Ana Sayfa Blog Sayfa 60

İran’da toplu infaz: Bir baba ve oğlu dahil 22 kişi idam edildi

0

İran rejiminin, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 1000’i aşkın kişiyi tutukladıktan 72 saat sonra 22 Ahvazi Arap’ı idam ettiği bildirildi. Ülkenin güneybatı bölgesinde son haftalarda baskılar ve sıkı önlemler uygulanmaktaydı. İdam edilenler arasında 58 yaşında bir erkek ve 30 yaşındaki oğlu bulunuyor.

Bölgedeki insan hakları savunucularının aktardığına göre, kurbanların aileleri rejimin istihbarat merkezlerine çağrılıp yakınlarının idamı konusunda bilgilendirildi ve hiçbir şekilde cenaze töreni düzenlememeleri konusunda uyarıldı. Çünkü rejim, tutuklamaların ve vahşi toplu idamların kamuoyunda daha fazla infial uyandırmasından korkuyor. Çoğu zaman olduğu gibi yine ailelere yakınlarının cenazeleri gösterilmedi. Cenazeler, muhalifleri daha da itibarsızlaştırmak ve rejimin suiistimallerine karşı protestoları engellemek amacıyla isimsiz toplu mezarlara gömüldü. Aile üyeleri ayrıca kayıpları için duydukları üzüntüyü ifade ettiklerinde rejim yetkililerinin kendileriyle alay ettiğini ve kendilerine “neşelenin” dendiğini aktardı.

Rejim, tıpkı son zamanlarda “ulusal güvenliği tehdit eden eylemde bulunmak” gibi belirsiz ve yalan iddialar öne sürerek bölgede yaptığı toplu gözaltıları gerekçelendirdiği gibi, idamları da bu şekilde meşrulaştırmaya çalıştı. İnfazlar herhangi bir yargılama olmaksızın yapıldı; tutuklulara ne avukatla temsil edilme hakkı ne de idam edilmeden önce yakınlarını görme izni verildi.

Bölgedeki aktivistler, şu ana kadar gözaltına alınan, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 1000’i aşkın Ahvazi’den 500’ünün kimliğini tespit ettiler. Rejimin bu son vahşi operasyonu, bölgede daha fazla protesto veya eylem düzenlenmesini önleyerek kitleleri susturma çabasından ileri geliyor. Tutukluların pek çoğu demokrasi ve insan hakları için protesto düzenledikleri veya siyasi, dini, sivil veya basınla ilişkili eylemlere katıldıkları için hedef alınmıştı ve tüm bu faaliyetler, bölgede yaşayan yerli Araplar için yasaklanmış durumda.

Tutuklamalar ve toplu infazlar, bölgede 22 Eylül günü rejimin askeri geçit töreni sırasında yerel milis kuvvetleri tarafından düzenlenen bir saldırının ardından gerçekleşti. Saldırıda, çoğu rejimin askeri personeli olan 25 kişi hayatını kaybetmişti. Rejim kendisine yönelik her saldırıda adeti olduğu üzere suçu IŞİD’in üzerine atarken, saldırının sorumluluğunu hem IŞİD’e hem de rejime muhalif olan Ahvaz’ın Kurtuluşu İçin Arap Mücadelesi Hareketi’nin (ASMLA) askeri kanadı üstlendi.

İdam edilenlerin hiçbirinin ASMLA veya askeri geçit törenine düzenlenen saldırı ile herhangi bir ilişkisi yok. Ancak on yıllardır gördükleri zulme karşılık reform, özgürlük ve insan hakları talep eden, baskılara karşı protestolarını yükselten insanlara daha fazla baskı ve sıkı önlemler uygulayabilmek için rejimin bu saldırıyı bahane olarak kullandığı apaçık ortada.

Londra’da yaşayan Ahvazi hakları aktivisti Kamil Alboshoka, rejimin Ahvaz’daki toplu infazları hakkında şunu söyledi: “Ahvaz’daki bu toplu infazların nedeni intikamdı.”

Ahvaz’daki insan hakları savunucularının aktardıklarına göre, rejimin utanç verici İstihbarat Bakanlığı, idam edilen tutukluların ailelerini 10 Kasım Cumartesi günü çağırdı. Ailelere yakınlarının ölüm belgeleri teslim edildi; cenaze töreni düzenlememeleri veya evlerinde taziye kabul etmemeleri bildirildi. Rejim, bu koşulları ihlal edenleri tutuklamakla tehdit ediyor.

Rejim, her zaman yaptığı gibi, yaslı ailelere yakınlarının cenazesini göstermedi ve cenazelerin gömüldüğü yerlerin bilgisini vermedi. Kendilerinin ve ailelerinin güvenliğini korumak için isimlerinin açıklanmamasını isteyen Ahvaz’daki aktivistler ayrıca, rejimin hapishanelerinde ve “Devrim Mahkemeleri”nde görevli bazı yetkililerinin idamları teyit ettiklerini ancak devlet basında haber yapılmamasına karar verdiklerini aktardı.

Rejim tarafından son toplu infazda idam edilen 22 aktivistten beşinin adı aşağıdaki şekilde doğrulandı.

Muhammedd Meymeni Timas (Silavi), 58 yaşında.

Nasır Meymeni Timas (Silavi), Muhammed’in oğlu, 30 yaşında.

Ahmed Abdudi (Heydari), 30 yaşında.

Ali Beyit Sayah.

Hatam Savari, 24 yaşında.

Uluslararası Af Örgütü ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre, İran bir yılda en fazla insanın idam edildiği Çin’den sonra ikinci ülke. Bugünkü Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani göreve geldiğinden beri ise bu rakam en üst seviyeye çıktı.

İran’daki ve sürgündeki Ahvazi aktivistler, son idamların ve İran rejiminin Ahvazilere, diğer azınlıklara ve muhaliflere yönelik operasyonlarının kınanması için uluslararası insan hakları örgütlerine başvurdular ve uyarıyorlar: Rejim, uyguladığı zulmü ve insanlık dışı suçları örtbas ederek, hem bölgede hem de ülke genelinde daha fazla insan öldürüp vahşeti artırmaya çalışıyor.

Rahim Hamid

Makalenin orijinal kaynağı:

https://herald.report/iran-hangs-22-ahwazis-in-mass-executions/

Dış borcu reddetmek mümkün mü?

0

AKP tipi ekonomik büyümenin alamet-i farikası özelleştirmeler ve dış borç oldu. Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme operasyonu ve dış borç alımı 16 yıllık AKP döneminde yapıldı. Erdoğan IMF’ye olan 23 milyar dolar borcun kapatılmasıyla övünüp dururken, 2002 yılındaki 130 milyar dolarlık toplam dış borç, yaklaşık 2.5 kat artarak bugün 460 milyar dolar seviyesine ulaştı. TL’deki muazzam değer kaybıyla birlikte, bu borcun çevrilebilmesi giderek daha fazla imkânsız hale gelmekte.

Dış borcun yaklaşık üçte ikisi özel sektöre ve üçte biri kamuya ait. Faizlerin düşük ve TL’nin görece değerli olduğu dönemde, şirketlerin dövizle olağanüstü borçlanması AKP hükümeti tarafından teşvik edildi ve bu paranın büyük bir kısmı inşaat, silah sanayii, enerji ve finans gibi sürdürülebilir olmayan alanlara harcandı. Şimdi, faizlerin ABD’de artırılmasıyla sıcak para bulmanın giderek zorlaştığı, faizlerin yükseldiği ve TL’nin dolar karşısında adeta çakıldığı bir dönemde şirketler birbiri ardına borçlarını yeniden yapılandırmaya çalışıyor veya iflas anlaşması (konkordato) talep ediyor.

Döviz borcu olan şirketlerin iflas etmesiyle birlikte, bu şirketlerin borçları devlet tarafından üstlenilecek ve bu borcun faturası emekçi halkın üzerine yıkılacak. “Yerli ve milli” olmakla övünen AKP hükümeti, şirketlerin borçlarının garantörlüğünü üstlenerek, uluslararası finans tekellerine borcun dakik olarak ödenmesinde tereddüt etmeyecek. Bu borcun alınmasından hiçbir fayda görmeyen emekçi halk, hiçbir sorumluluğu olmadığı halde, şirketlerin ve bankaların borçlarının devlet tarafından üstlenilmesiyle, kemer sıkma politikalarıyla ve sosyal kesintilerle borcun kefili haline gelecek.

Krizin ücretlerin erimesi, hayat pahalılığı gibi sonuçlarıyla şimdiden ağır bir şekilde yüzleşmeye başladık. Öte yandan, ücretsiz izinler, işten çıkarmalar, sosyal kesintiler gibi uygulamalar da hayata geçmeye başladı. Bununla birlikte, Brunson’ın salınmasının ardından doların küçük bir oranda düşmesinin ardından hükümet krizin sona erdiğini ilan etse de, gerçekte, krizin asıl ciddi sonuçlarıyla henüz yüzleşmedik. Borçlarını çeviremeyen şirketlerin iflasları ve ardından krizin finans ve kamu sektörüne yayılması sonucunda kitlesel işten çıkarma dalgasıyla ve ağır bütçe kesintileriyle yüzleşmemiz kaçınılmaz hale gelecek.

Bu durumu önlemenin ve krizin ağır faturasının emekçi halk üzerine yıkılmasını engellemenin tek gerçekçi yöntemi dış borçların ödenmesinin reddedilmesi ve dış ticarette devlet tekelinin kurulmasıdır. Emperyalist ülkelerin finans tekellerinin Türkiye gibi ekonomik olarak bağımlı ülkeleri yağmalamasının bir aracına dönüşmüş olan dış borcun emekçi halk için hiçbir bir meşruiyeti yoktur ve ödenmemelidir.

Dış borcun reddedilmesinin tarihte pek çok örneği bulunmakta. 19. ve 20. yüzyıl boyunca pek çok ülke meşru olmayan dış borçların ödenmesini reddetti. Bizzat ABD 19. yüzyılda 3 kez dış borçların ödenmesini reddetti. Rus, Çin ve Küba devrimlerinin ardından da dış borç ödemeleri sonlandırıldı. Yalnızca uluslararası finans tekellerinin çıkarlarına hizmet eden dış borç ödemeleri durdurulmalı ve kaynaklar emekçi halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçları için harcanmalıdır.

Belediye nerede?

0

Belediye, Türkiye ve İstanbul konusuna söylenmiş en güzel sözler Mazhar Fuat Özkan’ın “Belediye Nerede?” adlı şarkısında olabilir. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ettiğim bu şarkının yazılıp bestelendiği 1992 yılı Nurettin Sözen’in SHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu yıldır. İstanbul sık sık susuz kalmakta, “çöp dağları” oluşmaktadır. İSKİ genel başkanının ihaleleri paravan şirketlerine verdiğinin açığa çıktığı skandalın eli kulağındadır.

90’lı yıllarda belediyeler SHP ve benzer düzen partileri aracılığı ile yozlaşmış bir haldeydi. Bu durum kitleleri öylesine yıldırmıştı ki, Erdoğan önce İBB Başkanı oldu sonrasında da AKP’yi iktidara taşıyan süreç gelişti. Kimi son derecede basit belediye hizmetinin sağlanması bundan mahrum kitleler için büyük bir değişiklik anlamına geldi.

Ancak AKP’li belediyeler bu hizmetleri halk için değil, doğrudan doğruya kâr için yapıyor ve öyle yapmaya devam ettikçe de hayatımız daha da zorlaşıyor.

AKP döneminde kamu ihale kanunu o kadar çok değişti ki, bu ihaleleri alacak şirketler zaten her seferinde adrese teslimdi. Arkadan bir paravan kurmaya gerek kalmadı.

Belediyelerde o kadar çok özelleştirme yapıldı ki, belediye çalışanlarının (taşeronun) durumu fecaat bir hal aldı.

Üç beş kırıntıyı saymazsak belediyecilik zengin için, yalnızca para getirecek hizmetlerin yapılması hedefiyle sürdürüldü. Böylece işçilerden alınan vergiler arttı, ulaşım, su, elektrik pahalılaştı. Belediyelere ait olan gıda, giyecek vb. satışı yapan kurumlar özelleşti veya süpermarketlerin önü kapanmasın diye kapatıldı. İnşaat firmaları para kazansın diye boğaza lüzumsuz dolgular yapıldı, tarihi camilerin temeli çatlatıldı, yollara her yıl taş döşendi, kanalizasyon sistemleri onlarca kez sökülüp takıldı ve buna rağmen İstanbul’da tarihinin görmediği sel vakaları yaşandı. Şehir para için yeşilden arındırıldı, betonlaştı. İstanbul kirlendi, trafiği arttı.

Sırf arazi değeri yükselsin diye su kaynakları kirletiliyor, orman arazileri imara açılıyor. AKP yönetimi meyvesini veriyor; İstanbul’da hayat daha da pahalılaşıyor ve zorlaşıyor.

Bugün kriz ve enflasyon karşısında yeni bir belediyeciliğe ihtiyacımız var.

Belediye hizmetlerinin tamamının kamulaşması, taşeronun kadroya alınması, belediyenin şirketlerin değil halkın ihtiyaçları için çalışması, belediyenin kontrolündeki sağlıklı ve kaliteli ürünlerin üretiminin artması ve yaygınlaştırılması, böylelikle işsizliğin azaltılması, ulaşımın/belediye hizmetlerinin planlanması ve her şeyden önce belediye yönetimlerinin denetlenmesi ve halk tarafından görevden alınabilmesi gerekir. İşte işçi tipi belediye budur.

Yerel seçimler yalnızca siyasetçileri değil, doğrudan doğruya bizi ilgilendirir. Zaman yerel seçimlerde bu perspektifin tohumlarını atmak, sendikalarımızla, üye olduğumuz kuruluşlarla bu çerçevede bir çözüm için seferber olmanın zamandır.

En kötüsü geride mi kaldı?

0

Son bir ayda ekonomiyi etkileyen iki önemli gelişme yaşandı. İlk olarak McKinsey ile olan anlaşma iptal edildi. Ardından rahip Brunson serbest bırakıldı. Tüm bunlardan sonra dolarda önemli bir düşüş gözlemlendi. (Bu yazının yazıldığı sırada 5.65 TL civarında). Bunun dışında cari açık verirken, Ağustos ayında cari fazla oluştu. Hükümetin daha bir ay önce açıkladığı Yeni Ekonomi Politikası yokmuş gibi enflasyonla mücadele programıyla enflasyonda %10 indirim hedefleniyor. Son olarak Hazine Bakanı “en kötüsü geride kaldı” diyerek, yavaşça toparlanacağız mesajı verdi. Peki gerçekten en kötüsünü atlattık mı?

Merkez Bankası faizi %25’e çıkardığında bile düşmeyen dolar, Brunson’un serbest bırakılmasından sonra 6,30’lardan 5,65’lere kadar geriledi. Bu durum politik gelişmelerin ekonomik gidişat üzerinde ne denli etkili olduğunu göstermesi bir yana Türkiye’nin emperyalizm, bir başka değişle dış mihraklar karşısındaki acizliğini de ortaya koydu.

Tüm bunlar olurken iktidar kriz kelimesinden o kadar korkuyor ki, Mart yerel seçimlerine kadar kriz falan yok algısını ellerine her fırsat geçtiğinde dillendirecekler. Doların düşmesini Erdoğan: “Son günlerde döviz kuru biraz yükseldi, faizler aynı şekilde biraz arttı, enflasyon biraz kıpırdadı diye birileri hemen ellerini ovuşturmaya başladı. Biz sağlam durunca, ellerini ovuşturanlar da her zamanki gibi hüsrana uğradı” diye yorumlarken işçiler ve emekçiler yani krizi en çok hissedenler Erdoğan’ın “biraz” diye tabir ettiklerinin kendi yaşam koşullarını nasıl etkilediğini iyi biliyorlar. Enflasyon yıl sonunda %30’u bulacak. Dolar, 5,65’e düşmüş olsa da yıl başında doların 3,79 olduğunu, işsizliğin hala çift hanelerde gezdiğini unutmayalım. İşsizlik fonuna bankalar adına el koyacak kadar durumun vahim olduğu ortada.

Temmuzda 3,3 milyar dolar cari açık vardı. Ağustos’ta 27 milyon dolar cari fazla verirken Eylül’de ise 95 milyon cari fazla oluştu. Bu fazlasıyla anlaşılabilir ve öngörülebilir bir durum. Normal şartlarda cari fazla, Almanya ya da Çin gibi dünyanın fabrikası gibi işleyen, ihracatları patlama yapmış ülkelere has bir durum ve bu ülkeler düzenli olarak cari fazla verirler. Ama bizim cari fazlamız ülkemizin dışardan aldıkları malları artık burada üretmesinden kaynaklanmıyor. Ekonomimizin büyük ölçüde ithalata bağımlı, fakat krizle beraber talep o kadar azaldı ki ithalatımız düştü. İthalatın düşmesi ekonominin de düşüşü anlamına geliyor. 3. ya da 4. çeyrekte küçülme ya da çok düşük büyüme beklenebilir. Ayrıca Türk Lirası o kadar çok değer kaybetti ki turizmcinin ve ihracatçının yüzü ister istemez gülüyor. Bu da cari açığı kapatan etkenler arasında. Yani durum hiç de iç açıcı değil.

Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi, hükümetin orta vadeli ekonomik öngörüsü 2019 için karamsardı. IMF’nin ise Türkiye ile ilgili tahminleri 2019 için %0,4 büyüme ve %15,5 enflasyon, yani durgunluk içinde enflasyon (stagflasyon) öngörüyor. İşsizlik artarken, alım gücü düşerken, enflasyonun da artacağını söylemek apaçık bir kriz göstergesidir. Öyle ki tüm emekçiler bunu şu anda yaşıyorlar zaten.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk bütçe tasarısı 2019’un emekçiler açısından karanlık geçeceğini gösteriyor. Tasarıya göre alkollü içkilerde ÖTV % 23,9 , sigarada % 2,8 artacak. Motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV’nin %15,4 , beyaz eşyadan alınan ÖTV’nin ise, % 47,6 artması planlanıyor. Vergileri tabana yayacağız diye açıkça itirafta bulunan iktidar, enflasyonla mücadele diye göstermelik planlarla emekçileri nasıl kandırırız diye planlar yapıyor aslında.

Yeniden Brunson’a gelelim. Önce McKinsey ile anlaşma yapılmadı çünkü gerek yoktu. Türkiye zaten IMF’siz bir IMF programı uyguluyor. Brunson ise bir pazarlık unsuru olarak kullanılmak istense de şartsız salındı. Tesadüfe bakın ki bu tahliyeden sonra hazine, Aralık 2023 vadeli 6 milyar dolarlık devlet tahvili ihraç etti. Yani borçlandı. Peki bu borcu kimden aldık? Tabi ki bağımlı olduğumuz “dış mihraklardan”… Deutsche Bank, Goldman Sachs, Societe General bankalarından alınan bu borç, bankalara %7,50 faiz ile geri ödenecek. Hazinenin Alman, ABD ve Fransa finans kapitaline olan borcu (460 milyar dolar) biraz daha artmış oldu.

Kriz teknik veri işi değildir. Kriz sosyolojik bir olgudur. Tüm bu faturayı emekçilere yıkmak için dış mihraklarla elbirliği içine girmiş bir iktidar var. Şimdi bakınca en kötüsü geride mi kaldı? Sanırım her şey daha yeni başlıyor diyebiliriz.

Tersanelerde sömürü diz boyu…

0

Tuzla tersaneler bölgesinde irili ufaklı 70’e yakın tersane faaliyet gösteriyor. Bu tersanelerin çoğunda işçiler taşeron sistemle çalıştırılıyor. Bir firmanın birden fazla taşeronla çalıştığı sık gözlenen bir durum, bunun temel sebebi aynı firma çatısı altında çalışan işçi sayısını belirli bir sayıda tutarak çalışma yasalarının gerektirdiği iş güvenliği, doktor bulundurma, engelli kadrosu vb. gerekliliklerden kurtulmaktır. Böylelikle patron maliyeti düşürüp kârını artırmayı hedeflemekte.

On binlerce işçinin çalıştığı bu tersanelerde işçi sağlığı ve güvenliğinin kâr uğruna göz ardı edilmesi iş cinayetlerine davetiye çıkarmakta. Mesai saati 08.00-17.00 olarak belirlenmesine karşın ek mesailerle birlikte bu süre çoğunlukla aşılarak zaten zorlu olan çalışma şartlarını daha fazla ağırlaştırarak işçilerin bedenen yorulmasına neden olup iş kazası riskini artırıyor.

Gemi yapım ve bakım işi ağır işkolu olmasına karşı yasal olarak bu kategoride tanımlanmamaktadır. Bu durum taşeron sistemin yaygınlaşmasına zemin hazırlayan faktörlerden birini oluşturuyor. Bunun yanında asıl işin taşerona devredilemeyeceğini öngören yasaya rağmen gemi yapım ve bakımını yapan işçilerin çoğunluğu taşeron, kadrosuz, esnek ve güvencesiz çalışmaya mecbur bırakılıyor. Taşeronda çalışan işçiler düzenli işe gelememekte, işin olmadığı zamanlarda işe çağrılmayarak ücretsiz izin yapmak zorunda bırakılmaktalar. Tabii bu durumda alınan maaşın bir işçinin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğunu görüyoruz.

İnsanca yaşamayı sağlayacak bir ücret, iş güvenliğinin formaliteden çıkarılarak hayat kurtaran bir şekilde işletilmesi, esnek güvencesiz taşeron sistemin kaldırılıp kadroya alınmak tersane işçisinin en meşru talepleridir. Ağır işkolu olarak tersanelerde çalışma süreleri 6 saat olarak belirlenmeli ve bunun üstü çalışma yasaklanmalıdır. Tersane işçisi ancak bu koşullarda ailesine vakit ayırabilir, sosyal-kültürel faaliyetlere katılıp insanca bir yaşam kurabilir. Emek sömürüsünün yoğun olduğu bir sektör olarak tersane işletmelerinin iş hacmi 10 milyar doları bulurken tersaneleri ayakta tutan bütün bu devasa kârların yaratıcısı işçiler ise sefalet ücretlerine mahkûm bırakılıyorlar. İşçilerin örgütsüz ve dağınık durumundan cesaret alan patronlar çalışma koşullarını keyfe keder belirlemekten çekinmemektedirler. Bu durumu sonlandıracak olan ise işçilerin birlikte, örgütlü hareket ederek haklı talepleri uğruna mücadelelerini örebilmeleridir.

Aşağıda, tersane işçisi bir arkadaşımızın mektubunu bulacaksınız:

“Merhaba arkadaşlar, ben Sivas’ın ücra bir köyünde büyüdüm. 17 yaşımda gurbetle tanıştım. İlk önce İzmir Aliağa’da gemi söküm işinde çalıştım. 1998’de İstanbul’a geldim. Buradaki ilk işim tekstilde çalışmak oldu. Daha sonra tekrar gemi işine dönmek zorunda kaldım. Tuzla tersane bölgesinde çeşitli tersanelerde çalıştım. Gemi imalatı ve tamiri gibi işler yaptım. İlk zamanlar çok zorlandım, alışmak kolay olmadı. İş çok ağır ve tehlikeliydi. Ortam gürültülü ve korkunçtu. Bir yanda çekiç sesleri, bir yanda şalama sesleri, toz, duman tam bir cehennem.

“İlk çalıştığım zamanlarda ne sigorta ne de işçi güvenliğini sağlayacak ekipman vardı. İskele bile yoktu, iskele yerine kendi imkânlarımızla iki demir puntalayıp üstüne bir kalas atarak çalışıyorduk. Bu yüzden ölümlü ve yaralanmalı kazalar çok oluyordu. Her hafta 1-2 iş kazasına şahit oluyorduk.

“Ağır çalışma koşulları yetmezmiş gibi bir de uzun mesai saatleri, üstüne zorunlu mesailer iyice zorlanıyor, yoruluyoruz. Normal mesai saatimiz 10 saat, ek mesai ile 13 saate varan çalışma sürelerimiz oluyor. Çoğu tersane taşeron çalışma sisteminde olduğundan hiç bir hak talep edemiyoruz. Her an işten atılma korkusu yüzünden ses çıkaramıyoruz. Çalışma koşullarında hiçbir iyileştirme yapılmıyor hala öyle çalışmaya devam ediyoruz.

“Aslında bir silkelensek, bir örgütlenerek harekete geçebilsek, her şey tersine işleyecek. Ben buna inanıyorum. Birlikte hareket edebiliyor olsak başta taşeron gider, kadroya geçeriz. Ardından düzenli ve güvenli çalışma ortamı sağlanır, tüm sosyal haklarımızı alırız. Her şey daha güzel olur, ben buna inanıyorum. Hepimiz buna inanırsak başarabiliriz arkadaşlar. Yeteri ki örgütlenelim, birlikte hareket edelim.

“Var mısınız hafta sonlarını ailelerimizle geçirmeye?

“Var mısınız yıllık izinli tatile gitmeye?

“Var mısınız tazminat hakkımız olsun, iş elbiseleri onlardan olsun?

“Var mısınız iş arama kaygımız olmasın, düzen olsun, güzel olsun her şey…?

“Yaşasın işçilerin birliği, kahrolsun taşeron sistemi.”

Haiti: Petrocaribe gelirlerindeki yolsuzluğa karşı kitlesel seferberlik

0

Haiti’de Petrocaribe fonlarında gerçekleşen yolsuzluklar karşısında bir süredir kitlesel seferberlikler gerçekleşmekte. Petrocaribe, Karayip ülkelerinin Venezuela’yla oluşturdukları bir petrol birliği. Haziran 2005’ten bu yana işlerliğini sürdüren birlik, Haiti gibi yoksul Karayip ülkelerinin piyasa değerinin altında petrol satın alımına olanak sağlamaktadır. Konuyla ilgili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) militanı Simón Rodríguez’in makalesini paylaşıyoruz.

Haiti’de bağımsızlık kahramanı Dessalines’in suikastının yıldönümü olan 17 Ekim’de binlerce emekçi Petrocaribe fonundan yapılan gayrimeşru harcamaların hesabını sormak için sokaklara döküldü.

Küçük çaplı birçok protesto eylemi ve seferberlikler sonrasında 17 Ekim’de gerçekleşen ülke çapındaki bu kitlesel eylem şiddet kullanılarak bastırıldı ve Port-au-Prince’de başkanlık konvoyuna yol açmaya çalışan karşı güçlerin kalabalığa saldırması sonucu düzinelerce kişi yaralandı ve en az iki kişi hayatını kaybetti. Devlet başkanı Jovenel Moïse, Dessalines anıtı önünde anma konuşması yapmaya çalışırken protestocular tarafından taşlanınca konuşmasını bitirmeden kaçmak zorunda kaldı.

Protestolar 17 Ekim sonrasında da devam etti ve tarihsel öneme sahip bir başka gün olan 18 Kasım, yani Napolyon askerlerinin 1803’te Haiti devrimcileri tarafından yenilgiye uğratılmasının yıldönümü, bir sonraki kitlesel seferberlik günü ilan edildi. Zaferle sonuçlanan kölelik karşıtı ilk devrim olan Haiti devrimi hala güncel mücadeleler için yol gösterici olmaya devam ediyor.

Venezuela hükümetinin petrol ve yakıt alımını sübvanse ettiği Petrocaribe anlaşmasına 2006 yılında dahil olan Haiti Devleti’nin sözde gayesi anlaşmayı ülkedeki altyapı projelerini finanse etmek için kullanmaktı; ancak kamuoyundaki genel algı anlaşmanın büyük ulusal ve yabancı şirketleri kollayarak rüşvet ve yolsuzluğu beslediği yönündeydi. Her ne kadar sonuçları muğlak olsa da Petrocaribe fonlarının kullanımı ile ilgili bir meclis soruşturması yapıldı, ancak kamuoyu baskısı sonucu Senato geçen yılın Kasım ayında 2008-2016 döneminde harcanan yaklaşık iki milyar dolarla ilgili ikinci bir soruşturma başlatmak zorunda kaldı.

Haiti Devleti indirimli [piyasa değerinin altında] satın aldığı Venezuela petrolünün % 40’ını peşin ödüyor; geri kalan % 60’ı düşük faiz oranlarıyla borçlanıyor. Satın alınan petrolün büyük bir kısmını iç piyasada satılırken kalan fazlalıksa sözde altyapı projeleri için kullanılıyor. İç petrol satışından elde edilen gelirin yukarıda bahsi geçen yıllarda yaklaşık 3,8 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak Haitili yetkililer yerel para birimi üzerinden hem petrolün satın alma maliyetini hem de elde kalan petrolün kullanıldığı projelerin giderlerini fazladan faturalandırdılar. Bunu da çeşitli doğal afetler kapsamında yayınlanan acil durum bildirimlerinden yararlanarak çoğu hala tamamlanmamış olan projeler için normal yasal prosedürleri göz ardı ederek yapabildiler.

Bu yılın Ağustos ayında, Petrochallenge adı altında, katılımcıların üzerinde “Petrocaribe’nin parası nerede?” (Kote kòb Petwokaribe a?) yazan bir dövizle fotoğraflarını çekerek paylaştığı bir sosyal medya kampanyası başladı. Haiti diasporasında da geniş çapta yankı bulan kampanya hızla kitleselleşti. Kampanya kapsamında 24 Ağustos’ta Sayıştay’ın önünde yüksek katılımlı bir oturma eylemi gerçekleşti.

17 Ekim’deki seferberlik ise, IMF’nin petrol fiyatlarında yükselişi zorlayarak uyguladığı şok terapisini reddeden emekçi kitlelerin başbakan ve kabinesini istifaya zorladığı Temmuz ayındaki etkileyici protestolar sonrasında bize yeni bir politik durumun ortaya çıktığını gösteriyor.

Bu protestolar sonucunda neredeyse düşme noktasına gelen iş adamı Moïse’nin hükümeti hayatta kalabildi ancak çok zayıfladı ki zaten göreve geldiği andan itibaren kırılgan bir hükümetti: Moïse, iki sahte seçimin ardından sağcı Tèt Kale partisinin bir diğer neferi Martelly’nin halefi olarak 2017 Şubat ayında iktidara geldi. Hem de 6 milyon kayıtlı seçmenin olduğu sonuncu seçimlerde aldığı toplam oy yarım milyonu geçmemesine rağmen.

22 Ekim tarihinde hükümet, yolsuzluk konusunun sadece yargı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunan pozisyonunu değiştirdi: Kabine Başkanı (ve Martelly döneminin Maliye Bakanı) Laleau, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve adları Petrocaribe yolsuzlukları kapsamında en çok duyulan 16 danışman görevden alındı. Bu görevden alınmalar protestoları yatıştırmak şöyle dursun, aynı gece başkentin Bel Air semtinde gece Petrobizangó denilen ve ismini vudu kültüründen alan gece yürüyüşlerinin düzenlenmesini teşvik etti. Bu gelişmeler karşısında ne yapacağını bilemeyen iktidar partisi aynı hafta yolsuzluk karşıtı protesto gösterilerine katıldığını açıkladı. Kitleleri manipüle etmeyi hedefleyen bu hamle aslında hükümetin ne kadar çaresiz kaldığının bir göstergesi. Bu gelişmeler karşısında itibarını oldukça kaybeden patron muhalefetinin bazı liderleri de protestolara yakınlaşmaya çalışsalar da kitleler tarafından reddedilerek seferberliğin saflarından kovuldular.

