Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Troçkizm marjinal, izole veya “başarısız” mıdır?

0
Petrograd Sovyeti

Troçkizm üzerine, Türkiye’de de çeşitli mecralarda sık sık dile getirilen; ancak negatif bir örnek olarak değil, doğru bir çıkarsama olarak sunulan belli başlı önyargılarla dolu önermeler mevcut. Bu önermeler – önyargılarla dolu olduğunu söylüyor olmamızdan da anlaşılacağı üzere – geneli itibariyle bilgiye, veriye ve somut analizlere değil ancak birtakım iftiralar ile dedikodulara, kulaktan dolma kaba ve yüzeysel demagojilere dayanmaktadır. Bir adım ileri giderek şunu da söyleyelim: Vasat bir seviyenin varlığına işaret eden bu önermelerin bir kısmı, kendi içlerinde, kendilerini var eden akımların oportünist doğasını açığa vermektedir. Biraz daha açarsak; Troçkizmin prestijini işçi kitlelerin gözünde düşürmek ve onu aşağılamak için kullanılan birtakım savlar, aslında sadece ve sadece Troçkizmin, sınıfsız toplumun inşasının siyasal programı olduğunu ele vermektedir.

Dördüncü Enternasyonal 80 yaşında!

0

YOL GÖSTEREN IŞIK…

Stalin’in hapishanelerinde tarihi Troçkist el yazmaları bulundu

0
Verkhneuralsk Hapishanesi

1.) Giriş

Bu haberden haberiniz olsun: Basın işkolundaki yıkımının sorumlusu AKP’dir

0

AKP iktidarı bizzat kendisinin yol açtığı krizden şimdi basını susturmak, halkın haber almak özgürlüğünü daha da kısıtlanmak için yararlanmaya çalışıyor. Bu konuda DİSK’e bağlı bağlı Basın-İş sendikasının açıklamasını aktarıyoruz:

Cumartesi Anneleri’nin yanında Tek Adam Rejimi’nin karşısındayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, 12 Eylül diktatörlüğünün mirasçısı hükümetlerin Kürt halkına yönelik baskı politikalarının sonucu olarak gözaltında “kaybedilen” yakınlarının akıbetini öğrenmek için 700 haftadır Galatasaray Meydanı’nda eylem yapan Cumartesi Anneleri’nin son eylemine yapılan polis saldırısını kınıyoruz.

Sözde 12 Eylül rejimi ile hesaplaştığını iddia eden AKP hükümetlerinin göstermelik davalarla yargıladığı cuntacıların buzdağının görünen yüzü olduğu bu vesileyle bir kez daha ispatlanmış oldu. Son olarak, OHAL’i sürekli kılan geniş yetkilerin yerel makamlara tanınması ile her türlü demokratik hak ve talebe dönük bir tehdit arz eden Tek Adam Rejimi’nin 12 Eylül rejiminin devamı anlamına gelen uygulamalarının derhâl sonlandırılmasını, toplanma özgürlüğü de dâhil olmak üzere tüm demokratik haklar üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını talep ediyoruz.

Gözaltına alınan, sokak ortasında rejimin kolluk kuvvetlerince işkenceden geçirilen milletvekilleri ve Cumartesi Anneleri başta olmak üzere tüm gözaltılar herhangi bir kovuşturmaya maruz kalmadan derhâl serbest bırakılmalıdır. Bu doğrultuda, başta tüm siyasi partiler, meslek odaları ve sendikalar olmak üzere tüm emek örgütlerini Cumartesi Anneleri’nin mücadelesini genişletmek ve Tek Adam Rejimi ’ne etkin bir şekilde karşılık verebilmek için ortak bir mücadele programı etrafında toplanmaya davet ediyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

IMF’siz IMF programı

0

Uluslararası Para Fonu, kısa adıyla IMF, başta ABD olmak üzere emperyalist büyük sermayenin “gözcü” kuruluşudur. Uluslararası sermaye Türkiye gibi bağımlı ekonomileri işgal edip yağmalayarak onları büyük borca sokar. O ülke bu sömürü sonunda iflasın eşiğine gelince IMF’nin kapısına dayanır ve ondan yeni borçlar ister. IMF de emperyalist sermayenin sömürüsünün devamını sağlayabilmek için o ülkeye kredi açar (mesela 50 milyarlık borç gibi), ama karşılığında da o ülkede sömürünün daha “iyileşebilmesi”, yani ülkenin borçlarını ödemeye devam edebilmesi için tespit ettiği bazı “engellerin” kaldırılması şartını koşar.

Krizin çözümü antikapitalist programda; gerisi yalan…

0

Tek adam rejiminin iddialarıyla hakikat iki zıt kutupta hareket etmeye devam ediyor. İddia şuydu: Parlamenter düzenden başkanlığa geçilir, kuvvetler ayrılığına son verilir ve tüm ülkenin idaresi tek bir elde toplanırsa, ülke siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan çok daha güçlenecek, çok daha etkin ve iyi yönetilecektir. Sonuç: Ülkedeki mevcut sorunlar çözülmek bir yana daha da derinleşiyor, üstüne üstlük üzerine bir de çok kritik yeni sorunlar eklenmeye devam ediyor. Kanıt: Yaşadığımız son derin ekonomik ve dış politik sorunlar…

Arjantin kürtaj hakkını yok saymaya devam ediyor!

0

Yasal kürtaj hakkının olmadığı Arjantin’de kadınların mücadelesi sürüyor. 

Flormar: “Bir gün bile umudumuzdan vazgeçmiyoruz”

0

Halen direnişi sürmekte olan Flormar’da 11 yıldan beri stand bölümünde çalışmakta olan Ayşe Öztürk ile gazetemiz adına yaptığımız röportajı sunuyoruz.

Öğrencilik zor “meslek”

0

Merhabalar, üniversite tercihlerinin belli olduğu şu günlerde size kendi üniversite deneyimimi anlatmak istiyorum. Bu deneyim hem okuyup hem çalışmak ile alakalı. Eğer ailenizin maddi durumu iyi değilse, okumak için gittiğiniz o şehirde yaşamak için çalışmak zorunda kalacağınızı bildiğimden, size çalışma koşullardan bahsedeceğim. Anketörlük, maskotluk gibi işlerde çalışmış olsam da en uzun süre çalıştığım -ve çalışmak zorunda kalan öğrencilerin en çok tercih ettiği sektör olan- kafe ve barlardaki koşullar ile sınırlı kalmak daha doğru olur sanırım.

Köz ateş topuna dönüşecektir

0

“Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.”

– Karl Marx ve Friedrich Engels.

Trump’ın İran’a yönelik yaptırımları başladı

0

2015’te Obama döneminde gevşetilen İran’a yönelik yaptırımlar, Trump döneminde yeniden ve daha şiddetli bir şekilde devreye giriyor. Trump’ın “tüm zamanların en ahmakça anlaşması” olarak nitelendirdiği uzlaşmaya göre, İran’ın Birleşmiş Milletler denetiminde nükleer faaliyetlerini kısıtlaması karşılığında uluslararası yaptırımların gevşetilmesi karar altına alınıyordu. Mayıs ayında ABD’nin anlaşmadan çekileceğini duyuran Trump iki aşamalı bir yaptırım programı açıklamıştı. Programın ilk aşaması Ağustos’ta devreye girdi ve buna göre, İran’ın dolar satın alması, İran’la altın ve diğer değerli metallerle ticaret yapılması ve İran’ın otomotiv sektörüne yatırım yapılması gibi başlıklara dönük yaptırım paketi devreye girdi. İkinci aşaması Kasım’da devreye girecek yaptırım programı İran’ın petrol ticaretini hedef alacak.

Tasarruf zamanı mı?

0

“O zaman tasarruf edeceğiz. Ne kadarsa! Bir kuruş, bir lira… Herkes kesesine göre tasarruf edecek. Yatırım yapılacak ve bu ülke kalkınacak. Bir sene, iki sene, üç sene yeni pantolon yeni bluz giymezsen, hiçbir şey olmaz. Az yersen de hiçbir şey olmaz…”

Gemi

0

İmrenmemek gerçekten zor… Türkiye ekonomisi büyüdü; başarı AKP’nin! Yollar, köprüler, inşaatlar yapıldı; başarı AKP’nin! Türkiye’ye milyarlarca kredi aktı; başarı AKP’nin! Kısacası işler yolunda gidiyorsa, başarı ve kazanç varsa hep AKP sayesinde oldu! Ama bugünlerde olduğu gibi, evdeki hesap çarşıya uymadıysa, kriz ve kayıp varsa saldırı altındayız! Ne güzel dünya, değil mi? 2002’den bu yana AKP hükümetlerinin memlekette gerçekleşmiş tek bir sorunla ilgili, konu ne olursa olsun, üstlendiği minicik bir sorumluluk dahi yok. AKP asla sorumluluk kabul etmez. Ortada bir sorun, başarısızlık varsa nedeni mutlaka iç-dış hainlerdir.

Kim korkar sendikalaşmaktan – III

0

Önceki iki yazımızda, işyerlerine sendika sokmanın önünde iki ana engel olduğunu söylemiştik: 1) Yasal bir hakkımız olan sendikalaşma çabamızda bu kez patrona tanınan yasal engellerle karşılaşmamız: İşten çıkarma, yetkiye itiraz ve mahkemeler. 2) Sendika bürokratlarının kayıtsızlığı veya patron yandaşlığı. Bu iki güçlü engelin sonuçlarını biliyoruz: İşini kaybetmiş binlerce öncü işçi, tazminat alabilmek için mahkeme kapılarında bekleşmeler ve nihayet tüm ülke çapında yüzde 10’u bile bulmayan sendikalı işçi sayısı.

Yalancının mumu seçime kadar yanar!

0

24 Haziran seçimlerinden önce işçileri-emekçileri uyarmıştık, “Bunların yalanlarına, seçim vaatlerine inanmayın; krizin faturasını bizlere ödetecekler” diye. Ama toplumun yarısı inandı ve onları işbaşına getirdi. Şimdi ne oldu?

Küba’da kapitalizm resmileşiyor

0

19 Nisan 2018’de Fidel Castro’nun kardeşi Raul Castro, Küba’da başbakanlık görevinden ayrılmış ve koltuğunu bir başka Komünist Parti (KKP) bürokratı olan Diaz-Canel’e teslim etmişti. Raul Castro ordunun başkomutanı olma görevini sürdürüyor olsa da, onlarca senenin ardından ilk defa soyadı Castro olmayan birisi artık ülkenin başbakanlık koltuğunda. Diaz-Canel partinin gençlik örgütlenmesinde sivrilmiş ve resmi Castrocu öğretinin dışına çıkmayan pratiğiyle de bürokrasinin gözüne girmişti.

Emperyalizmin dostları ve düşmanları

0

Erdoğan sahte bir ABD düşmanlığı yaparken, kimi sol kesimler Erdoğan’ı ABD ile arayı bozmakla suçluyor.

Alternatifimiz BRICS olabilir mi?

0

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti ülkelerini tanımlayan BRICS zirvesi bu yıl 25-27 Temmuz günlerinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Johannesburg’da düzenlendi. Türkiye ise üyesi olmadığı BRICS zirvesine bu yıl “İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı” sıfatıyla katıldı.

Din ticareti

0

Merhaba arkadaşlar, ben İsmail. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan, emeğiyle geçinen demek isterdim ama maalesef diyemiyorum. Koşullar belli, geçinmeye çalışan bir işçiyim.

