Ana Sayfa Blog Sayfa 60

Kadınlar 8 Mart’ta tüm dünyada meydanlarda!

0

Bu yıl feminist grev çağrısıyla dünyanın dört bir yanından kadınlar, cinsiyete dayalı her türlü şiddete, cinsel istismara, devletin kemer sıkma politikalarına, krize ve savaşa “hayır” demek için 8 Mart’ta meydanları doldurdu. Emekleri, bedenleri ve kimlikleri üzerindeki baskıya karşı omuz omuza dayanışmayı örgütlediler.

Türkiye, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde her sene olduğu gibi yürüyecek olan kadınlar polisin yoğun baskısıyla karşılaştı. Caddenin yalnızca ufak bir kısmını açan polis, kısıtlı bir alanda toplanılmasına izin verdi. Fakat basın açıklamasını okumaya fırsat dahi bırakmadan biber gazı ile müdahale edildi. Kadınların kararlılıkları üzerine ara sokaklarda ufak çaplı eylemlilikler tüm bu baskılara rağmen devam etti.

Arjantin, Buenos Aires’te gerçekleşen yürüyüşte binlerce kadın yasal kürtaj hakkı için yürüdü. Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) diyerek kadın mücadelesinin önemli bir ismi olan Arjantinli kadınlar feminist greve de çağrı yapan dövizler taşıdılar.

İspanya’da yoğun katılımlı birçok gösteri düzenlendi. Gün boyu düzenlenen gösterilerde kadınlar “işte, maaşta, erkeklerle gerçek eşitlik” ve “kadına yönelik şiddete son” diye haykırdılar. İşçi sendikalarının çağrısıyla iki saatlik genel grev sonrası, kadın-erkek eşitliğine ilişkin talepler öne çıkarıldı. Madrid’de kadınlar, “Durdurulamayız, eğer kadın durursa dünya durur” yazılı pankartın arkasında yürüdü.

Norveç’te bu yıl katılanların sayısı geçen yıla kıyasla iki misli artmış durumda. Bu artışın sebebinin ise, hükümetin kürtaj politikaları ve kürtaj yasası üzerinde yapılmak istenen değişiklik olduğu belirtildi. “Kızların sünneti de bir tacizdir”, “Kürtaj yasasına dokunma!” diyen kadınlar eşit ücret talebi, altı saatlik iş günü, ırkçılığa karşı mücadele gibi taleplerde bulundular.

Brezilya’da birçok kadın ırkçı ve kadın düşmanı devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu protesto eden pankartlarla yürüdü.

Ve daha pek çok yerde kadınlar sokaklarda, meydanlarda taleplerini dile getirdiler. Farklı ülkelerdeki kadınlar aynı taleplerle meydanlardaydı: Krize, savaşa, eşitsizliğe, istismara, tacize ve tecavüze hayır!

Alper Taş’ı severim ama gerçeği daha çok severim

0

Alper Taş bana göre Türkiye sosyalist hareketinin manevi olarak en saygın kişiliklerinden biridir. Türkiye devrimci mücadelesinin hak ettiği egosuz, yapıcı ve doğal bir karakterdir.

CHP’den Beyoğlu Belediye Başkanı Adayı gösterilen ÖDP eski genel başkanı Alper Taş için 7 Mart günü Beyoğlu Ses Sineması’nda aday tanıtım toplantısı düzenlendi. Taş, “Bize Beyoğlu’nun muhafazakâr sokaklarında nasıl dolaşacaksınız diye sordular. Bu sokaklarda başı dik dolaşmak en çok biz devrimcilerin hakkıdır. Biz o sokakları Türkiye’nin tüm sokakları gibi en çok hak edenleriz ve bunu göstereceğiz.” (…) “Ben yalan söyleyemem çünkü utanırım. Sizden utanırım, en çok da bugün yanımızda olamayan kaybettiğimiz o gençlerden utanırım.” derken bir kuru propagandacı değildi, samimiydi.

Başka pek çok sebebin yanı sıra bu sebeplerle birlikte Alper Taş’a daima yoldaşça duygular besleyeceğimi umuyorum. Ancak Alper Taş’ı sevsek de “gerçek” en yakın dostumuz olmayı sürdürmeli. Taş kendisinden beklediğimiz üzere kimseyi kandırmaya girişmedi ve aday tanıtım toplantısında açık bir şekilde CHP’nin adayı olduğunu ve partinin (karışıklık olmasın, CHP’nin) bu husustaki yaklaşımları ile uyumlu hareket etmek durumunda olduğunu ifade etti.

Nedir CHP’nin belediyelere dair tutumu? Sanıyorum bunu en büyük hayalinin Koç Holding’in merkezini İzmir’e taşıması olduğunu söyleyen İzmir Belediye Başkan Adayı Tunç Soyer, jeotermallere karşı köylüyü yalnız bırakan Aydın Belediye başkanı Özlem Çerçioğlu, Kanal İstanbul’a bile karşı çıkmayan ve işçi düşmanı Avcılar Belediyesi yahut çürümüşlük dolu Beşiktaş ve Kadıköy belediyeleri yeterince açıklayıcı olur.

Taş açıkça CHP’nin çizgisini daha samimi bir kişi olarak sürdüreceğini ifade etti. Böylece Alper Taş’ın niçin taşeronlaşmaya karşı mücadeleyi, her belediye emekçisine kadroyu, seçenlerin seçtiklerini görevden geri çağırabilmesi gibi en basit asgari devrimci talepleri programına almadığını da açıklamış oldu. Bu durumda Taş’ın adaylığının kapitalizme zarar vermeksizin sadece AKP’yi geriletmek amacını taşıdığını söylemek bir hakaret değil, gerçeği ifade etmek olur.

ÖDP Başkanlığı’ndan Beyoğlu A.Ş. Başkanlığı’na (mı), ve CHP tek adamlığı geriletir mi?

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Alper Taş’tan bahsederken “Alper Taş yalnızca Beyoğlu’na değil, her yere yakışır” diyor. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bir devrimcinin güzel olmayan hiçbir yere yakışmayacağına inanıyorum.

Farklı ideolojilerden patronların yanında çalışan işçilere sorarsanız size patronun en kötüsünün solcu/eski solcu patron olduğunu söylerler. Yani bir işçi-patron ilişkisi oldukça patronun kim olduğu çoğu kez o kadar da önemli olmaz. İşçi denetleyemedikçe, sendikalı olmadıkça, mücadele etmedikçe hep ezilen ve güvencesiz tarafta kalır.

Şu anda belediyeler tam olarak patronlar düzeninin bir parçası olarak işlemekte. Genel vergi gelirlerinden yerel yönetimlere ayrılan pay düzenli olarak düşmekte ve belediyelerin kaynak oluşturabilmesi için şirket kurmaları, bu şirketlerden gelir elde ederek (yani işçileri sömürerek) belediye faaliyetlerini sürdürmeleri bir zorunluluk haline gelmekte. Her şey bir yana tek adam rejiminin dilediği anda belediye başkanlarını görevden alıp yerine birilerini atamalarının önünde de bir engel bulunmuyor.

Şu anda belediyeler tüm yapıları ile bir anonim şirket gibi faaliyet sürdürüyorlar. Marx ve Engels ütopik sosyalizme karşı, bilimsel sosyalizmi savunurken Owen gibi sosyalist patronların sermayelerini işçilerin çıkarına kullanma çabalarının çözüm olmayacağını ifade etmişlerdi. Bugün belediyeler için de aynı şey geçerli. Belediye başkanları 5 yılda bir seçilen, olur da beğenilmezlerse tek adam tarafından yerinden edilen şirket başkanları pozisyonuna hapsediliyorlar.

Mevcut belediye sisteminin karşısında durmadan nasıl devrimci olunabilir? Bu sistemin eksiklerini ifade etmeden, buna karşı mücadele edeceğini söylemeden nasıl işçi sınıfının çıkarını savunulabilir? Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Alper Taş’ın kişiliğinden çıkacak olursak ÖDP’yi devrimci değil, reformist olmakla suçlayamıyorum. Zira Taş’ın seçim broşürleri öyle bir sınıra çekilmiş durumda ki, bırakalım şirketleşen belediyelere karşı işçi sınıfını yönetmeye çağıran geçişsel ve devrimci talepleri içermeyi, sistemi reform etmeyi içeren taleplere dahi sahip değil. ÖDP mevcut olanaklar çerçevesinde belediyeleri daha iyi işletmeye çağırıyor. Olanı hiç değilse iyi şekilde kullanalım diyor. Aday tanıtım toplantısında sorulan kaynak nerede sorusuna Taş’ın yanıtı şu: “Belediyelerde lüksü yok edip, yolsuzluğu durduracağız!” Bu sınır devrimci olmadığı gibi, reformist dahi değildir. Hatta bir başka burjuva partisi olan Saadet Partisi’nin rahatlıkla ifade edebildiği bir programdır.

Alper Taş yine de herhangi bir Marksist gibi, sermaye ve işçi sınıfının varlığından bahsediyor. “Biz sermayeye değil, ama işçi sınıfına hizmet edeceğiz. Beyoğlu’nun lüksünü işçilere kaynak olarak kullanacağız” diyor. Bir şirket sahibi olup şirketin kaynaklarını işçiler için kullanmak ne denli mümkün değilse, bir patron belediyesinin başına geçip işçiler için hizmet vermenin o denli mümkün olmadığını bir kez daha söyleyip soruyu sormalıyız: Madem Taş sermayeye değil, emekçi sınıflara hizmet edecek bir programa sahipmiş, peki bu seçim bildirgesini okuyan herhangi bir patron endişeye kapılır mı?

Bildiride yer almayan “taşerona son”, “belediyelerde istihdam olanakları”, “iflas ilan eden işletmelerin kamulaştırılıp işçi denetiminde işletilmesi için mücadele” gibi eksik maddeler ile eleştirimizi sürdürmeyelim. Şimdilik CHP’nin Alper Taş etrafındaki seçim bildirgesinde ne demediğine değil, ne dediğine bakalım. “İşsizliğe yerel yönetimlerden geliştirilebilecek çözümler de var” diyen broşürün işsizliğe çözümü şu: “İş bulma dayanışma Ağı ile işçi arayanlarla [sermaye sınıflarından bahsediliyor sanıyorum-SD], iş arayanları [bu da biz emekçiler olsak gerek-SD] buluşturup Beyoğlu’nda bir istihdam dayanışmasını öreceğiz”

Bunu nasıl da akıl edemedik? İşçi ve patron arasında bir dayanışma olursa işsizlik sorunu çözülür! Nesli tükenen yırtıcıları korumak için tüm bu canlıları bir kürkçü dükkânına koyup kasaplarla arasında bir dayanışma oluşturmak nasıl oldu da bugüne değin kimsenin aklına gelemedi?

Bir devrimcinin işsizlik sorununun sebebinin patronlar olduğunu bilmiyor olması mümkün değildir. Bu sebeple kimsenin aklı ile daha fazla alay etmemiz gerekmez. Belediyelerin patronları karşısına alamayacağı, en iyi ihtimalle patron ve işçileri bir araya getireceği hususu programa ruhunu veren CHP’nin imzasını taşıyor.

Yine bildirgelerden devam edecek olursak, halkın doğrudan katılımı için mahalle meclislerinin önerilmesi fakat denetlemenin pratik karşılığı olan görevden geri çağrılmanın lafının dahi edilmemesi de rejimin sınırlarına çekilmenin başka bir örneğini gözler önüne seriyor.

“İyi de,” diyebilir iyi niyetli bir okuyucu, “günümüz baskı koşullarında işçi sınıfını ayağa kaldırabilmek için önce tek adam rejiminin geriletilmesi gerekmez mi?” ve devam edebilir, “Sadece bu gerekçe ile hiç değilse iyiliğinden şüphe duymadığımız bir sosyalist adayın, CHP’nin programı ile de olsa aday gösterilmiş olması faydalı değil midir?”

Mevcut baskıcı tek adam rejimin içeriğine bir kez daha göz atalım. Tek adam rejimi Türkiye burjuvazisinin hızlı hareket eden bir devlet yapısına ihtiyaç duyması ile açığa çıktı. Bu bağlamda önceleri hem emperyalizm, hem TÜSİAD hem de kendi çeperindeki burjuvazinin çıkarlarını aynı potada eritmek becerisini (acımasızlığını diye de okuyabilirsiniz) gösteren AKP, rejim sorununa dair de burjuvazinin temel ihtiyacına cevap verme vaadinde bulundu. Yaşanan onca badirenin sonunda da güçlenen devlet aygıtını, yani yeni rejimi kendi tekelinde topladı. Çeşitli tali krizlerinin yaşanmasına rağmen, ne TÜSİAD’ın, ne AB’nin ve hatta ne de CHP’nin mevcut yeni baskıcı rejime (biz buna Bonapartist gericilik diyoruz) karşı çıktığı yok. Tek dertleri Erdoğan. Hayaller Erdoğansız bir bonapartist gericilik rejimi.

Bunu nereden mi anlıyoruz? Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı ziyareti, Ankara’da Mansur Yavaş’ın açıklamaları ve bir bütün olarak CHP’nin yerel seçim çalışması tek adam rejimine bir itirazın olmadığını, hatta tek adam rejimini meşru olarak tanıdığını ortaya koyuyor. CHP hangi çalışmasında yerel yönetimler aracılığı ile tek adam rejimini karşısına aldığını ifade ediyor? Aksine CHP, İYİ Parti ile kurduğu ittifak aracılığı ile yeni rejimi tanıyor ve ona destek çıkıyor. CHP tek adam rejimini bitirmek ya da eskiye dönmek değil Erdoğan’ın kurduğu sistemi bir iki hukuki düzenleme ile reforma tabi tutup güçlendirmek istiyor. Sonuç olarak da CHP’ye verilen bir oy bugün Tek Adam rejiminden kopmak değil, O’nu takviye etmek anlamına geliyor.

Tek adam rejiminden kopuşu önüne koyan bir parti öncelikle yeni bir anayasa ister ve bu talep etrafında çalışmalarını sürdürürdü. Oysaki Millet İttifakı’nın böyle bir talebi yok. İttifak mevcut anayasayı tanıyor ve 31 Mart yerel seçimlerinde ortaya koydukları program ile yeni rejim ile barış içerisinde bir arada yaşayacaklarını ilan ediyorlar.

İyi niyetli okuyucumuz bir itirazda daha bulunup, “Tüm bunlara rağmen Erdoğan’ın şahsında güçlenen baskının gerilemesi hiç değilse bir nebze daha iyi olmaz mı?” diye bir soru daha yöneltebilir. Maalesef ki, böyle bir program karşısında aday değil Alper Taş en sosyalist (!) kişi dahi olsa, Taş’ın sıkça referans gösterdiği İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu yukarıda anlattığımız gibi yeni rejimi destekliyorlar. Nihayetinde cumhurbaşkanlığı sistemi destek aldıkça da bu sistemi en iyi ben yürütürüm diyen Erdoğan’ın gücü artıyor.

Sonuç olarak aday her kim olursa olsun tek adam rejimini (cumhurbaşkanlığı rejimini) küçük nüanslarla da olsa onaylayan Millet İttifakı maalesef ki ne rejimi kısmen de olsa demokratikleştirebiliyor, ne de Erdoğan’ın gücünü kırma dinamiği taşıyor.

Son bir soru: Alper Taş “Beyoğlu’nu geri alacağız” diyor. Beyoğlu ne zaman bizim oldu?

“Bizim sloganımız çok basit. Biz Yaşasın Beyoğlu diyoruz. Hakikaten yaşasın Beyoğlu. Çünkü Beyoğlu’nu öldürdüler. Neşesini yok ettiler.” ve ekliyor “Beyoğlu’nu geri alacağız”

Alper Taş’ın yukarıdaki cümlelerine karşılık olarak sanıyorum sormak gerekir; Beyoğlu ne zaman bizimdi ki?

Bugünkü Postacılar Sokağı’nda olması gereken ve semte adını veren Venedik Doj’unun pek zengin oğlunun (Beyoğlu) büyük konağı zamanında, 16. yüzyılda mı? Kırım Savaşı’nda İngiliz askerlerine hizmet verilmesi için teşkilatlanan 6. Daire (ilk belediye) zamanlarda mı? Tünel’deki işçi direnişlerinin baskı gördüğü zamanlarda mı? İstanbul’un işgalinin hoş karşılandığı zamanlarda mı? Musolli’nin heykeltıraşınca “onurlandırıldığı” anda mı? Yoksa Rumların büyük bir kıyımdan geçtikleri 6-7 Eylül’de mi? Beyoğlu 1 Mayıs’lar ve Gezi’deki gibi direndiğimiz günler dışında fiilen hiç bizim olmadı ve tarihi boyunca hep iktidarın elindeydi. Şimdi siz Beyoğlu’nu kime geri vermeyi düşünüyorsunuz Alper Taş? Tarlabaşı’na büyük darbe vurarak tarihi konutları yıkıp Tarlabaşı Bulvarı’nı açan ve Tarlabaşı’nı Taksim’den ayırıp bugünkü dönüşümü başlatan Bedrettin Dalan’a mı? Beyoğlu’nu sadece AKP mi öldürdü? Öncesi çok mu iyi idi?

Bir kez daha malum yanlış anlamaya dair: ÖDP çizgisinden sapıyor (mu)?

Dediğim gibi, bir yanlış anlamaya sebebiyet vermek istemem. ÖDP genel başkanının CHP tarafından aday gösterilmesi, ÖDP’nin çizgi değiştirmesi anlamına gelmiyor. Bu sebeple ÖDP önderliğine bir uyarıda bulunmak, bir şeyler anımsatmak haddim değil.

ÖDP hakkında çok şey söyleyebiliriz ancak tutarsız diyemeyiz. Çünkü bir tür işçi hükümeti hedefinden programında bahsetmeyen ÖDP’nin Türkiye’deki herhangi bir rejimden devrimci bir kopuşu içeren bir programı da yok. ÖDP’nin “insanın özgürlüğü; tüm insanların her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesi” olarak adlandırılan Özgürlükçü Demokrasi’ye nasıl ulaşılacağı belli değildir. Ortada bir iktidar sorunu (işçi hükümeti) olmadığı için de parti yıllar boyunca hep özgürlükçülük adına nasıl tanımlandığı belli olmayan bir şekilde “diğerinden daha demokratik olan”ı tercih edebildi.

Program ÖDP’nin “sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını” amaçladığını söylüyor. Bu tanımla işçi hükümeti arasındaki farkı takip eden paragrafta şöyle açıklıyor: “Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.” Peki, bu ne demek? İşçi ve emekçilerin parti ya da partileri iktidarda olmazsa yani işçiler iktidarda olmaza kendilerini yönetebilirler mi? ÖDP’nin programı işte bu soruya yanıt vermiyor. Çünkü ÖDP Türkiye’de işçi sınıfının iktidara gelmesinin –hele bu koşullarda- mümkün olmadığını düşünüyor. Bu yüzden işçi hükümetini değil de, özgürlükçü sosyalizmi -işçi sınıfının iktidarda olmadığı, ama kendini yönettiği bir sosyalizmi(!)- savunuyor.

ÖDP’nin programının burjuva demokratik devrim tamamlanmadan sosyalist devrimin gerçekleşemeyeceğini söyleyen klasik Stalinist tezlerin yeniden üretimi (neo-stalinizm) ile işçi sınıfının iktidar hedefini hiçbir biçimde programına almayan avro-komünizmin bir sentezi olduğunu ve stalinizmden merkezcililiğe, oradan da avro-komünizme olan evrimini çoktan tamamladığını söyleyebiliriz. İşte bu yüzden, proletaryanın iktidara gelmesinden yana olmayan ÖDP’nin CHP’yi desteklemesi, programları ile tamamen uyumludur. Kişilerin özelliklerinin taban tabana zıt oluşunu bir kenara bırakacak olursak, programatik olarak “Meclis’e Ufuk Gerek”ten “Beyoğlu’nu CHP’ye geri kazandırmak isteyen Alper Taş”a uzanan süreçte en genel anlamı ile bir tutarlılıktan bahsedebiliriz.

İşçiden emekçiden yana bir belediyecilik ve işçileri hayal kırıklığına sürüklememek için düzen partilerine oy yok

CHP’nin adayı olarak CHP’nin çizgisinde mücadele eden Alper Taş’a destek vermek maalesef ki tek adam rejimini tasfiye değil, CHP eliyle takviye etmek anlamını taşıyor.

CHP bugün İYİ Parti ile kurduğu ittifak ile daha da sağcılaşıp kendi varlığının yeni rejimi tehdit etmeyeceğini ispat mücadelesine girişirken, Millet İttifakı’na destek veren Türkiye sosyalizmi de İYİ Parti ve CHP ile birlikte sağa kayıyor.

“Türkiye’nin en insan merkezli düşünen, en iyi, en … partisi CHP’nin Beyoğlu belediyesi başkan adayı” olarak çağrılmayı (CHP enlerin partisi ise sanıyorum ÖDP’ye çok da gerek yokmuş) hiçbir devrimcinin hak etmediğini düşünüyorum.

Yine de umutsuz da yalnız da değiliz. Manisa’daki M. Nuri Koç, Avcılar’daki Savaş Hocamız gibi adaylar çevresinde, yanlış bir programa gönül veren dostlarımızla bilinmeyen “BirGün” değil şimdiki zamanda, işçiden emekçiden yana ve patronlardan bağımsız adaylarda birleşerek hepimize yakışan ve onurlu kampanyaların ilerletilmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Cezayir halkıyla dayanışmaya! Buteflika defol!

0

18 Nisan’da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine aday olan Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika, 3 Mart Pazar günü yaptığı açıklamada seçimleri kazanması halinde görev süresini tamamlamadan bir yıl içerisinde yeniden seçimlere gitme ve bu süre zarfında da bir dizi siyasal reform gerçekleştirme vaatlerinde bulundu. Bu açıklama rejimin 22 Şubat’tan bu yana Cezayir’de gerçekleşen çok yönlü gösterilere verdiği yanıt oldu. Ancak bu yanıt, hâlihazırda ülkeyi yöneten oligarşinin safları içinde yeni bir aday arayışı sürerken, zaman kazanmak isteyen rejimin krizini daha da ağırlaştırıyor.

82 yaşındaki Buteflika’nın ciddi sağlık sorunları olduğu aşikâr; nitekim nedenleri açıklanmasa da İsviçre’de bir hastaneye kaldırıldığı biliniyor. 2014’ten beri kamuoyu önüne çıkmayan Buteflika, sağlık durumu nedeniyle 2015’teki başkanlık seçimleri için yapılan hiçbir kampanyada da bizzat yer almamıştı.

Buteflika, Cezayir’in Bağımsızlık Savaşı’nı yöneten ve 1962’de kazanılan bağımsızlıktan bu yana iktidarda olan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin adayı; yani Cezayir’i yolsuzluk üzerine yükselen otoriter bir rejim yoluyla yöneten bürokratik oligarşinin görünen yüzü. Cezayir’de süregelen rejim, hâlâ 1990’lı yıllarda ülkede yaşanan ve 150.000 ila 200.000 arasında can kaybına neden olan iç savaşı bahane ederek yasal siyasal partilerin kurulabilmesi ve seçimler gibi sınırlı demokratik özgürlüklerden ileri gidemeyen otoriter ve paternalist bir yapıya sahip ve aslında gelirleri ülke ihracatının %97’sine tekabül eden petrol şirketlerinin zenginleştirdiği bir oligarşi tarafından kontrol ediliyor. Ancak, petrol fiyatlarındaki düşüş ve yüksek enflasyonla birlikte, son yıllarda hükümet politikalarına karşı önemli kitlesel hareketlilikler yaşandı ama bardağı taşıran son damla Buteflika’nın 10 Şubat’ta beşinci dönem için başkanlığa tekrar adaylığını koyduğunu açıklaması oldu.

22 Şubat’tan bu yana Tizi Vuzu, Bejaia, Oran, Annaba, Konstantin, Sifte ve özellikle de 2001’den bu yana gösteri yapmanın yasak olduğu Argel gibi şehirler başta olmak üzere ülke genelinde yüz binlerce Cezayirli sokaklara çıktı. Süregelen kitlesel ayaklanmanın ikinci haftasında öne çıkan avukatların, gazetecilerin, yoksul halk kesimlerinin ve özellikle de gençlerin ve öğrencilerin başını çektiği seferberlikler karşısında ülkenin Başbakanı “Vatandaşlarımız polisimize gül teklif ediyor ve bu çok güzel bir hareket. Ancak unutmayınız ki Suriye de güllerle başlamıştı” açıklamasında bulundu. Bu ifadeler 1 Mart Cuma günü yapılan gösterilere katılımın daha da artmasına neden oldu çünkü kitlelere Arap devrimlerinin Tunus, Libya ve Mısır’da diktatörlük rejimlerini düşürdüğünü ve hâlihazırda Sudan’daki baskıcı rejimi de düşmeye zorladığını hatırlattı. Başlangıçta plansızca ve kendiliğinden yükselen seferberlikler kısa süre içinde tüm muhalefetin desteğini aldı, sadece rejime bağlı bir sendikal bürokrasinin önderliğindeki UGTA (Cezayir İşçileri Sendikası) Buteflika’yı desteklemeye devam etti. Mevcut durum içerisinde ülkeyi yöneten bu baskıcı ve yağmacı rejimi devirmek için sendikal federasyonlar ve bağımsız sendikalar ortaklaşa bir genel grev çağrısı yapmalıdır.

Rejim, ülkenin tüm zenginliklerini tekelleştirirken aynı zamanda emperyalizm ve çokuluslu şirketlerin emirlerine tabi olan ve petrol gelirlerindeki değer kaybı ve emekçi halkın sömürülmesi üzerinden zenginleşen rantçı bir burjuvazinin kristalleşmesine izin veren bir zümrenin hegemonyasını garanti ediyor. İşsizlik oranı % 30 olan genç nüfus, ülkede kalıp işsizler kervanına katılmak ya da küçük teknelerle güvencesizce İspanya’ya göç etmeye çalışmak ikilemiyle karşı karşıya kalıyor. Buteflika rejiminin sosyal tabanını oluşturan bu parazit zümre Buteflika tarafından “finansal oligarşi” olarak vaftiz edildi ve kendisinin önceki tüm seçim kampanyalarını finanse etti.

Süregelen protesto gösterileri, temel dayanağını ülkeyi kontrol eden ordu, güvenlik güçleri ve gerici bir oligarşinin oluşturduğu iktidar rejiminin emekçi halk nezdinde meşruiyetini yitirdiğini gösteriyor. Her ne kadar biçimsel olaral demokratik seçimler yapılsa ve siyasi partiler yasal olsa da, 1962’den beri iktidarı kesintisiz bir şekilde elinde bulunduran Ulusal Kurtuluş Cephesi halkın ifade ve eylem özgürlüğü haklarını kısıtlamış, aynı zamanda da hem devlet hem de özel yayın organlarını tam anlamıyla kontrol altına almış durumda.

Sokaklardaki kitleler yalnızca hâlihazırdaki rejimi ve bu rejimin emperyalizme olan teslimiyetini reddettiklerini göstermekle kalmıyor; aynı zamanda sosyal adalet, demokrasi, özgürlük ve eşitlik gibi talepler de yükseltiyorlar. “Buteflika artık git”, “katil iktidar”, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor”, “Durmayacağız” gösteriler sırasında en öne çıkan sloganları oluşturuyor. Hükümet ise bir yandan ülke nüfusunu tehdit etmeye devam ederken diğer yandan da seferberliği şiddetli bir şekilde bastırmaya cesaret edemiyor. Yasaklara rağmen medya, resmi televizyon ve haber ajansı da dahil olmak üzere, Buteflika’nın beşinci dönem adaylığı karşısında yükselen protestoları yansıtmak zorunda kaldı ve bu durum rejim içerisindeki şüphe ve bölünmelere işaret etmekte. Fakat kesin olan bir şey var ki, artık beşinci donem adaylığa karşı yükselen seferberliklerin öncesi ve sonrası olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Cezayir halkının Arap devrimlerinin izinden çıktığı yolu selamlıyor ve mücadelelerine, demokratik ve sosyal taleplerine tam destek veriyoruz. Süregelen seferberliklerin zafere ulaşarak Buteflika ve rejimini alaşağı etmesi, halkın tam özgürlüğü, serbest ve demokratik seçimler, Kabilia bölgesinin kendi kaderini belirleme hakkı ve ülkenin muazzam zenginliğinin işçi sınıfının ve halkın hizmetinde olması adına verilen mücadelelerin sürmesi için geniş çaplı bir uluslararası dayanışma çağrısı yapıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

8 Mart 2019

Party assembly declaration of IDP: Let’s strengthen a workers’ option in local elections!

0

At its party assembly meeting on 27 January 2019, Workers’ Democracy Party (IDP) discussed its political stance regarding local elections to be held on 31 March 2019 and its course of activities during the election process. Accordingly:

1) Joining the elections as Public Alliance, AKP (Justice and Development Party) and MHP (Nationalist Movement Party) want to decisively win these local elections, and their aim with this victory will be extending their Islamist-fascistic policies – which are already being implemented on government level – to the level of municipalities; turn the municipalities into companies and citizens into customers within the framework of neoliberal policies; maintain profit and plunder system of pro-government rent-seeking lobbies within and around the municipalities; make their reactionary ideologies sovereign on the society; and most importantly, legitimize the One Man regime which is ruled from the Palace. Therefore, they serve the elections as a “matter of perpetuity”. In this sense, March 31 election is a matter of perpetuity not for the country but for themselves. For Public Alliance, every municipality that they will lose in the elections will mean disruption of the stronghold of One Man regime, losing a place to plunder and a slap from working people. Workers’ Democracy Party invites all workers and laborer people to send this reactionary alliance away from municipalities.

2) The local administration understanding of Workers’ Democracy Party is a municipal work that is based on benefits and demands of worker and laborers; adopts democratic demands of Kurdish people and all oppressed sections; looks after the equality of women and men and positive discrimination of women; and focuses on the protection of environment. A call for such local administration might pave the way for the adoption of our demands such as laborers’ control of municipalities, housing for everyone, equal representation of women and right to speak and decide in municipalities, free education and healthcare for everyone, safe and non-profit public transportation, fight against ecological destruction, sufficient wages, insurance and right to unionize for all municipal employees and all workers. Such local administration has to be grounded on local assemblies where workers and laborers can organize. For that reason, Workers’ Democracy Party believes that workers and laborers should create an alternative to reactionary Public Alliance by participating in elections with their own programs.

3) CHP (Republican People’s Party) and İyi Party (Good Party), components of Nation Alliance, are two boss parties which are extremely distant from the understanding of such local administration. In spite of its populist and democratic discourse, CHP is drawn into One Man regime, accepts the legitimacy of this regime in a sense, approaches and even has clung to İyi Party – which has a fascistic history – by distancing itself from worker-laborer demands and leaning to the right wing. The whole purpose of CHP is to pull votes from “conservative and right-wing” sections, as defined by CHP, in order to come to power in municipalities. However, these sections include millions of laborers who have been condemned to poverty and hunger as a result of economic and social policies of the regime. While these sections are trying to distance themselves from AKP, CHP is hindering this detachment by playing to their religious and conservative sensitivities and confines them to the right wing. In this respect, Workers’ Democracy Party calls workers and laborers not to vote such parties but to get involved in the elections by developing their own worker-laborer programs.

4) We believe that supporting HDP (People’s Democratic Party), which is embraced by the majority of the community in the region, and Kurdistan Election Alliance parties around HDP during a time that the One Man regime maintains its oppressions in Kurdish cities and keeps mayors, officials, politicians, intellectuals and democracy activists of these cities in prison would mean supporting the Kurdish people’s struggle for the right to self-determination under the circumstances in which there is no new worker-laborer alternative in the region. However, we are aware that HDP’s understanding of municipal work so far includes examples which do not fall within the understanding of social and populist municipalities, and local participation and control have not been ensured effectively. Therefore, Workers’ Democracy Party calls to vote for HDP in Kurdish cities by criticizing its understanding of municipal work.

5) On the other hand, although HDP initially explained that it would not run in the elections in the West, the party is now showing candidates in the Western cities which means supporting Nation Alliance indirectly to prevent “conservative” Kurdish votes to go for AKP. Therefore, supporting HDP in the West means supporting Nation Alliance and it is unacceptable for us. However, local election has its own dynamics. If these dynamics have exceptional attributes that will enable local HDP nomination to pave the way for workers and laborers and expand the scope of a united left opposition, then candidates of HDP might be supported in some regions depending on the region, activities and candidate under such circumstances.

6) In light of these approaches, main electoral policy of Workers’ Democracy Party is to develop an option for the working class in order to get ready for the expected economic, political and social attacks by the government and bosses after March 31. We believe in absolute obligation of offering masses a municipality program which is not profit-seeking but needs-driven and which does not side with the capital but with the workers. For that purpose, Workers’ Democracy Party will share its Local Administration Program of Workers-Laborers which was prepared in line with the demands and needs of working people, with all workers soon. And accordingly, we aim and try to collaborate with other parties and movements to nominate candidates who are workers and laborers, everywhere we can. In cases where we cannot do this, we will try to nominate our own independent working candidates. And in other places where this is not possible, we will not abstain from at least giving critical support to other working and socialists candidates.

Workers’ Democracy Party

28.01.2019

Kadın olmak…

0


2018 yılında Türkiye’de en az 255 kadın “erkekler” tarafından öldürüldü. Öldürenlerin yüzde 64’ü kocaları ve sevgilileriydi...

Bu veri, Bianet’in 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2018 döneminde Türkiye’deki yerel, ulusal ve internet basınına yansıyan haberlerden derlediği rapora dayanıyor. Rapor daha fazlasını da gözler önüne seriyor: 2018 yılında erkekler 380 kadını yaraladı, 61 kadına tecavüz etti, 188 kadını taciz etti, 347 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu. En az 40 kadının ise şüpheli bir şekilde öldüğü veya intihar ettiği belirlendi.

İşte münferit olan ile sistematik olan; istatistik olan ile politik olan arasındaki fark, bu veriler kadar açık!

Bu veriler bize şunu söylüyor: Kadınlar, bizzat yakınlarındaki erkekler tarafından çoğunlukla boşanmak/ayrılmak istedikleri, en temelde ise boyun eğmedikleri, yani erkek-egemen sistemin kendilerine biçtiği “kadınlık” rolünü yerine getirmedikleri için öldürülüyor.

Ya da daha açık söyleyelim, kadınlar sadece “kadın” oldukları için erkek egemen sistemde büyümüş, bu ayrıcalıklardan faydalanan ve kadınları boyundurukları altında tutma, şiddet uygulama ve gerekirse onları katletme hakkını kendinde bulan erkekler tarafından öldürülüyor.

Üstelik cinayet öncesi ve sonrası süreç de bu toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreterek kadın cinayetlerinin önlenmesinin önüne geçiyor; hatta bizzat göz yumuyor. Bir tarafta şikâyetine, korunma tedbirine rağmen öldürülen kadınlar; diğer tarafta uyguladığı şiddet sonrası pişman olduğunu beyan edip serbest bırakılan, dava sürecindeki “saygın” tutumlarıyla iyi hal indirimine layık görülen erkekler var…

Ve dahası var maalesef…

Son olarak Şule Çet davası sürecinde görüldüğü gibi cinayetin üzerini intiharla kapamaya çalışan kurumlar var…

Üstelik bu, tekil bir örnek de değil… Aysun Yıldırım’ın ölümündeki cinayet şüphesi de ailesi karara itiraz etmesine rağmen kayıtlara intihar olarak geçti. Hocasının odasında şüpheli bir şekilde yaşamını yitiren Hukuk Fakültesi öğrencisi Alara Karademir’in de intihar ettiği öne sürüldü… Bunlar, yalnızca basına yansıyanlar; bir de bilmediklerimiz var…

Ama şunu biliyoruz: Kadın dayanışması sağlanabildiğinde, kadınlar ve kadın örgütleri sürece müdahil olduğunda seyir değişiyor. Şule Çet davası bunun en güncel örneği… Bugün erkek-devlet-yargı işbirliğini bozabilecek, erkek egemen sistemin karşısında durabilecek tek güç kadınların örgütlü mücadelesi.

