Ana Sayfa Blog Sayfa 61

Kürtaj hakkı için mücadele sürüyor!

0

Kadınların haklarını yok sayan kapitalist hükümetlere karşı dünya çapında kürtaj hakkı mücadelesi sürüyor.

Arjantin Senatosu 8 Ağustos’ta, az bir oy farkıyla kadınların kürtaj hakkını tanımayı reddetmişti. Düzen partileri ve Kilise gibi dini kuruluşlar güvenli ve yasal kürtaja karşı kadın düşmanı kampanyaların başını çekiyor. Ancak tek kürtaj karşıtı onlar değil, aralarında Peronistler ve hatta Kirchneristler de var. Hatta, Peronist sendikalardan bazıları 7 Temmuz’da kürtajın yasallaşmasının sendikalar tarafından karşılanan sağlık planları üzerinde yaratacağı ekonomik yükten “endişe” duyduklarına ilişkin bir bildiri yayınladılar. Buna rağmen, Arjantinli kadınların kapitalist ideolojiye ve dini muhafazakârlığa tepki olarak başlayan ve dünya çapına yayılan seferberliği durdurulamıyor. Ni Una Menos’un (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) açtığı politik alan ve eylemlilik, uluslararası kadın grevleriyle devam ediyor. Kadınlar kemer sıkma politikalarına, cinsel istismara ve eşitsizliğe karşı sokakları işgal etmeye devam ediyor. Bu minvalde, kürtaj mücadelesinde tüm dünyaya öncülük eden Arjantin kadın hareketinin yeni hedefi 28 Eylül’ün tüm dünyada uluslararası kürtaj günü olarak bir mücadele gününe dönüştürülmesi.

Türkiye’de kürtaj yasal mı?

Kürtaj hakkı, biz Türkiyeli kadınlar için de hâlâ yakıcı ve güncel bir talep olarak duruyor. Mevzuatla ilgili değişiklik tasarısı, 2013’teki kadın hareketinin çabasıyla geri çekilmişti ancak siyasi söylemlerle sanki yasakmış gibi algı yaratıldı. Şu anda birçok hastane ve sağlık çalışanı kürtajın yasak olduğunu düşünüyor. Hatta yasal sürenin kaç hafta olduğuna dair de bilgi kirliliği yaşanıyor. Yasadaki “onuncu haftanın sonuna kadar” vurgusu “onuncu haftaya kadar” olarak yanlış yorumlanırken, bazı hekimlerin kendileri de bunu gerekçe göstererek kişilerin taleplerini reddediyor. Yine yasal düzenlemede herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen anestezinin sürece dahil edilmesi ve kürtajın yapılabileceği zamanın daralması veya anestezi uzmanının ya da gönüllü doktorun bulunmaması gibi nedenlerle kürtaj talepleri reddediliyor.

Kürtaj hakkı mücadelesi, kadınların bedensel özerkliği için mücadele ettiği tıbbi bir talepten çok öte bir anlam ifade ediyor. Çünkü bugün tüm dünyada güvenli kürtaja erişim, imkânlar doğrultusunda farklılaşmış olduğu için sınıfsal bir başkaldırışı da içinde barındırıyor. IMF’nin borç yapılandırmasına karşı Türkiye’yle benzer bir ekonomik krizi yaşayan Arjantinli kadınlar “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” sloganıyla mücadeleyi sadece cinsiyete ilişkin taleplerle sınırlı tutmadıklarını gösteriyorlar. Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz şiarı etrafında toplanan kadın hareketi, dünyanın her yerinde benzer mücadeleler veren kadınlar arasındaki ortaklıktan besleniyor ve enternasyonalizmi politik kimliğinin temel bir parçası olarak görüyor.

Arjantinli kız kardeşlerimizin 28 Eylül’le devam eden mücadelelerini destekliyoruz ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonunun bildirisinden bir bölümü okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de, kendi bedenlerimiz üzerine karar verebilmemiz için ikinci kez sokakları fethetmemiz gerekiyor. Dünya çapında bir milyar dört yüz milyondan fazla kadın kürtajın yasak olduğu ya da bir şekilde sınırlandırıldığı ülkelerde yaşıyor. (…) Kürtaj sebebiyle ölenlerin sorumlusu kadınları baskı altına alan, kontrol eden erkek egemen kapitalist sistemin ta kendisi. Kendi kararımızı verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrolü ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz. Bu nedenle İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak tüm dünyadaki kadın hareketlerini, feminist organizasyonları, siyasi partileri ve sendikaları eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Tüm dünyada erkek egemen baskıya karşı savaşan; sosyalist bir bakış açısıyla mücadelesini, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadeleleriyle birleştiren bir kadın hareketi için!”

28 Eylül 2018: Yasal kürtaj için yeni bir #küreselçığlık (#gritoglobal)

0

Dünya çapında kadın hareketi mücadelesi, haklarımızı elimizden almaya çalışan kapitalist hükümetlere karşı mücadelede dünyayı sarsıyor. Ücret eşitsizliğine ve cinsiyetçi düzenlemelere karşı ikinci uluslararası kadın grevini gerçekleştirdik. Hem toplumsal cinsiyet temelli ve cinsel şiddete karşı hem de yasal kürtaj hakkı için sokaklara çıktık ve İrlanda’da büyük bir seferberlikle kürtaj hakkını kazandık. Çünkü biliyoruz ki geçmişte de haklarımızı sokakları fethederek kazanmıştık. Bu 28 Eylül’de yasal kürtaj hakkı için küresel bir eylem düzenlemeyi hedefliyoruz.

Kadın mücadeleleri dalgası bağlamında Arjantin’deki yasal kürtaj mücadelesi, tüm dünyaya yayılan yeşil bir akımla çok büyük bir uluslararası dayanışma yarattı ve pek çok ülkesinde kürtajın ya kısıtlandığı ya da tamamen yasak olduğu Latin Amerika’da bu mücadelenin uyanmasını sağladı. Şili, Meksika, Venezuela, Peru, Paraguay, Kosta Rika, Kolombiya ve Brezilya’da kadınlar kürtaj mücadelesine tekrar başladılar. Yeşil fularlar, kendi bedenlerimiz üzerinde söz sahibi olmak için verdiğimiz mücadelenin sembolü haline geldi. Aynı şekilde Brezilya, Şili ve Meksika’nın pek çok şehri çok önemli seferberliklere tanık oldu.

Dünya genelinde kürtajın illegal olmasından sorumlu başlıca kurumlardan biri olan Katolik Kilisesi, kadın hareketi mücadelesi ve çeşitliliği üstündeki gerici rolü nedeniyle ciddi bir kriz yaşıyor. Kilisenin adı çocuklara yönelik cinsel istismar skandallarına karıştı. Bu durum, Papa Francis’in İrlanda’ya düzenlediği son ziyaretinde seferberlikleri ateşledi. İrlanda’da 14.500’ü aşkın kişi din adamları tarafından tacize uğradığını ve bu durumun kilise tarafından örtbas edildiğini açıklamıştı. ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yayınlanan bir jüri raporuna göre Katolik Kilisesi’nden 300’ü aşkın rahip binden fazla kişiye cinsel istismarda bulundu ancak kilise suçlamaları reddetti. Aylar önce Şili’de bir kısmı çocuk olan 250’den fazla kişinin kilise çalışanları tarafından istismara uğradığı açıklandı, 150’yi aşkın kilise çalışanının hakkında soruşturma açıldı ve Papa, Şili Katolik Kilisesi’nin tüm piskoposlarını istifa etmeye zorladı.

Dünyanın %40’ında kürtaj hâlâ daha gizlice yapılıyor ve küresel kadın hareketinin sonucu olarak artık kürtaj hakkı mücadelemizi daha kolay sürdürebilmekteyiz. Örnek olarak, Şili’de kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını öneren yasa tasarısı veya Brezilya’da gebeliğe son vermek isteyen kadınların artık cezalandırılmaması için PSOL tarafından sunulan tasarı gösterilebilir.

Dünya çapında bir milyar dört yüz milyondan fazla kadın kürtajın yasak olduğu ya da bir şekilde sınırlandırıldığı ülkelerde yaşıyor. Gizli kürtajdan kaynaklanan komplikasyonlar nedeniyle her yıl 47 binden fazla kadın hayatını kaybediyor. Kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de, kendi bedenlerimiz üzerine karar verebilmemiz için; bizi kontrol altında tutmaya ve sömürmeye çalışan erkek egemen kapitalist sisteme karşı kürtajın yasadışılığına son vermek için ve her şeyden öte, gizli kürtaj yüzünden daha fazla kadının ölmemesi için ikinci kez sokakları fethetmemiz gerekiyor. Dünya genelinde, gebelikte anne ölümlerinin %8 ila %11’i güvensiz koşullarda yapılan kürtajdan kaynaklanıyor. Dahası, hayatını bu şekilde kaybetmek zorunda kalanlar yoksul, genç, göçmen ve işçi kadınlar. Kürtaj sebebiyle ölenlerin sorumlusu, kadınları baskı altına alan ve kontrol eden erkek egemen kapitalist sistemin ta kendisi.

Kendi kararımızı verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrolü ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz. Bu nedenle İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak tüm dünyadaki kadın hareketlerini, feminist organizasyonları, siyasi partileri ve sendikaları eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Tüm dünyada erkek egemen baskıya karşı savaşan; sosyalist bir bakış açısıyla mücadelesini, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadeleleriyle birleştiren bir kadın hareketi için!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Direnişteki Cargill işçileriyle röportaj

0

İşten atıldıkları günden bu yana 157 gündür direnen Cargill işçileri 13 Eylül’de Bursa Orhangazi’deki fabrika önünden Cargill genel merkezinin olduğu Paladium Tower’a yürüyüşe geçtiler. Gazete Nisan olarak direnişlerini Cargill Türkiye genel merkezinin olduğu Paladium Tower önünde devam ettiren Cargill işçileriyle yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Merhaba Sonbahar

0

“Kar başlıyor yağmaya.

Burda kimler kalacak?

Eskisi gibi gene

taşlarla yoksullar.”

Bertolt Brecht

“Günaydın İstanbul,

Bugün 23 Eylül 2021, günlerden perşembe, bizleri güneşli ve sıcak bir gün bekliyor. Ahh nerede o eski sonbaharın ilk ayı… Neyse gündem başlıklarına geçelim.

Bugün elektriğin verileceği ilçeler Beşiktaş, Fatih ve Adalar.

….

Kâğıt stoklarının azalması sayesinde artık Resmi Gazete sadece internette yayınlanacak, kâğıt pahalılığından sonra basımı devam eden tek gazeteydi.

….

Futbolda yeni zaferler kazanıyoruz, Sayın Başkan bu başarıyı bile engellemek isteyen hainlerin olduğunu belirterek, “Orada eksik gösterilen bir sarı kart var, bunu araştırması için bakanımı görevlendirdim,” dedi.

Avrupa Birliği Genel Konseyi’nin raporuna göre, dünya genelindeki ekonomik krizin derinleşmesinin nedeni olarak yüksek işçi maaşları ve tatil günlerinin fazla olması gösterildi.

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz.”

Dolar artıyor, faizi de peşinden sürüklüyor. Gelecek hayallerimiz başka bahara kalırken, 3 ay sonra buzdolabını nasıl dolduracağımızdan endişeliyiz. Evet, kapitalizmin özü olan ve faturanın emekçilere kesildiği o buhranlı döneme gelmiş bulunmaktayız, aslında kriz kapıyı çok önceden çaldı. Ve krizin faturası şimdiden bizlere kesilmeye başlandı, mutfak harcamaları, okul, ulaşım derken ipin ucu kaçtı, ödeyemeyeceğimiz yükler omuzlarımızda. Peki bu hep böyle mi olmak zorunda, yani fatura hep bize mi kesilecek?

Yazının başında, gelecekten bir radyo programı, trafikte yalnız olan bizlere sesleniyordu. Her satır başında artık bu kadar olmaz diye ya sinirlendik ya da hayret ettik veya yeni gerçeklik ile karşılaşmanın şaşkınlığını gülerek görmezden geldik. Nasıl 3 yıl önce bugüne inanmayacaklarımız varsa, aynı şey gelecek için de geçerli. Ama bunun olmaması için yapabileceklerimiz var.