Emek diyoruz ama günümüzde değeri yok. Öyle ki bazı siyasi oluşumların ortaya koyduğu yönetim ve kendini ayakta tutma gayretinden dolayı insanlara emeklerinin değersiz olduğunu empoze edebilmek için türlü yollara başvuruyorlar. Bizim karşımıza çıkan ve en kirli yüzünü gösteren şey de din ticareti.

Her cuma fabrikadan iki servis kalkıyor ve cuma namazına gidiyoruz. Organizede 2 cami var, her ikisinde de aynı şey yapılıyor. “Yediğiniz çanağa pislemeyin” felsefesini imam her vaazda işliyor, hiç değilse iki cümle ile illaki işçileri fırçalıyor. İşçiler de imamın söylediği diğer sözlerin doğruluğunun etkisiyle bunun da doğruluğuna inanıyor. Bu vaazlarda patronlara da sopa gösteriyormuş gibi yapsa da muhatapların (patronların) orada olmayışından dem vurup işçi üzerinden devam ediyor: “Sendikalara üye olmayın. Patronunuz size rızkınızı veriyor, rızkını sizinle paylaşıyor, milyonlar döküp şirket kuruyorlar, siz zarara uğratıyorsunuz” diyor. “Kapıda bas bas bağırıyorsunuz ‘isteriz, isteriz’ diye. Neyi, kimden istiyorsunuz? Allah’tan isteyin” gibi işçilerin beynini sulandıracak hikâyeler anlatıyor. Bu hikâyelerden rahatsız olan bir sürü işçi olmakla beraber savunup sahiplenen çok sayıda işçi de var.

Saygıdeğer imamımızın yediği naneler bununla da sınırlı kalmıyor. Direnişte olan hamile kadın işçilerin cami tuvaletini kullanmasından rahatsız olduğunu dahi söylemişti. Kadın işçilerin yaptıkları direnişin doğru olmadığını söyleyerek, camiye erkeklerin sık ziyaretinden dolayı bir daha camiye gitmemeleri gerektiğini, bu durumun hoş olmadığı gibi bir sürü şey zırvalıyor.

Bizler de karşısından bir sürü şey anlatıyoruz ama bizde hoparlör yok. Buna karşın sol ne yapıyor? Müslüman’a Darwin’in evrim teorisini anlatıyor. Karşındaki de kollarını açmış, ateist olmak için sana koşuyordu zaten. Arkadaşlar, kusura bakmayın ama sınıfta kalmaktan bıkmadık mı? Örgütlenmeye çalıştığın kesim din üzerine tartışma bile yapamayacağın bir sınıf. Bizim bakışımızı, stratejimizi, bu yoldaki yürüyüşümüzü değiştirmemiz gerekiyor. Ben inançlı bir arkadaşınız, yoldaşınız olarak herkesi daha derin düşünmeye davet ediyorum. İnanç hususundaki fikirlerinizi saklamanızı değil, sınıfın gözüne sokmaktan vazgeçmenizi istiyorum.

Düşüncelerim bundan ibaret. Okuyan, okumayan, doğru bulan, bulmayan, saygı duyan, duymayan herkese saygılarımla, hoşça kalın.

Tren kazasının sorumluları hesap versin!

0

8 Temmuz Pazar günü Kapıkule-İstanbul seferini yapan TCDD treni devrilmiş, bunun sonucunda 24 vatandaşımız hayatını kaybederken 318 kişi de yaralanmıştı. Olaydan günler geçmesine rağmen olay ile ilgili ne Ulaştırma Bakanlığı ne de İçişleri Bakanlığı olayın teknik boyutu ile ilgili detaylı bir açıklama yapmıştır.

Meydana gelen olayda açıkça jeolojik-jeoteknik hatalar gözlemlenmektedir. Bunu kaza diye servis edenler, o bölgede meteorolojik araştırma yapıp gerekli zemin tedbirlerini almış olsalardı sadece kaza kelimesinin yetersiz kaldığını anlayacaklardır. Bakanlığın yapmış olduğu açıklama da ayrıca itiraf niteliğindedir. Facianın meydana geldiği menfez geçişinde en temel mühendislik parametrelerinin dikkate alınmaması ve toprak dolgu yapılması kazanın temel nedenleri arasındadır. Bu olayların pek çok defa yaşanmasına rağmen halka gerçeğin anlatılmaması, olayla ilgili araştırma yapabilecek yetkinliğe sahip meslek örgütlerinin söylemlerinin görmezden gelinmesi bu son olaya davetiye çıkarmıştır. Ayrıca bu olayın sorumluları hakkında gereken hiçbir şey yapılmamıştır.

Ülkemizde bu kazanın önlenmesi için çalışma yapabilecek pek çok jeoloji mühendisi işsizdir. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odasına göre, iş imkânlarının kısıtlı olmasından dolayı, mezun olmuş mühendislerin %48’i alan dışı istihdam edilmektedir. Birçok jeoloji mühendisi bu ülkede işlerini yapmaz iken, sektörde mühendis fazlası olduğunu söyleyen çalışma bakanları varken, bu hadisenin yaşanıyor olması bir kez daha ülkemizde bilime verilen önemi göz önüne sermiştir.

Kaza degil, özelleştirme!

TCDD Yapım ile TCDD Taşımacılık dairelerinin 14 Haziran 2016 yılında ayrılması sonucunda; yapım ve taşımacılık plan ve hedeflerinin birlikte değerlendirilmediği yapım aşamasında şartname kriterleri müteahhit firmaların insafına bırakılmıştır. Bu durum, hem iş güvenliği olmaksızın maliyeti minimuma düşürmek için emeği ucuzlatan şirketlerin ihaleleri almasıyla o yapımlarda pek çok iş kazasının ortaya çıkmasına hem de ortaya çıkan ürünlerin kalitesini düşürerek kazaların yaşanmasına zemin hazırlamıştır. İstanbul-Ankara yüksek hızlı tren hattı da buna benzer çeşitli sorunların yaşandığı hat olarak önümüzde durmaktadır.

2013 yılına kadar demiryolu güzergâhlarında görevli olan “yol bekçilerinin” maliyet kapsamında işlerine son verilmesi ve rutin günlük kontrollerin yapılmaması bugün yaşadığımız kazanın bir diğer önemli nedeni olarak görülmektedir. Bu işçiler görevlerini yapıyor olsalardı 24 kişi ölmeyecek, 338 kişi ise yaralanmayacaktı. Bir kez daha altını çizmek gerekirse taşeron ve daha fazla kâr hırsı her alanda öldürmeye devam ediyor.

Umut

0

Merhaba arkadaşlar,

Ben Kıraç Organize Sanayi’de kimya sektöründe bir fabrikada çalışan mal kabul depo işçisiyim.

Sizden farklı bir hayatım yok, benim de kredi kartı borçlarım var. Benim için de ayın sonunu getirmek, deveye hendek atlatmaktan zor. Asgari ücretle çalışıyorum. Maaşım yetmediğinden haftanın en az iki günü mesaiye kalmak zorundayım. Eve geldiğimde bitkinlikten hemen uyuyorum. Sosyal hayat ise mazide kaldı. Cumartesi günleri bile fazla mesaideyim. Ancak bu koşullarda çalışanın yalnızca ben olmadığımı bilmiyorum.

Ürettiğimiz şampuanlar ve deterjanlar gibi çalışan işçiler de patronumuz için sadece bir mal. Üretim verimliliği diye başımıza dikilen şefler ve ustabaşları bizi son damlamıza kadar çalıştırıyor. Çay molalarımız on, yemek arası ise yirmibeş dakikaya düşürüldü. İki kişinin işi bir kişiye yaptırılıyor ve sürekli eksik kadroyla çalıştırılıyoruz. Bantta hattın birkaç dakika durması bile yönetimin bizden savunma almasıyla sonuçlanıyor. Üretim baskısı yüzünden her hafta iş kazaları da oluyor. Şu ana kadar can kaybı veya ciddi yaralanma olmaması talih.

Madalyonun bir de diğer yüzü var. Patronumuz bizim etimiz ve kanımızla malına mal katıyor, aldıklarını da şirkete işletip vergisini iade olarak alıyor. Artan işsizlik ve ezilen alım gücümüz yüzünden bizi kendi köleleri olarak görüyor, aşağılıyor.

Bu sorunun tek bir çözümü var; bunun bilincindeyiz. Çalışan tüm arkadaşlar ile önce arkadaş, ardından da birlik olmalıyız. Bizim kendimizden başka dostumuz yok. Bize reva görülen bu muameleden ve çalışma koşullarından hiçbir patron ve yönetici gönüllü olarak vazgeçmeyecek. Yönetime ve patrona karşı yalnız kalmamak için birlikte mücadele etmeliyiz. Yalnız başımıza gücümüz yok; ancak biz yoksak üretim de yok, fabrika da yok.

Her ne kadar çalıştığım fabrikada örgütlü bir sendika olmasa da on dakikalık çay molalarında bir süredir kendi aramızda birlik olmanın konuşulması umut verici. Gebze’de bizim işkolumuzda çalışan ve direnişte olan Flormar işçilerini ise sosyal medyadan izliyoruz.

Ekonomik krizin geldiği Türkiye’de durum karanlık ama umut Kaf Dağı’nın ardında da değil. Flormar’dan başlayıp tüm işyerlerinde hakça ücret ve muamele göreceğimiz günler için yapmamız gereken de belli. Çalıştığımız yerlerde derhal birlik olmalıyız.

İDP 3 Yaşında!

0

Yazarın dediği gibi, gemiler için en güvenli yer limanlardır ama hiçbir gemi limanlarda çürüsün diye inşa edilmez. Bütün gemiler açık denizlere açılsın diye yapılır. Partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni ilan ederken biz de bu hedefle yola çıktık. Ne bir tabela yeter düşüncemiz oldu ne de küçük olsun ama bizim olsun gibi bir sınır çizdik kendimize. İDP’yi en başından açık denizlere açılmak için inşa etmeye giriştik.

Ardında otuz beş yılı aşkın bir deneyim olan partimizi, İşçi Demokrasisi Partisi’ni, bundan tam üç yıl önce, 21 Ağustos 2015’te ilan ettiğimizde tüm denizler çalkantılıydı. Bugün çalkantılar yerini fırtınalara bırakmış durumda. Lakin bu bizim için bir öngörü eksikliği değildi. Tam tersine. Doksan yıl önce partimize ruhunu veren Sol Muhalefet geleneği neden ve nasıl var olup yola çıktıysa, biz de İDP’yi tam da o nedenle var edip yola çıkardık.

Bizler hayal kurmayı severiz. Aksi takdirde devrimci ve sosyalist olmazdık. Yanlış anlaşılmasın, hayallerimizin olması hayalci olduğumuz anlamına gelmez. Doğru, Sol Muhalefet olacakları engelleyemedi. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kuramadı. Ama bu ısrarlı ve kararlı mücadele, bu hayalin yaşamasını sağladı ve bizlere ulaştırdı. İDP ve benzerleri bugün bunun için var. Bizler herhangi bir başka dünya kurmanın peşinde değiliz. Hayalimiz sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmak…

Bu mümkün mü? Dünyayı çöle çevirenler her devirde, hep aynı şeyi söylerler: Gerçekçi olun! Gerçekçi olmak ne anlama geliyor? ABD’nin başında Trump var; Rusya’yı yıllardır Putin yönetiyor; Türkiye’de Erdoğan artık başkan! Giderek bütün ülkeler de bu örnekleri izliyor. Haritada nerede olduğunun bir önemi olmaksızın, ister İskandinavya’da, ister Afrika’da, ister Güney Amerika’da tüm ülkeler daha fazla baskı, otorite ve sömürü konusunda birbirleriyle yarışıyor. Peki, neden?