Arjantin’den İspanya’ya birçok ülkede kadın hareketinin yükselişinin ardındaki güç de tam olarak bu. Kadınların “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganı etrafında başlattıkları seferberlik kısa zamanda kadın cinayetlerine, cinsel şiddet ve istismara, emek sömürüsüne, kriz karşısında uygulanan tasarruf programlarına, göçmen karşıtı politikalara, erkek egemen kapitalist sistemin tüm baskı ve sömürü yöntemlerine karşı bir mücadeleye dönüştü ve uluslararası kadın hareketinin eksenini belirledi. Bu hareket, bu yıl üçüncü kez birçok ülkede uluslararası kadın grevini örgütlemeye çalışıyor.

Bizlerin de 8 Mart süreci vesilesiyle bir kez daha bu uluslararası deneyime daha yakından bakmaya, Türkiye buluşması gibi önemli bir adımı atmayı başarmış kadınlar olarak, kadınların birleşik ve örgütlü mücadelesi ve bu mücadelenin talepleri adına daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü “sadece” kadın olduğumuz için ölüyoruz… Çünkü “en başta” kadınız…

Türkiye “Genç Emekliler” cenneti mi?

0


Malum, Türkiye’nin bir “genç emekliler” ülkesi olduğu yıllardır, bıkmadan, söylenip durulur. Genelde “çift dikişli” de olduğu söylenen bu “genç emeklilerle” ilgili öyle şeyler anlatılır ve öyle kıyaslamalar yapılır ki, insan iki emekli bulup yakasına yapışmamak için kendisini zor tutar! Çünkü anlatılanlara bakarsanız Türkiye bir “genç emekliler” cenneti ve memleketin içinde bulunduğu her tür melanetin arkasında bu “genç emekliler” bulunmakta. Bu söylentiyi yıllardır sakız gibi çiğneyenlere göre dünyada bir ayağı çukura girmemiş hiç kimse emekli olamazken Türkiye’de daha saçına ak düşmemişler emekli olup, kırk-elli yıl bol keseden maaş alıp, günlerini gün etmekte…  

Gerçekten böyle mi? Türkiye bir “genç emekliler” ülkesi mi? Türkiye’de emekliler bol keseden kırk-elli yıl maaş alıp, günlerini gün mü ediyorlar? Kısa ve net cevap verelim: Türkiye ne bir genç emekliler ülkesi ne de Türkiye’de emekliler kırk-elli yıl maaşlar alıp, sultanlar gibi hayatlar yaşıyorlar… Bunların tümü kuyruklu yalan!

DİSK-AR’ın bizzat devletin resmi kurumları olan TÜİK ve SGK verilerinden yararlanarak hazırladığı Nisan 2018 tarihli rapora göre Türkiye’deki emeklilerin yüzde 71’i 56 yaşının üzerinde. Yani emeklilerin sadece yüzde 29’u 56 yaşının altında ki, onların da yüzde 27,8’i 46-55 yaş grubunda. Kısacası Türkiye’de 46 yaşının altındaki emeklilerin oranı sadece ve sadece yüzde 1,1. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’de yaşlılık aylığı alan 8,4 milyon emekliden 46 yaşından küçük olanların sayısı sadece 85 bin civarında. İşte bütün o “genç emekliler” ülkesi yalanı sayıları ancak Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nu dolduracak bu 85 bin insan üzerinden çıkarılmakta.

Üstelik rapora göre emeklilerin yarısı ya bir işte çalışıyor ya da bir iş arıyor. Neden? Çünkü ortalama emekli maaşı, açlık sınırının altında olan asgari ücretten dahi düşük de ondan! İşte kırk-elli yıl alıyor, günlerini gün ediyorlar dedikleri maaş da bu! Rapora göre bu koşullarda emekli ölürse karısı ve varsa bekâr kızlarının alabildikleri maaş ise 225 liraya kadar düşebilmekte. Türkiye’nin bir “genç emekliler” ülkesi olmadığı ve sosyal güvenlik sistemini batıranın da bu üç kuruşluk emekli maaşları olmadığı daha nasıl anlatılabilir!

İşte tam da bugünlerde emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) ayaktalar. Bir yandan işsizlik, bir yandan pahalılık derken artık dayanacak güçleri kalmadığı ve bıçak kemiğe dayandığı için, emeklilik haklarının yıllarca geciktirilmesine isyan ediyorlar, haklarını istiyorlar. Aldıkları cevap ise “türedi”den “ekonomik darbeye” kadar uzanıyor. Oysa EYT’lilerin 38 yaşında emekli olup, kırk-elli sene emekli maaşı almayacaklarını bizzat devletin resmi kurumlarının verileri de gösteriyor. Alınabilecek maaş da ortada! Yine de kaynak mı deniyor? Sadece kriz var denerek patronlara sağlanan sigorta prim destekleri kesilsin! Yeter de artar bile!

Türkiye işçi sınıfı için Venezuela dersleri

0


Chavez’in başlattığını ilan ettiği ve sonrasında Maduro’nun sözel olarak sahiplendiği ve bugün de sürdüğünü iddia ettiği Bolivarcı Devrimin taraftarlarının; yani sosyalizme gidişin Chavezci yöntemlerle mümkün olduğunu düşünenlerin, Venezuela ekonomisinin mevcut durumuyla ilgili en sık başvurdukları mazeret şu: Ülke ekonomisi, dış güçlerin saldırısı altında.

Bu, elbette doğruluk barındıran bir beyan. ABD ve onunla birlikte AB emperyalizmi, Venezuela ekonomisi üzerine yaptırım niteliğinde olan kararları sürekli olarak sözde demokratik organlarından geçiriyorlar. Yine de şu soru sorulmalı: 2014-2015’teki petrol fiyatlarının keskin düşüşüyle Venezuela ekonomisi neden bu kadar sarsıldı? Çünkü Chavez’in ve ardından da Maduro’nun neoliberal ekonomi politikaları neticesinde, Venezuela ihracatının %95’ini petrol ve petrol ürünleri oluşturuyordu.

Ülke ekonomilerinin monolitik, yani tekçi bir karakter taşıması demek, onların tek bir ürün üzerinden kendini döndürüyor olması demektir. Mesela Küba ekonomisi şeker kamışı ve ondan yapılan mamul malların değerinden ibarettir. Venezuela’da bu petrol ve petrol ürünleridir.

Bunun anlamı on yıllar boyunca, Chavezci ekonomi yönetiminin ranta dayalı bir ekonomik büyüme modeli seçmiş olmasıdır; ne kapsamlı bir sanayileşme yönünde bilimsel planlar tasarlanmıştır ne de işçi sınıfının refahını ve hayat şartlarını iyileştirecek ekonomik önlemlerin alınmasına dönük somut adımlar atılmıştır. Petrol merkezli bir ekonomiden, çıka çıka bir petro-oligarşi çıkmıştır ve bu oligarşinin çıkarları gereği başvurduğu politikalar da ülkeyi yıkıma sürüklemiştir. Kimi Marksistler, tek bir ürün üzerinden peydahlanan ve zenginleşen egemen sınıflar için “lümpen burjuvazi” terimini kullanırlar; Maduro’nun temsilcisi olduğu egemen sınıflar, işte bu “lümpen oligarşinin” kendisidir.

İkinci meselemiz, Guaidó’nun temsilinde vuku bulan emperyalist saldırganlıktır; Trump’ın Ulusal Meclis Başkanı Guaidó’yu Venezuela’nın başkanı ilan etmesinin ardından, sürmekte olan darbe girişimi çalışmaları ivme kazandı ve her iki taraf da orduyla görüşmelerini sıklaştırdı. Generaller şimdilik Maduro’ya sadık olduklarını ilan ettiler. Bu yarın değişebilir.

Maduro bunun karşısında Guaidó’ya ve Trump’ın şahsındaki ABD emperyalizmine diyalog çağrısı yaptı; bütün makyajı akmış olan emperyalist saldırganlığa ve darbeci tehdide dönük, işçi sınıfından yana herhangi bir önlem almadı. Bu onun, Bolivarcı oligarşiye olan şaşmaz bağlılığının bir sonucudur.

Türkiye işçi sınıfının yaşanan bu süreçten çıkartabileceği bir dolu ders var. Biz burada en yakıcı olanlarıyla ilgileniyoruz.

Bunlardan ilki, ekonomi yönetimidir. Türkiye ekonomisi de, neoliberal işbölümü gereği, tek bir modele, inşaatçı büyüme modeline hapsedildi. Bu politik tercihin ekonomik sonuçlarını, bugünlerde kurulan tanzim satış noktalarında oluşan kuyruklardan görebiliriz. Venezuela’da da gıda satış merkezlerinin kapıları, yüz metrelerce uzunluktaki insan kuyruklarına açılıyor. Emperyalizmle stratejik ortaklık halindeki ulusal sermaye, tek bir ekonomik sektör üzerinden aşırı birikim sağlayarak zenginleşmek istiyor; ancak bu, ulusal üretimi ve bölüşümü yerle bir eden, işçi düşmanı bir uygulama. Onlar, sırf o sektörden zenginleşiyorlar diye, diğer bütün sektörlerin karnını doyurduğu işçiler fakirleşiyor. Buna izin verilmemeli. İşçiler, ancak kapsamlı bir üretim ekonomisinin ihtiyacı olan sanayileşme programının planlı bir şekilde ortaya konması ve hayata geçirilmesiyle aç kalmayacaklarını ilan ederek, bu fikrin yaygınlık kazanmasını sağlamak durumundalar.

Çıkartabileceğimiz ikinci ders, politika yönetimidir. Ulusal burjuva iktidarları, Venezuela örneğinde de görüldüğü gibi, işçileri ne emperyalizme ne de darbecilere karşı koruyabiliyor. Aksine, düşmanı adeta sahaya davet ediyorlar. İşçiler emperyalizmden kopuş için dış borçların ödenmemesi, IMF’den borç alınmaması, ülkedeki çokuluslu ve özel şirketlerin kamulaştırılması gerektiğini biliyorlar. Yine işçiler, darbecilerin yenilmesinin kendilerinin uygun araçlara sahip olmasıyla olabileceğini biliyorlar. Ancak bu araçları burjuva iktidarlar onlara sağlayamaz çünkü bu, kendi iktidarlarının da sonu anlamına gelir. O halde işçi sınıfı, kendi kurtuluşunun şartlarını ancak kendisi yaratabilir ve yaratmalıdır da.

Ve ne olursa olsun şunu akıldan çıkarmamalıdır: Solcu veya halkçı söylemlere de sahip olsa, burjuva iktidarlar her zaman ve her yerde, işçi sınıfının baş düşmanıdır, baş düşmanı olarak da kalacaktır. İşçiler ise politik ve örgütsel olarak daima bağımsız; tekrar vurgulayalım, BAĞIMSIZ olmalıdır.

Sudan’da halk ayaklanması sürüyor

0


Kuzey Afrika ülkesi Sudan’da 19 Aralık 2018’de başlayan halk ayaklanması devam ediyor. Ülkede ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımlarının kaldırılması, artan enflasyonla birlikte emekçilerin alım gücünün düşmesi ve yaşanan nakit kıtlığı kitleleri sokağa dökmüştü. 30 yıldır egemen olan diktatör Beşir rejiminin ilan ettiği OHAL vasıtasıyla eylemlere dönük sert müdahalesi ise seferberliklerin rejim karşıtı bir karakter kazanmasının önünü açtı.

Ülkenin birçok kentinde ve kırsal bölgesinde “Özgürlük, barış ve adalet”, “Halk rejimin yıkılımasını istiyor” ve “Devrim halkın tercihidir” sloganları eşliğinde seferber olan kitleler, rejimin tüm yıldırma çabalarına, 60 kişinin hayatını kaybetmesine ve 2000’i aşkın kişinin tutuklanmasına rağmen geri adım atmış değil.

Beşir rejimi, emperyalizm ile Mısır, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi bölgenin gerici ülkelerinden aldığı desteğe bel bağlamış durumda. Ayaklanmanın başlamasından bu yana Mısır ve Katar’ı ziyaret eden Beşir, ülkesine sıcak para akışını sağlamaya çalışırken bölge ülkelerinin diktatörlüğüne olan desteğini de perçinlemeye çalışıyor. Ayrıca geçtiğimiz hafta içerisinde eylemlerde tutuklananların önemli bir bölümünün serbest bırakılacağını açıklayarak kitleleri de geri çekilmeye ikna etme girişimlerini sürdürüyor. Ancak kitleler rejimin demokratik ve ekonomik alanda vereceğini söylediği ufak tefek tavizlerle sokaklardan çekilmeye niyetli değiller. Bunun bilincinde olan diktatör Beşir rejimi son olarak, hükümeti feshettiğini ve OHAL’i bir yıl uzattığını açıklayarak halk ayaklanmasını her türlü baskı yoluna başvurarak ezmeye çalışacağının sinyalini veriyor.

Sudan ayaklanmasının iki aydır kitlesel olarak devam ediyor olmasının en temel nedeni, ülkedeki ekonomik çöküşün birçok ezilen kesimi ortak mücadele temelinde biraraya getirmiş olması. Ülkede tarihsel olarak daha az yatırım yapılan kırsal bölgelerde yaşam koşullarına karşı bölgesel isyanlar geçmişte de yaşanmıştı. Ancak mevcut koşullar kırsal bölge emekçileri ile kentlerde yaşayan emekçileri birleştirmiş durumda.

Emekçi halkın ekonomik ve demokratik talepler etrafından rejime karşı sürdürdüğü mücadelenin en temel eksikliği ise henüz bu mücadeleye programatik ve örgütsel anlamda önderlik edebilecek bir odağın açığa çıkmamış olması. Sudan Profesyoneller Birliği, Sudan Doktorlar Komitesi ve bazı başka bağımsız sendikalar ile Sudan Kadınlar Birliği ve diğer feminist gruplar seferberliklerde öne çıkan yapılar. Ancak kitlelerin mücadelesinin seyri açısından asıl hayati olan bu grupların ve Sudanlı sosyalistlerin, emekçilerin acil ekonomik ve demokratik taleplerini birleştirecek bir acil eylem programı etrafında birleşik bir cephe inşa etmeye girişmesi. Böylesi bir cephenin oluşturulabilmesi Sudanlı emekçilerin zorba Beşir diktatörlüğüne karşı mücadelesini örgütlü bir biçimde sürdürebilmeleri ve bir iktidar alternatifi yaratabilmeleri için oldukça önemli olacaktır.

8 Mart yasaklanamaz!

0

17. Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar 8 Mart Cuma günü İstanbul Beyoğlu’nda Fransız Kültür Merkezi önünde buluştu.

Kadınlar her yıl olduğu gibi İstiklal Caddesi boyunca yürüyecekti ancak Taksim Meydanı’nda ve İstiklal Caddesi girişinde polisin barikatıyla karşılaştılar. Zaten günün öğlen saatlerinden itibaren İstiklal Caddesi ve çevresi önce araç geçişlerine kapatıldı. Galatasaray Lisesi yönüne çıkmak isteyen araçlar Tophane’ye yönlendirildi. Sonra ara sokaklarda yaya geçişleri kapatılarak caddeye çok sayıda polis ve TOMA konuşlandırıldı.

Kadınlar polisin tüm bu engellemelerine rağmen Fransız Kültür Merkezi’nin önünden Taksim Meydanı’na taşacak kadar yoğun bir kalabalık oluşturdu. İstanbul Valisi ve Emniyet’in kadınları bir araya getirmemek için sarf ettiği bu yoğun çaba büyük bir korkunun göstergesidir ve bu baskı kadınları asla yıldırmadı! Aksine 19.30’a doğru kadınlar giderek kitleselleşti ve meydana taştı. Kadınlar polisin saldırısına kadar sloganlarla coşkulu bir biçimde yürümek için bekledi. Ancak basın açıklaması polisin yürüyüşe izin vermemesi ve gaz saldırısı nedeniyle yapılamadı. Bunun üzerine kadınlar Taksim’in ara sokaklarında eylemi sürdürdü.

8 Mart 2019’un basın açıklaması şöyle:

“Çünkü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.

Çünkü 8 Mart tüm dünyada biz kadınların binler, on binler, milyonlar olup sokakları, meydanları doldurduğumuz, hayatı durdurduğumuz, haklarımız ve özgürlüğümüz için sesimizi yükselttiğimiz gün.

Çünkü feminist mücadelemizin geri dönüşü yok!

İstanbul’da, 2003’ten bu yana, yani 16 yıldır, kesintisiz bir şekilde, coşkuyla gerçekleştirdiğimiz 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü bu sene engellenmek isteniyor. Hâlbuki biz İstiklal’de bomba patladığı sene de yürüdük, İstiklal Caddesi’nin baştan aşağı inşaat çukurlarıyla dolu olduğunda da, Olağanüstü Hâl koşulları altında da… Hiçbir durumda, biz kadınlar, 8 Mart’ta sokakları bırakmadık. Hatta yıllar geçtikçe 100’e yakın kadının başlattığı bu yürüyüş 40 binleri buldu, feminist isyanımız sokaklara sığmaz oldu.

Krizle başa çıkmaya mecbur edildiğimiz, yargı dâhil tüm kurumların içinin boşaltıldığı, demokrasinin varlığından dâhi söz etmenin mümkün olmadığı, sessizleştirilmiş bir ülkede kadınlar hayatlarına sahip çıkmasın istiyorlar. Haklarımızın gasp edilmeye çalışıldığını, eşitlik talebimizin susturulmaya çalışıldığını, bize itaatin öğütlendiğini görüyoruz. Her gün çeşitli biçimlerde şiddete uğrarken bize, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde evde oturun deniyor!

Soruyoruz: Bu toplumun yarısını oluşturan kadınların haklarından rahatsız olan, kadınların sesini kısmaya çalışan devlet, kimin devleti?

Bu isyandan, eşitlik talebimizden, daha özgür bir hayat tahayyülümüzden, kahkahamızdan, arzularımızdan, varoluşumuzdan, yılların mücadelesiyle kazandığımız haklardan ve 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’müzden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Haklı olduğumuzu biliyoruz. Hakkımız olduğunu biliyoruz.

Tüm kadınları 8 Mart gecesi İstiklal Caddesi’ni varlığımızla mora boyamaya, kalabalığımızdan güç bulmaya çağırıyoruz!”

İşçinin sorununu işçi çözer!

0


17 yıllık AKP iktidarı altında zenginler ultra zengin olurken, biz işçi-emekçiler için eğitimden sağlığa, işsizlikten alım gücümüze bizi doğrudan ilgilendiren hiçbir hususta gelişme yaşanmadı. Şimdi de kriz gerekçesi ile hayatımızın daha da kötüye gideceğini aklı başında kimse görmezden gelemiyor.

Tüm bunlara rağmen AKP’nin iktidarını sağlama alan yalnızca bir başarısı var. O da işçi düşmanlığı. AKP iktidarı altında Türkiye dünyada en çok iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri haline geldi. Sendikalılık oranı iyice azaldı. Özelleştirmeler sonucu hayat pahalılaştı, işsizlik yükseldi. Müteahhitlerden, büyük patronlardan vergiler alınmazken biz her geçen gün yeni vergilerle karşı karşıya kaldık.

16 Nisan 2017 Anayasa referandumu sonrasında kurulan yeni rejim yine patronların çıkarına bir rejim olarak sahneye çıktı. Tüm patronlara hızlı kararlar alınacağını ve de bu kararları işleteceğini müjdeleyen Tek Adam rejimi patronların yüzünü güldürdü.

Kriz koşullarında çatlama emareleri gösteren Tek Adam rejimi yerel seçimlerde AKP’nin kimi büyük şehirleri kaybetmesi ile birlikte sorgulanabilir ve geriletilebilir bir hale gelebilirdi. Ancak önce MHP’nin AKP’ye destek olması, takiben de CHP ve İYİ Parti’nin mevcut sistemden farklı bir öneri geliştirmemesi ile beraber, biz işçi ve emekçiler yalnızca patronların belirleyici olduğu bir yerel seçime itilmeye çalışılıyoruz.

Bu yüzden yerel seçimlerde daha da aktif olmalı, söylenmeyeni söylemeliyiz.

Kâr odaklı, sermayeden yana hiçbir belediyecilik anlayışı acil ihtiyaçlarımızı karşılayamaz, karşılayamadığı gibi bunları dışlayacak şekilde örgütlenir. Çünkü bu anlayışın öznesi sermaye sahipleridir, patronlardır. Zaten, bu anlayışta belediyenin kendisi çöp toplama ve temizlikten konut ve işyeri inşaat izni ve ruhsatı verilmesine, emlak vergisi toplama işinden bir dizi ihalelerin özel şirketlere verilmesine kadar birçok konuda bir “patron” konumundadır. Bu belediyelerde taşeronlaştırmanın devamı özelleştirme, özelleştirmenin devamı ise sendikasızlaştırma olarak gelir. Ve “patron” belediye, yüzünü bu sefer de belediye işçilerine karşı hak gaspları ile gösterir.

Biz mevcut belediye sistemine AKP değil, patron belediyeciliği diyoruz. Çünkü yalnızca AKP değil, CHP belediyeleri de patron belediyeciliği ile yönetilmektedir. HDP’nin ise işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını da içeren bir yerel yönetim programına sahip olmadığını görüyoruz. Bu yüzden patron değil işçi belediyeciliğine ihtiyacımız var. Çünkü işçinin sorununu patron çözemez. O yalnızca sorun yaratır. İşçinin sorununu işçi çözer!

Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken, kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı; çevreye duyarlı; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir.

Düzen partilerine karşı, bulunduğumuz her alanda Yerel Seçimler için Acil Taleplerimizi ifade eden bir programın çağrısını yaparak, emekten yana tüm kurumlara böyle bir program etrafında ortak bir çalışma yapmanın teklifini sunmalıyız. Krizden çıkmak ve demokratik haklarımızı savunup genişletmek için Yerel Seçimlerde Acil Taleplerimize sarılmamız gerekiyor:

1. Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi, seçenler seçilenleri görevden alabilsin. Emekçilerin doğrudan katılımıyla gerçekleşecek bir belediye yönetimi gerekir. Tüm önemli kararlar, halkın söz ve oy hakkıyla katıldığı genel meclis toplantılarında alınmalı!

2. Herkese bir konut. Parası olanlardan toplanacak vergilerle ve kamu kaynaklarıyla herkesi, barınacağı bir konut sahibi yapmak mümkün. İnsan onuruna yaraşır bir konutta yaşamak her emekçinin toplumsal hakkıdır!

3. Kadının, erkek egemen toplumsal sistemden kaynaklı mağduriyetine duyarlı bir belediyecilik! Her mahalleye kreş ve sığınma evi!  Mahallelerde, kadınların sağlık sorunları için danışma ve hizmet merkezleri!

4. Herkese parasız sağlık. Donanımsız Şehir Hastaneleri değil, tam teşekküllü devlet hastanesi!  

5. Herkese eşit, parasız, anadilinde eğitim! Kalabalık sınıflara ve paralı eğitime son verilmeli. Eğitim ihtiyacına öncelik veren ve eğitimi parasız, demokratik ve kaliteli hale getiren bir belediye.

6. Ekolojik yıkımla mücadele eden bir belediye. Müteahhitler için imar planı değil, yeşil alan ve çocuk parkları için düzenleme!

7. Kâr gözetmeyen, güvenli toplu ulaşım. Dolmuş rantı değil, belediye otobüsü ve güvenilir raylı sistem!

8. Belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı. Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaşmaya hayır! Tüm işçi ve emekçiler için sendikalaşma hakkı; örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılsın!

9. Belediyelerde krize ve işsizliğe karşı istihdam olanakları. Kadro yalanına, torpil için yapılan manasız mülakatlara son! Tüm belediye çalışanlarına kadro ve iş güvencesi! Belediyelerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırmaya son!

10. Gençlik için güvenceli bir gelecek. İl dışından gelmiş olan veya eve çıkma durumu olmayan öğrencilere parasız yurtlar! Masrafları patronlar tarafından karşılanan eğitim kursları! Zanaat eğitim saatlerinin çalışma süresinden sayılması!

11. Engelliler için erişilebilir kent. Kapitalist sistemin bilinçli bir şekilde dışarıda bıraktığı engellilere dönük her türlü ayrımcılığın son bulduğu bir yerel yönetim!

12. Göçmenler ve sığınmacılar için yaşanılabilir kentler. Şehirde ayrımcılığı ve şiddeti körükleyecek her türlü davranışa ve söyleme son verilsin!

Kaynak mı?

Sermaye sınıfı kentlerin gelişmesi için hiçbir maddi fedakârlık yapmıyor. Belediyelere zenginlik katan patronlar değil, emekçilerdir. Çevre temizlik vergisi, kaldırım parası derken soyulan hep emekçiler oluyor. Öyleyse, yerel yönetimler için kaynak, en başta patronlardan alınacak vergilerdir.

• Vergi patronlardan, zenginlerden alınsın!

• Yolsuzluk yapanın malları kamulaştırılsın!

• İşsizlerin oturduğu konutların elektrik ve su borçları silinsin!

• Bütçeden iç ve dış borçlara, silahlanmaya ve pahalı devlet bürokrasisine ayrılan paylar emekçiler için kullanılmalıdır.

• Dış borca, patrona teşvike, faize, savaşa değil emekçiye bütçe!

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü: Dünyayı kadın greviyle yerinden oynatalım

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in 8 Mart için yayımladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz.

Pek çok ülkede feminist hareket, haklarımız için yeni uluslararası grevler düzenliyor. Taleplerimizi elde edebilmek için miting ve gösterilerle yeni bir enternasyonal, patriyarka karşıtı ve antikapitalist mücadele ve seferberlik gününe hazırız.

Clara Zetkin’in 1910’daki İkinci Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, kadın işçilerin günde sekiz saat çalışma, daha iyi çalışma koşulları, oy hakkı ve diğer hakları için mücadelelerini savunmak üzere 8 Mart’ı Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak önermesinin üzerinden neredeyse 110 yıl geçti. Bugün ise krizin bedelini kadın işçilerin ödememesi için büyük bir #HuelgaFeminista (#FeministGrev) örgütleme görevini sahipleniyoruz.

Şüphesiz ki, dünya genelinde feminist mücadelenin dördüncü dalgasını yaşıyoruz. Feminist hareket ABD’de Trump’a karşı Kadın Yürüyüşü’nden Siyonist İsrail’in saldırılarına direnen Filistinli kadınlara, cinsel istismara karşı savaşan Güney Koreli kadınlardan Latin Amerika’da kadın cinayetlerinin durması ve güvenli, parasız kürtaj hakkı için mücadele eden kadınlara, kendi ayakları üzerinde kavgasını veriyor. İkinci Uluslararası Kadın Grevi’nde (2018) milyonlarca insan, dünyadaki %23’lük gelir eşitsizliğini kınamak için sokaklara çıkmıştı. 8 Mart eylemlerle, sokak hareketleriyle ve grevlerle güçlü bir uluslararası mücadele günü oldu.

2018’de IMF, Avrupa Birliği ve kapitalist hükümetlerin emeklilik yaşını yükseltme, işten çıkarma, iflas erteleme, aşırı çalıştırma gibi krizin yükünü işçilere bindiren uygulamalarına karşı sokağa çıktık. Ayrıca dünyadaki mülteciler ve göçmenlerle dayanışmak için, göçmen karşıtı ve yabancı düşmanı politikalara da karşı çıktık. Kapitalist hükümetlerin en düşük ücretleri alan, esnek işlerden en çok etkilenen ve yoksullaşan evleri idare etmeye mecbur bırakılan kadınları doğrudan etkileyen kemer sıkma planlarına karşı sokaklara döküldük. Bu nedenle yoksulluğun gitgide daha fazla “kadınlaştığını” söylüyoruz. Erkek egemen kapitalist sistem bizi sömürerek daha büyük kâr elde etmek için kadınlar üzerindeki baskısını yüz yıllardır sürdürüyor. İşte bu nedenle, kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte yok etmek için mücadele ediyoruz.

Brezilya’da feminist hareket #EleNao (Onu Seçme) kampanyası ile “neofaşist” Bolsonaro’ya karşı direnişin başını çekiyor. Fransız kadınlar, Macron tarafından uygulanan kemer sıkma politikalarına karşı Sarı Yelekliler hareketine katılıyor. Dünyanın ikinci tekstil endüstrisi olan ve çok uluslu şirketlerin yarı köle düzeniyle büyük kazançlar sağladığı Bangladeş’te kadınlar, aşırı sömürüye ve neredeyse yok denecek kadar düşük ücretlere karşı mücadele veriyor. Latin Amerika’da yerli kadınlar, mega maden şirketlerine ve çok uluslu şirketlerin yağmalarına karşı savaşıyor.

Arjantin’deki yeşil dalga ise, dünyada kürtajın en çok kısıtlandığı ve hem kapitalist hükümetlerin hem de Katolik ve Evanjelist kilisenin kürtaj hakkını kadınların elinden almak için birlik olduğu bölge olan Latin Amerika’da yayılmaya devam ediyor. Bu mücadele sayesinde İrlanda’da yasal kürtaj hakkı elde edebildik ve pedofili skandalları dünya çapında patlak verdiğinde Katolik Kilisesi’nin gerici rolünü ortaya çıkardık.

Cinsel şiddete karşı isyan eden #MeToo hareketi Hollywood’dan başlayarak hızla dünyaya yayıldı. Pandora’nın kutusu açıldı ve binlerde suçlama ortaya çıktı. İspanya’da, Manada davasında erkek egemen adaletin kararlarına karşı milyonlar seferber oldu. Şili’de taciz ve cinsel şiddete karşı onlarca okul ve üniversitenin işgal edilmesiyle Feminist Mayıs gerçekleşti. Arjantin’de #MiraComoNosPonemos (Nasıl Olduğumuzu Gör) sloganıyla binlerce suçlama gün yüzüne çıktı.

Feminist hareket, #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) ve #VivasNosQueremos (Hayatta Kalmak İstiyoruz) sloganlarıyla sokakları doldurdu. Bölgedeki 16 ülkeden ve İspanya’dan alınan bilgilere dayanan Latin Amerika ve Karayip Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre, 2017 yılında 2554 kadın katledildi. Her hafta 9 kadının öldürüldüğü ve erkek şiddetinin çok yüksek olduğu Meksika’da kadınlar, insan kaçakçılığı ve kadın cinayetlerine karşı birkaç gün önce büyük bir eylem düzenledi. Bu noktada insan kaçakçılığının dünyada en çok kâr getiren ikinci yasadışı iş olduğunu vurgulamamız gerekiyor. %70’ini kadınların ve kız çocuklarının oluşturduğu 21 milyon insan bunun kurbanı oldu ve cinsel sömürü ile emek sömürüsü için kullanılan bu suç cezasız kalıyor.

Bu 8 Mart’ta kadın cinayetleri ve cinsiyete dayalı her türlü şiddet, gelir eşitsizliği, kürtajın engellenmesi, cinsel istismar amaçlı kadın ve çocuk kaçakçılığı ve kemer sıkma politikalarına karşı tüm dünyada feminist bir genel grev düzenlemeli ve tüm dünyada seferberlikler inşa etmeliyiz. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) bu 8 Mart’ta diğer ezilen kesimler ve işçilerle ortak bir şekilde mücadele etme ve erkek egemen kapitalizme son verme zemininde; baskısız ve sömürüsüz bir toplumun ve sosyal eşitliğin, tam bağımsızlığın ve insanca yaşamın sağlandığı sosyalist bir sistem inşa etmek için feminist hareketin taleplerini tüm dünyanın duyacağı bir mücadele gününe çağırıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal
20 Şubat 2019

Patron partilerine oy yok! İşçilerin ve emekçilerin sorunlarını, ancak işçiler ve emekçiler çözer!

0

Bildirinin pdf haline ulaşmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

Kapitalist sistemde belediyeler her zaman patronların sistemine uygun şekilde işledi ve onlara hizmet etti.Patronların ticaret güvenliği ve vergi toplama kolaylığını esas aldı. Yoksul kitlelerin yerel sorunlarına ise üretimin devam etmesi lehine kısmi çözümler getirmekle yetindi. Gelinen noktada burjuvalar kanalizasyon, su ve elektrikten kazanılan tüm paya göz dikmiş durumdalar. Bu sebeple belediyelerin kamu hizmeti yapmalarını değil küçülmelerini, özelleşmelerini istiyorlar.

AKP’nin belediyecilikteki esas gücü işte buradan geliyor. Sadece yandaşlara değil, zenginlerin geniş bir kısmına kamunun yapması gereken işleri ihale edip para dağıtıyor. Topladığı vergileri de patronların borcunu ödemek için kullanıyor.

Böyle bir sistem hiçbir acil sorunumuza yanıt vermediği gibi işsizliğin ve pahalılığın artmasına sebep oluyor ve halk sağlığını hiçe sayıyor. Yalnızca gelecek kuşakları değil, bugünü nasıl kurtaracağımızı dahi kestiremiyoruz. Mevcut düzen çürüyor.

Biz kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir yerel yönetimin acil bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Merkezin kayyım atayabildiği, sınırlarını çizdiği bir yerel yönetim değil; ihtiyaçların nasıl karşılanacağını, kaynağın nereden bulunup neye harcanacağını belirleyen, işçiden yana bir yerel yönetim istiyoruz.

Bu sebeple, İşçi Demokrasisi Partisi olarak denetlenebilir, kâr amacı gütmeyen, müteahhitler ve süpermarketlere değil halka çalışan bir belediye istiyoruz. Bu yüzden bir kez daha tekrarlıyoruz:

İşçiden yana bir yerel yönetim; kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı, çevreye duyarlı, Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen, kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir.

Böyle bir yerel yönetim çağrısı, belediyelerde emekçi denetimi; herkese bir konut; belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı; herkese ücretsiz sağlık ve eğitim; kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım; ekolojik yıkım ile mücadele; belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret; sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.

YEREL SEÇİM İÇİN ACİL TALEPLERİMİZ!

1.Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi

Emekçilerin doğrudan katılımıyla gerçekleşecek bir belediye yönetimi gerekir. Bu nedenle belediye yönetimleri, sokak ve mahallelerden seçilecek temsilcilerden oluşacak biçimde yeniden örgütlenmelidir. Belediyelerin yönetimini, beş yıl boyunca denetleyemeyeceğimiz kişilerin eline bırakamayız. Bu nedenle seçtiklerimizi denetlemenin lafta değil uygulamada olabilmesinin ilk şartı, seçtiklerimizi her an geri çağırabilmektir.

• Tüm önemli kararlar, halkın söz ve oy hakkıyla katıldığı genel meclis toplantılarında alınmalı!

•  Seçenlere, seçtiklerini geri çağırma hakkı!

•  Belediye Meclisi toplantılarından ihalelere kadar bütün faaliyetler, bütün defterler ve kayıtlar halkın denetimine açık olmalı!

•  Gizli meclis toplantılarına hayır!

•  Belediye zabıtasının görevleri emekçiler ve ev kadınları tarafından seçilmiş semt komitelerine devredilmeli.

•  Belediye emekçileri değil, emekçiler belediyeyi denetlemeli!

2. Herkese bir konut

Yalnızca ultra zengin müteahhitlerden ve lüks konutlardan alınacak vergilerle herkesi barınacağı bir konut sahibi yapmak mümkün. Her emekçininnitelikli ve güvenli bir konutta barınma hakkı vardır.

•  Bir konut, herkesin toplumsal hakkı! Herkes için suyu, elektriği, merkezi ısıtması olan, depreme dayanıklı sağlıklı konut!

•  Boş arazi ve konutlar işçi denetiminde ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın!

•  Belediyeler, herkese bir konut için toplu konut kooperatifleri kursun!

•  Emekçilere konut önceliği tanınsın.

