Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Flormar değil, DİRENİŞ güzelleştirir!

0

Petrol-İş sendikasına üye oldukları için işten atılan Flormar işçileri direnişlerinin 162. gününde Gebze’de bir dayanışma gecesi düzenledi. Dayanışma gecesinin, Gebze Sendikalar Birliği’nin krize karşı ortak mücadele gündemli eyleminin ardından gerçekleşmesi katılımın ve de birleşik mücadele vurgusunun daha da belirgin bir şekilde öne çıkmasını sağladı. BBS Metal, Cargill, 3. Havalimanı gibi sürmekte olan direniş ve hak mücadelelerinin hepsinin selamlandığı dayanışma gecesinin ana başlığını sınıf dayanışması oluşturdu.

Flormar direnişi, son üç yılda mücadele azmi açısından işçi sınıfına güç veren önemli bir örnek ve işçiler, gece boyunca, atılan işçiler geri alınıncaya dek seferberliklerini sürdüreceklerini belirttiler. Flormar direnişinin bir diğer ve en önemli noktasının ise kadın işçiler ve kadın mücadelesi olduğunun altını çizmek gerekiyor. İşyerinde, evde ve toplumsal hayatta baskı ve sömürüyle yüzleşmek zorunda olan kadın emekçiler Flormar direnişinde çoğunluğu oluşturmanın ötesinde, kararlılığı ve öncülüğü de üstlenmiş durumdalar ve bunu gerek bugünkü eylemde gerekse de dayanışma gecesinde bir kez daha kanıtladılar. Bu olgu, tek adam rejimine karşı son üç yılda en dirençli mücadeleyi yaratabilen kadın hareketi açısından da oldukça önemli ve ileriye taşınması gereken bir örnek niteliğinde.

Türkiye sınıflar mücadelesi açısından ise, ülkenin içinden geçmekte olduğu ekonomik buhran ve bunun işçi sınıfı üzerindeki ekonomik ve politik baskısı düşünüldüğünde Flormar ve diğer tüm direnişler arasında birleşik bir mücadelenin örülebilmesi giderek daha fazla acil hale gelmekte. Bu direnişleri birleştirebilmek sadece kazanımla sonuçlanmaları açısından değil, aynı zamanda işçi sınıfı adına bir mücadele birikiminin yaratılabilmesi için de bir zorunluluk. Ve bunun sorumluluğu da başta sendikalar olmak kaydıyla tüm işçi sınıfı örgütlerine düşmekte.

Gebze Sendikalar Birliği’nden krize karşı eylem

0

Gebze Sendikalar Birliği 23 Ekim tarihinde ekonomik krize karşı ortak mücadele gündemli bir eylem gerçekleştirdi. Ekonomik krizin işçi sınıfı üzerindeki etkileri her geçen gün artarken, bununla eş zamanlı olarak tek adam rejiminin ve patronların emekçilerin hak arama mücadelelerine dönük yoğun baskısı da katmerleniyor. Böylesi bir ortamda Gebze’deki önemli sektörlerde örgütlü sendikaların krize karşı ortak mücadele şiarıyla bir araya gelmeleri işçi sınıfının örgütlü ve birleşik mücadelesi adına önemli bir adım.

Birleşik Metal-İş, Petrol-İş, TÜMTİS, Nakliyat- İş, Lastik-İş gibi farklı konfederasyonlara bağlı sendikalar gerçekleştirdikleri basın açıklamasıyla hükümetin, krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışmasına karşı ayrılıkları bir kenara bırakarak birleşik bir hattın örülmesinin gerekliliğini vurguladılar. Basın açıklamasında, artan işsizliğe, enflasyonun yükselmesiyle birlikte işçi sınıfının alım gücünün erimesine, zenginlere vergi indirimleri yapılırken işçiler üzerindeki vergi yükünün artırılmasına ve işten atmalara karşı bir arada durmanın ihtiyacı belirtildi.

Flormar, BBS Metal ve Cargill işçilerinin direnişlerinin sınıf dayanışmasıyla güçlendirilmesinin önemi belirtilirken, bu mücadeleyi sürdüren emekçiler “atılan işçiler geri alınsın” talebini yükselttiler.

Gebze Sendikalar Birliği’nin işçi sınıfının birleşik mücadelesi adına attığı bu adım oldukça önemli. Emekçilerin, toplumun ezilen kesimlerinin yaşam koşullarındaki zorluğun gittikçe derinleştiği bu atmosferde, ortak bir eylem hattının oluşturulabilmesi, büyütülüp geliştirilebilmesi ise daha acil bir görev haline gelmekte. Bu noktada sendikalara ve tüm sınıf örgütlerine bu ihtiyacı tabana yayabilmek gibi bir sorumluluk düşüyor. Bunun yolu da işten atmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin durdurulması ve mücadelelerin birleştirilmesi gibi işçi sınıfının mücadele azmini güçlendirebilecek ve sürekli kılabilecek talepler etrafından bir eylem programının oluşturulması hedefinden geçiyor.

Kapitalizmin çöplüğünde öten horoz

0

Ekonomik kriz, işsizliğin yükselişi, gelir dağılımındaki yoğun adaletsizlik, devlet bürokrasisini tümüyle saran yolsuzluklar… Barınma hakkına dönük saldırılar ve evsizliğin yoğun artışı, kadına yönelik şiddet, yılda ortalama 60 bine yakın cinayet… Bu düzenin çivisi çıkmış diyebiliriz. Ki haksız da sayılmayız…

Bir yanda ekonomik, siyasal ve sosyal alandaki eş zamanlı çözülme, öte yandan da toplumsal kutuplaşma. Herhalde hiç kimsenin bu ve benzeri koşullarda yaşamayı sürdürmek istemeyeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Özellikle de krizin bedelini en derin hisseden kesimlerin. Emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilenlerin ve hatta alt orta sınıfların…

Bu tip toplumsal koşullar umudun örgütlenebilmesinin, mücadele eden farklı kesimlerin bir araya gelerek mevcut gidişata emekçilerin yararına müdahale edecek bir alternatifin yaratılabilmesinin koşullarını yaratır. Ancak yine aynı toplumsal koşullar umutsuzluğun örgütlenmesine de sebep olabilir.

Bir ülke düşünün ki, tarif edilen ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullar kendisini halkçı, ilerici, emekten yana diye sınıflandıran İşçi Partisi eliyle yaratılmış. Ülkede 15 yılı aşkın bir süre iktidarda kalan İşçi Partisi, 2008 yılında başlayan ekonomik krize karşı sermaye gruplarıyla işbirliği içerisinde krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışırken, devasa yolsuzluk bataklıklarına saplanmış.

Bahsi geçen ülke Brezilya… Kendi partilerinin işçiden ve emekçiden yana bir düzen yaratmak yerine yerli ve uluslararası patronlarla işbirliği halinde ezilenler üzerindeki sömürüyü arttırdığını gören kitlelerin İşçi Partisi’nden uzaklaşmalarını garipsememek gerekir. Bir de İşçi Partisi’nin tüm bu politikaları “sol”, “sosyalist” ve “halkçı” söylemlerle uygulamasının sonucunda kitlelerdeki bu tepkinin sağcı politikacılara desteğe doğru yönelmesi de anlaşılır hale geliyor.

Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve politik kriz ile toplumsal kutuplaşmanın bir diğer etkisi de geleneksel merkez ve sağ partilerin erimesi. Brezilya böylesi bir atmosferde başkanlık seçimlerine gidiyordu.

Sistemin ve devlet aygıtının bu denli çürümüşlüğünün siyasal alandaki yansıması ise bu çürümüşlüğü, yozlaşmayı, sömürüyü kendisinde ve programında cisimleştiren aşırı sağcı bir adayın kapitalizmin çöplüğünden peyda olması: Jair Bolsanaro…

Yirmi yılı aşkındır devlet bürokrasisinin, yolsuzlukların içerisinde yer alan Bolsanoro’nun adaylık sürecinde vaat ettiği ise işçi ve halk düşmanı, demokratik mecraların tamamen kısıtlandığı bir diktatörlük. Brezilya’nın 1964-1985 yılları arasında yaşadığı askeri diktatörlük dönemine övgüler yağdıran Bolsanaro, ülkede tüm eylemlerin yasaklanması, ordunun yönetimde ve güvenliğin sağlanmasındaki rolünün artırılması gerektiğini savunuyor. Brezilya halkının cunta döneminden sonra kazanılmış tüm demokratik haklarını açıktan tehdit ediyor. Ayrıca kadın ve LGBTİ düşmanı, göçmen karşıtı, ırkçı ve şiddete methiyeler düzen bir söylem üzerinden, ülkedeki toplumsal kutuplaşmadan faydalanıp vahşi kapitalist bir rejim inşa etmeyi hedefliyor.

Bolsanaro’nun devlet şiddetini yüceltmesi tabii ki boşuna değil. Özellikle son 5 yılda Brezilyalı emekçiler ekonomik kesinti planlarına, özelleştirmelere karşı önemli seferberlikler gerçekleştirdi. Bolsanaro yerel ve uluslararası patronları arkasına toplamak adına, seçildiği takdirde emeklilik ve iş yasasına saldıracağını, yılbaşı ikramiyesini kaldıracağını, özelleştirmelere hızla devam edeceğini ve bunları yaparken de güçlü bir baskı aygıtına ihtiyaç duyduğunu vurguluyor.

2008 dünya ekonomik krizinden bu yana, birçok ülkede krizin faturasını emekçilere ödetmek amacıyla baskı aygıtının güçlendirilmesi, popülist söylemlerle umutsuzluğun örgütlenmesi eğilimleriyle karşılaştık. Aslında Bolsanaro’nun yöntemi Trump, Putin, Erdoğan, Duterte gibi aynı çöplükteki sınıf arkadaşlarıyla örtüşmekte.

Böylesi koşullarda, başkanlık seçimlerinin ilk turunda Bolsanaro oyların yüzde 46’sını alarak İşçi Partisi’nin adayı Fernando Haddad ile 28 Ekim’de yapılacak olan ikinci turda yarışacak. Bolsanaro ciddi bir oy patlaması gerçekleştirdi. Öte yandan diktatörlük yanlısı programı 21 yıllık kesintisiz askeri cunta geçmişi olan bir ülkede tüm demokratik kesimleri, “Ona Hayır” kampanyasında, hem sokakta hem de sandık için seferber etmiş durumda.

Bu kesimlerin önemli bir bölümü İşçi Partisi’nin 15 yıllık politikalarının ülkeyi bu hale getirdiğinin bilincindeyse de kazanılmış demokratik ve sosyal haklarının ellerinden alınmaması için mücadele etmekteler. Ancak belirtmek de fayda var: ikinci turda İşçi Partisi’nin adayı Haddad da seçilse ekonomik kesinti programlarını uygulamayı sürdürecek. Ve Brezilya gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde demokratik hakların savunusu ekonomik temelli mücadeleden ayrı düşünülemez ve tek başına sandığa havale edilemez.

Bu nedenle seferber olan kitleler içerisindeki sosyalistlerin, emekçilerin ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda bir eylem planı oluşturarak seçimlerde kim kazanırsa kazansın mücadeleyi sürekli kılmak gibi bir sorumlulukları var. Ancak bu şekilde, İşçi Partisi’nin yarattığı enkazdan ve Bolsanaro’nun savunduğu tarzda barbar bir kapitalizmden çıkış için bir alternatifin umudu yaratılabilir.

Bir kitap, bir film ve bir tiyatro

0

KİTAP
Buzlar Çözülürken

Sovyet yazarı İlya Ehrenburg’un “Buzlar Çözülürken” başlıklı romanı, Epos Yayınları tarafından yeniden basıldı. “Buzlar Çözülürken” kitabının yayımlanışı, Sovyet edebiyatında biçimciliğin yıkılışının başlangıcı olarak anılarak, bir edebi milat olarak kabul ediliyor. 1891’de doğan Ehrenburg, genç yaşta devrimci harekete katılmıştı. Sürgüne gönderildikten sonra 1917 devrimiyle birlikte Rusya’ya geri dönmüştü. Yazarın birçok romanı Türkçeye çevrilmiştir.

SİNEMA

Climax

“Dönüş Yok”, “Herkes Tek Başına”, “Aşk” gibi filmlerin yönetmen koltuğunda bulunmuş olan Gaspar Noé, yeni filminin ilk gösterimleriyle beyaz perdeye geri dönüyor. 19 Eylül’de Fransa’da, 21 Eylül’de İngiltere’de, 11 Ekim’de Rusya’da vizyona girecek olan yeni Noé filmi “Climax”, Türkiye’de ilk önce Filmekimi kapsamında gösterilecek. Noé şiddet, kan, cinsellik gibi temaları radikal bir düzlemde işleyen tarzıyla tanınıyor. Sinema endüstrisinin ana akım eleştirmenleri tarafından sıkça eleştirilen Noé, kendi hayranları tarafından son büyük yönetmen olarak anılıyor.

TİYATRO

Satranç

1942 yılında sürgün hayatı yaşadığı Brezilya’da hayatına son veren Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın kaleme aldığı son kitabı “Satranç”, Duende Tiyatro tarafından çağdaş bir yorumla sahneye uyarlandı. “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” adlı öykülerinde Lenin’in mühürlü trenle Şubat Devrimi sonrası Rusya’ya gelişini de edebi bir dille anlatan Zweig’ın, faşizmi iki insan arasındaki diyaloglarla ve satranç oyunlarıyla anlattığı eser, kitap halinde Türkçede de basıldı. Tiyatro oyununu seyretmek isteyenler Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nin sitesinden ayrıntılı bilgiye ulaşabilirler.

Kriz döneminde mücadele ve muhalefet

0

Hükümetin kriz yok söylemine karşın yüzde 20’lerin üzerinde enflasyon, yüksek döviz kuru karşısında temel tüketim maddelerinde ve vergilerde yaşanan fahiş artışlar işçi ve emekçi kesimleri daha da büyük bir darboğaza soktu. Son olarak açıklanan Orta Vadeli Program’a göre, namı diğer YEP’te, yıl sonu enflasyon hedefinin yüzde 20,8 olması ise; geçen yılın enflasyon beklentilerine göre, zamları belirlenen kamu çalışanlarının ve asgari ücretlinin maaşlarının yok hükmünde kalacağına işaret ediyor. Ayrıca yine bir seçim vaadi olarak, 1 milyon taşerona kadro verdiğini savunan iktidar, bu yeni ekonomik programa göre taşeron işçiye Ekim 2020’ye kadar 6 ayda bir sadece yüzde 4 zam yapacak.

Bunun karşısında, “İhracat arttı, sanayiciler çok mutlu” diyen Konya Sanayi Odası Başkanı Memiş Kütükçü’nün de dahil olduğu birçok işveren, ekonomik krizi bahane ederek işçileri atmaya başladı. İşçiler de kendilerini açlığa ve onursuz bir yaşama mahkûm eden bu zorbalığa karşı birçok yerde sendikalı ya da sendikasız ancak son derecede örgütsüz olarak direnmeye başladı. Bu eylemler şu anda 3. Havalimanı’nda olduğu gibi, korkunç bir zor ve baskı yoluyla bastırılsa da, gün geçtikçe başka başka yerlerde irili ufaklı işçi direnişlerinin, eylemlerinin başladığına şahit oluyoruz. 2018 kışı ve önümüzdeki yıl ekmek mücadelesi açısından keskin geçeceğe benziyor. Ve aynı sene bizi bu atmosferde yerel seçimler bekliyor.

Muhalefet krizin ne yanına düşer?

Ekonomik krizler, insanları işinden ve aşından eden, aynı zamanda zengin ve fakir arasındaki uçurumun öfke ve hoşnutsuzluk yarattığı ancak işçi ve emekçilerin örgütsüz oldukları, solun mücadeleci bir politika izlemediği durumlarda da umutsuzluğun filizlendiği, mücadelenin küçüldüğü dönemler. Bunu kapitalizmi yönetenler gayet iyi biliyor. Muhtemelen iktidar da bu hoşnutsuz atmosferi yerel seçimler gibi ülkeyi politize eden bir dönemde manipüle etmeyi gayet iyi bilecek.

İşte bu noktada, HDP de yerel seçimlerde izleyeceği stratejiyi iktidar cephesine karşı tüm demokratik muhalefetin bir araya gelmesi olarak açıkladı. Aynı zamanda ekonomik krize karşı da mücadele kararı alındı. Bu açıklamada, seçim çalışmalarında çeşitli illerde tabandan örülecek birlikteliklerin doğal bir ittifaka dönüşeceği ve iktidarın geriletebileceği öngörüsü mevcut. Ayrıca kayyum atanan belediyelerin geri alınması da temel hedeflerden biri.

Bu açıklama olumlu görünmekle birlikte; hem bazı eksiklikleri hem de 24 Haziran pratiğiyle birlikte düşünüldüğünde bazı riskleri barındırıyor. Eksiklik şu ki; ekonomik krize karşı yaşamsal birkaç talebi içeren bir mücadele programı sunmuyor: işten atmaların yasaklanması, dış borç ödemelerinin durdurulması bugün yoksul halkın çıkarına yaşamsal ve seferber edici talepler… Bununla birlikte, programı yalnızca iktidara karşı olmak ile tanımlanan bir muhalefet; herkesin sevdiği birkaç popüler sol figürün aday gösterilip işlemeyen bir meclise ya da her an kayyum atanabilecek bir belediyeye girdiği genel seçim politikasını hatırlatıyor.

Kitlelerin yılgınlığa ve umutsuzluğa kapılmamaları için, onları ekonomik krizin tahribatı karşısında seferber edecek bir yerel seçim programına ihtiyacı var.

2019 yerel seçimleri: Karadolap Mahallesi muhtarıyla söyleşi

0

2019 yerel seçimlerine giderken İstanbul Eyüp ilçesinin Karadolap Mahallesi muhtarı Ali Ekber Binici önümüzdeki dönem için de adaylığını açıkladı. Son 3 dönemdir ön seçimle seçimlere dahil olan mahallenin sorunları ve muhtarlık yönetim anlayışıyla ilgili yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Nisan: Son 5 yılda mahallede neler yapıldı?

Ali Ekber Binici: Son 5 yılda istediğimiz projelerin hepsini gerçekleştiremedik. Bunun sebebi de biat etmememiz. En büyük sorunumuz kentsel dönüşüm; insanların barınma haklarının verilmemesi. Bunun dışında ise altyapı ile ilgili çokça çalışmalarımız oldu. Havai hatların yer altına alınması, armatür ve sokak lambalarının hepsinin yenilenmesi gibi. Ayrıca mahallemizde atıl halde bulunan 3 tane parkımız vardı, bunları yeniledik. Bir tanesinin adı için de mücadele edip Pir Sultan Abdal ismini koydurduk. Mahallemizin her yanı yokuş, vatandaşlarımızın daha rahat etmesi için 12 tane merdiven yaptırdık. 15 sokağımızın kanalizasyon boruları değiştirildi.

Diğer sosyal konulara geçecek olursak, mahalledeki tüm sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte kanserli vatandaşlarımıza yardımlarda bulunduk, mahallemizde uyuşturucu bağımlısı gençlerle ilgili çalışmalar yaptık. Bu mesele benim için bir parktan daha önemli. Bir özel hastaneyle anlaşarak yaklaşık 170 bin lira masrafla 43 gencimizin tedavisini gerçekleştirdik. Mahallede halk konseyi toplantıları, şenlikler düzenledik. Halk meclislerinde hem mahallenin hem de ülkenin gündemlerini tartışıp çözüm üretmeye çalışıyorduk. Ülkede olup bitenlere karşı tepkimizi eylemlerimizle, yürüyüşlerimizle gösteriyorduk.Tüm bunların dışında gücümüz yettiği kadar, bize el uzatan hiçbir garibanı geri çevirmedik. Bir beş sene daha gelsem yine böyle devam ederim. Bizim amacımız her zaman toplumsal davranmak.

Nisan: Peki mahallede devam eden sorunlar neler?

AEB: Öncelikle halletmemiz gereken mesele, tüm mahalle olarak yan yana gelmemizin gerektiği. Bunu yaparsak tüm sorunlarımızın üstesinden gelebiliriz. Bunun yanı sıra içi boş imar barışı diye bir çalışma var. Ölümü gösterip bizi sıtmaya razı ediyorlar. Tamamen zenginler, kaçak villalar için çıkarılmış bir çalışma. Seyit Rıza’nın da dediği gibi “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim bu bana bana dert oldu, ben de size biat etmedim bu da size dert olsun.” Biz içi boş vaatlerle hareket etmeyeceğiz, hakkımız neyse onu arayacağız ve buraları onlara peşkeş çektirmeyeceğiz. Yapmamız gereken en önemli şey mahalle dayanışmamızı sağlamak. Sosyalist bir insan olarak mücadelemize her koşul altında devam edeceğimizi söylüyorum.

Nisan: Diğer mahallelerden farklı olarak seçimler nasıl gerçekleştiriliyor?

AEB: Son üç dönemdir mahallemizde devletin seçimine gitmeden önce kendi içimizde demokratik bir biçimde ön seçimimizi gerçekleştiriyoruz. Bunun sebebi de, solcuların %80 olduğu bir mahallede sol adayların oylarının bölünüyor ve diğer taraftan bir aday seçiliyor olmasıydı. 2004’ten bu yana sol adayların ön seçimi yapılıyor. En çok oy alan seçime katılıyor, diğer adaylar çekilerek ortak adayı destekliyor. Bu mahallenin seçim tavrı tüm ülkeye örnek olmalı.

Nisan: Peki sizce mahalleler nasıl bir muhtarlık anlayışıyla yönetilmeliydi?

AEB: Bizler sadece elçiyiz. Bize verilen yetki aslında halkındır. Muhtarlık bir makam değil mahallelinin temsilciliğidir. Bir mahalleli olarak söylüyorum, burada yaşayan bensem bu mahalleyle ilgili kararları da mahalleli vermeli. Mahallemiz, mahalle halkı başta olmak üzere tüm kurumların da -dernekler, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler- dahil olduğu konseylerle yönetilmelidir. Bu koşullara sahip olamasak da her zaman mahallenin talepleri ve hakları için mücadele etmeye devam edeceğim.

Nafaka düzenlemesinde son durum

0

Bir süredir basında nafaka düzenlemesinin tartışmaya açıldığını gözlemliyoruz. Tartışmalarda “süresiz nafakaya son”, “çocuk haczi istemiyoruz” gibi söylemler duyuyoruz. Hatta geçtiğimiz ay Aydın Üniversitesi Hukuk Fakültesi “Süresiz Nafakaya Adil Çözüm Sempozyumu” başlığıyla “nafaka sorununu” masaya yatırdı. Son olarak Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı 10 Ekim’de nafaka mağduriyetini gidermeyi amaçladığını beyan ederek, tartışmaya resmi bir nitelik kazandırmış oldu. Bizler de okurlarımız için nafaka tartışmasını ve yaşanan mağduriyetleri Kadın Dayanışması temsilcisi Canan Yılmaz’la konuştuk. Aşağıda söyleşimizi bulabilirsiniz.

Nisan: Aile Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk, 10 Ekim’de nafaka ödeme sistemi ile ilgili faaliyetin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı 100 Günlük İcraat Programı’nda yer aldığını belirtti. Nafaka konusunun bu kadar acil bir gündeme girmesini sizce neye borçluyuz?
Canan Yılmaz: Bazı gazeteler uzun süredir nafaka üzerine yazıp çizmeye başlamıştı. “Süresiz nafaka böbrek sattırdı”, “1 ay evli kaldı, ömür boyu maaşa bağlandı” tarzı manşetler görmeye başlamıştık. 10 Ekim’de Bakanlığın yaptığı Çalıştay’la birlikte anladık ki konu aslında sadece nafaka değil, genel olarak artan boşanma rakamlarıyla ilgili. Zira, Çalıştay’da yoksulluk nafakası konuşulurken, konu boşanma davalarında arabuluculuk düzenlemesi gibi konulara da geldi. Türkiye’de kadınlar şiddet göreceğini bile bile, öldürülme tehdidine rağmen istemedikleri evlilikleri sürdürmüyorlar; kadınlar kocalara, babalara “artık yeter” diyorlar. Yani konu sadece nafaka değil, iktidarın öyle ya da böyle aileyi koruma ideolojisinden ileri geliyor. Devlet kadınlara “şiddet de görsen evliliğini sürdür” diyor, nafakanın kaldırılmasını da biraz buradan okumak gerekiyor.