  • Toz pembe haberlere son, kriz ne psikolojik ne de teğet geçti! Mesela benim sokağımda şimdiden durmuş 3 tane inşaat var, hani betonu büyümenin simgesi olarak gösterenler vardı ya, ağaçları kesenler, şimdi üreterek büyüyeceğiz diye yeni bir yalanın peşinde.
  • Her gün, her öğlen dışarıda yemek artık bir yere kadar. İşyerlerimiz neden bize yemek vermiyor ya da sağlığımızı düşünmüyor? Yeni işler gelirken, kâr ederken iyi, kriz anında mı bizim maaşlarımız, ihtiyaçlarımız gözlerine battı?
  • Bankalara borç harç vs. yaptık ettik, burada kimse neden ayak-yorgan ikilemine girmesin, çünkü yaşamak istiyoruz, hem de insanca! Devlet, saray çevresindeki zenginlerin borçlarını yeniden yapılandırmak yerine, bizlerin borçlarına çözüm bulmalı.

Evet, hepimiz aynı gemideyiz fakat onlarla aynı yerleri paylaşmıyoruz. En ufak çalkantıda kaçacaklar, kapıları da açmayacaklar. Ve bir şey yapmazsak gemi ya karaya oturacak ya da batacak, bunun da faturasını yine bize kesecekler.

Krizin faturası patronlara, ama nasıl?

0

Ekonomik krizin giderek derinleşmesi, sanayi merkezlerinde işten çıkarmaları da beraberinde getirdi. Her fırsatta “garibanların” koruyucusu olduğunu dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun tepesinde oturduğu Tek Adam Rejimi, krize dair pozisyonunu almış görünüyor. Öyle ki ülkenin her yerinde işten çıkarmalara, sendikal haklar önündeki engellere karşı mücadele eden işçilere polis-jandarma zoruyla karşılık vermekten geri durmadı. Geçtiğimiz günlerde yüzlerce işçi çeşitli işyerlerinde direnişteyken gözaltına alında, onlarcası da tutuklandı.

Rejimin işçilerin karşısında patronların safında tutum alması beklenir bir durum. Peki, işçi sınıfının örgütleri olan sendikalar kriz ve işten çıkarmalar karşısında nasıl bir tutum alıyor?

Türk-İş’in 21 Eylül’de gerçekleştirdiği başkanlar kurulunun ardından yayımladığı bildiride şu ifadeler yer alıyor: “Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için ‘ortak akıl’ etrafında birleşilmelidir. […] Kamuoyuna açıklanan Orta Vadeli Program’da yer alan ekonomik hedeflere ulaşılması ortak beklentidir. Ülkenin gerçekleriyle uyumlu kalkınma hedefi ve sosyal politikalarla donatılmış bir programın uygulanmasına, toplumun tüm kesimleri gücü oranında katkı sağlamalıdır.”

Görüldüğü gibi ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu kriz karşısında hükümetin açıkladığı ve tamamen işçi düşmanı programına eklemlendiğini ilan etmiş durumda. Hak-İş ise, hükümet gibi, bir ekonomik kriz olmadığı kanaatinde olacak ki bu konuda tamamen sessiz kalmayı tercih ediyor.

DİSK ise toplu işten çıkarmaların yasaklanmasını ve ücretlerin derhâl artırılmasını talep eden bir mücadele programı sunuyor. Yani işçilerin tek tek işten çıkarılması DİSK için bir sorun teşkil etmiyor, sadece toplu tensikat bir sorun! Bunun yanında ücretlerin enflasyon karşısında korunması gerektiğini ve derhal zam yapılması gerektiğini vurguluyor. Oysa gerçek enflasyon karşısında ücretler çoktan erimiş durumda. Kaldı ki, kimi şirketlerin işçilerin tepkisinden çekindikleri için “önleyici zam” yaptıkları da bir gerçek. Bu durumda, DİSK’in önerdiği ve belirsiz bir ücret artırımı öneren mücadele programı kriz karşısında bir çözüm olmaktan uzak.

Bu veriler ışığında, biz işçilerin sendikalara sahip çıkmasının ve bu yolla örgütlerimize taleplerimizi taşımanın önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Zira, patronlar ve onların işbirlikçilerinin kâr oranlarına endeksli çözüm önerilerinin bizler için kalıcı çözüm olması mümkün değil. İşten çıkarmaların derhal yasaklanması ve ücretlerin her ay düzenli olarak enflasyon oranında artırılarak korunmasını sınıf örgütlerinin gündemine taşımak ve bu örgütler aracılığıyla mücadeleye atılmak, var olan mücadeleleri daha ileriye taşıyabilmek için olmazsa olmaz bir koşul.

AKP’nin yeni 2023 vizyonu: İflas, tensikat, işsizlik

0

Hükümetin geçtiğimiz günlerde açıkladığı Yeni Ekonomik Program’dan (YEP) da izlenebileceği üzere önümüzdeki yıllarda iflaslar ve işten çıkarmaların devam edeceğini söylemek yanlış olmaz. Zira, Berat Albayrak’ın açıkladığı verilere göre Türkiye yeniden enflasyon ve düşük büyüme sarmalına girmiş durumda. Hükümetin açıkladığı verilerin gerçekdışılığını bir kenara bırakıp, söz konusu verileri temel alsak bile, en iyi ihtimalle 2021 yılında %5 büyüme hedefine ulaşılabileceği öngörülmüş durumda. Bu, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin henüz en dip noktasında olmadığımızın da bir işareti. Buna dayanarak, AKP’nin 2023 vizyonunun işçi ve emekçiler için hiç de vaat edildiği gibi cennet bahçesi olmayacağını söyleyebiliriz. Daha şimdiden ülkenin her yerinden, borç yapılandırma, konkordato, iflas ve tensikat haberleri geliyor.

Üçüncü Havalimanı: İnşaat İşçileri Sendikası ile söyleşi

0

İnşaat İşçileri Sendikası 3. Havalimanı’ndaki direnişin önemli bileşenlerinden biri idi. Gözaltı saldırıları sürecinde yönetim kurulunun pek çok üyesi kolluk güçlerinin şiddetine maruz kalmıştı.

Üçüncü havalimanı işçisi bir İSG uzmanı ile röportaj

0

3. Havalimanı inşaatında çalışıp iş kazası geçirmiş bir A sınıfı iş güvenliği uzmanı ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Röportajımızın özellikle çalışma koşullarındaki kötü gidişi pek çok işçinin nasıl normal kabul ettiğini ve burjuva basınında yansıyanın aksine işçilerin artık tamamen dayanılamaz koşullara karşı ayaklandığını bir kez daha gözler önüne sereceğine inanıyoruz.

Manisa Indesit’te toplu tensikat

0

Manisa organize sanayi bölgesinde Türk Metal sendikasının örgütlü olduğu, eski adı İndesit, şimdiki adı ise Whirpool olan beyaz eşya fabrikasında 300 işçi sorgusuz sualsiz kapının önüne kondu. Üretim düşüklüğünü bahane eden patron, vardiyaları teke düşürerek önümüzdeki dönemde de işten çıkarmaların olacağının habercisi oldu.

Biz bu röportajı yaptıktan bir gün sonra İndesit Whirpool beyaz eşya fabrikasında, pres makinasında sıkışarak yaşamını yitiren işçi Necmi Çoban, iki işçinin çalışması gerektiği makinada tek başına çalışarak makinanın arkasına düşen parçaları almak için uzandığında feci şekilde can verdi. Uzun süre sessizliğini koruyan Türk Metal, patrona ve onun iş güvenliği tedbirlerine dönük tek bir kelime bile etmedi. İş cinayetine kurban giden Necmi Çoban’ın ailesine baş sağlığı dilemeyle yetinen sendika, işten atmalara da sesini çıkaramamakta. Nedeni ise her fırsatta patronun çıkarlarına öncelik vermekle tescilli oluşudur.

Biz işçiler ancak fabrikalarda kuracağımız komitelerle işyerlerimizde mücadele ederek, işçi denetimini hem fabrikalarda hem de üyesi olduğumuz sendikalarda kurarak, bizlere dönük saldırılara göstermelik cevap vermekten çıkmış, aynı zamanda sırtımızda bir ur gibi taşıdığımız sendika bürokrasinden de kurtulmuş oluruz. Şimdi fabrikalarda dünden daha fazla bir adım öne çıkarak, kalıcı işyeri işçi komitelerimizi kurmamız gerekir.

Nisan: Merhaba

İşçi: Merhaba

Nisan: İşten çıkartıldığınız fabrikada son bir ayda 300 işçi işten atıldı. Sizce bu işten atmaların sebebi ekonomik kriz olabilir mi? İşten atma süreci hakkında bilgi verebilir misiniz?

İşçi: Engelli kadrosundan işe alındığımı biliyordum. İşten atılmayı beklemiyordum. Kadrolu işçilere banka promosyonları yattı. Bana yatmadı. İnsan kaynaklarını aradım. Bana neden promosyon yatmadığını sordum. “Siz engelli kadrosunda değilsiniz ki, sözleşmelisiniz.” cevabını aldım. İnsan kaynaklarına gittim, sözleşmem olduğunu söyleyip sözleşmemi çıkarttılar. Daha sonra benimle birlikte 300 işçiyi üretimin düşmesi sebebiyle işten çıkarttılar. Asıl sebep krizdi fakat gerekçede bu yazmıyordu. Pazartesi işimize son verildiği söylendi, Salı günü öğleden sonra 15:30’da çıkış belgelerimizi verdiler.

Nisan: Yönetimden hiç kimseyle görüşme şansın oldu mu?

İşçi: Yönetim kurulu değişmiş. Adı İndesit olan fabrika Whirpool Beyaz Eşya olmuş. Muhatap olacağımız yetkili bir kişi bile yoktu. İnsan kaynaklarından beni işe alan görevliyle konuştum. İşe girerken ısrarla engelli kadrosunda çalıştırılmak istediğimi vurgulamıştım ve o da kabul etmişti. Şimdi bir yanlışlık olduğunu söyledi.

Nisan: Bu ani işten çıkartma sizi ekonomik olarak etkiledi mi?

İşçi: Evimiz kiralık. Kredi borcum var. Maaşım zaten icradaydı. Karın tokluğuna çalışıyordum. Bize hiçbir açıklama yapılmadan kapının önüne konduk. 28 Ağustos’tan beri işsizim. Engelliyim. Engelli kadrosunda iş arıyorum. Engelli olduğum için birçok işyeri koşullarının uygun olmadığını söyleyerek işe almıyor.

Nisan: Çalışmış olduğunuz fabrikada örgütlü sendika Türk Metal’in işten atmalara karşı tepkisi ne oldu?

İşçi: Üyesi olduğumuz sendika bırakın işten atmalara tepki göstermeyi, üretim alanındaki çeşitli sorunları çözmekte bile tepki göstermiyor. Örneğin ilk işe girdiğimde yemek kartımı vermediler. Kaç defa talep ettiysem de, sendika temsilcilerine söylediysem de kartımı vermediler. Tam dört ay başka işçi arkadaşlarımın yemek kartlarını kullandım. Kimi zaman ise aç çalıştım. Yazlık ve kışlık kıyafetleri zamanında vermekte gecikiyor, aynı iş elbiselerini bazen yıkayamadan giymemize sebep oluyorlardı. Sendika temsilcilerine söylediğimiz zaman ise “Sipariş verilmiş, gelecek, idare edin” diyorlar ve geçiştiriyorlardı. En insani ihtiyaçlarımıza cevap üretemeyen sendika işten atmalara karşı sesini çıkarmadı ama maşımızı aldığımızda aidat almasını iyi biliyor.

Nisan: İşten çıkartılmayla ilgili dava yoluna gitmeyi düşünüyor musunuz?

İşçi: Evet. Bundan önce arabuluculuk hizmetini kullanmak istedik. Arabulucuya gittiğimizde işyerinin avukatı, fabrika yetkililerinin ödeyecek paralarının olmadığını, istediğimiz yere başvurabileceğimizi söylediği bilgisini aldık. İşten atılan arkadaşlarla görüştük. Dava açmaya karar verdik. Bizimle muhatap olmaya bile gerek görmeyen işverenin işinde günde 16 saat çalışmamıza rağmen bize bilgi dahi vermemesi yüzünden haklarımız sonuna kadar arayacağız.

Nisan: Teşekkür ederiz bize zaman ayırdığınız için.

İşçi: Ben teşekkür ederim bizim sorunlarımızla ilgilendiğiniz için.

