Sorans*

Bu muzaffer devrimi hezimete götüren, Sandinista liderliği oldu. Devrimden 40 yıl sonra eski komutan Daniel Ortega’nın, hem de FSLN bayraklarını kullanarak, zenginler lehine, emekçi ve ezilen halk aleyhine hüküm sürmesinden gerekli sonuçları çıkarmak elzem. Yazar Sergio Ramirez gibi bazı eski Sandinistalar (kendisi 1985’ten 1990’a kadar Ortega’nın başkan yardımcısıydı), Ortega’ya karşı argüman geliştirirken, “hegemonik bir parti istediğimiz için” ve devrimin “demokratik” karakteri bir kenara bırakıldığı için işlerin bu noktaya geldiğini iddia ediyor. Devrimci sosyalistler ise farklı bir bilanço çıkartıyor. Ortega’nın antidemokratik bir hatta ilerlediği gerçek olmasına gerçek, ama asıl sorun FSLN’nin burjuvazi ve emperyalizmden kopmamasıdır. Ve bu hatta ilerleyerek, Nikaragua halkına açlık ve baskıyı dayatma noktasına geldiler.

Devrimin zaferi

Devrim olağanüstüydü. Somoza ailesi, tamamen Yanki yanlısı bir diktatörlük şeklinde 1936’dan beri Nikaragua’ya hükmediyordu. 1979 yılında neredeyse tüm Nikaragua halkı ayaklandı. Yılın ortalarına gelindiğinde, FSLN ve Milli Muhafızlar arasındaki yoğun çatışmalar sonucu, ülkenin kuzey bölgesi (Matagalpa ve Leon) “muchachos”un (Sandinistaların halk arasındaki adı) eline geçti. Hüsrana uğrayan eli kanlı Somoza, başkent Managua’da işçi sınıfı mahallelerini bombalattı. Çarpışmalar sokak sokak sürüyordu. Güney cephesindeyse (Kosta Rika sınırında) nihai savaş, diktatörlüğün son kalesi olan Rivas şehrinin ele geçirilmesi etrafında döndü. 19 Temmuz’da isyancılar Managua’yı ele geçirdi. İki buçuk milyon nüfuslu bir ülkede yaklaşık 50.000 kişi hayatını kaybetmişti.

Mücadelenin içinde ve Sandinistaların liderliğinde, Nikaragualı kitleler burjuva devletini tasfiye etti, ordusunu ortadan kaldırdı, kısmen silahlandı; tarla ve fabrikaları işgal etmeye, sendikalar kurmaya ve nüve halinde ve kısmi biçimde de olsa doğrudan politik güç uygulamaya koyuldu. Büyük burjuvazi ve emperyalizmin varlıklarının kamulaştırılmasına, diktatörlüğün dış borcunun reddine, yokluk içindeki Nikaragua halkının acil ihtiyaçlarını karşılayacak bir ekonomik planlamaya gidebilecek muazzam bir yol açılıyordu: Sosyalizme uzanan bir yol.

Ancak FSLN liderliği tam ters yolu seçti. Burjuvazinin çok küçük olan Somoza karşıtı kesimini temsil eden Muhafazakar Parti’den Violeta Chamorro ve işadamı Alfonso Robelo ile birlikte, Ulusal Yeniden İnşa Hükümeti’ni (GRN) kurdu.

Sandinistalar bu yola önemli bir danışmanın desteğiyle çıktılar: Fidel Castro. Küba’nın Holguin kentinde, Robelo ve kimi Sandinista komutanlarının yanında yaptığı konuşmada Castro, “Nikaragua yeni bir Küba olmamalı” diyordu (Juventud Rebelde, 29/7/79**). Sandinistalara önerdiği hat, 1959-61 yıllarında Fidel ve Che Guevara’nın emperyalizm ve Küba burjuvazisinden kopuş, kamulaştırmalar ve ekonomik planlama ile giriştiği deneyimin tam zıttıydı.

Nahuel Moreno önderliğindeki bizim akımımız ise, Ortega ve Castro’nun politikalarına alternatif bir hat savundu. 1979 devrimine, Simon Bolivar savaşçıları tugayı ile dahil olduk.*** Tugay liderliğinin politikası, yeni sendikalar ve halk milisleri kanalıyla kitle seferberliğini ve bağımsız bir işçi ve köylü iktidarını teşvik etmekti: Toprak sahipleri ve burjuvazinin mülksüzleştirilmesine doğru ilerleyecek ve El Salvador’daki devrimci sürece de destek olacak, içinde kapitalistlerin olmadığı bir Sandinista hükümeti öneriyordu. Ortega ve FSLN liderliğinin politikası ise bambaşkaydı. İşte bu nedenle nihayetinde Ortega tugayı ülkeden kovdu. Tugay mensupları tutuklandı ve Panama’da bir hapishaneye gönderildi.

Ortega ve FSLN burjuvaziyle birlikte hüküm sürdü ve kapitalizmin ekonomisini, politik ve askeri kurumlarını yeniden inşa etti. Bu politikanın sonuçlarına daha fazla yoksulluk ve baskı şeklinde katlanmak zorunda kalansa Nikaragua halkı oldu.

Şimdi gereken Ortega diktatörlüğünü devirmek

FSLN 1990’daki seçimleri sağcı, Yanki yanlısı Violeta Chamorro’ya kaybetti. 2006’da Daniel Ortega iktidara döndü: Ardından, yozlaşmış bir figür olan Arnoldo Aleman liderliğindeki Somoza yanlısı Liberal Anayasa Partisi ile ittifak kurdu. Kongre’deki en sağcı kesimlerle birlikte hareket ederek, örneğin, devrimin kazanımlarından biri olan kürtaj hakkını kaldıran bir yasa geçirdi. Katolik Kilisesi ve Özel Sektör Yüksek Konseyi’ndeki (COSEP) büyük işverenler ile güçbirliği yaptı. Sonunda, Nisan 2018’de bir halk isyanı patlak verdi. İsyanın kıvılcımını ateşleyen, Ortega’nın IMF’nin önerdiği emeklilik reformunu uygulamaya yeltenmesiydi. Ülke genelinde binlerce kişi sokağa döküldü. Bir kez daha barikatlar kuruldu. Ortega reformdan vazgeçmek zorunda kaldı. Ancak diktatörlüğe yönelik nefret öyle bir düzeye yükselmişti ki, kitle seferberliği durulmadı ve “Daniel istifa!” talebi yükseldi. Ortega’nın Kuzey Afrika’dakiler gibi yeni bir devrimle düşeceğinden korkan kilise, emperyalizm, Amerika Devletleri Teşkilatı (OEA) ve büyük işadamları “diyalog” ve müzakere çağrısında bulundu. Aynı esnada Ortega eylemcileri bastırmaya ve hapsetmeye devam ediyordu. En az 350 kişinin hayatını kaybettiği biliniyor. Bu iki yöntemle, kitle seferberliğine rağmen rejimin varlığını sürdürmeyi şimdilik başardılar.

Kitle seferberliği esnasında öğrencilerin, kadın hareketinin ve köylülerin özörgütlenme biçimleri ortaya çıktı (örneğin “Kanala Karşı Hareket”1). Fakat Nikaragua halk isyanındaki eksiklik, devrimci bir liderliğin yokluğuydu. Bu boşluk nedeniyle, rejim karşıtı muhalefet, COSEP’te örgütlü patronların ve Amerikan Ticaret Odası başkanı Mario Arana gibi figürlerin hakimiyetindeki Sivil İttifak’a kanalize oldu. Mart ayında hükümetle müzakere masası oluşturuldu, ancak pek çok kesim bu diyaloğu eleştirdi: Bunlar arasında öğrenci hareketinin liderleri, mücadeleci kadın örgütleri ya da Ortega’dan kopan Luis Carrion ve Dora Tellez gibi eski Sandinista komutanları sayılabilir. Söz konusu müzakereler sonucunda, köylü lideri Medardo Mairena, öğrenci lideri Yubrank Suazo ve gazeteciler Miguel Mora ve Lucia Pineda gibi tutuklu liderlerin önemli bir kısmını serbest bırakan bir Af Kanunu çıktı. Ancak yasa sert biçimde eleştiriliyor, çünkü rejimin katliamcı polis ve paramiliter güçlerin de serbest bırakılmasına ve “af”tan yararlanmasına izin veren tuzaklar içeriyor. Öte yandan çok sayıda eylemci hala hapiste.

