Ana Sayfa Blog Sayfa 58

FED Türkiye’yi kurtarır mı?

0

Seçim süreci bitti. Yerel yönetimler içinde Türkiye’nin en büyük üç kentini ve en büyük altı kentin beş tanesini kaybeden iktidarın önümüzdeki süreç içinde ekonomiyi etkileyecek hem iktisadi hem de siyasi sorunlarla yüzleşmesi gerekecek. Bunların bazıları İran-ABD gerilimi, Doğu Akdeniz doğalgazı paylaşımı, F-35 ve S-400 gibi uluslararası sorunlar; bazıları da işsizliğin ülke tarihindeki en yüksek seviyede olması, Türk lirasının (TL) değersizleşmesi, üretimde dışa bağımlılık ve dış borç gibi ülke içindeki iktisadi sorunlardan oluşuyor.

Çözülmesi gereken tüm bu problemler yanında başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin merkez bankalarının (MB) faiz indirme ihtimalinin, Türkiye gibi hem iç hem de dış sorunlardan en çok etkilenen kırılgan ülkeler için bir umut olacağı söyleniyor. Peki, ABD merkez bankası (FED) tıpkı 2013 yılından önceki gibi dünya geneline ucuz ve bol para saçarak Türkiye’nin büyüme oranlarına olumlu anlamda katkı yapabilir mi? Siyasal iktidarın içine düştüğü kördüğüm ortamında FED’in son dakika yardıma yetişmesini umanlara kötü haberlerimiz var.

Son 10 aydır ekonomide yaşadıklarımızın özeti şu: TL’nin aşırı değer kaybı maliyet enflasyonunu azdırdı. Bu enflasyon sonucunda iç talebin ve ithalatın daralmasını ve iktisadi küçülmeyi engellemek isteyen iktidar, seçimler sebebiyle de kamu kaynaklarını fütursuzca harcadı. Kredi bolluğu yaratarak ve dışarıya yüksek faizli tahvil satarak iç ve dış borçlanmayı artırma yoluna gitti. Geleceği düşünmeyerek, yaptıklarıyla günü kurtarma operasyonlarını seçen iktidar, iç talepte istediği düzeyi yakalayamadı. Ekonomik küçülmeyi engelleyemedi. İşsizliği azaltamadı. Kamu kaynakları artsın ve talep yükselsin diye ÖTV gibi vergi indirimi yollarına başvurduğu için bütçe açığı tahmin edilenden çok daha fazla arttı.

IMF olmadan, kendi iç reçeteleriyle ekonomiyi düzlüğe çıkarmak isterken yokuş aşağı inmeye devam ediyoruz. Planlı ve merkezi bir ekonomi altında işçi denetimi olmadan düzlüğe çıkamazsınız, ancak emperyalizmin kurumsal yapılarının yardımlarıyla günü kurtarabilirsiniz. Bunu defalarca söyledik. Ancak bu işçi ve emekçilerin çalışma koşulları ve özlük hakları için çok büyük bir kayıp olur.

Seçimlerden büyük bir yenilgi alan iktidar, işçi sınıfına dönük büyük bir saldırı dalgası daha başlatmak için gereken güveni önümüzdeki süreç içinde bulamayabilir. FED’in faiz indirim ihtimali bu güvensizlik içinde iktidar için olumlu gözükse de henüz indirim yapılacağı kesin değil. Her şeyden öte, emperyalist ülkelerin merkez bankalarının olası faiz indirimleri, dünya ekonomisindeki gerileme ihtimallerinin artması anlamına geliyor. Dünya ekonomisi kötüye giderken Türkiye’nin tam tersinin yaşaması mümkün değil.

Öte yandan, S-400 meselesi yüzünden ABD’nin Türkiye’ye parmak salladığı bir konjonktürde bu paranın Türkiye’ye geleceğinin garantisi yok. Öyle ki, ülkenin iç siyasetindeki olumsuzluklar patronlar dünyasında bile güvensiz bir ortam yaratmakta, dolayısıyla paranın Türkiye’ye ak(a)mayacağı olasılığını güçlendirmekte. Bu süreçte Japonya’da yapılacak G-20 zirvesinin sonuçlarını iyi takip etmek gerekir.

Son olarak, biz sosyalistler ekonomiyi bir rakamlar yığınına indirgeyemeyiz. Ekonomi sadece rakamların birbirleriyle etkileşimi olsaydı dolar yükseldiğinde ekonomi batar, düştüğünde de her şey çok güzel olurdu. Ama biz her şeyin nasıl güzel olacağını, bölüşüm ve mülkiyet ilişkilerinin belirleyeceğini düşünüyoruz. Yani sınıf mücadelesindeki dengenin nasıl gerçekleştiği bizi en çok ilgilendirir. Bu sebeple, kapitalizm altında gerçek anlamda bir çıkış olmadığının, emperyalizmden ve onların kurumlarından gerçek kopuşun işçi sınıfının denetimi altında planlı ve merkezi bir ekonomik yapılanmadan geçtiğinin altını bir kez daha çiziyoruz.

Akdeniz’de büyüyen tehlike

0

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz arayışları, Türkiye ile Yunanistan’ı kıta sahanlığı eksenli bir çatışmanın eşiğine getiriyor. Bir süredir Türkiye’deki rejim krizinin değişik safhalarıyla da harmanlanarak yükselen çekişme, Kıbrıs sorununu doğrudan ilgilendirdiği gibi, bu tabloya şimdi ABD, İsrail ve Mısır da başat bir aktör olarak katılıyor.

Doğu Akdeniz, emperyalist dünya açısından hayati bir yere sahip. Zira dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden yapılıyor. Kıbrıs’taki emperyalist üslerin asıl amacı, Ortadoğu’yu ama özellikle Süveyş Kanalı’nı kontrol etmek.

Bu nedenle emperyalist dünyada rekabet halindeki bütün güçler Kıbrıs’ta kıyasıya bir konum elde etme arayışında. Öte yandan, bu kaotik görüntü, birkaç yıl önce Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve kaynaklarının bulunması ile çok daha patlamalı bir karakter kazandı.

Son bilgiler, söz konusu rezervlerin 2 trilyon metreküpe ulaştığı ve bunun yeni keşiflerle artabileceği yönünde. Bu miktarın büyük kısmı Mısır’ın hemen açığında ve Nil Deltası’nda bulunuyor. Diğerleri ise Kıbrıs’ın 150 km kadar güneyine dağılmış durumda. Çok açık ki bu rezervler, birbirleriyle bölge hakimiyeti konusunda rekabet halindeki ülkeler açısından, ama özellikle de bu rezervleri işletme konusunda ağızlarının suyu akan çokuluslu şirketlerin kâr oranları açısından stratejik bir önem taşıyor.

Güney Kıbrıs Cumhuriyeti keşfedilen rezerv alanlarını 13 parsele ayırdı ve emperyalist enerji tekellerine pazarlamaya girişti. Bu tekeller arasında ABD’den ExxonMobil, ABD-İsrail ortak şirketi Noble Energy, Fransız tekeli Total, İtalyan tekeli ENI, Güney Koreli Kogas ve Katarlı Qatar Petroleum ilk sırada gelenler.

Öte yandan, çizdiğimiz manzara, alın teriyle geçinen emekçilerin yakın gelecekleri açısından tek bir anlam taşıyor: Bölgenin kontrolüne yönelik mücadelelerin yoğunlaşması ve tüm Akdeniz’in doğusunun askerileştirilmesi.

Her bir enerji şirketi peşi sıra kendi silahlı güçlerini de Akdeniz açıklarına sürükledikçe, bölgede uzlaşmaz noktalara taşan çıkar çatışmaları, Akdeniz’i silahlı bir mücadele alanı haline getirme riskini yoğunlaştırıyor. Özellikle de Suriye’deki savaş bahanesiyle neredeyse dünyanın tüm emperyalistlerinin Doğu Akdeniz’de donanmalarıyla bayrak göstermekte oluşu alarm verici bir gelişme.

Doğalgaz rezervlerine muhtaç durumdaki Türkiye içinse durum hayli zorlu. Zira Türkiye, adanın güneyindeki rezervler üzerinde hak iddia ediyor. Siyasi nüfusunu ve pazarlık gücünü yaymak içinse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) üzerinden TPAO ile yapılan anlaşmaya dayanıyor; Kıbrıs’ın ilan ettiği ve tekellere pazarladığı parsellerin bir kısmını kendi münhasır ekonomik bölgesi olarak ilan ediyor ve sondaj için girişimde bulunuyor.

Kıbrıs’ta Rum ve Türk egemen sınıflarının çıkarlarını temsil eden bıktırıcı geleneksel politikalar, adaya işgal, sürekli savaş hali ve neoliberal yağmadan başka bir seçenek bırakmamış görünüyor.

Oysa bizim bir ilham kaynağımız var… İki Kıbrıslı komünist. Biri Türk, biri Rum. Derviş Ali Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis. Onlar, 11 Nisan 1965 günü barış ve birlikte yaşamı Kıbrıslı Türklere anlatmak üzere Larnaka’ya giderken karşıdevrim güçleri tarafından pusuya düşürülüp katledildiler. Bu iki yoldaşın başları birbirlerinin omuzuna düşmüş görüntüsü hâlâ bizler için bir sancak.

Kıbrıs’ta zenginlik kaynaklarının kullanımına ve paylaşımına karar vermesi gereken asıl irade, adanın emperyalizmden ve yayılmacı güçlerden bağımsızlığını sağlayacak olan Türk ve Rum kökenli işçiler ve emekçiler olmalıdır. Savaş tehlikesini Akdeniz’den defetmek için emperyalizmin vasiliğini reddeden tüm Kıbrıs işçi sınıfının birliğini ve emperyalist planlardan bağımsızlaşmasını hedefleyen devrimci bir sol alternatifin inşasına ivedilikle girişmek bir zorunluluk halini almış durumda.

4 yıllık saldırı dönemi başladı

0

Gelecek mücadele ile kazanılır

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun 2019 yılı için hazırladığı “İşçiler İçin Dünyanın En Kötü Ülkeleri” başlığını taşıyan Küresel Hak Göstergesi Raporu’nda 2019 yılında işçiler için en kötü on ülke şu şekilde sıralanıyor: Cezayir, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Suudi Arabistan, Türkiye ve Zimbabve.

Yaşamını sürdürmek için çalışmak zorunda olan ve bir sömürü aracına (mesela bir atölye) sahip olmayan kişiye işçi dendiğine göre, Türkiye nüfusunun beşte dördü ait olduğu sınıf itibariyle dünyanın en kötü koşullarında yaşıyor!

Görünen o ki Erdoğan’ın “tek devlet, tek vatan, tek bayrak ve tek millet” diye açıkladığı rabia işareti, sıkılıp yumruk yapıldığında patronlar için işçilere yönelen tekçi bir patron zulmü manasına geliyor.

31 Mart seçimlerinin hemen ardından Cumhurbaşkanı dört buçuk yıllık seçimsiz bir sürece girildiğini söylemiş ve Türkiye patronlarının ekonomiye yönelik şok tedbirlerini hayata geçirme sözünü vermişti.

Erdoğan’ın basınçlara dayanamayarak İstanbul seçimlerini iptal etmesi, bu saldırıların bir süre için rafa kalkmasına sebep oldu. Patronlar sınıfı Erdoğan’a, onun yakın çeperinin çıkarı adına tüm patronların ihtiyacını (ekonomik yıkım paketi) ötelediği için kızgındı. Ancak 23 Haziran seçimlerinin Cumhur İttifakı için çok daha ağır bir yenilgi ile sonuçlanmasının ardından, Erdoğan “Tekrar çal Sam” dedi ve yenilgiyi “olgunlukla” kabullenen AKP kadroları ile beraber ekonomik yıkım paketi için kolları sıvadı.

Yakın dönemin reform adı altında planlanan saldırılarını dört başlık altında sıralayabiliriz: yeni vergiler, kıdem gaspı, emekliliğin tasfiyesi ve tasarruf/kemer sıkmalar. Albayrak’ın sıraladığı vaatler ve patronların taleplerine bakacak olursak bizim açımızdan her şeyin beter olması hedefleniyor.

Yeni vergiler ve zamlar

Pakette vergi indirimi dediğine aldanmayın. Çünkü bizden değil, patronlardan bahsediyor. Bizim payımıza düşen, vergi zamları ve yeni vergiler oluyor. Sonuç olarak Erdoğan, KDV türü yeni bir verginin mucidi olmak istiyor. Şimdilik tasarıda adı GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) olan vergiye göre poşetten alınan 25 kuruş gibi ambalajlı her şeyden vergi alınması isteniyor. Bu vergi hayata geçerse Türkiye, Avrupa’nın en büyük çevre vergisi toplayan ülkesi haline gelecek. Alınan vergiler doğrudan bütçeye aktarılacak ve harcama denetlenemeyecek. Bu sayede patronların zaten çok az ödedikleri vergileri daha da azaltılabilecek. Biz emekçiler için ise bu A’dan Z’ye her şeyin zamlanacağını işaret ediyor.

Kıdem tazminatının gaspı

Maaşımızdan yapılan kesintilerden biriken işsizlik sigortasının fona aktarıldığında ne olduğunu gördük. Fon 2008 krizinden beri ülkenin en zenginlerinin çıkarı için kullanıldı. Patronlar fon sayesinde işçilerinin SGK primlerini ödedi, İŞKUR aracılığı ile bedava işçi çalıştırabildi ve yığınla teşvik aldı. Fon öylesine yağmalandı ki, geçtiğimiz ay ilk kez açık verdi. Buna karşı hükümet patronları rahatlatabilmek için yeni bir fon arıyor. Bunu yaparken de bir taşla iki kuş vurmak niyetinde. Hem iş güvencemizi kaldırmak hem de maaşımızdan yeni bir kesintiyi fonda toplayıp (tıpkı işsizlik sigortası fonu gibi) biriken parayı da yine patronların hizmetine sunmak istiyor.

Emekliliğin tasfiyesi

Emekçilerin çoğunluğu allanıp pullanan zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi’nin (BES) ne olduğunu çabuk anladı ve ezici çoğunluğumuz uygulamaya otomatik olarak sokulmuş olmamıza rağmen BES’ten caydı. Şimdi ise yeni ekonomik saldırı paketi BES’ten cayma hakkını kaldırmayı hedefliyor. Böylece maaşlarımızdan yapılacak yeni kesintiler bankerlerin kasalarını dolduracak. Zamanı gelip de paramızı geri almaya hak kazandığımızda ise (eğer banka batmamışsa) alacağımız meblağ zaten enflasyon tarafından yutulmuş ve bankalar ciddi bir gelir elde etmiş olacak. Ayrıca emeklilikte yeni bir reforma gidileceği ifade edilerek emeklilik yaşının daha da artacağının sinyali veriliyor.

Tasarruf

Tasarruf söyleminin ne anlama geldiğini biliyoruz: kemer sıkma. Bunun karşılığı ne? Eğitim, sağlık, emeklilik vb. kamu hizmetlerinde kısıtlamalar bizleri bekliyor. İçeriği tam olarak açıklanmamış olsa da tüm kamu hizmetlerini daha pahalı yahut ulaşılamaz hale getirmeyi hedeflediklerini öngörebiliriz.

Patronlar cephesinde son durum

Söylenenin aksine, patronlar cephesi kritik noktalarda yekvücut. En büyük sorunun daha fazla kâr elde edememek olduğunu biliyorlar ve iktidardan işçilere yönelik bir yıkım paketi talep ediyorlar. Eski patron siyasetçileri ve bürokratlar “devletin bekası her şeyden üstündür” derlerdi. Bugün ne denmeye çalışıldığı her zamankinden daha net: “Patronların ihtiyaçları her şeyden üstündür!”

Görünürde AKP ile kanlı bıçaklı olan diğer patron partileri de söz konusu ekonomik yıkım paketi olduğunda Erdoğan’ı karşısına almıyor. Çünkü yapılmak istenen konusunda ayrıntılarda ayrışıyor olsalar da genelinde hemfikirler. Patron cephesi saldırı paketini ciddiye alıyor ve paketin en güçlü şekilde hayata geçirilmesini istiyor. Bunun için de Erdoğan’ı önemli bir lider olarak görmeyi sürdürüyor.

Ekonomik yıkım paketinin hayata geçirilebilmesi için Türkiye’nin emperyalizmden kopmaması ve gerçek demokratik mevzilerin daralması gerekiyor. Bunların yapılabilmesi için de işçi ve emekçilerin örgütlülüğünün parçalanması, grev ve her türden hak arama mücadelelerinin bastırılması gerekir. Patron cephesi bunun farkında.

Çözüm için, örgütlerimizi patrondan ve devletten bağımsız hale getirmemiz ve patron cephesinin karşısına birleşik bir işçi cephesi ile çıkmamız gerekiyor.

Bunu hayata geçirebilmek için de İşçi Demokrasisi Partisi olarak ekonomik yıkım paketine karşı tüm emek örgütlerini bir araya gelmeye davet ediyoruz. Kalıcı ve güvenilir bir demokrasinin görünürdeki ilk mevzii, bu saldırı dalgasını durdurmak olmalıdır.

23 Haziran: Dönülmez akşamın ufkunda mıyız?

0

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” denir. Ne doğru bir söz! 31 Mart öncesi, “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” deniyordu. Şimdi “kazanç sembolik” deniyor. 31 Mart öncesi ölümden öte köy yoktu; her şey beka ile başlayıp beka ile bitiyordu. Şimdi “demokrasi” kazandı deniyor.

6 Mayıs YSK kararıyla namusu kurtarılmaya çalışıldığı iddia olunan demokrasinin kötü yola düşmeden “kazanmış” olmasına şükür mü demeliyiz?

İmamoğlu şu an Demirtaş’ın yanında değilse bu iktidarın “iyi niyetinden” öte, şartların “müsait” olmamasıyla ilgili değil mi? Başta “it” mevzuu olmak üzere bükemediği bileği kırmak için iktidar çok heves etmedi mi? Bugün işlerin “atı alan Üsküdar’ı geçti” şeklinde gidemiyor olması, güçler dengesinin iktidar için “müsait” olmamasından kaynaklı. Bunu biliyoruz! Yoksa birden sandık ve millet iradesi aşkları depreştiği ve demokrat olmaya karar verdikleri için değil! İşte bu yüzden hafıza-i beşer; çünkü fark azken 31 Mart sonrası ya tutarsa diyerek tüm yolları denediler.

Tarihin cilvesi, 23 Haziran’da fark bu kez 58’le çarpılarak 806 bin olarak tecelli etti. Bu kadar çarpılınca deneyecek halleri kalmadı. 16 Nisan 2017 rejim referandumunda ve 24 Haziran 2018 başkanlık seçimlerinde minareyi kılıfına uydurduğunu sanan Cumhur İttifakı, icat ettiği sistemde gerçekleşen ilk seçimlerde böylece yenilgiden öte tarihi bir hezimet yaşamış oldu. Üstelik bu hezimetin taşlarını birer birer, özenle, kendileri döşediler…

Peki, bitti mi, yeni mi başlıyor?

Tek sorun gerici Cumhur İttifakı ve tek hedef onun kaybetmesi olsaydı, bu tabloya göre evlere dağılabilirdik. Her şey çok güzel olduğu için değil, nasıl olsa bunu kitleler adına yaptığını söyleyen birileri olduğu için! Lakin mesele o kadar basit değil! Konuşmaya “faşizm” diye başlayıp sonunda “uzlaşma” diye bitirenlerin Türkiye’nin gerçek sorunlarının çözümü önündeki en önemli engellerden olduğunu bilelim. Her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmemek numarasına karşı başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler olmak üzere tüm toplum uyanık olmalıdır. 31 Mart-23 Haziran arası 84 günlük sürede yüz binlerce insanın kararını bir kutuptan öbür kutba değiştiren etmenin umuttan öte bıkkınlık ve tepki olduğunu görmek gerekir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere kitlelerin devasa sorunları ve beklentileri var. “Mış” gibi yapılırsa, hep olduğu gibi, kazançlar ışık hızıyla kaybolur. Adil ve eşit bir bölüşüm düzeni uğruna mücadele edilmeden şapkadan çıkacak olan bir kez daha eşitsizlik ve hayal kırıklığı olacaktır. “Sol” görünümlü olsa bile başka bir neoliberalizm mümkün değildir. Uygulayıcısı CHP/İmamoğlu olduğu için sömürü düzeni daha “makul” olmaz. Tam bu noktada solda hemen her durumda tanık olduğumuz demokratik yanılsamanın ve emek eksenli mücadeleyi erteleme anlayışının bir kez daha bu çerçevede ön aldığını görüyoruz. Yaşam biçiminden laikliğe, her biri temel önemdeki meselelerde kutuplaşmanın içinden çıkılamaz bir hale gelmesinin nedeni esas kutuplaşmanın yani emek-sermaye kutuplaşmasının göz ardı edilmesidir. Kısacası sorun kutuplaşmada değil yanlış kutuplaşmadadır. Türkiye’nin bugün hiç olmadığı kadar gerçek bir sınıfsal kutuplaşma programı ve anlayışına ve mücadelesine ihtiyacı bulunuyor.

Fabrika ayarlarına dönmek!

Tam bu noktada sağdan sola, tekmili birden sistemin tüm sözcülerinde RTE’nin asabiyetine son vermesi ve yeniden o eski mutlu mesut fabrika ayarlarına dönmesi yönünde umut değil ama büyük bir beklenti, temenni olduğu görülüyor. Yani “reis” şöyle bir-iki adım geri atsa bütün sistem büyük bir soluk alacak! Bu yönde en ufak bir niyet ve çabası bulunmayan RTE/AKP fabrika ayarlarına istese de dönemez! İki nedenle: Bir, artık öyle bir fabrika ayarı yok; iki, RTE/AKP geri dönüşü olmayan, tek yönlü bir yolculuğa çıkmış durumda. Ve bu yolculukta mutlu son olmadığı gibi herhangi bir iflah olma ihtimali de bulunmuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İstanbul tekrar seçiminin “selametle” neticelenmesi üzerine İmamoğlu’nu tebrik ederken “Türkiye’nin uzun ve gururlu bir demokrasi geleneği var…” açıklaması yapmış. Uzaktan bakınca nasıl göründüğünü bilmiyoruz lakin Türkiye’nin ne uzun ne de gururlu bir demokrasi geleneği olduğunu söyleyebiliriz. Bildiğimiz tek gerçek, bizleri kurtaracak olanın kendi kollarımız olduğudur. Sadece uğruna mücadele ederek kazandıklarımız bizimdir, ki kazanmak da yetmez onları korumak da gerekir. Korumak ise sadece ve sadece örgütlü olmakla ve mücadeleyle mümkündür.

Sudan: Cunta ile grev arasında

0

19 Aralık 2018’den bu yana ekmek, yakıt, tüp ve elektriğe gelen zamlara karşı sokakta olan Sudan halkı, takvimler 11 Nisan 2019’u gösterdiğinde diktatör el-Beşir’i koltuğundan etmeyi başarmıştı. Mısır ve Cezayir’de yaşananlara benzer bir şekilde, isyancıların diktatörün devrilmesinden sonra diktatörlük rejimini de ilga etmesini istemeyen ordu iktidara el koymuş ve el-Beşir’i tutuklamıştı. Yeni kurulan askeri yönetim, iki senelik bir geçiş döneminin ardından seçimlere gidileceğini açıklamıştı. Kitlelerin ordunun bu erteleyici tutumunun ardından aldıkları seferberliği sürdürme kararı, 4 Haziran’da Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Orgeneral el-Burhan’ı, genel seçimlerin 9 ay içinde yapılacağını ilan etmek zorunda bırakmıştı.

Sudanlı işçiler için, gündeme getirdikleri demokrasi ve ekmek sorununun, rejimin eski ve yeni gardiyanlarının birbirleriyle yarışacağı göstermelik bir burjuva seçim töreniyle çözüme kavuşması mümkün değil. Bu nedenle Haziran’ın başında ülkenin başkenti Hartum’daki Savunma Bakanlığı’nın önünde yapılan kitlesel bir oturma eylemine ordu silahlarla saldırdığında, sendikalar genel grev kararı aldı. Sudanlı Doktorlar örgütünün Merkez Komitesi’nin açıkladığı sayılara göre oturma eyleminde rejim güçleri tarafından 118 gösterici öldürülmüş, 784 gösterici de yaralanmıştı. Askeri Geçiş Konseyi’nin kendi altında oluşturduğu ve aslında rejimin paramiliter gücü olarak çalışan Hızlı Destek Güçleri (HDG), oturma eylemleri ve genel grev süresince yakaladığı birçok işçiyi, ayaklarına taşlar bağlayarak, köprülerden Mavi Nil Nehri’ne attı.

9 Haziran’da yapılan genel grevin talebi, iktidarın bir an önce askeri konseyden alınıp demokratik yollarla seçilmiş bir hükümete verilmesiydi. Genel grevin ülkeye hâkim olduğu sırada Askeri Geçiş Konseyi’nin Başkan Yardımcısı General Muhammed Hamdan Dagalo’nun Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’ı ve Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Orgeneral el-Burhan’ın da Mısırlı darbeci Sisi’yi ziyaret etmekte olduğunu belirtmekte fayda var.

