Ana Sayfa Blog Sayfa 59

İklim değişikliğiyle topyekûn mücadele

0

İklim değişikliği, küresel ısınma, karbon salınımının artması, buzulların erimesi… Ne çok duyduğumuz kelimeler değil mi? Ama aynı zamanda duyarsızlaştık da biraz bu kavramlara. Belki çok duyduğumuzdan, belki de günlük yaşamımıza etkilerinin bizim göremeyeceğimiz bir gelecekte olacağına inandığımızdan ya da elimizden bir şey gelmeyeceğine inancımızdan tepki vermiyoruz. Ama İsveç’te yaşanan en sıcak yazın ardından, Ağustos ayında iklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla okul grevi başlatan 15 yaşındaki aktivist Greta Thunberg, olayın ciddiyetini şöyle özetliyor: “Belki de olmayacak bir gelecek için neden okula gitmek gerekiyor, kimse geleceği kurtarmak için bir şey yapmazken? En somut gerçekler bile toplumumuza bir şey ifade etmezken bu gerçekleri öğrenmem ne ifade ediyor?”

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne (COP24) katılan Greta, 25 yıl boyunca süren müzakereler sonucunda karbon emisyonlarında azalma gözlenmediğini belirterek dünyanın her yerinden insanları liderlerin bunu beceremediğinin farkına varmaya çağırdı. Milli gelirleri en üst sıralarda yer alan ülkeler bile Paris İklim Anlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmez, dünyadaki en yüksek karbon salınım oranlarına sahip ülkeler arasında yer alan ABD, Paris İklim Anlaşma’sına dahil bile olmazken yoksul ülkelerin iklim krizi için yapacaklarının tartışılmasının anlamsız olduğunu belirterek Paris Anlaşması kapsamında küresel ölçekte ve eşit mücadele etmenin gerekliliklerine dikkat çekti.

Ülkenin yüzde 80’i yüksek hava kirliliği potansiyeline sahip ve çılgın projelerle bu potansiyelin daha da artması kaçınılmaz iken hükümet çevre düşmanı politikalarını artırarak sürdürüyor. Sizce de tehdit altında olan yarınlarımızı kurtarmak için küresel ve eşit mücadele çağrısı yapan 15 yaşındaki Greta’nın sözlerine kulak verip harekete geçmenin tam sırası değil mi?

2018’in bedeli…

0

2018, iktidarın 2023 hayallerini yitirdiği yıl oldu.

Oysa Tek Adam rejimi 24 Haziran seçimlerinin lehine sonuçlanması ile birlikte yeni rejimin kurumsallaşması yolunda son adımı atmış, 2023 hedeflerinin gerçekleşmesi için en uygun koşulları yaratmıştı. Ancak fizik problemlerinde zaman zaman ihmal etmek mümkün olsa da, yaşamda hiçbir şey sürtünmesiz ortamda gerçekleşmiyor.

AKP’nin 16 yıllık iktidarı boyunca sürdürdüğü ekonomi politikaları, onu hedeflerine taşıyacağına inandığı büyüme modeli, son kertede 2023 iddiasının zeminini çürüten ana unsur oldu.

Türkiye’yi dünyanın 17. ekonomisi yapmakla övünen iktidar, bugün para birimi en çok değer kaybeden 2. ülke olmanın sonuçları ile yüzleşiyor. İşsizliği azaltmakla gururlanırken şimdi yeni konkordatoların önüne geçmeye çalışıyor. Enflasyonu düşürmekle böbürlenirken, yüzde 20’lerin üzerine çıkan enflasyon karşısında iradi tedbirlerle, zabıta gücüyle çözüm arıyor.

Sonuç olarak, 2018’i kaparken ekonominin öne çıkan göstergeleri: pahalılık, yüksek enflasyon, yüksek faizler, durgunluk ve gerileme.

Bu tablo aynı zamanda işçi ve emekçiler için 2018’in bedelini de ortaya koyuyor.

Zamlar sonucunda alım gücünde yüzde 50’ye varan kayıp… TÜİK verilerine göre yüzde 10,8; DİSK verilerine göre yüzde 18’e varan işsizlik… Sosyal haklarda kesintiler… Esnek ve güvencesiz çalışma sonucunda artan iş kazaları ve cinayetleri…

Özetle, krizin faturasının işçi sınıfına ve emekçi kesimlere ödetilmek istendiği açık şekilde ortada!

Ancak bu aynı zamanda işçi ve emekçilerin savunma hattını sıklaştırması anlamına da geliyor.

Kriz ile birlikte daha da fütursuzlaşan baskı ve saldırılar karşısında kadın ve erkek emekçiler çalışma koşullarını ve ücretlerini iyileştirmek için; güvenceli ve sendikalı çalışma haklarını korumak için direniyor. Rejimin tüm engellemelerine rağmen 2018 yılında bu açıdan kayda değer bir artış yaşandı. Flormar, BBS Metal, Cargill, Hema Maden, Süperpark, Real ve Makro/Uyum Market, Aygün Alüminyum, Aydın Belediyesi, 3. Havalimanı, Tariş, İZBAN gibi örnekler işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğun açığa çıkmaya başladığına işaret ediyor.

Bu direnişler birbirlerinden yalıtık olarak gelişen ve savunma nitelikli direnişler olmakla beraber, sınıf mücadelesinin önümüzdeki dönem dinamikleri açısından önemli göstergeler sunuyor. Bu açıdan, 3. Havalimanı işçilerinin seferberliğinin iktidarı bu denli korkutması; direnişin devlet şiddeti ve gözaltılarla bastırılması tesadüf değil.

Neticede iktidar şunu çok iyi biliyor: Ekonomik krizin de Tek Adam rejiminin de geleceğini emekçilerin vereceği cevap belirleyecek. İktidarın mevcut kriz karşısında yönetmekte, yani inisiyatifi elde tutmakta zorlandığı aşikâr. İşçi direnişlerinin yaygınlaşması ve daha önemlisi bu eylemlerin krize karşı ortak talepler etrafında birleştirilmesi, bu inisiyatifi işçi sınıfının almasının önünü açabilir.

2018’in deneyimleri ve çıkarımları, 2019 için bir umut olabilir!

Vaat pirinçti; evdeki bulgur bile tehlikede!

0

Türkiye’de işsizlik sürekli olarak yükseliyor. 2018 yılının Ocak ayında resmi işsiz sayısı 3,4 milyondu. Açıklanan son Eylül 2018 rakamına göre ise işsiz sayısı artarak 3,74 milyon oldu (%11,4). Kısacası resmi rakamlara göre 2018’in ilk dokuz ayında 340 bin kişi daha işsiz kaldı. Kriz bahanesiyle her gün yeni işten çıkarma haberleri gelmeye devam ediyor. Dolayısıyla 2018 yılını muhtemelen resmi rakamlara göre dahi 4 milyonun üzerinde işsiz sayısıyla tamamlayacağız. Tüm ekonomik göstergeler 2019 yılında krizin artarak devam edeceğini işaret ettiğine göre işsiz sayısının 5 milyonlara doğru çıkması sürpriz olmayacak. Tabii bunlar resmi rakamlar; gerçek işsiz sayısının 6 milyonu çoktan geçtiği ve 7 milyona doğru çıktığı işçi ve meslek örgütleri tarafından kamuoyuna açıklanıyor. Her dört gençten birinin işsiz olduğu (%21,6) ve kriz koşullarında kadın ve genç kadın işsizliğinin (%37,8) öncelikle ve hızla artıyor olması gerçeği durumun vahametini göstermesi açısından önemli.

Bu tablo açık ve net bir biçimde patronların, krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmekte olduğunu gösteriyor. İktidar ise işten çıkarmaları engellemek bir yana, grev ve direnişleri suç haline getiren uygulamalarla ve patronlara sağladığı yeni teşviklerle emekçi sınıflara yönelik saldırıları kolaylaştırıyor. Vergi teşviki alan patron! Sigorta prim desteği alan patron! Borcu silinen patron! Yeni kredi imkânı sunulan patron! İşsizlik fonu kendisine sermaye yapılan patron! Buna mukabil, işten çıkarılan işçi! Düşük ücretle çalışan işçi! Maaşı ödenmeyen işçi! İşsizlik fonundan doğru düzgün yararlanamayan işçi! Hak aramak için grev-direniş yapması suç sayılan işçi! Hakkını aramak için sendikalaşması engellenen işçi! Kısacası tablo net: Patron-iktidar işbirliğiyle fatura işçilere kesilmek isteniyor. Buna itiraz eden işçiye emekçiye de derhal “terörist”, “hain” yaftası yapıştırılıyor.

Tabii minareyi çalan kılıfını hazırlarmış. Lakin güneş balçıkla sıvanmaz. Her şey gün gibi ortada; pirinç vaat edenler işçiyi emekçiyi eldeki bulgurdan etme noktasına getirmiş durumda. Bir ülkenin, toplumun en önemli “beka sorunu” insanının insan gibi yaşamasıdır. Milyonların işsiz, yoksul, aç ve açıkta olduğu bir yerde daha hayati ve önemli bir sorun yoktur. Bu nedenle derhal işten atmalar yasaklanmalıdır! Mevcut işler tüm işçiler arasında 4 vardiya 6 saat düzeninde bölüştürülmelidir. İşsizlik fonu tüm işsizlerin kullanımına açılmalıdır. Sendikalaşma ve örgütlenme önündeki tüm siyasi, bürokratik engeller kaldırılmalıdır. İşçi sağlığı ve güvenliği, işyerinde işçi denetimleri yoluyla sağlanmalıdır.

Seçimler, kriz ve asgari ücret

Öncelikle mevcut kriz koşullarında, patronlar ve iktidar tarafından, faturanın işçi sınıfına ve emekçi yoksul kesimlere kesilmek istendiğinin açık olduğunu ifade ettik. İşsizliğin hızla artıyor oluşu, tüm temel gıda ve hizmet ürünlerinin aşırı pahalanması ve enflasyonun 2018 yılı başında yapılan ücret zam oranlarının en az iki katını çoktan aşmış olması bu gerçeğin kanıtları. Bununla birlikte faturanın kesilip bitmediğini, işten çıkarmadan hayat pahalılığına, zamlardan enflasyona işçinin emekçinin belini bükecek saldırıların 2019 yılında da devam edeceğini görebiliyoruz. Nitekim 2019 yılı bütçesi ve orta vadeli ekonomi programı adı konmamış bir IMF programı olarak sahne almış durumda.

Bu noktada 31 Mart yerel seçimleri iktidarın dizginsiz bir şekilde bu saldırı programını hayata geçirmesinin önünde bir engel olarak görülüyor. İktidar temsil ettiği patron kesimlerinin çıkarları ve beklentileri noktasında işçi-emekçi karşıtı saldırı programını olduğu gibi, açık açık devreye sokarsa 31 Mart’ta sandıkta bedelini ödeyeceğinden korkuyor. Bunun için iktidar hem saldırı programını uygulamak hem de sanki böyle yapmıyormuş gibi görünmek istiyor. Bunun bir yolu “beka” politikası. Lakin mevcut kriz koşullarında bu politikanın istenen ölçüde sonuç vereceği şüpheli görünüyor.

Geriye asgari ücret kalıyor. İktidar bu çerçevede, “kaşıkla ver kepçeyle al” yöntemiyle, asgari ücrete enflasyon oranı civarında zam yaptı. Böylesi bir durumda iktidarın özellikle 31 Mart seçimleri sonrası iğneden ipliğe yapacağı zamlarla, başta asgari ücret olmak üzere kamu çalışanlarına ve emeklilere yaptığı ücret zamlarını fazlasıyla geçersiz hale getireceğini öngörebiliriz. Ayrıca patronlara teşvike devam edeceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Tam da bu nedenle asgari ücretin en az yoksulluk sınırının üzerinde olması ve her ay enflasyon oranında arttırılması gerekiyor. İşçiler emekçiler ancak bu şekilde alım güçlerini koruyabilmiş olur. Bu nedenle talebimiz asgari ücretin en az yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması ve gerçek enflasyon oranında düzenli olarak arttırılmasıdır.

İstanbul’da krize karşı mücadele mitingi gerçekleştirildi

0

22 Aralık Cumartesi Günü Yoksulluğa, İşsizliğe, Güvencesizliğe Karşı Mücadele Mitingi DİSK, KESK,TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde ve Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza kampanyası bileşenlerinin katılımıyla Bakırköy Özgürlük Meydanı’na gerçekleşti.

Özellikle ülkede yaşanan ekonomik kriz ile birlikte artan zamlar, işyerlerinde başlayan işten çıkarmalar, ücretlerin değerinin günden güne erimesine karşı bir cevap olarak bu miting işçilerin sesini duyurabilmesi açısından bir öneme sahipti. Kortejlerin alana ilerleyişi boyunca Flormar, Tariş ve Cargill direnişlerine destek sloganları atıldı. KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen emek ve demokrasi güçleri adına ortak bir açıklama yaparak 13 maddelik bir talep listesi sıraladı. Bunların içerisinde temel ihtiyaçlara yapılan zamların geri alınması, zam yapılmaması, asgari ücretin 2800 net olarak belirlenmesi, kadın istihdamının önündeki engellerin kaldırılması, her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesi gibi talepler yer aldı.

Mitinge İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ”Krizin Faturası Patronlara! İşten Çıkarmalar Yasaklansın” pankartı ile katıldı. İDP korteji “Dış borç ödemeleri durdurulsun”, “Sendika, sigorta, 6 saat iş günü”, “Mücadelemizi birleştirelim” sloganlarını yükseltti.

Kriz ve beklentiler

Yürüyüş sırasındaki ve alandaki sloganlara bakıldığında hükümetin, patronların son dönemdeki saldırılarına karşı mücadelelerin birleştirilmesi talebinin öne çıktığı görüldü. Nitekim miting boyunca sloganların ana eksenini de “Mücadeleleri birleştirelim, Yaşasın Sınıf dayanışması” vb. sloganlar oluşturdu. Bu sloganlar işçi sınıfının mücadelesi açısından değerli olmakla birlikte, bugünkü acil görevimiz, bu sloganların içeriğini yansıtacak birliktelikler yaratmak, işçi sınıfının mutlak lehine olabilecek her oluşumun içerisinde var olabilmek ve artan saldırılar karşısında güçlü bir mücadele hattı örmektir. Bu çerçevede, krize karşı sendikalar ve emekten yana partiler tarafından başlatılan birleşik kampanya önemli bir adım olmakla birlikte; kampanya çerçevesinde sendikaların tabanlarını seferber etmeye girişmemesi, kampanyanın bir mücadele planı etrafında örülmemesi ve sosyalist partilerin çoğunluğunun kampanyanın fiilen içinde yer almaması, bu çalışmayı ciddi ölçüde zayıflatıyor. Bu zayıflık, mitinge katılım sayısının yeterince yüksek olmamasında da yansımasını buldu.

Ülkenin büyük bir krizden geçtiği bu dönemde, krizin faturasını işçilerin değil onun sorumlusu patronların ödemesi ancak birleşik mücadelenin büyütülmesi ve emekçileri seferber edebilecek bir mücadele planının hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.

İZBAN’da grev kararlılıkla devam ediyor

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) ortaklığı ile işletilen toplu ulaşım ağı İzmir Banliyo Ağı’nda (İZBAN) toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sonuç alınamaması üzerine 10 Aralık’ta greve çıkan işçilerin mücadelesi sürüyor.

Aliağa ile Selçuk arasındaki 40 istasyon ve 136 kilometrelik hat üzerinde hizmet veren İZBAN’da makinist, tekniker, teknisyen, istasyon operatörü, gişe çalışanı olarak çalışan 343 işçi insanca bir yaşam için yükselttikleri mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyor. Türk-İş’e bağlı Demiryol-İş’in örgütlü olduğu işyerinde, sendika sosyal haklarla birlikte yüzde 34 zam talebinde bulunurken, İZBAN yönetimi, enflasyonun yüzde 20’yi aştığı bir dönemde, ortalama yüzde 19 zam teklifi önerdi.

Gazete Nisan olarak dayanışma ziyaretinde bulunduğumuz direnişte, Demiryol-İş İzmir Şube Başkanı Hüseyin Eryüz gazetemize şu açıklamalarda bulundu:

İZBAN yönetimi yüzde 22 oranında zam teklifinde bulunduğunu açıkladı ama bu açıklama yanlış. Bizim hesabımıza göre zam teklifleri yüzde 19.43 düzeyinde. Biz şirketin teklifini üyeye sorduğumuz için bize basiretsiz sendikacı diye suçlama yapıyorlar. Bizim üyemizin kabul etmediği bir teklife nasıl evet diyebiliriz? Şirketin yaptığı son teklif için oylama yaptık. 326 kişinin oy kullandığı oylamada yalnızca 6 kişi evet dedi, 320 kişi hayır dedi. Bu durumda biz bu sözleşmeyi onaylarsak, tabirimi mazur görün, işçiyi satmış oluruz.

Aziz Başkan bizim çifte standart yaptığımızı söylüyor. Buraya en yakın yerimiz metro, orada da ciddi sıkıntılarımız var. Eğer orada da doğru düzgün bir teklif sunmazlarsa, süre. Bu noktaya gelir. Orada da ‘basiretsiz sendikacılık’ yapıp oylama yapacağız. Biz aynı zamanda Bursa ve İstanbul metrosunda, TCDD’de örgütlüyüz. Oradaki ücretlerle burasını kıyaslamalı yönetim. O zaman aradaki farkı görecek.

Biz burada öncelikle ücretleri birbirine yakınlaştırmak istiyoruz. 3480 TL civarında makiniste net ücret istiyoruz. Buna sosyal haklar dahil. Gişeci arkadaşlarımız için net 2900 TL istiyoruz. Diğer ücretler bu oranların arasında. Yönetim bizim karşımıza brütlerle çıkıyor. Ama kusura bakmasınlar, biz bakkala gittiğimiz zaman brüt ücret karşılığında alışveriş yapmıyoruz. Biz hesap uzmanı değiliz ama çalışanlarımızın hakkını sonuna kadar savunma kabiliyetine sahibiz.

Ayrıca deniyor ki, şu anda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum ve şirketin yaşadığı ödeme güçlüğünden ötürü işçilerin fedakarlık yapması gerekiyor. Peki, şirketin mali durumunu biz mi finanse edeceğiz? Genel müdürlüklere talimat verdik, tasarruf tedbirleri çıkardık, deniyor. Bizim tasarruf yapabilmemiz için kenarda bir birikimimizin olması lazım. Bıraktım kenarda birikimi, bizim borç birikimimiz var. Buradaki çalışanların büyük çoğunluğunun en az 5 yılı ipotek altında. Geçinemedği için borç batağına sürüklenen vatandaştan tasarruf istemek, nasıl bir mantıktır, bilemiyorum.

Burada grev kırıcılığı yapılıyor”

Öte yandan, burası ilk kurulduğunda TCDD’den emekli makinistlerden bir kadro eğitmen olarak burada çalışmıştı. Bu arkadaşlarımızın işi azalınca bunları makine kullanmaya da verdiler. Bu artık normal bir hal almaya başladı. Ama 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun 68. maddesi der ki, grevci işçilerin yerine taşeron çalıştırılamaz. Yani bu arada grev kırıcılığı yapılıyor. Zaten otobüslerle, dolmuşlarla yapılıyor, o ayrı bir konu. Ama burada doğrudan kurum içerisinden bu yapılıyor. Biz bunun durdurulması için İş Teftiş Kurulu’na başvurduk. Oradan müfettişler geldi. İnceleme sonucu henüz bitmedi. Buradaki sorun şu: İnceleme sonucunda Kurul’dan en fazla para cezası çıkabilir ve yönetim bunu zaten göze almış durumda. Dolayısıyla, grev kırıcılığına takoz koyacak bir uygulama. Biz bunun için Mahkemeye de başvurduk. O alanda da çabalarımız sürüyor.

Ayrıca stajyer öğrencileri çalıştırıp bakım yaptırmaya çalışıyorlar. Bunlar adı üstünde stajyer. Onların yapabileceği bakım ne kadar geçerli olur… İşçilerimizin uzmanlık dalı bu, ama stajyer işçinin kontrolü altında da olsa, öğrenciler büyük bir riske atılıyor. Bunun için okullarına da yazı yazdık. Öğrenciler risk altında çalıştırılıyor diye. Her attığımız adım karşısında işveren bize diş biliyor. Ama onlar rahatsız oluyor diye biz doğru bildiğimizden vazgeçmeyeceğiz.

Bu mücadele sadece İZBAN işçisinin mücadelesi değil. Bu mücadele Türkiye’de asgari ücretle geçinenlerin de mücadelesi. Asgari ücret örneği bizde de var. Biz asgari ücretin net 2800 TL olması için de burada mücadele ediyoruz. Ve destek bekliyoruz.”

Araç bakım personeli olarak 2010’dan beri çalışan grevci bir işçi ise şunları ifade etti:

Biz milletvekili maaşı istemiyoruz. Ben 9 senedir çalışıyorum, aldığım net ücret 1770 TL, sosyal haklarla beraber 2400 TL. İki çocuğum var, eşim çalışmıyor. 2400 lira asgari yaşam standartlarını karşılamayan bir ücret. Rakamlar ortada. 1000 TL kiram var. 4 kere pazara gidiyorum, 400 TL. Ev faturaları, ortalama 400 TL diyelim. Oğlum okula gidiyor. Ayda 120 TL kentkart yüklüyorum. 200 TL yemek parası veriyorum, devlet okulunda 10 TL vermesi gerekiyor yemek için. Gerisini siz düşünün… Buna mutfak masrafı dahil değil. Pirinci, ekmeği, peyniri… Soğan 6 TL. Kısacası biz insan gibi yaşamak için insanca yaşayabileceğimiz bir ücret istiyoruz. Buradan bütün herkesin bizi desteklemesini istiyoruz.”

İşyeri Baştemsilcisi, makinist Ahmet Güler ise şu noktalara dikkat çekti:

Ücretlerimiz gerçekten düşük. Taleplerimiz karşılanırsa ücretlerimiz ancak belli bir seviyeye ulaşacak. 8 yıldır bu taleplerimizi dile getiriyoruz. Her dönem aynı problemlere karşılaşıyoruz. Bu, 4. dönem toplu iş sözleşmemiz. Belediye başkanı bu meseleyi bir parti meselesiymiş gibi sunmaya çalışarak sendikaya yükleniyor. Böyle bir şey kesinlikle yok. Buradaki insanların da önemli bir kısmı O’nu seçen insanlar. Bu şekilde işçileri karşı karşıya getirme çalışmasını acizlik olarak görüyoruz. Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir partinin haklı taleplerimize bu tekpiyi göstermesi oldukça düşündürücü.”

Flormar direnişi soğuğa rağmen kararlılıkla sürüyor

0

 

Sendikalı oldukları için işten atılan Flormar işçilerinin direnişi 219. gününe ulaştı. Daha önce ses aracını kullanmaları ve çadır kurmaları yasaklanan işçilere geçtiğimiz günlerde soba yasağı da gelmişti. Yasaklara rağmen direnen işçiler, battaniyelerle ısınmaya çalışarak fabrika önündeki direnişlerini sürdürüyorlar. Eylemlerin başlamasıyla beraber fabrikanın etrafına dikenli tel ve branda çekilmiş, içerideki işçilerle direnişçi işçilerin teması kesilmişti. Dışarıyı gözetlemek için bir sürü kamera yerleştirilmişti. Bir yandan sivil polis de çoğu zaman fabrikanın önünü boş bırakmıyor ve direnişi sürdüren işçilerin sesine polis telsizleri eşlik ediyor.

Çoğu kadın olan 134 işçi sendikaya üye olmak, performans düşüklüğü, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, yasadışı eylem yapmak gibi bahanelerle işten çıkarılmıştı. Yedi ayı geçen süreçte, işverenin ve iktidarın direniş üzerindeki baskılarına tanık olduk. Patron, işçilerin birbirleriyle temas kurmasından öylesine korktu ki tel örgülerle yetinmedi ve daha pek çok yıldırma hamlelerine başvurdu. Örneğin, fabrikada çalışan işçiler mesailerinin bitiminde turnikeden geçtikten sonra yolun karşısında direnen işçilerle karşılaşıyorlardı. Bundan bile ürken şirket yönetimi, mesaisi biten işçilerden parmak izi vermeden çıkmaları istemişti. Bunu kabul etmeyenler ise ertesi gün işten çıkarıldıklarını öğrendiler ve içeriye alınmadılar. Molalarda dışarıdaki arkadaşlarına selam gönderen, onları alkışlayanlar da işten çıkarıldı. Kapı açıldığında dışarıdakilerin içeridekileri görmemeleri için bankların yeri bile değiştirildi.

İşçiler 25/2 no’lu maddeye dayanarak işten çıkarıldıkları için tazminat ve işsizlik ödeneği hakları da gasp edilmiş durumda. Sendikal faaliyetleri yasadışıymış gibi gösterilmeye çalışılan işçilerin işe iade davaları sürüyor. Ancak haksızlığın bizzat mağduru olan kadınlar bu duruşmalarda çoğu zaman mahkeme salonlarına alınmıyor ve hakim tarafından dinlenmiyorlar. Flormar direnişi, hem sınıf mücadelesine hem de kadın dayanışmasına bir örnek oluşturuyor. Buradaki kazanım, tüm diğer sınıf mücadeleleri için de önem taşıyor.