Bu aldatıcı diyalog süreci karşısında, yegane çıkış yolu, Ortega diktatörlüğü devrilene kadar halk seferberliğini sürdürmekten geçiyor. Ve bu yol boyunca, alternatif bir devrimci oluşum yaratmak için adımlar atmak. Ezilenlere, emekçi, öğrenci, kadın ve köylülerin özörgütlenmelerine dayanan bir hükümet kurma perspektifiyle mücadele etmek: 1979 devriminin hala tamamlanmayı bekleyen görevi budur.

* Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal yöneticisi, eski Simon Bolivar Tugayı üyesi

** Konuşmanın tamamı şu linkte mevcut: http://www.cuba.cu/gobierno/discursos/1979/esp/f260779e.html

*** Simon Bolivar Tugayı

Somoza diktatörlüğüne karşı mücadeleyi desteklemek için sistematik bir kampanya yürüten Kolombiya partisi PST (Sosyalist İşçi Partisi) ile birlikte, Nahuel Moreno’nun sürgünde bulunduğu Bogota’dan organize edildi.

Haziran 1979’da Bogota’da örgütlenme ve eğitim faaliyeti başladı. Birkaç gün içinde binden fazla gönüllü kaydoldu. Sendikalar ve çeşitli örgütlenmelerin katkıları ve çok sayıda insanın bağışlarıyla finanse edildi.

Tugay üyelerinin birçoğu, Güney Cephesi’nde Sandinista ordusunun saflarına bireysel olarak dahil oldu ve Somozacı Milli Muhafızların son kalelerinde yürütülen ağır çatışmalarda yer aldı. Tugayın üç üyesi çatışmalarda hayatını kaybetti (Mario Cruz Morales, Pedro Ochoa Garcia ve Max Senqui) ve pek çok üyesi yaralandı. Atlantik kıyısındaki Bluefields kentinde Somozacıların yenilmesi ve şehrin ele geçirilmesi doğrudan tugaya bağlı bir bölük tarafından gerçekleştirildi (1).

Diktatörlüğün devrilmesinin ardından tugay, yeni sendikaların -Managua ve Bluefields’da 110 örgütlenme- oluşumunu ve silahlı mahalle milislerini desteklemeye yöneldi. 16 Ağustos 1979’da tutuklandılar ve sınırdışı edildiler.

(1) Ediciones El Socialista’dan çıkan La Brigada Simón Bolívar [Simon Bolivar Tugayı] kitabına bakılabilir.

1 Ortega hükümetinin bir Çin firmasıyla anlaşarak Atlantik ve Pasifik okyanuslarını bağlayacak bir kanal inşa etme planı, başta topraklarına el konacak köylüler olmak üzere geniş halk kesimleri arasında bir direniş doğurdu -çn.

Tarihte bu ay: İspanyol Devrimi’nin 83. yıldönümü

0

1930’ların başlarında İspanya’da kitlelerin hoşnutsuzluğu grevler, ayaklanmalar ve kiliseye karşı saldırılar şeklinde kendini gösteriyordu. 1931’de 2-3 milyon civarında topraksız köylü vardı. 1935’ten sonra gelişen Halk Cephesi’nin bileşimi, burjuva partiler ve PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi), PSUC (Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) ve POUM (Birleşik Marksist İşçi Partisi) dahil işçi sınıfı partilerinden oluşuyordu. 1936’da yapılan seçimde Halk Cephesi 4 milyon oyla iktidara geldi. Başlangıçta emperyalist devletlerin “tarafsızlık” politikasına sadık kalan Stalin, bir süre sonra anarkosendikalistlerin ve Troçkistlerin etkin olduğu ülkenin kontrolden çıkabileceği endişesiyle PCE (İspanyol Komünist Partisi) aracılığıyla Halk Cephesi hükümetine destek sunmaya başladı. Bu destek koşulsuz olmayacaktı.

Bu süreçte işçiler örgütlenmiş, kapitalizme ve büyük toprak sahiplerine karşı yoğun bir mücadele içine girmişti. Ücretlerin yükselmesi, çalışma saatlerinin kısalması, ücretli izin ve toprak reformu gibi talepler ön plana çıkıyordu. Diğer yandan da polis ve ordu tarafından kanlı baskınlar, faşist falanjistler tarafından da cinayetler gerçekleştiriliyordu. 17 Temmuz 1936’da ordu, büyük toprak sahipleri, finans burjuvazisi ve kilise tarafından desteklenen Franco önderliğinde faşist ayaklanma başladı. Halk Cephesi uzlaşmaya çalıştı. Bu ihaneti haykırarak Madrid sokaklarına dökülen yüz binlerce işçi silahlanmak istedi. 19 Temmuz’da yeni bir kabine kurulmasıyla işçilere silahlar dağıtıldı. İşçiler kısa zamanda İspanya’nın önemli merkezlerinde denetimi ele geçirdi ve iktidar silahlı işçi örgütlerine geçmeye başladı. Fabrikalar ve madenler işçiler tarafından yönetilmeye başladı. Büyük toprak sahiplerinin arazileri köylülere dağıtıldı. Kiliseler hastanelere veya okullara dönüştürüldü. Devrimde ön saflarda olan kadınlar, doğum kontrolü ve yasal kürtaj haklarını elde ettiler. Tüm bunlar burjuva düzeni sadece siyasal açıdan değil, ekonomik ve toplumsal açıdan da sarsmıştı.

Mayıs 1937’de PCE destekli Halk Cephesi hükümeti faşizme karşı savaşta burjuvaziyi ürkütmemek için devrimci atılımları frenledi. İşçi sınıfı silahsızlandırılmaya başlanınca işçi komitelerinin iktidarı zayıfladı. Devrimci kazanımlar burjuvazi tarafından geri alındı. Böylece işçilerin savaş gücü kırıldı. Madrid ve Katalonya dışında neredeyse bütün direnişler başarısızlıkla sonuçlandı. CNT, Halk Cephesi saldırısı karşısında işçi örgütlerini yalnız bıraktı. İspanya için “Komünist safları birleştirin” diyen Troçki, devrimin kaderinin mücadeleci ve güvenilir bir komünist partisinin kurulmasına bağlı olduğunu söylüyordu. Ancak süreç, 65 ülkeden on binlerce insanın gönüllü olarak katıldığı ve 1939’a kadar süren iç savaşın sonunda devrimin yenilgiye uğraması ve tarihin en uzun faşist diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlandı.

Fulya Ayata yaşamını yitirdi

0

İşçinin Kendi Partisi saflarından Fulya Ayata’nın genç yaşta aramızdan ayrılmış olduğunu derin bir üzüntüyle öğrendik. Kendisiyle Devrimci Marksist saflarda keskin bir dönüşümün başlamakta olduğu 90’lı yılların sonundan tanışırdık. Alibeyköy’deki işçi çalışmalarında, gençlik mücadelelerinde omuz omuza mücadele vermişliğimiz var. Farklı saflardaydık belki ama biz Fulya Ayata denince,  sıkı bir Dördüncü Enternasyonalciyi, kadın kurutuluş davasının sarsılmaz bir savunucusunu, sömürüsüz bir dünya özleminin istikrarlı bir savaşçısını hatırlıyoruz.
Fulya yoldaşın ailesine  sevenlerine ve İşçinin Kendi Partisi’nden yoldaşlarına sabır diliyoruz. Yaşasın Dördüncü Enternasyonal!

Tepecik’te sağlık emekçilerine şiddete son!

0

14.07.2019 tarihinde Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisinde hasta yoğunluğu nedeniyle, hasta ve hasta yakınları ile sağlık emekçileri arasında çıkan tartışma sonrasında şiddete evrildi. Olayın üzerine bugün hastane bahçesinde basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasını okuyan TTB Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi temsilcisi Enis Yiğitaslan şunları dile getirdi:

“Tüm arkadaşlarımızın canları, kültürel değerleri hedef tahtası haline getirildi. Yaşadığımız şiddetin üzerine bir de bizi koruduğunu düşündüğümüz güvenlik güçlerinin hoş olmayan davranışlarıyla karşılaştık. Geçtiğimiz sene yasalaşan kanun ile beyaz kod işlemi başlatılan şahısların gözaltına alınması, ifadelerimizin görev yerinde alınması gibi haklarımız göz ardı edildi. Sakatlanmadan, ölmeden, ölüm korkusu olmadan, yakınlarımızın kulakları çınlatılmadan çalışabilmek tek arzumuzdur. Yaşamak ve yaşatmak istiyoruz. İşleyen, tarafımızca da denetlenebilecek mekanizmaları getirecek sağlıkta şiddet yasasının oluşturulmasını istiyoruz.”