Sekiz sendikanın birliğinden oluşan bir konfederasyon olan Sudan Meslekler Birliği’nin çağrısıyla yapılan grev, ulusal çapta üretimin ve ulaşımın felç olmasına tanıklık etti. Damazin, Mavi Nil, El-Ubeyd, Kuzey Kurdufan, Vad Medeni ve Port Sudan gibi ülkenin ekonomik olarak gelişmiş kentleriyle yerellerinde fabrikalar, işyerleri, hastaneler, okullar, devlet daireleri ve ulaşım araçları çalışmadı. Hartum Havalimanı uçuşların birçoğunu iptal etmek zorunda kalırken, grevciler şehirler arası yolların birçoğunu da tuğlalardan ve lastiklerden yapılan barikatlarla kapadı. Genel grevin ülkeye egemen olduğu süre boyunca kolluk kuvvetleri 4 grevci işçiyi öldürdü.

Reuters ajansına konuşan ve bir gıda işçisi olan Ahmet el-Nur, grev sırasında aşağıdaki sözleri dile getiriyordu: “Sudan Meslekler Birliği grevin sonlandığını duyurmadan işe geri dönmeyeceğiz. Sudan’ın sivil bir hükümet tarafından yönetilmesi gerekiyor.”

Buna rağmen, muhalif güçlerin cephesi olan Özgürlük ve Değişim İttifakı (ÖDİ), 3 günlük genel grevin ardından grevi sonlandırma çağrısında bulundu ve cuntayla bir anlaşmaya vardığını duyurdu. Sudan Meslekler Birliği’yle birlikte 22 muhalif örgütün içinde yer aldığı ÖDİ’nin rejim karşısında ihanete ve teslimiyete varan bu tutumunun, Sudanlı işçileri ve yoksulları ikna edip edemeyeceği ise bir soru işareti.

25 yaşındaki grevci eğitim işçisi Emad İbrahim’in de dediği gibi: “Devrimimizi çalmaya çalışanlara bir mesaj göndermek için sokakları bloke ettik; başaramayacaksınız.”

S-400 alımı “milli mesele” mi?

0

Erdoğan iktidarının dış politikada yaşadığı buhran giderek derinleşiyor. ABD ve Rusya arasında salınım yaparak “bölgenin lider gücü” olma hayalleri kuran Saray yönetimi, ülkenin egemenlik haklarının giderek daha fazla zedelendiği, manevra alanlarını önemli ölçüde yitirdiği bir tabloyla karşı karşıya. S-400 alımı çerçevesinde yaşanan gelişmeler, bu durumun açık bir yansıması niteliğinde.

NATO üyesi Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasına ABD başından beri itiraz etmekteydi. Türkiye’nin Rusya’ya ödemeyi yapıp teslimat tarihinin somutlaşmasının ardından çeşitli yaptırım tehditleri geldi. Türkiye’nin hâlihazırda ödeme yapmış olduğu F-35 programından çıkartılması ve askeri ve mali alanlarda bu yaptırımların genişletilmesi gündeme geldi. Son olarak, Türkiye ve ABD hükümetleri arasındaki pazarlıkların şimdilik sonuçsuz kalmasının ardından, Türkiye NATO’nun F-35 programından çıkartıldı ve S-400’lerin mümkün olan en yakın zamanda teslim alınacağı ilan edildi.

Erdoğan yönetimi gelişmiş bir hava savunma sisteminin Türkiye’nin çok acil bir güvenlik ihtiyacı olduğunu iddia ediyor ve bunun için bütçeden milyarlarca dolar harcanmasında bir beis görmüyor. Bir egemen ülkenin vatandaşlarını dış tehditlere karşı koruması hiç şüphesiz onun hakkıdır. Ne var ki, burada sorulması gereken soru bu dış tehditlerin kimler olduğu ve kimler tarafından belirlendiğidir. Bugün ülkede siyasetin Beştepe Sarayı’nın kapalı duvarları ardında Tek Adam tarafından belirlendiği hepimizin malumu. Dolayısıyla Tek Adam yönetiminin “dış tehdit” olarak nitelendirdiği herhangi bir şey, bir anda bir “milli mesele” haline geliyor ve devlet bütçesinden milyarlarca dolar silah yatırımlarına harcanıyor, askerler yurtdışı operasyonlarında “şehit olmaya” gönderiliyor.

Peki, şu anda Türkiye’nin S-400 alımıyla Rusya’ya 2,5 milyar dolar ödemesini gerektiren acil güvenlik tehdidi nedir? Böyle bir yakın tehdit için Saray’dan yapılmış net bir açıklama yok fakat hükümetin bu konuda Suriye’yi örnek gösterebileceğini varsayabiliriz. Ama bu noktada Suriye’den füzelerin veya uçakların niye ülke vatandaşlarını tehdit edebileceğini sormak gerekiyor. Bu durumun yegâne sorumlusu Erdoğan yönetiminin Suriye’ye dönük uyguladığı maceracı ve yayılmacı dış politikadan kaynaklanmakta. Dolayısıyla Suriye’den gelebilecek tehdit S-400’lere 2,5 milyar dolar harcamak yerine maceracı ve yayılmacı dış politikanın terk edilmesi, bölge halklarının dayanışması ve kardeşliği temelinde geliştirilecek politikalarla çok daha kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılabilir.

Benzer durum F-35 programı için de geçerli. Bu program için harcanan milyarlarca dolar gerçekten halkın acil “güvenlik ihtiyacını” mı karşılıyor? Yoksa bölge halklarına dönük daimi saldırganlık politikaları izleyen ABD’nin güdümündeki NATO’da yer almak, Türkiye halkları için en önemli güvenlik sorunu kaynağı mı? Saray iktidarı, yaptığı silah anlaşmalarıyla bir yandan uluslararası politikada kendi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken diğer yandan kendi kanatları altında büyüttüğü “yerli ve milli” silah oligarşisine yeni kaynaklar yaratmanın peşinde.

Bizler hem NATO’nun F-35 programından çıkılmasını hem de S-400’lerin alınmamasını savunuyoruz. Bu projeler ülke vatandaşlarının güvenlik ihtiyacından değil Saray’ın ve onun çevresindeki oligarşinin çıkarlarıyla ilişkilidir. Türkiye halklarının güvenliği militarist, yayılmacı ve maceracı politikalarla değil bölge halklarıyla eşitlik, dayanışma ve kardeşlik temelinde geliştirilecek politikalarla sağlanabilir. Böylesi bir politika ise, çürümüş Saray erkânı tarafından değil bir işçi-emekçi hükümeti eliyle hayata geçirilebilir.

Cezayir’de halk eski rejimin tamamen tasfiyesini istiyor!

0

Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın yoğun halk protestoları sonucu 2 Nisan’da istifa ettiği Cezayir’de, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü dikta rejiminin sonlanması talebi doğrultusunda seferberlikler devam ediyor. Buteflika sonrasında geçici cumhurbaşkanı olarak atanan Millet Komisyonu Başkanı Abdülkadir bin Salih 4 Temmuz’da seçimlere gidileceğini açıklamıştı. Ancak muhalefet ve kitleler, “Buteflika temsilcilerinin aday olduğu bir seçimin adil olamayacağı” gerekçesi ile bu karara yönelik boykot çağrısı yapmıştı. Zira bin Salih’in kariyeri boyunca Buteflika’nın “adamı” yönündeki imajı, aynı rejimin temsilcisi olduğu suçlaması, halkın Salih’in cumhurbaşkanlığını vetosuna yol açtı.

Cezayir’de her hafta özellikle Cuma günleri yüz binlerce kişinin katılımıyla kitlesel protestolar devam ederken, yönetim seçim takviminin işlediğinde ısrar etti. Ancak Haziran başında adaylık başvurularına ilişkin süre dolarken, boykot çağrılarının gölgesinde, aday adaylarından hiç kimse başvurusunu tamamlamadı. Bu nedenle Anayasa Konseyi, eski başkan Buteflika’nın sadık takipçisi Abdülkadir bin Salih’in geçici görev süresini uzatarak 4 Temmuz seçimlerini erteledi.

Bu esnada, Genelkurmay Başkanı General Ahmed Kayid Salah, seferberlikleri bastırma yönündeki politikasını sürdürüyor, eylemcilere zulmetmeye devam ediyor. Bir yandan Buteflika döneminde adı yolsuzluk iddialarına karışmış çok sayıda iş adamı, bürokrat ve siyasetçi, haklarında açılan yolsuzluk soruşturmaları kapsamında ifade verirken, bir yandan da ordu aracılığı ile rejim karşıtı aktivistler tutuklanıyor. 9 Mayıs’ta, Cezayir Emekçileri Partisi’nin yöneticisi Luisa Hanun, başka yöneticilerle birlikte, “ordunun otoritesine saldırı ve devlete karşı komplo” suçlamasıyla askeri mahkeme tarafından tutuklandı. General Salah’ın askeri devleti tarafından demokratik özgürlüklere yönelik gerçekleştirilen korkunç bir saldırı bu.

Buna karşın, kitleler geçici Cumhurbaşkanı bin Salih ve Başbakan Nureddin Bedevi’yi de eski rejimin bir parçası olarak görüyor. Ordu protestolarda etnik azınlık bayraklarının taşınmasını yasaklarken, kitleler protestolarda “hepimiz kardeşiz” diyerek ülkedeki nüfusun dörtte birini temsil eden Amazigh bayraklarını taşıyor ve bu nedenle polisin saldırısına maruz kalıyor. Kitlelerin protestolardaki temel sloganları “Hırsızlar ülkemizi mahvettiniz” ve “Cezayir özgür ve demokratik bir ülkedir”.

Bu süreçte Cezayir’deki 76 dernek ve 20 sendika tarafından “Siyasi Krizden Çıkmak İçin Sivil Toplum Güçleri Girişimi” adı altında, krizden çıkabilmek için yol haritasının belirlendiği ortak yazılı açıklama yapıldı. Seçimi ve sonuçlarının izlenmesi, denetlenmesi ve ilanı için bağımsız bir organın oluşturulmasının gerektiği ifade edilen açıklamada, geçiş sürecinde işleyişin devamı için ulusal yeterlilik hükümetinin oluşturulması önerildi.

Genelkurmay Başkanı Salah ise yaptığı bir konuşmada, orduya karşı çıkanların “Cezayir’in düşmanları” olduğunu, protesto hareketinin çağrılarına ve sendikalar birliğinin yeni ve bağımsız geçici kurumlar tarafından denetlenen azami bir yıllık siyasi geçiş çağrısına itiraz ettiğini belirtti. Mevcut anayasal düzen dışındaki herhangi bir siyasi geçişin, “tüm devlet kurumlarının yıkılması” anlamına geleceğini belirterek aslında eski rejimin restore edilerek devam etmesi gerektiğini teyit etti.

Cezayir’de kitleler seçimler öncesinde eski rejimin yolsuzluğa bulaşmış temsilcilerinin olmadığı bir süreç talep ederken, ordu ve hükümet ise seçimlerin bir an önce yapılması çağrısını yapıyor. Ancak 4 Temmuz seçimleri ertelenmiş durumdayken Cezayir halkı kendilerini açlık ve baskı ile terbiye etmeye çalışan rejime karşı direnmeye devam ediyor.

Heavy blow to the People’s Alliance in Istanbul… Time to raise the workers’ alliance!

0

According to unofficial results, Istanbul Metropolitan Municipality elections resulted in a clear landslide victory by the National Alliance’s candidate İmamoğlu. This means a heavy defeat for the Republican Alliance as well as for the Single Man Regime. Having lost the Istanbul municipality in the March 31 elections, the People’s Alliance had annulled the previous election results with the aid of a coup by the Supreme Electoral Council’s (YSK), which had subsequently scheduled a rerun on June 23.

Today’s results confirm that the Palace is unable to govern the country and that its legitimacy in the eyes of working people has been increasingly shaken. Those in power, who ruled the Istanbul municipality for the last 25 years and who have been governing the country for 17 years, can no longer promise anything more than oppression, poverty and corruption. The policies implemented by the Erdoğan administration resulted in the establishment of an oppressive dictatorship regime and an economic crisis that led people to misery. Today’s election results should be read as a rejection of the repressive and anti-worker policies of the Erdoğan administration.

At the same time, a significant part of the working masses developed serious expectations of İmamoğlu and the National Alliance following the heavy defeat of the Republican Alliance at the polls. As Workers’ Democracy Party, we have insisted from the very beginning that we should not trust any bourgeois party or politician of the current political order. It is clear that defeating Erdoğan’s May 6 intervention (date when YSK annulled the results of March 31 elections, t.n.) that undermined the general right to vote is of great importance. However, we must not forget that “everything will be beautiful” (İmamoğlu’s campaign slogan, t.n.) for the workers and the oppressed only if we strengthen our own organizing and become part of the political scene ourselves. That is to say, it is even more important now to raise a workers’ alliance independent of the forces of the current political order, particularly because the regime’s austerity measures targeting workers as well as its policies of repression will intensify in the coming period. In this respect, the responsibility of unions, labor organizations, and pro-worker political parties will only continue increasing.

Workers’ Democracy Party

June 23, 2019

Ne kavgamız biter ne aşkımız! Hoş geldin Onur’un ayı Pride*!

0

Bütün dünyada Haziran ayı, LGBTİ+’lar tarafından düzenlenen eylemler ve cinsel yönelim farkındalığı yaratmaya yönelik sayısız etkinlikle başladı. Türkiye’de ise Onur Haftası 23 Haziran seçimlerinin gölgesinde kaldı. İzmir’de 22 Haziran Cumartesi günü düzenlenmek istenen İzmir Onur Yürüyüşü polisin sert müdahalesi ve gözaltılarıyla bastırılmaya çalışıldı. Gözaltılara rağmen dağılmayan gruplar gün boyunca “Varız, buradayız” diyerek direndiler.

Ankara ve İstanbul’da LGBTİ+’lar yasaklı olmasına rağmen Onur Yürüyüşü için şehir merkezlerinde buluşacaklar. Bugün başlayacak olan Onur Haftası boyunca çeşitli etkinlikler düzenleyerek dayatılmış ve atanmış cinsiyet normlarını paramparça etmek için biraraya gelecekler. Bu yıl “Ekonomi Ne Ayol?” temasıyla ekonomik krizi gündemine alan Onur Haftası için yapılan basın açıklamasının bir kısmı şöyle: “LGBTİ+’lar için bugün yaşanan kriz yeni değil! Bizler yıllardır giremediğimiz işlerde, okuyamadığımız okullarda, yaşayamadığımız evlerde, güvencesiz hayatlarımızda bu krizi her saniye durmaksızın deneyimliyoruz. Bugün kimlik ayırt etmeksizin herkesi mağdur eden bu krizin ekonomik olduğu kadar aynı zamanda politik olduğunu, kendi hayatlarımızdan biliyoruz. Yaşamımızı sürdürmek için televizyonlardan açıklanan ekonomi paketlerinden medet umamayacağımızın farkındayız. Tam da bu noktada ayakta durabilmek için nelere ihtiyacımız olduğunu konuşmak için soruyoruz: Ekonomi ne ayol?”

Bütün ezilenleri, yok sayılmaya ve sömürüye karşı LGBTİ+’lar ile dayanışmaya çağırıyoruz! “İki cinsiyet yetmez!” dediği için darp edilen, cinsel yöneliminden ötürü toplumdan tecrit edilmeye çalışılan bütün LGBTİ+’ların taleplerini görünür kılmak ve bunları toplumun bütün ezilen kimliklerinin ve emekçi sınıflarının talepleriyle birleştirmek için alanlara çağırıyoruz! Ne devletten ne de toplumsal ahlaktan dilenecek bir şeyimiz var!

*Pride (Onur), 28 Haziran 1969 yılında ABD’nin New York kentinde Stonewall Inn isimli eşcinsellere ait bara yapılan polis baskını sırasında uygulanan şiddete karşı gerçekleşen ayaklanma ve protestoların yıldönümüdür. Sonraki yıl aynı gün Onur Yürüyüşü ismini alan eylemler ve etkinlikler o yıllardan beri bütün dünyada LGBTİ+ mücadelesinin odağı haline geldi. Bu yıl 50. yıldönümünde yine LGBTİ+’lar bütün dünyada yasaklara ve yok sayılmaya karşı meydanları dolduracaklar.

Cumhur İttifakına İstanbul’da ağır darbe… Sıra işçi-emekçi ittifakını yükseltmekte!

0

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi, resmi olmayan sonuçlara göre, Millet İttifakı adayı İmamoğlu’nun açık ara zaferiyle sonuçlandı. Bu durum Cumhur İttifakının ve Tek Adam Rejiminin ağır bir yenilgisi anlamına gelmekte. 31 Mart seçimlerinde İstanbul belediyesini kaybeden Cumhur İttifakı, YSK eliyle gerçekleştirdiği darbeyle seçim sonuçlarını iptal ettirmiş ve seçimlerin tekrarlanması kararını aldırmıştı.

Bugün açığa çıkan sonuçlar, Saray iktidarının emekçi halk nezdinde meşruiyetinin giderek daha fazla sarsıldığını ve ülkeyi yönetememekte olduğunu teyit etmektedir. İstanbul belediyesini 25 yıldır, ülkeyi ise 17 yıldır yöneten siyasi iktidar daha fazla baskı, yoksulluk ve yolsuzluktan ötesini vaat edememektedir. Erdoğan yönetiminin uyguladığı politikalar, baskıcı bir diktatörlük rejiminin tesisi ve halkı sefalete sürükleyen bir ekonomik krizle sonuçlanmıştır. Bugün sandıktan çıkan sonuçlar, Erdoğan yönetiminin baskıcı ve işçi düşmanı politikalarının reddi olarak okunmalıdır.

Öte yandan, Cumhur İttifakının aldığı ağır sandık yenilgisiyle birlikte emekçi kitlelerin önemli bir kesiminde İmamoğlu’na ve Millet İttifakına dönük önemli bir beklenti açığa çıkmıştır. İşçi Demokrasisi Partisi olarak en başından itibaren düzen içi hiçbir burjuva partisine ve politikacıya güven beslemememiz gerektiğini ısrarla vurgulamaktayız. Erdoğan’ın genel oy hakkını ayaklar altına alan 6 Mayıs müdahalesinin yenilgiye uğratılmasının büyük önem taşıdığı ortadadır. Bununla birlikte, emekçiler ve ezilenler adına “her şeyin çok güzel olabilmesinin” ancak kendi örgütlenmemizi güçlendirmemiz, siyaset sahnesine kendi adımızla çıkabilmemiz sayesinde olabileceğini bir an olsun unutmamalıyız. Özellikle, rejimin emekçilere dönük kemer sıkma politikalarının yoğunlaşacağı ve baskı politikalarının şiddetleneceği önümüzdeki dönemde, düzen güçlerinden bağımsız bir işçi-emekçi ittifakının yükseltilmesi daha da hayati bir önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, sendikaların, emek örgütlerininin ve emekten yana siyasal partilerin üzerinde sorumluluk artmaktadır.

İşçi Demokrasisi Partisi

23 Haziran 2019

Tarihte bu ay: ABD, komünist Ethel ve Julius Rosenberg çiftini idam etti

0

“Rosenberglere suçu kabul etmeleri halinde telefona sarılacağımızı, hattın öbür ucunda bulunan Washington’a durumu bildireceğimizi, idamın durdurulacağını, cezalarının 30 yıl hapse çevrileceğini ve böylelikle de kendilerini hasretle bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael’e kavuşacaklarını söyledik…”

Rosenberg çiftinin idamında hazır bulunan ABD Devlet Bakanı William A. Carol, cezanın infazı gerçekleştikten sonra böyle konuşuyordu. Rosenbergler bu af teklifini kabul etmemişlerdi çünkü suçlu olduklarına inanmıyorlardı. ABD mahkemelerinin onları yapmakla suçladıkları eylem, onlar için bir gurur kaynağıydı.

ABD Komünist Partisi üyesi Rosenberg çifti, SSCB çıkarına casusluk yaptıkları suçlamasıyla idam edilmişti. Casusluk suçlamasının kapsamına SSCB’ye radar, sonar, jet motorları ve nükleer silah teknolojileri hakkında bilgi kaçırmak giriyordu. O sırada ABD emperyalizmi, dünyada nükleer silah sahibi tek ülkeydi ve bu tekeli elinde tutmaya da oldukça hevesliydi.

Rosenberglerin idamı, McCarthy döneminde yaşanmıştı. Bilindiği üzere bu dönem, daha sonraları “McCarthycilik” olarak anılmasına sebep olacak derecede komünist avının yoğunlaştığı ve sendikalı işçilere saldırıların arttığı bir süreçti. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından burjuvazi, dünyanın üçte birinde mülksüzleştirilmişti. Kapitalistlerin ileri keşif kolu Hitler SSCB’yi yıkmak isterken onu Doğu Avrupa’ya yaymış, ardından da 1949 Çin Devrimi, Çin sermayesini mülksüzleştirmişti. ABD devrimci bir dalgayla kuşatılıyordu. McCarthy buna dönük verilen gerici refleksin ismiydi. Sayısız işçi, aydın, yazar, sanatçı, şarkıcı, aktör, yönetmen ve komünist, onun savcıları ve komiteleri karşısında hesap vermek zorunda kaldı.

1991’de SSCB dağıldıktan sonra açılan gizli arşivlerde tarihçilerin aradıkları ilk belgelerden biri de, Rosenberg çiftinin casus olduğuna dair bilgi veren metinler oldu. Ancak ABD emperyalizminin savunucuları dilediklerini bulamadı. Julius Rosenberg’in bir casus olduğu doğruydu ancak sorumlu olduğu alanın nükleer silah veya jet motorları bilgilerinin kaçırılmasıyla ilgisi yoktu. Ethel ise casus bile değildi; yalnızca eşinin casusluk faaliyetlerinden haberdar olan bir komünistti.

Hiç şüphe yok ki gelecek nesiller, emperyalizmin önderliğini üstlenen ABD’deki komünistlerin, dejenere de olmuş olsa, bürokratikleşmiş de olsa tarihin ilk işçi devletinin çıkarları uğruna gerçekleştirdiği casusluk faaliyetini bir kahramanlık iradesi olarak okuyacaklardır.

Rosenberg çifti 18 Haziran’daki idamlarını, o günün evlilik yıldönümleri olmasını gerekçe göstererek ertesi güne aldırmıştı. 19 Haziran 1953’te katledildiler; emperyalizm tarafından.

15-16 Haziran Direnişi’nin yıldönümünde Kartal mitingi gerçekleşti

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 15-16 Haziran Direnişi’nin yıldönümü dolayısıyla birçok ilde basın açıklamaları ve eylemler düzenledi.

İstanbul Kartal’da düzenlenen mitingin ana teması kıdem tazminatı ve emeklilik hakkı oldu. Yüzlerce işçinin katıldığı mitingde işçi sınıfının tarihsel kazanımı olan kıdem tazminatının fona devredilmesinin ve zorunlu BES aracılığıyla çalışanların daha kolay işten çıkarılabilmesinin önünün açılacağı ve binlerce işçinin iş güvencesini yitireceği tehlikesi dile getirildi. DİSK adına konuşan Arzu Çerkezoğlu, “Dün sendikal hakları için ayağa kalkan işçi sınıfı, bugün de haklarına sahip çıkmak için birleşecek ve mücadele edecektir,” diyerek iktidarı uyardı ve ekledi: “Eğer kıdem tazminatına el uzatmaya kalkarsanız, karşınızda bedeli ne olursa olsun kıdem tazminatını savunan işçileri bulacaksınız!”

İşçi Demokrasisi Partisi dahil pek çok siyasi parti ve emek örgütünün katıldığı miting marşlar ve halaylarla devam etti. Kürsüden yapılan konuşmanın bir kısmı şöyle:

“Peki, bu tehlikeli planda neler var?

Kıdem tazminatımızın fona devredilmesi var;

Bireysel Emeklilik Sigortası’nın zorunlu hale getirilmesi var;

Vergi yükünün tabana, yani biz işçilere, emekçilere yıkılması var.

Yaklaşık yarım asır önce DİSK’in kapatılması girişimlerine karşı ayağa kalkan işçi sınıfı 15-16 Haziran 1970’te yaşamı durdurmuş, alanları doldurmuş, sendikalarına ve örgütlenme haklarına sahip çıkmış, işçiler haklarını direne direne savunmuştu.

İşçi sınıfı haklarına el uzatıldığında neler yapabileceğini bu şanlı direniş ile gösterdi. Dün sendikal hakları için ayağa kalkan işçi sınıfı, bugün de haklarına sahip çıkmak için birleşecek ve mücadele edecektir.

Kıdem tazminatı ve emeklilik hakkımız başta olmak üzere tüm haklarımız için birliğimizi pekiştirelim, mücadelemizi büyütelim!”

Türk-Metal/Birleşik Metal-İş anlaşması: Sendikal birlik mi, bürokratik ittifak mı?