Tarihte bu ay: I. Meşrutiyet ilan edildi

0

17. yüzyılda İngiltere devrimi ve 18. yüzyılda da Fransız devrimi dünya tarihinin ve geleneksel siyasal yapıların üzerinde radikal etkilerde bulundu. Bu devrimlerle birlikte, ilk modern anayasa ve insan hakları taslakları diyebileceğimiz metinler ortaya çıktı. Monarşiler yıkıldı veya güç kaybetti; yeni sınıflar doğdu. Toplumsal üretimin karakteri ve biçimi hızla dönüşüm geçirdi. Bütün bunlar yaşanırken, hanedanlığın bir parlamentoyla beraber ülkeyi yönettiği durum için kullanılan “meşruti monarşi” dediğimiz rejimler ortaya çıktı. Özetle, burjuva demokratik devrimlerin güçsüz kaldığı ülkelerde, parlamenter cumhuriyete geçiş sağlanamadığı için öncelikle parlamenter monarşiler ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti, burjuva demokratik gelişimin en zayıf kaldığı ülkelerden biriydi çünkü burada klasik anlamıyla bir sınai ve ticari burjuvazi henüz oluşmamıştı; var olan da son derece cılızdı. Bu cılızlığı, onun kendi demokratik görevlerinden kaçınmasına, kendi burjuva misyonlarını yerine getirmede kaypaklık etmesine neden oluyordu. Bu nedenle Osmanlı’da ilk anayasal yönetim denemesine, devlet içindeki askeri ve sivil memurların basınçları sonucunda girişilmişti. Tanzimat Fermanı ile birlikte yarım yamalak bir modern mimariye kavuşturulmak istenen devlet içinde iktidar saraydan Babıali’ye, yani “paşalara” doğru kaymıştı. Paşalar da kendi siyasal ve ekonomik çıkarları uyarınca Batılı devletlerle yapısal ticari antlaşmalara ve paylaşımlara gitmeyi diliyordu. Bunun için yabancı sermayeye bir güvence sağlanmalıydı; yatırımlarının kaprisli bir monarşinin alınganlıklarıyla heba olmayacağı güvencesi. Kanun-ı Esasi, yani Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası 1876’da işte bu kaygılarla oluşturuldu. Yapılan seçimlerle temsilciler belirlendi, Meclis-i Mebusan açıldı ve böylece I. Meşrutiyet, yani ilk meşruti monarşi denemesi başlatıldı. Hemen ekleyelim; seçimlere yalnızca belirli bir yaşın üstündeki vergi veren erkekler katılabiliyordu. Yani gençler, kadınlar ve vergi verecek ekonomik gücü olmayanlar (emekçiler) oy kullanamıyordu.

II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatmak için 1877-8 Osmanlı-Rus savaşını mazeret olarak kullandı. Rus orduları İstanbul’un önlerine (Yeşilköy) kadar gelmiş, başkent ancak diğer Büyük Güçler’in (İngiltere, Fransa, Almanya) müdahalesiyle kurtulabilmişti. Abdülhamid, savaşı bahane ederek kendi despotik iktidarını sınırlayan tüm anayasal engelleri ortadan kaldırabilmişti. Sonraları “istibdat” diye anılacak olan bir “tek adam” rejimi kurmuştu.

Abdülhamid neden kapamıştı Meclis-i Mebusan’ı? 13 Şubat 1878’de, Yıldız’da toplanan ve gündemin Osmanlı-Rus savaşı olduğu bir toplantının dökümünde şu kelimeler yazıyor:

“Görüşümüzü çok geç soruyorsunuz! Sultan asıl gerektiğinde Meclis’in fikrini almamaktadır. Bu nedenle Meclis’in hiçbir sorumluluğu yoktur.”

Bu sözlerin sahibi Hacı Ahmed’di. Terziler loncasının kethüdasıydı ve mecliste mebustu. Tarihçi François Georgeon’un da deyişiyle “ilk defa avamdan bir insan böylesine edepsizce bir üslupla Sultan’a hitap ediyordu.” Meclis bu söylevden bir gün sonra, yani 14 Şubat’ta Aldülhamid tarafından kapatıldı. Osmanlı Devleti, sarayı merkezine alan yeni bir mutlak monarşi rejimiyle yönetilmeye başlandı.

Ancak ilginç bir şekilde, 1917 senesinin Kasım ayında tarihin ilk işçi devletinin ilan edildiği Rusya’da, halk Osmanlı’da verilen demokrasi mücadelesini ilgiyle izliyordu. Evet, saraya karşı olan Osmanlılar o sırada Rus kardeşlerinin önlerindeydiler. François Georgeon bu durumu şöyle aktarıyor

“O dönemde bir devrimci dalganın Çarlığı sarstığını unutmamak gerek: Ocak 1877’de Moskova sokaklarında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gibi bir anayasa isteyen afişler ortaya çıkmıştı.”

Yerel seçimlerde meclis partileri

0

Yerel seçimler yaklaşırken meclisteki partilerin tartışmaları bizi hiç şaşırtmıyor. Yakından baktıkça onların patronlarını, bizimse yoksulluğumuzu görüyoruz.

Yaklaşan yerel seçimler, bir konuda fazladan bir anlamı taşıyor: Seçim AKP’nin toplamda alacağı oy ve kazanacağı belediyeler aracılığı ile Erdoğan’ın güven oylaması olacak.

AKP, MHP ve bir patron

AKP ve MHP’nin çekişme halinde olduğu Isparta, Karabük, Balıkesir, Afyon, Manisa gibi pek çok il mevcut. Ne MHP ne de AKP ellerindeki belediye gücünü paylaşmaktan yana. Cumhur ittifakına mola veren dinamik de bu oldu.

Ancak ne hikmetse, şu anda rakip olması gereken bu partiler birbirlerinin yerel yönetim performanslarını hiç eleştirmiyorlar. Öyle ki AKP’nin İSKİ’de raporlanan yolsuzluklarına dair MHP’den kayda değer bir ses çıkmadı. Her iki parti de belediyeleri hizmet değil zimmet olarak görüyor. MHP için de AKP için de belediyeler ancak bir patronun zihniyetiyle yönetilebilir. Taşeronlaşma olur, kamunun hizmetleri ihalelerle yandaşlara/tanıdıklara verilir. Olan biz emekçilere olur.

İki rejim partisinin “faydayı en çok kim sağlayacak?” tartışmasına rağmen genç patronlar endişeli. Hükümetin köşe yazarlarından biri, Erdoğan ve Bahçeli’nin 21 Kasım’da bir araya gelmesinin “Bu süre zarfında önemli bir işadamının devreye girip iki parti arasında mekik diplomasisi yürütmesi” sayesinde gerçekleştiğini itiraf etti. Söylenti doğruysa patronların mevcut düzende çatlak istemediğini ve işçilere yönelik çok kötü planlarının olduğunu düşünebiliriz.

CHP ve İYİ Parti

CHP ve İyi Parti kimi şehirlerde güçlü olanı destekleyecekleri doğrultusunda mesajlar veriyor. Bu iki partiden biri belediyeyi kazanırsa ne olacak? Nasıl bir belediyecilik kavrayışları var bu partilerin? İkisi de taşerona mı karşı? Betonlaşmaya mı karşı? Suyun, ulaşımın bedava olmasından mı yanalar? Belediyeciliğin şeffaf olmasını mı istiyorlar? Belediye kaynaklarını ekmeğin ucuz ve sağlıklı olması için mi kullanacaklar? Başkan ve encümenlerin emekçiler tarafından denetlenebilir olmasını mı istiyorlar?

Hayır! Bu ikili sadece AKP karşıtlığından güç alıyor. Zira ne hizmet ne yenilik vaat ediyorlar. Görüşmelerinde muhtemelen şunu soruyorlar birbirlerine: “Sahi, neydi bizim farkımız?”

HDP ve sol

HDP yerel seçim sürecine rejimin yoğun bir baskısı altında giriyor. Bizzat Erdoğan, HDP seçilirse çekinmeden yeniden kayyum atanacağını ilan ediverdi. Bu koşullar altında işçilerin çıkarı, bölgede kendi belediyesini seçme hakları gasp edilen kitlelerin yanındadır.

Bu noktada üzerine büyük bir sorumluluk düşen HDP’nin pasifliği gösteriyor ki, HDP için yerel seçimleri kazanmak şu an için yarıda kalan müzakereleri teşvik etmekten ibaret görünüyor.

HDP de meclisteki diğer partilerden farklı olarak zenginler için değil, halk için belediyecilik kavrayışını sunan bir program ortaya koymuyor.

Sol ise tek adamlığa karşı işçi sınıfından yana bir tavır geliştirmek yerine HDP ve CHP arasında gelip gidiyor.

İşçi sınıfı

Patronlar için değil halk için, denetlenebilen ve hizmet veren bir belediye anlayışı patron partileri için imkânsız. Ancak bizler için acil bir ihtiyaç. Bu sebeple başını sendikaların çektiği kriz karşıtı platformun görevi, işçilerin unutulan sesini yükseltip iyi bir işçi belediyeciliği örneği göstermektir.

“AKP gitsin de yeter”, “En azından daha halkçı”, “HDP ve CHP birleşsin” diyenler yanılıyor.

Ne diyordu o güzel marşımız; “bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır.”

Ankara Tren Kazası: Özelleştirme öldürür!

0

Perşembe günü Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, kılavuz trene çarparak kaza yaptı. 3’ü makinist 9 kişi yaşamını yitirdi; 47 kişi de yaralandı.

Son 10 yıldır tren kazaları sistematik bir şekilde onlarca insanın hayatına mal oluyor. Bir ulaşım aracının can alması kulağa ne kadar da korkutucu geliyor? Çok değil, daha dört ay öncesinde Çorlu’da 25 insanımız yaşamını yitirmiş, 388 kişi de yaralanmışken. Yaşadığımız kaza maalesef ki son olacak gibi görünmüyor. 2004 Pamukova faciasından bu yana neredeyse her sene en az bir ölümlü tren kazasına tanık olduk. Ve her seferinde de iktidarın fütursuzca yalan dolan açıklamalarına maruz kaldık!

Tıpkı Çorlu’da ve daha nicesinde olduğu gibi, Ankara’da yaşanan bu korkunç facianın sorumlusu Ulaştırma Bakanlığı ve siyasi iktidardır! “Sinyalizasyon gerekli değildir” diyen Bakan hem kamuoyunu yanıltmakta, hem de suçunu örtbas etmeye çalışmaktadır.

Kader değil, özelleştirme!

Birleşik Taşımacılık Sendikası yaptığı açıklamada, “Bu hatta sadece yüksek hızlı trenler çalışıyordu. Ama bu hat, bitmeden açıldı. Yolun bitmesi, tam anlamıyla bitmesi demek, bütün altyapısıyla, üstyapısıyla, sinyalizasyon sistemiyle birlikte açılması demek. Ama, 2018’in Nisan’ında, bu hat sinyalizasyonsuz bir şekilde hizmete açıldı” diyerek gerçekleri gözler önüne serdi.

Özelleştirme öldürür!

TCDD’nin varlık fonuna devredilmesi ve yapım/onarım şartnamelerinin kriterlerinin doğrudan müteahhit firmaların insafına bırakılması ile ulaşım güvenliği tehlikeye atılmış, kazalara davetiye çıkarılmıştır. 2013 yılına kadar demiryolu güzergâhında yürüyerek rayları denetleyen “yol bekçilerinin” maliyeti artırdıkları gerekçesi ile işten atılmaları ile güzergâh kontrolleri de artık yapılmamaktadır. Dolayısıyla, kazanın sorumluluğunu aşırı baskılar altında çalışan bir kaç emekçinin üzerine yıkarak, özelleştirmeci hükümet sorumluluğunu örtme telaşındadır.

Demiryolları bakım, onarım ve işletmesi kamunun olmalıdır

Demiryollarının özelleştirilmesinin dünya genelindeki sonucu kazalardır. TCDD’nin Varlık Fonu’na devredilmesi ve bakım onarımının özelleşmesinin büyük çaplı sonuçlarını yaşamaya başladık. Çözüm son derecede basit. İki yüz yıl öncesinin teknik birikimi dahi bu kazaların önlenmesi için yeterlidir. Ancak bu basit tedbirlerin uygulanabilmesi için demiryollarının bakım, onarım ve işletmesinin derhal işçilerin denetiminde kamulaştırılması gerekmektedir.

Yerli tüketim ne anlama geliyor?

0

Ekonomik krizin üstümüzdeki yükü gitgide ağırlaşırken; patronların çıkarını dert eden işçi sendikası Türk Metal, hükümetin “yerli üretim” kampanyasına “yerli tüketim” kampanyasıyla cevap veriyor. Krizi atlatmak için istikrarın sağlanması gerektiğini söyleyen sendika yönetimi, istikrar mücadelesi için de yerli tüketimin gerekli olduğunu söylüyor.

Türk Metal Başkanı’nı dinleyelim: “…Aslında işimiz hiç de zor değil. Harcama saplantılarımızdan kurtulacağız. Başkasının ürettiğine değil kendi ürettiğimize güveneceğiz. Başkasının ürettiğiyle değil kendi ürettiğimizle hava atacağız. İşte o zaman değişim başlayacak. Kafamızın içerisini değiştireceğiz. Kendi algımızı kendimiz yöneteceğiz. Devletimiz bu amaçla hepimize bir görev verdi. İstikrar mücadelesi ‘Yerli Üretim’ sloganıyla başladı. Biz, Türk Metal olarak devletimizin ‘Yerli Üretim’ kampanyasına ‘Yerli Tüketim’ kampanyasıyla destek veriyoruz.”

Ülkenin en çok üyesi olan sendikanın yönetiminin kararı oldukça açık: Devletimize destek olacağız. Patronlara istikrar sağlayacağız. İşçilere daha az harcatacağız. İşçilere kemer sıktırınca da krizden kurtulacağız.

Peki, ne üretiyoruz da onu tüketeceğiz? Fındığı, buğdayı, pamuğu bile ithal etmeye başladık. Patates fiyatları artınca çözümü yine ithal etmekte bulduk. Şimdi yerli tüketimden söz ediliyor. Kendi karnını doyuramayan tarım emekçileri ve çiftçiler ne diyecek bu duruma? Hükümetin ve hükümet yanlısı sendikaların; Türkiye’nin ithalat  kalemlerinden, dış ticaret açığından, iflas ertelemelerden, konkordatolardan haberi yok anlaşılan.

Önce kriz yoktu, algısı vardı. Sonra kriz gibi bir şey geldi, ama değildi. Krizi yaratanlar önce faiz lobileriydi, sonra dış güçler oldu. Şimdi de yerli tüketmeyen emekçiler mi? Maaşlar pazar alışverişine bile yetmezken, tüketim alışkanlıklarını değiştirmesi gereken bizler miyiz? Üreten bizleriz, işten çıkarılan bizleriz, boğazımızdan kısan bizleriz, 200 bin kişilik sendikamız var ancak sendika bürokrasisi hükümete destek verirken danışılmayan işçiler, yine bizleriz. Sarayın bütçesi gitgide artarken, ücretler cebimizde eriyor. Gıdaya, elektriğe, suya, doğalgaza rekor zamlar geliyor. Ev kiraları, vergiler artıyor; ücretler azalıyor. Kıdem Tazminatı’mıza, İşsizlik Fonu’muza el koyuyorlar. Anlayacağınız birileri ağlarken, birileri gülüyor!

Yerli tüketim güzellemelerinin hepsi birer aldatmaca: İşçi düşmanı Tek Adam Rejimi’yle flört eden işçi sendikası Türk Metal’in “Yerli Tüketim” kampanyası, krizin faturasının emekçilere kesilmesi anlamına geliyor. Ayrıca yabancı sermayenin ülkede sahip olduğu mal, mülk ve fabrikalara perde çekiyor. İşçi sınıfımızın emeğini emperyalizme ucuz işgücü olarak açanlar; şimdi yerli üretimden bahsediyor. Yerli sömürücünün, yabancı sömürücüden ne farkı var? Kaşı mı daha güzel, gözü mü? Tek bildiğimiz; yerlinin de yabancının da emekçilerin ürettiklerine el koydukları. Tabii bir de yerli patronların elinin biraz daha ağır olduğu –hem ücret verirken, hem sopalarken…

O yüzden hiç sanmıyoruz. Daha da azına razı olmayacağız. Tek Adam Rejimi’nin ve patronların borçlarını ödemeyeceğiz. Bu krizin faturasını; ülkeyi yabancı sermayeye açanlar, krizi çıkaranlar ödeyecek. Türk Metal’in yapmadığını yapmak, sendika üyesi 200 bin işçiye sormak lazım: Kendi kemerlerini sıkarak, hükümet ve patronların borçlarını ödemek istiyorlar mı?

ÖTV/KDV indirimi kimin işine yarıyor?

0

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kasım ayı başındaki açıklamasıyla, 1 Kasım’dan 31 Aralık’a kadar bazı mallarda özel tüketim vergisi (ÖTV) ve katma değer vergisi (KDV) oranlarının indirildiğini öğrendik. Bu haber, yükselen enflasyona karşı zor duruma düşen bizlere bir yardım eliymiş gibi sunuldu. Gelin görün ki, haberin içeriğine bakınca durum pek de öyle değil.

“Enflasyonla topyekûn mücadele” diye çıkılan yolda, “topyekûn” kısmı iki anlamda da yerini bulamıyor. İndirim, ne tüm temel ihtiyaçlar üzerinde uygulanıyor ne de tüm emekçilerin işine yarıyor. Bu indirimler sadece konut, otomobil, ticari araç, beyaz eşya ve mobilyada yapıldı. Bir başka deyişle, bu indirimlerin sizi sevindirmesi için hâlihazırda ev veya araba alacak rahatlıkta olmanız gerekiyor. Ocak ayından bu yana elektrikte yapılmış olan yüzde ellilik ve doğalgazdaki yüzde otuzluk zamlar ise olduğu yerde duruyor. Neredeyse her gün almak zorunda kaldığımız gıda maddeleri ve temizlik malzemeleri fiyatlarındaki artışı ise takip edemeyecek duruma geldik. “Enflasyonla topyekûn mücadele” adı altında, her gün enflasyona karşı boğuşanlara değil, tehlikeye giren inşaat ve otomotiv sektörlerine yardım eli uzatılıyor.

Dairelerini satamadıkları gri beton binalarla yaşam alanlarımızı dolduran inşaat sektörünün ve borç yapılandırması için banka banka dolaşan otomotiv patronlarının yardım çağrısına, sanki bizlere bir iyilik yapılıyormuşçasına cevap veriliyor.

Üstelik, yalnızca yıl sonuna kadar uygulanacak olan bu yöntem, ülke ekonomisinin sırtını dayamış olduğu bu sektörlerin değirmenine taşıma su getirmekten başka bir işe yaramayacak. Hükümet, bu sektörlerin patronlarının iflasın eşiğine gelmesi nedeniyle paniklemiş durumda ve bu iflasların sonucu olabilecek bir krizin yerel seçimlerden önce ortaya çıkmaması için ÖTV/KDV indirimi gibi geçici çözümler üretiyor.

Gerçekten adına uygun olarak enflasyonla “topyekûn” mücadele yapılacaksa, patronların kâr düşüşü endişeleri ya da iflas korkularından önce; maaşını elektriğe, doğalgaza, gıdaya yettiremeyen emekçi düşünülmelidir.

Ekonomik krizden kurtulmak ise üç aylık ÖTV/KDV indirimi ve belli sektörleri kurtarma çabasıyla değil; devletin bu sektörlere kamulaştırma gibi müdahaleleriyle mümkün olabilir.

Ekonomik krizin kapıya dayandığı bugünde dahi, toplumun yüzde birini bile oluşturmayan patronlar kesimini düşünen ve bunu bize bir lütuf olarak sunan bu anlayışa karşı, işçiler ve emekçiler olarak krizin faturasını bizim ödemeyeceğimizi bıkmadan tekrarlamalıyız.

Bütün Barış Akademisyenleri onurumuzdur!

0

Nisan Gazetesi olarak tüm Barış Akademisyenlerinin yanındayız. Bu amaçla, Türk Tabipleri Birliği – İstanbul Tabip Odası’nın yayınladığı bildiriyi aktarıyoruz:

 

BAŞKANLARIMIZ PROF. DR. GENÇAY GÜRSOY VE PROF. DR. ÖZDEMİR AKTAN,

ÜYELERİMİZ PROF. DR. REZAN TUNÇAY VE PROF. DR. ŞAHİKA YÜKSEL,

BÜTÜN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ ONURUMUZDUR!

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenlerinin dava süreçleri devam ediyor.

Salı günü İstanbul Tabip Odası 2000-2006, Türk Tabipleri Birliği 2006-2010 dönemi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’a (ertelemesiz) 2 yıl 3 ay,

Çarşamba günü İstanbul Tabip Odası 2006-2010 dönemi Başkanı, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi 2010-2014 dönemi üyesi ve Türk Tabipleri Birliği 2012-2014 dönemi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan’a (ertelemesiz) 1 yıl 3 ay ceza verildi.

Aynı gün üyelerimiz, aktivistlerimiz Prof Dr. Rezan Tunçay ve Prof. Dr. Şahika Yüksel’e 1’er yıl 3’er ay ceza verilip hükmün açıklanması ertelendi.

Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası olarak bir kez daha ilan ediyoruz:

Barışı savunmak suç değildir!

Barışı savunmak bir hekimlik görevidir!

Barışı savunmak bir yurttaşlık görevidir!

Barışı savundukları için cezaya çarptırılan Başkanlarımız Prof. Dr. Gençay Gürsoy ve Prof. Dr. Özdemir Aktan, üyelerimiz Prof. Dr. Rezan Tunçay ve Prof. Dr. Şahika Yüksel, bütün Barış Akademisyenleri onurumuzdur!

Konuyla ilgili olarak yapacağımız basın toplantısına bütün basın mensuplarının ve barışı savunan bütün kurum ve kuruluşların, barışı savunan bütün meslektaşlarımızın ve yurttaşlarımızın katılımını bekliyoruz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ – İSTANBUL TABİP ODASI

Tarih: 14 Aralık 2018, Cuma

Saat : 12.30

Yer : İstanbul Tabip Odası

Türkocağı cad. No:9 Cağaloğlu/İstanbul

Emeklilikte yaşa takılmak

0

Ekim 1999 tarihinden önce, emekli olmak için iki koşul vardı: sigorta süresi ve prim günü. Buna göre erkekler 25, kadınlar 20 yıllık sigorta süresini ve 5000 prim gününü tamamladıklarında emekli olabiliyorlardı. Sigorta süresi ve prim gününün dışında emekli olabilmek için başka bir koşul yoktu. Lakin neredeyse her iki çalışandan birinin sigortasız, güvencesiz, kayıt dışı çalıştığı koşullarda emekli olabilmek yine de hiç ama hiç kolay değildi. Bugün bile her üç çalışandan biri kayıt dışı çalışmaya devam ediyor. Kısacası mevcut çalışma koşulları ve tüm çalışanlar düşünüldüğünde “38 yaşında emekli olacaklar” açıklaması gerçeği yansıtmıyor.

8 Eylül 1999 tarihinde çıkarılan 4447 sayılı yasa ile sigorta süresi ve prim günü yanına bir de yaş koşulu getirildi. Böylece artık emekli olabilmek için sigorta süresinin, prim gününün ve yaş koşulunun üçünün birden tamamlanması zorunlu hale getirilmiş oldu. Yasa, emekli olmak için gereken asgari sigortalılık süresinde bir değişiklik getirmedi. Bununla birlikte emekli olabilmek için gereken prim süresi 8 Eylül 1999 – 30 Nisan 2008 arasında sigortalı işe başlayanlar için 7000 güne çıkarıldı. Ayrıca yasanın “mezarda emeklilik yasası” olarak tanımlanmasına da yol açan, erkekler için 60, kadınlar için 58 yaş şartı getirildi. 30 Nisan 2008 sonrası sigortalı işe başlayanlar içinse emeklilik yaşı kademeli olarak daha da artacak ve 1 Ocak 2048’den itibaren hem kadın hem de erkek için 65 yaş ve 7200 prim günü şartı olacak.

Bu olağanüstü uzun çalışma ve prim ödemeye rağmen emeklilik maaşları düştü, düşüyor ve daha da düşecek. 1999 yılı öncesinde yüzde yetmişlerin üzerine çıkabilen maaş bağlanma oranları, mezarda emeklilik yasasının yürürlüğe girdiği 1999 sonrasında yüzde ellilere, 2008 sonrası düzenlemelerle birlikte ise şimdilerde yüzde kırklara, hatta altına inmiş durumda. Dolayısıyla adına reform denilen bu yeni düzende işçiler, emekçiler eskisinin iki katı daha uzun süre çalışacak, prim ödeyecek ve yarısı kadar dahi emekli maaşı alamayacaklar.

Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), işte bu yasal düzenlemeler yapılmadan önce sigortalı olarak çalışmaya başlamış olan ama buna rağmen yasanın geriye dönük işletilmesiyle yasa kapsamına alınarak mağdur edilmiş çalışanları ifade ediyor. Görüldüğü üzere EYT’liler yasanın geriye doğru işletilmesiyle gerçek anlamda büyük bir haksızlığa uğratılmış durumda. Bu haksızlığın mutlaka giderilmesi ve EYT’lilerin çalışmaya başladıkları şartlardaki emeklilik koşullarına göre emeklilik haklarının verilmesi gerekiyor. Bununla birlikte mağduriyetin EYT’lilerle sınırlı olmadığı, hatta 65’e uzayan emeklilik yaşı ve yarı yarıya azalan maaşlar düşünüldüğünde esas ve kalıcı mağduriyetin genç nesillere yapıldığı da açık. Bu nedenle emeklilik sisteminin tümden çalışanlar lehine yeniden ele alınması, emekli maaşlarının insanlık onuruna uygun seviyeye çıkarılması, ileri yaşlarda istihdam için gerekli düzenlemelerin yapılması, tüm çalışanlar için iş ve iş güvencesinin sağlanması gerekiyor.

Son büyüme rakamları ne anlatıyor?

0

Bu yılın 3. Çeyrek büyüme rakamları açıklandı. Beklenildiği gibi ekonomik büyüme sert bir şekilde düştü. Seçimlerin hemen öncesine denk gelen 2. çeyrek büyüme oranı %5,3 idi. 3. çeyrekte (Temmuz-Ağustos-Eylül) ise bu oran %1,6’ya düştü. Bu rakam büyüme ibresinin hızla aşağı inişe geçtiğine işaret ediyor..

Bakan Albayrak’ın “en kötüsü geride kaldı” demecinin palavradan ibaret olduğu böylece kanıtlanmış oldu. Oysa ki biz, “her şey yeni başlıyor” demiştik. Perşembenin gelişi çarşambadan belli iken “enflasyonla mücadele” ve “yeni ekonomi politikası” gibi sözde önlemlerin ne kadar boş olduğu da tasdiklendi. Henüz içinde bulunduğumuz 4. çeyrek (Ekim, Kasım, Aralık) henüz verileri elimizde yok iken bile ibrenin daha da aşağı inmesiyle yılı bitireceğimiz kesin. Sözün özü, resmi olarak da Türkiye’nin ciddi bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) süreci içinde olduğu ilan edilmiş oldu.

%1,6 büyümenin detaylarına bakarsak, büyümenin ana gövdesini tarım ve hizmet sektörleri oluşturuyor. 3. çeyrek büyümeleri yaz mevsimine denk geldiği için bu çok normal. Tarım ve hizmet sırasıyla %1,9 ve %0,8 büyüdü. Fakat sanayi ve inşaat gibi ekonominin bel kemiğini oluşturan sektörler ise sırasıyla %1,8 ve %0,9 oranında küçüldü. Bu iki sektörün küçüleceği döviz kurunun hızlı yükselişiyle gelen büyük ithalat küçülmesiyle belliydi. Çünkü demir-çelik başta olmak üzere birçok hammadde ve teknoloji ithalatı olmadan bu iki sektör de Türkiye’de ayakta kalamaz. Son olarak yatırımlar bu dönemde %4 azaldı. Böylece faizlerin ve dövizin yükselişi, dış borç ve talebin daralmasından en çok finans sektörü etkilenerek -%21,7 oranında küçüldü. 4. çeyrekte ise son bu küçülme çok daha büyük olacaktır.

Ciddi ve gerçek bir ekonomik krizin başlarındayız. Ortaya çıkan bu büyük maliyetli faturanın işçi ve emekçilere kesileceği 2019 bütçesinden ve hükümetin açıklamalarından belli. Batan şirketlerin zararları devlet bankaları tarafından üstlenilirken büyük sermayedarların sermayelerinin yurt dışına kaçırmamaları için vergi borçları silinecek. Vergi yükü ve enflasyon ise emekçilerin sırtına giderek artan oranda yüklenmiş durumda.

Bu cendere içinde asgari ücret derhal vergiden muaf tutularak sendikaların belirleyeceği bir oranda yoksulluk sınırının üzerine çıkartılmalıdır. İşçi ve emekçilerin alım gücünün zayıflatılması talebin daralmasına dolayısıyla krizin derinleşmesine yol açıyor. Bu kapsamda enflasyon aylık olarak artarken emekçilere yıllık zam yapılması akıl dışıdır. Nasıl ki mal ve hizmetler yıl içinde enflasyon oranında artıyorsa ücretler de yıl içinde aynı oranda artırılmalıdır. Böylece toplumsal alım gücümüz düşmemiş olur.

Kriz ekonomik olsa da bunu çözecek şey siyasi olmak durumunda. Hükümet krizi çözmek yerine bunun faturasını işçilerin üzerine nasıl yıkarım, bankaları nasıl kurtarırım ve daha fazla nasıl borçlarımın planını yapmakta. Ancak, yukarıda da söylediğimiz gibi krizin daha başlangıç evresindeyiz ve hükümet 31 Mart yerel seçimlerini beklemekte. Hükümetin ve sermayedarların asıl saldırısı seçimden sonra başlayacak. Dolaylı ve dolaysız vergi artırımları, zamlar, işten çıkarmalar, ücret kesintileri, güvencesiz çalıştırmanın daha da yaygınlaştırılması gibi uygulamalar gündeme getirilecek.

Sendikaların bu plana karşı tavrı birleşik bir mücadele hattı ve genel greve hazırlanmak olmalıdır. Hükümetin emeğiyle geçinen kitlelere yönelik ekonomik, sosyal ve politik saldırı politikaları durdurulmadığı taktirde, zaten ekonomik durgunluk içinde enflasyonla (stagflasyon) debelenen Türkiye’nin önümüzdeki süreçte küçülme içinde enflasyona (slumpflasyon) doğru ilerlemesi kaçınılmaz olacaktır..

BMİS sözleşmesi yetecek mi?

0

Birleşik Metal İşçileri Sendikası (BMİS) ile Elektromekanik Metal İşverenler Sendikası (EMİS) arasında, BMİS’te örgütlü olan yaklaşık 2 bin 500 işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi imzalandı. 2 yıllık sözleşmede sendikalı işçilere yüzde 24 oranında zam ve sosyal haklarda yüzde 30 oranında iyileştirme yapıldı. BMİS sözleşmeyi bugüne kadar yapılan en iyi sözleşme ve tarihi bir başarı olarak duyurdu. Metal işçilerinin sınıfın en örgütlü ve mücadeleci kesimi olduğunu hesaba katarak sözleşmeyi değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Metal işçilerinin taban basıncı ile sendika yönetimini greve çıkmaya zorlaması ve fiili grev ve direniş kararı almakta çekinmemeleri böyle bir sözleşmenin imzalanmasına vesile olmaktadır.

Buna rağmen, son enflasyon oranı ve hayat pahalılığının işçi sınıfında yoksullaşmayı derinleştirmiş olduğu bir gerçek. Çarşıda, pazarda, marketlerde temel gıdalara gelen zamları rahatlıkla hissediyoruz. Bunun yanında doğalgaz, akaryakıt, su, elektrik ve ulaşıma da düzenli zam yapılmakta. Bu zamlar işçi ve emekçiler için derin bir yoksullaşma doğurmakta, hayat pahalılığı işçi sınıfında ağır tahribatlar yaratmaktadır. Ekonomik krizin bedeli ise patronlar tarafından işçilere kesilmek istenmekte, konkordato ilanlarıyla şirketlerin borcu bütün toplumun sırtına bindirilerek, krizin faturasını emekçilere ödetmenin hesabı yapılmaktadır. Ekonomik krizde patronların hemen sarıldıkları yöntem ise işten çıkarmalar olmaktadır.

Kriz koşullarında işçilerin konumlarını korumaları ve kazanım elde etmeleri ancak örgütlenerek, ekonomik krize karşı emek eksenli çözüm arayışlarına girerek ve mücadeleci bir program ortaya koyarak mümkün olabilir. Dağınık ve örgütsüz olduğumuz her anda fatura daha da kabarık olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, sendikalı işçilerin kriz koşullarında kendi sendikalarına tabandan baskı kurarak, krize karşı bir mücadele programı ortaya koymaları hayati bir öneme sahip. Ekonomik kriz ve işten çıkarmaların yaşandığı bu dönemde, BMİS’in yaptığı sözleşme önemli bir kazanımdır.

Bununla birlikte, yapılan sözleşmelerde enflasyon baz alınırken en alt seviye kabul ediliyor ve zammın altı ayda bir yapılarak iki yıla yayılması planlanıyor. Gerçekte ise enflasyon her zaman yüksek çıkmakta ve üç ayda bir enflasyon oranı değişmektedir. İşçilerin enflasyona ezdirilmemesi için bütün ücretler derhal enflasyon oranında arttırılmalı, sonrasında da üç ayda bir enflasyon oranında iyileştirilmelidir. Metalde yapılan sözleşmenin kazanımını sınıfın geneline yaymak, böyle bir mücadele programıyla patronların karşısına çıkmakla mümkün olabilir. Patronların saldırılarına karşı ancak bu talepler ve mücadele programı ile karşı durabiliriz.

“Ülkenin yönetimini işçiler alacak”

0

Türk-İş başkanı Ergün Atalay son sıralarda ilginç laflar ediyor. Bunlardan biri asgari ücret konusunda hükümete yönelttiği tehditti. “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız” diyerek genel grev sinyalleri vermişti. Buna ilişkin haber-yorumumuzu birinci sayfada okudunuz veya okuyacaksınız.

Ama 3 Kasım’da Tes-İş sendikasının genel kurulunda daha da ilginç bir düşünce ileri sürdü: “Biz bu ülkenin dörtte üçüyüz. Ama beş kişi yokuz mecliste. En sonunda bu ülkenin yönetimini işçilerin çocukları, işçiler alacak. Bakın nasıl yöneteceğiz.”

Pek güzel. Biz de bunu söylüyoruz. Bu ülkeyi işçiler-emekçiler yönetmelidir. Peki, nasıl olacak bu? Atalay, bir işçi partisinin kurulması ve bu partinin iktidara gelmesini mi istiyor?

Ne gezer… Atalay, sendikacıların politikadan uzak durmasını, sendikaların, yani bu işçi örgütlerinin “her partiye eşit uzaklıkta durmalarını” tavsiye eden birisi. Yani bir işçi partisi istemiyor. O zaman nasıl ülkeyi yönetecekler işçiler? Atalay sendikacılara “çocuklarınızı üniversitelerde okutun” diye öğüt veriyor. Yani işçi çocukları üniversite mezunu olacaklar; sonra çeşitli partilere girip mecliste çoğunluğu oluşturacaklar; ardından da bakan falan olacaklar. Böylece de işçiler ülkenin yönetimini ellerine almış olacaklar.

Atalay sanki işçilerle alay ediyor. Bu ülkede onlarca işçi kökenli insan milletvekili, hatta bakan oldu. Bunların (1965’teki Türkiye İşçi Partisi dışında) hepsi patron partilerinin temsilcileriydi. İşçi sınıfının iktidara gelmesi için değil, mensup oldukları patron partilerinin egemenliği için mücadele ettiler.

Yani, önemli olan bir işçinin, sendikacının veya işçi çocuğunun meclise girmesi değildir. Onun hangi programla ve ne için mücadele ettiği önem taşır. İşçileri iktidara taşıyacak olan patron partileri değil, işçi sınıfının bizzat kendi partisi olabilir.

Atalay’ın sözleri işçilerin kafasını karıştırıcı, içi boş umutlar yaratıcı ham hayallerdir. İşçilerin ülke yönetimini ele almaları, tek tek işçilerin çeşitli patron partilerden meclise girmeleriyle değil, ancak bir sınıf olarak iktidara gelmeleriyle olanaklıdır.

Bunun için her şeyden önce elbette işçilerin onları iktidara yönlendirecek bir sınıf partisine ya da partilerine sahip olmaları gerekir.

İkincisi, işçi sınıfının iktidarı genel seçimle oluşacak bir meclis çoğunluğuna bağlı olamaz. İşçilerin iktidarı tabandan, yani fabrikalardan, işyerlerinden, emekçi mahallelerinden, sendikalardan ve diğer işçi emekçi örgütlerinden kaynaklanır, buralardaki kitlelerin aktif katılımına dayanır. Tüm işçi emekçi partilerinin temsil edileceği bu tip konseyler, meclisler, şuralar, işçi-emekçi iktidarının asıl ve en önemli taban örgütleridir. Bu, patronlar demokrasisinin değil, işçi demokrasisinin zeminidir.

İşçi sınıfının iktidarı, işçi ve emekçi yığınların daha fabrika düzeyinden başlayıp ülke ekonomisinin merkezi planlamasına kadar uzanan denetimi ve yönetimi demektir. Tüm stratejik sanayi kuruluşlarının kamulaştırılıp işçi denetiminde işletilmesi demektir. Özel bankaların kamulaştırılıp tek devlet bankasında toplanarak parasal yönetimin merkezileştirilmesi demektir. Dış ticaretin devlet denetimine alınması demektir.

İşçi sınıfının programı budur, yoksa Atalay’ın dediği gibi, eğitimli işçilerin patron partileri aracılığıyla kapitalist yönetimde söz sahibi olmaları değil.

Enflasyon yeniden canavara dönüşmek üzere

0

Geçtiğimiz Ekim ayında enflasyon oranları açıklandı. Buna göre Ekim ayı içinde Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) -yani ortalama tüketim maddelerinin genel fiyatları- bir önceki aya (Eylül) göre yüzde 2,67 arttı. Ocak ayından Ekim’e kadar artan enflasyon oranı ise yüzde 25,2 olarak açıklandı. Özetle, Ocak ayında cebimizde bulunan para, Ekim’de yüzde 25 değersizleşmiş. Bir başka ifadeyle, Ocak’ta yaptığımız market alışverişinde 100 TL karşılığında aldığımız ürünler için Ekim’de 125 TL vermemiz gerekmiş. Elbette bunlar resmi rakamlar. Enflasyon hesabı oldukça karışık olduğundan, hissedilen fiyat artışları her zaman daha fazla olmakta. Hava durumlarındaki gerçek sıcaklık ile hissedilen arasındaki fark gibi! Resmi enflasyon oranı yüzde 25 olsa da yılbaşından bu yana cebimizdeki parada yüzde 40 değersizleşme hissettiğimizi ve enflasyon canavarının yeniden hortladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bir canavarın hortladığını öylesine söylemiyoruz. Son dört yıllık süreçte enflasyonun seyrini analiz ettiğimizde bazı şeylerin son aylarda rayından çıktığını görebiliriz. Ekim 2014’ten Ekim 2016’ya kadar enflasyon oranlarının son derece stabil olduğunu görürüz (%8-%9 bandında). Yine bu dönem içinde Üretici Fiyat Endeksi’nin (ÜFE), TÜFE’ye göre daha aşağıda olduğu görülebilir. (Aynı dönem içinde ÜFE oranları %5-%6 aralığında seyrediyor.)

Ekim 2016’dan itibaren ise ÜFE, TÜFE’den daha fazla artıyor. Kasım 2016 ile Aralık 2017 arasında ÜFE %15-%16 bandında, TÜFE ise %12-%13 aralığında seyrediyor. Üreticilerin tüketicilere göre daha fazla enflasyondan etkilenmelerini üretim maliyetleriyle açıklayabiliriz. Bunun için de elimizde kanıt var. Şöyle ki, ÜFE ile TÜFE’nin yer değiştirdiği döneme baktığımızda (Ekim 2016 ve sonrası) doların durumu şu şekilde bir değişim göstermiş: Eylül 2016 dolar kuru 2,95; Ocak 2017 dolar kuru 3,86. İşte bu büyük artış, maliyet enflasyonunu tetikledi. Çünkü ürettiğimiz çoğu ürünün ham maddesi ithal ediliyor. Sonuç olarak, kurdaki bu yükseliş hem sanayide hem de tarımda üretilen ürünlerde maliyetleri artırdı.

Bu yılın Ağustos ayında yaşanan kur şoku ile enflasyon 16 yıllık süreç içindeki en yüksek seviyelerine ulaştı. Yukarıda TÜFE’nın yıllık yüzde 25 olduğunu söylemiştik, ÜFE ise yıllık yüzde 45 oldu. ÜFE son iki yıldır TÜFE’den fazla artsa da aradaki makas hiç bu kadar açılmamıştı. Bu makasın kapanması gerek; ama ÜFE lehine kapanacağını söyleyelim. Yani TÜFE, ÜFE’ye yaklaşacaktır. Çünkü yaklaşmak zorunda ya da firmalar tek tek iflas bayrağını çekecekler.

Bu hızlı enflasyon artışı sonrası yaşanan talepteki daralma, hükümeti acil önlem almaya itti. Ama iktidar enflasyonun kaynağına gitmek yerine enflasyonun sonuçlarıyla ilgileniyor. “Enflasyonla topyekûn mücadele” adı altında sözde bir “mücadele” programı başlatıldı. Bir hafta içinde bu ifade, firmaların indirim kampanyalarının bir parçası haline geldi. Oysa enflasyon zorla indirilemez, eğer fiyatların düşmesi isteniyorsa hükümetin mevcut iktisadi politikalardan farklı bir yol izlemesi gerek.

Doların artmasının enflasyonu nasıl tetiklediğini yukarıda göstermeye çalıştık. Peki, döviz kuru ekonomimizi nasıl bu kadar etkiliyor? Türkiye gibi ekonomik büyümesini ithalata ve dış finans kanallarının açık olmasına bağlamış bir ülke için kurların bu denli etkisi, bu politikaların kötü birer sonucu. Bununla birlikte kurların yükselmesi cari ağımızın azalmasına sebep oluyor fakat ihracatın bile ithal girdiler olmadan yapılamadığı bir ekonomide, döviz kurlarının yükselmesiyle ithalatın azalması, ihracatın ise artması ekonominin nasıl darboğaza girdiğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla, cari açığın hızla azalmasını bu yılın son çeyreğinde bir durgunluk ya da küçülmenin geleceğinin habercisi olarak okumak gerekir. Ama döviz kurlarının yüksek düzeyde kalması ve kuru aşağı çekmek için artırılan faiz ile birlikte, döviz-faiz kıskacındaki Türkiye’yi durgunluk içinde enflasyona (stagflasyon) sürüklüyor. Bu cendereden çıkılması yüzeysel “mücadele kampanyalarıyla” değil, iktisadi politikalardaki köklü değişiklerle olabilir. Nedir o değişiklikler?

Her şeyden önce serbest kur ve serbest sermaye hareketlerinin denetim altına alınması gerekir. 450 milyar doları bulan dış borç Avrupa ve ABD’nin bankalarına gideceğinden bu borcun tek taraflı iptali gerekmektedir. Bu iptal emperyalizme olan bağımlılığımızı önemli oranda azaltacaktır. İşsizliğin önüne, 6 saat 4 vardiya sistemiyle ve işten atmaların yasaklanmasıyla geçilebilir. Tüm bunlardan sonra enflasyon kendiliğinden aşağı çekilecektir. Ekonomiye makro düzeyde bir arz ve talep dengesi getirebilmek için de ekonominin planlı ve merkezi işletilmesi gerekir. Ancak bu radikal çözümler bizi dış şoklara ve emperyalizmin saldırılarına karşı koruyabilir.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun üçüncü forumu gerçekleşti

0

Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak için Omuz Omuza Platformu’nun 29 Kasım’da Avcılar’da ve 1 Aralık’ta Şişli’de düzenlenen forumlarının ardından üçüncüsü 7 Aralık’ta Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Platform bileşenleri olarak sendikalar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve kitle örgütlerinin katıldığı forumda yaklaşık 300 kişi bir araya geldi.

Toplantının açılış konuşmasını KESK Merkez Yürütme Kurulu üyesi İlhan Yiğit yaptı. İlhan Yiğit’in içinden geçtiğimiz sürecin değerlendirmesini yaptığı konuşmanın ardından söz katılımcılara verildi. Ücretlerin enflasyon oranında artırılması, toplu işten çıkarmaların yasaklanması, kamusal mal ve hizmetlere zam yapılmaması ve yapılan zamların geri alınması, vergi adaletinin sağlanması, kredi borç faizlerinin silinmesi ve kıdem tazminatına dokunulmamasından oluşan 6 talep yinelendi. Krizin faturasını emekçilerin değil, krizi yaratanların ödemesi gerektiği vurgulandı. Alınan sözlerde ayrıca, yakın zamanda Fransa’da gerçekleşen Sarı Yelekliler eylemlerinden de sık sık bahsedildi. Platformun örgütlenmesi ve ortak mücadele için önerilerde bulunuldu. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, katıldığımız diğer forumlarda da söylediğimiz somut önerilerimizi tekrar ifade ettik. Bu doğrultuda, devam etmekte olan işçi mücadelelerinin platform vasıtasıyla, ortak talepler çerçevesinde birleştirilmesini önerdik. Taleplerin gerçekleştirilebilmesi için işçi ve emekçilere acil bir eylem planı sunulması gerektiğini ve yaklaşmakta olan Toplu İş Sözleşmeleri sürecinde platform bileşenlerinin ortak tutum alarak birleşik bir mücadele örmesi gerektiğini belirttik. Ayrıca DİSK’in taleplerimizi ve eylem programımızı işyerlerine indirebilmesi amacıyla bir Genel Temsilciler Meclisi toplaması önerimizi de ifade ettik.

Forumda DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da söz alarak omuz omuza mücadelenin öneminden bahsetti ve ortak mücadele vurgusu yaptı. Forumun sonunda bütün önerilerin okunmasının ardından DİSK korosu sahne aldı.

Forumda ayrıca 9 Aralık’ta Samsun’da, 15 Aralık’ta Adana’da, 16 Aralık’ta Diyarbakır’da ve 22 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenecek mitinglere çağrı yapıldı.

Fransa’da durum: Sarı Yelekliler kazandı (mı?)

0

 

Fransız cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un akaryakıt ücretlerine zam yapması ve zenginlere kesilen vergilerde indirime gitmesiyle başlayan, ezici çoğunluğunu toplumun yoksul ve işçi kesimlerinin oluşturduğu Sarı Yelekliler hareketi, yaklaşık iki haftalık bir militan eylemler dizisinin ardından belli başlı kazanımlar elde etti. Sarı Yelekliler özellikle Paris’te, 1848’den 1968’e dek uzanan Fransız devrimci geleneğinin anıları ile metotlarını çağrıştıran barikat savaşları vermiş, polis şiddetinin karşısında kendi alternatif mücadele yollarını hayata geçirmişti. Ulusal ulaşımın ana damarları olan otoyollara ulaşımları bloklamışlar, Macron’un neoliberal ajandasının kolluk kuvvetleri olan polis güçleriyle şiddetli çatışmalara girerek devlet baskısının sonuçsuz kalacağını göstermişlerdi.

Eylemler sırasında Fransız ajanslarının yaptığı bir anket, Sarı Yelekliler hareketinin nüfusun %70’i tarafından desteklendiğini gösteriyordu. Bu istatistiğin sosyolojik dile çevrilmiş versiyonu şu demek oluyor: Macron, son yarım yüzyılın görmüş olduğu en büyük ve nitelikli Fransız protesto dalgasıyla koltuğunu kaybedebilir; dahası bu protesto dalgası, Macron’la sınırlı da kalmayabilir.

Gelinen nokta itibariyle, yalnızca sol yayın organları ile sendika basını değil, ana akım medya da, Macron’u tanımlarken “Fransa tarihinin en nefret edilen, en az sevilen cumhurbaşkanı” tanımlamasını yapmaktan çekinmiyor. Bu doğru ve bu, Sarkozy benzeri çapsız burjuva yöneticilerilerinin uygulamalarını daha birkaç yıl önce tecrübe etmiş olan Fransız toplumunun karşısında, elde edilmesi çok da kolay olan bir sıfat değil. Macron işçi ve halk düşmanı saldırı politikalarıyla, 1789 Fransız Devrimi’ne karşı olduğunu beyan eden dar kafalı beyanlarıyla, kendine “Manu” diye seslenen liseliye “Bana sayın Cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” şeklindeki karşı çıkışında açığa vuran liberal kibriyle, bütün ezilenlerin ortak nefret nesnesine dönüşmeyi kolaylıkla başardı.

Onun bu kibri nereden kaynaklanıyor? Elbette sınıfsal kökenlerinden ve temsil ettiği sınıfın mücadeleler karşısında içinde bulunduğu duygu durumundan. Macron, Fransa’nın Beşinci Cumhuriyeti’nin başına getirilmeden önce bir bankerdi. Finans piyasalarında spekülatif alışverişler yoluyla servet biriktiren, 2008 krizinin sorumlusu olan %1’lik azınlığın sömürücü çevrimlerinden aşırı kârlar elde eden bir toplumsal parazitti. Ve şimdi, Avrupa’nın en güçlü işçi sınıflarından birinin üzerindeki ekonomik gasp ve talan politikalarını derinleştirmesi göreviyle oturtulduğu koltuğunda, Avrupa Birliği’nden nemalanan tröstleri, bankaları, finans kapital sahiplerini zenginleştirmeye çalışmaya devam ediyor.

