Ana Sayfa Blog Sayfa 62

Ekonomik yıkımdan çıkış için İşçi Programı

0

Adeta bağırarak yaklaşmakta olan ekonomik kriz, en sonunda tüm şiddetiyle patlak verdi. Son birkaç gün içinde Türk lirasının dolar ve diğer yabancı para birimleri karşısında olağanüstü değer kaybı yaşamasıyla, oldukça kırılgan durumda olan ülke ekonomisi çok şiddetli bir krizin içerisine yuvarlanmış durumda. Görünürde Rahip Brunson üzerinden dönen “rehine pazarlığında” ABD ile yaşanan gerilimden çıkmış görünen kriz, gerçekte AKP hükümetlerinin 16 yıl boyunca uyguladığı politikalar sonucunda, ekonomide biriken yapısal sorunların daha fazla sürdürülemez bir seviyeye gelmiş olmasından kaynaklanıyor.

Hatırlayalım: Erdoğan ve AKP-MHP ittifakının seçimlerin gerçekleşmesine daha 16 ay olmasına rağmen ülkeyi erken seçime götürmesinin ardında, yaklaşmakta olan ekonomik yıkım yatıyordu. Ekonomik yıkımın sonuçlarıyla henüz yüzleşmeden seçimleri kazanarak, iktidarlarını birkaç yıl daha uzatmak hedefindeydiler. Ne var ki, seçimlerin erkene çekilmesiyle krizin tarihi de öne çekilmiş oldu ve 24 Haziran’ın üzerinden daha iki ay geçmeden, ülke tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birisine yuvarlanmak üzereyiz.

Rahip Brunson’un ev hapsine gönderilmesinin ardından, ABD’nin açıklamaları ve yaptırım kararıyla hızla yükselmeye başlayan dolar, Ağustos başında 5 TL’nin üzerine çıktı ve bu satırlar yazılırken 7 TL civarında seyrediyor. Bu senenin başında 3,7 TL civarında olan dolar, böylece son 8 ay içerisinde TL karşısında neredeyse yüzde yüz oranında değer kazandı. Ülkenin toplam dış borcu 460 milyar dolar düzeyindeyken (milli gelirin yaklaşık yüzde 60’ı) ve bu yıl içerisinde ödenmesi gereken yaklaşık 240 milyar dolarlık borç varken, dolardaki bu artış ekonominin çöküşü anlamına geliyor.

Erdoğan ve kabinesine göre dolardaki artışın sebebini ekonomik nedenlerle açıklamak mümkün değil ve artışın sebebi ülkemize karşı dış güçlerin başlattığı “ekonomik savaştan” kaynaklanıyor. Hükümet, eğer bu savaşa karşı iman gücümüzle direnirsek dış güçlerin bu oyununu da bozabileceğimizi söylüyor ve halkı yastık altındaki dövizleri TL’ye çevirmeye çağırıyor. Eğer gerçekten bir “ekonomik savaşın” içerisindeysek, sorulması gereken çok önemli bazı sorular var. Neden Türkiye’ye karşı savaş açmış olan dış güçlerin Türkiye’de halen askeri üsleri bulunuyor, neden Türkiye devleti ve şirketleri bu “dış güçlere” dış borç ödemeye devam ediyor ve neden bu “dış güçlerin” şirketleri ülke içinde devasa kârlar ederek faaliyet sürdürmeye devam ediyor? Eğer ülke gerçekten bir savaşın içindeyse Erdoğan ve hükümetinin bu sorulara yanıt vermesi gerekir. Ya da “ekonomik savaş” söylemi, bir kez daha Erdoğan hükümetinin kendi sorumluluğunu örtbas etmek için uydurduğu bir bahane anlamına geliyor.

Evet, emperyalist ülkelerin ve mali sermayenin bugün döviz kurları üzerinden bir manipülasyon yaptığı gerçektir. Fakat buradaki asıl mesele, ülke ekonomisini bu kadar zayıf ve kırılgan hale getirerek bu manipülasyonlara imkân tanıyan Saray rejiminin kendisindedir. 16 yıl boyunca AKP tipi ekonomik büyümenin sonuçlarına bakalım. Devasa orandaki dış borç, milli gelirin yüzde 7’sine varan ve 50 milyar doları aşan cari açık, yüzde 15 civarında enflasyon, yüzde 10’un altına düşmeyen işsizlik, gelir dağılımında zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun iyiden iyiye açılması…

ABD ve Avrupa’daki düşük faizlerden ötürü ülkeye sıcak para girişi olduğunda, Saray rejimi devasa oranda borçlanmaya imkân tanımış ve bu paranın inşaata, silah sanayiine ve bireysel tüketimin artırılması gibi sürdürülebilir olmayan alanlara yatırılmasına öncülük etmişti. Şimdi ABD’de faiz artışlarıyla beraber bu eğilimin tersine dönmesi sonucunda ülkeden sıcak para çıkışı hızlandı ve borç para bulmak eskisi gibi kolay bir mesele olmaktan çıktı. Bunun yansıması Türkiye gibi bağımlı veya yarı sömürge ülkelerin para birimlerinin değer yitirmesiydi. Bu eğilime ek olarak, Erdoğan rejiminin mali sermayeyle ve emperyalist ülkelerle kof ve maceracı sürtüşmeler yaşaması, TL’nin diğer ülke para birimlerine kıyasla çok daha yüksek oranda değer yitirmesini beraberinde getirdi. Hatırlamak gerekirse, Erdoğan’ın Merkez Bankası üzerinde kontrol kurması ve bunu Londra’da borsa simsarları karşısında açıktan savunması, mali sermayeyi kaygılandırmış ve ülkeden para çıkışı hızlanmıştı. ABD ile yaşanan diplomatik gerilimler ve politik sürtüşmeler ise bu eğilimi hızlandırdı ve sonuçta TL’nin dolar karşısında tam anlamıyla yere çakılmasıyla sonuçlandı.

Çoğunluğu özel sektöre ait olan (yaklaşık 250 milyar dolar) dış borcun, dövizin bu olağanüstü yükselişi karşısında çevrilmesi mümkün değil ve bunun ilk aşamadaki yansıması şirket iflasları, bunların bankalara uzanması, kitlesel işten çıkarmalar ve işsizliğin tırmanması olacak. Aynı zamanda dövizdeki artış, yeni bir zam dalgasına ve enflasyondaki yükselişin artmasına neden olacak. Mevcut ekonomik yıkım tablosu karşısında Erdoğan rejiminin önünde iki seçenek bulunuyor. Birincisi, emperyalizmin ve mali sermayenin dayatmalarını kabul etmek. Faizlerin artırılması, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının garantisinin verilmesi, IMF’den veya daha dolaylı olarak alınacak krediler karşılığında emekçi halka dönük kemer sıkma politikasının uygulanması. İkincisi ise, emperyalizmle sürtüşmeye devam edip korporatist yapıda bir devlet kapitalizmine geçilmesi ve başta Çin olmak üzere alternatif yerlerden kaynak arayışına gidilmesi. İkinci ihtimal birincisine göre daha çetrefilli ve düşük bir ihtimal olmakla birlikte, Erdoğan’ın B ve C planları derken kastettiği tam olarak bu.

Emekçi halk için bu seçeneklerin “kırk katır ve kırk satır” denkleminden hiçbir farkı yok. Her iki ihtimal sonucunda da, emekçi kitleler kitlesel işten çıkarma dalgasıyla, ağır bir yoksullaşmayla, yeni bir zam dalgasıyla ve baskıcı önlemlerin artmasıyla karşı karşıya kalacak. Ekonomik yıkımdan kapitalizm çerçevesinde, emekçi halk yararına bir çıkışın olması mümkün değil. Bununla birlikte, kapitalizm içerisindeki “acı reçete” çözümüne mahkûm değiliz. Eğer krizin faturasını emekçi halkın değil krizin sorumlularının ödemesini istiyorsak, ekonomik yıkım karşısında bir İşçi Programı’nı öne sürmek zorundayız.

Her şeyden önce, devasa dış borcu yaratanlar, şirket ve banka iflaslarıyla bu borçları devletin üstlenmesini ve dolayısıyla bu borcun yükünü emekçi halka çıkaracaktır. Bunun karşısında dış borç ödemelerinin reddedilmesini ve bu kaynakların emekçi halkın yararına kullanılmasını savunmalıyız. Emperyalist ülkelerin mali sermayesi dış borç faizleriyle ülkeyi bugüne dek yeterince sömürdü! Bu borç emekçi halkın borcu değildir ve ona fatura edilemez. İkinci olarak, ülkenin ekonomik krize yuvarlanması sonucunda ülkeden sermaye çıkışı giderek artmakta ve ülke ekonomisi üzerindeki manipülasyon giderek derinleşmektedir. Bunu engellemenin yöntemi, sermaye giriş-çıkışları üzerinde ve dış ticarette devlet tekelinin sağlanmasıdır. Bankaların ve büyük şirketlerin tazminatsız kamulaştırılmasıyla merkezi planlı bir ekonomiye geçilmeli, ekonomik kaynaklar emekçi halkın çıkarları temel alınarak kullanılmalıdır. Bu talepler, ilk aşamada “gerçekçi” görünmeyebilir fakat bu seçeneğin dışındaki tüm yöntemler, krizin emekçi halk tarafından yüklenilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. Bu nedenle sendikalar ve emekten yana örgütler böylesi bir İşçi Programı etrafında bir mücadele planı oluşturmak zorunda.

Yerel seçimlere doğru: Türk tipi başkanlığa karşı işçi tipi demokrasi

0

Türkiye’de demokrasinin en büyük destekçisi olduğunu iddia edenlerin demokrasiden ne anladıklarını çok iyi kavrayabildiğimiz günleri yaşıyoruz.

Pek demokrat olduğunu söyleyen kimselerin hepsinin, birinci sınıf işçi düşmanı olan Özal’a, Çiller’e, Yılmaz’a, Ecevit’e ve nihayetinde Erdoğan’a destek verdiklerini gördük.

Demokrasinin en radikalinden, çoğulculuğundan bahseden Selahattin Demirtaş’ın “1 oyluk canları var” ve “oy verin, gerisini bize bırakın” dediğini duyduk. Bizleri, “işçilerin demokrasisi mi olurmuş, çoğunluğun demokrasisi olmalı. Sadece işçiler değil herkes için demokrasi,” diyerek geri kafalılıkla suçlayanların ise Muharrem İnce’ye çağrıda bulunduklarına da şahit olduk.

Netice itibari ile “bir oyluk can” çıkmayınca ve “adam kazanınca” tüm umutlar söndü mü?

Biz demokrasinin sadece bir oya sığacağına inanmıyoruz. “Herkese demokrasi” diyen tuzağı görüyoruz.

Yerel seçimler yaklaşırken bir kez daha işçi demokrasisini düşünelim.

Bugünün sisteminde iki handikap var: Öncelikle bir düzen partisinin belediye seçimlerini kazanmasıyla yaşadığımız şehir, ilçe, mahalle patronlara açılıyor. Belediye taşeron çalıştırıyor. Tüm altyapı bizim ihtiyacımız için değil, yandaş firmalar için üst üste sökülüp takılıyor. Kısacası vergilerimiz bizim için değil, zenginlerin firmaları için kullanılıyor ve biz icraat sırasında söz söyleyemiyoruz.

Bugünün sisteminin ikinci ve ciddi handikabı şu: Başkan, seçilen belediye başkanlarını kafasına göre yerinden alıp başkasını atayabiliyor.

Peki, işçi demokrasisinde durum nasıl olur?

Öncelikle işçi demokrasisinde oy veren herkesin denetleme hakkı olur. Bugün belediye meclis toplantılarına katılamıyoruz. Çünkü patronun demokrasisi var. Eğer işçinin demokrasisi olursa bu toplantılar açık olur. Biz yalnızca oy veren olmayız. Denetleyen ve kararları hep birlikte alan oluruz.

Daha önemlisi, seçtiğimizi görevden geri çağırabiliriz. Seçilen eğer doğru çalışmıyorsa, seçenler onun görevine son verip yerine yenisini getirebilirler.

Seçilenler kalifiye bir işçinin maaşından daha fazla maaş alamazlar.

Böyle bir demokrasi en güçlü, en doğrudan demokrasi olur. Sadece patronun demokrasisi olmaz. Çünkü bu düzende yandaş patronlar işçileri kötü koşullarda çalıştırıp öldüremez. Vergileri cebe indiremez. İşçi demokrasisinde tüm ezilenler gibi kadınlar da daha güçlü yer alabilir. İlerisi, radikali ya da Türk tipi olanı değil, yalnızca böyle bir demokrasi doğayı, çevremizi ve ekmeğimizi gözetebilir.

 

Sendikalarda işçi demokrasisi mümkün mü?

0

“Bu işyerine sendika girmez” algısının oluşmasına, biz öncü, örgütlü işçiler de yardım etmekteyiz. Günümüzdeki hakim sendikal anlayış, temel anlamıyla bir avuç sendika bürokrasisinin daha fazla rahat etmesi, uzun soluklu olarak sendikanın tepesine çöreklenerek, işçilerden toplanan aidatların kendi yaşamlarının yolunda gidebilmesi için harcanması üzerine kuruludur.

Sendikal bürokrasi, birkaç özverili öncü işçinin çalışmış oldukları fabrikalardaki örgütlenmelerin üzerine oturmaktadır. Bu fabrika örgütlenmesi sonucu önlem alan fabrika patronunun gazabına uğrayan öncü işçiler kapının önüne koyulduklarında, sendikal bürokrasi göstermelik birkaç eylem yaparak ya da birkaç haftayı geçmeyen fabrika önü direnişi yaparak işçilere sahte güven vermeye yeltenir. Direniş sonunda ise yargı süreci başlatarak artık işçilerin emeğini, umudunu mahkeme koridorlarında aramalarına karar verir. Tabii ki bunların hepsini yaparken sendikal bürokrasi, işçilere göstermelik birkaç şey danışarak, sanki işçilerin görüşlerine önem veriyormuş gibi davranır. Ama birçok direniş ya da sendikal örgütlenmelerde işçi demokrasisi katiyen hayata geçirilmez. Çünkü işçi demokrasisi, bürokrasinin kimyasına aykırıdır.

Mevcut sendikal anlayışta işleyen bir işçi demokrasisi anlayışı olmuş olsaydı fabrikaların, işçilerin, grevlerin, direnişlerin yapısı kesinlikle yeni Kaveller, Paşabahçeler, Mutlu Aküler ve en önemlisi 15-16 Haziranlar yaşatırdı. İşçiler hayatlarının büyük bir bölümünde çalışmış oldukları fabrikalarda patronun daha fazla kâr elde etmesi için azgınca sömürülebiliyor, en kötü koşulda çalıştırılabiliyor, kendilerine cehennem koşulları dayatan patronlara karşı yan yana gelip ellerini birleştirmekte gecikebiliyorlar. Üretimden gelen gücünün farkında olamayan işçiler, dayatılan güvencesiz, geleceksiz, kuralsız bir durumda çalışmaya büyük bir çoğunlukla devam etmekte, kötü giden gidişata dur diyememektedir.

İşçiler arasındaki güvensizlikten dolayı, bir işçi “Bu fabrikaya sendika girmez” diyebiliyor. Hatta bu güvensiz umutsuzluğunu bir üste taşıyarak ve “Patron da sendikanın buraya girmesine izin vermez” diyerek kendisinden güçlü olarak gördüğü patronu, dokunulmaz veya karşısına çıkılmaz ilan edebiliyor. Aslında kendi gücünün farkına bir varabilse, üretimden gelen gücün neye kadir oluğunu bir bilebilse, kendisi olmadan fabrikaların dört duvardan ibaret olduğunu, patronun da beş parasız kalacağının farkında olabilse birçok şeyi tersine çevirebilir. İşçiler birlik oluşturup; fabrikalarda, sendikalarda örgütlenip kendi komitelerini ve işçi inisiyatifini oluşturarak patronun birçok saldırısını boşa çıkartıp, patronu toplu sözleşme masasına oturtabilirler. İşte o zaman kim korkar sendikalaşmaktan diyebiliriz. İşte o zaman işçilerin sessiz yankılarını koca bir çığlığa çevirebiliriz. İşyerlerinde işçi denetimi başta olmak üzere oluşturulacak komitelerle, bin bir zorlukla işyerlerimize soktuğumuz sendikaları denetleyebilir, görev alırız. İşte o zaman sendikal bürokrasi oturduğu koltuklardan uzaklaşır, işçiler sendika denetimini sağlar. Türkiye’de sendikalı işyeri ve işçi sayısı artar, işçi sınıfı yaşanan birçok soruna da cevap olmak için ciddi çaba içerisine girer.

Ne yazık ki sendikalarda yönetici işçi sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bu çok az sayıdaki işçi de bürokrasiye yakın işçilerden oluşturulmaktadır. İşçi sınıfı sırtında bir ur gibi taşıdığı bürokrasiden işyeri komiteleri oluşturarak kurtulabilir.

Biz İşçi Demokrasisi Partili işçilere bugünden sonra daha fazla görev düşmektedir. Grevleri yasaklanan, sendikal örgütlenmeleri engellenen, işten atılmayla tehdit edilen, iş kazaları ve cinayetlerle yüz yüze bırakılan, yan yana gelmesi ve birleşmemesi için birçok zorlukla yüz yüze bırakılan, insanlığın kurtuluşuna yol açacak işçi sınıfı dağınık, örgütsüz ve güvensiz koca bir gövde gibi durmakta. Atacağımız her bir adım, işçi sınıfının içerisinde partimizi de fabrikaların tüten baca dumanına yakınlaştırır.

Saydıklarımızı hayata geçirmemizin bir tek yolu var. Çalıştığımız fabrikalarda partimizin temel programını tanıtan, yayan, gazetemizi dağıtan, okutan, tartışan fabrika hücreleri kurduğumuzda işçi sınıfının karşılaştığı birçok soruna işçilerle beraber çözüm üretebiliriz.

Yaşasın işçilerin birliği.

Kürt hareketi ve sol üzerine bir değerlendirme

0

AKP-MHP koalisyonunun OHAL şartları altında ilan ettiği 24 Haziran seçimlerinin galibi Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. HDP ise, üzerindeki tüm baskılara rağmen yüzde 11,7’lik oya ulaşıp parlamentonun yeniden üçüncü büyük partisi olurken, 1,5 yıldır hapiste tutulan Demirtaş yüzde 8,4’lük oy oranına ulaşmayı başarabildi.

Ne oldu?

Saray ittifakının bütün baskı aygıtlarını ve devlet imkânlarını seçimleri kazanmak için nasıl seferber ettiği herkesin malumu. Seçimi önceleyen 2 yıllık OHAL sürecinde, muhalefeti kriminalize etme, tutuklama ve hatta KHK’ler aracılığıyla “yaşayan ölü” haline getirme noktasındaki baskı politikasından en fazla payını alanlar da başta HDP olmak üzere Kürt halkının temsilcileri oldu. Bu sürecin seçim sonuçlarına yansıdığı çok açık. Özellikle Hendek operasyonlarının yaşandığı 2015 yılından beri Kürt illerinde neredeyse kalıcı hale gelen ağır “güvenlik” konsepti, doğudan batıya artarak devam eden göç dalgasına sebep olmuş, bölgeye çok sayıda güvenlik gücü ve korucunun yerleştirilmesi ile süreç devam etmişti. Üstelik mahallelerin, okulların operasyonlar sonucu tahrip oluşu, bununla birlikte seçim sandıklarının başka ilçelere taşınmış olması, yaz sürecinde bölgeden göçen mevsimlik işçiler ve Suruç’ta seçim öncesi yaşanan olaylardan da öngördüğümüz muhtemel seçim usulsüzlükleri HDP’nin bölgedeki görece oy kaybının dinamikleri olarak özetlenebilir. Ancak tüm bu baskı ve yıldırma politikalarına karşın, HDP barajı geçerek meclisin üçüncü büyük partisi olabilmiş, üstelik batıdaki emekçilerin bir kesiminin de oylarını alarak Kürt ve Türk emekçilerinin Tek Adam Rejimi’ne karşı birlikte mücadele edebilme potansiyelini ortaya koymuştur.

Ya şimdi?

Seçim sürecinde HDP emekçi kitlelere herhangi bir somut politika sunabilmiş olmamasına rağmen meclise girdi, hem de sol-sosyalist adaylarla birlikte. Ne var ki, seçimler sonucunda Tek Adam Rejimi anayasal bir nitelik kazandı; yasama ve yargı fiili olarak feshedildi. Kısacası, yasa yolu ile yeni bir OHAL dönemi açıldı. Yeni rejimin Kürt sorununa ilişkin politikalarını öngörebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Nitekim seçimden sonra 2 HDP’li milletvekiline soruşturma açılması, HDP ilçe örgütlerine yapılan baskınlar, sürecin nasıl seyredeceğine ilişkin ilk ipuçlarını sunmaya başladı.

Peki, ne yapmak gerekir? Meclisin fiili olarak ilga edildiği bir durumda parlamentodaki mücadeleyle sınırlı bir politik yöneliş, ne yazık ki beyhude bir çaba olacaktır. Mecliste olmak önemlidir ve meclis, emekçi Türk ve Kürt halkını birleştirecek somut politikaların kitlelere anlatılması açısından kullanılabilir. Ancak bu elbette meclisin fiili yapısıyla birlikte yer yer olanaksız ve en iyi ihtimal yetersiz kalacaktır; dolayısıyla bunun ötesine geçmek elzemdir. Sonuçta ülkenin gidişatından ve hayat şartlarından memnun olmayan işçi ve emekçilerin bir kesiminin AKP’den MHP’ye yönelmiş olmaları sol için her daim akılda tutulması gereken oldukça kritik bir derstir. Bu gerçeklik, ekonomik krizin yarattığı yoksulluğa, işsizliğe, dış borç ödemelerinin durdurulmasına yönelik taleplerimiz ile başta Selahattin Demirtaş olmak üzere tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılması, baskı ve savaş politikalarının durdurulması gibi Kürt sorunun çözümüne yönelik talepler ile köprü kurmayı gerektirmektedir. Bu da parlementarizmin dahi olanaklı olmadığı bir rejimde, sosyalist solun ve Kürt siyasetinin emekçi mahallerinde, okullarda, işyerlerinde adil ve eşit bir barışın ancak onurlu bir yaşam ile mümkün olabileceğini ısrarlı bir biçimde anlatmayı ve bunu kitlesel bir biçimde örgütlemeyi gerektirir.

Flormar direnişi sürüyor

0

Gebze Organize Sanayi’nin güzel asfaltlanmış geniş yollarından geçerken iki yanınızı geniş bakımlı bahçeleriyle her çeşit fabrika sarıyor. Bu boş yolların ortasında 199. Sokak’ta Flormar fabrikasının önünde, ağaçların gölgesinde bekleyen direnişçi işçiler ile karşılaşıyorsunuz. Manzara, patronun işçilerin alanını daraltmak için fabrika önüne getirttiği hurdaya çıkmış üç büyük yolcu otobüsüyle kirleniyor. Fabrika ise içerideki işçiler için adeta hapishaneye dönmüş durumda; çalışan işçilerin direnenleri görmemesi için çitlere kalın brandalar çekilmiş, üzerlerine ise dikenli teller geçirilmiş. Sağda solda birkaç tane sivil polis hemen gözünüze ilişiyor. Gebze Organize Sanayi’nin özel güvenliklerinden biri işçilerin karşısındaki kaldırımda plastik bir sandalye üzerinde oturarak işçileri izliyor. Fabrikanın çitlerinin dış kısmını ise Petrol-İş’in pankartları süslüyor: “Flormar değil direniş güzelleştirir.” Direniş alanına işçilerin yemek saatinde varıyoruz, hemen bize de ikram ediyorlar. Ardından da neden sendikalaştıklarını, işten neden çıkartıldıklarını ve direniş için neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.

Sendikaya neden üye olduklarını sorduğumuz maskara ve ruj imalatı bölümlerinden Zuhal ve Pınar adlı işçiler, en önemli nedenin yeterli ücret alamamaları olduğunu söylüyorlar. İşçilere yapılan zamların %10’u geçmediğini, altıncı aydan sonra yapılan gelir vergisi kesintileri de eklenince aldıkları ücretlerle yaşamalarının neredeyse imkânsız olduğunu anlatıyor, kıdem kazanmalarına rağmen birçok işçinin çok düşük maaşlara çalıştığını, aralarında 14 yıldır asgari ücretle çalışan arkadaşlarının dahi bulunduğunu belirtiyorlar. İkramiye ise ancak iki yıldan fazla çalışan işçilere yarım maaş, beş yıldan fazla çalışan işçilere tam maaş şeklinde veriliyor. Buna karşılık patron her geçen gün işçilerin mola saatlerini daha da kısaltıyor.

Fakat çok uzun zamandır süregiden maaş sıkıntılarından fazlası da var. Konuştuğumuz işçiler bütün bu maaş sıkıntılarının yanında, bizlere sendikalaşma kararlarındaki kırılma noktalarından da bahsetmekte oldukça hevesliler. Kronikleşmiş ücret sıkıntıları dışındaki sorunlar şirket içi adaletsizliklerin artması ile başlıyor. İşçilerin anlattıklarına göre beyaz yakalı işçilerin şefleri işten çıkartılıyor ve yerlerine mavi yakalılardan dört kişi amir olarak atanıyor. Patronun açıkça beyaz yakalı maaşlarını (masraflarını) azaltmak için yaptığı bu hamleden sonra amir olan işçilerin arkadaşlarına karşı tavırları giderek kötüleşiyor.

Fabrikada her iş çıkışında mavi yakalı işçilerin üstleri aranarak onurları kırılıyor. Mavi yakalılara hırsız muamelesi yapılırken, gerçek hırsız olan patron, işçilere iş için alet edevat bile sağlamaktan çekiniyor. Bundan dolayı işçilerin yakındıkları en büyük sorunlardan biri de yaptıkları işe uygun aletlerin patron tarafından sağlanmaması. Kimyasalla dolu kazanları yıkaması gereken işçilere yeterli miktarda bez sünger verilmiyor ve işçilerin sağlığı bu şekilde tehlike altına girmiş oluyor.

Son olarak, Setcard ile 500 liralık gıda harcaması hakkı olan işçilerin bu hakkının patron tarafından gasp edilmesi işçiler için bardağı taşıran damla oluyor. Gıda harcaması haklarını kullanmak isteyen işçilere ise her gün işe gelme, hastalanmaları halinde rapor vermesi imkânsız gibi görünen işyeri hekiminden rapor alma gibi uygulamaların dayatılmasına rağmen patronlar bu 500 lirayı 100 liraya indiriyorlar. İşçilerin tepkileri karşısında ise bu paranın hakları değil patronlardan gelen bir hediye olduğunu, istendiği zaman geri alınabileceğini iddia ediyorlar.

Direnen Flormar işçisi her şeyden önce Flormar ve Flormar’ın çoğunluk hissesine sahip olan Yves Rocher mağazalarının boykot edilmesini istiyorlar. Söylediklerine göre, çalıştıkları fabrika Türkiye’de Flormar ürünlerinin üretildiği tek merkez. Avrupa merkezli şirketin sendikalaşmaya izin vereceği yönünde imzaladığı çeşitli anlaşmalar olduğunu söyleyen işçiler, şirketin Türkiye’de buna uymadığını belirtiyorlar. Bundan dolayı Yves Rocher ile de görüşüldüğünü anlatan işçiler, bu şirketin sorumluluğu üstlenmediğini söylüyorlar.