0

Geçen günlerde Türkiye sendikal hareketi açısından tarihi bir gelişme yaşandı. Metal işkolundaki iki büyük sendika olan Birleşik Metal-İş (DİSK) ile Türk Metal (Türk-İş) arasında tarihi bir anlaşma imzalandı. “Türkiye Metal İşkolunda Faaliyet Gösteren Sendikalar Arasında Diyalog ve İşbirliğine Dair Ortak Anlaşma” adını taşıyan anlaşma metni, metal işkolunda sendikal uyuşmazlıklar ve rekabete son vermeyi, işverenlere ve hükümet baskılarına karşı ortak hareket etmeyi ve işçilerin sendikal tercihinin özgür biçimde oluşmasını öngörüyor. Anlaşmanın en önemli ve yaşamsal düzenlemesi ise referandumun sendika seçme özgürlüğünün bir parçası olarak kabul edilmesi oldu. Anlaşmaya dünya metal sanayisi sendikalarının örgütü olan IndustriAll temsilcileri de şahit olarak imza attılar.

İlk bakışta, işçi sendikalarının işverenler ve hükümetler karşısında, sendikal ve ekonomik haklar konusunda işbirliği yapmaları elbette çok olumlu bir adım olarak görülüyor. Ne var ki, işçilerin ancak basından görebildikleri bu anlaşmanın bazı önemli sorulara neden olduğu da bir gerçek.

İlk soru, neden bu anlaşmanın bugün, yani Türk Metal tabanının sendikanın uzlaşmacı ve bürokratik tutumuna karşı giderek artan bir hoşnutsuzluğa sürüklendiği bir dönemde imzalandığı. Anlaşma metninde yer alan sendikalar arasındaki “rekabete son vermenin” amacı, Türk-İş bürokratlarının DİSK örgütlenmesini frenlemeye yönelik bir girişimi olarak değerlendirilemez mi? Birleşik Metal yönetimi, “rekabet olmasın” diye Türk Metal’in uzlaşmacılığını, patron taraftarlığını ve satış sözleşmelerini ifşa etmekten geri mi duracak? Böyle bir ilkeyi neden kabul ettiler?

Öte yandan anlaşma, sendika seçiminde işyerinde referandum uygulamasını öngörüyor. Bu da ilk bakışta olumlu, hatta DİSK’in on yıllardan beri savunduğu bir ilke. Ama bu uygulamayı “sendikalaşmamış ve bir toplu iş sözleşmesi bulunmayan işyerleriyle” sınırlıyor. Yani bir işyerinde Türk Metal’den ayrılıp Birleşik Metal’e geçen işçiler için bu uygulamaya başvurulamayacak. Ama bu sınırlama, işçilerin sendika seçimi özgürlüğüne getirilen bir olumsuzluk değil mi? Yani bir sendika bir işyerine girdiğinde işçiler sonsuza kadar o sendikaya mahkûm olmak zorunda mı kalacaklar? Bu sınırlama, hangisi olursa olsun sendikanın bürokratik egemenliğinin güçlenmesine yol açacaktır.

Bir başka sorun da anlaşmadaki “toplu sözleşmelerde ortak davranma” ilkesi. İşçiler özellikle Türk Metal’de sözleşme taslaklarının merkez bürokrasi tarafından işçilere pek de danışılmadan nasıl hazırlandığını ve daha da önemlisi nasıl tabanın istekleri dışında bürokrat yöneticilerce imzalanıverdiğini gayet iyi biliyorlar. Şimdi Birleşik Metal de mi aynı yöntemleri uygulayacak? Örneğin, Türk Metal yönetimi olumsuz bir sözleşmeyi hemen imzalamak isterse, Birleşik Metal yöneticileri “ortak davranma” adına bunu kabul mu edecekler? Eğer ederlerse bu onların Türk Metal bürokratlarının arkasına saklanmaları anlamına gelmez mi?

Bu ve başka sorular, iki büyük metal sendikası arasında imzalanan bu anlaşmanın belki de sendikal birlikten çok bürokratik bir ittifaka yol açabileceği endişesini doğurmakta. Ford işçilerinin dediği gibi, “patronla birlikte hazırlanan kıyım listeleri, işçilere sormadan belirlenen sözleşme maddeleri, işçinin haberi olmadan bir gece ansızın imzalanan sözleşmeler, işçinin kararına rağmen bir gece operasyonuyla toplanan grev pankartları, önce görevden alınan sonra işten atılmalarına sessiz kalınan temsilciler, söz verildiği halde yapılmayan seçimler… Bütün bunlar çok uzak geçmişin yaşanmışlıkları değil. Bu nedenle işçiler bu işbirliğinin patronların değil, işçilerin çıkarına olabilmesi için başta sözleşmeler olmak üzere atılan her adımda işçi inisiyatifi” gerekmektedir. İmzalan anlaşmanın niteliğini Eylül ayında başlayacak olan MESS sözleşmeleri sırasında daha iyi değerlendirebileceğiz.

Askeri rejimin saldırısı altındaki Sudan devrimi ile dayanışma çağrısı

0

Aşağıda Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın Sudan’da askeri cuntanın kanlı saldırılarına ilişkin 6 Haziran’da yayımladığı bildiriyi ve Sudan Doktorlar Sendikası’nın yayımlamış olduğu raporun çevirilerini sizlerle paylaşıyoruz.

30 yıllık Ömer El Beşir iktidarının son bulmasının ardından 6 Nisan’dan beri sivil bir yönetim ve barışçıl bir geçiş dönemi talebiyle Hartum’daki Genelkurmay Binası’nın önünde devam eden ve binlerce kişinin katıldığı barışçıl oturma eylemleri Sudan askeri güçleri ve askeri rejimin kontrolündeki paramiliter çetelerin saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Bu saldırılarda yüzden fazla insan katledilirken, yüzlercesi yaralandı ve göstericilerin çadırları ateşe verildi.

Sudan’da karşıdevrim, General Abdül Fettah el Burhan ve Geçici Askeri Konsey eliyle kanlı yüzünü göstermeye başladı. Geçtiğimiz hafta başarılı bir şekilde gerçekleşen ve ülkenin %80’inde sivil bir yönetim talebiyle hayatı durdurmayı başaran genel grevin ardından El Burhan, başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD’nin bölgedeki diğer müttefiklerinin de yeşil ışık yakmasıyla ülkede katliamlara girişti.

Sudan halkı, bu saldırılara, rejim yıkılana ve ülkede sivil-demokratik bir otorite tesis edilene kadar süresiz genel grev ve sivil itaatsizlik eylemlerinin örgütlenmesi çağrısıyla karşılık verdi. Biz de Sudan halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz. Karşıdevrimci saldırı ve katliamların derhâl sonlandırılması çağrısında bulunuyoruz.

Geçici Askeri Konsey 3 Haziran Pazartesi günü Genelkurmay binasının önünde ve El Nuhud gibi şehirlerde gerçekleştirdiği katliamlardan beri ülkede internete erişimi engelledi. Bu insanların iletişim kurmasını ve örgütlenmesini engellemeye dönük olduğu kadar, rejimin silahsız göstercilere karşı gerçekleştirdiği katliamların ülke dışına yansımasını engellemeye dönük bir adımdı.

Aşağıda Sudan Doktorlar Sendikası Yürütme Komitesi’nin son bildirisini sizlerle paylaşıyoruz. Devrimin ilerleyişinde önemli bir yer tutan Sudan Doktorlar Sendikası hem yaralıların nitelikli tedaviye ulaşabilmesi hem de ölü ve yaralı sayılarının sebepleriyle birlikte netleştirilmesi için sahada önemli bir çalışma yürütüyor. Askeri Konsey’in,ayaklanmanın ilk aylarında kendisi için bir tehlike olarak gördüğü söz konusu sendikanın bazı üyelerini katlettiğini de belirtelim.

Sahaya ilişkin rapor

Sudan Doktorlar Sendikası Merkez Komitesi 3 Haziran Pazartesi gününde Genelkurmay Başkanlığı önünde başlayıp çeşitli bölge ve mahallelerde devam eden saldırılar sonucunda, toplam 108 kişinin Janjawid çeteleri ve askeri konsey tarafından katledildiğini tespit etmiştir.

Bunların kırktan fazlasının dün Nil Nehri’nden çıkarıldığını ve bugün de çalışmaların sürdüğünü ekleyelim. Kesin rakamları bilemediğimiz için istatistiklere bu rakamları dahil etmedik.

-Başkent ve çevresinde çeşitli hastanelerde 64 kişinin cenazesi tespit edilmiştir.

-Üçü annelerinin gözü önünde öldürülen çocuk ve seyrüsefer subayı Prof. Muhammed Ahmed Abdülkayyum olmak üzere  toplam 4 kişi evlerinde infaz edilmiş olarak bulunmuştur.

-Beş yüzden fazla kişinin ciddi ateşli silah yaralanması tespiti ile başkent ve çevresindeki hastanelerde tedavi altında olduğu tespit edilmiştir. Bunların çoğu acil cerrahi müdaheleye ihtiyaç duymaktadır.

-Hastanelerde görevli personel aşırı yoğunluk ve tıbbi malzemelerin yetersizliği sebebiyle çok zor koşullarda görevlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Acil yardım kitlerinin yetersizliği, donörlerin kan bağışı için ilgili merkeze ulaşmasının mümkün olmaması, yoğun bakım yatak sayısının yetersizliği ve anestezi uzmanlarının yetersizliği ölü sayısının artmasına sebep olabilir.

Bu rakamların gerçeğin çok altında olduğunu ve rejim güçlerinin tüm engellemelerine, iletişim olanaklarını tamamen kesmelerine rağmen, kayıplar başta olmak üzere gerçek ölü ve yaralı sayısını tespit edebilmek için gece gündüz çalışmakta olduğumuzu bildiririz.

Yaşasın Sudan devrimi! Kahrolsun rejim güçleri ve Janjawid çeteleri!

Sudan Doktorlar Sendikası Merkez Komitesi

5 Haziran 2019

Luisa Hanun ve Cezayir’deki bütün siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

0

Cezayir halkı, diktatör Abdülaziz Buteflika’yı istifa ettirmesinin ardından, açlık ve sefaletin dikta rejiminin sonlanması talebi doğrultusunda demokratik haklarını savunmak amacıyla seferberliğini sürdürüyor. Bununla birlikte Anayasa Konseyi, eski başkan Buteflika’nın sadık takipçisi Abdülkadir Bensalah’ın geçici görev süresini uzatarak 4 Temmuz seçimlerini erteledi.

Genelkurmay Başkanı General Salah, seferberlikleri bastırma yönündeki politikasını sürdürüyor, eylemcilere zulmetmeye devam ediyor. 9 Mayıs’ta, Cezayir Emekçileri Partisi’nin yöneticisi, başka yöneticilerle birlikte, “ordunun otoritesine saldırı ve Devlete karşı komplo” suçlamasıyla askeri mahkeme tarafından tutuklandı. General Salah’ın askerî devleti tarafından ve geçici başkanın suç ortaklığıyla, demokratik özgürlüklere yönelik gerçekleştirilen korkunç bir saldırı bu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Cezayir emekçileri ve halkıyla dayanışma içindeyiz ve Luisa Hanun ile rejime karşı gösterilerde eylemcilerin tutuklanmasını kınıyoruz. Bütün politik tutsakların serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Luisa Hanun’un serbest kalması için, avukatların suçlamaların düşürülmesini ve koşulsuz tahliyeyi talep edeceği duruşma günü olan 20 Haziran’da bir uluslararası dayanışma günü düzenlenmesine ilişkin çağrıya katılıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Haziran 2019

Okur mektubu: Mücadele olmadan kazanım olmaz

0

Merhaba arkadaşlar, ben Çerkezköy OSB’de Petrol-İş’in örgütlü olduğu özel bir firmada çalışıyorum. Çalıştığım bu firmada bu yıl yapılan toplu iş sözleşmesi deneyimimizi sizinle paylaşmak istedim. Yaklaşık 5 ay süren TİS görüşmelerinde toplam 14 toplantı yapıldı. Bunun sonucunda toplu sözleşme için anlaşmaya varıldı. Bunun öncesindeki örgütlülüğümüz yeterli olmasa da bu sözleşmede etkili oldu. Sendika yöneticilerimiz ve işçi temsilcilerimizle ortak yürüttüğümüz görüşmelerde taviz vermeden, yapılan baskılara aldırmadan, işverenin bizi ayrıştırmak istediği zamanlarda bile bir arada durarak yolumuza devam etik. İşveren eğitim toplantıları adı altında işçileri işten çıkarmakla tehdit etse de, işyerinde sürekli bölümler arası değiştirmeler yaparak ve bilgi kirliliği yaratarak bizleri ayrıştırmaya çalışsa da biz işyerindeki örgütlülüğümüz sayesinde tam olmasa da istediğimiz sonucu aldık.

Verilen her mücadelede, başarılarımız kadar eksiklerimizi de gözden geçirip bir sonraki süreçte daha güçlü bir şekilde mücadele edebiliriz. Ben de bu süreçte başarılarımızın yanı sıra eksiklerimizi de gördüm. Örneğin, sendika yöneticilerimizin ve işçi temsilcilerimizin yetersiz kaldığını düşünüyorum. Yapılan görüşmelerde işçileri de tam olarak dahil etmeliydiler. Bilgi kirliliğinin önüne geçmek için bölümler arası işçi komiteleri kurmalıydılar. Yapılan saldırılar karşısında bu komiteler sayesinde daha etkili olurduk. Bir diğer eksiğimiz, sınıf bilincimizin yetersiz olması. Bu durum, işyeri genelinde çalışan arkadaşlarımızın sendikanın ne olduğunu, sosyal ve sınıfsal haklarımızın ne olduğunu bilmemesinden kaynaklanıyor. Bunun üstesinden gelmek için her yıl düzenli olarak sendika tarafında sendika nedir, işçi nedir, haklarımız nedir, nasıl mücadele edilir vs. üzerine eğitim verilmelidir. Sınıf bilinci yüksek olan yerlerde kazanımlar daha yüksek olacaktır.

Diğer sektörlerde çalışan işçi kardeşlerim! Ne olursa olsun bulunduğumuz her ortamda örgütlü olmak zorundayız. İşyerlerimizde örgütlülüğümüzü yükseltmek için sendika mücadelesi verip, bulunduğumuz yerlerde sendikalılaşmalıyız. İşverenin karşısına tek tek çıkarak hak kazanamayız; o masaya toplu oturursak kazanırız. Unutmayalım; en kötü sendika bile sendikasızlıktan daha iyidir. Direne direne, direnişle zafere.

Erkek adaletin insafına değil, mücadelemize güveniyoruz!

0

Çocuklarının, yakınlarının, kız kardeşlerinin yaşam hakkını savunmak için kadınlar Mayıs ayı boyunca adliyeleri boş bırakmadılar.

15 Mayıs’ta Ankara’da Şule Çet’in ikinci duruşması görüldü. Şule Çet (23), patronları tarafından istismar edildikten sonra çalıştığı plazanın 20. katından aşağı itilerek öldürülmüştü. Duruşma salonuna alınmamalarına rağmen yüzlerce insan “İntihar değil cinayet, Şule için adalet” dövizleriyle adliyenin kapısında beklemeye devam ettiler. Duruşmada Şule’nin psikolojisinin “babası para göndermedi diye bozulmuş olabileceği” iddia edildi ve yoksulluğunu kanıtlamak üzere banka hesaplarının incelenmesi talebiyle duruşma 10 Temmuz’a ertelendi. Öyle ki, dava süresince yargılanan sanıklar değil, Şule ve ailesi oldu. Sanıklardan biri duruşma salonunda “Kızına sahip çıksaydın” deme cüretini bile gösterdi. Oysa Adli Tıp raporu Şule’nin hayattayken boynunun kırılmış olabileceğinin ihtimalini açıkça ortaya koyuyor, yani ortada intihar değil cinayet var!

Erkek adalet diyoruz çünkü her gün onlarca kadın kocaları, babaları tarafından tecavüze uğruyor. Mahkemeler ise katilleri, tecavüzcüleri değil, ölen kadınların hayatlarını yargılıyor; olay günü üzerinde hangi kıyafetin olduğunu, saat kaçta nerede olduğunu sorguluyor. Katil erkeklerin ceza indiriminden yararlanmaları için temiz bir gömlek giyip kravat takmaları yetiyor. Ama kadınların erkekleri öldürdüğü davalar meşru müdafaadan bile sayılmıyor. “Hiçbir şeyi gönüllü yaşamadım, sistematik olarak tecavüze uğradım” diyen Nevin Yıldırım, kendisine tecavüz eden adamı öldürdüğü için 7 yıldır tutuklu. Ne “iyi hal” ne de “haksız tahrik”ten indirim yapıldı ve 23 Mayıs’ta Yargıtay Nevin’in müebbet hapis cezasını onayladı.

Kadınlara reva görülen bu adaletsizlik tesadüf değil, bir politik tercihin, erkek adalet sisteminin sonucu. Devlet, yargısıyla, medyasıyla, aile kurumuyla ve toplumun bütününe yayılmış erkek egemen ilişkiler aracılığıyla, erkeği ve onun iktidarını korumayı tercih ediyor. Erkek egemen kapitalist sisteminin bekası için kadınları öldürmek de, tacizi ve tecavüzü sistematikleştirmek de “meşru ve gerekli” hale geliyor.

Kapitalizmin özellikle de kriz dönemlerinde meşruiyeti için erkek egemen ilişkilerden nasıl beslendiğini daha net görebiliyoruz. Kriz, işçi sınıfının geneline işsizlik, yoksulluk olarak dönerken, kadınlar için “aileye destek” olabilmek için en kötü ve en güvencesiz koşullarda istihdama katılmak zorunda kalma sonucunu da getiriyor. Sosyal politikalar gitgide gerilerken ailenin devamlılığını sağlayabilmek için daha çok yemek yapmak, daha fazla çocuk bakmak, yaşlı ve hastalara daha fazla zaman ayırmayı getiriyor. Çünkü kapitalizm kadın emeğini kriz dönemlerinde kapitalizmin ayakta kalma stratejisi olarak görüyor. Bunun sonucunda sermayenin ve erkek egemen sistemin kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki tahakkümü güçleniyor. İktidar bu tahakkümü güçlendirmek için muhafazakâr söylemleriyle kadını aile içinde görünmez kılmayı ve bütün bu işleri kadınlara yükleyebilmeyi amaçlıyor.

Çağrımız, bu adaletsizliğe karşı isyanımızla kadın dayanışmasını yükseltmek. Hem kapitalizme hem de ataerkiye karşı daha fazla mücadele etmemiz gerekiyor. Erkeklere kıyasla krizin yükünü çok daha fazla üstlenmek zorunda kalmak istemiyoruz. En ucuz ve en kötü koşullarda çalışıp, üstüne üstlük kocadan, patrondan gelen erkek şiddetiyle boğuşmak kaderimiz değil. Bu yüzden Şule Çet için adalet istiyoruz, bu yüzden “kadına yönelik şiddet politiktir” diyoruz. Erkek egemen kapitalist sistem değişmedikçe kadın cinayetleri de son bulmayacak. Bu sisteme karşı erkek adalete değil, mücadelemize güvenmek zorundayız.

Çünkü kriz var!

0

Türkiye’nin en büyük şirketi olma unvanı ISO 500 verileriyle bir kez daha tescil edilen TÜPRAŞ, aynı dönemde işçilere uygulamaya çalıştığı hak gaspları ile gündemde…

Aynı listede 5. sırada yer alan TOFAŞ, geçtiğimiz yıl Ekim ayında krizi bahane göstererek üretime 9 gün ara verdi ve işçi sayısını 9000’den 7000’e düşürdü. Vardiya sayısını ise 3’ten 2’ye düşüreceğini açıkladı.

Bunlar sadece iki örnek. Elbette daha fazlası var.

Yüzlerce şirket küçülmeye gidiyor ya da Arhavi’de Lipton’a ait çay fabrikasında olduğu gibi üretimi durdurma kararı alıyor.

Neden? Çünkü ekonomik kriz var.

Çünkü ekonomik kriz varsa, ekonomi kötüye gidiyorsa patronların elinde uygulayabilecekleri onlarca tedbir var: “Zam yapmadın, sosyal hakları kaldırdın ama yetmedi mi? O zaman işçi çıkar; yine mi kurtarmadı? Ücretleri düşür, bir yandan devletin teşviklerinden yararlanmayı unutma, bunlar da olmadı konkordato ilan et, en az zararla bu işten sıyrılmaya bak…”

Çünkü “kriz var”, çünkü “ekonomi kötü gidiyor”, çünkü eskisi kadar “kâr etmiyor”.

Yönetenler ise sürekli benzer hikâyeyi tekrar ediyor:

“O zaman birileri feragat etmeli. Ama bu katiyen patronlar olmamalı. Çünkü onlar feragat ederlerse nasıl büyük kalabilirler? Nasıl kârlarını koruyabilirler? Kâr etmezlerse üretime nasıl devam ederler? Onların her biri zaten yüzlerce, binlerce işçiye istihdam yaratarak çok yüce bir görevi yerine getiriyor. Tüm fabrika kapansa ve herkes işsiz kalsa daha mı iyi?!

Ama bu fedakârlığı işçiler yapabilir. Biraz daha az ücrete çalışsınlar, biraz daha fazla vergi versinler; mazeret izinleriymiş, mesai ücretleriymiş, iş güvenliği tedbirleriymiş biraz feragat etsinler. Az tüketsinler mesela bir süre, bir simit bir çay idare etsinler…

He bir de bakın burası çok önemli, lütfen azıcık sessiz olsunlar. Öyle sağda solda “kriz var”, “ekonomi kötü”, “geçinemiyoruz” falan sakın ha demesinler… Çünkü siz bilmezsiniz, şu ekonomi meseleleri çok dikkat ister, krizden çıkabilmek için sükûnet çok önemli!

Bir de söylemeye bile gerek yok biliyoruz ama, öyle sendikaymış falan hiç zahmet etmesinler… Aslına bakarsanız sandığa kadar da zahmet etmelerine gerek yok, bizim herkes için en doğru kararı vereceğimize emin olabilirler…

İşte bu hikâyenin özeti: Çünkü kriz var!

Evet, biliyoruz! Var…

Milyonlarca işçi ve emekçi krizi hayatımızın tam ortasında hissediyoruz… Çünkü bu krizin bedelini varımızla, yoğumuzla ödeyelim istiyorsunuz…

Fakat biz bunu reddediyoruz, bizlere daha fazla yoksulluktan ötesini vaat etmeyen sözde çözümlerinize güvenmiyoruz.

Emeğimizin gaspına, irademizin hiçe sayılmasına, geleceğimizin çalınmasına karşı emekten ve demokrasiden yana bir mücadelenin ötesinde çözüm görmüyoruz!

Planlı, merkezi, işçi denetiminde bir ekonominin dışında çıkış görmüyoruz!

Venezuela’da bağımsız işçi kutbu

0

Venezuela’da kendi çıkarları için her şeyi göze almış iki burjuva kamp arasındaki mücadele sürerken, ülke tarihinin en büyük sosyal ve ekonomik yıkımlarından biri yaşanmakta. Bir tarafta halkını açlığa sürüklemiş ve baskı ve şiddetle ayakta durabilen Maduro yönetimi, diğer tarafta emperyalist işgal ve askeri darbe çağrısında bulunan Guaidó’nun önderlik ettiği sağ koalisyon bulunuyor. Neyse ki, Venezuela emekçi halkı bu iki burjuva kamp karşısında seçeneksiz değil ve henüz rüşeym halinde de olsa, bu iki kesimden bağımsız bir işçi kutbu gelişiyor.

Geçtiğimiz günlerde çeşitli sendikaların ve sendikal akımların, politik ve sendikal aktivistlerin bir araya geldiği toplantıda “Mücadeledeki Emekçiler” adında bir oluşumun kurulmasına karar verildi. Bu oluşumun hedefleri Maduro yönetiminin işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele, emperyalist müdahalenin kesin olarak reddi ve Guaidó’dan tam bağımsız bir hattın inşası olarak belirlendi.

Yeni oluşumun önündeki ilk görev, şu anda hükümetle veya patronlarla mücadele halinde olan tüm emekçilerin arasındaki bağlantının sağlanması. Bu sayede sınıf dayanışması somut hale getirilebilecek, mücadeleler birleştirilebilecek ve hükümetin halkı sefalete sürükleyen politikalarına karşı mücadele derinleştirilebilecek. Öte yandan, yeni oluşum kendini sendikal alanda bir alternatif olarak sunduğu gibi, muhalefetteki Guaidó ve patron partilerine karşı olarak da kendisini bir politik alternatif olarak ortaya koyacak.

Venezuela Üniversitesi (UCV) emekçileri sendikasının ev sahipliği yaptığı toplantıda çeşitli sektörlerden işçi önderleri katılım gösterdi. Bunlar arasında petrokimya, metal, kamusal hizmetler, sağlık, kauçuk gibi sektörler bulunuyor. Aynı zamanda çeşitli partilerin de temsiliyet gösterdiği buluşmada, İDP’nin Venezuela’daki kardeş partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ile partinin sendikal alandaki akımı C-CURA (Bağımsız, Devrimci, Birlikçi ve Sınıfçı Akım) önemli bir delegasyonla yer aldı.