Manisa’da belediyenin ensesindeyiz

0

31 Mart seçimlerinde “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek Şehzadeler’de bir başlangıç yaptık. Seçim sonucunda ise büyükşehir ve merkez ilçelerde Cumhur İttifakı kazandı.

Seçim öncesi insanlara gülücük dağıtan kişiler, “2019’da zam yok, kötülük yok” derken göreve gelir gelmez suya yüzde 40 zam yaptılar. Zamma kızanlara da “Vermeden almak Allah’a mahsus” diyorlar.

Gönüllerin başkanı diye servis edilen Ömer Faruk Çelik zam oylamasını şiddetle destekleyerek, aslında patronların gönüllerinin başkanı olduğunu ispatladı. Bu da beklenmedik bir durum değil, çünkü patron belediyeciliğinin özü budur.

Tek sorunumuz su zammı değil. Belediye işçi kıyımına da başladı. Söylenene göre belediyede yüzde 50’ye varan personel çıkarımı hedeflenmiş durumda. Tabii ki bunun için de somut adımlar atılıyor. Belediye çalışanı emekçiler bini aşkın işçinin atıldığını söylüyorlar. Belediyenin gayrı resmi açıklaması da şu şekilde: “Bedavadan maaş alan, yatan personel çıkarılıyor.” Bunun bir yalan olduğunu söylememe gerek yok. Doğru ise dahi beş yıldır akılları neredeydi? İşçiler şimdi mi çalışmamaya başlamışlar? Yahut yapılan mobbingi nasıl açıklayabilirler? Merkezde çalışan engelli bir belediye işçisinin Demirci’ye sürülmesini nasıl açıklayabilirler (yaklaşık 3 saatlik bir yoldur burası, Uşak’a yakın, Manisa’ya 170 km mesafedir)?

Biz açıklayabiliriz. Belediyenin borcu yıllık gelirine ulaşmış, neredeyse onu aşmış durumda. Kaynaklar çarçur edilmiş. En basit örnek şu: Cengiz Elgün hepimizin bildiği gibi belediyenin gelirini Manisa Büyükşehir Belediyespor’a yönlendirdi, kulüp başarısız olunca da fatura emekçilere kesildi.

Sorun sadece AKP’de de değil. Bu kişilerin yerine yenileri gelse ilk günler göz boyamak için hizmet yapıyor görünecekler, ama “patron belediyesi” dediğimiz makina aynı makina olmayı sürdürecek ve faturayı işçiye kesecek.

Görüyoruz, patronlar sorunları yalnızca büyütmeye yarıyorlar. Çözümü de biliyoruz söylüyoruz: İşçinin sorununu ancak işçi çözebilir.

Karl Marks’ın çağrısı bugün daha da geçerli: Sadece Manisa’da değil, tüm ülkede; sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “Bütün ülkelerin işçileri birleşin!”

Patron belediyeciliği zam ve işçi kıyımı demektir.

Siz hiç bir beyaz yakalı emekçinin hikâyesini merak ettiniz mi?

0

Aslında hayalimde bir plaza çalışanı olmak yoktu. Gerçeği söylemek gerekirse o görkemli camekânlı binalara karşı bir merakım hiç olmamıştı. Okuyan her vatandaşın bildiği hikâye ile başladı iş hayatım. Mezun olursun ve işsiz kalma korkusu yüzünden iş ilanında gördüğün ilk ilana balıklama atlarsın.

İlk iş deneyimim de trajikomik denebilecek bir sektörde başladı. Satış yapan bir çağrı merkezinde işe başladım. İçinizden “Bunlar da her yerde karşımıza çıkıyor, bir yakamızı bırakın, yeter” dediğinizi duyar gibiyim. Ama dedim ya, ey işsizlik sen nelere kadirsin. Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görünen bir iş alanı ama gerçekler “gel de bir bana sor” der gibi. Bitmek bilmeyen “kendini sürekli geliştir” lafları altında aldığınız sertifikanın haddi hesabı yoktur. Fakat o kadar sertifikaya rağmen maaşınızda kayda değer bir yükseliş yaşanmaz.

Ha, bir de çalışma saati vardı değil mi? Onun cevabı zor işte, çünkü işvereninize göre nefes alabildiğiniz her yer sizin çalışma masanızdır. Otobüste, evde, tatilde, hatta cenazede telefonunuzun çalmasına bakar sadece.

Bir de bu sektörde yıllık izninin tamamını kullananı görmedim. Zira bu bizim sektörlerde ender karşılaşılan bir durumdur. Çünkü performans sistemi adı altında dur durak bilmeden yeri geldiğinde izin almaksızın çalıştırılmaya mahkûm bırakılmışız. Eh malum ya, bizim sektörde prim olmadan düşük maaşlarla geçinmek bunca emeğe rağmen biraz zor.

İşe zamanında varabilmek için zamanla yarışan maratoncu halimize hiç girmiyorum bile. Hele ki temel tüketim maddelerine yapılan onca zamlara rağmen ticket’larımızın yetersiz oluşu çalışma koşullarının vahametini resmen özetliyor. Son olarak saat gibi dakik çalışmanıza rağmen bir türlü memnun olmayan işvereninizin egosuyla da tanışırsınız. O zaman da devreye “mobbing” girer ve çalışma dağarcığınıza sektörden yeni bir sözcük eklenir.

Yukarıda anlatılan sektörün, daha doğrusu sektör ayırmaksızın her işçinin işyerlerinde karşılaştığı çalışma koşullarının anlatımıydı. Diğer taraftan bu güvencesiz, esnek çalışma koşullarının gün geçtikçe işveren lehine değiştirilmeye ve güçlendirilmeye çalışılması bardağı taşıran son damla oldu. İşçilerin en güçlü hakkı olan kıdem tazminatına göz koyacak, hatta onu ortadan kaldırmaya yönelik adımlar attılar. Unutmadan, biz kaçtıkça kovalayan zorunlu BES’i es geçmek olmaz. Maaşların düşüklüğü yetmezmiş gibi hâlâ bu işçilerden daha ne koparabilirizin peşindeler. Şu an yaşanan ekonomik krizin faturasını bile bize kesmek istiyorlar ve bunu çalışma hayatına çoktan geçirmeye başladılar. Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Diyoruz ki, ekonomik krizin nedeni biz değiliz ki zararına ortak olalım. Bu hayat pahalılığında kemeri sıkan taraf hep biz oluyoruz. Şunu da belirtelim: Kemeri sıkacak bir göbek de kalmadı.

Peki, halimiz bu iken daha ne kadar dayanabiliriz ki! İnsanız yani bir yerde, ya sesimizi duyuracağız, bu gidişe dur diyeceğiz ya da bu çalışma temposu altında insani değerlerimizi kaybedip sömürülmeye devam edeceğiz.

Aslında bir çözüm yolu var. Hatta ben o çözüm yolu ile tanıştım bile. Hem de işyerindeki gibi öyle bireysel kurtuluş falan da yok. İnsani koşullarda çalışmak, mobbinge sessiz kalmamak, zorunlu mesaileri kaldırabilmek, dahası elimizden alınmaya çalışılan yasal haklarımızı vermemek için birlikte hareket etmeliyiz.

Diyoruz ki, köleliği aratmayan çalışma koşulları var ya ondan kaçın ama bize gelin. “Biz” olabilelim. Çünkü tek kalan yorulur, kaybeder. İşyerinde kalıplaşmış, ruhsuz konuşmaktan yorulmadık mı? Biraz da kendimiz gibi konuşmaya, dertlerimizi paylaşmaya ihtiyacımız var. Kafadaki sorunlarımız aynı ise o zaman birlikte cevap üretebiliriz. Bence şimdiden cevaplar üretmeye başladık bile. Çözüm antidepresan ilaçlarda değil, birlikte mücadelededir.