Nisan: Mücadelenizde bizim de size yardımcı olacağımız bir konu olursa Gazete Nisan olarak sonuna kadar yanınızda olacağımızı bilmenizi isteriz. Ekonomik krizin faturasını bizlere yükleyenlerden hesabı işçi ve emekçiler soracaktır.

Gazete Nisan Manisa

3. havalimanı: Sendikalar iş cinayetlerine karşı derhal seferber olmalı

0

Türkiye’de her üç ayda bir, bir Soma oluyor; yani her ay yüzün üzerinde sınıf kardeşimizi, iş cinayetlerinde kaybediyoruz. Gerekli güvenlik ve sağlık tedbirleri, patronlara bir ek maliyet olarak gözüktüğü için şantiyeler, fabrikalar, atölyeler işçilerin mezarları haline geliyorlar. Adeta “mezarda emeklilik” olarak anılan politikaların henüz emekliliği gelmemiş olan emekçi kardeşlerimize dayatıldığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu kanayan yaraya karşı derhal harekete geçilmesi gerektiği aşikar. İşçilerden yana bir güvenlik ve sağlık tedbirleri siyaseti inşa edilmeli, hem de acilen.

İşsizlik tırmanıyor!

0

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in 17 Eylül 2018 günü açıkladığı Haziran 2018 dönemi İşgücü İstatistikleri ile İŞKUR tarafından açıklanan Ağustos 2018 dönemi verilerini değerlendirdi. DİSK-AR’ın işsizlik ve istihdama ilişkin değerlendirmelerine göre:

  • Mayıs 2018 döneminde yüzde 9,7 olan dar tanımlı standart işsizlik 0,5 puan artarak yüzde 10,2 olarak gerçekleşti. Dar tanımlı işsizlik bir önceki yılın aynı dönemine göre 64 bin kişi artarak 3 milyon 315 bine ulaştı.
  • Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik ise bir önceki aya göre 0,3 puan artarak 10,9 olarak gerçekleşti.
  • Mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik yüzde 12,8 olarak gerçekleşirken, mevsim etkilerinden arındırılmış genç işsizliği 19’a yükseldi.
  • Geniş tanımlı işsiz sayısı 5 milyon 950 bini aştı.Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 17,1 olarak hesaplandı.
  • Ağustos 2017 döneminde 2 milyon 560 bin olan kayıtlı işsiz sayısı Ağustos 2018’de 192 bin artarak 2 milyon 752 bine yükseldi.
  • Kadın işsizliği yüzde 13,2, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 24,6 olarak gerçekleşti.
  • 930 bin üniversite mezunu işsiz durumda. Her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda. Diğer bir ifadeyle dört gençten biri boşta gezer durumunda.
  • Çalışmayan nüfusun 1 milyon 659 binini iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar oluşturdu.
  • 484 bin işsiz ise iş bulma ümidini kaybetmişdurumdadır.

 

DİSK-Ar’ın bu çalışmasına şu adresten ulaşılabilir: http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/09/DISK-AR-is%CC%A7sizlik-ve-istihdam-raporu-Eylu%CC%88l-2018-1.pdf.

3. havalimanı işçileri, kapitalist çalışma koşullarına karşı ayaklandı

0

24 Haziran seçimleri öncesinde İnce’den Akşener’e, Karamollaoğlu’ndan Erdoğan’a bütün adaylar işçilere ve emekçilere tutmayacakları sözler verirlerken ve işçi düşmanı ekonomi programlarını gizlemeye çalışırlarken, çeşitli göz boyama eylemleri gerçekleştirdiler. Bunların belki de, işçileri kandırmaya dönük olarak en büyük olanı, Erdoğan’ın bir seçim propagandası olarak 3. havalimanına uçağıyla inmesiydi. Erdoğan bu havalimanına inişiyle bir fetih gerçekleştirdiğini düşünüyordu; halktan vergi toplayarak, emperyalistlerden borç alarak, kamu kaynaklarının içini boşaltarak zar zor yaptırmaya didindiği bu havalimanı, onun seçilmesi gerektiğinin en açık işareti değil de neydi? Ama Erdoğan bu havalimanını yaptırırken sadece vergileri, borçları ve kaynakları kullanmıyordu. Aynı zamanda binlerce işçi sömürülüyor, çağ dışı koşullarda kölece çalıştırılıyor ve her gün iş cinayetlerinde öldürülüyorlardı.

3. havalimanı kan ile terin üzerinde yükseliyor. Eğer olur da havalimanı bitecek olursa, yurt dışından ve içinden İstanbul topraklarına inenler, ayaklarını bir mezara basacaklar. Havalimanını var eden, onu inşa eden işçiler her gün ölüyorlar. Tahta kurularının vücutlarını kemirdiği hücrelerde uyumaya zorlanıyorlar. Ücretleri kesiliyor veya hiç verilmiyor. Yolda geçirdikleri süre, mesai saatinden sayılmıyor. İşçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmadığı koşullarda çalışıyorlar. Servis kazaları ise neredeyse her gün yaşanan bir hadise.

14 Eylül günü havalimanında, çamurlu yollarda ilerleyen bir servis yine devrildi. Servise hızlı olması söylenmişti çünkü işçiler bir an önce mesaiye başlamalılardı. Aşağı yukarı iki dakikalık bir ek mesainin getireceği kâr için, iki sınıf kardeşimiz kaza geçiren serviste öldüler, daha fazlası ise yaralandı. Bu son cinayet girişimi (çünkü bizim için işçilerin sağlık ve güvenlik tedbirlerini “maliyetli” olacağı gerekçesiyle almamak ancak bir cinayet girişimidir) işçilerin sabrını taşıran son damla oldu. Üçüncü havalimanı işçileri 14 Eylül günü iş bıraktılar; organize olup, taleplerini iletecekleri merkeze doğru yürüyüşe geçtiler. Jandarma şantiye alanına girip eyleme müdahale etti, plastik mermi ve gaz kapsülleriyle işçileri sindirmeyi denedi. Saldırıya rağmen iş bırakma eylemi durmadı ve bütün gün sürdü.

İşçilerin şirket yöneticilerine sunduğu 15 maddelik talep listesi şöyle:

– Eyleme katılan işçiler işten atılmayacak.

– Habersiz şekilde işten atılanlar işe iade edilecek.

– Servis sorunu çözülecek.

– Yatakhane, lavabo, banyo temizlikleri düzenli olarak yapılacak, tahtakurusu sorunu çözülecek.

– Revir personelinin işçilerle ilgilenmesi, gerekli sağlık malzemelerinin temin edilmesi sağlanacak, işçilere dönük aşağılayıcı muamele engellenecek.

– Maaşların tamamı hesaba yatırılacak, elden maaş ödemesi yapılmayacak.

– Geçmişe dönük ödenmeyen ücretler ödenecek.

– İşçi ve formenler aynı yemekhanede yemek yiyecek.

– Sorunlara sebep olan İGA yetkilileri görevden alınacak.

– Talepler basın karşısında okunacak.

– İş cinayetleri çözülecek.

– 6 aydır maaşları yatırılmayan işçilerin ödemeleri yapılacak.

– Bayram ikramiyesi verilecek.

– Azerbaycanlı işçilerin bulunduğu ekibin başı Selim Öztürk, yarattığı mağduriyet dolayısıyla işten atılacak.

– İşçi kıyafetleri alınacak.

Bu talepler henüz kabul görmedi ve bu nedenle de mücadele henüz sonuçlanmadı. Jandarma birlikleri, saraydan aldıkları emirle sabaha karşı şantiyeyi bastı, kapıları kırdı, işçileri yaka paça dışarı çıkardı ve zor kullandı. Şu ana kadar toplam 543 işçi gözaltına alındı. Evet 543 işçi, havalimanı üzerinden kâr elde edecek olan Beştepe’nin ve oligarkların talepleriyle zorla alıkonuyor.

Anlaşılan işçilerin gözaltına alınması emrini veren yetkililer, 15 maddelik bir talep listesine sahip olan işçilerin listesini 16 maddeye çıkardığını anlayamıyor: Bütün sınıf kardeşlerimiz derhal serbest bırakılsın!

Üçüncü havalimanı işçileri, başkanlık rejiminin sömürü çarkları karşısında bir çıkış yolu arayan bütün emekçilere ve işçilere yolu gösterdi. Tabiri caizse onlar buzu kırdı, yolu açtı. Şimdi bütün bir sınıfın ve sınıf sendikaları ile partilerinin, havalimanı işçilerinin haklı talepleri etrafında kenetlenmesinin zamanıdır.

Krize karşı mücadeleye dair iki zıt görüş

0

Son günlerde ekonomik kriz üzerine yapılan tartışmalarda iki haber dikkat çekti. Birincisi son derece olumlu. Kayseri’de tekstil, metal, mobilya ve kamu iş kollarından 14 işyerinin işçileri bir araya gelip krize karşı mücadeleyi tartışmışlar. Kuşkusuz bu amaçla toplanan işçilerin birlik, dayanışma ve mücadelenin gerekliliğine dikkat çekmeleri çok doğal ve önemli. Umarız bu tür toplantılar ve mümkünse komiteleşmeler yaygınlaşır, güçlenir.

Ama bizim özellikle dikkatimizi çeken tartışmalar sırasında ileri sürülen görüşlerden bir tanesi oldu. Dayanışma ve mücadele elbette önemli, ama bu mücadelenin hedeflerini koymak ve o hedefler çevresinde birliği örüp seferberliğe geçmek daha da önemlisi. Bir iki somut ve acil talep ve slogandan oluşan bir program olmadığı sürece birlik de içeriksiz kalır.

Konu işsizlikken, toplantıya katılan bir işçinin “Üç vardiya değil de 6 saat çalışma yapıp 4 vardiyaya geçilsin. Hem işten çıkarma olmaz, hem istihdam artar” ve “İşten atılmalar yasaklansın” görüşlerini ileri sürdüğünü okuyoruz. Mükemmel iki öneri. İşçi sınıfının bilincine özgü, kapitalizme karşı mücadeleyi neredeyse özetleyip somutlayan öneriler bunlar.

Partimiz İDP de yıllardan beri bu fikirleri savunuyor. Ücretlerde kısıntı olmaksızın işgününün 6 saate indirilmesi ve 4. vardiyaların kurulması. Ve de tabii, ekonomik nedenlerle işten atmaların yasaklanması. Eğer krizin faturasını biz işçiler değil de onu yaratanlar, yani patronlar ödeyecekse bu talepler uğruna mücadele kaçınılmaz. Biz bu iki talebe “kapanan işyerlerinin kamulaştırılması” ve “dış borçların ödenmemesi” taleplerinin de eklenmesinin doğru olacağı düşüncesindeyiz.

Değinmek istediğimiz ikinci haber ise akademisyen Prof. Dr. Mustafa Durmuş’a ait. Hocaya kesinlikle saygısızlık etmek istemeyiz. Nitekim kendisi, Evrensel gazetesinde yayımlanan röportajında mevcut ekonomik krizin altında yatan neoliberal kapitalizmin teşhirini çok güzel biçimde yapıyor. Ama sonuç olarak önerdiği çizgiyi paylaşmıyoruz.

Hoca, “Peki işçiler, emekçiler bundan nasıl çıkabilir, krizin faturasının halka çıkarılması nasıl engellenebilir?” sorusuna verdiği yanıtta, “Hemen aklıma gelenler şunlar: Kooperatifleşme ve yerel meclisler kurmak. Yani yeni bir tanımla üretici, tüketici kooperatiflerini yerelden başlayarak kurmak” diyor.

Bizce, işçileri ve emekçileri krizin sonuçlarından korunmaktan ziyade krizin nedenleriyle mücadeleye yönlendirecek olan kooperatifler olamaz. Gerek üretim gerekse tüketim kooperatifleri kapitalist ekonomi koşulları içinde faaliyet göstermek zorundadır, bu nedenle de hammadde, üretim araçları, krediler ve pazarlar açısından sistemin kendisine bağımlı halde kalırlar. 2008 dünya krizinden beri denemeye alınan bu tür kooperatifçilik tam da bu nedenlerle gelişememiş, sonuçta çoğu sisteme teslim olmuş, geri kalan bazıları da insanların kendilerini kurtardıklarını sandıkları gettolara dönüşmüştür. Kooperatifler, olanağı olanların gettolara çekilerek kendilerini “vahşi kapitalizmden” kurtarma amacının ötesinde bir işe yarayacaksa, o da tüketim ürünlerinin biraz daha ucuza edinilmesi işlevi olabilir ancak. Yani, pahalılıktan biraz olsa korunmak.

