Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Hükümetten patronlara bir kıyak daha: Kısa çalışma yasasında değişiklik

0

Ekonomik darboğazla beraber kısa çalışma ve kısa çalışma ödeneği de bir kere daha işçilerin gündemine girdi. 2018 Kasım ayında yapılan değişiklikle yönetmelikte yer alan “zorlayıcı sebep” tanımı değiştirilmişti. Patronların ödenekten yararlanmasının önü tamamen açılırken, “somut belge” zorunluluğu kaldırıldı.

Kısa çalışma nedir?

Kriz mazeretiyle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin önemli ölçüde azaltılması veya işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen geçici olarak durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere kısa çalışma yapılabilmekte. Bu durum yasada kısa çalışma olarak tanımlanıyor. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR), patronun bu talebini kabul ettiğinde, işçilere İŞKUR tarafından, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan, eksik çalıştıkları süre ile sınırlı olan kısa çalışma ödeneği ödeniyor.

İşçilerin kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilmeleri için, işsizlik sigortasından yararlanma koşullarına sahip olmaları lazım. Bunun anlamı SGK’de son 120 günü kesintisiz olmak kaydıyla, son üç yıl içinde 600 prim gününe sahip olmak.

Aslında söz konusu yönetmelik değişikliğiyle hükümet, kriz dönemleri için çıkartılan ödeneği, krizin adını koymadan kullandırmanın yolunu açtı; yani patronlara bir sermaye birikim alanı daha açtı. “Somut belge zorunluluğu”nun kaldırılmasıyla da işverenlerin kendisi artık “zorlayıcı sebebin” ne olduğuna keyfi bir şekilde karar verebilecek.

Değişikliğin etkileri

Fonlar ve kamu kaynakları daima, ekonomik kriz koşullarında, hükümetin sırtını dayadığı sınıfsal kesimlere; yani patronlara aktarılır. Kısa çalışma ödeneğinin amacı da, patronların işçilerin maaşını öderken işini kolaylaştırmak; “ücret yükünü” kısmen de olsa rahatlatmak.

Yönetmelikte yapılan kolaylaştırıcı değişiklikleri bir sayalım:

  • Patronların kısa çalışma ödeneğine başvurmasını gerektiren “ekonomik kriz veya zorlayıcı sebep”le ilgili somut belge sunma zorunluluğunun kaldırılması.
  • Kısa çalışma başvurularının uygunluğunun tespiti için müfettiş incelemeleri dahil, bakanlık tarafından yapılan harcamaların da İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak olması. Önceden bu harcamalar işveren tarafından yapılmaktaydı.

İşçiler şunun farkında olmalı: Kısa çalışma ödeneğinden faydalanan işçi, aslında kendi işsizlik ödeneğini almakta! Neden mi? Yönetmeliğe baktığımızda, işsizlik ödeneğinin, işçinin kısa çalışma ödeneğini aldığı süre düşüldükten sonra ödendiğini görüyoruz. Yani patronların kısa çalışma ödeneğiyle ücretlerden kesinti yapmadığı, bu ödeneğin işçilerin çıkarına olduğu iddiaları doğru değil. Hem ücretleri indiriyorlar, hem de işçiler, işsizlik ödeneğini henüz işsiz kalmadan almak zorunda kalıyor.

İşçilerin, son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazançlarının yüzde 60’ı kadar kısa çalışma ödeneği alabileceklerini de hatırlatalım.

Yönetmelik, ücreti yüksek olan işçiler için de kısıtlamalar getiriyor. Bunun nedeni, kısa çalışma ödeneğinin, brüt asgari ücretin yüzde 150’sini geçemiyor oluşu. Örneğin ücreti yüksek olan, ikramiye alan, sosyal hakları bulunan, fazla mesai yapan ve fazla mesailer dahil son dört aylık ortalama brüt kazancı 8 bin TL (net 5 bin 911,16 TL) olan bir işçi ancak 3 bin 837,60 TL kısa çalışma ödeneği alabilecek. Bu ne demek? İşçinin kaybı 2 bin TL’nin üzerinde demek.

Kısacası, patronlarla işbirliği içindeki hükümet, krizin faturasını emekçilere ödetebilmek için yine yeni bir formül bulmuş durumda. Kısa çalışma sistemi işçi sınıfının en önemli kazanımlarından biri olan düzenli çalışma hakkını yok ettiği gibi, işsizlik ödentisini de bizzat işçilerin ücretlerine yüklemekte. Ancak birlikte mücadele ederek durdurabileceğimiz yeni bir kapitalist saldırıdır bu.

Müjde: Mesele sadece seçim değil!

0

Erdoğan, 16 yıllık AKP iktidarının en önemli özelliğinin sosyal devletin gerekliliklerini yerine getirmek olduğunu iddia etti ve sözümona müjdeleri birbiri ardına sıraladı.

*Düzenli sosyal yardım alan yoksulların 150 kilovat saate kadar olan elektrik tüketimini devlet karşılayacak,

*Kredi kartı borcu olanlara Ziraat Bankası’ndan kredi hakkı tanınacak,

*Halkbank esnafa, Ziraat Bankası ise çiftçiye kredi dağıtılacak.

Vaatlerde seçim kaygısının olduğu açık olsa da sorun bununla sınırlı değil. Devletin yoksulları kollamak ve yoksulluğa savaş açmak gibi bir görevinin olmasını herkes ister. Ancak sistem o kadar işçi düşmanı ki yardımı dahi sadece zengine katkı için.

Erdoğan ülkeyi şirket gibi yönetmek istediğini hiçbir zaman gizlemedi. Köprü inşaatları bunun en iyi göstergesi. Öyle ki, vergilerimiz köprüyü yapan inşaat şirketlerine gitti. Bu şirketler gelir vergisi ödemediler. Üstelik köprülerin işletmesine de aldılar. Devlet geçiş garantisi verdiğinden hiç risk almamış oldular. Günlük 40 bin araç geçiş garantisi verilen Osmangazi Köprüsü’nün işletmecisine vergilerimizden yılda 1,3 milyar TL gönderiliyor. Erdoğan’ın müjdeleri bu düzene birebir benziyor. Şöyle ki;

*Elektrik fiyatları o kadar arttı ki elektrik tüketiminin azalmasından korkuluyor. Bu yüzden enerji patronları AKP’yi santral kapatmakla ve yeni santraller inşa etmemekle tehdit ediyor. Öyle ya, 2,5 milyon hane yerli ve emperyalist şirketlere fatura ödeyemeyecekse, enerji tüketimi azalacaksa niçin Türkiye’ye yatırım yapsınlar? İşte Erdoğan burada devreye giriyor: Patronlara 2,5 milyon hanenin elektriğinin alım garantisini veriyor.

*Ziraat’ten borç ödeme için kredi almanın zorlu kriterlerini şimdilik bir kenara bırakalım. Bankalar kredi kartı borçlarını temin edemediği için batma tehlikesi yaşıyor. Erdoğan da aslında yerli ve emperyalist bankaların kredilerini sigortalıyor. Nereden? Bizden alınan vergilerden.

*Çiftçiye/esnafa açılan kredinin ise bir manası yok. Her gün yeni bir vergi gelirken tarım ürünleri ithalatından artık vergi alınmayacak. Tarımın bu koşulda ilerlemesi mümkün değil. Krediyi almaya cesaret eden çiftçi de toprağını terk etmeden önce ucuz, tohum vermez ve toprağı zehirleyen İsrail tohum ve gübrelerine yönelecek. Bu kredi de İsrail’e gidecek.

Ama yok, AKP işçi dostu olmamak için her şeyi yapıyor. İsrail tohumlarını bile yiyor, yediriyor. Aynı zamanda patrona yardımcı olmak için garibana yardım ediyor gibi görünüp bizim vergilerimizi para babalarının hesaplarına havale ediyor.

Çözüm elbette ki mevcut. Patronlara para vermek yerine elektrik hatlarını yenileyerek yüzde kırka varan enerjinin kaybolmasını engellemek, böylece elektriği ucuzlatıp istihdam yaratmak, bir tarım programı çıkarmak pekâlâ mümkün. Ama bu sistemle değil. Çünkü Tek Adam rejimi tüm gücünü sadece patronları sevindirmek için kullanıyor.

Bedel ödeyenler ve fırsata çevirenler…

0

Murat Ülker, Erman Ilıcak, Hüsnü Özyeğin, Rahmi Koç, Ferit Şahenk… Bu isimleri muhakkak tanıyorsunuz… Peki, en önemli ortak özellikleri ne biliyor musunuz? Hepsi aynı listenin bileşenleri… 2018’e Türkiye’nin en zenginleri olarak girdiler.

Benzer bir başka listenin bileşenleri ise TÜPRAŞ, FORD, TOYOTA, TOFAŞ… Bu şirketler de 2018’e girerken Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu araştırmasında ilk 4’te yer alıyorlardı.

İşte 2018’in o zor günleri kapımızı çaldığında aynı gemiyi paylaştığımız kişi ve şirketler!..

Krize karşı topyekûn mücadele sürecine girdiğimizde “aynı gemide” olduğumuz bu kişi ve kurumlar nasıl fedakârlıklar yaptılar, hatırlayabiliyor musunuz?

Mesela, herhangi biri kazancından veya kârından fedakârlık yaptı mı?

Duymadık, bizim duyabildiklerimiz daha çok borç yapılandırma talepleri, vergi borcu yapılandırmaları ve/veya indirimleri, sermayenin/varlıkların yurtdışına aktarılması gibi örnekler oldu.

TOFAŞ’ta üretime ara verilmesi, TÜPRAŞ’ta vardiya sisteminin işçilerin aleyhine değiştirilmesi, birçok şirkette işçi çıkartma vb. örnekler de karşımıza çıktı.

Yani, bu isimler, en’ler listelerindeki yerlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yaptılar.

Böylece, krizle mücadelenin “topyekûn mücadele” olarak lanse edilen ilk dönemi topyekûn işçi ve emekçilerin omzuna yüklenmiş oldu.

Çünkü topyekûn mücadelede emekçilerin payına düşen fedakârlıktı. Fedakârlıkla anlatılmak istenen ise açıktı: Daha çok çalış, daha az harca…

Gelir azaldı, ekmek küçüldü, kemer sıkıldı…

Ancak buna rağmen, işverenler kârlarını korumayı hatta artırmayı başarabildi.

Bunun en fütursuz örneği ise marketler oldu… Son bir yıldaki TL değer kaybı yüzde 40’lardayken, market ürünlerindeki son bir yıllık zam ortalaması yüzde 70’leri buldu. İşte mücadelenin tarafları, işte krizin bedelini ödeyenler ile onu fırsata çevirenler!

Şimdi ise devletin krizle mücadelesinde “müjdeler” olarak lanse edilen ikinci döneme girmiş bulunuyoruz. İlk dönem fedakârlığın tümünü işçi ve emekçiler yapınca, beklenti de artık müjdeyi hak ettiğimiz oluyor haliyle…

Oysa “müjde”nin teşvikler, vergi indirimleri, imtiyazlar yolu ile yine emekçiden çok sermaye sahipleri ile bankaları sevindirdiği apaçık… Ekonomik durgunluğun hızla arttığı, ekonomiye güvenin ise çoktan yitirildiği günlerde, devlet bir çeşit garantörlük görevi üstlenerek sermayeyi rahatlatma derdinde.

Çünkü defalarca ifade ettiğimiz gibi, krizin bedelini kimin ödeyeceği politik bir tercihtir. Ve rejimin bu konudaki politik tercihleri en başından beri açık. Bu tercihler, ücretleri yüzde 50’ye yakın değer kaybetmiş emekçilerin, işveren ücretlerde yüzde 25 zammın altından nasıl kalkacak diye düşünüp, işinin devamlılığı için kaygı duymasını istiyor.

Emekçiler, bedelini yerel seçimler sonrası çok daha fazla ödeyecekleri bariz olan bu politik tercihi, bu ekonomik ve sosyal yıkımı reddetmek, bunun karşısına kendi politik cevaplarını sunabilmek zorundalar.

Venezuela: Guaidó’nun emperyalist bir askeri müdahaleyi destekleyen açıklamasını reddediyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin, Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó’nun emperyalist askeri müdahale çağrısına ilişkin açıklaması.

Kendisini Venezuela’nın “geçici devlet başkanı” olarak ilan eden Ulusal Meclis başkanı Juan Guaidó, geçtiğimiz gün haber ajansı AFP’ye yaptığı açıklamada Nicolás Maduro’yu iktidardan düşürmek için askeri müdahale talebinde bulunmaya hazır olduğunu belirtti.

Juan Guaidó’nun bu açıklamasını destekleyen sürgündeki Yüksek Adalet Divanı, Guaidó’nun askeri müdahale talebine yetki vermekle kalmayıp aynı zamanda bu talebi sözde bir barış misyonu kisvesi altında teşvik etti.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), Venezuela emekçi halkının çoğunluğunun Nicolás Maduro onun baskıcı, halkı açlığa sürükleyen hükümetinin iktidardan düşmesini desteklediğini farkında. Emekçiler, sahte Chavizm sosyalizminin kendilerini içine sürüklediği felakete artık tahammül edemiyorlar. Ancak, biz mevcut Maduro hükümetini reddettiğimiz gibi, Donald Trump’ın aşırı muhafazakâr ve gerici hükümetinin planları karşısında diz çökerek emperyalist yanlısı yüzünü açığa çıkaran Juan Guaidó’nun ve de sürgündeki Yüksek Adalet Divanı’nın tutumunu da kategorik olarak reddediyoruz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Nicolás Maduro hükümetinin düşmesini destekleyen emekçi halkla hemfikiriz; ancak işçilerin, emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin Ulusal Meclis’ten ve Meclis içindeki emperyalizm yanlısı patron partilerinden bağımsız bir seferberlik sürdürmesi gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz. Sorunlarımızı ne Trump, ne Lima Grubu, ne Guaido, ne de askeri bir darbe çözebilir. Ülkenin kaderini belirleyen sokaklardaki Venezuelalı işçiler olmalıdır.

Bugün, içinde bulunduğumuz krizden çıkmak için işçi ve halk yanlısı bir çözüm her zamankinden çok daha belirgin ve acil bir gereklilik olarak önümüzde duruyor. Tam demokratik özgürlükler için, mahkumların siyasi mücadele ve muhalefet özgürlüğü için, grev hakkı için seferber olmalıyız. Yabancı bir askeri müdahalenin sonuçlarının, muharip ve sivil ayrımı gözetmeksizin yapılacak bombardımanlarla, ülkedeki şiddeti artırarak sürekli bir olağanüstü hâl uygulaması olacağının farkındayız. Böylesi bir müdahale ulusal bağımsızlığa tamamen son vereceği gibi aynı zamanda ülkenin fiziksel altyapısının ve kurulu ekonomik kapasitesinin yok olmasına neden olacaktır.

İşçiler, gençler ve tüm yoksul halk kesimleri, Nicolás Maduro’nun uyguladığı acımasız kemer sıkma düzenlemelerine karşı ücretlerin yoksulluk sınırı üstüne çekilerek aylık olarak güncellenmesi; dış borcun ödenmemesi; yolsuzluğa karışanların mal varlığına el konulması; karma veya çokuluslu şirketler olmaksızın petrolün % 100 kamulaştırılması ve elde edilen kaynakların bir acil durum planı çerçevesinde gıda ve ilaç alımına yönlendirilmesi ve PDVSA dâhil tüm temel şirketlerin devlet kontrolüne alınması temellerine dayalı alternatif bir Ekonomik Plan için bağımsız mücadeleye devam etmelidir. Venezuela halkının içinde bulunduğu derin krizden çıkmasının tek yolu ancak böylesi bir Ekonomik Planı hayata geçirebilecek bir İşçi Hükümeti’dir.

Kadıköy Belediyesinde TİS süreci ve işçilerin talepleri

0

Geçtiğimiz haftalarda, Kadıköy Belediyesi ve DİSK Genel-İş Sendikası arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi sürecinde işçilerin taleplerinin kabul edilmemesi üzerine, 2 bin işçi 2 saat iş bıraktı. Bu sürecin nasıl ortaya çıktığı ve ne şekilde yol alacakları üzerine Disk Genel-İş Toplu Sözleşmeler Daire Başkanı Mahmut Şengül ile görüştük.

Kadıköy Belediyesinde Disk Genel-İş nasıl örgütlendi?

1980 darbesiyle gelen yasakların bitmesi ve 1992’de yeniden sendikal hayata dönüşümüzle, kısa bir süre içinde çok sayıda üye edindik ve toplu sözleşmeler yapmaya başladık. Kadıköy’deki ilk örgütlenmemiz de 1993 yılında gerçekleşti. Bu dönemde belediyelerin temizlik, çöp toplama gibi görev alanlarında özelleştirmeler başladı ve sonradan yaygınlaştı. Taşeron uygulamaları da başladı. İşçilerin bu uygulamalarla karşılaştıkları sıkıntıları toplu iş sözleşmeleri yaparak bertaraf etmeye başladık. Böylece belediyelerin görev alanlarındaki bu kâr anlayışını yıkmış olduk.

Kadıköy Belediyesinde direnişe sebep olan durumlar nedir?

Toplu iş sözleşmeleriyle kâr anlayışını engellememiz üzerine hükümet de farklı düzenlemeler arayışına girdi. Taşerondaki işçilere kadro verileceğini iddia etti. 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile taşeronda çalışan işçiler belediye şirketlerine aktarıldı ve 4-D statüsü verildi ancak bu, işçilere verilen gerçek bir kadro değil. Bu yeni statü, işçileri önceki konumundan daha kötü bir hale getirdi. Bu geçişten önce taşeronda çalışan işçiler ihale şartnamesine tabiydi ve buna göre asgari ücret farkını alabiliyorlardı. Şu anda ise alamıyorlar. Altı ayda bir olacak şekilde %4 zamma mahkûm edildiler. Oysaki sadece bu yılki enflasyon oranı %26 civarında. Bu enflasyon oranı karşısında %4’ün hiçbir anlamı yok ve işçilerin aldıkları ücret enflasyon karşısında eridi. Asgari ücret farkı ödenmediği için işçilerin maaşı erimiş ve alım gücü düşmüştür. Önemli bir kısmı geçinemez hale gelmiştir.

Toplu sözleşme yetkimiz ise anayasal bir hak olarak sınırlanmaması gereken bir yetkiyken KHK ile anayasaya aykırı olarak sınırlanmış durumda. Buna rağmen uğraşarak toplu sözleşme yetkimizi alıyoruz ve bu durumu bertaraf etmeye çalışıyoruz.

Bu duruma karşı talepleriniz nelerdir?

Asgari ücret farklarının ödenmesi için Bakanlıklara dilekçe gönderdik. Bu sorun, şu anda tüm belediye şirketlerinde karşılaşılan bir sorun ve hepsi için çaba gösteriyoruz. Bazı belediyelerde toplu iş sözleşmesiyle bu sorunu aşabildik. Özlük haklarını kadrolu işçiler gibi kullanmalarını sağladık. Kadıköy Belediyesi, bu sorunu aşamadığımız belediyelerden biri.

Ayrıca çalışma saatinin kısaltılması talebimiz var. Ekonomik durumu bu şekilde iyileştirmeye çalışıyoruz. Haftalık çalışma süresinin 45 saat yerine 40 saat olarak belirlenmesini istiyoruz. Böylece çalışma günü altıdan beşe düşer ve altıncı gün için mesai ödenmiş olur.

KHK ile işçilerin elde edebilecekleri haklarla ilgili pek çok şey kısıtlanmış durumda. Ancak senenin belli dönemlerinde giyim, gıda gibi ayni ödemeler yapılmaması için bir engel yok. Bunlar da taleplerimiz arasında.

Ücret dışındaki talepleriniz nelerdir?

Disiplinle ilgili düzenleme de taleplerimiz arasında. Disiplin kurulunun işten atmayı görüştüğü durumlarda altı üyeden en az üçünün işçi olması ve en az dördünün oy vermesi halinde işten atılmanın gerçekleşebilmesini istedik. Bu talebimiz kabul edilmediğinde çoğunluk genelde işverende olacak şekilde kuruluyor ve işten atma çok kolaylaşıyor. Bu talebimiz kabul edilmediğinde de işçiyi rahatça atmak istediğini gösteren patron zihniyetiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. 

Belediyenin taleplerinize karşı tutumu ne oldu?

Kadıköy Belediyesi taleplerimizin KHK’ye aykırı olduğunu iddia ediyor. Oysaki taleplerimizin hiçbirinin önünde bir yasal engel yok.  Belediyenin aykırı davrandığımızı iddia ettiği KHK’ye göre bile daha önce taşeronda çalışan işçiler buradaki ihale şartnamelerinde belirtilen şartlarla belediye şirketlerine geçiş yapmalılar. Ek bir şeye gerek olmadan asgari ücrete gelen zammın belediye şirketi işçilerine de uygulanması gerekir. İktidar partisinden muhalefet partisine belediyedeki işverenler bu farkı vermemek için uğraşıyor.

Toplu iş sözleşmesi hakkının sınırlanması Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır ve sendikalar olarak tanımamamız gerekir. Üç konfederasyon olarak bunu söylüyor olsaydık kalıcı bir çözüm olabilirdi.

İki bin işçinin iş bırakmasını sağlayan örgütlülük nasıl sağlandı?

İşçilere bu düzenlemenin neler getirdiğini önceden eğitim çalışmalarıyla anlatmıştık. Sürece işçilerin tamamı katılıyor. Sendikal haklar bakımından da işçilerle önceden yapmış olduğumuz eğitim çalışmaları bu yönde çok etkili oldu.

Toplu iş sözleşmesinde kadın işçilere özgü talepler var mı?

Eşine şiddet gösteren erkek işçinin aylığının kesilerek eşine verilmesi talebimiz var.

Önümüzde yerel seçimler var. Sizce bu durum direnen işçilerin seçimdeki tavrını etkiler mi?

Ana muhalefet partisi olmasına rağmen buradaki belediyede de işçiler haklarını alamıyor. Söylemde işçi dostu olduklarını söylemelerine rağmen muhalefet partisi belediyelerinin iktidar partisiyle benzer uygulamalarda bulunduklarını görüyoruz. İşçiler, bu sırada işverenini de seçmiş oluyor ve seçim sırasında uygulamada neler olduğuna bakması gerekiyor.

Önünüzde eylem planı var mı?

Bu taleplerin kabul edilmemesi halinde, örgütlü mücadelemizle sendika imkânlarımızı kullanacağız. Şu anda arabuluculuk sürecindeyiz. Buradan sonuç alamazsak grev hakkımızı kullanacağız.

İşçi bilincinin yükseltilmesinde sendikalara çok büyük iş düşüyor. Kadıköy’de yapacağımız eylem, farklı yerlerdeki işçilere yansıması olması açısından da çok önemlidir.

31 Mart kim ve ne için önemli?

0

Cumhur İttifakı, hele hele AKP, 31 Mart yerel seçimlerini mutlaka kazanmak istiyor. Ülke genelinde en azından son genel seçimlerdeki kadar oy almaya (%52) kilitlenmiş durumda. “Bu bir beka meselesidir” diyorlar. Eğer istedikleri hedefe ulaşamazlarsa, üstelik bir de muhalefet onlardan çok oy alırsa sanki Türkiye batacak.

Halbuki Türkiye zaten batmanın eşiğine gelmiş durumda. Bizzat onlar ülkeyi bu duruma getirdiler. Ama bizim “batma”dan kastımız öyle onların düşündüğü gibi değil. Yok Amerika bizi mahvedecekmiş, yok “teröristler” ülkeyi karpuz gibi böleceklermiş, yok din elden gidecekmiş… Bunların hepsi safsata. Sanki çocuk korkutuyorlar, aldatmaya çalışıyorlar.

Enflasyon %20’leri aşmış; bütçe açığı yarı yarıya artıp 72,6 milyar liraya, dış borçlar 460 milyar dolara ulaşmış; milli gelir hızla geriliyor; işsiz sayısı 6,5 milyona dayanmış; her gün onlarca işyeri kapanıyor; temel gıda maddelerinin fiyatları almış başını gidiyor, insanlar pazarlarda ne alabileceklerini şaşırmışlar… İşçileri ve tüm ücretlileri işsizliğe ve açlığa sürükleyen, ülkeyi batmanın eşiğine getiren gerçekler işte bunlar. Bunun sorumlusu kim? Patronların sistemi ve onun Tek Adam rejimi.

Ama rejim dikkatleri bu gerçeklerden uzaklaştırıp başka hayali tehditlere çekmeye çalışıyor. Bu amaçla havuç-sopa politikası izliyor. Gösterdiği havuç, verdiği bazı ekonomik tavizler. Yok elektrik ücretlerinin bir kısmını üstlenecekmiş, yok marketlere baskın yapıp fiyatları zorla düşürecekmiş, yok kredi borçları yeniden yapılandırılacakmış, yok küçük üreticiye ve çiftçiye kredi dağıtılacakmış… Bunların hiçbiri halkın çekmekte olduğu ekonomik ve sosyal acıları giderici uygulamalar değil. Bunlar sadece geçici seçim yatırımları. Eğer istedikleri orana ulaşırlarsa patronlarla birlikte işçi ve emekçi yığınlara açacakları büyük saldırının ön hazırlıkları.

Sopa politikası ise, halkta “dış mihraklar” konusunda korku yaratmak. Eğer bu seçimlerde Tek Adam rejimi darbe alırsa sanki tüm “iç ve dış düşmanlar”, “hainler” ülkeyi paramparça edecek! Ama dikkat: Hükümet asıl sopayı arkasında saklıyor. 31 Mart seçimlerinden sonra IMF’nin istediği işçi-halk karşıtı tüm kemer sıkma ve sosyal politikalar gündeme gelecek. Tüm emekçiler için asıl tehlike, asıl beka meselesi işte budur.

Ya “muhalefet”?

Tek Adam rejiminin yerel seçimleri bir “beka meselesi” olarak görmesine karşılık, CHP-İYİ Parti ittifakı sanki çok normal bir belediye seçimlerine gidiliyormuş gibi davranıyor. Hükümetin seçim sonrası için hazırladığı saldırı planını görmezlikten geliyorlar. 31 Mart seçimlerinin basit bir belediye seçiminin ötesinde, emekçi halk için bir “beka meselesi” olduğunu kabul etmiyorlar. Tek Adam rejiminin meşruiyetini kabul etmiş durumdalar ve sanki o rejimin başına geçmeye veya ondan kırıntılar koparmaya çalışıyorlar.

CHP işçi-emekçi taleplerinden iyice uzaklaşıp sağa kayıyor ve faşizan bir geçmişi olan İYİ Parti’ye yaklaşıyor. Dertleri “muhafazakâr ve sağ” diye tanımladıkları kesimlerin oyunu almak. Oysa bu kesimler içinde rejimin ekonomik ve sosyal politikaları sonucu yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen milyonlarca emekçi var. Onlar AKP’den uzaklaşma çabasındayken, CHP onların dinsel ve muhafazakâr duyarlılıklarına oynayarak bu kopuşlarını engelliyor, sağa doğru kayıyor.

HDP de CHP’ye bu yolda eşlik ediyor. Önce Kürt illerinin dışında aday göstermeyeceklerini açıklayarak emekçi yığınları CHP-İYİ Parti ittifakına teslim etti. Sonra, CHP’nin baskısıyla, Batı’daki “muhafazakâr” Kürt oylarını AKP’ye bırakmamak için bazı büyük il ve ilçelerde aday göstermeye davet edildi. Şimdi bunu düşünüyorlar. Ama bir yandan da, pek çok yerde CHP lehine seçime katılmamayı kabul ederken, sosyalist ve emekçi adaylar lehine adaylıktan feragat etmeyi veya onlarla birlikte hareket etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar.

Biz ise, işçi-emekçi sosyalistler olarak, 31 Mart sonrası gelecek saldırıya hazırlanabilmek için, bu seçimlerde çalışan yığınlara mutlaka bir sınıf seçeneğinin sunulmasından yanayız. Kitlelere mutlaka kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik programı sunmanın zorunluluğuna inanıyoruz. Bu amaçla yapabildiğimiz her yerde, işçi-emekçi adaylar çıkarmak için bütün öbür parti ve akımlarla işbirliği yapmaya çalışıyoruz. Bunun başarılamadığı durumlarda kendi bağımsız işçi adaylarımızı öne çıkaracağız. Bunu yapma olanağımızın olmadığı yerlerde de diğer işçi-emekçi ve sosyalist adayları destekleyeceğiz. Bir işçi-emekçi gazetesi olan Nisan’ın çizgisi budur.

#ŞuleÇetİçinAdalet

0

Şule Çet’in öldürülmesiyle ilgili davanın ilk duruşması 6 Şubat’ta Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Hakimin sorularından, Adli Tıp raporunun gerçekleri gizleme çabasına, sanık avukatlarının tutumlarından katillerin iktidar ile yakınlığına, patron-devlet-erkek yargı işbirliğinin bu denli ayyuka çıktığı, iç içe geçtiği ve birbirinden güç aldığı binlerce örnekten biri. Ancak bu dava aynı zamanda kadınların mücadelesi sayesinde daha ilk duruşmada erkek egemen zorbalığı ve işbirliğini teşhir ederek toplumsal öfke yaratmış durumda.

Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet 28 Mayıs günü Ankara’da bir plazanın 20. katından atılarak öldürülmüştü. Olayın ardından katiller Berk Akand ve Çağatay Aksu 2 kez gözaltına alınmış ve “delil yetersizliği” öne sürülerek Adli Kontrol Şartı ile serbest bırakılmıştı. Şule Çet’in zorla alıkonulduğuna dair arkadaşlarına gönderdiği mesajlar, atladığı öne sürülen pencerede parmak izinin dahi olmaması adli makamları yeterince ikna edememişti! Oysa çıkan otopsi raporunda cinsel saldırı bulgularına rastlandı ve katiller tutuklandı. Ancak olayın soruşturulma sürecinin de gösterdiği gibi, cezasızlığın bir kural haline geldiği ülkemizde Şule’nin katilleri de her an iyi hal indirimi ile serbest bırakılabilirler demiştik…

Nitekim görülen ilk duruşmanın Adli tıp raporu kadına yönelik şiddeti aklıyordu. Bu raporu hazırlayan Adli Tıp Uzmanı Mehmet Nuri Aydın, 20 yıl önce de polis işkencelerini aklayan raporlar hazırladığı için meslekten men edilmiş biri ve aynı zamanda raporda “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” diyerek kadın düşmanlığından katili aklamaya çalışıyor!