Kadınlar için her şey nasıl çok güzel olabilir?

0

Tüm seçim sürecinde adaylarca verilen vaatler emekçi kitlelerde, özellikle de İmamoğlu’na dönük önemli bir beklenti yarattı. İmamoğlu neredeyse bütün seçim kampanyasını “Her şey çok güzel olacak” söylemi üzerine kurdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak yüzme havuzları, spor salonları, şiddet gören kadınlar için sığınma evleri ve çocuklarını bırakacak yerleri olmayan anneler için çok sayıda kreş açacağından bahsetti. Nihayetinde 23 Haziran’da Cumhur İttifakı ve Tek Adam rejimi ağır bir yenilgi aldı ve Millet İttifakı adayı İmamoğlu’nun oyu 800 bin arttı. 24 Haziran’dan itibaren doğru soru, “Her şey nasıl çok güzel olacak?”a dönmüş durumda.

Kadınlar Birlikte Güçlü platformu seçim öncesinde “Eşitlik için, haklarımız için, seçimlerimiz için bugün nöbetteyiz, 23 Haziran’da sandıktayız” diyerek 15 Haziran’da Kadıköy’de bir eylem düzenledi. Ana akım medyada yayınlanmadı elbette ve pek de kitlelerde yankı bulamadı belki ama önemli bir gerçeği dile getiriyor. Bu sebeple hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda var: “5393 sayılı Belediye Kanunu nüfusu 100.000’in üzerinde olan belediyelerin sığınak açmak zorunda olduğunu söylüyor. Ama son 25 yılda, 16 milyonluk şehirde, koskoca İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak açılmış kadın sığınağı sayısı sıfır (0). Bu bile her gün kadınların öldürüldüğü bir ülkede canımıza verilen kıymetin yeterli bir göstergesi. Sığınak açmak derken 1-2 sığınaktan bahsetmiyoruz. Birleşmiş Milletler’in kadına yönelik şiddetle mücadele mevzuatı gereğince;  yerleşim yerlerinde kadın sığınakları her 10.000 nüfusa karşılık en az 1 yatak kapasitesi olacak şekilde hizmet vermeli. İstanbul’da bu 1600 yatak kapasitesine tekabül ediyor.”

Yani “Her şeyin çok güzel olması için” İstanbul’a 16 milyonluk nüfusa uygun kadın sığınağı ve danışma merkezi lazım! Yeterli sayıda olması gereken bu sığınak ve ayrıca kadın danışma merkezlerinin ulaşılabilir olması ve bağımsız kadın örgütlerince denetlenir olması da şart!

Pek çok kadın her gün şiddet gerçeğiyle yüzleştikleri için sokakta, okulda, toplumsal hayatta eşit bir biçimde var olabilmenin umuduyla Binali Yıldırım’ı değil, İmamoğlu’nu destekledi. Gerçekten de sığınma evi, kreş gibi taleplerin sadece seçim vaadi olarak dile getirilmemesi ve fiiliyata dökülmesi hayati önemde. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne ait “Kadınlar için en tehlikeli yerlerden biri kendi evleri” tespitiyle yayınlanan rapor, dünyada her gün 137 kadının aile fertlerinden biri tarafından öldürüldüğünü ortaya koyuyor. Sadece bu bile biz kadınları eşitsiz ve baskıcı bir hayata mahkûm eden erkek egemen siyasetin ve mevcut rejimin değişmesi için daha fazla sebebimiz olduğunu gösteriyor. Bu kadar hayati taleplerin sadece seçim gündemine indirgenmesine izin veremeyiz ve taleplerimizi partilerin ajanda yoğunluğuna bırakamayız. İmamoğlu seçilmiş olsa dahi, mevcut rejimin emekçilere dönük kemer sıkma politikalarının yoğunlaşacağı ve baskı politikalarının şiddetleneceği önümüzdeki dönemde kendi örgütlenmemizi güçlendirmemiz, siyaset sahnesine kendi adımızla çıkabilmemiz sayesinde her şeyin çok güzel olabileceğini bir an olsun unutmamalıyız. Yine Kadınlar Birlikte Güçlü’nün açıklamasıyla bitirelim:

Çünkü biliyoruz: Ancak kadınlar varsa,

Ancak eşitliği sağlayan, şiddetten koruyan mekanizmalar varsa,

Ancak kadınların hakları ve güvenceleri varsa “her şey çok güzel olur”…

Haydi hep birlikte kararlarımızın takipçisi olmaya!

Süper bakterilerle savaşa hazır mıyız?

0

Okul yıllarımda şöyle bir efsane dolaşırdı: Eskilerden bir doktorumuz her gelene aspirin vermesiyle meşhurmuş, kolu kırılan bir arkadaşı da revire gittiğinde derdini dinlemeden aspirin verip yollamış. Bilinçsizce kullandığımız ilaçlar da aslında buna benziyor ve sebep olduğu sonuçlar daha tehlikeli, süper dirençli bakteriler gibi!

Fransız Devrimi’nin monarşileri yıkmasının yanında dünyaya bir katkısı daha vardı, o da tıbbın gelişmesi. O günlere kadar tıp sadece zenginlerin ve statü sahibi kişilerin ulaşabildiği ve uzmanlıkların gelişmediği bir alandı. Devrimle beraber, hastaneler artık poliklinikleri olan, bir disiplin ve manifesto etrafında topluma sağlık hizmeti veren kurumlar haline geldi. Daha sonrasında hastalıkların kader olmaktan çıktığını, bunları birkaç ilaç ile yenebileceğimizi fark ettik ve bundan sonra ipin ucu kaçtı.

Buradaki temel sorulardan birisi, sağlık hizmetlerinin denetlenebilmesi ve toplum yararına nasıl kullanıldığı?

Süper bakteri dedik ya, o, işte bu sorunun bir sonucu. Normalde kontrol altında, kademeli kullanmamız gereken antibiyotikler, her koşulda önüne geldiği gibi verildi ya da veriliyor. Artık hastanelerde biraz daha bilinç var ama ya besicilik? Sadece 2013 yılında tüm dünyada 130.000 ton ilaç çiftlik hayvanlarından daha çok et alabilmek için kullanıldı. Bu vahşi tüketim sonucunda, hayvan katliamının yanında başka bir bilanço daha çıktı: Bakterilerin direnç kazanması için süper kültür ortamları.

Peki, ilaç sektörü bunun için ne yapıyor?

Devlet denetiminden uzak, tamamen kendi kârlarını korumak için çalışıyorlar. Çünkü antibiyotik geliştirmek onlar için kârı düşük, masraflı ve başarı garantisi olmayan bir proje. Antibiyotikler 1-2 hafta kullanılırken, kolesterol veya şeker tedavisinde kullanılacak ilaçlardan bir ömür kâr elde edebilirler. Bu da trilyon dolarlık ilaç sektöründe öncelikleri yeniden belirliyor.

Tehlike çok mu büyük?

Şimdiden, elimizdeki çoğu antibiyotiğe karşı direnç kazanmış bakteri haberleri geliyor. Ve işin kötü tarafı, kendi genetik mirasını başka bakteri türlerine de aktarabiliyorlar. Artık mide sorunu yaşadığımızda veya bir gribe yakalandığımızda, 1800’ler öncesindeki gibi, hayattan beklentimizin kaderle açıklaması yakındır. Devletlerin acilen, toplum sağlığını öne çıkartan planlarını halka açıklamaları lazım. Sağlık hizmetlerinin kâr amacıyla değil, eşit ve ücretsiz bir şekilde herkese ulaşabilmesi öncelikli hale getirilmelidir. Bugünlerde fazlasıyla karşı karşıya kaldığımız bir slogan var ya, her şey güzel olacak veya oldu gibi. Hayır, yukarıda bahsettiğim toplumu düşünen adımlar atılmazsa hiçbir şeyin kendiliğinden güzel olacağı yok!!!

