Ana Sayfa Blog Sayfa 59

İDP: “Başta CHP olmak üzere bütün muhalefet partilerini ve adaylarını YSK’nın bu kararını boykot etmeye davet ediyoruz”

0

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçimlerini yenileme kararı başta adalet sistemi olmak üzere ülkedeki tüm devlet kurumlarının, Tek Adam rejiminin araçları haline gelmiş olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu rejim tüm demokrasi kurallarını rahatlıkla hiçe sayabilmekte ve ülkenin kaderini Tek Adam’ın kararına bağlayabilmektedir.

YSK’nın seçimleri yenileme kararı, oylarıyla tercihini yapmış olan emekçi halkımızın iradesini antidemokratik biçimde hiçe saymaktır. Yeni seçim kararı tamamen göstermelik bir girişimdir. İmamoğlu’nu, tüm partileri ve halkımızı böylesine bir seçim dalaveresini reddetmeye çağırıyoruz. Başta CHP olmak üzere bütün muhalefet partilerini ve adaylarını YSK’nın bu kararını boykot etmeye davet ediyoruz.

Türkiye işçi sınıfı için Sudan Devrimi dersleri

0


1.) Hiçbir rejim kalıcı değildir, bütün devrimler mümkündür.

Sudan diktatörü Ömer El Beşir 1989’da iktidara gelmişti. 30 sene boyunca ülkeyi azgın bir talan ve işçi düşmanlığı politikasıyla yöneten El Beşir, yıkımı mümkün olmayan bir tiran gibi gözüküyordu. Zira 2011 senesinde bölgeyi sarmış ve birçok diktatör devirmiş olan Arap devrimci sürecini dahi en az hasarla atlatmıştı. Ortadoğu’da düzen güçleri devrimci süreci bastırmış gibi gözüküyordu. Ancak Sudanlı kitlelerin sokaklara akın ederek devrim talep etmesi ve El Beşir’i devirmesi, üstüne onun tutuklanmasını sağlamış olması, bölge halkları için devrimin politik bir tercih olarak geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Sudan’da El Beşir yolsuzluğun, baskının ve sömürünün yüzüydü; işçiler ve yoksul halk rejimi reformlara tabi tutamayacağını anladı ve onu devirdi. El Beşir’in iktidarı mutlak gözüküyordu, artık tarih oldu. Devrim imkânsız deniyordu, artık devrimin sürmemesi olanaksız.

2.) Ekmek sorunu, rejim sorunudur.

El Beşir’in devrilmesini getiren seferberliği ekmek zamları başlattı. Rejim ekmeğe %300 zam yapmıştı. 19 Aralık’ta zammın geri çekilmesi için başlayan seferberlik, kısa sürede rejimin devrilmesini talep eden bir ayaklanmaya dönüştü. Sudanlı işçiler, toplumsal taleplerinin çözümünün siyasal taleplerde yatmakta olduğunu sezdi ve hemen bu yönde bir refleks sergiledi. Ekonomik ihtiyaçları birtakım politik zorunlulukları önlerine koyuyordu. Sudan devrimine hayat veren, bu karşılıklı ilişki oldu. Sudan emekçileri, ekmek (yani ekonomik kriz ve açlık) sorununun çözümünde, El Beşir rejimiyle herhangi bir pazarlığa gitmeyi, onunla münakaşa etmeyi tercih etmedi. Onların talepleri “Defol, hemen şimdi!” idi. Sudan’da 2012’nin Haziran ve Temmuz aylarında, rejimin ekonomi politikalarına karşı güçlü işçi seferberlikleri yaşanmıştı. 2013 Eylül’ünde Sudan’ın birçok şehrinde protestolar patlak verdi ve rejim güçleri 200 eylemciyi öldürdü. Buna rağmen Sudanlı işçiler ve yoksullar pes etmediler ve rejime teslim olmadılar.

3.) Toplumsal değişimin aktörü ve garantisi işçi sınıfıdır.

Sudan devrimine hayat veren kitlelerin çevresinde toplandığı örgüt “Sudanlı Profesyoneller Birliği” oldu. Bu örgüt sekiz sendikadan oluşuyor. Ömer El Beşir devrilene dek devam eden grevleri bu sendikalar örgütledi. Elbette bu sendikaların yönetimi mücadeleci ve devrimci değillerdi. Ancak El Beşir rejiminin daha önce de bu çapta seferberliklerle karşılaştığını ve onları tolere edebildiğini veya bastırabildiğini unutmayalım. Bu seferki fark, toplumsal ayaklanmanın, işçi örgütlenmeleri üzerinde bir basınç oluşturarak onları greve çağırmasıydı. Sudan diktatörünü deviren, işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkması ve rejimin kalbine giden damarları, sosyoekonomik gücünü kullanarak tıkamasıydı.

Patronun “adaleti” mi, işçi demokrasisi mi?

0

Eski zamanlarda ceza demek göze göz, dişe diş demekti. Hırsızın elini kesmek, öldüreni öldürmek, sabanı kıranı idam etmek bir zamanların egemenlerini iktidarda tutan şeylerdi. Ama patronların egemenliğindeki kapitalist toplumlarda iş değişti. Suç ve ceza ilişkisi kapitalizm tarafından şekillendirildiği gibi aynı zamanda topluma da biçim vermeyi sürdürüyor.

2000’li yılların başında Türkiye genelinde artan kapkaç vakaları kapkaçın organize suç kapsamına alınması ile kayda değer bir biçimde azaltılmış bu durum, suç dünyasında dahi bir değişikliğe yol açmıştı. Sorun basit hırsızlık olduğunda patron kanunları çok sayıda araca sahipken mesele biz işçilere geldiğinde işler yavaşlar, kanunlar karmaşıklaşır, cezalar azalır. Vergilendirilemeyen hırsızlığın cezası arttırılırken kadın cinayetinde tahrik, iyi hal vb. indirimler uygulanır. Aslında suç teşvik edilir. Aynı şey çevreyi koruma iddiasındaki yasalar için de geçerlidir. Arıtma tesisine sahip olmamanın cezası tesisten çok daha ucuzdur. Pek çok iş yerinde kreş zorunludur ama kreş açmamanın cezası kreş işletmekten çok daha azdır.

Aslına bakarsak iş en büyük hırsızlığa, emek hırsızlığına geldiğinde patronun yasaları birden bire emek hırsızlığını teşvik etmeye başlar. Çünkü kapitalist toplumda mülkiyet kutsaldır ve amaç kâr etmektir. Yasalar emek hırsızlığını garanti altına alıp, bunu teşvik etmeye girişir.

SOMA’da 301 madencinin katledilmesinden sorumlu patron Can Gürkan tahliye edildi. Soma’nın patronu her bir cinayet için yalnızca 5 gün yatmış oldu. Üstüne Soma’daki işçilerin avukatları tutuklandı. Gezi iddianamesi hazırlandı. Kriz var ya, bununla da yetinilmedi; TEKEL işçilerine 9 yıl sonra ceza davası açıldı. Grev ve direnişlere yönelik yeni yasaklar peyda oldu.

Mahkemeler patronlara “Öldürseniz bile cezası az. Siz yeter ki sömürün, kâr elde edin; başınıza bir şey gelmez!” diyorlar. Peki, bunu neyle garanti ediyorlar? Patron devletinin yönetim biçimiyle, yani rejim ile.

Tek Adam rejimine karşı gelen kimi başka patron kesimleri de hukukun üstünlüğü, parti başkanı olmayan cumhurbaşkanlığı gibi önerilerle parlamentonun öneminin artmasından, demokratikleşmeden bahsediyorlar. Kulağa hoş gelen bu sözler hâlâ sadece patron için adaleti güçlendirmekten, kârdan yana. Patronları işçi öldürmeye karşı korkutmaktan, işçilerin grev haklarını savunmaktan yana değil. Patronun adaleti katilin, hırsızın, uğursuzun büyüğünü sever ve korur. Denetleyen, yöneten, görevden geri çağırabilen, yetkililerin maaşını ortalama işçi maaşı ile sınırlayan ve planlama yapan işçi demokrasisi ise hakiki bir adaletin garantörüdür.

Manisa’da coşkulu 1 Mayıs!

0

1 Mayıs işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü Manisa’da İDP’nin de bileşeni olduğu Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla sendikalar, kitle örgütleri ve çeşitli siyasi partilerin katılımıyla kutlandı.

Saat 11.00’de Sultan Camii önünde toplanan kitle kortej oluşturarak Manisa Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. İDP korteji “Ekonomik yıkım paketi çöpe! Çözüm kamulaştırma, planlama, işçi denetimi” pankartı, coşkusu ve “İşten atmalar yasaklansın, dış borç ödemeleri durdurulsun”, “İşyerinde işçi denetimi” gibi talepleriyle dikkat çekti.

Miting alanında kurulan sahnede söz alan işçi Mücahit Bahadır yaptığı konuşmada şunları dile getirdi:

“Ne yapacaklar?

Kıdem tazminatı hakkımızı elimizden almaya çalışacaklar.

Ne yapacaklar?

Esnek çalışmayla ücretlerimizi düşürecekler.

Yeni yeni işten çıkarmalar olacak. İşsizlik artarak devam edecek.

Bizi enflasyonun esiri yaptılar. Bu yüzden yoksulluk daha da artacak.

Ne yapacaklar?

Dolaylı ve dolaysız vergileri arttıracaklar.

Sendika hakkımızı engellemeyi sürdürecekler.

Kardeşlerim,

Manisa bir işçi kenti.

Manisa patronlar için bir sömürü cenneti.

Bizler kuralsız, güvencesiz ve açlık sınırının altında ücretlerle çalışmaya zorlanan binleriz. Kiralar, ulaşım masrafları aldığımız ücretlerin erimesine neden oluyor.

Bu 1 Mayıs’ı Manisalı işçilerin sorunlarını çözmek için ileriye doğru adım attıkları bir gün olarak görüp, örgütlülüğümüzü güçlendirmeliyiz.”

Konuşmasını mücadele çağrısıyla sürdüren Bahadır, şu talepleri dile getirdi:

“İşten çıkarmaların yasaklanması için,

İşsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya sistemine geçilmesi için,

Ücretlerimizin üç ayda bir enflasyon oranında arttırılması için,

Kıdem tazminatımıza dokunan elleri kırmak için,

Patronların borçlarını ödememek; dış borç ödemelerini durdurmak için,

Ülkenin bizim denetimimizde; patronların değil bizim yararımıza çalışan merkezi ve planlı bir ekonomiye geçmesi için,

Mücadele edeceğiz.”

Sözlerini “Yaşasın 1 Mayıs, yaşasın işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü” diyerek tamamlayan Mücahit Bahadır’ın ardından Halk Oyunları ekibi sahne aldı. Ardından, tertip komitesi tarafından Urfa’da gerçekleşen kazada hayatını kaybeden işçiler sebebiyle planlanan etkinliklerin iptal edildiği duyuruldu ve miting sonlandırıldı.

1 Mayıs’ta İmamoğlu’nu alkışlamanın dayanılmaz sınıf işbirlikçiliği

0

Geçtiğimiz üç senenin 1 Mayısları ile karşılaştırıldığında bu senenin İstanbul miting alanı daha kalabalıktı. Bunda, 31 Mart yerel seçimlerinde iktidar partisi AKP’nin başlıca metropollerde geriletilmiş olmasının getirdiği motivasyonun oynadığı rol göz ardı edilemez. Bununla beraber 1 Mayıs Tertip Komitesi’nde karar altına alınmamış, hatta görüşülmemiş olmasına rağmen İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 1 Mayıs’a davet edilmesi; bununla da kalınmayıp ona kürsüden söz verilmiş olması, birtakım vahim sorunlara işaret ediyor.

Bunlardan ilki, 1 Mayıs’ı tertipleyen bileşenlerin böyle bir kararının olmamasına rağmen bir emrivakiyle bunun yapılmış olmasıdır. Bu, alandaki işçi-emekçilerin iradesini hiçe sayan, bir bağlamda onlara dayatılan bir adım oldu. Dahası yine bu olay, mevcut siyasal krize karşı işçi demokrasisi önerisinin yükseltilmesi gereken bir zamanda sergilenmiş olan tepeden inmeci bir bürokratik eylemdi. 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin bir bilanço çıkartmak için yeniden bir araya gelmesi gerektiği ve İmamoğlu’nun kürsüye çıkarılması sürecinde kendini dayatan bürokratik anlayışla hesaplaşması gerektiği aşikâr.

İkinci sorun, İmamoğlu’nda, onun konuşmasında ve onun temsil ettiği partinin programında kristalize olmuş olan sınıf işbirliği önerisinin alandan aldığı alkış ve onaydı. İşçi sınıfının birlik ve mücadele gününde, onun kürsüsünden yapılan patronlarla, egemen sınıflarla kucaklaşma; Türkiye’nin geleceği için bir ve beraber olma önerileri sadece ve sadece işçi sınıfı hareketinin yenilgisini amaçlıyor, başka hiçbir şeyi değil. İşçi sınıfına, sınıflarının siyasal ve örgütsel olarak bağımsız olması gerektiği yönünde örnek olması gereken sendikacıların ve sosyalistlerin İmamoğlu’nun konuşmasına tuttuğu alkış, işçilerin bilincinde ancak İmamoğlu’nun çözüm olabileceği yönünde bir yanılgı yaratabilir ki bu, belirttiğimiz üzere sadece bir yanılgıdır.

Artan işsizlik ve yoksulluk, rejimin siyasal olarak baskıcılaşması ve bunun karşısında yerel seçimlerde başarı gösteren muhalif burjuva partilerin saray rejiminin bir parçası olmak için gösterdikleri istek ve azim, Türk ve Kürt işçilerin siyasal ve örgütsel bağımsızlıklarının, geleceğin işçilerin lehine olacak şekilde kazanılmasında ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Bu noktada İmamoğlu’nun imajı çerçevesinde destek verilecek olan sahte bir “halkçılık” ancak ve ancak işçileri sınıf düşmanları olan patronlarla yan yana getirme işlevi görür.

İDP, İstanbul 1 Mayıs’ında krize karşı kamulaştırma, planlama ve işçi denetimi talep etti

0

İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs, İstanbul’da Valilik ile 1 Mayıs Tertip Komitesi’nin arasında yaşanan görüşmeler neticesinde Bakırköy Halk Pazarı’nda bir miting şeklinde organize edildi. Sendikalar, meslek odaları ve sosyalist partiler 12.00 gibi toplanırken, 13.00 itibariyle de yürüyüşe geçildi. Bakırköy Halk Pazarı’na “İncirli-Dikilitaş” yönünden alana gelen kortejin en başında KESK ve TMMOB, “E-5 Yan Yol” kolunun başında da TTB yer aldı. DİSK üyesi sendikaların başında olduğu, Emeklilikte Yaşa Takılanlar’ın ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin de yürüdüğü kortej ise Marmara Forum AVM önünde toplandı.

Bilindiği üzere Urfa 1 Mayıs’ına giden Öz Büro-İş sendikası üyesi Elbistan Devlet Hastanesi işçileri trafik kazası geçirmiş ve 5 işçi yaşamını kaybetmişti. Bakırköy Halk Pazarı’ndaki 1 Mayıs kürsüsü kaybettiğimiz işçi kardeşlerimizi anarak ve onların yakınlarına baş sağlığı dileyerek programına başladı. Bu üzücü olay sonucunda planlanmış olan müzik dinletilerinin bir kısmı iptal edildi. Grup Vardiya ve DİSK Korosu işçi-emekçi marşlarını ve türkülerini sahneden yorumladı.

Yürüyüş sırasında İşçi Demokrasisi Partisi, “Ekonomik Yıkım Paketi Çöpe! Çözüm Kamulaştırma, Planlama, İşçi Denetimi” ve “Güvenceli İş, İnsanca Bir Yaşam İçin Mücadelemizi Birleştirelim!” yazılı pankartlarla yürüdü. Pankartların yanı sıra, İDP’nin taşıdığı dövizlerde şunlar yazıyordu: “Tek çözüm işçi-emekçi ittifakı”, “İş cinayetlerine karşı işyerlerinde işçi denetimi”, “Asgari ücrette vergiye son! Vergi yükü patronlara!”, “Eşdeğer işe eşit ücret”, “Zamlar geri alınsın, ücretler enflasyon oranında artırılsın!”, “Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçiler için harcansın!”, “Cinsiyete, cinsel yönelime ve cinsiyet kimliğine yönelik ayrımcılığa son!”, “Herkes için örgütlenme ve sınırsız, barajsız sendikalaşma hakkı”, “Seçim bir gün, mücadele her gün!”, “İşsizliğe karşı 6 saat işgünü, 4 vardiya”, “Kıdem tazminatı iş güvencesidir! Kıdem tazminatının gaspına hayır!”, “EYT’lilerin emeklilik hakları geri verilsin!”

Çeşitli sektörlerden işçilerle, kadınlarla ve öğrencilerle yürüyen İDP; ekonomik krizin faturasının patronlara kesilmesi, dış borç ödemelerinin durdurulması, Kürt halkına dönük baskıların son bulması, Türkiyeli emekçilerin Sudan ve Cezayir devrimleriyle dayanışması, Siyonist İsrail devletinin yıkılması ve özgür bir Ortadoğu’nun işçilerin öncülüğünde kurulması, genç kuşaklarla işçilerin birlikle mücadele etmesi, işten atmaların yasaklanması ve yoksulluk ile Tek Adam rejimine karşı birleşilmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye İttifakı mı, İşçi-Emekçi İttifakı mı?

0


Seçim öncesinde beka söylemini öne çıkaran iktidar, ülke bekasının selameti için tek yolun Cumhur İttifakı’ndan geçtiğini ifade ediyordu. Emekçi halkın başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok büyükşehirde Cumhur İttifakı aleyhine tutumu ise beka sorunu mayasının yeterince tutmadığına, emekçi yığınların mevcut ekonomik ve politik sorunlar karşısındaki hoşnutsuzluğu ile seçenek arayışına girdiğine işaret etti.

Ve şimdi, halkın sandıktaki iradesini yok saymaya dönük tüm çabalara rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki mazbata mücadelesinin de Ekrem İmamoğlu lehine netleşmesi ile birlikte mevcut sonuçların iktidarın söyleminde de karşılık bulduğunu görmeye başladık.

Vakit “Türkiye ittifakı” vaktidir noktasına geldik.

Nereden çıktı bu?

Peki, Erdoğan’ı “Bugün ülkede iki ittifak karşı karşıyadır; Cumhur İttifakı ile Zillet İttifakı” açıklamasından, “Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz” noktasına getiren ne oldu?

Tek Adam rejimi için hangi “ortak payda”da mutabakat mümkün ya da, seçim sonuçlarıyla birlikte okunduğunda, zorunlu göründü?

Öncelikle şunu biliyoruz: İster Cumhur İttifakı ister Türkiye İttifakı olsun, her iki ittifak arayışının ardında yatan “beka” sorunu, doğrudan rejimin geleceğini sağlamlaştırma arayışı ile ilgili. Tarihsel bir seçim yenilgisi alan ve 6 büyükşehri rakibine bırakmak zorunda kalan AKP için, şimdilik seçimsiz geçirmeyi planladıkları 4,5 yıllık süreçte yeni rejimin istikrarını sağlamak en önemli görev.

Bu aşamada, Türkiye ittifakı söylemi ile hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koymaya başlamış emekçi yığınları rejim içinde tutma çabası açıkça ifade ediliyor.

Çünkü başta CHP olmak üzere düzen içi muhalefetin diğer unsurlarını da yanına çekebilirse, onları rejimin politikalarına ve bu politikaların sonuçlarına ortak ederek, etki alanlarındaki muhalif yığınları daha rahat kontrol edebilecek. Aynı zamanda, emperyalizmle ilişkiler ve dış borçların ödenmesi için kaynak yaratımı bağlamında elini güçlendirecek bir mutabakat sağlamış olacak.

Biliyoruz ki seçimlerden zayıflamış olarak çıkan rejimi, şimdi derinleşmiş bir ekonomik kriz bekliyor. Son açıklanan verilere göre Türkiye ekonomisinin 2019 yılında yüzde 2,5 oranında küçüleceği öngörülüyor. 9 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor.

Son açıklanan işsizlik rakamları ise Türkiye tarihinin rekorunu kırmış durumda. Ekonomide reform olarak sunulan program, krize karşı hiçbir çözüm üretmediği gibi, emeklilik ve kıdem tazminatındaki hak gaspları ve emekçilerin vergi yükündeki artış ile sonuçların emekçi yığınlar için daha da ağır hale geleceğine işaret ediyor.

Ve işte yine bu noktada yeniden “bedel” sorununa geliyoruz. Rejim, mevcut ekonomik krizin bedelini kimin ödeyeceğine çoktan karar verdi. Bu bedeli patronlar ödemeyecek, bu açık! Ancak seçim sonuçları, emekçi halkın da bu bedeli tek başına ödemeyi reddettiğini, bunun politik sonuçları olacağını gösterdi. Şimdi Türkiye İttifakı mesajı ile Erdoğan bu bedeli kendisinin de tek başına ödemeyi göze alamayacağını ortaya koyuyor.

Özetle, bu ittifakın ortak paydası, ekonomik sömürü ve antidemokratik uygulamalar üzerinde yükselen Tek Adam rejiminin bekası.

Hem seçim sürecinde hem seçim sonrasında Tek Adam rejimiyle uyum içinde çalışacağını ifade eden CHP için bu davet, beklenen uzlaşı için bir adım oldu. İktidar ortağı Devlet Bahçeli ise şimdilik MHP’nin bu çağrıdan hoşnut olmadığını ifade ediyor. Sonuçta, genişleyen bir ittifak MHP’nin seçim ve meclis aritmetiğindeki önemini de tartışmalı hale getirecek. Bu çağrının nasıl karşılık bulacağını, kartların yeniden dağıtılıp dağıtılmayacağını göreceğiz.

Ancak acil olarak sorulması gereken; böyle bir ittifak karşısında ortak paydası insanca, güvenceli, adil bir yaşam olan işçi ve emekçilerin tutumunun ne olması gerektiği?

Biz ne yapmalıyız?

Açık ki, ihtiyacımız olan böylesi saikler üzerinde bir araya gelen bir Türkiye ittifakı değil, bir işçi-emekçi ittifakıdır.

“Ekonomik krizin bedelini ödemeyeceğiz” diyen; ekonomide merkezi ve demokratik planlamayı ve işçi denetimi ve yönetimini talep eden; işçi ve emekçilerin en geniş birliğini savunan; sömürüye karşı emekten yana bir geleceği savunan bir ittifak!

Böyle bir ittifak nasıl kurulabilir? Öncelikle işyerlerinden ve sendikalardan başlayan bir birlik ve dayanışma ağını kurabilmeliyiz. Unutmamak gerekir ki, ekonomik krizin ağır sonuçları daha şiddetli olarak yaşanmaya başladığında, enflasyon dörtnala koşup alım gücü iyice düşünce, işten çıkarmalar çoğalıp işsizlik yaygınlaştıkça, zorunlu ve dolaylı vergiler arttıkça, kısacası yoksulluk derinleştikçe, bu gelişmelere karşı mücadele etmemenin gerekçeleri kaybolacak, direnmek şart hale gelecektir.

İşte o noktada sendika bürokratları ya gönülsüz olarak da olsa tabanın baskısıyla kımıldamaya başlayacaklar ya da işçinin nefretiyle koltukları sallantıya girecektir. Onlar mücadelenin önünde set oluşturdukça, onları sendikaların tepesinden def etme zorunluluğu aşikâr hale gelecektir. Buna mutlaka hazırlanmalıyız.

Buna, tüm sendikaları mücadele talepleri etrafında birleştirme çabamız eşlik etmelidir. Sendika bürokratları bundan kaçındıkça, biz işyerlerinde komiteler kurarak bu birlik ve dayanışma ağını örmeye girişmeliyiz.

Ve tabii kendini emekten yana gören bütün partiler ve oluşumlar, böylesine bir işçi-emekçi ittifakının gerçekleşebilmesi için ortak çalışmanın zeminini yaratmalıdır. Bundan kaçınan herkes ve her çevre, bilinsin ki tarihe işçi-emekçi düşmanı olarak geçecektir.

Görülmeyeni görmek!

0

Denizin hemen birkaç metre altı, beyaz kumun, Güneş’in mavi ışınlarıyla buluştuğu bir yeri hayal edin… Maalesef o çok beklediğimiz yaz tatili öncesinde size ölmeden önce yüzülecek 10 yeri anlatmayacağım. Palyaço balıklarına, hemen kumların üzerindeki hindistan cevizini korunaklı bir yere taşıyıp, eşi için korunaklı yumurtlama yeri yapmak isteyen müstakbel baba adayına konuk oluyoruz. Fakat bunu tek başına gerçekleştiremiyor, çünkü hindistan cevizi büyük ve ağır. Bunu gören diğer palyaço balıkları, bu baba adayına yardım ediyor, hem de doğrudan hiçbir çıkar beklemeden. Bunun elbette evrimsel bir açıklaması var ve daha sonraki yazılarda buna değineceğim.

Gelelim, asıl gündemimize: karadeliğin görüntülenmesi! Biz insanlar için son zamanlarda bilimsel olarak başardığımız en yüksek ortak çalışmanın sonucu. Bu neden bu kadar önemli? Yaklaşık 55 milyon ışık yılı uzaklıkta, evrenin belki de en görkemli olayını, 20 yıllık çalışmanın sonunda resmedebildik. Bu uzayı keşfimiz için küçük, biz insanlık için önemli bir adım. Bu keşfin iki önemli noktası var. İlki, Einstein’ın yaklaşık 100 yıl önce formüle ettiği genel görelilik kuramının doğrulanması. Diğeri de, bunu gerçekleştiren ekip. Farklı kıtalara yayılmış 8 radyo teleskobunu, yaklaşık 200 bilim insanı evrenin karanlığını görmek için ortaklaşa kullandılar. Eğer hayalini kurduğumuz o rekabet* olsa, uzaya çoktan yayılmış, diğer galaksilere nasıl ulaşabileceğimizi konuşuyor olacaktık.

Denizin dibinden evrenin en karanlık noktasına, yaşam bize birlikte başarabileceğimizi gösteriyor. Buna sırt çevirmek yerine, geleceği şimdiden görebiliriz ve bunun ilk adımı elimizdeki zincirleri kırmakla başlayabilir: Yaşasın 1 Mayıs!

Venezuela’daki askeri darbe girişimini lanetliyoruz!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)’nin Venezuela’daki darbe girişimine ilişkin bildirisi.

Venezuela’da kendini devlet başkanı ilan etmiş olan Guaido ve Ulusal Meclis’teki patron partileri tarafından hazırlanan ve Donald Trump ve ABD tarafından desteklenen bir askeri darbe girişimi yürürlüğe konmuştur.


Bir asker grubu da ev hapsinde tutulmakta olan Leopoldo Lopez’i serbest bırakmış ve Caracas’taki Carlota hava üssünü ele geçirmiştir. Buradan halkı sokağa çağırmakta ve diğer askeri yetkilileri Maduro’ya karşı çıkmaya yüreklendirmektedirler.


Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, halkı sefalete sürükleyen ve baskıcı Maduro hükümetine karşı halkın tepkisinden yararlanarak, emperyalizm yanlısı bir hükümet kurmayı hedefleyen bu darbe girişimini şiddetle lanetliyoruz. Böylelikle, iktidarın ülkedeki eski oligarşiye geri geçmesi hedeflenmektedir. Bu girişim, derin sosyal sorunlar yaşamakta olan işçi ve emekçi halk kesimlerinin hiçbir sorununu çözemez.