İki haftalık güçlü ve militan seferberliklerin ardından, 1 Aralık günü Fransız başbakanı Édouard Philippe akaryakıt zammının geri alındığını; daha doğrusu 6 aylığına askıya alındığını duyurdu. Bu, hükümetin eylemleri durdurmaya dönük sistem içi bir manevrasıydı. Ancak SarıYelekliler için bu yeterli olmadı; 8 Aralık gününe çağrısı yapılan eylemin hazırlıkları sürdü. Ardından Macron yeni bir açıklama yaptı: Akaryakıt zamları askıya alınmamıştı, tamamen kaldırılmıştı. Artış söz konusu değildi. Zenginlerin eskisi gibi vergilendirilmesinin geri getirilmesi konusunda ise Macron hükümetinin bir bakanı, bunun “abartılı” bir geri çekiliş olacağını, o yüzden şimdilik söz konusu olamayacağını belirtti.

Eylemciler ne diyor?

Meydanları dolduran öncü işçiler, Macron’un bu adımlarıyla tatmin olmuş gözükmüyorlar. Zira röportaj yaptığımız işçilerin kendileri, bunu eylemler sırasında belirttiler.

Paris’in kenar mahalleleri olan banliyöde yaşayan, üç çocuk annesi ve işsiz Antoine, tam teçhizatlı polislerin önlerinden geçerken soğuğa ve yorgunluğa aldırmaksızın bize durumla ilgili neler hissettiğini anlatmayı sürdürüyor: “Bu adama kapitülasyon tanımayacağız; zaten şu an sadece yapmak istediğinin bir kısmını geri çekti. Hala eski duruma dönebilmiş değiliz, halbuki eskisi de iyi değildi ve biz daha iyisini istiyoruz. Belki sadece kendim için olsa evime çekilir ve ölmeyi beklerdim ama üç çocuğum var. Onların büyüyünce bir şeyleri protesto etmeye zorunda olmalarını istemiyorum.”

Antoine bu kaygılarını dile getirirken başka bir eylemci yanımıza yaklaşıyor. İsminin Eric olduğunu, geçici işlerde çalışarak para kazanabildiğini, halbuki lisans eğitiminin bulunduğunu aktarıyor: “Bu toplum bizi dışarı itti. Hareketten önce hepimiz izole olmuştuk, yalnızdık ama şimdi uzun süredir ilk defa başkalarıyla aynı tarafta ve cephede hissediyorum. Evet kararlıyız ve sırtımıza inebilecek olan birkaç cop darbesi bizi durduramaz. Aksine biz de elimize cop alırsak görürler. Macron diyor ki şiddet kullananlarla masaya oturmam. E ama oturdun bile, değil mi? Ve bir polis arabasını yakmak şiddet değildir ama her gün aç kalmak, asıl şiddet budur.”

Paris’te üniversite öğrencilerinin kayıt ve ücret işlemleriyle ilgilenen Campus France’ın bürosunun önündeki toplanma yerine varıyoruz. Sarı Yelekliler harç ücretlerinin zamlanmasıyla harekete geçen öğrencilere destek açıklamaları gerçekleştirmiş ve ardından eylemleri ortaklaştırma kararı alınmıştı. Sarı Yelekliler temsilcilerinin yanlarından ayrılıp, sendikalı öğrencilerin arasına karışıyoruz. Brezilya’dan yüksek lisans yapmaya gelmiş bulunan Augusto ile tanışıyoruz. O da bu zamları geri çektirme noktasında kararlı:

“Buraya geldiğimden birkaç ay sonra Brezilya’da Bolsonaro seçildi. Arkadaşlarım bana mesaj atmışlardı, ne kadar şanslısın, burada faşistin teki başkan oldu ve sen de Fransa’dasın diye. Faşist veya değil, fark etmiyor, liberal diye seçilen yöneticiler de -Macron gibi- aynı boku (la merde) yiyorlar. Bazen bunalmış hissediyorum; her yerde aynı sorunlar, aynı uygulamalar. Ama burada insanları bir arada görünce, sadece beş bin kişinin bile polisten korkmayıp, cesur olup, savaşınca kazandığını görünce daha iyi hissettim. Demek ki mümkün. Evet, onların kaybetmeleri, bizim de kazanmamız mümkün. Bence buradaki hareketin dünyaya öğrettiği bir şey varsa, o da budur.”

 

Augusto haksız değil. Onların kaybetmeleri ve işçilerin kazanmaları mümkün; mümkünden de öte, yaşanabilir bir gelecek için zorunlu. Şimdi Sarı Yelekliler hareketi, önüne koyacağı programı tartışıyor. Zaten eylemler sırasında temsilciler, 42 maddelik bir talepler listesi hazırlamıştı. Bu taleplerin hayata geçirilmesi veya bu talepler uğruna bir mücadele perspektifinin oluşturulması komiteleşmeyi zorunlu kılıyor. Fabrikalardaki, okullardaki, atölyelerdeki gündem de şu anda bu. Fransız ezilenleri, yoksulları, işçileri, kadınları ve gençleri kendi eylem ve karar komitelerini oluşturmanın yollarını tartışıyorlar. Öyle ki çok yakında, Ulusal Meclis’in Fransa’yı yönetemediği bir durumla karşı karşıya gelebiliriz.

Tutuklu havalimanı işçileri serbest bırakıldı!

0

14 Eylül 2018 tarihinde iş cinayetlerine önlem alınması, çalışma koşularının iyileştirilmesi, yatakhanelerdeki tahtakurusu probleminin çözülmesi, ücretlerin ödenmesi gibi talepler için eyleme geçen işçilere karşı açılan davanın ilk duruşması gerçekleşti ve tutuklu bulunan işçilerin tahliyesi ile sonuçlandı. Sabah saat 9.30’da başlayan duruşma öncesi sendika temsilcilerinin ve tutuklu işçilerinin ailelerinin de katılımıyla, Tutuklu Havalimanı İşçileri ile Dayanışma Platformu bir basın açıklaması yaptı. “İnşaat İşçisi Köle Değildir”, “Çalışırken Ölmek İstemiyoruz”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması” sloganları açıklama sırasında sıklıkla atılan sloganlar arasındaydı.

Konuşmalarda, havalimanı işçisinin taleplerinin aslında Türkiye işçi sınıfının talepleri olduğuna dair yapılan vurgunun önemi İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 4 Aralık’ta açıkladığı rapor göz önüne alınınca iyice anlaşılıyor; geçtiğimiz 11 ayın sonunda 1797 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu korkunç rakam işyerlerindeki çalışma koşullarına dair acı tabloyu gözler önüne seriyor. İşten çıkarılma veya ücretsiz izine gönderilme ihtimalleri, ücretlerin ödenmemesi, insan onuruna yakışmayan şartlarda çalışma koşulları gün geçtikçe daha fazla insanın yaşamlarının bir parçası haline gelmekte. Ekonomik krizin faturasını işçinin sırtına yükleyerek patronların kâr elde etmesini garanti altına almak isteyen hükümet, elimizde kalan haklarımızı almak için bütün imkânlarını seferber etmiş durumda ve herhangi bir karşı çıkışa tüm gücüyle saldırmakta.

Havalimanı işçilerinin hem eylem öncesi hem de sonrasında yaşadıkları durum bunun en büyük örneği; düşünün, şiddet bugünlerde maaşlarını alamayan işçileri şantiyeden kovmak için kullanılıyor. Ancak bütün bu baskı politikalarına rağmen mücadeleler büyümeyi sürdürüyor, işçi sınıfı var olan grevlerine her gün bir yenisini daha ekliyor. Patronların kâr hırsı ile yaratmış oldukları krize karşı bu mücadeleleri birleştirmek gerekte. Sınıf dayanışmasını gerçek anlamıyla kurmak için var olan grevlerin koordinasyonunu sağlamak ve onları yalıtılmış hallerinden kurtarmak ilk adımlar olabilir. Ve bu adımlar krize karşı oluşturulacak bir işçi-emekçi hattının da adımları olacaktır.

ABD’ye göç kafilesi

0

12 Ekim günü ABD’ye ulaşmak için Honduras’tan yola çıkan 160 kişilik grup, kısa süre içinde Guatemala, El Salvador ve Nikaragua’dan da göçmenlerin katılımıyla yaklaşık sekiz bin kişilik bir göç kafilesine dönüştü. Yola çıkan göçmenlerden iki binden fazlası çocuklardan oluşuyor. Kafile Kasım ayının ortasında sınıra ulaştı. Meksika üzerinden ABD’ye ulaşmayı hedefleyen göçmenler, sınırda sıkışıp kalmış durumda ve Trump’ın ırkçı, göçmen karşıtı politikalarıyla karşı karşıyalar. Kafilenin durdurulması için sınır bölgesine polis gönderildi ve göçmenlere sert polis müdahaleleri uygulandı.

Neden göç etmek zorunda kaldılar?

Göç dalgasının başladığı Honduras’ta 2009 yılında yaşanan darbeden sonra koşullar ağırlaşmıştı. Ülkede yaşanan yolsuzluklar, baskılar, uyuşturucu ve insan ticareti, işsizlik, yoksulluk ve ABD’nin emperyalist müdahaleleri gibi nedenler, insanları ülkeyi terk etmeye zorladı. Benzer şekilde, diğer Latin Amerika ülkelerinden yola çıkan göçmenler de daha iyi bir gelecek için, açlık ve sefalet koşullarından kurtulmak için ABD’ye iltica etmek istiyorlar.

Trump ve politikaları

Trump’ın ırkçılığı ve göçmen karşıtlığı herkesin malumu. ABD başkanı olarak göreve gelmeden önce Meksika sınırına duvar çekme vaatlerinde bulunan Trump, yine bir ara seçim öncesi bu politikalarını şiddetlendirdi. Hem söz konusu devlet başkanlarına hem de göçmenlere yönelik tehditler savurdu. Bu ülkelere verilen yardımların kesileceğini söyledi. ABD ordusunu sınıra gönderip radikal tedbirler alacağını bildirdi. Belgesi olmadan gelen göçmenlerin iltica hakkını ortadan kaldırdı. Ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanlara “terörist”, “istilacı”, “ulusal güvenlik tehdidi” gibi yakıştırmalarda bulundu. Bu şekilde Trump, göçmenlere yönelik düşmanlığı da pekiştiriyor.

Emperyalizm dokunduğu her yerde benzer sorunları ve koşulları yaratıyor. Salgın hastalıklar, açlık ve işsizliğin yanı sıra mültecilik sorununu da ortaya çıkarıyor. Bu açıdan bu son göç kafilesi, 2011 yılından beri ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeli mültecinin durumuyla benzerlik gösteriyor. Görüldüğü gibi mülteci krizinin asıl sorunu; işsizliği, açlığı, sömürü düzenini, sefalet koşullarını ve ırkçılığı yaratan kapitalizmin ta kendisi. Bu nedenle işçi sınıfı, göçmenlerle dayanışma içinde olmalıdır. Latin Amerikalı göçmenler için sınırlar açılmalı, tüm hukuki ve politik haklar tanınmalıdır.

Maduro’nun Türkiye, Küba’nın anayasa performansı: Türk Stalinizmi işçilerden özür dileyecek mi?

0

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, G-20 toplantısı nedeniyle Arjantin’e yaptığı ziyaretine ayrıca Paraguay ve Venezuela gezilerini de ekledi. Caracas’ta Maduro tarafından bando mızıkıyla, Venezuelalı askerlerin İstiklâl Marşı’nı Türkçe okumalarıyla karşılandı. Üstelik Maduro Erdoğan’a nişanlar taktı, Latin Amerika bağımsızlığının lideri ve sembolü olan Simon Bolivar’ın kılıcının bir örneğini hediye etti. Venezuela ve Küba rejimlerinin temsil ettiği Castro-Chavezci politik ve ideolojik çizginin geldiği nokta bu: Diktatoryal rejimleri ve o rejimlerin temsil ettiği burjuvazilerle ittifak ve onları desteklemek. Türkiye’de de yıllardan beri 21. yüzyıl sosyalizmi diye baş tacı edilen bu karşıdevrimci çizginin destekçilerinden yeni ve ciddi bir özeleştirisel tahlil beklenebilir mi? Köklerinde Stalinist ideoloji yatan eski ve yeni akımlardan bunu beklemek pek mümkün değil. Sözümüz, sosyalizmi tüm devrimci Marksist içeriği ile kavramak arzusunda olanlara.

İran’a yönelik yaptırımlarda ikinci aşama

0

ABD Başkanı Donald Trump, Mayıs ayında Obama öncülüğünde 2015’te İran’la varılan nükleer anlaşmadan ABD’nin çekileceğini ve yaptırımların yeniden uygulanacağını açıklamıştı. Trump’ın planına göre İran’a dönük yaptırımlar 90 ve 180 gün içinde olmak üzere iki aşamada gerçekleşecekti.

ABD yönetimi, İran’ın nükleer programının tamamen sonlandırılmasının yanı sıra, balistik füze üretiminin kısıtlanmasını ve Ortadoğu ülkelerine dönük (Yemen, Suriye, Lübnan) askeri müdahalelerinin sonlandırılmasını talep ediyor.

İran’a dönük yaptırımların ilk aşaması Ağustos ayında başlamıştı. Bu aşamada İran’a yapılan uçak satışları iptal edilmiş, İran’dan yapılan el yapımı halı, altın ve diğer metaller, kömür, otomobil, balık ve havyar gibi ürünlerin İran’dan ithalatı yasaklanmıştı. Bu süreçte İran riyali olağanüstü bir değer kaybına uğradı. Sene başında 1 dolar 34 bin riyal iken şu anda 150 bin riyal civarında. Bu durum enflasyonu muazzam biçimde artırırken, halkın alım gücünde ciddi bir kayıp yaşanmasını beraberinde getirdi. Aynı zamanda Mayıs ayından bu yana ülkenin petrol üretiminde de önemli bir gerileme oldu ve günlük petrol üretimi 2,7 milyondan 1,9 milyona düştü.

Yaptırımların ikincisi aşaması 5 Kasım’dan itibaren yürürlüğe girdi ve ülke gelirlerinin yüzde 80’inin sağlandığı petrol ve gaz sektörlerini hedef aldı. Aynı zamanda, SWIFT (uluslararası para transferleri) üzerinden işlemlerin durdurulmasıyla bankacılık ve sigorta sistemi de yaptırımlardan etkilendi. Yalnızca aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülke İran’la ekonomik ilişkilerini 6 ay boyunca sürdürebilecek.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, İran halkına Farsça yayınladığı mesajda, yaptırımların gıda, tarım ürünleri ve ilaçların satışına uygulanmadığını belirterek ABD’nin “İran halkıyla dayanışma içinde olduğunu” açıkladı. Fakat gerçekler bu açıklamadan oldukça farklı bir yönde. Bu yaptırımlardan en çok etkilenenler İran’ın yoksul emekçi halkı, kadınlar ve çocuklar olmakta.

Bu yaptırımlar aynı zamanda İran’ın gerici molla rejimine sözde antiemperyalist bir görüntü vererek rejimin söylemlerini güçlendirmesine yaramakta. Özellikle rejime karşı son aylarda işçi ve halk seferberlikleri yoğunlaşırken, ABD yaptırımları rejimin tüm muhalefeti “ABD ajanı” ve “vatan haini” olarak damgalamasını kolaylaştırmakta.

Tüm dünyada işçi emekçi örgütleri, İran’ın gerici ve baskıcı rejimine hiçbir politik destek vermeksizin, ABD’nin İran’a dönük yaptırımlarına karşı çıkmalıdır. Aynı zamanda, İran rejiminin Kürtlere ve Ahvaz halkına karşı yoğunlaştırdığı baskıya karşı ve Ahvaz’da gelişen işçi eylemlerinin yanında yer almak için tüm emek ve demokratik kitle örgütlerinin dayanışmayı acilen yükseltmesi gerekmekte.

Arjantin’de G-20 Zirvesi protestolarla karşılandı

0

Arjantin’de 30 Kasım-1 Aralık günlerinde gerçekleşen G-20 zirvesine karşı kitlesel eylemler düzenlendi. Macri hükümeti, eylemlere karşılık adeta sıkıyönetim önlemleri aldı. Zirvenin hazırlık sürecinde, 7000’i aşkın evsizin bulunduğu tahmin edilen Buenos Aires’in şehir merkezinde yaşayan evsizler zorla yerlerinden edilmiş ve bazı mahalleler boşaltılmıştı. Zirvenin gerçekleşeceği günler resmi tatil ilan edildi ve şehir güvenlik önlemleriyle kuşatıldı. Buenos Aireslilere bu 2 gün boyunca ya şehirden ayrılmaları ya da evlerinden çıkmamaları söylendi. Şehirde yaklaşık 25 bin polis görevlendirildi. Toplu taşıma durduruldu; devlet daireleri, bankalar ve marketler kapandı. Zirvenin öncesinde başlayan protestolar, tüm tehditlere ve önlemlere rağmen zirve sırasında da devam etti ve binlerce insan sokağa çıktı.

Arjantin’de krize karşı mücadele ve seferberlikler uzun süredir devam ediyor. Krizin faturası, kemer sıkma politikaları yoluyla işçilere ödetiliyor. Arjantinli emekçiler emperyalizmden kopuş, dış borçların ödenmesinin durdurulması, fonların istihdam, sağlık ve eğitim vb. kalemlerine harcanması gibi taleplerini zirve karşıtı protestolarında da kullandılar. Tüm dünyada açlığın ve yoksulluğun sorumlusu olan kapitalistleri bir araya getiren zirve için yapılan harcamalar eleştirildi.

İDP’nin kardeş partisi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol da “Trump Defol!” pankartıyla protestolarda güçlü bir biçimde yer aldı.

Kardeş partimizin talepleri, “G-20’ye hayır!”, “Dış borç ödemelerine hayır!” ve “dış borç ödemeleri durdurulsun ve buradan yaratılacak kaynak, işçi ücretlerinin artırılmasında, eğitimde, sağlıkta, emekli maaşlarına zam yapılmasında kullanılsın!” şeklindeydi.

Asgari ücret Aralık’ta belirleniyor: “Hükümet neyden anlar?”

0

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Genel Başkanı Ergün Atalay, 15 Kasım’da Bitlis’in Tatvan ilçesinde “Çalışma Hayatındaki Güncel Gelişmeler” konulu “İşçi Eğitim Semineri”nde ilginç bir konuşma yaptı.

Bilindiği üzere Türk-İş Başkanı son dönemde asgari ücret, kıdem tazminatı, taşeron işçilerin kadroya alınması konularında sık sık sesini duyuruyor.

Atalay anılan seminerde de asgari ücretin düşüklüğünden şikâyet etti: “Asgari ücretle çalışanların aldığı ücret 1.600 liradır. Ayrıca bu sayı kadar da emekli ve işsiz var. Topladığınız zaman bu ülkede 1.600 liranın altında 20 milyon insan var. Bin liranın altında alan var. Hiç almayan var.” Çok doğru. Peki bu konuda Türk-İş ne öneriyor? Diyor ki, asgari ücret derhal 2.000 liraya yükseltilsin, Aralık ayındaki asgari ücret görüşmelerini onun üzerinden başlatalım.

Bunu bir süreden beri dile getiren Türk-İş’e tabii hükümetten bir yanıt gelmiyor. Bu nedenle de Genel Başkan Atalay dikkat çekici bir “bomba” patlattı: “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız.”

İlginçtir, Atalay’ın bu cümlesi Türk-İş’in İnternet sitesinde ve yandaş basın yayın organlarında yer almadı. Peki, Atalay ne demek istiyordu?

Biraz deneyim sahibi bir işçinin aklına derhal işçilerin “üretimden gelen güçlerini kullanma” yöntemi geliyor. Yani bir genel grevle çalışma hayatının durdurulması. Mitingler, yürüyüşler, kitle gösterileri. Bu tür seferberlikler gerçekten de işçi sınıfının geleneksel mücadele yöntemleridir. Amaç, hükümetlerin üzerinde baskı yaparak patronlar yararına ve işçiler açısından olumsuz olacak girişimleri durdurmaktır. Bu tip bir mücadele, savunma amaçlıdır. Bir de işçilerin gündeme getirmek istedikleri yeni talepler ve acil istekler olur ki, bu da seferberliklerin savunmadan ziyade bir “hücum” niteliği kazanmasını sağlar.

Türk-İş Başkanı bu tip bir işçi sınıfı seferberliği “tehdidi” mi savuruyor? Sözlerinden çıkarılabilecek anlam bu. Ama Türk-İş’in sicili bu konularda pek olumlu değil.

Mesela Genel Başkan Atalay, epeydir KİT’lerde asıl kadroya geçmesi gerekenlerin kadroya alınmadığından dem vuruyor. Ama bu konuda nasıl bir dil kullanıyor? İkide bir “Hükümetten bu konuda olumlu haberler bekliyoruz,” diyor. Yani konuyu açıyor, hükümetin önüne koyuyor, işçilerde bir umut yaratıyor, sonra da “olumlu haberler beklemeye” başlıyor. Hükümetin üzerinde laftan başka ne tür bir baskı var ki Türk-İş’in dileğine olumlu yanıt versin?

Atalay kıdem tazminatı konusunda ise bazen sert ifadeler kullanıyor. Kıdem tazminatından ödün vermeyeceklerini söylüyor, hatta “Kıdem tazminatı son kalemiz. (Bu konuda olumsuz) bir şey olursa kimse bu koltukta oturamaz,” diyor. Bu durumda muhatap hükümet, ama asıl “sınıf düşmanları” da çok güçlü: Kıdem tazminatının ortadan kaldırılması patronların (ve IMF’nin) en zorlayıcı taleplerinden biri. Patronlar sınıfı sadece kıdem tazminatı ödemekten kurtulmayı istemekle kalmıyorlar, aynı zamanda işçilerin kendi kıdem tazminatlarını ödemelerini, bunların bir fonda toplanarak işverenlere kredi olarak devredilmesini hedefliyorlar. Türk-İş acaba bu konuda siyasi iktidarın ve patronların “neyden anladıklarını” düşünüyor? Bir ipucu vermiyorlar, demek ki burada da bir “olumlu haber” bekliyorlar. Bekliyorlar ve koltuklarında oturmaya devam ediyorlar.

Asgari ücret

Dönelim Atalay’ın asgari ücretin derhal 2.000 liraya çıkarılmasını talebine. Böyle istiyor ama bunu sanki işverenlere yönelik bir rica olarak dile getiriyor. 5 Ekim’de Zonguldak’ta, “Ama ben buradan işverenlere sesleniyorum: Gelin Aralık gelmeden asgari ücreti 2 bin lira yapalım, üç kuruştan kaçınmayın” diye neredeyse yalvarıyordu. Şimdi de, “Maalesef o günden bu güne toplarsanız 3-5 tane işveren sağ olsunlar, 2 bin liraya çektiler. Ama büyük bölümü 2 bin liraya getirmedi,” diye yakınıyor. Yani Atalay esas olarak patronlardan bir ricada bulunuyor ve talebi kabul görmediği için de üzüntülerini dile getiriyor. Tipik bir sendika bürokratı yakınması.

Onun bu tavrı, “siyasi otorite” dediği hükümete karşı şimdi savurduğu tehdidin boş olabileceği izlenimini veriyor. Aralık başında hükümetle asgari ücret pazarlıkları başlayacak. Eğer Türk-İş başkanı tutarlıysa, önce 2.000 lira, ardından en az enflasyon oranında (%25) artış talebinde ısrar eder; bu kabul edilmediği anda da kendi üyeleriyle birlikte tüm işçi sınıfını genel greve çağırır.

Kuşkusuz, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda işçi ücretlerinin en düşük düzeyde kalmasını isteyen hükümet ve patronlar böyle bir talebi kabul etmeyeceklerdir. Onlar, asgari ücretin en fazla, “damadın” Yeni Ekonomi Planında 2019 enflasyonu için öngördüğü %15 oranında artırılmasında ısrar edeceklerdir. Yani çıtanın üst sınırı olarak net 1.900-2.000 lira diyeceklerdir. Ve bu rakam, ailede iki kişi çalışıyor olsa bile, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı olan 6.166 liranın çok altında kalacaktır.

O zaman hükümet ve patronlar işçi sınıfının “hangi dilinden” anlayacaklardır? Türk-İş Başkanı Atalay’ın ricacı, neredeyse dilenmeye varan dilinden mi, yoksa işçi sınıfının tarihsel mücadele silahı olan “üretimden gelen gücünü kullanma” yönteminden mi?