AKP + MHP = Yenilgiden hezimete

0

Bizce bu seçimin en dikkat çekici öğesi, AKP’nin İstanbul’un bütün ilçelerinde oy kaybetmesi (toplam 235 bin) oldu. Buna karşılık CHP bütün ilçelerde oylarını toplam 530 bin artırdı. Toplam geçerli oylarda 31 Mart’a oranla ciddi bir değişikliğin olmadığı dikkate alınacak olursa, AKP-MHP ittifakından 200 bin civarında bir kitlenin saf değiştirdiğini görebiliriz. Öte yandan CHP-İP ittifakının aynı zamanda 250 bini aşkın bir yeni seçmen kitlesini de sandık başına taşıyabilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunların sonucunda AKP 31 Mart’ta toplam 39 ilçede kazanmış olduğu 25 ilçenin 14’ünde birinciliği Millet İttifakı’na kaptırmış oldu.

Şimdi herkes rejim değişikliğinden söz eder oldu. Ama gerek iktidar gerekse muhalefet, eğer sistemde bazı “demokratik değişikliklere” gidilirse bunun “barışçıl restorasyon veya reformlarla” olmasını isteyecektir, istemektedir. RTE komisyonlar aracılığıyla “reform”, Kılıçdaroğlu ise anlaşmalı bir “restorasyon” talep ediyor. Bu iki öneri de gerçek ve radikal bir demokratik dönüşümün önünde engeldir.

Bizim stratejimiz “Demokrasi için Devrim”; temel sloganımız da “Yeni Bir Anayasa için Kurucu Meclis”tir.

Tüm işçi ve emekçi örgütlerinin ve partilerinin de katılabileceği sıfır barajlı seçimler aracılığıyla kurulacak bir kurucu meclis.

Bu strateji ve sloganın bir işçi ve emekçi hükümetinin kurulmasına yol açabilmesi için tüm acil ve geçiş taleplerimizi ileri sürmemiz ve bunların etrafında birleşik bir işçi-emekçi seferberlik ve mücadele cephesi örmemiz gerekecektir.

Bir mültecinin penceresinden yaşam

0

Gelin, beş dakikalığına şimdikinden farklı bir hayat yaşadığımızı düşünelim. Evinizin yanı başında bombalar patlıyor. Bu bombalar her an sizin evinize de isabet edebilir. Akrabalarınızın kimyasal zehirlenmeden hayatını kaybettiğini henüz öğrenmişsiniz. Çocuklarınızın, kardeşlerinizin geleceğinin yok olduğu bir düzenle karşı karşıyasınız. Uzun uğraşlar sonucunda, komşu ülkeye giderek yaşamaya, daha doğrusu nefes almaya devam edebileceğinizi öğreniyorsunuz. Evinizi, eşyalarınızı, mesleğinizi ve bütün birikiminizi geride bırakıp, yalnızca yaşayabilmek için yurdunuzdan uzaklaşıyorsunuz.

Bu kez geldiğiniz yerde yeni bir mücadele başlıyor. Hiç bilmediğiniz bir yerde, bütün her şeyinizi geride bırakmış bir insan olarak yaşamaya alışmanız gerek. Sığındığınız ülkede hayat öyle zor ki, arkadaşlarınız ölümü göze alarak diğer ülkelere geçmeye çalışıyor. Ne gelirine ne sigortasına bakarak, yalnızca yaşamaya devam edebilmek için bir işe giriyorsunuz. Sizinle birlikte bu ülkeye gelenlerden bazılarının, çalıştıkları fabrikada çıkan yangında öldüklerini duyuyorsunuz. Ancak, kim oldukları bile önemsenmiyor.

Tüm bunları yaşarken, yaşadığınız ülkedeki insanların size kinle yaklaştığını görüyorsunuz. Kinlerinin sebebi ise ayrıcalıklı(!) olmanız… Başka ülkelerin gönderdiği yardım parasını, yaşadığınız ülkenin vatandaşları, kendilerinin verdiğini iddia edip size küfürler ediyor. Bayram dönemi geldiğinde, kendi ülkenizin korumalı bölgesine gidip yakınlarınızdan haber almaya çalışıyorsunuz. Bu kez de, kendi ülkenize bayram tatiline gittiğinizi ve yakınlarınızın fabrikada yanarak öldüğü bu ülkede ise keyif için yaşadığınızı iddia ediyorlar. Çocuklarınız, bambaşka bir dilin olduğu bir ülkede eğitim almaya çalışırken, onların sınavsız üniversitelere girdiği iddia ediliyor. Bunun gibi pek çok komik yalanla size kinlenen insanların arasında hayat mücadelesi veriyorsunuz.

Bu arada, sizi ülkelerine kabul etmeyen diğer devletler, 20 Haziran tarihini Dünya Mülteciler Günü ilan etmişler. Etkinliklerle, sizin yokluğunuzda, sizin gününüzü kutluyorlar. Sanki zamanında sizin ülkenizi sömürge haline getirerek bu yaşadıklarınızın sorumlusu kendileri değilmişçesine, konferanslar düzenleyerek kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Ne yapacağınızı bilmeyen bir halde, günü kurtarmaya çalışarak hayatınıza devam ediyorsunuz.

Evet, yukarıda yazılanlar, bir mültecinin penceresinden hayatın yalnızca kısa bir özeti. Hem Türkiye’de yaşayan Suriyeliler hem de diğer ülkelerdeki mülteci ve göçmenler senelerdir bu hayatları yaşıyorlar. Ne acıdır ki, göçmenlerin sınıfında bulunan insanlar, bu yaşananların asıl sorumlusunu değil, göçmenlerin kendisini suçluyor. Hem Suriye’de hem de onun durumuna getirilen başka ülkelerde yaşananların sorumlusu, bu ülkeler üzerinden çıkar elde etmeye çalışan kapitalist devletlerdir. Kendi ülkesinde yaşayan işçilerle göçmen işleri sömüren aynı kişilerdir. Bu sömürüden kurtulmanın tek yolu ise, işçileri birbirine düşürmek için ortaya atılan yalanlara kanmadan, sömürene karşı dayanışma göstermektir.

Yeni aldatmaca: Sözde yargı reformu

0

Erdoğan’ın 30 Mayıs’ta Saray’da kamuoyuna açıkladığı Yargı Reformu Stratejisi Programı’nın, bu ayın başında meclise sunulması bekleniyor. 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet içeren yargı paketinde hak ve özgürlüklerin korunması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması başlıkları öne çıkıyor. Tek Adam rejimi, “yargı bağımsızlığının” sağlanması yoluyla “kuvvetler ayrılığının” tesis edileceğini duyuruyor. Gezi eylemlerinden başlayarak kademeli olarak şiddeti artan ve 15 Temmuz darbe girişimiyle yeni bir boyut kazanan sopalı yönetim biçiminin görece yumuşayacağını örtülü olarak vaat ediyor.

Kuvvetler ayrılığı vaat eden bir hukuk paketinin bizzat rejimin tek adamı tarafından açıklanmasının ironik boyutu bir yana, rejimin dünden bugüne uygulamaları, paketin inandırıcı olmaktan çok uzak olduğunu ortaya koyuyor. Sırf yakın geçmişte, Rahip Brunson’ın Trump’ın, Alman gazeteci Deniz Yücel’in ise Merkel’in özel ricaları üzerine rejimin talimatıyla Türk mahkemeleri tarafından serbest bırakılmaları bile bu paketin kaba bir güldürü olduğunu göstermek için yeterli. Gezi davaları; HDP’lilere, Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleri yazarlarına açılan davalar, YSK’nin tüm içtihatlarına aykırı olarak verdiği hukuksuz 31 Mart İstanbul Seçimi kararı… Tüm bu hukuki süreçlerin gösterdiği gibi Tek Adam rejimi; ister emekçi, sosyalist ya da Kürt ister düzen içi aktör olsun, iktidara muhalif tüm kesimleri kendisine göbekten bağlı mahkemeler aracılığıyla sindirmeye çalıştı. Emeklerinin karşılığını elde etmek için mücadele eden işçilerin grevleri iktidar tarafından “erteleme” adı altında yasaklandığında, işçilerin grev hakkını koruyan ve grev yasağını kaldıran bir mahkeme henüz görülmedi.