Venezuela hükümetinin sorumluluğu

2004 ve 2014 yılları arasındaki on yıl Venezuela tarihinin petrol refahı açısından en verimli dönemi olarak kayıtlara geçti. Başkan Chávez bu durumdan yararlanmak amacıyla 2005 yılında Petrocaribe anlaşmasını ortaya attı. Anlaşma bölgesel entegrasyonu güçlendirmeyi ve petrol fiyatlarındaki önemli artışların petrol ithalatına bağımlı Karayip bölgesi ekonomileri üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmeyi amaçlıyordu. Venezuela’nın muhalif sağ kesim sektörleri Karayip ülkeleriyle ve özellikle Küba’yla ticareti ve Petrocaribe kapsamında tasarlanan kredi mekanizmalarını eleştirdi. Sol muhalefet ise Karayiplere yönelik dayanışmanın bu “ticari” karakterini hiç sorgulamadı, sadece anlaşma kapsamında patronaj dinamiklerinin yeniden üretilmesini ve Chavizm’in halkların kendi kurtuluş mücadelelerine fayda sağlayacak gerçek enternasyonalizmden giderek uzaklaştığının kanıtı olan bölgedeki gerici hükümetlere sağladığı siyasi ve ekonomik desteği eleştirdi.

Petrocaribe gelirleriyle ilgili artan yolsuzluk iddiaları karşısında Venezuela hükümeti, yolsuzluk ve suç ortaklığını belgeleyen kanıtların varlığına rağmen her seferinde sorgulanan Haitili yetkilileri ve makamları destekledi. Örneğin, 2015 yılında yapılan bir basın açıklamasında, o sırada PDV Caribe’nin başkanı (ve Chavez’in sağ kollarından biri olan) Bernardo Álvarez, 2012-2014 döneminde Petrocaribe fonlarının yönetiminden duyduğu memnuniyeti dile getirdi ki bu dönem yapılan resmi soruşturmalara göre tam olarak en büyük usulsüzlüklerin gerçekleştiği döneme tekabül ediyor. Gene Venezuela’nın 2007 yılından 2015 yılı sonuna kadar Haiti büyükelçiliğini yapan Pedro A. Canino González, 2013 yılında Başkan Maduro’nun “Haiti hükümetinin Petrocaribe gelirlerini kullanım şeklinden çok memnun” olduğunu açıkladı. Daha yakın bir dönem olan 2015 yılının Haziran ayında ise, Martelly’nin Petrocaribe’nin 10. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirdiği Caracas ziyareti sırasında, Venezuelalı büyükelçi Haiti’nin fon harcamalarının “örnek teşkil ettiğini” ifade etti. Moïse Kasım 2017’de Venezuela’yı ziyaret etti ve Maduro ile ek bir ekonomik işbirliği anlaşması imzalayarak övgü topladı.

Burada unutulmaması gereken Haiti’de 2004 yılında ABD askerlerinin gerçekleştirdiği darbeden sonra yabancı askeri işgale dayanan bir oligarşik rejimin varlığını sürdürdüğüdür. 2004’ten günümüze ise işgal Brezilya, Arjantin, Ekvator ve Uruguay gibi “ilerici” hükümetler tarafından sağlanan Latin Amerikalı askeri birlikler kanalıyla devam ediyor. Bu hükümetler aynı zamanda MINUSTAH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Barış Gücü Misyonu) ve onun küçük kapsamlı devamı MINUJUSTH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Adalet Desteği Misyonu) için de temel asker kaynağını sağlıyorlar.

Haiti halkının mücadelesi ile acil dayanışma

Yirminci yüzyıl boyunca emperyalist yağma ve müdahalelerle ilişkili gelişen yapısal nedenlerin, tarımsal üretimini tahrip eden ve ithalata bağımlılığı artıran neoliberal reformların, diktatör ve demokratik burjuva hükümetlerin yönetimi altında süregelen yolsuzluk ve talanın neden olduğu ezici ekonomik koşullar, sübvanse edilen petrol arzının düşmesi ve uluslararası petrol fiyatlarındaki artışın etkisiyle giderek kötüleşiyor. 2016 yılından beri zaten yılda %14 civarında seyreden enflasyonu teşvik eden baskı artıyor. Temmuz ayında kitlesel seferberlik gazolinazo’yu (petrol fiyatlarındaki keskin artış) yendiyse bile, bu gelişmenin enflasyona ilk etkileri ekonomik durumun tamamen tersine ya da emekçilerin lehine dönmediğini gösteriyor. Milyonlarca Haitilinin en temel hizmetlere erişimi yok; ülkedeki sağlık sistemi çökmüş durumda ve birçok mahallenin su hattına erişimi yok ve tankerlerle suya erişimlerini sağlamaya çalışıyorlar.

Temmuz ayındaki protestolar ve mevcut mücadele süreci bu koşullarda yaşanıyor. Haiti’de yaşanan politik süreci Latin Amerika’da görünür kılmalı ve desteklemeliyiz; suçluların cezalandırılması ve usulsüzce el koyulan Petrocaribe gelirlerinin geri ödenerek emekçilerin acil ihtiyaçlarını karşılamada kullanılması taleplerini yükseltmeliyiz. Örneğin, Dominik Cumhuriyeti’nde yolsuzluğa ve cezasızlığa karşı ortaya çıkan Yeşil Yürüyüşler hareketi, Haiti’nin yolsuzluğa karşı verdiği mücadele ile dayanışma bağları kurabilir. Bir diğer önemli talep ise Venezuela hükümetini soruşturmalarla işbirliği yapmaya ve zimmete para geçirme konusunda olası sorumluları ifşa etmeye çağırmak olabilir. Haiti’de ülkenin gidişatını değiştirebilecek bir protesto dalgasıyla karşı karşıyayız.

İşçi sınıfı, Orta Amerikalı kardeşleriyle dayanışma içinde olmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Meksika Seksiyonu Sosyalizme Doğru Hareket (MAS)’in Orta Amerika’dan yola çıkıp ABD’ye ulaşmaya çalışan Göçmen Karavanı’na ilişkin bildirisi.

“Meksika liderliğimizi kabul ediyor, teşekkürler Meksika [ve Meksika’nın liderleri]!” Bu cümle, Peña Nieto hükümetinin yedi binden fazla Orta Amerikalının ülkelerinde ve bizim ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülkede var olan sefalet ve şiddetten kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaşma hedefiyle oluşturduğu “Göçmen Karavanı”na karşı aldığı önlemlere yönelik Donald Trump’tan gelen mesajdı.

Göçmenlerin çoğunu, 2009 yılında ülkelerinde yaşanan darbeden sonra 9 yıldır içinde bulundukları ağır koşullar nedeniyle ülkelerinden kaçan Honduraslılar oluşturuyor. Honduras’ın Juan Orlando Hernández başkanlığındaki mevcut hükümeti 2014’te seçimler yoluyla göreve gelmiş olsa da, aşırı baskıcı bir karaktere sahip. Bu hükümet aynı zamanda ülke yönetimine hileli bir şekilde ulaşmış olmakla suçlanıyor olsa da, bu suçlamalar karşısındaki yegâne dayanağı ABD’nin kendisini meşru olarak tanıması oldu. Dolayısıyla yüz binlerce Orta Amerikalının içinde bulunduğu sefalet ve şiddetin ve bu koşulları geride bırakmak amacıyla büyük riskler alarak kuzeye doğru kaçmalarının temel nedenini ABD emperyalizminin bölgedeki müdahalesi oluşturuyor.

Göçmenleri “iyi kalpli suçlular” olarak nitelendiren aşırı sağcı Donald Trump’ın tehditleri ve baskılarıyla karşı karşıya kalan Peña Nieto, söz konusu baskı uygulamak olduğunda bir numaralı tercihi olan Federal Polis’e mensup büyük bir grubu göçmenleri zapt etmek adına görevlendirdi. Bu önleme paralel olarak göçmenlere Meksika’ya mülteci olarak girme hakkı tanındı ancak burada amaç, ya da tuzak demeliyiz, Meksika’ya mültecilik başvurusu için göçmenlerin attığı imzanın ABD’ye göçlerini sürdürme olasılığını otomatik olarak iptal etmesiydi. Bu tuzak aynı zamanda göçmenleri bölmeyi de hedefliyordu. Binden fazla göçmen tuzağa düşerken, çoğunluk ise Meksika-Nikaragua sınırındaki Suchiate Nehri’ni aşarak ülkemize “yasadışı” yoldan girmeye karar verdi.

Yani Trump Meksika hükümeti liderliğimizi kabul etti dediğinde aslında yanlış bir beyanda bulunmadı: Peña Nieto bir kez daha ABD’nin taleplerine boyun eğerek Karavan’ı durdurmaya çalışıyor. Bir yandan Honduras hükümeti de sınırın kapatılmasını emretti. Bu gelişmeler karşısında, Peña Nieto’nun göçmen karşıtı politikasını kamuoyu önünde reddediyoruz. Bu politika, ırkçı ABD hükümetinin emelleri karşısında Nieto’nun bir kez daha diz çöktüğünün ve ABD emperyalizminin jandarması rolünü bir kez daha oynadığının utanç verici bir göstergesidir.

Ayrıca, Meksikalıların yanı sıra Orta Amerikalılar için de iş yaratma vaadi ile göçü frenleyerek Trump’ın gözüne girmeye çalışan Andrés Manuel López Obrador’un politik pozisyonunu da kınıyoruz.  Neoliberalizmden kopuş sağlanmadan ne Meksikalılar için, ne de Orta Amerikalı göçmenler için yeterli istihdam ve adil ücret garanti edilemez. Trump ve Meksika’nın sıradaki başkanı arasındaki “karşılıklı anlayışın” özü de budur, Trump’ın kimilerini “Meksika’nın liderleri” olarak adlandırmasının da.

Bu baskı ve kriminalize etme politikalarına ek olarak, göçmenler organize suç gruplarına ve ülkede hakim olan güvensizliğe karşı da savunmasızlar. Karavan’ın ilerleyişiyle birlikte Honduraslı kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz haberleri gelmeye başladı. Bu durumdan göçmenlerin haklarını güvence altına alma yükümlülüğünü üstlenmeyi reddeden Meksika hükümeti sorumludur.

Bu nedenlerle göçmenlerle olan dayanışmamızı ifade etmemiz ve yükseltmemiz gerekiyor. Tüm yabancı düşmanı ve ırkçı söylemleri reddediyor, geçen yıl gerçekleşen deprem sonrasında yaptığımız gibi göçmenlere yiyecek ve giyecek tedariki sağlamanın ve onları Trump hükümetinin tehditleri ve Peña Nieto hükümetinin baskıları karşısında politik olarak desteklemenin öneminin altını çiziyoruz. Meksika halkı, göçmenlerin haklarının tam olarak güvence altına alınmasını, yani serbest geçiş ve güvenliklerinin sağlanmasını ve ülkedeki durumlarını düzenleyen bir göç politikasının teşvik edilmesini talep etmelidir. Ve tarihte bir kez daha ABD’nin emellerinden tam bağımsızlığımızı talep etmeliyiz. Meksika halkı baskılara karşı sesini yükseltmeli ve göçmenlere “Meksika’ya hoş geldiniz!” diyebilmelidir.

Kapitalist sınırlar kalksın!
Trump’ın tehditlerini kınıyoruz!

Göçmenlerle tam dayanışma!

Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Meksika Seksiyonu

Flormar direnişi sürüyor: “Yılmadık, yılmayacağız, kazanacağız!”

0

Sendikalı oldukları için işten çıkarılan Flormar işçileri, 178 gündür fabrikanın önündeki bekleyişlerini sürdürüyorlar. Direnişe kararlılıkla devam eden işçilerden Şükran Akyıldız ile yaptığımız röportajı sunuyoruz.

Nisan: Direnişin 178. günündesiniz. Direnişe başladığınız günden bugüne ne değişti?

Şükran Akyıldız: Ben depo sevkiyatta çalışıyordum, buradan ayrı bir yerde. Buradaki arkadaşlarımızla tanıştık. Onlarla birlik beraberlik içinde mücadele ediyoruz. Üretimde çalışan arkadaşlarımız da birbirlerini tanımıyormuş. Elif arkadaşım, Zeki abi, Ayşe arkadaşım, bunlar üretimde birbirlerini tanımazken burada tanışmaya başladık. Çünkü mola saatleri yetersizdi, molalarda çayımızı içip yerimize zor geçiyoruz zaten. Aslında hepimizin derdi ortak.

Nisan: Türkiye’de sendikalılaşma oranının düşük olduğu gibi, sendikalı kadın işçi sayısı da çok düşük. Flormar işçileri olarak sendikalı olmaya nasıl karar verdiniz, nasıl örgütlendiniz?

ŞA: Bizim yaptığımız iş insan gücüyle yapılan bir iş olduğu için zor. Ama biz hakkımızı alamıyoruz. Yıl sonuna doğru hep bize bir söz veriliyor, maaşlarınız iyi olacak, daha güzel şartlarda çalışacaksınız diye. Ama işveren sözünü tutmuyor. Biz işçilerse her zaman sözümüzü tutuyoruz. Nasıl tutuyoruz? Çalışıyoruz, mesai istediklerine kalıyoruz. Hafta sonu tatilimizde de mesaiye geliyoruz. Ama işveren sözünü tutmuyor. Bize istediğimiz zammı, hakkımızı vermiyor. Bu yüzden sendikaya karar verdik. Hep beraber konuştuk kendi aramızda “nasıl yapabiliriz, nasıl örgütlenebiliriz” diye. Böyle bir yola çıktık. Pişman mıyız? Değiliz. Burada olan arkadaşların hiçbiri pişman değil. İlk günkü gibi mücadele ediyoruz. 15 Mayıs’ta işten çıkarıldık biz, bugün 178 gün oldu. Neredeyse 6 ayı bulan bir süreç. Yılmadık, yılmayacağız, kazanacağız!

Nisan: Direnişinizin ön plana çıkan yönlerinden biri de kadın mücadelesi oldu. Sergilediğiniz kadın dayanışmasıyla herkese örnek oldunuz. Bu mücadelede kadın işçi olarak karşılaştığınız sorunlar neler?

ŞA: Bizim ürettiğimiz ürünler kozmetik ürünü. Tüketen, kullanan kadın; üreten kadın. Biz üretiyoruz, biz kullanıyoruz. O yüzden kadınlardan daha çok destek görüyoruz. Ben kadınım, çalışıyorum. Eşim dahi bana diyor ki “Asgari ücret alıyorsun, al paranı sesini çıkarma”. Ama benim yaptığım iş bedensel olarak ağır bir iş. Ben hakkımı alamıyorsam, kendi hakkımı arıyorsam, böyle yapınca da işten atılıyorsam ben o zaman hakkımı ararım, mücadele ederim.

Nisan: DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin krize karşı ortak mücadele kampanyasını takip ediyor musunuz? Bu doğrudan sizi de ilgilendiriyor. Arada nasıl bir bağ kurulabilir?

ŞA: Takip ediyoruz bunları. Biz de bunu istiyoruz zaten. Biz çıkarılan arkadaşlarımıza destek verip alkışlıyoruz, selam veriyoruz diye işten çıkarılıyorsak hep beraber oraya dökülmemiz lazım. Biz patronun sermayesine sermaye katıyoruz; krizi çeken işçiler oluyor. Örgütlenelim, sendikalar birleşsin, işçiler birleşsin. Birlikten güç, kuvvet doğar. Birlik olursak zaten kazanırız.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin ortak bildirisi

0

Partilerimiz kuzey Suriye bölgesindeki durumu ve özellikle Rusya ve İran’ın Suriye rejimiyle birlikte işgal etmek istediği İdlib bölgesinde başka bir patlama riskini değerlendirmiştir. Rejimin kontrolünden özgürleştirilmiş bu bölgenin işgali, binlerce Suriyeli çocuk, kadın ve diğerlerinin ölmesine yola açacaktır ve dahası, BM ve İnsan Hakları örgütlerine göre bir milyon insanın yerinden edilmesiyle sonuçlanabilir. Hal böyleyken, Rusya’nın yerinden edilmiş Suriyelilere evlerine dönmeleri için yardım etmek istediğini ve bunun için çabaladığını iddia etmesi, ikiyüzlülüklerini kanıtlamakta.

Türkiye ve Rusya hükümetleri arasında yakın zamanda yapılan bir anlaşmaya göre, İdlib’e yakın zamanda yapılacak bir saldırının durdurulmasına ve radikal İslamcı güçlerin bölgeden çıkarılması için güvenli bir bölge oluşturulmasına karar verildi. Ancak bölgedeki müdahaleci güçler Suriye sorunu konusundaki tutumlarını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye devam ettikçe, İdlib’de yaşayan 3,5 milyon insanın güvenliğinin garanti altında olduğu iddia edilemez. Bu nedenle, bölgede çatışmaların fitilini ateşleyecek her türlü girişimi ve/veya provokasyonu kınıyor; tüm uluslararası işçi ve kitle örgütlerini, Suriye iç savaşı için ve tüm dış müdahalelere karşı demokratik devrimci bir çözüm üzerinde çalışmaya davet ediyoruz.

Her iki parti de, Suriye rejiminin hapishanelerinde tutuklu ve alıkonulan Suriyelilerin vahim durumuna dikkat çekmektedir. Suriye rejimi, hapishanelerinde işkence görüp hayatını kaybeden ve resmi kaynaklara göre sayısı 14.800’ü bulan kişinin adını açıkladı. Bazı tahminlere göre, şu ana kadar rejimin hapishanelerinde sözde güvenlik teşkilatı tarafından ölümüne işkence edilen tutsakların sayısı 48.000’i buluyor.

Bu ağır tablo karşısında, tüm uluslararası işçi ve kitle örgütlerini aşağıdaki talepleri dile getirmeye çağırıyoruz:

1 – Uluslararası yasalar, İnsan Hakları bildirgesi ve hatta Suriye yasaları gereği ölmüş tutsakların cenazeleri verilsin.

2 – Devrime katılmaktan dolayı suçlanan tüm tutsaklar derhal serbest bırakılsın ve ölümlerine neden olanlar yargılansın.

Arjantin’de krize karşı mücadele

0

Arjantin’de halkı artan yoksulluğa, açlığa ve işsizliğe sürükleyen kemer sıkma politikaları karşısında seferberlikler hız kesmeden devam ediyor. Mücadelenin boyutu ülke geneline ulaşmış durumda. Bu seferberliklerden en sonuncusu olan, binlerin katıldığı 25 Eylül genel grevi, Macri döneminde yapılan 4. genel grev oldu.

Enflasyon oranının %40’lara ulaştığı Arjantin’de Macri hükümetinin IMF ile yaptığı işbirliği, hâlihazırda yapılmakta olan kesintileri daha da derinleştirdi. Eğitim, sağlık ve istihdama ayrılan bütçede ciddi kesintiler planlanıyor. Borcun artırılması sonucunda hükümet, saldırılarını da artırmayı hedefliyor. Çünkü krizin faturasının kendilerine kesilmesine karşı çıkan işçi-emekçiler protestolarını sürdürüyorlar. Macri hükümetinin bu protestolara cevabı ise yine tanıdık bir biçimde baskıyı ve kolluk güçlerinin yetkilerini artırmak. Kitleleri sefalete sürükleyen Macri, tam olarak grevin başladığı gün, “Arjantin’in küresel bir oyuncu olması için gösterdiği sonsuz çabalardan dolayı” Atlantik Konseyi tarafından “Küresel Yurttaş” ödülüne layık (!) görülmüştü.

Kadınlar da seferber

Şu anda dünyadaki en önemli kadın seferberliklerinden biri yine Arjantin’de yaşanıyor. Kadın mücadelesiyle ekonomik kriz arasında doğrudan bir bağ olduğu görülebiliyor. Bunun son örneklerinden birine, 8 Ağustos’ta yapılan kürtaj oylamasında tanık olmuştuk. Kadınların güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj hakkı senatonun yarısından fazlası tarafından reddedilmişti. Ancak kadınlar mücadeleyi sürdürüyor; cinsiyete ilişkin taleplerle sınırlı kalmayıp, IMF’nin borç yapılandırmasına karşı “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” gibi sloganlarla kemer sıkma politikalarına karşı taleplerini de sokağa taşıyorlar.

Bize benziyor

Haziran ayında IMF ile yapılan anlaşmayla Macri hükümeti, IMF’den 50 milyar dolarlık bir kredi almıştı. Bu oran, Eylül ayında yeni bir anlaşmayla 7 milyar dolar daha artarak IMF tarihinin en yüksek kredisi oldu. IMF ile en çok anlaşma imzalayan dünyadaki 3. ülke olan Türkiye’nin 2002 krizinin ardından IMF’ye ödediği borçların toplamı 23,5 milyar dolar, tarihi boyunca IMF’den aldığı toplam borç ise 49,8 milyar dolardı. IMF ile yapılan anlaşmalar uyarınca, Kemal Derviş’in çizdiği özelleştirme ve işçi sınıfını örgütsüzleştirme kapsamındaki politikaları uygulamak AKP hükümetlerine kalmıştı. IMF programının uygulandığı AKP iktidarı döneminde reel ücretler düştü, sendikalılık oranı azaldı ve Türkiye en çok iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri haline geldi.

Türkiye işçi sınıfı, 2001 krizine örgütsüz yakalanmıştı. Bugün işçi hareketine ciddi darbeler vurulmaya devam ediyor. İktidar eliyle, dünyanın en kötü çalışma koşullarından biri dayatılıyor. Türkiye ve Arjantin’de yaşanan kriz, hem zaman hem de içerik açısından benzerlikler taşıyor. Ancak Arjantin’de bu denli büyük seferberliklerin yaşanmasının nedeni, emperyalizm ve burjuvazinin saldırılarına karşı, parçalı ve birbirinden yalıtılmış mücadeleler arasında koordinasyonun bir şekilde sağlanabilmesi ve seferberliklerin sonucunda, ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonunun (CGT) genel greve zorlanabilmesi.

Bu kapsamda 24 Ekim’de düzenlenecek kitlesel bir yürüyüşle bir kez daha hayatı durduracaklar. Arjantinli işçiler ve emekçiler herkesi öğrenci, işçi, emekli ve kadın hareketlerine katılmaya; tüm fabrikalarda, ofislerde ve okullarda seferber olmaya çağırıyor. Arjantinli işçilerin krizden çıkış için sahiplendiği talepler, bizim taleplerimizden çok da farklı değil: İşten atmalar yasaklanmalı; bankalar ve büyük şirketler kamulaştırılıp işçilerin kontrolü altına alınmalı; IMF ile yapılan anlaşmalar bozulmalı ve dış borçların ödenmesi durdurulmalı.

Tarihte bu ay: İşçi sınıfı Rusya’da iktidarı ele geçirdi

0

1917 senesinin 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesinde Petrograd ve Moskova sokaklarında bir hareketlilik söz konusuydu. Hareketliliğin kaynağı, oportünist solun bileşenleri olan Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler’den oluşan Geçici Hükümet’i (burjuva liberal Kadetler hükümetten ayrılmıştı) devirmek isteyen işçilerin, köylülerin ve askerlerin seferberliğiydi. Geçici Hükümet ekmek sağlamadığı için işçiler, toprak dağıtmadığı için köylüler ve barış tesis etmediği için de askerler ayaklanmıştı. Ayaklanmanın siyasal önderliği, 1917 Şubat’ından Ekim ayına dek işçi, köylü ve asker meclisleri şeklinde toplanmış olan Sovyet organlarında ezici çoğunluğu ele geçirmiş olan Bolşevik Parti’deydi. Bolşevik Parti’nin önderliği devrimi, Çarlık monarşisinin soylu ve aristokrat ailelerinin çocuklarını bale eğitimine ve gösterimine gönderdikleri kurum olan Smirnov Enstitüsü’nden yönetiyordu. Lev Troçki, devrimin askeri operasyonlarından sorumluydu. İki gün boyunca bir dakika dahi uyumadan aralıksız çalıştığı ve devrimin askeri zaferinin merkezi yönetim karargâhına dönüşmüş olan çalışma odasına, Kışlık Saray’ın ele geçirildiği haberi iletildiğinde bir sigara yaktı ve çektiği ilk nefesle birlikte yorgunluktan bayıldı. Lenin’in on senelerdir inşa ettiği partisi, bir devrimci proleter seferberliğin başını çekerek tarihin ilk işçi devletini ilan etmişti.

Burjuva tarihçiler 1818, 1830, 1848, Paris Komünü ve benzerleri gibi deneyimlerden çapı ve niteliği bağlamında farklılaşan Ekim Devrimi’ni daima komplocu bir darbe olarak yorumladılar. Komünistler nasıl olur da, işçilerin büyük bir çoğunluğunu taraflarına kazanarak iktidarı ele geçirirlerdi?! Ancak yanılıyorlardı; Bolşevikler semt semt, şehir şehir, fabrika fabrika ve hatta cephe cephe örgütlenmişlerdi. Sanayi merkezlerindeki Sovyet seçimlerinde, oy oranları %90’ları aşıyor, geçmiş dönemde Menşevik ve Sosyalist-Devrimci gruplarda yer alan işçiler, partinin “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganı altında yerini alıyordu.

Ekim Devrimi tarihin ilk proleter rejimini yarattı. Günlük mesai süresi 7 saate indirildi (o sırada dünyanın hiçbir yerinde 8 saat bile değildi); işçi ücretleri asgari geçim şartlarında değil, üretilenin değerinde hesaplandı; kilisenin ve burjuvazinin mülklerine el kondu, fabrikalar işçilerin denetiminde kamulaştırıldı ve işçilerin yönetimine verildi; boşanma, kürtaj anayasal haklar olarak tanındı; uluslara kendi kaderini tayin hakkı tanındı (bu hakla Rus şovenizminin ezdiği 14 ulus bu hakkını kullanarak ayrıldı); ulaşım, eğitim, sağlık ücretsiz ve doğal haklar olarak tanındı ve geliştirildi; burjuva parlamentosunun sözde demokrasisi yerine işçi demokrasisi inşa edildi; işçi sınıfı erken emeklilik, sağlık sigortası, ücretli izin gibi haklarını elde etti.

Ekim Devrimi insanlığın en parlak anını temsil ediyor. O yeniden var edilmeli; bütün ulusların bütün işçi sınıfları ona, kendi yöntemleriyle ulaşmalı ve ondan öğrenmeli.

25 Kasım: Hayatlarımıza sahip çıkmak için buradayız, bir aradayız!

0

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz ve devletlerin baskıcı kemer sıkma politikaları sadece Türkiye’de değil, dünyada da kadına yönelik şiddetin ve ayrımcılığın giderek katlanmasına yol açıyor. Bununla birlikte, yargının erkekleri kollayan cezasızlık politikası ve giderek daha fazla kadının baskıya karşı direnmesi, kadına yönelik şiddeti arttıran etmenlerin başında geliyor. Devlet kadınları hayattayken korumadığı gibi, kurumları ise erkeklerden yana tutum almaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Tuğçe Kaleli’yi bıçaklayarak öldürmeye çalışan fail tahliye edildi. 2009 yılında 16 yaşında tecavüze uğrayarak öldürülen Sezgi Kırıt’ın faillerine ise 1 ila 5 yıl arasında ödül gibi ceza verildi!

GREVIO’nun (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) geçtiğimiz günlerde yayımlanan raporuna göre, Türkiye’de kadına yönelik şiddete ilişkin resmi veri olmaması, zorla ve erken yaşta gerçekleşen evlilikler, çocuk istismarı, faillerin cezasız kalması en yakıcı sorunların başında geliyor. Bununla birlikte rapor, güvenlik operasyonları ve kamu sektörünün zayıflaması nedeniyle kadınların şiddetsiz hayat hakkının sağlanması noktasında yeterli bir zemin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Ekonomik şiddet düzeni

Ekonomik krizin sarsıcı bir biçimde yaşandığı bugünlerde, rejim bu kez kadınların nafakalarına ve aldıkları sosyal yardımlara göz dikmiş durumda. Kadınların yoksulluğundan bile tasarruf etmeye çalışan iktidar, bir süredir nafakadan ‘ömür boyu maaş’ olarak bahsederken, Meclis Başkanı Binali Yıldırım ise erkeklerin evlenememesinden kadınların yararlandığı yardımları sorumlu tutarak, bu yardımların bir ölçüsü olması gerektiğine değindi. Burada ölçüden kasıt kadınların kocaya ve aileye bağımlılığını sürdürecek bir yardım herhalde, zira burada kocaları ölen kadınlara verilen ayda 225 TL’lik yardımdan bahsediliyor. Kadınlar boşanmak istedikleri için öldürülürken, ayda 200-300 TL gibi komik tutarlarda ve denetimsiz bir biçimde işleyen nafaka sistemi ile kadınlar üzerinden kamudan tasarruf sağlanmak isteniyor.

Kamudan sağlanmaya çalışan tasarruflar kadın düşmanı muhafazakar politikalar ile birleşince devlet kaynaklı şiddete dönüşüyor. Arjantin, Polonya ve en son ABD’de kürtajın suç haline getirilmesine ilişkin yasalar giderek yaygınlaşıyor. Kürtajı yasaklama girişimleri hem devletin kamusal hizmetlerden tamamen çekilmesine; hem de ABD’de olduğu gibi ‘pro-life (yaşam yanlısı)’, ‘doğmamış çocuğu koruma hareketi’ gibi söylemlerle kadınlara karşı düşmanlığa ve kadın hayatının tehlikeye atılmasına neden oluyor.

Kadınlar bir arada mücadele ediyor!

Kadınlar erkek ve devlet şiddetine karşı mücadele etmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıl yükselen kadın mücadelesi sayesinde Ni Una Menos (Bir kişi daha eksilmeyeceğiz) gibi kitlesel seferberliklere ve 8 Mart Uluslararası Kadın grevine tanık olduk. Aynı zamanda bu sene Arjantin’de hem kürtaj yasasının görüşüleceği gün olan 8 Ağustos’ta, hem de 8 Mart’ta uçuş görevlileri havaalanlarında greve gitti ve çeşitli eylemlilikler sahneledi. Aynı zamanda #NiUnaMenos hareketi, #NiUnaMigranteMenos (Bir göçmen kadın daha eksilmeyeceğiz); #NiUnaTrabajadoraMenos (Bir işçi kadın daha eksilmeyeceğiz) ve dış borç ödemelerine karşı “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” gibi sınıfsal sloganlar ortaya attı. Aynı zamanda, 2017’de Pepsico fabrikasındaki lokavtları ve kadın işçilerin maruz kaldığı, taban örgütlenmesine yönelik saldırılara karşı “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” hareketinden binlerce kadın Pepsico işçileriyle dayanıştı ve pek çok destek eylemi örgütledi.