Nisan: Tartışmalarda bazen yoksulluk nafakası bazense iştirak nafakası ifadelerini duyuyoruz. Nafaka tam olarak nedir? Sadece kadınlara mı verilmek zorunda?
CY: Nafaka, Türk Medeni Kanunu’nda boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafa, diğer tarafın mali gücü oranına bakılarak mahkemelerce takdir edilen bir tazminat türü. Yoksulluk nafakası eşe verilirken, iştirak nafakası çocuğun giderlerine katılmasını sağlamak üzere hükmedilen nafakadır. Aslında kanun metninde nafakanın yalnızca kadınlara verileceği gibi bir hüküm yok. Nafaka sadece kadınlara değil; ekonomik gücü daha düşük olan erkeklere de bağlanabilir. Uygulamada genellikle nafaka alan tarafın kadın olmasının nedeni toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve Türkiye’de kadınların çalışma hayatındaki ikincil konumuyla açıklanabilir. Türkiye, 2017 yılında cinsiyet eşitsizliği uçurumunda 140 ülke arasında 131’inci sıradaydı.
İştirak nafakası, evlilik içinde ebeveynin ortak sorumluluğu olan çocuğun geçimiyle ilgili ki bunu bir babanın ödemek istememesi ve kanunun bu yönde değiştirilmesi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirecek ve erkekleri çocuk yetiştirme sorumluluğundan tamamen azat edecektir.

Nisan: Süresiz nafaka var mı gerçekten de?
CY: Dünyada örnekleri var elbette, örneğin İngiltere’de bu yönde uygulamaların olduğunu biliyoruz. Ancak Türkiye’de böyle bir durum söz konusu değil. Kadının iş bulması, yoksulluk durumunun ortadan kalkması ya da yeniden evlenmesi ile nafaka kaldırılabilir. Mahkeme, tarafların ekonomik durumlarının değişmesi durumunda ve hakkaniyetin gerektirdiği hallerde nafaka miktarının artırılmasına veya azaltılmasına karar verilebilir.
Kaldı ki kanun metninde açıkça nafakanın “bir tarafı yoksulluğa düşürmeden, diğer tarafı da zenginleştirmeden hakkaniyetle belirleneceği” yazıyor ve nafaka mal beyanıyla hesaplanıyor. Yani erkekler nafaka ödemek için böbreğini filan satmıyorlar. Ayrıca Türkiye’de en yaygın olarak ödenen nafaka tutarları ortalama 300-400 TL arasında. Ve nafakayı ödemeyen tarafa karşı uygulanabilen açık bir yaptırım yok.

Nisan: Mevcut düzenlemede boşanan çiftlerin kusur oranlarına bakılıyor mu?
CY: Mevcut düzenlemede, nafaka alacak tarafın kusurunun diğer taraftan daha fazla olmaması şartı aranmaktadır. Yapılmak istenen değişiklikte ise taraflar eşit kusurluysa bile hâkim kendi takdiriyle nafaka verilmemesine karar verebilecek ve nafaka hak eden taraf mağdur olacaktır.

Nisan: Nafaka konusunda yaşanılan başlıca sorunlar nelerdir? Nafaka kaldırılırsa ya da süreli hale gelirse bu sorunlar çözülür mü?
CY: Uygulamada en büyük sorun mahkemelerce nafaka olarak aylık 200-300 TL gibi komik rakamların belirlenmesi ve kocaların bu rakamları bile ödememesi. Kadınlar parasız pulsuz kaldıkları için nafaka talep ederken, nafaka ödemeyen kocaları zorlamak için tekrar adliye koridorlarına gitmek zorunda kalıyorlar. Özetle, evlilik içinde eziyet gördüğü için boşanmak isteyen kadın, boşanma sürecinde de devlet tarafından süründürülüyor.
Nafaka uygulaması mevcut toplumsal cinsiyet eşitsizliğini bir nebze gidermek, kadınlara boşandıktan sonra kendi yaşamlarını kazanabilecekleri koşulları sağlamak amacıyla kanuni düzenlemelere girmişti. Kadınların çalışma hayatına eşit katılımı sağlanmadan, çocukların bakım yükü kadınların sırtından alınmadan nafakanın kaldırılması kadınlara “boşanma” demek.
Nafaka hakkında yeni düzenlemeler yapılmadan önce Bakanlığın kadın yoksulluğu, kadınların nafakaya ihtiyaç duymaksızın bağımsız biçimde hayatlarını idame ettirmeleri için gerekli tedbirler, çocuk bakımıyla ilgili ücretsiz kreş vb. uygulamaların belirlenmesi gibi konular üzerine araştırma yapması şart.

3. Havalimanı: Sorunlar da mücadele de sürüyor

0

Geçtiğimiz ay 3. Havalimanı inşaat işçileri yatakhanelerde bulunan tahta kuruları, maaşlarının ödenmemesi ya da bir kısmının banka hesabından bir kısmınınsa elden ödenmesi gibi sorunlar ve işten çıkarılan arkadaşlarının işe geri alınması talebiyle eylem yapmıştı. Eylemin ardından İGA yöneticileri, işçilerle masaya oturmuşsa da işçilerin taleplerine kulak tıkamış, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise yaptığı açıklama ile işçilerin eyleminin “marjinal gruplar” tarafından “provokasyon amacı”yla yapıldığını ileri sürmüştü. Eylemlerin ardından 5’i sendika yöneticisi olmak üzere 33 kişi tutuklanmış, 6 kişi ise geçtiğimiz günlerde serbest bırakılmıştı.

Hükümetin bu güçlü işçi eylemini zor yoluyla ve “başkalarına örnek olması” amacıyla şiddetle bastırmaya kalkışmış olmasına rağmen, havalimanındaki sorunlar ve mücadele sürüyor. Geçtiğimiz günlerde İGA bünyesinde faaliyet gösteren DSG firmasında çalışan inşaat işçileri de üç aydır maaşlarını alamadıkları için iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

3. Havalimanı inşaatı eylemlerinin ardından şantiyede halihazırda çalışan bir işçiyle yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşiyi yaptığımız işçi, söyleşiden bir hafta sonra yoğun çalışma temposu sebebiyle şantiyede bir iş kazası geçirdi. Durumu şu an iyi. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Öncelikle sizi tanıyalım, şantiyede ne zamandan beri çalışıyorsunuz ve pozisyonunuz nedir?

Ben teknik personelim, iç mimarım. Bu yılın bahar aylarında işe başladım. 29 Ekim açılışı planlandığından, yoğun bir talep vardı. Firma olarak da birçok arkadaşımla o aylarda işe başladık.

Çalışma koşulları, işe girdiğinden bugüne bir değişiklik gösterdi mi? Bugün koşular ne durumda?

Son zamanlar, bitirme telaşı olduğundan yukardan gelen baskı herkese yansıdı. Örneğin ben sahada teknik personel olarak ekipleri yönlendiriyorum. Benim şefim bana baskı yaparak benim sorumluluğumdaki ekibe baskı yapmamı istiyor. Böyle hiyerarşik bir basınç var. En baştan en aşağı kadar bu böyle devam ediyor.

Çalışma koşullarına dönersek, işçilerin şantiyedeki kaldıkları yerler kapasitenin çok üstünde işçi barındırıyor. İç mimar ve mühendisler de ayrı yer de olsa şantiyede kalıyoruz.  Bir işçi işe başladıktan sonra, şantiyede yatacağı yer ile ilgilenen herhangi biri bulunmuyor. 20 kişilik bir ekip işe başladığında çoğu yerlerde yatmak zorunda kalıyor çünkü plan yok. Altı kişilik koğuşlarda sekiz ya da on kişinin barındığına şahidiz. Bu sorunu defalarca iletsek de yetkililere sorun hala devam ediyor. Böyle bir ortamda tahtakuruların varlığını hepimiz maalesef yaşadık.

Eylemlerin başlamasında servis sorunu da etkili oldu. Ondan biraz bahseder misin?

İşçiler saat sekizde işbaşı yapıyor ama kaldığımız yerler çalışma alanına servis ile 20-25 dakika mesafede. Ama bu otobüsler belirli bir saate göre değil otobüsün dolup dolmamasına göre kalkıyor. Burada da herhangi bir plan işlemiyor. Bu durumda dakikalarca yeni servislerin gelmesi bekleniyordu. Eylemlerden sonra her 15 dakikada bir servis kalkışı koydular. Fakat hâlâ sorun tam çözülmüş değil, hâlâ yağmur altında servis bekleyen işçilerle karşılaşıyoruz, plansızlık yer yer devam ediyor.

Eylemin ilk gününü anlatır mısın? Nasıl bir katılım vardı?

Biz ekip olarak 600 kişiyiz sahada, eylemin patlak verdiği gün bu sayıdan 70-80’i çalışıyordu. Bunlar da sabah eylemler öncesi en erken işbaşı yapan ekipti. Zaten bu olay bir anda patlayan bir olay değil, bu bir birikimin açığa çıkmasıydı. Bugüne kadar tüm sorunları ana firmanın yetkililerine devamlı iletiyorduk. O gün işçiler kendi aralarında ve kendiliğinden eyleme geçtiler. Kampta kalan ekipler ilk eyleme kampın giriş çıkışlarını kapatarak başladı. Tüm mesele sorunlara dikkat çekerek kendilerini göstermek ve çözüm yollarının bulunmak istenmesiydi. O gün sadece taşeron firmalardan çalışanlar değil, ana yüklenici firmanın çalışanlarından hemen hemen tüm taşeron firmalarından eyleme katılım vardı. Çünkü bahsettiğim sorunları onlar da yaşıyordu. Durumun büyüklüğü hemen anlaşıldı tabii. Kendi ekibimizden de gözaltılar oldu. Genelde ise 600’e yakın işçi göz altına alındı. Özellikle koğuşlara gece baskınlarıyla öncü işçiler alındılar. Bu işin başında kimlerin olduğunu biliyoruz diyerek tehdit mesajları geliyordu. Çünkü çok fazla video vardı. Bu durum jandarma için işi kolaylaştırdı.

Basına pek yansımasa da birçok iş cinayeti olduğunu biliyoruz. Çalıştığın günden bugüne nelere şahit oldun bu konuda?

Daha işi başlamamın ikinci ya da üçüncü günüydü, bir kazaya şahit olduk. Herhangi ölümlü bir kazada etrafını derhal kapatarak savcıyı çağırıyorlar. Savcı inceler incelemez cenazeyi hemen gönderiyorlar. Basına yansıma şansı zaten bırakılmıyor. Kazalar tahmin edilenden de sık yaşanıyor. Özellikle trafik kazası haftada bir yaşanıyor. Çünkü şantiye çok geniş bir alan ve yol yok doğru düzgün. Elbette çalışma şartları bu durumun en büyük sebebi. Çok yoğun bir çalışma temposu var. İnsanlara devamlı hedefler koydurtarak çalışma hızının arttırılması işçilerde de dikkatsizliğe ve yorgunluğa yol açıyor. Tüm kazalara İGA’nın kendisi kendi kurduğu ekiple müdahale ediyor.

Budan sonraki süreci nasıl görüyorsun? Sorunlar çözülmezse, eylemler tekrar eder mi?

Bir kere 29 Ekim’de gösteriş yapılarak açılış yaptık diyecekler ama biz burada çalışmaya devam edeceğiz. Eylemlere gelirsek yaşananlardan sonra İGA, İnşaat-İş’in talep listesini kabul ettiğini açıkladı. “Haklısınız, tüm sorunları çözeceğiz” açıklaması işçilere tekrardan işbaşı yaptırdı. Gözaltılardan ve baskılardan korktuğumuz için değildi bu. Sorunlar çözülmezse eylemlerin tekrar başlamaması için bir sebep yok. Servis sıkıntısı, yemek sıkıntısı, çalışma yoğunluğu, tahta kurusu, yatma yerlerinin yetersizliği, koğuşların kokması, kullanılan sular, temizliğin iyi yapılmaması, giderlerin yeteri kadar olmaması… Buna benzer sorunlara son derece insanı koşullar talep ediyoruz. 29 Ekim’e yetişecek diye son bir ayda yüzde beş yüz oranında yeni işçi alımına gidildi. Altyapı hazırlanmadan böyle bir durum olunca tüm problemler büyüdü. Ve birçok işçi de işinin biteceği tarih olarak 29 Ekim’i görüyor. Bu durum işin kalitesiz yapılmasına da yol açıyor.

Aydınlatıcı bir sohbet oldu. Çok teşekkür ediyoruz.

Sendikacı krizden neden korkar?

0

Sendika bürokratlarının üyelerine yönelik lakaytlığından, ilgisizliğinden, hatta patron taraftarlığından şikâyet oldukça yaygındır. Geçenlerde Manisalı işçi arkadaşlarımla sohbet ederken -adını vermeyeceğim- bazı işyerlerinde bu durumun ciddi sıkıntılara neden olduğunu dile getirdiler.

Hem de işyerlerinden birisinde DİSK’e bağlı Birleşik Metal örgütlü. Sendika profesyonelleri işyerinde mahkeme sürecinde olan yetki anlaşmazlığının mahkemece karara bağlamasını bekliyorlar. Ama bu arada işyerinde sorunlar var. Üstelik işveren işçileri sendika üyeliğinden istifaya zorlamakta, şirket adı değiştirmek gibi yollara başvurup toplu işten çıkarmaya yönelme sinyalleri vermekte. İşçilerin ekonomik kriz koşullarında işlerini kaybetme gibi tehlikeli bir durumla karşı karşıya olmaları bile sendikanın onların yanına koşmasına yetmiyor.

Gene Birleşik Metal’in örgütlü ve yetkili olduğu bir başka işyerinde ise sendika bürokratının, sanki patronun sözcülüğünü yaparcasına, “fazla mesaiye kalmıyormuşsunuz”, “fazla rapor alıyormuşsunuz” gibisinden işveren şikâyetlerini işçilere aktarması elbette işçiler arasında kızgınlığa, sendikaya güvensizlik duymalarına yol açıyor. Oysa işyerinde bir dolu sorun var (çay molalarının verilmemesi, tuvaletlerin yetersizliği, acil çıkış kapılarının kilitli olması, bazı birimlerde banyo bulunmaması vb.) ama sendikacılar bu sorunların çözümü yerine, işçileri düzenli çalışmaya davet ediyorlar. Şimdi işçilerin sendika değiştirmek (Türk Metal’e geçmek) gibi konuları gündeme almış olmaları DİSK açısından son derece olumsuz bir gelişme.

Ama beterin beteri var. Türk Metal bürokratları hiç lafı dolaştırmadan patronların yanında konumlanıyorlar. Ankara’da örgütlü oldukları işyerlerinde “kriz var, aman mesaiye kalmazlık yapmayın, işlerinize sahip çıkın” diye işçilere talimatlar veriyorlar. Fazla mesai yapmanın anlamını onlar da gayet iyi biliyorlar: Fazla mesaide geçen her saat, işçiler üzerindeki sömürü oranının artması demektir. Yani Türk Metal sendikacıları, krizden kurtulmak için işçi sınıfı üzerindeki sömürünün yoğunlaştırılması yolundaki patronlar ve hükümet planına destek vermiş oluyor.

Sendika bürokratları krizden iki nedenle korkuyorlar. İşçilerin işsiz kalmasına sınıfsal bir gerileme olarak değil, üyelik aidatlarının düşmesi ve böylece kendi ayrıcalıklarının gerilemesi penceresinden bakıyorlar. Yani birinci korkuları, kendi çıkarlarını kaybetme olasılığı. Ama ikinci ve daha büyük bir korkuları var: İşçilerin krizin sonuçlarını kabul etmemeleri, faturanın kendilerine kesilmesine hayır demeleri. İşçilerin başlatacakları bir direniş onların yıkımı, sendikaların ise demokratikleşip gerçek sınıf örgütleri haline dönüşmesine yol açabilir.

Hükümet de aynı şeyden korkuyor. Yaşam ve çalışma koşullarının berbatlığına isyan eden 3. Havalimanı işçilerine de işte tam da bu nedenle vahşice saldırdılar. Bir-iki yerel sendikasının dışında Türk-İş konfederasyon ve sendika bürokrasilerinin sessiz kalarak, hükümetin işçilere saldırısını desteklemeleri de gene bu korkunun sonucu. Sendika bürokratlarının işçilerden korkusu krizle birlikte artıyor.

Hep söylüyoruz: İşçiler bir yandan patronlara, diğer yandan da sendika bürokratlarına karşı mücadele etmek zorunluluğuyla karşı karşıyalar. Kriz patronların, bürokratların ve hükümetin işçilerden-emekçilerden daha da fazla korkmasına neden oluyor. O halde gün biz emekçilerin daha cesaretli olma günüdür. Krizin işimiz ve hayat şartlarımız üzerindeki sonuçlarını kabul etmemeliyiz.

İşsizlik fonumuz yağmalanıyor!

0

Tam tamına 11 milyar TL’nin, hile-hurdayla İşsizlik Sigortası Fonu’ndan bankalara aktarıldığı ortaya çıkarıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bile bilgisi dahilinde olmadan aktarılan miktarı Cumburbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “fonun daha etkin kullanılabilmesi için atılmış bir adım” olarak niteledi.

Açıkçası sözcü Kalın kısmen doğru söylüyor. Fon etkin kullanılmadı. İşsizlik sigortasının koşulları o kadar ağır ki, başvuran işsizlerin neredeyse hiçbiri bu fonu kullanamıyor.  Verilere göre İşsizlik Fonu’nda toplanan 200 milyar TL’nin, yalnızca 23 milyar TL’si işçilere işsizlik ödeneği olarak geri döndü. 177 milyar TL işçilerden neden alınıyor?

Kuruluş amacı, işsizlere sosyal destek olarak tasarlanan fon, daha önce de amacına aykırı kullanılmış; özel ve kamu kuruluşlarına “borç” olarak verilmişti. Peki verilen borç geri ödendi mi? Tabii ki hayır. İşte devletin ve İbrahim Kalın’ın, etkin kullanımdan anladığı bu. İşçilerin ceplerinden ödenen fonu işçilere, işsizlere koklatmadan, patronlara aktarmak. Hem cebimizden zorla alıyorlar, hem de kullandırtmıyorlar! Fonun işçi ve işsizlere kullandırılmamasının tek amacı var: İşsizleri terbiye ederek, daha kötü iş koşullarına razı olmalarını sağlamak. Bu hilenin adı: Alırım paranı, vururum kırbacı.

Devletin bu safsata açıklamaları, kendi burjuva kurallarına bile uyma zorunluluğu duymaması; ekonomik krizin de derin boyutunu gözler önüne seriyor. Usulsüzlük, açıkça kanuna ve anayasaya aykırılık. Fonlar, kuruluş amacına aykırı olarak kullanılamaz. Ücretlerimizden kesilen paralar, işverenlere aktarılamaz! Bankaların, patronların borçları; bizim borçlarımız değil! Faizlerden gelir elde etmek, bütçeler arası eksikleri kapatmak, patronlara para aktarmak… İşsizlik fonunun amacı bunlar değil!

Fonun amaç dışında kullanılması işçi sınıfına açık bir saldırıdır ve işçi düşmanı AKP-MHP iktidarı tarafından bilinçli olarak fonun kuruluşundan beri devam ettirilmektedir. İşsizlik fonunun sahibi, işçiler-emekçiler-işsizlerdir. Dolayısıyla biz emekçilerden toplanan paraların yönetimi ve denetimi devlette değil, sendikalar ve emek örgütleri aracılığıyla işçilerde olmalı! Bu zamana kadar aktarılan bütün para hemen iade edilsin! Fonla ilgili bütün faaliyetler şeffaflaştırılsın! İşsizlik sigortası için zorlayıcı hukuki koşullar kaldırılsın, işsizler fonun tamamından yararlanabilsin! İşsizliğin sorumlusu olmayan bizlerden alınan prim yerine, devletten ve işverenden prim alınsın! Eğer olur da gelir elde edilmek istenirse -emek hırsızlarımız- banka ve şirketler kamulaştırılsın, sermayelerinden alınsın.

3. Havalimanı işçisi: “İnsanca çalışma koşulları talep ediyoruz”

0

3. Havalimanı inşaatı eylemlerinin ardından şantiyede çalışan bir işçiyle yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Söyleşiyi yaptığımız işçi, söyleşiden bir hafta sonra şantiyede bir iş kazası geçirdi. Durumu şu an iyi. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Öncelikle sizi tanıyalım, şantiyede ne zamandan beri çalışıyorsunuz ve pozisyonunuz nedir?
Ben teknik personelim, iç mimarım. Bu yılın bahar aylarında işe başladım. 29 Ekim açılışı planlandığından, yoğun bir talep vardı. Firma olarak da birçok arkadaşımla o aylarda işe başladık.

Çalışma koşulları işe girdiğinden bugüne bir değişiklik gösterdi mi? Bugün koşular ne durumda?
Son zamanlar, bitirme telaşı olduğundan yukarıdan gelen baskı herkese yansıdı. Örneğin, ben sahada teknik personel olarak ekipleri yönlendiriyorum. Şefim bana baskı yaparak benim sorumluluğumdaki ekibe baskı yapmamı istiyor. Böyle hiyerarşik bir basınç var. En baştan en aşağıya bu böyle devam ediyor. 29 Ekim hedefiyle çalışan sayısı da son zamanlarda arttı.

Anladığımız kadarıyla hedef 29 Ekim olsa da gerçek bir açılış olmayacak.
Sadece göstermelik bir açılış olacak. Tüm projeyi 10 yılda tamamlama planları var. Totalde altı pist olmasına rağmen sadece iki pist bitmiş durumda.

Çalışma koşullarına dönersek, işçilerin şantiyede kaldıkları yerler kapasitenin çok üstünde işçi barındırıyor. İç mimar ve mühendisler de ayrı yer olsa da şantiyede kalıyoruz. Bir işçi işe başladıktan sonra, şantiyede yatacağı yer ile ilgilenen herhangi biri bulunmuyor. 20 kişilik bir ekip işe başladığında çoğu yerlerde yatmak zorunda kalıyor çünkü plan yok. Altı kişilik koğuşlarda sekiz ya da on kişinin barındığına şahidiz. Bu sorunu yetkililere defalarca iletsek de sorun hala devam ediyor. Böyle bir ortamda tahtakurularının varlığını hepimiz maalesef yaşadık.

Eylemlerin başlamasında servis sorunu da etkili oldu. Ondan da biraz bahseder misin?
İşçiler saat sekizde iş başı yapıyor ama kaldığımız yerler çalışma alanına servis ile 20-25 dakika mesafede. Dolayısıyla yedi buçuk civarında bizim için tahsis edilmiş olan belediye otobüsleri, otobüs tamamen dolduktan sonra kalkıyordu. Ama bu otobüsler belirli bir saate göre değil otobüsün dolup dolmamasına göre kalkıyor. Burada da herhangi bir plan işlemiyor. Bu durumda dakikalarca yeni servislerin gelmesi bekleniyordu. Eylemlerden sonra her 15 dakikada bir servis kalkışı koydular en azından işçiler kalkış saatlerini bildiklerinden ona göre plan yapıyorlar. Fakat hala sorun tam çözülmüş değil hala yağmur altında servis bekleyen işçilerle karşılaşıyoruz plansızlık yer yer devam ediyor.

Eylemlerden sonra tahtakurularına karşı bir önlem alındı mı?
Tahtakuruları için bir planları var; tüm koğuşları baştan aşağı ilaçlamak fakat aldığımız duyumlara göre uzun vadeli bir çözüm değil. Çünkü tahtakurularının çatı aralarına koydukları yumurtalar için daha detaylı ve güçlü ilaçlama gerekiyor. Şirket bu maliyetli işe girişmeyecektir. Benim çalıştığım taşeron firma kendi ilaçlamamızı kendimiz yapalım teklifinde bulundu fakat olumlu geri dönüş yok.

Maaşlar konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?
Şimdi ana yüklenici firma İGA, benim çalıştığım firma ise İGA’nın taşeronu. Fakat bizim kendi taşeronlarımızda var. Yani taşeronun taşeronu söz konusu. Bu durum klasik inşaat sektöründeki zincirleme yapıdır. Kendi firmamda şu ana kadar bir maaş sıkıntısı yaşamadım. Ama diğer taşeron firmalarında yer yer maaşın sarkması gibi bir durum olduğunu duyduk. Fakat maaşların ödenmemesi gibi bir durum yaşamadık henüz.