Olan şu! Kapitalizm dünyayı yerle bir etti. Patron demokrasileri çuvalladı. Yaldızı dökülen burjuva-kapitalist devletler şimdi tüm insanlığı, sonsuz fedakârlıklar göstermelerini isteyerek, kendi faturalarını ödemeye davet ediyorlar. “Gerçekçi olun”un anlamı işte bu! Pislik içinde bıraktıkları bu dünyaya boyun eğmemizi, razı olmamızı istiyorlar! Hayır, ne boyun eğeceğiz ne de razı olacağız!

Troçki kitapları

0

Yeni başlayanlar için Troçki

Tarık Ali – Phil Evans / Çev: Osman Akınhay  Agora Kitaplığı

68 Geleneği içerisinden gelen Tarık Ali ile Phil Evans’ın yazdıkları bu kitap, hem Troçki’nin hayat hikâyesini ve temel argümanlarını ana hatlarıyla, kronolojik bir sırayla ve sıkıcı olmayan bir dille ele alıyor. Kitabın bir diğer ilgi çekici yanı ise çizim ve karikatürleri.

 

Rus Devriminin Tarihi, 3 Cilt

Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

Troçki’nin gerek çap, gerek güç ve gerekse ihtilal konusunda Troçki’nin fikirlerini tam anlamıyla açıklaması bakımından onun en büyük eseri. Bu abidevi eserinde bir tarihçi olarak aktörlüğünün ve görgü tanıklığının ötesine geçiyor. Deneyimini eserini çok ince testlere tabi tutuyor ve genellikle dostlarından çok düşmanlarından elde ettiği çok esaslı tanıklarla desteklemeye çalışıyor.

 

Hayatım

Lev Troçki – Yazın Yayıncılık

1905 ve 1917 Petrograd Sovyeti başkanı, Kızıl Ordu kurucusu ve başkomutanı, Dışişleri Halk Komiseri, Devrimin en keskin beş yılında Lenin’le birlikte ön safta mücadele eden Troçki 1929’da sürgün edildiği İstanbul’da otobiyografisini yazdı.

 

Demokrasi için devrim

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin siyasal programında, başlığı “Demokrasi için devrim” olan bir bölüm var. Partimiz bu başlığı, kulağa hoş gelen bir slogan olduğu için seçmedi ve bizce bu başlıkta ifade edilen öneri, 24 Haziran seçimleriyle birlikte daha da güncellik kazandı.

Şunu demek istiyoruz: Türk soluna hakim olan genel kanı, sosyalizmin ancak demokrasiden sonra kurulabilecek oluşudur. Bu kanıya göre, sosyalizme varılmadan önce geçilmesi gereken aşamalar vardır ve bu aşamalardan birisi de, egemen burjuva sınıfların egemen bir burjuva demokrasisi kurmasıdır. Böylece işçiler bu demokrasinin kendilerinin demokrasisi olmadığını iyice anlayacak ve ancak ondan sonra sosyalizme geçilebilecektir.

Biz bu aşamacı kanıya katılmıyoruz. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle bizim için sosyalizmin koşulu demokrasi değil, demokrasinin koşulu sosyalizm. Yani işçiler açısından adil, eşitlikçi ve özgür bir toplum ancak sosyalizmle yaratılabilir. İkincisi, biz burjuva sınıfların demokratik atılımlar gerçekleştirebileceğine, onların demokrasiyi tesis edebileceğine inanmıyoruz. Ancak bu bir inanç meselesi değil; kapitalistler doğaları gereği demokrasiye düşmanlar çünkü o olmadan, daha çok kâr ediyorlar. Üçüncüsü, tarihte bir örnek yoktur ki, demokrasiden sosyalizme otomatik olarak geçilmiş olsun. Aksine genellikle demokratik haklarını elde etmeyi dileyen toplumlar, var olduğu iddia edilen bu burjuva demokratik aşamayı “atlamışlar” ve doğrudan sosyalizme ilerlemeye yarayacak olan konseyler-meclisler-sovyetler kurmuşlardır.

Şimdi gelelim Türkiye’ye… İlk sorumuz şu: Türkiye’ye demokrasiyi kim getirecek? TÜSİAD’ın, MÜSİAD’ın, patronların ve onların siyasal temsilcileri olan Saray ile sistem partilerinin bunu yapamayacağı ve yapmayacağı açık. Görüyorsunuz ya işte, onlar başkanlık rejimi istiyorlar, onu bina ediyorlar! Zaten yarım yamalak olan demokrasinin son mevzilerine de saldırıyorlar. Hayır, Türkiye’de demokrasinin temsilcisi ancak işçi sınıfı olabilir çünkü demokrasiden, özgürlükten çıkarı olan tek sınıf işçi sınıfıdır. İkinci soru şu: İşçi sınıfı demokrasiyi nasıl getirecek? Patron partilerinin belirlediği idari kurallarla mı? Yüzde 10 barajıyla mı? Türkiye İşçi Partisi’ni tekme tokat salondan kovan meclis yapısıyla mı? Soma madeninin sahibini aklayan, Somalı madencileri tekmeleyenlere dava açmayan, işten atmalarda ve taşeron çalıştırmada patronların safını tutan hukukla mı? Hayır, bunların hiçbirisiyle değil. İşçi sınıfı demokrasiyi ancak devrimle getirebilir. Devrim, patron yanlısı sistemin işçi yanlısı bir sisteme dönüşmesinin ismidir. İşte bu sebeple “demokrasi için devrim” diyoruz.

Troçki Türkiyeli işçilere ne anlatıyor?

0

Lev Troçki 20 Ağustos 1940’ta, Stalin’in emriyle hareket eden bir suikastçı tarafından katledildiğinde, ardında dünya işçi sınıfına büyük bir devrimci miras bırakmıştı. Bu miras hiç şüphe yok ki, işçi sınıfının siyasal ve toplumsal kurtuluşu söz konusu olduğunda, en gerçekçi ve kalıcı önerileri temsil etmektedir. Ve yine hiç şüphe yok ki, Türkiye işçilerinin de bu mirastan özümseyebilecekleri dersler, bu önerilerden kendi özgürlüklerine ulaşmak için kullanabilecekleri unsurlar çoktur. Biz birkaç tanesini saymayı deneyelim.

Troçki’nin Türkiye işçilerine bıraktığı en ciddi miras, onun “sürekli devrim teorisi” olarak adlandırılan yöntemidir. Zira Troçki, 20. yüzyılın başında, geç sanayileşmiş ve henüz bütün demokratik haklarına kavuşamamış ülkelerdeki toplumsal mücadeleleri incelemiş ve demokratik haklarını kazanmak için mücadele eden bu toplumlarda, kapitalist sınıfların ve devletin demokrasi, ilerleme ve özgürlük lehine değil, onların aleyhine çalıştığını saptamıştır. O bu saptamayı bir adım daha ileri götürerek şunu öne sürmüştür: Toplumların gündemlerinde olan en asgari demokratik ve ekonomik sorunlar dahi, onların en ufağı ve önemsizi dahi, nihai çözümlerine ancak işçi sınıfı tarafından ulaştırılabilir. Bunun anlamı 6 saat iş günü, kurucu meclis, sendikal haklar, enflasyon oranında iyileştirilen asgari ücret, tarım reformu, ulusal azınlıklara özgürlük ve tüketim maddelerinin üzerinde bir devlet denetimi kurulması gibi en temel demokratik özgürlüklerin, patronların siyasal programları tarafından kalıcı olarak çözüme kavuşturulamayacağı ve bunların ancak işçilerin kendi mücadeleleri ve perspektifleriyle çözülebileceğiydi. Bu sebeple işçiler, bir an önce sistem partileri için çalışmayı, onlar için oy vermeyi bir kenara bırakmalı ve kendi bağımsız partilerini ve sınıf siyasetlerini bina etmeliydi. Bugüne kadar yaşanmış olan bütün sınıf mücadeleleri, Troçki’nin bu tespitlerinin doğruluğunu ortaya koymuştur.

Yakın bir zamanda, Türk siyasal yelpazesinin ciddi bir bölümü, işçileri Erdoğan’a, Muharrem İnce’ye veya Meral Akşener’e oy atmaya ikna etmeye çalıştı. Halbuki Troçki’nin mirası, işçilerin bir an önce kendi politik ve örgütsel bağımsızlıklarını kazanmalarının yakıcı olduğuna işaret ediyor. Zira bu isimlerin hiçbirisi işçilerin çıkarına çalışmadı ve çalışmayacak da. Nisan Gazetesi olarak biz kendimizi Troçki’nin öğrencileri olarak görüyoruz. Bu nedenle de onun mirasını sahiplenerek, onun Türkiye işçilerine bıraktığı en değerli öğretileri hayata geçirmeye çalışıyoruz: İşçilere ait olan, işçilerin yönettiği, işçilerin kurtuluşu için mücadele eden bağımsız ve kitlesel bir politik parti.

Troçki: Özgürlüğe adanmış bir yaşam…

0

Lev Davidoviç Bronstein… Gerçek adı buydu. 1879 yılında bugünkü Ukrayna topraklarında iyi halli bir çiftçi ailenin çocuğu olarak doğdu. Ailesi çocuklarının başarılı bir mühendis ve zengin bir adam olacağını umuyordu ama o kaderini ezilen yığınlarla birleştirmeyi tercih etti. 19 yaşında Marksist saflara katıldı. Üç uzun sürgün yaşayacak (1902-1905, 1907-1917 ve 1927-1940) ama iki büyük devrimin de (1905 ve Ekim 1917) başlıca önderleri arasında yer alacaktı. Lenin ile Londra’da İskra gazetesinin yayımlanmasında beraber çalıştı. İki kez Petrograd Sovyeti başkanlığını üstlenen bu adam aynı zamanda önemli bir gazeteciydi ve Balkan savaşlarını ve 1. Dünya Savaşı’nı eşsiz gözlemleriyle yakından takip etti.

1917 Ekim’inde dünya tarihinde ilk kez işçi sınıfını iktidara taşıyan askeri operasyonları, askeri devrimci konsey başkanı sıfatıyla o yönetmişti. Devrimin zaferinden sonra dış işleri halk komiseri oldu ve 1918 yılında Almanya ile yürütülen barış görüşmelerini ilk işçi hükümeti adına sürdürdü.

Kızıl Ordu’yu kuran ve yöneten de oydu… 5 milyona yakın kadın ve erkekten oluşan bu dünyanın ilk işçi ordusu, iç savaş sırasında onun liderliğinde 14 yabancı ülkenin askerlerinden oluşan bir karşıdevrim ordusunu dizlerinin üzerine çökertecekti. Sinematograf, telgraf sistemleri ve en gözü pek işçi muhafızlarla yüklü bir propaganda makinesine dönüştürülen ünlü zırhlı treni hâlâ dünya burjuvazisinin en korkunç kabuslarından biridir.

Troçki, içgörüleri ve yöntemsel derinliğiyle düşmanlarının bile hayranlığını üstüne çekmiş yaratıcı bir devrimciydi. Lenin ile birlikte dünya emekçilerinin genel kurmayı olarak tasarlanan 3. Enternasyonal’in ilk kurucu metinlerini ve deklarasyonlarını o kaleme almıştı. Lenin’in ölümünden sonra hem Sovyetler Birliği’nde hem de 3. Enternasyonal’deki bürokratikleşmeye ve Stalin önderliğinde sembolize olan politik yozlaşmaya karşı uluslararası mücadeleyi hazırlayan da o oldu.