Böyle baktığımızda, kadınların neden bugünkü sınıf mücadelelerinin itici gücü olduğunu daha rahat anlayabiliyoruz. İster üretim alanında (düşük maaşlar, işsizlik) ister yeniden üretim alanında (ev, sağlık, tüm bakım işleri) ilk etkilenen kadınlar oluyor: Ve kadına yönelik şiddet, bu saldırıların bir tezahürü haline geliyor. Tüm bu nedenlerle Türkiye’de ve dünyada kadınlar bir arada hayatlarına sahip çıkıyor, kapitalist devlet ve erkek şiddetine karşı mücadele ediyor.

KESK Bağcılar’da KHK rejimine ve İşten atmalara karşı basın açıklaması düzenledi

0

KESK İstanbul Şubeler Platformu, her hafta ayrı bir ilçede olmak üzere KHK rejimine ve keyfi işten çıkarmalara karşı İstanbul’un çeşitli ilçelerinde basın açıklaması düzenleme kararı almıştı. Bu kapsamda bu hafta Bağcılar meydanda düzenlenen basın açıklamasında “KHK’lar gidecek biz kalacağız”, “İşimizi geri alacağız” gibi sloganların atıldığı basın açıklamasında, “Bugün AKP-MHP ittifakının anti-demokratik, tekli, otoriter, faşizan ve emek karşıtı uygulamalarıyla ülkemizi ve halklarımızı sürükledikleri derin kaosu belirtmek için buradayız” denildi.

“AKP iktidarı keyfi işten çıkarmalarla insanları ekmekleriyle tehdit etmektedir. İnsanca çalışma koşulları talep eden işçileri önce gözaltına alıp, sonra da tutuklayarak hak aramayı bir suç gibi göstermeye çalışırken, emekçilere köle gibi davranmaktadır. Tutuklu işçiler, emekçiler ve sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve işçilerin insani olan talepleri yerine getirilmelidir” denildi. KHK rejimiyle kendi gibi düşünmeyen herkesi hukuksuzca işten atan ve fişleyen yeni tek adam rejimine dikkat çekildi.

Ayrıca 10 Ekim Ankara Katliamı, Cumartesi Anneleri’nin eylemine yönelik yasak ve polis saldırısına da değinilen açıklama şu ifadelerle sona erdi: “Haksız, hükümsüz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olan herkesi OHAL-KHK ile örülen saray rejiminin faşizmine karşı emek, demokrasi ve barış mücadelesinde tek ses, tek yürek olmaya çağırıyoruz.”

Bolsonaro’nun seçim galibiyeti: Görevimiz seçim sonrasında haklarımızı savunmak için mücadeleyi örgütlemek! 

0

Seçimlerin ikinci turu, muhafazakâr ve gerici bir projeyi savunarak, PT’ye (İşçi Partisi), geleneksel partilere ve ekonomik krize karşı genel hoşnutsuzluktan yararlanan Jair Bolsonaro’nun zaferiyle sona erdi. Öyle ki, pazar gecesi yeni cumhurbaşkanı ve ekibi, emeklilik reformu ve özelleştirmeler gibi bir dizi mali uyum tedbirini açıkladı. Ayrıca sol muhalefete karşı da antidemokratik açıklamalarda bulundu.

Bolsonaro ile ultra-gerici kapitalist hükümet projesi de zafere ulaşmış oldu. Bolsonaro seçim kampanyası boyunca diktatörlüğü desteklemeyi asla bırakmadı, demokratik özgürlüklere ve azınlıkların haklarına saldırdı. Bu yüzden seçime giden süreçte biz de diğer sol oluşumlarla birlikle Bolsonaro’ya karşı ortaya çıkan muhalif harekete dahil olduk.

Ne yazık ki, işçi ve emekçi halk kesimlerinin büyük bir kısmı Bolsonaro’ya oy verdiler. Bu çelişkili oylama, yalnızca milyonlarca işçinin PT, Lula ve Dilma’ya karşı haklı nefretiyle açıklanabilir. Ülkeyi tepedekiler, çok uluslu şirketler ve bankacılar için yöneterek solun ve sosyalizmin itibarını kirleten PT’nin ülkeyi yönetmeye geri dönmesini önlemek için geniş bir kesim bu sağ kanat seçeneğine oy verdi. Oy kullanırken işçilerin aklında yolsuzluk, mali uyum tedbirlerinin etkileri ve artan işsizlik oranı vardı. PT, maaş ve işçi haklarının aleyhine ülkeyi yöneten sahte solu temsil ediyor. Bolsonaro’dan yana kullanılan oyların bir açıklaması da geleneksel patron partilerine olan tepki ve işçiler bu nedenle, PT’ye ek olarak, PSDB (Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) ve PMDB’ye (Brezilya Demokratik Hareket Partisi) karşı da oy kullandılar. Bolsonaro’yu bir değişim olacağına inanarak seçtiler, fakat gerçek şu ki, bu konuda yanılıyorlar.

Biz de PT’yi sert bir şekilde eleştirsek de 13 adaylı listede Bolsonaro’ya karşı oy verdik. Seçim döneminde Bolsonaro’ya verilecek oyların büyük bir yanılsama olduğunu savunduk. Bu dönemde konuştuğumuz birçok işçinin bizimle aynı fikirde olmadığını gördük. Fakat şimdi kazanılmış haklarımızı gasp etmeye yönelik yeni saldırılar karşısında haklarımızı savunmak için her birimizin kullandığı oydan bağımsız olarak birleşmemiz gerekiyor.


Bolsonaro halkların hiçbir derdine deva olmayacak

Bolsonaro yaklaşık 30 yıldır mecliste. Bu sürenin çoğunda ülkenin en yozlaşmış partilerinden biri olan Maluf’un PP’sinin (İlerici Parti) milletvekili idi. Son iki yıl boyunca ise Temer hükümetini ve onun kitleler karşıtı önlemlerini destekledi. Kamu güvenliğinin askerileştirilmesi önerisi Rio de Janeiro’da acınası bir şekilde başarısız oldu. Bir servete mal olan silahlı kuvvetlerin federal müdahalesi emniyet eksikliğini gidermedi ve aksine siyahi nüfusa, gecekondu ve kenar mahallelere yönelik şiddeti artırdı. Öte yandan sosyal konuları kapsayan mali uyum paketlerine bel bağlayarak ya da özelleştirmelerin arttırılması yoluyla istihdam yaratmanın imkânsız olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bolsonaro milliyetçi olduğunu iddia ediyor, ancak ABD’ye karşı bir teslim politikası izliyor. Kendisinin müstakbel ekonomi bakanı yabancı şirketlere fayda sağlamak için bir dizi özelleştirmeler gerçekleştirecek. Bolsonaro’nun geçtiğimiz pazar günü Donald Trump’tan bir telefon alması ve Brezilya’dan diplomatik özür dileyen Siyonist İsrail devleti ile dostane ilişkiler sürdürmesi tesadüf olarak açıklanamaz.

Bolsonaro aynı zamanda 1964 diktatörlüğünü, düşünce ve gösteri özgürlüğünün olmadığı dönemleri savunuyor. Bunun bir göstergesi olarak üniversitelerin özerkliğini ve ifade özgürlüğünü ihlal ederek, öğrencilere karşı polisin ve yargının keyfi müdahalesini destekledi. Ayrıca, gerici önerilerini kabul etmeyen muhalifleri ve gazeteleri avlamaktan bahsediyor. Bütün bunların bir açıklaması var, o da ‘64 diktatörlüğünün generallerinden, aşırı liberal iş adamlarından, ezilen ve sömürülen kitlelerin haklarının hiçe sayan, azınlıklara karşı saldırıları teşvik eden ve içlerine bazı dini liderlerin de dahil olduğu sayısız muhafazakâr liderden oluşan aşırı sağın Brezilya’da zafer kazanmış olması.

Bizim açımızdan bakıldığında, işçileri ve halk sektörlerini aşırı muhafazakâr bir projenin lehine oy kullanmaya sürükleyen çöküşün temel nedeni PT projesinin iflası ve patronlarla ittifakıdır. Tanık olduğumuz bu politik ve ideolojik gerileme, işçi sınıfının, kadınların, siyahi nüfusun ve LGBT’nin tarihsel düşmanları olan burjuvazi ve emperyalizmi, “demokratik ve popüler” projesinin “ilerici müttefikleri” gibi göstermeye çalışan Lula’nın ve on üç yıllık PT yönetiminin bir sonucudur.


Mücadelemiz sokaklarda devam etmeli!

İkinci tur öncesinde haklarımızı ve demokratik özgürlüklerimizi savunmak için kadın, öğrenci, sanatçı, profesör ve emekçilerden oluşan geniş çaplı bir seferberlik gerçekleşti. Şimdi bu hareketi güçlendirmemiz gerek; sokakları Bolsonaro’ya karşı doldurmak için seferberliğe devam etmeliyiz!

Bu saldırılarla karşı koymak için kitleleri en geniş eylem birliğine teşvik etmemiz gerekiyor. Sendikalar, DCE (Öğrenci Birlikleri) ve halk hareketlerini ortak bir mücadele planı altında birleştirerek, hali hazırda devam eden kadın ve gençlik eylemlerini güçlendirmeliyiz. Bunun için, bir ilk adım, CUT (Birleşik İşçi Merkezi), CTB (Brezilya İşçi Konfederasyonu), UNE (Ulusal Öğrenci Sendikası), MST (Topraksız Tarım İşçileri Hareketi), MTST (Evsiz İşçiler Hareketi), CSP-CONLUTAS (Popüler ve Sendikal Konfederasyon – Ulusal Koordinasyon) gibi sendikaları, siyahi ve diğer muhalif nüfusların da dahil olduğu bir birleşik eylem gününde bir araya getirmek olabilir.

Sendika merkezleri, mali uyum planına karşı çıkmak ve Bolsonaro’nun gerici politikasına karşı ulusal bir mücadele planı inşa etmek adına işçi meclisleri ve bölgesel toplantı çağrıları yapmalılar. Aşırı sağ ve müttefiklerine karşı savaşırken Lulizm’in hatalarını aşan bir sol politik alternatif inşa etmemiz gerekiyor. PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), PCB (Brezilya Komünist Partisi) ve PSTU (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi)’nin seferberliklere nasıl müdahale edilmesi gerektiğini tartışmak ve ülke için bir acil durum programı oluşturmak için büyük bir ulusal toplantı yapmaları gerektiğine inanıyoruz. Çünkü ihtiyacımız olan şey, patronlara ve ABD emperyalizmine boyun eğen ve yolsuzluğa tabi olan hükümetlere karşı işçi sınıfının ve halkın çıkarlarını savunan bir sol alternatifin inşasıdır.

Corriente Socialista de los Trabajadores /PSOL – (İşçilerin Sosyalist Akımı/Sosyalizm ve Özgürlük Partisi)

29 Ekim 2018

Krize karşı emeğin haklarını savunmak için omuz omuza!

0

Ortak bildirge

Enflasyondan işsizliğe, yoksullaşmadan ekonomik durgunluğa kadar hayatlarımızı her alanda kâbusa çeviren kapsamlı bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. En yetkili ağızlar “kriz” sözcüğünü kullanmaktan özenle kaçınsalar da, bizler için krizin anlamı birbiri ardına kapanan dükkanlardır, marketlerde sürekli yapılan zamlardır, kabaran elektrik-su-doğalgaz faturalarıdır, ödenemeyen borçlardır, evlere gelen hacizlerdir, işsizliktir, iş cinayetleridir. Krizin anlamı, yaşamımızın giderek sürdürülemez hale gelmesidir.

Geçen ay açıklanan 2019-2021 döneminin Yeni Ekonomi Programı’ndaki göstergeler de “kriz yok” söylemlerini boşa çıkarmaktadır. Enflasyon, büyüme, milli gelir, bütçe açığı, reel sektör borçları ve işsizlik göstergeleri, durumun vahametine işaret etmektedir.

Aslında bugün temel mesele, bu büyük krizin faturasının kime ödetileceğidir.  İktidar çevreleri şimdiye kadar yaşanan tüm krizlerde olduğu gibi bu krizin faturasını da işçi sınıfına, emekçilere, yoksul halk kesimlerine çıkartmak niyetindedir.

Üçte ikisi özel sektöre ve bankalara ait 467 milyar dolar dış borç ve bu devasa borcun ağır sonuçları 81 milyona ödetilmek istenmektedir.

Küçük bir azınlığın borcu, zamlarla, adaletsiz vergilerle, işsizlik tehdidiyle halkın yüzde 99’unun sırtına yıkılmaktadır. İşsizlik fonuyla bankalar beslenmekte, kıdem tazminatına göz dikilmekte, iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmaktadır.

Masallarla, yalanlarla, hamasetle, kin ve düşmanlıkla aklımızı, zor kullanarak tepkimizi bastırmaya çalışanlar zamları alkışlamamızı, yoksulluğa şükretmemizi, işsizliği kader bilmemizi beklemektedir.

Ancak tek sesli medyadaki yalan bombardımanı da, inşaatlarda insanca çalışmak isteyen işçilere atılan gaz bombaları da, hakkını arayan emekçilere yönelik toplu gözaltı ve tutuklamalar da gerçeğin balçıkla sıvanmasına yetmiyor.

Gerçek çıplaktır: AKP iktidarının sürdürdüğü, ithalata, betonlaşmaya, dış borçlanmaya, ranta, spekülasyona dayalı ekonomik model hızla çökmektedir. Çöken sadece ekonomik model değildir: Torpilli akademisyeninden iktidara yanaşması sanatçısına, serseri futbolcusundan mafyatik tarikatlarına kadar toplumsal çürüme yaygınlaşmaktadır.

Sendikal örgütlenmenin engellendiği, onbinlerce kamu emekçisinin ihraç edildiği, grevlerin yasaklandığı, hak aramanın bastırıldığı bir ortamda elde edilen yüksek kar oranlarını paylaşmayanlar bugün zararlarını ve borçlarını halkın sırtına yıkmaktadır. “Nimete” kimseyi ortak etmeyen patronlar, külfeti nüfusun yüzde 99’unun üzerine yıkmaya çalışmaktadır. Oysa fatura bu düzen sayesinde küplerini dolduran patronlara kesilmelidir.

Faturayı ödemesi gereken sadece patronlar değil, aynı zamanda siyasi iktidardır. Ülkemizi büyük bir yıkımın eşiğine getiren neoliberal politikaları yıllardır kimler hayata geçirdiyse krizin sorumlusu da onlardır.

Krizin sorumlusu, Türkiye’yi sermaye için cazip bir ülke yapmak adına emeğin en temel haklarını gasp edenlerdir.

Krizin sorumlusu şeker fabrikalarından kağıt fabrikalarına kamu birikimini özelleştirmeler yoluyla talan edip Türkiye’yi ithalata mahkum edenlerdir.

Krizin sorumlusu sosyal hak olarak tanımlanması gereken kamusal hizmetleri, yerli tarımsal üretimi, kentleri, doğayı imha eden politikaları hayata geçirenlerdir.

Krizin sorumlusu ülkenin kaynaklarını üretime değil yandaşa, halka değil şatafata, barışa değil savaşa kullanan siyasi iktidardır.

Bu ülkenin yüzde 99’u borçlu değil alacaklıdır. Çünkü ekonomik büyüme söz konusu iken, bu ülkenin işçileri, kamu çalışanları, tüm emekçileri yoksullaşmayla, gelir dağılımı ve vergi adaletsizliğiyle, iş cinayetleriyle, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetlerin ticarileşmesiyle, fabrikalarımızın satılmasıyla büyük bedeller ödemiştir.

Bizler biliyoruz ki işsizlik, zamlar, yoksulluk kader değildir ve toplumun emeğiyle geçinen çoğunluğunu koruyan, kamucu/halkçı politikalar hem mümkün hem de zorunludur. Ücretlerin artırılmasından toplu işten çıkarmaların yasaklanmasına, kamu hizmetlerine zam yapılmamasından vergi adaletine dair somut, uygulanabilir politikalarla işsizlik de yoksullaşma da önlenebilir.

Her ekonomik kriz bir karar aşamasıdır ve bugün verilecek kararın temel sorusu şudur: Kriz karşısında işçiler, kamu emekçileri, işsizler, gençler, kadınlar, emekliler, köylüler, yoksullar mı korunacak, şirketler, bankalar, patronlar ve ülkeyi yönetenler mi korunacak? Krizin bedelini emeğiyle bu ülkenin değerlerini yaratan yüzde 99 mu ödeyecek, krizi yaratan yüzde 1 mi ödeyecek?

Biz aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak “Krizin bedelini ödemeyeceğiz, krizde yüzde 1 değil, yüzde 99 korunsun” talebiyle ortak bir mücadeleyi örgütleyeceğimizi, bu talep etrafında buluşabilecek herkesi, emeğin savunması için omuz omuza mücadeleye çağırdığımızı ilan ederiz.

İmzacı kuruluşlar

SENDİKALAR VE MESLEK  ÖRGÜTLERİ DİSK (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) TDB  (Türk Dişhekimleri Birliği) TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) TTB (Türk   Tabipleri Birliği) DEMOKRATİK   KİTLE ÖRGÜTLERİ Alevi Bektaşi  Federasyonu Bakırköy Kent Savunması  Demokratik Alevi Dernekleri Dersim Dernekleri Federasyonu Divriği Derneği  Ekmek ve Onur İşçi Derneği Eşitlik İzleme Kadın Grubu Genç Sen Hacıbektaş Eğitim ve Kültür Derneği Halkevleri İnsan Hakları Derneği Kaç Bize Gel Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu Kocaeli Dayanışma Akademisi Mülkiyeliler Birliği Öğrenci Faaliyeti Öğrenci Kolektifleri Özgürlükçü Gençlik Pir Sultan Abdal Kültür Derneği POLİTEKNİK Sosyal Demokrasi Derneği Sosyal Demokrasi Vakfı Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi Tüm Radyoloji  Teknisyenleri ve  Teknikerleri Derneği  Tüketiciyi Koruma  Derneği  Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği Yurttaş Hakları Derneği PARTİLER Devrimci İşçi Partisi Devrimci Sosyalist İşçi Partisi Emek Partisi Ezilenlerin Sosyalist Partisi Halkların Demokratik Partisi İşçi Demokrasisi Partisi  Özgürlük ve Dayanışma Partisi  Sosyalist  Emekçiler Partisi Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Toplumsal Özgürlük Partisi  Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi  DERGİLER Devrimci Proletarya İşçi Gazetesi Kaldıraç Partizan Proleter Devrimci Duruş

Krizin sorumlusu kim?

0

Patronlar ve hükümeti şaşırtmıyor! Madem kriz var, kurtuluş reçeteleri belli! İşçiler, emekçiler fedakârlık yapsın; faturayı yoksul halk ödesin! Pekiyi, faturayı işçiler, emekçiler, yoksul halk neden ödesin?

Aldıkları yüksek maaşlar ile işçiler, emekliler mi krize neden oldular? Sağlıkta, eğitimde işçiye, emekçiye, yoksula bütçeden dünyada eşi benzeri olmayan bütçeler ayrıldı da kriz ondan mı çıktı? Her mahalleye kreşler, spor salonları, tiyatrolar açıldı da ondan mı bütçe açık verdi? Hükümet, belediyeler toplu ulaşımı, elektriği, suyu, doğalgazı bedava yaptı da ondan mı 460 milyar dolar borcu oldu Türkiye’nin?

Türkiye’de asgari ücret belli; açlık sınırının bile altında! Ortalama emekli maaşları belli; o maaşlarla tek bir emekli dahi insanca bir hayat süremiyor! Eğitim paralı. Ulaşım paralı. Elektrik, su, doğalgaz hepsi paralı! Sağlıkta katkı payı ödenmeyen tek bir işlem yok. Dolaylı vergilerin en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye. Benzinden iletişime, alkolden sigaraya vergiler ürünlerin bedellerinin neredeyse iki katı! Kısacası hava değil ama su da, ekmek de dâhil hiçbir şey bedava değil bu ülkede. Hepsinin parasını, bedelini işçiler, emekçiler, yoksul halk fazlasıyla ödüyor…

Üstelik öylesine ödüyor ki, üzerinden geçmediği köprülerin, içinden geçmediği tünellerin parasını dahi, üstelik dövize endekslenmiş olarak, ödüyor…

O zaman tekrar soralım: İşçiler, emekçiler, yoksul halk en ufak bir paylarının olmadığı mevcut krizin faturasını neden ödemek zorunda bırakılıyor?

Milyarlarca dolarlık özelleştirme yapıldı. Nerede o 60 milyar dolar para? 500 milyar dolara yakın borç var. Nerede bu paralar? Milyarlarca lira vergi toplanıyor. Nerede o paralar? Evet, çoğunu betona gömdünüz. Yandaşlarınızı hayallerinde göremeyecekleri kadar zenginleştirdiniz. Patronları güldürüp, işçileri ağlattınız. Ve gelinen noktada ülkeyi tarihinde olmadığı kadar borca batırdınız, emperyalizme bağımlı hale getirdiniz. Siz getirdiniz! Ülke emekçisini dünyanın en ucuz iş güçlerinden biri haline getirmekle kalmadınız, iş cinayetlerinde de dünyada ilk üçe soktunuz. Buna rağmen emeklilikte yaşa takılanlar dahi, emeklilik haklarını istediği için fırsatçı, türedi, neredeyse vatan haini ilan edilebiliyor.

Çok açık, bu düzen insanlık dışıdır ve kriz kesinlikle doğal afet değildir. Nedeni kapitalizm, sorumlusu mevcut siyasi iktidardır. Bu nedenle şoförü değiştirmek gerekir ama yetmez. Kapitalist düzeni yıkmak gerekir.

İcrayı ertelemek işsiz kalmaya çözüm mü?

0

Şirket iflasları, konkordato ilanları, icra uygulamaları birbirini izliyor. Kriz bu kez teğet falan geçmiyor. Ekonominin kalbine saplanmış durumda ve her geçen gün daha derinlere işlemeye devam ediyor. İşyerleri yaygın tensikatlar yapıyor, iflas edip kapanıyor. İşçiler, “sıra ne zaman bize gelecek?” endişesiyle yaşamaya zorlanıyor. Kapitalizmin mantığı bu. Sermayeler arasındaki rekabet krizleri doğuruyor, bunun faturasını da işçiler, emekçiler ödüyor. Yoksullaşarak, işsiz kalarak.

İşçiler durumun farkında. Bazıları, hükümetin “vatan, millet” lafazanlığıyla krizin üstesinden geleceği hayalini kuruyorlar. Krizin sonuçlar ağırlaştıkça bu rüyalarından belki de uyanacaklar. Ama bazıları da “bir şeyler yapılmalı” diye düşünüyor. Ama bu noktada da bir hata işliyorlar: İşlerini korumanın yolunu, patronlarının ekonomik olarak ayakta kalmasında arıyorlar. Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha fazla mesai yapmak, daha az ücret almak… Bunlara razı olabiliyorlar. İşverenlerinden kopamıyorlar. Oysa işverenlerin istediği de tam bu. İşçi kapitalist sistemi eleştirmesin, kölece çalışsın…

Bunun bir örneğini eylül ayı sonlarında Kocaeli’ndeki yüksek gerilim ürünleri üreten Elimsan fabrikasında yaşandı. Bu işyerinde ocak ayından beri tensikatlar yapılıyor ve işçiler de işyeri önünde direnişler düzenliyorlardı. 28 Eylül günü iki yıldan beri paralarını alamayan tedarikçi firmalar haciz işlemi için fabrikaya geliyorlar. İşçiler bu kez haciz memurlarının karşısına çıkıyorlar. Fabrikanın ortakları Suudi Arabistanlı. İşçiler haciz işlemini engellemeye çalışırken Suudi yöneticiler de borçlarını ödeyeceklerine “söz veriyorlar”. İcra görevlileri de firmaya beş-on gün süre tanıyor. İşçiler de sonucu alkışlıyorlar ve “Biz buradan ekmek yemeye devam edeceğiz. Gerekirse yemek yemeyecek fabrikamızı yaşatacağız. Batan geminin mallarını yağmalar şekilde buranın göz göre göre kapanmasına izin vermeyeceğiz. Ailelerimizle birlikte burada nöbetteyiz” diyorlar.

İşten atılmış olan 300 kadar işçi ve atılmayı bekleyenler böylece işlerini kurtarmış mı oluyorlar? Elbette hayır, sadece patronlarının paçayı kurtarmasına yardımcı olmuş oluyorlar. Ama bunun için işçileri eleştirmek veya suçlamak haksızlık olur. Sendikaların ve işçi örgütlerinin krize ve işsizliğe karşı bir mücadele planı olmadığı sürece elbette işçiler el yordamıyla, çoğu kez çaresizlik içinde bu tür nafile çözümler üretmeye çalışacaklardır.

Bir yıldan beri ekonomik daralmanın krize, krizin de iflaslara, işyeri kapatmalarına ve tensikatlara yol açacağını, bunun da yaygın işsizliğe neden olacağını söylüyorduk. İşte şimdi bunu yaşıyoruz. Pekiyi, buna bir çözüm var mı? Elbette var.

Önce: işçinin patrondan kopması, “patron yaşarsa ben de yaşarım” zihniyetini bir kenara fırlatıp atması gerekir. Çünkü krizi ve işçinin yoksulluğunu yaratan patronların sistemi ve onların hükümetleridir. İşçi, onların yarattığı krizin faturasını ödemeyi reddetmeli.

İkincisi: Pek çok patron, işçi çıkarmak için “kriz var, iş yok” iddiasından yararlanıyor. O zaman, sendikalıysak sendikacıyla, yoksa temsilcilerimizle birlikte işyerinin muhasebe bürosuna girmeli ve “açın defterleri bakalım, görelim hesapları” demeliyiz. Sahte iflaslar ancak böyle önlenir.

Ve üçüncüsü: Eğer gerçekten şirket iflasa sürükleniyorsa, derhal o şirketin devlet tarafından kamulaştırılarak işçilerin denetiminde üretime devamını sağlamayı hedeflemeliyiz.

Kısacası, icrayı engellemek gibi girişimler falan bir çözüm olmaz. Tensikatlara ve işyeri kapatmalarına karşı başka bir çözüm yolu bilen varsa söylesin, biz de öğrenmiş oluruz.

Emperyalizme bağımlılık artıyor

0

Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin her “yerli ve milli” ekonomiden söz edişlerinde insanın aklına bizim şöhretli futbol takımlarımız geliyor. Bir dolu yabancı adın arasında, acaba kaç tane “yerli ve milli” oyuncu var diye sormadan edemiyoruz. En “yerlisinde” bile bir elin parmak sayısını geçmiyor. Türkiye ekonomisi de öyle. Büyük oranda emperyalizme bağımlı.

Bunu nereden anlıyoruz? Basit, bunun için Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın yayınladığı “Dış Yükümlülük” rakamlarına bakmak yeterli. “Dış yükümlülük”, yabancıların doğrudan yatırım, hisse senedi, tahvil alımı, mevduat, özele ve kamuya verilen krediler aracılığıyla sahip olduğu servet demektir. Onların bu servetinin miktarı AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 147 milyar dolarken, bu rakam 2018 ortalarında 666 milyar dolara yükselmiş. Yani %350 oranında artmış!

Peki onların bu servetinin, bizim milli gelirimiz içindeki payı ne? 2017’de milli gelir 850 milyar dolar olmuş. Demek ki, yabancıların servetinin bizim milli gelirimiz içindeki payı %78. AKP hükümetlerinin sürekli yabancı sermayeyi Türkiye’ye davet etmelerinin sonucu işte bu korkunç rakam.

İktidarın “yerli ve milli” söylemiyle çelişen başka ekonomik veriler de var. Örneğin; Türkiye’de bankacılık sektörünün yüzde 47’si yabancıların elinde. Borsa İstanbul’da bu oran yüzde 65 düzeyinde. Türkiye’nin yabancı sermaye akımlarına bağımlılığı nedeniyle 2018’deki dış finansman kaynağı ihtiyacı, yaklaşık 210 milyar doları buluyor. Türkiye’nin toplam ithalatı 2017’de bir önceki yıla göre %17,9 artarak 234 milyar dolara ulaştı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 129 milyar dolar olan Türkiye’nin brüt dış borç stoku, Eylül 2018’de ise 457 milyar dolara yükseldi. 2002 yılına göre artış %240 oldu.

Ne getiriyorlar, ne götürüyorlar?

Türkiye ekonomisi ağır biçimde dış yatırımlara bağlı duruma getirilmiş bir halde. Üstelik Cumhurbaşkanı yabancı çokuluslu şirket yöneticileriyle toplantılar yapıp, “Türkiye şu an yatırıma en uygun ülkedir” mesajları veriyor. Sanki emperyalist şirketlerin yatırımları ülkenin servetine servet katacakmış gibi.

Bunu anlamak için bu sayfadaki grafiğe bakmak yeterli. Kırmızı çizgi yabancı sermayenin ülkeye yaptığı dış yatırımları; mavi çizgi ise ülkeden alıp kendi ülkesine götürdüğü kâr ve faiz transferlerini gösteriyor. Örneğin, 2010 yılında dış yatırım 9,1 milyar dolar olmuş, ama aynı yıl 11,5 milyar doları kâr olarak alıp götürmüşler. 2016 yılında yatırdıkları ile götürdükleri hemen hemen aynı (13,3 milyar dolar). 2017 yılında ise 10,8 milyar dolar yatırım yapıp 15 milyar doları kâr olarak kendi merkezlerine transfer etmişler; yani yatırdıklarından 5 milyar dolar daha fazlasını götürmüşler. Şunu da unutmamak gerekir: Yabancı sermayenin buradaki yatırımları kendi mülkleri. Yani istedikleri an paralarını ya da mülklerini alıp kendi ülkelerine dönebilirler.

Öte yandan bizim hükümet yetkilileri bu yabancı yatırımların ülke kalkınmasına yarar sağladığını iddia ediyorlar. Ülke kalkınması ancak katma değer üreten sanayi dallarına yatırımla mümkün olur. Peki yabancı sermaye nerelere yatırım yapıyor? Örneğin 2017 yılında toplam 10,8 milyar dolarlık sermaye girişi olmuş. Bunun sadece 2,6 milyarı, yani dörtte biri sanayiye yönelmiş. 4,7 milyar hizmetler gibi katma değer üretmeyen alanlara yatırılmış, 4,6 milyar dolarla da gayrimenkuller satın alınmış, 1,87 milyar dolarlık sermaye de çekip gitmiş.

Bütün bu rakamlar, Türkiye ekonomisinin emperyalist çokuluslu şirketler tarafından işgal edilmekte olduğunu ve aynı zamanda onların bu yatırımları sonucunda biz işçilerin yarattığı değerleri alıp kendi ülkelerine götürdüklerini gösteriyor. Bu açık bir emperyalist sömürüdür ve Türkiye’yi emperyalizme daha bağımlı hale getirdiğinin göstergesidir.