•  Kâr elde etmek amacıyla uygulanan “kentsel dönüşüm” projelerine, ranta dayalı çarpık kentleşme uygulamalarına son verilsin!     

Sosyal konutlara öncelik verilsin. Gençlerin konutlardan yararlanması kolaylaştırılsın.

3. Kadının, erkek egemen toplumsal sistemden kaynaklı mağduriyetine duyarlı bir belediyecilik!

Kadınlar yalnızca kadın oldukları için evde, işte, sokakta baskı ve ayırımcılığa uğruyor, eziliyorlar. Kadın işçiler işyerlerinde düşük ücrete çalışıyor, baskıya, tacize maruz kalıyorlar. Bunun yanı sıra ailelerinin tüm sorumluluğu kadınların sırtında. Çocukların, kocaların, yaşlıların ve hastaların bakımından sorumlular.

Alışveriş ve tüm ev işleri ise cabası. Bu nedenlerle, politikadan uzak kalıyorlar. Kocalarının, babalarının, ağabeylerinin siyasi tercihlerine göre oy kullanıyorlar. Oysa belediye seçimleri kadınları özel olarak ilgilendiriyor.

•  Belediyelerde kadınlara eşit temsil, söz ve karar hakkı!

•  Mahallelerde kadınların sağlık sorunları için danışma ve hizmet merkezleri!

•  Dayağa, şiddete maruz kalan kadınlara kadın sığınma evleri!

Çocuklar sadece kadınların değildir;

•  Her mahalleye kadınlar ve erkekler için 24 saat hizmet veren yuva, kreş, çamaşırhane ve çocuk bakımevi!

•  Ucuz ve temiz yemek yenebilecek yemekhaneler!

4. Herkese parasız sağlık, parasız eğitim!

İşçilerin, kadınların, çocukların, yaşlıların sağlık sorunları için yeterli bir devlet hastanesi ve meslek hastalıklarıyla ilgilenen bir kurum yok. Oysa, birçok özel hastane var. Özel klinikler insan sağlığı için değil, kâr etmek için kuruluyor.

•  Sağlık hizmetleri, özel hastanelerin kâr anlayışına terk edilemez!

•  Donanımsız Şehir Hastaneleri değil, tam teşekküllü bir devlet hastanesi!

•  İşsizler, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere herkese ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmeti!

•  Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim.

5. Ekolojik yıkımla mücadele eden bir belediye

•  Müteahhitler için imar planı değil, yeşil alan ve çocuk parkları için düzenleme.

Çevreye ve insan sağlığına zarar veren tüm fabrikalara göstermelik değil, gerçek denetim. Denetim kamu tarafından yapılsın ve istihdam yaratılsın.

 Tüm fabrikalara arıtma tesisi zorunlu olmalıdır! Çevreyi ve doğayı kirleten fabrikaların üretimi durdurulsun!

Çevreyi kirleten, arıtma yapmayan, boşa atık üreten fabrikalar işçilerin denetiminde kamulaştırılsın.

Sağlıksız üretim yapan ve işçi sağlığını tehdit eden işyerlerinde üretimi durdurma ve önlem alınıncaya kadar üretimi engelleme hakkı!

Müteahhitlerin yıkımlarıyla kanser olmaya son! Yıkılan ve yıkılması planlanan binaların tamamına yakınında kanser yapıcı maddeler mevcut. Tüm yıkımlar belediye tarafından denetlensin.

•  Depreme karşı güvenli konutlar için, müteahhit rantı/yıkım değil, bina güçlendirme.

•  Çöpe atacak tek kuruşumuz yok! Yurtdışından çöp/hurda ithalatına son! Belediyeler hammadde olarak kullanmak üzere, cam, metal, plastik, kâğıt ve yağ gibi atıkların toplanmasını sağlayarak kendisine kaynak oluştursun.

•  Su havzaları, mera ve orman arazilerinin satılması ya da kiralanması yasaklansın! Başta su havzaları olmak üzere tüm doğal kaynaklar kâr değil, ihtiyaç için kamu tarafından kullanılsın, korunsun.

6. Kâr gözetmeyen, güvenli toplu ulaşım

Ulaşım sorununun çözümü, toplu taşımacılıktır. Belediye yönetimlerinin özelleştirmeci anlayışları nedeniyle pahalı, tehlikeli bir ulaşım sistemi egemendir.

•  Güvenli, kâr gözetmeyen bir ulaşım için toplu taşımacılık! Dolmuş rantı değil, belediye otobüsü ve güvenilir raylı sistem!

•  Raylı sistemlerin teknik raporları ve bakım düzenleri halka açılsın! Belediyeler bu denetimlerden doğrudan sorumlu olsun!

•   Taksi plakası rantına, taksilerde güvencesiz çalışmaya ve mafyalaşmaya son! Plakalar kamulaştırılsın, şoförler kamu çalışanı haline gelsin, taksiler güvenilir ve daha ucuz hale getirilsin!

•  Yolu yapılmamış tek bir semt kalmasın!

•  Yolda geçen zaman iş süresinden sayılsın!

7. Belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı

Patronlar, belediyelerdeki işçileri düşük ücretle, sigortasız ve sendikasız çalıştırıyor, işten çıkarıyor, iş güvenliği önlemlerini almıyor, sefalete sürüklüyor. Belediyeler ucuz işçi pazarı, iş yasalarını bile uygulamayan patronların cenneti olmasın. Sigortasız, sendikasız işçi çalıştıran tek bir işyeri kalmayacak biçimde çalışma ortamı yaratılsın.

İnsanca yaşanacak bir ücreti ve çalışma koşullarını denetlemek de belediyenin görevi olmalı.

Tüm emekçiler için olduğu gibi, belediye emekçileri için de;

•  Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaşmaya hayır! Tüm işçi ve emekçiler için sendikalaşma hakkı! Örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılsın!

•  İşten çıkarmalar yasaklansın! Sigortasız, kayıt dışı çalıştırma ve çocuk emeği yasaklansın!

•  Ücretlerde azaltma olmaksızın iş saatleri kısaltılsın. Tüm işler çalışan nüfus arasında paylaştırılsın! Haftalık çalışma süresi 35 saat olsun!

•  Çıraklara, genç işçilere, kadın işçilere farklı ücret uygulamasına son! Eşdeğer işe eşit ücret!

8. Belediyeler krize ve işsizliğe karşı istihdam olanakları yaratmalıdır

•  Kadro yalanına, torpil için yapılan manasız mülakatlara son! Tüm belediye çalışanlarına kadro ve iş güvencesi! Belediyelerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırmaya son! Belediyelere bağlı çalışan tüm taşeron işçiler belediyenin kadrolu işçisi olsun!

•  Zam şampiyonu olan market zincirleri için değil, yoksullar için belediyecilik. TANSA (Belediye Tanzim Satış Mağazaları) yeniden açılsın! Aracısız temin edilen gıda ve diğer tüketim ürünleri en ucuz şekilde halkla buluşsun!

•  Sağlıklı ve ucuz gıdaya ulaşım için tarıma uygun araziler ve bostanlar halkın kullanımına açılsın. Bu alanlara imar izinleri verilmesin!

9. Gençlik için güvenceli bir gelecek

İşçi, işsiz ve öğrenci gençlik için güvenceli bir geleceği inşa etmeye başlayabilmek için:

•  İl dışından gelmiş olan veya eve çıkma durumu olmayan öğrencilere parasız yurtlar!

•  Kâr amacı taşımayan lokantalarla işçi gençlere ve öğrencilere parasız ve sağlıklı gıda!

•  İşsiz, işçi ve öğrenci gençlik için tüm spor alanlarına, müzelere, kütüphanelere, tiyatrolara ve sinemalara parasız giriş!

•  Masrafları patronlar tarafından karşılanan eğitim kursları! Zanaat eğitim saatleri çalışma süresinden sayılsın!

•  Belediyenin açacağı işyerlerinde kadın ve erkek işsiz gençlere öncelik tanınsın!

10. Engelliler için erişilebilir kent

Kapitalist sistemin bilinçli bir şekilde dışarıda bıraktığı engellilere yönelik her türlü ayrımcılığın son bulduğu bir yerel yönetim! Duyarlı görünmek için değil, gerçekten engellileri sosyal hayata katan kent politikalar geliştirilsin.

•  Kentin engelliler ile geliştireceği tüm projelerde engelliler de yönetimde olsun!

Erişebilir bir kent için;

•  Engelli dostu ulaşım, kent planlaması, kamusal mekânlar, sosyal alanlar, işyerleri oluşturulsun!

11. Göçmenler ve sığınmacılar için yaşanılabilir kentler

•  Şehirde ayrımcılığı ve şiddeti körükleyecek her türlü davranışa ve söyleme son verilsin.

•  Göçmenlerin ve sığınmacıların ucuz işgücü olarak görülmesine karşı denetleme; göçmen işçilere iş güvencesi verilsin.

•  Göçmenlerin ve sığınmacıların barınma, beslenme, eğitim gibi temel ihtiyaçlarının daha iyi karşılanması için belediyeler görev alsın.

•  Göçmenlerin ve sığınmacıların kent hayatından insan onuruna yakışacak şekilde faydalanabilmesi için belediye hizmeti çok dilli bir şekilde sağlansın. Göçmen ve sığınmacılara yaşadıkları bölgenin ana dilinin dersi verilsin.

12. Ekonomik kaynağı nereden bulacağız?

Sermaye sınıfı belediyelerin gelişmesi için hiçbir maddi fedakârlık yapmıyor. Belediyelere zenginlik katan patronlar değil, emekçilerdir. Çevre temizlik vergisi, kaldırım parası derken soyulan hep emekçiler oluyor. Öyleyse, yerel yönetimler için kaynak, en başta patronlardan alınacak vergilerdir.

•  Vergi patronlardan, zenginlerden alınsın!

•  Yolsuzluk yapanın malları kamulaştırılsın!

•  İşsizlerin oturduğu konutların elektrik ve su borçları silinsin!

Bütçeden iç ve dış borçlara, silahlanmaya ve pahalı devlet bürokrasisine ayrılan paylar emekçiler için kullanılmalıdır.

•  İç ve dış borçlar ödenmesin!

• Dış borca, patrona teşvike, faize, hortumcuya, savaşa değil emekçiye bütçe!

•  Kaynaklar savaşa, batık bankalara değil emekçilerin hizmetine!

Avcılar bağımsız belediye başkan adayı Savaş Karabulut ile söyleşi

0

“Avcılar’da bir hayalet dolaşıyor; sosyalist belediyecilik hayaleti”

2016 yılında KHK ile işten çıkartılan İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi bir sismolog olan Savaş Karabulut, Avcılar bağımsız belediye başkan adayı oldu. Gazete Nisan olarak Avcılar’ın sorunları, neden aday olduğu ve kampanyası hakkında Karabulut’la yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Gazete Nisan: Öncelikle sizi tanıyalım. Savaş Karabulut kimdir?

Savaş Karabulut: 1978 İstanbul doğumluyum. Ailem aslen Dersimli, ‘38’de sürgüne uğramış bir ailenin çocuğuyum. O zaman da zulme uğramıştık, şimdi de uğruyoruz. Savcılık belgesinde hiçbir örgüt üyeliği ya da ByLock kullanımı olmamasına rağmen 29 Ekim 2016’da KHK ile haksız ve hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş bir akademisyenim. Halkın sağlığını korumada toplumsal muhalefette yer aldım. Mimar ve Mühendisler Odasında bir mühendis olarak çalışmalarda bulundum. Üniversitede 50/d’li akademisyenlerin iş güvencesiyle ilgili çalışmalar yaptım. Deprem bilimciyim, sismoloji uzmanıyım, ihraç edildiğimde yardımcı doçenttim. Uzun yıllardır Avcılar’da yaşıyorum. Kent halkıyla, deprem sorunu ve çevre sorunu başta olmak üzere alanımla ilgili birçok konuda eğitim ve çalışmalarım oldu.

Nisan: Aday olmaya nasıl karar verdiniz, sizi buna teşvik eden neydi?

SK: Avcılar kent sakinleriyle kurduğum diyalog sonucunda, yaklaşık beş ay önce buradaki sol sosyalist partilerden belediye başkanlığı yapıp yapmama konusunda mahallelilerle görüş toplantısı yaptık. Bana meclis üyesi olabilir misin diye sordular. Ben de birkaç gün düşündükten sonra sistemin bir partisi içinde meclis üyesi olmaktansa bağımsız bir emek hattını örerek halkçı bir belediyecilik için ve bunun tamamen bilimsel ve mühendislik bilgilerine dayalı yapılması gerektiğini düşünerek bağımsız belediye başkanı olmaya karar verdim. Bir sosyalistim ve sosyalist politikanın bilimsel doktrinlerle yapılması gerektiğini düşünüyorum. Son 5 aydır Avcılar’daki depremden denize, çevre sorunundan kentsel dönüşümüne kadar yapılmış tüm literatür çalışmalarını taradım ve ulaşımdan gıdaya, sağlıktan konut sorununa kadar her türlü konuda yapılmış bilimsel makaleleri bulup Avcılar’daki muhtarlarla görüştüm ve kentin problemlerini çıkarmaya çalıştım. Bunun sonucunda 26 maddelik bir deklarasyon yayımladım. Bu deklarasyonda kadın sorunu, emekli sorunu, sağlık sorunu, su sorunu, kooperatif sorunu, çevre sorunu, Kanal İstanbul projesi, kentsel dönüşüm gibi birçok konuya değindim. Bunun sonucunda da 156 sayfalık bir kent manifestosu ortaya çıktı. Bunu okunabilir hale getirmek için kısaltarak 9 sayfalık bir bildiri haline getirdim. Avcılar’daki tüm sendika, dernek ve sosyalist parti ve muhtarlarla bu deklarasyonu konuşarak “nasıl bir belediyecilik?” konusunda bir çalışma yapmış oldum.

Tüm bu sorunlar ile Avcılar’daki adaylığımın ilk nüvesi, Avcılar’ı bir deprem mühendisi olarak depreme hazırlamaktı. 25 yıldır İstanbul’u yöneten siyasi partiler de, 20 yıldır Avcılar’ı yöneten CHP de Avcılar’ı depreme hazırlamadı. AKP iktidarlarının kentsel dönüşüm yasasıyla yaptığı şey, insanların konut mülkiyetleri üzerinden tasarruf sağlayıp, kendi yandaş inşaat şirketlerine sermaye alanı açmaktı. Yarın bir gün Kanal İstanbul bahanesiyle Avcılar’daki Tahtakale, Yeşilkent, Firuzköy mahallelerini revizyon alanı ilan edip “halkımızı depremden koruyoruz” diyerek burada yaşayanları buradan sürecekler. Bu çok olası bir durum. Bir nevi soylulaştırma derdindeler. Buna göz yuman, kendi halkına oturdukları binaların zemin etütleri hakkında bilgi vermeyen CHP belediyesi de burada suçludur. CHP’li belediye şunu diyor: “Biz AKP iktidarı yüzünden Avcılar’daki imar sorununuzu çözemiyoruz.” Ama iki gün sonra AKP iktidarı buraya gelip insanlara “sizin binanız güvenli değil” dediğinde insanları çaresiz bırakacaklar. O yüzden seçilirsem belediye bünyesinde deprem ve zemin laboratuvarı kuracağım. Belediye meclisinde karar alıp halkla birlikte Avcılar’daki yaklaşık 15 bin binanın güvenilir olup olmadığını 1-2 yıl içinde belirleyeceğiz. Mimar mühendis odalarıyla, barolarla, üniversitelerle, tabipler odası ve halk meclislerimizle bir kent anayasası hazırlayarak nasıl bir kent inşa edeceğimizi belirleyeceğiz. Her mahallede kreş ve kadın dayanışma evlerinin olduğu, her mahallede emekliler lokalinin ve büyük kent parklarının olduğu bir kent kuracağız. Avcılar’daki boş arazileri deprem toplanma alanları haline getireceğiz.

Nisan: Avcılar’ın deprem dışında en büyük problemi ve bunlara çözümleriniz neler?

SK: Her şeyden önce Avcılar belediyesi işçileri iki yıldır direniyor. Sosyal hakları ve maaşları için eylemdeler. Geçen hafta 1500 işçi burada yürüdü. Avcıların mevcut başkanı Handan Toprak Benli’yi aşağı çağırdılar ama Handan Başkan inmeye bile tenezzül etmedi. Üretmeyen bir belediyenin hali budur. Kamucu olmayan AKP belediyeleri gibi her şeyi yandaşlarına ihale yoluyla yaptıran bir belediye böyle olur. Biz kamusal üreten bir belediye olmak zorundayız. Engellilere, kadınlara ve gençlere öncelik vererek, Avcılar’da yapılacak herhangi bir projede burada onlar çalışacak. Kent sakinlerimize iş vereceğiz. Nasıl üreteceğiz? Kooperatifler kurarak; sosyalist belediyecilik böyle olmak zorunda. Ücretsiz barınma ve sağlık hakkı hayal değil. Bunları borçlanmadan, kendi kendine yeter bir şekilde kamusal üretimle yapmak pekâlâ mümkün. Kendi çimentomuzu, kendi çöp konteynırımızı üretebilir hale geleceğiz.

Avcılar Ambarlı mahallesinde büyük bir elektrik santrali var. Bu santral bir deprem sırasında büyük yangınlara yol açabilir. Bu santrali şehir dışına taşımak gerekecek. Ardından, onun bulunduğu boş alana esnaf kooperatifleri kuracağız. Seramik, cam, pencere vb. her türlü dekorasyon malzemesini burada üreteceğiz. Yaptığımız her şey meslek odalarının denetiminden geçecek. Böylece itibarsızlaştırılan meslek odaları işlevsel hale gelecek. Mühendisleri ve diğer elemanları başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere ilçedeki diğer üniversitelerden istihdam edeceğiz. Kent sakinleri gelip burada çalışacaklar. Kamusal üretim alanları, işsizlik problemini de önemli ölçüde azaltacaktır.

Küçükçekmece Gölü ile Firuzköy mahallemiz arasında boş alanlar var. Bu alanlara da tarım kooperatifleri kuracağız. Yine gölün batısından geçen bir fay hattı var. Ben doktora çalışmamda bu fay hattını buldum. Burada jeotermal enerji sağlayabileceğimiz bir potansiyel de var. Buradaki enerjiyle binlerce metre karelik boş alanda sera tarımı yapabiliriz.

Eşim İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde öğretim üyesi, orada büyük bir hayvan çiftliği var. 200 tane büyük ve küçük baş hayvan var. Burada büyük bir hayvan çiftliği kuracağız. Üretim kooperatifleri dışında tüketim kooperatifleri de kuracağız, mahallelerde Avcılar’da üretilmiş ürünler satılacak burada. Hükümetin seçime kadar sınırlı sayıda yaptığı gibi bir tanzim satış değil, sürekli olarak aracısız bir satış olacak. Söylediklerimin hiçbiri seçim vaadi değil, hepsi hazırlanmış, gerçekleşmeyi bekleyen projelerdir. Halk için üreten, kooperatif temelli sosyalist bir belediyecilik hedefimizdir.

Nisan: Kampanyanızı nasıl yürütüyorsunuz? İttifaklar var mı? Çünkü programınızda şöyle bir cümle var: “Üniversiteler, meslek odaları ve ilerici güçlerle yapılacak bir ittifak salt seçimler üzerinde değil, kentin anayasasının hazırlanmasında ve iktidarın mega projelerinin karşısında birleşik bir hattın kurulmasında belirleyici olacaktır” diyorsunuz. Bu konuda gelişmeler oldu mu?

SK: Beş ay önce bu kent manifestosunu yazmaya başlarken görüştüğüm siyasi partiler bana ilkelerle çalışırız dediler. Benim kaleme aldığım kent manifestosu zaten sol ilkeler tarafından biçimlendirilmiş bir manifestodur. Hiçbir zaman sağ partilerle görüşmedim zaten. Bu manifestodan sonra o partilere tekrar gidip birlikte çalışabiliriz dedim. Maalesef günümüz Türkiye’sinde birçok sol ve sosyalist partinin kendini merkeze koyduğu 31 Mart seçimlerinde tek hedefleri AKP-MHP ittifakını geriletmek olan ama 1 Nisan’ın düşünülmediği bir vizyon söz konusu. AKP-MHP ittifakı denen gerici despotik ittifaka karşı CHP-İYİ parti burjuva ittifakına destek söz konusu. İkisi de sermaye ve düzen partisi. O yüzden sol sosyalistlerin bağımsız emekten yana bir tavır alması gerekirdi. Fakat bu çağrıya birçok parti kulak vermedi. Sosyalistlerin ilkeleri belli ise ortak bir tavırla hareket edilip bir hat oluşturulabilirdi. Bir araya gelemedik. Sol partiler birbirlerine tanımadıkları krediyi gittiler CHP ile ortak hareket etmeye verdiler. Şu ana kadar üç parti destek oldu. Ama resmi destek olarak bir parti var. Bazı partiler de açıkça destekleyemeyeceğini ama kendi tabanlarının destekleyebileceğini söylediler. Benim kapım emekten yana olan herkese açık. İlerici tüm güçler bu çalışmanın objesidir ve katılımcısıdır. Kimseye kriter koymuyorum. Söylediklerim kelam-ı Kuran değildir. Herkes katkıda bulunabilir ve kullanabilir. Desteğinizi de bekliyorum.

Nisan: Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler. Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

Tarihte bu ay: Türkiye’de ilk 8 Mart kutlaması

0


“Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, var olduğunu gösterdi. Onun her an iniltiler içinde kopup gelen sadasını işitiyoruz. ‘Biz varız, uyanıyoruz, kalkacağız, kalkınız, yol gösteriniz’ diyor. Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahede ediyoruz. Düşünenler eski hayattan bıktı, düşünemeyenler de bıktı. Artık başka bir hayata girmek ihtiyacı, hemen kadınlığın her tarafında his olundu… Artık şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz… Artık iman ettik ki hayatımız iyi bir hayat değildir… Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyen emin olunuz.”

Yukarıdaki alıntı, Osmanlı döneminde kadınların çıkardığı Kadınlar Dünyası dergisinin 30 Mart 1918 tarihli sayısından. Türkiye’de 8 Mart ilk defa 1921 yılında kutlandı ancak kadınların mücadelesi çok daha öncesine dayanıyor. Osmanlı’da 1870’lerde başlayan kadın hareketi söz söyleme hakkı, eğitim ve çalışma hakkı, çok eşliliğin ilgası gibi talepleri benimseyerek mücadele ediyor; kadınlar bir yandan batıdaki kadın hareketleriyle iletişim halinde olup bir yandan da dernekler kurarak örgütleniyorlardı.

Bu dönemde 40’a yakın kadın dergisi çıkarıldı, yüzlerce kitap yayımlandı. 1913’te yayın hayatına başlayan Kadınlar Dünyası dergisi kadınların eğitim ve çalışma hayatında yer alması için politikalar geliştirdi ve dergide kadınlardan gelen okur mektuplarına yer verdi. Bu dergiden önce 1845 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk Rum kadın dergisi Kypseli, 1862’de ise ilk Ermeni kadın dergisi Gitar yayına başladı. Yine 1913’te Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti (Kadın Haklarını Savunma Derneği) kuruldu. Osmanlı feministlerinin kadın haklarını savunmak için kurduğu cemiyet kadınlara yükseköğrenim olanakları sağlanmasını ve kadınların kamu kuruluşlarında istihdam edilmesini talep ediyordu. Kadınların ısrarlı talepleri sonucunda 1914’te Darülfünun’da kadınlar için konferanslar düzenlenmeye başladı. Kadınlar 1919’dan itibaren oy hakkı talep etmeye başladılar.

Bu dönemde feminizmin temel gündemlerini konu alan kadınlar aynı zamanda sınıf mücadelesinde de yer aldılar. Osmanlı’da 1872-1907 arasında gerçekleşen 50 grevin 9’unu kadınlar ya örgütlediler ya da bu grevlere aktif bir şekilde katıldılar. Bunların arasında kadınların destek verdiği 1873 Tersane grevi ve ödenmeyen ücretlerin derhal ödenmesi için 50 kadının örgütlediği, Osmanlı tarihinin ilk kadın grevi olan 1876 Feshane grevi bulunuyor.

Türkiye’de kadın hareketi Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde sönümlenmesine rağmen, 1870’lerden bugüne hâlâ devam ediyor. Kadınlar hayatlarına sahip çıkmaktan, dünyayı değiştirme kararlılığından vazgeçmiyor. Kapitalizm ve erkek egemen sistemi birlikte devirmek için her gün ve her yerde mücadele ediyorlar.

Manisa’da işçi aday kampanyası: Şehzadeler Belediye Başkanı Adayı Nuri Koç ile söyleşi

0

Manisa Türkiye’nin en önemli sanayi bölgelerinden biri konumunda. Başta metal ve petro-kimya olmak üzere çeşitli sektörlerden fabrikaların yoğunlaştığı kentte, nüfusun büyük bir kısmı işçilik yaparak geçimini sağlamaya çalışıyor. Emekçilerin yoğun bir şekilde yaşadığı ilçelerin başında ise Şehzadeler geliyor. Şehzadeler’de bu seçimlerde bir ilk yaşanıyor. Yaklaşık 30 yıldır Şehzadeler’de yaşayan ve bütün bu süre boyunca işçilik yaparak hayatını kazanan Mehmet Nuri Koç, “Düzen partilerine oy yok! İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek belediye başkanlığına aday oldu. Nuri Koç işçi aday kampanyasını Şehzadeler ve Manisa için “oldukça geç kalmış bir adım” olarak tanımlıyor. Gazete Nisan olarak Nuri Koç ile bağımsız işçi aday kampanyası üzerine konuştuk.

Nisan: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Nuri Koç (NK): İsmim Mehmet Nuri Koç. 37 yaşındayım, evliyim ve bir çocuk babasıyım. Çocukluğumdan beri işçiyim. Uzun yıllar kunduracı olarak çalıştım. Bunun dışında petro-kimya sektöründeki fabrikalarda çalıştım. Şu anda bir mermer fabrikasında işçi olarak çalışmayı sürdürüyorum. 

Nisan: Bağımsız işçi aday kampanyası fikri nasıl ortaya çıktı ve neden aday oldunuz?

NK: İşçi arkadaşlarımızla beraber işçi sınıfını temsil eden kitlesel bir siyasi partinin eksikliğini, işçi sınıfının taleplerini yükselten bir adaya olan ihtiyacı uzun zamandan beri konuşuyorduk. Seçimlerde öne çıkan Cumhur ve Millet İttifakı partileri işçilerin, emekçilerin değil patronların çıkarlarını temsil ediyor.

İşçilerin yaşam koşulları günden güne zorlaşıyor. Özellikle ekonomik krizle birlikte yaşadığımız zorluklar daha da arttı. Ücretlerimiz enflasyon karşısında eriyor, hayat pahalılığı almış başını gidiyor, işyerleri kapanıyor, işsizlik artıyor. Siyasal iktidar, sendikalaşmanın önüne bin bir türlü engel koyuyor. Bundan iki sene evvel, çalıştığım fabrikada sendikalaşma mücadelesine öncülük ettiğim için işten atılmış bir işçiyim. Bu şartlar altında işçilerin de kendi sözünü söylemesi gerekiyor. İşçi sınıfını temsil eden bir siyasi parti adayının olmadığı koşullar altında bir sorumluluk aldım ve Şehzadeler’de bağımsız bir işçi aday kampanyasına öncülük etmeye karar verdim.

Bu aslında çok geç kalmış bir adım. Bugüne kadar hep patron partileri yönetti ve geriye bir enkaz bıraktılar. Biz “Artık söz işçilerin!”, “İşçiler yönetsin!” diyoruz. Birbirimizin derdini biz daha iyi anlarız. O nedenle kampanyamızda “İşçinin sorununu işçi çözer” diyoruz.

Bakın… Seçimlerde yer alan siyasi partiler emekçilerin, halkın çıkarlarını temsil etmiyor. Tam tersine, bugün içinde bulunduğumuz sefaletin, baskı ortamının sorumlusu siyasal iktidar ve genel olarak patron partileridir. Halkın artık yalanlarını yutmadığının farkındalar. Bu nedenle kendi başlarına değil, ittifak yaparak seçime giriyorlar. Bugün sahte kutuplaşmaya dayanan yalan ittifakları var. Bunun karşısında biz işçi ittifakının yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Adaylığım da bu anlayışın güçlendirilmesini hedefliyor.

Nisan: Manisa’nın ve Şehzadeler’in temel sorunları neler ve siz kampanyanızda hangi sorunları ve talepleri ön plana çıkarıyorsunuz?

NK: Manisa 5 sene önce büyükşehir oldu ve merkez ilçelere bölündü. Manisa bir işçi kentidir. 2000’den önce tarımın ağırlığı daha fazlaydı, son 20 yılda sanayisi ön plana çıktı. Aslında Manisa’daki emekçilerin sorunları da ülkenin diğer yerlerindeki emekçilerin sorunlarıyla ortak.

Bizim öncelikli hedefimiz bugünkü ranta dayalı patron belediyeciliğinin karşısına emekten yana, halkçı belediyeciliği çıkarmak. Belediyeyi emekçiler denetlemeli ve yönetmeli, diyoruz. Bunun için yapacağımız ilk iş, belediyeye ait tüm kayıtları, defterleri, hesapları emekçilerin denetimine açmak olacak. Şehzadeler’in emekçi halkı mahalle meclisleri aracılığıyla belediyeyi denetleyecek. Bunu yaptığımızda emekçilerden alınmış vergilerin, belediye kaynaklarının nerelere, nasıl harcandığını hep birlikte göreceğiz. Müteahhitlere ne kadara ihale verildiğini, hizmet alımlarının kaça yapıldığını herkes görecek. İşte bu sayede rantçıların, sömürücülerin musluklarını keseceğiz. Rüşvet, yolsuzluk, yağma, adam kayırma son bulacak. Belediyenin bütün kaynakları emekçilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılacak.

Nedir bu acil ihtiyaçlar? Her şeyden önce konut meselesi ve kentsel dönüşüm… Ülkedeki milyonlarca emekçi gibi Şehzadeler’de de emekçilerin önemli bir kesimi sağlıksız konutlarda yaşıyor. Kiralar yüksek, altyapı yetersiz… Bu durum karşısında Şehzadeler Belediyesi’nin mevcut yönetiminin hazırladığı bir kentsel dönüşüm planı var. Bu kentsel dönüşüm planı Şehzadeler halkına danışılarak yapılmadığı gibi, halkın ihtiyaçlarına da yanıt üretmiyor. Bu bölgeye lüks konutlar yapmayı planlıyorlar. Bu plana göre yapılacak konutları Şehzadeler’in emekçi ailelerinin satın alması mümkün değil. Peki, ne olacak? Buradaki halk evlerinden olacak, başka ilçelere taşınmak zorunda kalacak. AKP döneminde ranta, halkın ihtiyaçlarına dayanmayan onlarca kentsel dönüşüm örneği var. Pek çok yerde mahallenin emekçi, yoksul aileleri yerlerinden edildi; müteahhitler, belediyelerde muslukların başını tutanlar zenginliklerini katladılar. Biz Şehzadeler’de emekçi halkın mahalle meclislerinde toplanarak dönüşüm planını belediyeyle birlikte yapmasını savunuyoruz. Böylece konut sorunumuz bir rant meselesi olmaktan çıkıp emekçilerin ihtiyaçları gözetilerek çözülebilir. Bu çerçevede biz emekçi halkın insanca yaşayabileceği konutlar için belediyenin toplu konut kooperatifi kurmasını hedefliyoruz. Bu kooperatif kâr için değil, emekçi halkın ihtiyaçlarını gözeten bir plan yapmalıdır.

Bir diğer önemli mesele belediyelerin şirketleştirilmesi, çalışanlarının güvencesiz, taşeron olarak çalıştırılmaları. Bu durum öncelikle siyasal iktidarın genel politikasının yerel yönetimlere bir yansıması. Yerel yönetimlerin kaynakları kısılıyor ve belediyeler hizmet sağlamak için şirket kurmaya zorlanıyor. Şirketler üzerinden hizmet sağlanmaya çalışınca da ihtiyaç değil kâr odaklı bir anlayış belediyelere hâkim oluyor. Belediye şirketlerinde çalışan işçiler kadrolu olamıyor. Biz Şehzadeler ölçeğinde emekçi halkın denetimiyle belediyenin tüm kaynaklarını kâr değil ihtiyaç odaklı bir anlayış doğrultusunda kullanacağız. Böylelikle taşerona ve şirketleşmeye dur diyeceğiz. Fakat bu sorunun yerel ölçekte nihai olarak çözülmesi mümkün değil. Bu konuyu sürekli olarak gündemde tutarak siyasal iktidarı sosyal belediyeciliğe imkân veren adımlar atmaya zorlayacağız.

Kreş ve sığınma evleri bir diğer önemli gündem başlığımız. Kreş bugün emekçi ailelerin en önemli sorunlarından biri. Şehzadeler’de pek çok ailede kadın ve erkek birlikte fabrikaya gidiyor. Kreşler ateş pahası olduğu için çocukları özel kreşlere vermek mümkün değil. Bu yüzden çocuklara ya akrabalar bakıyor ya da kadınlar çalışmaktan vazgeçip çocukla ilgileniyor. Belediyeler her mahalleye parasız, nitelikli kreşler açarak emekçilerin bu çok önemli sorununa yanıt üretebilir ve üretmelidir. Sığınma evlerine gelince… Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin ne kadar yaygın olduğunu hepimiz biliyoruz. Eşinden, yakınından şiddet gören kadınların sığınabileceği yerler olmalı. Normal şartlarda bu hizmeti Sosyal Politikalar Bakanlığı vermeli fakat AKP hükümetinin kadına bakışı ortada… Biz belediyenin mahallelere sığınma evleri açmasını savunuyoruz.

Nisan: İlçe belediyesinin sınırlı kaynaklarıyla bu söylediklerinizi hayata geçirme imkânı var mı?

NK: İlçe belediyesinin kaynaklarının sınırlı olduğunun farkındayız. Bu konuda iki noktayı vurgulamak istiyorum. İlk olarak, az önce de söylediğim gibi, belediyenin tüm kaynaklarının kullanımını şeffaf hale getirerek, bu kaynakların çarçur edilmesini engelleyeceğiz, emekçi halkın ihtiyaçları için kullanılmasını sağlayacağız. İkinci olarak, benim adaylığım yalnızca ilçe belediyesini kazanma hedefiyle sınırlanmış değil. Hedefimiz Manisa’da ve tüm ülkede işçi sınıfının bağımsız politikasının gelişmesini sağlamak, bir işçi kutbunun güçlenmesine katkı vermek. Eğer seçimleri kazanırsak, emekçilerin her alandaki sorunlarını sahiplenen bir çalışma yapacağız. İşçilerin sendikalaşma mücadelesini destekleyeceğiz, direnişteki işçilerin yanında olacağız. Seçimleri kazanamazsak da, işçi sınıfının talepleri doğrultusunda, eskisinden daha güçlü bir şekilde mücadelemizi sürdüreceğiz.

Nisan: Mücadelenizde başarılar diliyoruz.

Köylünün ümüğü sıkılır mı?

0

Tabii ki ne köylünün, ne işçinin ne de bir başka insanın ümüğü sıkılır! Sıkılmaması gerekir! Ama AKP Türkiye’sinde yaşıyoruz; ümük de sıkılıyor, tekme de atılıyor. Üstelik gizlisi saklısı yok; yedi gün yirmi dört saat, seksen iki milyona, haddini bilme çağrısı yapılıyor…

Peki, bu noktaya nasıl geldik?