Tek Adam rejiminin yargı bağımlılığına ilişkin kabarık sicilinin yanı sıra, yargı paketinin açıklanmasından sonra yaşanan gelişmeler de inandırıcılık sorununu derinleştirdi. Tutuklu yargılamanın istisnai olacağı açıklandıktan sonra Gezi eylemlerini kışkırtmakla suçlanan Osman Kavala’nın tutukluğunun devamına karar verildi. Erdoğan, Ekrem İmamoğlu’nun başkanlığını Ordu Valisi’ne hakaret gerekçesiyle mahkeme kararıyla düşürmekle tehdit etti. Meral Akşener’den kaybedilen İstanbul seçiminin intikamını almak amacıyla üç yıldır bekleyen FETÖ soruşturması yeniden açıldı; CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na sosyal medyada yıllar önce yaptığı açıklamalar nedeniyle ceza davası açıldı.

Tek Adam rejiminin ya da düzen içi aktörlerin yargı bağımsızlığı gibi hak ve özgürlükleri güvence altına alacak demokratik adımları gönüllü olarak atacağı yanılsamasına da kapılmamak gerekir. Türkiye’de yargının hiçbir zaman bağımsız ya da tarafsız olmadığı; emekçiler üzerindeki sınıfsal baskının ve egemen sınıf içindeki mücadelelerinde bir araç olduğu çok açık. Mevcut Tek Adam rejiminin yaptığı ise Türk yargısının “bu şanlı tarihine” yeni ve öncekileri hiçbir şekilde aratmayan büyük bir halka eklemekten ibaret. Bu bağlamda yargı reformu paketi, liberallerin anlata anlata bitiremedikleri AKP’nin ilk yıllarındaki sözde asrı saadete yapılan nostaljik bir atıf; egemen sınıf içindeki farklı kesimler arasında bir uzlaşma yoluyla krize girmekte olan rejimin ayakta tutulmasına ilişkin bir öneriden öte bir anlama sahip değil. Ne var ki yönetilmesi gitgide zorlaşan ülkede koşullar, sopanın rafa kaldırılması bir yana, yönetmek için sopanın önem kazanması olasılığının arttığını gösteriyor.

Sendikal birlik: Evet, ama nasıl?

0

Gazetemizin bu sayısında Türk Metal ve Birleşik Metal-İş sendikaları arasında imzalanan, aralarındaki “rekabete son vermeye” yönelik anlaşmaya ilişkin bir değerlendirme okuyacaksınız. Bu anlaşma ilk bakışta bu iki önemli sendika arasında patronlara ve hükümete karşı yapılmış bir ittifak görünümü arz etmekte. Ama ben burada işçi sınıfının mücadele birliğinin gerçekte nasıl olması gerektiği konusuna değinmek istiyorum.

Bir kere işçi ve emekçi örgütleri arasındaki dayanışma ve birliktelikler mücadeleye ilişkin olmalıdır. Yani örneğin, “toplu sözleşmeler sırasında işbirliği yapmak”, karşılıklı danışma ve hukuki dayanışmanın ötesinde, TİS’in içeriğini tarafların tüm üyelerinin ortak katılımıyla oluşturmak, karar verilen taslak üzerinden patronların karşısında birlikte ısrar etmek, görüşmelerin sonuçlarını işçilerin onayına birlikte sunmak ve nihayet zamanı geldiğinde birlikte direnişe ve greve çıkabilmektir.

Yani amaç hukuki bir dayanışma değil, eylem birliği olmalıdır.

Öte yandan, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi örgütleri arasındaki anlaşmalar elbette o örgütlerin yönetimleri arasında gerçekleştirilir. Ama bu, yönetimlerin tabanlarından bağımsız anlaşmalara girmelerini getirmemelidir. Eylem birlikleri ve dayanışmalar esas olarak işçi sınıfının mücadele birliğini sağlamaya yönelik olmalıdır. Dolayısıyla her şeyden önce tabanda birlikteliğe hizmet etmelidir. Örneğin, Türk Metal ve Birleşik Metal-İş arasındaki anlaşmayı üye işçiler ancak basından öğrenebilmişlerdir. Oysa bu her iki sendika birlikte veya en azından kendi içlerinde işçi ve temsilci meclisleri toplamalı ve eylem birliğinin zorunluluğunu ve koşullarını tüm üyelerin katılımıyla tartışmalı ve oluşturmalıydı.

Bu yapılmadığı sürece, sadece yönetimlerin imzaladığı bir anlaşma işçileri dışlayan bürokratik ve denetim dışı bir ittifaka dönüşür ve neticede sınıf mücadelesinin aleyhine işlemeye başlar.

İşçi sınıfı arasında çok değişik ideolojik ve politik akımların bulunduğu bir gerçektir. Ama aynı işçiler, patronların ve patron hükümetlerinin saldırıları karşısında kolayca birleşebilmektedir. Bilinçlerinde ileriye doğru sıçramalar gerçekleşir. Bu anlamda, işçi örgütleri arasındaki mücadelede birlik ve dayanışma son derece önemli ve yararlıdır. Ama işte bu birlik ve dayanışmayı, sadece üst yönetimler arası bir anlaşma olmaktan çıkarıp tabanda örgütleyebilmeliyiz.

Farklı veya aynı sendikalara bağlı olsalar da, hatta sendikasız bile olsalar, farklı işyerlerinden resmen veya fiilen seçilmiş temsilcilerin ve ileri işçilerin kendi bölgelerinde ortak dayanışma ve mücadele komiteleri ve meclisleri kurmaları, birliğin gerçek temelini oluşturacaktır.

Örneğin, direnişteki İzmit TÜPRAŞ işçilerinin Aliağa’daki kardeşlerine destek ve birliktelik ziyareti veya PETKİM işçilerinin “PETKİM TÜPRAŞ İşçisi, Direnişin Simgesi” yazılı pankart taşıyan işçiler, “Birleşe birleşe kazanacağız” ve “TÜPRAŞ işçisi yalnız değildir” şeklinde sloganlar atarak TÜPRAŞ işçilerine destek vermeleri çok olumlu örneklerdir.

Ama bu tip dayanışmaların ziyaretlerle sınırlı kalmayıp kalıcı birlikteliklere dönüşmesi gerekir. Bununla, sendika yönetimlerine paralel yapılar kurulmalıdır demek istemiyoruz. Önemli olan sendikaların tabanındaki işçilerin sendikal birliktelikleri güçlendirmeleri ve yaygınlaştırmalarıdır.

Ama elbette taban komiteleri aynı zamanda anlaşmaların işçiler karşısında kurulan bir bürokratik ittifaka dönüşmesini engelleyecek en önemli denetim organları olacaktır. Sendikalarda ve sınıf mücadelesinde işçi demokrasisi de zaten bunu gerektirir.

ODTÜ Kavaklık Direnişi’ne polis saldırısı

0

ODTÜ Kavaklık bölgesine yapılması planlanan KYK yurduna karşı direnen ODTÜ’lülere, direnişin 55. gününde polis saldırdı. Rektörlük danışmanlarının da eşlik ettiği polis biber gazı kullandı ve gözaltılar yaptı.  Saldırıdan sonra ablukaya alınan Kavaklık’ta ağaç kesimi başladı.

Saldırıya rağmen bölgeden çekilmeyen ODTÜ bileşenleri saat 12:30’da bir basın açıklaması düzenledir. Açıklamada “Saldırının sebebi olan KYK yurdu inşaası ruhsatsız olmasının yanında ekolojik bir katliam ve ODTÜ’yü dize getirmek için yapılan politik bir saldırıdır,” diyen ODTÜ’lüler, yurdun planlanması sırasında okul yönetiminin hiçbir öğrenciye, emekçiye ve hocaya danışmadığını belirtti. ODTÜ’nün tarihinde bu gibi siyasi içerikli saldırılara maruz kaldığının altını çizerek “Bu katliamın sorumluları başta Verşan Kök ve ODTÜ yönetimi olmak üzere hâlâ yıkılmayan ODTÜ kalesini yıkmak isteyen AKP’dir. Yapılacak yurt ODTÜ’yü içeriden yıkmak için planlanmış bir Truva Atı’dır. İçeriden yıkmayı Verşan Kök ile başlatmaya çalışan AKP, yurt inşaası ile bu işgali doruk noktasına ulaştırmak istemektedir,” cümleleriyle neden ve kime karşı direniş yaptıklarını bir kez daha ilan ettiler. KYK yurduna ve çevre katliamına karşı direnişe devam edileceğini “Verşan Kök’e ve emir eri olduğu iktidara sesleniyoruz: Bugün yaşanan korkunç saldırıda arkadaşlarımızı darp ettiniz, biber gazıyla saldırdınız ama bilin ki direnişin 55. günü biter, 56. günü başlar!” çağrısıyla belirten ODTÜ bileşenleri, açıklamanın sonunda taleplerini belirtti:

“Gözaltındaki arkadaşlarımız acilen bırakılmalıdır!”