Bizim Guaido’nun bu darbe girişimine kesinlikle karşı olmamız, Nicolas Maduro hükümetinin politikalarına destek verdiğimiz anlamına gelmemektedir. PSL uzun bir süreden beri bu hükümetin halkı açlığa mahkum eden ve baskıcı politikalarını eleştiregelmektedir, ancak Maduro’yu iktidardan indirenin Trump tarafından desteklenen bir askeri darbe değil, halkın kitlesel ve bağımsız seferberliği olması gerektiğine inanıyoruz.


Köklü bir dönüşümden yanayız, ama bunun ülkenin tüm sokaklarında seferber olacak işçi ve halk kitleleri tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir.


Biz, ücretlerin insanca yaşam düzeyine çıkartılacağı, petrolün yüzde 100 kamuya ait olacağı, çokuluslu ve karma şirketlerin bulunmayacağı ve dış borcun ödenmeyeceği bir acil ekonomik planı yürürlüğe koyacak bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele ediyoruz. Bu nedenle de bir askeri darbeye karşıyız.


Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak kitleleri ABD yanlısı askeri darbe girişimini lanetlemeye ve ülkemize yönelik bu yeni emperyalist girişime herhangi bir destek vermemeye çağırıyoruz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal Venezuela Seksiyonu
30/4/19

Sorun varsa, çözüm de var elbet!

0

İnsan neresi ağrırsa canını orada hissedermiş! Çok doğal ve anlaşılır bir durum değil mi? Başımız ağrıdığında başımızın ağrısını dindirecek çözümler ararız. Eğer doktora gidersek ağrımıza uygun ilaç ve çözüm bekleriz. Verilen ilaç ağrımızı dindirirse “çok iyi doktor, derdimize derman oldu” deriz. Kısacası; insan için en önemli ve öncelikli sorun hemen önünde durandır. Ve en acil ihtiyaç o sorunun çözüme kavuşturulmasıdır.

Peki, bugün işçiler, emekçiler, çiftçiler, küçük esnaf, işsizler, gençler, emekliler acaba canlarını nerede hissediyorlar? Hayatlarında en önemli ve öncelikli sorun olarak neyi görüyorlar? En acil çözüm beklentileri hangi konularda?

Yapılan bütün kamuoyu araştırmalarında toplumun büyük çoğunluğu uzun bir süredir ekonomik sıkıntıları en acil sorun olarak gördüğünü zaten ifade ediyor. En acil çözüm beklentileri ekonomik tedbirler alanında öne çıkıyor.

Nitekim işsizlik, yoksulluk, enflasyon, pahalılık rakamları da bu acil sorun ve beklentilerin nedenlerini ortaya koyuyor. İşsizlik korkunç bir düzeye çıktı. Her üç gençten biri işsiz! Çarşı-pazar enflasyonu alım gücünü yarı yarıya düşürdü. İster işsiz, ister çalışıyor olsun milyonlarca hane yoksulluk ve yokluk içinde yaşıyor.

Kuşkusuz milyonlarca insan bu sorunları görüyor, yaşıyor ve çözüm bekliyor. Çare olması gereken iktidar ise adeta dalga geçer gibi işçinin kıdem tazminatını fona devretmekten, vergiyi daha da tabana yaymaktan, olmadığını iddia ettiği ekonomik krizde artık en kötünün geride kaldığından bahsediyor. Yani yönetemiyor, sorunları çözemiyor, üstelik kaynakları bir avuç patrona sermaye yapmaya devam edeceğini söylüyor! Orada dur!

Sorun varsa, çözüm de var elbet! İşsizlik hayati bir noktada mı? İşten atmalar yasaklanacak! Dört vardiya, altı saat çalışma düzenine geçilecek! Yoksulluk mu var? Ücretler insani yaşam koşullarına uygun hale getirilecek ve enflasyon oranında düzenli ayarlanacak. Herkes için iş ve insanca yaşam koşulları oluşturulacak!

Bütün bunlar imkânsız mı? Değil! Çok daha fazlası mümkün ve gerekli! Yeter ki, “beka” vs. diyerek hedef şaşırtanları, şuncu-buncu diyerek emekçi halkı bölenleri, abdestli-abdestsiz kapitalist sömürü düzenini topluma dayatanları sırtımızdan atalım! 1 Mayıs’ın anlamı işte tam da bu: Birlik, Mücadele ve Dayanışma!

Asgari yaşama hayır!

0

2001 krizinden sonra 3Y (yasak, yolsuzluk ve yoksulluk) formülüyle, tüm bunlara karşı olduğunu söyleyerek tek başına iktidara gelen Erdoğan hükümeti, yasakları işine gelmeyen her konuda yoğunlaştırdı; yolsuzluğu eski dönemlerden daha yoğun olarak yaptı ki bu Sayıştay raporlarında bile tespit edildi! Yoksulluk ise AKP döneminde giderek arttı ve kendine muhtaç kitlelere yaptığı sosyal yardımlarla yoksullar üzerindeki etkisini artırarak oy topladı. Yani zaman geçtikçe bu formülü aslında hiç uygulamadığı hatta kendine göre yorumladığı görüldü.

Ama son zamanlarda ABD ile önce Papaz Brunson ardından S-400 tartışmasıyla büyüyen gerilim ve politik ve ekonomik alandaki belirsizlikler nedeniyle kaçan yabancı sermaye ve başarısız ekonomi programlarıyla oldukça artan dolar kuru Erdoğan için işleri epey zorlaştırdı. Bunun yanı sıra tarımda gerekli olan ilaçlama, gübreleme vb. ihtiyaçların yurtdışından gelmesiyle artan maliyet, üreticiden çok aracının kazanmasıyla köylünün üretimden vazgeçmesi; verimli arazilere yapı inşası izni verilmesi gibi olaylarla siyasi iktidar, özellikle gıda sektöründe çıkardığı yangını, yaptığı sosyal yardımlarla bile söndüremedi.

TÜİK verilerine göre işsizlik son 10 yıldaki en yüksek oran olan yüzde 14,7’ye ulaştı. Genç nüfusta işsizlik ise 26,7 oldu ve istihdam oranı ise sadece %44,5’te kaldı. Bu oranlar insanların daha da fakirleştiğini gösteriyor. OECD raporuna göre, Türkiye OECD ülkeleri arasında gelir dağılımında son sıralarda yer almaktadır. Bu da zenginlerle fakirler arasında uçurumun giderek daha fazla açıldığını, orta sınıfın da eridiğini göstermektedir.

Hal böyleyken yüzde 26’lık zamla ancak 2020 TL olan asgari ücretin (açlık sınırının Türk-İş raporlarında 2.014 TL, Diyanet İşleri’ne göre ise 2760 TL olarak açıkladığı bir ortamda) ne kadar düşük olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Özellikle gıda, sağlık, ulaşım, eğitim ve barınma masraflarının çoğalmasıyla yoksullaşan hane halkının elinde kalan para, geçen yıllara göre oldukça azaldı.

Bu bağlamda;

Vergiler yoksul emekçilerden değil zenginlerden toplanmalıdır. Toplanan vergiler kesinlikle tabana yayılmalı; bankalara ve burjuvazinin şirketlerine değil, halkın ihtiyaçlarına aktarılmalıdır. Asgari ücret her üç ayda bir enflasyon oranında artırılmalıdır. Dış borçları biz almadık, bizim çıkarlarımıza uygun kullanılmadı; biz bunu ödemek zorunda değiliz. O yüzden dış borç ödemeleri derhal durdurulmalı; bu ödemeler ücretsiz kreş, okul, sağlık, ulaşım vb. haklar için kullanılmalıdır. Üretim araçları kamulaştırılarak aracı kurumlar devreden çıkartılmalı; tarımda acil bir ekonomik planlama yapılarak halkın ucuz ve kaliteli gıdaya ulaşması kolaylaştırılmalıdır. Yani biz asgari geçimli hayat değil, azami geçimli hayat istiyoruz.

Şimdi sıra, emekçilerden yana bir alternatif yaratmakta!

0


31 Mart yerel seçimleri sonucunda AKP 25 yıldır kesintisiz olarak yönettiği İstanbul ve Ankara illerini kaybederek tarihsel bir yenilgi aldı. Ekonomik kriz, artan işsizlik, antidemokratik uygulamalar ve iktidarın rant politikalarının yarattığı hoşnutsuzluk kitlelerin rejimi yerel seçimler aracılığıyla cezalandırmasına yol açtı.

Bu sonuç, rejimin kurumsallaşması önünde büyük bir engelin bulunduğuna açıkça işaret ediyor. Zira rejim ancak ittifaklarla ayakta durmakta, ekonomik olarak darboğazda ve baskıcı politikaları kitlelerce sorgulanmakta. Aralık ayında yüzde 13,5 seviyesinde olan işsizlik rakamları Ocak ayında son 30 yılın en yüksek oranına ulaşarak yüzde 14,7 oldu. Bu rakam 2009 krizindekiyle hemen hemen aynı düzeyde. Öte yandan Şubat ayı sanayi üretimi rakamları bir önceki yılın aynı ayına göre %5,1 azaldı! Bu ne anlama geliyor? Kriz derinleşmeye devam ediyor. İstihdam azalıyor, işsizlik ve yoksulluk korkunç bir hal alıyor.

Hükümetin krize karşı patronlara yönelik ortaya koyduğu çözüm YEP (Yeni Ekonomik Program) yoksullaşan işçi ve emekçilere saldırı planı niteliğinde. Patronların bile tatmin olmadığı bu programda kıdem tazminatının kaldırılması, zorunlu BES uygulamasının hayata geçirilmesi, borç senetlerinin kamu bankalarına yıkılması vb. var. Aynı pakette açıklanan Enerji Girişim Sermaye Fonu ve Gayrimenkul Fonu da iktidarı boyunca ranta boğulmuş olan enerji ve inşaat şirketlerinin borçlarını kimin ödeyeceğini ortaya koyuyor. Zira doğayı talan eden HES’lerin ve elektrik özelleştirmelerinin sonucu kamu bankalarından çekilen krediler bugün ödenemiyor. Bu program ile Şubat 2019 sonu itibarıyla bir yıl içinde ödenmesi gereken 177,1 milyar dolarlık dış borç stokunun eritilmesi ve borçların işçi ve emekçilere ödetilmesi amaçlanıyor: dış borçların yaklaşık yüzde 80’i ise özel sektöre ait.

AKP tarihsel bir seçim yenilgisi almış olsa da sistemin işçi düşmanı tutumu yerinde durmaya devam ediyor. Soma’da 301 işçiyi öldüren patron Can Gürkan hem de maden ocağı işletme yetkisini geri alarak tahliye edildi. AKP hükümetlerinin iktidarda olduğu son 17 yılda, en az 22 bin işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu cinayetlerin hiçbirinin hesabı sorulabilmiş değil. Üstelik Tek Adam rejimi KHK ile işinden ettiği, güvencesiz ve güvenliksiz işlerde çalışmaya sürüklediği ve seçme, seçilme gibi en temel demokratik haklarını ellerinden aldmaya çalıştığı vatandaşlarını ise açlık ve sefaletle cezalandırıyor.

Emekçi kitleler işte bu politikalar karşısında ve emekten yana örgütlü bir alternatif eksikliği sonucunda Millet İttifakı’nı seçimlerde bir alternatif olarak gördü. Sonuç olarak HDP’nin desteği ile de bu ittifak önemli bir başarı kazandı. Ancak bu ittifak yeni rejime ve onun saldırı politikalarına karşı işçi ve emekçilerden yana ortak bir program ve bir muhalefet kurgusundan yoksun. Yoksulluğa, krize, işsizliğe, dış borçlara ilişkin emekçilerden yana kalıcı bir çözüm vaat etmiyor.

Bu nedenle emekçilerin somut kazanımlar elde edebilmeleri ve kazanılmış haklarının gaspını engelleyebilmeleri için emekten yana bir alternatif yaratılması gerekli. Bilhassa sol ve sosyalist kesimlerin de kritik, konjonktürel oy gerekçeleri ile seçimlerde bağımsız sınıf politikalarını ortaya koymaması önemli bir eksiklik ve alternatifsizliği gösteriyor. Bu yüzden, işçinin emekçinin kıdem tazminatının ve emeklilik hakkının patronlara peşkeş çekilmesine karşı, sanayide ve tarımda emek eksenli merkezi ekonomik planlamanın hayata geçirilmesini, işten çıkarmaların yasaklanmasını ve dış borç ödemelerinin durdurulmasını merkezine alan bir birlikteliğe ihtiyaç var.

Önümüzdeki mücadele süreci bu açıdan büyük önem taşıyor. Sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin ortak tavrı ile 1 Mayıs mücadele günü, yeni bir işçi-emekçi seçeneğinin yaratılması için bir başlangıç olabilir. İşçi ve emekçileri krizin tahribatından ve rejimin baskıcı politikalarından koruyabilecek olan ancak hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı mücadeleyi merkezine alarak işyerlerinde ve mahallelerde mücadeleyi yaygınlaştırmak olacaktır.

Cezayir ve Sudan: Diktatörlerden sonra?

0

Cezayir ve Sudan’da başlayan devrimci seferberlikler, mücadelenin ilk zaferleri olarak, diktatörleri devirmeyi başardı. Seferberliklerin gücü sayesinde Sudan’da 30 yıldır iktidarda olan El Beşir ordu yönetimi tarafından tutuklanıp hapse gönderilirken, Cezayir’de 20 yıldır ülkeyi yöneten Buteflika devlet başkanlığından istifa ettiğini ve seçimlerde yeniden aday olmayacağını duyurdu. Sudan’da 19 Aralık’ta ekmek zamlarına karşı başlayan protestolar bir devrimci ayaklanmaya dönüşmüştü. Cezayir’de ise, yaklaşık 5 yıldır komada olan 82 yaşındaki Buteflika’nın devlet başkanlığı seçimlerine yeniden aday olacağını açıklamasının ardından 22 Şubat’ta başlayan eylemler, ülkede politik devrimin fitilini ateşledi.

Her iki ülkede de kitlelerin devrimci seferberlikleri egemen sınıfları büyük bir korkuya sürüklemiş durumda. Ordu yönetimleri ve burjuva kesimler, diktatörlükleri kurtarabilmek için diktatörleri feda etmeye zorlandılar. Sudan’da Askeri Geçiş Konseyi, Beşir’i tutukladıktan sonra ordunun yönetime el koyduğunu açıkladı ve sokağa çıkma yasağı ilan etti. Cezayir’de ise, ordunun çekilme çağrısıyla Buteflika’nın istifa etmesinin ardından, devrik başkana yakın bir isim olan Meclis Başkanı Abdülkadir Bensalah geçici devlet başkanı ilan edildi. Ne var ki, bu adımlar kitlelerin sokakları terk etmesi için yeterli olmadı. Sudan’da ordunun sokağa çıkma yasağını dinlemeyen kitleler, “devrimin ordu tarafından çalınmasını istemiyoruz” diyerek Askeri Konsey’in iktidardan çekilmesi ve yönetimi sivil bir hükümete bırakması için seferberliklerini sürdürüyor. Cezayir’de de “yalnızca Buteflika’nın değil yozlaşmış sistemin tümüyle gitmesini istiyoruz” şiarıyla kitleler sokakları doldurmaya devam ediyor.

Cezayir ve Sudan’daki seferberlikler, 2011’de bütün bölgeyi alt üst eden devrimci isyanlarla büyük benzerlikler gösteriyor ve aslında onların devamı niteliğinde. Tıpkı 2011’de yozlaşmış, baskıcı, işçi düşmanı diktatörlüklere karşı kendiliğinden gelişen kitle eylemlerinin politik devrimlere yol açması gibi Cezayir ve Sudan’da kitleler, bir politik önderlik olmaksızın, ekonomik ve demokratik talepleri için sokaklara döküldüler. 2011’deki halk isyanları kitlesel katliamlardan iç savaş yöntemlerine, askeri darbelerden dış müdahalelere dek çeşitli yöntemlerin kullanılmasıyla bastırılmış ve devrimci dalga bir süreliğine geri çekilmişti. Bu dönemde Cezayir ve Sudan, devrimci dalgadan görece az etkilenen ülkeler arasındaydı ve El Beşir ile Buteflika bu dönemde iktidarlarını korumayı başarabilmişti.

Şimdiyse kitleler 2011 devrimci dalgasının deneyimleriyle sahneye çıkıyor. Bu dönemde kimi ülkelerde ordu, “rejimin bekçisi” olarak hareket edebilmiş ve seferberliklerin bastırılmasında önemli rol oynamıştı. Diğer yandan siyasal İslamcı akımlar politik önderlik boşluğunu doldurarak kitlelere kendilerini bir alternatif olarak sunmuşlardı. Bölgede son 8 yılın deneyimleri hem generallerin hem de siyasal İslamcıların gerçek yüzlerini fazlasıyla ortaya koydu ve ne Cezayir’de ne de Sudan’da bu iki kesime karşı kitlelerin bir güveni söz konusu. Her iki ülkede de ordunun müdahaleleri kitleleri evlerine döndürmek için yeterli olmuyor. Siyasal İslamcılar ise gösterilerden kovuluyor. Gençler ve kadınlar eylemlerin başını çekiyor.

Sudan’da başta sağlık ve eğitim olmak üzere çeşitli sektörlerden sendikaların oluşturduğu Sudan Profesyoneller Birliği seferberliklerde önemli rol oynarken, Cezayir’de Buteflika’ya bağlı çürümüş sendika bürokrasisinin engelleme çabalarına rağmen, grevler ve işçi eylemleri yayılıyor. İşçilerin yozlaşmış sendika liderlerine karşı öfkesi bir taban isyanına dönüştü ve Cezayir Genel İşçi Sendikaları Birliği yönetiminin istifası için işçiler harekete geçti.

Cezayir ve Sudan’da diktatörleri deviren kitleler, talepleri için seferberliklerini sürdürüp işçi düşmanı, baskı rejimlerini tümüyle yıkabilecekler mi? Cezayir’de sosyalist ve enternasyonalist bir parti olan Halkçı Sol Hareket’in işaret ettiği gibi bu, emekçilerin ve ezilenlerin kendi özörgütlenmelerini ve siyasal seçeneklerini inşa edebilmelerine bağlı olacak.

Seçimlerde sendikaların tutumu

0

İşçi sınıfının içindeki politik eğilimler açısından daha ayrıntılı incelemeleri daha sonraya bırakalım. Ama 31 Mart yerel seçimlerinin göze batan rakamlarından hareketle bazı genel sonuçlara varabiliriz. Bunların başında, bazı önemli sanayi havzalarında, örneğin Ankara, İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bursa, Mersin, Hatay, Gaziantep gibi illerde Cumhur İttifakı’nın (AKP+MHP) önemli oy kayıplarına uğramış olması geliyor. Hatta bu illerin bazılarında büyükşehir belediye başkanlığını CHP ele geçirmiş, bazılarında ise bunu az farkla kaçırmış durumda

Bu güzel bir gelişme ama bu durum işçi sınıfının içinde, emekçilerin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarına saldıran Tek Adam rejiminden ve onun gerici ideolojisinden kopma eğiliminin bulunduğu anlamına gelir mi? Henüz tam olarak değil. Çünkü, birincisi, Millet İttifakı’ndaki (CHP+İYİ Parti) bu oy artışları daha ziyade kentlerin merkezlerinde gerçekleşti; sanayi işçileri ise çoğunlukla bu kentlerin dış kesimlerinde iskân ediyorlar. İkincisi, Millet İttifakı seçimlere Tek Adam rejimine karşı değil, “onunla bir arada yaşama” anlayışıyla girdi. Bu ittifak partilerinin rejime yönelik uzlaşmacı söylemleri bunun kanıtı oldu. Ve üçüncüsü, işçiler arasında AKP ve MHP ideolojilerinden kopuşları bazı önemli işçi örgütlerinde, örneğin başta sendikalarda yansımasını bulmalı. Şu an henüz öyle bir gelişmeye rastlamıyoruz.

Bu durum kendini sendikaların, daha doğrusu sendika bürokratlarının seçimlerde aldıkları tutumlarda açığa vuruyor. Bugün her ne kadar işçi sınıfının ancak yüzde 10’luk bir kesimini kapsıyor olsa da sendikaların tutumları genel işçi kitlesinin politik eğilimlerini belli ettiği gibi bunun üzerinde etkili de oluyor.

Örneğin, 600 bin kadar üyesiyle ülkedeki ikinci büyük sendika konfederasyonu olan Hak-İş, açıkça AKP’yi destekliyor ve iktidarın tüm işçi karşıtı girişimlerinin yanında yer alıyor. Bu sendikanın genel başkanı Mahmut Arslan, “Kandil’deki terörist başlarının yerel seçimlere nasıl müdahale ettiğini açıkça görmemiz tesadüf değil. Yerel seçimleri yerel seçimin ötesine taşıyan anlayışlara karşı biz milletin yanında saf tutmaya kararlıyız” diyerek, Cumhur İttifakı’nın kendisine oy vermeyen herkesi “terörist” kabul etme anlayışını onaylamaktan çekinmedi. Tabii bu arada Cumhurbaşkanı da seçimlerden sonra Hak-İş’ten istifa edenleri “dönekler” olarak tanımladı ve sendika yöneticilerine “hükümet olarak yanlarında olacakları” sözünü verdi.

Bir milyona yakın üyeye sahip Türk-İş yönetimi ise daha “mutedil”, “tarafsız” gibi görünmeye çalıştı. Konfederasyon Başkanı Ergün Atalay, seçimlerden toplum olarak yorulduklarını ileri sürdü ve “İnşallah bu son olur. Önümüzde dört senenin üzerinde bir zaman var. Ben özellikle yarın sabahtan itibaren, bütün siyasilerin, seçilenlerle ilgili hepsini kucaklamalarını, ‘hayırlı olsun’ demelerini bekliyorum” diyerek bir anlamda Tek Adam rejimi içinde “istikrarı” savundu. Tabii onun bu tavrı, bir yandan hükümetin kriz bahanesiyle emekçilere saldırma programı karşısında patronlarla uzlaşma anlayışının bir nişanesi oldu. Ama öbür yandan da Türk Metal gibi açıktan gerici ve faşizan sendika bürokratlarının Cumhur İttifakı için yaptıkları çalışmaları perdeleme amacını taşıyordu.

160 bin kadar üyeyle üçüncü sırada gelen DİSK yönetimi ise başından itibaren Cumhur İttifakı ve Tek Parti rejimi karşısında yer aldı. İşçi ve emekçi yığınların ücret, işsizlik, enflasyon, sosyal haklar ve sendikalaşma konularında yaşadıkları sorunlara ilişkin talepleri dile getirdi. Ne var ki, bu tutum, rejimle “barışmayı” savunan CHP ve İYİ Parti’yi dolaylı olarak destekleme mesajının ötesine geçemedi. Oysa önemli olan, işçi ve emekçi yığınların patron partilerinden bağımsız bir politik alternatifini geliştirebilmekti. DİSK bu görevden ısrarla uzakta durdu. DİSK’in başını çektiği platformlarda Gazete Nisan olarak ısrarla bu talepte bulunmamıza karşın sendika yöneticilerince bu önerimiz reddedildi.

Şimdi önümüzde Tek Adam ve Tek Parti rejimince planlanan bir saldırı süreci bulunuyor. Ve önümüzdeki görev, bu saldırıya karşı işçi ve emekçi yığınların direniş ve karşı mücadele birliğini sağlamak ve yeni politik alternatifinin geliştirilmesi yolundaki çalışmalarımızı yoğunlaştırmaktır. Bu çalışmanın en önemli ayaklarından birisi de sınıfın önünde engel oluşturan sendika bürokratlarına karşı mücadeleci bir işçi hareketi oluşturabilmektir.

Kılıçdaroğlu’na yumruğu atan kim?

0


Kılıçdaroğlu’na yumruğu atanın adı sanı belli. Gazetelerde yayımlandı. Başka gözaltına alınanlar da var. Ama bu kopuk şahsiyetlerin kim olduklarından, hatta onların arkasında hangi örgütlü güçlerin -ki bu gayet açık kamuoyu açısından- bulunduğunu bilmekten daha önemli bir nokta var: bu saldırganların sınıf karakteri.

Bu tipler taşralı alt orta sınıflardan gelen, dinci ve milliyetçi gerici ideolojilerin etkisindeki kişiler. Kendi küçük bireysel çıkarları için iktidardakilere yapışan, maddi kazanç için her türlü yolsuzluğu yapmaya hazır, kendi sosyal aşağılık duygularının üstesinden şiddet yoluyla gelmeye çalışan ve böylece sınıfsal merdivende bir üst basamağa çıkmayı arzulayan kişiler.

Gericilik ve faşizm işte bu hırs ve vahşilik içinde kıvranan küçük burjuva ve lümpen kesimleri seferber etmeye çalışır. Patronlara kölece hizmet etmeye hazır insanlardan oluşur faşizmin kitle tabanı. Onları demokratların, sosyalistlerin, azınlıkların ve işçi-emekçi hareketinin üzerine sürer. Her türlü sosyal ve politik muhalefeti onların aracılığıyla ezmeye, parçalamaya gayret eder.

Patronlar sınıfının bir bütün halde bu serseriler yığınını henüz kullanma amacında olmadığını verilen demeçlerden görebiliyoruz. Ama Kılıçdaroğlu’na saldırı, böyle bir kitlenin var olduğunu ve şimdilik yedekte tutulduğuna işaret ediyor.

Ne var ki, özellikle İçişleri bakanının demeçleri ve tutumu, rejimin içinde bu faşizan silahı kullanma eğiliminde olan bir kesimin bulunduğuna da tanıklık ediyor. Rejimin çekirdeğini oluşturan oligarşi en ufak bir mevzi bile kaybetmeye dayanamıyor.

Serseriler yığınının kitleleri örgütsüz bir protestoya kışkırtmalarına elbette izin vermemeliyiz. Ama aynı zamanda son derece dikkatli bir biçimde sendikalarımızı, partilerimizi ve her türlü işçi-emekçi örgütünü korumaya hazırlı olmamız gerektiğini de unutmamalıyız.

Bu arada her ne kadar farklı kamplarda olsak da milyonlarca emekçinin oyunu toplamış bir partinin lideri olan Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun demeden geçmeyelim. Umarız bu olay “Türkiye İttifakı”nın ne anlama geldiği yolunda ona bir uyarı olur.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 1 Mayıs etkinliği gerçekleşti

0

Yerel seçim sonuçlarını analiz etmek, ülkenin politik durumunu anlamak ve bu doğrultuda 1 Mayıs sürecine giderken hangi talepleri öne çıkarmamız gerektiğini tartışmak için İşçi Demokrasisi Partisi olarak bir etkinlik gerçekleştirdik.