Tekme

Hatırlayalım ve mümkünse hiç unutmayalım: Soma’da Erdal Kocabıyık iktidar tarafından neden tekmelenmişti? En az 301 işçi kardeşimizi kurban verdiğimiz katliama isyan ettiği için! Erdal Kocabıyık, işçi sınıfı kendisine sahip çıkamadığı için, yıllarca işsiz kaldı, damgalandı. Oysa, “O tekme sadece bana değil, tüm madencilere atıldı” demişti, haklı olarak! Tekmeci, iktidar kendisine sahip çıktığı için yıllarca el üstünde tutuldu, kariyer de yaptı, mal mülk de…

Sonuç…

İşçi öldü, işçi tekmelendi, işçi işsiz kaldı, yalnız kaldı…

Tekmeleyen ne işsiz kaldı, ne de yalnız; takdir de aldı, terfi de!

Tekmeletenler mi? Girdikleri bütün seçimleri bir şekilde kazandılar…

Şimdi de gözleri 31 Mart’ta!

Tehdit

Hatırlayalım; 3. Havalimanı işçileri, kurtlu yemekten de, tahtakurulu yataktan da bıkıp usanıp isyan etmişlerdi. İstedikleri sadece ve sadece insan onuruna uygun çalışma koşulları ve haklarının zamanında, eksiksiz verilmesiydi. Aslında ülkedeki milyonlarca işçi-emekçinin derdini dile getirmişlerdi. Sonuna kadar haklıydılar, meşruydular ama kendilerini cezaevinde buldular.

Neden?

İktidarın tekmili birden açıklamasına bakılırsa terörden ajanlığa onlarca suçları vardı. Oysa neden basitti; milyonlarca işçi-emekçi için kötü örnektiler ve ibret-i alem için “burunlarının sürtülmesi” gerekiyordu. Maden işçisi Erdal Kocabıyık neden tekme yediyse, havalimanı işçileri de o yüzden cezaevine konuldu: Haksızlığa itiraz ve isyan!

Ümük

Mevcut iktidar ülkeyi iflasın eşiğine getirdi. İşsizlik, pahalılık, yoksulluk görülmedik ölçüde artmış durumda. Toplum “bir dokun, bin ah işit” noktasında. Bu koşullar altında iktidar Konya’nın Çiller Köyü’ne gidiyor ve köylüden 31 Mart için oy istiyor. Cevap: “Açız… İneğimizi satıyoruz… Geçinemiyoruz…”

İktidar kıvırmaya çalışıyor ama köylünün derdi büyük ve doğal olarak itiraz ediyor. Sonuç: İktidar köylünün ümüğünü sıkıyor!

On yedi yılda tekmeden ümüğe kadar geldik! Sizce de “yeter” demenin zamanı gelmedi mi?

İşçi-emekçi adayları destekleyelim!

0


Ay sonunda yerel seçimler gerçekleşecek. Belediye seçimlerinde partiler sözde ittifak kuramazlar, ama dolaylı olarak gene iki ittifak kampı oluştu. Bunun nedeni esas olarak, seçimlerde oy kaybına uğrayacağını ve pek çok yerde belediyeleri kaybedeceğini hisseden Erdoğan ve AKP’nin MHP’nin desteğine ihtiyaç duyması. Bu nedenle de ülkenin bir “beka sorunu” yaşadığını iddia ederek Devlet Bahçeli’nin kendisiyle ittifaka girmesini kolaylaştırdı. Böylece karşımıza tekrar gerici bir “Cumhur İttifakı” heyulası dikildi. Üstelik taraflar bu ittifakın “ebediyete kadar” devam edeceğini ilan ettiler. Tabii yarın çıkarları başka bir şeyi gerektirirse bu laflarını hemen unuturlar. Bu hususta hem Erdoğan’ın hem de Bahçeli’nin kaypaklık sicilini bütün ülke biliyor.

CHP ve İYİ Parti de Erdoğan’ın bu “beka” davetini kolayca kabul ettiler ve uzunca bir müzakere süreci sonucunda birbirlerine “jest” yapmaya ve çeşitli il ve ilçelerde birbirlerini desteklemeye karar verdiler. Bu durum Kılıçdaroğlu’nun epeyce işine geliyordu, zira kendisi bir süreden beri partisini iyice sağa çekme mücadelesi içindeydi. Dolayısıyla İYİ Parti ile ittifakı bu girişimini kolaylaştırdı, “mütedeyyin” ve “ülkücü” kampa da hitap etme, o kamptan da bol oy toplama adına pek çok yerde partisinin sağ kanat üyelerini aday gösterdi. Ama bu arada sola da hafiften göz kırpıp, örneğin ÖDP başkanını İstanbul Beyoğlu adayı ilan etti. Zaten reformcu soldan pek çok kişi ve akım CHP’nin çatısı altına sığınmaya hazırdı. Böylece CHP sağa kayarken peşinden pek çok sözde solcuyu da sürüklemeyi başardı.

Böylece karşımıza “beka” sorunu üzerinde yarışan iki kamp çıkmış oldu. İkisi de aynı rejimin içinde başa geçmeye çalışan iki kesim. İşçi ve emekçilerin çıkarlarını, onların acil yakıcı sorunlarını gündeme taşıyıcı sol bir alan iyiden iyiye boşalmış oldu.

Ya HDP? Bu parti Kürt illerinde, diğer Kürt kökenli partilerle bir ittifak içinde haklı bir mücadele veriyor. Tek Adam rejiminin kayyum atamaları yoluyla elinden aldığı belediyeleri geri alma, hapishanelerdeki milletvekillerini, belediye başkanlarını kurtarma, Kürt dilini, kültürünü ve kimliğini ayakta tutma çabası içinde. Bu nedenle de bu seçimlerde (belediyelerdeki uygulamalar nedeniyle çeşitli eleştirilerimizle birlikte) Kürt illerinde desteklenmeyi hak ediyor. Ama ya Batı’da? Sırf CHP’nin yolunu açmak için onun aday gösterdiği yerlerde aday çıkarmama kararıyla aynı “sağa yolculuk” kervana katılmış durumda. Destekleyemeyeceğimiz, karşısında olduğumuz bir yolculuk bu.

Bu genel görüntü bizler için ciddi bir güçlük doğuruyor. Batı’da HDP’yi de içine kattığımız “düzen partilerine oy yok” sloganımız, özellikle Tek Adam rejiminden bıkıp usanmış ve “hiç olmazsa kötünün iyisine oy verelim” diyen bazı emekçilerce tepkiyle karşılanabiliyor. Ama ısrarla anlatmaya devam edeceğiz:

İşçi ve emekçi sınıfların çıkarı, ulusal ve dinsel kimlikler temelinde farklı kamplara ayrılmak, böylece hepsi birer düzen kurumu olan patron partilerini desteklemekte değil; kendi sınıfsal mücadelelerinin ekseni etrafında birleşmektedir. Bu da o düzen partilerinden kopmak ve kendi birleşik mücadele örgütlerini inşa etmekle ve güçlendirmekle olur. Biz bunun mücadelesi içindeyiz ve bu seçimlerde de bunun kampanyasını yapıyoruz.

Bu nedenle “İşçinin sorununu işçi çözer” diyerek, işçi ve emekçilerin acil demokratik, ekonomik ve sosyal sorunlarına gene onların yararlarına çözümler öneren işçi ve emekçi adayları desteklemekten, onlarla çalışmaktan yanayız. Bu amaçla, aynı şeyi yapmaya çalışan pek çok kesimle temasımız oldu, işbirlikleri önerdik. Bu, bazı yerlerde mümkün oldu, bazı yerlerde de sonuç vermedi. Elbette uzanamadığımız bölgeler de var. Ama çizgimiz bu: Emekçi yığınların mücadele ve seferberlik birliğini yaratabilmek.

Gazetemizin bu sayısında, işçilerin ve emekçilerin hangi sorunlarını tespit ettiğimiz ve bunlara belediyeler çerçevesinde hangi çözümleri önerdiğimiz görülebilir. Elbette tartışmaya ve yeni önerilere açığız. İşte bu talepleri savunan bütün işçi ve emekçi adayları hem kampanyalar çerçevesinde hem de sandık başında destekleyeceğiz. Bunun, işçi sınıfının mücadele birliği ve kendi öz partisini geliştirebilmesi yolunda önemli bir adım olduğuna inanıyoruz.

İşçi-emekçi ekseninde adayların bulunmadığı yerlerde de, tüm çalışanları boş oy kullanarak düzen partilerini protesto etmeye çağırıyoruz.

Mücadelemizi güçlendirmek için alanlardayız!

0


Biz kadınlar, tüm dünyada ayrımcılığa ve baskılara karşı verilen mücadelelerin kahramanlarıyız!

2015 yılında Arjantin’de başlayan #NiUnaMenos (Bir kişi daha eksilmeyeceğiz) seferberliği Latin Amerika ve Avrupa genelinde yayılmaya devam ediyor. Bu seferberlik kadın cinayetlerinin önlenmesi için kadın ölümlerinde kapitalist hükümetlerin ve erkek egemen yargının sorumluluğunu tüm dünya çapında teşhir ediyor. Mücadele yerellerle sınırlı değil: Hindistan’da regl döneminde kadınların “kirli” kabul edildiği için tapınaklara giremiyor olması kararına karşı cinsiyet eşitliği çağrısı yapmak için Kerala’da bir araya gelen yaklaşık 5 milyon kadın otoyollarda “kadın duvarı” adını verdikleri 620 kilometrelik bir zincir oluşturdu. Fransa’da benzin zammına karşı başlayan isyanda kadınlar direnişin ön saflarında yer alıyor ve sarı yeleklerini kuşanıp “Hükümet istifa” diye haykırıyorlar. Bangladeş’te 95 dolar olan asgari ücrete karşı direnen binlerce tekstil işçisi kadın, 8 Ocak’ta başkent Dakka’da havaalanına giden yolu trafiğe kapadı. İskoçya Glasgow’da binlerce kadın belediye işçisi eşit işe eşit ücret mücadelesini kazandı. İspanya Endülüs’te kadına yönelik şiddetle mücadele yasasının “erkekleri kriminalize ettiğini” iddia ederek iptalini isteyen faşist Vox partisine karşı binlerce kadın sokaklara indi. Amerika’da Trump’ın göreve gelişinin yıldönümü olan 21 Ocak’ta yüz binlerce kadın üçüncü kez sokakları doldurdu ve hemen iki gün sonrasında çoğu kadın 30 bin öğretmen Los Angeles’ta altı gün süren bir greve imza attılar. Latin Amerika’da kürtajın ücretsiz ve yasal olması için mücadeleler sürüyor. Belçika, Almanya, İtalya, Şili, Peru, Portekiz, İspanya, Myanmar, Arjantin ve daha birçok ülkeden 8 Mart için feminist genel grev çağrıları geliyor.

Yerel seçimlerin arifesindeki Türkiye’nin gündeminde ise cinsel istismarcılara af paketi var. İktidardakiler, oy deposunu koruyabilmek için çocuk istismarından kaynaklanan cezaların affedilmesine yönelik yasa teklifi hazırlıyorlar. Diğer yandan, yandaş gazeteler her gün “nafaka zulmü” şeklinde başlıklarla nafaka hakkının gaspı için kamuoyu yaratıyorlar. “Aile birliği bozulmasın” diye boşanmalar zorlaştırılıyor, dul kadınlara verilen sosyal yardımlar kesiliyor. Kürtajı yasaklayamadılar ama kamu hastanelerinde kürtaj yapılmıyor.

Ekonomik kriz, bir yandan kadınların güvencesiz, düşük ücretli, esnek çalışma koşullarını daha da kötüleştirirken, bir yandan da kadınların üzerindeki ev işi ve bakım yükünü artırıyor. Çünkü alım gücü düşen ailelerin ihtiyaçları ve maddi yükü kadının sırtına yükleniyor. Kamusal bakım hizmeti, kreşler bitmiş durumda. 2008 yılında 497 olan kamu kreşi sayısı 2016’da 56’ya düştü. Buna mukabil müftülüklere bağlı kreş sayısı 2008’de 692 iken, 2016’da 1.552’ye çıktı. Hayatımızı her geçen gün daha fazla dini kurum ve politikalar belirlemeye başlıyor.

İş hayatının güvencesizliği, kadınların işsiz ve parasız kalma korkusu, patronların erkeklik konumunu pekiştiren, tacizleri kendileri açısından kolaylaştıran faktörler oluyor. Şule Çet, Aysun Yıldırım gibi kadınlar erkek patronların istismarı sonucunda artık aramızda değiller… Kapitalist hükümetler ve erkek egemen meclis-yargı ise kadın ölümlerinin sorumluları olmaya devam ediyor.

Emeğimize, bedenimize, hayatlarımıza dönük tüm bu saldırılar karşısındaki tek umudumuzun dayanışma ve mücadele olduğunu biliyoruz.

250 günü aşkın süredir kar kış demeden hakları için mücadele eden Flormar işçilerinin direnişinden güç alıyoruz! Şiddete, ayrımcılığa ve sömürüye karşı Türkiye’de ve dünyada verilen her bir mücadeleden güç alıyoruz!

Trump hükümetine karşı çıkan ABD’li kadınlarla, kadın düşmanı Bolsonaro’ya karşı Brezilyalı kadınlarla, yasal kürtaj hakkı için yeşil fularları dalgalandıran Arjantinli kadınlarla, devletin baskısını en fazla hisseden Kürt kadınlarla ve farklı ülkelerde hakları için örgütlü mücadele veren tüm kadınlarla dayanışma içinde bu yıl da 8 Mart’ta mücadelemizi güçlendirmek için sokaklarda olacağız!

İş cinayetinde hayatını kaybeden öğretmen Songur’un dava süreci başladı

0

Geçtiğimiz yıl 24 Şubat gecesi plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak iş cinayetine kurban giden ‘’atanamayan öğretmen’’ Hasan Songur’un davası 4. Asliye mahkemesinde görüldü.

Manisa organize sanayi bölgesinde kurulu Sarp Plast fabrikasında plastik enjeksiyon işçisi olarak çalışan Hasan Songur geçtiğimiz yıl şirket patronunun ‘’daha fazla kâr” hırsı yüzünden iş cinayetinde yaşamını yitirmişti. Manisa Adliyesi 4. Asliye Mahkemesinde görülen dava ileriki bir tarihe ertelendi.

Adliye çıkışında basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasına ailesinin yanısıra CHP, EMEP, İDP ve Manisa Şehzadeler ilçesi Bağımsız işçi adayı M. Nuri Koç katılım sağladı.

İşçi Aday Nuri Koç davanın takipçisi olduklarını ve Hasan Songur ailesi ile dayanışma içinde olacaklarını dile getirdi.

Haiti: Dünyanın unuttuğu ülkede isyan var

0


“Beni esir ederek ülkemdeki özgürlük ağacının sadece gövdesini kesmiş oluyorsunuz. Bu ağacın kökleri çok derindedir ve kesinlikle buradan yeni filizler çok daha kuvvetli şekilde fışkıracaktır.”

Toussaint L’Ouverture

Haiti, Karayip denizinde dünyanın çoktan unuttuğu bir felaketler ülkesi. Nüfusunun yüzde 60’ı günde 2 dolardan daha az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Ülkede ortalama ömür ise 49 yıl. Haiti aynı zamanda dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biri ve ülke haftalardır kitle seferberlikleriyle sarsılıyor.

Başkent Port-au-Prince’de, çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu kitleler muz tüccarı Başkan Jovenel Moise’nin istifasını istiyor. Venezuela tarafından 2005’te hayata geçirilen “Petrocaribe” programının fonlarıyla ilgili yolsuzluk iddialarıyla patlayan seferberlik dalgası 7 Şubat’ta başladı ve o günden bu yana yüz binlerce kişi başta başkent Port-au-Prince olmak üzere pek çok kentte sokaklara aktı. Onlarca kişi güvenlik güçlerinin açtığı ateşte can verdi. Ülkede hayat durma noktasında. Okullar, bankalar ve dükkanlar haftalardır kapalı.

Haiti’de yaşanan bu kanlı protestolar, aslında Temmuz, Ekim ve Kasım aylarında yine yoksulluk ve yolsuzluğa tepki olarak yapılan eylemlerin bir devamı.

Göreve geldiğinden bu yana meşruiyet ve yolsuzluk tartışmalarının odağında olan Devlet Başkanı Jovenel Moise’nin istifası temel şiar haline dönüşmüş durumda.

Ulusal para birimi, dolar karşısında iki yılda yüzde 50 oranında değer kaybetti ve halk, ekonominin gidişatına karşı acil önlemler alınmasını istiyor. Öte yandan, yakıt ve gıda başta olmak üzere temel ihtiyaçlara getirilen yüksek zamların geri çekilmesi, 2008-2018 arasında Venezuela’dan Petrocaribe fonu kapsamında sağlanan 3,8 milyar doları zimmetine geçiren üst düzey yöneticilerin tespit edilerek cezalandırılması için yargının harekete geçmesi başlıca talepler.

Haiti’nin unutulmuş devrimci tarihi

Haiti, Voodoo büyüsü ve Amerika’nın en fakir ülkesi olmakla nam salmışa benziyor bugün. Oysa bu korkutucu görüntünün altında, kapitalizmin doğuşunu borçlu olduğu kölelik düzenine karşı kazanılmış ilk zaferin izlerini aramamız gerekiyor.

Toussaint L’Ouverture önderliğinde Fransız sömürge yönetimine karşı uzun bir gerilla mücadelesi yürüten Haiti halkı, yeryüzünün ilk ve tek Afro-Amerikan sömürge karşıtı cumhuriyetini kurmuştu (1791-1804). Kendisinden sonraki tüm bağımsızlık savaşlarına esin veren bir devrimdi bu ve emperyalist güçler bunu hiç unutmayacaktı.

Fransız devrimine katılmış bir Afro-Amerikalı olan l’Ouverture, ülkesindeki mücadelenin önderliğini üstlendi ve bir tür “sürekli devrim” çizgisi izledi. Kölelikten beslenen rejimi alaşağı ederek Fransızları adadan çıkarttı. Dönemin modern teknikleriyle beslenen gelişkin bir tarım ekonomisi ve sanayi planlaması atılımı başlattı ve dahası devrimi, İngiliz sömürgesi olan Santo Domingo’dan başlayarak kıtaya yaymaya girişti.

Haiti’nin Kuzeyinde yer alan Cap Haïtien şehrinde olanca azametiyle boy veren “Laferrière Kalesi” dönemin bir tür teknoloji harikası olarak, bu devrimin kısa sürede eriştiği atılımı hâlâ gururla sergilemekte.

Ne var ki, bu devrim egemen sömürgeci güçlerde yarattığı ortak nefret ve dehşet duygusuyla çok geçmeden boğulacak; yenilgiye uğratılan l’Ouverture Fransa’ya götürülerek hayatını kaybedeceği bir zindana atılacaktı.

Emperyalizm, boğduğu bu devrimin dehşetini asla unutmadı. Ülke uzun yıllar Fransız emperyalizminin uydusu diktatörlüklerce yönetildi. Biri 19 yıl süren iki ABD işgali geçirdi. 30 kadar askeri darbe yaşadı.

2010’da ülkeyi vuran büyük deprem ise 300 binden fazla kişinin ölümüne sebep olacak, başta başkent Port-au-Prince olmak üzere ülkenin büyük bir bölümündeki altyapıyı yok edecekti. Dahası, bu deprem “insani yardım” kisvesi altında ABD ve BM askerlerinin ülkeyi halen sürmekte olan fiili bir işgaliyle sonuçlanacaktı.

Devrimden 215 yıl sonra bugün, işgalin, sömürgeciliğin ve birbirini takip eden diktatörlüklerin çökerttiği bir ülke Haiti. Koşullar, on yıllardır içinden çıkılamayan ekonomik krizin politik bir krize dönüşerek genel isyan halini aldığını ortaya koyuyor.

Sömürgecilik, Haiti Devrimi’nin tohumlarının başka topraklara yayılmasına izin vermedi. Haiti’yi ekonomik, politik ve askeri açıdan kendine tümüyle bağımlı bir sömürge haline getirdi. Ve şimdi bir kez daha Haiti isyanda. Sömürgeci rejimi yapı taşlarına dek sökmeyi göze alan büyük devrimci Toussaint L’Ouverture hâlâ bize bakıyor umut veren gözleriyle, Haiti yeniden küllerinden doğsun diye.

Nancy Fraser, Fredric Jameson, Slavoj Zizek ve daha fazlası, Netflix’in “Troçki” dizisini reddetmek için Troçki’nin torununa destek oldu

0

Lev Troçki’nin torunu Esteban Volkov ve Meksika ve Arjantin’deki CEIP-LT (Leon Trotsky İnceleme Araştırma ve Yayın Merkezi) “Trotsky” dizisindeki iftiraları reddeden bir dilekçeyi imzaya açtılar. Bu televizyon dizisi, ilk olarak Rusya’da çekilmiş ve 2017’de Rossiya 1 kanalında yayınlanmış, ardından 2018’de satın alınarak Netflix’te yayınlanmaya başlamıştır.

Tüm dünyadan Slavoj Žižek, Robert Brenner, Fredric Jameson ve Susan Weissman gibi akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, sanatçılar ve politik aktivistler, bu küçük düşürücü diziyi kınama konusunda katılımcı oldular.  “%99 için Feminizm : Bir Manifesto” kitabının sosyalist feminist yazarları Cinzia Arruza, Tithi Bhattacharya ve Nancy Fraser da metni imzaladı. Dünya partimizin Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol önderlerinden ve Arjantin Ulusal Kongresi üyesi Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol önderlerinden Mercedes Petit; bunu yanı sıra Venezuela partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nden petrol işçilerinin önderi, eski başkanlık seçimlerinde aday olan Orlando Chirino da imzacılar arasında.

Çeviri: Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol, M. D.

Netflix ve Rus Hükümeti Troçki’ye İftira Atmak için Birleşti

ABD şirketi Netflix kısa süre önce Alexander Kott ve Konstantin Statsky’nin yönettiği mini dizi Trotsky’yi yayınladı. İlk kez Kasım 2017’de Rusya’nın devlet kontrolündeki popüler kanallarından biri olan Rossiya 1’de yayınlanan, Rus devrimci Lev Troçki’nin biyografik portresi olduğunu öne süren dizi, aslında tarihsel drama kılığına girmiş siyasi bir saldırıdan çok daha fazlası. Dizinin tarihi yanlışları en amatör tarihçi için bile açık olsa da, varlığı çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Neden Rus Devrimi’nden yüz yıl sonra Vladimir Putin’in devlet kanalı bu büyük bütçeli TV prodüksiyonunun konusu olarak Lev Troçki’yi seçti?

KGB’nin üst düzey yöneticiliğini yapmış olan Putin’in Stalinist geçmişi ve Büyük Çarlık Rusya’sına olan açık nostaljisini bildiğimiz için, Rus devlet televizyonunda, Lenin ile birlikte Ekim Devrimi’nin en önemli lideri olan insanın hayatını ve çalışmalarını dürüst ve tarafsızca canlandıran bir dizi hazırlamasını tabii ki beklemiyorduk. Putin’in bu dizide Troçki’ye yönelik bilumum iftirayı tekrar gündeme getirmesindeki amaç nedir? Rusya halihazırda kapitalizmi restore etmiş ve hiçbir şey, ülkeyi son 18 yıldır yöneten yeni Rus burjuvazisine veya Putin’e ciddi bir şekilde meydan okumadığına göre geçmişi ve devrimcileri neden daha fazla tahrif etmektedir?  Ve neden dünyadaki milyonlarca insana ulaşan bir medya kuruluşu olan Netflix böyle bir diziyi yayınlamayı seçer?

Dizide sunulan başlıca tarihsel tahrifat şöyle;

  1. Dizi kesinlikle bir belgesel olmasa da yaratıcıları gerçeklere dayandığını iddia ediyorlar. Bununla birlikte, dizi 20. Yüzyılda SSCB’nin bürokratikleşmesi sürecinde emperyalistlerin, Çarlık Rusyası taraftarlarının ve Stalinistlerin benzer yalanlarını devam ettirerek Troçki ve taraftarlarına iftira atmayı amaçlamıştır. Bu iddialar, bağımsız şahsiyetlerden oluşan ve bu amaca mahsus Meksika’da toplanan Dewey Komisyonu tarafından çürütülmüştür.
  2. Tüm tarihsel delillere rağmen ve taraftarı olan ve olmayan çağdaşlarının görüşlerinin aksine dizide Troçki benmerkezci, kendini mesih yerine koyan, otoriter, insanlık-dışı, caniyane ve rekabetçi bir karakter olarak tasvir edilir. Tüm bu özellikleri de, dizide sürekli hatırlatılan Yahudi kökenleriyle bağlantılı olarak tarif edilir. Yaşlılığında, devrim sırasında işlemiş olduğu suçlar için vicdan azabıyla kıvranmaktan halüsinasyon görür.
  3. Dizide Frank Jackson (Stalinist ajan Ramón Mercader’in takma adı), biyografisini yazmak için Troçki ile gerçek bir ilişki kuran dürüst, eleştirel ve hassas bir Stalinist gazeteci olarak sunulur. Dizide Troçki bu biyografi meselesini kabul ediyor gibi gösterilir. Gerçekte, Troçki’nin, Mercader’in Stalinizmle ilişkisine dair herhangi bir bilgisi yoktu ve ilişkileri kısa karşılaşmalar ile sınırlıydı; Bu görüşmeler her zaman NKVD’nin bir üyesi olarak Troçki’ye suikast yapma görevi verilen Mercader’in isteği üzerine gerçekleşirdi.
  4. İki Rus devrimi sırasında işçiler, köylüler, askerler ve Rus halkı, onlar adına karar alan Lenin ve Troçki gibi hırslı liderler tarafından manipüle edilmiş gibi gösteriliyor. 1905 yılının sovyetleri sırf bu kişilerin kendi konuşmalarını dinlettirdiği kürsüler gibi tasvir ediliyor. Sınıf mücadelesi söz konusu değil, her şey bireyler arasındaki çatışmalar ve intikam arayışlarından ibaret gibi. Gerçekte, 1917 devrimi, yalnızca Çarlığa karşı değil, aynı zamanda geçici burjuva hükümeti ve Kornilov’un karşı devrimine karşı da tarihteki en büyük ve en radikal kitle hareketlerinden biridir. Devrim, Bolşevik Parti önderliğinde sömürülen ve ezilenlerin aktif katılımıyla Sovyetlerin iktidarını tesis etmiştir. Ancak dizi, devrimi iktidar için verilen ucuz bir mücadele, devrimcileri de manipülatif psikopatlar olarak tasvir etmektedir.
  5. Troçki’nin kadınlarla olan tüm ilişkileri de karalanmaktadır. Troçki’nin ilk eşi başlı başına büyük bir Bolşevik olan Aleksandra Sokolovskaya, Troçki’nin iki kızıyla birlikte terk ettiği bir ev kadını olarak resmedilmiştir. Gerçekte, Aleksandra, 16 yaşında Troçki’nin katıldığı ilk Marksist çemberin lideriydi. İkili, kızları ile birlikte Sibirya’ya sürülür ve Aleksandra Rusya’da kalmayı tercih ederken, kaçması için Troçki’ye yardım eder. Dizi, ikinci karısı Natalya Sedova’yı Troçki’yi güzelliği ile büyüleyen, kişisel sekreteri olan ve kendini çocuklarının eğitimine adamış ev kadını rolü ile göstermektedir. Ancak Natalya, devrimden sonra Sovyet Eğitim Komiserliği’nde görevli olur ve savaş sırasında müzelerin ve antik anıtların korunmasında görev almıştır. Daha da problemli olanı, dizinin Troçki’nin çocuklarıyla olan ilişkisini tasvir ediş şeklidir. Dizi, Troçki’yi, devrim sırasında sözde bir suikast girişimi sırasında canlı kalkan olarak kendi oğullarını kullandığını iddia edecek kadar ileri giderek, kendi siyasi hırslarıyla beslenen ihmalkâr ve uzak bir ebeveyn gibi göstermektedir. Dizi, çocuklarının ölümüyle ilgili ölünceye kadar Troçki’yi rahatsız eden vicdan azabına defalarca vurgu yapar. Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu çocukların öldürülmesinde Stalinistlerin oynadığı rolden hiç söz etmez. Gerçekte, dört çocuğun hepsi ebeveynlerinin politik faaliyetlerini destekler, özellikle de Lev Sedov. Sedov yeraltı Rus Sol Muhalefetinin ana örgütleyicisi olarak Troçki’nin en yakın işbirlikçisi ve destekçisidir. Dahası, Larissa Reissner, zırhlı trende Troçki’yi baştan çıkaran (esasen cinsel) yoldaşı ve sekreteri olmaya indirgenmiştir. Gerçekte, Reissner iç savaş hakkında yazılar yazmış ve Beşinci Ordu içinde, tıpkı devrim sırasında olduğu gibi önemli bir yere sahiptir. Volga filosunda bulunmuş, mücadelede yer almış ve Alman devrimine katılmıştır. 1926 yılındaki ölümüne kadar en önde gelen Bolşevik kadın kadrolardan biri olmuştur.
  6. Troçki’nin devrim öncesi ve devrim sırasında Lenin’le olan ilişkisi, geçici uzlaşmalarla örülü, bir ego mücadelesi olarak sunuluyor. Öyle ki bir ara Lenin Troçki’yi balkondan atmaya yelteniyor. Ekim ayaklanması sırasında, saklanmış olan Lenin, ancak Troçki onun nerede olduğunu sorduktan sonra yeniden ortaya çıkıyor ve bu da devrimin zafere ulaşmasından sonra meydana geliyor. Dizi Lenin’in Eylül 1917’den itibaren, Bolşevik Parti Merkez Komitesi bünyesinde ayaklanmanın acilen başlatılması gerektiği konusunda bir mücadele yürüttüğünü ve bunun proletarya diktatörlüğünün başlangıcı olacağı konusunda Troçki’yle mutabık olduğunu gizliyor. İktidarın ele geçirilmesinden sonra, Sovyetler Kongresi’nin başlamasını beklerken, ikisi birlikte yerdeki battaniyelerin üzerinde dinlenmiş ve Kongre için son ayrıntılar hakkında konuşmuşlardır. Üstelik Stalin, yalnızca Lenin’in sekreteri olarak sunuluyor, ancak Lenin’in Stalin hakkındaki gerçek değerlendirmesi için onun vasiyetnamesini ve Gürcü meselesi bağlamında “Büyük-Rus şovenisti” yöntemlerine ilişkin eleştirilerini okumak yeterlidir.
  7. Alman imparatorluğu ile yaptığı Brest-Litovsk görüşmeleri sırasında Troçki, dizide Kayzer’e karşı bir isyanı tetiklemek için bildiri dağıtma emrini verir ve bu da başarısızlığa uğrayıp Alman saldırısına mazeret verir. Yine dizide anlaşmanın imzalanmasına muhalefet eden başlıca kesim, gerçekte olduğu gibi Sosyalist Devrimciler (SR’ler) değil de eski Çarcı generallerdir. Jackson’a gelince Rusya’yı Kazaklarla birlikte savunmadığı için Troçki’yi suçlar. Dizi Rusya’nın savaşı sona erdiren Brest-Litovsk barış antlaşmasını, yani kitlelerin en temel taleplerinden birini onaylayanın Sovyet Kongresi olduğunu görmezden geliyor. Ve Rusya’nın Müttefiklerden bir cevap gelmemesi üzerine, -sosyal demokratların kendi emperyalizmlerinin savaşçılığını destekliği- Almanya ile müzakerelere başlamak durumunda kaldığı gerçeğini göz ardı etmektedir.  Hem Lenin hem de Troçki, Brest-Litovsk müzakerelerini dünya devrimini, özellikle de Alman devrimini ilerletmek için bir platform olarak görmekteydi.
  8. Troçki, Kızıl Ordu’yu oluşturmakla görevlendirildiğinde, dizi onu zırhlı trenin başında bir rock yıldızı, seks sembolü ve bir cenazeye katılmış köylülerin katliamını bile onaylayan bir katilin bileşimi olarak sunuyor. Diziye göre 1918’de Kronstadt’ta bir ayaklanma hazırlığı vardır (ki gerçekte 1921’de gerçekleşir). Troçki ayaklanmanın liderini idama mahkûm etmek için sahte suçlamalar uydurur ve sahte tanıklar sunar. İç savaş konusunda ise yalnızca Çek taarruzu anılıyor ve Kızıl Ordunun devasa Sovyet topraklarında on dört emperyalist ordu ve Çarlık yanlısı beyaz ordularla savaşmak durumunda olduğundan söz edilmiyor. Ayrıca ne emperyalist ekonomik abluka yıllarından ne de düşman filosunun Petrograd’a sadece 30 km uzaklıkta olduğundan da bahsediyor, dizi. 1921’deki fiili Kronstadt isyanıyla ilgili olarak, garnizonunun bileşiminin, 1917 devriminin öncüsü olan garnizondan tamamen farklı olduğu dikkate alınmalıdır. İsyanın karşı-devrimci karakteri, olayların gerçekleşmesinden iki hafta önce, hem uluslararası basında hem de Rus sürgünlerinin gazetelerinde ayaklanmanın duyurulmasıyla tasdik edilmiştir. Troçki, Kronstadt isyanının ilan edilmesiyle borsaların nasıl yükseldiğine de dikkat çekmiştir.
  9. Dizide Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşuna herhangi bir atıf yok. Bununla birlikte Troçki amacının dünyayı fethetmek olduğunu ilan ediyor. Yine diziye göre Devrimin tarihi Lenin’in ölümüyle sona eriyor; yani Troçki’nin kurduğu Sol Muhalefet’i görmezden geliyor; Stalinist karşı-devrim ve Moskova Duruşmalarının yanı sıra, devrimin neredeyse tüm Bolşevik liderlerinin ve bürokratik rejimin gücüne karşı çıktıklarından şüphelenilen kişilerin maruz kaldığı tutuklamaları, işkenceleri, toplama kamplarındaki hapsi ve idamları siliyor. Tarihi baş aşağı çeviren dizi, bütün bu suçları Romanov cinayeti de dahil olmak üzere Troçki’ye bağlıyor. Sayısız yalanlardan biri de bu çünkü söz konusu emri ne Lenin ne de Troçki vermiştir.
  10. Yalnızca son bölümde,  NKVD’den biri Troçki’ye suikast yapmak için görevini yerine getirmesini istediğinde, Jackson’ın gerçek adı görünür. Hasta olan Troçki, Jackson’dan evine gelmesini ister. Bu arada, Kanada büyükelçiliğinden Troçki’ye Jackson’ın aslında Mercader olduğunu belirten bir telgraf gelir. Troçki Mercader’e saldırır, o da duvarda asılı duran bir buz kıracağı ile Troçki’ye vurarak yanıt verir. Böylece dizi, Troçki’nin Mercader’i kışkırttığı ve Mercader’in  Troçki’yi kendini savunmak için öldürdüğü izlenimini verir. Dolayısıyla burada da bir tahrifat vardır. Stalin’in bir savaş halinin SSCB’de bir politik devrimi tetikleyebileceğinin bilincinde olarak Troçki’yi İkinci Dünya Savaşından önce öldürtmek istediğini biliyoruz. Tam da bu nedenle ve kapitalist ülkelerde sosyalist bir devrimi hayata geçirme perspektifiyle Troçki ve takipçileri Dördüncü Enternasyonal’i kurdular. Ağustos 1939’da Hitler ve Fransız büyükelçisi Robert Coulondre arasındaki bir görüşmede Führer, “Stalin ikili oyunu kötüye kullandı” der ve bir savaş durumunda “asıl kazanan Troçki olacak” diye ekler. Emperyalist burjuvaziler, devrimin hayaletine bu ismi vermişlerdi: Troçki.

Sonuç olarak, dizi Troçki adı verilen bu “canavarın” katlini meşrulaştırmaktadır. 

Biz aşağıda imzası bulunanlar, emekçi sınıfların kapitalist sömürü ve baskıdan kurtuluşu bakımından tarihin en önemli olayını gömmeye ve onun başlıca önderlerinin mirasını karartmaya çalışan bu tahrifatı reddediyoruz.

