Tuzla Serbest Sanayi Bölgesi’nde bulunan, güneş paneli üreten, CSUN EURASIA fabrikasında işçiler ücretlerinin ödenmemesi gerekçesiyle fabrikayı işgal etti. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, Çin sermayeli, fabrikada bir yıla yakın süredir ücretler düzensiz ve geç ödeniyordu. Fakat işçilerin son bir aylık maaşlarının ödenmemesi bardağı taşıran son damla oldu. Fabrika işçileri, 7 Haziran’da verilmesi gereken Mayıs ayı maaşlarının yatırılmaması üzerine şirket yetkilileri ile görüştü. Şirket maaşların 13 Haziran’da yatırılacağı sözünü vermesine rağmen, bu sözü tutmadı. Bunun üzerine 430 işçi, 18 Haziran’dan itibaren, maaşlar yatırılıncaya kadar fabrikayı terk etmeme kararı aldı. İki vardiya nöbet tutan işçilerin direnişi sürüyor.
Ürdün: Kriz, kitleler ve sokağın gücü
Mayıs ayının sonu ve Haziran ayının başı Ürdün tarihinin en önemli halk isyanlarından birine sahne oldu. Ürdün emekçi halkı 21 Mayıs’ta meclise sunulan vergi yasasına ve akaryakıt zamlarına karşı ülkenin birçok şehrinde kendiliğinden seferber oldu. Fitili ateşleyen akaryakıt zamları gibi gözükse de kitle öfkesinin birikmesinin arkasında yatan temel nedenleri şu şekilde belirtebiliriz: Ülkede hükümetin 2016 yılında IMF ile yaptığı anlaşma sonucu ekonomik krizin yükünü emekçi halkın sırtına yükleme çabası, bu kapsamda Ocak ayında açıklanan 2018 bütçesinin bir ekonomik kesinti bütçesi olması.
Ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yoksulluk sınırında yaşamaya çalışması, işsizliğin yüzde 18 bandına dayanması, 2018 yılı başında ekmek sübvansiyonlarının hükümet tarafından kaldırılması ve bunların ardından gelen vergi yasası ile akaryakıt zamları yaşam koşulları gittikçe kötüleşen emekçi halkı isyan noktasına getirdi. 30 Mayıs tarihinde meslek örgütleri ve sendikaların genel grev çağrısıyla başlayan eylemler, kitlelerin evlerine dönmemelerinin ve her akşam birçok şehirde seferberliklerin gerçekleşmesinin koşulunu yarattı. Ve kitleler hükümet görevden alınana, vergi yasası geri çekilene ve akaryakıt zamları dondurulana dek sokakları terk etmedi.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, zamların ve yasanın geri çekilmesi ile hükümetin istifaya zorlanması, Ürdün gibi baskıcı ve otoriter rejimler altında dahi, sokak seferberliklerinin ve kitle iradesinin önemli kazanımlar elde edebileceğinin bir kanıtı. Ancak halk isyanı sırasında Ürdün kralının halkın taleplerini desteklermişçesine bir tutum takınması ve hükümeti istifaya zorlayarak sistemin bekasını ve IMF ile yapılan anlaşmaların devamını garanti altına alma çabası, kitle hareketi bir kez geri çekildikten sonra kemer sıkma politikalarının makyajlanarak yeniden gündeme gelebileceğinin göstergesi.
Aslına bakılırsa Ürdün isyanı, 2018 yılında benzer taleplerle birçok ülkede karşılaştığımız kitle seferberliklerinden sadece bir tanesi ve sonuncusu olmayacağını söyleyebiliriz. 2008 dünya ekonomik krizinin ilk dalgasını korumacı politikalara başvurarak atlatmaya çalışan emperyalist merkez ülkeler, ekonomik krizi borçlandırma yoluyla gelişmekte olan bağımlı ülkelere ihraç ettiler. Bugün geldiğimiz noktada ise, bu ülkelerin hemen hepsi bir ekonomik çöküşün içerisinde ya da eşiğinde. 2018 başından bu yana, Latin Amerika, Doğu Avrupa, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkede kemer sıkma politikalarına ve IMF ile yapılan anlaşmalara karşı kitle seferberliklerinin gerçekleşmesi emekçi halkların pastadan aldıkları payın azalmasına karşı açık bir tepkisi. Bu isyanların bazıları hükümetleri geri adım atmaya bazıları ise istifaya zorlasa da, hepsi parlamenter sistemin sınırlarında hapsedildi ve hiçbiri mevcut IMF anlaşmalarının iptali ya da emekçi halklardan yana bir ekonomik programın ortaya çıkmasıyla sonuçlanmadı. 2011 yılında patlayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci sürecinde de diktatörler devrilse de, kitlelerin taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek bir önderliğin ortaya çıkamadığı gibi…
Tüm bu seferberlikler, emekçilerin kendi kaderlerini ellerine alabilmek adına ortaya koydukları bir iradeyi ve sokağın gücünü kanıtlıyor. Ancak bu mücadelelerin kazanımlarının kitlelerden çalınamayacağı, işçi ve emekçilerin bağımsız politik hattını örebilecek, onlara kapitalist sistemin prangalarından bir kopuş sunabilecek bir program ve önderliğin inşasının zorunluluğunu da var gücüyle vurguluyor.
Kazak atları ve tanklar
Haziran 1970 günleri… İzmir’deki metalürji fabrikası Metaş’ta çalışıyorum. Fabrikada örgütlü sendika DİSK’e bağlı Maden-İş. Ayın ilk haftalarında temsilciler ve işyerindeki öncü işçiler arasında huzursuzluk var. Mecliste CHP’li ve Adalet Partili milletvekillerinin ortak önergesiyle 274 sayısı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Grev ve Lokavt Kanununda değişiklik yapılması istenmekte. Amaç sendikal örgütlenmenin ve grev hakkının kısıtlanması. İşçiler ve işyerine gelip giden sendikacılar, bu tasarının durdurulması gerektiğini tartışıyorlar.
15 Haziran Cumartesi sabahı işyerine gelirken servislerde İstanbul’da büyük bir sendikal gösterinin yapılacağı konuşuluyor. Gün boyunca, elektrikli ark ocağının önünde gürültülerin arasında transistorlu bir radyodan haberleri izlemeye çalışıyoruz. Ve o gece otobüse atlayıp İstanbul’a gidiyorum…
Pazar günü önce Kurbağalıdere civarında ve ardından Kadıköy’de tanık olduğum, Türkiye’nin belki de en şanlı ve daha önemlisi en kararlı ve militan işçi ayaklanmasıydı. Sınıf bilincinin doruk noktalarında on binlerce kadın ve erkek proleterin kendi kaderlerini kendi ellerine alma girişimi. Hele o tankların üzerinden atlayan kadın emekçiler… O kargaşa içinde aklıma Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi’nde anlattığı, Kazak askerlerinin atlarının altından geçerek yığınları ileri çeken kadın işçiler geliyor. Askeri birlikler çözülüyor, toplum polisi kaçacak yer arıyor… Kurbağalıdere’nin üstü polis kasklarıyla dolu. O gün işçilerin cesareti basitçe bir yiğitlik örneği değildi; hayır, onlar dünyayı değiştirme gücüne sahip olduklarını görüyorlar ve onu eyleme döküyorlardı.
Ve sonra silah sesleri… Yere düşenler, yaralılar ve ölüler. Aynı anda sendika bürokrasisinin ihaneti. DİSK başkanı Kemal Türkler radyodan işçileri evlerine dönmeye çağırıyor… İki gün boyunca kenti neredeyse fiilen ele geçirmiş olan işçi sınıfını, tüm emekçi halkla birlikte alternatif bir yönetim örgütlenmesi kurmaya değil, teslim olmaya davet ediyor. Sonuç: Generaller ertesi yıl 12 Mart’ta yapacakları darbenin hazırlıklarına başlıyorlar.
* * *
15-16 Haziran işçi ayaklanması tarihimizin altın sayfasına kayıtlıdır. Zonguldak maden işçilerinin, Tekel işçilerinin mücadeleleri de öyle. Her mücadele önemlidir, kısmi zaferleri ve yenilgileriyle mücadele deneyimleridir, öğretir. Daha doğrusu onlardan dersler çıkarmak gerekir.
Basit bir sendikal örgütlenme girişiminden en güçlü kitle gösterilerine kadar her mücadele son derece dinamik bir olgudur. Adım adım elde edilen gelişmeler, politik ve örgütsel açıdan bir nitelik sıçraması yapmadığı durumda geriye düşer, elden kayar gider. Bakın, 1970’lerin ikinci yarısındaki işçi mücadeleleri (“DGM’yi ezdik sıra MESS’te”, Tariş ve diğer yaygın grevler, faşizme ve “Milli Cephe” hükümetlerine karşı mücadeleler); bütün bunlar geniş bir İşçi Cephesi bayrağı altında toplanıp birleştirilerek iktidara doğru atılım yapamadığından 12 Eylül 1980 darbesi tarafından ezildi. Mücadelenin yarı yolda durması, onun felaketi anlamına geliyor.
Bugün de buhar kazanı patlama derecesinde ısınmış durumda. Tren yola çıktığında yarı yolda durmak tehlikelerin en büyüğü olur.
Özelleştirmeler neden en çok işçileri etkiler?
Yakın zamanda ülkenin birçok bölgesinde kurulu olan şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, gündemi çok meşgul etmişti. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi esnasında, hem çalışan işçiler hem de halkımız AKP hükümetinin özelleştirme politikalarına karşı ülke genelinde çığ gibi büyüyen tepkiler vermişti ama bu tepkiler özelleştirmeleri durdurmaya yeterli değildi.
AKP hükümeti, karşılığı olmayan bahaneler üreterek özelleştirmeyi savunurken, fabrikalarda üretimde çalışan işçilerin bütün haklarının korunacağını, bir tane bile işçinin çıkarılmayacağını söyleyerek doğacak tepkilerin önünü kesmeyi planlıyordu. Başarılı da oldu aslında. Neden mi başarılı oldu? Bir hafta önceye kadar özelleştirilen Tokat şeker fabrikasını alan firma, çalışan işçilerin soyunma odalarından özel eşyalarını bile almalarına izin vermeyerek, işçileri fabrikanın kapısının önüne koydu. Daha dün tepkiler çığ gibi büyüyor demiştik. AKP hükümeti kimsenin işten atılmayacağını söylemişti ama özelleştirme yine işçileri vurdu. Daha önce özelleştirilen Tekel, SEKA, Paşabahçe, TÜPRAŞ, Telekom ve şu an sayamadığımız birçok kurumun özelleştirilmeleri esnasında işçilerin kararları tutumları ve eylemleri hafızalarımızda yer etti. SEKA işçileri, fabrikayı işgal etmiş, günlerce hatta aylarca eylemleri sürmüştü. Tekel işçileriyse ülkenin birçok yerinden yola çıkıp, Ankara’da buluşmuştu. Sakarya Caddesini işgal ederken aslında işçilerin birlik olduğunda neler yapabileceğini göstermeye örnek bir işgal eylemi oluşturmuşlardı. Farklı bölgelerde yaşayan işçilerin dili ve kültürü farklı olsa da, işçi sınıfının dilinin ve vatanının tek olduğunu, Türkiye işçi sınıfına, birleşen Tekel işçisi göstermişti. Demokratik kitle örgütlerinin tepkisine rağmen SEKA kâğıt fabrikası özelleştirilmiş, sermaye hükümeti AKP özelleştirmede kararlı olduğunu göstermişti.
Sermaye iktidarının her yaşadığı krizin faturasını her dönem olduğu gibi yine ve yeniden işçilere ve emekçilere kesmesi aslında kapitalizmin bir bunalım içerisinde olduğunu göstermektedir. İşçilerin iktidarı dışında oluşturulan tüm iktidarlar o ülkenin sermayesinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarına hizmet eden iktidarlar olacaktır. Sermayenin iktidarı, her fırsatta sermayeye hizmetini her durumda hayata geçirirken, bunu kamuoyundan bile gizlemeden, yüzsüz bir şekilde yapıyorken (grev yasakları, işten atmalar, kıdem tazminatları, sendikal örgütlenmenin engellenmesi gibi) arabuluculuk yasasını, işçilerin kazandığı mahkeme kararlarını durdurabilme ve ortadan kaldırabilme düşüncesiyle, planlı bir şekilde uyguladığını, açık açık ifade edebiliyor. Bu gücü tepkisiz, örgütsüz, dağınık olan işçi sınıfından alıyor sermaye. İşçi sınıfı, dönem dönem fiili direnişlerle bu saldırılara cevaplar verse de, bu mücadeleler elle tutulan kazanımlarla sonuçlanmamıştır. Özelleştirmeler, ezilen, sömürülen işçileri, yoksulları vursa da, bu kesilen faturanın karşısında tepkisiz kalan proletarya her türlü krizin faturasını kolaylıkla üstlenmektedir.
Sermaye planlamasını kendi çıkarına uygun yaparken, bu çıkara çanak tutan sendikal bürokrasi de sermayenin çıkarına uygun konumunu almaktadır. Üzülerek söylemekteyim ki, işçilere emekçilere dönük saldırılara cevap olmak yerine kitleleri ayağa kaldırarak planlama ya da mücadele seferberliği yerine kitlelerin biriken öfkelerini boşaltan konum almaktadır. Hatırlayalım, sendika bürokrasisi, aylarca fabrika işgali yapan SEKA işçilerinin iradesini kırıp yarı yolda bırakmıştı. Sendikal bürokrasi, başkentin göbeğinde çadır kurarak “Ölmek var dönmek yok” diyen Tekel işçisini de yarı yolda bırakırken, özelleştirmelerin faturaları hep işçilere ödettirildi. İşçi sınıfı bu yaşananlardan öğrenerek dersler çıkarıp sırtında taşıdığı birçok urdan da kendi yolunu çizip kendi politik inşasını tamamlayıp kurtulacaktır.
Krizin faturasını yaratanlar ödesin.
Özelleştirme değil kamulaştırma.
Kahrolsun ücretli kölelik düzeni.
Tarihi kürtaj oylamasında zafer kadınların
Flormar: “Hiçbir fondöten kapatamaz işçi düşmanlığını”
Bu cümle, sendikalaşmanın önemini ve kadın işçilere yapılan ayrımcılıkla mücadelenin gereğini sonuna kadar anlamış olan Flormar işçisi kadınların sloganlarından biri. 9 Haziran günü ziyaret ettiğimiz kadın işçiler, direnişin 26. gününde hâlâ ilk günkü gibi kararlı olduklarını gösterdi.
İşçiler, kadın işçi sayısının bu kadar yüksek olmasının, kadınlara daha az ücret verilmesi nedeniyle olduğunu açıkça söylüyor. 12 saat çalışan, bazı günler molaya dahi çıkmasına izin verilmeyen ve çalıştığı süre ile yaptığı iş ne olursa olsun asgari ücret alan işçiler, bu şartların iyileştirilmesi için sendikalı oldu. Sendikayla masaya oturmaktan kaçmak isteyen Flormar ise çözümü işçileri çıkarmakta buldu. Ayrıca, işçilerin bu dönemde de kadın olmaları ön plana çıktı ve işverenler ile vardiya amirleri tarafından özel hayatları üzerinden tehdit edildiler. Çoğu ortalama 10 yıldır Flormar’da çalışan işçiler artık bu sorunların çözümünün dayanışmadan ve sendikalaşmadan geçtiğinin farkında. İşe kısa süre önce başlamış kadınlar da, direnişe katılmadıkları halde gelecekte aynı sonuçla karşılaşacaklarının bilincinde. Molalarda dahi erkeklerden önce iş başına geri çağrılan Flormar işçisi kadınlar, bu ayrımcılıkla ve işçi düşmanlığıyla mücadelenin tek yolunun işçi dayanışması olduğunu biliyor. Kazanacaklarına dair umut ve kararlılıkla henüz sendikaya üye olmamış arkadaşlarını da üye olmaya çağırıyorlar.
Görüldüğü üzere, grev yasaklarını sağladığı gerekçesiyle kaldırılmayan OHAL koşullarında dahi, gerçek bir işçi bilinciyle ve direniş örgütlenmesiyle karşılaşabiliyoruz. Flormar işçileri, bu koşullar altında dahi örgütlenerek sendikalaşma ve kadın mücadelesi için kararlı duruşlarıyla tüm emekçilere örnek oldu. İşe geri alınma, eşit işe eşit ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talepleri yerine getirilene kadar asla direnişten vazgeçmeyeceklerini bizlere gösterdiler ve bu duruşlarıyla işçi ve kadın dayanışmasında hepimize umut oldular.
Kurtarılan servetler ve gemide batanlar!
Demirören’in, Aydın Doğan’ın patronu olduğu Doğan Medya’yı Ziraat Bankası’ndan aldığı kredilerle satın alması, Yıldız Holding patronu Murat Ülker’in 6 milyar dolarlık borcu için 10 banka ile masaya oturması ve Doğuş Holding patronu Ferit Şahenk’in 23,8 milyar liralık borcu için bankalarla yeniden yapılandırma görüşmelerine başlamasının ardından benzer bir adım da Ünal Aysal’dan geldi. Aysal’ın borç yapılandırma talebinin gerekçesi ise aldığı 700 milyon dolarlık kredinin geri ödemelerinde zorluk yaşaması oldu.
Malum yılın başında Murat Ülker, 6 milyar doları bulan borcu için kamu bankalarının da olduğu 10 banka ile masaya oturdu. Ancak Ülker’in Türkiye’deki şirketi Yıldız Holding’in borçlarını yapılandırırken, aynı zamanda İngiltere merkezli ortağı Pladis’e tüm hisselerini satması tartışma yarattı. Yani Ülker servet transferi mi yapıyordu? Ülker’de olduğu gibi Doğuş ve diğer holdingler de yine kamu bankalarının da dahil olduğu havuzdan çekilen kredilerle borçlarını yapılandırmak isterken aynı zamanda devasa borçlarını memlekete miras bırakmaya çalışıyorlar.
Yılbaşından bu yana %6,7 büyüyen kredi hacmini artık kamu bankaları sürüklüyor. Kamu bankalarının yıllıklandırılmış kredi genişlemesi %30’lara yaklaşırken, özel bankalarınki %10’a düştü. AKP, reel sektörün derinleşen borç krizini bir süredir KGF’yi (Kredi Garanti Fonu) yoğun kullanarak aşmaya çalışıyor. Bunun için de riskli bir adım atıldı ve Hazine devreye sokuldu. KGF şirketlere kefaletle destek olurken, Hazine’nin de KGF’ye destek olmasının önü açıldı. Bunun çalışanlar için şöyle bir yanı var: Hazine, yani vergisini ödeyen “millet”, geri ödemeleri risk taşıyan bu borçları üstlenmiş oluyor. Hem de bütçe dışı.
İki gün önce KGF’de 35 milyar liralık bir bütçe açıldı. Hazine ile imzalanan protokole göre şirketlerin kullanımına açılan yeni paketin tutarı bu. İşletmeler bu paketteki kredileri, 1 yılı geri ödemesiz 5 yıl vadeli kullanacak. Yani ek tutar, özel bankalardaki sorunlu kredilerin kamu bankalarına taşınarak kamunun sırtında yapılandırılması için değerlendirilecek. Bu fonun ilk icraatlarından birisi devletin 30’un üzerindeki şehir hastanesine 25 yıl kira ödeme garantisi oldu. Yani devletin 30 milyar dolarlık bir kira yükümlülüğü var! Milletin cebinden beş kuruş çıkmayacak derken, 25 Haziran’la birlikte aslında yüzlerce milyar lira çıkacak.
AKP rejiminin ülkeyi derin bir resesyonun, borç krizinin eşiğine getirdiği görülüyor. Geçen 10 yıl içinde rejim, merkez ülkelerin küresel finans sisteminin çöküşünü engellemek için başlattıkları düşük faiz, parasal genişleme politikalarının yarattığı ucuz ve bol kredi dalgasından yararlandı. Ancak dünya şimdi bu genişleme politikasını terk ediyor. Daha önemlisi özel sektör borçları hızla arttı, cari açık büyüdü. Türk Lirası’nın kaybı Ocak başından bu yana %20’yi geçti. Ocak sonundan bu yana borsa yaklaşık %15 geriledi. Enflasyon hızlanıyor.
Seçimlerden sonra Türkiye’yi yönetecek olanlar, borçların çevrilmesi, ihracat malları üretimi için gerekli finansmanı, ülkenin enerji gereksiniminin karşılanması için gerekli dış kaynak girişini canlandırmak için faizleri yükseltmek zorunda kalacaklar. Bu da özel sektörde iflaslar, buna bağlı olarak işsizliğin hızla artışı ve/veya toplu işten çıkarmalar ile sonuçlanabilir. Bunun birlikte ekonomide toplam talep gerileyecek, ekonomik küçülme ve hatta depresyon düzeyine gerileme yaşanması muhtemel olacak.
Halbuki bu krizin sorumlusu emekçiler olmadığı gibi, bu borçları ödemek zorunda olanlar da bizler değiliz. Derhal işletme defterleri emekçi halkın denetimine açılmalı, planlı bir ekonominin temeli kurulmalıdır. İşten atılmalar yasaklanmalı, patronları kurtaran kredilere son verilmelidir.
Neden Kurucu Meclis?
Bizler uzunca bir süredir Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu dönemde, Kurucu Meclis sloganının oldukça önemli bir yere oturduğunu belirtiyoruz. 24 Haziran baskın seçimine doğru giderken bu sloganın önemini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Neden mi Kurucu Meclis? Çünkü başkanlık rejiminden çıkışın, demokratik ve sosyal bir yönetim sisteminin oluşturulmasının yegâne yolu Kurucu Meclis’ten geçmekte.