Ve Atalay gibi sendikacıları bir nebze olsun kımıldamaya itecek olan da, işçi sınıfının bürokratlar üzerinde yaratacağı baskı olacaktır. Aslında Atalay’a “neyden anlarlarsa onu yapacağız” dedirten de sınıfın içinde yaygınlaşmakta olan öfkenin kendisidir. Bu öfke örgütlenmediği ve seferber edilmediği sürece asgari ücret hükümet, patronlar ve sendika bürokratları arasında meclis komisyonlarının kapalı kapılarının ardında sefalet düzeyinde bağıtlanacak ve Atalay’ın tehdidi “hoş bir seda” olarak unutulup gidecektir.

Fransa’da Sarı Yelekliler isyanı

0

Fransa, günlerdir, Sarı Yelekliler adını alan halk hareketinin eylemlerine sahne oluyor. İlk bakışta, akaryakıt zammına, arabalarında bulunması zorunlu olan Sarı Yeleklerini giyerek tepki gösteren insanları görüyoruz. Ancak, çeşitli zamanlarda geniş kitlelere ulaşan grev haberleri duymaya alışkın olduğumuz Fransa’da durum bu kez farklı. Şu anda sokakları dolduran Sarı Yeleklilerin büyük bir kısmı daha önce hiç sokaklara çıkmamış insanlardan oluşuyor. Araba alacak kadar geliri bulunan ve arabayla işe gitmek zorunda olan ancak son akaryakıt zamlarıyla yakıt giderlerini karşılayamayacak hale gelen emekçi kesimlerden bahsediyoruz. Bir başka deyişle, Macron’un hız kesmeyen ekonomik saldırıları artık kendilerini orta sınıfa yakın kesim olarak gören insanları da sokaklara çıkarıyor.

Macron hükümeti, servet vergisini kaldırıp zenginlerin yükünü hafifletirken, emekçilere akaryakıt zammı gibi pek çok yük getiriyor. Sarı Yeleklilerin karşı çıktığı bu durumdan önce de hükümet, toplu ulaşımı özelleştirme girişimleriyle buradaki işçilerin özlük haklarını kaldırıp patronlara ayrıcalıklar sağlamıştı. Bu dönemde başlayan grevler sırasında sorunun yalnızca bu kesime ait olduğu iddiası, bugüne dek hiç sesini çıkarmamış insanlardan oluşan Sarı Yeleklilerin sokaklara dökülmesiyle çürümüş oldu.

Söz konusu eylemlerin, sadece bir akaryakıt zammına karşı ortaya çıkmadığı, Belçika ve Hollanda’ya sıçramasıyla da belli oldu. Sarı Yelekliler şu anda üç farklı ülkede, akaryakıt zammından düşük emekli maaşlarına kadar, hükümetlerin ekonomik saldırılarına karşı çıkıyorlar.

Yaşanan bu hareketlilik heyecanlandırıcı olsa da partisiz ve örgütsüz bir eylemlikle karşı karşıyayız. Üstelik Fransa’da senelerdir grevlere çıkan sendikalı kesim bu direnişe gerçek anlamda destek vermeye başlamış değil. Bu sırada, yaşanan olayları bastırmak için Fransa’da yeniden OHAL ilan edilebileceği konuşuluyor. Ekonomik saldırıları yaşayan tüm işçiler planlı bir biçimde ve bir arada hareket etmedikleri sürece baskıların daha da artacağı ortada. Bugün Champs-Elysées’de gerçekleşen eylemlerde turuncu yelekleriyle demiryolu işçilerinin de görünmesi belki bir işaret olabilir ancak planlı bir dayanışma gerçekleşmediği sürece Sarı Yelekler hareketinin de artan baskılarla sönümlenmesi kaçınılmaz. Bu nedenle başta sendikalar ve emekten yana siyasal partiler olmak üzere işçi sınıfının örgütlü kesiminin Sarı Yelekliler hareketinin akaryakıt zamlarının geri çekilmesi ve Macron hükümetinin istifası taleplerine destek vererek bu hareketle birleşmesi Fransa’da günün en acil görevine dönüşmüş durumda. Sarı Yeleklilerle örgütlü işçi sınıfının acil bir eylem programı etrafında seferberliklerini örebilmesi hem Macron hükümetinin sonunu getirebilecek hem de radikal sağın güçlenme zeminini ortadan kaldıracaktır.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun ikinci forumu Şişli’de gerçekleşti

0

Kurulduğu 26 Ekim tarihinden bu yana bildiri dağıtımı ve toplantılar düzenleyen “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” platformunun 29 Kasım tarihinde Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapılan ilk forumunun ardından ikinci forum 1 Aralık’ta Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Platform bileşeni olan çok sayıda siyasi parti, sendika ve demokratik kitle örgütünün katıldığı forum, platformun bugüne kadar yaptığı bildiri dağıtımlarını içeren sinevizyon gösterisiyle başladı. İlk sözü DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aldı. Çerkezoğlu krizin etkilerinden ve buna karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini içeren bir konuşma yaptı.

Çerkezoğlu’nun sözünün ardından forum başladı ve söz katılımcılara verildi. Farklı partilerden, sendikalardan katılım sağlayan kişiler, platformun örgütlenmesini sağlamak için neler yapılması gerektiği üzerine somut önerilerde bulundu.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak somut önerilerde bulunmak için söz aldık. Platformun bugüne kadar gerçekleştirdiği bildiri dağıtımının ileri bir safhaya geçirilmesinin ancak kitlelerin bu talepler için seferber olmasıyla mümkün olabileceğini ve bunun için de işçi ve emekçilere acil bir eylem programıyla gitmemiz gerektiğinden bahsettik. Taleplerimizi 3 ana başlık altında sıraladık: İlk olarak birbirinden yalıtılmış direniş ve işçi mücadelelerinin bu talepler çerçevesinde birleştirilmesi; ikinci olarak yaklaşan Toplu İş Sözleşmelerine müdahale etmek; ve son olarak da yerel seçimlerde platformun taleplerini sahiplenen bağımsız işçi adayların çıkartılması ve desteklenmesi gerektiği üzerinde durduk. Ayrıca DİSK’in taleplerimizi ve eylem programımızı işyerlerine indirebilmesi amacıyla bir Genel Temsilciler Meclisi toplamasının (mümkünse bunu KESK ve diğer katılımcı sendikal yapıların temsilcileriyle birlikte gerçekleştirmesinin) yararlı olacağı düşüncemizi belirttik.

Forumun sonunda yapılan bütün öneriler okundu ve bu doğrultuda hedeflerimizi gerçekleştirmek için çalışmalara devam edilmesi gerektiğine karar verildi. DİSK korosunun müzik dinletisinin ardından forum sona erdi.

Platformun birinci bölge toplantısı 7 Aralık Cuma günü Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde gerçekleşecek.

Haiti: Petrocaribe yolsuzluklarına ve Jovenel Moïse hükümetine karşı mücadele devam ediyor!

0

Haiti’de Petrocaribe fonlarında gerçekleşen yolsuzluklar karşısında bir süredir kitlesel seferberlikler gerçekleşmekte. Petrocaribe, Karayip ülkelerinin Venezuela’yla oluşturdukları bir petrol birliği. Haziran 2005’ten bu yana işlerliğini sürdüren birlik, Haiti gibi yoksul Karayip ülkelerinin piyasa değerinin altında petrol satın alımına olanak sağlamaktadır. Konuyla ilgili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

Haiti 18 Kasım Pazar gününden bu yana Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluklara karşı yeni bir protesto dalgasıyla sarsıldı. Başkent Port-au-Prince ve ülkenin çeşitli şehirlerinde baskılara rağmen büyük seferberlikler gerçekleşti.

Protestolar sırasında en az 11 kişi hayatını kaybetti ve 21 Kasım Çarşamba günü resmi bir aracın kalabalığın üzerine sürülmesi sonucu altı kişi daha yaşamını yitirdi. Kitlelerin yolsuzluğa karşı ve fonların kaderinin netleştirilmesine yönelik taleplerine devlet başkanı Jovenel Moïse’nin istifası talebi de eklendi.

Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluğa karşı büyüyen hareket kitlesel eylemler için ulusal çapta tarihsel öneme sahip günleri seçiyor. Geçtiğimiz ay Haiti’nin bağımsızlık kahramanı Dessalines’in suikastının yıldönümü olan 17 Ekim’de fonlardan yapılan gayrimeşru harcamaların hesabını sormak için büyük bir protesto gösterisi düzenlendi ve gösteriyi takip eden birkaç gün boyunca seferberlik başkentin çeşitli semtlerine yayıldı. Napolyon askerlerinin 1803’te Haiti devrimcileri tarafından yenilgiye uğratılmasının yıldönümü olan 18 Kasım günü gerçekleşen protesto gösterileri ise okulların ve işyerlerinin kapalı olmasına ek olarak toplu taşıma araçlarının neredeyse hiç çalışmaması ve sokaklara dökülen kitlelerin trafiği kesmesi sonucu adeta bir genel grev gibiydi ve Haiti sermayesini felç etti. Petrol fiyatlarındaki artışın reddedildiği ve hükümetin istifasının istendiği Temmuz ayındaki etkileyici protestolarla başlayan sürecin devamı olan bu isyan, işçi ve emekçilerin açlık ve yağmalanmasına dayalı ekonomik düzene karşı halkın biriken öfkesiyle yolsuzluklara karşı verilen mücadeleyi birleştirdi. Temmuz seferberlikleri hükümetin yakıt fiyatlarına zam planını rafa kaldırmasıyla sonuçlandı. Ağustos ayında Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluğa karşı başlayan ve geniş çapta yankı bulan bir sosyal medya kampanyası düzenlendi ve kitleler bu sefer de yolsuzluğa karşı tekrar sokaklara döküldü. Hükümet, bu seferberlikler karşısında yolsuzluk skandalıyla bağlantılı 18 üst düzey yetkiliyi görevden almak zorunda kaldı ve muhalefete sürekli “diyalog” çağrılarda bulundu. Ancak sokaklardaki hareketin kontrolü muhalefeti temsil eden patron partilerinin elinde değil; dolayısıyla seferberliği ortadan kaldırma ve kitleleri evlerine gönderme gücüne de sahip değiller ki bu muhtemel bir hükümet-muhalefet anlaşması olasılığını da azaltıyor.

Devlet başkanı Moïse 18 Kasım’da gerçekleşen seferberlik sonrasında birkaç gün sessizliğini korudu. Planlanan resmi açıklamanın “teknik sorunlar” nedeniyle iptal edilmiş olması aslında hükümetin krizinin ne denli derin olduğunun bir işaretçisi. Moïse sonunda 21 Kasım Çarşamba günü resmi bir açıklamada bulunarak “barış ve kalkınma yolunda” diyalog çağrısı yaptı. Ancak sokaklara dökülen Haiti halkı için bir avuç üst düzey devlet görevlisine, ulusal ve uluslararası sermayeye büyük ticari fırsatlar sunarken milyonlarca insani derin sefalete sürükleyen yozlaşmış bir rejimle diyalog mümkün değildir.

Bir yandan Haitili işçi ve emekçiler Moïse hükümetine karşı mücadele verip hükümetin istifası talebini yükseltirken diğer yandan emperyalizm kitleleri hükümeti desteklemeye çağırıyor. BM Genel Sekreterinin Özel Temsilcisi, Almanya, Brezilya, Kanada, ABD, Fransa büyükelçileri, İspanya, Avrupa Birliği ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) özel temsilcisinden oluşan ve ülkede politik istikrar ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için Haiti’ye “destek” sunan “Çekirdek Grup” açıklamasında “meşru otoritelerin istifasına yönelik şiddet eylemlerinin demokratik süreçte yeri olmadığını” belirtti. Bu noktada Haiti’nin, BM ve onun birliği olan MINUJUSTH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Adalet Desteği Misyonu) aracılığıyla emperyalist askeri işgal altında olduğunu hatırlamalıyız. Bu askeri işgalin derhal geri çekilmesini talep ediyor ve Haiti halkına karşı tüm emperyalist müdahaleleri reddediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak herkesi Haiti halkının mücadelesine destek vermeye ve işçi ve emekçilerin açlık ve yağmalanmasına dayalı ekonomik düzene ve yolsuzluğa karşı büyüyen isyanla dayanışmaya çağırıyoruz. “Petrocaribe’nin parası nerede?” sloganıyla yolsuzluk karşıtı kampanyayı ilerletmeye devam etmeli, bunun için sendika, halk ve öğrenci liderlerini kampanyayı desteklemeye çağırmalıyız. Jovenel Moïse hükümetine karşı mücadeleyi desteklemeye, çalınan fonların halkın ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılabilmesi için kurtarılmasını ve suçluların cezalandırılmasını talep etmeye devam edeceğiz.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun ilk forumu gerçekleşti

0

Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak için Omuz Omuza Platformu’nun merkezi olarak düzenleme kararı aldığı (İstanbul için) üç bölge forumundan ilki Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapıldı.

Platformun bileşenlerinin temsilcileri ve İstanbul’un üçüncü bölgesinde yaşayan işçilerin iştirak ettiği toplantıya yaklaşık 200 kişi katıldı.

Çok sayıda siyasi parti, sendika, gazete çevresi ve STK’ların katıldığı forum, platformun bugüne kadar yaptığı bildiri dağıtımları görüntülerinden oluşan bir sinevizyon gösterisiyle başladı. Ardından Türk Tabipler Birliği’nden Osman Öztürk’ün içinde bulunduğumuz krizin biçimi ve niteliğiyle alakalı ve krize karşı nasıl bir mücadele hattı örmemiz gerekliliğiyle ilgili kısa bir sunumu gerçekleşti. Sunumdan sonra “Krize karşı platform çatısı altında ortak nasıl mücadele edebiliriz?” sorusuna yanıt aramak ve ortak önerileri almak için salona sözler verildi.

Biz de İşçi Demokrasisi Partisi olarak Esenyurt ilçe örgütümüz ile forumdaydık. Platform bileşenlerinin mutabık kaldığı altı maddeyi hayata geçirebilmek için bildiri dağıtımları ve imza kampanyalarını aşacak bir tutum içinde olmamız; işçi ve emekçilere acil bir eylem programıyla gitmemiz gerektiğini söyledik. Çünkü bu taleplerin ancak kitlelerin bu talepler için seferber olmasıyla hayata geçebileceğine inanıyoruz. Kitleleri bu doğrultuda seferber edebilmek için yalıtılmış direniş ve işçi mücadelelerinin bu talepler çerçevesinde birleştirilmesi ve platform olarak birleşik bir mücadele vurgusunu önümüze koymamız gerektiğinden bahsettik. Bu kapsamda önümüzdeki Toplu İş Sözleşmeleri’ne ortak müdahale edebilme ve önümüzdeki yerel seçim sürecinde krize karşı yönettiğimiz talepleri sahiplenecek bağımsız bir işçi adayı çıkarma hedefini önümüze koymamızın gerekliliği üzerinde durarak konuşmamızı bitirdik.

Forumun sonunda, bu ve diğer söylenen somut önerilerin tekrar edilmesiyle bu doğrultuda hedeflerimize hem merkezi hem de yerellerde devam etmemiz gerekti noktasında mutabık kaldık. Son sözü ise DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aldı. Platformun Aralık ayı içinde bir miting düzenleme hedefi olduğunu ve bildiri dağıtımlarının merkezi yerlerden çok işçilerin yoğun olarak yaşadığı sanayi bölgelerine kaydırılması gerekliliğinden bahsetti.

Platformun ikinci bölge toplantısı ise 1 Aralık günü saat 13:30’da Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak.

ABD ara seçim sonuçları ne gösteriyor?

0

Amerika Birleşik Devletleri, anayasal anlamda Kongre olarak adlandırdığımız bir siyasal organla yönetiliyor. Belirtmeye dahi lüzum yok ki, Kongre olarak anılan bu organ bankerlerin, büyük tröst ve tekel sahiplerinin, eski generallerin ve dolar milyarderlerinin kendileriyle veya temsilcileriyle dolup taşmakta.

Kongre iki bölümden meydana gelmekte: Temsilciler Meclisi ve Senato. İşte ABD’de 6 Kasım’da gerçekleştirilen seçimler, Temsilciler Meclisi ve Senato’da yer alacak olan temsilcileri belirledi. 2010 senesinden bu yana, bahsini ettiğimiz her iki bölüm de köleci kökenleri olan, güneydeki toprak sahiplerinin ve militarist aygıtın temsilcisi gerici ve muhafazakâr Cumhuriyetçi Parti’nin elindeydi. Trump’ın başkan seçilmesiyle Beyaz Saray da Cumhuriyetçi Parti’nin eline geçmişti. Böylece Trump, iktidarını sağlamlaştırmak için ihtiyacını hissettiği yasaları ve kararnameleri, Kongre’deki herhangi bir sayısal engele takılmadan geçirebiliyordu (onun getirmek istediği yeni yasaların en büyük engeli geleneksel devlet aygıtının parçaları olan federal mahkemeler ve benzeri kurumlar oldu).

Ancak bu durum son ara seçimlerle değişti. 6 Kasım seçimleri neticesinde Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluk Demokrat Parti’ye geçti. O da Wall Street isminde simgeleşen finans kapitalin ve emperyalizmin bir diğer büyük ABD partisi. Bununla birlikte Cumhuriyetçi Parti’nin Senato’daki çoğunluğunu güçlendirdiğini not edelim.

Ara seçim süreci boyunca Cumhuriyetçi Parti de Demokrat Parti de ABD işçi sınıfının en yakıcı sorunları halini almış olan düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, artan polisiye baskılar, pahalılaşan hayat, sendikasız çalışma gibi gündemlere dönük bir ajanda geliştirmedi. Trump, seçim kampanyasını mülteci karşıtlığı üzerine kurdu. Orta Amerika’dan ABD’ye doğru harekete geçmiş olan göçmen kafilesini kendi yabancı düşmanı ve işçi sınıfını bölücü argümanları için mazeret olarak kullandı ve ABD’nin yalnızca Amerikalılara iş vermesi gerektiği yönündeki milliyetçi söylem üzerinden oy istedi. Trump aynı zamanda bundan böyle ABD’de doğan yabancı uyruklu bebeklere vatandaşlık hakkının tanınmaması yönünde yasal adımlar attı.

Bütün bunlar yaşanırken Demokrat Parti de Trump iktidarı ile iki partili bir koalisyon ittifakının mümkün olduğu algısı üzerinden Trump’ın öncülüğünü üstlendiği kapitalist saldırı politikalarını yeniden üretti. Uluslararası nükleer antlaşmalardan çekilme, Çin ile kızışan ticaret savaşı ve İran’a dönük saldırgan çizgi gibi dış politika konularında Trump’la stratejik değil ancak taktiksel anlaşmazlıklar yaşayan Demokrat Parti, yükselen işçi ve emekçi mücadelelerinin karşısında ülke içinde Trump iktidarının sacayaklarını güçlendirmesini savunuyor. Bu noktada DP’nin tek arzusu, Trump ülkeyi yönetirken, kendisinin de daha fazla söz hakkına sahip olabilmesi. Temsilciler Meclisi sonuçlarıyla, bu artık mümkün.

Bu bağlamda seçim sonuçları ABD kapitalizmini memnun etti: Trump’ın iktidarı kurumsal olarak yinelenirken, Demokrat Parti “devlet aklı” sıfatıyla bir fren mekanizması görebileceği yetkilerin bir kısmını kendinde toplayabildi. Seçimlerin ardından Wall Street hisse senedi dalgalanmaları bu memnuniyetin en açık göstergesi oldu. Tüm önemli endeksler 500’den fazla puanla yükseldi.

Ancak bu memnuniyet kimseyi yanıltmasın. ABD emperyalizminin çıkarlarının nasıl korunması gerektiğine dair taktiksel olarak farklı ama özünde aynı sınıfsal programlara sahip olan bu iki partinin birbirlerinin politik zaaflarını kapamaya dönük anlaşmaları, karşı karşıya oldukları kitlesel ve güçlü toplumsal hoşnutsuzlukla ilgili. ABD’de 2018 senesi boyunca, 2017’de yaşandığından üç kat daha fazla grev yaşandı. Bunların önemli bir kısmı eyaletler arası grevlerdi. Özellikle sayıları on binleri bulan öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının ulusal çaptaki seferberlikleri büyük etkilerde bulundu.

ABD işçi sınıfının Trump’ın şovenist, emekçi düşmanı politikalarından ve saldırgan askeri tehditlerinden kazanacağı hiçbir şey bulunmamakta. Aynı şekilde Demokrat Parti’nin, söz konusu işçi sınıfının hayat şartlarına ve haklarına saldırı olunca Trump’ın koltuk değneği rolünü derhal üstleniyor olması da Amerikalı, siyahi ve göçmen işçi sınıflarının çıkarları aleyhine ve onlara karşı işliyor. Bu iki partili aristokratik ve antidemokratik seçim çıkmazına karşı ortaya konabilecek yegâne ilerici seçenek, ABD işçi sınıfının, burjuvaziden ve onun partilerinden bağımsız devrimci bir siyasal önderliğini inşa etmekten geçiyor. Bugün uluslararası çapta çeşitli hükümetler tarafından hayata geçirilen ekonomik ve politik saldırı paketlerinin en iyi ve en çok, bu paketlerin oluşturulduğu merkezde, ABD’de durdurulabileceğini unutmayalım.

Krize karşı birleşik mücadelenin temelleri

0

Geçtiğimiz ayın sonunda DİSK, KESK, TMMOB ve TTB krize karşı ortak mücadele oluşturmak hedefiyle bir çağrı yaptılar. Çağrının ardından yapılan görüşmeler sonucunda da dörtlünün öncülüğünde birçok demokratik kitle örgütü, sosyalist parti ve çevrenin katılımıyla “Krize karşı emeğin haklarını savunmak için omuz omuza”  platformu kuruldu.

Hükümet ne kadar “en kötüsü geride kaldı” söylemiyle krizin atlatıldığını ve ekonominin düzelmeye başladığının propagandasını yapıyor olsa da veriler tam tersine işaret ediyor. Enflasyon oranı, emekçilerin alım gücünün gittikçe azalması, işsizlik rakamları, işten çıkarmaların ve iflasların yoğunlaşması, dış borç miktarının ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşması… Bunlar sadece krizin geride kalmadığının değil, aynı zamanda derinleşerek emekçi sınıfları daha da sert bir şekilde vuracağının da kanıtı.

Bu noktada hükümet “yeni ekonomi planı” gibi IMF’siz IMF uygulamaları doğrultusunda kesinti programları uygulayarak krizin bedelini emekçilere ödetmeye çalışıyor. Bunun karşısında sendikaların, meslek örgütlerinin ve sosyalist yapıların krize karşı mücadele amacıyla ortak bir platform inşasına girişmeleri oldukça umut verici bir gelişme.

Yine böylesi bir platformun sadece bir deklarasyon ya da ortak mücadele temennisi yerine acil talepler etrafında inşa edilmeye girişilmesi de bir diğer olumlu gelişme: “Tüm ücretler derhal artırılsın! Toplu işten çıkarmalar yasaklansın, işsizlik fonu işsizler için kullanılsın! Kamusal mal ve hizmetlere zam yapılmasın, yapılan zamlar geri alınsın! Vergi adaleti sağlansın! Kredi borç faizleri silinsin! Kıdem tazminatıma dokunma!”

Aradan geçen üç hafta zarfında İstanbul’un birçok noktasında bildiri dağıtımları yapıldı. Yerel örgütlülüğü güçlendirmek amacıyla İstanbul’un birçok bölgesinde imzacı kurumlar platformun ilçe toplantılarını organize etmeye başladılar. Önümüzdeki süreçte ise bir imza kampanyası planlanmakta. Kasım ayı sonu ile Aralık ayı başında ise İstanbul’un üç farklı bölgesinde (Avcılar, Şişli ve Kartal) üç işçi forumu gerçekleştirilecek. Tüm bu çalışmalar platformun ve taleplerin duyurusu ile emekçilere ulaşmak adına olumlu bir etki yaratacaktır.

Ancak bu taleplerin nasıl hayata geçeceği konusunda bir acil eylem planının oluşturulamamasının platformun en büyük eksikliği olduğunu söyleyebiliriz.  Yukarıdaki talepler birçok işçinin emekçinin uğruna mücadele edebileceği talepler iken bizlerin bu mücadele için bir plan oluşturması ve bu planı emekçilerle birlikte geliştirebilmesi gerekir. Aynı talepler etrafından diğer sendikaların tabanlarında yaratılabilecek ısrarlı basınç platformun sendikal ayağını güçlendirebilecektir. Yine yerel toplantıları kurumların temsilcilerinin bir araya geldiği toplantılar yerine bölgedeki emekçilerin de dâhil olduğu yerel bir örgütlülük sağlayabilecek düzeye ulaştırmak adına da yine sendikaların tabanlarını seferber edebilmesi gerekir. Ve bunların hepsi bir mücadele planının oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Aslında bu planın oluşturulabilmesi ve krize karşı birleşik mücadele hattının geliştirilebilmesi için önümüzde oldukça somut meseleler yer alıyor. Önümüzdeki ilk görev, şu an yalıtılmış şekilde devam eden birçok işçi direnişi arasında koordinasyonu ve birliği sağlayabilmek. Platform bileşenlerinin yaklaşmakta olan toplu iş sözleşmesi süreçlerinde ortak tutum alarak bu mücadeleyi geliştirebilmesi ve yine bu yolla diğer sendikalarla bağını güçlendirmesi ise bir diğeri.

