Ana Sayfa Blog Sayfa 62

ABD’ye göç kafilesi

0

12 Ekim günü ABD’ye ulaşmak için Honduras’tan yola çıkan 160 kişilik grup, kısa süre içinde Guatemala, El Salvador ve Nikaragua’dan da göçmenlerin katılımıyla yaklaşık sekiz bin kişilik bir göç kafilesine dönüştü. Yola çıkan göçmenlerden iki binden fazlası çocuklardan oluşuyor. Kafile Kasım ayının ortasında sınıra ulaştı. Meksika üzerinden ABD’ye ulaşmayı hedefleyen göçmenler, sınırda sıkışıp kalmış durumda ve Trump’ın ırkçı, göçmen karşıtı politikalarıyla karşı karşıyalar. Kafilenin durdurulması için sınır bölgesine polis gönderildi ve göçmenlere sert polis müdahaleleri uygulandı.

Neden göç etmek zorunda kaldılar?

Göç dalgasının başladığı Honduras’ta 2009 yılında yaşanan darbeden sonra koşullar ağırlaşmıştı. Ülkede yaşanan yolsuzluklar, baskılar, uyuşturucu ve insan ticareti, işsizlik, yoksulluk ve ABD’nin emperyalist müdahaleleri gibi nedenler, insanları ülkeyi terk etmeye zorladı. Benzer şekilde, diğer Latin Amerika ülkelerinden yola çıkan göçmenler de daha iyi bir gelecek için, açlık ve sefalet koşullarından kurtulmak için ABD’ye iltica etmek istiyorlar.

Trump ve politikaları

Trump’ın ırkçılığı ve göçmen karşıtlığı herkesin malumu. ABD başkanı olarak göreve gelmeden önce Meksika sınırına duvar çekme vaatlerinde bulunan Trump, yine bir ara seçim öncesi bu politikalarını şiddetlendirdi. Hem söz konusu devlet başkanlarına hem de göçmenlere yönelik tehditler savurdu. Bu ülkelere verilen yardımların kesileceğini söyledi. ABD ordusunu sınıra gönderip radikal tedbirler alacağını bildirdi. Belgesi olmadan gelen göçmenlerin iltica hakkını ortadan kaldırdı. Ülkelerini terk etmek zorunda kalan insanlara “terörist”, “istilacı”, “ulusal güvenlik tehdidi” gibi yakıştırmalarda bulundu. Bu şekilde Trump, göçmenlere yönelik düşmanlığı da pekiştiriyor.

Emperyalizm dokunduğu her yerde benzer sorunları ve koşulları yaratıyor. Salgın hastalıklar, açlık ve işsizliğin yanı sıra mültecilik sorununu da ortaya çıkarıyor. Bu açıdan bu son göç kafilesi, 2011 yılından beri ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeli mültecinin durumuyla benzerlik gösteriyor. Görüldüğü gibi mülteci krizinin asıl sorunu; işsizliği, açlığı, sömürü düzenini, sefalet koşullarını ve ırkçılığı yaratan kapitalizmin ta kendisi. Bu nedenle işçi sınıfı, göçmenlerle dayanışma içinde olmalıdır. Latin Amerikalı göçmenler için sınırlar açılmalı, tüm hukuki ve politik haklar tanınmalıdır.

Maduro’nun Türkiye, Küba’nın anayasa performansı: Türk Stalinizmi işçilerden özür dileyecek mi?

0

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, G-20 toplantısı nedeniyle Arjantin’e yaptığı ziyaretine ayrıca Paraguay ve Venezuela gezilerini de ekledi. Caracas’ta Maduro tarafından bando mızıkıyla, Venezuelalı askerlerin İstiklâl Marşı’nı Türkçe okumalarıyla karşılandı. Üstelik Maduro Erdoğan’a nişanlar taktı, Latin Amerika bağımsızlığının lideri ve sembolü olan Simon Bolivar’ın kılıcının bir örneğini hediye etti. Venezuela ve Küba rejimlerinin temsil ettiği Castro-Chavezci politik ve ideolojik çizginin geldiği nokta bu: Diktatoryal rejimleri ve o rejimlerin temsil ettiği burjuvazilerle ittifak ve onları desteklemek. Türkiye’de de yıllardan beri 21. yüzyıl sosyalizmi diye baş tacı edilen bu karşıdevrimci çizginin destekçilerinden yeni ve ciddi bir özeleştirisel tahlil beklenebilir mi? Köklerinde Stalinist ideoloji yatan eski ve yeni akımlardan bunu beklemek pek mümkün değil. Sözümüz, sosyalizmi tüm devrimci Marksist içeriği ile kavramak arzusunda olanlara.

İran’a yönelik yaptırımlarda ikinci aşama

0

ABD Başkanı Donald Trump, Mayıs ayında Obama öncülüğünde 2015’te İran’la varılan nükleer anlaşmadan ABD’nin çekileceğini ve yaptırımların yeniden uygulanacağını açıklamıştı. Trump’ın planına göre İran’a dönük yaptırımlar 90 ve 180 gün içinde olmak üzere iki aşamada gerçekleşecekti.

ABD yönetimi, İran’ın nükleer programının tamamen sonlandırılmasının yanı sıra, balistik füze üretiminin kısıtlanmasını ve Ortadoğu ülkelerine dönük (Yemen, Suriye, Lübnan) askeri müdahalelerinin sonlandırılmasını talep ediyor.

İran’a dönük yaptırımların ilk aşaması Ağustos ayında başlamıştı. Bu aşamada İran’a yapılan uçak satışları iptal edilmiş, İran’dan yapılan el yapımı halı, altın ve diğer metaller, kömür, otomobil, balık ve havyar gibi ürünlerin İran’dan ithalatı yasaklanmıştı. Bu süreçte İran riyali olağanüstü bir değer kaybına uğradı. Sene başında 1 dolar 34 bin riyal iken şu anda 150 bin riyal civarında. Bu durum enflasyonu muazzam biçimde artırırken, halkın alım gücünde ciddi bir kayıp yaşanmasını beraberinde getirdi. Aynı zamanda Mayıs ayından bu yana ülkenin petrol üretiminde de önemli bir gerileme oldu ve günlük petrol üretimi 2,7 milyondan 1,9 milyona düştü.

Yaptırımların ikincisi aşaması 5 Kasım’dan itibaren yürürlüğe girdi ve ülke gelirlerinin yüzde 80’inin sağlandığı petrol ve gaz sektörlerini hedef aldı. Aynı zamanda, SWIFT (uluslararası para transferleri) üzerinden işlemlerin durdurulmasıyla bankacılık ve sigorta sistemi de yaptırımlardan etkilendi. Yalnızca aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülke İran’la ekonomik ilişkilerini 6 ay boyunca sürdürebilecek.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, İran halkına Farsça yayınladığı mesajda, yaptırımların gıda, tarım ürünleri ve ilaçların satışına uygulanmadığını belirterek ABD’nin “İran halkıyla dayanışma içinde olduğunu” açıkladı. Fakat gerçekler bu açıklamadan oldukça farklı bir yönde. Bu yaptırımlardan en çok etkilenenler İran’ın yoksul emekçi halkı, kadınlar ve çocuklar olmakta.

Bu yaptırımlar aynı zamanda İran’ın gerici molla rejimine sözde antiemperyalist bir görüntü vererek rejimin söylemlerini güçlendirmesine yaramakta. Özellikle rejime karşı son aylarda işçi ve halk seferberlikleri yoğunlaşırken, ABD yaptırımları rejimin tüm muhalefeti “ABD ajanı” ve “vatan haini” olarak damgalamasını kolaylaştırmakta.

Tüm dünyada işçi emekçi örgütleri, İran’ın gerici ve baskıcı rejimine hiçbir politik destek vermeksizin, ABD’nin İran’a dönük yaptırımlarına karşı çıkmalıdır. Aynı zamanda, İran rejiminin Kürtlere ve Ahvaz halkına karşı yoğunlaştırdığı baskıya karşı ve Ahvaz’da gelişen işçi eylemlerinin yanında yer almak için tüm emek ve demokratik kitle örgütlerinin dayanışmayı acilen yükseltmesi gerekmekte.

Arjantin’de G-20 Zirvesi protestolarla karşılandı

0

Arjantin’de 30 Kasım-1 Aralık günlerinde gerçekleşen G-20 zirvesine karşı kitlesel eylemler düzenlendi. Macri hükümeti, eylemlere karşılık adeta sıkıyönetim önlemleri aldı. Zirvenin hazırlık sürecinde, 7000’i aşkın evsizin bulunduğu tahmin edilen Buenos Aires’in şehir merkezinde yaşayan evsizler zorla yerlerinden edilmiş ve bazı mahalleler boşaltılmıştı. Zirvenin gerçekleşeceği günler resmi tatil ilan edildi ve şehir güvenlik önlemleriyle kuşatıldı. Buenos Aireslilere bu 2 gün boyunca ya şehirden ayrılmaları ya da evlerinden çıkmamaları söylendi. Şehirde yaklaşık 25 bin polis görevlendirildi. Toplu taşıma durduruldu; devlet daireleri, bankalar ve marketler kapandı. Zirvenin öncesinde başlayan protestolar, tüm tehditlere ve önlemlere rağmen zirve sırasında da devam etti ve binlerce insan sokağa çıktı.

Arjantin’de krize karşı mücadele ve seferberlikler uzun süredir devam ediyor. Krizin faturası, kemer sıkma politikaları yoluyla işçilere ödetiliyor. Arjantinli emekçiler emperyalizmden kopuş, dış borçların ödenmesinin durdurulması, fonların istihdam, sağlık ve eğitim vb. kalemlerine harcanması gibi taleplerini zirve karşıtı protestolarında da kullandılar. Tüm dünyada açlığın ve yoksulluğun sorumlusu olan kapitalistleri bir araya getiren zirve için yapılan harcamalar eleştirildi.

İDP’nin kardeş partisi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol da “Trump Defol!” pankartıyla protestolarda güçlü bir biçimde yer aldı.

Kardeş partimizin talepleri, “G-20’ye hayır!”, “Dış borç ödemelerine hayır!” ve “dış borç ödemeleri durdurulsun ve buradan yaratılacak kaynak, işçi ücretlerinin artırılmasında, eğitimde, sağlıkta, emekli maaşlarına zam yapılmasında kullanılsın!” şeklindeydi.

Asgari ücret Aralık’ta belirleniyor: “Hükümet neyden anlar?”

0

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Genel Başkanı Ergün Atalay, 15 Kasım’da Bitlis’in Tatvan ilçesinde “Çalışma Hayatındaki Güncel Gelişmeler” konulu “İşçi Eğitim Semineri”nde ilginç bir konuşma yaptı.

Bilindiği üzere Türk-İş Başkanı son dönemde asgari ücret, kıdem tazminatı, taşeron işçilerin kadroya alınması konularında sık sık sesini duyuruyor.

Atalay anılan seminerde de asgari ücretin düşüklüğünden şikâyet etti: “Asgari ücretle çalışanların aldığı ücret 1.600 liradır. Ayrıca bu sayı kadar da emekli ve işsiz var. Topladığınız zaman bu ülkede 1.600 liranın altında 20 milyon insan var. Bin liranın altında alan var. Hiç almayan var.” Çok doğru. Peki bu konuda Türk-İş ne öneriyor? Diyor ki, asgari ücret derhal 2.000 liraya yükseltilsin, Aralık ayındaki asgari ücret görüşmelerini onun üzerinden başlatalım.

Bunu bir süreden beri dile getiren Türk-İş’e tabii hükümetten bir yanıt gelmiyor. Bu nedenle de Genel Başkan Atalay dikkat çekici bir “bomba” patlattı: “Siyasi iktidar neyden anlıyorsa onu yapacağız.”

İlginçtir, Atalay’ın bu cümlesi Türk-İş’in İnternet sitesinde ve yandaş basın yayın organlarında yer almadı. Peki, Atalay ne demek istiyordu?

Biraz deneyim sahibi bir işçinin aklına derhal işçilerin “üretimden gelen güçlerini kullanma” yöntemi geliyor. Yani bir genel grevle çalışma hayatının durdurulması. Mitingler, yürüyüşler, kitle gösterileri. Bu tür seferberlikler gerçekten de işçi sınıfının geleneksel mücadele yöntemleridir. Amaç, hükümetlerin üzerinde baskı yaparak patronlar yararına ve işçiler açısından olumsuz olacak girişimleri durdurmaktır. Bu tip bir mücadele, savunma amaçlıdır. Bir de işçilerin gündeme getirmek istedikleri yeni talepler ve acil istekler olur ki, bu da seferberliklerin savunmadan ziyade bir “hücum” niteliği kazanmasını sağlar.

Türk-İş Başkanı bu tip bir işçi sınıfı seferberliği “tehdidi” mi savuruyor? Sözlerinden çıkarılabilecek anlam bu. Ama Türk-İş’in sicili bu konularda pek olumlu değil.

Mesela Genel Başkan Atalay, epeydir KİT’lerde asıl kadroya geçmesi gerekenlerin kadroya alınmadığından dem vuruyor. Ama bu konuda nasıl bir dil kullanıyor? İkide bir “Hükümetten bu konuda olumlu haberler bekliyoruz,” diyor. Yani konuyu açıyor, hükümetin önüne koyuyor, işçilerde bir umut yaratıyor, sonra da “olumlu haberler beklemeye” başlıyor. Hükümetin üzerinde laftan başka ne tür bir baskı var ki Türk-İş’in dileğine olumlu yanıt versin?

Atalay kıdem tazminatı konusunda ise bazen sert ifadeler kullanıyor. Kıdem tazminatından ödün vermeyeceklerini söylüyor, hatta “Kıdem tazminatı son kalemiz. (Bu konuda olumsuz) bir şey olursa kimse bu koltukta oturamaz,” diyor. Bu durumda muhatap hükümet, ama asıl “sınıf düşmanları” da çok güçlü: Kıdem tazminatının ortadan kaldırılması patronların (ve IMF’nin) en zorlayıcı taleplerinden biri. Patronlar sınıfı sadece kıdem tazminatı ödemekten kurtulmayı istemekle kalmıyorlar, aynı zamanda işçilerin kendi kıdem tazminatlarını ödemelerini, bunların bir fonda toplanarak işverenlere kredi olarak devredilmesini hedefliyorlar. Türk-İş acaba bu konuda siyasi iktidarın ve patronların “neyden anladıklarını” düşünüyor? Bir ipucu vermiyorlar, demek ki burada da bir “olumlu haber” bekliyorlar. Bekliyorlar ve koltuklarında oturmaya devam ediyorlar.

Asgari ücret

Dönelim Atalay’ın asgari ücretin derhal 2.000 liraya çıkarılmasını talebine. Böyle istiyor ama bunu sanki işverenlere yönelik bir rica olarak dile getiriyor. 5 Ekim’de Zonguldak’ta, “Ama ben buradan işverenlere sesleniyorum: Gelin Aralık gelmeden asgari ücreti 2 bin lira yapalım, üç kuruştan kaçınmayın” diye neredeyse yalvarıyordu. Şimdi de, “Maalesef o günden bu güne toplarsanız 3-5 tane işveren sağ olsunlar, 2 bin liraya çektiler. Ama büyük bölümü 2 bin liraya getirmedi,” diye yakınıyor. Yani Atalay esas olarak patronlardan bir ricada bulunuyor ve talebi kabul görmediği için de üzüntülerini dile getiriyor. Tipik bir sendika bürokratı yakınması.

Onun bu tavrı, “siyasi otorite” dediği hükümete karşı şimdi savurduğu tehdidin boş olabileceği izlenimini veriyor. Aralık başında hükümetle asgari ücret pazarlıkları başlayacak. Eğer Türk-İş başkanı tutarlıysa, önce 2.000 lira, ardından en az enflasyon oranında (%25) artış talebinde ısrar eder; bu kabul edilmediği anda da kendi üyeleriyle birlikte tüm işçi sınıfını genel greve çağırır.

Kuşkusuz, ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda işçi ücretlerinin en düşük düzeyde kalmasını isteyen hükümet ve patronlar böyle bir talebi kabul etmeyeceklerdir. Onlar, asgari ücretin en fazla, “damadın” Yeni Ekonomi Planında 2019 enflasyonu için öngördüğü %15 oranında artırılmasında ısrar edeceklerdir. Yani çıtanın üst sınırı olarak net 1.900-2.000 lira diyeceklerdir. Ve bu rakam, ailede iki kişi çalışıyor olsa bile, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı olan 6.166 liranın çok altında kalacaktır.

O zaman hükümet ve patronlar işçi sınıfının “hangi dilinden” anlayacaklardır? Türk-İş Başkanı Atalay’ın ricacı, neredeyse dilenmeye varan dilinden mi, yoksa işçi sınıfının tarihsel mücadele silahı olan “üretimden gelen gücünü kullanma” yönteminden mi?

Ve Atalay gibi sendikacıları bir nebze olsun kımıldamaya itecek olan da, işçi sınıfının bürokratlar üzerinde yaratacağı baskı olacaktır. Aslında Atalay’a “neyden anlarlarsa onu yapacağız” dedirten de sınıfın içinde yaygınlaşmakta olan öfkenin kendisidir. Bu öfke örgütlenmediği ve seferber edilmediği sürece asgari ücret hükümet, patronlar ve sendika bürokratları arasında meclis komisyonlarının kapalı kapılarının ardında sefalet düzeyinde bağıtlanacak ve Atalay’ın tehdidi “hoş bir seda” olarak unutulup gidecektir.

Fransa’da Sarı Yelekliler isyanı

0

Fransa, günlerdir, Sarı Yelekliler adını alan halk hareketinin eylemlerine sahne oluyor. İlk bakışta, akaryakıt zammına, arabalarında bulunması zorunlu olan Sarı Yeleklerini giyerek tepki gösteren insanları görüyoruz. Ancak, çeşitli zamanlarda geniş kitlelere ulaşan grev haberleri duymaya alışkın olduğumuz Fransa’da durum bu kez farklı. Şu anda sokakları dolduran Sarı Yeleklilerin büyük bir kısmı daha önce hiç sokaklara çıkmamış insanlardan oluşuyor. Araba alacak kadar geliri bulunan ve arabayla işe gitmek zorunda olan ancak son akaryakıt zamlarıyla yakıt giderlerini karşılayamayacak hale gelen emekçi kesimlerden bahsediyoruz. Bir başka deyişle, Macron’un hız kesmeyen ekonomik saldırıları artık kendilerini orta sınıfa yakın kesim olarak gören insanları da sokaklara çıkarıyor.

Macron hükümeti, servet vergisini kaldırıp zenginlerin yükünü hafifletirken, emekçilere akaryakıt zammı gibi pek çok yük getiriyor. Sarı Yeleklilerin karşı çıktığı bu durumdan önce de hükümet, toplu ulaşımı özelleştirme girişimleriyle buradaki işçilerin özlük haklarını kaldırıp patronlara ayrıcalıklar sağlamıştı. Bu dönemde başlayan grevler sırasında sorunun yalnızca bu kesime ait olduğu iddiası, bugüne dek hiç sesini çıkarmamış insanlardan oluşan Sarı Yeleklilerin sokaklara dökülmesiyle çürümüş oldu.

Söz konusu eylemlerin, sadece bir akaryakıt zammına karşı ortaya çıkmadığı, Belçika ve Hollanda’ya sıçramasıyla da belli oldu. Sarı Yelekliler şu anda üç farklı ülkede, akaryakıt zammından düşük emekli maaşlarına kadar, hükümetlerin ekonomik saldırılarına karşı çıkıyorlar.

Yaşanan bu hareketlilik heyecanlandırıcı olsa da partisiz ve örgütsüz bir eylemlikle karşı karşıyayız. Üstelik Fransa’da senelerdir grevlere çıkan sendikalı kesim bu direnişe gerçek anlamda destek vermeye başlamış değil. Bu sırada, yaşanan olayları bastırmak için Fransa’da yeniden OHAL ilan edilebileceği konuşuluyor. Ekonomik saldırıları yaşayan tüm işçiler planlı bir biçimde ve bir arada hareket etmedikleri sürece baskıların daha da artacağı ortada. Bugün Champs-Elysées’de gerçekleşen eylemlerde turuncu yelekleriyle demiryolu işçilerinin de görünmesi belki bir işaret olabilir ancak planlı bir dayanışma gerçekleşmediği sürece Sarı Yelekler hareketinin de artan baskılarla sönümlenmesi kaçınılmaz. Bu nedenle başta sendikalar ve emekten yana siyasal partiler olmak üzere işçi sınıfının örgütlü kesiminin Sarı Yelekliler hareketinin akaryakıt zamlarının geri çekilmesi ve Macron hükümetinin istifası taleplerine destek vererek bu hareketle birleşmesi Fransa’da günün en acil görevine dönüşmüş durumda. Sarı Yeleklilerle örgütlü işçi sınıfının acil bir eylem programı etrafında seferberliklerini örebilmesi hem Macron hükümetinin sonunu getirebilecek hem de radikal sağın güçlenme zeminini ortadan kaldıracaktır.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun ikinci forumu Şişli’de gerçekleşti

0

Kurulduğu 26 Ekim tarihinden bu yana bildiri dağıtımı ve toplantılar düzenleyen “Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak İçin Omuz Omuza” platformunun 29 Kasım tarihinde Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapılan ilk forumunun ardından ikinci forum 1 Aralık’ta Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Platform bileşeni olan çok sayıda siyasi parti, sendika ve demokratik kitle örgütünün katıldığı forum, platformun bugüne kadar yaptığı bildiri dağıtımlarını içeren sinevizyon gösterisiyle başladı. İlk sözü DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aldı. Çerkezoğlu krizin etkilerinden ve buna karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğini içeren bir konuşma yaptı.

Çerkezoğlu’nun sözünün ardından forum başladı ve söz katılımcılara verildi. Farklı partilerden, sendikalardan katılım sağlayan kişiler, platformun örgütlenmesini sağlamak için neler yapılması gerektiği üzerine somut önerilerde bulundu.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak somut önerilerde bulunmak için söz aldık. Platformun bugüne kadar gerçekleştirdiği bildiri dağıtımının ileri bir safhaya geçirilmesinin ancak kitlelerin bu talepler için seferber olmasıyla mümkün olabileceğini ve bunun için de işçi ve emekçilere acil bir eylem programıyla gitmemiz gerektiğinden bahsettik. Taleplerimizi 3 ana başlık altında sıraladık: İlk olarak birbirinden yalıtılmış direniş ve işçi mücadelelerinin bu talepler çerçevesinde birleştirilmesi; ikinci olarak yaklaşan Toplu İş Sözleşmelerine müdahale etmek; ve son olarak da yerel seçimlerde platformun taleplerini sahiplenen bağımsız işçi adayların çıkartılması ve desteklenmesi gerektiği üzerinde durduk. Ayrıca DİSK’in taleplerimizi ve eylem programımızı işyerlerine indirebilmesi amacıyla bir Genel Temsilciler Meclisi toplamasının (mümkünse bunu KESK ve diğer katılımcı sendikal yapıların temsilcileriyle birlikte gerçekleştirmesinin) yararlı olacağı düşüncemizi belirttik.

Forumun sonunda yapılan bütün öneriler okundu ve bu doğrultuda hedeflerimizi gerçekleştirmek için çalışmalara devam edilmesi gerektiğine karar verildi. DİSK korosunun müzik dinletisinin ardından forum sona erdi.

Platformun birinci bölge toplantısı 7 Aralık Cuma günü Kartal Hasan Ali Yücel Kültür Merkezinde gerçekleşecek.

Haiti: Petrocaribe yolsuzluklarına ve Jovenel Moïse hükümetine karşı mücadele devam ediyor!

0

Haiti’de Petrocaribe fonlarında gerçekleşen yolsuzluklar karşısında bir süredir kitlesel seferberlikler gerçekleşmekte. Petrocaribe, Karayip ülkelerinin Venezuela’yla oluşturdukları bir petrol birliği. Haziran 2005’ten bu yana işlerliğini sürdüren birlik, Haiti gibi yoksul Karayip ülkelerinin piyasa değerinin altında petrol satın alımına olanak sağlamaktadır. Konuyla ilgili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in yayımladığı bildiriyi paylaşıyoruz.

Haiti 18 Kasım Pazar gününden bu yana Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluklara karşı yeni bir protesto dalgasıyla sarsıldı. Başkent Port-au-Prince ve ülkenin çeşitli şehirlerinde baskılara rağmen büyük seferberlikler gerçekleşti.

Protestolar sırasında en az 11 kişi hayatını kaybetti ve 21 Kasım Çarşamba günü resmi bir aracın kalabalığın üzerine sürülmesi sonucu altı kişi daha yaşamını yitirdi. Kitlelerin yolsuzluğa karşı ve fonların kaderinin netleştirilmesine yönelik taleplerine devlet başkanı Jovenel Moïse’nin istifası talebi de eklendi.

Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluğa karşı büyüyen hareket kitlesel eylemler için ulusal çapta tarihsel öneme sahip günleri seçiyor. Geçtiğimiz ay Haiti’nin bağımsızlık kahramanı Dessalines’in suikastının yıldönümü olan 17 Ekim’de fonlardan yapılan gayrimeşru harcamaların hesabını sormak için büyük bir protesto gösterisi düzenlendi ve gösteriyi takip eden birkaç gün boyunca seferberlik başkentin çeşitli semtlerine yayıldı. Napolyon askerlerinin 1803’te Haiti devrimcileri tarafından yenilgiye uğratılmasının yıldönümü olan 18 Kasım günü gerçekleşen protesto gösterileri ise okulların ve işyerlerinin kapalı olmasına ek olarak toplu taşıma araçlarının neredeyse hiç çalışmaması ve sokaklara dökülen kitlelerin trafiği kesmesi sonucu adeta bir genel grev gibiydi ve Haiti sermayesini felç etti. Petrol fiyatlarındaki artışın reddedildiği ve hükümetin istifasının istendiği Temmuz ayındaki etkileyici protestolarla başlayan sürecin devamı olan bu isyan, işçi ve emekçilerin açlık ve yağmalanmasına dayalı ekonomik düzene karşı halkın biriken öfkesiyle yolsuzluklara karşı verilen mücadeleyi birleştirdi. Temmuz seferberlikleri hükümetin yakıt fiyatlarına zam planını rafa kaldırmasıyla sonuçlandı. Ağustos ayında Petrocaribe fonlarındaki yolsuzluğa karşı başlayan ve geniş çapta yankı bulan bir sosyal medya kampanyası düzenlendi ve kitleler bu sefer de yolsuzluğa karşı tekrar sokaklara döküldü. Hükümet, bu seferberlikler karşısında yolsuzluk skandalıyla bağlantılı 18 üst düzey yetkiliyi görevden almak zorunda kaldı ve muhalefete sürekli “diyalog” çağrılarda bulundu. Ancak sokaklardaki hareketin kontrolü muhalefeti temsil eden patron partilerinin elinde değil; dolayısıyla seferberliği ortadan kaldırma ve kitleleri evlerine gönderme gücüne de sahip değiller ki bu muhtemel bir hükümet-muhalefet anlaşması olasılığını da azaltıyor.

Devlet başkanı Moïse 18 Kasım’da gerçekleşen seferberlik sonrasında birkaç gün sessizliğini korudu. Planlanan resmi açıklamanın “teknik sorunlar” nedeniyle iptal edilmiş olması aslında hükümetin krizinin ne denli derin olduğunun bir işaretçisi. Moïse sonunda 21 Kasım Çarşamba günü resmi bir açıklamada bulunarak “barış ve kalkınma yolunda” diyalog çağrısı yaptı. Ancak sokaklara dökülen Haiti halkı için bir avuç üst düzey devlet görevlisine, ulusal ve uluslararası sermayeye büyük ticari fırsatlar sunarken milyonlarca insani derin sefalete sürükleyen yozlaşmış bir rejimle diyalog mümkün değildir.

Bir yandan Haitili işçi ve emekçiler Moïse hükümetine karşı mücadele verip hükümetin istifası talebini yükseltirken diğer yandan emperyalizm kitleleri hükümeti desteklemeye çağırıyor. BM Genel Sekreterinin Özel Temsilcisi, Almanya, Brezilya, Kanada, ABD, Fransa büyükelçileri, İspanya, Avrupa Birliği ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) özel temsilcisinden oluşan ve ülkede politik istikrar ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için Haiti’ye “destek” sunan “Çekirdek Grup” açıklamasında “meşru otoritelerin istifasına yönelik şiddet eylemlerinin demokratik süreçte yeri olmadığını” belirtti. Bu noktada Haiti’nin, BM ve onun birliği olan MINUJUSTH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Adalet Desteği Misyonu) aracılığıyla emperyalist askeri işgal altında olduğunu hatırlamalıyız. Bu askeri işgalin derhal geri çekilmesini talep ediyor ve Haiti halkına karşı tüm emperyalist müdahaleleri reddediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak herkesi Haiti halkının mücadelesine destek vermeye ve işçi ve emekçilerin açlık ve yağmalanmasına dayalı ekonomik düzene ve yolsuzluğa karşı büyüyen isyanla dayanışmaya çağırıyoruz. “Petrocaribe’nin parası nerede?” sloganıyla yolsuzluk karşıtı kampanyayı ilerletmeye devam etmeli, bunun için sendika, halk ve öğrenci liderlerini kampanyayı desteklemeye çağırmalıyız. Jovenel Moïse hükümetine karşı mücadeleyi desteklemeye, çalınan fonların halkın ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılabilmesi için kurtarılmasını ve suçluların cezalandırılmasını talep etmeye devam edeceğiz.