Davada sanık avukatlarının, hakimin sorduğu sorular da bu işbirliğini sürdürdü. Tecavüz edilip 20. kattan aşağı atılmış bir kadının bedeninin mahkeme salonunda didik didik edilmesi, ‘eski zar yırtıkları’ndan bahsedilmesi, Şule’nin tırnaklarındaki, sanıklardan birine ait DNA örneklerinin halay çekerken olmuş olabileceği iddiaso, psikolojik sorunları olduğu ve keyfi yerindeyken bir anda intihara kalkmış olduğu iddiasının üstüne bir de hakimin Şule’nin evine erkek girip çıkar mıydı diye sorması tek kelimeyle insanlık suçudur! Aynı zamanda sanıklardan Çağatay Aksu’nun amcası Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yardımcısı Mustafa Aksu’dur. Mustafa Aksu uzun yıllar Ak Parti Ankara İl Başkanlığı’nda başkan yardımcılığı yapmıştır. Bu da davanın iktidarla lişkisi boyutunu ortaya koymaktadır.

Kadın cinayetleri münferit değildir, katilleri de cani, canavar ve olağandışı değildir! Failler her yerdedir. Komşu, bakkal, minibüs şoförü, patron, müdür, iş arkadaşı, muavin, profesör, psikolog, baba, amca, abidir. Her meslekten, her gelir düzeyinden, her eğitim durumundan, her mahalleden, her evdendir. Öyle ki, erkek egemen sistemde büyümüş, bilerek ve isteyerek bu ayrıcalıklardan faydalanan ve kadınları boyundurukları altında tutma, şiddet uygulama ve gerekirse onları katletme hakkını kendinde bulan erkeklerdir. Bu erkekler ve onların yanında olan devlet, yargı, kolluk kuvetleri, adli tıp teker teker hesap vereceksiniz!

Kadın Dayanışması, 9 Şubat 2019

“Asgari” değil ki bu ücret!

0

Asgari ücrete bu ayın başında zam yapıldı. Bu zam oranını ve hayatımızdaki önemini ilerleyen satırlarda değerlendireceğiz, ama şimdi kafamıza takılan bir soruyla başlayalım: Kime göre asgari ücret? Bize göre olmadığı kesin. Kira, yol parası, elektrik, su falan hesaplarken çoktan bu parayı geçtiğimizi görüyoruz zaten. Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre, bu yazının yazarı olarak “hafif sınıfta” (ofis çalışanı) yer aldığım için bana verilmesi gereken ücret 1.841 lira 80 kuruşmuş. Yani şimdi verdikleri çok bile, bir de beğenmiyorum! Peki, hangi işçi bütün geçimini asgari ücretle, yani sadece 2.020 lirayla yapabilir? Esasında sorunun cevabı belli: Hiç kimseye göre asgari değil bu ücret!

Asgari ücretle çalışanların bir kısmı, yapılan yüzde 26’lık zammı mutlulukla karşıladılar. Asgari olmasa da yaşamak için gerekli 417 TL fazla para geçecekti ellerine. (Açıkçası ben de umutlanmıştım, asgari ücretten hallice olan maaşıma yüzde 26 zam gelir mi diye). İçlerinde, “Vay be, 417 TL fazla para alacağız” diyenler oldu. Belki de o an ne yeni ÖTV’leri, yeni yıldaki genel zamları, ne o paranın içinde Asgari Geçim İndirimi’nin olmasını ne de enflasyonun resmi rakamlarda bile yaklaşık yüzde 21 olması gerçeğini düşündüler.

Böyle düşünen arkadaşlarımla konuştuğumda, bu miktarın esasında gelen zamlarla daha ayın birinde çoktan eridiğini, teşviklerle yeni yılda esas kaymağı yiyen kısmın patronlar olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu paranın şimdiden eridiğini ve esas zengin olanın kazandığını onlar da biliyordu ama içlerinde “yine de olsun” diyenler oldu. Bu dönem de dahil hiçbir dönemde, devlet biz çalışanlara önem vermiyordu, hep ezilmeye mahkûm bırakmıştı bizi, hep aç yaşamak zorunda kalmıştık… Tüm bunlardan ötürü son zamanlardaki en yüksek zam oranını kötü karşılamadılar. Bir de “bonus” olarak elektrik ve doğalgaza yüzde 10 indirim yapılmıştı. Şükrettiler, “ya bunu almasaydık” dediler. Biz mücadele eder, dayanışırsak daha iyilerini yaparız diyecektim, sustum; zamanı olmadığına karar verdim.

Hal böyleyken, patron kısmında durum ne? Doğru ya, bu zamları devlet değil patronlar verecek! İlk açıklama TÜSİAD’dan geldi: “Yapılan zam oranından mutluyuz”. Baktığın zaman şaşırtıcı bir açıklama; ne de olsa son yılların en yüksek asgari ücret zammı! Oysa gerçekten şaşırtıcı mıydı? Pek değil:

1) 2019 seçimlerinden sonra 4 yıl boyunca bir seçim olmayacağından dolayı, bir daha böyle bir zam oranı olmayacağını biliyorken;

2) Devlet bu zammı yaparken aynı zamanda patronları maddi teşviklerle de beslerken;

3) Bankalardan yüklü kredi alıp da ödemeyen kurumlara yapılandırma ve borç silme işlemleri yaparken;

4) Vergilere yapılandırma ve aflar getirirken;

5) Patronlar yurtdışına çıkarttıkları paraları “varlık affı” adı altında ülkeye vergisiz sokarken;

6) Yüksek oranlı mevduat faiz oranları ve tahvil ve bono alımları yaparken;

7) Devlet, işyerinde herhangi bir grevde hemen grev erteleme kararı çıkartırken ve devlet bunlar dışında kendilerine diğer birçok yararlar sağlarken, asgari ücrete seçim öncesi laf etmeleri, tek kelimeyle saflık olurdu.

Tabii bir de ülke içindeki mutsuzluğu, huzursuzluğu bildiklerinden olası bir grev ya da Gezi benzeri olaylardan büyük yara alacaklarını tahmin ediyorlar. Ayrıca, işsizliğin yoğun olduğunu bildiklerinden, bu parayı özlük haklarımızı kısarak, o da az gelirse işçi çıkartarak karşılayabileceklerini biliyorlardı. Yani patronlar sıkıştı mı devlet Hızır gibi yetişiyordu.

Türkiye’de asgari ücretle yaşamaya çalışanlar korkuyorlar. Çünkü asgari ücretle geçinemediklerinden, devletten sosyal yardım almak zorunda olduklarına inanıyorlar. Her şeyi değiştirebilecek gücü olduğuna inanmayan kesimler için başka bir alternatif düşünmek zor. Üstelik asgari ücretle çalışanların çoğunluğunu oluşturan gençler başka bir iktidarla dahi tanışmamış. Bunların bir kısmı, işçi mücadelesi dendiğinde ya kaçıyorlar ya da seni uzaklaştırıyorlar, çünkü inanmıyorlar/güvenmiyorlar. Bazıları da “Bu sıkıntılarımızın sebebinin Saray Rejimi’nin yanlış politikaları olduğunu biliyoruz” diyorlar ama korkudan yüksek sesle dile getiremiyorlar. Ne var ki korkunun da ecele faydası yok. Bu yüzden:

Gelin arkadaşlar; iş günü olarak 6 saat, sendikalı ve sigortalı çalışacağımız; sigorta primlerimizin gerçek maaşlarımızdan yatırılacağı, patronların değil de emekçilerin söz sahibi olduğu, taşeron olarak çalışmayacağımız, kreşi olan, sadece kadınlara değil erkeklere de doğum izni hakkı tanıyan, ücretlerin gerçek enflasyon oranlarında artırıldığı, zorunlu mesailerin olmadığı, mobbing kelimesinin anlamını unuttuğumuz, işten çıkartmaların yasak olduğu bir işyeri düşünelim! Hayal mi? Asla değil; biz yeter ki isteyelim ve diğer işçilerle birlik olalım, bu şartları oluşturmaya inanalım.

Tarih bir zamanlar işçiler için hayal olarak düşünülen asgari ücreti de, kıdem tazminatını da, ihbar tazminatını da, sendikal hakları da, çalışma saatlerini 45 saate düşürmeyi de, hamilelikte 6 ay ücretli (kamuda 1 yıl) izni de işçi mücadelesi sonucunda kazandığımızı yazıyor. Yeter ki isteyelim, birlikte kendi tarihimizi de yazarız…

Direnen TARİŞ işçilerine destek eylemi

0

TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı fabrikasında sendikalaşma mücadelesi verdikleri için işten atılan işçilerle dayanışmak için direnişin 94. gününde, fabrika önünde bir dayanışma eylemi düzenlendi. Eylem, DİSK Gıda-İş sendikasına üye olup işten atılan işçilerle birlikte sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla gerçekleşti. Kolluk kuvvetlerinin yoğun baskısı altında gerilimli bir havada başlayan eylemde, ilk olarak Gıda-İş sendikası başkanı Seyit Aslan basın açıklamasını okudu. Seyit Aslan, Tariş’teki sendikal örgütlenme sürecinde işverenin yaptığı baskıları aktardı. İşçilerin yeterli örgütlenmeyi tamamlamalarının ardından öncü işçilerin işten atılmasını ve ardından gerçekleşen işyerini terk etmeme eylemini ve işten atılan işçilerin başlattığı direnişi özetledi. Bu süreçte içerideki üyelerine işveren baskısının yoğunlaştığını, işverenin sendikalarından istifa etmedikleri koşulda işçilerin işlerine son vermekle tehdit ettiğini ifade etti. “Biz DİSK Gıda-İş olarak atılan işçilerin derhal işe geri alınmalarını, işçilerin üzerindeki baskıların son bulmasını istiyoruz” dedi.

Seyit Aslan’ın ardından DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu bir konuşma yaptı. Çerkezoğlu 94 gündür direnen işçilerin mücadelesini selamlayarak başladığı konuşmasında, TARİŞ işçilerine yapılan saldırının bütün işçi sınıfına yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladı. Eyleme aralarında İDP’nin de olduğu siyasal partiler ve sendikalar da destek verdi.

Sendikalarda yozlaşmaya karşı mücadele etmeliyiz

0

İşçi hareketinde sendikalara ilişkin genel bir güvensizlik var. Çalışan insanlar bir yandan örgütlü olup ekonomik ve sosyal hakları için mücadele etmek istiyorlar, diğer yandan da sendika yöneticilerinin samimiyetinden ve dürüstlüğünden kuşku duyuyorlar. Açık söylemek gerekirse, onların bu kuşkularını haklı çıkaracak pek çok neden var.

Örneğin, geçenlerde basında haber oldu, Türk-İş’e bağlı Tarım-İş Sendikası’nın yönetimi son dört yılda 47 yurtdışı gezisi düzenlemiş, sendikanın Başkanlar Kurulu toplantısı bile Ukrayna’nın başkenti Kiev’de yapılmış. Yurtdışına çıkan sendika personeline kişi başı 750 dolar harcırah verilmiş ve gezilerin sendikaya maliyeti 550 bin dolar olmuş. Hükümet tarımı öldürüp köylüyü açlığa ve göçe sürüklerken, Tarım-İş yöneticileri Ukrayna gezilerinde “sıkıntı” gideriyorlarmış.

Bir başka örnek: DİSK’e bağlı Özel Güvenlik İşçileri Sendikası’nda bazı güvenlik çalışanları, yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla genel merkez yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Ortada incelenmesi gereken bir durum var, ama sendikanın merkez yöneticileri de karşı hamlede bulunarak bu sendika üyeleri hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret ve tehdit gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuyorlar. Yani sendika yöneticileri kendilerini eleştiren diğer üyeleri polise gammazlıyorlar.

Son ve daha “ilginç” bir örnek: Türk-İş’e bağlı Dok Gemi-İş Sendikası’nın başkanı Necip Nalbantoğlu, oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu’nu önce sendikanın genel merkez yönetim kuruluna alıyor, sonra da 5 Ocak’ta sendikanın genel sekreteri olmasını sağlıyor. Yani sendikada babadan oğula geçen bir “hanedan yönetimi” kuruyor. Tam bir şirket zihniyeti.

Bunlara pek çok sendikacı ve işyeri temsilcisiyle ilgili bol bol başka örnekler de eklenebilir. Bunlara şahit oldukça tabandaki işçilerin yozlaşmış sendika bürokratlarına bakıp sendikalardan soğumaları kaçınılmaz oluyor.

Bu doğal, ama doğru bir tutum değil. Şu anda işçilerin patronların ve hükümetlerin ekonomik ve sosyal, hatta politik saldırılarına karşı toplanabilecekleri başka bir kitlesel örgütlenme aracı bulunmuyor. Evet sendikaların örgütleyebildikleri işçi sayısı, tüm işçiler arasında ancak yüzde 10 civarında ve bu çok düşük bir oran. Ama sendikaların patronlar karşısında aldıkları her tutum, imzaladıkları her toplu sözleşme, geri kalan yüzde 90’lık işçi kitlesi için bir örnek, bir referans oluyor. Onlar da taleplerini ve mücadelelerini bu örneklere bakarak oluşturmaya çalışıyorlar.

Bu açıdan sendikalar işçi sınıfı için hâlâ çok önemli birlik ve mücadele araçları. “Sendika işe yaramaz” diyerek ona sırt dönmek, işçileri şu aşamada örgütsüzlüğe ve pasifliğe mahkûm etmek anlamına gelir.

O halde asıl görevimiz, elimizdeki sendikaları gerçekten üyelerinin kontrolünde birer sağlıklı örgüt haline getirmeye çalışmak olmalı. Sendika yönetimlerinin ve temsilcilerinin demokratik biçimde tüm üyelerce seçilmesi; bunların her an üyelerce geri alınabilir olması; profesyonel yöneticilerin o işkolundaki en yüksek işçi ücretinden daha yüksek maaş almamaları; tüm sendikal faaliyetlerin ve hesap defterlerinin üyelere açık olması; sendika yayın organlarının üyelerin görüş ve önerilerine açık olması; toplu sözleşme görüşmelerine üyelerin de katılabilmesi ve sözleşmenin üyelerin kabulü halinde imzalanması…

Bu önlemler mutlaka sendikalarda tüzüklere girmeli ve hayata geçirilmeli. Bu amaçla da işyerlerinde öncü işçiler komiteleşerek ağırlıklarını sendikalara yansıtabilmeli. Sendikaların yozlaşmasına ve bürokratik yöneticilerin egemenliğine ancak böyle son verebiliriz.

Hindistan’da 200 milyon işçinin greve çıkmasının politik önemi

0

Hindistan’da 8-9 Ocak tarihlerinde 200 milyona yakın işçi, iktidarda olan sağ kanat Bharatiya Janatha Partisi’nin (BJP) neoliberal ekonomi “reformlarına” karşı genel greve çıktı. Kapitalist medya greve dair kapsamlı bir sansür politikası izlerken, grevci işçiler toplumdan yüksek bir politik destek gördü.

Grevin önemli başarılarından biri, toplumu sınıflar halinde yatay olarak değil, kimlikler halinde diklemesine bölen kastların ve mezheplerin etkisini kırabilmesi oldu. Hindistan’da kast sistemi oldukça güçlü ve çoğu zaman işçiler ile kapitalistler aynı kasta veya dinsel-mezhepsel gruba ait olabiliyor. Kast önderleri bu geleneği, sosyal hoşnutsuzluğu bastırmak için kullanıyorlar.

Başbakan Narendra Modi’nin hükümeti büyük burjuvazi tarafından destekleniyor. Kendisi, 4,5 yıllık iktidarı boyunca kemer sıkma, ücret düşürme, özelleştirme, vergi zammı, iş sözleşmelerinin zorlaştırılması ve iş güvenliği tedbirlerinin azaltılması politikalarıyla büyük bir toplumsal öfkenin birikimine neden oldu.

Hindistan işçi sınıfının bu büyük atılımı, dünya işçilerinin mücadelelerinin penceresinden değerlendirilmeli. Örneğin yine 8 Ocak günü, komşu Bangladeş’te, yoksulluk sınırının altında yaşayan on binlerce tekstil işçisi greve çıktı ve polis güçleriyle çatışmalara girdi. Aralık 2018’de Sri Lanka’da 100.000 tarım işçisi, sefalet ücretlerine karşı 9 günlük bir greve gitti. Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi ile ABD’deki 30.000 öğretmenin greve gitmesi de cabası.

Bütün bunlar dünya devriminin bugün sahip olduğu ritmi ve yolu belirliyor. Bütün ülkelerde olan durum ise şu: İşçiler ne eskisi gibi yönetilmek istiyorlar ne de eskisi gibi yaşamak. “Değişim” bütün fabrikaları ve atölyeleri sarmış olan ortak slogan.

Hindistan nüfusunun %70’i, yani 900 milyondan fazla insan günde 2 dolardan daha az kazanıyor. İktidar ise büyüme rakamlarıyla övünüyor: 1990’ların ortasında ülkede iki tane dolar milyarderi varken, bugün bu sayı 131’e çıkmış durumda.

Grevi Hindistan Sendikaları Merkezi (HSM) organize etti. Bu sendikanın bürokratları, iki Stalinist partiyle oldukça yakın: Hindistan Komünist Partisi (HKP) ve Hindistan Komünist Partisi-Marksist (HKM). 1991 ile 2008 seneleri arasında HKP ve HKM, burjuva Hindistan Ulusal Kongresi Partisi’nin başını çektiği birçok eyalet hükümetlerinde koalisyon ortağı oldu ve neoliberal saldırı politikalarının işçiler ile köylüler arasındaki mızrak ucu rolünü üstlendi. İktidardaki BJP gibi, HKP ve HKM de Hindistan işçi sınıfının karşısındaki en karşıdevrimci aygıtlar arasında. Onların biricik amacı işçilerin sosyalist bir seçenek yaratmasını engellemek.

Hindistan grevi, alternatif bir kapitalist hükümet yaratma çabası değildi. Aksine bu grev, kapitalist hükümetleri bütün önerileriyle birlikte ortadan kaldırma iradesini ortaya koydu.

Sudan’da halk ayaklanması

0

Kuzey Afrika ülkesi Sudan 19 Aralık’tan bu yana kitlesel halk ayaklanmasına sahne oluyor. Kitle seferberliği, kendisini ortaya çıkaran koşullar, talepleri ve mücadele biçimleriyle 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin neredeyse hepsinde seferberliklerin oluşmasına yol açan devrimci dalgaya benzerlik göstermekte.

Nüfusun neredeyse yarısının (20 milyon) yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülkede neoliberal politikalar kapsamında ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımları kaldırıldı. Buna ek olarak, yükselen enflasyonla halkın alım gücünün düşmesi kitleleri ekonomik koşullara karşı isyan ettirdi. Kitlelerin kendiliğinden seferberliğiyle, daha çok ekonomik talepler doğrultusunda başlayan ayaklanma kısa sürede ülkenin birçok kentine yayıldı.

Ülkede 30 yıldır hüküm süren baskıcı, soykırımcı Ömer el-Beşir diktatörlüğü, OHAL ilan ederek asker ve polis gücüyle eylemlere sert müdahalede bulunarak kitleleri geri çekilmeye zorlama yolunu seçti. Aradan geçen bir ayda, insan hakları örgütlerinin rakamlarına göre 40’a yakın ölü, 2000’i aşkın tutuklu bulunsa da bu tablo kitlelere geri adım attırmadı. Rejimin baskıcı uygulamalarını direkt olarak kendi üzerinde gören halk kitlelerinin talepleri ekonomik sınırını aşarak siyasi arenaya geçmiş bulunuyor.

Sudan’ın birçok kentinde devam eden eylemler rejim karşıtı bir karakter kazanmış durumda. “Özgürlük, barış ve adalet”, “Devrim halkın tercihidir” sloganları ile bölge genelinde birçok ülkede 2011 yılında diktatörlük rejimlerine karşı gelişen seferberliklerde bölge emekçilerinin ortaklaştığı “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganı da kitleler tarafından sahiplenilmekte.

Emekçi halkın seferberliği kendiliğinden bir şekilde başlasa da, eylemlerin ülkenin önemli bir bölümüne yayılması ve rejimin eylemlere karşı yoğun bir şiddet uygulaması, bu süreçte bağımsız sendikaları da harekete geçirdi. Özellikle Sudan Profesyoneller Birliği eylemlerin örgütlülüğünde önemli bir rol üstlenirken, Sudan Doktorlar Komitesi, Bağımsız Gazeteciler Sendikası ve Sudanlı Eczacılar Merkez Komitesi aldıkları grev kararlarıyla sokağa döküldüler. Yine Sudan solu ve Sudan Kadın Birliği ile diğer feminist gruplar emekçi halkın ayaklanmasına dahil olurken Beşir rejimi birçok sendikacı, feminist ve sosyalisti tutuklayarak kitle ayaklanmasına önderlik edebilecek alternatifleri de bastırma çabası içerisine girdi.

Farklı bölgesel çıkarları olsa da 2011 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Ortadoğu sınıflar mücadelesini belirleyen devrimci seferberlikleri yolundan çıkartmak ya da ezmek temel hedefi olan bölge ülkeleri de Beşir rejiminin yanında konumlarını aldılar. Ülkesinde ayaklanmanın başlamasının ardından Şam’da diktatör Beşar Esad ile görüşen Beşir, bu hafta da Katar’a bir ziyarette bulundu. Yine bölge karşıdevriminin baş aktörlerinden İsrail, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan da Beşir diktatörlüğüne desteklerini sundular.

Mevcut tablo içerisinde, Beşir’in uyguladığı tüm baskı ve şiddet politikalarının karşısında kitleler, rejim yıkılana kadar geri adım atmayacakları vurgusunu yapıyor. Emperyalizm ve bölgenin gerici, karşıdevrimci ülkeleri Sudan’daki ayaklanmanın 2011 devrimci seferberliklerinin bir uzantısı olduğunun farkında olarak rejimin yanında tutum alıyor. Sudan burjuva muhalefeti ise ayaklanma karşısındaki utangaç tavrını sürdürerek net bir tutum almış değil.

Emekçi halkın ekonomik ve demokratik talepleri uğruna mücadelesinin ne yöne doğru evrileceğini belirleyecek en temel faktör ise seferberlik içerisindeki bağımsız sendikaların ve sosyalistlerin bu talepleri kesiştirecek bir mücadele programı etrafında iktidar alternatifi yaratabilmeleri. Devrimci enternasyonalistlerin ise bu çaba doğrultusunda Sudan halkının isyanıyla dayanışması gerekmekte.

Kimin “bekası”?

0

Enflasyon yeniden bir canavara dönüşüyor, en iyimser beklentiler dahi ücretlerimizin eriyeceğini söylüyor. Asgari ücret ise hem yoksulluk sınırının altında hem de en düşük ücret değil, çoğumuzun çalıştığı ortalama ücret haline geliyor. İhtiyaçlarımız çok olmasına rağmen, dış borç ve kriz fabrikaların kapanmasına ve işten çıkarmaların artmasına sebep olmaya başlıyor. Üretim azalacak, fabrikalar kapanarak çerez fiyatına yabancı şirketlere satılacak. İşsizliğimiz artarken en şanslı olanlarımız ise asgari ücret ya da onun biraz üzerinde bir ücretle sefalet koşullarına mahkûm edilecek.

Türkiye 31 Mart yerel seçimlerine, etkilerini emekçi kitleler üzerinde giderek daha fazla hissettiren ekonomik krizin ortasında ve Tek Adam rejiminin baskı politikalarının hız kesmeden sürdüğü bir ortamda giriyor. 2017 Anayasa Referandumunu ve 24 Haziran seçimlerini MHP ile olan ittifakı sayesinde kazanabilen Erdoğan yönetimi, bu seçimlere de uzun pazarlıkların ardından “Cumhur İttifakı” olarak katılıyor. Toplumun yarısını karşısına almış olan siyasal iktidar, şimdi ekonomik krizin etkisiyle, hoşnutsuzluğun kendi oy tabanına da yayılması ve seçimlerde özellikle büyükşehirleri yitirme endişesi taşıyor. Başta, İstanbul ve Ankara olmak üzere anakentleri kaybetmesinin ve toplamda yaşayabileceği oy kaybının Tek Adam rejiminin meşruiyetini sarsabileceğinin farkında olan Saray, bu seçimleri de “beka sorununa” bağlayarak ve çeşitli ekonomik tavizler vererek, tabanındaki çözülme ihtimalini engellemeye çalışıyor. Bu çerçevede, 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimler, sıradan bir yerel seçim olmaktan çıkıp Tek Adam rejiminin ve onun politikalarının oylanacağı bir nitelik kazanmış durumda.

Böylesi bir durumda sormak gerekir: Kimin bekasından söz ediyoruz? Herhalde işçilerin ve emekçilerin bekasından değil… Zira, son olarak İZBAN grevini yasaklayan iktidar, sermaye çevrelerine net bir mesaj göndermiş oldu. “Her şey olabilirim, ama işçi dostu asla olmayacağım!” İşte Cumhur ittifakının “bekası”.

İşsizlik, açlık ve yoksunluk tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin en ufak tepkisi, seferberliği bu rejim için bir tehdit. Daha düne kadar sözde antiemperyalist söylemlerle yüksek perdeden Trump ile atışan Erdoğan, Trump tarafından açıkça “ekonomik yıkıma uğratılmakla” tehdit edilmesine rağmen alabildiğine düşük bir perdeden bu açıklamayı geçiştirmeyi tercih etti. Erdoğan ve onun rejimi her şey oldu; sözde antiemperyalist bile oldu! Bir tek şey olamadı; işçi dostu!

Ekonomik kriz derinleşirken, hâlâ özelleştirmeler devam ediyor, fabrikalar kapanıyor, işsizlik artıyor, enflasyon cebimizdeki parayı durduğu yerde eritiyor. Tek Adam rejiminin çözümü ne? İşçilere saldırmak! 16 yıldır her başarısızlığını örtmek için aynı yola başvuran iktidardan başka ne beklenebilir ki? Bir şeyi netleştirelim; bu ülkede ortalama ücret haline gelen asgari ücretle ve ekonomik krizin pençesinde hayatta kalmaya çalışan işçi ve emekçilerin beka sorunu var, sarayların değil!

Ekonomik kriz bir başarısızlıktır!

Unutmayalım; kriz bir başarısızlıktır. Kapitalizm denilen patronlar rejiminin mutlaka girmek zorunda olduğu bir bataktır ve sadece Tek Adam rejiminin baskısı ve tehdidi ile basitçe atlatılabilecek bir şey değildir. 16 yıldan uzun süredir iktidarda olan AKP, bizlerin hayatını etkileyen hiçbir başarıya imza atamadı. Bu başarısızlık patron düzeninin kaderi olduğu gibi, Tek Adam rejiminin de beceriksizliğini göstermektedir, ona alınyazısı olarak yapışmıştır. Tek Adam rejiminin başarılı olduğu tek iş işçi düşmanlığı oldu. Şimdi bu düşmanlığı “beka sorunu” ile örtmeye çalışıyorlar.

Bahçeli’nin “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir” sözleriyle ifade ettiği “beka sorunu” gerisinde bir dizi pazarlık ve çıkar ilişkisini barındırıyor. Erdoğan yönetiminin MHP’nin desteğine olan hayati ihtiyacının farkında olan Bahçeli, bu dönemde Saray’la kıran kırana pazarlıklar yürütmüş, ittifak bir ara dağılma noktasına gelmişti. Ancak belediyelerdeki rant pazarlığı ve iki partinin ayakta kalabilmek için birbirlerine duydukları ihtiyaç, ittifakın devamını sağladı.

Kısacası, sermaye partileri ve onların belediye başkan adayları yoksulluğumuzu bir oy potası haline çevirmeye bile çalışmıyorlar. Biz ise, yalnızca patronların belirleyici olduğu bir yerel seçime sürüklenmek istemiyoruz. Tam da bu zorluklar ve imkânsızlıklar biz işçi ve emekçileri yerel seçimlerde daha da aktif olmaya, söylenmeyeni söylemeye itiyor. Krizden işçinin çıkarına olmayan bir çıkış yalnızca bizim yıkımımızla mümkün olabilir. Emekten yana olanlar düzen partilerine değil, emekten yana bir programa yönelmelidir.

Sermayeden yana değil, işçiden ve emekçiden yana bir yerel yönetim için mücadele edelim!

Kâr odaklı, sermayeden yana hiçbir belediyecilik anlayışı acil ihtiyaçlarımızı yerine getirmez, yerine getirmediği gibi bunları dışlayacak şekilde örgütlenir. Çünkü bu anlayışın öznesi sermaye sahipleridir, patronlardır. Zaten, bu anlayışta belediyenin kendisi çöp toplama ve temizlikten, konut ve işyeri inşaat izni ve ruhsatı verilmesine; emlak vergisi toplama işinden, bir dizi ihalelerin özel şirketlere verilmesine kadar birçok konuda bir “patron” konumundadır. Bu belediyelerde taşeronlaştırmanın devamı özelleştirme, özelleştirmenin devamı ise sendikasızlaştırma olarak gelir. Ve “patron” belediye, yüzünü bu sefer de belediye işçilerine karşı hak gaspları ile gösterir.

Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken, kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı; çevreye duyarlı; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı belediyelerde emekçi denetimi; herkese bir konut; belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı; herkese ücretsiz sağlık ve eğitim; kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım; ekolojik yıkım ile mücadele; belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.

“Palu Ailesi” dersleri

0

Palu ailesi ve bu ailenin içinde gerçekleşen cinayet, işkence, ensest, çocuk istismarı, dolandırıcılık ve daha birçok suç haftalardır gündemimizde. Hollywood filmini aratmayacak gariplikte bir sürü olay, Müge Anlı’nın programında haftalarca incelendi. Palu ailesi, sosyal medyada bir mizah unsuruna dönüştürülerek programı izlemeyenlerin bile gündemine girdi. Cumhurbaşkanı konuyu çözdüğü için Müge Anlı’yı tebrik etti, canlı yayında alkışlarla yapılan mizansen gözaltılar ve yayın yasağıyla adalet yerini buldu!