Etkinliğimiz bir sunumla başladı. Sunumda seçim sürecinde destek verdiğimiz adayların hangi talepler ve kampanyalarla seçim çalışmalarını sürdürdüğünü, bu çalışmalara (özellikle Manisa Şehzadeler’de ve Avcılar’da) neden katıldığımızı ve öne çıkardığımız slogan ve taleplerin neler olduğu açıklandı. Ardından yerel seçim sürecinde AKP’nin büyükşehirleri (başta İstanbul ve Ankara) kaybetmesinin iktidarda ve rejimde değişiklik yaratıp yaratmayacağı konusuna değindikten sonra bu süreçte işçi sınıfının hâlâ örgütsüz olduğu, örgütlü olanların da sendikal bürokrasi altında etkisizleştirilmeye çalışıldığı vurgulandı. Ekonomik durumun daha da kötüleştiği ve ülkenin bir yılda ödemesi gereken dış borcun 176 milyar dolara dayandığı belirtildi. Döviz kuru, işsizlik, enflasyon ve faiz oranlarının kabul edilebilir düzeylerin çok üstünde olduğu hatırlatıldı. İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanan rejimin, ekonomik saldırı paketlerini hayata geçirmeye çalıştığı bir ortamda 1 Mayıs’a giderken, kıdem tazminatı ve emeklilik haklarımızın gasp edilmesine karşı haklarımızı kararlı bir şekilde savunmamız ve taleplerimizi net bir şekilde belirtmemiz gerektiğinin altı çizildi. Bu kapsamda 1 Mayıs ve sonrasındaki süreçte de ekonomik ve demokratik taleplerimizin öne çıkması gerektiği belirtildi. Çünkü mevcut rejimin en ufak bir sorunun çözemediği ve çözemeyeceği ortadadır.

Ardından tartışma bölümüne geçildi. Alınan sözlerde işçi sınıfının ve emekçi halkın sorunlarının çözülebilmesi için vurgulanan talepler şunlardı: Ücretler enflasyon düzeyinde artırılsın, dış borç ödemeleri durdurulsun, işten çıkarmalar yasaklansın, vergi yükü patronlara… Bu taleplerin acil ihtiyaçlarımıza denk düşse de üretim ilişkilerinde yeni bir organizasyon süreci gerektirdiğinden ve egemen sınıfın çıkarlarına ket vuracağından kapitalizm altında gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, merkezi ve planlı bir ekonomik yapının hayata geçirilmesi gerektiği de vurgulandı. Geçiş talepleri olarak belirttiğimiz bu talepleri, kitlelerin en ufak bir sorununun bile mevcut rejim ve ekonomik sistem altında çözülemeyeceğini göstermek için ifade ediyoruz.

Kıdem tazminatı ve emeklilik gibi özlük haklarımıza açıktan bir saldırı yapıldığı ve rejimin en ufak bir sorunu dahi çözemediği bu dönemde, 1 Mayıs’a işçi sınıfının en temel talepleri ve sloganları ile örgütlü, birleşik ve kitlesel bir şekilde katılmanın elzem olduğunu düşünüyoruz.

Reform paketi çöpe! Çözüm: Kamulaştırma, planlama ve işçi denetimi! 1 Mayıs’ta alanlara!

Yerel seçimler: Kadınlar burada, partiler nerede?

0


31 Mart yerel seçimlerinden sonra kadınların yerel yönetimlerde temsiliyet düzeylerine baktığımızda çok açık bir politik tercihle karşılaşıyoruz: Partiler kadınları aday olarak göstermekten imtina ediyor ve kadınlar, çoğunlukla seçilme şanslarının az olduğu ilçelerde aday olabiliyorlar. Rakamlarla konuşacak olursak, Türkiye genelinde partilerin gösterdiği toplam 8263 belediye başkan adayının sadece 652’si, yani yüzde 7,89’u kadındı. AKP 77 ilde sadece 25 kadını (yüzde 2) aday gösterdi. CHP’nin 57 ilde açıkladığı 904 belediye başkan adayının 44 tanesi, yani yüzde 4,8’i kadındı. Seçim sonuçlarına baktığımızda ise, Türkiye toplamında 81 ilde sadece 5 şehrin belediye başkanı kadınlar olabildi.

Bu elbette açık bir politik tercih. Temiz içme suyundan yeşil alanlara, yaşlı ve çocukların bakımından çöplerin toplanmasına kadar birçok belediye hizmetinin kadınların yaşam alanları ile daha fazla kesişmesine rağmen, kadınlara bu alanlarda söz ve yetki verilmek istenmemektedir. Zira söz konusu yerel yönetimler olunca; rant imkânları, adam kayırmacılığı ve bilumum kirli ilişkilerle “sağlam kişilere” emanet edilmektedir. Oysa yerel yönetimlerin kadınların hayatını kolaylaştıracak, toplumsal eşitsizlikten kaynaklanan dezavantajlı konumlarını iyileştirebilecek birçok yetkisi vardır. Örneğin yasalara göre belediyelerin açması gereken nitelikli ve güvenli sığınma evleri belediyelerin icraat gündemine bile alınmamaktadır. Bununla birlikte, her mahalleye ücretsiz ve nitelikli kreşler açmak, kadınların toplumsal hayatta güçlenmelerini sağlayacaktır. Yine yaşlı bakımını sağlamak, kolaylaştırmak kamusal bir hizmettir ve belediyeler buna kaynak ayırmamaktadır. Oysa kaynak vardır ve görünen o ki; milyonlarca lira çarçur edilmektedir! Bu kaynakların emekçilerin ve kadınların yararına kullanılması da politik bir tercihtir.

Bu koşullara rağmen 31 Mart seçimlerinde pek çok feminist, sol/sosyalist kadın, birilerinin kendilerini aday göstermesini beklemeden yönetmeye talip oldular; ilçelerde ve özellikle muhtarlıklarda adaylıklarını açıkladılar. Örneğin, Kadıköy’de sadece dokuz mahallede erkekler muhtar seçilirken 12 mahalleyi kadın muhtarlar kazandı. Bayburt’ta, Batman’da, Antalya Kumluca’da, Bursa İnegöl’de ve daha birçok mahallede ilk kez kadın muhtarların seçildiğini gördük. Manisa’da kadın muhtar adaylar Kadın Meclisleri üzerinden birlikte seçim faaliyeti yürüttüler. Mahalle düzeyinde kadının adının artık daha güçlü çıktığını söyleyebiliriz.

Şüphesiz biz kadınların seçim süreçlerine dahil olması otomatik olarak kadınların lehine bir siyaset üretmiyor: Ancak eşitsizlik, sömürü ve baskı koşullarını gündemine alan, kaynaklarını patronlara değil emekçilere ve kadınlara açan bir politik program kadınları gerçek anlamda güçlendirebilir. Bu nedenle kadınlar yerel seçimlerde, sokakta, okulda, toplumsal hayatta her gün yaptıkları gibi eşit bir biçimde var olabilmenin, adil bir hayatı birlikte örgütleyebilecek alanı açmanın mücadelesini verdiler. Ve “doğaları gereği” değil ancak bilinçli, örgütlü bir güçle ve politik bir tercihle harekete geçtiler. Çünkü onları eşitsiz ve baskıcı bir hayata mahkûm eden erkek egemen siyasetin ve mevcut rejimin değişmesi için daha fazla sebepleri var.

Birlik, dayanışma ve mücadele için 1 Mayıs’ta alanlardayız!

0

1 Mayıs 2019’a iktidarın önce reddettiği, sonra gizlemeye çalıştığı ama kendi sorumluluğunu asla kabul etmediği ekonomik krizin yakıcı etkisi altında giriyoruz.

Bunun bizler için anlamı: Hayat pahalılığı, işsizlik, güvencesizlik, ücretsiz izinler, kapanan veya iflas eden işyerleri… Yani ekmeğimizin gün be gün küçülmesi…

Buna karşın, iktidar ise sermaye sınıfı ile işbirliği içinde bu krizi fırsata çevirme telaşında.

Seçimlerin hemen ardından, patronların örgütü TÜSİAD’ın açık desteği ile “Ekonomide Reform” olarak sunulan son paket, bu fırsatçılığı açıkça ortaya koyuyor.

İşçi ve emekçilerin hiçbir talebinin dikkate alınmadığı, tersine kıdem tazminatı, emeklilik gibi haklarının sermayeye kaynak sağlama hırsıyla gasp edildiği; emekçiler üzerindeki vergi yükünün artırıldığı; yoksulları daha yoksul, zenginleri daha zengin etme anlayışıyla tasarlanmış işçi düşmanı bir ekonomi planı ile karşı karşıyayız.

Emekçileri yalnızca bir oy potansiyeli olarak gören iktidar, belli ki önümüzdeki 4 yıl bizlere pek ihtiyacı olmayacağını düşünmüş.

Oysa 31 Mart seçimlerinde, ekonomik krizin bedelini bizlere ödetmeye çalışan; taleplerimizi, bu talepleri ifade etme hakkımızı, sendikalaşma mücadelemizi, antidemokratik uygulamalarla baskılamaya çalışan iktidara karşı önemli bir tepki ortaya çıktı.

Şimdi bu tepkiyi, birleşik ve örgütlü bir mücadeleye dönüştürme, bir işçi-emekçi seçeneği örme zamanı! İşyerimizde, mahallemizde, sınıf örgütlerimizde ortak taleplerimiz etrafında bir arada durmanın olanaklarını ve araçlarını yaratma zamanı!

Biz işçiler, ekmeği ellerinden alınanlar, ürettiklerinden mahrum kılınanlar…

Biz kadınlar, hem işte hem evde hayatı yeniden üretirken sistematik bir ayrımcılık ve şiddete maruz bırakılanlar…

Biz gençler, gelecek umudumuz işsizlik ve güvencesizlikle elimizden alınanlar…

Yani bizler, milyonlarca emekçi kadın ve erkek; işyerinde emeğine, sandıkta iradesine, sokakta özgürlüğüne el koyulmaya çalışılanlar…

Birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs’ta, taleplerimizi duyurmak, krizin faturasını reddetmek, kitlesel ve birleşik bir mücadeleyi mümkün kılmak için alanlardayız!

ABD’den Sudan’a, İspanya’dan Venezuela’ya hakları, gelecekleri için mücadele veren dünyadaki milyarlarca emekçi ile birlikte, “başka bir hayat mümkün” diyeceğiz!

Ekonomik krizin faturasını ödemeyeceğiz! Ekonomik yıkım paketi çöpe!

Zamlar geri alınsın! Ücretler enflasyon oranında artırılsın!

İşten çıkarmalar, ücretsiz izinler yasaklansın! İşsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya!

Dış borç ödemelerine son! Kaynaklar emekçi halkın temel ihtiyaçları için harcansın.

Özelleştirme adı altında talan edilen kuruluşlar tazminatsız işçi denetiminde kamulaştırılsın.

Ekonomik krizden çıkış için ekonomide merkezi ve demokratik planlama. Bunun için ekonomide işçi denetimi ve yönetimi!

Sudanlı kadınların hakları ne durumda?

0

Afrika’nın en büyük Müslüman ülkelerinden biri olan Sudan’da başlayan halk ayaklanması, 30 yıllık diktatör Ömer el Beşir’i tıpkı muadilleri Tunus, Cezayir ve Mısır’da olduğu gibi devirdi. Sudan’da kitle seferberliklerinin öncüsü ise kadınlar… Eylemcilerin yarısı kadınlardan oluşuyor. Öyle ki 22 yaşındaki öğrenci Alaa Salah’ın kalabalığa “Thowra!” (Devrim!) sloganı attırırken çekilen videosu sosyal medyada Sudan ayaklanmasının sembolü oldu.

Nüfusun neredeyse yarısının (20 milyon) yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülkede 19 Aralık’ta başlayan protestoları ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımlarının kaldırılması ve artan enflasyon tetiklemişti. Sudanlı kadınların en önemli sorunları arasında ise savaş, kadın sünneti, cinsel istismar ve yoksulluk geliyor. Bekâr kadınlar “zina” yaparlarsa kırk kırbaç ya da üç ay hapis cezası ile cezalandırılıyor. Başlık parası ülkede oldukça yaygın. Bununla birlikte ülkede pantolon, şort ya da vücut hatlarını belli eden etek giymeyi engellemeye yönelik kanunlar mevcut; bunları giyen kadınlar “ahlak dışı davranış” gerekçesi ile gözaltına alınabiliyor. Bu davranışın cezası ise 40 kırbaç ve/veya para cezası.

Ancak buna rağmen ülkede kadınların örgütlü mücadeleleri sonucu elde edilmiş bazı kazanımlar da mevcut. Örneğin eğitim bedava, çalışan kadınlar için iki yıl süt izni var, çalışmasalar da maaşlarını alıyorlar ve namus cinayeti yasak. Sudan yasalarında kadınlar lehine pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Yüzde 10′luk kadın kotası olan parlamentoda 35 kadın milletvekili bulunuyor. Üç kadın da bakan olarak görev yapıyor.

Ne var ki ülkede rejimin başlıca hedeflerinden biri kadın hakları savunucuları. Kadın hakları savunucuları, özellikle de kadın eylemciler, avukatlar ve gazeteciler rejimin susturmaya yönelik sistematik baskı politikalarına maruz kalıyorlar. Sudan’daki kadın hakları mücadelesinin merkezinde üç milyona yakın üyesi bulunan Sudan Kadın Birliği (SWU) yer alıyor. Kadın konusunda çalışan çok sayıda sivil toplum kuruluşunun birleşmesi ile ortaya çıkan Birlik, ihtiyaç sahiplerine para yardımı yapıyor, mikro kredi desteği sağlıyor.

Sudan Kadın Birliği ve diğer feminist gruplar, ayaklanmanın öncülüğünde aktif rol oynadılar ve Beşir rejimi ile seleflerinin kadın düşmanı ve ayrımcı uygulamalarına karşı geçmiş yıllardaki protestolarda olduğu gibi yine ön planda oldular. Sonuç olarak rejim, ayaklanmalar esnasında aralarında SWU liderlerinin de olduğu pek çok kadın örgütü öncüsünü hapse attı.

2013 yılında, Arap yarımadasında başlayan ayaklanmalardan sonra ortaya çıkan “Sudan Değişim Hareketi” sırasında gözaltına alınan 41 yaşındaki eylemci ve muhalefetteki Sudan Kongresi Partisi üyesi Dalia El Roubi, France 24’e verdiği röportajda Aralık ayında gösteriler başladığından beri binlerce insanın tutuklandığını ifade ediyor. 8 Mart’ta (Uluslararası Kadınlar Günü) bazı kadın mahkûmların serbest bırakıldığını ancak kadınların hapishaneleri doldurmaya hazır olduğunu belirterek “Hepimiz hapse girmeye hazırsak, (rejim) korkutucu olmayı keser” diyor.

Bugün Sudanlı kadınlar, Beşir rejiminin ve şu an onun yerine gelen askeri darbe yönetiminin baskıcı politikalarını, tüm zorba bölgesel ittifaklarla olan dayanışmasını ve ayrıca neoliberal yoksullaştırma politikalarını reddediyorlar. Aynı zamanda “Özgürlük, barış, adalet ve devrim halkın tercihidir” şiarıyla darbe yönetimine karşı da sokakları terk etmiyor; taleplerini yerine getirebilecek sivil bir hükümet istediklerini dile getiriyorlar.

Çocukları dahi koruyamayan devlet kimin için vardır?

0

11 yaşındaki Rabia Naz öldürüleli bir yıl oldu. Bir yıldır, bu ölümün nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir sonuca ulaşılamamasının sebebi, cinayet soruşturmasının yapılmamış olması. Somut delillere rağmen bir yıl boyunca cinayet örtbas edilmek istendi ve 11 yaşındaki bir çocuğun intihar edebileceği bile söylendi. Yargıdan sonuç alamayan aile, sesini kamuoyuna duyurmak istedi. Böylece, hepimiz Rabia Naz’a araba çarpmış olduğunu, babasının sunduğu deliller ve adli tıp raporlarıyla görmüş olduk. Ancak mahkemeler bunu görmek yerine, delilleri sunan babayı akıl hastası ilan etti.

Peki, bir ülkede, 11 yaşındaki bir çocuğun ölümünü soruşturmak neden bu kadar zordur? Çocukların ölümünü bile araştırmayacaksa, çocukları koruyamayacaksa devlet neden vardır?!

Bu olay, herhangi bir cinayet haberinden ibaret değildir. Devletin, tüm toplum için değil de belirli bir azınlık için var olduğu, en acı tecrübeyle yüzümüze bir tokat gibi çarpmıştır. Yaşadığımız ülkenin de dahil olduğu sistemde, devlet ve onun kurumları aslında belli bir kesimin çıkarlarını korumak için vardır. Bu azınlık kesim, kapitalist sistemin varlığını sağlayan patronlar ve onların işbirlikçisi olan devlet mensuplarıdır. Hepimize eşit uygulanan hukuk kuralları, bu kişilerin karşısına çıktığında birden farklılık gösterir. Kapitalist sistem, kendi varlığını sürdürmek için sistemi var eden bu azınlığa korunaklı bir düzen sunar.

Geçmiş yıllarda, Münevver Karabulut cinayetinde şahit olduğumuz olaylar da bunu bize göstermiştir. Söz konusu zengin bir aile ya da devlet mensubu olduğunda, cinayet şüphelisi olan kişi, görünmez eller tarafından saklanır. Mahkemeler, bizimle dalga geçercesine, kızının katilini aradığı için bir babayı akıl hastası ilan eder. Rabia Naz’ın ölümüyle gördük ki, artık, bu ayrıcalıktan yararlanmak için kapitalist sistemin en önde gelenlerinden dahi olmak gerekmemektedir. Eynesil gibi küçük bir ilçede yaşasa da, bu sistemin bekçilerinden olanlar, hukuktan kaçma ayrıcalığından yararlanabilmektedir. 11 yaşındaki Rabia Naz’ın katilinin aranmasına bile izin verilmemesi, yalnızca ona değil, hepimize yapılmış bir haksızlıktır. Hayatımız, kapitalist sistemin koruyucularından biri tarafından çalındığında, hiçbirimizin ailesinin hesap sormasına izin verilmemektedir. Yaşadığımız bu acı olay, artık bu sistemin karşısında bir arada durmamız gerektiğine dair en büyük ders olmalıdır.

Yunanistan’da STK emekçileri göçmenlerin tahliyesine karşı grevde

0

Hükümetin sığınma başvurusu kabul edilen mültecilere yardımı kesme kararını protesto eden STK emekçileri sendikası (Σωματείο Βάσης Εργαζομένων σε ΜΚΟ), 16 Nisan’da bir günlük grev ve eylem çağrısı yaptı. Sendikanın açıklamasının çevirisini paylaşıyoruz:

Yunanistan Göç Politikası Bakanlığı yaklaşık bir ay önce, sığınma başvurusuna olumlu yanıt alan mültecilere, barınma desteği ve mali yardımın tedricen sona erdirilmesine yönelik ani bir karar aldı. Karar, 31 Temmuz 2017’den önce resmen mülteci olarak kabul edilen kişilerden başlayarak uygulanacak. Benzer kararlar geçmişte de açıklanmış, ancak uygulanamamıştı. Fakat bu kez bakanlık ve ortakları, yaşadıkları daire ya da kampları 31 Mart 2019’a kadar kadar terk etmeye zorladığı yüzlerce mülteciyi, evsizliğe ve yoksulluğa itmeye kararlı görünüyor.

2015’ten itibaren, yani sonradan “mülteci krizi” olarak adlandırılacak durumun ardından, devlet açık bir biçimde, mülteci nüfusun sağlık, barınma, eğitim, yasal destek, ulaşım, çeviri gibi İhtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu STK’lara devretmeye yöneldi: Mülteci akışı geçici bir durum olarak resmediliyor, hizmetler -durmadan ertelenen- bir nihai tarih ile sunuluyor ve mülteciler, konaklamalarının hep üçer ay uzatıldığı, bir güvencesizlik ve belirsizlik rejimine mahkûm ediliyor. Yunan devletinin onayı ile STK’lar muazzam fonları yönetiyor ve aynı zamanda, her tür çalışma mevzuatını ihlal ederek, kendi çalışanlarını aşırı sömürmeye yönelik yatırım yapıyorlar.

Yunan devletinin genel yönelimi -her zamanki gibi- dışlama ve marjinalleşme üretmeyi ve her tür özgürlük, mücadele ve örgütlü dayanışma çabasını bastırmayı hedeflerken, bakanlık bu kararını iki eksende meşrulaştırmaya çalışıyor:

Birincisi, mülteci statüsü almanın otomatik olarak sosyal entegrasyon, barınma ve istihdam olanağı sağladığını savunuyor. Oysa devlet, şimdi tahliye edilecek olan mültecilerin -tam da aciliyet ve geçicilik temelinde barındırıldıkları için- entegrasyon programlarına (örneğin, Yunanca kursları veya mesleki danışmanlık imkanlarına) asla erişemediğini gayet iyi biliyor.

İkincisi, sınır kapılarındaki kabül ve kimlik tespit merkezlerini “rahatlatma” bahanesi bir argüman olarak tekrar karşımıza çıkıyor. AB-Türkiye anlaşmasının imzalanmasından üç yıl sonra, Ege adalarını birer insan “depo”suna, kabul merkezlerini toplama kampına ve orada faaliyet yürüten STK’ları gardiyana dönüştürmüş olan Yunan hükümeti, [Midilli Adasındaki] Moria kampında balıkistifi yaşayan sığınmacıların durumunu kendi kararlarına bahane edip, Atina’nın merkezindeki mültecilere uyguladığı zulmü haklı çıkarmak için kullanmakta beis görmüyor.

STK yönetimleriyse hararetli itirazlarına rağmen aslında kararı kabul ediyor, tahliye planını uygulama sorumluluğunu paylaşıyor ve kendi iş planlarına dâhil ediyor. Aynı zamanda, biz STK emekçilerinden de, tahliye edilecek kişileri daha da mağdur edecek şekilde, onların kırılganlıklarına dair rapor vermemizi ve “en kırılgan olan kazanır” mantığı çerçevesinde hareket etmemizi istiyorlar. 

STK emekçileri olan bizler, gözümüzün önünde, adalardaki yalıtılmış kampların çadırlarında, iç bölgelerdeki ücra kamplarda, kent merkezindeki kiralık dairelerde yaşanan bu durum karşısında elimiz kolumuz bağlı durmayı reddediyoruz: Bizim güvencesiz çalışma gerçekliğimizi şekillendiren rejim de aynı neoliberal rejim. Mültecilerin yaşamlarındaki güvencesizlik, bizim güvencesiz emeğimizin ayna aksidir; her ikisine karşı dayanışma ve ortak mücadeleyi yükseltiyoruz. Mültecilerin kırılganlığına dair bilgimizin mültecileri yönetecek bir araç olarak kullanılmasını reddediyoruz ve mülteci nüfusunu yoksun bırakma ve kontrol etmeye yönelik talimatlara uymuyoruz. Yapabileceğimiz tek şey, bir kez daha STK yönetimlerine karşı durmak, net bir biçimde mültecilerin yanında yer alıp onların yaşam, özgürlük, kendi kaderini tayin ve haysiyet mücadelesiyle dayanışmamızı sergilemek. Bizler mülteci nüfusun ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunmak için işe alındık, mültecileri evsizlik ve sefalete itmek için değil.

Mültecileri evsizliğe iten bakanlık kararının iptalini talep ediyoruz. 

STK yönetimlerinin bakanlık kararını uygulamasına hayır!

Mültecileri evsizliğe itmeyi reddeden STK emekçilerinin kriminalize edilmesine hayır!

Herkese haysiyetli biçimde yaşama ve çalışma hakkı

Mültecilerle dayanışma, karara direnenlere destek

Tüm STK emekçilerini 16 Nisan günü greve çıkmaya ve öğlen 12:00’de Arkeoloji Müzesi’nin önünde yürüyüş için toplanmaya çağırıyoruz. Akşam ise 18:00’de Viktoria Meydanı, 18:30’da Omonia Meydanı’nda olacağız.

Kaynak: https://www.elaliberta.gr/ειδήσεις/5180-16-4-ngo-workers-strike-against-refugee-evictions

Tarihte bu ay: Lenin, Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve partiye sundu

0

1917 senesinin Mart ayına gelindiğinde Çarlık Rusya’sı sefaletle boğuşuyordu. Batı ve güney sınırları boyunca I. Dünya Savaşı’nda sorumlu olduğu cephelerde savaşmaya; yani yayılmacı çıkarları uğruna işçileri ve köylüleri katledilmeye göndermeye devam eden monarşi rejimi, kırda büyük toprak sahipliğini savunuyor ve fabrikalardaki en ufak talepleri de polisiye araçlarla bastırıyordu. Şubat ayının sonunda başlayan kitlesel eylemler hızlıca politik bir greve dönüşecek ve 304 senelik Romanov hanedanlığı 8 gün içinde, Mart ayının başında düşecekti. Kitlelerin bu devrimci başarısı ise ülke içindeki burjuva egemen bloklarda ve İngiliz-Fransız emperyalizminde bir panik yaratacaktı. Halk içinde temsiliyetleri olmamasına rağmen liberallerin de dahil edildiği bir Geçici Hükümet kurulacak ve bu hükümetin birtakım bakanlıklarına ve başkanlığına sözde “sosyalistler” getirilecekti. Böylece Çarlık rejimini deviren işçiler daha ileriye gitmeyecek ve (o da olursa) parlamenter bir demokrasiyle yetinecekti. Bu, Rus burjuvazisinin planıydı.

Burjuva Geçici Hükümet’i Menşevikler ve Sosyal Devrimciler ayakta alkışladı ve ona katıldı. İlginç olan, Bolşevikler de Geçici Hükümet’e dönük ılımlı bir politika izliyordu. Lenin’in yokluğunda ve Pravda’dan sorumlu Stalin ile Kamenev’in önderliğinde parti, Geçici Hükümet’e destek açıklaması yapmıştı. Lenin sürgünde olduğu ülkeden durumu öğrenince, bunun kabul edilemez olduğunu ilan etti. Devrime yön vermek için trenle Rusya’ya dönerken, daha sonraları Nisan Tezleri adını alacak olan tezlerini kaleme aldı.

Lenin bu tezlerde, Troçki’nin 1904’te oluşturmaya başladığı ve Rusya için önerdiği Sürekli Devrim perspektifini benimsediğini ve partiye politik hat olarak bunu önerdiğini söylüyordu: Büyük burjuvazinin kendi devriminin demokratik görevleri karşısında yalpalayacağına şüphe yoktu; burjuva demokratik devrimin sorumluluğunu işçiler üstlenmelilerdi ve burada kalmayarak, kesintisiz bir biçimde devrimin sosyalist görevlerini de yerine getirmelilerdi. Dahası, demokratik ve sosyalist görevler artık kaynaşmıştı, birbirlerinden ayrı düşünülemezdi. Bu nedenle ilk olarak kapitalist bir demokratik cumhuriyet rejiminin altyapısının yerleşmesini öneren herkes, devrimin karşısında konumlanmış olacaktı. Lenin devrimin süreklileşmesi gerektiğini ileri sürüyordu.

Lenin partiye Nisan Tezleri’ni sunduğunda “Troçkist” olmakla suçlandı. Parti içinde büyük bir mücadele verdi; tezlerin kabul edilmemesi durumunda yönetimden istifa edeceğini ve tabanda, tezlerin kabul edilmesi için mücadele edeceğini söyledi. Sonunda Lenin, nesnel olarak sırtını yasladığı ve temsil ettiği proleter sınıfların verili sosyal gücünün bir ifadesi olarak, parti içi program mücadelesini kazandı ve tezlerini kabul ettirdi.

Nisan Tezleri olmasaydı, Ekim Devrimi olmayacaktı.

Cezayir Solcu Halk Hareketi bildirisi: İktidar! Halk hareketinden ellerinizi çekin!