Toplumun geniş kesimlerinde Tek Adam rejiminden çıkış, uğruna mücadele edilmesi gereken bir husus olsa da burjuva muhalefet bu mücadeleyi sandıkla sınırlamanın, Erdoğan’ın yerine “yeni bir başkan” seçtirmenin ve işçi ve emekçileri demokratik hayallere sürüklemenin peşinde. Utangaç bir şekilde “parlamenter sistemi yeniden kuracağız” söylemlerinin ardından yatan da bu. Sanki eski sistem demokratikmişçesine…
Unutmayalım, başkanlık rejimi, tek başına Erdoğan’ın uygulamaya koyduğu bir plan değil. Burjuvazinin, kapitalist sistemin krizine cevap üretmek adına geliştirdiği, tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza dönük ortak bir saldırı planı… Dünyadaki diğer örnekleri de bunu doğrular nitelikte.
Tam da bu nedenlerle, Tek Adam rejimi tarafından demokratik haklarımıza dönük yoğun bir saldırı mevcutken, ekonomi derin bir krize doğru sürüklenirken, iş güvencemiz ortadan kalkmış, ekmeğimiz her geçen gün biraz daha küçülürken, her gün bir kadın erkekler tarafından öldürülürken geleceğimizi “kötülerin iyisine” teslim etmek yerine, demokratik ve sosyal bir rejimin inşası yolunda seferber olmak durumundayız.
Bizler bu mücadelenin yolunun Kurucu Meclis’ten geçtiğini düşünüyoruz. Barajsız seçimler yoluyla; sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımızı garanti alına alabileceğimiz, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız bir Kurucu Meclis…
Dışa bağımlılığın ülke ekonomisini çöküşe sürüklediği bir dönemde, emperyalizmden kopuş ve merkezi planlı bir ekonomik sistem kurmak adına bağımsız bir Kurucu Meclis…
Geleceğimizi bir avuç oligarkın, patronun ellerine terk etmektense, kendi ellerimize almak, seferber olmak için egemen bir Kurucu Meclis…
İçinde bulunduğumuz koşullarda, ancak bu yolla başkanlık rejiminden çıkışın temelini yaratabilir, birbirlerine sıkıca bağlı demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerimize cevap üretebilecek, gerçekten bağımsız, demokratik ve sosyal bir rejimin inşasının önünü açabiliriz.
İşsizlik nasıl bitirilir, nasıl önlenir?
Öncelikle yaygın bilinen bir yanlışla başlayalım: İşsizlik, kapitalizmin bir anormalliği değil, onun bir sonucudur. Kapitalizm, çalışanların ücretleri üzerinde sürekli olarak aşağı doğru bir basınç yaratabilmek için işsizliği yaratır ve kullanır. Ücret zammı talep eden bir işçiye, “şartları beğenmiyorsan işi bırakabilirsin, dışarıda aynı işi daha az ücretle yapacak bir dolu insan var” diyebilmenin olanağını yaratmak, kapitalizmin doğasında vardır. Bu sebeple işsizliğe karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleden ayrı ve kopuk olarak düşünülemez.
Bizim önerimiz işlerin paylaştırılması şeklindedir. İşçilerin birçoğu bırakalım 8 saati, yarım günü bulan fazla mesai şartlarında çalışıyorlar. Bu karşılıksız yoğun çalışma temposu, ücretlerde herhangi bir kesilme yaratılmaksızın bölüştürülebilir. 24 saatlik bir işgünü, 6 saatlik 4 vardiyaya bölünebilir. Bu hem çalışan kitlelerin kendilerine ve çevrelerine vakit ayırmalarının olanaklarını yaratacaktır hem de işsizliğin sonlandırılmasını sağlayacaktır.
8 saatlik işgünü talebiyle mücadele eden işçilerin sloganı şuydu: 8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat özgür zaman. Bu yaklaşık olarak 150 sene önceydi. Bugün ise üretim teknolojilerinin bir hayli gelişmiş olduğu bir aşamadayız; üretimin her aşaması büyük bir hız ve dinamizm kazandı. İşçi eskiden birim zamanda 5 üretirken, artık 10 üretir oldu. Ancak bu ne ücretlere ne de mesai saatlerine yansıdı. Bunun nedeni de kapitalizmin maksimum kârı amaçlayan altyapısı oldu.
Ancak kâr değil insan odaklı bir planlı ekonomik sistemle beraber, 6 saatlik işgünüyle son derece refah yaşam şartlarına sahip olunabilir. Bu, bugün itibariyle bir potansiyel olarak mümkün. Böylece yeni sloganımız da 6 saat iş, 8 saat uyku, 10 saat özgür zaman olabilir.
Kapitalizmde kronik bir çehre kazanan işsizlik sorununun bir ayağı daha var: İşten atmalar. Bu, doğrudan doğruya işçilerin mücadele ederek kazandıkları mevzilerle ilgili bir problem. Zira hükümetin, herkese iş garanti eden bir sosyal programı olmadığı için, işten atmalar daha da yakıcı bir hal alıyorlar. Bizim bu konudaki önerimiz de işten atmaların yasaklanmasıdır. Hiçbir patronun, sendikalaştığı, iş sözleşmesi veya ücret zammı talep ettiği için bir işçiyi işinden ve aşından etme hakkı yoktur.
İşten atmaların yasaklanması ve 6 saat 4 vardiya sistemiyle iş yükünün hafifletilip işsizliğin sonlandırılması, işçilerin hayatlarını korumak ve ileri taşımak noktasında bugün itibarıyla dört kolla sarılabilecekleri talepler olarak aciliyetlerini korumaktadır.
Tarihte bu ay: 7 Haziran 2015 genel seçimleri
7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen genel seçimler sonucunda AKP %40,9, CHP %25,0, MHP %16,3, HDP %13,1 ve SP %2,1 oy aldı. Böylelikle Erdoğan’ın başkanlık isteği geciktirilmiş, AKP tek başına iktidar olamamış ve HDP barajı geçmişti.
Seçim sonuçlarının ardından koalisyon kurulmadı. 1 Kasım 2015 tarihinde tekrar seçim yapıldı. Ancak 7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan 5 ay, yaşadığımız en uzun beş ay olacaktı.
17 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kürt Açılımını başlatan Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını söyledi. 20 Temmuz gününde Urfa’nın Suruç ilçesinde Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan gençlere yönelik IŞİD’in canlı bomba saldırısında 33 genç öldü. İki gün sonra PKK’nin Ceylanpınar saldırısını üstlenmesi ile birlikte TSK’nin operasyonları hızlandı. 11 Ağustos’ta Erdoğan, çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığını açıkladı. 5 Eylül’de Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Çatışmada 20’ye yakın sivil öldü. 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 askerin ölüm haberinin gelmesinin ardından Erdoğan “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” dedi. 10 Ekim’de Ankara’daki “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”nde iki canlı bomba saldırısı oldu. Yaralılara müdahale etmek için koşanlara polis biber gazı sıktı. Ankara’da 102 kardeşimiz öldü.
2015 yılının Haziran ayında İşçi Cephesi gazetesinin manşeti “İşçi ve Halk Düşmanı AKP yenildi” demekteydi. Temmuz-Ağustos sayısında ise manşet “Erdoğan Başkanlık Rejiminden Vazgeçmiyor: Neoliberal başkanlık rejimi çöpe!” diyordu. Gazete AKP’nin gerçekten yenilene kadar her şeyi deneyeceği ifade ediyor ve zaferin ancak bir işçi-emekçi alternatifi ile garanti edilebileceğini yazıyordu. Tekrar seçimin henüz ilan edilmediği Eylül sayısının manşeti “Barajsız seçim, Kurucu Meclis, demokratik anayasa, işçi-emekçi hükümeti” oldu. Tekrar seçimin kesinleştiği Ekim sayısı ise, savaşa ve başkanlık rejimine karşı HDP’ye oy çağrısı yapıyor; “Kapitalizmden ve baskı rejiminden kopuş için: Kurucu Meclis ve işçi-emekçi hükümeti” diyordu.
Seçim sonrasındaki manşet “7 Haziran’dan 1 Kasım’a 700 ölü! Korku ve Umutsuzluğun Zaferi!” iken gündem yazısı şu sözlerle tamamlanıyordu: “…insanlık kendi önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Maddi koşullar uygun ama değiştirmezsen değişmez. Ve evet, son sözü hep mücadele edenler söyler.”
Seçim gündemleri; kadınlar bunun neresinde?
Her seçim döneminde pek tabii kadınlar hatırlanıyor, hatta bu sefer bir kadın cumhurbaşkanı adayımız bile var. Meral Akşener, siyasette yeni bir kadın değil. Biraz hafızayı tazeleyelim; 54. hükümetin 1996’daki Susurluk kazası sonrası içişleri bakanlığı görevinden istifa eden Mehmet Ağar’ın yerine o görevi üstlenerek İçişleri Bakanı olan bir kadın! Kendisi bir kadın olarak erkek egemenliğinin birçok sonucuyla yüz yüze kalmış olabilir, ancak yine de siyasi arenada kadınların temsilcisi olduğunu söylemek mümkün değil. Zira temsiliyet politik programla ilintili bir şey. Kendisi Türkiye’de kadınların sorunlarından bahsetmek şöyle dursun, mümkün oldukça evde yemekleri kendisinin yaptığını belirterek ne kadar “makbul bir kadın” olduğunu kanıtlama derdinde.
Erkek adaylarımızdan Muharrem İnce ise meydanlarda gürleyerek seçim yarışını gayet “erkekçe” yürütüyor. Rakiplerini “erkekçe dövüşmeye” çağıran İnce, daha sonra “Dil sürçmesiydi. ‘Yiğitçe dövüşelim, mertçe dövüşelim’ diyecektim” diyerek kendini tekzip etti (!) Ancak mesele sadece üslup değil; İnce ezilen, sömürülen toplumsal grupları temsil eden hareketin taleplerini alanlara taşımadığı sürece eksik kalmaya devam edecek.
Kadınlar kaybederse tüm sınıf kaybetmiş olur
AKP’nin 16 yıllık alameti farikalarından biri, kadınları oy deposu olarak görmenin ötesinde onlara toplumsal bir rol yüklemek oldu. Öyle ki 10. kalkınma planında “toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için aile kurumunun korunarak statüsünün geliştirilmesi (…) temel amaçtır” şeklinde politik programında kadınları aile içinde tarif etti. Ev işlerini, hasta bakma, çocuk doğurma ve büyütme ve benzeri işleri kadınlara bedavadan yükledi. Dahası bu işleri aksatmadan yapabileceği ucuz ve esnek işler tarif etti: Kısmi süreli, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici süreli, uzaktan, çağrı üzerine veya evden çalışma şekillerinde tanımlanabilecek esnek çalışma biçimleriyle kadınların kolaylıkla işten çıkarılabilen ya da kayıtdışı çalıştırılan işçiler olmaları için zemin hazırladı. Tüm bunlarla, erkek işçiler için de esnek ve güvencesiz çalışmanın temellerini oluştururken, kadınların çalışma yaşamındaki dezavantajlı konumuyla onları daha da güçsüzleştirerek şiddet kıskacına hapsetti.
Kadınlardan başlayarak emekçi sınıfın tamamını güvencesizliğe mahkûm eden bu neoliberal dalganın yıkımı karşısında eşitlikçi, özgürlükçü bir yeni toplumsal düzen inşa etmek için toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla savaşan sınıf seferberliğini biz örmek zorundayız. Pekiyi, bu seferberliğin hedefinde neler olmalı? Başka bir deyişle, kadınlar ne istiyor? Kadınlara özgü görülen ev içi sorumlulukların çözümü için kamu politikalarının (ücretsiz kreş, gündüz bakımevi, hasta ve yaşlı bakımevleri gibi merkezlerin) hayata geçirilmesi; kadınlar için çalışma hayatında sosyal güvencenin olduğu ve erkek işçilerle eşit ücretlerin verildiği çalışma koşulları yaratılması; ücret kesintisi olmaksızın kadın ve erkeğe eşit ebeveyn izni düzenlemesi; işyerlerinde, mahallelerde kadınlara yönelik şiddet ve tacizde kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının yaratılması. Bakalım 24 Haziran’da halktan oy talep eden adaylar bunlardan bahsedecekler mi?
İnsanca yaşam için insanca ücret!
Hayat daha pahalı, emek daha ucuz… Ocak ayından Mayıs’a, yani sadece dört ay içinde bile yoksulluk sınırı 200 TL artı. Türk lirası döviz karşısında değer kaybetmeye devam etti. Fiyatlar, ücretler karşısında hızla yükseldi. Artık daha yoksuluz! Bu sonuca, AKP’nin büyük iştahla sürdürdüğü neoliberal politikaların sonucunda geldik. Üstelik daha kötüsüne doğru hızla sürükleniyoruz. Açlık sınırının altında kalan ücretlerimizle bir ekonomik krizle karşı karşıyayız.
Bu koşullar altında seçimlere giren bir ülkede, işçi ve emekçilerin gittikçe kötüleşen durumuna ilişkin çözümlerin konuşulmasını beklersiniz, değil mi? Oysa bizlerden çok patronların bekası konuşuluyor. Bizlerin en temel talep ve ihtiyaçlarımızın ise birer vaatler politikasına indirgenmesine tanıklık ediyoruz yeniden. Milyonlarca işçi ve emekçinin insanca yaşam talebine; asgari ücrete, emekli maaşlarına, yaşlılık aylığına yapılacak kısmi zam ve ikramiye vaatleriyle cevap veriliyor.
Hiçbir vaat ise işçi ve emekçilerin durumunda gerçek bir iyileşme sağlayacak bütüncül ve kalıcı bir düzenlemeye işaret etmiyor. Neticede, yüksek enflasyona sahip ve satın alma gücünün aydan aya hızla eridiği Türkiye gibi ülkelerde, ücretlerdeki kısmi artışlar göz bile boyayamayacak hızda değer kaybediyor.
Oysa çok temel bazı düzenlemeleri hayata geçirerek işçi ve emekçilerin hayat pahalılığı karşısında mücadelesine bir cevap üretebilmek mümkün.
Yoksulluk sınırının üzerinde bir asgari ücret!
Öncelikle, bir emekçinin asgari ücretinin, kendisinin ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek insanca yaşam düzeyine çıkarılması gerekiyor. Bu açıdan asgari ücret belirlenirken, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması ile konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu aylık harcamalarının toplamı dikkate alınarak oluşturulan yoksulluk sınırı göz önünde tutulmalıdır. Asgari ücret bu ihtiyaçlardan hareketle sendikalar tarafından belirlenmeli ve vergiden muaf tutulmalıdır.
Ücretlerde enflasyon oranında otomatik artış!
Ancak bu tek başına yeterli değil. Özellikle Türkiye gibi hızlı enflasyon artışına sahip ülkelerde ücretler enflasyona göre oynak merdiven sistemiyle ayarlanmalıdır. Yani ücretlerin, tüketim mallarındaki fiyat artışı oranında otomatik olarak artırılması sağlanmalıdır. Böylelikle alım gücü düşmeyecek, ücret aydan aya erimeyecektir.
Fiyat denetim komiteleri
Bununla eşgüdümlü olarak, fiyatlar üzerinde de denetim sağlanmalıdır. Aksi durumda, özelikle gıda ürünlerinde görülen fiyat ayarlamaları sonucunda ücretli çalışanların satın alma gücü düşmeye başlar. Bu sebeple halk fiyat denetim komiteleri oluşturulmalıdır.
Emekçilerin ücretlerinde gerçek bir iyileşme ancak bu üç ayaklı düzenleme sağlandığında elde edilebilir. Ve ancak bu garanti edilerek, artan yoksulluk ve kapıya dayanan kriz karşısında bedel ödeyenlerin işçiler ve emekçiler olmasının önüne geçilebilir. Aksi durumda kemer sıkma politikalarının ağır sonuçlarıyla, ücretlerdeki kesintilerle karşı karşıya kalacağımızı öngörmek hiç zor değil. Ancak bu tek başına bir niyet sorunu değil, bir tercih sorunudur.
Bu borcu neden biz ödeyelim ki?
Türkiye’de herkes borçlu. 30,1 milyon kişi her gün bankalara olan borcunu ödeyebilmek için çalışıyor. İyi ama aynı zamanda Türkiye de uçan kuşa borçlu. Önümüzdeki bir yıl içinde yakın vadeli borçlarını çevirebilmek için ülkenin 40 milyar dolarlık cari açığıyla beraber, en az 215 milyar dolar para bulması gerekiyor. Yoksa iflas edecek memleket.
Ekonomi, üretimden tüketime her yanıyla borca ve dış finansmana bağımlı. Milyonların, hayati ihtiyaçlarını giderip gideremeyeceği, krediye yani borca ulaşıp ulaşamayacağına bağlı. Bu borç sarmalı bir girdap gibi emekçi yığınları içine almış durumda anlayacağınız.
Son 10 yılda paramız dolara karşı yaklaşık 4 kat değer kaybetti, 14 Nisan 2017’den bu yana ise beşte bir oranında değersizleşti. Peki, bu ekonomik yıkımın sorumlusu kim?
Emperyalizmin en saldırgan biçimi olan neoliberal politikalar, bu politikaların bayraktarı olan 12 Eylül askeri cuntası ve bu politik hattı kesintisiz sürdüren Türk sağcılığının tüm renkleri olmadan bu yıkım anlaşılabilir mi?
Şüphesiz tarih bir gün bu günlerin anahtar kelimelerinin esnek çalışma, taşeron, özelleştirme, kentsel dönüşüm, muhafazakârlık ve piyasanın mutlak hâkimiyeti olduğunu yazacak.
Neler yapılırdı neler…
Elbette bu yıkımdan en başta 16 yıldır kesintisiz yöneten politik iktidar sorumlu. Zira dış borç, AKP iktidarları döneminde, işçi sınıfından toplumun tepesindeki bir avuç asalağa devasa bir servet aktarılmasında ve toplumsal eşitsizliğin görülmemiş seviyelere ulaşmasında hayati bir rol üstlendi.
Dış borç afyonuyla ekonomik büyüme sanrısı yaratanlar, 16 yıl sonra artan bağımlılık ilişkileri ve kırılganlıklarıyla yalnız memleketi değil, tüm hayatımızı çöpe atmış durumdalar.
Bir düşünün, Marmaray 5 milyar dolara, Yavuz Sultan Selim Köprüsü 3 milyar dolara, Avrasya Tüneli 1,3 milyar dolara mal oldu; üçüncü havalimanı yaklaşık 35 milyar dolara yapılıyor. Bütün bunlar dünyanın en yüksek faiz oranları ödendiği için ülkemize giren dış kaynakla gerçekleştiriliyor. Üzerinden geçmeyenlere ödettirilen vergilerle inşa edilen yerli ve milli “Çılgın Projeler” geleceğimizi ipotek altına alıyor.
Son 10 yılda ödediğimiz dış borç ve faiziyle kaç okul, kaç hastane yapardık değil mi? Hem böylece hasta garantisi vererek şehir hastanesi inşa ettirmemize de gerek kalmazdı.
Büyük bir altüst oluşun eşiğindeyiz, kriz alametleri olağanüstü yıkıcılığıyla kapıda bekliyor. Sorun, AKP iktidarları döneminde ihaleler, teşvikler ve hibelerle olağanüstü kârlar yapan Türk burjuvazisine aktarılan bu dış borçların bedelini kimin ödeyeceğinde düğümleniyor. Hiç kuşku yok ki, burjuvazi olası bir yıkım halinde bu bedeli olağanüstü vergiler, zamlar, sefalet ücretleri yoluyla işçi sınıfına ödetmek niyetinde.
Bir yol ayrımının eşiğine geliyoruz, farkındasınız değil mi? Mevcut düzene dokunmaksızın ilerlemek ve “refah devleti” günlerine ulaşılacağını ummak beyhude.
Bu yol ayrımı, ülke içinde yaratılan kaynakların nasıl kullanılacağı sorunuyla yakından ilişkili. Yağmalarcasına bize ait olanların yurtdışına kaçırılışına izin mi vereceğiz, yoksa planlı bir ekonomi temelinde ve işçilerin kontrolü altında toplum refahını artırmaya dönük olarak kullanılmasına mı yöneleceğiz?
Bir an düşünün: Beyaz eşyada bile bulunan Özel Tüketim Vergisi, lüks konutlarda neden yok?
İş insanlarının yüz milyonlarca liralık vergi borçları neden tek kalemde affediliyor?
Kaliteli bir eğitim alabilmek için neden korkunç rakamlar ödemek zorunda olduğumuz özel okullara mahkûmuz?
Ve en önemlisi, OHAL sürecinde neden grevlere izin verilmiyor?
Anlayacağınız, olası bir yıkım halinde borçları reddetmeliyiz. Ancak bunun için bankaların ve finansın demokratik bir kontrol altında kamulaştırılması, sermaye çıkışlarının önlenmesi için dış ticaretin devlet tekeline alınması kaçınılmaz. Böyle bir radikal program ise ancak işçi sınıfının iktidarı ve denetimi altında uygulanabilir ve ülkeyi düzlüğe çıkarabilir.
Saray ülkeyi felakete sürüklüyor… Çözüm seferberlikten geçiyor!
Saray ittifakının “baskın seçim” kararının ardından ittifak görüşmelerinin son şeklini almasıyla 24 Haziran seçimlerine iki ana burjuva kampın ön plana çıktığı bir atmosferde giriyoruz. Bir tarafta RTE önderliğinde Tek Adam rejimini güvence altına almaya çalışan “Cumhur ittifakı” yer alırken, diğer tarafta “parlamenter sisteme geri dönüşü” hedeflediğini açıklayan “Millet ittifakı” yer alıyor. Bu iki ana kampın dışında, HDP parlamento seçimlerine tek başına katılarak yüzde 10 barajını aşmayı hedeflerken, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir buçuk yıldır tutuklu bulunan Demirtaş’ın adaylığıyla giriyor.