Sahibine iade edilmek

Palu ailesinin içinde en az 3 cinayet, 4’ü çocuk ve sayısı bilinmeyen sayıda kadına cinsel istismar ve tecavüz, gasp, işkence gibi bir dizi suç içeren oldukça karmaşık olaylar silsilesi mevcut. Olaylar bir kadının boşanmak istemesiyle başlıyor ve aile içinde şeytanlaştırılanlar ve kurban edilenler hep kadın ve çocuklar.

İşlenen suçlar ailenin en küçük fertlerinden 8 yaşında bir çocuğun karakola kaçmasıyla adli makamlara yansıyor. Ailesi tarafından istismar edilen ve aç bırakılan çocuk işkence gördüğü için evden üç kez kaçıyor ve iki kere ailesine iade ediliyor. Ancak üçüncü seferde çocuk aileden alınarak yetiştirme yurduna gönderiliyor ve evde yaşayan diğer iki çocuğunun güvenliği için hiçbir işlem yapılmıyor. Zaten sonradan anlaşılıyor ki çocuklardan biri içine cin girdiğini söylenerek ispirto sirke içirilerek öldürülüyor! Yine ailede vücudunda şırınga iğnesi olduğu için ameliyat edilen bir çocuk ve çeşitli işkencelere maruz kaldığı belli olan kadınlar var. Tüm bu şiddet sarmalına komşular, hastaneler, hatta polisler tanık olmuş olmalarına rağmen yine çocukların “sahiplerine” teslim edildiği gerçekliği ortada duruyor.

Bu durum elbette ki istisna değil, devletin bu tür pek çok vakada benzer şekilde suça ortak olduğunu görüyoruz. Özellikle de kadına ve çocuğa yönelik şiddet vakalarında… Bu ortaklık nasıl mı gelişiyor? Hastanelere başvuran hamile çocukların sayısı bizzat devlet tarafından saklanıyor. Bu vakaları haber yapmaya çalışan gazeteciler tehdit edilerek, işten atılıyor. 18 yaşına henüz giren genç kadınların nüfusuna iki üç yaşındaki çocukları kaydederken hiçbir istismar şüphesi duymayan bir nüfus kayıt idaresi var. Devlet, “ailenin mutlak bütünlüğünü” korumayı önceliğine alıyor. Kadınların ihtiyaç duyduklarında başvurabilmeleri için yaygın, erişebilir şekilde mevcut olması gereken sığınak, danışma merkezi, şiddet hattı, kreş gibi mekanizmaların olmayışı ve bunların yokluğunda, yerlerini giderek müftülüklerle ilişkili kurumların doldurması bu ortaklığın bir sonucu.

Adaleti ekranda aramak

Hikâyedeki şok edici suçlar kadar dikkat çeken bir başka nokta, hemen hepsi adli soruşturma konusu olması gereken onlarca suçun yıllarca ayrı dava dosyaları şeklinde sürüncemede kalmış olması ve savcılar, hakimlerin harekete geçmesini beklemek yerine “Müge Anlı gazeteciliği”nin alkış toplaması. Oysa Avukat Selçuk Kozağaçlı’yı beş gün süren bir yargılamadan sonra serbest bırakıp sekiz saat içindeki gelişmeler nedeniyle yeniden tutuklayacak kadar hassas bir kolluk makamı var. Oysa “Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak” iddiasıyla gece yarısı baskınıyla profesörleri evinden alacak kadar dakik bir yargı mercimiz olmasına karşın, Palu ailesindeki şüpheliler hakkında kovuşturma başlatılmaması Türkiye’de hukuk sistemindeki tercihleri gözler önüne seriyor.

Adaleti Müge Anlı’da aramamak için, öncelikle devletin, hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekiyor. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark eden aile, öğretmen, hastane çalışanları için adli makamlara bildirimde bulunmamak suç sayılmalıdır. Devlet, kadınları ve çocukları koruyan mekanizmaları hayata geçirmedikçe suç ortaklığına devam ediyor demektir.

Pireler nasıl deve oluyor?

0

Dünyanın bütün patronları ve onların iktidarlarının ortak bir özelliği var: Alırlarken deve pire oluyor ama iş vermeye gelince bir de bakıyoruz pireler deve oluvermiş.

Masal değil, gerçek!

Asgari ücret açlık sınırının bile altında. Buna rağmen asgari ücretin yarısı doğrudan ve dolaylı vergilerle işçinin elinden uçup gidiyor. Türkiye’de toplanan her yüz liralık verginin yetmiş lirasını çalışanlar yani işçiler, emekçiler ödüyor.

Sözün özü, bütçe dedikleri sonuçta biz işçilerden, emekçilerden, bu ülkenin alın teri döken insanlarından toplanan paralardan ibaret. Toplanan bütün o paraları bir pasta olarak hayal edelim. İşte iktidar o pastadan hangi kesime ne kadar dilim düşeceğine karar veriyor.

Peki, iktidar o pastadan en büyük dilimleri kime kesip veriyor? Tabii ki patronlara! Teşviklerin, desteklerin, iltimasların ardı arkası kesilmiyor. Kırk yılın başında asgari ücrete yüzde yirmi altı zam yapıldı. Bu zam patronlara yansımasın diye seksen tane destek paketi açıklandı. O yüzden patronlar ağızları kulaklarında, asgari ücret zammını memnuniyetle karşıladıklarını ifade ettiler. Neden etmesinler; yoksul halkın gerçek çarşı pazar enflasyonu yüzde kırkları bulmuşken zil takıp oynamaları gerekirdi.

İşte böyle; kendi paramızla bizlere devletlik ve iktidarlık taslıyorlar. Bizim vergilerimizle, alın terlerimizle toplanmış paralardan kırıntıları, evet sadece ve her zaman kırıntıları, bir lütufmuş gibi sadaka niyetine bahşediyorlar. Ne hikmetse işçinin asgari ücreti ekonomi göçertiyor da patronlara verilen on milyarlarca lira teşvik, destek, iltimas sermayenin dişinin kovuğunu bile doldurmuyor.

Şimdi ufukta seçim göründü ya işçinin, emekçinin, emeklinin, dar gelirlinin, fakirin fukaranın önüne yalandan kırmızı halılar sermeye başladılar. Neler neler vaat ediliyor; ne sözler veriliyor! Tek bir soru: Neredeyse on yedi yıldır iktidarsınız, çeşmenin başındasınız, hazinenin anahtarı sizde… Şimdiye kadar neden yapmadınız? Elinizi tutan mı vardı? Yapmak bir yana patronlara kepçeyle verirken işçiye emekçiye çay kaşığını bile çok gördünüz.

Evet, Türkiye’nin bir beka sorunu var; işte bu eşitsizlik! Biri yer, biri bakar kıyamet ondan kopar!

Emekçi halkın bağımsız seferberliğiyle Maduro defol! Ne Trump, ne ordu ne de Guaidó ve Ulusal Meclis’in patronları! ABD’nin, AB’nin ve Lima Grubu’nun emperyalist müdahalesine hayır!

0

Politik ve sosyal kriz giderek derinleşirken, açlık, ilaç yokluğu ve hükümet baskısından ötürü durum daha fazla dayanılamayacak bir hale geliyor. Emekçiler ve halk Maduro’nun ve onun askeri-sivil rejiminin gitmesini istiyor. Eylemlerin ve halk mücadelesinin yaygınlaşmasının nedeni bu.

23 Ocak’ta Caracas’ta emekçilerin ve yoksul kesimlerin geniş katılımıyla devasa bir seferberlik gerçekleşti. Bu kitlesel seferberlik ülkenin diğer büyük şehirlerine de sıçradı ve Venezuela emekçi halkı Maduro’nun ülkeyi açlığa mahkûm eden hükümetini protesto etti.

23 Ocak’tan önceki günlerde ve aynı gün, Caracas’ın ve diğer şehirlerin emekçi mahallelerindeki yoksul vatandaşlar yol keserek ve barikatlar kurarak hükümete karşı eylemler düzenledi.

Ulusal Meclis’in patron partileri, ordunun ve Trump’ın müdahalesi için bu seferberlik çağrısında bulundular. Emperyalizmin yörüngesinde olan ve Lima Grubu’nun patron partilerinin tam desteğini alan Ulusal Meclis ve başkanı Juan Guaidó, bir askeri darbeyi sağlamak için Silahlı Kuvvetleri bölmeye çalışıyor.

Muhalefetin siviller ve askerler için gündeme getirdiği Af Yasası, hükümet kanadı içinde insan haklarını ayaklar altına alan, baskıcı ve yolsuzluğa batmış kesimlere, Maduro’dan kopmaları halinde bir tür cezalandırılmama garantisi sunuyor. Partimiz bu af yasasını kesin bir şekilde reddetmektedir. Bu yasa yalnızca halkın açlığı pahasına zenginleşmiş olan askerlerin ve boliburjuvazinin affedilerek kurtulmalarını sağlayacaktır.

Ulusal Meclis partilerinin darbe girişimi, Amerikan emperyalizminin açığa çıkmış müdahale planlarının bir parçasını oluşturuyor. Bu müdahaleci tutum, kendi ülkelerinde kemer sıkma politikaları uygulayan ve bu nedenle kendi halklarının tepkisiyle karşılaşan Bolsonaro (Brezilya), Macri (Arjantin) ve Duque (Kolombiya) gibi bölgenin aşırı gerici hükümetleri tarafından da destekleniyor.

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL) son günlerde gerçekleşen eylemleri, ülkeyi açlığa mahkûm etmiş bir hükümetten emekçi halkın bıkkınlığının bir yansıması olduğu şeklinde değerlendirmektedir. Venezuela halkı “artık yeter” demektedir. Maduro gitmeli ama emekçilerin, gençlerin ve halkın seferberliğiyle. Ne Trump, ne ordu ne de Guaidó ve Ulusal Meclis’in patron partileri Venezuela halkının Maduro’nun sahte sosyalist hükümetine son verme kararına müdahale etme hakkına sahiptir.

Partimiz, Donald Trump’ın aşırı muhafazakâr hükümetinin müdahalesini kesin biçimde reddettiği gibi, aralarında Rusya, Çin ve Türkiye’nin de olduğu hükümetlerin Maduro’yu politik olarak destekleyen müdahalesini de reddetmektedir. Bu hükümetler, Maduro rejimiyle zenginliklerimizin yağmalanmasına neden olan kazançlı pazarlıklar yapmaktadır.

Emekçi kitlelerin sokaklardaki eylemleri derinleştirmeye devam etmesi oldukça önemli. Catia, San Martín, Petare, El Valle ve diğer yoksul bölgelerdeki gençlerin, 21 ve 23 Ocak arasında Maduro hükümetini protesto etmek için gerçekleştirdikleri eylemlerin takipçisi olmak gerekiyor. Açlığa mahkûm edilmekten, ilaçlara ulaşamamaktan, ulaşım hakkını dahi kullanamamaktan yorulduk. Gaz, su, ışık ve diğer temel hizmetlere ulaşamamaktan usandık.

PSL seferberliğin büyüyeceğine ve tüm mahallere, topluluklara ve şehirlere yayılacağına inanmaktadır. Bizler, seferberlik halindeki emekçi halkın hükümeti ve Ulusal Meclis’in patron partilerini devirmesini istiyoruz. Bunun için halk isyanı yaygınlaşmalı. Maduro’yu deviren ve emperyalist müdahaleyi yenilgiye uğratan seferberlik halindeki emekçi halk olmalıdır.

Aralarında işçilerin, sendika önderlerinin, siyasi liderlerin ve yerel topluluk önderlerinin de olduğu ve eylemlere katıldığı veya muhalif olduğu için tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılması için mücadele ediyoruz. Demokratik özgürlüklerin tümüyle tanınmasını talep ediyoruz. İnsan hakları örgütlerine göre şu ana kadar 791 kişi tutuklandı ve binlerce kişi önleyici sebeplerle gözaltına alındı. Son günlerde eylemlere yönelik artan baskı nedeniyle 27 kişi hayatını kaybetti. Bizler grev hakkını savunuyoruz, eylemlerin bir suç unsuruna dönüştürülmesini reddediyoruz, kamuda çalışanların işten atılmalarına ve seferberliğe dahil olanların tehdit edilmelerine son verilmesini talep ediyoruz.

Bu korkunç ekonomik ve sosyal krizden çıkışın ne orduyla, ne Trump’la ne de Ulusal Meclis partileriyle mümkün olabileceğini vurguluyoruz. Bu kesimler 2017’deki halk ayaklanmasına ihanet etmişlerdi. Bizler emekçilerin ve halkın kendi öz örgütlenmeleri aracılığıyla ülkeyi yönetmesini ve bir Halkçı Ekonomi Planı hayata geçirmesini savunuyoruz. Bu Plan çerçevesinde, ücretler yoksulluk sınırının üzerine çekilmeli; gıda ve ilaç kıtlığı karşısında bir acil ithalat planı oluşturulmalı; yolsuzluğa karışanların ve dolandırıcı ithalatçıların malları kamulaştırılmalı; çokuluslu ve karma şirketler tasfiye edilerek petrol %100 kamunun olmalı; dış borç ödemeleri durdurulmalı; tüm kaynaklar ücretlerin ve emekli aylıklarının ödenmesi ve artırılması, konut hakkı, sağlık, eğitim, PDVSA’nın (kamuya ait Venezuela Petrolleri şirketi) ve diğer kamu şirketlerinin yeniden ayağa kaldırılması için kullanılmalı ve toprak dağıtımını öngören bir toprak reformu yapılmalıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

28 Ocak 2019

Tuzla tersanelerinde iş cinayeti

0

Tuzla Gemi Tersanesi’nde dün (28 Ocak 2019) Hong Kong bandıralı akaryakıt gemisinin kazan dairesinde yapılan çalışma sırasında meydana gelen yangında 2 işçi hayatını kaybederken, 1’i ağır olmak üzere 11 işçi de yaralandı. Yaralanan işçiler bölge hastanelerine götürülürken tedavileri devam ediyor.

Patron ve yetkililer çıkan yangın sonucu 2 işçinin iş cinayetine kurban gitmesi ve 12 işçinin yaralanmasını “iş kazası” olarak nitelendirse de işçilerin çalışma arkadaşlarının aktardıkları tam aksini göstermekte. Kazan dairesinde yapılan çalışma sırasında iş güvenliği için gerekli teçhizatın eksik olması, olayda net bir ihmal olduğunun göstergesi.

İş güvenliğinin sağlanmaması, işi yetiştirmek adına işçilerin canları pahasına çalışmaya zorlanması, patron kârını artırsın diye gerekli teçhizatların tedarik edilmemesi… Tüm bunlar karar vericilerden uygulayıcılara kadar bu işin sorumlularını göstermektedir. AKP’nin inşa etttiği çalışma düzeninin sonucu, iş cinayetidir.

Tuzla Gemi Tersanesi’ndeki facianın ardından tüm sorumlular derhal yargılanmalıdır. Ancak daha da önemlisi, bu ve benzeri bir cinayetin bir daha yaşanmaması adına, iş güvenliğinin sağlanması, gerekli tedbirlerin alınmasını denetlemek gerekmektedir. Bunun yolu da emekçilerin bulundukları iş yerlerinde bir arada, örgütlü durabilmesinden ve işyerlerinde işçi denetimini sağlayabilmesinden geçiyor.

İDP Parti Meclisi bildirisi: Yerel seçimlerde İşçi-Emekçi seçeneğini güçlendirelim!

0

İşçi Demokrasisi Partisi 27 Ocak 2019 tarihinde gerçekleştirdiği Parti Meclisi toplantısında, 31 Mart 2019’da gerçekleşecek olan yerel seçimlere ilişkin politik tutumu ve seçim sürecinde gerçekleştireceği faaliyet çizgisini görüşmüştür. Buna göre:

1) Seçimlere Cumhur İttifakı olarak katılmakta olan AKP ve MHP, bu yerel seçimleri hükümet merkezli olarak uyguladıkları İslamcı-faşizan politikaları belediyeler düzeyinde yaygınlaştırma; belediyeleri neoliberal politikalar çerçevesinde şirketleştirme, belediye hizmetleri alan yurttaşları da birer müşteriye dönüştürme; belediyelerin çevresinde ve içinde toplanmış olan iktidar yanlısı rant lobicilerinin kâr ve talan düzenlerini sürdürme; kendi gerici ideolojilerini toplum üzerinde egemen kılma; ve belki de en önemlisi Saray’dan yönetilen Tek Adam Rejimini meşrulaştırmak amacıyla mutlaka kazanmak istemektedirler. Ve bu nedenle de seçimleri bir “beka meselesi” olarak sunmaktadırlar. Bu anlamda 31 Mart seçimleri, ülke için değil ama bizzat kendileri için bir beka sorunudur. Kaybedecekleri her belediye Cumhur İttifakı için bir Tek Adam kalesinin yıkılması, bir talan alanının kaybedilmesi, işçi ve emekçi halktan yiyecekleri bir şamar anlamına gelecektir. İşçi Demokrasisi Partisi tüm işçileri ve emeğiyle geçinen tüm halkı bu gerici ittifakı belediyelerden uzaklaştırmaya çağırır.

2) İşçi Demokrasisi Partisi’nin savunduğu yerel yönetim anlayışı, işçilerin ve emekçi halkın çıkar ve taleplerini esas alan; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten; doğanın korunmasını odağına alan bir belediyeciliktir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı, belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı, herkese parasız sağlık ve eğitim, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkım ile mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir. Bu tür bir yerel yönetim, ancak işçi ve emekçi halkın örgütleneceği yerel meclislere dayanmak durumundadır. Bu nedenle İşçi Demokrasisi Partisi, işçi ve emekçilerin bizzat kendi programlarıyla seçimlere katılarak gerici Cumhur İttifakına karşı alternatif oluşturmaları gerektiği inancındadır.

3) Millet İttifakı çerçevesinde bir araya gelmiş olan CHP ve İYİ Parti böylesine bir yerel yönetim anlayışından son derece uzak iki patron partisidir. CHP, bütün halkçı ve demokratik söylemine karşın, Tek Adam rejiminin içine çekilmekte, onun meşruiyetini bir anlamda kabul etmekte, işçi-emekçi taleplerinden uzaklaşıp sağa kayarak faşizan bir geçmişi olan İYİ Parti’ye yaklaşmakta, hatta ona yapışmış durumdadır. CHP’nin tüm amacı belediyede iktidar olabilmek için “muhafazakâr ve sağ” diye tanımladığı kesimlerin oyunu almak. Oysa bu kesimler içinde rejimin ekonomik ve sosyal politikaları sonucu yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen milyonlarca emekçi var. Onlar AKP’den uzaklaşma çabasındayken, CHP onların dinsel ve muhafazakâr duyarlılıklarına oynayarak bu kopuşlarını engellemekte, onları sağa hapsetmektedir. Bu açıdan İşçi Demokrasisi Partisi, işçileri ve emekçileri bu partilere oy vermeye değil, kendi işçi-emekçi programlarını geliştirerek seçimlere müdahil olmaya çağırır.

4) Tek Adam rejiminin Kürt illerindeki baskılarının sürdüğü; bu illerdeki belediye başkanlarını, görevlilerini, politikacıları, aydınları, demokrasi aktivistlerini cezaevlerinde süründürdüğü bir süreçte, bölge halkının büyük çoğunluğunca benimsenen HDP’yi ve onun etrafında oluşan Kürdistani Seçim İttifakı partilerini desteklemenin, bölgede yeni bir işçi emekçi alternatifinin bulunmadığı koşullarda, Kürt halkının kendi kaderini belirlemek için verdiği mücadelenin yanında yer almak olacağı inancındayız. Bununla birlikte, HDP’nin bugüne kadar izlediği belediyecilik çizgisinde sosyal ve halkçı belediyecilik anlayışıyla uyuşmayan örneklerin olduğunun, yerel katılımın ve denetimin etkin bir şekilde sağlanamadığının bilincindeyiz. Dolayısıyla İşçi Demokrasisi Partisi, HDP’nin belediyecilik anlayışına dönük eleştirileriyle birlikte, Kürt illerinde HDP’ye oy çağrısı yapmaktadır.

5) Buna karşılık başlangıçta Batı’da seçime girmeyeceğini ifade eden HDP’nin şu anda Batı illerinde seçime girmesinin nedeni, bir işçi-emekçi seçeneği yaratmak değil, “muhafazakâr” Kürt oylarının AKP’ye gitmemesi amacıyla dolaylı yoldan Millet İttifakı’nı desteklemektir. Bu nedenle HDP’ye Batı’da verilen destek Millet İttifakı’na verilen bir destek haline gelmekte olup bizim açımızdan kabul edilemezdir. Bununla birlikte yerel seçimlerin kendine has dinamikleri vardır. Bu dinamikler, yereldeki HDP adaylığının işçi ve emekçilerin önünü açacak, birleşik bir sol muhalefetin alanını geliştirecek istisnai nitelikler taşırsa, bu koşul altında kimi bölgelerde, bölgenin, çalışmanın ve adayın niteliğine göre HDP’den gösterilecek adaylar desteklenebilir.

6) Bu yaklaşımların ışığında, İşçi Demokrasisi Partisi’nin temel seçim politikası, 31 Mart sonrasında hükümetin ve patronların açacağı ekonomik, politik ve sosyal saldırıya hazırlanabilmek için, bu seçimlerde çalışan yığınlara dönük olarak mutlaka bir sınıf seçeneğinin geliştirilmesidir. Kitlelere kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik programı sunmanın mutlak zorunluluğuna inanıyoruz. Bu amaçla İşçi Demokrasisi Partisi emekçi halkın talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda hazırladığı İşçi-Emekçi Yerel Yönetim Programı’nı en kısa sürede tüm çalışanlarla paylaşmaya açacaktır. Ve bu doğrultuda yapabildiğimiz her yerde, işçi-emekçi adaylar çıkarmak için bütün öbür parti ve akımlarla işbirliği yapmak amacı ve gayretindeyiz. Bunun başarılamadığı durumlarda kendi bağımsız işçi adaylarımızı öne çıkarmaya çalışacağız. Bunu yapma olanağımızın olmadığı yerlerde de diğer işçi-emekçi ve sosyalist adayları en azından eleştirel olarak desteklemekten çekinmeyeceğiz.

İşçi Demokrasisi Partisi

28.01.2019

Oust Maduro with the autonomous mobilisation of the workers! Neither Trump nor the military. Neither Guaido not the bosses parties of the National Assembly. No to the imperialist interference of the US, The EU and the Lima Group.

0

The situation is untenable. The political and social crisis is grievous. The hunger, lack of medicines and repression is unbearable. The workers and the people want Maduro and the civil-military regime to go. That is the reason why protests and popular fight grow.

Last 23 January, a gigantic demonstration took place in Caracas, with the affluence of workers and dwellers of popular sectors. This massive demonstration replicated in every main city of the country, where millions of the Venezuelan people expressed their rejection of Nicolas Maduro’s regime of starvation.

In the previous days to the 23 and that same day, thousands of people from the popular neighbourhoods of Caracas and in other cities of the country, took to the streets and set up barricades to block the them against the government.

Bosses’ parties grouped in the National Assembly (AN), called this demonstration to favour Trump’s military intervention. The AN and its president Juan Guaido, subordinated to imperialism and backed by the bosses’ governments of the Lima Group, tried to divide the Armed Forces with the aim of promoting a coup.

The Amnesty Law for civilians and the military, seek to provide a warrant, a kind of safe conduct to the human rights abusers, repressors and corrupts in the government, provided that they leave Maduro. Our party strongly reject this Amnesty Law that only helps the military and the “boli-bourgeois” (those who got rich under Chavez and Maduro, at the expense of the hunger of the people).

The coup attempt of the AN parties is part of the blatant intervention plans of the American imperialism, together with the ultra-reactionary governments of the region, as Bolsonaro in Brazil, Macri in Argentina and Duque in Colombia. They impose austerity programmes and they are repudiated by their people.

Socialism and Freedom Party (PSL) considers the protests of these last days show that the people had too much with this government that starves us. The Venezuelan people said Enough! Maduro must go, but with the mobilisation of the workers, the youth and the people. Neither Trump nor the military. Neither Guaido nor the bosses’ parties in the AN can interfere in the Venezuelan people’s decision to end with Maduro’s government of fake socialism.

Our party, as it strongly repudiates the interference of the ultra-conservative government of Donald Trump’s, it also rejects the interference of Russia, China and Turkey, among others, that politically support Maduro, while they perform all kind of juicy businesses at the expense of our resources.

The popular communities need to deepen their protest taking to the streets throughout the country. We have to follow the examples of the young people in Catia, Cotiza, San Martin, Petare, El Valle and other popular areas of the country, who took to the streets against Maduro’s government on 21 and 23 January. They were tired of being hungry, without medicines or transport. They were fed up of not having gas, water, power energy and other utilities.

The PSL is confident in that the mobilisation would grow and extend to all neighbourhoods, communities and housing states. Mobilised people should overgrow the government and the bosses’ parties in the AN. The popular rebellion should extend. The mobilised people should oust Maduro and defeat the imperialist interference.

We fight for complete freedom for all those in jail for demonstrating or dissenting, were they workers, union, political or popular communities’ leaders. We stand for the full validity of the democratic liberties. According to human rights agencies, 791 are in jail, and thousands under the precautionary measure. As a result of last days repression, 27 people are dead. We stand for the defence of the right to go on strike. We are against the criminalisation of protest, the layoffs at State companies and the threats to all that demonstrate.

We say the solution to this dreadful economic and social crisis will not come from the military, Trump or the AN parties. They are the ones who betrayed the popular rebellion in 2017. We say the workers and the people through their genuine organisations are the ones who must be in power and carry out a Popular Economic Plan with salaries equal the market basket; an emergency plan to import medicines and food; confiscation of assets from the corrupt politicians  and fraudulent importers; 100 percent oil industry, without joint ventures or transnational enterprises; no to the payment of the external debt, and all that money for salaries, pensions, housing, health care, education, to renationalise PDVSA and the joint ventures and a land reform.

Socialism and Freedom Party (PSL) Venezuela, section IWU-FI

28 January 2019.

İZBAN ve İZENERJİ dersleri

0

İzmir’de geçtiğimiz günlerde işçi sınıfı için ders niteliğinde iki olay yaşandı. İlki, daha önceki sayılarımızda bahsettiğimiz İZBAN işyerlerindeki grevin 8 Ocak 2019 tarihinde “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte” olması sebep gösterilerek 60 gün süreyle ertelenmesiydi. Adı resmi olarak “erteleme” olsa dahi 60 gün sonrasında greve devam edilemediği için işin adını doğru koyup “grev yasaklandı” ibaresini kullanacağız. İkinci olay ise İZENERJİ işçilerinin taşerondan kadroya geçirilen arkadaşlarının toplu sözleşme sürecine alınması için yapmak istedikleri eyleme polisin saldırısı sonrası Genel-İş’in ilan ettiği yarım günlük iş bırakma ve belediye önündeki kitlesel protestosuydu.

İZBAN bilançosu

İZBAN grevi Tek Adam rejimince 2003’ten bu yana yasaklanan 16. grev olarak sönümlenmiş gözüküyor. Adettendir, sonlanan veya sonlanmış gibi gözüken her olaydan sonra “Bu niye böyle yaşandı, daha farklı olabilir miydi?” gibi soruları kendimize yöneltiriz. Bir yandan sosyal demokrat görünümlü CHP’nin baskıları, diğer yandan güya karşı cephesinde bulunan AKP iktidarının amaçları, iş İZBAN işçilerinin grevine gelince ortak noktada buluştu. Ve geçtiğimiz günlerde, görünüşte iki karşı cephe gibi görünen bu iki düzen partisinin baskısı altında İZBAN grevi –işçilerin memnun olmamasına rağmen- %26’lık bir zam oranıyla bağıtlandı.

Grev yasakları

1961 anayasasında tanımlanan grev hakkı ilk olarak 1963 yılında çıkarılan 275 sayılı kanunla sınırlandırılmıştı. Lokavta yasal statü kazandırıldı, ABD’den örnekleme ile grev erteleme mekanizması ortaya kondu. Ancak “erteleme” henüz “yasaklama” anlamına gelmiyordu. 12 Eylül ile ertelemenin yanına “yasaklama” kavramı geldi. 1983 yılında 2822 sayılı kanun, 2012 yılında da 6356 sayılı yeni bir kanunla yeni saldırılar geldi. Arada CHP başvurusu ile gelen Anayasa Mahkemesi kararlarından sonra patron sınıfı bir adım geri atar gibi oldu, ancak 2016 yılında 678 sayılı OHAL dönemi KHK’si ile yeni grev erteleme gerekçeleri geldi. “Genel sağlık ve milli güvenliğin” yanı sıra “şehiriçi toplu taşıma hizmetleri” ve “bankacılık hizmetlerinde ekonomik ve finansal istikrarı bozduğu” düşünülürse erteleme yapılabileceği 7071 sayılı yasayla aynen yasalaştı. Böylece Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yol “by-pass” edildi, aynı sonuca ulaşıldı.

Eski bürokrat, yeni vekil

İZBAN grevi başladığından beri CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere partinin genelince “yerel seçim öncesinde AKP oyunu” edebiyatı ile grev üzerinde bir basınç oluşturuldu. Grevdeki işçiler ile konuştuğumuz ve bunu gazetemizde yazıya döktüğümüz iki yazıda da belirttiğimiz üzere, bu iddia tabanda belirgin bir karşılık buldu. Bu aşamada belki de en acı diyebileceğimiz şey 2013-2018 yılları arasında DİSK genel başkanlığı yaptıktan sonra CHP’den 27. dönemde milletvekili olan Kani Beko’nun durumu oldu. Söz konusu şahsın açıklamasının altında, sendika bürokratı olması ve sonrasında patron partisinden vekil olarak patron sözcülüğüne terfi etmesi gerçeği yatıyor tabii olarak. Beko’nun İZBAN grevi için “politik” tanımı yapması, sağından soluna patron medyasında “eski DİSK başkanının açıklaması” şeklinde yankı buldu. Kendisinin ve partisinin süreçteki tavrının işçi sınıfı adına neler ifade ettiğini biliyor ve asla unutmama sözünü buradan tekrar veriyoruz.