Kim bunlar?

Yabancı yatırımcıların kim olduğunu da devletin yayınladığı verilerden anlayabiliyoruz. Bunlar yatırım miktarı sırasıyla Hollanda, İspanya, Avusturalya, Avusturya, İngiltere, Japonya, Belçika, ABD ve İtalya. Bu emperyalist ülkeler Türkiye’deki yatırımların %75’inden fazlasını oluşturuyor.

Örneğin bu şirketlerden bazıları şunlar: Hollanda: DSM Besin Maddeleri Ltd. Şti., IFF Aroma Esans Sanayi ve Ticaret A.Ş., Iscar Kesici Takım Ticareti ve İmalatı Ltd. Şti., Saybolt Gözetim ve Laboratuvar Hizmetleri A.Ş. İngiltere: Etol Aroma ve Baharat Gıda Ürünleri San. ve Tic. A.Ş., TI Otomotiv San. ve Tic. Ltd. Şti., Vesuvius İstanbul San. ve Tic. A.Ş. İspanya: Garanti Bankası. İtalya: Senapa Stampa Ambalaj San. Ve Tic. A.Ş. Japonya: Bando Kayış Sanayi ve Ticaret (Türkiye) A.Ş., Mitsuba Teklas Turkey Otomotiv A.Ş. ABD: Adient Turkey Seating Otomotiv Ltd. Şti., Alp Havacılık San. ve Tic. A.Ş., Cimtas Boru İmalatları ve Tic. Ltd. Şti., Quad Plus Otomasyon Hizmetleri Ltd. Şti. Bunlar gibi 60 bin kadar şirket sayılabilir.

Emperyalist eşitsizlik

2017 yılında İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, dünyada eşitsizliği hesapladığı raporunu yayımladı. Rapora göre dünya nüfusunun %1’ini oluşturan kapitalistler, dünyada üretilen zenginliğin %82’lik bölümüne sahipler. Yine rapora göre en yoksul %50’lik nüfusun gelirlerinde herhangi bir artış yok. Bugün itibariyle dünya nüfusunun yarısının serveti, sadece ve sadece 42 kişinin elinde.

İnsanlık tarihi ilk defa bu denli eşitsiz bir durumla karşı karşıya. Emperyalist sistemde fabrikalar, işyerleri, otoyollar, köprüler, ormanlar, dereler çokuluslu şirketlere satılır. Çokuluslu şirketler bütün bunları kendi çıkarları uyarınca kullanırlar ve talan ederler.

Emperyalist sistemde üretilen zenginlik paylaşılmaz, tek elde toplanır. Tekeller böyle oluşur. Zenginliğin miktarı arttıkça, onu elinde tutan insanların sayısı azalır.

Emperyalist sistemde çoğunluğun çalışarak kazandığını, azınlık çalışmadan sömürür. Zenginliği işçi sınıfı üretir ancak patronlar toplar.

Emperyalist sistemde güçlü çokuluslu şirketlere ve tekellere sahip olan devletler, diğer devletlerin halklarını sömürür, onların fabrikalarını ve geçim araçlarını satın alır ve keyfine göre kullanır. Türkiye, emperyalizm tarafından sömürülen ülkelere bir örnektir.

Bu sebeplerden dolayı emperyalizmin yıkılması şarttır yoksa o insanlığı açlığa ve yıkıma götürecektir. Emperyalizmin yıkılması için fabrikalar, işyerleri, otobanlar, köprüler ve diğerleri kamunun mülkiyetinde işçilerin yönetimde olmalıdır.

İşçi sınıfı ürettiği zenginliği, emperyalist ve yerli patronların yağmalamasına izin vermeden kendisi kontrol etmelidir.

Bağımlı ve yarı sömürge ülkelerin işçi sınıfları ancak ülke yönetimine geçtiklerini ilan ederek emperyalizmi ülkelerinden kovup, onu bağımsız kılabilirler. Çünkü emperyalizm, bütün burjuva hükümetlere kendisinin edindiği kârlardan rüşvetler vermektedir. Burjuva hükümetler ve partiler emperyalizm ile kol kola çalışırlar. Türkiye’de de bu bağımlılığa son vermemiz gerekiyor.

İhtiyacımız ortak mücadele

0

Yüksek enflasyon, durgunluk, küçülme, işsizlik.

Hükümet bu bileşimin bir ekonomik kriz göstergesi olduğunu ısrarla reddetse de, süreci bir saldırı ve manipülasyon olarak nitelese de sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olduğunu gayet iyi biliyor.

Dahası, bu sonuçların bizzat üzerinde yükseldiği iktidar zeminini tehdit ettiğinin farkında.

Bu nedenle, 20 gün arayla kamuoyuna sunduğu iki programla –Yeni Ekonomi Programı ve Enflasyonla Mücadele Programı- bu süreci iradi tedbirlerle baskılama ve öteleme telaşında olduğunu gösterdi.

Kriz, işçi ve emekçiler için alım gücünün daha fazla düşmesi; üzerlerindeki vergi yükünün daha fazla artması; işsizlik fonu, kıdem tazminatı gibi haklarının tırpanlanması ve işini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalmaları anlamına geliyor. Hükümetin sunduğu krizle mücadele perspektifi ise bu sonuçları önlemek bir yana daha da derinleştiriyor.

Politika nedir? İşte tam olarak budur! Günün anlam ve öneminden yola çıkarak ifade etmek gerekirse: Politika, krizin bedelinin kime ödetileceğini belirler.

Hükümet, bu açıdan politikasını açıkça ortaya koyuyor. Krizin faturası bir kez daha işçi ve emekçilere kesilmek isteniyor.

Peki, işçi ve emekçiler ne diyor? Emek örgütlerinin kriz karşısında önerdiği politika ne?

Bugün işçi ve emekçi örgütlerinin ortaklaştığı bir programdan söz etmek maalesef mümkün değil. Öyle ki Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu Türk-İş,  geçtiğimiz ay hükümetin ekonomi programını “ülkenin gerçekleriyle uyumlu kalkınma hedefi ve sosyal politikalarla donatılmış bir programın uygulanmasına, toplumun tüm kesimleri gücü oranında katkı sağlamalıdır,” sözleriyle destekledi.

Ancak tabanlarındaki hoşnutsuzluk ve işçi direnişlerindeki artışların da basıncı sonucunda olsa gerek, sendikaların tutum almaya başladığını gözlemliyoruz.

Bu açıdan geçtiğimiz süreçte yaşanan iki gelişme önem taşıyor.

DİSK, “Sendikal hareket sadece kendi üyelerinin değil toplumun yüzde 99’unun çıkarlarını savunmalı ve krize karşı tüm emekçilerin çıkarlarını savunacak bir hat oluşturmalıdır,” diyerek  “Krize Karşı Emeği Savunmak İçin Politika Önerileri” metnini sundu.

Ücretlerdeki Kayıplar Karşılanmalıdır, Vergiler Düşürülmelidir, Kamusal Mal ve Hizmetlere Zam Yapılmamalıdır, Üretken Olmayan Yatırımlar Durdurulmalıdır, Toplu İşten Çıkarmalar Yasaklanmalıdır, İşsizlik Sigortası Fonu Krize Karşı İşçiler Yararına Kullanılmalıdır başlıkları altında özetlediği talepler için “tüm işçilerle ve emek örgütleriyle birlikte hareket etme kararlılığında” olduğunu açıkladı.

Ardından Türk-İş’le görüşerek, bu niyetini destekledi. Bu görüşme, sunduğu programdaki birtakım eksikliklere rağmen ortak mücadele ihtiyacının ortaya konması açısından önemliydi.

Diğer yandan, Türk-İş Başkanı Ergün Atalay, yüksek enflasyon sonucunda eriyen ücretler karşısında, asgari ücret görüşmelerinin öne çekilmesi ve Aralık ayına kadar asgari ücretin 2000 TL olarak düzenlenmesi talebini dile getirdi.

Asgari ücretin bugün sadece asgari ücretle çalışanlar için değil tüm emekçilerin ücretleri için belirleyici olduğu göz önünde tutulduğunda, ücretlerin iyileştirilmesi talebinin krize karşı mücadelede önemli bir yer tuttuğu açık. (Tabii bu talebi ücretlerin enflasyon oranında düzenli artışı talebi ile desteklemek gerekiyor.)

Hem DİSK hem Türk-İş bürokrasisinin ekonomik krizin sonuçları karşısında açık bir tutum almaya başlaması elbette olumlu. Ancak Türkiye’de epeydir unutulan bir şey var. Ortak mücadele için ortak söylemlerden ya da ortak imzalı metinlerden fazlasına ihtiyacımız var.

Bu nedenle, krize ve rejimin baskılarına karşı sendikaların ve tüm emek örgütlerinin öncülüğünde bir işçi programı -ve mutlaka- bir eylem planı hazırlanması gerekiyor.

Daha fazla işçi ve emekçinin bu programa kazanılması için çaba göstermek, farklı işyerlerindeki direnişler arasında bağ kurmak, dayanışmayı güçlendirmek, eylem birlikleri sağlamak önem taşıyor.

Hükümetin saldırı politikalarına karşı böyle karşı durabilir; ekonomik kriz karşısında emekten yana bir politik perspektifin güçlenmesini ancak bu şekilde sağlayabiliriz.

Tek Adam ittifakı çatırdıyor

0

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli birdenbire yerel seçimlerde AKP ile ortak aday çıkarma arayışlarına son verdiklerini ilan etti. Hemen ardından Tayyip Erdoğan da, “herkes kendi yoluna” diyerek Bahçeli’nin restini görmüş oldu. Bu gelişme Cumhur İttifakı’nın büyük kentler dahil pek çok yerde belediyeleri CHP-İYİ Parti ortaklaşmasına kaptırabileceğinin sinyalini veriyor.

MHP’nin AKP ile ortak aday ittifakına son vermesinin ardında, Brunson davası, af talebi, Danıştay’ın öğrenci andı meselesinde verdiği karar gibi sorunlarda Bahçeli ile Erdoğan arasındaki anlaşmazlıkların yattığı belirtiliyor. Ama bizce sorun daha derinlerde. Belediyeler işbaşındakiler için birer rant yuvası olduğundan, bu iki partinin yandaşları arasında kıyasıya bir çekişme var. Ekonomik krizin daha da derinleştiği ve giderek de derinleşeceği bir ortamda “Yağma Hasan’ın böreği”nin paylaşılması konusunda yandaş rantçılar arasındaki anlaşmazlıklar belediye seçimlerindeki “kombin” formülünü darmadağın etti.

Ama her iki parti de, mecliste ve yürütme düzeyinde, Cumhur İttifakı’nın bozulduğuna dair bir açıklamada bulunmadılar. Tam tersine bu ittifakın o düzeyde süreceğini belirttiler. Ne var ki, belediye seçimlerinden başlayan çatlağın büyümesi olasılığı da kuvvetli. Zira, Bahçeli’nin de belirttiği gibi, “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir”.

MHP ve AKP’nin belediye seçimlerinin bu anlamdaki öneminin farkında olmalarına karşılık, CHP ve HDP cephelerinde izlediğimiz gelişmeler onların yerel seçimlerin rejim üzerindeki etkisinin pek farkında olmadıklarına işaret ediyor. Bu iki parti (tabii İYİ Parti de) seçim stratejilerini tamamen rejim içindeki bir operasyon ekseninde kuruyorlar. Özellikle CHP seçimlere, bunu Tek Adam rejimine yönelik bir halk oylamasına dönüştürme çizgisinden uzak, tamamen belediyecilik sorunları üzerinde yoğunlaşan bir eksende hazırlanıyor. “Her kesimin oyunu toplayacak bir aday” bulma anlayışı da, baskı rejimini yok etmeye yönelik bir çalışmadan ziyade, belediye başkanlığını ele geçirme çabasından kaynaklanıyor.

Oysa bizce Mart 2018 seçimleri kimin belediye başkanı olacağından çok, Cumhurbaşkanlığı rejimine ve onun ürünü olan sosyal ve ekonomik krize ilişkin bir referandum niteliği taşımakta. Bu açıdan, belediye ve rant sorunlarını unutmadan, emekçilerin ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerine öncelik tanıyan bir seçim hazırlığı gerekmektedir. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, hep dile getirdiğimiz talepler çerçevesinde ortak adaylar bulunmasından ve desteklenmesinden yana olan anlayışımızı ve çalışmamızı sürdürmekte kararlıyız.

* * *

“Kader kurbanlarına af” meselesinde MHP ile AKP arasındaki tartışma sürerken, CHP iktidar partisinin bu konudaki kararını bekliyordu. Neticede Erdoğan açıkladı: “Biz uyuşturucuları affeden bir iktidar olamayız” diyerek af sorununu uyuşturucu problemine bağladı. Bu onun demagoji kabiliyetine pek uygun bir buluş oldu! Ardından da, “devlete karşı işlenen suçları affedebiliriz, ama kişilere yönelik olanları affetme hakkımız yoktur” dedi.

Pek güzel… Tabii ardından hemen “acaba FETÖ’cüleri mi kastediyor”?” sorusu doğdu. Bilemiyoruz, olabilir. Ama Tek Adam’ın elbette kastetmediği kesimler var: hapishanelerdeki yüzlerce gazeteci, avukat, akademisyen, halk oyuyla seçilmiş belediye başkanları, öğrenciler, en doğal haklarını talep eden 3. Havalimanı işçileri… Toplantıya gelmedi diye görevden alınan 300’ü aşkın muhtarı bile soruşturmaya tabi tutan bir rejimin, uyuşturucu satanları ve kullananları bahane ederek demokratik hakları ayaklar altına alınması elbette ki emekçi halkın gözünden kaçmayacaktır.

Bu nedenle belediye seçimlerine bu tür demokratik sorunların dile getirilerek hazırlanılması büyük önem taşımaktadır.

İskoçya’da ve İzlanda’da kadınlar “eşit işe eşit ücret” diyor

0

Geçtiğimiz günlerde Glasgow, İskoçya’da kadınlar “eşit işe eşit ücret” için 2 günlük grev yaptı. Çoğunluğu temizlik, bakım ve belediye işçisi kadınlardan oluşan yaklaşık 8 bin kişi greve katıldı ve hayatı durdurdu. Grevler, iki büyük sendika GMB ve UNISON öncülüğünde düzenlendi. Yüzlerce çöp toplama işçisi erkek, kadınların taleplerini desteklemek için iş bıraktılar.

Eşit ücret anlaşmazlığı uzun bir süredir devam ediyor. 2006 yılında Glasgow Belediye Meclisi, kadınların ve erkeklerin eşit ücret alması amacıyla bir iş değerlendirme şeması öne sürmüştü. Ancak değerlendirmeye göre kadınlar 3 yıllık ikramiye kayıplarından faydalanamıyordu ve kadınların daha çok istihdam edildiği temizlik, bakım gibi işlerde daha düşük ücret ödeniyordu. Ayrıca bu düzenleme kadınlar açısından pek çok hak ihlali ve ayrımcılık doğuruyordu. Geçen yıl, hukuki süreç sonucunda 2006 şemasının kadınlara yönelik ayrımcılık uyguladığı kabul edildi. Ancak belediye meclisi ile son 1 yılda 21 defa görüşme yapılmasına rağmen hiçbir ilerleme kaydedilmemesi kadınların grevini tetikledi.

Kadınların “eşit işe eşit ücret” grevi, ülkede düzenlenen en büyük grevlerden biri oldu.

İzlanda’da da kadınlar “eşit işe eşit ücret” talebiyle 24 Ekim’de iş bıraktılar. Kadınlar 2 yıl önce de aynı tarihte aynı taleple iş bırakma eylemi yapmışlar ve basınçları sonucunda ülkede “eşit işe eşit ücret”i zorunlu hale getirmişlerdi. Ancak kabul edilen yasaya göre, 25’ten fazla çalışanı olan işletmeler bu yasayı uygulamak zorunda, diğer işletmelerin ise bu yasayı derhal uygulamalarını gerektiren bir zorunluluk yok. Bu yüzden İzlandalı kadınlar sadece bir kısmının değil, düşük ücretlerle çalıştırılan göçmenler dahil tüm kadınların eşit işe eşit ücret hakkı olduğunu söylüyor ve yasanın sadece kâğıt üzerinde kabul edilmesini değil, gerçekten uygulanmasını istiyorlar. Bu yılki eylemlerinde cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinin yanı sıra işyerinde tacize ve adaletsizliğe karşı taleplerini de dile getirdiler.

Kadınların eşit işe eşit ücret mücadelesi yıllardır sürüyor

İzlandalı kadınların hem iki yıl önce hem de bu yıl oldukça yankı bulan eşit ücret protestoları yeni değil. Bu konudaki ilk kadın grevlerini 1975 yılında yapmışlardı. O gün ülkede kadınların yüzde 90’ı greve katılıp iş bırakmış, ev işlerini yapmayı reddetmişlerdi. İkinci grev 1985 yılında düzenlendi ve kadınlar 14.00’ten sonra çalışmayı bıraktılar. O günden bugüne, erkeklerle eşit ücret alsalardı işten aslında saat kaçta ayrılmaları gerekeceğini hesaplayarak eylemlerini sürdürüyorlar. Bu doğrultuda iş bırakma eylemleri 2005 yılında 14.08, 2010 yılında 14.25, 2016’da 14.38, bu yıl ise 14.55’te başlayacak şekilde düzenlendi. Sürenin her seferinde ileriye atılması, kadınların mücadeleyi bırakmayarak kazanımlar elde ettiklerini açıkça gösteriyor.

 

Kaşıkçı’yı katleden “terörist” kim?

0

Adamcağızı bir yumrukta öldürmüşler. Suudi istihbarat görevlileri meğerse Veliaht Prens Salman’ın talimatını yanlış anlamışlar, sonra da paniğe kapılmışlar, yumruklarına mâni olamamışlar, falan filan. Bunlar devlet diplomasisi gevezelikleri. Cinayeti işleyen bizzat Suudi devletinin kendisi. Asıl gerçek bu.

Suudi monarşisinin ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Terörist bir devlet. Yemen’de çoluk çocuk demeden katliam yapıyor. Lübnan başbakanını Riyad’a kaçırıp istifaya zorluyor. Yüzlerce zengini lüks otele hapsedip haraç alıyor. Ortadoğu ülkelerinde kanlı cihatçı örgütleri parayla destekliyor. Muhaliflerin kolunu bacağını kesiyor, katlediyor. Kaşıkçı da bu yolun kurbanı olmuş durumda. Bu cinayetin ardındaki entrikalar elbette önemli, ama asıl büyük resmi görmeliyiz: Cemal Kaşıkçı devlet terörünün kurbanı olmuştur.

Tamam da, devlet terörü uygulayanlar sadece Suudiler mi? Onları çok seven ABD’nin istihbarat örgütü CIA’nın suikastlarının yanında Suudilerinki belki de hiç kalır. Küba’yı işgal edip Fidel Castro’yu öldürme planı yapmaları; Şili’de darbe örgütleyip sosyalist devlet başkanı Allende’yi öldürmeleri; Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı “paketleyip” ABD hapishanesine tıkmaları; Afganistan’ı ve Irak’ı işgal edip kitle kıyımları düzenlemeleri; Pakistan topraklarında operasyon düzenleyip Bin Ladin’i öldürmeleri… Bunlar en fazla bilinenleri ve bilinmeyen niceleri daha var. Suudiler de onlardan öğrenmiş olmalılar bu işleri.

Ya Putin? Bir dizi ülkede muhalifini radyoaktif ve kimyasal maddelerle öldürtmekle ün kazandı. Cinayetlerinde “yüksek teknoloji” kullanmakla şöhrete ulaştı. Bu arada Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, emniyet müdürüyken onlarca uyuşturucu kullanıcısı ve satıcısını öldürmüş olmakla, aynı şeyi yapmaya devam etmekte kararlı olmakla iftihar ediyor. Bu tip canilerin sayısı son sıralarda artma eğiliminde.

Devlet terörü uygulamaları sadece ülkelerin içinde yapılmıyor. Devletin istihbarat servisleri ülke sınırlarının dışında da “operasyonlar” düzenliyorlar. Uluslararası yasalara aykırı olarak başka devletlerin topraklarına giriyorlar, o ülkenin yetkililerinin bilgisi dışında “istenmez” kişileri öldürüyorlar veya yakalayıp kendi ülkelerine kaçırıyorlar. Ya da girdikleri ülkelerin yetkilileriyle pazarlıklar yapıp ve onların göz yummasıyla operasyonlarını tamamlıyorlar.

Terörist devletlerin sayesinde artık hiç kimse hiçbir yerde güvende veya güvence altında değil. Terör, hem de “terörizme karşı mücadele” gerekçesi altında her yere sızıyor, yayılıyor. Son dönemlerde ülke yetkililerinin açık açık başka ülkelerde operasyon düzenleyerek muhaliflerini “paketlemekle”, yani kaçırıp getirmekle övündüklerine şahit olmaktayız.

Kaşıkçı cinayeti umarız bu tip yasa dışı faaliyetlerle övünenlerin, devlet terörünün çirkin ve vahşi yüzünü görmelerine ve halkta uyandırdığı infiali anlamalarına vesile olur.

Flormar değil, DİRENİŞ güzelleştirir!

0

Petrol-İş sendikasına üye oldukları için işten atılan Flormar işçileri direnişlerinin 162. gününde Gebze’de bir dayanışma gecesi düzenledi. Dayanışma gecesinin, Gebze Sendikalar Birliği’nin krize karşı ortak mücadele gündemli eyleminin ardından gerçekleşmesi katılımın ve de birleşik mücadele vurgusunun daha da belirgin bir şekilde öne çıkmasını sağladı. BBS Metal, Cargill, 3. Havalimanı gibi sürmekte olan direniş ve hak mücadelelerinin hepsinin selamlandığı dayanışma gecesinin ana başlığını sınıf dayanışması oluşturdu.

Flormar direnişi, son üç yılda mücadele azmi açısından işçi sınıfına güç veren önemli bir örnek ve işçiler, gece boyunca, atılan işçiler geri alınıncaya dek seferberliklerini sürdüreceklerini belirttiler. Flormar direnişinin bir diğer ve en önemli noktasının ise kadın işçiler ve kadın mücadelesi olduğunun altını çizmek gerekiyor. İşyerinde, evde ve toplumsal hayatta baskı ve sömürüyle yüzleşmek zorunda olan kadın emekçiler Flormar direnişinde çoğunluğu oluşturmanın ötesinde, kararlılığı ve öncülüğü de üstlenmiş durumdalar ve bunu gerek bugünkü eylemde gerekse de dayanışma gecesinde bir kez daha kanıtladılar. Bu olgu, tek adam rejimine karşı son üç yılda en dirençli mücadeleyi yaratabilen kadın hareketi açısından da oldukça önemli ve ileriye taşınması gereken bir örnek niteliğinde.

Türkiye sınıflar mücadelesi açısından ise, ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik buhran ve bunun işçi sınıfı üzerindeki ekonomik ve politik baskısı düşünüldüğünde Flormar ve diğer tüm direnişler arasında birleşik bir mücadelenin örülebilmesi giderek daha fazla acil hale gelmekte. Bu direnişleri birleştirebilmek sadece kazanımla sonuçlanmaları açısından değil, aynı zamanda işçi sınıfı adına bir mücadele birikiminin yaratılabilmesi için de bir zorunluluk. Ve bunun sorumluluğu da başta sendikalar olmak kaydıyla tüm işçi sınıfı örgütlerine düşmekte.

Gebze Sendikalar Birliği’nden krize karşı eylem

0

Gebze Sendikalar Birliği 23 Ekim tarihinde ekonomik krize karşı ortak mücadele gündemli bir eylem gerçekleştirdi. Ekonomik krizin işçi sınıfı üzerindeki etkileri her geçen gün artarken, bununla eş zamanlı olarak tek adam rejiminin ve patronların emekçilerin hak arama mücadelelerine dönük yoğun baskısı da katmerleniyor. Böylesi bir ortamda Gebze’deki önemli sektörlerde örgütlü sendikaların krize karşı ortak mücadele şiarıyla bir araya gelmeleri işçi sınıfının örgütlü ve birleşik mücadelesi adına önemli bir adım.

Birleşik Metal-İş, Petrol-İş, TÜMTİS, Nakliyat- İş, Lastik-İş gibi farklı konfederasyonlara bağlı sendikalar gerçekleştirdikleri basın açıklamasıyla hükümetin, krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmasına karşı ayrılıkları bir kenara bırakarak birleşik bir hattın örülmesinin gerekliliğini vurguladılar. Basın açıklamasında, artan işsizliğe, enflasyonun yükselmesiyle birlikte işçi sınıfının alım gücünün erimesine, zenginlere vergi indirimleri yapılırken işçiler üzerindeki vergi yükünün artırılmasına ve işten atmalara karşı bir arada durmanın ihtiyacı belirtildi.

Flormar, BBS Metal ve Cargill işçilerinin direnişlerinin sınıf dayanışmasıyla güçlendirilmesinin önemi belirtilirken, bu mücadeleyi sürdüren emekçiler “atılan işçiler geri alınsın” talebini yükselttiler.

Gebze Sendikalar Birliği’nin işçi sınıfının birleşik mücadelesi adına attığı bu adım oldukça önemli. Emekçilerin, toplumun ezilen kesimlerinin yaşam koşullarındaki zorluğun gittikçe derinleştiği bu atmosferde, ortak bir eylem hattının oluşturulabilmesi, büyütülüp geliştirilebilmesi ise daha acil bir görev haline gelmekte. Bu noktada sendikalara ve tüm sınıf örgütlerine bu ihtiyacı tabana yayabilmek gibi bir sorumluluk düşüyor. Bunun yolu da işten atmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin durdurulması ve mücadelelerin birleştirilmesi gibi işçi sınıfının mücadele azmini güçlendirebilecek ve sürekli kılabilecek talepler etrafından bir eylem programının oluşturulması hedefinden geçiyor.

Kapitalizmin çöplüğünde öten horoz

0

Ekonomik kriz, işsizliğin yükselişi, gelir dağılımındaki yoğun adaletsizlik, devlet bürokrasisini tümüyle saran yolsuzluklar… Barınma hakkına dönük saldırılar ve evsizliğin yoğun artışı, kadına yönelik şiddet, yılda ortalama 60 bine yakın cinayet… Bu düzenin çivisi çıkmış diyebiliriz. Ki haksız da sayılmayız…

Bir yanda ekonomik, siyasal ve sosyal alandaki eş zamanlı çözülme, öte yandan da toplumsal kutuplaşma. Herhalde hiç kimsenin bu ve benzeri koşullarda yaşamayı sürdürmek istemeyeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Özellikle de krizin bedelini en derin hisseden kesimlerin. Emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin ve hatta alt orta sınıfların…

Bu tip toplumsal koşullar umudun örgütlenebilmesinin, mücadele eden farklı kesimlerin bir araya gelerek mevcut gidişata emekçilerin yararına müdahale edecek bir alternatifin yaratılabilmesinin koşullarını yaratır. Ancak yine aynı toplumsal koşullar umutsuzluğun örgütlenmesine de sebep olabilir.

Bir ülke düşünün ki, tarif edilen ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullar kendisini halkçı, ilerici, emekten yana diye sınıflandıran İşçi Partisi eliyle yaratılmış. Ülkede 15 yılı aşkın bir süre iktidarda kalan İşçi Partisi, 2008 yılında başlayan ekonomik krize karşı sermaye gruplarıyla işbirliği içerisinde krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışırken, devasa yolsuzluk bataklıklarına saplanmış.

Bahsi geçen ülke Brezilya… Kendi partilerinin işçiden ve emekçiden yana bir düzen yaratmak yerine yerli ve uluslararası patronlarla işbirliği halinde ezilenler üzerindeki sömürüyü arttırdığını gören kitlelerin İşçi Partisi’nden uzaklaşmalarını garipsememek gerekir. Bir de İşçi Partisi’nin tüm bu politikaları “sol”, “sosyalist” ve “halkçı” söylemlerle uygulamasının sonucunda kitlelerdeki bu tepkinin sağcı politikacılara desteğe doğru yönelmesi de anlaşılır hale geliyor.

Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve politik kriz ile toplumsal kutuplaşmanın bir diğer etkisi de geleneksel merkez ve sağ partilerin erimesi. Brezilya böylesi bir atmosferde başkanlık seçimlerine gidiyordu.

Sistemin ve devlet aygıtının bu denli çürümüşlüğünün siyasal alandaki yansıması ise bu çürümüşlüğü, yozlaşmayı, sömürüyü kendisinde ve programında cisimleştiren aşırı sağcı bir adayın kapitalizmin çöplüğünden peyda olması: Jair Bolsanaro…

Yirmi yılı aşkındır devlet bürokrasisinin, yolsuzlukların içerisinde yer alan Bolsanoro’nun adaylık sürecinde vaat ettiği ise işçi ve halk düşmanı, demokratik mecraların tamamen kısıtlandığı bir diktatörlük. Brezilya’nın 1964-1985 yılları arasında yaşadığı askeri diktatörlük dönemine övgüler yağdıran Bolsanaro, ülkede tüm eylemlerin yasaklanması, ordunun yönetimde ve güvenliğin sağlanmasındaki rolünün artırılması gerektiğini savunuyor. Brezilya halkının cunta döneminden sonra kazanılmış tüm demokratik haklarını açıktan tehdit ediyor. Ayrıca kadın ve LGBTİ düşmanı, göçmen karşıtı, ırkçı ve şiddete methiyeler düzen bir söylem üzerinden, ülkedeki toplumsal kutuplaşmadan faydalanıp vahşi kapitalist bir rejim inşa etmeyi hedefliyor.

Bolsanaro’nun devlet şiddetini yüceltmesi tabii ki boşuna değil. Özellikle son 5 yılda Brezilyalı emekçiler ekonomik kesinti planlarına, özelleştirmelere karşı önemli seferberlikler gerçekleştirdi. Bolsanaro yerel ve uluslararası patronları arkasına toplamak adına, seçildiği takdirde emeklilik ve iş yasasına saldıracağını, yılbaşı ikramiyesini kaldıracağını, özelleştirmelere hızla devam edeceğini ve bunları yaparken de güçlü bir baskı aygıtına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

2008 dünya ekonomik krizinden bu yana, birçok ülkede krizin faturasını emekçilere ödetmek amacıyla baskı aygıtının güçlendirilmesi, popülist söylemlerle umutsuzluğun örgütlenmesi eğilimleriyle karşılaştık. Aslında Bolsanaro’nun yöntemi Trump, Putin, Erdoğan, Duterte gibi aynı çöplükteki sınıf arkadaşlarıyla örtüşmekte.

Böylesi koşullarda, başkanlık seçimlerinin ilk turunda Bolsanaro oyların yüzde 46’sını alarak İşçi Partisi’nin adayı Fernando Haddad ile 28 Ekim’de yapılacak olan ikinci turda yarışacak. Bolsanaro ciddi bir oy patlaması gerçekleştirdi. Öte yandan diktatörlük yanlısı programı 21 yıllık kesintisiz askeri cunta geçmişi olan bir ülkede tüm demokratik kesimleri, “Ona Hayır” kampanyasında, hem sokakta hem de sandık için seferber etmiş durumda.