“Cumhur ittifakının” seçimlere öne çekmesindeki temel amaç, yaklaşan ekonomik kriz öncesinde muhalefeti hazırlıksız yakalayarak seçimleri kazanmak ve çürümüş iktidarını sürdürebilmek için zaman kazanmaktı. Ne var ki, seçimlerin öne çekilmesi “Cumhur ittifakının” sorunlarını çözmüşe pek benzemiyor. Seçimlerin erken tarihe alınması ekonomik kriz dinamiklerinin de aynı şekilde öne çekilmesiyle sonuçlandı ve TL’nin döviz karşısında olağanüstü değer kaybında yansımasını buldu. Ülkenin toplam dış borcu 400 milyar dolar ve dış ticaret açığı 50 milyar dolar civarındayken, dövizdeki bu dramatik artış kaçınılmaz bir şekilde şirket ve banka iflaslarına, dolayısıyla işten çıkarma dalgasına ve kamuda sosyal kesintiler anlamına gelecek. Erdoğan ve AKP’nin 16 yıldır uyguladığı ekonomi politikalarının ülkeyi ekonomik felakete sürüklemiş olduğu artık tamamen açıklık kazanmış durumda.
Bu durumun bilincinde olan Saray şürekâsı tüm yetkiyi Cumhurbaşkanının elinde toplayarak baskıcı ve işçi düşmanı rejimi koruma altına alma gayretinde. Bunun karşısında “Millet ittifakını” oluşturan partiler ise bir yandan demokratik ve ekonomik haklara ilişkin cömert vaatlerde bulunurken, diğer yandan da yerli ve uluslararası sermayeye Erdoğan’dan sonra “düzenli geçiş”i kendilerinin sağlayacağının güvencesini verme gayreti içerisindeler. Ne var ki, sürüklenmekte olduğumuz ekonomik kriz, böylesi “cömertliklere” olanak tanımamakta. Seçimlerin ardından gelecek olan hükümet ya IMF’nin kemer sıkma reçetesini uygulayacak ya da krizin faturasını onun asıl sorumlusu olan sermayeye ödeterek emekçi halk lehine acil ekonomik önlemler almak zorunda kalacaktır. Yerlilik ve millilik söylemlerinin havada uçuştuğu bu dönemde hem “Cumhur ittifakının” hem de “Millet ittifakının” IMF’nin kapısını çalarak krizin faturasını emekçi halka ödeteceğine dair hiçbir şüphe duymamamız gerekir.
İçinden geçtiğimiz dönemin yakıcı sorunu, hem seçimlerde hem de onu aşacak şekilde demokratik ve sosyal taleplerimize ilişkin sermayeden bağımsız bir işçi-emekçi seçeneğinin yükseltilememiş olmasıdır. Bu tablonun sorumluluğu böylesi bir seçeneği yükseltmek yerine düzen partilerinde siyaset yapmayı tercih eden sendika önderliklerinin ve sınıf işbirlikçisi sol-sosyalist hareketlerin üzerindedir. Bu durum, ülkeyi bir deli gömleğine hapsetmeye çalışan baskıcı Tek Adam rejiminden ve emekçi halkı bir ekonomik felakete sürükleyen kapitalist düzenden kopuş alternatifinin görünür kılınmasını engellemekte. HDP ise sınıf ekseninden yoksun ve işçi emekçi kitlelerin sınıf seferberliğinden uzak duran tutumuyla bu açığı kapatmaktan bir hayli uzak. Bununla birlikte, bir işçi-emekçi ittifakının bulunmadığı koşullarda, Tek Adam rejiminin durdurulması ve Kürt halkının demokratik taleplerinin görünür kılınması amacıyla seçimlerde HDP’nin ve Demirtaş’ın desteklenmesi büyük önem taşımakta.
Seçim sonuçları ne olursa olsun, mevcut ekonomik ve politik kriz koşullarında yeni kurulacak hükümet istikrardan yoksun, zayıf bir hükümet olacaktır. Rejimin baskıcı ve işçi düşmanı uygulamaları karşısında demokratik ve ekonomik haklarımızın savunusu için seferberliklere hazır olmalıyız.
Sosyalistler ve HDP: Aday olsak da mı olmasak, olmasak da mı olsak?
Veli Saçılık, Candan Badem, Erkan Baş ve Barış Atay’ın HDP’den milletvekili adayları olmaları, sosyalistlerin seçimler ve seçim ittifakları üzerine olan taktiklerini bir kere daha tartışmaya açtı. Bizim bu konuyla ilgili olarak canla başla savunulmasını önerdiğimiz temel olarak üç ilkemiz var:
1.) İşçi sınıfı, her ne kadar çeşitli yalanlarla yabancı sınıf programlarının kuyruğuna eklemlenmeye çağrılıyor olsa da, örgütsel ve politik bağımsızlığını sağlamalı ve korumalı. İşçi sınıfı hareketinin bağımsızlığı, bizim tartışmaya dahi açmayacağımız denli önemli bir şarttır. Emekçiler kendilerini emekçi olmaları üzerinden ifade etmeli ve başka hiçbir sınıfın gündemi onlara dayatılmamalıdır.
2.) HDP, bizim Halk Cephesi olarak adlandırdığımız yapılara uygun bir parti profiline sahiptir. Yani içerisinde işçiler ve emekçilerle birlikte, işverenler ve toprak ağaları da mevcuttur. Sosyalistlerin bu partiden aday olmaları, Türkiye işçi hareketinin bağımsızlığına ket vurmakta; daha da önemlisi devrimci ve bağımsız bir Türkiye işçi hareketinin yaratılmasını erteleyici bir işlev görmektedir. Kürt ve Türk işçilerinin çıkarları, onların patronlarıyla aynı partide yer alarak savunulamaz. Türk sosyalistlerinin görevi “ağabeylik” yaparak Kürt hareketini “sola çekmeye çalışmak” değil, Türkiye’de ciddi ve somut bir alternatif olacak olan bağımsız ve birleşik bir işçi hareketi yaratmaktır.
3.) Türk sosyalistlerinin görevlerinden birisi, elbette ezilen ulus hareketiyle koşulsuz bir şekilde dayanışmaktır. Bu dayanışmanın biçimi EYLEM BİRLİĞİ’dir. Kürt özgürlük hareketiyle demokratik hakların savunulmasında, anadilde eğitimin tesis edilmesinde, kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmede, kürtaj hakkının yasalaştırılmasında, medyaya uygulanan sansürün kaldırılmasında ve benzeri birçok konuda eylem birliği yapılabilir, yapılmalıdır. Ancak eylem birliği ile HALK CEPHESİ’ni birbirlerine karıştırmamak lazım. Eylem birliği spesifik bir gündem üzerine birleşmek ve bayrakları birbirlerine karıştırmamaktır. Halk Cephesi proleter olmayan sınıf unsurlarıyla aynı örgütsel ve programatik zemin üzerinde kaynaşmaktır. Biz ayrı yürümeyi ama beraber vurmayı öneriyoruz.
Son olarak şu ifade edilmelidir: İDP olarak HDP’ye ve Demirtaş’a oy çağrısı yapıyoruz. Buna, HDP’nin siyasal programının burjuvaziye göz kırpan taraflarından dolayı ELEŞTİREL OY diyoruz. Bizim oyumuz HDP’nin tabanındaki Kürtlerin, işçilerin, emekçilerin, yoksulların mücadelesinedir. Onları arkadan bıçaklamaya fırsat arayan Kürt işverenlerine ve toprak ağalarına değil.
La Turquie et les élections du 24 juin : le gouvernement d’Erdogan entraîne le pays dans la catastrophe. La seule issue est la mobilisation !
Après des négociations laborieuses, la position du gouvernement, à savoir des ” élections rapides ” qui se tiendront le prochain 24 juin dans un contexte où deux camps bourgeois principaux sont en conflit, a prévalu. D’une part, il y a une “Alliance Publique” qui tente de maintenir le régime sous la direction d’Erdogan. D’autre part, il y a l'”Alliance Nationale” qui vise à revenir au système parlementaire.
À côté de ces deux domaines principaux, le HDP (Parti democratique du peuple), une alliance politique pro-kurde, vise à dépasser 10 % du seuil électoral pour participer aux élections législatives. Pour les élections présidentielles, le HDP a nommé comme candidat le leader kurde Selahattin Demirtaş, qui a été en prison pendant 15 ans.
L’objectif principal de l'”Alliance Publique” réactionnaire d’Erdogan était d’organiser rapidement les élections pour prendre l’opposition par surprise, avant que la crise économique ne s’approche et de gagner du temps pour maintenir son pouvoir en déclin. Cependant, la tenue des élections anticipées (les élections devaient avoir lieu en 2019) ne semble pas résoudre les problèmes d’Erdogan. La dynamique de la crise économique a également été anticipée et cela s’est traduit par la dépréciation extraordinaire de la lire turque par rapport aux devises étrangères. Compte tenu de la dette extérieure totale de 400.000 de dollars et du déficit du commerce extérieur de 50.000 de dollars, cette dévaluation drastique de la monnaie entraînera inévitablement des faillites d’entreprises et de banques, ce qui ouvrira la voie à une vague de licenciements et des restrictions budgétaires dans le secteur public. Il est maintenant évident que les politiques économiques de 16 ans d’Erdogan et de l’AKP (Parti de la justice et du développement) ont conduit le pays au désastre économique.
Conscients de cette situation, les partisans du gouvernement tentent de maintenir le régime réactionnaire oppressif et anti-ouvrier, en concentrant tous les pouvoirs entre les mains du président Erdogan. D’autre part, les partis qui composent l'”Alliance Nationale” font de généreuses promesses de droits démocratiques et économiques, tout en essayant de rassurer le capital national et international qu’ils assureront une “transition ordonnée” après Erdogan. Cependant, la crise économique ne permet pas de telles “générosités”. Le nouveau gouvernement après les élections devra choisir de mettre en œuvre les politiques d’austérité du FMI ou de prendre des mesures économiques urgentes en faveur des travailleurs en faisant payer la crise au capital, véritable coupable de celle-ci. Toutefois, il est clair pour nous que tant l'”Alliance Publique” que l'”Alliance Nationale” appliqueront les mesures d’ajustement du FMI sur le dos des travailleurs et des secteurs populaires et qu’aucune de ses variantes ne représente pas un moyen pour sortir de la crise.
Par conséquent, le problème principal est que, lors de ces élections, il n’y a aucune option pour les travailleurs qui soit indépendante du capital et qui réponde à nos revendications démocratiques et sociales. Les dirigeants et mouvements syndicaux qui se disent “de gauche” et “socialistes”, préfèrent faire de la politique avec les partis d’opposition des patrons, plutôt que de construire une alternative politique pour notre classe. Cette situation entrave la visibilité d’une rupture alternative avec le régime Erdogan et entraîne la classe ouvrière dans une nouvelle catastrophe économique et sociale.
D’autre part, le HDP, l’alliance pro-kurde, manqué d’une perspective de classe, a une attitude distante à l’égard de la mobilisation de classe des masses ouvrières. Cependant, malgré l’absence d’une alliance électorale indépendante des travailleurs, il est important de soutenir électoralement le HPD et son candidat Demirtaş lors des élections pour arrêter le régime réactionnaire actuel et rendre visibles les exigences démocratiques des Kurdes.
Indépendamment des résultats des élections, le nouveau gouvernement, formé dans les conditions actuelles de crise économique et politique, sera un gouvernement faible et instable. Nous devons nous préparer pour des mobilisations en défense de nos droits démocratiques et économiques contre les politiques oppressives et anti-ouvrières du régime.
Parti pour la démocratie ouvrière (IDP) de Turquie, section UIT-QI
Turquía y las elecciones del 24 de junio: El gobierno de Erdogan arrastra al país al desastre ¡La única salida es la movilización!
Después de arduas negociaciones, primó la posición del gobierno de “elecciones rápidas”, que se realizarán el 24 de junio en un contexto en el que dos campos burgueses principales están en disputa. Por un lado, hay una “Alianza Pública” que intenta garantizar el régimen bajo el liderazgo de Erdogan. Y, por otro lado, está la “Alianza Nacional” que apunta al retorno al sistema parlamentario.
Además de estos dos campos principales, el HDP (Partido Democrático del Pueblo), alianza política pro kurda, aspira a superar el 10% del umbral electoral para poder participar en las elecciones parlamentarias. Para las elecciones presidenciales, el HDP postula al dirigente kurdo Selahattin Demirtaş como candidato, quién ha estado en prisión durante 15 años.
El objetivo principal de la “Alianza Pública”, del reaccionario Erdogan, fue restablecer rápidamente las elecciones para tomar a la oposición por sorpresa, antes de que se acercara la crisis económica y para ganar tiempo para mantener su poder en decadencia. Sin embargo, el adelantamiento (se debían realizar en el 2019) de las elecciones no parece resolver los problemas de Erdogan. La dinámica de la crisis económica también se adelantó y este resultado se ha reflejado en la depreciación extraordinaria de la lira turca frente a las monedas extranjeras. Dada la deuda externa total de 400.000 millones de dólares y el déficit de comercio exterior de 50.000 millones de dólares, esta devaluación drástica de las moneda inevitablemente significará quiebras de empresas y bancos, lo que implicarà el camino para una ola de despidos y recortes del sector público. Ahora es bastante obvio que las políticas económicas de 16 años de Erdogan y AKP (Partido de Justicia y Desarrollo) han arrastrado al país a un desastre económico.
Sabiendo esta situación, los partidarios del gobierno están tratando de mantener el reaccionario régimen opresivo y antiobrero, concentrando todos los poderes en manos del Presidente Erdogan. Por otro lado, las partidos que componen la “Alianza Nacional” están haciendo generosas promesas de derechos democráticos y económicos, al mismo tiempo que intentan asegurar al capital nacional e internacional que garantizarán una “transición ordenada” después de Erdogan. Sin embargo, la crisis económica no permite tales “generosidades”. El nuevo gobierno después de las elecciones, tendrá que optar por aplicar las políticas de austeridad del FMI o adoptar medidas económicas urgentes a favor de los trabajadores haciendo que el capital, el verdadero responsable de la crisis, pague por ello. Pero, nosotros tenemos claro en que tanto la “Alianza Pública” como la “Alianza Nacional” aplicarán las medidas de ajuste del FMI sobre las espaldas de los trabajadores y de los sectores populares y que ninguna de estas variantes representa una salida ante la crisis.
Por esto, el principal problema es que, en estas elecciones, no hay una opción para los trabajadores que sea independiente del capital y aborde nuestras demandas democráticas y sociales. Los líderes sindicales y los movimientos de se autoproclaman como de “izquierdas” y “socialistas”, prefieren hacer política con los partidos de la oposición patronal, en lugar de construir una alternativa política de nuestra clase. Esta situación obstaculiza la visibilidad de una alternativa de ruptura con el régimen de Erdogan y arrastra a la clase trabajadora a un nuevo desastre económico y social.
Por otro lado, HDP, la alianza pro kurda, carece de una perspectiva de clase y está muy lejos de cerrar esta brecha debido a su actitud distante de la movilización de clase de las masas obreras. Sin embargo, pese a la ausencia de una alianza electoral de los trabajadores, es importante apoyar electoralmente a HDP y su candidato Demirtaş en las elecciones para detener el régimen reaccionario actual y hacer visibles las demandas democráticas de los kurdos.
Independientemente de los resultados de las elecciones, el nuevo gobierno que se formará bajo las actuales condiciones de crisis económica y política será un gobierno débil e inestable. Deberemos estar preparados para las movilizaciones para defender nuestros derechos democráticos y económicos contra las políticas opresoras y antiobreras del régimen.
Partido por la Democracia Obrera (IDP) de Turquía, sección de la UIT-CI
İspanya: Rajoy’un sağcı PP hükümeti düştü; yeni başbakan sosyalistlerin lideri Pedro Sanchez
Yedi yıldan beri İspanya’da işbaşında olan ve ondan da uzun bir süreden beri yolsuzluklarla suçlanan sağcı Halk Partisi (PP) hükümeti, bugün parlamentoda yapılan gensoru oylaması sonucunda (169’a karşı 180 oyla) düşürüldü. Oylama sonucunda Sosyalist Parti’nin (PSOE) şu anda milletvekili olmayan lideri Pedro Sanchez başbakanlığa getirilmiş oldu. Oylamada Sosyalistlerin yanı sıra yeni toplumsal hareketlerin sözcülüğünü üstlenen Podemos ile Katalan ve Basklı ulusalcılar da hükümet aleyhine oy kullandılar. Gensoruyu tetikleyen, yolsuzluklarla suçlanan PP’li milletvekilleri, otonom yönetim temsilcileri ve belediye başkanlarına karşı açılan davaların son dönemde birbiri ardına sonuçlanması oldu. PP yönetiminin bu yolsuzlukların politik sorumluluğunu üstlenmemesi, parlamento gruplarının Sosyalistlerin verdiği gensoru önergesini desteklemelerine zemin hazırladı. Oylamanın en ilginç yanlarından biri de, kendisini “temiz İspanya” sloganıyla duyurmaya çalışan liberal Yurttaşlar (Ciudadanos) partisinin hükümet lehine tutum alması oldu.
Şimdi Sanchez’in kuracağı yeni kabinenin, diğer gruplarla bir koalisyon mu yoksa onların dışardan desteğinde bir azınlık hükümeti mi olacağı soruluyor. Hangi seçenek gerçekleşirse gerçekleşin oluşacak olan yeni hükümetin zayıf olacağı şimdiden belli. Zira neoliberal politikaların sürdürücüsü olan Sosyalist Parti’nin belirli bir süre sonra Podemos ile anlaşmazlığa düşmesi son derece olası. Öte yandan “Tek İspanya” taraftarı Sanchez’in Basklı ve Katalan ulusalcılarla hangi anlaşma zemininde buluşabileceği belli değil. Dolayısıyla İspanya’daki politik krizin derinleşmesi ve ufukta yeni seçimlerin belirmesi en muhtemel gelişme olarak görülmekte.
Yapay zekâdan korkmalı mıyız?
Geçtiğimiz yüzyılda uygarlığın gelişimiyle beraber, milyarlarca insanın çalışma koşulları, hayatı ve hayattan beklentileri de her 10 yılda bir ciddi değişimlere uğradı. Ve bunda teknolojinin yeri yadsınamaz. Peki, teknolojinin bu avantajlarının bizden götürdükleri nelerdi? Çalıştığımız işlere yabancılaştık, doğadan koparıldık ve sanal bir düzlem için kişiliğimize karakter bulmaya çalıştık.
Gandhi, yaşadığı dönemde insanların refahı için tekstil atölyeleriyle dolu işletmeler yerine, her köylünün, çalışanın kendi yün eğirme aletine, dokuma tezgâhına sahip olmasını savundu. Bu sayede üretim araçlarına sahip olan Hindistanlılar, kendi gelir kaynaklarını sermayedarlara kaptırmayacaktı. Peki, sanayi devrimine karşı bu tür romantik bir başkaldırı toplumun refahı için gerçekten çözüm olabilir mi?
Teknoloji, emek-sermaye ilişkisi açısından şu anki sistemde, kapitalizmde, şirketlerin kâr edebileceği alanlara yönlendiriliyor. Mesela çokuluslu şirketler, yoksul bir toplumun baş ettiği hastalıklar yerine, pazarlayabileceği pek çok gerekli (!) özellikle donatılmış dijital saate milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Aynı sorun yapay zekâ için de geçerli ve burada yapay zekânın gelişmesinde kimin onunla hareket edeceğini çözmemiz lazım.
Ama ilk önce yapay zekâyı açıklamalıyız. Yapay zekâ, herhangi bir canlı organizmadan faydalanılmaksızın, tamamen yapay araçlarla oluşturulan, insan gibi davranışlar ve hareketler sergileyebilen makinelerin geliştirilmesi teknolojisinin genel adıdır. Fakat burada temel bir ikilem var: Yapay zekâ kendini geliştiren zekâ sınırları içerisindeki bir bilinçle mi hareket edecek, yoksa kendi bilincine mi erişecek? Şu an ikinci soruya cevap vermeye oldukça uzağız. İlk soru ise güncelliğini yakıcı bir şekilde korumakta.
Peki, yapay zekâ insanlık için tehlikeli ve büyük facianın uçurumdayız denebilir mi? Burada asıl sorulması gereken soru, onun kim için hangi amaç doğrultusunda geliştirildiği. Nasıl kediler insanlık tarihinde bizimle ortak yaşamayı kabul edip kendi hayatlarını sürdürdüyse, yapay zekâ için de kendi habitatını oluşturarak yaşamını sürdürebileceğini öngörebiliriz. Fakat kapitalizm şu an evrilmekte olan bu yapıyı kendi yanına çekip, daha fazla kârlılık uğruna insanlığa karşı bir araç olarak kullanmak isteyecektir. Yaklaşan yol ayrımında, bizlerin seçeceği cevap oldukça önemli. Yapay zekâyı insanlığın acil sorunlarını çözmeye yönelik geliştirmek için mücadele edecek miyiz? Yoksa şirketlerin bizlere daha fazla tüketebilmemiz için sunacağı akıllı teknolojik aletlere boyun mu eğeceğiz?
Parasız eğitim ve sağlık için kaynak yok mu?
AKP hükümetinin 16 yıllık iktidarı boyunca istikrarla sürdürdüğü saldırılardan biri, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi oldu. Her ikisi de çeşitli teşvikler yoluyla piyasalaştırıldı. Devletin, her vatandaşına sunmakla yükümlü olduğu iki temel kamusal hizmet hem erişilebilirlik hem de nitelik açısından ticarileşti. Çünkü neoliberal sistem, hizmet alanın o hizmetin bedelini ödemesi gerektiği anlayışı üzerinde yükseliyordu ve bu nedenle tüm kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi yoluna gidildi.
Sonuç olarak bugün eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımda büyük bir sınıfsal eşitsizlikle karşı karşıyayız. Bu durumun en büyük mağduru elbette işçi ve emekçi aileler. Ne nitelikli bir sağlık hizmetine ne de nitelikli bir eğitime ulaşmaları kolay.
Oysa aynı emekçiler, ücretlerinin en az yüzde 15’ini, yani yılda yaklaşık olarak iki maaşlarını devlete vergi olarak veriyorlar. Bunun yanı sıra, ekmekten suya, elektrikten doğalgaza en temel ihtiyaçların tüketiminde bile yüksek vergiler ödüyorlar.