İZENERJİ örneği

İZBAN’daki yasaklama sonrası hayat bize karşı taraftan bir örnek vererek analizimizi kolaylaştırdı. 11 Ocak günü İZENERJİ işçileri örgütlü oldukları Genel-İş sendikası ile taşerondan kadroya geçirilen işçiler için belediyenin yaptığı yetki itirazına karşı bir basın açıklaması yapmak istedi. Polisin şiddeti ile karşılaşan sendika ve işçilerin cevabı hızlı ve net oldu: Aynı gün içerisinde iş bırakma ve olayın yaşandığı yerde kitlesel eylem. Sonuçta şehir içinde yolları tıkayan çöp kamyonları, otobüsler ve derya gibi gözüken işçi sınıfının görüntüsü oldu. Bu yazının hazırlandığı günlerde yetki itirazı geri çekildi.

İki fotoğrafın farkı

Grev yasağı ile ilgili verilen örneklerde bir “Pax Romana” (Roma Barışı) vurgusuna rastladık. Yani, Erdoğan yönetimi altında grev yasakları yoluyla patronlar lehine “iş barışı” sağlanmış oluyordu. Buna uyarsak şunu hatırlatabiliriz: Roma Barışı’nda barış imparatorun gücü ile sağlanmıştı, şimdi de farklı bir durum yok. Şimdi iki farklı fotoğrafa tekrar bakın: Bir yanda işçi karşıtı politikalarla yalnızlaştırılan ve yasaklanan bir grev, bir yanda işçi sınıfının birleşik gücü ile ilk cephesi kazanılan bir mücadele. “Pax Erdoğan” (Erdoğan Barışı) barışı sunidir. Kaybetmekten kazanmaya geçebilme yöntemimiz ise her zaman olduğu gibi birliğimizden geçiyor. Bu nedenle tüm işçi sınıfına ve sınıf dostlarına çağrımızdır: Acil taleplerimiz çevresinde “Birleşik İşçi Cephesi”ni oluşturalım. Yıllardır ne güzel söylüyoruz: Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

“100. Yılında Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg’un Marksizmi” etkinliği gerçekleşti

0

26 Ocak’ta İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi, Yeni Yol ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin “100. Yılında Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg’un Marksizmi” etkinliği gerçekleşti. 100’den fazla kişinin katıldığı etkinlikte ilk konuşmayı yapan Başlangıç’tan Ecehan Balta, 9 Kasım’da 100. yılını dolduran Alman Devrimi’ne giden süreci, Rosa Luxemburg’un Marksizm kavrayışını ve ona yöneltilen eleştirileri ele aldı. Devrimin başarısızlığı sonucunda Stalinizm ve faşizmin ortaya çıktığına dikkat çekti ve Alman Devrimi deneyimlerden ders çıkarma gerekliliğinden bahsetti.

Yeni Yol’dan Sanem Öztürk, Rosa Luxemburg’u bir devrimci ve teorisyen olmanın ötesinde kadın hareketi içindeki yeriyle değerlendirdi. Rosa’nın bir feminist olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı sorusunu irdeleyerek sosyalist feministlerin Rosa’yı daha iyi tanıması gerektiğini belirtti.

İşçi Demokrasisi Partisi’nden Atakan Çiftçi, Alman Devrimi’ni kitlelerin kendiliğinden mücadelesi, reformizm ve devrimci parti başlıklarıyla günümüzdeki mücadeleler ekseninde değerlendirdi. Afrika ve Ortadoğu’daki devrimler ve halk isyanları; Avrupa’da seferberlikler ve grevler; Latin Amerika’da sol reformist hükümetlere karşı seferberlikler gibi örnekler vererek dünyada yakın zamanda gerçekleşen ve günümüzde de devam eden kitle mücadelesinin öneminden bahsetti. Alman Devrimi’nin yenilgisine yol açan süreç ile günümüz solunun reformist yaklaşımları arasındaki benzerlikleri gösterdi. Temel sorunun, kitlelerin mücadelelerinin devrimci bir programla buluşturulabilmesi ve kapitalizmden kopuşla ilerletilmesi olduğuna; ortak tutum ve mücadele ile devrimci bir hat kurma gerekliliğine dikkat çeken Çiftçi, Rosa’nın günümüzde de güncelliğini koruyan “Gelecek her yerde Bolşevizm’e aittir” sözüyle konuşmasını sonlandırdı.

Son olarak SEP’ten Engin Kara, Alman Devrimi ve Rus Devrimi arasında karşılaştırma yaparak tartışmayı pratik mücadeleye dönüştürme ihtiyacından ve devrimci önderlik krizinden bahsetti. Katkılar ve soruların ardından etkinlik sona erdi.

Biz dilenci değiliz!

0

Tarih ve Yer: 15 Nisan 2013, Edirne. Bir kadın, bakanın önünü kesip derdini anlatmaya çalışıyor ve sonra…

Erdoğan Bayraktar, 61. Hükümetin Çevre ve Şehircilik Bakanı: “Al bu parayı kızım. Başka ne yapacağım. Al bunları cebinden düşürme, orada epey var.”

Dilek Özçelik, Öğretmen: “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

Dilek Özçelik ne yazık ki mücadele ettiği hastalığa daha çok direnemedi, geçtiğimiz sene hayata gözlerini kapattı.

Hepimiz için bilindik bir kural, başımıza bu ve benzeri hastalık gelinceye kadar, bana bir şey olmaz diyoruz, hatta şu an bile. Yazının girişindeki diyalog, aslında devlet tarafından çaresiz bırakılan bir insanın serzenişi, monoloğuydu. Dilek öğretmenin o konuşmasını dinledikten sonra, kanserle mücadeledeki yenilikler veya neden insanca bir sağlık sistemini araştırırken, yazarken zorlandım. Fakat, işte bu zorluklara inat, birlikte olmalıyız, mücadele etmeliyiz. Çünkü biz yalnız değiliz, bizi yalnızlaştıran onlar!

Kanser tedavisinde son yıllarda tıpta oldukça büyük başarılar sağlandı. Son yapılan keşif, kanser hücrelerinin vücutta bağışıklık sistemi üzerinden faydalanmasını, yayılmasını engelliyor. Normalde bağışıklık sistemimize ait M1 ve M2 adı verilen kan hücreleri, her türlü patojene karşı savunmamızın ilk ayağını oluşturuyor. Fakat kanser ve çeşitli bağışıklı sistemi hastalıkları, bu yapıyı kendisi için baskılayarak, yayılmasını hızlandırıyor. Amerika’da bulunan Rush ve Kaliforniya üniversitesindeki bilim insanları, kanser hücrelerinin bu sistemi kullanmasını engelleyecek CD11b proteinini keşfetmişler. Peki bunun sayesinde ne mi olacak? Tekrarlarsak, kanserli hücrelerin gelişmesi, bağışıklık sistemimiz tarafından aktif bir biçimde savaşarak baskılanacak.

Peki, diyelim ki, bu tedavi önümüzdeki yıllarda, X şirketi tarafından satılmaya, pazarlanmaya başlandı. Bunun ederi sizce ne kadar olacaktır? Şöyle bir acı örnekle tahmin etmemiz zor olmaz. Keytruda, kanserin son evresinde kullanılan ve muadili olmayan bir ilaç ve başarı oranı oldukça yüksek. Ancak yüksek fiyatı yüzünden bu ilaca ulaşamayan hastalar çaresizlik içinde ölümle yüzleşiyor. Ne acı değil mi? İlacın aylık bedeli ise 24 bin lira. Özel sağlık sigortanız yoksa, SGK tarafından karşılanmıyor.

Ne Yapmalı?

Temel sağlık hizmetleri acilen kamulaştırılmalı. Evet bu kadar temel bir istek. Benim veya birinin başına geldiğinde, şu lanet olası masraflarla ayrıca uğraşmak istemiyorum. Hem de, biz çalışanların verdiği vergi, kıymık batsa yurt dışına kaçan o patronlardan çok olduğu halde! Keytruda ve benzeri ilaçlar, ihtiyaç sahiplerine acilen ulaştırılmalı. Ve bunun için bireysel kampanyalar yetmez, biz bu sistemin kökten değişmesini istiyoruz!

Dilek Özçelik anısına saygıyla…

Bu bir mücadele çağrısıdır: Türkiye Kadın Buluşması’nın ardından

0

165 kadın ve lgbti+ örgütü “Haklarımız, hayatlarımız ve kazanımlarımız bizim!” diyerek 5-6 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşması’nda bir araya geldi. Buluşmaya 35’i aşkın ilden bine yakın kadın katıldı.

Her ilin kadın örgütlerinin aktarımıyla başlayan toplantıda kadınlar nelerle, ne şekilde mücadele ettiklerini ve buluşmadan beklentilerini paylaştı. Elbette ki, böylesi bir zamanda Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadınların her biri haklarından ve hayatlarından vazgeçmemeye kararlıydı. Bu tarihi buluşmadan en büyük beklenti de bu birlikteliğin güçlü bir şekilde sürmesi ve çoğalmasıydı.

Buluşmanın temel gündemleri kadınlara yönelik saldırılardı: Erkek şiddeti, nafaka, çocuk istismarı, ekonomik krizin etkileri, güvencesizlik, emek sömürüsü, savaş, aileyi koruyan politikalar, homofobi, tutuklamalar, baskılar ve direnişlerden söz edildi. Yapılan atölyelerde ise kadınlar olarak bizi bir araya getiren bu saldırıların karşısında bugüne kadar neleri başardığımızdan söz ettik. Atölyeler olarak yürütülen toplantılarda kadınların çoğu birbiriyle temas etme, tartışma şansı buldu. Bundan sonrasında yapılabileceklere dair birçok fikir ve öneri sunuldu. Burada çıkan temel karar sonuç bildirgesinde de şöyle ifade edildi: “…İletişimimizi ve dayanışmamızı güçlendirmek, saldırılar karşısında tek tek değil birlikte hareket etmenin yollarını bulmak, birbirimize daha fazla temas edebilmek ve ortak akıl yürütebilmek için bir koordine olma/iletişim/haberleşme ağı var etmeye karar verildi. Buluşmanın sonuçlarını konuşmak, nasıl hayata geçireceğimizi tartışmak için bulunduğumuz illerde bir araya geleceğiz.” Bu bağlamda, 8 Mart süreci ve 14 Şubat bu buluşmanın sokağa döküldüğü, politik sözün yaygınlaştırıldığı temel kampanya gündemleri olacak.

Türkiye Kadın Buluşması’na giderken ifade ettiğimiz gibi yalnızca bir araya gelmenin ötesine geçmek; şiddete, tacize, yoksulluğa ve baskılara karşı örgütlü bir şekilde ortak tepki koymak elzem. Bu nedenle, Türkiye Kadın Buluşması hakkında birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Türkiye’de bu kadar çok farklı kesimden kadının bir araya gelmesi ve kendi sorunlarına dair politika yapmanın, birlikte hareket etmenin zeminini yaratmaya çalışmasını oldukça önemsiyor ve coşkuyla karşılıyoruz. Aynı zamanda bu deneyimin tüm Türkiye muhalefetine örnek olacağını düşünüyoruz. Ancak bu bir aradalığı yukarıda bahsettiğimiz türden bir birlikte karşı koyuşa dönüştürmek; aslında bu bağların biraz daha kenetlendiği, iletişimin ve dayanışmanın sürekli olduğu bir örgütlülüğü gerektiriyor. Aynı zamanda bu toplamın etki yaratan bir topluluğa dönüşmesi, Kadınlar Birlikte Güçlü’nün yalnızca bir slogandan ibaret kalmamasında gizli; yani farklı kesimlerden, mahallelerden, işyerlerinden kadınlara ulaşabilmeliyiz, ki bu da hayati önem taşıyor. İşte bu noktada buluşmanın kendini bir örgütlülük ya da koordinasyon olarak tarif etmekten özellikle imtina etmesi ve kendini iletişim/haberleşme ağı olarak konumlandırması biraz düşündürüyor. Bugün kadınlar olarak bunun daha ötesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Yoksulluk, erkek şiddeti, kriz, cinsel istismar gibi konuları içeren temel taleplerimiz etrafında yerellerden örülerek bütün kadınları içine alan bir örgütlülüğün kadın mücadelesini daha da güçlendireceğine inanıyoruz. Bu bağlamda, politik sözün ne kadar sarih, ne kadar ortak ve ne kadar birlikte söylendiği bu buluşmanın temel kazanımı olacak.

Venezuela: Emperyalist müdahaleye ve ABD yanlısı sağ muhalefete hayır! Maduro’nun asker-sivil hükümetine destek yok!

0

Venezuela’da yaşanan son gelişmelere dair, İşçi Demokrasisi Partisi’nin bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in deklarasyonu:

Trump, Macri ve Bolsonaro’nun müdahaleciliğinin karşısındayız. Ne de Amerika yanlısı Guaidó’nun kendini başkan olarak ilan etmesini kabul ediyoruz. Ama Maduro’nun açlık yaratan sivil-askeri hükümetine de hiçbir destek vermiyoruz.

Enternasyonalist sosyalistler olarak, emperyalizmin Venezuela’da kendini başkan ilan eden Guaidó’yu tanıyan gerici Trump aracılığıyla gerçekleştirdiği politik müdahaleyi kesin olarak reddediyoruz. Aynı şekilde, Bolsonaro, Macri, Piñera ve diğerlerinin kapitalist hükümetlerinin Guaidó’yu başkan olarak tanımalarının karşısındayız.

“Demokrasi” ve “insan haklarından” söz edecek olanlar onlar olamaz. ABD hükümetleri her zaman dünya halklarına karşı askeri ve sivil her türlü müdahaleyi desteklemişlerdir. IMF ve çokuluslu şirketler aracılığıyla kemer sıkma politikaları izleyen ve halklarını sömüren Bolsonaro, Macri veya Piñera gibilerinin hükümetleri de “sosyal” haklardan söz edemezler. Bu nedenle, Venezuela’da eski politik ve ABD yanlısı patron rejimini temsil eden bir politikacı olan Guaidó’nun kendinden menkul “hükümetini” de tanımıyoruz.

Bununla birlikte, bunun Nicolás Maduro’nun diktatörlük rejimine destek verdiğimiz anlamına gelmediğini belirtiriz. Onun hükümetinin “sosyalist” ve “sol” olduğunu da kabul etmiyoruz. Venezuela halkının yaşamakta olduğu açlığın sorumlusu Maduro ve onun sahte “XXI. Yüzyıl sosyalizmidir”. Venezuela’da ve tüm dünyada çalışan halklarda oluşan büyük kafa karışıklığının sorumlusu da odur. Venezuela halkını şaşkınlığa sürükleyerek, içinde bulundukları sosyal ve insani krize son verecek olanın sağcı ve ABD yanlısı politikacılar olabileceğine inanmaya iten de onun açlık yaratan ve baskıcı, patron yanlısı politikalarıdır.

Maduro ABD ile ilişkilerini kestiğini açıkladı ve yeni bir “antiemperyalist” konuşma yaptı. Fakat bugüne kadar yapmadığı gibi, şimdi de Amerikan firması Chevron veya Total, Repsol veya Lukoil gibi çokuluslu petrol şirketlerine ilişkin hiçbir yaptırım kararı almadı. Ne dış borçları ödemeyi durdurdu ne de uluslararası bankalarla ve çokuluslu madencilik şirketleriyle ilişkilerini kesti. Nicolás Maduro ve Diosdado Cabello, Venezuela ordusuyla birlikte askeri-sivil kapitalist bir hükümet inşa ettiler. Bu hükümet altında ortalama ücretler 6 dolara kadar düştü, bir sosyal çöküş yaşandı ve milyonlarca kişi Venezuela’yı terk etmek zorunda kaldı. Maduro çokuluslu şirketlerle (petrol ve madencilikte karma şirketler aracılığıyla) işbirliği halinde ve “boliburjuvazi” olarak adlandırılan, askeri ve sivil kesimlerden oluşan, büyük ulusal şirketlerin yararına ülkeyi yönetiyor. Bu durum, kendisini solda tanımlayan hiç kimsenin reddedemeyeceği bir gerçeklik. Bu nedenden ötürü sağlık, eğitim, çimento, petrol ve kamu hizmetleri emekçilerinin onurlu bir ücret ve gıdaya erişim hakkı için gerçekleştirdiği grevlerin sayısında 2018’de önemli bir artış oldu.

Fakat Venezuela’daki bu durum, hiçbir şekilde herhangi bir emperyalist müdahaleyi veya bir askeri darbe girişimini meşrulaştırmaz. Biliyoruz ki, emperyalizm ve ABD yanlısı Venezuela sağı, Maduro rejimine karşı yaygınlaşan nefreti, iktidara geri dönmek ve kapitalist ekonominin yönetimini ellerine almak için bir fırsat olarak kullanmak istiyorlar. Kendinden menkul Guaidó “hükümeti” bugün çoğunluğu Maduro rejimini destekleyen silahlı kuvvetleri bölmeye çalışıyor. Ordunun üst yönetimi, Maduro rejimi altında ekonomik yağmadan aslan payını alıyor.

Venezuela’daki kardeş partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), sınıf bağımsızlığı temelindeki politik çizgiyi açık bir şekilde ifade etti: “23 Ocak’ta işçi ve emekçi halk lehine siyasi bir değişim sürecinin açılmayacağını söylemeliyiz. Kitlelerde yanlış beklentiler uyanmasını engellemeliyiz (…) Hükümetin kemer sıkma paketini alaşağı etmenin ve krizden işçi yanlısı bir çıkış sağlamanın tek yolu işçi ve emekçilerin mücadelesi ve seferberliğiyle sağlanabilir. Venezuela halkının yaşadığı ekonomik ve sosyal trajedinin üstesinden gelmenin yolu ne işçilerin arkasından yapılacak müzakereler, ne de emperyalizmin ve onun bölgedeki müttefik hükümetlerinin müdahaleleridir. Emperyalist bir müdahalenin Venezuela halkı lehine hiçbir sonuç doğurmayacağı açıktır ve böyle bir müdahaleye sorumsuzca çağrı yapan herkesi kınıyoruz. (…) Hükümeti ve onun işçi karşıtı kriz paketlerini yenmenin tek yolu, hem Ulusal Meclis çoğunluğunu oluşturan partiler, hem de Maduro’nun Büyük Vatansever Kutbu-Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) ile arasına mesafe koyan birlikçi, özerk ve bağımsız bir işçi ve emekçi seferberliğinden geçmektedir. Yalnızca sokaklardaki örgütlü ve seferberlikle yükselen kendi gücümüze güvenmeliyiz.” (PSL bildirisi, 19 Ocak 2019)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, krizden işçi ve halk yanlısı bir çıkış için işçilerin ve emekçi halkın bağımsız seferberliklerini desteklemeye devam ediyoruz. Bunun için başka tipte, aşağıdakileri temsil eden bir hükümet gerekir. Ancak böylesi bir hükümet, yoksulluk sınırını geçen ve aylık olarak güncellenen bir ücret sağlanması, acilen gıda ve ilaç temin edilmesi için bir ithalat planı oluşturmak, çokuluslu ve karma şirketlerin tasfiye edilerek petrolü %100 kamulaştırmak ve buradan elde edilecek kaynakları sağlık, eğitim, ücret artışı, emeklilik gibi alanlara ayırmak gibi acil önlemleri hayata geçirebilir. Aynı zamanda tüm demokratik özgürlüklerin sağlanması için mücadele ediyoruz. Protesto ve grev hakkı derhal tanınmalı, politik ve sendikal tutsaklar serbest bırakılmalıdır.

Bu çerçevede, Guaidó’nun kendinden menkul hükümetini tanımama çağrısını yineliyoruz ve Venezuela’da askeri darbe girişimi gibi her türlü emperyalist müdahale çabasını kınıyor ve reddediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

23 Ocak 2019

Venezuela: Krizden işçi ve emekçi yanlısı bir çıkış için; Emekçi halkın özerk ve bağımsız seferberliğini yükseltelim!

0

Venezuela’da ABD yanlısı sağcı partiler koalisyonu liderlerinden ve Ulusal Meclis Başkanı Guaidó 19 Ocak tarihinde, 23 Ocak günü için seferberlik çağrısında bulundu ve 23 Ocak’ta Maduro hükümetini tanımadığını açıklayarak kendisini “geçici hükümet”in başkanı ilan etti. Venezuela’daki kardeş partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), 19 Ocak günü, Guaidó’nun açıklamasının ardından bir bildiri yayımladı. Bu bildirinin Venezuela’da sınıf bağımsızlığı çizgisini berrak biçimde yansıtan bir belge olarak okurlarımızla paylaşıyoruz.

Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó ve parlamenter çoğunluğa sahip patron partileri 23 Ocak Çarşamba günü Caracas’ta toplanma ve bölgesel seferberlik çağrısında bulundu.

Bu çağrı halkın bazı kesimlerinde beklentilere yol açtı. Ulusal Meclis’in bu eylemlilik çağrısının, içinde bulunduğumuz acımasız krizi sonlandırmak adına emekçilerin bazı kesimleri için bir tür umut teşkil ettiğini görüyoruz.

 Bu beklentilerin, işçi ve emekçi halk karşıtı kemer sıkma paketi uygulayan, yerel ve çokuluslu şirketlerle el birliği içinde ülkeyi bugüne kadar gördüğü en sert ekonomik krize sürükleyen ve bu krizin faturasını da Venezuela halkına kesmeye çalışan sahte sosyalist ve halkı açlığa mahkum eden bir hükümetin toptan ve genel olarak reddedilmesine dayandığını biliyoruz.

Bununla birlikte, Chavezci mevcut hükümete karşı çıkan devrimci sosyalistler olarak, yaşadığımız bu trajediye son vermek isteyen kesimlere, bunu 2017 yılında gerçekleşen seferberliklere ihanet eden partilerin oluşturduğu Ulusal Meclis’e güvenerek yapamayacağımızı söylemekle sorumluyuz. Ne protesto gösterileri sırasında kaybedilen 120’den fazla hayatı, binlerce yaralı ve tutukluyu unutabiliriz; ne de bu partilerin önce müzakere masasına ve daha sonra da hükümet tarafından düzenlenen hileli seçim sürecine katılmak için seferberlik karşıtı ortak bir saf tuttuklarını göz ardı edebiliriz.

Ulusal Meclis ve içerisindeki sağ partilerin temel hedefi, kaybettikleri halk desteğini yeniden kazanmak ve kendilerini yeniden inşa etmek. Bu doğrultuda, ciddi bir iç kriz yaşamakta olan hükümete baskı uygulamaya çalışıyorlar. Bu şekilde Maduro hükümetiyle, ABD ve Lima Grubu’nu oluşturan patron hükümetleri tarafından da desteklenen planlı bir geçiş sürecini müzakere etmeyi umuyorlar.

Bu anlamda 23 Ocak’ta işçi ve emekçi halk lehine siyasi bir değişim sürecinin açılmayacağını söylemeliyiz. Sadece hükümetle ve Chavezci muhalif sektörlerle diyalog kanalı açmaya çalışan bir çağrının yanlış beklentiler oluşturmasına izin vermemeliyiz. Hükümetin kemer sıkma paketini alaşağı etmenin ve işçilerin hizmetinde krizden çıkış elde etmenin tek yolu işçi ve emekçilerin mücadelesi ve seferberliğidir.

Venezuela halkının yaşadığı ekonomik ve sosyal trajedinin üstesinden gelmenin yolu ne işçilerin arkasından yapılacak müzakereler, ne de emperyalizmin ve onun bölgedeki müttefik hükümetlerinin müdahaleleridir. Emperyalist bir müdahalenin Venezuela halkı lehine hiçbir sonuç doğurmayacağı açıktır ve böyle bir müdahaleye sorumsuzca çağrı yapan herkesi kınıyoruz. Aynı zamanda krizin Guaidó’ya ve Ulusal Meclis’in patron partilerine açık çek verilerek çözülmeyeceği de açıktır.

Partimiz, hükümeti ve onun işçi karşıtı kriz paketlerini yenmenin tek yolunun hem Ulusal Meclis çoğunluğunu oluşturan partiler, hem de Büyük Vatansever Kutbu-Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) ile arasına mesafe koyan birlikçi, özerk ve bağımsız bir işçi ve emekçi seferberliğinden geçtiğinin altını ısrarla çiziyor. Kimseye değil, sokaklardaki örgütlü ve seferberlikle yükselen kendi gücümüze güvenmeliyiz.

Bunun için bürokratik liderliklerini aşarak ve hükümete karşı grev hazırlığında olan öğretmenler örneğini izleyebiliriz. Aynı zamanda, hastanelerinin yolsuzluğa batmış yönetimine karşı, çalınan kaynakların geri kazanılması ve ücretlerin yoksulluk sınırına çekilmesi için geniş çaplı ve birlikçi seferberlikleriyle, Chavezci kesimleri bölen ve bir bölümünün mücadeleye katılmasını sağlayan Caracas Üniversite Hastanesi çalışanlarının açtığı yolu takip etmeliyiz.

İşçiler ve emekçiler olarak, enflasyona aylık olarak endekslenen, insan onuruna yaraşır ücretler, ve toplu sözleşmelerin yenilenmesi için ve hükümet tarafından kamu sektöründe uygulanan maaş düzenlemelerine karşı geçen sene başlatılan mücadeleyi ilerletmemiz gerekiyor. Mücadeleye katılan her yeni kesim ve seferber olan her yeni işçiyle birlikte, yerellerdeki gıda ve kamu hizmetleri iyileşmeye başlıyor; sokaklarda hükümete ve onun işçi ve emekçi karşıtı kriz paketlerine karşı gerçekleşen protestolar yaygınlaşarak daha da kitleselleşiyor.

Venezuela Sektörlerarası İşçi Birliği ve ülkenin farklı bölgelerinde bulunan diğer birlikçi grupların bir parçası olan partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve partimizin sendikal akımı C-CURA olarak patronların bekçi vagonu olmayı reddediyoruz ve emekçi halkın acil ihtiyaçları doğrultusunda bir Ekonomik Plan’ın hayata geçmesi için işçi sınıfının ve emekçi halkın bağımsız seferberliğini savunmaya ve yükseltmeye devam ediyoruz. Bu Ekonomik Plan, ücretlerin yoksulluk sınırını geçmesi ve aylık olarak güncellenmesini; acilen gıda ve ilaç temin edilmesi için bir ithalat planı oluşturulmasını; çokuluslu ve karma şirketlerin tasfiye edilerek petrolün %100 kamulaştırılmasını ve buradan elde edilecek kaynakların sağlık, eğitim, ücret artışı, emeklilik, PDVSA (Venezuela devlet petrol ve doğal gaz şirketi)’nın ve diğer temel şirketlerin yeniden ayağa kaldırılması gibi alanlarda kullanılmasını; yoksul köylülere toprak, ikmal ve teknik destek sağlayan bir tarım reformunu ve son olarak da dış borçların reddedilmesini kapsamalıdır. Bu Plan’ın hayata geçmesinin ancak bir işçi hükümetiyle mümkün olabileceği perspektifiyle mücadelemizi sürdürmekteyiz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) / Sınıfçı, Birlikçi, Devrimci ve Özerk Sendikal Akım (C-CURA)

19 Ocak 2019

Kendi kendini yiyen ekonomi

0

Ülke seçim atmosferine iyiden iyiye girerken Saray iktidarı da ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamını nasıl bertaraf edeceğini, bunu yapamasa bile en azından seçimlere kadar krizi nasıl öteleyebileceğini düşünmekle meşgul. Bu kapsamda ciddi denebilecek kararlar aldı. Seçim yaklaştıkça atılan bu adımlara şüphesiz ki yenileri de eklenecektir. Fakat, kriz ile ilgili alınan kararların hiçbiri krizin kendisiyle değil sadece sonuçlarıyla ilgileniyor. Ekonominin yapıtaşlarıyla oynamadan atılan her adım, ekonomik krizin etkilerini öteleme amacı taşıyor. Sibobu açılarak yavaşça alınan gaz, ileride daha şiddetli ani patlamalara gebe. Durum bu halde iken 31 Mart seçimleri sonrası ekonomik durumun emekçiler açısından hiç de iç açıcı olmadığını söylemeliyiz.

Bu bağlamda hükümetin aldığı kararlardan biri de kredi kartı borcunu ödemekte zorluk yaşayanların borç tutarlarının tamamının Türkiye’nin en büyük devlet bankası olan Ziraat Bankası tarafından yapılandırılmasıydı. Sürece göre kredi kartı borcu olanlar (bankalar arası kart merkezine göre Eylül 2018’de Türkiye’de 65 milyon kredi kartı ve 140 milyon da banka kartı var) borçlarını Ziraat Bankası’ndan çektikleri kredilerle düşük faiz (%1,10-%1,20) ve 24-60 ay arası değişen vadelerle ödeyebilecekler. Olayın en net hali şu: Aslında Ziraat Bankası diyor ki, “Ben kredi kartı borcunuzu ödeyeceğim ve siz de bana borçlanacaksınız”. Kredi ve banka kartı sayılarının da gösterdiği gibi borcu borç ile kapatmaya alışık olan emekçiler belirli bir gelirleri olmaları koşuluyla Ziraat Bankası’na borçlanarak kredi kartı borçlarını ödeyebilecekler.

Bu hamlenin, krizin etkilerinin son aylarda özellikle alım gücünde yarattığı tahribatı göz önüne alırsak seçim sürecinde çok akıllıca ama bir o kadar da tehlikeli olduğunu söyleyebiliriz. Kredi kartlarında toplam borç 102,4 milyar lira ve bunun 6,5 milyar lirası takibe düşmüşken; bireysel kredi kartı borcunu ödemeyen kişi sayısı 2 milyon 485 bin kişiye ulaşmışken; üstelik tüketici kredilerinin durma noktasına geldiği bu ortamda, hükümetin bu adımını bir nevi hediye olarak okuyabiliriz. Ama bunun nelere mal olabileceğine de değinmek gerekiyor.