Eylemin ilk gününü anlatır mısın? Nasıl bir katılım vardı?
Biz ekip olarak 600 kişiyiz sahada, eylemin patlak verdiği gün bu sayıdan 70-80’i çalışıyordu. Onlar da sabah en erken iş başı yapan ekipti. Zaten bu olay bir anda patlayan bir olay değil bu bir birikimin açığa çıkmasıydı. Bugüne kadar tüm sorunları whatsapp gruplarından ana firmanın yetkililerine devamlı iletiyorduk. O gün işçiler kendi aralarında ve kendiliğinden eyleme geçtiler. Kampta kalan ekipler ilk eyleme kampın giriş çıkışlarını kapatarak başladı. Tüm mesele sorunlara dikkat çekmek ve çözüm yollarının bulunması isteğiydi.

Ardından gözaltılarla bir yıldırma çabasına girişildi.
O gün sadece taşeron firmalardan değil, ana yüklenici firmanın çalışanlarından da eyleme katılım vardı. Çünkü bahsettiğim sorunları onlar da yaşıyordu. Durumun büyüklüğü hemen anlaşıldı tabii. Kendi ekibimizden de gözaltılar oldu. Toplamda 600’e yakın işçi gözaltına alındı. Özellikle, koğuşlara gece baskınlarıyla öncü işçiler alındılar. Bize bu taşeron firmalar tek tek sayılarak “bu işin başında kimlerin olduğunu biliyoruz” diye tehdit mesajları geliyordu. Çünkü çok fazla video vardı. Bu durum jandarma için işi kolaylaştırdı.

İnşaat-iş sendikasından bahseder misin? Sizin firmada etkin mi?
Ekibimizde sendika yok. Çünkü proje müdürlerimiz dahil tüm yöneticiler bu konuda çok hassas. Sendikaya izin veren bir şantiye değil. Sendikayı firma adına leke gelmesi olarak algılıyorlar. Sendikanın adını bile geçirmemeye çalışıyorlar.

Basına pek yansımasa da birçok iş cinayeti olduğunu biliyoruz. Çalıştığın günden bugüne nelere şahit oldun bu konuda?
Daha işi başlamamın ikinci ya da üçüncü günüydü, biz cam kazasına şahit olduk. Operatör büyük cephe camlarını kaldırırken bir işçinin iki cam arasında ezilerek ölmesini duyduk. Herhangi ölümlü bir kazada etrafını derhal kapatarak savcıyı çağırıyorlar. Savcı inceler incelemez cenazeyi hemen gönderiyorlar. Basına yansıma şansı zaten bırakılmıyor. Kazalar tahmin edilenden de sık yaşanıyor. Özellikle trafik kazası haftada bir yaşanıyor. Çünkü şantiye çok geniş bir alan ve yol yok doğru düzgün. Farklı asfalt ve kazı çalışmaları yapıldığından güzergahlar değişiyor. Bu durum araçların kazalarına sebebiyet veriyor.

Peki, böylesine büyük bir projede bu kadar kazanın ve iş cinayetinin yaşanma sebebi nedir sence?
Elbette çalışma şartları bu durumun en büyük sebebi. Çok yoğun bir çalışma temposu var. İnsanlara devamlı hedefler koyarak çalışma hızının arttırılması işçilerde de dikkatsizliğe ve yorgunluğa yol açıyor. İş güvenliği olarak prosedür ve yönetmeliğin gerekliliği neyse bunu uygulamaya çalışıyorlar açıkçası. Ama yine de engellenemiyor. Tüm kazalara İGA’nın kendisi kendi kurduğu ekiple müdahale ediyor.

Bundan sonraki süreci nasıl görüyorsun? Sorunlar çözülmezse, eylemler tekrar eder mi?
Bir kere 29 Ekim’de gösteriş yapılarak açılış yaptık diyecekler ama biz burada çalışmaya devam edeceğiz. Eylemlere gelirsek yaşananlardan sonra İGA, inşaat-iş’in talep listesini kabul ettiğini açıkladı. “Haklısınız, tüm sorunları çözeceğiz” açıklaması işçilere tekrardan işbaşı yaptırdı. Gözaltılardan ve baskılardan korktuğumuz için değildi bu. Sorunlar çözülmezse eylemlerin tekrar başlamaması için bir sebep yok. Servis sıkıntısı, yemek sıkıntısı, çalışma yoğunluğu, tahta kurusu, yatma yerlerinin yetersizliği, koğuşların kokması, kullanılan sular, temizliğin iyi yapılmaması, giderlerin yeteri kadar olmaması… Buna benzer sorunlara son derece insanı taleplerimiz var. Biz insanca çalışma koşulları talep ediyoruz.

Ortak whatsapp gruplarımızda ekip başları ustalardan aldıkları talepler doğrultusunda sorunların hala çözülmediğini devamlı belirtiyorlar fotoğraflarla. Bu gruplarda İGA’nın proje müdürleri, saha şefleri ve kamp yetkilileri gibi kişiler de var. Direkt olarak mesajları görüyorlar.

Tüm problem aslında esnek çalışma koşulları ve altyapı yetersizliğinin bileşiminden kaynaklanıyor. Örneğin, iki bayram arası işi yoğunlaştırın denildiğinden yeni birçok işçi geldi. Ardından bir ay çalışıp gitmek zorunda kaldılar. Çünkü ihtiyaç duyulmadı. Şirket bu sirkülasyonu iş maliyetlerinin hafifletmesinden dolayı tercih ediyor. Zaten işe başlarken hemen hemen her işçiye, istifa formu, fazla mesai için ücret talep etmeyeceğine dair formlar imzalatılıyor. O şekilde işe alınıyor. Okumana vakit olmadan mecbur imzalıyorsun. İmzalamazsan işe almıyorlar zaten.

29 Ekim’e yetişecek diye son bir ayda yüzde beş yüz oranında yeni işçi alımına gidildi. Alt yapı hazırlanmadan böyle bir durum olunca tüm problemler büyüdü. Ve birçok işçi de işinin biteceği tarih olarak 29 Ekim’i görüyor. Bu durum işin kalitesiz yapılmasına da yol açıyor.

Aydınlatıcı bir sohbet oldu. Verdiğin bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.

Not: Söyleşi yaptığımız işçi bu söyleşiden kısa bir süre sonra yukarıda bahsettiği trafik kazalarından birini yaşadı. Kendisine Nisan gazetesi olarak geçmiş olsun dileklerimizi bir kez daha iletiyoruz.

Emperyalizmin krizi, Trump iktidarı ve işçiler

0
Protesters hold signs during a protest against the election of President-elect Donald Trump, Wednesday, Nov. 9, 2016, in downtown Seattle. (AP Photo/Ted S. Warren)

Emperyalizmin kaptan kamarasında oturan Donald Trump’ın iktidarı birtakım sınavlardan geçiyor. Bu sınavlar ABD içiyle sınırlı değil, uluslararası bir karaktere sahip. 2008 kriziyle beraber sarsılan ABD emperyalizmi, kendi ulusal pazarını, bankalarını ve ulus ötesi kâr kaynaklarını muhafaza edebilmek için Trump önderliğinde yarı-korumacı diyebileceğimiz önlemleri gündeme getirdi. Bunlardan en önemlisi Trump’ın çelik ithaline %25, alüminyum ithaline de %10’luk gümrük vergileri getirmesiydi.

Trump şimdi de NAFTA’yı (Meksika, ABD ve Kanada’yı kapsayan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) rafa kaldırarak, iki taraflı bir ABD-Meksika ticaret anlaşması teklifi yaptı. Bu, Meksika için emperyalizme tanınması gereken yeni imtiyazlar anlamına geliyor. Eğer Kanada da anlaşmaya dahil olmak isterse, Birleşik Devletler’le olan ekonomik ilişkilerini “ABD lehine” değiştirmesi gerekecek.

ABD emperyalizminin komşularına dönük sürdürdüğü ekonomik zorbalık-şantaj politikası ile gümrük vergileri çizgisi, dünya kapitalizminin çeşitli ülkeler arasında ticari anlaşmaların asgari ortaklık zeminini yaratamadığını gösteriyor. Elbette bu emperyalizmin ilk ekonomik zorbalığı değil. Ancak süreç bir “ticaret savaşları” biçimini kazanmış durumda. Çin, ABD’nin bu hamleleri karşısında soya fasulyesi, pamuk, mısır, tütün ve araba gibi metalara gümrük vergisi getirdi. Bugün aynı zamanda hem saldırgan hem de korumacı olan ekonomi politikalarının özgün yanını, 2008 buhranının etkilerini atlatamamış olan kapitalizmin bir pazarlık masası yaratamaması oluşturuyor.

Dünya Ticaret Örgütü, “olağan” zamanlarda kapitalist ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin kurallarından sorumlu olan bir organizasyon. Bu örgütün Katar’ın Doha kentinde yaptığı ve yeni ticaret müzakerelerinin tartışıldığı “Doha Raundu” isimli toplantı kararları, 17 yıllık geçmişine rağmen bu yeni çelişkiyi çözmekte başarısızlığa uğradı. Öngörülere göre bu başarısızlığın bedeli dünya ekonomik büyümesini %1, ABD’nin büyümesini ise %5 oranında düşürecek.

Trump, ülke içinde kendine oy veren küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret erbabının pazar çıkarlarını gözeterek gümrük vergileri siyasetine girişmişti. Ancak bu hat, ABD emperyalizminin çelişkilerini aşmasına yardımcı olmadı, aksine durumu kötüleştirdi. Princeton Üniversitesi’nden bir profesör Trump’ın ticaret savaşı yapmadığını, ticaretin kendisine savaş açtığını söylüyor. Gümrük vergileri, üretimin maliyetini artırmaya başladı bile. Bu maliyet artışına karşı ilk harekete geçenlerden biri uluslararası Harley Davidson firması oldu. Harley Davidson üretim maliyetlerinden dolayı Kansas fabrikasını kapattı. Onu birçok uluslararası firma ve tekel izleyebilir.

2018’in Kasım ayında ABD’de Kongre ara seçimleri yapılacak. Seçimler yaklaşırken, ABD devlet aygıtı ve egemen kurumları politik tezatlarla ve işlevsiz fraksiyon çatışmalarıyla sarsılıyor. Trump yönetimindeki Beyaz Saray iç bölünmelerle parçalanıyor, “saray darbesi” dedikoduları havada uçuşuyor, istihbarat servislerinin çeşitli temsilcileri kafa karıştıran açıklamalarda bulunuyor ve medya ile Demokrat Parti de bu kavgayı kızıştırıyor. Washington Post gazetesi, bir süre önce yayınladığı bir köşe yazısında, 18. yüzyılda yazılmış bulunan ABD anayasasının 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap veremediğini ilan etti.

Trump bütün bu hengamenin sebebi değil, o sadece bir semptom. Emperyalizmin egemenlik buhranı dünya çapında ticaret savaşları şeklinde ifadesine kavuşurken, ABD’de de bir burjuva önderlik krizi biçimini alıyor. Bu iki dinamiğin de kitlelerin demokratik ve sosyal haklarına dönük saldırıları pekiştireceği ve egemen blokların bu pekiştirme uğruna baskı aygıtlarını güçlendirmek isteyeceği açık.

Ne yeni bir kapitalist ticaret konsensüsü, ne de Kasım ayındaki seçim sonuçları dünya işçi sınıfını bekleyen tehditlerin kökünü kazıyabilir. Aksine işçi sınıfı ile ulus devletler, hükümetler ve kapitalizm arasındaki çelişki daha da derinleşecek. Bu olurken, emperyalizmin kâğıttan kaplan olduğu gerçeği akıllardan hiç çıkmamalı.

SEKA ve TÜRK TELEKOM neden özelleştirilmişti?

0

‘80 sonrası neoliberal ekonomi programının temel dayanaklarından biri özelleştirmeler oldu.

Özelleştirmeleri destekleyenlerin ortak vurgusu daima kârdı. Amaç, zarar ettiği iddia edilen fabrikaların kârlılığının artırılması ve aynı zamanda devletin üzerindeki ekonomik yükün azaltılması olarak gösterildi.

Tartışmasız bir şekilde AKP hükümeti neoliberal karşıdevrim programının en sadık ve başarılı uygulayıcılarından biri oldu. Türkiye’deki özelleştirmelerin yüzde 88’i AKP döneminde gerçekleşti.

DİSK’in hazırladığı AKP Döneminde EMEK adlı rapora göre “1986-2002 döneminde toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilirken, 2003-2016 döneminde 60 milyar dolara yakın özelleştirme gerçekleştirildi. 1986’dan bugüne kadar 220’den fazla kamu kuruluşu satıldı. 1986 yılından bugüne kadar gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı 68,4 milyar dolar düzeyinde. Sadece mal üreten kamu işletmeleri değil kamu hizmeti üretimi de özelleştirildi.”

Satılan 220’den fazla kamu kuruluşunun arasında Sümerbank, Tekel, TÜPRAŞ, İsdemir, Kardemir, Eti Maden işletmeleri, Petkim, çimento fabrikaları, şeker fabrikaları ve dahası var…

Son günlerde yeniden gündeme gelen iki örnek ise bu özelleştirmelerin arka yüzünü açıkça ortaya koyuyor.

İlk örnek, SEKA’nın özelleştirilmesi.

Türkiye’nin kâğıt üretici konumdan kâğıt ithalatçısı konumuna gelmesinin ve bugünkü kâğıt krizinin ana sebebi.

1936’da Türkiye’de kâğıt sanayiinde yatırım ve planlamalar yapmak üzere kurulan SEKA (Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları AŞ) 1998 yılında özelleştirme kapsamına alınıp anonim şirkete dönüştürüldü ve 2005 yılında Sümer Holding ile birleştirilerek kapatıldı.

O zaman da hedef kârlılık idi.

Ancak gelin görün ki fabrikalar hem ederinin çok altına peşkeş çekildi hem de üç fabrikada da (İzmit, Balıkesir, Giresun) üretim durdu. Bugün gelinen aşamaya baktığımızda İzmit’teki fabrika müze, Giresun’daki fabrika TOKİ konut alanı oldu. 2018 yılında tekrar açılacağı belirtilen Balıkesir fabrikasında ise halen bir faaliyet söz konusu değil.

Sonuç ne mi oldu?

Belli ki özel sermaye selüloz üretiminin kendisi için pek kârlı olmayacağına kanaat getirdi. Sermayedarın eline geçtiğinde kâğıt artık bir ihtiyaç değil bir meta idi ve yeterince kârlı değilse Türkiye’deki tüm üretimi durdurma pahasına vazgeçilebilirdi.

Türkiye’de kâğıt üretimi bitti, ithalatı başladı. Bugün kur artışları ve stokçuluk nedeniyle kâğıt alımı zorlaştığı için de basın-yayın faaliyetleri durma noktasına geldi.

Bir diğer örnek ise TÜRK TELEKOM’un özelleştirilmesi…

2005 yılında özelleştirildiğinde Türk Telekom, Türkiye tarihinin en büyük ve en önemli özelleştirmelerinden biri olarak lanse edildi.

Şirketin hisselerinin yüzde 55’i 6,5 milyar dolar karşılığında Lübnan firması Oger Telecom’a devredildi. Oger Telecom ise ihale bedelinin yüzde 20’sini peşin ödedi. 2007 yılında ise 4,3 milyar dolarlık kredi alarak, kalan borcunu kapatıp hisselerin sahibi oldu. Ancak bu sefer bankalara kredi borçlarını ödeyemedi. Bunun üzerine geçtiğimiz ay kreditör bankalar Akbank, Garanti Bankası ve İş Bankası teminat hisselerini devraldı ve Türk Telekom’un çoğunluğuna sahip oldu.

Diğer yandan özelleştirme sonrasında işçi sayısı düzenli olarak azaldı ve geçtiğimiz Nisan ayında tensikat iddiaları yeniden gündeme geldi.

Özelleştirmelere neden karşı olduğumuzu çokça anlattık, anlatıyoruz.

Ancak hiçbir anlatı, özelleştirmenin nedenlerini ve sonuçlarını bu iki örnekteki kadar yalın ortaya koyamazdı.

Öncelikle, açıkça görülüyor ki özelleştirmeler iddia edildiği gibi devletin masraflarının azaltılması, kaliteli ve hızlı hizmet sağlanması ya da zarar edenlerin kamuya yük olmaktan çıkarılması amacıyla yapılmamaktadır. Tersine, özelleştirmeler sonucu kamu malları bir avuç sermayedarın mülkiyetine sunulmakta, üretimin devamlılığı onların inisiyatifine bırakılmakta ve sonuçları daha fazla işsizlik, yoksulluk ve örgütsüzlük olmaktadır.

Üstelik ederinin çok altına belli sermaye gruplarına bırakılan bu işletmelerin iddia edildiği gibi devlet için kârlı bir işlem olmanın çok uzağında olduğu görülmektedir.

Ancak söz konusu özelleştirmeler olduğunda mesele zaten kâr ve zararın ötesindedir. Çünkü özelleştirmeler ekonomik bir zorunluluğu değil, politik bir tercihi ifade eder. Ve bu tercih bir avuç sermayedarın kâr hırslarına göre belirlenemez.

Bu nedenle ihtiyaç odaklı bir üretim ve hizmet için özelleştirilmelerin durdurulmasını ve özelleştirilen işletmelerin işçi denetiminde yeniden kamulaştırılmasını talep etmeliyiz.

Kriz daha da yozlaştırıyor

0

Ülkenin rüşvet, irtikap, suiistimal cenneti olduğu bir gerçek. Özellikle az gelişmiş, emperyalizme bağımlı ve sermaye birikimini yağmaya dayandırmış olan ülkelerin yaygın bir hastalığı bu. Gelişme düzeyi ne kadar artarsa rüşvetin ve suiistimallerin çapı da o denli gelişiyor. Hastalığın kökeninde, eğitimle, ahlak vaazlarıyla düzeltilemeyecek bir “sömürü kültürü” yatıyor. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem de bu “kültür” üzerine kurulu.

“Normal” diye adlandırılabilecek “istikrarlı” sömürü dönemlerinde rüşvet, suiistimal gibi yozluklar pek göze batmıyor. Hatta, “bal tutan parmağını yalar”, “çalıyorlar ama yapıyorlar da” gibisinden “halk deyişleri”, hastalığı meşrulaştırıyor, yağmayı “olağanlaştırıyor”. Üstelik bu anlayış, çalıp çırpanlara faaliyetlerini yasallaştırma fırsatı bile veriyor. Soruşturmayı yapan devlet memurlarını bir kalemde kovabiliyorlar, hapse bile atabiliyorlar.

Ama kriz dönemlerinde, yani emeğiyle geçinen halk kesimlerinin giderek yoksullaştığı durumlarda, çürüme daha bir yoğunlaşıyor, yaygınlaşıyor. Zira pasta küçüldükçe, kurtlar telaşlanıp ortada var olana daha bir kudurmuşlukla saldırıyorlar. Bakmayın siz o “devlet tasarruf edecek” falan diyenlere. Ortalık yerde bunları söylerken, saray salonlarında verilen davetlerde bir kuş sütü eksik kalıyor. Bir bakıyorsun havaalanına 400 milyon dolarlık muhteşem bir uçak iniveriyor… “Hediye” diyorlar. Yandaş market zincirlerinde -adını vermeyelim, yoksa dava falan açarlar- tuvalet kâğıdı üzerinden ne tür fırsatçılık yapıldığının; hangi patronların zamlardan yararlanmak için nasıl stokçuluk yaptığının farkında olmadığımız sanılmasın.

Farkındayız, bunların hepsini biliyoruz, ama bizi asıl rahatsız eden, “yukarıdakilerin” bu yağma kültürünün krizle birlikte aşağıya doğru yayılması, hatta sınıfımızın içine sızması.

Hayat pahalılığı almış başını yürümüş durumda. Enflasyon yüzde 20’lerde ve ücretleri hızla aşındırıyor. Çoğunluk zaten asgari ücretle çalışıyor. Evin iaşesi mi, kirası mı, su-elektrik faturaları mı, çocukların okulu mu, kredi borçları mı… hangisini nasıl karşılayacağının telaşı içinde. Üstelik sağda soldaki işyerlerinde tensikatlar var. Hatta bazı işyerleri kapanıyor. Yani bunca zorluk içinde bir de işsiz kalma korkusu.

Böyle bir durumda, yukarıdakilerin yozluk kültürü aramıza sızmaya başlıyor. “Aman ben işten atılmayayım da ne olursa olsun.” Veya, “ne yapsam da patron bana biraz daha zam yapsın.” Veya, “sendikayı, işten atılan arkadaşı boş ver, ben ayakta kalayım da…” Bir dostun tabiriyle bu tür “yalakalıklar” sınıf dayanışmasını, emekçi yoldaşlığını parçalıyor, herkesi, ama herkesi patronların karşısında daha da güçsüz kılıyor. “Yukarıdakiler” de zaten bunu istiyor. “Aman işçiler emekçiler birlik olmasın” diyorlar. Zira böyle bir birlik onların sömürü ve yağma düzeni için en büyük tehlike. Evet, en büyük tehlike.

Sadece patronlar değil, yandaş sendikaların yöneticileri de ücretler ve işsizlik konusunda kıllarını kıpırdatmıyorlar. Bu yüzden sınıf sendikaları, işyeri temsilcileri, özellikle sendikasız işyerlerindeki önder işçiler bu soruna acilen el atmalılar. “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” sloganının en fazla geçerli olduğu bir dönemden geçiyoruz. Birleşmek, ortak komiteler kurmak, dayanışmayı yaygınlaştırmak ve en acil taleplerimiz için seferberliğe geçmek gerekiyor.

Aksi takdirde hiç kimse hayal kurmasın: birleşik mücadele örülemezse tek tek her emekçi bu krizin altında ezilecek. İşçiyi patronu değil, sınıf yoldaşları kurtarabilir.

MİT’in tırları, devletin ekonomisi, onların Cumhuriyet’i ve bizim emeğimiz

0

Şu anda Diyarbakır’a gidecek olursanız kayyumun en çarpıcı örneklerinden biri ile karşılaşırsınız. Kayyum yönetimi -estetik beklentileri bir kenara bırakacak olursak- Diyarbakır’da Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş icraatlar yapıyor. Tabii kendi bütçesi buna yetmediği için çok sefer AKP’li başka belediyelerden hibe alıyor. Ancak Diyarbakır’da yoldan geçen herhangi birine bu yenilikleri kimin yaptığını sorarsanız size belediye demiyor. “Kayyum yapmıştır,” diyor. Çünkü atanmış ile seçilmişin arasındaki farkı halk biliyor. Dahası tüm bu yatırımların bir şeyleri elden almak için yapıldığının da bilincindeler. Yani mücadele sürüyor.

Cumhuriyet gazetesi örneği hiç de bu tip bir örneğe benzemiyor. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, o cenahta bizim bildiğimiz manada bir mücadele falan sürmüyor.

Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği ilk bakışta pek çoğumuza Cumhuriyet gazetesine bir nevi kayyum atandığı doğrultusunda bir izlenim yaratmış olabilir. Ancak kazın ayağı öyle değil.

Cumhuriyet gazetesinin vakfındaki yönetim değişikliğinin ardından, içlerinde Basın-İş sendikasının genel başkanı Faruk Eren’in de bulunduğu pek çok emek dostu görevinden alındı yahut çalışamaz hale getirildi. Bu darbe de AKP tarafından değil, bizzat ulusalcılar tarafından vuruldu. Aslında Cumhuriyet’teki değişiklik ulusalcı kanadın ekonomik kriz karşısında hükümetin yanında tavır almasının bir sonucuydu.

Meral Akşener’in, Deniz Baykal’ın, Temel Karamollaoğlu’nun kriz karşısında hükümete alkışlarcasına destek vermesi aslında bu gerçeği ortaya çıkarıyor. MİT Tırları Davası’nda tutuklanan Enis Berberoğlu’nun aniden hapisten çıkarılması da bu husustaki şüphelerimizi derinleştiriyor. Demek ki ne imiş, söz konusu olan haber alma özgürlüğü değil sermayenin bir kesiminin istediği haberlerin yayılmasının özgürlüğü imiş. Yoksa gerçek özgürlük kavgası gibi bir dertleri yokmuş!

Bugüne değin bizlere AKP ile diğerleri arasındaki çatışmayı temel sorun olarak gösterenlerin, bugün kendi istekleri ile hiç de öyle teslim falan alınmaksızın hükümetin arkasında durduklarını görüyoruz. Ne için? Havalimanı işçileri ölsün diye (sahi nerede CHP milletvekili, eski DİSK başkanı Kani Beko?), Kürt Memet nöbet tutsun diye, krizin faturası işçilere kesilsin diye…

Cumhuriyet gazetesi örneği ve havalimanı işçilerinin direnişi bizlere gerçek yarılmanın nerede olduğunu gösteriyor. Söz konusu sistemin devamı ve patronların kârı olunca hemen kendi sınıflarının dayanışmasını gösteriyorlar. Maske düştü: Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-İslamcı gibi ayrımlarının nasıl da yapay olduğu açığa çıktı. 3. Havalimanı işçilerinin direnişi ise, gerçek ayrımın bir avuç patron ile işçi-emekçi ve yoksullar arasında olduğunu gösterdi.