Esteban Volkov, Troçki’nin torunu

İlk İmzacılar

Suzi Weissman, siyaset profesörü, Kaliforniya Saint Mary’s Üniversitesi , Jacobin Radyo, yayınlanacak olan “Trotsky: The Most Dangerous Man in the World” belgeselinin yapımcılarından (ABD).

Robert Brenner, tarihçi, UCLA, Karşılaştırmalı ve Sosyal Tarih Merkezi Direktörü (ABD).

Mike Davis, yazar (USA).

Mike Goldfield, siyaset biliminde Emeritus profesör, Wayne Devlet Üniversitesi, Detroit (ABD).

Fredric Jameson, profesör, Duke Üniversitesi (USA).

Nancy Fraser, New School for Social Research’te felsefe ve siyaset profesörü (ABD).

Tithi Bhattacharya, yönetmen, Purdue Üniversitesi (ABD).

Cinzia Arruzza, The New School for Social Research’te felsefe bölümünde profesör yardımcısı (ABD).

Paul Le Blanc, tarih profesörü, La Roche Üniversitesi, Pittsburgh, Pennsylvania (ABD).

Bhaskar Sunkara, Jacobin dergisi editörü (ABD).

Slavoj Žižek, filozof (Slovenya).

Einde O’Callaghan, yönetici, Marksist İnternet Arşivi & Çevrimiçi Troçkizm Ansiklopedisi

Bill V. Mullen, Amerikan ve Küresel Çalışmalar profesörü, Purdue Üniversitesi (ABD).

Bruce Levine, J. G. Randall tarihte Emeritus profesör, Illinois Üniversitesi (ABD).

Asit das, bağımsız araştırmacı ve yazar, New Delhi (Hindistan).

David McNally, tarih profesörü, Houston Üniversitesi (ABD).

Charles Post, sosyolog, New York Şehir Üniversitesi (ABD).

Warren Montag, Occidental Üniversitesi, Los Angeles (ABD).

Srecko Horvat, filozof (Hırvatistan).

Mihai Varga, sosyolog, Berlin Özgür Üniversitesi (Almanya / Romanya).

Charles-André Udry, Editions Page ve A l’encontre editörü (alencontre.org) (İsviçre).

Alexander V. Reznik, tarihçi, Ekonomi Yüksek Okulu Ulusal Araştırma Üniversitesi (Rusya)

Michael Husson, ekonomist (Fransa).

Ernest Drake, Drake Records Store ve Label (Almanya).

Eric Toussaint, tarihçi ve siyaset bilimi doktora öğrencisi, Liège Ünivesitesi (Belçika).

Edwy Plenel, Mediapart yöneticisi ve gazeteci (Fransa).

Michael Löwy, Emeritus Director of Research, CNRS, Paris (Fransa).

Sebastian Budgen, editör, Verso (Londra – New York).

Can Irmak Özinanır, KHK’li akademisyen (Türkiye).

Eric Aunoble, tarihçi (Cenevre).

Helmut Dahme, sosyoloji profesörü (Avusturya).

Alex Callinicos, Avrupa çalışmaları profesörü, Avrupa ve Dünya Çalışmaları Fakültesi, King’s Koleji (İngiltere).

Isabelle Garo, filozof (Fransa).

Catherine Samary, ekonomist, Paris Dauphine Üniversitesi (Fransa).

Stathis Kouvélakis, filozof, King’s Koleji (İngiltere).

Jean-Jacques Marie, historian (France).

David Pavon Cuellar, Professor of Psychology and Philosophy at Universidad Michoacana de San Nicolás de Hidalgo (Meksika).

Isabelle Garo, filozof (Fransa).

Franck Gaudichaud, siyaset bilimci, Grenoble Alpes Üniversitesi (Fransa).

Jean Baptiste Thomas, profesör, Ecole Polytechnique (Fransa).

Jean Batou, uluslararası tarih profesörü, Lausanne Üniversitesi (İsviçre).

Ugo Palheta, sosyolog, Lille Üniversitesi ve Contretemps web sayfası yöneticisi (Fransa).

Beatriz Abramides, profesör, PUC SP, APROPUCSP önderi (Brezilya).

Antonio Moscato, tarihçi, Salento-Lecce üniversitesi (İtalya).

Rolf Wörsdörfer, profesör, Darmstadt Teknik Üniversitesi (Almanya).

Gabriel García Higueras, tarihçi, Lima Üniversitesi (Peru).

Daniel Gaido, tarihçi, Córdoba Ulusal Üniversitesi (Argentina).

Florian Wilde, tarihçi (Almanya).

Jaime Pastor, siyaset bilimci, Uzakta Eğitim Ulusal Üniversitesi (İspanya Devleti).

Juan Fajardo, Marksist İnternet Arşivi İspanyolca Bölümü yöneticisi. (Arjantin)

Juan Dal Maso, yazar (Arjantin).

Wladek Flakin, tarihçi (Almanya).

Leonidas “noni” Ceruti, tarihçi (Arjantin).

Massimo Modonesi, profesör, Universidad Nacional Autonoma de Mexico (Meksika).

Claudio Albertani, profesör, Universidad Autónoma de la Ciudad de México (Meksika).

Pablo Pozzi, tarihçi, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Osvaldo Coggiola, San Pablo Üniversitesi, USP (Brezily).

Eduardo Grüner, sosyolog ve deneme yazarı (Arjantin).

Miguel Vedda, Felsefe ve Güzel Sanatlar Fakültesi, UBA (Arjantin).

Stéfanie Prezioso, dünya tarihi profesörü, Lausanne Üniversite (İsviçre).
Jean-Numa Ducange, tarihçi, Rouen Üniversitesi (Fransa).

Patrick Silberstein, doktor, Éditions Syllepse editörü (France).

Antonio Liz, tarihçi (İspanya Devleti).

Joel Ortega Juárez, 68′ aktivisti, gazetecilik eğitmeni, emekli profesör, UNAM (Meksika).

Esteban Mercatante, ekonomist, Member of the Editorial Board of Ideas de Izquierda Magazine (Arjantin).

Socialist Forum (Lübnan).

Jason Schulman, editör, New Politics (ABD).

Christoph Jünke, tarihçi (Almanya)

Emmanuel Barot, filozof, Toulouse Jean Jaures Üniversitesi (Fransa).

Mathieu Bonzon, Amerikan çalışmaları profesörü, Universidad Paris I (Fransa).

Diego Giacchetti, tarihçi (İtalya).

Héctor Sotomayor (profesör – Meritorious Autonomous University of Puebla’da araştırmacı (Meksika).

Ariane Diaz, Ideas de Izquierda editörü (Arjantin).

Raquel Barbieri Vidal, Buenos Aires Colon tiyatrosu rejisörü (Arjantin).

Paula Varela, profesör, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Sandy Mcburney, İşçi Partisi- Glasgow (İskoçya).

Alejandro Gálvez Cancino, profesör, Autonoma Metropolitana Üniversitesi (Meksika).

Claudia Mazzei Nogueira, profesör, UNIFESP-DS (Brezilya).

Jamila M.H.Mascat, filozof, Utrecht Üniversitesi (Hollanda).

Alicia Rojo, Historian, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Pablo Oprinari, sosyolog, CEIP Leon Trotsky (Meksika).

Esteban Fernandez, felsefe profesörü, Costa Rica Üniversitesi (Kosta Rika).

Fernando Rosso, gazeteci, La Izquierda Diario (Arjantin).

Bernhard H. Bayerlein, tarihçi, Ruhr Üniversitesi (Almanya).

Miguel Candioti, profesör, Nacional de Jujuy Üniversitesi (Arjantin).

Juan Duarte, profesör, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Paula Bach, ekonomist, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Pablo Anino, ekonomist, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Gabriela Liszt, CEIP “Leon Trotsky” (Arjantin).

Gaston Gutierrez, “Ideas de Izquierda” editörü (Arjantin).

Andrea Robles, editör, IPS-CEIP “Leon Trotsky” (Arjantin).

Gaston Remy, ekonomi profesörü, Nacional de Jujuy Üniversitesi (Arjantin).

Matias Maiello, sosyolog, Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Gloria Rodriguez, Núcleo de Estudios del Trabajo y la Conflictividad Social yöneticisi, Sosyal Bilimler ve Güzel Sanatlar profesörü, Rosario Ulusal Üniversitesi (Arjantin).

Nick Brauns, tarihçi ve gazeteci, (Almanya).

Max Delupi, gazeteci ve aktör, (Córdoba, Arjantin).

Livia Vargas Gonzalez, tarih ve felsefe profesörü, UCV-UFOP (Venezuela-Breziya).

Hernan Camarero, tarihçi, Buenos Aires Üniversitesi’nde araştırmacı (Arjantin).

Leonidas “Noni” Ceruti, tarihçi (Rosario, Arjantin).

Ricardo Antunes, Professor of Sociology at Universidad Estadual de Campinas, UNICAMP (Brezilya).

Kevin B. Anderson, sosyoloji profesörü, Kaliforniya Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Feminist Araştırmalar, Santa Barbara (ABD).

Horacio Gonzalez, sosyolog, yazar, Buenos Aires Ulusal Kütüphanesi’nin eski yöneticisi (Arjantin).

Pierre Rousset, Europe Solidarie et sans Frontieres üyesi (Fransa).

Valerio Arcary, profesör, Federal San Pablo Enstitüsü, IFSP (Brezilya).

Jorge Aleman, terapist, yazar (Arjantin/İspanya Devleti)

Alejandro Horowicz, profesör, Buenos Aires Üniversite (Arjantin).

Elsa Drucaroff, profesör ve yazar (Arjantin).

Andrea D’Atri, psiklog, feminist örgüt Pan y Rosas’ın (Ekmek ve Güller) kurucusu (Arjantin).

Gilbert Pago, tarih profesörü, IUFM Martinique’in eski yöneticisi, kadın mücadeleleri tarihi ve Karayipler ile eski Fransız sömürgeleri tarihi alanlarında uzman.

Claudio Katz, ekonomist, CONICET’te araştırmacı (Arjantin).

Steve A. Smith, tarih profesörü, Oxford Üniversitesi (ABD).

Olga Fernandez Ordonez, Troçki Meksika’da sürgündeyken onun gardiyanlığını yapan Carlos Fernandez’in kızı (Meksika).

Pablo Bonavena, sosyoloji profesörü, Ulusal Plata Üniversitesi ve Buenos Aires Üniversitesi (Arjantin).

Jorge Gonzalorena Doll, sosyolog ve tarihçi (Şili).

Paolo Casciola, tarihçi (UNAM ve UAM-X / Meksika, UBA / Arjantin).

Ted Stolze, Felsefe Departmanı, Cerritos Üniversitesi, Norwalk (ABD).

Guillermo Almeyra, tarihçi (UNAM ve UAM / Meksika, UBA / Arjantin).

Alejandro Schneider, tarihçi, UBA / UNLP (Arjantin).

Darren Roso, bağımsız araştırmacı, Melbourne (Avusralya).

Phil Gasper, International Socialist Review editoryal komitesi üyesi; Emeritus profesör, Notre Dame de Namur Üniversitesi (Fransa).

Samuel Farber, tarihçi, CUNY (ABD).

G. M. Tamas, filozof, Merkez Üniversitesi (Budapeşte, Macaristan).

Chechino Antonini, gazeteci, L’Anticapitalista yöneticisi (İtalya).

Iuiri Tonelo, Esquerda Diario editörü, sosyolojisi doktorası, Estadual de Campinas Üniversitesi (Brezilya).

David Walters, Marksist İnternet Arşivi ve Çevrimiçi Troçkizm Ansiklopedisi yöneticisi.

Francesca Gargallo Celentani, yazar ve feminist (Meksika).

Eduardo Lucita, Economistas de Izquierda üyesi (Arjantin).

Carlos Rodriguez, gazeteci, Pagina 12 (Arjantin).

Alma Bolon, Professor, Republica Üniversitesi (Uruguay).

Edison Urbano, Ideas de Esquerda dergisi editörü (Brezilya).

Octavio Crivaro, sosyolog, Rosario (Arjantin).

Omar Vazquez Heredia, sosyal bilimler doktorası, Buenos Aires Üniversitesi (Venezuela).

Sima Aprahamian, Ph. D., araştırma yardımcısı, Simone de Beauvoir Enstitüsü, Concordia Üniversitesi (ABD).

Juan Cruz Ferre, Left Voice editörü (ABD).

Alan Wald, Professor, H. Chandler Davis Collegiate, Emeritus profesör, Michigan Üniversitesi (ABD).

Anthony Arnove, editör, Haymarket Yayınevi (Chicago, ABD)

Tatiana Cozzarelli, Left Voice editörü, ABD’li Demokratik Sosyalisler ekibinin Sosyalist Feminist grubunun üyesi (ABD).

Silvia Aguilera, editör, LOM Ediciones (Şili).

Paulo Slachevsky, editör, LOM Ediciones (Şili).

Mercedes D’Alessandro, ekonomist, Economia Feminista (Arjantin).

Alfonso Claverias, Federal Huesca vekili, Podemos (İspanya Devleti).

Brian Kelly, 2002 Isaac ve Tamara Deutscher Onursal Ödül sahibi; tarih öğrencisi, Queens Ünivesitesi, (Belfast)

Kevin Murphy, 2005 Isaac ve Tamara Deutscher Onursal Ödül sahibi, Rus tarihi eğitimcisi, Massachusetts Boston Üniversitesi (ABD)

Pranav Jani, yardımcı profesör, İngilizce, Ohio Devlet Üniversitesi (ABD)

Neil Rogall, (retired) City ve Islington Üniversitesi (Birleşik Krallık)

Dr Liam Ward, Medya ve İletişim eğitimcisi, RMIT Üniversitesi, Avustralya

Julius Arscott, Ontario Kamue Emekçileri Sendikası, Toronto 5. Bölge İdari Komite Üyesi

Matthew Craig, tarih ve siyaset bilimleri öğrencisi, Siegen Üniversitesi (Almanya/Yeni Zelandad)  

Rob Marsden, “Splits & Fusions” çevrimici Troçkist dergiler sitesinin yöneticisi.

Matthew Flisfeder, profesör, Winnipeg Üniversitesi (Kanada)

Katerina Matsas, psikiyatrist, EEK üyesi (Yunanistan)

Thodoros Koutsoumbos, ‘NEA PROOPTIKI’ gazetesi editörü (Yunanistan)

Yannis Aggelis, Atina-Yunanistan Gazeteciler Sendikası İdari Komitesi üyesi, ESIEA (Yunanistam)

Dr. Axel Fair-Schulz, Ph.D. tarih fakültesi yarımcı profesörü, New York Devlet Üniversitesi (ABD)

Politik partiler:

Nicolás del Caño, Myriam Bregman, Emilio Albamonte, Christian Castillo, from Partido de Trabajadores por el Socialismo (Arjantin); Santiago Lupe, Lucia Mistal y Veronica Landa from Corriente Revolucionaria de Trabajadores y Trabajadoras (İspanya Devleti); Sulem Estrada, Miriam Hernandez y Mario Caballero, from Movimiento de los Trabajadores Socialistas (Meksika); Ángel Arias, from Liga de Trabajadores por el Socialismo (Venezuela); Javo Ferreira, Violeta Tamayo y Elio Aduviri from Liga Obrera Revolucionaria por la Cuarta Internacional (Bolivya);Simone Ishibashi, Diana Assunção and Maíra Machado from Movimento Revolucionário de Trabalhadores (Brezilya); Stefan Schneider from Revolutionären Internationalistischen Organisation (Almanya); Damien Bernard, Juan Chingo y Daniela Cobet from Révolution Permanente (Fransa); Sebastián Artigas from Corriente de Trabajadores Socialistas (Uruguay); Dauno Totoro Partido de Trabajadores Revolucionarios (Şili) [Fracción Trotskista por la Cuarta Internacional (FT-CI)].

Baba Aye, Socialist Workers and Youth League (SWL) (Nigeria).

Giacomo Turci, Scilla Di Pietro – Frazione Internazionalista Rivoluzionaria (FIR) – La Voce delle Lotte; Massimo Civitani – SI Cobas, coordinamento di Roma (İtalya).

Romina del Plá, Néstor Pitrola, Jorge Altamira, Marcelo Ramal, Gabriel Solano; İşçi Partisi yöneticileri (Arjantin).

Rafael Fernández, Natalia Leiva, Lucía Siola and Nicolás Marrero, İşçi Partisi (Uruguay).

Philippe Poutou, Olivier Besancenot, Alain Krivine and Christine Poupin, Nouveau Parti Anticapitaliste (Yeni Antikapitalist Parti (Fransa).

Gaël Quirante, Sud Poste 92 (Fransa), Anasse Kazib, Sud Rail (Fransa) ve Vincent Duse, CGT PSA Mulhouse (Fransa). Nouveau Parti Anticapitaliste (Yeni Antikapitalist Parti) (Fransa).

Nathalie Arthaud, Arlette Laguiller, Armonia Bordes, Chantal Cauquil; Lutte Ouvrière (Fransa).

Guilherme Boulos, eski başkanlık adayı, PSOL ve Movimento dos Trabalhadores Sem Teto (Brezilya).

Marcelo Freixo, federal milletvekili, PSOL Rio de Janeiro (Brezilya).

Tarcisio Motta, kongre üyesi, PSOL Rio de Janeiro (Brezilya).

Juliano Medeiros, PSOL başkanı (Brezilya).

Movimento Esquerda Socialista: Luciana Genro, eski başkanlık adayı, milletvekili (PSOL); Roberto Robaina, PSOL; Israel Dutra, PSOL; Pedro Fuentes, Editor, Izquierda em Movimento. Fernanda Melchionna, David Miranda, Sâmia Bomfim, federal deputies (PSOL) (Brezilya).

İşçilerin Sosyalist Akımı/ PSOL: Babá, Río de Janeiro belediyesi kongre üyesi (PSOL); Pedro Rosa, SINTUFF ve CST/PSOL yöneticisi; Rosi Messias, PSOL (Brezilya).

Isa Penna, milletvekili, PSOL São Paulo; Fernando Silva, PSOL – Insurgência (Brezilya).

Komünizm ve Özgürlük Kolektifi – PSOL (Rio de Janeiro, Brezilya).
Komün – PSOL (Rio de Janeiro, Brezilya).

Alan Woods, Uluslararası Marksist Akım, editör, In Defence of Marxism. Rob Sewell, Uluslararası Marksist Akım, editör, Socialist Çağrı (Birleşik Krallık).

Juan Carlos Giordano, Mercedes Petit, Sosyalist Sol (Arjantin); Orlando Chirino, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (Venezuela); Enrique Fernández Chacón, UNIOS (Perú); Enrique Gómez Delgado, Sosyalizme Doğru Hareket (Meksika). [İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal – İUB-DE (UIT-CI)]

Alejandro Bodart, Sergio García, Celeste Fierro, Vilma Ripoll, Guillermo Pacagnini, Mariano Rosa, Movimiento Socialista de los Trabajadores (Arjantin) and Anticapitalistas en Red-IV Internacional.

Paula Quinteiro (Galician vekili); Raul Carmago (Madrid vekili); Jesús Rodríguez (ekonomist); Ángela Aguilera (Andalusian vekili); Ana Villaverde (Andalusian vekili); Mari García (Andalusian vekili); Sonia Farré (İspanya vekili). Anticapitalistas (İspanya Devleti)

Franco Turigliatto, eski senatör, Komünist Yeniden Kuruluş Partisi, Sinistra Anticapitalista yöneticisi (İtalya).

Alan Maass, editör, Sosyalist İşçi ve SocialistWorker.org, Uluslararası Sosyalist Organizasyon.

Peter Taaffe, İngiltere ve Galler Sosyalist Partisi.

Tony Saunois, CWI/SocialistWorld.

Thiess Gleiss, Die LINKE (Almanya); Lucy Redler, Die LINKE and SAV (Almanya).

Manuel Aguilar Mora, tarihçi, Meksika Otonom Üniversitesi, Sosyalist Birlik için Lig (Meksika).

Roman Munguia Huato, Ismael Contreras Plata; Liga por la Unidad Socialista and Movimiento de Reconstrucción Sindical del magisterio (Meksika).

Edgard Sanchez, İşçilerin Devrimci Partisi (Meksika).

José Luis Hernández Ayala, Pedro Gellert, Heather Dashner Monk, Marcos Fuentes, Emilio Téllez Contreras and Héctor Valadez George; Devrimci Sosyalist Koordinasyon (Meksika).

Cuauhtémoc Ruiz Ortiz, Sosyalist Emekçi Partisi (Meksika).

Savas Michael-Matsas, yazar, İşçilerin Devrimci Partisi sekreteri, (Yunanistan)

Bu liste periyodik olarak güncellenecektir.

***

Ayrıca Zırhlı Tren yazarlarının dizi hakkındaki sohbetini izleyin:

Polisin cinsel saldırısı yargılanmalıdır!

0

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) üyesi tutuklu avukatlar için Ankara Sakarya Caddesi’nde eylem yapan Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dayanışma Derneği’nin (TAYAD) düzenlediği eyleme katılan üniversiteli kadın öğrenci polis tarafından gözaltına alınırken cinsel saldırıya uğradı. Bu saldırının fotoğrafları kamuoyuna yansırken, Ankara Emniyet Müdürlüğü tepkilerin ardından yaptığı açıklamada kadın öğrencinin direndiği için bunu yaşadığını, terör örgütü eylemlerine katıldığını ve babasının FETÖ/PDY örgütündeki faaliyetlerinden dolayı ihraç edildiğini belirterek saldırıyı meşrulaştırdı.

Bu olayın ardından suç duyurusunda bulunan öğrenci, “Eğer utanıp sinseydim onlar böyle yapmayacaktı. Ne olursa olsun taciz aklanamaz. Şöyle bir şey olabilir mi? ‘Sizin siyasi çizginizi beğenmiyoruz, size yapılan tacize de ses etmeyiz’” dedi.

Polis tarafından gerçekleştirilen bu eylem açıkça bir cinsel saldırıdır. Emniyet görevlileri, yetkilerini ve konumlarını kullanarak kadınlara cinsel şiddet uygulayamaz. Devletin kolluk kuvvetine mensup olmak cinsel şiddeti normalleştiremez, meşrulaştıramaz. Polisin cinsel saldırıları ilk değildir, bu saldırıda bulunan polis derhal tutuklanmalı ve görevden men edilmelidir. Eylem yapmak demokratik bir haktır, bu hakkını kullanan hiç kimseye saldırıda bulunulamaz, bu olayı örtbas etmeye çalışan Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri soruşturulmalıdır!

Mephisto Direnişi devam ediyor

0

Asgari ücret aldığınızı düşünün, patronunuz size yol parası da vermiyor. Zaten iki yakanız bir araya gelmezken öğle yemeğiniz için de 9,60 TL istihkakınız var. Üzerine çıkarsanız cebinizden ödersiniz.

Bütün gün ayakta çalışıyorsunuz ve sadece iki kere on beş dakikalık mola hakkınız var, onda da dinlenme alanınız yok. Bir bardak çay bile vermiyorlar. Müdürleriniz performans konusunda sizden çok şikâyetçi. Duvara dayanmak bile yasak. Sürekli ve sistematik olarak psikolojik baskı altındasınız.

Düşünmesi bile insana ıstırap veren, insanlık onuruna yakışmayan ücret ve çalışma şartlarına karşı Mephisto Kitabevi çalışanları, yönetimden koşulların düzeltilmesini talep etmeleri üzerine işten çıkarıldı. Bunun üzerine Mephisto çalışanları Beşiktaş Mephisto mağazası önünde direnişe geçti. Bugün direnişlerinin 19. gününe girdiler.

Kendileri ile konuştuğumuzda mevcut çalışanların üzerinde baskının yüksek olduğunu ve şartların düzelmediğini belirttiler. Mephisto patronu çalışanlarının şartlarını düzeltmek şöyle dursun, keyfi işten çıkartmalarla çalışanlarını sindirmeye çalışıyor.

Mephisto işçileri, talepleri karşılanana kadar mücadeleye devam edeceklerini ilan ettiler. Bu aşamada talepleri şu şekilde:

1) Haksız yere işten atılan çalışanlar işe geri alınsın.
2) İnsanlık dışı yemek ücreti uygulamasına son verilsin. Yemek ücretleri aylık en az 500 TL olmalıdır.
3) Çalışanlara insani koşullarda bir dinlenme alanı sağlansın.
4) Güvenlik kamerası tacizi ile mobbing son bulsun.

Direnişçi işçiler ister fabrikada, ister bankada, ister bir kitabevi tekelinde, hangi emek kolunda çalışırlarsa çalışsınlar mücadeleye davet ediyorlar.

Gazete Nisan olarak Mephisto çalışanlarının 18. gününde ziyaret ettiğimiz direnişini destekliyoruz.

Beyaz yakalılar etkinliklerinin 2. buluşması: “İşsizliğin Hatıra Defteri”

0

KaçBizeGel, Plaza Eylem Platformu, Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi öncülüğünde başlayan beyaz yakalılar etkinliklerinin 2. Buluşması olan “İşsizliğin Hatıra Defteri” 3 Şubat günü Türk Tabipleri Odasının Kadıköy-İstanbul ofisinde gerçekleşti. Gazete Nisan olarak biz de bu etkinliği takip ettik.

Etkinlik boyunca uygulanan yöntem sayesinde etkinlik katılanların sürece katkı sunmasıyla ilerledi. Dolayısıyla oldukça eğlenceli ve verimli bir etkinlikti.

“İşsizliğin Hatıra Defteri” etkinliğinde krizin en büyük ve en yıkıcı etkilerinden biri olan işsizlik ve işten çıkarılma süreçleri Yaratıcı Drama yöntemiyle ele alındı.

Tanışma ve Isınma etkinlikleri ile başlayan süreç Canlandırma aşaması ile devam etti.

Bu aşamada işsizliğin 5 ayrı süreci üzerine yoğunlaşıldı: “İşten çıkarılma öncesi / işten çıkarılma anı / işten çıkarıldıktan sonraki durum / İşten çıkaran kişinin de işten çıkarılması / İşten çıkarılan iki kişinin de başka bir işyerinde karşılaşması”.

Tüm bu aşamalar gelen katılımcılar ile rastgele oluşturulan 5 ayrı grup tarafından ironik bir şekilde canlandırıldı.

Canlandırmalar oldukça keyifli geçmekle birlikte işsizlik süreçlerinin birçok sorunu ortaya çıkarılmış oldu. Katılımcılar canlandırmalar sonrası yapılan değerlendirme ve forum bölümünde ortaklaşan sorulara cevap aradı:

  • İşten çıkarılmak bireysel bir yetememe durumu mu sadece?
  • Hangi gerekçeler ile işten çıkartılıyoruz?
  • İşyerindeki arkadaşlar olarak işten çıkarılan arkadaşlarımız ile birlikte nasıl bir mücadele etmeliyiz?
  • İşten çıkarıldıktan sonra yapılacak şey kabuğumuza çekilip bir süre sonra yeni bir iş arama sürecine başlamak mı sadece?
  • İşsizliği örgütlemek nasıl mümkün olur?

Etkinliğe gelen beyaz yakalı işçi dostlar canlandırmalara referans vererek yukarıdaki sorulara cevaplar üretmeye ve birlikte mücadelecinin yollarını aramaya başladılar. Bizler de etkinliğin katılımcıları olarak bu yöntem ile politik bir faaliyet yapmanın çok anlamlı ve etkili olduğunu gördük. Dolaysıyla bu alanda faaliyet yürüten ekiplerin mücadelelerini bu şekilde birleştirmeleri bizi çok sevindirdi. Bizler de bu birlikteliği ve onların bu yaratıcı etkinliklerini takip etmeye ve katılımcı olmaya devam edeceğiz.

Tekstilde de sömürü diz boyu

0

Ben 38 yaşında bir tekstil işçisiyim. Daha 13 yaşımdan beri bu sektörde çalışmaktayım. Şu an çalışmakta olduğum işyeri ünlü giyim mağazalarına kot ve kaban üretimi yapan bir yer. Çalışma saatimiz görünürde 8 saat, ama çoğunlukla bu saati mesai adı altında aşıyoruz. Tabii mesai ücretlerimiz çok düşük ve son zamanlarda maaşlarımız geç verilmeye başladı.

Atölyede 23 kişi çalışıyoruz. İşçilerin büyük çoğunluğu Suriyeli ve sigortasız çalıştırılıyorlar. Bırakalım asgari ücret almayı, çoğu 1200 lira maaş alıyor. İşyerimizin yan tarafında da bir tekstil atölyesi var ve burada çalışanların çoğu 15-16 yaşındaki çocuklar. Bu çocukların çoğu asgari ücretin altında çalıştırılıyor.

Bakmayın ünlü markalara ürün yaptığımıza. Taşeron olarak çalıştığımız için maaşlarımız çok düşük. Hatta şöyle bir örnek vereyim: Diktiğimiz çoğu ürünü satın dahi alamıyoruz. Bizim sektörde maaşlar asgari ücret olarak bankaya yatar, kalanı ise elden verilir. Patron da “Ben maaşınızı banka hesaplarınıza yatırdım, siz parayı çekince bana 200 lirayı geri vereceksiniz” diyor. Tam bir kara düzen. Bu düzen, tekstil sektörünün alınyazısı resmen. Bu da yetmezmiş gibi asgari ücrette yapılan zamdan sonra daha adil bir ücret talep eden işçilere artık kapı gösteriliyor. Hakkını savunan işçiyi işsizlerle tehdit ediyorlar.

Yapılan zamlar ortada, her şey zamlanırken asgari ücretin 2020 lira olmasının hiçbir kıymeti kalmadı. En temel tüketim gıdalarını almakta bile güçlük çeker olduk. Ben bekâr biri olarak bu maaşla zar zor geçiniyorken evli ve çocuklu ailelerin geçinmesi neredeyse imkânsız. İmkânsız diyorum çünkü geçinse bile borçlanarak yaşamına devam edebiliyor. Çalışanlar olarak zam talep ettiğimizde aslında emeğimizin karşılığını istiyoruz. Bu hayat pahalılığının karşısında daha adaletli bir yaşam talep etmek her işçinin en temel hakkıdır.

Türkiye işçi sınıfının Kanlı Pazar’ı: “Ellerinde pankartlar”

0

Dünyada hemen hemen her işçi sınıfının bir “Kanlı Pazar”ı vardır. Bunun nedeni belki de işçilerin en yoksul kesimlerinin sadece Pazar günlerinin tatil olması ve yalnızca tatil oldukları o gün protesto etmeye fırsat ve vakit bulabilmeleridir.

Rusya işçi sınıfının Kanlı Pazar’ını hatırlatalım: Kilisedeki Pazar ayininden çıkan Petersburglu işçiler, Papaz Gapon’un arkasında ellerinde beyaz bayraklar ve Çar’ın portresiyle, “Çar babalarına” vermek istedikleri bir dilekçeyle Kışlık Saray’a yürüyüşe geçerler. Dilekçede, işçilerin ıstırap ve sefaletinin bitirilmesi rica edilmektedir. Çar silahsız işçilerin üzerine ateş açılması emri verir. 500 işçi ölür, yüzlercesi yaralanır. Sonrası mı? 105 sanayi yerelinde genel grev ve Sovyetlerin işçi meclisleri olarak ilk kez ortaya çıktığı 1905 grevi.

İrlanda işçi sınıfının Kanlı Pazar’ının ertesinde bir devrim gerçekleşmez ancak yine de en az Rus Çarlığı kadar işçi düşmanı bir güç tarafından gerçekleştirilir. 30 Ocak 1972 günü, eşit yurttaşlık hakları için yürüyüşe geçen İrlandalı yoksulların üzerine Britanya ordusu tarafından ateş açılır. 26 kişi vurulur, 14 eylemci ölür, iki kişi de üzerlerine sürülen askeri araçların altında kalır.

Ne yazık ki Türkiye işçi sınıfının da bir Kanlı Pazar’ı var.

16 Şubat 1969’da “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı” sloganının altında, işçiler ve gençler bir miting örgütlerler. Mitingin çıkış noktası, İstanbul’a demirleyen Amerikan 6. Filosu’nun protesto edilmesidir. İşçiler ve gençler, bir Amerikan filosunun İstanbul’da demirlemesini, Türk hükümetinin emperyalizme bağımlılığının çirkin bir ifadesi olarak yorumlarlar.

Mitingden iki gün önce Milli Türk Talebe Birliği, Cağaloğlu’ndaki salonunda bir toplantı düzenler. Bu toplantıda emperyalizme karşı bir araya gelmiş işçilere ve gençlere karşı saldırma kararı alınır. Toplantıya İstanbul, İzmit, Bursa ve Sakarya Komünizmle Mücadele Dernekleri de katılırlar. O gün sağcılar Beyazıt’ta bir miting düzenlemişlerdir: “Bayrağa Saygı Mitingi”. Bu mitingde, solcuların Amerikan Filosu’nu protesto etmesini protesto ederler.

16 Şubat günü geldiğinde, işçiler ve gençler 11.00 gibi Beyazıt’ta toplanmaya başlarlar. Yürüyüşün güzergâhı, Valilik tarafından Beyazıt-Taksim olarak saptanır. Saat 14.00 gibi 30.000 kişi yürüyüşe geçer. Kitle “Bağımsız Türkiye”, “Sosyalist Türkiye”, “Hoşt Amerika”, ” Amerikalı it evine git”, “Johnson’un ayısı, Süleyman’ın dayısı”, “İşçi köylü el ele” gibi sloganlar atar.

O sırada sağcılar Dolmabahçe’de, Amerikan Filosu’nun karşısında namaz kılıyordu. Filodan dolayı Dolmabahçe Camii ve çevresi, yasaklı askeri bölge ilan edilmiş olsa da onlar içeri alınmıştı. Ellerinde tespihlerle, demirlerle ve sopalarla yukarıya çıktılar ve kitleye, işçiler ile öğrencilere saldırdılar. O dönem yarbay olan Celal Küçük polisle ilgili olarak şu tarihsel kaydı düşer: “Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyordu.”

O Kanlı Pazar günü iki kişi öldü, yaklaşık olarak 200 kişi de yaralandı. Türk sağının emperyalizme nasıl hizmet ettiğinin bir manifestosu olan bu saldırının sorumluları hâlâ yargılanmadı.

İşsizlik zincirlerinden boşandı: Gerçek işsiz sayısı 6 milyon 351 bin!

0

İşsizlik zincirlerinden boşandı: Gerçek işsiz sayısı 6 milyon 351 bin!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ekim ayı işgücü istatistiklerine göre standart-dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 11,6’ya yükseldi. Dar tanımlı işsiz sayısı son bir yılda 501 bin artarak 3 milyon 788 bine yükseldi. Bir yıl içinde işsiz sayısındaki devasa artış işsizliğin giderek vahim bir toplumsal sorun haline geldiği gösteriyor. Tarım dışı işsizlik oranı Mart 2017’den itibaren en yüksek orana ulaştı. Ekim 2018 itibariyle tarım dışı işsizlik oranı yüzde 13,6 oldu. Grafikten de görüleceği üzere son iki yılın tarım dışı işsizlik oranları Ekim 2018’de 13,6 oranı ile en yüksek düzeyine ulaşmış oldu.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR), TÜİK’in 15 Ocak 2019 günü açıkladığı Ekim 2018 dönemi işgücü istatistikleri ile İŞKUR tarafından açıklanan Aralık 2018 dönemi verilerini ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından açıklanan Ekim 2018 dönemi sigortalı istatistiklerini değerlendirdi. DİSK-AR’ın işsizlik ve istihdama ilişkin değerlendirmeleri aşağıda yer almaktadır.