Peki, bu vergiler nereye gidiyor? Tabii ki bütçenin ana gelir kaynağı olarak doğrudan devletin kasasına…
Peki niçin? En temelde devletin eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetleri karşılaması için… Neticede devlet, vatandaşından aldığı vergiyi hizmetlerini sürdürebilmenin bir aracı olarak meşrulaştırır.
Peki, ne oluyor? Kâğıt üzerinde, bu bütçenin büyük kısmının eğitime ve sağlığa ayrıldığı söyleniyor. Ancak kamusal ve parasız hizmetin yaygınlaştırılması için değil, tersine bu hizmetlerin özelleştirilmesi ve bu özelleştirmeleri yapacak sermaye gruplarının teşvik edilmesi için!
En ağır vergi yüküne sahip emekçiler, ödedikleri vergilerle bütçenin ana gelir kaynağını oluşturuyorlar. Ancak bütçeden alabildikleri pay oldukça sınırlı. Çünkü kapitalizm, halihazırda vergisini ödedikleri eğitim ve sağlık hizmetini onlara yeniden satmanın derdinde…
Oysa herkese eşit, parasız, nitelikli sağlık ve eğitim hizmeti bir hayal değil.
Bunun için kaynağın yeterli olmadığı ise koca bir yalan. Yollar, köprüler, firmalara yatırım teşvikleri için kaynak bol. Hatta öylesine bol ki işverenlere vergi affı bile var!
Mesele bütçenin işçiden emekçiden yana planlanabilmesinde. İşçi ve emekçilerden alınan vergileri onların yararına kullanabilmekte.
Seçim arifesinde bu anlayışa sahip bir programla hareket etmenin, gençlere ve yaşlılara maddi destek vaatlerinden çok daha gerekli ve uygulanabilir olacağı ise kesin.
The palace is dragging the country to disaster… The key to solution is mobilization!
After alliance negotiations have taken the final shape upon the decision of the palace alliance for “snap elections”, we are on the way to June 24 elections in an atmosphere where two main bourgeois camps come to the forefront. On one side, there is “Public alliance” trying to guarantee One Man regime under the leadership of Recep Tayyip Erdogan. And on the other side, there is “Nation alliance” which has explained to target “return to parliamentary system”. Besides these two main camps, HDP (People’s Democratic Party) aims to pass 10% electoral threshold by joining parliamentary elections alone. For presidential elections, the party has nominated Selahattin Demirtaş who has been in prison for 1.5 years.
The main purpose of “Public alliance” in resetting the elections to an earlier date was to win the elections by catching the opposition off guard before an approaching economic crisis and to buy time to sustain its decaying power. However, backdating the elections does not seem to solve the problems of “Public alliance”. Economic crisis dynamics have also been brought forward by resetting of the elections to an earlier date, and this result has been reflected on extraordinary depreciation of Turkish Lira against foreign currencies. Given the total external debt of 400 billion dollars and foreign trade deficit of 50 billion dollars, this drastic increase in foreign currencies will inevitably mean company bankruptcies and bank failures, therefore paving the way for a wave of dismissals and public sector cuts. It is now quite obvious that 16-year economic policies of Erdogan and AKP (Justice and Development Party) has dragged the country to an economic disaster.
Knowing this situation, the Palace supporters are trying hard to maintain the oppressive and anti-worker regime by gathering all powers in the hands of the President. On the other side, the parties composing the “Nation alliance” are making generous promises of democratic and economic rights while trying to assure that they will ensure “orderly transition” to national and international capital after Erdogan. However, the upcoming economic crisis does not allow for such “generosities”. The new government after the elections will either apply austerity policies of IMF or will have to take urgent economical measures in favor of working people by making the capital – the real responsible for the crisis – pay for it. In an atmosphere where many people are talking about being “local” and “national”, it is beyond any doubt that both “Public alliance” and “Nation alliance” will apply to IMF and make the working people pay the price of crisis.
The most poignant problem of our period is the fact that a worker-laborer option which is independent of the capital and addresses our democratic and social demands in the elections and beyond that could not be escalated. Union leaders and class collaborator leftist-socialist movements who prefer to do politics with the parties of order instead of escalating such an option are responsible for this picture. This situation hinders the visibility of an alternative of breaking loose from One Man regime which tries to straitjacket the country and from the capitalist order which drags the working class to an economic disaster. On the other hand, HDP is lacking a class perspective and very far from closing this gap due to its attitude distant from class mobilization of worker and laborer masses. However, within a condition that is destitute of a worker-laborer alliance, it is crucial to support HDP and Demirtaş in the elections to stop One Man regime and make democratic demands of Kurdish people visible.
Regardless of the election results, the new government to be formed under the current economic and political crisis conditions will be a weak, unstable government. We should be ready for mobilizations to defend our democratic and economic rights against the oppressive and anti-worker implementations of the regime.
25 Haziran’ı düşünmeye başlamalıyız
Yazıklar olsun bizlere… Devletin rejimini belirleyecek bir seçim yaşıyoruz ve ortada işçi ve emekçi sınıflarının çıkarlarını ve taleplerini dile getirecek, onları savunacak tek bir işçi aday yok. İlerici ve sosyalistler adına yüz kızartıcı bir durum.
Hele de eski DİSK başkanı Kani Beko’nun kalkıp CHP’den aday olması. CHP içinde Kani Beko’nun işçilere ne faydası olacak? CHP’nin programı belli: Taşeronluğu mu kaldıracak? Asgari ücretin hayat pahalılığı oranında otomatik olarak artmasını mı sağlayacak? İş güvenliği için işyerlerinde işçi denetimi mi kuracak? Özelleştirilen işletmeleri mi yeniden kamulaştıracak? Gazetemizin bu sayısındaki diğer yazıları okuyun… CHP bu sorunlardan hangisini çözmeyi vaat ediyor… Hiçbirini.
Kani Beko milletvekili maaşını alıp köşesine çekilecek. İşçilere hiçbir faydası olmayacak. Her sendika bürokratının gönlünde yatan ikbal hesabını yapmış olmakla kalacak.
Ya Kani Beko’nun CHP’ye faydası ne? CHP’ye oy verecek olan işçiler, Beko olsa da olmasa da oylarını verecek. Sanki Beko’yla birlikte milyonlarca işçi-emekçi CHP’ye koşacak… Onların büyük bir çoğunluğu Beko’yu tanımıyor bile. Ama CHP bir şeyi başarmış olacak: Sendika liderlerine ikbal yolunu gösterip, faaliyetleri sırasında “fazla ileri gitmemelerini” sağlamak. “Bürokrat olun, patronlarla uzlaşın, sonra da bize gelin.” Demek ki Kani Beko koşulları yerine getirmiş. Bürokrat sendika yöneticilerinin daha yaşarken birer mevta haline gelmelerinin nedeni işte bu.
Beko’nun ardından CHP’ye binlerce işçi gitmeyecek. Ama eğer Beko işçi sınıfının talepleri doğrultusunda adaylığını ilan etseydi, eminiz CHP’lisinden AKP’lisine on binlerce işçi onun için imza vermeye koşardı. Zira ülke sathında işçi ve emekçilerin çığlığının duyulacağı bilinirdi. Taleplerin, sınıf çözümlerinin ileri sürülmesi önemli ve zorunlu görülürdü. Hatta bir işçi-emekçi sınıf partisine olan ihtiyaç ortaya konmuş olurdu.
* * *
Bunlar olmadı. Şimdi artık sadece seçimi değil, ondan sonrasını da düşünmeye, planlamaya başlamalıyız. Görünen köy kılavuz istemez. Ekonomi o denli kötü ve daha da kötüleşiyor ki, kapitalizmde bunu aşmanın tek yolu var: kâr oranlarını artırmak. Seçim sonrasında patronların saldırısı hemen ağırlaşacak. Üzerimizdeki düşük ücret ve uzun iş saatleri baskısı yoğunlaşacak. Toplu işten çıkarmalar olacak. Taşeronluk ve güvencesiz, sigortasız çalışma yaygınlaşacak. Fiyatlar ve dolaysız vergiler daha da artacak.
Bütün bu ve diğer saldırılar elbette patronların ve hükümetin eliyle uygulanacak. Tabii sendikalaşmanın önündeki engeller daha da bir yükseltilecek. Sendikalı işyerlerinde patronlar bürokrat yöneticilerle işbirliği içine girecekler. İşbirliğine ve saldırılara direnen işçi temsilcileri önce bu görevlerinden, ardından işlerinden olabilecekler.
Bunları söylemek felaket tellallığı yapmak değil. On yıllardan beri yaşadığımız deneyler söyletiyor bize bunları. O halde hemen şimdiden fabrikalarda ve tüm işyerlerinde komiteleşerek mücadeleye hazırlanmalıyız. Sendikalaşma mücadelesi ancak sağlam komiteler aracılığıyla sürdürülebilir, başarıya ulaştırılabilir. Sarı ve bürokrat sendikacılar üzerinde kontrolü de ancak bu komiteler aracılığıyla kurabiliriz.
Buna koşut bir diğer adım da elbette bu komiteler arasında koordinasyon kurmak ve onun aracılığıyla mücadeleleri birleştirmektir. Bunu gerçekleştirebilirsek işçi-emekçi alternatifinin de yolu açılmış olacaktır.
Kani Beko örneği ve Türkiye Solu: Hadi gel köyümüze geri dönelim!

“Ben Lastikçi Kani Beko. Öyle sizlerin anlattığı şeylere aklım ermez benim. Hangi gazeteymiş, hangi politikaymış, partiymiş… Tanımıyorum onları ben. Siyasetçi siyaseti, sendikacı sendikacılığını yapsın… Ben Üsküplüyüm. Memleketimi hiç göremedim. Bir kere görecektim ki, DİSK’in Başkanlar Kurulu toplantısı için Abdullah Başkan çağırdı. Döndüm hemen. Çünkü DİSK her şeyden önemlidir. Kimileri milletvekilliği istiyor olabilir. Ama DİSK başkanlığı hepsinden üstündür. Eski milletvekili değil, DİSK başkanı diye anılırsınız. Gelin biz işimize bakalım. Sendikacı sendikacılık yapsın.”
DİSK’in Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantılarının arşivine bakılırsa Kani Başkanın buna benzer pek çok konuşmasına ulaşılabilir. Birkaçına bizzat şahidim. Kani Beko hepimizin bildiği gibi şimdi CHP’den milletvekili adayı olmak için DİSK başkanlığına ara verdi. Ara verdi diyorum, zira eğer seçilemezse görevine geri dönecek.
Bu cümleleri okuyan işçilerin şaşırmadığına eminim. Çünkü işyerinde sendikacılar tarafından ziyaret edilen her işçi, başkanların cesur sözleri bonkörce sarf edip hızla çark etme yeteneklerini deneyimlemiştir.
7 Haziran seçimleri öncesinde, yine Kani Başkanın bu konuşmayı yaptığı bir Başkanlar Kurulu toplantısı gerçekleşmişti. O toplantıda partimiz İDP’nin politikaları ile uygun olarak DİSK’in bağımsız bir işçi aday çıkarması doğrultusunda bir öneri getirmiştim. Böylelikle patronlardan yana olan düzen partilerine karşı bağımsız bir sözümüz olabilir, Türkiye işçilerine patronlardan bağımsız, ikiyüzlü olmayan bir politika örneği gösterebilirdik. Örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, işsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya, iş cinayetlerine karşı işyerlerinde işçi denetimi gibi taleplerimizi ileri sürebileceğimiz bir olanağa sahip olabilirdik. Hatta seçim çalışması sürecinde bir sendikal örgütlenme kampanyası dahi yapabilirdik. O dönemde ülkenin içerisinden geçtiği olağanüstü koşullar ve siyaseti siyasetçilere bırakma gerekliliği bahane gösterilerek böyle bir adım atılmadı.
Kani Beko örneği, olağandışı bir örnek değil. Maalesef Türkiye solu patronlardan bağımsız bir politika yerine, patronların içerisinde ilerici addettiklerinin de dahil olduğu bir politika öneriyor. Çünkü Türkiye solu işçi sınıfına inanmıyor.
Kani Beko sosyalistlerin sendikalarda politika yapmamasını isterken, şimdi CHP’den milletvekili adayı. Türkiye solunun en güçlü kesimleri ise hâlâ CHP’den medet umuyor. Program değil aday tartışması yapıyor. Türkiye’nin en büyük sorununu Erdoğan’a indirgiyor ve eski CHP milletvekilleri ile ittifaklar kurmaya çabalayıp, olmayınca da yüzünü Erdoğan’ın dışındaki adaylara dönüyor.
Oysa Erdoğan işçi düşmanı olabildiği için güçlü idi. Türkiye patronlarının her zamankinden çok işçi düşmanlığına ihtiyaçları var. Patronlar Erdoğan ile ya da onsuz Türkiye’ye demokrasi vaat edemezler. Ülkenin bir numaralı sorunu demokrasi olmayı sürdürür.
İşçi sınıfına inanmayan başkanlar tükürdüklerini yalayıp patron partilerinden adaylıklarını ilan ediyor, sol da kalabalıklaşmak uğruna umutsuzca burjuvaların kapısını çalıyor. Ancak ülkenin demokrasi ve yoksulluğa karşı yegâne çaresi işçi sınıfından yana bir program olmayı sürdürüyor. İşte bu yüzden, işçi sınıfının bağımsızlığının çağrısını yapması için İDP’ye ihtiyacımız var. Umutsuz patronlardan kurtulup, umutlu bir gelecek yaratabilecek bir işçi blokuna ihtiyacımız var.
Flormar değil direniş güzelleştirir
Gebze Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Flormar kozmetik fabrikasında, Petrol-İş sendikasına üye olan işçilerin çoğunluğu sağlamasının ardından, işveren işçi kıyımına başladı. Çalışanların çoğunluğunun kadın olduğu fabrikada, tazminatsız bir şekilde işten atılan işçilerin sayısı bugün 120’yi buluyor.
İlk günden itibaren fabrika önünde bir araya gelerek direnen işçilerin fabrikayla bağlantılarını kesmek için giriş kapısı brandayla kapatıldı ve bina dikenli tellerle çevrelendi. İşten atılan işçilerin yerine yeni işçilerin alındığı; ofis bölümünde çalışan işçilerin üretim bandına getirildiği fabrikada, işveren her türlü baskıyı uyguluyor. Tüm bu yıldırma uygulamalarına karşın Flormar’da direniş 12. gününde.
23 Mayıs Perşembe günü, Birleşik Emek Koordinasyonu, Akasya AVM içerisindeki Flormar Genel Merkezi’nin önünde bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Flormar fabrikası önünde bekleyen işçilere destek amacıyla gerçekleştirilen eylemde okunan basın açıklamasında; sendikalaşmanın anayasal hak olduğu ve asıl bunu engellemenin suç niteliği taşıdığı belirtildi. İşverenin yaptığı tüm hukuksuz uygulamalar anlatıldı. Kadınlara yönelik güzellik ürünleri üreten firmanın ikiyüzlü durumu teşhir edildi ve Flormar kullanımı için boykot çağrısı yapıldı.
Biz de İDP olarak Flormar işçisinin yanındayız. İşten atılan işçiler derhal geri alınsın, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılsın. Zafer direnen emekçinin olacak!
24 Haziran’da neye TAMAM diyeceğiz?
İnsan en iyi hatalarından öğrenir; eğer gerekli dersleri çıkarabilirse! Toplumlar da insanlar gibi hatalarından öğrenebilirler; eğer gerekli dersleri çıkarabilirlerse! Hemen hiçbirimiz elimizi sobada iki kere yakmayız. Sonuçta canımız yanacak ve zarar göreceksek aynı hatayı tekrarlamayız. Aslında basit! Kendimiz için iyi olanı ister ve seçeriz. Yalnızca kendimiz için mi? Ailemiz, dostlarımız, komşularımız, aynı suyu, havayı, toprağı paylaştığımız insanlar için de iyi olanı isteriz.
Bununla birlikte, kapitalizmin insanlığa verdiği zararların yanında sobada el yakmak çocuk oyuncağı sayılır. Kapitalizmin insanlığa verdiği zararı kıyaslamak için yanan sobanın içine girmek gerekir. Yine de kapitalizm dünyayı işgal edebilmiştir. Bu öylesine akıldışıdır ki nasıl olup da insanlığın yüzde doksan dokuzunun yanan soba içinde yaşamaya razı geldiğini açıklamak çok ama çok zordur. Son tahlilde, ne kadar inanılmaz olsa da kapitalizmin yaşamaya devam etmesini sağlayan kapitalistler değil, onun dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca kurbanıdır.
Kapitalistlerin haklarını yememek gerekir. Sürekli bir çürüme içinde olan kapitalizm, milyonları peşinden sürükleyecek bir hikâye uydurmayı bir şekilde becerir. Bu bazen ‘vatan savunması’ adı altında on milyonlarca yoksul işçi ve emekçinin birbirine kırdırıldığı savaşlar şekilde olur. Bazen “hepimiz aynı gemideyiz” diyerek deveyi havuduyla yutmuş patronların zararlarını milyonlarca işçiye-emekçiye fatura etmek şekilde olur. Bazen de günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi din-imam, vatan-millet, yerli-milli edebiyatı altında her türlü soygunun, iltimasın, dalaverenin, pisliğin, kepazeliğin sürdürülmesi şeklinde olur.
Saklısı, gizlisi yok! Her türlü başarısızlığını kader ve komplo ile açıklayan, adından başlayarak bütün hayatı yalan üzerine kurulu olan zalim bir yapı on altı yıldır ülke üzerine bir karabasan gibi çökmüş durumda. 24 Haziran’da bu çürümüş yapıya “Artık yeter, TAMAM” diyeceğiz. Lakin kapitalizmin oyunları bitmez. Bizler figüranı olmaya devam ettiğimiz sürece aktörleri değişen bu filmler tekrar tekrar sahnelenecek. Kötünün iyisine mahkum olmadığımız günler için hatalarımızdan öğrenmeliyiz. Bozuk olan kapitalizmin bizatihi kendisidir. TAMAM dememiz gereken kapitalizmin ta kendisidir!
İDP seçim bildirgesi: Tek Adam rejimine hayır! Demokratik haklarımız için seferber olalım!
İşçi Demokrasisi Partisi 24 Haziran seçimlerine ilişkin tutumunu açıklayan bir bildirge yayımladı. Bildirgede “Tek Adam rejimine son vermek yönünde yeni bir adım atabilmek ve ülkedeki tüm halkların demokratik taleplerinin meclise taşınabilmesi amacıyla sizleri seçimlerde Selahattin Demirtaş ve HDP’yi desteklemeye davet ediyoruz.” ifadelerine yer verildi. Bildirgenin tamamı şu şekilde:
Emeğiyle geçinen tüm halkımıza sesleniyoruz
1) Demokratik haklarımız için seferber olalım
AKP iktidarının ve onun Reis’inin on altı yıldan beri süren soygun ekonomisine ve Tek Adam saltanatına artık TAMAM demenin vakti geldi. Emekçi halktan demokrasi adına oy isteyip iktidara geldiler, ama şimdi grevleri yasaklıyorlar, işçileri tekmeliyorlar, gazetecileri tutukluyorlar, muhalif milletvekillerini hapislere atıyorlar, öğrencileri zindanlara tıkıyorlar. ARTIK YETER. Bunlar gitmeli! OHAL bitmeli! Söz artık işçinin emekçinin olmalı.
2) Tek adam rejimine son!
Tek Adam saltanatı artık halkı boğuyor, sabah çorbamızda bile onun yüzünü görür hale geldik. Buna YETER diyelim. OHAL’e ve KHK’lara son verilsin. Tüm milletvekilleri, gazeteciler, sendikacılar ve politik tutuklular serbest bırakılsın. KHK’larla işten çıkarılan binlerce kamu emekçisi işe iade edilsin. Sendikalaşma hakkı üzerindeki bütün yasaklar kaldırılsın. Herkes anadilinde ifade ve eğitim özgürlüğüne kavuşsun. Dini cemaatlerin devlet içindeki kontrolüne son verilsin. Eğitimin dinselleştirilmesine, toplumda biat kültürünün yaygınlaştırılmasına hayır! Sosyal medya üzerindeki baskı ve yasaklamalar iptal edilsin. Devlet radyo ve televizyonu hükümetlerin kontrolünden kurtarılsın. Basın, yayın ve ifade özgürlüklerine dokunulmasın. Kimsenin yaşam tarzına, gençlerin özgür yaşama arzularına karışılmasın. Bütün meydanlar toplanma ve gösteri özgürlüğünün kullanımına açılsın.
3) Yeni bir anayasa gerekiyor
Baskı ve zulümlerini kalıcılaştırmak için Anayasa’da değişiklikler yaptılar, yüzlerce KHK’lar çıkarıp keyfi saltanat sürdüler. Şimdi bu gidişi değiştireceğiz. Seçimler Tek Adam rejimine karşı bir ilk adım, ama YETERLİ DEĞİL. Ülkenin gerçekten demokratik, özgürlükleri garanti altına alan, işçiden-emekçiden yana YENİ BİR ANAYASAYA ihtiyacı var. Böyle bir Anayasayı da ancak içinde işçilerin ve emekçilerin de yer aldığı bir KURUCU MECLİS hazırlayabilir. Bu yüzden yeni hükümet en kısa zamanda SIFIR BARAJLI ve demokratik yeni seçimler düzenleyerek yeni Anayasayı yapacak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclisin oluşmasını sağlamalıdır. Demokrasi taleplerini dile getiren sendikalar ile CHP ve HDP gibi kitle partileri mutlaka böyle bir Kurucu Meclis çağırısı yapmalıdırlar.