Buluşma önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek kampanya başlıklarının belirlenmesiyle son buldu.

Açlık sınırı bir yılda %21 arttı

0

Türk-İş 2019 yılı Mayıs ayı için açlık ve yoksulluk sınırını yayınladı. Bir çalışanın aylık yaşam maliyetini 2.625 TL olarak açıklayan Türk-İş, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 2.124 TL, yoksulluk sınırının ise 6.918 TL olduğunu ifade etti.

Aynı çalışmada Türk-İş mutfak enflasyonunun aylık yüzde 0,81 ve on iki aylık yüzde 25,97 oranında olduğunu hesapladı.

Türk-İş’in verilerine göre 2014 yılının Ocak ayından bugüne açlık sınırındaki yükseliş yüzde 48,2!

Bu tablolar bize ekmeğimizin sürekli küçüldüğünü ve enflasyondaki artışın bir gelenek haline geldiğini gösteriyor.

Öte yandan patronlar kazanmaya, rekor kırmaya ve kâr etmeye devam ediyor. Madem öyle bedeli bu kez patronlar ödesin. Maaşlar her ay enflasyon oranında artsın!

Sudan’da rejimin kanlı saldırılarını reddediyoruz! Askeri Cunta devrilene dek, genel greve destek!

0

Sudan’da askeri cuntanın barışçıl protestoları kanla bastırma girişimi sonucunda 100’den fazla kişi hayatını kaybetti. Cuntanın devrimi bastırma girişimine karşı muhalefet ittifakı süresiz genel grev ilan etti. Aşağıda 3 Haziran gününde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in ve Özgürlük ve Değişim İttifakı’nın yayımlamış olduğu bildirileri paylaşıyoruz.

Sudan’da yönetimi elinde bulunduran ordunun, askeri cunta karşıtı ve serbest seçimler talep eden seferberlikleri acımasızca bastırma girişimleri sonucunda en az 13 göstericinin hayatını kaybettiği bilgisi ulaşmış bulunuyor.  Muhalif doktorlar sendikasının yürütme komitesi, yaptığı açıklamada, ordu yönetiminin saldırıları sebebiyle ölü sayısının artabileceğini duyurdu.

Sudan’da, geçtiğimiz yılın Aralık ayında ekmek fiyatlarına yapılan zammın protestosu ile başlayan  eylemler genişleyerek 30 yıldır iktarda bulunan Ömer El-Beşir diktatörlüğünü sonlandırmayı hedefleyen devrimci bir seferberlik halini almıştı. Bu seferberlikler sonucunda  yönetimden çekilmek zorunda kalan El Beşir, seferberlikleri bölmek ve yenilgiye uğratmak amacıyla yönetimi askeri cuntaya devretti. “Geçiş dönemi” adı altında önümüzdeki iki üç yıl boyunca iktidarda kalmayı hedefleyen askeri cunta karşısında seferberliklerini sürdüren kitleler, askeri cuntanın da iktidardan çekilmesi ve kendi kaderleri üzerinde özgürce söz sahibi olabilmek için mücadele ediyor. Bu amaçla geçtiğimiz hafta bir genel grev gerçekleştirildi.

Rejimin kanlı saldırıları karşısında, Özgürlük ve Değişim İttifakı adıyla bilinen Sudan muhalefeti  askeri rejim düşene kadar süresiz grev ve “sivil itaatsizlik”  eylemleri için çağrıda bulundu. Söz konusu birlik, çeşitli muhalif burjuva partilerin yanı sıra, sendikalar ve diğer sosyal hareketleri de bünyesinde barındırıyor. Bu oluşum şimdiye dek, seferberlikleri ilerletmek yerine askeri cuntayla ileride oluşturulacak hükümetin bileşimi üzerinden pazarlıklar yürütüyordu. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen genel grev, muhalefet ile cunta rejimi arasındaki temasların kesilmesi açısından bir dönüm noktası oldu. Zira, seferberliğin genişlemesi ve doğrudan doğruya cunta rejimini karşısına alması sonucunda rejimin kanlı bir bastırma girişimi söz konusu oldu.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, muhalefet ittifakına politik destek vermeksizin grev çağrısını destekliyoruz.  Bu seferberlik ve grevlerle mümkün olan en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağrısında bulunuyoruz.

Kahrolsun askeri cunta!

Yaşasın süresiz genel grev!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

3 Haziran 2019


Özgürlük ve Değişim İttifakı bildirisi

Askeri cuntayla müzakerelerin durdurulması ve sivil itaatsizlik hareketinin örgütlenmesi

Özgürlük ve Değişim İttifakı, her zamankinden daha örgütlü ve birleşik bir ruhla Hartum’daki askeri Genel Kurmay’ın önünde gerçekleşen oturma eylemleri neticesinde vuku bulan olayların takibi çağrısında bulunmaktadır. Bu sebeple, ilk gelen bilgiler ışığında sorumluluğu doğrudan askeri cuntaya ait olmak üzere en az 13 kişinin Devlet Konseyi’nin kurşunlarına kurban gittiğini ve yüzlerce yaralının bulunduğunu bildiriyoruz.

1) Bu katliamın tüm sorumluluğu askeri cuntadadır. Hartum ve En Nahud şehirlerinin de aralarında bulunduğu pek çok şehirde çevik kuvvet, ordu, polis ve paramiliter güçlerin barışçıl oturma eylemlerine saldırısı sonucu yitirdiklerimizin cenazelerine henüz ulaşamamış bulunuyoruz.

2) Askeri Cunta ile tüm temas ve müzakerelerin sonlandırıldığını bildiriyoruz. Cunta’nın ve onun liderlerinin, 11 Nisan 2019’dan beri süren katliamlardaki sorumluluğu göz önünde bulundurulduğunda, Sudan halkı ile herhangi bir müzakereyi yürütecek meşruiyeti kalmamıştır. Söz konusu katliamlarda sorumluluğu bulunanların zaferi kaçınılmaz Sudan Devrimi tarafından tesis edilecek adil mahkemeler tarafından yargılanmaları için mücadelemizi sürdüreceğiz.

3) Özgürlük ve Değişim İttifakı olarak bugünden itibaren (3 Haziran 2019) rejim yıkılına dek süresiz genel grev ve sivil itaatsizlik eylemlerinin örgütlenmesi için çağrıda bulunuyoruz.

4) Özgürlük ve Değişim Güçleri ordu ve polis içindeki onurlu kesimleri Sudan halkının cunta rejiminin yıkılmasına ve sivil bir otoritenin tesis edilmesine dönük gösterdiği iradeye sahip çıkmaya, cuntanın kontrolündeki paramiliter çetelere karşı halkı koruma görevini yerine getirmeye çağırıyoruz.

5) Bölgesel ve uluslarası kamuoyunu darbeyi tanımamaya, Sudan halkı ve onun devriminin yanında yer almaya davet ediyoruz.

Özgürlük ve Değişim İttifakı

3 Haziran 2019

Manisa Akgedik TOKİ inşaatında işçiler kölelik koşullarında çalışıyor

0

Manisa Yunusemre Belediyesi ve TOKİ tarafından Yunusemre ilçesinin Akgedik köyünde yapılan 2. etap toplu konut inşaatında kölelik koşullarında çalışan işçilerle Gazete Nisan olarak yaptığımız röportajı sizlere sunuyoruz.

Nisan: TOKİ 2. etap inşaatında çalışan işçilerin çalışma biçimleri ve koşulları hakkında bilgi verir misiniz?

İşçi: Şu an bu konutlar Alba inşaat şirketi tarafından yapılmakta. İşçilerin büyük kısmı taşeron olarak çalışıyor. Şirkete bağlı çok az sayıda işçi kadrolu. Bunlar da şirket ofisinde çalışan işçiler ve makineleri kullanan az sayıda işçi. Taşeron olarak çalıştırıldığımız için daha ilk işe girişte bize istifa kâğıdı imzalatılıyor. Şirketin buradaki amacı hem işçilerin kıdem tazminatı hakkını gasp etmek hem de yıllık izin ve diğer izin ücretlerini vermemek. Çalışma güvencemiz bulunmuyor. En küçük bir itirazda kapının önüne konuluyoruz. Bir nevi modern kölelik yaşıyoruz burada.

Nisan: Peki inşaatta çalışma koşullarınız ne durumda?

İşçi: İşçilerin büyük kısmı Manisa dışından gelen işçiler. Düşük ücretlerle çalışıldığı için Manisa merkezinde ev tutma gibi bir durumları bulunmuyor. Bu nedenle işçilerin büyük kısmı şirket tarafından kurulan konteynerlerde barınıyor. Şirket bu konteynerlerin hiçbir şeyine karışmıyor. Ne temizliğine ne hijyenine ne güvenlik durumuna. Her şey işçiye yüklenmiş durumda. Yeterli temizlik yapılmıyor, bu nedenle işçiler için en büyük sıkıntı kaynağı tahtakuruları. Banyo ve tuvaletlere kokudan, pislikten girmek imkânsız.

Nisan: Çalışma alanında iş güvenliği önlemleri alınmış durumda mı? Zira inşaat sektörü iş kazaları ve cinayetlerinde en üstte bulunan sektör.

İşçi: Kesinlikle iş güvenliği önlemleri alınmamakta. Asansör kuyularında ve balkon boşluklarında ne bir şerit ne de başka bir güvenlik levhası var. İş kıyafeti verilmiyor. İnşaat sektörü için olmazsa olmaz olan baret, çelik uçlu ayakkabı gibi hiçbir iş kıyafeti işçilere verilmiyor. İstediğimizde ise “kendi güvenliğinizi kendiniz sağlayın” cevabını veriyorlar.

Nisan: Peki, tüm bu olumsuz koşullara nazaran verilen ücretler yeterli mi?

İşçi: Ücretler hem yetersiz hem de şirket prim ödememek için ücretleri asgari ücret üzerinden gösteriyor. Ücretlerimizin asgari ücret olarak ödenen kısmı düzenli yatırılıyor. Geri kalan kısım ise elden veriliyor. Ancak bu elden verilen ücretlerin işçiye verildiği düzenli bir gün yok. Çoğu zaman çok geciktiriliyor. Geçenlerde bu elden verilen paraları epeydir alamayan 3 işçi arkadaşımız tepki gösterdi. Bunun üzerine patron onları hemen işten attı.

Ücretlerle ilgili diğer bir sorun da yol ücreti alamamamız. İşçilerin çoğu konteynerlerde kalsa da bazı işçiler şehir merkezinden gidiş geliş yapıyor. Servis az sayıda işçiye var, o da Muradiye’ye kadar. Şehir merkezinden gelip giden arkadaşlar ücret alamadıkları için yol ücretlerini kendileri karşılıyorlar. Patron işçilerin kendi evlerine ya da geçici olarak da olsa merkeze gitmelerine lüks gözüyle bakıyor.

Başka bir sorun da mesai ücretlerinin oldukça yetersiz olması. Cumartesi dahil haftanın 6 günü, günde 9,5 saat çalışıyoruz. Resmi bayramlarda çalışıyoruz ve fazla mesai ücreti alamıyoruz. Dini bayramlarda da ücret kesmek için patron çeşitli yollar arıyor. Mesela deniliyor ki, ücretli izin vermemek için Ramazan Bayramı’na kısa bir süre kala işçilerin çıkışı yapılacak ve bayramdan sonra işçiler kimliklerine bakarak yeniden işe alınacak. Buna itiraz edenlere ise direkt kapı gösteriliyor.

Nisan: Son olarak şunu sormak istiyoruz. Tüm bu olumsuzluklara karşı işçiler birlikte karşı duruş sergileyebilirler mi?

İşçi: Maalesef şu an bu zor bir ihtimal. Zira işsizlik oranları malum. Herkes işsiz kalmaktan korkuyor. Tepki oluyor çoğu zaman yaşananlara ama bunlar genelde bireysel tepkiler olarak kalıyor. Ama imkânsız değil tabii. Bu kölelik koşulları böyle sürdüğü müddetçe işçiler birleşip hakkını arayacaktır.

Hazırlıklar hızlanmalı

0

Neredeyse bir yıldan beri işçiler arasında en çok konuşulan, en çok şikâyet edilen konu ekonomik kriz. Hükümetin ve patronların neden olduğu ekonomik krizin ağır sonuçlarını biz emekçiler sırtlamış durumdayız: işten çıkarmalar, artan vergiler, sürmekte olan yüksek enflasyon, tek tek elimizden alınmakta olan kıdem tazminatı hakkı, düzenli ve güvenceli çalışma hakkı…

Epeydir söylüyoruz: Bunlar hükümetin ilk saldırıları. Yakın gelecekte durum daha da ağırlaşacak. Hükümet patronlarla birlikte yeni “reform” planları hazırlıyor ve İstanbul seçimi de bitince bu saldırı daha ağır biçimde yürürlüğe konacak.

Ve şimdiden uyaralım: Bu saldırı basit ekonomik uygulamalar biçiminde olmayacak. Ekonomik kararlara; sendikalara, emekçi örgütlerine ve genel olarak işçi hareketine yönelik müthiş bir baskı eşlik edecek. Nasıl mı? Bunun örneklerini vermeye başladılar bile.

Hiçbir türlü muhalefete izin vermek istemiyorlar. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişimi ciddi bir mesaj oldu. Sonra, İYİ Parti yanlısı Yeniçağ’dan Yavuz Demirağ’a beyzbol sopalarıyla saldırıldı. En son Erdoğan’ın “manevi kızı” Göknur Damat “İmamoğlu’na destek” deyince bıçaklandı. Bunlar önemli işaretler.

Bir de belki de yeterince dikkat edilmeyen bir nokta var: Baskıcı Tek Adam rejimi kendisini her geçen gün biraz daha sağlama almak için yeni merkezileşme ve denetimden uzaklaşma kararları alıyor. Erdoğan, bir yılda yayımlanan 37 Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile hemen her alanda kendine bağlı birçok kurul oluşturdu. Bakanlıkların yetkisinde olan birçok başkanlığı da kendisine bağladı, bazı alanlarda yeni “başkanlıklar” kurdu. Hükümeti zaten meclisin dışından kurmuştu, şimdi kendi kurullarını da bakanlar kurulunun üzerine çekip yönetimi tam anlamıyla merkezileştirdi. Yani ülkeyi tek merkezden denetimsiz yönetme gücünü iyiden iyiye kuvvetlendirdi.

İşçiler bu gelişmelere dikkat etmek zorundalar. Çünkü bugün iş, ekmek ve özgürlük mücadeleleri her taraftan sıkıştırılmakta, cendere altına alınmakta. “Buna karşı ne yapılabilir?” sorusuna yanıt ararken önce neyin yapılmamasına dikkat etmemiz gerekiyor. Geçenlerde Erdoğan’ın patronların örgütü TÜSİAD’a verip veriştirmesine bakıp, rejimin saldırılarını gene bu tip patronların durdurabileceği hayaline kapılmamalıyız. Rejimin etrafında toplanmış patronlar ile ona muhalif gibi görünen patronların arasındaki çekişme, sadece küçülmekte olan pastadan alacakları pay uğrunadır. Yoksa TÜSİAD’lı patronlar işçi ve emekçi sınıfların yanında olduğundan değil.

Bunun en açık örneği, TÜSİAD’ın en önemli üyelerinden olan Koç Holding’in TÜPRAŞ işçileri karşısındaki tutumu. Holding patronu işçilerin toplu sözleşme süresini 2 yıldan 3 yıla çıkarmak, vardiya sisteminde ve ücretli mazeret izni hükümlerinde değişiklik yaparak esnek çalışma uygulamasının kapsamını genişletmek, yani bütün kazanılmış haklarını yok etmek için uğraşıyor. Bunlar zaten Tek Adam yönetiminin tüm işçi sınıfına dayatmayı planladığı saldırılar. Üstelik Koç Holding, TÜPRAŞ’ta grevin yasayla yasaklanmış olmasından yararlanarak, rejimin son derece emek düşmanı yasasından yararlanıyor.

Dolayısıyla, Tek Adam yönetiminin saldırılarına karşı, patronlardan ve patron partilerinden bağımsız bir işçi-emekçi örgütlenmesine yönelmemiz gerekiyor. Bu en önemli adım olmalı. Tüm işçi ve emekçi örgütleri, sendikalar, işçi partileri tek bir cephede birleşmeli ve fabrika fabrika, bölge bölge ortak mücadeleye girişmelidir.

İkinci önemli nokta da işçi sınıfının kendi geleneksel mücadele yöntemlerini hayata geçirebilmesidir. Bunun bir örneği olarak TÜPRAŞ işçileri vardiyası biten işçilerle birlikte işyerini terk etmeme eylemi gerçekleştirdiler. Bu ve üretimden gelen gücün kullanılmasını içeren tüm mücadele yöntemlerinin hayata geçirilmesi, seçimlere ve patron muhalefeti hayali kurulmasından çok daha etkili ve sonuç verici olacaktır.

BM’nin Çevre Raporu: Bildiğimiz kapitalizmin sonu (mu?)

0

Geçtiğimiz Eylül ayında Birleşmiş Milletler’in 2019 yılı Global Sürdürülebilir Kalkınma Raporu için bizzat genel sekreter tarafından atanan bilim insanları heyeti, yaptığı çalışmanın sonucunda “bildiğimiz kapitalizmin sonuna geldik” demişti. Heyet ekolojik yıkımın ulaştığı bu tehlikeli seviyeden ötürü kapitalizmin tarihinde ilk kez daha pahalı bir enerjiye yönelmek zorunda olduğunu, ucuz enerji ile yüksek kârlı dönemin tamamlandığını iddia etmişti.

Raporun ardından kapitalizm altında başka çözümün olduğuna inanan pek çok çevre aktivisti, tüketim alışkanlıklarımızın değiştirilmesi ve vahşi olmayan bir kapitalizm için mücadeleye girişti. Sonuç olarak da argümanlar, aradan geçen yedi ay içerisinde alt üst oldu.

Daha az az kâr etmeyi kabul eden bir kapitalizm aranırken atmosferdeki karbondioksit seviyesi insanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyeye ulaştı. Şu anda havadaki bir milyon parçacığın 416’sı karbondioksitten oluşuyor. Bu oran en son üç milyon yıl önce bu haldeydi. Durumun kötülüğünü anlayabilmek için tehlike limitinin 350 olduğunu da aklımızda tutalım. Dahası da var: 2019 yılı Mart ayı, kaydedilmiş sıcaklık verileri içerisinde gelmiş geçmiş en sıcak ikinci ay oldu. Yanlış anlaşılma olmasın, gelmiş geçmiş en sıcak Mart ayı değil, tüm aylar içerisinde kaydedilmiş gelmiş geçmiş en sıcak ikinci ay!

Dünyadaki canlılığın tümünü tehdit eden dokuz limitin üçünü geri dönüşsüz şekilde aşmış durumdayız. Dünya genelinde susuzlaşma ve sel kol kola ilerliyor. Belirli bir coğrafya susuz kalıp bunun sorunları ile uğraşırken, bir diğeri sel baskınları altında kalıyor, ölüyor, zarar görüyor ve sonrasındaki salgın hastalıklara karşı mücadele etmeyi sürdürüyor. Bu durum Afrika kuraklaşırken kuzeyin sellere teslim olduğu anlamına gelmiyor. Birbirine son derecede yakın bölgelerde dahi vahim iklimsel anormallikler yaşanmakta. Türkiye de bundan azade değil. Bu yıl Türkiye’deki yağış rejimi son yüz yıl içerisinde görülmemiş bir kompozisyona sahipti. Kış aylarının sert geçmesinden ötürü Bozcaada’da narenciye yetişmezken şu anda yetişebiliyor. Bu sene kurak bir bölge olan Şırnak’a Karadeniz’in genel yıllık yağış ortalaması (2500-3000 mm) tutarında yağış düştü.

İnsanlığın elindeki her şeyle ekolojik yıkıma karşı mücadele etmesi gerekiyor. Ancak işler maalesef ki basit bir iyi niyet ile çözülmüyor. Üzerine bir de kapitalizme dair bir yanlış kavrayış eklenince sorunu çözmüyor, daha da kötü bir hale getiriyoruz. Liberaller insancıl kapitalizmi arayadururken, “normal” kapitalizm kâr elde etmek için emeği ve doğayı sömürmekten başka bir şey yapamıyor.

Bildiğimiz kapitalizmin sonunda değiliz. Bildiğimiz kapitalizm yaşıyor. Başka bir barbarlık yok, onun tam ortasındayız ve canlılık altıncı büyük yok oluşa sürükleniyor. Başka bir kapitalizm yok ve kapitalizm akıldışı bir sistemdir.

Kirletici sanayilerin emekçilerin denetiminde kamulaştırılıp ekolojik yıkıma karşı mücadele için planlanması artık gelecek kuşakları değil, doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor ve sosyalizm sadece iyiliği-güzelliği değil, insanlığın ve tüm gezegenin acil ihtiyaçlarını temsil ediyor.

Bağımlı Türkiye’nin bağımsız Merkez Bankası

0

Ağustos 2018’deki büyük döviz kuru artışının üzerinden 10 ay geçti. Ağustos ayında 6,88 ile tavan yapan dolar, ardından yavaşça inişe geçti. Yıl başında 5,16’ya inen dolar, o günden bugüne kademeli bir şekilde yükselerek 6 TL’yi geçmiş durumda. Bu yükselişlerin ekonomik, büyük oranda da siyasi sebepleri var. İthalata bağlı, yani dışarıdan gelen mamul ve hammaddelere bağımlı olan bir ekonomiye sahip olduğumuzdan bu süre zarfında döviz kurunun yükselmesi enflasyonu artırdı. Çünkü üretim maliyetleri arttı. Öyle ki hâlâ son 17 yılın en yüksek enflasyonunu yaşıyoruz. Dövizin bu denli artmasının önüne geçebilmek için faiz silahını kullanan Merkez Bankası (MB), faizi %24’e kadar çıkardı. Şu an itibariyle Arjantin ve Venezuela ile birlikte dünyanın en yüksek faiz oranlarına sahip ülkelerinden biriyiz. Üstelik dünyada faiz ortalamaları çok düşük bir düzeyde olmasına karşın Türkiye’de durum bu. Böylesine yüksek gecelik ve tahvil faizleri veren bir ülke olarak para bulma konusunda pek sorun yaşamamamız gerekirken tam tersi oluyor. Hem akıldışı politik hamleler yüzünden rezervleri erimekte olan MB hem de hazine para bulmakta zorlanıyor.

Kırılganların en kırılganı: bağımlı Türkiye

ABD Merkez Bankası FED ve Avrupa Merkez Bankası 2008 krizi sonrası karşılıksız para basarak dünyayı paraya boğdu. Bu ucuz para bolluğundan en çok, ekonomileri emperyalist ülkelerden gelen finansmana ve yatırıma bağımlı olan ve büyük ekonomilere sahip Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Endonezya, Hindistan gibi ülkeler yararlandı.

2013 yılı itibariyle işler değişmeye başladı. Ucuz para döneminin sonuna gelindi. FED para basmayı durdurduğunu ve faiz artışına gideceğini açıkladı. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi ekonomileri bu ucuz ve kolay gelen paraya alışmış ülkelerin dengesi bozuldu. Üstelik yapısal bir kriz olan 2008 krizi hâlâ tüm dünyada aşılabilmiş değil. Artan askeri gerilimler (İran-ABD) ve Çin-ABD “ticaret savaşları” gibi iktisadi ve politik risklerin artması dünyayı daha derin bir açmaza sokmakta. Bu atmosferde yukarıda saydığımız beş ülkenin ekonomik durumları 2013’ten fazlasıyla kırılgan dünyadaki tüm iktisadi ve politik değişimlerden olumsuz etkileniyorlar. Türkiye ise, bu beş ülkenin en kırılganı olarak diğerlerinden ayrışıyor. Bunu faiz, döviz ve enflasyon verileriyle görebiliriz. Bu ülkelerden Türkiye hariç dördünün para birimlerinin bu yılbaşından Mayıs ayına kadar dolar karşısında %0,6 değersizleştiğini görüyoruz. Türk lirası ise aynı dönemde tek başına dolar karşısında %17 değersizleşti. Dört ülkenin enflasyon ve faiz ortalamaları sırasıyla %3,6 ve %6,3. Türkiye’de ise aynı oranlar %19 ve %24. Bu veriler ekonomik durumun çok kırılgan ve gerçekten çok kötü olduğunu gösteriyor. Üstelik bizim başka sorunlarımız da var, çözülemeyen politik sorunlarımız…

Çözüm siyasi arenada olmalı

Mevcut rejimin altından kalkamadığı iktisadi ve politik sorunları çözmeye çalışmak yerine günübirlik davranması, hatta çözmek şöyle dursun bu sorunları derinleştirecek, serbest piyasa ekonomisinde bile kabul edilmeyen bazı uygulamaların (S400-ABD gerilimi, MB’ye yapılan siyasi baskı, İBB başkanlık seçimlerinde rejimin tutumu ve swap ve uluslararası piyasalarda aşırı riskli ekonomik politikalar) varlığı, içinde bulunduğumuz ekonomik ve politik sorunların iç içe geçtiğini gösteriyor.