0

Kendi kaderlerini kendileri tayin etmek isteyen emekçi sınıfların yanındayız. Onların belirli özlem ve talepleri dikkate alınmadan gerçek bir demokrasi olamaz.

22 Şubat 2019 Halk Ayaklanması, insan onurunun yeniden kazanılması için gerçekleşen bir kitlesel hareket; ülke tarihinde ve aynı zamanda Mağrip’te önemli bir kırılma noktasıdır. Hareket, köklü bir değişim talebiyle sokaklarda güçlü bir şekilde ortaya çıktı ve rejim güçlerinin bocalamalarına neden oldu. Başarılı oldu ve alanının sınırlarını ciddi biçimde belirledi. Bouteflika’nın istifası, bu yeni güçler dengesini teyit etmektedir. Bu bir yarım zaferdir. Bu kazanım korunmalı ve konsolide edilmelidir. Halkın büyük bir çoğunluğu için, özgürlük arayışı ve mücadelesi, eşitlik için verilen mücadeleyle ayrılamaz bir bütündür.

22 Şubat 2019 Hareketi, gerçek bir demokrasinin gerçekleşmesi için gerekli politik araçları emekçi sınıflara geri vermelidir!

Halk hareketi hem politik düzenin yapılarını ve hem de amaçlarını sorguladı; iktidar mercilerinin, siyasî yaşamın ve karar alma süreçlerinin demokratik olmayan kurallarını teşhir etti. Bunun gibi, hareket sömürülen ve ezilenlerin siyasî temsil sorununu ortaya atıyor. Emekçiler ile üniversite öğrencileri ve genç işsizlerin yıllardır süren toplumsal mücadelelerine yanıt olabilecek bir toplum projesi talep ediyor. Bugünün günlük seferberliklerinde hareket, açık bir siyasî program gerekliliğini ortaya koyan yeni bir ortak kimlik arayışındadır. Öncelikli görev, halk hareketinin egemenliğine el koyulan ve iktidarın şimdiki baskılarının kaynağı olan 5 Ekim 1988 İntifadası’ndan gerekli dersleri çıkarmaktır. Düzenin içinde bulunduğu derin kriz, kendi içinde çatışmalara neden oluyor. Düzen, eski rejimi kurtaracak ve uygulamalarını (yolsuzluk, kayırmacılık, yıkıcılık) sürdürecek bir geçiş dönemi yerleştirerek halkı aldatmak ve böylece krizi aşmak istiyor. Emekçi sınıflar için demokrasi, daha dün mecliste bir koltuk elde etmek amacıyla rejime dalkavukluk yapanların bayrağı olan uzlaşı arayışı değildir. Uzlaşma, bugün hala bütün egemen sınıfların birleşme çağrısıdır. Toplumun bilinçaltında kökleşmiş eşitlikçi talepler, kardeşliğin (“Hepimiz kardeşiz!”) ve ulusal kurtuluş mücadelesinin temelidir. “Hepimiz eşitiz!” şeklinde ortaya çıkan bu kardeşlik atılımına bir anlam kazandırmak için, hareketin gerçek güçlerinin ayrışmasına engel olan görünüşteki uzlaşmacılığı yenmek ve halk kesimlerinin bir araya gelmesi için çalışmak gerekir. Mutlakiyetçi edalı iktidar yıkıldı; emekçi sınıfların ve mevcut değişim sürecinin kalbinde yer alan kadın ve gençlerin özlemlerini bir kez daha güçlü biçimde ifade ederek, nereden gelirse gelsin bütün despotizm girişimlerinin yolları kesilmelidir. Emekçiler, kadınlar, gençler ve işsizler gibi toplumsal güçlerin özerk örgütlenmesi için çalışılmalıdır.

Özerk sendikalar tarafından çağrısı yapılan genel grev sloganı, emekçi sınıflara bağımsız bir güç olarak örgütlenmeleri için bir perspektif sunuyor.

İktidarın politik ajandasında her zaman yazılı olan muhalefet partileri, emekçilere ve halk kesimlerine kendi neoliberal projelerini dayatmaya çalışıyorlar. Rüzgârın tersine döneceğini hisseden iş insanları, harekete katılarak ayrıcalıklarını korumak istiyorlar. Bu iş insanları, ulusal kaynakları israf eden, Bouteflika’nın üçüncü ve dördüncü dönemlerini milyarlarla finanse etmiş ve beşinci dönemini finanse etmek için seferber olan bu “ithal-ithal” patronları, bugün yokları oynuyorlar. Uyanık olunmalı. Dış tehdit bahanesi, “büyük kardeşliği” dayatmaya yönelik bir aldatmacadır. Kriz, Cezayir toplumunun kendi içindeki toplumsal ve siyasî güçleri karşı karşıya getiriyor. Bunun gibi manevralar karşısında, emekçiler, işsizler ve yoksullar bizzat kendi hedeflerini dile getirmelidirler.

Emekçilerin öz örgütlenmeleri!

Emekçiler, kadınlar, gençler ve genç işsizler; günlük yaşamın her boyutunu devlet gücünden ve profesyonel seçilmişlerden özerk biçimde eline almayı tartışmak için mahallelerde, köy ve şehirlerde meclisler halinde örgütlenmelidirler. Bu öz örgütlenme dinamiği, kamusal alanın hep birlikten yeniden kazanılması amacıyla, adil olmayan düzenin ve toplumu boğan, ona giydirilmiş gömleğin sorgulanmasını mümkün kılacaktır. Toplumsal kurtuluşun tek yolu budur. Bu yol uzun, fakat her bir kimsenin hepimiz tarafından kurtuluşunun sağlanması için en güvenilir yoldur.

Solcu Halk Hareketi Geçici Ulusal Koordinasyonu

Bejaia, 8 Nisan 2019.

Plazalarda yıkım başlıyor…

0

Eğer Büyük Marmara Depreminin tarihini ve saatini bilseydiniz ne yapardınız?

Muhtemelen, sevdiklerinizle birlikte güvende olacağınız bir yere giderdiniz. Bu dönemde açta açıkta kalmamak için nakde çevirebildiğiniz tüm birikimlerinizi de yanınızda götürürdünüz. Deprem sonrası yıkımın yaşandığı şehre de bir süre gitmezdiniz.

Aslında yıkıcı depremin ofislerimizi ne zaman vuracağını biliyoruz. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun 31 Mart yıkıcı bir afetin tarihidir. Öncü sarsıntılarını geçtiğimiz yıllarda hissettiğimiz ve net bir şekilde tahlilini yaptığımız büyük felaket plazalarımıza geldi.

2000’li yılların başında emperyalizm parasal genişleme politikasına gitti. Mali sermayenin ve çokuluslu şirketlerin kârlarını artırabilmek adına merkez ülkelerde faizler düşürüldü ve bizim gibi yarısömürge olan ülkelere dolar adeta yağdı. Parasal genişleme döneminde siyasi iktidar kamu kaynaklarını adeta yağmaladı. Bizim olmayan paralarla rayiç bedelinin çok üzerinde altyapı yatırımları, inşaatlar ve AVM’ler yapıldı. İktidarın etrafında kümelenmiş sermaye, çekirge sürüsünün buğday tarlasını mahvetmesi gibi sınırsız zenginleşti. Vergi borçları silindi. Telekom’un özelleştirilmesi sebebiyle Lübnanlı Hariri Türkiye’nin 10 milyar dolarını yağmalayıp gitti. Bütün bu paralar emperyalizmden alınan dolarlarla gerçekleşti.

Ne var ki lale devri geçiciydi. Arap Baharı, Gezi Parkı seferberlikleri, Ukrayna’da Maidan gibi toplumsal hareketlerden emperyalizmin katırları ürktü ve dolarlar yuvaya dönmeye başladı. Biz ve bizim gibi dolara aç ve emperyalizme göbekten bağlı ekonomiler için çanlar çalmaya o günlerde başlamıştı. Deprem her yaklaştığında biraz daha erteledik. Her ertelediğimizde biraz daha enerji birikti.

31 Mart 2019 biriken enerjinin zincirlerinden kopup boşaldığı tarihtir. Kamu kaynaklarının iktidardaki patronlarca yağmalanması sonucunda ekonomide derin bir durgunluğun başlayacağı aşikârdır.

Şimdi yerli ve yabancı tefeciler kapımıza geldi ve paralarını geri istiyorlar. İktidar ise yüzünü bir kez daha bize çevirdi. Hedefinde daha çok vergi, kıdem tazminatlarımız ve sosyal haklarımız var. Seçimlerin sonucunda IMF’li veya IMF’siz bir kemer sıkma programıyla yüksek cari açığı ve yüksek enflasyonu olan bir ekonomide bizi işsizliğe mahkûm ederek, hatalarının bedelini sırtımızdan ödetmek isteyecekler.

Ama bu depremin sebebi biz değiliz, bedelini de biz ödemeyeceğiz. Çekmecemizdeki deprem çantamızda taşıdığımız taleplerimiz bellidir. İflas eden işyerleri işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır. İşçilerin emeğinin emperyalizme peşkeş çekilmesi anlamına gelen dış borç ödemelerine son verilmelidir. İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

Aman sen de, hâlâ sosyalizm mi?

0

Sovyetler yıkıldığından beri, post-modern söylemin tezlerinden birisi, “sosyalizmin insan bünyesine uygun olmadığıdır”. Neden? İnsan her zaman daha çoğunu ister, rekabet ve saldırmak onun doğasındadır, ortak yaşamasını da kendince beceremez. O yüzden şu an içinde bulunduğumuz sistem en iyisi, zaten diğer sistemler de bunun mümkün olmayacağını gösterdi.

Bu egemen anlayış, üretim araçlarına emekçilerin sahip olamayacağını kendince bir algı operasyonuyla ikna etmeye çalışıyor. Bunda da altını çizdiği kelime, rekabet. Fakat bu tamamen bir safsata. Kapitalizmdeki rekabet, savaş, yok-et ve yeniden üret. Ve burada asıl hizmet ettiği yer, sermayenin veya egemen sınıfın kendisini yenileyebilmesi.

Peki aslında beklediğimiz rekabet nasıl olmalı?

Rekabetin geniş ve kitlesel olarak uygulanması, yani örgütlenmesi, Lenin’in dediği gibi halkın kendi yeteneklerini fark edip geliştirebileceği ve emeğini özgürce sergileyebileceği bir sistemde var olabilir, ancak kapitalizm gibi bir sistemde asla değil. İçinde bulunduğumuz toplum kapitalizmden bu sayede sıyrılabilir.

Lenin aslında rekabetin örgütlenmesi derken, sadece işçilerin bağımsız girişkenliklerini geliştirmekten bahsetmiyordu. Aslında bu toplumun her alanına yayılmış bir yarış, bir mücadele haline getirilmesinden bahsediyordu. Sovyet Rusya’da satrancın gelişmesi, bu rekabet alanlarından ortaya çıkan diğer bir sonuçtu aslında. 

Satranca hızlıca geldim çünkü günümüzdeki hesaplanabilir ve ezbere dayalı mekanik satrançtan farklı olarak, bir kültürün, hayata dair bir kavrayışının sonucu olan bir oyundur satranç. Bunun için özgürce rekabet edebilen oyuncular ve bu yönde bir toplumsal eğitim gereklidir. Ne yazık ki, her seçimden önce kafalarımıza atılan satranç tahtaları bunu sağlamaz.

Ne yapmalı?

Bunun cevabı, bir günle sınırlı olan seçimler değildir, bunu günümüzdeki yakıcılığından dolayı vurgulamak isterim. Evde, işyerlerinde, sokakta hayata dair her noktada mücadele edebilmek, işçi-emekçi politikalar üretebilmek için örgütlenebilmekten geçiyor. Unutmayalım, biz birer parçasıyız bu sistemin ve onu değiştiren de biz olacağız.

Gerçek “sıfır atık” felsefesi nedir?

0


Bitmeyen reklamlarla pazarlanan ürünler, her yerden fırlayan alışveriş merkezleri, tüketim çılgınlığı; hepsi çağımızın “hastalığı”. Satın aldığımız ürünlere gerçekten ihtiyacımız var mı?

Öncelikle ihtiyacı tanımlayarak başlayalım. İhtiyaç, bireyin tabi olabileceği bir yoksunluğun giderilmesi sürecinde gerekli addedilen mallar veya hizmetler olarak tanımlanabilir. Besin, sağlık, eğitim ve barınma gibi ihtiyaçlar gerçek ihtiyaçlarken, kapitalizmin tarihsel gelişiminde giderek artan üretkenliğin bir sonucu olarak istekler ihtiyaçlara dönüşmüştür. Reklamlarla metaların orijinal kullanım değeri ortadan kaldırıldıktan sonra, sıradan tüketim mallarına sevda, egzotizm, arzu, güzellik, doyum, paylaşım, bilimsel ilerleme, iyi hayat vb. imgeleri iliştiriliyor ve daha çok satın almaya, daha çok para harcamaya yöneltiliyoruz [1]. Fakat fütursuz tüketimimiz kapitalizme daha fazla kâr sağlamanın yanı sıra ekolojik yıkım, açlık, sefalet ve çevresel kirliliğe sebep olmakta. Şimdilerde dünyada bu eğilimi tersine çevirme iddiasında olan bir felsefe tartışılıyor: “Sıfır Atık”.

Sıfır atığın amacı, dairesel bir ekonomiye geçmek ve doğayı taklit etmektir; doğada çöp yoktur. Kaynakları yok etmek yerine, tüm kaynakların tamamen sisteme geri alınabileceği bir sistem oluşturulmaya çalışılmaktadır. Peki, bu felsefeye göre sadece geri dönüşüm yeterli mi? Cevap, hayır; çünkü işlenmesi gereken çok fazla atık var ve biz çok fazla tüketiyoruz. Örneğin plastiğin yalnızca %9’unu geri dönüştürebiliyoruz [2]. O zaman tüketimimizi azaltmaktan başka çaremiz yok. Peki, neler yapabiliriz? Bir malı satın almadan önce gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını (sahip olduğumuz, ödünç alabileceğimiz, ikinci el bulabileceğimiz bir malzeme mi?) sorgulayabilir, eğer almak zorunda isek ambalajsız, poşetsiz, doğada çözünebilir, geri dönüştürülebilir versiyonunu tercih edebiliriz. Elimizdeki ürünü çöpe atmadan önce geri dönüştürebiliyor muyuz, yeniden dönüştürebiliyor muyuz, ihtiyaç sahibine verebiliyor muyuz ya da yeniden kullanılmasını sağlayabiliyor muyuz sorularını sorabiliriz. İhtiyacımız olmayan mevcut malzemeler ile ihtiyacımız olan bir eşya üreterek ileri dönüşüm yapmaya çalışmak da bu felsefenin öğütleri arasında [3].

Türkiye’de 2017 yılında tanıtılan “Sıfır Atık Projesi”nin 2018-2023 yılları içerisinde stratejik planlamalar doğrultusunda gerçekleştirilmesi hedeflendiği açıklanmıştır. Bulduğu her boş araziye alışveriş merkezi dikerek sürekli tüketimi besleyen bu anlayışın sıfır atık felsefesini baştan yanlış anladığı apaçık ortadadır. Zaten projede ifade edilen eylemlerin yoğunlukla katı atık yönetimi ve geri dönüşüm boyutunda sınırlandırıldığı görülmektedir. Sürekli tüketimi teşvik eden mevcut kapitalist sistemde bireysel düzeyde tüketmeme çabası beyhude bir eylem gibi düşünülse de, üretim ve yeniden üretimin (yani atık yönetiminin de) yalnızca yerel boyutta değil; ulusal çapta, devletin finanse ettiği ve kârın değil, doğanın gözetildiği somut bir planlama etrafında yapılması gerekmektedir. Kapitalist ilişkiler etrafında ekolojik yıkımla gerçekçi bir mücadele mümkün olmasa da, mücadelemizde bu doğrultuda bilinçlenmek ve planlar geliştirmek için hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Çünkü bu felsefenin kitlesel boyuta taşınması bir yandan kapitalizmin işleyişini sekteye uğratırken diğer yandan çevresel bir yok oluşun önüne geçilebilecektir.

1.           Yanıklar, C., Tüketim Kültürü, Kapitalizm ve İnsan İhtiyaçları Arasındaki İlişki Üzerine Bir Tartışma. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2010. 1(34): p. 25-32.

2.           https://www.goingzerowaste.com/zero-waste-1

3.           https://minimalistgunluk.com/2018/03/06/atiksiz-yasam/

Venezuela’da sol muhalefet

0

Venezuela halkı son yüz yılın belki de en kötü günlerini deneyimliyor. Bir yanda diktatöryel yöntemlerle iktidarını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalışan ve halkı korkunç bir sefalete sürükleyen Maduro yönetimi… Diğer tarafta emperyalizmin doğrudan temsilcisi, darbe yanlısı sağ muhalefet… Tamamen kendi çıkarlarını korumaya odaklanmış bu iki burjuva cephe arasındaki mücadele son haftalarda şiddetlenirken, Venezuela halkının yaşadığı trajedi daha da katmerleniyor.

Chavez’in varisi olarak 2014’te iktidara gelen Maduro yönetimi altında Venezuela halkı devasa bir ekonomik yıkımla yüzleşmek zorunda kaldı. Emekçi halkı kasıp kavuran bir gıda ve ilaç yokluğu söz konusu. Enflasyonun yüzde on binler civarında olduğu tahmin ediliyor ve ortalama işçi ücreti aylık 6 dolara kadar gerilemiş durumda. Yaşanan ekonomik felaketten ötürü yaklaşık 3 milyon Venezuela vatandaşı ülkeyi terk ederek komşu ülkelere sığındı. Ve bütün bu gelişmeler, kendisini sosyalist olarak tanıtan 20 yıllık Chavez-Maduro hükümetlerinin politikaları sonucunda gerçekleşti!

Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’da petrol fiyatları 2000’lerde oldukça yüksek bir düzeyde seyrederken, Chavez dönemi altında çeşitli sosyal reformlar hayat geçirilmişti. Fakat dünya ekonomik krizinin patlak vermesiyle ve petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Venezuela ağır bir ekonomik krize sürüklendi ve önce Chavez, ardından Maduro hükümetleri kemer sıkma politikaları uygulayarak sosyal kazanımları birer birer ortadan kaldırdılar. Maduro döneminde ekonomik kriz bir sosyal çöküşe dönüşürken, yükselen muhalefet baskı önlemleriyle susturulmaya çalışıldı.

Chavez öncesi ülkenin yönetimini elinde tutan Amerikan yanlısı sağcı geleneksel burjuvazi ise, Maduro yönetimine karşı genelleşen tepkiyi iktidara yeniden gelebilmek adına kullanmaya çalışmakta. İktidara dönebilmek için emperyalizmin askeri müdahalesi ve bir askeri darbe dahil olmak üzere her türlü yöntemi meşru görmekte.

Bu iki burjuva kamp karşısında, hem askeri darbeye ve emperyalizmin müdahalesine hem de Maduro hükümetine karşı tutum alan işçi sınıfı temelli sosyalist bir muhalefet de bulunuyor. Venezuela Petrol İşçileri Sendikası Genel Sekreteri José Bodas “ne Maduro’nun ne de Guaidó’nun yanında olan gerçek bir sol var” diyor. İDP’nin parçası olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela partisi Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), iki burjuva kamptan bağımsız, emekçilerin seferberliğine dayanan bir programı yükseltiyor. Gerçekten sosyalist ve antiemperyalist bir emekçi hükümetinin kurulması için mücadele eden PSL, petrolün %100 kamulaştırılmasını, çokulusu şirketlerin def edilmesini, dış borç ödemelerinin durdurulmasını ve borca ayrılan paranın insanca yaşamaya yetecek bir ücret elde edilmesi, ilaç kıtlığının ortadan kaldırılması, sağlık ve eğitim hizmetlerinin yeniden yapılandırılması için harcanması gerektiğini savunuyor. PSL sağ muhalefetin emekçi halkın hiçbir ihtiyacına çözüm getiremeyeceğini, Maduro’nun ise darbe veya emperyalist müdahaleyle değil, emekçi halkın seferberliğiyle gitmesi gerektiğini vurguluyor.

Mahalle meclisleri

0


31 Mart yerel seçimleri geride kaldı. Sonuçlara ilişkin gazetemizin değerlendirmelerini sayfalarımızda okuyacaksınız. Bu sonuçların önümüzdeki haftalarda ve aylarda ne tür gelişmelere neden olacağını hep birlikte göreceğiz. Çok genel bir değerlendirme yapacak olursak iki noktaya değinmek gerekiyor. Birincisi, Tek Adam rejimi hükümeti, meclisi ve mahkemeleriyle birlikte yerinde duruyor; ikincisi ise, hep uyarageldiğimiz üzere rejim, patronların ihtiyaçları doğrultusunda işçi ve emekçi yığınlar üzerinde ekonomik, sosyal ve politik sert bir saldırıya geçecek. Buna hazırlıklı olmamız gerekiyor.

Nasıl hazırlanılabilir? 31 Mart seçimleri öncesinde, pek çok il ve ilçede, beldede, düzen partilerinin dışında belediye başkanlıklarına ve meclislerine adaylığını koyan işçi ve emekçiler oldu. Bu bağımsız işçi adayların neredeyse ortaklaşa önerdikleri bir talep vardı: Belediyelerin emekçi halk tarafından ve onların sorunlarının çözümüne yönelik olarak yönetilmesi.

Buna yönelik olarak da hemen hepsi, “mahalle meclisleri” benzeri oluşumlar önerdiler ve halkın belediye yönetimine ve denetimine katılımını istediler. Öyle ki, seçime katılan resmi partilerden bazılarında bile, bazı adaylar bu tip öneriler ileri sürdüler.

Bu talep elbette işçi ve emekçilerin bir ihtiyacından kaynaklanıyor. Ülke düzeyinde rejim, yerellerde ise belediye yönetimleri, emekçi halk kitlelerinin katılımından ve kontrolünden o kadar uzak ve o denli patronlardan yana icraatlar yapıyorlar ki, işçi ve emekçi kitleler ancak beş yılda bir oy vermekle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Halk bunun farkında ama bir yandan patron partilerinin, tabii bir yandan da dini cemaatlerin egemen olduğu bir politik dünyaya mahkûm edilmiş durumdalar. İşte bağımsız işçi adaylar bu kısır yapıdan kurtulabilmek için “mahalle meclisleri” veya “halkla birlikte yönetim” gibi şu an için resmi olmayan ama yönetimler üzerinde bir baskı mekanizması oluşturabilecek öneriler geliştiriyorlar.

Bu aslında, halk kitlelerine yönelik bir örgütlenme önerisi ve çağırısıdır. Bu öneri, sadece bu öneriyi yapanların işbaşında oldukları değil, patron partilerinin kazandıkları belediyelerde de kitleler tarafından uygulanabilecek ve uygulanması gereken bir çözüm. Gerçekleştirilebilir mi? Mümkün ama bir koşulla: Bu tip kitle seferberliği önerileri yapanların tek bir işçi-emekçi cephesinde toplanıp halka ciddi, kararlı ve birleşik bir önderlik sunabilmesi şartıyla.

Ama sadece belediyeler de değil. Rejimin yakın dönemde başlatacağı saldırılar, taşeronlaştırmayı ve esnek çalışmayı yaygınlaştırmaya; reel ücretleri düşürmeye; sendikalaşmayı daha sert şekilde frenlemeye; işten çıkarmaları kolaylaştırıp yaygınlaştırmaya; sosyal hakları kısıtlamaya; kıdem tazminatı ve benzeri hakları yok etmeye; ücretlerde kesintileri çoğaltmaya; vergileri ağırlaştırmaya yönelik olacak.

İşte bu ve benzeri başka saldırılara karşı işyerlerinden başlayıp emekçi mahallelerine kadar uzanacak işyeri komiteleri ve meclis örgütlenmeleri birer direnme, dayanışma ve haklar uğruna mücadele merkezleri haline gelebilir.

Şimdilik bu sadece bir öneri. Ama yarın hükümetin uygulamaları başladığında emekçi yığınların çaresizliğe mahkûm kalmamaları için şimdiden mücadeleci sınıf sendikaları ve tüm işçi ve emekçi örgütleri tarafından düşünülmesi ve hayata geçirilebilmesi için hazırlıkların yapılması gereken bir zorunluluktur.

Gezi İddianamesi

0

Yazan, Gülen’in savcısı. Yazdıran, Siz. Konu, Bal gibi bilirsiniz!

31 Mayıs 2013 gününde Gezi Parkı’na AVM yapılmasını engellemek isteyenlere polis vahşet kusmuş; önce Gezi Parkı’nı, sonra Taksim’i, sonra da tüm İstanbul’u savaş alanına çeviren polisin karşısında kitleler kahramanca bir direnişe başlamıştı. 1 Haziran günü polis vahşeti ve hükümetin tüm antidemokratik uygulamalarına karşı yeniden sokağa döküldüğümüzde ise polis yenilmiş ve Taksim’den çekilmişti. Bu sırada hükümetin istifasını istemek gibi son derecede temel demokratik hakkını kullanan kitlelere yönelik kolluk güçlerinin yeni saldırıları direnişin tüm Türkiye’ye yayılması ile sonuçlanmıştı.

İçişleri Bakanlığının verilerine göre daha ilk günlerde iki buçuk milyon insan hükümetin baskıcı politikalarının son bulması için barışçı bir seferberliğe dahil olmuştu. Dönemin başbakanının “Emri ben verdim” demesi sonucunda en az 4900 kişi gözaltına alındı. 11 kardeşimiz öldürüldü. Onlarca kardeşimiz gözünü yitirdi. Yüzlercemiz yaralandı, sakat kaldı. Hükümet yanlısı basın organları, Kabataş’ta türbanlı bir kadının deri kıyafetli kimseler tarafından darp edilip aşağılandığı yalanını söyledi. Yaşamını kurtarmak için camilere sığınanların alkol kullandığı yalanı yazılarak, halk bizzat iktidar yanlısı yazarlar tarafından öfke ve kine yönlendirildi.

Gezi Direnişi’nin ardından 6 yıl geçti ve ortaya 657 sayfalık, tamamı safsatalarla dolu bir iddianame çıktı. Açıkça anlaşılıyor ki, Gezi’nin gerçek suçlularını korumak için Gezi kriminalize edilmeye çalışılmaktadır.

Gezi Direnişi’nin bir parçası idiyseniz zaten endişesiz ve gururlusunuzdur. Ancak bir sebeple bu direnişin bir parçası olmadıysanız bizleri yalnız bırakabileceğinize dair sakın ola paniğe kapılmayın. Çünkü içlerinde, ifadesinin ardından “Benim sözüme güven olmaz” diyen Murat Papuç ve Kabataş yalancılarının da bulunduğu şikâyetçileri dinleyen savcıya göre suç fiillerinden üçü şöyle: sırtını dönmek, polise çiçek uzatmak ve evden çıkmamak! İddianame ile yargılanacak olan 16 sanık için toplam 47 bin 520 yıl hapis cezası istense de bu  iddianame sayesinde her TC vatandaşı suça ortak olmuş olabilir. Zira o süreç içerisinde evden çıkmamış, yürürken sırtını dönmüş, yolda durmuş ve hatta (şaka gibi ama değil, iddianame bunu da içeriyor) partneriniz ile sevişmemişseniz Gezi Direnişi’nin içerisindesiniz.