“Polis derhal üniversiteyi terk etmelidir!”

“ODTÜ yönetimi polis ile işbirliğine son vermelidir!”

“KYK yurdunun yapımı iptal edilmelidir!”

“ODTÜ yurdunun yönetimi ODTÜ’ye ait olmalıdır!”

Ayrıca açıklama sırasında kalabalık, “Her yer ODTÜ her yer direniş”, “Verşan Kök ODTÜ’ye rektör olamaz” sloganlarını sık sık attı.

Son olarak, yurt inşaatının ilerleyen saatlerde mahkeme kararı ile durdurulmasına karşın ağaçların kesilmesi devam etmekte ve bölgeye polislerin eşliğinde çok sayıda inşaat araçları getirilmekte.

Nerede kalmıştık?

0

23 Haziran’da yenilenen İstanbul belediye başkanlığı seçimleri, iktidarın tarihsel seçim yenilgisini 800 bini aşan oy farkı ile pekiştirmiş oldu. Kitleler, oy hakkının gaspı girişimine karşı önemli bir sonuç elde etti.

Oy farkı niye arttı, AKP niye yenildi, bu ne kadar önemli bir gösterge kabul edilmeli, bunlar üzerine çokça konuşuldu… Kim kimi tebrik etti, hangi gazeteciler nasıl tutum sergiledi, ne dedi ne demedi magazinine de fazlasıyla maruz kaldık.

O esnada dikkat çeken ilk açıklamalar ise şaşırtıcı olmayacak şekilde sermaye birliklerinden geldi. Birer birer “her şeyin güzel olması” adına kendi taleplerini sıraladılar.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK), Uluslararası Yatırımcılar Derneği (YASED), TÜRKİYE Genç İş Adamları Derneği (TÜGİAD) tebrik mesajları ve birlik-beraberlik temennileri ile birlikte, ağız birliği yapmışçasına “hadi şimdi ekonomiye bakalım, artık şu reformları yapalım” minvalinde açıklamalar yapmayı ihmal etmediler.

Seçim bittiğine göre artık kaldığımız yerden hızlıca devam etmek gerekirdi.

Bu reformların neleri kapsadığını ise iyi biliyoruz. En son 10 Nisan’da kıdem tazminatının gaspından emekliliğin tasfiyesine, vergi yükünün artmasından tasarruf tedbirlerine kadar emek düşmanı politikaların üzerine kurulmuş bir ekonomi planı tarif edilmişti.

Seçimin hemen ardından gelen zamlar, ÖTV ve KDV indirimlerinin sonlanması da önümüzdeki döneme ilişkin bu saldırı planının ilk örneklerini verdi.

Öte yandan, “ekonomiye bakalım” diyen taraf sadece sermayedarlar değil. Bizzat seçim sonuçlarının kendisi, yaşanan ekonomik krizin etkilerinden bağımsız düşünülemez. AKP’nin eriyen oylarının ana motivasyonunu da burada aramak gerek.

Ancak bu değişimin kalıcı bir tutumdan ziyade bir tepki olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Ve bu tepkiye bir cevap sunulamazsa AKP’deki şu veya bu insana itiraz (şu anki süreçte damat ve/veya Soylu) noktasında kalacağına ya da AKP’nin kalesi görülen birçok semtte seçim sonucunda belirleyici olduğu gibi Suriye politikalarına vb. tepki üzerinden bir zemin ve alternatif bulmaya devam edeceği de ortada.

Bir cevap sunmak, öne çıkan sorunların ana kaynağının dayatılan ekonomik yıkım modelinde olduğunu açığa vurmak, ekonomik krize karşı emekten yana çözümleri anlatabilmek, yaygınlaştırabilmek, bu saldırılara karşı ortak bir mücadele hattı örebilmekle mümkün.

Üstelik bu sadece son seçimlerde açığa çıkan hoşnutsuzluğa bir yöneliş katmak için değil, tüm yıkıma rağmen halen kendini AKP’nin politikalarına mecbur hisseden önemli sayıda işçi-emekçiyi kazanabilmek için de geçerli.

Mesele, Türkiye’nin demokrasi ve emek mücadelesi içinde emekçilerin yeniden ana özne olabilmesinden, sermayenin ve iktidarın çözümlerine karşı kendi talepleri ve mücadele araçları ile cevap verebilmesinden ve işçi sınıfının öncülüğünde tüm ezilen kesimleri bu mücadele çizgisinde birleştirebilmekten geçiyor.

23 Haziran’da kitlelerin demokrasi adına aldığı bu önemli sonucu kalıcı bir kazanıma dönüştürebilecek tek yol bu. Ve bu yol hiçbir kimsenin başarısına, inisiyatifine, iyi niyetine terk edilemez.

Kapitalizm: Komşusu açken tok yatma düzeni!

0

Türkiye’de asgari ücret 2 bin 20 lira. Her 100 çalışandan en az 43’ü asgari ücretle çalışıyor. Bu en az yedi milyon işçinin asgari ücretle çalıştığı anlamına geliyor. Demek ki neredeyse kayıtlı sigortalı her iki çalışandan biri asgari ücretli! Peki, bu normal mi? Türkiye’deki asgari ücretli çalışanların toplam çalışanlara oranı Romanya’nın 3 Bulgaristan’ın 5, Macaristan’ın 15, İspanya’nın 45 katı. Sizce normal mi?

Sendikaların açıkladığı verilere göre 2 bin 20 liralık asgari ücret, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının (2 bin 67 lira) dahi altında kalıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla çalışıyorsunuz ama karnınız doymuyor; yatağa yarı aç giriyorsunuz. Üstelik güvencesiz, esnek ve uzun saatler çalışmak zorunda kalıyorsunuz.

Dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 7 bin lirayı aşmış durumda. Çalışanların ezici çoğunluğu zaten 7 bin liranın üzerindeki yoksulluk sınırının altında maaşlara çalışıyor.

Tablo hiç ama hiç iç açıcı görünmüyor. Lakin bu, tablonun daha “iyi” kısmı! Türkiye’de resmi rakamlara göre dahi işsizlik 5 milyona ulaşmış durumda. Geniş tanımlı işsizlik rakamı 8 milyon. İşsiz, hiçbir geliri olmayan işçi demek; hiçbir geliri olmayan! İşsizler yatağa her koşulda, çoluk çocuk aç giriyor.

İşçilerin üçte biri ise tamamen kayıt dışı durumda. Sigortaları yok. Güvenceleri yok. Kıdemleri, ihbarları, emeklilik hakları yok. Aldıkları maaş, çalışma koşulları tam anlamıyla bir kara düzen!

Diyelim onlarca yıl çalıştınız, çabaladınız, bir şekilde emekli oldunuz. SGK verilerine göre emeklilerin yarıdan fazlası asgari ücretin altında bir maaş alıyor. Üstelik düşürülen aylık bağlanma oranları ve emeklikte yaşa takılmalarla birlikte bu tablo giderek daha da bozuluyor.

Üstelik Türkiye’yi, 17 yıldır “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir iktidar yönetiyor. Peki, nasıl oluyor da yine de bunca yoksulluk, işsizlik olabiliyor? Cevabı basit! Kapitalizme abdest aldırarak, din kardeşiyiz diyerek, insanların inançlarını kullanarak, sömürüyü yutturmaya çalıştılar. Adaletten, eşitlikten, haktan anladıklarının sadece kendi zenginleşmeleri olduğu açığa çıktı.

Evet, milyonlar işsiz, milyonlar yoksul, milyonlar yatağa aç giriyor. Ama bu kader değil. Buna hep birlikte son verebiliriz. Yeter ki örgütlenelim, işçi sınıfının birliğini sağlayalım.