Krize Karşı Omuz Omuza Platformu’nun ilk forumu gerçekleşti

0

Krize Karşı Emeğin Haklarını Savunmak için Omuz Omuza Platformu’nun merkezi olarak düzenleme kararı aldığı (İstanbul için) üç bölge forumundan ilki Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi’nde yapıldı.

Platformun bileşenlerinin temsilcileri ve İstanbul’un üçüncü bölgesinde yaşayan işçilerin iştirak ettiği toplantıya yaklaşık 200 kişi katıldı.

Çok sayıda siyasi parti, sendika, gazete çevresi ve STK’ların katıldığı forum, platformun bugüne kadar yaptığı bildiri dağıtımları görüntülerinden oluşan bir sinevizyon gösterisiyle başladı. Ardından Türk Tabipler Birliği’nden Osman Öztürk’ün içinde bulunduğumuz krizin biçimi ve niteliğiyle alakalı ve krize karşı nasıl bir mücadele hattı örmemiz gerekliliğiyle ilgili kısa bir sunumu gerçekleşti. Sunumdan sonra “Krize karşı platform çatısı altında ortak nasıl mücadele edebiliriz?” sorusuna yanıt aramak ve ortak önerileri almak için salona sözler verildi.

Biz de İşçi Demokrasisi Partisi olarak Esenyurt ilçe örgütümüz ile forumdaydık. Platform bileşenlerinin mutabık kaldığı altı maddeyi hayata geçirebilmek için bildiri dağıtımları ve imza kampanyalarını aşacak bir tutum içinde olmamız; işçi ve emekçilere acil bir eylem programıyla gitmemiz gerektiğini söyledik. Çünkü bu taleplerin ancak kitlelerin bu talepler için seferber olmasıyla hayata geçebileceğine inanıyoruz. Kitleleri bu doğrultuda seferber edebilmek için yalıtılmış direniş ve işçi mücadelelerinin bu talepler çerçevesinde birleştirilmesi ve platform olarak birleşik bir mücadele vurgusunu önümüze koymamız gerektiğinden bahsettik. Bu kapsamda önümüzdeki Toplu İş Sözleşmeleri’ne ortak müdahale edebilme ve önümüzdeki yerel seçim sürecinde krize karşı yönettiğimiz talepleri sahiplenecek bağımsız bir işçi adayı çıkarma hedefini önümüze koymamızın gerekliliği üzerinde durarak konuşmamızı bitirdik.

Forumun sonunda, bu ve diğer söylenen somut önerilerin tekrar edilmesiyle bu doğrultuda hedeflerimize hem merkezi hem de yerellerde devam etmemiz gerekti noktasında mutabık kaldık. Son sözü ise DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu aldı. Platformun Aralık ayı içinde bir miting düzenleme hedefi olduğunu ve bildiri dağıtımlarının merkezi yerlerden çok işçilerin yoğun olarak yaşadığı sanayi bölgelerine kaydırılması gerekliliğinden bahsetti.

Platformun ikinci bölge toplantısı ise 1 Aralık günü saat 13:30’da Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak.

ABD ara seçim sonuçları ne gösteriyor?

0

Amerika Birleşik Devletleri, anayasal anlamda Kongre olarak adlandırdığımız bir siyasal organla yönetiliyor. Belirtmeye dahi lüzum yok ki, Kongre olarak anılan bu organ bankerlerin, büyük tröst ve tekel sahiplerinin, eski generallerin ve dolar milyarderlerinin kendileriyle veya temsilcileriyle dolup taşmakta.

Kongre iki bölümden meydana gelmekte: Temsilciler Meclisi ve Senato. İşte ABD’de 6 Kasım’da gerçekleştirilen seçimler, Temsilciler Meclisi ve Senato’da yer alacak olan temsilcileri belirledi. 2010 senesinden bu yana, bahsini ettiğimiz her iki bölüm de köleci kökenleri olan, güneydeki toprak sahiplerinin ve militarist aygıtın temsilcisi gerici ve muhafazakâr Cumhuriyetçi Parti’nin elindeydi. Trump’ın başkan seçilmesiyle Beyaz Saray da Cumhuriyetçi Parti’nin eline geçmişti. Böylece Trump, iktidarını sağlamlaştırmak için ihtiyacını hissettiği yasaları ve kararnameleri, Kongre’deki herhangi bir sayısal engele takılmadan geçirebiliyordu (onun getirmek istediği yeni yasaların en büyük engeli geleneksel devlet aygıtının parçaları olan federal mahkemeler ve benzeri kurumlar oldu).

Ancak bu durum son ara seçimlerle değişti. 6 Kasım seçimleri neticesinde Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluk Demokrat Parti’ye geçti. O da Wall Street isminde simgeleşen finans kapitalin ve emperyalizmin bir diğer büyük ABD partisi. Bununla birlikte Cumhuriyetçi Parti’nin Senato’daki çoğunluğunu güçlendirdiğini not edelim.

Ara seçim süreci boyunca Cumhuriyetçi Parti de Demokrat Parti de ABD işçi sınıfının en yakıcı sorunları halini almış olan düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, artan polisiye baskılar, pahalılaşan hayat, sendikasız çalışma gibi gündemlere dönük bir ajanda geliştirmedi. Trump, seçim kampanyasını mülteci karşıtlığı üzerine kurdu. Orta Amerika’dan ABD’ye doğru harekete geçmiş olan göçmen kafilesini kendi yabancı düşmanı ve işçi sınıfını bölücü argümanları için mazeret olarak kullandı ve ABD’nin yalnızca Amerikalılara iş vermesi gerektiği yönündeki milliyetçi söylem üzerinden oy istedi. Trump aynı zamanda bundan böyle ABD’de doğan yabancı uyruklu bebeklere vatandaşlık hakkının tanınmaması yönünde yasal adımlar attı.

Bütün bunlar yaşanırken Demokrat Parti de Trump iktidarı ile iki partili bir koalisyon ittifakının mümkün olduğu algısı üzerinden Trump’ın öncülüğünü üstlendiği kapitalist saldırı politikalarını yeniden üretti. Uluslararası nükleer antlaşmalardan çekilme, Çin ile kızışan ticaret savaşı ve İran’a dönük saldırgan çizgi gibi dış politika konularında Trump’la stratejik değil ancak taktiksel anlaşmazlıklar yaşayan Demokrat Parti, yükselen işçi ve emekçi mücadelelerinin karşısında ülke içinde Trump iktidarının sacayaklarını güçlendirmesini savunuyor. Bu noktada DP’nin tek arzusu, Trump ülkeyi yönetirken, kendisinin de daha fazla söz hakkına sahip olabilmesi. Temsilciler Meclisi sonuçlarıyla, bu artık mümkün.

Bu bağlamda seçim sonuçları ABD kapitalizmini memnun etti: Trump’ın iktidarı kurumsal olarak yinelenirken, Demokrat Parti “devlet aklı” sıfatıyla bir fren mekanizması görebileceği yetkilerin bir kısmını kendinde toplayabildi. Seçimlerin ardından Wall Street hisse senedi dalgalanmaları bu memnuniyetin en açık göstergesi oldu. Tüm önemli endeksler 500’den fazla puanla yükseldi.

Ancak bu memnuniyet kimseyi yanıltmasın. ABD emperyalizminin çıkarlarının nasıl korunması gerektiğine dair taktiksel olarak farklı ama özünde aynı sınıfsal programlara sahip olan bu iki partinin birbirlerinin politik zaaflarını kapamaya dönük anlaşmaları, karşı karşıya oldukları kitlesel ve güçlü toplumsal hoşnutsuzlukla ilgili. ABD’de 2018 senesi boyunca, 2017’de yaşandığından üç kat daha fazla grev yaşandı. Bunların önemli bir kısmı eyaletler arası grevlerdi. Özellikle sayıları on binleri bulan öğretmenlerin ve sağlık çalışanlarının ulusal çaptaki seferberlikleri büyük etkilerde bulundu.

ABD işçi sınıfının Trump’ın şovenist, emekçi düşmanı politikalarından ve saldırgan askeri tehditlerinden kazanacağı hiçbir şey bulunmamakta. Aynı şekilde Demokrat Parti’nin, söz konusu işçi sınıfının hayat şartlarına ve haklarına saldırı olunca Trump’ın koltuk değneği rolünü derhal üstleniyor olması da Amerikalı, siyahi ve göçmen işçi sınıflarının çıkarları aleyhine ve onlara karşı işliyor. Bu iki partili aristokratik ve antidemokratik seçim çıkmazına karşı ortaya konabilecek yegâne ilerici seçenek, ABD işçi sınıfının, burjuvaziden ve onun partilerinden bağımsız devrimci bir siyasal önderliğini inşa etmekten geçiyor. Bugün uluslararası çapta çeşitli hükümetler tarafından hayata geçirilen ekonomik ve politik saldırı paketlerinin en iyi ve en çok, bu paketlerin oluşturulduğu merkezde, ABD’de durdurulabileceğini unutmayalım.

Krize karşı birleşik mücadelenin temelleri

0

Geçtiğimiz ayın sonunda DİSK, KESK, TMMOB ve TTB krize karşı ortak mücadele oluşturmak hedefiyle bir çağrı yaptılar. Çağrının ardından yapılan görüşmeler sonucunda da dörtlünün öncülüğünde birçok demokratik kitle örgütü, sosyalist parti ve çevrenin katılımıyla “Krize karşı emeğin haklarını savunmak için omuz omuza”  platformu kuruldu.

Hükümet ne kadar “en kötüsü geride kaldı” söylemiyle krizin atlatıldığını ve ekonominin düzelmeye başladığının propagandasını yapıyor olsa da veriler tam tersine işaret ediyor. Enflasyon oranı, emekçilerin alım gücünün gittikçe azalması, işsizlik rakamları, işten çıkarmaların ve iflasların yoğunlaşması, dış borç miktarının ülke tarihinin en üst seviyesine ulaşması… Bunlar sadece krizin geride kalmadığının değil, aynı zamanda derinleşerek emekçi sınıfları daha da sert bir şekilde vuracağının da kanıtı.

Bu noktada hükümet “yeni ekonomi planı” gibi IMF’siz IMF uygulamaları doğrultusunda kesinti programları uygulayarak krizin bedelini emekçilere ödetmeye çalışıyor. Bunun karşısında sendikaların, meslek örgütlerinin ve sosyalist yapıların krize karşı mücadele amacıyla ortak bir platform inşasına girişmeleri oldukça umut verici bir gelişme.

Yine böylesi bir platformun sadece bir deklarasyon ya da ortak mücadele temennisi yerine acil talepler etrafında inşa edilmeye girişilmesi de bir diğer olumlu gelişme: “Tüm ücretler derhal artırılsın! Toplu işten çıkarmalar yasaklansın, işsizlik fonu işsizler için kullanılsın! Kamusal mal ve hizmetlere zam yapılmasın, yapılan zamlar geri alınsın! Vergi adaleti sağlansın! Kredi borç faizleri silinsin! Kıdem tazminatıma dokunma!”

Aradan geçen üç hafta zarfında İstanbul’un birçok noktasında bildiri dağıtımları yapıldı. Yerel örgütlülüğü güçlendirmek amacıyla İstanbul’un birçok bölgesinde imzacı kurumlar platformun ilçe toplantılarını organize etmeye başladılar. Önümüzdeki süreçte ise bir imza kampanyası planlanmakta. Kasım ayı sonu ile Aralık ayı başında ise İstanbul’un üç farklı bölgesinde (Avcılar, Şişli ve Kartal) üç işçi forumu gerçekleştirilecek. Tüm bu çalışmalar platformun ve taleplerin duyurusu ile emekçilere ulaşmak adına olumlu bir etki yaratacaktır.

Ancak bu taleplerin nasıl hayata geçeceği konusunda bir acil eylem planının oluşturulamamasının platformun en büyük eksikliği olduğunu söyleyebiliriz.  Yukarıdaki talepler birçok işçinin emekçinin uğruna mücadele edebileceği talepler iken bizlerin bu mücadele için bir plan oluşturması ve bu planı emekçilerle birlikte geliştirebilmesi gerekir. Aynı talepler etrafından diğer sendikaların tabanlarında yaratılabilecek ısrarlı basınç platformun sendikal ayağını güçlendirebilecektir. Yine yerel toplantıları kurumların temsilcilerinin bir araya geldiği toplantılar yerine bölgedeki emekçilerin de dâhil olduğu yerel bir örgütlülük sağlayabilecek düzeye ulaştırmak adına da yine sendikaların tabanlarını seferber edebilmesi gerekir. Ve bunların hepsi bir mücadele planının oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Aslında bu planın oluşturulabilmesi ve krize karşı birleşik mücadele hattının geliştirilebilmesi için önümüzde oldukça somut meseleler yer alıyor. Önümüzdeki ilk görev, şu an yalıtılmış şekilde devam eden birçok işçi direnişi arasında koordinasyonu ve birliği sağlayabilmek. Platform bileşenlerinin yaklaşmakta olan toplu iş sözleşmesi süreçlerinde ortak tutum alarak bu mücadeleyi geliştirebilmesi ve yine bu yolla diğer sendikalarla bağını güçlendirmesi ise bir diğeri.

Son olarak, Mart ayında gerçekleşecek yerel seçimlere etkisi derinleşmekte olan bir ekonomik kriz ortamında gireceğimiz hepimizin malumu. Böylesi bir platformun krize ve tek adam rejimine karşı emekçiden yana bir programın inşası ve bağımsız işçi adaylar çıkartmayı hedefleyerek bugünden çalışmayı örmesi gerekir. Böylesi bir hat, platformun birleşik işçi cephesi hüviyetine bürünmesine hizmet edecek, krize karşı birleşik mücadele çağrısı yaptığımız emekçileri yerel seçimlerde patronların ve onların partilerinin etkisinden bağımsızlaştırarak bir alternatifin temellerini yaratacaktır. Krizin temelleri ekonomik olabilir ancak hükümetin ve patronların bu krizden çıkış için önlerine koydukları politik tercihlerdir. Bizlerin de krize karşı mücadele için işçi sınıfının bağımsızlığı doğrultusunda bir politik hat geliştirmemiz gerekir.

3. Havalimanı işçileriyle dayanışma gecesi düzenlendi

0

26 Kasım günü Kadıköy Caferağa Spor Salonu’nda 3. Havalimanı işçileriyle dayanışma gecesi düzenlendi. 3. Havalimanı İşçileriyle Dayanışma Platformu tarafından “Buzu kıran yolu açanlara selam olsun” şiarıyla düzenlenen etkinlikte işçi aileleri, direnişteki işçiler, sol partiler ve sendikalar “3.Havalimanı işçilerinin talepleri talebimizdir, tutuklu işçiler serbest bırakılsın” demek için bir araya geldi. Etkinliğin açılış konuşmasında Flormar, Cargill ve Tariş işçilerine dayanışma mesajı iletildi. Ardından, iş cinayetlerine kurban giden işçiler için saygı duruşunda bulunuldu. Gezi Direnişi, 10 Ekim katliamı ve 3. havalimanında hayatını kaybeden inşaat işçilerinin yanı sıra Soma ve Ermenek’te hayatını kaybedenler işçiler de anıldı.

Havalimanı işçilerinin ayaklanmalarına neden olan koşulları, gözaltına alınma süreçlerini anlatan ve taleplerini hatırlatan kısa film gösteriminin ardından sahneye İnşaat-İş Sendikası ve Dev Yapı-İş’ten konuşmacılar davet edildi. Tutuklu Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut’un eşi Ayla Gümüş Karabulut da söz alarak 5 Aralık’taki mahkeme için çağrıda bulundu. Birlikte mücadelenin ve dayanışmayı büyütmenin önemi vurgulandı. Tutuklu inşaat işçilerinin gönderdiği mektup okundu. Etkinlik, dayanışma amacıyla sahne alan sanatçılarla devam etti.

Yaklaşık 1000 kişinin katıldığı etkinlik boyunca “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “İnşaat işçisi köle değildir”, “İnşaat işçisi yalnız değildir”, “Yaşasın sınıf dayanışması” gibi sloganlar atıldı.

3. Havalimanı işçileri 14 Eylül’de iş bırakıp kapitalist çalışma koşullarına karşı ayaklanmışlardı. 400’ü aşkın işçi, insanca çalışma koşulları talep ettikleri için dövülerek gözaltına alınmıştı. 31 havalimanı işçisi halen tutuklu. Tutuklu işçiler serbest bırakılmalıdır. Havalimanında yaşanan iş cinayetlerinin sorumluları yargılanmalıdır. İnşaat işçisi köle değildir!

Kadınlar 25 Kasım’da hayatları için alanlardaydı!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele Günü’nde kadınlar, bundan 58 yıl önce Mirabal kardeşlerin General Trujillo’nun diktatörlüğüne karşı verdiği mücadelenin ışığında sokaklara çıkarak taleplerini yükselttiler. Dünyanın dört bir yanında “Yaşamak İstiyoruz”, “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz”, “Hayır Hayırdır”, “Eşdeğer işe Eşit Ücret” talepleri yankılandı. Kadınlar, fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel olmak üzere her türlü erkek şiddetine, cinsel istismara, işyerinde cinsiyet eşitsizliğine, kadın bedeni ve emeği üzerinde tahakküm kuran erkek egemen sisteme karşı “Susmayacağız” dedi!

Türkiye’de de birçok ilde kadınlar fiziksel, cinsel ve ekonomik şiddete karşı alanlardaydı. Kadına yönelik şiddetin daha da fütursuzlaştığı, devletin kurumları ve tüm ideolojik aygıtları ile bu şiddeti meşrulaştırdığı, saldırganların iyi halle, ağır tahrikle adeta ödüllendirildiği günlerde; baskıcı Tek Adam  rejimine, kadın cinayetlerine, cinsel istismara, emek sömürüsüne ve artan yoksulluğa vurgu yapan kadınlar, hayatlarına sahip çıkmak için bir arada olduklarını, mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerini dile getirdiler.

İstanbul’da kadınlar polis engeline rağmen susmadı!

İstanbul’da Tünel Meydanı’nda toplanan kadınların yürüyüşü ise polis tarafından engellendi. “Erkek şiddetine bahane çok; susmaya, hayatlarımızdan vazgeçmeye niyetimiz yok” pankartı arkasında toplanan binlerce kadın, kadına yönelik erkek şiddetine karşı mücadele gününde doğrudan devlet şiddeti ile karşı karşıya geldi.

Galatasaray Meydanı’na yürümelerine ve açıklamalarını orada yapmalarına izin verilmeyen kadınlar ise 25 Kasım’a ilişkin talep ve sloganlarını Taksim’in farklı noktalarında toplanarak dile getirdi ve “Susmaya, haklarımızdan, mücadelemizden, hayatlarımızdan, birbirimizden vazgeçmeye hiç niyetimiz yok,” dedi.

Kadın yürüyüşünün engellenmesi, iktidarın kadın düşmanı politikalarının ve tutumunun önümüzdeki dönemde daha da sertleşebileceğinin bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.

Tek çıkış, mücadele!

Halihazırda, nafaka ve sosyal yardımlar tartışmaya açılmış, kadınların kazanılmış birçok hakkına dönük saldırılar gündeme alınmış durumda. Ekonomik krizden çıkış için çözüm olarak sunulan “esneklik ve tasarruf” modeli ise hem üretim alanında hem de ev işleri, bakım emeği gibi yeniden üretim alanında öncelikli olarak kadını hedef alıyor. Kadınların bu saldırılar karşısında sergileyeceği örgütlü mücadelenin ise iktidarın en büyük korkularından biri olduğu açıkça ortada. Çünkü kadınlar bunu daha önce başardılar. Kürtaj yasağına karşı verilen mücadele bunun en önemli örneklerinden biriydi.

Öte yandan, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada baskıcı politikalar, şiddet ve güvencesiz çalışma koşulları karşısında kadınların taleplerinin ortaklaştığı, seferberliklerin yaygınlaştığı, kadın mücadelesinin sınıf mücadelesiyle iç içe geçtiği bir sürece tanıklık ediyoruz. Kadın mücadelesi yükselirken, uluslararası kadın dayanışması da büyüyor.

Artan baskılara ve saldırılara karşı tek çıkışımız ise bu dayanışma ve mücadeleyi daha güçlü ve örgütlü kılmak!

“Hayatlarımıza sahip çıkmak için buradayız!” diyebilmek.

Manisa’dan kadınlar: Şiddetsiz bir dünya örme iddiamızla alanlardayız!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’nde, İşçi Demokrasisi Partisi’nin de içinde bulunduğu Manisa Kadın Platformu güçlü bir şekilde alanlardaydı.

“Yaşamın her alanını dönüştürme, şiddetsiz bir dünya örme iddiamızla alanlardayız, alanlarda olmaya da devam edeceğiz,” diyerek eyleme başlayan kadınlar AKP yönetiminin kendilerine dayattığı makul kadın sınırını tanımadıklarını, seküler yaşamı yok eden ve kadın kazanımlarını hedef alan düzenlemeleri kabul etmediklerini, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan ve kadınlarla birlikte politika üreten bir kadın bakanlığının acilen kurulmasında ısrarcı olduklarını belirttiler. Kadına yönelik uygulanan bu politikalar cinsiyet ayrımcılığını pekiştiriyor, kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti, tacizi ve mobbingi  arttırıyor. Kadınları ucuz iş gücü olarak gören bu zihniyet karşısında hakları için yan yana, kol kola duran kadınlar “El ele kadın dayanışmasıyla şiddetsiz bir dünyaya” diyerek eylemi sonlandırdılar.

25 Kasım’da erkek şiddetini ve yoksulluğu konuştuk

0

25 Kasım Kadına Yönelik Erkek Şiddetine Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü çerçevesinde, erkek şiddetinin boyutları, dinamikleri ve kadınların bu şiddeti görünür kılma mücadelesi Kadın Dayanışması, Kaç Bize Gel ve Gazete Nisan tarafından düzenlenen etkinlikte konuşuldu.

Türkiye’de bu yılın ilk yedi ayında 100 bine yakın kadının şiddete maruz kaldığını ve yaklaşık 400 kadının bu saldırılar sonucunda hayatını kaybettiğini vurgulayan konuşmacılar, kadınların hayatlarına sahip çıkmak için bir arada durmaları ve mücadele etmeleri gerektiğini dile getirdi. Etkinlikte, kadına yönelik şiddetin sistematik olduğuna dikkat çekilirken;  iyi hal, ağır tahrik gibi gerekçelerle var olan yasaların bile tam olarak uygulanmayarak bu şiddetin artmasına göz yumulması eleştirildi.

Şiddetin ana kaynağı olarak erkek-egemen kapitalist sisteme işaret edilirken; kadını ikincil kılan, kadının ev içi emeğini yok sayan, onu esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm eden emek politikalarının kabul edilemez olduğu ifade edildi.

Katılımcılarla birlikte krizin etkilerinin de değerlendirildiği etkinlikte, ekonomik krizin derinleştirdiği yoksulluğun, kadınları doğrudan ve öncelikli olarak etkileyeceğinin altı çizildi. Devletin gündemine aldığı yeni düzenlemelerle kadınların önemli mücadeleler sonucunda elde ettiği kazanılmış haklarının bile tehlike altında olduğu belirtildi.

Öte yandan, ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde kadınların bu saldırılara boyun eğdiğine dikkat çekildi. Polonya’dan Arjantin’e, İran’dan Amerika’ya kadınların ayrımcı emek ve beden politikalarına karşı verdiği önemli mücadele deneyimleri paylaşılarak, Türkiye’de 190’ı aşkın gündür süren Flormar direnişinde kadınların oynadığı önemli rol vurgulandı.

2008 krizinin onuncu yılı, yüzyılın sınıf mücadeleleri ve Türkiye

0

“Nesnelci, bir dizi verili olgunun gerekliliğini gösterirken, her zaman bu olguların bir savunucusu haline gelme riskini göze alır. Maddeci, sınıf çelişkilerini ortaya koyar ve bunu yaparken kendi bakış açısını tanımlar. Maddecilik, deyim yerindeyse taraf olmayı içerir ve olayların her bir değerlendirmesinde belirli bir toplumsal grubun bakış açısının doğrudan ve açıkça benimsenmesini emreder.”

  • İ. Lenin

Tarihte bu ay | 18 Kasım 1920: Sovyetler Birliği kürtajı yasallaştıran ilk ülke oldu

0

18 Kasım 1920 tarihinde, 1917’nin 7 Kasım’ında Bolşevik Parti önderliğinde iktidara gelen işçi sınıfının tarihteki ilk devleti olan Sovyetler Birliği bir yasa tasarısını sovyetlerden (işçi, köylü ve asker meclislerinden) geçirerek kabul etti. Bu tasarının ismi “Kadın Sağlığının Korunması Hakkında Karar” idi ve altında, işçi devletinin yönetim organı olan Halk Komiserleri Konseyi’nin imzası vardı.

Rusça kısaltması “Kurskii” olan tasarı Halk Sağlık Komiserliği, Adalet Sağlık Komiserliği ve  N. Semaşko tarafından hazırlanmıştı. Semaşko 1918 senesinde Halk Sağlık Komiserliği’nin başına getirilmiş ce Sovyet sağlık sisteminin temellerini atmıştı. 1891’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Semaşko, 1893’te Marksist olmuş ve 1905 devrimi sırasında Soromovo Fabrikası’ndaki grevin örgütlenmesinde rol oynamıştı. 1917 devriminin işçi sağlığı ve güvenliği tarihine kazandırdığı birçok olgu, Semaşko’nun devrimci Sovyetler Birliği’nde Toplumsal Hijyen Kürsüsü’nü kurmasıyla hayat bulmuştu.

İşçi ve kadın mücadelelerinin öncülüğünde hazırlanan “Kadın Sağlığının Korunması Hakkında Karar” kürtajın yasallaşmasıyla ilgili aşağıdaki maddeleri ilk işçi devletinin anayasasına kazandırmış oluyordu:

“1.) Sovyet hastanelerinde bu tür işlemlerin (kürtaj) serbestçe ve ücretsiz olarak yapılmasına izin vermek, koşulların operasyonun zarar görmesini en aza indirgeyeceğinden emin olmak.

2.) Bu operasyonu bir doktor haricinde herhangi bir kişi tarafından yürütülebileceğini kesinlikle yasaklamak.

3.) Böyle bir operasyondan suçlu bulunan herhangi bir hemşire veya ebenin, kürtajı uygulama hakkından mahrum kalarak bir Halk Mahkemesi tarafından yargılanması.

4.) Kendi şahsi çıkarlı dolayısıyla, kendi özel uygulamasıyla kürtaj yapan bir doktorun, bir Halk Mahkemesi tarafındansorgulanması.”

1918 Sovyet anayasası sadece kürtajı değil, o gün en demokratik burjuva cumhuriyetlerde dahi ağıza alınamayan birçok hakkı ve talebi yasalaştırarak, işçi demokrasisinin ezilenlere sunduğu özgürlükçü ve mücadeleci perspektifi özetlemişti. Sovyetler Birliği, tarihte birçok özgürlüğü tanıyan ilk ülke olmanın gururunu yaşadı; ancak bundan da önce, bütün bu özgürlükleri ilk tanıyan ülke olabilmesinin sebebinin, ilk işçi devleti olmasında yattığını anladı.

Kadınlara ücretsiz ve güvenli kürtaj hakkı tanıyan 1918 yasa tasarısı, Stalin tarafından 1936’da kaldırıldı. O sıralarda geri çekilmekte olan dünya devriminin yaşadığı yenilgilerin Sovyetler Birliği’ndeki ifadesi olan muhafazakâr ve gerici bir bürokratik kast, 1917 Ekim devrimiyle işçilerin ve kadınların kazanılmış olan haklarına saldırmaya başlamıştı. Stalin, “tek ülkede sosyalizm” isimli bir anti-Marksist ve milliyetçi kurgunun siyasal önderi olarak 1918 anayasasının getirdiği birçok özgürlüğe ve hakka el koyan, onları geri çeken yeni bir anayasa hazırladı. 1936’nın Stalinist anayasasıyla işçilerin ve kadınların, devrimin en temel hak ve özgürlüklerinden mahrum edilmesi böyle gerçekleşti.

Havalimanı işçileri bunu engellemek için ayaklandı: Grizu patlamasında Zonguldaklı üç maden işçisi can verdi

0

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde özel bir şirkete ait maden ocağında 21 Kasım günü meydana gelen patlamada mahsur kalan 3 işçinin cansız bedenine ulaşıldı. Maden ocağının ruhsatsız, yani kaçak çalıştığı öğrenildi. Grizu patlamasında ölen 3 maden işçisi; hem emekçilerin ekonomik olarak mahkûm edildikleri hayatta kalma şartları dolayısıyla ruhsatsız bir maden ocağında çalışmaya zorunda bırakılmıştı, hem de maden ocağında, patron kârına kâr katabilsin diye gerekli işçi sağlığı ve güvenliği alınmadığı için güvencesiz şartlarda çalışıyorlardı.