Son olarak, Mart ayında gerçekleşecek yerel seçimlere etkisi derinleşmekte olan bir ekonomik kriz ortamında gireceğimiz hepimizin malumu. Böylesi bir platformun krize ve tek adam rejimine karşı emekçiden yana bir programın inşası ve bağımsız işçi adaylar çıkartmayı hedefleyerek bugünden çalışmayı örmesi gerekir. Böylesi bir hat, platformun birleşik işçi cephesi hüviyetine bürünmesine hizmet edecek, krize karşı birleşik mücadele çağrısı yaptığımız emekçileri yerel seçimlerde patronların ve onların partilerinin etkisinden bağımsızlaştırarak bir alternatifin temellerini yaratacaktır. Krizin temelleri ekonomik olabilir ancak hükümetin ve patronların bu krizden çıkış için önlerine koydukları politik tercihlerdir. Bizlerin de krize karşı mücadele için işçi sınıfının bağımsızlığı doğrultusunda bir politik hat geliştirmemiz gerekir.

3. Havalimanı işçileriyle dayanışma gecesi düzenlendi

0

26 Kasım günü Kadıköy Caferağa Spor Salonu’nda 3. Havalimanı işçileriyle dayanışma gecesi düzenlendi. 3. Havalimanı İşçileriyle Dayanışma Platformu tarafından “Buzu kıran yolu açanlara selam olsun” şiarıyla düzenlenen etkinlikte işçi aileleri, direnişteki işçiler, sol partiler ve sendikalar “3.Havalimanı işçilerinin talepleri talebimizdir, tutuklu işçiler serbest bırakılsın” demek için bir araya geldi. Etkinliğin açılış konuşmasında Flormar, Cargill ve Tariş işçilerine dayanışma mesajı iletildi. Ardından, iş cinayetlerine kurban giden işçiler için saygı duruşunda bulunuldu. Gezi Direnişi, 10 Ekim katliamı ve 3. havalimanında hayatını kaybeden inşaat işçilerinin yanı sıra Soma ve Ermenek’te hayatını kaybedenler işçiler de anıldı.

Havalimanı işçilerinin ayaklanmalarına neden olan koşulları, gözaltına alınma süreçlerini anlatan ve taleplerini hatırlatan kısa film gösteriminin ardından sahneye İnşaat-İş Sendikası ve Dev Yapı-İş’ten konuşmacılar davet edildi. Tutuklu Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut’un eşi Ayla Gümüş Karabulut da söz alarak 5 Aralık’taki mahkeme için çağrıda bulundu. Birlikte mücadelenin ve dayanışmayı büyütmenin önemi vurgulandı. Tutuklu inşaat işçilerinin gönderdiği mektup okundu. Etkinlik, dayanışma amacıyla sahne alan sanatçılarla devam etti.

Yaklaşık 1000 kişinin katıldığı etkinlik boyunca “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “İnşaat işçisi köle değildir”, “İnşaat işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın sınıf dayanışması” gibi sloganlar atıldı.

3. Havalimanı işçileri 14 Eylül’de iş bırakıp kapitalist çalışma koşullarına karşı ayaklanmışlardı. 400’ü aşkın işçi, insanca çalışma koşulları talep ettikleri için dövülerek gözaltına alınmıştı. 31 havalimanı işçisi halen tutuklu. Tutuklu işçiler serbest bırakılmalıdır. Havalimanında yaşanan iş cinayetlerinin sorumluları yargılanmalıdır. İnşaat işçisi köle değildir!

Kadınlar 25 Kasım’da hayatları için alanlardaydı!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele Günü’nde kadınlar, bundan 58 yıl önce Mirabal kardeşlerin General Trujillo’nun diktatörlüğüne karşı verdiği mücadelenin ışığında sokaklara çıkarak taleplerini yükselttiler. Dünyanın dört bir yanında “Yaşamak İstiyoruz”, “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz”, “Hayır Hayırdır”, “Eşdeğer işe Eşit Ücret” talepleri yankılandı. Kadınlar, fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel olmak üzere her türlü erkek şiddetine, cinsel istismara, işyerinde cinsiyet eşitsizliğine, kadın bedeni ve emeği üzerinde tahakküm kuran erkek egemen sisteme karşı “Susmayacağız” dedi!

Türkiye’de de birçok ilde kadınlar fiziksel, cinsel ve ekonomik şiddete karşı alanlardaydı. Kadına yönelik şiddetin daha da fütursuzlaştığı, devletin kurumları ve tüm ideolojik aygıtları ile bu şiddeti meşrulaştırdığı, saldırganların iyi halle, ağır tahrikle adeta ödüllendirildiği günlerde; baskıcı Tek Adam  rejimine, kadın cinayetlerine, cinsel istismara, emek sömürüsüne ve artan yoksulluğa vurgu yapan kadınlar, hayatlarına sahip çıkmak için bir arada olduklarını, mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerini dile getirdiler.

İstanbul’da kadınlar polis engeline rağmen susmadı!

İstanbul’da Tünel Meydanı’nda toplanan kadınların yürüyüşü ise polis tarafından engellendi. “Erkek şiddetine bahane çok; susmaya, hayatlarımızdan vazgeçmeye niyetimiz yok” pankartı arkasında toplanan binlerce kadın, kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadele gününde doğrudan devlet şiddeti ile karşı karşıya geldi.

Galatasaray Meydanı’na yürümelerine ve açıklamalarını orada yapmalarına izin verilmeyen kadınlar ise 25 Kasım’a ilişkin talep ve sloganlarını Taksim’in farklı noktalarında toplanarak dile getirdi ve “Susmaya, haklarımızdan, mücadelemizden, hayatlarımızdan, birbirimizden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok,” dedi.

Kadın yürüyüşünün engellenmesi, iktidarın kadın düşmanı politikalarının ve tutumunun önümüzdeki dönemde daha da sertleşebileceğinin bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.

Tek çıkış, mücadele!

Halihazırda, nafaka ve sosyal yardımlar tartışmaya açılmış, kadınların kazanılmış birçok hakkına dönük saldırılar gündeme alınmış durumda. Ekonomik krizden çıkış için çözüm olarak sunulan “esneklik ve tasarruf” modeli ise hem üretim alanında hem de ev işleri, bakım emeği gibi yeniden üretim alanında öncelikli olarak kadını hedef alıyor. Kadınların bu saldırılar karşısında sergileyeceği örgütlü mücadelenin ise iktidarın en büyük korkularından biri olduğu açıkça ortada. Çünkü kadınlar bunu daha önce başardılar. Kürtaj yasağına karşı verilen mücadele bunun en önemli örneklerinden biriydi.

Öte yandan, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada baskıcı politikalar, şiddet ve güvencesiz çalışma koşulları karşısında kadınların taleplerinin ortaklaştığı, seferberliklerin yaygınlaştığı, kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle iç içe geçtiği bir sürece tanıklık ediyoruz. Kadın mücadelesi yükselirken, uluslararası kadın dayanışması da büyüyor.

Artan baskılara ve saldırılara karşı tek çıkışımız ise bu dayanışma ve mücadeleyi daha güçlü ve örgütlü kılmak!

“Hayatlarımıza sahip çıkmak için buradayız!” diyebilmek.

Manisa’dan kadınlar: Şiddetsiz bir dünya örme iddiamızla alanlardayız!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’nde, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de içinde bulunduğu Manisa Kadın Platformu güçlü bir şekilde alanlardaydı.

“Yaşamın her alanını dönüştürme, şiddetsiz bir dünya örme iddiamızla alanlardayız, alanlarda olmaya da devam edeceğiz,” diyerek eyleme başlayan kadınlar AKP yönetiminin kendilerine dayattığı makul kadın sınırını tanımadıklarını, seküler yaşamı yok eden ve kadın kazanımlarını hedef alan düzenlemeleri kabul etmediklerini, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan ve kadınlarla birlikte politika üreten bir kadın bakanlığının acilen kurulmasında ısrarcı olduklarını belirttiler. Kadına yönelik uygulanan bu politikalar cinsiyet ayrımcılığını pekiştiriyor, kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti, tacizi ve mobbingi  arttırıyor. Kadınları ucuz iş gücü olarak gören bu zihniyet karşısında hakları için yan yana, kol kola duran kadınlar “El ele kadın dayanışmasıyla şiddetsiz bir dünyaya” diyerek eylemi sonlandırdılar.

25 Kasım’da erkek şiddetini ve yoksulluğu konuştuk

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü çerçevesinde, erkek şiddetinin boyutları, dinamikleri ve kadınların bu şiddeti görünür kılma mücadelesi Kadın Dayanışması, Kaç Bize Gel ve Gazete Nisan tarafından düzenlenen etkinlikte konuşuldu.

Türkiye’de bu yılın ilk yedi ayında 100 bine yakın kadının şiddete maruz kaldığını ve yaklaşık 400 kadının bu saldırılar sonucunda hayatını kaybettiğini vurgulayan konuşmacılar, kadınların hayatlarına sahip çıkmak için bir arada durmaları ve mücadele etmeleri gerektiğini dile getirdi. Etkinlikte, kadına yönelik şiddetin sistematik olduğuna dikkat çekilirken;  iyi hal, ağır tahrik gibi gerekçelerle var olan yasaların bile tam olarak uygulanmayarak bu şiddetin artmasına göz yumulması eleştirildi.

Şiddetin ana kaynağı olarak erkek-egemen kapitalist sisteme işaret edilirken; kadını ikincil kılan, kadının ev içi emeğini yok sayan, onu esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm eden emek politikalarının kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Katılımcılarla birlikte krizin etkilerinin de değerlendirildiği etkinlikte, ekonomik krizin derinleştirdiği yoksulluğun, kadınları doğrudan ve öncelikli olarak etkileyeceğinin altı çizildi. Devletin gündemine aldığı yeni düzenlemelerle kadınların önemli mücadeleler sonucunda elde ettiği kazanılmış haklarının bile tehlike altında olduğu belirtildi.

Öte yandan, ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde kadınların bu saldırılara boyun eğdiğine dikkat çekildi. Polonya’dan Arjantin’e, İran’dan Amerika’ya kadınların ayrımcı emek ve beden politikalarına karşı verdiği önemli mücadele deneyimleri paylaşılarak, Türkiye’de 190’ı aşkın gündür süren Flormar direnişinde kadınların oynadığı önemli rol vurgulandı.

2008 krizinin onuncu yılı, yüzyılın sınıf mücadeleleri ve Türkiye

0

Nesnelci, bir dizi verili olgunun gerekliliğini gösterirken, her zaman bu olguların bir savunucusu haline gelme riskini göze alır. Maddeci, sınıf çelişkilerini ortaya koyar ve bunu yaparken kendi bakış açısını tanımlar. Maddecilik, deyim yerindeyse taraf olmayı içerir ve olayların her bir değerlendirmesinde belirli bir toplumsal grubun bakış açısının doğrudan ve açıkça benimsenmesini emreder.

  • İ. Lenin

Tarihte bu ay | 18 Kasım 1920: Sovyetler Birliği kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu

0

18 Kasım 1920 tarihinde, 1917’nin 7 Kasım’ında Bolşevik Parti önderliğinde iktidara gelen işçi sınıfının tarihteki ilk devleti olan Sovyetler Birliği bir yasa tasarısını sovyetlerden (işçi, köylü ve asker meclislerinden) geçirerek kabul etti. Bu tasarının ismi “Kadın Sağlığının Korunması Hakkında Karar” idi ve altında, işçi devletinin yönetim organı olan Halk Komiserleri Konseyi’nin imzası vardı.

Rusça kısaltması “Kurskii” olan tasarı Halk Sağlık Komiserliği, Adalet Sağlık Komiserliği ve  N. Semaşko tarafından hazırlanmıştı. Semaşko 1918 senesinde Halk Sağlık Komiserliği’nin başına getirilmiş ce Sovyet sağlık sisteminin temellerini atmıştı. 1891’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Semaşko, 1893’te Marksist olmuş ve 1905 devrimi sırasında Soromovo Fabrikası’ndaki grevin örgütlenmesinde rol oynamıştı. 1917 devriminin işçi sağlığı ve güvenliği tarihine kazandırdığı birçok olgu, Semaşko’nun devrimci Sovyetler Birliği’nde Toplumsal Hijyen Kürsüsü’nü kurmasıyla hayat bulmuştu.

İşçi ve kadın mücadelelerinin öncülüğünde hazırlanan “Kadın Sağlığının Korunması Hakkında Karar” kürtajın yasallaşmasıyla ilgili aşağıdaki maddeleri ilk işçi devletinin anayasasına kazandırmış oluyordu:

“1.) Sovyet hastanelerinde bu tür işlemlerin (kürtaj) serbestçe ve ücretsiz olarak yapılmasına izin vermek, koşulların operasyonun zarar görmesini en aza indirgeyeceğinden emin olmak.

2.) Bu operasyonu bir doktor haricinde herhangi bir kişi tarafından yürütülebileceğini kesinlikle yasaklamak.

3.) Böyle bir operasyondan suçlu bulunan herhangi bir hemşire veya ebenin, kürtajı uygulama hakkından mahrum kalarak bir Halk Mahkemesi tarafından yargılanması.

4.) Kendi şahsi çıkarlı dolayısıyla, kendi özel uygulamasıyla kürtaj yapan bir doktorun, bir Halk Mahkemesi tarafındansorgulanması.”

1918 Sovyet anayasası sadece kürtajı değil, o gün en demokratik burjuva cumhuriyetlerde dahi ağıza alınamayan birçok hakkı ve talebi yasalaştırarak, işçi demokrasisinin ezilenlere sunduğu özgürlükçü ve mücadeleci perspektifi özetlemişti. Sovyetler Birliği, tarihte birçok özgürlüğü tanıyan ilk ülke olmanın gururunu yaşadı; ancak bundan da önce, bütün bu özgürlükleri ilk tanıyan ülke olabilmesinin sebebinin, ilk işçi devleti olmasında yattığını anladı.

Kadınlara ücretsiz ve güvenli kürtaj hakkı tanıyan 1918 yasa tasarısı, Stalin tarafından 1936’da kaldırıldı. O sıralarda geri çekilmekte olan dünya devriminin yaşadığı yenilgilerin Sovyetler Birliği’ndeki ifadesi olan muhafazakâr ve gerici bir bürokratik kast, 1917 Ekim devrimiyle işçilerin ve kadınların kazanılmış olan haklarına saldırmaya başlamıştı. Stalin, “tek ülkede sosyalizm” isimli bir anti-Marksist ve milliyetçi kurgunun siyasal önderi olarak 1918 anayasasının getirdiği birçok özgürlüğe ve hakka el koyan, onları geri çeken yeni bir anayasa hazırladı. 1936’nın Stalinist anayasasıyla işçilerin ve kadınların, devrimin en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmesi böyle gerçekleşti.

Havalimanı işçileri bunu engellemek için ayaklandı: Grizu patlamasında Zonguldaklı üç maden işçisi can verdi

0

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde özel bir şirkete ait maden ocağında 21 Kasım günü meydana gelen patlamada mahsur kalan 3 işçinin cansız bedenine ulaşıldı. Maden ocağının ruhsatsız, yani kaçak çalıştığı öğrenildi. Grizu patlamasında ölen 3 maden işçisi; hem emekçilerin ekonomik olarak mahkûm edildikleri hayatta kalma şartları dolayısıyla ruhsatsız bir maden ocağında çalışmaya zorunda bırakılmıştı, hem de maden ocağında, patron kârına kâr katabilsin diye gerekli işçi sağlığı ve güvenliği alınmadığı için güvencesiz şartlarda çalışıyorlardı.

Ölen işçilerin cenazesine ancak 10 saatlik bir arama kurtarma operasyonunun ardından ulaşılabilmişken, iki maden işçisi de ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Patlamanın ardından açığa çıkan zehirli gaz dolayısıyla işçilerden bazıları oksijen maskelerini takarak dışarı çıktı. 5 işçi ise ocakta mahsur kaldı.

Ölen maden işçilerinin isimleri Kenan Çavuş, Uğur Göktaş ve Hasan Gençtürk’tü.

21 Kasım gecesi meydana gelen ve sıkışan metan gazı dolayısıyla yaşanan grizu patlaması, Zonguldak’ta yaşanmış bir başka iş cinayetinin yıldönümüne yakın bir tarihte gerçekleşti. 3 Aralık 1942’de, o zamanki adı Ereğli Kömür İşletmeleri olan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait Zonguldak’taki bir madende yaşanan bir göçük sonucunda 63 maden işçisi hayatını kaybetmişti. Ölen madenciler yarım asırdan uzun bir süre boyunca unutulmuş ve ancak 2010’da anılarına Zonguldak’ta bir mezarlık yaptırılmıştı. Bugün o mezarlık, bakımsızlık dolayısıyla kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya.

1942’den 2018’e tam olarak 76 sene geçti. Ve bu 76 sene boyunca Türkiye’nin yeraltı kaynaklarının mülkünü elinde tutan patronlar, Türk hükümetlerinin de destekleriyle Zonguldaklı veya herhangi bir maden işçisinin hayatını ve geleceğini güvence altına alacak toplumsal ve ekonomik tedbirlerin hayata geçmemesi ellerinde geleni ardına koymadı. 76 sene sonra maden işçileri iş esnasında ölmemek, iş cinayetlerinin durdurulmasını talep etmek hala en temel demokratik taleplerden birisi.

Maden işçilerinin ölümü, tam da İstanbul’da üçüncü havalimanı inşaatında çalışan işçilerin, çalışma şartlarının kendilerini adeta ölüme mahkûm ediyor olmasına karşı ayaklanmalarının ertesinde yaşandı. 21 Kasım gecesi Türk kapitalizminin kâr ve sömürü geleneği yüzünden can veren üç maden işçisinin anıları, havalimanı işçilerinin isyanlarının haklı ve doğru kaynağını gözler önüne seriyor.

Türkiye kanıyor. Türkiye bir iç savaşla kanıyor; her gün, alınmayan işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri nedeniyle işçilerin öldürüldüğü bir sınıflar arası iç savaşla. Türkiye işçi sınıfının, kendi canını ve geleceğini, kendi aklını ve sağlığını koruyup muhafaza edebilmek uğruna işyerlerinde, madenlerde, inşaatlarda kendi işçi sağlığı ve güvenliği komitelerini kurmak; kendi çalışma şartlarının denetimini kendi ellerinin arasına almak haricinde bir kurtuluş olanağı söz konusu değil.

İran’da yeni bir grev ve protesto dalgası

0

Geçtiğimiz iki hafta boyunca, İran’da devam eden protesto ve grev dalgası yeni bir yoğunluk kazandı.

Bir yandan, Trump yönetiminin İran üzerindeki yaptırımlarının ikinci ve daha zalim dalgasının etkisi, kitlelerin belini gerçekten kırıyor. İran’ın petrol ihracatını durdurmayı amaçlayan yaptırımlar teknik olarak gıda ve ilaç ithalatını içermiyor olsa da, İran ile dünyanın geri kalanı arasında bankacılık işlemlerini önleyerek, gıda ve ilaç ödemelerini fiilen engelliyor. Dolayısıyla, İran’daki 82 milyon insan; gıda, ilaç ve temel hizmet sıkıntısı çekiyor. Ayrıca para birimi riyalin değerinin keskin düşüşüne, astronomik enflasyona, işten çıkarmalara ve ücretlerin ödenmemesine de maruz kalıyorlar. Yaptırımlarla birlikte İran ekonomisinin önceki zaaflarının da bunda payı büyük. Riyalin değerindeki büyük düşüşle birlikte; 4 kişilik bir aileye bakan bir işçinin asgari ücreti, aylık 100 dolara inmiş durumda. Ve bu da Dünya Bankası’nın tanımladığı mutlak yoksulluk sınırından daha düşük. (kişi başı günlük 2 dolar)

Öbür yanda ise, sadece Ayetullah Hamaney değil, “reformist” başkan Ruhani de; İran ekonomisinin ne kadar iyi durumda olduğu ve Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan halklarının ABD emperyalizmine verilen cesur mücadelelerini destekledikleri konusunda arsız açıklamalar yapıyor. Aynı zamanda, bazı hükümet liderleri tarafından kabul edilen hükümet yetkililerinin yolsuzluğu, halk arasında daha da fazla öfke yaratıyor.

İran’ın güneyindeki petrol üreticisi ve sanayi bölgesi Huzistan; emek, çevre ve insan hakları mücadelelerinin en aktif yeri olmaya devam ediyor. Şuş’taki Haft Tapeh şeker kamışı işçilerinin (4500 çalışan) ve bu yıl boyunca Ahvaz’ın (4000 işçi) devam eden grevleri, aile üyelerinin de (kadınlar ve çocuklar) katılımıyla şehirlerdeki yürüyüşlere ve her iki ilde il hükümet binaları önündeki protestolara öncülük etti. 18 Kasım’da, Haft Tapeh işçilerinin 18’i yanı sıra, bir kadın muhabir de tutuklandı. Diğer işçiler, aile üyeleri, ilgili avukatlar ve Şuş sakinleri; bu tutuklamaları protesto etmek, tutuklanan işçilerin ve muhabirlerin nerede tutulduğunu öğrenmek için Şuş Adliyesi önünde toplandılar. Şu ana dek 12’si serbest bırakıldı. Aşağıda, şeker kamışı işçileriyle dayanışma içerisindeki grevci çelik işçilerinin sloganlarını, videolu haberde bulabilirsiniz: “Bu demagojik hükümete ölüm!” ve “Ne yöneticiler, ne de hükümet halkı düşünüyor!” https://www.radiozamaneh.com/420833

Kamyon sürücüleri, son altı ayda ülke çapında üç grev yaptı. Ayrıca, Huzistan’daki petrol ve petrokimya endüstrisinde işçilerin, kendi ekinleri için su talep eden çiftçilerin, belediye işçilerinin ve açlık koşullarında ve kendi örgütlerini halihazırda kurmuş emeklilerin de protestoları vardı.

İşçi eylemlerinde geri ödeme, yardımlar ve iş güvenliği talepleri öne çıkarken, İran hükümeti daha önce doğrudan sahip olduğu şirketleri “özelleştirmeye” devam ediyor. Şirketleri, devletin ve İslam Devrim Muhafızları’nın gerçek uzantıları olan inşaatçılara devrediyor ve sadece yarı-zamanlı iş sözleşmelerini ya da İran’ın yetersiz iş kanunlarına uymayan sözleşmesiz ve sigortasız çalışmayı öneriyor. Buna cevaben, Haft Tapeh Şeker kamışı işçileri, şirketi tamamen veya kısmen, kendilerinin yönetmesini talep etti.

Huzistan, aynı zamanda çevre ve insan hakları mücadelelerinin önemli bir alanı. Elektrik için barajların inşası, petrokimya endüstrisinin yarattığı kirlilik, yeraltı su kaynaklarının açgözlü kapitalist büyüme tarafından aşırı kullanımı ve başlı başına küresel ısınma; şiddetli bir hava kirliliğine, devasa bir su sıkıntısına ve bataklıkların yok olmasına sebep oldular.

Geçtiğimiz baharda Huzistan’da; su kıtlığına, yoğun hava kirliliğine ve etnik olarak Arap nüfusun dil ve kültürü haklarına yönelik saygısızlığa karşı büyük protestolar oldu. Sonrasında İran hükümetinin, Huzistan protestolarını sönümlendirebilmek için, Karun nehrinden Irak şehri Basra’ya su dağıtımını durdurması, Irak’taki hidroelektrik üretimin bozulmasına yol açarak elektrik kesintilerine sebep oldu. Ağustos sonu ve Eylül başlarında, binlerce Iraklı, elektrik ve temiz su dahil olmak üzere önemli hizmetlerin sunulması için Basra sokaklarına Irak hükümetini protestoya çıktı. Protestocular, aynı zamanda İran’ın Irak’taki varlığına ve etkilerine de karşı çıktılar.