  • Ekim 2018 dönemi TÜİK işgücü istatistikleri ile son İŞKUR ve SGK verileri, işsizlikte krizin etkisinin giderek belirgin hale geldiğini gösteriyor.
  • TÜİK’e göre Ekim 2017 döneminde yüzde 10,3 olan dar tanımlı standart işsizlik 1,3 puan artarak Ekim 2018’de yüzde 11,6’ya yükseldi.
  • TÜİK verilerine dayanarak hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 351 bine yükseldi.
  • Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 18,3 olarak hesaplandı. Geçen yılın aynı dönemine göre geniş tanımlı işsiz sayısı 517 bin arttı.
  • İşsizlik sigortasında rekor başvuru Aralık 2018’de yaşandı. Başvuru sayısı 211 bine yükseldi.
  • Genç işsizliği geçen yıla göre 3 puan artarak yüzde 22,3’e yükseldi.
  • Kadın işsizliği yüzde 14,7, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 27,9 olarak gerçekleşti. Tarım dışı kadın işsizliği ise yüzde 18,8’e yükseldi.
  • Tarım dışı genç kadın işsizliği yüzde 32,9 oldu.
  • Ne eğitimde ne de işgücü piyasasında olan gençlerin (boşta gezer) oranı yüzde 24,7.
  • Sanayi üretimi daralmaya devam ediyor. Kasım 2018 itibariyle yüzde 6,5 oranında küçüldü.
  • Ekonomide küçülme, yüksek enflasyon ve işsizliğin bir arada yaşandığı ağır bir kriz tablosu yaşanıyor.

İşsizlik sigortasına rekor başvuru: 211 bin

İşsizlik sigortasına başvuru Aralık 2018 itibariyle 211 bine ulaştı. 2017 yılında işsizlik sigortasına başvuranların toplam sayısı 1 milyon 318 bin oldu. 2018 yılında ise başvurular 1 milyon 630 bine yükseldi. Böylece işsizlik sigortasına başvuranların sayısı 292 bin kişi arttı.

Son bir yılda işsizlik sigortasına başvuranların oranı yüzde 24 arttı. Ekonomik krizin etkisinin görülmeye başlandığı Ağustos 2018’den itibaren işsizlik sigortasına başvuru devasa artış gösterdi. Son 4 ayda işsizlik sigortasına yapılan başvurular 2018’in toplam başvurularının yüzde 45’ini oluşturmakta. 2018 yılında işsizlik sigortasına yapılan başvuruların büyük bir kısmı son 4 ayda gerçekleşti.

Çözüm ne?

İşsizlik, patronların kâr amaçlı ekonomi sistemi olan kapitalizmin doğal bir sonucu. Emekçiler için bu acı sorunun çözümü ilk elde, iş saatlerinin kısaltılarak işyerlerinde ek vardiyaların kurulması ve tüm işlerin çalışabilir haldeki insanlar arasında bölüştürülmesinden geçiyor.

Nihai çözüm ise elbette kâr amaçlı kapitalizme son verilerek işçi-emekçiler lehine ve onlar tarafından yönetilen ve denetlenen planlı bir merkezi ekonomik sistemin kurulmasıdır. Bunu da ancak işçi sınıfı gerçekleştirebilecektir.

Rejimin tanzim satış taktiği işçiyi doyurmayacak

0


2018’de etkilerini hissettiren ve 2019’da da derinleşerek süren ekonomik krizin işçileri ve emekçileri en sert vurduğu alanlardan biri ev içi harcamalar, özellikle de mutfak oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak 2019 verilerine göre sebzedeki yıllık enflasyon %94,72 düzeyinde. Yani sebzedeki fiyat artışı, ücretlerdeki artışın 4,7 katı. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu Ar-Ge birimi KAMUAR’ın yaptığı araştırmaya göre ise Ocak 2019 itibariyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı %5 oranında artarak 2 bin 472 liraya kadar çıktı. Açlık sınırında son bir yıllık dönemde yaşanan büyüme %30 boyutunda.

Rejimin ekonomi politikalarının yol açtığı bu yıkım tablosu, en net ifadesine işçinin ocağında kavuşuyor. Gıda fiyatlarında son 16 yılın en yüksek artışı yaşanıyor. Fiyatı en çok artan ürünler sıralamasında ilk 9 sırada yaş sebze ve meyve ürünleri yer alıyor. İlk 15 ürünün 12’si tarım ürünü. Ocak ayı enflasyon verilerine bakıldığında fiyatı en çok artan ürünler %88 ile çarliston biber, %81 ile patlıcan ve %67,63 ile ıspanak oldu.

Yakıcı bir gündem olarak açlık tehdidinin hayatın bir parçası haline gelmesi, işçi ve emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluk yaratıyor; kendisine mikrofon uzatılan kent yoksulları hayatta kalma koşularının nasıl tırpanlandığını, hükümetin patron taraftarı, plansız ve mantıksız ekonomi yönetiminin yoksulluğu nasıl ürettiğini anlatıyor.

Ekonomi yönetiminden duyulan hoşnutsuzluğun, bu alanda biriken öfkenin siyasal yönetime yansımaması, siyasal bir değişiklik isteğini tetiklememesi mümkün mü? Elbette hayır. Başkanlık rejimi de bunun bilincinde olacak ki, en temel gıda maddelerine ulaşımı engellenmiş olan nüfusun yoksul çoğunluğuna dönük tanzim satış noktaları oluşturdu ve birtakım gıda ürünlerini bu noktalarda, piyasadaki fiyatının altında satmaya başladı.

Hemen belirtmek gerekir ki, rejim, işçilerin karnının aç veya tok olmasıyla değil, sandığa gittiğinde kime oy atacağıyla veya guruldayan midesini doyurmak için greve gitmemesiyle ilgileniyor. Onun asıl kaygısı budur. Tarım Kredi Genel Müdürü Fahrettin Poyraz, tanzim satışının 2,5 aylık bir planlama olduğunu söyleyerek, aslında bunun da bir seçim aldatmacası olduğunu zaten kabul etti.

Tanzim satış noktaları işçinin açlık tehlikesine çare olmayacak. Neden çare olmayacağını ve bizim açlığa karşı ne önerdiğimizi aşağıda özetlemeye çalışalım:

1.) Hükümet tanzim satış noktaları kurmuştur ama bunları sadece biçim olarak kurmuştur; yani işçilere ucuz gıda maddesi sağlayacak bir sistem geliştirmemiştir. Biz, işçinin karnını doyurmaya ve onun yaşam koşullarını güvence altına almaya odaklı bir sistem istiyoruz. Bunun için öncelikle piyasaya hakim olan aracıların ve spekülatörlerin üzerine ivedilikle gidilmeli ve bu konuda yasal ve idari her türlü önlem alınmalıdır.

2.) Aracıların ve spekülatörlerin temizlenmediği bir tanzim satış sistemi, sadece ve sadece karaborsacılar doğurabilir. Karaborsanın türemesi ve yaygınlaşması ise işçinin alım gücü üzerinde ek bir basınç yaratacak ve yoksullaşmayı derinleştirecektir.

3.) Rejim, tanzim satış noktalarında ucuza satış yapmaktadır ancak bu ürünleri üreticiden aynı fiyata almakta, bu ürünlerin lojistiğinden sorumlu olanlara aynı ücreti ödemektedir. Bir bağlamda, halkı doyurduğunu söylerken, aslında kendi oligarşisini beslemektedir. Rejim aradaki farkı, yani oligarşisine verdiği tutarı vergilerden ve hazineden ödemektedir. İşçinin vergisiyle ödenenler, işçiye bir lütufmuş gibi ucuza satılıyormuş gibi gösterilmektedir.

4.) Tanzim satış noktalarından satılan gıda maddeleri ithal edilmektedir. Zaten mutfak giderlerindeki enflasyonun sorumlusu da, Türkiye tarımının ve sanayi üretiminin emperyalizme bağımlı kılınmış olunmasıdır. İşçilere ucuz yiyecek mi sağlamak istiyorsun? O zaman önce gübrede, mazotta, elektrikte, doğalgazda indirime git, toprak rantını ortadan kaldır, tarım arazilerini özel şirketlerin elinden al ve kamulaştır, kamulaştırılan toprakta nüfusun doymasına odaklı planlı bir üretim ekonomisini hayata geçir.

5.) Sofra giderlerinin ucuzlaması için küçük çiftçilere her türlü destek verilerek kırsal kalkınma sağlanmalıdır. Küçük çiftçilerin üretim kooperatiflerinde, tüketicilerin de tüketim kooperatiflerinde örgütlenmesi teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Üreticiden alınan ürünler manavlara dağıtılmalı, manavlar üzerinden ucuz satış sağlanmalıdır.

6.) Bütün bunlar yalnızca ve yalnızca, ekonominin bilimsel ölçütler uyarınca, işçilerin çıkarına olacak şekilde, akılcı bir şekilde planlanmasıyla başarılabilir.

Hükümetten patronlara bir kıyak daha: Kısa çalışma yasasında değişiklik

0

Ekonomik darboğazla beraber kısa çalışma ve kısa çalışma ödeneği de bir kere daha işçilerin gündemine girdi. 2018 Kasım ayında yapılan değişiklikle yönetmelikte yer alan “zorlayıcı sebep” tanımı değiştirilmişti. Patronların ödenekten yararlanmasının önü tamamen açılırken, “somut belge” zorunluluğu kaldırıldı.

Kısa çalışma nedir?

Kriz mazeretiyle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin önemli ölçüde azaltılması veya işyerinde faaliyetin tamamen veya kısmen geçici olarak durdurulması hallerinde, işyerinde üç ayı aşmamak üzere kısa çalışma yapılabilmekte. Bu durum yasada kısa çalışma olarak tanımlanıyor. Türkiye İş Kurumu (İŞKUR), patronun bu talebini kabul ettiğinde, işçilere İŞKUR tarafından, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan, eksik çalıştıkları süre ile sınırlı olan kısa çalışma ödeneği ödeniyor.

İşçilerin kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilmeleri için, işsizlik sigortasından yararlanma koşullarına sahip olmaları lazım. Bunun anlamı SGK’de son 120 günü kesintisiz olmak kaydıyla, son üç yıl içinde 600 prim gününe sahip olmak.

Aslında söz konusu yönetmelik değişikliğiyle hükümet, kriz dönemleri için çıkartılan ödeneği, krizin adını koymadan kullandırmanın yolunu açtı; yani patronlara bir sermaye birikim alanı daha açtı. “Somut belge zorunluluğu”nun kaldırılmasıyla da işverenlerin kendisi artık “zorlayıcı sebebin” ne olduğuna keyfi bir şekilde karar verebilecek.

Değişikliğin etkileri

Fonlar ve kamu kaynakları daima, ekonomik kriz koşullarında, hükümetin sırtını dayadığı sınıfsal kesimlere; yani patronlara aktarılır. Kısa çalışma ödeneğinin amacı da, patronların işçilerin maaşını öderken işini kolaylaştırmak; “ücret yükünü” kısmen de olsa rahatlatmak.

Yönetmelikte yapılan kolaylaştırıcı değişiklikleri bir sayalım:

  • Patronların kısa çalışma ödeneğine başvurmasını gerektiren “ekonomik kriz veya zorlayıcı sebep”le ilgili somut belge sunma zorunluluğunun kaldırılması.
  • Kısa çalışma başvurularının uygunluğunun tespiti için müfettiş incelemeleri dahil, bakanlık tarafından yapılan harcamaların da İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak olması. Önceden bu harcamalar işveren tarafından yapılmaktaydı.

İşçiler şunun farkında olmalı: Kısa çalışma ödeneğinden faydalanan işçi, aslında kendi işsizlik ödeneğini almakta! Neden mi? Yönetmeliğe baktığımızda, işsizlik ödeneğinin, işçinin kısa çalışma ödeneğini aldığı süre düşüldükten sonra ödendiğini görüyoruz. Yani patronların kısa çalışma ödeneğiyle ücretlerden kesinti yapmadığı, bu ödeneğin işçilerin çıkarına olduğu iddiaları doğru değil. Hem ücretleri indiriyorlar, hem de işçiler, işsizlik ödeneğini henüz işsiz kalmadan almak zorunda kalıyor.

İşçilerin, son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazançlarının yüzde 60’ı kadar kısa çalışma ödeneği alabileceklerini de hatırlatalım.

Yönetmelik, ücreti yüksek olan işçiler için de kısıtlamalar getiriyor. Bunun nedeni, kısa çalışma ödeneğinin, brüt asgari ücretin yüzde 150’sini geçemiyor oluşu. Örneğin ücreti yüksek olan, ikramiye alan, sosyal hakları bulunan, fazla mesai yapan ve fazla mesailer dahil son dört aylık ortalama brüt kazancı 8 bin TL (net 5 bin 911,16 TL) olan bir işçi ancak 3 bin 837,60 TL kısa çalışma ödeneği alabilecek. Bu ne demek? İşçinin kaybı 2 bin TL’nin üzerinde demek.

Kısacası, patronlarla işbirliği içindeki hükümet, krizin faturasını emekçilere ödetebilmek için yine yeni bir formül bulmuş durumda. Kısa çalışma sistemi işçi sınıfının en önemli kazanımlarından biri olan düzenli çalışma hakkını yok ettiği gibi, işsizlik ödentisini de bizzat işçilerin ücretlerine yüklemekte. Ancak birlikte mücadele ederek durdurabileceğimiz yeni bir kapitalist saldırıdır bu.

Müjde: Mesele sadece seçim değil!

0

Erdoğan, 16 yıllık AKP iktidarının en önemli özelliğinin sosyal devletin gerekliliklerini yerine getirmek olduğunu iddia etti ve sözümona müjdeleri birbiri ardına sıraladı.

*Düzenli sosyal yardım alan yoksulların 150 kilovat saate kadar olan elektrik tüketimini devlet karşılayacak,

*Kredi kartı borcu olanlara Ziraat Bankası’ndan kredi hakkı tanınacak,

*Halkbank esnafa, Ziraat Bankası ise çiftçiye kredi dağıtılacak.

Vaatlerde seçim kaygısının olduğu açık olsa da sorun bununla sınırlı değil. Devletin yoksulları kollamak ve yoksulluğa savaş açmak gibi bir görevinin olmasını herkes ister. Ancak sistem o kadar işçi düşmanı ki yardımı dahi sadece zengine katkı için.

Erdoğan ülkeyi şirket gibi yönetmek istediğini hiçbir zaman gizlemedi. Köprü inşaatları bunun en iyi göstergesi. Öyle ki, vergilerimiz köprüyü yapan inşaat şirketlerine gitti. Bu şirketler gelir vergisi ödemediler. Üstelik köprülerin işletmesine de aldılar. Devlet geçiş garantisi verdiğinden hiç risk almamış oldular. Günlük 40 bin araç geçiş garantisi verilen Osmangazi Köprüsü’nün işletmecisine vergilerimizden yılda 1,3 milyar TL gönderiliyor. Erdoğan’ın müjdeleri bu düzene birebir benziyor. Şöyle ki;

*Elektrik fiyatları o kadar arttı ki elektrik tüketiminin azalmasından korkuluyor. Bu yüzden enerji patronları AKP’yi santral kapatmakla ve yeni santraller inşa etmemekle tehdit ediyor. Öyle ya, 2,5 milyon hane yerli ve emperyalist şirketlere fatura ödeyemeyecekse, enerji tüketimi azalacaksa niçin Türkiye’ye yatırım yapsınlar? İşte Erdoğan burada devreye giriyor: Patronlara 2,5 milyon hanenin elektriğinin alım garantisini veriyor.

*Ziraat’ten borç ödeme için kredi almanın zorlu kriterlerini şimdilik bir kenara bırakalım. Bankalar kredi kartı borçlarını temin edemediği için batma tehlikesi yaşıyor. Erdoğan da aslında yerli ve emperyalist bankaların kredilerini sigortalıyor. Nereden? Bizden alınan vergilerden.

*Çiftçiye/esnafa açılan kredinin ise bir manası yok. Her gün yeni bir vergi gelirken tarım ürünleri ithalatından artık vergi alınmayacak. Tarımın bu koşulda ilerlemesi mümkün değil. Krediyi almaya cesaret eden çiftçi de toprağını terk etmeden önce ucuz, tohum vermez ve toprağı zehirleyen İsrail tohum ve gübrelerine yönelecek. Bu kredi de İsrail’e gidecek.

Ama yok, AKP işçi dostu olmamak için her şeyi yapıyor. İsrail tohumlarını bile yiyor, yediriyor. Aynı zamanda patrona yardımcı olmak için garibana yardım ediyor gibi görünüp bizim vergilerimizi para babalarının hesaplarına havale ediyor.

Çözüm elbette ki mevcut. Patronlara para vermek yerine elektrik hatlarını yenileyerek yüzde kırka varan enerjinin kaybolmasını engellemek, böylece elektriği ucuzlatıp istihdam yaratmak, bir tarım programı çıkarmak pekâlâ mümkün. Ama bu sistemle değil. Çünkü Tek Adam rejimi tüm gücünü sadece patronları sevindirmek için kullanıyor.

Bedel ödeyenler ve fırsata çevirenler…

0

Murat Ülker, Erman Ilıcak, Hüsnü Özyeğin, Rahmi Koç, Ferit Şahenk… Bu isimleri muhakkak tanıyorsunuz… Peki, en önemli ortak özellikleri ne biliyor musunuz? Hepsi aynı listenin bileşenleri… 2018’e Türkiye’nin en zenginleri olarak girdiler.

Benzer bir başka listenin bileşenleri ise TÜPRAŞ, FORD, TOYOTA, TOFAŞ… Bu şirketler de 2018’e girerken Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu araştırmasında ilk 4’te yer alıyorlardı.

İşte 2018’in o zor günleri kapımızı çaldığında aynı gemiyi paylaştığımız kişi ve şirketler!..

Krize karşı topyekûn mücadele sürecine girdiğimizde “aynı gemide” olduğumuz bu kişi ve kurumlar nasıl fedakârlıklar yaptılar, hatırlayabiliyor musunuz?

Mesela, herhangi biri kazancından veya kârından fedakârlık yaptı mı?

Duymadık, bizim duyabildiklerimiz daha çok borç yapılandırma talepleri, vergi borcu yapılandırmaları ve/veya indirimleri, sermayenin/varlıkların yurtdışına aktarılması gibi örnekler oldu.

TOFAŞ’ta üretime ara verilmesi, TÜPRAŞ’ta vardiya sisteminin işçilerin aleyhine değiştirilmesi, birçok şirkette işçi çıkartma vb. örnekler de karşımıza çıktı.

Yani, bu isimler, en’ler listelerindeki yerlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yaptılar.

Böylece, krizle mücadelenin “topyekûn mücadele” olarak lanse edilen ilk dönemi topyekûn işçi ve emekçilerin omzuna yüklenmiş oldu.

Çünkü topyekûn mücadelede emekçilerin payına düşen fedakârlıktı. Fedakârlıkla anlatılmak istenen ise açıktı: Daha çok çalış, daha az harca…

Gelir azaldı, ekmek küçüldü, kemer sıkıldı…

Ancak buna rağmen, işverenler kârlarını korumayı hatta artırmayı başarabildi.

Bunun en fütursuz örneği ise marketler oldu… Son bir yıldaki TL değer kaybı yüzde 40’lardayken, market ürünlerindeki son bir yıllık zam ortalaması yüzde 70’leri buldu. İşte mücadelenin tarafları, işte krizin bedelini ödeyenler ile onu fırsata çevirenler!

Şimdi ise devletin krizle mücadelesinde “müjdeler” olarak lanse edilen ikinci döneme girmiş bulunuyoruz. İlk dönem fedakârlığın tümünü işçi ve emekçiler yapınca, beklenti de artık müjdeyi hak ettiğimiz oluyor haliyle…

Oysa “müjde”nin teşvikler, vergi indirimleri, imtiyazlar yolu ile yine emekçiden çok sermaye sahipleri ile bankaları sevindirdiği apaçık… Ekonomik durgunluğun hızla arttığı, ekonomiye güvenin ise çoktan yitirildiği günlerde, devlet bir çeşit garantörlük görevi üstlenerek sermayeyi rahatlatma derdinde.

Çünkü defalarca ifade ettiğimiz gibi, krizin bedelini kimin ödeyeceği politik bir tercihtir. Ve rejimin bu konudaki politik tercihleri en başından beri açık. Bu tercihler, ücretleri yüzde 50’ye yakın değer kaybetmiş emekçilerin, işveren ücretlerde yüzde 25 zammın altından nasıl kalkacak diye düşünüp, işinin devamlılığı için kaygı duymasını istiyor.

Emekçiler, bedelini yerel seçimler sonrası çok daha fazla ödeyecekleri bariz olan bu politik tercihi, bu ekonomik ve sosyal yıkımı reddetmek, bunun karşısına kendi politik cevaplarını sunabilmek zorundalar.

Venezuela: Guaidó’nun emperyalist bir askeri müdahaleyi destekleyen açıklamasını reddediyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin, Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó’nun emperyalist askeri müdahale çağrısına ilişkin açıklaması.

Kendisini Venezuela’nın “geçici devlet başkanı” olarak ilan eden Ulusal Meclis başkanı Juan Guaidó, geçtiğimiz gün haber ajansı AFP’ye yaptığı açıklamada Nicolás Maduro’yu iktidardan düşürmek için askeri müdahale talebinde bulunmaya hazır olduğunu belirtti.

Juan Guaidó’nun bu açıklamasını destekleyen sürgündeki Yüksek Adalet Divanı, Guaidó’nun askeri müdahale talebine yetki vermekle kalmayıp aynı zamanda bu talebi sözde bir barış misyonu kisvesi altında teşvik etti.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), Venezuela emekçi halkının çoğunluğunun Nicolás Maduro onun baskıcı, halkı açlığa sürükleyen hükümetinin iktidardan düşmesini desteklediğini farkında. Emekçiler, sahte Chavizm sosyalizminin kendilerini içine sürüklediği felakete artık tahammül edemiyorlar. Ancak, biz mevcut Maduro hükümetini reddettiğimiz gibi, Donald Trump’ın aşırı muhafazakâr ve gerici hükümetinin planları karşısında diz çökerek emperyalist yanlısı yüzünü açığa çıkaran Juan Guaidó’nun ve de sürgündeki Yüksek Adalet Divanı’nın tutumunu da kategorik olarak reddediyoruz.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Nicolás Maduro hükümetinin düşmesini destekleyen emekçi halkla hemfikiriz; ancak işçilerin, emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin Ulusal Meclis’ten ve Meclis içindeki emperyalizm yanlısı patron partilerinden bağımsız bir seferberlik sürdürmesi gerekliliğini bir kez daha vurguluyoruz. Sorunlarımızı ne Trump, ne Lima Grubu, ne Guaido, ne de askeri bir darbe çözebilir. Ülkenin kaderini belirleyen sokaklardaki Venezuelalı işçiler olmalıdır.

Bugün, içinde bulunduğumuz krizden çıkmak için işçi ve halk yanlısı bir çözüm her zamankinden çok daha belirgin ve acil bir gereklilik olarak önümüzde duruyor. Tam demokratik özgürlükler için, mahkumların siyasi mücadele ve muhalefet özgürlüğü için, grev hakkı için seferber olmalıyız. Yabancı bir askeri müdahalenin sonuçlarının, muharip ve sivil ayrımı gözetmeksizin yapılacak bombardımanlarla, ülkedeki şiddeti artırarak sürekli bir olağanüstü hâl uygulaması olacağının farkındayız. Böylesi bir müdahale ulusal bağımsızlığa tamamen son vereceği gibi aynı zamanda ülkenin fiziksel altyapısının ve kurulu ekonomik kapasitesinin yok olmasına neden olacaktır.

İşçiler, gençler ve tüm yoksul halk kesimleri, Nicolás Maduro’nun uyguladığı acımasız kemer sıkma düzenlemelerine karşı ücretlerin yoksulluk sınırı üstüne çekilerek aylık olarak güncellenmesi; dış borcun ödenmemesi; yolsuzluğa karışanların mal varlığına el konulması; karma veya çokuluslu şirketler olmaksızın petrolün % 100 kamulaştırılması ve elde edilen kaynakların bir acil durum planı çerçevesinde gıda ve ilaç alımına yönlendirilmesi ve PDVSA dâhil tüm temel şirketlerin devlet kontrolüne alınması temellerine dayalı alternatif bir Ekonomik Plan için bağımsız mücadeleye devam etmelidir. Venezuela halkının içinde bulunduğu derin krizden çıkmasının tek yolu ancak böylesi bir Ekonomik Planı hayata geçirebilecek bir İşçi Hükümeti’dir.

Kadıköy Belediyesinde TİS süreci ve işçilerin talepleri

0

Geçtiğimiz haftalarda, Kadıköy Belediyesi ve DİSK Genel-İş Sendikası arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi sürecinde işçilerin taleplerinin kabul edilmemesi üzerine, 2 bin işçi 2 saat iş bıraktı. Bu sürecin nasıl ortaya çıktığı ve ne şekilde yol alacakları üzerine Disk Genel-İş Toplu Sözleşmeler Daire Başkanı Mahmut Şengül ile görüştük.

Kadıköy Belediyesinde Disk Genel-İş nasıl örgütlendi?

1980 darbesiyle gelen yasakların bitmesi ve 1992’de yeniden sendikal hayata dönüşümüzle, kısa bir süre içinde çok sayıda üye edindik ve toplu sözleşmeler yapmaya başladık. Kadıköy’deki ilk örgütlenmemiz de 1993 yılında gerçekleşti. Bu dönemde belediyelerin temizlik, çöp toplama gibi görev alanlarında özelleştirmeler başladı ve sonradan yaygınlaştı. Taşeron uygulamaları da başladı. İşçilerin bu uygulamalarla karşılaştıkları sıkıntıları toplu iş sözleşmeleri yaparak bertaraf etmeye başladık. Böylece belediyelerin görev alanlarındaki bu kâr anlayışını yıkmış olduk.

Kadıköy Belediyesinde direnişe sebep olan durumlar nedir?

Toplu iş sözleşmeleriyle kâr anlayışını engellememiz üzerine hükümet de farklı düzenlemeler arayışına girdi. Taşerondaki işçilere kadro verileceğini iddia etti. 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile taşeronda çalışan işçiler belediye şirketlerine aktarıldı ve 4-D statüsü verildi ancak bu, işçilere verilen gerçek bir kadro değil. Bu yeni statü, işçileri önceki konumundan daha kötü bir hale getirdi. Bu geçişten önce taşeronda çalışan işçiler ihale şartnamesine tabiydi ve buna göre asgari ücret farkını alabiliyorlardı. Şu anda ise alamıyorlar. Altı ayda bir olacak şekilde %4 zamma mahkûm edildiler. Oysaki sadece bu yılki enflasyon oranı %26 civarında. Bu enflasyon oranı karşısında %4’ün hiçbir anlamı yok ve işçilerin aldıkları ücret enflasyon karşısında eridi. Asgari ücret farkı ödenmediği için işçilerin maaşı erimiş ve alım gücü düşmüştür. Önemli bir kısmı geçinemez hale gelmiştir.

Toplu sözleşme yetkimiz ise anayasal bir hak olarak sınırlanmaması gereken bir yetkiyken KHK ile anayasaya aykırı olarak sınırlanmış durumda. Buna rağmen uğraşarak toplu sözleşme yetkimizi alıyoruz ve bu durumu bertaraf etmeye çalışıyoruz.

Bu duruma karşı talepleriniz nelerdir?

Asgari ücret farklarının ödenmesi için Bakanlıklara dilekçe gönderdik. Bu sorun, şu anda tüm belediye şirketlerinde karşılaşılan bir sorun ve hepsi için çaba gösteriyoruz. Bazı belediyelerde toplu iş sözleşmesiyle bu sorunu aşabildik. Özlük haklarını kadrolu işçiler gibi kullanmalarını sağladık. Kadıköy Belediyesi, bu sorunu aşamadığımız belediyelerden biri.

Ayrıca çalışma saatinin kısaltılması talebimiz var. Ekonomik durumu bu şekilde iyileştirmeye çalışıyoruz. Haftalık çalışma süresinin 45 saat yerine 40 saat olarak belirlenmesini istiyoruz. Böylece çalışma günü altıdan beşe düşer ve altıncı gün için mesai ödenmiş olur.

KHK ile işçilerin elde edebilecekleri haklarla ilgili pek çok şey kısıtlanmış durumda. Ancak senenin belli dönemlerinde giyim, gıda gibi ayni ödemeler yapılmaması için bir engel yok. Bunlar da taleplerimiz arasında.

Ücret dışındaki talepleriniz nelerdir?

Disiplinle ilgili düzenleme de taleplerimiz arasında. Disiplin kurulunun işten atmayı görüştüğü durumlarda altı üyeden en az üçünün işçi olması ve en az dördünün oy vermesi halinde işten atılmanın gerçekleşebilmesini istedik. Bu talebimiz kabul edilmediğinde çoğunluk genelde işverende olacak şekilde kuruluyor ve işten atma çok kolaylaşıyor. Bu talebimiz kabul edilmediğinde de işçiyi rahatça atmak istediğini gösteren patron zihniyetiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. 

Belediyenin taleplerinize karşı tutumu ne oldu?

Kadıköy Belediyesi taleplerimizin KHK’ye aykırı olduğunu iddia ediyor. Oysaki taleplerimizin hiçbirinin önünde bir yasal engel yok.  Belediyenin aykırı davrandığımızı iddia ettiği KHK’ye göre bile daha önce taşeronda çalışan işçiler buradaki ihale şartnamelerinde belirtilen şartlarla belediye şirketlerine geçiş yapmalılar. Ek bir şeye gerek olmadan asgari ücrete gelen zammın belediye şirketi işçilerine de uygulanması gerekir. İktidar partisinden muhalefet partisine belediyedeki işverenler bu farkı vermemek için uğraşıyor.

Toplu iş sözleşmesi hakkının sınırlanması Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır ve sendikalar olarak tanımamamız gerekir. Üç konfederasyon olarak bunu söylüyor olsaydık kalıcı bir çözüm olabilirdi.

İki bin işçinin iş bırakmasını sağlayan örgütlülük nasıl sağlandı?

İşçilere bu düzenlemenin neler getirdiğini önceden eğitim çalışmalarıyla anlatmıştık. Sürece işçilerin tamamı katılıyor. Sendikal haklar bakımından da işçilerle önceden yapmış olduğumuz eğitim çalışmaları bu yönde çok etkili oldu.

Toplu iş sözleşmesinde kadın işçilere özgü talepler var mı?

Eşine şiddet gösteren erkek işçinin aylığının kesilerek eşine verilmesi talebimiz var.

Önümüzde yerel seçimler var. Sizce bu durum direnen işçilerin seçimdeki tavrını etkiler mi?

Ana muhalefet partisi olmasına rağmen buradaki belediyede de işçiler haklarını alamıyor. Söylemde işçi dostu olduklarını söylemelerine rağmen muhalefet partisi belediyelerinin iktidar partisiyle benzer uygulamalarda bulunduklarını görüyoruz. İşçiler, bu sırada işverenini de seçmiş oluyor ve seçim sırasında uygulamada neler olduğuna bakması gerekiyor.

Önünüzde eylem planı var mı?

Bu taleplerin kabul edilmemesi halinde, örgütlü mücadelemizle sendika imkânlarımızı kullanacağız. Şu anda arabuluculuk sürecindeyiz. Buradan sonuç alamazsak grev hakkımızı kullanacağız.

İşçi bilincinin yükseltilmesinde sendikalara çok büyük iş düşüyor. Kadıköy’de yapacağımız eylem, farklı yerlerdeki işçilere yansıması olması açısından da çok önemlidir.

31 Mart kim ve ne için önemli?

0

Cumhur İttifakı, hele hele AKP, 31 Mart yerel seçimlerini mutlaka kazanmak istiyor. Ülke genelinde en azından son genel seçimlerdeki kadar oy almaya (%52) kilitlenmiş durumda. “Bu bir beka meselesidir” diyorlar. Eğer istedikleri hedefe ulaşamazlarsa, üstelik bir de muhalefet onlardan çok oy alırsa sanki Türkiye batacak.

Halbuki Türkiye zaten batmanın eşiğine gelmiş durumda. Bizzat onlar ülkeyi bu duruma getirdiler. Ama bizim “batma”dan kastımız öyle onların düşündüğü gibi değil. Yok Amerika bizi mahvedecekmiş, yok “teröristler” ülkeyi karpuz gibi böleceklermiş, yok din elden gidecekmiş… Bunların hepsi safsata. Sanki çocuk korkutuyorlar, aldatmaya çalışıyorlar.

Enflasyon %20’leri aşmış; bütçe açığı yarı yarıya artıp 72,6 milyar liraya, dış borçlar 460 milyar dolara ulaşmış; milli gelir hızla geriliyor; işsiz sayısı 6,5 milyona dayanmış; her gün onlarca işyeri kapanıyor; temel gıda maddelerinin fiyatları almış başını gidiyor, insanlar pazarlarda ne alabileceklerini şaşırmışlar… İşçileri ve tüm ücretlileri işsizliğe ve açlığa sürükleyen, ülkeyi batmanın eşiğine getiren gerçekler işte bunlar. Bunun sorumlusu kim? Patronların sistemi ve onun Tek Adam rejimi.

Ama rejim dikkatleri bu gerçeklerden uzaklaştırıp başka hayali tehditlere çekmeye çalışıyor. Bu amaçla havuç-sopa politikası izliyor. Gösterdiği havuç, verdiği bazı ekonomik tavizler. Yok elektrik ücretlerinin bir kısmını üstlenecekmiş, yok marketlere baskın yapıp fiyatları zorla düşürecekmiş, yok kredi borçları yeniden yapılandırılacakmış, yok küçük üreticiye ve çiftçiye kredi dağıtılacakmış… Bunların hiçbiri halkın çekmekte olduğu ekonomik ve sosyal acıları giderici uygulamalar değil. Bunlar sadece geçici seçim yatırımları. Eğer istedikleri orana ulaşırlarsa patronlarla birlikte işçi ve emekçi yığınlara açacakları büyük saldırının ön hazırlıkları.

Sopa politikası ise, halkta “dış mihraklar” konusunda korku yaratmak. Eğer bu seçimlerde Tek Adam rejimi darbe alırsa sanki tüm “iç ve dış düşmanlar”, “hainler” ülkeyi paramparça edecek! Ama dikkat: Hükümet asıl sopayı arkasında saklıyor. 31 Mart seçimlerinden sonra IMF’nin istediği işçi-halk karşıtı tüm kemer sıkma ve sosyal politikalar gündeme gelecek. Tüm emekçiler için asıl tehlike, asıl beka meselesi işte budur.

Ya “muhalefet”?

Tek Adam rejiminin yerel seçimleri bir “beka meselesi” olarak görmesine karşılık, CHP-İYİ Parti ittifakı sanki çok normal bir belediye seçimlerine gidiliyormuş gibi davranıyor. Hükümetin seçim sonrası için hazırladığı saldırı planını görmezlikten geliyorlar. 31 Mart seçimlerinin basit bir belediye seçiminin ötesinde, emekçi halk için bir “beka meselesi” olduğunu kabul etmiyorlar. Tek Adam rejiminin meşruiyetini kabul etmiş durumdalar ve sanki o rejimin başına geçmeye veya ondan kırıntılar koparmaya çalışıyorlar.

CHP işçi-emekçi taleplerinden iyice uzaklaşıp sağa kayıyor ve faşizan bir geçmişi olan İYİ Parti’ye yaklaşıyor. Dertleri “muhafazakâr ve sağ” diye tanımladıkları kesimlerin oyunu almak. Oysa bu kesimler içinde rejimin ekonomik ve sosyal politikaları sonucu yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen milyonlarca emekçi var. Onlar AKP’den uzaklaşma çabasındayken, CHP onların dinsel ve muhafazakâr duyarlılıklarına oynayarak bu kopuşlarını engelliyor, sağa doğru kayıyor.

HDP de CHP’ye bu yolda eşlik ediyor. Önce Kürt illerinin dışında aday göstermeyeceklerini açıklayarak emekçi yığınları CHP-İYİ Parti ittifakına teslim etti. Sonra, CHP’nin baskısıyla, Batı’daki “muhafazakâr” Kürt oylarını AKP’ye bırakmamak için bazı büyük il ve ilçelerde aday göstermeye davet edildi. Şimdi bunu düşünüyorlar. Ama bir yandan da, pek çok yerde CHP lehine seçime katılmamayı kabul ederken, sosyalist ve emekçi adaylar lehine adaylıktan feragat etmeyi veya onlarla birlikte hareket etmeyi akıllarına bile getirmiyorlar.