80. yılında Dördüncü Enternasyonal’in tarihsel mirasını ve güncelliğini tartıştık

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, dünya partimiz IV. Enternasyonal’in 80. kuruluş yılını geniş ve yoğun katılımlı bir etkinlikle kutladık. Etkinliği açan İDP merkez yönetiminden Görkem Duru, öncelikle etkinliğin geçtiğimiz ay içinde kaybettiğimiz iki devrimci öndere, Juan Carlos Coral’a ve Salameh Kaileh’e adandığını açıkladı. Coral Arjantin’de, 1969 Cordobazo ayaklanmasına önderlik etmiş işçi önderi ve Troçkizm’in ülkedeki sözcülerinden biriydi. Kaileh ise Filistinli-Suriyeli enternasyonalist bir militan ve aydındı. Duru, kutlamanın amacının sadece bir anma değil, ama dünya partimizin inşasına yeni bir tuğla daha koymak olduğunu belirtti. Günümüzde gerek ülke gerekse uluslararası düzeylerde yaşanan ekonomik ve politik kriz süreçlerinde, işçi sınıfının ve tüm ezilen ve sömürülen halkların kurtuluşlarında onlara önderlik edecek devrimci önderlikten yoksun olduklarını vurguladı ve bir bütün olarak Troçkist hareketin ve partimizin bu ihtiyaca karşılık verebilmek için dünya ölçeğinde çaba gösterdiğini anlattı.

Ardından söz alan, hareketimizin kurucularından Muhittin Karkın, enternasyonalizmin daha Marks’tan beri devrimci hareketin temel ilkesi olduğunu belirttikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Bununla birlikte 1970’lerin başında inşa etmeye başladığımız Troçkist akımımız, enternasyonalizmi sözel olarak savunmasına rağmen bunu pratiğinin bir parçası haline getirmesi zaman aldı. Biz herhangi bir büyük akımdan kopmuş değildik. Çok genç ve deneyimsiz bir akımdık, bir süre el yordamıyla yürüdük. Ama 1970’li yıllarda ülkenin içinden geçtiği politik süreçte, gelişmeleri kavrayabilmemizde IV. Enternasyonal dünya akımıyla kurduğumuz ilişkiler son derece yardımcı oldu bize. Ülkedeki Stalinist, aşırı sol ve reformist akımların ihanetini, daha iyi kavradık ve devrimci Marksist çizgimizi böylece güçlendirerek akımımızı partileşmeye doğru evriltebildik. 1980 darbesi öncesinde artık dünya partisinin bir parçası olmayı başardık. Bu bize Stalinizmin 1980’lerin sonunda dünya çapındaki çöküşü sürecinde sadece ayakta kalmamız değil, ama yeni atılımlar yapma olanağını da tanıdı. Böylece Troçkist militanlar, enternasyonalizmin sadece bir ilke değil, ulusal ve uluslararası devrimci parti inşasında önemli bir pratik olduğunu sağlam biçimde kavradılar, bunu hayata geçirmenin aygıtlarına sahip oldular. Bugün İşçilerin Uluslararası Birliği (İUB), dünya partimiz olan IV. Enternasyonal’in inşasında motor güçtür. Biliyoruz ki enternasyonalist olmadan devrimci olunamaz.”

Etkinliğimize katılan, Uluslararası İşçi Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) uluslararası sekreterlik üyesi ve İspanya seksiyonu Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internacionalista) partisinin merkez komite üyesi Josep Lluis yoldaşın konuşmasının satır başları ise şunlardı:

“Lenin günümüzden yüz yıl önce kapitalizmin ulaştığı aşamanın temel niteliklerini tespit etmişti: finans kapitalin egemenliği, üretici güçlerin gelişiminin sonlanması,  bir savaşlar ve devrimler çağı olarak emperyalizm… Bu tezler yüz yıldır geçerliliğini fazlasıyla koruyor. İçinde bulunduğumuz dünya durumu bunun kanıtı. Finans kapitalin doğası uluslararasılaşma eğilimi barındırıyor. Ve bu da mücadelelerin de uluslararasılaşma eğilimini güçlendiriyor. Tunus’ta başlayan ayaklanmanın hızla tüm bölgeye yayılması bunun göstergesi. Kapitalistlerin Birleşmiş Milletler ve NATO gibi emperyalist kapitalist sistemi muhafaza etmek için kurumları var ama işçi sınıfı böylesine bir uluslararası aygıttan mahrum durumda. IV. Enternasyonal, Komünist Enternasyonal’in devrimci mirasını sahiplenerek devrim için mücadele partilerinin inşası hedefini önüne koymuştu. Çünkü ekonomik ve demokratik problemler ancak devrimci yöntemlerle çözülebilir ve bunun için mücadele partilerine ihtiyaç vardır. İUB-DE bu çerçevede mücadelesini sürdürmektedir. Hedefi diğer devrimci güçlerle birleşerek kitlelerin devrimci enternasyonalinin inşası görevini gerçekleştirmektir.”

Anma günümüze davetli olan Suriye Demokratik Sol Partisi adına etkinliği selamlayan bir konuşma yapıldı. Konuşmada, IV. Enternasyonal’in varlığının, emperyalizme karşı mücadelenin ve özgürlük ve sosyal adalet temelinde yeni bir sistemin kurulması için mücadelenin sürdüğünün bir kanıtı olduğu belirtildi. Emperyalizmin vahşet ve katliam politikalarının özellikle bölgemizde yoğunlaştığı ve emperyalizme ve onun işbirlikçisi baskıcı hükümetlere karşı bölgedeki devrimcilerin birleşik mücadelesinin kaçınılmaz bir görev olduğu vurgulandı. Önümüzdeki dönemde Suriye halkının ve bölge halklarının acil talepleri doğrultusunda ortak mücadeleyi sürdüreceğimiz ifade edildi.

Enternasyonal’in 80. kuruluş yıldönümü etkinliğimizde misafir olarak bulunan, İşçi Kardeşliği Partisi yöneticilerinden Şadi Ozansü yoldaşımız da bulunuyordu. Şadi yoldaş özetle şunları ifade etti:

“Aradan geçen seksen yıl zarfında IV. Enternasyonal’in kuruluşunun ve programının haklılığı ya da haksızlığı konusunda ne söylenebilir? IV. Enternasyonal II. Dünya Savaşı’nın arifesinde proletaryanın iktidar mücadelesiyle savaşı proleter devrimiyle engellemenin programıyla kurulmuştur. Savaşın bir proleter devrimiyle engellenememesi II. ve III. Enternasyonal önderliklerinin ihanetleri yüzündendir. Ama Troçki’nin Stalinci şebeke tarafından katledilmeden üç ay önce kaleme aldığı alarm manifestosu savaş başladıktan sonra yazılmıştır ve öngörüleriyle en az Geçiş Programı kadar önemlidir. O manifestoda yazılanlar, doğal olarak bazı zaman farklarıyla, neredeyse kelimesi kelimesine gerçekleşmiş ve şimdi de gerçekleşmeye devam ediyor. Bugün dünyada işçi örgütlerinin yok edilmesi sürecini yaşıyoruz. Sosyal demokrat partiler dünyada yok olmak üzereler. Stalinist partiler kalmadı. Hepsi burjuvazinin yarı kadavrasına teslim olmuş durumdalar. Bu sendikal konfederasyonlar için de böyle. Türkiye’de tek Stalinist Doğu Perinçek’in Vatan Partisi kaldı. Diğer Stalinist akımlar kendi şenliklerini sürdürmek için Stalinistler. Günümüzde sosyal demokrasinin ve Stalinizmin karşıdevrimci boşluğunu sağ ve soldaki parti düşmanı popülist hareketler dolduruyor. İspanya da Podemos (Yapabiliriz), ABD’de Occupy Wall-Street (Wall Street’i İşgal Et), İtalya’da Kuzey Ligası ya da bilmem kaç yıldız hareketi veya Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa gibi işçi sınıfına yabancı örgütlenme formları oluyor. Doğrusal büyümeyle bu akımlara karşı mücadele etmek mümkün olmadığından IV. Enternasyonalin programını daha geniş bir kitle enternasyonali dolayısıyla gerçekleştirmek gerekir. Bunun için dünyanın her yerinde bağımsız işçi partileriyle sendikalarına ve bunların dünya partisine ihtiyaç vardır. IV. Enternasyonal bu zeminin içinden yükselecek ve proletaryanın önderlik krizine son verecektir.”

Son olarak İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Genel Başkanı Oktay Çelik yoldaşımız, etkinliğimizin kapanış konuşmasını gerçekleştirdi. Oktay yoldaş özetle şunları belirtti:

“Troçkizm yaşayan Marksizm’dir. En belirleyici özelliği enternasyonalizmdir. Enternasyonalizm işçi sınıfı ve emekçi kesimlere dayatılan her türden gerici ve bölücü dinci, milliyetçi, ırkçı ve şoven düşünceye karşı bir panzehirdir. İçinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik kriz koşullarında işçi ve emekçiler arasındaki ayrım ve engellerin aşılmasında enternasyonalizm bu anlamda da çok önemli hale gelmiştir. Özellikle 3 milyonun üzerinde Suriyelinin ve farklı ülkelerden gelen yüz binlerce göçmenin artık Türkiye işçi sınıfının ve emekçi kesimlerinin organik bir parçası haline geldiği koşullarda birlikte örgütlenme ve mücadele hayati bir önem kazanmıştır. Bu aynı zamanda iktidarın etnik, dini, mezhebi, cinsi temellerde toplumsal kutuplaştırma ve sınıfı bölme politikasının başarısızlığa uğratılmasını sağlayacaktır. Bu tablo solun ve emek örgütlerinin önüne sınıfın devrimci ve enternasyonalist birliğini sağlama doğrultusunda mücadeleleri birleştirme görevini koymaktadır. IV. Enternasyonal’in varlığının ve yeniden inşasının anlam ve önemi, güncel olarak, bizler için tüm dünyada bu görev ve sorumluluklarda ifadesini bulmaktadır. İDP, IV. Enternasyonalin kitlesel bir dünya partisi halinde gelişmesi için üzerine düşen görevi yerine getirme çabasındadır. Ama bu, sadece onun değil, tüm devrimci Marksistlerin sırtına yüklenmiş bir görevdir. Ve işçi sınıfının önderliğinde tüm halkların ve dahası tüm gezegenimizin kurtuluşu ancak bu görevin başarıya ulaştırılmasına bağlı olacaktır. Yaşasın Dördüncü Enternasyonal! Yaşasın sosyalizm!”

Irak’ta halk ayaklanması

0

Irak, Temmuz ayının başından bu yana kitlesel halk ayaklanmalarına sahne olmakta. Eylemlerin başlangıcında kolluk güçleri eliyle emekçileri bastırmaya çalışan hükümet, onlarca kişinin ölümüne yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olsa da seferberliklerin önüne geçememişti. İşsizliğe, gelir adaletsizliğine, yoksulluğa karşı, temiz suya ve elektriğe erişim hakkı gibi yaşamsal taleplerle sokağa dökülen kitle hareketini şiddet yoluyla bastıramadığını fark eden Irak hükümeti, makyaj niteliğinde düzenlemeler yapacağı vaadini ileri sürdü.

Hükümet tarafından ekonomik alanda önlemler alınacağının, 10.000 yeni iş imkânı yaratılacağının, elektrik ve suya erişime çözüm bulunacağının açıklanmasının ardından seferberliklerin seyrinde bir geri çekiliş gözlenmekte. Ancak hükümetin vaatlerini ne oranda yerine getireceği önümüzdeki süreçte belirleyici olacak, çünkü Iraklı emekçilerin eylemler sırasında ortaya koydukları direnç, mevcut ekonomik ve toplumsal koşullara tahammüllerinin kalmadığının bir kanıtı.

Ayaklanmanın fitilini ateşleyen ekonomik talepler olsa da, devlet eliyle emekçilere dönük uygulanan şiddet, eylemlere hükümet karşıtı bir karakter de kazandırdı. Birçok kentte hükümet binaları ve egemen siyasi partilerin büroları kitleler tarafından ateşe verildi. Öte yandan ülke petrolünün ihraç yollarının önemli bir kesimi emekçiler tarafından kapatılırken, kitleler petrol üretim alanlarını işgal etmeye ve petrol rezervlerine el koymaya çalıştılar. Hâkim Şii partisinin oy tabanı olarak görülen ülkenin güney bölgesinin ayaklanmada başı çekmesi kitlelerin mevcut düzene karşı hoşnutsuzluklarını ortaya koyması açısından önemli. Ayrıca geçtiğimiz Mayıs ayında gerçekleşen genel seçimlerde, Iraklıların %55’inden fazlasının sandığa gitmemiş olması da halkın sistemi ve düzen partilerini sorguladığının göstergesi.

Politik kriz

Ülkede yaşam koşulları emekçi halk için katlanılamaz bir boyut kazanırken, politik kriz de buna paralel olarak derinleşiyor. Son seçimlerden bu yana Şii, Sünni ve Kürt burjuva partileri arasında hükümet kurmak için bir anlaşmaya varılamamış durumda. Ve bu burjuva kamplar arasındaki çatışmalar da emperyalizmin 2003 yılındaki müdahalesinden sonra ülkede kurulmaya çalışılan ABD ve İran güdümlü düzenin istikrarsızlığını ve yozlaşmasını gözler önüne seriyor. Ekonomik ve politik krizin böylesine derinleştiği bir atmosferde başlayan halk ayaklanması karşısında, muhalefet dahil tüm burjuva partilerinin kitle hareketinin karşısında konum almış olması da eskisi gibi yönetilmek istemeyen Iraklı emekçilerin mücadelesinin geleceği açısından bir diğer önemli konu.

Aslında bu konu 2011 yılından bu yana Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sınıflar mücadelesinin seyri açısından hayati bir yere sahip. Emekçiler mevcut düzene karşı ayaklandıklarında, onların ekonomik ve siyasi taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek, düzenden kopuş için bir kılavuz olabilecek devrimci bir önderliğin eksikliğinin kitle seferberliklerinin seyrinde ne kadar belirleyici olduğunu son yedi yılda bölgedeki birçok ülkede gördük. Bazılarında demokratik gerici yöntemlerle kitlelerin siyasi talepleri bir oranda karşılanarak ekonomik talepleri yok sayıldı (Tunus), bazılarında askeri darbe yoluyla karşıdevrim galebe çaldı (Mısır), bazılarında ise mevcut rejim, emperyalizm ve bölge ülkeleri kitle seferberliğinin önüne geçmek için iç savaş metotlarına başvurdu (Suriye). Ve dünya solunun geniş kesimleri bu ayaklanmaların neredeyse hepsine ya emperyalizmin komplosu olarak yaklaştı ya da “benim devrimci partimin olmadığı yerde zaten devrim olmaz” anlayışıyla kitle hareketini mahkûm etti.

Bugün gelinen noktada, Iraklı ve Kürt emekçilerin ekonomik taleplerinin siyasal ifadesini yaratabilecek devrimci bir önderliğin inşası çabası mücadelenin seyri bakımından belirleyici olacak. Öyle ki, bölgedeki mücadele sadece Irak ile sınırlı değil. İranlı emekçiler de geçtiğimiz Kasım ayından bu yana çok benzer taleplerle mücadelelerini sürdürüyorlar. Mücadelenin sonuçları bakımından belirleyici olacak olan ise, böylesi bir önderlik inşası çabasının bölgenin tüm emekçi halklarının mücadelesini antikapitalist, antiemperyalist ve enternasyonalist bir programda buluşturabilmesi olacak.

İşçiler köle mi?

0

Tutuklanmak üzere iki jandarma arasında sürüklenen 3. Havalimanı çalışanı işçinin haykırdığı gibi, tabii ki, işçiler köle değildir! Bununla birlikte kapitalizm koşullarında işçilerin, özellikle sınıf bilinçsiz ve örgütsüzlerse, köleden farksız konuma itilmek istendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neden? Çünkü patronlar kendileri için daima en çoğunu ve en iyisini isterken, söz konusu işçiler olduğunda en azının ve en kötüsünün işçilere yetip de artacağına inanırlar. O yüzden tasarruf daima işçiler içindir, lüks patronlar için! Aza kanaat etmek hep işçiye önerilir ama yeryüzünde aza kanaat etmiş tek bir patrona dahi rastlanmaz!

Bu öylesine arsız, izansız bir düzendir ki dünya çapında emek sömürüsüyle trilyonlar kazanmanın adı, patronlar işçiye ekmek veriyor, olur! Maalesef milyonlarca işçi de, sınıf bilinçsiz ve örgütsüz olmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, gerçekten böyle zanneder. Çünkü patronların sömürü düzeni eğitiminden sağlığına, belediyesinden hükümetine her şeyiyle işçilerin böyle düşünmesi üzerine kurulmuştur. Oysa işçiler olmasa dünyada tek bir yaprak kımıldamaz, her şey durur. Ama patron düzeninin devamı için işçilerin bu gerçeği asla bilmemesi, öğrenmemesi gerekir.

İşte tam da bundan dolayı, 3. Havalimanı inşaatında olduğu gibi işçiler tahtakurusundan, sağlıktan, maaşlarının tam ve düzenli ödenmemesinden, iş güvencesinden, temiz ve düzgün yemekten bahsettiğinde bütün patronlar uzaylı görmüş gibi hayretler içinde kalıverirler. Öyle ya, ayaklar baş mı olacaktır? Onlara göre sokakta, çok daha azına ve kötüsüne çalışacak milyonlar vardır. OHAL’de işçilere grevi yasak ettik diyerek övünürler ama sormazlar işçiler neden isyan ederler, neden grev yaparlar? Sormazlar neden sokaklarda milyonlarca işsiz, aç, susuz insan var? Sormazlar çünkü bu sorular bu düzenin ve devletin aslında ne olduğunun ve kimin olduğunun cevaplarını verir.

İşçilerin uyanmasından, örgütlenip birlik olmasından, “yalnızca burjuvazi için parlayacaksa güneşi de söndürürüz” demelerinden öylesine korkuyorlar ki! Korkmakta da haklılar… İşçiler köle değildir…

Tutuklanan havalimanı işçileri derhal serbest bırakılsın!

0

Havalimanı inşaatı işçileri, direnişlerine başladıkları günden bu yana çeşitli yöntemlerle yıldırılmaya çalışılıyor. Talep ettikleri tek şey insanca çalışma koşulları olan işçiler, cadı avı yöntemleriyle tutuklanmaya başlandı.

Bilindiği üzere, direnişe başladıkları günün ertesinde, 600 işçi gözaltına alınmış, 24’ü tutuklanmıştı. Sonrasında, yine insanlık dışı çalışma koşullarıyla daha da fazla çalışmaya zorlanan işçilerden 3’ü ıslık çaldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Son olarak, 6 işçinin geçerli bir gerekçe gösterilmeden tutuklanmasıyla görüldü ki, direnişe katılan işçilerin kim olduğu tespit edilerek tutuklama yoluyla gözdağı vermeye çalışılıyordu. Gözdağı ve korkutma yoluyla sindirme yönteminde yalnızca bununla yetinilmedi. İşçi direnişinin örgütlenmesinde sendikadan ne kadar korkulduğunun bir göstergesi olarak Dev Yapı-İş Sendikası Başkanı Özgür Karabulut da tutuklandı.

Dev Yapı-İş Sendikası işçileri ise, “Saray rejimi derinleşen ekonomik krizin faturasını biz işçi ve emekçilere kesmeye çalışıyor. İnşaat sektöründe büyüttüğü firmaların kârları azalmasın diye biz inşaat işçilerini baskı altında tutmaya çalışıyor.” diyerek bu saldırıya maruz kalmalarının asıl nedeninin bilincinde olduklarını bizlere gösteriyor.

İşçiler hem tutuklamaların hem de kolluk kuvvetleri zoruyla çalıştırmanın devam etmesine rağmen asla yılmayacaklarını ve insanca yaşam için mücadele edeceklerini haykırıyorlar. Bu direnişin başarıya ulaşmasının tek yolu ise başka yerlerde işçi ve emekçi olan bizlerin de onlara olan desteğimizi gösterebilmemizdir. Senelerdir arkadaşlarının ölümlerini izleyerek insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan işçiler derhal serbest bırakılmalı ve talepleri beklemeksizin kabul edilmelidir.

Şarbonlu et, ya da tekrar çal Sam: Zeytinyağlı yiyemem aman…

0

İthal etlerin denetimden geçmemesiyle başta İstanbul olmak üzere pek çok şehirde şarbon hastalığı görüldü. Binlerce hayvan karantinaya alındı. Sonrasında halen sözde boykot uygulanan ABD ile süt ürünleri alım anlaşması yapıldı. Şu anda Türkiye tarım ürünlerinde de dışa bağımlı bir hale gelmiş durumda. Peki, bu duruma nasıl düştük?

Marshall yardımı

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin ABD’den aldığı Marshall yardımının bir karşılığı olur. Türkiye ABD’den mısır yağı ve Amerikan kumaşı ithal etmeyi taahhüt eder. Artık yemekler yaygın ve sağlıklı olan zeytinyağı yerine zararlı ve ithal mısır ve margarin yağlarıyla pişmeye başlar.[1]

Hayvancılığın seyri

Öncelikle büyükbaş hayvan yetiştiriciliği coğrafyamıza uygun değildir. Normal şartlarda Türkiye’nin iklimi (dolayısıyla tarihsel olarak yemek kültürü de) küçükbaş hayvancılığa yatkındır. Ancak büyükbaş hayvan üzerine kurulu kırmızı et endüstrisi maliyeti çok daha fazla ve daha kirletici bir endüstri olmasına rağmen yalnızca daha kârlı olduğu için dünyada da Türkiye’de de yaygınlaştı. Bunun sonucu olarak tarıma uygun arazilerin ekimi yerine büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ağır bastı, küçükbaş hayvan yetiştirilmesine yönelik teşvikler daraltıldı. Tarıma yönelik destek ve teşviklerin büyük sığır çiftliklerine akması, bunun dışındaki ürünlerde teşvik ve sübvansiyonun azaltılması durumu daha da kötü hale getirdi.

AKP’nin şarbon doğuran politikası

Bu sarsıcı değişiklik hem toplum sağlığına zarar verip hem de proteine daha pahalı şekilde ulaşmamız sonucunu doğurdu. AKP’nin Et ve Balık Kurumu’nu özelleştirmesiyle birlikte kuruma 2010 yılında et ithal etme hakkı verilince de iyiden iyiye dışa bağımlılık artmış oldu. Halkın ekonomisi sarsıldı ve sağlığı umursanmadı.

Dışa bağımlılık öyle bir boyuta ulaştı ki, Ziraat Mühendisleri Odası’na göre tarım ürünleri dış ticaretinde Türkiye 2017 yılında 729 milyon dolar açık verirken, 2018 yılının ilk 7 ayında verilen açık 2 milyar dolara ulaştı. Yanlış tarım politikaları ile Türkiye, Belçika büyüklüğünde bir tarım arazisini yitirdi. Son bir yılda Zonguldak’ın yüz ölçümüne denk ekilebilir tarım arazisi çiftçilerce terk edildi.

Kapitalist bir bakanlık

Doğru bir teşvik ve tarım programı ile sorunların çözülebileceği son derecede net. Ancak Erdoğan’ın Tarım Bakanı geçmişte Kanada’dan dondurulmuş patates alarak zenginleşmişti (Patates krizini daha o zamanlarda temellendirmişti). Görünen o ki, kapitalist bakanın yaptığı, yapacaklarının teminatı olmayı sürdürüyor.

[1] Bu yıkıcı değişimi özendirmek için üretilen türkülerden biri de “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman”dır. Ayrıntılı bilgi için Murat Meriç’in “100 Şarkıda Memleket Tarihi” adlı kitabını inceleyebilirsiniz.

İşçilere küfreden, onlardan nefret eden bir iktidar

0

“Bu işte bir tezeklik arayacaksın! Şayet bu itler, bitlendik falan diyorsa da üzerlerine biber gazı sıkıp, içlerindeki şeytanı çıkartacaksın! Madem kaşınıyorlar! Madem ‘kaşı beniii, kaşı beniii’ diye debeleniyorlar! Madem bitlendik diye kuduruyorlar! Birilerinin bu itlerin kafasındaki bitleri ayıklayıp içeri tıkması lazım! Yok, benim yetkim bu itlerin bitleriyle sözcüklerle mücadele etmek! Yetkim olsa bu itlerin bitlerini tek tek ayıklar, ezerim… Bu itleri kaşındıran tahta kurularını zevkle ezerim ama yetkim yok… Devlet ne güne duruyor? Hadi bakalım!”