Ölen işçilerin cenazesine ancak 10 saatlik bir arama kurtarma operasyonunun ardından ulaşılabilmişken, iki maden işçisi de ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Patlamanın ardından açığa çıkan zehirli gaz dolayısıyla işçilerden bazıları oksijen maskelerini takarak dışarı çıktı. 5 işçi ise ocakta mahsur kaldı.

Ölen maden işçilerinin isimleri Kenan Çavuş, Uğur Göktaş ve Hasan Gençtürk’tü.

21 Kasım gecesi meydana gelen ve sıkışan metan gazı dolayısıyla yaşanan grizu patlaması, Zonguldak’ta yaşanmış bir başka iş cinayetinin yıldönümüne yakın bir tarihte gerçekleşti. 3 Aralık 1942’de, o zamanki adı Ereğli Kömür İşletmeleri olan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait Zonguldak’taki bir madende yaşanan bir göçük sonucunda 63 maden işçisi hayatını kaybetmişti. Ölen madenciler yarım asırdan uzun bir süre boyunca unutulmuş ve ancak 2010’da anılarına Zonguldak’ta bir mezarlık yaptırılmıştı. Bugün o mezarlık, bakımsızlık dolayısıyla kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya.

1942’den 2018’e tam olarak 76 sene geçti. Ve bu 76 sene boyunca Türkiye’nin yeraltı kaynaklarının mülkünü elinde tutan patronlar, Türk hükümetlerinin de destekleriyle Zonguldaklı veya herhangi bir maden işçisinin hayatını ve geleceğini güvence altına alacak toplumsal ve ekonomik tedbirlerin hayata geçmemesi ellerinde geleni ardına koymadı. 76 sene sonra maden işçileri iş esnasında ölmemek, iş cinayetlerinin durdurulmasını talep etmek hala en temel demokratik taleplerden birisi.

Maden işçilerinin ölümü, tam da İstanbul’da üçüncü havalimanı inşaatında çalışan işçilerin, çalışma şartlarının kendilerini adeta ölüme mahkûm ediyor olmasına karşı ayaklanmalarının ertesinde yaşandı. 21 Kasım gecesi Türk kapitalizminin kâr ve sömürü geleneği yüzünden can veren üç maden işçisinin anıları, havalimanı işçilerinin isyanlarının haklı ve doğru kaynağını gözler önüne seriyor.

Türkiye kanıyor. Türkiye bir iç savaşla kanıyor; her gün, alınmayan işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri nedeniyle işçilerin öldürüldüğü bir sınıflar arası iç savaşla. Türkiye işçi sınıfının, kendi canını ve geleceğini, kendi aklını ve sağlığını koruyup muhafaza edebilmek uğruna işyerlerinde, madenlerde, inşaatlarda kendi işçi sağlığı ve güvenliği komitelerini kurmak; kendi çalışma şartlarının denetimini kendi ellerinin arasına almak haricinde bir kurtuluş olanağı söz konusu değil.

İran’da yeni bir grev ve protesto dalgası

0

Geçtiğimiz iki hafta boyunca, İran’da devam eden protesto ve grev dalgası yeni bir yoğunluk kazandı.

Bir yandan, Trump yönetiminin İran üzerindeki yaptırımlarının ikinci ve daha zalim dalgasının etkisi, kitlelerin belini gerçekten kırıyor. İran’ın petrol ihracatını durdurmayı amaçlayan yaptırımlar teknik olarak gıda ve ilaç ithalatını içermiyor olsa da, İran ile dünyanın geri kalanı arasında bankacılık işlemlerini önleyerek, gıda ve ilaç ödemelerini fiilen engelliyor. Dolayısıyla, İran’daki 82 milyon insan; gıda, ilaç ve temel hizmet sıkıntısı çekiyor. Ayrıca para birimi riyalin değerinin keskin düşüşüne, astronomik enflasyona, işten çıkarmalara ve ücretlerin ödenmemesine de maruz kalıyorlar. Yaptırımlarla birlikte İran ekonomisinin önceki zaaflarının da bunda payı büyük. Riyalin değerindeki büyük düşüşle birlikte; 4 kişilik bir aileye bakan bir işçinin asgari ücreti, aylık 100 dolara inmiş durumda. Ve bu da Dünya Bankası’nın tanımladığı mutlak yoksulluk sınırından daha düşük. (kişi başı günlük 2 dolar)

Öbür yanda ise, sadece Ayetullah Hamaney değil, “reformist” başkan Ruhani de; İran ekonomisinin ne kadar iyi durumda olduğu ve Suriye, Irak, Yemen ve Lübnan halklarının ABD emperyalizmine verilen cesur mücadelelerini destekledikleri konusunda arsız açıklamalar yapıyor. Aynı zamanda, bazı hükümet liderleri tarafından kabul edilen hükümet yetkililerinin yolsuzluğu, halk arasında daha da fazla öfke yaratıyor.

İran’ın güneyindeki petrol üreticisi ve sanayi bölgesi Huzistan; emek, çevre ve insan hakları mücadelelerinin en aktif yeri olmaya devam ediyor. Şuş’taki Haft Tapeh şeker kamışı işçilerinin (4500 çalışan) ve bu yıl boyunca Ahvaz’ın (4000 işçi) devam eden grevleri, aile üyelerinin de (kadınlar ve çocuklar) katılımıyla şehirlerdeki yürüyüşlere ve her iki ilde il hükümet binaları önündeki protestolara öncülük etti. 18 Kasım’da, Haft Tapeh işçilerinin 18’i yanı sıra, bir kadın muhabir de tutuklandı. Diğer işçiler, aile üyeleri, ilgili avukatlar ve Şuş sakinleri; bu tutuklamaları protesto etmek, tutuklanan işçilerin ve muhabirlerin nerede tutulduğunu öğrenmek için Şuş Adliyesi önünde toplandılar. Şu ana dek 12’si serbest bırakıldı. Aşağıda, şeker kamışı işçileriyle dayanışma içerisindeki grevci çelik işçilerinin sloganlarını, videolu haberde bulabilirsiniz: “Bu demagojik hükümete ölüm!” ve “Ne yöneticiler, ne de hükümet halkı düşünüyor!” https://www.radiozamaneh.com/420833

Kamyon sürücüleri, son altı ayda ülke çapında üç grev yaptı. Ayrıca, Huzistan’daki petrol ve petrokimya endüstrisinde işçilerin, kendi ekinleri için su talep eden çiftçilerin, belediye işçilerinin ve açlık koşullarında ve kendi örgütlerini halihazırda kurmuş emeklilerin de protestoları vardı.

İşçi eylemlerinde geri ödeme, yardımlar ve iş güvenliği talepleri öne çıkarken, İran hükümeti daha önce doğrudan sahip olduğu şirketleri “özelleştirmeye” devam ediyor. Şirketleri, devletin ve İslam Devrim Muhafızları’nın gerçek uzantıları olan inşaatçılara devrediyor ve sadece yarı-zamanlı iş sözleşmelerini ya da İran’ın yetersiz iş kanunlarına uymayan sözleşmesiz ve sigortasız çalışmayı öneriyor. Buna cevaben, Haft Tapeh Şeker kamışı işçileri, şirketi tamamen veya kısmen, kendilerinin yönetmesini talep etti.

Huzistan, aynı zamanda çevre ve insan hakları mücadelelerinin önemli bir alanı. Elektrik için barajların inşası, petrokimya endüstrisinin yarattığı kirlilik, yeraltı su kaynaklarının açgözlü kapitalist büyüme tarafından aşırı kullanımı ve başlı başına küresel ısınma; şiddetli bir hava kirliliğine, devasa bir su sıkıntısına ve bataklıkların yok olmasına sebep oldular.

Geçtiğimiz baharda Huzistan’da; su kıtlığına, yoğun hava kirliliğine ve etnik olarak Arap nüfusun dil ve kültürü haklarına yönelik saygısızlığa karşı büyük protestolar oldu. Sonrasında İran hükümetinin, Huzistan protestolarını sönümlendirebilmek için, Karun nehrinden Irak şehri Basra’ya su dağıtımını durdurması, Irak’taki hidroelektrik üretimin bozulmasına yol açarak elektrik kesintilerine sebep oldu. Ağustos sonu ve Eylül başlarında, binlerce Iraklı, elektrik ve temiz su dahil olmak üzere önemli hizmetlerin sunulması için Basra sokaklarına Irak hükümetini protestoya çıktı. Protestocular, aynı zamanda İran’ın Irak’taki varlığına ve etkilerine de karşı çıktılar.

İran rejimi; Irak ve İran mücadeleleri arasında, radikal İslamcı ve dinî gruplara karşı çıkan bir dayanışmadan da oldukça korkuyor. Huzistan’daki insan hakları savunucuları; İran rejiminin, Huzistan’daki Sünni radikal İslamcı grupların işlerini kolaylaştırırken, laik insan hakları ve işçi eylemcilerine göz açtırmadığını belirtiyor. Bkz: http://yon.ir/Be76X

İranlı bir ayrılıkçı grup olan Ahvaz‘ın Kurtuluş için Arap Mücadele Hareketi (ASMLA)‘nın üstlendiği, 22 Eylül’de Ahvaz’da İran askeri geçit törenine yapılan saldırının ardından; 1000’in üzerinde İranlı Arap entelektüel, insan hakları, siyasi, medeni ve medya aktivisti ve aynı zamanda eşleri ve çocukları da rejim tarafından tutuklandı. Tutuklananların, ASMLA ile hiçbir bağlantısı olmayan 22’si, 10 Kasım’da; hiçbir yargılama yapılmaksızın infaz edildi ve isimsiz mezarlara gömüldü. Bknz: https://gazetenisan.net/2018/11/iranda-toplu-infaz-bir-baba-ve-oglu-dahil-22-kisi-idam-edildi/

İran rejimi ayrıca, güçlü bir işçi yoğunluğuna sahip İran Kürdistan’ının kendi kaderini tayin etme mücadelesinden de korkuyor. 4 Kürt siyasi tutsağın –Ramin Hüseyin Panahi, Zanyar Muradi, Lokman Muradi ve Kemal Ahmedinejat- infazı ve İran’ın Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerine füze saldırılarla birlikte, 14 Eylül’de İran Kürdistan’ında büyük bir toplu grev dalgası başladı. (Bu infazlar, saldırılar ve 7 Eylül’de Ruhani, Putin ve Erdoğan’ın yanı sıra; 13 Eylül’de Putin-Erdoğan’ın Suriye, İdlib ve Kürtlerle yaptığı Soçi toplantısı arasındaki bağlantı için bakınız: https://www.allianceofmesocialists.org/the-ominous-ramifications-of-the-tehran-summit-and-the-sochi-agreement-between-russia-turkey-syria-and-iran/ )

Ülke çapında, İranlı öğretmenler hem ekonomik hem de insan hakları mücadelesinin ön saflarında yer almaya devam ediyor. Yeni okul yılının başlangıcından bu yana iki kez greve girdiler ve mevcut yoksulluk ücretlerine karşı iyileştirilmiş ücret, örgütlenme hakkı, herkes için ücretsiz eğitim hakkı ve ulusal azınlıklar için kendi dillerinde (Kürtçe, Azerice, Arapça) eğitim hakkı talep ettiler. Öğretmenler, sendika kurma “suçuyla” uzun hapis cezaları alan öğretmen sendikasının tutuklu liderleri İsmail Abdi, Beheşti Langrudi ve Muhammet Habibi’nin hemen salıverilmesini talep ediyor. Diğerleri daha kısa hapis cezaları almış, ya taşlanmış ya da sürgün edilmişlerdi. Grevci öğretmenler, sürgünle veya sınır dışı edilmekle tehdit edilmeye devam ediyor. Bknz: https://www.allianceofmesocialists.org/what-can-u-s-teacher-protests-learn-from-iranian-teacher-protests/

En azimlileri ise tutuklu feministler oldu. En göze çarpanlar ise; Devrim Sokağı Kızları’nın (alenen başörtüsünü çıkaran kadınların tutuklanması) insan hakları avukatı Nesrin Sotudeh, idam karşıtı aktivist Nergis Muhammedi, Kürt siyasi aktivist Zeynep Celaliyan, yazar Golrokh Iraee, çocuk hakları aktivisti Atena Daimi. Diğer feministler ise, kadın hakları konusunda paneller düzenledikleri için hapsedildi. Aras Sadeghi ve Ferhat Meysami gibi feminist erkekler de hapiste. Bazıları, açlık grevleriyle mücadelelerine dikkat çekmeye çalıştı. Ancak hepsi cezaevlerine dayalı sağlık sorunlarıyla cebelleşiyor. Örneğin Sotudeh, aile ziyaretlerinden men edildi çünkü ziyaretler sırasında tam-başörtüsü takmayı reddetti. Muhammedi çocuklarını birkaç yıldır göremiyor. Celaliyan ise kör oldu. Bakınız: https://www.allianceofmesocialists.org/solidarity-with-iranian-women-political-prisoners-and-women-indicted-for-opposing-the-compulsory-hijab-or-for-other-social-justice-activities/

22 Ekim’de insan hakları, çocuk hakları ve çevre aktivisti Farşit Hakki, evinin dışında bıçaklanarak öldürüldü ve ardından İran hükümetinin ajanları tarafından yakıldı. Bir diğer beş çevre aktivisti casusluk yapmakla ve “yolsuzluğu yeryüzünde yaymak” suçundan suçlanıyor. Şubat ayında ise, sosyoloji profesörü ve çevre aktivisti Kavus Seyid Emami hapishanede öldürüldü.

Ayrıca üniversite öğrencileri de yukarıdaki protestoların bazılarında varlığını gösterdi. Tahran ve Alameh Tabatabai üniversitelerinde ve diğer illerde öğrenciler, daha önce ücretsiz olan kurslar ve hizmetler için hükümetin ücret uygulamasına karşı çıkmak ve “yıldız” öğrencilerin (politik eylemciler) yasaklanmasına meydan okumak için kendi protestolarını gerçekleştirdiler. İslam Cumhuriyeti’ne karşı Aralık 2017/Ocak 2018 halk protestolarını desteklediği gerekçesiyle tutuklanan üniversite öğrencileri, mahkemeler tarafından hapis cezasına çarptırılıyor. 20 Kasım’da Tahran ve Allameh Tabatabai Üniversitesi öğrencileri; grevci Haft Tapeh şeker kamışı işçileri, diğer grevci işçiler ve öğretmenlerle dayanışmalarını ifade etmek için bir toplantı düzenlediler. Bakınız: https://wp.me/p9vUft-yl

https://www.radiozamaneh.com/420883

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=495452184292880&id=313329889171778

Son olarak, Tahran yakınlarındaki kötülüğüyle ün salmış Gohardaş hapishanesinden bir grup siyasi tutuklu, Haft Tapeh Şeker Kamışı Fabrikası ve Ahvaz Çelik‘teki grevci işçilere desteklerini ifade etmek için yakın zamanlarda bir bildiri yayınladı. Bu bildiride: “Haft Tapeh ve Ahvaz Çelik‘in onurlu ve çalışkan işçilerinin direnişi, yozlaşmış bir hükümetin yağmalamalarına ve baskılarına artık tahammül edemeyen bir halkın ezilenleri ve işçilerinin öfkesidir. Her gün, emeklerinin yağmalandığını gören ve yoksulluğa, açlığa ve feci sefalete maruz kalan; emekleri terörizm ve savaşın ateşini harlamak ya da protestolarını bastırmak için kullanılan emekçiler; sonunda düşmanını tespit etti. Biz Gohardaş‘ın siyasi mahkûmlarıyız. Baskı ve yağmaya karşı; meşru ve adil çözüme ancak bir seferberlik yoluyla varılabileceğine inanıyoruz. Bütün sendikaların ve toplumun ezilen kesimlerinin ülke çapındaki birliğine dayanan seferberlik, yağmacıları ve zulmü ortadan kaldıracak.” Bakınız: https://www.irankargar.com/%D8%A7%D8%B9%D9%84%D8%A7%D9%85-%D8%AD%D9%85%D8%A7%DB%8C%D8%AA-%D8%B2%D9%86%D8%AF%D8%A7%D9%86%DB%8C%D8%A7%D9%86-%D8%B3%DB%8C%D8%A7%D8%B3%DB%8C/?fbclid=IwAR01UIuLQiJAPxLL1hDHMF_7J_w5wIp3NNIMbSicst1mZ01hzQAfjN_g3rI

Açıkçası, İran’da protesto ve grev yapan emekçi güçlerin çeşitliliği etkileyici. İran kapitalizminin iç ekonomik krizleri, yurtdışındaki militarist müdahalelerin etkileri ve zalim ABD’nin yaptırımlarının ağır etkileri göz önüne alındığında; nesnel ekonomik durum, İran nüfusunun 82 milyonluk çoğunluğu için hayatta kalabilmeyi imkânsız kılıyor.

Önümüzdeki görev ise sosyalist bir perspektif ve Aralık 2017-Ocak 2018 protestolarının yanı sıra bütün mücadelelerin; İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerini sona erdirme ve İslam Cumhuriyeti’ni sona erdirme çağrısı üzerine inşa edilmesi. Genç nesil İran sosyalistlerinin; İran milliyetçiliğine karşı çıkmasına, İran’ın askeri devlet kapitalizmini teşhir etmesine; kadınların, LGBT’nin ve ezilen azınlıkların haklarını savunmasına ve militarizmle standart yaşamlarımıza saldırı arasındaki bağıntının kurmasına ihtiyacımız var.

Böyle bir perspektif ve örgütlenme olmadan; “Şah’ın eski güzel Günleri’ni” arayan İran monarşistlerinin ideolojik ve örgütsel kampanyaları cazip görünecektir.

İran’daki mücadelelerle dayanışmalarını ifade etmek isteyen tüm dünya sosyalistleri, kendilerini ABD hükümetinin zalim yaptırımlarına karşı çıkmakla sınırlayamazlar. Aynı zamanda İran rejimine karşı muhalefetlerini ifade etmeleri; grevci Haft Tapeh şeker kamışı işçilerinin ve öğretmenler de dâhil olmak üzere diğer emekçi aktivistlerle dayanışmaları; hapsedilen feministleri ve hapsedilen Arap ve Kürt eylemcileri savunmaları ve bunları ifade etmeleri gerekiyor. En önemlisi de, sosyalizmin; esasında kapitalist baskı/sömürü sisteminin başka bir biçimi olmadığı, gerçekte insanın özgürleşmesi anlamına geldiği üzerine bir diyaloga ihtiyacımız var.

Gezi’nin suçlanması: İşçiyi dövmek

0

AKP’ye göre grev kötüdür. Temizlik işçileri grev yaptıklarında çöpler toplanamıyor, çevre kirleniyor; otobüs şoförleri grev yapınca hayat duruyor, zarar ediyormuşuz.

Geçtiğimiz günlerde İDO, kârı azaldığı için bazı seferlerini iptal edeceğini söyledi. Bu durum hayatı olumsuz etkilemeyecek mi? Yani patron kâr az diye sefer kaldırabilir ama işçi insanca bir yaşam için grev yapamaz. İşte AKP’nin başarısı burada gizlidir. Hükümetin patron dünyasına deklare ettiği niyeti üzümü paylaştırmak değil, işçiyi dövmektir.

Enflasyonla topyekûn mücadele afişleri ülkenin her yerini süsleyedursun, sendikaların raporlarına göre son iki ayda 500 bin kardeşimiz işsiz kalmış. Şu anda geniş tanımlı işsizlik 6 milyon 300 bin. İşsizlik 2012 yılından beri artıyor. Hükümetin iyimser hedeflerinde de işsizliğin 2019’da da artmaya devam edeceği ilan edilmiş durumda.

Enflasyon ile mücadele

Hükümetin enflasyon ile mücadelesi 2017 yılında başladı (!) ve ilk adım enflasyonun hesaplanma biçimini değiştirmek oldu. Yani yeni bir yöntemle -hesap oyunuyla- enflasyon değerleri düşük gösterildi. Enflasyon sepetini oluşturan ürünlerde değişikliğe gidildi.

Çocuk bezi, çorabı, pamuk ve bezelye çok mu pahalı? Hükümet için halkı doyurmak, temel ihtiyaçları ulaşılabilir kılmak yapılacak iş değil. Bunu yapmak yerine 2017 yılında TÜİK, fiyatı çok artan bu gibi ürünleri enflasyon sepetinden çıkarmayı tercih etti. Bu bile yetmedi ve 2018 yılında ise kaban, çizme ve kumaş da bu listeden çıktı. Böylece bu ürünler ne kadar zamlanırsa zamlansın açıklanan resmi enflasyon rakamlarına etki etmedi. Buna karşılık stor perde, pike ve derin dondurucu gibi fiyatı çok oynak olmayan ürünler resmi enflasyonun belirlenmesinde kullanılmaya başlandı.

İşçiler sahte verilerle kandırılmaya, enflasyon ve işsizlik arasında onlara ölüm gösterilip sıtmaya razı edilmeye çalışılıyor.

Erdoğan’a yakın inşaat firmaları vergi dahi ödemezken, bizim payımıza işsizlik ve maaşlarımızın enflasyon karşısında erimesi düşüyor. Bu tablodan anlaşılan o ki, gerçek çözüm basit: Enflasyonla gerçek bir mücadele, maaşlarımızın en azından her üç ay enflasyon oranında artırılmasıyla mümkündür.

Hedef yerel seçimler

Enflasyona karşı verilen sahte mücadelenin aslında tek hedefi var: yerel seçimler. AKP hem belediye imkânlarından olmak istemiyor hem de seçimlerde bir yenilgi alarak Tek Adam Rejiminin sarsılmasını engellemek istiyor. Bunun için patronları ürkütmeyecek şekilde hareket ederken kendi tabanını sağlama alması gerekiyor. Mola verilen Cumhur İttifakını patronların çağrısı ile gözden geçiriyor ve işçi düşmanı politikaları sürdürebilmek için tabanından yardım istiyor. Bunu yapabilmek için de tehdit ve düşmanlaştırma girişimleri sürüyor.

İşçilere karşı: Gezi’nin düşmanlaştırılması

Enflasyon hedeflerindeki tutarsızlıklar ve artan yoksulluk karşısında Erdoğan yönetimi halkın tepkisini çekmekten çok korkuyor. Yaşamak için düşmana ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple de Anadolu Kültür A.Ş.’nin yöneticilerine “Gezi Parkı olaylarının devamlılığını sağlamak” suçlaması ile operasyon düzenleyip havuz medyasında, kitlelerin demokratik ve sosyal haklarını savunmak amacıyla seferber olduğu Gezi’yi karalama kampanyaları başlatıyor. Demokratik hakların savunmasını “terörizm” olarak “mahkûm etmeye” çalışıyor. Tüm bunlar iktidarın gerçek sorunları çözme yeteneğinden ne denli azade olduğunu bize bir kez daha anlatıyor.

Hükümet kapitalist yöntemlerle işin içinden nasıl çıkacağının yolunu bulamıyor. Haklı da, çünkü işçi sınıfını daha da ezmeksizin böyle bir yöntem bulması imkânsız! İşte bu sebeple, krize karşı savunduğumuz işten çıkarmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin sonlanması gibi haklı taleplerin yanı sıra temel demokratik haklarımızın savunusu da hayati bir önem taşıyor.

İşsizlik ve Mücadele: Kurtulmak Yok Tek Başına!

0

Son bir yıl içinde bir milyonun üzerinde işçi işsizler ordusuna katıldı. Resmi rakamlara göre dahi işsiz sayısı dört milyona ulaşmış durumda. Sendikalara ve emek örgütlerine göre gerçek işsiz sayısı bu rakamın en az iki katı! Henüz krizin başında olduğumuz düşünüldüğünde, önümüzdeki dönem milyonlarca işçinin daha işini kaybetme tehlikesi altında olacağı açık. Gemi değil işçiler batıyor!

Bu tablo gösteriyor ki, aynı 2008, 2001 ve 1994 ekonomik krizlerinde olduğu gibi fatura bir kez daha işçilere, emekçilere kesilmek isteniyor. Kriz mi var? Hemen çalışanlar işten atılıyor. Halen çalışmaya devam edebilenlerin dahi zamlar ve yüksek enflasyon karşısında geçinmekte zorlandığı mevcut koşullarda işsiz kalmak aç ve açıkta kalmak anlamına geliyor. Bu kabul edilemez! İşten atmalar derhal yasaklanmalı, işler tüm çalışanlar arasında paylaştırılmalı, herkese insan onuruna uygun ücret ödenmeli!

Neden bunları ısrarla dile getiriyoruz? İşten atılıp işsiz kalan işçi ne yapacak? Kirasını nasıl ödeyecek? Karnını nasıl doyuracak? Kış günü nasıl ısınacak? Evlatlarını nasıl okula gönderecek? Bir ülkenin, bir toplumun bundan öte beka sorunu olabilir mi? Bir ülkenin, bir toplumun bundan daha önemli bir sorunu olabilir mi? Sırça köşklerinde vatan millet edebiyatıyla ahkâm kesenler tabii ki açlık, yoksulluk, işsizlik nedir bilmezler. Onların dini de, imanı da para! Krize kim sebep olduysa bedelini onlar ödesin!

Zaten milyonlarca işsiz vardı. Üzerine yüz binlercesi daha eklendi. Görünen o ki, bu sayı daha da artacak! Peki, bizzat işçilerden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonundan neden işsizlerin ancak yüzde onu yararlanabiliyor? Fon neden patronlara sermaye yapılıyor; amacı dışındaki her alanda kullanılıyor? Bu talan kabul edilemez! Fon, amacı olduğu üzere, sadece ve sadece işsizler için kullanılmalı ve tüm işsizleri kapsayacak şekilde işletilmeli!

İster işsiz kalmış olalım, ister çalışıyor! Unutmayalım! Bu krizin sorumlusu işçiler, emekçiler değil. Milyarlarca dolarlık dış borcu işçiler yapmadı; patronlar ve hükümeti yaptı! Ayağını yorganına göre uzatmayan işçiler değil, patronlar ve hükümeti! Ve şimdi de krizin faturasını işçilere, emekçilere ödetmek istiyorlar. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. İzin vermeyelim! İşçiler birlik olursa kriz onların krizi olacaktır!

22 Kasım 2018

Emin Şakir’in davası görüldü

0

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi, Türkiye’de yayımlanmış olan tüm sol, sosyalist, devrimci yayınları arşivlemeyi amaçlayan solyayin.com web sitesinin editörü Emin Şakir’in davası görüldü.

PKK, YPG terör örgütü üyeliği ve propagandası ve Gezi direnişinde yöneticilik yaptığı iddiaları ve solyayin.com’da arşivlediği yayınlar nedeniyle 28 Kasım 2017’de tutuklanan ve 190 gün hapiste tutulan Emin Şakir’e ilişkin davanın ilk duruşması, bugün İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Avukat Ayşen Funda Ata, mahkemeye iki sayfalık bir dilekçe sundu. Avukat Ata sanığın derhal beraatını, yurtdışına çıkma yasağının kaldırılmasını ve Emin Şakir hakkındaki asılsız ihbarlarda bulunan kişi yada kişilerin soruşturulmasını talep etti.

Emin Şakir, dokuz yılı aşkın bir süreden beri DSİP üyesi olduğunu belirterek başladığı savunmasına şöyle devam etti: “Polis evimde yaptığı aramada herhangi somut bir suç unsuru bulamamıştır. Gezi eylemlerine katılmak ve eylemleri yönetmekle suçlanıyorum, evet Türkiye’deki 10 milyona yakın insan gibi ben de Gezi eylemlerine katıldım ama herhangi bir eylemde yöneticilik yapmadım. Gaziantep’e ise bir iş gezisi nedeniyle gittim ve sadece yarım gün kaldım. Herhangi bir kişi yede kişilerle irtibat kurmadım… Yasa dışı örgüt üyeliği ile suçlanıyorum, bu tip herhangi bir örgüte üye değilim”. Şakir, hakkındaki sosyal medya ihbarının asılsız olduğunu, bu paylaşımların bilgisayar kullanabilen herkes tarafından üretilebileceğini belirterek, Adalet Bakanı’nın bir tweetini değiştirerek “#EminŞakireÖzgürlük” tweeti atmış gibi gösterdiği bir ekran görüntüsünü paylaştı.

Şakir ayrıca, DSİP’in yasal faaliyetlerinden çekilmiş fotoğraflarının da dosyaya eklendiğini ifade ederek bu duruma itiraz etti. Avukatlar Ayşen Funda Ata, Diren Cevahir Şen ve Mehmet Doğan, iddianamenin iki kez reddedildiğini hatırlatarak, dosyada hâlâ somut deliller bulunmadığını, dolayısıyla müvekkillerinin derhal beraatını talep ettiklerini söylediler.

Mahkeme, Emin Şakir’le ilgili beraat talebinin reddine, duruşmadan vareste tutulmasına, yurtdışına çıkış yasağı içeren adli kontrolün kaldırılmasına, tanık dinlenmesi talebinin ise reddine karar verdi. Ayrıca, savcılık tarafından el koyulan bilgisayar ve telefon materyallerinin iadesine karar verildi.