Arjantin’deki 2001 müthiş krizi sırasında kapanan pek çok işyerine işçiler el koymuş ve kooperatifler biçiminde işletmeye başlamışlardı. Ama onlar da enerji, hammadde ve pazarlar açısından kapitalist piyasanın içine sıkışmışlar, sonunda devletten bu işletmelerin kamulaştırılması doğrultusunda mücadeleye girişmişlerdi.

Bu açılardan, mevcut krizin etkilerinden korunmanın ötesine geçerek kapitalizmin kökenine inecek talep ve sloganlarla, örgütlenme yöntemleriyle seferber olmamız gerekiyor. Bu açıdan ilk haberdeki, iş günün 6 saate indirilmesi, 4. vardiyaların kurulması, işten çıkarmaların yasaklanması, kapanan işyerlerinin kamulaştırılarak işçi denetiminde işletilmesi gibi son derece basit ve anlaşılır talepler uğruna mücadele çok daha “gerçekçidir”. İşçi için bu kadar basit ve hayati talepleri bakalım kapitalizm karşılayabilecek mi…

The Assad regime and its allies are preparing for a bloody final act in Idlib

0
İdlib'de rejimin ve Rusya'nın saldırılarını protesto etmek için halk 7 Eylül günü sokaklardaydı.

After capturing the rural Damascus and Daraa region in the south, the Assad regime and its allies now go after Idlib. While Russia and the regime have already started carrying out air attacks to the region whose population is now close to 3 million with refugees from areas under the control of the opposition, major land operations are still in preparation. Turkish Army keeps its presence in Idlib, the designated “de-escalation zone” of the Astana process, through 12 observation points as well.

The Idlib operation is the last ring of the “sweeping operation” carried out by Assad and his allies. At the end of 2015, the Assad regime launched its counter-attacks supported by Russian air forces as well as Hezbollah and Iran-handled militias and has begun capturing one by one regions controlled by the opposition. The regime forces first captured Aleppo then rural Damascus, and then headed for the Daraa region where an insurrection had started. Armed groups and civilians living in these captured regions had been relocated to Idlib as a result of deals made with the regime forces. If we set aside the region under the control of the PYD, Idlib had remained the only region outside of the control of the regime, and its population doubled, nearing 3 million. This background reveals the simple and clear plan of the regime and its allies: first squeezing the opposition to Idlib by taking the rest of the country under control, and then carrying out an ultimate attack at Idlib allowing to step into the “transition period” with a strong arm in order to guarantee the future of the regime.

If the regime forces were to capture the province of Idlib completely through air and land operations, this would be the bloodiest act of the Syrian war in which hundreds of thousands of people had already lost their lives. A military operation carried in this region with the densest presence of civilians would bring about new massacres as well as causing the displacement of hundreds of thousands of people, leading to a new wave of exodus. At present, about 2 million residents in Idlib survive on humanitarian aids coming via Turkey. A new attack would only make this precarious situation worse.

The imperialist collaboration

While the US, the EU and Turkey declared themselves in opposition to an operation against Idlib due to humanitarian reasons, they nonetheless remain as implicit collaborators of the Assad regime given their approval of its previous military operations and victories. The priority of the US that have never really stood against the Assad regime beyond mere discourse, is to sustain its control in the eastern part of the country provided by way of YPG and to ensure the recognition of the region’s population. As long as there are no attacks against this region, the US have no quarrels with Assad or Russia over the current circumstances or future of Syria.

The EU countries whose primary concern is to avoid a new wave of refugees entrusted such prevention to Erdogan with hopes that Turkey would do justice to its role as “buffer zone” in case of a new wave of refugees. In the aftermath of the failure of its racist and sectarian policies, the Erdogan regime has used the Astana process to shift its political attitude towards one that is based on recognizing the existence of the Assad regime and negotiating with Russia and Iran in order to preserve its influence in Syria. In negotiations with Russia, Turkey consented to the capturing of opposition-controlled regions by the Assad regime in exchange for receiving permission to carry out the Afrin Operation and the Operation Euphrates Shield. While the Erdogan regime now seems to be in opposition to operations against Idlib that have long been visible in the horizon, Erdogan will eventually consent to the Idlib operation if new negotiations with Russia and Iran involving compromises benefiting Turkey against PYD-YPG materialized. The current priority of the Ankara government is to keep the new immigration wave at the border of Syria and fulfilling its duty as the “border patrol” of the EU as best and effectively as possible.

The people of Idlib repressed from all corners

The people of Idlib are not only subject to the attacks carried out by the Assad regime and its allies; but they are also trying to survive faced with repression from radical Islamist groups who has military dominance in the region. The biggest military force in the region is Tahrir al-Sham whose core is composed of the al-Nusra front with connections to al-Qaeda. In addition to Tahrir al-Sham, Syrian Liberation Front, the military coalition of various Salafist groups, controls certain zones in Idlib. These Islamist groups implement repressive practices against local populations, and against women especially while at the same time making a systematic effort towards wiping out local councils and civilian activists.

The Assad regime and its allies present the existence of armed Islamist groups that they characterize as terrorist as justification for a military operation in the region. In reality, the Assad regime considers anyone or any sector of the Syrian population that is against its rule as terrorist, hence their annihilation, justified. It is because of these attacks against all regime-opponents with no discrimination that hundreds of thousands of lives have been lost, half of the country’s population has been displaced and more than 5 million Syrians had to leave their homeland. These facts reveal what is really meant “clearing the region off of terrorism.” At the same time, people of Idlib had already carried through various protests and mobilizations against the repressive measures of the radical Islamist groups and against fights amongst the latter under the leadership of the local councils and civilian activists. Now the same people of Idlib are trying to make their voices heard globally via protests and actions against the military operations of the Assad regime in their region.

As revolutionary socialists, we firmly reject the military operations of the Assad regime and its allies against Idlib. Such military intervention in Idlib would bring nothing but a new wave of massacres, displacement and immigration. At the same time, we condemn and reject the collaborative and disingenuous politics of the US, the EU and Turkey towards and in Syria. We consider jihadist groups to serve as the “fifth column” of the regime, proving themselves as enemies of Syrian people and as reactionary and counter-revolutionary forces at every occasion. Under these current conditions, all external powers — whether they are direct supporters of the Assad regime like Russia, Iran or Hezbollah, or indirect ones like Turkey or the US — should withdraw from the region, and that the Syrian people should be able to self-determine their future, free from the attacks of the regime and repression of the Islamists. Revolutionary socialists will continue fighting towards these goals and standing with Syrian people.

Irak’ta ayaklanma: Dersler ve politikalar

0

Irak kapitalizmi Temmuz ayında zor günler geçirdi. Çapı, etkisi, şiddeti ve radikalliği açısından geçmiş dönemlerde yaşanan seferberliklerden derhal ayrışan bir ayaklanma, ülkenin bütün güney bölümünü etkisi altına aldı. Temel ticari ve ulaşım araçları olan limanlar ile havayolları yoksullar tarafından kapatıldı. Hükümet binaları kuşatıldı. Baştaki İslamcı Şii partinin yerel merkezleri ve hükümet işbirlikçisi silahlı birimler saldırılara uğradı. Söz konusu olan; bölgenin egemen sınıflarını, onların siyasal gardiyanlığını üstlenen elit politikacılarını, burjuva devlet aygıtını ve onun daimi ordusunu karşısına almış olan devrimci bir ayaklanmadır. Güney Iraklıların “eskisi gibi yönetilmek istemedikleri” açık.

Yağmuru bile

0

Aydın’da bir süredir bedava su vaatleri havada uçuşuyor. Yerel seçimlerin yaklaşması ise bedava su vaatlerinin bir tartışma konusuna dönüşmesine, hatta “su savaşları” denecek bir boyuta ulaşmasına zemin hazırladı. Aydın’ın Germencik ilçesinin MHP’li Belediye Başkanı bir süre önce “Su haktır, ücretsiz olmalı” demişti. AKP’li Efeler İlçe Başkanı, büyükşehri aldıklarında suyun belli bir tonuna kadar para almayacaklarını iddia etti. Bunun üzerine Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, AKP ve MHP’lilere çağrıda bulunarak suyun bedava olması için Aydın milletvekilleri aracılığıyla bir kanun önerisini TBMM gündemine getireceğini açıkladı.

Millet Bahçesi mi, Beştepe Bahçeleri mi?

0

Erdoğan’ın seçim vaatleri içerisinde 17 ila 28 millet bahçesi yapılması vardı. Görünen o ki, bu vaat kâğıt üzerinde kalmayacak.

Esad rejimi ve müttefikleri İdlib’de kanlı finale hazırlanıyor

0
İdlib'de rejimin ve Rusya'nın saldırılarını protesto etmek için halk 7 Eylül günü sokaklardaydı.

Esad rejimi ve müttefiklerinin Şam kırsalı ve güneyde Deraa bölgesini ele geçirmesinin ardından sıra İdlib’e geldi. Muhaliflerin denetimi altındaki bölgelerde yaşayanların İdlib’e sığınması veya gönderilmesiyle nüfusu 3 milyona yaklaşan bölgeye Rusya ve rejim uçaklarının saldırıları hâlihazırda başlamışken, kara operasyonu için hazırlıklar da yoğun bir şekilde devam ediyor. Astana süreciyle birlikte “gerginliği azaltma bölgesi” ilan edilmiş olan İdlib’de Türk ordusu da 12 gözlem noktasında varlığını sürdürüyor.

İdlib operasyonu, Esad ve müttefiklerinin “süpürme harekâtının” son halkasını oluşturuyor. 2015’in sonunda Rusya’nın hava desteği ve İran ile Hizbullah’ın milis güçleriyle karşı saldırıya geçen Esad rejimi, muhaliflerin denetimi altındaki bölgeleri teker teker ele geçirmeye başlamıştı. Önce Halep’i denetimi altına alan rejim güçleri, ardından Şam kırsalına yönelmiş ve sonrasında güneyde, ayaklanmanın başladığı Deraa bölgesini ele geçirmişti. Ele geçirilen bölgelerdeki silahlı gruplar ve bölgede yaşayan siviller, rejimle yapılan anlaşmalarla İdlib’e taşınmışlardı. PYD’nin denetimindeki bölgeyi saymazsak, böylece İdlib, rejimin kontrolü dışında kalan tek bölge haline geldi ve vilayetin nüfusu ikiye katlanarak 3 milyon sınırına yaklaştı. Bu çerçevede, rejim ve müttefiklerinin planı oldukça basit ve netti. Öncelikle, muhalefeti İdlib’e sıkıştırıp ülkenin geri kalanını kontrol altına almak ve ardından İdlib’e nihai saldırıyı gerçekleştirerek, “geçiş dönemine” hâkim ve güçlü şekilde girerek rejimin geleceğini garanti altına almak.

Eğer rejim güçleri, İdlib vilayetinin tamamını hava ve kara destekli operasyonla ele geçirecek olursa, Suriye’de şimdiye dek yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği savaşın en kanlı aşaması sahnelenecek. Sivil yoğunluğunun en yüksek olduğu bölgeye düzenlenecek bir askeri operasyon, yeni katliamları beraberinde getireceği gibi, yüz binlerce kişinin evlerini terk etmesi ve yeni bir toplu göç dalgasıyla sonuçlanacak. İdlib’de hâlihazırda yaklaşık 2 milyon kişi Türkiye üzerinden gelen yardımlarla hayatlarını sürdürebiliyor ve yeni saldırı bu durumu da katlanılmaz bir hale getirecek.

Emperyalizmin işbirliği

İdlib operasyonuna insani gerekçelerle karşı çıktığını açıklayan ABD, AB ve Türkiye ise Esad’ın askeri operasyonlarına ve zaferlerine onay vererek, rejimin zaferinin örtük işbirlikçileri oldular. Söylemlerin ötesinde Esad rejimini hiçbir zaman karşısına almayan ABD’nin önceliği, ülkenin doğusunda YPG aracılığıyla sağladığı denetimi sürdürmek ve bu bölgedeki nüfuzunun tanınmasını sağlamak. Bu bölgeye dönük bir saldırı olmadıkça, ABD’nin Suriye’nin mevcut durumu ve geleceğine ilişkin Esad ve Rusya’yla bir sorunu bulunmuyor.

