Ana Sayfa Blog Sayfa 61

Bu bir mücadele çağrısıdır: Türkiye Kadın Buluşması’nın ardından

0

165 kadın ve lgbti+ örgütü “Haklarımız, hayatlarımız ve kazanımlarımız bizim!” diyerek 5-6 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşması’nda bir araya geldi. Buluşmaya 35’i aşkın ilden bine yakın kadın katıldı.

Her ilin kadın örgütlerinin aktarımıyla başlayan toplantıda kadınlar nelerle, ne şekilde mücadele ettiklerini ve buluşmadan beklentilerini paylaştı. Elbette ki, böylesi bir zamanda Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadınların her biri haklarından ve hayatlarından vazgeçmemeye kararlıydı. Bu tarihi buluşmadan en büyük beklenti de bu birlikteliğin güçlü bir şekilde sürmesi ve çoğalmasıydı.

Buluşmanın temel gündemleri kadınlara yönelik saldırılardı: Erkek şiddeti, nafaka, çocuk istismarı, ekonomik krizin etkileri, güvencesizlik, emek sömürüsü, savaş, aileyi koruyan politikalar, homofobi, tutuklamalar, baskılar ve direnişlerden söz edildi. Yapılan atölyelerde ise kadınlar olarak bizi bir araya getiren bu saldırıların karşısında bugüne kadar neleri başardığımızdan söz ettik. Atölyeler olarak yürütülen toplantılarda kadınların çoğu birbiriyle temas etme, tartışma şansı buldu. Bundan sonrasında yapılabileceklere dair birçok fikir ve öneri sunuldu. Burada çıkan temel karar sonuç bildirgesinde de şöyle ifade edildi: “…İletişimimizi ve dayanışmamızı güçlendirmek, saldırılar karşısında tek tek değil birlikte hareket etmenin yollarını bulmak, birbirimize daha fazla temas edebilmek ve ortak akıl yürütebilmek için bir koordine olma/iletişim/haberleşme ağı var etmeye karar verildi. Buluşmanın sonuçlarını konuşmak, nasıl hayata geçireceğimizi tartışmak için bulunduğumuz illerde bir araya geleceğiz.” Bu bağlamda, 8 Mart süreci ve 14 Şubat bu buluşmanın sokağa döküldüğü, politik sözün yaygınlaştırıldığı temel kampanya gündemleri olacak.

Türkiye Kadın Buluşması’na giderken ifade ettiğimiz gibi yalnızca bir araya gelmenin ötesine geçmek; şiddete, tacize, yoksulluğa ve baskılara karşı örgütlü bir şekilde ortak tepki koymak elzem. Bu nedenle, Türkiye Kadın Buluşması hakkında birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Türkiye’de bu kadar çok farklı kesimden kadının bir araya gelmesi ve kendi sorunlarına dair politika yapmanın, birlikte hareket etmenin zeminini yaratmaya çalışmasını oldukça önemsiyor ve coşkuyla karşılıyoruz. Aynı zamanda bu deneyimin tüm Türkiye muhalefetine örnek olacağını düşünüyoruz. Ancak bu bir aradalığı yukarıda bahsettiğimiz türden bir birlikte karşı koyuşa dönüştürmek; aslında bu bağların biraz daha kenetlendiği, iletişimin ve dayanışmanın sürekli olduğu bir örgütlülüğü gerektiriyor. Aynı zamanda bu toplamın etki yaratan bir topluluğa dönüşmesi, Kadınlar Birlikte Güçlü’nün yalnızca bir slogandan ibaret kalmamasında gizli; yani farklı kesimlerden, mahallelerden, işyerlerinden kadınlara ulaşabilmeliyiz, ki bu da hayati önem taşıyor. İşte bu noktada buluşmanın kendini bir örgütlülük ya da koordinasyon olarak tarif etmekten özellikle imtina etmesi ve kendini iletişim/haberleşme ağı olarak konumlandırması biraz düşündürüyor. Bugün kadınlar olarak bunun daha ötesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Yoksulluk, erkek şiddeti, kriz, cinsel istismar gibi konuları içeren temel taleplerimiz etrafında yerellerden örülerek bütün kadınları içine alan bir örgütlülüğün kadın mücadelesini daha da güçlendireceğine inanıyoruz. Bu bağlamda, politik sözün ne kadar sarih, ne kadar ortak ve ne kadar birlikte söylendiği bu buluşmanın temel kazanımı olacak.

Venezuela: Emperyalist müdahaleye ve ABD yanlısı sağ muhalefete hayır! Maduro’nun asker-sivil hükümetine destek yok!

0

Venezuela’da yaşanan son gelişmelere dair, İşçi Demokrasisi Partisi’nin bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in deklarasyonu:

Trump, Macri ve Bolsonaro’nun müdahaleciliğinin karşısındayız. Ne de Amerika yanlısı Guaidó’nun kendini başkan olarak ilan etmesini kabul ediyoruz. Ama Maduro’nun açlık yaratan sivil-askeri hükümetine de hiçbir destek vermiyoruz.

Enternasyonalist sosyalistler olarak, emperyalizmin Venezuela’da kendini başkan ilan eden Guaidó’yu tanıyan gerici Trump aracılığıyla gerçekleştirdiği politik müdahaleyi kesin olarak reddediyoruz. Aynı şekilde, Bolsonaro, Macri, Piñera ve diğerlerinin kapitalist hükümetlerinin Guaidó’yu başkan olarak tanımalarının karşısındayız.

“Demokrasi” ve “insan haklarından” söz edecek olanlar onlar olamaz. ABD hükümetleri her zaman dünya halklarına karşı askeri ve sivil her türlü müdahaleyi desteklemişlerdir. IMF ve çokuluslu şirketler aracılığıyla kemer sıkma politikaları izleyen ve halklarını sömüren Bolsonaro, Macri veya Piñera gibilerinin hükümetleri de “sosyal” haklardan söz edemezler. Bu nedenle, Venezuela’da eski politik ve ABD yanlısı patron rejimini temsil eden bir politikacı olan Guaidó’nun kendinden menkul “hükümetini” de tanımıyoruz.

Bununla birlikte, bunun Nicolás Maduro’nun diktatörlük rejimine destek verdiğimiz anlamına gelmediğini belirtiriz. Onun hükümetinin “sosyalist” ve “sol” olduğunu da kabul etmiyoruz. Venezuela halkının yaşamakta olduğu açlığın sorumlusu Maduro ve onun sahte “XXI. Yüzyıl sosyalizmidir”. Venezuela’da ve tüm dünyada çalışan halklarda oluşan büyük kafa karışıklığının sorumlusu da odur. Venezuela halkını şaşkınlığa sürükleyerek, içinde bulundukları sosyal ve insani krize son verecek olanın sağcı ve ABD yanlısı politikacılar olabileceğine inanmaya iten de onun açlık yaratan ve baskıcı, patron yanlısı politikalarıdır.

Maduro ABD ile ilişkilerini kestiğini açıkladı ve yeni bir “antiemperyalist” konuşma yaptı. Fakat bugüne kadar yapmadığı gibi, şimdi de Amerikan firması Chevron veya Total, Repsol veya Lukoil gibi çokuluslu petrol şirketlerine ilişkin hiçbir yaptırım kararı almadı. Ne dış borçları ödemeyi durdurdu ne de uluslararası bankalarla ve çokuluslu madencilik şirketleriyle ilişkilerini kesti. Nicolás Maduro ve Diosdado Cabello, Venezuela ordusuyla birlikte askeri-sivil kapitalist bir hükümet inşa ettiler. Bu hükümet altında ortalama ücretler 6 dolara kadar düştü, bir sosyal çöküş yaşandı ve milyonlarca kişi Venezuela’yı terk etmek zorunda kaldı. Maduro çokuluslu şirketlerle (petrol ve madencilikte karma şirketler aracılığıyla) işbirliği halinde ve “boliburjuvazi” olarak adlandırılan, askeri ve sivil kesimlerden oluşan, büyük ulusal şirketlerin yararına ülkeyi yönetiyor. Bu durum, kendisini solda tanımlayan hiç kimsenin reddedemeyeceği bir gerçeklik. Bu nedenden ötürü sağlık, eğitim, çimento, petrol ve kamu hizmetleri emekçilerinin onurlu bir ücret ve gıdaya erişim hakkı için gerçekleştirdiği grevlerin sayısında 2018’de önemli bir artış oldu.

Fakat Venezuela’daki bu durum, hiçbir şekilde herhangi bir emperyalist müdahaleyi veya bir askeri darbe girişimini meşrulaştırmaz. Biliyoruz ki, emperyalizm ve ABD yanlısı Venezuela sağı, Maduro rejimine karşı yaygınlaşan nefreti, iktidara geri dönmek ve kapitalist ekonominin yönetimini ellerine almak için bir fırsat olarak kullanmak istiyorlar. Kendinden menkul Guaidó “hükümeti” bugün çoğunluğu Maduro rejimini destekleyen silahlı kuvvetleri bölmeye çalışıyor. Ordunun üst yönetimi, Maduro rejimi altında ekonomik yağmadan aslan payını alıyor.

Venezuela’daki kardeş partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), sınıf bağımsızlığı temelindeki politik çizgiyi açık bir şekilde ifade etti: “23 Ocak’ta işçi ve emekçi halk lehine siyasi bir değişim sürecinin açılmayacağını söylemeliyiz. Kitlelerde yanlış beklentiler uyanmasını engellemeliyiz (…) Hükümetin kemer sıkma paketini alaşağı etmenin ve krizden işçi yanlısı bir çıkış sağlamanın tek yolu işçi ve emekçilerin mücadelesi ve seferberliğiyle sağlanabilir. Venezuela halkının yaşadığı ekonomik ve sosyal trajedinin üstesinden gelmenin yolu ne işçilerin arkasından yapılacak müzakereler, ne de emperyalizmin ve onun bölgedeki müttefik hükümetlerinin müdahaleleridir. Emperyalist bir müdahalenin Venezuela halkı lehine hiçbir sonuç doğurmayacağı açıktır ve böyle bir müdahaleye sorumsuzca çağrı yapan herkesi kınıyoruz. (…) Hükümeti ve onun işçi karşıtı kriz paketlerini yenmenin tek yolu, hem Ulusal Meclis çoğunluğunu oluşturan partiler, hem de Maduro’nun Büyük Vatansever Kutbu-Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) ile arasına mesafe koyan birlikçi, özerk ve bağımsız bir işçi ve emekçi seferberliğinden geçmektedir. Yalnızca sokaklardaki örgütlü ve seferberlikle yükselen kendi gücümüze güvenmeliyiz.” (PSL bildirisi, 19 Ocak 2019)

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, krizden işçi ve halk yanlısı bir çıkış için işçilerin ve emekçi halkın bağımsız seferberliklerini desteklemeye devam ediyoruz. Bunun için başka tipte, aşağıdakileri temsil eden bir hükümet gerekir. Ancak böylesi bir hükümet, yoksulluk sınırını geçen ve aylık olarak güncellenen bir ücret sağlanması, acilen gıda ve ilaç temin edilmesi için bir ithalat planı oluşturmak, çokuluslu ve karma şirketlerin tasfiye edilerek petrolü %100 kamulaştırmak ve buradan elde edilecek kaynakları sağlık, eğitim, ücret artışı, emeklilik gibi alanlara ayırmak gibi acil önlemleri hayata geçirebilir. Aynı zamanda tüm demokratik özgürlüklerin sağlanması için mücadele ediyoruz. Protesto ve grev hakkı derhal tanınmalı, politik ve sendikal tutsaklar serbest bırakılmalıdır.

Bu çerçevede, Guaidó’nun kendinden menkul hükümetini tanımama çağrısını yineliyoruz ve Venezuela’da askeri darbe girişimi gibi her türlü emperyalist müdahale çabasını kınıyor ve reddediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

23 Ocak 2019

Venezuela: Krizden işçi ve emekçi yanlısı bir çıkış için; Emekçi halkın özerk ve bağımsız seferberliğini yükseltelim!

Venezuela’da ABD yanlısı sağcı partiler koalisyonu liderlerinden ve Ulusal Meclis Başkanı Guaidó 19 Ocak tarihinde, 23 Ocak günü için seferberlik çağrısında bulundu ve 23 Ocak’ta Maduro hükümetini tanımadığını açıklayarak kendisini “geçici hükümet”in başkanı ilan etti. Venezuela’daki kardeş partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), 19 Ocak günü, Guaidó’nun açıklamasının ardından bir bildiri yayımladı. Bu bildirinin Venezuela’da sınıf bağımsızlığı çizgisini berrak biçimde yansıtan bir belge olarak okurlarımızla paylaşıyoruz.

Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaidó ve parlamenter çoğunluğa sahip patron partileri 23 Ocak Çarşamba günü Caracas’ta toplanma ve bölgesel seferberlik çağrısında bulundu.

Bu çağrı halkın bazı kesimlerinde beklentilere yol açtı. Ulusal Meclis’in bu eylemlilik çağrısının, içinde bulunduğumuz acımasız krizi sonlandırmak adına emekçilerin bazı kesimleri için bir tür umut teşkil ettiğini görüyoruz.

 Bu beklentilerin, işçi ve emekçi halk karşıtı kemer sıkma paketi uygulayan, yerel ve çokuluslu şirketlerle el birliği içinde ülkeyi bugüne kadar gördüğü en sert ekonomik krize sürükleyen ve bu krizin faturasını da Venezuela halkına kesmeye çalışan sahte sosyalist ve halkı açlığa mahkum eden bir hükümetin toptan ve genel olarak reddedilmesine dayandığını biliyoruz.

Bununla birlikte, Chavezci mevcut hükümete karşı çıkan devrimci sosyalistler olarak, yaşadığımız bu trajediye son vermek isteyen kesimlere, bunu 2017 yılında gerçekleşen seferberliklere ihanet eden partilerin oluşturduğu Ulusal Meclis’e güvenerek yapamayacağımızı söylemekle sorumluyuz. Ne protesto gösterileri sırasında kaybedilen 120’den fazla hayatı, binlerce yaralı ve tutukluyu unutabiliriz; ne de bu partilerin önce müzakere masasına ve daha sonra da hükümet tarafından düzenlenen hileli seçim sürecine katılmak için seferberlik karşıtı ortak bir saf tuttuklarını göz ardı edebiliriz.

Ulusal Meclis ve içerisindeki sağ partilerin temel hedefi, kaybettikleri halk desteğini yeniden kazanmak ve kendilerini yeniden inşa etmek. Bu doğrultuda, ciddi bir iç kriz yaşamakta olan hükümete baskı uygulamaya çalışıyorlar. Bu şekilde Maduro hükümetiyle, ABD ve Lima Grubu’nu oluşturan patron hükümetleri tarafından da desteklenen planlı bir geçiş sürecini müzakere etmeyi umuyorlar.

Bu anlamda 23 Ocak’ta işçi ve emekçi halk lehine siyasi bir değişim sürecinin açılmayacağını söylemeliyiz. Sadece hükümetle ve Chavezci muhalif sektörlerle diyalog kanalı açmaya çalışan bir çağrının yanlış beklentiler oluşturmasına izin vermemeliyiz. Hükümetin kemer sıkma paketini alaşağı etmenin ve işçilerin hizmetinde krizden çıkış elde etmenin tek yolu işçi ve emekçilerin mücadelesi ve seferberliğidir.

Venezuela halkının yaşadığı ekonomik ve sosyal trajedinin üstesinden gelmenin yolu ne işçilerin arkasından yapılacak müzakereler, ne de emperyalizmin ve onun bölgedeki müttefik hükümetlerinin müdahaleleridir. Emperyalist bir müdahalenin Venezuela halkı lehine hiçbir sonuç doğurmayacağı açıktır ve böyle bir müdahaleye sorumsuzca çağrı yapan herkesi kınıyoruz. Aynı zamanda krizin Guaidó’ya ve Ulusal Meclis’in patron partilerine açık çek verilerek çözülmeyeceği de açıktır.

Partimiz, hükümeti ve onun işçi karşıtı kriz paketlerini yenmenin tek yolunun hem Ulusal Meclis çoğunluğunu oluşturan partiler, hem de Büyük Vatansever Kutbu-Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) ile arasına mesafe koyan birlikçi, özerk ve bağımsız bir işçi ve emekçi seferberliğinden geçtiğinin altını ısrarla çiziyor. Kimseye değil, sokaklardaki örgütlü ve seferberlikle yükselen kendi gücümüze güvenmeliyiz.

Bunun için bürokratik liderliklerini aşarak ve hükümete karşı grev hazırlığında olan öğretmenler örneğini izleyebiliriz. Aynı zamanda, hastanelerinin yolsuzluğa batmış yönetimine karşı, çalınan kaynakların geri kazanılması ve ücretlerin yoksulluk sınırına çekilmesi için geniş çaplı ve birlikçi seferberlikleriyle, Chavezci kesimleri bölen ve bir bölümünün mücadeleye katılmasını sağlayan Caracas Üniversite Hastanesi çalışanlarının açtığı yolu takip etmeliyiz.

İşçiler ve emekçiler olarak, enflasyona aylık olarak endekslenen, insan onuruna yaraşır ücretler, ve toplu sözleşmelerin yenilenmesi için ve hükümet tarafından kamu sektöründe uygulanan maaş düzenlemelerine karşı geçen sene başlatılan mücadeleyi ilerletmemiz gerekiyor. Mücadeleye katılan her yeni kesim ve seferber olan her yeni işçiyle birlikte, yerellerdeki gıda ve kamu hizmetleri iyileşmeye başlıyor; sokaklarda hükümete ve onun işçi ve emekçi karşıtı kriz paketlerine karşı gerçekleşen protestolar yaygınlaşarak daha da kitleselleşiyor.

Venezuela Sektörlerarası İşçi Birliği ve ülkenin farklı bölgelerinde bulunan diğer birlikçi grupların bir parçası olan partimiz Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve partimizin sendikal akımı C-CURA olarak patronların bekçi vagonu olmayı reddediyoruz ve emekçi halkın acil ihtiyaçları doğrultusunda bir Ekonomik Plan’ın hayata geçmesi için işçi sınıfının ve emekçi halkın bağımsız seferberliğini savunmaya ve yükseltmeye devam ediyoruz. Bu Ekonomik Plan, ücretlerin yoksulluk sınırını geçmesi ve aylık olarak güncellenmesini; acilen gıda ve ilaç temin edilmesi için bir ithalat planı oluşturulmasını; çokuluslu ve karma şirketlerin tasfiye edilerek petrolün %100 kamulaştırılmasını ve buradan elde edilecek kaynakların sağlık, eğitim, ücret artışı, emeklilik, PDVSA (Venezuela devlet petrol ve doğal gaz şirketi)’nın ve diğer temel şirketlerin yeniden ayağa kaldırılması gibi alanlarda kullanılmasını; yoksul köylülere toprak, ikmal ve teknik destek sağlayan bir tarım reformunu ve son olarak da dış borçların reddedilmesini kapsamalıdır. Bu Plan’ın hayata geçmesinin ancak bir işçi hükümetiyle mümkün olabileceği perspektifiyle mücadelemizi sürdürmekteyiz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) / Sınıfçı, Birlikçi, Devrimci ve Özerk Sendikal Akım (C-CURA)

19 Ocak 2019

Kendi kendini yiyen ekonomi

0

Ülke seçim atmosferine iyiden iyiye girerken Saray iktidarı da ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamını nasıl bertaraf edeceğini, bunu yapamasa bile en azından seçimlere kadar krizi nasıl öteleyebileceğini düşünmekle meşgul. Bu kapsamda ciddi denebilecek kararlar aldı. Seçim yaklaştıkça atılan bu adımlara şüphesiz ki yenileri de eklenecektir. Fakat, kriz ile ilgili alınan kararların hiçbiri krizin kendisiyle değil sadece sonuçlarıyla ilgileniyor. Ekonominin yapıtaşlarıyla oynamadan atılan her adım, ekonomik krizin etkilerini öteleme amacı taşıyor. Sibobu açılarak yavaşça alınan gaz, ileride daha şiddetli ani patlamalara gebe. Durum bu halde iken 31 Mart seçimleri sonrası ekonomik durumun emekçiler açısından hiç de iç açıcı olmadığını söylemeliyiz.

Bu bağlamda hükümetin aldığı kararlardan biri de kredi kartı borcunu ödemekte zorluk yaşayanların borç tutarlarının tamamının Türkiye’nin en büyük devlet bankası olan Ziraat Bankası tarafından yapılandırılmasıydı. Sürece göre kredi kartı borcu olanlar (bankalar arası kart merkezine göre Eylül 2018’de Türkiye’de 65 milyon kredi kartı ve 140 milyon da banka kartı var) borçlarını Ziraat Bankası’ndan çektikleri kredilerle düşük faiz (%1,10-%1,20) ve 24-60 ay arası değişen vadelerle ödeyebilecekler. Olayın en net hali şu: Aslında Ziraat Bankası diyor ki, “Ben kredi kartı borcunuzu ödeyeceğim ve siz de bana borçlanacaksınız”. Kredi ve banka kartı sayılarının da gösterdiği gibi borcu borç ile kapatmaya alışık olan emekçiler belirli bir gelirleri olmaları koşuluyla Ziraat Bankası’na borçlanarak kredi kartı borçlarını ödeyebilecekler.

Bu hamlenin, krizin etkilerinin son aylarda özellikle alım gücünde yarattığı tahribatı göz önüne alırsak seçim sürecinde çok akıllıca ama bir o kadar da tehlikeli olduğunu söyleyebiliriz. Kredi kartlarında toplam borç 102,4 milyar lira ve bunun 6,5 milyar lirası takibe düşmüşken; bireysel kredi kartı borcunu ödemeyen kişi sayısı 2 milyon 485 bin kişiye ulaşmışken; üstelik tüketici kredilerinin durma noktasına geldiği bu ortamda, hükümetin bu adımını bir nevi hediye olarak okuyabiliriz. Ama bunun nelere mal olabileceğine de değinmek gerekiyor.

Her şeyden önce alım gücü daralan ve daralmakta olan borçlular, borcu borç ile yapılandırdıklarından dolayı bu borçlarını da ödemekte zorlanacaklar. Futbol kulüplerinin bile borçlarını ödemek için kolları sıvamış olan Ziraat Bankası, kendi iç ve dış borçlarıyla baş edemez duruma gelebilir. Böyle bir bankanın, değirmenin suyu nereden geliyor diye hesaplamadan tökezlemesi ülkede finansal bir çöküş başlatabilir. Ülkenin dış borç miktarı, reel sektörün ve tüketici talebinin daralması göz önüne alınırsa seçimlere kurban edilen, ilerisini düşünmeden bol keseden saçılan bir ekonomik tablo var. Son düzenlemeyle sermayesinin yarısından fazlası kamuya ait olan şirketlerin kâr payı dağıtabilecek olması da, ekonomiyi ayakta tutayım derken ekonominin ayağına sıkmak dışında bir işe yaramayacak, sadece günü kurtarma itkisiyle yapılan akıldışı plansız hamleler, kendi kendini yiyen ekonomiye yol açacaktır. Şimdi kaşıkla verilenler de seçimden sonra kepçe ile geri alınacak, bunu herkes biliyor.

Kredi batağına saplanmış emekçilerin sorunları, kısa dönemli seçim yatırımlarıyla çözülemez. Yoksul emekçilerin kredi kartı borçları iptal edilmeli, bankacılık sistemi tek bir kamu bankası altında birleştirilmeli, tefecilere yapılan iç ve dış borç ödemeleri durdurulmalı, merkezi bir ekonomik planlama yapılmalıdır. İşçilerin küçük kırıntılara ihtiyacı yok; gerçek, radikal ekonomik tedbirlere ihtiyacı var ve bu önlemler ancak bir işçi-emekçi hükümeti altında hayata geçirilebilir.

Poşet Yasası: Gerçekten çevreci mi yoksa mali bir kaynak mı?

0

Plastik malzemeleri ürettik, onlara bağımlı olduk ve şimdi plastik içinde boğuluyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kullanılan plastik, arabalardan medikal araçlara ve ürün paketlemeye kadar pek çok sektörde bulunmakta. 2015 yılındaki yaklaşık 450 ton toplam plastik üretiminin %35’ini oluşturan plastik poşetler ilk defa, 70’li yılların sonunda kullanıma girdi. Kolaylık ve kullanışlılıkları sayesinde hem perakende satıcılar hem de tüketiciler tarafından hızla kabul edildiler [1, 2]. Günümüzde dünya çapında 1 trilyon, dakikada 2 milyon plastik poşet kullanılmakta ve büyük oranda geri dönüştürülmediği için aynı hızda da üretim ihtiyacı doğuyor. Ortalama 100 milyar plastik poşet üretimi için yaklaşık 12 milyon varil petrol gerekiyor [3]. Doğada 400 yıldan uzun bir sürede ayrışabilen plastik atıklar güneş ve rüzgâr gibi çevresel faktörlerin etkisi ile daha küçük parçacıklara, yani mikro plastiklere (5 mm’den küçük plastik parçacığı) dönüşüyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, bugüne kadar üretilen ve geri dönüştürülemeyen 6,3 milyar tonluk mikro plastik atığın, deniz ve okyanus ekosistemine karıştığını gösteriyor [2]. Ağustos 2017’de İspanya’da yapılan ve Nature bilim dergisinde yayımlanan bir araştırma “deniz ürünlerinin telafi edilemez ölçüde mikro plastikle kirlenmiş olduğu” sonucuna vardı. Nisan 2018’de Amerika Birleşik Devletleri’nde musluk suyu, bira ve deniz tuzunda mikro plastik kirliliği araştırması raporuna göre ortalama bir yetişkinin bedenine sadece bu üç kaynaktan yılda 5.800 sentetik madde girdiği sonucuna varıldı. Yani tükettiğimiz gıdalarla ve içtiğimiz suyla bedenimize giren mikro plastikler yalnızca bir çevre sorunu olmaktan öte bir gıda güvenliği sorununa da dönüşmüş vaziyette [4]. Tüm bu sebepler dolayısıyla son yıllarda plastik poşet kullanımının azaltılması ve geri dönüşümü dünya çapında bir gündem maddesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde de popüler ismi ile “Poşet Yasası” Çevre Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi kapsamında Kasım 2018’de Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. 1 Ocak 2019 itibarıyla plastik poşetler 25 kuruşa satılmaya başlandı ve bunun 15 kuruşu çevre projelerinin desteklenmesi amacıyla geri kazanım katılım payı olarak tahsil edilecek. İlgili yasa, tek kullanımlık petrol hammaddeli plastik ürünlerin kullanımını kısıtlamaya yönelik bir teşvik değil, yalnızca göstermelik bir “poşet ücreti” maddesidir. Atıkların kaynağında ayrıştırılmaması bir kader olarak ele alınmakta, çözüme değinilmemektedir. Aksine, atıkları ülke çapında kaynağında azaltmak makyajıyla bu yasa hayata geçirilirken, öte yandan Türkiye Kasım 2017-Ekim 2018 döneminde İngiltere’den 80 bin ton plastik çöp aldı. İngiltere’den Türkiye’ye gönderilen çöpler bir yıl öncesine kıyasla %33’lük bir artış gösterdi. Türkiye, Malezya’nın ardından İngiltere’nin en çok plastik çöp gönderdiği ikinci ülke konumuna yükseldi. Ayrıca, Malezyalı yetkililer, ülkeye gönderilen plastik çöplerin önemli bir bölümünün de geri dönüşümden geçemeyecek durumda olduğu ve çöplüklere gönderildiğini ifade etmekte [5]. Bu haber gösteriyor ki vatandaştan toplanan geri kazanım katkı payı, başka ülkelerin geri dönüştürülemeyecek kalitedeki plastiklerinin bertarafı gibi “çok verimli çevre projeleri”nin desteklenmesi için kullanılacak.

Sonuç olarak ne yapılmalı veya ne yapılabilir? Yalnızca plastik poşetin değil plastik içeren tüm malzeme üretiminin ve tüketiminin (plastik çatal, bardak vb.) azaltılması ve sonlanması ancak kamunun açık bir planlama yapması ile mümkün olabilir. Petrol hammaddeli plastik ürünlerden kâr eden firmalara teşvik vermek yerine, bu ürünlerin çevreye ve sağlığa zararı hakkında halkı bilinçlendirici çalışmalar yapılmalıdır. Plastik poşet özelinde, bu ürünlerin alternatifi olan bez çanta vb. gibi dayanıklı malzemelerin üretim ve kullanımı kamu tarafından teşvik edilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca teklifin hayata geçmesiyle geri kazanım katılım payı tutarı firmalara teşvik için değil, ekolojik yıkıma karşı yapılacak çalışmalar için kullanılmalıdır.