Orta boylu, siyah kıvırcık saçlı, insanı derinden etkileyen delici mavi bakışlı bu adam, metalik bir sesle ve oldukça hızlı konuşuyordu. Aynı anda hem zekâ hem heyecan hem de zarafet dolu sözleriyle, düşmek üzere olan bir işçi kentinde direnişin kaderini değiştirebilir, devrimi ezmek üzere yola çıkan beyaz birlikleri devrim saflarına kazanabilirdi.

İki evliliğinden dört çocuğu oldu. Bu büyük devrimcinin yazgısını paylaşan bu çocuklar, korkunç sürgün ve açlık koşullarında babalarından önce öleceklerdi. Yaşantısı boyunca tasavvur edilebilecek en muazzam zaferlere de, en korkunç yenilgilere de tanıklık etti. Gelin görün ki, hiçbirine de gereğinden fazla bağlanmadı. Troçki kişisel yazgısının açık bir biçimde uluslararası ölçekte mücadele eden işçi sınıfının zafer ve yenilgilerine bağlı olduğuna inananlardandı. Yakınmak yerine dünyayı değiştirme hayalinin peşinden gitti.

Troçki, gerçek bir eylem adamıydı ama eylemleri zengin bir teori ve yöntemsel derinlikle iç içeydi. 1905 devriminin dersleri ışığında “Sürekli Devrim Teorisini” geliştirdiğinde daha 26 yaşındaydı. Bu teori, Rusya’da zayıf ve kapasitesiz bir burjuvazinin altını çiziyor, yarı feodal Çarlığın gericiliğine karşı, demokratik görevlerin, kaçınılmaz bir şekilde işçi sınıfının ve ezilen bağlaşıklarının önderliğinde çözüme kavuşturulabileceğini vurguluyordu.

Hitler’in yükselişini ve faşizmin insanlığa ödeteceği bedelleri, Holokost’u, daha büyük savaş patlamadan önce öngörmüş; Rusya’daki Stalinist rejimin, işçi sınıfının seferberlikleri ve örgütleri yoluyla, işçi demokrasisine dayalı bir sosyalizme yönelmemesi halinde, kapitalizmin restore edilmesiyle sonuçlanacak bir geçiş devleti olduğuna işaret etmişti…

Yine de kendisine sorsaydınız, sıradan bir ölümlünün başını döndürebilecek bunca başarının içinde en büyük eserinin, ölümünden kısa bir süre önce kuruluşuna güç verdiği Dördüncü Enternasyonal olduğunu söylerdi size.

Oldukça zayıf güçlerce kurulan bu örgüt bir yandan Stalinist yozlaşmanın, diğer yandan faşizmin yükselişi karşısında devrimci Marksizmin yegane mevzisiydi. Bu örgüt sayesinde devrimci Marksist akımlar, kendi ulusal sınırlılıklarını aşabildi, Stalinist yozlaşma dışında bir Marksizm yaşam şansına kavuştu.

Kuruluşunu takip eden yıllarda, başta Troçki olmak üzere neredeyse bütün tarihsel liderleri katledilen bu örgüt defalarca parçalandı, tahrip oldu ama yine de dev çokuluslu şirketlerin devrilmesini ve ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek olan sosyalizmin inşasını mümkün kılacak strateji ve taktikleri geliştirmeye odaklı yegane dünya örgütü olmayı sürdürdü.

Vasiyetinde, insanlığın özgür komünist geleceğine bugün ilk gençliğinden daha fazla inandığını söyleyen bu adam, 20 Ağustos 1940 tarihinde Stalinist bürokrasi tarafından inceden inceye hesaplanmış bir siyasi suikastın kurbanı olarak ölmeden önce gelecek kuşaklara şu mesajı veriyordu: Lütfen bizim çocuklara söyleyin… Zaferimizden eminim… Dördüncü Enternasyonal… İleri…

Ekonomik yıkımdan çıkış için İşçi Programı

0

Adeta bağırarak yaklaşmakta olan ekonomik kriz, en sonunda tüm şiddetiyle patlak verdi. Son birkaç gün içinde Türk lirasının dolar ve diğer yabancı para birimleri karşısında olağanüstü değer kaybı yaşamasıyla, oldukça kırılgan durumda olan ülke ekonomisi çok şiddetli bir krizin içerisine yuvarlanmış durumda. Görünürde Rahip Brunson üzerinden dönen “rehine pazarlığında” ABD ile yaşanan gerilimden çıkmış görünen kriz, gerçekte AKP hükümetlerinin 16 yıl boyunca uyguladığı politikalar sonucunda, ekonomide biriken yapısal sorunların daha fazla sürdürülemez bir seviyeye gelmiş olmasından kaynaklanıyor.

Hatırlayalım: Erdoğan ve AKP-MHP ittifakının seçimlerin gerçekleşmesine daha 16 ay olmasına rağmen ülkeyi erken seçime götürmesinin ardında, yaklaşmakta olan ekonomik yıkım yatıyordu. Ekonomik yıkımın sonuçlarıyla henüz yüzleşmeden seçimleri kazanarak, iktidarlarını birkaç yıl daha uzatmak hedefindeydiler. Ne var ki, seçimlerin erkene çekilmesiyle krizin tarihi de öne çekilmiş oldu ve 24 Haziran’ın üzerinden daha iki ay geçmeden, ülke tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birisine yuvarlanmak üzereyiz.

Rahip Brunson’un ev hapsine gönderilmesinin ardından, ABD’nin açıklamaları ve yaptırım kararıyla hızla yükselmeye başlayan dolar, Ağustos başında 5 TL’nin üzerine çıktı ve bu satırlar yazılırken 7 TL civarında seyrediyor. Bu senenin başında 3,7 TL civarında olan dolar, böylece son 8 ay içerisinde TL karşısında neredeyse yüzde yüz oranında değer kazandı. Ülkenin toplam dış borcu 460 milyar dolar düzeyindeyken (milli gelirin yaklaşık yüzde 60’ı) ve bu yıl içerisinde ödenmesi gereken yaklaşık 240 milyar dolarlık borç varken, dolardaki bu artış ekonominin çöküşü anlamına geliyor.

Erdoğan ve kabinesine göre dolardaki artışın sebebini ekonomik nedenlerle açıklamak mümkün değil ve artışın sebebi ülkemize karşı dış güçlerin başlattığı “ekonomik savaştan” kaynaklanıyor. Hükümet, eğer bu savaşa karşı iman gücümüzle direnirsek dış güçlerin bu oyununu da bozabileceğimizi söylüyor ve halkı yastık altındaki dövizleri TL’ye çevirmeye çağırıyor. Eğer gerçekten bir “ekonomik savaşın” içerisindeysek, sorulması gereken çok önemli bazı sorular var. Neden Türkiye’ye karşı savaş açmış olan dış güçlerin Türkiye’de halen askeri üsleri bulunuyor, neden Türkiye devleti ve şirketleri bu “dış güçlere” dış borç ödemeye devam ediyor ve neden bu “dış güçlerin” şirketleri ülke içinde devasa kârlar ederek faaliyet sürdürmeye devam ediyor? Eğer ülke gerçekten bir savaşın içindeyse Erdoğan ve hükümetinin bu sorulara yanıt vermesi gerekir. Ya da “ekonomik savaş” söylemi, bir kez daha Erdoğan hükümetinin kendi sorumluluğunu örtbas etmek için uydurduğu bir bahane anlamına geliyor.

Evet, emperyalist ülkelerin ve mali sermayenin bugün döviz kurları üzerinden bir manipülasyon yaptığı gerçektir. Fakat buradaki asıl mesele, ülke ekonomisini bu kadar zayıf ve kırılgan hale getirerek bu manipülasyonlara imkân tanıyan Saray rejiminin kendisindedir. 16 yıl boyunca AKP tipi ekonomik büyümenin sonuçlarına bakalım. Devasa orandaki dış borç, milli gelirin yüzde 7’sine varan ve 50 milyar doları aşan cari açık, yüzde 15 civarında enflasyon, yüzde 10’un altına düşmeyen işsizlik, gelir dağılımında zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun iyiden iyiye açılması…

ABD ve Avrupa’daki düşük faizlerden ötürü ülkeye sıcak para girişi olduğunda, Saray rejimi devasa oranda borçlanmaya imkân tanımış ve bu paranın inşaata, silah sanayiine ve bireysel tüketimin artırılması gibi sürdürülebilir olmayan alanlara yatırılmasına öncülük etmişti. Şimdi ABD’de faiz artışlarıyla beraber bu eğilimin tersine dönmesi sonucunda ülkeden sıcak para çıkışı hızlandı ve borç para bulmak eskisi gibi kolay bir mesele olmaktan çıktı. Bunun yansıması Türkiye gibi bağımlı veya yarı sömürge ülkelerin para birimlerinin değer yitirmesiydi. Bu eğilime ek olarak, Erdoğan rejiminin mali sermayeyle ve emperyalist ülkelerle kof ve maceracı sürtüşmeler yaşaması, TL’nin diğer ülke para birimlerine kıyasla çok daha yüksek oranda değer yitirmesini beraberinde getirdi. Hatırlamak gerekirse, Erdoğan’ın Merkez Bankası üzerinde kontrol kurması ve bunu Londra’da borsa simsarları karşısında açıktan savunması, mali sermayeyi kaygılandırmış ve ülkeden para çıkışı hızlanmıştı. ABD ile yaşanan diplomatik gerilimler ve politik sürtüşmeler ise bu eğilimi hızlandırdı ve sonuçta TL’nin dolar karşısında tam anlamıyla yere çakılmasıyla sonuçlandı.

Çoğunluğu özel sektöre ait olan (yaklaşık 250 milyar dolar) dış borcun, dövizin bu olağanüstü yükselişi karşısında çevrilmesi mümkün değil ve bunun ilk aşamadaki yansıması şirket iflasları, bunların bankalara uzanması, kitlesel işten çıkarmalar ve işsizliğin tırmanması olacak. Aynı zamanda dövizdeki artış, yeni bir zam dalgasına ve enflasyondaki yükselişin artmasına neden olacak. Mevcut ekonomik yıkım tablosu karşısında Erdoğan rejiminin önünde iki seçenek bulunuyor. Birincisi, emperyalizmin ve mali sermayenin dayatmalarını kabul etmek. Faizlerin artırılması, Merkez Bankası’nın bağımsızlığının garantisinin verilmesi, IMF’den veya daha dolaylı olarak alınacak krediler karşılığında emekçi halka dönük kemer sıkma politikasının uygulanması. İkincisi ise, emperyalizmle sürtüşmeye devam edip korporatist yapıda bir devlet kapitalizmine geçilmesi ve başta Çin olmak üzere alternatif yerlerden kaynak arayışına gidilmesi. İkinci ihtimal birincisine göre daha çetrefilli ve düşük bir ihtimal olmakla birlikte, Erdoğan’ın B ve C planları derken kastettiği tam olarak bu.

Emekçi halk için bu seçeneklerin “kırk katır ve kırk satır” denkleminden hiçbir farkı yok. Her iki ihtimal sonucunda da, emekçi kitleler kitlesel işten çıkarma dalgasıyla, ağır bir yoksullaşmayla, yeni bir zam dalgasıyla ve baskıcı önlemlerin artmasıyla karşı karşıya kalacak. Ekonomik yıkımdan kapitalizm çerçevesinde, emekçi halk yararına bir çıkışın olması mümkün değil. Bununla birlikte, kapitalizm içerisindeki “acı reçete” çözümüne mahkûm değiliz. Eğer krizin faturasını emekçi halkın değil krizin sorumlularının ödemesini istiyorsak, ekonomik yıkım karşısında bir İşçi Programı’nı öne sürmek zorundayız.