Temel önceliği yeni bir mülteci akınının önüne geçilmesi olan AB ülkeleri ise, bu meselenin engellenmesini Erdoğan’a havale etmiş durumda ve olası yeni bir mülteci akınında Türkiye’nin “tampon bölge” rolünü layıkıyla yerine getireceğini umuyor. Erdoğan rejimi ise, Suriye’ye dönük ırkçı ve mezhepçi politikasının iflas etmesinin ardından, Astana süreciyle Esad rejiminin varlığını temel alarak, İran ve Rusya ile pazarlıklarla, Suriye’deki etkisini koruma çabası yoluna girmişti. Rusya’yla yapılan pazarlıklarla, Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarına izin verilmesi karşılığında, muhalefetin kontrolündeki bölgelerin Esad tarafından ele geçirilmesine onay verilmişti. Şimdi, İdlib’e dönük olarak gerçekleşeceği uzun zamandır belli olan operasyona karşı görünmekle birlikte Erdoğan rejimi, Rusya ve İran’la girişilen yeni pazarlıklarla, özellikle PYD-YPG’ye karşı elde edebileceği yeni tavizler çerçevesinde, İdlib operasyonuna onay vermek durumunda kalacaktır. Ankara hükümetinin şu anki önceliği, yeni göç dalgasını Suriye sınırında tutarak, AB’nin “sınır bekçiliği” rolünü etkin bir şekilde yerine getirmek üzerine kuruludur.

İdlib halkı her taraftan baskı altında

İdlib halkı yalnızca Esad ve müttefiklerinin saldırıları altında kalmıyor, aynı zamanda, bölgedeki askeri gücü elinde bulunduran radikal İslamcı grupların baskısı altında yaşıyor. Bölgedeki en büyük askeri gücü, El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin çekirdeğini oluşturduğu Heyet Tahrir el Şam oluşturmakta. Bunun dışında, selefi örgütlerin askeri koalisyonu Suriye Kurtuluş Cephesi İdlib’in çeşitli bölgelerini denetim altında tutuyor. Tüm bu İslamcı örgütler, yerel halka, özellikle de kadınlara yönelik baskıcı uygulamalarda bulunuyor ve yerel konseyleri, sivil aktivistleri ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir çaba sarf ediyorlar.

Esad rejimi ve müttefikleri bölgedeki askeri operasyon için, terörist olarak nitelendirdikleri silahlı İslamcı grupların varlığını gerekçe gösteriyorlar. Gerçekte ise, Esad rejimi için halkın kendisini onaylamayan tüm kesimleri birer terörist ve ortadan kaldırılmaları meşru. Rejimin ayrım gözetmeyen saldırıları sonucu, yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği, ülke nüfusunun yarısının yerinden edildiği ve 5 milyondan fazla insanın ülkesini terk etmek zorunda kaldığı hatırlanırsa, rejimin “bölgeyi terörden temizlemekle” neyi kast ettiği oldukça açık bir hale gelmekte. Öte yandan İdlib halkı, yerel konseylerin ve sivil aktivistlerin öncülüğünde birçok defa radikal İslamcıların baskılarına ve cihadçılar arası çatışmalara karşı çıkan eylemler ve seferberlikler gerçekleştirdiler. Şimdi ise İdlib halkı rejimin askeri operasyonuna karşı eylemler düzenleyerek dünyaya sesini duyurmaya çalışıyor.

Devrimci sosyalistler olarak Esad rejiminin ve müttefiklerinin İdlib’e dönük operasyonunu kesin olarak reddediyoruz. İdlib’e dönük askeri müdahale yeni katliam ve göç dalgasından başka hiçbir anlam taşımamakta. Aynı zamanda, Türkiye, ABD ve AB’nin Suriye’deki ikiyüzlü ve işbirlikçi tavrı kınıyor ve reddediyoruz. Cihadçı gruplar ise, rejimin “beşinci kolu” niteliğinde, Suriye halkının düşmanı, gerici ve karşıdevrimci güçler olduklarını her yeni durumda yeniden kanıtlamaktalar. Mevcut durumda tüm dış güçler, gerek rejimin doğrudan destekçisi olan Rusya, İran ve Hizbullah, gerekse de Türkiye ve ABD derhal Suriye’den çekilmeli ve Suriye halkı kendi geleceğine kendisi, rejimin saldırıları ve İslamcıların baskısı olmaksızın, özgürce karar verebilmelidir. Devrimci sosyalistler bu doğrultuda mücadele etmeye ve Suriye halkının yanında olmaya devam edecek.

 

İDP yaz kampı başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi 2018 yılı yaz kampını başarı ile gerçekleştirdi. Kampın ana gündemi 4. Enternasyonal’in 80. kuruluş yıldönümüydü.

Ama çalışmamızın ilk gününü kadın mücadelesi konusuna ayırdık. Önceden kapsamlı bir okumayla hazırlandığımız çalışmayı sunumun ardından atölyelerdeki tartışmalarla sürdürdük. Kapanış oturumunda ise atölyelerde varılan sonuçlar ve tartışmalar ele alındı.

Diğer günlerimizde ise enternasyonal ve enternasyonalizm konularında yoğunlaştık. Bu kapsamda gerek 4. Enternasyonal’in tarihi gerekse de günümüzde bir enternasyonalin gerekliliği, özellikle 2008 dünya ekonomik krizi ve ardından gelişen mücadeleler temelinde olumlu ve olumsuz örnekler üzerinden ele alındı. Sunum, atölye çalışmaları ve kapanış oturumlarında geniş katılımlı ve öğretici tartışmalar yaşadık.

Faşizme ve bürokrasiye karşı mücadele ile Stalinist halk cepheleri politikasına karşı mücadele Sol Muhalefet’ten 4. Enternasyonal’in kuruluşuna giden yolda önemli mihenk taşlarıydı. Ve Troçki’yi Geçiş Programı ve Sürekli Devrim kavrayışları üzerinden yeni bir enternasyonalin inşasının zorunlu ve acil bir görev olduğu noktasına ulaştırmıştı. Tabii 4. Enternasyonal tarihinin diğer önemli noktası da II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Troçkist hareket içerisinde yaşanan gerek taktiksel gerekse programatik tartışmalar ve ayrışmalardan oluşmakta. Kendisini uluslararası Morenist akımın bir parçası sayan partimiz için de bu ayrım noktalarının en önemlileri Pablocu derin entrizm taktiği, Mandelci yeni öncü teorisi ve günümüzde dünya solunun önemli bir kesiminde bilinç bulanıklığı yaratan 21. yüzyıl sosyalizmi tartışması.

İDP yaz kampında bu konuların hepsi ele alınırken belki de vurgulamak gereken en önemli nokta ise şu oldu: Troçkizm sadece tarihsel – teorik bir tartışma konusundan öte bir mücadele programı ve 4. Enternasyonal de bir dayanışma örgütünden öte işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesine, dün ve bugün, en doğru taleplerle önderlik etmeye aday bir dünya partisi.

Ekte, okul çalışmamızın konularıyla birlikte temel metinlerini sunuyoruz.

2018 İDP Yaz Okulu Çalışma Notları.pdf

Ayrıca bkz.: Enternasyonal ve enternasyonalizm

Borç yiğidin kamçısı mı?

0

Son günlerde döviz kurlarındaki yükseliş, ülkenin dış borçlarını yeniden gündeme taşıdı. “IMF’den borç alan değil, borç veren bir ülke haline geldik” diye hamaset yapanlar, kötü gidişi komplolarla açıklayadursun. Biz biraz gerçeklerden bahsedelim…

Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolar seviyesine çıkarak Cumhuriyet tarihinin zirvesine ulaşmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre bu borcun 120 milyar doları kısa vadeli. Yani önümüzdeki birkaç ay içinde ödenmesi gerekiyor. Milyarlar, dolarlar, bol sıfırlar konuyu anlamayı güçleştirebilir. Malum, bizim cebimize giren paranın sıfırı kıt. Şöyle söyleyelim: Türkiye nüfusunu kabaca 80 milyon olarak hesaplarsak, 460 milyar dolar borç, Türkiye’deki her bir kişinin uluslararası finans kuruluşlarına 40 bin TL’ye yakın borçlu sayıldığı anlamına geliyor. Üstelik bu borcun büyük çoğunluğu bileşik faiz üzerinden hesap görüyor. Bu da şu demek: Borcun faizinin faizini ödemek için borçlanıyoruz.

Bu borç sarmalından çıkabilmek için, söz konusu dış borcun neden var olduğunu anlamak gerekiyor. Akıllara hemen şu soru gelebilir. Borç almadan ülke ekonomisini rayında tutmak mümkün mü? Hemen cevaplayalım; bu ekonomik sistemle hayır. Bunun iki sebebi var. Birincisi, sermaye ihracı uluslararası ekonomik sistemin belkemiğini oluşturuyor. Dünyanın en borçlu ülkesinin yine dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesi olan ABD olması ve Türkiye’nin yarısömürge bir ülke olarak bitmek tükenmek bilmeyen bir borç sarmalının içinde bulunması birbirleriyle bağıntılı. Yalnız arada çok önemli bir fark var: ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin dış borcu, yalnızca dünya emekçilerine dönük değil, kendi aralarında ve kendi ülke işçilerine dönük bir sömürü mekanizmasının da işlediği anlamına geliyor. Türkiye gibi yarısömürge ülkelerin dış borcu ise, ülke emekçilerinin artı emeğinin doğrudan doğruya uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi anlamına geliyor. Buna bağlı olarak ikinci sebep, Türkiye’nin uluslararası ekonomiye katılış biçiminden ötürü, bir başka deyişle yarısömürge olmasından dolayı, sermaye ihraç eden değil sermaye ithal eden bir ülke olmasından ileri geliyor. İhraç ettiğimiz malları üretebilmek için ithalat yapmak zorunda olduğumuz gerçeğine bir de enerji ve petrol harcamaları eklenince, sadece cari açığın finansmanı için bile dış borçlanmanın kaçınılmaz olduğu görülüyor. Dış borç stokunun önemli bir kısmını oluşturan patronların dışarıdan aldığı borçların devlet garantisinde olduğunu da hatırlatalım.

Hükümetin bu konudaki çözümüne gelince; söz konusu borcu çevirebilmek için daha uzun vadeli borçlanmak. Tabii yeni kemer sıkma politikaları eşliğinde… Bir başka deyişle, borç krizini ötelemek, derinleştirmek ve ülke emekçilerinin sırtındaki sömürü çarklarını döndürmek. Oysa bizim uluslararası finans kuruluşlarına verecek tek kuruşumuz yok. Hele patronların borcu için hiç yok! Onurlu bir yaşam ancak cebimizdeki üç kuruşa göz diken bu sömürgenleri def ettiğimiz, dış borç ödemelerini derhal durdurduğumuz zaman mümkün olacak.

Krizin Işığında “Kitle Toplumu ve Kültürü” Üzerine

0

Kapitalizm, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca insan bu ekonomik krizin yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya… Dünya ekonomik krizinin daha ne kadar devam edeceği, bitip bitmeyeceği, bittiğinde ortaya nasıl bir dünya durumunun çıkacağı ve olası tahribatının boyutlarının ne olacağı şimdilik belirsiz. Bu konuda birçok farklı görüş mevcut. Dünya ekonomik krizini bir iş kazası gibi gören ya da bir tür doğal afet gibi karşılayan kapitalizm taraftarları için yaşananlar geçici. Üstelik onlara göre bu krizin bir de iyi yanı var: Sistem yaşadığı bu deneyimlerle daha da güçlü hale gelecek… İnsanlığın başta açlık ve çevresel yıkım gibi küresel sorunlar karşısında giderek daha çaresiz ve geri dönüşsüz durumlara sürüklendiğini düşünenler için ise mevcut dünya ekonomik krizi hayati önemde bir gösterge.

Troçkizm marjinal, izole veya “başarısız” mıdır?

0
Petrograd Sovyeti

Troçkizm üzerine, Türkiye’de de çeşitli mecralarda sık sık dile getirilen; ancak negatif bir örnek olarak değil, doğru bir çıkarsama olarak sunulan belli başlı önyargılarla dolu önermeler mevcut. Bu önermeler – önyargılarla dolu olduğunu söylüyor olmamızdan da anlaşılacağı üzere – geneli itibariyle bilgiye, veriye ve somut analizlere değil ancak birtakım iftiralar ile dedikodulara, kulaktan dolma kaba ve yüzeysel demagojilere dayanmaktadır. Bir adım ileri giderek şunu da söyleyelim: Vasat bir seviyenin varlığına işaret eden bu önermelerin bir kısmı, kendi içlerinde, kendilerini var eden akımların oportünist doğasını açığa vermektedir. Biraz daha açarsak; Troçkizmin prestijini işçi kitlelerin gözünde düşürmek ve onu aşağılamak için kullanılan birtakım savlar, aslında sadece ve sadece Troçkizmin, sınıfsız toplumun inşasının siyasal programı olduğunu ele vermektedir.