Haziran seçimlerine kadar kesenin ağzını yeniden açan hazine, tahmin edilenden fazla açık verdi. Bu yılın ilk dört ayındaki bütçe açığı 54 milyar TL oldu. Gelecek düşünülmeden, günü kurtarmak adına yapılan hamleler sorunları derinleştirirken gelecek için daha büyük enkazlar bırakıyor. Dış borç alımı artarken, dolar düşsün diye kamu bankaları aracılığıyla MB’nin rezervlerinden yiyerek dış piyasalarda dolar satılması gibi akıldışı hamleler Türkiye’nin siyasal alandaki açmazlarıyla bağlantılı. Ülkenin ileride daha büyük enkaz altında kalması pahasına atılan her adımın başında emperyalizme bağımlılığımız yatıyor. Kapitalizm ilga edilmeden bu bağımlı durumun bitmesine imkân yok. Krizden bir şekilde çıksak bile bir sonraki krizin taşları döşenmeye başlayacak. Bugüne kadar defalarca vurguladığımız emperyalizmden kopuş ve planlı ve merkezi bir ekonomik sistemin anahtarı siyasal alanda, yani sınıf mücadelesindedir.

Grev ve direnişler sardı dört bir yanı

0

Türkiye’nin doğal gaz devi TÜPRAŞ’ta önemli bir işçi mücadelesi var. Hem de militan bir mücadele. İşçiler hayat koşullarını muhafaza edebilmek için grevin yasak olduğu fabrikada işyerini terk etmeme eylemi yapıyorlar. Patron korkusundan işçilerin karşısına çıkamıyor, Kimya Petrol Lastik ve Plastik Sanayi İşverenleri Sendikası KİPLAS’ı toplu iş sözleşmesi görüşmelerine gönderiyor. Görüşmeleri devlet karara bağlasın diyerek işi Yüksek Hakem Kurulu’na devrediyor. İşçi sınıfından grev, direniş haberlerini az çok takip eden herkes TÜPRAŞ işçisinin kahraman mücadelesini görüyor. Ana akım medyada ise ancak TÜPRAŞ genel müdürünün “Burada işçiler zaten çok kazanıyor,” açıklamalarına rastlayabiliyorsunuz.

Her ne kadar sınıfın gündemini haklı şekilde doldursa da tek direniş TÜPRAŞ’ta değil. Birçok farklı işletmede, pek çok farklı sektörde grevler ve direnişler başlamış durumda. Bu direnişlerin Türkiye’ye kök salmış, ciroları –kriz öncesine kadar- yıllarca tavan yapmış fabrikalarda yaşanıyor olması dikkat çekici. Uzun süredir devam eden bir başka direniş de ABD kökenli gıda devi Cargill’de. 1999 yılından beri Türkiye’de üretim yapmakta olan Bursa’daki fabrikada sendikalaştıkları için (patron küçülmeye gittiklerini iddia ediyor) işten atılan işçiler Tek Gıda-İş Sendikası ile grevlerini sürdürüyorlar. Kocaeli’nde bulunan Cem Bialetti mutfak eşyası fabrikası 100 işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi sürecinin ardından greve gitti.

1 Mayıs’a gelenler fark etmiştir; birçok işçi çalıştıkları fabrikanın adı pankartlarında, ellerinde bağlı oldukları sendikanın flamasıyla ayrı kortejler halinde yürüyüşe katıldı. İşçi sınıfının belki de Türkiye ekonomisine en fazla katkı sağlayan kesimlerine, aynı zamanda sendikalı ve büyük fabrikalarda çalışan bu insanlara Türk kapitalizmi artık hiçbir şey sunamıyor, kriz derinleştikçe mücadele zorunlu hale geliyor.

Evet, TÜPRAŞ’ın 2019 üçüncü ay bilançosu 362 milyon 295 bin lira zarar gösteriyor. Bu zararı işçiler mi yarattı? Bundan önceki kârlara işçiler mi ortak oldu? Zarar etti diye TÜPRAŞ’ın çoğunluk hissesi sahibi Koç ailesi evlerini, arabalarını, yatlarını mı sattı; vereceği kokteyllerden mi vazgeçti? Hayır, TÜPRAŞ’ın genel müdürleri ve hissedarları lüks yaşamlarını sürdürdü. Krizin faturası ise işçiye kesiliyor. İşletme zarar ediyorsa açın hesap defterlerini gösterin. İşçi sınıfının kâr odaklı bu akıldışı üretim sistemine bir çözümü var: planlı ekonomi, ihtiyaç için üretim. Kapitalizmin hiçbir şekilde işlemediği ayyuka çıkmış durumda ama sistemden nemalananlar, insanca yaşanacak bir dünyayı kuracak olanlara nefretle saldırıyorlar. Direnişteki Kale Kayış işçilerini darp eden baba-oğul patronlar işte bu yozlaşmış düzenin çıkar ortakları. Yıkılmakta olan bu düzenin yasaları işçi sınıfını tutmamalı. Cüret etmeli; hayat şartlarımızı muhafaza ettiğimiz grevlerden, İtalyan işçilerinin yakın zamanda Yemen savaşı için Suudi Arabistan’a silah taşıyan gemiye yükleme yapmayı kabul etmeyerek greve çıktığı gibi saldırıya geçmeli; bir sınıf olarak, bir politik figür olarak topluca tarih sahnesine çıkmalıyız.

Ekonomik krizden çıkış mümkün mü?

0

23 Haziran İstanbul seçimlerinin yenilenme kararının açıklanması ile patron örgütleri hoşnutsuzluğunu daha yüksek sesle dile getirirken, uluslararası ilişkilerdeki sıkışmışlık ile birlikte ekonomik krizin etkilerinin giderek derinleşeceği bir döneme giriyoruz. Tüm bu gelişmeler eşliğinde iktidar bir kez daha sorunları erteleyerek İstanbul’u kazanmak için tüm gücünü kullanıyor. Ancak Haziran seçimleri sonrasında, ertelenen tüm sorunlar daha da ağırlaşmış bir şekilde yeniden gündeme gelecek gibi duruyor.

“Karınlarını doyuruyorsunuz ama oy vermiyorlar”

Patronların ihtiyacı onların çıkarlarını gözeten bir rejim, iktidarın ihtiyacı ise kendi bekası için toplumsal rızayı üretmek. Nitekim AKP’nin iktidara geldiği gün alamet-i farikası da buydu: Bir yandan patronların talep ettiği neoliberal programı uygularken, bir yandan da kitleler nezdinde meşruiyetini korumak ve genel rızayı üretmekti. Ancak şu an ne patronları ne de emekçileri tatmin eder durumda. Zira geçtiğimiz günlerde Erdoğan, İstanbul Sultanbeyli’de muhalefetin aldığı oyları örnek göstererek “Karınlarını doyuruyorsunuz ama oy vermiyorlar” dedi. Bu meşruiyetini sandıktan aldığını söyleyen iktidar, şimdi ise ona oy vermeyenleri nankörlükle suçlayarak, genel oy hakkını gasp etmekte.

Erdoğan’ın sitemi yalnızca işçilere değil. Hukuk dışı uygulamaları, seçimin yenilenmesini ve ekonomideki gidişatı eleştiren TÜSİAD üyelerine de benzer bir tepki verdi: “17 yıl önce neredeydiniz, şimdi neredesiniz, içeriden saldırının hesabını sorarım.”

Emekçiler ekonomik ve politik sorunlar karşısında yerel seçimlerde tercihini büyük ölçüde değiştirdi. Patronlar ise onlara 31 Mart öncesinde sözü verilen kıdem tazminatına el koyulması, zorunlu BES ve bunun gibi pek çok saldırıyı içeren ekonomik reçetenin halen uygulanmamış olmasına tepkili. Patronların beklentisi ekonomik krize dönük IMF programının acil olarak başlatılması. Bu acı reçete henüz uygulanamadı, hem de üstüne İstanbul seçimleri iptal edilerek “istikrarsız ortam” daha da genişletildi. Ancak böylesi bir program seçim öncesi getirilemez. Zira uygulanan ekonomik programın geniş kitleler gözünde meşruluğunu sağlamak gerekiyor. İşte iktidarın yaman çelişkisi!

Peki, nasıl bir atmosfer bizi bekliyor?

OECD’nin açıkladığı verilere göre, ekonomi politikalarının ve siyasi koşulların belirsizliği, özel sektörün döviz biçiminde yüksek borcunun olması ekonomik toparlanmayı zorlaştıran öğeler olarak sıralanıyor. Bu şartlar altında Türkiye ekonomisinin 2019 için yüzde 2,9 daralacağı öngörüsünde bulunuluyor.

Birkaç hafta önce de Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı üç kamu bankasının katılımıyla ithalata bağımlı, dış açık veren sektörlere yönelik olarak hazırlanan ve toplamda 30 milyar TL finansman sağlaması hedeflenen İVME (İleri, Verimli, Milli Endüstri) Finansman Paketi’ni açıklarken kullandığı ‘istihdamda dengelenme’ ifadesi ‘işsizlik’ anlamına geliyor. Zira, ekonomik kriz ve sanayi üretimi ile büyümedeki büyük daralmaya paralel olarak istihdamda da daralma devam ediyor. Bu nedenle sadece işsizlik artmıyor, istihdamda da büyük bir daralma yaşanıyor. Krizin başladığı Ağustos 2018 ile Şubat 2019 arasında istihdamdaki kayıp ise 1 milyon 963 bin olarak gerçekleşti. Bakan Albayrak’ın Türkiye’nin Haziran ayından itibaren cari fazla vereceğini öngördüklerini belirterek, “2019 en fazla cari fazla vereceğimiz yıl olacak” demesi ekonomik krizin göstergelerine işaret etmekte ve yanıltmaktadır.

Ekonomik krizden çıkışı mücadele belirleyecek

Tıpkı İstanbul seçimlerinde yaşanan antidemokratik uygulamaların gerçek anlamda bertarafı kitlelerin seferberliğiyle olduğu gibi; işsizliğe, ekonomik saldırılara, yoksulluğa karşı vereceğimiz birleşik ve örgütlü tepki de bu saldırı programının etkilerini belirleyecektir.

“Nafaka mağdurları” neden yalan söylüyor?

0

Nafaka düzenlemesi Türk hukukunda yıllardır var olmasına karşın, son aylarda “Nafaka Mağdurları” olarak türeyen bir grup erkek olduğunu görüyoruz. Bu tepkinin bunca zaman sonra ortaya çıkması ve az sayıda olmalarına rağmen seslerini duyurabilmeleri, elbette ki hükümetin bu konudaki politikasıyla uyumlu olmalarından kaynaklanıyor. Dahası, söz konusu kadın düşmanı politikalar olduğunda muhalefetin ve iktidarın ortaklaştığını görüyoruz. Bunun son örneği, İYİ Parti’nin sunduğu nafakayla ilgili kadınların aleyhindeki kanun teklifi oldu. “Mağdur” olduğunu iddia edenlerin ne söylediklerine ve ne istediklerine baktığımızda, açıkça yalan söylediklerini ve bu yalanlarla neyi amaçladıklarını anlayabiliyoruz.

Her şeyden önce, nafaka, yalnızca boşanan kadına verilen bir ücret değildir. Maddi durumu iyi olmayan ebeveynler, çocuklarından; boşanan erkek de, eski eşinden nafaka isteme hakkına sahiptir. Önemli olan, nafaka talep eden tarafın maddi durumunun geçinmeye elverişli olmamasıdır. Günümüzde ise hâlâ kadınlar ev içi emekle uğraşmakta, kendilerine ait bir birikim elde edememektedir. Senelerce, evlilik içinde ev için çalışarak iş deneyimi elde etmeyen kadın, boşandığında iş bulamama sorununu herkesten fazla yaşamaktadır. Bu nedenle, boşanma davalarında, yararına nafaka bağlanan kişi genellikle kadın olmaktadır.

Bu durumun yanı sıra nafaka aylarca süren bir hukuk mücadelesinden sonra zar zor alınabilmektedir. Nafakanın ödenmesini sağlayacak herhangi bir zorlama da yoktur. Uygulamada, nafakasını ödememekte ısrar eden eski eşler, icra takibine uğrasalar bile bunu ödemekten kaçınabilmektedir. “Nafaka mağdurları”, ünlülerin eski eşlerine yüksek nafaka ödemesini mağduriyete kanıt olarak göstermektedir. Ancak, o davalarda, nafakayı veren ünlü eski eş, zaten bunu ödemeyi kendisi istemekte ve eski eşler aralarında bu konuda anlaşmaktadır. Mahkeme, o yüksek ücretli nafakayı ünlülere zorla ödetmemektedir. Erkeğin nafaka ödemeyi istemediği durumlarda, kadına nafaka verilmesine, çok zor şartlar altında karar verilmektedir.

Ayrıca, nafakanın “süresiz” olduğu da koca bir yalandır. Nafaka veren kişi, eski eşinin maddi durumunun iyileştiğini gördüğünde, yargı merciine başvurarak artık nafaka vermek istemediğini belirtebilir ve kısa zamanda nafakanın kesilmesini sağlayabilir.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta, çocuk bakma ve ev işlerini kadının görevi olarak gören ve evlilik birliği içindeyken kadının evde oturması gerektiğini düşünen kişilerin, nafakaya karşı olanlarla aynı kişiler olmasıdır. Evliliği süresince, kadının kendine ait birikimi olmasını istemeyenler, ayrıldıktan sonra, sanki kadının işi olmamasının nedeni kendileri değilmişçesine nafaka vermeyi de reddetmektedir. Nafakaya karşı olmak; ev içi emekle uğraşan kadını boşanmamaya zorlamak, boşanma gerçekleşse de onu senelerce iş hayatından uzak tuttuktan sonra emeklerini çalmak anlamına gelmektedir. Asıl mağdur, evlilik süresince çalışmamak zorunda bırakılan ve ayrıldıktan sonra da kendiliğinden parası olması beklenen kadındır. Nafakaya karşı olan grup, herhalde ki, yapmak istedikleri için hukuku araçsallaştırmayı huy haline getiren hükümeti örnek almış ve kendilerini mağdur ilan etmiştir. Ancak, kadın hareketi, senelerce süren mücadeleyle elde ettiği kazanımlarından biri olan nafakayı sahte mağduriyetlere kaptırmaya hiç niyetli değildir.

Her şey nasıl çok güzel olur?

0

YSK antidemokratik bir biçimde mevcut rejimin zaten dar olan hukuk sınırlarını ihlal edip İstanbul seçimlerini iptal etti. İmamoğlu’na oy veren işçi ve emekçilerin iradesi yok sayıldı.

Sandık gaspının ardından AKP kadroları İmamoğlu’nun sloganını çekip çevirerek “Her Şey Daha Güzel Olacak” haline getirdiler. Ben de pek çok işçi ve emekçi gibi bir sandık gaspının ardından Yıldırım’ın kazanmasının her şeyi daha güzel bir hale getirmeyeceğine inanıyorum. Zira Hamidiye Su, İSKİ, ISPARK vb’nin yandaşlara ihale edilmesi dışında bir şehircilik planı olmayan AKP’nin, yandaşlarını memnun etmek için her şeyi daha da kötüleştirmek dışında bir çaresi yok.

Bir diğer alternatif olarak 23 Haziran’da ilk kazanan olan İmamoğlu’nun sandıktan yeniden çıkması her şeyi çok güzel yapabilir mi? Aynı adlı filmi izleyenler bilirler. Cem Yılmaz’ın umut taşıyan her sorusuna Mazhar Alanson’un canlandırdığı karakter uykulu bir ses tonuyla “hayır” yerine şöyle yanıt verir: “Bilemiyorum Altan.”

Biz İDP olarak 31 Mart seçimlerinde işçiden emekçiden yana bağımsız adayları işaret etmiştik. CHP’nin ise rejime karşı çıkma derdinde olmadığını, hatta yerel seçimleri normalleştirerek rejimin bir parçası olmayı istediğini ifade ettik. Ancak tüm varlığı bir kişide kristalize olan rejim Erdoğan’ın yakın çevresindeki patronların ve MHP’nin baskısı ile seçimleri tanımadığını ilan etti. Bu süreç içerisinde İmamoğlu’na oy çağrısı yapmamış olsak da ona oy veren dostlarımızı, kardeşimizi, kısacası hiçbir işçi ve emekçiyi yalnız bırakmayacağımızı ifade ettik, bırakmayacağız da.

AKP’nin antidemokratik baskılarına karşı duranın kim olursa olsun otomatikman iyiliği-güzelliği getirebileceğine inanmıyoruz. Çünkü AKP’nin antidemokratik uygulamalarının kökü kendi özündeki gericilikte değil, sermayenin ihtiyaçlarında bulunmaktadır. Tek Adam rejimi, Milli Selamet Partisi’nden bu yana arzulanan bir fikir değil, bizzat Türkiye büyük burjuvazisinin ihtiyaçları ile ortaya çıkan bir sistemdi. Türkiye büyük burjuvazisi, emperyalizm ve AKP’nin çevresindeki zenginler kliği Türkiye’deki devlet bürokrasisinin daha hızlı bir sermaye birikimini engellediğini söyleyerek bürokrasinin azaltılması ve merkezileştirilmesi bağlamında uzlaşıyorlardı. Bu programı hayata geçirip bu üçlü soyguncular çetesinin çıkarlarını bir potada eritmeyi başaran AKP gerçek gücünü buradan alıyordu.

Erdoğan TÜSİAD’ı azarlarken haklı: Koç grubu, Erdoğan iktidarı altında tarihsel kâr rekorunu kırdı ve bunu büyük ölçüde Erdoğan’ın özelleştirme politikalarına ve mevcut başkanlık rejimine borçlu. Öte yandan TÜSİAD da demokrasi aşığı olduğundan ve aydınlık bir Türkiye istediğinden değil, sermayenin en acil ihtiyaçlarının Erdoğan’ın çeperindeki zenginlerin ihtiyaçları adına geri plana itilmesine kızgın. Bu ihtiyacının şimdilik daha demokratik görünen bir kısım tedbirle (seçim sonuçlarının tanınması, hukukun “üstünlüğü” gibi) ifade etse de koşullar değiştiği anda en baskıcı rejimleri de onaylayabileceğini –tıpkı 12 Eylül’ü destekledikleri gibi- biliyoruz.

Buna karşılık elbette ki umuda, ama kalıcı ve güvenilir olanına ihtiyacımız var. Çünkü gerçekten de karanlık bir durumdayız. Türkiye bir iç savaş içerisinde desek yeridir. Ancak bu iç savaş burjuvazinin iki kanadı, AKP ve CHP, Aleviler ve Sünniler, Kürtler-mülteciler ve diğerleri arasında geçmiyor. Üstelik gözümüzün önünde yüzlerce canı alıyor! Geçtiğimiz hafta İstanbul’un göbeğinde, Kadıköy’de bir binada yangın çıktı ve içerisindeki iki emekçi kardeşimiz öldü. Bir önceki ay tüm Türkiye’de en az 145 işçi iş cinayetine kurban gitti. İşte iç savaş burada geçiyor.

Şu anda Türkiye’de siyasal demokrasi talepleri ile emek mücadelesi son derecede iç içe geçmiş bir durumda. Patron örgütleri, dünyada en az hastalık izninin kullanıldığı ülkelerden biri olduğumuzu raporluyor ancak daha fazla kâr için hastalık izinlerinin azaltılması için baskı yapıyorlar. Her şeyi bütünüyle ele alabilecek hak mücadelelerinin yasaklanmasına (grevlerin yasaklanması) ya da iş cinayetlerine tek ses çıkarmıyorlar.

Bugün işçilerin ezici çoğunluğu bizimle aynı fikirde değil. Ancak bu işçilerin hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmiyor. İşçiler mücadele ediyorlar. Tüpraş’ta hakları için ve tüm baskılara rağmen mücadele ediyorlar, İstanbul’da sandık gaspına karşı ses çıkarıyorlar. Ancak her şeyin gerçekten güzel olabilmesi için, siyasal demokrasiyi savunurken her zamankinden çok ve her şeyden fazla işçi sınıfının patronlardan ve devlet bürokrasisinden bağımsızlığını sağlamak için çabamızı sürdürmeliyiz.

Kriz karşısında çıkacak patron paketi demokratik bir ortam içerisinde ve özgürlükler dahilinde hayata geçemez. Ekonomik yıkıma karşı ve siyasal demokrasi için sendikalarımıza gitmeye, işçiden-emekçiden yana olduğunu ifade eden parti ve kurumlarla emek merkezinde, krize karşı ve siyasal demokrasi talebi ile birleşmeye ihtiyacımız var.

Önümüzdeki sürecin güzellikler getirmesi, bu görevi layıkıyla yerine getirip getiremeyeceğimizle belirlenecek.

Yaz geliyor!* Peki, biz hazır mıyız?

0

Yaz geliyor. Bir ofis çalışanı için ne demektir yaz? Bütün kış çalıştık, şöyle güzel bir tatili hak ettik demektir! Peki, patronlar için ne demek?

Patronlar: “Bütün kış çalıştı, fazla mesaiye kaldı, eve de iş kitledik. Şimdi gitsin sahili olan bir şehre, orada biraz vakit geçirsin de yeni döneme çalışmaya hazır gelsin.”

Yani, döneme başlayacak enerjiyi bulmak için yeniden üretimimizi tamamlayalım. Tabii sadece patronlar değil, tatil şirketlerinin de yaz tatilimiz hakkında bir sözü olsa gerek. Onlar da şöyle diyorlar:

Tatil şirketleri: “Şimdi sen bütün sene çalıştın, çok şey düşündün, stres oldun… Buradayken hiçbir şey düşünme gerek yok. Biz senin yerine her şeyi düşündük. Satın alabileceğin çok şey var! Al ve tadını çıkart! Ödemeyi hallederiz sen merak etme!”

Ne de olsa onlar da bu yeniden üretim süreci için tüketim odaklı tatil anlayışının yılmaz savunucuları bir yerde… Peki, başka? Sanırım ülkenin ekonomik durumu da bu noktada bir iki cümle söylerdi herhalde:

Ekonomi: “Bana bak! Demek tatile gideceksin… Tamam, ben sana gitme demiyorum. Git ama çok açılma… İşsizlik %14,7, dış borç 450 milyar dolar… Kriz var. Aklında bulunsun! Giderken ışıkları söndür.”

Aslında bize söyleyecek sözü ya da bir uyarısı olan çok kişi olabilir. Mesela kıdem tazminatı: “Beni bırakıp nereye?” Vergiler: “Git bakalım, nasıl olsa daha çok görüşeceğiz.” Seçimler: “Dikkat et de gasp, kapkaç gelmesin başına oralarda…” Mobbing: “Ben aslında yokum!” Game of Thrones: “O son sezonu izlemeyecektin.”

Evet, bu yaz herkesin bize söyleyeceği bir şey var mutlaka! Biz yine tatile gideceğiz. Döndüğümüzde tüm bunların dediklerini haklı çıkartmamak için bir şey yapalım. Bir araya gelelim. Ofis işçilerinin dertlerini konuşalım. Sınıf bilinci ile sorunlara yaklaşmayı deneyelim.

Peki, biz ne söyleyebiliriz? Bizim de diyeceklerimiz var! Hem de öyle böyle değil…

“Krizin faturasını biz ödemeyeceğiz. Patronlardan alın vergileri…” diyebiliriz.

“Kıdem tazminatının fona devredilmesi gasptır. Neyin peşindesiniz siz?!” deriz. Sonra, “İşten çıkarmalar yasaklansın! Bu ne güvencesizlik!” diye haykırırız.

“Ben esnek çalışmam arkadaş! Ayrıca fazla mesai ücretlerimi de istiyorum! Gece maile cevap vermemi istiyorsun ama hâlâ kreş yok bu işyerinde! Sen hayırdır hâlâ zam için neyi bekliyorsun?” demek de pekâlâ mümkün…

Aslında konuşacak çok konumuz, söyleyecek çok sözümüz var. Hatta bizim sözümüz daha etkili! Çünkü onlar korumak için söylüyor, biz ise değiştirmek için! Yeter ki birlikte söyleyelim.

*Summer is coming!

YSK kararı: uymasa da uydurmak!

0

Hemen hepimizin başına gelmiştir: bir şeyi bir şeye uydurmak! Yanlış alınan bir ölçü, yanlış yapılan bir hesap sonucu “şartlar” zorlanarak netice almaya çalışılır. Örneğin yerine uymayan bir dolap, bir pencere sağından solundan yontularak ya da duvara takviyeler yapılarak yerine uydurulmaya çalışılır. Bir bakıma hiçbir şeyin standardının olmadığı Türkiye’de, “uymasa da uydurmak” bir milli çözüm yöntemi gibi de düşünülebilir. Tabii ki “uydurulduğu” için hiçbiri istenen sonucu vermez. Emaneten, öylece olmuş gibi olur. Çünkü uydurulan, doğası gereği olması gereken değil yerine ikame edilendir. Ve olmayacak yerde bu yapıldığında sonuç genelde çok ama çok sevimsiz olabilir!