Bu kesimlerin önemli bir bölümü İşçi Partisi’nin 15 yıllık politikalarının ülkeyi bu hale getirdiğinin bilincindeyse de kazanılmış demokratik ve sosyal haklarının ellerinden alınmaması için mücadele etmekteler. Ancak belirtmek de fayda var: ikinci turda İşçi Partisi’nin adayı Haddad da seçilse ekonomik kesinti programlarını uygulamayı sürdürecek. Ve Brezilya gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde demokratik hakların savunusu ekonomik temelli mücadeleden ayrı düşünülemez ve tek başına sandığa havale edilemez.

Bu nedenle seferber olan kitleler içerisindeki sosyalistlerin, emekçilerin ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda bir eylem planı oluşturarak seçimlerde kim kazanırsa kazansın mücadeleyi sürekli kılmak gibi bir sorumlulukları var. Ancak bu şekilde, İşçi Partisi’nin yarattığı enkazdan ve Bolsanaro’nun savunduğu tarzda barbar bir kapitalizmden çıkış için bir alternatifin umudu yaratılabilir.

Bir kitap, bir film ve bir tiyatro

0

KİTAP
Buzlar Çözülürken

Sovyet yazarı İlya Ehrenburg’un “Buzlar Çözülürken” başlıklı romanı, Epos Yayınları tarafından yeniden basıldı. “Buzlar Çözülürken” kitabının yayımlanışı, Sovyet edebiyatında biçimciliğin yıkılışının başlangıcı olarak anılarak, bir edebi milat olarak kabul ediliyor. 1891’de doğan Ehrenburg, genç yaşta devrimci harekete katılmıştı. Sürgüne gönderildikten sonra 1917 devrimiyle birlikte Rusya’ya geri dönmüştü. Yazarın birçok romanı Türkçeye çevrilmiştir.

SİNEMA

Climax

“Dönüş Yok”, “Herkes Tek Başına”, “Aşk” gibi filmlerin yönetmen koltuğunda bulunmuş olan Gaspar Noé, yeni filminin ilk gösterimleriyle beyaz perdeye geri dönüyor. 19 Eylül’de Fransa’da, 21 Eylül’de İngiltere’de, 11 Ekim’de Rusya’da vizyona girecek olan yeni Noé filmi “Climax”, Türkiye’de ilk önce Filmekimi kapsamında gösterilecek. Noé şiddet, kan, cinsellik gibi temaları radikal bir düzlemde işleyen tarzıyla tanınıyor. Sinema endüstrisinin ana akım eleştirmenleri tarafından sıkça eleştirilen Noé, kendi hayranları tarafından son büyük yönetmen olarak anılıyor.

TİYATRO

Satranç

1942 yılında sürgün hayatı yaşadığı Brezilya’da hayatına son veren Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın kaleme aldığı son kitabı “Satranç”, Duende Tiyatro tarafından çağdaş bir yorumla sahneye uyarlandı. “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” adlı öykülerinde Lenin’in mühürlü trenle Şubat Devrimi sonrası Rusya’ya gelişini de edebi bir dille anlatan Zweig’ın, faşizmi iki insan arasındaki diyaloglarla ve satranç oyunlarıyla anlattığı eser, kitap halinde Türkçede de basıldı. Tiyatro oyununu seyretmek isteyenler Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nin sitesinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilirler.

Kriz döneminde mücadele ve muhalefet

0

Hükümetin kriz yok söylemine karşın yüzde 20’lerin üzerinde enflasyon, yüksek döviz kuru karşısında temel tüketim maddelerinde ve vergilerde yaşanan fahiş artışlar işçi ve emekçi kesimleri daha da büyük bir darboğaza soktu. Son olarak açıklanan Orta Vadeli Program’a göre, namı diğer YEP’te, yıl sonu enflasyon hedefinin yüzde 20,8 olması ise; geçen yılın enflasyon beklentilerine göre, zamları belirlenen kamu çalışanlarının ve asgari ücretlinin maaşlarının yok hükmünde kalacağına işaret ediyor. Ayrıca yine bir seçim vaadi olarak, 1 milyon taşerona kadro verdiğini savunan iktidar, bu yeni ekonomik programa göre taşeron işçiye Ekim 2020’ye kadar 6 ayda bir sadece yüzde 4 zam yapacak.

Bunun karşısında, “İhracat arttı, sanayiciler çok mutlu” diyen Konya Sanayi Odası Başkanı Memiş Kütükçü’nün de dahil olduğu birçok işveren, ekonomik krizi bahane ederek işçileri atmaya başladı. İşçiler de kendilerini açlığa ve onursuz bir yaşama mahkûm eden bu zorbalığa karşı birçok yerde sendikalı ya da sendikasız ancak son derecede örgütsüz olarak direnmeye başladı. Bu eylemler şu anda 3. Havalimanı’nda olduğu gibi, korkunç bir zor ve baskı yoluyla bastırılsa da, gün geçtikçe başka başka yerlerde irili ufaklı işçi direnişlerinin, eylemlerinin başladığına şahit oluyoruz. 2018 kışı ve önümüzdeki yıl ekmek mücadelesi açısından keskin geçeceğe benziyor. Ve aynı sene bizi bu atmosferde yerel seçimler bekliyor.

Muhalefet krizin ne yanına düşer?

Ekonomik krizler, insanları işinden ve aşından eden, aynı zamanda zengin ve fakir arasındaki uçurumun öfke ve hoşnutsuzluk yarattığı ancak işçi ve emekçilerin örgütsüz oldukları, solun mücadeleci bir politika izlemediği durumlarda da umutsuzluğun filizlendiği, mücadelenin küçüldüğü dönemler. Bunu kapitalizmi yönetenler gayet iyi biliyor. Muhtemelen iktidar da bu hoşnutsuz atmosferi yerel seçimler gibi ülkeyi politize eden bir dönemde manipüle etmeyi gayet iyi bilecek.

İşte bu noktada, HDP de yerel seçimlerde izleyeceği stratejiyi iktidar cephesine karşı tüm demokratik muhalefetin bir araya gelmesi olarak açıkladı. Aynı zamanda ekonomik krize karşı da mücadele kararı alındı. Bu açıklamada, seçim çalışmalarında çeşitli illerde tabandan örülecek birlikteliklerin doğal bir ittifaka dönüşeceği ve iktidarın geriletebileceği öngörüsü mevcut. Ayrıca kayyum atanan belediyelerin geri alınması da temel hedeflerden biri.

Bu açıklama olumlu görünmekle birlikte; hem bazı eksiklikleri hem de 24 Haziran pratiğiyle birlikte düşünüldüğünde bazı riskleri barındırıyor. Eksiklik şu ki; ekonomik krize karşı yaşamsal birkaç talebi içeren bir mücadele programı sunmuyor: işten atmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin durdurulması bugün yoksul halkın çıkarına yaşamsal ve seferber edici talepler… Bununla birlikte, programı yalnızca iktidara karşı olmak ile tanımlanan bir muhalefet; herkesin sevdiği birkaç popüler sol figürün aday gösterilip işlemeyen bir meclise ya da her an kayyum atanabilecek bir belediyeye girdiği genel seçim politikasını hatırlatıyor.

Kitlelerin yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmamaları için, onları ekonomik krizin tahribatı karşısında seferber edecek bir yerel seçim programına ihtiyacı var.

2019 yerel seçimleri: Karadolap Mahallesi muhtarıyla söyleşi

0

2019 yerel seçimlerine giderken İstanbul Eyüp ilçesinin Karadolap Mahallesi muhtarı Ali Ekber Binici önümüzdeki dönem için de adaylığını açıkladı. Son 3 dönemdir ön seçimle seçimlere dahil olan mahallenin sorunları ve muhtarlık yönetim anlayışıyla ilgili yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Nisan: Son 5 yılda mahallede neler yapıldı?

Ali Ekber Binici: Son 5 yılda istediğimiz projelerin hepsini gerçekleştiremedik. Bunun sebebi de biat etmememiz. En büyük sorunumuz kentsel dönüşüm; insanların barınma haklarının verilmemesi. Bunun dışında ise altyapı ile ilgili çokça çalışmalarımız oldu. Havai hatların yer altına alınması, armatür ve sokak lambalarının hepsinin yenilenmesi gibi. Ayrıca mahallemizde atıl halde bulunan 3 tane parkımız vardı, bunları yeniledik. Bir tanesinin adı için de mücadele edip Pir Sultan Abdal ismini koydurduk. Mahallemizin her yanı yokuş, vatandaşlarımızın daha rahat etmesi için 12 tane merdiven yaptırdık. 15 sokağımızın kanalizasyon boruları değiştirildi.

Diğer sosyal konulara geçecek olursak, mahalledeki tüm sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kanserli vatandaşlarımıza yardımlarda bulunduk, mahallemizde uyuşturucu bağımlısı gençlerle ilgili çalışmalar yaptık. Bu mesele benim için bir parktan daha önemli. Bir özel hastaneyle anlaşarak yaklaşık 170 bin lira masrafla 43 gencimizin tedavisini gerçekleştirdik. Mahallede halk konseyi toplantıları, şenlikler düzenledik. Halk meclislerinde hem mahallenin hem de ülkenin gündemlerini tartışıp çözüm üretmeye çalışıyorduk. Ülkede olup bitenlere karşı tepkimizi eylemlerimizle, yürüyüşlerimizle gösteriyorduk.Tüm bunların dışında gücümüz yettiği kadar, bize el uzatan hiçbir garibanı geri çevirmedik. Bir beş sene daha gelsem yine böyle devam ederim. Bizim amacımız her zaman toplumsal davranmak.

Nisan: Peki mahallede devam eden sorunlar neler?

AEB: Öncelikle halletmemiz gereken mesele, tüm mahalle olarak yan yana gelmemizin gerektiği. Bunu yaparsak tüm sorunlarımızın üstesinden gelebiliriz. Bunun yanı sıra içi boş imar barışı diye bir çalışma var. Ölümü gösterip bizi sıtmaya razı ediyorlar. Tamamen zenginler, kaçak villalar için çıkarılmış bir çalışma. Seyit Rıza’nın da dediği gibi “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana bana dert oldu, ben de size biat etmedim bu da size dert olsun.” Biz içi boş vaatlerle hareket etmeyeceğiz, hakkımız neyse onu arayacağız ve buraları onlara peşkeş çektirmeyeceğiz. Yapmamız gereken en önemli şey mahalle dayanışmamızı sağlamak. Sosyalist bir insan olarak mücadelemize her koşul altında devam edeceğimizi söylüyorum.

Nisan: Diğer mahallelerden farklı olarak seçimler nasıl gerçekleştiriliyor?

AEB: Son üç dönemdir mahallemizde devletin seçimine gitmeden önce kendi içimizde demokratik bir biçimde ön seçimimizi gerçekleştiriyoruz. Bunun sebebi de, solcuların %80 olduğu bir mahallede sol adayların oylarının bölünüyor ve diğer taraftan bir aday seçiliyor olmasıydı. 2004’ten bu yana sol adayların ön seçimi yapılıyor. En çok oy alan seçime katılıyor, diğer adaylar çekilerek ortak adayı destekliyor. Bu mahallenin seçim tavrı tüm ülkeye örnek olmalı.

Nisan: Peki sizce mahalleler nasıl bir muhtarlık anlayışıyla yönetilmeliydi?

AEB: Bizler sadece elçiyiz. Bize verilen yetki aslında halkındır. Muhtarlık bir makam değil mahallelinin temsilciliğidir. Bir mahalleli olarak söylüyorum, burada yaşayan bensem bu mahalleyle ilgili kararları da mahalleli vermeli. Mahallemiz, mahalle halkı başta olmak üzere tüm kurumların da -dernekler, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler- dahil olduğu konseylerle yönetilmelidir. Bu koşullara sahip olamasak da her zaman mahallenin talepleri ve hakları için mücadele etmeye devam edeceğim.

Nafaka düzenlemesinde son durum

0

Bir süredir basında nafaka düzenlemesinin tartışmaya açıldığını gözlemliyoruz. Tartışmalarda “süresiz nafakaya son”, “çocuk haczi istemiyoruz” gibi söylemler duyuyoruz. Hatta geçtiğimiz ay Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi “Süresiz Nafakaya Adil Çözüm Sempozyumu” başlığıyla “nafaka sorununu” masaya yatırdı. Son olarak Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 10 Ekim’de nafaka mağduriyetini gidermeyi amaçladığını beyan ederek, tartışmaya resmi bir nitelik kazandırmış oldu. Bizler de okurlarımız için nafaka tartışmasını ve yaşanan mağduriyetleri Kadın Dayanışması temsilcisi Canan Yılmaz’la konuştuk. Aşağıda söyleşimizi bulabilirsiniz.

Nisan: Aile Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, 10 Ekim’de nafaka ödeme sistemi ile ilgili faaliyetin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı 100 Günlük İcraat Programı’nda yer aldığını belirtti. Nafaka konusunun bu kadar acil bir gündeme girmesini sizce neye borçluyuz?
Canan Yılmaz: Bazı gazeteler uzun süredir nafaka üzerine yazıp çizmeye başlamıştı. “Süresiz nafaka böbrek sattırdı”, “1 ay evli kaldı, ömür boyu maaşa bağlandı” tarzı manşetler görmeye başlamıştık. 10 Ekim’de Bakanlığın yaptığı Çalıştay’la birlikte anladık ki konu aslında sadece nafaka değil, genel olarak artan boşanma rakamlarıyla ilgili. Zira, Çalıştay’da yoksulluk nafakası konuşulurken, konu boşanma davalarında arabuluculuk düzenlemesi gibi konulara da geldi. Türkiye’de kadınlar şiddet göreceğini bile bile, öldürülme tehdidine rağmen istemedikleri evlilikleri sürdürmüyorlar; kadınlar kocalara, babalara “artık yeter” diyorlar. Yani konu sadece nafaka değil, iktidarın öyle ya da böyle aileyi koruma ideolojisinden ileri geliyor. Devlet kadınlara “şiddet de görsen evliliğini sürdür” diyor, nafakanın kaldırılmasını da biraz buradan okumak gerekiyor.

Nisan: Tartışmalarda bazen yoksulluk nafakası bazense iştirak nafakası ifadelerini duyuyoruz. Nafaka tam olarak nedir? Sadece kadınlara mı verilmek zorunda?
CY: Nafaka, Türk Medeni Kanunu’nda boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafa, diğer tarafın mali gücü oranına bakılarak mahkemelerce takdir edilen bir tazminat türü. Yoksulluk nafakası eşe verilirken, iştirak nafakası çocuğun giderlerine katılmasını sağlamak üzere hükmedilen nafakadır. Aslında kanun metninde nafakanın yalnızca kadınlara verileceği gibi bir hüküm yok. Nafaka sadece kadınlara değil; ekonomik gücü daha düşük olan erkeklere de bağlanabilir. Uygulamada genellikle nafaka alan tarafın kadın olmasının nedeni toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve Türkiye’de kadınların çalışma hayatındaki ikincil konumuyla açıklanabilir. Türkiye, 2017 yılında cinsiyet eşitsizliği uçurumunda 140 ülke arasında 131’inci sıradaydı.
İştirak nafakası, evlilik içinde ebeveynin ortak sorumluluğu olan çocuğun geçimiyle ilgili ki bunu bir babanın ödemek istememesi ve kanunun bu yönde değiştirilmesi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirecek ve erkekleri çocuk yetiştirme sorumluluğundan tamamen azat edecektir.

Nisan: Süresiz nafaka var mı gerçekten de?
CY: Dünyada örnekleri var elbette, örneğin İngiltere’de bu yönde uygulamaların olduğunu biliyoruz. Ancak Türkiye’de böyle bir durum söz konusu değil. Kadının iş bulması, yoksulluk durumunun ortadan kalkması ya da yeniden evlenmesi ile nafaka kaldırılabilir. Mahkeme, tarafların ekonomik durumlarının değişmesi durumunda ve hakkaniyetin gerektirdiği hallerde nafaka miktarının artırılmasına veya azaltılmasına karar verilebilir.
Kaldı ki kanun metninde açıkça nafakanın “bir tarafı yoksulluğa düşürmeden, diğer tarafı da zenginleştirmeden hakkaniyetle belirleneceği” yazıyor ve nafaka mal beyanıyla hesaplanıyor. Yani erkekler nafaka ödemek için böbreğini filan satmıyorlar. Ayrıca Türkiye’de en yaygın olarak ödenen nafaka tutarları ortalama 300-400 TL arasında. Ve nafakayı ödemeyen tarafa karşı uygulanabilen açık bir yaptırım yok.

Nisan: Mevcut düzenlemede boşanan çiftlerin kusur oranlarına bakılıyor mu?
CY: Mevcut düzenlemede, nafaka alacak tarafın kusurunun diğer taraftan daha fazla olmaması şartı aranmaktadır. Yapılmak istenen değişiklikte ise taraflar eşit kusurluysa bile hâkim kendi takdiriyle nafaka verilmemesine karar verebilecek ve nafaka hak eden taraf mağdur olacaktır.

Nisan: Nafaka konusunda yaşanılan başlıca sorunlar nelerdir? Nafaka kaldırılırsa ya da süreli hale gelirse bu sorunlar çözülür mü?
CY: Uygulamada en büyük sorun mahkemelerce nafaka olarak aylık 200-300 TL gibi komik rakamların belirlenmesi ve kocaların bu rakamları bile ödememesi. Kadınlar parasız pulsuz kaldıkları için nafaka talep ederken, nafaka ödemeyen kocaları zorlamak için tekrar adliye koridorlarına gitmek zorunda kalıyorlar. Özetle, evlilik içinde eziyet gördüğü için boşanmak isteyen kadın, boşanma sürecinde de devlet tarafından süründürülüyor.
Nafaka uygulaması mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bir nebze gidermek, kadınlara boşandıktan sonra kendi yaşamlarını kazanabilecekleri koşulları sağlamak amacıyla kanuni düzenlemelere girmişti. Kadınların çalışma hayatına eşit katılımı sağlanmadan, çocukların bakım yükü kadınların sırtından alınmadan nafakanın kaldırılması kadınlara “boşanma” demek.
Nafaka hakkında yeni düzenlemeler yapılmadan önce Bakanlığın kadın yoksulluğu, kadınların nafakaya ihtiyaç duymaksızın bağımsız biçimde hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli tedbirler, çocuk bakımıyla ilgili ücretsiz kreş vb. uygulamaların belirlenmesi gibi konular üzerine araştırma yapması şart.

3. Havalimanı: Sorunlar da mücadele de sürüyor

0

Geçtiğimiz ay 3. Havalimanı inşaat işçileri yatakhanelerde bulunan tahta kuruları, maaşlarının ödenmemesi ya da bir kısmının banka hesabından bir kısmınınsa elden ödenmesi gibi sorunlar ve işten çıkarılan arkadaşlarının işe geri alınması talebiyle eylem yapmıştı. Eylemin ardından İGA yöneticileri, işçilerle masaya oturmuşsa da işçilerin taleplerine kulak tıkamış, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise yaptığı açıklama ile işçilerin eyleminin “marjinal gruplar” tarafından “provokasyon amacı”yla yapıldığını ileri sürmüştü. Eylemlerin ardından 5’i sendika yöneticisi olmak üzere 33 kişi tutuklanmış, 6 kişi ise geçtiğimiz günlerde serbest bırakılmıştı.

Hükümetin bu güçlü işçi eylemini zor yoluyla ve “başkalarına örnek olması” amacıyla şiddetle bastırmaya kalkışmış olmasına rağmen, havalimanındaki sorunlar ve mücadele sürüyor. Geçtiğimiz günlerde İGA bünyesinde faaliyet gösteren DSG firmasında çalışan inşaat işçileri de üç aydır maaşlarını alamadıkları için iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

3. Havalimanı inşaatı eylemlerinin ardından şantiyede halihazırda çalışan bir işçiyle yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşiyi yaptığımız işçi, söyleşiden bir hafta sonra yoğun çalışma temposu sebebiyle şantiyede bir iş kazası geçirdi. Durumu şu an iyi. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Öncelikle sizi tanıyalım, şantiyede ne zamandan beri çalışıyorsunuz ve pozisyonunuz nedir?

Ben teknik personelim, iç mimarım. Bu yılın bahar aylarında işe başladım. 29 Ekim açılışı planlandığından, yoğun bir talep vardı. Firma olarak da birçok arkadaşımla o aylarda işe başladık.

Çalışma koşulları, işe girdiğinden bugüne bir değişiklik gösterdi mi? Bugün koşular ne durumda?

Son zamanlar, bitirme telaşı olduğundan yukardan gelen baskı herkese yansıdı. Örneğin ben sahada teknik personel olarak ekipleri yönlendiriyorum. Benim şefim bana baskı yaparak benim sorumluluğumdaki ekibe baskı yapmamı istiyor. Böyle hiyerarşik bir basınç var. En baştan en aşağı kadar bu böyle devam ediyor.

Çalışma koşullarına dönersek, işçilerin şantiyedeki kaldıkları yerler kapasitenin çok üstünde işçi barındırıyor. İç mimar ve mühendisler de ayrı yer de olsa şantiyede kalıyoruz.  Bir işçi işe başladıktan sonra, şantiyede yatacağı yer ile ilgilenen herhangi biri bulunmuyor. 20 kişilik bir ekip işe başladığında çoğu yerlerde yatmak zorunda kalıyor çünkü plan yok. Altı kişilik koğuşlarda sekiz ya da on kişinin barındığına şahidiz. Bu sorunu defalarca iletsek de yetkililere sorun hala devam ediyor. Böyle bir ortamda tahtakuruların varlığını hepimiz maalesef yaşadık.

Eylemlerin başlamasında servis sorunu da etkili oldu. Ondan biraz bahseder misin?

İşçiler saat sekizde işbaşı yapıyor ama kaldığımız yerler çalışma alanına servis ile 20-25 dakika mesafede. Ama bu otobüsler belirli bir saate göre değil otobüsün dolup dolmamasına göre kalkıyor. Burada da herhangi bir plan işlemiyor. Bu durumda dakikalarca yeni servislerin gelmesi bekleniyordu. Eylemlerden sonra her 15 dakikada bir servis kalkışı koydular. Fakat hâlâ sorun tam çözülmüş değil, hâlâ yağmur altında servis bekleyen işçilerle karşılaşıyoruz, plansızlık yer yer devam ediyor.

Eylemin ilk gününü anlatır mısın? Nasıl bir katılım vardı?

Biz ekip olarak 600 kişiyiz sahada, eylemin patlak verdiği gün bu sayıdan 70-80’i çalışıyordu. Bunlar da sabah eylemler öncesi en erken işbaşı yapan ekipti. Zaten bu olay bir anda patlayan bir olay değil, bu bir birikimin açığa çıkmasıydı. Bugüne kadar tüm sorunları ana firmanın yetkililerine devamlı iletiyorduk. O gün işçiler kendi aralarında ve kendiliğinden eyleme geçtiler. Kampta kalan ekipler ilk eyleme kampın giriş çıkışlarını kapatarak başladı. Tüm mesele sorunlara dikkat çekerek kendilerini göstermek ve çözüm yollarının bulunmak istenmesiydi. O gün sadece taşeron firmalardan çalışanlar değil, ana yüklenici firmanın çalışanlarından hemen hemen tüm taşeron firmalarından eyleme katılım vardı. Çünkü bahsettiğim sorunları onlar da yaşıyordu. Durumun büyüklüğü hemen anlaşıldı tabii. Kendi ekibimizden de gözaltılar oldu. Genelde ise 600’e yakın işçi göz altına alındı. Özellikle koğuşlara gece baskınlarıyla öncü işçiler alındılar. Bu işin başında kimlerin olduğunu biliyoruz diyerek tehdit mesajları geliyordu. Çünkü çok fazla video vardı. Bu durum jandarma için işi kolaylaştırdı.

Basına pek yansımasa da birçok iş cinayeti olduğunu biliyoruz. Çalıştığın günden bugüne nelere şahit oldun bu konuda?

Daha işi başlamamın ikinci ya da üçüncü günüydü, bir kazaya şahit olduk. Herhangi ölümlü bir kazada etrafını derhal kapatarak savcıyı çağırıyorlar. Savcı inceler incelemez cenazeyi hemen gönderiyorlar. Basına yansıma şansı zaten bırakılmıyor. Kazalar tahmin edilenden de sık yaşanıyor. Özellikle trafik kazası haftada bir yaşanıyor. Çünkü şantiye çok geniş bir alan ve yol yok doğru düzgün. Elbette çalışma şartları bu durumun en büyük sebebi. Çok yoğun bir çalışma temposu var. İnsanlara devamlı hedefler koydurtarak çalışma hızının arttırılması işçilerde de dikkatsizliğe ve yorgunluğa yol açıyor. Tüm kazalara İGA’nın kendisi kendi kurduğu ekiple müdahale ediyor.

Budan sonraki süreci nasıl görüyorsun? Sorunlar çözülmezse, eylemler tekrar eder mi?

Bir kere 29 Ekim’de gösteriş yapılarak açılış yaptık diyecekler ama biz burada çalışmaya devam edeceğiz. Eylemlere gelirsek yaşananlardan sonra İGA, İnşaat-İş’in talep listesini kabul ettiğini açıkladı. “Haklısınız, tüm sorunları çözeceğiz” açıklaması işçilere tekrardan işbaşı yaptırdı. Gözaltılardan ve baskılardan korktuğumuz için değildi bu. Sorunlar çözülmezse eylemlerin tekrar başlamaması için bir sebep yok. Servis sıkıntısı, yemek sıkıntısı, çalışma yoğunluğu, tahta kurusu, yatma yerlerinin yetersizliği, koğuşların kokması, kullanılan sular, temizliğin iyi yapılmaması, giderlerin yeteri kadar olmaması… Buna benzer sorunlara son derece insanı koşullar talep ediyoruz. 29 Ekim’e yetişecek diye son bir ayda yüzde beş yüz oranında yeni işçi alımına gidildi. Altyapı hazırlanmadan böyle bir durum olunca tüm problemler büyüdü. Ve birçok işçi de işinin biteceği tarih olarak 29 Ekim’i görüyor. Bu durum işin kalitesiz yapılmasına da yol açıyor.

Aydınlatıcı bir sohbet oldu. Çok teşekkür ediyoruz.

Sendikacı krizden neden korkar?

0

Sendika bürokratlarının üyelerine yönelik lakaytlığından, ilgisizliğinden, hatta patron taraftarlığından şikâyet oldukça yaygındır. Geçenlerde Manisalı işçi arkadaşlarımla sohbet ederken -adını vermeyeceğim- bazı işyerlerinde bu durumun ciddi sıkıntılara neden olduğunu dile getirdiler.

Hem de işyerlerinden birisinde DİSK’e bağlı Birleşik Metal örgütlü. Sendika profesyonelleri işyerinde mahkeme sürecinde olan yetki anlaşmazlığının mahkemece karara bağlamasını bekliyorlar. Ama bu arada işyerinde sorunlar var. Üstelik işveren işçileri sendika üyeliğinden istifaya zorlamakta, şirket adı değiştirmek gibi yollara başvurup toplu işten çıkarmaya yönelme sinyalleri vermekte. İşçilerin ekonomik kriz koşullarında işlerini kaybetme gibi tehlikeli bir durumla karşı karşıya olmaları bile sendikanın onların yanına koşmasına yetmiyor.

Gene Birleşik Metal’in örgütlü ve yetkili olduğu bir başka işyerinde ise sendika bürokratının, sanki patronun sözcülüğünü yaparcasına, “fazla mesaiye kalmıyormuşsunuz”, “fazla rapor alıyormuşsunuz” gibisinden işveren şikâyetlerini işçilere aktarması elbette işçiler arasında kızgınlığa, sendikaya güvensizlik duymalarına yol açıyor. Oysa işyerinde bir dolu sorun var (çay molalarının verilmemesi, tuvaletlerin yetersizliği, acil çıkış kapılarının kilitli olması, bazı birimlerde banyo bulunmaması vb.) ama sendikacılar bu sorunların çözümü yerine, işçileri düzenli çalışmaya davet ediyorlar. Şimdi işçilerin sendika değiştirmek (Türk Metal’e geçmek) gibi konuları gündeme almış olmaları DİSK açısından son derece olumsuz bir gelişme.

Ama beterin beteri var. Türk Metal bürokratları hiç lafı dolaştırmadan patronların yanında konumlanıyorlar. Ankara’da örgütlü oldukları işyerlerinde “kriz var, aman mesaiye kalmazlık yapmayın, işlerinize sahip çıkın” diye işçilere talimatlar veriyorlar. Fazla mesai yapmanın anlamını onlar da gayet iyi biliyorlar: Fazla mesaide geçen her saat, işçiler üzerindeki sömürü oranının artması demektir. Yani Türk Metal sendikacıları, krizden kurtulmak için işçi sınıfı üzerindeki sömürünün yoğunlaştırılması yolundaki patronlar ve hükümet planına destek vermiş oluyor.

Sendika bürokratları krizden iki nedenle korkuyorlar. İşçilerin işsiz kalmasına sınıfsal bir gerileme olarak değil, üyelik aidatlarının düşmesi ve böylece kendi ayrıcalıklarının gerilemesi penceresinden bakıyorlar. Yani birinci korkuları, kendi çıkarlarını kaybetme olasılığı. Ama ikinci ve daha büyük bir korkuları var: İşçilerin krizin sonuçlarını kabul etmemeleri, faturanın kendilerine kesilmesine hayır demeleri. İşçilerin başlatacakları bir direniş onların yıkımı, sendikaların ise demokratikleşip gerçek sınıf örgütleri haline dönüşmesine yol açabilir.

Hükümet de aynı şeyden korkuyor. Yaşam ve çalışma koşullarının berbatlığına isyan eden 3. Havalimanı işçilerine de işte tam da bu nedenle vahşice saldırdılar. Bir-iki yerel sendikasının dışında Türk-İş konfederasyon ve sendika bürokrasilerinin sessiz kalarak, hükümetin işçilere saldırısını desteklemeleri de gene bu korkunun sonucu. Sendika bürokratlarının işçilerden korkusu krizle birlikte artıyor.

Hep söylüyoruz: İşçiler bir yandan patronlara, diğer yandan da sendika bürokratlarına karşı mücadele etmek zorunluluğuyla karşı karşıyalar. Kriz patronların, bürokratların ve hükümetin işçilerden-emekçilerden daha da fazla korkmasına neden oluyor. O halde gün biz emekçilerin daha cesaretli olma günüdür. Krizin işimiz ve hayat şartlarımız üzerindeki sonuçlarını kabul etmemeliyiz.

İşsizlik fonumuz yağmalanıyor!

0

Tam tamına 11 milyar TL’nin, hile-hurdayla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan bankalara aktarıldığı ortaya çıkarıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bile bilgisi dahilinde olmadan aktarılan miktarı Cumburbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “fonun daha etkin kullanılabilmesi için atılmış bir adım” olarak niteledi.