Her şeyden önce, devasa dış borcu yaratanlar, şirket ve banka iflaslarıyla bu borçları devletin üstlenmesini ve dolayısıyla bu borcun yükünü emekçi halka çıkaracaktır. Bunun karşısında dış borç ödemelerinin reddedilmesini ve bu kaynakların emekçi halkın yararına kullanılmasını savunmalıyız. Emperyalist ülkelerin mali sermayesi dış borç faizleriyle ülkeyi bugüne dek yeterince sömürdü! Bu borç emekçi halkın borcu değildir ve ona fatura edilemez. İkinci olarak, ülkenin ekonomik krize yuvarlanması sonucunda ülkeden sermaye çıkışı giderek artmakta ve ülke ekonomisi üzerindeki manipülasyon giderek derinleşmektedir. Bunu engellemenin yöntemi, sermaye giriş-çıkışları üzerinde ve dış ticarette devlet tekelinin sağlanmasıdır. Bankaların ve büyük şirketlerin tazminatsız kamulaştırılmasıyla merkezi planlı bir ekonomiye geçilmeli, ekonomik kaynaklar emekçi halkın çıkarları temel alınarak kullanılmalıdır. Bu talepler, ilk aşamada “gerçekçi” görünmeyebilir fakat bu seçeneğin dışındaki tüm yöntemler, krizin emekçi halk tarafından yüklenilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır. Bu nedenle sendikalar ve emekten yana örgütler böylesi bir İşçi Programı etrafında bir mücadele planı oluşturmak zorunda.

Yerel seçimlere doğru: Türk tipi başkanlığa karşı işçi tipi demokrasi

0

Türkiye’de demokrasinin en büyük destekçisi olduğunu iddia edenlerin demokrasiden ne anladıklarını çok iyi kavrayabildiğimiz günleri yaşıyoruz.

Pek demokrat olduğunu söyleyen kimselerin hepsinin, birinci sınıf işçi düşmanı olan Özal’a, Çiller’e, Yılmaz’a, Ecevit’e ve nihayetinde Erdoğan’a destek verdiklerini gördük.

Demokrasinin en radikalinden, çoğulculuğundan bahseden Selahattin Demirtaş’ın “1 oyluk canları var” ve “oy verin, gerisini bize bırakın” dediğini duyduk. Bizleri, “işçilerin demokrasisi mi olurmuş, çoğunluğun demokrasisi olmalı. Sadece işçiler değil herkes için demokrasi,” diyerek geri kafalılıkla suçlayanların ise Muharrem İnce’ye çağrıda bulunduklarına da şahit olduk.

Netice itibari ile “bir oyluk can” çıkmayınca ve “adam kazanınca” tüm umutlar söndü mü?

Biz demokrasinin sadece bir oya sığacağına inanmıyoruz. “Herkese demokrasi” diyen tuzağı görüyoruz.

Yerel seçimler yaklaşırken bir kez daha işçi demokrasisini düşünelim.

Bugünün sisteminde iki handikap var: Öncelikle bir düzen partisinin belediye seçimlerini kazanmasıyla yaşadığımız şehir, ilçe, mahalle patronlara açılıyor. Belediye taşeron çalıştırıyor. Tüm altyapı bizim ihtiyacımız için değil, yandaş firmalar için üst üste sökülüp takılıyor. Kısacası vergilerimiz bizim için değil, zenginlerin firmaları için kullanılıyor ve biz icraat sırasında söz söyleyemiyoruz.

Bugünün sisteminin ikinci ve ciddi handikabı şu: Başkan, seçilen belediye başkanlarını kafasına göre yerinden alıp başkasını atayabiliyor.

Peki, işçi demokrasisinde durum nasıl olur?

Öncelikle işçi demokrasisinde oy veren herkesin denetleme hakkı olur. Bugün belediye meclis toplantılarına katılamıyoruz. Çünkü patronun demokrasisi var. Eğer işçinin demokrasisi olursa bu toplantılar açık olur. Biz yalnızca oy veren olmayız. Denetleyen ve kararları hep birlikte alan oluruz.

Daha önemlisi, seçtiğimizi görevden geri çağırabiliriz. Seçilen eğer doğru çalışmıyorsa, seçenler onun görevine son verip yerine yenisini getirebilirler.

Seçilenler kalifiye bir işçinin maaşından daha fazla maaş alamazlar.

Böyle bir demokrasi en güçlü, en doğrudan demokrasi olur. Sadece patronun demokrasisi olmaz. Çünkü bu düzende yandaş patronlar işçileri kötü koşullarda çalıştırıp öldüremez. Vergileri cebe indiremez. İşçi demokrasisinde tüm ezilenler gibi kadınlar da daha güçlü yer alabilir. İlerisi, radikali ya da Türk tipi olanı değil, yalnızca böyle bir demokrasi doğayı, çevremizi ve ekmeğimizi gözetebilir.

 

Sendikalarda işçi demokrasisi mümkün mü?

0

“Bu işyerine sendika girmez” algısının oluşmasına, biz öncü, örgütlü işçiler de yardım etmekteyiz. Günümüzdeki hakim sendikal anlayış, temel anlamıyla bir avuç sendika bürokrasisinin daha fazla rahat etmesi, uzun soluklu olarak sendikanın tepesine çöreklenerek, işçilerden toplanan aidatların kendi yaşamlarının yolunda gidebilmesi için harcanması üzerine kuruludur.

Sendikal bürokrasi, birkaç özverili öncü işçinin çalışmış oldukları fabrikalardaki örgütlenmelerin üzerine oturmaktadır. Bu fabrika örgütlenmesi sonucu önlem alan fabrika patronunun gazabına uğrayan öncü işçiler kapının önüne koyulduklarında, sendikal bürokrasi göstermelik birkaç eylem yaparak ya da birkaç haftayı geçmeyen fabrika önü direnişi yaparak işçilere sahte güven vermeye yeltenir. Direniş sonunda ise yargı süreci başlatarak artık işçilerin emeğini, umudunu mahkeme koridorlarında aramalarına karar verir. Tabii ki bunların hepsini yaparken sendikal bürokrasi, işçilere göstermelik birkaç şey danışarak, sanki işçilerin görüşlerine önem veriyormuş gibi davranır. Ama birçok direniş ya da sendikal örgütlenmelerde işçi demokrasisi katiyen hayata geçirilmez. Çünkü işçi demokrasisi, bürokrasinin kimyasına aykırıdır.

Mevcut sendikal anlayışta işleyen bir işçi demokrasisi anlayışı olmuş olsaydı fabrikaların, işçilerin, grevlerin, direnişlerin yapısı kesinlikle yeni Kaveller, Paşabahçeler, Mutlu Aküler ve en önemlisi 15-16 Haziranlar yaşatırdı. İşçiler hayatlarının büyük bir bölümünde çalışmış oldukları fabrikalarda patronun daha fazla kâr elde etmesi için azgınca sömürülebiliyor, en kötü koşulda çalıştırılabiliyor, kendilerine cehennem koşulları dayatan patronlara karşı yan yana gelip ellerini birleştirmekte gecikebiliyorlar. Üretimden gelen gücünün farkında olamayan işçiler, dayatılan güvencesiz, geleceksiz, kuralsız bir durumda çalışmaya büyük bir çoğunlukla devam etmekte, kötü giden gidişata dur diyememektedir.

İşçiler arasındaki güvensizlikten dolayı, bir işçi “Bu fabrikaya sendika girmez” diyebiliyor. Hatta bu güvensiz umutsuzluğunu bir üste taşıyarak ve “Patron da sendikanın buraya girmesine izin vermez” diyerek kendisinden güçlü olarak gördüğü patronu, dokunulmaz veya karşısına çıkılmaz ilan edebiliyor. Aslında kendi gücünün farkına bir varabilse, üretimden gelen gücün neye kadir oluğunu bir bilebilse, kendisi olmadan fabrikaların dört duvardan ibaret olduğunu, patronun da beş parasız kalacağının farkında olabilse birçok şeyi tersine çevirebilir. İşçiler birlik oluşturup; fabrikalarda, sendikalarda örgütlenip kendi komitelerini ve işçi inisiyatifini oluşturarak patronun birçok saldırısını boşa çıkartıp, patronu toplu sözleşme masasına oturtabilirler. İşte o zaman kim korkar sendikalaşmaktan diyebiliriz. İşte o zaman işçilerin sessiz yankılarını koca bir çığlığa çevirebiliriz. İşyerlerinde işçi denetimi başta olmak üzere oluşturulacak komitelerle, bin bir zorlukla işyerlerimize soktuğumuz sendikaları denetleyebilir, görev alırız. İşte o zaman sendikal bürokrasi oturduğu koltuklardan uzaklaşır, işçiler sendika denetimini sağlar. Türkiye’de sendikalı işyeri ve işçi sayısı artar, işçi sınıfı yaşanan birçok soruna da cevap olmak için ciddi çaba içerisine girer.

Ne yazık ki sendikalarda yönetici işçi sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bu çok az sayıdaki işçi de bürokrasiye yakın işçilerden oluşturulmaktadır. İşçi sınıfı sırtında bir ur gibi taşıdığı bürokrasiden işyeri komiteleri oluşturarak kurtulabilir.

Biz İşçi Demokrasisi Partili işçilere bugünden sonra daha fazla görev düşmektedir. Grevleri yasaklanan, sendikal örgütlenmeleri engellenen, işten atılmayla tehdit edilen, iş kazaları ve cinayetlerle yüz yüze bırakılan, yan yana gelmesi ve birleşmemesi için birçok zorlukla yüz yüze bırakılan, insanlığın kurtuluşuna yol açacak işçi sınıfı dağınık, örgütsüz ve güvensiz koca bir gövde gibi durmakta. Atacağımız her bir adım, işçi sınıfının içerisinde partimizi de fabrikaların tüten baca dumanına yakınlaştırır.

Saydıklarımızı hayata geçirmemizin bir tek yolu var. Çalıştığımız fabrikalarda partimizin temel programını tanıtan, yayan, gazetemizi dağıtan, okutan, tartışan fabrika hücreleri kurduğumuzda işçi sınıfının karşılaştığı birçok soruna işçilerle beraber çözüm üretebiliriz.

Yaşasın işçilerin birliği.

Kürt hareketi ve sol üzerine bir değerlendirme

0

AKP-MHP koalisyonunun OHAL şartları altında ilan ettiği 24 Haziran seçimlerinin galibi Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. HDP ise, üzerindeki tüm baskılara rağmen yüzde 11,7’lik oya ulaşıp parlamentonun yeniden üçüncü büyük partisi olurken, 1,5 yıldır hapiste tutulan Demirtaş yüzde 8,4’lük oy oranına ulaşmayı başarabildi.

Ne oldu?