4) Soygun düzenine son verelim
Yıllardan beri Mega Projeler diyerek, Kentsel Dönüşüm diyerek, özel ihalelerle, özelleştirmelerle, bol keseden milyarlık kredilerle kendilerini ve yandaşlarını milyarder yaptılar. Bu paraların hepsi işçilerin ve emekçilerin cebinden çıktı. Onlar zenginleştikçe halk yoksullaştı. Üstelik bütün bu projeler doğayı tahrip etmekte, ülkeyi yaşanılmaz hale getirmekte. Bu böyle sürmemeli! ÖZELLEŞTİRMELER DURDURULMALI, özelleştirilen işletmeler tazminatsız yeniden kamulaştırılmalı. Derhal işçilerin, emekçilerin, tüm yoksul halkın ihtiyaçlarını gözeten MERKEZİ PLANLI EKONOMİK SİSTEM kurulmalı. Bizzat yandaş patronların da dâhil olduğu faiz lobilerinin ve bankacıların diktatörlüğüne son! Bankalar ve finans kuruluşları kamulaştırılmalı ve TEK BİR DEVLET BANKASI oluşturulmalı.
5) Dikkat: Ekonomik felaket yaklaşıyor
Hükümet Türkiye’ye bir “ekonomik saldırı” olduğunu, hayat pahalılığının ve işsizliğin bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu büyük bir yalan! Tüm ekonomik sıkıntılar, dünya emperyalist sistemine sokulmuş olan Türkiye’deki neoliberal ekonominin açmazlarından kaynaklanıyor. Ve bu soygun düzeninin ipleri AKP hükümetinin elinde. İşte tam da bu soygun düzeninden ötürü ülke koşar adım çok şiddetli bir ekonomik krize sürükleniyor. Seçimleri alelacele bir baskınla erkene almalarının en önemli nedenlerinden biri de bu. Bankalar ve işletmeler iflasın eşiğinde! Hükümet yandaşlarını kredi yapılandırması gibi oyunlarla kurtarmak için halkı daha da soyup soğana çevirecek. Ayrıca sahte iflaslarla devlet hazinesi hortumlanacak. Buna izin vermemeliyiz. Bütün işletmelerin muhasebe defterleri açılsın, halkın denetimine sunulsun! İflas eden kuruluşlar derhal çalışanların denetiminde tazminatsız kamulaştırılsın!
6) Acil ekonomik önlemler gerekiyor
İşsizlik ve hayat pahalılığı işçiler ve emekçiler için dayanılmaz hal aldı. Çalışma hakkı hükümetlerin uygulamakla yükümlü olacakları Anayasal bir hak haline getirilsin. Kamu hizmetleri genişletilsin ve maaşlarda kısıntı olmadan bütün işler çalışanlar arasında paylaştırılsın. İşten çıkarmalar yasaklansın. Asgari ücret sendikaların belirleyeceği miktara yükseltilsin. Bütün işyerlerine toplu sözleşme zorunluluğu getirilsin. Ücretlerin tüketim mallarındaki enflasyon oranında otomatik olarak artırılması güvence altına alınsın. Dış borç ödemeleri durdurulsun, kaynaklar yeni kamu yatırımlarına yöneltilsin.
7) Emperyalizme yaltaklanmaya, Osmanlıcılık maskaralığına yeter!
Başlarına Osmanlı külahı geçiren AKP yetkilileri neredeyse her gün ABD ve Avrupa emperyalizmlerinden şikâyet edip duruyorlar, ama iş fiiliyata geldiğinde ne NATO’dan çıkıyorlar, ne Amerikan üslerini kapatıyorlar, ne Avrupa Birliği ile ilişkilerini kesiyorlar, ne emperyalizmin ekonomik kontrol örgütleri olan IMF’den, Dünya Ticaret Örgütü’nden çıkıyorlar. Üstelik ABD emperyalizminin Suriye’yi bombalamasını destekleyebiliyorlar. Sıcak paraydı, dış yatırımlardı, ihracat pazarlarıydı diyerek halkı oyalıyorlar. Türkiye emperyalizme ekonomik ve politik bağlarla zincirlenmiş durumdadır. AKP iktidarı bunu sadece bilmekle kalmıyor, aynı zamanda emperyalizmin ülke üzerindeki egemenliğine aracılık ediyor. Trump, Merkel, Macron eleştirileri hep laf! Bugün emperyalizme, öbür gün Rusya gibi yayılmacı güçlere yaltaklanarak baskı ve soygun rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Bu maskaralığa yeter demeliyiz! İlk adım olarak, NATO’dan çıkılsın, ABD üsleri kapatılsın, TSK tüm yurtdışı operasyonlara son versin.
8) Kadınlar üzerindeki çifte sömürüye ve cinsiyet ayrımcılığına son
OHAL rejimi altında ülke giderek kadınlar ve çocuklar için daha da güvencesiz bir yer haline geldi. Yalnızca geçtiğimiz yıl 409 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 389 çocuk cinsel istismara uğradı. AKP ise kadın ve çocukları korumak bir yana yargısıyla ve yasalarıyla erkekleri yüreklendiriyor. Erkek ve devlet şiddetine karşı, bizi yoksulluklar ve açlıkla terbiye etmeye çalışanlara karşı, erkek egemen ve baskıcı rejime son diyelim! Eşit işe eşit ücret Her mahalleye nitelikli sığınma evi. Esnek, yarı zamanlı değil, güvenceli iş. Erkek adaleti değil gerçek adalet! Kadın ve nefret cinayetleri nitelikli hal sayılsın. Haksız tahrik indirimine son. Cinsel şiddet kriz merkezleri açılsın. Cinsel şiddet davalarında kadının beyanı esas alınsın. Parasız, erişilebilir güvenli kürtaj hizmeti. LGBTİ’lere karşı işlenen nefret cinayetlerine son! LGBTİ’ler için tüm sosyal-sendikal haklar tanınsın.
İşçiler, emekçiler, dostlar:
Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Tek Adam rejimine son vermek yönünde yeni bir adım atabilmek ve ülkedeki tüm halkların demokratik taleplerinin meclise taşınabilmesi amacıyla sizleri seçimlerde Selahattin Demirtaş ve HDP’yi desteklemeye davet ediyoruz.
Bununla birlikte Tek Adam rejimi karşısında başka seçenekleri tercih edeceklerin de olacağını biliyoruz. Her şeye karşın, önümüzdeki dönemde verilecek mücadelelerde yan yana olacağımıza ve bu deneyimi birlikte yaşayacağımıza söz veriyoruz.
Ama bu arada, kim seçilirse seçilsin, yukarıdaki talepler ve önlemler gerçekleşmedikçe, ülkeye gerçek demokrasinin ve refahın gelemeyeceği konusunda sizlerin dikkatini çekmek istiyoruz.
Sonunda bu baskı rejiminin boğucu karanlığını yırtacağımıza inanıyoruz. Yeter ki, işçiler ve emekçiler olarak hep birlikte, örgütlü bir şekilde mücadele için seferber olalım.
Direnişteki Termokar işçisi: Er ya da geç, Termokar’a sendika girecek!
2017 yılı Nisan ayında Termokar fabrikasında düşük ücret, uzun ve kuralsız çalışma koşullarına karşı ve güvenceli iş, insanca bir yaşam için bir araya gelerek Disk Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenme kararı almıştık. Üyeliklerin başladığı sırada, fabrika müdürü Seckin İçağası işçilere baskı yaparak, sorgu odaları hazırlayıp işçilerin e-devlet şifrelerini isteyerek, işten atma tehditleri savurmuştu. Ardından da yasa ve kural tanımadan, patrona şirin gözükmek için 14 termokar işçisinin işlerine son vermişti. O dönem işten atılan işçiler müdüre anayasal haklarını kullandıklarını, isteyen işçinin istediği sendikaya üye olabileceğini, bu durumu hiç kimsenin engelleme hakkının olmadığını, kim ki engellerse suç işlediğini ifade etmiştik. Şimdi bizi işten atmış olabilirsin ama biz işimize sendikalı olarak geri döneceğiz ama sen ve bizi tehdit edenler burada olmayacaksınız demiştik.
Sendikal hakkımızı engelleyenler hakkında suç duyurusunda bulunup, müdür hakkında da sendikamızla birlikte savcılığa gidip işten atılan işçiler olarak davacı olmuştuk. Savcılık suç duyurumuzu kabul ederek, kendisi hakkında 6 ay ve 2 sene arasında para cezasına çevrilemeyen hapis cezasıyla yargılamaya başlandığını belirtmişti. Aradan bir sene geçmesine rağmen Termokar işçilerini hiçbir baskı ve tehdit yıldıramamış ve sendika üyeliğine devam etmişlerdir.
2018 yılı Nisan ayında yeterli çoğunluğu sağlayan Birleşik Metal İş sendikası yetkiye başvurup bakanlık onayıyla Termokar fabrikasında yetkili sendika olma hakkını kazanmıştı. Fabrika yetkilileri tekrar yasa tanımayan tavırlarını göstererek, bu defa aralarında hamile ve engelli işçilerin de olduğu yaklaşık 16 işçiyi kıdemsiz, ihbarsız ve vicdansız bir şekilde işten atarak adeta fabrikadaki bütün işçilere gözdağı vermeye çalışmıştır. İşten atılan işçiler sendikalarıyla birlikte karar alarak fabrika önünde direnişe geçmişler, haklılıklarını bir kez daha vicdan sahibi olmayanların yüzlerine haykırarak, kendilerine, sendikalarına ve her şeyden önemlisi işçi arkadaşlarına güvenlerini bir kez daha göstermişlerdi.
Sıcak, yağmur, sağlık koşulları demeden fabrika önündeki direniş çadırlarını terk etmeyen biz işçiler, bugün sendikal örgütlenmeyi engelleyen müdür Seckin’in şirin patronu tarafından işten atıldığını öğrenmiş bulunmaktayız. Halbuki, Termokar’a sendika girip toplu sözleşmeye oturulmuş olsaydı müdür Seckin’in bile hakları olacaktı. Ama bu son işten atılma biz işçilere bir şey daha öğretti: birlikte, örgütlü, sendikalı olunca bütün zorlukların ve baskıların üstesinden nasıl gelindiğini, mücadele edilerek nasıl kazanılacağını. Çünkü atılan işçiler güvenli bir iş, güvenli bir gelecek, onurlu bir yaşam için, sendikalı olmanın önemini bildikleri için direniyorlar. Her şeyden önemlisi çocukları için ayaktalar. Er ya da geç, Termokar’a sendika girecek. Biz bunu dün müdür Seckin’e “sen gideceksin biz sendikalı döneceğiz” dediğimizde nasıl biliyorsak, bir gün sendikalı çalışacağımızı da biliyoruz. İşçi arkadaşlar şunu unutmayalım, patron çocukları kadar işçi çocukları da sevimlidir. Direnişteki işçi arkadaşlarıma, fabrikada çalışan işçi arkadaşlarıma ve sendikama, örgütlülüğümüze olan inancımla, çocuklarına güzel bir gelecek bırakmak için mücadele eden tüm işçilerin cesaretiyle hepinizi selamlıyorum.
Termokar’a sendika ya girecek ya şalter inecek!
İnadına sendika inadına DİSK!
Yaşasın Termokar işçilerinin onurlu mücadelesi!
Termokar’da işten atılan direnişçi bir işçi
Nikaragua: Daniel gitsin !
Nisan sonundan beri Managua sokaklarında ve Nikaragua’nın her yerinde seferber olan binlerce köylü ve öğrencinin talebidir bu. Daniel Ortega, karısı Rosa Murillo ve bütün hükümet gitmelidir. Her ne kadar Ortega emeklilik reform planından vazgeçmiş olsa da, Nikaragua halkı seferberliğine son vermedi. Baskıcı rejimin alaşağı olmasına neden olabilecek devrimci bir süreç yaşanıyor.
Nikaragua halkı sokaklarda “Ortega, Somoza, hepsi aynı” diye haykırıyor. Bu, yaklaşık kırk yıl önce diktatör Somoza’nın devirilmesiyle sonuçlanan devrime önderlik edenlerin sonu anlamına geliyor. Masaya, Matagalpa, Leon, Estelí başta olmak üzere Sandinizmin toplumsal tabanını oluşturan bütün kentlerde, sokaklarda bariyer ve barikatlar kuruldu. Üniversitelerde de aynı şey oluyor. Binlerce köylü, Managua’ya yürüdü ve âdeta bir insan seli oluştu. Polis ve Ortegacı silahlı gruplar, baskı ve öldürmekten vazgeçmediler. Mayıs’ın ortası itibariyle, 53 kişinin öldüğü, yüzlercesinin yaralandığı ve bazılarının ise kaçırıldığı tahmin ediliyor.
Öğrenciler, mücadelenin öncüleri konumundalar. Şimdiye kadar, yeni bir siyasî önderlik ya da örgüt ortaya çıkmadı. Ancak süreç yeni önderliklerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu olana kadar, kitlesel bir seferberlik yaşanmakta. Burjuvazi, Kilise ve ordu, seferberliğin büyümesinden, Ortega’nın denetimleri dışında kalan bir devrim sonucu alaşağı edilmesinden, 2011 yılında Libya’da Kaddafi’nin ve Kuzey Afrika’da diğer sözde halkçı diktatörlerin sonunu getiren süreçle benzer bir sürecin yaşanmasından endişe ediyorlar.
İşte bu nedenle, Ortega’nın çok eski müttefiki olan Katolik Kilisesi ve ona bağlı Nikaragua Piskoposlar Konferansı, rejimi kurtarmak ve devrimci seferberliğin sürmesini önleyecek danışıklı bir çözüm bulmak için “müzakere masası”na oturmak istiyor. Vatikan’ın ve İspanyol sosyal demokrat José Luis Zapatero gibi insanların, Maduro’nun devrilmekten kurtulması için aracılık yaptıkları müzakerelere benzer bir şey… Silahlı Kuvvetler bile, baskı ve şiddete girişmemesini ve müzakere etmesini isteyerek, Ortega ile arasına mesafe koydu. Yıllar önce siyaseti bırakmış, ordunun eski başkomutanı ve generali olan, Daniel Ortega’nın kardeşi Humberto Ortega’nın “çöküş” tehlikesine karşı uyarıda bulunması önemli bir belirtidir. Kardeşinin hükümetini defalarca eleştiren Humberto’nun, birkaç gün önce, Birleşik Devletler Güney Komutanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Orta Amerika liderlerine, ülkenin içinde bulunduğu “çöküş” tehlikesine karşı uyarıda bulunduğu ve “Nikaragua ordusunun profesyonel, yandaş olmayan, vatansever çizgisini koruma” yükümlülüğünü ifade ettiği bir mektup gönderdi (Clarin’den, Arjantin, 14/5).
Öğrenciler ve nüfusun büyük bölümü, bu müzakerenin sonucundan doğal olarak kuşku duyuyor. Birçok kişi, “Adalet yoksa müzakere de yok” yazan dövizlerle muhalefetini sokaklarda gösterdi. Müzakereler, seferberlikleri sona erdirmek, Ortega ile yeni bir anlaşma yapmak ya da suçlarından aklamak için yerine birini geçirmek ve kapitalistlerin hizmetinde bir Nikaragua’yı muhafaza etmek için yapılan bir manevradır. İzlenmesi gereken yol, aldatıcı müzakereyi reddederek, baskıcı Ortega rejimi devrilene kadar devrimci halk seferberliğini sürdürmenin ve ezilenlerin, işçi sınıfının, köylüler ve gençlerin hükümetini kurmak için mücadelenin yoludur.
Miguel Sorans
1979’da Somoza diktatörlüğüne karşı savaşan Simón Bolivar Tugayı üyesi. Arjantin Sosyalist Sol/FIT ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi.
Ermenistan ve kitle seferberlikleri
Ermenistan’ın başta Erivan ve Gümrü gibi büyük kentler olmak üzere pek çok yerinde son 2 ayda dirençli bir seferberlik gösteren kitleler, Cumhuriyetçi lider Serj Sarkisyan’ı başkan yaptırmadı. Sarkisyan’ı başbakanlıktan istifa etmeye zorlayan protestoların özetini sunmadan önce, bu uzun soluklu protestolara zemin hazırlayan ekonomik çöküşe kısaca değinmek gerekir. Kitlelerin Sarkisyan’ı reddetmesi şaşırtıcı değil zira Ermenistan dünya ekonomik krizinden muaf değil, ülkede işsizlik %20’ye dayanmış durumda ve nüfusun yaklaşık üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Sarkisyan ve çevresinin adı yolsuzluk, rüşvet ve seçim hileleriyle anılmaktaydı. Sarkisyan, iki dönem üst üste cumhurbaşkanlığının ardından, parlamento tarafından başbakan olarak aday gösterildi. Ancak 2015 referandumuyla yapılan değişikliğe göre yürütme yetkileri başbakana verilmişti. Sarkisyan’ın pozisyon değişikliğiyle ülkeyi yönetmeye devam edeceği gerçeği kitlelerde büyük öfke uyandırdı ve protestolar başladı.
Sarkisyan’ın karşısındaki başlıca muhalif Yelk (Çıkış) grubunun lideri Nikol Paşinyan 31 Mart’ta Gümrü’den Erivan’a bir yürüyüş eylemi başlattı. Sonraki süreçte halkı sık sık meydanlara çağırdı ve sivil itaatsizlik eylemlerine davet etti. 17 Nisan’da Sarkisyan’ın başbakan seçilmesiyle büyüyen ve günlerce süren protestolarda kamu kurumu binaları işgal edildi, üniversitelerde dersler boykot edildi ve halk meydanları doldurup yolları kapattı. 22 Nisan’daki görüşmelerinde Paşinyan’ın halk adına Sarkisyan’ın istifasını talep etmesi üzerine Sarkisyan görüşmeyi terk etti ve Paşinyan 1 gün gözaltında tutuldu. Bu olayın ardından Erivan’ın Cumhuriyet Meydanı’nda bir miting düzenlendi ve 23 Nisan’da Sarkisyan istifa etti. Ancak halk bunu yeterli bulmadı, Cumhuriyetçi partinin iktidarda kalmasına tepki göstererek reform talepleriyle protestolarını sürdürdü.
1 Mayıs’ta düzenlenen parlamento oturumunda tek aday olan Paşinyan başbakan olmak için yeterince oy toplayamadı. 8 Mayıs’taki ikinci oturumda ise başbakan seçildi.
Kitle seferberliği tek başına yeterli mi?
Basına yansıyan haberlere bakıldığında kitleler Paşinyan’ın “Sokağa çıkın” sözüyle alanları dolduruyor, “İşgal edin” sözüyle devlet kurumlarını, üniversiteleri ve yolları kapatıp bloke ediyor, “Protestolara ara verin” demesiyle de durup bekliyorlardı. Ancak şunu göz ardı etmemek gerekir ki bu seferberliklerin kendiliğinden bir yapısı vardı. Öyle ki, bir kesimin protestolara katılmadaki dürtüsü Paşinyan’ı desteklemek değil, Sarkisyan iktidarını ve mevcut rejimi alaşağı etmekti. Politik önderlik yoksunluğu nedeniyle Paşinyan’ı ellerindeki en makul seçenek olarak benimsediler.
Binlerce kişinin katıldığı protestolar, Ermenistan’da son yıllarda yaşanan en büyük halk hareketlerinden biri oldu. Protestolar bir sınıf hareketine dönmeye yüz tuttu; fabrikalarda binlerce işçi greve çıktı ve üniversitelerde Cumhuriyetçi rektör ve öğretmenlerin istifasını talep eden eylemler yapıldı. Paşinyan bu süreçte “Kadife Devrim” ilan etti. Ancak yaşananlara, belki de ileride yaşanacak bir devrime zemin hazırlamış olsalar bile şu anda devrim denilip denilemeyeceği tartışılır çünkü mevcut anayasal rejim varlığını sürdürüyor. Liberal muhalif Paşinyan bu seferberliğin bir noktada başını çekmiş olabilir ancak her fırsatta halkı temsil ettiğini dile getirmesine rağmen kitlelerin sosyal ve demokratik taleplerine bir çözüm önermiyor, reform isteklerini karşılayacak bir plan, program sunmuyor. Halk hareketinin sermaye ile bir derdi olmadığını söylüyor; temkinli bir tavırla Rusya karşıtı olmadıklarını ve hatta süreçteki rolünü yapıcı olarak değerlendirdiği Rusya’yla diplomatik ilişkileri ve işbirliklerini sürdürmek istediğini ifade ediyor. Politikasını ise sadece seçimlere ve Cumhuriyetçi partinin gitmesine indirgiyor.
Kitlelerin haklı mücadelesinin arkasındayız. Kitle seferberliğinin sönüp gitmemesi ve rejim tarafından ezilmemesi için Ermenistan halkının sistem partilerinden bağımsız, işçilerin ve emekçilerin taleplerine karşılık verip çözüm üreten bir programa ihtiyacı var.
Erdoğan’a küsen bulut
Haber ajanslarının aktardıklarına göre 5 Mayıs günü Ankara Mamak’ta yaşanan sel sonucunda 6 kişi sele kapıldı, üç yaralı var ve 100’ün üzerinde araç hasar gördü. Ankara’nın atanmış belediye başkanı Mustafa Tuna durumu doğaya havale ederek selin 500 yılda bir yaşanan bir afet olduğunu ifade etti.
Mustafa Tuna ilgilenmemiş olsa da bölgede selin ve taşkının her an yaşanabileceğini ifade eden raporlar yayımlanmıştı. Tuna günü kurtarmak yerine çaba sarf etse Ankara’da taşkın ve sellerin Haziran-Ağustos aylarında gerçekleştiğini görebilir, mevcut durumun olağandışılığını ve kendi kabahatini kabul etmek zorunda kalabilirdi.
AKP’nin belediyecilik anlayışı yalnızca müteahhitlerin para kazanabilmeleri üzerine kurulu; teknik birikim, estetik ve dayanıklılık gibi basit meziyetlerden ise tamamen yoksun. Bunun en büyük acısını yaşayan şehirlerden biri de Ankara. Melih Gökçek Ankara’da yaptıkları ile yıllardır seli çağırıyordu. Eymir ve Mogan göllerinin etrafında geçmişte bulunan bataklık alanlar hem gölün kuraklık halinde tamamen kurumasını engelleyen hem de taşkınlara karşı bir emniyet supabıydı. Bu alanlar önce beton parklara çevrildi ve imara açıldı. Bunu takiben gölün etrafında akışı çekebilecek alanlar da aynı biçimde imara açıldı. Bu da yetmedi, gölün su seviyesindeki 1,5 metrelik düşüş de normal kabul edilerek göle içine ne kadar su koyacağına kendilerinin karar verdiği bir leğen muamelesi yapıldı. Bölgede sel yaratmak için kasıtlı bir çaba verilseydi Gökçek’in yaptıklarından daha fazlası yapılamazdı.
TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası eski başkanı İsmail Küçük “Normalde sel olarak geçiştirilebilecek olayların felakete dönüşmesi kentleşme politikalarının bir sonucudur,” diyerek durumu özetliyor.
AKP’nin belediyeciliği seli getirdi ancak selin bu mevsimde yaşanması, başta belirttiğimiz üzere altyapıdan daha büyük sorunlarla da muhatap olduğumuzu gösteriyor. Mevsimsel anormallikler dönem dönem yaşanır. Ancak uzun aralıklarla yaşanan mevsimsel anormalliklerin dünyada bu kadar sık yaşanması tehlikenin çok daha derin olduğuna işaret ediyor. Küresel iklim değişikliği insanlığı ve tüm canlılığı tehdit eder boyutlara ulaştı. Su baskınları, olağandışı yağış rejimleri, kuraklıklar vb. ile dünya hızla büyük bir felakete sadece ilerlemiyor, gezegenimiz de bizzat felaketin içerisinde. Bunun en acı örneklerinden biri Güney Afrika’daki Cape Town. Cape Town’un dünyanın tamamen susuz kalan ilk şehri olmasına günler ya da saatler kaldı.
Cengiz Aytmatov SSCB’de yasaklanan bir öyküsünde, her hareketinde Cengiz Han’ı takip edip kavurucu güneşi kapatan, O’na dostluk eden bir buluttan bahseder. Bulut bir gün, bir sebepten Cengiz Han’a küser ve Cengiz Batı’ya sefer düzenlemeyi bırakır.
Kapitalist birikim ve rekabet adına ekolojik yıkım yaratan burjuvaziye bulutlar küstü. Bunu gören yönetenler de içecek sudan mahrumken, sel baskınları kaderini bize yaşatmak için büyük çaba sarf ediyorlar.
Ankara’da, Türkiye’de ve dünyada tehlikeye karşı doğadan yana olabilecek bir tek işçiler var! Yalnızca işçiler tüm kirletici sanayinin kamulaştırılmasını savunabilirler. Zararlılardan vazgeçilmesini sağlayabilirler. Kâr için değil, doğadan yana bir planlama ile iklim değişikliğine ve altyapı sorunlarına müdahale edebilirler.
Filistin halkını katletmeye son verin! Trump ve Soykırımcı İsrail devletini durduralım!
Siyonist İsrail ordusu, Filistin halkınca Gazze şeridinde düzenlenen ve “Büyük Dönüş Yürüyüşü” olarak adlandırılan barışçıl gösterilere alçakça saldırdı.Tüm dünya, aralarında çocukların da bulunduğu 60’tan fazla ölü ve 2 binden fazla yaralı bırakan bu vahşet karşısında dehşete düşmüş durumda. İsrail ordusu tüm dünyanın gözleri önünde, tümüyle silahsız binlerce Filistinliye gerçek mermilerle ve gaz bombalarıyla saldırdı.
Filistinliler arasında Nakba – Felaket- günü olarak anılan ve 1948 yılındaki İsrail işgalinin yıl dönümü olan güne dek, yaklaşık 6 hafta boyunca muazzam seferberliklere tanık olduk. Bu seferberlikler boyunca, barışçıl bir şekilde ABD konsolosluğunun uluslararası hukuku hiçe sayarak kışkırtıcı bir biçimde Kudüs’e taşınması protesto edilmekteydi. Filistinli göstericilerin tek istediği, İsrail işgali nedeniyle terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarına, evlerine bir gün geri dönebilmekti.
15 Mayıs Salı günü, Batı Şeria’nın tüm yerleşimlerinde ve İşgal altındaki Filistin’in doğusunda ve Gazze şeridinde İsrail’in soykırımcı politikalarını ve buna kol kanat germekte olan Trump’ı protesto etmek için son derece etkili bir Genel Grev gerçekleştirildi. İsrailin vahşetine ve Trump’a karşıöfke tüm dünyada büyümekte. Öyleki olana bitene karşı parmağını bile oynatmaya tenezzül etmeyen Avrupa Birliği bile, büyüyen öfke seli karşısında İsrail’in katliamına karşı olduğunu açıklamak durumunda kaldı.
UİT-Cİ olarak bu katliam karşısında, uluslararası ölçekte büyüyen bu öfke selinin bir parçasıyız. Tüm emekçileri Irkçı ve soykırımcı İsrail devletinin vahşeti karşısında eylemlerimizi birleştirmeye ve dünya çapında tüm hükümetlerin, İsrail ile var olan ilişkilerine son vermesi yönünde baskı kurmaya çağırıyoruz.
Gazze’de Katliama son verin!
Filistin halkına yönelik devlet terörüne son!
Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük!
Yıkılsın Irkçı İsrail devleti!
Barış için tek yol, Laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin!
Emperyalizmi Filistin ve Tüm Akdeniz’den dışarı atalım!
Filistin halkına koşulsuz destekte birleşelim!
İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal / UİT-Cİ
15 Mayıs 2018
İsrail’in Gazze’deki katliamını lanetliyoruz! Tüm diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkiler kesilsin!
Siyonist İsrail devletinin Gazze’de gerçekleştirdiği yeni bir katliam sonucunda 59 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 3000 kişi yaralandı. İsrail devletinin kuruluşunun 70. yıldönümünde, ABD’nin İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasının açılışının yapıldığı günde, İsrail devleti Filistinlilerin protestolarına yeni bir katliamla yanıt verdi. Kurulduğu günden bu yana Filistinlilere dönük sistematik katliamlar düzenleyen ve etnik temizlik yapan İsrail devletinin bu yeni saldırısını lanetliyor ve ısrarla vurguluyoruz: Irkçı bir temelde kurulan Siyonist rejim yıkılmadan ve bağımsız, demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek Filistin devleti kurulmadan bölgeye barışın gelmesi mümkün olmayacak!
İsrail devletinin 15 Mayıs 1948’te Birleşmiş Milletler himayesinde kurulmasının hemen ertesinde Siyonist çeteler Filistinlilere dönük yaygın bir etnik temizlik harekâtına girişmiş ve yaklaşık 700 bin Filistinli bir günde yerlerinden edilmişti. Filistinliler bugünü Nakba (Büyük Felaket) olarak anmaktadır ve evlerine geri dönüş hakkı için her yıl Nakba gününde protestolar düzenlenmektedir. Bu sene, ABD’nin İsrail büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının ardından Filistinliler Gazze’de kitlesel protestolar düzenlemekteydi. Gazze-İsrail sınırında gerçekleşen ve Büyük Dönüş Yürüyüşü adı verilen protestolarda, ABD’nin Kudüs’ü başkent ilan etmesi, İsrail’in Gazze’ye dönük uyguladığı ölümcül abluka reddediliyor ve Filistinlilerin yerlerinden edildikleri bölgelere geri dönüş hakkı talebi yükseltiliyordu. Bu protestolara dönük İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılarda 40’tan fazla kişi hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 8000 kişi yaralanmıştı. ABD’nin Nakba’ya denk getirdiği büyükelçilik açılışı provokasyonuyla yaygınlaşan protestolara dönük İsrail saldırısı ise, bu arka plan çerçevesinde gelişti ve son yıllarda gelişen ağır İsrail saldırısına dönüştü.
Erdoğan rejimin Filistin’e dönük ikiyüzlü tutumu ise bu saldırıyla birlikte bir kez daha açığa çıktı. Erdoğan İsrail’in soykırım yaptığını ve bir terör devleti olduğunu açıkladı, Washington ve Tel Aviv büyükelçileri “istişarede bulunmak üzere” ülkeye geri çağrıldı ve ülkede 3 günlü milli yas ilan edildi. Bununla birlikte Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkileri AKP döneminde kanatlandı ve bütün bu söylemlere rağmen ilişkiler derinleşmeye devam ediyor. Türkiye ile İsrail arasında ticaret hacmi AKP döneminde 5 kat artarak 5 milyar dolara ulaştı. Mavi Marmara saldırısında 10 vatandaşımızın vahşice öldürülmesi karşılığında İsrail’in 20 milyon dolar tazminat ödemesiyle bu davalar düşürüldü. Aynı zamanda İsrail’le doğalgaz anlaşması için müzakereler “damat” Bakan Albayrak öncülüğünde yürütülmeye devam ediyor. Esasında Erdoğan rejimi ve İsrail arasındaki İsrail İstihbarat Bakanı geçtiğimiz aralık ayında veciz bir şekilde özetlemişti: “Erdoğan’ın sert söylemlerine rağmen Türkiye ile olan ilişkilerimiz sürekli olarak artmakta”.
Erdoğan ve AKP’nin ikiyüzlü söylemlerine karnımız tok. Şimdi derhal harekete geçme zamanı. İsrail Büyükelçisi ülkeyi derhal terk etmeli, İsrail’le olan tüm diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkiler kesilmeli ve ülkedeki İsrail şirketleri tazminatsız olarak kamulaştırılmalıdır.
İşçi Demokrasisi Partisi, 15 Mayıs 2018
Termokar işçileri konuşuyor: Direnişimiz sürüyor, sürecek
Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Termokar A.Ş. fabrikası işçileri geçtiğimiz ay ortalarında DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş sendikasına üye oldular. Ancak fabrika patronu işçilerin örgütlenmesine karşı çıkarak aralarında engelli ve hamile işçilerin de olduğu, 16 kişiyi birkaç gün içinde işten çıkarttı. Biz de Gazete Nisan olarak fabrika önünde direnen işçilerin sesini duyurabilmek için kendileriyle bir söyleşi yaptık.
Nisan: Sizleri sendikaya üye olmaya iten çalışma koşulları neydi? Neden sendikaya üye oldunuz?
İşçi: Pek çoğumuz bu fabrikada uzun yıllardır çalışıyor. Çalıştığımız süre boyunca ne insan gibi bir muamele gördük ne de insanca yaşayabilecek bir ücret aldık. Yapmayacakları vaatlerde bulunuyorlar, insanları kandırıyorlardı. Her zam döneminde, biraz daha dayanın biraz daha dayanın, dedi patron. Ancak ne maaşlarımız düzeldi ne de sosyal haklarımız… Ancak içeride hiçbir iş yapmayan ancak patrondan yana davranan dili uzun kişiler istedikleri zamları aldılar. İçeride huzur kalmadı. İşçiler bunalıyor ve işi bırakıyorlar. Alınan maaş 4 kişilik bir aileye yetecek düzeyde değil. 5 senedir bu fabrikada çalışıyorum asgari ücrete devam. Pek çok işçi bu şekilde. Sendika üyesi olarak bu gidişe bir yeter dedik artık.
İşçi: Yaşadığımız en önemli sorunlardan biri mesailerin elden verilmesiydi. Patron vergi kaçırmak için asgari ücret üzerinden maaş ödüyor dolayısıyla vergisini de ona göre ödüyor. Bu da bizim emeklilik işlemlerimiz için iyi bir şey değil. Yemekler çok kötüydü. Gece 11 saat çalışıyoruz yarım salatalık, yarım domates geliyordu. Geçen seneden daha kötü duruma geldi her şey. Misal, tuvaletlere zamanlama getirdiler, turnikelerden geçiyorsunuz. İçeride 50 kadın işçi çalışıyor iki tuvalet var. İster istemez tuvalette sıra oluyor. Geç gelince de nerede kaldınız diye hesap soruluyor. Diğer yandan yıllarca burada çalışan bir işçi ile yeni işe başlayan bir işçi arasında çok büyük bir fark yok. Çoğu zaman maaşlar herkese farklı yatıyor. Bu farklılıkların nedenini kimse açıklamıyor. Pek çok kişi bu gidişatın değişmeyeceğini düşünüyordu. Ancak bizler bu düzenin değişebileceğine inandık ve diğer işçileri de ikna ettik bu yola girdik. İnce ince örgü işler gibi çalıştık ve iki haftada örgütlenmeyi bitirdik, yetki başvurusunu yaptık.
Geçen yıl 2 bin metreküp yurt dışına ihracat yapılmış. Manisa’da ihracatta 3. sırada yer almış işyeri. Bununla övünüyorlar. Hesaplıyorum dolar, avro kaç para… Ne kadar kâr elde edilmiş. Ancak bize ne verdiler, iki dilim baklava. Kendileri milyonlarca lira kazanıyor bizim sırtımızdan bize veriyorlar iki dilim baklava. Beyaz yakalılara yıl sonunda birer maaş ikramiye, yıl sonu yemekleri, bir sürü şey veriyor. Bize 50 TL prim. Mesai ücretlerini elden veriyorlar ve bu ücreti verirken de bizim zamanımızdan çalıyorlar. Parayı almak için saatlerce kuyrukta bekliyoruz, eve geç gidiyoruz. Ancak iş kendilerine geldi mi bir dakika işe geç başlasak hesap soruyorlar. Çoğumuz Manisa dışından geliyoruz. Turgutlu, İzmir, Akhisar… Zaten zamanımızın büyük kısmı yolda geçiyor. Burada 7-8 senelik işçiler var. Sorsan işçilere bu 7-8 senede ne geçti eline. Karnını zor doyurmuştur. Bir adım ileri gidememiştir.
Nisan: Bu fabrikada daha önce bir örgütlenme çalışması oldu mu?
İşçi: Geçtiğimiz yıl bazı arkadaşlarımız bu sendikalaşma çalışmasını başlatmışlardı. Ancak o zaman da patron 17 işçi arkadaşımızı işten atmıştı. O süreç bizi çok etkilemedi. Zira patron bundan bir ders çıkarmadığı gibi bizleri sindirdiğini düşündü ve üzerimize daha da yüklendi. Patron kazandıkça kazandı ancak içeride huzur gitgide bozuldu. İşler iyi gittiğinde bizlere dalga geçer gibi 50 TL prim dağıttılar. Bunlar bizi daha da kamçıladı. Örgütlenme çalışmalarını o günden sonra devam ettirdik. Biz bunu işten çıkartılma ihtimaline rağmen yaptık. Zira sendika üyesi olmak her ne kadar anayasal hak da olsa biliyoruz, görüyoruz, okuyoruz ki işçilerin bu hakka ulaşması bedel istiyor. Gerektiğinde işten atılmayı göze almak gerekiyor. Hiçbirimizin daha önce örgütlenme tecrübesi yok. Hepimiz ilk kez böyle bir işe giriştik.
Nisan: Patronun sizlerin sendikalaşma çalışmalarınıza tepkisi ne oldu?
İşçi: Fabrikaya yetki başvurusu geldiği an bu işin başında olduğunu düşündüğü 6 kişiyi sonra da aralıklarla 10 kişiyi işten çıkarttı. Ancak işten çıkartma nedeni olarak sendikalaşma faaliyetlerimizi göstermedi. Hepimizi İş Yasasının 25/2 maddesine göre işten attılar. Yani ahlak ve iyi niyet kurallarına uymamışız… Patron devletten her yıl teşvik ücreti alıyor. Bu teşvik paraları nereye gidiyor. İnsana Saygı ödülü aldı geçen… Bu mu insana saygı? Anayasal haklarını kullandılar diye işçiyi atmak mı saygı? Bir ayakkabı vermiyorlar. Dışarıdan iş bağlayacakları bir alıcı geldi mi göz boyamak için işçilere kıyafet dağıtıyorlar, göz boyuyorlar. Sonra her şey eski tas eski hamam.
Nisan: İçeride durum nasıl? İçerideki örgütlenme çalışmaları nasıl ilerliyor?
İşçi: İçeride durum şu an iyi. Patronun adamları yaptığımız suç duyuruları nedeniyle işçi üzerinde çok fazla baskı oluşturamıyor. Ayrıca içerideki üye sayımız da hızla artıyor. İçeride moraller iyi. Patron hamile arkadaşlarımızı, engelli arkadaşlarımızı, karı koca olan evli arkadaşlarımız, borçlu arkadaşlarımızı atarak içerideki işçilere göz dağı vermek istedi. Bakın görün kimsenin gözünün yaşına bakmam atarım demek istedi. Ancak içerideki arkadaşlarımızı bu korkutmadı. Bilakis öfke arttı.
Nisan: Bundan sonra ne olacak?
İşçi: Burada bu sıcakta direnmek gerçekten zor. Ancak haklı olduğumuzu bildiğimiz için birbirimizden güç alıyoruz ve patronu dize getirene kadar mücadelemize devam edeceğiz. Mücadelenin değişik yolları var tabi. Ancak şu bir gerçek ki bizleri burada diri tutan şey içerideki işçilerden aldığımız olumlu dönüşler ve dışarıdan gelen ziyaretçiler. Sendikamızın desteğiyle direnişimiz devam edecektir. Sizlerin aracılığı ile tüm işçi dostlarına seslenmek istiyoruz: Yanımızda olun bizleri destekleyin. Zira bu direniş sadece Termokar işçilerinin direnişi değildir. Kölelik koşullarında çalışan Manisa işçilerinin, ülkedeki tüm işçilerin ve hatta tüm dünya işçilerinin mücadelesidir. Desteklerinizi bekliyoruz.
Fransa’da olaylı 1 mayıs
Biber gazı, cop, gözaltı ve çatışma, arabaların yakılması, yarım kalan yürüyüş… Fransa’nın başkenti Paris’te bu yıl düzenlenen 1 Mayıs gösterilerinden akılda kalanlar bunlardan ibaret. Oysa işçi sınıfının devrimci mücadelesinin sembol günü olan 1 Mayıs, Fransa’da bu yıl iki nedenle belki de her zamankinden daha önemliydi. Birincisi, bu yıl, milyonlarca işçinin genel greve çıkmasıyla zirve noktasına ulaşan ve dünya işçi sınıfı için âdeta bir referans kaynağı olan 1968 Mayıs’ının ellinci yıldönümüydü. İkincisi, selefî Hollande’un işçi düşmanı mirasını bir adım ileri taşımaya kararlı Cumhurbaşkanı Macron’un ve onun temsil ettiği egemen sınıfların sosyal saldırılarına karşı birlik ve dayanışma sergilemek için en uygun gündü.
Nitekim ülke çapında tartışmalı resmî rakamlara göre yaklaşık iki yüz bin işçi ve emekçi, acil sınıfsal taleplerini seslendirmek amacıyla ülkenin en büyük sendikalarının (CGT, FO, FSU, UNEF) liderliğinde sokağa çıktı. Sırf Paris’te, elli beş bin işçi ve emekçi, Fransız devrimci hareketinin tarihsel meydanı Bastille’de toplanarak, İtalya Meydanı’na doğru kortej halinde yürüyüşe geçti. Bin iki yüz maskeli göstericinin şiddet eylemlerini gerekçe gösteren Fransız polisi; biber gazı ve cop ile onbinlerce işçi ve emekçinin haklı yürüyüşünü zor yoluyla dağıttı.
Ne birkaç yüz eylemcinin şiddete başvurması ne de altı aracın yakılması, polisin orantısız güç kullanımını ve işçi sınıfının gösteri hakkının engellenmesini haklı kılabilir. Bazı eylemcilerin şiddete başvurmasının onaylanacak bir yanı olmadığı çok açık; ancak bir grup gencecik insanın yüzlerine siyah maske geçirmesinin altında, Fransa’da rejimin katlanılmaz baskı ve saldırılarına karşı duyulan büyük öfkenin yattığını unutmamak gerekir. Göçmen düşmanı polis tarafından işlenen cinayetlere yönelik sloganlarda bu öfke açığa çıktı. Bir yıl içinde iş yasasının tahrip edilerek, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması ve sendikalaşma hakkının sınırlandırılması başta olmak üzere sayısız sosyal saldırı da bu öfkenin zirveye ulaşmasını sağladı.
1 Mayıs’ta işçi sınıfının taleplerini dile getirilememesinin ve şiddet olaylarının sorumlusu Fransız rejimidir. Bir hafta önce şiddet eylemlerinin istihbaratını alan rejim, işçi ve emekçilerin gösterisinin sorunsuz geçmesi için gerekli tedbirleri almak bir yana, yalnızca bin polisi görevlendirerek tam tersine olayların bu şekilde gelişmesini özellikle istedi. Böylece işçi sınıfının sosyal ve ekonomik talepleri yerine, bugün şiddet olaylarını konuşuyoruz. Bu sayede OHAL’i kaldırma kılıfıyla aslında onu sürekli kılan, bir yıldır parlamentoyu yok sayarak ülkeyi kararnamelerle yöneten Macron hükümeti, işçi ve emekçilerin çalışma koşullarını patronların lehine tahrip edecek yeni sosyal saldırılar öncesinde, işçi sınıfının mücadelesinin meşruiyetini sorgulanmasını sağlıyor.
Ancak bu tespit, bu yılki 1 Mayıs’ın coşkusuz ve geçtiğimiz yıla kıyasla daha az kitlesel geçtiği gerçeğini değiştirmiyor. Sosyal saldırı ve kemer sıkma planlarına karşı iki yıldır büyük kitlesel gösteriler düzenleyen Fransız işçi sınıfının geçtiğimiz yıla kıyasla bu kez daha az sokağa çıkmasında, sınıfın birliği yerine bürokratik çıkarlarını önceleyen sendika bürokrasisinin payı azımsanacak gibi değil. Diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleri gibi, Fransız işçilerinin, krizin faturasını çalışanlara çıkarmaya kararlı olan Macron ve patronları yenebilmek için, sınıfın birlik ve dayanışmasını engelleyen sendika bürokratlarını öncelikle yenmekten başka çareleri yok.