Açıkçası sözcü Kalın kısmen doğru söylüyor. Fon etkin kullanılmadı. İşsizlik sigortasının koşulları o kadar ağır ki, başvuran işsizlerin neredeyse hiçbiri bu fonu kullanamıyor.  Verilere göre İşsizlik Fonu’nda toplanan 200 milyar TL’nin, yalnızca 23 milyar TL’si işçilere işsizlik ödeneği olarak geri döndü. 177 milyar TL işçilerden neden alınıyor?

Kuruluş amacı, işsizlere sosyal destek olarak tasarlanan fon, daha önce de amacına aykırı kullanılmış; özel ve kamu kuruluşlarına “borç” olarak verilmişti. Peki verilen borç geri ödendi mi? Tabii ki hayır. İşte devletin ve İbrahim Kalın’ın, etkin kullanımdan anladığı bu. İşçilerin ceplerinden ödenen fonu işçilere, işsizlere koklatmadan, patronlara aktarmak. Hem cebimizden zorla alıyorlar, hem de kullandırtmıyorlar! Fonun işçi ve işsizlere kullandırılmamasının tek amacı var: İşsizleri terbiye ederek, daha kötü iş koşullarına razı olmalarını sağlamak. Bu hilenin adı: Alırım paranı, vururum kırbacı.

Devletin bu safsata açıklamaları, kendi burjuva kurallarına bile uyma zorunluluğu duymaması; ekonomik krizin de derin boyutunu gözler önüne seriyor. Usulsüzlük, açıkça kanuna ve anayasaya aykırılık. Fonlar, kuruluş amacına aykırı olarak kullanılamaz. Ücretlerimizden kesilen paralar, işverenlere aktarılamaz! Bankaların, patronların borçları; bizim borçlarımız değil! Faizlerden gelir elde etmek, bütçeler arası eksikleri kapatmak, patronlara para aktarmak… İşsizlik fonunun amacı bunlar değil!

Fonun amaç dışında kullanılması işçi sınıfına açık bir saldırıdır ve işçi düşmanı AKP-MHP iktidarı tarafından bilinçli olarak fonun kuruluşundan beri devam ettirilmektedir. İşsizlik fonunun sahibi, işçiler-emekçiler-işsizlerdir. Dolayısıyla biz emekçilerden toplanan paraların yönetimi ve denetimi devlette değil, sendikalar ve emek örgütleri aracılığıyla işçilerde olmalı! Bu zamana kadar aktarılan bütün para hemen iade edilsin! Fonla ilgili bütün faaliyetler şeffaflaştırılsın! İşsizlik sigortası için zorlayıcı hukuki koşullar kaldırılsın, işsizler fonun tamamından yararlanabilsin! İşsizliğin sorumlusu olmayan bizlerden alınan prim yerine, devletten ve işverenden prim alınsın! Eğer olur da gelir elde edilmek istenirse -emek hırsızlarımız- banka ve şirketler kamulaştırılsın, sermayelerinden alınsın.

3. Havalimanı işçisi: “İnsanca çalışma koşulları talep ediyoruz”

0

3. Havalimanı inşaatı eylemlerinin ardından şantiyede çalışan bir işçiyle yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşiyi yaptığımız işçi, söyleşiden bir hafta sonra şantiyede bir iş kazası geçirdi. Durumu şu an iyi. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Öncelikle sizi tanıyalım, şantiyede ne zamandan beri çalışıyorsunuz ve pozisyonunuz nedir?
Ben teknik personelim, iç mimarım. Bu yılın bahar aylarında işe başladım. 29 Ekim açılışı planlandığından, yoğun bir talep vardı. Firma olarak da birçok arkadaşımla o aylarda işe başladık.

Çalışma koşulları işe girdiğinden bugüne bir değişiklik gösterdi mi? Bugün koşular ne durumda?
Son zamanlar, bitirme telaşı olduğundan yukarıdan gelen baskı herkese yansıdı. Örneğin, ben sahada teknik personel olarak ekipleri yönlendiriyorum. Şefim bana baskı yaparak benim sorumluluğumdaki ekibe baskı yapmamı istiyor. Böyle hiyerarşik bir basınç var. En baştan en aşağıya bu böyle devam ediyor. 29 Ekim hedefiyle çalışan sayısı da son zamanlarda arttı.

Anladığımız kadarıyla hedef 29 Ekim olsa da gerçek bir açılış olmayacak.
Sadece göstermelik bir açılış olacak. Tüm projeyi 10 yılda tamamlama planları var. Totalde altı pist olmasına rağmen sadece iki pist bitmiş durumda.

Çalışma koşullarına dönersek, işçilerin şantiyede kaldıkları yerler kapasitenin çok üstünde işçi barındırıyor. İç mimar ve mühendisler de ayrı yer olsa da şantiyede kalıyoruz. Bir işçi işe başladıktan sonra, şantiyede yatacağı yer ile ilgilenen herhangi biri bulunmuyor. 20 kişilik bir ekip işe başladığında çoğu yerlerde yatmak zorunda kalıyor çünkü plan yok. Altı kişilik koğuşlarda sekiz ya da on kişinin barındığına şahidiz. Bu sorunu yetkililere defalarca iletsek de sorun hala devam ediyor. Böyle bir ortamda tahtakurularının varlığını hepimiz maalesef yaşadık.

Eylemlerin başlamasında servis sorunu da etkili oldu. Ondan da biraz bahseder misin?
İşçiler saat sekizde iş başı yapıyor ama kaldığımız yerler çalışma alanına servis ile 20-25 dakika mesafede. Dolayısıyla yedi buçuk civarında bizim için tahsis edilmiş olan belediye otobüsleri, otobüs tamamen dolduktan sonra kalkıyordu. Ama bu otobüsler belirli bir saate göre değil otobüsün dolup dolmamasına göre kalkıyor. Burada da herhangi bir plan işlemiyor. Bu durumda dakikalarca yeni servislerin gelmesi bekleniyordu. Eylemlerden sonra her 15 dakikada bir servis kalkışı koydular en azından işçiler kalkış saatlerini bildiklerinden ona göre plan yapıyorlar. Fakat hala sorun tam çözülmüş değil hala yağmur altında servis bekleyen işçilerle karşılaşıyoruz plansızlık yer yer devam ediyor.

Eylemlerden sonra tahtakurularına karşı bir önlem alındı mı?
Tahtakuruları için bir planları var; tüm koğuşları baştan aşağı ilaçlamak fakat aldığımız duyumlara göre uzun vadeli bir çözüm değil. Çünkü tahtakurularının çatı aralarına koydukları yumurtalar için daha detaylı ve güçlü ilaçlama gerekiyor. Şirket bu maliyetli işe girişmeyecektir. Benim çalıştığım taşeron firma kendi ilaçlamamızı kendimiz yapalım teklifinde bulundu fakat olumlu geri dönüş yok.

Maaşlar konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?
Şimdi ana yüklenici firma İGA, benim çalıştığım firma ise İGA’nın taşeronu. Fakat bizim kendi taşeronlarımızda var. Yani taşeronun taşeronu söz konusu. Bu durum klasik inşaat sektöründeki zincirleme yapıdır. Kendi firmamda şu ana kadar bir maaş sıkıntısı yaşamadım. Ama diğer taşeron firmalarında yer yer maaşın sarkması gibi bir durum olduğunu duyduk. Fakat maaşların ödenmemesi gibi bir durum yaşamadık henüz.

Eylemin ilk gününü anlatır mısın? Nasıl bir katılım vardı?
Biz ekip olarak 600 kişiyiz sahada, eylemin patlak verdiği gün bu sayıdan 70-80’i çalışıyordu. Onlar da sabah en erken iş başı yapan ekipti. Zaten bu olay bir anda patlayan bir olay değil bu bir birikimin açığa çıkmasıydı. Bugüne kadar tüm sorunları whatsapp gruplarından ana firmanın yetkililerine devamlı iletiyorduk. O gün işçiler kendi aralarında ve kendiliğinden eyleme geçtiler. Kampta kalan ekipler ilk eyleme kampın giriş çıkışlarını kapatarak başladı. Tüm mesele sorunlara dikkat çekmek ve çözüm yollarının bulunması isteğiydi.

Ardından gözaltılarla bir yıldırma çabasına girişildi.
O gün sadece taşeron firmalardan değil, ana yüklenici firmanın çalışanlarından da eyleme katılım vardı. Çünkü bahsettiğim sorunları onlar da yaşıyordu. Durumun büyüklüğü hemen anlaşıldı tabii. Kendi ekibimizden de gözaltılar oldu. Toplamda 600’e yakın işçi gözaltına alındı. Özellikle, koğuşlara gece baskınlarıyla öncü işçiler alındılar. Bize bu taşeron firmalar tek tek sayılarak “bu işin başında kimlerin olduğunu biliyoruz” diye tehdit mesajları geliyordu. Çünkü çok fazla video vardı. Bu durum jandarma için işi kolaylaştırdı.

İnşaat-iş sendikasından bahseder misin? Sizin firmada etkin mi?
Ekibimizde sendika yok. Çünkü proje müdürlerimiz dahil tüm yöneticiler bu konuda çok hassas. Sendikaya izin veren bir şantiye değil. Sendikayı firma adına leke gelmesi olarak algılıyorlar. Sendikanın adını bile geçirmemeye çalışıyorlar.

Basına pek yansımasa da birçok iş cinayeti olduğunu biliyoruz. Çalıştığın günden bugüne nelere şahit oldun bu konuda?
Daha işi başlamamın ikinci ya da üçüncü günüydü, biz cam kazasına şahit olduk. Operatör büyük cephe camlarını kaldırırken bir işçinin iki cam arasında ezilerek ölmesini duyduk. Herhangi ölümlü bir kazada etrafını derhal kapatarak savcıyı çağırıyorlar. Savcı inceler incelemez cenazeyi hemen gönderiyorlar. Basına yansıma şansı zaten bırakılmıyor. Kazalar tahmin edilenden de sık yaşanıyor. Özellikle trafik kazası haftada bir yaşanıyor. Çünkü şantiye çok geniş bir alan ve yol yok doğru düzgün. Farklı asfalt ve kazı çalışmaları yapıldığından güzergahlar değişiyor. Bu durum araçların kazalarına sebebiyet veriyor.

Peki, böylesine büyük bir projede bu kadar kazanın ve iş cinayetinin yaşanma sebebi nedir sence?
Elbette çalışma şartları bu durumun en büyük sebebi. Çok yoğun bir çalışma temposu var. İnsanlara devamlı hedefler koyarak çalışma hızının arttırılması işçilerde de dikkatsizliğe ve yorgunluğa yol açıyor. İş güvenliği olarak prosedür ve yönetmeliğin gerekliliği neyse bunu uygulamaya çalışıyorlar açıkçası. Ama yine de engellenemiyor. Tüm kazalara İGA’nın kendisi kendi kurduğu ekiple müdahale ediyor.

Bundan sonraki süreci nasıl görüyorsun? Sorunlar çözülmezse, eylemler tekrar eder mi?
Bir kere 29 Ekim’de gösteriş yapılarak açılış yaptık diyecekler ama biz burada çalışmaya devam edeceğiz. Eylemlere gelirsek yaşananlardan sonra İGA, inşaat-iş’in talep listesini kabul ettiğini açıkladı. “Haklısınız, tüm sorunları çözeceğiz” açıklaması işçilere tekrardan işbaşı yaptırdı. Gözaltılardan ve baskılardan korktuğumuz için değildi bu. Sorunlar çözülmezse eylemlerin tekrar başlamaması için bir sebep yok. Servis sıkıntısı, yemek sıkıntısı, çalışma yoğunluğu, tahta kurusu, yatma yerlerinin yetersizliği, koğuşların kokması, kullanılan sular, temizliğin iyi yapılmaması, giderlerin yeteri kadar olmaması… Buna benzer sorunlara son derece insanı taleplerimiz var. Biz insanca çalışma koşulları talep ediyoruz.

Ortak whatsapp gruplarımızda ekip başları ustalardan aldıkları talepler doğrultusunda sorunların hala çözülmediğini devamlı belirtiyorlar fotoğraflarla. Bu gruplarda İGA’nın proje müdürleri, saha şefleri ve kamp yetkilileri gibi kişiler de var. Direkt olarak mesajları görüyorlar.

Tüm problem aslında esnek çalışma koşulları ve altyapı yetersizliğinin bileşiminden kaynaklanıyor. Örneğin, iki bayram arası işi yoğunlaştırın denildiğinden yeni birçok işçi geldi. Ardından bir ay çalışıp gitmek zorunda kaldılar. Çünkü ihtiyaç duyulmadı. Şirket bu sirkülasyonu iş maliyetlerinin hafifletmesinden dolayı tercih ediyor. Zaten işe başlarken hemen hemen her işçiye, istifa formu, fazla mesai için ücret talep etmeyeceğine dair formlar imzalatılıyor. O şekilde işe alınıyor. Okumana vakit olmadan mecbur imzalıyorsun. İmzalamazsan işe almıyorlar zaten.

29 Ekim’e yetişecek diye son bir ayda yüzde beş yüz oranında yeni işçi alımına gidildi. Alt yapı hazırlanmadan böyle bir durum olunca tüm problemler büyüdü. Ve birçok işçi de işinin biteceği tarih olarak 29 Ekim’i görüyor. Bu durum işin kalitesiz yapılmasına da yol açıyor.

Aydınlatıcı bir sohbet oldu. Verdiğin bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.

Not: Söyleşi yaptığımız işçi bu söyleşiden kısa bir süre sonra yukarıda bahsettiği trafik kazalarından birini yaşadı. Kendisine Nisan gazetesi olarak geçmiş olsun dileklerimizi bir kez daha iletiyoruz.

Emperyalizmin krizi, Trump iktidarı ve işçiler

0
Protesters hold signs during a protest against the election of President-elect Donald Trump, Wednesday, Nov. 9, 2016, in downtown Seattle. (AP Photo/Ted S. Warren)

Emperyalizmin kaptan kamarasında oturan Donald Trump’ın iktidarı birtakım sınavlardan geçiyor. Bu sınavlar ABD içiyle sınırlı değil, uluslararası bir karaktere sahip. 2008 kriziyle beraber sarsılan ABD emperyalizmi, kendi ulusal pazarını, bankalarını ve ulus ötesi kâr kaynaklarını muhafaza edebilmek için Trump önderliğinde yarı-korumacı diyebileceğimiz önlemleri gündeme getirdi. Bunlardan en önemlisi Trump’ın çelik ithaline %25, alüminyum ithaline de %10’luk gümrük vergileri getirmesiydi.

Trump şimdi de NAFTA’yı (Meksika, ABD ve Kanada’yı kapsayan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) rafa kaldırarak, iki taraflı bir ABD-Meksika ticaret anlaşması teklifi yaptı. Bu, Meksika için emperyalizme tanınması gereken yeni imtiyazlar anlamına geliyor. Eğer Kanada da anlaşmaya dahil olmak isterse, Birleşik Devletler’le olan ekonomik ilişkilerini “ABD lehine” değiştirmesi gerekecek.

ABD emperyalizminin komşularına dönük sürdürdüğü ekonomik zorbalık-şantaj politikası ile gümrük vergileri çizgisi, dünya kapitalizminin çeşitli ülkeler arasında ticari anlaşmaların asgari ortaklık zeminini yaratamadığını gösteriyor. Elbette bu emperyalizmin ilk ekonomik zorbalığı değil. Ancak süreç bir “ticaret savaşları” biçimini kazanmış durumda. Çin, ABD’nin bu hamleleri karşısında soya fasulyesi, pamuk, mısır, tütün ve araba gibi metalara gümrük vergisi getirdi. Bugün aynı zamanda hem saldırgan hem de korumacı olan ekonomi politikalarının özgün yanını, 2008 buhranının etkilerini atlatamamış olan kapitalizmin bir pazarlık masası yaratamaması oluşturuyor.

Dünya Ticaret Örgütü, “olağan” zamanlarda kapitalist ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin kurallarından sorumlu olan bir organizasyon. Bu örgütün Katar’ın Doha kentinde yaptığı ve yeni ticaret müzakerelerinin tartışıldığı “Doha Raundu” isimli toplantı kararları, 17 yıllık geçmişine rağmen bu yeni çelişkiyi çözmekte başarısızlığa uğradı. Öngörülere göre bu başarısızlığın bedeli dünya ekonomik büyümesini %1, ABD’nin büyümesini ise %5 oranında düşürecek.

Trump, ülke içinde kendine oy veren küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret erbabının pazar çıkarlarını gözeterek gümrük vergileri siyasetine girişmişti. Ancak bu hat, ABD emperyalizminin çelişkilerini aşmasına yardımcı olmadı, aksine durumu kötüleştirdi. Princeton Üniversitesi’nden bir profesör Trump’ın ticaret savaşı yapmadığını, ticaretin kendisine savaş açtığını söylüyor. Gümrük vergileri, üretimin maliyetini artırmaya başladı bile. Bu maliyet artışına karşı ilk harekete geçenlerden biri uluslararası Harley Davidson firması oldu. Harley Davidson üretim maliyetlerinden dolayı Kansas fabrikasını kapattı. Onu birçok uluslararası firma ve tekel izleyebilir.

2018’in Kasım ayında ABD’de Kongre ara seçimleri yapılacak. Seçimler yaklaşırken, ABD devlet aygıtı ve egemen kurumları politik tezatlarla ve işlevsiz fraksiyon çatışmalarıyla sarsılıyor. Trump yönetimindeki Beyaz Saray iç bölünmelerle parçalanıyor, “saray darbesi” dedikoduları havada uçuşuyor, istihbarat servislerinin çeşitli temsilcileri kafa karıştıran açıklamalarda bulunuyor ve medya ile Demokrat Parti de bu kavgayı kızıştırıyor. Washington Post gazetesi, bir süre önce yayınladığı bir köşe yazısında, 18. yüzyılda yazılmış bulunan ABD anayasasının 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap veremediğini ilan etti.

Trump bütün bu hengamenin sebebi değil, o sadece bir semptom. Emperyalizmin egemenlik buhranı dünya çapında ticaret savaşları şeklinde ifadesine kavuşurken, ABD’de de bir burjuva önderlik krizi biçimini alıyor. Bu iki dinamiğin de kitlelerin demokratik ve sosyal haklarına dönük saldırıları pekiştireceği ve egemen blokların bu pekiştirme uğruna baskı aygıtlarını güçlendirmek isteyeceği açık.

Ne yeni bir kapitalist ticaret konsensüsü, ne de Kasım ayındaki seçim sonuçları dünya işçi sınıfını bekleyen tehditlerin kökünü kazıyabilir. Aksine işçi sınıfı ile ulus devletler, hükümetler ve kapitalizm arasındaki çelişki daha da derinleşecek. Bu olurken, emperyalizmin kâğıttan kaplan olduğu gerçeği akıllardan hiç çıkmamalı.

SEKA ve TÜRK TELEKOM neden özelleştirilmişti?

0

‘80 sonrası neoliberal ekonomi programının temel dayanaklarından biri özelleştirmeler oldu.

Özelleştirmeleri destekleyenlerin ortak vurgusu daima kârdı. Amaç, zarar ettiği iddia edilen fabrikaların kârlılığının artırılması ve aynı zamanda devletin üzerindeki ekonomik yükün azaltılması olarak gösterildi.

Tartışmasız bir şekilde AKP hükümeti neoliberal karşıdevrim programının en sadık ve başarılı uygulayıcılarından biri oldu. Türkiye’deki özelleştirmelerin yüzde 88’i AKP döneminde gerçekleşti.

DİSK’in hazırladığı AKP Döneminde EMEK adlı rapora göre “1986-2002 döneminde toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilirken, 2003-2016 döneminde 60 milyar dolara yakın özelleştirme gerçekleştirildi. 1986’dan bugüne kadar 220’den fazla kamu kuruluşu satıldı. 1986 yılından bugüne kadar gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı 68,4 milyar dolar düzeyinde. Sadece mal üreten kamu işletmeleri değil kamu hizmeti üretimi de özelleştirildi.”

Satılan 220’den fazla kamu kuruluşunun arasında Sümerbank, Tekel, TÜPRAŞ, İsdemir, Kardemir, Eti Maden işletmeleri, Petkim, çimento fabrikaları, şeker fabrikaları ve dahası var…

Son günlerde yeniden gündeme gelen iki örnek ise bu özelleştirmelerin arka yüzünü açıkça ortaya koyuyor.

İlk örnek, SEKA’nın özelleştirilmesi.

Türkiye’nin kâğıt üretici konumdan kâğıt ithalatçısı konumuna gelmesinin ve bugünkü kâğıt krizinin ana sebebi.

1936’da Türkiye’de kâğıt sanayiinde yatırım ve planlamalar yapmak üzere kurulan SEKA (Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları AŞ) 1998 yılında özelleştirme kapsamına alınıp anonim şirkete dönüştürüldü ve 2005 yılında Sümer Holding ile birleştirilerek kapatıldı.

O zaman da hedef kârlılık idi.

Ancak gelin görün ki fabrikalar hem ederinin çok altına peşkeş çekildi hem de üç fabrikada da (İzmit, Balıkesir, Giresun) üretim durdu. Bugün gelinen aşamaya baktığımızda İzmit’teki fabrika müze, Giresun’daki fabrika TOKİ konut alanı oldu. 2018 yılında tekrar açılacağı belirtilen Balıkesir fabrikasında ise halen bir faaliyet söz konusu değil.

Sonuç ne mi oldu?

Belli ki özel sermaye selüloz üretiminin kendisi için pek kârlı olmayacağına kanaat getirdi. Sermayedarın eline geçtiğinde kâğıt artık bir ihtiyaç değil bir meta idi ve yeterince kârlı değilse Türkiye’deki tüm üretimi durdurma pahasına vazgeçilebilirdi.

Türkiye’de kâğıt üretimi bitti, ithalatı başladı. Bugün kur artışları ve stokçuluk nedeniyle kâğıt alımı zorlaştığı için de basın-yayın faaliyetleri durma noktasına geldi.

Bir diğer örnek ise TÜRK TELEKOM’un özelleştirilmesi…

2005 yılında özelleştirildiğinde Türk Telekom, Türkiye tarihinin en büyük ve en önemli özelleştirmelerinden biri olarak lanse edildi.

Şirketin hisselerinin yüzde 55’i 6,5 milyar dolar karşılığında Lübnan firması Oger Telecom’a devredildi. Oger Telecom ise ihale bedelinin yüzde 20’sini peşin ödedi. 2007 yılında ise 4,3 milyar dolarlık kredi alarak, kalan borcunu kapatıp hisselerin sahibi oldu. Ancak bu sefer bankalara kredi borçlarını ödeyemedi. Bunun üzerine geçtiğimiz ay kreditör bankalar Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası teminat hisselerini devraldı ve Türk Telekom’un çoğunluğuna sahip oldu.

Diğer yandan özelleştirme sonrasında işçi sayısı düzenli olarak azaldı ve geçtiğimiz Nisan ayında tensikat iddiaları yeniden gündeme geldi.

Özelleştirmelere neden karşı olduğumuzu çokça anlattık, anlatıyoruz.

Ancak hiçbir anlatı, özelleştirmenin nedenlerini ve sonuçlarını bu iki örnekteki kadar yalın ortaya koyamazdı.

Öncelikle, açıkça görülüyor ki özelleştirmeler iddia edildiği gibi devletin masraflarının azaltılması, kaliteli ve hızlı hizmet sağlanması ya da zarar edenlerin kamuya yük olmaktan çıkarılması amacıyla yapılmamaktadır. Tersine, özelleştirmeler sonucu kamu malları bir avuç sermayedarın mülkiyetine sunulmakta, üretimin devamlılığı onların inisiyatifine bırakılmakta ve sonuçları daha fazla işsizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük olmaktadır.

Üstelik ederinin çok altına belli sermaye gruplarına bırakılan bu işletmelerin iddia edildiği gibi devlet için kârlı bir işlem olmanın çok uzağında olduğu görülmektedir.

Ancak söz konusu özelleştirmeler olduğunda mesele zaten kâr ve zararın ötesindedir. Çünkü özelleştirmeler ekonomik bir zorunluluğu değil, politik bir tercihi ifade eder. Ve bu tercih bir avuç sermayedarın kâr hırslarına göre belirlenemez.

Bu nedenle ihtiyaç odaklı bir üretim ve hizmet için özelleştirilmelerin durdurulmasını ve özelleştirilen işletmelerin işçi denetiminde yeniden kamulaştırılmasını talep etmeliyiz.

Kriz daha da yozlaştırıyor

0

Ülkenin rüşvet, irtikap, suiistimal cenneti olduğu bir gerçek. Özellikle az gelişmiş, emperyalizme bağımlı ve sermaye birikimini yağmaya dayandırmış olan ülkelerin yaygın bir hastalığı bu. Gelişme düzeyi ne kadar artarsa rüşvetin ve suiistimallerin çapı da o denli gelişiyor. Hastalığın kökeninde, eğitimle, ahlak vaazlarıyla düzeltilemeyecek bir “sömürü kültürü” yatıyor. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem de bu “kültür” üzerine kurulu.

“Normal” diye adlandırılabilecek “istikrarlı” sömürü dönemlerinde rüşvet, suiistimal gibi yozluklar pek göze batmıyor. Hatta, “bal tutan parmağını yalar”, “çalıyorlar ama yapıyorlar da” gibisinden “halk deyişleri”, hastalığı meşrulaştırıyor, yağmayı “olağanlaştırıyor”. Üstelik bu anlayış, çalıp çırpanlara faaliyetlerini yasallaştırma fırsatı bile veriyor. Soruşturmayı yapan devlet memurlarını bir kalemde kovabiliyorlar, hapse bile atabiliyorlar.

Ama kriz dönemlerinde, yani emeğiyle geçinen halk kesimlerinin giderek yoksullaştığı durumlarda, çürüme daha bir yoğunlaşıyor, yaygınlaşıyor. Zira pasta küçüldükçe, kurtlar telaşlanıp ortada var olana daha bir kudurmuşlukla saldırıyorlar. Bakmayın siz o “devlet tasarruf edecek” falan diyenlere. Ortalık yerde bunları söylerken, saray salonlarında verilen davetlerde bir kuş sütü eksik kalıyor. Bir bakıyorsun havaalanına 400 milyon dolarlık muhteşem bir uçak iniveriyor… “Hediye” diyorlar. Yandaş market zincirlerinde -adını vermeyelim, yoksa dava falan açarlar- tuvalet kâğıdı üzerinden ne tür fırsatçılık yapıldığının; hangi patronların zamlardan yararlanmak için nasıl stokçuluk yaptığının farkında olmadığımız sanılmasın.

Farkındayız, bunların hepsini biliyoruz, ama bizi asıl rahatsız eden, “yukarıdakilerin” bu yağma kültürünün krizle birlikte aşağıya doğru yayılması, hatta sınıfımızın içine sızması.

Hayat pahalılığı almış başını yürümüş durumda. Enflasyon yüzde 20’lerde ve ücretleri hızla aşındırıyor. Çoğunluk zaten asgari ücretle çalışıyor. Evin iaşesi mi, kirası mı, su-elektrik faturaları mı, çocukların okulu mu, kredi borçları mı… hangisini nasıl karşılayacağının telaşı içinde. Üstelik sağda soldaki işyerlerinde tensikatlar var. Hatta bazı işyerleri kapanıyor. Yani bunca zorluk içinde bir de işsiz kalma korkusu.

Böyle bir durumda, yukarıdakilerin yozluk kültürü aramıza sızmaya başlıyor. “Aman ben işten atılmayayım da ne olursa olsun.” Veya, “ne yapsam da patron bana biraz daha zam yapsın.” Veya, “sendikayı, işten atılan arkadaşı boş ver, ben ayakta kalayım da…” Bir dostun tabiriyle bu tür “yalakalıklar” sınıf dayanışmasını, emekçi yoldaşlığını parçalıyor, herkesi, ama herkesi patronların karşısında daha da güçsüz kılıyor. “Yukarıdakiler” de zaten bunu istiyor. “Aman işçiler emekçiler birlik olmasın” diyorlar. Zira böyle bir birlik onların sömürü ve yağma düzeni için en büyük tehlike. Evet, en büyük tehlike.

Sadece patronlar değil, yandaş sendikaların yöneticileri de ücretler ve işsizlik konusunda kıllarını kıpırdatmıyorlar. Bu yüzden sınıf sendikaları, işyeri temsilcileri, özellikle sendikasız işyerlerindeki önder işçiler bu soruna acilen el atmalılar. “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” sloganının en fazla geçerli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Birleşmek, ortak komiteler kurmak, dayanışmayı yaygınlaştırmak ve en acil taleplerimiz için seferberliğe geçmek gerekiyor.

Aksi takdirde hiç kimse hayal kurmasın: birleşik mücadele örülemezse tek tek her emekçi bu krizin altında ezilecek. İşçiyi patronu değil, sınıf yoldaşları kurtarabilir.

MİT’in tırları, devletin ekonomisi, onların Cumhuriyet’i ve bizim emeğimiz

0

Şu anda Diyarbakır’a gidecek olursanız kayyumun en çarpıcı örneklerinden biri ile karşılaşırsınız. Kayyum yönetimi -estetik beklentileri bir kenara bırakacak olursak- Diyarbakır’da Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş icraatlar yapıyor. Tabii kendi bütçesi buna yetmediği için çok sefer AKP’li başka belediyelerden hibe alıyor. Ancak Diyarbakır’da yoldan geçen herhangi birine bu yenilikleri kimin yaptığını sorarsanız size belediye demiyor. “Kayyum yapmıştır,” diyor. Çünkü atanmış ile seçilmişin arasındaki farkı halk biliyor. Dahası tüm bu yatırımların bir şeyleri elden almak için yapıldığının da bilincindeler. Yani mücadele sürüyor.

Cumhuriyet gazetesi örneği hiç de bu tip bir örneğe benzemiyor. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, o cenahta bizim bildiğimiz manada bir mücadele falan sürmüyor.

Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği ilk bakışta pek çoğumuza Cumhuriyet gazetesine bir nevi kayyum atandığı doğrultusunda bir izlenim yaratmış olabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil.

Cumhuriyet gazetesinin vakfındaki yönetim değişikliğinin ardından, içlerinde Basın-İş sendikasının genel başkanı Faruk Eren’in de bulunduğu pek çok emek dostu görevinden alındı yahut çalışamaz hale getirildi. Bu darbe de AKP tarafından değil, bizzat ulusalcılar tarafından vuruldu. Aslında Cumhuriyet’teki değişiklik ulusalcı kanadın ekonomik kriz karşısında hükümetin yanında tavır almasının bir sonucuydu.