Salameh Kaileh: Büyük bir Arap devrimcisini kaybettik

0

Suriye ve Filistin kurtuluş davasıyla özdeşleşmiş devrimci Marksist önder Salamah Kaileh’in (63) uzun zamandır Siyonizm’e ve diktatör Esad’a karşı yürüttüğü kararlılıkla mücadele verdiği hastalığa yenik düşerek, Ürdün’ün Amman kentinde hayata gözlerini yumduğunu üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Kaileh 1955 yılında, Filistin’in Birzet kentinde doğmuştu. Eğitimini Bağdat’ta sürdüren Kaileh, Suriye’nin Şam kentinde radikalleşecekti. ‘90’lı yılların 8 yılını Esad ailesinin zindanlarında geçirdi. 2011 yılında Suriye’de devrimci seferberliklere katıldı. 24 Nisan 2012 tarihinde Şam yakınlarındaki evinde tutuklandı  ve evinde çıkan “Filistin’in özgürlüğü için Esad rejimi düşmeli” başlıklı broşür nedeniyle Esad zindanlarında feci şekilde işkenceye uğradı. Daha sonra Ürdün’e sınır dışı edildi.

“Ben kendimi her şeyden önce bir Arap vatandaşı olarak görüyorum.” ifadesini kullanmayı severdi. Zira Arap halklarının emperyalizme ve Siyonizm’e karşı mücadelesinin, bu güçlerin ittifak halinde olduğu Arap burjuvazisine karşı yürütülen mücadeleye kopmaz bir biçimde bağlı olduğuna ilişkin net bir bakış açısı vardı. Özellikle de, Filistin davasının tüm Arap devrimleri süreciyle bağlı ilişkili olduğunu vurguluyordu.

Parlak, bağımsız bir devrimci Marksist’ti. Sovyet bürokrasisinin etkisi altındaki sol ve komünist partilere burjuva milliyetçi önderliklere yönelik eleştirilerinden hiç vaz geçmedi. Ulusal sorun ve Araplar (1989), Hâkim Marksizm’in Eleştirisi (1990), Emperyalizm ve Dünyanın yağmalanması (1992), Ya Sosyalizm Ya Barbarlık (2002) gibi eserlerle imza attı. Suriye’deki devrimci sürecin başından itibaren Suriye Ulusal Kongresi (SUK) saflarında kümelenen burjuva muhalif politikacılardan bağımsız bir çizgiye odaklandı. Kaileh açısından rejimle yüzleşen gençlik ve halk güçlerinin seferberlikleri üzerinde yükselen devrimci sol bir odak inşa etmek yaşamsal bir önem taşıyordu. “Genç kuşak bilgisini Markist literatür ve gerçekliği kavrayabilme arayışı üzerinden geliştirirmeye çalışırken aynı zamanda devrimi zafere ulaştırmak için doğru örgütsel biçimler arayışında.” diyordu bir eserinde Kaileh.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak kendisini yakından tanımak ve defalarca ve uzun saatler boyunca politik görüş alışverişlerinde bulunma şansına eriştik. Dahası, Suriye, Filistin, Lübnan, Tunus, Türkiye gibi ülkelerden devrimcilerin Suriye emekçilerini sahiplenmek üzere oluşturmaya çalıştığı uluslararası koordinasyon için birlikte çalıştık. Bu çerçevede, 2014 yılında Tunus’ta düzenlenen Dünya Sosyal Forumu’nda ve 2015 Temmuz ayında İstanbul’da gerçekleşen buluşmada birlikte çalıştık.

Binlerce Suriyeli, Filistinli, Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı devrimci gencin Salameh Kaileh’in örnek mücadelesini takip edeceğinden ve bizlere bıraktığı bayrağı devralıp dalgalandırmaya devam edeceğinden kuşku duymuyoruz.

Salameh Kaileh, sosyalizme dek daima!

Miguel Sorans, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

İkiyüzlü dış politika!

0

Erdoğan rejimi, içerideki ve dışarıdaki başarısızlıklarının sorumluluğunu “dış güçlere” ve onun içerideki “yerli ve milli” olmayan uzantılarına yıkmış durumda. Olumlu olarak görülen ne varsa, bunlar Erdoğan rejiminin millete sunduğu hizmetler anlamına gelirken, yaşanan tüm olumsuzluklar “dış güçlerin ülkemiz üzerinde oynadığı oyunların” bir sonucu. Örneğin, ekonomide yaşanan yıkım AKP hükümetlerinin 16 yıl boyunca uyguladığı politikalardan değil, dış güçlerin ülkemize açtığı ekonomik savaştan kaynaklanmakta.

Bu dış güçlerin kimliği ise, rejimin gündelik ihtiyaçlarına göre sürekli olarak değişmekte. Örneğin, bir gün Trump, ABD’deki “müesses nizama” direnen bir Türkiye dostu olarak sunulurken, ertesi gün Türkiye’ye karşı ekonomik savaş yürüten güçlerin lideri haline dönüşmekte. Almanya’ya, “FETÖ ve PKK’yı desteklediği” gerekçesiyle bizzat Erdoğan tarafından posta koyulurken, şimdi damat Albayrak tarafından ilişkilerimizin normale dönmesi sevinçle karşılanıyor. “Faiz baronları” ülke ekonomisi üzerinde manipülasyon yapmakla suçlanırken, Ekonomi Bakanı Londra’da bu baronları ülkenin aslında yatırım yapmak için ne kadar müsait olduğuna inandırmaya çalışıyor. ABD’ye giden Erdoğan ise, bu ülkedeki “faiz lobisini” ikna etmek için özel toplantılar düzenliyor.

Saray rejiminin sözcüleri ve kalemşorları, yaptıkları sert zikzaklarla esasında kendi kendilerini enselemiş oluyorlar. Eğer Trump ve ABD, Türkiye üzerinde bir ekonomik savaş yürütüyorsa, bu durumda hükümetin hesap vermesi gereken önemli başlıklar bulunuyor. Öncelikle, ülke ekonomisine karşı ekonomik savaş yürüten ABD’ye karşı ne gibi önlemler aldınız ve almaktasınız? Ülkede ABD’nin çokuluslu şirketleri Türkiyeli işçileri sömürerek kârlarını yurt dışına transfer etmeye devam mı edecek yoksa bu şirketleri tazminatsız kamulaştıracak mısınız? Ülke ekonomisi üzerinde manipülasyon yapmakla suçladığınız bankalara ve tefecilere dış borç ödemeyi sürdürecek misiniz, yoksa bu tefecilere borcu ödemeyi ret edecek misiniz? Ülkede bulunan NATO üslerini kapatıp NATO’dan çıkacak mısınız, yoksa “ekonomik savaş” açmakla suçladığınız ülkenin “stratejik ortağı” olmayı devam mı edeceksiniz? Bir yandan ekonomik savaştan, düş güçlerin oyunundan ve faiz lobisinden bahsedip diğer yandan emperyalizme bağımlılık politikalarını aynen sürdürerek Saray rejimi ikiyüzlü ve çıkarcı dış politikasını tutarlı bir şekilde devam ettiriyor.

Benzer tutum Suriye politikası için de aynen geçerli. Saray rejimi sivil ölümlerden ve ülkedeki yıkımdan Esad rejimini, Rusya’yı ve İran’ı sorumlu tutarken, Astana süreciyle Rusya ve İran’ı yeni müttefikleri ilan ediyor ve Erdoğan, yeniden “değerli dostu” olan Putin’le Soçi’de İdlib’in geleceğine ilişkin bir yol haritası belirlemeye çalışıyor. Suriye’ye dönük ırkçı, mezhepçi ve yayılmacı dış politikası çöken AKP hükümeti, İran ve Rusya’yla anlaşarak Suriye’nin yeniden şekillendirilmesinde söz sahibi olma çabasında. Saray rejiminin önceliği İdlib’de ve Suriye’nin geri kalanında sivil ölümlerini durdurmak değil, geçiş sürecinde Suriye’nin yeniden inşasından pay kapabilmek, “ılımlı İslamcı” vekilleri aracılığıyla ülkenin geleceğinde söz sahibi olabilmek ve Kürtlerin ulusal, demokratik haklarının tanınmasının önüne geçebilmektir.

Saray rejiminin sahte antiemperyalist söylemleri ve ekonomik ve sosyal yıkım yaratan politikalarıyla ancak sahici bir antiemperyalist, antikapitalist ve enternasyonalist bir programla mücadele edilebilir. Dış borç ödemelerinin reddi, çokuluslu şirketlerin ve finans ve sınai tekellerinin tazminatsız kamulaştırılması, emperyalist ve yayılmacı politikalara karşı bölgedeki sosyalist güçlerin ortak mücadelesi… Emekçilere dönük yoğunlaşan saldırılar karşısında bölgedeki tüm sol, sosyalist güçlerin böylesi bir program etrafında bir araya gelmesi kaçınılmaz bir görev haline gelmiş durumda.

Tarihte bu ay: Sputnik, evrenin fethi çağını ilan etti

0

4 Ekim 1957’de, ilk yapay uydu olarak bilinen Sputnik-1 isimli Sovyet uzay aracı dünya yörüngesine oturdu. Bu, daha 40 sene önce Birinci Paylaşım Savaşı’ndan büyük yaralarla çıkmış, sanayileşmesini tamamlayamamış, nüfusunun çoğunluğu köylülerden oluşan ve ekonomik çevrimini kırlardaki üretim ilişkilerinden sağlayan yıkık bir imparatorluğun ardından ilan edilmiş bulunan ilk işçi devletinin, tarihindeki en parlak başarılarından biriydi.

Sadece 40 sene içinde, bürokratik bir kast tarafından yozlaştırılmış ve çarpıtılmış da olsa, sosyalist bir geçiş ekonomisinin planlı ve merkezi karakteri, çürümüş bir feodal rejimin artıklarının üzerinde kendi inanılmaz olanaklarını, bilimsel ve ilerici potansiyelini ilan etmişti. Kapitalizmin serbest piyasa basınçlarından ve kaosundan görece kurtarılmış bir planlı ve merkezi rasyonal ekonomik altyapının neler yapabileceği dünya kamuoyunun gözleri önüne serilince, Batılı emperyalist monopoller paniğe kapılmış ve ordularıyla, polisleriyle korudukları devlet bütçelerinin bir kısmını derhal uzay araştırmalarının yapılmasına ayırmaya karar vermişlerdi. Soğuk Savaş yıllarının Uzay Yarışı işte böyle başlayacaktı.

İnsanlığı uzaya götüren ilk araçları; ama daha da önemlisi insanlığın evreni keşfe ve fethe çıkabileceği yönündeki düşüncenin ilk somut karşılığını, Sovyet işçi sınıfı var etmiştir. Bu Ekim Devrimi’nin – daha sonra Stalinist bürokrasi tarafından yozlaştırılacak da olsa – yarattığı toplumsal örgütlenme tipinin, insanlığı yeniden bir ilerleme sarmalına nasıl sokabileceğini kanıtlıyordu. SSCB bu denemenin ardından uzaya ilk insanı, Yuri Gagarin’i de gönderecekti.

Sputnik’in (Rusça’da “uydu” demek) yörüngeye yerleşmesi, yalnızca simgesel anlamı olan bir eylem değildi. O, insanlığın kültürel ve bilimsel birikiminin, kapitalist zincirlerden kurtarıldığında neler yapabileceğini de ifade ediyordu: Evrenin fethi. Bugün yozlaşmış da olsa işçi devletlerinin var olduğu bir dünyada yaşamıyoruz. İşçi rejimlerinin hepsi, onların başlarına çöreklenmiş Stalinist bürokrasi tarafından yıkıldı. Ancak yeni bilimsel keşiflerin olanağı önümüzde duruyor; onlara ulaşmak uğruna insanlık, sosyalist dünya devriminin yöntemlerine ve sonuçlarına ihtiyaç duyuyor.

Arjantinli işçi önderi Nahuel Moreno, 38 sene önce şöyle yazmıştı:

“Günümüzde topraktaki enerji kaynaklarının tükenmesi ve insanlığın büyümesi kaçınılmaz olarak yeni enerji kaynaklarının fethini gerektirmektedir. En akılcı şekilde kullanılsa dahi gezegenin sağladığı enerji birkaç yüzyıl gibi kısa bir vadede kaçınılmaz olarak tükenecektir. Fakat insanlık evrende kendi emrine amade sınırsız bir enerji kaynağına sahiptir: Güneş enerjisi. Bu görev insanlığın ancak savaş fikrini ardında bırakıp sosyalizmin inşası aşamasına girdiği takdirde yüzleşebileceği gerçek bir zorluktur. Bazı insanların, (sömürücü sınıfların) diğer insanlar (sömürülen sınıflar) üzerinde uyguladığı zorunluluk ortadan kalkacak ve hem zaruri hem de insani bir zorunluluk olan evrenin fethi kabul görecektir. Proletaryaya önderlik ederek ancak Troçkizm insanlığın evrenin fethi aşamasına girmesini sağlayabilir, ki bunun anlamı da neredeyse ücretsiz ve nicelik olarak sınırsız bir enerji kaynağı elde etmek üzere güneş enerjisini toplayıp mikro enerji dalgaları aracılığıyla dünyaya yollayacak olan ve üzerinde en az dünyadaki kadar iyi bir yaşam kalitesinin olacağı yapay uyduların yaratılmasıdır. Troçkizm insanlığın gerçekleştirmiş olacağı en büyük sıçramanın olabilirliğini, evrenin sosyalizm tarafından fethini işaret etmektedir.”

Türkiye’nin “Yeni” Ekonomi Programı

0

Eylül ayı önemli ekonomik açıklamalar ve değişimlerin olduğu bir ay oldu. Önce ekonominin 2. çeyrekte yüzde 5,2 büyüdüğü açıklandı. Ardından Erdoğan, “faiz sebeptir, enflasyon netice” gibi ekonomide bir karşılığı olmayan argümanını tekrar ortaya attı. Hemen ardından Merkez Bankası faizi yüzde 6,25 gibi yüksek bir oranda artırdı. Erdoğan Varlık Fonu’nun başına geçti. 20 Eylül günü ise hükümet, adına “yeni ekonomi programı” dediği programı açıkladı. Ve açıkça görüldü ki, hükümet bile ciddi bir kriz içinde olduğumuzu tescillemiş durumda. Fakat yine görülüyor ki, tek adam altında bu krizi hafifletecek ya da çözüm yolları arayacak ne programları ne de kabiliyetleri var. Ama sermaye grupları ve hükümet bir noktada birleşmiş durumda: Havanda su döverek krize çare “ararken” işçi ve emekçiler üzerinde büyük bir yoksullaştırma planı… Adına yapısal reform diyecekleri bir kemer sıkma programı…

Herkes önümüzdeki sürecin çetrefilli, zorlu, enflasyon ve işsizliğin çift hanelerde olduğu, konkordatoların, şirket iflaslarının, kitlesel işten çıkarmaların artacağı bir dönem olacağında hemfikir.

İkinci çeyrekte (Nisan-Mayıs-Haziran aylarında) yani seçim öncesinde ülke yüzde 5,2 büyümüş olsa da o dönem doların ve faizlerin bu kadar artmadığı bir dönemdi. Cebimizde hissedemediğimiz balon büyüme dönemleri de artık kapanmıştır. Bankaların kredi bile vermeye yanaşmadığı, borçlanmanın maliyetli olduğu yeni bir kriz döneminde olduğumuz çok açık.

Yeni ekonomi programı ne öngörüyor?

Yeni Ekonomi Programı’nda büyüme tahminleri düşürülürken 2018 enflasyon tahmini yüzde 7’den yüzde 20,8’e, 2019 için yüzde 6’dan yüzde 15,9’a, 2020 enflasyon hedefi ise yüzde 5’ten yüzde 9,8’e yükseltildi. Programa göre 2018 için büyüme tahmini yüzde 5,5’ten yüzde 3,8’e gerilemiş olacak. Tahminler 2019 için yüzde 5,5’ten yüzde 2,3’e, 2020 için ise yüzde 5,5’ten yüzde 3,5’e düşürüldü. Hükümet böylece büyümede yüksek, enflasyon ve işsizlikte düşük rakamların 2021’e kadar yakalanamayacağını ilan etti.

Biz de kesin bir şekilde söyleyebiliriz ki, bu hedeflerin yakalanması bile çok zor. Gerçek enflasyon ve işsizlik rakamlarının daha yüksek olacağını, büyümenin ise küçüleceğini söyleyebiliriz.

Yeni ekonomik program açıklanırken Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Türkiye için kendi öngörülerini açıkladı. OECD’ye göre 2018’in ikinci yarısında büyüme yaklaşık yüzde 0,2 olacak. 2019 tüm yılın büyüme tahmini ise yüzde 0,5. Bu şu anlama geliyor: Her çeyrekte, bir öncekinden daha büyük bir küçülme olacak.

Hükümetin programına göre vergi gelirlerinde bu yıldan gelecek yıla yüzde 20 artış ve vergilerin tabana yayılması öngörülüyor. Bu nokta önemli, emekçiler üzerindeki vergi yükünün artacağının bir göstergesi. Bunu, zaten dolaylı vergiler (ÖTV-KDV vb.) altında ezilen ve tüm vergi gelirlerinin büyük bölümünü sağlayan emekçilerden daha da fazla vergi alınacağının bir göstergesi olarak okuyabiliriz. Tüm bunlar olurken büyük holdinglerin borçlarının ertelenmesi, batmaları halinde tüm yükü devlet bankalarının üstlenmesi gibi durumlarla karşılaşacağımız, şu ana kadarki gidişata bakıldığında kesin.

Hükümetin bir programı var, peki ya bizim?

Hükümet bile açıkladığı ekonomik programla kara bir tablo çiziyor. Son aylarda ise kitlesel işten çıkarmaların arttığını görüyoruz. Flormar’ın ardından çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle direnişe geçen İstanbul 3. Havalimanı işçileri, Yeşil Kundura’nın konkordato (yani borçların anlaşmalı yeniden yapılandırılması) ilan etmesiyle kapıya koyduğu işçiler, Manisa Indesit fabrikasında toplu işten çıkarma, Denizli’deki 60 yıllık “Başarı Tekstil” şirketinin iflas bayrağı açması, son olarak Diyarbakır’da farklı sektörlerdeki 50’nin üzerinde şirketin, borçlarını ödeyemez hale geldikleri gerekçesiyle konkordato başvurusu yapması… Bunlar sadece son iki hafta içinde olanlar.

Öyle görülüyor ki, önümüzdeki süreçte işçi sınıfının her sektöründe kıpırdanmalar olacak. Buna karşılık hükümet en ufak bir kazanıma yol açmamak için çok sert bir biçimde işçilerin karşısına dikilecektir. Bu durumda işçilerin mücadelelerini birleştirecek bir işçi-emekçi programına ihtiyacımız var. Tüm sendikal örgütler bu program etrafında hareket etmelidir.

Hükümet, hem teşhis koymakta hem de çözmekte zorlanıyor. Bu kapitalist kriz ancak siyasi arenada alınacak radikal kararlarla çözülebilir. Erdoğan’ın iddia ettiği gibi “serbest piyasa koşullarından taviz vermeden” kesinlikle çözülemez.

Dövizin hızla yükselmesinin önüne geçmek için sıkı bir sermaye kontrolü gerekiyor. Mademki Türk lirasına karşı bir manipülasyon var, o zaman sabit kura geçilsin. Ülkeye giren döviz kontrol edilsin, denetlensin.

İşsizliğe karşı, iş saatleri 6 saat 4 vardiya biçiminde yeniden düzenlensin ve işten atmalar yasaklansın!

Yüksek faizle tüm toplumun kanını emen bankalar merkezi bir devlet bankası altında birleştirilsin. Kâr etmesine rağmen özelleştirilen Tüpraş, Türk Telekom, SEKA, şeker fabrikaları vb. gibi Türkiye’nin en büyük şirketleri kamulaştırılsın ve varlık fonuyla birlikte bu merkezi bankaya tabi kılınsın.

Şirketlerin tüm defterleri açılsın! Kim manipülasyon yapmış? Kim vergi kaçırmış? Kim gerçekten iflas etmiş? Ve en önemlisi kim ne kadar kâr etmiş? Görelim.

Bu tip bir işçi-emekçi programı olduğunda Türkiye üzerinde hiçbir ülke oyun oynayamaz, manipülasyon yapamaz. Radikal önlemler olmaksızın serbest piyasa içerisinde bir çözüm yok. Gerçekçi bir çözüm istiyorsanız “o program öyle olmaz böyle olur” diyebilmeli ve rejimin işçi düşmanlığına karşı mücadeleleri birleştirmeliyiz.

Kriz gerçek, çözüm politiktir

0

Şimdi de “Kriz yok”(muş), “manipülasyon var”(mış). Bütün sermaye ve patron gruplarının yağma ve sömürüden daha büyük bir pay almak için birbirlerine saldırdığı bir sistemde, özel bir “saldırıya”, “manipülasyona” gerek kalmaz. Kapitalizm işte tam da budur, hepsi birbirine saldırır. Yerlisi, millisi, yabancısı tüm kapitalistler birbirleriyle kıyasıya rekabet ederler, birbirlerini piyasadan silip o sektöre hâkim olmaya çalışırlar. Devlet ve hükümet düzeyinde egemen olanlar kamu kredilerinden ve diğer imkânlardan yararlanırlar, diğerlerini ezmeye çalışırlar. Devlet mülkiyetindeki kamu mallarını ve birikimlerini kendi yararlarına yağmalarlar.

Sonuç: Rekabet nedeniyle kapitalistlerin kâr oranları düşmeye başlar. İşletmeler dara girer, borçlarını ödeyemez hale gelir. Hükümet, sermaye gruplarına desteğini ve bu arada devlet hizmetlerini sürdürebilmek için uluslararası sermayeye borçlanmaya devam eder. Böylece hem bütçe açık verir hem de dış borç yükü artar. Kamu malları tamamen satılarak açık kapatılmaya çalışılır, ama bu da yetmez. Öylesine borçlanılır ki, borçların faizleri bile ödenemez hale gelir. Ülkenin dışarıdan gelecek kredilere ve yatırımlara olan bağımlılığı daha da artar.

Böyle olunca, ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın kapısına koşulur. “Aman gelin, kredi verin, borç verin, burada yatırım yapın” diye. Amerikalı patronlarla toplantılar yapılıp onlara “Türkiye’nin yatırım cenneti olduğu” anlatılır. Bankalarıyla, sanayisiyle ülke ekonomisi dışa daha da bağımlı hale getirilir. 250 bin dolar getirene Türkiye vatandaşlığı vaat edilir. Sonra da içeri dönüp, “bize saldırıyorlar” hikâyesi okunur.

Kim kime saldırıyor?

Yerli olsun yabancı olsun, sermaye kâr edebileceği her şeye saldırır. Evet yabancı sermaye de saldırıyor, ama onlara kılavuzluk eden bizzat AKP ve Tek Adam rejimi. 16 yıllık iktidarları sırasında 80 yıllık bütün kamu birikimini emperyalistlere ve onların aracılarına peşkeş çektiler. Bakın neler yaptılar:

Türk Te­le­ko­m’­un yüz­de 55’i Arap ser­ma­ye­si Ojer Te­le­ko­m’­a, Tüp­ra­ş’­ın yüz­de 51’i 4,1 milyar do­la­ra İn­gi­liz Shell-Koç or­tak­lı­ğı­na sa­tıl­dı. THY’­nin yüz­de 26’sı, Pet­ki­m’­in yüz­de 25’i, Halk Ban­ka­sı’nın yüz­de 17’si, Te­le­ko­m’­un yüz­de 9’u bor­sa­da ya­ban­cı ya­tı­rım­cı­la­ra sa­tıl­dı. TE­KE­L’­in 6 adet si­ga­ra fab­ri­ka­sı 1,7 mil­yar do­la­ra Hol­lan­da mer­kez­li British&Ame­ri­can To­bac­co’ya sa­tıl­dı. TE­KE­L’­in iç­ki bö­lü­mü­nü alan yer­li Mey, 3 yıl son­ra al­dı­ğı fi­ya­tın 2,5 ka­tı­na his­se­le­ri AB­D’­li fon TPG’­ye dev­ret­ti. Fon 5 yıl son­ra bu işletmeleri, Me­y’­in satın aldığı fi­ya­tın yak­la­şık 10 ka­tı fi­ya­ta İn­gi­liz Di­age­o şir­ke­ti­ne sat­tı. Bankacılık sektörünün yüzde 50’si, sigortacılık sektörünün yüzde 70’i yabancı şirketlerin kontrolüne geçti. İlaç pa­za­rın­da hâ­liha­zır­da 106 ya­ban­cı şir­ket var ve pa­zar pay­la­rı yüzde 70 dü­ze­yin­de. Akar­ya­kıt sek­tö­rün­de­ki ya­ban­cı­la­rın pa­yı yüz­de 65, do­ğal­gaz­da yüz­de 15 olur­ken, 2008’de sı­fır olan elek­trik pi­ya­sa­sın­da­ki ya­ban­cı ser­ma­ye pa­yı, yapılan özel­leş­tir­me­le­rin ar­dın­dan yüz­de 20 se­vi­ye­si­ne çık­tı. Daha neler neler; çay fabrikaları, kamu arazileri, binalar…

O halde eğer bir saldırı varsa, saldırganı dışarıda aramaya hiç gerek yok. Asıl saldırgan, kamu kaynaklarını yerli yabancı tüm sermaye gruplarına peşkeş çeken hükümetin bizzat kendisi. Saldırıya uğrayan da kamu kaynakları, yani emekçi halkın birikimi. Ama dahası var: Bütün bunları Gezi Parkı’nda protesto eden insanlara saldıran da bu hükümet. Grevleri yasaklayan da, milletvekillerini, gazetecileri hapse atan da o. Üçüncü havalimanında haklarını savunan işçilere saldırıp önderlerini tutuklayan da bu rejim.