Haksız ve hukuksuzca işten atılan işçilerin mahkeme süreçleri önümüzdeki aylarda başlayacak fakat işçilerin en büyük arzusu mahkeme süreci başlamadan önce sendikalı bir şekilde işlerine dönebilmek. Flormar işçisinin direnişi, Türkiye işçi sınıfı için örnek oluşturuyor ve bu direnişin kazanılması sınıf mücadelesi için büyük bir önem taşıyor. Gazetemiz okurlarına Flormar ve Yves Rocher boykotlarına katılmaları çağrısında bulunuyor, direnişin uluslararası bir boyutunun olduğunu bilerek Fransa’daki Flormar ve Yves Rocher işçilerini de sınıf kardeşlerini savunmak adına greve çağırıyoruz.

01.08.2018

Dikey sendikalara doğru (mu?)…

0

24 Haziran başkanlık ve meclis seçimlerinde yüz binlerce işçi ve emekçi Erdoğan’ın başkanlığı ve AKP+MHP koalisyonu lehine oy verdi. Hatta Erdoğan’ın meclis denetiminden kurtulmuş, seçilmemişlerden oluşan “patronlar hükümetini” de olumlu bir gelişme olarak kabul ettiler. Biz ise başından beri Tek Adam rejiminin işçilerin ve emekçilerin başına açabileceği belaları anlatmaya çalıştık. Sesimiz duyuldu veya duyulmadı, ama şimdi böyle bir rejime oy veren işçilerin gerçekleri yaşama zamanı geldi.

Ne demek mi istiyoruz? Yeni “başkan”, seçilişinin hemen ardından bir dizi kararname imzalamaya başladı. Bunların beşincisi kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’na ilişkin kararname oldu. Bu kararnameye göre Devlet Denetleme Kurulu (DDK), tüm kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı ve ilgili kuruluşları, meslek örgütlerini ve işçi ve işveren örgütlerini, dernekleri ve vakıfları denetleyebilecek. Peki, ne demek denetlemek? Kararnamede bu da çok açık: Kurul denetleyeceği kuruluşlardan her türlü bilgi ve belgeyi (gizli veya açık) hiçbir sınırlamaya tabii olmaksızın isteyebilecek ve her kademedeki görevli için görevden uzaklaştırma tedbiri uygulayabilecek.

Şimdi düşünün: Siz iyi veya kötü bir sendika aracılığıyla işverenle toplu sözleşme görüşmeleri yapıyorsunuz. Mesela ücretler ve sosyal haklar konusunda anlaşmazlık var ve işçilerin isteğiyle grev kararı alınıyor. DDK hemen işe el koyup o sendikacıları görevden alabilecek ve belki de atayacağı bir kayyum aracılığıyla patronun istekleri doğrultusunda greve son verip toplu sözleşmeyi imzalayabilecek.

Ya da sendika kendi içinde toplantılar yaparak bir mücadele kararı alıyor. DDK hemen sendikanın belgelerine el koyabilecek ve hatta yetkilileri kamu zararına çalışmak suçlamasıyla tutuklatabilecek, mahkûm ettirebilecek. İşte yeni “başkanın” yeni marifetleri.

Demek ki iktidar ve patronlar lehine işçileri kontrol eden Hak-İş ve Türk-İş’e bağlı sendikalar yetmiyor, tüm sendikaları kendi yörüngesinde toplamak istiyor. Bu yolun sonu “devlet sendikacılığıdır”. Yani devletin işçileri kontrol etmek ve kendisine tabi kılmak için oluşturacağı “dikey sendikalar” kurma amacıdır.

Franko, Mussolini ve Hitler gibi faşist diktatörler de aynı şeyi yapmışlardı. Ama onlar önce bağımsız sendikaları ezip yok etmişler, sonra kendi devlet sendikalarını kurmuşlardı. Tek Adam rejimi ise bunu “yasal” yoldan, yani anayasa değişikliğiyle kendine tanınan kararname çıkarma hakkını kullanarak yapma girişiminde.

Bu girişim mutlaka durdurulmalıdır. Nisan okurları, dostları, herkes bunu çevresindeki işçilere emekçilere anlatmalıdır. Bu süreci durduramazsak sonuçta ortada bağımsız ne bir sendika ne bir başka emekçi örgütü kalacaktır. Tüm çalışanlar patronların hükümetinin ve onların başkanının esiri haline gelmiş olacaktır.

Benzer bir girişimi 1970’te DİSK’i kapatabilmek için Demirel hükümeti de yapmıştı. Ama bunun sadece DİSK’e değil, tüm özgür sendikacılığa karşı bir girişim olduğunu kavrayan her konfederasyon ve sendikadan on binlerce işçi ve emekçi 15-16 Haziran günlerindeki şanlı başkaldırılarıyla önlemeyi başarmışlardı. Yeni Tek Adam rejiminin bu çabasını da önlemek, tersine çevirmek zorundayız.

Önce işçi sağlığı ve güvenliği!

0

Merhaba, ben bir kargo firmasının aktarma merkezinde kurye olarak çalışıyorum. Çalıştığımız şirketin bünyesinde taşeron firma var ve biz de taşeron olarak çalışıyoruz. Hiçbir sosyal hakka sahip değiliz ve çok düşük bir maaş veriliyor. Taşeron var diye hiçbir sosyal yardım da yapılmıyor.

Taşeron sisteminin modern kölelik olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Verilen bu maaş ile işçinin ev geçindirmesine imkân yok. Bu yüzden işçilerin çoğu mesai bitiminden sonra ek işlere gidiyorlar. Böyle çalışınca işçinin ailesine ve kendisine zaman ayırabilmesi mümkün olmuyor. Sosyal, kültürel hiçbir faaliyete hem zaman hem de maddi sıkıntılardan dolayı katılamıyoruz. İnsanca yaşanacak bir ücret talep etmeliyiz. Temel gıda maddelerini rahatça alabildiğimiz; sosyal, kültürel faaliyetlere katılabileceğimiz ücret, insanca yaşanacak ücrettir. Bu, işçilerin birliği ve örgütlü bir güç olmaları ile kazanılacak bir ücrettir.

İşe girişte işçi sağlığı ve iş güvenliği dersi veriliyor fakat çok özensiz ve üstünkörü, formalite icabı verilen eğitimler bunlar. Çalıştığımız işte iş kazası riski yüksek, ciddi manada iş güvenliğini sağlayacak bir eğitim verilmesi gerekmektedir. Bir arkadaşımız aktarma merkezinde arabadan arabaya yük yüklerken geri geri yanaşan araba ile yükü boşalttığı araba arasında kaldı. Kazadan sonra hemen müdahale edilemedi çünkü işyerinde doktor yoktu. Ambulans arandı ama o da 25 dakika sonra geldi.

Daha ciddi bir iş kazasında ambulansın bu kadar gecikmesi daha kötü sonuçlar doğurabilir. Arkadaşımız 10 gün rapor aldı ve neyse ki ciddi bir şeyi yok.

Olaydan sonra arkadaşımız yerde ambulans beklerken bant çalışmaya devam etti. Biz de mecburen çalışmaya devam ettik. Bu olaydan sonra diğer işçi arkadaşlarla hemen işe başlamamızın bizi bir hayli üzdüğünü konuştuk. İşçi sağlığı ve güvenliğinin hayati bir mesele olduğunu tekrar yaşayarak gördük. Bunca iş cinayeti yaşanırken biz işçilerin de işçi sağlığı ve güvenliğinin mücadelesini yürütmesi gerekiyor. Bu sorun, ekmek kadar önemlidir. Her sene binlerce işçi kardeşimiz iş kazalarında hayatlarını kaybediyor, kimisi sakat kalıyor. Bu tablo devletin ve patronların işçi sağlığını önemsemediklerini göstermekte. Onlar için işin yürümesi ve kârlarını artırmaları daha önemli.

İşçi sağlığı ve güvenliği devletin ve patronların inisiyatifine terk edilemez. Bu konuda işçiler söz sahibi olmalı; çalışmanın güvenli bir ortamda, bütün iş güvenliği tedbirlerinin alınarak yapılmasını biz işçiler olarak takip etmeliyiz.

Kim korkar sendikalaşmaktan – II

0

Geçen ayki yazımızda, sendikalaşmanın çoğunlukla öncü işçilerin işten atılmalarıyla ve adliye kapılarında biten bir kısırdöngü halini aldığını anlatmıştık. Tabii bu durum özellikle işçilerin kendi haklarını koruyacağına ve geliştireceğine inandıkları DİSK ve benzeri ilerici sendikalar için böyle. Yoksa, bizzat işverenin işçileri kontrol etmesi için çağırdığı Hak-İş ve Türk-İş’e bağlı başka sendikalar da var. Onlar zaten sendikacılıktan çok patron ajanlığı yapıyorlar. Onların içinde ne yapılabilir sorusunu başka bir yazımızda ele alacağız.

Burada emekten yana olduğunu iddia eden sendikaların üzerinde duracağız. Önce hemen söyleyelim: Bu sendikalarda örgütlenmeye çalışan işçilerin ve o sendikalarda görev yapan çoğu elemanın samimiyetinden şüphe etmiyoruz. Ama ortada çok nesnel bir durum var: Bu sendikalar ve sendikacılar kapitalizmin doğasından kaynaklanan politik ve sosyal basıncın altındalar. Onlar sendikada çalışıyorlar ve oradan geçiniyorlar. İşlerini kaybetmemek için sendikanın ayakta kalması, var olmaya devam etmesi gerekir. Bu nedenle de sendikayı bir şirket mantığıyla yönetmeye doğru itiliyorlar.

Örneğin, çoğu kez küçük bir işyerini örgütlemek için harcanacak emek ve para ile o işyerindeki işçilerden gelecek aidat ücretlerini karşılaştırıyorlar. Bu nedenle de genellikle küçük olarak gördükleri işyerlerini örgütlemeye kalkışmıyorlar. Ya da işçilere “siz bir örgütlenin, sonra bakarız” diyerek işi başlarından savıyorlar. Bu yüzden, bu tip işyerlerinde çalışan milyonlarca işçi sendikasızlığa mahkûm kalıyor.

Bir başka örnek, sendikacıların grevi pek “sevmemeleri”. Grevlere, işçilerin sınıf bilincini geliştiren okullar olmaktan çok getiri-götürü hesabıyla yaklaşıyorlar. Bu da onları patronların önerilerine yaklaşarak işçilerin taleplerinden uzaklaşmaya doğru itiyor.

İşte bu şekilde sendikacıların koltuklarına yapışmalarına, onların ve böylece sendikanın bürokratlaşması diyoruz. Tabii henüz fabrikada çalışmakta olup da sendikaya atlamaya, bürokrat olmaya gönüllü temsilciler veya öncü işçiler de olabiliyor.

Bu tip bürokratlar ve bürokratik sendikalar da en başta değindiğimiz sendikalaşma başarısızlığının önde gelen nedenlerinden birisi. Sendikalaşmayı başarıya ulaştırmak ve sendikaları işçiler için gerçek birer sınıf mücadelesi örgütü haline döndürebilmek için, bu bürokratları ve bürokratlaşmayı engellemek, geriletmek ve yok etmek zorundayız.

Bunun yolu, işyerlerinde mücadeleden ve sendikalarda işçi demokrasisinin kurulmasından ve yaygınlaştırılmasından geçiyor. Bunu şöyle izah edebiliriz: Gerek sendikalaşma aşamasında, gerekse de sendikayı işyerine soktuktan sonra, görevleri yerine getirecek temsilcilerin her aşamada, mücadeleye katılan işçiler tarafından oylamayla seçilmeleri gerekir. Ve tabii bu temsilciler her an gene işçilerin oylarıyla geri alınabilir olmalıdır. Sendikacıların gelişigüzel atamaları kabul edilmemelidir.

Sendika yöneticileri de normal kongre dönemlerini beklemeden geri çağrılabilir olmalıdır. Bir sendikacının sendikadaki ayrıcalıklarını kaybedip işyerine geri dönmeye direnmesi, onun bürokratlaşmasının en önemli nedenidir. Aynı şekilde, sendika profesyonellerinin ücreti de o işkolundaki en yüksek işçi ücretinin üzerinde olmamalıdır.

Bütün bunlar, sendikal mücadelenin gayet bilinçli olarak, fırsatçıların ve bürokratların eline bırakılmadan sürdürülmesi gerektiğine işaret ediyor. Gelecek yazımızda, bürokratlara takılmadan nasıl başarılı bir sendikal örgütlenme yapılabilir meselesine geri döneceğiz.

Arjantin’de yasal, güvenli, parasız kürtaj hakkı için tarihi oylama

0

Yasal kürtaj hakkının olmadığı Arjantin’de kadınların mücadelesi sürüyor. Kürtajı suç olmaktan çıkaran teklif 14 Haziran’da Temsilciler meclisinin gündemine gelmiş, kadınların 22 saat süren sokak nöbetinin etkisiyle çoğunluğu kazanmıştı. Temsilciler meclisinden geçen yasa tasarısı 8 Ağustos günü senatoda oylanacak ve çoğunluğu alabilirse milyonlarca kadın gebeliğin 14 haftasına kadar ücretsiz ve güvenli şekilde kürtaj yaptırabilecek.

Geçtiğimiz ay İrlanda’da yüzde 64 gibi yüksek bir oy ile kürtaj yasallaşmıştı. Arjantin’de yarınki oylamada kürtaj yasallaşırsa tüm dünya çapında kadınlar önemli bir zafer kazanmış olacaklar. Kürtaj hakkı eylemlerine devam eden kadınlar tüm ülkelerdeki kadınlardan da destek bekliyor. Arjantin’li kızkardeşlerimize yarınki eylemlerinde başarılar diliyor ve devrimci selamlarımızı gönderiyoruz!

*Görselde “İllegal kürtaj yüzünden tek bir kadın daha ölmesin” yazıyor.

Trump: Deli değil, kapitalist

0

Sık sık yapılan bir yanlışlık vardır: Herhangi bir ülkede, akıl ve insanlık dışı uygulamaların hayata geçirildiği görüldüğünde, geleneksel tepki, bu uygulamanın yüzü olan politikacının, yöneticinin, başbakanın ve benzerlerinin akıl sağlığından şüphe etmek olur. Bu aslında burjuva medya organlarınca bilinçlice yapılan bir kara propagandadır: İnsanların, barbar olarak nitelenen politikanın sorumlusu olarak düzenin kendisini değil, kişinin kendisini görmelerini isterler. Sorun, bir düzen ve yapı sorunu değil; düzen ile yapının başına geçmiş bulunan “yoz”, “deli”, “ahlaksız” birey sorunudur onlar için. Bugünlerde bu yüzeysel refleks, Trump’la ilgili olarak dile getiriliyor. Onun deli olduğu, psikolojik rahatsızlıkları olduğu söyleniyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak Trump, geniş kitlelerin tepkisini çeken saldırı politikalarını bir deli olduğu için değil, bir kapitalist olduğu için hayata geçiriyor.

Dünya kamuoyu, ABD sınır kapılarında yaşanan korkunç sahnelerle sarsıldı. Ne olmuştu “Amerikan rüyasının” kapılarında? ABD’ye göçmen işçi, yabancı çalışan veya mülteci olarak gelmiş kimseler sınır dışı ediliyordu. Zorla. Trump’ın talimatıyla aileler birbirlerinden koparıldı, kardeşlerin vedalaşırken kucaklaşması dahi yasaklandı. Ve aile fertleri teker teker farklı ülkelere gönderildi. Bir daha birbirlerini bulup, organize olup, ülkeye geri dönemesinler diye. Sınır dışı ediminden sorumlu olan şirket CEO Grup’un, çocukların bir kısmını kafeslere koyduğu görüntülendi. Federal Mahkeme, birçok ülkeden ABD’ye girişleri yasakladı.

Ardından NATO zirvesi geldi. Trump Avrupa ülkelerinin temsilcilerini haşladı: Askeri harcamaları artırmıyorlar ve NATO’ya yeterli finansal katkıyı sağlamıyorlar diye! Bunu yaparken Erdoğan’ı ayrı tuttu ve dedi ki “O işleri nasıl halledeceğini biliyor.” Bunların ertesinde Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya gelen Trump, iki ülkenin ortak hedefler etrafında çalışmayı sürdüreceğini ilan etti.

Ne Trump’ın göçmenler ile mültecileri ülkeden dışarıya zorla çıkarma politikası, ne de onun Batılı metropollere silahlara daha fazla para harcamalarını telkin eden konuşmaları, psikolojik bir rahatsızlıkla ilgili. Bunlar, ABD emperyalizminin 2008 ekonomik krizinin ardından benimsediği siyasal yönelişin sonuçları.

Trump, seçim süreci boyunca işçi sınıfından ve yoksullardan oy alabilmek için, sefalet koşullarının sorumlusu olarak göçmenleri ve mültecileri göstermişti. Onların Amerikan işlerine girdiklerini, böylece Amerikalıların işlerine yerleştiklerini iddia ederek, işsizliği sonlandırmak için onları kovacağını söylemişti. Ekonomik çöküşün yoksullaştırdığı kitlelerin öfkesini bankalardan ve devlet kurumlarından çekip, göçmenlere ve mültecilere yöneltmek istiyordu. Trump bugün yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı evlerinden etme hazırlıklarına girişirken, yapmaya çabaladığı Birleşik Devletler kapitalizmini aklamak ve kurtarmaktır. Unutmadan; aynı kapitalizmin, en büyük ve dolgun kârlarını ucuz işgücü olarak çalıştırdığı ve şimdi de kapı dışarı ettiği göçmenler ile mülteciler üzerinden elde ettiğini söyleyelim.

Trump’ın dış politikasına da benzer dinamikler şekil veriyor. ABD, Ortadoğu’da bir politik ve askeri egemenlik krizi yaşıyor. Körfez, Afganistan ve Irak savaşları (aslında işgalleri) bu krizi hafifletmek bir kenara, daha da derinleştirdi. Bölge halklarının gözünde ABD’nin prestiji yerle bir oldu ve emperyalizmin bölgeye demokrasi götürdüğü yönündeki yalan da ardında büyük enkaz bırakarak yıkıldı. Özellikle 2008 ekonomik krizinden beri ABD askeri kara harekâtlarını fonlayamamak gibi bir gerçekle karşı karşıya kaldı. Şimdi ise askeri harekâtlara AB ülkelerinin daha fazla mali katkıda bulunmalarını istiyorlar. Çünkü askeri bir operasyon düzenlemek zorunda kalabilecekleri durumların baş verebileceğini öngörüyorlar!

Hayır, Trump deli değil. O, kaptan kamarasında oturduğu emperyalizmin ihtiyaçlarına dönük politikalar üretmeye çalışıyor. Ve eğer emperyalizm kalıcı bir biçimde yenilgiye uğratılmazsa, onun kaptan kamarasında oturacak olan daha çok “deli” göreceğiz…

Çözülemeyen kısırdöngü

0

Seçim sürecinin ardından oluşan yeni hükümet ve anayasallaşan yeni rejim, Türkiye’nin önüne koyduğu iktisadi ve politik sorunları çözmeye yetkin midir? Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atandığı gün doların hızla yükselmesi, uluslararası sermaye için bile yeni kabinenin bir güvensizlik nedeni olduğunu göstermiyor mu? Önümüzdeki süreçte kur, enflasyon, cari açık, dış borç vb. ekonomik verilerin iyileştirilmemesi durumunda çok büyük bir kemer sıkma planı, IMF’nin emek düşmanı yol haritalarının derhal uygulanması gibi durumlarla karşılaşacağımız muhakkaktır.

Sermaye saldırı planlarına çoktan başladı. Türkiye’ye dışarıdan giren paranın azaldığı, hatta çıkan paranın arttığı bir dönemde, düşen kâr oranlarını yükseltmenin tek yolu, emeğin üretilen zenginlikten aldığı payın düşürülmesi olabilir ancak. Zaten kemer sıkma dediğimiz de tam olarak bu: Reel gelirlerin düşmesi, yani alım gücünün düşerek hayat pahalılığının artması.

Ekonomi ısınıyor

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri ekonomik olarak ortalama yüzde 5 büyümektedir. 2017 büyüme oranımız ise yüzde 7,4; ama bir terslik var. 7,4 oranının yakalanması için enflasyon ve cari açığın yükselmek zorunda olduğunu görüyoruz. Bu sakat büyüme karşısında işsizlik de düşmemiş ve borçluluk oranları artmış. Aslında bu büyüme, zorlama bir talep karşısında ithalata ve borçluluğa dayalı bir büyümedir. Bu durumu son üç yıldaki verilerle açıklayalım.

2015 yılında enflasyon yüzde 8,81; dolar kuru yüzde 2,74; cari açık yüzde -3,8 iken 2018 yılında bu oranlar sırayla yüzde 15,39; yüzde 4,80; yüzde -6,2 oranlarına yükselmiş durumda. Büyümenin oluşabilmesi için, talebin düşmemesi gerekiyor. Bunun için üretim miktarını arttırmanız; eğer bunu karşılayacak büyüklükte bir sanayiniz yoksa kredi miktarlarını ya da ithalatı arttırmanız gerek. (Örneğin, kredi miktarı 2015’ten 2018’e yüzde 25 yükselmiş.) Fakat doların artması üretim maliyetlerinin ve ithalat maliyetlerinin artmasına yol açmış, bu durum da otomatikman enflasyona ve cari açığa yol açıyor. Büyüsek bile bunu cebimizde hissedemiyoruz.

Sadece seçimler yüzünden değil ekonomik büyümenin düşmemesi için kredi muslukları yıl başından bu yana açıktı. 2019 yerel seçimlerine kadar bu sakat büyümenin sürdürülmesi için çalışacakları kesin, fakat bu sürdürülemez büyüme politikasında ısrarcı olmak bu sakatlığın kalıcılaşmasına yol açabilir. Ekonominin soğutulması, yani büyümenin düşürülmesi gerekiyor. Bu durum, her şeyi elinde tutan hükümetin sorumluluğunda olacağından buna izin verilmeyecektir.

Kur artışı enflasyonu yükseltiyor, enflasyon faizin artmasına yol açıyor, faiz ise finansman maliyetlerini arttırıyor, politik riskler ve ABD merkez bankasının faiz arttırması paranın ülkeden çıkmasına yol açıyor, bu durum yeniden kuru yükseltiyor. Bu döngünün oluşmasında dünyadaki para bolluğu döneminin sona ermiş olmasının etkisi çok; ama Türkiye’nin kırılganlığının artmasında kendi iç politik sorunlarının da etkisi fazla. Türkiye gibi yüksek dış finansman ihtiyacı olan ekonomilerde yabancı paraların yerli para ile olan ilişkisi büyük ölçüde faiz-risk dengesiyle belirleniyor. Uluslararası kapitalist düzen içerisinde, ekonomide riskler yüksekse (yani örneğin cari açık yüksek, dış finansman ihtiyacı yüksek, siyasal belirsizlikler söz konusu ise) o zaman yabancı para çekebilmek için faizlerin yüksek tutulması gerekmektedir. Fakat icra erkini elinde bulunduran kişi bunun tam tersini iddia ediyor. Bağımsız olan kuruluşların da kendi telkiniyle hareket etmesi gerektiğini söylüyor. Ekonomi yönetimine damadını koymuş olması, ipleri sıkıca elinde tutmak istediğinin göstergesi. Bu da uluslararası finans çevrelerinin ülkeden sermaye çekmesiyle sonuçlanıyor.

Kapitalizm altında çözüm yok!

Çözüm çok basit, fakat kapitalizm altında değil. Ülkede yaratılan toplam zenginlik her yıl belirli bir oranda emperyalist ülkelerin bankalarına akmakta. Bu sermaye akışı olmaz ise ülkeye kredi girmez. Aldığınız borcun faizini bile ödeyemezsiniz. Serbest piyasa kuralları içinde hareket etmeyi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti korumayı taahhüt etmişseniz, iktidarın kriz karşısında bizi “kıskanan” emperyalist ülkeleri ya da faiz lobilerini değil, kendini suçlaması gerek. Bu ülkenin emekçilerinin cebinden yüz milyarlarca dolar parayı o bizi “kıskanan” batı ülkelerinin bankalarına ödeyip suçu başkalarına atmak iki yüzlülüktür.

Ülkede ithalatı yapılmayan sadece beş tarım ürünü kaldı. Uluslararası dev tekellerin yönlendirmesiyle hareket eden ekonomi politikaları sonucu tarım çok büyük ölçüde dışa bağımlı halde. Ülke içinde üretilen çoğu ürünün hammaddesi ve çeşitli girdileri ithalat yoluyla karşılanıyor. Üretim değil hazır tüketim yükseltiliyor. Ama bunu yapacak altyapı (büyük doğal gaz ya da petrol rezervleri) olmamasına rağmen bu politikada ısrar edilmesi, Türkiye’nin ekonomik dışa bağımlılığı ve emperyalizme teslimiyetinin bir göstergesi olarak da okunabilir.

Önümüzdeki süreçte sermayenin saldırı planını bertaraf etmenin yolu, emeğin kapitalizmden kopuş temelinde bir program etrafında örgütlü bir biçimde hareket etmesinden geçiyor. Dış borçların ödenmesini kabul etmiyoruz. Zarar ve kâr oranları şeffaf bir biçimde gösterilsin ve tüm defterler açılsın. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu devletleştirilerek tek ve merkezi bir kamu bankasına bağlansın. Bu küçük programın kendisi bile işçi sınıfının savunma hattından mücadele pozisyonuna geçmesine yetecektir.

Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile…

0

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirildi. Yepyeni bir bakanlığımız var artık: Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı.

Bu yeni bakanlığın ismi bize yeni Türkiye gerçeğini açıkça işaret ediyor: Çalışma var, sosyal güvenlik yok; hizmet var, sosyal politikalar yok; aile var ama kadın yok!

Yani 16 yıllık AKP iktidarı icraatlarının yıkıcı sonucuyla karşı karşıyayız. Ve yeni sistem bu anlayışın bizzat kendisi olarak somutlaştı.

Kayıtdışı ve esnek çalışma, taşeronlaşma, sendikasızlaşma, iş güvencesinden yoksunluk, artan işsizlik ve iş cinayetleri sonucunda çalışmanın tümden güvencesiz hale getirildiği bir tablo var önümüzde. Sosyal güvenlik deseniz, doğrudan devlet desteği ile bireysel emeklilik sistemlerine doğru bir dönüşüm başladı bile. İste size yeni Türkiye’de “çalışma”!

Her şeyin sermayenin çıkarlarına göre yeniden yapılandırıldığı bu politikaların ağırlaştırdığı yoksulluk karşısında ise yükselen bir sadaka kültürü var. Adil bölüşüm, kaynaklara adil erişim gibi ilkelerle şekillenmesi beklenen sosyal politika ve hizmetler; “sosyal yardım” gibi geçici, çözüm üretmeyen ve bu sadaka kültüründen beslenen içi boşaltılmış bir sisteme evrilmiş durumda. Üstelik Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu hizmetlerin yerel yönetimlerin veya farklı kurum ve kuruluşların inisiyatifine devrinin de önü açıldı. İşte size yeni Türkiye’de “hizmet”!

Ve bu yeni düzenin biricik taşıyıcısı, toplumun yapıtaşı aile! Kadına ve çocuğa dönük istismarın, şiddetin, sömürünün her geçen gün daha görünür hale geldiği aile! Çalışma, sosyal hizmetler ve aileye dönük politikaların aynı kurum altında birleştirilmesi bu açıdan çok manidar.