Her şeyden önce alım gücü daralan ve daralmakta olan borçlular, borcu borç ile yapılandırdıklarından dolayı bu borçlarını da ödemekte zorlanacaklar. Futbol kulüplerinin bile borçlarını ödemek için kolları sıvamış olan Ziraat Bankası, kendi iç ve dış borçlarıyla baş edemez duruma gelebilir. Böyle bir bankanın, değirmenin suyu nereden geliyor diye hesaplamadan tökezlemesi ülkede finansal bir çöküş başlatabilir. Ülkenin dış borç miktarı, reel sektörün ve tüketici talebinin daralması göz önüne alınırsa seçimlere kurban edilen, ilerisini düşünmeden bol keseden saçılan bir ekonomik tablo var. Son düzenlemeyle sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan şirketlerin kâr payı dağıtabilecek olması da, ekonomiyi ayakta tutayım derken ekonominin ayağına sıkmak dışında bir işe yaramayacak, sadece günü kurtarma itkisiyle yapılan akıldışı plansız hamleler, kendi kendini yiyen ekonomiye yol açacaktır. Şimdi kaşıkla verilenler de seçimden sonra kepçe ile geri alınacak, bunu herkes biliyor.

Kredi batağına saplanmış emekçilerin sorunları, kısa dönemli seçim yatırımlarıyla çözülemez. Yoksul emekçilerin kredi kartı borçları iptal edilmeli, bankacılık sistemi tek bir kamu bankası altında birleştirilmeli, tefecilere yapılan iç ve dış borç ödemeleri durdurulmalı, merkezi bir ekonomik planlama yapılmalıdır. İşçilerin küçük kırıntılara ihtiyacı yok; gerçek, radikal ekonomik tedbirlere ihtiyacı var ve bu önlemler ancak bir işçi-emekçi hükümeti altında hayata geçirilebilir.

Poşet Yasası: Gerçekten çevreci mi yoksa mali bir kaynak mı?

0

Plastik malzemeleri ürettik, onlara bağımlı olduk ve şimdi plastik içinde boğuluyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kullanılan plastik, arabalardan medikal araçlara ve ürün paketlemeye kadar pek çok sektörde bulunmakta. 2015 yılındaki yaklaşık 450 ton toplam plastik üretiminin %35’ini oluşturan plastik poşetler ilk defa, 70’li yılların sonunda kullanıma girdi. Kolaylık ve kullanışlılıkları sayesinde hem perakende satıcılar hem de tüketiciler tarafından hızla kabul edildiler [1, 2]. Günümüzde dünya çapında 1 trilyon, dakikada 2 milyon plastik poşet kullanılmakta ve büyük oranda geri dönüştürülmediği için aynı hızda da üretim ihtiyacı doğuyor. Ortalama 100 milyar plastik poşet üretimi için yaklaşık 12 milyon varil petrol gerekiyor [3]. Doğada 400 yıldan uzun bir sürede ayrışabilen plastik atıklar güneş ve rüzgâr gibi çevresel faktörlerin etkisi ile daha küçük parçacıklara, yani mikro plastiklere (5 mm’den küçük plastik parçacığı) dönüşüyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, bugüne kadar üretilen ve geri dönüştürülemeyen 6,3 milyar tonluk mikro plastik atığın, deniz ve okyanus ekosistemine karıştığını gösteriyor [2]. Ağustos 2017’de İspanya’da yapılan ve Nature bilim dergisinde yayımlanan bir araştırma “deniz ürünlerinin telafi edilemez ölçüde mikro plastikle kirlenmiş olduğu” sonucuna vardı. Nisan 2018’de Amerika Birleşik Devletleri’nde musluk suyu, bira ve deniz tuzunda mikro plastik kirliliği araştırması raporuna göre ortalama bir yetişkinin bedenine sadece bu üç kaynaktan yılda 5.800 sentetik madde girdiği sonucuna varıldı. Yani tükettiğimiz gıdalarla ve içtiğimiz suyla bedenimize giren mikro plastikler yalnızca bir çevre sorunu olmaktan öte bir gıda güvenliği sorununa da dönüşmüş vaziyette [4]. Tüm bu sebepler dolayısıyla son yıllarda plastik poşet kullanımının azaltılması ve geri dönüşümü dünya çapında bir gündem maddesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde de popüler ismi ile “Poşet Yasası” Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kapsamında Kasım 2018’de Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. 1 Ocak 2019 itibarıyla plastik poşetler 25 kuruşa satılmaya başlandı ve bunun 15 kuruşu çevre projelerinin desteklenmesi amacıyla geri kazanım katılım payı olarak tahsil edilecek. İlgili yasa, tek kullanımlık petrol hammaddeli plastik ürünlerin kullanımını kısıtlamaya yönelik bir teşvik değil, yalnızca göstermelik bir “poşet ücreti” maddesidir. Atıkların kaynağında ayrıştırılmaması bir kader olarak ele alınmakta, çözüme değinilmemektedir. Aksine, atıkları ülke çapında kaynağında azaltmak makyajıyla bu yasa hayata geçirilirken, öte yandan Türkiye Kasım 2017-Ekim 2018 döneminde İngiltere’den 80 bin ton plastik çöp aldı. İngiltere’den Türkiye’ye gönderilen çöpler bir yıl öncesine kıyasla %33’lük bir artış gösterdi. Türkiye, Malezya’nın ardından İngiltere’nin en çok plastik çöp gönderdiği ikinci ülke konumuna yükseldi. Ayrıca, Malezyalı yetkililer, ülkeye gönderilen plastik çöplerin önemli bir bölümünün de geri dönüşümden geçemeyecek durumda olduğu ve çöplüklere gönderildiğini ifade etmekte [5]. Bu haber gösteriyor ki vatandaştan toplanan geri kazanım katkı payı, başka ülkelerin geri dönüştürülemeyecek kalitedeki plastiklerinin bertarafı gibi “çok verimli çevre projeleri”nin desteklenmesi için kullanılacak.

Sonuç olarak ne yapılmalı veya ne yapılabilir? Yalnızca plastik poşetin değil plastik içeren tüm malzeme üretiminin ve tüketiminin (plastik çatal, bardak vb.) azaltılması ve sonlanması ancak kamunun açık bir planlama yapması ile mümkün olabilir. Petrol hammaddeli plastik ürünlerden kâr eden firmalara teşvik vermek yerine, bu ürünlerin çevreye ve sağlığa zararı hakkında halkı bilinçlendirici çalışmalar yapılmalıdır. Plastik poşet özelinde, bu ürünlerin alternatifi olan bez çanta vb. gibi dayanıklı malzemelerin üretim ve kullanımı kamu tarafından teşvik edilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca teklifin hayata geçmesiyle geri kazanım katılım payı tutarı firmalara teşvik için değil, ekolojik yıkıma karşı yapılacak çalışmalar için kullanılmalıdır.

1. https://www.researchgate.net/publication/324131199_Solution_for_sustainable_development_Provisions_limiting_the_consumption_of_disposable_plastic_carrier_bags_in_Poland

2. https://www.nationalgeographic.com/magazine/2018/06/plastic-planet-waste-pollution-trash-crisis/

3.

http://www.greenecoservices.com/countries-with-plastic-bag-restrictions/

4. https://aysebereket.wordpress.com/2018/10/21/turkiyede-incelenen-sofra-tuzlarinin-tamaminda-mikroplastige-rastlandi/

5.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46727841

Macaristan “kölelik yasası”na karşı ayakta

0

Macaristan’da “kölelik yasası” adı verilen yasa değişikliğine ve Orbán hükümetine karşı Aralık ayında başlayan protestolar devam ediyor. Viktor Orbán, 2018’in Nisan ayında yolsuzluk ve rüşvet skandallarına rağmen tekrar iktidara gelmişti. Yeni yasayla beraber yıllık fazla mesai sınırı 250 saatten 400 saate çıkarıldı. İşveren, bu fazla mesai ücretlerinin ödemesini 3 yıla kadar erteleyebilecek ve ödemeyi yapmadan işçileri işten atabilecek. Hükümet fazla mesainin “isteğe bağlı” olduğunu iddia etse de, fazla mesaiyi reddeden işçiler işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyorlar. Hükümet bu yasaya “işsizlik sorununa çözüm” kılıfını uydurdu. Fazla mesainin hem işgücü açığı yaşayan şirketlere yardımcı olacağı hem de daha fazla para kazanmak isteyen işçilere katkıda bulunacağı söylendi. Bu çözümün işsizliğe çare bulmakla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, bütün yükü patronlardan alıp işçilere verdiği de çok açık.

Yeni yasanın özellikle otomobil firmaları olmak üzere çokuluslu şirketlerin yararına olduğu görülüyor. Macaristan, düşük ücretler nedeniyle bu şirketler için cazip bir ülke ve Alman otomobil firmaları Macaristan ekonomisinde büyük bir yere sahip. Otomobil firmalarının fabrikalarında işçilerden sık sık fazla mesaiye kalmaları isteniyor. Bu nedenle Audi fabrikasında yaklaşık 4.000 işçinin 18 Ocak’ta uyarı grevine çıkıp iki saatlik iş durdurma eylemi yapması önem taşıyor. Fabrika işçileri, ücretlerinde %18 oranında artış yapılmasını ve ayda en az bir hafta sonunun boş olmasını talep ettiler.

Macaristan tek adamı geldiğinden beri neler değişti?

Orbán, iktidarda olduğu 10 yıldan beri kendi tek adam rejimini güçlendirmek için çalışıyor. Son seçimlerden bu yana da ırkçı, kadın ve işçi düşmanı politikalarını sürdürmüştü. Budapeşte, Doğu Avrupa başkentleri arasında en çok evsizin yaşadığı şehir. Ülke genelinde ise 30.000 evsiz olduğu düşünülüyor. Ekim ayında hükümet bunun çözümünü evsizliği yasaklamakta bulmuştu! Macaristan’ın kendine Türkiye, Rusya gibi ülkeleri örnek alan Tek Adamı, üniversitelerin toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının akreditasyonlarını kaldırdı ve verilen fonları kesti.

Haziran ayında parlamentoya mültecilerle ilgili faaliyet gösteren kuruluşlara %25 vergi uygulama önerisi sunulmuş ancak daha sonra geri çekilmişti. Orbán, mülteci düşmanlığından beslenerek ulusalcı kesimin desteğini kazanmış durumda. İktidarın bu düşmanca politikalarına parlamentoda desteğini esirgemeyen faşist ana muhalefet partisi Jobbik de protestolara katılıyor. Diğer yanda da demokratik hakların gaspını kabullenmeyen on binler var. Elbette yasa değişikliğine bu denli büyük bir tepki verilmesinin tek nedeni fazla mesai süresinin artırılması değil. Orbán’ın 2018 Nisan’ında üçüncü kez iktidara gelmesi büyük bir öfkeye yol açmıştı. Orbán’ın iktidarını korumak için yasalarla oynaması, zaman içinde yargının ve basının kontrolünü ele geçirmesi, muhalefetin susturulması gibi nedenler kitlelerin öfkesinin birikerek artmasına neden oldu. Protestocular fazla mesaiyle ilgili değişikliklerin iptali, ücret artışı, daha iyi bir emeklilik sistemi gibi sınıfsal taleplerin yanı sıra hükümetin propaganda aracı haline gelen medyanın ve yargının bağımsız olmasını da istiyorlar. Kısacası, protestolar hükümetin politikalarından duyulan hoşnutsuzluğu gösteriyor.

İhracat patronu krizi kullanıyor

0

Merhabalar arkadaşlar. İhracatçı bir mermer fabrikasında çalışan iki işçiyiz. Patronumuzun dövizdeki yükselişten normalde çok mutlu olması lazım. Çünkü kârını misliyle katladı.

Bizim patronun şansı, hammaddesi kuvarsın Aydın’dan geliyor olması. Türkiye’de bulunan kuvars ve kalsiti işleyip ürettiğimiz suni mermeri (mutfağınızda kullandığınız tezgahlar yani) yurtdışına döviz ile satıyor. Fabrikamızda 3 vardiya halinde haftanın her günü ve günün her saati iki bantta üretim yapıyoruz. Bir bantta tek vardiyada yaklaşık 150 mermer (her biri 4,5 m2) üretiyoruz. Bu da günde 900 mermer demek. Amerikan mutfak yurtdışına peynir ekmek gibi gidiyor. Patron bu mermerlerin tanesini 1000 Amerikan dolarına satıyor. Ne yapıyor patronun günlük kazancı? 900 bin dolar, yani yaklaşık 4,8 milyon TL!

Öncesinde işlerimiz rutin ve normaldi. Ancak sonra işyerimize yeni bir genel müdür geldi. Bu müdür de krizi fırsata çevirerek çalışan sayısını azaltarak küçülmeye gitti. Yalnızca kurban bayramında, tatil olmasına rağmen mesaiye gelmedikleri gerekçesi ile 5 kişi işten atıldı.

Bahane yaratmak için müdür ete, ota, ona, şuna buna takıp bunlar için savunma istemeye başladı. Geçen hafta rapor aldım. Rapor aldığım, hastalandığım için tutanak tutmuşlar, savunmamı istediler. Arkadaşımın babası hastanede yatıyor, yatalak. Bakım yapmak için babasını temizlemek için bile izin almasına müsaade etmiyorlar.

İşçi sayısında azalma var ancak yapılan üretimde bir azalma yok. Patron hem dövizden voleyi vuruyor hem de bahane ile işçileri çıkarıp kârını arttırıyor.

Kriz bahanesi sadece işçi çıkarmaya yaramıyor. Her şeyden kesinti yapıyorlar. Eskiden tuvalette normal sabunlarımız olurdu. Şimdi tasarruf için bir sabun kullanıyorlar, elini ne kadar yıkarsan yıka üzerine naylon yapışmış gibi oluyor. Kötü kokuyor. Çay içmek için bir otomat kartı veriyorlardı. 40 TL yüklüyorlardı. Çay da 25 kuruş idi. Şimdiyse çayın fiyatını 1 TL’ye çıkardılar. Ayın 20’sine gelince kimsede çay içecek bakiye kalmıyor. Eskiden böyle bir şey yoktu.

En kötüsü de üretim sonrasındaki malzeme temizliği. Mermer üretiminde önce hammadde eritilip karıştırılır, bir tür reçine haline getirilir. Yapış yapış bir şeydir o hali. Bu halde bandın üzerine bırakılır, 4-6 saat kadar sonra donar. Bu donmuş mermeri asetonla temizlemen gerekir. Üzerinde toz kalırsa mermerin yüzeyi bozulur. A kaliteden C kaliteye düşer. Biz onları ellerimizle siliyoruz. Ama kriz bahanesiyle patron bu asetonda da çok kalitesiz bir malzemeye geçti. Şu an ellerimiz buna değince pul pul oluyor, dökülüyor. Diyeceksiniz lateks eldiveni niçin kullanmıyorsunuz? 8 saat lateks eldivenle çalışılmaz. 1 saat sonra elleriniz terlemeye başlar. O yüzden çoğumuzda mantar oluyor zaten. Çalışmaya ara veremeyince arada mutlaka eldiveni çıkarmamız gerekiyor. O zaman da ellerimiz yeni asetondan yanıyor.

Geçen gün Bahçeli “sokaklara bakıyorum, insanlar mutsuz” demiş. Yahu biz mi mutsuz yaptık insanları? Kim getirdi bizi bu hale? Sabah bakıyorsunuz işe giden herkes mutsuz. Aslında ne güzel işe gidiyorsun, eve ekmek getiriyorsun. Sevinmesi gerekmez mi insanın?

Biz yine şanslı kesimiz. Nereden baksak asgari ücretten 300-400 TL daha fazla alıyoruz. Eh biz mutsuzsak, asgari ücretli nasıl mutlu olsun?

Biz mutsuz etmiyoruz insanları. Gidip çalışıyoruz sadece. Patronlar mutsuz ediyor bizi, onlar ve onlara çalışan hükümet.

Poşet olayı ve doğa dostu siyaset

0

Doğada artık olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürebilen poşetlerin 25 kuruştan satılmaya başlanması gündemin öncelikli konulardan biri haline gelmiş durumda. Siyasal iktidarın bu göstermelik çevreci kararı sonucunda ortaya çıkan farklı görüş ve öneriler, soruna doğa dostu siyaset ve uygulamaların nasıl olması gerektiği açısından bakmamızı gerekli ve hatta kaçınılmaz kılıyor.

Bu konu, toplumumuzda 25 kuruşluk parasal maliyetinin çok üstünde tepkilere neden oldu. Sosyal medyada adına başlıklar açıldı, ciddi yaptırım önerilerinin yanında bir tiyatro oyununa konu olacak öneri ve düşüncelerin paylaşılmasına neden olan bir sosyal fenomen haline geldi.

Plastiklerin yıllık tüketim miktarları ve onlarca yıldır yurdumuzda ve bütün dünyada neden oldukları çevre kirlilikleri dikkate alındığında, nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiğini kısaca özetleyelim.

Öncelikle, doğada kirliliğe neden olan plastiklerin ve bu plastiklerden üretilen malzemelerin üretimlerinin giderek azaltılması ve öngörülen en kısa süre içinde üretimlerinin ve kullanımlarının yasaklanması gerekir.

Peki, bizde nasıl bir uygulamaya gidilmektedir?

Artıkları yüzyıllar boyunca varlıklarını sürdüren polimer kimyasallardan yapılmış poşetlerin, (yalnızca marketlerde) talep edilmesi durumunda, iktidar tarafından tanesine 25 kuruşluk fiyat biçildi.

Söz konusu kimyasallardan yapılan poşetlerin, satın alınan ürünlerin taşınması yanında, en az onun kadar önemli bir işlevi de evlerde çöp poşeti olarak kullanılmalarıdır. Dolayısıyla, biraz sonra bahsedeceğim gibi, doğada çözünmeyen kimyasallardan üretilen poşetlerin yerine, doğada kısa süre içinde çözünebilen poşetleri kullanıma sokmuyorsanız, bu poşetlerin kullanılmalarını önlemek için tanesine 25 kuruşluk bir fiyat biçmek, sonuçta göstermelik bir önlem olarak kalacaktır. Ne yazık ki, çok kısa bir müddet sonra, komik bir önlem olarak bilgisizliğin, basiretsizliğin örneği bir uygulama olarak poşetlerin kullanımında ciddi bir azalmaya neden olmadan, yalnızca marketlere tanesinde 25 kuruş kazandırmaktan başka işe yaramayacaktır.

Bunun nedeni oldukça açık. Yerine ikame maddesi konulmayan ve gereksinmesi azalmadan varlığını sürdüren ürünlerin kullanımlarının önlenmesi mümkün değildir. Örnek mi? İnsan sağlığına zarar verdiği ifade edilen gluten içeren unlardan üretilen ekmek üretimi azaldı mı? Yoksa, gençleri alışkanlığından korumak isteğiniz (!), fiyatlarına fantastik zamlar (!) yaptığınız alkol kullanım miktarlarında beklediğiniz amaç (!) sağlandı mı?

Çok açıktır ki, kendinize çevreyi koruyan iktidar yakıştırması yapmayı düşündüğünüz bu uygulama, aşağıda yazacağım önlemler alınmazsa, çok kısa bir zaman sonra etkisi olmayan bir uygulama haline dönüşecektir. Çünkü insan sağlığına ve çevreye zerre kadar önem vermeyen, bu bağlamda aldığı önlemleri kendi siyasal iktidarının varlığını sürdürmekle sınırlı olan bir iktidar, hiçbir zaman planlı ve programlı bir şekilde insanı ve doğayı eylemlerinin/uygulamalarının odağına koymadı.

Eğitimde dini değerleri yüksek (!) bir nesil yetiştirmek için bilimdışı bir program/eğitim içeriğini uygulamaya alan, enerji gereksinmesini karşılamak için HES uygulamaları ile doğanın ve insanın canına okuyan, sözde ekonomik büyüme adına mevcut işletmeleri ürettiklerini ithal etme pahasına elden çıkararak ülke insanının geleceğini yalnız ve yalnız inşaat sektörüne bağımlı kılan bir iktidardan söz ediyoruz. Ve ne yazık ki, tek başına iktidar olan ve iktidarını geniş aile bireyleri ve yakın dostlarıyla paylaşan RTE, kendi taraftarı dışındaki insanlarla dalga geçercesine betonlaşmaya karşı çıkarak yeşilden yana tavır koydu!

Yukarıda bahsettiğim gibi bu konuda çevre dostu politikanın olmazsa olmaz ikinci aşaması, poşet yapımında kullanılacak artıkların/atıkların doğada varlığını dolaylı/dolaysız yollarla yitirecek özellikte kimyasallar kullanılmasıdır. Bu çerçevede bir programın öngörülebilen en kısa zaman içinde devreye alınması gerekir. Bu tür poşetlerin yapımında başta nişasta ve selüloz türevleri olmak üzere çok çeşitli türden kimyasal polimerler kullanılabilmektedir. (Bunlar hakkında daha geniş bilgi ve doğada dolaylı/dolaysız bozunma süreleri için aşağıda kaynak olarak verdiğim iki adet Türkçe yayına bakılabilir.)

Bu polimer maddelerin doğal koşullarda doğrudan veya doğada yer alan mikroorganizmalar aracılığıyla çok kısa sayılabilecek zaman diliminde su, karbondioksit ve doğada normal koşullarda çözülebilen kimyasallara dönüşerek yok olmaları; bu kimyasallardan üretilen poşetlere çevre dostu poşet adının verilmesine neden olmuştur.

Tam bu noktada, siyasal iktidar kendini çevre dostu ilan etmek istiyorsa, etkisini birkaç hafta içinde yitirecek komik parasal önlemler yerine, maliyetleri mevcut poşetlerden biraz daha pahalı olmakla birlikte, çevre dostu kimyasal polimerlerden oluşan poşetlerin nasıl yaygın bir şekilde kullanılacağının programını açıklaması gerekirdi.

Sonuç olarak, ekonomiden, yeşili yok ederek her ne pahasına olursa olsun inşaat sektörünün gelişmesini ve HES’lerin kurulması ile doğal su kaynaklarının yalnız ve yalnız enerji üretimi için kullanılmasını anlayan Tek Adam rejiminin çevre dostu politikalar üretmesi ve uygulamaya alması beklenemez. İktidar gündelik politikalar ile kendi varlığını uzatabildiği kadar uzatmanın peşinde ve kendine fanatik ölçülerde bağlı insanların dışındaki kitlenin kısa ve uzun soluklu mutluluğu ile hiç ama hiç ilgilenmemektedir.

KAYNAKLAR

1-Biyobozunur Gıda Ambalaj Malzemeleri:Mehmet Kılınş,Oktay Tomar,Abdullah Çağlar.AKU J.Sci,Eng.17(2017)035404(988-996)

2-Biyobozunur Plastik Ambalağ Malzemelri:Prof.Dr.Baki Hazer.Zonguldak Karaelmas Üniversitesi,Kimya Bölümü.

Manisa Kadın Meclisleri

0

Manisa Kadın Meclisleri, yerel seçimlerde kadın temsiliyetini artırmak ve kadınların problemlerini gündeme taşımak için çeşitli mahallelerde kadın muhtar adaylar çıkardı. Zuhal Güneş, Şadiye Uysal, Sultan Çağlar, Yadigar Şahin, Meryem Gerçeker ve Bilgehan Yavuz ile kadın meclislerinin içinden geçtiği süreci ve yerel seçimlere ilişkin projelerini konuştuk.

Merhaba, isterseniz öncelikle kendinizi tanıtarak başlayabilirsiniz…

Zuhal Güneş: Emekliyim. 35 yıl özel sektörde çalıştım. Bir vakıf şirketinde genel müdür asistanı olarak çalışıyordum. Bu süreçte genel müdürüm tarafından tacize uğradım. Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet ettiğim zaman da tüm haklarım gaspedilerek tazminatsız olarak işten atıldım. Bu süreçte zaten sosyal medya üzerinden kadınlarla ilgili platformları takip ediyordum. Tabii, çalıştığım için çok aktif değildim ama yine de destek oluyordum onlara. Onlar da beni yalnız bırakmadılar. Yalnız olmadığımı hissettirdiler bana ve bir mücadele başlattık. Savcılık kovuşturmaya yer yoktur diye davayı açmadı ilk önce. Ama biz mücadelemizi sürdürdük ve kadın dayanışmasıyla birlikte sesimizi duyurmak için fabrikanın önüne gidip 13 gün eylem yaptık. Bu sayede bir kamuoyu oluşturduk. Eylemimizi engellemek için bir sürü girişimde bulundular. Tırları fabrikanın önüne dayayıp, korna ve sirenleri çalıştırdılar. Ben mağdurken, genel müdüre koruma verildi. Tabii ki herhangi bir şekilde işten atılmadı, aksine destek verildi. İçeriden Türk Metal sendikası aracılığıyla işçileri tehdit ederek bastırdılar. Bu arada mesela, kalite kontrol müdürü sadece bana destek olduğu için tazminatsız olarak işten çıkarıldı. 2 yıl boyunca davalarımız sürdü. İşe iade davasını tabii ki kazandım. Çünkü ortada bir suç var ve benim hiçbir suçum, kusurum yok. Tüm haklarımı aldım. Ceza davasında da delil yetersizliğinden beraat verildi adama. Şu anda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptım, onun sonucunu bekliyorum. Aslında anayasaya baktığınızda kadının beyanı esas alınır, ama öyle bir şey olmadı. Güç, dengeleri bozdu diyebiliriz. Anayasa Mahkemesi’nden bir sonuç gelmezse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edeceğim. Yani mücadeleye devam ediyorum…

İşyerindeki kadınların bu olaya tepkisi ne oldu? Onlarla temasa geçtiniz mi?

Tabii ki temasa geçiyoruz, özelde konuşuyoruz. Ancak sürekli tehdit edildikleri için, işten atılma korkusuyla hiçbiri yanımda olamadı. Sadece tek bir kişi destek oldu. Adı gibi onurlu bir kişiydi kendisi. O da dediğim gibi tazminatsız olarak işten atıldı. İnsanlar bunu gördüğü zaman korkuyorlar. Mesai çıkışlarında fabrikanın önüne gidiyoruz sesimizi duyurmak için, gizli gizli servisten el sallıyorlar. Ancak, o kadar.

Bir de tabii işsizlik var. CV’mi verdiğim hiçbir kurumdan geri dönüş almadım. Patronlar, bu konuda da dayanışıyor. Öyle bir atmosfer var ki, 35 yıldır beraber çalıştığım iş arkadaşlarım beni görünce yol değiştiriyorlar.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nda zaten bu tür vakaların takibini yapıyoruz, destek olmaya çalışıyoruz. Bu süreçten sonra, ne yapabiliriz diye düşündük ve platformu Kadın Meclisleri olarak tüm Türkiye’de yeniden örgütlemeye karar verdik. Biz de İstanbul’da gerçekleşen genel bir toplantıda Manisa’da kadın meclislerinin kurulmasını karar altına aldık. Buna dayanarak, Manisa’da kadın meclislerini kurmaya başladık ve tüm kadın örgütlerine çağrı yaptık, birçoğu bize destek oldu. Çalışmalarımız neticesinde, yerel yönetimler düzeyinde kadınların daha aktif rol almasını teşvik etmek adına 7 arkadaşımla beraber kadın meclislerinin muhtar adayıyız. Şu anda çalışmalarımız devam ediyor, ben Hafsa Sultan mahallesi muhtar adayıyım. Mahallede kapıları tek tek dolaşıp kadınlar başta olmak üzere tüm mahalleliyle temas kuruyoruz.

Şadiye Uysal: 2 çocuk annesiyim. Senelerdir kendi kendime mücadele ettim, çünkü ben yetiştirme yurdunda büyüdüm. 40 yıldır Manisa’dayım, 38 yıldır aynı mahalledeyim. Hemşirelik okudum, evlendim, çocuklarımı büyüttüm, ama o arada da sürekli insanlarla temas halinde oldum. Kadın Meclisleri de bu anlamda çok yardımcı oldu bana. Muhtarlık adaylığına da vesile oldu. İlçelerde de kadın adaylar var. Güzel bir akım başlattık Manisa’da.

Meryem Gerçeker: Evliyim, 1 çocuk annesiyim. Şunu ekleyeblirim; muhtarlık söz konusu olduğunda kalıplaşmış bir algı var. Emekli, yaşlı ve özellikle erkekler işi gücü olmadıkları için muhtar oluyorlar. Bizlerde de hep bu şekildeydi. Bir bakıma birbirimizi yüreklendirdik ve bunu kırmak için yola çıktık. Hemen hemen her mahallede aynı sorunlar var. Benim mahallemde de çocuklarımız için oyun alanı yok, kadınlarımızın akşamları çıkıp oturabileceği rahat alanlar yok. Kanalizasyon, ışıklandırma, çöp hepsi sıkıntılı. Biz koltuğa oturup sadece mühür basan muhtarlar olmayacağız. Gerçekten bir şeyleri değiştirmek için aday olduk.

Yadigar Şahin: 40 yaşındayım, evliyim ve bir oğlum var. 14 yaşından beri sınıf mücadelesinin içindeyim. Biliyorsunuz ki Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliği her düzeyde görünür durumda. Biz de öncelikle muhtarlıkları alarak mücadelemize yeni bir boyut kazandırmak ve bu sayede tüm kadınlara dokunmak istedik. İnsanlara amacımızın, kadın meclislerinin ne olduğunu anlattığımızda çok güzel tepkiler alıyoruz. Mecliste yüzde 17,45, belediyelerde yüzde 2,98, muhtarlıkta ise yüzde 1,3 kadın temsil oranı var. Buralardaki eşitsizliği ortadan kaldıracağız.

Bilgehan Yavuz: Kiminle konuşsak genel olarak aynı söylemle karşılaşıyoruz. “Kadınlar baş tacımız, her yerde olmalılar” deniyor, ama iş ciddiye bindiği zaman var olan adaylarımız bile geri çekiliyor. Elimizden geldiğince örgütlü mücadelede bulunmak, her zaman sesimizin daha gür çıkmasını sağlıyor.

Hepiniz hem çalışmış, hem de ailelerinize bakmışsınız. Biz İDP olarak, ev içi emeğin toplumsallaştırılmasını savunuyoruz. Bu aslında şu demek; toplu yemekhanelerin, çamaşırhanelerin vs. kurulması ve bu tür ev işlerinin toplumsal olarak mahallelerde yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu kapsamda, her mahalleye kadın sığınma evinin kurulmasını da ayrıca savunuyoruz. Sizin bu tür bir çalışmanız olacak mı?