Patron tam bir çakal
Yazımızın başlığını neden böyle attık? Ben anlatayım sizler okuyun: 12 kişinin çalıştığı bir tekstil atölyesindeyim. 12 kişiden sadece 3 kişi sigortalı. Bu sigortalılardan biri olan kadın arkadaşımız “Patron bugün bana bir takım kâğıtlar imzalattı” dedi. Ne imzaladığını okudun mu diye sorduğumuzda “hayır” dedi. İmzaladığın kâğıtta neler yazdığını hatırlıyor musun diye sorduğumda, “Her hakkımı aldım falan yazıyordu” diye cevap verdi. “İmzaladıktan sonra patrona bu nedir diye sordum, sen bana güvenmiyor musun diye cevap verdi” dedi.
Durumu kadın arkadaşımdan dinledikten sonra patronun aslında tazminatsız çıkış kâğıdını imzalattığı gerçeğine vakıf oldum. Durumu kadın arkadaşa izah ettiğimde “Ben ne yapacağım şimdi” diyerek söylenmeye başladı. Bahsettiğim kadın arkadaş 3 yıldır sigortalı olarak çalışıyor. Şimdiye kadar böyle bir kâğıt imzalamadığını, bunun ilk olduğunu dile getirdi. Bu durumun kendisine getirebileceği zararları sorduğunda, tazminatsız işten çıkarılmış olduğunu ve hiçbir hak talep edemeyeceğini izah ettim. Bu durumda ne yapabileceğini sorunca da, yapabileceği tek şeyin imzaladığı kâğıdı geri alması olduğunu ve kâğıdı yırtması gerektiğini kendisine aktardım.
Kadın arkadaş patronun yazıhanesine girerek imzaladığı kâğıdı bir nevi çalarak geri almıştı. Kâğıdı eve götürüp okuyan arkadaş durumun aynen kendisine aktardığım gibi olduğunu söyledi. Kâğıda “Her hakkımı aldım” diyerek imza atmış olduğunu aktardı. Patron, yazıhanesine girilerek bu kâğıdın oradan alındığını anlayınca mağdur olan arkadaşı yazıhanesine çağırarak azarlayarak yaptığının hırsızlık olduğunu ve doğru bir şey olmadığını, kendisine güvenmesi gerektiğini, bunun formaliteden ibaret olduğunu söylemiş.
Bu aktardığım olaydan sonra patronun arkadaşımıza karşı tavırları değişti ve ona karşı sindirme politikası uygulamaya başladı. Patron hakaretler ediyor, kadın arkadaşın işini savsakladığını, ciddiye almadığını, kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini, böyle devam edemeyeceğini söylüyor. Kadın arkadaşımız “İşten çıkarsam tazminatımı alabilir miyim?” diye sorunca, işten çıkarsa tazminat alamayacağını, bu durumda ya kendisini işten attırması ya da tazminatsız işten çıkması arasında bir tercih yapması gerektiğini söyledim. Kadın arkadaş şimdilik çalışıyor ama patron tarafından da mobbing uygulamasına maruz kalmaya devam ediyor.
Çalışma hayatındaki kuralları iyi bilmek ve kurallar çerçevesinde haklarımızın neler olduğunu anlamak durumundayız. Eğer kadın arkadaşımız haklarının ne olduğunu ve imzaladığı kâğıdın ne anlama geldiğini tam olarak anlayabilseydi o kâğıdı imzalamayacaktı. O yüzden haklarımızı iyi öğrenmemiz ve bunu savunmamız gerekiyor.
Diriliş mi çöküş mü?
Son bir yıldır AKP şefi Erdoğan sayesinde Türkiye politik jargonuna yeni bir kavram girdi: metal yorgunluğu… Uzun süre çalışan ve bir süre sonra bünyesindeki aşınmadan dolayı makinelerde ortaya çıkan yıpranmalar için kullanılan bu ifade ilk kez bu kadar yoğun bir şekilde politik dilde kullanıldı. Parti içindeki çürük elmaları ayıklamaya yönelik bir manevra olan bu sözün arkasına sığınarak olmaz denilen şeyler oluverdi birden. Sarsılamaz denilen belediye başkanlarının koltukları sarsıldı, gitmez denilen vekillerin, il-ilçe başkanlarının ayakları kaydırıldı. Ancak her geçen gün parti içerisinde sonu gelmez bir “temizliğe” dönüşen bu sürecin bir nihayeti olmalıydı. Zira bu “yenilenme”, parti elitleri içerisinde büyük bir huzursuzluğa neden olmuştu. İşte tam bu sırada Afrin operasyonu imdada yetişti.
Savaş ve operasyonlar, burjuva düzen partilerinin geniş halk kesimlerini kendi gerici politikalarına bağlamanın klasik yöntemidir. Afrin operasyonu tam da böylesi bir manevranın resmidir ve hatta fazlasıdır. Zira bu operasyon sadece AKP’nin gerici politikalarını meşrulaştırmamış, aynı zamanda Erdoğan’ın deyimiyle metal yorgunluğuna son vermiş bir “diriliş” öyküsü olmuştur.
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından dem vurup uzun uzadıya politik açıklamalar yapmak niyetinde değilim. Bunun yerine direkt olarak basit bir dille şunu söylemek gerekir ki bu coğrafyada bu ülkenin vatandaşları da olan Araplara, Kürtlere, Acemlere saldırarak bir diriliş öyküsü yazılamaz. Böylesi bir diriliş öyküsü bundan bin yıl önce geçerli olabilirdi belki. Osmanlı ile Safeviler arasındaki savaşlarda Osmanlı’nın kazandığı savaşlar bir diriliş öyküsü sayılabilirdi zamanında; zira o zaman savaşan bu iki güç dünyanın en büyük devletlerindendi. Ama bugün ne sen Osmanlısın ne de Afrin’dekiler Safeviler. Bugün zamanın Safevi devletini arıyorsan ABD’ye, İngiltere’ye, Almanya’ya bakacaksın. Küçücük şehirlerde ordunla baş edemeyecek güçsüzlükteki Kürtlere, Araplara değil…
Afrin başta olmak üzere bu tarz operasyonların bölge halklarına değil, “emperyalist” güçlerle işbirliği yapan örgütlere karşı, dolayısıyla da ABD’ye, Rusya’ya, İngiltere’ye vb. ülkelere karşı yapıldığı söylemi içi boş bir söylemdir. Yanı başında ve hatta kendi ülkende yaşayan bir halk emperyalistlerin kucağına düşerken sen neredeydin, ne yapıyordun diye sorarlar adama. Ya da o emperyalist güçlerin senin ülkende üsleri, askerleri ne arıyor o zaman diye…
Hülasa bu coğrafyada her ne sebeple olursa olsun Kürtlerle, Araplarla, Acemlerle, Ermenilerle vb. savaşıp bir diriliş destanı yazılamaz. Kendi toprakların dışında bile olsa bu halklara karşı atacağın her olumsuz adım kendi topraklarında seni vurur. Yapılan bu savaşlar kendi içinde sonu gelmez birçok soruna yol açar ve dolayısıyla buradan bir “diriliş” destanı çıkartayım derken “çöküş” trajedisi çıkartma ihtimali yüksektir…
Termokar’da direniş sürüyor, dayanışma büyüyor
Manisa organize sanayi sitesinde ısıtma soğutma işi yapan Termokar fabrikasında çalışan işçiler 2017 Nisan ayında örgütlenmeye başlayarak, 2018 Nisan ayında yeterli çoğunluğu sağlayıp yetkiyi almıştı. DİSK Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenen Termokar işçilerine kural tanımaz bir şekilde saldıran Termokar patronu, 2017’de 14, 2018 yılında da 20 işçiyi işten çıkartmıştır. 14 gündür fabrika önünde çadırı kurarak direniş başlatan işçilerle dayanışma ise büyüyor.
Dün (08.05.2018), Manisa Organize Sanayi ile İzmir’de Birleşik Metal iş sendikasında örgütlü fabrikalardan işçilerin, DİSK Birleşik Metal İş Genel Merkezi yönetiminin ve Manisa Emek ve Demokrasi platformu birleşenlerinin katılımıyla fabrika önünde kitlesel bir basın açıklaması gerçekleşti. Basın açıklamasını Birleşik Metal İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu yaptı. Basın açıklamasında fabrikada yetkiyi aldıklarını, artık Termokar’da yetkili Sendikanın Birleşik Metal İş olduğunu belirtip, anayasal haklarını kullanan işçilerin bir çırpıda kapının önüne koyulduğunu, anayasal haklarını kullananların değil yasa dışı davranan patronların cezalandırılması gerektiğini, sendika olarak işten atılan Termokar işçisinin hakkını sonuna kadar savunacaklarını, ikisi hamile, biri engelli toplamda 5’i kadın 34 işçinin işten atıldığını, patronların nereden cesaret aldıklarını bildiklerini, bu saldırıların örgütlü mücadele ile aşılacağını vurguladı. Termokar direnişinin önümüzdeki dönem çeşitli eylemlerle büyüyeceğini, işten atılan işçiler işlerine dönene ve toplu sözleşme yapılana dek mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini ifade etti.
Eylem boyunca işçiler çeşitli sloganlar atarak taleplerini dile getirdi. Atılan sloganlar; birleşen işçiler asla yenilmez, termokara sendika halaylarla girecek, inadına sendika inadına disk, işçilerin birliği sermayeyi yenecek şeklindeydi. Coşkulu geçen basın açıklaması halaylarla sloganlarla son buldu.
Tek çıkış: Seferberlik ve emeğin demokrasisi
Baskın seçim tarihinin açıklanmasıyla birlikte burjuva partiler arasında adaylık tartışmaları da tüm hızıyla sürüyor. AKP-MHP ittifakının adayı zaten belli… Burjuva muhalefet ise ortak bir aday çıkartabilir miyiz yoksa ilk turda her parti kendi adayını çıkartsın ikinci turda ise hepimiz kalan adayı mı destekleyelim tartışması içerisinde.
Onlar için mesele seçimlerde Erdoğan’ı yenebilecek, yeni bir başkan adayı bulabilmeye kilitlenmiş durumda. Başkanlık rejimini ortadan kaldırmaya dönük ne bir istek ve söylem ne de bir program söz konusu.
Ancak toplumun geniş kesimlerinde tartışmanın buraya sıkışmış olmasının ve “kötülerin iyisini” seçmeye zorlanacak olmanın basıncı mevcut. İşçiler, emekçiler ve toplumun geniş kesimleri için bu basıncı yaratan en temel etken, başkanlık rejiminden çıkışa dair kimsenin net bir önerisinin olmaması. Başkanlığa karşı olan parti, sendika ve bireylerin katıldığı platformlar ve taban örgütlenmelerindeki (Demokrasi için Birlik, Seçim Süreci Meclisleri, vb.) tartışmalar da bunu doğrular nitelikte.
Bir taraf adaylık meselesini öne çıkartarak burjuvazinin “ilerici” kanadını destekleyip desteklememek konusunda utangaç bir tavır sergilerken diğer taraf da adaylık tartışmalarından ve burjuva muhalefetin acil ihtiyaçlarına cevap üretememesinden kaynaklı olarak kendisini sadece sandık güvenliği meselesine odaklamayı hedeflemekte.
Bizler, tek adamlık rejimine karşı partilerin, sendikaların ve örgütsüz bireylerin katıldığı bu tip oluşumların, tüm eksiklikleriyle birlikte, başkanlığa karşı mücadelede oldukça önemli bir yere oturduğunu düşünüyoruz.
Başkanlık rejimi Erdoğan’ın tek başına ortaya attığı bir formülden öte, burjuvazinin, kapitalist sistemin krizine dönük geliştirdiği tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza dönük ortak bir saldırı planı. Bu nedenle de 24 Haziran’a kadar Türkiye’nin tüm bu sorunlarını erteleyip kaderimizi burjuva muhalefetin ellerine teslim etmek bizlere dilediğimiz bir geleceği sunmayacak.
Asıl görevimiz, ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza yönelik saldırılara karşı emeğin demokrasisini inşa etmeyi hedefleyecek bir örgütlülük ve seferberlik yaratabilmek adına sendikaların, sosyalistlerin ve yerel meclislerin ortak bir mücadele hattı doğrultusunda bir araya gelebilmesi. Bu oluşumlar güçlerini birleştirerek yerellerde örgütlülüğü sağlamalı, hem seçimler, hem seçim günü hem de 25 Haziran sabahı ve sonrası için kitleleri, işçiden emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanması doğrultusunda barajsız seçimlerin yapılması adına seferber edebilmeli. Güçlü bir 1 Mayıs bu umudu yaratabilmemiz için önemli bir fırsat. Bizler de önümüzdeki dönem bu hat doğrultusunda bir araya gelmeyi sürdürecek, mücadelemizi birleştirmenin yollarını arayacağız.
24 Haziran: İşçi düşmanı, baskıcı, Tek Adam rejiminden çıkış için…
AKP-MHP koalisyonu erken seçim kararını kendisine has o düzenbaz ve ikiyüzlü tavırla ilan ederek seçim sürecini başlattı. Önce Bahçeli, “milli beka ve emanetler açısından” erken seçimin acil bir hal aldığını belirtti; ardından da Erdoğan, “gerek Suriye’de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, gerek Suriye ve Irak merkezli olarak yaşanan tarihi hadiselerin” siyasi belirsizlikleri aşmayı zorunlu hale getirdiğini iddia ederek erken seçim tarihini 24 Haziran olarak açıkladı. Oysaki bu ikili 16 Nisan referandumunda, ülkenin bir daha “siyasi istikrarsızlığa sürüklenmemesi” için oy istemişlerdi. “Milli beka”, “sınır ötesi tehditler”, “terörle mücadele” başlıkları belli ki epeyce bir süre daha “Cumhur İttifakı”nın başlıca pazarlama ürünleri olarak piyasaya sürülmeye devam edecek.
Seçim kararının daha uyum yasaları çıkmadan ve birçok AKP milletvekili için dahi sürpriz olacak şekilde ilan edilmesi, Saray rejiminin içinde bulunduğu sıkışmışlığın ve ittifakın kırılganlığının itirafıdır. Uçuruma yuvarlandığı artık bizzat hükümet yetkilileri tarafından itiraf edilen ülke ekonomisi ağır bir krizle sarsılmadan ve rejim güçleri içindeki politik çatlaklar iyice ayyuka çıkmadan derhal erken seçime gidilmesi, AKP-MHP gerici koalisyonunun bir süre daha varlığını sürdürebilmesi için bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
AKP-MHP koalisyonu ülkeyi seçimlere 7. kez uzattığı OHAL şartlarında götürüyor. Sadece OHAL değil, aynı zamanda seçim yasasında yapılmış olan değişiklikler, kazanmak için her şeyi göze almış Saray şürekâsının bu seçimleri öncekilerden daha yoğun bir şekilde manipüle etmeye çalışacağının işaretleri. Böylesi girişimlerin önüne ancak kitlelerin seçim güvenliği için seferber olmasıyla geçilebileceğini ısrarla vurgulayalım.
Pekiyi 24 Haziran seçimleri Tek Adam rejiminden kurtulmak için bir fırsat olabilir mi? Kitlelerin Saray rejimine dönük hoşnutsuzluğunun yaygınlaşması, burjuva muhalefeti de hareketlendirmiş durumda. CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi Tek Adam rejiminden parlamenter rejime dönülmesini savunduklarını ilan ediyorlar ve aralarında yoğun bir görüşme trafiği yaşanıyor. Fakat unutmayalım! AKP’nin iktidara gelmesini ortaya çıkaran koşullar, bizzat bu partilerin izledikleri işçi düşmanı ve baskıcı politikaların eseriydi. Dolayısıyla, işçilerin, emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin Tek Adam rejiminden çıkış için bu burjuva partilere bel bağlaması yeni bir hayal kırıklığından başka bir sonuç veremez.
Tek Adam rejiminden çıkış formülü esasında çok uzakta yer almıyor. 13 Mart’ta toplanan DİSK Başkanlar Kurulu 1 Mayıs’a giden sürecin “emeğin demokrasi seferberliğine dönüştürülmesine” ve “bu süreci en geniş emek ve demokrasi güçleriyle beraber yürütmeye karar verdiğini” açıklamıştı. Yapılması gereken, önce 1 Mayıs’ın ve ardından 24 Haziran’a giden sürecin bu anlayış doğrultusunda hayata geçirilmesidir. Yalnızca “emeğin demokratik ve sosyal talepleri için girişeceği bir seferberlik” işçi düşmanı ve baskıcı Tek Adam rejiminden çıkışın kapısını aralayabilir. Bunun için başta sendikalar, işçi örgütleri ve meslek kuruluşları olmak üzere emekten ve demokratik haklardan yana tüm oluşumlar, bu süreçte Saray koalisyonuna karşı gerçek bir alternatifi inşa etmek için tüm çabalarını ortaya koymak durumundadır.
İşçi Demokrasisi Partisi, 26 Nisan 2018
Brezilya: İşçiydin sen, işçi kalsaydın Lula…
Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz.
Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz…
Şükrü Erbaş
Lula da Silva, en aşağıdan geldi. Teneke mahallede yaşayan, fakirlikten kırılan bir ailenin sekizinci çocuğuydu. 10 yaşında ayakkabı boyacılığı yapıyordu. Ekmeğini bir metal işçisi olarak kazandı. Serçe parmağını iş kazasında kaybetti. 1980 yılında askeri diktatörlüğe karşı gelişen muazzam seferberlik dalgasıyla bir işçi önderine dönüşecek, Brezilya sermaye sahiplerini titretecek bir politik güç olan İşçi Partisi’nin (PT) lideri olacaktı.
8 yıl yoksulların koşulsuz desteği altında Brezilya devlet başkanlığını yürüten bu adam, görevini halefi Dilma Rousseff’e devretmeden önce, korkunç derecede zenginleşmişti. Ulusal petrol şirketi Petrobras’ın yönetim kurulu toplantılarına katılıyor, eski Portekiz sömürgelerinde uluslararası ihaleler kovalıyor, ABD başkanı Obama’yı kendisine ait ultra lüks tatil evinde ağırlayıp, Recep Tayyip Erdoğan ile zafer işaretli pozlar veriyordu.
En yakın danışmanları ve parti şefleri kampanyalar için paralı eylemciler tutmak ve geleceklerini güvenceye almak amacıyla yasadışı büyük çaplı para transferlerine karıştıkları için daha 2005 yılından itibaren yargılanmaktaydılar. Kendisinin arkasından gözyaşı dökenlere bakmayın; siyasi kariyeri biterken, dünyanın en radikal ve örgütlü işçi hareketlerinden birini enkaza çevirmişti.
Lula ve partisi iktidar yılları boyunca, yoksulların finansal seçkinlerin yol açtığı rüşvet ve yozlaşmaya karşı kararlı mücadele yönündeki taleplerini ısrarla geçiştirdi. Bunun yerine, Erdoğan AKP’siyle fazlasıyla benzerlikler taşıyan, sosyal destekler, yoksulluk ödenekleri ve tüketici kredilerinin uyuşturan etkisini tercih etti.
Lula’nın Brezilya’sında sendika liderleri grevlerden caydırıldı, özelleştirme dalgalarına karşı talepler bastırıldı, madencilik, bankacılık ve tarımsal ticaret alanına yönelik yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları önlendi.
Uzun iktidar yılları boyunca Lula’nın PT’si giderek bir sermaye partisi görünümü kazandıkça, seçmen tabanı daha bir fakirleşti.
Yol ayrımı
Geçtiğimiz günlerde, Brezilya Yüksek Mahkemesi tarafından rüşvetten suçlu bulunan ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılan Lula Da Silva polise teslim oldu. Ülke şimdi yoğun bir siyasal kriz içerisinde. Dünyanın nüfus bakımından beşinci ve milli geliri açısından sekizinci büyük ülkesinde yaşanan bu kriz, dünya solunda da ciddi tartışmaları körüklüyor.
Bir kesim için Lula rüşvet almış olabilir. Lakin hem halefi Dilma Rousseff’in görevden alınması, hem de kendisine yönelik mahkemenin süratli kararı, finans kapitalin “sağcı”, hatta kimi kesimler için açıkça “faşist” bir darbe girişimi.
Dolayısıyla kendini solda gören herkes için görev açık: “Sorgusuz sualsiz Lula’nın arkasında kümelenmek… Yüzümüzü terk edilmiş hisseden emekçilere yeniden dönerek devrimci bir partinin inşasını ve Brezilya’da işçi iktidarını hedeflemek yerine, yozlaşarak siyasi bir kadavraya dönmüş Lula’ya ağıtlar yakmak.”
Şimdi mahkeme komplolarından söz edenlerin, iktidarı boyunca seferberlikleri imha ederek, mücadeleleri meclise ve siyasi elitin ihale ve mahkeme koridorlarına hapsedenin bizzat Lula olduğunu unutması ise tek kelimeyle trajedi.
Açık ki, Lula’nın üzerinde yükseldiği iktidar alanı çözüldü. Kapitalist ortakları “Solcu Başkanı” yüzüstü bıraktı.
Lula iktidarı, içinden çıktığı işçi sınıfına yabancılaşmış, açıkça pazar ekonomisine ve iş dünyasındaki müttefiklerine bağlı olan bir “sol” yönetimdi. Geleneksel sağ, iktidar gücünü geri kazandığı anda tek vücut oldu ve kendi kurumlarını yeniden inşaya girişiyor şimdi.
Geride sefaletin ve ırkçı nefretin yaygınlaştığı, birikmiş sosyal ve kültürel çatlakların derinleştiği bir enkaz, bir neoliberal çöplük kaldı.
Eğitimi piyasalaştırmanın kod adı: Performans sistemi!
AKP hükümeti iktidara geldiği ilk andan itibaren tıpkı kendisinden önceki burjuva partiler gibi neoliberal politikaları benimsedi. Taşeron çalışma sisteminin yaygınlaştırılmasından özelleştirme politikalarına, esnek çalışmanın hâkim çalışma biçimi haline getirilmesinden sermayeye tanınan sınırsız imtiyazlara kadar tüm politikaları kapitalist sistemin çarklarını döndürmek üzerine kurulmuştu. AKP şefi Erdoğan’ın patronlara hitaben sık sık dile getirdiği “Bizim zamanımızda büyük grevler yaşanmadı, daha ne istiyorsunuz!” sözleri işçilerin tüm hak ve kazanımlarının bir bir ellerinden alındığının tercümesiydi aslında. Üretim sektöründe işçileri tamamen sermayenin kucağına iten AKP iktidarı yakın zamanda da kamu emekçilerine ve özellikle de sağlık ve eğitim emekçilerine yönelik ciddi saldırılar başlattı.