Çünkü son 16 yıla baktığımızda AKP’nin canla başla sürdürdüğü neoliberal dönüşümün aile ve sosyal politikalar anlayışıyla doğrudan etkileşim halinde gittiğini görürüz. Kadın emeğine, bedenine ve kimliğine dönük sistematik saldırılarla kadının toplum içindeki eşitsiz konumu pekiştirildi ve güvencesizlik üzerine kurulan yeni düzenin yararına kullanıldı. Şimdi ise bir adım daha ileri gidilerek, malum ilan ediliyor: “Yeni Türkiye’de kadın politikaları ailenin; aile politikaları emek ve nüfus politikalarının ve onlar da sermayenin hizmetindedir!” deniyor.

İşte size yeni Türkiye!

10 Ekim Ankara Katliamı’nın karar duruşması: Gerçek failler aramızda!

0

10 Ekim Ankara katliamının “faillerinin” yargılandığı dava bugün (3 Ağustos) sonlandı. Üç gün süren karar oturumunun ardından mahkeme heyeti dördüncü günde kararını açıkladı. Tutuklu yargılanan 19 kişiden ceza almayan olmazken 9 sanık hakkında 101’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Dava dosyasındaki 17 sanık firari durumunda olduğu için dosya henüz kapanmış değil.

Daha önceki duruşmaların aksine 10. Grup Duruşma Ankara Adliyesi’nde değil Sincan Cezaevi Kampüsü’ndeki mahkeme salonunda görüldü. Ankara’ya bir saat uzaklıktaki adliyeye KHK ile kapatılan 10 Ekim-Der ve DİSK-KESK-TMMOB-TTB dayanışmasıyla dört gün boyunca Ankara merkezden otobüsler kaldırıldı. Kitlesel katılım sağlanmaya çalışıldı. Ayrıca İstanbul, İzmir, Malatya ve Eskişehir gibi birçok ilden insanlar karar duruşmasında dayanışma göstermek için bulundu. Devletin, toplumun içinde derin yaralar açmış suçların görüldüğü davaları kaçırarak gözden ve gönülden uzaklaştırma çabalarını Soma, Suruç ve Madımak gibi birçok davadan biliyoruz. Ne var ki, her zaman olduğu gibi planları tutmadı ve adalet isteyen insanlar Soma için Akhisar’a da, 10 Ekim için Sincan’a da gitti.

Davanın eleştirilecek o kadar çok yanı var ki, bir gazete haberine sığdırmayı geçtik, bir kitaba bile sığdıramayız. Davanın hazırlık ve yargılama sürecine ilişkin yanlışları ancak ciltlerce kitaba yazabiliriz. Bunu çok küçük bir kaç örnekle özetleyelim. Dava dosyasının adı 10 Ekim Ankara Katliamı veya Barış Mitingi Katliamı şeklinde geçmiyor. Dosyanın adı; “Gar patlaması”. Duruşma salonunun girişinde de böyle yazıyor. 103 kişinin cihatçı bir örgüt tarafından katledilmesi “Gar patlaması” gibi sanki bir işyerindeki doğalgaz patlamasından bahsediliyormuşçasına anılması başlı başına bir utanç kaynağıdır. Aynı zamanda devletin organlarının katliama nasıl yaklaştığını bizlere anlatmaktadır.

Davada sadece 36 sanık vardı. Bunların da sadece 19’u tutukluydu. Bunlar Ankara ve Gaziantep’ten toplanmış kişiler, IŞİD’e üyelikten ve katliama yardım ve yataklıktan yargılandılar. Ancak bu insanların hiçbiri devlet görevlisi değil! Hâlbuki mağdur avukatların dava başlangıcından beri işaret ettiği kişiler Gaziantep Emniyeti, Ankara Emniyeti, Gaziantep Valiliği, Ankara Valiliği, Milli İstihbarat Teşkilatı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve dönemin hükümetindeki tüm sorumlu kişilerdir. Bu saydığımız kurumların hepsinde, ciddi sayılarda yargılanması gereken kişiler vardır. Gaziantep Emniyeti’ne 10 Ekim 2015’ten haftalar önce gelen IŞİD tarafından bombalı eylem yapılacağına dair istihbaratı değerlendirmeyenler; Gaziantep’ten Ankara’ya kadar otomobille gelen IŞİD’cileri bir tane bile kontrol noktasında durdurmayanlar; Ankara’da büyük ve valilikten izinli bir mitingin yapılacağını bilen ve aynı zamanda bombalı bir eylem yapılacağına dair istihbaratı alan fakat hiçbir güvenlik önlemi almayan Ankara Emniyeti ve patlama olduktan sonra yaralıların olduğu alana gaz ve su sıkan ve ayrıca ambulansların geçişini ve yaralılara müdahaleyi kolaylaştıracağına zorlaştıran yine Ankara Emniyeti sorumluluğundaki polisler; alanda tek bir ambulans bile görevlendirmeyen ve patlama yaşandıktan sonra GPS kayıtlarına göre hastanelerden 40 dakika sonra çıkan ambulanslardan sorumlu Sağlık Bakanlığı ve tüm bunları denetleyip düzenlemesi gereken dönemin hükümet kademesi katliamın siyasi sorumlusudur.

18 Ocak 2016 tarihinde mağdur avukatları ve ilgililer tarafından hazırlanan “10 Ekim Ankara Katliamı Hukuki Değerlendirme Raporu”ndan bazı bölümleri okurlarımızla paylaşmak isteriz. Bu rapor yukarıda bahsettiğimiz ihmal ve kasıtların kamuoyuna sunulmuş detaylı halidir.

“Eylem düzenleme komitesi, toplanma yer ve saatini Tren Garı, saat 08:30; eylem yer ve saatini ise Sıhhiye, saat 11:00 – 16:30 olarak bildirmiştir. Buna rağmen Valilik, toplanma saati itibarı ile gerekli güvenlik önlemlerini almadığı gibi, eylem güvenliği için 12:00 – 16:30 saatlerine işaret etmiştir. Valiliğin bu beyanı, idarenin gerekli istihbaratı yapmaması ve/veya elindeki istihbaratı değerlendirmemesi ve/veya sessiz kalması, Başbakanın canlı bomba listesi beyanı, Ankara ve Suruç canlı bombacılarının “El Kaide üyeliği” suçundan soruşturulurken serbest bırakılmaları, saldırganlardan Ömer Deniz Dündar’ın babasının beyanları, Davutoğlu’nun saldırganların ailesine söylediği ortaya çıkan sözleri, IŞİD’in Ankara başta olmak üzere bazı büyük şehirlerde canlı bomba eylemi yapabileceği yönünde MİT’in ve Emniyet’in elinde istihbaratlar bulunduğu, saldırganların telefon görüşmeleri dinlenirken sınırı geçip Türkiye’ye giriş yapabildikleri, saldırganların istihbarat birimlerindeki canlı bombacı listesinde olduklarının ortaya çıkması, saldırganlar hakkında ihbar ettikleri, 17 Eylül 2015 tarihli Tunceli Emniyet Müdürlüğü yazısında, IŞİD’in mitinglerde çok sayıda canlı bomba eylemi gerçekleştirebileceği istihbaratının mevcut olduğu ve bu istihbaratın diğer emniyet birimlerine bildirildiği, 13 saldırganların istihbarat birimlerince 4 aydır “arandıkları”, 10 Ağustos 2015’te Emniyet’in, her iki saldırganın da içinde bulunduğu 16 kişilik IŞİD bombacısı resimli listesini tüm illere gönderdiği, saldırıdan 3 gün önce mitinge yönelik canlı bomba veya bombalı saldırı olabileceği istihbaratının geldiği, keza saldırganların arandıklarına dair, UYAP kayıtlarının mevcut olduğu bilgileri birlikte değerlendirildiğinde; Devletin siyasi, adli ve idari birimlerinin kusur ve hatta kasti sorumluluğunun olduğu açıktır”.

“Patlama sonrası, olay yerinde, polisin biber gazlı müdahalesi tespit edilmiştir. Polisin biber gazı ile müdahalesinin, ‘yaralıların durumunu ağırlaştırdığı’ ve ‘olay yerinde bulunan ve bir kısmı sağlık personeli olan diğer katılımcıların yaralılara müdahalesine engel olduğu’ anlaşılmıştır. Polisin bu müdahalesi sebebi ile tıkanan ve işlemez hale gelen trafik akışı nedeniyle, ‘ambulansların olay yerine intikalinin geciktiği’ ve ‘ilk hayati müdahalenin etkin ve zamanında yapılmasının engellendiği’ de yapılan tespitler arasındadır. Hatta bu müdahalelerin ölü sayısının artmasına etkide bulunduğu, meslektaşlarımız Avukat Ceren Şimşek ve Avukat Onur Yaylacı’nın anlatımlarıyla ortaya çıkmaktadır.”

“… Bir polis memurunun silahından plastik mermiler yola döküldü, sonra bu mermilerin üzerinden ambulanslar geçince mermiler kırıldı ve içindeki toz CS maddesi etrafa yayıldı. Bu sırada o bölgede bulunan herkes yoğun şekilde öksürmeye başladı. Burası patlamanın olduğu, yerden taşınan yaralıların araç için bekledikleri yerdi. Çok ağır yaralılar vardı. Bir tanesinin üzerini sağlıkçı arkadaşlar çıkarıp kuşak gibi karın bölgesine dolayıp sarmışlardı. Bu yaralının öksürdükçe yaraları açılıyordu, yaralı yerlerinden kanamaları artıyordu. Bu sırada polisler de bize bakıyorlardı; fakat hiçbir şekilde yardımcı olmuyorlardı.”

Bu raporda yazılanların kat ve kat fazlası dava dosyasında savcıya ve mahkeme heyetine sunulmuştur fakat savcılık makamı hükümet ve devlet kanadından kimseyi şüpheli konumuna getirmek istememiştir. Eğer savcı, Gaziantep’ten veya Ankara’dan yalnızca bir polisi dahi herhangi bir suçtan sanık konumuna getirse geri kalan tüm sorumlular çorap söküğü gibi eline gelecektir. Devletin “bekası” için savcılık makamı böyle bir suçlamaya kalkışamamıştır. 10 Ekim Katliamı’nın tüm sorumluları yargı önüne çıkarılmalı ve hak ettikleri cezayı almalıdır. Bu gerçekleşene dek, bu alandaki mücadelemiz sürecek.

Ahed Tamimi özgür! Yaşasın Filistin halkının direnişi!

0

17 yaşındaki Ahed Tamimi 29 Temmuz Pazar günü sebest bırakıldı. İsrail’in Hasharon hapishanesinde 8 ay tutuklu bulunan Tamimi, askeri mahkeme tarafından, Siyonist İsrail devletinin Filistin topraklarını işgal altında tuttuğu topraklarda iki askere saldırmakla suçlanıyordıı.

Tamimi İsrail askeri işgaline karşı Filistin halkının direnişinin bir simgesi haline geldi. Geçtiğimiz Aralık ayında tutuklanmasından itibaren, tüm dünya çapında Tamimi’nin serbest bırakılmasını talep eden ve İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli politik tutsağın bulunmasını kınayan güçlü bir uluslararası dayanışma kampanyası sürmekteydi.

Tamimi Batı Şeria’daki Nabi Salih kasabasında, dönüşünü bekleyen ailesi, komşuları, sevenleri ve gazeteciler tarafından karşılandı. Sarılmalar ve gözyaşları arasında, genç kadın, annesi ve babası evlerine “Özgürce yaşamak istiyoruz” sloganını haykırarak girdi. Evinin avlusunda gerçekleşen basın açıklaması sırasında, Ahed şu açıklamalarda bulundu : “Serbest kaldığım için mutluyum, fakat işgalci İsrail’in hapishanelerindeki tüm kadınlar serbest kaldığında daha mutlu olacağım” ve “direniş işgal bitene kadar devam edecek”. Ahed ayrıca tutuklu kaldığı süre boyunca devam eden dayanışma kampanyası için şükranlarını sundu ve bu kampanyanın halihazırda İsrail hapishanelerinde bulunan yaklaşık 300 Filistinli genç politik tutsak için yaygınlaştırılması gerektiğini belirtti.

Ahed’in serbest kalmasını büyük bir sevinçle karşılıyoruz ve Filistinli tüm politik tutsakların serbest kalmasını ve İsrail işgalinin sonlanmasını talep etmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda, İsrail parlamentosu tarafından İsrail’in “Yahudi halkının ulus devleti” olduğuna ilişkin çıkarılan yasayla ve Batı Şeria’da İsrail birlikleri tarafından işgal edilen topraklarda yeni yerleşim yerlerinin kurulmasını açıkça destekleyen ve teşvik eden kararla Filistin halkına dönük gerçekleştirilen yeni saldırıları kınıyor ve lanetliyoruz. Filistin direnişiyle en geniş dayanışmanın oluşturulması ve laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek Filistin devletinin inşasının desteklenmesi doğrultusunda çağrıda bulunuyoruz.

31 Ağustos 2018,

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Krizin faturasını ödememek için…

0

Seçimlerin geride kalmasıyla ülkenin iki ana gündem maddesi olan ekonomik yıkım tablosu ve Tek Adam Rejimi’nin baskı politikaları yeniden temel tartışma konuları haline geldi. Ülkenin yoğun gündemi içinde pek çok önemli gelişme hızla unutulabildiğinden, bir gerçeği yeniden hatırlatmakta yarar var. Normal şartlarda 16 ay daha iktidarda kalacak olmasına rağmen, Saray’ın baskın seçim kararı alarak ülkeyi seçimlere götürmesinin ardında çok önemli bir sebep bulunuyordu: Açığa çıkmak üzere olan devasa ekonomik yıkımın sonuçlarıyla yüzleşmeden ve muhalefeti hazırlıksız yakalayarak, çürümüş iktidarının ömrünü uzatmak.

Seçimlerin ardından OHAL sözde kaldırıldı. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin tüm boyutlarıyla hayata geçmesi ve “OHAL sonrası düzenlemeleri” adı altında çıkartılan yasalarla, OHAL yeni rejimin olağan bir niteliği haline geldi. Bunlar arasında Cumhurbaşkanı’nın kararnameler yoluyla, Meclis’i devreden çıkartarak kararlar alabilmesi, yargının Saray’a daha sıkı biçimde bağlanması, KHK’lerle ihraç edilenlere işe geri dönüş yolunun kapatılması, valilere olağanüstü yetkiler tanınması gibi başlıklar sayılabilir.

Olağanlaşmış OHAL rejimi karşısında burjuva muhalefet, “Majestelerinin Muhalefeti” rolünü oynamaya şimdiden hazır. Parlamentonun Saray’ın bir dekoru haline getirildiği Tek Adam Rejimi altında Kılıçdaroğlu, halen parlamentonun güçlendirilmesinden bahsediyor. Eğer bu konuda, Erdoğan Meclis’e girdiğinde ayağa kalkmamaktan daha güçlü bir protesto yöntemi düşünmüyorsa, bu konuyu Erdoğan’ın ihsanına havale etmiş görünüyor. HDP ise bir yandan üzerinde süregiden siyasi baskılardan, diğer yandan işçi düşmanı baskı rejiminden çıkış için sahici bir siyaset üretememesinden dolayı, etkisiz bir parlamenter muhalefet cenderesine hapsolmaktan henüz çıkamamış durumda.

Öte yandan, Erdoğan’ın seçim zaferi ekonomik yıkım tablosunun tersine çevrilmesini sağlayamayacak. Devasa orandaki dış borç ve cari açık, Türk lirasının önlenemeyen düşüşü, yüzde 15’e ulaşan enflasyon, yüksek işsizlik oranları, kaçınılmaz ve çok şiddetli bir ekonomik krizin habercileri niteliğinde. “Yerli ve milli”, üst akla ve emperyal güçlere kafa tutmakla övünen Erdoğan rejimi, borcun çevrilebilmesi için üst aklın ve “dış mihrakların” başkentlerinin yollarını önümüzdeki dönemde bol bol aşındıracak.

Hollanda ile ilişkilerin normalleştirildiğinin duyurulması, bu yeni ve şaşırtıcı olmayan 180 derecelik dönüşün ilk işareti sayılmalı. Bunun bir sonraki adımı IMF ile ilişkilerin “normalleştirilmesi” olursa, bu gelişme de hiç şaşırtıcı olmayacak. Ülke ekonomisinin bir enkaz haline getirilmesi sonucunda, IMF’li veya IMF’siz, Saray rejiminin önümüzdeki günlerde ekonomik yıkımın faturasını emekçi halka ödetecek kemer sıkma politikalarına girişmesi kaçınılmaz.

Saray rejiminin “acı reçetesinden” kaçınmanın kolay bir formülü bulunmuyor. Rejimin ekonomik karşıdevrim saldırısı yalnızca işçi sınıfının ve emekçi kitlelerinin seferberliğiyle püskürtülebilir. Bunun fazlasıyla farkında olan Saray, böylesi gelişmelerin önüne geçmek için şimdiden önlemlerini alıyor. Sendikaları devlet güdümüne sokan yeni adımlarla bağımsız sendikacılığın tamamen ortadan kaldırılmasına dönük girişimler, grev yasakları, toplantı ve yürüyüşlerin valilik kararlarıyla iptal edilmesi gibi uygulamalar yeni rejim tarafından şimdiden hayata geçirilmiş halde. Bununla birlikte tarih, meşru olmayan yasaların kitlelerin gücüyle çöpe gönderildiği örneklerle dolu. Mevcut durumda, sosyalist solun ve işçi örgütlerinin üzerindeki sorumluluk çok daha ağır. Vakit geçirmeden, eylem birliklerine dayalı sahici bir mücadele planının örülmesi için kolları sıvamalıyız.

Saray rejimine patronlar kabinesi!

0

24 Haziran seçimlerinin geride kalmasıyla, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin tüm yönleriyle uygulanmaya başlayacağı yeni bir döneme girdik. 2014’ten bu yana “fiilen” uygulanan Tek Adam Rejimi artık “anayasal” bir temel kazanmış durumda. Bütün erklerin Saray’da toplandığı, parlamentonun rejimin bir dekoru haline geldiği, yargının Saray’ın emrinde olduğu, kendisini “hızlı ve etkin”, “icracı” olarak sunan bir yönetim sistemiyle karşı karşıyayız.

Bu sözcüklerin ne anlama geldiği, seçimlerin ardından çıkartılan kararnamelerle ve oluşturulan yeni kabineyle şimdiden açıklık kazandı. Bir yandan “uyum yasalarının” yasa olarak çıkartılmak yerine KHK biçiminde yayımlanmasıyla yeni dönemde, tıpkı OHAL döneminde olduğu gibi, Meclis’in hiçbir işlevinin, yetkisinin olmayacağının mesajı güçlü biçimde verildi. Aynı zamanda, KHK’ler ile işten atılanlar arasına 18 binden fazla yeni kamu çalışanı daha eklendi. İşten atılan 18 bini aşkın kamu çalışanının yalnızca 5’inin işten atılma gerekçesinin belirtilmesi ve bunların 4’ü için gerekçenin “kurum kanaati” olarak bildirilmesi, yeni rejimin niteliğinin anlamlı bir özeti gibiydi. Çıkartılan bazı kararnamelerin birkaç gün sonra kaldırılmasıysa (borsada vurgunculuk yapılmasının kolaylaştırılması veya üniversite rektörlüğü için profesör olma şartının kaldırılması gibi) yeni rejimin “icracı ve etkin” olduğu kadar, hızla zikzak yapabilme konusunda da oldukça maharetli olduğunu göstermiş oldu.

Eski sistemde parlamentonun içinden çıkan ve biçimsel de olsa “halk egemenliğini” yansıtan hükümet, yeni sistemde parlamentonun denetiminden tamamen bağımsız, Saray’ın atadığı emir erlerinden oluşan bir yapıdan ibaret. Bunun ne anlama geldiğini, Bakan olarak atanan isimlerin çoğunluğunun patron olmasında görebiliyoruz. Yeni kabinenin halkın değil, Saray’ın ve patronların kabinesi olduğu bundan daha iyi anlatılamazdı: ETS Tur’un sahibi Kültür ve Turizm Bakanı; dondurulmuş patates üreticisi çokuluslu bir şirkette yöneticilik yapmış, şimdiyse Albaraka Türk Bankası’nda ve BİM’de yöneticilik yapmakta olan kişi Tarım Bakanı; Medipol Hastanesi’nin sahibi Sağlık Bakanı; Maya Okulları’nın sahibi Eğitim Bakanı… Örnekler artırılabilir. Hazine ve Maliye Bakanı’nın Damat Albayrak olması ise, yeni rejimde liyakat adına göz yaşartıcı bir adalet simgesi niteliğinde.

Cumhurbaşkanı’nın bütün yetkileri elinde topladığı, Saray ve sermaye ilişkisinin cam gibi berrak hale geldiği bu yeni rejim için Tayyip Erdoğan önemli bir açıklama yaptı: “Ne bizim ne de bizden sonra gelecek olan cumhurbaşkanlarının, yürütme görevi konusundaki aksaklıklar, eksiklikler hususunda milletimize karşı öne sürebilecekleri bahaneleri kalmamıştır.” Gerçi, bu açıklamayı 16 yıllık AKP iktidarı boyunca bütün politik sorumlulukları üstlenen makamlarda bulunmuş bir kişi yapıyor olmakla birlikte, bu kabullenme de önemlidir. Geç olsun, güç olmasın! En azından, bundan sonra yaşanacak problemlerin sorumlusunun kim olduğu açıkça belirtilmiş durumda ve bu açıklama asla unutulmamalı. Zira önümüzdeki dönemde Saray rejimi, kendi yarattığı enkazın sonuçlarıyla yüzleşeceği zorlu sınavlarla karşı karşıya kalacak.

Bu sınavların en büyüğü, hiç şüphesiz ekonomi alanında. AKP’nin sözde ekonomik mucizesinin yarattığı yıkımın sonuçları artık her alanda gözle görünür hale gelmeye başlıyor. Toplam dış borcun 450 milyar dolara ulaştığı bir dönemde, Türk Lirası’nın yaşadığı çakılma ve doların bu satırlar yazılırken 5 TL’ye yaklaşması, dış borcun çevrilebilmesini önümüzdeki dönemde imkânsız kılıyor. Önümüzdeki dönemin başlıca gündemi şirket iflasları ve kitlesel işten çıkarmalar olacak. Bu durum, tüm ekonomik büyüme hikâyelerine rağmen, işsizliğin hâlihazırda yüzde 10 gibi oldukça yüksek bir düzeyde olduğu bir döneme rastlıyor. Enflasyonun yüzde 15’e ulaşmasıyla kendisini gösteren hayat pahalılığıyla her geçen gün alım gücünün biraz daha azaldığını hisseden kitleler, önümüzdeki dönem, krizin Saray rejimi tarafından “kemer sıkma politikaları” olarak emekçi halka fatura edilme planlarına tanıklık edecekler.

Ekonomik krizin tamamen ayyuka çıkması ve emekçi halka ödetilmeye çalışılacak “acı reçete”, yeni bir seferberlik dalgasını tetikleyebilir veya kitlelerin daha da geri çekilmelerine; sağ, muhafazakâr, faşist seçeneklerin güçlerini artırmalarına neden olabilir. Ekonomik krizin otomatik bir şekilde toplumsal seferberlik doğuracağı sanısına kapılmak büyük bir yanılgı anlamına gelir. Mevcut durumda, sosyalist hareket ve işçi örgütleri, ilk olarak, ivedilikle “seçim yenilgisi” havasından çıkmalı ve önümüzdeki dönemin mücadelelerine politik ve örgütsel olarak hazırlanmalıdır. İşçi sınıfının ve sosyalist solun bağımsız bir özne olarak sahneye çıkamadığı seçim sürecinin ardından, yeni dönemde, Rejimin işçi düşmanı ve antidemokratik politikalarına karşı eylem birliklerinin ve sahici bir mücadele planının hazırlanmasından başka bir çözüm bulunmamakta.

İstismar

0

Aynı hafta içinde Ağrı ve Bursa’da iki kız çocuğunun kaybolduğunu ve akabinde istismar edilip katledildiklerini öğrendik. İstismar edilenin kendini koruyamayacak ufacık çocuklar oluşu, katlediliş biçimlerinin ortaya çıkması toplumda infial yarattı. Devletliler “Bu konudaki hassasiyetimiz biliniyor” deyip çocuk istismarcılarının hadım edilmesi önerisini yineledi ve konu kısa sürede idama geldi.

Oysa Ensar Vakfı’ndaki cinsel istismar vakaları hakkında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın “bir kere yaşanmış bir olay” demesinin üzerinden sadece iki yıl geçmiş. Sanki bu iki yıl içinde çocuk istismarına karşı mevcut yasalar herkese eşit ve tam tamına uygulanmış yahut erken yaşta evliliklerin önünü açan müftülük yasası gibi kanunlar çıkarılmamış, sanki 15 yaş üstü çocuklar cinsel saldırılara “rıza verebilen” kişiler olarak sayılmamış gibi… Sanki tüm çareler denenmiş, tüm önleyici tedbirlere başvurulmuş ve çare olmamış gibi bugün bir kez daha idamı ve hadımı konuşuyoruz. Geçtiğimiz yıl, 12 yaş üzerindeki çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi halinde cezasızlık getiren değişikliğin kadınların mücadelesiyle geri püskürtüldüğünü önemle hatırlatmak isteriz.

Hadımı ve idamı konuştukça gerçek çözüm gizleniyor!

Keşke gerçekten de toplumda cinsel isteğini kontrol edemeyen, bu yüzden çocuklarımıza musallat olan 3-5 tane erkek olsaydı ve biz de onları ilaçla hadım ederek bu illetten kurtarabilseydik. Ya da bir tanesini Taksim Meydanı’nda sallandırsak ve bir daha asla çocuk istismarı haberi almasak… Ne yazık ki (!) ne istismarcılar sapık, ne de sayıları üçü beşi geçmiyor. Dahası, cinsel istismar vakalarında istismarcı çoğunlukla başka cisimlerle çocuğu istismar ediyor, yani konunun cinsel arzuyla ilgisi yok. Bu yüzden öncelikle cinsel istismarın bireylere indirgenemeyecek kadar cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal kökenleri olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor.

Yüksek ceza / idam cezasızlık demektir. Hiçbir ıslah edici niteliği olmadığı gibi, saldırganları kışkırtır ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere daha fazla sebep olur. Dahası birçok durumda, istismar edeni ve yakınlarını suçu ihbar yerine örtbas etme arayışlarına iter. Amaç AKP siyasetinin kendini aklaması ve anlık öfkenin dindirilmesi değilse eğer, öncelikle mevcut yasaların indirimsiz uygulanması gerekir. Devletin, hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekmektedir.

Bu sebeple konu idama – hadıma gelene kadar devletin en basit önlemleri derhal alması gerekiyor:

1- Her çocuk, ailesinin maddi durumundan bağımsız olarak eğitim, barınma, sağlık haklarından yararlanabilmelidir. Yoksulluk, çocuk işçiliği, koruyucu-önleyici kapsamlı cinsel sağlık ve toplumsal cinsiyet eğitiminin olmaması istismarı artıran durumlardır.

2- Çocuğun rızası olmaz. Cinsel istismar 18 yaşından küçük tüm çocuklara yönelik yalnız tecavüzü değil bedensel teması içeren her türlü cinsel hareketi kapsayan bir suçtur. Cebir, tehdit, hile varlığına bakılmamalıdır.

3- Çocuk istismarlarında ailelerin ve kamu görevlilerinin derhal bilgilendirme zorunluluğu olmalıdır. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark edip bildirimde bulunmak ve çocuğu desteklemek isteyen ebeveyni, öğretmeni vs. destekleyecek mekanizmalar oluşturulmalıdır.

4- Çocuk yaşta ve zorla evlendirmeler önlenmeli, müftülük yasası geri çekilmelidir.