1. https://www.researchgate.net/publication/324131199_Solution_for_sustainable_development_Provisions_limiting_the_consumption_of_disposable_plastic_carrier_bags_in_Poland

2. https://www.nationalgeographic.com/magazine/2018/06/plastic-planet-waste-pollution-trash-crisis/

3.

http://www.greenecoservices.com/countries-with-plastic-bag-restrictions/

4. https://aysebereket.wordpress.com/2018/10/21/turkiyede-incelenen-sofra-tuzlarinin-tamaminda-mikroplastige-rastlandi/

5.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46727841

Macaristan “kölelik yasası”na karşı ayakta

0

Macaristan’da “kölelik yasası” adı verilen yasa değişikliğine ve Orbán hükümetine karşı Aralık ayında başlayan protestolar devam ediyor. Viktor Orbán, 2018’in Nisan ayında yolsuzluk ve rüşvet skandallarına rağmen tekrar iktidara gelmişti. Yeni yasayla beraber yıllık fazla mesai sınırı 250 saatten 400 saate çıkarıldı. İşveren, bu fazla mesai ücretlerinin ödemesini 3 yıla kadar erteleyebilecek ve ödemeyi yapmadan işçileri işten atabilecek. Hükümet fazla mesainin “isteğe bağlı” olduğunu iddia etse de, fazla mesaiyi reddeden işçiler işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyorlar. Hükümet bu yasaya “işsizlik sorununa çözüm” kılıfını uydurdu. Fazla mesainin hem işgücü açığı yaşayan şirketlere yardımcı olacağı hem de daha fazla para kazanmak isteyen işçilere katkıda bulunacağı söylendi. Bu çözümün işsizliğe çare bulmakla uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, bütün yükü patronlardan alıp işçilere verdiği de çok açık.

Yeni yasanın özellikle otomobil firmaları olmak üzere çokuluslu şirketlerin yararına olduğu görülüyor. Macaristan, düşük ücretler nedeniyle bu şirketler için cazip bir ülke ve Alman otomobil firmaları Macaristan ekonomisinde büyük bir yere sahip. Otomobil firmalarının fabrikalarında işçilerden sık sık fazla mesaiye kalmaları isteniyor. Bu nedenle Audi fabrikasında yaklaşık 4.000 işçinin 18 Ocak’ta uyarı grevine çıkıp iki saatlik iş durdurma eylemi yapması önem taşıyor. Fabrika işçileri, ücretlerinde %18 oranında artış yapılmasını ve ayda en az bir hafta sonunun boş olmasını talep ettiler.

Macaristan tek adamı geldiğinden beri neler değişti?

Orbán, iktidarda olduğu 10 yıldan beri kendi tek adam rejimini güçlendirmek için çalışıyor. Son seçimlerden bu yana da ırkçı, kadın ve işçi düşmanı politikalarını sürdürmüştü. Budapeşte, Doğu Avrupa başkentleri arasında en çok evsizin yaşadığı şehir. Ülke genelinde ise 30.000 evsiz olduğu düşünülüyor. Ekim ayında hükümet bunun çözümünü evsizliği yasaklamakta bulmuştu! Macaristan’ın kendine Türkiye, Rusya gibi ülkeleri örnek alan Tek Adamı, üniversitelerin toplumsal cinsiyet çalışmaları programlarının akreditasyonlarını kaldırdı ve verilen fonları kesti.

Haziran ayında parlamentoya mültecilerle ilgili faaliyet gösteren kuruluşlara %25 vergi uygulama önerisi sunulmuş ancak daha sonra geri çekilmişti. Orbán, mülteci düşmanlığından beslenerek ulusalcı kesimin desteğini kazanmış durumda. İktidarın bu düşmanca politikalarına parlamentoda desteğini esirgemeyen faşist ana muhalefet partisi Jobbik de protestolara katılıyor. Diğer yanda da demokratik hakların gaspını kabullenmeyen on binler var. Elbette yasa değişikliğine bu denli büyük bir tepki verilmesinin tek nedeni fazla mesai süresinin artırılması değil. Orbán’ın 2018 Nisan’ında üçüncü kez iktidara gelmesi büyük bir öfkeye yol açmıştı. Orbán’ın iktidarını korumak için yasalarla oynaması, zaman içinde yargının ve basının kontrolünü ele geçirmesi, muhalefetin susturulması gibi nedenler kitlelerin öfkesinin birikerek artmasına neden oldu. Protestocular fazla mesaiyle ilgili değişikliklerin iptali, ücret artışı, daha iyi bir emeklilik sistemi gibi sınıfsal taleplerin yanı sıra hükümetin propaganda aracı haline gelen medyanın ve yargının bağımsız olmasını da istiyorlar. Kısacası, protestolar hükümetin politikalarından duyulan hoşnutsuzluğu gösteriyor.

İhracat patronu krizi kullanıyor

0

Merhabalar arkadaşlar. İhracatçı bir mermer fabrikasında çalışan iki işçiyiz. Patronumuzun dövizdeki yükselişten normalde çok mutlu olması lazım. Çünkü kârını misliyle katladı.

Bizim patronun şansı, hammaddesi kuvarsın Aydın’dan geliyor olması. Türkiye’de bulunan kuvars ve kalsiti işleyip ürettiğimiz suni mermeri (mutfağınızda kullandığınız tezgahlar yani) yurtdışına döviz ile satıyor. Fabrikamızda 3 vardiya halinde haftanın her günü ve günün her saati iki bantta üretim yapıyoruz. Bir bantta tek vardiyada yaklaşık 150 mermer (her biri 4,5 m2) üretiyoruz. Bu da günde 900 mermer demek. Amerikan mutfak yurtdışına peynir ekmek gibi gidiyor. Patron bu mermerlerin tanesini 1000 Amerikan dolarına satıyor. Ne yapıyor patronun günlük kazancı? 900 bin dolar, yani yaklaşık 4,8 milyon TL!

Öncesinde işlerimiz rutin ve normaldi. Ancak sonra işyerimize yeni bir genel müdür geldi. Bu müdür de krizi fırsata çevirerek çalışan sayısını azaltarak küçülmeye gitti. Yalnızca kurban bayramında, tatil olmasına rağmen mesaiye gelmedikleri gerekçesi ile 5 kişi işten atıldı.

Bahane yaratmak için müdür ete, ota, ona, şuna buna takıp bunlar için savunma istemeye başladı. Geçen hafta rapor aldım. Rapor aldığım, hastalandığım için tutanak tutmuşlar, savunmamı istediler. Arkadaşımın babası hastanede yatıyor, yatalak. Bakım yapmak için babasını temizlemek için bile izin almasına müsaade etmiyorlar.

İşçi sayısında azalma var ancak yapılan üretimde bir azalma yok. Patron hem dövizden voleyi vuruyor hem de bahane ile işçileri çıkarıp kârını arttırıyor.

Kriz bahanesi sadece işçi çıkarmaya yaramıyor. Her şeyden kesinti yapıyorlar. Eskiden tuvalette normal sabunlarımız olurdu. Şimdi tasarruf için bir sabun kullanıyorlar, elini ne kadar yıkarsan yıka üzerine naylon yapışmış gibi oluyor. Kötü kokuyor. Çay içmek için bir otomat kartı veriyorlardı. 40 TL yüklüyorlardı. Çay da 25 kuruş idi. Şimdiyse çayın fiyatını 1 TL’ye çıkardılar. Ayın 20’sine gelince kimsede çay içecek bakiye kalmıyor. Eskiden böyle bir şey yoktu.

En kötüsü de üretim sonrasındaki malzeme temizliği. Mermer üretiminde önce hammadde eritilip karıştırılır, bir tür reçine haline getirilir. Yapış yapış bir şeydir o hali. Bu halde bandın üzerine bırakılır, 4-6 saat kadar sonra donar. Bu donmuş mermeri asetonla temizlemen gerekir. Üzerinde toz kalırsa mermerin yüzeyi bozulur. A kaliteden C kaliteye düşer. Biz onları ellerimizle siliyoruz. Ama kriz bahanesiyle patron bu asetonda da çok kalitesiz bir malzemeye geçti. Şu an ellerimiz buna değince pul pul oluyor, dökülüyor. Diyeceksiniz lateks eldiveni niçin kullanmıyorsunuz? 8 saat lateks eldivenle çalışılmaz. 1 saat sonra elleriniz terlemeye başlar. O yüzden çoğumuzda mantar oluyor zaten. Çalışmaya ara veremeyince arada mutlaka eldiveni çıkarmamız gerekiyor. O zaman da ellerimiz yeni asetondan yanıyor.

Geçen gün Bahçeli “sokaklara bakıyorum, insanlar mutsuz” demiş. Yahu biz mi mutsuz yaptık insanları? Kim getirdi bizi bu hale? Sabah bakıyorsunuz işe giden herkes mutsuz. Aslında ne güzel işe gidiyorsun, eve ekmek getiriyorsun. Sevinmesi gerekmez mi insanın?

Biz yine şanslı kesimiz. Nereden baksak asgari ücretten 300-400 TL daha fazla alıyoruz. Eh biz mutsuzsak, asgari ücretli nasıl mutlu olsun?

Biz mutsuz etmiyoruz insanları. Gidip çalışıyoruz sadece. Patronlar mutsuz ediyor bizi, onlar ve onlara çalışan hükümet.

Poşet olayı ve doğa dostu siyaset

0

Doğada artık olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürebilen poşetlerin 25 kuruştan satılmaya başlanması gündemin öncelikli konulardan biri haline gelmiş durumda. Siyasal iktidarın bu göstermelik çevreci kararı sonucunda ortaya çıkan farklı görüş ve öneriler, soruna doğa dostu siyaset ve uygulamaların nasıl olması gerektiği açısından bakmamızı gerekli ve hatta kaçınılmaz kılıyor.

Bu konu, toplumumuzda 25 kuruşluk parasal maliyetinin çok üstünde tepkilere neden oldu. Sosyal medyada adına başlıklar açıldı, ciddi yaptırım önerilerinin yanında bir tiyatro oyununa konu olacak öneri ve düşüncelerin paylaşılmasına neden olan bir sosyal fenomen haline geldi.

Plastiklerin yıllık tüketim miktarları ve onlarca yıldır yurdumuzda ve bütün dünyada neden oldukları çevre kirlilikleri dikkate alındığında, nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiğini kısaca özetleyelim.

Öncelikle, doğada kirliliğe neden olan plastiklerin ve bu plastiklerden üretilen malzemelerin üretimlerinin giderek azaltılması ve öngörülen en kısa süre içinde üretimlerinin ve kullanımlarının yasaklanması gerekir.

Peki, bizde nasıl bir uygulamaya gidilmektedir?

Artıkları yüzyıllar boyunca varlıklarını sürdüren polimer kimyasallardan yapılmış poşetlerin, (yalnızca marketlerde) talep edilmesi durumunda, iktidar tarafından tanesine 25 kuruşluk fiyat biçildi.

Söz konusu kimyasallardan yapılan poşetlerin, satın alınan ürünlerin taşınması yanında, en az onun kadar önemli bir işlevi de evlerde çöp poşeti olarak kullanılmalarıdır. Dolayısıyla, biraz sonra bahsedeceğim gibi, doğada çözünmeyen kimyasallardan üretilen poşetlerin yerine, doğada kısa süre içinde çözünebilen poşetleri kullanıma sokmuyorsanız, bu poşetlerin kullanılmalarını önlemek için tanesine 25 kuruşluk bir fiyat biçmek, sonuçta göstermelik bir önlem olarak kalacaktır. Ne yazık ki, çok kısa bir müddet sonra, komik bir önlem olarak bilgisizliğin, basiretsizliğin örneği bir uygulama olarak poşetlerin kullanımında ciddi bir azalmaya neden olmadan, yalnızca marketlere tanesinde 25 kuruş kazandırmaktan başka işe yaramayacaktır.

Bunun nedeni oldukça açık. Yerine ikame maddesi konulmayan ve gereksinmesi azalmadan varlığını sürdüren ürünlerin kullanımlarının önlenmesi mümkün değildir. Örnek mi? İnsan sağlığına zarar verdiği ifade edilen gluten içeren unlardan üretilen ekmek üretimi azaldı mı? Yoksa, gençleri alışkanlığından korumak isteğiniz (!), fiyatlarına fantastik zamlar (!) yaptığınız alkol kullanım miktarlarında beklediğiniz amaç (!) sağlandı mı?

Çok açıktır ki, kendinize çevreyi koruyan iktidar yakıştırması yapmayı düşündüğünüz bu uygulama, aşağıda yazacağım önlemler alınmazsa, çok kısa bir zaman sonra etkisi olmayan bir uygulama haline dönüşecektir. Çünkü insan sağlığına ve çevreye zerre kadar önem vermeyen, bu bağlamda aldığı önlemleri kendi siyasal iktidarının varlığını sürdürmekle sınırlı olan bir iktidar, hiçbir zaman planlı ve programlı bir şekilde insanı ve doğayı eylemlerinin/uygulamalarının odağına koymadı.

Eğitimde dini değerleri yüksek (!) bir nesil yetiştirmek için bilimdışı bir program/eğitim içeriğini uygulamaya alan, enerji gereksinmesini karşılamak için HES uygulamaları ile doğanın ve insanın canına okuyan, sözde ekonomik büyüme adına mevcut işletmeleri ürettiklerini ithal etme pahasına elden çıkararak ülke insanının geleceğini yalnız ve yalnız inşaat sektörüne bağımlı kılan bir iktidardan söz ediyoruz. Ve ne yazık ki, tek başına iktidar olan ve iktidarını geniş aile bireyleri ve yakın dostlarıyla paylaşan RTE, kendi taraftarı dışındaki insanlarla dalga geçercesine betonlaşmaya karşı çıkarak yeşilden yana tavır koydu!

Yukarıda bahsettiğim gibi bu konuda çevre dostu politikanın olmazsa olmaz ikinci aşaması, poşet yapımında kullanılacak artıkların/atıkların doğada varlığını dolaylı/dolaysız yollarla yitirecek özellikte kimyasallar kullanılmasıdır. Bu çerçevede bir programın öngörülebilen en kısa zaman içinde devreye alınması gerekir. Bu tür poşetlerin yapımında başta nişasta ve selüloz türevleri olmak üzere çok çeşitli türden kimyasal polimerler kullanılabilmektedir. (Bunlar hakkında daha geniş bilgi ve doğada dolaylı/dolaysız bozunma süreleri için aşağıda kaynak olarak verdiğim iki adet Türkçe yayına bakılabilir.)

Bu polimer maddelerin doğal koşullarda doğrudan veya doğada yer alan mikroorganizmalar aracılığıyla çok kısa sayılabilecek zaman diliminde su, karbondioksit ve doğada normal koşullarda çözülebilen kimyasallara dönüşerek yok olmaları; bu kimyasallardan üretilen poşetlere çevre dostu poşet adının verilmesine neden olmuştur.

Tam bu noktada, siyasal iktidar kendini çevre dostu ilan etmek istiyorsa, etkisini birkaç hafta içinde yitirecek komik parasal önlemler yerine, maliyetleri mevcut poşetlerden biraz daha pahalı olmakla birlikte, çevre dostu kimyasal polimerlerden oluşan poşetlerin nasıl yaygın bir şekilde kullanılacağının programını açıklaması gerekirdi.

Sonuç olarak, ekonomiden, yeşili yok ederek her ne pahasına olursa olsun inşaat sektörünün gelişmesini ve HES’lerin kurulması ile doğal su kaynaklarının yalnız ve yalnız enerji üretimi için kullanılmasını anlayan Tek Adam rejiminin çevre dostu politikalar üretmesi ve uygulamaya alması beklenemez. İktidar gündelik politikalar ile kendi varlığını uzatabildiği kadar uzatmanın peşinde ve kendine fanatik ölçülerde bağlı insanların dışındaki kitlenin kısa ve uzun soluklu mutluluğu ile hiç ama hiç ilgilenmemektedir.

KAYNAKLAR

1-Biyobozunur Gıda Ambalaj Malzemeleri:Mehmet Kılınş,Oktay Tomar,Abdullah Çağlar.AKU J.Sci,Eng.17(2017)035404(988-996)

2-Biyobozunur Plastik Ambalağ Malzemelri:Prof.Dr.Baki Hazer.Zonguldak Karaelmas Üniversitesi,Kimya Bölümü.

Manisa Kadın Meclisleri

0

Manisa Kadın Meclisleri, yerel seçimlerde kadın temsiliyetini artırmak ve kadınların problemlerini gündeme taşımak için çeşitli mahallelerde kadın muhtar adaylar çıkardı. Zuhal Güneş, Şadiye Uysal, Sultan Çağlar, Yadigar Şahin, Meryem Gerçeker ve Bilgehan Yavuz ile kadın meclislerinin içinden geçtiği süreci ve yerel seçimlere ilişkin projelerini konuştuk.

Merhaba, isterseniz öncelikle kendinizi tanıtarak başlayabilirsiniz…

Zuhal Güneş: Emekliyim. 35 yıl özel sektörde çalıştım. Bir vakıf şirketinde genel müdür asistanı olarak çalışıyordum. Bu süreçte genel müdürüm tarafından tacize uğradım. Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet ettiğim zaman da tüm haklarım gaspedilerek tazminatsız olarak işten atıldım. Bu süreçte zaten sosyal medya üzerinden kadınlarla ilgili platformları takip ediyordum. Tabii, çalıştığım için çok aktif değildim ama yine de destek oluyordum onlara. Onlar da beni yalnız bırakmadılar. Yalnız olmadığımı hissettirdiler bana ve bir mücadele başlattık. Savcılık kovuşturmaya yer yoktur diye davayı açmadı ilk önce. Ama biz mücadelemizi sürdürdük ve kadın dayanışmasıyla birlikte sesimizi duyurmak için fabrikanın önüne gidip 13 gün eylem yaptık. Bu sayede bir kamuoyu oluşturduk. Eylemimizi engellemek için bir sürü girişimde bulundular. Tırları fabrikanın önüne dayayıp, korna ve sirenleri çalıştırdılar. Ben mağdurken, genel müdüre koruma verildi. Tabii ki herhangi bir şekilde işten atılmadı, aksine destek verildi. İçeriden Türk Metal sendikası aracılığıyla işçileri tehdit ederek bastırdılar. Bu arada mesela, kalite kontrol müdürü sadece bana destek olduğu için tazminatsız olarak işten çıkarıldı. 2 yıl boyunca davalarımız sürdü. İşe iade davasını tabii ki kazandım. Çünkü ortada bir suç var ve benim hiçbir suçum, kusurum yok. Tüm haklarımı aldım. Ceza davasında da delil yetersizliğinden beraat verildi adama. Şu anda Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yaptım, onun sonucunu bekliyorum. Aslında anayasaya baktığınızda kadının beyanı esas alınır, ama öyle bir şey olmadı. Güç, dengeleri bozdu diyebiliriz. Anayasa Mahkemesi’nden bir sonuç gelmezse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edeceğim. Yani mücadeleye devam ediyorum…

İşyerindeki kadınların bu olaya tepkisi ne oldu? Onlarla temasa geçtiniz mi?

Tabii ki temasa geçiyoruz, özelde konuşuyoruz. Ancak sürekli tehdit edildikleri için, işten atılma korkusuyla hiçbiri yanımda olamadı. Sadece tek bir kişi destek oldu. Adı gibi onurlu bir kişiydi kendisi. O da dediğim gibi tazminatsız olarak işten atıldı. İnsanlar bunu gördüğü zaman korkuyorlar. Mesai çıkışlarında fabrikanın önüne gidiyoruz sesimizi duyurmak için, gizli gizli servisten el sallıyorlar. Ancak, o kadar.

Bir de tabii işsizlik var. CV’mi verdiğim hiçbir kurumdan geri dönüş almadım. Patronlar, bu konuda da dayanışıyor. Öyle bir atmosfer var ki, 35 yıldır beraber çalıştığım iş arkadaşlarım beni görünce yol değiştiriyorlar.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nda zaten bu tür vakaların takibini yapıyoruz, destek olmaya çalışıyoruz. Bu süreçten sonra, ne yapabiliriz diye düşündük ve platformu Kadın Meclisleri olarak tüm Türkiye’de yeniden örgütlemeye karar verdik. Biz de İstanbul’da gerçekleşen genel bir toplantıda Manisa’da kadın meclislerinin kurulmasını karar altına aldık. Buna dayanarak, Manisa’da kadın meclislerini kurmaya başladık ve tüm kadın örgütlerine çağrı yaptık, birçoğu bize destek oldu. Çalışmalarımız neticesinde, yerel yönetimler düzeyinde kadınların daha aktif rol almasını teşvik etmek adına 7 arkadaşımla beraber kadın meclislerinin muhtar adayıyız. Şu anda çalışmalarımız devam ediyor, ben Hafsa Sultan mahallesi muhtar adayıyım. Mahallede kapıları tek tek dolaşıp kadınlar başta olmak üzere tüm mahalleliyle temas kuruyoruz.

Şadiye Uysal: 2 çocuk annesiyim. Senelerdir kendi kendime mücadele ettim, çünkü ben yetiştirme yurdunda büyüdüm. 40 yıldır Manisa’dayım, 38 yıldır aynı mahalledeyim. Hemşirelik okudum, evlendim, çocuklarımı büyüttüm, ama o arada da sürekli insanlarla temas halinde oldum. Kadın Meclisleri de bu anlamda çok yardımcı oldu bana. Muhtarlık adaylığına da vesile oldu. İlçelerde de kadın adaylar var. Güzel bir akım başlattık Manisa’da.

Meryem Gerçeker: Evliyim, 1 çocuk annesiyim. Şunu ekleyeblirim; muhtarlık söz konusu olduğunda kalıplaşmış bir algı var. Emekli, yaşlı ve özellikle erkekler işi gücü olmadıkları için muhtar oluyorlar. Bizlerde de hep bu şekildeydi. Bir bakıma birbirimizi yüreklendirdik ve bunu kırmak için yola çıktık. Hemen hemen her mahallede aynı sorunlar var. Benim mahallemde de çocuklarımız için oyun alanı yok, kadınlarımızın akşamları çıkıp oturabileceği rahat alanlar yok. Kanalizasyon, ışıklandırma, çöp hepsi sıkıntılı. Biz koltuğa oturup sadece mühür basan muhtarlar olmayacağız. Gerçekten bir şeyleri değiştirmek için aday olduk.

Yadigar Şahin: 40 yaşındayım, evliyim ve bir oğlum var. 14 yaşından beri sınıf mücadelesinin içindeyim. Biliyorsunuz ki Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitsizliği her düzeyde görünür durumda. Biz de öncelikle muhtarlıkları alarak mücadelemize yeni bir boyut kazandırmak ve bu sayede tüm kadınlara dokunmak istedik. İnsanlara amacımızın, kadın meclislerinin ne olduğunu anlattığımızda çok güzel tepkiler alıyoruz. Mecliste yüzde 17,45, belediyelerde yüzde 2,98, muhtarlıkta ise yüzde 1,3 kadın temsil oranı var. Buralardaki eşitsizliği ortadan kaldıracağız.

Bilgehan Yavuz: Kiminle konuşsak genel olarak aynı söylemle karşılaşıyoruz. “Kadınlar baş tacımız, her yerde olmalılar” deniyor, ama iş ciddiye bindiği zaman var olan adaylarımız bile geri çekiliyor. Elimizden geldiğince örgütlü mücadelede bulunmak, her zaman sesimizin daha gür çıkmasını sağlıyor.

Hepiniz hem çalışmış, hem de ailelerinize bakmışsınız. Biz İDP olarak, ev içi emeğin toplumsallaştırılmasını savunuyoruz. Bu aslında şu demek; toplu yemekhanelerin, çamaşırhanelerin vs. kurulması ve bu tür ev işlerinin toplumsal olarak mahallelerde yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu kapsamda, her mahalleye kadın sığınma evinin kurulmasını da ayrıca savunuyoruz. Sizin bu tür bir çalışmanız olacak mı?

Yola çıkmamızın en büyük faktörlerinden biri bu. Mahallelerde çocuklar için kreş açılması önceliğimiz. Mahalle meclisleri kurmayı hedefliyoruz. Bu meclisler aracılığıyla toplumsal sorunlara eğilmeyi düşünüyoruz. Ancak muhtarlık olarak bir bütçemiz yok, yerel meclisler aracılığıyla belediyelere baskı kuracağız. Aynı zamanda, benzer hedefler doğrultusunda işyerlerinde de kadın komiteleri kurmaya başladık. Hiçbir fabrikada kadın temsilci yok. Bunu da kıracağız.

Türkiye’de kadın mücadelesi son yıllarda toplumsal muhalefetin öncüsü konumuna yükseldi. Özellikle, kadın cinayetleri ve şiddet vakalarına gösterilen kolektif tepki kamuoyu oluşmasına vesile oldu. Konuştuğumuz gibi sığınma evlerinin sayısı çok az. Var olanlarda da güvenlik tedbiri yok. Siz yerellerde bu tip vakalarla karşılaştığınızda dayanışmayı nasıl örüyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi’ne göre şiddet gören bir kadına karşı devletin sorumluluğu var. Ancak, özellikle karakola gidildiğinde, barıştırmaya çalışıyorlar. Biz şu anda da bu tür durumlara müdahil oluyoruz. Gerektiği durumlarda bizzat karakola giderek baskı oluşturuyoruz. Kolluk kuvvetlerinden başlayarak, yasaların uygulanması için her kademede birbirimize destek oluyoruz. Muhtar olduktan sonra, bu tür durumlara daha sistemli, daha örgütlü bir şekilde müdahale edeceğiz. Kadınlar genelde yaşadıklarını dışarıya yansıtmıyorlar. Dolayısıyla, bu tür durumlarda yüz yüze temas çok önemli. Örneğin en son gittiğimiz bir evde amcası tarafından tacize uğrayan bir çocukla karşılaştık. Kesinlikle aileyle paylaşılmıyor ve taciz mağduru çocuk İstanbul’a yollanıyor. Özellikle bu dönemde çocuk istismarı çok yoğun bir şekilde gündemde olduğu için biz de mahallelerde çocuklar için güvenli kreşler oluşturmayı hedefledik.

Mücadelenizi destekliyor ve başarılar diliyoruz.

Manisa İşçileri krizi tartıştı

0

“Krize Karşı Emeğin Buluşması” başlığıyla gerçekleştirilen panele, Manisa’da farklı iş kollarından birçok işçi katıldı. Tartışmanın panelistleri İzmir’den Belediye işçisi Sinan Uğur ve Manisa’dan fabrika işçisi İlhan Yıldırım’dı.  Panel, “Krizi biz yaratmadık, bedelini de biz ödemeyeceğiz” temasıyla geniş katılımla gerçekleştirildi. Metal, gıda, tekstil ve petrokimya işçilerinin yoğun olarak katıldığı panel, panelistlerin sunumuyla ve ardından karşılıklı konuşmalarla, çok heyecanlı, dolu dolu geçti. İktidarın krizi yok sayarak seçim döneminin yükünü halkın sırtına bindirme çabasının olduğu, patronların krizi görür görmez ilk iş olarak işçileri işten çıkarttığı belirtildi. Firmaların başlangıçta kısa dönem çözümü olarak konkordato ilan etmeleri bile onların iflasını engelleyememiştir. Borçla dönen ekonomi artık hareket edemez noktaya gelmiştir. Özetle kriz, asla işçilerin yarattığı bir kriz değildir. Fedakârlık yapması gereken işçiler değildir. Bu sorunların çözümü olarak sunulan öneriler ise işçi sınıfına yönelik saldırıların karşısında örgütlü olmak ve somut talepleri olan bir birleşik işçi cephesi kurulması gerektiğiydi. İşsizliğe karşı ek vardiyaların kurulması, ücretlerde kısıntıya gidilmeden altı saat işgünü dört vardiya sistemiyle çalışma saatlerinin kısaltılması ve ek vardiyaların kurulması, iflas eden işyerlerinin defterlerinin açılması ve işçi denetiminde kamulaştırılması, dış borçların ödenmesine son verilmesi, bankaların  kamulaştırılarak tek devlet bankası haline getirilmesi, her enflasyon açıklanmasında açıklanan enflasyon oranında ücretlerin arttırılması, işten çıkartmaların yasaklanması için işçi sınıfının birliğine ve birleşik bir işçi cephesi kurulmasına ihtiyaç olduğu belirtildi.