İsyan ettirici zam furyası başladı…

0

İşte göz göre göre geldi zamlar. Başından beri söylüyorduk, “Bu hükümet kendisinin sebep olduğu ekonomik krizin faturasını biz emekçilere ödetecek” diye. Tabii belediye seçimlerini bekliyorlardı, sonra da İstanbul’daki tekrar seçimi.

Motorine 29 kuruş zam geldiği; bu zammın pompa fiyatına 21 kuruş olarak yansıyacağı haberi gelmişti. Yıl başından bu yana başta benzin olmak üzere akaryakıt ürünlerine 11 kez zam geldi. Bu arada benzinin litresi de 7 lirayı gördü. Bu zamlar tabii ki taşımacılık üzerinden bütün ürünlere yansıyacak.

Ardından çay ve şekere yüksek oranda zam yapıldı. Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şeker fiyatının bugünden geçerli olmak üzere yüzde 16 artırıldığı duyuruldu. Buna göre, kristal şekerin fabrika çıkışı satış fiyatı kilogram başına KDV hariç 3,57 liraya yükseldi.

ÇAY İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR) durur mu, o da kuru çaya yüzde 15 zam yaptı.

Bunlar açıkça ilan edilen zamlar ama bir de mutfak enflasyonu var: Gıda fiyatlarındaki artış son 6 ayda yüzde 26,5, bir yıllık artış ise yüzde 56 oldu. Dayanılacak gibi değil.

Üstelik toplumsal sınıflar için enflasyonun düzeyi de farklı. En yoksul yüzde 10’luk kesimin harcadığı her 100 liranın 31 lirası gıdaya giderken, en zengin yüzde 10’luk kesimin 100 liralık harcaması içerisinde gıdanın aldığı pay ise 13 lirada kalıyor. Gıda fiyatlarında yaşanan artış ve azalışlar, harcamalarının büyük bölümünü gıdaya ayırmak zorunda bulunan yoksulların enflasyonunu zenginlere göre çok daha fazla etkiliyor.

İşçiler ve emekçiler gıda harcamalarının büyük bölümünü ekmek, tahıl ve sebzeye ayırırken, zenginlerin gıda harcamalarının büyük bölümünü et, balık ve deniz ürünleri meydana getiriyor.

Haziran 2019 itibarıyla son bir yılda ekmek, un, bulgur, makarna ve benzerlerinin fiyatlarında yüzde 18,99, et-balık fiyatlarında yüzde 19,38, süt ve süt ürünleri ile yumurta fiyatlarında yüzde 46,87 artış yaşandı. Bir yıl öncesine göre katı ve sıvı yağ fiyatları yüzde 23,15 arttı. Meyve fiyatları yüzde 101,41, sebze fiyatları ise yüzde 176,8 artış gösterdi. Bakliyat fiyatları yüzde 17,79, diğer gıda fiyatları ise yüzde 30,38 yükseldi.

Gel de isyan etme!

TÜPRAŞ mücadelesi bitmedi, bitmemeli

0

Koç Holdingin üç yıllık sözleşme, vardiya sisteminde değişiklik ve mazeret izinlerinin azaltılması dayatmalarıyla tıkanan TÜPRAŞ’taki toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından karara bağlandı. YHK’nın kararının, Koç yönetiminin görüşmelerde geldiği noktanın da gerisinde olması, patronların ve hükümetin yeni bir toplu sözleşmeler eşiğinde olan işçi sınıfına yolladığı kesin bir saldırı sinyali teşkil ediyor.

Koç yöneticileri TÜPRAŞ işçilerin ısrarlı eylemlerinin ardından teklifte 3 yıllık sözleşmeden vazgeçmiş, zam oranını yüzde 10’a çekmiş, vardiya değişikliğinde ise ısrarını sürdürmüş ve sistemin “işveren ve sendikanın ortak komisyon kurarak” değiştirilmesi önerisini geliştirmişti. YHK ise verdiği kararda sözleşmeyi 3 yıllık olarak belirledi, vardiya sisteminin değiştirilmesine karar verdi, mazeret izinlerini ise amirlerin onayına bağladı. Ücretlerde ise zam oranını yüzde 6 olarak belirledi (en son yıllık enflasyon yüzde 18,71 olmasına rağmen).

Sektörde grev yasağının bulunması elbette başından beri patronun elini güçlendiren bir unsurdu. Nitekim, işçilerin taleplerini ısrarla reddetmesi, özellikle de işyerindeki sömürü oranını artırmaya yönelik olarak vardiya sistemini değiştirmekte diretmesi, sözleşmenin kendi isteği doğrultusuna YHK’da bağlanmasına yönelik bir stratejiydi. İşçiler ve yerel sendika yöneticileri bu YHK (yani hükümet) ve patron işbirliğinin farkındaydılar ve çeşitli eylemlerle YHK’dan önce taleplerinin kabul edilmesi yönünde basınç uyguladılar. Ama olmadı.

Neden olmadı? Bunun en başında elbette Türk-İş ve ona bağlı Petrol-İş yönetimindeki sendika bürokratlarının hain tutumu geliyor. Tüm sendikacılık anlayışlarını patronların iyi niyetine ve onlarla “müzakere” yöntemine bağlayan bürokratlar sınıf seferberliğinin önünde gerçek bir engel oluşturdular. Petrol-İş Genel Başkanı Ali Ufuk yaşar, “Eylem yapıyorsunuz, TİS sürecini geriyorsunuz. TÜPRAŞ yönetimi görüşmüyor müzakere etmiyor. Eylemi bitirin, ben diyalogla çözerim” diyerek TÜPRAŞ işçilerini açıkça suçladı, onları kandırmaya çabaladı.

Öte yandan ne onun ne de diğer Türk-İş yöneticilerinin aklından, (bırakın en azından sektörde bir genel grev çağırısında bulunmayı) TÜPRAŞ işçileri etrafında eylemli bir dayanışma seferberliği oluşturmak bile geçti. Oysa TÜPRAŞ sözleşmesi, topu sözleşmeler sürecine girildiği bir dönemde (özellikle kamu, tekstil ve metal işkollarında) işçi sınıfı için bir örnek, bir referans oluşturacaktı. Şimdi bu yeni döneme işçiler, Türk-İş bürokratlarının ihaneti nedeniyle yenik olmasa bile moralsiz halde giriyorlar.

Ama TÜPRAŞ sözleşmesinin bu biçimde bağıtlanması nihai bir yenilgi sayılmaz, sayılmamalı. Bir kere TÜPRAŞ’ta işçiler yeniden toparlanıp mücadelelerini çeşitli biçimlerde ve yeni hedeflere yönelik olarak sürdüreceklerdir, sürdürmelidirler. Vardiya sistemindeki değişikliklere karşı aktif ve/veya barışçıl direnişler ve protestolar, enflasyon oranında ek zam için ısrarlı talepler, izinler konusunda tavizsiz tutumlar ve işyeri içi dayanışmalar, vb. çeşitli mücadele yöntemleri olarak uygulanabilecektir. Geleceğe yönelik bu mücadelede metal işçilerinin 2015’te yarattıkları “fırtına” örnek oluşturmalıdır. İşçiler Türk Metal ve metal patronlarının sendikası MESS’in imzaladığı üç yıllık ve düşük zam içeren sözleşmeyi, üç ay sonra şalter indirip, iş yeri işgaline varan kararlı tutumla geçersiz hale getirmişlerdi. Bu, TÜPRAŞ’ta da başarılabilir.

Evet başarılabilir. Yeter ki işçiler işyerindeki birliklerini koruyabilsinler; tüm işçileri içeren komiteleşmelerini örgütleyebilsinler; yeni girişimlerine ortakça karar verebilsinler; önlerine dikilen bürokratları kenara itebilsinler; dayanışmalarını ve seferberliklerini en azından bulundukları bölgelerde diğer işyerlerine yaygınlaştırabilsinler. Hükümet ve patron işbirliğiyle bastırılmaya çalışılan TÜPRAŞ deneyiminden alacağımız çok ders var. Rejimin ve işverenlerin, sendika bürokratlarının da yarımıyla işçi sınıfına yönelik ağır saldırısı başlamış durumda. Bunun karşısında ancak tüm işçi sınıfının birliği, aktif mücadelesi ve emekçi seferberliğinin yaygınlaştırılmasıyla durabiliriz.