Bir sonraki duruşma 15 Şubat 2019’da görülecek. Avukatlar, Emin Şakir’le ilgili ilk duruşmadan çıkan kararı olumlu olarak değerlendirdiklerini belirttiler.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü: Bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos), yaşamak istiyoruz diye haykırmak için sokaklardayız!

0

Yaklaşık 58 yıl önce, Mirabal kardeşler Dominik Cumhuriyeti’ndeki General Trujillo’nun soykırım diktatörlüğü tarafından öldürüldü. Patria, Minerva ve María Teresa, soykırım devletine karşı isyan ettikleri ve toplumda kadınlara biçilen rolü kırmak istedikleri için kaçırıldılar ve işkence edilerek katledildiler.

Onların anısına 25 Kasım günü, kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele günü olarak ilan edildi ve bu 25 Kasım’da da her türlü toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve kadınlara yönelik ücret ayrımcılığına karşı çıkmak, yasal, parasız ve güvenli kürtaj hakki talebimizi yükseltmek ve “bir kadın daha eksilmeyeceğiz (#NiUnaMenos)”, “yaşamak istiyoruz” diye haykırmak için sokaklarda olacağız.

Biz kadınlar dünya çapında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetine karşı verilen büyük mücadelelerin kahramanlarıyız. 2015 yılında Arjantin’in #NiUnaMenos seferberliği Latin Amerika ve Avrupa genelinde hızla genişledi. Bu seferberlik kadın cinayetlerinin önlenmesine ve kadın ölümlerinde kapitalist hükümetlerin sorumluluklarının ifşa edilmesine yönelik taleplerin kitleselleşmesine katkıda bulundu. Kadın bedeni ve hayatı üzerinde hak talep etmeye dayalı kadın cinayetleri ataerkil şiddetin en uç tezahürü ve her yıl binlerce kadın çoğunlukla koca, erkek arkadaş, baba gibi en yakın çevrelerindeki erkekler tarafından sadece kadın oldukları için katlediliyor. Latin Amerika ve Karayipler Cinsiyet Eşitliği Gözlemevi’nin bölgedeki 16 ülke ve İspanya’yı kapsayan verilerine göre, 2017 yılında 1.133’ü Brezilya’da olmak üzere toplam 2.554 kadın cinayeti gerçekleşti. Bu verilere haftada 49 kadın cinayetinin yaşandığı Meksika ve 15 kadın cinayetinin yaşandığı Kolombiya gibi kadın cinayeti oranlarının yüksek olduğu ülkeleri de eklersek toplam rakam müthiş artıyor.

Ataerkil şiddetin en uç noktası olan bu cinayetler karşısında “yaşamak istiyoruz” diye haykırmak için kadınlar kitlesel olarak sokaklara döküldüler. Bu talep kadınlara yönelik fiziksel, psikolojik, sembolik, ekonomik ve cinsel gibi farklı şiddet türlerini kapsarken küresel kadın mücadelesinin dördüncü dalga çerçevesinde gücünü de arttırdı. Bu dünyadaki kadınların çoğunun hayatlarında en az bir kez kadına yönelik şiddet ve istismara maruz kalmış olduğu gerçeğinden yola çıkıyor. La Manada (Kurt Sürüsü) davasındaki “tecavüz değil cinsel istismar” kararına tepki olarak İspanya Devleti’nin kadınları tarafından sokaklara yapılan çağrı ardından gerçekleşen geniş çaplı protesto günlerinden, Şili’de yükselen feminist öğrenci hareketine ve de McDonalds ve Google işçilerinin cinsel tacize karşı gerçekleştirdikleri grevlere varana dek toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı isyan giderek büyüyor.

İki uluslararası kadın grevi, BM verilerine göre dünya çapında oranı %23’lere ulaşan kadın ve erkek arasındaki cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinin ortadan kalkmasını kadın işçilerin temel talebi olarak ön plana çıkardı. Bizi sömüren ve emeğimiz üzerinden fazladan kar elde eden ataerkil kapitalist sistem aslında kadınların ezilmesine dayalıdır. Biz bu yüzden kapitalizm ve ataerkilliği birlikte devirmek için mücadele ediyoruz.

Kadınların kendi bedenlerine dair karar verme özgürlüğü için süren mücadelemiz, yasal kürtaj hakki için 28 Eylül 2017’de ilki gerçekleşen #gritoglobal (küresel çığlık) günü ile birlikte sokaklarda verdiğimiz en önemli mücadele oldu ve İrlandalı kadınlar bu yılın mayıs ayında bu hakkı kazanmayı başardı. Arjantin’de milyonlar, Latin Amerika’da süregelen bir mücadele olan yasal kürtaj hakkı için sokağa çıktı. Dünyanın neredeyse yarısında kürtaj yasadışı olduğu ve gizliliğe hapsedildiği, dolayısıyla da kadın ölümlerine yol açtığı sürece #NiUnaMenos (Bir kadın daha eksilmeyeceğiz) demekten vazgeçmeyeceğiz.

Bu 25 Kasım’da mücadelemizi güçlendirmek için dünyanın her yerinde sokaklarda olacağız. Kapitalist hükümetler ve kiliseler (ve din-maneviyat politikalarına dayalı tüm diğer kurumlar) sonu gelmeyen kadın ölümlerinin sorumluları olmaya devam ediyorlar. İşte bu yüzden sokaklara çıkmalı ve bu küresel mücadele dalgasını ilerletmeliyiz. Trump hükümetine karşı çıkan ABD’li kadınlarla, kadın düşmanı Bolsonaro’ya karşı #EleÑao (O’nu seçme) diyen Brezilyalı kadınlarla, yasal kürtaj hakkı için yeşil fularları dalgalandıran Arjantinli kadınlarla ve farklı ülkelerde hakları için örgütlü mücadele veren tüm kadınlarla dayanışma içinde ortak mücadelemizi sürdürüyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak kadınlara yönelik her türlü şiddete karşı dünya çapında verilen tüm mücadeleleri dünyayı sarsmaya devam etmek için ortaklaşmaya ve eylem birliğine çağırıyoruz

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) 

Kasım 2018

Ekonomik krize karşı işçi-emekçi programı

0

Programın pdf versiyonuna ulaşmak için aşağıdaki linki tıklayın:

 

1. Açlık ve yoksulluk bizleri tehdit ediyor

Ekonomik kriz bütün şiddetiyle üzerimize çullandı. Her geçen gün biraz daha şiddetleniyor. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6.000 TL’nin üzerine çıktı. Gene dört kişilik bir ailenin açlık sınırı ise 2.000 TL civarında. Ekmeği sayarak, domatesi korkarak, pirinci tereddüt ederek almaya başladık. Gıda fiyatlarındaki artış yüzde 30’un, ev eşyalarında ise yüzde 38’in üzerinde. Kış aylarında boğazımızdan kesmeden çocuklarımıza bir kaban bile alamaz duruma geldik. Ya doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki artışlar? Kriz bizleri soğuğa ve karanlığa mahkûm ediyor.

Bu krizin sorumlusunun biz işçi ve emekçiler olmadığımızı elbette biliyoruz. “Alt katta” yaşayan bizleri kasıp kavuran bu ekonomik krizin üç temel nedeni var. Birincisi, patronlar arasında vahşi bir rekabete dayalı olan kapitalist üretim tarzının kendisi. Onlar bizim yarattığımız değerleri paylaşabilmek için borsalarda ve piyasalarda birbirlerinin boğazını sıkarak daha fazla kazanç ararken, bunun yarattığı plansız ve anarşik ortam ekonomiyi bataklığa sürüklüyor.

Krizin ikinci nedeni, on altı yıldan beri ülkeyi yönetmekte olan hükümetlerin, ekonominin dümenini inşaat, enerji ve silah sanayicilerinden oluşan bir oligarşinin ellerine teslim etmiş olmasıdır. Halkın çıkarları ve ihtiyaçlarını gözetmeksizin yüz milyarca lirayı dev müteahhit şirketlere; petrol, doğalgaz ve nükleer santral tacirlerine; ölüm makinesi imalatçılarına akıttılar. Dış borçlanmalarla finanse edilen ve ülkenin gerçek sınai ve sosyal kalkınmasına yaramayan bu harcamalar şimdi bizlerin sırtına borç olarak yüklenmiş durumda.

Ve üçüncü neden, ülke ekonomisinin emperyalizme bağımlılığıdır. Hükümet, krizin ardında “Batı’da hazırlanan bir manipülasyon var” diyor. Diyelim ki doğru, ama o zaman Türkiye ekonomisi neden bu tip bir müdahaleye açık halde? Çünkü ekonomisi tamamen emperyalist sisteme bağımlı. Dünya kapitalizmi içinde rekabet halindeki bütün sermaye güçleri her gün birbirlerine karşı “manipülasyon” çabası içindeler. Oralarda bir rüzgâr esince, bizimki gibi bağımlı ekonomilerde fırtınalar kopar. Dünya kapitalist sisteminden kopmadıkça emperyalizmden bağımsızlık mümkün değildir.

2.   Patronlar sınıfının planı

Ekonomik kriz patronların kurduğu sömürü sistemini de tehlikeye sürüklüyor. Bu yüzden hemen önlemler aldılar. Bu önlemlerin temel hedefi krizin yükünü işçilerin ve emekçilerin sırtına yükleyerek bozulan düzeni kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tesis etmek. Öncelikli sıkıntıları, oluşan devasa borçlarını ödeyebilmek ve yatırımlarını kurtarabilmek için para bulmak. Onun için hemen Londra’ya gidip yabancı sermaye baronlarından para çekebilmek için ne yapmaları gerektiğini sordular ve onların talimatları doğrultusunda faizleri yüzde 24 gibi müthiş bir düzeye yükselttiler.

Ardından “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) adını verdikleri saldırı planını ilan ettiler. Yani emperyalist sermayenin uygulayıcısı olan Uluslararası Para Fonu’na (IMF) başvurmadan, onun görmek istediği önlemleri gündeme getirdiler. Bu yoldaki ilk önlemleri, IMF’nin isteği doğrultusunda giderek büyüyen cari açığı azaltmak için “fazla ısınan” ekonomiyi yavaşlatmak, yani yatırımları kısmak, hatta dondurmak oldu. Ve bunun sonucunda milli gelir derhal düştü (kişi başına yılda 10 bin dolardan 8 bin dolara indi). Bu küçülme elbette milyonerlerin servetlerinde değil esas olarak emekçilerin ekmeklerinde oldu.

Gene IMF direktifleri doğrultusunda Yeni Plan’da, memur maaşlarının geçmişe dönük endekslenmesine son verilmesi; asgari ücretin verim artışına bağlanması; kıdem tazminatı fonu oluşturularak bu hakkın da gasp edilmesi; geçici istihdamın yayınlaştırılması; emeklilik sisteminin değiştirilerek özel emekliliğe otomatik katılımın zorunlu hale getirilmesi; esnek çalışma modellerinin yaygınlaştırılması; sosyal sigorta sisteminin zayıflatılması; sosyal harcamaların (eğitim, sağlık, sosyal yardımlar, ulaşım, vs.) kısıtlanması yer almakta.

Bütün bu “önlemler” krizin bedelini işçilere ve emekçilere ödetmeye yöneliktir. Ama dikkat: bu ekonomik önlemlerin hepsi politik uygulamalardır. Yani krizin çözümü politik mücadelede yatmaktadır. Faturayı daha da yoksullaşarak yüklenmemek için biz işçi ve emekçilerin bu politik mücadeleye tüm örgütlerimizle birlikte hazırlanmak ve girmek zorundayız.

3.   Hayat pahalılığına karşı ve ücretler için mücadele

Enflasyon dizginlenemez şekilde yükseliyor. Elimize geçen ücretler, bir sene öncekinden dörtte bir oranında daha az. Bazı işyerlerinde yüzde 10-15 düzeyinde düzeltmeler yapılıyor, ama bu resmi rakam olan yüzde 23’ün çok gerisinde. Üstelik işçiler emekçiler için enflasyon oranı çarşı pazarda resmi rakamın çok üzerinde. Enflasyonu biz değil sermaye sahipleri yaratıyor, dolayısıyla bedelini bize ödetmelerine karşı çıkmalıyız.

Bu nedenle her şeyden önce asgari ücret derhal sendikaların belirleyeceği yoksulluk sınırının üzerine çekilmeli ve vergiden muaf tutulmalı. Tüm ücretlerde oynak merdiven sistemi uygulanmalı, yani ücretler her üç ayda bir otomatik olarak enflasyon oranında yükseltilmeli. Başta kadınların ve gençlerin ücretlerinde olmak üzere, eşit işe eşit ücret uygulaması ısrarla savunulmalı.

Öte yandan, çarşı pazara zabıta salarak veya dükkanlardan indirim rica ederek enflasyon önlenemez. Bu tip girişimler hükümetin göz boyamasından başka bir şey değildir. Yapılacak şey, başta doğal gaz, akaryakıtlar, elektrik, su ve ulaşım alanlarında yapılan zamların derhal geri alınmasıdır. Hükümetlerin görevi halkın onurlu bir yaşam sürmesini sağlamaktır. Bunu beceremiyorsa iktidardan derhal çekilmelidir. Bunu sağlayacak olan da işçi ve emekçilerin örgütlü mücadelesidir.

4.   İşsizliğe karşı mücadele

Şirket iflasları, konkordato ilanları, icra uygulamaları birbirini izliyor. Kriz bu kez teğet falan geçmiyor. Ekonominin kalbine saplanmış durumda ve her geçen gün daha derinlere işlemeye devam ediyor. İşyerleri yaygın tensikatlar yapıyor, iflas edip kapanıyor. İşçiler, “sıra ne zaman bize gelecek?” endişesiyle yaşamaya zorlanıyor.

Son 1,5 yıl içinde 100 binin üzerinde küçüklü büyüklü işyeri kapandı. Konkordato ilan eden koca koca şirketlerin sayısı ise 3 bini aştı. Zaten işsizlik oranı yüksek olan ülkede işsizler ordusuna on binlerce yeni insan eklendi.

Bu kabul edilemez bir durum. Krizin bedelini, onu yaratmış olan sermaye sahipleri ödemelidir. O halde tüm gücümüzle işten çıkarmaların ve ücretsiz izinlerin yasaklanması için seferber olmalıyız.

Bu arada pek çok patron, işçi çıkarmak için “kriz var, iş yok” iddiasından yararlanıyor. O zaman, sendikalıysak sendikacıyla, yoksa temsilcilerimizle birlikte işyerinin muhasebe bürosuna girmeli ve “açın defterleri, görelim hesapları” demeliyiz. Sahte iflas gösteren veya iflasların yürürlüğe girdiği işyerlerinde hemen seferber olarak işyerinin tazminatsız kamulaştırılması ve işçi denetiminde üretimin devam etmesi için mücadele etmeliyiz.

İşsizliğin gerçek çözümü, işyerlerinde ücretlerde herhangi bir kısıntı olmaksızın çalışma saatlerinin kısaltılarak ek vardiyaların kurulması ve buralarda işsizlerin istihdam edilmesidir. Üç vardiya çalışan işyerlerinde 6 saat işgünü ve 4 vardiya sistemi uygulanmalıdır.

Patronlar bu taleplerin yerine getirilmesinin imkânsız olduğunu söyleyeceklerdir. Hayır, bu mümkündür! Üretimdeki ve genel olarak ekonomideki rekabetçi ve yağmacı anarşi düzenine son verilir ve ulusal kaynaklar halkın yararına kullanılırsa, bütün bu çözümler son derece gerçekçi ve zorunludur. Özelleştirmelerin durdurulması, temel sanayi sektörlerinin kamulaştırılması ve ekonominin işçi ve emekçilerin katılımıyla merkezi olarak planlanması halinde patronların ve para simsarların yağmaladıkları kaynaklar, tam istihdamlı ve onurlu bir yaşama dayalı sosyal bir devletin kurulmasına olanak tanıyacaktır.

5. Dış borç ödemelerine son!

Ülke ekonomisi tamamen emperyalizme bağımlı ve ancak dışardan gelecek borçlarla ve yatırımlarla ayakta duruyor. Dış borç miktarı 2018 yılı içinde 470 milyar dolara dayandı. Bu borcun yüzde 70’i özel sektöre, geri kalan kısmı ise devlete ait. Bu borçların ne alınmasında ne de kullanılmasında biz işçi ve emekçilerin hiçbir iradesi ve söz hakkı olmadı. Bize kimse ne kadar borçlanılacağı, bu paraların hangi işlere harcanacağı, elde edilen kârların nerelere gideceği ne bize soruldu ne de anlatıldı. Ama şimdi, milli gelirin yarısından fazlasını oluşturan bu borçların ödenmesi bize yükleniyor. Zamlarla, gerçek ücretlerimizdeki düşüşle, işsizlikle, sosyal haklarımızdaki kısıtlamalarla onların borcunu biz ödüyoruz.

Bu borçlar patronlar sınıfının ve onların hükümetlerinin emperyalizmle işbirliğinin bir sonucudur. Kalkınma adına gerçekleştirilen borçlanmalar, ülke ekonomisini emperyalizme daha da bağımlı hale getirmekte, emperyalizmin ekonomik ve sosyal hayatımız üzerindeki kontrolünü daha da sıkılaştırmaktadır. Hükümetin “Batı karşıtlığı” söylemlerini ikiyüzlü demagoji olarak kabul ediyoruz. Emperyalizmden kurtuluşun ilk adımı dış borçların ödenmesine son verilmesidir.

6. Emperyalizmden tam kopuş için…

Bizim Batı’nın işçi ve emekçileriyle hiçbir sorunumuz yok. Onlar da bizim gibi patronlar tarafından sömürülen emekçilerdir. Biz onlarla dayanışma içinde olmalıyız. Bizim karşı olduğumuz, onların patronlar sınıfı ve hükümetleridir.

Emperyalist ülke patronları, kredi kuruluşları, faiz lobileri bizim buradaki meslektaşlarıyla tam bir işbirliği içindedir. Oralardan bulunan faizli krediler buradaki bankalar aracılığıyla, ülke ekonomisinin yönetimini elinde tutan oligarşi üyesi patronlara aktarılmaktadır. Bu sömürü, yağma ve talan zincirinin mutlaka kırılması gerekir. Bunun yolu, ülkedeki tüm bankaların kamulaştırılması ve bütün kredi sisteminin tek bir merkez bankasında toplanmasıdır.

Ülke ekonomisi sanayiden tarın ürünlerine kadar her alanda ithalata bağlı bir hale getirilmiş durumda. Bu nedenle borçların yanı sıra cari açık da sistemli bir biçimde artmakta ve bu açıklar gene borçlanma yoluyla kapatılmakta. Hepsi de sonunda bize ödettirilmekte.

İthalat ve ihracat mekanizması emperyalizmin ülke kaynaklarını sömürmesinin önemli yöntemlerinden biridir. Bizim ülkede ürettiğimiz değerlerin önemlice bir bölümü eşitsiz ticaret ve kâr transferleri yoluyla emperyalist ülkelerin kasasına ve patronlarına gidiyor. Dolayısıyla dış ticaret devlet tekeline alınmalıdır.

7. İşçi-emekçi cephesi ve hükümeti

Ekonomik krizler kapitalizmin doğasından kaynaklanır ve kaçınılmazdır. Krizlerden çıkış ise, patronları ve onların hükümetleri ile çalışan sınıflar arasındaki politik mücadeleye bağlıdır. Patronlar ve hükümetler krizin bedelini çalışan kitlelere yükler, bu durumdan etkilenen yoksul emekçiler de buna direnmeye çalışır. Bu bir politik mücadeledir ve bugün işçi ve emekçiler olarak en büyük eksiğimiz ne yazık ki bu mücadeleyi örgütlü biçimde sürdürebileceğimiz bir sınıf partisinin bulunmamasıdır.

Sendikalar ise güçsüzdür ve mücadele etmek isteyen sendikalar da sistematik olarak devletin baskısına uğramaktadır. İşçilerin her sendikalaşma girişimi, ücretleri ve sosyal hakları uğruna her mücadele çabası yoğun patron ve devlet şiddetine maruz kalmakta. Bu arada pek çok sendika, patronlarla ve hükümetlerle işbirliği yapan sendika yöneticilerinin ve memurlarının egemenliği altında hareketsiz halde tutulmakta.

Ama öte yandan, krize karşı çalışan sınıflar arasındaki hoşnutsuzluk ve tepki yaygınlaşmakta, yer yer grevler, direnişler ve kitle mücadeleleri patlak vermekte. Krizin sonuçlarını reddeden işçilerin ve işyerlerinin sayısı çoğalmakta. Hükümetin kemer sıkma politikaları daha fazla sorgulanır hale gelmekte. Pek çok işyerinde öncü işçiler bir araya gelip komiteleşerek sorunlara çözüm arayışlarına girişmekte. Bu gelişmeler, mücadele imkanlarının var ve artmakta olduğuna işaret etmekte.

Mücadeleci sendikaların, sınıf eksenli partilerin ve diğer emekçi örgütlerinin krize karşı birbirlerine yaklaşması ve ortak mücadele çabasına girişmeleri olumlu bir gelişmedir. Böylece ortaya bir işçi-emekçi cephesinin ilk nüvesi çıkmaktadır. Bu süreç, yeni katılımlarla mutlaka güçlendirilmelidir.

Daha önemlisi, fabrikalarda ve tüm işyerlerinde mücadele komitelerinin oluşturulması, bunların sarı sendikaların egemenliği altındaki işyerlerine kadar yaygınlaştırılması ve bütün bu oluşumların gelişmekte olan cepheye katılmaları büyük önem taşıyor. Birliğin ve mücadelenin işyerlerinden emekçi mahallelerine kadar en geniş kitleyi sarıp içine alması gerekiyor.

Krize karşı bu işçi-emekçi programının hayata geçirilmesi son kertede bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasına bağlıdır. Oluşmakta olan mücadele birliğini bu yolda bir adım olarak güçlendirmek için mücadele ediyoruz ve bu yolda uğraş verecek tüm işçileri ve emekçileri İşçi Demokrasisi Partisi bayrağı altında toplanmaya davet ediyoruz.

 

İşsizlik fonumuz yağmalanıyor!

0

Tam tamına 11 milyar TL’nin, hile-hurdayla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan bankalara aktarıldığı ortaya çıkarıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bile bilgisi dahilinde olmadan aktarılan miktarı Cumburbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “fonun daha etkin kullanılabilmesi için atılmış bir adım” olarak niteledi.

Açıkçası sözcü Kalın kısmen doğru söylüyor. Fon etkin kullanılmadı. İşsizlik sigortasının koşulları o kadar ağır ki, başvuran işsizlerin neredeyse hiçbiri bu fonu kullanamıyor.  Verilere göre İşsizlik Fonu’nda toplanan 200 milyar TL’nin, yalnızca 23 milyar TL’si işçilere işsizlik ödeneği olarak geri döndü. 177 milyar TL işçilerden neden alınıyor?

Kuruluş amacı, işsizlere sosyal destek olarak tasarlanan fon, daha önce de amacına aykırı kullanılmış; özel ve kamu kuruluşlarına “borç” olarak verilmişti. Peki verilen borç geri ödendi mi? Tabii ki hayır. İşte devletin ve İbrahim Kalın’ın, etkin kullanımdan anladığı bu. İşçilerin ceplerinden ödenen fonu işçilere, işsizlere koklatmadan, patronlara aktarmak. Hem cebimizden zorla alıyorlar, hem de kullandırtmıyorlar! Fonun işçi ve işsizlere kullandırılmamasının tek amacı var: İşsizleri terbiye ederek, daha kötü iş koşullarına razı olmalarını sağlamak. Bu hilenin adı: Alırım paranı, vururum kırbacı.

Devletin bu safsata açıklamaları, kendi burjuva kurallarına bile uyma zorunluluğu duymaması; ekonomik krizin de derin boyutunu gözler önüne seriyor. Usulsüzlük, açıkça kanuna ve anayasaya aykırılık. Fonlar, kuruluş amacına aykırı olarak kullanılamaz. Ücretlerimizden kesilen paralar, işverenlere aktarılamaz! Bankaların, patronların borçları; bizim borçlarımız değil! Faizlerden gelir elde etmek, bütçeler arası eksikleri kapatmak, patronlara para aktarmak… İşsizlik fonunun amacı bunlar değil!

Fonun amaç dışında kullanılması işçi sınıfına açık bir saldırıdır ve işçi düşmanı AKP-MHP iktidarı tarafından bilinçli olarak fonun kuruluşundan beri devam ettirilmektedir. İşsizlik fonunun sahibi, işçiler-emekçiler-işsizlerdir. Dolayısıyla biz emekçilerden toplanan paraların yönetimi ve denetimi devlette değil, sendikalar ve emek örgütleri aracılığıyla işçilerde olmalı! Bu zamana kadar aktarılan bütün para hemen iade edilsin! Fonla ilgili bütün faaliyetler şeffaflaştırılsın! İşsizlik sigortası için zorlayıcı hukuki koşullar kaldırılsın, işsizler fonun tamamından yararlanabilsin! İşsizliğin sorumlusu olmayan bizlerden alınan prim yerine, devletten ve işverenden prim alınsın! Eğer olur da gelir elde edilmek istenirse -emek hırsızlarımız- banka ve şirketler kamulaştırılsın, sermayelerinden alınsın.

Ödlek oyunu

0

“Her güzel, güzellikten ergeç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden”
Sone 18, William Shakespeare

Gattaca filminde bu kare aslında çok uzak bi gelecekte değil, önümüzdeki 10 yıllar içinde gerçekleşecek gibi duruyor. Genlerimiz, doğal süreçlerle evrilmek yerine artık, yapay seçilim hatta gen tedavisi ve değişimi verilen süreçlerle müdahale altında. Bu durum artık bilim kurgu olmaktan çıkmışken bizleri neler bekliyor?

Crispr-cas9 ile artık genlerde istediğimiz değişiklikler yapılabiliyor. Bu teknoloji, DNA’da özel bölgeleri değiştirmek ve kesmek ayrıca onları tedavi etmek için kullanmaya dayanıyor. Şimdiden Çin, hayvanlar üzerinden gen tedavisine başladığını duyurdu. Bu her ne kadar tehlikeli görünse de, insanlığın geleceği için bir umut olabilir mi? Aslında tıp biliminin gelişmesiyle ve yaygın sağlık sisteminin katkısıyla, ortalama insan ömrü son yüzyılda 2 büyük savaş ve onlarca salgın hastalık görmesine rağmen uzadı.

Peki sağlıktaki bu gelişmenin bedeli neydi? Ticarileşen sektör ile birlikte halkın sağlığından daha çok kârlılıklarını düşünen yapılar, şirketler ortaya çıktı. Bu durum göz önüne alındığında aslında genlerin ve gelecek nesillerin de nasıl bir risk altına olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Mesela Gattaca filmindeki diğer örnekte, iki kardeşten birine gen tedavisi uygulanıp seçkin bir birey olarak iş bulabilirken, diğer kardeş maalesef sıradan bir birey halinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu iki kardeşin tek ortak noktası “Ödlek Oyunu” adı verilen denizde en uzağa kimin yüzebileceği yarışmasıydı. Fakat tahmin edeceğiniz gibi kimin daha uzağa yüzebileceği önceden belliydi, fakat film bizi burada biraz şaşırtıyor, izlemek isteyenler için merak olsun!

Kader, yani bu yazıda değindiğimiz gen mühendisliği, çok ciddi bir gelecek sunarken aslında az buçuk tehlikelerini de sezebiliyoruz. Bilim kurgu filmlerindeki gibi seçilmişlerin bir düzeni olarak yaşamak kaderimiz değil, ama nasıl? Sadece denetlenebilir sağlık sistemi ile, halk için işçiler için sağlık planlaması ile bu mümkün olabilir, bu sayede sonucu önceden belirli oyunlarda yarışmak zorunda kalmayız.

Tam yol ileri: İstikamet demokrasi!

0

Hükümetin, ekonomik krizle birlikte iyice ayyuka çıkan borçların finansmanı sorununu çözmek için özellikle Almanya ile yürüttüğü temaslar neticesinde kimi çevreler Türkiye’nin yeniden demokratikleşme rotasına döneceği yönünde beklentiye girmiş görünüyor.

Türkiye için tarih boyunca demokrasi, ülkenin uluslararası ekonomiye katılış biçimi başta olmak üzere bir dizi politik faktörden ötürü patronların çıkarına işleyen bir görüntüden ibaret oldu. Dönemsel olarak rejim içindeki çatışmalar, bilinen tabirle “vesayet” savaşları, demokrasi mücadelesi adı altında yürütülse de, Türkiye halkları hiçbir dönemde işçi ve emekçilerden yana bir demokratik düzende politik hayata katılamadı. AKP hükümetlerinin özellikle AB’ye üyelik süreci bağlamında yürüttükleri “demokratik” açılımların bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini yayınlarımızda çok kez dile getirmiştik. Keza, Türkiye için demokrasi mücadelesi kontrolsüz bir istikamet hattı olarak kalmaya devam etti.

Biraz daha açarsak, istikamet hattı denizcilik, havacılık, haritacılık ve genel anlamıyla askerlikte pusula açısı ile beraber verilir. Bu hat, bulunulan noktadan varılmak istenen hedefe çizilen bir doğruyu ifade ederken, pusula açısı arazinin arızalarından ötürü (dağlar, dereler, ormanlar,vb.) bir pusula yardımıyla düzenli olarak kontrol edilmezse her bir derecelik sapma hedeften 18 metreye yakın bir uzaklaşma anlamına gelir. Yani, kişinin elinde bir pusulası yoksa araziye çıkmadan önce koyduğu hedefe ulaşması hiçbir zaman mümkün olmaz.