31 Mart İstanbul seçimlerinde de benzer bir olay yaşandı. Beştepe’nin hesabı sandıkta tutmadı. Tabii ki vazgeçilmedi. Kifayetsiz ustanın uydurmak için duvarı-dolabı heder etmesi gibi her yer haftalarca kurcalandı. Defalarca sayım yapıldı. Seçmenler sorgulandı, kısıtlı dendi, hükümlü dendi, ölü dendi ama yine de olmadı! Sonunda YSK, 6 Mayıs’ta, 31 Mart İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini, kendi üyelerini dahi ikna etmeyen gerekçeler öne sürerek iptal edip, bir tekrar seçim kararı aldı. Bir bakıma “uymasa da uydururuz” demiş oldu. Bu karar siyasal demokrasinin en temel bileşeni olan yüzlerce yıllık genel oy hakkı başta olmak üzere adalet, hukuk, edep, hayâ, vicdan gibi değerleri de yok sayarak geçersiz kıldı.

Peki, yaptı ama oldu mu? Tabii ki olmadı! Kifayetsiz usta ayıplı işini/malını satmak için gerçeği nasıl utanmazca ters yüz etmeye çalışırsa, Cumhur İttifakı da 82 milyonun gözlerinin içine bakarak, edep taşını çatlatacak bir pişkinlikle, yüz kızartıcı bir şekilde aynı şeyi yapmaya girişti: “İleri demokrasi” budur; gayet güzel oldu!

Lakin hemen herkes yine bilir ki kifayetsiz ustaların uymasa da uydurduğunu sandığı her şeyin, eninde sonunda, astarı yüzünden pahalı olur. Uydurulan kalıcı olmaz. Eninde sonunda sökülür, atılır. Ve kifayetsiz ustalar da asla unutulmaz!

Bakalım 23 Haziran’da sonuç ne olacak?

Unutmadan; milyon kez kanıtlandığı üzere, kapitalizmde sağlam çark olmaz! Usta, işçi sınıfı olmadığı sürece bu bozuk düzen asla ama asla düzelmez!

Dış politikadaki açmaz derinleşiyor

0

Saray rejiminin dış politika alanında gerçekleştirmekte olduğu riskli manevralar, giderek daha fazla içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Saray’ın Suriye’deki mezhepçi, ırkçı ve maceracı dış politikasının çökmesinin ardından, Suriye’de Rusya’nın dümenine girilmiş ve “Astana süreci” başlatılmıştı. Fakat Astana süreciyle ne Fırat’ın doğusunda, PYD’nin kontrolündeki yerlere ilişkin rejimin arzu ettiği türden bir değişim yaşandı ne de Türkiye’nin himayesindeki gruplar alanlarını koruyabildi. İdlib’in Suriye ve Rus toplarıyla dövülmeye yeniden başlaması, bu sürecin kazananının kim olduğunu bir kez daha ilan etmekte. Öte yandan, ABD ile S-400 meselesinde yaşanan gerilim, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yalıtılmış olması gibi başlıklar, rejimin dış politika alanında elinin giderek daha fazla zayıfladığının diğer önemli örnekleri.

Geçtiğimiz ay, İdlib’in büyük kısmını denetimi altında tutan El Kaide kökenli Heyet Tahrir El Şam’ın saldırılarını gerekçe göstererek, Suriye ordusu, Rusya’nın aktif desteğiyle bölgeye dönük yeni bir saldırı başlattı. Eylül’de Rusya ve Türkiye arasında varılan ateşkes anlaşmasının ardından ilk kez gerçekleşen operasyonlar sonucunda, 200’den fazla kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 200 bin kişi evlerini terk etti. Yaklaşık 2 milyon kişinin sığınmacı olduğu İdlib’de 3 milyonu aşkın kişi yaşıyor.

Rusya destekli rejim saldırısı, şu aşamada, İdlib’e dönük bir “nihai saldırı” şeklinde görünmüyor. Bu operasyonlarla Rusya, Türkiye’nin ABD ile “Fırat’ın doğusu” ve S-400’lere ilişkin pazarlıkları sürdürdüğü bir anda, Erdoğan’a elindeki kozların zayıflığını hatırlatıyor. Putin’in, Erdoğan’ın ABD’nin dümen suyuna kırmaya dönük hamlelerini memnuniyetle karşılamayacağı açık. Özellikle, Suriye’de ve enerji alanında Türkiye’nin Rusya’ya bu denli bağımlı hale geldiği bir dönemde…

Erdoğan yönetimi, ABD ve Rusya arasında manevralar yaparak etki alanını artırmaya çalışırken sonuç tam tersi oldu ve Türkiye dış politikada emperyalist ve bölgesel güçler karşısında daha da kırılgan bir hale geldi. Türkiye’nin S-400 füzelerinde ısrarcı olduğunu açıklamasının ardından ABD’nin önce F-35 projesinden Türkiye’yi çıkarma tehdidi ve ardından yaptırımların Kongre’de konuşulmaya başlaması, Saray rejimini bir hayli endişelendirmiş durumda. Üstelik bu diplomatik fiyaskolar, ekonomik durumun son 17 yılın en kötü dönemindeyken gerçekleşmekte. Türkiye’nin dış borcunu çevirebilmek için sıcak para bulamaz hale geldiği, faizlerin olağanüstü seviyelere çıktığı ve döviz rezervlerinin tükenmekte olduğu bir tablo söz konusu. Dış politikadaki her yeni fiyasko, doların yeni bir rekor kırmasını ve ekonominin yokuş aşağı yuvarlanışının hızlanmasını beraberinde getiriyor.

“Yerlilik ve millilik”, sözde ABD karşıtlığı üzerinden koparılan onca gürültüye rağmen, Beştepe’nin politikaları ülkeyi emperyalist sistem içerisinde daha da kırılgan ve bağımlı bir hale getiriyor. Dış politikadaki yenilgiler, ekonomik krizin ağır sonuçları ve giderek yükselen baskıcı uygulamalar tek bir adresi işaret ediyor. Bütün bu sorunlarımızın kaynağı politiktir ve Tek Adam rejiminden çıkış sağlanmadan çözülmesini beklemek hayalcilik olacaktır.

Trump neden Huawei’ye taktı?

0

Hepimizin elinde akıllı telefon; biri iPhone, biri Samsung, diğeri Huawei veya Xiaomi. Başta sadece kuru kuru konuşmalı, onlarca tuşlu, sadece yılan oyunlu, SMS’i olan cihazlar şimdi neredeyse bizi hayata bağlayan birer soluk borusu haline geldiler.

Peki, bunun sonucunda ne oldu? Büyük şirketler trilyon dolarlık birer dev haline gelirken, biz de her anı kayıtta olan ve bunu gönüllü yapan birer Truman* haline geldik; hayatından mutluymuş gibi gözükmek zorunda olan, kendine çizilen sınırları gönüllü kabul eden birer beyaz yakalı gibi.

Yazının asıl gündemine gelirsek, Trump emperyal bir güç olarak sürdürmek istediği şovu, rakip olarak gördüğü Çin ve Çin’in en önde bayrak taşıyan teknoloji şirketi Huawei üzerinde uygulamaya başladı, yaptırım ve yasaklarla.

Huawei, sükse yaptığı son model teknolojik telefonlarının yanı sıra 5G gibi şu an çoğu batılı teknoloji şirketinin elinde olmayan bir teknolojiyi şimdiden pazarlamaya başladı. Aslında bu açıdan bakarsak, bu tip kritik teknolojilerin ülkelerin kendi tekelinde olmasını istemesi haklı bir gerekçe olabilir. Ama işin diğer yüzünde ise, emperyal ülkelerin ve onlara bağlı çok uluslu şirketlerin istedikleri anda temel haklarımızı elimizden alabileceklerini net bir şekilde göstermeleri var. Ama “ABD’de yasalar çok iyi çalışıyor, kurumlar çok iyi denetliyor” diyenlere, son Boeing 737-Max uçaklarıyla ilgili yaşanan rezaleti, FAA’nın (Federal Havacılık Kurulu) bu uçaklardaki hatayı bile bile uçurmasını hatırlatırım: 1 yılda 2 uçak düştü ve yaklaşık 300’den fazla insan öldü.

Huawei şirketi, yazılım olarak Google destekli Android, Arm tabanlı işlemciler ve birçok ABD ve Avrupa lisanslı patent kullanıyor aletlerinde. Bu tür bir yasaklamayla Huawei bunları kullanamayacak veya destek alamayacak ve eğer buna bir çözüm bulamazsa kullanıcılarının elindeki cihazlar birer tuğlaya dönecek. Bu aslında gelecek için ne kadar iyi planlı hareket etmemiz gerektiğini gösteriyor.

Bilgi teknolojileri hayatımızın her yerinde, hatta bizlerin hayatta kalmamızı idame ettiği bu günlerde, planlı bir ilerlemenin içinde bulunduğumuz sistemde olmayacağını tahmin edebiliriz. Fakat bu geçişi gerçekleştirmek için de şimdiden iktidarlardan talep edebileceklerimiz var. Öncelikle, bu tür kritik teknoloji ve iletişim sektörlerinde ticari kaygılardan uzak, kamulaştırmanın savunulduğu ve defterlerin açıldığı bir denetlemeyi istemeliyiz. Gündelik hayatlarımızda da açık kaynak kodlu ve denetlenebilen, rekabeti kâr için değil hayatlarımızı kolaylaştırması için kullanan yapıları, oluşumları tercih etmeliyiz, desteklemeliyiz.

*Truman, film stüdyosuna hapsedilmiş, gerçek (!) bir kasabada özgürce yaşadığını zanneden, ortalama yaşam koşullarına sahip bir karakter. Günün 24 saat televizyonlardan izlenmesini konu alan bu filmde, karakterimiz kendisi özgür olduğunu zannederken, aslında tamamen senaryosu belli bir hayatı yaşamaktaydı, doğduğundan beri.

Rejimin baskıcı uygulamaları kitlelerin seferberliğiyle durdurulabilir!

0

Yüksek Seçim Kurulu’nun 6 Mayıs günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlık seçimlerini iptal etmesi ve seçimlerin 23 Haziran tarihinde yenileneceğini açıklamasının ardından İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi sürece dair değerlendirmesini yapmıştır.

1- YSK’nın seçimleri yenileme kararı yok hükmündedir. Gerekçeli kararın açıklanması da bir kez daha göstermiştir ki bu kararın Tek Adam rejiminin kendi anlayışı doğrultusunda uyguladığı biçimde bile hukuki hiçbir temeli yoktur. Bu, Tek Adam’ın çıkarları doğrultusunda alınmış tamamen siyasi, halk iradesini hiçe sayan, antidemokratik bir tutumdur.

2- YSK’nın kararı Tek Adam rejiminin kendi hukukunu dahi tanımadığını, kendi kurumlarını yine kendi eliyle çürüttüğünü ve rejim içerisindeki ittifaklar ağında gedikler açtığını gözler önüne sermiştir. Her şeyi bir beka sorunu olarak gören Erdoğan, 23 Haziran seçimlerine kendi niyetinden ve CHP’nin isteklerinden öte olağanüstü bir nitelik, bir “kral çıplak” seçimi hüviyeti kazandırmıştır.

3- Tek Adam, seçimlerin iptali konusundaki görüşleri nedeniyle TÜSİAD’lı büyük patronlara eleştiriler ve tehditler yağdırıyor. Oysa TÜSİAD’ın içerisindeki patronların Erdoğan’a kızgınlıklarının sebebi Erdoğan’ın demokratik olmayışı değil, rejimin istikrarsız ve öngörülemez olmasından ötürü ekonomik yıkım paketinin hayata geçirilemiyor olmasıdır. Türkiye patronlarının dünyadaki kardeşleri gibi hiçbir zaman demokratik hakların savunulması gibi bir hedefleri olmamıştır. Onlar yalnızca kârlarının istikrarlı bir biçimde artmasından yanadırlar.

4- 6 Mayıs kararının ardından, İDP olarak ilk elden CHP’ye ve İmamoğlu’na inanan kitlelere yönelik yaptığımız çağrı YSK kararının tanınmaması ve boykot edilerek belediyenin teslim edilmemesi doğrultusunda idi. CHP iptali tanıyarak bir kez daha işçi ve emekçilerin iradesine saygı duymadığını gösterdiği gibi, Tek Adam rejimine karşı gelişebilecek bir kitle seferberliğini de frenleyerek emekçilerin öfkesini düzen içi bir mevzi ile sınırlama yoluna gitti.

5- Biz, 31 Mart seçimlerinde işçi ve emekçilerin bizzat kendi programlarıyla seçimlere katılarak gerici Cumhur İttifakı’na karşı kendi alternatiflerini oluşturmaları gerektiği inancı ile hareket ettik. İşçileri ve emekçileri rejimin meşruiyetini sorgulamayan ittifak partilerine oy vermeye değil, kendi işçi-emekçi programlarını geliştirerek seçimlere müdahil olmaya çağırdık. Bu doğrultuda patron belediyeciliğine karşı işçi belediyeciliğini ön plana çıkartan “işçinin sorununu işçi çözer” sloganıyla bir kampanya sürdürdük.

6- 31 Mart’ın ardından AKP önemli bir seçim yenilgisi yaşadı ve Ankara’nın yanı sıra İstanbul’u da kaybetti. Mazbata krizi sürecinde İmamoğlu’na oy çağrısında bulunmamış olmamıza rağmen yayınladığımız deklarasyonda “İDP, halkın kendi iradesini korumak doğrultusunda atacağı her adımda onların yanında olacaktır” dedik.

7- Olağanüstü, antidemokratik bir karakter kazanan 23 Haziran seçimlerinin meşru olmadığına inansak da kitlelerin sandığa gideceğini görüyoruz. Bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak siyasal demokrasinin mevzilerinden biri olan genel oy hakkının savunusu bağlamında kitlelere eşlik edeceğiz. Vereceğimiz eleştirel oy ne CHP’ye ne de İmamoğlu’nadır. Tüm desteğimiz kitlelere ve onların sandıkta gösterdiği iradenin tanınması için sürdürdüğü mücadeleyedir. Olağanüstü karakteri ile seçimlerde verilecek oy 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 referandumunda verilen hayır oyunun niteliğine bürünmüştür.

8- 23 Haziran seçimleri sonucu ne olursa olsun rejimin kısa-orta vadeli görünümünde belirleyici önemde olacaktır. AKP’nin zaferi siyasal demokratik alanın daha da daraltılması yönünde bir onay anlamına gelecektir. Kaybederse de sadece İstanbul seçimlerinin kaybı değil, doğrudan rejimin mevcut haliyle devam edemeyeceğinin bir göstergesi olabilecek ve mevcut rejimin tartışmaya açılmasını sağlayabilecektir. Ancak Tek Adam rejiminden çıkış kitle seferberliklerinin önüne geçip emekçileri mevcut düzen içerisine hapsetmeye çalışan CHP ile mümkün olmayacaktır.

9- CHP ve İmamoğlu, sürecin bu noktaya gelmesinin önemli sorumlularındandır. CHP Kürt illerinde seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasına karşı sessiz kalmış, rejimle barışmak için her türden fırsatı kollamış ve nihayetinde emekçilerin oyunu tanımayan rejime karşı YSK’nın kararını onaylamıştır. CHP emekçilere umut olamayacağını göstermiştir. CHP sorunların emekçiler lehine çözümünden yana değil, rejimi patronlar lehine ihya etme derdindedir. İşçi ve emekçilerin partisi değildir.

10- Emekçilerin genel oy hakkının gasp edilmesinin bir diğer sorumlusu da CHP’nin bu yanıltıcı politikalarını teşhir etmeden onu koşulsuz destekleyen sosyalist soldur. İmamoğlu destekçisi sol AKP’ye karşı CHP’nin ilerici bir misyona sahip olduğunu söyledi ve 23 Haziran seçimleri ile 31 Mart seçimleri arasında bu kesimler için bir fark bulunmamakta.

11- Herhangi bir düzen aktörünün rejimin baskıcı uygulamalarından çıkışı sağlaması mümkün değildir. Emekçilerin sorunları yalnızca bağımsız bir sınıf alternatifi sayesinde çözüme kavuşturulabilir. Seçimin sonuçlarından bağımsız olarak, bir sınıf alternatifinin inşasını sürdürmek, kritik bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Güçlü bir sınıf önderliğine sahip olmak için çalışmak, Türkiye’nin sorunlarının nihayete erdirilmesi için elzem bir ihtiyaç olmayı sürdürmektedir. Kalıcı ve güvenilir bir çözümü işçilerden başka kimse işaret edememektedir.

12- İşçi Demokrasisi Partisi olarak 23 Haziran’da Tek Adam rejiminin İstanbul adayının karşısında sandığa gidecek olan kitleleri, köklü ve devrimci bir demokratik dönüşüm için işyerlerinde, mahallelerinde, kentlerinde örgütlenmeye, mücadelelerini birleştirmeye ve bu baskıcı rejimi tarihin çöplüğüne atacak bir seferberliğe çağırıyoruz. Biz onların bütün mücadelelerinde yanlarında olmayı ve deneyimlerini paylaşarak uyarılarımızı yapmayı vaat ediyoruz.

Arjantin’de kürtaj hakkı için tarihi gün

0

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyacak yasa tasarısı dün sekizinci defa kongreye sunuldu. Kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaşması için mücadele eden Arjantinli kız kardeşlerimiz, Ulusal Kongre binasının önünde toplanarak kitlesel bir eylem düzenlediler ve sokakları doldurdular. Fransa, Almanya, İspanya, Meksika, Şili, Porto Riko ve daha pek çok yerde binlerce kadın, Arjantinli kadınların kürtaj hakkını desteklemek için sokağa çıktı.

Türkiye’de ise, “Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya” çerçevesinde uluslararası bir dayanışma kampanyası başlatan Isadora’nın çağrı metni paylaşıldı. Kadın örgütleri ve partilerin yanı sıra bağımsız feministler ve feminist mücadelenin bileşenleri hem kürtaj hakkı mücadelesine hem de uluslararası kadın dayanışmasının önemine dikkat çekmek için imza verdi.

Bu mücadeleye Türkiye’den dayanışma örmek amacıyla aşağıdaki metin Arjantinli kadınlarla paylaşıldı:

“Arjantinli kadınların kürtaj hakkı mücadelesini destekliyoruz!

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyan yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sekizinci defa Kongre’ye sunulacak. Kürtaj tasarısı geçtiğimiz yıl 8 Ağustos’ta Senato’da reddedilmişti. Ülkede 1921’den beri yürürlükte olan mevcut yasaya göre, kürtaja sadece tecavüz sonucu hamileliklerde veya doğum yapacak kadının hayati tehlikesi olduğu durumlarda izin veriliyor. İsteğe bağlı kürtaj olanlara ise cezai yaptırımlar söz konusu. Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri.

Aşağıda imzası bulunan örgütler ve kişiler olarak yasal, parasız ve güvenli kürtaj için verdikleri mücadelede Arjantinli kadınların yanındayız:

İşçi Demokrasisi Partisi’nden Kadınlar

Erzincan Katre Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği

EŞİTİZ (Eşitlik İzleme Kadın Grubu)

İzmir Kadın Dayanışma Derneği 

Kaç Bize Gel

KADAV – Kadınlarla Dayanışma Vakfı

Kadın Dayanışması

Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG) 

Kırkyama Kadın Dayanışması

Mor Dayanışma

Mor Sarmaşık

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol’dan Kadınlar

TMMOB İstanbul İKK Kadın Komisyonu

Yeni Demokrat Kadınlar

Yoğurtçu Kadın Forumu

Gülnur Acar Savran – Feminist Yazar/Teorisyen

Feride Peynirci

Özengül Ergün – Feminist/Aktivist

Seda Berzeg

Selin Çağatay – Feminist/Aktivist

Simla Sunay – Feminist Mimar/Yazar

Suzan Aydemir”

İspanya’da seçimler alarm veriyor

0

28 Nisan’da gerçekleştirilen İspanya erken seçimleri, giderek çözümsüzlük kazanan sorunları bütün detaylarıyla ortaya saçmış gibi görünüyor. İktidardaki sosyalistler (PSOE) seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve bu hem İspanyol hem de Avrupa solunda bir rahat nefes alınmasını beraberinde getirdi. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Sosyalist Parti (PSOE) sandalye sayısını 85’den 123’e çıkararak önemli bir yükseliş sağladı. Öte yandan Halk Partisi (PP) ise sahip olduğu 137 sandalyeden 66’ya düşerek ciddi bir darbe aldı. Buna karşın diğer iki sağ partiden Yurttaşlar Partisi (Ciudadanos) 32 sandalyeden 57’ye çıktı. Parlamentoda 71 sandalyesi bulunan sol parti Podemos ise dramatik bir biçimde 42 sandalyeye düştü ancak yine de bu parti hükümetin kurulmasında belirleyici rol üstlenebilir.

Ama asıl sorun şurada: İspanya, Portekiz ile birlikte Avrupa Birliği ülkeleri içinde parlamentoda aşırı sağın yer almadığı iki ülkeden biriydi. Ancak seçimlerle artık bu tablo da değişmiş durumda. Endülüs seçimleriyle yükselişinin sinyallerini veren aşırı sağcı parti Vox, oyların yüzde 10’unu alarak (bu iki milyondan fazla oy demek) 24 milletvekiliyle parlamentoya girdi. Yine de bu durum İspanyol faşistlerinin taktığı tanıdık isimle bir “Yeniden Diriliş” olarak adlandırılmamalı.

Zira aşırı sağ zaten onlarca yıldır merkezi sağ parti içerisinde parlamentoda yer almaktaydı. Yeni seçimlerin belki de en yeni sonucu, İspanyol aşırı sağının artık merkez sağ bir partinin himayesine gerek kalmaksızın tüm ülkeye hitap edebilecek bir kapasiteye kavuşmakta oluşu.

Dünyanın en kanlı diktatörlüklerinden biri olan Franco rejimi, “Trancision/Demokrasiye geçiş dönemi” olarak adlandırılan bir burjuva çözümüyle “dönüştürüldü”. Bu durum, rejimde bir kırılma gerçekleştiği anlamına gelmiyordu; aksine bu yeni dönemde devletin temel siyasi, hukuki ve askeri kurumlarında Francocu değerlerin tümü varlığını koruyordu ki bu durum hâlâ geçerli. 

Ülkenin karşı karşıya olduğu ulusal sorunlar (başta Bask ve Katalan sorunları), ağır ekonomik kriz koşulları, kamusal eğitim ve sağlık alanında yaşanan yıkım, kadın düşmanı muhafazakâr politikalar, bir türlü önü alınamayan yolsuzluk rejimi, işsizlik, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması vb. bütün sorunlar yumağı işte rejimin bu dönüştürülememiş haliyle yakından ilişkili.

2008 ekonomik krizinden beri art arda sürdürülen acımasız kemer sıkma programlarının ardından, işçilerin yüzde 14’ü ve gençlerin yüzde 34’ü hâlâ işsizlik vebasından kurtulamamış durumda. Anketlere bakılırsa, İspanyolların yüzde 61’i, bu seçim sürecindeki en önemli konunun işsizlik olduğu düşüncesinde. Diğer yandan Katalonya, Bask ülkesi ve Galiçya’da giderek yoğunlaşan ulusal sorun beraberinde ciddi bir milliyetçilik dalgasını getiriyor.

İspanya’da gerçekleştirilen seçimlerin ortaya koyduğu önemli sonuçlardan biri de Sosyalist Parti’nin (PSOE) giderek keskinleşen sınıf çelişkilerinin üstesinden gelme kapasitesinin bulunmuyor oluşu. Bu nedenle İspanya’yı istikrarlı günlerin beklediği söylenemez. Özellikle mali sermayenin desteğini arkasına alan PSOE azılı bir neoliberal program uygulayıcısı ve halka verdiği sözleri tutmamasıyla ünlü.

Dahası böyle sarsıntılı bir dönemde ülkenin üç sağ partisinin oy toplamı alarm verici bir düzeye tırmanmış durumda. İspanya’da bütün alametler, neoliberal yağma ile geçen on yılların ardından, oluşan muazzam eşitsizliğe yönelik öfkenin, sınıf mücadelesinin burjuva makyajlarıyla bastırılamayacağı bir seviyeye ulaşmakta oluğunu göstermekte.

1 Mayıs’tan geriye kalan

0

Türkiyeli işçiler ve emekçiler için geçtiğimiz 1 Mayıs daha büyük bir fark yaratabilir miydi? Bizce yaratabilirdi ve yaratmalıydı da. Hem günün anlamı hem de sonuçları bakımından…

Anlamından kastımız, 1 Mayıs’ın gerçekleştiği konjonktür aslında. Bir yandan hepimizin hayatlarına etkisi günbegün artan ekonomik kriz, öte yandan Tek Adam rejimi tarafından demokratik haklarımıza dönük süreğen baskılar… Aslında bunların etkisi, 2019 1 Mayıs’ının geçtiğimiz yıllara göre daha kitlesel olmasına olanak sağladı.