Saray ittifakının bütün baskı aygıtlarını ve devlet imkânlarını seçimleri kazanmak için nasıl seferber ettiği herkesin malumu. Seçimi önceleyen 2 yıllık OHAL sürecinde, muhalefeti kriminalize etme, tutuklama ve hatta KHK’ler aracılığıyla “yaşayan ölü” haline getirme noktasındaki baskı politikasından en fazla payını alanlar da başta HDP olmak üzere Kürt halkının temsilcileri oldu. Bu sürecin seçim sonuçlarına yansıdığı çok açık. Özellikle Hendek operasyonlarının yaşandığı 2015 yılından beri Kürt illerinde neredeyse kalıcı hale gelen ağır “güvenlik” konsepti, doğudan batıya artarak devam eden göç dalgasına sebep olmuş, bölgeye çok sayıda güvenlik gücü ve korucunun yerleştirilmesi ile süreç devam etmişti. Üstelik mahallelerin, okulların operasyonlar sonucu tahrip oluşu, bununla birlikte seçim sandıklarının başka ilçelere taşınmış olması, yaz sürecinde bölgeden göçen mevsimlik işçiler ve Suruç’ta seçim öncesi yaşanan olaylardan da öngördüğümüz muhtemel seçim usulsüzlükleri HDP’nin bölgedeki görece oy kaybının dinamikleri olarak özetlenebilir. Ancak tüm bu baskı ve yıldırma politikalarına karşın, HDP barajı geçerek meclisin üçüncü büyük partisi olabilmiş, üstelik batıdaki emekçilerin bir kesiminin de oylarını alarak Kürt ve Türk emekçilerinin Tek Adam Rejimi’ne karşı birlikte mücadele edebilme potansiyelini ortaya koymuştur.

Ya şimdi?

Seçim sürecinde HDP emekçi kitlelere herhangi bir somut politika sunabilmiş olmamasına rağmen meclise girdi, hem de sol-sosyalist adaylarla birlikte. Ne var ki, seçimler sonucunda Tek Adam Rejimi anayasal bir nitelik kazandı; yasama ve yargı fiili olarak feshedildi. Kısacası, yasa yolu ile yeni bir OHAL dönemi açıldı. Yeni rejimin Kürt sorununa ilişkin politikalarını öngörebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Nitekim seçimden sonra 2 HDP’li milletvekiline soruşturma açılması, HDP ilçe örgütlerine yapılan baskınlar, sürecin nasıl seyredeceğine ilişkin ilk ipuçlarını sunmaya başladı.

Peki, ne yapmak gerekir? Meclisin fiili olarak ilga edildiği bir durumda parlamentodaki mücadeleyle sınırlı bir politik yöneliş, ne yazık ki beyhude bir çaba olacaktır. Mecliste olmak önemlidir ve meclis, emekçi Türk ve Kürt halkını birleştirecek somut politikaların kitlelere anlatılması açısından kullanılabilir. Ancak bu elbette meclisin fiili yapısıyla birlikte yer yer olanaksız ve en iyi ihtimal yetersiz kalacaktır; dolayısıyla bunun ötesine geçmek elzemdir. Sonuçta ülkenin gidişatından ve hayat şartlarından memnun olmayan işçi ve emekçilerin bir kesiminin AKP’den MHP’ye yönelmiş olmaları sol için her daim akılda tutulması gereken oldukça kritik bir derstir. Bu gerçeklik, ekonomik krizin yarattığı yoksulluğa, işsizliğe, dış borç ödemelerinin durdurulmasına yönelik taleplerimiz ile başta Selahattin Demirtaş olmak üzere tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılması, baskı ve savaş politikalarının durdurulması gibi Kürt sorunun çözümüne yönelik talepler ile köprü kurmayı gerektirmektedir. Bu da parlementarizmin dahi olanaklı olmadığı bir rejimde, sosyalist solun ve Kürt siyasetinin emekçi mahallerinde, okullarda, işyerlerinde adil ve eşit bir barışın ancak onurlu bir yaşam ile mümkün olabileceğini ısrarlı bir biçimde anlatmayı ve bunu kitlesel bir biçimde örgütlemeyi gerektirir.

Flormar direnişi sürüyor

0

Gebze Organize Sanayi’nin güzel asfaltlanmış geniş yollarından geçerken iki yanınızı geniş bakımlı bahçeleriyle her çeşit fabrika sarıyor. Bu boş yolların ortasında 199. Sokak’ta Flormar fabrikasının önünde, ağaçların gölgesinde bekleyen direnişçi işçiler ile karşılaşıyorsunuz. Manzara, patronun işçilerin alanını daraltmak için fabrika önüne getirttiği hurdaya çıkmış üç büyük yolcu otobüsüyle kirleniyor. Fabrika ise içerideki işçiler için adeta hapishaneye dönmüş durumda; çalışan işçilerin direnenleri görmemesi için çitlere kalın brandalar çekilmiş, üzerlerine ise dikenli teller geçirilmiş. Sağda solda birkaç tane sivil polis hemen gözünüze ilişiyor. Gebze Organize Sanayi’nin özel güvenliklerinden biri işçilerin karşısındaki kaldırımda plastik bir sandalye üzerinde oturarak işçileri izliyor. Fabrikanın çitlerinin dış kısmını ise Petrol-İş’in pankartları süslüyor: “Flormar değil direniş güzelleştirir.” Direniş alanına işçilerin yemek saatinde varıyoruz, hemen bize de ikram ediyorlar. Ardından da neden sendikalaştıklarını, işten neden çıkartıldıklarını ve direniş için neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.

Sendikaya neden üye olduklarını sorduğumuz maskara ve ruj imalatı bölümlerinden Zuhal ve Pınar adlı işçiler, en önemli nedenin yeterli ücret alamamaları olduğunu söylüyorlar. İşçilere yapılan zamların %10’u geçmediğini, altıncı aydan sonra yapılan gelir vergisi kesintileri de eklenince aldıkları ücretlerle yaşamalarının neredeyse imkânsız olduğunu anlatıyor, kıdem kazanmalarına rağmen birçok işçinin çok düşük maaşlara çalıştığını, aralarında 14 yıldır asgari ücretle çalışan arkadaşlarının dahi bulunduğunu belirtiyorlar. İkramiye ise ancak iki yıldan fazla çalışan işçilere yarım maaş, beş yıldan fazla çalışan işçilere tam maaş şeklinde veriliyor. Buna karşılık patron her geçen gün işçilerin mola saatlerini daha da kısaltıyor.

Fakat çok uzun zamandır süregiden maaş sıkıntılarından fazlası da var. Konuştuğumuz işçiler bütün bu maaş sıkıntılarının yanında, bizlere sendikalaşma kararlarındaki kırılma noktalarından da bahsetmekte oldukça hevesliler. Kronikleşmiş ücret sıkıntıları dışındaki sorunlar şirket içi adaletsizliklerin artması ile başlıyor. İşçilerin anlattıklarına göre beyaz yakalı işçilerin şefleri işten çıkartılıyor ve yerlerine mavi yakalılardan dört kişi amir olarak atanıyor. Patronun açıkça beyaz yakalı maaşlarını (masraflarını) azaltmak için yaptığı bu hamleden sonra amir olan işçilerin arkadaşlarına karşı tavırları giderek kötüleşiyor.

Fabrikada her iş çıkışında mavi yakalı işçilerin üstleri aranarak onurları kırılıyor. Mavi yakalılara hırsız muamelesi yapılırken, gerçek hırsız olan patron, işçilere iş için alet edevat bile sağlamaktan çekiniyor. Bundan dolayı işçilerin yakındıkları en büyük sorunlardan biri de yaptıkları işe uygun aletlerin patron tarafından sağlanmaması. Kimyasalla dolu kazanları yıkaması gereken işçilere yeterli miktarda bez sünger verilmiyor ve işçilerin sağlığı bu şekilde tehlike altına girmiş oluyor.

Son olarak, Setcard ile 500 liralık gıda harcaması hakkı olan işçilerin bu hakkının patron tarafından gasp edilmesi işçiler için bardağı taşıran damla oluyor. Gıda harcaması haklarını kullanmak isteyen işçilere ise her gün işe gelme, hastalanmaları halinde rapor vermesi imkânsız gibi görünen işyeri hekiminden rapor alma gibi uygulamaların dayatılmasına rağmen patronlar bu 500 lirayı 100 liraya indiriyorlar. İşçilerin tepkileri karşısında ise bu paranın hakları değil patronlardan gelen bir hediye olduğunu, istendiği zaman geri alınabileceğini iddia ediyorlar.

Direnen Flormar işçisi her şeyden önce Flormar ve Flormar’ın çoğunluk hissesine sahip olan Yves Rocher mağazalarının boykot edilmesini istiyorlar. Söylediklerine göre, çalıştıkları fabrika Türkiye’de Flormar ürünlerinin üretildiği tek merkez. Avrupa merkezli şirketin sendikalaşmaya izin vereceği yönünde imzaladığı çeşitli anlaşmalar olduğunu söyleyen işçiler, şirketin Türkiye’de buna uymadığını belirtiyorlar. Bundan dolayı Yves Rocher ile de görüşüldüğünü anlatan işçiler, bu şirketin sorumluluğu üstlenmediğini söylüyorlar.

Haksız ve hukuksuzca işten atılan işçilerin mahkeme süreçleri önümüzdeki aylarda başlayacak fakat işçilerin en büyük arzusu mahkeme süreci başlamadan önce sendikalı bir şekilde işlerine dönebilmek. Flormar işçisinin direnişi, Türkiye işçi sınıfı için örnek oluşturuyor ve bu direnişin kazanılması sınıf mücadelesi için büyük bir önem taşıyor. Gazetemiz okurlarına Flormar ve Yves Rocher boykotlarına katılmaları çağrısında bulunuyor, direnişin uluslararası bir boyutunun olduğunu bilerek Fransa’daki Flormar ve Yves Rocher işçilerini de sınıf kardeşlerini savunmak adına greve çağırıyoruz.

01.08.2018

Dikey sendikalara doğru (mu?)…

0

24 Haziran başkanlık ve meclis seçimlerinde yüz binlerce işçi ve emekçi Erdoğan’ın başkanlığı ve AKP+MHP koalisyonu lehine oy verdi. Hatta Erdoğan’ın meclis denetiminden kurtulmuş, seçilmemişlerden oluşan “patronlar hükümetini” de olumlu bir gelişme olarak kabul ettiler. Biz ise başından beri Tek Adam rejiminin işçilerin ve emekçilerin başına açabileceği belaları anlatmaya çalıştık. Sesimiz duyuldu veya duyulmadı, ama şimdi böyle bir rejime oy veren işçilerin gerçekleri yaşama zamanı geldi.

Ne demek mi istiyoruz? Yeni “başkan”, seçilişinin hemen ardından bir dizi kararname imzalamaya başladı. Bunların beşincisi kendisine bağlı Devlet Denetleme Kurulu’na ilişkin kararname oldu. Bu kararnameye göre Devlet Denetleme Kurulu (DDK), tüm kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı ve ilgili kuruluşları, meslek örgütlerini ve işçi ve işveren örgütlerini, dernekleri ve vakıfları denetleyebilecek. Peki, ne demek denetlemek? Kararnamede bu da çok açık: Kurul denetleyeceği kuruluşlardan her türlü bilgi ve belgeyi (gizli veya açık) hiçbir sınırlamaya tabii olmaksızın isteyebilecek ve her kademedeki görevli için görevden uzaklaştırma tedbiri uygulayabilecek.

Şimdi düşünün: Siz iyi veya kötü bir sendika aracılığıyla işverenle toplu sözleşme görüşmeleri yapıyorsunuz. Mesela ücretler ve sosyal haklar konusunda anlaşmazlık var ve işçilerin isteğiyle grev kararı alınıyor. DDK hemen işe el koyup o sendikacıları görevden alabilecek ve belki de atayacağı bir kayyum aracılığıyla patronun istekleri doğrultusunda greve son verip toplu sözleşmeyi imzalayabilecek.