Türkiye siyasal hayatında da demokrasi mücadelesi, pusulasız bir istikamet hattını ifade edegelmiştir. Özellikle bu mücadeleye öncülük ettiğini iddia eden siyasal yapıların pusulasız tutumları, olmadık ittifaklara ve bitmeyen bir hüsranlar silsislesine sebep olmuştur.

Erdoğan’ın Eylül ayı sonunda Almanya’ya gerçekleştirdiği ziyaretin ardından yeniden başlayan “demokratikleşme” tartışmalarının temelsizliği bir tarafa,  belirsiz bir demokrasi hedefiyle mücadeleye atılan siyasal yapıların herhangi bir pusuladan yoksun tutumları, en genel anlamıyla başladığımız noktanın da gerisine düşmemize sebep oluyor.

AB tipi demokrasinin, patronlar için demokrasi demek olduğunu, sermayenin serbest dolaşımı ve emek gücünün giderek artan oranlarda sömürülmesi hedefini güttüğünü dile getirdiğimizde, bizi mücadeleyi baltalamakla suçlayanlar Türkiye’nin koşullarını yani araziyi hesaba katmadan hayali bir hedefe doğru sürükleniyorlar. İddia ediyoruz; Türkiye’de işçiden emekçiden yana bir demokratik sistemin tesis edilebilmesi için sosyal bir devrimden başka çıkar yol yoktur. Pusulasına bunu koymayanlar, işçi demokrasisi için mücadele etmeyenler, kaybetmeye mahkumdur.

İran’da toplu infaz: Bir baba ve oğlu dahil 22 kişi idam edildi

0

İran rejiminin, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 1000’i aşkın kişiyi tutukladıktan 72 saat sonra 22 Ahvazi Arap’ı idam ettiği bildirildi. Ülkenin güneybatı bölgesinde son haftalarda baskılar ve sıkı önlemler uygulanmaktaydı. İdam edilenler arasında 58 yaşında bir erkek ve 30 yaşındaki oğlu bulunuyor.

Bölgedeki insan hakları savunucularının aktardığına göre, kurbanların aileleri rejimin istihbarat merkezlerine çağrılıp yakınlarının idamı konusunda bilgilendirildi ve hiçbir şekilde cenaze töreni düzenlememeleri konusunda uyarıldı. Çünkü rejim, tutuklamaların ve vahşi toplu idamların kamuoyunda daha fazla infial uyandırmasından korkuyor. Çoğu zaman olduğu gibi yine ailelere yakınlarının cenazeleri gösterilmedi. Cenazeler, muhalifleri daha da itibarsızlaştırmak ve rejimin suiistimallerine karşı protestoları engellemek amacıyla isimsiz toplu mezarlara gömüldü. Aile üyeleri ayrıca kayıpları için duydukları üzüntüyü ifade ettiklerinde rejim yetkililerinin kendileriyle alay ettiğini ve kendilerine “neşelenin” dendiğini aktardı.

Rejim, tıpkı son zamanlarda “ulusal güvenliği tehdit eden eylemde bulunmak” gibi belirsiz ve yalan iddialar öne sürerek bölgede yaptığı toplu gözaltıları gerekçelendirdiği gibi, idamları da bu şekilde meşrulaştırmaya çalıştı. İnfazlar herhangi bir yargılama olmaksızın yapıldı; tutuklulara ne avukatla temsil edilme hakkı ne de idam edilmeden önce yakınlarını görme izni verildi.

Bölgedeki aktivistler, şu ana kadar gözaltına alınan, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 1000’i aşkın Ahvazi’den 500’ünün kimliğini tespit ettiler. Rejimin bu son vahşi operasyonu, bölgede daha fazla protesto veya eylem düzenlenmesini önleyerek kitleleri susturma çabasından ileri geliyor. Tutukluların pek çoğu demokrasi ve insan hakları için protesto düzenledikleri veya siyasi, dini, sivil veya basınla ilişkili eylemlere katıldıkları için hedef alınmıştı ve tüm bu faaliyetler, bölgede yaşayan yerli Araplar için yasaklanmış durumda.

Tutuklamalar ve toplu infazlar, bölgede 22 Eylül günü rejimin askeri geçit töreni sırasında yerel milis kuvvetleri tarafından düzenlenen bir saldırının ardından gerçekleşti. Saldırıda, çoğu rejimin askeri personeli olan 25 kişi hayatını kaybetmişti. Rejim kendisine yönelik her saldırıda adeti olduğu üzere suçu IŞİD’in üzerine atarken, saldırının sorumluluğunu hem IŞİD’e hem de rejime muhalif olan Ahvaz’ın Kurtuluşu İçin Arap Mücadelesi Hareketi’nin (ASMLA) askeri kanadı üstlendi.

İdam edilenlerin hiçbirinin ASMLA veya askeri geçit törenine düzenlenen saldırı ile herhangi bir ilişkisi yok. Ancak on yıllardır gördükleri zulme karşılık reform, özgürlük ve insan hakları talep eden, baskılara karşı protestolarını yükselten insanlara daha fazla baskı ve sıkı önlemler uygulayabilmek için rejimin bu saldırıyı bahane olarak kullandığı apaçık ortada.

Londra’da yaşayan Ahvazi hakları aktivisti Kamil Alboshoka, rejimin Ahvaz’daki toplu infazları hakkında şunu söyledi: “Ahvaz’daki bu toplu infazların nedeni intikamdı.”

Ahvaz’daki insan hakları savunucularının aktardıklarına göre, rejimin utanç verici İstihbarat Bakanlığı, idam edilen tutukluların ailelerini 10 Kasım Cumartesi günü çağırdı. Ailelere yakınlarının ölüm belgeleri teslim edildi; cenaze töreni düzenlememeleri veya evlerinde taziye kabul etmemeleri bildirildi. Rejim, bu koşulları ihlal edenleri tutuklamakla tehdit ediyor.

Rejim, her zaman yaptığı gibi, yaslı ailelere yakınlarının cenazesini göstermedi ve cenazelerin gömüldüğü yerlerin bilgisini vermedi. Kendilerinin ve ailelerinin güvenliğini korumak için isimlerinin açıklanmamasını isteyen Ahvaz’daki aktivistler ayrıca, rejimin hapishanelerinde ve “Devrim Mahkemeleri”nde görevli bazı yetkililerinin idamları teyit ettiklerini ancak devlet basında haber yapılmamasına karar verdiklerini aktardı.

Rejim tarafından son toplu infazda idam edilen 22 aktivistten beşinin adı aşağıdaki şekilde doğrulandı.

Muhammedd Meymeni Timas (Silavi), 58 yaşında.

Nasır Meymeni Timas (Silavi), Muhammed’in oğlu, 30 yaşında.

Ahmed Abdudi (Heydari), 30 yaşında.

Ali Beyit Sayah.

Hatam Savari, 24 yaşında.

Uluslararası Af Örgütü ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre, İran bir yılda en fazla insanın idam edildiği Çin’den sonra ikinci ülke. Bugünkü Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani göreve geldiğinden beri ise bu rakam en üst seviyeye çıktı.

İran’daki ve sürgündeki Ahvazi aktivistler, son idamların ve İran rejiminin Ahvazilere, diğer azınlıklara ve muhaliflere yönelik operasyonlarının kınanması için uluslararası insan hakları örgütlerine başvurdular ve uyarıyorlar: Rejim, uyguladığı zulmü ve insanlık dışı suçları örtbas ederek, hem bölgede hem de ülke genelinde daha fazla insan öldürüp vahşeti artırmaya çalışıyor.

Rahim Hamid

Makalenin orijinal kaynağı:

https://herald.report/iran-hangs-22-ahwazis-in-mass-executions/

Dış borcu reddetmek mümkün mü?

0

AKP tipi ekonomik büyümenin alamet-i farikası özelleştirmeler ve dış borç oldu. Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme operasyonu ve dış borç alımı 16 yıllık AKP döneminde yapıldı. Erdoğan IMF’ye olan 23 milyar dolar borcun kapatılmasıyla övünüp dururken, 2002 yılındaki 130 milyar dolarlık toplam dış borç, yaklaşık 2.5 kat artarak bugün 460 milyar dolar seviyesine ulaştı. TL’deki muazzam değer kaybıyla birlikte, bu borcun çevrilebilmesi giderek daha fazla imkânsız hale gelmekte.

Dış borcun yaklaşık üçte ikisi özel sektöre ve üçte biri kamuya ait. Faizlerin düşük ve TL’nin görece değerli olduğu dönemde, şirketlerin dövizle olağanüstü borçlanması AKP hükümeti tarafından teşvik edildi ve bu paranın büyük bir kısmı inşaat, silah sanayii, enerji ve finans gibi sürdürülebilir olmayan alanlara harcandı. Şimdi, faizlerin ABD’de artırılmasıyla sıcak para bulmanın giderek zorlaştığı, faizlerin yükseldiği ve TL’nin dolar karşısında adeta çakıldığı bir dönemde şirketler birbiri ardına borçlarını yeniden yapılandırmaya çalışıyor veya iflas anlaşması (konkordato) talep ediyor.

Döviz borcu olan şirketlerin iflas etmesiyle birlikte, bu şirketlerin borçları devlet tarafından üstlenilecek ve bu borcun faturası emekçi halkın üzerine yıkılacak. “Yerli ve milli” olmakla övünen AKP hükümeti, şirketlerin borçlarının garantörlüğünü üstlenerek, uluslararası finans tekellerine borcun dakik olarak ödenmesinde tereddüt etmeyecek. Bu borcun alınmasından hiçbir fayda görmeyen emekçi halk, hiçbir sorumluluğu olmadığı halde, şirketlerin ve bankaların borçlarının devlet tarafından üstlenilmesiyle, kemer sıkma politikalarıyla ve sosyal kesintilerle borcun kefili haline gelecek.

Krizin ücretlerin erimesi, hayat pahalılığı gibi sonuçlarıyla şimdiden ağır bir şekilde yüzleşmeye başladık. Öte yandan, ücretsiz izinler, işten çıkarmalar, sosyal kesintiler gibi uygulamalar da hayata geçmeye başladı. Bununla birlikte, Brunson’ın salınmasının ardından doların küçük bir oranda düşmesinin ardından hükümet krizin sona erdiğini ilan etse de, gerçekte, krizin asıl ciddi sonuçlarıyla henüz yüzleşmedik. Borçlarını çeviremeyen şirketlerin iflasları ve ardından krizin finans ve kamu sektörüne yayılması sonucunda kitlesel işten çıkarma dalgasıyla ve ağır bütçe kesintileriyle yüzleşmemiz kaçınılmaz hale gelecek.

Bu durumu önlemenin ve krizin ağır faturasının emekçi halk üzerine yıkılmasını engellemenin tek gerçekçi yöntemi dış borçların ödenmesinin reddedilmesi ve dış ticarette devlet tekelinin kurulmasıdır. Emperyalist ülkelerin finans tekellerinin Türkiye gibi ekonomik olarak bağımlı ülkeleri yağmalamasının bir aracına dönüşmüş olan dış borcun emekçi halk için hiçbir bir meşruiyeti yoktur ve ödenmemelidir.

Dış borcun reddedilmesinin tarihte pek çok örneği bulunmakta. 19. ve 20. yüzyıl boyunca pek çok ülke meşru olmayan dış borçların ödenmesini reddetti. Bizzat ABD 19. yüzyılda 3 kez dış borçların ödenmesini reddetti. Rus, Çin ve Küba devrimlerinin ardından da dış borç ödemeleri sonlandırıldı. Yalnızca uluslararası finans tekellerinin çıkarlarına hizmet eden dış borç ödemeleri durdurulmalı ve kaynaklar emekçi halkın ekonomik ve sosyal ihtiyaçları için harcanmalıdır.

Belediye nerede?

0

Belediye, Türkiye ve İstanbul konusuna söylenmiş en güzel sözler Mazhar Fuat Özkan’ın “Belediye Nerede?” adlı şarkısında olabilir. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ettiğim bu şarkının yazılıp bestelendiği 1992 yılı Nurettin Sözen’in SHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu yıldır. İstanbul sık sık susuz kalmakta, “çöp dağları” oluşmaktadır. İSKİ genel başkanının ihaleleri paravan şirketlerine verdiğinin açığa çıktığı skandalın eli kulağındadır.

90’lı yıllarda belediyeler SHP ve benzer düzen partileri aracılığı ile yozlaşmış bir haldeydi. Bu durum kitleleri öylesine yıldırmıştı ki, Erdoğan önce İBB Başkanı oldu sonrasında da AKP’yi iktidara taşıyan süreç gelişti. Kimi son derecede basit belediye hizmetinin sağlanması bundan mahrum kitleler için büyük bir değişiklik anlamına geldi.

Ancak AKP’li belediyeler bu hizmetleri halk için değil, doğrudan doğruya kâr için yapıyor ve öyle yapmaya devam ettikçe de hayatımız daha da zorlaşıyor.

AKP döneminde kamu ihale kanunu o kadar çok değişti ki, bu ihaleleri alacak şirketler zaten her seferinde adrese teslimdi. Arkadan bir paravan kurmaya gerek kalmadı.

Belediyelerde o kadar çok özelleştirme yapıldı ki, belediye çalışanlarının (taşeronun) durumu fecaat bir hal aldı.

Üç beş kırıntıyı saymazsak belediyecilik zengin için, yalnızca para getirecek hizmetlerin yapılması hedefiyle sürdürüldü. Böylece işçilerden alınan vergiler arttı, ulaşım, su, elektrik pahalılaştı. Belediyelere ait olan gıda, giyecek vb. satışı yapan kurumlar özelleşti veya süpermarketlerin önü kapanmasın diye kapatıldı. İnşaat firmaları para kazansın diye boğaza lüzumsuz dolgular yapıldı, tarihi camilerin temeli çatlatıldı, yollara her yıl taş döşendi, kanalizasyon sistemleri onlarca kez sökülüp takıldı ve buna rağmen İstanbul’da tarihinin görmediği sel vakaları yaşandı. Şehir para için yeşilden arındırıldı, betonlaştı. İstanbul kirlendi, trafiği arttı.

Sırf arazi değeri yükselsin diye su kaynakları kirletiliyor, orman arazileri imara açılıyor. AKP yönetimi meyvesini veriyor; İstanbul’da hayat daha da pahalılaşıyor ve zorlaşıyor.

Bugün kriz ve enflasyon karşısında yeni bir belediyeciliğe ihtiyacımız var.

Belediye hizmetlerinin tamamının kamulaşması, taşeronun kadroya alınması, belediyenin şirketlerin değil halkın ihtiyaçları için çalışması, belediyenin kontrolündeki sağlıklı ve kaliteli ürünlerin üretiminin artması ve yaygınlaştırılması, böylelikle işsizliğin azaltılması, ulaşımın/belediye hizmetlerinin planlanması ve her şeyden önce belediye yönetimlerinin denetlenmesi ve halk tarafından görevden alınabilmesi gerekir. İşte işçi tipi belediye budur.

Yerel seçimler yalnızca siyasetçileri değil, doğrudan doğruya bizi ilgilendirir. Zaman yerel seçimlerde bu perspektifin tohumlarını atmak, sendikalarımızla, üye olduğumuz kuruluşlarla bu çerçevede bir çözüm için seferber olmanın zamandır.

En kötüsü geride mi kaldı?

0

Son bir ayda ekonomiyi etkileyen iki önemli gelişme yaşandı. İlk olarak McKinsey ile olan anlaşma iptal edildi. Ardından rahip Brunson serbest bırakıldı. Tüm bunlardan sonra dolarda önemli bir düşüş gözlemlendi. (Bu yazının yazıldığı sırada 5.65 TL civarında). Bunun dışında cari açık verirken, Ağustos ayında cari fazla oluştu. Hükümetin daha bir ay önce açıkladığı Yeni Ekonomi Politikası yokmuş gibi enflasyonla mücadele programıyla enflasyonda %10 indirim hedefleniyor. Son olarak Hazine Bakanı “en kötüsü geride kaldı” diyerek, yavaşça toparlanacağız mesajı verdi. Peki gerçekten en kötüsünü atlattık mı?

Merkez Bankası faizi %25’e çıkardığında bile düşmeyen dolar, Brunson’un serbest bırakılmasından sonra 6,30’lardan 5,65’lere kadar geriledi. Bu durum politik gelişmelerin ekonomik gidişat üzerinde ne denli etkili olduğunu göstermesi bir yana Türkiye’nin emperyalizm, bir başka değişle dış mihraklar karşısındaki acizliğini de ortaya koydu.

Tüm bunlar olurken iktidar kriz kelimesinden o kadar korkuyor ki, Mart yerel seçimlerine kadar kriz falan yok algısını ellerine her fırsat geçtiğinde dillendirecekler. Doların düşmesini Erdoğan: “Son günlerde döviz kuru biraz yükseldi, faizler aynı şekilde biraz arttı, enflasyon biraz kıpırdadı diye birileri hemen ellerini ovuşturmaya başladı. Biz sağlam durunca, ellerini ovuşturanlar da her zamanki gibi hüsrana uğradı” diye yorumlarken işçiler ve emekçiler yani krizi en çok hissedenler Erdoğan’ın “biraz” diye tabir ettiklerinin kendi yaşam koşullarını nasıl etkilediğini iyi biliyorlar. Enflasyon yıl sonunda %30’u bulacak. Dolar, 5,65’e düşmüş olsa da yıl başında doların 3,79 olduğunu, işsizliğin hala çift hanelerde gezdiğini unutmayalım. İşsizlik fonuna bankalar adına el koyacak kadar durumun vahim olduğu ortada.

Temmuzda 3,3 milyar dolar cari açık vardı. Ağustos’ta 27 milyon dolar cari fazla verirken Eylül’de ise 95 milyon cari fazla oluştu. Bu fazlasıyla anlaşılabilir ve öngörülebilir bir durum. Normal şartlarda cari fazla, Almanya ya da Çin gibi dünyanın fabrikası gibi işleyen, ihracatları patlama yapmış ülkelere has bir durum ve bu ülkeler düzenli olarak cari fazla verirler. Ama bizim cari fazlamız ülkemizin dışardan aldıkları malları artık burada üretmesinden kaynaklanmıyor. Ekonomimizin büyük ölçüde ithalata bağımlı, fakat krizle beraber talep o kadar azaldı ki ithalatımız düştü. İthalatın düşmesi ekonominin de düşüşü anlamına geliyor. 3. ya da 4. çeyrekte küçülme ya da çok düşük büyüme beklenebilir. Ayrıca Türk Lirası o kadar çok değer kaybetti ki turizmcinin ve ihracatçının yüzü ister istemez gülüyor. Bu da cari açığı kapatan etkenler arasında. Yani durum hiç de iç açıcı değil.

Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi, hükümetin orta vadeli ekonomik öngörüsü 2019 için karamsardı. IMF’nin ise Türkiye ile ilgili tahminleri 2019 için %0,4 büyüme ve %15,5 enflasyon, yani durgunluk içinde enflasyon (stagflasyon) öngörüyor. İşsizlik artarken, alım gücü düşerken, enflasyonun da artacağını söylemek apaçık bir kriz göstergesidir. Öyle ki tüm emekçiler bunu şu anda yaşıyorlar zaten.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk bütçe tasarısı 2019’un emekçiler açısından karanlık geçeceğini gösteriyor. Tasarıya göre alkollü içkilerde ÖTV % 23,9 , sigarada % 2,8 artacak. Motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV’nin %15,4 , beyaz eşyadan alınan ÖTV’nin ise, % 47,6 artması planlanıyor. Vergileri tabana yayacağız diye açıkça itirafta bulunan iktidar, enflasyonla mücadele diye göstermelik planlarla emekçileri nasıl kandırırız diye planlar yapıyor aslında.

Yeniden Brunson’a gelelim. Önce McKinsey ile anlaşma yapılmadı çünkü gerek yoktu. Türkiye zaten IMF’siz bir IMF programı uyguluyor. Brunson ise bir pazarlık unsuru olarak kullanılmak istense de şartsız salındı. Tesadüfe bakın ki bu tahliyeden sonra hazine, Aralık 2023 vadeli 6 milyar dolarlık devlet tahvili ihraç etti. Yani borçlandı. Peki bu borcu kimden aldık? Tabi ki bağımlı olduğumuz “dış mihraklardan”… Deutsche Bank, Goldman Sachs, Societe General bankalarından alınan bu borç, bankalara %7,50 faiz ile geri ödenecek. Hazinenin Alman, ABD ve Fransa finans kapitaline olan borcu (460 milyar dolar) biraz daha artmış oldu.

Kriz teknik veri işi değildir. Kriz sosyolojik bir olgudur. Tüm bu faturayı emekçilere yıkmak için dış mihraklarla elbirliği içine girmiş bir iktidar var. Şimdi bakınca en kötüsü geride mi kaldı? Sanırım her şey daha yeni başlıyor diyebiliriz.

Tersanelerde sömürü diz boyu…

0

Tuzla tersaneler bölgesinde irili ufaklı 70’e yakın tersane faaliyet gösteriyor. Bu tersanelerin çoğunda işçiler taşeron sistemle çalıştırılıyor. Bir firmanın birden fazla taşeronla çalıştığı sık gözlenen bir durum, bunun temel sebebi aynı firma çatısı altında çalışan işçi sayısını belirli bir sayıda tutarak çalışma yasalarının gerektirdiği iş güvenliği, doktor bulundurma, engelli kadrosu vb. gerekliliklerden kurtulmaktır. Böylelikle patron maliyeti düşürüp kârını artırmayı hedeflemekte.

On binlerce işçinin çalıştığı bu tersanelerde işçi sağlığı ve güvenliğinin kâr uğruna göz ardı edilmesi iş cinayetlerine davetiye çıkarmakta. Mesai saati 08.00-17.00 olarak belirlenmesine karşın ek mesailerle birlikte bu süre çoğunlukla aşılarak zaten zorlu olan çalışma şartlarını daha fazla ağırlaştırarak işçilerin bedenen yorulmasına neden olup iş kazası riskini artırıyor.

Gemi yapım ve bakım işi ağır işkolu olmasına karşı yasal olarak bu kategoride tanımlanmamaktadır. Bu durum taşeron sistemin yaygınlaşmasına zemin hazırlayan faktörlerden birini oluşturuyor. Bunun yanında asıl işin taşerona devredilemeyeceğini öngören yasaya rağmen gemi yapım ve bakımını yapan işçilerin çoğunluğu taşeron, kadrosuz, esnek ve güvencesiz çalışmaya mecbur bırakılıyor. Taşeronda çalışan işçiler düzenli işe gelememekte, işin olmadığı zamanlarda işe çağrılmayarak ücretsiz izin yapmak zorunda bırakılmaktalar. Tabii bu durumda alınan maaşın bir işçinin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğunu görüyoruz.

İnsanca yaşamayı sağlayacak bir ücret, iş güvenliğinin formaliteden çıkarılarak hayat kurtaran bir şekilde işletilmesi, esnek güvencesiz taşeron sistemin kaldırılıp kadroya alınmak tersane işçisinin en meşru talepleridir. Ağır işkolu olarak tersanelerde çalışma süreleri 6 saat olarak belirlenmeli ve bunun üstü çalışma yasaklanmalıdır. Tersane işçisi ancak bu koşullarda ailesine vakit ayırabilir, sosyal-kültürel faaliyetlere katılıp insanca bir yaşam kurabilir. Emek sömürüsünün yoğun olduğu bir sektör olarak tersane işletmelerinin iş hacmi 10 milyar doları bulurken tersaneleri ayakta tutan bütün bu devasa kârların yaratıcısı işçiler ise sefalet ücretlerine mahkûm bırakılıyorlar. İşçilerin örgütsüz ve dağınık durumundan cesaret alan patronlar çalışma koşullarını keyfe keder belirlemekten çekinmemektedirler. Bu durumu sonlandıracak olan ise işçilerin birlikte, örgütlü hareket ederek haklı talepleri uğruna mücadelelerini örebilmeleridir.

Aşağıda, tersane işçisi bir arkadaşımızın mektubunu bulacaksınız:

“Merhaba arkadaşlar, ben Sivas’ın ücra bir köyünde büyüdüm. 17 yaşımda gurbetle tanıştım. İlk önce İzmir Aliağa’da gemi söküm işinde çalıştım. 1998’de İstanbul’a geldim. Buradaki ilk işim tekstilde çalışmak oldu. Daha sonra tekrar gemi işine dönmek zorunda kaldım. Tuzla tersane bölgesinde çeşitli tersanelerde çalıştım. Gemi imalatı ve tamiri gibi işler yaptım. İlk zamanlar çok zorlandım, alışmak kolay olmadı. İş çok ağır ve tehlikeliydi. Ortam gürültülü ve korkunçtu. Bir yanda çekiç sesleri, bir yanda şalama sesleri, toz, duman tam bir cehennem.

“İlk çalıştığım zamanlarda ne sigorta ne de işçi güvenliğini sağlayacak ekipman vardı. İskele bile yoktu, iskele yerine kendi imkânlarımızla iki demir puntalayıp üstüne bir kalas atarak çalışıyorduk. Bu yüzden ölümlü ve yaralanmalı kazalar çok oluyordu. Her hafta 1-2 iş kazasına şahit oluyorduk.

“Ağır çalışma koşulları yetmezmiş gibi bir de uzun mesai saatleri, üstüne zorunlu mesailer iyice zorlanıyor, yoruluyoruz. Normal mesai saatimiz 10 saat, ek mesai ile 13 saate varan çalışma sürelerimiz oluyor. Çoğu tersane taşeron çalışma sisteminde olduğundan hiç bir hak talep edemiyoruz. Her an işten atılma korkusu yüzünden ses çıkaramıyoruz. Çalışma koşullarında hiçbir iyileştirme yapılmıyor hala öyle çalışmaya devam ediyoruz.

“Aslında bir silkelensek, bir örgütlenerek harekete geçebilsek, her şey tersine işleyecek. Ben buna inanıyorum. Birlikte hareket edebiliyor olsak başta taşeron gider, kadroya geçeriz. Ardından düzenli ve güvenli çalışma ortamı sağlanır, tüm sosyal haklarımızı alırız. Her şey daha güzel olur, ben buna inanıyorum. Hepimiz buna inanırsak başarabiliriz arkadaşlar. Yeteri ki örgütlenelim, birlikte hareket edelim.

“Var mısınız hafta sonlarını ailelerimizle geçirmeye?

“Var mısınız yıllık izinli tatile gitmeye?

“Var mısınız tazminat hakkımız olsun, iş elbiseleri onlardan olsun?

“Var mısınız iş arama kaygımız olmasın, düzen olsun, güzel olsun her şey…?

“Yaşasın işçilerin birliği, kahrolsun taşeron sistemi.”

Haiti: Petrocaribe gelirlerindeki yolsuzluğa karşı kitlesel seferberlik

0

Haiti’de Petrocaribe fonlarında gerçekleşen yolsuzluklar karşısında bir süredir kitlesel seferberlikler gerçekleşmekte. Petrocaribe, Karayip ülkelerinin Venezuela’yla oluşturdukları bir petrol birliği. Haziran 2005’ten bu yana işlerliğini sürdüren birlik, Haiti gibi yoksul Karayip ülkelerinin piyasa değerinin altında petrol satın alımına olanak sağlamaktadır. Konuyla ilgili, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) militanı Simón Rodríguez’in makalesini paylaşıyoruz.

Haiti’de bağımsızlık kahramanı Dessalines’in suikastının yıldönümü olan 17 Ekim’de binlerce emekçi Petrocaribe fonundan yapılan gayrimeşru harcamaların hesabını sormak için sokaklara döküldü.

Küçük çaplı birçok protesto eylemi ve seferberlikler sonrasında 17 Ekim’de gerçekleşen ülke çapındaki bu kitlesel eylem şiddet kullanılarak bastırıldı ve Port-au-Prince’de başkanlık konvoyuna yol açmaya çalışan karşı güçlerin kalabalığa saldırması sonucu düzinelerce kişi yaralandı ve en az iki kişi hayatını kaybetti. Devlet başkanı Jovenel Moïse, Dessalines anıtı önünde anma konuşması yapmaya çalışırken protestocular tarafından taşlanınca konuşmasını bitirmeden kaçmak zorunda kaldı.

Protestolar 17 Ekim sonrasında da devam etti ve tarihsel öneme sahip bir başka gün olan 18 Kasım, yani Napolyon askerlerinin 1803’te Haiti devrimcileri tarafından yenilgiye uğratılmasının yıldönümü, bir sonraki kitlesel seferberlik günü ilan edildi. Zaferle sonuçlanan kölelik karşıtı ilk devrim olan Haiti devrimi hala güncel mücadeleler için yol gösterici olmaya devam ediyor.