Cinayet var!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin bu ay açıkladığı rapora göre Haziran ayında Türkiye’de en az 149 işçi iş cinayetine kurban gitti. Ölenlerin 9’u kadın ve 2’si 14 yaş altında olmak üzere 6’sı çocuk. Yine İSİG Meclisi’nin açıkladığı rapora göre 2018’in ilk 6 ayında en az 907 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu rakamlara göre Türkiye’de her gün en az 5 işçi iş cinayeti sonucu yaşamını yitiriyor. Son bir veri olarak şunu da ekleyelim; ölümler 81 ilin 78’inde gerçekleşmiş ve ölenlerin %98’i sendikasız!

Saray rejiminin bize layık gördüğü hayata bakın! Milyonlarcamız işsizliğin pençesinde hayatta kalmaya çalışırken, iş bulacak kadar “şanslı” olanlarımız insanlık dışı koşullarda, yoğun bir sömürüye maruz kalarak can veriyor. Onların Türkiye’si “yeni” olabilir, bizim için değişen bir şey yok! Bir yandan insanca koşullarda çalışmak ve yaşamak istedikleri için sendikalı olan binlerce işçi işten atılıyor, diğer yandan insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan işçiler yaşamlarını yitirdiklerinde “fıtrat” diyerek geçiştiriliyor. Bu nasıl bir fıtrattır ki onlara saraylar, bize borç dağları ve yoksulluk düşüyor. Bu nasıl bir fıtrattır ki onlar zenginleşiyor, biz fakirleşerek ölüyoruz. Ülkenin tamamına yayılan bir cinayet düzeni bu. Ölümcül koşullarda çalışmak kural, insanca koşullarda çalışmak ise bir istisna haline gelmiş durumda.

İşte “Yeni Türkiye” bize bunu vadediyor. Herhangi bir güvenceden yoksun, sendikasız ve ölüm tehlikesiyle burun buruna bir çalışma düzeni. Üstelik insanlık dışı ücretlerle… Patronlar, krizi bahane etmeye başladılar bile… Ufukta bizim için daha çok işsizlik, daha çok ölüm ve insanlık dışı koşullarda sefalet ücretleri görünüyor. “Yeni Türkiye” bu sorunların derinleşerek devam etmesinden başka bir anlam ifade etmiyor. İktidar, alın terimizi yandaşlarına peşkeş çektikçe, bize daha çok işsizlik, daha çok sefalet ve daha çok ölüm düşecek. Çözüm ise basit: Başkasından medet ummadan, kendi öz gücümüze güvenmekten geçiyor. Dayanışmadan, sendikalaşmadan, işyerlerini patronlardan bağımsız işçi denetimine almaktan başka bir çözüm yolu düşünmek açıkça hayalperestlik demek oluyor. Bunu, artarak devam eden ölümler kanıtlıyor…

İran’da işçi eylemleri

0

İran’da 2017 Kasım ayında başlayan ulusal çaptaki kitlesel protestolar, çapı daralmakla birlikte, ağırlıklı olarak işçi sınıfının öncülüğündeki grevler ve eylemler üzerinden devam ediyor. Kasım ayında başlayan eylemleri hazırlayan koşullar ve talepler birçok noktada, 2011 yılında neredeyse tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini etkileyen devrimci ayaklanmalarınkiyle kesişmekteydi. Başını genç işsizlerin ve kadınların çektiği seferberlikler işsizlik, gelir adaletsizliği, yoksulluk gibi ekonomik sorunların yanında molla rejiminin ifade özgürlüğü, Araplar ve Kürtler gibi ezilen uluslar üzerindeki ayrımcı politikaları ve cinsiyet ayrımcı uygulamaları gibi özgürlükler alanındaki baskıcı karakterini de hedefine almıştı. Aradan geçen sekiz ayda bu talepler halen güncelliğini korumakta… Bunları, yayılarak devam etmekte olan grevlerde ve kadın eylemlerinde görmek mümkün…

Son 4 aylık dönemde işçi eylemlerinin ön plana çıkması ise kapitalist molla rejiminin yarattığı ekonomik enkazın bir sonucu. 82 milyon nüfusun yüzde 50’den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşarken, gerçek işsizlik oranı yüzde 40 bandına dayanmış durumda. Aylık 200 dolar olan asgari ücret ise enflasyonun yükselişiyle birlikte sürekli olarak azalmakta. Bu koşullar altında özellikle yoğun Arap nüfusun yaşadığı Huzistan bölgesi olmak üzere ülkenin birçok yerinde ücretlerin ödenmemesine, güvencesiz çalışma koşullarına, sağlık sigortası ödeneğinin bulunmamasına ve özelleştirmelere karşı işçi grevleri yaygınlaşmakta.

Ulaşım (demiryolu işçileri ve kamyon şoförleri), eğitim, sağlık ve endüstri (petrokimya, çelik, şeker gibi) sektörlerde süren grevlerin İran ekonomisinin can damarı olan petrol, otomotiv gibi sektörlerde daha büyük ölçekli işletmelere yayılıp yayılmayacağı önümüzdeki dönemde mücadelenin seyri açısından belirleyici olacak. Rejim şu aşamaya kadar, tutuklamalar yoluyla, daha çok öncü işçilere dönük baskılarını artırdı. Bununla birlikte, eylemlerin kilit sektörlere sıçraması baskı aygıtının şiddetini artırabileceği gibi İran işçi sınıfı içerisinde birliğin ve örgütlülüğün pekişmesinin ve mücadelenin rejim karşıtı bir karaktere bürünmesinin de önünü açabilir.

Bu olasılığın farkında olan rejim, bir yandan ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’dan gelen savaş tehditlerini içeride suni bir antiemperyalizm yaratarak lehine çevirmeye çalışırken, etnik, dini, cinsiyetçi ayrımcı politikalarıyla da İran işçi sınıfı ve halkı arasında bir kutuplaştırma yaratıyor. Ayrıca 2011’de bölgeyi etkisi altına alan devrimci dalganın kendisine sıçramadan bastırılması için politik ve askeri alanlarda karşıdevrimci bir müdahaleyle savaşa ayırdığı bütçeyi katbekat artırmış olan hükümet, şimdi bunun yaratmış olduğu sorunlarla da yüzleşmekte. 8 aydır gerçekleşen eylemlerde, hükümetin dış müdahaleci politikası ve savaşa ayırdığı bütçe kitleler tarafından sorgulanmakta.

Tüm bu çelişkilerle birlikte İranlı öncü işçiler mücadelelerini sürdürürken, bir yandan da işçi konseylerinin inşası hedefini önlerine koymuş bulunmaktalar. Bu noktada İranlı sosyalistlerin bu mücadeleyi desteklemeleri; kadınlar, gençler, ezilen uluslar ve diğer mücadele eden sektörlerle birleştirip, taleplerine emperyalizmden, rejimden ve rejim içerisindeki reformist liberal kanattan bağımsız bir politik program kazandırabilmeleri ve önderlik edebilmeleri bu devrimci potansiyelin evriminde belirleyici olacak.

Haiti: Halk ayaklanması yakıt fiyatlarına yapılan IMF zammını geri çektirdi! Kahrolsun Jovenel’in kukla hükümeti!

0

Haiti halkı, benzin fiyatlarına %38, dizele %47 ve gazyağına %51 zam yapılmasına kitlesel bir yanıt verdi. Halk 6 Temmuz’dan beri Port-au-Prince, Cap-Haitien, Petit Goave, Les Cayes ve Jacmel’de sokaklara inmiş durumda. İki polis karakolu yakıldı, sayısız barikat inşa edildi ve geçtiğimiz Şubat ayında hükümetin IMF ile yaptığı yapısal reform anlaşmalarına karşı ayaklanan emekçiler tarafından sokaklar ele geçirildi.

Özellikle gazyağına yapılan zam halk karşıtı bir önlemdir; çünkü doğalgaz ve elektriğe erişimi olmayan halkın büyük kısmı bakımından yemek yapmak için gazyağı vazgeçilmez bir yakıt.

Halkın baskısı karşısında, parlamento içinde farklı kesimler yakıt fiyatlarına yapılan zamma karşı harekete geçti ve toplumsal patlamanın ertesi günü hükümet zammın belirsiz süreliğine askıya alındığını duyurdu.

Sağcı iş insanı Jovenel Moïse’in hükümeti oldukça güçsüz. Biri 2015, diğeri 2016 olmak üzere her ikisi de büyük seferberliklerle protesto edilip reddedilen hileli seçimlerin ardından iktidara geldi. Ancak Şubat 2017’de yemin edebildi. 2004 yılında Jean Bertrand Aristide’e karşı yapılan askeri darbeyle kurulan rejimi desteklemek için BM tarafından gönderilen Minustah birliklerinin 13 yıldan fazla süren askeri işgalinin doğrudan mirasçısı. Geçtiğimiz yıl Minustah yerini daha küçük bir çokuluslu polis teşkilatına (Minjusth) bırakmak üzere dağıtıldı. Ayrıca, askeri darbenin mirasçısı olan rejimi on yılı aşkın zamandır besleyen Venezuela yönetimi tarafından sağlanan petrolün finansmanı, Güney Amerika ülkesinin içinde bulunduğu kriz nedeniyle azaldı.

Bütün bunlara, hükümetin baskıcı emirlerine uymayı reddederek karargâhına çekilen polis içindeki kriz eklendi. Böyle bir ortamda, halkın hoşnutsuzluğu arttı ve öfke yakıt sorunuyla sınırlı kalmadı; halk, IMF ve emperyalizmin kukla hükümetinin istifasını talep etti.

Minustah işgalci birlikleri, korkunç bir insan hakları ihlali bilançosu yarattılar. Kolera salgının yanı sıra cinsel istismarın yaygınlaşmasından sorumlular. Minustah Brezilya, Arjantin, Uruguay, Ekvador ve Bolivya’nın “ilerici” hükümetlerinin sağladığı Latin Amerikalı birliklerden oluşuyordu. Minujusth’in Haiti halkına yönelik baskılarını sona erdirmesini ve ülkeden çekilmesini talep etmek için uluslararası dayanışma gereklidir.

Seferberliğin kitleselliğine rağmen, halk ayaklanması politik önderlikten yoksun. Yüzyıllardır burjuvazi ve emperyalizmin hizmetindeki işgal, askeri saldırı, oligarşik diktatörlükler, yağma ve aşırı sömürü politikaları tarafından sürüklendiği korkunç ekonomik ve toplumsal durumdan Haiti’yi çıkarmak için bir politik program oluşturacak özerk yapıların inşa edilmesi gerekir. Bütün emekçileri ve halkları, kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve işgal kuvvetlerinin dayattığı halk karşıtı hükümetten kurtulması için Haiti ile dayanışmaya çağırıyoruz. Krize yönelik işçi lehine ve halkçı bir çözümün ilk adımı, Haiti devrimine karşı Fransız sömürgeciliğinin misillemelerine ve Karayipler’de ilk bağımsız ulusun ortaya çıkışına kadar kökleri uzanan meşru olmayan dış borcun ödenmemesidir.

Yaşasın Haitili emekçilerin mücadelesi! Jovenel Moïse’nin kukla yönetimine son! Haiti’de Minjusth birlikleri ile birlikte yabancı askeri müdahaleye hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Şule Çet için adalet!

0

Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet 28 Mayıs günü Ankara’da bir plazanın 20. katından atılarak öldürüldü. Olayın ardından katiller Berk Akand ve Çağatay Aksu 2 kez gözaltına alınmış ve “delil yetersizliği” öne sürülerek Adli Kontrol Şartı ile serbest bırakılmıştı. Şule Çet’in zorla alıkonulduğuna dair arkadaşlarına gönderdiği mesajlar, atladığı öne sürülen pencerede parmak izinin dahi olmaması adli makamları yeterince ikna edememişti! Oysa çıkan otopsi raporunda cinsel saldırı bulgularına rastlandı ve katiller nihayet tutuklandı. Ancak olayın soruşturulma sürecinin de gösterdiği gibi, cezasızlığın bir kural haline geldiği ülkemizde Şule’nin katilleri de her an iyi hal indirimi ile serbest bırakılabilirler.

Türkiye’de 2010’dan bu yana en az 1915 kadın öldürüldü. 355’i cinayetin öncesinde şiddet, taciz, tecavüz veya tehdide maruz kalmıştı. Bu cinayetlerin en az 237’si kadınların güvenlik endişesiyle resmi başvuruda bulunmalarına rağmen işlendi. Her gün çocuklar, kadınlar cinsel istismara uğruyor ve öldürülüyor. Katiller erkek adaletin avantajlarından faydalanıp ödül gibi cezalarla serbest bırakılıyor ya da cezaları muhtelif nedenlerle düşürülüyor, erteleniyor. Nasıl olsa ceza almayacağını ya da birkaç yıl yatıp çıkacağını bilen katiller her durumda teşvik edilmiş oluyor.

İktidar ise, çürümüş adalet sisteminde kadın ve çocuk cinayetlerine, taciz ve tecavüze karşın idamı ya da kimyasal hadımı çözüm olarak sunuyor. Ne idam ne de hadım bir ceza yöntemidir! Öncelikle kadının beyanı esas alınmalıdır. Cinsel saldırıya uğrayan bir kadından veya çocuktan tecavüze uğradığını ispat etmesi beklenemez! Katiller ağır müebbet cezaları ile yargılanmalı, haksız tahrik gibi cezai indirimler yasaklanmalıdır. Şiddet gören kadın ve çocukların rahatlıkla ulaşabileceği nitelikli sığınma evleri açılmalı; şiddet gören kadınların başvurabileceği cinsel şiddet kriz merkezleri oluşturulmalıdır.

Şule ve daha nice kadının yaşam hakkı için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Füzyon Mutfağı, Lezzetli Tokamak

0

Hepimizin bildiği gibi gün geçtikçe artan sosyal medya etkileşimi ve ulaşım ile bilişim hayatlarımızı hızlandırıyor, farklı şeyler tüketmemizi olanaklı kılıyor ve onları anında paylaşmamızı sağlıyor. Bu, bugün oldukça doğal bir eylem haline geldi. Gezmek, yemek ve bir tutam gülücük dolu selfie hepimiz için vazgeçilmez. Bu alandaki yeni akım da füzyon mutfağı.

Füzyon mutfağı için, farklı mutfak kültürlerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir “sentez” diyebiliriz. Yani ana yemekte imam bayıldı varken içine konulan malzemeler hem ekşi hem de tatlı olabiliyor. Fakat ben size farklı bir füzyondan bahsedeceğim. Bu hepimizin geleceğini derinden değiştirecek, enerji ihtiyacını kontrol edilebilir ve sınırsız bir hale getirecek,füzyon enerjisinin ta kendisi.

Günümüzde nükleer santrallerde kullanılmakta olan teknik oldukça sıkıntılı ve maliyetli olan fisyon enerjisi dönüşümüdür. Ağır elementlerin düşük ağırlıktaki elementlere dönüşümünü sırasında çıkan enerjiye fisyon deniyor. Fakat kontrol edilebilmesinin zorluğu ve çıkan radyoaktif yakıt ne yazık ki getirisinden çok dünyaya maliyet yaratıyor.

Füzyon reaksiyonları ise, hafif elementlerin birbirine uyguladıkları itme kuvvetini aştırarak yeni bir element yaratıyor ve ortaya çıkan enerjinin kullanımını olanaklı kılıyor. Aslında Güneş’te bu her an gerçekleşmekte; çekirdeğindeki muazzam çekim kuvvetti, atomların füzyon reaksiyonuna girerek bizlere yaşam enerjisini yollamasını sağlıyor. Fakat füzyon enerjinin dünyada kontrollü bir şekilde ve verdiğinden fazlasını alarak gerçekleştirilebilmesi laboratuvarlarda şu an sağlanamadı. Bunun için Tokamak denen, plazmanın kapalı manyetik alan bölgesi içinde hapsedilmeye çalışıldığı plazma tutucu sistemler geliştiriliyor. Örneğin 1GW’lık bir kömür santralı yılda 1.5 ile 2.5 milyon ton kömür yakarken, eşdeğer ilk nesil bir füzyon Tokamak santrali sadece birkaç yüz kilogram yakıt harcayacaktır. Kömür atmosferi kirletirken füzyon reaksiyonlarından zararlı bir atık ortaya çıkarmayacaktır.

Füzyon enerjisi araştırmalarına kısıtlı bütçe ayrılmasının nedeni çokuluslu şirketlerin ve devletlerin pazarladığı ve dünyamızı kullanılmaz hale getirmekte olan enerji üretim sistemlerinden vazgeçmemeleridir. Çünkü bir kez yukarıda belirttiğim gibi verimli bir şekilde gerçekleştirilebilirse, pazarladıkları enerji sistemlerine gerek kalmayacaktır ve füzyon enerjisi herkesin ulaşabildiği sonsuz ve sorunsuz bir temel kaynak olacaktır. İnsanlığın geleceği temiz ve kendi enerji araçlarına sahip olmaktan geçiyor.

Fransız Devrimi: Jakobenlerden öğrenmek, onları aşmak için

0

Komünizmin dünya ordusu olan bizler, Jakobenizmle tarihsel hesaplaşmamızı çoktan yapmışızdır. Ama kansız, soğuk liberalizmin saldırılarına, iftiralarına ve aptalca sövüp saymasına karşı da Jakobenizmi savunuruz biz. Burjuva demokrasisi başka hangi döneminde, 1793’ün Jakoben, sans culotte, tedhişçi, Robespierre’ci demokrasisinde olduğu kadar yükselebilmiş ve insanların yüreğini öyle büyük bir alevle tutuşturabilmiştir?

Lev Troçki

 

Bravo Erdoğan! Türkiye dünya üçüncüsü oldu, yoksullukta…

0

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkelerindeki gelir dağılımı adaletsizliğinin son 30 yılın en yüksek seviyesinde olduğunu açıkladı. Türkiye gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’nın ardından üçüncü sırada.

Türkiye, yüzde 28,5 yoksulluk oranıyla 34 OECD ülkesini “geride bıraktı”. Türkiye’de en yoksul yüzde 10’un gelirden aldığı pay sadece yüzde 2,1. En zengin yüzde 10’un gelirden aldığı pay ise tam yüzde 31,7.

Bu oran Şili’de yüzde 40,9, Meksika’da yüzde 36,7 iken, Türkiye bu iki ülkeyle birlikte en kötü üç ülke arasında yer alıyor. Türkiye’de en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı ise 15,2 kat.

Toplumda gelir dağılımın en adil olduğu ülkeler geçen yıllarda olduğu gibi yine Kuzey Avrupa ülkeleri oldu. Listenin başında Danimarka var. Ardından Slovenya, Slovakya ve Norveç geliyor.

Öte yandan genç işsizliğinin yüzde 20’ye vardığı Türkiye’de yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizlikten en çok gençler etkileniyor.

Buna göre, Türkiye göreli gelir yoksulluğu oranı sıralamasında tüm OECD ülkeleri arasından gençlerin en yoksul olduğu ülke çıktı. 0-17 yaş arası gençlerin yoksulluk oranı yüzde 28,5 iken, Türkiye’nin en yakın rakibi yüzde 25,8 ile Meksika. OECD ortalaması ise Türkiye’nin 8 puan altında, yüzde 20,4.

OECD’nin yoksulluğu yaşlara göre sınıflandırdığı grafiklere göre, Türkiye çocuk yoksulluğunda dünya birincisi konumunda. 0-17 yaş grubunda yüzde 28,4’lük kesimin yoksul olduğu belirtiliyor. Bu oran 18-25 yaş grubunda 16,2, 26-65 yaş grubunda 14,4 ve 65 yaş üstü grupta 18,4 olarak kaydediliyor.

Araştırmaya göre Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk kesim, en fakir yüzde 10’luk kesimden 15,2 kat daha fazla kazanıyor. Türkiye ile ilgili olarak en son 2011 yılı verilerinin baz alındığı belirtiliyor.

İşverenlerin yarı zamanlı çalışanları tercih etmesi, geçici sözleşmeler yapması ve kendi işini kuranların sayısının artması da gelir uçurumunun genişlemesine neden oluyor.

Eşitsizliğin kapanabilmesi için OECD hükümetlere, gelir dağılımında cinsiyet ayrımcılığının giderilmesi ve kaliteli işgücüne yatırım yapılmasını tavsiye ediyor.

Vergilerin halka hizmet ve altyapı olarak geri dönüşünün de önemine dikkat çeken OECD, geliri yüksek şirketler ile bireylerden daha adil vergiler alınması gerektiğini belirtti.

Tabii bunlar OECD yetkililerinin verili kapitalist sistem içinde önerdikleri. Oysa büyük tekellerin, çokuluslu şirketlerin egemen olduğu bir sistemde ne gelir adaletsizliği azalır, ne yoksullaşma önlenebilir ne de işsizlik azalabilir.

Bunun için bizim önerimiz bir işçi-emekçi hükümetinin yönetiminde planlı ve merkezi bir ekonomik sistemin kurulmasıdır. İşverenlerin kâr hırsı üzerine kurulu olmayan, tüm emekçilerin tam istihdamını olanaklı kılan ve üretken yatırımlara yönelen bir ekonomi. Gelir adaletsizliğinin ve yoksulluğun yok olması ancak sosyalist bir düzende mümkün hale gelecektir.

Soma Davası’nda karar

0

Soma katliamının sürmekte olan mahkemesinin karar duruşması 9 Temmuz 2018 Pazartesi günüydü. Karar duruşması olduğu için hem ölen madencilerin yakınları hem de değişik parti, sendika ve demokratik kitle örgütlerinden binlerce kişi davanın görüldüğü Akhisar Adliyesinin önündeydi. Ancak madencilere yönelik bu desteğin nicel fazlalığından olsa gerek, mahkeme hâkimi rahatsızlandığını belirterek duruşmayı Çarşamba gününe ertelemişti. Bunun üzerine ölen madencilerin yakınları Akhisar Devlet Hastanesi’nin önüne gitmiş, hâkimin hastanede olmadığını öğrenmişler ve bunu protesto etmek için hastane önünde nöbet tutmuşlardı.

Yapılan ertelemeden sonra dün yapılan karar duruşmasında, ölen madenci yakınlarını öfkelendiren bir karar çıktı. Başta maden sahibi Alp Gürkan olmak üzere 37 sanık beraat etti. Diğer bazı sorumlulara ise katliamın büyüklüğü ile karşılaştırıldığında komik sayılabilecek oranlarda cezalar verildi. Hem madenci ailelerin avukatları hem de ölen madencilerin yakınları verilecek hesabın burada bitmeyeceğini, Soma katliamının unutulmaması ve unutturulmaması için çaba göstermeye devam edeceklerini açıkladılar.

Açsınlar işletme defterlerini

0

İzmir Gaziemir’deki Ege Serbest Bölge’de kurulu bulunan ve otomobiller için elektrik aksamı üreten Amerikan firması Aptiv (eski adıyla Delphi) fabrikası yöneticileri işçilere fabrikanın kapatılacağını ilan etti. Şirket daha önce İstanbul’daki fabrikasını kapatmıştı. Yakın gelecekte Bursa’dakini kapatacağı da belli oldu.

Kapanma söylentilerinin başladığı iki yıllık süreçte fabrikada çalışan işçi sayısı 3 binlerden 600’lere kadar düşmüş durumda. Şimdiye kadar gönüllü olarak tutulan çıkışlar ise artık zorunlu hale getirildi.

Fabrikaları kapatmanın gerekçesi, “ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik kriz ve artan maliyetlerin rekabet ortamını engellemesi” imiş. Birincisi, işten çıkarılan işçiler ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik krizin suçlusu değil. Tam tersine mağdurları. Sendikalaşmaları engelleniyor, grevleri yasaklanıyor, sözcüleri hapislere atılıyor. Sadece, sahte bir “demokrasi” adına dört beş yılda bir sandık başına gidiyorlar. Onlar sadece “yarım saatlik demokrasi”nin kurbanları. Patronların bu gerekçesi kabul edilemez.

İkincisi, Delphi patronlarının siyasi ve ekonomik krizden şikâyet etmeye hakları yok. Bugüne kadar AKP hükümetlerini bizzat onlar desteklediler. Ama asıl şikâyetleri yeterince kâr edememek. O nedenle fabrikaları, işçi ücretlerinin çok daha düşük ülkelere taşımak niyetindeler. Bu aşırı kâr hırsını onaylamak da mümkün değil. Diğer ülkelerdeki işçi kardeşlerimizi köleleştirmelerini de kabul edemeyiz.

İşletmenin zarar ettiğini söylüyorlarsa açsınlar bakalım işletmenin muhasebe defterlerini. Görelim durumu. O çok gürleyen ama yağmayan Türk Metal sendikacılarının görevi, biraz daha iyi kıdem tazminatı alıp işçileri işsizliğe mahkûm ederek patronun işini kolaylaştırmak değil, işçilerle birlikte işletmenin defterlerini denetlemek olmalı. Sonucun hiç de işverenin iddia ettiği gibi olmadığına inanıyoruz.

Ama eğer işletme hakikaten zarardaysa, neden fabrikalar kamulaştırılmasın? Böylece fabrikalar, işçilerin denetiminde ve planlı bir şekilde rahatça üretim yapabilir. Bir devletin görevi de fabrikaları açık tutmak ve yeni iş alanları açmak değil mi? Eminiz, işçi denetiminde üretim yapan bir kamu işletmesinde, bırakın zarar edip işçi çıkarmayı, yeni işçilere ihtiyaç olacaktır.

İşte bunun için, işçi denetiminde bir planlı ekonomiyi uygulamaya koyacak bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele ediyoruz.

İranlı kadınlarla dayanışma

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın İranlı siyasi tutuklu kadınlarla ve zorunlu başörtüsüne karşı geldikleri veya sosyal adalet mücadelesine katıldıkları için cezalanan kadınlarla dayanışma metnini sizlerle paylaşıyoruz.

17 Haziran 2018

Aralık 2017’den beri İran genelinde İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir protesto ve grev dalgası yayılmakta. Protestolara İran işçi sınıfından çoğunluğu genç olmak üzere kadınlar ve erkekler katılıyor. İşçiler ve işsizler, öğrenciler, öğretmenler, sağlık çalışanları, çöken finans kuruluşlarında birikimlerini kaybeden emekliler, siyasi tutsaklar ve bu tutsakların aileleri hâlâ daha sürmekte olan bu protesto ve grevlerin başını çekiyor. Aralarında Araplar, Kürtler, Lurlar ve Azeriler gibi ezilen ulusal azınlıkların yanı sıra Bahailer ve Sufiler gibi zulüm görmüş dini azınlıklar da bulunuyor.

Zorunlu başörtüsünü protesto etmek için kamusal alanda başörtülerini çıkaran pek çok cesur kadın fiziksel şiddete uğradı, tutuklandı ve ağır kefaletler ödendikten sonra geçici olarak serbest bırakıldı. Bu cesur kadınların arasında Vida Movahed, Nergis Huseyni, Meryem Şeriatmedari ve Shaprak Shajarizad yer alıyor. “Ahlaksız eylemleri teşvik etmek ve fuhşu desteklemekle” suçlanan kadınlara hapis cezaları verildi.

“Devrim Sokağının Kızları” olarak tanınmaya başlayan bu kadınlar, örtünmenin yukarıdan dayatılan bir zorunluluk değil, kişisel bir tercih olması gerektiğine inanıyorlar. İran rejiminin kendi kamuoyu yoklamaları bile İran halkının büyük çoğunluğunun bu kadınlarla hemfikir olduğunu kabul ediyor.