Ya da sendika kendi içinde toplantılar yaparak bir mücadele kararı alıyor. DDK hemen sendikanın belgelerine el koyabilecek ve hatta yetkilileri kamu zararına çalışmak suçlamasıyla tutuklatabilecek, mahkûm ettirebilecek. İşte yeni “başkanın” yeni marifetleri.

Demek ki iktidar ve patronlar lehine işçileri kontrol eden Hak-İş ve Türk-İş’e bağlı sendikalar yetmiyor, tüm sendikaları kendi yörüngesinde toplamak istiyor. Bu yolun sonu “devlet sendikacılığıdır”. Yani devletin işçileri kontrol etmek ve kendisine tabi kılmak için oluşturacağı “dikey sendikalar” kurma amacıdır.

Franko, Mussolini ve Hitler gibi faşist diktatörler de aynı şeyi yapmışlardı. Ama onlar önce bağımsız sendikaları ezip yok etmişler, sonra kendi devlet sendikalarını kurmuşlardı. Tek Adam rejimi ise bunu “yasal” yoldan, yani anayasa değişikliğiyle kendine tanınan kararname çıkarma hakkını kullanarak yapma girişiminde.

Bu girişim mutlaka durdurulmalıdır. Nisan okurları, dostları, herkes bunu çevresindeki işçilere emekçilere anlatmalıdır. Bu süreci durduramazsak sonuçta ortada bağımsız ne bir sendika ne bir başka emekçi örgütü kalacaktır. Tüm çalışanlar patronların hükümetinin ve onların başkanının esiri haline gelmiş olacaktır.

Benzer bir girişimi 1970’te DİSK’i kapatabilmek için Demirel hükümeti de yapmıştı. Ama bunun sadece DİSK’e değil, tüm özgür sendikacılığa karşı bir girişim olduğunu kavrayan her konfederasyon ve sendikadan on binlerce işçi ve emekçi 15-16 Haziran günlerindeki şanlı başkaldırılarıyla önlemeyi başarmışlardı. Yeni Tek Adam rejiminin bu çabasını da önlemek, tersine çevirmek zorundayız.

Önce işçi sağlığı ve güvenliği!

0

Merhaba, ben bir kargo firmasının aktarma merkezinde kurye olarak çalışıyorum. Çalıştığımız şirketin bünyesinde taşeron firma var ve biz de taşeron olarak çalışıyoruz. Hiçbir sosyal hakka sahip değiliz ve çok düşük bir maaş veriliyor. Taşeron var diye hiçbir sosyal yardım da yapılmıyor.

Taşeron sisteminin modern kölelik olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Verilen bu maaş ile işçinin ev geçindirmesine imkân yok. Bu yüzden işçilerin çoğu mesai bitiminden sonra ek işlere gidiyorlar. Böyle çalışınca işçinin ailesine ve kendisine zaman ayırabilmesi mümkün olmuyor. Sosyal, kültürel hiçbir faaliyete hem zaman hem de maddi sıkıntılardan dolayı katılamıyoruz. İnsanca yaşanacak bir ücret talep etmeliyiz. Temel gıda maddelerini rahatça alabildiğimiz; sosyal, kültürel faaliyetlere katılabileceğimiz ücret, insanca yaşanacak ücrettir. Bu, işçilerin birliği ve örgütlü bir güç olmaları ile kazanılacak bir ücrettir.

İşe girişte işçi sağlığı ve iş güvenliği dersi veriliyor fakat çok özensiz ve üstünkörü, formalite icabı verilen eğitimler bunlar. Çalıştığımız işte iş kazası riski yüksek, ciddi manada iş güvenliğini sağlayacak bir eğitim verilmesi gerekmektedir. Bir arkadaşımız aktarma merkezinde arabadan arabaya yük yüklerken geri geri yanaşan araba ile yükü boşalttığı araba arasında kaldı. Kazadan sonra hemen müdahale edilemedi çünkü işyerinde doktor yoktu. Ambulans arandı ama o da 25 dakika sonra geldi.

Daha ciddi bir iş kazasında ambulansın bu kadar gecikmesi daha kötü sonuçlar doğurabilir. Arkadaşımız 10 gün rapor aldı ve neyse ki ciddi bir şeyi yok.

Olaydan sonra arkadaşımız yerde ambulans beklerken bant çalışmaya devam etti. Biz de mecburen çalışmaya devam ettik. Bu olaydan sonra diğer işçi arkadaşlarla hemen işe başlamamızın bizi bir hayli üzdüğünü konuştuk. İşçi sağlığı ve güvenliğinin hayati bir mesele olduğunu tekrar yaşayarak gördük. Bunca iş cinayeti yaşanırken biz işçilerin de işçi sağlığı ve güvenliğinin mücadelesini yürütmesi gerekiyor. Bu sorun, ekmek kadar önemlidir. Her sene binlerce işçi kardeşimiz iş kazalarında hayatlarını kaybediyor, kimisi sakat kalıyor. Bu tablo devletin ve patronların işçi sağlığını önemsemediklerini göstermekte. Onlar için işin yürümesi ve kârlarını artırmaları daha önemli.

İşçi sağlığı ve güvenliği devletin ve patronların inisiyatifine terk edilemez. Bu konuda işçiler söz sahibi olmalı; çalışmanın güvenli bir ortamda, bütün iş güvenliği tedbirlerinin alınarak yapılmasını biz işçiler olarak takip etmeliyiz.

Kim korkar sendikalaşmaktan – II

0

Geçen ayki yazımızda, sendikalaşmanın çoğunlukla öncü işçilerin işten atılmalarıyla ve adliye kapılarında biten bir kısırdöngü halini aldığını anlatmıştık. Tabii bu durum özellikle işçilerin kendi haklarını koruyacağına ve geliştireceğine inandıkları DİSK ve benzeri ilerici sendikalar için böyle. Yoksa, bizzat işverenin işçileri kontrol etmesi için çağırdığı Hak-İş ve Türk-İş’e bağlı başka sendikalar da var. Onlar zaten sendikacılıktan çok patron ajanlığı yapıyorlar. Onların içinde ne yapılabilir sorusunu başka bir yazımızda ele alacağız.

Burada emekten yana olduğunu iddia eden sendikaların üzerinde duracağız. Önce hemen söyleyelim: Bu sendikalarda örgütlenmeye çalışan işçilerin ve o sendikalarda görev yapan çoğu elemanın samimiyetinden şüphe etmiyoruz. Ama ortada çok nesnel bir durum var: Bu sendikalar ve sendikacılar kapitalizmin doğasından kaynaklanan politik ve sosyal basıncın altındalar. Onlar sendikada çalışıyorlar ve oradan geçiniyorlar. İşlerini kaybetmemek için sendikanın ayakta kalması, var olmaya devam etmesi gerekir. Bu nedenle de sendikayı bir şirket mantığıyla yönetmeye doğru itiliyorlar.

Örneğin, çoğu kez küçük bir işyerini örgütlemek için harcanacak emek ve para ile o işyerindeki işçilerden gelecek aidat ücretlerini karşılaştırıyorlar. Bu nedenle de genellikle küçük olarak gördükleri işyerlerini örgütlemeye kalkışmıyorlar. Ya da işçilere “siz bir örgütlenin, sonra bakarız” diyerek işi başlarından savıyorlar. Bu yüzden, bu tip işyerlerinde çalışan milyonlarca işçi sendikasızlığa mahkûm kalıyor.

Bir başka örnek, sendikacıların grevi pek “sevmemeleri”. Grevlere, işçilerin sınıf bilincini geliştiren okullar olmaktan çok getiri-götürü hesabıyla yaklaşıyorlar. Bu da onları patronların önerilerine yaklaşarak işçilerin taleplerinden uzaklaşmaya doğru itiyor.

İşte bu şekilde sendikacıların koltuklarına yapışmalarına, onların ve böylece sendikanın bürokratlaşması diyoruz. Tabii henüz fabrikada çalışmakta olup da sendikaya atlamaya, bürokrat olmaya gönüllü temsilciler veya öncü işçiler de olabiliyor.

Bu tip bürokratlar ve bürokratik sendikalar da en başta değindiğimiz sendikalaşma başarısızlığının önde gelen nedenlerinden birisi. Sendikalaşmayı başarıya ulaştırmak ve sendikaları işçiler için gerçek birer sınıf mücadelesi örgütü haline döndürebilmek için, bu bürokratları ve bürokratlaşmayı engellemek, geriletmek ve yok etmek zorundayız.

Bunun yolu, işyerlerinde mücadeleden ve sendikalarda işçi demokrasisinin kurulmasından ve yaygınlaştırılmasından geçiyor. Bunu şöyle izah edebiliriz: Gerek sendikalaşma aşamasında, gerekse de sendikayı işyerine soktuktan sonra, görevleri yerine getirecek temsilcilerin her aşamada, mücadeleye katılan işçiler tarafından oylamayla seçilmeleri gerekir. Ve tabii bu temsilciler her an gene işçilerin oylarıyla geri alınabilir olmalıdır. Sendikacıların gelişigüzel atamaları kabul edilmemelidir.

Sendika yöneticileri de normal kongre dönemlerini beklemeden geri çağrılabilir olmalıdır. Bir sendikacının sendikadaki ayrıcalıklarını kaybedip işyerine geri dönmeye direnmesi, onun bürokratlaşmasının en önemli nedenidir. Aynı şekilde, sendika profesyonellerinin ücreti de o işkolundaki en yüksek işçi ücretinin üzerinde olmamalıdır.

Bütün bunlar, sendikal mücadelenin gayet bilinçli olarak, fırsatçıların ve bürokratların eline bırakılmadan sürdürülmesi gerektiğine işaret ediyor. Gelecek yazımızda, bürokratlara takılmadan nasıl başarılı bir sendikal örgütlenme yapılabilir meselesine geri döneceğiz.

Arjantin’de yasal, güvenli, parasız kürtaj hakkı için tarihi oylama

0

Yasal kürtaj hakkının olmadığı Arjantin’de kadınların mücadelesi sürüyor. Kürtajı suç olmaktan çıkaran teklif 14 Haziran’da Temsilciler meclisinin gündemine gelmiş, kadınların 22 saat süren sokak nöbetinin etkisiyle çoğunluğu kazanmıştı. Temsilciler meclisinden geçen yasa tasarısı 8 Ağustos günü senatoda oylanacak ve çoğunluğu alabilirse milyonlarca kadın gebeliğin 14 haftasına kadar ücretsiz ve güvenli şekilde kürtaj yaptırabilecek.

Geçtiğimiz ay İrlanda’da yüzde 64 gibi yüksek bir oy ile kürtaj yasallaşmıştı. Arjantin’de yarınki oylamada kürtaj yasallaşırsa tüm dünya çapında kadınlar önemli bir zafer kazanmış olacaklar. Kürtaj hakkı eylemlerine devam eden kadınlar tüm ülkelerdeki kadınlardan da destek bekliyor. Arjantin’li kızkardeşlerimize yarınki eylemlerinde başarılar diliyor ve devrimci selamlarımızı gönderiyoruz!

*Görselde “İllegal kürtaj yüzünden tek bir kadın daha ölmesin” yazıyor.