Dördüncü Enternasyonal 80 yaşında!

0

YOL GÖSTEREN IŞIK…

Stalin’in hapishanelerinde tarihi Troçkist el yazmaları bulundu

0
Verkhneuralsk Hapishanesi

1.) Giriş

Bu haberden haberiniz olsun: Basın işkolundaki yıkımının sorumlusu AKP’dir

0

AKP iktidarı bizzat kendisinin yol açtığı krizden şimdi basını susturmak, halkın haber almak özgürlüğünü daha da kısıtlanmak için yararlanmaya çalışıyor. Bu konuda DİSK’e bağlı bağlı Basın-İş sendikasının açıklamasını aktarıyoruz:

Cumartesi Anneleri’nin yanında Tek Adam Rejimi’nin karşısındayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, 12 Eylül diktatörlüğünün mirasçısı hükümetlerin Kürt halkına yönelik baskı politikalarının sonucu olarak gözaltında “kaybedilen” yakınlarının akıbetini öğrenmek için 700 haftadır Galatasaray Meydanı’nda eylem yapan Cumartesi Anneleri’nin son eylemine yapılan polis saldırısını kınıyoruz.

Sözde 12 Eylül rejimi ile hesaplaştığını iddia eden AKP hükümetlerinin göstermelik davalarla yargıladığı cuntacıların buzdağının görünen yüzü olduğu bu vesileyle bir kez daha ispatlanmış oldu. Son olarak, OHAL’i sürekli kılan geniş yetkilerin yerel makamlara tanınması ile her türlü demokratik hak ve talebe dönük bir tehdit arz eden Tek Adam Rejimi’nin 12 Eylül rejiminin devamı anlamına gelen uygulamalarının derhâl sonlandırılmasını, toplanma özgürlüğü de dâhil olmak üzere tüm demokratik haklar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyoruz.

Gözaltına alınan, sokak ortasında rejimin kolluk kuvvetlerince işkenceden geçirilen milletvekilleri ve Cumartesi Anneleri başta olmak üzere tüm gözaltılar herhangi bir kovuşturmaya maruz kalmadan derhâl serbest bırakılmalıdır. Bu doğrultuda, başta tüm siyasi partiler, meslek odaları ve sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerini Cumartesi Anneleri’nin mücadelesini genişletmek ve Tek Adam Rejimi ’ne etkin bir şekilde karşılık verebilmek için ortak bir mücadele programı etrafında toplanmaya davet ediyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

IMF’siz IMF programı

0

Uluslararası Para Fonu, kısa adıyla IMF, başta ABD olmak üzere emperyalist büyük sermayenin “gözcü” kuruluşudur. Uluslararası sermaye Türkiye gibi bağımlı ekonomileri işgal edip yağmalayarak onları büyük borca sokar. O ülke bu sömürü sonunda iflasın eşiğine gelince IMF’nin kapısına dayanır ve ondan yeni borçlar ister. IMF de emperyalist sermayenin sömürüsünün devamını sağlayabilmek için o ülkeye kredi açar (mesela 50 milyarlık borç gibi), ama karşılığında da o ülkede sömürünün daha “iyileşebilmesi”, yani ülkenin borçlarını ödemeye devam edebilmesi için tespit ettiği bazı “engellerin” kaldırılması şartını koşar.

Krizin çözümü antikapitalist programda; gerisi yalan…

0

Tek adam rejiminin iddialarıyla hakikat iki zıt kutupta hareket etmeye devam ediyor. İddia şuydu: Parlamenter düzenden başkanlığa geçilir, kuvvetler ayrılığına son verilir ve tüm ülkenin idaresi tek bir elde toplanırsa, ülke siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan çok daha güçlenecek, çok daha etkin ve iyi yönetilecektir. Sonuç: Ülkedeki mevcut sorunlar çözülmek bir yana daha da derinleşiyor, üstüne üstlük üzerine bir de çok kritik yeni sorunlar eklenmeye devam ediyor. Kanıt: Yaşadığımız son derin ekonomik ve dış politik sorunlar…

Arjantin kürtaj hakkını yok saymaya devam ediyor!

0

Yasal kürtaj hakkının olmadığı Arjantin’de kadınların mücadelesi sürüyor. 

Flormar: “Bir gün bile umudumuzdan vazgeçmiyoruz”

0

Halen direnişi sürmekte olan Flormar’da 11 yıldan beri stand bölümünde çalışmakta olan Ayşe Öztürk ile gazetemiz adına yaptığımız röportajı sunuyoruz.

Öğrencilik zor “meslek”

0

Merhabalar, üniversite tercihlerinin belli olduğu şu günlerde size kendi üniversite deneyimimi anlatmak istiyorum. Bu deneyim hem okuyup hem çalışmak ile alakalı. Eğer ailenizin maddi durumu iyi değilse, okumak için gittiğiniz o şehirde yaşamak için çalışmak zorunda kalacağınızı bildiğimden, size çalışma koşullardan bahsedeceğim. Anketörlük, maskotluk gibi işlerde çalışmış olsam da en uzun süre çalıştığım -ve çalışmak zorunda kalan öğrencilerin en çok tercih ettiği sektör olan- kafe ve barlardaki koşullar ile sınırlı kalmak daha doğru olur sanırım.

Köz ateş topuna dönüşecektir

0

Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.

– Karl Marx ve Friedrich Engels.

Trump’ın İran’a yönelik yaptırımları başladı

0

2015’te Obama döneminde gevşetilen İran’a yönelik yaptırımlar, Trump döneminde yeniden ve daha şiddetli bir şekilde devreye giriyor. Trump’ın “tüm zamanların en ahmakça anlaşması” olarak nitelendirdiği uzlaşmaya göre, İran’ın Birleşmiş Milletler denetiminde nükleer faaliyetlerini kısıtlaması karşılığında uluslararası yaptırımların gevşetilmesi karar altına alınıyordu. Mayıs ayında ABD’nin anlaşmadan çekileceğini duyuran Trump iki aşamalı bir yaptırım programı açıklamıştı. Programın ilk aşaması Ağustos’ta devreye girdi ve buna göre, İran’ın dolar satın alması, İran’la altın ve diğer değerli metallerle ticaret yapılması ve İran’ın otomotiv sektörüne yatırım yapılması gibi başlıklara dönük yaptırım paketi devreye girdi. İkinci aşaması Kasım’da devreye girecek yaptırım programı İran’ın petrol ticaretini hedef alacak.

Tasarruf zamanı mı?

0

“O zaman tasarruf edeceğiz. Ne kadarsa! Bir kuruş, bir lira… Herkes kesesine göre tasarruf edecek. Yatırım yapılacak ve bu ülke kalkınacak. Bir sene, iki sene, üç sene yeni pantolon yeni bluz giymezsen, hiçbir şey olmaz. Az yersen de hiçbir şey olmaz…”

Gemi

0

İmrenmemek gerçekten zor… Türkiye ekonomisi büyüdü; başarı AKP’nin! Yollar, köprüler, inşaatlar yapıldı; başarı AKP’nin! Türkiye’ye milyarlarca kredi aktı; başarı AKP’nin! Kısacası işler yolunda gidiyorsa, başarı ve kazanç varsa hep AKP sayesinde oldu! Ama bugünlerde olduğu gibi, evdeki hesap çarşıya uymadıysa, kriz ve kayıp varsa saldırı altındayız! Ne güzel dünya, değil mi? 2002’den bu yana AKP hükümetlerinin memlekette gerçekleşmiş tek bir sorunla ilgili, konu ne olursa olsun, üstlendiği minicik bir sorumluluk dahi yok. AKP asla sorumluluk kabul etmez. Ortada bir sorun, başarısızlık varsa nedeni mutlaka iç-dış hainlerdir.

Kim korkar sendikalaşmaktan – III

0

Önceki iki yazımızda, işyerlerine sendika sokmanın önünde iki ana engel olduğunu söylemiştik: 1) Yasal bir hakkımız olan sendikalaşma çabamızda bu kez patrona tanınan yasal engellerle karşılaşmamız: İşten çıkarma, yetkiye itiraz ve mahkemeler. 2) Sendika bürokratlarının kayıtsızlığı veya patron yandaşlığı. Bu iki güçlü engelin sonuçlarını biliyoruz: İşini kaybetmiş binlerce öncü işçi, tazminat alabilmek için mahkeme kapılarında bekleşmeler ve nihayet tüm ülke çapında yüzde 10’u bile bulmayan sendikalı işçi sayısı.

Yalancının mumu seçime kadar yanar!

0

24 Haziran seçimlerinden önce işçileri-emekçileri uyarmıştık, “Bunların yalanlarına, seçim vaatlerine inanmayın; krizin faturasını bizlere ödetecekler” diye. Ama toplumun yarısı inandı ve onları işbaşına getirdi. Şimdi ne oldu?

Küba’da kapitalizm resmileşiyor

0

19 Nisan 2018’de Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro, Küba’da başbakanlık görevinden ayrılmış ve koltuğunu bir başka Komünist Parti (KKP) bürokratı olan Diaz-Canel’e teslim etmişti. Raul Castro ordunun başkomutanı olma görevini sürdürüyor olsa da, onlarca senenin ardından ilk defa soyadı Castro olmayan birisi artık ülkenin başbakanlık koltuğunda. Diaz-Canel partinin gençlik örgütlenmesinde sivrilmiş ve resmi Castrocu öğretinin dışına çıkmayan pratiğiyle de bürokrasinin gözüne girmişti.

Emperyalizmin dostları ve düşmanları

0

Erdoğan sahte bir ABD düşmanlığı yaparken, kimi sol kesimler Erdoğan’ı ABD ile arayı bozmakla suçluyor.

Alternatifimiz BRICS olabilir mi?

0

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti ülkelerini tanımlayan BRICS zirvesi bu yıl 25-27 Temmuz günlerinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Johannesburg’da düzenlendi. Türkiye ise üyesi olmadığı BRICS zirvesine bu yıl “İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı” sıfatıyla katıldı.

Din ticareti

0

Merhaba arkadaşlar, ben İsmail. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan, emeğiyle geçinen demek isterdim ama maalesef diyemiyorum. Koşullar belli, geçinmeye çalışan bir işçiyim.

Emek diyoruz ama günümüzde değeri yok. Öyle ki bazı siyasi oluşumların ortaya koyduğu yönetim ve kendini ayakta tutma gayretinden dolayı insanlara emeklerinin değersiz olduğunu empoze edebilmek için türlü yollara başvuruyorlar. Bizim karşımıza çıkan ve en kirli yüzünü gösteren şey de din ticareti.

Her cuma fabrikadan iki servis kalkıyor ve cuma namazına gidiyoruz. Organizede 2 cami var, her ikisinde de aynı şey yapılıyor. “Yediğiniz çanağa pislemeyin” felsefesini imam her vaazda işliyor, hiç değilse iki cümle ile illaki işçileri fırçalıyor. İşçiler de imamın söylediği diğer sözlerin doğruluğunun etkisiyle bunun da doğruluğuna inanıyor. Bu vaazlarda patronlara da sopa gösteriyormuş gibi yapsa da muhatapların (patronların) orada olmayışından dem vurup işçi üzerinden devam ediyor: “Sendikalara üye olmayın. Patronunuz size rızkınızı veriyor, rızkını sizinle paylaşıyor, milyonlar döküp şirket kuruyorlar, siz zarara uğratıyorsunuz” diyor. “Kapıda bas bas bağırıyorsunuz ‘isteriz, isteriz’ diye. Neyi, kimden istiyorsunuz? Allah’tan isteyin” gibi işçilerin beynini sulandıracak hikâyeler anlatıyor. Bu hikâyelerden rahatsız olan bir sürü işçi olmakla beraber savunup sahiplenen çok sayıda işçi de var.

Saygıdeğer imamımızın yediği naneler bununla da sınırlı kalmıyor. Direnişte olan hamile kadın işçilerin cami tuvaletini kullanmasından rahatsız olduğunu dahi söylemişti. Kadın işçilerin yaptıkları direnişin doğru olmadığını söyleyerek, camiye erkeklerin sık ziyaretinden dolayı bir daha camiye gitmemeleri gerektiğini, bu durumun hoş olmadığı gibi bir sürü şey zırvalıyor.