Meral Akşener’in, Deniz Baykal’ın, Temel Karamollaoğlu’nun kriz karşısında hükümete alkışlarcasına destek vermesi aslında bu gerçeği ortaya çıkarıyor. MİT Tırları Davası’nda tutuklanan Enis Berberoğlu’nun aniden hapisten çıkarılması da bu husustaki şüphelerimizi derinleştiriyor. Demek ki ne imiş, söz konusu olan haber alma özgürlüğü değil sermayenin bir kesiminin istediği haberlerin yayılmasının özgürlüğü imiş. Yoksa gerçek özgürlük kavgası gibi bir dertleri yokmuş!

Bugüne değin bizlere AKP ile diğerleri arasındaki çatışmayı temel sorun olarak gösterenlerin, bugün kendi istekleri ile hiç de öyle teslim falan alınmaksızın hükümetin arkasında durduklarını görüyoruz. Ne için? Havalimanı işçileri ölsün diye (sahi nerede CHP milletvekili, eski DİSK başkanı Kani Beko?), Kürt Memet nöbet tutsun diye, krizin faturası işçilere kesilsin diye…

Cumhuriyet gazetesi örneği ve havalimanı işçilerinin direnişi bizlere gerçek yarılmanın nerede olduğunu gösteriyor. Söz konusu sistemin devamı ve patronların kârı olunca hemen kendi sınıflarının dayanışmasını gösteriyorlar. Maske düştü: Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-İslamcı gibi ayrımlarının nasıl da yapay olduğu açığa çıktı. 3. Havalimanı işçilerinin direnişi ise, gerçek ayrımın bir avuç patron ile işçi-emekçi ve yoksullar arasında olduğunu gösterdi.

80. yılında Dördüncü Enternasyonal’in tarihsel mirasını ve güncelliğini tartıştık

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, dünya partimiz IV. Enternasyonal’in 80. kuruluş yılını geniş ve yoğun katılımlı bir etkinlikle kutladık. Etkinliği açan İDP merkez yönetiminden Görkem Duru, öncelikle etkinliğin geçtiğimiz ay içinde kaybettiğimiz iki devrimci öndere, Juan Carlos Coral’a ve Salameh Kaileh’e adandığını açıkladı. Coral Arjantin’de, 1969 Cordobazo ayaklanmasına önderlik etmiş işçi önderi ve Troçkizm’in ülkedeki sözcülerinden biriydi. Kaileh ise Filistinli-Suriyeli enternasyonalist bir militan ve aydındı. Duru, kutlamanın amacının sadece bir anma değil, ama dünya partimizin inşasına yeni bir tuğla daha koymak olduğunu belirtti. Günümüzde gerek ülke gerekse uluslararası düzeylerde yaşanan ekonomik ve politik kriz süreçlerinde, işçi sınıfının ve tüm ezilen ve sömürülen halkların kurtuluşlarında onlara önderlik edecek devrimci önderlikten yoksun olduklarını vurguladı ve bir bütün olarak Troçkist hareketin ve partimizin bu ihtiyaca karşılık verebilmek için dünya ölçeğinde çaba gösterdiğini anlattı.

Ardından söz alan, hareketimizin kurucularından Muhittin Karkın, enternasyonalizmin daha Marks’tan beri devrimci hareketin temel ilkesi olduğunu belirttikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Bununla birlikte 1970’lerin başında inşa etmeye başladığımız Troçkist akımımız, enternasyonalizmi sözel olarak savunmasına rağmen bunu pratiğinin bir parçası haline getirmesi zaman aldı. Biz herhangi bir büyük akımdan kopmuş değildik. Çok genç ve deneyimsiz bir akımdık, bir süre el yordamıyla yürüdük. Ama 1970’li yıllarda ülkenin içinden geçtiği politik süreçte, gelişmeleri kavrayabilmemizde IV. Enternasyonal dünya akımıyla kurduğumuz ilişkiler son derece yardımcı oldu bize. Ülkedeki Stalinist, aşırı sol ve reformist akımların ihanetini, daha iyi kavradık ve devrimci Marksist çizgimizi böylece güçlendirerek akımımızı partileşmeye doğru evriltebildik. 1980 darbesi öncesinde artık dünya partisinin bir parçası olmayı başardık. Bu bize Stalinizmin 1980’lerin sonunda dünya çapındaki çöküşü sürecinde sadece ayakta kalmamız değil, ama yeni atılımlar yapma olanağını da tanıdı. Böylece Troçkist militanlar, enternasyonalizmin sadece bir ilke değil, ulusal ve uluslararası devrimci parti inşasında önemli bir pratik olduğunu sağlam biçimde kavradılar, bunu hayata geçirmenin aygıtlarına sahip oldular. Bugün İşçilerin Uluslararası Birliği (İUB), dünya partimiz olan IV. Enternasyonal’in inşasında motor güçtür. Biliyoruz ki enternasyonalist olmadan devrimci olunamaz.”

Etkinliğimize katılan, Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) uluslararası sekreterlik üyesi ve İspanya seksiyonu Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internacionalista) partisinin merkez komite üyesi Josep Lluis yoldaşın konuşmasının satır başları ise şunlardı:

“Lenin günümüzden yüz yıl önce kapitalizmin ulaştığı aşamanın temel niteliklerini tespit etmişti: finans kapitalin egemenliği, üretici güçlerin gelişiminin sonlanması,  bir savaşlar ve devrimler çağı olarak emperyalizm… Bu tezler yüz yıldır geçerliliğini fazlasıyla koruyor. İçinde bulunduğumuz dünya durumu bunun kanıtı. Finans kapitalin doğası uluslararasılaşma eğilimi barındırıyor. Ve bu da mücadelelerin de uluslararasılaşma eğilimini güçlendiriyor. Tunus’ta başlayan ayaklanmanın hızla tüm bölgeye yayılması bunun göstergesi. Kapitalistlerin Birleşmiş Milletler ve NATO gibi emperyalist kapitalist sistemi muhafaza etmek için kurumları var ama işçi sınıfı böylesine bir uluslararası aygıttan mahrum durumda. IV. Enternasyonal, Komünist Enternasyonal’in devrimci mirasını sahiplenerek devrim için mücadele partilerinin inşası hedefini önüne koymuştu. Çünkü ekonomik ve demokratik problemler ancak devrimci yöntemlerle çözülebilir ve bunun için mücadele partilerine ihtiyaç vardır. İUB-DE bu çerçevede mücadelesini sürdürmektedir. Hedefi diğer devrimci güçlerle birleşerek kitlelerin devrimci enternasyonalinin inşası görevini gerçekleştirmektir.”

Anma günümüze davetli olan Suriye Demokratik Sol Partisi adına etkinliği selamlayan bir konuşma yapıldı. Konuşmada, IV. Enternasyonal’in varlığının, emperyalizme karşı mücadelenin ve özgürlük ve sosyal adalet temelinde yeni bir sistemin kurulması için mücadelenin sürdüğünün bir kanıtı olduğu belirtildi. Emperyalizmin vahşet ve katliam politikalarının özellikle bölgemizde yoğunlaştığı ve emperyalizme ve onun işbirlikçisi baskıcı hükümetlere karşı bölgedeki devrimcilerin birleşik mücadelesinin kaçınılmaz bir görev olduğu vurgulandı. Önümüzdeki dönemde Suriye halkının ve bölge halklarının acil talepleri doğrultusunda ortak mücadeleyi sürdüreceğimiz ifade edildi.

Enternasyonal’in 80. kuruluş yıldönümü etkinliğimizde misafir olarak bulunan, İşçi Kardeşliği Partisi yöneticilerinden Şadi Ozansü yoldaşımız da bulunuyordu. Şadi yoldaş özetle şunları ifade etti:

“Aradan geçen seksen yıl zarfında IV. Enternasyonal’in kuruluşunun ve programının haklılığı ya da haksızlığı konusunda ne söylenebilir? IV. Enternasyonal II. Dünya Savaşı’nın arifesinde proletaryanın iktidar mücadelesiyle savaşı proleter devrimiyle engellemenin programıyla kurulmuştur. Savaşın bir proleter devrimiyle engellenememesi II. ve III. Enternasyonal önderliklerinin ihanetleri yüzündendir. Ama Troçki’nin Stalinci şebeke tarafından katledilmeden üç ay önce kaleme aldığı alarm manifestosu savaş başladıktan sonra yazılmıştır ve öngörüleriyle en az Geçiş Programı kadar önemlidir. O manifestoda yazılanlar, doğal olarak bazı zaman farklarıyla, neredeyse kelimesi kelimesine gerçekleşmiş ve şimdi de gerçekleşmeye devam ediyor. Bugün dünyada işçi örgütlerinin yok edilmesi sürecini yaşıyoruz. Sosyal demokrat partiler dünyada yok olmak üzereler. Stalinist partiler kalmadı. Hepsi burjuvazinin yarı kadavrasına teslim olmuş durumdalar. Bu sendikal konfederasyonlar için de böyle. Türkiye’de tek Stalinist Doğu Perinçek’in Vatan Partisi kaldı. Diğer Stalinist akımlar kendi şenliklerini sürdürmek için Stalinistler. Günümüzde sosyal demokrasinin ve Stalinizmin karşıdevrimci boşluğunu sağ ve soldaki parti düşmanı popülist hareketler dolduruyor. İspanya da Podemos (Yapabiliriz), ABD’de Occupy Wall-Street (Wall Street’i İşgal Et), İtalya’da Kuzey Ligası ya da bilmem kaç yıldız hareketi veya Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa gibi işçi sınıfına yabancı örgütlenme formları oluyor. Doğrusal büyümeyle bu akımlara karşı mücadele etmek mümkün olmadığından IV. Enternasyonalin programını daha geniş bir kitle enternasyonali dolayısıyla gerçekleştirmek gerekir. Bunun için dünyanın her yerinde bağımsız işçi partileriyle sendikalarına ve bunların dünya partisine ihtiyaç vardır. IV. Enternasyonal bu zeminin içinden yükselecek ve proletaryanın önderlik krizine son verecektir.”

Son olarak İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Genel Başkanı Oktay Çelik yoldaşımız, etkinliğimizin kapanış konuşmasını gerçekleştirdi. Oktay yoldaş özetle şunları belirtti:

“Troçkizm yaşayan Marksizm’dir. En belirleyici özelliği enternasyonalizmdir. Enternasyonalizm işçi sınıfı ve emekçi kesimlere dayatılan her türden gerici ve bölücü dinci, milliyetçi, ırkçı ve şoven düşünceye karşı bir panzehirdir. İçinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik kriz koşullarında işçi ve emekçiler arasındaki ayrım ve engellerin aşılmasında enternasyonalizm bu anlamda da çok önemli hale gelmiştir. Özellikle 3 milyonun üzerinde Suriyelinin ve farklı ülkelerden gelen yüz binlerce göçmenin artık Türkiye işçi sınıfının ve emekçi kesimlerinin organik bir parçası haline geldiği koşullarda birlikte örgütlenme ve mücadele hayati bir önem kazanmıştır. Bu aynı zamanda iktidarın etnik, dini, mezhebi, cinsi temellerde toplumsal kutuplaştırma ve sınıfı bölme politikasının başarısızlığa uğratılmasını sağlayacaktır. Bu tablo solun ve emek örgütlerinin önüne sınıfın devrimci ve enternasyonalist birliğini sağlama doğrultusunda mücadeleleri birleştirme görevini koymaktadır. IV. Enternasyonal’in varlığının ve yeniden inşasının anlam ve önemi, güncel olarak, bizler için tüm dünyada bu görev ve sorumluluklarda ifadesini bulmaktadır. İDP, IV. Enternasyonalin kitlesel bir dünya partisi halinde gelişmesi için üzerine düşen görevi yerine getirme çabasındadır. Ama bu, sadece onun değil, tüm devrimci Marksistlerin sırtına yüklenmiş bir görevdir. Ve işçi sınıfının önderliğinde tüm halkların ve dahası tüm gezegenimizin kurtuluşu ancak bu görevin başarıya ulaştırılmasına bağlı olacaktır. Yaşasın Dördüncü Enternasyonal! Yaşasın sosyalizm!”

Irak’ta halk ayaklanması

0

Irak, Temmuz ayının başından bu yana kitlesel halk ayaklanmalarına sahne olmakta. Eylemlerin başlangıcında kolluk güçleri eliyle emekçileri bastırmaya çalışan hükümet, onlarca kişinin ölümüne yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olsa da seferberliklerin önüne geçememişti. İşsizliğe, gelir adaletsizliğine, yoksulluğa karşı, temiz suya ve elektriğe erişim hakkı gibi yaşamsal taleplerle sokağa dökülen kitle hareketini şiddet yoluyla bastıramadığını fark eden Irak hükümeti, makyaj niteliğinde düzenlemeler yapacağı vaadini ileri sürdü.

Hükümet tarafından ekonomik alanda önlemler alınacağının, 10.000 yeni iş imkânı yaratılacağının, elektrik ve suya erişime çözüm bulunacağının açıklanmasının ardından seferberliklerin seyrinde bir geri çekiliş gözlenmekte. Ancak hükümetin vaatlerini ne oranda yerine getireceği önümüzdeki süreçte belirleyici olacak, çünkü Iraklı emekçilerin eylemler sırasında ortaya koydukları direnç, mevcut ekonomik ve toplumsal koşullara tahammüllerinin kalmadığının bir kanıtı.

Ayaklanmanın fitilini ateşleyen ekonomik talepler olsa da, devlet eliyle emekçilere dönük uygulanan şiddet, eylemlere hükümet karşıtı bir karakter de kazandırdı. Birçok kentte hükümet binaları ve egemen siyasi partilerin büroları kitleler tarafından ateşe verildi. Öte yandan ülke petrolünün ihraç yollarının önemli bir kesimi emekçiler tarafından kapatılırken, kitleler petrol üretim alanlarını işgal etmeye ve petrol rezervlerine el koymaya çalıştılar. Hâkim Şii partisinin oy tabanı olarak görülen ülkenin güney bölgesinin ayaklanmada başı çekmesi kitlelerin mevcut düzene karşı hoşnutsuzluklarını ortaya koyması açısından önemli. Ayrıca geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşen genel seçimlerde, Iraklıların %55’inden fazlasının sandığa gitmemiş olması da halkın sistemi ve düzen partilerini sorguladığının göstergesi.

Politik kriz

Ülkede yaşam koşulları emekçi halk için katlanılamaz bir boyut kazanırken, politik kriz de buna paralel olarak derinleşiyor. Son seçimlerden bu yana Şii, Sünni ve Kürt burjuva partileri arasında hükümet kurmak için bir anlaşmaya varılamamış durumda. Ve bu burjuva kamplar arasındaki çatışmalar da emperyalizmin 2003 yılındaki müdahalesinden sonra ülkede kurulmaya çalışılan ABD ve İran güdümlü düzenin istikrarsızlığını ve yozlaşmasını gözler önüne seriyor. Ekonomik ve politik krizin böylesine derinleştiği bir atmosferde başlayan halk ayaklanması karşısında, muhalefet dahil tüm burjuva partilerinin kitle hareketinin karşısında konum almış olması da eskisi gibi yönetilmek istemeyen Iraklı emekçilerin mücadelesinin geleceği açısından bir diğer önemli konu.

Aslında bu konu 2011 yılından bu yana Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sınıflar mücadelesinin seyri açısından hayati bir yere sahip. Emekçiler mevcut düzene karşı ayaklandıklarında, onların ekonomik ve siyasi taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek, düzenden kopuş için bir kılavuz olabilecek devrimci bir önderliğin eksikliğinin kitle seferberliklerinin seyrinde ne kadar belirleyici olduğunu son yedi yılda bölgedeki birçok ülkede gördük. Bazılarında demokratik gerici yöntemlerle kitlelerin siyasi talepleri bir oranda karşılanarak ekonomik talepleri yok sayıldı (Tunus), bazılarında askeri darbe yoluyla karşıdevrim galebe çaldı (Mısır), bazılarında ise mevcut rejim, emperyalizm ve bölge ülkeleri kitle seferberliğinin önüne geçmek için iç savaş metotlarına başvurdu (Suriye). Ve dünya solunun geniş kesimleri bu ayaklanmaların neredeyse hepsine ya emperyalizmin komplosu olarak yaklaştı ya da “benim devrimci partimin olmadığı yerde zaten devrim olmaz” anlayışıyla kitle hareketini mahkûm etti.

Bugün gelinen noktada, Iraklı ve Kürt emekçilerin ekonomik taleplerinin siyasal ifadesini yaratabilecek devrimci bir önderliğin inşası çabası mücadelenin seyri bakımından belirleyici olacak. Öyle ki, bölgedeki mücadele sadece Irak ile sınırlı değil. İranlı emekçiler de geçtiğimiz Kasım ayından bu yana çok benzer taleplerle mücadelelerini sürdürüyorlar. Mücadelenin sonuçları bakımından belirleyici olacak olan ise, böylesi bir önderlik inşası çabasının bölgenin tüm emekçi halklarının mücadelesini antikapitalist, antiemperyalist ve enternasyonalist bir programda buluşturabilmesi olacak.

İşçiler köle mi?

0

Tutuklanmak üzere iki jandarma arasında sürüklenen 3. Havalimanı çalışanı işçinin haykırdığı gibi, tabii ki, işçiler köle değildir! Bununla birlikte kapitalizm koşullarında işçilerin, özellikle sınıf bilinçsiz ve örgütsüzlerse, köleden farksız konuma itilmek istendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neden? Çünkü patronlar kendileri için daima en çoğunu ve en iyisini isterken, söz konusu işçiler olduğunda en azının ve en kötüsünün işçilere yetip de artacağına inanırlar. O yüzden tasarruf daima işçiler içindir, lüks patronlar için! Aza kanaat etmek hep işçiye önerilir ama yeryüzünde aza kanaat etmiş tek bir patrona dahi rastlanmaz!

Bu öylesine arsız, izansız bir düzendir ki dünya çapında emek sömürüsüyle trilyonlar kazanmanın adı, patronlar işçiye ekmek veriyor, olur! Maalesef milyonlarca işçi de, sınıf bilinçsiz ve örgütsüz olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, gerçekten böyle zanneder. Çünkü patronların sömürü düzeni eğitiminden sağlığına, belediyesinden hükümetine her şeyiyle işçilerin böyle düşünmesi üzerine kurulmuştur. Oysa işçiler olmasa dünyada tek bir yaprak kımıldamaz, her şey durur. Ama patron düzeninin devamı için işçilerin bu gerçeği asla bilmemesi, öğrenmemesi gerekir.

İşte tam da bundan dolayı, 3. Havalimanı inşaatında olduğu gibi işçiler tahtakurusundan, sağlıktan, maaşlarının tam ve düzenli ödenmemesinden, iş güvencesinden, temiz ve düzgün yemekten bahsettiğinde bütün patronlar uzaylı görmüş gibi hayretler içinde kalıverirler. Öyle ya, ayaklar baş mı olacaktır? Onlara göre sokakta, çok daha azına ve kötüsüne çalışacak milyonlar vardır. OHAL’de işçilere grevi yasak ettik diyerek övünürler ama sormazlar işçiler neden isyan ederler, neden grev yaparlar? Sormazlar neden sokaklarda milyonlarca işsiz, aç, susuz insan var? Sormazlar çünkü bu sorular bu düzenin ve devletin aslında ne olduğunun ve kimin olduğunun cevaplarını verir.

İşçilerin uyanmasından, örgütlenip birlik olmasından, “yalnızca burjuvazi için parlayacaksa güneşi de söndürürüz” demelerinden öylesine korkuyorlar ki! Korkmakta da haklılar… İşçiler köle değildir…

Tutuklanan havalimanı işçileri derhal serbest bırakılsın!

0

Havalimanı inşaatı işçileri, direnişlerine başladıkları günden bu yana çeşitli yöntemlerle yıldırılmaya çalışılıyor. Talep ettikleri tek şey insanca çalışma koşulları olan işçiler, cadı avı yöntemleriyle tutuklanmaya başlandı.

Bilindiği üzere, direnişe başladıkları günün ertesinde, 600 işçi gözaltına alınmış, 24’ü tutuklanmıştı. Sonrasında, yine insanlık dışı çalışma koşullarıyla daha da fazla çalışmaya zorlanan işçilerden 3’ü ıslık çaldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Son olarak, 6 işçinin geçerli bir gerekçe gösterilmeden tutuklanmasıyla görüldü ki, direnişe katılan işçilerin kim olduğu tespit edilerek tutuklama yoluyla gözdağı vermeye çalışılıyordu. Gözdağı ve korkutma yoluyla sindirme yönteminde yalnızca bununla yetinilmedi. İşçi direnişinin örgütlenmesinde sendikadan ne kadar korkulduğunun bir göstergesi olarak Dev Yapı-İş Sendikası Başkanı Özgür Karabulut da tutuklandı.

Dev Yapı-İş Sendikası işçileri ise, “Saray rejimi derinleşen ekonomik krizin faturasını biz işçi ve emekçilere kesmeye çalışıyor. İnşaat sektöründe büyüttüğü firmaların kârları azalmasın diye biz inşaat işçilerini baskı altında tutmaya çalışıyor.” diyerek bu saldırıya maruz kalmalarının asıl nedeninin bilincinde olduklarını bizlere gösteriyor.

İşçiler hem tutuklamaların hem de kolluk kuvvetleri zoruyla çalıştırmanın devam etmesine rağmen asla yılmayacaklarını ve insanca yaşam için mücadele edeceklerini haykırıyorlar. Bu direnişin başarıya ulaşmasının tek yolu ise başka yerlerde işçi ve emekçi olan bizlerin de onlara olan desteğimizi gösterebilmemizdir. Senelerdir arkadaşlarının ölümlerini izleyerek insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan işçiler derhal serbest bırakılmalı ve talepleri beklemeksizin kabul edilmelidir.

Şarbonlu et, ya da tekrar çal Sam: Zeytinyağlı yiyemem aman…

0

İthal etlerin denetimden geçmemesiyle başta İstanbul olmak üzere pek çok şehirde şarbon hastalığı görüldü. Binlerce hayvan karantinaya alındı. Sonrasında halen sözde boykot uygulanan ABD ile süt ürünleri alım anlaşması yapıldı. Şu anda Türkiye tarım ürünlerinde de dışa bağımlı bir hale gelmiş durumda. Peki, bu duruma nasıl düştük?

Marshall yardımı

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin ABD’den aldığı Marshall yardımının bir karşılığı olur. Türkiye ABD’den mısır yağı ve Amerikan kumaşı ithal etmeyi taahhüt eder. Artık yemekler yaygın ve sağlıklı olan zeytinyağı yerine zararlı ve ithal mısır ve margarin yağlarıyla pişmeye başlar.[1]

Hayvancılığın seyri

Öncelikle büyükbaş hayvan yetiştiriciliği coğrafyamıza uygun değildir. Normal şartlarda Türkiye’nin iklimi (dolayısıyla tarihsel olarak yemek kültürü de) küçükbaş hayvancılığa yatkındır. Ancak büyükbaş hayvan üzerine kurulu kırmızı et endüstrisi maliyeti çok daha fazla ve daha kirletici bir endüstri olmasına rağmen yalnızca daha kârlı olduğu için dünyada da Türkiye’de de yaygınlaştı. Bunun sonucu olarak tarıma uygun arazilerin ekimi yerine büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ağır bastı, küçükbaş hayvan yetiştirilmesine yönelik teşvikler daraltıldı. Tarıma yönelik destek ve teşviklerin büyük sığır çiftliklerine akması, bunun dışındaki ürünlerde teşvik ve sübvansiyonun azaltılması durumu daha da kötü hale getirdi.

AKP’nin şarbon doğuran politikası

Bu sarsıcı değişiklik hem toplum sağlığına zarar verip hem de proteine daha pahalı şekilde ulaşmamız sonucunu doğurdu. AKP’nin Et ve Balık Kurumu’nu özelleştirmesiyle birlikte kuruma 2010 yılında et ithal etme hakkı verilince de iyiden iyiye dışa bağımlılık artmış oldu. Halkın ekonomisi sarsıldı ve sağlığı umursanmadı.

Dışa bağımlılık öyle bir boyuta ulaştı ki, Ziraat Mühendisleri Odası’na göre tarım ürünleri dış ticaretinde Türkiye 2017 yılında 729 milyon dolar açık verirken, 2018 yılının ilk 7 ayında verilen açık 2 milyar dolara ulaştı. Yanlış tarım politikaları ile Türkiye, Belçika büyüklüğünde bir tarım arazisini yitirdi. Son bir yılda Zonguldak’ın yüz ölçümüne denk ekilebilir tarım arazisi çiftçilerce terk edildi.

Kapitalist bir bakanlık

Doğru bir teşvik ve tarım programı ile sorunların çözülebileceği son derecede net. Ancak Erdoğan’ın Tarım Bakanı geçmişte Kanada’dan dondurulmuş patates alarak zenginleşmişti (Patates krizini daha o zamanlarda temellendirmişti). Görünen o ki, kapitalist bakanın yaptığı, yapacaklarının teminatı olmayı sürdürüyor.

[1] Bu yıkıcı değişimi özendirmek için üretilen türkülerden biri de “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman”dır. Ayrıntılı bilgi için Murat Meriç’in “100 Şarkıda Memleket Tarihi” adlı kitabını inceleyebilirsiniz.

İşçilere küfreden, onlardan nefret eden bir iktidar

0

Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın! Madem kaşınıyorlar! Madem ‘kaşı beniii, kaşı beniii’ diye debeleniyorlar! Madem bitlendik diye kuduruyorlar! Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım! Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim… Bu itleri kaşındıran tahta kurularını zevkle ezerim ama yetkim yok… Devlet ne güne duruyor? Hadi bakalım!

Salameh Kaileh: Büyük bir Arap devrimcisini kaybettik

0

Suriye ve Filistin kurtuluş davasıyla özdeşleşmiş devrimci Marksist önder Salamah Kaileh’in (63) uzun zamandır Siyonizm’e ve diktatör Esad’a karşı yürüttüğü kararlılıkla mücadele verdiği hastalığa yenik düşerek, Ürdün’ün Amman kentinde hayata gözlerini yumduğunu üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Kaileh 1955 yılında, Filistin’in Birzet kentinde doğmuştu. Eğitimini Bağdat’ta sürdüren Kaileh, Suriye’nin Şam kentinde radikalleşecekti. ‘90’lı yılların 8 yılını Esad ailesinin zindanlarında geçirdi. 2011 yılında Suriye’de devrimci seferberliklere katıldı. 24 Nisan 2012 tarihinde Şam yakınlarındaki evinde tutuklandı  ve evinde çıkan “Filistin’in özgürlüğü için Esad rejimi düşmeli” başlıklı broşür nedeniyle Esad zindanlarında feci şekilde işkenceye uğradı. Daha sonra Ürdün’e sınır dışı edildi.

“Ben kendimi her şeyden önce bir Arap vatandaşı olarak görüyorum.” ifadesini kullanmayı severdi. Zira Arap halklarının emperyalizme ve Siyonizm’e karşı mücadelesinin, bu güçlerin ittifak halinde olduğu Arap burjuvazisine karşı yürütülen mücadeleye kopmaz bir biçimde bağlı olduğuna ilişkin net bir bakış açısı vardı. Özellikle de, Filistin davasının tüm Arap devrimleri süreciyle bağlı ilişkili olduğunu vurguluyordu.

Parlak, bağımsız bir devrimci Marksist’ti. Sovyet bürokrasisinin etkisi altındaki sol ve komünist partilere burjuva milliyetçi önderliklere yönelik eleştirilerinden hiç vaz geçmedi. Ulusal sorun ve Araplar (1989), Hâkim Marksizm’in Eleştirisi (1990), Emperyalizm ve Dünyanın yağmalanması (1992), Ya Sosyalizm Ya Barbarlık (2002) gibi eserlerle imza attı. Suriye’deki devrimci sürecin başından itibaren Suriye Ulusal Kongresi (SUK) saflarında kümelenen burjuva muhalif politikacılardan bağımsız bir çizgiye odaklandı. Kaileh açısından rejimle yüzleşen gençlik ve halk güçlerinin seferberlikleri üzerinde yükselen devrimci sol bir odak inşa etmek yaşamsal bir önem taşıyordu. “Genç kuşak bilgisini Markist literatür ve gerçekliği kavrayabilme arayışı üzerinden geliştirirmeye çalışırken aynı zamanda devrimi zafere ulaştırmak için doğru örgütsel biçimler arayışında.” diyordu bir eserinde Kaileh.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak kendisini yakından tanımak ve defalarca ve uzun saatler boyunca politik görüş alışverişlerinde bulunma şansına eriştik. Dahası, Suriye, Filistin, Lübnan, Tunus, Türkiye gibi ülkelerden devrimcilerin Suriye emekçilerini sahiplenmek üzere oluşturmaya çalıştığı uluslararası koordinasyon için birlikte çalıştık. Bu çerçevede, 2014 yılında Tunus’ta düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nda ve 2015 Temmuz ayında İstanbul’da gerçekleşen buluşmada birlikte çalıştık.

Binlerce Suriyeli, Filistinli, Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı devrimci gencin Salameh Kaileh’in örnek mücadelesini takip edeceğinden ve bizlere bıraktığı bayrağı devralıp dalgalandırmaya devam edeceğinden kuşku duymuyoruz.

Salameh Kaileh, sosyalizme dek daima!

Miguel Sorans, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

İkiyüzlü dış politika!

0

Erdoğan rejimi, içerideki ve dışarıdaki başarısızlıklarının sorumluluğunu “dış güçlere” ve onun içerideki “yerli ve milli” olmayan uzantılarına yıkmış durumda. Olumlu olarak görülen ne varsa, bunlar Erdoğan rejiminin millete sunduğu hizmetler anlamına gelirken, yaşanan tüm olumsuzluklar “dış güçlerin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunların” bir sonucu. Örneğin, ekonomide yaşanan yıkım AKP hükümetlerinin 16 yıl boyunca uyguladığı politikalardan değil, dış güçlerin ülkemize açtığı ekonomik savaştan kaynaklanmakta.

Bu dış güçlerin kimliği ise, rejimin gündelik ihtiyaçlarına göre sürekli olarak değişmekte. Örneğin, bir gün Trump, ABD’deki “müesses nizama” direnen bir Türkiye dostu olarak sunulurken, ertesi gün Türkiye’ye karşı ekonomik savaş yürüten güçlerin lideri haline dönüşmekte. Almanya’ya, “FETÖ ve PKK’yı desteklediği” gerekçesiyle bizzat Erdoğan tarafından posta koyulurken, şimdi damat Albayrak tarafından ilişkilerimizin normale dönmesi sevinçle karşılanıyor. “Faiz baronları” ülke ekonomisi üzerinde manipülasyon yapmakla suçlanırken, Ekonomi Bakanı Londra’da bu baronları ülkenin aslında yatırım yapmak için ne kadar müsait olduğuna inandırmaya çalışıyor. ABD’ye giden Erdoğan ise, bu ülkedeki “faiz lobisini” ikna etmek için özel toplantılar düzenliyor.