Panele katılan işçilerin soruları ise, iş yerlerinde yaşadıkları sorunlara karşı nasıl birlikte olacakları, pek çok sendika yöneticisinin işçiden çok işveren yanlısı olduğu, hukuksal anlamda karşılaştıkları sorunlara dönük neler söyleyeceklerini bilmedikleri yönünde oldu. Etkinliğin çok anlamlı olduğunu, kısa sürede yeni bir etkinliğin daha hazırlanması talep ettiklerini belirttiler. Panele altmışın üzerinde işçinin katılımı oldu. Önümüzdeki dönem için Manisa işçileri olarak daha etkin eylem ve etkinlikler yaparak, Manisa havzasındaki işçileri yan yana getirmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini söylediler. Etkinliğe katılan herkes birbirine teşekkür ederek etkinlik sona erdi.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı bildirisi: Sudan’daki halk ayaklanmasıyla dayanışma

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın Sudan’daki halk ayaklanması hakkında yayınladığı bildiriyi sizlerle paylaşıyoruz.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı olarak, Sudan’da 19 Aralık 2018’de başlayıp ülke geneline yayılan ayaklanmayı destekliyoruz. Protestoları ekmek, buğday ve elektrikte devlet yardımlarının kaldırılması ve artan enflasyon tetiklemişti. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Sudan’da ülkenin nüfusunun neredeyse yarısına tekabül eden 20 milyon kişinin yoksulluk sınırının altında yaşadığını tahmin ediyor. Bununla birlikte, talepleri bunun çok daha ötesine geçen Sudanlılar on yıllardır süren ekonomik, politik ve sosyal baskılar nedeniyle Ömer el-Beşir rejiminin yıkılması çağrısında bulunuyorlar. Diktatör Beşir’in 2020’de yapılacak başkanlık seçimlerinde aday olmasını sağlayacak anayasal değişiklikler de yapılmıştı.

Çeşitli şehirlerdeki göstericiler “Özgürlük, barış ve adalet”, “Devrim halkın tercihidir” ve aynı zamanda “Halk, rejimin yıkılmasını istiyor” sloganlarını sık sık kullanıyorlar. Halk pek çok kentte olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağına meydan okuyor. Bu durum, krizin derinliğini ve halkın Beşir rejimini reddettiğini gözler önüne sermekte.

1989 yılından beri iktidarda olan mevcut rejim, keskin nişancılar ve eşkıyaları kullanarak protestoculara vahşi bir şekilde saldırıyor. Gösterilerde 39 kişi öldürüldü ve aralarında feminist, işçi ve sol grupların liderlerinin bulunduğu 2000’den fazla kişi tutuklandı. Ayaklanmanın sembolü haline gelen 12 yaşındaki Şevki İshak da öldürülenler arasında.

Protestolar kırsal bölgelerde ve bağımsız sendikaların güçlü olduğu Atbara gibi kentlerde başladı. Beşir’in ezmeye çalıştığı bu sendikalar, özellikle de Sudanlı Profesyoneller Birliği (SPA), sokaklardaki sesi yükselterek ve hareketin örgütsel belkemiği işlevi görerek gösterilerin ön planında olmaya devam ediyor. Sendikaların katılımı, çok sayıda sendika üyesi ve liderinin tutuklanmasıyla sonuçlandı. Tutuklananlar arasında SPA sekreterlik üyesi Dr. Muhammed Naci el-Asam, Sudanlı Öğretmenler Komitesi üyesi ve SPA sekreterlik üyesi Ahmet Rabie, Sudan Obstetrik ve Jinekoloji Birliği yürütme kurulu üyesi Dr. Huveyda Ahmed Muhammed el-Hasan, Sudan Doktorlar Sendikası Başkanı Dr. Ahmed el-Şeyh, Sudan Doktorlar Sendikası Başkan Yardımcısı Dr. Necip Necmüddin ve El Cezire Eyaleti Öğretmenler Komitesi Başkanı Abdullah el-Hasan bulunuyor.

Protestoların yayılması ve rejim baskının yoğunlaşmasıyla birlikte, Sudan Doktorlar Komitesi’nin başını çektiği bağımsız sendikalar genel greve çıktı. Bağımsız gazeteciler sendikası üç günlük grev yaptı. Sudanlı Eczacılar Merkez Komitesi grev ilan etti. Öğrenciler ve öğretmenler de greve ve protestolara katıldılar. Hartum Üniversitesi’nden 20 kadar profesör tutuklandı ve bazıları emekçilerin ve üniversitenin baskılarıyla serbest bırakıldı. SPA sekreterlik üyesi ve ekonomi profesörü Dr. Muhammed Yusuf, spor bilimleri profesörü Dr. Muhammed Abdullah, edebiyat profesörü Dr. Memduh Muhammed el-Hasan, endemik hastalıklar profesörü Dr. Muntazir el-Tayib, mühendislik profesörü Dr. Ali Seory ve edebiyat profesörü Dr. Muhammed Yunus serbest bırakılanlar arasında.

Sudan solu, ayaklanmaya tam destek vererek katılmaya devam ediyor. İslamcı muhalefet gruplarının ve iktidardaki koalisyonun hizipçi liderlerinin uluslararası topluluğun lehine olan başarısız emniyet ve ekonomi uygulamalarını sürdürebildiği uluslararası topluluk tarafından kabul gören iktidar partisi gruplarının ve İslamcı muhalefetin “yumuşak iniş” teklifini reddetti. Sudan solunun ayaklanmaya verdiği destek sonucunda tutuklanan ve saldırıya uğrayan solcu kadro ve liderler arasında Sudan Komünist Partisi (SCP) Politik Büro üyesi Hanadi Fadl, SCP Merkez Komite üyesi Kemal Jarrar, SCP Merkez Komitesi ve Sudan Tıp ve Sağlık Mesleği Sendikası üyesi Dr. Mesuud Muhammed al-Hasan, SCP üyesi olan babası Abdulfattah Rifaai’den fidye karşılığında Batoul Rifaai ve vurulduğu için durumu kritik olan SCP üyesi Yasser al-Sir Ali bulunuyor.

Sudan Kadın Birliği (SWU) ve diğer feminist gruplar, ayaklanmanın öncülüğünde aktif rol oynadılar ve Beşir rejimi ve seleflerinin kadın düşmanı ve ayrımcı uygulamalarına karşı geçmiş yıllardaki protestolarda olduğu gibi yine ön planda oldular. Sonuç olarak rejim, aralarında SWU lideri Adile Zi’baq, Sudan Demokratik Kadın Birliği lideri Münira Sayyid Ali, SWU, SCP ve Sudan Dayanışma Komitesi üyesi Hanan Muhammed Nur, şair Sümeyye İshak, avukat ve SWU üyesi Hanan Hassan Algadi ve SWU ve SCP üyesi Emel Jabrallah dahil önde gelen pek çok lider hapse atıldı.

Rejim on yıllardır Sudan toplumunda ve rejimin muhalifleri içinde ırkçı ve etnik önyargıları ve politik bölünmeleri kışkırtarak siyasi bir baskı politikası uygulamakta. Bu durum, ülkenin bölünmesine ve siyasi bir boşluğun yaratılmasına katkıda bulundu ki bu boşluk gayrimeşru ve güvenilmeyen İslamcı muhalif Ulusal Ümmet Partisi (NUP) tarafından doldurulamaz. Lideri Sadık el-Mehdi olan NUP, protestoları iktidara gelmek için kullanmaya çalıştı. Bu da rejime, sokaklardaki radikal talepleri saptırma ve sarsma imkânı verdi.

Ordunun, iktidardaki rejimin yandaşlarını kayıran uygulamalarında esas ortağı ve hem ülke içinde hem de Güney Sudan ve Yemen’de baskı ve siyasi istikrarsızlık yaratmada başlıca silahı olduğunun altını çiziyoruz. Orduyu halkın yanında durabilecek bağımsız bir kurum olarak resmedenler, Mısır’da ordunun karşıdevrimci rolünü ve Sudan askeriyesinin rejimi destekleyen beyanlarını dikkate almalıdır.

Darfur’daki savaş suçları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Beşir hakkında çıkarılan tutuklama kararı, Terörizmle Savaş’ın gönüllü ortağı ve bölgedeki zorba liderleri reddederek imparatorluğun güvenilir bir müttefiki olduğunu kanıtladıktan sonra, emperyalist güçlerle ilişkilerini düzeltmesi ve ABD desteğiyle göreve getirilen, savaş suçu ortağı Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir’in desteğini kazanmasıyla, Sudan ayaklanması karşısında hafifletilerek ortadan kalkmış oldu.

Beşir rejimi, Güney Sudan ve Darfur’daki soykırımlarında dinci ve ırkçı tahriklerini silah olarak kullanarak iç savaşı uzatmış ve kızıştırmıştı. Bu katliamlardaki ölü sayısının toplamda bir milyonu geçtiği tahmin ediliyor. Beşir rejimi, pek çok tecavüz ve cinayetin faili olan acımasız kabile liderlerini paralı asker olarak Yemen’e gönderip kendi halkının insanlarını öldürerek kazandığı deneyimi silah olarak kullanmakta. Bu bize, tüm diğer rejimler gibi Beşir rejiminin de bölgesel olduğunu ve sınır tanımadığını hatırlatıyor.

Ek olarak, Beşir rejimi iktidarda kalabilmek için diğer bölgesel ve emperyalist güçlerle de başarıyla oynamakta. Beşir, ayaklanmanın başlamasıyla beraber Şam’da Beşar Esad’ı ziyaret ederek desteğini beyan etti ve böylece Beşir’in Suudi Arabistan’ın elçisi görevini yerine getirdiği söyleniyor. Beşir Katar’la daha uzun süreli ittifakını korurken, Suudi Arabistan’la olan ilişkilerini pekiştirdi ve hakimiyetini istikrara kavuşturmak için suçlarına ortak oldu. Bunun sonucunda Katar Emiri Temim el-Tani, Türkiye’nin iktidar partisi AKP ve Mısır’ın dışişleri bakanı ve istihbarat şefine ek olarak her iki tarafın suçlu rejimlerinden destek şovları sergilendi. Bunun yanı sıra, Beşir İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi yolunda adım atan diğer rejimlere katıldı ve Netanyahu İsrail’in resmi havayolu şirketi El Al’ın Sudan hava sahasını kullanabileceklerini duyurdu.

Bugün Sudanlı protestocular Beşir rejiminin tutucu politikalarını, tüm zorba bölgesel ittifaklarla olan dayanışmasını ve ayrıca Uluslararası Para Fonu’nun yoksullaştırma politikalarını reddediyorlar. Yükselen neo-liberalizm ve baskı dalgasının zorluklarını göğüsleyen bir sivil toplum ve emek hareketi tarafından genel grevi ilan ettiler.

Beşir’i on yıllardır iktidarda tutan bölgesel ve uluslararası uzlaşının karşısında olmak ve Sudanlı protestocuların acımasız rejim güçleri karşısında sergiledikleri cesur eylemleri desteklemek için, “Özgürlük, barış, adalet ve devrim halkın tercihidir” şiarıyla halkın isyanına ve sosyal adalet mücadelesine desteğimizi gösterip dayanışmayı artırmamız mecburidir.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı

8 Ocak 2019

Hayaller üretim, gerçekler haraç ekonomisi

0

24 Haziran seçimleri sonrası ikinci 100 günlük eylem planı açıklandı. Yeni rejimle birlikte ülkeyi bir şirket gibi yönetmeyi amaçlayan hükümet, toplumsal bir performans sistemi getirmenin derdinde. Bu 100 günlük planlar da işletme mantığıyla yapılıyor zaten. Şu kadar milyar dolar yatırım yapacağız, bize şu kadar getirisi olacak. Zihniyet bu.

İşte bu şirket zihniyeti kökleştikçe ülke içinden çıkılamaz ekonomik bataklığa daha fazla saplanıyor. Ağustos ayında açıklanan ilk 100 günlük plan, ekonomik problemleri çözmek şöyle dursun bunları derinleştirdi ve ülkeyi döviz-faiz kısırdöngüsü içinde bir deli gömleğine soktu. Her şey ortada değil mi? 24 Haziran’dan sonra bu ülkedeki hangi ekonomik ve politik sorun çözüldü? Ya da hangi ekonomik ve politik sorunun çözümü için uygun zemin oluştu? Hiçbiri. İkinci 100 günlük programın da derdi sorunları çözmek değil. Daha çok “mış” gibi yapmak.

24 Haziran öncesi, yeni sistem geldiğinde her şeyin hallolduğu bir refah ülkesi olacağı algısı hükümeti 100’er günlük “eylemler” ile, bir şey yapıyormuş izlenimi vermeye itiyor. İç ve dış politikalarda girdiği çıkmaz sokağın içinde bir debelenme haline benzetebiliriz bu durumu.

Programda 454 adet taslak eylem planı var. Yani 100 gün içinde bu söyledikleri 454 planı eyleme geçirmeyi vaat ediyorlar. Peki, neler var bu planlar arasında? Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’na dört adet eylem taslağı düşmüş. Bir tanesi şu: “Başta çocuklar ve gençler olmak üzere yurt içinde ve dışında din hizmeti kalitesini artırarak konferans ve yayınlarla daha fazla kişiye ulaşılması.” Bu yeni bir şey değil ki. 16 yıldır yapılmak istenenlerden biri sadece. Peki ya şuna ne demeli? “37 ilde 35 adet cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi ve müftülük hizmet binasının temelinin atılması, 175 adet cami, Kur’an kursu, eğitim merkezi ve müftülük hizmet binasının açılışının yapılması.” Gibi gibi, ülkeye nitelikli hiçbir faydası dokunmayan sözde eylemlerle dolu bir plan… Yeni rejimin vaat edebildiği çerçeveyi de göstermesi açısından önemli.

Planın diğer ayrıntılarında “8 km köprü ve viyadüğün tamamlanması ile köprü ve viyadük uzunluğumuzun 582 km’ye ulaşması” ve “Halkalı-Çerkezköy (77 km) hızlı demiryolu projesinin yapım ihalesine çıkılması” gibi bir dizi belediyecilik faaliyeti var. Oysa bu planlar içinde, ülkeyi ekonominin içinde bulunduğu bu kötü durumdan çıkartacak gerçek ve özde bir radikal eylem planı yok. Örneğin, yükselen döviz kuruna ve enflasyona karşı sermaye hareketlerinin kısıtlanması; yükselen dış borçların reddi; işsizliğin düşürülmesi için altı saat dört vardiya sistemi; dış ülkelerin etkisinden ve ithalata bağımlılıktan kurtulabilmek için beş yıllık sanayileşme planı gibi… Radikal ve dişe dokunur planlara ihtiyacımız var.

Hükümet kendi programını “üretim ekonomisini getiriyoruz” diye pazarlıyor. Oysa planlarında, hazinenin daha fazla boşalmaması adına vergi gelirlerini emekçilerin sırtına nasıl daha fazla yükleriz gibi sorular var. Bu durum alım gücümüzü gittikçe düşüren, alıcının devlet olduğu bir haraç ekonomisine çeviriyor ülkeyi.

Sendikacıların iki taktiği

0

Bürokratlaşan, yani işçi tabanından koparak tüm uygulamalarını sendikasında işgal ettiği mevkii koruma amacıyla biçimlendiren sendika yöneticileri, özellikle “kritik” anlarda iki farklı taktik uygulayabilirler. Bu “kritik” an işyeri içinde önemli bir anlaşmazlık, bir grev veya ülke çapında bir huzursuzluk olabilir.

Onların bu taktiklerini anlayabilmek için, bürokratların niteliğini iyi kavramamız gerekir. Bürokrat sendikacı, sendika içindeki koltuğunu ancak sendika var oldukça koruyabilir. Dolayısıyla da sendikayı, bir işçi mücadelesi önderi gibi değil, bir şirket yöneticisi mantığıyla yönetmeye çalışır. Örneğin, bir işyerinde grev olasılığı doğduğunda, bütün güç ilişkilerini işçilerin talepleri doğrultusunda değil, kâr-zarar hesabı ekseninde değerlendirir, kararların ona göre alınmasını sağlar. Bunun için işçilerin taleplerini basitçe görmemezlikten gelir, hatta temsilcilerin üzerinde baskı uygulayabilir. Herhangi bir yeni işyerinde örgütlenip örgütlenmemeye dahi bu şekilde karar verir.

Kritik anlar veya dönemler dediğimiz süreçlerde de bu kaygıyla karar alır. Uygulayabileceği birinci taktik, ki buna çok daha sık rastlanır, işçilerin taleplerine ve ihtiyaçlarına rağmen geri çekilme ve patronla veya hükümetle uzlaşmaktır. Böylece sendikasını, dolayısıyla da mevkiini koruduğunu düşünür. Bunun “en akılcı” yol olduğunu iddia eder. “Aşırılıklardan sakınmalıyız, işyeri kapanmamalı, ekonomi bozulmamalı” gibi gerekçelere sarılır.

İkinci bir taktiği ise “saldırı”dır. Ne kadar uzlaşırsa uzlaşsın, işverenin tutumu veya tabanın baskısıyla koltuğunun tehlikeye girdiğini hissettiği anda hücuma geçer. Uzlaşmaz gözüküp grev veya direniş kararı alabilir, bölge veya ülke çapında işçi eylemlilikleri geliştirebilir. Dolayısıyla, sendika bürokratlarını her zaman uzlaşmacı yöneticiler olarak algılamak, koltuğunu korumak için saldırıya geçenleri bürokrat olmaktan çıktı diye görmek bizi yanıltabilir.

Şanlı 1961 Saraçhane mitingini, 15-16 Haziran 1970 seferberliğini, 1970’lerdeki DGM ve MESS karşıtı eylemlilikleri, 1 Mayıs kutlamalarını, 1990’ta hükümet düşüren Zonguldak madencileri grevini vb. örgütleyenler de sendika bürokratlarıydı. Bu mücadeleler işçi sınıfının tarihi zaferleri olmuştur, ama bu zaferler bugüne kadar yaşayagelen bürokrasinin üzerinden aşılmasına yetmemiştir. Yetmediği için de ardından patronların ve hükümetlerin saldırıları gelmiş, hatta askeri darbeler yapılmıştır.

Bu dersler bugün için çok önemli. Zira “çok kritik” bir döneme giriyoruz. Emekçiler arasında Tek Adam Rejimi’nin uygulamaları ve ekonomik krizin etkileri karşısında huzursuzluk yaygınlaşıyor. Asgari ücretin açlık ve yoksulluk sınırının altında saptanması hoşnutsuzluğu derinleştiriyor. 2.020 liraya imza atan Türk-İş bürokrasisi emekçi sınıflara açıkça ve bir kez daha ihanet etmiş durumda.

Her an işçilerin ve emekçilerin kendiliğinden patlamasıyla karşı karşıya kalabiliriz. Tek Adam Rejimi de bundan çekiniyor. “Sokağa çıkarsanız kafanızı patlatırız” gibi tehditler savuruyor. Sarı yelek satılmasını ve giyilmesini bile yasakladılar.

Yeni bir seferberlik sürecine girerken en büyük eksikliğimiz ve bizi bekleyen olumsuzluk, bürokrasinin ihaneti karşısında işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve bölünmüşlüğü. Dolayısıyla acil görevimiz, bürokratların müdahalesinin dışında ve uzağında işyeri işyeri, bölge bölge, sınıfın örgütlenmesi, güçlerini birleştirmesidir. Buna ne tek bir mücadeleci sınıf sendikasının ne de tek bir emekçi partisinin veya örgütünün gücü yeter. Bu görevi hep birlikte yüklenmeliyiz. Bir işçi-emekçi cephesinin kurulması acil bir zorunluluktur.

Kapitalizm: Alın değil, el yazısı!

0

Samsun’da altı tane meyve suyu çalan on sekiz yaşındaki bir genç tutuklanmış. Altı tane meyve suyu; on sekiz yaş! 1990’lı yıllarda da “baklava çalan” çocuklar tutuklanıp yıllarca hapis cezası almıştı. Otuz yılda baklava çalmaktan, meyve suyu çalmaya! Değişen ne?

Bugün iktidarda olanlar, çocukların baklava çaldığı o dönemde “adil düzen istiyoruz” diyerek muhalefet ederlerdi. Toplumun manevi değer eksikliğinden bahsederlerdi. Otuz yıl geçti. Dünün muhalifleri bugün on yedi yıldır iktidarlar. Ne adaletsizlik son buldu, ne de maneviyat kaybı durdu. Dün çocuklar baklava çalardı, bugün meyve suyu çalıyor. Değişen bu…

Peki, değişmeyen ne? Değişmeyen şey kapitalizm! İşsizlik, yoksulluk, açlık, evsizlik, yoksunluk olduğu gibi devam ediyor. Adil, eşit ve insanca bir yaşam dün de yoktu, bugün de yok.

Peki, bu memleket kendi evlatlarına neden onurlu, adil, eşit ve insanca bir hayat sunmuyor? Milyonlar aç ve işsizken neden ve nasıl oluyor da sadece bir avuç patron bütün zenginliğin sahibi olabiliyor? Çünkü eşitsizliğin, sömürünün, adaletsizliğin temeli olan kapitalizm olduğu gibi yaşamaya devam ediyor.

Bir yanda deveyi havuduyla götüren bir avuç para babası, öbür yanda kırıntılarla yaşaması ve şükretmesi istenen milyonlar… Kendi çocuğunun milyarlar eden onlarca gemisine “filocuk” diyen ama işçiye verilecek üç beş kuruşla memleketin batacağını iddia eden yöneticiler…

Evet, bu düzen böyledir! Hayatlarında bir kez olsun elindekiyle yetinip şükretmemiş olan bu düzenin sahibi ve bekçileri, sıra işçiye emekçiye geldiğinde, onlardan edebiyle aç ve işsiz kalmasını ve dahi sessizce ölmesini istiyor, bekliyor… “Yok artık mı” diyorsunuz? 3. Havalimanı işçilerine iktidarın dediği nedir? Flormar patronu yedi aydan fazla süredir direnen işçilere ne diyor? Şöyle: “Sizin yarı paranıza çalışacak sokakta milyonlar var!” İşte böyle!

İşçi işten atılır, alın yazısı derler. İşçi aç kalır, göçük altında, beton altında kalır, alın yazısı derler. İşçinin çocuğu yurtta yanar, alın yazısı derler. İşçinin bindiği tren kaza yapar, alın yazısı derler… Ne alın yazısı! Bunların hepsi bu çürümüş, yozlaşmış, zalim düzenin el yazıları!

Bunlar kaderimiz değil. Çözüm mü? Var! Yoksulluğu değil zenginliği, işsizliği değil işleri, açlığı değil ekmeği, savaşı değil barışı, şiddeti değil huzuru, ölümü değil yaşamı paylaşarak her şeyi ama her şeyi değiştirebiliriz…

İzban işçisinden mesajınız var!

0

Türk-İş’e bağlı Demiryol-İş’te örgütlü, 136 km hat üzerinde görev yapan 343 İZBAN işçisinin 10 Aralık’ta çıktıkları grev birinci ayına yaklaşırken mücadele aynı karalılıkla sürüyor. Toplu iş sözleşmesi sürecinde işçilerin “%34 zam ve sosyal haklar” talebi olmuştu. Resmi Gazete’de Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan karara göre grev 60 gün ertelendi. Kararda grevin “şehir içi toplu taşıma hizmetlerini bozucu nitelikte” olduğu öne sürüldü.

İşçiler cephesinde istenilen oran ve ek düzenlemeler belirgin iken TCDD ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ortaklığındaki işveren cephesinde oranlar ve ithamlar arada gülünç olacak şekilde belirsiz. Süreç içerisinde %19-20-22-26 gibi rakamlar telaffuz edildi, bu esnada da Aziz Kocaoğlu başta olmak üzere Belediye ve bağlantılı olunan parti CHP cenahından işçilere bol bol “AKP’nin ekmeğine yağ sürüyorsunuz..” “Bu bize oynanan bir oyun…” şeklinde suçlamalar geldi. (Anladığımız kadarıyla Kocaoğlu veya başka bir CHP’li siyasetçi, suçlayacak başka bir lobi bulamamış gibi; kara propagandada da bir miktar tecrübe istiyor demek ki…)

Sürecin geçmişini merak eden okurlar Gazete Nisan’ın 11. sayısında çıkan “İZBAN’da grev kararlılıkla devam ediyor” yazısına bir göz atabilirler.

Gazete Nisan olarak 28. gününde direnişteki işçilere destek ve onlarla dayanışma amaçlı bir ziyarette bulunduk. Rahatsız oldukları konuları sorduk, destek sözümüzü yineledik. Bu esnada da Nisan’ı işçiler ile buluşturmuş olduk. Siz okurlarımıza olan mesajlarını toparlayıp size sunuyoruz.

CHP’li belediye baskı uyguluyor

Girişte de bahsettiğimiz üzere işveren ortaklarından Belediye kanadı ve bu kanadın sözcüsü konumunda olan Kocaoğlu süreç içerisinde işçilere İzmir halkı üzerinden baskı kurmaya yönelik bir dil ve söylem ile hareket etti. Diğer ortak TCDD ve hükümet kanadı ise ortamdaki algı durumundan memnun ki, ölü sessizliğinde kalmaya devam ediyor.

İşçiler özellikle sosyal medya üzerinden oluşturulan bu algının doğru olmadığı ancak halk üzerinde bir taban bulduğu fikrinde. Grev esnasında süreci sadece CHP ve Belediye tarafından dinleyenlerin sözel tepkilerine maruz kaldıklarını belirtiyorlar.

Sürecin işveren partileri arasında bir mücadele gibi gösterilmeye çalışılmasına karşın olayın tamamen İZBAN işçisinin haklarını alamaması olduğunu tekrarladılar.

Kendisi de daha öncesinde benzer süreçten geçmiş İDP’li bir işçi yoldaşımızın paylaşımları ile dertlerimizin ortak olduğu ve siyasetimizin ortak olması gerektiği noktasında düşünce birliğine vardık.

Süreç ile ilgili soruları olan tüm okur ve dostlarımıza çağrımız, gerçekleri Alsancak İZBAN noktasında halihazırda bulunan işçilerden birinci elden dinlemeleri olacak.

İşçi sınıfının politikası tektir

Grevdeki işçiler sürecin işçiler arasında oylama ile belirlendiği ve bu işçiler arasında CHP-AKP-MHP destekçisi işçilerin de olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla, sürecin buradan okunmasının imkânsızlığına dikkat çekiyorlar.

“CHP’yi zor duruma sokma” niyetinde bir iş olsa işyerindeki CHP’li işçilerin greve çıkmayacağı ve sürece karşı duracağını ancak sorunun işçilerin geçim derdi olduğu, bu nedenle de kararlarının 343 işçinin fikri birliği ile olduğu konusunda ısrarcılar.
Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla işçiler gündelik siyasette şu ana kadar ne düşünmüş veya düşünüyor olsalar da grev esnasında isteklerinin geçinme derdi, diğer bir deyişle sınıf sorunları olduğu konusunda netler.

Sendikal desteğin temsilde kalması

İşçilerin ilettiği son sıkıntı ise desteğini ileten sendikaların yanında, kendi söylemleriyle, bir işçi bile olmaması konusu. Destek veren tüm sendikalara ve STK’lara teşekkürlerini iletmek ile beraber İZBAN işçisi olarak söz konusu platformların işçi ve emekçilerinin desteğini birinci elden hissetmenin daha anlamlı ve daha enerji verici olacağı şeklinde idi.

Biz de bu noktada gelecek ve daha toplu destek ziyaretleri sözümüzü onlara tekrarlamış olduk.

Buluşmamızı grev alanı önünde işçiler ile ortak attığımız “İZBAN işçisi yalnız değildir” sloganları ile sonlandırmış olduk.

Seçimler ve sınıf politikası

0

31 Mart yerel seçimlerine giderken düzen partileri arasında kıran kırana geçen pazarlıklara tanıklık ettik. Cumhur İttifakı cephesinde önce ipler kopar gibi oldu, ardından pazarlıklar yeniden başladı ve başta büyükşehirlerde olmak üzere ortak adaylar göstermek için anlaşmaya varıldı. CHP ve İYİ Parti arasında da başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere pek çok ilde ortak aday çıkarmak yönünde uzlaşmaya varıldı.