Hazırlanan iddianamenin saçmalığı bir yanda dursun, iktidar saçma bir iddianameyi dahi hazırlayabilecek beceride olmadığını gözler önüne serdi. İddianame 6 yıl önceki savcı Muammer Aktaş’ın çalışmalarının bir sonucu. Kimdir bu Muammer Aktaş diye soracak olursanız da yanıt da şu: Aktaş, 17/25 Aralık operasyonlarını yürüten heyetin içerisinde yer almış; yurtdışına kaçmasının ardından 15 Temmuz’dan sonra da Gülen Cemaati’ne mensup olmaktan ötürü hakkında yakalama kararı çıkartılan bir savcı. Yani iktidar onurlu kitleleri korkutmak için eski düşmanının aklından fazlasını kullanabilecek beceriyi dahi gösteremiyor. Gülencilerden kopyala yapıştır yapıp buradaki maddi hataları dahi ayıklayamıyorlar. Gezi iddianamesi her ne kadar Gezi’yi kriminalize etmek hedefi ile açığa çıkmış olsa da hükümet bir kez daha hedefini ıskalıyor. Çünkü kral çıplak, çünkü bu iddianame Gezi’de esas kimlerin yargılanması gerektiğini tüm dünya emekçi sınıflarına bir kez daha gösteriyor.

Büyük Britanya: Brexit ve derinleşen çatlaklar

0


Son bir yıl içinde Britanya’nın AB’den çıkıp çıkmayacağı (Brexit), çıkacaksa ne tip bir anlaşma ile kendi yoluna gideceği üzerine yaşanan bütün bu tartışma neyin nesi acaba?

Bugünlerde Britanya egemen sınıfları keskin bir mücadelenin içinde. Muhafazakârların Brexit destekçisi kanadı ve yandaşları, referandum sonuçlarının halkın iradesinin şaşmaz bir sonucu olduğunda ısrarcılar. AB saflarında kalma yanlısı güçlerse bu kararı halka yeni bir referandumla sormak gerektiğini söylüyorlar. Zira bu kesimler için bugün AB’nin dışında kalmak, Britanya egemen sınıfları için ağır kayıplara yol açacak.

Kim ne derse desin, kamuoyunu uzun zamandır meşgul eden bu tartışma gerçekte, dünya ölçeğinde giderek tehlikeli bir görünüm kazanan ticaret savaşlarının, yükselen korumacı politikaların ve keskinleşen militarizmin zeminini oluşturduğu yeni koşullar altında Britanya’nın yöneleceği yeni politik, siyasi ve ekonomik çizginin geleceği üzerine dönen egemenler arası bir savaş ve çatlaklar giderek derinleşiyor.

Egemen sınıf içinde AB yanlısı görünen tarafın Brexit yanlısı kesimlerle ortak bir hedefi var: Ne pahasına olursa olsun işçi sınıfının bağımsız bir aktör olarak ortaya çıkmasını ve gelişmelerin seyrine etkilerini engellemek. Öte yandan bu kanadın Avrupa halklarının bütünleşmesi, refahın eşit paylaşımı ve insan hakları ile ilgili en ufak bir kaygıya sahip olmadığını görmek gerekiyor. Aksine bu kanat esas olarak Avrupa pazarlarına gümrüksüz erişimi koruyarak Britanya emperyalizminin küresel konumunun daha fazla güçlendirilebileceğine inanıyor.

Brexit süreci, aslında II. Dünya Savaşı sonrası oluşmuş Avrupa düzeninin parçalanmakta olduğunun da bir kanıtı. Zira Avrupa’yı liberal bir kapitalizm altında uyumla birleştirme projesi artık işlemez halde. Britanya elitleri arasında ciddi çatlaklar yaratan süreç, diğer taraftan İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın Britanya’dan ayrılma taleplerini yükseltmekte olduğu bir aşamayı kışkırtıyor.

Brexit süreci gösteriyor ki, büyük kapitalist devletler arasındaki yerleşik uluslararası ittifaklar eriyor. Eski müttefikler düşman olurken herkes kendi silahlı kuvvetlerini güçlendiriyor. 2008’deki mali çöküşün halen süren etkisi altında küresel ekonomi, giderek artan oranda ulusal gerilimler ve ticaret savaşları yaratıyor.

Yani Brexit tartışmaları boşlukta gelişmiyor. Bugün Britanya’da nüfusun beşte biri yoksulluk içinde; dalgalar halinde yayılan özelleştirme tüm kamusal kazanımları vuruyor. Britanya ekonomisindeki durgunlaşma sürüyor ve milyonlarca Britanyalı emekçi daha düşük ücretli ve güvencesiz işlere mecbur bırakılıyor. Britanyalı emekçiler yaygın işsizlik, derin yoksullaşma ve refah devletlerinin burjuvazi tarafından tasfiyesi karşısında öfke yüklüler. İçten içe gelişen bu maya halindeki isyanın pek çok başka Avrupa ülkesine yayılma tehlikesi Avrupa kapitalistleri için hayli ürkütücü ve patlamalı bir alaşım sunuyor.

Uluslararası kadın grevi 50’yi aşkın ülkede ses getirdi

0


Arjantin’deki Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) partisinden kadınların çıkardığı bir gazete olarak hayatına başlayan Isadora, daha sonra hem partili kadınların hem de bağımsız feministlerin kapitalizme ve erkek egemen şiddete karşı birlikte örgütlendikleri bir oluşuma evrildi. Bugün ülke geneline yayılan Isadora kadın işçileri, öğrencileri ve hakları için mücadele eden tüm kadınları bir araya getiriyor. Isadora’nın dünyada 8 Mart değerlendirmesini ve bu yıl üçüncüsü gerçekleşen kadın grevi deneyimlerini sizlerle paylaşıyoruz.

Bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde üçüncü kez gerçekleşen uluslararası feminist greve, farklı şehirlerinde büyük seferberliklerin yaşandığı 50’yi aşkın ülkeden kadınlar katıldı. İspanya’da Madrid’de yaklaşık 400 bin kişi, Barselona’da ise 250 bin kişi yürüyüş yaptı. Arjantin’in yalnızca Buenos Aires şehrinde 500 bin kişi katılım gösterdi. Norveç’in başkenti Oslo, 20 bin katılımcıyla ülke tarihinin en büyük feminist seferberliğine tanık oldu. Türkiye, Meksika, Brezilya, Paraguay, Şili, Güney Kore, İran, Çin ve başka ülkelerde de etkileyici seferberlikler gerçekleşti.

#NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) seferberliği 2015 yılında başladığından beri dünya çapında kadınların talepleri durmadan büyüdü. Bu talepler kadın ve trans cinayetlerinin ve cinsel şiddetin sonlanmasından işyerinde eşit ücret ve yasal kürtaj hakkı taleplerine kadar çeşitlilik göstermekte. Bununla birlikte, 2017 yılında gerçekleşen ilk 8 Mart grevinden beri artık çok net olan bir konu var: Kürtaj hakkını elimizden alan kiliselerle işbirliği yapan, kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin cezasız kalmasını garanti altına alan, başka ülkeleri işgal ederek ve savaş çıkararak mücadeleci kitleleri bastırmaya ve bizi göç etmeye zorlayanlar; bütün ülkelerde en çok da kadınları etkileyen kemer sıkma politikalarını uygulamaya koyan kapitalist hükümetlerin ta kendileridir. Bu nedenle, uluslararası kadın grevi yalnızca ev içinde ücretsiz verilen bakım emeğine karşı bir grev değildir. Bu grevle amaç aynı zamanda kapitalist hükümetlerin kadınlara ve işçilere dayatmaya çalıştığı kemer sıkma politikalarına, açlığa, savaşa ve cinsiyete dayalı şiddete karşı gelmek için işçi sendikalarını bir genel grev düzenlemeye çağırmaktı.

Pek çok ülkede kitlesel seferberliklere rağmen sendikaların gerçek anlamda bir grev düzenlenmesi çeşitli zorluklarla karşılaştı. İspanya’daki grev, yalnızca alternatif işçi sendikalarındaki feminist kadınların basıncı sayesinde gerçek anlamıyla bir grev olarak gerçekleşti. Kadın grevinin hedefleri, bileşenleri ve karakteri üzerine yapılan tartışmalarda grevin yalnızca kadınların grevi olması gerektiğini ve görünürlük kazanmayı amaçlamasını savunan görüşlerin aksine, grevin genel grev ve kadın grevi olması gerektiği de savunuldu. Yani, yalnızca görünürlüğü artıracak bir araç olmanın ötesinde, patronlara ve hükümetlere karşı da bir mücadele aracı haline gelebilecek; kadın işçiler tarafından liderlik edilen ancak kadın haklarını ve taleplerini benimseyen tüm işçilerin katılımına açık bir grev hedeflendi. Arjantin gibi ülkelerde ise, feminist örgütler sendikaları bu grevi sahiplenmeye çağırsa da, sendikalar harekete sırtını döndü ve mitingleri, eylemleri düzenleyip sokağa çıkanlar yalnızca kadınlar oldu.

Yüzyıllardır normalmiş gibi kabul gören cinsel şiddeti tartışma konusu haline getiren ve #MeToo (Ben de) hareketiyle bu şiddet türünü tüm kurumlarda görünür kılan 4. feminist dalganın başarıları, hiç şüphesiz büyük bir etkiye sahip. Bu mücadeleler aynı zamanda bizlere şunu da gösteriyor: Mücadeleyi bıraktığımız takdirde; ABD, Polonya veya İtalya’da kürtaj hakkında olduğu gibi, kazanılmış haklarımız tehlikeye girebilir. Bugün dünya çapında feminist hareket, kapitalizm ve patriyarkanın kadınları boyunduruk altına almak için iç içe geçtiği bir toplumda seferberliklere bel bağlamaya devam etmek ve taleplerini işçi sınıfının talepleriyle birleştirmek durumundadır. İşte bu nedenle feminist hareket hükümetlerden ve kadın düşmanı, gerici ittifakların desteklediği patron partilerinden bağımsız olmalıdır. Kadınlar olarak bize uygulanan baskılara ve işçi kadınların aşırı sömürülmesine son vermek için işçi sınıfıyla beraber mücadeleye etmeliyiz ki kapitalizm ve patriyarkayı beraber yıkabilelim. Taleplerimizi kazanmak için feminist, enternasyonalist ve sosyalist bir hareket inşa etmeliyiz.

İDP’nin seçim sonuçlarına ilişkin bildirisi: Emekçi halkın kararı kabul edilmelidir!

0

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, “Kimsenin 13-14 bin oy farkla kendini belediye başkanı ilan edemeyeceğini” söyledi ve ABD seçimlerinden örnek vererek İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinin yenilenebileceğine işaret etti. Bu iddialarının anlamsızlığı, hukuksuzluğu ve bizzat kendi söylemleriyle olan çelişkisi toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından tüm çıplaklığıyla anlaşılmış durumdadır.

Ne var ki, RTE’nin bu demecinin ardında yatan anlayışı işçiler ve emekçiler olarak iyi kavramamız gerekiyor. Kendisi, Cumhurbaşkanlığı otoritesini kullanarak Yüksek Seçim Kurulu üzerinde partisi lehine baskı yapmaktadır. Onun bu tavrı, Tek Adam ve Tek Parti rejiminin baskı ve hile altında gerçekleştirdiği seçimlere dayalı diktatörlük uygulamasının “doğal” bir sonucudur. Bu rejim kendi “bekası” için koyduğu kurallara ve çıkardığı yasalara bile uymamaktadır.

Biz İDP olarak işçileri ve emekçileri seçimlerde patron partilerine oy vermemeye çağırmış, ama onların tercih edecekleri seçeneğin deneyimini onlarla birlikte yaşamaya hazır olduğumuzu ilan etmiştik. Ve İstanbul’da halk belediye başkanı olarak CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nu seçmiştir. Şu an Tek Adam rejiminin bu sonucu kabul etmekte direnmesi ve halkın tercihini kendi lehine değiştirme çabaları, tüm renklerden demokratik çevrelerce kınanmakta ve reddedilmektedir.

Bugün işçilerin ve halkın kendi kaderi üzerinde söz ve hak sahibi olması için mücadele ederken, düşülebilecek en vahim hatalardan biri, bu mücadeleyi ‘Erdoğan ne diyecek’ veya ‘Erdoğan ne tutum alacak’ soruları üzerinden oluşturmaya çalışmaktır. Halbuki bu eşik aşılmıştır; artık Cumhurbaşkanı, işçiler ile emekçilerin demokratik iradeleri karşısında tutum almak zorunda kalıyor. Güç ilişkilerindeki bu önemli değişimin korunabilmesi için, Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin fiili durum olarak ele alınmasından vazgeçilmesi ve seçim sonuçlarının demokratik yollarla savunulması ön plana çıkarılmalıdır.

Rejimin sandıktan çıkan iradeyi baskılama operasyonunu durduracak olan yegâne güç, tercihini belli etmiş olan işçi ve emekçi kitlelerin direncidir. Bu noktada CHP’ye, sendikalara ve tüm işçi ve emekçi parti ve kuruluşlarına bu direnci örgütlemekte büyük görevler düşmektedir. İDP, halkın kendi iradesini korumak doğrultusunda atacağı her adımda onların yanında olacaktır.

Tek yol, işçi ve emekçiden yana bir seçenek yaratmak!

0

24 Haziran seçimleri sonucunda yeni rejimin kurumsallaştığını ifade etmiştik. Ancak 31 Mart yerel seçimleri gösterdi ki kurumsallaşmasını resmi olarak tamamlayan rejim konsolidasyonunu sağlayabilmiş değil. Oy oranını yüksek oranda muhafaza etse de, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerde yaşadığı kayıp hem AKP’nin 17 yıllık iktidarı adına tarihsel bir yenilgiye işaret ediyor, hem de rejimin konsolidasyonunun mevcut koşullarda çok da kolay olmayacağını ortaya koyuyor.

Bunun en önemli sebebi, içinde bulunduğumuz ve gittikçe derinleşen ekonomik kriz. Çünkü krizin etkileri, kitlelerin mevcut yönetime karşı hoşnutsuzluğunu artırırken, doğrudan yeni rejimle özdeşleşmiş iktidarın politikalarının da sorgulanmasına sebep oluyor. İşte bu koşullar altında ve emekten yana örgütlü bir alternatifin eksikliği sonucunda Cumhur İttifakı karşısına çıkan Millet İttifakı, mevcut iktidarın antidemokratik yöntemlerine ve yoksulluk politikalarına karşı kitleler için bir seçim alternatifi olarak görüldü. Üstelik solun bir kesimi de “AKP’nin geriletilmesi”, “demokrasi adına mevzi kazanılması” gibi gerekçelerle bu ittifakı destekledi. Sonuç olarak, HDP’nin de desteği ile kitleler Cumhur İttifakı karşısında Millet İttifakı’nı oyladı.

Ancak Cumhur İttifakı’nın yekpare söylem ve tutumu karşısında çok parçalı ve tüm motivasyonunu AKP karşıtlığından alan bu seçim ittifakı, yeni rejime dönük eleştiriyi merkezine alan ortak bir program ve anlayıştan yoksun. Öyle ki Recep Tayyip Erdoğan’ın yerine bir başka aday, AKP’nin yerine de bir başka parti gelse, ortada rejimin kendisiyle ilgili bir sorun kalmayacakmış gibi rejimle uzlaşmacı, hatta onu normalleştirmeye dönük bir politika izliyor ve emekçiler için kalıcı bir değişim ve çözüm vaat etmiyor.

Bu noktada, AKP’ye tarihsel bir yenilgi yaşatmış kitlelerin somut kazanımlar elde edebilmeleri, Cumhur İttifakı karşısındaki mevzilerini genişletebilmeleri için emekten yana bir alternatifin acil olarak örülmesi gerekiyor. Ardımızda bıraktığımız seçim sürecinin en önemli ve belirleyici eksikliği, sosyalist sol içinde işçi sınıfının bağımsız politikalarına dayalı böyle bir ortak tutumun geliştirilememiş olmasıdır. Bu aynı zamanda önümüzdeki dönem için de en yakıcı gündem olmaya devam ediyor.

Hem TÜSİAD’ın hem de Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemleri önümüzdeki dönem reform adı altında sunulacak yeni ekonomi paketlerine işaret ediyor. Bunun, emekçi kitlelere dönük yeni ekonomik, sosyal ve politik saldırılar anlamına geldiğini; bunlar uygulandığı takdirde yoksulluğun ve işsizliğin çok daha ağır boyutlara varacağını biliyoruz.

Peki, durdurabilir miyiz?

Durdurabiliriz ancak bunun tek koşulu, ekonomik krize ve rejimin antidemokratik uygulamalarına karşı emekçiden, kadından ve gençlikten yana bir program ve birleşik mücadele hattında ısrar etmek.

Bu hat, başta Ankara ve İstanbul’da olmak üzere kitlelerin hayat pahalılığı karşısında ve barınma, gıda, ulaşım gibi temel konularda yerel yönetimlerden talep ettikleri tedbirlerin hayata geçmesinin de olmazsa olmaz koşulu konumunda.

Önümüzdeki 1 Mayıs bu açıdan büyük önem taşıyor. Sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerin ortak tavrı ile 1 Mayıs mücadele gününü, yeni bir işçi-emekçi seçeneğinin yaratılması için bir adıma dönüştürebiliriz. Hayat pahalılığına ve işsizliğe karşı mücadeleyi merkezine alan, işyerlerinde ve mahallelerde bu mücadeleyi yaygınlaştırmanın araçlarını yaratan böylesi bir sınıf seferberliği, mevcut koşulları işçiler ve emekçiler lehine çevirebilmenin tek yoludur. Ne daha kestirme ne de daha kolay bir yol var!

Kale Kayış’ta direniş var

0


Silivri’de bulunan Kale Kayış fabrikasında işçiler kötü çalışma koşulları, sendikasızlaşma yönünde yapılan baskılar ve patronun işçi düşmanı tutumları yüzünden fabrika önünde direnişe geçtiler. 6 Mart’ta başlayan direnişe 150’ye yakın işçi katılıyor. Bu sayı tüm fabrika çalışanlarının neredeyse yarısı.

İşyerindeki düşük ücretli ve ağır çalışma koşullarına karşı geçen yıl Petrol-İş sendikasına üye olan işçiler, sendikanın işyerinde çoğunluğu sağlamasıyla birlikte patronun ve yöneticilerin tehditlerine maruz kaldıklarını belirtiyorlar. Çalışma Bakanlığı’nın Ekim 2018’de fabrikada çoğunluk tespitinde bulunmasına rağmen fabrika yönetimi çoğunluk tespitine itiraz etti. Diğer yandan da tehditle işçiler üzerinde baskı kurarak onları sendikadan istifa etmeye zorladı. Bunu kabul etmeyen öncü işçilerden dört tanesini işten çıkardı. Bunun üzerine bu baskı ve zorlamalarla birlikte, zaten güvensiz, ağır ve düşük ücretli çalışma koşullarından bıkmış olan işçiler, çalışma koşullarının düzelmesi, işyerine sendikanın girmesi ve işten atılan arkadaşlarının işe geri dönmesi talepleriyle 25 gündür direnişteler.

Kendilerini ziyaret ettiğimizde işçilerin yakındıkları en büyük problem işyerindeki iş güvenliği problemi oldu. Güvenlik önlemleri ya hiç alınmıyor ya da en düşük düzeyde tutuluyor. Sohbet ettiğimiz işçilerin çoğunluğunda ya parmak kesiği ya da kolda ve bacakta büyük yara izleri vardı. Direniş süresi boyunca içeride üç kaza daha meydana geldiğini söylediler.

İşçilerin direniş alanı jandarma ablukası altında. Çadır kurmalarına ve ses sistemiyle seslerini duyurmalarına yasak getirilmiş.

Patron, direnen işçileri yıldırma politikası izlemekte. Bunu DHL ya da Flormar direnişlerinde de görmüştük. İşçiler, uzun mahkeme süreçleriyle yıldırma ve yıpratma planının farkındalar ve koşullar iyileştirilene dek direneceklerini söylüyorlar.

Sohbet ettiğimiz işçilerin hepsi 5 ila 8 yıldır Kale Kayış’ta çalışan işçilerdi. Yıllardır emek verdikleri yer tarafından tehdide ve baskıya maruz kalsalar da tek istedikleri güvenceli iş, güvenli iş koşulları ve insanca yaşanacak bir ücret.

Manisa’da İşçi Aday Kampanyasının ardından

0

31 Mart yerel seçimleri kapsamında Manisa Şehzadeler ilçesinde yürütülen Bağımsız İşçi Aday Mehmet Nuri Koç’un yerel seçim kampanyası, işçi sınıfına dokunan, onun taleplerini sahiplenen ve aynı zamanda düzen partilerinden kopuş söylemini içeren örnek bir çalışma oldu. Arkasında hiçbir patron partisinin, müteahhidin veya şirketin olmadığı; yalnızca işçilerin, gençlerin ve kadınların öz gücüyle ve gönüllü desteğiyle yürütülen “bağımsız işçi aday” kampanyasıyla Mart ayı boyunca Manisa Şehzadeler’de emekçi halkın talepleri yükseltildi.

“İşçinin sorununu işçi çözer”

Bu kampanyanın temel sloganı olan “İşçinin sorununu işçi çözer” şiarıyla Şehzadeler’de güçlü bir kampanya yürütülerek emekçilerin talepleri görünür kılındı. Düzen partilerinin adayları patron, mühendis, avukat gibi konumları ile ön plana çıkarılırken, Nuri Koç bir fabrika işçisi olarak, emekçilerin kendi kendilerini yönetebileceklerini, kendi sorunlarını işçiler olarak birlikte çözebileceklerini ortaya koydu. Özellikle de ekonomik krizin faturasının emekçilere ödetilmeye çalışıldığı bu dönemde, “Düzen partilerine oy yok!” diyerek belediyeyi yönetmeye talip oldu. Kampanya boyunca, belediyelerin bir rant alanı olarak kullanılmasına karşı “Rantçıların değil, işçilerin adayı” şiarı öne çıkarıldı. Belediyede taşerona son verilmesi, patron belediyeciliğinin ortadan kaldırılması, emekçilerin denetimi ve yönetimi ile emekçilerden yana bir belediyenin mümkün olabileceği ortaya koyuldu. Bu bağlamda, yolsuzluk ve rant sarmalında işçi ve emekçilerin kaynaklarının heba edildiği, yandaşlığın ihale, akrabalığın zenginleşme anlamına geldiği belediyeciliğe son verme çağrısı yapılarak, emekçilerin doğrudan katılımı ve denetiminin olduğu bir belediyecilik mümkün denildi.

Bugüne kadar patronlara ve müteahhitlere ayrılmış kaynak ve hizmetlerin emekçilerin ihtiyaçları için kullanılacağı belirtildi. Çocuk bakımı için her mahalleye kreşler kurulması, nitelikli ve yeterli sayıda kadın sığınma evlerinin açılması gerektiği sokaklarda dile getirildi. Aynı zamanda ilk oyunu kullanacak gençlerin parasız ve nitelikli eğitim, sağlık ve barınma ihtiyaçlarına yönelik belediyenin kaynaklarını kullanacağı taahhüt edildi.

Seçim süreci boyunca girilen her evde, her kahvede, her sokakta, pazarda emekçilerin, kadınların ve gençlerin yoğun ilgisiyle karşılaşıldı. Nuri Koç’un bir işçi olarak öne çıkması, emekçi halkın somut ve yakıcı taleplerini yükseltiyor olması büyük bir destek ve karşılık buldu.

Bu kampanyanın en önemli hedefi, emekçilerin kendi sorunları için seferber olmalarına ve düzen partilerinden koparak kendi öz güçlerinin farkına varmalarına dönük bir adım atmaktı. Bu anlamda kampanyaya katılan emekçilerin kendi sınıf kardeşlerine ulaşmış olması ve sorunlarını, taleplerini birlikte konuşur hale gelmesi kampanyanın hedefine ulaştığını göstermektedir. Aynı zamanda seçimlerden sonra da birlikte konuşmaya, tartışmaya ve emeğin program ve talepleri doğrultusunda mücadele etmeye devam etme istemi de seçimle başlayan bu birlikteliği her geçen gün daha güçlü hale getirecektir.

“Bağımsız işçi aday” kampanyası aynı zamanda AKP’yi geriletme, stratejik oy gibi gerekçelerle hiçbir şekilde işçi ve emekçilerden bahsetmeyen düzen partilerinden oluşan Millet İttifakı’na oy veren sol sosyalist parti ve kurumlara da örnek olmalıdır. Zira yıllardır her seçimde sınıfın program ve talepleri göz ardı edilmekte, bağımsız sınıf politikası her seferinde ehvenişer aday ve programlara kurban edilmektedir. Bu nedenle bu kampanyada “oylarınızı heba etmeyin” diyenlere bir cevap vermek istenmiş, sadece Şehzadeler için değil tüm Türkiye için işçilerden yana bir belediyecilik anlayışından yana oy kullanmaya çağrı yapılmıştır. Bu anlamda seçimler vesilesiyle işçilerin sözünü duyuran ve onları birleşmeye çağıran bu kampanya tüm Türkiye’ye bir örnek ve referans olmuştur!

Kendi seçeneğimizi yaratma zamanı…

0


Yerel seçimlere, ekonomik durum karşısında kitlelerin hoşnutsuzluğunun arttığı bir dönemde girdik. Bu durum, emekçiden yana bir alternatifi yükseltmek için önemli bir fırsat sunuyordu.

Bu fırsat,  iktidarın “beka” vurgusu karşısında, Erdoğan karşıtlığından öteye bir adım atamamış Millet İttifakı’nın, Batı illerinde bu ittifakın lehine kendini geri çeken HDP’nin ve emekten yana bir alternatifi yaratma çabasına girmek yerine sağa savrulan reformcu solun tercihleri nedeniyle değerlendirilemedi.

Böylece, yerellerdeki birkaç girişim dışında, emekçiden yana bir alternatif oluşturulamadı.

Ve sonuç olarak iktidarın politikalarını sorgulayan, hoşnutsuzluğu artan emekçilere tek bir seçenek dayatıldı: Mevcut iktidardan hoşnut değilsen, onun karşısındaki en güçlü adayı destekle…

Partilerin, programların, adayların önemini yitirdiği; düşmanımın düşmanı dostumdur yaklaşımının akılcılık ve hatta sorumluluk olarak sunulduğu bu tutum yeni değil… Ancak son iki seçimdir iki ittifak kampı etrafındaki kümeleşme bunu adeta bir ön kabul sayıyor.

Emekçi kitleler, “kötünün iyisi” tercihlerle düzen partilerine mahkum edilirken, hem taleplerinden hem de bir politik özne olmaktan uzaklaşıyorlar.   

Seçimin, üzerine düşünmemiz gereken en önemli sonuçlarından biri bu.

Emekçiler, mevcutlar arasında bir tercih dayatmasına karşın, kendi sınıfsal çıkarlarını, ekonomik, demokratik, sosyal hak ve taleplerini temsil eden politik mevcudiyetini yaratmak zorunda.

Kendi seçeneğini yine kendi var etmek zorunda.

Bu açıdan seçimlerin bitmiş olması, bir sonu değil bir başlangıcı ifade ediyor.

Seçim süresince dile getirdiğimiz talepler şu temel anlayışa dayanıyordu: Patronlardan değil emekçilerden yana, denetlenebilir bir belediyecilik.