Venezuela hükümetinin petrol ve yakıt alımını sübvanse ettiği Petrocaribe anlaşmasına 2006 yılında dahil olan Haiti Devleti’nin sözde gayesi anlaşmayı ülkedeki altyapı projelerini finanse etmek için kullanmaktı; ancak kamuoyundaki genel algı anlaşmanın büyük ulusal ve yabancı şirketleri kollayarak rüşvet ve yolsuzluğu beslediği yönündeydi. Her ne kadar sonuçları muğlak olsa da Petrocaribe fonlarının kullanımı ile ilgili bir meclis soruşturması yapıldı, ancak kamuoyu baskısı sonucu Senato geçen yılın Kasım ayında 2008-2016 döneminde harcanan yaklaşık iki milyar dolarla ilgili ikinci bir soruşturma başlatmak zorunda kaldı.

Haiti Devleti indirimli [piyasa değerinin altında] satın aldığı Venezuela petrolünün % 40’ını peşin ödüyor; geri kalan % 60’ı düşük faiz oranlarıyla borçlanıyor. Satın alınan petrolün büyük bir kısmını iç piyasada satılırken kalan fazlalıksa sözde altyapı projeleri için kullanılıyor. İç petrol satışından elde edilen gelirin yukarıda bahsi geçen yıllarda yaklaşık 3,8 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak Haitili yetkililer yerel para birimi üzerinden hem petrolün satın alma maliyetini hem de elde kalan petrolün kullanıldığı projelerin giderlerini fazladan faturalandırdılar. Bunu da çeşitli doğal afetler kapsamında yayınlanan acil durum bildirimlerinden yararlanarak çoğu hala tamamlanmamış olan projeler için normal yasal prosedürleri göz ardı ederek yapabildiler.

Bu yılın Ağustos ayında, Petrochallenge adı altında, katılımcıların üzerinde “Petrocaribe’nin parası nerede?” (Kote kòb Petwokaribe a?) yazan bir dövizle fotoğraflarını çekerek paylaştığı bir sosyal medya kampanyası başladı. Haiti diasporasında da geniş çapta yankı bulan kampanya hızla kitleselleşti. Kampanya kapsamında 24 Ağustos’ta Sayıştay’ın önünde yüksek katılımlı bir oturma eylemi gerçekleşti.

17 Ekim’deki seferberlik ise, IMF’nin petrol fiyatlarında yükselişi zorlayarak uyguladığı şok terapisini reddeden emekçi kitlelerin başbakan ve kabinesini istifaya zorladığı Temmuz ayındaki etkileyici protestolar sonrasında bize yeni bir politik durumun ortaya çıktığını gösteriyor.

Bu protestolar sonucunda neredeyse düşme noktasına gelen iş adamı Moïse’nin hükümeti hayatta kalabildi ancak çok zayıfladı ki zaten göreve geldiği andan itibaren kırılgan bir hükümetti: Moïse, iki sahte seçimin ardından sağcı Tèt Kale partisinin bir diğer neferi Martelly’nin halefi olarak 2017 Şubat ayında iktidara geldi. Hem de 6 milyon kayıtlı seçmenin olduğu sonuncu seçimlerde aldığı toplam oy yarım milyonu geçmemesine rağmen.

22 Ekim tarihinde hükümet, yolsuzluk konusunun sadece yargı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunan pozisyonunu değiştirdi: Kabine Başkanı (ve Martelly döneminin Maliye Bakanı) Laleau, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve adları Petrocaribe yolsuzlukları kapsamında en çok duyulan 16 danışman görevden alındı. Bu görevden alınmalar protestoları yatıştırmak şöyle dursun, aynı gece başkentin Bel Air semtinde gece Petrobizangó denilen ve ismini vudu kültüründen alan gece yürüyüşlerinin düzenlenmesini teşvik etti. Bu gelişmeler karşısında ne yapacağını bilemeyen iktidar partisi aynı hafta yolsuzluk karşıtı protesto gösterilerine katıldığını açıkladı. Kitleleri manipüle etmeyi hedefleyen bu hamle aslında hükümetin ne kadar çaresiz kaldığının bir göstergesi. Bu gelişmeler karşısında itibarını oldukça kaybeden patron muhalefetinin bazı liderleri de protestolara yakınlaşmaya çalışsalar da kitleler tarafından reddedilerek seferberliğin saflarından kovuldular.

Venezuela hükümetinin sorumluluğu

2004 ve 2014 yılları arasındaki on yıl Venezuela tarihinin petrol refahı açısından en verimli dönemi olarak kayıtlara geçti. Başkan Chávez bu durumdan yararlanmak amacıyla 2005 yılında Petrocaribe anlaşmasını ortaya attı. Anlaşma bölgesel entegrasyonu güçlendirmeyi ve petrol fiyatlarındaki önemli artışların petrol ithalatına bağımlı Karayip bölgesi ekonomileri üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmeyi amaçlıyordu. Venezuela’nın muhalif sağ kesim sektörleri Karayip ülkeleriyle ve özellikle Küba’yla ticareti ve Petrocaribe kapsamında tasarlanan kredi mekanizmalarını eleştirdi. Sol muhalefet ise Karayiplere yönelik dayanışmanın bu “ticari” karakterini hiç sorgulamadı, sadece anlaşma kapsamında patronaj dinamiklerinin yeniden üretilmesini ve Chavizm’in halkların kendi kurtuluş mücadelelerine fayda sağlayacak gerçek enternasyonalizmden giderek uzaklaştığının kanıtı olan bölgedeki gerici hükümetlere sağladığı siyasi ve ekonomik desteği eleştirdi.

Petrocaribe gelirleriyle ilgili artan yolsuzluk iddiaları karşısında Venezuela hükümeti, yolsuzluk ve suç ortaklığını belgeleyen kanıtların varlığına rağmen her seferinde sorgulanan Haitili yetkilileri ve makamları destekledi. Örneğin, 2015 yılında yapılan bir basın açıklamasında, o sırada PDV Caribe’nin başkanı (ve Chavez’in sağ kollarından biri olan) Bernardo Álvarez, 2012-2014 döneminde Petrocaribe fonlarının yönetiminden duyduğu memnuniyeti dile getirdi ki bu dönem yapılan resmi soruşturmalara göre tam olarak en büyük usulsüzlüklerin gerçekleştiği döneme tekabül ediyor. Gene Venezuela’nın 2007 yılından 2015 yılı sonuna kadar Haiti büyükelçiliğini yapan Pedro A. Canino González, 2013 yılında Başkan Maduro’nun “Haiti hükümetinin Petrocaribe gelirlerini kullanım şeklinden çok memnun” olduğunu açıkladı. Daha yakın bir dönem olan 2015 yılının Haziran ayında ise, Martelly’nin Petrocaribe’nin 10. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde gerçekleştirdiği Caracas ziyareti sırasında, Venezuelalı büyükelçi Haiti’nin fon harcamalarının “örnek teşkil ettiğini” ifade etti. Moïse Kasım 2017’de Venezuela’yı ziyaret etti ve Maduro ile ek bir ekonomik işbirliği anlaşması imzalayarak övgü topladı.

Burada unutulmaması gereken Haiti’de 2004 yılında ABD askerlerinin gerçekleştirdiği darbeden sonra yabancı askeri işgale dayanan bir oligarşik rejimin varlığını sürdürdüğüdür. 2004’ten günümüze ise işgal Brezilya, Arjantin, Ekvator ve Uruguay gibi “ilerici” hükümetler tarafından sağlanan Latin Amerikalı askeri birlikler kanalıyla devam ediyor. Bu hükümetler aynı zamanda MINUSTAH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Barış Gücü Misyonu) ve onun küçük kapsamlı devamı MINUJUSTH (Birleşmiş Milletler Haiti’de Adalet Desteği Misyonu) için de temel asker kaynağını sağlıyorlar.

Haiti halkının mücadelesi ile acil dayanışma

Yirminci yüzyıl boyunca emperyalist yağma ve müdahalelerle ilişkili gelişen yapısal nedenlerin, tarımsal üretimini tahrip eden ve ithalata bağımlılığı artıran neoliberal reformların, diktatör ve demokratik burjuva hükümetlerin yönetimi altında süregelen yolsuzluk ve talanın neden olduğu ezici ekonomik koşullar, sübvanse edilen petrol arzının düşmesi ve uluslararası petrol fiyatlarındaki artışın etkisiyle giderek kötüleşiyor. 2016 yılından beri zaten yılda %14 civarında seyreden enflasyonu teşvik eden baskı artıyor. Temmuz ayında kitlesel seferberlik gazolinazo’yu (petrol fiyatlarındaki keskin artış) yendiyse bile, bu gelişmenin enflasyona ilk etkileri ekonomik durumun tamamen tersine ya da emekçilerin lehine dönmediğini gösteriyor. Milyonlarca Haitilinin en temel hizmetlere erişimi yok; ülkedeki sağlık sistemi çökmüş durumda ve birçok mahallenin su hattına erişimi yok ve tankerlerle suya erişimlerini sağlamaya çalışıyorlar.

Temmuz ayındaki protestolar ve mevcut mücadele süreci bu koşullarda yaşanıyor. Haiti’de yaşanan politik süreci Latin Amerika’da görünür kılmalı ve desteklemeliyiz; suçluların cezalandırılması ve usulsüzce el koyulan Petrocaribe gelirlerinin geri ödenerek emekçilerin acil ihtiyaçlarını karşılamada kullanılması taleplerini yükseltmeliyiz. Örneğin, Dominik Cumhuriyeti’nde yolsuzluğa ve cezasızlığa karşı ortaya çıkan Yeşil Yürüyüşler hareketi, Haiti’nin yolsuzluğa karşı verdiği mücadele ile dayanışma bağları kurabilir. Bir diğer önemli talep ise Venezuela hükümetini soruşturmalarla işbirliği yapmaya ve zimmete para geçirme konusunda olası sorumluları ifşa etmeye çağırmak olabilir. Haiti’de ülkenin gidişatını değiştirebilecek bir protesto dalgasıyla karşı karşıyayız.

İşçi sınıfı, Orta Amerikalı kardeşleriyle dayanışma içinde olmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)’in Meksika Seksiyonu Sosyalizme Doğru Hareket (MAS)’in Orta Amerika’dan yola çıkıp ABD’ye ulaşmaya çalışan Göçmen Karavanı’na ilişkin bildirisi.

“Meksika liderliğimizi kabul ediyor, teşekkürler Meksika [ve Meksika’nın liderleri]!” Bu cümle, Peña Nieto hükümetinin yedi binden fazla Orta Amerikalının ülkelerinde ve bizim ülkemiz de dahil olmak üzere pek çok ülkede var olan sefalet ve şiddetten kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaşma hedefiyle oluşturduğu “Göçmen Karavanı”na karşı aldığı önlemlere yönelik Donald Trump’tan gelen mesajdı.

Göçmenlerin çoğunu, 2009 yılında ülkelerinde yaşanan darbeden sonra 9 yıldır içinde bulundukları ağır koşullar nedeniyle ülkelerinden kaçan Honduraslılar oluşturuyor. Honduras’ın Juan Orlando Hernández başkanlığındaki mevcut hükümeti 2014’te seçimler yoluyla göreve gelmiş olsa da, aşırı baskıcı bir karaktere sahip. Bu hükümet aynı zamanda ülke yönetimine hileli bir şekilde ulaşmış olmakla suçlanıyor olsa da, bu suçlamalar karşısındaki yegâne dayanağı ABD’nin kendisini meşru olarak tanıması oldu. Dolayısıyla yüz binlerce Orta Amerikalının içinde bulunduğu sefalet ve şiddetin ve bu koşulları geride bırakmak amacıyla büyük riskler alarak kuzeye doğru kaçmalarının temel nedenini ABD emperyalizminin bölgedeki müdahalesi oluşturuyor.

Göçmenleri “iyi kalpli suçlular” olarak nitelendiren aşırı sağcı Donald Trump’ın tehditleri ve baskılarıyla karşı karşıya kalan Peña Nieto, söz konusu baskı uygulamak olduğunda bir numaralı tercihi olan Federal Polis’e mensup büyük bir grubu göçmenleri zapt etmek adına görevlendirdi. Bu önleme paralel olarak göçmenlere Meksika’ya mülteci olarak girme hakkı tanındı ancak burada amaç, ya da tuzak demeliyiz, Meksika’ya mültecilik başvurusu için göçmenlerin attığı imzanın ABD’ye göçlerini sürdürme olasılığını otomatik olarak iptal etmesiydi. Bu tuzak aynı zamanda göçmenleri bölmeyi de hedefliyordu. Binden fazla göçmen tuzağa düşerken, çoğunluk ise Meksika-Nikaragua sınırındaki Suchiate Nehri’ni aşarak ülkemize “yasadışı” yoldan girmeye karar verdi.

Yani Trump Meksika hükümeti liderliğimizi kabul etti dediğinde aslında yanlış bir beyanda bulunmadı: Peña Nieto bir kez daha ABD’nin taleplerine boyun eğerek Karavan’ı durdurmaya çalışıyor. Bir yandan Honduras hükümeti de sınırın kapatılmasını emretti. Bu gelişmeler karşısında, Peña Nieto’nun göçmen karşıtı politikasını kamuoyu önünde reddediyoruz. Bu politika, ırkçı ABD hükümetinin emelleri karşısında Nieto’nun bir kez daha diz çöktüğünün ve ABD emperyalizminin jandarması rolünü bir kez daha oynadığının utanç verici bir göstergesidir.

Ayrıca, Meksikalıların yanı sıra Orta Amerikalılar için de iş yaratma vaadi ile göçü frenleyerek Trump’ın gözüne girmeye çalışan Andrés Manuel López Obrador’un politik pozisyonunu da kınıyoruz.  Neoliberalizmden kopuş sağlanmadan ne Meksikalılar için, ne de Orta Amerikalı göçmenler için yeterli istihdam ve adil ücret garanti edilemez. Trump ve Meksika’nın sıradaki başkanı arasındaki “karşılıklı anlayışın” özü de budur, Trump’ın kimilerini “Meksika’nın liderleri” olarak adlandırmasının da.

Bu baskı ve kriminalize etme politikalarına ek olarak, göçmenler organize suç gruplarına ve ülkede hakim olan güvensizliğe karşı da savunmasızlar. Karavan’ın ilerleyişiyle birlikte Honduraslı kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz haberleri gelmeye başladı. Bu durumdan göçmenlerin haklarını güvence altına alma yükümlülüğünü üstlenmeyi reddeden Meksika hükümeti sorumludur.

Bu nedenlerle göçmenlerle olan dayanışmamızı ifade etmemiz ve yükseltmemiz gerekiyor. Tüm yabancı düşmanı ve ırkçı söylemleri reddediyor, geçen yıl gerçekleşen deprem sonrasında yaptığımız gibi göçmenlere yiyecek ve giyecek tedariki sağlamanın ve onları Trump hükümetinin tehditleri ve Peña Nieto hükümetinin baskıları karşısında politik olarak desteklemenin öneminin altını çiziyoruz. Meksika halkı, göçmenlerin haklarının tam olarak güvence altına alınmasını, yani serbest geçiş ve güvenliklerinin sağlanmasını ve ülkedeki durumlarını düzenleyen bir göç politikasının teşvik edilmesini talep etmelidir. Ve tarihte bir kez daha ABD’nin emellerinden tam bağımsızlığımızı talep etmeliyiz. Meksika halkı baskılara karşı sesini yükseltmeli ve göçmenlere “Meksika’ya hoş geldiniz!” diyebilmelidir.

Kapitalist sınırlar kalksın!
Trump’ın tehditlerini kınıyoruz!

Göçmenlerle tam dayanışma!

Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Meksika Seksiyonu

Flormar direnişi sürüyor: “Yılmadık, yılmayacağız, kazanacağız!”

0

Sendikalı oldukları için işten çıkarılan Flormar işçileri, 178 gündür fabrikanın önündeki bekleyişlerini sürdürüyorlar. Direnişe kararlılıkla devam eden işçilerden Şükran Akyıldız ile yaptığımız röportajı sunuyoruz.

Nisan: Direnişin 178. günündesiniz. Direnişe başladığınız günden bugüne ne değişti?

Şükran Akyıldız: Ben depo sevkiyatta çalışıyordum, buradan ayrı bir yerde. Buradaki arkadaşlarımızla tanıştık. Onlarla birlik beraberlik içinde mücadele ediyoruz. Üretimde çalışan arkadaşlarımız da birbirlerini tanımıyormuş. Elif arkadaşım, Zeki abi, Ayşe arkadaşım, bunlar üretimde birbirlerini tanımazken burada tanışmaya başladık. Çünkü mola saatleri yetersizdi, molalarda çayımızı içip yerimize zor geçiyoruz zaten. Aslında hepimizin derdi ortak.

Nisan: Türkiye’de sendikalılaşma oranının düşük olduğu gibi, sendikalı kadın işçi sayısı da çok düşük. Flormar işçileri olarak sendikalı olmaya nasıl karar verdiniz, nasıl örgütlendiniz?

ŞA: Bizim yaptığımız iş insan gücüyle yapılan bir iş olduğu için zor. Ama biz hakkımızı alamıyoruz. Yıl sonuna doğru hep bize bir söz veriliyor, maaşlarınız iyi olacak, daha güzel şartlarda çalışacaksınız diye. Ama işveren sözünü tutmuyor. Biz işçilerse her zaman sözümüzü tutuyoruz. Nasıl tutuyoruz? Çalışıyoruz, mesai istediklerine kalıyoruz. Hafta sonu tatilimizde de mesaiye geliyoruz. Ama işveren sözünü tutmuyor. Bize istediğimiz zammı, hakkımızı vermiyor. Bu yüzden sendikaya karar verdik. Hep beraber konuştuk kendi aramızda “nasıl yapabiliriz, nasıl örgütlenebiliriz” diye. Böyle bir yola çıktık. Pişman mıyız? Değiliz. Burada olan arkadaşların hiçbiri pişman değil. İlk günkü gibi mücadele ediyoruz. 15 Mayıs’ta işten çıkarıldık biz, bugün 178 gün oldu. Neredeyse 6 ayı bulan bir süreç. Yılmadık, yılmayacağız, kazanacağız!

Nisan: Direnişinizin ön plana çıkan yönlerinden biri de kadın mücadelesi oldu. Sergilediğiniz kadın dayanışmasıyla herkese örnek oldunuz. Bu mücadelede kadın işçi olarak karşılaştığınız sorunlar neler?

ŞA: Bizim ürettiğimiz ürünler kozmetik ürünü. Tüketen, kullanan kadın; üreten kadın. Biz üretiyoruz, biz kullanıyoruz. O yüzden kadınlardan daha çok destek görüyoruz. Ben kadınım, çalışıyorum. Eşim dahi bana diyor ki “Asgari ücret alıyorsun, al paranı sesini çıkarma”. Ama benim yaptığım iş bedensel olarak ağır bir iş. Ben hakkımı alamıyorsam, kendi hakkımı arıyorsam, böyle yapınca da işten atılıyorsam ben o zaman hakkımı ararım, mücadele ederim.

Nisan: DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin krize karşı ortak mücadele kampanyasını takip ediyor musunuz? Bu doğrudan sizi de ilgilendiriyor. Arada nasıl bir bağ kurulabilir?

ŞA: Takip ediyoruz bunları. Biz de bunu istiyoruz zaten. Biz çıkarılan arkadaşlarımıza destek verip alkışlıyoruz, selam veriyoruz diye işten çıkarılıyorsak hep beraber oraya dökülmemiz lazım. Biz patronun sermayesine sermaye katıyoruz; krizi çeken işçiler oluyor. Örgütlenelim, sendikalar birleşsin, işçiler birleşsin. Birlikten güç, kuvvet doğar. Birlik olursak zaten kazanırız.

Suriye Demokratik Sol Partisi ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin ortak bildirisi

0

Partilerimiz kuzey Suriye bölgesindeki durumu ve özellikle Rusya ve İran’ın Suriye rejimiyle birlikte işgal etmek istediği İdlib bölgesinde başka bir patlama riskini değerlendirmiştir. Rejimin kontrolünden özgürleştirilmiş bu bölgenin işgali, binlerce Suriyeli çocuk, kadın ve diğerlerinin ölmesine yola açacaktır ve dahası, BM ve İnsan Hakları örgütlerine göre bir milyon insanın yerinden edilmesiyle sonuçlanabilir. Hal böyleyken, Rusya’nın yerinden edilmiş Suriyelilere evlerine dönmeleri için yardım etmek istediğini ve bunun için çabaladığını iddia etmesi, ikiyüzlülüklerini kanıtlamakta.

Türkiye ve Rusya hükümetleri arasında yakın zamanda yapılan bir anlaşmaya göre, İdlib’e yakın zamanda yapılacak bir saldırının durdurulmasına ve radikal İslamcı güçlerin bölgeden çıkarılması için güvenli bir bölge oluşturulmasına karar verildi. Ancak bölgedeki müdahaleci güçler Suriye sorunu konusundaki tutumlarını kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye devam ettikçe, İdlib’de yaşayan 3,5 milyon insanın güvenliğinin garanti altında olduğu iddia edilemez. Bu nedenle, bölgede çatışmaların fitilini ateşleyecek her türlü girişimi ve/veya provokasyonu kınıyor; tüm uluslararası işçi ve kitle örgütlerini, Suriye iç savaşı için ve tüm dış müdahalelere karşı demokratik devrimci bir çözüm üzerinde çalışmaya davet ediyoruz.

Her iki parti de, Suriye rejiminin hapishanelerinde tutuklu ve alıkonulan Suriyelilerin vahim durumuna dikkat çekmektedir. Suriye rejimi, hapishanelerinde işkence görüp hayatını kaybeden ve resmi kaynaklara göre sayısı 14.800’ü bulan kişinin adını açıkladı. Bazı tahminlere göre, şu ana kadar rejimin hapishanelerinde sözde güvenlik teşkilatı tarafından ölümüne işkence edilen tutsakların sayısı 48.000’i buluyor.

Bu ağır tablo karşısında, tüm uluslararası işçi ve kitle örgütlerini aşağıdaki talepleri dile getirmeye çağırıyoruz:

1 – Uluslararası yasalar, İnsan Hakları bildirgesi ve hatta Suriye yasaları gereği ölmüş tutsakların cenazeleri verilsin.

2 – Devrime katılmaktan dolayı suçlanan tüm tutsaklar derhal serbest bırakılsın ve ölümlerine neden olanlar yargılansın.

Arjantin’de krize karşı mücadele

0

Arjantin’de halkı artan yoksulluğa, açlığa ve işsizliğe sürükleyen kemer sıkma politikaları karşısında seferberlikler hız kesmeden devam ediyor. Mücadelenin boyutu ülke geneline ulaşmış durumda. Bu seferberliklerden en sonuncusu olan, binlerin katıldığı 25 Eylül genel grevi, Macri döneminde yapılan 4. genel grev oldu.

Enflasyon oranının %40’lara ulaştığı Arjantin’de Macri hükümetinin IMF ile yaptığı işbirliği, hâlihazırda yapılmakta olan kesintileri daha da derinleştirdi. Eğitim, sağlık ve istihdama ayrılan bütçede ciddi kesintiler planlanıyor. Borcun artırılması sonucunda hükümet, saldırılarını da artırmayı hedefliyor. Çünkü krizin faturasının kendilerine kesilmesine karşı çıkan işçi-emekçiler protestolarını sürdürüyorlar. Macri hükümetinin bu protestolara cevabı ise yine tanıdık bir biçimde baskıyı ve kolluk güçlerinin yetkilerini artırmak. Kitleleri sefalete sürükleyen Macri, tam olarak grevin başladığı gün, “Arjantin’in küresel bir oyuncu olması için gösterdiği sonsuz çabalardan dolayı” Atlantik Konseyi tarafından “Küresel Yurttaş” ödülüne layık (!) görülmüştü.

Kadınlar da seferber

Şu anda dünyadaki en önemli kadın seferberliklerinden biri yine Arjantin’de yaşanıyor. Kadın mücadelesiyle ekonomik kriz arasında doğrudan bir bağ olduğu görülebiliyor. Bunun son örneklerinden birine, 8 Ağustos’ta yapılan kürtaj oylamasında tanık olmuştuk. Kadınların güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj hakkı senatonun yarısından fazlası tarafından reddedilmişti. Ancak kadınlar mücadeleyi sürdürüyor; cinsiyete ilişkin taleplerle sınırlı kalmayıp, IMF’nin borç yapılandırmasına karşı “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” gibi sloganlarla kemer sıkma politikalarına karşı taleplerini de sokağa taşıyorlar.

Bize benziyor

Haziran ayında IMF ile yapılan anlaşmayla Macri hükümeti, IMF’den 50 milyar dolarlık bir kredi almıştı. Bu oran, Eylül ayında yeni bir anlaşmayla 7 milyar dolar daha artarak IMF tarihinin en yüksek kredisi oldu. IMF ile en çok anlaşma imzalayan dünyadaki 3. ülke olan Türkiye’nin 2002 krizinin ardından IMF’ye ödediği borçların toplamı 23,5 milyar dolar, tarihi boyunca IMF’den aldığı toplam borç ise 49,8 milyar dolardı. IMF ile yapılan anlaşmalar uyarınca, Kemal Derviş’in çizdiği özelleştirme ve işçi sınıfını örgütsüzleştirme kapsamındaki politikaları uygulamak AKP hükümetlerine kalmıştı. IMF programının uygulandığı AKP iktidarı döneminde reel ücretler düştü, sendikalılık oranı azaldı ve Türkiye en çok iş cinayetinin yaşandığı ülkelerden biri haline geldi.

Türkiye işçi sınıfı, 2001 krizine örgütsüz yakalanmıştı. Bugün işçi hareketine ciddi darbeler vurulmaya devam ediyor. İktidar eliyle, dünyanın en kötü çalışma koşullarından biri dayatılıyor. Türkiye ve Arjantin’de yaşanan kriz, hem zaman hem de içerik açısından benzerlikler taşıyor. Ancak Arjantin’de bu denli büyük seferberliklerin yaşanmasının nedeni, emperyalizm ve burjuvazinin saldırılarına karşı, parçalı ve birbirinden yalıtılmış mücadeleler arasında koordinasyonun bir şekilde sağlanabilmesi ve seferberliklerin sonucunda, ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonunun (CGT) genel greve zorlanabilmesi.

Bu kapsamda 24 Ekim’de düzenlenecek kitlesel bir yürüyüşle bir kez daha hayatı durduracaklar. Arjantinli işçiler ve emekçiler herkesi öğrenci, işçi, emekli ve kadın hareketlerine katılmaya; tüm fabrikalarda, ofislerde ve okullarda seferber olmaya çağırıyor. Arjantinli işçilerin krizden çıkış için sahiplendiği talepler, bizim taleplerimizden çok da farklı değil: İşten atmalar yasaklanmalı; bankalar ve büyük şirketler kamulaştırılıp işçilerin kontrolü altına alınmalı; IMF ile yapılan anlaşmalar bozulmalı ve dış borçların ödenmesi durdurulmalı.

Tarihte bu ay: İşçi sınıfı Rusya’da iktidarı ele geçirdi

0

1917 senesinin 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesinde Petrograd ve Moskova sokaklarında bir hareketlilik söz konusuydu. Hareketliliğin kaynağı, oportünist solun bileşenleri olan Menşevikler ve Sosyalist-Devrimciler’den oluşan Geçici Hükümet’i (burjuva liberal Kadetler hükümetten ayrılmıştı) devirmek isteyen işçilerin, köylülerin ve askerlerin seferberliğiydi. Geçici Hükümet ekmek sağlamadığı için işçiler, toprak dağıtmadığı için köylüler ve barış tesis etmediği için de askerler ayaklanmıştı. Ayaklanmanın siyasal önderliği, 1917 Şubat’ından Ekim ayına dek işçi, köylü ve asker meclisleri şeklinde toplanmış olan Sovyet organlarında ezici çoğunluğu ele geçirmiş olan Bolşevik Parti’deydi. Bolşevik Parti’nin önderliği devrimi, Çarlık monarşisinin soylu ve aristokrat ailelerinin çocuklarını bale eğitimine ve gösterimine gönderdikleri kurum olan Smirnov Enstitüsü’nden yönetiyordu. Lev Troçki, devrimin askeri operasyonlarından sorumluydu. İki gün boyunca bir dakika dahi uyumadan aralıksız çalıştığı ve devrimin askeri zaferinin merkezi yönetim karargâhına dönüşmüş olan çalışma odasına, Kışlık Saray’ın ele geçirildiği haberi iletildiğinde bir sigara yaktı ve çektiği ilk nefesle birlikte yorgunluktan bayıldı. Lenin’in on senelerdir inşa ettiği partisi, bir devrimci proleter seferberliğin başını çekerek tarihin ilk işçi devletini ilan etmişti.

Burjuva tarihçiler 1818, 1830, 1848, Paris Komünü ve benzerleri gibi deneyimlerden çapı ve niteliği bağlamında farklılaşan Ekim Devrimi’ni daima komplocu bir darbe olarak yorumladılar. Komünistler nasıl olur da, işçilerin büyük bir çoğunluğunu taraflarına kazanarak iktidarı ele geçirirlerdi?! Ancak yanılıyorlardı; Bolşevikler semt semt, şehir şehir, fabrika fabrika ve hatta cephe cephe örgütlenmişlerdi. Sanayi merkezlerindeki Sovyet seçimlerinde, oy oranları %90’ları aşıyor, geçmiş dönemde Menşevik ve Sosyalist-Devrimci gruplarda yer alan işçiler, partinin “Bütün iktidar Sovyetlere!” sloganı altında yerini alıyordu.