Pazarlıkların oldukça çetin geçmesi pekâlâ anlaşılabilir bir durum. Bunun ilk nedeni, belediyelerin düzen partileri açısından birer rant yuvası olarak görülmesi ve bu partilerin yereldeki temsilcilerinin, özellikle de ekonomik kriz döneminde, bu kaynaklara dönük güçlü ihtirasları. İkincisiyse, önümüzdeki seçimlerin klasik bir yerel seçim olmaktan çıkıp Tek Adam rejiminin ve onun politikalarının oylanacağı bir seçim niteliği kazanmış olması. Bunu en özlü biçimde Bahçeli “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir” sözleriyle ifade etmişti.

Tek Adam rejiminin yoğun baskı politikaları altında ve ekonomik krizin giderek derinleştiği bir dönemde, belediyecilik sorunlarının odakta olduğu bir seçim sürecinin gerçekleşmesi herhalde hiç kimsenin beklentisi değildi. Düzen partileri bunun fazlasıyla farkında olarak seçim stratejilerini oluşturdular. AKP-MHP ittifakı büyükşehirleri kazanarak ve oy oranlarını koruyarak, hem belediye rantlarının denetimini sürdürmeyi hem de Tek Adam rejiminin yeni bir güvenoyu almasını hedefliyorlar. CHP-İYİ Parti ittifakı ise, Tek Adam rejiminin baskıcı ve işçi düşmanı politikalarını karşısına almayan, “ılımlı” söylem ve adaylarla Saray’a karşı biriken öfkenin kendilerine oy biçiminde tahvil olmasını umuyor. Bu ittifakın İstanbul adayının sağ kökenli bir müteahhit, işadamı olması, Ankara adayının ise geçmişte MHP’den belediye başkanlığı yapmış bir kişi olması, bu tabloyu yeterince özetliyor.

Bunun karşısında, işçiden, emekçiden, ezilen halklardan yana partilerin seçimlere, düzen partileri gibi temsil ettikleri kesimlerin çıkarları doğrultusunda hazırlandıklarını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bütün belediyelerine kayyumların atandığı, belediye başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklandığı, Erdoğan’ın yeniden seçilmeleri durumunda derhal kayyum atamakla tehdit ettiği bir ortamda, HDP yerel seçimlere oldukça pasif bir biçimde, düzen içindeki çatlaklardan olumlu bir gelişme arayarak giriyor. AKP ile MHP arasındaki gerilimlerin arttığı zamanda “müzakerelere yeniden dönülmesi” beklentisini gündeme getirirken, Saray ittifakı içinde uzlaşma sağlanmasının ardından, Batı’da CHP-İYİ Parti adaylarını destekleyebileceğini açıklıyor. İşçi sendikaları ve sosyalist partiler ise, CHP ve HDP’nin alacağı tutumu izlemekten öte bir politika geliştirmeye yanaşmıyor. Bu durum, emekçilerin hoşnutsuzluğunun arttığı bir dönemde, Saray partilerinin alternatifi olarak Millet İttifakı’nın burjuva partileri dışında bir seçeneğin yükseltilmesini dışlıyor. Böylelikle, iki burjuva ittifak arasındaki sahte kutuplaşma üzerinden emekçilerin sınıf politikalarının yükseltilmesi ve bir sınıf alternatifinin inşa edilmesi fırsatı “ehven-i şercilik” anlayışına tercih ediliyor.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, hem krize karşı ortak mücadele kampanyasında hem de sosyalist partilerle yaptığımız görüşmelerde, ne kadar mütevazı da olsa, emekçileri “kötünün iyisine” mahkum etmeyecek, sınıf politikasını ve seçeneğini yükseltecek bir seçim politikası oluşturulması çağrımızı ısrarla yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Önümüzdeki dönemde de, işçiden, emekçiden, demokratik haklardan yana olan adayların olduğu her yerde, bu adayları destekleyerek Tek Adam rejiminin baskıcı, işçi düşmanı politikalarına karşı işçi sınıfının taleplerini ve sosyal bir belediyecilik programını yükseltmeye devam edeceğiz.

İspanya: Endülüs seçimleri bize ne anlatıyor?

0

“Kısmi reformlar ve yamalar bir işe yaramayacak. Zira tarihsel gelişme, yalnızca kitlelerin doğrudan mücadelesinin gerici engelleri ortadan kaldırıp yeni bir düzenin temellerini atabileceği o belirleyici aşamalardan birine ulaşmış durumda. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, planlı ekonominin; yani aklın, önce ulusal ve ardından dünya ölçeğinde insan ilişkileri alanında uygulanmasının ilk önkoşuludur…”

Leon Troçki – Günümüzde Marksizm

İspanya’nın Endülüs özerk bölgesinde geçen ay düzenlenen yerel seçimler çarpıcı sonuçlar ortaya koydu.

Zira son derece düşük katılım (%58,65) yaşanan seçimin sonuçları, bir yandan söz konusu bölgeyi 36 yıl aralıksız olarak yönetmiş olan İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) tarihsel bir yenilgiye uğradığını ortaya koyarken, diğer yandan Franco diktatörlüğünün çöküşünden 43 yıl sonra, faşizmin ilk kez geleneksel merkez sağ partinin bir dekoru olmaya ihtiyaç duymaksızın kendi üniformasıyla siyaset sahnesine zuhur etmesine vesile oldu.

İspanya’da bu zamana kadar muhafazakar sağ görüşün tek siyasi temsilcisi olan Halk Partisi’nin (PP) eski üyesi Santiago Abascal’ın liderliğini yaptığı aşırı sağ görüşlü Vox partisi, 108 koltuklu Endülüs meclisinde 12 koltuk kazandı ve oyların yaklaşık %11’ini elde etti (400 bin oy). Aynı oluşum, 2015 seçimlerinde %0,46 oy almış ve meclise girememişti.

PSOE, hâlâ 33 koltuk ve oyların %28’i ile en büyük parti olsa da 47 koltuktan ve oyların %35,4’ünden bu noktaya gerilediği hatırda tutulmalı. Öte yandan, PSOE’nin 33 koltuğu, solcu Unidos Podemos’un (Birlikte Yapabiliriz) seçim cephesi Adelante Andalucía’nın (Endülüs İleri) 20’den 17’ye gerileyen koltuğu ile mutlak çoğunluk için gerekli 55 koltuğa ulaşmasını engelledi.

Aslına bakılırsa çarşambanın gelişi perşembeden belliydi. PSOE’li başbakan Pedro Sanchez’in sağcı Rajoy hükümeti tarafından hazırlanan ve temel olarak kamu hizmetlerinde büyük kesintiler içeren “2018 kemer sıkma bütçesini” aynen uygulayacağını ortaya koyması, neoliberal politikaların yol açtığı geniş işsizlik ve sefalet koşulları nedeniyle büyük bir toplumsal öfkeye neden olmuştu.

Seçimlerin galibi PP’nin ve Vox’un da dahil olduğu 59 sandalyeli sağ ve aşırı sağ oldu dersek yanılmış olmayız.

Gerçek şu ki, İspanya’nın 2008-2014 arasında yaşadığı ekonomik kriz, Franco dönemi sonrası İspanya’nın demokrasi tarihindeki iki partililiğe dayalı “istikrarın” tabutuna son çiviyi de çakmış oldu.

PP’nin sağı, PSOE’nin de solu temsil ederek ülke siyasetinde kurduğu hegemonya, bir süre sonra, sistem karşıtı sol görüşlü Podemos (Yapabiliriz) ve liberal, merkez sağa alternatif olarak Ciudadanos (Vatandaşlar) partilerinin çıkışıyla ortadan kalkmış oldu.

Vox partisinin başarısı, şimdiye kadar PP’nin topladığı sağın oylarının da bölünmesi ve İspanya’nın uzun bir süre azınlık hükümetleri veya koalisyonlarla yönetilme ihtimalini ortaya koyuyor. Dahası bu başarı, İspanya’dan ayrılmak isteyen Katalonya‘daki bağımsızlık yanlısı girişimler, ekonomik kriz, düzensiz göçmen akımı ve Avrupa’da büyüyen aşırı sağ hareketlerin varlığını sömürmeye dayanıyor. Asıl tehlike tam da bu noktada.

Hep aynı hikâye: Akademide “önlenemeyen” şiddet

0

Ceren Damar’ın başına gelenler Türkiye’de uzun süredir kemikleşmiş bir sorunun göstergesi aslında. Birçok asistanın başına benzer şeyler gelmiştir. 2012’de yüksek lisans yaptığım sırada Bilkent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölümünde gözetmen olarak girdiğim bir sınavda kopya çekmesini engellemeye çalıştığım öğrenci yumruğunu masaya vurarak beni tehdit etti. Sınav sonunda onunla otoparka inene kadar sınıfı terk etmeyeceğini, gerekirse beni sınıfta döveceğini söyledi. Güvenliği çağırdım ama sınıfa girmelerinin yasak olduğunu söylediler. Dersin hocasına gittim, “Boş ver, çok acil çıkmam gerekiyor” dedi ve kayboldu. Ardından bölüm sekreterliğine gittim “Sınıfa geri dönme o zaman” dediler. Sekreterimiz öğrencinin zengin ve sorunlu olduğunu, bu dönem mezun olmak üzere olduğu için üstüne gitmemem gerektiğini söyledi. Öğrenci hakkında yazdığım tutanak kayıtlara geçirilmediği gibi, şikâyet dilekçemi gören çok sevgili bölüm başkanımız beni odasına çağırarak bu sürecin sonunda asıl zarar görecek kişinin ben olabileceğimi, öğrencinin arkadaşlarını şahit göstererek beni suçlu çıkarabileceğini söyleyerek şikâyetimi kabul etmedi. Daha sonra öğrendim ki tüzüğe göre dersin hocasının sınavlarda salonda bulunması gerekiyormuş. Yani şikâyet etseydim zarar görecek kişi hocaymış. Kendisini de çok severim. Bu işler Türkiye’de maalesef böyle. Sorumluluk verilen akademik kadrolara yetki ve cesaret verilmiyor. Okulların kaygıları ise çok başka. Koca koca üniversiteler, “zengin ve sorunlu” öğrenciler tarafından bastırılıyor, ülkedeki birçok diğer kurum gibi.

Sonuç olarak bana sürekli görev yazılmasına rağmen bir daha hiçbir sınava gözetmen olarak girmedim. Okul ilk başta biraz mırın kırın etti ama sonra sus payı olarak göz yumdular, zengin ve sorunlu değildim ama haklı ve mezun olmak üzereydim.

İşin korkunç tarafı ise, Ceren’i katleden öğrenci eğer bu sınavda sorun yaşamasaydı mezun olacak; belki birkaç kopya, tehdit ve bastırma denemesinden sonra hakim ve savcı olabilecekti.

Halbuki akademinin içi bu kadar boşaltılmış olmasa; sınavların ciddiyeti, kurumların saygınlığı ve bağımsızlığı olsa, akademinin temel kaygısı para olmasa; kopyanın, fikri eser çalmanın gerçek bir yaptırımı olsa belki de Ceren bugün hayatta olacaktı.

Tunus’ta ekonomik kesinti planlarına karşı eylemler

0

Tunuslu emekçiler bundan sekiz yıl önce ekonomik ve demokratik taleplerle ayaklanarak 30 yıllık diktatörlük rejimini devirmişti. Bu ayaklanma, aynı zamanda bölge genelinde etkileri halen sürmekte olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin de başlangıcı olmuştu.

Bölgede diktatörlük rejiminin devrilerek burjuva demokratik bir düzenin inşa edilmesiyle devrimci sürecin “görece” en ilerici örneği Tunus oldu. Ancak ülkenin patron partileri mevcut düzeni koruyabilmek adına, emperyalizmle işbirliği halinde kitlelerin demokratik haklarında iyileştirmeler yaparken, ekonomik dışa bağımlılığa, özelleştirmelere, yolsuzluk ve sömürüye dayanan ekonomik sistemin devamlılığını garanti altına almaya çalıştılar. Tunuslu sosyalistlerin önemli bir kesimi ise “önce ülkede demokratik bir düzeni inşa edelim, ekonomik dönüşümleri zaman içerisinde gerçekleştiririz” şiarıyla düzen partilerinin politikasını kabullenir bir konum benimsediler.

Böylesi bir tablo, dış borçlanma ve özelleştirmeye dayalı politikalar ile ülke ekonomisinin bataklığa sürüklenmesine, düzen partilerinden ve düzen içi sosyalistlerden umudunu yitiren kitlelerin ekonomik hakları için dönemsel seferberliklerine yol açtı. Özetle, aradan geçen sekiz yılda yedi hükümetin kurulduğu Tunus, politik ve ekonomik anlamda yoğun bir istikrarsızlığın içerisinde.

Bunun son örneği ise, 2019 yılı bütçe görüşmelerinde IMF ile yapılan anlaşmalar uyarınca hükümetin ekonomik kesinti planlarına karşı gerçekleşen kamu grevi ve bunu takip eden bölgesel seferberlikler oldu. 2016 yılında kurulan hükümet, IMF ile 4 yıllık bir anlaşma imzalamıştı ve bu doğrultuda, 2019 yılı bütçesinde kamu harcamalarında kesinti, ücretlerde dondurma, vergileri artırma ve borcu 3 milyar doları bulan kamu kuruluşlarını satışa çıkartmak gibi hedefleri önüne koymuş durumda.

Resmi işsizlik rakamlarının yüzde 17-18 düzeyinde olduğu, Tunus dinarının değer kaybına paralel olarak alım gücünün gittikçe düştüğü ülkede, vergi artışları ve özelleştirmeler yoluyla son 8 yılda yüzde 70-75 oranında artan dış borcun yükünün de emekçi halka yüklenmeye çalışılması bu son eylemlerin başlamasının temel nedenleri.

Mevcut eylemler hükümetin henüz bir geri adım atmasına olanak sağlamasa da yaklaşık olarak bir aydır bölgesel olarak devam etmekte. Ancak belirtmek gerekir ki, ülkede devrimden bu yana neredeyse her yıl işsizliğe ve yoksulluğa karşı kitle seferberlikleri gerçekleşse de Tunuslu sosyalistlerin, emekçilerin ekonomik taleplerini sahiplenerek bir acil eylem planı çerçevesinde mevcut düzenden çıkış yaratabilecek bir alternatif inşa edebilmeleri halen oldukça acil bir ihtiyaç.

5-6 Ocak Türkiye Kadın Buluşması’na doğru

0

Kadınlar Birlikte Güçlü’nün “Haklarımıza, hayatlarımıza, kazanımlarımıza sahip çıkıyoruz” mottosuyla örgütlediği, ilki Ekim ayında gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşması’nın ikincisi 5-6 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleşecek. Bu buluşmaya 30’dan fazla ilden 700’ü aşkın kadının katılması bekleniyor.

Platformun çağrı metni buluşmanın amacını şöyle özetliyor: “…Tüm bunlar yaşanırken, sesimizi çıkarabildiğimiz mecraların, tepkimizi ifade edebildiğimiz, birbirimizi duyabildiğimiz, haklarımızı talep edebildiğimiz alanların bir bir kapanışına seyirci kalmayı kabul etmiyoruz (…) Temasımızı artırmak, sözümüzü büyütmek, dayanışmamızı daim kılmak için hangi yöntemleri kullanabileceğimizi konuşmak adına bir araya geliyoruz.”

Kadınlar neye karşı?

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz ve ülkemizdeki baskıcı Tek Adam Rejimi kadınlara yönelik şiddetin, sömürünün ve ayrımcılığın giderek katlanmasına yol açıyor. İçinde bulunduğumuz kriz koşullarında iktidarın aileyi temel alarak sürdürdüğü politikalar, kadınları güçlendirmenin aksine, onları aileye, dini kurumlara ve erkeklere daha fazla mahkûm ediyor.

Bu bağlamda Diyanet ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın (ASPB) yürüttüğü sosyal politikalardan söz etmek gerekiyor. Öncelikle, kadınların ihtiyaç duyduğu anda erişebilecekleri sığınak, sağlık merkezi, şiddet kriz merkezleri, kreş gibi mekanizmalar yerine 81 ilde “Aile ve Dini Rehberlik Bürosu” bulunuyor. Buna karşın yalnızca 73 Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi, 144 kadın sığınağı var. Aynı durum kreşler için de geçerli. Kreş açması gereken işyerlerinin %60’ında kreş yok. 2008’de 497 olan kamu kreşi sayısı 2016’da 56’ya indi; yani 8 yılda 441 kreş kapandı. 2013 yılında Maliye Bakanlığı kreşlere kamu bütçesinden harcama yapılmasını engelledi. Ancak sosyal politika adına Diyanet eliyle müftülükler, vakıflar ve çeşitli kurumlara bütçeler aktarılmaya devam ediliyor (Diyanet’in bütçesi 2014’ten bu yana 8 kat arttı; 2017 yılında bu tip dini kurumlara aktarılan para 103 milyon 678 bin TL’yi buluyor). ASPB ise Diyanet’le Evlilik Öncesi Eğitim Programları, Aile Eğitim Programı gibi çalışmalar yürütüyor.

Sosyal politikanın önemli bir ayağını da sosyal yardımlar oluşturuyor (ASBP’nin bütçesinin %94’ü buna ayrılmakta). Fakat; bugün sosyal yardım alabilmek için kriterler şu: dul olmak, iktidara yakınlık, doğum yapmış anne olmak, torununa, ailesindeki yaşlıya veya engelliye bakan kadın olmak. Bu yardımların hepsi asgari ücret altında geliri olan ailelere mensup kadınlar için geçerli! Hatta devlet bugün bu yardımlara da göz dikmiş durumda… (Binali Yıldırım’ın “sosyal yardımlar dengeli olmalı” minvalindeki açıklamasını hatırlatalım.) Kadınları temel alan bir sosyal politika; ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kreşler açmak, sığınma evlerini yaygınlaştırmak, istihdamda kalıcı çözümler üretmek, eş değer işe eşit ücreti zorunlu kılmak, bakımı kadınların üzerinden alarak ev dışı istihdama katılmalarını sağlamakla mümkünken, kadınlara verilen asgari ücretten düşük sosyal yardımlarla onların aile içindeki rolünü pekiştirmekle kalmayıp, şiddete açık ve güvencesiz bir hayatın zeminini yaratmış olursunuz.

Kadınlar aynı zamanda şiddetle mücadele ediyor. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa kadınları korumaya çalışırken, hukuki güvencenin olmadığı bir dönemde bu yasaların da uygulanması zorlaşıyor ve her gün en az 3 kadın erkek şiddetinin hedefi oluyor.

Kadınlar Birlikte Güçlü: Peki, nasıl bir bir aradalık?

Baskıcı Tek Adam Rejimi’nin sonuçlarını hep birlikte deneyimliyor ve buna karşı koymaya çalışıyoruz. Kadın örgütlülüğünün şu an ülkede en güçlü muhalefet olduğunu, OHAL koşullarında bile sokaklarda olduğumuzdan biliyoruz. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da Ni Una Menos, Kadın Grevi gibi kitlesel seferberlikler söz konusu. Ancak bu birlikteliklerin 8 Mart’lara, 25 Kasım’lara ve yalnızca temas etmeye dayalı buluşmalarla sınırlı kalmaması, hatta çeşitli kesimlerden kadınları da içine alan genişleyen bir örgütlülüğe dönüşmesi gerekiyor. Bu anlamda Kadınlar Birlikte Güçlü’nün örgütlediği Türkiye Kadın Buluşmaları muazzam bir öneme sahip. Türkiye’nin dört bir yanından kadınların “nasıl bir mücadele?” sorusunu ele alacağı bu 2 günlük buluşma, biz kadın hareketine çeşitli fırsatlar sunuyor. Dayanışmayı büyütmek, iletişimi sürekli hale getirmek ve rejimin saldırıları karşısında birlikte karşı koymak bugün oldukça hayati. Dolayısıyla burada yalnızca bir araya gelmenin ötesine geçmek; şiddete, tacize, yoksulluğa ve baskılara karşı örgütlü bir şekilde ortak tepki koymak elzem.

İDO, özelleştirme ve “kamu yararı”

0

Yıl 2011.

AKP’nin özelleştirmeler furyasında sıra İDO’ya (İstanbul Deniz Otobüsleri AŞ) gelmiş.

Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bu özelleştirme sonucu elde edilecek gelirle Sarıyer’e, Beykoz’a ve Silivri’ye metro getirileceğini vaat ediyor.

Özelleştirme kararında ise “Toplu taşımacılıkta deniz ulaşımının sahip olduğu payın artırılması için yapılması gereken yeni yatırımların özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesinin sağlanması” ve “Kamu menfaatlerinin temini ve genel kamu yararının tesisi için özelleştirmenin uygun olacağı” belirtiliyor.

Bu karardaki iki ifadeye özellikle dikkatinizi çekmek isterim: “Deniz ulaşımının payının artırılması” ve “kamu yararı”.

Gelelim bugüne…

861 milyon dolarlık bedelle Tepe-Akfen-Souter-Sera ortak girişim grubu tarafından alınan İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş., zarar ettiği gerekçesiyle 1 Aralık itibarıyla iç hat seferlerini durdurma kararı aldı. Daha sonra şirketten “çözüm bulunana dek iç hat seferleri sürecek” açıklaması yapıldı. Muhtemelen yerel seçimler öncesinde bu kararın hayata geçmesi AKP yönetimi tarafından engellendi.

Buyurun size, “deniz ulaşımının artan payı” ve “kamu yararı”.

Peki, bu sonuç şaşırtıcı mı? Hiç değil. Tersine, oldukça öngörülebilir bir durumla karşı karşıyayız. Kaldı ki, bu öngörü özelleştirmenin gündeme geldiği dönem toplum yararını gözeten birçok kişi ve kurum tarafından da dile getirildi. Tıpkı SEKA için, Tekel için, Şeker Fabrikaları için dile getirildiği gibi…

Asıl şaşırtıcı olan, ulaşım gibi zaruri ihtiyaçların bile -üstelik kamu menfaatleri gerekçesiyle- özel teşebbüsün insafına teslim edilebilmiş olması.

Yani kamu yararının şirket kârıyla doğrudan ilişkilendirilmiş olması.

Oysa kâr söz konusu olduğunda şirketler için ortada ne kamu ne de yarar kalır.

Bu örneğin, başkalarını da tetiklemesi oldukça olası. Halihazırda Turyol Yönetim Kurulu Başkanı CHP’li Meclis Üyesi Yunus Can da artan maliyetler nedeniyle her an kontak kapayabileceklerini açıkladı bile…

Hükümet de bu tehlikenin farkında ve ekonomik kriz algısını pekiştiren bu “artan maliyetler” ve “zarar” tablosunun önüne yine iradi birtakım tedbirlerle geçmeye çalışacaktır.

Oysa gerçek anlamda kamu yararını gözeten tek bir çözüm olabilir: Özelleştirilen ulaşım hizmetlerinin kamulaştırılması ve ulaşım sorununun bütüncül ve insan odaklı bir planlama ile yeniden ele alınması.

Böylelikle, ulaşım bir kazanç konusu olmaktan çıkarak yeniden bir sosyal hak olarak tanımlanabilir.

Asgari ücret emekçileri gene açlığa ve yoksulluğa mahkûm etti

0

2019 asgari ücreti açıklandı: 2.020 TL. Çalışma Bakanı, bu ücretin yüzde 26’lık bir artışa karşılık geldiğini, bunun geçen yılın enflasyon oranının üzerinde bir artış olduğunu söyleyerek böbürlendi.

Bakanın matematiği doğru, ama hayatın gerçekleri başka. Bakan ile birlikte açıklamaya imza atan Ergün Atalay’ın örgütü Türk-İş’in yaptığı açıklamaya göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.950 TL. Ama bu rakam ailenin sadece mutfak masraflarını içeriyor. Buna o gıda maddelerini hazırlamak için kullanılacak olan gazı, elektriği ve ayrıca ev kirasını da eklediğinizde bu sınır yeni asgari ücretin çok üstüne çıkıyor. Yani yeni asgari ücretle emekçiler tekrar açlığa mahkûm edilmiş oldu.

Şimdi gelelim yoksulluk sınırına. Gene dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı Türk-İş’e göre 6.330 TL. Yani o ailede iki kişi çalışıyor olsa bile toplam gelirleri asgari ücretle en fazla 4.040 TL. Demek ki, o aile yoksulluk sınırının çok altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor.

Kaldı ki, yüksek enflasyon tüm hızıyla devam ediyor. Yani, işçi 2019 Ocak ayı sonunda yeni asgari ücretli maaşını aldığında bu para da aşınmaya uğramış olacak ve bu durum yıl boyunca daha da şiddetlenecek. İşçiler her geçen ay, her geçen hafta yoksulluktan açlığa, açlıktan ölüm eşiğine doğru itilmiş olacaklar.

Ve ülkede asgari ücretle çalışan işçilerin sayısının 10 milyon civarında olduğu dikkate alındığında, aile bazında 40 milyon kişinin, yani ülke nüfusunun yarısının açlığa ve yoksulluğa mahkûmiyetinin devam edeceği ortada. Kapitalizm işte budur, böyle kendini sürdürür.

Çalışma Bakanı açıklamasında asgari ücret kararının oy birliği ile alındığını açıkladı. Yani Türk-İş yönetiminin açıkça işçileri satmış olduğunu ilan etti.

Oysa Türk-İş başkanı, “Asgari ücret önce 2.000’e çıksın, sonra üzerine düzeltme yapılsın” demişti. Öyle olsaydı asgari ücretin en az 2.500 TL olması gerekirdi. Bu bile işçileri açlıktan ve yoksulluktan koruyamazdı, ama Türk-İş hiç olmazsa bir defalığına dediğinin arkasında durmuş olurdu.

Üstelik açıklamayı “Bu ücret mükemmel değil ancak güzel bir ücret” diye değerlendiren Ergün Atalay, “gerekirse hükümetin anlayacağı dilden konuşuruz” diye efelenmişti zamanında. Sendika bürokrasisinin kuru vaatlerle ve sahte tehditlerle sadece işçileri aldatmaktan başka bir şey yapmadıkları bir kez daha ortaya çıkmış oldu böylece.

İşçi sınıfının ücretlerin düzenli olarak enflasyon oranında artırılması doğrultusunda, örgütlenerek, üretimden gelen gücünü kullanarak ve kendi geleneksel yöntemlerini kullanarak mücadeleye devam etmesinin dışında bir seçeneğinin olmadığı ortadadır.

“Umutsuzluğa kapılmayın”

0

“Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Hayatın bize çizdiği yol, özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir ama biz onu yitirdik.“

İki hiciv üstadının, iktidar eleştirisinden dolayı hedef gösterildiğini ve sorgulandığını takip ettik ve ediyoruz. Bu hepimiz çok sinirlendirdi, üzdü, kapana kısılmış hissettirdi… ama bu ne ilkti ne de son olacak.

Her iktidar kendisine karşı tehlike oluşturacağını düşündüğü fikirleri, sesleri, sanatı, aslında her şeyi ya bastırmaya ya da kontrol altına almaya çalıştı. Fakat bu olayda olduğu gibi bizi asıl sarsan ise, adalet mekanizmasının bu denli araçsallaştırılmış ve emir-komuta zinciri altına girmiş olması.

Sanatçılar veya muhalif kesim hep baskı altında. Bunun da tek bir yöntemi yok. Ya yargılanıyor ya da emeğiyle hayatını sürdürebilecek çalışma koşulunu bulamıyorlar. Bu durum aslında sadece Türkiye’ye özgü de değil. Daha geçen yüzyılda ABD, Soğuk Savaş boyunca, kendi muhalif sanatçılarına karşı aynı baskı politikalarını “kızıllarla savaşıyoruz” diye uygulamaya çalıştı ve binlerce insana zulüm etti; bunlardan biri de “diktatörlükler yıkılmalı” diyen Charlie Chaplin’di.

“Çok fazla düşünüyor ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeye değil, insanlığa muhtacız aslında.”

Peki neden mi şimdi Metin Akpınar ve Müjdat Gezen hedef gösterildi? Yüzleşmekte olduğumuz Tek Adam rejimi kendince çizdiği pragmatik anlayışta, seçime doğru kendi kitlesini hareketlendirme ve hedef gösterme için her yolu deniyor. Eleştiriler veya tehlikeli gördüğü toplumsal dinamikler, çizdiği bu hedef gösterme vizyonunda seçilmiş muhteşem düşmanlar… Yani bu rezilliğin ne yazık ki asıl amacı ne pahasına olursa olsun, kendi rejimini sürdürebilmek.

“Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: ‘Umutsuzluğa kapılmayın.’ Üstümüze çöken bela; vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucu.”

Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör filminin o muhteşem kapanış konuşmasından parçalara yer verdik yazıda. Chaplin’in de haykırdığı gibi, bizi umutsuzluğa sevk etmek istiyorlar. Hayır, biz buna karşı mücadele edeceğiz. Ne ilk anın verdiği derin üzüntü ve öfke bizleri geri bıraksın ne de bunlar olmamış gibi davranarak yarın yeniden şaşıralım.

 

Sarı Yelekliler hareketi dersleri

0

Sarı Yelekliler hareketi 17 Kasım tarihinde başladı. Fransız Cumhurbaşkanı Macron akaryakıt fiyatlarına zam yapınca, Paris’in merkezinde, arabalarda bulundurulması zorunlu olan sarı yelekleri giyerek toplanılması çağrısı yayıldı. Herhangi bir siyasal partinin veya örgütün önderi olmadığı bu çağrı, bizzat yoksulların ve emekçilerin nezdinde büyük bir karşılık gördü ve kitlesel geçen 17 Kasım eyleminin ardından, her Cumartesi bu eylemlerin yapılması kararı alındı.

Her ne kadar eylemler akaryakıt zammına karşı başlamış olsa da talepler bununla sınırlı kalmadı. Kiraların düşürülmesinden asgari ücretin artırılmasına, öğrenim harçlarının kaldırılmasından zenginlerin vergilendirilmesine, sigortalı çalışmanın yaygınlaştırılmasından çalışma saatlerinin düşürülmesine, sınırların göçmenlere açılmasından Fransız emperyalizminin Afrika’dan çekilmesine kadar onlarca talep, Sarı Yeleklilerin görevlendirdiği eylem komitesi tarafından tespit edildi ve ileri sürüldü.

Fransız polisi gösterilere sert müdahalelerde bulundu. Biber gazı, tazyikli su gibi araçların kullanılmasının yanı sıra polis, yalnız başına sıkıştırdığı birçok eylemciyi dövmekte tereddüt etmedi. Yüzlerce gözaltı, onlarca yaralama ve tutuklamayla birlikte polis şiddetinin sonucunda bir kişi de hayatını kaybetti. Özellikle polisin, onlarca liseliyi dizlerinin üzerine oturtup ellerini başlarının arkasına yasladığı, bir toplama kampını andıran skandal görüntüler büyük bir öfkeye neden oldu. Polisin bir yoksul ve emekçi hareketi olan mevcut seferberliğe dönük tavrı Fransız burjuva demokrasisinin de sınıfsal karakterini ve gerçek yüzünü ortaya çıkarmış oldu.

Sarı Yelekliler polis terörüne teslim olmayı reddettiler ve devlet şiddetine rağmen ne meydanları ne de sokakları terk ettiler. Paris’in birçok noktasının yanı sıra ülke çapında da eylemciler ile polis arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Arabalar yakıldı, barikatlar kuruldu, biber gazı ile tazyikli suya karşı savunma yöntemleri uygulamaya kondu, polis birlikleri bölünmeye çalışıldı ve adeta bir mevzi savaşımı verildi.

Eylemcilerin geri çekilmediği ve dahası polis şiddeti tarafından sindirilemediği görülünce Fransız başbakanı Edouard Philippe akaryakıt zammının 6 aylığına askıya alındığını duyurdu. Ancak bu taktiksel geri çekiliş, Sarı Yelekliler hareketinde ifadesini bulan ve toplumun her yanına yayılmış olan sınıfsal öfkeyi ve hayal kırıklığını gidermeye yetmedi. Bu yüzden başbakanın ardından cumhurbaşkanı Macron zammın askıya alınmadığını, tamamen kaldırıldığını duyurdu.

Macron’un da bu taktiksel geri çekilişi işe yaramadı. Şunu anlamak önemli: Sarı Yelekliler, 2008 ekonomik kriziyle ve mevcut durgunluk dönemiyle birlikte inanılmaz oranlarda yoksullaşan halk kitlelerinin bir hareketi. Hareket, doğrudan doğruya Fransız kapitalizminin sömürücü, baskıcı ve talancı politikalarının toplumda biriktirdiği öfkeyi temsil ediyor. Bu nedenle akaryakıt zamlarının geri çekilişi kitleler için yeterli olmadı.

Bunun üzerine Macron televizyona çıktı ve bazı sözler verdi: Asgari ücrete 100 avro zam, emeklilik maaşı 2000 avrodan düşük olanlardan vergi alınmaması ve benzerleri. Macron televizyon kanallarının yayınladığı bu vaatlerini açıklarken, bunları yapabilmek için zamana ihtiyacı olduğunu, hemen gerçekleştiremeyeceğini söyledi.

Bu, son senelerde yoksullaşan, üzerinde daha da sert sömürü ve yağma mekanizmaları kurulan emekçi Sarı Yelekliler hareketi için yeterli olmadı. Macron’un ulusa seslenişinin ertesinde gelen Cumartesi günü, Fransa ve özellikle başkent Paris, yine seferberliklerle sarsıldı. İşçilerin kırmızı çizgisi son derece açıktı: insanca bir yaşam. Hükümetin sayısız geri adım atışı, yönetim kademesinden açıklanan vaatler, kapitalist elitlerin “tamam, sizi anladık” beyanları yeterli değildi. Söz konusu olan bir ayaklanmaydı.

Bu gidişat, Fransız sermayesini korkutmuş olmalı ki, derhal yeni tavizler verdi. Macron, gerçekleştirmesi için zamana ihtiyacı olduğunu söylediği vaatlerini bir anda hayata geçirdi: Asgari ücrete 100 avro zam ve düşük emekli ücretlerinden vergi alınmaması.

Fransız ve göçmen işçi sınıfları kazandılar ve Macron yenildi. Elbette, Sarı Yeleklilerin kendilerinin de belirttiği üzere bu uygulamalar yeterli değil. Sarı Yelekliler hareketine katılmış olan yoksulların, gençlerin ve kadınların istedikleri Fransa’da yoksulluğun, toplumsal eşitsizliğin, gelir dağılımlarındaki uçurumun, polis devleti uygulamalarının ve baskıların tamamen ortadan kaldırılması. Bunların başarılabilmesinin yöntemi de Sarı Yeleklilerin gösterdiği üzere, sürekli seferberlik; yani seferberliği sürekli tutmak.

Sarı Yelekliler, toplumsal eşitsizliği ve yoksulluğu sonlandırmak için ilk olarak Macron iktidarını fiilen devirmeliler. Zaten Macron’un kapitalist iktidarının sağına soluna dikilen bütün yamalar patlamış durumda. Toplum nezdinde prestiji yerle bir oldu ve işçi sınıfının hiçbir sektöründen destek alamıyor. Yeni sözlerle, yeni geri çekilişlerle, yeni tavizlerle koltuğuna tutunmaya çalışıyor. Macron’un bir sınıf mücadelesi sonucunda devrilmesi, Batı Avrupa’da demokratik ve ekonomik sorunların çözümünü alt sınıfların gündemine taşıyacak ve devrimci bir durum yaratacaktır.

Sarı Yelekliler hareketinden biz Türkiyeli işçilerin ders çıkarabileceği çok nokta bulunmakta. Dilerseniz birkaçını hemen sıralayalım:

1) İşçiler kendilerinden başka kimseye güvenmemelidir. 2) İşçiler seferberliklerini sürekli tutmalıdır, kesintili değil. 3) İşçiler, hükümetin ve diğer burjuvaların sözde taktiksel geri çekilişlerine, sözlerine ve vaatlerine inanmamalıdır. 4) İşçiler kazanmanın tek yolunun mücadeleden geçtiğini herkese anlatmalıdır. 5) Emekçiler kendi sorunlarının çözümünü burjuvazinin insafına terk etmemelidir.

Tarihte bu ay: Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht öldürüldü

0

1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber Alman Sosyal Demokrat Partisi ulusal savunmayı ön plana çıkardı ve emperyalist savaş bütçesini onayladı. Buna karşılık, Troçki’nin “Marksist metoda bedeninin organları gibi hakimdi” diye nitelediği Rosa Luxemburg ve emperyalist savaşa karşı ilk çağrıyı yapan Karl Liebknecht önderliğinde Spartaküs Birliği adlı yeni bir grup kuruldu.

Özgürlüklerin yitirildiği bir dönem başlıyor ve kitleler gittikçe radikalleşiyordu. 1915’te iş bırakma eylemleri ve sokak gösterileri başladı. Spartakistler 1 Mayıs 1916’da Berlin’de “Kahrolsun savaş! Kahrolsun hükümet!” sloganlarıyla bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüşün ardından Liebknecht tutuklandı ve bunun üzerine on binlerce işçi greve çıktı.

1918 Kasım’ında Kiel’de ayaklanmalar başladı ve 4 Kasım’da şehrin denetimi tamamen işçilerin eline geçti. Berlin’de ise 8 Kasım’da kitleler sokak ve meydanlarda toplandılar. Ertesi gün Devrimci İşyeri Temsilcileri ve Spartakistler genel grev çağrısı yapan iki ayrı bildiri dağıttılar. Çağrıya uyan binlerce işçi sokağa çıktı. İmparatorluk Sarayı ve Emniyet Sarayı ele geçirildi ve siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Ayaklanmalar onlarca şehre yayıldı; işçi ve asker konseyleri kuruldu. 8 Kasım’da Bavyera Cumhuriyeti ilan edildi.

Bu dönemde Rosa şöyle bir uyarıda bulundu: “Yoldaşlar, radikalizminizi fazla kolaya alıyorsunuz.(…) Seçimlere katılmamak için Rusya örneğini göstermek doğru değil. Orada parlamento dağıldığında Troçki-Lenin dönemi vardı. Bizde hâlâ Ebert-Scheidemann hükümeti var. Rus proletaryasının arkasında uzun bir devrimci mücadele dönemi vardı. Biz devrimin başlangıcındayız. Arkamızda 9 Kasım’daki perişan yarım devrimden başka bir şey yok. Kendimize sormamız gereken, kitleleri eğitmenin en emin yolunun hangisi olduğudur.”

Sosyal demokrat liderler parlamentoda koalisyona katılarak iktidarı burjuvaziye iade ettiler. Bu süreçte Freikorps adlı karşıdevrimci bir ordu kuruldu ve seferberlikler kanlı bir şekilde ezildi. 15 Ocak’ta Rosa ve Karl tutuklanıp öldürüldü.

Rosa, öldürülmeden önceki son makalesinde “Berlin’de düzen hüküm sürüyor” diyen karşıdevrimcilere şöyle cevap vermişti: “Berlinli kitlelerin güçlü, kararlı, saldırgan tavırları ile, Berlinli önderliğin kararsızlığı, korkaklığı, tutarsızlığı, henüz yaşanmış olayın temel özelliğidir. Önderlik üzerine düşeni yapamadı. Ama önderlik kitleler tarafından ve kitleler içinden yeniden yaratılabilir. Kitleler üzerlerine düşeni yaptılar. Onlar bu son ‘yenilgi’yi enternasyonal sosyalizmin güç ve onuru olan tarihi yenilgiler zincirinin bir halkası haline getirdiler. Bu yüzden, bu ‘yenilgi’den geleceğin zaferi çiçek verecektir. ‘Berlin’de düzen hüküm sürüyor.’ Sizin düzeniniz kum üzerine kuruludur. Devrim daha yarın ‘zincir şakırtıları içinde’ ayağa kalkacak ve şu mesajı verecektir: ‘Vardım, varım, var olacağım!’”

2019’da daha örgütlü, daha güçlü…

0

2018 işçiler için, emeğiyle geçinen tüm insanlar için zor bir yıl oldu. Bağıra bağıra geliyorum diyen ekonomik kriz yıl sonlarına doğru bütün şiddetiyle üzerimize çöktü. Enflasyon yüzde 20’leri aştı, yaşam koşullarımız kötüleşti, işsizlik devasa boyutlara ulaştı. Şirketler birbiri ardına konkordato ilan etti, çoğu iflas gerekçesiyle kapandı, fabrika ve atölyelerde sahte yangınlar çıkarıldı. Patronlar arasındaki küçülen pastadan pay kapma mücadelesi şiddetlendi; hükümet, yandaşı olan patronları ve bu arada bir bütün olarak kapitalist sistemi koruyabilmek için önlemler almaya girişti.

Bu önlemlerin ana amacı, patronların egemenliğindeki kapitalist sistemin içine sürüklendiği krizi, ücretiyle geçinen halk yığınlarının sırtına yüklemeye yönelik oldu. Kapitalist işletmeleri, bankaları ve tefecileri, iflas etmekte olan inşaat şebekelerini kurtarma “görevi” devlet emriyle emekçilere verildi. Patronların ve gene onlara dağıtılmak üzere devletin dış ülkelerden aldıkları kredi borçlarını ve faizlerini de emekçiler ücretlerindeki kesintilerle, dolaylı ve dolaysız vergilerle ödemeye mahkûm edildiler.

Tabii bu arada içiler ve emekçiler üzerindeki baskılar da arttı. Sendikalaşmanın hükümet ve patronlar tarafından elbirliğiyle daha da zorlaştırılması; bazı grevlerin yasaklanması; işçi ve sendika önderlerinin tutuklanması; direnişler, sokak protestoları, mitingler gibi demokratik eylem ve ifade özgürlükleri üzerindeki polisiye tedbirlerin ve yasakların ağırlaştırılması; emekçilere ve demokratik kesimlere yönelik “asarız, keseriz” gibisinden tehditlerin yoğunlaştırılması… hükümet çevrelerinin “yeni ekonomik politikaya” eşlik eden siyasi uygulamaları oldu.

Ama…

Tabii bütün bu işçi-emekçi karşıtı uygulamalar hükümete ve patronlara karşı hoşnutsuzluğun artmasına ve yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu süreç şimdilik ağır işlemekle birlikte, grev, direniş ve protestolarda değil azalma, bir artış da söz konusu. Pek çok işyerinde sendikalaşma veya tensikat nedeniyle işten çıkarılan işçilerin direnişleri sürüyor. Bazı işyerlerinde ve belediyelerde grevler var. Emekçi mahallelerindeki huzursuzluk sokakta, evlerde ve kahvehanelerde dillendiriliyor. Bununla birlikte gerek hoşnutsuzluklar gerekse seferberlikler henüz kısmi ve daha da önemlisi birbirinden yalıtık. Aralarında herhangi bir bağlantı, koordinasyon veya örgütsel bir birlik yok.

Ama 2018 sonlarında işçi ve emekçi hareketi açısından önemli bir gelişme yaşandı. DİSK ve KESK sendika konfederasyonları ile TMMOB ve Tabipler Birliği gibi meslek örgütleri bir araya gelerek “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” başlıklı bir platform oluşturdular. Buna çeşitli işçi ve emekçi partileri ve örgütleri de katıldı. Bir işçi-emekçi cephesi nüvesi niteliği taşıyan bu oluşum, krizin ağır sonuçlarına karşı emekçileri koruyabilmek amacıyla, bazı önemli ama kısmi talepler etrafında çalışmalara başladı. Bu amaçla bildiriler dağıtıldı, bazı forumlar düzenlendi, imza kampanyası başlatıldı, bir miting gerçekleştirildi.

Nisan, bir emekçi gazetesi olarak elbette bu girişimi destekliyor ve onun bir parçası. Bununla birlikte, bu çok önemli girişimin gelişerek başarılı olabilmesi için bazı eksikliklerine de değinmemiz gerekiyor.

Görevler

Birincisi, platformun çalışmaları şimdilik ne yazık ki sınırlı merkezi alanlara sıkışmış durumda. Oysa gerek taleplerin gerekse çözüm önerilerinin özellikle sanayi merkezlerine, işyerlerine ve emekçi mahallelerine yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu amaçla sendika konfederasyonlarına, temsilciler meclislerini toplayarak talepleri ve mücadele çizgisini önermelerini, tartışmalarını ve bir mücadele planı oluşturarak bunu alanlara taşımalarını önerdik, öneriyoruz.

İkincisi, birbirinden yalıtık halde süren grev ve direnişlerin arasında bir işbirliğinin ve koordinasyonun oluşturulması bizce mutlaka gerekli. Bu açıdan, platform çeşitli bölgelerde grev ve direniş komitelerinin bir araya gelmelerine ve mücadelelerini birleştirmelerine yardımcı olabilir, olmalıdır.

Üçüncüsü, yıl sonuyla birlikte bazı işkollarında toplu sözleşme görüşmeleri başlıyor, başladı. Bu çalışmaların da sendikalar ve işyeri temsilcileri aracılığıyla ortaklaştırılması sınıfsal mücadele birliği için son derecede yararlı olacaktır.

Platform toplantılarında ve forumlarda dile getirdiğimiz bu öneriler kayıt altına alınmakla birlikte bu doğrultuda henüz bir adım atılmış değil. Belki de sendikalar ve bileşenin diğer unsurları bu görevleri gereğince yerine getirebilme gücünden yoksun olduklarını düşünüyorlardır. Ama ne kadar mümkün ve ne kadar kısmi olursa olsun, mücadeleleri birleştirmeye yönelik her ortak işçi-emekçi koordinasyonu, komitesi veya bir başka biçimdeki örgütlenme, yakın gelecekte yaygınlaşacak olan hoşnutsuzluklar ve seferberlikler için örgütlü bir önderlik olanağı sunacaktır. Aksi takdirde yalıtık ve parçalanmış mücadeleler yenilgiye mahkûm kalacak ve hükümetin yeni ve kolay saldırılarına alan açmış olacaktır.

Ya politik mücadele?

Yukarıdakilere ek bir önerimiz daha oldu ki bu maalesef kayıtlara bile geçirilmedi: 31 Mart seçimlerinin yaklaştığı bu süreçte işçi ve emekçi yığınların kendi sınıf çıkarlarını temsil edecek bir politik oluşumdan yoksun olduklarından hareketle, seçimlere ortak işçi ve emekçi adaylarla girilmesini önermiştik.

Biz bunu, sınıf mücadelesinin keskinleşme olasılığı gösterdiği durumlarda ortaya çıkan bir genel eğilime bağlıyoruz: emekçilerden bol miktarda oy toplayan sol veya sol görünümlü partiler ve önderlikler mücadelenin kızışma eğilimi gösterdiği süreçlerde sağa doğru bir kayış içine giriyorlar. Örneğin, işçi sınıfı içinde belirli bir sempatiye sahip olan CHP, böyle bir süreçte açıktan bir sağ patron partisi olan İYİ parti ile ittifaka giriyor. Gene, ağırlıklı olarak Kürt kökenli olmakla birlikte genel olarak emeğin haklarını savunan HDP de CHP’nin peşine takılıyor, bir yandan da belki yeni bir “barış süreci” açılır diye AKP’ye göz kırpıyor. Bu arada kendini sosyalist ve emekçi partileri olarak tanımlayan diğerleri de HDP ve CHP’nin seçim başarısına bel bağlayarak onların peşi sıra sağa doğru sürükleniyor. Neticede neredeyse İYİ parti ve CHP etrafında bir zımni ittifak doğmuş oluyor.

Bu tür bir sağa kayış, hele hele ağır kriz döneminde işçi ve emekçi yığınlarını bağımsız bir sınıf alternatifinden yoksun bırakmakta. Belirli önemli büyük kentlerde CHP ve İYİ parti adayları, Kürt illerinde de HDP başarılı olsa dahi ne ekonomik kriz çözülmüş olacak ne de hükümet ve patronlar emekçi düşmanı politikalarından vazgeçecek. Buna karşılık emekçi sınıflar hayali bir beklenmeye sürüklenecekler ve hükümetin yeni saldırılarına daha da açık hale geleceklerdir.

Oysa, şimdi güçsüz olsa bile bir işçi-emekçi cephesinin, gerçek bir emekçi sol politik alternatifinin yaratılması, yarın belki de kendiliğinden patlayabilecek olan kitle seferberliklerine daha hazırlıklı ve örgütlü girilmesini olanaklı kılacaktır. Biz, 2019’da da bu doğrultudaki çabalarımızı yorulmadan sürdüreceğiz.

Ekonomik krize direnmenin gerçek yöntemi politik mücadeledir

0

Ekonominin bir “doğal” işleyişi vardır. Patronlar sanayiye veya hizmetler sektörüne yatırım yaparlar, işçi çalıştırarak artık değer, yani kâr elde ederler. Sonra o sektörlerde kâr var diye başka yatırımlar yapılır, böylece fiyat rekabeti başlar, patronların elde ettikleri kâr oranlarında bir düşüş olur ve ekonomi krize doğru sürüklenir. Patronlar kârlarını koruyabilmek için ücretlerde kısıntıya giderler, işçi çıkarırlar, bu arada bazı firmalar iflas edip batar, işsizlik daha da yaygınlaşır.

Buna kapitalist ekonominin “doğal” işleyişi dedik, ama bu süreçler bu kadar basit gerçekleşmez. Patron grupları, toplumsal artık değer pastasından daha fazla pay alabilmek için kendi aralarında rekabet ve mücadele ederler. Bu gruplar çeşitli patron partilerinde toplanıp devlet yönetiminde ağırlık kazanmaya çalışırlar. İhalelerden, kredilerden, kamu yatırımlarından en fazla yararlananın kendileri olması için işbaşında olmaya çalışırlar.

Devlet başta kendi yandaşları olmak üzere patronlara kredi açabilmek ve yeni iş imkânları yaratabilmek için ya para basar (ki bu paranın değerinin daha da düşmesine ve enflasyonun artmasına neden olur) ya da dışarıdan ve içeriden borç para alır, böylece devletin borçları faizleriyle birlikte yükselir. Onlara yardımcı olabilmek için ücretlerin en alt düzeylerde kalmasını sağlar. Sağlıktan, eğitimden, ulaşımdan kesintiler yaparak onlara para aktarır. Kamu borçlarını ödeyebilmek için dolaylı ve dolaysız vergileri ağırlaştırır. Bu arada tabii grevleri yasaklayabilir, sendikalaşmayı engeller, işçi ve emekçilerin protesto haklarını tanımaz, onların muhalif basınını, partilerini ve örgütlerini baskı altına alır. Tehditler savurur.

Yani devlet, patronları krizden kurtarabilmek için elindeki bütün politik araçları (hükümet, parlamento, güvenlik güçleri, mahkemeler vb.) seferber eder, kullanır. Böylece krizin faturasını çalışan sınıfların sırtına yükler. Yani devlet ve hükümet, kapitalist krize karşı politik tedbirler alır, kapitalist sömürü düzenini kurtarmaya çalışır. İktidardaki patron partilerinin başlıca görevi, ekonomik krizi politik uygulamalarla aşabilmektir.

O halde, işçi ve emekçilerin krizin faturasını ödememek için mücadeleleri de politik bir mücadele olmalıdır. Ekonomik sorunları düşünelim. Mesela ücretler. Kriz koşullarında ücretlerin korunabilmesi, birincisi asgari ücretin insanca yaşayacak düzeye yükseltilmesi; ikincisi ve daha da önemlisi, özellikle enflasyon koşullarında ücretlerin en azından üç ayda bir enflasyon oranında otomatik olarak yükseltilmesine bağlıdır. Hükümet bunu kabul etmeyecektir, o halde bizim mücadelemiz politik bir mücadeledir.

Veya işsizlik: İşsizliğin önlenebilmesi ve halledilmesi neye bağlıdır? Şuna: 1) İşten çıkarmalar yasaklanmalı; 2) İş saatleri ücretlerde bir değişiklik olmadan kısaltılmalı ve ek vardiyalar kurulmalı; 3) İflas eden veya kapatılan işyerleri devletçe kamulaştırılmalı ve faaliyetleri çalışanların denetiminde sürdürülmeli. Hükümet bunu da kabul etmeyecektir.

Veya zamlar, hayat pahalılığı: Bütün zamlar geri alınmalı. Veya dış borçlar: Dış borçları biz yapmadık, dolayısıyla ödenmesine karşıyız. Veya kredi ve para sistemi: Tüm bankalar tek devlet bankası altında toplanmalı, ihtiyaç sahibi işçi ve emekçilere faizsiz krediler sağlanmalı. Veya ekonomik faaliyetin yönü: İşçilerin ve emekçilerin lehine merkezi bir ekonomik plan uygulanmalı. Veya eğitim, sağlık ve ulaştırmadaki kesintiler: Bütün bu hizmetler kamu tarafından halka parasız olarak sunulmalı.

Hükümet elbette bu önlemleri ve talepleri kabul etmek istemeyecektir. Çünkü bu çözümler patronların değil, işçi ve emekçilerin yararınadır. O halde tüm emekçi sınıfların ekonomik kriz karşısındaki direnişleri politik niteliklidir, öyle olmalıdır. Yani ekonomik kriz koşullarında iki politika karşı karşıyadır: patronların, krizi emekçilerin sırtına yükleme politikası; ve buna karşı işçilerin ve emekçilerin direnişi. Bu direnişin politik nitelikli olduğunu, olması gerektiğini unutmadan krize ve onun üzerimize yıkılan sonuçlarına karşı mücadele etmeliyiz.

Eğer her grevi, her direnişi, her protestoyu politik bir düzlemde birleştirebilirsek kriz koşullarında patronların, onların partilerinin ve hükümetlerinin karşısında yenilmeme şansımız daha büyük olur.

Uyuşturucu sorunu ve ona karşı mücadele

0

Uyuşturucuya karşı mücadeleye dair hükümet son dönemde sert açıklamalar yapmakta. Sene başında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Okulun çevresinde bir uyuşturucu satıcısını gördüğümüz zaman, beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler o uyuşturucu satıcısının ayağını kırmaya polis görevlidir” diyerek uyuşturucu kullanımına ve ticaretine karşı sosyolojik, ekonomik ve bireysel sebeplerin ışığında bir mücadele “planları” olduğunu belirtmişti. Birkaç gün önce bu mücadelenin sonuçları yine bizzat Süleyman Soylu’nun ağzından paylaşıldı: “Bir tane okulun etrafında uyuşturucu satıcısı görün, istifa etmeyen Süleyman Soylu namerttir ve alçaktır.” Zaten Erdoğan da uyuşturucuya karşı mücadeleye dair yaptığı bir konuşmasında “Şu anda bizim yönetimimizde olan yerlerde asla böyle bir şey olamaz” diyerek başarılarını ilan etmişti. Biz şimdi daha fazla “bedava laf kalabalığı yapmayalım” ve istatistikleri de bu açıklamaların yanına ekleyelim.

Türkiye’de uyuşturucu kullanımına dair kapsamlı ilk anket çalışmaları 2002 yılında yapılmış, aradan geçen süreler boyunca ise yapılan çalışmalar hem kullanımının hem de üretiminin hızla artmakta olduğunu göstermiştir. Bu araştırmaları sistematikleştirmek için kurulan Emniyet Genel Müdürlüğüne bağlı Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) giderek artan sonuçlardan sonra 2017 yılında hiçbir veri paylaşmamış ve bu sebeple 2018 Türkiye Uyuşturucu Raporu daha önceki senelerden farklı olarak sadece kolluk kuvvetlerinin raporları doğrultusunda hazırlanmak zorunda kalmıştır. Bu rapordaki verilere göre 2016 yılında toplam 81.222 uyuşturucu olayı görülürken 2017 yılında %45,87’lik bir artışla 118.482 olay meydana gelmiş bulunmakta.

Üzerinde durulması gereken bir başka nokta ise şu: 2011 yılında TUBİM tarafından yapılan genel nüfusta madde kullanımı araştırmasında varılan sonuçlar, 14-25 yaş arasında bulunmanın, erkek ve bekar olmanın, gelir düzeyinin 500 TL altında olmasının madde kullanım riskini artırdığını göstermekte. (Hatırlamakta fayda var, 2011’de asgari ücret net 629,96 TL, enflasyon oranı ise 10,45 idi.) 2013 senesinde yatarak tedavi gören hastaların %68,7’sinin ilkokul ya da ortaokul mezunu olduğu ve %66,1’inin de işsiz olduğu yine TUBİM verilerinde yer almaktadır. Bütün bu veriler iktidarın uyuşturucuya karşı mücadele konusunda bırakın başarılı olduğunu, bizzat uyguladıkları politikaların bir sonucu olarak uyuşturucu kullanımının ve ticaretinin yıllar içinde artış gösterdiğini gözler önüne seriyor. Yapılan birçok araştırma işsizliğin, eğitim seviyesindeki düşüşün, gelecek endişesinin, artan şiddet olaylarının madde kullanma riskini etkilediğini göstermektedir.