İşte şimdi patron belediyeciliği anlayışı karşısında savunduğumuz bu belediyecilik anlayışını çok daha güçlü savunmamız gerekiyor. Çünkü mevcut iktidarın ve ister Cumhur ister Millet ittifakı’ndan olsun yeni yerel yönetimlerin programları işçi ve emekçi düşmanlığından beslenirken, bu taleplerimizi çok daha hayati kılacak.

Sadece bu da değil. Emareler, ekonomik krizin durulmak bir yana derinleştiğine işaret ediyor. Düzen partilerinin hiçbiri buna işçiden ve emekçiden yana bir cevap üretmiyor. Tersine, bedeli çoktan işçi ve emekçilere kesmeye başladılar.

Bu nedenle krize karşı acil taleplerimizi çok daha güçlü dile getirmemiz gerekiyor. Acil talepler üzerinden ortak mücadeleyi hedefleyen Krize Karşı Omuz Omuza platformu, bileşenlerinin seçimler için ortak bir politik tutumunun olmaması nedeniyle, son süreçte kısmen duraksamıştı. Ancak şimdi yeniden ve eskisinden daha güçlü biçimde mücadeleyi yaygınlaştırmak gerekiyor.

Gelecek günler, emekçiler için seçim öncesinden daha iyisini vaat etmiyor. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik ve politik koşullar; uygulanan politikaların sınıfsal karakterlerini muazzam şekilde berraklaştırıyor. Bu nedenle, işçiden-emekçiden yana bir seçeneği örmek konusunda her zamankinden elverişli bir dönemde olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Önümüzdeki zorlu ama çıkarımıza olan tek seçenek bu!..

“Arap Baharı” yeniden çiçekleniyor (mu)?

0

2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kitlesel devrimci ayaklanmalar tüm bölgeyi yerinden oynatmıştı. Şimdilerde ise Sudan, Cezayir ve Fas’ta yeni seferberlikler var.

“Arap Baharı” olarak adlandırılan, ama bölgedeki her etnik ve dini kökenli emekçi kitlelerin diktatörlük rejimlerine karşı ayaklandığı 2011 devrimci süreci, Tunus ve Mısır’da diktatörlükleri devirerek önemli bir başarıya ulaşmıştı. Bu devrimci yayılmaya yanıt olarak bölge rejimleri ve emperyalizm derhal “iç savaş” yöntemlerine başvurarak seferberlikleri ezmeye çalıştılar. Libya, Yemen ve Suriye kanlı çatışmaların içine sürüklendi. Bahreyn’deki isyan Suudi tanklarıyla ezildi. Ardından Mısır’da emperyalizmin desteğindeki bir darbeyle ordu iktidara el koydu, diktatörlük rejimine geri dönüşün yolu açıldı.

Özellikle Suriye’deki devrimci kalkışmanın bastırılması, sadece bölge güçleri (Türkiye, İran, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır) için değil, ABD emperyalizmi ile Rus yayılmacılığı açısından da çok önemliydi. Her ülke kendi ulusal çıkarlarını dayatabilmek için Suriye’yi paramparça etti, Şeriatçı güçleri harekete geçirdi, bir yandan da Esad’ın diktatörlük rejiminin ayakta kalmasını sağladı. Bütün bu gerici güçlerin saldırısı altında devrimci süreç bastırılmak istendi. Bölgedeki tüm diğer halklara korku verici bir örnek olsun istediler.

Ama belli ki, bölge emekçileri “artık bıçak kemiğe dayandı, bu böyle devam edemez” diyerek baskı ve sömürü rejimlerine kafa tutmaya devam ediyorlar. Sudan’da halk, otuz yıldan beri iktidara çöreklenmiş olan soykırım suçlusu diktatör Ömer el-Beşir’e karşı Aralık ayından beri isyan halinde. Hayat pahalılığına karşı başlayan mücadeleler kısa zamanda rejim ve hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. Mücadelelerin sözcüleri, “Beşir ve hükümet derhal çekilmeli! Demokratik bir rejim kurulmalı!” diyorlar. Diktatör ise istifa etmeyeceğini söyleyerek hükümeti ve parlamentoyu lağvetti ve bir yıl boyunca sürecek bir “özel hal” ilan etti. Yani kitleleri askeri diktatörlük yoluyla bastırmaya yöneldi.

Cezayir halkı da isyan halinde. 1999’da bir darbeyle iktidara gelen ama artık eli ayağı tutmaz, zihni işlemez hale gelmiş olan 82 yaşındaki diktatör Abdülaziz Buteflika 5. kez başkanlığa adaylığını koyunca kitleler “Yeter artık!” diyerek ayaklandılar. Tabii Buteflika başkanlık yapacak durumda değil, ama asker-polis rejiminin sembolü olduğundan, bölgede Mısır’dan sonra en güçlü orduya sahip olan generaller onu destekliyordu. “Buteflika defol!”, “Baskı rejimine son!” sloganları yüz binlerce insanı sürekli bir seferberliğe itince, diktatör adaylığından vazgeçmek zorunda kaldı. Ama bu kez de generaller rejimi koruyabilmek için, 18 Nisan’da yapılması gereken seçimleri belirsiz bir süreliğine ertelediler. Çünkü emekçi halktan korkuyorlar.

Bütün bir “Arap Baharı” boyunca görece sakin görünen Fas’ta da kitleler sokakta. En başta da öğretmenler ve profesörler. Krallık rejimi devlet memurluğu yasasını değiştirip öğretmenleri güvencesiz sözleşmeli hale getirmeye kalkınca on binler sokaklara dökülüp greve çıktılar. Onları öğrenciler de destekliyor. Hareketin emekçi yığınların tümüne yayılmasından ürken hükümet şimdilik memur temsilcileriyle görüşerek “barışçıl” bir çıkış arama çabasında.

Kısacası Ortadoğu ve Kuzey Avrupa’da emekçi kitleler baskıcı, emperyalizm uşağı krallık ve asker-polis diktatörlüklerine karşı isyanlarını tazeleme yolundalar. Bunun 2011’dekine benzer bir yaygın devrimci süreci yeniden başlatıp başlatmayacağını yakında göreceğiz. Bu mücadelelerden çıkaracağımız çok dersler var. Bunların başında da halkın kendi gücünün farkında olması ve asla kendi geleceğinden umudunu kesmemesi gerektiği geliyor.

31 Mart: AKP’nin “tarihsel” yenilgisi

0

İşçinin sorununu işçi çözmeli!

Erdoğan-AKP 25 yıl önce kazandığı ve aralıksız yönettiği Ankara ve İstanbul’u kaybetti. 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin kesin olmayan sonuçlarına göre AKP 6 büyükşehir belediyesi, 8 il ve 73 ilçe belediyesini yitirdi. Erdoğan’ın bardağın dolu yanını göstermek için sarf ettiği tüm çabalara rağmen AKP tarihsel bir yenilgi almış oldu.

AKP belediyeciliği ekonomik krizin etkileri, baskı, kayırmacılık ve yolsuzluğun yarattığı yoğun hoşnutsuzluklara ek olarak Erdoğan yönetimindeki başkanlık sisteminin hiçbir sorunu çözememesi sonucu yenilgiye uğradı. AKP’nin aldığı bu tarihsel yenilginin her şeye rağmen nihai bir yenilgi olmamasının sebepleri ise oldukça açık: İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve burjuva muhalefetin Erdoğan’ın sistemine bir alternatif geliştirememesi Erdoğan iktidarının devam etmesine sebep olmaktadır.

AKP’nin bu yenilgisi, “AKP sandıkta yenilmez, ‘faşizm’ oyla geri çekilmez, sandıkta yenilseler dahi belediyeleri bırakmazlar” diyenlerin argümanlarını da alt üst etmiştir. Türkiye solunun kimi kesimlerinin, sandıkta yenilgiye uğratamayacağını ifade ettikleri bir iktidarın sandıkta geriletilebileceğine dair inanç duyup düzen partilerine oy çağrısında bulunmaları çelişkisini açıklamayı ise kendilerine bırakıyoruz. Günün sonunda belirleyici olan finans kapitalin ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlar çevresinde konumlanan devlet bürokrasisinin tavrı olmuştur. İstanbul sonuçlarının ertesi güne kadar resmileşmemesi ve Erdoğan’ın muhalefete İstanbul ve Ankara’nın yanı sıra 6 büyük şehir, 3 il, 17 de ilçeyi patırtısız teslim etmesi ancak bununla açıklanabilir.

Tek adam, tek başına yönetemiyor

AKP’nin seçimlere tek başına girmeyi göze alamayıp (seçim sonuçlarına göre) MHP’ye 4 il, 36 da ilçe belediyesinin rantını bırakmak zorunda kalması dahi yeni rejimin AKP tarafından tek başına yönetilemediğini, Erdoğan’ın her şeyi tekeline almayı başarmayı bir yana bırakalım, elindekini dahi iki yıl öncesine kadar düşman olduğu kimselerle paylaşmak durumunda kaldığını göstermektedir.

Erdoğan’ın müttefiki Bahçeli ise, İstanbul ve Ankara’nın gitmesinin düşünülemeyeceğini, %52’nin altında oy alınmasının korkunç olacağını ifade etmesine rağmen seçim sonuçlarını olgunlukla karşılaması da hem ekonomideki sıkışıklık hem de ittifakın kaymağını partisinin yemesi ile açıklanabilir.

Kürt illerinde seçimlerin antidemokratik yönü gözler önüne serilmiştir

31 Mart seçimleri Kürt illerinde tek adam rejiminin baskıcı yönünü açık şekilde ortaya koymuştur. Gözlemcilerin Şırnak’ta kolluk güçlerinin binlerce sayıda oyu sandığa yerleştirdiğine ve oy kullananları engellediğine dair ifadelerinin yetkililerce yalanlanmaması sorunun ciddiyetini göstermektedir. Kayyum atanan belediyelerin mali kaynakları ciddi şekilde artırılmasına ve seçim sürecinde hem kayyum hem de devletin tüm olanaklarının AKP lehine kullanılmasına rağmen HDP 8 ili yeniden kazanabildi.

Öte yandan, Kürt illerinde sandığa gidişin azalması ve kaybedilen belediyeler yalnızca HDP’nin maruz kaldığı baskılar ile açıklanamaz. Bugüne değin emekten yana, sosyal bir belediyecilik örneği sunamamış olması HDP’nin zaaflarından biri olarak Kürt halkının önünde durmaktadır.

CHP ve İYİ Parti Tek Adam rejimini tanımıştır

31 Mart seçimleri başlangıçta Tek Adam rejiminin sorgulanması dinamiğini taşıyordu. Ancak MHP’nin AKP’ye desteğinin hemen ardından Millet İttifakı’nın da Tek Adam rejimini sorgulatacak her türden dinamiği bastırması Millet İttifakı’nın Tek Adam rejimini tanıdığı anlamına gelmektedir.

Mansur Yavaş, Ankara’daki zafer ilanında seçim sürecindeki antidemokratik uygulamalara dair somut tek bir söz söylemeksizin “Ankara’da kaybeden Özhaseki’dir, tüm partiler kazanmıştır” diyerek AKP’yi ve Tek Adam rejimini de kazananların yanına yazmak istediğini dolaylı olarak ifade etmiştir.

Millet İttifakı’nın kazandığı belediyeler işçi ve emekçilerin acil sorunlarına dair bir ileri adım anlamına gelecek hiçbir şey vaat etmemektedir. Daha 24 Haziran seçimlerinden önce asgari ücretin 2200 TL olması gerektiğini söyleyen Kılıçdaroğlu, bugün %20’yi aşan, gıdada ise %40’a varan enflasyona rağmen CHP belediyelerinde maaşların 2200 TL’ye çekileceğini ifade ediyor. Emekçilerin CHP’ye yönelmesinin tek kazancı yalnızca 180 TL midir? AKP belediyeciliğinin yolsuzlukları Sayıştay raporları ve belediye çalışanlarının ifadesi ile belgelenmiştir. Peki, Millet ittifakı bu yolsuzlukların üzerine gidecek midir?

AKP’nin patronlardan yana ekonomi uygulamaları ve yerel yönetim kavrayışına karşı çıkıp Millet İttifakı’na oy veren kitleler ise temel taleplerine sahip çıkmayı sürdürmelidirler. Rant için değil, halk için belediyecilik, antidemokratik uygulamalara karşı mücadele etmek ve şeffaf bir yönetim sağlamak için oy verdikleri partileri denetleyip oylarının karşılığını talep etmelidirler. İmamoğlu, Yavaş ve daha niceleri zaferlerini oyların çalınmasına engel olup, iktidarı ayak oyunları yapmaktan geri durduran kitlelere borçludur. Gerçek zafer kitlelerindir. O halde kitler sadece sandıkları değil, taleplerini ve belediyelerini de terk etmemelidirler.

İşçi sınıfında durum

İşçi sınıfı 31 Mart yerel seçimlerine maalesef ki önderliksiz, zayıf ve parçalanmış olarak girdi. Bunun seçim sonuçlarına doğrudan yansıması da sanayi işçilerinin yaşadığı Kocaeli, Zonguldak, Manisa gibi şehirler ve ilçelerinde sağın oylarının ufak kaymalar ile birlikte geçen seçimlerle yakın oranda kalması, sosyal taleplerin yükselememesi oldu. Adana, Antalya, Kırşehir, Artvin gibi şehirlerde işçi ve yoksul kitlelerin AKP’den uzaklaşmasının buradaki işçi ve emekçilerin bilincinde neye tekabül ettiğini de önümüzdeki süreç gösterecek.

CHP’ye destek sağlayan sol şu andan itibaren CHP’nin yapacağı tüm işçi düşmanı politikaların sorumluluğuna ortak olmuştur. Bu sebeple CHP’ye oy çağrısında bulunan tüm sosyalistlerin CHP’li belediyeleri sıkı bir takip ve denetlemeye alması gerekmekte, belediyelerde işçi denetiminin kurulması için tüm patronlardan bağımsız bir işçi birliğinden yana adımlar atması gerekmektedir.

İşçi sınıfının örgütleri de AKP’ye karşı düzen partilerini işaret etti. Esas görevi işçileri patronlardan bağımsızlaştırmak olması gereken sendikaların işçileri patron partilerine yönlendirmeleri yanlışının şimdilik üzerinden atlayalım. Nasıl ki Millet İttifakı’na destek açıklayan sol, Millet İttifakı belediyelerinin işçilere karşı işleyecekleri suçta sorumlulukları bulunacaksa işçi sendikalarının da böyle bir sorumluluğu bulunmaktadır. Şimdi meslek örgütleri ve sendikalar destek çağrısında bulundukları adaylara giderek ekolojik yıkıma karşı ve işçi sınıfından yana tedbirlerin alınabilmesi için programlar sunup denetlemelere girişmelidirler. Meslek örgütü ve sendikalar bu adaylara karşı seferber olup varlık sebebi olan hakların garanti altına alınması için mücadelelerini sürdürmelidirler.

Önümüzdeki süreçte ekonomik krizin etkileri derinleşecek ve Erdoğan’ın da ifade ettiği üzere ağır bir ekonomi paketi uygulamaya sokulacak. Doların düşmesi için alınan ciddi risklerin sonuçları belirginleşecek. Batı ile gerginleşen ilişkileri telafi etmek için Erdoğan yönetimi işçi sınıfına kestiği faturayı ağırlaştıracak. Sonuç olarak da tüm bu uygulamaların hayata geçebilmesi için rejimin baskıcı ve antidemokratik uygulamalarını artıracağını kolaylıkla öngörebiliriz.

AKP’nin tarihsel yenilgisinin somut kazanımlarla takip edilebilmesi için bağımsız bir işçi cephesini örüp güçlendirmemiz gerekmektedir.

Patronlardan bağımsız, tüm sola çağrıda bulunarak yola çıkan Manisa Şehzadeler Belediye Başkan Adayımız Mehmet Nuri Koç yoldaşımızın sloganında dediği gibi: İşçinin sorununu ancak işçi çözebilir.

Seçim bir gün, mücadele her gün!

0

Seçimler bitti! Farklı siyasi gelişmeler olmazsa önümüzdeki dört buçuk yıl artık seçim yok. Yani “oy için” kapımızı çalan patron partilerinin yüzünü, işleri düşmedikçe, bir dahaki seçime kadar görmeyeceğiz. Ama “hayat” devam ediyor! Mesele de zaten burada! İyi de hayat kime, nasıl devam ediyor?

İşçi-emekçi için hayat dediğimiz nedir? Kira, elektrik, su, doğalgaz, ulaşım, eğitim-sağlık, ekmek-peynir, meyve-sebze, çoluğa çocuğa üst-baş, belki bir çift ayakkabı, bir de gömlek… İşçi-emekçi için hayat işte bu, iki yakasını bir araya getirme mücadelesi… Bu kadar! Peki, nefes almak dışında neredeyse her şeyin paralı olduğu bu kapitalist düzende işçi emekçi bunları nasıl alacak, hangi parayla ödeyecek?

Merkez Bankası’nın “Türkiye’de Ücret Dinamikleri” çalışmasında açıkladığı son rakamlara göre “çalışan” şanslı 9 milyon işçi açlık sınırının altında yaşıyor. Bu işçilerin 7 milyonu asgari ücret alırken, 2 milyonu asgari ücretin de altında bir ücretle çalışıyor.

Aralık 2018 TÜİK rakamlarına göre resmi işsiz sayısı 4 milyonu geçti. Gerçek rakam 8 milyona dayandı. Her dört gençten biri işsiz! Mart 2019 rakamlarına göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6.561 lira! Tek başına bekâr bir çalışanın asgari yaşam maliyeti dahi 2.455 lira olmuş durumda.

Çalışanların yarısından fazlasının 2.020 lira olan asgari ücret aldığı düşünülürse, işçinin emekçinin nasıl bir hayat sürdüğü de anlaşılır. Seçim bitti ama işçinin-emekçinin bu çileli hayatı devam ediyor.

Üstelik şimdi bütün bu çilelerimizi ikiye katlayacak bir “kemer sıkma” daha kapıda. “Bir mermi kaç lira?”, “Bu uçak kaça uçuyor?”, “İki gün patlıcan yemesen ölür müsün?”, “yokluk değil varlık kuyruğu” vs. diyerek “beka”lı ipuçlarını zaten çoktan verdiler.

Anlayacağımız yeni zamlar, vergiler yolda, kıdem tazminatı fona gidiyor, “varlık” kuyrukları daha da uzayacak, işsizlik daha da artacak, EYT vs. zaten hayal… Tabii biz “hayır” demezsek!

İşte tam da bu nedenlerle ısrarla; seçim bir gün, mücadele her gün diyoruz!

Adını koyalım. Tok açın halinden anlamaz düzeninin adı kapitalizmdir. Kapitalizm herkesin karnını doyurarak değil tam tersine çoğunluğu yarı aç bırakarak düzenini devam ettirir. Dolayısıyla yolumuzu çizecek soru şudur: Kapitalizme karşı mıyız, yandaş mıyız?

Ekonomideki beka sorunu

0


Ekonomi tam da öngördüğümüz şekilde ilerliyor. Resmi olarak ülke resesyona girmiş durumda (üst üste iki kez ekonomik daralma). Bu daralmayı yapılan müdahalelere rağmen bir türlü ateşi sönmeyen yüksek enflasyon izliyor. Sermaye iktisatçıları bile açıkça stagflasyonda (durgunluk içinde enflasyon) olduğumuzu dillendiriyorlar. Bu tabloyu aylar öncesinden işaret etmiştik. Bugüne kadar yapılan işçi düşmanı ve ülkeyi uluslararası sermaye gruplarına açan ekonomi politikalarının çok ciddi krizler yaratacağını, ülkeyi dış şoklara karşı daha kırılgan hale getireceğini, bu yüzden planlı-merkezi bir ekonomi politikasının gerekliliğini defalarca vurguladık. Mevcut iktidar, bu krizi yaratan politikalarında değişiklik yapmak yerine onları daha da derinleştirerek emekçiler üzerinde telafisi mümkün olmayacak bir kumar oynuyor.

Dışarıdan gelen politik ve ekonomik herhangi bir olumsuzluğa karşı oldukça hassas bir ekonomi var. 22 Mart günü son altı ayın en yüksek dolar artışını yaşadık. İktidar ise seçimlere çok az bir zaman kala sermayeye güven bile vermekten aciz. Erdoğan son yaptığı açıklamada “isimlerinizi biliyoruz, seçimden sonra hesap soracağız” diyerek tehditler savurdu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ise müşterilerini döviz piyasalarına ilişkin olarak “yanıltıcı” ve “manipülatif” bir şekilde döviz alımına yönlendiren bankalarla ilgili inceleme başlattı.

Bu riskli hamlelerle amaçlanan, insanları ekonomik gidişatın bozulmasının dış sebeplerden kaynaklandığına inandırmak. Öyle bile olsa ekonomiyi güçsüz kılan ve direngen tutamayan iktidarın kendisidir. İnsanlar dış güçlerin baskısıyla değil, Türk lirasına güvenmediklerinden dolar alıyorlar. Serbest piyasada paranın hiçbir engel ile karşılaşmadan hareket etmesine izin verdiğiniz bir ortamda insanların ne alıp sattığına karışamazsınız. Samimi iseniz, sermaye ve döviz hareketlerine kısıtlama getirin, planlı ve merkezi ekonomiye geçin; bunları yapmadan insanları sopa göstererek tehdit etmek işe yaramaz. Akıl ile yönetilmeyen, günübirlik hamlelerle panik halinde yönetilmeye çalışılan bir Türkiye’de plansız ve serbest ekonominin belini doğrultması mümkün değildir.

Hatırlarsanız 2018 Ağustos’unda çok büyük bir döviz kuru şoku yaşandı. Ülkedeki üretim ithalata bağlı olduğundan artan dövizle birlikte tüm girdilerin fiyatları yükselerek üretici ve tüketici fiyatlarında yüksek enflasyonu tetikledi. Bugün bile bu şokun yarattığı enflasyon içindeyiz. Döviz ise dengesiz bir hızda artmaya devam ediyor. Merkez Bankasının anketlerine göre önümüzdeki iki yıl içinde bile enflasyonun çift hanelerde olacağı öngörülüyor. Sadece Ağustos ve Aralık arasında 570 bin insan işini kaybetti. Bunun yarattığı talep daralmasına rağmen iktidar seçimlere biraz daha rahat girebilmek için devletin hazinesini sonuna kadar açmış durumda ama o da işte yarıyormuş gibi görünmüyor. ÖTV indirimleri, akaryakıttaki eşel mobil sistemi derken, 2018 Şubat’ında 1,9 milyar TL olan bütçe açığı bu yılın Şubat ayında 16,8 milyar TL’ye yükseldi. Bütçe giderlerinin %33 artması ya da tanzim satış gibi önlemler seçim ekonomisinin getirdiği şeylerdi. Kaşıkla ne verdilerse kepçe ile geri alacaklar. Bu sertleşme ve sopa gösterme, hiçbir şeyin sonuç vermediğini gören iktidardaki korkunun ifadesi.

Tüm sermaye iktisatçıları kısa vadede IMF’ye gidilmeden bu kriz atlatılamaz diyor. Biz ise IMF politikalarının ülkeyi daha da borçlandıracağını, yeni bir özelleştirme dalgasını başlatarak ülke kaynaklarını dış güçlerin ellerine teslim edeceğini söylüyoruz. Seçimlerden sonra ilk iş IMF’den ve/veya Londra’daki borsa simsarlarından para dilenmek olacak. Çünkü kapitalizm içindeyseniz emperyalizmin eline bakmak durumundasınız. Bu ülkenin ne IMF’ye ne de ülkeyi IMF’ye mahkûm eden iktidarın çapsız ekonomi politikalarına ihtiyacı var. Sendikalar ve işçi sınıfı şimdiden bu ikisine karşı planlı ve merkezi ekonomi talebi etrafında seferber olmaya hazırlanmalıdır.

İsrail-ABD: Organize İşler!

0

Filistin İsrail’in sürekli genişleyen işgali ve emperyalizmin baskısı altında. Siyonistler şimdi de Golan Tepelerini ilhak ediyor.

İsrail savaş gücü bir kez daha Gazze’yi bombaladı. Gerekçe, Gazze’den İsrail yerleşim yerlerine roket atıldığı iddiası! Gazze tarafı bu iddiayı yalanladı. İsrail yerleşim yerlerine roket atılmadığını ama İsrail saldırısı sonrası roketle karşılık verildiğini ve Mısır arabuluculuğuyla sağlanan İsrail-Filistin ateşkesine bağlı olduklarını açıkladı.

İsrail için bu açıklamaların tabii ki bir önemi yok. Yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla köşeye sıkışmış durumdaki başbakan Netanyahu için Gazze, İsrail’de 9 Nisan’da yapılacak seçimler öncesi bolca hamaset üretebileceği değerli bir konu. “Beka” söylemi ikiyüzlü İsrail milliyetçi-muhafazakârlarının da her zaman iş gören kurtarıcı konularından biri!

İsrail savaş gücüyle Gazze’den atıldığı iddia olunan roketler karşılaştırıldığında devasa bir orantısızlık olduğu ortada. Nitekim geçmişte İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği benzer saldırılarda binlerce Filistinli hayatını kaybetmişti. İki binden fazla Filistinlinin hayatını kaybettiği 2014 yılındaki Gazze’ye yönelik İsrail saldırısı bunların en korkunçlarından biriydi. Trump’ın 2018 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması sonrası gelişen olaylarda da İsrail saldırıları sonucu en az elli Filistinli hayatını kaybetmiş, iki binden fazlası da yaralanmıştı. İsrail’in 25 Mart tarihindeki son saldırısında kayıtlara can kaybı geçmedi ama korkunç bir ambargo altında bulunan Gazze’nin birçok tarım alanının bombalanmış olması İsrail’in acımasız işgalci niyetini açıkça göstermekte.

Trump-Netanyahu: Şıracının şahidi bozacı!

Gazze’ye yönelik İsrail saldırıları sürerken Trump Golan Tepeleri’ni İsrail toprağı sayan bir kararnameyi imzaladı. Trump’ın Golan adımı, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla birlikte ele alındığında ABD açısından İsrail politikasında yeni ve ileri bir aşama.

Kuşkusuz Golan Tepeleri Suriye toprağı! Buna mukabil İsrail’in 1967’den beri Golan Tepeleri’ni işgal altında tuttuğu, zaman içinde on binlerce İsrailli yerleşimciyi bölgeye yerleştirdiği de bir gerçek. Netanyahu’nun Trump kararnamesini, “askeri zaferimizin diplomatik bir zafere dönüşmesi” olarak tanımlamasının nedeni de bu fiili ilhak durumu!

Türkiye dâhil birçok ülke bu kararnameyi kabul edilmez bulduğunu açıkladı. Örneğin Türkiye’nin açıklaması şöyle: “Buralar Suriye’nin ve Suriye halkının topraklarıdır. Bu imza İsrail’in işgalini meşrulaştırmaz.” Kesinlikle doğru ama Türkiye’nin şu an Suriye’deki askeri-siyasi varlığı ve 2011’den bu yana izlediği Suriye politikası ortadayken bu açıklamaya kim ne kadar itibar edecek? Nitekim İsrail de Golan Tepeleri’nin kendisi için askeri ve ekonomik açıdan milli güvenlik sorunu olduğu iddia ediyor. Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne sadece İsrail-ABD’nin değil, “ama…” demeden tüm bölge ve dünya ülkelerinin saygı göstermesi gerekmez mi?