İşyerinde, aile içinde ve toplumda cinsiyet ayrımcılığının sona ermesini ve başörtüsü zorunluluğunun kaldırılmasını talep eden kadın hakları aktivistlerinin çağrısı üzerine, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Tahran’da Çalışma Bakanlığı binasının önünde yüzü aşkın kadın ve erkek protesto amacıyla bir araya gelmeye çalışmıştı. Ancak kitle henüz toplanamadan saldırıya uğradı ve darp edildi. En az 84 kişi (59 kadın ve 25 erkek) tutuklandı. Tutuklananların çoğu kefaletle serbest bırakılmalarına rağmen mahkemeye çıkarıldı.

Önde gelen insan hakları avukatı ve Devrim Sokağının Kızlarının savunucusu feminist Nesrin Sutude, 13 Haziran’da evinde tutuklandıktan sonra hapse atıldı ve şu anda 5 yıllık hapis cezasıyla karşı karşıya. Sutude’nin yazar ve siyasi aktivist olan eşi Reza Khandan da 16 Haziran’da tutuklandı (Nesrin Sutude hakkında daha fazla bilgi aşağıda bulunmaktadır).

Aralık ayındaki protestolardan sonra diğer eylemci öğrencilerle beraber tutuklanan antropoloji öğrencisi, işçi ve kadın hakları aktivisti Leyla Hüseyinzade 6 yıllık hapis cezasıyla karşı karşıya. Tahran Üniversitesi’ndeki protestoların düzenlenmesine katkıda bulunan Leyla ve diğer eylemci öğrencilere “ulusal güvenliği tehdit etmekten” ceza verildi.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, İran’da gerçekleşen protestolarda önemli rol oynayan kadınlar hakkında farkındalığı artırmak ve İran’daki feminist mücadeleyle ve bir bütün olarak protesto hareketiyle dayanışmasını göstermek için, bazı feminist siyasi tutukluların kısa biyografilerini aşağıda paylaşıyor.

Nergis Muhammedi fizik diplomasına sahip, gazeteci, kadın ve insan hakları aktivisti ve İran’da Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi tarafından kurulan İnsan Hakları Savunucuları Merkezi’nin yardımcı direktörü. 2009 yılında Mahmud Ahmedinejad’ın hileli seçimine karşı düzenlenen kitlesel protestolardan sonra “ulusal güvenliğe karşı suç işlemek için toplanma ve tuzak kurma” suçundan tutuklandı ve 11 yıla mahkûm edildi. 2013’te ciddi sağlık sorunları nedeniyle kefaletle serbest bırakıldı. 2015’te ise ölüm cezasına karşı bir kampanya başlatmak ve halkı isyana teşvik suçlarından dolayı tekrar tutuklandı. Suçsuz Sünni siyasi tutsakların idam edilmesine karşı çıkması nedeniyle mahkeme tarafından “IŞİD’i desteklemekle” itham edilerek suçlu bulundu. 2016’da, şu anda devam etmekte olan 16 yıllık hapis cezasına mahkûm edildi. Küçük çocuklarıyla görüşmesi çoğu zaman engellenen Muhammedi’nin ciddi sağlık sorunları var ama sessiz kalmıyor. Aralık 2016’da Weimar İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldükten sonra hapishaneden yazdığı mektubunda şunu söylemişti: “Baskı uygulanan bir kadın olarak, rejimin izin verdiği ölçüde özgür olmaktansa tutuklu olup ailemden ve dostlarımdan uzakta kalmayı yeğlerim.” Muhammedi, savaşın ve İran halkını hedef alan yaptırımların insan haklarını tehdit ettiğini vurgulamıştı.

 

Zeynep Celaliyan, 2008 yılında siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan ve hapsedilen bir Kürt siyasi eylemci. Önce ölüm cezası aldı, ardından bu ceza şartlı tahliye hakkı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Tutuklanmasından ve hapsedilmesinden bu yana, devlet tarafından kendisine atfedilen silahlı eylemleri “itiraf etmeyi” reddettiği için sistematik olarak taciz, işkence ve tecrit cezasına maruz kalmakta. Cezaevi yetkilileri ve devlet tarafından kasıtlı olarak tedavi ettirilmediğinden dolayı görme yetisini kaybetti.

Nesrin Sutude 13 Haziran 2018’de tutuklanan ve beş yıl hapis cezasına çarptırılan tanınmış bir insan hakları avukatı. Her ne kadar hapis cezasının gerekçesi devlet tarafından açıklanmamış olsa da, “Devrim Sokağının Kızları” ile ilgili yasal davaları üstlendiği ve İran yargısının siyasi aktivistlerin ve muhaliflerin kendi avukatlarını seçebilmesini engelleyen en son kararına karşı çıktığı için tutuklandı. Sutude, 2009’daki Yeşil Hareket’e katılan siyasi eylemcileri ve feministleri ve istismar edilen kadınları ve çocukları savunduğu için 2010 ve 2013 yılları arasında 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi ile yakından çalıştı ve cesur çalışmaları nedeniyle çeşitli uluslararası ödüllere layık görüldü.

Ekim 2016’dan beri hapiste olan Gülruh İrayi, barbar recim uygulamasına karşı yazdığı yayımlanmamış bir hikâye nedeniyle altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. İrayi ve 2014’ten beri tutuklu olan kocası Arash Sadeghi uzun süre açlık grevleri yaptılar, dayağa ve korkunç şartlara maruz kaldılar. İrayi, görüşlerini hapishaneden kaçırılan açık mektuplarla ifade etmeye devam etti. Bu mektuplarda İslam Cumhuriyeti’nin çeşitli fraksiyonlarını sert bir şekilde eleştirdi ve aynı zamanda Kürt kadın siyasi tutuklu Zeynep Celaliyan ile dayanışmasını dile getirdi. Yakın tarihli bir açıklamada şunları yazdı: “İçine kapıldığımız girdap, kendi tedbirsizliğimiz yüzünden oluştu. Ondan kurtulmanın tek yolu, gözlerimizi açmak ve okumamız istenmeyen tarihi gözden geçirmek.”

Ölüm cezasına karşı el ilanları dağıttığı, siyasi tutukluların aileleriyle görüştüğü, Facebook’ta İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştirdiği ve 1988’de İran’daki siyasi tutukluların toplu idamlarını kınadığı için Mayıs 2015’ten beri tutuklu olan ve Kasım 2016’dan beri 7 yıllık hapis cezasına mahkûm edilen Atena Daemi, kadın ve çocuk hakları savunucusu. Cezasının uzatılmasını, tutulduğu korkunç koşulları ve fiziksel şiddeti protesto etmek için başlattığı 55 günlük açlık grevine kısa süre önce son verdi. Yakın zamanda, ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan Kürt siyasi tutuklu Ramin Hüseyin Panahi’ye cesurca açık bir mektup yazdı ve onunla dayanışmasını dile getirdi.

#        #                #

Bu yazıda bahsedilen feministlerle dayanışmanızı göstermek istiyorsanız, blogunuzda veya web sitenizde onlar hakkında yazılar yazabilir veya Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’yla iletişime geçip, destekleyeceğiniz bir etkinlikte sosyalist feminist bir konuşmacının yer almasını isteyebilirsiniz. Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, ABD emperyalizmine ve diğer tüm küresel veya bölgesel emperyalistlere ve otoriter güçlere karşı mücadelesini; İranlı kadınların, işçilerin, gençlerin ve rejim tarafından ezilen azınlıkların ilerici ve devrimci sosyal adalet mücadelelerinden ayrı tutmaz. Ayrıca yaşadığımız ülkelerde emek, sosyal adalet, feminist, ırkçılık karşıtı ve LGBT mücadeleleriyle Ortadoğu’daki benzer mücadeleler arasında bağlantı kuruyoruz. Daha fazla bilgi için https://www.allianceofmesocialists.org/ adresini ziyaret edin veya info@allianceofmesocialists.org adresinden bizimle irtibata geçin.

Okuyabileceğiniz diğer yazılar:

Sosyalist feministlerin İranlı kadınların mücadelesiyle dayanışma metni:

https://www.allianceofmesocialists.org/statement-group-international-socialist-feminists-solidarity-iranian-women/

Ortadoğulu siyasi tutuklularla dayanışma kampanyası:

https://www.allianceofmesocialists.org/14964/

Kim korkar sendikalaşmaktan – I

0

Flormar, Termokar, Bursa Aroma, Cargill, Hugo Boss, Sibaş… Sendikalaştıkları için onlarca işçiyi işten atan işyerlerinin listesi uzayıp gider. Sendikalaşma mücadelesi hemen her yerde neredeyse aynı şemayı izliyor. Başlangıçta küçük bir öncü işçi grubu sendikayla ilişkiye geçiyor ve o sendikanın üyesi oluyor. Ardından, onların da bilgilendirmesiyle işçiler teker teker üye olmaya başlıyorlar. Önlerindeki hedef yüzde 50’yi bulmak.

Bir süre sonra (ki bu süre genellikle kısa oluyor) işçilerin sendikaya üye oldukları patron tarafından öğreniliyor. Patron genellikle bu mücadelenin başını kimin veya kimlerin çektiğini de tespit ediyor. Ve “genel kural” olarak bu işçileri hemen işten çıkarıyor. İlk grup bir veya iki-üç öncü işçi oluyor. Patron bu girişimin işçileri yıldıracağını düşünüyor. Tabii bu arada işyerinde baskılar başlıyor. İşçilerin e-devlet şifreleri istenerek üye olup olmadıkları inceleniyor. Eğer sendikalaşmanın yaygınlaşmaya başladığına kanaat getirirse ikinci ve daha kalabalık bir işçi grubu işten atılıyor.

Şema uyarınca işten atılan işçiler, sendikacıların da yardımıyla (tabii sendikacılar işçilere sırtını dönmezlerse) işyerinin önünde “direniş çadırı” kuruyorlar. İçerideki arkadaşlarını yüreklendirmeye ve dayanmaya çağırıyorlar. Eğer sendikalı işçi sayısı yüzde 50’yi bulmamışsa direnişin sonu biraz “karanlık” gözüküyor. Eğer yüzde 50 geçilmişse, sendika yetki müracaatında bulunuyor ve yetki alınabilirse, belgeyi işverene yollayıp toplu sözleşme görüşmesine çağırıyor. Tabii bu arada beklenen, sözleşmenin ilk maddesinde işten atılanların işe iadesinin yer alması oluyor.

Tabii işveren sendikanın yetkisine itiraz ediyor ve iş mahkemeye düşüp “yasal” bir süreç başlıyor. Üç dört aydan az olmayan bir süreye tekabül ediyor bu süreç. Çadırdaki işçiler en az bir ay işyeri önünde eylemlerine devam ediyor. Sendikanın ekonomik yardımı olursa bu süre biraz daha uzayabiliyor. Ama daha sonra çalışmaya ihtiyaç duyan işçiler işverenden biraz tazminat alarak uzlaşmaya yanaşabiliyorlar. Yanaşmayanlar ise kendilerine iş bulup çalışıyorlar ve toplu sözleşmeyi bekliyorlar, zaman zaman da işyeri önünde toplanıp basın açıklamaları yapıyorlar. Bu arada da bazıları sendikal nedenle işten atılma ve tazminat davası açıyorlar. Belki de yıllarca sürecek olan bir mahkeme süreci başlıyor böylece.

Bu kısırdöngü, bazı farklılıklarla neredeyse her yerde her zaman tekrarlanıyor. Bütün bu mücadele sürecinin işçilerin bilinci üzerindeki etkileri önem taşıyor. İşçiler genellikle sendikalaşma mücadelesine iş ve yaşam koşullarının, genel tabiriyle ekonomik şartlarının iyileştirilmesi amacıyla giriyorlar. Bu talepler işyerinde çalışanların çoğunluğunu bir araya getirebiliyor, bir dayanışma ruhu yaratıyor. Bu sınıfsal temelde sendikal bilincin ilk aşamasını oluşturuyor. Politik veya ideolojik bilincin dışında bir dayanışma ruhu diyebiliriz buna.

İşten atılmalar başlayınca ise, o güne değin işverene yönelik olarak fazlaca bir sorgulaması olmayan işçiler arasında ilk “farklı sınıfa” dahil oldukları düşüncesi doğmaya başlıyor. Bu, emekçinin zihninde verili olan politik veya ideolojik önyargıların kırılmaya başladığı anı oluşturuyor. İşte bu noktada sendikanın ve öncü işçilerin rolü bir anda önem kazanıyor.

Ama her şey, yukarıdaki şemanın nasıl sonuçlanacağına bağlı. Sendikal açıdan hızlı ve olumlu bir sonuca ulaşılamadığı takdirde, gerek çadırdaki, gerekse içerideki işçiler arasında bir moral bozukluğu, “buraya sendika falan giremez” düşüncesi yaygınlaşmaya başlayabiliyor. Bu kısırdöngüyü nasıl kırabiliriz? Gelecek yazımızda bu konuya devam edeceğiz.

Kaza değil, özelleştirme!

0

Pazar günü Kapıkule-İstanbul seferini yapan TCDD treninin Çorlu yakınlarında devrilmesi ile 24 insanımızı yitirdik ve 388 kişi de yaralandı. Yitirdiğimiz insanlarımızın acısını yaşıyoruz, yakınlarına baş sağlığı ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

Bu acı olayın doğrudan sorumlusu olan Ulaştırma Bakanlığı ise bütün suçu yağışa ve toprak zemine yükleyerek akıl ve vicdanla oynamaktadır.

Suç yağışın değildir!

Ulaştırma Bakanlığı: “Kazanın aşırı yağmur yağışları nedeniyle menfez ile ray arasındaki toprağın boşalması nedeni ile meydana geldiği tespit edilmiştir.” Diyerek Antik Yunan ve Roma dönemi yol yapımı prensiplerinden dahi haberdar olmadığını itiraf etmiştir. Üzerinden ağırlık geçecek herhangi bir yol toprak zemin üzerine yapılamaz. Yol yapmadan önce zemin güçlendirilir. Jeoloji Mühendisleri Odası’na göre; “Bu açıklama açıkça itiraftır. Bu raylarda yapı yerindeki zeminin jeolojik-jeoteknik özellikleri ile bölgenin meteorolojik özellikleri dikkate alınarak yapılması gereken menfez kesit ve projeleri ile menfez üstü ve çevresinde taşkın sularına karşı yapılması gereken dolgu ve koruyucu duvarların usulüne uygun yapılmadığı görülmektedir. […] yukarıda belirtilen mühendislik parametrelerinin dikkate alınmaması ve toprak dolgu yapılması kazaya adeta davetiye çıkarmıştır.”

Yaşadığımız kaza maalesef ki son olacak gibi görünmemektedir. İstanbul-Eskişehir arasındaki hızlı tren raylarının pek çok noktasında da aynı mantıksal hataların yapıldığı ve yumuşaklaşan toprağın zeminindeki kayma nedeniyle rayların birçok yerden çatlamış olduğu uyarıları uzmanlar tarafından yapılmaktadır.

Özelleştirme öldürür!

TCDD’nin varlık fonuna devredilmesi ve yapım/onarım şartnamelerinin kriterlerinin doğrudan müteahhit firmaların insafına bırakılması ile ulaşım güvenliği tehlikeye atılmış, kazalara davetiye çıkarılmıştır. 2013 yılına kadar demiryolu güzergâhında yürüyerek rayları denetleyen “yol bekçilerinin” maliyeti artırdıkları gerekçesi ile işten atılmaları ile güzergâh kontrolleri de artık yapılmamaktadır.

Demiryolları bakım, onarım ve işletmesi kamunun olmalıdır

Demiryollarının özelleştirilmesinin dünya genelindeki sonucu kazalardır. TCDD’nin Varlık Fonu’na devredilmesi ve bakım onarımının özelleşmesinin büyük çaplı ilk sonucunu yaşadık. Çözüm son derecede basit. İki yüz yıl öncesinin teknik birikimi dahi bu kazaların önlenmesi için yeterlidir. Ancak bu basit tedbirlerin uygulanabilmesi için demiryollarının bakım, onarım ve işletmesinin derhal işçilerin denetiminde kamulaştırılması gerekmektedir.

Umudu örgütleme vakti!

0

Sonuçların Recep Tayip Erdoğan’ı, Erdoğan’ın da “demokrasi”yi galip ilan ettiği bir seçimi daha geride bıraktık. Tek Adam rejimi karşısında bir çıkış arayan ve rejimin antidemokratik yüzüyle doğrudan muhatap olmuş kitleler için, ikincisinin birincisinden çok daha ağır olduğu tartışmasız.

Baskı politikalarını fütursuzca uygulamış, varlığını antidemokratik bir rejime dayandırmış iktidarın temsilcisinin galibiyetini demokrasinin zaferi olarak duyurması, olsa olsa bir kara mizah örneği sayılabilir. Üstelik bu galibiyet, bir de böyle adaletsiz seçim koşulları altında gerçekleştiyse…

Ancak daha kötüsü, demokrasinin bir seçim seferberliğine yani bir kişi / bir oy anlayışına indirgenmesi ve bu anlayışın yalnızca iktidar değil, muhalefet önderleri tarafından da yaygınlaştırılmış olması.

Tam da bu nedenle, seçimler yoluyla Tek Adam rejiminden çıkış yolu vaat edilen kitlelerin bir bölümü, özellikle de Muharrem İnce’nin etrafında seferber olmuş muhalefet için demokrasi umudu, seçim sonuçlarının ardından hızlıca umutsuzluğa ve çaresizliğe dönüşmeye başlamış durumda.

Üstelik değişime ilk kez bu kadar inanmış, sonunda bu değişime önderlik edebileceğini düşündükleri bir “lider” bulmuşken… Bu lider, “Siz oyunuzu verin, gerisini bana bırakın” demişken… Oylarını veren milyonlarca seçmenin, pazar gecesi Muharrem İnce’nin suskunluğu karşısında en az seçim sonuçları kadar şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşamasının en temel sebebi bu olsa gerek. Çünkü aynı anlayış sebebiyle, kitleler kendi mücadelelerini seçim sonuçlarının başarısıyla ölçüyor ve bu da kitleler nezdinde mücadelenin sonuçsuz kaldığı yanılsamasını yaratıyor.

Oysa miting alanlarında toplanan milyonların yarattığı umut, seçimlerden ve bir adayın Erdoğan karşısındaki iddiasından çok daha fazlasına işaret ediyordu. Bir aradayken ne kadar güçlü olduğumuza… Belli hedefler, talepler ve değerler etrafında ortak bir mücadele verebilmenin dönüştürücü gücüne…

Seçim süreci sonlandı, ancak ekmek ve demokrasi talebi 24 Haziran öncesinde olduğundan daha da geçerli. Kritik olan, Tek Adam rejimine karşı benzer talepler etrafında bir araya gelebilmiş emekçi kesimlerin; işyerlerinde, mahallelerinde, okullarında bu mücadeleyi sürdürmeye devam etmesi. Bu seçimler, umudu ancak birlikte büyütebileceğimizi gösterdi, şimdi ise umudumuzu örgütleme vakti…

 

Bir garip büyüme hikâyesi

0

Erdoğan, faiz lobisi terimini ilk defa beş yıl önceki Gezi olayları sırasında kullandı. O günden bugüne ekonomi her kötüye gittiğinde bir kılıf olarak aynı sözcüğe sarıldı. Özet olarak, “Ekonomik gidişatın sorumlusu ben değilim. Ekonomi benim denetimimde değil. Beni yıldırmak, Türkiye’yi güçsüz durumda bırakmak isteyen dış güçlerin birer oyunu bu,” dedi. Bu konuya biraz açıklık getirelim.

Serbest piyasa şartlarında, yani genel olarak kapitalist üretim, tüketim, ticaret ve finans kuralları içinde paradan para kazanmak, bir koyup üç almak, faizle ya da hızla değişen dolar kuruyla vurgun yapmak suç mu? Elbette hayır. Bunlar Erdoğan’dan önce de var olan ve yaşanılan şeylerdi. Spekülasyon, kapitalizm içinde kaldığımız sürece Erdoğan’dan sonra da var olmaya devam edecektir. Adı üzerinde, “serbest piyasa”. Para akımı, mal ve hizmet alım satımı, sermaye biriktirme, sonsuz harcama ve borçlanma özgürlüğü… Her şey serbest.

Spekülasyona basit bir örnek verelim. Öyle büyük bir yatırıma da gerek yok. Yurtdışında 20 bin doları olan bir yatırımcı, dolar kuru tarihin en yüksek seviyesi olan 4,92 düzeyinde iken Türkiye’ye getirip parasını TL’ye çevirmiş olsun. Elindeki para 98.400 TL (20.000*4,92) eder. Doların arttığını gören merkez bankası faizleri arttırır. Yatırımcı bu parayı da faiz geliri elde etmek için vadeli hesaba yatırır. 98.400 TL, bugünkü faiz miktarıyla bir ay sonra 99.610 TL olur. Bu arada da dolar 4,5 TL’ye düşmüştür. Bunun üzerine yatırımcı tüm parayı dolara çevirir. 99.610 TL bu sefer 22.135 dolar (99.610/4,5) eder. 20.000 dolar ile giren yatırımcı, bir ay içinde hiçbir şey yapmadan sadece dolar kurundaki değişim ve faiz üzerinden 2135 dolar net kâr elde ederek ülkeden çıkar. Üstelik bu kâr, 20.000 dolar gibi küçük bir parayla elde edilmiştir, aynı işlem bir ay içinde 200.000 dolar ile yapıldığında 21.350 dolar kâr getirecektir. İşte paradan para kazanma… Bir tarafta günde 12 saat çalışarak ayda 1600 TL kazanan emekçiler, bir tarafta da parayı en hafif tabiriyle hortumlayanlar… Peki, bu spekülasyona yol veren, bu ekonomi politikalarını uygulayan ve hayata geçiren kim? Tabii ki siyasal iktidarın ta kendisi.

Böyle bir piyasanın içinde kalmayı taahhüt etmişsen (ki defalarca ilk ağızdan uluslararası antlaşmalara, serbest piyasa koşullarına uyacaklarına dair beyanda bulundular) “lobilerden”, birdenbire artan dolardan ya da soğan fiyatlarından şikâyet etmeyeceksin. Uluslararası finans kartellerinden, dev bankalardan, para babalarından Türkiye’ye yatırım yapmalarını ve sıcak para getirmelerini isterken, aynı kişiler siyasal güvensizlikten dolayı ülkeden sermaye çıkarmaya başlayınca da şikâyet etmeyeceksin. Ülkedeki tarımı, uluslararası dev gıda tekellerinin emrine vererek samanı, mercimeği, soğanı bile ithal edecek hale geldiğimizde cari açık neden yükseliyor diye sızlanmayacaksın, şikâyet etmeyeceksin. Çünkü işin içinde senin 16 yıldır, ülkedeki emekçileri tırpanlayan emek düşmanı ekonomi politikaların var. Ya serbest piyasa koşullarından yanasınızdır ya da üreten emekçilerin denetiminde, merkezi ve planlı bir ekonomiden yanasınızdır. Bu ikisinin ortası, karması yok!

Dolarda dış müdahale mi var? Sabit kura geçin. Spekülasyona karşı İstanbul Borsası’ndaki tüm işlemleri süresiz durdurun. Dış ticarette devlet tekeline geçin. Bankaları birleştirip merkezileştirin. Bu spekülatörlerin ekmeğine yağ sürmemek için dış borç ödemelerini durdurun. Ya da dış mihrak oyunlarını ağzınıza almayın, ikiyüzlülüğü bırakın!

Ekonomideki tüm gidişatın sorumlusu mevcut iktidardır. Ellerinde, gözümüze soktukları 2018 ilk çeyreğinde yüzde 7,4’lük büyüme oranı dışında bir şey yok. Gezi döneminden bugüne ekonomi nasıl seyretmiş bir bakalım. 2013’te enflasyon yüzde 7,5 iken bugün yüzde 12,2’dir. 2013’te işsizlik yüzde 9 iken bugün yüzde 10,1’dir. 2013’te 10 yıllık tahvil faizi yüzde 10,4 iken bugün yüzde 17’dir. Son olarak 2013’te dolar 1,92 TL iken bugün 4,73 TL’dir. Tüm bu tabloya rekor kıran dış borç ve cari açığı da eklediğimiz zaman lobiler, mihraklar komedi sözcüklerine dönüşüyor.

Bu çerçevede büyüyorsak bile borçlanma ve verilen açıklar ile kâğıt üzerinde büyüyoruz. Tamam ama bu büyüme cebimize yansımadıktan sonra, alım gücümüzü yükseltmeden, işsizliği ve yoksulluğu azaltmadıktan sonra ne fayda? Ekonomik büyüme ile iktisadi gelişim aynı şey değildir. Büyüme, ancak üretimin ve yaşam kalitesinin artması, çalışma koşullarının iyileşmesi, sağlık ve eğitim kalitesinin yükselmesi, işsizliğin düşmesi gibi sonuçlar doğurmasıyla bir anlam kazanır.

Ama biz biliyoruz ki kapitalizm kriz yaratır ve yaratmaya da devam edecek. Çözüm, merkezileşmiş, bir plan dahilinde ilerleyen, şeffaf ve işçilerin denetiminde bir ekonomi ve yine emekçilerin denetimindeki siyasal önderlik altında yaratılan kurumlar ile oluşturulacak bir iktisadi yapıdır. O zaman, spekülasyon istense de gerçekleşemez. O zaman, zenginlik belirli kişilerin elinde toplanmaz. O zaman, ne dolar kuru ne de soğan kuru canımızı yakabilir!

Yaptıkları yapacaklarının garantisi olan bir iktidardan, ekonomiye ve politikaya dair tek beklentimiz, işlerin daha da kötüye gideceği olabilir ancak. Ama yerine gelen iktidarlar aynı oyunun aynı kuralları içinde kalmaya devam ettikleri durumda, bu kâbus asla bitmeyecek.

 

Kadın mücadelesinin önlenemeyen yükselişi

0

Arjantin, İrlanda, Şili… Bunlar, devletlerin tüm baskılarına karşı kadınların, sınıf mücadelesinin devam edebildiğini gösterdikleri ülkelerden birkaçı. Yüz yıllardır, kadınlar, egemenler tarafından rahatça sömürülebilmeleri için çeşitli yöntemlerle baskılara maruz kalıyor. Ancak kadınlar asla mücadeleden vazgeçmeyerek, belki de asıl çıkış yolunun kadın mücadelesinden geçtiğini gösteriyor.

İrlandalı kadınlar 1980 yılından beri anayasalarında bulunan kürtaj yasağının kaldırılması için mücadele ediyordu. Mücadele asla kolay şartlar altında değildi. Evli olmayan hamile kadınlar yurtlara kapatılıyor, sömürülüyor ve bebekleri ellerinden alınıyordu. Katolik Kilisesinin kurduğu ciddi bir baskı ve istismar ortamı vardı. Sağlıklı kürtajı ancak maddi durumu yeterli olan kadınlar başka ülkelere giderek yaptırabiliyordu. Bu süreçte kadınlar sokağa çıkmaya, taleplerini dile getirmeye, İrlanda ve tüm ülkelerdeki hem kadınları hem de erkekleri desteğe çağırmaya devam etti. Sonunda, 26 Mayıs 2018 günü gerçekleşen referanduma gelindi ve kürtaj yasağı büyük ölçüde gevşetildi.

Arjantin, kürtaj yasağına karşı yıllardır mücadele sürdürülen bir diğer ülkeydi. Bu mücadele, hükümetin uyguladığı tüm baskı politikalarına karşı gerçekleşen mücadelelerin bir sembolü niteliğinde. Kadınlar burada da, “Köpeklerimiz hamile kaldığında onlara kürtaj yaptırmıyoruz” diyerek yasağı devam ettirmeye çalışan milletvekillerinin varlığına karşı parlamentonun önünde saatlerce soğukta nöbet tuttu. Sonunda kadınlara kürtaj hakkı veren yasa kabul edildi. İrlanda’dakiyle yakın zamanda gerçekleşen bu kazanım bir yandan da mücadelelerin etkileşim halinde ve evrensel olduklarının bir ispatı oldu.