Uyuşturucu ticaretinden elde edilen kâr miktarının yıllık 200 milyar dolar olduğu ve yüksek kâr miktarı düşünüldüğünde, bu durum birçok bölgede çeteleşmeyi beraberinde getirmekte. Yoksulluğun ve devlet politikasının da etkisi ile bu çeteler özellikle işçi mahallelerinde faaliyet gösteriyor. Çetelere karşı mahallelerde başlayan mücadelelerin zaman zaman çatışma halini aldığına yakın geçmişimizde sıkça şahit olduk. Bu saldırıların bir tanesi en son Karadolap Mahallesi’nde yaşandı. Karadolap Spor Klübü’ne ateş açılarak mahalleliye ve uyuşturucuya karşı tavra bir gözdağı verilmek istendi. Bu gözdağına rağmen mahalleli, bir yürüyüş düzenleyerek çetelere karşı mücadeleyi sürdüreceğini gösterdi. Peki, bu mücadele nasıl olmalı?

Her şeyden önce meseleyi yalnızca çetelere karşı bir mücadele olarak görmemek gerekiyor; uyuşturucu kullanımına sebep olan yaşam koşullarını ve bu yoksul yaşama kimlerin çıkarları için katlandığımızı unutmadan mücadele etmek zorundayız. Bunun için bulunduğumuz mahalleler ve işyerlerinde kendi örgütlülüğümüzü kurmak ve mücadeleyi kurduğumuz bu örgütlülükle sürdürmek gerekli. Eğitimi niteliksizleştiren, işsizliği ve geleceksizliği yaratan sisteme karşı örgütlü mücadele vermedikçe içinde bulunduğumuz gerçek bataktan, kapitalizmden kurtulamayacağız. Ve bu batağın buhranında yalnız kalan insan için kaçış yollarından biri, uyuşturucuyla gerçekliği algılayış şeklini değiştirmek olmaya devam edecek.

İklim değişikliğiyle topyekûn mücadele

0

İklim değişikliği, küresel ısınma, karbon salınımının artması, buzulların erimesi… Ne çok duyduğumuz kelimeler değil mi? Ama aynı zamanda duyarsızlaştık da biraz bu kavramlara. Belki çok duyduğumuzdan, belki de günlük yaşamımıza etkilerinin bizim göremeyeceğimiz bir gelecekte olacağına inandığımızdan ya da elimizden bir şey gelmeyeceğine inancımızdan tepki vermiyoruz. Ama İsveç’te yaşanan en sıcak yazın ardından, Ağustos ayında iklim değişikliğine dikkat çekmek amacıyla okul grevi başlatan 15 yaşındaki aktivist Greta Thunberg, olayın ciddiyetini şöyle özetliyor: “Belki de olmayacak bir gelecek için neden okula gitmek gerekiyor, kimse geleceği kurtarmak için bir şey yapmazken? En somut gerçekler bile toplumumuza bir şey ifade etmezken bu gerçekleri öğrenmem ne ifade ediyor?”

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne (COP24) katılan Greta, 25 yıl boyunca süren müzakereler sonucunda karbon emisyonlarında azalma gözlenmediğini belirterek dünyanın her yerinden insanları liderlerin bunu beceremediğinin farkına varmaya çağırdı. Milli gelirleri en üst sıralarda yer alan ülkeler bile Paris İklim Anlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmez, dünyadaki en yüksek karbon salınım oranlarına sahip ülkeler arasında yer alan ABD, Paris İklim Anlaşma’sına dahil bile olmazken yoksul ülkelerin iklim krizi için yapacaklarının tartışılmasının anlamsız olduğunu belirterek Paris Anlaşması kapsamında küresel ölçekte ve eşit mücadele etmenin gerekliliklerine dikkat çekti.

Ülkenin yüzde 80’i yüksek hava kirliliği potansiyeline sahip ve çılgın projelerle bu potansiyelin daha da artması kaçınılmaz iken hükümet çevre düşmanı politikalarını artırarak sürdürüyor. Sizce de tehdit altında olan yarınlarımızı kurtarmak için küresel ve eşit mücadele çağrısı yapan 15 yaşındaki Greta’nın sözlerine kulak verip harekete geçmenin tam sırası değil mi?

2018’in bedeli…

0

2018, iktidarın 2023 hayallerini yitirdiği yıl oldu.

Oysa Tek Adam rejimi 24 Haziran seçimlerinin lehine sonuçlanması ile birlikte yeni rejimin kurumsallaşması yolunda son adımı atmış, 2023 hedeflerinin gerçekleşmesi için en uygun koşulları yaratmıştı. Ancak fizik problemlerinde zaman zaman ihmal etmek mümkün olsa da, yaşamda hiçbir şey sürtünmesiz ortamda gerçekleşmiyor.

AKP’nin 16 yıllık iktidarı boyunca sürdürdüğü ekonomi politikaları, onu hedeflerine taşıyacağına inandığı büyüme modeli, son kertede 2023 iddiasının zeminini çürüten ana unsur oldu.

Türkiye’yi dünyanın 17. ekonomisi yapmakla övünen iktidar, bugün para birimi en çok değer kaybeden 2. ülke olmanın sonuçları ile yüzleşiyor. İşsizliği azaltmakla gururlanırken şimdi yeni konkordatoların önüne geçmeye çalışıyor. Enflasyonu düşürmekle böbürlenirken, yüzde 20’lerin üzerine çıkan enflasyon karşısında iradi tedbirlerle, zabıta gücüyle çözüm arıyor.

Sonuç olarak, 2018’i kaparken ekonominin öne çıkan göstergeleri: pahalılık, yüksek enflasyon, yüksek faizler, durgunluk ve gerileme.

Bu tablo aynı zamanda işçi ve emekçiler için 2018’in bedelini de ortaya koyuyor.

Zamlar sonucunda alım gücünde yüzde 50’ye varan kayıp… TÜİK verilerine göre yüzde 10,8; DİSK verilerine göre yüzde 18’e varan işsizlik… Sosyal haklarda kesintiler… Esnek ve güvencesiz çalışma sonucunda artan iş kazaları ve cinayetleri…

Özetle, krizin faturasının işçi sınıfına ve emekçi kesimlere ödetilmek istendiği açık şekilde ortada!

Ancak bu aynı zamanda işçi ve emekçilerin savunma hattını sıklaştırması anlamına da geliyor.

Kriz ile birlikte daha da fütursuzlaşan baskı ve saldırılar karşısında kadın ve erkek emekçiler çalışma koşullarını ve ücretlerini iyileştirmek için; güvenceli ve sendikalı çalışma haklarını korumak için direniyor. Rejimin tüm engellemelerine rağmen 2018 yılında bu açıdan kayda değer bir artış yaşandı. Flormar, BBS Metal, Cargill, Hema Maden, Süperpark, Real ve Makro/Uyum Market, Aygün Alüminyum, Aydın Belediyesi, 3. Havalimanı, Tariş, İZBAN gibi örnekler işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğun açığa çıkmaya başladığına işaret ediyor.

Bu direnişler birbirlerinden yalıtık olarak gelişen ve savunma nitelikli direnişler olmakla beraber, sınıf mücadelesinin önümüzdeki dönem dinamikleri açısından önemli göstergeler sunuyor. Bu açıdan, 3. Havalimanı işçilerinin seferberliğinin iktidarı bu denli korkutması; direnişin devlet şiddeti ve gözaltılarla bastırılması tesadüf değil.

Neticede iktidar şunu çok iyi biliyor: Ekonomik krizin de Tek Adam rejiminin de geleceğini emekçilerin vereceği cevap belirleyecek. İktidarın mevcut kriz karşısında yönetmekte, yani inisiyatifi elde tutmakta zorlandığı aşikâr. İşçi direnişlerinin yaygınlaşması ve daha önemlisi bu eylemlerin krize karşı ortak talepler etrafında birleştirilmesi, bu inisiyatifi işçi sınıfının almasının önünü açabilir.

2018’in deneyimleri ve çıkarımları, 2019 için bir umut olabilir!

Vaat pirinçti; evdeki bulgur bile tehlikede!

0

Türkiye’de işsizlik sürekli olarak yükseliyor. 2018 yılının Ocak ayında resmi işsiz sayısı 3,4 milyondu. Açıklanan son Eylül 2018 rakamına göre ise işsiz sayısı artarak 3,74 milyon oldu (%11,4). Kısacası resmi rakamlara göre 2018’in ilk dokuz ayında 340 bin kişi daha işsiz kaldı. Kriz bahanesiyle her gün yeni işten çıkarma haberleri gelmeye devam ediyor. Dolayısıyla 2018 yılını muhtemelen resmi rakamlara göre dahi 4 milyonun üzerinde işsiz sayısıyla tamamlayacağız. Tüm ekonomik göstergeler 2019 yılında krizin artarak devam edeceğini işaret ettiğine göre işsiz sayısının 5 milyonlara doğru çıkması sürpriz olmayacak. Tabii bunlar resmi rakamlar; gerçek işsiz sayısının 6 milyonu çoktan geçtiği ve 7 milyona doğru çıktığı işçi ve meslek örgütleri tarafından kamuoyuna açıklanıyor. Her dört gençten birinin işsiz olduğu (%21,6) ve kriz koşullarında kadın ve genç kadın işsizliğinin (%37,8) öncelikle ve hızla artıyor olması gerçeği durumun vahametini göstermesi açısından önemli.

Bu tablo açık ve net bir biçimde patronların, krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmekte olduğunu gösteriyor. İktidar ise işten çıkarmaları engellemek bir yana, grev ve direnişleri suç haline getiren uygulamalarla ve patronlara sağladığı yeni teşviklerle emekçi sınıflara yönelik saldırıları kolaylaştırıyor. Vergi teşviki alan patron! Sigorta prim desteği alan patron! Borcu silinen patron! Yeni kredi imkânı sunulan patron! İşsizlik fonu kendisine sermaye yapılan patron! Buna mukabil, işten çıkarılan işçi! Düşük ücretle çalışan işçi! Maaşı ödenmeyen işçi! İşsizlik fonundan doğru düzgün yararlanamayan işçi! Hak aramak için grev-direniş yapması suç sayılan işçi! Hakkını aramak için sendikalaşması engellenen işçi! Kısacası tablo net: Patron-iktidar işbirliğiyle fatura işçilere kesilmek isteniyor. Buna itiraz eden işçiye emekçiye de derhal “terörist”, “hain” yaftası yapıştırılıyor.

Tabii minareyi çalan kılıfını hazırlarmış. Lakin güneş balçıkla sıvanmaz. Her şey gün gibi ortada; pirinç vaat edenler işçiyi emekçiyi eldeki bulgurdan etme noktasına getirmiş durumda. Bir ülkenin, toplumun en önemli “beka sorunu” insanının insan gibi yaşamasıdır. Milyonların işsiz, yoksul, aç ve açıkta olduğu bir yerde daha hayati ve önemli bir sorun yoktur. Bu nedenle derhal işten atmalar yasaklanmalıdır! Mevcut işler tüm işçiler arasında 4 vardiya 6 saat düzeninde bölüştürülmelidir. İşsizlik fonu tüm işsizlerin kullanımına açılmalıdır. Sendikalaşma ve örgütlenme önündeki tüm siyasi, bürokratik engeller kaldırılmalıdır. İşçi sağlığı ve güvenliği, işyerinde işçi denetimleri yoluyla sağlanmalıdır.

Seçimler, kriz ve asgari ücret

Öncelikle mevcut kriz koşullarında, patronlar ve iktidar tarafından, faturanın işçi sınıfına ve emekçi yoksul kesimlere kesilmek istendiğinin açık olduğunu ifade ettik. İşsizliğin hızla artıyor oluşu, tüm temel gıda ve hizmet ürünlerinin aşırı pahalanması ve enflasyonun 2018 yılı başında yapılan ücret zam oranlarının en az iki katını çoktan aşmış olması bu gerçeğin kanıtları. Bununla birlikte faturanın kesilip bitmediğini, işten çıkarmadan hayat pahalılığına, zamlardan enflasyona işçinin emekçinin belini bükecek saldırıların 2019 yılında da devam edeceğini görebiliyoruz. Nitekim 2019 yılı bütçesi ve orta vadeli ekonomi programı adı konmamış bir IMF programı olarak sahne almış durumda.

Bu noktada 31 Mart yerel seçimleri iktidarın dizginsiz bir şekilde bu saldırı programını hayata geçirmesinin önünde bir engel olarak görülüyor. İktidar temsil ettiği patron kesimlerinin çıkarları ve beklentileri noktasında işçi-emekçi karşıtı saldırı programını olduğu gibi, açık açık devreye sokarsa 31 Mart’ta sandıkta bedelini ödeyeceğinden korkuyor. Bunun için iktidar hem saldırı programını uygulamak hem de sanki böyle yapmıyormuş gibi görünmek istiyor. Bunun bir yolu “beka” politikası. Lakin mevcut kriz koşullarında bu politikanın istenen ölçüde sonuç vereceği şüpheli görünüyor.

Geriye asgari ücret kalıyor. İktidar bu çerçevede, “kaşıkla ver kepçeyle al” yöntemiyle, asgari ücrete enflasyon oranı civarında zam yaptı. Böylesi bir durumda iktidarın özellikle 31 Mart seçimleri sonrası iğneden ipliğe yapacağı zamlarla, başta asgari ücret olmak üzere kamu çalışanlarına ve emeklilere yaptığı ücret zamlarını fazlasıyla geçersiz hale getireceğini öngörebiliriz. Ayrıca patronlara teşvike devam edeceğine kesin gözüyle bakabiliriz.

Tam da bu nedenle asgari ücretin en az yoksulluk sınırının üzerinde olması ve her ay enflasyon oranında arttırılması gerekiyor. İşçiler emekçiler ancak bu şekilde alım güçlerini koruyabilmiş olur. Bu nedenle talebimiz asgari ücretin en az yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması ve gerçek enflasyon oranında düzenli olarak arttırılmasıdır.

İstanbul’da krize karşı mücadele mitingi gerçekleştirildi

0

22 Aralık Cumartesi Günü Yoksulluğa, İşsizliğe, Güvencesizliğe Karşı Mücadele Mitingi DİSK, KESK,TMMOB ve TTB’nin öncülüğünde ve Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza kampanyası bileşenlerinin katılımıyla Bakırköy Özgürlük Meydanı’na gerçekleşti.

Özellikle ülkede yaşanan ekonomik kriz ile birlikte artan zamlar, işyerlerinde başlayan işten çıkarmalar, ücretlerin değerinin günden güne erimesine karşı bir cevap olarak bu miting işçilerin sesini duyurabilmesi açısından bir öneme sahipti. Kortejlerin alana ilerleyişi boyunca Flormar, Tariş ve Cargill direnişlerine destek sloganları atıldı. KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen emek ve demokrasi güçleri adına ortak bir açıklama yaparak 13 maddelik bir talep listesi sıraladı. Bunların içerisinde temel ihtiyaçlara yapılan zamların geri alınması, zam yapılmaması, asgari ücretin 2800 net olarak belirlenmesi, kadın istihdamının önündeki engellerin kaldırılması, her türlü güvencesiz istihdam uygulamasına son verilmesi gibi talepler yer aldı.

Mitinge İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ”Krizin Faturası Patronlara! İşten Çıkarmalar Yasaklansın” pankartı ile katıldı. İDP korteji “Dış borç ödemeleri durdurulsun”, “Sendika, sigorta, 6 saat iş günü”, “Mücadelemizi birleştirelim” sloganlarını yükseltti.

Kriz ve beklentiler

Yürüyüş sırasındaki ve alandaki sloganlara bakıldığında hükümetin, patronların son dönemdeki saldırılarına karşı mücadelelerin birleştirilmesi talebinin öne çıktığı görüldü. Nitekim miting boyunca sloganların ana eksenini de “Mücadeleleri birleştirelim, Yaşasın Sınıf dayanışması” vb. sloganlar oluşturdu. Bu sloganlar işçi sınıfının mücadelesi açısından değerli olmakla birlikte, bugünkü acil görevimiz, bu sloganların içeriğini yansıtacak birliktelikler yaratmak, işçi sınıfının mutlak lehine olabilecek her oluşumun içerisinde var olabilmek ve artan saldırılar karşısında güçlü bir mücadele hattı örmektir. Bu çerçevede, krize karşı sendikalar ve emekten yana partiler tarafından başlatılan birleşik kampanya önemli bir adım olmakla birlikte; kampanya çerçevesinde sendikaların tabanlarını seferber etmeye girişmemesi, kampanyanın bir mücadele planı etrafında örülmemesi ve sosyalist partilerin çoğunluğunun kampanyanın fiilen içinde yer almaması, bu çalışmayı ciddi ölçüde zayıflatıyor. Bu zayıflık, mitinge katılım sayısının yeterince yüksek olmamasında da yansımasını buldu.

Ülkenin büyük bir krizden geçtiği bu dönemde, krizin faturasını işçilerin değil onun sorumlusu patronların ödemesi ancak birleşik mücadelenin büyütülmesi ve emekçileri seferber edebilecek bir mücadele planının hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.

İZBAN’da grev kararlılıkla devam ediyor

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) ortaklığı ile işletilen toplu ulaşım ağı İzmir Banliyo Ağı’nda (İZBAN) toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sonuç alınamaması üzerine 10 Aralık’ta greve çıkan işçilerin mücadelesi sürüyor.

Aliağa ile Selçuk arasındaki 40 istasyon ve 136 kilometrelik hat üzerinde hizmet veren İZBAN’da makinist, tekniker, teknisyen, istasyon operatörü, gişe çalışanı olarak çalışan 343 işçi insanca bir yaşam için yükselttikleri mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyor. Türk-İş’e bağlı Demiryol-İş’in örgütlü olduğu işyerinde, sendika sosyal haklarla birlikte yüzde 34 zam talebinde bulunurken, İZBAN yönetimi, enflasyonun yüzde 20’yi aştığı bir dönemde, ortalama yüzde 19 zam teklifi önerdi.

Gazete Nisan olarak dayanışma ziyaretinde bulunduğumuz direnişte, Demiryol-İş İzmir Şube Başkanı Hüseyin Eryüz gazetemize şu açıklamalarda bulundu:

“İZBAN yönetimi yüzde 22 oranında zam teklifinde bulunduğunu açıkladı ama bu açıklama yanlış. Bizim hesabımıza göre zam teklifleri yüzde 19.43 düzeyinde. Biz şirketin teklifini üyeye sorduğumuz için bize ‘basiretsiz sendikacı‘ diye suçlama yapıyorlar. Bizim üyemizin kabul etmediği bir teklife nasıl evet diyebiliriz? Şirketin yaptığı son teklif için oylama yaptık. 326 kişinin oy kullandığı oylamada yalnızca 6 kişi evet dedi, 320 kişi hayır dedi. Bu durumda biz bu sözleşmeyi onaylarsak, tabirimi mazur görün, işçiyi satmış oluruz.

“Aziz Başkan bizim çifte standart yaptığımızı söylüyor. Buraya en yakın yerimiz metro, orada da ciddi sıkıntılarımız var. Eğer orada da doğru düzgün bir teklif sunmazlarsa, süre. Bu noktaya gelir. Orada da ‘basiretsiz sendikacılık’ yapıp oylama yapacağız. Biz aynı zamanda Bursa ve İstanbul metrosunda, TCDD’de örgütlüyüz. Oradaki ücretlerle burasını kıyaslamalı yönetim. O zaman aradaki farkı görecek.

“Biz burada öncelikle ücretleri birbirine yakınlaştırmak istiyoruz. 3480 TL civarında makiniste net ücret istiyoruz. Buna sosyal haklar dahil. Gişeci arkadaşlarımız için net 2900 TL istiyoruz. Diğer ücretler bu oranların arasında. Yönetim bizim karşımıza brütlerle çıkıyor. Ama kusura bakmasınlar, biz bakkala gittiğimiz zaman brüt ücret karşılığında alışveriş yapmıyoruz. Biz hesap uzmanı değiliz ama çalışanlarımızın hakkını sonuna kadar savunma kabiliyetine sahibiz.

“Ayrıca deniyor ki, şu anda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum ve şirketin yaşadığı ödeme güçlüğünden ötürü işçilerin fedakarlık yapması gerekiyor. Peki, şirketin mali durumunu biz mi finanse edeceğiz? Genel müdürlüklere talimat verdik, tasarruf tedbirleri çıkardık, deniyor. Bizim tasarruf yapabilmemiz için kenarda bir birikimimizin olması lazım. Bıraktım kenarda birikimi, bizim borç birikimimiz var. Buradaki çalışanların büyük çoğunluğunun en az 5 yılı ipotek altında. Geçinemedği için borç batağına sürüklenen vatandaştan tasarruf istemek, nasıl bir mantıktır, bilemiyorum.

“Burada grev kırıcılığı yapılıyor”

“Öte yandan, burası ilk kurulduğunda TCDD’den emekli makinistlerden bir kadro eğitmen olarak burada çalışmıştı. Bu arkadaşlarımızın işi azalınca bunları makine kullanmaya da verdiler. Bu artık normal bir hal almaya başladı. Ama 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun 68. maddesi der ki, grevci işçilerin yerine taşeron çalıştırılamaz. Yani bu arada grev kırıcılığı yapılıyor. Zaten otobüslerle, dolmuşlarla yapılıyor, o ayrı bir konu. Ama burada doğrudan kurum içerisinden bu yapılıyor. Biz bunun durdurulması için İş Teftiş Kurulu’na başvurduk. Oradan müfettişler geldi. İnceleme sonucu henüz bitmedi. Buradaki sorun şu: İnceleme sonucunda Kurul’dan en fazla para cezası çıkabilir ve yönetim bunu zaten göze almış durumda. Dolayısıyla, grev kırıcılığına takoz koyacak bir uygulama. Biz bunun için Mahkemeye de başvurduk. O alanda da çabalarımız sürüyor.

“Ayrıca stajyer öğrencileri çalıştırıp bakım yaptırmaya çalışıyorlar. Bunlar adı üstünde stajyer. Onların yapabileceği bakım ne kadar geçerli olur… İşçilerimizin uzmanlık dalı bu, ama stajyer işçinin kontrolü altında da olsa, öğrenciler büyük bir riske atılıyor. Bunun için okullarına da yazı yazdık. Öğrenciler risk altında çalıştırılıyor diye. Her attığımız adım karşısında işveren bize diş biliyor. Ama onlar rahatsız oluyor diye biz doğru bildiğimizden vazgeçmeyeceğiz.

“Bu mücadele sadece İZBAN işçisinin mücadelesi değil. Bu mücadele Türkiye’de asgari ücretle geçinenlerin de mücadelesi. Asgari ücret örneği bizde de var. Biz asgari ücretin net 2800 TL olması için de burada mücadele ediyoruz. Ve destek bekliyoruz.”

Araç bakım personeli olarak 2010’dan beri çalışan grevci bir işçi ise şunları ifade etti:

“Biz milletvekili maaşı istemiyoruz. Ben 9 senedir çalışıyorum, aldığım net ücret 1770 TL, sosyal haklarla beraber 2400 TL. İki çocuğum var, eşim çalışmıyor. 2400 lira asgari yaşam standartlarını karşılamayan bir ücret. Rakamlar ortada. 1000 TL kiram var. 4 kere pazara gidiyorum, 400 TL. Ev faturaları, ortalama 400 TL diyelim. Oğlum okula gidiyor. Ayda 120 TL kentkart yüklüyorum. 200 TL yemek parası veriyorum, devlet okulunda 10 TL vermesi gerekiyor yemek için. Gerisini siz düşünün… Buna mutfak masrafı dahil değil. Pirinci, ekmeği, peyniri… Soğan 6 TL. Kısacası biz insan gibi yaşamak için insanca yaşayabileceğimiz bir ücret istiyoruz. Buradan bütün herkesin bizi desteklemesini istiyoruz.”

İşyeri Baştemsilcisi, makinist Ahmet Güler ise şu noktalara dikkat çekti:

“Ücretlerimiz gerçekten düşük. Taleplerimiz karşılanırsa ücretlerimiz ancak belli bir seviyeye ulaşacak. 8 yıldır bu taleplerimizi dile getiriyoruz. Her dönem aynı problemlere karşılaşıyoruz. Bu, 4. dönem toplu iş sözleşmemiz. Belediye başkanı bu meseleyi bir parti meselesiymiş gibi sunmaya çalışarak sendikaya yükleniyor. Böyle bir şey kesinlikle yok. Buradaki insanların da önemli bir kısmı O’nu seçen insanlar. Bu şekilde işçileri karşı karşıya getirme çalışmasını acizlik olarak görüyoruz. Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir partinin haklı taleplerimize bu tekpiyi göstermesi oldukça düşündürücü.”

Flormar direnişi soğuğa rağmen kararlılıkla sürüyor

0

 

Sendikalı oldukları için işten atılan Flormar işçilerinin direnişi 219. gününe ulaştı. Daha önce ses aracını kullanmaları ve çadır kurmaları yasaklanan işçilere geçtiğimiz günlerde soba yasağı da gelmişti. Yasaklara rağmen direnen işçiler, battaniyelerle ısınmaya çalışarak fabrika önündeki direnişlerini sürdürüyorlar. Eylemlerin başlamasıyla beraber fabrikanın etrafına dikenli tel ve branda çekilmiş, içerideki işçilerle direnişçi işçilerin teması kesilmişti. Dışarıyı gözetlemek için bir sürü kamera yerleştirilmişti. Bir yandan sivil polis de çoğu zaman fabrikanın önünü boş bırakmıyor ve direnişi sürdüren işçilerin sesine polis telsizleri eşlik ediyor.

Çoğu kadın olan 134 işçi sendikaya üye olmak, performans düşüklüğü, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, yasadışı eylem yapmak gibi bahanelerle işten çıkarılmıştı. Yedi ayı geçen süreçte, işverenin ve iktidarın direniş üzerindeki baskılarına tanık olduk. Patron, işçilerin birbirleriyle temas kurmasından öylesine korktu ki tel örgülerle yetinmedi ve daha pek çok yıldırma hamlelerine başvurdu. Örneğin, fabrikada çalışan işçiler mesailerinin bitiminde turnikeden geçtikten sonra yolun karşısında direnen işçilerle karşılaşıyorlardı. Bundan bile ürken şirket yönetimi, mesaisi biten işçilerden parmak izi vermeden çıkmaları istemişti. Bunu kabul etmeyenler ise ertesi gün işten çıkarıldıklarını öğrendiler ve içeriye alınmadılar. Molalarda dışarıdaki arkadaşlarına selam gönderen, onları alkışlayanlar da işten çıkarıldı. Kapı açıldığında dışarıdakilerin içeridekileri görmemeleri için bankların yeri bile değiştirildi.

İşçiler 25/2 no’lu maddeye dayanarak işten çıkarıldıkları için tazminat ve işsizlik ödeneği hakları da gasp edilmiş durumda. Sendikal faaliyetleri yasadışıymış gibi gösterilmeye çalışılan işçilerin işe iade davaları sürüyor. Ancak haksızlığın bizzat mağduru olan kadınlar bu duruşmalarda çoğu zaman mahkeme salonlarına alınmıyor ve hakim tarafından dinlenmiyorlar. Flormar direnişi, hem sınıf mücadelesine hem de kadın dayanışmasına bir örnek oluşturuyor. Buradaki kazanım, tüm diğer sınıf mücadeleleri için de önem taşıyor.