Ekim Devrimi tarihin ilk proleter rejimini yarattı. Günlük mesai süresi 7 saate indirildi (o sırada dünyanın hiçbir yerinde 8 saat bile değildi); işçi ücretleri asgari geçim şartlarında değil, üretilenin değerinde hesaplandı; kilisenin ve burjuvazinin mülklerine el kondu, fabrikalar işçilerin denetiminde kamulaştırıldı ve işçilerin yönetimine verildi; boşanma, kürtaj anayasal haklar olarak tanındı; uluslara kendi kaderini tayin hakkı tanındı (bu hakla Rus şovenizminin ezdiği 14 ulus bu hakkını kullanarak ayrıldı); ulaşım, eğitim, sağlık ücretsiz ve doğal haklar olarak tanındı ve geliştirildi; burjuva parlamentosunun sözde demokrasisi yerine işçi demokrasisi inşa edildi; işçi sınıfı erken emeklilik, sağlık sigortası, ücretli izin gibi haklarını elde etti.

Ekim Devrimi insanlığın en parlak anını temsil ediyor. O yeniden var edilmeli; bütün ulusların bütün işçi sınıfları ona, kendi yöntemleriyle ulaşmalı ve ondan öğrenmeli.

25 Kasım: Hayatlarımıza sahip çıkmak için buradayız, bir aradayız!

0

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz ve devletlerin baskıcı kemer sıkma politikaları sadece Türkiye’de değil, dünyada da kadına yönelik şiddetin ve ayrımcılığın giderek katlanmasına yol açıyor. Bununla birlikte, yargının erkekleri kollayan cezasızlık politikası ve giderek daha fazla kadının baskıya karşı direnmesi, kadına yönelik şiddeti arttıran etmenlerin başında geliyor. Devlet kadınları hayattayken korumadığı gibi, kurumları ise erkeklerden yana tutum almaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Tuğçe Kaleli’yi bıçaklayarak öldürmeye çalışan fail tahliye edildi. 2009 yılında 16 yaşında tecavüze uğrayarak öldürülen Sezgi Kırıt’ın faillerine ise 1 ila 5 yıl arasında ödül gibi ceza verildi!

GREVIO’nun (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu) geçtiğimiz günlerde yayımlanan raporuna göre, Türkiye’de kadına yönelik şiddete ilişkin resmi veri olmaması, zorla ve erken yaşta gerçekleşen evlilikler, çocuk istismarı, faillerin cezasız kalması en yakıcı sorunların başında geliyor. Bununla birlikte rapor, güvenlik operasyonları ve kamu sektörünün zayıflaması nedeniyle kadınların şiddetsiz hayat hakkının sağlanması noktasında yeterli bir zemin bulunmadığına dikkat çekiyor.

Ekonomik şiddet düzeni

Ekonomik krizin sarsıcı bir biçimde yaşandığı bugünlerde, rejim bu kez kadınların nafakalarına ve aldıkları sosyal yardımlara göz dikmiş durumda. Kadınların yoksulluğundan bile tasarruf etmeye çalışan iktidar, bir süredir nafakadan ‘ömür boyu maaş’ olarak bahsederken, Meclis Başkanı Binali Yıldırım ise erkeklerin evlenememesinden kadınların yararlandığı yardımları sorumlu tutarak, bu yardımların bir ölçüsü olması gerektiğine değindi. Burada ölçüden kasıt kadınların kocaya ve aileye bağımlılığını sürdürecek bir yardım herhalde, zira burada kocaları ölen kadınlara verilen ayda 225 TL’lik yardımdan bahsediliyor. Kadınlar boşanmak istedikleri için öldürülürken, ayda 200-300 TL gibi komik tutarlarda ve denetimsiz bir biçimde işleyen nafaka sistemi ile kadınlar üzerinden kamudan tasarruf sağlanmak isteniyor.

Kamudan sağlanmaya çalışan tasarruflar kadın düşmanı muhafazakar politikalar ile birleşince devlet kaynaklı şiddete dönüşüyor. Arjantin, Polonya ve en son ABD’de kürtajın suç haline getirilmesine ilişkin yasalar giderek yaygınlaşıyor. Kürtajı yasaklama girişimleri hem devletin kamusal hizmetlerden tamamen çekilmesine; hem de ABD’de olduğu gibi ‘pro-life (yaşam yanlısı)’, ‘doğmamış çocuğu koruma hareketi’ gibi söylemlerle kadınlara karşı düşmanlığa ve kadın hayatının tehlikeye atılmasına neden oluyor.

Kadınlar bir arada mücadele ediyor!

Kadınlar erkek ve devlet şiddetine karşı mücadele etmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıl yükselen kadın mücadelesi sayesinde Ni Una Menos (Bir kişi daha eksilmeyeceğiz) gibi kitlesel seferberliklere ve 8 Mart Uluslararası Kadın grevine tanık olduk. Aynı zamanda bu sene Arjantin’de hem kürtaj yasasının görüşüleceği gün olan 8 Ağustos’ta, hem de 8 Mart’ta uçuş görevlileri havaalanlarında greve gitti ve çeşitli eylemlilikler sahneledi. Aynı zamanda #NiUnaMenos hareketi, #NiUnaMigranteMenos (Bir göçmen kadın daha eksilmeyeceğiz); #NiUnaTrabajadoraMenos (Bir işçi kadın daha eksilmeyeceğiz) ve dış borç ödemelerine karşı “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” gibi sınıfsal sloganlar ortaya attı. Aynı zamanda, 2017’de Pepsico fabrikasındaki lokavtları ve kadın işçilerin maruz kaldığı, taban örgütlenmesine yönelik saldırılara karşı “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” hareketinden binlerce kadın Pepsico işçileriyle dayanıştı ve pek çok destek eylemi örgütledi.

Böyle baktığımızda, kadınların neden bugünkü sınıf mücadelelerinin itici gücü olduğunu daha rahat anlayabiliyoruz. İster üretim alanında (düşük maaşlar, işsizlik) ister yeniden üretim alanında (ev, sağlık, tüm bakım işleri) ilk etkilenen kadınlar oluyor: Ve kadına yönelik şiddet, bu saldırıların bir tezahürü haline geliyor. Tüm bu nedenlerle Türkiye’de ve dünyada kadınlar bir arada hayatlarına sahip çıkıyor, kapitalist devlet ve erkek şiddetine karşı mücadele ediyor.

KESK Bağcılar’da KHK rejimine ve İşten atmalara karşı basın açıklaması düzenledi

0

KESK İstanbul Şubeler Platformu, her hafta ayrı bir ilçede olmak üzere KHK rejimine ve keyfi işten çıkarmalara karşı İstanbul’un çeşitli ilçelerinde basın açıklaması düzenleme kararı almıştı. Bu kapsamda bu hafta Bağcılar meydanda düzenlenen basın açıklamasında “KHK’lar gidecek biz kalacağız”, “İşimizi geri alacağız” gibi sloganların atıldığı basın açıklamasında, “Bugün AKP-MHP ittifakının anti-demokratik, tekli, otoriter, faşizan ve emek karşıtı uygulamalarıyla ülkemizi ve halklarımızı sürükledikleri derin kaosu belirtmek için buradayız” denildi.

“AKP iktidarı keyfi işten çıkarmalarla insanları ekmekleriyle tehdit etmektedir. İnsanca çalışma koşulları talep eden işçileri önce gözaltına alıp, sonra da tutuklayarak hak aramayı bir suç gibi göstermeye çalışırken, emekçilere köle gibi davranmaktadır. Tutuklu işçiler, emekçiler ve sendikacılar derhal serbest bırakılmalı ve işçilerin insani olan talepleri yerine getirilmelidir” denildi. KHK rejimiyle kendi gibi düşünmeyen herkesi hukuksuzca işten atan ve fişleyen yeni tek adam rejimine dikkat çekildi.

Ayrıca 10 Ekim Ankara Katliamı, Cumartesi Anneleri’nin eylemine yönelik yasak ve polis saldırısına da değinilen açıklama şu ifadelerle sona erdi: “Haksız, hükümsüz bir şekilde ihraç edilen, açığa alınan kamu emekçileri olmak üzere emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olan herkesi OHAL-KHK ile örülen saray rejiminin faşizmine karşı emek, demokrasi ve barış mücadelesinde tek ses, tek yürek olmaya çağırıyoruz.”

Bolsonaro’nun seçim galibiyeti: Görevimiz seçim sonrasında haklarımızı savunmak için mücadeleyi örgütlemek! 

0

Seçimlerin ikinci turu, muhafazakâr ve gerici bir projeyi savunarak, PT’ye (İşçi Partisi), geleneksel partilere ve ekonomik krize karşı genel hoşnutsuzluktan yararlanan Jair Bolsonaro’nun zaferiyle sona erdi. Öyle ki, pazar gecesi yeni cumhurbaşkanı ve ekibi, emeklilik reformu ve özelleştirmeler gibi bir dizi mali uyum tedbirini açıkladı. Ayrıca sol muhalefete karşı da antidemokratik açıklamalarda bulundu.

Bolsonaro ile ultra-gerici kapitalist hükümet projesi de zafere ulaşmış oldu. Bolsonaro seçim kampanyası boyunca diktatörlüğü desteklemeyi asla bırakmadı, demokratik özgürlüklere ve azınlıkların haklarına saldırdı. Bu yüzden seçime giden süreçte biz de diğer sol oluşumlarla birlikle Bolsonaro’ya karşı ortaya çıkan muhalif harekete dahil olduk.

Ne yazık ki, işçi ve emekçi halk kesimlerinin büyük bir kısmı Bolsonaro’ya oy verdiler. Bu çelişkili oylama, yalnızca milyonlarca işçinin PT, Lula ve Dilma’ya karşı haklı nefretiyle açıklanabilir. Ülkeyi tepedekiler, çok uluslu şirketler ve bankacılar için yöneterek solun ve sosyalizmin itibarını kirleten PT’nin ülkeyi yönetmeye geri dönmesini önlemek için geniş bir kesim bu sağ kanat seçeneğine oy verdi. Oy kullanırken işçilerin aklında yolsuzluk, mali uyum tedbirlerinin etkileri ve artan işsizlik oranı vardı. PT, maaş ve işçi haklarının aleyhine ülkeyi yöneten sahte solu temsil ediyor. Bolsonaro’dan yana kullanılan oyların bir açıklaması da geleneksel patron partilerine olan tepki ve işçiler bu nedenle, PT’ye ek olarak, PSDB (Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) ve PMDB’ye (Brezilya Demokratik Hareket Partisi) karşı da oy kullandılar. Bolsonaro’yu bir değişim olacağına inanarak seçtiler, fakat gerçek şu ki, bu konuda yanılıyorlar.

Biz de PT’yi sert bir şekilde eleştirsek de 13 adaylı listede Bolsonaro’ya karşı oy verdik. Seçim döneminde Bolsonaro’ya verilecek oyların büyük bir yanılsama olduğunu savunduk. Bu dönemde konuştuğumuz birçok işçinin bizimle aynı fikirde olmadığını gördük. Fakat şimdi kazanılmış haklarımızı gasp etmeye yönelik yeni saldırılar karşısında haklarımızı savunmak için her birimizin kullandığı oydan bağımsız olarak birleşmemiz gerekiyor.


Bolsonaro halkların hiçbir derdine deva olmayacak

Bolsonaro yaklaşık 30 yıldır mecliste. Bu sürenin çoğunda ülkenin en yozlaşmış partilerinden biri olan Maluf’un PP’sinin (İlerici Parti) milletvekili idi. Son iki yıl boyunca ise Temer hükümetini ve onun kitleler karşıtı önlemlerini destekledi. Kamu güvenliğinin askerileştirilmesi önerisi Rio de Janeiro’da acınası bir şekilde başarısız oldu. Bir servete mal olan silahlı kuvvetlerin federal müdahalesi emniyet eksikliğini gidermedi ve aksine siyahi nüfusa, gecekondu ve kenar mahallelere yönelik şiddeti artırdı. Öte yandan sosyal konuları kapsayan mali uyum paketlerine bel bağlayarak ya da özelleştirmelerin arttırılması yoluyla istihdam yaratmanın imkânsız olduğunu da belirtmek gerekiyor. Bolsonaro milliyetçi olduğunu iddia ediyor, ancak ABD’ye karşı bir teslim politikası izliyor. Kendisinin müstakbel ekonomi bakanı yabancı şirketlere fayda sağlamak için bir dizi özelleştirmeler gerçekleştirecek. Bolsonaro’nun geçtiğimiz pazar günü Donald Trump’tan bir telefon alması ve Brezilya’dan diplomatik özür dileyen Siyonist İsrail devleti ile dostane ilişkiler sürdürmesi tesadüf olarak açıklanamaz.

Bolsonaro aynı zamanda 1964 diktatörlüğünü, düşünce ve gösteri özgürlüğünün olmadığı dönemleri savunuyor. Bunun bir göstergesi olarak üniversitelerin özerkliğini ve ifade özgürlüğünü ihlal ederek, öğrencilere karşı polisin ve yargının keyfi müdahalesini destekledi. Ayrıca, gerici önerilerini kabul etmeyen muhalifleri ve gazeteleri avlamaktan bahsediyor. Bütün bunların bir açıklaması var, o da ‘64 diktatörlüğünün generallerinden, aşırı liberal iş adamlarından, ezilen ve sömürülen kitlelerin haklarının hiçe sayan, azınlıklara karşı saldırıları teşvik eden ve içlerine bazı dini liderlerin de dahil olduğu sayısız muhafazakâr liderden oluşan aşırı sağın Brezilya’da zafer kazanmış olması.

Bizim açımızdan bakıldığında, işçileri ve halk sektörlerini aşırı muhafazakâr bir projenin lehine oy kullanmaya sürükleyen çöküşün temel nedeni PT projesinin iflası ve patronlarla ittifakıdır. Tanık olduğumuz bu politik ve ideolojik gerileme, işçi sınıfının, kadınların, siyahi nüfusun ve LGBT’nin tarihsel düşmanları olan burjuvazi ve emperyalizmi, “demokratik ve popüler” projesinin “ilerici müttefikleri” gibi göstermeye çalışan Lula’nın ve on üç yıllık PT yönetiminin bir sonucudur.


Mücadelemiz sokaklarda devam etmeli!

İkinci tur öncesinde haklarımızı ve demokratik özgürlüklerimizi savunmak için kadın, öğrenci, sanatçı, profesör ve emekçilerden oluşan geniş çaplı bir seferberlik gerçekleşti. Şimdi bu hareketi güçlendirmemiz gerek; sokakları Bolsonaro’ya karşı doldurmak için seferberliğe devam etmeliyiz!

Bu saldırılarla karşı koymak için kitleleri en geniş eylem birliğine teşvik etmemiz gerekiyor. Sendikalar, DCE (Öğrenci Birlikleri) ve halk hareketlerini ortak bir mücadele planı altında birleştirerek, hali hazırda devam eden kadın ve gençlik eylemlerini güçlendirmeliyiz. Bunun için, bir ilk adım, CUT (Birleşik İşçi Merkezi), CTB (Brezilya İşçi Konfederasyonu), UNE (Ulusal Öğrenci Sendikası), MST (Topraksız Tarım İşçileri Hareketi), MTST (Evsiz İşçiler Hareketi), CSP-CONLUTAS (Popüler ve Sendikal Konfederasyon – Ulusal Koordinasyon) gibi sendikaları, siyahi ve diğer muhalif nüfusların da dahil olduğu bir birleşik eylem gününde bir araya getirmek olabilir.

Sendika merkezleri, mali uyum planına karşı çıkmak ve Bolsonaro’nun gerici politikasına karşı ulusal bir mücadele planı inşa etmek adına işçi meclisleri ve bölgesel toplantı çağrıları yapmalılar. Aşırı sağ ve müttefiklerine karşı savaşırken Lulizm’in hatalarını aşan bir sol politik alternatif inşa etmemiz gerekiyor. PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), PCB (Brezilya Komünist Partisi) ve PSTU (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi)’nin seferberliklere nasıl müdahale edilmesi gerektiğini tartışmak ve ülke için bir acil durum programı oluşturmak için büyük bir ulusal toplantı yapmaları gerektiğine inanıyoruz. Çünkü ihtiyacımız olan şey, patronlara ve ABD emperyalizmine boyun eğen ve yolsuzluğa tabi olan hükümetlere karşı işçi sınıfının ve halkın çıkarlarını savunan bir sol alternatifin inşasıdır.

Corriente Socialista de los Trabajadores /PSOL – (İşçilerin Sosyalist Akımı/Sosyalizm ve Özgürlük Partisi)

29 Ekim 2018

Krize karşı emeğin haklarını savunmak için omuz omuza!

0

Ortak bildirge

Enflasyondan işsizliğe, yoksullaşmadan ekonomik durgunluğa kadar hayatlarımızı her alanda kâbusa çeviren kapsamlı bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. En yetkili ağızlar “kriz” sözcüğünü kullanmaktan özenle kaçınsalar da, bizler için krizin anlamı birbiri ardına kapanan dükkanlardır, marketlerde sürekli yapılan zamlardır, kabaran elektrik-su-doğalgaz faturalarıdır, ödenemeyen borçlardır, evlere gelen hacizlerdir, işsizliktir, iş cinayetleridir. Krizin anlamı, yaşamımızın giderek sürdürülemez hale gelmesidir.

Geçen ay açıklanan 2019-2021 döneminin Yeni Ekonomi Programı’ndaki göstergeler de “kriz yok” söylemlerini boşa çıkarmaktadır. Enflasyon, büyüme, milli gelir, bütçe açığı, reel sektör borçları ve işsizlik göstergeleri, durumun vahametine işaret etmektedir.

Aslında bugün temel mesele, bu büyük krizin faturasının kime ödetileceğidir.  İktidar çevreleri şimdiye kadar yaşanan tüm krizlerde olduğu gibi bu krizin faturasını da işçi sınıfına, emekçilere, yoksul halk kesimlerine çıkartmak niyetindedir.

Üçte ikisi özel sektöre ve bankalara ait 467 milyar dolar dış borç ve bu devasa borcun ağır sonuçları 81 milyona ödetilmek istenmektedir.

Küçük bir azınlığın borcu, zamlarla, adaletsiz vergilerle, işsizlik tehdidiyle halkın yüzde 99’unun sırtına yıkılmaktadır. İşsizlik fonuyla bankalar beslenmekte, kıdem tazminatına göz dikilmekte, iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmaktadır.

Masallarla, yalanlarla, hamasetle, kin ve düşmanlıkla aklımızı, zor kullanarak tepkimizi bastırmaya çalışanlar zamları alkışlamamızı, yoksulluğa şükretmemizi, işsizliği kader bilmemizi beklemektedir.

Ancak tek sesli medyadaki yalan bombardımanı da, inşaatlarda insanca çalışmak isteyen işçilere atılan gaz bombaları da, hakkını arayan emekçilere yönelik toplu gözaltı ve tutuklamalar da gerçeğin balçıkla sıvanmasına yetmiyor.

Gerçek çıplaktır: AKP iktidarının sürdürdüğü, ithalata, betonlaşmaya, dış borçlanmaya, ranta, spekülasyona dayalı ekonomik model hızla çökmektedir. Çöken sadece ekonomik model değildir: Torpilli akademisyeninden iktidara yanaşması sanatçısına, serseri futbolcusundan mafyatik tarikatlarına kadar toplumsal çürüme yaygınlaşmaktadır.

Sendikal örgütlenmenin engellendiği, onbinlerce kamu emekçisinin ihraç edildiği, grevlerin yasaklandığı, hak aramanın bastırıldığı bir ortamda elde edilen yüksek kar oranlarını paylaşmayanlar bugün zararlarını ve borçlarını halkın sırtına yıkmaktadır. “Nimete” kimseyi ortak etmeyen patronlar, külfeti nüfusun yüzde 99’unun üzerine yıkmaya çalışmaktadır. Oysa fatura bu düzen sayesinde küplerini dolduran patronlara kesilmelidir.

Faturayı ödemesi gereken sadece patronlar değil, aynı zamanda siyasi iktidardır. Ülkemizi büyük bir yıkımın eşiğine getiren neoliberal politikaları yıllardır kimler hayata geçirdiyse krizin sorumlusu da onlardır.

Krizin sorumlusu, Türkiye’yi sermaye için cazip bir ülke yapmak adına emeğin en temel haklarını gasp edenlerdir.

Krizin sorumlusu şeker fabrikalarından kağıt fabrikalarına kamu birikimini özelleştirmeler yoluyla talan edip Türkiye’yi ithalata mahkum edenlerdir.

Krizin sorumlusu sosyal hak olarak tanımlanması gereken kamusal hizmetleri, yerli tarımsal üretimi, kentleri, doğayı imha eden politikaları hayata geçirenlerdir.

Krizin sorumlusu ülkenin kaynaklarını üretime değil yandaşa, halka değil şatafata, barışa değil savaşa kullanan siyasi iktidardır.

Bu ülkenin yüzde 99’u borçlu değil alacaklıdır. Çünkü ekonomik büyüme söz konusu iken, bu ülkenin işçileri, kamu çalışanları, tüm emekçileri yoksullaşmayla, gelir dağılımı ve vergi adaletsizliğiyle, iş cinayetleriyle, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal hizmetlerin ticarileşmesiyle, fabrikalarımızın satılmasıyla büyük bedeller ödemiştir.

Bizler biliyoruz ki işsizlik, zamlar, yoksulluk kader değildir ve toplumun emeğiyle geçinen çoğunluğunu koruyan, kamucu/halkçı politikalar hem mümkün hem de zorunludur. Ücretlerin artırılmasından toplu işten çıkarmaların yasaklanmasına, kamu hizmetlerine zam yapılmamasından vergi adaletine dair somut, uygulanabilir politikalarla işsizlik de yoksullaşma da önlenebilir.

Her ekonomik kriz bir karar aşamasıdır ve bugün verilecek kararın temel sorusu şudur: Kriz karşısında işçiler, kamu emekçileri, işsizler, gençler, kadınlar, emekliler, köylüler, yoksullar mı korunacak, şirketler, bankalar, patronlar ve ülkeyi yönetenler mi korunacak? Krizin bedelini emeğiyle bu ülkenin değerlerini yaratan yüzde 99 mu ödeyecek, krizi yaratan yüzde 1 mi ödeyecek?

Biz aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak “Krizin bedelini ödemeyeceğiz, krizde yüzde 1 değil, yüzde 99 korunsun” talebiyle ortak bir mücadeleyi örgütleyeceğimizi, bu talep etrafında buluşabilecek herkesi, emeğin savunması için omuz omuza mücadeleye çağırdığımızı ilan ederiz.

İmzacı kuruluşlar

SENDİKALAR VE MESLEK  ÖRGÜTLERİ ● DİSK (Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu ● KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) ● TDB  (Türk Dişhekimleri Birliği) ● TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği) ● TTB (Türk   Tabipleri Birliği) ● DEMOKRATİK   KİTLE ÖRGÜTLERİ ● Alevi Bektaşi  Federasyonu ● Bakırköy Kent Savunması  ● Demokratik Alevi Dernekleri ● Dersim Dernekleri Federasyonu ● Divriği Derneği  ● Ekmek ve Onur İşçi Derneği ● Eşitlik İzleme Kadın Grubu ● Genç Sen ● Hacıbektaş Eğitim ve Kültür Derneği ● Halkevleri ● İnsan Hakları Derneği ● Kaç Bize Gel ● Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu ● Kocaeli Dayanışma Akademisi ● Mülkiyeliler Birliği ● Öğrenci Faaliyeti ● Öğrenci Kolektifleri ● Özgürlükçü Gençlik ● Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ● POLİTEKNİK ● Sosyal Demokrasi Derneği ● Sosyal Demokrasi Vakfı ● Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu ● Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi ● Tüm Radyoloji  Teknisyenleri ve  Teknikerleri Derneği  ● Tüketiciyi Koruma  Derneği  ● Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ● Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği ● Yurttaş Hakları Derneği ● PARTİLER ● Devrimci İşçi Partisi ● Devrimci Sosyalist İşçi Partisi ● Emek Partisi ● Ezilenlerin Sosyalist Partisi ● Halkların Demokratik Partisi ● İşçi Demokrasisi Partisi  ● Özgürlük ve Dayanışma Partisi  ● Sosyalist  Emekçiler Partisi ● Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi ● Toplumsal Özgürlük Partisi  ● Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi  ● DERGİLER ● Devrimci Proletarya ● İşçi Gazetesi ●Kaldıraç ● Partizan ● Proleter Devrimci Duruş

Krizin sorumlusu kim?

0

Patronlar ve hükümeti şaşırtmıyor! Madem kriz var, kurtuluş reçeteleri belli! İşçiler, emekçiler fedakârlık yapsın; faturayı yoksul halk ödesin! Pekiyi, faturayı işçiler, emekçiler, yoksul halk neden ödesin?

Aldıkları yüksek maaşlar ile işçiler, emekliler mi krize neden oldular? Sağlıkta, eğitimde işçiye, emekçiye, yoksula bütçeden dünyada eşi benzeri olmayan bütçeler ayrıldı da kriz ondan mı çıktı? Her mahalleye kreşler, spor salonları, tiyatrolar açıldı da ondan mı bütçe açık verdi? Hükümet, belediyeler toplu ulaşımı, elektriği, suyu, doğalgazı bedava yaptı da ondan mı 460 milyar dolar borcu oldu Türkiye’nin?

Türkiye’de asgari ücret belli; açlık sınırının bile altında! Ortalama emekli maaşları belli; o maaşlarla tek bir emekli dahi insanca bir hayat süremiyor! Eğitim paralı. Ulaşım paralı. Elektrik, su, doğalgaz hepsi paralı! Sağlıkta katkı payı ödenmeyen tek bir işlem yok. Dolaylı vergilerin en yüksek olduğu ülkelerden biri Türkiye. Benzinden iletişime, alkolden sigaraya vergiler ürünlerin bedellerinin neredeyse iki katı! Kısacası hava değil ama su da, ekmek de dâhil hiçbir şey bedava değil bu ülkede. Hepsinin parasını, bedelini işçiler, emekçiler, yoksul halk fazlasıyla ödüyor…

Üstelik öylesine ödüyor ki, üzerinden geçmediği köprülerin, içinden geçmediği tünellerin parasını dahi, üstelik dövize endekslenmiş olarak, ödüyor…

O zaman tekrar soralım: İşçiler, emekçiler, yoksul halk en ufak bir paylarının olmadığı mevcut krizin faturasını neden ödemek zorunda bırakılıyor?

Milyarlarca dolarlık özelleştirme yapıldı. Nerede o 60 milyar dolar para? 500 milyar dolara yakın borç var. Nerede bu paralar? Milyarlarca lira vergi toplanıyor. Nerede o paralar? Evet, çoğunu betona gömdünüz. Yandaşlarınızı hayallerinde göremeyecekleri kadar zenginleştirdiniz. Patronları güldürüp, işçileri ağlattınız. Ve gelinen noktada ülkeyi tarihinde olmadığı kadar borca batırdınız, emperyalizme bağımlı hale getirdiniz. Siz getirdiniz! Ülke emekçisini dünyanın en ucuz iş güçlerinden biri haline getirmekle kalmadınız, iş cinayetlerinde de dünyada ilk üçe soktunuz. Buna rağmen emeklilikte yaşa takılanlar dahi, emeklilik haklarını istediği için fırsatçı, türedi, neredeyse vatan haini ilan edilebiliyor.

Çok açık, bu düzen insanlık dışıdır ve kriz kesinlikle doğal afet değildir. Nedeni kapitalizm, sorumlusu mevcut siyasi iktidardır. Bu nedenle şoförü değiştirmek gerekir ama yetmez. Kapitalist düzeni yıkmak gerekir.

İcrayı ertelemek işsiz kalmaya çözüm mü?

0

Şirket iflasları, konkordato ilanları, icra uygulamaları birbirini izliyor. Kriz bu kez teğet falan geçmiyor. Ekonominin kalbine saplanmış durumda ve her geçen gün daha derinlere işlemeye devam ediyor. İşyerleri yaygın tensikatlar yapıyor, iflas edip kapanıyor. İşçiler, “sıra ne zaman bize gelecek?” endişesiyle yaşamaya zorlanıyor. Kapitalizmin mantığı bu. Sermayeler arasındaki rekabet krizleri doğuruyor, bunun faturasını da işçiler, emekçiler ödüyor. Yoksullaşarak, işsiz kalarak.