Son dönemde bize kadın mücadelesinin büyük bir seferberlik örneğini gösteren ülke ise Şili’ydi. Türkiye gibi kadın cinayetlerinin devamlı yaşandığı bir ülke olan Şili, diğer Latin Amerika ülkeleriyle başlattığı “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” (Ni Una Menos) kampanyasına durmaksızın devam ediyor. On binlerce kadın şiddet, cinsel istismar, cinsiyetçi eğitim ve işyerinde cinsiyet eşitsizliğine karşı tüm ülkede sokaklara çıktı. Üniversite ve liseler, kadına karşı şiddete ve okullarda da çokça yaşanan cinsel istismara son verilmesini isteyen öğrenciler tarafından işgal edildi. Şilili kadınlar geçen zamanla yılmıyor, direnişleri sönmüyor ve taleplerini elde edene kadar bu mücadeleye devam edeceklerini gösteriyor.

Bunlar, kadın mücadelesinde bir ay içinde yaşanan seferberliklerden sadece birkaçıydı. Tüm dünyada ezilen ve sömürülen kesim olarak kadınlar, yaşadıkları eziyete, aldıkları hapis tehditlerine ve bulundukları baskı ortamlarına rağmen mücadeleden asla vazgeçmiyor. Dünyanın pek çok yerinde gittikçe artan baskı ortamına rağmen, kadınların dayanışması üzerine kurulan seferberlikler, asla sönümlenemeyen ve devamlı yükseliş halinde olan tek mücadele türü olarak karşımızda duruyor. Belki de baskılara ve erkek egemen kapitalizme karşı kesin çözümün kadın mücadelesinden geçtiğini artık görmemiz gerekiyor.

İstanbul’da Onur Yürüyüşü’ne Yasak: “Hiçbir yere gitmiyoruz!”

0

Bütün dünyada LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri coşkulu bir şekilde gerçekleştirilirken bizim payımıza yine plastik mermiler ve göz yaşartıcı gazlar düştü. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında 1 Temmuz Pazar günü gerçekleştirilmek istenen yürüyüş, son 3 senedir olduğu gibi yine yasaklandı. 2002 yılından beri barışçıl bir şekilde gerçekleşen yürüyüşün yasaklanmasının en büyük nedeni hep “güvenlik” oldu. Sağ ve İslami örgütlerden gelen tehditlerin “kamu düzeni”ni bozacağı ihtimali ve Ramazan ayında bu gösterinin yapılmasının “uygun olmayacağı” gerekçe gösterildi. Mevcut tehditlere karşı göstericilerin korunmasını sağlamak kolluk kuvvetlerinin göreviyken çare Valilik tarafından yürüyüşün tamamen yasaklanmasında bulundu- halbuki bu sene ne tehdit alınmıştı ne de Ramazan ayıydı!

Yasağa rağmen Beyoğlu Mis Sokak’ta toplanıldı ve Onur Haftası Komitesi basın açıklamasını okudu. Açıklamada “Bugün burada varoluşumuzun verdiği onurla ve onurumuzun verdiği güçle bizlere sınırlar çekmeye çalışanlarla alay ediyoruz… Sadece bizler değil, tüm coğrafya tek adamın iradesi altında sınırlandırılmışken bütün coşkumuzla ve enerjimizle buradayız ve herkese güç oluyoruz. Tek adam rejimine karşı verilen mücadelenin bizler olmadan başarıya ulaşamayacağını toplumun tüm kesimlerine hatırlatıyoruz. Taksim’deyiz, sınırları aşmak konusunda kararlıyız, biz hiçbir yere gitmiyoruz” denildi. Basın açıklamasından sonra yürüyüşe başlamak istendi fakat polis müdahalesi gerçekleşti ve gün gözaltılarla son buldu!

Son yıllarda katlanarak büyüyen bu yürüyüşlerden rahatsız olan iktidar yıldırma politikalarıyla hareketi sindirmeye çalışmakta, LGBTİ+ bireylerin toplumsal görünürlüğünü baskıcı yöntemlerle azaltmak istemektedir. Her ne kadar gerek OHAL’ler, gerek yeni yetkilerle donatılmış yeni “başkanlık sistemimiz”in toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını artıracağını öngörebilsek de on yıllardır kendisini mücadele içinde kurmuş LGBTİ+ hareketinin bu baskılarla yılmayacağı açıktır.

Türkiye’de yasaklara rağmen kutlanmaya çalışılan Onur Yürüyüşü, dünyanın pek çok yerinde serbestçe kutlandı. Brezilya’dan Avustralya’ya, Japonya’dan Güney Afrika’ya pek çok ülkede yürüyüşler düzenlendi, LGBTİ+ hareket taleplerini dile getirdi. ABD’de “No Justice No Pride” hareketi “Capital Pride’ı toplumun en çok marjinalleştirilen kesimlerini dikkate almadığı için eleştirmiş, özellikle Trump’ın göçmen, siyah, kadın, Müslüman karşıtı politikasında herkes için özgürlük sağlanmadan “onur”un gerçekleşemeyeceğini söylemiştir. Güney Afrika’daki yürüyüşte aileler, politik partiler, öncü örgütler ve kaynak sağlayan kuruluşların daha önce LGBTİ+ topluluğunun ilerlemesi adına verdikleri sözleri tutmaları istenmiştir. Kanada’da kayıp olan ve öldürülen LGBTİ+ bireylere dikkat çekilmiş ve polisin bu olaylar karşısındaki tutumu eleştirilmiştir. Filipinlerdeki yürüyüşe ise Hristiyan bir grubun pankartlarla katılıp Hristiyanların LGBTİ+ topluluğuna vermiş olduğu zarardan dolayı özür dilemeleri dikkat çekti.

Birleşik Krallık’ta büyük bir anket araştırmasının verileri doğrultusunda oluşturulan “LGBT Eylem Planı”nın Pride öncesinde açıklanmasıyla “Pride in London” gündemine bu eylem planını aldı, eleştirilerini ve taleplerini dile getirdi. Kuzey İrlanda’da aynı cinsiyetten evliliklerin yasallaşmamış gündeme getirildi, eğitim ve iş alanındaki ayrımcılığın yok edilmesi ve nefret suçlarının önlenmesi adına daha somut adımların atılması gerektiği vurgulandı. Hükümet LGBTİ+ bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için hemen eyleme geçmeye çağrıldı, toplumun her alanına eşit katılımın ve mutlu-güvenli bir hayatın amaçlanması gerektiği söylendi Bu sene de yüz binlerce insanın seferber olduğu Pride vasıtasıyla LGBTİ+ bireylerin sorunları ve olasılıklar bütün dünyada tartışıldı.

Meksika seçimlerini “solcu” bir aday mı kazandı?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Lamas, Meksika seçim sonuçlarını değerlendirdi.

Binlerce noktada; ulusal, bölgesel ve yerel seviyede yapılan Meksika seçimlerini, Juntos Haremos Historia (Birlikte Tarih Yapalım) ittifakının adayı Andrés Manuel López Obrador, %53 ile kazandı. Basın kazanan adaya “solcu” derken, Obrador kendisini “merkezci” olarak tanımlıyor çünkü kendisinin hem yoksulların yararına, hem de büyük işverenlerin çıkarına çalışacağını söylüyor.

Tarihi partiler battı: PRI (Kurumsal Devrimci Parti), kuruluşundan bu yana en düşük oy oranı olan %16’yı alarak üçüncü oldu. PRI’nın adayı, Meksika’yı bir yüzyıldan uzun bir süredir PRI’nın yönettiğini inkar etti ve “vatandaşlar” ile Ulusal Eylem Partisi’nin (PAN) ve onlarla birlikte merkez-sol bir parti olan ve sağcı PAN ile ittifak kurmuş olan Demokratik Devrim Partisi’nin (PRD) yönettiğini iddia etti.

Seçimlere katılımın rekora ulaştığı bir durumda López Obrador’un aldığı büyük oy ne anlama geliyor? İlk olarak, uyuşturucu çetelerinin ve “uyuşturucu trafiğine karşı savaşın” işlemiş olduğu 175.000 bin cinayetin yol açtığı şiddet dalgasının sorumlusu olan, hiçbir zaman açığa çıkarılamamış olan Ayotzinapa’da 47 öğrencinin ve farklı bölgelerden seçim sırasında 145 politikacının ve adayın kayboluşu gibi korkunç politik suçlardan sorumlu olan çürümekte olan bir rejime halkın duyduğu iğrenmeyi. Bu şiddet dalgasına devasa ölçekteki yolsuzluk eşlik ediyor. Uzmanlara ve aynı zamanda López Obrador’a göre yolsuzluğun boyutu ülke milli gelirinin yüzde 10’una varıyor.

Enrique Peña Nieto (PRI) hükümetinin ekonomi politikaları, Amerikan emperyalizminin yatırımlarını yerleştirmek için acımasız bir neoliberalizmin üzerinde yükseliyordu. Emek alanında, sağlık alanında, mali alanda ve enerji alanında özelleştirme anlamına gelen “karşı-reformlar” yapıldı. Hepsi de Amerikan yatırımlarını, Serbest Ticaret Anlaşması altında “kurumsallaştırmak” için yapıldı. Ama bu anlaşma şu anda krizde çünkü Trump bu anlaşmayı “askıya aldı”.

Ve bütün bunların; şiddetin sonuçları ötesinde, küçük köylünün ekonomik olarak batması ve işçilerin emek gücünün güvencesizleştirilmesi gibi halk kitleleri üzerinde korkunç etkileri oldu.

Obrador beklentileri karşılayacak mı?

Bütün bunların karşısında Lopez Obrador neyi temsil ediyor? Yolsuzluğu bitireceğini söylüyor. Ancak aynı zamanda, mültimilyoner olan bir iş adamını; Alfonso Romo’yu hükümetinin önde gelen isimlerinden birisi olarak işe aldı bile. Unutmamakta fayda var ki Alfonso Romo, bizzat Obrador tarafından Birikim Koruması İçin Banka Fonları (FOBAPROA) sahtekarlığından kâr etmekle suçlanmıştı. Romo’nun görevi Piyasa Koordinasyon Konseyi’ni, Obrador’un onların kârlı işlerine karşı gelmeyeceğine ikna etmek. Romo aynı zamanda enerji alanındaki karşı-reformları sürdüreceğini deklare etti ve açıklamasını şöyle sürdürdü: “Anladım ki, sektörde özel sermayeye ihtiyaç var; öyle ki bina etmeyi planladığım iki petrol rafinerisinde özel şirketlerin yardımı gerekebilir.” Alfonso Romo zengin ve büyük bir iş adamı; GDO’lu üretim yapan bir tohum firmasının eski sahibi. Romo, Obrador ile beraber çalışmaya başladıklarında, Obrador’un ona verdiği talimatların “güven oluşturma” ihtiyaçlı olduğunu ve bu yüzden Romo’nun onu “unutulmuş olanı da hesaba katacak bir merkez hükümeti” olarak gördüğünü açıkladı. Obrador’un gelecekteki Tarım Bakanı, GDO’lu büyük firmaların adına çalışan bir lobici olacak.

Obrador, aksini iddia etmiş olsa da, 2012’de kabul edilen emek karşıtı reformlardan geri adım atmayacak. Kendisi eğitimi tırpanlayan reformu geri çekeceğine dair yemin etti. Ancak başka bir sağ kanat politikacı olan Esteban Moctezuma’yı ilgili alanın bakanı olarak göreve getirdiği için, işçileri bu alanda da güzel şeylerin beklediği söylenemez. Moctezuma zamanında Ernesto Zedillo ile birlikte İçişleri Bakanlığı ve en büyük televizyon istasyonlarından biri olan Aztek Kuruluşu’nun başkanlığını yapmıştı.

Bazıları Obrador, Peña Nieto’yu (eski başkan) cezaevine gönderecekmiş gibi davranıyor. Halbuki Obrador, sürekli olarak, bariz bir biçimde yolsuzluğa bulaşmış olan Peña Nieto ve işbirlikçilerine dönük hiçbir suçlamanın yapılmayacağını, intikam alınmayacağını belirtti. Obrador’un geçmiş suçların araştırılmamasına dönük anlaşması, Başkanlığa ulaşmak için atılmış utanç verici bir adım olacaktır. Böyle bir anlaşma, Nieto hükümetinin temsil ettiği çöküşten kitlelerin duyduğu büyük hoşnutsuzluğu saptırmaya ve yalnızca mevcut düzene ve büyük patronlara hizmet eder.

O halde şu söylenebilir ki Obrador’un “yolsuzluğa karşı savaşı”, gerçek bir zemine oturmuyor. Yolsuzluk (Meksika’da ve bütün dünyada), büyük işverenlerle ve rüşvetçi hükümet kadrolarıyla (PEMEX’te olduğu gibi) ve Meksika özelinde, uyuşturucu trafiği mafyalarının devasa oranda büyümeleriyle ilişkili. Obrador onlar için de bir genel af öneriyor. Obrador ile birlikte yolsuzluk, suçlar ve ülkenin iflas etmiş hali devam edecek.

Lopez Obrador, ikiyüzlü söylemleriyle; Kirchner’den Lula’ya, Moreles’den Chavez’e önceki Latin Amerikalı merkez sol hükümetleri çağrıştırıyor. Fakat O’nun döneminde kapitalist ekonominin ve Meksika devletinin yapısal bir krizi de söz konusu. Lopez Obrador, Meksika’da gerçek bir değişim isteyen işçilerin ve halk kitlelerinin beklentilerine ihanet edecek.

Tıpkı Meksika partimiz Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) belirttiği gibi: “Bir sınıf olarak kendimizi, bugün iktidar için kavga eden partilerden bağımsız bir inşayla örgütlemeliyiz; kendi çıkarlarımızı temsil edecek demokratik yönelimleri belirlemeliyiz ve önümüzdeki mücadeleye hazırlanmalıyız.”

Meksika partimiz MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareket) seçimlerdeki tutumu

Sosyalizme Doğru Hareket (İUB-DE), Ulusal Yerliler Kongresi ve Zapatistalar tarafından aday gösterilen María de Jesús Patricio Martínez’in adaylığını destekledi. Martinez’in adaylığı için, toplanması neredeyse imkânsız olan ve Meksika seçim sisteminin tamamen antidemokratik niteliğini gösteren bir uygulama olarak, 1 milyon imzanın toplanması gerekiyordu. Bu sebeple Sosyalizme Doğru Hareket, kendi seçim açıklamasında aşağıdaki satırları dile getirmiştir:

“Şu son derece açık ki; işçi sınıfı, kitleler ve yerli halklar olarak bizim oy verecek kimsemiz yok; çünkü patron partilerinin sistemi, antidemokratik bir biçimde tek gerçek antikapitalist seçeneğin seçimlere katılmasına izin vermedi… MAS’ın önerisi, mevcut kapitalist, neoliberal ve yolsuzluğa batmış partileri reddetmek için, oy pusulasına yerli halkların sözcüsünün isminin yazılmasıdır: Marichuy. Bu, kapitalizmi kategorik olarak reddeden herkes için tek seçenektir.

Size seferberliğe katılma, mevcut süreci reddetme, gerçek bir demokratikleşmeyi talep etme çağrısı yapıyoruz çünkü acı dolu ülkemizdeki tek alternatif antikapitalist, solcu bir seçenek yaratmaktır; büyük kapitalistlerin çıkarı adına egemenlik haklarımızın ilga edilmesine, kaynaklarımızın yağmalanmasına, onurumuzun çiğnenmesine karşı gelecek olan bir seçenek.”

 

Akdeniz artık Ölü Deniz!

0

Tüm Akdeniz kıyıları boyunca egemenlik kurmuş olan Romalılar, bu denizi Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak adlandırmışlardı. Son yıllarda Akdeniz artık yeni bir Latince isimle anılır hale geldi: Mare Mortum (Ölü Deniz). Avrupa Birliği ülkelerinin savaştan, açlıktan, yoksulluktan kaçan sığınmacılara kapılarını kapatması nedeniyle, son beş yıl içinde Akdeniz’de ölen veya kaybolan insan sayısı 15 bini geçti.

Avrupa’da 2008’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, hükümetler krizin yarattığı sonuçların sorumlusu olarak göçmenleri ve mültecileri göstererek hem işçi sınıfını bölmeye hem de krizin asıl sorumlusu olan kapitalist sistemi bu şekilde aklamaya çalıştılar. Kemer sıkma politikalarını uygulayan ve yolsuzluğa batmış geleneksel merkez sağ ve merkez sol partiler güçlerini yitirirken, göçmen ve yabancı karşıtlığını merkeze alan aşırı sağcı gerici partiler Macaristan, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerde hükümet kurdular. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde ise, yabancı düşmanı partiler iktidar alternatifi haline geldiler. Bu dalgaya eklenen son ülke ise, komedyen Beppe Grillo’nun sözde sistem dışı partisi Beş Yıldız Hareketi ile yabancı düşmanı gerici Kuzey Ligi’nin bir koalisyon hükümeti kurmasıyla İtalya oldu. Yeni İtalyan hükümetinin ilk icraatı 629 sığınmacıyı taşıyan Acquarius gemisini, uluslararası hukuka ve temel insan haklarına aykırı biçimde reddetmek oldu. Malta’nın da reddettiği gemiyi, İspanyol hükümetinin kabul etmesi sonucu sığınmacılar Avrupa topraklarına ayak basabildi. Fakat tehlike henüz geçmiş değil çünkü şimdi de ülkelerine geri gönderilme tehdidi altında mültecilik statülerinin kabul edilmesini beklemek zorundalar.

Acquarius gemisinin İtalya tarafından reddiyle oluşan uluslararası kriz, AB ülkelerinin sınır ve mülteci politikalarını ve Akdeniz’de yaşanan insani trajediyi yeniden gündeme getirdi. Bugün Avrupa’da kimi zaman popülist diye adlandırılan göçmen ve yabancı düşmanı sağ partiler, sınırların kapatılması ve mültecilerin geri gönderilmesi gibi politikaların bayraktarlığını yaparken, esasında AB’nin bugüne kadar izlediği politikaların mantıksal sonuçlarını uygulamaktan çok öteye gitmiş olmuyorlar. Yıllarca Berlin Duvarı’nı bir “utanç duvarı”, “demir perde” olarak niteleyenler, Berlin Duvarı’ndan çok daha uzun bariyerleri Avrupa’nın güneyi boyunca inşa etmekte herhangi bir çelişki görmediler. Yabancı düşmanı partiler karşısında AB’nin “insancıl” değerlerini temsil ettiği iddia edilen Merkel’in, Macron’un temsil ettiği partiler, sığınmacıların karşısına Schengen Duvarı’nı büyük bir özenle örmüşlerdi. Aynı partiler, sığınmacı akınını durdurmak için önce Kaddafi’yle ve daha sonra Erdoğan’la AB’nin sınır bekçiliğini yapmaları adına kirli anlaşmalara girmeye de çekinmemişlerdi. Yine aynı partiler, krizin sorumlusu olan finans tekellerine kamu bütçelerinden trilyonlarca dolar akıtırken, ekonomik durumu gerekçe göstererek, on binleri geçmeyen sığınmacı kotaları koymaktan geri kalmamışlardı. Avrupa’da sığınmacılar etrafında bunca gürültü kopartılırken, AB ülkelerinde dünyadaki toplam mültecilerin yalnızca %7,6’sı barınmakta ve bu sayı AB nüfusunun yalnızca %0,2’sini oluşturmakta (kaynak: stopmaremortum.org).

Mültecilik temel bir insan hakkıdır ve koşulsuz bir biçimde hükümetler tarafından kabul edilmelidir. Ülkemizde de Suriyelilere dönük yabancı düşmanlığının seçim malzemesi haline getirildiği bu dönemde, işçi sınıfı örgütleri sığınmacı ve göçmen emekçilerle dayanışma ağlarını örmeli, yabancı düşmanlığına geçit vermemelidir.

Soğan-Patates ekonomisi!

0

Her zaman olduğu gibi yine ekonomik-sosyal vaatlerin tavan yaptığı bir seçim süreci yaşadık. Adaylar seçim dönemlerindeki vaatlerinin onda birini tam anlamıyla yerine getirmiş olsalardı muhtemelen Türkiye de, dünya da bugün cennete yakın bir yer olabilirdi. Oysa vaatlerin seçim dönemlerinde kalması neredeyse bir kuraldır. Sözler verilir, büyük laflar edilir ama çoğunlukla yerine getirilmez! Getirilmiş gibi olanlar ise diğer eritici faktörler altında hızla geçersiz hale gelir.

Örneğin, bu seçim döneminde de olduğu gibi, asgari ücrete yapılacağı söylenen dolgunca bir zam sözünü ele alalım. Asgari ücrete zam sözü gerçekten yerine getirilse bile, bugüne kadar olduğu gibi yine iki-üç aylık enflasyon ve zamlarla birlikte eriyip gidecektir. Dolayısıyla sormalıyız! Benzini, köprü geçiş ücretlerini dolara endeksleyenler örneğin asgari ücreti, emekli maaşlarını neden dolara endekslemezler?

Tabii ki aslolan ücretin miktarı değil alım gücüdür. İşçiler, emekliler maaşları ile ne kadar ekmek, meyve-sebze, et alabiliyorlar; maaşlarının ne kadarını kiraya, ulaşıma vermek durumunda kalıyorlar? Ölçü budur! Kısacası tüm hizmet ve ürünlerin fiyatlarının sürekli zamlandığı, buna mukabil işçi-emekçi ücretlerinin, alım gücünün ise sürekli eridiği koşullarda maaşlara zam bir göz boyamadan ibaret oluyor. Bu düzene kapitalizm diyoruz. Ve son 16 yıllık tecrübe, kapitalizmin abdestli olup olmamasının emekçi halk için bir fark yaratmadığını da zaten göstermiş durumda.

24 Haziran seçimlerinde muhalefet partileri asgari ücret için 2200-3000 lira arası vaatlerde bulundular. Üstelik asgari ücretin vergiden muaf tutulacağını da vaat ettiler. Kuşkusuz bunlar yetersiz ama olumlu vaatler. Lakin seçimlerin ardından bir ekonomik krizin baş göstereceği konusunda geniş bir mutabakat var. Bütün ekonomik göstergeler de bir krizi işaret ediyor. Bu koşullarda A’dan Z’ye her şeye daha da çok zam geleceğini, enflasyonun daha da artacağını, patronların daha fazla işten çıkarmalara girişeceğini bekleyebiliriz. Eğer asgari ücret bu zam ve enflasyon fırtınasında koruma altına alınmaz ise üç bin lira da olsa kısa sürede eriyecektir. Bir liralık soğan-patatesin beş altı liralara çıkma örneğinin tüm mal ve hizmetlere yayıldığı koşulları düşünelim. Bütün bunlardan dolayı ancak asgari ücretin erimemesini sağlayacak tedbirlerin alınması sağlanırsa, örneğin her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılması gibi, işte o zaman vaat edilen iyileştirmelerin bir anlamı olabilir. Bu koruma tedbirlerinin tüm emekli ve çalışan maaşları için de uygulanması, iş güvencesinin sağlanması da gerekmektedir.

Bütün bunlar ne anlama geliyor? Kapitalizmin abdestli olanından bir hayır gelmediği gibi abdestsiz olanından da bir hayır gelmeyeceği açıktır. Kapitalizmin başına-sonuna eklenecek süslü laflarla daha insani hale gelebileceği bir hayaldir. Kapitalizm koşulları altında bunun başarıldığı yerler olduğunu söyleyenler olacaktır. Bunun, Erdoğan/AKP rejimi altında ekonominin çok kazandırdığını, hayatın çok güzel olduğunu söylemekten farkı yoktur. Böyle olmadığını, sadece bir avuç oligarşik gücün zenginleştiğini biliyoruz. Bir düzenin gerçek değerini belirleyen ölçüt, toplumun en geniş kesimlerine sağladığı sürdürülebilir imkânlar olmalıdır. Ve bu zenginlik ve mutluluk başkalarının fakirliği ve mutsuzluğu üzerine inşa olmamalıdır.

 

İran’da yükselen işçi hareketi

0

Aşağıda Frieda Afary’nin 10 Haziran 2018’de uluslararası bir toplantıda emek aktivistlerine yaptığı sunumun metnini sizlerle paylaşıyoruz. Metin ilk kez Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın sitesinde yayımlanmıştır.

28 Kasım 2017’de İran’da başlayan ve daha sonra ulusal çapı daralarak devam eden kitlesel protestolar ve grevlerin; bir İslam Cumhuriyeti’ne, yani kendi karşıtına dönüşen 1979 İran Devrimi’nden bu yana eşi benzeri görülmemişti.

Kasım seferberliği, İran’ın Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’de konuşlanmış bulunan askeri ve paramiliter güçlerinin geri çekilmesini ve İslamcı Cumhuriyet’in yıkılışını talep eden, küçük şehirlerde yaşayan işsiz gençlik tarafından başlatıldı.

İşçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve politik tutsakların açlık grevleri ile yıllarca süren çeşitli cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele biçimlerinin süren ısrarlı protestoları öncesinde bir yıldan fazla sürmüştü. Ekonomik, politik ve sosyal nedenlerden kaynaklanıyorlardı ve dünyaya internet aracılığıyla bağlı olan ve yoksulluk, baskı, cinsiyet, etnik ayrımcılığa ve dinsel azınlık ayrımcılığına maruz kalmış genç, okur-yazar nüfusun memnuniyetsizliğinin bir ürünüydü.

Bugünkü sunumun odak noktası emek protestolarıdır, çünkü şu anda İran’da devrimci bir yönde hareket etme potansiyeline sahip olan ülke çapında işçi grevleri/protestoları bulunmaktadır. Aynı zamanda bu protestolar dış engellerin yanı sıra çeşitli iç engellerle karşı karşıyadır: Baskın bir kapitalist rejim, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’dan gelen emperyalist savaş tehdidi ve ezilen azınlıklara karşı ataerkilliğin ve ayrımcılığın varlığı. Sosyalistler olarak, bu emek protestolarının kapsamını ve derinliğini anlamalı ve onların engellerini aşmalarına yardım etmeliyiz.

İşçi protestolarının kapsamı ve derinliği

82 milyon nüfusun % 50’den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İş kanununca kapsanan 13 milyon İranlı işçinin % 90’ı, az sayıda hak ve menfaati olan sözleşmeli işçilerdir. Resmi işgücü 28 milyon olarak tahmin edilirken, milyonlarca kişi gayri resmi olarak hiçbir hakka sahip değildir. Gerçek işsizlik oranı % 40’ın üzerindedir. Aylık 200 dolarlık asgari ücret (ki bu her geçen gün artan enflasyonla birlikte azalmaktadır), dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının beşte biri kadardır.

Şu anda demiryolu işçileri ve kamyon sürücüleri tarafından yürütülen ülke çapında grevler var. Öğretmenler ve sağlık çalışanları her yerde seferber oluyorlar. 4000 Ahvaz (Huzistan) çelik işçisinin ve aile üyelerinin şehir etrafında yürüyüşlerine, ayaklanma karşıtı polis saldırılarına ve 50 işçinin tutuklanmasına yol açan, devam etmekte olan bir grev var. Haft Tapeh Şeker Kamışı işçilerinin ve petrol ve petrokimya işçilerinin, ayrımcılığa maruz kalan büyük bir etnik Arap nüfusu olan Huzistan’da devam edip durmakta olan grevleri var. Arak’ta (Merkez Bölgesi) bulunan HEPCO ağır ekipman üretim işçileri, birkaç grev ve oturma eylemi gerçekleştirdikten sonra tutuklamalarla ve hücre cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Irak-İran sınırında Kürt Koolbar’lar (sırtlarında yük taşıyan işçiler) sınırın kapanmasına karşı protesto gerçekleştirdiler.