Tarihte bu ay: I. Meşrutiyet ilan edildi

0

17. yüzyılda İngiltere devrimi ve 18. yüzyılda da Fransız devrimi dünya tarihinin ve geleneksel siyasal yapıların üzerinde radikal etkilerde bulundu. Bu devrimlerle birlikte, ilk modern anayasa ve insan hakları taslakları diyebileceğimiz metinler ortaya çıktı. Monarşiler yıkıldı veya güç kaybetti; yeni sınıflar doğdu. Toplumsal üretimin karakteri ve biçimi hızla dönüşüm geçirdi. Bütün bunlar yaşanırken, hanedanlığın bir parlamentoyla beraber ülkeyi yönettiği durum için kullanılan “meşruti monarşi” dediğimiz rejimler ortaya çıktı. Özetle, burjuva demokratik devrimlerin güçsüz kaldığı ülkelerde, parlamenter cumhuriyete geçiş sağlanamadığı için öncelikle parlamenter monarşiler ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti, burjuva demokratik gelişimin en zayıf kaldığı ülkelerden biriydi çünkü burada klasik anlamıyla bir sınai ve ticari burjuvazi henüz oluşmamıştı; var olan da son derece cılızdı. Bu cılızlığı, onun kendi demokratik görevlerinden kaçınmasına, kendi burjuva misyonlarını yerine getirmede kaypaklık etmesine neden oluyordu. Bu nedenle Osmanlı’da ilk anayasal yönetim denemesine, devlet içindeki askeri ve sivil memurların basınçları sonucunda girişilmişti. Tanzimat Fermanı ile birlikte yarım yamalak bir modern mimariye kavuşturulmak istenen devlet içinde iktidar saraydan Babıali’ye, yani “paşalara” doğru kaymıştı. Paşalar da kendi siyasal ve ekonomik çıkarları uyarınca Batılı devletlerle yapısal ticari antlaşmalara ve paylaşımlara gitmeyi diliyordu. Bunun için yabancı sermayeye bir güvence sağlanmalıydı; yatırımlarının kaprisli bir monarşinin alınganlıklarıyla heba olmayacağı güvencesi. Kanun-ı Esasi, yani Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası 1876’da işte bu kaygılarla oluşturuldu. Yapılan seçimlerle temsilciler belirlendi, Meclis-i Mebusan açıldı ve böylece I. Meşrutiyet, yani ilk meşruti monarşi denemesi başlatıldı. Hemen ekleyelim; seçimlere yalnızca belirli bir yaşın üstündeki vergi veren erkekler katılabiliyordu. Yani gençler, kadınlar ve vergi verecek ekonomik gücü olmayanlar (emekçiler) oy kullanamıyordu.

II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatmak için 1877-8 Osmanlı-Rus savaşını mazeret olarak kullandı. Rus orduları İstanbul’un önlerine (Yeşilköy) kadar gelmiş, başkent ancak diğer Büyük Güçler’in (İngiltere, Fransa, Almanya) müdahalesiyle kurtulabilmişti. Abdülhamid, savaşı bahane ederek kendi despotik iktidarını sınırlayan tüm anayasal engelleri ortadan kaldırabilmişti. Sonraları “istibdat” diye anılacak olan bir “tek adam” rejimi kurmuştu.

Abdülhamid neden kapamıştı Meclis-i Mebusan’ı? 13 Şubat 1878’de, Yıldız’da toplanan ve gündemin Osmanlı-Rus savaşı olduğu bir toplantının dökümünde şu kelimeler yazıyor:

“Görüşümüzü çok geç soruyorsunuz! Sultan asıl gerektiğinde Meclis’in fikrini almamaktadır. Bu nedenle Meclis’in hiçbir sorumluluğu yoktur.”

Bu sözlerin sahibi Hacı Ahmed’di. Terziler loncasının kethüdasıydı ve mecliste mebustu. Tarihçi François Georgeon’un da deyişiyle “ilk defa avamdan bir insan böylesine edepsizce bir üslupla Sultan’a hitap ediyordu.” Meclis bu söylevden bir gün sonra, yani 14 Şubat’ta Aldülhamid tarafından kapatıldı. Osmanlı Devleti, sarayı merkezine alan yeni bir mutlak monarşi rejimiyle yönetilmeye başlandı.

Ancak ilginç bir şekilde, 1917 senesinin Kasım ayında tarihin ilk işçi devletinin ilan edildiği Rusya’da, halk Osmanlı’da verilen demokrasi mücadelesini ilgiyle izliyordu. Evet, saraya karşı olan Osmanlılar o sırada Rus kardeşlerinin önlerindeydiler. François Georgeon bu durumu şöyle aktarıyor

“O dönemde bir devrimci dalganın Çarlığı sarstığını unutmamak gerek: Ocak 1877’de Moskova sokaklarında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gibi bir anayasa isteyen afişler ortaya çıkmıştı.”

Yerel seçimlerde meclis partileri

0

Yerel seçimler yaklaşırken meclisteki partilerin tartışmaları bizi hiç şaşırtmıyor. Yakından baktıkça onların patronlarını, bizimse yoksulluğumuzu görüyoruz.

Yaklaşan yerel seçimler, bir konuda fazladan bir anlamı taşıyor: Seçim AKP’nin toplamda alacağı oy ve kazanacağı belediyeler aracılığı ile Erdoğan’ın güven oylaması olacak.

AKP, MHP ve bir patron

AKP ve MHP’nin çekişme halinde olduğu Isparta, Karabük, Balıkesir, Afyon, Manisa gibi pek çok il mevcut. Ne MHP ne de AKP ellerindeki belediye gücünü paylaşmaktan yana. Cumhur ittifakına mola veren dinamik de bu oldu.

Ancak ne hikmetse, şu anda rakip olması gereken bu partiler birbirlerinin yerel yönetim performanslarını hiç eleştirmiyorlar. Öyle ki AKP’nin İSKİ’de raporlanan yolsuzluklarına dair MHP’den kayda değer bir ses çıkmadı. Her iki parti de belediyeleri hizmet değil zimmet olarak görüyor. MHP için de AKP için de belediyeler ancak bir patronun zihniyetiyle yönetilebilir. Taşeronlaşma olur, kamunun hizmetleri ihalelerle yandaşlara/tanıdıklara verilir. Olan biz emekçilere olur.

İki rejim partisinin “faydayı en çok kim sağlayacak?” tartışmasına rağmen genç patronlar endişeli. Hükümetin köşe yazarlarından biri, Erdoğan ve Bahçeli’nin 21 Kasım’da bir araya gelmesinin “Bu süre zarfında önemli bir işadamının devreye girip iki parti arasında mekik diplomasisi yürütmesi” sayesinde gerçekleştiğini itiraf etti. Söylenti doğruysa patronların mevcut düzende çatlak istemediğini ve işçilere yönelik çok kötü planlarının olduğunu düşünebiliriz.

CHP ve İYİ Parti

CHP ve İyi Parti kimi şehirlerde güçlü olanı destekleyecekleri doğrultusunda mesajlar veriyor. Bu iki partiden biri belediyeyi kazanırsa ne olacak? Nasıl bir belediyecilik kavrayışları var bu partilerin? İkisi de taşerona mı karşı? Betonlaşmaya mı karşı? Suyun, ulaşımın bedava olmasından mı yanalar? Belediyeciliğin şeffaf olmasını mı istiyorlar? Belediye kaynaklarını ekmeğin ucuz ve sağlıklı olması için mi kullanacaklar? Başkan ve encümenlerin emekçiler tarafından denetlenebilir olmasını mı istiyorlar?

Hayır! Bu ikili sadece AKP karşıtlığından güç alıyor. Zira ne hizmet ne yenilik vaat ediyorlar. Görüşmelerinde muhtemelen şunu soruyorlar birbirlerine: “Sahi, neydi bizim farkımız?”

HDP ve sol

HDP yerel seçim sürecine rejimin yoğun bir baskısı altında giriyor. Bizzat Erdoğan, HDP seçilirse çekinmeden yeniden kayyum atanacağını ilan ediverdi. Bu koşullar altında işçilerin çıkarı, bölgede kendi belediyesini seçme hakları gasp edilen kitlelerin yanındadır.

Bu noktada üzerine büyük bir sorumluluk düşen HDP’nin pasifliği gösteriyor ki, HDP için yerel seçimleri kazanmak şu an için yarıda kalan müzakereleri teşvik etmekten ibaret görünüyor.

HDP de meclisteki diğer partilerden farklı olarak zenginler için değil, halk için belediyecilik kavrayışını sunan bir program ortaya koymuyor.

Sol ise tek adamlığa karşı işçi sınıfından yana bir tavır geliştirmek yerine HDP ve CHP arasında gelip gidiyor.

İşçi sınıfı

Patronlar için değil halk için, denetlenebilen ve hizmet veren bir belediye anlayışı patron partileri için imkânsız. Ancak bizler için acil bir ihtiyaç. Bu sebeple başını sendikaların çektiği kriz karşıtı platformun görevi, işçilerin unutulan sesini yükseltip iyi bir işçi belediyeciliği örneği göstermektir.

“AKP gitsin de yeter”, “En azından daha halkçı”, “HDP ve CHP birleşsin” diyenler yanılıyor.

Ne diyordu o güzel marşımız; “bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır.”

Ankara Tren Kazası: Özelleştirme öldürür!

0

Perşembe günü Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, kılavuz trene çarparak kaza yaptı. 3’ü makinist 9 kişi yaşamını yitirdi; 47 kişi de yaralandı.

Son 10 yıldır tren kazaları sistematik bir şekilde onlarca insanın hayatına mal oluyor. Bir ulaşım aracının can alması kulağa ne kadar da korkutucu geliyor? Çok değil, daha dört ay öncesinde Çorlu’da 25 insanımız yaşamını yitirmiş, 388 kişi de yaralanmışken. Yaşadığımız kaza maalesef ki son olacak gibi görünmüyor. 2004 Pamukova faciasından bu yana neredeyse her sene en az bir ölümlü tren kazasına tanık olduk. Ve her seferinde de iktidarın fütursuzca yalan dolan açıklamalarına maruz kaldık!

Tıpkı Çorlu’da ve daha nicesinde olduğu gibi, Ankara’da yaşanan bu korkunç facianın sorumlusu Ulaştırma Bakanlığı ve siyasi iktidardır! “Sinyalizasyon gerekli değildir” diyen Bakan hem kamuoyunu yanıltmakta, hem de suçunu örtbas etmeye çalışmaktadır.

Kader değil, özelleştirme!

Birleşik Taşımacılık Sendikası yaptığı açıklamada, “Bu hatta sadece yüksek hızlı trenler çalışıyordu. Ama bu hat, bitmeden açıldı. Yolun bitmesi, tam anlamıyla bitmesi demek, bütün altyapısıyla, üstyapısıyla, sinyalizasyon sistemiyle birlikte açılması demek. Ama, 2018’in Nisan’ında, bu hat sinyalizasyonsuz bir şekilde hizmete açıldı” diyerek gerçekleri gözler önüne serdi.

Özelleştirme öldürür!

TCDD’nin varlık fonuna devredilmesi ve yapım/onarım şartnamelerinin kriterlerinin doğrudan müteahhit firmaların insafına bırakılması ile ulaşım güvenliği tehlikeye atılmış, kazalara davetiye çıkarılmıştır. 2013 yılına kadar demiryolu güzergâhında yürüyerek rayları denetleyen “yol bekçilerinin” maliyeti artırdıkları gerekçesi ile işten atılmaları ile güzergâh kontrolleri de artık yapılmamaktadır. Dolayısıyla, kazanın sorumluluğunu aşırı baskılar altında çalışan bir kaç emekçinin üzerine yıkarak, özelleştirmeci hükümet sorumluluğunu örtme telaşındadır.

Demiryolları bakım, onarım ve işletmesi kamunun olmalıdır

Demiryollarının özelleştirilmesinin dünya genelindeki sonucu kazalardır. TCDD’nin Varlık Fonu’na devredilmesi ve bakım onarımının özelleşmesinin büyük çaplı sonuçlarını yaşamaya başladık. Çözüm son derecede basit. İki yüz yıl öncesinin teknik birikimi dahi bu kazaların önlenmesi için yeterlidir. Ancak bu basit tedbirlerin uygulanabilmesi için demiryollarının bakım, onarım ve işletmesinin derhal işçilerin denetiminde kamulaştırılması gerekmektedir.

Yerli tüketim ne anlama geliyor?

0

Ekonomik krizin üstümüzdeki yükü gitgide ağırlaşırken; patronların çıkarını dert eden işçi sendikası Türk Metal, hükümetin “yerli üretim” kampanyasına “yerli tüketim” kampanyasıyla cevap veriyor. Krizi atlatmak için istikrarın sağlanması gerektiğini söyleyen sendika yönetimi, istikrar mücadelesi için de yerli tüketimin gerekli olduğunu söylüyor.

Türk Metal Başkanı’nı dinleyelim: “…Aslında işimiz hiç de zor değil. Harcama saplantılarımızdan kurtulacağız. Başkasının ürettiğine değil kendi ürettiğimize güveneceğiz. Başkasının ürettiğiyle değil kendi ürettiğimizle hava atacağız. İşte o zaman değişim başlayacak. Kafamızın içerisini değiştireceğiz. Kendi algımızı kendimiz yöneteceğiz. Devletimiz bu amaçla hepimize bir görev verdi. İstikrar mücadelesi ‘Yerli Üretim’ sloganıyla başladı. Biz, Türk Metal olarak devletimizin ‘Yerli Üretim’ kampanyasına ‘Yerli Tüketim’ kampanyasıyla destek veriyoruz.”

Ülkenin en çok üyesi olan sendikanın yönetiminin kararı oldukça açık: Devletimize destek olacağız. Patronlara istikrar sağlayacağız. İşçilere daha az harcatacağız. İşçilere kemer sıktırınca da krizden kurtulacağız.

Peki, ne üretiyoruz da onu tüketeceğiz? Fındığı, buğdayı, pamuğu bile ithal etmeye başladık. Patates fiyatları artınca çözümü yine ithal etmekte bulduk. Şimdi yerli tüketimden söz ediliyor. Kendi karnını doyuramayan tarım emekçileri ve çiftçiler ne diyecek bu duruma? Hükümetin ve hükümet yanlısı sendikaların; Türkiye’nin ithalat  kalemlerinden, dış ticaret açığından, iflas ertelemelerden, konkordatolardan haberi yok anlaşılan.

Önce kriz yoktu, algısı vardı. Sonra kriz gibi bir şey geldi, ama değildi. Krizi yaratanlar önce faiz lobileriydi, sonra dış güçler oldu. Şimdi de yerli tüketmeyen emekçiler mi? Maaşlar pazar alışverişine bile yetmezken, tüketim alışkanlıklarını değiştirmesi gereken bizler miyiz? Üreten bizleriz, işten çıkarılan bizleriz, boğazımızdan kısan bizleriz, 200 bin kişilik sendikamız var ancak sendika bürokrasisi hükümete destek verirken danışılmayan işçiler, yine bizleriz. Sarayın bütçesi gitgide artarken, ücretler cebimizde eriyor. Gıdaya, elektriğe, suya, doğalgaza rekor zamlar geliyor. Ev kiraları, vergiler artıyor; ücretler azalıyor. Kıdem Tazminatı’mıza, İşsizlik Fonu’muza el koyuyorlar. Anlayacağınız birileri ağlarken, birileri gülüyor!

Yerli tüketim güzellemelerinin hepsi birer aldatmaca: İşçi düşmanı Tek Adam Rejimi’yle flört eden işçi sendikası Türk Metal’in “Yerli Tüketim” kampanyası, krizin faturasının emekçilere kesilmesi anlamına geliyor. Ayrıca yabancı sermayenin ülkede sahip olduğu mal, mülk ve fabrikalara perde çekiyor. İşçi sınıfımızın emeğini emperyalizme ucuz işgücü olarak açanlar; şimdi yerli üretimden bahsediyor. Yerli sömürücünün, yabancı sömürücüden ne farkı var? Kaşı mı daha güzel, gözü mü? Tek bildiğimiz; yerlinin de yabancının da emekçilerin ürettiklerine el koydukları. Tabii bir de yerli patronların elinin biraz daha ağır olduğu –hem ücret verirken, hem sopalarken…

O yüzden hiç sanmıyoruz. Daha da azına razı olmayacağız. Tek Adam Rejimi’nin ve patronların borçlarını ödemeyeceğiz. Bu krizin faturasını; ülkeyi yabancı sermayeye açanlar, krizi çıkaranlar ödeyecek. Türk Metal’in yapmadığını yapmak, sendika üyesi 200 bin işçiye sormak lazım: Kendi kemerlerini sıkarak, hükümet ve patronların borçlarını ödemek istiyorlar mı?

ÖTV/KDV indirimi kimin işine yarıyor?

0

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Kasım ayı başındaki açıklamasıyla, 1 Kasım’dan 31 Aralık’a kadar bazı mallarda özel tüketim vergisi (ÖTV) ve katma değer vergisi (KDV) oranlarının indirildiğini öğrendik. Bu haber, yükselen enflasyona karşı zor duruma düşen bizlere bir yardım eliymiş gibi sunuldu. Gelin görün ki, haberin içeriğine bakınca durum pek de öyle değil.

“Enflasyonla topyekûn mücadele” diye çıkılan yolda, “topyekûn” kısmı iki anlamda da yerini bulamıyor. İndirim, ne tüm temel ihtiyaçlar üzerinde uygulanıyor ne de tüm emekçilerin işine yarıyor. Bu indirimler sadece konut, otomobil, ticari araç, beyaz eşya ve mobilyada yapıldı. Bir başka deyişle, bu indirimlerin sizi sevindirmesi için hâlihazırda ev veya araba alacak rahatlıkta olmanız gerekiyor. Ocak ayından bu yana elektrikte yapılmış olan yüzde ellilik ve doğalgazdaki yüzde otuzluk zamlar ise olduğu yerde duruyor. Neredeyse her gün almak zorunda kaldığımız gıda maddeleri ve temizlik malzemeleri fiyatlarındaki artışı ise takip edemeyecek duruma geldik. “Enflasyonla topyekûn mücadele” adı altında, her gün enflasyona karşı boğuşanlara değil, tehlikeye giren inşaat ve otomotiv sektörlerine yardım eli uzatılıyor.

Dairelerini satamadıkları gri beton binalarla yaşam alanlarımızı dolduran inşaat sektörünün ve borç yapılandırması için banka banka dolaşan otomotiv patronlarının yardım çağrısına, sanki bizlere bir iyilik yapılıyormuşçasına cevap veriliyor.

Üstelik, yalnızca yıl sonuna kadar uygulanacak olan bu yöntem, ülke ekonomisinin sırtını dayamış olduğu bu sektörlerin değirmenine taşıma su getirmekten başka bir işe yaramayacak. Hükümet, bu sektörlerin patronlarının iflasın eşiğine gelmesi nedeniyle paniklemiş durumda ve bu iflasların sonucu olabilecek bir krizin yerel seçimlerden önce ortaya çıkmaması için ÖTV/KDV indirimi gibi geçici çözümler üretiyor.

Gerçekten adına uygun olarak enflasyonla “topyekûn” mücadele yapılacaksa, patronların kâr düşüşü endişeleri ya da iflas korkularından önce; maaşını elektriğe, doğalgaza, gıdaya yettiremeyen emekçi düşünülmelidir.

Ekonomik krizden kurtulmak ise üç aylık ÖTV/KDV indirimi ve belli sektörleri kurtarma çabasıyla değil; devletin bu sektörlere kamulaştırma gibi müdahaleleriyle mümkün olabilir.

Ekonomik krizin kapıya dayandığı bugünde dahi, toplumun yüzde birini bile oluşturmayan patronlar kesimini düşünen ve bunu bize bir lütuf olarak sunan bu anlayışa karşı, işçiler ve emekçiler olarak krizin faturasını bizim ödemeyeceğimizi bıkmadan tekrarlamalıyız.

Bütün Barış Akademisyenleri onurumuzdur!

0

Nisan Gazetesi olarak tüm Barış Akademisyenlerinin yanındayız. Bu amaçla, Türk Tabipleri Birliği – İstanbul Tabip Odası’nın yayınladığı bildiriyi aktarıyoruz:

 

BAŞKANLARIMIZ PROF. DR. GENÇAY GÜRSOY VE PROF. DR. ÖZDEMİR AKTAN,

ÜYELERİMİZ PROF. DR. REZAN TUNÇAY VE PROF. DR. ŞAHİKA YÜKSEL,

BÜTÜN BARIŞ AKADEMİSYENLERİ ONURUMUZDUR!

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenlerinin dava süreçleri devam ediyor.

Salı günü İstanbul Tabip Odası 2000-2006, Türk Tabipleri Birliği 2006-2010 dönemi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’a (ertelemesiz) 2 yıl 3 ay,

Çarşamba günü İstanbul Tabip Odası 2006-2010 dönemi Başkanı, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi 2010-2014 dönemi üyesi ve Türk Tabipleri Birliği 2012-2014 dönemi Başkanı Prof. Dr. Özdemir Aktan’a (ertelemesiz) 1 yıl 3 ay ceza verildi.

Aynı gün üyelerimiz, aktivistlerimiz Prof Dr. Rezan Tunçay ve Prof. Dr. Şahika Yüksel’e 1’er yıl 3’er ay ceza verilip hükmün açıklanması ertelendi.

Türk Tabipleri Birliği ve İstanbul Tabip Odası olarak bir kez daha ilan ediyoruz:

Barışı savunmak suç değildir!

Barışı savunmak bir hekimlik görevidir!

Barışı savunmak bir yurttaşlık görevidir!

Barışı savundukları için cezaya çarptırılan Başkanlarımız Prof. Dr. Gençay Gürsoy ve Prof. Dr. Özdemir Aktan, üyelerimiz Prof. Dr. Rezan Tunçay ve Prof. Dr. Şahika Yüksel, bütün Barış Akademisyenleri onurumuzdur!

Konuyla ilgili olarak yapacağımız basın toplantısına bütün basın mensuplarının ve barışı savunan bütün kurum ve kuruluşların, barışı savunan bütün meslektaşlarımızın ve yurttaşlarımızın katılımını bekliyoruz.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ – İSTANBUL TABİP ODASI

Tarih: 14 Aralık 2018, Cuma

Saat : 12.30

Yer : İstanbul Tabip Odası

Türkocağı cad. No:9 Cağaloğlu/İstanbul

Emeklilikte yaşa takılmak

0

Ekim 1999 tarihinden önce, emekli olmak için iki koşul vardı: sigorta süresi ve prim günü. Buna göre erkekler 25, kadınlar 20 yıllık sigorta süresini ve 5000 prim gününü tamamladıklarında emekli olabiliyorlardı. Sigorta süresi ve prim gününün dışında emekli olabilmek için başka bir koşul yoktu. Lakin neredeyse her iki çalışandan birinin sigortasız, güvencesiz, kayıt dışı çalıştığı koşullarda emekli olabilmek yine de hiç ama hiç kolay değildi. Bugün bile her üç çalışandan biri kayıt dışı çalışmaya devam ediyor. Kısacası mevcut çalışma koşulları ve tüm çalışanlar düşünüldüğünde “38 yaşında emekli olacaklar” açıklaması gerçeği yansıtmıyor.

8 Eylül 1999 tarihinde çıkarılan 4447 sayılı yasa ile sigorta süresi ve prim günü yanına bir de yaş koşulu getirildi. Böylece artık emekli olabilmek için sigorta süresinin, prim gününün ve yaş koşulunun üçünün birden tamamlanması zorunlu hale getirilmiş oldu. Yasa, emekli olmak için gereken asgari sigortalılık süresinde bir değişiklik getirmedi. Bununla birlikte emekli olabilmek için gereken prim süresi 8 Eylül 1999 – 30 Nisan 2008 arasında sigortalı işe başlayanlar için 7000 güne çıkarıldı. Ayrıca yasanın “mezarda emeklilik yasası” olarak tanımlanmasına da yol açan, erkekler için 60, kadınlar için 58 yaş şartı getirildi. 30 Nisan 2008 sonrası sigortalı işe başlayanlar içinse emeklilik yaşı kademeli olarak daha da artacak ve 1 Ocak 2048’den itibaren hem kadın hem de erkek için 65 yaş ve 7200 prim günü şartı olacak.

Bu olağanüstü uzun çalışma ve prim ödemeye rağmen emeklilik maaşları düştü, düşüyor ve daha da düşecek. 1999 yılı öncesinde yüzde yetmişlerin üzerine çıkabilen maaş bağlanma oranları, mezarda emeklilik yasasının yürürlüğe girdiği 1999 sonrasında yüzde ellilere, 2008 sonrası düzenlemelerle birlikte ise şimdilerde yüzde kırklara, hatta altına inmiş durumda. Dolayısıyla adına reform denilen bu yeni düzende işçiler, emekçiler eskisinin iki katı daha uzun süre çalışacak, prim ödeyecek ve yarısı kadar dahi emekli maaşı alamayacaklar.

Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), işte bu yasal düzenlemeler yapılmadan önce sigortalı olarak çalışmaya başlamış olan ama buna rağmen yasanın geriye dönük işletilmesiyle yasa kapsamına alınarak mağdur edilmiş çalışanları ifade ediyor. Görüldüğü üzere EYT’liler yasanın geriye doğru işletilmesiyle gerçek anlamda büyük bir haksızlığa uğratılmış durumda. Bu haksızlığın mutlaka giderilmesi ve EYT’lilerin çalışmaya başladıkları şartlardaki emeklilik koşullarına göre emeklilik haklarının verilmesi gerekiyor. Bununla birlikte mağduriyetin EYT’lilerle sınırlı olmadığı, hatta 65’e uzayan emeklilik yaşı ve yarı yarıya azalan maaşlar düşünüldüğünde esas ve kalıcı mağduriyetin genç nesillere yapıldığı da açık. Bu nedenle emeklilik sisteminin tümden çalışanlar lehine yeniden ele alınması, emekli maaşlarının insanlık onuruna uygun seviyeye çıkarılması, ileri yaşlarda istihdam için gerekli düzenlemelerin yapılması, tüm çalışanlar için iş ve iş güvencesinin sağlanması gerekiyor.

Son büyüme rakamları ne anlatıyor?

0

Bu yılın 3. Çeyrek büyüme rakamları açıklandı. Beklenildiği gibi ekonomik büyüme sert bir şekilde düştü. Seçimlerin hemen öncesine denk gelen 2. çeyrek büyüme oranı %5,3 idi. 3. çeyrekte (Temmuz-Ağustos-Eylül) ise bu oran %1,6’ya düştü. Bu rakam büyüme ibresinin hızla aşağı inişe geçtiğine işaret ediyor..

Bakan Albayrak’ın “en kötüsü geride kaldı” demecinin palavradan ibaret olduğu böylece kanıtlanmış oldu. Oysa ki biz, “her şey yeni başlıyor” demiştik. Perşembenin gelişi çarşambadan belli iken “enflasyonla mücadele” ve “yeni ekonomi politikası” gibi sözde önlemlerin ne kadar boş olduğu da tasdiklendi. Henüz içinde bulunduğumuz 4. çeyrek (Ekim, Kasım, Aralık) henüz verileri elimizde yok iken bile ibrenin daha da aşağı inmesiyle yılı bitireceğimiz kesin. Sözün özü, resmi olarak da Türkiye’nin ciddi bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) süreci içinde olduğu ilan edilmiş oldu.

%1,6 büyümenin detaylarına bakarsak, büyümenin ana gövdesini tarım ve hizmet sektörleri oluşturuyor. 3. çeyrek büyümeleri yaz mevsimine denk geldiği için bu çok normal. Tarım ve hizmet sırasıyla %1,9 ve %0,8 büyüdü. Fakat sanayi ve inşaat gibi ekonominin bel kemiğini oluşturan sektörler ise sırasıyla %1,8 ve %0,9 oranında küçüldü. Bu iki sektörün küçüleceği döviz kurunun hızlı yükselişiyle gelen büyük ithalat küçülmesiyle belliydi. Çünkü demir-çelik başta olmak üzere birçok hammadde ve teknoloji ithalatı olmadan bu iki sektör de Türkiye’de ayakta kalamaz. Son olarak yatırımlar bu dönemde %4 azaldı. Böylece faizlerin ve dövizin yükselişi, dış borç ve talebin daralmasından en çok finans sektörü etkilenerek -%21,7 oranında küçüldü. 4. çeyrekte ise son bu küçülme çok daha büyük olacaktır.

Ciddi ve gerçek bir ekonomik krizin başlarındayız. Ortaya çıkan bu büyük maliyetli faturanın işçi ve emekçilere kesileceği 2019 bütçesinden ve hükümetin açıklamalarından belli. Batan şirketlerin zararları devlet bankaları tarafından üstlenilirken büyük sermayedarların sermayelerinin yurt dışına kaçırmamaları için vergi borçları silinecek. Vergi yükü ve enflasyon ise emekçilerin sırtına giderek artan oranda yüklenmiş durumda.

Bu cendere içinde asgari ücret derhal vergiden muaf tutularak sendikaların belirleyeceği bir oranda yoksulluk sınırının üzerine çıkartılmalıdır. İşçi ve emekçilerin alım gücünün zayıflatılması talebin daralmasına dolayısıyla krizin derinleşmesine yol açıyor. Bu kapsamda enflasyon aylık olarak artarken emekçilere yıllık zam yapılması akıl dışıdır. Nasıl ki mal ve hizmetler yıl içinde enflasyon oranında artıyorsa ücretler de yıl içinde aynı oranda artırılmalıdır. Böylece toplumsal alım gücümüz düşmemiş olur.