Yeni saldırılar geliyor

Krizin bir gerçek olduğu, yazının başındaki rakamlardan apaçık ortada. Dolar yükseliyor, enflasyon artıyor, borç ödenemez hale geliyor, işsizler çoğalıyor, işyerleri iflas ediyor, kapanıyor. Buna dünyanın her yerinde büyük harflerle KRİZ denir. Manipülasyona, özel saldırılara gerek yok. Sermaye gruplarının ve patronların kâr hırsı her zaman bu tür krizlere neden olur. İşte ülke şimdi bunu yaşıyor.

Bugüne kadar çalışan halk kesimlerine saldırarak durumu bu hale getirdiler. Şimdi de patlak veren krizin üstesinden gelmek için yeni saldırılar planlıyorlar. Hazine bakanının açıkladığı “Yeni Ekonomik Plan” bunun habercisi. Bakan, enflasyonun önümüzdeki dönemde yüzde 20’lerin üzerine çıkacağını, büyümenin yüzde 2’lerin altına düşeceğini ilan etti. Yani kriz daha da derinleşecek. O zaman ne planlıyorlar?

“Devlet tasarruf edecek” diyorlar. Yani eğitim, sağlık ve diğer harcamalarda kısıntılara gidilecek. Özellikle kamuda ücret artışları engellenecek, işçi tensikatları olacak. Devlet bütçesinden tasarruf aynı zamanda yatırımlarda ve kredilerde de sınırlamalara yol açacak. Üstelik büyümenin de aslında “küçülme” olduğunu belirtiyorlar. Yani sanayide daralma olacak, işyerleri tensikatlara yönelecek, işyeri iflasları ve kapatmaları yaşanacak. Ücretler dondurulacak ve geriletilecek. Bunu yüzde 20’lerin üzerine çıkacak olan enflasyonla birlikte düşünecek olursak, halkın geçim düzeyinde muazzam düşüşler olacak. Aç ve yoksul insanların ve ailelerin sayısında büyük artışlar görülecek.

İşte bütün bu saldırılar aslında politiktir. Zira hükümetin krizden çıkma uygulamaları, halk kitlelerinin üzerine yönelik bir saldırı politikasıdır. Eğer işçi ve emekçi yığınlar bu saldırılara sessiz kalırsa hükümetin politikası başarıya ulaşmış olacak.

Ama eğer halk yığınları, yerli ve yabancı sermayenin bu hükümet aracılığıyla başlattığı saldırıya direnirlerse o zaman başka politik çözümler gündeme gelebilecektir. Direniş hattı ise, işsizliğe ve hayat pahalılığına karşı acil bir mücadele programı etrafında birleşmesi gereken sendikaların ve tüm işçi-emekçi örgütlerinin birleşik iradesi üzerinde kurulabilecektir.

İsveç seçimleri: Ütopik sosyalizmin sonu

0

Sosyal demokrasinin anavatanı olarak nitelendirilen İsveç’te parlamento seçimlerine aşırı sağcıların oy patlaması damgasını vurdu.

9 Eylül günü gerçekleştirilen seçimlerde Sosyal Demokrat Parti, Yeşil Parti ve Sol Parti’den oluşan Sol Blok yüzde 40,6 oy alırken, merkez sağ partilerden oluşan “İttifak” adlı blok ise yüzde 40,3 oy oranına ulaştı.

Seçimin şok edici sonucu hiç kuşkusuz, Nazi kökenli küçük bir akımdan türeyen İsveç Demokrat Partisi’nin eriştiği yüzde 17,6’lık oy oranıyla İsveç’in üçüncü büyük siyasal gücü konumuna yerleşmesiydi. Zira bu muazzam oran, 2015 yılından beri göçmen krizinin itinayla kaşınmasının bir yansımasıydı.

Bu sonuçlarla, parlamentoda merkez sağ 141, merkez sol 140, SD ise 68 milletvekili ile temsil edilecek.

Avrupa’da yükselen aşırı sağın dehşet uyandırıcı yeni bir halkası olan “İsveç Demokratları”, ilk kez sürpriz bir şekilde parlamentoya girdikleri 2010 yılında adlarından söz ettirmişlerdi.

Jimmie Åkesson tarafından yönetilen bu ırkçı hareket, çalışan orta sınıftan oy alıyordu. Ancak işsizlik ve 2015 yılından beri itinayla kaşıdıkları göçmen sorunu üzerinden işçi sınıfının kimi kesimlerinden de oy almayı başarıyor artık. Irkçı partiye oy verenlerin başında, tarihi 100 yıllık mücadelelerle dolu işçi sendikaları konfederasyonu LO’nun üyeleri geliyor. Son yoklamalar, seçimde işçilerin neredeyse yarısının ırkçı partiye oy verdiğini ortaya koyuyor.

Reform çağının kalesi

İsveç Sosyal Demokrat Partisi ilk kez 1932 yılında Köylü Partisi ile yaptığı işbirliği sayesinde iktidara geldi ve 1976 yılına kadar aralıksız olarak İsveç’i yönetti. Günümüzde “İsveç modeli sosyal demokrasi” olarak bilinen yönetim anlayışı büyük oranda bu sürecin ürünü.

İsveç 1950’lerden 2000’lere kadar devrimci Marksizm’e bir alternatif olarak gösteriliyor ve pazar ekonomisi ilkelerine sadık kalarak bir refah ve demokrasi toplumu yaratılabileceği ütopyasının kanıtı olarak sunuluyordu. Bu dönemim ana sloganları, “sol ilkeler”, “liberal bir ekonomi” ve “demokrasiydi”.

Oysa uzun iktidar yıllarının ardından özelleştirilen sağlık ve eğitimde kalite düzeyi düştü, fabrikalar kapandı, hizmet yerine kârlılığı ilke alan açgözlü bir kapitalist sınıf türedi. Dahası ülkede göçmen sayısı arttı ve özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelen “gayrı medeni” Müslümanlar yeni dönemin günah keçisi oldular. AB ile bütünleşme sürecinin de bu ekonomik yıkımdaki payı yadsınamaz.

“İsveç sosyalizmi” emekçi yığınlara gitmek, üretim alanlarında kontrol ve mülkiyet ilişkilerine yanıt geliştirmek ve ırkçılıkla savaşmak yerine çözümü AB komisyonlarında kulis yapmaya, çokuluslu şirketlerle yürütülen pazarlıklara ve dahası ırkçı partilerle yabancı düşmanlığı yarıştırmaya havale etti.

İsveç işçi sınıfı saflarında yerlisi ve göçmeniyle uluslararası dayanışma eksik, dahası toplumda ırkçılığın ve nefretin arttığı ortada. Gerçek şu ki, işçiler ırkçı partiye oy vererek aslında kendi sınıf çıkarlarına ihanet ediyorlar. Dolayısıyla İsveç’te acil bir devrimci görevle karşı karşıyayız.

İsveç’in emekçi çoğunluğunu “göçmeniyle”, “yerlisiyle” kapsayabilecek ekonomik yapıyı planlı ekonomi doğrultusunda örgütlemeyi öngören bir siyasi proje inşa edilmeli. Tüm dünya gibi İsveç de militan bir işçi hareketini, art arda kazanılan zaferlerle güçlenen sosyalist bir hareketi, kapitalizmi ehlileştirmeyi değil yenmeyi hedefleyen bir çizgiyi bekliyor yeniden dört gözle.

Kosta Rikalı işçiler, kemer sıkma politikalarına karşı 3 haftadır grevde

0

Hükümetin mali reform planına karşı Kosta Rikalı işçilerin başlattığı grev 3. haftasına girdi. Sendikaların ve öğrenci örgütlerinin katılımıyla ülke genelinde protestolar düzenlendi. Üç haftayı bulan süreçte protestocular polis şiddetine maruz kaldı.
Grev ve protestolar 10 Eylül’de başlamıştı ve aynı gün sendikalar tarafından süresiz genel grev çağrısı yapıldı. Sendika ve hükümet temsilcileri arasında defalarca yapılan görüşmeler sonuçsuz kaldı. 25 Eylül’de başkent San Jose’de yüz binlerce insanın katıldığı bir yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşte vergi reformu reddedildi ve Kosta Rika hükümetinin eylemcilere dönük saldırıları kınandı. “Krizin faturasını zenginler ve kapitalistler ödesin”, “Çocuğumun geleceği için savaşıyorum”, “Halka adil davranana kadar hükümete huzur yok” gibi sloganlar kullanıldı.

Mizah ve protesto bir arada

Yürüyüşe “Kedi Yürüyüşü” adı verildi çünkü hükümet ve bazı basın kuruluşları, greve çıkan işçilerin daha önce düzenledikleri yürüyüşe yalnızca bir avuç insanın katılacağını iddia etmişti. (İspanyolcada “dört kedi” anlamına gelen cuatro gatos, çok az sayıda insanın bir araya gelebildiği durumları ifade eden bir deyim). Bunun üzerine Kosta Rikalılar, mizah anlayışlarını eylemleriyle birleştirdiler ve sloganlarıyla dövizlerinde bu kinayeyi kullanmaya başladılar. Yürüyüşe öküzleriyle katılan bir çiftçi şunları söyledi: “Bu yürüyüşe, Kosta Rika’nın en yoksul vatandaşlarını temsilen katılıyorum. Hükümet çiftlikleri hiç ziyaret etmediği için öküzlerimi buraya getirmeye karar verdim. Ben köylüyüm ama cahil değilim. Biz vergilerimizi ödüyoruz ama zenginler bizden çalıyor. Biz çiftçiler olarak, buna artık göz yummayacağımızı hükümete göstermek için buradayız.”

İşçi düşmanı reform planı

Hükümetin bütçe açığını kapatmak için öne sürdüğü mali reform planı, işçi düşmanı önlemler içeriyor. Bu önlemler arasında işsizlik yardımında, maaşlarda, tazminatlarda ve ikramiyelerde kesinti yapılması bulunuyor. Tasarıya göre ayrıca bazı hizmet ve ürünlere katma değer vergisi eklenecek, temel gıda ürünleri üstündeki vergi muafiyeti kaldırılacak, kamu harcamaları dondurulacak ve elektrik ve suya zam gelecek. Kısacası reform, en çok işçi sınıfını ve yoksulları etkileyecek.

Hükümet, krizi önlemek için bu reformdan başka bir çözüm olmadığı konusunda ısrarcı. Buna karşın greve çıkan işçiler, kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleyi sürdüreceklerini ifade ediyor ve mali reform planının geri çekilmesini talep ediyorlar. Hükümet ise tasarıyı geri çekmeyi reddediyor ve görüşmeleri sürdürmenin ön koşulu olarak greve ve eylemlere son verilmesini istiyor.

Kosta Rika öğretmen sendikası APSE’nin başkanı Melida Cedeno şunları söylüyor: “Burada toplanan insanlar, işçi sınıfının omuzlarına daha fazla vergi yükü bindirilmesini istemiyor. Grevimiz süresiz olacak ve hükümet tüm işçilerle masaya oturup tasarıyı geri çekene kadar sonlanmayacak.”

Kürtaj hakkı için mücadele sürüyor!

0

Kadınların haklarını yok sayan kapitalist hükümetlere karşı dünya çapında kürtaj hakkı mücadelesi sürüyor.

Arjantin Senatosu 8 Ağustos’ta, az bir oy farkıyla kadınların kürtaj hakkını tanımayı reddetmişti. Düzen partileri ve Kilise gibi dini kuruluşlar güvenli ve yasal kürtaja karşı kadın düşmanı kampanyaların başını çekiyor. Ancak tek kürtaj karşıtı onlar değil, aralarında Peronistler ve hatta Kirchneristler de var. Hatta, Peronist sendikalardan bazıları 7 Temmuz’da kürtajın yasallaşmasının sendikalar tarafından karşılanan sağlık planları üzerinde yaratacağı ekonomik yükten “endişe” duyduklarına ilişkin bir bildiri yayınladılar. Buna rağmen, Arjantinli kadınların kapitalist ideolojiye ve dini muhafazakârlığa tepki olarak başlayan ve dünya çapına yayılan seferberliği durdurulamıyor. Ni Una Menos’un (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) açtığı politik alan ve eylemlilik, uluslararası kadın grevleriyle devam ediyor. Kadınlar kemer sıkma politikalarına, cinsel istismara ve eşitsizliğe karşı sokakları işgal etmeye devam ediyor. Bu minvalde, kürtaj mücadelesinde tüm dünyaya öncülük eden Arjantin kadın hareketinin yeni hedefi 28 Eylül’ün tüm dünyada uluslararası kürtaj günü olarak bir mücadele gününe dönüştürülmesi.

Türkiye’de kürtaj yasal mı?

Kürtaj hakkı, biz Türkiyeli kadınlar için de hâlâ yakıcı ve güncel bir talep olarak duruyor. Mevzuatla ilgili değişiklik tasarısı, 2013’teki kadın hareketinin çabasıyla geri çekilmişti ancak siyasi söylemlerle sanki yasakmış gibi algı yaratıldı. Şu anda birçok hastane ve sağlık çalışanı kürtajın yasak olduğunu düşünüyor. Hatta yasal sürenin kaç hafta olduğuna dair de bilgi kirliliği yaşanıyor. Yasadaki “onuncu haftanın sonuna kadar” vurgusu “onuncu haftaya kadar” olarak yanlış yorumlanırken, bazı hekimlerin kendileri de bunu gerekçe göstererek kişilerin taleplerini reddediyor. Yine yasal düzenlemede herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen anestezinin sürece dahil edilmesi ve kürtajın yapılabileceği zamanın daralması veya anestezi uzmanının ya da gönüllü doktorun bulunmaması gibi nedenlerle kürtaj talepleri reddediliyor.

Kürtaj hakkı mücadelesi, kadınların bedensel özerkliği için mücadele ettiği tıbbi bir talepten çok öte bir anlam ifade ediyor. Çünkü bugün tüm dünyada güvenli kürtaja erişim, imkânlar doğrultusunda farklılaşmış olduğu için sınıfsal bir başkaldırışı da içinde barındırıyor. IMF’nin borç yapılandırmasına karşı Türkiye’yle benzer bir ekonomik krizi yaşayan Arjantinli kadınlar “Yaşamak, Özgür Olmak, Borçtan Kurtulmak İstiyoruz” sloganıyla mücadeleyi sadece cinsiyete ilişkin taleplerle sınırlı tutmadıklarını gösteriyorlar. Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz şiarı etrafında toplanan kadın hareketi, dünyanın her yerinde benzer mücadeleler veren kadınlar arasındaki ortaklıktan besleniyor ve enternasyonalizmi politik kimliğinin temel bir parçası olarak görüyor.

Arjantinli kız kardeşlerimizin 28 Eylül’le devam eden mücadelelerini destekliyoruz ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonunun bildirisinden bir bölümü okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de, kendi bedenlerimiz üzerine karar verebilmemiz için ikinci kez sokakları fethetmemiz gerekiyor. Dünya çapında bir milyar dört yüz milyondan fazla kadın kürtajın yasak olduğu ya da bir şekilde sınırlandırıldığı ülkelerde yaşıyor. (…) Kürtaj sebebiyle ölenlerin sorumlusu kadınları baskı altına alan, kontrol eden erkek egemen kapitalist sistemin ta kendisi. Kendi kararımızı verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrolü ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz. Bu nedenle İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak tüm dünyadaki kadın hareketlerini, feminist organizasyonları, siyasi partileri ve sendikaları eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Tüm dünyada erkek egemen baskıya karşı savaşan; sosyalist bir bakış açısıyla mücadelesini, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadeleleriyle birleştiren bir kadın hareketi için!”

28 Eylül 2018: Yasal kürtaj için yeni bir #küreselçığlık (#gritoglobal)

0

Dünya çapında kadın hareketi mücadelesi, haklarımızı elimizden almaya çalışan kapitalist hükümetlere karşı mücadelede dünyayı sarsıyor. Ücret eşitsizliğine ve cinsiyetçi düzenlemelere karşı ikinci uluslararası kadın grevini gerçekleştirdik. Hem toplumsal cinsiyet temelli ve cinsel şiddete karşı hem de yasal kürtaj hakkı için sokaklara çıktık ve İrlanda’da büyük bir seferberlikle kürtaj hakkını kazandık. Çünkü biliyoruz ki geçmişte de haklarımızı sokakları fethederek kazanmıştık. Bu 28 Eylül’de yasal kürtaj hakkı için küresel bir eylem düzenlemeyi hedefliyoruz.

Kadın mücadeleleri dalgası bağlamında Arjantin’deki yasal kürtaj mücadelesi, tüm dünyaya yayılan yeşil bir akımla çok büyük bir uluslararası dayanışma yarattı ve pek çok ülkesinde kürtajın ya kısıtlandığı ya da tamamen yasak olduğu Latin Amerika’da bu mücadelenin uyanmasını sağladı. Şili, Meksika, Venezuela, Peru, Paraguay, Kosta Rika, Kolombiya ve Brezilya’da kadınlar kürtaj mücadelesine tekrar başladılar. Yeşil fularlar, kendi bedenlerimiz üzerinde söz sahibi olmak için verdiğimiz mücadelenin sembolü haline geldi. Aynı şekilde Brezilya, Şili ve Meksika’nın pek çok şehri çok önemli seferberliklere tanık oldu.

Dünya genelinde kürtajın illegal olmasından sorumlu başlıca kurumlardan biri olan Katolik Kilisesi, kadın hareketi mücadelesi ve çeşitliliği üstündeki gerici rolü nedeniyle ciddi bir kriz yaşıyor. Kilisenin adı çocuklara yönelik cinsel istismar skandallarına karıştı. Bu durum, Papa Francis’in İrlanda’ya düzenlediği son ziyaretinde seferberlikleri ateşledi. İrlanda’da 14.500’ü aşkın kişi din adamları tarafından tacize uğradığını ve bu durumun kilise tarafından örtbas edildiğini açıklamıştı. ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yayınlanan bir jüri raporuna göre Katolik Kilisesi’nden 300’ü aşkın rahip binden fazla kişiye cinsel istismarda bulundu ancak kilise suçlamaları reddetti. Aylar önce Şili’de bir kısmı çocuk olan 250’den fazla kişinin kilise çalışanları tarafından istismara uğradığı açıklandı, 150’yi aşkın kilise çalışanının hakkında soruşturma açıldı ve Papa, Şili Katolik Kilisesi’nin tüm piskoposlarını istifa etmeye zorladı.

Dünyanın %40’ında kürtaj hâlâ daha gizlice yapılıyor ve küresel kadın hareketinin sonucu olarak artık kürtaj hakkı mücadelemizi daha kolay sürdürebilmekteyiz. Örnek olarak, Şili’de kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını öneren yasa tasarısı veya Brezilya’da gebeliğe son vermek isteyen kadınların artık cezalandırılmaması için PSOL tarafından sunulan tasarı gösterilebilir.

Dünya çapında bir milyar dört yüz milyondan fazla kadın kürtajın yasak olduğu ya da bir şekilde sınırlandırıldığı ülkelerde yaşıyor. Gizli kürtajdan kaynaklanan komplikasyonlar nedeniyle her yıl 47 binden fazla kadın hayatını kaybediyor. Kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü olan 28 Eylül’de, kendi bedenlerimiz üzerine karar verebilmemiz için; bizi kontrol altında tutmaya ve sömürmeye çalışan erkek egemen kapitalist sisteme karşı kürtajın yasadışılığına son vermek için ve her şeyden öte, gizli kürtaj yüzünden daha fazla kadının ölmemesi için ikinci kez sokakları fethetmemiz gerekiyor. Dünya genelinde, gebelikte anne ölümlerinin %8 ila %11’i güvensiz koşullarda yapılan kürtajdan kaynaklanıyor. Dahası, hayatını bu şekilde kaybetmek zorunda kalanlar yoksul, genç, göçmen ve işçi kadınlar. Kürtaj sebebiyle ölenlerin sorumlusu, kadınları baskı altına alan ve kontrol eden erkek egemen kapitalist sistemin ta kendisi.

Kendi kararımızı verebilmek için cinsel eğitim, kürtaja mecbur kalmamak için doğum kontrolü ve ölmemek için yasal kürtaj istiyoruz. Bu nedenle İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak tüm dünyadaki kadın hareketlerini, feminist organizasyonları, siyasi partileri ve sendikaları eylemler düzenlemeye çağırıyoruz. Tüm dünyada erkek egemen baskıya karşı savaşan; sosyalist bir bakış açısıyla mücadelesini, toplumun diğer ezilen ve sömürülen kesimlerin mücadeleleriyle birleştiren bir kadın hareketi için!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Direnişteki Cargill işçileriyle röportaj

0

İşten atıldıkları günden bu yana 157 gündür direnen Cargill işçileri 13 Eylül’de Bursa Orhangazi’deki fabrika önünden Cargill genel merkezinin olduğu Paladium Tower’a yürüyüşe geçtiler. Gazete Nisan olarak direnişlerini Cargill Türkiye genel merkezinin olduğu Paladium Tower önünde devam ettiren Cargill işçileriyle yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Merhaba Sonbahar

0

“Kar başlıyor yağmaya.

Burda kimler kalacak?

Eskisi gibi gene

taşlarla yoksullar.”

Bertolt Brecht

“Günaydın İstanbul,

Bugün 23 Eylül 2021, günlerden perşembe, bizleri güneşli ve sıcak bir gün bekliyor. Ahh nerede o eski sonbaharın ilk ayı… Neyse gündem başlıklarına geçelim.

…

Bugün elektriğin verileceği ilçeler Beşiktaş, Fatih ve Adalar.

….

Kâğıt stoklarının azalması sayesinde artık Resmi Gazete sadece internette yayınlanacak, kâğıt pahalılığından sonra basımı devam eden tek gazeteydi.

….

Futbolda yeni zaferler kazanıyoruz, Sayın Başkan bu başarıyı bile engellemek isteyen hainlerin olduğunu belirterek, “Orada eksik gösterilen bir sarı kart var, bunu araştırması için bakanımı görevlendirdim,” dedi.

…

Avrupa Birliği Genel Konseyi’nin raporuna göre, dünya genelindeki ekonomik krizin derinleşmesinin nedeni olarak yüksek işçi maaşları ve tatil günlerinin fazla olması gösterildi.

…

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz.”

Dolar artıyor, faizi de peşinden sürüklüyor. Gelecek hayallerimiz başka bahara kalırken, 3 ay sonra buzdolabını nasıl dolduracağımızdan endişeliyiz. Evet, kapitalizmin özü olan ve faturanın emekçilere kesildiği o buhranlı döneme gelmiş bulunmaktayız, aslında kriz kapıyı çok önceden çaldı. Ve krizin faturası şimdiden bizlere kesilmeye başlandı, mutfak harcamaları, okul, ulaşım derken ipin ucu kaçtı, ödeyemeyeceğimiz yükler omuzlarımızda. Peki bu hep böyle mi olmak zorunda, yani fatura hep bize mi kesilecek?