Saray rejiminin sözcüleri ve kalemşorları, yaptıkları sert zikzaklarla esasında kendi kendilerini enselemiş oluyorlar. Eğer Trump ve ABD, Türkiye üzerinde bir ekonomik savaş yürütüyorsa, bu durumda hükümetin hesap vermesi gereken önemli başlıklar bulunuyor. Öncelikle, ülke ekonomisine karşı ekonomik savaş yürüten ABD’ye karşı ne gibi önlemler aldınız ve almaktasınız? Ülkede ABD’nin çokuluslu şirketleri Türkiyeli işçileri sömürerek kârlarını yurt dışına transfer etmeye devam mı edecek yoksa bu şirketleri tazminatsız kamulaştıracak mısınız? Ülke ekonomisi üzerinde manipülasyon yapmakla suçladığınız bankalara ve tefecilere dış borç ödemeyi sürdürecek misiniz, yoksa bu tefecilere borcu ödemeyi ret edecek misiniz? Ülkede bulunan NATO üslerini kapatıp NATO’dan çıkacak mısınız, yoksa “ekonomik savaş” açmakla suçladığınız ülkenin “stratejik ortağı” olmayı devam mı edeceksiniz? Bir yandan ekonomik savaştan, düş güçlerin oyunundan ve faiz lobisinden bahsedip diğer yandan emperyalizme bağımlılık politikalarını aynen sürdürerek Saray rejimi ikiyüzlü ve çıkarcı dış politikasını tutarlı bir şekilde devam ettiriyor.

Benzer tutum Suriye politikası için de aynen geçerli. Saray rejimi sivil ölümlerden ve ülkedeki yıkımdan Esad rejimini, Rusya’yı ve İran’ı sorumlu tutarken, Astana süreciyle Rusya ve İran’ı yeni müttefikleri ilan ediyor ve Erdoğan, yeniden “değerli dostu” olan Putin’le Soçi’de İdlib’in geleceğine ilişkin bir yol haritası belirlemeye çalışıyor. Suriye’ye dönük ırkçı, mezhepçi ve yayılmacı dış politikası çöken AKP hükümeti, İran ve Rusya’yla anlaşarak Suriye’nin yeniden şekillendirilmesinde söz sahibi olma çabasında. Saray rejiminin önceliği İdlib’de ve Suriye’nin geri kalanında sivil ölümlerini durdurmak değil, geçiş sürecinde Suriye’nin yeniden inşasından pay kapabilmek, “ılımlı İslamcı” vekilleri aracılığıyla ülkenin geleceğinde söz sahibi olabilmek ve Kürtlerin ulusal, demokratik haklarının tanınmasının önüne geçebilmektir.

Saray rejiminin sahte antiemperyalist söylemleri ve ekonomik ve sosyal yıkım yaratan politikalarıyla ancak sahici bir antiemperyalist, antikapitalist ve enternasyonalist bir programla mücadele edilebilir. Dış borç ödemelerinin reddi, çokuluslu şirketlerin ve finans ve sınai tekellerinin tazminatsız kamulaştırılması, emperyalist ve yayılmacı politikalara karşı bölgedeki sosyalist güçlerin ortak mücadelesi… Emekçilere dönük yoğunlaşan saldırılar karşısında bölgedeki tüm sol, sosyalist güçlerin böylesi bir program etrafında bir araya gelmesi kaçınılmaz bir görev haline gelmiş durumda.

Tarihte bu ay: Sputnik, evrenin fethi çağını ilan etti

0

4 Ekim 1957’de, ilk yapay uydu olarak bilinen Sputnik-1 isimli Sovyet uzay aracı dünya yörüngesine oturdu. Bu, daha 40 sene önce Birinci Paylaşım Savaşı’ndan büyük yaralarla çıkmış, sanayileşmesini tamamlayamamış, nüfusunun çoğunluğu köylülerden oluşan ve ekonomik çevrimini kırlardaki üretim ilişkilerinden sağlayan yıkık bir imparatorluğun ardından ilan edilmiş bulunan ilk işçi devletinin, tarihindeki en parlak başarılarından biriydi.

Sadece 40 sene içinde, bürokratik bir kast tarafından yozlaştırılmış ve çarpıtılmış da olsa, sosyalist bir geçiş ekonomisinin planlı ve merkezi karakteri, çürümüş bir feodal rejimin artıklarının üzerinde kendi inanılmaz olanaklarını, bilimsel ve ilerici potansiyelini ilan etmişti. Kapitalizmin serbest piyasa basınçlarından ve kaosundan görece kurtarılmış bir planlı ve merkezi rasyonal ekonomik altyapının neler yapabileceği dünya kamuoyunun gözleri önüne serilince, Batılı emperyalist monopoller paniğe kapılmış ve ordularıyla, polisleriyle korudukları devlet bütçelerinin bir kısmını derhal uzay araştırmalarının yapılmasına ayırmaya karar vermişlerdi. Soğuk Savaş yıllarının Uzay Yarışı işte böyle başlayacaktı.

İnsanlığı uzaya götüren ilk araçları; ama daha da önemlisi insanlığın evreni keşfe ve fethe çıkabileceği yönündeki düşüncenin ilk somut karşılığını, Sovyet işçi sınıfı var etmiştir. Bu Ekim Devrimi’nin – daha sonra Stalinist bürokrasi tarafından yozlaştırılacak da olsa – yarattığı toplumsal örgütlenme tipinin, insanlığı yeniden bir ilerleme sarmalına nasıl sokabileceğini kanıtlıyordu. SSCB bu denemenin ardından uzaya ilk insanı, Yuri Gagarin’i de gönderecekti.

Sputnik’in (Rusça’da “uydu” demek) yörüngeye yerleşmesi, yalnızca simgesel anlamı olan bir eylem değildi. O, insanlığın kültürel ve bilimsel birikiminin, kapitalist zincirlerden kurtarıldığında neler yapabileceğini de ifade ediyordu: Evrenin fethi. Bugün yozlaşmış da olsa işçi devletlerinin var olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. İşçi rejimlerinin hepsi, onların başlarına çöreklenmiş Stalinist bürokrasi tarafından yıkıldı. Ancak yeni bilimsel keşiflerin olanağı önümüzde duruyor; onlara ulaşmak uğruna insanlık, sosyalist dünya devriminin yöntemlerine ve sonuçlarına ihtiyaç duyuyor.

Arjantinli işçi önderi Nahuel Moreno, 38 sene önce şöyle yazmıştı:

Günümüzde topraktaki enerji kaynaklarının tükenmesi ve insanlığın büyümesi kaçınılmaz olarak yeni enerji kaynaklarının fethini gerektirmektedir. En akılcı şekilde kullanılsa dahi gezegenin sağladığı enerji birkaç yüzyıl gibi kısa bir vadede kaçınılmaz olarak tükenecektir. Fakat insanlık evrende kendi emrine amade sınırsız bir enerji kaynağına sahiptir: Güneş enerjisi. Bu görev insanlığın ancak savaş fikrini ardında bırakıp sosyalizmin inşası aşamasına girdiği takdirde yüzleşebileceği gerçek bir zorluktur. Bazı insanların, (sömürücü sınıfların) diğer insanlar (sömürülen sınıflar) üzerinde uyguladığı zorunluluk ortadan kalkacak ve hem zaruri hem de insani bir zorunluluk olan evrenin fethi kabul görecektir. Proletaryaya önderlik ederek ancak Troçkizm insanlığın evrenin fethi aşamasına girmesini sağlayabilir, ki bunun anlamı da neredeyse ücretsiz ve nicelik olarak sınırsız bir enerji kaynağı elde etmek üzere güneş enerjisini toplayıp mikro enerji dalgaları aracılığıyla dünyaya yollayacak olan ve üzerinde en az dünyadaki kadar iyi bir yaşam kalitesinin olacağı yapay uyduların yaratılmasıdır. Troçkizm insanlığın gerçekleştirmiş olacağı en büyük sıçramanın olabilirliğini, evrenin sosyalizm tarafından fethini işaret etmektedir.

Türkiye’nin “Yeni” Ekonomi Programı

0

Eylül ayı önemli ekonomik açıklamalar ve değişimlerin olduğu bir ay oldu. Önce ekonominin 2. çeyrekte yüzde 5,2 büyüdüğü açıklandı. Ardından Erdoğan, “faiz sebeptir, enflasyon netice” gibi ekonomide bir karşılığı olmayan argümanını tekrar ortaya attı. Hemen ardından Merkez Bankası faizi yüzde 6,25 gibi yüksek bir oranda artırdı. Erdoğan Varlık Fonu’nun başına geçti. 20 Eylül günü ise hükümet, adına “yeni ekonomi programı” dediği programı açıkladı. Ve açıkça görüldü ki, hükümet bile ciddi bir kriz içinde olduğumuzu tescillemiş durumda. Fakat yine görülüyor ki, tek adam altında bu krizi hafifletecek ya da çözüm yolları arayacak ne programları ne de kabiliyetleri var. Ama sermaye grupları ve hükümet bir noktada birleşmiş durumda: Havanda su döverek krize çare “ararken” işçi ve emekçiler üzerinde büyük bir yoksullaştırma planı… Adına yapısal reform diyecekleri bir kemer sıkma programı…

Herkes önümüzdeki sürecin çetrefilli, zorlu, enflasyon ve işsizliğin çift hanelerde olduğu, konkordatoların, şirket iflaslarının, kitlesel işten çıkarmaların artacağı bir dönem olacağında hemfikir.

İkinci çeyrekte (Nisan-Mayıs-Haziran aylarında) yani seçim öncesinde ülke yüzde 5,2 büyümüş olsa da o dönem doların ve faizlerin bu kadar artmadığı bir dönemdi. Cebimizde hissedemediğimiz balon büyüme dönemleri de artık kapanmıştır. Bankaların kredi bile vermeye yanaşmadığı, borçlanmanın maliyetli olduğu yeni bir kriz döneminde olduğumuz çok açık.

Yeni ekonomi programı ne öngörüyor?

Yeni Ekonomi Programı’nda büyüme tahminleri düşürülürken 2018 enflasyon tahmini yüzde 7’den yüzde 20,8’e, 2019 için yüzde 6’dan yüzde 15,9’a, 2020 enflasyon hedefi ise yüzde 5’ten yüzde 9,8’e yükseltildi. Programa göre 2018 için büyüme tahmini yüzde 5,5’ten yüzde 3,8’e gerilemiş olacak. Tahminler 2019 için yüzde 5,5’ten yüzde 2,3’e, 2020 için ise yüzde 5,5’ten yüzde 3,5’e düşürüldü. Hükümet böylece büyümede yüksek, enflasyon ve işsizlikte düşük rakamların 2021’e kadar yakalanamayacağını ilan etti.

Biz de kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, bu hedeflerin yakalanması bile çok zor. Gerçek enflasyon ve işsizlik rakamlarının daha yüksek olacağını, büyümenin ise küçüleceğini söyleyebiliriz.

Yeni ekonomik program açıklanırken Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Türkiye için kendi öngörülerini açıkladı. OECD’ye göre 2018’in ikinci yarısında büyüme yaklaşık yüzde 0,2 olacak. 2019 tüm yılın büyüme tahmini ise yüzde 0,5. Bu şu anlama geliyor: Her çeyrekte, bir öncekinden daha büyük bir küçülme olacak.

Hükümetin programına göre vergi gelirlerinde bu yıldan gelecek yıla yüzde 20 artış ve vergilerin tabana yayılması öngörülüyor. Bu nokta önemli, emekçiler üzerindeki vergi yükünün artacağının bir göstergesi. Bunu, zaten dolaylı vergiler (ÖTV-KDV vb.) altında ezilen ve tüm vergi gelirlerinin büyük bölümünü sağlayan emekçilerden daha da fazla vergi alınacağının bir göstergesi olarak okuyabiliriz. Tüm bunlar olurken büyük holdinglerin borçlarının ertelenmesi, batmaları halinde tüm yükü devlet bankalarının üstlenmesi gibi durumlarla karşılaşacağımız, şu ana kadarki gidişata bakıldığında kesin.

Hükümetin bir programı var, peki ya bizim?

Hükümet bile açıkladığı ekonomik programla kara bir tablo çiziyor. Son aylarda ise kitlesel işten çıkarmaların arttığını görüyoruz. Flormar’ın ardından çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle direnişe geçen İstanbul 3. Havalimanı işçileri, Yeşil Kundura’nın konkordato (yani borçların anlaşmalı yeniden yapılandırılması) ilan etmesiyle kapıya koyduğu işçiler, Manisa Indesit fabrikasında toplu işten çıkarma, Denizli’deki 60 yıllık “Başarı Tekstil” şirketinin iflas bayrağı açması, son olarak Diyarbakır’da farklı sektörlerdeki 50’nin üzerinde şirketin, borçlarını ödeyemez hale geldikleri gerekçesiyle konkordato başvurusu yapması… Bunlar sadece son iki hafta içinde olanlar.

Öyle görülüyor ki, önümüzdeki süreçte işçi sınıfının her sektöründe kıpırdanmalar olacak. Buna karşılık hükümet en ufak bir kazanıma yol açmamak için çok sert bir biçimde işçilerin karşısına dikilecektir. Bu durumda işçilerin mücadelelerini birleştirecek bir işçi-emekçi programına ihtiyacımız var. Tüm sendikal örgütler bu program etrafında hareket etmelidir.

Hükümet, hem teşhis koymakta hem de çözmekte zorlanıyor. Bu kapitalist kriz ancak siyasi arenada alınacak radikal kararlarla çözülebilir. Erdoğan’ın iddia ettiği gibi “serbest piyasa koşullarından taviz vermeden” kesinlikle çözülemez.

Dövizin hızla yükselmesinin önüne geçmek için sıkı bir sermaye kontrolü gerekiyor. Mademki Türk lirasına karşı bir manipülasyon var, o zaman sabit kura geçilsin. Ülkeye giren döviz kontrol edilsin, denetlensin.

İşsizliğe karşı, iş saatleri 6 saat 4 vardiya biçiminde yeniden düzenlensin ve işten atmalar yasaklansın!

Yüksek faizle tüm toplumun kanını emen bankalar merkezi bir devlet bankası altında birleştirilsin. Kâr etmesine rağmen özelleştirilen Tüpraş, Türk Telekom, SEKA, şeker fabrikaları vb. gibi Türkiye’nin en büyük şirketleri kamulaştırılsın ve varlık fonuyla birlikte bu merkezi bankaya tabi kılınsın.

Şirketlerin tüm defterleri açılsın! Kim manipülasyon yapmış? Kim vergi kaçırmış? Kim gerçekten iflas etmiş? Ve en önemlisi kim ne kadar kâr etmiş? Görelim.

Bu tip bir işçi-emekçi programı olduğunda Türkiye üzerinde hiçbir ülke oyun oynayamaz, manipülasyon yapamaz. Radikal önlemler olmaksızın serbest piyasa içerisinde bir çözüm yok. Gerçekçi bir çözüm istiyorsanız “o program öyle olmaz böyle olur” diyebilmeli ve rejimin işçi düşmanlığına karşı mücadeleleri birleştirmeliyiz.

Kriz gerçek, çözüm politiktir

0

Şimdi de “Kriz yok”(muş), “manipülasyon var”(mış). Bütün sermaye ve patron gruplarının yağma ve sömürüden daha büyük bir pay almak için birbirlerine saldırdığı bir sistemde, özel bir “saldırıya”, “manipülasyona” gerek kalmaz. Kapitalizm işte tam da budur, hepsi birbirine saldırır. Yerlisi, millisi, yabancısı tüm kapitalistler birbirleriyle kıyasıya rekabet ederler, birbirlerini piyasadan silip o sektöre hâkim olmaya çalışırlar. Devlet ve hükümet düzeyinde egemen olanlar kamu kredilerinden ve diğer imkânlardan yararlanırlar, diğerlerini ezmeye çalışırlar. Devlet mülkiyetindeki kamu mallarını ve birikimlerini kendi yararlarına yağmalarlar.

Sonuç: Rekabet nedeniyle kapitalistlerin kâr oranları düşmeye başlar. İşletmeler dara girer, borçlarını ödeyemez hale gelir. Hükümet, sermaye gruplarına desteğini ve bu arada devlet hizmetlerini sürdürebilmek için uluslararası sermayeye borçlanmaya devam eder. Böylece hem bütçe açık verir hem de dış borç yükü artar. Kamu malları tamamen satılarak açık kapatılmaya çalışılır, ama bu da yetmez. Öylesine borçlanılır ki, borçların faizleri bile ödenemez hale gelir. Ülkenin dışarıdan gelecek kredilere ve yatırımlara olan bağımlılığı daha da artar.

Böyle olunca, ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın kapısına koşulur. “Aman gelin, kredi verin, borç verin, burada yatırım yapın” diye. Amerikalı patronlarla toplantılar yapılıp onlara “Türkiye’nin yatırım cenneti olduğu” anlatılır. Bankalarıyla, sanayisiyle ülke ekonomisi dışa daha da bağımlı hale getirilir. 250 bin dolar getirene Türkiye vatandaşlığı vaat edilir. Sonra da içeri dönüp, “bize saldırıyorlar” hikâyesi okunur.

Kim kime saldırıyor?

Yerli olsun yabancı olsun, sermaye kâr edebileceği her şeye saldırır. Evet yabancı sermaye de saldırıyor, ama onlara kılavuzluk eden bizzat AKP ve Tek Adam rejimi. 16 yıllık iktidarları sırasında 80 yıllık bütün kamu birikimini emperyalistlere ve onların aracılarına peşkeş çektiler. Bakın neler yaptılar:

Türk Te­le­ko­m’­un yüz­de 55’i Arap ser­ma­ye­si Ojer Te­le­ko­m’­a, Tüp­ra­ş’­ın yüz­de 51’i 4,1 milyar do­la­ra İn­gi­liz Shell-Koç or­tak­lı­ğı­na sa­tıl­dı. THY’­nin yüz­de 26’sı, Pet­ki­m’­in yüz­de 25’i, Halk Ban­ka­sı’nın yüz­de 17’si, Te­le­ko­m’­un yüz­de 9’u bor­sa­da ya­ban­cı ya­tı­rım­cı­la­ra sa­tıl­dı. TE­KE­L’­in 6 adet si­ga­ra fab­ri­ka­sı 1,7 mil­yar do­la­ra Hol­lan­da mer­kez­li British&Ame­ri­can To­bac­co’ya sa­tıl­dı. TE­KE­L’­in iç­ki bö­lü­mü­nü alan yer­li Mey, 3 yıl son­ra al­dı­ğı fi­ya­tın 2,5 ka­tı­na his­se­le­ri AB­D’­li fon TPG’­ye dev­ret­ti. Fon 5 yıl son­ra bu işletmeleri, Me­y’­in satın aldığı fi­ya­tın yak­la­şık 10 ka­tı fi­ya­ta İn­gi­liz Di­age­o şir­ke­ti­ne sat­tı. Bankacılık sektörünün yüzde 50’si, sigortacılık sektörünün yüzde 70’i yabancı şirketlerin kontrolüne geçti. İlaç pa­za­rın­da hâ­liha­zır­da 106 ya­ban­cı şir­ket var ve pa­zar pay­la­rı yüzde 70 dü­ze­yin­de. Akar­ya­kıt sek­tö­rün­de­ki ya­ban­cı­la­rın pa­yı yüz­de 65, do­ğal­gaz­da yüz­de 15 olur­ken, 2008’de sı­fır olan elek­trik pi­ya­sa­sın­da­ki ya­ban­cı ser­ma­ye pa­yı, yapılan özel­leş­tir­me­le­rin ar­dın­dan yüz­de 20 se­vi­ye­si­ne çık­tı. Daha neler neler; çay fabrikaları, kamu arazileri, binalar…

O halde eğer bir saldırı varsa, saldırganı dışarıda aramaya hiç gerek yok. Asıl saldırgan, kamu kaynaklarını yerli yabancı tüm sermaye gruplarına peşkeş çeken hükümetin bizzat kendisi. Saldırıya uğrayan da kamu kaynakları, yani emekçi halkın birikimi. Ama dahası var: Bütün bunları Gezi Parkı’nda protesto eden insanlara saldıran da bu hükümet. Grevleri yasaklayan da, milletvekillerini, gazetecileri hapse atan da o. Üçüncü havalimanında haklarını savunan işçilere saldırıp önderlerini tutuklayan da bu rejim.

Yeni saldırılar geliyor

Krizin bir gerçek olduğu, yazının başındaki rakamlardan apaçık ortada. Dolar yükseliyor, enflasyon artıyor, borç ödenemez hale geliyor, işsizler çoğalıyor, işyerleri iflas ediyor, kapanıyor. Buna dünyanın her yerinde büyük harflerle KRİZ denir. Manipülasyona, özel saldırılara gerek yok. Sermaye gruplarının ve patronların kâr hırsı her zaman bu tür krizlere neden olur. İşte ülke şimdi bunu yaşıyor.

Bugüne kadar çalışan halk kesimlerine saldırarak durumu bu hale getirdiler. Şimdi de patlak veren krizin üstesinden gelmek için yeni saldırılar planlıyorlar. Hazine bakanının açıkladığı “Yeni Ekonomik Plan” bunun habercisi. Bakan, enflasyonun önümüzdeki dönemde yüzde 20’lerin üzerine çıkacağını, büyümenin yüzde 2’lerin altına düşeceğini ilan etti. Yani kriz daha da derinleşecek. O zaman ne planlıyorlar?

“Devlet tasarruf edecek” diyorlar. Yani eğitim, sağlık ve diğer harcamalarda kısıntılara gidilecek. Özellikle kamuda ücret artışları engellenecek, işçi tensikatları olacak. Devlet bütçesinden tasarruf aynı zamanda yatırımlarda ve kredilerde de sınırlamalara yol açacak. Üstelik büyümenin de aslında “küçülme” olduğunu belirtiyorlar. Yani sanayide daralma olacak, işyerleri tensikatlara yönelecek, işyeri iflasları ve kapatmaları yaşanacak. Ücretler dondurulacak ve geriletilecek. Bunu yüzde 20’lerin üzerine çıkacak olan enflasyonla birlikte düşünecek olursak, halkın geçim düzeyinde muazzam düşüşler olacak. Aç ve yoksul insanların ve ailelerin sayısında büyük artışlar görülecek.

İşte bütün bu saldırılar aslında politiktir. Zira hükümetin krizden çıkma uygulamaları, halk kitlelerinin üzerine yönelik bir saldırı politikasıdır. Eğer işçi ve emekçi yığınlar bu saldırılara sessiz kalırsa hükümetin politikası başarıya ulaşmış olacak.

Ama eğer halk yığınları, yerli ve yabancı sermayenin bu hükümet aracılığıyla başlattığı saldırıya direnirlerse o zaman başka politik çözümler gündeme gelebilecektir. Direniş hattı ise, işsizliğe ve hayat pahalılığına karşı acil bir mücadele programı etrafında birleşmesi gereken sendikaların ve tüm işçi-emekçi örgütlerinin birleşik iradesi üzerinde kurulabilecektir.

İsveç seçimleri: Ütopik sosyalizmin sonu

0

Sosyal demokrasinin anavatanı olarak nitelendirilen İsveç’te parlamento seçimlerine aşırı sağcıların oy patlaması damgasını vurdu.

9 Eylül günü gerçekleştirilen seçimlerde Sosyal Demokrat Parti, Yeşil Parti ve Sol Parti’den oluşan Sol Blok yüzde 40,6 oy alırken, merkez sağ partilerden oluşan “İttifak” adlı blok ise yüzde 40,3 oy oranına ulaştı.

Seçimin şok edici sonucu hiç kuşkusuz, Nazi kökenli küçük bir akımdan türeyen İsveç Demokrat Partisi’nin eriştiği yüzde 17,6’lık oy oranıyla İsveç’in üçüncü büyük siyasal gücü konumuna yerleşmesiydi. Zira bu muazzam oran, 2015 yılından beri göçmen krizinin itinayla kaşınmasının bir yansımasıydı.

Bu sonuçlarla, parlamentoda merkez sağ 141, merkez sol 140, SD ise 68 milletvekili ile temsil edilecek.

Avrupa’da yükselen aşırı sağın dehşet uyandırıcı yeni bir halkası olan “İsveç Demokratları”, ilk kez sürpriz bir şekilde parlamentoya girdikleri 2010 yılında adlarından söz ettirmişlerdi.

Jimmie Åkesson tarafından yönetilen bu ırkçı hareket, çalışan orta sınıftan oy alıyordu. Ancak işsizlik ve 2015 yılından beri itinayla kaşıdıkları göçmen sorunu üzerinden işçi sınıfının kimi kesimlerinden de oy almayı başarıyor artık. Irkçı partiye oy verenlerin başında, tarihi 100 yıllık mücadelelerle dolu işçi sendikaları konfederasyonu LO’nun üyeleri geliyor. Son yoklamalar, seçimde işçilerin neredeyse yarısının ırkçı partiye oy verdiğini ortaya koyuyor.

Reform çağının kalesi

İsveç Sosyal Demokrat Partisi ilk kez 1932 yılında Köylü Partisi ile yaptığı işbirliği sayesinde iktidara geldi ve 1976 yılına kadar aralıksız olarak İsveç’i yönetti. Günümüzde “İsveç modeli sosyal demokrasi” olarak bilinen yönetim anlayışı büyük oranda bu sürecin ürünü.

İsveç 1950’lerden 2000’lere kadar devrimci Marksizm’e bir alternatif olarak gösteriliyor ve pazar ekonomisi ilkelerine sadık kalarak bir refah ve demokrasi toplumu yaratılabileceği ütopyasının kanıtı olarak sunuluyordu. Bu dönemim ana sloganları, “sol ilkeler”, “liberal bir ekonomi” ve “demokrasiydi”.

Oysa uzun iktidar yıllarının ardından özelleştirilen sağlık ve eğitimde kalite düzeyi düştü, fabrikalar kapandı, hizmet yerine kârlılığı ilke alan açgözlü bir kapitalist sınıf türedi. Dahası ülkede göçmen sayısı arttı ve özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelen “gayrı medeni” Müslümanlar yeni dönemin günah keçisi oldular. AB ile bütünleşme sürecinin de bu ekonomik yıkımdaki payı yadsınamaz.

“İsveç sosyalizmi” emekçi yığınlara gitmek, üretim alanlarında kontrol ve mülkiyet ilişkilerine yanıt geliştirmek ve ırkçılıkla savaşmak yerine çözümü AB komisyonlarında kulis yapmaya, çokuluslu şirketlerle yürütülen pazarlıklara ve dahası ırkçı partilerle yabancı düşmanlığı yarıştırmaya havale etti.

İsveç işçi sınıfı saflarında yerlisi ve göçmeniyle uluslararası dayanışma eksik, dahası toplumda ırkçılığın ve nefretin arttığı ortada. Gerçek şu ki, işçiler ırkçı partiye oy vererek aslında kendi sınıf çıkarlarına ihanet ediyorlar. Dolayısıyla İsveç’te acil bir devrimci görevle karşı karşıyayız.

İsveç’in emekçi çoğunluğunu “göçmeniyle”, “yerlisiyle” kapsayabilecek ekonomik yapıyı planlı ekonomi doğrultusunda örgütlemeyi öngören bir siyasi proje inşa edilmeli. Tüm dünya gibi İsveç de militan bir işçi hareketini, art arda kazanılan zaferlerle güçlenen sosyalist bir hareketi, kapitalizmi ehlileştirmeyi değil yenmeyi hedefleyen bir çizgiyi bekliyor yeniden dört gözle.

Kosta Rikalı işçiler, kemer sıkma politikalarına karşı 3 haftadır grevde

0

Hükümetin mali reform planına karşı Kosta Rikalı işçilerin başlattığı grev 3. haftasına girdi. Sendikaların ve öğrenci örgütlerinin katılımıyla ülke genelinde protestolar düzenlendi. Üç haftayı bulan süreçte protestocular polis şiddetine maruz kaldı.
Grev ve protestolar 10 Eylül’de başlamıştı ve aynı gün sendikalar tarafından süresiz genel grev çağrısı yapıldı. Sendika ve hükümet temsilcileri arasında defalarca yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı. 25 Eylül’de başkent San Jose’de yüz binlerce insanın katıldığı bir yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşte vergi reformu reddedildi ve Kosta Rika hükümetinin eylemcilere dönük saldırıları kınandı. “Krizin faturasını zenginler ve kapitalistler ödesin”, “Çocuğumun geleceği için savaşıyorum”, “Halka adil davranana kadar hükümete huzur yok” gibi sloganlar kullanıldı.

Mizah ve protesto bir arada

Yürüyüşe “Kedi Yürüyüşü” adı verildi çünkü hükümet ve bazı basın kuruluşları, greve çıkan işçilerin daha önce düzenledikleri yürüyüşe yalnızca bir avuç insanın katılacağını iddia etmişti. (İspanyolcada “dört kedi” anlamına gelen cuatro gatos, çok az sayıda insanın bir araya gelebildiği durumları ifade eden bir deyim). Bunun üzerine Kosta Rikalılar, mizah anlayışlarını eylemleriyle birleştirdiler ve sloganlarıyla dövizlerinde bu kinayeyi kullanmaya başladılar. Yürüyüşe öküzleriyle katılan bir çiftçi şunları söyledi: “Bu yürüyüşe, Kosta Rika’nın en yoksul vatandaşlarını temsilen katılıyorum. Hükümet çiftlikleri hiç ziyaret etmediği için öküzlerimi buraya getirmeye karar verdim. Ben köylüyüm ama cahil değilim. Biz vergilerimizi ödüyoruz ama zenginler bizden çalıyor. Biz çiftçiler olarak, buna artık göz yummayacağımızı hükümete göstermek için buradayız.”

İşçi düşmanı reform planı

Hükümetin bütçe açığını kapatmak için öne sürdüğü mali reform planı, işçi düşmanı önlemler içeriyor. Bu önlemler arasında işsizlik yardımında, maaşlarda, tazminatlarda ve ikramiyelerde kesinti yapılması bulunuyor. Tasarıya göre ayrıca bazı hizmet ve ürünlere katma değer vergisi eklenecek, temel gıda ürünleri üstündeki vergi muafiyeti kaldırılacak, kamu harcamaları dondurulacak ve elektrik ve suya zam gelecek. Kısacası reform, en çok işçi sınıfını ve yoksulları etkileyecek.

Hükümet, krizi önlemek için bu reformdan başka bir çözüm olmadığı konusunda ısrarcı. Buna karşın greve çıkan işçiler, kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleyi sürdüreceklerini ifade ediyor ve mali reform planının geri çekilmesini talep ediyorlar. Hükümet ise tasarıyı geri çekmeyi reddediyor ve görüşmeleri sürdürmenin ön koşulu olarak greve ve eylemlere son verilmesini istiyor.

Kosta Rika öğretmen sendikası APSE’nin başkanı Melida Cedeno şunları söylüyor: “Burada toplanan insanlar, işçi sınıfının omuzlarına daha fazla vergi yükü bindirilmesini istemiyor. Grevimiz süresiz olacak ve hükümet tüm işçilerle masaya oturup tasarıyı geri çekene kadar sonlanmayacak.”