Kriz ekonomik olsa da bunu çözecek şey siyasi olmak durumunda. Hükümet krizi çözmek yerine bunun faturasını işçilerin üzerine nasıl yıkarım, bankaları nasıl kurtarırım ve daha fazla nasıl borçlarımın planını yapmakta. Ancak, yukarıda da söylediğimiz gibi krizin daha başlangıç evresindeyiz ve hükümet 31 Mart yerel seçimlerini beklemekte. Hükümetin ve sermayedarların asıl saldırısı seçimden sonra başlayacak. Dolaylı ve dolaysız vergi artırımları, zamlar, işten çıkarmalar, ücret kesintileri, güvencesiz çalıştırmanın daha da yaygınlaştırılması gibi uygulamalar gündeme getirilecek.

Sendikaların bu plana karşı tavrı birleşik bir mücadele hattı ve genel greve hazırlanmak olmalıdır. Hükümetin emeğiyle geçinen kitlelere yönelik ekonomik, sosyal ve politik saldırı politikaları durdurulmadığı taktirde, zaten ekonomik durgunluk içinde enflasyonla (stagflasyon) debelenen Türkiye’nin önümüzdeki süreçte küçülme içinde enflasyona (slumpflasyon) doğru ilerlemesi kaçınılmaz olacaktır..

BMİS sözleşmesi yetecek mi?

0

Birleşik Metal İşçileri Sendikası (BMİS) ile Elektromekanik Metal İşverenler Sendikası (EMİS) arasında, BMİS’te örgütlü olan yaklaşık 2 bin 500 işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi imzalandı. 2 yıllık sözleşmede sendikalı işçilere yüzde 24 oranında zam ve sosyal haklarda yüzde 30 oranında iyileştirme yapıldı. BMİS sözleşmeyi bugüne kadar yapılan en iyi sözleşme ve tarihi bir başarı olarak duyurdu. Metal işçilerinin sınıfın en örgütlü ve mücadeleci kesimi olduğunu hesaba katarak sözleşmeyi değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Metal işçilerinin taban basıncı ile sendika yönetimini greve çıkmaya zorlaması ve fiili grev ve direniş kararı almakta çekinmemeleri böyle bir sözleşmenin imzalanmasına vesile olmaktadır.

Buna rağmen, son enflasyon oranı ve hayat pahalılığının işçi sınıfında yoksullaşmayı derinleştirmiş olduğu bir gerçek. Çarşıda, pazarda, marketlerde temel gıdalara gelen zamları rahatlıkla hissediyoruz. Bunun yanında doğalgaz, akaryakıt, su, elektrik ve ulaşıma da düzenli zam yapılmakta. Bu zamlar işçi ve emekçiler için derin bir yoksullaşma doğurmakta, hayat pahalılığı işçi sınıfında ağır tahribatlar yaratmaktadır. Ekonomik krizin bedeli ise patronlar tarafından işçilere kesilmek istenmekte, konkordato ilanlarıyla şirketlerin borcu bütün toplumun sırtına bindirilerek, krizin faturasını emekçilere ödetmenin hesabı yapılmaktadır. Ekonomik krizde patronların hemen sarıldıkları yöntem ise işten çıkarmalar olmaktadır.

Kriz koşullarında işçilerin konumlarını korumaları ve kazanım elde etmeleri ancak örgütlenerek, ekonomik krize karşı emek eksenli çözüm arayışlarına girerek ve mücadeleci bir program ortaya koyarak mümkün olabilir. Dağınık ve örgütsüz olduğumuz her anda fatura daha da kabarık olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, sendikalı işçilerin kriz koşullarında kendi sendikalarına tabandan baskı kurarak, krize karşı bir mücadele programı ortaya koymaları hayati bir öneme sahip. Ekonomik kriz ve işten çıkarmaların yaşandığı bu dönemde, BMİS’in yaptığı sözleşme önemli bir kazanımdır.

Bununla birlikte, yapılan sözleşmelerde enflasyon baz alınırken en alt seviye kabul ediliyor ve zammın altı ayda bir yapılarak iki yıla yayılması planlanıyor. Gerçekte ise enflasyon her zaman yüksek çıkmakta ve üç ayda bir enflasyon oranı değişmektedir. İşçilerin enflasyona ezdirilmemesi için bütün ücretler derhal enflasyon oranında arttırılmalı, sonrasında da üç ayda bir enflasyon oranında iyileştirilmelidir. Metalde yapılan sözleşmenin kazanımını sınıfın geneline yaymak, böyle bir mücadele programıyla patronların karşısına çıkmakla mümkün olabilir. Patronların saldırılarına karşı ancak bu talepler ve mücadele programı ile karşı durabiliriz.

“Ülkenin yönetimini işçiler alacak”

0

Türk-İş başkanı Ergün Atalay son sıralarda ilginç laflar ediyor. Bunlardan biri asgari ücret konusunda hükümete yönelttiği tehditti. “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız” diyerek genel grev sinyalleri vermişti. Buna ilişkin haber-yorumumuzu birinci sayfada okudunuz veya okuyacaksınız.

Ama 3 Kasım’da Tes-İş sendikasının genel kurulunda daha da ilginç bir düşünce ileri sürdü: “Biz bu ülkenin dörtte üçüyüz. Ama beş kişi yokuz mecliste. En sonunda bu ülkenin yönetimini işçilerin çocukları, işçiler alacak. Bakın nasıl yöneteceğiz.”

Pek güzel. Biz de bunu söylüyoruz. Bu ülkeyi işçiler-emekçiler yönetmelidir. Peki, nasıl olacak bu? Atalay, bir işçi partisinin kurulması ve bu partinin iktidara gelmesini mi istiyor?

Ne gezer… Atalay, sendikacıların politikadan uzak durmasını, sendikaların, yani bu işçi örgütlerinin “her partiye eşit uzaklıkta durmalarını” tavsiye eden birisi. Yani bir işçi partisi istemiyor. O zaman nasıl ülkeyi yönetecekler işçiler? Atalay sendikacılara “çocuklarınızı üniversitelerde okutun” diye öğüt veriyor. Yani işçi çocukları üniversite mezunu olacaklar; sonra çeşitli partilere girip mecliste çoğunluğu oluşturacaklar; ardından da bakan falan olacaklar. Böylece de işçiler ülkenin yönetimini ellerine almış olacaklar.

Atalay sanki işçilerle alay ediyor. Bu ülkede onlarca işçi kökenli insan milletvekili, hatta bakan oldu. Bunların (1965’teki Türkiye İşçi Partisi dışında) hepsi patron partilerinin temsilcileriydi. İşçi sınıfının iktidara gelmesi için değil, mensup oldukları patron partilerinin egemenliği için mücadele ettiler.

Yani, önemli olan bir işçinin, sendikacının veya işçi çocuğunun meclise girmesi değildir. Onun hangi programla ve ne için mücadele ettiği önem taşır. İşçileri iktidara taşıyacak olan patron partileri değil, işçi sınıfının bizzat kendi partisi olabilir.

Atalay’ın sözleri işçilerin kafasını karıştırıcı, içi boş umutlar yaratıcı ham hayallerdir. İşçilerin ülke yönetimini ele almaları, tek tek işçilerin çeşitli patron partilerden meclise girmeleriyle değil, ancak bir sınıf olarak iktidara gelmeleriyle olanaklıdır.

Bunun için her şeyden önce elbette işçilerin onları iktidara yönlendirecek bir sınıf partisine ya da partilerine sahip olmaları gerekir.

İkincisi, işçi sınıfının iktidarı genel seçimle oluşacak bir meclis çoğunluğuna bağlı olamaz. İşçilerin iktidarı tabandan, yani fabrikalardan, işyerlerinden, emekçi mahallelerinden, sendikalardan ve diğer işçi emekçi örgütlerinden kaynaklanır, buralardaki kitlelerin aktif katılımına dayanır. Tüm işçi emekçi partilerinin temsil edileceği bu tip konseyler, meclisler, şuralar, işçi-emekçi iktidarının asıl ve en önemli taban örgütleridir. Bu, patronlar demokrasisinin değil, işçi demokrasisinin zeminidir.

İşçi sınıfının iktidarı, işçi ve emekçi yığınların daha fabrika düzeyinden başlayıp ülke ekonomisinin merkezi planlamasına kadar uzanan denetimi ve yönetimi demektir. Tüm stratejik sanayi kuruluşlarının kamulaştırılıp işçi denetiminde işletilmesi demektir. Özel bankaların kamulaştırılıp tek devlet bankasında toplanarak parasal yönetimin merkezileştirilmesi demektir. Dış ticaretin devlet denetimine alınması demektir.

İşçi sınıfının programı budur, yoksa Atalay’ın dediği gibi, eğitimli işçilerin patron partileri aracılığıyla kapitalist yönetimde söz sahibi olmaları değil.

Enflasyon yeniden canavara dönüşmek üzere

0

Geçtiğimiz Ekim ayında enflasyon oranları açıklandı. Buna göre Ekim ayı içinde Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) -yani ortalama tüketim maddelerinin genel fiyatları- bir önceki aya (Eylül) göre yüzde 2,67 arttı. Ocak ayından Ekim’e kadar artan enflasyon oranı ise yüzde 25,2 olarak açıklandı. Özetle, Ocak ayında cebimizde bulunan para, Ekim’de yüzde 25 değersizleşmiş. Bir başka ifadeyle, Ocak’ta yaptığımız market alışverişinde 100 TL karşılığında aldığımız ürünler için Ekim’de 125 TL vermemiz gerekmiş. Elbette bunlar resmi rakamlar. Enflasyon hesabı oldukça karışık olduğundan, hissedilen fiyat artışları her zaman daha fazla olmakta. Hava durumlarındaki gerçek sıcaklık ile hissedilen arasındaki fark gibi! Resmi enflasyon oranı yüzde 25 olsa da yılbaşından bu yana cebimizdeki parada yüzde 40 değersizleşme hissettiğimizi ve enflasyon canavarının yeniden hortladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bir canavarın hortladığını öylesine söylemiyoruz. Son dört yıllık süreçte enflasyonun seyrini analiz ettiğimizde bazı şeylerin son aylarda rayından çıktığını görebiliriz. Ekim 2014’ten Ekim 2016’ya kadar enflasyon oranlarının son derece stabil olduğunu görürüz (%8-%9 bandında). Yine bu dönem içinde Üretici Fiyat Endeksi’nin (ÜFE), TÜFE’ye göre daha aşağıda olduğu görülebilir. (Aynı dönem içinde ÜFE oranları %5-%6 aralığında seyrediyor.)

Ekim 2016’dan itibaren ise ÜFE, TÜFE’den daha fazla artıyor. Kasım 2016 ile Aralık 2017 arasında ÜFE %15-%16 bandında, TÜFE ise %12-%13 aralığında seyrediyor. Üreticilerin tüketicilere göre daha fazla enflasyondan etkilenmelerini üretim maliyetleriyle açıklayabiliriz. Bunun için de elimizde kanıt var. Şöyle ki, ÜFE ile TÜFE’nin yer değiştirdiği döneme baktığımızda (Ekim 2016 ve sonrası) doların durumu şu şekilde bir değişim göstermiş: Eylül 2016 dolar kuru 2,95; Ocak 2017 dolar kuru 3,86. İşte bu büyük artış, maliyet enflasyonunu tetikledi. Çünkü ürettiğimiz çoğu ürünün ham maddesi ithal ediliyor. Sonuç olarak, kurdaki bu yükseliş hem sanayide hem de tarımda üretilen ürünlerde maliyetleri artırdı.

Bu yılın Ağustos ayında yaşanan kur şoku ile enflasyon 16 yıllık süreç içindeki en yüksek seviyelerine ulaştı. Yukarıda TÜFE’nın yıllık yüzde 25 olduğunu söylemiştik, ÜFE ise yıllık yüzde 45 oldu. ÜFE son iki yıldır TÜFE’den fazla artsa da aradaki makas hiç bu kadar açılmamıştı. Bu makasın kapanması gerek; ama ÜFE lehine kapanacağını söyleyelim. Yani TÜFE, ÜFE’ye yaklaşacaktır. Çünkü yaklaşmak zorunda ya da firmalar tek tek iflas bayrağını çekecekler.

Bu hızlı enflasyon artışı sonrası yaşanan talepteki daralma, hükümeti acil önlem almaya itti. Ama iktidar enflasyonun kaynağına gitmek yerine enflasyonun sonuçlarıyla ilgileniyor. “Enflasyonla topyekûn mücadele” adı altında sözde bir “mücadele” programı başlatıldı. Bir hafta içinde bu ifade, firmaların indirim kampanyalarının bir parçası haline geldi. Oysa enflasyon zorla indirilemez, eğer fiyatların düşmesi isteniyorsa hükümetin mevcut iktisadi politikalardan farklı bir yol izlemesi gerek.

Doların artmasının enflasyonu nasıl tetiklediğini yukarıda göstermeye çalıştık. Peki, döviz kuru ekonomimizi nasıl bu kadar etkiliyor? Türkiye gibi ekonomik büyümesini ithalata ve dış finans kanallarının açık olmasına bağlamış bir ülke için kurların bu denli etkisi, bu politikaların kötü birer sonucu. Bununla birlikte kurların yükselmesi cari ağımızın azalmasına sebep oluyor fakat ihracatın bile ithal girdiler olmadan yapılamadığı bir ekonomide, döviz kurlarının yükselmesiyle ithalatın azalması, ihracatın ise artması ekonominin nasıl darboğaza girdiğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla, cari açığın hızla azalmasını bu yılın son çeyreğinde bir durgunluk ya da küçülmenin geleceğinin habercisi olarak okumak gerekir. Ama döviz kurlarının yüksek düzeyde kalması ve kuru aşağı çekmek için artırılan faiz ile birlikte, döviz-faiz kıskacındaki Türkiye’yi durgunluk içinde enflasyona (stagflasyon) sürüklüyor. Bu cendereden çıkılması yüzeysel “mücadele kampanyalarıyla” değil, iktisadi politikalardaki köklü değişiklerle olabilir. Nedir o değişiklikler?

Her şeyden önce serbest kur ve serbest sermaye hareketlerinin denetim altına alınması gerekir. 450 milyar doları bulan dış borç Avrupa ve ABD’nin bankalarına gideceğinden bu borcun tek taraflı iptali gerekmektedir. Bu iptal emperyalizme olan bağımlılığımızı önemli oranda azaltacaktır. İşsizliğin önüne, 6 saat 4 vardiya sistemiyle ve işten atmaların yasaklanmasıyla geçilebilir. Tüm bunlardan sonra enflasyon kendiliğinden aşağı çekilecektir. Ekonomiye makro düzeyde bir arz ve talep dengesi getirebilmek için de ekonominin planlı ve merkezi işletilmesi gerekir. Ancak bu radikal çözümler bizi dış şoklara ve emperyalizmin saldırılarına karşı koruyabilir.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun üçüncü forumu gerçekleşti

0

Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak için Omuz Omuza Platformu’nun 29 Kasım’da Avcılar’da ve 1 Aralık’ta Şişli’de düzenlenen forumlarının ardından üçüncüsü 7 Aralık’ta Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Platform bileşenleri olarak sendikalar, siyasi partiler, meslek örgütleri ve kitle örgütlerinin katıldığı forumda yaklaşık 300 kişi bir araya geldi.

Toplantının açılış konuşmasını KESK Merkez Yürütme Kurulu üyesi İlhan Yiğit yaptı. İlhan Yiğit’in içinden geçtiğimiz sürecin değerlendirmesini yaptığı konuşmanın ardından söz katılımcılara verildi. Ücretlerin enflasyon oranında artırılması, toplu işten çıkarmaların yasaklanması, kamusal mal ve hizmetlere zam yapılmaması ve yapılan zamların geri alınması, vergi adaletinin sağlanması, kredi borç faizlerinin silinmesi ve kıdem tazminatına dokunulmamasından oluşan 6 talep yinelendi. Krizin faturasını emekçilerin değil, krizi yaratanların ödemesi gerektiği vurgulandı. Alınan sözlerde ayrıca, yakın zamanda Fransa’da gerçekleşen Sarı Yelekliler eylemlerinden de sık sık bahsedildi. Platformun örgütlenmesi ve ortak mücadele için önerilerde bulunuldu. İşçi Demokrasisi Partisi olarak, katıldığımız diğer forumlarda da söylediğimiz somut önerilerimizi tekrar ifade ettik. Bu doğrultuda, devam etmekte olan işçi mücadelelerinin platform vasıtasıyla, ortak talepler çerçevesinde birleştirilmesini önerdik. Taleplerin gerçekleştirilebilmesi için işçi ve emekçilere acil bir eylem planı sunulması gerektiğini ve yaklaşmakta olan Toplu İş Sözleşmeleri sürecinde platform bileşenlerinin ortak tutum alarak birleşik bir mücadele örmesi gerektiğini belirttik. Ayrıca DİSK’in taleplerimizi ve eylem programımızı işyerlerine indirebilmesi amacıyla bir Genel Temsilciler Meclisi toplaması önerimizi de ifade ettik.

Forumda DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da söz alarak omuz omuza mücadelenin öneminden bahsetti ve ortak mücadele vurgusu yaptı. Forumun sonunda bütün önerilerin okunmasının ardından DİSK korosu sahne aldı.

Forumda ayrıca 9 Aralık’ta Samsun’da, 15 Aralık’ta Adana’da, 16 Aralık’ta Diyarbakır’da ve 22 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenecek mitinglere çağrı yapıldı.

Fransa’da durum: Sarı Yelekliler kazandı (mı?)

0

 

Fransız cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un akaryakıt ücretlerine zam yapması ve zenginlere kesilen vergilerde indirime gitmesiyle başlayan, ezici çoğunluğunu toplumun yoksul ve işçi kesimlerinin oluşturduğu Sarı Yelekliler hareketi, yaklaşık iki haftalık bir militan eylemler dizisinin ardından belli başlı kazanımlar elde etti. Sarı Yelekliler özellikle Paris’te, 1848’den 1968’e dek uzanan Fransız devrimci geleneğinin anıları ile metotlarını çağrıştıran barikat savaşları vermiş, polis şiddetinin karşısında kendi alternatif mücadele yollarını hayata geçirmişti. Ulusal ulaşımın ana damarları olan otoyollara ulaşımları bloklamışlar, Macron’un neoliberal ajandasının kolluk kuvvetleri olan polis güçleriyle şiddetli çatışmalara girerek devlet baskısının sonuçsuz kalacağını göstermişlerdi.

Eylemler sırasında Fransız ajanslarının yaptığı bir anket, Sarı Yelekliler hareketinin nüfusun %70’i tarafından desteklendiğini gösteriyordu. Bu istatistiğin sosyolojik dile çevrilmiş versiyonu şu demek oluyor: Macron, son yarım yüzyılın görmüş olduğu en büyük ve nitelikli Fransız protesto dalgasıyla koltuğunu kaybedebilir; dahası bu protesto dalgası, Macron’la sınırlı da kalmayabilir.

Gelinen nokta itibariyle, yalnızca sol yayın organları ile sendika basını değil, ana akım medya da, Macron’u tanımlarken “Fransa tarihinin en nefret edilen, en az sevilen cumhurbaşkanı” tanımlamasını yapmaktan çekinmiyor. Bu doğru ve bu, Sarkozy benzeri çapsız burjuva yöneticilerilerinin uygulamalarını daha birkaç yıl önce tecrübe etmiş olan Fransız toplumunun karşısında, elde edilmesi çok da kolay olan bir sıfat değil. Macron işçi ve halk düşmanı saldırı politikalarıyla, 1789 Fransız Devrimi’ne karşı olduğunu beyan eden dar kafalı beyanlarıyla, kendine “Manu” diye seslenen liseliye “Bana sayın Cumhurbaşkanı diye hitap edeceksin!” şeklindeki karşı çıkışında açığa vuran liberal kibriyle, bütün ezilenlerin ortak nefret nesnesine dönüşmeyi kolaylıkla başardı.

Onun bu kibri nereden kaynaklanıyor? Elbette sınıfsal kökenlerinden ve temsil ettiği sınıfın mücadeleler karşısında içinde bulunduğu duygu durumundan. Macron, Fransa’nın Beşinci Cumhuriyeti’nin başına getirilmeden önce bir bankerdi. Finans piyasalarında spekülatif alışverişler yoluyla servet biriktiren, 2008 krizinin sorumlusu olan %1’lik azınlığın sömürücü çevrimlerinden aşırı kârlar elde eden bir toplumsal parazitti. Ve şimdi, Avrupa’nın en güçlü işçi sınıflarından birinin üzerindeki ekonomik gasp ve talan politikalarını derinleştirmesi göreviyle oturtulduğu koltuğunda, Avrupa Birliği’nden nemalanan tröstleri, bankaları, finans kapital sahiplerini zenginleştirmeye çalışmaya devam ediyor.

İki haftalık güçlü ve militan seferberliklerin ardından, 1 Aralık günü Fransız başbakanı Édouard Philippe akaryakıt zammının geri alındığını; daha doğrusu 6 aylığına askıya alındığını duyurdu. Bu, hükümetin eylemleri durdurmaya dönük sistem içi bir manevrasıydı. Ancak SarıYelekliler için bu yeterli olmadı; 8 Aralık gününe çağrısı yapılan eylemin hazırlıkları sürdü. Ardından Macron yeni bir açıklama yaptı: Akaryakıt zamları askıya alınmamıştı, tamamen kaldırılmıştı. Artış söz konusu değildi. Zenginlerin eskisi gibi vergilendirilmesinin geri getirilmesi konusunda ise Macron hükümetinin bir bakanı, bunun “abartılı” bir geri çekiliş olacağını, o yüzden şimdilik söz konusu olamayacağını belirtti.

Eylemciler ne diyor?

Meydanları dolduran öncü işçiler, Macron’un bu adımlarıyla tatmin olmuş gözükmüyorlar. Zira röportaj yaptığımız işçilerin kendileri, bunu eylemler sırasında belirttiler.

Paris’in kenar mahalleleri olan banliyöde yaşayan, üç çocuk annesi ve işsiz Antoine, tam teçhizatlı polislerin önlerinden geçerken soğuğa ve yorgunluğa aldırmaksızın bize durumla ilgili neler hissettiğini anlatmayı sürdürüyor: “Bu adama kapitülasyon tanımayacağız; zaten şu an sadece yapmak istediğinin bir kısmını geri çekti. Hala eski duruma dönebilmiş değiliz, halbuki eskisi de iyi değildi ve biz daha iyisini istiyoruz. Belki sadece kendim için olsa evime çekilir ve ölmeyi beklerdim ama üç çocuğum var. Onların büyüyünce bir şeyleri protesto etmeye zorunda olmalarını istemiyorum.”

Antoine bu kaygılarını dile getirirken başka bir eylemci yanımıza yaklaşıyor. İsminin Eric olduğunu, geçici işlerde çalışarak para kazanabildiğini, halbuki lisans eğitiminin bulunduğunu aktarıyor: “Bu toplum bizi dışarı itti. Hareketten önce hepimiz izole olmuştuk, yalnızdık ama şimdi uzun süredir ilk defa başkalarıyla aynı tarafta ve cephede hissediyorum. Evet kararlıyız ve sırtımıza inebilecek olan birkaç cop darbesi bizi durduramaz. Aksine biz de elimize cop alırsak görürler. Macron diyor ki şiddet kullananlarla masaya oturmam. E ama oturdun bile, değil mi? Ve bir polis arabasını yakmak şiddet değildir ama her gün aç kalmak, asıl şiddet budur.”

Paris’te üniversite öğrencilerinin kayıt ve ücret işlemleriyle ilgilenen Campus France’ın bürosunun önündeki toplanma yerine varıyoruz. Sarı Yelekliler harç ücretlerinin zamlanmasıyla harekete geçen öğrencilere destek açıklamaları gerçekleştirmiş ve ardından eylemleri ortaklaştırma kararı alınmıştı. Sarı Yelekliler temsilcilerinin yanlarından ayrılıp, sendikalı öğrencilerin arasına karışıyoruz. Brezilya’dan yüksek lisans yapmaya gelmiş bulunan Augusto ile tanışıyoruz. O da bu zamları geri çektirme noktasında kararlı:

“Buraya geldiğimden birkaç ay sonra Brezilya’da Bolsonaro seçildi. Arkadaşlarım bana mesaj atmışlardı, ne kadar şanslısın, burada faşistin teki başkan oldu ve sen de Fransa’dasın diye. Faşist veya değil, fark etmiyor, liberal diye seçilen yöneticiler de -Macron gibi- aynı boku (la merde) yiyorlar. Bazen bunalmış hissediyorum; her yerde aynı sorunlar, aynı uygulamalar. Ama burada insanları bir arada görünce, sadece beş bin kişinin bile polisten korkmayıp, cesur olup, savaşınca kazandığını görünce daha iyi hissettim. Demek ki mümkün. Evet, onların kaybetmeleri, bizim de kazanmamız mümkün. Bence buradaki hareketin dünyaya öğrettiği bir şey varsa, o da budur.”

 

Augusto haksız değil. Onların kaybetmeleri ve işçilerin kazanmaları mümkün; mümkünden de öte, yaşanabilir bir gelecek için zorunlu. Şimdi Sarı Yelekliler hareketi, önüne koyacağı programı tartışıyor. Zaten eylemler sırasında temsilciler, 42 maddelik bir talepler listesi hazırlamıştı. Bu taleplerin hayata geçirilmesi veya bu talepler uğruna bir mücadele perspektifinin oluşturulması komiteleşmeyi zorunlu kılıyor. Fabrikalardaki, okullardaki, atölyelerdeki gündem de şu anda bu. Fransız ezilenleri, yoksulları, işçileri, kadınları ve gençleri kendi eylem ve karar komitelerini oluşturmanın yollarını tartışıyorlar. Öyle ki çok yakında, Ulusal Meclis’in Fransa’yı yönetemediği bir durumla karşı karşıya gelebiliriz.

Tutuklu havalimanı işçileri serbest bırakıldı!

0

14 Eylül 2018 tarihinde iş cinayetlerine önlem alınması, çalışma koşularının iyileştirilmesi, yatakhanelerdeki tahtakurusu probleminin çözülmesi, ücretlerin ödenmesi gibi talepler için eyleme geçen işçilere karşı açılan davanın ilk duruşması gerçekleşti ve tutuklu bulunan işçilerin tahliyesi ile sonuçlandı. Sabah saat 9.30’da başlayan duruşma öncesi sendika temsilcilerinin ve tutuklu işçilerinin ailelerinin de katılımıyla, Tutuklu Havalimanı İşçileri ile Dayanışma Platformu bir basın açıklaması yaptı. “İnşaat İşçisi Köle Değildir”, “Çalışırken Ölmek İstemiyoruz”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması” sloganları açıklama sırasında sıklıkla atılan sloganlar arasındaydı.

Konuşmalarda, havalimanı işçisinin taleplerinin aslında Türkiye işçi sınıfının talepleri olduğuna dair yapılan vurgunun önemi İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 4 Aralık’ta açıkladığı rapor göz önüne alınınca iyice anlaşılıyor; geçtiğimiz 11 ayın sonunda 1797 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu korkunç rakam işyerlerindeki çalışma koşullarına dair acı tabloyu gözler önüne seriyor. İşten çıkarılma veya ücretsiz izine gönderilme ihtimalleri, ücretlerin ödenmemesi, insan onuruna yakışmayan şartlarda çalışma koşulları gün geçtikçe daha fazla insanın yaşamlarının bir parçası haline gelmekte. Ekonomik krizin faturasını işçinin sırtına yükleyerek patronların kâr elde etmesini garanti altına almak isteyen hükümet, elimizde kalan haklarımızı almak için bütün imkânlarını seferber etmiş durumda ve herhangi bir karşı çıkışa tüm gücüyle saldırmakta.

Havalimanı işçilerinin hem eylem öncesi hem de sonrasında yaşadıkları durum bunun en büyük örneği; düşünün, şiddet bugünlerde maaşlarını alamayan işçileri şantiyeden kovmak için kullanılıyor. Ancak bütün bu baskı politikalarına rağmen mücadeleler büyümeyi sürdürüyor, işçi sınıfı var olan grevlerine her gün bir yenisini daha ekliyor. Patronların kâr hırsı ile yaratmış oldukları krize karşı bu mücadeleleri birleştirmek gerekte. Sınıf dayanışmasını gerçek anlamıyla kurmak için var olan grevlerin koordinasyonunu sağlamak ve onları yalıtılmış hallerinden kurtarmak ilk adımlar olabilir. Ve bu adımlar krize karşı oluşturulacak bir işçi-emekçi hattının da adımları olacaktır.