Çoğu işçi eylemi, ücretlerin ödenmemesi, ödemenin yapılmaması veya sağlık sigortası ödeneğinin bulunmaması ve iş güvencesinin eksikliğini protesto etmektedir. Birçoğu devlete ait işletmelerin “özelleştirme” dedikleri şeyi protesto ediyorlar. Güvenli çalışma koşullarının olmaması, eğitimin kalitesinin düşük olması ve sağlık hizmetlerinin korkunç kalitesi önemli sorunlardır. Çiftçiler, bitkilerini sulamak için su haklarını talep ediyorlar ve bu çok ciddi su sıkıntısına barajların oluşturulmasının neden olduğunu (sadece İran’da değil, Türkiye ve Afganistan’da), ayrıca çevreye zarar veren diğer hükümet politikaları ve uygulamalarının sebep olduğunu söylüyorlar. Talepleri, çevresel çöküşün eşiğinde olan bir ülkede mevcut emek protestolarının önemli çevresel boyutunu da vurgulamaktadır.

Grevlerin ve oturma eylemlerinin gerçekleştiği fabrikaların ve sanayi komplekslerinin çoğu borca ​​batmış durumda. Sınırlı üretim kapasiteleri var ve bir şekilde piyasanın dışında kalmış durumdalar. İran ekonomisi bu ölmekte olan fabrikalara bağımlı değildir. Gayri safi yurtiçi hasılanın çok küçük bir yüzdesini temsil ederler. Dolayısıyla rejim, bu fabrikalar üretmeyi durdurursa umursamaz. Ancak, rejim daha değerli işletmelerde üretim söz konusu olduğunda protestoları çok daha acımasızca bastırmaya karar verebilir. Bu nedenle, ekonomi ve yaşam koşulları açısından hayati öneme sahip olan kamyon sürücüleri, geçen ay ülke çapında grevlere başladığında, hükümetin tepkisi çok daha ağırdı ve rejim yetkilileri tarafından çok daha fazla endişe dile getirildi. Petrol endüstrisindeki işçiler veya SAIPA, İran Khodro (otomobil üretimi) veya İsfahan’daki çelik üretim fabrikaları gibi büyük şirketler arasındaki grevler aynı etkiye sahip olabilir.

Bazı uluslararası işçi eylemcileri, son altı yıldır hapishaneye bir girip bir çıkan, Tahran İşçileri Sendikası ve Banliyö Otobüs Şirketi’nden olan, açlık grevleri yaşamış, dayak yemiş ve geçen Mart ayında şartlı tahliye ile yeniden salıverilmiş Rıza Şahabi gibi isyancı liderlerin adlarına tanıdık olabilir. Serbest bırakıldığı gerçeği, dünya çapındaki çeşitli emek eylemcileri ve emek örgütlerinin mevcut protestolarının ve uluslararası dayanışmasının, serbest bırakılması adına bir fark yarattığını kanıtladı. O ve diğer iki işçi önderi Davut Razavi ve Lokman Veysi işçi sendikalarının tanınması çağrısında bulundular. Şahabi kapitalizme karşı çıkıyor ve 2013’te hapishaneden yaptığı açıklamada, sadece ABD’nin ekonomik yaptırımlarına ve İran’a karşı savaş tehdidine değil, aynı zamanda İran’ın bölgedeki askeri müdahalesine de karşı çıktı ve kendisi, buna karşı çıkan az sayıdaki emek liderinden biri.

Bir başka önemli işçi lideri ise, Cafer Azimzade ile birlikte, İranlı İşçilerinin Özgür Sendikası’nın lideri olan ve kapitalizme karşı çıkan, kadın haklarını güçlü bir şekilde destekleyen ve çeşitli emek grevlerinin bildirilmesinde Telegram haber kanalıyla çok etkili olan bir kadın işçi olan Pervin Muhammedi’dir. İran İşçilerinin Özgür Sendikası’nın web sitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan bir bildiride, şunları yazdı: “İran hükümetinin büyük bir bütçesi ve muazzam varlıkları var… En önemli kısım, ülke içindeki askeri ve dini kurumlara ve savaşa verilen büyük fonlardan oluşuyor. Suriye, Lübnan, Hamas, Yemen vb. için ayrılan harcamaları kastediyoruz. Çalınan ve zimmete geçirilen milyarlardan söz etmeye dahi lüzum yok… Ayaklanma karşıtı muhafızlarla aç işçilere tepki veren hükümetin yalnızca bir mesajı olabilir; baskı, hapis ve sınır dışı edilmek. Onun mesajı, işçilerin karşılaştığı sorunların ve ekonomik çıkmazın ve sefaletin çözümüne yönelik bir çözüme sahip olmamasıdır. . . Karşı karşıya olduğumuz görev, milyonlarca işçinin hane halkının kayıp yaşamlarına hitap etmek ve onlara refah, sağlık, barınma, eğitim, tek kelimeyle, 21. yüzyılda insana yakışır bir hayat sunmaktır.” (ettehd-e.com )

Öğretmen sendikasının üç hapsedilmiş lideri olan İsmail Abdi, Mahmud Beheşti Langerudi ve Muhammed Habibi arasından en açık sözlü olan İsmail Abdi, hapishaneden yakın zamanda yaptığı bir açıklamada şöyle dedi: “Bu  devrimden beri 40. Nevruz (İran Yeni Yıl Günü); 1979’da meydana gelen bir devrim; diktatörlüğü sona erdirme, demokrasi kurma, şeffaflığı uygulama ve belirli bir sınıfın elinde servetin birikmesini önleme vaadi ile meydana gelmiş olan bir devrim; din adamlarının ve bazı siyasi grupların barış ve özgürlüğün habercisi olacağının ve insanların özgürce su ve elektriğe erişebileceklerinin ve düşünce ve ifade özgürlüğü gibi haklardan yararlanabileceklerinin, yoksulluk ve ayrımcılığa son vereceklerinin söylendiği bir devrim; eşit eğitim hakkını, örgütler ve sendikalar kurmayı, protesto ve grevler düzenlemeyi, toplanma ve yasalar karşısında eşit olma hakkını gündeme getiren bir devrim. Ancak bu hedefler sloganların yanı sıra hiçbir şey ifade etmedi. Devrimin nimetlerinden yoksullar değil, zengin, güçlü ve hileci olanlar yararlandı. İktidara gelen gruplar devlet medyasını daha iyi ve daha onurlu bir yaşam vaadiyle kullandılar. Milletin hazinesinden servet biriktirirken oyları toplamak için insanların inanç ve değerlerinden yararlandılar ve şimdi birbirlerini teşhir etmeye çalışan rakip grupları görüyoruz.” (https://www.iranhumanrights.org/2018/04/teachers-rights-advocate-writes-scathing-letter-from-prison-on-revolutionary-irans-failed-promises/)

Bu bilinen işçi liderlerinin ifadelerine ek olarak, grevlerin giderek radikalleşen içeriklerinin ifadesi, bağımsız işçi sendikalarına olan talepte dile getiriliyor. Ayrıca, Huzistan’daki Haft Tapeh şeker kamışı fabrikasındaki işçiler, talepleri karşılanmadığı takdirde, şirketin yönetimini devralacağını belirterek rejime meydan okudular. Haft Tapeh, Ahvaz Çelik ve diğer emek protestolarında şu tezahüratlar duyuluyor: “Düşmanımızın ABD olduğunu söylüyorlar ama yalan söylüyorlar. Düşmanımız tam burada.”, “Suriye’yi yalnız bırakın ve bizi düşünün.”

Kadınların ve Kürt ve Araplar gibi ezilen ulusal azınlıkların ülke çapındaki protesto gösterilerine katılımının yanı sıra, yukarıda bahsedilen gelişmeler, bu protestoların daha da ileri gitme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, Ahmedinejad yanlısı sağcı popülist güçler ve ABD taraftarı pro-emperyalist mücahitler hala itibarsız olmalarına rağmen; seküler milliyetçi ve ABD emperyalizmi yanlısı monarşist muhalefet, kitleler arasında hala güce sahiptir. Seküler milliyetçiler ve monarşistler yolsuzlukla savaşmaktan, verimsizliğe son vermekten bahsediyorlar ve bu rejimi, kadınlara medeni haklarını verecek olan ve yurtdışındaki askeri müdahalelerden uzak duracak olan seküler ve etkin bir devlet yönetimiyle değiştirmeyi vaat ediyorlar. Bazı emek protestolarında “Anavatana Yüzünü ve Düşmana Sırtını Dön” gibi milliyetçi sloganlar kullanılıyor.

Devrimci sosyalist bir yönelişin önündeki engeller nelerdir?

Karşımızdaki problem şu ki, mevcut protestoların talepleri devrimci bir sosyalist hareketin temelini oluşturma potansiyeline sahipken, protestolarda sosyalist içeriğin açık bir ifadesi eksiktir.

Bunun farklı nedenleri var. İslam Cumhuriyeti, başlangıcından itibaren “devrim”, “antikapitalizm” ve “antiemperyalizm” dilini kullanmıştır. Dahası, 1979 devriminde, Stalinizm’in ve Maoizm’in takipçileri olan İranlı sosyalistlerin çoğunluğu, Humeyni’yi “antiemperyalist” olarak destekleyerek sosyalizmi ve Marksizm’i itibarsızlaştırdı. Yakın zamanda, birçok sosyalist, rejim tarafından idam edildi ya da sürgüne gönderildi.

Hatta şimdi bile, İranlı sosyalistlerin ve Marksistlerin Aralık-Ocak kitlesel protestoları tarafından gündeme getirilen iki önemli mesele üzerindeki konumları çok sorunlu olmuştur.

İranlı sosyalistlerin çoğu, İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerine karşı bir tavır almayı reddetti. Özellikle Suriye’de ya Esad’ı desteklediler ya da onu “ehven-i şer” olarak adlandırdılar. En sıkıntılısı, İran’ın askeri müdahalelerini yalnızca Şii İslam’ı genişletmek için ideolojik motivasyonlara bağladılar. İran kapitalizminin stratejik çıkarları, militarizmi ve onun bölgesel emperyalizmle arasındaki bağlantılara değinmediler.

Çoğu İranlı sosyalist, kapitalizmi üretim araçlarının özel mülkiyeti ile sınırlandırmakta ve devlete ait bir ekonomiyi ilerici bir alternatif olarak görmektedir. Yaşam standardındaki mevcut büyük düşüşün köklerini, “özelleştirme” dedikleri şeye kadar izliyorlar. 2005’ten bu yana, devlet varlıklarının büyük bir kısmı, İslam Devrim Muhafızları ve diğer dini kuruluşlar gibi parasal örgütlere aktarılmıştır; devletin, çalışanlarına sağlaması gereken yetersiz faydaları ödemekten kaçınması adına. Devlet çalışanları, sadece sözleşmeli işçi alan ve çok az veya hiç ödeme yapmayan taşeron sözleşmeciler tarafından işten atıldı ve işe geri alındı. Ancak ekonominin büyük kısmı hâlâ devlet tarafından doğrudan ve dolaylı olarak kontrol ediliyor. İran’ın ekonomisini devlet kapitalisti olarak görmek yerine, çoğu sosyalist iktisatçı onun özel kapitalist olduğunu iddia ediyor. İslam Cumhuriyeti’ni desteklemiyorlar, ancak çözüm olarak daha fazla devlet mülkiyeti ve devlet müdahalesini görüyorlar.

Bu görüşlerin aksine, özellikle genç kuşaklar arasında bazı sosyalist ve Marksist emek eylemcileri, işçi kooperatifleri ve işçi konseyleri gibi alternatifleri tartışıyorlar. Bazı Marksistler, işçi kooperatiflerinin sınırlarına dikkat çekiyorlar ve işçi konseylerinin bile, kapitalist yabancılaşmış emeği, zihinsel emek/el emeği ayrımını, ataerkilliği, cinsiyetçiliği ve heteroseksizmi aşmaları halinde etkili olabileceğini vurguluyorlar. Kapitalizmin üstesinden gelmenin, işyerini ele geçiren işçilerin çok ötesine geçtiğini ve uluslararası devrimci dayanışma ve küresel koordinasyon yoluyla küresel olarak kapitalist üretim tarzını sonlandırmayı gerektirdiğini kabul ediyorlar. Bunlar, İran’ın içinde şu anda en çok umut veren sosyalist seslerdir.

Özetle, Aralık ayı sonlarında İran’da ortaya çıkan ve işçi grevleri şeklinde devam eden kitlesel protestolar, kadınların hakları seferberlikleri ve ezilen ulusal azınlıkların ayrımcılığa karşı protestoları, devrimci gelişmeler için muazzam bir potansiyel sunuyor. Ancak rejim; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan emperyalist müdahalesi tehdidini onları ezmek için kullanıyor. Batılı emperyalist müdahaleyi destekleyen milliyetçi muhalif güçler, hareketin yönünü şaşırtmak için seküler, verimli ve müdahaleci olmayan kapitalist devletin vaatlerini kullanıyorlar.

Ne tür bir uluslararası dayanışma gerekli?

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, bu mücadelelerle dayanışma arayışında, dünyanın dört bir yanından gelen antiotoriter ve hümanist sosyalistlere ulaşmaya çalışıyor. Baskıcı İran rejimine karşı çıkmalıyız, İran’a karşı emperyalist savaş tehditlerine karşı çıkmalıyız, yukarıda tartışılan protestoları/grevleri desteklemeli ve kapitalizme insancıl bir alternatifin üzerinde tartışmayı desteklemeliyiz.

İşte bu protestolarla dayanışmayı ifade edebileceğiniz bazı acil yollar şunlardır:

Trump’ın, Netanyahu’nun ve Ben Salman’ın savaş tehditlerini ve İran’a karşı ekonomik yaptırımları protesto edin. Onların yalanlarına ve retoriklerine meydan okuyun. İran üzerindeki emperyalist savaşlar, Ortadoğu bölgesine daha fazla ölüm ve yıkım getirecek, dünyanın geri kalanı için sefalet ve baskı yaratacaktır.

İran İşçileri Sendikası’na (http://ettehad-e.com/) k.ekhraji@gmail.com adresinden veya Tahran İşçileri Sendikası’na ve Banliyö Otobüs Şirketi’ne (http://vahedsyndica) bir mektup yazınız. vsyndica@gmail.com adresinden, emperyalist savaş tehditlerine karşı muhalefetinizi dile getirin ve talep ve protestolara destek olun. Ülkenizdeki emek mücadelelerinin nasıl düşündüğünü ve İran’ın onlara nasıl konuşabileceğini ve birbirlerine nasıl yardım edebileceğini söyleyin.

Bir işçi sendikasıyla çalışıyorsanız, İranlı işçi protestolarıyla dayanışmayı nasıl ifade edeceğinizi tartışmak için bir toplantı düzenleyin.

ABD’deki öğretmen protestolarının İran’daki öğretmen protestolarından nasıl öğrenebileceği ile ilgili aşağıdaki makaleyi yeniden yazdırın. Öğretmen Birliğinin, İsmail Abdi, Mahmud Beheşti Langerudi ve Muhammad Habibi’nin üç tutuklu liderinin derhal serbest bırakılması için çağrıda bulunun.

(https://www.allianceofmesocialists.org/what-can-u-s-teacher-protests-learn-from-iranian-teacher-protests/)

Zorunlu başörtüsüne karşı çıkmak için uzun hapis cezası almış olan Devrim Caddesi Kadınları ile dayanışmalarınızı ifade edin.

(https://www.allianceofmesocialists.org/statement-group-international-socialist-feminists-solidarity-iranian-women/)

İttifak’ın Ortadoğu Siyasi Mahkumları ile Dayanışma Kampanyası’na katılın.

(https://www.allianceofmesocialists.org/14964/)

Frieda Afary

 

10 Haziran 2018

Dış borç ödemeleri işçileri neden ilgilendiriyor?

0

Saray rejimi bir konuyla çok övünüyor: IMF borçlarımızı kapattık, hatta neredeyse IMF bizden borç alacak! Bu korkunç bir yalan. Aslında olan ise tam tersi: AKP iktidarı, karşılığı ve geri dönüşü olmayan inşaat yatırımlarıyla, ekonominin üretken olmayan sektörlerine ağırlık vermesiyle aldığı her dış borcu faiziyle katladı. Bugün Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borcun gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payı ise %51,9 oranında. 2001’den 2017’ye Türkiye’nin toplam borcundaki artış oranı ise %238.

Ay futbol, ay…

0

Türkiye’deki seçim sürecinin FIFA Dünya Kupası ile aynı zamana rastlaması iyi olmadı. Tek Adam rejimine karşı mücadelenin hızıyla doğru dürüst maç seyredemedim. Ama yakınmayı bırakıp, futbol tarihindeki bazı “hoş” olaylarla birazcık keyiflenmeye çalışalım.

Yeni bir dönem başlıyor

0

24 Haziran seçimleri bir baskın seçim olarak ve OHAL koşulları altına yaşandı. Muhalefete ne seçim için yeterli zaman tanındı ne de propaganda özgürlüğü.

Burjuvazinin ideolojik egemenlik aracı: Sınavlar

0

Eğitim hizmetlerinin yaygınlaşma süreci Sanayi Devrimi’ne, yani kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemlere dayanır. İlk yaygın üretimin yapıldığı ve makinelerin kullanılmaya başlandığı dönemde, bu makineleri kullanacak işçilerin asgari bilgilere sahip olması için okullar kurulmaya başlanmıştır. Tabii olarak kapitalist sistemde her kavram sınıfsal bir nitelik taşıdığı için eğitim de bu andan itibaren sınıfsal bir farklılık gösterir. Burjuvazi kendi çocuklarına farklı, halk çocuklarına farklı bir eğitim-öğretim ortamı sunar. Zengin sınıflar için eğitim, kendini geliştirme ve varlığının farkında olma gibi asli amaçlarına hizmet ederken, halk çocukları için eğitim vasıflı işgücü olmaktan öteye geçememiştir.

Futbol ve sosyalizm

0
Armistice Day football match at Dale Barracks between german soldiers and Royal Welsh fusiliers to remember the famous Christmas Day truce between germany and Britain PCH

Dünya Kupası’nın başlamasıyla milyonlarca emekçi ve genç ekran başına kilitlendi. Türkiye’nin Dünya Kupası’na katılamamış olmasından ötürü turnuva gündemde görece daha az yer tutsa da, milyonlarca kişinin tutkuyla takip ettiği bu oyun, futbolun politikayla ilişkisini yeniden gündeme getirdi. Futbol “halkların afyonu mudur” yoksa emekçilerin, ezilenlerin dayanışmasını güçlendiren bir araç mıdır?

İngiliz sosyalist aydın Terry Eagleton bu konuda karamsar bir bakış açısına sahip:

“Eğer muhafazakâr Cameron hükümetinin varlığı radikal değişim arayanlar için kötü bir haberse, Dünya Kupası ondan da kötü nitelikte. Ne zaman sağcı düşünce kuruluşları halkın dikkatini politik adaletsizlikten koparmak ve ağır çalışmayla geçen hayatlarını telafi edecek bir tasarı ileri sürmeye çalışsalar, çözüm daima aynı oluyor: futbol. Kapitalizmin sorunlarını çözmek için hayal edilebilecek daha iyi bir yol yok.

Televizyonla birlikte, politik efendilerimizin o eski çıkmazına yanıt üreten mucizevi çözüm: İşçiler çalışmıyorken onları nasıl oyalayabiliriz?

Günümüzde futbol halkların afyonudur. Politik değişim hakkında ciddi olan hiç kimse, bu oyunun ortadan kaldırılması gerektiği gerçeğinin üzerinden atlayamaz.”

Eagleton önemli bir noktaya dikkat çekse de, futbolun kaderine ilişkin herkesin onunla hemfikir olduğu söylenemez. Spor yorumcusu John Barnes futbola ilişkin çok daha farklı bir bakış açısına sahip:

“Futbol sosyalist bir spordur. Mali olarak, bazı futbolcular diğerlerinden daha fazla kazanıyor olabilir fakat futbolcu bakış açısından, 90 dakika için, Lionel Messi veya Arjantin’in değiştirilebilir bir sağ bek oyuncusu olmandan bağımsız olarak, hepiniz aynı amaç için çalışıyorsunuz.”

“Süperstarlara sahip olmaktansa sosyalist ideolojiyi kucaklayan takımlar genelde daha başarılı oluyorlar. Veya süperstarlar varsa da kendilerini bu şekilde görmedikleri örneklerde… Bu nedenle Messi’yi bir örnek olarak kullanıyorum. Bir süperstar olduğu kadar aynı zamanda takım arkadaşlarına ve onların ortak çabalarına saygı duyuyor.”

Barnes önemli bir noktanın altını çiziyor. Her ne kadar milyoner futbolcular ön plana çıkarılsa ve futbolun bireysel rekabeti teşvik ettiği vurgulansa da, bir takım olarak bir araya gelebilen, kolektivizm ruhunu sahaya yansıtabilen takımlar, günün sonunda başarılı olabiliyor.

Eagleton’un herhangi bir ciddi politik değişim için “futbolun ortadan kaldırılması gerektiği” iddiasına geri dönelim. Bugünkü haliyle futbolun kapitalizmin bir ürünü olduğunu ve onun devamlılığına hizmet ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Fakat kapitalizm altında biçimlendirildiği için futbolun ortadan kaldırılması gerektiğini savunmak, genel sağlık sisteminin veya uluslararası seyahatlerin kapitalist temelde geliştiği ve kapitalistlerin çıkarına olduğu için ortadan kaldırılmasını savunmak kadar saçma olurdu. Kapitalizme karşı mücadelenin bir ön koşulu olarak, hiç şüphesiz, futbolun ortadan kaldırılmasına gerek yok. Fakat futbol kapitalistlerin bir kâr aracı olmaktan çıkarılarak emekçilerin çıkar gözetmeyen bir eğlence biçimi olarak geri kazanılmalı.

 

2 Temmuz hâlâ güncel, mücadelemiz de öyle!

0

2 Temuz 1993, Türkiye’nin en utanç verici günlerinden biri olarak tarihe geçti. 33 insanın diri diri yakıldığı (iki otel görevlisi ve saldırganlardan da 2 kişi bu sırada hayatını kaybetti) ve esas sorumluların halen yargılanmadığı ve bir türlü cezalandırılmağı bir katliam… 33 canımızı hiç dinmeyen bir özlemle anıyoruz.

2 Temmuz Sivas katliamının üzerinden tam 25 yıl geçti fakat, Alevi kitleler üzerindeki baskıda herhangi bir değişiklik olmadı. Bir devlet politikası olarak Alevilere uygulanan ayrımcılık ve baskı, AKP hükümetleri döneminde aynen devam etti ve derinleşti. Sahte açılımlarla Alevileri denetim altına almaya çalışan AKP, bu politikaları tutmayınca mezhepçi ve ayrımcı politikalarını açıktan uygulamaya girişti. Erdoğan mitinglerinde Alevileri kitlelere yuhalatmaktan dahi çekinmedi. Erdoğan din ve inanç özgürlüğü söylemini dilinden düşürmezken, Alevilerin, diğer inanç kesimlerinin ve ateistlerin inanç özgürlüğünü ayaklar altına almakta bir beis görmedi.

Maraş, Çorum ve Sivas katliamının faili eli kanlı katiller ve bu katliamların siyasi sorumluları ülkede rahatça dolaşmaya devam ederken, eylemlerde Alevi gençleri öldüren polisler, AKP tarafından korunup kollanıyor, sırtları sıvazlanıyor. Bir yandan da AKP hükümeti kendi muteber Alevisini yaratmaya çalışıyor. Her konuda ahkam kesen Erdoğan, Aleviliğin de tanımını yapmaya girişiyor, “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük bir Aleviyim” diyerek, Alevilere Alevilik dersi vermeye girişiyor!

Sivas katliamı bugün güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi çünkü, bugün Cemevi’ndeyken polis kurşunuyla katledilen Uğur Kurt’un katili AKP hükümeti tarafından korunuyor. Berkin’in, Ethem’in, Ali İsmail’in ve katledilen diğer Alevi gençlerinin katilleri yargılanmıyor, tam tersine ödüllendiriliyor. Aleviler devlet kurumlarından dışlanmaya devam ediyor. Sözde laik olan bir ülkede Sünni-İslam temelli mezhepçi politikalar hükümet eliyle hayata geçiriliyor, Aleviler üzerindeki baskı yoğunlaştırılıyor. AKP hükümeti mezhepçi politikalarını Ortadoğu coğrafyasına da taşıyarak, bölge halkları arasında düşmanlık tohumları ekiyor.

Mezhepçi politikalara son verilmesi, Aleviler üzerindeki baskıların durdurulması, Alevi katliamlarının fiziki ve siyasi sorumlularının yargılanması ve cezalandırılması, katledilen Alevi gençlerinin katillerinin yargı önüne çıkarılması için mücadeleye devam etmek zorundayız. Çözüm, Gezi isyanında mücadelenin ön saflarında yer alan Alevilerin demokratik talepleriyle, hatırı sayılır bir kesimini yoksul Alevi kesimlerin oluşturduğu işçi sınıfınının ekonomik, sosyal taleplerini birleştirecek bir mücadele hattını oluşturmaktan geçiyor.

It is not over! Workers in struggle will speak last

0

The June 24 snap elections took place under the state of emergency conditions. The opposition was neither given the time to prepare for them, nor received freedom of expression.

During the period leading to the elections, all parties outside of People’s Alliance, mainly HDP, were subject to significant oppressions. Many cities witnessed provocations against the opposition. Following the closing of the polls, a mass perception management was carried out through the elections results broadcasted by the Anadolu Agency so much so that it wouldn’t be wrong to say that all preparations were ready on the part of Erdogan to face a possibility of loss.

Opposition and the masses

According to the unofficial results, the AKP and MHP alliance managed to retain a significant portion of the votes from the Islamist and extreme right sectors. The bourgeois opposition parties, on their end, made it clear that they don’t really like mass mobilizations through their attitude of “vote for us and we’ll take care of things.” All they accomplished, as a result, was to create a dream of democracy, primarily imagined around Muharrem Ince. Despite the fact that they could mobilize masses who have had enough of AKP’s enmity against democracy and workers for their election drive, the reducing of democracy to mere votes and mobilization around polls ended up guaranteeing Erdogan’s victory.

Capitalism has been in a deep crisis, hence no longer has the luxury of furthering democracy. By insisting on their politics of turning the masses’ anger into mere votes, the bourgeois parties dragged masses into a defeat. Life does not get constructed via repartees against Erdogan or satire; constructing life requires trust in lasting organizing as well as in continuous mobilization of the masses.

HDP’s partial victory

Despite all repressive measures, the HDP’s keeping of seats in the Parliament by overcoming of the election threshold is a positive outcome for Kurdish people’s struggles. There is no doubt that the HDP is devoid of a revolutionary programme that could carry workers to power. Yet, its defense of Kurdish people’s democratic rights will still make it the target of Erdogan’s regime and People’s Alliance. That is to say, supporting HDP and millions that it represents in their struggle for democratic demands will remain important in the near future.

Possibilities and class struggle

Erdogan’s victory in the first round of presidential elections evidently strengthened his hand and the power of destruction of the People’s Alliance. However, the 16-year long AKP government has only brought recurring crises to Turkey. It has become impossible to avoid crises in economic, political, and diplomatic processes alike.