Biz ise, işçi-emekçi sosyalistler olarak, 31 Mart sonrası gelecek saldırıya hazırlanabilmek için, bu seçimlerde çalışan yığınlara mutlaka bir sınıf seçeneğinin sunulmasından yanayız. Kitlelere mutlaka kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik programı sunmanın zorunluluğuna inanıyoruz. Bu amaçla yapabildiğimiz her yerde, işçi-emekçi adaylar çıkarmak için bütün öbür parti ve akımlarla işbirliği yapmaya çalışıyoruz. Bunun başarılamadığı durumlarda kendi bağımsız işçi adaylarımızı öne çıkaracağız. Bunu yapma olanağımızın olmadığı yerlerde de diğer işçi-emekçi ve sosyalist adayları destekleyeceğiz. Bir işçi-emekçi gazetesi olan Nisan’ın çizgisi budur.

#ŞuleÇetİçinAdalet

0

Şule Çet’in öldürülmesiyle ilgili davanın ilk duruşması 6 Şubat’ta Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Hakimin sorularından, Adli Tıp raporunun gerçekleri gizleme çabasına, sanık avukatlarının tutumlarından katillerin iktidar ile yakınlığına, patron-devlet-erkek yargı işbirliğinin bu denli ayyuka çıktığı, iç içe geçtiği ve birbirinden güç aldığı binlerce örnekten biri. Ancak bu dava aynı zamanda kadınların mücadelesi sayesinde daha ilk duruşmada erkek egemen zorbalığı ve işbirliğini teşhir ederek toplumsal öfke yaratmış durumda.

Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet 28 Mayıs günü Ankara’da bir plazanın 20. katından atılarak öldürülmüştü. Olayın ardından katiller Berk Akand ve Çağatay Aksu 2 kez gözaltına alınmış ve “delil yetersizliği” öne sürülerek Adli Kontrol Şartı ile serbest bırakılmıştı. Şule Çet’in zorla alıkonulduğuna dair arkadaşlarına gönderdiği mesajlar, atladığı öne sürülen pencerede parmak izinin dahi olmaması adli makamları yeterince ikna edememişti! Oysa çıkan otopsi raporunda cinsel saldırı bulgularına rastlandı ve katiller tutuklandı. Ancak olayın soruşturulma sürecinin de gösterdiği gibi, cezasızlığın bir kural haline geldiği ülkemizde Şule’nin katilleri de her an iyi hal indirimi ile serbest bırakılabilirler demiştik…

Nitekim görülen ilk duruşmanın Adli tıp raporu kadına yönelik şiddeti aklıyordu. Bu raporu hazırlayan Adli Tıp Uzmanı Mehmet Nuri Aydın, 20 yıl önce de polis işkencelerini aklayan raporlar hazırladığı için meslekten men edilmiş biri ve aynı zamanda raporda “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde içki içmeyi kabul etmişse cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” diyerek kadın düşmanlığından katili aklamaya çalışıyor!

Davada sanık avukatlarının, hakimin sorduğu sorular da bu işbirliğini sürdürdü. Tecavüz edilip 20. kattan aşağı atılmış bir kadının bedeninin mahkeme salonunda didik didik edilmesi, ‘eski zar yırtıkları’ndan bahsedilmesi, Şule’nin tırnaklarındaki, sanıklardan birine ait DNA örneklerinin halay çekerken olmuş olabileceği iddiaso, psikolojik sorunları olduğu ve keyfi yerindeyken bir anda intihara kalkmış olduğu iddiasının üstüne bir de hakimin Şule’nin evine erkek girip çıkar mıydı diye sorması tek kelimeyle insanlık suçudur! Aynı zamanda sanıklardan Çağatay Aksu’nun amcası Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin yardımcısı Mustafa Aksu’dur. Mustafa Aksu uzun yıllar Ak Parti Ankara İl Başkanlığı’nda başkan yardımcılığı yapmıştır. Bu da davanın iktidarla lişkisi boyutunu ortaya koymaktadır.

Kadın cinayetleri münferit değildir, katilleri de cani, canavar ve olağandışı değildir! Failler her yerdedir. Komşu, bakkal, minibüs şoförü, patron, müdür, iş arkadaşı, muavin, profesör, psikolog, baba, amca, abidir. Her meslekten, her gelir düzeyinden, her eğitim durumundan, her mahalleden, her evdendir. Öyle ki, erkek egemen sistemde büyümüş, bilerek ve isteyerek bu ayrıcalıklardan faydalanan ve kadınları boyundurukları altında tutma, şiddet uygulama ve gerekirse onları katletme hakkını kendinde bulan erkeklerdir. Bu erkekler ve onların yanında olan devlet, yargı, kolluk kuvetleri, adli tıp teker teker hesap vereceksiniz!

Kadın Dayanışması, 9 Şubat 2019

“Asgari” değil ki bu ücret!

0

Asgari ücrete bu ayın başında zam yapıldı. Bu zam oranını ve hayatımızdaki önemini ilerleyen satırlarda değerlendireceğiz, ama şimdi kafamıza takılan bir soruyla başlayalım: Kime göre asgari ücret? Bize göre olmadığı kesin. Kira, yol parası, elektrik, su falan hesaplarken çoktan bu parayı geçtiğimizi görüyoruz zaten. Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre, bu yazının yazarı olarak “hafif sınıfta” (ofis çalışanı) yer aldığım için bana verilmesi gereken ücret 1.841 lira 80 kuruşmuş. Yani şimdi verdikleri çok bile, bir de beğenmiyorum! Peki, hangi işçi bütün geçimini asgari ücretle, yani sadece 2.020 lirayla yapabilir? Esasında sorunun cevabı belli: Hiç kimseye göre asgari değil bu ücret!

Asgari ücretle çalışanların bir kısmı, yapılan yüzde 26’lık zammı mutlulukla karşıladılar. Asgari olmasa da yaşamak için gerekli 417 TL fazla para geçecekti ellerine. (Açıkçası ben de umutlanmıştım, asgari ücretten hallice olan maaşıma yüzde 26 zam gelir mi diye). İçlerinde, “Vay be, 417 TL fazla para alacağız” diyenler oldu. Belki de o an ne yeni ÖTV’leri, yeni yıldaki genel zamları, ne o paranın içinde Asgari Geçim İndirimi’nin olmasını ne de enflasyonun resmi rakamlarda bile yaklaşık yüzde 21 olması gerçeğini düşündüler.

Böyle düşünen arkadaşlarımla konuştuğumda, bu miktarın esasında gelen zamlarla daha ayın birinde çoktan eridiğini, teşviklerle yeni yılda esas kaymağı yiyen kısmın patronlar olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu paranın şimdiden eridiğini ve esas zengin olanın kazandığını onlar da biliyordu ama içlerinde “yine de olsun” diyenler oldu. Bu dönem de dahil hiçbir dönemde, devlet biz çalışanlara önem vermiyordu, hep ezilmeye mahkûm bırakmıştı bizi, hep aç yaşamak zorunda kalmıştık… Tüm bunlardan ötürü son zamanlardaki en yüksek zam oranını kötü karşılamadılar. Bir de “bonus” olarak elektrik ve doğalgaza yüzde 10 indirim yapılmıştı. Şükrettiler, “ya bunu almasaydık” dediler. Biz mücadele eder, dayanışırsak daha iyilerini yaparız diyecektim, sustum; zamanı olmadığına karar verdim.

Hal böyleyken, patron kısmında durum ne? Doğru ya, bu zamları devlet değil patronlar verecek! İlk açıklama TÜSİAD’dan geldi: “Yapılan zam oranından mutluyuz”. Baktığın zaman şaşırtıcı bir açıklama; ne de olsa son yılların en yüksek asgari ücret zammı! Oysa gerçekten şaşırtıcı mıydı? Pek değil:

1) 2019 seçimlerinden sonra 4 yıl boyunca bir seçim olmayacağından dolayı, bir daha böyle bir zam oranı olmayacağını biliyorken;

2) Devlet bu zammı yaparken aynı zamanda patronları maddi teşviklerle de beslerken;

3) Bankalardan yüklü kredi alıp da ödemeyen kurumlara yapılandırma ve borç silme işlemleri yaparken;

4) Vergilere yapılandırma ve aflar getirirken;

5) Patronlar yurtdışına çıkarttıkları paraları “varlık affı” adı altında ülkeye vergisiz sokarken;

6) Yüksek oranlı mevduat faiz oranları ve tahvil ve bono alımları yaparken;

7) Devlet, işyerinde herhangi bir grevde hemen grev erteleme kararı çıkartırken ve devlet bunlar dışında kendilerine diğer birçok yararlar sağlarken, asgari ücrete seçim öncesi laf etmeleri, tek kelimeyle saflık olurdu.

Tabii bir de ülke içindeki mutsuzluğu, huzursuzluğu bildiklerinden olası bir grev ya da Gezi benzeri olaylardan büyük yara alacaklarını tahmin ediyorlar. Ayrıca, işsizliğin yoğun olduğunu bildiklerinden, bu parayı özlük haklarımızı kısarak, o da az gelirse işçi çıkartarak karşılayabileceklerini biliyorlardı. Yani patronlar sıkıştı mı devlet Hızır gibi yetişiyordu.

Türkiye’de asgari ücretle yaşamaya çalışanlar korkuyorlar. Çünkü asgari ücretle geçinemediklerinden, devletten sosyal yardım almak zorunda olduklarına inanıyorlar. Her şeyi değiştirebilecek gücü olduğuna inanmayan kesimler için başka bir alternatif düşünmek zor. Üstelik asgari ücretle çalışanların çoğunluğunu oluşturan gençler başka bir iktidarla dahi tanışmamış. Bunların bir kısmı, işçi mücadelesi dendiğinde ya kaçıyorlar ya da seni uzaklaştırıyorlar, çünkü inanmıyorlar/güvenmiyorlar. Bazıları da “Bu sıkıntılarımızın sebebinin Saray Rejimi’nin yanlış politikaları olduğunu biliyoruz” diyorlar ama korkudan yüksek sesle dile getiremiyorlar. Ne var ki korkunun da ecele faydası yok. Bu yüzden:

Gelin arkadaşlar; iş günü olarak 6 saat, sendikalı ve sigortalı çalışacağımız; sigorta primlerimizin gerçek maaşlarımızdan yatırılacağı, patronların değil de emekçilerin söz sahibi olduğu, taşeron olarak çalışmayacağımız, kreşi olan, sadece kadınlara değil erkeklere de doğum izni hakkı tanıyan, ücretlerin gerçek enflasyon oranlarında artırıldığı, zorunlu mesailerin olmadığı, mobbing kelimesinin anlamını unuttuğumuz, işten çıkartmaların yasak olduğu bir işyeri düşünelim! Hayal mi? Asla değil; biz yeter ki isteyelim ve diğer işçilerle birlik olalım, bu şartları oluşturmaya inanalım.

Tarih bir zamanlar işçiler için hayal olarak düşünülen asgari ücreti de, kıdem tazminatını da, ihbar tazminatını da, sendikal hakları da, çalışma saatlerini 45 saate düşürmeyi de, hamilelikte 6 ay ücretli (kamuda 1 yıl) izni de işçi mücadelesi sonucunda kazandığımızı yazıyor. Yeter ki isteyelim, birlikte kendi tarihimizi de yazarız…

Direnen TARİŞ işçilerine destek eylemi

0

TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı fabrikasında sendikalaşma mücadelesi verdikleri için işten atılan işçilerle dayanışmak için direnişin 94. gününde, fabrika önünde bir dayanışma eylemi düzenlendi. Eylem, DİSK Gıda-İş sendikasına üye olup işten atılan işçilerle birlikte sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla gerçekleşti. Kolluk kuvvetlerinin yoğun baskısı altında gerilimli bir havada başlayan eylemde, ilk olarak Gıda-İş sendikası başkanı Seyit Aslan basın açıklamasını okudu. Seyit Aslan, Tariş’teki sendikal örgütlenme sürecinde işverenin yaptığı baskıları aktardı. İşçilerin yeterli örgütlenmeyi tamamlamalarının ardından öncü işçilerin işten atılmasını ve ardından gerçekleşen işyerini terk etmeme eylemini ve işten atılan işçilerin başlattığı direnişi özetledi. Bu süreçte içerideki üyelerine işveren baskısının yoğunlaştığını, işverenin sendikalarından istifa etmedikleri koşulda işçilerin işlerine son vermekle tehdit ettiğini ifade etti. “Biz DİSK Gıda-İş olarak atılan işçilerin derhal işe geri alınmalarını, işçilerin üzerindeki baskıların son bulmasını istiyoruz” dedi.

Seyit Aslan’ın ardından DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu bir konuşma yaptı. Çerkezoğlu 94 gündür direnen işçilerin mücadelesini selamlayarak başladığı konuşmasında, TARİŞ işçilerine yapılan saldırının bütün işçi sınıfına yapılmış bir saldırı olduğunu vurguladı. Eyleme aralarında İDP’nin de olduğu siyasal partiler ve sendikalar da destek verdi.

Sendikalarda yozlaşmaya karşı mücadele etmeliyiz

0

İşçi hareketinde sendikalara ilişkin genel bir güvensizlik var. Çalışan insanlar bir yandan örgütlü olup ekonomik ve sosyal hakları için mücadele etmek istiyorlar, diğer yandan da sendika yöneticilerinin samimiyetinden ve dürüstlüğünden kuşku duyuyorlar. Açık söylemek gerekirse, onların bu kuşkularını haklı çıkaracak pek çok neden var.

Örneğin, geçenlerde basında haber oldu, Türk-İş’e bağlı Tarım-İş Sendikası’nın yönetimi son dört yılda 47 yurtdışı gezisi düzenlemiş, sendikanın Başkanlar Kurulu toplantısı bile Ukrayna’nın başkenti Kiev’de yapılmış. Yurtdışına çıkan sendika personeline kişi başı 750 dolar harcırah verilmiş ve gezilerin sendikaya maliyeti 550 bin dolar olmuş. Hükümet tarımı öldürüp köylüyü açlığa ve göçe sürüklerken, Tarım-İş yöneticileri Ukrayna gezilerinde “sıkıntı” gideriyorlarmış.

Bir başka örnek: DİSK’e bağlı Özel Güvenlik İşçileri Sendikası’nda bazı güvenlik çalışanları, yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla genel merkez yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Ortada incelenmesi gereken bir durum var, ama sendikanın merkez yöneticileri de karşı hamlede bulunarak bu sendika üyeleri hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret ve tehdit gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuyorlar. Yani sendika yöneticileri kendilerini eleştiren diğer üyeleri polise gammazlıyorlar.

Son ve daha “ilginç” bir örnek: Türk-İş’e bağlı Dok Gemi-İş Sendikası’nın başkanı Necip Nalbantoğlu, oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu’nu önce sendikanın genel merkez yönetim kuruluna alıyor, sonra da 5 Ocak’ta sendikanın genel sekreteri olmasını sağlıyor. Yani sendikada babadan oğula geçen bir “hanedan yönetimi” kuruyor. Tam bir şirket zihniyeti.

Bunlara pek çok sendikacı ve işyeri temsilcisiyle ilgili bol bol başka örnekler de eklenebilir. Bunlara şahit oldukça tabandaki işçilerin yozlaşmış sendika bürokratlarına bakıp sendikalardan soğumaları kaçınılmaz oluyor.

Bu doğal, ama doğru bir tutum değil. Şu anda işçilerin patronların ve hükümetlerin ekonomik ve sosyal, hatta politik saldırılarına karşı toplanabilecekleri başka bir kitlesel örgütlenme aracı bulunmuyor. Evet sendikaların örgütleyebildikleri işçi sayısı, tüm işçiler arasında ancak yüzde 10 civarında ve bu çok düşük bir oran. Ama sendikaların patronlar karşısında aldıkları her tutum, imzaladıkları her toplu sözleşme, geri kalan yüzde 90’lık işçi kitlesi için bir örnek, bir referans oluyor. Onlar da taleplerini ve mücadelelerini bu örneklere bakarak oluşturmaya çalışıyorlar.

Bu açıdan sendikalar işçi sınıfı için hâlâ çok önemli birlik ve mücadele araçları. “Sendika işe yaramaz” diyerek ona sırt dönmek, işçileri şu aşamada örgütsüzlüğe ve pasifliğe mahkûm etmek anlamına gelir.

O halde asıl görevimiz, elimizdeki sendikaları gerçekten üyelerinin kontrolünde birer sağlıklı örgüt haline getirmeye çalışmak olmalı. Sendika yönetimlerinin ve temsilcilerinin demokratik biçimde tüm üyelerce seçilmesi; bunların her an üyelerce geri alınabilir olması; profesyonel yöneticilerin o işkolundaki en yüksek işçi ücretinden daha yüksek maaş almamaları; tüm sendikal faaliyetlerin ve hesap defterlerinin üyelere açık olması; sendika yayın organlarının üyelerin görüş ve önerilerine açık olması; toplu sözleşme görüşmelerine üyelerin de katılabilmesi ve sözleşmenin üyelerin kabulü halinde imzalanması…

Bu önlemler mutlaka sendikalarda tüzüklere girmeli ve hayata geçirilmeli. Bu amaçla da işyerlerinde öncü işçiler komiteleşerek ağırlıklarını sendikalara yansıtabilmeli. Sendikaların yozlaşmasına ve bürokratik yöneticilerin egemenliğine ancak böyle son verebiliriz.

Hindistan’da 200 milyon işçinin greve çıkmasının politik önemi

0

Hindistan’da 8-9 Ocak tarihlerinde 200 milyona yakın işçi, iktidarda olan sağ kanat Bharatiya Janatha Partisi’nin (BJP) neoliberal ekonomi “reformlarına” karşı genel greve çıktı. Kapitalist medya greve dair kapsamlı bir sansür politikası izlerken, grevci işçiler toplumdan yüksek bir politik destek gördü.

Grevin önemli başarılarından biri, toplumu sınıflar halinde yatay olarak değil, kimlikler halinde diklemesine bölen kastların ve mezheplerin etkisini kırabilmesi oldu. Hindistan’da kast sistemi oldukça güçlü ve çoğu zaman işçiler ile kapitalistler aynı kasta veya dinsel-mezhepsel gruba ait olabiliyor. Kast önderleri bu geleneği, sosyal hoşnutsuzluğu bastırmak için kullanıyorlar.

Başbakan Narendra Modi’nin hükümeti büyük burjuvazi tarafından destekleniyor. Kendisi, 4,5 yıllık iktidarı boyunca kemer sıkma, ücret düşürme, özelleştirme, vergi zammı, iş sözleşmelerinin zorlaştırılması ve iş güvenliği tedbirlerinin azaltılması politikalarıyla büyük bir toplumsal öfkenin birikimine neden oldu.

Hindistan işçi sınıfının bu büyük atılımı, dünya işçilerinin mücadelelerinin penceresinden değerlendirilmeli. Örneğin yine 8 Ocak günü, komşu Bangladeş’te, yoksulluk sınırının altında yaşayan on binlerce tekstil işçisi greve çıktı ve polis güçleriyle çatışmalara girdi. Aralık 2018’de Sri Lanka’da 100.000 tarım işçisi, sefalet ücretlerine karşı 9 günlük bir greve gitti. Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi ile ABD’deki 30.000 öğretmenin greve gitmesi de cabası.

Bütün bunlar dünya devriminin bugün sahip olduğu ritmi ve yolu belirliyor. Bütün ülkelerde olan durum ise şu: İşçiler ne eskisi gibi yönetilmek istiyorlar ne de eskisi gibi yaşamak. “Değişim” bütün fabrikaları ve atölyeleri sarmış olan ortak slogan.

Hindistan nüfusunun %70’i, yani 900 milyondan fazla insan günde 2 dolardan daha az kazanıyor. İktidar ise büyüme rakamlarıyla övünüyor: 1990’ların ortasında ülkede iki tane dolar milyarderi varken, bugün bu sayı 131’e çıkmış durumda.

Grevi Hindistan Sendikaları Merkezi (HSM) organize etti. Bu sendikanın bürokratları, iki Stalinist partiyle oldukça yakın: Hindistan Komünist Partisi (HKP) ve Hindistan Komünist Partisi-Marksist (HKM). 1991 ile 2008 seneleri arasında HKP ve HKM, burjuva Hindistan Ulusal Kongresi Partisi’nin başını çektiği birçok eyalet hükümetlerinde koalisyon ortağı oldu ve neoliberal saldırı politikalarının işçiler ile köylüler arasındaki mızrak ucu rolünü üstlendi. İktidardaki BJP gibi, HKP ve HKM de Hindistan işçi sınıfının karşısındaki en karşıdevrimci aygıtlar arasında. Onların biricik amacı işçilerin sosyalist bir seçenek yaratmasını engellemek.

Hindistan grevi, alternatif bir kapitalist hükümet yaratma çabası değildi. Aksine bu grev, kapitalist hükümetleri bütün önerileriyle birlikte ortadan kaldırma iradesini ortaya koydu.

Sudan’da halk ayaklanması

0

Kuzey Afrika ülkesi Sudan 19 Aralık’tan bu yana kitlesel halk ayaklanmasına sahne oluyor. Kitle seferberliği, kendisini ortaya çıkaran koşullar, talepleri ve mücadele biçimleriyle 2011 yılında Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin neredeyse hepsinde seferberliklerin oluşmasına yol açan devrimci dalgaya benzerlik göstermekte.

Nüfusun neredeyse yarısının (20 milyon) yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülkede neoliberal politikalar kapsamında ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımları kaldırıldı. Buna ek olarak, yükselen enflasyonla halkın alım gücünün düşmesi kitleleri ekonomik koşullara karşı isyan ettirdi. Kitlelerin kendiliğinden seferberliğiyle, daha çok ekonomik talepler doğrultusunda başlayan ayaklanma kısa sürede ülkenin birçok kentine yayıldı.

Ülkede 30 yıldır hüküm süren baskıcı, soykırımcı Ömer el-Beşir diktatörlüğü, OHAL ilan ederek asker ve polis gücüyle eylemlere sert müdahalede bulunarak kitleleri geri çekilmeye zorlama yolunu seçti. Aradan geçen bir ayda, insan hakları örgütlerinin rakamlarına göre 40’a yakın ölü, 2000’i aşkın tutuklu bulunsa da bu tablo kitlelere geri adım attırmadı. Rejimin baskıcı uygulamalarını direkt olarak kendi üzerinde gören halk kitlelerinin talepleri ekonomik sınırını aşarak siyasi arenaya geçmiş bulunuyor.

Sudan’ın birçok kentinde devam eden eylemler rejim karşıtı bir karakter kazanmış durumda. “Özgürlük, barış ve adalet”, “Devrim halkın tercihidir” sloganları ile bölge genelinde birçok ülkede 2011 yılında diktatörlük rejimlerine karşı gelişen seferberliklerde bölge emekçilerinin ortaklaştığı “Halk rejimin yıkılmasını istiyor” sloganı da kitleler tarafından sahiplenilmekte.

Emekçi halkın seferberliği kendiliğinden bir şekilde başlasa da, eylemlerin ülkenin önemli bir bölümüne yayılması ve rejimin eylemlere karşı yoğun bir şiddet uygulaması, bu süreçte bağımsız sendikaları da harekete geçirdi. Özellikle Sudan Profesyoneller Birliği eylemlerin örgütlülüğünde önemli bir rol üstlenirken, Sudan Doktorlar Komitesi, Bağımsız Gazeteciler Sendikası ve Sudanlı Eczacılar Merkez Komitesi aldıkları grev kararlarıyla sokağa döküldüler. Yine Sudan solu ve Sudan Kadın Birliği ile diğer feminist gruplar emekçi halkın ayaklanmasına dahil olurken Beşir rejimi birçok sendikacı, feminist ve sosyalisti tutuklayarak kitle ayaklanmasına önderlik edebilecek alternatifleri de bastırma çabası içerisine girdi.

Farklı bölgesel çıkarları olsa da 2011 yılından bu yana Kuzey Afrika ve Ortadoğu sınıflar mücadelesini belirleyen devrimci seferberlikleri yolundan çıkartmak ya da ezmek temel hedefi olan bölge ülkeleri de Beşir rejiminin yanında konumlarını aldılar. Ülkesinde ayaklanmanın başlamasının ardından Şam’da diktatör Beşar Esad ile görüşen Beşir, bu hafta da Katar’a bir ziyarette bulundu. Yine bölge karşıdevriminin baş aktörlerinden İsrail, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan da Beşir diktatörlüğüne desteklerini sundular.

Mevcut tablo içerisinde, Beşir’in uyguladığı tüm baskı ve şiddet politikalarının karşısında kitleler, rejim yıkılana kadar geri adım atmayacakları vurgusunu yapıyor. Emperyalizm ve bölgenin gerici, karşıdevrimci ülkeleri Sudan’daki ayaklanmanın 2011 devrimci seferberliklerinin bir uzantısı olduğunun farkında olarak rejimin yanında tutum alıyor. Sudan burjuva muhalefeti ise ayaklanma karşısındaki utangaç tavrını sürdürerek net bir tutum almış değil.

Emekçi halkın ekonomik ve demokratik talepleri uğruna mücadelesinin ne yöne doğru evrileceğini belirleyecek en temel faktör ise seferberlik içerisindeki bağımsız sendikaların ve sosyalistlerin bu talepleri kesiştirecek bir mücadele programı etrafında iktidar alternatifi yaratabilmeleri. Devrimci enternasyonalistlerin ise bu çaba doğrultusunda Sudan halkının isyanıyla dayanışması gerekmekte.

Kimin “bekası”?

0

Enflasyon yeniden bir canavara dönüşüyor, en iyimser beklentiler dahi ücretlerimizin eriyeceğini söylüyor. Asgari ücret ise hem yoksulluk sınırının altında hem de en düşük ücret değil, çoğumuzun çalıştığı ortalama ücret haline geliyor. İhtiyaçlarımız çok olmasına rağmen, dış borç ve kriz fabrikaların kapanmasına ve işten çıkarmaların artmasına sebep olmaya başlıyor. Üretim azalacak, fabrikalar kapanarak çerez fiyatına yabancı şirketlere satılacak. İşsizliğimiz artarken en şanslı olanlarımız ise asgari ücret ya da onun biraz üzerinde bir ücretle sefalet koşullarına mahkûm edilecek.

Türkiye 31 Mart yerel seçimlerine, etkilerini emekçi kitleler üzerinde giderek daha fazla hissettiren ekonomik krizin ortasında ve Tek Adam rejiminin baskı politikalarının hız kesmeden sürdüğü bir ortamda giriyor. 2017 Anayasa Referandumunu ve 24 Haziran seçimlerini MHP ile olan ittifakı sayesinde kazanabilen Erdoğan yönetimi, bu seçimlere de uzun pazarlıkların ardından “Cumhur İttifakı” olarak katılıyor. Toplumun yarısını karşısına almış olan siyasal iktidar, şimdi ekonomik krizin etkisiyle, hoşnutsuzluğun kendi oy tabanına da yayılması ve seçimlerde özellikle büyükşehirleri yitirme endişesi taşıyor. Başta, İstanbul ve Ankara olmak üzere anakentleri kaybetmesinin ve toplamda yaşayabileceği oy kaybının Tek Adam rejiminin meşruiyetini sarsabileceğinin farkında olan Saray, bu seçimleri de “beka sorununa” bağlayarak ve çeşitli ekonomik tavizler vererek, tabanındaki çözülme ihtimalini engellemeye çalışıyor. Bu çerçevede, 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimler, sıradan bir yerel seçim olmaktan çıkıp Tek Adam rejiminin ve onun politikalarının oylanacağı bir nitelik kazanmış durumda.

Böylesi bir durumda sormak gerekir: Kimin bekasından söz ediyoruz? Herhalde işçilerin ve emekçilerin bekasından değil… Zira, son olarak İZBAN grevini yasaklayan iktidar, sermaye çevrelerine net bir mesaj göndermiş oldu. “Her şey olabilirim, ama işçi dostu asla olmayacağım!” İşte Cumhur ittifakının “bekası”.

İşsizlik, açlık ve yoksunluk tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerin en ufak tepkisi, seferberliği bu rejim için bir tehdit. Daha düne kadar sözde antiemperyalist söylemlerle yüksek perdeden Trump ile atışan Erdoğan, Trump tarafından açıkça “ekonomik yıkıma uğratılmakla” tehdit edilmesine rağmen alabildiğine düşük bir perdeden bu açıklamayı geçiştirmeyi tercih etti. Erdoğan ve onun rejimi her şey oldu; sözde antiemperyalist bile oldu! Bir tek şey olamadı; işçi dostu!

Ekonomik kriz derinleşirken, hâlâ özelleştirmeler devam ediyor, fabrikalar kapanıyor, işsizlik artıyor, enflasyon cebimizdeki parayı durduğu yerde eritiyor. Tek Adam rejiminin çözümü ne? İşçilere saldırmak! 16 yıldır her başarısızlığını örtmek için aynı yola başvuran iktidardan başka ne beklenebilir ki? Bir şeyi netleştirelim; bu ülkede ortalama ücret haline gelen asgari ücretle ve ekonomik krizin pençesinde hayatta kalmaya çalışan işçi ve emekçilerin beka sorunu var, sarayların değil!

Ekonomik kriz bir başarısızlıktır!

Unutmayalım; kriz bir başarısızlıktır. Kapitalizm denilen patronlar rejiminin mutlaka girmek zorunda olduğu bir bataktır ve sadece Tek Adam rejiminin baskısı ve tehdidi ile basitçe atlatılabilecek bir şey değildir. 16 yıldan uzun süredir iktidarda olan AKP, bizlerin hayatını etkileyen hiçbir başarıya imza atamadı. Bu başarısızlık patron düzeninin kaderi olduğu gibi, Tek Adam rejiminin de beceriksizliğini göstermektedir, ona alınyazısı olarak yapışmıştır. Tek Adam rejiminin başarılı olduğu tek iş işçi düşmanlığı oldu. Şimdi bu düşmanlığı “beka sorunu” ile örtmeye çalışıyorlar.

Bahçeli’nin “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir” sözleriyle ifade ettiği “beka sorunu” gerisinde bir dizi pazarlık ve çıkar ilişkisini barındırıyor. Erdoğan yönetiminin MHP’nin desteğine olan hayati ihtiyacının farkında olan Bahçeli, bu dönemde Saray’la kıran kırana pazarlıklar yürütmüş, ittifak bir ara dağılma noktasına gelmişti. Ancak belediyelerdeki rant pazarlığı ve iki partinin ayakta kalabilmek için birbirlerine duydukları ihtiyaç, ittifakın devamını sağladı.

Kısacası, sermaye partileri ve onların belediye başkan adayları yoksulluğumuzu bir oy potası haline çevirmeye bile çalışmıyorlar. Biz ise, yalnızca patronların belirleyici olduğu bir yerel seçime sürüklenmek istemiyoruz. Tam da bu zorluklar ve imkânsızlıklar biz işçi ve emekçileri yerel seçimlerde daha da aktif olmaya, söylenmeyeni söylemeye itiyor. Krizden işçinin çıkarına olmayan bir çıkış yalnızca bizim yıkımımızla mümkün olabilir. Emekten yana olanlar düzen partilerine değil, emekten yana bir programa yönelmelidir.

Sermayeden yana değil, işçiden ve emekçiden yana bir yerel yönetim için mücadele edelim!

Kâr odaklı, sermayeden yana hiçbir belediyecilik anlayışı acil ihtiyaçlarımızı yerine getirmez, yerine getirmediği gibi bunları dışlayacak şekilde örgütlenir. Çünkü bu anlayışın öznesi sermaye sahipleridir, patronlardır. Zaten, bu anlayışta belediyenin kendisi çöp toplama ve temizlikten, konut ve işyeri inşaat izni ve ruhsatı verilmesine; emlak vergisi toplama işinden, bir dizi ihalelerin özel şirketlere verilmesine kadar birçok konuda bir “patron” konumundadır. Bu belediyelerde taşeronlaştırmanın devamı özelleştirme, özelleştirmenin devamı ise sendikasızlaştırma olarak gelir. Ve “patron” belediye, yüzünü bu sefer de belediye işçilerine karşı hak gaspları ile gösterir.

Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken, kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı; çevreye duyarlı; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı belediyelerde emekçi denetimi; herkese bir konut; belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı; herkese ücretsiz sağlık ve eğitim; kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım; ekolojik yıkım ile mücadele; belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.

“Palu Ailesi” dersleri

0

Palu ailesi ve bu ailenin içinde gerçekleşen cinayet, işkence, ensest, çocuk istismarı, dolandırıcılık ve daha birçok suç haftalardır gündemimizde. Hollywood filmini aratmayacak gariplikte bir sürü olay, Müge Anlı’nın programında haftalarca incelendi. Palu ailesi, sosyal medyada bir mizah unsuruna dönüştürülerek programı izlemeyenlerin bile gündemine girdi. Cumhurbaşkanı konuyu çözdüğü için Müge Anlı’yı tebrik etti, canlı yayında alkışlarla yapılan mizansen gözaltılar ve yayın yasağıyla adalet yerini buldu!

Sahibine iade edilmek

Palu ailesinin içinde en az 3 cinayet, 4’ü çocuk ve sayısı bilinmeyen sayıda kadına cinsel istismar ve tecavüz, gasp, işkence gibi bir dizi suç içeren oldukça karmaşık olaylar silsilesi mevcut. Olaylar bir kadının boşanmak istemesiyle başlıyor ve aile içinde şeytanlaştırılanlar ve kurban edilenler hep kadın ve çocuklar.

İşlenen suçlar ailenin en küçük fertlerinden 8 yaşında bir çocuğun karakola kaçmasıyla adli makamlara yansıyor. Ailesi tarafından istismar edilen ve aç bırakılan çocuk işkence gördüğü için evden üç kez kaçıyor ve iki kere ailesine iade ediliyor. Ancak üçüncü seferde çocuk aileden alınarak yetiştirme yurduna gönderiliyor ve evde yaşayan diğer iki çocuğunun güvenliği için hiçbir işlem yapılmıyor. Zaten sonradan anlaşılıyor ki çocuklardan biri içine cin girdiğini söylenerek ispirto sirke içirilerek öldürülüyor! Yine ailede vücudunda şırınga iğnesi olduğu için ameliyat edilen bir çocuk ve çeşitli işkencelere maruz kaldığı belli olan kadınlar var. Tüm bu şiddet sarmalına komşular, hastaneler, hatta polisler tanık olmuş olmalarına rağmen yine çocukların “sahiplerine” teslim edildiği gerçekliği ortada duruyor.

Bu durum elbette ki istisna değil, devletin bu tür pek çok vakada benzer şekilde suça ortak olduğunu görüyoruz. Özellikle de kadına ve çocuğa yönelik şiddet vakalarında… Bu ortaklık nasıl mı gelişiyor? Hastanelere başvuran hamile çocukların sayısı bizzat devlet tarafından saklanıyor. Bu vakaları haber yapmaya çalışan gazeteciler tehdit edilerek, işten atılıyor. 18 yaşına henüz giren genç kadınların nüfusuna iki üç yaşındaki çocukları kaydederken hiçbir istismar şüphesi duymayan bir nüfus kayıt idaresi var. Devlet, “ailenin mutlak bütünlüğünü” korumayı önceliğine alıyor. Kadınların ihtiyaç duyduklarında başvurabilmeleri için yaygın, erişebilir şekilde mevcut olması gereken sığınak, danışma merkezi, şiddet hattı, kreş gibi mekanizmaların olmayışı ve bunların yokluğunda, yerlerini giderek müftülüklerle ilişkili kurumların doldurması bu ortaklığın bir sonucu.