Yazının başında, gelecekten bir radyo programı, trafikte yalnız olan bizlere sesleniyordu. Her satır başında artık bu kadar olmaz diye ya sinirlendik ya da hayret ettik veya yeni gerçeklik ile karşılaşmanın şaşkınlığını gülerek görmezden geldik. Nasıl 3 yıl önce bugüne inanmayacaklarımız varsa, aynı şey gelecek için de geçerli. Ama bunun olmaması için yapabileceklerimiz var.

  • Toz pembe haberlere son, kriz ne psikolojik ne de teğet geçti! Mesela benim sokağımda şimdiden durmuş 3 tane inşaat var, hani betonu büyümenin simgesi olarak gösterenler vardı ya, ağaçları kesenler, şimdi üreterek büyüyeceğiz diye yeni bir yalanın peşinde.
  • Her gün, her öğlen dışarıda yemek artık bir yere kadar. İşyerlerimiz neden bize yemek vermiyor ya da sağlığımızı düşünmüyor? Yeni işler gelirken, kâr ederken iyi, kriz anında mı bizim maaşlarımız, ihtiyaçlarımız gözlerine battı?
  • Bankalara borç harç vs. yaptık ettik, burada kimse neden ayak-yorgan ikilemine girmesin, çünkü yaşamak istiyoruz, hem de insanca! Devlet, saray çevresindeki zenginlerin borçlarını yeniden yapılandırmak yerine, bizlerin borçlarına çözüm bulmalı.

Evet, hepimiz aynı gemideyiz fakat onlarla aynı yerleri paylaşmıyoruz. En ufak çalkantıda kaçacaklar, kapıları da açmayacaklar. Ve bir şey yapmazsak gemi ya karaya oturacak ya da batacak, bunun da faturasını yine bize kesecekler.

Krizin faturası patronlara, ama nasıl?

0

Ekonomik krizin giderek derinleşmesi, sanayi merkezlerinde işten çıkarmaları da beraberinde getirdi. Her fırsatta “garibanların” koruyucusu olduğunu dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun tepesinde oturduğu Tek Adam Rejimi, krize dair pozisyonunu almış görünüyor. Öyle ki ülkenin her yerinde işten çıkarmalara, sendikal haklar önündeki engellere karşı mücadele eden işçilere polis-jandarma zoruyla karşılık vermekten geri durmadı. Geçtiğimiz günlerde yüzlerce işçi çeşitli işyerlerinde direnişteyken gözaltına alında, onlarcası da tutuklandı.

Rejimin işçilerin karşısında patronların safında tutum alması beklenir bir durum. Peki, işçi sınıfının örgütleri olan sendikalar kriz ve işten çıkarmalar karşısında nasıl bir tutum alıyor?

Türk-İş’in 21 Eylül’de gerçekleştirdiği başkanlar kurulunun ardından yayımladığı bildiride şu ifadeler yer alıyor: “Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için ‘ortak akıl’ etrafında birleşilmelidir. […] Kamuoyuna açıklanan Orta Vadeli Program’da yer alan ekonomik hedeflere ulaşılması ortak beklentidir. Ülkenin gerçekleriyle uyumlu kalkınma hedefi ve sosyal politikalarla donatılmış bir programın uygulanmasına, toplumun tüm kesimleri gücü oranında katkı sağlamalıdır.”

Görüldüğü gibi ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu kriz karşısında hükümetin açıkladığı ve tamamen işçi düşmanı programına eklemlendiğini ilan etmiş durumda. Hak-İş ise, hükümet gibi, bir ekonomik kriz olmadığı kanaatinde olacak ki bu konuda tamamen sessiz kalmayı tercih ediyor.

DİSK ise toplu işten çıkarmaların yasaklanmasını ve ücretlerin derhâl artırılmasını talep eden bir mücadele programı sunuyor. Yani işçilerin tek tek işten çıkarılması DİSK için bir sorun teşkil etmiyor, sadece toplu tensikat bir sorun! Bunun yanında ücretlerin enflasyon karşısında korunması gerektiğini ve derhal zam yapılması gerektiğini vurguluyor. Oysa gerçek enflasyon karşısında ücretler çoktan erimiş durumda. Kaldı ki, kimi şirketlerin işçilerin tepkisinden çekindikleri için “önleyici zam” yaptıkları da bir gerçek. Bu durumda, DİSK’in önerdiği ve belirsiz bir ücret artırımı öneren mücadele programı kriz karşısında bir çözüm olmaktan uzak.

Bu veriler ışığında, biz işçilerin sendikalara sahip çıkmasının ve bu yolla örgütlerimize taleplerimizi taşımanın önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Zira, patronlar ve onların işbirlikçilerinin kâr oranlarına endeksli çözüm önerilerinin bizler için kalıcı çözüm olması mümkün değil. İşten çıkarmaların derhal yasaklanması ve ücretlerin her ay düzenli olarak enflasyon oranında artırılarak korunmasını sınıf örgütlerinin gündemine taşımak ve bu örgütler aracılığıyla mücadeleye atılmak, var olan mücadeleleri daha ileriye taşıyabilmek için olmazsa olmaz bir koşul.

AKP’nin yeni 2023 vizyonu: İflas, tensikat, işsizlik

0

Hükümetin geçtiğimiz günlerde açıkladığı Yeni Ekonomik Program’dan (YEP) da izlenebileceği üzere önümüzdeki yıllarda iflaslar ve işten çıkarmaların devam edeceğini söylemek yanlış olmaz. Zira, Berat Albayrak’ın açıkladığı verilere göre Türkiye yeniden enflasyon ve düşük büyüme sarmalına girmiş durumda. Hükümetin açıkladığı verilerin gerçekdışılığını bir kenara bırakıp, söz konusu verileri temel alsak bile, en iyi ihtimalle 2021 yılında %5 büyüme hedefine ulaşılabileceği öngörülmüş durumda. Bu, içinde bulunduğumuz ekonomik krizin henüz en dip noktasında olmadığımızın da bir işareti. Buna dayanarak, AKP’nin 2023 vizyonunun işçi ve emekçiler için hiç de vaat edildiği gibi cennet bahçesi olmayacağını söyleyebiliriz. Daha şimdiden ülkenin her yerinden, borç yapılandırma, konkordato, iflas ve tensikat haberleri geliyor.

Üçüncü Havalimanı: İnşaat İşçileri Sendikası ile söyleşi

0

İnşaat İşçileri Sendikası 3. Havalimanı’ndaki direnişin önemli bileşenlerinden biri idi. Gözaltı saldırıları sürecinde yönetim kurulunun pek çok üyesi kolluk güçlerinin şiddetine maruz kalmıştı.

Üçüncü havalimanı işçisi bir İSG uzmanı ile röportaj

0

3. Havalimanı inşaatında çalışıp iş kazası geçirmiş bir A sınıfı iş güvenliği uzmanı ile yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz. Röportajımızın özellikle çalışma koşullarındaki kötü gidişi pek çok işçinin nasıl normal kabul ettiğini ve burjuva basınında yansıyanın aksine işçilerin artık tamamen dayanılamaz koşullara karşı ayaklandığını bir kez daha gözler önüne sereceğine inanıyoruz.

Manisa Indesit’te toplu tensikat

0

Manisa organize sanayi bölgesinde Türk Metal sendikasının örgütlü olduğu, eski adı İndesit, şimdiki adı ise Whirpool olan beyaz eşya fabrikasında 300 işçi sorgusuz sualsiz kapının önüne kondu. Üretim düşüklüğünü bahane eden patron, vardiyaları teke düşürerek önümüzdeki dönemde de işten çıkarmaların olacağının habercisi oldu.

Biz bu röportajı yaptıktan bir gün sonra İndesit Whirpool beyaz eşya fabrikasında, pres makinasında sıkışarak yaşamını yitiren işçi Necmi Çoban, iki işçinin çalışması gerektiği makinada tek başına çalışarak makinanın arkasına düşen parçaları almak için uzandığında feci şekilde can verdi. Uzun süre sessizliğini koruyan Türk Metal, patrona ve onun iş güvenliği tedbirlerine dönük tek bir kelime bile etmedi. İş cinayetine kurban giden Necmi Çoban’ın ailesine baş sağlığı dilemeyle yetinen sendika, işten atmalara da sesini çıkaramamakta. Nedeni ise her fırsatta patronun çıkarlarına öncelik vermekle tescilli oluşudur.

Biz işçiler ancak fabrikalarda kuracağımız komitelerle işyerlerimizde mücadele ederek, işçi denetimini hem fabrikalarda hem de üyesi olduğumuz sendikalarda kurarak, bizlere dönük saldırılara göstermelik cevap vermekten çıkmış, aynı zamanda sırtımızda bir ur gibi taşıdığımız sendika bürokrasinden de kurtulmuş oluruz. Şimdi fabrikalarda dünden daha fazla bir adım öne çıkarak, kalıcı işyeri işçi komitelerimizi kurmamız gerekir.

Nisan: Merhaba

İşçi: Merhaba

Nisan: İşten çıkartıldığınız fabrikada son bir ayda 300 işçi işten atıldı. Sizce bu işten atmaların sebebi ekonomik kriz olabilir mi? İşten atma süreci hakkında bilgi verebilir misiniz?

İşçi: Engelli kadrosundan işe alındığımı biliyordum. İşten atılmayı beklemiyordum. Kadrolu işçilere banka promosyonları yattı. Bana yatmadı. İnsan kaynaklarını aradım. Bana neden promosyon yatmadığını sordum. “Siz engelli kadrosunda değilsiniz ki, sözleşmelisiniz.” cevabını aldım. İnsan kaynaklarına gittim, sözleşmem olduğunu söyleyip sözleşmemi çıkarttılar. Daha sonra benimle birlikte 300 işçiyi üretimin düşmesi sebebiyle işten çıkarttılar. Asıl sebep krizdi fakat gerekçede bu yazmıyordu. Pazartesi işimize son verildiği söylendi, Salı günü öğleden sonra 15:30’da çıkış belgelerimizi verdiler.

Nisan: Yönetimden hiç kimseyle görüşme şansın oldu mu?

İşçi: Yönetim kurulu değişmiş. Adı İndesit olan fabrika Whirpool Beyaz Eşya olmuş. Muhatap olacağımız yetkili bir kişi bile yoktu. İnsan kaynaklarından beni işe alan görevliyle konuştum. İşe girerken ısrarla engelli kadrosunda çalıştırılmak istediğimi vurgulamıştım ve o da kabul etmişti. Şimdi bir yanlışlık olduğunu söyledi.

Nisan: Bu ani işten çıkartma sizi ekonomik olarak etkiledi mi?

İşçi: Evimiz kiralık. Kredi borcum var. Maaşım zaten icradaydı. Karın tokluğuna çalışıyordum. Bize hiçbir açıklama yapılmadan kapının önüne konduk. 28 Ağustos’tan beri işsizim. Engelliyim. Engelli kadrosunda iş arıyorum. Engelli olduğum için birçok işyeri koşullarının uygun olmadığını söyleyerek işe almıyor.

Nisan: Çalışmış olduğunuz fabrikada örgütlü sendika Türk Metal’in işten atmalara karşı tepkisi ne oldu?

İşçi: Üyesi olduğumuz sendika bırakın işten atmalara tepki göstermeyi, üretim alanındaki çeşitli sorunları çözmekte bile tepki göstermiyor. Örneğin ilk işe girdiğimde yemek kartımı vermediler. Kaç defa talep ettiysem de, sendika temsilcilerine söylediysem de kartımı vermediler. Tam dört ay başka işçi arkadaşlarımın yemek kartlarını kullandım. Kimi zaman ise aç çalıştım. Yazlık ve kışlık kıyafetleri zamanında vermekte gecikiyor, aynı iş elbiselerini bazen yıkayamadan giymemize sebep oluyorlardı. Sendika temsilcilerine söylediğimiz zaman ise “Sipariş verilmiş, gelecek, idare edin” diyorlar ve geçiştiriyorlardı. En insani ihtiyaçlarımıza cevap üretemeyen sendika işten atmalara karşı sesini çıkarmadı ama maşımızı aldığımızda aidat almasını iyi biliyor.

Nisan: İşten çıkartılmayla ilgili dava yoluna gitmeyi düşünüyor musunuz?

İşçi: Evet. Bundan önce arabuluculuk hizmetini kullanmak istedik. Arabulucuya gittiğimizde işyerinin avukatı, fabrika yetkililerinin ödeyecek paralarının olmadığını, istediğimiz yere başvurabileceğimizi söylediği bilgisini aldık. İşten atılan arkadaşlarla görüştük. Dava açmaya karar verdik. Bizimle muhatap olmaya bile gerek görmeyen işverenin işinde günde 16 saat çalışmamıza rağmen bize bilgi dahi vermemesi yüzünden haklarımız sonuna kadar arayacağız.

Nisan: Teşekkür ederiz bize zaman ayırdığınız için.

İşçi: Ben teşekkür ederim bizim sorunlarımızla ilgilendiğiniz için.

Nisan: Mücadelenizde bizim de size yardımcı olacağımız bir konu olursa Gazete Nisan olarak sonuna kadar yanınızda olacağımızı bilmenizi isteriz. Ekonomik krizin faturasını bizlere yükleyenlerden hesabı işçi ve emekçiler soracaktır.

Gazete Nisan Manisa

3. havalimanı: Sendikalar iş cinayetlerine karşı derhal seferber olmalı

0

Türkiye’de her üç ayda bir, bir Soma oluyor; yani her ay yüzün üzerinde sınıf kardeşimizi, iş cinayetlerinde kaybediyoruz. Gerekli güvenlik ve sağlık tedbirleri, patronlara bir ek maliyet olarak gözüktüğü için şantiyeler, fabrikalar, atölyeler işçilerin mezarları haline geliyorlar. Adeta “mezarda emeklilik” olarak anılan politikaların henüz emekliliği gelmemiş olan emekçi kardeşlerimize dayatıldığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu kanayan yaraya karşı derhal harekete geçilmesi gerektiği aşikar. İşçilerden yana bir güvenlik ve sağlık tedbirleri siyaseti inşa edilmeli, hem de acilen.

İşsizlik tırmanıyor!

0

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in 17 Eylül 2018 günü açıkladığı Haziran 2018 dönemi İşgücü İstatistikleri ile İŞKUR tarafından açıklanan Ağustos 2018 dönemi verilerini değerlendirdi. DİSK-AR’ın işsizlik ve istihdama ilişkin değerlendirmelerine göre:

  • Mayıs 2018 döneminde yüzde 9,7 olan dar tanımlı standart işsizlik 0,5 puan artarak yüzde 10,2 olarak gerçekleşti. Dar tanımlı işsizlik bir önceki yılın aynı dönemine göre 64 bin kişi artarak 3 milyon 315 bine ulaştı.
  • Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik ise bir önceki aya göre 0,3 puan artarak 10,9 olarak gerçekleşti.
  • Mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik yüzde 12,8 olarak gerçekleşirken, mevsim etkilerinden arındırılmış genç işsizliği 19’a yükseldi.
  • Geniş tanımlı işsiz sayısı 5 milyon 950 bini aştı.Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 17,1 olarak hesaplandı.
  • Ağustos 2017 döneminde 2 milyon 560 bin olan kayıtlı işsiz sayısı Ağustos 2018’de 192 bin artarak 2 milyon 752 bine yükseldi.
  • Kadın işsizliği yüzde 13,2, genç kadın işsizlik oranı ise yüzde 24,6 olarak gerçekleşti.
  • 930 bin üniversite mezunu işsiz durumda. Her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda. Diğer bir ifadeyle dört gençten biri boşta gezer durumunda.
  • Çalışmayan nüfusun 1 milyon 659 binini iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar oluşturdu.
  • 484 bin işsiz ise iş bulma ümidini kaybetmişdurumdadır.

 

DİSK-Ar’ın bu çalışmasına şu adresten ulaşılabilir: http://disk.org.tr/wp-content/uploads/2018/09/DISK-AR-is%CC%A7sizlik-ve-istihdam-raporu-Eylu%CC%88l-2018-1.pdf.

3. havalimanı işçileri, kapitalist çalışma koşullarına karşı ayaklandı

0

24 Haziran seçimleri öncesinde İnce’den Akşener’e, Karamollaoğlu’ndan Erdoğan’a bütün adaylar işçilere ve emekçilere tutmayacakları sözler verirlerken ve işçi düşmanı ekonomi programlarını gizlemeye çalışırlarken, çeşitli göz boyama eylemleri gerçekleştirdiler. Bunların belki de, işçileri kandırmaya dönük olarak en büyük olanı, Erdoğan’ın bir seçim propagandası olarak 3. havalimanına uçağıyla inmesiydi. Erdoğan bu havalimanına inişiyle bir fetih gerçekleştirdiğini düşünüyordu; halktan vergi toplayarak, emperyalistlerden borç alarak, kamu kaynaklarının içini boşaltarak zar zor yaptırmaya didindiği bu havalimanı, onun seçilmesi gerektiğinin en açık işareti değil de neydi? Ama Erdoğan bu havalimanını yaptırırken sadece vergileri, borçları ve kaynakları kullanmıyordu. Aynı zamanda binlerce işçi sömürülüyor, çağ dışı koşullarda kölece çalıştırılıyor ve her gün iş cinayetlerinde öldürülüyorlardı.

3. havalimanı kan ile terin üzerinde yükseliyor. Eğer olur da havalimanı bitecek olursa, yurt dışından ve içinden İstanbul topraklarına inenler, ayaklarını bir mezara basacaklar. Havalimanını var eden, onu inşa eden işçiler her gün ölüyorlar. Tahta kurularının vücutlarını kemirdiği hücrelerde uyumaya zorlanıyorlar. Ücretleri kesiliyor veya hiç verilmiyor. Yolda geçirdikleri süre, mesai saatinden sayılmıyor. İşçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmadığı koşullarda çalışıyorlar. Servis kazaları ise neredeyse her gün yaşanan bir hadise.

14 Eylül günü havalimanında, çamurlu yollarda ilerleyen bir servis yine devrildi. Servise hızlı olması söylenmişti çünkü işçiler bir an önce mesaiye başlamalılardı. Aşağı yukarı iki dakikalık bir ek mesainin getireceği kâr için, iki sınıf kardeşimiz kaza geçiren serviste öldüler, daha fazlası ise yaralandı. Bu son cinayet girişimi (çünkü bizim için işçilerin sağlık ve güvenlik tedbirlerini “maliyetli” olacağı gerekçesiyle almamak ancak bir cinayet girişimidir) işçilerin sabrını taşıran son damla oldu. Üçüncü havalimanı işçileri 14 Eylül günü iş bıraktılar; organize olup, taleplerini iletecekleri merkeze doğru yürüyüşe geçtiler. Jandarma şantiye alanına girip eyleme müdahale etti, plastik mermi ve gaz kapsülleriyle işçileri sindirmeyi denedi. Saldırıya rağmen iş bırakma eylemi durmadı ve bütün gün sürdü.

İşçilerin şirket yöneticilerine sunduğu 15 maddelik talep listesi şöyle:

– Eyleme katılan işçiler işten atılmayacak.

– Habersiz şekilde işten atılanlar işe iade edilecek.

– Servis sorunu çözülecek.

– Yatakhane, lavabo, banyo temizlikleri düzenli olarak yapılacak, tahtakurusu sorunu çözülecek.

– Revir personelinin işçilerle ilgilenmesi, gerekli sağlık malzemelerinin temin edilmesi sağlanacak, işçilere dönük aşağılayıcı muamele engellenecek.

– Maaşların tamamı hesaba yatırılacak, elden maaş ödemesi yapılmayacak.

– Geçmişe dönük ödenmeyen ücretler ödenecek.

– İşçi ve formenler aynı yemekhanede yemek yiyecek.

– Sorunlara sebep olan İGA yetkilileri görevden alınacak.

– Talepler basın karşısında okunacak.

– İş cinayetleri çözülecek.

– 6 aydır maaşları yatırılmayan işçilerin ödemeleri yapılacak.

– Bayram ikramiyesi verilecek.

– Azerbaycanlı işçilerin bulunduğu ekibin başı Selim Öztürk, yarattığı mağduriyet dolayısıyla işten atılacak.

– İşçi kıyafetleri alınacak.

Bu talepler henüz kabul görmedi ve bu nedenle de mücadele henüz sonuçlanmadı. Jandarma birlikleri, saraydan aldıkları emirle sabaha karşı şantiyeyi bastı, kapıları kırdı, işçileri yaka paça dışarı çıkardı ve zor kullandı. Şu ana kadar toplam 543 işçi gözaltına alındı. Evet 543 işçi, havalimanı üzerinden kâr elde edecek olan Beştepe’nin ve oligarkların talepleriyle zorla alıkonuyor.

Anlaşılan işçilerin gözaltına alınması emrini veren yetkililer, 15 maddelik bir talep listesine sahip olan işçilerin listesini 16 maddeye çıkardığını anlayamıyor: Bütün sınıf kardeşlerimiz derhal serbest bırakılsın!

Üçüncü havalimanı işçileri, başkanlık rejiminin sömürü çarkları karşısında bir çıkış yolu arayan bütün emekçilere ve işçilere yolu gösterdi. Tabiri caizse onlar buzu kırdı, yolu açtı. Şimdi bütün bir sınıfın ve sınıf sendikaları ile partilerinin, havalimanı işçilerinin haklı talepleri etrafında kenetlenmesinin zamanıdır.

Krize karşı mücadeleye dair iki zıt görüş

0

Son günlerde ekonomik kriz üzerine yapılan tartışmalarda iki haber dikkat çekti. Birincisi son derece olumlu. Kayseri’de tekstil, metal, mobilya ve kamu iş kollarından 14 işyerinin işçileri bir araya gelip krize karşı mücadeleyi tartışmışlar. Kuşkusuz bu amaçla toplanan işçilerin birlik, dayanışma ve mücadelenin gerekliliğine dikkat çekmeleri çok doğal ve önemli. Umarız bu tür toplantılar ve mümkünse komiteleşmeler yaygınlaşır, güçlenir.

Ama bizim özellikle dikkatimizi çeken tartışmalar sırasında ileri sürülen görüşlerden bir tanesi oldu. Dayanışma ve mücadele elbette önemli, ama bu mücadelenin hedeflerini koymak ve o hedefler çevresinde birliği örüp seferberliğe geçmek daha da önemlisi. Bir iki somut ve acil talep ve slogandan oluşan bir program olmadığı sürece birlik de içeriksiz kalır.

Konu işsizlikken, toplantıya katılan bir işçinin “Üç vardiya değil de 6 saat çalışma yapıp 4 vardiyaya geçilsin. Hem işten çıkarma olmaz, hem istihdam artar” ve “İşten atılmalar yasaklansın” görüşlerini ileri sürdüğünü okuyoruz. Mükemmel iki öneri. İşçi sınıfının bilincine özgü, kapitalizme karşı mücadeleyi neredeyse özetleyip somutlayan öneriler bunlar.

Partimiz İDP de yıllardan beri bu fikirleri savunuyor. Ücretlerde kısıntı olmaksızın işgününün 6 saate indirilmesi ve 4. vardiyaların kurulması. Ve de tabii, ekonomik nedenlerle işten atmaların yasaklanması. Eğer krizin faturasını biz işçiler değil de onu yaratanlar, yani patronlar ödeyecekse bu talepler uğruna mücadele kaçınılmaz. Biz bu iki talebe “kapanan işyerlerinin kamulaştırılması” ve “dış borçların ödenmemesi” taleplerinin de eklenmesinin doğru olacağı düşüncesindeyiz.

Değinmek istediğimiz ikinci haber ise akademisyen Prof. Dr. Mustafa Durmuş’a ait. Hocaya kesinlikle saygısızlık etmek istemeyiz. Nitekim kendisi, Evrensel gazetesinde yayımlanan röportajında mevcut ekonomik krizin altında yatan neoliberal kapitalizmin teşhirini çok güzel biçimde yapıyor. Ama sonuç olarak önerdiği çizgiyi paylaşmıyoruz.

Hoca, “Peki işçiler, emekçiler bundan nasıl çıkabilir, krizin faturasının halka çıkarılması nasıl engellenebilir?” sorusuna verdiği yanıtta, “Hemen aklıma gelenler şunlar: Kooperatifleşme ve yerel meclisler kurmak. Yani yeni bir tanımla üretici, tüketici kooperatiflerini yerelden başlayarak kurmak” diyor.