Bizler de karşısından bir sürü şey anlatıyoruz ama bizde hoparlör yok. Buna karşın sol ne yapıyor? Müslüman’a Darwin’in evrim teorisini anlatıyor. Karşındaki de kollarını açmış, ateist olmak için sana koşuyordu zaten. Arkadaşlar, kusura bakmayın ama sınıfta kalmaktan bıkmadık mı? Örgütlenmeye çalıştığın kesim din üzerine tartışma bile yapamayacağın bir sınıf. Bizim bakışımızı, stratejimizi, bu yoldaki yürüyüşümüzü değiştirmemiz gerekiyor. Ben inançlı bir arkadaşınız, yoldaşınız olarak herkesi daha derin düşünmeye davet ediyorum. İnanç hususundaki fikirlerinizi saklamanızı değil, sınıfın gözüne sokmaktan vazgeçmenizi istiyorum.

Düşüncelerim bundan ibaret. Okuyan, okumayan, doğru bulan, bulmayan, saygı duyan, duymayan herkese saygılarımla, hoşça kalın.

Tren kazasının sorumluları hesap versin!

0

8 Temmuz Pazar günü Kapıkule-İstanbul seferini yapan TCDD treni devrilmiş, bunun sonucunda 24 vatandaşımız hayatını kaybederken 318 kişi de yaralanmıştı. Olaydan günler geçmesine rağmen olay ile ilgili ne Ulaştırma Bakanlığı ne de İçişleri Bakanlığı olayın teknik boyutu ile ilgili detaylı bir açıklama yapmıştır.

Meydana gelen olayda açıkça jeolojik-jeoteknik hatalar gözlemlenmektedir. Bunu kaza diye servis edenler, o bölgede meteorolojik araştırma yapıp gerekli zemin tedbirlerini almış olsalardı sadece kaza kelimesinin yetersiz kaldığını anlayacaklardır. Bakanlığın yapmış olduğu açıklama da ayrıca itiraf niteliğindedir. Facianın meydana geldiği menfez geçişinde en temel mühendislik parametrelerinin dikkate alınmaması ve toprak dolgu yapılması kazanın temel nedenleri arasındadır. Bu olayların pek çok defa yaşanmasına rağmen halka gerçeğin anlatılmaması, olayla ilgili araştırma yapabilecek yetkinliğe sahip meslek örgütlerinin söylemlerinin görmezden gelinmesi bu son olaya davetiye çıkarmıştır. Ayrıca bu olayın sorumluları hakkında gereken hiçbir şey yapılmamıştır.

Ülkemizde bu kazanın önlenmesi için çalışma yapabilecek pek çok jeoloji mühendisi işsizdir. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odasına göre, iş imkânlarının kısıtlı olmasından dolayı, mezun olmuş mühendislerin %48’i alan dışı istihdam edilmektedir. Birçok jeoloji mühendisi bu ülkede işlerini yapmaz iken, sektörde mühendis fazlası olduğunu söyleyen çalışma bakanları varken, bu hadisenin yaşanıyor olması bir kez daha ülkemizde bilime verilen önemi göz önüne sermiştir.

Kaza degil, özelleştirme!

TCDD Yapım ile TCDD Taşımacılık dairelerinin 14 Haziran 2016 yılında ayrılması sonucunda; yapım ve taşımacılık plan ve hedeflerinin birlikte değerlendirilmediği yapım aşamasında şartname kriterleri müteahhit firmaların insafına bırakılmıştır. Bu durum, hem iş güvenliği olmaksızın maliyeti minimuma düşürmek için emeği ucuzlatan şirketlerin ihaleleri almasıyla o yapımlarda pek çok iş kazasının ortaya çıkmasına hem de ortaya çıkan ürünlerin kalitesini düşürerek kazaların yaşanmasına zemin hazırlamıştır. İstanbul-Ankara yüksek hızlı tren hattı da buna benzer çeşitli sorunların yaşandığı hat olarak önümüzde durmaktadır.

2013 yılına kadar demiryolu güzergâhlarında görevli olan “yol bekçilerinin” maliyet kapsamında işlerine son verilmesi ve rutin günlük kontrollerin yapılmaması bugün yaşadığımız kazanın bir diğer önemli nedeni olarak görülmektedir. Bu işçiler görevlerini yapıyor olsalardı 24 kişi ölmeyecek, 338 kişi ise yaralanmayacaktı. Bir kez daha altını çizmek gerekirse taşeron ve daha fazla kâr hırsı her alanda öldürmeye devam ediyor.

Umut

0

Merhaba arkadaşlar,

Ben Kıraç Organize Sanayi’de kimya sektöründe bir fabrikada çalışan mal kabul depo işçisiyim.

Sizden farklı bir hayatım yok, benim de kredi kartı borçlarım var. Benim için de ayın sonunu getirmek, deveye hendek atlatmaktan zor. Asgari ücretle çalışıyorum. Maaşım yetmediğinden haftanın en az iki günü mesaiye kalmak zorundayım. Eve geldiğimde bitkinlikten hemen uyuyorum. Sosyal hayat ise mazide kaldı. Cumartesi günleri bile fazla mesaideyim. Ancak bu koşullarda çalışanın yalnızca ben olmadığımı bilmiyorum.

Ürettiğimiz şampuanlar ve deterjanlar gibi çalışan işçiler de patronumuz için sadece bir mal. Üretim verimliliği diye başımıza dikilen şefler ve ustabaşları bizi son damlamıza kadar çalıştırıyor. Çay molalarımız on, yemek arası ise yirmibeş dakikaya düşürüldü. İki kişinin işi bir kişiye yaptırılıyor ve sürekli eksik kadroyla çalıştırılıyoruz. Bantta hattın birkaç dakika durması bile yönetimin bizden savunma almasıyla sonuçlanıyor. Üretim baskısı yüzünden her hafta iş kazaları da oluyor. Şu ana kadar can kaybı veya ciddi yaralanma olmaması talih.

Madalyonun bir de diğer yüzü var. Patronumuz bizim etimiz ve kanımızla malına mal katıyor, aldıklarını da şirkete işletip vergisini iade olarak alıyor. Artan işsizlik ve ezilen alım gücümüz yüzünden bizi kendi köleleri olarak görüyor, aşağılıyor.

Bu sorunun tek bir çözümü var; bunun bilincindeyiz. Çalışan tüm arkadaşlar ile önce arkadaş, ardından da birlik olmalıyız. Bizim kendimizden başka dostumuz yok. Bize reva görülen bu muameleden ve çalışma koşullarından hiçbir patron ve yönetici gönüllü olarak vazgeçmeyecek. Yönetime ve patrona karşı yalnız kalmamak için birlikte mücadele etmeliyiz. Yalnız başımıza gücümüz yok; ancak biz yoksak üretim de yok, fabrika da yok.

Her ne kadar çalıştığım fabrikada örgütlü bir sendika olmasa da on dakikalık çay molalarında bir süredir kendi aramızda birlik olmanın konuşulması umut verici. Gebze’de bizim işkolumuzda çalışan ve direnişte olan Flormar işçilerini ise sosyal medyadan izliyoruz.

Ekonomik krizin geldiği Türkiye’de durum karanlık ama umut Kaf Dağı’nın ardında da değil. Flormar’dan başlayıp tüm işyerlerinde hakça ücret ve muamele göreceğimiz günler için yapmamız gereken de belli. Çalıştığımız yerlerde derhal birlik olmalıyız.

İDP 3 Yaşında!

0

Yazarın dediği gibi, gemiler için en güvenli yer limanlardır ama hiçbir gemi limanlarda çürüsün diye inşa edilmez. Bütün gemiler açık denizlere açılsın diye yapılır. Partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni ilan ederken biz de bu hedefle yola çıktık. Ne bir tabela yeter düşüncemiz oldu ne de küçük olsun ama bizim olsun gibi bir sınır çizdik kendimize. İDP’yi en başından açık denizlere açılmak için inşa etmeye giriştik.

Ardında otuz beş yılı aşkın bir deneyim olan partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni, bundan tam üç yıl önce, 21 Ağustos 2015’te ilan ettiğimizde tüm denizler çalkantılıydı. Bugün çalkantılar yerini fırtınalara bırakmış durumda. Lakin bu bizim için bir öngörü eksikliği değildi. Tam tersine. Doksan yıl önce partimize ruhunu veren Sol Muhalefet geleneği neden ve nasıl var olup yola çıktıysa, biz de İDP’yi tam da o nedenle var edip yola çıkardık.

Bizler hayal kurmayı severiz. Aksi takdirde devrimci ve sosyalist olmazdık. Yanlış anlaşılmasın, hayallerimizin olması hayalci olduğumuz anlamına gelmez. Doğru, Sol Muhalefet olacakları engelleyemedi. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuramadı. Ama bu ısrarlı ve kararlı mücadele, bu hayalin yaşamasını sağladı ve bizlere ulaştırdı. İDP ve benzerleri bugün bunun için var. Bizler herhangi bir başka dünya kurmanın peşinde değiliz. Hayalimiz sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmak…

Bu mümkün mü? Dünyayı çöle çevirenler her devirde, hep aynı şeyi söylerler: Gerçekçi olun! Gerçekçi olmak ne anlama geliyor? ABD’nin başında Trump var; Rusya’yı yıllardır Putin yönetiyor; Türkiye’de Erdoğan artık başkan! Giderek bütün ülkeler de bu örnekleri izliyor. Haritada nerede olduğunun bir önemi olmaksızın, ister İskandinavya’da, ister Afrika’da, ister Güney Amerika’da tüm ülkeler daha fazla baskı, otorite ve sömürü konusunda birbirleriyle yarışıyor. Peki, neden?

Olan şu! Kapitalizm dünyayı yerle bir etti. Patron demokrasileri çuvalladı. Yaldızı dökülen burjuva-kapitalist devletler şimdi tüm insanlığı, sonsuz fedakârlıklar göstermelerini isteyerek, kendi faturalarını ödemeye davet ediyorlar. “Gerçekçi olun”un anlamı işte bu! Pislik içinde bıraktıkları bu dünyaya boyun eğmemizi, razı olmamızı istiyorlar! Hayır, ne boyun eğeceğiz ne de razı olacağız!

Troçki kitapları

0

Yeni başlayanlar için Troçki

Tarık Ali – Phil Evans / Çev: Osman Akınhay  Agora Kitaplığı

68 Geleneği içerisinden gelen Tarık Ali ile Phil Evans’ın yazdıkları bu kitap, hem Troçki’nin hayat hikâyesini ve temel argümanlarını ana hatlarıyla, kronolojik bir sırayla ve sıkıcı olmayan bir dille ele alıyor. Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise çizim ve karikatürleri.

 

Rus Devriminin Tarihi, 3 Cilt

Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

Troçki’nin gerek çap, gerek güç ve gerekse ihtilal konusunda Troçki’nin fikirlerini tam anlamıyla açıklaması bakımından onun en büyük eseri. Bu abidevi eserinde bir tarihçi olarak aktörlüğünün ve görgü tanıklığının ötesine geçiyor. Deneyimini eserini çok ince testlere tabi tutuyor ve genellikle dostlarından çok düşmanlarından elde ettiği çok esaslı tanıklarla desteklemeye çalışıyor.

 

Hayatım

Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

1905 ve 1917 Petrograd Sovyeti başkanı, Kızıl Ordu kurucusu ve başkomutanı, Dışişleri Halk Komiseri, Devrimin en keskin beş yılında Lenin’le birlikte ön safta mücadele eden Troçki 1929’da sürgün edildiği İstanbul’da otobiyografisini yazdı.

 

Demokrasi için devrim

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin siyasal programında, başlığı “Demokrasi için devrim” olan bir bölüm var. Partimiz bu başlığı, kulağa hoş gelen bir slogan olduğu için seçmedi ve bizce bu başlıkta ifade edilen öneri, 24 Haziran seçimleriyle birlikte daha da güncellik kazandı.

Şunu demek istiyoruz: Türk soluna hakim olan genel kanı, sosyalizmin ancak demokrasiden sonra kurulabilecek oluşudur. Bu kanıya göre, sosyalizme varılmadan önce geçilmesi gereken aşamalar vardır ve bu aşamalardan birisi de, egemen burjuva sınıfların egemen bir burjuva demokrasisi kurmasıdır. Böylece işçiler bu demokrasinin kendilerinin demokrasisi olmadığını iyice anlayacak ve ancak ondan sonra sosyalizme geçilebilecektir.