İşsizlik rakamlarının tavan yapması, enflasyonun artması ve buna paralel olarak emekçilerin alım gücünün düşmesi, ücretlerin her geçen gün biraz daha erimesi, yetmezmiş gibi vergi yükünün de emekçilerin sırtına yıkılması… Dış borçların ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşması ve patronlar ile onların hükümetinin tüm bu krizin faturasını yine işçilere ve emekçilere ödetmek için ellerinden geleni ardına koymamaları.

Patronlar ve Tek Adam rejimi kendi sorumlukları olan krizi bizlerin üzerinden kapatmak için kazanılmış tüm haklarımıza göz dikmiş durumda. Bunun son örneğini de 1 Mayıs öncesinde açıklanan “damat paketi”nde görmek mümkün. Kıdem tazminatı hakkımızın gaspı, vergi yükümüzün arttırılması, BES’in zorunlu hale getirilmesi… Onların hedefinde bu planları uygulamak var ve bunu yaparken de işçi sınıfının ve emekçilerin haklarını savunmak adına seferber olmalarından çekindiklerinden, örgütlenme ve grev hakkı gibi en temel demokratik haklarımızı da gasp etmeye çalışıyorlar.

2019 1 Mayıs’ının anlamı tam da burada yatıyordu. Peki, sonuçları bakımından elimizde ne kaldı?

Olumlu olandan başlayacaksak; katılımın kitleselliği Türkiyeli emekçilerin yaşadıkları koşulları kabullenmediklerini ve hakları uğruna alanlara çıkmalarını göstermesi bakımından bir umut yarattı.

Ancak bu umudun bir kısmı, özellikle İstanbul 1 Mayıs’ında, sendikaların ve Türkiyeli sosyalistlerin geniş kesimlerinin rolüyle Ekrem İmamoğlu’nun bir “çözüm” yaratabileceğine kanalize edilmiş durumda. Bu yolla sendikaların ve sosyalistlerin, emekçiler üzerinde yaratacağı bir demokrasi yanılsaması hem ekonomik krize karşı hem de demokratik haklarımıza dönük mücadelemize temelinden bir zarar verecektir.

Aslolan, emekçilerin acil ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerini kesiştiren, işçi sınıfının bağımsız politik hattı doğrultusunda bir mücadele programı etrafından birleşik bir cephe örmenin koşullarını zorlamaktır. Bu görev ve sorumluluk 1 Mayıs’ın ardından önümüzde durmakta ve aciliyetini korumaktadır. Ekonomik krizden ve baskıcı Tek Adam rejiminden çıkış ancak böylesi bir program doğrultusunda, emekçi sınıflarla birlikte mücadele ederek mümkün olacaktır.

Erdoğan neden antiemperyalist olamaz?

0

Türkiye’nin son dönemde emperyalizmle ilişkileri düşünüldüğünde karşımıza iki ana başlık çıkmakta: Dış politikadaki açmazlar ve ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik kriz.

Dış politika alanında Tek Adam rejiminin, özellikle Ortadoğu ve bölge politikası üzerinden, manevra alanının gitgide sınırlandığını söyleyebiliriz. Bu noktaya tabii ki bir anda gelinmedi. Türkiye’nin AKP hükümetleri eliyle, 2011 yılından bu yana izlediği maceracı ve saldırgan dış politikanın bir sonucu bu. AKP, 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ortaya çıkan devrimci kitle seferberliklerini yolundan çıkartmak adına emperyalizmle işbirliği içerisinde bölgede karşıdevrimci bir rol benimsemişti. Ancak AKP’nin “ustalık” döneminin bir eseri olarak, Türkiye’nin bölgede sürdürdüğü bu politikanın başarısızlığa uğraması ilk olarak dış politikada yalnızlaşmasına, ikinci olarak da emperyalizm nezdinde “güvenilmez” bir konuma erişmesine neden oldu.

Bu başarısızlık ve yalnızlaşma öyküsünün en belirgin örneği ise Suriye politikasında kendisini göstermiş durumda. Bugün Türkiye, Suriye üzerinden bir güvenli bölgenin inşası için direterek, gerekirse askeri bir harekât planlayacağını dile getirmeyi sürdürüyor. Ancak gerek emperyalizm gerekse de bölge ülkelerden tam anlamıyla bir destek göremiyor ve Suriye’de planlanmaya çalışılan geçiş süreci çerçevesinde yalnızlaşıyor.

AKP bu yalnızlaşmayla ve Suriye politikasında bataklığa saplanmakla eşzamanlı olarak Rusya ile arasını toparlamaya çalışarak kendisine kısmi manevra imkânları yaratma çabasına girişti. Bu kapsamda Rusya ile özellikle enerji ve silah sanayii üzerinden anlaşmalar imzaladı. Bunun son örneği olan S-400 hava savunma sistemleri anlaşması ise ABD ve NATO ülkelerinin önemli bir kesiminin tepkisiyle karşılandı. NATO ülkeleri Türkiye ile halihazırda imzalanmış bulunan F-35 anlaşmasının olmasına rağmen Türkiye’nin böyle bir sürece girmesine tepki gösterirken, ABD, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 alımının ekonomik ambargo gerekçesi sayılacağını açıkladı. Ambargo açıklamasının ardından AKP hükümetinden utangaçça arayı bulma ya da geri adım atma açıklamaları gelse de bu süreç önümüzdeki dönemde emperyalizmle ilişkiler bağlamında birincil önemini koruyacak.

Kısacası, Türkiye dış politikadaki açmazlarını, emperyalizm içi güçler dengesinde bulabildiği ufak manevra alanlarıyla doldurmaya çalışıyor. Emperyalizmden bağımsızlaşmak yolunda değil de hem politik hem de ekonomik olarak emperyalizme bağımlılığını artırmak yolunda ilerliyor. Şu ana kadar emperyalizmle işbirliği içerisinde izlediği ama uygulamada başarısız olduğu politikanın faturasını daha da bağımlı hale gelerek ödüyor.

O bir kapitalist…

Böylesi bir atmosferde, Tek Adam rejimi ise uzunca bir süredir ana söylemini dış tehditler ve ülkenin bekası üzerine inşa ederek, popülizm yoluyla tabanında “birlik-beraberlik” algısı yaratmaya ve emperyalizme karşı mücadele ediyormuş izlenimi doğurmaya çalışıyor. Ancak antiemperyalizm, dış tehdit algısı ya da yabancı düşmanlığı üzerinden oluşturulacak bir “duygu bütünlüğü” olmaktan öte emperyalist-kapitalist düzenden ekonomik ve politik anlamda kopuşu temel alacak bir mücadele çizgisidir.

Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu ekonomik krize karşı, Tek Adam rejiminin krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışması da onun sınıf karakterini göz önüne sermektedir. Türkiyeli emekçilerin yaşamakta olduğu kriz “faiz lobisinin” saldırısı değildir. Kapitalist dünya sisteminin 2008 yılından beri yaşadığı ekonomik krizin bir parçasıdır. Ve Türkiye açısından asıl sorumlusu da 2002 yılından bu yana ülke ekonomisini idare etmekte olan AKP hükümetleridir. Zaten dışa bağımlı olan ülke ekonomisi, son 17 yılda AKP hükümetlerinin uyguladığı neoliberal politikalar vasıtasıyla daha da bağımlı hale gelmiştir. Bugün özelleştirmelere ve dış borçlara dayalı ekonomi politikalarının yarattığı enkazla karşı karşıyayız. Ve Tek Adam rejimi bu enkazdan çıkışın yolunu da emperyalist finans kapital merkezlerinden ülkeye yapılacak dış yatırımlara bağlamaktadır. İçeride vergiler, enflasyon, hayat pahalılığı, işçi sınıfının haklarına dönük saldırı programları vasıtasıyla krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmakta, uluslararası alanda da Türkiye ekonomisini daha da fazla dışa bağımlı hale getirmektedir.

Gerek ekonomik gerekse de politik alanda ülkenin içinden geçmekte olduğu açmazlar, emperyalist-kapitalist sistemden kopuşu da önüne koyan bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Ancak bu mücadele programı patronların ya da onların partilerinin söylemleri üzerine inşa edilemez. Mevcut tablodan Türkiyeli işçiler, emekçiler, gençler, kadınlar ve ezilenler lehine bir çıkış yaratabilmek için patronlar sınıfından bağımsız bir mücadele programı inşa edilmelidir. Ancak böylesi bir programın içerisinde yer alacak, dış borçların ödenmesinin reddi, tüm bankaların kamulaştırılması ve NATO’dan çıkılarak tüm askeri üslerin kapatılması talepleri etrafından ekonomik ve politik anlamda emperyalizmden tam anlamıyla bir kopuş için mücadele sürdürülebilir.

TÜPRAŞ işçilerinin mücadelesinde önemli aşama

0

İzmir, Kocaeli, Kırıkkale ve Batman’da 4.300 TÜPRAŞ işçisi, toplu iş sözleşmesi aşamasında kazanılmış hakları geri almaya çalışan Koç Holding’e karşı mücadele ediyor. Koç Holding, yetkili Petrol-İş Sendikası’nın karşısına kendi başına oturmayıp, Kimya Petrol Lastik ve Plastik Sanayii İşverenleri Sendikası KİPLAS’ı çıkarmış durumda. TÜPRAŞ gibi sanayide önemi büyük bir firmada imzalanacak sözleşme tüm sektör, hatta tüm işçi sınıfı için bir ölçüt olacağından, işverenler bütün güçleriyle işçilerin ve sendikanın üzerine yükleniyorlar.

Toplu sözleşme görüşmeleri esas olarak bazı noktalarda kilitlenmiş durumda. Uyuşmazlık maddeleri ücret zammı bir yana, işçilerin yıllardan beri kullanmakta oldukları haklarına ilişkin. İşveren, toplu sözleşme süresini 2 yıldan 3 yıla çıkarmak, vardiya sisteminde ve ücretli mazeret izni hükümlerinde değişiklik yaparak esnek çalışma uygulamasının kapsamını genişletmek istiyor.

İşverenin dayattığı bu değişiklikler, işçilerin hiç de sorumlusu olmadıkları krizin yükünü emekçilere ödetmeye yönelik. TÜPRAŞ’ta işverenin bu dayatmaları kabul ettirmesi, işçi sınıfı üzerine gelen saldırı dalgasının bir parçası. TÜPRAŞ’ta işçilerin ve sendikanın alacağı bir yenilgi, tüm sınıfı olumsuz olarak etkileyecektir.

Sözleşme uyuşmazlığı önce zorunlu arabulucuya gitti ve orada da anlaşma olmadı. Arabulucunun hazırladığı uyuşmazlık raporu da dün bakanlığa iletilecekti. Buna karşılık Sendika 27 Mayıs’a kadar Yüksek Hakem Kurulu’na başvuruda bulunacak. Yani iki haftalık bir süreç söz konusu.

Ama asıl sorun şu ki, TÜPRAŞ’ta grev yasayla yasaklanmış durumda. Yani işçilerin elinde işverene dayatacakları yasal bir “üretimden gelen gücün kullanılması” imkânı yok. İşverenler de bunu fırsat bilerek anlaşmazlığı Yüksek Hakem Kurulu’na taşıyarak dayatmalarını hayata geçirmek çabasındalar. Dolayısıyla geriye yasalarda öngörülmeyen fiili mücadele yöntemleri kalıyor.

Nitekim TÜPRAŞ işçisi ciddi bir seferberlik kararı aldı ve vardiyası biten işçilerle birlikte işyerini terk etmeme eylemi başlattı. Bu son derece önemli bir adım ve tüm işçi sınıfına örnek bir mücadele yöntemi oluşturmakta. İşçi sınıfı haklarını bekleyerek ve hukuki süreçlerin ve patronların insafına bırakarak değil, ancak sınıf mücadelesinin geleneksel militan yöntemlerini uygulamaya koyarak koruyabilir ve yeni haklar kazanabilir.

TÜPRAŞ’ta da zafer, sendika yöneticilerinin maharetine değil, işçilerin azmine ve kararlılığına bağlıdır. Tüm emekçiler ve emek örgütleri TÜPRAŞ işçisinin bu mücadelesini desteklemekle yükümlüdürler. Zira TÜPRAŞ’ta alınacak sonuç, hükümetin yeni yeni karşıdevrimci plan ve programlarla saldırıya geçtiği bir dönemde, işçi sınıfının yakın geleceği üzerinde olumlu veya olumsuz şekilde etkili olacaktır.

Bir bankacıdan mektup var

0


Bir banka çalışanı olarak iş hayatında yaşadığım sıkıntıları sizlerle paylaşmak niyetiyle bu mektubu yazıyorum. Duygu ve düşüncelerimi satırlara dökerek, bankacılık sektöründe çalışan ve benimle benzer sorunları yaşayan insanlara ulaşabilmeyi amaçlıyorum. Bir nevi yaşanılanlar karşısında sahip olunan ortak hissiyatı dile getirme isteği bu. Ayrıca, bankacılık sektöründe çalışacak olan müstakbel adaylar için de muhtemelen karşılaşacakları sorunlar hakkında bilgi edinmelerine mütevazı bir katkı sağlayacağına inanıyorum.

Bankada gişe ve operasyon görevlisiyim. Lisans ve yüksek lisans diplomalarına sahip olmama rağmen asgari ücretin biraz üzerinde bir maaşa çalışıyorum. Oysa bize çocukluktan beri hep “üniversiteyi bitir geleceğin parlak olacak, iyi bir mevkiin ve maaşın olacak” deniyordu. Sonunda üniversiteyi bitirdik ama hayatın hiç de bize anlatılan gibi olmadığını gördük. Lisans bitince bu sefer de “yüksek lisans bitsin, daha güzel günler bizi bekliyor” umuduna sarıldık. Şimdi de sırada gişede sabırla çalışarak daha güzel bir gelecek elde etme tasavvuru var. Gerçi geleceği gerçekten daha güzel yapacak olan şey nedir? Sadece sahiden sahip olunan statünün artması ve daha fazla maaş almak mı? Sanırım bu düşünce yapısına şartlan(dırıl)mışız. Dolayısıyla, daha iyi bir kariyere sahip olma isteğine dur demek oldukça zor! Tabii bir yandan da içerisinde bulunduğum toplumsal gerçeklik ölümü göstererek (işsizlik) beni sıtmaya razı ediyor. Burada sıtma da içimdeki şu ses oluyor: “Tekrar işsiz mi kalmak istiyorsun? Az da olsa maaşın ses çıkarma; çalış ve sabret.”

Tabii sorun sadece maaşın az olmasıyla bitmiyor. Bir de yapılan işin içerdiği risk boyutu var. Gün boyunca yapılan onlarca işlem sırasında yapılabilecek en ufak bir yanlışlığın faturasının çalışana kesilmesi gibi. Yapılan işlem tutarı ile alınan ücret tutarının karşılaştırılması, hata yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için yeterli. Burada her akşam kasa yaparken yaşanan “acaba kasa tutacak mı” kaygısını da eklememek olmaz. Malum, kasada eksik çıkması durumunda çalışan eksiği öder. Gerçi kasa tazminatı var ama hesaptaki açığın tazminattan fazla olması şüphesi burada devreye giriyor. Kısacası gün boyunca bir an bile konsantrasyonu kaybetmek yok! Her an pürdikkat kesilmek şart!

Çalışırken fark ettiğim diğer bir nokta da, kendimi mütemadiyen bir teftiş öncesi hazırlık pozisyonunda buluyor olmam. Nasıl ki her an tam konsantre olmak zorundayım, aynı şekilde yaptığım her işlemin hesabını verebilmeliyim. Mesela bir sene sonra müfettişlerin şubeye gelip, benim bugün yaptığım bir işlemin ayrıntılarını bana sorduklarında onlara bu işlemde ne yaptığımı ve neden bu şekilde yaptığımı anlatabilmem gerekiyor. Ben de bu yüzden gerekli gördüğüm dekontların üzerine ayrıntılı olarak notlar alıyorum. Sanki karşımda bende bir hata bulmaya çalışan müfettişe aldığım notlarla hesap veriyorum ve kendimi savunuyorum. Notlar hafızamın bana ihanet ettiği noktada beni koruyacak olan bir kalkan. İtimatsızlığın hüküm sürdüğü bir sistemde ancak bu önlemi almak beni kurtarabilir. Gerçi bu kaygının yersiz olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hele ki iş arkadaşlarımdan teftiş dönemleri ile ilgili anılarını dinledikten sonra. Yapılan iş gereği benden beklenen sürekli tetikte olmak, sürekli kendimi savunmaya hazır pozisyonda bulunmak ve iyi bir performans sergilemek.

Bu dünyada yaratıcılığa ve samimiyete ise hiç yer yok. Sürekli profesyonel bir tavır sergilemeye ve hata bulma amacıyla size yönelebilecek saldırılara karşı durmaya çalışmak var. Bu yüzden her gün çıkış saatini dört gözle bekliyorum. Akşam kasayı tutturarak eve gidebilmek benim için günün teselli ikramiyesi. Evin yolunu tutmaya başladığımda gün içerisinde yaşananları geride bırakabilmek ve yarın yine aynı şeyleri yaşayacağım düşüncesinden kurtulabilmeyi ne çok istiyorum anlatamam.

Ne yanlışız ne yalnız! ODTÜ Onur Yürüyüşü engellenemez!

0

Çevik kuvvetin günlerdir çepeçevre sardığı ODTÜ, Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırı ile ayağa kalktı. 9. ODTÜ Onur Yürüyüşü, Ankara’da LGBTİ+ yasaklarının geçtiğimiz haftalarda kalkmasına rağmen çevik polis saldırısı ile karşılaştı. Polisin 1 kişiyi plastik mermi ile yaraladığı, 22 kişiyi şiddet uygulayarak gözaltına aldığı ODTÜ’de öğrenciler, Rektör Verşan Kök’e ve uygulanan şiddete karşı ODTÜ ve Ankara’nın çeşitli yerlerinde eylemler ve basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Gençlik örgütlerinin de dayanışma gösterdiği eylemler, gözaltına alınanların akşam saatlerinde serbest bırakılması ile durdu ama sonlanmadı. Verşan Kök’e karşı bir direnişin önünü açan ODTÜ Onur Yürüyüşü, Kök’ü teşhir eden ve istifaya çağıran eylemlere dönüştü.

LGBTİ+’lar, üniversite emekçileri ve bileşenleri ile birleşik bir zeminde direnişe geçti.

ODTÜ öğrencilerinin öncelikli talepleri şunlardı:
“Kampüse hiçbir şartta polisin girişine izin verilmemesi. Öğrenci toplulukları ve gruplarının faaliyetlerinin engellenmemesi. ODTÜ’deki Devrim Yürüyüşü, Onur Yürüyüşü, mezuniyet, şenlikler gibi geleneklerimizin korunması. ODTÜ Rektörü ve kalan tüm yönetimin kademesi dahil olmak üzere istifa etmesi. İstifa sonrası yeni gelecek yönetimin tüm ODTÜ bileşenleri tarafından seçilmesi ve ODTÜ geleneklerine uygun şekilde hareket etmesi.”

Bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını herkese gösteren ODTÜ LGBTİ+ direnişi İstanbul, İzmir ve başka şehirlerde üniversitelerde eylemlere neden oldu. LGBTİ+’lara dönük nefrete, homofobiye ve antidemokratik uygulamalara karşı birleşen üniversite bileşenleri ve emekçileri, mücadelelerimizi birleştirme konusunda önemli bir yol açılmasını sağladılar.

Homofobiye, şiddete, nefrete karşı direnişteyiz!

Ne yanlışız ne yalnız! LGBTİ+’lar boyun eğmeyecek!

Tarihte bu ay: İsrail’in kurulduğu Nakba (Felaket) günü

0


14 Mayıs 1948 tarihinde, Ortadoğu’da, tarihsel Filistin topraklarında, İngiliz emperyalizminin politik, askeri ve diplomatik destekleri eşliğinde bir işgal devleti kuruldu. Bu devlet, Arjantinli Troçkist Nahuel Moreno’nun belirttiği üzere, bir Nazi devletiydi, bir Apartheid rejimiydi. Zira bu devlet, Filistin ile orada yaşayanları sömürgeleştirmeyi, Filistinlilerin yurttaşlık haklarından mahrum bırakılmasını ve bu halkın sistematik olarak katledilmesini öngörüyordu. Filistinliler İsrail’in kurulduğu bugüne, “felaket” anlamına gelen El Nakba dediler.

Bu karşıdevrimci proje, emperyalizm tarafından adım adım örüldü. ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) delegasyonu, Haiti ve Filipinler benzeri küçük ülkeler üzerinde baskı kurdu ve onlara rüşvet vererek, İsrail’i desteklemelerini istedi. Yine ABD, İsrail’e para ve malzeme akışına izin verdi. Başlangıçta Stalin’in de desteklediği İsrail, Çekoslovakya silahları alıp onları kullanma olanağı buldu. Bu sırada İngiliz ordusu, Filistin’in doğusu boyunca Arap köylerini zapt etti ve boşalttı. Böylece yeni işgalci devlete Kudüs yolu da açılmış oldu.

Buna rağmen Filistin halkı bölgede ciddi bir direniş sergiledi. Filistinli silahlı direniş grupları, Yukarı Galile’deki Dan ve Kfar Szold Siyonist kolonilerini kuşatmıştı. 9 Ocak 1948’de emperyalist İngiliz ordusu bu kolonilerin yardımına koştu. Siyonistlerin kontrolündeki Kudüs askeri bir yenilginin kıyısındayken, BM’nin Haziran 1948’de dayattığı ateşkes, Filistinlileri silahsızlandırdı.

Sömürgeci ve soykırımcı İsrail devleti, bu uğraşlar sonucunda var edilebildi. Gabriel Baer, Ekim 1949’da Dördüncü Enternasyonal’e sunduğu bir raporda, mevcut gelişmeleri aşağıdaki gibi tarif ediyordu:

“Anglo-Amerikan emperyalizminin amacı, Siyonizm’in Filistin’de 30 yıldan beri oynadığı rolü, bu kez bir bütün olarak Ortadoğu’da oynayacak bir güç yaratmaktı. Bu, şovenist nefret için bir odak oluşturarak Ortadoğulu Arap kitlelerin antiemperyalist mücadelesini ırksal veya dinsel kanallara yönlendirmeye hizmet edebilirdi.”

İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı savaş ekonomisi, Arap burjuvazisinin güçlenmesine olanak tanımıştı. Kaynaklarını zenginleştiren Ortadoğu egemenlerinin İngiliz emperyalizmi karşısındaki pazarlık güçleri artmıştı. Mısır, Sterlin blokunu; Suriye ise Frank blokunu terk etme eğilimleri taşıyordu. Bu ülkelere akan ithal mallar, yerli sanayinin ürünleriyle rekabet etmek zorunda kalıyordu.

Ortadoğu’daki Arap kitlelerin, on seneler süren sömürge valiliklerinin neticesinde yöneldikleri antiemperyalist mücadele ve Avrupa pazarı üzerinde süren kanlı kavga sırasında serpilmeyi başaran Arap burjuvazisinin “Büyük Güçler” arası geçişlerde manevra kabiliyetini arttırmış olması, emperyalizmi Siyonist devletin bina edilmesi ihtiyacına götürdü.

Hiç şüphe yok ki, İsrail devleti haritadan silinip, Yahudi ve Arap işçi sınıflarının barış içinde bir arada yaşayacakları laik, bağımsız, birleşik bir Filistin kurulmadan, Ortadoğu’nun emekçi sınıfları özgürlüklerine kavuşamayacak.

Arjantinli kadınlardan kürtaj hakkı için destek çağrısı!

0

Arjantin’de kadınlara yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakkını tanıyan yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sekizinci defa Kongre’ye sunulacak. Kürtaj tasarısı geçtiğimiz yıl 8 Ağustos’ta Senato’da reddedilmişti. Ülkede 1921’den beri yürürlükte olan mevcut yasaya göre, kürtaja sadece tecavüz sonucu hamileliklerde veya doğum yapacak kadının hayati tehlikesi olduğu durumlarda izin veriliyor. İsteğe bağlı kürtaj olanlara ise cezai yaptırımlar söz konusu. Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri. Kadınlar, bu bölgelerde kürtaj hakkının yasallaşması için mücadele ediyor.

Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın yanı sıra kadın grevinin örgütleyicilerinden biri ve Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin bir parçası olan Isadora, 28 Mayıs’ta Arjantin Ulusal Kongresi’ne sunulacak kürtaj yasası tasarısı için tüm dünyadan kadınları destek olmaya çağırıyor. Isadora, Arjantin’deki Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) partisinden kadınların bağımsız feministlerle bir araya gelerek kapitalizme ve erkek egemen şiddete karşı birlikte örgütlendikleri bir oluşum. Yasa tasarısı 28 Mayıs’ta sunulacağı için uluslararası destek kampanyası 20 Mayıs tarihine kadar kurumların imzasına açık olacak. Biz İşçi Demokrasisi Partisi’nden kadınlar olarak Arjantinli kız kardeşlerimizin yasal kürtaj hakkı mücadelesini desteklemek amacıyla metne imzacıyız. Sizleri de imza vermeye ve destek olmaya davet ediyoruz. Tüm kadın örgütleri, sendikalar, kitle örgütleri ve siyasi partilere çağrımızdır.

kadindayanismasi2014@gmail.com adresi üzerinden imzacı olabilirsiniz.