Adaleti ekranda aramak

Hikâyedeki şok edici suçlar kadar dikkat çeken bir başka nokta, hemen hepsi adli soruşturma konusu olması gereken onlarca suçun yıllarca ayrı dava dosyaları şeklinde sürüncemede kalmış olması ve savcılar, hakimlerin harekete geçmesini beklemek yerine “Müge Anlı gazeteciliği”nin alkış toplaması. Oysa Avukat Selçuk Kozağaçlı’yı beş gün süren bir yargılamadan sonra serbest bırakıp sekiz saat içindeki gelişmeler nedeniyle yeniden tutuklayacak kadar hassas bir kolluk makamı var. Oysa “Gezi Parkı olaylarını derinleştirmek ve yaygınlaştırmak” iddiasıyla gece yarısı baskınıyla profesörleri evinden alacak kadar dakik bir yargı mercimiz olmasına karşın, Palu ailesindeki şüpheliler hakkında kovuşturma başlatılmaması Türkiye’de hukuk sistemindeki tercihleri gözler önüne seriyor.

Adaleti Müge Anlı’da aramamak için, öncelikle devletin, hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekiyor. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark eden aile, öğretmen, hastane çalışanları için adli makamlara bildirimde bulunmamak suç sayılmalıdır. Devlet, kadınları ve çocukları koruyan mekanizmaları hayata geçirmedikçe suç ortaklığına devam ediyor demektir.

Pireler nasıl deve oluyor?

0

Dünyanın bütün patronları ve onların iktidarlarının ortak bir özelliği var: Alırlarken deve pire oluyor ama iş vermeye gelince bir de bakıyoruz pireler deve oluvermiş.

Masal değil, gerçek!

Asgari ücret açlık sınırının bile altında. Buna rağmen asgari ücretin yarısı doğrudan ve dolaylı vergilerle işçinin elinden uçup gidiyor. Türkiye’de toplanan her yüz liralık verginin yetmiş lirasını çalışanlar yani işçiler, emekçiler ödüyor.

Sözün özü, bütçe dedikleri sonuçta biz işçilerden, emekçilerden, bu ülkenin alın teri döken insanlarından toplanan paralardan ibaret. Toplanan bütün o paraları bir pasta olarak hayal edelim. İşte iktidar o pastadan hangi kesime ne kadar dilim düşeceğine karar veriyor.

Peki, iktidar o pastadan en büyük dilimleri kime kesip veriyor? Tabii ki patronlara! Teşviklerin, desteklerin, iltimasların ardı arkası kesilmiyor. Kırk yılın başında asgari ücrete yüzde yirmi altı zam yapıldı. Bu zam patronlara yansımasın diye seksen tane destek paketi açıklandı. O yüzden patronlar ağızları kulaklarında, asgari ücret zammını memnuniyetle karşıladıklarını ifade ettiler. Neden etmesinler; yoksul halkın gerçek çarşı pazar enflasyonu yüzde kırkları bulmuşken zil takıp oynamaları gerekirdi.

İşte böyle; kendi paramızla bizlere devletlik ve iktidarlık taslıyorlar. Bizim vergilerimizle, alın terlerimizle toplanmış paralardan kırıntıları, evet sadece ve her zaman kırıntıları, bir lütufmuş gibi sadaka niyetine bahşediyorlar. Ne hikmetse işçinin asgari ücreti ekonomi göçertiyor da patronlara verilen on milyarlarca lira teşvik, destek, iltimas sermayenin dişinin kovuğunu bile doldurmuyor.

Şimdi ufukta seçim göründü ya işçinin, emekçinin, emeklinin, dar gelirlinin, fakirin fukaranın önüne yalandan kırmızı halılar sermeye başladılar. Neler neler vaat ediliyor; ne sözler veriliyor! Tek bir soru: Neredeyse on yedi yıldır iktidarsınız, çeşmenin başındasınız, hazinenin anahtarı sizde… Şimdiye kadar neden yapmadınız? Elinizi tutan mı vardı? Yapmak bir yana patronlara kepçeyle verirken işçiye emekçiye çay kaşığını bile çok gördünüz.

Evet, Türkiye’nin bir beka sorunu var; işte bu eşitsizlik! Biri yer, biri bakar kıyamet ondan kopar!

Emekçi halkın bağımsız seferberliğiyle Maduro defol! Ne Trump, ne ordu ne de Guaidó ve Ulusal Meclis’in patronları! ABD’nin, AB’nin ve Lima Grubu’nun emperyalist müdahalesine hayır!

Politik ve sosyal kriz giderek derinleşirken, açlık, ilaç yokluğu ve hükümet baskısından ötürü durum daha fazla dayanılamayacak bir hale geliyor. Emekçiler ve halk Maduro’nun ve onun askeri-sivil rejiminin gitmesini istiyor. Eylemlerin ve halk mücadelesinin yaygınlaşmasının nedeni bu.

23 Ocak’ta Caracas’ta emekçilerin ve yoksul kesimlerin geniş katılımıyla devasa bir seferberlik gerçekleşti. Bu kitlesel seferberlik ülkenin diğer büyük şehirlerine de sıçradı ve Venezuela emekçi halkı Maduro’nun ülkeyi açlığa mahkûm eden hükümetini protesto etti.

23 Ocak’tan önceki günlerde ve aynı gün, Caracas’ın ve diğer şehirlerin emekçi mahallelerindeki yoksul vatandaşlar yol keserek ve barikatlar kurarak hükümete karşı eylemler düzenledi.

Ulusal Meclis’in patron partileri, ordunun ve Trump’ın müdahalesi için bu seferberlik çağrısında bulundular. Emperyalizmin yörüngesinde olan ve Lima Grubu’nun patron partilerinin tam desteğini alan Ulusal Meclis ve başkanı Juan Guaidó, bir askeri darbeyi sağlamak için Silahlı Kuvvetleri bölmeye çalışıyor.

Muhalefetin siviller ve askerler için gündeme getirdiği Af Yasası, hükümet kanadı içinde insan haklarını ayaklar altına alan, baskıcı ve yolsuzluğa batmış kesimlere, Maduro’dan kopmaları halinde bir tür cezalandırılmama garantisi sunuyor. Partimiz bu af yasasını kesin bir şekilde reddetmektedir. Bu yasa yalnızca halkın açlığı pahasına zenginleşmiş olan askerlerin ve boliburjuvazinin affedilerek kurtulmalarını sağlayacaktır.

Ulusal Meclis partilerinin darbe girişimi, Amerikan emperyalizminin açığa çıkmış müdahale planlarının bir parçasını oluşturuyor. Bu müdahaleci tutum, kendi ülkelerinde kemer sıkma politikaları uygulayan ve bu nedenle kendi halklarının tepkisiyle karşılaşan Bolsonaro (Brezilya), Macri (Arjantin) ve Duque (Kolombiya) gibi bölgenin aşırı gerici hükümetleri tarafından da destekleniyor.

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL) son günlerde gerçekleşen eylemleri, ülkeyi açlığa mahkûm etmiş bir hükümetten emekçi halkın bıkkınlığının bir yansıması olduğu şeklinde değerlendirmektedir. Venezuela halkı “artık yeter” demektedir. Maduro gitmeli ama emekçilerin, gençlerin ve halkın seferberliğiyle. Ne Trump, ne ordu ne de Guaidó ve Ulusal Meclis’in patron partileri Venezuela halkının Maduro’nun sahte sosyalist hükümetine son verme kararına müdahale etme hakkına sahiptir.

Partimiz, Donald Trump’ın aşırı muhafazakâr hükümetinin müdahalesini kesin biçimde reddettiği gibi, aralarında Rusya, Çin ve Türkiye’nin de olduğu hükümetlerin Maduro’yu politik olarak destekleyen müdahalesini de reddetmektedir. Bu hükümetler, Maduro rejimiyle zenginliklerimizin yağmalanmasına neden olan kazançlı pazarlıklar yapmaktadır.

Emekçi kitlelerin sokaklardaki eylemleri derinleştirmeye devam etmesi oldukça önemli. Catia, San Martín, Petare, El Valle ve diğer yoksul bölgelerdeki gençlerin, 21 ve 23 Ocak arasında Maduro hükümetini protesto etmek için gerçekleştirdikleri eylemlerin takipçisi olmak gerekiyor. Açlığa mahkûm edilmekten, ilaçlara ulaşamamaktan, ulaşım hakkını dahi kullanamamaktan yorulduk. Gaz, su, ışık ve diğer temel hizmetlere ulaşamamaktan usandık.

PSL seferberliğin büyüyeceğine ve tüm mahallere, topluluklara ve şehirlere yayılacağına inanmaktadır. Bizler, seferberlik halindeki emekçi halkın hükümeti ve Ulusal Meclis’in patron partilerini devirmesini istiyoruz. Bunun için halk isyanı yaygınlaşmalı. Maduro’yu deviren ve emperyalist müdahaleyi yenilgiye uğratan seferberlik halindeki emekçi halk olmalıdır.

Aralarında işçilerin, sendika önderlerinin, siyasi liderlerin ve yerel topluluk önderlerinin de olduğu ve eylemlere katıldığı veya muhalif olduğu için tutuklanan herkesin derhal serbest bırakılması için mücadele ediyoruz. Demokratik özgürlüklerin tümüyle tanınmasını talep ediyoruz. İnsan hakları örgütlerine göre şu ana kadar 791 kişi tutuklandı ve binlerce kişi önleyici sebeplerle gözaltına alındı. Son günlerde eylemlere yönelik artan baskı nedeniyle 27 kişi hayatını kaybetti. Bizler grev hakkını savunuyoruz, eylemlerin bir suç unsuruna dönüştürülmesini reddediyoruz, kamuda çalışanların işten atılmalarına ve seferberliğe dahil olanların tehdit edilmelerine son verilmesini talep ediyoruz.

Bu korkunç ekonomik ve sosyal krizden çıkışın ne orduyla, ne Trump’la ne de Ulusal Meclis partileriyle mümkün olabileceğini vurguluyoruz. Bu kesimler 2017’deki halk ayaklanmasına ihanet etmişlerdi. Bizler emekçilerin ve halkın kendi öz örgütlenmeleri aracılığıyla ülkeyi yönetmesini ve bir Halkçı Ekonomi Planı hayata geçirmesini savunuyoruz. Bu Plan çerçevesinde, ücretler yoksulluk sınırının üzerine çekilmeli; gıda ve ilaç kıtlığı karşısında bir acil ithalat planı oluşturulmalı; yolsuzluğa karışanların ve dolandırıcı ithalatçıların malları kamulaştırılmalı; çokuluslu ve karma şirketler tasfiye edilerek petrol %100 kamunun olmalı; dış borç ödemeleri durdurulmalı; tüm kaynaklar ücretlerin ve emekli aylıklarının ödenmesi ve artırılması, konut hakkı, sağlık, eğitim, PDVSA’nın (kamuya ait Venezuela Petrolleri şirketi) ve diğer kamu şirketlerinin yeniden ayağa kaldırılması için kullanılmalı ve toprak dağıtımını öngören bir toprak reformu yapılmalıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

28 Ocak 2019

Tuzla tersanelerinde iş cinayeti

0

Tuzla Gemi Tersanesi’nde dün (28 Ocak 2019) Hong Kong bandıralı akaryakıt gemisinin kazan dairesinde yapılan çalışma sırasında meydana gelen yangında 2 işçi hayatını kaybederken, 1’i ağır olmak üzere 11 işçi de yaralandı. Yaralanan işçiler bölge hastanelerine götürülürken tedavileri devam ediyor.

Patron ve yetkililer çıkan yangın sonucu 2 işçinin iş cinayetine kurban gitmesi ve 12 işçinin yaralanmasını “iş kazası” olarak nitelendirse de işçilerin çalışma arkadaşlarının aktardıkları tam aksini göstermekte. Kazan dairesinde yapılan çalışma sırasında iş güvenliği için gerekli teçhizatın eksik olması, olayda net bir ihmal olduğunun göstergesi.

İş güvenliğinin sağlanmaması, işi yetiştirmek adına işçilerin canları pahasına çalışmaya zorlanması, patron kârını artırsın diye gerekli teçhizatların tedarik edilmemesi… Tüm bunlar karar vericilerden uygulayıcılara kadar bu işin sorumlularını göstermektedir. AKP’nin inşa etttiği çalışma düzeninin sonucu, iş cinayetidir.

Tuzla Gemi Tersanesi’ndeki facianın ardından tüm sorumlular derhal yargılanmalıdır. Ancak daha da önemlisi, bu ve benzeri bir cinayetin bir daha yaşanmaması adına, iş güvenliğinin sağlanması, gerekli tedbirlerin alınmasını denetlemek gerekmektedir. Bunun yolu da emekçilerin bulundukları iş yerlerinde bir arada, örgütlü durabilmesinden ve işyerlerinde işçi denetimini sağlayabilmesinden geçiyor.

İDP Parti Meclisi bildirisi: Yerel seçimlerde İşçi-Emekçi seçeneğini güçlendirelim!

0

İşçi Demokrasisi Partisi 27 Ocak 2019 tarihinde gerçekleştirdiği Parti Meclisi toplantısında, 31 Mart 2019’da gerçekleşecek olan yerel seçimlere ilişkin politik tutumu ve seçim sürecinde gerçekleştireceği faaliyet çizgisini görüşmüştür. Buna göre:

1) Seçimlere Cumhur İttifakı olarak katılmakta olan AKP ve MHP, bu yerel seçimleri hükümet merkezli olarak uyguladıkları İslamcı-faşizan politikaları belediyeler düzeyinde yaygınlaştırma; belediyeleri neoliberal politikalar çerçevesinde şirketleştirme, belediye hizmetleri alan yurttaşları da birer müşteriye dönüştürme; belediyelerin çevresinde ve içinde toplanmış olan iktidar yanlısı rant lobicilerinin kâr ve talan düzenlerini sürdürme; kendi gerici ideolojilerini toplum üzerinde egemen kılma; ve belki de en önemlisi Saray’dan yönetilen Tek Adam Rejimini meşrulaştırmak amacıyla mutlaka kazanmak istemektedirler. Ve bu nedenle de seçimleri bir “beka meselesi” olarak sunmaktadırlar. Bu anlamda 31 Mart seçimleri, ülke için değil ama bizzat kendileri için bir beka sorunudur. Kaybedecekleri her belediye Cumhur İttifakı için bir Tek Adam kalesinin yıkılması, bir talan alanının kaybedilmesi, işçi ve emekçi halktan yiyecekleri bir şamar anlamına gelecektir. İşçi Demokrasisi Partisi tüm işçileri ve emeğiyle geçinen tüm halkı bu gerici ittifakı belediyelerden uzaklaştırmaya çağırır.

2) İşçi Demokrasisi Partisi’nin savunduğu yerel yönetim anlayışı, işçilerin ve emekçi halkın çıkar ve taleplerini esas alan; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten; doğanın korunmasını odağına alan bir belediyeciliktir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı, belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, belediyelerde kadına eşit temsil, söz, karar hakkı, herkese parasız sağlık ve eğitim, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkım ile mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir. Bu tür bir yerel yönetim, ancak işçi ve emekçi halkın örgütleneceği yerel meclislere dayanmak durumundadır. Bu nedenle İşçi Demokrasisi Partisi, işçi ve emekçilerin bizzat kendi programlarıyla seçimlere katılarak gerici Cumhur İttifakına karşı alternatif oluşturmaları gerektiği inancındadır.

3) Millet İttifakı çerçevesinde bir araya gelmiş olan CHP ve İYİ Parti böylesine bir yerel yönetim anlayışından son derece uzak iki patron partisidir. CHP, bütün halkçı ve demokratik söylemine karşın, Tek Adam rejiminin içine çekilmekte, onun meşruiyetini bir anlamda kabul etmekte, işçi-emekçi taleplerinden uzaklaşıp sağa kayarak faşizan bir geçmişi olan İYİ Parti’ye yaklaşmakta, hatta ona yapışmış durumdadır. CHP’nin tüm amacı belediyede iktidar olabilmek için “muhafazakâr ve sağ” diye tanımladığı kesimlerin oyunu almak. Oysa bu kesimler içinde rejimin ekonomik ve sosyal politikaları sonucu yoksulluğa ve açlığa mahkûm edilen milyonlarca emekçi var. Onlar AKP’den uzaklaşma çabasındayken, CHP onların dinsel ve muhafazakâr duyarlılıklarına oynayarak bu kopuşlarını engellemekte, onları sağa hapsetmektedir. Bu açıdan İşçi Demokrasisi Partisi, işçileri ve emekçileri bu partilere oy vermeye değil, kendi işçi-emekçi programlarını geliştirerek seçimlere müdahil olmaya çağırır.

4) Tek Adam rejiminin Kürt illerindeki baskılarının sürdüğü; bu illerdeki belediye başkanlarını, görevlilerini, politikacıları, aydınları, demokrasi aktivistlerini cezaevlerinde süründürdüğü bir süreçte, bölge halkının büyük çoğunluğunca benimsenen HDP’yi ve onun etrafında oluşan Kürdistani Seçim İttifakı partilerini desteklemenin, bölgede yeni bir işçi emekçi alternatifinin bulunmadığı koşullarda, Kürt halkının kendi kaderini belirlemek için verdiği mücadelenin yanında yer almak olacağı inancındayız. Bununla birlikte, HDP’nin bugüne kadar izlediği belediyecilik çizgisinde sosyal ve halkçı belediyecilik anlayışıyla uyuşmayan örneklerin olduğunun, yerel katılımın ve denetimin etkin bir şekilde sağlanamadığının bilincindeyiz. Dolayısıyla İşçi Demokrasisi Partisi, HDP’nin belediyecilik anlayışına dönük eleştirileriyle birlikte, Kürt illerinde HDP’ye oy çağrısı yapmaktadır.

5) Buna karşılık başlangıçta Batı’da seçime girmeyeceğini ifade eden HDP’nin şu anda Batı illerinde seçime girmesinin nedeni, bir işçi-emekçi seçeneği yaratmak değil, “muhafazakâr” Kürt oylarının AKP’ye gitmemesi amacıyla dolaylı yoldan Millet İttifakı’nı desteklemektir. Bu nedenle HDP’ye Batı’da verilen destek Millet İttifakı’na verilen bir destek haline gelmekte olup bizim açımızdan kabul edilemezdir. Bununla birlikte yerel seçimlerin kendine has dinamikleri vardır. Bu dinamikler, yereldeki HDP adaylığının işçi ve emekçilerin önünü açacak, birleşik bir sol muhalefetin alanını geliştirecek istisnai nitelikler taşırsa, bu koşul altında kimi bölgelerde, bölgenin, çalışmanın ve adayın niteliğine göre HDP’den gösterilecek adaylar desteklenebilir.

6) Bu yaklaşımların ışığında, İşçi Demokrasisi Partisi’nin temel seçim politikası, 31 Mart sonrasında hükümetin ve patronların açacağı ekonomik, politik ve sosyal saldırıya hazırlanabilmek için, bu seçimlerde çalışan yığınlara dönük olarak mutlaka bir sınıf seçeneğinin geliştirilmesidir. Kitlelere kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik programı sunmanın mutlak zorunluluğuna inanıyoruz. Bu amaçla İşçi Demokrasisi Partisi emekçi halkın talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda hazırladığı İşçi-Emekçi Yerel Yönetim Programı’nı en kısa sürede tüm çalışanlarla paylaşmaya açacaktır. Ve bu doğrultuda yapabildiğimiz her yerde, işçi-emekçi adaylar çıkarmak için bütün öbür parti ve akımlarla işbirliği yapmak amacı ve gayretindeyiz. Bunun başarılamadığı durumlarda kendi bağımsız işçi adaylarımızı öne çıkarmaya çalışacağız. Bunu yapma olanağımızın olmadığı yerlerde de diğer işçi-emekçi ve sosyalist adayları en azından eleştirel olarak desteklemekten çekinmeyeceğiz.

İşçi Demokrasisi Partisi

28.01.2019

Oust Maduro with the autonomous mobilisation of the workers! Neither Trump nor the military. Neither Guaido not the bosses parties of the National Assembly. No to the imperialist interference of the US, The EU and the Lima Group.

The situation is untenable. The political and social crisis is grievous. The hunger, lack of medicines and repression is unbearable. The workers and the people want Maduro and the civil-military regime to go. That is the reason why protests and popular fight grow.

Last 23 January, a gigantic demonstration took place in Caracas, with the affluence of workers and dwellers of popular sectors. This massive demonstration replicated in every main city of the country, where millions of the Venezuelan people expressed their rejection of Nicolas Maduro’s regime of starvation.

In the previous days to the 23 and that same day, thousands of people from the popular neighbourhoods of Caracas and in other cities of the country, took to the streets and set up barricades to block the them against the government.

Bosses’ parties grouped in the National Assembly (AN), called this demonstration to favour Trump’s military intervention. The AN and its president Juan Guaido, subordinated to imperialism and backed by the bosses’ governments of the Lima Group, tried to divide the Armed Forces with the aim of promoting a coup.

The Amnesty Law for civilians and the military, seek to provide a warrant, a kind of safe conduct to the human rights abusers, repressors and corrupts in the government, provided that they leave Maduro. Our party strongly reject this Amnesty Law that only helps the military and the “boli-bourgeois” (those who got rich under Chavez and Maduro, at the expense of the hunger of the people).

The coup attempt of the AN parties is part of the blatant intervention plans of the American imperialism, together with the ultra-reactionary governments of the region, as Bolsonaro in Brazil, Macri in Argentina and Duque in Colombia. They impose austerity programmes and they are repudiated by their people.

Socialism and Freedom Party (PSL) considers the protests of these last days show that the people had too much with this government that starves us. The Venezuelan people said Enough! Maduro must go, but with the mobilisation of the workers, the youth and the people. Neither Trump nor the military. Neither Guaido nor the bosses’ parties in the AN can interfere in the Venezuelan people’s decision to end with Maduro’s government of fake socialism.

Our party, as it strongly repudiates the interference of the ultra-conservative government of Donald Trump’s, it also rejects the interference of Russia, China and Turkey, among others, that politically support Maduro, while they perform all kind of juicy businesses at the expense of our resources.

The popular communities need to deepen their protest taking to the streets throughout the country. We have to follow the examples of the young people in Catia, Cotiza, San Martin, Petare, El Valle and other popular areas of the country, who took to the streets against Maduro’s government on 21 and 23 January. They were tired of being hungry, without medicines or transport. They were fed up of not having gas, water, power energy and other utilities.

The PSL is confident in that the mobilisation would grow and extend to all neighbourhoods, communities and housing states. Mobilised people should overgrow the government and the bosses’ parties in the AN. The popular rebellion should extend. The mobilised people should oust Maduro and defeat the imperialist interference.

We fight for complete freedom for all those in jail for demonstrating or dissenting, were they workers, union, political or popular communities’ leaders. We stand for the full validity of the democratic liberties. According to human rights agencies, 791 are in jail, and thousands under the precautionary measure. As a result of last days repression, 27 people are dead. We stand for the defence of the right to go on strike. We are against the criminalisation of protest, the layoffs at State companies and the threats to all that demonstrate.

We say the solution to this dreadful economic and social crisis will not come from the military, Trump or the AN parties. They are the ones who betrayed the popular rebellion in 2017. We say the workers and the people through their genuine organisations are the ones who must be in power and carry out a Popular Economic Plan with salaries equal the market basket; an emergency plan to import medicines and food; confiscation of assets from the corrupt politicians  and fraudulent importers; 100 percent oil industry, without joint ventures or transnational enterprises; no to the payment of the external debt, and all that money for salaries, pensions, housing, health care, education, to renationalise PDVSA and the joint ventures and a land reform.

Socialism and Freedom Party (PSL) Venezuela, section IWU-FI

28 January 2019.

İZBAN ve İZENERJİ dersleri

0

İzmir’de geçtiğimiz günlerde işçi sınıfı için ders niteliğinde iki olay yaşandı. İlki, daha önceki sayılarımızda bahsettiğimiz İZBAN işyerlerindeki grevin 8 Ocak 2019 tarihinde “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte” olması sebep gösterilerek 60 gün süreyle ertelenmesiydi. Adı resmi olarak “erteleme” olsa dahi 60 gün sonrasında greve devam edilemediği için işin adını doğru koyup “grev yasaklandı” ibaresini kullanacağız. İkinci olay ise İZENERJİ işçilerinin taşerondan kadroya geçirilen arkadaşlarının toplu sözleşme sürecine alınması için yapmak istedikleri eyleme polisin saldırısı sonrası Genel-İş’in ilan ettiği yarım günlük iş bırakma ve belediye önündeki kitlesel protestosuydu.

İZBAN bilançosu

İZBAN grevi Tek Adam rejimince 2003’ten bu yana yasaklanan 16. grev olarak sönümlenmiş gözüküyor. Adettendir, sonlanan veya sonlanmış gibi gözüken her olaydan sonra “Bu niye böyle yaşandı, daha farklı olabilir miydi?” gibi soruları kendimize yöneltiriz. Bir yandan sosyal demokrat görünümlü CHP’nin baskıları, diğer yandan güya karşı cephesinde bulunan AKP iktidarının amaçları, iş İZBAN işçilerinin grevine gelince ortak noktada buluştu. Ve geçtiğimiz günlerde, görünüşte iki karşı cephe gibi görünen bu iki düzen partisinin baskısı altında İZBAN grevi –işçilerin memnun olmamasına rağmen- %26’lık bir zam oranıyla bağıtlandı.

Grev yasakları

1961 anayasasında tanımlanan grev hakkı ilk olarak 1963 yılında çıkarılan 275 sayılı kanunla sınırlandırılmıştı. Lokavta yasal statü kazandırıldı, ABD’den örnekleme ile grev erteleme mekanizması ortaya kondu. Ancak “erteleme” henüz “yasaklama” anlamına gelmiyordu. 12 Eylül ile ertelemenin yanına “yasaklama” kavramı geldi. 1983 yılında 2822 sayılı kanun, 2012 yılında da 6356 sayılı yeni bir kanunla yeni saldırılar geldi. Arada CHP başvurusu ile gelen Anayasa Mahkemesi kararlarından sonra patron sınıfı bir adım geri atar gibi oldu, ancak 2016 yılında 678 sayılı OHAL dönemi KHK’si ile yeni grev erteleme gerekçeleri geldi. “Genel sağlık ve milli güvenliğin” yanı sıra “şehiriçi toplu taşıma hizmetleri” ve “bankacılık hizmetlerinde ekonomik ve finansal istikrarı bozduğu” düşünülürse erteleme yapılabileceği 7071 sayılı yasayla aynen yasalaştı. Böylece Anayasa Mahkemesi kararına rağmen yol “by-pass” edildi, aynı sonuca ulaşıldı.

Eski bürokrat, yeni vekil

İZBAN grevi başladığından beri CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere partinin genelince “yerel seçim öncesinde AKP oyunu” edebiyatı ile grev üzerinde bir basınç oluşturuldu. Grevdeki işçiler ile konuştuğumuz ve bunu gazetemizde yazıya döktüğümüz iki yazıda da belirttiğimiz üzere, bu iddia tabanda belirgin bir karşılık buldu. Bu aşamada belki de en acı diyebileceğimiz şey 2013-2018 yılları arasında DİSK genel başkanlığı yaptıktan sonra CHP’den 27. dönemde milletvekili olan Kani Beko’nun durumu oldu. Söz konusu şahsın açıklamasının altında, sendika bürokratı olması ve sonrasında patron partisinden vekil olarak patron sözcülüğüne terfi etmesi gerçeği yatıyor tabii olarak. Beko’nun İZBAN grevi için “politik” tanımı yapması, sağından soluna patron medyasında “eski DİSK başkanının açıklaması” şeklinde yankı buldu. Kendisinin ve partisinin süreçteki tavrının işçi sınıfı adına neler ifade ettiğini biliyor ve asla unutmama sözünü buradan tekrar veriyoruz.

İZENERJİ örneği

İZBAN’daki yasaklama sonrası hayat bize karşı taraftan bir örnek vererek analizimizi kolaylaştırdı. 11 Ocak günü İZENERJİ işçileri örgütlü oldukları Genel-İş sendikası ile taşerondan kadroya geçirilen işçiler için belediyenin yaptığı yetki itirazına karşı bir basın açıklaması yapmak istedi. Polisin şiddeti ile karşılaşan sendika ve işçilerin cevabı hızlı ve net oldu: Aynı gün içerisinde iş bırakma ve olayın yaşandığı yerde kitlesel eylem. Sonuçta şehir içinde yolları tıkayan çöp kamyonları, otobüsler ve derya gibi gözüken işçi sınıfının görüntüsü oldu. Bu yazının hazırlandığı günlerde yetki itirazı geri çekildi.

İki fotoğrafın farkı

Grev yasağı ile ilgili verilen örneklerde bir “Pax Romana” (Roma Barışı) vurgusuna rastladık. Yani, Erdoğan yönetimi altında grev yasakları yoluyla patronlar lehine “iş barışı” sağlanmış oluyordu. Buna uyarsak şunu hatırlatabiliriz: Roma Barışı’nda barış imparatorun gücü ile sağlanmıştı, şimdi de farklı bir durum yok. Şimdi iki farklı fotoğrafa tekrar bakın: Bir yanda işçi karşıtı politikalarla yalnızlaştırılan ve yasaklanan bir grev, bir yanda işçi sınıfının birleşik gücü ile ilk cephesi kazanılan bir mücadele. “Pax Erdoğan” (Erdoğan Barışı) barışı sunidir. Kaybetmekten kazanmaya geçebilme yöntemimiz ise her zaman olduğu gibi birliğimizden geçiyor. Bu nedenle tüm işçi sınıfına ve sınıf dostlarına çağrımızdır: Acil taleplerimiz çevresinde “Birleşik İşçi Cephesi”ni oluşturalım. Yıllardır ne güzel söylüyoruz: Kurtuluş Yok Tek Başına, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!

“100. Yılında Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg’un Marksizmi” etkinliği gerçekleşti

0

26 Ocak’ta İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi, Yeni Yol ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin “100. Yılında Alman Devrimi ve Rosa Luxemburg’un Marksizmi” etkinliği gerçekleşti. 100’den fazla kişinin katıldığı etkinlikte ilk konuşmayı yapan Başlangıç’tan Ecehan Balta, 9 Kasım’da 100. yılını dolduran Alman Devrimi’ne giden süreci, Rosa Luxemburg’un Marksizm kavrayışını ve ona yöneltilen eleştirileri ele aldı. Devrimin başarısızlığı sonucunda Stalinizm ve faşizmin ortaya çıktığına dikkat çekti ve Alman Devrimi deneyimlerden ders çıkarma gerekliliğinden bahsetti.

Yeni Yol’dan Sanem Öztürk, Rosa Luxemburg’u bir devrimci ve teorisyen olmanın ötesinde kadın hareketi içindeki yeriyle değerlendirdi. Rosa’nın bir feminist olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı sorusunu irdeleyerek sosyalist feministlerin Rosa’yı daha iyi tanıması gerektiğini belirtti.

İşçi Demokrasisi Partisi’nden Atakan Çiftçi, Alman Devrimi’ni kitlelerin kendiliğinden mücadelesi, reformizm ve devrimci parti başlıklarıyla günümüzdeki mücadeleler ekseninde değerlendirdi. Afrika ve Ortadoğu’daki devrimler ve halk isyanları; Avrupa’da seferberlikler ve grevler; Latin Amerika’da sol reformist hükümetlere karşı seferberlikler gibi örnekler vererek dünyada yakın zamanda gerçekleşen ve günümüzde de devam eden kitle mücadelesinin öneminden bahsetti. Alman Devrimi’nin yenilgisine yol açan süreç ile günümüz solunun reformist yaklaşımları arasındaki benzerlikleri gösterdi. Temel sorunun, kitlelerin mücadelelerinin devrimci bir programla buluşturulabilmesi ve kapitalizmden kopuşla ilerletilmesi olduğuna; ortak tutum ve mücadele ile devrimci bir hat kurma gerekliliğine dikkat çeken Çiftçi, Rosa’nın günümüzde de güncelliğini koruyan “Gelecek her yerde Bolşevizm’e aittir” sözüyle konuşmasını sonlandırdı.

Son olarak SEP’ten Engin Kara, Alman Devrimi ve Rus Devrimi arasında karşılaştırma yaparak tartışmayı pratik mücadeleye dönüştürme ihtiyacından ve devrimci önderlik krizinden bahsetti. Katkılar ve soruların ardından etkinlik sona erdi.

Biz dilenci değiliz!

0

Tarih ve Yer: 15 Nisan 2013, Edirne. Bir kadın, bakanın önünü kesip derdini anlatmaya çalışıyor ve sonra…

Erdoğan Bayraktar, 61. Hükümetin Çevre ve Şehircilik Bakanı: “Al bu parayı kızım. Başka ne yapacağım. Al bunları cebinden düşürme, orada epey var.”

Dilek Özçelik, Öğretmen: “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

Dilek Özçelik ne yazık ki mücadele ettiği hastalığa daha çok direnemedi, geçtiğimiz sene hayata gözlerini kapattı.

Hepimiz için bilindik bir kural, başımıza bu ve benzeri hastalık gelinceye kadar, bana bir şey olmaz diyoruz, hatta şu an bile. Yazının girişindeki diyalog, aslında devlet tarafından çaresiz bırakılan bir insanın serzenişi, monoloğuydu. Dilek öğretmenin o konuşmasını dinledikten sonra, kanserle mücadeledeki yenilikler veya neden insanca bir sağlık sistemini araştırırken, yazarken zorlandım. Fakat, işte bu zorluklara inat, birlikte olmalıyız, mücadele etmeliyiz. Çünkü biz yalnız değiliz, bizi yalnızlaştıran onlar!

Kanser tedavisinde son yıllarda tıpta oldukça büyük başarılar sağlandı. Son yapılan keşif, kanser hücrelerinin vücutta bağışıklık sistemi üzerinden faydalanmasını, yayılmasını engelliyor. Normalde bağışıklık sistemimize ait M1 ve M2 adı verilen kan hücreleri, her türlü patojene karşı savunmamızın ilk ayağını oluşturuyor. Fakat kanser ve çeşitli bağışıklı sistemi hastalıkları, bu yapıyı kendisi için baskılayarak, yayılmasını hızlandırıyor. Amerika’da bulunan Rush ve Kaliforniya üniversitesindeki bilim insanları, kanser hücrelerinin bu sistemi kullanmasını engelleyecek CD11b proteinini keşfetmişler. Peki bunun sayesinde ne mi olacak? Tekrarlarsak, kanserli hücrelerin gelişmesi, bağışıklık sistemimiz tarafından aktif bir biçimde savaşarak baskılanacak.

Peki, diyelim ki, bu tedavi önümüzdeki yıllarda, X şirketi tarafından satılmaya, pazarlanmaya başlandı. Bunun ederi sizce ne kadar olacaktır? Şöyle bir acı örnekle tahmin etmemiz zor olmaz. Keytruda, kanserin son evresinde kullanılan ve muadili olmayan bir ilaç ve başarı oranı oldukça yüksek. Ancak yüksek fiyatı yüzünden bu ilaca ulaşamayan hastalar çaresizlik içinde ölümle yüzleşiyor. Ne acı değil mi? İlacın aylık bedeli ise 24 bin lira. Özel sağlık sigortanız yoksa, SGK tarafından karşılanmıyor.

Ne Yapmalı?

Temel sağlık hizmetleri acilen kamulaştırılmalı. Evet bu kadar temel bir istek. Benim veya birinin başına geldiğinde, şu lanet olası masraflarla ayrıca uğraşmak istemiyorum. Hem de, biz çalışanların verdiği vergi, kıymık batsa yurt dışına kaçan o patronlardan çok olduğu halde! Keytruda ve benzeri ilaçlar, ihtiyaç sahiplerine acilen ulaştırılmalı. Ve bunun için bireysel kampanyalar yetmez, biz bu sistemin kökten değişmesini istiyoruz!

Dilek Özçelik anısına saygıyla…