İran rejimi; Irak ve İran mücadeleleri arasında, radikal İslamcı ve dinî gruplara karşı çıkan bir dayanışmadan da oldukça korkuyor. Huzistan’daki insan hakları savunucuları; İran rejiminin, Huzistan’daki Sünni radikal İslamcı grupların işlerini kolaylaştırırken, laik insan hakları ve işçi eylemcilerine göz açtırmadığını belirtiyor. Bkz: http://yon.ir/Be76X

İranlı bir ayrılıkçı grup olan Ahvaz‘ın Kurtuluş için Arap Mücadele Hareketi (ASMLA)‘nın üstlendiği, 22 Eylül’de Ahvaz’da İran askeri geçit törenine yapılan saldırının ardından; 1000’in üzerinde İranlı Arap entelektüel, insan hakları, siyasi, medeni ve medya aktivisti ve aynı zamanda eşleri ve çocukları da rejim tarafından tutuklandı. Tutuklananların, ASMLA ile hiçbir bağlantısı olmayan 22’si, 10 Kasım’da; hiçbir yargılama yapılmaksızın infaz edildi ve isimsiz mezarlara gömüldü. Bknz: https://gazetenisan.net/2018/11/iranda-toplu-infaz-bir-baba-ve-oglu-dahil-22-kisi-idam-edildi/

İran rejimi ayrıca, güçlü bir işçi yoğunluğuna sahip İran Kürdistan’ının kendi kaderini tayin etme mücadelesinden de korkuyor. 4 Kürt siyasi tutsağın –Ramin Hüseyin Panahi, Zanyar Muradi, Lokman Muradi ve Kemal Ahmedinejat- infazı ve İran’ın Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerine füze saldırılarla birlikte, 14 Eylül’de İran Kürdistan’ında büyük bir toplu grev dalgası başladı. (Bu infazlar, saldırılar ve 7 Eylül’de Ruhani, Putin ve Erdoğan’ın yanı sıra; 13 Eylül’de Putin-Erdoğan’ın Suriye, İdlib ve Kürtlerle yaptığı Soçi toplantısı arasındaki bağlantı için bakınız: https://www.allianceofmesocialists.org/the-ominous-ramifications-of-the-tehran-summit-and-the-sochi-agreement-between-russia-turkey-syria-and-iran/ )

Ülke çapında, İranlı öğretmenler hem ekonomik hem de insan hakları mücadelesinin ön saflarında yer almaya devam ediyor. Yeni okul yılının başlangıcından bu yana iki kez greve girdiler ve mevcut yoksulluk ücretlerine karşı iyileştirilmiş ücret, örgütlenme hakkı, herkes için ücretsiz eğitim hakkı ve ulusal azınlıklar için kendi dillerinde (Kürtçe, Azerice, Arapça) eğitim hakkı talep ettiler. Öğretmenler, sendika kurma “suçuyla” uzun hapis cezaları alan öğretmen sendikasının tutuklu liderleri İsmail Abdi, Beheşti Langrudi ve Muhammet Habibi’nin hemen salıverilmesini talep ediyor. Diğerleri daha kısa hapis cezaları almış, ya taşlanmış ya da sürgün edilmişlerdi. Grevci öğretmenler, sürgünle veya sınır dışı edilmekle tehdit edilmeye devam ediyor. Bknz: https://www.allianceofmesocialists.org/what-can-u-s-teacher-protests-learn-from-iranian-teacher-protests/

En azimlileri ise tutuklu feministler oldu. En göze çarpanlar ise; Devrim Sokağı Kızları’nın (alenen başörtüsünü çıkaran kadınların tutuklanması) insan hakları avukatı Nesrin Sotudeh, idam karşıtı aktivist Nergis Muhammedi, Kürt siyasi aktivist Zeynep Celaliyan, yazar Golrokh Iraee, çocuk hakları aktivisti Atena Daimi. Diğer feministler ise, kadın hakları konusunda paneller düzenledikleri için hapsedildi. Aras Sadeghi ve Ferhat Meysami gibi feminist erkekler de hapiste. Bazıları, açlık grevleriyle mücadelelerine dikkat çekmeye çalıştı. Ancak hepsi cezaevlerine dayalı sağlık sorunlarıyla cebelleşiyor. Örneğin Sotudeh, aile ziyaretlerinden men edildi çünkü ziyaretler sırasında tam-başörtüsü takmayı reddetti. Muhammedi çocuklarını birkaç yıldır göremiyor. Celaliyan ise kör oldu. Bakınız: https://www.allianceofmesocialists.org/solidarity-with-iranian-women-political-prisoners-and-women-indicted-for-opposing-the-compulsory-hijab-or-for-other-social-justice-activities/

22 Ekim’de insan hakları, çocuk hakları ve çevre aktivisti Farşit Hakki, evinin dışında bıçaklanarak öldürüldü ve ardından İran hükümetinin ajanları tarafından yakıldı. Bir diğer beş çevre aktivisti casusluk yapmakla ve “yolsuzluğu yeryüzünde yaymak” suçundan suçlanıyor. Şubat ayında ise, sosyoloji profesörü ve çevre aktivisti Kavus Seyid Emami hapishanede öldürüldü.

Ayrıca üniversite öğrencileri de yukarıdaki protestoların bazılarında varlığını gösterdi. Tahran ve Alameh Tabatabai üniversitelerinde ve diğer illerde öğrenciler, daha önce ücretsiz olan kurslar ve hizmetler için hükümetin ücret uygulamasına karşı çıkmak ve “yıldız” öğrencilerin (politik eylemciler) yasaklanmasına meydan okumak için kendi protestolarını gerçekleştirdiler. İslam Cumhuriyeti’ne karşı Aralık 2017/Ocak 2018 halk protestolarını desteklediği gerekçesiyle tutuklanan üniversite öğrencileri, mahkemeler tarafından hapis cezasına çarptırılıyor. 20 Kasım’da Tahran ve Allameh Tabatabai Üniversitesi öğrencileri; grevci Haft Tapeh şeker kamışı işçileri, diğer grevci işçiler ve öğretmenlerle dayanışmalarını ifade etmek için bir toplantı düzenlediler. Bakınız: https://wp.me/p9vUft-yl

https://www.radiozamaneh.com/420883

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=495452184292880&id=313329889171778

Son olarak, Tahran yakınlarındaki kötülüğüyle ün salmış Gohardaş hapishanesinden bir grup siyasi tutuklu, Haft Tapeh Şeker Kamışı Fabrikası ve Ahvaz Çelikteki grevci işçilere desteklerini ifade etmek için yakın zamanlarda bir bildiri yayınladı. Bu bildiride: “Haft Tapeh ve Ahvaz Çelik‘in onurlu ve çalışkan işçilerinin direnişi, yozlaşmış bir hükümetin yağmalamalarına ve baskılarına artık tahammül edemeyen bir halkın ezilenleri ve işçilerinin öfkesidir. Her gün, emeklerinin yağmalandığını gören ve yoksulluğa, açlığa ve feci sefalete maruz kalan; emekleri terörizm ve savaşın ateşini harlamak ya da protestolarını bastırmak için kullanılan emekçiler; sonunda düşmanını tespit etti. Biz Gohardaş‘ın siyasi mahkûmlarıyız. Baskı ve yağmaya karşı; meşru ve adil çözüme ancak bir seferberlik yoluyla varılabileceğine inanıyoruz. Bütün sendikaların ve toplumun ezilen kesimlerinin ülke çapındaki birliğine dayanan seferberlik, yağmacıları ve zulmü ortadan kaldıracak.” Bakınız: https://www.irankargar.com/%D8%A7%D8%B9%D9%84%D8%A7%D9%85-%D8%AD%D9%85%D8%A7%DB%8C%D8%AA-%D8%B2%D9%86%D8%AF%D8%A7%D9%86%DB%8C%D8%A7%D9%86-%D8%B3%DB%8C%D8%A7%D8%B3%DB%8C/?fbclid=IwAR01UIuLQiJAPxLL1hDHMF_7J_w5wIp3NNIMbSicst1mZ01hzQAfjN_g3rI

Açıkçası, İran’da protesto ve grev yapan emekçi güçlerin çeşitliliği etkileyici. İran kapitalizminin iç ekonomik krizleri, yurtdışındaki militarist müdahalelerin etkileri ve zalim ABD’nin yaptırımlarının ağır etkileri göz önüne alındığında; nesnel ekonomik durum, İran nüfusunun 82 milyonluk çoğunluğu için hayatta kalabilmeyi imkânsız kılıyor.

Önümüzdeki görev ise sosyalist bir perspektif ve Aralık 2017-Ocak 2018 protestolarının yanı sıra bütün mücadelelerin; İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerini sona erdirme ve İslam Cumhuriyeti’ni sona erdirme çağrısı üzerine inşa edilmesi. Genç nesil İran sosyalistlerinin; İran milliyetçiliğine karşı çıkmasına, İran’ın askeri devlet kapitalizmini teşhir etmesine; kadınların, LGBT’nin ve ezilen azınlıkların haklarını savunmasına ve militarizmle standart yaşamlarımıza saldırı arasındaki bağıntının kurmasına ihtiyacımız var.

Böyle bir perspektif ve örgütlenme olmadan; “Şah’ın eski güzel Günleri’ni” arayan İran monarşistlerinin ideolojik ve örgütsel kampanyaları cazip görünecektir.

İran’daki mücadelelerle dayanışmalarını ifade etmek isteyen tüm dünya sosyalistleri, kendilerini ABD hükümetinin zalim yaptırımlarına karşı çıkmakla sınırlayamazlar. Aynı zamanda İran rejimine karşı muhalefetlerini ifade etmeleri; grevci Haft Tapeh şeker kamışı işçilerinin ve öğretmenler de dâhil olmak üzere diğer emekçi aktivistlerle dayanışmaları; hapsedilen feministleri ve hapsedilen Arap ve Kürt eylemcileri savunmaları ve bunları ifade etmeleri gerekiyor. En önemlisi de, sosyalizmin; esasında kapitalist baskı/sömürü sisteminin başka bir biçimi olmadığı, gerçekte insanın özgürleşmesi anlamına geldiği üzerine bir diyaloga ihtiyacımız var.

Gezi’nin suçlanması: İşçiyi dövmek

0

AKP’ye göre grev kötüdür. Temizlik işçileri grev yaptıklarında çöpler toplanamıyor, çevre kirleniyor; otobüs şoförleri grev yapınca hayat duruyor, zarar ediyormuşuz.

Geçtiğimiz günlerde İDO, kârı azaldığı için bazı seferlerini iptal edeceğini söyledi. Bu durum hayatı olumsuz etkilemeyecek mi? Yani patron kâr az diye sefer kaldırabilir ama işçi insanca bir yaşam için grev yapamaz. İşte AKP’nin başarısı burada gizlidir. Hükümetin patron dünyasına deklare ettiği niyeti üzümü paylaştırmak değil, işçiyi dövmektir.

Enflasyonla topyekûn mücadele afişleri ülkenin her yerini süsleyedursun, sendikaların raporlarına göre son iki ayda 500 bin kardeşimiz işsiz kalmış. Şu anda geniş tanımlı işsizlik 6 milyon 300 bin. İşsizlik 2012 yılından beri artıyor. Hükümetin iyimser hedeflerinde de işsizliğin 2019’da da artmaya devam edeceği ilan edilmiş durumda.

Enflasyon ile mücadele

Hükümetin enflasyon ile mücadelesi 2017 yılında başladı (!) ve ilk adım enflasyonun hesaplanma biçimini değiştirmek oldu. Yani yeni bir yöntemle -hesap oyunuyla- enflasyon değerleri düşük gösterildi. Enflasyon sepetini oluşturan ürünlerde değişikliğe gidildi.

Çocuk bezi, çorabı, pamuk ve bezelye çok mu pahalı? Hükümet için halkı doyurmak, temel ihtiyaçları ulaşılabilir kılmak yapılacak iş değil. Bunu yapmak yerine 2017 yılında TÜİK, fiyatı çok artan bu gibi ürünleri enflasyon sepetinden çıkarmayı tercih etti. Bu bile yetmedi ve 2018 yılında ise kaban, çizme ve kumaş da bu listeden çıktı. Böylece bu ürünler ne kadar zamlanırsa zamlansın açıklanan resmi enflasyon rakamlarına etki etmedi. Buna karşılık stor perde, pike ve derin dondurucu gibi fiyatı çok oynak olmayan ürünler resmi enflasyonun belirlenmesinde kullanılmaya başlandı.

İşçiler sahte verilerle kandırılmaya, enflasyon ve işsizlik arasında onlara ölüm gösterilip sıtmaya razı edilmeye çalışılıyor.

Erdoğan’a yakın inşaat firmaları vergi dahi ödemezken, bizim payımıza işsizlik ve maaşlarımızın enflasyon karşısında erimesi düşüyor. Bu tablodan anlaşılan o ki, gerçek çözüm basit: Enflasyonla gerçek bir mücadele, maaşlarımızın en azından her üç ay enflasyon oranında artırılmasıyla mümkündür.

Hedef yerel seçimler

Enflasyona karşı verilen sahte mücadelenin aslında tek hedefi var: yerel seçimler. AKP hem belediye imkânlarından olmak istemiyor hem de seçimlerde bir yenilgi alarak Tek Adam Rejiminin sarsılmasını engellemek istiyor. Bunun için patronları ürkütmeyecek şekilde hareket ederken kendi tabanını sağlama alması gerekiyor. Mola verilen Cumhur İttifakını patronların çağrısı ile gözden geçiriyor ve işçi düşmanı politikaları sürdürebilmek için tabanından yardım istiyor. Bunu yapabilmek için de tehdit ve düşmanlaştırma girişimleri sürüyor.

İşçilere karşı: Gezi’nin düşmanlaştırılması

Enflasyon hedeflerindeki tutarsızlıklar ve artan yoksulluk karşısında Erdoğan yönetimi halkın tepkisini çekmekten çok korkuyor. Yaşamak için düşmana ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple de Anadolu Kültür A.Ş.’nin yöneticilerine “Gezi Parkı olaylarının devamlılığını sağlamak” suçlaması ile operasyon düzenleyip havuz medyasında, kitlelerin demokratik ve sosyal haklarını savunmak amacıyla seferber olduğu Gezi’yi karalama kampanyaları başlatıyor. Demokratik hakların savunmasını “terörizm” olarak “mahkûm etmeye” çalışıyor. Tüm bunlar iktidarın gerçek sorunları çözme yeteneğinden ne denli azade olduğunu bize bir kez daha anlatıyor.

Hükümet kapitalist yöntemlerle işin içinden nasıl çıkacağının yolunu bulamıyor. Haklı da, çünkü işçi sınıfını daha da ezmeksizin böyle bir yöntem bulması imkânsız! İşte bu sebeple, krize karşı savunduğumuz işten çıkarmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin sonlanması gibi haklı taleplerin yanı sıra temel demokratik haklarımızın savunusu da hayati bir önem taşıyor.

İşsizlik ve Mücadele: Kurtulmak Yok Tek Başına!

0

Son bir yıl içinde bir milyonun üzerinde işçi işsizler ordusuna katıldı. Resmi rakamlara göre dahi işsiz sayısı dört milyona ulaşmış durumda. Sendikalara ve emek örgütlerine göre gerçek işsiz sayısı bu rakamın en az iki katı! Henüz krizin başında olduğumuz düşünüldüğünde, önümüzdeki dönem milyonlarca işçinin daha işini kaybetme tehlikesi altında olacağı açık. Gemi değil işçiler batıyor!

Bu tablo gösteriyor ki, aynı 2008, 2001 ve 1994 ekonomik krizlerinde olduğu gibi fatura bir kez daha işçilere, emekçilere kesilmek isteniyor. Kriz mi var? Hemen çalışanlar işten atılıyor. Halen çalışmaya devam edebilenlerin dahi zamlar ve yüksek enflasyon karşısında geçinmekte zorlandığı mevcut koşullarda işsiz kalmak aç ve açıkta kalmak anlamına geliyor. Bu kabul edilemez! İşten atmalar derhal yasaklanmalı, işler tüm çalışanlar arasında paylaştırılmalı, herkese insan onuruna uygun ücret ödenmeli!

Neden bunları ısrarla dile getiriyoruz? İşten atılıp işsiz kalan işçi ne yapacak? Kirasını nasıl ödeyecek? Karnını nasıl doyuracak? Kış günü nasıl ısınacak? Evlatlarını nasıl okula gönderecek? Bir ülkenin, bir toplumun bundan öte beka sorunu olabilir mi? Bir ülkenin, bir toplumun bundan daha önemli bir sorunu olabilir mi? Sırça köşklerinde vatan millet edebiyatıyla ahkâm kesenler tabii ki açlık, yoksulluk, işsizlik nedir bilmezler. Onların dini de, imanı da para! Krize kim sebep olduysa bedelini onlar ödesin!

Zaten milyonlarca işsiz vardı. Üzerine yüz binlercesi daha eklendi. Görünen o ki, bu sayı daha da artacak! Peki, bizzat işçilerden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonundan neden işsizlerin ancak yüzde onu yararlanabiliyor? Fon neden patronlara sermaye yapılıyor; amacı dışındaki her alanda kullanılıyor? Bu talan kabul edilemez! Fon, amacı olduğu üzere, sadece ve sadece işsizler için kullanılmalı ve tüm işsizleri kapsayacak şekilde işletilmeli!

İster işsiz kalmış olalım, ister çalışıyor! Unutmayalım! Bu krizin sorumlusu işçiler, emekçiler değil. Milyarlarca dolarlık dış borcu işçiler yapmadı; patronlar ve hükümeti yaptı! Ayağını yorganına göre uzatmayan işçiler değil, patronlar ve hükümeti! Ve şimdi de krizin faturasını işçilere, emekçilere ödetmek istiyorlar. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. İzin vermeyelim! İşçiler birlik olursa kriz onların krizi olacaktır!

22 Kasım 2018

Emin Şakir’in davası görüldü

0

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi, Türkiye’de yayımlanmış olan tüm sol, sosyalist, devrimci yayınları arşivlemeyi amaçlayan solyayin.com web sitesinin editörü Emin Şakir’in davası görüldü.

PKK, YPG terör örgütü üyeliği ve propagandası ve Gezi direnişinde yöneticilik yaptığı iddiaları ve solyayin.com’da arşivlediği yayınlar nedeniyle 28 Kasım 2017’de tutuklanan ve 190 gün hapiste tutulan Emin Şakir’e ilişkin davanın ilk duruşması, bugün İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Avukat Ayşen Funda Ata, mahkemeye iki sayfalık bir dilekçe sundu. Avukat Ata sanığın derhal beraatını, yurtdışına çıkma yasağının kaldırılmasını ve Emin Şakir hakkındaki asılsız ihbarlarda bulunan kişi yada kişilerin soruşturulmasını talep etti.

Emin Şakir, dokuz yılı aşkın bir süreden beri DSİP üyesi olduğunu belirterek başladığı savunmasına şöyle devam etti: “Polis evimde yaptığı aramada herhangi somut bir suç unsuru bulamamıştır. Gezi eylemlerine katılmak ve eylemleri yönetmekle suçlanıyorum, evet Türkiye’deki 10 milyona yakın insan gibi ben de Gezi eylemlerine katıldım ama herhangi bir eylemde yöneticilik yapmadım. Gaziantep’e ise bir iş gezisi nedeniyle gittim ve sadece yarım gün kaldım. Herhangi bir kişi yede kişilerle irtibat kurmadım… Yasa dışı örgüt üyeliği ile suçlanıyorum, bu tip herhangi bir örgüte üye değilim”. Şakir, hakkındaki sosyal medya ihbarının asılsız olduğunu, bu paylaşımların bilgisayar kullanabilen herkes tarafından üretilebileceğini belirterek, Adalet Bakanı’nın bir tweetini değiştirerek “#EminŞakireÖzgürlük” tweeti atmış gibi gösterdiği bir ekran görüntüsünü paylaştı.

Şakir ayrıca, DSİP’in yasal faaliyetlerinden çekilmiş fotoğraflarının da dosyaya eklendiğini ifade ederek bu duruma itiraz etti. Avukatlar Ayşen Funda Ata, Diren Cevahir Şen ve Mehmet Doğan, iddianamenin iki kez reddedildiğini hatırlatarak, dosyada hâlâ somut deliller bulunmadığını, dolayısıyla müvekkillerinin derhal beraatını talep ettiklerini söylediler.

Mahkeme, Emin Şakir’le ilgili beraat talebinin reddine, duruşmadan vareste tutulmasına, yurtdışına çıkış yasağı içeren adli kontrolün kaldırılmasına, tanık dinlenmesi talebinin ise reddine karar verdi. Ayrıca, savcılık tarafından el koyulan bilgisayar ve telefon materyallerinin iadesine karar verildi.

Bir sonraki duruşma 15 Şubat 2019’da görülecek. Avukatlar, Emin Şakir’le ilgili ilk duruşmadan çıkan kararı olumlu olarak değerlendirdiklerini belirttiler.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü: Bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos), yaşamak istiyoruz diye haykırmak için sokaklardayız!

0

Yaklaşık 58 yıl önce, Mirabal kardeşler Dominik Cumhuriyeti’ndeki General Trujillo’nun soykırım diktatörlüğü tarafından öldürüldü. Patria, Minerva ve María Teresa, soykırım devletine karşı isyan ettikleri ve toplumda kadınlara biçilen rolü kırmak istedikleri için kaçırıldılar ve işkence edilerek katledildiler.

Onların anısına 25 Kasım günü, kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele günü olarak ilan edildi ve bu 25 Kasım’da da her türlü toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve kadınlara yönelik ücret ayrımcılığına karşı çıkmak, yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakki talebimizi yükseltmek ve “bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos)”, “yaşamak istiyoruz” diye haykırmak için sokaklarda olacağız.

Biz kadınlar dünya çapında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetine karşı verilen büyük mücadelelerin kahramanlarıyız. 2015 yılında Arjantin’in #NiUnaMenos seferberliği Latin Amerika ve Avrupa genelinde hızla genişledi. Bu seferberlik kadın cinayetlerinin önlenmesine ve kadın ölümlerinde kapitalist hükümetlerin sorumluluklarının ifşa edilmesine yönelik taleplerin kitleselleşmesine katkıda bulundu. Kadın bedeni ve hayatı üzerinde hak talep etmeye dayalı kadın cinayetleri ataerkil şiddetin en uç tezahürü ve her yıl binlerce kadın çoğunlukla koca, erkek arkadaş, baba gibi en yakın çevrelerindeki erkekler tarafından sadece kadın oldukları için katlediliyor. Latin Amerika ve Karayipler Cinsiyet Eşitliği Gözlemevi’nin bölgedeki 16 ülke ve İspanya’yı kapsayan verilerine göre, 2017 yılında 1.133’ü Brezilya’da olmak üzere toplam 2.554 kadın cinayeti gerçekleşti. Bu verilere haftada 49 kadın cinayetinin yaşandığı Meksika ve 15 kadın cinayetinin yaşandığı Kolombiya gibi kadın cinayeti oranlarının yüksek olduğu ülkeleri de eklersek toplam rakam müthiş artıyor.

Ataerkil şiddetin en uç noktası olan bu cinayetler karşısında “yaşamak istiyoruz” diye haykırmak için kadınlar kitlesel olarak sokaklara döküldüler. Bu talep kadınlara yönelik fiziksel, psikolojik, sembolik, ekonomik ve cinsel gibi farklı şiddet türlerini kapsarken küresel kadın mücadelesinin dördüncü dalga çerçevesinde gücünü de arttırdı. Bu dünyadaki kadınların çoğunun hayatlarında en az bir kez kadına yönelik şiddet ve istismara maruz kalmış olduğu gerçeğinden yola çıkıyor. La Manada (Kurt Sürüsü) davasındaki “tecavüz değil cinsel istismar” kararına tepki olarak İspanya Devleti’nin kadınları tarafından sokaklara yapılan çağrı ardından gerçekleşen geniş çaplı protesto günlerinden, Şili’de yükselen feminist öğrenci hareketine ve de McDonalds ve Google işçilerinin cinsel tacize karşı gerçekleştirdikleri grevlere varana dek toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı isyan giderek büyüyor.

İki uluslararası kadın grevi, BM verilerine göre dünya çapında oranı %23’lere ulaşan kadın ve erkek arasındaki cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinin ortadan kalkmasını kadın işçilerin temel talebi olarak ön plana çıkardı. Bizi sömüren ve emeğimiz üzerinden fazladan kar elde eden ataerkil kapitalist sistem aslında kadınların ezilmesine dayalıdır. Biz bu yüzden kapitalizm ve ataerkilliği birlikte devirmek için mücadele ediyoruz.

Kadınların kendi bedenlerine dair karar verme özgürlüğü için süren mücadelemiz, yasal kürtaj hakki için 28 Eylül 2017’de ilki gerçekleşen #gritoglobal (küresel çığlık) günü ile birlikte sokaklarda verdiğimiz en önemli mücadele oldu ve İrlandalı kadınlar bu yılın mayıs ayında bu hakkı kazanmayı başardı. Arjantin’de milyonlar, Latin Amerika’da süregelen bir mücadele olan yasal kürtaj hakkı için sokağa çıktı. Dünyanın neredeyse yarısında kürtaj yasadışı olduğu ve gizliliğe hapsedildiği, dolayısıyla da kadın ölümlerine yol açtığı sürece #NiUnaMenos (Bir kadın daha eksilmeyeceğiz) demekten vazgeçmeyeceğiz.