Yola çıkmamızın en büyük faktörlerinden biri bu. Mahallelerde çocuklar için kreş açılması önceliğimiz. Mahalle meclisleri kurmayı hedefliyoruz. Bu meclisler aracılığıyla toplumsal sorunlara eğilmeyi düşünüyoruz. Ancak muhtarlık olarak bir bütçemiz yok, yerel meclisler aracılığıyla belediyelere baskı kuracağız. Aynı zamanda, benzer hedefler doğrultusunda işyerlerinde de kadın komiteleri kurmaya başladık. Hiçbir fabrikada kadın temsilci yok. Bunu da kıracağız.

Türkiye’de kadın mücadelesi son yıllarda toplumsal muhalefetin öncüsü konumuna yükseldi. Özellikle, kadın cinayetleri ve şiddet vakalarına gösterilen kolektif tepki kamuoyu oluşmasına vesile oldu. Konuştuğumuz gibi sığınma evlerinin sayısı çok az. Var olanlarda da güvenlik tedbiri yok. Siz yerellerde bu tip vakalarla karşılaştığınızda dayanışmayı nasıl örüyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi’ne göre şiddet gören bir kadına karşı devletin sorumluluğu var. Ancak, özellikle karakola gidildiğinde, barıştırmaya çalışıyorlar. Biz şu anda da bu tür durumlara müdahil oluyoruz. Gerektiği durumlarda bizzat karakola giderek baskı oluşturuyoruz. Kolluk kuvvetlerinden başlayarak, yasaların uygulanması için her kademede birbirimize destek oluyoruz. Muhtar olduktan sonra, bu tür durumlara daha sistemli, daha örgütlü bir şekilde müdahale edeceğiz. Kadınlar genelde yaşadıklarını dışarıya yansıtmıyorlar. Dolayısıyla, bu tür durumlarda yüz yüze temas çok önemli. Örneğin en son gittiğimiz bir evde amcası tarafından tacize uğrayan bir çocukla karşılaştık. Kesinlikle aileyle paylaşılmıyor ve taciz mağduru çocuk İstanbul’a yollanıyor. Özellikle bu dönemde çocuk istismarı çok yoğun bir şekilde gündemde olduğu için biz de mahallelerde çocuklar için güvenli kreşler oluşturmayı hedefledik.

Mücadelenizi destekliyor ve başarılar diliyoruz.

Manisa İşçileri krizi tartıştı

0

“Krize Karşı Emeğin Buluşması” başlığıyla gerçekleştirilen panele, Manisa’da farklı iş kollarından birçok işçi katıldı. Tartışmanın panelistleri İzmir’den Belediye işçisi Sinan Uğur ve Manisa’dan fabrika işçisi İlhan Yıldırım’dı.  Panel, “Krizi biz yaratmadık, bedelini de biz ödemeyeceğiz” temasıyla geniş katılımla gerçekleştirildi. Metal, gıda, tekstil ve petrokimya işçilerinin yoğun olarak katıldığı panel, panelistlerin sunumuyla ve ardından karşılıklı konuşmalarla, çok heyecanlı, dolu dolu geçti. İktidarın krizi yok sayarak seçim döneminin yükünü halkın sırtına bindirme çabasının olduğu, patronların krizi görür görmez ilk iş olarak işçileri işten çıkarttığı belirtildi. Firmaların başlangıçta kısa dönem çözümü olarak konkordato ilan etmeleri bile onların iflasını engelleyememiştir. Borçla dönen ekonomi artık hareket edemez noktaya gelmiştir. Özetle kriz, asla işçilerin yarattığı bir kriz değildir. Fedakârlık yapması gereken işçiler değildir. Bu sorunların çözümü olarak sunulan öneriler ise işçi sınıfına yönelik saldırıların karşısında örgütlü olmak ve somut talepleri olan bir birleşik işçi cephesi kurulması gerektiğiydi. İşsizliğe karşı ek vardiyaların kurulması, ücretlerde kısıntıya gidilmeden altı saat işgünü dört vardiya sistemiyle çalışma saatlerinin kısaltılması ve ek vardiyaların kurulması, iflas eden işyerlerinin defterlerinin açılması ve işçi denetiminde kamulaştırılması, dış borçların ödenmesine son verilmesi, bankaların  kamulaştırılarak tek devlet bankası haline getirilmesi, her enflasyon açıklanmasında açıklanan enflasyon oranında ücretlerin arttırılması, işten çıkartmaların yasaklanması için işçi sınıfının birliğine ve birleşik bir işçi cephesi kurulmasına ihtiyaç olduğu belirtildi.

Panele katılan işçilerin soruları ise, iş yerlerinde yaşadıkları sorunlara karşı nasıl birlikte olacakları, pek çok sendika yöneticisinin işçiden çok işveren yanlısı olduğu, hukuksal anlamda karşılaştıkları sorunlara dönük neler söyleyeceklerini bilmedikleri yönünde oldu. Etkinliğin çok anlamlı olduğunu, kısa sürede yeni bir etkinliğin daha hazırlanması talep ettiklerini belirttiler. Panele altmışın üzerinde işçinin katılımı oldu. Önümüzdeki dönem için Manisa işçileri olarak daha etkin eylem ve etkinlikler yaparak, Manisa havzasındaki işçileri yan yana getirmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini söylediler. Etkinliğe katılan herkes birbirine teşekkür ederek etkinlik sona erdi.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı bildirisi: Sudan’daki halk ayaklanmasıyla dayanışma

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın Sudan’daki halk ayaklanması hakkında yayınladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak, Sudan’da 19 Aralık 2018’de başlayıp ülke geneline yayılan ayaklanmayı destekliyoruz. Protestoları ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımlarının kaldırılması ve artan enflasyon tetiklemişti. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Sudan’da ülkenin nüfusunun neredeyse yarısına tekabül eden 20 milyon kişinin yoksulluk sınırının altında yaşadığını tahmin ediyor. Bununla birlikte, talepleri bunun çok daha ötesine geçen Sudanlılar on yıllardır süren ekonomik, politik ve sosyal baskılar nedeniyle Ömer el-Beşir rejiminin yıkılması çağrısında bulunuyorlar. Diktatör Beşir’in 2020’de yapılacak başkanlık seçimlerinde aday olmasını sağlayacak anayasal değişiklikler de yapılmıştı.

Çeşitli şehirlerdeki göstericiler “Özgürlük, barış ve adalet”, “Devrim halkın tercihidir” ve aynı zamanda “Halk, rejimin yıkılmasını istiyor” sloganlarını sık sık kullanıyorlar. Halk pek çok kentte olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağına meydan okuyor. Bu durum, krizin derinliğini ve halkın Beşir rejimini reddettiğini gözler önüne sermekte.

1989 yılından beri iktidarda olan mevcut rejim, keskin nişancılar ve eşkıyaları kullanarak protestoculara vahşi bir şekilde saldırıyor. Gösterilerde 39 kişi öldürüldü ve aralarında feminist, işçi ve sol grupların liderlerinin bulunduğu 2000’den fazla kişi tutuklandı. Ayaklanmanın sembolü haline gelen 12 yaşındaki Şevki İshak da öldürülenler arasında.

Protestolar kırsal bölgelerde ve bağımsız sendikaların güçlü olduğu Atbara gibi kentlerde başladı. Beşir’in ezmeye çalıştığı bu sendikalar, özellikle de Sudanlı Profesyoneller Birliği (SPA), sokaklardaki sesi yükselterek ve hareketin örgütsel belkemiği işlevi görerek gösterilerin ön planında olmaya devam ediyor. Sendikaların katılımı, çok sayıda sendika üyesi ve liderinin tutuklanmasıyla sonuçlandı. Tutuklananlar arasında SPA sekreterlik üyesi Dr. Muhammed Naci el-Asam, Sudanlı Öğretmenler Komitesi üyesi ve SPA sekreterlik üyesi Ahmet Rabie, Sudan Obstetrik ve Jinekoloji Birliği yürütme kurulu üyesi Dr. Huveyda Ahmed Muhammed el-Hasan, Sudan Doktorlar Sendikası Başkanı Dr. Ahmed el-Şeyh, Sudan Doktorlar Sendikası Başkan Yardımcısı Dr. Necip Necmüddin ve El Cezire Eyaleti Öğretmenler Komitesi Başkanı Abdullah el-Hasan bulunuyor.

Protestoların yayılması ve rejim baskının yoğunlaşmasıyla birlikte, Sudan Doktorlar Komitesi’nin başını çektiği bağımsız sendikalar genel greve çıktı. Bağımsız gazeteciler sendikası üç günlük grev yaptı. Sudanlı Eczacılar Merkez Komitesi grev ilan etti. Öğrenciler ve öğretmenler de greve ve protestolara katıldılar. Hartum Üniversitesi’nden 20 kadar profesör tutuklandı ve bazıları emekçilerin ve üniversitenin baskılarıyla serbest bırakıldı. SPA sekreterlik üyesi ve ekonomi profesörü Dr. Muhammed Yusuf, spor bilimleri profesörü Dr. Muhammed Abdullah, edebiyat profesörü Dr. Memduh Muhammed el-Hasan, endemik hastalıklar profesörü Dr. Muntazir el-Tayib, mühendislik profesörü Dr. Ali Seory ve edebiyat profesörü Dr. Muhammed Yunus serbest bırakılanlar arasında.

Sudan solu, ayaklanmaya tam destek vererek katılmaya devam ediyor. İslamcı muhalefet gruplarının ve iktidardaki koalisyonun hizipçi liderlerinin uluslararası topluluğun lehine olan başarısız emniyet ve ekonomi uygulamalarını sürdürebildiği uluslararası topluluk tarafından kabul gören iktidar partisi gruplarının ve İslamcı muhalefetin “yumuşak iniş” teklifini reddetti. Sudan solunun ayaklanmaya verdiği destek sonucunda tutuklanan ve saldırıya uğrayan solcu kadro ve liderler arasında Sudan Komünist Partisi (SCP) Politik Büro üyesi Hanadi Fadl, SCP Merkez Komite üyesi Kemal Jarrar, SCP Merkez Komitesi ve Sudan Tıp ve Sağlık Mesleği Sendikası üyesi Dr. Mesuud Muhammed al-Hasan, SCP üyesi olan babası Abdulfattah Rifaai’den fidye karşılığında Batoul Rifaai ve vurulduğu için durumu kritik olan SCP üyesi Yasser al-Sir Ali bulunuyor.

Sudan Kadın Birliği (SWU) ve diğer feminist gruplar, ayaklanmanın öncülüğünde aktif rol oynadılar ve Beşir rejimi ve seleflerinin kadın düşmanı ve ayrımcı uygulamalarına karşı geçmiş yıllardaki protestolarda olduğu gibi yine ön planda oldular. Sonuç olarak rejim, aralarında SWU lideri Adile Zi’baq, Sudan Demokratik Kadın Birliği lideri Münira Sayyid Ali, SWU, SCP ve Sudan Dayanışma Komitesi üyesi Hanan Muhammed Nur, şair Sümeyye İshak, avukat ve SWU üyesi Hanan Hassan Algadi ve SWU ve SCP üyesi Emel Jabrallah dahil önde gelen pek çok lider hapse atıldı.

Rejim on yıllardır Sudan toplumunda ve rejimin muhalifleri içinde ırkçı ve etnik önyargıları ve politik bölünmeleri kışkırtarak siyasi bir baskı politikası uygulamakta. Bu durum, ülkenin bölünmesine ve siyasi bir boşluğun yaratılmasına katkıda bulundu ki bu boşluk gayrimeşru ve güvenilmeyen İslamcı muhalif Ulusal Ümmet Partisi (NUP) tarafından doldurulamaz. Lideri Sadık el-Mehdi olan NUP, protestoları iktidara gelmek için kullanmaya çalıştı. Bu da rejime, sokaklardaki radikal talepleri saptırma ve sarsma imkânı verdi.

Ordunun, iktidardaki rejimin yandaşlarını kayıran uygulamalarında esas ortağı ve hem ülke içinde hem de Güney Sudan ve Yemen’de baskı ve siyasi istikrarsızlık yaratmada başlıca silahı olduğunun altını çiziyoruz. Orduyu halkın yanında durabilecek bağımsız bir kurum olarak resmedenler, Mısır’da ordunun karşıdevrimci rolünü ve Sudan askeriyesinin rejimi destekleyen beyanlarını dikkate almalıdır.

Darfur’daki savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Beşir hakkında çıkarılan tutuklama kararı, Terörizmle Savaş’ın gönüllü ortağı ve bölgedeki zorba liderleri reddederek imparatorluğun güvenilir bir müttefiki olduğunu kanıtladıktan sonra, emperyalist güçlerle ilişkilerini düzeltmesi ve ABD desteğiyle göreve getirilen, savaş suçu ortağı Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir’in desteğini kazanmasıyla, Sudan ayaklanması karşısında hafifletilerek ortadan kalkmış oldu.

Beşir rejimi, Güney Sudan ve Darfur’daki soykırımlarında dinci ve ırkçı tahriklerini silah olarak kullanarak iç savaşı uzatmış ve kızıştırmıştı. Bu katliamlardaki ölü sayısının toplamda bir milyonu geçtiği tahmin ediliyor. Beşir rejimi, pek çok tecavüz ve cinayetin faili olan acımasız kabile liderlerini paralı asker olarak Yemen’e gönderip kendi halkının insanlarını öldürerek kazandığı deneyimi silah olarak kullanmakta. Bu bize, tüm diğer rejimler gibi Beşir rejiminin de bölgesel olduğunu ve sınır tanımadığını hatırlatıyor.

Ek olarak, Beşir rejimi iktidarda kalabilmek için diğer bölgesel ve emperyalist güçlerle de başarıyla oynamakta. Beşir, ayaklanmanın başlamasıyla beraber Şam’da Beşar Esad’ı ziyaret ederek desteğini beyan etti ve böylece Beşir’in Suudi Arabistan’ın elçisi görevini yerine getirdiği söyleniyor. Beşir Katar’la daha uzun süreli ittifakını korurken, Suudi Arabistan’la olan ilişkilerini pekiştirdi ve hakimiyetini istikrara kavuşturmak için suçlarına ortak oldu. Bunun sonucunda Katar Emiri Temim el-Tani, Türkiye’nin iktidar partisi AKP ve Mısır’ın dışişleri bakanı ve istihbarat şefine ek olarak her iki tarafın suçlu rejimlerinden destek şovları sergilendi. Bunun yanı sıra, Beşir İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi yolunda adım atan diğer rejimlere katıldı ve Netanyahu İsrail’in resmi havayolu şirketi El Al’ın Sudan hava sahasını kullanabileceklerini duyurdu.

Bugün Sudanlı protestocular Beşir rejiminin tutucu politikalarını, tüm zorba bölgesel ittifaklarla olan dayanışmasını ve ayrıca Uluslararası Para Fonu’nun yoksullaştırma politikalarını reddediyorlar. Yükselen neo-liberalizm ve baskı dalgasının zorluklarını göğüsleyen bir sivil toplum ve emek hareketi tarafından genel grevi ilan ettiler.

Beşir’i on yıllardır iktidarda tutan bölgesel ve uluslararası uzlaşının karşısında olmak ve Sudanlı protestocuların acımasız rejim güçleri karşısında sergiledikleri cesur eylemleri desteklemek için, “Özgürlük, barış, adalet ve devrim halkın tercihidir” şiarıyla halkın isyanına ve sosyal adalet mücadelesine desteğimizi gösterip dayanışmayı artırmamız mecburidir.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı

8 Ocak 2019

Hayaller üretim, gerçekler haraç ekonomisi

0

24 Haziran seçimleri sonrası ikinci 100 günlük eylem planı açıklandı. Yeni rejimle birlikte ülkeyi bir şirket gibi yönetmeyi amaçlayan hükümet, toplumsal bir performans sistemi getirmenin derdinde. Bu 100 günlük planlar da işletme mantığıyla yapılıyor zaten. Şu kadar milyar dolar yatırım yapacağız, bize şu kadar getirisi olacak. Zihniyet bu.

İşte bu şirket zihniyeti kökleştikçe ülke içinden çıkılamaz ekonomik bataklığa daha fazla saplanıyor. Ağustos ayında açıklanan ilk 100 günlük plan, ekonomik problemleri çözmek şöyle dursun bunları derinleştirdi ve ülkeyi döviz-faiz kısırdöngüsü içinde bir deli gömleğine soktu. Her şey ortada değil mi? 24 Haziran’dan sonra bu ülkedeki hangi ekonomik ve politik sorun çözüldü? Ya da hangi ekonomik ve politik sorunun çözümü için uygun zemin oluştu? Hiçbiri. İkinci 100 günlük programın da derdi sorunları çözmek değil. Daha çok “mış” gibi yapmak.

24 Haziran öncesi, yeni sistem geldiğinde her şeyin hallolduğu bir refah ülkesi olacağı algısı hükümeti 100’er günlük “eylemler” ile, bir şey yapıyormuş izlenimi vermeye itiyor. İç ve dış politikalarda girdiği çıkmaz sokağın içinde bir debelenme haline benzetebiliriz bu durumu.

Programda 454 adet taslak eylem planı var. Yani 100 gün içinde bu söyledikleri 454 planı eyleme geçirmeyi vaat ediyorlar. Peki, neler var bu planlar arasında? Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’na dört adet eylem taslağı düşmüş. Bir tanesi şu: “Başta çocuklar ve gençler olmak üzere yurt içinde ve dışında din hizmeti kalitesini artırarak konferans ve yayınlarla daha fazla kişiye ulaşılması.” Bu yeni bir şey değil ki. 16 yıldır yapılmak istenenlerden biri sadece. Peki ya şuna ne demeli? “37 ilde 35 adet cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi ve müftülük hizmet binasının temelinin atılması, 175 adet cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi ve müftülük hizmet binasının açılışının yapılması.” Gibi gibi, ülkeye nitelikli hiçbir faydası dokunmayan sözde eylemlerle dolu bir plan… Yeni rejimin vaat edebildiği çerçeveyi de göstermesi açısından önemli.

Planın diğer ayrıntılarında “8 km köprü ve viyadüğün tamamlanması ile köprü ve viyadük uzunluğumuzun 582 km’ye ulaşması” ve “Halkalı-Çerkezköy (77 km) hızlı demiryolu projesinin yapım ihalesine çıkılması” gibi bir dizi belediyecilik faaliyeti var. Oysa bu planlar içinde, ülkeyi ekonominin içinde bulunduğu bu kötü durumdan çıkartacak gerçek ve özde bir radikal eylem planı yok. Örneğin, yükselen döviz kuruna ve enflasyona karşı sermaye hareketlerinin kısıtlanması; yükselen dış borçların reddi; işsizliğin düşürülmesi için altı saat dört vardiya sistemi; dış ülkelerin etkisinden ve ithalata bağımlılıktan kurtulabilmek için beş yıllık sanayileşme planı gibi… Radikal ve dişe dokunur planlara ihtiyacımız var.

Hükümet kendi programını “üretim ekonomisini getiriyoruz” diye pazarlıyor. Oysa planlarında, hazinenin daha fazla boşalmaması adına vergi gelirlerini emekçilerin sırtına nasıl daha fazla yükleriz gibi sorular var. Bu durum alım gücümüzü gittikçe düşüren, alıcının devlet olduğu bir haraç ekonomisine çeviriyor ülkeyi.

Sendikacıların iki taktiği

0

Bürokratlaşan, yani işçi tabanından koparak tüm uygulamalarını sendikasında işgal ettiği mevkii koruma amacıyla biçimlendiren sendika yöneticileri, özellikle “kritik” anlarda iki farklı taktik uygulayabilirler. Bu “kritik” an işyeri içinde önemli bir anlaşmazlık, bir grev veya ülke çapında bir huzursuzluk olabilir.

Onların bu taktiklerini anlayabilmek için, bürokratların niteliğini iyi kavramamız gerekir. Bürokrat sendikacı, sendika içindeki koltuğunu ancak sendika var oldukça koruyabilir. Dolayısıyla da sendikayı, bir işçi mücadelesi önderi gibi değil, bir şirket yöneticisi mantığıyla yönetmeye çalışır. Örneğin, bir işyerinde grev olasılığı doğduğunda, bütün güç ilişkilerini işçilerin talepleri doğrultusunda değil, kâr-zarar hesabı ekseninde değerlendirir, kararların ona göre alınmasını sağlar. Bunun için işçilerin taleplerini basitçe görmemezlikten gelir, hatta temsilcilerin üzerinde baskı uygulayabilir. Herhangi bir yeni işyerinde örgütlenip örgütlenmemeye dahi bu şekilde karar verir.

Kritik anlar veya dönemler dediğimiz süreçlerde de bu kaygıyla karar alır. Uygulayabileceği birinci taktik, ki buna çok daha sık rastlanır, işçilerin taleplerine ve ihtiyaçlarına rağmen geri çekilme ve patronla veya hükümetle uzlaşmaktır. Böylece sendikasını, dolayısıyla da mevkiini koruduğunu düşünür. Bunun “en akılcı” yol olduğunu iddia eder. “Aşırılıklardan sakınmalıyız, işyeri kapanmamalı, ekonomi bozulmamalı” gibi gerekçelere sarılır.

İkinci bir taktiği ise “saldırı”dır. Ne kadar uzlaşırsa uzlaşsın, işverenin tutumu veya tabanın baskısıyla koltuğunun tehlikeye girdiğini hissettiği anda hücuma geçer. Uzlaşmaz gözüküp grev veya direniş kararı alabilir, bölge veya ülke çapında işçi eylemlilikleri geliştirebilir. Dolayısıyla, sendika bürokratlarını her zaman uzlaşmacı yöneticiler olarak algılamak, koltuğunu korumak için saldırıya geçenleri bürokrat olmaktan çıktı diye görmek bizi yanıltabilir.

Şanlı 1961 Saraçhane mitingini, 15-16 Haziran 1970 seferberliğini, 1970’lerdeki DGM ve MESS karşıtı eylemlilikleri, 1 Mayıs kutlamalarını, 1990’ta hükümet düşüren Zonguldak madencileri grevini vb. örgütleyenler de sendika bürokratlarıydı. Bu mücadeleler işçi sınıfının tarihi zaferleri olmuştur, ama bu zaferler bugüne kadar yaşayagelen bürokrasinin üzerinden aşılmasına yetmemiştir. Yetmediği için de ardından patronların ve hükümetlerin saldırıları gelmiş, hatta askeri darbeler yapılmıştır.

Bu dersler bugün için çok önemli. Zira “çok kritik” bir döneme giriyoruz. Emekçiler arasında Tek Adam Rejimi’nin uygulamaları ve ekonomik krizin etkileri karşısında huzursuzluk yaygınlaşıyor. Asgari ücretin açlık ve yoksulluk sınırının altında saptanması hoşnutsuzluğu derinleştiriyor. 2.020 liraya imza atan Türk-İş bürokrasisi emekçi sınıflara açıkça ve bir kez daha ihanet etmiş durumda.

Her an işçilerin ve emekçilerin kendiliğinden patlamasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Tek Adam Rejimi de bundan çekiniyor. “Sokağa çıkarsanız kafanızı patlatırız” gibi tehditler savuruyor. Sarı yelek satılmasını ve giyilmesini bile yasakladılar.

Yeni bir seferberlik sürecine girerken en büyük eksikliğimiz ve bizi bekleyen olumsuzluk, bürokrasinin ihaneti karşısında işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve bölünmüşlüğü. Dolayısıyla acil görevimiz, bürokratların müdahalesinin dışında ve uzağında işyeri işyeri, bölge bölge, sınıfın örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesidir. Buna ne tek bir mücadeleci sınıf sendikasının ne de tek bir emekçi partisinin veya örgütünün gücü yeter. Bu görevi hep birlikte yüklenmeliyiz. Bir işçi-emekçi cephesinin kurulması acil bir zorunluluktur.

Kapitalizm: Alın değil, el yazısı!

0

Samsun’da altı tane meyve suyu çalan on sekiz yaşındaki bir genç tutuklanmış. Altı tane meyve suyu; on sekiz yaş! 1990’lı yıllarda da “baklava çalan” çocuklar tutuklanıp yıllarca hapis cezası almıştı. Otuz yılda baklava çalmaktan, meyve suyu çalmaya! Değişen ne?

Bugün iktidarda olanlar, çocukların baklava çaldığı o dönemde “adil düzen istiyoruz” diyerek muhalefet ederlerdi. Toplumun manevi değer eksikliğinden bahsederlerdi. Otuz yıl geçti. Dünün muhalifleri bugün on yedi yıldır iktidarlar. Ne adaletsizlik son buldu, ne de maneviyat kaybı durdu. Dün çocuklar baklava çalardı, bugün meyve suyu çalıyor. Değişen bu…

Peki, değişmeyen ne? Değişmeyen şey kapitalizm! İşsizlik, yoksulluk, açlık, evsizlik, yoksunluk olduğu gibi devam ediyor. Adil, eşit ve insanca bir yaşam dün de yoktu, bugün de yok.

Peki, bu memleket kendi evlatlarına neden onurlu, adil, eşit ve insanca bir hayat sunmuyor? Milyonlar aç ve işsizken neden ve nasıl oluyor da sadece bir avuç patron bütün zenginliğin sahibi olabiliyor? Çünkü eşitsizliğin, sömürünün, adaletsizliğin temeli olan kapitalizm olduğu gibi yaşamaya devam ediyor.

Bir yanda deveyi havuduyla götüren bir avuç para babası, öbür yanda kırıntılarla yaşaması ve şükretmesi istenen milyonlar… Kendi çocuğunun milyarlar eden onlarca gemisine “filocuk” diyen ama işçiye verilecek üç beş kuruşla memleketin batacağını iddia eden yöneticiler…

Evet, bu düzen böyledir! Hayatlarında bir kez olsun elindekiyle yetinip şükretmemiş olan bu düzenin sahibi ve bekçileri, sıra işçiye emekçiye geldiğinde, onlardan edebiyle aç ve işsiz kalmasını ve dahi sessizce ölmesini istiyor, bekliyor… “Yok artık mı” diyorsunuz? 3. Havalimanı işçilerine iktidarın dediği nedir? Flormar patronu yedi aydan fazla süredir direnen işçilere ne diyor? Şöyle: “Sizin yarı paranıza çalışacak sokakta milyonlar var!” İşte böyle!

İşçi işten atılır, alın yazısı derler. İşçi aç kalır, göçük altında, beton altında kalır, alın yazısı derler. İşçinin çocuğu yurtta yanar, alın yazısı derler. İşçinin bindiği tren kaza yapar, alın yazısı derler… Ne alın yazısı! Bunların hepsi bu çürümüş, yozlaşmış, zalim düzenin el yazıları!

Bunlar kaderimiz değil. Çözüm mü? Var! Yoksulluğu değil zenginliği, işsizliği değil işleri, açlığı değil ekmeği, savaşı değil barışı, şiddeti değil huzuru, ölümü değil yaşamı paylaşarak her şeyi ama her şeyi değiştirebiliriz…

İzban işçisinden mesajınız var!

0

Türk-İş’e bağlı Demiryol-İş’te örgütlü, 136 km hat üzerinde görev yapan 343 İZBAN işçisinin 10 Aralık’ta çıktıkları grev birinci ayına yaklaşırken mücadele aynı karalılıkla sürüyor. Toplu iş sözleşmesi sürecinde işçilerin “%34 zam ve sosyal haklar” talebi olmuştu. Resmi Gazete’de Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan karara göre grev 60 gün ertelendi. Kararda grevin “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte” olduğu öne sürüldü.

İşçiler cephesinde istenilen oran ve ek düzenlemeler belirgin iken TCDD ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ortaklığındaki işveren cephesinde oranlar ve ithamlar arada gülünç olacak şekilde belirsiz. Süreç içerisinde %19-20-22-26 gibi rakamlar telaffuz edildi, bu esnada da Aziz Kocaoğlu başta olmak üzere Belediye ve bağlantılı olunan parti CHP cenahından işçilere bol bol “AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorsunuz..” “Bu bize oynanan bir oyun…” şeklinde suçlamalar geldi. (Anladığımız kadarıyla Kocaoğlu veya başka bir CHP’li siyasetçi, suçlayacak başka bir lobi bulamamış gibi; kara propagandada da bir miktar tecrübe istiyor demek ki…)

Sürecin geçmişini merak eden okurlar Gazete Nisan’ın 11. sayısında çıkan “İZBAN’da grev kararlılıkla devam ediyor” yazısına bir göz atabilirler.

Gazete Nisan olarak 28. gününde direnişteki işçilere destek ve onlarla dayanışma amaçlı bir ziyarette bulunduk. Rahatsız oldukları konuları sorduk, destek sözümüzü yineledik. Bu esnada da Nisan’ı işçiler ile buluşturmuş olduk. Siz okurlarımıza olan mesajlarını toparlayıp size sunuyoruz.

CHP’li belediye baskı uyguluyor

Girişte de bahsettiğimiz üzere işveren ortaklarından Belediye kanadı ve bu kanadın sözcüsü konumunda olan Kocaoğlu süreç içerisinde işçilere İzmir halkı üzerinden baskı kurmaya yönelik bir dil ve söylem ile hareket etti. Diğer ortak TCDD ve hükümet kanadı ise ortamdaki algı durumundan memnun ki, ölü sessizliğinde kalmaya devam ediyor.

İşçiler özellikle sosyal medya üzerinden oluşturulan bu algının doğru olmadığı ancak halk üzerinde bir taban bulduğu fikrinde. Grev esnasında süreci sadece CHP ve Belediye tarafından dinleyenlerin sözel tepkilerine maruz kaldıklarını belirtiyorlar.

Sürecin işveren partileri arasında bir mücadele gibi gösterilmeye çalışılmasına karşın olayın tamamen İZBAN işçisinin haklarını alamaması olduğunu tekrarladılar.

Kendisi de daha öncesinde benzer süreçten geçmiş İDP’li bir işçi yoldaşımızın paylaşımları ile dertlerimizin ortak olduğu ve siyasetimizin ortak olması gerektiği noktasında düşünce birliğine vardık.

Süreç ile ilgili soruları olan tüm okur ve dostlarımıza çağrımız, gerçekleri Alsancak İZBAN noktasında halihazırda bulunan işçilerden birinci elden dinlemeleri olacak.