Sağlık alanında döner sermaye, kamu hastaneleri birlikleri, sağlık kurumlarının “CEO”lara bağlanması gibi çok sayıda saldırıya imza atan AKP iktidarı eğitim alanında da boş durmadı. Dershanelerin kapatılması söylemiyle emekçilerin gözünü boyamaya çalışan AKP iktidarı yarattığı şoklarla özel okul sayısını bir anda devlet okullarına denk hale getirdi. Ücretli öğretmenlikten sözleşmeli öğretmenliğe pek çok esnek çalışma biçimini kamusal eğitime hâkim kılan AKP iktidarının eğitimi piyasalaştırma hedefinin son adımı da performans sistemi oldu.
Genelde fabrikalarda işçiler üzerinde uygulandığını bildiğimiz ve üretimin mümkün olduğunca seri hale getirilmesini hedefleyen performans sisteminin sağlık ve eğitim gibi temel insan hakkı olan alanlarda uygulanmasının zararları diğer kapitalist ülkelerde defalarca görülmüştür. Bu nedenle pek çok kapitalist ülke sağlık ve eğitim alanlarında performans uygulamalarından uzun süre önce vazgeçmiştir. Ancak bizim ülkemiz gibi azgelişmiş kapitalist ülkelerde performans sisteminin ısrarla uygulanmaya çalışıldığını sıklıkla görüyoruz. Bunun temelinde de aşırı kâr hırsı yatmaktadır.
Temelinde emekçileri birbirleriyle yarıştıracak bir ortam yaratmak ve bu yarışma ortamı sayesinde iş yükünü artırmak olan performans sistemi tamamen eğitimi sermayeye teslim etmenin bir ön adımıdır. Bunun örnekleri diğer özelleştirmelerde defalarca görülmüştür. Önceki özelleştirmelerde de tıpkı Milli Eğitim Bakanı’nın ifade ettiği gibi “çalışanların mesleki yeterliliklerini ve niteliklerini artırmak” tarzında sözler edilmiş ama nihayetinde emekçiler kendilerini kapının önünde bulmuştur.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi performans sistemi sağlık ve eğitim gibi temel insan hakkı olan hizmetler için uygulanabilecek bir sistem değildir. Hele hele öğrencilerin, velilerin, muhtarların vb. eğitim emekçilerine not verecek olması büyük bir tehlikedir. Bu sistem bir yandan birbirleriyle yarışacak eğitim emekçilerini birbirlerine düşman edecek, diğer yandan da öğretmen – öğrenci – veli ilişkilerini yozlaştıracaktır.
Eğitimi sermayeye peşkeş çekmenin bir adımı olan performans sistemi, eğitim emekçileri kadar tüm emekçileri tehdit etmektedir. Nitelikli, parasız, eşit eğitim hakkı büyük tehlikededir. Bu tehlikeye karşı mücadele sadece eğitim emekçilerinin değil tüm emekçilerin üzerine vazifedir ve performans sistemine dur demek için bir an önce birleşik bir mücadele hattı örülmelidir.
Biz seçime hazırız
Baskın seçim karşısında şaşırmadık. Ama “biz zaten biliyorduk, ekonomi çöküyor, Tek Adam rejimi içeride ve dışarıda çatırdıyor” gibisinden hemen tüm muhalefetin bildiği gerçeklerden ötürü değil. Seçime katılma yeterliliğine sahip, milletvekili adayları hazır, çok güçlü bir parti olduğumuzdan da değil. Biz henüz küçük bir partiyiz, ama ideolojik ve politik olarak seçime güçlü bir biçimde hazırız.
Biz, iki yüz yılı aşkın işçi sınıfı mücadeleleri içinden yükselen temel bir ilkeyle hareket ediyoruz: İşçi ve emekçi yığınların toplumsal ve siyasi mücadelede kendi bağımsız politikalarıyla ilerlemeleri, kapitalist sistemde şu veya bu burjuva gerici politikacıların veya partilerin işbaşına gelmesi tehlikesinden çok ama çok daha önemlidir.
İşçiye yalan söylenmez. Tek Adam rejiminin çalışan yığınlar üzerinde yarattığı baskı, sömürü ve sefalet ortada. Bunları burada tekrar etmenin anlamı yok, emekçiler bunu zaten biliyor. Ama bu iktidara alternatif olarak ileri çıkan CHP, İYİ Parti ve Saadet’in de birer burjuva partisi olduğunu insanlardan gizlemek mümkün değil. AKP-MHP gericiliği karşısında gözü kapalı gene bu kapitalist seçeneklere bel bağlamak emekçileri aldatmak, onları belki de yıllar sürecek bir sahte umuda bağımlı kılmak anlamına gelir.
Dolayısıyla çalışan halkımıza bu gerçekleri korkmadan, yılmadan anlatmakla yükümlüyüz. “Kötünün iyisi” anlayışının işçi sınıfının politik bağımsızlığını yıkmak anlamına geleceğini, onu aldatmak olacağını söylemeliyiz. Bunu hep yaptık ve bu seçimlerde de yapmaya devam edeceğiz. Bu nedenle biz seçime hazırız.
Ama dikkat! Biz hayattan kopuk, başına buyruk, inatçı sekterler de değiliz. Seçimler gibi kitlelerin politik tansiyonunun arttığı bir süreçte ve de emekçi yığınların alternatif bir iktidar bloku oluşturamadığı koşullarda, insanları “sandığa gitmeyin” diyerek boykota çağırma sorumsuzluğu da bizim yöntemimiz değildir.
Bizim bu seçimlere yönelik olarak, ama daha önemlisi onun da ötesine uzanacak görevimiz, işçi-emekçi birliğini ve alternatifini yaratmak için uğraşmak olacaktır. Sendikalar da dahil olmak üzere emek yanlısı tüm oluşumların, işyeri temsilcilerinin ve önderlerinin, tek tek emekçilerin bir araya gelerek oluşturacakları bir birliktelik. İşçi sınıfının bağımsız politik çizgisini ve alternatifini sunacak bir cephe. Seçimlere aday çıkarabilmesi durumunda hepimizin desteklemesi gereken bir oluşum. Çıkaramazsa da, önümüzdeki aylarda ve yıllarda bizi bekleyen zorlu mücadele sürecine damgasını vuracak bir öncü güç. Seçim sürecine işte bu ilkeyle hazırlıklı olarak girdik.
Pekiyi ya bunların hiçbiri şu bir buçuk aylık dönemde gerçekleşmez ve iki burjuva kampın arasında seçim yapmak zorunluluğu doğarsa ne olacak? Biz gene gerçekleri anlatmayı sürdüreceğiz ve kitlelerin yaptığı tercih doğrultusunda onların deneyimlerine eşlik edeceğiz. Onları elbette suçlamayacağız, ama yaptıkları tercihin neden yanlış olduğunu anlatmaktan da geri durmayacağız.
İstanbul’da kitlesel 1 Mayıs
İstanbul’da 1 Mayıs bu yıl Maltepe Meydanı’nda 200 binden fazla kişinin katılımıyla kutlandı. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla gerçekleşen 1 Mayıs mitingi için 3 ayrı kolda toplanıldı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) İdealtepe kolunda oluşturduğu kortejle mitinge katıldı. İDP pankartlarında “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin, Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” ve “Güvenceli İş, Onurlu Bir Yaşam İçin, Mücadelemizi Birleştirelim!” sloganlarını öne çıkarttı.
İDP kortejinde OHAL ve KHK rejimine, rejimin işçi düşmanı uygulamalarına karşı mücadele çağrıları ön plana çıktı. Saray’ın “baskın seçim” dayatmasına karşı, işçi düşmanı, baskıcı rejimden kopuş için “Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” şiarı yükseltildi. Saray rejiminin ülke ekonomisini enkaza çeviren politikalarına karşı “Krizin faturası patronlara!”, “İşten atmalar yasaklansın!”, “İşyerlerinde işçi denetimi”, “Dış borç ödemelerine hayır!”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü!” sloganları haykırıldı.
1 Mayıs İstanbul’da on binlerce işçinin ve emekçinin katılımıyla kutlanırken, ülkenin dört bir yanında binlerce emekçinin katıldığı 1 Mayıs mitingleri gerçekleşti. Ülkenin yeniden bir seçim sürecine sokulduğu bu dönemde, emekçiler 1 Mayıs aracılığıyla bir siyasi özne olarak var olduklarını bir kez daha ortaya koydu. 1 Mayıs’ın ardından emek örgütlerine ve emekten yana siyasi partilere düşen görev, 1 Mayıs’ta emekçilerin yükselen taleplerini patronlardan bağımsız bir şekilde siyaset sahnesinde yükseltebilmek, gerek seçimlerde gerekse de seçimlerin ardından emeğin bağımsız alternatifini inşa etmektir. 

Manisa’da 1 Mayıs
Manisa’da 1 Mayıs geçtiğimiz yıllara oranla daha kitlesel ve daha coşkulu geçti. Manisa Emek ve Demokrasi Platformu öncülüğünde gerçekleştirilen 2018 Manisa 1 Mayıs’ına DİSK Gıda İş Sendikası, Cam Keramik İş, işten atılan Standart Profil işçileri, Manisa Organize Sanayi Bölgesi İşçileri, KESK Manisa Şubeler Platformu, Manisa Tabip Odası, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri, Kadın Meclisleri, Devrimci Müslümanlar, HDP, EMEP ve CHP katılım sağladı.
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ise bu yıl ilk kez katıldığı Manisa 1 Mayıs’ına “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” şiarlı pankartı ile katıldı. Düzeni ve coşkusu ile tüm kortejlerden ayrılan İDP korteji, direnişte olan Termokar fabrikası işçilerinin mücadelesini de alana taşıdı. Sık sık “Termokar işçisi kazanacak!”, “Yaşasın Termokar İşçileri!”, “Bağımsız Egemen Kurucu Meclis”, “Manisa İşçisi Köle Değildir!”, “Asla Köle Olmayacağız!” vb. sloganları atıldı.
DİSK Gıda İş Ege Bölge Başkanı Gürsel Köse platform adına basın açıklamasını okudu. Ardından direnişçi Termokar işçileri adına bir işçi yoldaşımız söz aldı ve Termokar direnişini anlattı. Manisa 1 Mayıs’ı türküler ve halaylarla sona erdi.


Ortadoğu’da karşıdevrimin saldırıları şiddetleniyor
Önce, Mart ayının başlarında Suriyeli diktatör Beşar Esad, Doğu Guta’daki sivil mahalleleri kimyasal silahla vurdu. Ardından, 30 Mart tarihinde İsrail, Toprak Günü vesilesiyle düzenlenen Filistinlilerin “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü”ne silahlı saldırıda bulundu. Her iki saldırıda da onlarca erkek, kadın ve çocuk yoksul hayatlarını kaybetti. Katliamlardan sorumlu olan devlet yetkilileri hâlâ makamlarında oturmayı sürdürüyor. Burjuvazinin uluslararası “demokrasi” ve “sivil toplum kuruluşları” ise mücadele halindeki halklara maddi bir yardım ağı örgütlemek yerine, çeşitli uluslararası hukuk bürolarının kapılarında suç duyuruları hazırlamaya çabalamakla göz boyuyor. Ortadoğu ezilenleri belki de tarihlerinde hiç olmadıkları kadar yalnızlar. Dünya solu dahi, mülteci bebeklerin cesetleri sahillere vurmadıkça sürmekte olan soykırım politikalarına dair bir farkındalık yaratma uğraşında değil.
Karşı karşıya olduğumuz gerçek, Ortadoğulu devrimci güçlerin, politikten de öte fiziksel bir tasfiye süreciyle karşı karşıya olduklarıdır. Trump’ın başkent Kudüs kararının ve Esad’ın dünya emperyalizmiyle aslında hiçbir zaman bozulmamış olan bütünlüğünün cephe cephe sürdürdüğü savaş, 2011’deki devrimci dalgaya cüret eden halkları cezalandırma ve sindirme yönünde bir profil çiziyor. Mısır’daki darbeci Sisi yönetiminden, Suudi Arabistan’ın petrol zengini monarşisine; Tunus’un eski rejim artığı hükümetlerinden, Irak’ın sömürge valiliği görevi gören idari teşkilatına dek bölge rejimlerinin – aralarındaki birçok kavgaya rağmen – ortaklaştıkları öncelikli konu, sokağa çıkmaya cüret edecek olan yoksulları toplu kıyımlarla terörize etmek.
Bu durum, Ortadoğulu kapitalistler, monarşistler ve diktatörler arasında yapılmış sözlü bir anlaşma aslında. 2011’de patlak veren devrimci ve radikal dalga, bölge rejimlerini ve bu rejimlerin hayatta kalmasından çıkarı olan egemen sınıfları derin bir tedirginliğe sürükledi. Katliamları gerçekleştirmekte tereddüdü olmayan odaklar, bu tedirginliği bir daha yaşamamanın şartlarını yaratmaya çalışıyor. Tam olarak bu nedenle, Filistinlileri ve Suriyelileri öldürerek iktidarlarını konsolide etmeye çalışanların, birleşik bir karşıdevrim cephesi olarak anlaşılması zorunludur.
Bu noktada Esad’ın kimyasal silah kullanmamış olduğunu veya İsrail’in Toprak Günü’ne saldırırken kendini koruduğunu ileri süren rejim taraftarı dalkavukların, Ortadoğulu emekçi sınıfların karşısında hangi sınıfsal gücün tarafında oldukları aşikâr. Onlar, fosfor bombalarının deforme ettiği bedenlerin veya mermi izleriyle dolu sıska vücutların çamurlara bulanmış görüntülerinin karşısında çeşitli egemen burjuva hükümetlerin dış politika bültenlerine inanmayı tercih ediyor. Halbuki gerçek çok farklı.
Gerçek olan, Ortadoğu’da şiddetli bir sınıflar arası mücadelenin sürmekte olduğudur. Kapitalizmin uluslararası krizi ve emperyalizmin bölgemizdeki egemenlik mücadelesi, bu sınıf savaşımını daha da şiddetlendirmektedir. Gerçeğin kendisi bu olduğu için, bizim şiarımız; halkları katletmenin mazereti olamayacağıdır. Bu mazeretlere ortak olanların ise, bahsi geçen halkları sosyalizm davasına kazanma iddiaları olamaz.
Macaristan’da da Tek Adam
Macaristan’da 8 Nisan günü yapılan genel seçimleri sağcı Fidesz-KDNP koalisyonu kazandı ve %48,5 oyla üçte ikilik çoğunluk sağladı. Fidesz partisinin lideri Viktor Orbán, yolsuzluk ve rüşvet skandallarına rağmen üçüncü kez iktidara geldi.
Orbán’ın yıllardır süren iktidarının sonucunda hükümet merkez bankasının, anayasa mahkemesinin, yargının ve özellikle basının kontrolünü ele geçirmiş durumda. Yasal değişiklikler ve hükümetin dolaylı ve dolaysız müdahaleleriyle medyada çoğulculuk düşüşte. Örneğin, seçimin ardından günlük muhalif gazete Magyar Nemzet ve radyo istasyonu Lánchíd Rádió kapatıldı. Her ikisinin de sahibi Orbán’ın eski müttefiki Lajos Simicska’ydı. Ancak 2015’te Simicska ile Orbán’ın arası bozulduğundan beri gazete muhalif tavır sergilemeye ve Orbán’ın yakın çevresinde gerçekleşen yolsuzluk vakalarını haber yapmaya başlamıştı. 2016’da ise sol eğilimli gazete Népszabadság kapatılmıştı. Binlerce kişi, muhalif basının sindirilmesinin bir örneği olan bu olayı protesto etmişti.
Türkiye’yle benzerlikler sadece basın alanıyla sınırlı değil. Macaristan’da ücret eşitsizliği her geçen yıl artış gösteriyor. Ekonomi Bakanlığının 2017’de yaptığı açıklamaya göre son 5 yılda kayıtsız çalışma oranı %57 arttı. Kayıtdışı çalıştırma en çok inşaat sektöründe görülüyor. Ne asgari ücret ne de emekli maaşları insanca bir yaşam düzeyini karşılayabiliyor.
Orbán, seçim kampanyasını bu sosyal sorunlara değinmeden ve işçileri gündemine almadan sadece mülteci düşmanlığı üzerinden yürüttü. Irkçı politikalarıyla taçlandırdığı otoriter rejimi savunmaya devam etti. “Vatanı savunma ve sınırları koruma” söylemiyle beraber bir korku ortamı yaratıldı. Seçim öncesinde seçim bölgeleri iktidarın isteğine göre yeniden düzenlendi. Guardian gazetesinin aktardığına göre seçim sürecinde göçmenler hakkında olumsuz ve yalan haberler yapıldı. Bunun yanı sıra muhalifleri hedef alan haberler ısmarlandı, bunun için gazetecilere kullanacakları kelimelerin listesi bile verildi.
Seçimden sonra on binlerce insan “Çoğunluk biziz” çağrısıyla protestolar düzenledi. Oyların çalındığını iddia ederek yeniden sayılması ve adil bir seçim talebinde bulundular. Seçim sonuçlarını protesto eden kitlenin arasında ana muhalefet partisi olan aşırı sağ milliyetçi Jobbik de vardı. Ancak Jobbik dahil hiçbir muhalefet partisi seçim sürecinde halkın sorunlarına çözüm önermiyordu ve Orbán’ın ırkçı propagandalarına karşı çıkmadılar. Bu nedenle çözümün burjuva partilerde değil, kitlelerin mücadeleleri birleştirmesinde ve dayanışmada olduğu çok açık.
Çocuğun cinsel istismarına sıfır çözümlü yasa tasarısı
Çocukların cinsel istismarı sorununu bitireceği iddiasıyla, 9 Nisan 2018 tarihinde iktidar tarafından meclise bir kanun tasarısı sunuldu. Ancak, Tasarı’nın yalnızca, son zamanlarda artan çocuk cinsel istismarları üzerine oluşan tepkileri bastırmak için gelişigüzel hazırlandığı ortada… Öyle ki tasarıda yer alan değişiklikler mevcut sorunlara çözüm getirmek yerine yeni sorunları da beraberinde getiriyor.
Her şeyden önce Tasarı, çocuğa yönelik istismarın nedenlerini araştırmak ve önüne geçmek için önlemler almak yerine ağır cezalar getirme iddiasında. Övünerek artırdıklarını söyledikleri cezalar ise, yalnızca belirli koşulların ispatı halinde verilebilecek. Üstelik 12 yaşındaki ve 15 yaşındaki çocuklar arasında da ayrım yapılmış. Çocuk 12-15 yaş arasındaysa, saldırı baba/abi gibi kan bağı olan biri tarafından yapılıyorsa ve işin içinde cebir veya tehdit varsa saldırgan ağır ceza alıyor. Örneğin, silah zoru yoksa 13 yaşındaki çocuğa cinsel saldırıda bulunan öğretmene veya komşuya yüksek ceza öngörülmüyor. Yüksek cezaların saldırganları daha da kışkırtacağı ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere neden olacağı açık. Cezaların ağırlığı, başta aile içi istismar vakaları olmak üzere birçok durumda, “mağdur” ve yakınlarını olayı örtmeye itecektir. Değişikliğin ağır ceza kısmı böylece etkisizleşirken, iktidarın hala 15 yaş üstündeki çocukları “rıza verebilen” kişiler olarak değerlendirmeye devam ettiğini görüyoruz.
Diğer yandan, Tasarı’da kimyasal hadım yani cinsel isteğin ilaçla baskılanmasına yönelik tıbbı müdahale yer almaktadır. Oysa cinsel istismarda bulunanlar tıbben hasta insanlar değildir. Çocuğa yönelik cinsel şiddet, çocuğun üzerinde kurulan iktidar ve gücün kötüye kullanımı ve tahakkümünün bir sonucudur. Bu sorunun cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal boyutlarının göz ardı edilerek bireye indirgenmesi gerçekçi bir çözüm değil. Kimyasal hadım türü tıbbi müdahaleler iktidarın elinde tehlikeli bir oyuncak halini alma riski taşıyor.
Çocuk istismarı haberlerine yayın yasağı önerisi de Tasarı’da yer alıyor. Çocuğun “yüksek yararı” gerektirdiğinde, yayın yasağı getirileceği belirtiliyor. Çocuğun herhangi bir bilgisi kullanılmadan yapılan bir haberin yasağını, çocuğun değil de, bu istismarların bu derece artmasına izin verenlerin “yüksek yararı” gerektirebilir. İktidara yönelen bunca eleştiri de, onların daha fazla dayanamayarak bu konuda bir düzenlemeye kalkışması da gittikçe daha fazla ifşa olan çocuk istismarlarının bir sonucudur.
Göstermelik ceza artışları veya etkisizliği ispatlanmış kimyasal hadım, çocukların istismarına hiçbir çözüm getirmez. 18 yaşın altındaki herkesi doğrudan çocuk kabul etmeyen ve kimsenin göremeyeceği yerlerde yaşanan istismar vakaları için zorlamanın ispatını arayan bir kanun asla çözüm olamaz. Kaldı ki, çocuk istismara uğradıktan sonra ne yüksek ceza ne de hadım bu duruma çare olabilecektir. Gerçekte devletin hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekmektedir. Bu anlayıştan oldukça uzak olan bu tasarının derhal geri çekilmesini talep ediyoruz. Geçtiğimiz yıl 12 yaş üzerindeki çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi halinde cezasızlık getiren değişikliğin kadın dayanışması ve mücadelesiyle geri püskürtüldüğünü hatırlatmak isteriz.













