Biz bu aşamacı kanıya katılmıyoruz. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle bizim için sosyalizmin koşulu demokrasi değil, demokrasinin koşulu sosyalizm. Yani işçiler açısından adil, eşitlikçi ve özgür bir toplum ancak sosyalizmle yaratılabilir. İkincisi, biz burjuva sınıfların demokratik atılımlar gerçekleştirebileceğine, onların demokrasiyi tesis edebileceğine inanmıyoruz. Ancak bu bir inanç meselesi değil; kapitalistler doğaları gereği demokrasiye düşmanlar çünkü o olmadan, daha çok kâr ediyorlar. Üçüncüsü, tarihte bir örnek yoktur ki, demokrasiden sosyalizme otomatik olarak geçilmiş olsun. Aksine genellikle demokratik haklarını elde etmeyi dileyen toplumlar, var olduğu iddia edilen bu burjuva demokratik aşamayı “atlamışlar” ve doğrudan sosyalizme ilerlemeye yarayacak olan konseyler-meclisler-sovyetler kurmuşlardır.

Şimdi gelelim Türkiye’ye… İlk sorumuz şu: Türkiye’ye demokrasiyi kim getirecek? TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın, patronların ve onların siyasal temsilcileri olan Saray ile sistem partilerinin bunu yapamayacağı ve yapmayacağı açık. Görüyorsunuz ya işte, onlar başkanlık rejimi istiyorlar, onu bina ediyorlar! Zaten yarım yamalak olan demokrasinin son mevzilerine de saldırıyorlar. Hayır, Türkiye’de demokrasinin temsilcisi ancak işçi sınıfı olabilir çünkü demokrasiden, özgürlükten çıkarı olan tek sınıf işçi sınıfıdır. İkinci soru şu: İşçi sınıfı demokrasiyi nasıl getirecek? Patron partilerinin belirlediği idari kurallarla mı? Yüzde 10 barajıyla mı? Türkiye İşçi Partisi’ni tekme tokat salondan kovan meclis yapısıyla mı? Soma madeninin sahibini aklayan, Somalı madencileri tekmeleyenlere dava açmayan, işten atmalarda ve taşeron çalıştırmada patronların safını tutan hukukla mı? Hayır, bunların hiçbirisiyle değil. İşçi sınıfı demokrasiyi ancak devrimle getirebilir. Devrim, patron yanlısı sistemin işçi yanlısı bir sisteme dönüşmesinin ismidir. İşte bu sebeple “demokrasi için devrim” diyoruz.

Troçki Türkiyeli işçilere ne anlatıyor?

0

Lev Troçki 20 Ağustos 1940’ta, Stalin’in emriyle hareket eden bir suikastçı tarafından katledildiğinde, ardında dünya işçi sınıfına büyük bir devrimci miras bırakmıştı. Bu miras hiç şüphe yok ki, işçi sınıfının siyasal ve toplumsal kurtuluşu söz konusu olduğunda, en gerçekçi ve kalıcı önerileri temsil etmektedir. Ve yine hiç şüphe yok ki, Türkiye işçilerinin de bu mirastan özümseyebilecekleri dersler, bu önerilerden kendi özgürlüklerine ulaşmak için kullanabilecekleri unsurlar çoktur. Biz birkaç tanesini saymayı deneyelim.

Troçki’nin Türkiye işçilerine bıraktığı en ciddi miras, onun “sürekli devrim teorisi” olarak adlandırılan yöntemidir. Zira Troçki, 20. yüzyılın başında, geç sanayileşmiş ve henüz bütün demokratik haklarına kavuşamamış ülkelerdeki toplumsal mücadeleleri incelemiş ve demokratik haklarını kazanmak için mücadele eden bu toplumlarda, kapitalist sınıfların ve devletin demokrasi, ilerleme ve özgürlük lehine değil, onların aleyhine çalıştığını saptamıştır. O bu saptamayı bir adım daha ileri götürerek şunu öne sürmüştür: Toplumların gündemlerinde olan en asgari demokratik ve ekonomik sorunlar dahi, onların en ufağı ve önemsizi dahi, nihai çözümlerine ancak işçi sınıfı tarafından ulaştırılabilir. Bunun anlamı 6 saat iş günü, kurucu meclis, sendikal haklar, enflasyon oranında iyileştirilen asgari ücret, tarım reformu, ulusal azınlıklara özgürlük ve tüketim maddelerinin üzerinde bir devlet denetimi kurulması gibi en temel demokratik özgürlüklerin, patronların siyasal programları tarafından kalıcı olarak çözüme kavuşturulamayacağı ve bunların ancak işçilerin kendi mücadeleleri ve perspektifleriyle çözülebileceğiydi. Bu sebeple işçiler, bir an önce sistem partileri için çalışmayı, onlar için oy vermeyi bir kenara bırakmalı ve kendi bağımsız partilerini ve sınıf siyasetlerini bina etmeliydi. Bugüne kadar yaşanmış olan bütün sınıf mücadeleleri, Troçki’nin bu tespitlerinin doğruluğunu ortaya koymuştur.

Yakın bir zamanda, Türk siyasal yelpazesinin ciddi bir bölümü, işçileri Erdoğan’a, Muharrem İnce’ye veya Meral Akşener’e oy atmaya ikna etmeye çalıştı. Halbuki Troçki’nin mirası, işçilerin bir an önce kendi politik ve örgütsel bağımsızlıklarını kazanmalarının yakıcı olduğuna işaret ediyor. Zira bu isimlerin hiçbirisi işçilerin çıkarına çalışmadı ve çalışmayacak da. Nisan Gazetesi olarak biz kendimizi Troçki’nin öğrencileri olarak görüyoruz. Bu nedenle de onun mirasını sahiplenerek, onun Türkiye işçilerine bıraktığı en değerli öğretileri hayata geçirmeye çalışıyoruz: İşçilere ait olan, işçilerin yönettiği, işçilerin kurtuluşu için mücadele eden bağımsız ve kitlesel bir politik parti.

Troçki: Özgürlüğe adanmış bir yaşam…

0

Lev Davidoviç Bronstein… Gerçek adı buydu. 1879 yılında bugünkü Ukrayna topraklarında iyi halli bir çiftçi ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi çocuklarının başarılı bir mühendis ve zengin bir adam olacağını umuyordu ama o kaderini ezilen yığınlarla birleştirmeyi tercih etti. 19 yaşında Marksist saflara katıldı. Üç uzun sürgün yaşayacak (1902-1905, 1907-1917 ve 1927-1940) ama iki büyük devrimin de (1905 ve Ekim 1917) başlıca önderleri arasında yer alacaktı. Lenin ile Londra’da İskra gazetesinin yayımlanmasında beraber çalıştı. İki kez Petrograd Sovyeti başkanlığını üstlenen bu adam aynı zamanda önemli bir gazeteciydi ve Balkan savaşlarını ve 1. Dünya Savaşı’nı eşsiz gözlemleriyle yakından takip etti.

1917 Ekim’inde dünya tarihinde ilk kez işçi sınıfını iktidara taşıyan askeri operasyonları, askeri devrimci konsey başkanı sıfatıyla o yönetmişti. Devrimin zaferinden sonra dış işleri halk komiseri oldu ve 1918 yılında Almanya ile yürütülen barış görüşmelerini ilk işçi hükümeti adına sürdürdü.

Kızıl Ordu’yu kuran ve yöneten de oydu… 5 milyona yakın kadın ve erkekten oluşan bu dünyanın ilk işçi ordusu, iç savaş sırasında onun liderliğinde 14 yabancı ülkenin askerlerinden oluşan bir karşıdevrim ordusunu dizlerinin üzerine çökertecekti. Sinematograf, telgraf sistemleri ve en gözü pek işçi muhafızlarla yüklü bir propaganda makinesine dönüştürülen ünlü zırhlı treni hâlâ dünya burjuvazisinin en korkunç kabuslarından biridir.

Troçki, içgörüleri ve yöntemsel derinliğiyle düşmanlarının bile hayranlığını üstüne çekmiş yaratıcı bir devrimciydi. Lenin ile birlikte dünya emekçilerinin genel kurmayı olarak tasarlanan 3. Enternasyonal’in ilk kurucu metinlerini ve deklarasyonlarını o kaleme almıştı. Lenin’in ölümünden sonra hem Sovyetler Birliği’nde hem de 3. Enternasyonal’deki bürokratikleşmeye ve Stalin önderliğinde sembolize olan politik yozlaşmaya karşı uluslararası mücadeleyi hazırlayan da o oldu.

Orta boylu, siyah kıvırcık saçlı, insanı derinden etkileyen delici mavi bakışlı bu adam, metalik bir sesle ve oldukça hızlı konuşuyordu. Aynı anda hem zekâ hem heyecan hem de zarafet dolu sözleriyle, düşmek üzere olan bir işçi kentinde direnişin kaderini değiştirebilir, devrimi ezmek üzere yola çıkan beyaz birlikleri devrim saflarına kazanabilirdi.

İki evliliğinden dört çocuğu oldu. Bu büyük devrimcinin yazgısını paylaşan bu çocuklar, korkunç sürgün ve açlık koşullarında babalarından önce öleceklerdi. Yaşantısı boyunca tasavvur edilebilecek en muazzam zaferlere de, en korkunç yenilgilere de tanıklık etti. Gelin görün ki, hiçbirine de gereğinden fazla bağlanmadı. Troçki kişisel yazgısının açık bir biçimde uluslararası ölçekte mücadele eden işçi sınıfının zafer ve yenilgilerine bağlı olduğuna inananlardandı. Yakınmak yerine dünyayı değiştirme hayalinin peşinden gitti.

Troçki, gerçek bir eylem adamıydı ama eylemleri zengin bir teori ve yöntemsel derinlikle iç içeydi. 1905 devriminin dersleri ışığında “Sürekli Devrim Teorisini” geliştirdiğinde daha 26 yaşındaydı. Bu teori, Rusya’da zayıf ve kapasitesiz bir burjuvazinin altını çiziyor, yarı feodal Çarlığın gericiliğine karşı, demokratik görevlerin, kaçınılmaz bir şekilde işçi sınıfının ve ezilen bağlaşıklarının önderliğinde çözüme kavuşturulabileceğini vurguluyordu.

Hitler’in yükselişini ve faşizmin insanlığa ödeteceği bedelleri, Holokost’u, daha büyük savaş patlamadan önce öngörmüş; Rusya’daki Stalinist rejimin, işçi sınıfının seferberlikleri ve örgütleri yoluyla, işçi demokrasisine dayalı bir sosyalizme yönelmemesi halinde, kapitalizmin restore edilmesiyle sonuçlanacak bir geçiş devleti olduğuna işaret etmişti…

Yine de kendisine sorsaydınız, sıradan bir ölümlünün başını döndürebilecek bunca başarının içinde en büyük eserinin, ölümünden kısa bir süre önce kuruluşuna güç verdiği Dördüncü Enternasyonal olduğunu söylerdi size.

Oldukça zayıf güçlerce kurulan bu örgüt bir yandan Stalinist yozlaşmanın, diğer yandan faşizmin yükselişi karşısında devrimci Marksizmin yegane mevzisiydi. Bu örgüt sayesinde devrimci Marksist akımlar, kendi ulusal sınırlılıklarını aşabildi, Stalinist yozlaşma dışında bir Marksizm yaşam şansına kavuştu.

Kuruluşunu takip eden yıllarda, başta Troçki olmak üzere neredeyse bütün tarihsel liderleri katledilen bu örgüt defalarca parçalandı, tahrip oldu ama yine de dev çokuluslu şirketlerin devrilmesini ve ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek olan sosyalizmin inşasını mümkün kılacak strateji ve taktikleri geliştirmeye odaklı yegane dünya örgütü olmayı sürdürdü.

Vasiyetinde, insanlığın özgür komünist geleceğine bugün ilk gençliğinden daha fazla inandığını söyleyen bu adam, 20 Ağustos 1940 tarihinde Stalinist bürokrasi tarafından inceden inceye hesaplanmış bir siyasi suikastın kurbanı olarak ölmeden önce gelecek kuşaklara şu mesajı veriyordu: Lütfen bizim çocuklara söyleyin… Zaferimizden eminim… Dördüncü Enternasyonal… İleri…