Isadora’nın çağrı metnini aşağıda sizlerle paylaşıyoruz:

“Sevgili kadınlar,

Arjantin’de Yasal, Parasız ve Güvenli Kürtaja ilişkin yasa tasarısı 28 Mayıs Dünya Kadın Sağlığı Hareketi Günü’nde Kongre’ye sekizinci defa sunulacak.

Kürtaj hakkımız için verdiğimiz mücadele kapsamında sokakları terk etmediğimizi ve yeşil dalganın gücünü bir kez daha göstermek amacıyla Ulusal Kongre’nin önünde kitlesel bir eylem gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Ancak tüm geleneksel ve reformist partiler, özellikle Ekim ayında gerçekleşecek başkanlık seçimleri olmak üzere çeşitli argümanlar öne sürerek seferberliğimizi bastırmaya çalışmaktalar.

Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya’nın bir parçası olan Isadora olarak bizler, kürtaj hakkımız yasallaşana kadar savaşmayı sürdüreceğimizi göstermek için o günün sokaklara döküldüğümüz bir mücadele günü olmasında ısrarcıyız.

Bu bağlamda, Uluslararası Kürtaj Kampanyası Komisyonu olarak, yasa tasarısını ve yasal kürtaj mücadelesini desteklemek amacıyla diğer ülkelerdeki feminist örgütleri ve kadın hareketinin önderlerini bir araya getiren uluslararası bir kampanya başlatıyoruz. Bu doğrultuda tüm dünyadan kadın örgütlerini kampanyaya destek vermeye çağırıyoruz.

Isadora.”

Soma katliamının yıl dönümünde Manisa’da basın açıklaması gerçekleştirildi

0

Bugün saat 18:00’da Manolya Meydanı’nda Soma maden katliamının 5. yıl dönümü dolayısıyla basın açıklaması gerçekleştirildi.

Manisa Emek ve Demokrasi Platformu’nun düzenlediği; İDP, KESK, EĞİTİM-SEN, EMEP, HDP, TTB, CHP ve çeşitli hareketlerin katılımıyla gerçekleşen basın açıklamasında “Soma’da 5 yıl önce göz göre göre gerçekleşen bu katliamın gerekli mevkii ve merciiler tarafından örtbas edilip üzerinin kapatılmaya çalışıldığına, defalarca dile getirildiği halde yetkililerin gerekli iş güvenliği tedbiri almamasına ve bunun düpedüz bir cinayet olduğuna” değinildi. Bunun yanı sıra “Katliamın sorumlularından olan Soma Maden İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı, 301 işçinin katili, Can Gürkan’ın serbest bırakılmasının da Türkiye’deki mevcut adalet sisteminin işlevsizliğini ortaya sermiş olduğunun göstergesidir.” denildi.

‘’301’i Unutma, Unutturma!; İşçiler Mezarda, Katilleri Dışarıda ‘’ sloganlarıyla basın açıklaması sona erdi.

Sera gazı emisyonu rekor kırıyor!

0

İklim değişikliği; sıcaklıkların yükselmesi, yağış döngülerinin değişmesi, buzulların erimesi ve tüm dünyada ortalama deniz seviyesinin yükselmesi ile şu anda meydana geliyor. Küresel iklim değişikliğinin ana sebebi “sera” etkisi ve küresel ısınmadır. Doğal olarak oluşan sera etkisi, atmosferdeki bir dizi gazın, dünya yüzeyinden yayılan ısıyı emmesi ve bu ısının uzaya yayılması yerine atmosferi ısıtması ile meydana gelir. Bu gazlar arasında su buharı, karbondioksit (CO2), metan (CH4), azot oksit (N20) ve ozon (O3) bulunur. Metan, dünya atmosferinin sadece %0,00017’sini oluşturur. Ancak, karbondioksitten çok daha fazla ısınma potansiyeli olan önemli bir sera gazıdır ve 8 ila 12 yıl arasında atmosferde kalır. Ancak bu doğal sürece ek olarak doğal olmayan insan aktiviteleri ek sera gazı emisyonları üretir. Fosil yakıtların (kömür, petrol ve gaz) elektrik üretimi, ulaşım, endüstri ve evlerde kullanılmak üzere yakılması (CO2); tarım (CH4) ve ormansızlaşma (CO2) gibi arazi kullanımı değişiklikleri; atıkların araziye doldurulması (CH4); endüstriyel florlu gazların kullanımı gibi insan aktiviteleri son 150 yıldaki sera gazı emisyonlarının, dolayısı ile iklim değişikliğinin en büyük sorumlusudur.

Bu gidişata dur demek için Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC) üye olan ülkeler, sanayi öncesi dönemlerinden bu yana devam etmekte olan küresel ortalama sıcaklık artışını 2°C’nin altına düşürmeyi kabul ettiler. Bu yüzyılın sonunda karbonsuz yaşama geçmeden önce, 1990 yılının seviyesiyle karşılaştırıldığında, küresel emisyonların 2050 yılına dek %50 oranında azaltılması hedeflenmekteydi. Fakat Ulusal Enerji Ajansı’nın yayımladığı rapora göre 2018 yılında artan enerji talebine bağlı olarak küresel enerji kaynaklı CO2 emisyonları %1,7 artarak tarihin en yüksek seviyesine ulaştı. Çin, Hindistan ve ABD, emisyonlardaki bu net artışın %85’ini oluşturmakta. Türkiye’de de durum pek iç açıcı değil. CO2 eşdeğeri olarak 2017 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılına göre %140 artış gösterdi. 1990 yılında kişi başı CO2 eşdeğer emisyonu 4 ton/kişi olarak hesaplanırken, bu değer 2017 yılında 6,6 ton/kişi olarak hesaplandı.

Bu sonuçlar gösteriyor ki, Paris İklim Zirvesi ve diğer girişimler “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla sürüyor ve pek yaptırımları da yok. Emisyonun özellikle Hindistan, Çin ve ABD’de artıyor oluşu bunun göstergesi, çünkü kârlılık düşerse bu ülkeler batar. Kârlılığı da ancak en ucuz enerji ile sağlayabilirler. Hatta bu tip zirveler ve mutabakatlar amacından saparak ülkelerin birbirleri ile rekabet kozu olarak da kullanılıyor (üretimi azaltmaları yönünde). İyi niyetli olan katılımcılar ise kapitalizmi ortadan kaldıramayacaklarına göre, seyirci kalmak durumunda oluyorlar.

Peki, ne yapılabilir? Ülkemizde enerji ihtiyacını karşılamak için sadece ishale hatları yenilenirse verimlilik %100 kadar artabilir. Türkiye’de ve tüm dünyada ise kirletici endüstriler katı bir planlama ve denetime tabi tutulmalıdır. Enerji talebinin fosil yakıtla değil temiz enerji (güneş, rüzgâr) kaynakları ile karşılanması devlet tarafından teşvik edilmelidir. En büyük metan gazı emisyonu kaynaklarından biri olan endüstriyel hayvancılık uygulamalarına sınırlama getirilerek doğal alanların yok edildiği projeleri içeren çevre politikalarından vazgeçilmedir.

Stat dolusu TİS görüşmesi

0
Ukrayna'da başkan adaylarının stat tartışması başladı (DHA)


Ukrayna’da 19 Nisan’da gerçekleşen bir olay, aslında son derece ciddi bir sendika sorununu anımsattı. Devlet başkanlığı seçimlerinin ikinci turunda yarışacak olan başkan adayları Zelenskiy ile Poroşenko, Kiev’deki 70 bin kişilik Olimpiyat Stadı’nda televizyon tartışması için halkın önüne çıkarak tartıştılar. 1,5 milyon kişi de bunu televizyonlardan izlemiş.

Bu bana hemen rahmetli DİSK başkanları Kemal Türkler ile Abdullah Baştürk’ü hatırlattı. Neden mi? Şundan: 1980 öncesinde DİSK’e bağlı Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası (ASİS) yöneticileri olarak biz toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin bütün işçilerin katıldığı toplantılarda herkesin gözü önünde yapılmasını isterdik. Bizim bu tüzük maddemiz bir yandan sendika içinde bürokratlaşmaya karşı bir önlem oluştururken, diğer yandan da muhtemel uzlaşmaları ve yolsuzlukları önlemeyi ve işçilerin sendika yönetimine tam katılımını sağlamayı öngörüyordu.

DİSK bürokrasisi ise bizim bu tavrımıza tamamen karşıydı. Tabii bürokratlaşma, patronlarla uzlaşma ve yozluklar konusunda bir şey söyleyemediklerinden ötürü tek sarıldıkları argüman “Yani sözleşmeleri statlarda mı yapalım?” idi. Bu tip demagojilerle bizi küçük düşürmeye, böylece işçilerin karşısında kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlardı.

Ama şimdi görüyoruz. Eğer devlet başkanlığı için yarışanlar bir statta izleyicilerin önünde tartışabiliyorsa, neden fabrika işçileri sendikacılarının patronla yaptığı görüşmeleri izleyemesin? Buna mâni olan ne? Bir düğün salonunda 300 kişi toplanabiliyorsa, neden 300 kişilik bir işyerinin işçileri o salonda görüşmeyi izlemesin? Ya da bir spor salonunda? Ya da hatta bir statta? Buna mâni olan yer sorunu değil. Gerekirse sendikacılar ile patronların görüşme odasına kameralar konabilir ve durum dışarıdaki ekranlardan işçilerce izlenebilir. Mâni olanlar patronlar ve sendika bürokratları. Üzerlerinde hiçbir baskı olmaksızın hemen uzlaşıvermek istiyorlar.

Ama daha önemli bir şey var: Çuvaldızı kendimize de batıralım. Eğer sendikalı işçiler sendikalarının bürokratlaşmasının karşısında buna engel olacak öneriler ve mücadele yöntemleri geliştirmezlerse, bu bürokratlaşma kaçınılmaz hale gelir.

Patronları ve bürokratları eleştirmek, onlardan yakınmak yeterli değil. Önemli olan işçilerin sendikalarını, sendika yöneticilerini denetleyebilmeleridir. Sendikanın tüm faaliyetlerini, hesap defterlerini, yönetimin sadece kendi işyerlerinde değil bağlı diğer işyerlerindeki tutumlarını gözleyebilmek, kontrol edebilmek, eleştirebilmektir. Buna açık olan sendikalarda da bizzat bu kontrol mekanizmalarına ve uygulamalarına katılmaktır.

Daha da ileri gidelim. Bir işyerinde sendika bürokrasisine bağlı bazı sendika temsilcilerinin uygunsuz, lakayt veya patrona bağımlı tutumlarını eleştirmek de yetmez. Onları bizzat işçilerin seçeceği yeni temsilcilerle değiştirmek gerekir.

Her sendikanın sözde savunduğu “tabanın söz ve karar sahibi olması” ilkesi ancak böyle hayata geçer. Bu ilkeyi savunmak, başkalarınca uygulanmasını istemek veya bürokratlarca kabul edilmesini talep etmek yetmez. Bürokrasi bunu şiddetle reddedecektir. İlkenin bizzat işçilerce, taban tarafından hayata geçirilmesi gerekir.

Bu amaçla işyerlerinde işçi komiteleri kurarak örgütlenmeliyiz. Gerektiği anda, sendika istesin veya istemesin, genel toplantılar yapmalıyız. Sorunları bu toplantılarda açık açık tartışmalıyız. Bu denetim uygulanmazsa, sendika kaçınılmaz olarak bürokratlaşacak ve patronların karşısında giderek daha uysal ve uzlaşmacı bir karakter kazanacaktır.

Sırbistan: “Kanlı işçi tulumlarına son”

0


Sırbistan’da Aralık ayında başlayan hükümet karşıtı protestolar devam ediyor. Muhalif “Sırbistan Solu” partisinin genel başkanının saldırıya uğramasıyla ateşlenen protestolar zamanla kitlesel bir karaktere büründü. Beş ayı bulan ve on binlerce insanın toplandığı bu protestoların başlıca taleplerinden biri basın özgürlüğü. Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić iktidara geldiğinden beri basına ve basın emekçilerine yönelik saldırılar arttı. Ancak saldırıların çoğu incelenmiyor veya failleri cezalandırılmıyor. Bunun yanı sıra yolsuzlukla ilgili haberlerin örtbas edilme çabası ve hükümet yanlısı yalan haberler gibi kaygı verici sorunlar da söz konusu.

Bir diğer talep seçimlerin adil bir ortamda gerçekleştirilmesi. Ülkenin onda birinin Vučić’in partisi olan Sırp İlerleme Partisi’ne (SNS) üye olması ve halkın tüm hoşnutsuzluklarına rağmen partinin son seçimlerde %48 oy alması çeşitli nedenlere bağlanmakta. Bu nedenler arasında, kitlelerin önünde sınıfsal ve demokratik taleplerine hitap eden bir parti seçeneğinin yoksunluğunun yanı sıra, SNS üyesi olma karşılığında iş bulmanın ve kamu hizmetlerinden faydalanmanın kolaylaştırıldığı iddiası var. Ancak bu mevcut durum bir yana, Vučić’in seçim sonuçlarını lehine çevirmek için basını ve yargıyı kendi çıkarına kullandığı ve seçimlerde uyguladığı usulsüzlükler de biliniyor.

“Çalınan emekli maaşlarını geri verin”, “Hırsızların değil, halkın yanındayız”, Vučić’in “5 milyon kişi yürüse de fark etmez” açıklamasına istinaden söylenen “5 milyondan yalnızca biri”, siyasal şiddet nedeniyle “Kanlı gömleklere son” ve buna alternatif olarak geliştirilen ve özellikle inşaat sektöründe yaşanan iş cinayetlerine referansla “Kanlı işçi tulumlarına son” sloganları protestolarda sıkça kullanılıyor.

Protestoların başını, 30 muhalif parti ve örgütten oluşan Sırbistan için İttifak çekiyor. Ancak eylemler ittifaktan bağımsız şekilde de gerçekleşmekte ve aşırı sağ ve milliyetçi partilerden sol partilere, öğrencilerden işçilere geniş bir yelpazeye sahip. Bununla birlikte kitleler, kendi taleplerini dile getirecek bir önderlikten yoksun ve örgütsüz durumdalar. Eylemlere katılan partilerin bu talepleri benimseme düzeyi oldukça kısıtlı. Dahası, eylemlere sınıfsal talepler katmaya çalışan inisiyatifler İttifak tarafından engelleniyor. Burjuva analistler Sırbistan’daki parçalı protestoların bir “Balkan Baharı”na dönüşmeyeceği konusunda hemfikir. Bu güvenilmez ve içerisinde sağ burjuva kanatların da yer aldığı, Putin ve AB arasında salınan parçalı ittifaklar yerine kitlelerin demokratik ve sınıfsal taleplerini ön plana çıkaran ve işçi sınıfını birleştiren bir aracın yaratılması en gerçekçi çözümü işaret ediyor.

İşsizlik sorunu çözülemez mi?

0


Hemen hemen her şeyin; yediğin ekmeğin, içtiğin suyun, barındığın evin paralı olduğu bir sistemde, tüm bunları karşılamak için tek sermayeni, emek gücünü, satamazsan ne olur?

İşte “rekor işsizlik” haberlerine öncelikle bu açıdan bakmak gerekir.

Çünkü milyonlarca işçinin ve ailesinin hayatta kalma koşullarını ortaya koyan işsizlik-enflasyon gibi oranlar salt ekonomik göstergelere indirgenemez.

İşsizliğin yüzde 14,7’ye ulaştığını söylemek, bugün resmi olarak 4,5 milyonun üzerinde ailenin en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun bırakılması anlamına gelir. Ki gerçek rakamların bunun iki katına yakın olduğu ise ayrı bir gerçek!

Yaşamını idame ettirmek için emeğini satmaya mecbur eden, sonra da “maalesef şu an iş yok” diyen bu mantıkdışı sistemin en büyük mağduru ise gençler. Açıklanan son rapora göre genç işsizlik yüzde 26,7’ye ulaşmış görünüyor. Yani her 4 gençten biri işsiz. Yani her 4 gençten biri şu an geleceğinden mahrum bırakılıyor.

İşsizliğin ağır şekilde vurduğu diğer kesim ise kadınlar. Yüzde 18’i aşan kadın işsizlik oranı, kadını kocasına/babasına daha da bağımlı kılarak, erkek egemen sistemin cinsiyetçi politikalarının kadınlar üzerindeki sonuçlarını çok daha ağır hale getiriyor.

Öte yandan, işsizlik sadece bugün işsiz kalan emekçiler için değil; en az onlar kadar, şu an bir işi olan görece şanslı emekçiler için de önemli sonuçlar barındırıyor. Her an işsiz kalma tehdidi ile karşı karşıya kalan emekçilerin patronların saldırıları karşısındaki direnci zayıflıyor. Ücretleri düşüyor. Hakları tırpanlanıyor. Kapitalizmin kendi eliyle yarattığı işsizler ordusu, onun önemli bir kozu haline geliyor.

Peki, işsizlik sorunu çözülemez mi?

Elbette çözülür; var olan işler ücretler düşürülmeksizin çalışan nüfus arasında bölüştürülürse işsizlik kalmaz. Üstelik iş saatleri de düşer. 6 saat 4 vardiya talebi bu açıdan oldukça makul bir çözüme işaret eder!

Peki, kapitalist sistem bunu yapar mı? Yapmaz! Niye yapmaz? Çünkü o işsizliğe ihtiyaç duyar. Çalışanların ücretlerini baskılayabilmek için işsizliği yaratır ve kullanır. Çünkü o, işsizleri nasıl finanse edeceğini düşünür ama kârının bir kısmından bile feragat etmeyi düşünmez… Çünkü işsizliğin çözümü bir tercih ve bölüşüm sorunudur. Ve kapitalist sistem tercihini patrondan yana yapar, emekçiden değil!

Kapitalist sistemde her şeyin bir bedeli vardır!… İnsanı değil, kârı esas alan kapitalist sistemin bedeli ise krizlerdir, işsizliktir, yoksulluktur, yoksunluktur!

Bizzat sorunlarından beslenen bir sistemin, bunlara çözüm olması beklenebilir mi?

Bu nedenle, işsizliğin ve yoksulluğun çözümünü kâr odaklı değil, emek odaklı; serbest değil planlı; patronun değil işçinin yönetiminde bir ekonomik sistemde aramak gerekir.

Pelikan nedir, “FETÖ” ne yapar?

0

Türkiye siyasetinde son senelerde yaşanan gelişmeler, politik dağarcığımıza yeni kavramlar “kazandırdı”. Özellikle devrimci sosyalistlerin, bu kavramları kullanırken dikkatli olmaları; işçilerin neyin ne olduğunu daha rahatça ayırt edebilmesi için bu kavramları titizlikle incelemeleri gerekmektedir. Zira popülaritesi giderek artan bu kavramların kullanılması, işçilerin kafasında gerçek değil, suni ayrımlar yaratıyorsa; yani sınıflar arası mücadelenin üzerine gizemci bir perde çekiyorsa bu kavramların oynadığı rol gericidir.

Oslo, Dolmabahçe vb. konularda AKP kanadıyla kısmi gerilimler yaşamakta olan Fethullahçı devlet fraksiyonu, 2013’teki Gezi İsyanı’nın ardından iktidar blokuna dönük kendi alternatif programını ileri sürdü. Bu program AKP’ye karşı biriken toplumsal öfkeyi sistem içi mevzilere çekmeyi hedefliyordu; kaygı AKP karşıtı olmak değil, işleyen sömürü çarkını kurtarmaktı. Fethullahçılar AKP’siz bir AKP düzeninin veya Erdoğan’sız bir Erdoğan düzeninin mümkün olabileceğinden söz ediyorlardı.

Bu tarihten itibaren Fethullahçı antikomünist klik, yaygın olarak “FETÖ” ismiyle anılır oldu. Aslında FETÖ, on yıllar boyunca kimi ulusalcı odakların bu kesimi tarif ederken kullandıkları bir kısaltmaydı. Erdoğan bunu aldı ve içini, kendi rejiminin çıkarları uyarınca doldurdu. Anlaşılan şu ki örgütün üyelerinin kimler olduğu, dönemsel olarak başkanlık rejiminin ihtiyaçlarına göre değişebiliyor.

FETÖ’ye ek olarak, Davutoğlu’nun başbakanlıktan istifa ettirilmesi sürecinde manifestolarını yayımlayarak ortaya çıkan, radikal Erdoğancı bir çekirdek olan Pelikancılar var. 31 Mart yerel seçimlerinin ardından başlattıkları kara propaganda ile de seslerini bir hayli duyurdular. Bunlar, Türkiye’de A’dan Z’ye her şeyin, sadece ve sadece Erdoğan’ın şahsi istikbali üzerine kurulması gerektiğini savunuyorlar. Bunun için yüksek miktarlarda ücret alıyorlar.

FETÖ ve Pelikan: Peki, bu kelimeler işçiler açısından aslında neyi ifade ediyor? Bu isimlerin ardındaki toplumsal gerçek nedir?

Fethullahçılar, asıl olarak bir Türk kapitalizmi fraksiyonudur. Bu fraksiyon biri ekonomik, biri siyasal olmak üzere iki işlev taşıyordu. Siyasal olarak bu fraksiyon, Türk devlet aygıtının bir yandan vurucu timi rolünü, bir yandan da yargı, yürütme ve benzeri alanlardaki demokratik pürüzleri temizleme rolünü oynuyordu. Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri’nden doğan Fethullahçılar, devletin istihbarat birimlerinde kilit rol oynadılar. 15 Temmuz darbe girişimine dek kendilerine ait ekonomik yapılanmaları ve hâkim oldukları, yatırımlarını yaptıkları sektörler vardı. Belli kesimleri zenginleştirmek için çalışıyorlardı.

Pelikancılar da, yine Fethullahçılar gibi devlet içi bir kliktir. Onlar, saray rejiminin Erdoğan’ın şahsında kurulmasını öngören siyasal gericiliğin ve bu rejimin çevresinde kümelenmiş rantçı oligarşinin sözcüleridir. Komplo teorilerine gerek yok; Pelikan, belirli bir egemen blokun iktidar mücadelesinin propaganda ayağıdır.

Bugün Erdoğan, FETÖ tabirini kendine dönük her türden muhalefeti karalamak için kullanıyor. Böylece bu karşıdevrimci güruhun asıl işlevini bulanıklaştırıyor, onun içini boşaltıyor. Muhalefet de Pelikan’a neredeyse kadir-i mutlak bir güç atfediyor. Halbuki Pelikancılar, ancak işçiler kaybettikçe kazanabilir. İşçiler kazandığında, onlar zaten siyaset sahnesinden silineceklerdir. Dahası bu tip kavramların, işçilerin gerçek sınıf düşmanlarının görünür kılınmasını engellemeleri durdurulmalıdır.

İsrail’in Gazze’deki yeni saldırısını durdurun!

0

RCIT ve İUB-DE’nin ortak bildirisini paylaşıyoruz.

İsrail hükümeti, Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına yönelik terör uygulamalarını bir kez daha şiddetlendirdi. Son 48 saatte İsrail hava ve deniz kuvvetleri 25 Filistinliyi öldürdü. Katledilenlerin arasında 37 yaşında ve hamile olan Falastine Abu Arar ve 14 aylık yeğeni Siba da bulunuyor. Saldırılarda yaklaşık 70 Filistinli yaralandı. İsrail ordusu ayrıca Anadolu Ajansı’nın Gazze’deki ofisinin bulunduğu binayı da vurdu. Filistinlilerin saldırıya karşılık olarak attığı roketlerin sonucunda üç İsrailli hayatını kaybetti.

İsrail’in bu yeni suç ve soykırım eylemi, emperyalizmin ve Siyonist güçlerin tüm Filistin halkına yönelik olarak uyguladıkları tarihsel saldırının bir parçasıdır. Bu güçler, 1948’den bu yana Filistin topraklarının gaspını sürdürmekteler.

Siyonizm’in emperyalizm ve Donald Trump tarafından desteklenen bu yeni suç eylemi dünya genelinde kınanıyor.

RCIT ve İUB-DE olarak biz de uluslararası kınamaya katılıyor; Siyonist ve ırkçı İsrail devletinin suçlarına karşı savaşmak için eylem birliği çağrısında bulunuyoruz. Tüm dünyada işçileri ve kitle örgütlerini Filistin halkını desteklemeye çağırıyoruz.

İsrail’e karşı uluslararası kitle seferberlikleri ve kitlesel bir boykot kampanyası için!

Gazze’deki katliama son!! 

Filistin halkına yönelik baskılara son!

Bütün Filistinli tutsaklara özgürlük! Kahrolsun Apartheid İsrail devleti!

Emperyalizm Filistin’den ve tüm Ortadoğu’dan defolsun! 

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

Ortak Bildiri, 6 Mayıs 2019

Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (RCIT), www.thecommunists.net

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), www.uit-ci.org