Okur Mektubu: Bizden oy istiyorlar!..

0

Haftalardır gündemi meşgul eden yerel seçimler basında ve kamuoyunda ciddi gündem haline geldi. Çürümüş düzenin çürümüş partileri biz işçi ve emekçilerden oy istiyorlar. Adına “demokrasi” dedikleri sistemde rantın, rüşvetin ve sömürünün “bekasının gereği olarak onları seçmemizi ve sorunlarımıza derman olacaklarını dile getirmekteler.

Adı ister “Millet İttifakı” isterse “Cumhur İttifakı” olsun hepsi kapitalist sömürü düzeninin sarsılmaz bekçileridir. Onlara oy vermek rantın, rüşvetin ve sömürünün devamlılığına oy vermektir. Nitekim seçim programları neredeyse birbirinin aynıdır ve biz işçi ve emekçilere bir çözüm olmamaktadır.

İşçi sınıfının devrimci programında buluşalım!

Biz işçi ve emekçilerin çıkarı her zamanki gibi kendi ellerimizdedir. Rantçıların, soyguncuların, haramilerin ölçüsüz vaatleri biz işçi ve emekçilere bir anlam ifade etmemektedir. Reformist bataklığa saplanan sözüm ona sol-sosyalist hareketlerin “Oyların bölmeyin!”, “AKP karşıtı adaylar etrafında birleşelim!” söylemleri teslimiyet ve acizliklerinin bir göstergesidir. Biz işçi ve emekçilerin kötünün iyisine ihtiyacımız yoktur. Biz işçiler cüretkâr bir şekilde Manisa Şehzadeler bağımsız işçi adayı Nuri Koç gibi işçi sınıfının devrimci programına sahip işçi adaylara destek vermek gibi bir seçeneğimiz vardır!

Ne onların vaatlerine ne de kokuşmuş burjuva kırıntılarına karnımız toktur! Ya kapitalizmin bataklığında çürüyüp gidilecek ya da işçi sınıfının seferberliği doğrultusunda bir işçi iktidarı kurulacak!

Seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın işçi sınıfının devrimci dinamizmi hiçbir koşulda burjuvazinin sandıklarına sığmaz. Onlarca hatta yüzlerce yerelde belediye kazanılsa bile işçi sınıfının gayesi siyasal iktidar olacaktır. Bu nedenle asıl olan devrimci sınıf mücadelesini büyütmektir.

Manisa’dan Nisan okuru bir metal işçisi

Alibeyköy-Karadolap muhtar adayı Filiz Karayutu: Mahallemizi birlikte yönetelim

0

Eyüp’e bağlı Karadolap mahallesinde gelenek, bu sene 31 Mart yerel seçimlerinde de bozulmuyor. Muhtarlık seçimleri için 2.500 kişiyi aşkın seçmenin katılımıyla gerçekleşen mahalleye özgü ön seçimde ilk kez bir kadın aday, Filiz Karayutu birinci çıktı. Oyların bölünmemesi adına dört dönem önce uygulanmaya başlayan ön seçim emekten, özgürlükten, adaletten yana olan adayların kendi aralarında demokratik bir şekilde seçilerek tek bir adayın belirlenmesi için yapılmakta.

Gazete Nisan olarak, ön seçimden birinci çıkan muhtar adayı Filiz Karayutu ile mahallenin sorunları ve çözümleri hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.

Muhtar adayının kadın olmasından dolayı kadınlara yönelik talepler ağırlıkta. Kadınları evden çıkaracak ve daha görünür kılacak talepler ön planda. Mahallede kadınların kullanabilecekleri alanların azlığına dikkat çeken muhtar adayı, şu anki muhtarlığın 3 katlı bir binaya dönüştürülerek bu binanın bir katını kreş, diğer katlarını ise kadınların ve gençlerin etkinlik yapabileceği bir yer haline getirmek istediğini ifade etti. Aynı zamanda kadınların evlerinde yaptıkları ürünleri belirli dönemlerde satabilecekleri alanların yaratılması gerektiğine vurgu yaptı. Filiz Karayutu, kadınlar yaşamın her alanında var olmalarına rağmen görünür olmadıklarından dolayı bu algıyı yıkmak için emek vereceğinin teminatını veriyor.

Gençleri toplumda özneleştirebilmek ve üretkenliklerinin farkına varılması için belirli dönemlerde şenlikler ve çeşitli projeler düzenlenmesine ön ayak olacağını dile getirdi. Bu tarz etkinlikler ile gençlerin önünü açmak ve onları teşvik etmenin bu süreçte önemli bir yerde durduğundan bahsetti.

Sokak Temsilciliği kurulması ve bu temsilcilerin ayda bir defa bir araya gelip mahallenin sorunlarını tartışacaklarını ve bu sorunlara birlikte çözüm üreterek herkesin mahallede söz sahibi olabileceğini ifade etti. Amacının, farklı kesimlerden insanları ayırmaksızın halkın iradesini ortaya koyan, birlikte çözüm üreten bir muhtarlık anlayışı yaratmak olduğunu söyledi.

Yılda bir kez “Halk Şenlikleri” ve benzeri etkinlikler düzenleyip organize edileceğini ve bu organizasyonlardan elde edilen gelirin mahallede bulunan ihtiyaç sahiplerine iletileceğini belirtti. Etkinlikten toplanan paranın şeffaf, herkes tarafından denetlenebilir bir şekilde toplanacağını söyledi. Yapılacak faaliyetleri mahalleli ile birlikte organize ederek insanları bütünleştirmek gerektiğini ifade etti.

Son söz olarak “Mahallemizin sorunlarının farkındayım. Bu sorunların mahalle sakinleriyle ortak hareket ederek çözüleceğine de inancım tamdır” diyen Karayutu, Karadolap halkının desteklerini beklediğini ekledi.

Newroz pîroz be! Mutlaka kazanacağız!

0

Direniş ve özgürlüğün bayramı Newroz Diyarbakır, Van, Şırnak, Dersim, Batman ve İstanbul başta olmak üzere birçok kentte kayyum, tutuklamalar ve her türden baskılara rağmen coşkuyla kutlandı. Yerel seçimler arifesindeki kutlamalarda barış talebi öne çıkarken, tecridin sonlandırılması vurgulandı.

Van’da sabahın erken saatlerinden itibaren binlerce kişi Newroz alanını doldurdu. Van’daki Newroz’da tutuklu Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Bekir Kaya’nın gönderdiği mesaj okundu.

Nusaybin ve Midyat’ta “Mutlaka kazanacağız!” pankartı asılırken, alanı dolduran binlerce kadının rengarenk kıyafetleriyle meydan bir bayram yerine döndü. Uzun süren yasakların ardından Şırnak merkez ve Silopi’de de yıllar sonra gerçekleştirilen Newroz kutlamalarında Leyla Güven’e selam gönderildi.

Diyarbakır’da da devlet Newroz’a katılımın azalması için elinden geleni yaptı. “Newroz Treni” adı verilen Batman-Diyarbakır arası sefer yapan yolcu treninin seferleri iptal edilmesine rağmen kutlamalara yüz binlerce kişi katıldı. HDP’nin 5 Haziran 2015’deki Diyarbakır mitingine yapılan saldırıda iki bacağını kaybeden Lisa Çalan’ın meydandaki halayı, her şeye rağmen direniş ve başkaldırının simgesi oldu.

İstanbul’daki coşkulu ve kitlesel Newroz ise “Tecridi kıralım, faşizmi yenelim” vurgusu ile gerçekleşti. Kürt kitlelerinin demokratik talepleri için uzun yıllardır sürdürdükleri seferberlik bugün Kürtçenin konuşulabilmesini, Kürtçe kanalların açılmasını ve hatta Newroz’un kutlanabilmesini sağlamıştı. Ancak bugün HDP önderliği mücadeleyi Millet İttifakı’nı destekleyerek sürdüreceğini söylüyor. Newroz günü yaptığı konuşmasında Buldan, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyerek Kürt halkının haklı demokratik taleplerini kazanmak için, bu talepleri inkâr edenleri destekleme çağrısında bulundu.

Kürt önderliği bugüne değin müzakerelerin her türlüsünü denedi. Kitlelerin mücadelesi ise gücü ve kararlığından bir şey kaybetmedi. Ancak gelinen noktada Kürt halkının kalıcı ve güvenilir bir barışa ulaşabilmesi açısından bir arpa boyu yol kat edilemedi. Kürt önderliği, Kürt halkının demokratik haklarının tanınabilmesi için Türkiye işçi sınıfı ile ittifak kurmayı hedeflemezken, bunun zeminini hazırlamak için de rejim partileri ile (Tek Adam rejimine karşı çıkmayan CHP de dahil olmak üzere) arasına bir mesafe koymadı.

Kürt halkının tüm hak ve özgürlük taleplerini dile getirebilecekleri bir siyasal demokrasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Kürt halkının kaderini tayin hakkı dahil temel demokratik haklarının tanınabilmesi için Tek Adam rejiminden kopulmalıdır. Ne rejimi temsil eden AKP, ne de bu rejimi takviye edip kendi etrafında güçlendirmek isteyen CHP-İYİ Parti bu hakları tanıyabilir. Acil demokratik hakları için kahramanca seferberliğini sürdüren Kürt halkının talebi, müzakere ve tecridin sonlanması ile sınırlandırılmamalıdır. Temel demokratik haklarının tanınması için mücadele eden Kürt halkının bu taleplerini güvence altına alabilecek şey bu hakları içeren bir anayasa olabilir. Böylesi bir anayasadan çıkarı olan tek kesim ise örgütlenme, ekonomik ve siyasal haklarının tanınması için mücadele eden işçi ve emekçilerden başkası olamaz. Çözüm Kürt halkı ve işçi-emekçilerin birliğinden geçmektedir.

EYT’liler İstanbul Maltepe Meydanı’nı hınca hınç doldurdu!

0

Türkiye’nin hemen hemen her ilinde örgütlenen ve çok sayıda miting ve etkinlik düzenleyen Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT)’ın en son durağı İstanbul Maltepe Meydanı oldu. “İstanbul Maltepe’de 1 Milyon Kişi Olmaya Hazır mıyız?” şiarıyla yola çıkan EYT’liler yüz binler olup gerçekten de alanı hınca hınç doldurdu.

EYT’lilerin en önde gelen talebi gasp edilen emeklilik haklarının iade edilmesi. 1999 yılında çıkarılan bir yasayla emekli olmak için gereken prim ve yıl şartına bir de yaş eklenmişti. Lakin yasa sadece yeni sigortalı olacakları kapsamadı. Sigortalı olarak çalışmakta olan milyonlarca emekçiye de kademeli olarak uygulandı. Yasanın bu şekilde geriye doğru da işletilmesiyle milyonlarca emekçi 25 yıl ve 5 bin gün primle emekli olmayı beklerken emekliliklerine haksız şekilde yıllarca eklenmiş oldu.

İktidarın yanıltmasıyla birçok insan EYT’lilerin durup dururken, “genç” yaşta, tamamen keyfi olarak, emekli olmak istediğini sanıyor. Hâlbuki EYT’liler sadece ve sadece sigortalı olarak işe başladıkları zamanki yasalar, emekli olmak için hangi şartları gerektiriyorsa, o şartlara göre emekli olmak istiyorlar. 1999 yılında çıkan ve haklı olarak “Mezarda Emeklilik Yasası” olarak anılan yasanın kendilerine uygulanmasını istemiyorlar. Zaten halihazırda bu yasa nedeniyle yaşa takılan yüz binlerce emekçi yıllardır bekliyor.

Tabii ki sorun sadece yaşla da sınırlı değil. 1999 ve sonrası yıllarda çıkarılan yasalarla emekli maaşını belirleyen aylık bağlanma oranı (ABO) da düşürüldü. 1999 öncesi yüzde 70’lerin üzerinde olan ABO yüzde 30’lara kadar düşmüş durumda. Bu nedenle EYT’liler sadece geç emekli olmakla kalmıyor aynı zamanda çok daha düşük maaş almak durumunda da kalıyorlar. Milyonlarca emekçi işte kendilerini hem geç emekli eden hem de çalıştıkça maaşlarının düşmesine sebep olarak daha düşük maaş almalarına neden olan bu düzenlemeye isyan ediyorlar.

EYT’lilere yapılan çok büyük bir haksızlık. Lakin 1999 sonrasında sigortalı olarak işe başlamış ve gelecekte bu yasayla işe başlayacak on milyonlarca emekçinin durumu tam anlamıyla bir felaket. Çünkü emekli olmak için hem 65 yaşına kadar çalışacaklar ve ölmeden emekli olabilirlerse de bugünkü değerlerle ancak 500-600 lira maaş alabilecekler. Kısacası EYT’lilerin mücadelesi sadece kendilerinin değil tüm çalışanların ve gelecek kuşak emekçilerin çok hayati bir sorununu gündeme taşımakta.

Kendi yarattıkları krizlerin faturasını işçiye emekçiye fatura etme peşindekilerin 31 Mart sonrası kıdem tazminatı fonuna göz diktiğini zaten biliyoruz. Eğer bu kazanımı gasp edebilirlerse peşinden tüm emeklilik sistemini finans sistemine sermaye yapacaklar, aynı bireysel emeklilik fonuyla şimdilerde yaptıkları gibi!

Kısacası EYT’lilerin mücadelesi sadece EYT’lilerle sınırlı değil, tüm işçi sınıfını, emekçi yoksul halkı, esnafından çiftçisine kendi yağıyla kavrulup, emeğiyle ayakta kalma mücadelesi veren herkesi ilgilendiriyor. EYT’liler kazanırsa tüm işçiler, emekçiler kazanacak. Böyle bilelim ve mücadele saflarını sıklaştıralım!

Flormar işçisi kazandı, peki ya işçi sınıfı?

0

Sendikalı oldukları için işten çıkarılan 132 Flormar işçisinin 297 gün boyunca kararlılıkla süren direnişi kazanımla sona erdi. Bu süreçte, Flormar işçisinden en zor koşullarda bile direnişin devam edebileceğine dair çok önemli dersler aldık. Flormar direnişi, grevlerin dahi yasaklandığı ve işçilerin üzerindeki baskının üst seviyede olduğu OHAL koşullarında başladı. Sonrasında OHAL kalksa da, Flormar işçilerinin üzerindeki baskı artarak devam etti. Bekledikleri alanda, kar yağışında bile ısıtıcı kullanımının yasaklanmasından durdukları kaldırıma karışılmasına kadar pek çok engelle karşılaştılar. Ancak, bunların hiçbiri Flormar işçisinin kararlılığını bir adım bile geriletmedi. 297 gün boyunca, onları yıldıracak tüm sözlere kulaklarını tıkadılar ve kazanacaklarına olan inançlarıyla bizlere işçi bilinci konusunda muazzam bir örnek oluşturdular. Üstelik bu direnişi gerçekleştiren işçilerin çoğu kadındı ve bunun getirdiği daha büyük baskılara karşı kadınlar olarak daha da büyük bir direniş göstermiş oldular. Novamed kadın grevinden sonra bizler için Türkiye’deki kadın mücadelesinde büyük bir umut olduğunun en güzel örneğini yaşadık.

Flormar işçisinin bu direnişinden, işçi sınıfının geri kalanıyla ilgili olarak çıkarmamız gereken başka dersler de var. Direniş sonunda, işçiler, boşa geçen süre ücreti, en üst sınırdan sendikal tazminat, işsizlik maaşına başvurma yapma imkânı ile kıdem ve ihbar tazminatlarını kazanmış oldular. Diğer yandan, işe iade talepleri bu şekilde ortadan kalktı ve Flormar Fabrikası içindeki sendikal örgütlenme mücadelesi şu an için bitti. Peki, sendikal örgütlenme mücadelesinin devam etmesi ve işe iadenin sağlanması için bir yol var mıydı?  Örneğin, aylardır söylediğimiz üzere, ülke çapında gerçekleştirilen tüm işçi direnişleri sendika koordinasyonuyla birleştirilseydi ve ortak bir platform kurulsaydı sonuç daha farklı olmaz mıydı? Gebze’deki fabrikada direniş bitmiş olmasına rağmen, Flormar markasıyla üretim yapan Kosan Kozmetik’teki sendikal örgütlenme mücadelesine devam edeceklerini ilan eden Flormar işçilerinden bahsediyoruz. Bu kadar güçlü bir bilinçle ve kararlılıkla ayakta duran işçilerin koordinasyonunu sağlamak, elbette ki onların insanca koşullar altında ve iş sahibi olarak yaşadıkları kalıcı bir düzene bizi ulaştırabilir. Bu açıdan, Flormar işçisinin, patron ve devlet baskısının bir arada olduğu ve işçi sınıfındaki diğer direnişlerden yalıtıldığı bir ortamdan bile kazanımla çıkmasını hayranlıkla izlerken, emek örgütlerinin asıl görevinin işçi sınıfı içindeki koordinasyonu sağlayarak kalıcı kazançlara ulaştırmak olduğunu hatırlamak zorundayız.

Çevre düşmanı çılgın projelere tamam mı devam mı?

0


Yerel seçimler yaklaşıyor. Bütün partiler seçim vaatlerini açıklıyor. Çevre ve şehir planlama konuları özellikle ele alınan ve reklamı yapılan projeler içeriyor. Gelin AKP’nin 2019 yerel seçim vaatleri kapsamında açıkladığı on bir maddelik manifestonun bazı başlıklarını birlikte inceleyelim. “Şehir planları, çevreye saygılı şehirler, sosyal belediyecilik ve yatay şehirleşme” başlıkları altında, yeşil alanı yeterli yatay şehirler planlanacağından; doğanın, kaynakların, bitki ve canlıların korunmasına özel önem verileceğinden bahsedilmekte. Bir diğer maddede yakın bir gelecekte şehirlerin ulaşım ve altyapı sorunlarının önemli ölçüde çözüleceği bildirilmekte. Sadece bu iki maddeye bakıldığında bile yıllardan beri AKP belediyeleri tarafından yönetilen şehirlerde bu manifestonun bundan sonra uygulanacağını söylemek abesle iştigal.

İstanbul Büyükşehir Belediye başkan adayı Binali Yıldırım İstanbul’un trafik sorununu çözmeyi vaat ediyor. 1994 yılından beri İstanbul’u yöneten bir siyasal geleneğin trafik sorununu çözeceğini söylemesi ne kadar inandırıcı? Yirmi yılın üzerinde taahhütlerle, gerçekçi olmayan geçiş rakamları planlamaları ve fahiş geçiş ücretleri ile hayata geçirilen yol ve köprü projelerinin zararını yıllar boyunca halkın sırtına yükleyen benzer projelerle mi ulaşım sorunu çözülecek? Bırakın çözülmesin o zaman! Geçmediğimiz köprünün, yolun parasını neden özel bir şirkete ödemek için yerel seçimlerde AKP’ye oy verelim?

Ya da İstanbul’un siluetini bozan onca kuleye imar izni verdikten sonra yatay şehirler planlayacağını söyleyebilmek hangi akla yatkın? Ya da %81’i orman alanı olan 7.650 hektarlık bir alanın Üçüncü Havalimanı projesiyle betona dönüşmesi ile doğanın, kaynakların, bitki ve canlıların korunmasına özel bir önem verileceğine nasıl inanılabilir? Üstelik dünyanın en büyük havalimanı (Atlanta) 95 milyon yolcu kapasitesiyle 1.625 hektar üzerine kurulu iken İstanbul’un son nefes alanı olan kuzey ormanlarını ihtiyacın 4 katının üzerinde bir oranla yok eden bu yatırımın da tartışmasız zarar edeceği birçok rapor tarafından ortaya konmuşken. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı icraatlarından biri olan Haliç’in temizlenmesi projesi ile övünürken, ekosisteme geri dönülemez zararı olacak Kanal İstanbul projesinde direterek hangi manifesto maddesini destekliyor?

Yukarıdaki örneklerden de görüleceği üzere AKP belediyeleri neoliberal politikalar çerçevesinde şirketleştirilmiş, belediye hizmetleri alan yurttaşları da birer müşteriye dönüştürmüş; belediyelerin çevresinde ve içinde toplanmış olan iktidar yanlısı rant lobicilerinin kâr ve talan düzenlerini sürdürmelerini sağlamıştır. İşçi Demokrasisi Partisi’nin savunduğu yerel yönetim anlayışı belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı, herkese parasız sağlık ve eğitim, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkımla mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi talepleri kapsamaktadır. Bu tür bir yerel yönetim, ancak işçi ve emekçi halkın örgütleneceği yerel meclislere dayanmak durumundadır.

Patron belediyeciliğine son verelim

0

Mevcut siyasal kadrolar 16 yıldır iktidar olsalar da aynı siyasi geleneğin belediyelerdeki yönetimi 25 yıldır sürüyor. Sırf AKP geleneğinin değil, bazı büyükşehir ve kentlerde CHP gibi sermaye partilerinin de aynı süreç içinde sürekliliği mevcut. Yıllar geçmesine rağmen değişmeyen belediyecilik anlayışı, sermaye partileri eliyle patron belediyeciliğine evrilerek kökleşti. Halkın kentsel ve toplumsal ihtiyaçlarının birçoğunu karşılamakla görevli belediyeler, yolsuzluk ve rant ile anılır hale geldi. Bugün artık patron belediyeciliği, kamu kaynaklarıyla kurulan ve kâr amacı güden anonim şirketler topluluğu olmaktan öteye gidememekte. Yerel ve mahalli seçimler ise bu kârlı şirketlerin hangi siyasal parti ve onların çevresinde kümelenmiş sermaye çevreleri ile yönetileceğinin kirli bir yarışından ibaret durumda.

24 Ocak 1980’den beri çeşitli düzeylerde de uygulanmış olsa, neoliberal yönelimli ekonomi politikaları belediyecilik üzerinde AKP hükümetleri döneminde hız kesmeden çoğaldı. Böylece belediye hizmetleri anonim şirketler eliyle yönetilerek kâr güden ve bütçelerini de daha fazla kâr elde edebilme doğrultusunda kullanan yönetim organları haline geldi. Kamu kaynaklarının yıllar içinde özelleştirilmesi devletin temel geliri olan vergi kalemlerinin altını oydu. Vergiler anlamsızlaştıkça belediyelerin vergiler üzerinden gelir elde edememesi gibi bir durum ortaya çıktı. Bu durum da onların devletin belediye yasasında yaptığı değişikliklere paralel olarak şirketler eliyle halka “hizmet” sunma gibi sonu rant ve yolsuzluğa çıkan bir sisteme geçmelerine neden oldu. Neticede devletin ekonomi politikaları belediyelerdeki bu dönüşümün esas nedeni haline geldi.

Belediye ve ihale yasalarında yapılan sayısız değişiklik bugün Sayıştay raporlarında gördüğümüz yolsuzlukların yapılabilmesinin önünü açtı. Sermaye eliyle ve sermaye için çalışan belediyeler siyasi partiler tarafından yönetilmeleri nedeniyle yarı parti teşkilatlarıdırlar. Bu durum onların bağlı bulundukları siyasi partinin lehine faaliyet yürütmelerine sebep olmakta. Böylece metro ağlarının nereye yapılacağından sosyal yardımların hangi toplumsal kesime verileceği, belediyelere bağlı tiyatro ya da kültür sanat etkinliklerinin içeriğine kadar var olan her hizmette kamusal yarar gözetmek yerine maddi güdülerle ve partizan ilişkiler temelinde hareket eden bir belediyecilik anlayışı ortaya çıkıyor.

Bu elbette sadece AKP belediyelerine has bir durum değil. Diğer sermaye partileri de çevrelerinde kümelenmiş ve kendilerini destekleyen sermaye gruplarına rant alanlarını açıyor, bunu yaparken belediye bütçesinin kendi tabanını bir arada tutabilme doğrultusunda kullanıyorlar. Bu kirli durum sonucunda İSPARK, İSKİ ve İETT gibi kurumlardaki vurgunlarla ve milyonlarca liralık belediye bütçeleriyle birilerinin nasıl ceplerinin doldurduklarını izliyoruz.

Büyükşehirlerin en büyük sorunu olan toplu taşıma ve yeşil alan yetersizliği ya da çarpık yapılaşma ve sinir bozucu trafiğin 25 yıldır yönettikleri şehirlerde hâlâ çözülememiş olmasına şaşırmamak gerek. İşçiden emekçiden yana bir yerel yönetim için mevcut belediye yasasını çöpe atarak belediyecilik anlayışında emek ve kamusalcılık doğrultusunda yepyeni bir anlayışa ve politikaya ihtiyacımız var. Bu doğrultuda, o bölge emekçilerinin doğrudan yerel yönetime katıldığı, şeffaf, demokratik, denetlenen, sermayedarları değil emekçileri gözeten kamusal belediyecilik için sadece bir iktidar değişimi değil, ekonomi politikalarının da emekten yana değişebilmesi gerekiyor. Patron belediyeciliğinden kopuş mevcut ekonomik ve siyasal sistemden kopuş sorununu beraberinde gerektirmektedir. Dolayısıyla 31 Mart seçimlerini salt bir yerel seçim olarak değil, patron belediyeciliğine karşı hoşnutsuz emekçilerin talepleri doğrultusunda bir mücadele alanı olarak görebilmeliyiz.

Ortadoğu’da Me Too hareketi

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın web sitesinde yayımlanan “The Me Too Movement in the Middle East” adlı yazıyı gazetemizin okurları için çevirdik. Yazının perspektifleri Gazete Nisan’ın tutumuyla tamamen uyuşmamakla birlikte, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadın hareketi üzerine sunduğu zengin materyal bağlamında yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Selin Çağatay, Frieda Afary, Fatemeh Masjedi ve İran’daki sosyalist feministlerin katkısıyla hazırlayanlar: Lara al-Kateb ve Omar Abbas

Cinsel saldırı ve tecavüz karşıtı Me Too (Ben de) hareketi, tüm dünyada kadınları harekete geçirdi. Otoriter devletlerin yönettiği savaşlara, çeşitli emperyalist güçlere ve aşırı dinci yobaz güçlere rağmen Ortadoğu’da da bir Me Too hareketi yükseliyor. Peki, bu hareket kendini nasıl ifade ediyor? Aşağıda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan dokuz ülkeyi ele alacağız:

Türkiye

Türkiye’de bazı feminist ve pro-feminist/sol haber siteleri küresel #MeToo hareketine ayrıntılarıyla yer verdi. Çok sayıda kadın #BenDe eylemine katılarak başlarından geçen cinsel taciz ve istismarı sosyal medyada paylaştılar. (Erkeklerin #BenNasılDeğişeceğim eylemine katılımı ise oldukça düşüktü.)

#MeToo hareketinden etkilenen en önemli olay, #BenDeNEVİN kampanyası oldu. 2012 yılında Nevin Yıldırım, kendisine yıllarca sistematik olarak tecavüz eden Nurettin Gider’i öldürdükten sonra müebbet hapis cezası almıştı. Nevin’in davası Ocak 2018’de cezasının temyiz duruşmasında tekrar değerlendirileceği Yargıtay’a götürüldü. Ocak 2018’de, Yıldırım’ın meşru müdafaada bulunduğunu öne süren bir grup feminist, Nevin Yıldırım için adalet talep etmek amacıyla #BenDeNEVİN kampanyasını başlattı. İstanbul’da kampanya kapsamında düzenlenen bir eylemde kampanya katılımcıları, kadınların uğradıkları cinsel saldırıları saklamak zorunda kaldıkları veya ifşa edemedikleri çeşitli durumlara dikkat çekti. “Tüm dünyada #BenDe diyen kadınların yanı sıra kendi mücadelemizden ve isyanımızdan güç alıyoruz” dediler.