İşçi sınıfının politikası tektir

Grevdeki işçiler sürecin işçiler arasında oylama ile belirlendiği ve bu işçiler arasında CHP-AKP-MHP destekçisi işçilerin de olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla, sürecin buradan okunmasının imkânsızlığına dikkat çekiyorlar.

“CHP’yi zor duruma sokma” niyetinde bir iş olsa işyerindeki CHP’li işçilerin greve çıkmayacağı ve sürece karşı duracağını ancak sorunun işçilerin geçim derdi olduğu, bu nedenle de kararlarının 343 işçinin fikri birliği ile olduğu konusunda ısrarcılar.
Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla işçiler gündelik siyasette şu ana kadar ne düşünmüş veya düşünüyor olsalar da grev esnasında isteklerinin geçinme derdi, diğer bir deyişle sınıf sorunları olduğu konusunda netler.

Sendikal desteğin temsilde kalması

İşçilerin ilettiği son sıkıntı ise desteğini ileten sendikaların yanında, kendi söylemleriyle, bir işçi bile olmaması konusu. Destek veren tüm sendikalara ve STK’lara teşekkürlerini iletmek ile beraber İZBAN işçisi olarak söz konusu platformların işçi ve emekçilerinin desteğini birinci elden hissetmenin daha anlamlı ve daha enerji verici olacağı şeklinde idi.

Biz de bu noktada gelecek ve daha toplu destek ziyaretleri sözümüzü onlara tekrarlamış olduk.

Buluşmamızı grev alanı önünde işçiler ile ortak attığımız “İZBAN işçisi yalnız değildir” sloganları ile sonlandırmış olduk.

Seçimler ve sınıf politikası

0

31 Mart yerel seçimlerine giderken düzen partileri arasında kıran kırana geçen pazarlıklara tanıklık ettik. Cumhur İttifakı cephesinde önce ipler kopar gibi oldu, ardından pazarlıklar yeniden başladı ve başta büyükşehirlerde olmak üzere ortak adaylar göstermek için anlaşmaya varıldı. CHP ve İYİ Parti arasında da başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere pek çok ilde ortak aday çıkarmak yönünde uzlaşmaya varıldı.

Pazarlıkların oldukça çetin geçmesi pekâlâ anlaşılabilir bir durum. Bunun ilk nedeni, belediyelerin düzen partileri açısından birer rant yuvası olarak görülmesi ve bu partilerin yereldeki temsilcilerinin, özellikle de ekonomik kriz döneminde, bu kaynaklara dönük güçlü ihtirasları. İkincisiyse, önümüzdeki seçimlerin klasik bir yerel seçim olmaktan çıkıp Tek Adam rejiminin ve onun politikalarının oylanacağı bir seçim niteliği kazanmış olması. Bunu en özlü biçimde Bahçeli “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir” sözleriyle ifade etmişti.

Tek Adam rejiminin yoğun baskı politikaları altında ve ekonomik krizin giderek derinleştiği bir dönemde, belediyecilik sorunlarının odakta olduğu bir seçim sürecinin gerçekleşmesi herhalde hiç kimsenin beklentisi değildi. Düzen partileri bunun fazlasıyla farkında olarak seçim stratejilerini oluşturdular. AKP-MHP ittifakı büyükşehirleri kazanarak ve oy oranlarını koruyarak, hem belediye rantlarının denetimini sürdürmeyi hem de Tek Adam rejiminin yeni bir güvenoyu almasını hedefliyorlar. CHP-İYİ Parti ittifakı ise, Tek Adam rejiminin baskıcı ve işçi düşmanı politikalarını karşısına almayan, “ılımlı” söylem ve adaylarla Saray’a karşı biriken öfkenin kendilerine oy biçiminde tahvil olmasını umuyor. Bu ittifakın İstanbul adayının sağ kökenli bir müteahhit, işadamı olması, Ankara adayının ise geçmişte MHP’den belediye başkanlığı yapmış bir kişi olması, bu tabloyu yeterince özetliyor.

Bunun karşısında, işçiden, emekçiden, ezilen halklardan yana partilerin seçimlere, düzen partileri gibi temsil ettikleri kesimlerin çıkarları doğrultusunda hazırlandıklarını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bütün belediyelerine kayyumların atandığı, belediye başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklandığı, Erdoğan’ın yeniden seçilmeleri durumunda derhal kayyum atamakla tehdit ettiği bir ortamda, HDP yerel seçimlere oldukça pasif bir biçimde, düzen içindeki çatlaklardan olumlu bir gelişme arayarak giriyor. AKP ile MHP arasındaki gerilimlerin arttığı zamanda “müzakerelere yeniden dönülmesi” beklentisini gündeme getirirken, Saray ittifakı içinde uzlaşma sağlanmasının ardından, Batı’da CHP-İYİ Parti adaylarını destekleyebileceğini açıklıyor. İşçi sendikaları ve sosyalist partiler ise, CHP ve HDP’nin alacağı tutumu izlemekten öte bir politika geliştirmeye yanaşmıyor. Bu durum, emekçilerin hoşnutsuzluğunun arttığı bir dönemde, Saray partilerinin alternatifi olarak Millet İttifakı’nın burjuva partileri dışında bir seçeneğin yükseltilmesini dışlıyor. Böylelikle, iki burjuva ittifak arasındaki sahte kutuplaşma üzerinden emekçilerin sınıf politikalarının yükseltilmesi ve bir sınıf alternatifinin inşa edilmesi fırsatı “ehven-i şercilik” anlayışına tercih ediliyor.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, hem krize karşı ortak mücadele kampanyasında hem de sosyalist partilerle yaptığımız görüşmelerde, ne kadar mütevazı da olsa, emekçileri “kötünün iyisine” mahkum etmeyecek, sınıf politikasını ve seçeneğini yükseltecek bir seçim politikası oluşturulması çağrımızı ısrarla yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Önümüzdeki dönemde de, işçiden, emekçiden, demokratik haklardan yana olan adayların olduğu her yerde, bu adayları destekleyerek Tek Adam rejiminin baskıcı, işçi düşmanı politikalarına karşı işçi sınıfının taleplerini ve sosyal bir belediyecilik programını yükseltmeye devam edeceğiz.

İspanya: Endülüs seçimleri bize ne anlatıyor?

0

“Kısmi reformlar ve yamalar bir işe yaramayacak. Zira tarihsel gelişme, yalnızca kitlelerin doğrudan mücadelesinin gerici engelleri ortadan kaldırıp yeni bir düzenin temellerini atabileceği o belirleyici aşamalardan birine ulaşmış durumda. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, planlı ekonominin; yani aklın, önce ulusal ve ardından dünya ölçeğinde insan ilişkileri alanında uygulanmasının ilk önkoşuludur…”

Leon Troçki – Günümüzde Marksizm

İspanya’nın Endülüs özerk bölgesinde geçen ay düzenlenen yerel seçimler çarpıcı sonuçlar ortaya koydu.

Zira son derece düşük katılım (%58,65) yaşanan seçimin sonuçları, bir yandan söz konusu bölgeyi 36 yıl aralıksız olarak yönetmiş olan İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) tarihsel bir yenilgiye uğradığını ortaya koyarken, diğer yandan Franco diktatörlüğünün çöküşünden 43 yıl sonra, faşizmin ilk kez geleneksel merkez sağ partinin bir dekoru olmaya ihtiyaç duymaksızın kendi üniformasıyla siyaset sahnesine zuhur etmesine vesile oldu.

İspanya’da bu zamana kadar muhafazakar sağ görüşün tek siyasi temsilcisi olan Halk Partisi’nin (PP) eski üyesi Santiago Abascal’ın liderliğini yaptığı aşırı sağ görüşlü Vox partisi, 108 koltuklu Endülüs meclisinde 12 koltuk kazandı ve oyların yaklaşık %11’ini elde etti (400 bin oy). Aynı oluşum, 2015 seçimlerinde %0,46 oy almış ve meclise girememişti.

PSOE, hâlâ 33 koltuk ve oyların %28’i ile en büyük parti olsa da 47 koltuktan ve oyların %35,4’ünden bu noktaya gerilediği hatırda tutulmalı. Öte yandan, PSOE’nin 33 koltuğu, solcu Unidos Podemos’un (Birlikte Yapabiliriz) seçim cephesi Adelante Andalucía’nın (Endülüs İleri) 20’den 17’ye gerileyen koltuğu ile mutlak çoğunluk için gerekli 55 koltuğa ulaşmasını engelledi.

Aslına bakılırsa çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. PSOE’li başbakan Pedro Sanchez’in sağcı Rajoy hükümeti tarafından hazırlanan ve temel olarak kamu hizmetlerinde büyük kesintiler içeren “2018 kemer sıkma bütçesini” aynen uygulayacağını ortaya koyması, neoliberal politikaların yol açtığı geniş işsizlik ve sefalet koşulları nedeniyle büyük bir toplumsal öfkeye neden olmuştu.

Seçimlerin galibi PP’nin ve Vox’un da dahil olduğu 59 sandalyeli sağ ve aşırı sağ oldu dersek yanılmış olmayız.

Gerçek şu ki, İspanya’nın 2008-2014 arasında yaşadığı ekonomik kriz, Franco dönemi sonrası İspanya’nın demokrasi tarihindeki iki partililiğe dayalı “istikrarın” tabutuna son çiviyi de çakmış oldu.

PP’nin sağı, PSOE’nin de solu temsil ederek ülke siyasetinde kurduğu hegemonya, bir süre sonra, sistem karşıtı sol görüşlü Podemos (Yapabiliriz) ve liberal, merkez sağa alternatif olarak Ciudadanos (Vatandaşlar) partilerinin çıkışıyla ortadan kalkmış oldu.

Vox partisinin başarısı, şimdiye kadar PP’nin topladığı sağın oylarının da bölünmesi ve İspanya’nın uzun bir süre azınlık hükümetleri veya koalisyonlarla yönetilme ihtimalini ortaya koyuyor. Dahası bu başarı, İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalonya‘daki bağımsızlık yanlısı girişimler, ekonomik kriz, düzensiz göçmen akımı ve Avrupa’da büyüyen aşırı sağ hareketlerin varlığını sömürmeye dayanıyor. Asıl tehlike tam da bu noktada.

Hep aynı hikâye: Akademide “önlenemeyen” şiddet

0

Ceren Damar’ın başına gelenler Türkiye’de uzun süredir kemikleşmiş bir sorunun göstergesi aslında. Birçok asistanın başına benzer şeyler gelmiştir. 2012’de yüksek lisans yaptığım sırada Bilkent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde gözetmen olarak girdiğim bir sınavda kopya çekmesini engellemeye çalıştığım öğrenci yumruğunu masaya vurarak beni tehdit etti. Sınav sonunda onunla otoparka inene kadar sınıfı terk etmeyeceğini, gerekirse beni sınıfta döveceğini söyledi. Güvenliği çağırdım ama sınıfa girmelerinin yasak olduğunu söylediler. Dersin hocasına gittim, “Boş ver, çok acil çıkmam gerekiyor” dedi ve kayboldu. Ardından bölüm sekreterliğine gittim “Sınıfa geri dönme o zaman” dediler. Sekreterimiz öğrencinin zengin ve sorunlu olduğunu, bu dönem mezun olmak üzere olduğu için üstüne gitmemem gerektiğini söyledi. Öğrenci hakkında yazdığım tutanak kayıtlara geçirilmediği gibi, şikâyet dilekçemi gören çok sevgili bölüm başkanımız beni odasına çağırarak bu sürecin sonunda asıl zarar görecek kişinin ben olabileceğimi, öğrencinin arkadaşlarını şahit göstererek beni suçlu çıkarabileceğini söyleyerek şikâyetimi kabul etmedi. Daha sonra öğrendim ki tüzüğe göre dersin hocasının sınavlarda salonda bulunması gerekiyormuş. Yani şikâyet etseydim zarar görecek kişi hocaymış. Kendisini de çok severim. Bu işler Türkiye’de maalesef böyle. Sorumluluk verilen akademik kadrolara yetki ve cesaret verilmiyor. Okulların kaygıları ise çok başka. Koca koca üniversiteler, “zengin ve sorunlu” öğrenciler tarafından bastırılıyor, ülkedeki birçok diğer kurum gibi.

Sonuç olarak bana sürekli görev yazılmasına rağmen bir daha hiçbir sınava gözetmen olarak girmedim. Okul ilk başta biraz mırın kırın etti ama sonra sus payı olarak göz yumdular, zengin ve sorunlu değildim ama haklı ve mezun olmak üzereydim.

İşin korkunç tarafı ise, Ceren’i katleden öğrenci eğer bu sınavda sorun yaşamasaydı mezun olacak; belki birkaç kopya, tehdit ve bastırma denemesinden sonra hakim ve savcı olabilecekti.

Halbuki akademinin içi bu kadar boşaltılmış olmasa; sınavların ciddiyeti, kurumların saygınlığı ve bağımsızlığı olsa, akademinin temel kaygısı para olmasa; kopyanın, fikri eser çalmanın gerçek bir yaptırımı olsa belki de Ceren bugün hayatta olacaktı.

Tunus’ta ekonomik kesinti planlarına karşı eylemler

0

Tunuslu emekçiler bundan sekiz yıl önce ekonomik ve demokratik taleplerle ayaklanarak 30 yıllık diktatörlük rejimini devirmişti. Bu ayaklanma, aynı zamanda bölge genelinde etkileri halen sürmekte olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin de başlangıcı olmuştu.

Bölgede diktatörlük rejiminin devrilerek burjuva demokratik bir düzenin inşa edilmesiyle devrimci sürecin “görece” en ilerici örneği Tunus oldu. Ancak ülkenin patron partileri mevcut düzeni koruyabilmek adına, emperyalizmle işbirliği halinde kitlelerin demokratik haklarında iyileştirmeler yaparken, ekonomik dışa bağımlılığa, özelleştirmelere, yolsuzluk ve sömürüye dayanan ekonomik sistemin devamlılığını garanti altına almaya çalıştılar. Tunuslu sosyalistlerin önemli bir kesimi ise “önce ülkede demokratik bir düzeni inşa edelim, ekonomik dönüşümleri zaman içerisinde gerçekleştiririz” şiarıyla düzen partilerinin politikasını kabullenir bir konum benimsediler.

Böylesi bir tablo, dış borçlanma ve özelleştirmeye dayalı politikalar ile ülke ekonomisinin bataklığa sürüklenmesine, düzen partilerinden ve düzen içi sosyalistlerden umudunu yitiren kitlelerin ekonomik hakları için dönemsel seferberliklerine yol açtı. Özetle, aradan geçen sekiz yılda yedi hükümetin kurulduğu Tunus, politik ve ekonomik anlamda yoğun bir istikrarsızlığın içerisinde.

Bunun son örneği ise, 2019 yılı bütçe görüşmelerinde IMF ile yapılan anlaşmalar uyarınca hükümetin ekonomik kesinti planlarına karşı gerçekleşen kamu grevi ve bunu takip eden bölgesel seferberlikler oldu. 2016 yılında kurulan hükümet, IMF ile 4 yıllık bir anlaşma imzalamıştı ve bu doğrultuda, 2019 yılı bütçesinde kamu harcamalarında kesinti, ücretlerde dondurma, vergileri artırma ve borcu 3 milyar doları bulan kamu kuruluşlarını satışa çıkartmak gibi hedefleri önüne koymuş durumda.

Resmi işsizlik rakamlarının yüzde 17-18 düzeyinde olduğu, Tunus dinarının değer kaybına paralel olarak alım gücünün gittikçe düştüğü ülkede, vergi artışları ve özelleştirmeler yoluyla son 8 yılda yüzde 70-75 oranında artan dış borcun yükünün de emekçi halka yüklenmeye çalışılması bu son eylemlerin başlamasının temel nedenleri.

Mevcut eylemler hükümetin henüz bir geri adım atmasına olanak sağlamasa da yaklaşık olarak bir aydır bölgesel olarak devam etmekte. Ancak belirtmek gerekir ki, ülkede devrimden bu yana neredeyse her yıl işsizliğe ve yoksulluğa karşı kitle seferberlikleri gerçekleşse de Tunuslu sosyalistlerin, emekçilerin ekonomik taleplerini sahiplenerek bir acil eylem planı çerçevesinde mevcut düzenden çıkış yaratabilecek bir alternatif inşa edebilmeleri halen oldukça acil bir ihtiyaç.

5-6 Ocak Türkiye Kadın Buluşması’na doğru

0

Kadınlar Birlikte Güçlü’nün “Haklarımıza, hayatlarımıza, kazanımlarımıza sahip çıkıyoruz” mottosuyla örgütlediği, ilki Ekim ayında gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşması’nın ikincisi 5-6 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşecek. Bu buluşmaya 30’dan fazla ilden 700’ü aşkın kadının katılması bekleniyor.

Platformun çağrı metni buluşmanın amacını şöyle özetliyor: “…Tüm bunlar yaşanırken, sesimizi çıkarabildiğimiz mecraların, tepkimizi ifade edebildiğimiz, birbirimizi duyabildiğimiz, haklarımızı talep edebildiğimiz alanların bir bir kapanışına seyirci kalmayı kabul etmiyoruz (…) Temasımızı artırmak, sözümüzü büyütmek, dayanışmamızı daim kılmak için hangi yöntemleri kullanabileceğimizi konuşmak adına bir araya geliyoruz.”

Kadınlar neye karşı?

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz ve ülkemizdeki baskıcı Tek Adam Rejimi kadınlara yönelik şiddetin, sömürünün ve ayrımcılığın giderek katlanmasına yol açıyor. İçinde bulunduğumuz kriz koşullarında iktidarın aileyi temel alarak sürdürdüğü politikalar, kadınları güçlendirmenin aksine, onları aileye, dini kurumlara ve erkeklere daha fazla mahkûm ediyor.

Bu bağlamda Diyanet ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın (ASPB) yürüttüğü sosyal politikalardan söz etmek gerekiyor. Öncelikle, kadınların ihtiyaç duyduğu anda erişebilecekleri sığınak, sağlık merkezi, şiddet kriz merkezleri, kreş gibi mekanizmalar yerine 81 ilde “Aile ve Dini Rehberlik Bürosu” bulunuyor. Buna karşın yalnızca 73 Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi, 144 kadın sığınağı var. Aynı durum kreşler için de geçerli. Kreş açması gereken işyerlerinin %60’ında kreş yok. 2008’de 497 olan kamu kreşi sayısı 2016’da 56’ya indi; yani 8 yılda 441 kreş kapandı. 2013 yılında Maliye Bakanlığı kreşlere kamu bütçesinden harcama yapılmasını engelledi. Ancak sosyal politika adına Diyanet eliyle müftülükler, vakıflar ve çeşitli kurumlara bütçeler aktarılmaya devam ediliyor (Diyanet’in bütçesi 2014’ten bu yana 8 kat arttı; 2017 yılında bu tip dini kurumlara aktarılan para 103 milyon 678 bin TL’yi buluyor). ASPB ise Diyanet’le Evlilik Öncesi Eğitim Programları, Aile Eğitim Programı gibi çalışmalar yürütüyor.

Sosyal politikanın önemli bir ayağını da sosyal yardımlar oluşturuyor (ASBP’nin bütçesinin %94’ü buna ayrılmakta). Fakat; bugün sosyal yardım alabilmek için kriterler şu: dul olmak, iktidara yakınlık, doğum yapmış anne olmak, torununa, ailesindeki yaşlıya veya engelliye bakan kadın olmak. Bu yardımların hepsi asgari ücret altında geliri olan ailelere mensup kadınlar için geçerli! Hatta devlet bugün bu yardımlara da göz dikmiş durumda… (Binali Yıldırım’ın “sosyal yardımlar dengeli olmalı” minvalindeki açıklamasını hatırlatalım.) Kadınları temel alan bir sosyal politika; ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kreşler açmak, sığınma evlerini yaygınlaştırmak, istihdamda kalıcı çözümler üretmek, eş değer işe eşit ücreti zorunlu kılmak, bakımı kadınların üzerinden alarak ev dışı istihdama katılmalarını sağlamakla mümkünken, kadınlara verilen asgari ücretten düşük sosyal yardımlarla onların aile içindeki rolünü pekiştirmekle kalmayıp, şiddete açık ve güvencesiz bir hayatın zeminini yaratmış olursunuz.

Kadınlar aynı zamanda şiddetle mücadele ediyor. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa kadınları korumaya çalışırken, hukuki güvencenin olmadığı bir dönemde bu yasaların da uygulanması zorlaşıyor ve her gün en az 3 kadın erkek şiddetinin hedefi oluyor.

Kadınlar Birlikte Güçlü: Peki, nasıl bir bir aradalık?

Baskıcı Tek Adam Rejimi’nin sonuçlarını hep birlikte deneyimliyor ve buna karşı koymaya çalışıyoruz. Kadın örgütlülüğünün şu an ülkede en güçlü muhalefet olduğunu, OHAL koşullarında bile sokaklarda olduğumuzdan biliyoruz. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da Ni Una Menos, Kadın Grevi gibi kitlesel seferberlikler söz konusu. Ancak bu birlikteliklerin 8 Mart’lara, 25 Kasım’lara ve yalnızca temas etmeye dayalı buluşmalarla sınırlı kalmaması, hatta çeşitli kesimlerden kadınları da içine alan genişleyen bir örgütlülüğe dönüşmesi gerekiyor. Bu anlamda Kadınlar Birlikte Güçlü’nün örgütlediği Türkiye Kadın Buluşmaları muazzam bir öneme sahip. Türkiye’nin dört bir yanından kadınların “nasıl bir mücadele?” sorusunu ele alacağı bu 2 günlük buluşma, biz kadın hareketine çeşitli fırsatlar sunuyor. Dayanışmayı büyütmek, iletişimi sürekli hale getirmek ve rejimin saldırıları karşısında birlikte karşı koymak bugün oldukça hayati. Dolayısıyla burada yalnızca bir araya gelmenin ötesine geçmek; şiddete, tacize, yoksulluğa ve baskılara karşı örgütlü bir şekilde ortak tepki koymak elzem.

İDO, özelleştirme ve “kamu yararı”

0

Yıl 2011.

AKP’nin özelleştirmeler furyasında sıra İDO’ya (İstanbul Deniz Otobüsleri AŞ) gelmiş.

Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bu özelleştirme sonucu elde edilecek gelirle Sarıyer’e, Beykoz’a ve Silivri’ye metro getirileceğini vaat ediyor.

Özelleştirme kararında ise “Toplu taşımacılıkta deniz ulaşımının sahip olduğu payın artırılması için yapılması gereken yeni yatırımların özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesinin sağlanması” ve “Kamu menfaatlerinin temini ve genel kamu yararının tesisi için özelleştirmenin uygun olacağı” belirtiliyor.

Bu karardaki iki ifadeye özellikle dikkatinizi çekmek isterim: “Deniz ulaşımının payının artırılması” ve “kamu yararı”.

Gelelim bugüne…

861 milyon dolarlık bedelle Tepe-Akfen-Souter-Sera ortak girişim grubu tarafından alınan İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş., zarar ettiği gerekçesiyle 1 Aralık itibarıyla iç hat seferlerini durdurma kararı aldı. Daha sonra şirketten “çözüm bulunana dek iç hat seferleri sürecek” açıklaması yapıldı. Muhtemelen yerel seçimler öncesinde bu kararın hayata geçmesi AKP yönetimi tarafından engellendi.

Buyurun size, “deniz ulaşımının artan payı” ve “kamu yararı”.

Peki, bu sonuç şaşırtıcı mı? Hiç değil. Tersine, oldukça öngörülebilir bir durumla karşı karşıyayız. Kaldı ki, bu öngörü özelleştirmenin gündeme geldiği dönem toplum yararını gözeten birçok kişi ve kurum tarafından da dile getirildi. Tıpkı SEKA için, Tekel için, Şeker Fabrikaları için dile getirildiği gibi…

Asıl şaşırtıcı olan, ulaşım gibi zaruri ihtiyaçların bile -üstelik kamu menfaatleri gerekçesiyle- özel teşebbüsün insafına teslim edilebilmiş olması.

Yani kamu yararının şirket kârıyla doğrudan ilişkilendirilmiş olması.

Oysa kâr söz konusu olduğunda şirketler için ortada ne kamu ne de yarar kalır.

Bu örneğin, başkalarını da tetiklemesi oldukça olası. Halihazırda Turyol Yönetim Kurulu Başkanı CHP’li Meclis Üyesi Yunus Can da artan maliyetler nedeniyle her an kontak kapayabileceklerini açıkladı bile…

Hükümet de bu tehlikenin farkında ve ekonomik kriz algısını pekiştiren bu “artan maliyetler” ve “zarar” tablosunun önüne yine iradi birtakım tedbirlerle geçmeye çalışacaktır.

Oysa gerçek anlamda kamu yararını gözeten tek bir çözüm olabilir: Özelleştirilen ulaşım hizmetlerinin kamulaştırılması ve ulaşım sorununun bütüncül ve insan odaklı bir planlama ile yeniden ele alınması.

Böylelikle, ulaşım bir kazanç konusu olmaktan çıkarak yeniden bir sosyal hak olarak tanımlanabilir.

Asgari ücret emekçileri gene açlığa ve yoksulluğa mahkûm etti

0

2019 asgari ücreti açıklandı: 2.020 TL. Çalışma Bakanı, bu ücretin yüzde 26’lık bir artışa karşılık geldiğini, bunun geçen yılın enflasyon oranının üzerinde bir artış olduğunu söyleyerek böbürlendi.

Bakanın matematiği doğru, ama hayatın gerçekleri başka. Bakan ile birlikte açıklamaya imza atan Ergün Atalay’ın örgütü Türk-İş’in yaptığı açıklamaya göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.950 TL. Ama bu rakam ailenin sadece mutfak masraflarını içeriyor. Buna o gıda maddelerini hazırlamak için kullanılacak olan gazı, elektriği ve ayrıca ev kirasını da eklediğinizde bu sınır yeni asgari ücretin çok üstüne çıkıyor. Yani yeni asgari ücretle emekçiler tekrar açlığa mahkûm edilmiş oldu.

Şimdi gelelim yoksulluk sınırına. Gene dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Türk-İş’e göre 6.330 TL. Yani o ailede iki kişi çalışıyor olsa bile toplam gelirleri asgari ücretle en fazla 4.040 TL. Demek ki, o aile yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor.

Kaldı ki, yüksek enflasyon tüm hızıyla devam ediyor. Yani, işçi 2019 Ocak ayı sonunda yeni asgari ücretli maaşını aldığında bu para da aşınmaya uğramış olacak ve bu durum yıl boyunca daha da şiddetlenecek. İşçiler her geçen ay, her geçen hafta yoksulluktan açlığa, açlıktan ölüm eşiğine doğru itilmiş olacaklar.

Ve ülkede asgari ücretle çalışan işçilerin sayısının 10 milyon civarında olduğu dikkate alındığında, aile bazında 40 milyon kişinin, yani ülke nüfusunun yarısının açlığa ve yoksulluğa mahkûmiyetinin devam edeceği ortada. Kapitalizm işte budur, böyle kendini sürdürür.

Çalışma Bakanı açıklamasında asgari ücret kararının oy birliği ile alındığını açıkladı. Yani Türk-İş yönetiminin açıkça işçileri satmış olduğunu ilan etti.

Oysa Türk-İş başkanı, “Asgari ücret önce 2.000’e çıksın, sonra üzerine düzeltme yapılsın” demişti. Öyle olsaydı asgari ücretin en az 2.500 TL olması gerekirdi. Bu bile işçileri açlıktan ve yoksulluktan koruyamazdı, ama Türk-İş hiç olmazsa bir defalığına dediğinin arkasında durmuş olurdu.

Üstelik açıklamayı “Bu ücret mükemmel değil ancak güzel bir ücret” diye değerlendiren Ergün Atalay, “gerekirse hükümetin anlayacağı dilden konuşuruz” diye efelenmişti zamanında. Sendika bürokrasisinin kuru vaatlerle ve sahte tehditlerle sadece işçileri aldatmaktan başka bir şey yapmadıkları bir kez daha ortaya çıkmış oldu böylece.

İşçi sınıfının ücretlerin düzenli olarak enflasyon oranında artırılması doğrultusunda, örgütlenerek, üretimden gelen gücünü kullanarak ve kendi geleneksel yöntemlerini kullanarak mücadeleye devam etmesinin dışında bir seçeneğinin olmadığı ortadadır.

“Umutsuzluğa kapılmayın”

0

“Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Hayatın bize çizdiği yol, özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir ama biz onu yitirdik.“

İki hiciv üstadının, iktidar eleştirisinden dolayı hedef gösterildiğini ve sorgulandığını takip ettik ve ediyoruz. Bu hepimiz çok sinirlendirdi, üzdü, kapana kısılmış hissettirdi… ama bu ne ilkti ne de son olacak.

Her iktidar kendisine karşı tehlike oluşturacağını düşündüğü fikirleri, sesleri, sanatı, aslında her şeyi ya bastırmaya ya da kontrol altına almaya çalıştı. Fakat bu olayda olduğu gibi bizi asıl sarsan ise, adalet mekanizmasının bu denli araçsallaştırılmış ve emir-komuta zinciri altına girmiş olması.

Sanatçılar veya muhalif kesim hep baskı altında. Bunun da tek bir yöntemi yok. Ya yargılanıyor ya da emeğiyle hayatını sürdürebilecek çalışma koşulunu bulamıyorlar. Bu durum aslında sadece Türkiye’ye özgü de değil. Daha geçen yüzyılda ABD, Soğuk Savaş boyunca, kendi muhalif sanatçılarına karşı aynı baskı politikalarını “kızıllarla savaşıyoruz” diye uygulamaya çalıştı ve binlerce insana zulüm etti; bunlardan biri de “diktatörlükler yıkılmalı” diyen Charlie Chaplin’di.

“Çok fazla düşünüyor ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeye değil, insanlığa muhtacız aslında.”

Peki neden mi şimdi Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hedef gösterildi? Yüzleşmekte olduğumuz Tek Adam rejimi kendince çizdiği pragmatik anlayışta, seçime doğru kendi kitlesini hareketlendirme ve hedef gösterme için her yolu deniyor. Eleştiriler veya tehlikeli gördüğü toplumsal dinamikler, çizdiği bu hedef gösterme vizyonunda seçilmiş muhteşem düşmanlar… Yani bu rezilliğin ne yazık ki asıl amacı ne pahasına olursa olsun, kendi rejimini sürdürebilmek.

“Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: ‘Umutsuzluğa kapılmayın.’ Üstümüze çöken bela; vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucu.”

Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör filminin o muhteşem kapanış konuşmasından parçalara yer verdik yazıda. Chaplin’in de haykırdığı gibi, bizi umutsuzluğa sevk etmek istiyorlar. Hayır, biz buna karşı mücadele edeceğiz. Ne ilk anın verdiği derin üzüntü ve öfke bizleri geri bıraksın ne de bunlar olmamış gibi davranarak yarın yeniden şaşıralım.

 

Sarı Yelekliler hareketi dersleri

0

Sarı Yelekliler hareketi 17 Kasım tarihinde başladı. Fransız Cumhurbaşkanı Macron akaryakıt fiyatlarına zam yapınca, Paris’in merkezinde, arabalarda bulundurulması zorunlu olan sarı yelekleri giyerek toplanılması çağrısı yayıldı. Herhangi bir siyasal partinin veya örgütün önderi olmadığı bu çağrı, bizzat yoksulların ve emekçilerin nezdinde büyük bir karşılık gördü ve kitlesel geçen 17 Kasım eyleminin ardından, her Cumartesi bu eylemlerin yapılması kararı alındı.

Her ne kadar eylemler akaryakıt zammına karşı başlamış olsa da talepler bununla sınırlı kalmadı. Kiraların düşürülmesinden asgari ücretin artırılmasına, öğrenim harçlarının kaldırılmasından zenginlerin vergilendirilmesine, sigortalı çalışmanın yaygınlaştırılmasından çalışma saatlerinin düşürülmesine, sınırların göçmenlere açılmasından Fransız emperyalizminin Afrika’dan çekilmesine kadar onlarca talep, Sarı Yeleklilerin görevlendirdiği eylem komitesi tarafından tespit edildi ve ileri sürüldü.

Fransız polisi gösterilere sert müdahalelerde bulundu. Biber gazı, tazyikli su gibi araçların kullanılmasının yanı sıra polis, yalnız başına sıkıştırdığı birçok eylemciyi dövmekte tereddüt etmedi. Yüzlerce gözaltı, onlarca yaralama ve tutuklamayla birlikte polis şiddetinin sonucunda bir kişi de hayatını kaybetti. Özellikle polisin, onlarca liseliyi dizlerinin üzerine oturtup ellerini başlarının arkasına yasladığı, bir toplama kampını andıran skandal görüntüler büyük bir öfkeye neden oldu. Polisin bir yoksul ve emekçi hareketi olan mevcut seferberliğe dönük tavrı Fransız burjuva demokrasisinin de sınıfsal karakterini ve gerçek yüzünü ortaya çıkarmış oldu.

Sarı Yelekliler polis terörüne teslim olmayı reddettiler ve devlet şiddetine rağmen ne meydanları ne de sokakları terk ettiler. Paris’in birçok noktasının yanı sıra ülke çapında da eylemciler ile polis arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Arabalar yakıldı, barikatlar kuruldu, biber gazı ile tazyikli suya karşı savunma yöntemleri uygulamaya kondu, polis birlikleri bölünmeye çalışıldı ve adeta bir mevzi savaşımı verildi.

Eylemcilerin geri çekilmediği ve dahası polis şiddeti tarafından sindirilemediği görülünce Fransız başbakanı Edouard Philippe akaryakıt zammının 6 aylığına askıya alındığını duyurdu. Ancak bu taktiksel geri çekiliş, Sarı Yelekliler hareketinde ifadesini bulan ve toplumun her yanına yayılmış olan sınıfsal öfkeyi ve hayal kırıklığını gidermeye yetmedi. Bu yüzden başbakanın ardından cumhurbaşkanı Macron zammın askıya alınmadığını, tamamen kaldırıldığını duyurdu.

Macron’un da bu taktiksel geri çekilişi işe yaramadı. Şunu anlamak önemli: Sarı Yelekliler, 2008 ekonomik kriziyle ve mevcut durgunluk dönemiyle birlikte inanılmaz oranlarda yoksullaşan halk kitlelerinin bir hareketi. Hareket, doğrudan doğruya Fransız kapitalizminin sömürücü, baskıcı ve talancı politikalarının toplumda biriktirdiği öfkeyi temsil ediyor. Bu nedenle akaryakıt zamlarının geri çekilişi kitleler için yeterli olmadı.

Bunun üzerine Macron televizyona çıktı ve bazı sözler verdi: Asgari ücrete 100 avro zam, emeklilik maaşı 2000 avrodan düşük olanlardan vergi alınmaması ve benzerleri. Macron televizyon kanallarının yayınladığı bu vaatlerini açıklarken, bunları yapabilmek için zamana ihtiyacı olduğunu, hemen gerçekleştiremeyeceğini söyledi.

Bu, son senelerde yoksullaşan, üzerinde daha da sert sömürü ve yağma mekanizmaları kurulan emekçi Sarı Yelekliler hareketi için yeterli olmadı. Macron’un ulusa seslenişinin ertesinde gelen Cumartesi günü, Fransa ve özellikle başkent Paris, yine seferberliklerle sarsıldı. İşçilerin kırmızı çizgisi son derece açıktı: insanca bir yaşam. Hükümetin sayısız geri adım atışı, yönetim kademesinden açıklanan vaatler, kapitalist elitlerin “tamam, sizi anladık” beyanları yeterli değildi. Söz konusu olan bir ayaklanmaydı.

Bu gidişat, Fransız sermayesini korkutmuş olmalı ki, derhal yeni tavizler verdi. Macron, gerçekleştirmesi için zamana ihtiyacı olduğunu söylediği vaatlerini bir anda hayata geçirdi: Asgari ücrete 100 avro zam ve düşük emekli ücretlerinden vergi alınmaması.

Fransız ve göçmen işçi sınıfları kazandılar ve Macron yenildi. Elbette, Sarı Yeleklilerin kendilerinin de belirttiği üzere bu uygulamalar yeterli değil. Sarı Yelekliler hareketine katılmış olan yoksulların, gençlerin ve kadınların istedikleri Fransa’da yoksulluğun, toplumsal eşitsizliğin, gelir dağılımlarındaki uçurumun, polis devleti uygulamalarının ve baskıların tamamen ortadan kaldırılması. Bunların başarılabilmesinin yöntemi de Sarı Yeleklilerin gösterdiği üzere, sürekli seferberlik; yani seferberliği sürekli tutmak.

Sarı Yelekliler, toplumsal eşitsizliği ve yoksulluğu sonlandırmak için ilk olarak Macron iktidarını fiilen devirmeliler. Zaten Macron’un kapitalist iktidarının sağına soluna dikilen bütün yamalar patlamış durumda. Toplum nezdinde prestiji yerle bir oldu ve işçi sınıfının hiçbir sektöründen destek alamıyor. Yeni sözlerle, yeni geri çekilişlerle, yeni tavizlerle koltuğuna tutunmaya çalışıyor. Macron’un bir sınıf mücadelesi sonucunda devrilmesi, Batı Avrupa’da demokratik ve ekonomik sorunların çözümünü alt sınıfların gündemine taşıyacak ve devrimci bir durum yaratacaktır.

Sarı Yelekliler hareketinden biz Türkiyeli işçilerin ders çıkarabileceği çok nokta bulunmakta. Dilerseniz birkaçını hemen sıralayalım:

1) İşçiler kendilerinden başka kimseye güvenmemelidir. 2) İşçiler seferberliklerini sürekli tutmalıdır, kesintili değil. 3) İşçiler, hükümetin ve diğer burjuvaların sözde taktiksel geri çekilişlerine, sözlerine ve vaatlerine inanmamalıdır. 4) İşçiler kazanmanın tek yolunun mücadeleden geçtiğini herkese anlatmalıdır. 5) Emekçiler kendi sorunlarının çözümünü burjuvazinin insafına terk etmemelidir.

Tarihte bu ay: Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öldürüldü

0

1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Alman Sosyal Demokrat Partisi ulusal savunmayı ön plana çıkardı ve emperyalist savaş bütçesini onayladı. Buna karşılık, Troçki’nin “Marksist metoda bedeninin organları gibi hakimdi” diye nitelediği Rosa Luxemburg ve emperyalist savaşa karşı ilk çağrıyı yapan Karl Liebknecht önderliğinde Spartaküs Birliği adlı yeni bir grup kuruldu.

Özgürlüklerin yitirildiği bir dönem başlıyor ve kitleler gittikçe radikalleşiyordu. 1915’te iş bırakma eylemleri ve sokak gösterileri başladı. Spartakistler 1 Mayıs 1916’da Berlin’de “Kahrolsun savaş! Kahrolsun hükümet!” sloganlarıyla bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüşün ardından Liebknecht tutuklandı ve bunun üzerine on binlerce işçi greve çıktı.

1918 Kasım’ında Kiel’de ayaklanmalar başladı ve 4 Kasım’da şehrin denetimi tamamen işçilerin eline geçti. Berlin’de ise 8 Kasım’da kitleler sokak ve meydanlarda toplandılar. Ertesi gün Devrimci İşyeri Temsilcileri ve Spartakistler genel grev çağrısı yapan iki ayrı bildiri dağıttılar. Çağrıya uyan binlerce işçi sokağa çıktı. İmparatorluk Sarayı ve Emniyet Sarayı ele geçirildi ve siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Ayaklanmalar onlarca şehre yayıldı; işçi ve asker konseyleri kuruldu. 8 Kasım’da Bavyera Cumhuriyeti ilan edildi.

Bu dönemde Rosa şöyle bir uyarıda bulundu: “Yoldaşlar, radikalizminizi fazla kolaya alıyorsunuz.(…) Seçimlere katılmamak için Rusya örneğini göstermek doğru değil. Orada parlamento dağıldığında Troçki-Lenin dönemi vardı. Bizde hâlâ Ebert-Scheidemann hükümeti var. Rus proletaryasının arkasında uzun bir devrimci mücadele dönemi vardı. Biz devrimin başlangıcındayız. Arkamızda 9 Kasım’daki perişan yarım devrimden başka bir şey yok. Kendimize sormamız gereken, kitleleri eğitmenin en emin yolunun hangisi olduğudur.”

Sosyal demokrat liderler parlamentoda koalisyona katılarak iktidarı burjuvaziye iade ettiler. Bu süreçte Freikorps adlı karşıdevrimci bir ordu kuruldu ve seferberlikler kanlı bir şekilde ezildi. 15 Ocak’ta Rosa ve Karl tutuklanıp öldürüldü.

Rosa, öldürülmeden önceki son makalesinde “Berlin’de düzen hüküm sürüyor” diyen karşıdevrimcilere şöyle cevap vermişti: “Berlinli kitlelerin güçlü, kararlı, saldırgan tavırları ile, Berlinli önderliğin kararsızlığı, korkaklığı, tutarsızlığı, henüz yaşanmış olayın temel özelliğidir. Önderlik üzerine düşeni yapamadı. Ama önderlik kitleler tarafından ve kitleler içinden yeniden yaratılabilir. Kitleler üzerlerine düşeni yaptılar. Onlar bu son ‘yenilgi’yi enternasyonal sosyalizmin güç ve onuru olan tarihi yenilgiler zincirinin bir halkası haline getirdiler. Bu yüzden, bu ‘yenilgi’den geleceğin zaferi çiçek verecektir. ‘Berlin’de düzen hüküm sürüyor.’ Sizin düzeniniz kum üzerine kuruludur. Devrim daha yarın ‘zincir şakırtıları içinde’ ayağa kalkacak ve şu mesajı verecektir: ‘Vardım, varım, var olacağım!’”

2019’da daha örgütlü, daha güçlü…

0

2018 işçiler için, emeğiyle geçinen tüm insanlar için zor bir yıl oldu. Bağıra bağıra geliyorum diyen ekonomik kriz yıl sonlarına doğru bütün şiddetiyle üzerimize çöktü. Enflasyon yüzde 20’leri aştı, yaşam koşullarımız kötüleşti, işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Şirketler birbiri ardına konkordato ilan etti, çoğu iflas gerekçesiyle kapandı, fabrika ve atölyelerde sahte yangınlar çıkarıldı. Patronlar arasındaki küçülen pastadan pay kapma mücadelesi şiddetlendi; hükümet, yandaşı olan patronları ve bu arada bir bütün olarak kapitalist sistemi koruyabilmek için önlemler almaya girişti.

Bu önlemlerin ana amacı, patronların egemenliğindeki kapitalist sistemin içine sürüklendiği krizi, ücretiyle geçinen halk yığınlarının sırtına yüklemeye yönelik oldu. Kapitalist işletmeleri, bankaları ve tefecileri, iflas etmekte olan inşaat şebekelerini kurtarma “görevi” devlet emriyle emekçilere verildi. Patronların ve gene onlara dağıtılmak üzere devletin dış ülkelerden aldıkları kredi borçlarını ve faizlerini de emekçiler ücretlerindeki kesintilerle, dolaylı ve dolaysız vergilerle ödemeye mahkûm edildiler.

Tabii bu arada içiler ve emekçiler üzerindeki baskılar da arttı. Sendikalaşmanın hükümet ve patronlar tarafından elbirliğiyle daha da zorlaştırılması; bazı grevlerin yasaklanması; işçi ve sendika önderlerinin tutuklanması; direnişler, sokak protestoları, mitingler gibi demokratik eylem ve ifade özgürlükleri üzerindeki polisiye tedbirlerin ve yasakların ağırlaştırılması; emekçilere ve demokratik kesimlere yönelik “asarız, keseriz” gibisinden tehditlerin yoğunlaştırılması… hükümet çevrelerinin “yeni ekonomik politikaya” eşlik eden siyasi uygulamaları oldu.

Ama…

Tabii bütün bu işçi-emekçi karşıtı uygulamalar hükümete ve patronlara karşı hoşnutsuzluğun artmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu süreç şimdilik ağır işlemekle birlikte, grev, direniş ve protestolarda değil azalma, bir artış da söz konusu. Pek çok işyerinde sendikalaşma veya tensikat nedeniyle işten çıkarılan işçilerin direnişleri sürüyor. Bazı işyerlerinde ve belediyelerde grevler var. Emekçi mahallelerindeki huzursuzluk sokakta, evlerde ve kahvehanelerde dillendiriliyor. Bununla birlikte gerek hoşnutsuzluklar gerekse seferberlikler henüz kısmi ve daha da önemlisi birbirinden yalıtık. Aralarında herhangi bir bağlantı, koordinasyon veya örgütsel bir birlik yok.

Ama 2018 sonlarında işçi ve emekçi hareketi açısından önemli bir gelişme yaşandı. DİSK ve KESK sendika konfederasyonları ile TMMOB ve Tabipler Birliği gibi meslek örgütleri bir araya gelerek “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” başlıklı bir platform oluşturdular. Buna çeşitli işçi ve emekçi partileri ve örgütleri de katıldı. Bir işçi-emekçi cephesi nüvesi niteliği taşıyan bu oluşum, krizin ağır sonuçlarına karşı emekçileri koruyabilmek amacıyla, bazı önemli ama kısmi talepler etrafında çalışmalara başladı. Bu amaçla bildiriler dağıtıldı, bazı forumlar düzenlendi, imza kampanyası başlatıldı, bir miting gerçekleştirildi.

Nisan, bir emekçi gazetesi olarak elbette bu girişimi destekliyor ve onun bir parçası. Bununla birlikte, bu çok önemli girişimin gelişerek başarılı olabilmesi için bazı eksikliklerine de değinmemiz gerekiyor.

Görevler

Birincisi, platformun çalışmaları şimdilik ne yazık ki sınırlı merkezi alanlara sıkışmış durumda. Oysa gerek taleplerin gerekse çözüm önerilerinin özellikle sanayi merkezlerine, işyerlerine ve emekçi mahallelerine yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu amaçla sendika konfederasyonlarına, temsilciler meclislerini toplayarak talepleri ve mücadele çizgisini önermelerini, tartışmalarını ve bir mücadele planı oluşturarak bunu alanlara taşımalarını önerdik, öneriyoruz.

İkincisi, birbirinden yalıtık halde süren grev ve direnişlerin arasında bir işbirliğinin ve koordinasyonun oluşturulması bizce mutlaka gerekli. Bu açıdan, platform çeşitli bölgelerde grev ve direniş komitelerinin bir araya gelmelerine ve mücadelelerini birleştirmelerine yardımcı olabilir, olmalıdır.

Üçüncüsü, yıl sonuyla birlikte bazı işkollarında toplu sözleşme görüşmeleri başlıyor, başladı. Bu çalışmaların da sendikalar ve işyeri temsilcileri aracılığıyla ortaklaştırılması sınıfsal mücadele birliği için son derecede yararlı olacaktır.

Platform toplantılarında ve forumlarda dile getirdiğimiz bu öneriler kayıt altına alınmakla birlikte bu doğrultuda henüz bir adım atılmış değil. Belki de sendikalar ve bileşenin diğer unsurları bu görevleri gereğince yerine getirebilme gücünden yoksun olduklarını düşünüyorlardır. Ama ne kadar mümkün ve ne kadar kısmi olursa olsun, mücadeleleri birleştirmeye yönelik her ortak işçi-emekçi koordinasyonu, komitesi veya bir başka biçimdeki örgütlenme, yakın gelecekte yaygınlaşacak olan hoşnutsuzluklar ve seferberlikler için örgütlü bir önderlik olanağı sunacaktır. Aksi takdirde yalıtık ve parçalanmış mücadeleler yenilgiye mahkûm kalacak ve hükümetin yeni ve kolay saldırılarına alan açmış olacaktır.

Ya politik mücadele?

Yukarıdakilere ek bir önerimiz daha oldu ki bu maalesef kayıtlara bile geçirilmedi: 31 Mart seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte işçi ve emekçi yığınların kendi sınıf çıkarlarını temsil edecek bir politik oluşumdan yoksun olduklarından hareketle, seçimlere ortak işçi ve emekçi adaylarla girilmesini önermiştik.

Biz bunu, sınıf mücadelesinin keskinleşme olasılığı gösterdiği durumlarda ortaya çıkan bir genel eğilime bağlıyoruz: emekçilerden bol miktarda oy toplayan sol veya sol görünümlü partiler ve önderlikler mücadelenin kızışma eğilimi gösterdiği süreçlerde sağa doğru bir kayış içine giriyorlar. Örneğin, işçi sınıfı içinde belirli bir sempatiye sahip olan CHP, böyle bir süreçte açıktan bir sağ patron partisi olan İYİ parti ile ittifaka giriyor. Gene, ağırlıklı olarak Kürt kökenli olmakla birlikte genel olarak emeğin haklarını savunan HDP de CHP’nin peşine takılıyor, bir yandan da belki yeni bir “barış süreci” açılır diye AKP’ye göz kırpıyor. Bu arada kendini sosyalist ve emekçi partileri olarak tanımlayan diğerleri de HDP ve CHP’nin seçim başarısına bel bağlayarak onların peşi sıra sağa doğru sürükleniyor. Neticede neredeyse İYİ parti ve CHP etrafında bir zımni ittifak doğmuş oluyor.

Bu tür bir sağa kayış, hele hele ağır kriz döneminde işçi ve emekçi yığınlarını bağımsız bir sınıf alternatifinden yoksun bırakmakta. Belirli önemli büyük kentlerde CHP ve İYİ parti adayları, Kürt illerinde de HDP başarılı olsa dahi ne ekonomik kriz çözülmüş olacak ne de hükümet ve patronlar emekçi düşmanı politikalarından vazgeçecek. Buna karşılık emekçi sınıflar hayali bir beklenmeye sürüklenecekler ve hükümetin yeni saldırılarına daha da açık hale geleceklerdir.

Oysa, şimdi güçsüz olsa bile bir işçi-emekçi cephesinin, gerçek bir emekçi sol politik alternatifinin yaratılması, yarın belki de kendiliğinden patlayabilecek olan kitle seferberliklerine daha hazırlıklı ve örgütlü girilmesini olanaklı kılacaktır. Biz, 2019’da da bu doğrultudaki çabalarımızı yorulmadan sürdüreceğiz.

Ekonomik krize direnmenin gerçek yöntemi politik mücadeledir

0

Ekonominin bir “doğal” işleyişi vardır. Patronlar sanayiye veya hizmetler sektörüne yatırım yaparlar, işçi çalıştırarak artık değer, yani kâr elde ederler. Sonra o sektörlerde kâr var diye başka yatırımlar yapılır, böylece fiyat rekabeti başlar, patronların elde ettikleri kâr oranlarında bir düşüş olur ve ekonomi krize doğru sürüklenir. Patronlar kârlarını koruyabilmek için ücretlerde kısıntıya giderler, işçi çıkarırlar, bu arada bazı firmalar iflas edip batar, işsizlik daha da yaygınlaşır.

Buna kapitalist ekonominin “doğal” işleyişi dedik, ama bu süreçler bu kadar basit gerçekleşmez. Patron grupları, toplumsal artık değer pastasından daha fazla pay alabilmek için kendi aralarında rekabet ve mücadele ederler. Bu gruplar çeşitli patron partilerinde toplanıp devlet yönetiminde ağırlık kazanmaya çalışırlar. İhalelerden, kredilerden, kamu yatırımlarından en fazla yararlananın kendileri olması için işbaşında olmaya çalışırlar.

Devlet başta kendi yandaşları olmak üzere patronlara kredi açabilmek ve yeni iş imkânları yaratabilmek için ya para basar (ki bu paranın değerinin daha da düşmesine ve enflasyonun artmasına neden olur) ya da dışarıdan ve içeriden borç para alır, böylece devletin borçları faizleriyle birlikte yükselir. Onlara yardımcı olabilmek için ücretlerin en alt düzeylerde kalmasını sağlar. Sağlıktan, eğitimden, ulaşımdan kesintiler yaparak onlara para aktarır. Kamu borçlarını ödeyebilmek için dolaylı ve dolaysız vergileri ağırlaştırır. Bu arada tabii grevleri yasaklayabilir, sendikalaşmayı engeller, işçi ve emekçilerin protesto haklarını tanımaz, onların muhalif basınını, partilerini ve örgütlerini baskı altına alır. Tehditler savurur.

Yani devlet, patronları krizden kurtarabilmek için elindeki bütün politik araçları (hükümet, parlamento, güvenlik güçleri, mahkemeler vb.) seferber eder, kullanır. Böylece krizin faturasını çalışan sınıfların sırtına yükler. Yani devlet ve hükümet, kapitalist krize karşı politik tedbirler alır, kapitalist sömürü düzenini kurtarmaya çalışır. İktidardaki patron partilerinin başlıca görevi, ekonomik krizi politik uygulamalarla aşabilmektir.

O halde, işçi ve emekçilerin krizin faturasını ödememek için mücadeleleri de politik bir mücadele olmalıdır. Ekonomik sorunları düşünelim. Mesela ücretler. Kriz koşullarında ücretlerin korunabilmesi, birincisi asgari ücretin insanca yaşayacak düzeye yükseltilmesi; ikincisi ve daha da önemlisi, özellikle enflasyon koşullarında ücretlerin en azından üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak yükseltilmesine bağlıdır. Hükümet bunu kabul etmeyecektir, o halde bizim mücadelemiz politik bir mücadeledir.

Veya işsizlik: İşsizliğin önlenebilmesi ve halledilmesi neye bağlıdır? Şuna: 1) İşten çıkarmalar yasaklanmalı; 2) İş saatleri ücretlerde bir değişiklik olmadan kısaltılmalı ve ek vardiyalar kurulmalı; 3) İflas eden veya kapatılan işyerleri devletçe kamulaştırılmalı ve faaliyetleri çalışanların denetiminde sürdürülmeli. Hükümet bunu da kabul etmeyecektir.

Veya zamlar, hayat pahalılığı: Bütün zamlar geri alınmalı. Veya dış borçlar: Dış borçları biz yapmadık, dolayısıyla ödenmesine karşıyız. Veya kredi ve para sistemi: Tüm bankalar tek devlet bankası altında toplanmalı, ihtiyaç sahibi işçi ve emekçilere faizsiz krediler sağlanmalı. Veya ekonomik faaliyetin yönü: İşçilerin ve emekçilerin lehine merkezi bir ekonomik plan uygulanmalı. Veya eğitim, sağlık ve ulaştırmadaki kesintiler: Bütün bu hizmetler kamu tarafından halka parasız olarak sunulmalı.

Hükümet elbette bu önlemleri ve talepleri kabul etmek istemeyecektir. Çünkü bu çözümler patronların değil, işçi ve emekçilerin yararınadır. O halde tüm emekçi sınıfların ekonomik kriz karşısındaki direnişleri politik niteliklidir, öyle olmalıdır. Yani ekonomik kriz koşullarında iki politika karşı karşıyadır: patronların, krizi emekçilerin sırtına yükleme politikası; ve buna karşı işçilerin ve emekçilerin direnişi. Bu direnişin politik nitelikli olduğunu, olması gerektiğini unutmadan krize ve onun üzerimize yıkılan sonuçlarına karşı mücadele etmeliyiz.

Eğer her grevi, her direnişi, her protestoyu politik bir düzlemde birleştirebilirsek kriz koşullarında patronların, onların partilerinin ve hükümetlerinin karşısında yenilmeme şansımız daha büyük olur.

Uyuşturucu sorunu ve ona karşı mücadele

0

Uyuşturucuya karşı mücadeleye dair hükümet son dönemde sert açıklamalar yapmakta. Sene başında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir” diyerek uyuşturucu kullanımına ve ticaretine karşı sosyolojik, ekonomik ve bireysel sebeplerin ışığında bir mücadele “planları” olduğunu belirtmişti. Birkaç gün önce bu mücadelenin sonuçları yine bizzat Süleyman Soylu’nun ağzından paylaşıldı: “Bir tane okulun etrafında uyuşturucu satıcısı görün, istifa etmeyen Süleyman Soylu namerttir ve alçaktır.” Zaten Erdoğan da uyuşturucuya karşı mücadeleye dair yaptığı bir konuşmasında “Şu anda bizim yönetimimizde olan yerlerde asla böyle bir şey olamaz” diyerek başarılarını ilan etmişti. Biz şimdi daha fazla “bedava laf kalabalığı yapmayalım” ve istatistikleri de bu açıklamaların yanına ekleyelim.

Türkiye’de uyuşturucu kullanımına dair kapsamlı ilk anket çalışmaları 2002 yılında yapılmış, aradan geçen süreler boyunca ise yapılan çalışmalar hem kullanımının hem de üretiminin hızla artmakta olduğunu göstermiştir. Bu araştırmaları sistematikleştirmek için kurulan Emniyet Genel Müdürlüğüne bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) giderek artan sonuçlardan sonra 2017 yılında hiçbir veri paylaşmamış ve bu sebeple 2018 Türkiye Uyuşturucu Raporu daha önceki senelerden farklı olarak sadece kolluk kuvvetlerinin raporları doğrultusunda hazırlanmak zorunda kalmıştır. Bu rapordaki verilere göre 2016 yılında toplam 81.222 uyuşturucu olayı görülürken 2017 yılında %45,87’lik bir artışla 118.482 olay meydana gelmiş bulunmakta.

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta ise şu: 2011 yılında TUBİM tarafından yapılan genel nüfusta madde kullanımı araştırmasında varılan sonuçlar, 14-25 yaş arasında bulunmanın, erkek ve bekar olmanın, gelir düzeyinin 500 TL altında olmasının madde kullanım riskini artırdığını göstermekte. (Hatırlamakta fayda var, 2011’de asgari ücret net 629,96 TL, enflasyon oranı ise 10,45 idi.) 2013 senesinde yatarak tedavi gören hastaların %68,7’sinin ilkokul ya da ortaokul mezunu olduğu ve %66,1’inin de işsiz olduğu yine TUBİM verilerinde yer almaktadır. Bütün bu veriler iktidarın uyuşturucuya karşı mücadele konusunda bırakın başarılı olduğunu, bizzat uyguladıkları politikaların bir sonucu olarak uyuşturucu kullanımının ve ticaretinin yıllar içinde artış gösterdiğini gözler önüne seriyor. Yapılan birçok araştırma işsizliğin, eğitim seviyesindeki düşüşün, gelecek endişesinin, artan şiddet olaylarının madde kullanma riskini etkilediğini göstermektedir.

Uyuşturucu ticaretinden elde edilen kâr miktarının yıllık 200 milyar dolar olduğu ve yüksek kâr miktarı düşünüldüğünde, bu durum birçok bölgede çeteleşmeyi beraberinde getirmekte. Yoksulluğun ve devlet politikasının da etkisi ile bu çeteler özellikle işçi mahallelerinde faaliyet gösteriyor. Çetelere karşı mahallelerde başlayan mücadelelerin zaman zaman çatışma halini aldığına yakın geçmişimizde sıkça şahit olduk. Bu saldırıların bir tanesi en son Karadolap Mahallesi’nde yaşandı. Karadolap Spor Klübü’ne ateş açılarak mahalleliye ve uyuşturucuya karşı tavra bir gözdağı verilmek istendi. Bu gözdağına rağmen mahalleli, bir yürüyüş düzenleyerek çetelere karşı mücadeleyi sürdüreceğini gösterdi. Peki, bu mücadele nasıl olmalı?

Her şeyden önce meseleyi yalnızca çetelere karşı bir mücadele olarak görmemek gerekiyor; uyuşturucu kullanımına sebep olan yaşam koşullarını ve bu yoksul yaşama kimlerin çıkarları için katlandığımızı unutmadan mücadele etmek zorundayız. Bunun için bulunduğumuz mahalleler ve işyerlerinde kendi örgütlülüğümüzü kurmak ve mücadeleyi kurduğumuz bu örgütlülükle sürdürmek gerekli. Eğitimi niteliksizleştiren, işsizliği ve geleceksizliği yaratan sisteme karşı örgütlü mücadele vermedikçe içinde bulunduğumuz gerçek bataktan, kapitalizmden kurtulamayacağız. Ve bu batağın buhranında yalnız kalan insan için kaçış yollarından biri, uyuşturucuyla gerçekliği algılayış şeklini değiştirmek olmaya devam edecek.