Bu 25 Kasım’da mücadelemizi güçlendirmek için dünyanın her yerinde sokaklarda olacağız. Kapitalist hükümetler ve kiliseler (ve din-maneviyat politikalarına dayalı tüm diğer kurumlar) sonu gelmeyen kadın ölümlerinin sorumluları olmaya devam ediyorlar. İşte bu yüzden sokaklara çıkmalı ve bu küresel mücadele dalgasını ilerletmeliyiz. Trump hükümetine karşı çıkan ABD’li kadınlarla, kadın düşmanı Bolsonaro’ya karşı #EleÑao (O’nu seçme) diyen Brezilyalı kadınlarla, yasal kürtaj hakkı için yeşil fularları dalgalandıran Arjantinli kadınlarla ve farklı ülkelerde hakları için örgütlü mücadele veren tüm kadınlarla dayanışma içinde ortak mücadelemizi sürdürüyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak kadınlara yönelik her türlü şiddete karşı dünya çapında verilen tüm mücadeleleri dünyayı sarsmaya devam etmek için ortaklaşmaya ve eylem birliğine çağırıyoruz

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) 

Kasım 2018

Ekonomik krize karşı işçi-emekçi programı

0

Programın pdf versiyonuna ulaşmak için aşağıdaki linki tıklayın:

 

1. Açlık ve yoksulluk bizleri tehdit ediyor

Ekonomik kriz bütün şiddetiyle üzerimize çullandı. Her geçen gün biraz daha şiddetleniyor. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6.000 TL’nin üzerine çıktı. Gene dört kişilik bir ailenin açlık sınırı ise 2.000 TL civarında. Ekmeği sayarak, domatesi korkarak, pirinci tereddüt ederek almaya başladık. Gıda fiyatlarındaki artış yüzde 30’un, ev eşyalarında ise yüzde 38’in üzerinde. Kış aylarında boğazımızdan kesmeden çocuklarımıza bir kaban bile alamaz duruma geldik. Ya doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki artışlar? Kriz bizleri soğuğa ve karanlığa mahkûm ediyor.

Bu krizin sorumlusunun biz işçi ve emekçiler olmadığımızı elbette biliyoruz. “Alt katta” yaşayan bizleri kasıp kavuran bu ekonomik krizin üç temel nedeni var. Birincisi, patronlar arasında vahşi bir rekabete dayalı olan kapitalist üretim tarzının kendisi. Onlar bizim yarattığımız değerleri paylaşabilmek için borsalarda ve piyasalarda birbirlerinin boğazını sıkarak daha fazla kazanç ararken, bunun yarattığı plansız ve anarşik ortam ekonomiyi bataklığa sürüklüyor.

Krizin ikinci nedeni, on altı yıldan beri ülkeyi yönetmekte olan hükümetlerin, ekonominin dümenini inşaat, enerji ve silah sanayicilerinden oluşan bir oligarşinin ellerine teslim etmiş olmasıdır. Halkın çıkarları ve ihtiyaçlarını gözetmeksizin yüz milyarca lirayı dev müteahhit şirketlere; petrol, doğalgaz ve nükleer santral tacirlerine; ölüm makinesi imalatçılarına akıttılar. Dış borçlanmalarla finanse edilen ve ülkenin gerçek sınai ve sosyal kalkınmasına yaramayan bu harcamalar şimdi bizlerin sırtına borç olarak yüklenmiş durumda.

Ve üçüncü neden, ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlılığıdır. Hükümet, krizin ardında “Batı’da hazırlanan bir manipülasyon var” diyor. Diyelim ki doğru, ama o zaman Türkiye ekonomisi neden bu tip bir müdahaleye açık halde? Çünkü ekonomisi tamamen emperyalist sisteme bağımlı. Dünya kapitalizmi içinde rekabet halindeki bütün sermaye güçleri her gün birbirlerine karşı “manipülasyon” çabası içindeler. Oralarda bir rüzgâr esince, bizimki gibi bağımlı ekonomilerde fırtınalar kopar. Dünya kapitalist sisteminden kopmadıkça emperyalizmden bağımsızlık mümkün değildir.

2.   Patronlar sınıfının planı

Ekonomik kriz patronların kurduğu sömürü sistemini de tehlikeye sürüklüyor. Bu yüzden hemen önlemler aldılar. Bu önlemlerin temel hedefi krizin yükünü işçilerin ve emekçilerin sırtına yükleyerek bozulan düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tesis etmek. Öncelikli sıkıntıları, oluşan devasa borçlarını ödeyebilmek ve yatırımlarını kurtarabilmek için para bulmak. Onun için hemen Londra’ya gidip yabancı sermaye baronlarından para çekebilmek için ne yapmaları gerektiğini sordular ve onların talimatları doğrultusunda faizleri yüzde 24 gibi müthiş bir düzeye yükselttiler.

Ardından “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) adını verdikleri saldırı planını ilan ettiler. Yani emperyalist sermayenin uygulayıcısı olan Uluslararası Para Fonu’na (IMF) başvurmadan, onun görmek istediği önlemleri gündeme getirdiler. Bu yoldaki ilk önlemleri, IMF’nin isteği doğrultusunda giderek büyüyen cari açığı azaltmak için “fazla ısınan” ekonomiyi yavaşlatmak, yani yatırımları kısmak, hatta dondurmak oldu. Ve bunun sonucunda milli gelir derhal düştü (kişi başına yılda 10 bin dolardan 8 bin dolara indi). Bu küçülme elbette milyonerlerin servetlerinde değil esas olarak emekçilerin ekmeklerinde oldu.

Gene IMF direktifleri doğrultusunda Yeni Plan’da, memur maaşlarının geçmişe dönük endekslenmesine son verilmesi; asgari ücretin verim artışına bağlanması; kıdem tazminatı fonu oluşturularak bu hakkın da gasp edilmesi; geçici istihdamın yayınlaştırılması; emeklilik sisteminin değiştirilerek özel emekliliğe otomatik katılımın zorunlu hale getirilmesi; esnek çalışma modellerinin yaygınlaştırılması; sosyal sigorta sisteminin zayıflatılması; sosyal harcamaların (eğitim, sağlık, sosyal yardımlar, ulaşım, vs.) kısıtlanması yer almakta.

Bütün bu “önlemler” krizin bedelini işçilere ve emekçilere ödetmeye yöneliktir. Ama dikkat: bu ekonomik önlemlerin hepsi politik uygulamalardır. Yani krizin çözümü politik mücadelede yatmaktadır. Faturayı daha da yoksullaşarak yüklenmemek için biz işçi ve emekçilerin bu politik mücadeleye tüm örgütlerimizle birlikte hazırlanmak ve girmek zorundayız.

3.   Hayat pahalılığına karşı ve ücretler için mücadele

Enflasyon dizginlenemez şekilde yükseliyor. Elimize geçen ücretler, bir sene öncekinden dörtte bir oranında daha az. Bazı işyerlerinde yüzde 10-15 düzeyinde düzeltmeler yapılıyor, ama bu resmi rakam olan yüzde 23’ün çok gerisinde. Üstelik işçiler emekçiler için enflasyon oranı çarşı pazarda resmi rakamın çok üzerinde. Enflasyonu biz değil sermaye sahipleri yaratıyor, dolayısıyla bedelini bize ödetmelerine karşı çıkmalıyız.

Bu nedenle her şeyden önce asgari ücret derhal sendikaların belirleyeceği yoksulluk sınırının üzerine çekilmeli ve vergiden muaf tutulmalı. Tüm ücretlerde oynak merdiven sistemi uygulanmalı, yani ücretler her üç ayda bir otomatik olarak enflasyon oranında yükseltilmeli. Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşit işe eşit ücret uygulaması ısrarla savunulmalı.

Öte yandan, çarşı pazara zabıta salarak veya dükkanlardan indirim rica ederek enflasyon önlenemez. Bu tip girişimler hükümetin göz boyamasından başka bir şey değildir. Yapılacak şey, başta doğal gaz, akaryakıtlar, elektrik, su ve ulaşım alanlarında yapılan zamların derhal geri alınmasıdır. Hükümetlerin görevi halkın onurlu bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Bunu beceremiyorsa iktidardan derhal çekilmelidir. Bunu sağlayacak olan da işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir.

4.   İşsizliğe karşı mücadele

Şirket iflasları, konkordato ilanları, icra uygulamaları birbirini izliyor. Kriz bu kez teğet falan geçmiyor. Ekonominin kalbine saplanmış durumda ve her geçen gün daha derinlere işlemeye devam ediyor. İşyerleri yaygın tensikatlar yapıyor, iflas edip kapanıyor. İşçiler, “sıra ne zaman bize gelecek?” endişesiyle yaşamaya zorlanıyor.

Son 1,5 yıl içinde 100 binin üzerinde küçüklü büyüklü işyeri kapandı. Konkordato ilan eden koca koca şirketlerin sayısı ise 3 bini aştı. Zaten işsizlik oranı yüksek olan ülkede işsizler ordusuna on binlerce yeni insan eklendi.

Bu kabul edilemez bir durum. Krizin bedelini, onu yaratmış olan sermaye sahipleri ödemelidir. O halde tüm gücümüzle işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin yasaklanması için seferber olmalıyız.

Bu arada pek çok patron, işçi çıkarmak için “kriz var, iş yok” iddiasından yararlanıyor. O zaman, sendikalıysak sendikacıyla, yoksa temsilcilerimizle birlikte işyerinin muhasebe bürosuna girmeli ve “açın defterleri, görelim hesapları” demeliyiz. Sahte iflas gösteren veya iflasların yürürlüğe girdiği işyerlerinde hemen seferber olarak işyerinin tazminatsız kamulaştırılması ve işçi denetiminde üretimin devam etmesi için mücadele etmeliyiz.

İşsizliğin gerçek çözümü, işyerlerinde ücretlerde herhangi bir kısıntı olmaksızın çalışma saatlerinin kısaltılarak ek vardiyaların kurulması ve buralarda işsizlerin istihdam edilmesidir. Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sistemi uygulanmalıdır.

Patronlar bu taleplerin yerine getirilmesinin imkânsız olduğunu söyleyeceklerdir. Hayır, bu mümkündür! Üretimdeki ve genel olarak ekonomideki rekabetçi ve yağmacı anarşi düzenine son verilir ve ulusal kaynaklar halkın yararına kullanılırsa, bütün bu çözümler son derece gerçekçi ve zorunludur. Özelleştirmelerin durdurulması, temel sanayi sektörlerinin kamulaştırılması ve ekonominin işçi ve emekçilerin katılımıyla merkezi olarak planlanması halinde patronların ve para simsarların yağmaladıkları kaynaklar, tam istihdamlı ve onurlu bir yaşama dayalı sosyal bir devletin kurulmasına olanak tanıyacaktır.

5. Dış borç ödemelerine son!

Ülke ekonomisi tamamen emperyalizme bağımlı ve ancak dışardan gelecek borçlarla ve yatırımlarla ayakta duruyor. Dış borç miktarı 2018 yılı içinde 470 milyar dolara dayandı. Bu borcun yüzde 70’i özel sektöre, geri kalan kısmı ise devlete ait. Bu borçların ne alınmasında ne de kullanılmasında biz işçi ve emekçilerin hiçbir iradesi ve söz hakkı olmadı. Bize kimse ne kadar borçlanılacağı, bu paraların hangi işlere harcanacağı, elde edilen kârların nerelere gideceği ne bize soruldu ne de anlatıldı. Ama şimdi, milli gelirin yarısından fazlasını oluşturan bu borçların ödenmesi bize yükleniyor. Zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla onların borcunu biz ödüyoruz.

Bu borçlar patronlar sınıfının ve onların hükümetlerinin emperyalizmle işbirliğinin bir sonucudur. Kalkınma adına gerçekleştirilen borçlanmalar, ülke ekonomisini emperyalizme daha da bağımlı hale getirmekte, emperyalizmin ekonomik ve sosyal hayatımız üzerindeki kontrolünü daha da sıkılaştırmaktadır. Hükümetin “Batı karşıtlığı” söylemlerini ikiyüzlü demagoji olarak kabul ediyoruz. Emperyalizmden kurtuluşun ilk adımı dış borçların ödenmesine son verilmesidir.

6. Emperyalizmden tam kopuş için…

Bizim Batı’nın işçi ve emekçileriyle hiçbir sorunumuz yok. Onlar da bizim gibi patronlar tarafından sömürülen emekçilerdir. Biz onlarla dayanışma içinde olmalıyız. Bizim karşı olduğumuz, onların patronlar sınıfı ve hükümetleridir.

Emperyalist ülke patronları, kredi kuruluşları, faiz lobileri bizim buradaki meslektaşlarıyla tam bir işbirliği içindedir. Oralardan bulunan faizli krediler buradaki bankalar aracılığıyla, ülke ekonomisinin yönetimini elinde tutan oligarşi üyesi patronlara aktarılmaktadır. Bu sömürü, yağma ve talan zincirinin mutlaka kırılması gerekir. Bunun yolu, ülkedeki tüm bankaların kamulaştırılması ve bütün kredi sisteminin tek bir merkez bankasında toplanmasıdır.

Ülke ekonomisi sanayiden tarın ürünlerine kadar her alanda ithalata bağlı bir hale getirilmiş durumda. Bu nedenle borçların yanı sıra cari açık da sistemli bir biçimde artmakta ve bu açıklar gene borçlanma yoluyla kapatılmakta. Hepsi de sonunda bize ödettirilmekte.

İthalat ve ihracat mekanizması emperyalizmin ülke kaynaklarını sömürmesinin önemli yöntemlerinden biridir. Bizim ülkede ürettiğimiz değerlerin önemlice bir bölümü eşitsiz ticaret ve kâr transferleri yoluyla emperyalist ülkelerin kasasına ve patronlarına gidiyor. Dolayısıyla dış ticaret devlet tekeline alınmalıdır.

7. İşçi-emekçi cephesi ve hükümeti

Ekonomik krizler kapitalizmin doğasından kaynaklanır ve kaçınılmazdır. Krizlerden çıkış ise, patronları ve onların hükümetleri ile çalışan sınıflar arasındaki politik mücadeleye bağlıdır. Patronlar ve hükümetler krizin bedelini çalışan kitlelere yükler, bu durumdan etkilenen yoksul emekçiler de buna direnmeye çalışır. Bu bir politik mücadeledir ve bugün işçi ve emekçiler olarak en büyük eksiğimiz ne yazık ki bu mücadeleyi örgütlü biçimde sürdürebileceğimiz bir sınıf partisinin bulunmamasıdır.

Sendikalar ise güçsüzdür ve mücadele etmek isteyen sendikalar da sistematik olarak devletin baskısına uğramaktadır. İşçilerin her sendikalaşma girişimi, ücretleri ve sosyal hakları uğruna her mücadele çabası yoğun patron ve devlet şiddetine maruz kalmakta. Bu arada pek çok sendika, patronlarla ve hükümetlerle işbirliği yapan sendika yöneticilerinin ve memurlarının egemenliği altında hareketsiz halde tutulmakta.

Ama öte yandan, krize karşı çalışan sınıflar arasındaki hoşnutsuzluk ve tepki yaygınlaşmakta, yer yer grevler, direnişler ve kitle mücadeleleri patlak vermekte. Krizin sonuçlarını reddeden işçilerin ve işyerlerinin sayısı çoğalmakta. Hükümetin kemer sıkma politikaları daha fazla sorgulanır hale gelmekte. Pek çok işyerinde öncü işçiler bir araya gelip komiteleşerek sorunlara çözüm arayışlarına girişmekte. Bu gelişmeler, mücadele imkanlarının var ve artmakta olduğuna işaret etmekte.

Mücadeleci sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerinin krize karşı birbirlerine yaklaşması ve ortak mücadele çabasına girişmeleri olumlu bir gelişmedir. Böylece ortaya bir işçi-emekçi cephesinin ilk nüvesi çıkmaktadır. Bu süreç, yeni katılımlarla mutlaka güçlendirilmelidir.

Daha önemlisi, fabrikalarda ve tüm işyerlerinde mücadele komitelerinin oluşturulması, bunların sarı sendikaların egemenliği altındaki işyerlerine kadar yaygınlaştırılması ve bütün bu oluşumların gelişmekte olan cepheye katılmaları büyük önem taşıyor. Birliğin ve mücadelenin işyerlerinden emekçi mahallelerine kadar en geniş kitleyi sarıp içine alması gerekiyor.

Krize karşı bu işçi-emekçi programının hayata geçirilmesi son kertede bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasına bağlıdır. Oluşmakta olan mücadele birliğini bu yolda bir adım olarak güçlendirmek için mücadele ediyoruz ve bu yolda uğraş verecek tüm işçileri ve emekçileri İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında toplanmaya davet ediyoruz.

 

İşsizlik fonumuz yağmalanıyor!

0

Tam tamına 11 milyar TL’nin, hile-hurdayla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan bankalara aktarıldığı ortaya çıkarıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bile bilgisi dahilinde olmadan aktarılan miktarı Cumburbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “fonun daha etkin kullanılabilmesi için atılmış bir adım” olarak niteledi.

Açıkçası sözcü Kalın kısmen doğru söylüyor. Fon etkin kullanılmadı. İşsizlik sigortasının koşulları o kadar ağır ki, başvuran işsizlerin neredeyse hiçbiri bu fonu kullanamıyor.  Verilere göre İşsizlik Fonu’nda toplanan 200 milyar TL’nin, yalnızca 23 milyar TL’si işçilere işsizlik ödeneği olarak geri döndü. 177 milyar TL işçilerden neden alınıyor?

Kuruluş amacı, işsizlere sosyal destek olarak tasarlanan fon, daha önce de amacına aykırı kullanılmış; özel ve kamu kuruluşlarına “borç” olarak verilmişti. Peki verilen borç geri ödendi mi? Tabii ki hayır. İşte devletin ve İbrahim Kalın’ın, etkin kullanımdan anladığı bu. İşçilerin ceplerinden ödenen fonu işçilere, işsizlere koklatmadan, patronlara aktarmak. Hem cebimizden zorla alıyorlar, hem de kullandırtmıyorlar! Fonun işçi ve işsizlere kullandırılmamasının tek amacı var: İşsizleri terbiye ederek, daha kötü iş koşullarına razı olmalarını sağlamak. Bu hilenin adı: Alırım paranı, vururum kırbacı.

Devletin bu safsata açıklamaları, kendi burjuva kurallarına bile uyma zorunluluğu duymaması; ekonomik krizin de derin boyutunu gözler önüne seriyor. Usulsüzlük, açıkça kanuna ve anayasaya aykırılık. Fonlar, kuruluş amacına aykırı olarak kullanılamaz. Ücretlerimizden kesilen paralar, işverenlere aktarılamaz! Bankaların, patronların borçları; bizim borçlarımız değil! Faizlerden gelir elde etmek, bütçeler arası eksikleri kapatmak, patronlara para aktarmak… İşsizlik fonunun amacı bunlar değil!

Fonun amaç dışında kullanılması işçi sınıfına açık bir saldırıdır ve işçi düşmanı AKP-MHP iktidarı tarafından bilinçli olarak fonun kuruluşundan beri devam ettirilmektedir. İşsizlik fonunun sahibi, işçiler-emekçiler-işsizlerdir. Dolayısıyla biz emekçilerden toplanan paraların yönetimi ve denetimi devlette değil, sendikalar ve emek örgütleri aracılığıyla işçilerde olmalı! Bu zamana kadar aktarılan bütün para hemen iade edilsin! Fonla ilgili bütün faaliyetler şeffaflaştırılsın! İşsizlik sigortası için zorlayıcı hukuki koşullar kaldırılsın, işsizler fonun tamamından yararlanabilsin! İşsizliğin sorumlusu olmayan bizlerden alınan prim yerine, devletten ve işverenden prim alınsın! Eğer olur da gelir elde edilmek istenirse -emek hırsızlarımız- banka ve şirketler kamulaştırılsın, sermayelerinden alınsın.

Ödlek oyunu

0

Her güzel, güzellikten ergeç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden”
Sone 18, William Shakespeare

Gattaca filminde bu kare aslında çok uzak bi gelecekte değil, önümüzdeki 10 yıllar içinde gerçekleşecek gibi duruyor. Genlerimiz, doğal süreçlerle evrilmek yerine artık, yapay seçilim hatta gen tedavisi ve değişimi verilen süreçlerle müdahale altında. Bu durum artık bilim kurgu olmaktan çıkmışken bizleri neler bekliyor?

Crispr-cas9 ile artık genlerde istediğimiz değişiklikler yapılabiliyor. Bu teknoloji, DNA’da özel bölgeleri değiştirmek ve kesmek ayrıca onları tedavi etmek için kullanmaya dayanıyor. Şimdiden Çin, hayvanlar üzerinden gen tedavisine başladığını duyurdu. Bu her ne kadar tehlikeli görünse de, insanlığın geleceği için bir umut olabilir mi? Aslında tıp biliminin gelişmesiyle ve yaygın sağlık sisteminin katkısıyla, ortalama insan ömrü son yüzyılda 2 büyük savaş ve onlarca salgın hastalık görmesine rağmen uzadı.

Peki sağlıktaki bu gelişmenin bedeli neydi? Ticarileşen sektör ile birlikte halkın sağlığından daha çok kârlılıklarını düşünen yapılar, şirketler ortaya çıktı. Bu durum göz önüne alındığında aslında genlerin ve gelecek nesillerin de nasıl bir risk altına olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Mesela Gattaca filmindeki diğer örnekte, iki kardeşten birine gen tedavisi uygulanıp seçkin bir birey olarak iş bulabilirken, diğer kardeş maalesef sıradan bir birey halinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu iki kardeşin tek ortak noktası “Ödlek Oyunu” adı verilen denizde en uzağa kimin yüzebileceği yarışmasıydı. Fakat tahmin edeceğiniz gibi kimin daha uzağa yüzebileceği önceden belliydi, fakat film bizi burada biraz şaşırtıyor, izlemek isteyenler için merak olsun!

Kader, yani bu yazıda değindiğimiz gen mühendisliği, çok ciddi bir gelecek sunarken aslında az buçuk tehlikelerini de sezebiliyoruz. Bilim kurgu filmlerindeki gibi seçilmişlerin bir düzeni olarak yaşamak kaderimiz değil, ama nasıl? Sadece denetlenebilir sağlık sistemi ile, halk için işçiler için sağlık planlaması ile bu mümkün olabilir, bu sayede sonucu önceden belirli oyunlarda yarışmak zorunda kalmayız.

Tam yol ileri: İstikamet demokrasi!

0

Hükümetin, ekonomik krizle birlikte iyice ayyuka çıkan borçların finansmanı sorununu çözmek için özellikle Almanya ile yürüttüğü temaslar neticesinde kimi çevreler Türkiye’nin yeniden demokratikleşme rotasına döneceği yönünde beklentiye girmiş görünüyor.

Türkiye için tarih boyunca demokrasi, ülkenin uluslararası ekonomiye katılış biçimi başta olmak üzere bir dizi politik faktörden ötürü patronların çıkarına işleyen bir görüntüden ibaret oldu. Dönemsel olarak rejim içindeki çatışmalar, bilinen tabirle “vesayet” savaşları, demokrasi mücadelesi adı altında yürütülse de, Türkiye halkları hiçbir dönemde işçi ve emekçilerden yana bir demokratik düzende politik hayata katılamadı. AKP hükümetlerinin özellikle AB’ye üyelik süreci bağlamında yürüttükleri “demokratik” açılımların bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini yayınlarımızda çok kez dile getirmiştik. Keza, Türkiye için demokrasi mücadelesi kontrolsüz bir istikamet hattı olarak kalmaya devam etti.

Biraz daha açarsak, istikamet hattı denizcilik, havacılık, haritacılık ve genel anlamıyla askerlikte pusula açısı ile beraber verilir. Bu hat, bulunulan noktadan varılmak istenen hedefe çizilen bir doğruyu ifade ederken, pusula açısı arazinin arızalarından ötürü (dağlar, dereler, ormanlar,vb.) bir pusula yardımıyla düzenli olarak kontrol edilmezse her bir derecelik sapma hedeften 18 metreye yakın bir uzaklaşma anlamına gelir. Yani, kişinin elinde bir pusulası yoksa araziye çıkmadan önce koyduğu hedefe ulaşması hiçbir zaman mümkün olmaz.

Türkiye siyasal hayatında da demokrasi mücadelesi, pusulasız bir istikamet hattını ifade edegelmiştir. Özellikle bu mücadeleye öncülük ettiğini iddia eden siyasal yapıların pusulasız tutumları, olmadık ittifaklara ve bitmeyen bir hüsranlar silsislesine sebep olmuştur.

Erdoğan’ın Eylül ayı sonunda Almanya’ya gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yeniden başlayan “demokratikleşme” tartışmalarının temelsizliği bir tarafa,  belirsiz bir demokrasi hedefiyle mücadeleye atılan siyasal yapıların herhangi bir pusuladan yoksun tutumları, en genel anlamıyla başladığımız noktanın da gerisine düşmemize sebep oluyor.

AB tipi demokrasinin, patronlar için demokrasi demek olduğunu, sermayenin serbest dolaşımı ve emek gücünün giderek artan oranlarda sömürülmesi hedefini güttüğünü dile getirdiğimizde, bizi mücadeleyi baltalamakla suçlayanlar Türkiye’nin koşullarını yani araziyi hesaba katmadan hayali bir hedefe doğru sürükleniyorlar. İddia ediyoruz; Türkiye’de işçiden emekçiden yana bir demokratik sistemin tesis edilebilmesi için sosyal bir devrimden başka çıkar yol yoktur. Pusulasına bunu koymayanlar, işçi demokrasisi için mücadele etmeyenler, kaybetmeye mahkumdur.