Bunun dışında, sinema sektöründeki pek çok cinsel taciz olayı ifşa edildi ve sektördeki kadınlar zaman zaman #BenDe şiarını kullanarak cinsel taciz mağdurlarıyla dayanışma gösterdiler. Sonuç olarak, bu davalara medyanın gösterdiği ilgi ve sosyal medyada sergilenen dayanışma eyleminin küresel #MeToo hareketinden etkilendiği görülüyor.

Suriye

Suriye’de cinsel şiddet üç farklı aracı tarafından uygulanmakta: Suriye rejimi, köktendinci radikaller, bölge halkının üyesi olan erkekler ve STK çalışanları.

2011 yılındaki ayaklanmadan bu yana, hükümet güçleri toplu tecavüz ve cinsel tacizi kadınlara boyun eğdirmek ve onları cezalandırmak için bir araç olarak sık sık kullanmakta. Buradaki amaç yalnızca kadınlar üstünde fiziksel tahakküm kurmak değil, aynı zamanda mağdur ve ailesini aşağılamak.

“I lost my dignity” (“Onurumu Kaybettim”, 2018), İnsan Hakları Konseyi tarafından hazırlanan, Suriye’de cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet vakaları içeren bir araştırmadır. Rapor, silahlı örgüt Heyet Tahrir el-Şam üyelerinin tecavüz ve savaş suçundan ve “dini giyim kuralları uygulayarak ve hareket özgürlüklerini ellerinden alarak kadınlarda ve kız çocuklarında ağır psikolojik ve fiziksel zarara” yol açmaktan sorumlu olduğunu ortaya koydu.

İnsani yardım alanındaki STK çalışanları da cinsel istismardan suçlu bulundu. Bu yılın başında sunulan raporlar, bölgedeki erkeklerin Suriyeli kadınları sömürdüklerini ve insani yardım karşılığında cinsel ilişki talep ettiklerini ortaya çıkardı.

MeToo hareketinin ardından iki türlü direniş ortaya kondu. İdlib’de köktenci gruplara karşı direniş, kadın örgütleri ve bir güçlendirme ofisi aracılığıyla sergilendi. Cüretkar radyo programları, koordineli faaliyetler ve bilinçlendirme çalışmaları, dogmaya meydan okumada başarılı olduğunu kanıtladı.

İkinci direniş türü ise, sessizliği bozarak tecavüz etrafında şekillenen kültürel ayıba karşı koymak oldu. Tecavüz mağdurlarının tecavüz sonrasında çoğu zaman hissettiği utanç ve kendi kendini kınamak olur. Ancak Suriyeli kadınlar, açıklama yapma ve ifade verme cesaretini bulup cinsel istismar vakalarının takip edilmesini sağladılar.

Lübnan

Lübnan’da cinsel şiddet başlıca iki savunmasız grubu etkilemekte: Lübnanlı kadınlar ve göçmen ev işçileri.

2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre her dört Lübnanlı kadından biri cinsel istismar mağduru. Saldırıların neredeyse %50’sinin faili ise aile üyeleri veya akrabalar. Evlilik içi tecavüz, Lübnan hukukuna göre suç sayılmıyor. Bu durum, neden mağdurların yalnızca %24’ünün cinsel saldırıyı polise bildirebildiğini açıklıyor.

Pek çok Lübnanlı kadın işyerlerinde istenmeyen cinsel yaklaşımlara maruz kalıyor ancak göçmen ev işçileri için tecavüz, boyun eğdirmenin başka bir formu olarak kendini gösteriyor. Bunun bileşenleri ise cinsiyet eşitsizliği ve ırksal ve ekonomik tabakalaşma.

Doğu Asya ve Afrika ülkelerinden gelen ev işçileri, Kafala sponsorluk programı kapsamında işverenlerine yasal olarak bağımlı oluyorlar. Bu sömürücü uygulama kapsamında kadınlar, çoğu zaman göçmen işçiyi “disiplin altına almak veya cezalandırmak” için başvurulan tecavüz, sözlü saldırı ve ücretten mahrum bırakma gibi koşullara katlanmak zorunda kalıyorlar.

Lembibo’nun geçen Eylül ayında şüpheli bir şekilde ölümü Lübnan’daki aktivistler arasında öfke yarattı. Lembibo, hamile olduğu anlaşıldıktan sonra istihdam bürosunun havuzunda boğuldu. Aynı ay, kimliği belirlenemeyen hamile bir göçmen işçinin cesedi, ölümüne dövülmüş bir şekilde bir valizin içinde bulundu. Her iki olayın da sorumluları açıklanmadı.

Lübnan’da cinsiyete dayalı şiddetle mücadele çabaları MeToo dönemiyle beraber büyük ölçüde artış gösterdi. Taciz karşıtı kampanyalar sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırıldı ve #MeshBasita (#TamamDeğil) ve #NotYourAshta (#SeninFıstığınDeğilim) etiketleriyle kişisel hikâyelerini paylaşan kadınlar sokak tacizinin yaygınlığını gözler önüne serdi. Geçen yılın sonlarında cinsel taciz vakalarını takip etmeyi amaçlayan bir web sitesi yayınlandı. Bu yılın başlarında ise ABAAD’ın (bir STK) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Programı kapsamında yeni bir girişim başlatıldı. Bu girişim, “Kime Yazıklar Olsun?” adlı bir sosyal deney başlatarak, mağduru suçlayan kültürel alışkanlığın yönünü değiştirmeyi amaçladı.

Bu girişimler ilerici olmayı hedefliyor ancak kapsamları halen daha çok sınırlı, çünkü işçi sınıfını ve Afrikalı, Asyalı göçmen işçileri kapsamıyor. Lübnanlı yetkililer, mülteci hakları için mücadele eden gönüllüleri sıklıkla hedef almakta ve sınır dışı etmekte. Şu anda tacizden kaçan ev işçileri kiliseler, göçmen topluluğu grupları ve yerel insanların evlerinden oluşan gizli ağlara sığınmaktalar.

Filistin

Yara Hawari son makalesinde şunları söylemişti: “Patriyarka Filistin’de yalnızca sorunlu sosyal dinamikler ve Filistinlilere karşı cinsiyet temelli şiddet şeklinde değil, aynı zamanda işgal ve yerleşimci sömürgeciliği şeklinde de kendini gösteriyor. Filistin; sömürgeciliğin, kapitalizmin ve patriyarkanın yoksul ve ötekileştirilmiş kesimlerin yanı sıra kadınları da yıkıcı bir baskı sistemi altında tutmak için nasıl işbirliği yaptığının mükemmel bir örneğidir.”

MeToo hareketi, bu tür konuları ele almada önemli bir rol oynadı. Sosyal medyada #AnaKaman etiketiyle paylaşılan tweet’ler, cinsel tacize karşı adalet talep etti. Sosyal Medya Gelişimi için Arap Merkezi’nin bu ayın başlarında yaptığı araştırma, Arap kadınların üçte birinin internette cinsel tacize uğradığını ortaya koydu.

“Sevgilin değilim” anlamına gelen “Not your Habibti” kampanyası, 21 yaşındaki Yasmeen Mjalli’nin kendi deneyimlerine karşılık başlattığı kampanyadır: https://baby-fist.com/

Irak

Kadınlara ve LGBT topluluğuna yönelik şiddet dalgası, Irak ve bir bütün olarak Ortadoğu’da gerici faktörlerin kesiştiğini göstermekte. ABD/BM yaptırımlarının uygulandığı rejim, toplumsal cinsiyet ilişkilerini çarpıcı bir şekilde değiştirdi. 2003 yılında ABD işgalinin ardından devletin çöküşü, refah sisteminin gerilemesiyle ve memurluğun engellenmesiyle kadınlara da orantısız bir şekilde zarar verdi. Buna ek olarak, baskıcı Saddam Hüseyin rejimi sosyal özgürlükleri hedef almak ve dini kurumları güçlendirmek amacıyla yaptırımları bahane olarak kullanmış; feminist hareketin kazanımlarının daha da ortadan kalkmasına neden olmuştu. Ülkenin güçlü feminizm geleneğine rağmen, kadınları özgürleştirme bahanesinin kullanıldığı ABD işgali, cinsiyete dayalı şiddeti artırdı. Bu şiddeti uygulayanlar, sekter milislerin yanı sıra ABD milisleri ve diğer işgalci kuvvetleri içermekte.

İşgalden bu yana ülkeyi yöneten ABD destekli tutucu rejim, 1959’da önde gelen feministler ve komünistler tarafından öne sürülen ilerici Medeni Kanunu çürütmek için uğraşmakta. IraQueer’in “Yaşam Hakkı için Savaşmak: Irak’ta LBGT+ İnsan Haklarının Durumu” (2018) adlı son raporunda da belirtildiği gibi, cinayetler ve sistematik olarak yok etme kampanyası, devletin İslamcı düzenlemelerinin ve koruma kararlarının uygulanmaması yüzünden, hükümet yanlısı milisler tarafından gerçekleştiriliyor.

Tara Fares, Rasha al-Hassan ve Hamoudi Al Mutairi, geleceklerini aşırılık dikotomisinden kurtarmak için, çeşitli sesleri susturmak üzere düzenlenen kadın düşmanı ve homofobik saldırı dalgasında öldürülenlerden bazıları. Susturulmaya çalışılan seslerden biri, kadınların kamusal alandaki rollerini geri kazanmasını amaçlayan “Ben toplumum” kampanyasını başlatan sanatçı Marina Jaber. Bir diğeri, Irak Kadınların Özgürlüğü Örgütü. Örgüt, ABD işgalini reddettikten sonra, Bağdat’ta ev içi şiddete karşı protestolar düzenleyerek, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kadınlara ve LGBTİQ bireylere yönelik işledikleri suçlar için IŞİD’e dava açmaya çağırarak ve önceleri ev içi şiddetten, daha sonra ise toplumdan ve IŞİD’in cinsel şiddetinden kaçan kadınlar için sığınma evleri kurarak seferberliğini sürdürdü. Irak’ta kadınların kurtuluşu için verilen mücadele, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine uzanan temel bir mücadeledir.

Tunus

Tunuslu kadın hakları aktivistleri, Arap Baharı’ndan bu yana genellikle Mağrip ve Ortadoğu’daki emsallerinden daha ileride olmuştur. Aynı şekilde, Tunus’un ilerici Medeni Kanunu ve kadın hareketinin kaydettiği ilerlemelerin yanı sıra kadın sorunlarına olan ilgi dikkate değer. Örneğin, aile içi şiddete karşı koruma mekanizmalarının kurulması gibi.

Ulus inşası projesinde Tunus, kadın hakları konusunda modernist ve Batılı sistemiyle kendisini bölgede bir istisna olarak ortaya koymakta. Bununla birlikte, devletçi feministlerden oluşan ayrıcalıklı bir sınıf aracılığıyla yürürlüğe giren bu haklar, kadınların bedensel özerkliğine izin verilen sınırları çizmek ve devletin toplum üstündeki kontrolünü güçlendirmek için kullanılmakta zira devlet kendini gerici İslamcı güçlere karşı bir kale olarak konumlandırmayı sürdürüyor.

Siyahi ve emekçi feminist hareketler; koruyucu kanunlar çıkartılmasının, iş kanununun iyileştirilmesinin ve ırkçılığa karşı koymak için devlet destekli feminizmin ötesine geçilmesinin çağrısını yapıyor zira bu sorunların tümü devletin işaret ettiği göreceli ilericilik olarak göz ardı edilmekte. Zaman zaman LGBT gruplar da, LGBT toplulukların eşcinsellik karşıtı yasa gibi gerici kararlara karşı çıkma ve bağnaz kanun uygulamalarını sorumlu tutma çağrılarına kulak vermeleri için iktidardaki elitleri politik cesaret göstermeye davet etmekteler.

Devlet çevresinin dışında kalan bu grupların karşı karşıya kaldığı eylemsizlik, devlet destekli feminizmin yalnızca Tunus’ta değil başka yerlerde de şehrin liberal, eğitimli sınıfın sınırlılıklarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Bu tür grupların elit feminizmi, kadınların özerkliğine engel teşkil etmeyecek bir şekilde, taban hareketinden etkilenecek gerçek anlamda dönüşümsel bir değişiklik için çalışmaya yönlendirilmelidir.

Suudi Arabistan

Şu anda Prens Muhammed bin Selman liderliğindeki Suudi Arabistan rejimi, kadınlara yönelik eskiden beri süregelen saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu saldırılara örnek olarak ev işçileri ve yabancı işçilerin haklarının olmaması ve kadın hakları savunucularına ve feministlere yönelik şiddetli saldırıların yanı sıra yurtdışında Yemen’e saldırı ve Bahreyn, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi baskıcı rejimlere verilen destek gösterilebilir.

Esra el Gamham (Israa al-Ghomgham), Katif’te gerçekleşen barışçı protestolara katıldığı için tutuklanmıştı. Devletin ona gösterdiği muamele, ülkedeki kadınların ve Şii azınlıkların maruz kaldığı çifte baskıyı gözler önüne serdi. Savcılık Esra’nın kafası kesilerek idam edilmesini istese de, Gamham için yapılan uluslararası protestolar ve verilen destek sayesinde kafa kesme cezası düşürüldü. Ancak yine de Esra bir süre hapis cezası alacak. Esra destekçilerine teşekkür ederken, kocasının ve pek çok diğer aktivistin halen hapishanede olduğuna dikkat çekti. Bu tutsaklardan bazıları, hükümet karşıtı protesto faaliyetlerine katıldıkları için idam edilebilir.

Sivil toplum ve özellikle kadın hareketi üstündeki baskılar hızlanırken, onlarca kadın, feminist ve insan hakları aktivisti tutuklandı. İlk tutuklananlardan biri Luceyn el Hezlul oldu ve Luceyn’e yapılan işkence bizzat kraliyet danışmanı Suud el Kahtani tarafından denetlendi. Diğer tutuklananlar arasında Semar Bedevi, Nesime el Sade, Hatun el Fasi, Eman el Nefcan, Azize el Yusuf, Maya el Zahrani, Nuf Abdülaziz, Noha el Belevi, Meryem Naci, Muhammed Rabia ve İbrahim Müdaimeg bulunuyor.

Son zamanlarda bazı Suudi kadınlar ülkeden kaçmak ve sığınma istemek yönünde adımlar atmaktalar. Bunlar arasında en talihsizlerden biri, Avustralya’ya ulaşmak için anlaşmalı evlilikle ülkeden kaçmaya çalışan Dina Ali oldu. Dina Filipinler’deyken Filipinler hükümeti Dina’yı ailesi gelene kadar alıkoydu ve zorla Suudi Arabistan’a geri gönderdi. Dina’ya ne olacağı bilinmiyor. Bir diğer kadın, Meryem el Otaibi, vesayet yasasına meydan okuyarak babasından ayrı yaşamaya çalışınca, kendisini vesayet altında tutmak için erkek kardeşleri ve babasıyla anlaşma yapan rejim tarafından tutuklandı ancak daha sonra serbest bırakıldı. En yakın tarihli olaylardan biri de, Rahaf Alkunun’un başına gelenler. Rahaf’ın ailesi, onu idam edilebileceği Suudi Arabistan’a geri getirebilmek için Tayland ve Suudi Arabistan hükümetleriyle beraber çalıştı. Ancak olaya gösterilen uluslararası ilgi sayesinde Rahaf, Kanada’ya ulaşmak için Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinden mülteci statüsü alabildi.

Ülkedeki en önemli kadın sorunlarından biri, göçmen ev işçilerinin sorunları. BM’nin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi’nde (CEDAW) belirtildiği gibi, bu kadınlar erkek vesayeti kanunu, kanun yollarına erişim hakkının olmaması, hükümetin denetimi ve yaptırımı olmaması ve hayatta kalanlara yönelik sosyal hizmetler ve koruma olanaklarının bulunmaması nedeniyle suistimal karşısında orantısız bir şekilde savunmasız kalmaktalar.

Bölgesel olarak, Suudi Arabistan’ın Yemen’de başlattığı savaş, Yemenli kadınlar üstünde orantısız bir etki bıraktı. Savaş nedeniyle ülke içinde yerinden edilenlerin ve sivil kayıpların çoğunluğunu çocuklar ve kadınlar oluştururken, cinsiyete dayalı şiddet savaş başladığından beri %63 oranında arttı. Sağlık ve genel hizmetler işlemez duruma geldi ve kadın sağlığı üstünde orantısız bir etki bırakırken, kadınların ekonomik durumu ve toplumsal cinsiyet rolleri onları açlık ve kolera konusunda çok daha riskli bir konuma itti.

Diğer pek çok alanda olduğu gibi kadın hakları alanında da durum, hükümdar bin Selman ve onun lehtarları tarafından ileri sürülen söylemlere rağmen daha da kötüleşmiş durumda. Ancak bu, kadınları özgürlük için mücadele etmekten alıkoymuyor. Kadınlar erkek vesayeti sistemine ve medeni hukuka direniyor; göçmen ev işçilerinin koşullarına ve Suudi Arabistan’ın yurtdışındaki askeri müdahalelerine karşı örgütleniyorlar.

Mısır

Güçlü siyasi ve sivil geleneklerine rağmen Mısırlı kadınlar, Sisi rejiminin ve müttefiklerinin yanı sıra Müslüman Kardeşler gibi İslamcıların saldırısı altındalar. 2011 devrimi ve sonrasında gerçekleşen diğer protestolarda devlet, kadın protestoculara yönelik cinsel şiddete izin verdi ve buna bizzat katıldı; böylece kadınları erkeklere kıyasla özellikle cinsel saldırıyla karşı karşıya bıraktı.

Sisi rejimi, seks işçilerini ve LGBT bireyleri hedef alarak, daha önce olmayan ve “ahlak polisi” adı verilen kuvvetleri oluşturdu ve yetkilendirdi. Mısır sokakları, bir ölçüde kültürel muhafazakarlık ve medya ile siyasi elitlerin kışkırtması yüzünden, sokakta taciz ve namus cinayeti gibi cinsel şiddet salgınıyla mücadele etmeye devam ediyor.

Feminist harekete ek olarak emek hareketi de işyerinde tacize ve her türlü cinsel şiddete son verilmesini talep ediyor, zira işçi-işveren ilişkileri ve cinsiyet ilişkilerine bağlı cinsel saldırı oranları yükselişte.

Devrimci feminist ve liberal feminist kadınlar, Sisi karşıtı liberal sınıfın, kendi liberal tabanı tarafından uygulanan cinsel saldırı mağdurlarına destek olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundalar. Deutsche Welle, eski sunucu Yosri Fuda’nın cinsel istismar uyguladığı yönündeki ifadeleri doğruladı. Bununla birlikte, liberal destekçiler, Fuda’nın kendisine rejim tarafından düzenlendiğini iddia ettiği komplo teorilerini yaydılar. Devrimci Ekmek ve Özgürlük Partisi’nin önderliği, kadınlara yönelik saldırı ve tecavüzle ve bu suçların üstüne örtmekle suçlandı.

Bu tür olaylar, krizin ciddiyetini ve Mısırlı feministlerin karşı karşıya olduğu zorluğun kapsamını ortaya koyuyor. Devrimci hareketin içinde de aynı şiddetin yeniden üretildiğini ve cinsiyetçiliğin toplumun genelinde var olduğunu görüyoruz.

İran

Devrim Sokağı Kızları’nın (kamusal alanda başörtüsünü çıkaran ve saldırıların yanı sıra hapis cezasına maruz kalan kadınlar) cesur eylemleri ve İslam Cumhuriyeti’nin hapishanelerinde uğradıkları işkence ve istismarı ifşa eden önceki ve şimdiki siyasi tutsakların (kadın ve erkek) “Me Too” hareketi önemli gelişmelerdir.

Devrim Sokağı Kızları, diğer feminist ve insan hakları aktivistlerinin yanı sıra kendisine tecavüz eden erkeği öldürdüğü için idam edilen kadının annesi, feminist siyasi bir tutsağın ailesi ve 2009 Yeşil Hareket’inden sonra öldürülen siyasi tutsakların aileleri bir imza kampanyası başlattılar. İran rejimi tarafından 40 yıldır uygulanan işkenceler; fiziksel, cinsel ve duygusal istismar ve tecavüzler için adalet talep ediyorlar. İmza kampanyasını aşağıdaki bağlantıdan görebilirsiniz:

https://goo.gl/qTP3Qn

Geçtiğimiz Haziran ayında İranşehr’de (Sistan ve Belucistan’da bir şehir) 41 kadının kaçırılıp tecavüze edilmesine karşı protestolar düzenlendi. Şu ana kadar hiçbir şüpheliye dava açılmadı. Ocak ayının başlarında genç İranlı kadın Zehra Navidpur, parlamento üyesi Selman Kodadadi’nin kendisine tecavüz ettiğini açıkladığı ses ve video kliplerini sosyal medyada paylaştı. Bunun ardından Navidpur’un cansız bedeni annesinin evinde bulundu. Cesedi, otopsi yapılmadan rejimin yetkilileri tarafından gizlice gömüldü ve Navidpur’un “intihar ettiği” söylendi. “Adalet Arayan Öğretmenler” tarafından Navidpur anısına bir kampanya başlatıldı. Farsça yayınlanan imza kampanyasını aşağıda bulabilirsiniz:

https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSeiWuZX2K7sx0sasuG0dMVWiQQZxvTDmms-qTvFM68N1UvG-Q/viewform

Sonuç:

Cinsel şiddette cinsiyete dayalı baskı ve iktidarın yeniden üretimi iç içe geçmiştir. Tecavüz çoğu zaman gurur ve namus adına itaat ettirme ve itibarsızlaştırma silahı olarak kullanılır. Yakın zamanda Suriye’de Raşa Basis’in ve Irak’ta Hammudi el Mutairi’nin katledilmesi, bu olayın örnekleridir.

Me Too hareketi ne heteronormatiftir ne de belirli bir coğrafi konumla sınırlıdır. Me Too, baskının altında yatan iktidar dinamiklerini tam anlamıyla incelemek için sınıf, ırk, cinsiyet ve cinselliğin kesişimini ele almaya çalışan bir harekettir.

Dove-Taylor, baskıyı iktidarın ve önyargının evliliği olarak tanımlar. Bunun aracılığıyla, baskın gruba ayrıcalık tanıyan ve sonuç olarak ötekileştirilenin haklarını kısıtlayan bir gerçeklik ortaya çıkar. Daha önemlisi, baskı, sistematik bir şekilde hakimiyet kurmak için kurumsal politikalar kullanarak yapısal bir biçimde işler.

Yani kapitalist patriyarka altında baskı yapısal ve sistematiktir. Buna karşı koyacak olanın ise, birbirleriyle bağlantılı mücadeleler ve direnişlerden oluşacak rizomatik bir ağ olması mantıklı görünmektedir.

5 Şubat 2019

“Tüketimden gelen gücümüz” mü?

0


Bu da sendika bürokrasisinin yeni icadı: “Emek Kart”. Türk Metal sendikası Genel Başkanı Pevrul Kavlak sendikanın Eskişehir şubesinin genel kurulunda yaptığı konuşmada üyelerine “müjde” verdi: Bütün üyelerine “Emek Kart” dedikleri bir kart dağıtacaklarmış. Ve bu kart sayesinde, üyelerin anlaşmalı işyerlerinden yapacakları alışverişin belli bir oranı, ay sonunda kartlarına nakit olarak geri yüklenecekmiş. Bu da, bugüne kadar “üretimden gelen güçlerini” kullanan işçilere artık “tüketimden gelen güçlerini” kullanma imkânını sağlayacakmış.

Belki farkında değil ama işçilerle açıkça alay ediyor. Aslında dediği şu: “Biz sendika yönetimi olarak belirli işverenlerle ve onların şirketleriyle anlaştık. Siz onlardan bir miktar indirimli alışveriş yapıp onlara para kazandırın. Böylece hem fabrikanızda sömürülmüş olursunuz, hem de emeğinizin hiç de karşılığı olmayan üç beş kuruşluk ücretinizi de işverene kâr olarak iade edersiniz.” Aynen bu işte “emek kart” denen sistemin mantığı.

İşçi sınıfının tarihsel deyişi olan “üretimden gelen gücün kullanılması”, işçinin üretimi durdurarak (grev, direniş, işyeri işgali vb. aracılığıyla) işverene karşı mücadeleyi şiddetlendirmesi demektir. Peki, saçma ama diyelim ki işçi “tüketimden gelen gücünü” kullanmak isterse ne yapmalı o zaman? Tabii ki karşısında mücadele edilen işverenin ürünlerini boykot etmek, yani onun mallarını satın almamak olabilir.

Ama hayır, Pavluk’un önerisi ve kart sistemi o değil. Diyor ki, bizim anlaştığımız patronların mallarını bol bol alın. Yani fabrikanın dışında da onları zengin etmeye devam edin. Zaten bu, andığımız kongreye katılan, çıkıp kürsüden işçilere barış ve kardeşlik nutukları atan kişilerden belli: Hisarlar, Arçelik, Ford Otosan, Demirdöküm, Endel, Panel Radyatör, GKN, Demirer Kablo gibi bir dolu şirketin yöneticileri. Özetle, sendika bürokratlarının varabilecekleri yeni bir ihanet noktasıyla karşı karşıyayız.

Sendika bürokratlarının kapitalistlerle birlikte hazırladıkları bu planın gerçek anlamını göremeyen işçi kardeşlerimiz olabilir. Hatta bunu, sendikanın iyi bir “hizmeti” gibi telakki edenler de olabilir. Ama onlara ısrarla anlatmalıyız. Bu plan, fabrikasında işçiyi sömüren kapitalistin, onun eline tutuşturduğu ücreti de ona kendi mallarını satarak geri almasından ibarettir.

Eskiden bu sistemi işverenler işyerlerinde (özellikle yerleşim yerlerinin uzaklarındaki madenlerde) tüketim malları satış kooperatifleri gibi kuruluşlarla işletirlerdi. Şimdi belli ki bunu sendika bürokratları aracılığıyla daha geniş ölçekte ve “modern” yöntemlerle uygulamaya koyuyorlar.

Hayır. İşçilerin hayat pahalılığına, enflasyona ve geçim sıkıntısına karşı mücadelesinin yolu bu değildir. Asıl yapılması gereken, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi ve enflasyon oranında otomatik olarak artırılmasıdır. Yoksa indirimli satışlar, tanzim satış sistemleri, tüketici kredileri gibisinden sözde “halkçı” sistemler, esas itibarıyla kapitalist sömürüyü gizlemeye ve işçilerin ve emekçilerin elindeki avucundakini tekrar patronların kasalarına geri akıtmaya yönelik girişimlerden başka bir şey değildir.

Sendika bürokratları elbette işverenlerle el ele buna karşı çıkıyorlar. İşçilerin mücadelesini frenlemek ve saptırmak için her yöntemi kullanıyorlar. Onları aldatmak için “emek kart” gibisinden sadece işverenlere yarayan sistemler geliştiriyorlar.

Bu nedenle de biz ısrarla tekrar ediyoruz: İşverenlere karşı gerçek bir işçi sınıfı mücadelesi verebilmek için, sendikaların bu tip hain bürokratlardan temizlenmesi gerekiyor.