In the aftermath of the elections, the AKP sovereigns guaranteed their use of state resources for yet more time. The industrial bourgeoisie will keep supporting Erdogan’s regime in order to be able to keep attacking workers through lowering of wages and purchasing power of workers, seizure of severance pays, and strike bans. Despite that, Erdogan’s regime will face hardships in the near future, not simply because of contradictions between labor and capital, but also because of internal contradictions of capitalism based upon a logic of trying to make profit out of market competition, access to credit as well as of looting and plundering. The increase in Turkey’s account deficit, the country’s entrenched problem, as well as the growth of external debt to unpayable levels under Erdogan’s regime are concrete expressions of such hardship. In the upcoming period, Erdogan will try to fix these problems by attacking workers and nature. However, Turkish capitalism has been in a deep crisis and no matter which repressive measure Erdogan chooses to turn to in order to fix it, he will not be able to. It is quite probably that he’ll turn to the imperialism that he doesn’t miss a chance to scold, for help. This will have negative effects on workers while at the same time preparing the ground for their mental disengagement from his regime.

Therefore, the working class will have many reasons to fight in the upcoming days. Liberation could neither fit in a ballot box, nor come through a mere vote. Democracy doesn’t reside in a vote; it resides in our struggle, the struggle of workers. A reliable future could be guaranteed only through struggle of masses in mobilization, and not through the ability to count votes one by one. Given the crisis environment we’re living in, this would have still been the case even if elections went to the second round, or even if Erdogan lost in the first one. The ballot box would not have been able to prevent the seizure of our severance pays, the decrease in our purchasing power, the destruction of nature, or the increase in staple food.

Future is not written in counting numbers; it is determined by the struggles and organizing of workers. As Workers’ Democracy Party, we will keep spending all our energy in constructing our future along with workers in struggle.

24 Haziran, HDP ve solun suçu

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak 24 Haziran seçimlerine girememiş ve ortak bir işçi adayın yokluğu koşulları altında, kaderini tayin hakkı gibi temel demokratik haklar çerçevesinde HDP’ye eleştirel destek veren bir çağrıda bulunmuştuk. OHAL koşulları altında gerçekleşen baskın bir seçimde HDP’nin barajı aşmış olması olumlu bir gelişmedir.

HDP ile vekillik pazarlığından kârlı ayrılan sosyalist sol ise 24 Haziran seçimleri süresince tüm tartışmayı “bir oyluk canları var”a indirgeyerek kitlelere karşı iki suç işlemiştir.

Solun birinci suçu kitlelere güvenmemektir. HDP’den vekil ya da vekiller alarak meclise giren sol adaylar aslında mücadelenin kitleler ile birlikte olacağına açıkça inanmadıklarını gösterdiler. Niyetleri seferberlik yaratmak, var olan seferberlikleri birleştirip güçlendirmek değildi. Ufuk Uras gibi meclisteki varlığının hiçbir işçiye faydasının olmadığı örnekleri de yaşamış kişiler olarak sol adaylara dair en iyimser öngörümüz şu olabilir: sol adaylar meclis şovlarıyla halkın desteğini alacakları ve artan destekleri ile demokrasiyi koruyacakları yanılmasını yayıyorlar.

Solun ikinci suçu ise, yaşadığımız tüm antidemokratik uygulamalarının sebebinin AKP/Erdoğan olduğu yanılsamasını beslemiş olması. Seçim sürecinde gerçek varlık sebebi olması gereken emeğin taleplerini dile getirmedi. Erdoğan düzeninin patronların çıkarı için kurulduğunu söylemedi. Bugüne değin solun sığındığı beylik söz Stalin’den geliyordu: “Mühim olan oyları kimin verdiği değil kimin saydığıdır.” Böylelikle sol seçimlerin yalnızca bir yönüne vurgu yapıp, kabahatini rakibinin suçu ile örtüyordu. Oysaki Marksizmin gerçek üstatları asla Stalin gibi sığ bir yaklaşım sunmaz.

Burjuva sistem demokrasiyi bir oya indirgeyerek kendisini korur. İstediği an haklarını alır, ihtiyaç duyduğu anda da hakları genişletiyormuş gibi yapar. Mühim olan oyları kimin saydığı değil, sistemi kimin yönettiği ve denetlediğidir. Bunun karşısında solun sekterce veya oportünistçe “bize oy ver, gerisi bizde” tavrı tam da seferberliklere güven duymayan bir bakış açısının ürünüdür. Hiçbir yasa, hiçbir düzen, hiçbir örf sahip olduğumuz hakların korunması ve geliştirilmesi adına bir garantör olamaz. Bunu en iyi şekilde 24 Haziran seçimlerinde gördük. Bir oy yetmez! Sürekli seferberlik gerekir.

Sol bu yanılsamaları kitlelere bulaştırma ve kitlelere inanmama suçunu işlese de kitleler mücadele ediyor ve bizler de sınıf merkezli bir çıkışa inanan diğer dostlarımız ile birlikte güven veren bir gelecek için mücadelemizi sürdürüyoruz.

Dünya Kupası arası

0

Seçimler, yaz, tatil vs. derken, Türkiye’nin kendi gündeminden farklı olarak, tüm dünyanın heyecanla beklediği uluslararası organizasyon Dünya Kupası geçtiğimiz günlerde Rusya’da başladı.

Türkiye her ne kadar futbolla yatıp kalkan bir ülke olsa da futbolda başarı veya uluslararası turnuvaya katılma istikrarı maalesef yok. Türkiye’nin en son katıldığı Dünya Kupası 2002’deydi ve orada da yine beklentileri tersyüz ederek mucizevi bir 3.’lük kazanmıştı. Bu aslında Türkiye’de var olan yönetememe krizinin her noktada ortaya çıktığını gösteriyor. Koskoca dört dünya kupasını kaçırdık, ama Türkiye’nin futbol endüstrisi Avrupa’da en değerli ilk 10 lig içinde!

Dünya Kupaları ulusların diğer uluslarla dostça ve adil bir şekilde rekabet edebileceği bir organizasyon olarak gösterilmekte. Fakat gerçek bundan biraz daha farklı. Fransa’nın ve İspanya’nın toplam piyasa değeri 1 milyar avronun üzerindeyken Tunus, İran ve Kosta Rika gibi katılan diğer takımların ederi 50 milyon avroyu anca geçebiliyor. Arada 20 kata yakın fark var ve futbol endüstrisi doğal olarak kendisine daha çok gelir getireni koruyor. Son dört şampiyonadan üçünü Almanya, İspanya ve Fransa’nın kazanmış olması bu açıdan hiç şaşırtıcı değil!

Rusya bu şampiyona için 10 milyar dolardan fazla harcadığını duyurdu, burada altyapı ve tanıtım maliyetleri başı çekiyor. Fakat bunun ne kadar denetlenebilir olduğunu ve acil ihtiyaca yönelik onlarca yapılması gereken şey varken, bir avuç zenginin daha konforlu statlarda maç izleyebilmesini sağlamanın ne kadar adil olduğunu düşünmek lazım.

Ayrıca 2015 yılında FIFA’ya yapılan yolsuzluk operasyonunda Sepp Blatter ve ekibinin şimdi yapılmakta olan Dünya Kupası ve 2022 Katar Dünya Kupası seçimlerinde 100 milyon doların üstünde rüşvet aldığı ortaya çıkmıştı.

Sponsor ve yayıncı kuruluşların tamamen ticarileştirdiği futbol ve onun organizasyonları, bizlere televizyonlarımız başında hoşça vakit sunsa da, adil mücadeleden uzaklaşmışlığı ve futbol sisteminin kokuşmuşluğu her yerde görülmekte. Franco’nun söylediği gibi “Futbol toplumların afyonudur”… Bu klişeyi yazmadan yazımı bitirmek istemedim, tabii böyle basit bir tanım futbol ve ondan beslenen koca bir dişli mekanizması açıklamak için çok basit olurdu. Futbol Eric Cantona’lı, Johan Cruyff’lu kadrolarla, “You will never walk alone”u (Asla yalnız yürümeyeceksin) besteleyen Liverpool işçileriyle, Boca-River Plate rekabeti ile güzel. Belki de özlediğimiz asıl şey, dahil olabildiğimiz o amatörce coşku.

Futbol tarihinden: Pinochet’in Kanlı Eli

Augusto Pinochet’in darbesinden (1973) sonra Şili ve Rusya dünya kupasının ön eleme maçı oynanacaktı. Maçın yeri için toplama kampı olarak kullanılan Şili Ulusal Stadyumu seçilmişti. Rusya bu durumu protesto ederek maça çıkmadı. FIFA sözde bir soruşturma ile statta herhangi bir insanlık dışı durum olmadığını raporladı ve Şili göstermelik eleme maçına çıkarak, boş kaleye gol atma aymazlığını sergiledi. Fakat bundan sonraki günlerde milli takımı huzuruna kabul eden Pinochet’in uzattığı el, Şilili Caszely tarafından havada bırakılır ve bu an Pinochet diktatörlüğüne karşı ilk sivil itaatsizlik eylemi olarak hatırlanacaktır.

Sandığımdaki “öteki” kim?

0

Oy kullandığım sandıktan seçimlere katılan hemen her partiye ve adaya oy çıktı. Kimi biraz yukarıda, kimi biraz daha aşağıda; ama her partiye ve adaya oy çıktı! Eminim, “özel” koşulları bir yana bırakırsak, bu yazıyı okuyan hemen herkesin sandığında da benzer sonuçlar geçerli oldu. Neticede sandıklar kapandı, oylar sayıldı ve seçimleri adaylardan biri “kazandı”. Partilerden ikisi “çoğunluğu” aldı vs…

Seçimlerin hangi koşullarda yapıldığı kısmını geçiyorum. Önemsiz olduğu için değil. Çok önemli. Hatta sonuçları tayin edecek derecede önemli! Ama bugün üzerinde durmak istediğim konu daha farklı. Ve bu konunun mücadele ve örgütlenme açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Seçim sabahı evimden çıktım; aynı apartmanı, sokağı, mahalleyi paylaştığım insanların birkaçıyla yolda karşılaştım; onlarla selamlaşarak birlikte oyumuzu kullanacağımız okula gittim. Okul bahçesinde tanıdık yüzler gördüm. Oy vereceğim sınıfa girdiğimde karşı apartman komşularımdan biri oyunu sandığa atıyordu. Ardından ben de oyumu verdim. Dönüşte mahalle bakkalımıza uğradım, biraz lafladık, gazete, su vs. aldım. Eve döndüm, kahvaltımı yaptım, haberlere baktım, gün içinde birkaç arkadaşımla ihtimaller üzerine konuştum. Sandıkların kapanmasına yakın sandığıma gittim, sonuçları öğrendim, eve döndüm ve seçim sonuçlarını beklemeye başladım.

Akşam sonuçlar açıklanmaya başladı. Ekran çeşitli renklere, rakamlara bölündü. Falanca aday şu kadar oy; filanca parti bu kadar oy aldı! Peki, kim bu ötekine oy verenler? Eğer oy verdiğim sandıktan sadece aynı aday ve parti çıksaydı bu soruya cevap vermek, bu durumu açıklamak çok zor olabilirdi! Oysa sandığımda her aday ve parti vardı.

Kazananlar, kaybedenler derken sandığımdaki sonuçla ekrandaki sonuçların benzer olduğunu gördüm. Aslında ekrandaki grafikler, renkler, rakamlar apartmanımın, sokağımın, mahallemin insanlarının tercihlerinin şu ya da bu ölçüdeki yansımasıydı. Yani sandığımdaki “öteki” komşum! Gazete, ekmek, su aldığım bakkalım. Her gün aynı otobüsü kullandığım kişiler. İşyerimdeki mesai arkadaşlarım…

Seçim sonuçlarının yaygın bir mutsuzluk ve karamsarlık yarattığını görüyor ve anlıyorum. Lakin çözüm gerçekten de o kadar uzakta olmayabilir! Ne dersiniz?

 

Kim Jong-un ve Trump: Kuzey Kore işçilerini ortaklaşa sömürmek için yapılan bir anlaşma

0

Stalin’in Churchill ve Roosevelt, Mao’nun Nixon, Castro’nun Jimmy Carter, Chavez’in Bush ve Obama ile olan fotoğraflarına bir yenisi eklendi: Kim Jong-un ile Donald Trump. Bir kere daha sosyalizmin temsilcisi olduğu iddiasındaki bürokratik ve anti-komünist bir önderlik, ulusal çapta sürdürdüğü karşıdevrimci ekonomik ve politik atılımları derinleştirmek için emperyalizmin kaptan kamarasında oturan kişiyle birlikte pozlar verdi.

Kim ile Trump arasındaki dört maddelik anlaşma, maddeler ne derse desin, ne nükleer silahsızlanma, ne savaş tehdidinin ortadan kaldırılması ne de diplomatik ilişkilerin barışçıl tesisi ile ilgili. Bu anlaşmayla Trump, tarihsel ve uluslararası bir “çatışmayı” “çözmüş” başkan olarak ABD içerisinde kendi işçi düşmanı iktidarını konsolide etmeye çalışacak. Kim ise, yine bu anlaşmayla, adeta monarşik bir içerik kazanmış olan kendi gerici rejimini meşrulaştırmanın zeminini yakaladı. Bu, Birleşik Devletler emperyalizminin seneler önce Vietnam ve Çin partileriyle imzalamış olduğu anlaşmaların organik ve politik birer devamı. Bu anlaşmaların sonucunda (sol basın kabul etmese de, bugün Kuzey Kore’de yaşandığı üzere) bu ülkelerde kapitalizm restore edilmiş ve parti bürokratları yeni varlıklı sınıflar olarak grevleri yasaklamanın yasal araçlarını yaratmıştı.

Baba Bush’un başkanlığından bu yana emperyalizm Kuzey Kore’nin nükleer gücünü abartarak bunun kara propagandasını yaptı: Güney Kore’de ve Doğu Asya’da kendi askeri üslerini ve birliklerini konuşlandırmanın yalancı bir mazereti olarak. 1953’ten bu yana ABD bölgede yaklaşık olarak 40 bin asker barındırıyor. Bunu sadece Kuzey Kore’yi bir tehdit olarak gördüğü için değil, Çin ve Japon şirketlerine karşı kendi çokuluslu tekellerinin Doğu Asya pazarındaki çıkarlarını korumak için de yapıyor.

Kim Jong-un’un devraldığı Kuzey Kore’de burjuvazi, İkinci Paylaşım Savaşı’nın ertesinde mülksüzleştirilmişti. Bu işçi devleti, siyasal organlarıyla kalıcı bir işçi demokrasisi rejimi bina edemediği için dejenere oldu ve bürokratik bir tek parti diktatörlüğüne dönüştü. Kuzey Kore partisi 1990’lardan bu yana planlı ekonomiden serbest piyasaya geçti, dış ticaret üzerindeki devlet tekelini kaldırdı ve devlet mülkiyetindeki birçok üretim aracını partili Stalinist milyonerlere pazarlayarak özel mülkiyetin kurumsallaşmasına izin verdi. Kuzey Kore ne komünist ne de sosyalist. Zira parti son 30 senedir kapitalizmi restore eden uygulamalara imza atıyor ve 1999’da da çıkardıkları bir kanun ile ülkede yabancı yatırımların yapılmasına izin verdiler. Bugün Kuzey Kore’de ortalama bir işçi ücreti 60-80 dolar arasında değişiyor. İşçilerin grev ve sendika hakkı yasal olarak yok. Ülkenin kuzeyinde Çinli şirketler kendi şubelerini kurmuş durumda. Ülkenin güneyinde ise Hyundai, Fiat ve Siemens benzeri uluslararası kapitalist devler fabrikalar kurmuş durumda. Kuzey Kore işçi sınıfı, ülkede yükselmekte olan yeni mülk sahibi sınıfa “tonju” ismini veriyor: Anlamı “paranın efendileri”.

Trump ile Kim arasında Singapur’da imzalanan bu yeni karşıdevrimci anlaşmayla beraber Kuzey Kore’de “tonju”ların güçleneceğine ve kapitalist restorasyonu, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirerek sürdüreceğine şüphe yok.

Sandıklar kapandı… Yeni bir mücadele dönemi açıldı

0

AKP-MHP koalisyonunun OHAL şartları altında ilan ettiği 24 Haziran baskın seçimlerinin galibi Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 52,5’ini alarak ilk turda seçimleri kazanırken, parlamento seçimlerinde AKP’nin oyların yüzde 42,5’ini, MHP’nin ise yüzde 11’ini almasıyla Cumhur İttifakı Meclis’te salt çoğunluğu elde etmiş oldu. HDP, üzerindeki tüm baskılara rağmen yüzde 11,7’lik oya ulaşıp parlamentonun yeniden 3. büyük partisi olurken, 1,5 yıldır hapiste tutulan Demirtaş yüzde 8,4’lük oy oranına ulaşmayı başarabildi.

Seçimlerin hangi antidemokratik ve adaletsiz koşullarda gerçekleştiğinden uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok. Saray ittifakının bütün baskı aygıtlarını ve devlet imkânlarını seçimleri kazanmak için nasıl seferber ettiği herkesin malumu. Bununla birlikte, Saray’ın tüm baskıcı ve işçi düşmanı uygulamalarına rağmen, emekçi kitlelerin hatırı sayılır bir kesiminin oylarını almaya halen devam edebildiği, bu seçimlerin ortaya koyduğu bir gerçeklik.

Öte yandan 24 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı üç önemli sonucun altını ısrarla çizmek gerekiyor. Birincisi, tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen Saray, toplumun yarısının rızasını alabilmiş değil. 16 Nisan referandumunun da göstermiş olduğu bu tablo, başkanlık sistemini artık tüm boyutlarıyla hayata geçirmeye hazırlanan RTE’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı temel meşruiyet problemine işaret etmekte. İkincisi, Saray ittifakının iktidarda olmasına rağmen seçimleri 16 ay erkene çekmesine neden olan çelişkiler, önümüzdeki dönemde tüm ihtişamıyla Saray’ın karşısına dikilmeye devam edecek. Saray ittifakı seçimleri kazanmış olmasına rağmen, bu dönemde oldukça zorlu sınavlarla karşı karşıya kalacak. Üçüncü ve son olarak, burjuva ve küçük burjuva muhalefetin Saray rejiminden yalnızca seçimleri odağa alarak bir çıkış sağlanabileceğine dair yarattığı demokratik yanılsamalar, bu seçimlerde bir kez daha berhava olmuş durumda. Saray rejiminin yaratmış olduğu felaketten, seçimleri dışlamadan fakat emekçi kitlelerin ve ezilenlerin seferberliğini merkeze alarak, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde bir işçi-emekçi programıyla çıkıştan başka bir seçenek olmadığı, bu süreçte bir kez daha tersinden kanıtlanmış oldu.

Evet, Saray rejimini önümüzdeki dönemde ekonomide, iç ve dış politikada çok ağır sınavlar bekliyor. Öncelikle, 7 Haziran’ın ardından AKP yeniden parlamentoda çoğunluğunu yitirdi ve Meclis çoğunluğunu sağlayabilmek için MHP ile sürdürdüğü oldukça kırılgan ittifaka ihtiyaç duymakta. Seçim sürecinde ittifak içindeki çatlakların iyice görünür hale gelmesi, önümüzdeki dönemde yaşanabilecek yeni politik krizlerin habercisi niteliğinde. Ekonomi ise, önümüzdeki dönemin temel gündemi olacak. AKP’nin 16 yıldır sürdürdüğü yağma ekonomisi artık sürdürülemez bir noktaya gelmiş durumda ve bütün göstergeler çok ağır bir ekonomik krizin kapıda olduğunu söylüyor. Sermaye kaçışının ve dövizin olağanüstü yükselişinin önlenemediği koşullarda, 450 milyar dolarlık dış borç ve 50 milyar dolarlık dış ticaret açığı, ekonominin iflasın eşiğinde olduğu anlamına geliyor. “IMF’yi dize getirdik” söylemlerinden “IMF’yi ayağınıza kadar biz getirdik” söylemlerine bir anda geçilmesi, hiç kimse için bir sürpriz olmayacaktır. Tüm bunların emekçiler için anlamı ise oldukça açık: Yeni bir kemer sıkma programı, işten çıkarmalar, vergi artışları, ücret dondurmaları… Seçimlerin ardından, kaçınılmaz bir biçimde hayata geçirilecek işçi düşmanı uygulamalara karşı her zamankinden daha fazla işçi-emekçi örgütlerinin birliğine ve seferberliğine ihtiyaç duyulacak.

HDP’nin seçimlerde aldığı oy oranı ise, AKP-MHP ittifakının tüm baskı politikalarına karşın Kürt kitlelerin yıldırılamadığının ve bu baskı politikalarının iflasının bir kanıtı oldu. Kürt meselesi baskı ve savaşla değil, Kürt halkının tüm demokratik haklarının tanınmasıyla çözüme kavuşabilir. MHP’nin ipine dolanan Saray’ın bu konuda da kitlelere sunabileceği hiçbir çözüm bulunmuyor.

24 Haziran seçimlerinden işçi sınıfı olarak çıkarmamız gereken temel ders şudur: Saray rejiminden kopuş için demokratik yanılsamalara da hayal kırıklıklarına da yer yok! Saray’ın yeni bir saldırı programına hazırlandığı bugünlerde, geçmişten dersler çıkararak, demokratik ve sosyal haklarımızın savunusu için bir işçi-emekçi seçeneğini inşa etmek için kolları sıvamanın tam vakti!

Bitmedi: Son sözü mücadele eden işçiler söyleyecek

0

24 Haziran seçimleri bir baskın seçim olarak ve OHAL koşulları altına yaşandı. Muhalefete ne seçim için yeterli zaman tanındı ne de propaganda özgürlüğü.

Seçim sürecinde başta HDP olmak üzere Cumhur İttifakından olmayan partilere büyük baskılar uygulandı. Pek çok şehirde muhaliflere yönelik provokasyonlar yaşandı. Seçim anında dahi Anadolu Ajansı’nın yayımladığı veriler üzerinden büyük bir algı yönetimi yapıldı ve anlaşılan o ki, seçimlerin Erdoğan tarafından kaybedilmesi ihtimaline karşılık hazırlıklar tamamdı.

Muhalefet ve kitleler

Resmileşmemiş sonuçlara göre AKP ve MHP bloğu, İslamcı ve aşırı sağ oyların büyük kesimini elinde tutmayı başardı. Burjuva muhalefet partilerinin seçim çalışmaları ise salt bir Erdoğan karşıtlığı ve popülizm üzerinden kurulurken “oyunuzu bize atın, gerisini bize bırakın” tavrıyla aslında seferberliklerden pek de hoşlanmadıklarını açıkça kabul ettiler. Başta Muharrem İnce etrafındaki muhalefetin yaptığı şey seçimler üzerinden bir demokrasi hayali yaratma çabası oldu.

AKP’nin demokrasi ve işçi düşmanlığından bıkan kitleler ise muhalefetin çalışmaları etrafında seferber olmuştu. Sonuç olarak muhalefetin demokrasiyi sadece oya/sandık seferberliğine indirgemesi Erdoğan’ın zaferini garantiledi.

Kapitalizm büyük bir krizdedir ve burjuvazinin demokrasiyi geliştirmek gibi bir lüksü yoktur. Burjuva muhalefet ise kitlelerin tüm öfkesini yalnızca oya dönüştürme çabasını sürdürmüş ve kitleleri bir yenilgiye sürüklemiştir. Hayat Erdoğan’a laf yetiştirebilme yeteneği ve hiciv ile değil kalıcı bir örgütlenme ile ve kitlelerin sürekli seferberliğine güven ile inşa edilir.

HDP’nin kısmi zaferi

Tüm baskılara rağmen HDP’nin barajı geçerek meclise girmesi ezilen Kürt kitlelerinin mücadelesi adına olumlu bir sonuç doğurmuştur.

HDP elbette işçi ve emekçi kitleleri iktidara taşıyıcı devrimci bir programa sahip değildir. Ama yine de görünen o ki Kürt halkın demokratik taleplerini savunması nedeniyle önümüzdeki süreçte de Cumhur İttifakının ve Erdoğan yönetiminin hedefinde olmayı sürdürecektir. Önümüzdeki süreç içerisinde de HDP’nin ve temsil ettiği milyonlarca kitlenin temel demokratik haklar bağlamında savunulması önemini koruyacaktır.

Olasılıklar ve sınıf mücadelesi

24 Haziran baskın seçimlerini ilk turda kazanan Erdoğan elini güçlendirmiş ve AKP/Cumhur İttifakının kısa vadede tahrip gücünü artırmıştır. Ancak 16 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi sürüklediği yer sürekli krizlerdir. Ne ekonomik ne politik ne de diplomatik arenada krizsiz bir süreç yaşanması mümkündür.

AKP’nin egemenleri seçim sonuçları ile birlikte bir süre daha devlet kaynaklarından faydalanabilme garantisi almış durumdalar. Sanayi burjuvazisi ise, ücretlerin ve halkın alım gücünün düşürülmesi, kıdem tazminatının gaspı, grev yasakları gibi işçi emekçi düşmanı saldırıları gerçekleştirebilmek için Erdoğan’ın yönetimine tam destek vermeyi sürdüreceklerdir. Yalnızca emek ve sermaye arasındaki çelişki bağlamında değil, kapitalizmin kredilere ulaşım, piyasalarda rekabet, talan ve yağmadan pay kapma gibi nedenlere dayalı akıl dışı düzeninden kaynaklanan iç çelişkilerinden ötürü de yeni dönemde Erdoğan’ı zor günler beklemektedir.

Erdoğan yönetiminin Türkiye’nin köklü sorunu olan cari açığı arttırması, dış borcu karşılanamayacak boyuta yükseltmesi bunların somut göstergesidir. Yeni dönemde Erdoğan yönetimi işçilere ve doğaya saldırarak çözüm yaratmayı deneyecektir. Ancak Türkiye kapitalizmi bir krizin içerisindedir ve Erdoğan’ın elindeki hiçbir baskı aracının bunu önleme gücü bulunmamaktadır. Erdoğan olasılıkla o çok laf söylediği emperyalizmin kapısını yardım dilekleriyle çalacaktır. Bu durum işçi ve emekçiler için olumsuz bir sonuç yaratırken Erdoğan’ı destekleyen emekçilerin zihinlerinde de kopuş yaratmanın zeminini hazırlayacaktır.

Önümüzdeki süreçte işçi sınıfının mücadele etmek için çok sebebi olacak. Kurtuluş ne sandığa ne de bir oya sığabilir. Demokrasi bir oy değil, biz işçi ve emekçilerin seferberliğindedir. Güvenilir bir gelecek tek tek oyların sayılması ile değil, seferberlik halindeki kitlelerin mücadelesi tarafından garantiye alınabilir. Sonuç olarak seçimler ikinci tura da kalsa, yahut Erdoğan ilk turda kaybetseydi dahi içinde bulunduğumuz kriz ortamında güvenilir bir geleceği ancak bizim seferberliğimiz garanti altına alabilirdi. Ne kıdem tazminatımızın gasp edilmesi, ne alım gücündeki düşüş, ne doğanın yaşayacağı tahribatı, ne de temel gıda fiyatlarındaki artışı sandık engelleyemez. Geleceği sayımlar değil, işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve mücadelesi belirler.

Geleceği oylar değil, seferberliğimiz garanti altına alacaktır. İşçi Demokrasisi Partisi olarak geleceğimizi seferberlik halindeki işçiler ile birlikte kurmak için elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeye devam edeceğiz.