Bizce, işçileri ve emekçileri krizin sonuçlarından korunmaktan ziyade krizin nedenleriyle mücadeleye yönlendirecek olan kooperatifler olamaz. Gerek üretim gerekse tüketim kooperatifleri kapitalist ekonomi koşulları içinde faaliyet göstermek zorundadır, bu nedenle de hammadde, üretim araçları, krediler ve pazarlar açısından sistemin kendisine bağımlı halde kalırlar. 2008 dünya krizinden beri denemeye alınan bu tür kooperatifçilik tam da bu nedenlerle gelişememiş, sonuçta çoğu sisteme teslim olmuş, geri kalan bazıları da insanların kendilerini kurtardıklarını sandıkları gettolara dönüşmüştür. Kooperatifler, olanağı olanların gettolara çekilerek kendilerini “vahşi kapitalizmden” kurtarma amacının ötesinde bir işe yarayacaksa, o da tüketim ürünlerinin biraz daha ucuza edinilmesi işlevi olabilir ancak. Yani, pahalılıktan biraz olsa korunmak.

Arjantin’deki 2001 müthiş krizi sırasında kapanan pek çok işyerine işçiler el koymuş ve kooperatifler biçiminde işletmeye başlamışlardı. Ama onlar da enerji, hammadde ve pazarlar açısından kapitalist piyasanın içine sıkışmışlar, sonunda devletten bu işletmelerin kamulaştırılması doğrultusunda mücadeleye girişmişlerdi.

Bu açılardan, mevcut krizin etkilerinden korunmanın ötesine geçerek kapitalizmin kökenine inecek talep ve sloganlarla, örgütlenme yöntemleriyle seferber olmamız gerekiyor. Bu açıdan ilk haberdeki, iş günün 6 saate indirilmesi, 4. vardiyaların kurulması, işten çıkarmaların yasaklanması, kapanan işyerlerinin kamulaştırılarak işçi denetiminde işletilmesi gibi son derece basit ve anlaşılır talepler uğruna mücadele çok daha “gerçekçidir”. İşçi için bu kadar basit ve hayati talepleri bakalım kapitalizm karşılayabilecek mi…

The Assad regime and its allies are preparing for a bloody final act in Idlib

0
İdlib'de rejimin ve Rusya'nın saldırılarını protesto etmek için halk 7 Eylül günü sokaklardaydı.

After capturing the rural Damascus and Daraa region in the south, the Assad regime and its allies now go after Idlib. While Russia and the regime have already started carrying out air attacks to the region whose population is now close to 3 million with refugees from areas under the control of the opposition, major land operations are still in preparation. Turkish Army keeps its presence in Idlib, the designated “de-escalation zone” of the Astana process, through 12 observation points as well.

The Idlib operation is the last ring of the “sweeping operation” carried out by Assad and his allies. At the end of 2015, the Assad regime launched its counter-attacks supported by Russian air forces as well as Hezbollah and Iran-handled militias and has begun capturing one by one regions controlled by the opposition. The regime forces first captured Aleppo then rural Damascus, and then headed for the Daraa region where an insurrection had started. Armed groups and civilians living in these captured regions had been relocated to Idlib as a result of deals made with the regime forces. If we set aside the region under the control of the PYD, Idlib had remained the only region outside of the control of the regime, and its population doubled, nearing 3 million. This background reveals the simple and clear plan of the regime and its allies: first squeezing the opposition to Idlib by taking the rest of the country under control, and then carrying out an ultimate attack at Idlib allowing to step into the “transition period” with a strong arm in order to guarantee the future of the regime.

If the regime forces were to capture the province of Idlib completely through air and land operations, this would be the bloodiest act of the Syrian war in which hundreds of thousands of people had already lost their lives. A military operation carried in this region with the densest presence of civilians would bring about new massacres as well as causing the displacement of hundreds of thousands of people, leading to a new wave of exodus. At present, about 2 million residents in Idlib survive on humanitarian aids coming via Turkey. A new attack would only make this precarious situation worse.

The imperialist collaboration

While the US, the EU and Turkey declared themselves in opposition to an operation against Idlib due to humanitarian reasons, they nonetheless remain as implicit collaborators of the Assad regime given their approval of its previous military operations and victories. The priority of the US that have never really stood against the Assad regime beyond mere discourse, is to sustain its control in the eastern part of the country provided by way of YPG and to ensure the recognition of the region’s population. As long as there are no attacks against this region, the US have no quarrels with Assad or Russia over the current circumstances or future of Syria.

The EU countries whose primary concern is to avoid a new wave of refugees entrusted such prevention to Erdogan with hopes that Turkey would do justice to its role as “buffer zone” in case of a new wave of refugees. In the aftermath of the failure of its racist and sectarian policies, the Erdogan regime has used the Astana process to shift its political attitude towards one that is based on recognizing the existence of the Assad regime and negotiating with Russia and Iran in order to preserve its influence in Syria. In negotiations with Russia, Turkey consented to the capturing of opposition-controlled regions by the Assad regime in exchange for receiving permission to carry out the Afrin Operation and the Operation Euphrates Shield. While the Erdogan regime now seems to be in opposition to operations against Idlib that have long been visible in the horizon, Erdogan will eventually consent to the Idlib operation if new negotiations with Russia and Iran involving compromises benefiting Turkey against PYD-YPG materialized. The current priority of the Ankara government is to keep the new immigration wave at the border of Syria and fulfilling its duty as the “border patrol” of the EU as best and effectively as possible.

The people of Idlib repressed from all corners

The people of Idlib are not only subject to the attacks carried out by the Assad regime and its allies; but they are also trying to survive faced with repression from radical Islamist groups who has military dominance in the region. The biggest military force in the region is Tahrir al-Sham whose core is composed of the al-Nusra front with connections to al-Qaeda. In addition to Tahrir al-Sham, Syrian Liberation Front, the military coalition of various Salafist groups, controls certain zones in Idlib. These Islamist groups implement repressive practices against local populations, and against women especially while at the same time making a systematic effort towards wiping out local councils and civilian activists.

The Assad regime and its allies present the existence of armed Islamist groups that they characterize as terrorist as justification for a military operation in the region. In reality, the Assad regime considers anyone or any sector of the Syrian population that is against its rule as terrorist, hence their annihilation, justified. It is because of these attacks against all regime-opponents with no discrimination that hundreds of thousands of lives have been lost, half of the country’s population has been displaced and more than 5 million Syrians had to leave their homeland. These facts reveal what is really meant “clearing the region off of terrorism.” At the same time, people of Idlib had already carried through various protests and mobilizations against the repressive measures of the radical Islamist groups and against fights amongst the latter under the leadership of the local councils and civilian activists. Now the same people of Idlib are trying to make their voices heard globally via protests and actions against the military operations of the Assad regime in their region.

As revolutionary socialists, we firmly reject the military operations of the Assad regime and its allies against Idlib. Such military intervention in Idlib would bring nothing but a new wave of massacres, displacement and immigration. At the same time, we condemn and reject the collaborative and disingenuous politics of the US, the EU and Turkey towards and in Syria. We consider jihadist groups to serve as the “fifth column” of the regime, proving themselves as enemies of Syrian people and as reactionary and counter-revolutionary forces at every occasion. Under these current conditions, all external powers — whether they are direct supporters of the Assad regime like Russia, Iran or Hezbollah, or indirect ones like Turkey or the US — should withdraw from the region, and that the Syrian people should be able to self-determine their future, free from the attacks of the regime and repression of the Islamists. Revolutionary socialists will continue fighting towards these goals and standing with Syrian people.

Irak’ta ayaklanma: Dersler ve politikalar

0

Irak kapitalizmi Temmuz ayında zor günler geçirdi. Çapı, etkisi, şiddeti ve radikalliği açısından geçmiş dönemlerde yaşanan seferberliklerden derhal ayrışan bir ayaklanma, ülkenin bütün güney bölümünü etkisi altına aldı. Temel ticari ve ulaşım araçları olan limanlar ile havayolları yoksullar tarafından kapatıldı. Hükümet binaları kuşatıldı. Baştaki İslamcı Şii partinin yerel merkezleri ve hükümet işbirlikçisi silahlı birimler saldırılara uğradı. Söz konusu olan; bölgenin egemen sınıflarını, onların siyasal gardiyanlığını üstlenen elit politikacılarını, burjuva devlet aygıtını ve onun daimi ordusunu karşısına almış olan devrimci bir ayaklanmadır. Güney Iraklıların “eskisi gibi yönetilmek istemedikleri” açık.

Yağmuru bile

0

Aydın’da bir süredir bedava su vaatleri havada uçuşuyor. Yerel seçimlerin yaklaşması ise bedava su vaatlerinin bir tartışma konusuna dönüşmesine, hatta “su savaşları” denecek bir boyuta ulaşmasına zemin hazırladı. Aydın’ın Germencik ilçesinin MHP’li Belediye Başkanı bir süre önce “Su haktır, ücretsiz olmalı” demişti. AKP’li Efeler İlçe Başkanı, büyükşehri aldıklarında suyun belli bir tonuna kadar para almayacaklarını iddia etti. Bunun üzerine Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, AKP ve MHP’lilere çağrıda bulunarak suyun bedava olması için Aydın milletvekilleri aracılığıyla bir kanun önerisini TBMM gündemine getireceğini açıkladı.

Millet Bahçesi mi, Beştepe Bahçeleri mi?

0

Erdoğan’ın seçim vaatleri içerisinde 17 ila 28 millet bahçesi yapılması vardı. Görünen o ki, bu vaat kâğıt üzerinde kalmayacak.

Esad rejimi ve müttefikleri İdlib’de kanlı finale hazırlanıyor

0
İdlib'de rejimin ve Rusya'nın saldırılarını protesto etmek için halk 7 Eylül günü sokaklardaydı.

Esad rejimi ve müttefiklerinin Şam kırsalı ve güneyde Deraa bölgesini ele geçirmesinin ardından sıra İdlib’e geldi. Muhaliflerin denetimi altındaki bölgelerde yaşayanların İdlib’e sığınması veya gönderilmesiyle nüfusu 3 milyona yaklaşan bölgeye Rusya ve rejim uçaklarının saldırıları hâlihazırda başlamışken, kara operasyonu için hazırlıklar da yoğun bir şekilde devam ediyor. Astana süreciyle birlikte “gerginliği azaltma bölgesi” ilan edilmiş olan İdlib’de Türk ordusu da 12 gözlem noktasında varlığını sürdürüyor.

İdlib operasyonu, Esad ve müttefiklerinin “süpürme harekâtının” son halkasını oluşturuyor. 2015’in sonunda Rusya’nın hava desteği ve İran ile Hizbullah’ın milis güçleriyle karşı saldırıya geçen Esad rejimi, muhaliflerin denetimi altındaki bölgeleri teker teker ele geçirmeye başlamıştı. Önce Halep’i denetimi altına alan rejim güçleri, ardından Şam kırsalına yönelmiş ve sonrasında güneyde, ayaklanmanın başladığı Deraa bölgesini ele geçirmişti. Ele geçirilen bölgelerdeki silahlı gruplar ve bölgede yaşayan siviller, rejimle yapılan anlaşmalarla İdlib’e taşınmışlardı. PYD’nin denetimindeki bölgeyi saymazsak, böylece İdlib, rejimin kontrolü dışında kalan tek bölge haline geldi ve vilayetin nüfusu ikiye katlanarak 3 milyon sınırına yaklaştı. Bu çerçevede, rejim ve müttefiklerinin planı oldukça basit ve netti. Öncelikle, muhalefeti İdlib’e sıkıştırıp ülkenin geri kalanını kontrol altına almak ve ardından İdlib’e nihai saldırıyı gerçekleştirerek, “geçiş dönemine” hâkim ve güçlü şekilde girerek rejimin geleceğini garanti altına almak.

Eğer rejim güçleri, İdlib vilayetinin tamamını hava ve kara destekli operasyonla ele geçirecek olursa, Suriye’de şimdiye dek yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği savaşın en kanlı aşaması sahnelenecek. Sivil yoğunluğunun en yüksek olduğu bölgeye düzenlenecek bir askeri operasyon, yeni katliamları beraberinde getireceği gibi, yüz binlerce kişinin evlerini terk etmesi ve yeni bir toplu göç dalgasıyla sonuçlanacak. İdlib’de hâlihazırda yaklaşık 2 milyon kişi Türkiye üzerinden gelen yardımlarla hayatlarını sürdürebiliyor ve yeni saldırı bu durumu da katlanılmaz bir hale getirecek.

Emperyalizmin işbirliği

İdlib operasyonuna insani gerekçelerle karşı çıktığını açıklayan ABD, AB ve Türkiye ise Esad’ın askeri operasyonlarına ve zaferlerine onay vererek, rejimin zaferinin örtük işbirlikçileri oldular. Söylemlerin ötesinde Esad rejimini hiçbir zaman karşısına almayan ABD’nin önceliği, ülkenin doğusunda YPG aracılığıyla sağladığı denetimi sürdürmek ve bu bölgedeki nüfuzunun tanınmasını sağlamak. Bu bölgeye dönük bir saldırı olmadıkça, ABD’nin Suriye’nin mevcut durumu ve geleceğine ilişkin Esad ve Rusya’yla bir sorunu bulunmuyor.

Temel önceliği yeni bir mülteci akınının önüne geçilmesi olan AB ülkeleri ise, bu meselenin engellenmesini Erdoğan’a havale etmiş durumda ve olası yeni bir mülteci akınında Türkiye’nin “tampon bölge” rolünü layıkıyla yerine getireceğini umuyor. Erdoğan rejimi ise, Suriye’ye dönük ırkçı ve mezhepçi politikasının iflas etmesinin ardından, Astana süreciyle Esad rejiminin varlığını temel alarak, İran ve Rusya ile pazarlıklarla, Suriye’deki etkisini koruma çabası yoluna girmişti. Rusya’yla yapılan pazarlıklarla, Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarına izin verilmesi karşılığında, muhalefetin kontrolündeki bölgelerin Esad tarafından ele geçirilmesine onay verilmişti. Şimdi, İdlib’e dönük olarak gerçekleşeceği uzun zamandır belli olan operasyona karşı görünmekle birlikte Erdoğan rejimi, Rusya ve İran’la girişilen yeni pazarlıklarla, özellikle PYD-YPG’ye karşı elde edebileceği yeni tavizler çerçevesinde, İdlib operasyonuna onay vermek durumunda kalacaktır. Ankara hükümetinin şu anki önceliği, yeni göç dalgasını Suriye sınırında tutarak, AB’nin “sınır bekçiliği” rolünü etkin bir şekilde yerine getirmek üzerine kuruludur.

İdlib halkı her taraftan baskı altında

İdlib halkı yalnızca Esad ve müttefiklerinin saldırıları altında kalmıyor, aynı zamanda, bölgedeki askeri gücü elinde bulunduran radikal İslamcı grupların baskısı altında yaşıyor. Bölgedeki en büyük askeri gücü, El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’nin çekirdeğini oluşturduğu Heyet Tahrir el Şam oluşturmakta. Bunun dışında, selefi örgütlerin askeri koalisyonu Suriye Kurtuluş Cephesi İdlib’in çeşitli bölgelerini denetim altında tutuyor. Tüm bu İslamcı örgütler, yerel halka, özellikle de kadınlara yönelik baskıcı uygulamalarda bulunuyor ve yerel konseyleri, sivil aktivistleri ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir çaba sarf ediyorlar.

Esad rejimi ve müttefikleri bölgedeki askeri operasyon için, terörist olarak nitelendirdikleri silahlı İslamcı grupların varlığını gerekçe gösteriyorlar. Gerçekte ise, Esad rejimi için halkın kendisini onaylamayan tüm kesimleri birer terörist ve ortadan kaldırılmaları meşru. Rejimin ayrım gözetmeyen saldırıları sonucu, yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği, ülke nüfusunun yarısının yerinden edildiği ve 5 milyondan fazla insanın ülkesini terk etmek zorunda kaldığı hatırlanırsa, rejimin “bölgeyi terörden temizlemekle” neyi kast ettiği oldukça açık bir hale gelmekte. Öte yandan İdlib halkı, yerel konseylerin ve sivil aktivistlerin öncülüğünde birçok defa radikal İslamcıların baskılarına ve cihadçılar arası çatışmalara karşı çıkan eylemler ve seferberlikler gerçekleştirdiler. Şimdi ise İdlib halkı rejimin askeri operasyonuna karşı eylemler düzenleyerek dünyaya sesini duyurmaya çalışıyor.

Devrimci sosyalistler olarak Esad rejiminin ve müttefiklerinin İdlib’e dönük operasyonunu kesin olarak reddediyoruz. İdlib’e dönük askeri müdahale yeni katliam ve göç dalgasından başka hiçbir anlam taşımamakta. Aynı zamanda, Türkiye, ABD ve AB’nin Suriye’deki ikiyüzlü ve işbirlikçi tavrı kınıyor ve reddediyoruz. Cihadçı gruplar ise, rejimin “beşinci kolu” niteliğinde, Suriye halkının düşmanı, gerici ve karşıdevrimci güçler olduklarını her yeni durumda yeniden kanıtlamaktalar. Mevcut durumda tüm dış güçler, gerek rejimin doğrudan destekçisi olan Rusya, İran ve Hizbullah, gerekse de Türkiye ve ABD derhal Suriye’den çekilmeli ve Suriye halkı kendi geleceğine kendisi, rejimin saldırıları ve İslamcıların baskısı olmaksızın, özgürce karar verebilmelidir. Devrimci sosyalistler bu doğrultuda mücadele etmeye ve Suriye halkının yanında olmaya devam edecek.

 

İDP yaz kampı başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi 2018 yılı yaz kampını başarı ile gerçekleştirdi. Kampın ana gündemi 4. Enternasyonal’in 80. kuruluş yıldönümüydü.

Ama çalışmamızın ilk gününü kadın mücadelesi konusuna ayırdık. Önceden kapsamlı bir okumayla hazırlandığımız çalışmayı sunumun ardından atölyelerdeki tartışmalarla sürdürdük. Kapanış oturumunda ise atölyelerde varılan sonuçlar ve tartışmalar ele alındı.

Diğer günlerimizde ise enternasyonal ve enternasyonalizm konularında yoğunlaştık. Bu kapsamda gerek 4. Enternasyonal’in tarihi gerekse de günümüzde bir enternasyonalin gerekliliği, özellikle 2008 dünya ekonomik krizi ve ardından gelişen mücadeleler temelinde olumlu ve olumsuz örnekler üzerinden ele alındı. Sunum, atölye çalışmaları ve kapanış oturumlarında geniş katılımlı ve öğretici tartışmalar yaşadık.

Faşizme ve bürokrasiye karşı mücadele ile Stalinist halk cepheleri politikasına karşı mücadele Sol Muhalefet’ten 4. Enternasyonal’in kuruluşuna giden yolda önemli mihenk taşlarıydı. Ve Troçki’yi Geçiş Programı ve Sürekli Devrim kavrayışları üzerinden yeni bir enternasyonalin inşasının zorunlu ve acil bir görev olduğu noktasına ulaştırmıştı. Tabii 4. Enternasyonal tarihinin diğer önemli noktası da II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Troçkist hareket içerisinde yaşanan gerek taktiksel gerekse programatik tartışmalar ve ayrışmalardan oluşmakta. Kendisini uluslararası Morenist akımın bir parçası sayan partimiz için de bu ayrım noktalarının en önemlileri Pablocu derin entrizm taktiği, Mandelci yeni öncü teorisi ve günümüzde dünya solunun önemli bir kesiminde bilinç bulanıklığı yaratan 21. yüzyıl sosyalizmi tartışması.

İDP yaz kampında bu konuların hepsi ele alınırken belki de vurgulamak gereken en önemli nokta ise şu oldu: Troçkizm sadece tarihsel – teorik bir tartışma konusundan öte bir mücadele programı ve 4. Enternasyonal de bir dayanışma örgütünden öte işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesine, dün ve bugün, en doğru taleplerle önderlik etmeye aday bir dünya partisi.

Ekte, okul çalışmamızın konularıyla birlikte temel metinlerini sunuyoruz.

2018 İDP Yaz Okulu Çalışma Notları.pdf

Ayrıca bkz.: Enternasyonal ve enternasyonalizm

Borç yiğidin kamçısı mı?

0

Son günlerde döviz kurlarındaki yükseliş, ülkenin dış borçlarını yeniden gündeme taşıdı. “IMF’den borç alan değil, borç veren bir ülke haline geldik” diye hamaset yapanlar, kötü gidişi komplolarla açıklayadursun. Biz biraz gerçeklerden bahsedelim…

Türkiye’nin toplam dış borcu 460 milyar dolar seviyesine çıkarak Cumhuriyet tarihinin zirvesine ulaşmış durumda. Merkez Bankası verilerine göre bu borcun 120 milyar doları kısa vadeli. Yani önümüzdeki birkaç ay içinde ödenmesi gerekiyor. Milyarlar, dolarlar, bol sıfırlar konuyu anlamayı güçleştirebilir. Malum, bizim cebimize giren paranın sıfırı kıt. Şöyle söyleyelim: Türkiye nüfusunu kabaca 80 milyon olarak hesaplarsak, 460 milyar dolar borç, Türkiye’deki her bir kişinin uluslararası finans kuruluşlarına 40 bin TL’ye yakın borçlu sayıldığı anlamına geliyor. Üstelik bu borcun büyük çoğunluğu bileşik faiz üzerinden hesap görüyor. Bu da şu demek: Borcun faizinin faizini ödemek için borçlanıyoruz.

Bu borç sarmalından çıkabilmek için, söz konusu dış borcun neden var olduğunu anlamak gerekiyor. Akıllara hemen şu soru gelebilir. Borç almadan ülke ekonomisini rayında tutmak mümkün mü? Hemen cevaplayalım; bu ekonomik sistemle hayır. Bunun iki sebebi var. Birincisi, sermaye ihracı uluslararası ekonomik sistemin belkemiğini oluşturuyor. Dünyanın en borçlu ülkesinin yine dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkesi olan ABD olması ve Türkiye’nin yarısömürge bir ülke olarak bitmek tükenmek bilmeyen bir borç sarmalının içinde bulunması birbirleriyle bağıntılı. Yalnız arada çok önemli bir fark var: ABD’nin ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerin dış borcu, yalnızca dünya emekçilerine dönük değil, kendi aralarında ve kendi ülke işçilerine dönük bir sömürü mekanizmasının da işlediği anlamına geliyor. Türkiye gibi yarısömürge ülkelerin dış borcu ise, ülke emekçilerinin artı emeğinin doğrudan doğruya uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi anlamına geliyor. Buna bağlı olarak ikinci sebep, Türkiye’nin uluslararası ekonomiye katılış biçiminden ötürü, bir başka deyişle yarısömürge olmasından dolayı, sermaye ihraç eden değil sermaye ithal eden bir ülke olmasından ileri geliyor. İhraç ettiğimiz malları üretebilmek için ithalat yapmak zorunda olduğumuz gerçeğine bir de enerji ve petrol harcamaları eklenince, sadece cari açığın finansmanı için bile dış borçlanmanın kaçınılmaz olduğu görülüyor. Dış borç stokunun önemli bir kısmını oluşturan patronların dışarıdan aldığı borçların devlet garantisinde olduğunu da hatırlatalım.

Hükümetin bu konudaki çözümüne gelince; söz konusu borcu çevirebilmek için daha uzun vadeli borçlanmak. Tabii yeni kemer sıkma politikaları eşliğinde… Bir başka deyişle, borç krizini ötelemek, derinleştirmek ve ülke emekçilerinin sırtındaki sömürü çarklarını döndürmek. Oysa bizim uluslararası finans kuruluşlarına verecek tek kuruşumuz yok. Hele patronların borcu için hiç yok! Onurlu bir yaşam ancak cebimizdeki üç kuruşa göz diken bu sömürgenleri def ettiğimiz, dış borç ödemelerini derhal durdurduğumuz zaman mümkün olacak.

Krizin Işığında “Kitle Toplumu ve Kültürü” Üzerine

0

Kapitalizm, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca insan bu ekonomik krizin yıkıcı sonuçlarıyla karşı karşıya… Dünya ekonomik krizinin daha ne kadar devam edeceği, bitip bitmeyeceği, bittiğinde ortaya nasıl bir dünya durumunun çıkacağı ve olası tahribatının boyutlarının ne olacağı şimdilik belirsiz. Bu konuda birçok farklı görüş mevcut. Dünya ekonomik krizini bir iş kazası gibi gören ya da bir tür doğal afet gibi karşılayan kapitalizm taraftarları için yaşananlar geçici. Üstelik onlara göre bu krizin bir de iyi yanı var: Sistem yaşadığı bu deneyimlerle daha da güçlü hale gelecek… İnsanlığın başta açlık ve çevresel yıkım gibi küresel sorunlar karşısında giderek daha çaresiz ve geri dönüşsüz durumlara sürüklendiğini düşünenler için ise mevcut dünya ekonomik krizi hayati önemde bir gösterge.