İşçiler durumun farkında. Bazıları, hükümetin “vatan, millet” lafazanlığıyla krizin üstesinden geleceği hayalini kuruyorlar. Krizin sonuçlar ağırlaştıkça bu rüyalarından belki de uyanacaklar. Ama bazıları da “bir şeyler yapılmalı” diye düşünüyor. Ama bu noktada da bir hata işliyorlar: İşlerini korumanın yolunu, patronlarının ekonomik olarak ayakta kalmasında arıyorlar. Daha çok çalışmak, daha çok üretmek, daha fazla mesai yapmak, daha az ücret almak… Bunlara razı olabiliyorlar. İşverenlerinden kopamıyorlar. Oysa işverenlerin istediği de tam bu. İşçi kapitalist sistemi eleştirmesin, kölece çalışsın…

Bunun bir örneğini eylül ayı sonlarında Kocaeli’ndeki yüksek gerilim ürünleri üreten Elimsan fabrikasında yaşandı. Bu işyerinde ocak ayından beri tensikatlar yapılıyor ve işçiler de işyeri önünde direnişler düzenliyorlardı. 28 Eylül günü iki yıldan beri paralarını alamayan tedarikçi firmalar haciz işlemi için fabrikaya geliyorlar. İşçiler bu kez haciz memurlarının karşısına çıkıyorlar. Fabrikanın ortakları Suudi Arabistanlı. İşçiler haciz işlemini engellemeye çalışırken Suudi yöneticiler de borçlarını ödeyeceklerine “söz veriyorlar”. İcra görevlileri de firmaya beş-on gün süre tanıyor. İşçiler de sonucu alkışlıyorlar ve “Biz buradan ekmek yemeye devam edeceğiz. Gerekirse yemek yemeyecek fabrikamızı yaşatacağız. Batan geminin mallarını yağmalar şekilde buranın göz göre göre kapanmasına izin vermeyeceğiz. Ailelerimizle birlikte burada nöbetteyiz” diyorlar.

İşten atılmış olan 300 kadar işçi ve atılmayı bekleyenler böylece işlerini kurtarmış mı oluyorlar? Elbette hayır, sadece patronlarının paçayı kurtarmasına yardımcı olmuş oluyorlar. Ama bunun için işçileri eleştirmek veya suçlamak haksızlık olur. Sendikaların ve işçi örgütlerinin krize ve işsizliğe karşı bir mücadele planı olmadığı sürece elbette işçiler el yordamıyla, çoğu kez çaresizlik içinde bu tür nafile çözümler üretmeye çalışacaklardır.

Bir yıldan beri ekonomik daralmanın krize, krizin de iflaslara, işyeri kapatmalarına ve tensikatlara yol açacağını, bunun da yaygın işsizliğe neden olacağını söylüyorduk. İşte şimdi bunu yaşıyoruz. Pekiyi, buna bir çözüm var mı? Elbette var.

Önce: işçinin patrondan kopması, “patron yaşarsa ben de yaşarım” zihniyetini bir kenara fırlatıp atması gerekir. Çünkü krizi ve işçinin yoksulluğunu yaratan patronların sistemi ve onların hükümetleridir. İşçi, onların yarattığı krizin faturasını ödemeyi reddetmeli.

İkincisi: Pek çok patron, işçi çıkarmak için “kriz var, iş yok” iddiasından yararlanıyor. O zaman, sendikalıysak sendikacıyla, yoksa temsilcilerimizle birlikte işyerinin muhasebe bürosuna girmeli ve “açın defterleri bakalım, görelim hesapları” demeliyiz. Sahte iflaslar ancak böyle önlenir.

Ve üçüncüsü: Eğer gerçekten şirket iflasa sürükleniyorsa, derhal o şirketin devlet tarafından kamulaştırılarak işçilerin denetiminde üretime devamını sağlamayı hedeflemeliyiz.

Kısacası, icrayı engellemek gibi girişimler falan bir çözüm olmaz. Tensikatlara ve işyeri kapatmalarına karşı başka bir çözüm yolu bilen varsa söylesin, biz de öğrenmiş oluruz.

Emperyalizme bağımlılık artıyor

0

Cumhurbaşkanı’nın ve hükümet yetkililerinin her “yerli ve milli” ekonomiden söz edişlerinde insanın aklına bizim şöhretli futbol takımlarımız geliyor. Bir dolu yabancı adın arasında, acaba kaç tane “yerli ve milli” oyuncu var diye sormadan edemiyoruz. En “yerlisinde” bile bir elin parmak sayısını geçmiyor. Türkiye ekonomisi de öyle. Büyük oranda emperyalizme bağımlı.

Bunu nereden anlıyoruz? Basit, bunun için Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın yayınladığı “Dış Yükümlülük” rakamlarına bakmak yeterli. “Dış yükümlülük”, yabancıların doğrudan yatırım, hisse senedi, tahvil alımı, mevduat, özele ve kamuya verilen krediler aracılığıyla sahip olduğu servet demektir. Onların bu servetinin miktarı AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 147 milyar dolarken, bu rakam 2018 ortalarında 666 milyar dolara yükselmiş. Yani %350 oranında artmış!

Peki onların bu servetinin, bizim milli gelirimiz içindeki payı ne? 2017’de milli gelir 850 milyar dolar olmuş. Demek ki, yabancıların servetinin bizim milli gelirimiz içindeki payı %78. AKP hükümetlerinin sürekli yabancı sermayeyi Türkiye’ye davet etmelerinin sonucu işte bu korkunç rakam.

İktidarın “yerli ve milli” söylemiyle çelişen başka ekonomik veriler de var. Örneğin; Türkiye’de bankacılık sektörünün yüzde 47’si yabancıların elinde. Borsa İstanbul’da bu oran yüzde 65 düzeyinde. Türkiye’nin yabancı sermaye akımlarına bağımlılığı nedeniyle 2018’deki dış finansman kaynağı ihtiyacı, yaklaşık 210 milyar doları buluyor. Türkiye’nin toplam ithalatı 2017’de bir önceki yıla göre %17,9 artarak 234 milyar dolara ulaştı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 129 milyar dolar olan Türkiye’nin brüt dış borç stoku, Eylül 2018’de ise 457 milyar dolara yükseldi. 2002 yılına göre artış %240 oldu.

Ne getiriyorlar, ne götürüyorlar?

Türkiye ekonomisi ağır biçimde dış yatırımlara bağlı duruma getirilmiş bir halde. Üstelik Cumhurbaşkanı yabancı çokuluslu şirket yöneticileriyle toplantılar yapıp, “Türkiye şu an yatırıma en uygun ülkedir” mesajları veriyor. Sanki emperyalist şirketlerin yatırımları ülkenin servetine servet katacakmış gibi.

Bunu anlamak için bu sayfadaki grafiğe bakmak yeterli. Kırmızı çizgi yabancı sermayenin ülkeye yaptığı dış yatırımları; mavi çizgi ise ülkeden alıp kendi ülkesine götürdüğü kâr ve faiz transferlerini gösteriyor. Örneğin, 2010 yılında dış yatırım 9,1 milyar dolar olmuş, ama aynı yıl 11,5 milyar doları kâr olarak alıp götürmüşler. 2016 yılında yatırdıkları ile götürdükleri hemen hemen aynı (13,3 milyar dolar). 2017 yılında ise 10,8 milyar dolar yatırım yapıp 15 milyar doları kâr olarak kendi merkezlerine transfer etmişler; yani yatırdıklarından 5 milyar dolar daha fazlasını götürmüşler. Şunu da unutmamak gerekir: Yabancı sermayenin buradaki yatırımları kendi mülkleri. Yani istedikleri an paralarını ya da mülklerini alıp kendi ülkelerine dönebilirler.

Öte yandan bizim hükümet yetkilileri bu yabancı yatırımların ülke kalkınmasına yarar sağladığını iddia ediyorlar. Ülke kalkınması ancak katma değer üreten sanayi dallarına yatırımla mümkün olur. Peki yabancı sermaye nerelere yatırım yapıyor? Örneğin 2017 yılında toplam 10,8 milyar dolarlık sermaye girişi olmuş. Bunun sadece 2,6 milyarı, yani dörtte biri sanayiye yönelmiş. 4,7 milyar hizmetler gibi katma değer üretmeyen alanlara yatırılmış, 4,6 milyar dolarla da gayrimenkuller satın alınmış, 1,87 milyar dolarlık sermaye de çekip gitmiş.

Bütün bu rakamlar, Türkiye ekonomisinin emperyalist çokuluslu şirketler tarafından işgal edilmekte olduğunu ve aynı zamanda onların bu yatırımları sonucunda biz işçilerin yarattığı değerleri alıp kendi ülkelerine götürdüklerini gösteriyor. Bu açık bir emperyalist sömürüdür ve Türkiye’yi emperyalizme daha bağımlı hale getirdiğinin göstergesidir.

Kim bunlar?

Yabancı yatırımcıların kim olduğunu da devletin yayınladığı verilerden anlayabiliyoruz. Bunlar yatırım miktarı sırasıyla Hollanda, İspanya, Avusturalya, Avusturya, İngiltere, Japonya, Belçika, ABD ve İtalya. Bu emperyalist ülkeler Türkiye’deki yatırımların %75’inden fazlasını oluşturuyor.

Örneğin bu şirketlerden bazıları şunlar: Hollanda: DSM Besin Maddeleri Ltd. Şti., IFF Aroma Esans Sanayi ve Ticaret A.Ş., Iscar Kesici Takım Ticareti ve İmalatı Ltd. Şti., Saybolt Gözetim ve Laboratuvar Hizmetleri A.Ş. İngiltere: Etol Aroma ve Baharat Gıda Ürünleri San. ve Tic. A.Ş., TI Otomotiv San. ve Tic. Ltd. Şti., Vesuvius İstanbul San. ve Tic. A.Ş. İspanya: Garanti Bankası. İtalya: Senapa Stampa Ambalaj San. Ve Tic. A.Ş. Japonya: Bando Kayış Sanayi ve Ticaret (Türkiye) A.Ş., Mitsuba Teklas Turkey Otomotiv A.Ş. ABD: Adient Turkey Seating Otomotiv Ltd. Şti., Alp Havacılık San. ve Tic. A.Ş., Cimtas Boru İmalatları ve Tic. Ltd. Şti., Quad Plus Otomasyon Hizmetleri Ltd. Şti. Bunlar gibi 60 bin kadar şirket sayılabilir.

Emperyalist eşitsizlik

2017 yılında İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, dünyada eşitsizliği hesapladığı raporunu yayımladı. Rapora göre dünya nüfusunun %1’ini oluşturan kapitalistler, dünyada üretilen zenginliğin %82’lik bölümüne sahipler. Yine rapora göre en yoksul %50’lik nüfusun gelirlerinde herhangi bir artış yok. Bugün itibariyle dünya nüfusunun yarısının serveti, sadece ve sadece 42 kişinin elinde.

İnsanlık tarihi ilk defa bu denli eşitsiz bir durumla karşı karşıya. Emperyalist sistemde fabrikalar, işyerleri, otoyollar, köprüler, ormanlar, dereler çokuluslu şirketlere satılır. Çokuluslu şirketler bütün bunları kendi çıkarları uyarınca kullanırlar ve talan ederler.

Emperyalist sistemde üretilen zenginlik paylaşılmaz, tek elde toplanır. Tekeller böyle oluşur. Zenginliğin miktarı arttıkça, onu elinde tutan insanların sayısı azalır.

Emperyalist sistemde çoğunluğun çalışarak kazandığını, azınlık çalışmadan sömürür. Zenginliği işçi sınıfı üretir ancak patronlar toplar.

Emperyalist sistemde güçlü çokuluslu şirketlere ve tekellere sahip olan devletler, diğer devletlerin halklarını sömürür, onların fabrikalarını ve geçim araçlarını satın alır ve keyfine göre kullanır. Türkiye, emperyalizm tarafından sömürülen ülkelere bir örnektir.

Bu sebeplerden dolayı emperyalizmin yıkılması şarttır yoksa o insanlığı açlığa ve yıkıma götürecektir. Emperyalizmin yıkılması için fabrikalar, işyerleri, otobanlar, köprüler ve diğerleri kamunun mülkiyetinde işçilerin yönetimde olmalıdır.

İşçi sınıfı ürettiği zenginliği, emperyalist ve yerli patronların yağmalamasına izin vermeden kendisi kontrol etmelidir.

Bağımlı ve yarı sömürge ülkelerin işçi sınıfları ancak ülke yönetimine geçtiklerini ilan ederek emperyalizmi ülkelerinden kovup, onu bağımsız kılabilirler. Çünkü emperyalizm, bütün burjuva hükümetlere kendisinin edindiği kârlardan rüşvetler vermektedir. Burjuva hükümetler ve partiler emperyalizm ile kol kola çalışırlar. Türkiye’de de bu bağımlılığa son vermemiz gerekiyor.

İhtiyacımız ortak mücadele

0

Yüksek enflasyon, durgunluk, küçülme, işsizlik.

Hükümet bu bileşimin bir ekonomik kriz göstergesi olduğunu ısrarla reddetse de, süreci bir saldırı ve manipülasyon olarak nitelese de sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda olduğunu gayet iyi biliyor.

Dahası, bu sonuçların bizzat üzerinde yükseldiği iktidar zeminini tehdit ettiğinin farkında.

Bu nedenle, 20 gün arayla kamuoyuna sunduğu iki programla –Yeni Ekonomi Programı ve Enflasyonla Mücadele Programı- bu süreci iradi tedbirlerle baskılama ve öteleme telaşında olduğunu gösterdi.

Kriz, işçi ve emekçiler için alım gücünün daha fazla düşmesi; üzerlerindeki vergi yükünün daha fazla artması; işsizlik fonu, kıdem tazminatı gibi haklarının tırpanlanması ve işini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalmaları anlamına geliyor. Hükümetin sunduğu krizle mücadele perspektifi ise bu sonuçları önlemek bir yana daha da derinleştiriyor.

Politika nedir? İşte tam olarak budur! Günün anlam ve öneminden yola çıkarak ifade etmek gerekirse: Politika, krizin bedelinin kime ödetileceğini belirler.

Hükümet, bu açıdan politikasını açıkça ortaya koyuyor. Krizin faturası bir kez daha işçi ve emekçilere kesilmek isteniyor.

Peki, işçi ve emekçiler ne diyor? Emek örgütlerinin kriz karşısında önerdiği politika ne?

Bugün işçi ve emekçi örgütlerinin ortaklaştığı bir programdan söz etmek maalesef mümkün değil. Öyle ki Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu Türk-İş,  geçtiğimiz ay hükümetin ekonomi programını “ülkenin gerçekleriyle uyumlu kalkınma hedefi ve sosyal politikalarla donatılmış bir programın uygulanmasına, toplumun tüm kesimleri gücü oranında katkı sağlamalıdır,” sözleriyle destekledi.

Ancak tabanlarındaki hoşnutsuzluk ve işçi direnişlerindeki artışların da basıncı sonucunda olsa gerek, sendikaların tutum almaya başladığını gözlemliyoruz.

Bu açıdan geçtiğimiz süreçte yaşanan iki gelişme önem taşıyor.

DİSK, “Sendikal hareket sadece kendi üyelerinin değil toplumun yüzde 99’unun çıkarlarını savunmalı ve krize karşı tüm emekçilerin çıkarlarını savunacak bir hat oluşturmalıdır,” diyerek  “Krize Karşı Emeği Savunmak İçin Politika Önerileri” metnini sundu.

Ücretlerdeki Kayıplar Karşılanmalıdır, Vergiler Düşürülmelidir, Kamusal Mal ve Hizmetlere Zam Yapılmamalıdır, Üretken Olmayan Yatırımlar Durdurulmalıdır, Toplu İşten Çıkarmalar Yasaklanmalıdır, İşsizlik Sigortası Fonu Krize Karşı İşçiler Yararına Kullanılmalıdır başlıkları altında özetlediği talepler için “tüm işçilerle ve emek örgütleriyle birlikte hareket etme kararlılığında” olduğunu açıkladı.

Ardından Türk-İş’le görüşerek, bu niyetini destekledi. Bu görüşme, sunduğu programdaki birtakım eksikliklere rağmen ortak mücadele ihtiyacının ortaya konması açısından önemliydi.

Diğer yandan, Türk-İş Başkanı Ergün Atalay, yüksek enflasyon sonucunda eriyen ücretler karşısında, asgari ücret görüşmelerinin öne çekilmesi ve Aralık ayına kadar asgari ücretin 2000 TL olarak düzenlenmesi talebini dile getirdi.

Asgari ücretin bugün sadece asgari ücretle çalışanlar için değil tüm emekçilerin ücretleri için belirleyici olduğu göz önünde tutulduğunda, ücretlerin iyileştirilmesi talebinin krize karşı mücadelede önemli bir yer tuttuğu açık. (Tabii bu talebi ücretlerin enflasyon oranında düzenli artışı talebi ile desteklemek gerekiyor.)

Hem DİSK hem Türk-İş bürokrasisinin ekonomik krizin sonuçları karşısında açık bir tutum almaya başlaması elbette olumlu. Ancak Türkiye’de epeydir unutulan bir şey var. Ortak mücadele için ortak söylemlerden ya da ortak imzalı metinlerden fazlasına ihtiyacımız var.

Bu nedenle, krize ve rejimin baskılarına karşı sendikaların ve tüm emek örgütlerinin öncülüğünde bir işçi programı -ve mutlaka- bir eylem planı hazırlanması gerekiyor.

Daha fazla işçi ve emekçinin bu programa kazanılması için çaba göstermek, farklı işyerlerindeki direnişler arasında bağ kurmak, dayanışmayı güçlendirmek, eylem birlikleri sağlamak önem taşıyor.

Hükümetin saldırı politikalarına karşı böyle karşı durabilir; ekonomik kriz karşısında emekten yana bir politik perspektifin güçlenmesini ancak bu şekilde sağlayabiliriz.

Tek Adam ittifakı çatırdıyor

0

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli birdenbire yerel seçimlerde AKP ile ortak aday çıkarma arayışlarına son verdiklerini ilan etti. Hemen ardından Tayyip Erdoğan da, “herkes kendi yoluna” diyerek Bahçeli’nin restini görmüş oldu. Bu gelişme Cumhur İttifakı’nın büyük kentler dahil pek çok yerde belediyeleri CHP-İYİ Parti ortaklaşmasına kaptırabileceğinin sinyalini veriyor.

MHP’nin AKP ile ortak aday ittifakına son vermesinin ardında, Brunson davası, af talebi, Danıştay’ın öğrenci andı meselesinde verdiği karar gibi sorunlarda Bahçeli ile Erdoğan arasındaki anlaşmazlıkların yattığı belirtiliyor. Ama bizce sorun daha derinlerde. Belediyeler işbaşındakiler için birer rant yuvası olduğundan, bu iki partinin yandaşları arasında kıyasıya bir çekişme var. Ekonomik krizin daha da derinleştiği ve giderek de derinleşeceği bir ortamda “Yağma Hasan’ın böreği”nin paylaşılması konusunda yandaş rantçılar arasındaki anlaşmazlıklar belediye seçimlerindeki “kombin” formülünü darmadağın etti.

Ama her iki parti de, mecliste ve yürütme düzeyinde, Cumhur İttifakı’nın bozulduğuna dair bir açıklamada bulunmadılar. Tam tersine bu ittifakın o düzeyde süreceğini belirttiler. Ne var ki, belediye seçimlerinden başlayan çatlağın büyümesi olasılığı da kuvvetli. Zira, Bahçeli’nin de belirttiği gibi, “Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin kaybedilmesi başkanlık rejiminin meşruiyetinin sorgulanmasını getirebilecektir”.

MHP ve AKP’nin belediye seçimlerinin bu anlamdaki öneminin farkında olmalarına karşılık, CHP ve HDP cephelerinde izlediğimiz gelişmeler onların yerel seçimlerin rejim üzerindeki etkisinin pek farkında olmadıklarına işaret ediyor. Bu iki parti (tabii İYİ Parti de) seçim stratejilerini tamamen rejim içindeki bir operasyon ekseninde kuruyorlar. Özellikle CHP seçimlere, bunu Tek Adam rejimine yönelik bir halk oylamasına dönüştürme çizgisinden uzak, tamamen belediyecilik sorunları üzerinde yoğunlaşan bir eksende hazırlanıyor. “Her kesimin oyunu toplayacak bir aday” bulma anlayışı da, baskı rejimini yok etmeye yönelik bir çalışmadan ziyade, belediye başkanlığını ele geçirme çabasından kaynaklanıyor.

Oysa bizce Mart 2018 seçimleri kimin belediye başkanı olacağından çok, Cumhurbaşkanlığı rejimine ve onun ürünü olan sosyal ve ekonomik krize ilişkin bir referandum niteliği taşımakta. Bu açıdan, belediye ve rant sorunlarını unutmadan, emekçilerin ekonomik, sosyal ve demokratik taleplerine öncelik tanıyan bir seçim hazırlığı gerekmektedir. Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, hep dile getirdiğimiz talepler çerçevesinde ortak adaylar bulunmasından ve desteklenmesinden yana olan anlayışımızı ve çalışmamızı sürdürmekte kararlıyız.

* * *

“Kader kurbanlarına af” meselesinde MHP ile AKP arasındaki tartışma sürerken, CHP iktidar partisinin bu konudaki kararını bekliyordu. Neticede Erdoğan açıkladı: “Biz uyuşturucuları affeden bir iktidar olamayız” diyerek af sorununu uyuşturucu problemine bağladı. Bu onun demagoji kabiliyetine pek uygun bir buluş oldu! Ardından da, “devlete karşı işlenen suçları affedebiliriz, ama kişilere yönelik olanları affetme hakkımız yoktur” dedi.

Pek güzel… Tabii ardından hemen “acaba FETÖ’cüleri mi kastediyor”?” sorusu doğdu. Bilemiyoruz, olabilir. Ama Tek Adam’ın elbette kastetmediği kesimler var: hapishanelerdeki yüzlerce gazeteci, avukat, akademisyen, halk oyuyla seçilmiş belediye başkanları, öğrenciler, en doğal haklarını talep eden 3. Havalimanı işçileri… Toplantıya gelmedi diye görevden alınan 300’ü aşkın muhtarı bile soruşturmaya tabi tutan bir rejimin, uyuşturucu satanları ve kullananları bahane ederek demokratik hakları ayaklar altına alınması elbette ki emekçi halkın gözünden kaçmayacaktır.

Bu nedenle belediye seçimlerine bu tür demokratik sorunların dile getirilerek hazırlanılması büyük önem taşımaktadır.

İskoçya’da ve İzlanda’da kadınlar “eşit işe eşit ücret” diyor

0

Geçtiğimiz günlerde Glasgow, İskoçya’da kadınlar “eşit işe eşit ücret” için 2 günlük grev yaptı. Çoğunluğu temizlik, bakım ve belediye işçisi kadınlardan oluşan yaklaşık 8 bin kişi greve katıldı ve hayatı durdurdu. Grevler, iki büyük sendika GMB ve UNISON öncülüğünde düzenlendi. Yüzlerce çöp toplama işçisi erkek, kadınların taleplerini desteklemek için iş bıraktılar.

Eşit ücret anlaşmazlığı uzun bir süredir devam ediyor. 2006 yılında Glasgow Belediye Meclisi, kadınların ve erkeklerin eşit ücret alması amacıyla bir iş değerlendirme şeması öne sürmüştü. Ancak değerlendirmeye göre kadınlar 3 yıllık ikramiye kayıplarından faydalanamıyordu ve kadınların daha çok istihdam edildiği temizlik, bakım gibi işlerde daha düşük ücret ödeniyordu. Ayrıca bu düzenleme kadınlar açısından pek çok hak ihlali ve ayrımcılık doğuruyordu. Geçen yıl, hukuki süreç sonucunda 2006 şemasının kadınlara yönelik ayrımcılık uyguladığı kabul edildi. Ancak belediye meclisi ile son 1 yılda 21 defa görüşme yapılmasına rağmen hiçbir ilerleme kaydedilmemesi kadınların grevini tetikledi.

Kadınların “eşit işe eşit ücret” grevi, ülkede düzenlenen en büyük grevlerden biri oldu.

İzlanda’da da kadınlar “eşit işe eşit ücret” talebiyle 24 Ekim’de iş bıraktılar. Kadınlar 2 yıl önce de aynı tarihte aynı taleple iş bırakma eylemi yapmışlar ve basınçları sonucunda ülkede “eşit işe eşit ücret”i zorunlu hale getirmişlerdi. Ancak kabul edilen yasaya göre, 25’ten fazla çalışanı olan işletmeler bu yasayı uygulamak zorunda, diğer işletmelerin ise bu yasayı derhal uygulamalarını gerektiren bir zorunluluk yok. Bu yüzden İzlandalı kadınlar sadece bir kısmının değil, düşük ücretlerle çalıştırılan göçmenler dahil tüm kadınların eşit işe eşit ücret hakkı olduğunu söylüyor ve yasanın sadece kâğıt üzerinde kabul edilmesini değil, gerçekten uygulanmasını istiyorlar. Bu yılki eylemlerinde cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğinin yanı sıra işyerinde tacize ve adaletsizliğe karşı taleplerini de dile getirdiler.

Kadınların eşit işe eşit ücret mücadelesi yıllardır sürüyor

İzlandalı kadınların hem iki yıl önce hem de bu yıl oldukça yankı bulan eşit ücret protestoları yeni değil. Bu konudaki ilk kadın grevlerini 1975 yılında yapmışlardı. O gün ülkede kadınların yüzde 90’ı greve katılıp iş bırakmış, ev işlerini yapmayı reddetmişlerdi. İkinci grev 1985 yılında düzenlendi ve kadınlar 14.00’ten sonra çalışmayı bıraktılar. O günden bugüne, erkeklerle eşit ücret alsalardı işten aslında saat kaçta ayrılmaları gerekeceğini hesaplayarak eylemlerini sürdürüyorlar. Bu doğrultuda iş bırakma eylemleri 2005 yılında 14.08, 2010 yılında 14.25, 2016’da 14.38, bu yıl ise 14.55’te başlayacak şekilde düzenlendi. Sürenin her seferinde ileriye atılması, kadınların mücadeleyi bırakmayarak kazanımlar elde ettiklerini açıkça gösteriyor.

 

Kaşıkçı’yı katleden “terörist” kim?

0

Adamcağızı bir yumrukta öldürmüşler. Suudi istihbarat görevlileri meğerse Veliaht Prens Salman’ın talimatını yanlış anlamışlar, sonra da paniğe kapılmışlar, yumruklarına mâni olamamışlar, falan filan. Bunlar devlet diplomasisi gevezelikleri. Cinayeti işleyen bizzat Suudi devletinin kendisi. Asıl gerçek bu.

Suudi monarşisinin ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Terörist bir devlet. Yemen’de çoluk çocuk demeden katliam yapıyor. Lübnan başbakanını Riyad’a kaçırıp istifaya zorluyor. Yüzlerce zengini lüks otele hapsedip haraç alıyor. Ortadoğu ülkelerinde kanlı cihatçı örgütleri parayla destekliyor. Muhaliflerin kolunu bacağını kesiyor, katlediyor. Kaşıkçı da bu yolun kurbanı olmuş durumda. Bu cinayetin ardındaki entrikalar elbette önemli, ama asıl büyük resmi görmeliyiz: Cemal Kaşıkçı devlet terörünün kurbanı olmuştur.

Tamam da, devlet terörü uygulayanlar sadece Suudiler mi? Onları çok seven ABD’nin istihbarat örgütü CIA’nın suikastlarının yanında Suudilerinki belki de hiç kalır. Küba’yı işgal edip Fidel Castro’yu öldürme planı yapmaları; Şili’de darbe örgütleyip sosyalist devlet başkanı Allende’yi öldürmeleri; Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’yı “paketleyip” ABD hapishanesine tıkmaları; Afganistan’ı ve Irak’ı işgal edip kitle kıyımları düzenlemeleri; Pakistan topraklarında operasyon düzenleyip Bin Ladin’i öldürmeleri… Bunlar en fazla bilinenleri ve bilinmeyen niceleri daha var. Suudiler de onlardan öğrenmiş olmalılar bu işleri.

Ya Putin? Bir dizi ülkede muhalifini radyoaktif ve kimyasal maddelerle öldürtmekle ün kazandı. Cinayetlerinde “yüksek teknoloji” kullanmakla şöhrete ulaştı. Bu arada Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, emniyet müdürüyken onlarca uyuşturucu kullanıcısı ve satıcısını öldürmüş olmakla, aynı şeyi yapmaya devam etmekte kararlı olmakla iftihar ediyor. Bu tip canilerin sayısı son sıralarda artma eğiliminde.

Devlet terörü uygulamaları sadece ülkelerin içinde yapılmıyor. Devletin istihbarat servisleri ülke sınırlarının dışında da “operasyonlar” düzenliyorlar. Uluslararası yasalara aykırı olarak başka devletlerin topraklarına giriyorlar, o ülkenin yetkililerinin bilgisi dışında “istenmez” kişileri öldürüyorlar veya yakalayıp kendi ülkelerine kaçırıyorlar. Ya da girdikleri ülkelerin yetkilileriyle pazarlıklar yapıp ve onların göz yummasıyla operasyonlarını tamamlıyorlar.

Terörist devletlerin sayesinde artık hiç kimse hiçbir yerde güvende veya güvence altında değil. Terör, hem de “terörizme karşı mücadele” gerekçesi altında her yere sızıyor, yayılıyor. Son dönemlerde ülke yetkililerinin açık açık başka ülkelerde operasyon düzenleyerek muhaliflerini “paketlemekle”, yani kaçırıp getirmekle övündüklerine şahit olmaktayız.

Kaşıkçı cinayeti umarız bu tip yasa dışı faaliyetlerle övünenlerin, devlet terörünün çirkin ve vahşi yüzünü görmelerine ve halkta uyandırdığı infiali anlamalarına vesile olur.