Trump: Deli değil, kapitalist

0

Sık sık yapılan bir yanlışlık vardır: Herhangi bir ülkede, akıl ve insanlık dışı uygulamaların hayata geçirildiği görüldüğünde, geleneksel tepki, bu uygulamanın yüzü olan politikacının, yöneticinin, başbakanın ve benzerlerinin akıl sağlığından şüphe etmek olur. Bu aslında burjuva medya organlarınca bilinçlice yapılan bir kara propagandadır: İnsanların, barbar olarak nitelenen politikanın sorumlusu olarak düzenin kendisini değil, kişinin kendisini görmelerini isterler. Sorun, bir düzen ve yapı sorunu değil; düzen ile yapının başına geçmiş bulunan “yoz”, “deli”, “ahlaksız” birey sorunudur onlar için. Bugünlerde bu yüzeysel refleks, Trump’la ilgili olarak dile getiriliyor. Onun deli olduğu, psikolojik rahatsızlıkları olduğu söyleniyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak Trump, geniş kitlelerin tepkisini çeken saldırı politikalarını bir deli olduğu için değil, bir kapitalist olduğu için hayata geçiriyor.

Dünya kamuoyu, ABD sınır kapılarında yaşanan korkunç sahnelerle sarsıldı. Ne olmuştu “Amerikan rüyasının” kapılarında? ABD’ye göçmen işçi, yabancı çalışan veya mülteci olarak gelmiş kimseler sınır dışı ediliyordu. Zorla. Trump’ın talimatıyla aileler birbirlerinden koparıldı, kardeşlerin vedalaşırken kucaklaşması dahi yasaklandı. Ve aile fertleri teker teker farklı ülkelere gönderildi. Bir daha birbirlerini bulup, organize olup, ülkeye geri dönemesinler diye. Sınır dışı ediminden sorumlu olan şirket CEO Grup’un, çocukların bir kısmını kafeslere koyduğu görüntülendi. Federal Mahkeme, birçok ülkeden ABD’ye girişleri yasakladı.

Ardından NATO zirvesi geldi. Trump Avrupa ülkelerinin temsilcilerini haşladı: Askeri harcamaları artırmıyorlar ve NATO’ya yeterli finansal katkıyı sağlamıyorlar diye! Bunu yaparken Erdoğan’ı ayrı tuttu ve dedi ki “O işleri nasıl halledeceğini biliyor.” Bunların ertesinde Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya gelen Trump, iki ülkenin ortak hedefler etrafında çalışmayı sürdüreceğini ilan etti.

Ne Trump’ın göçmenler ile mültecileri ülkeden dışarıya zorla çıkarma politikası, ne de onun Batılı metropollere silahlara daha fazla para harcamalarını telkin eden konuşmaları, psikolojik bir rahatsızlıkla ilgili. Bunlar, ABD emperyalizminin 2008 ekonomik krizinin ardından benimsediği siyasal yönelişin sonuçları.

Trump, seçim süreci boyunca işçi sınıfından ve yoksullardan oy alabilmek için, sefalet koşullarının sorumlusu olarak göçmenleri ve mültecileri göstermişti. Onların Amerikan işlerine girdiklerini, böylece Amerikalıların işlerine yerleştiklerini iddia ederek, işsizliği sonlandırmak için onları kovacağını söylemişti. Ekonomik çöküşün yoksullaştırdığı kitlelerin öfkesini bankalardan ve devlet kurumlarından çekip, göçmenlere ve mültecilere yöneltmek istiyordu. Trump bugün yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı evlerinden etme hazırlıklarına girişirken, yapmaya çabaladığı Birleşik Devletler kapitalizmini aklamak ve kurtarmaktır. Unutmadan; aynı kapitalizmin, en büyük ve dolgun kârlarını ucuz işgücü olarak çalıştırdığı ve şimdi de kapı dışarı ettiği göçmenler ile mülteciler üzerinden elde ettiğini söyleyelim.

Trump’ın dış politikasına da benzer dinamikler şekil veriyor. ABD, Ortadoğu’da bir politik ve askeri egemenlik krizi yaşıyor. Körfez, Afganistan ve Irak savaşları (aslında işgalleri) bu krizi hafifletmek bir kenara, daha da derinleştirdi. Bölge halklarının gözünde ABD’nin prestiji yerle bir oldu ve emperyalizmin bölgeye demokrasi götürdüğü yönündeki yalan da ardında büyük enkaz bırakarak yıkıldı. Özellikle 2008 ekonomik krizinden beri ABD askeri kara harekâtlarını fonlayamamak gibi bir gerçekle karşı karşıya kaldı. Şimdi ise askeri harekâtlara AB ülkelerinin daha fazla mali katkıda bulunmalarını istiyorlar. Çünkü askeri bir operasyon düzenlemek zorunda kalabilecekleri durumların baş verebileceğini öngörüyorlar!

Hayır, Trump deli değil. O, kaptan kamarasında oturduğu emperyalizmin ihtiyaçlarına dönük politikalar üretmeye çalışıyor. Ve eğer emperyalizm kalıcı bir biçimde yenilgiye uğratılmazsa, onun kaptan kamarasında oturacak olan daha çok “deli” göreceğiz…

Çözülemeyen kısırdöngü

0

Seçim sürecinin ardından oluşan yeni hükümet ve anayasallaşan yeni rejim, Türkiye’nin önüne koyduğu iktisadi ve politik sorunları çözmeye yetkin midir? Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atandığı gün doların hızla yükselmesi, uluslararası sermaye için bile yeni kabinenin bir güvensizlik nedeni olduğunu göstermiyor mu? Önümüzdeki süreçte kur, enflasyon, cari açık, dış borç vb. ekonomik verilerin iyileştirilmemesi durumunda çok büyük bir kemer sıkma planı, IMF’nin emek düşmanı yol haritalarının derhal uygulanması gibi durumlarla karşılaşacağımız muhakkaktır.

Sermaye saldırı planlarına çoktan başladı. Türkiye’ye dışarıdan giren paranın azaldığı, hatta çıkan paranın arttığı bir dönemde, düşen kâr oranlarını yükseltmenin tek yolu, emeğin üretilen zenginlikten aldığı payın düşürülmesi olabilir ancak. Zaten kemer sıkma dediğimiz de tam olarak bu: Reel gelirlerin düşmesi, yani alım gücünün düşerek hayat pahalılığının artması.

Ekonomi ısınıyor

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri ekonomik olarak ortalama yüzde 5 büyümektedir. 2017 büyüme oranımız ise yüzde 7,4; ama bir terslik var. 7,4 oranının yakalanması için enflasyon ve cari açığın yükselmek zorunda olduğunu görüyoruz. Bu sakat büyüme karşısında işsizlik de düşmemiş ve borçluluk oranları artmış. Aslında bu büyüme, zorlama bir talep karşısında ithalata ve borçluluğa dayalı bir büyümedir. Bu durumu son üç yıldaki verilerle açıklayalım.

2015 yılında enflasyon yüzde 8,81; dolar kuru yüzde 2,74; cari açık yüzde -3,8 iken 2018 yılında bu oranlar sırayla yüzde 15,39; yüzde 4,80; yüzde -6,2 oranlarına yükselmiş durumda. Büyümenin oluşabilmesi için, talebin düşmemesi gerekiyor. Bunun için üretim miktarını arttırmanız; eğer bunu karşılayacak büyüklükte bir sanayiniz yoksa kredi miktarlarını ya da ithalatı arttırmanız gerek. (Örneğin, kredi miktarı 2015’ten 2018’e yüzde 25 yükselmiş.) Fakat doların artması üretim maliyetlerinin ve ithalat maliyetlerinin artmasına yol açmış, bu durum da otomatikman enflasyona ve cari açığa yol açıyor. Büyüsek bile bunu cebimizde hissedemiyoruz.

Sadece seçimler yüzünden değil ekonomik büyümenin düşmemesi için kredi muslukları yıl başından bu yana açıktı. 2019 yerel seçimlerine kadar bu sakat büyümenin sürdürülmesi için çalışacakları kesin, fakat bu sürdürülemez büyüme politikasında ısrarcı olmak bu sakatlığın kalıcılaşmasına yol açabilir. Ekonominin soğutulması, yani büyümenin düşürülmesi gerekiyor. Bu durum, her şeyi elinde tutan hükümetin sorumluluğunda olacağından buna izin verilmeyecektir.

Kur artışı enflasyonu yükseltiyor, enflasyon faizin artmasına yol açıyor, faiz ise finansman maliyetlerini arttırıyor, politik riskler ve ABD merkez bankasının faiz arttırması paranın ülkeden çıkmasına yol açıyor, bu durum yeniden kuru yükseltiyor. Bu döngünün oluşmasında dünyadaki para bolluğu döneminin sona ermiş olmasının etkisi çok; ama Türkiye’nin kırılganlığının artmasında kendi iç politik sorunlarının da etkisi fazla. Türkiye gibi yüksek dış finansman ihtiyacı olan ekonomilerde yabancı paraların yerli para ile olan ilişkisi büyük ölçüde faiz-risk dengesiyle belirleniyor. Uluslararası kapitalist düzen içerisinde, ekonomide riskler yüksekse (yani örneğin cari açık yüksek, dış finansman ihtiyacı yüksek, siyasal belirsizlikler söz konusu ise) o zaman yabancı para çekebilmek için faizlerin yüksek tutulması gerekmektedir. Fakat icra erkini elinde bulunduran kişi bunun tam tersini iddia ediyor. Bağımsız olan kuruluşların da kendi telkiniyle hareket etmesi gerektiğini söylüyor. Ekonomi yönetimine damadını koymuş olması, ipleri sıkıca elinde tutmak istediğinin göstergesi. Bu da uluslararası finans çevrelerinin ülkeden sermaye çekmesiyle sonuçlanıyor.

Kapitalizm altında çözüm yok!

Çözüm çok basit, fakat kapitalizm altında değil. Ülkede yaratılan toplam zenginlik her yıl belirli bir oranda emperyalist ülkelerin bankalarına akmakta. Bu sermaye akışı olmaz ise ülkeye kredi girmez. Aldığınız borcun faizini bile ödeyemezsiniz. Serbest piyasa kuralları içinde hareket etmeyi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti korumayı taahhüt etmişseniz, iktidarın kriz karşısında bizi “kıskanan” emperyalist ülkeleri ya da faiz lobilerini değil, kendini suçlaması gerek. Bu ülkenin emekçilerinin cebinden yüz milyarlarca dolar parayı o bizi “kıskanan” batı ülkelerinin bankalarına ödeyip suçu başkalarına atmak iki yüzlülüktür.

Ülkede ithalatı yapılmayan sadece beş tarım ürünü kaldı. Uluslararası dev tekellerin yönlendirmesiyle hareket eden ekonomi politikaları sonucu tarım çok büyük ölçüde dışa bağımlı halde. Ülke içinde üretilen çoğu ürünün hammaddesi ve çeşitli girdileri ithalat yoluyla karşılanıyor. Üretim değil hazır tüketim yükseltiliyor. Ama bunu yapacak altyapı (büyük doğal gaz ya da petrol rezervleri) olmamasına rağmen bu politikada ısrar edilmesi, Türkiye’nin ekonomik dışa bağımlılığı ve emperyalizme teslimiyetinin bir göstergesi olarak da okunabilir.

Önümüzdeki süreçte sermayenin saldırı planını bertaraf etmenin yolu, emeğin kapitalizmden kopuş temelinde bir program etrafında örgütlü bir biçimde hareket etmesinden geçiyor. Dış borçların ödenmesini kabul etmiyoruz. Zarar ve kâr oranları şeffaf bir biçimde gösterilsin ve tüm defterler açılsın. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu devletleştirilerek tek ve merkezi bir kamu bankasına bağlansın. Bu küçük programın kendisi bile işçi sınıfının savunma hattından mücadele pozisyonuna geçmesine yetecektir.

Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile…

0

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirildi. Yepyeni bir bakanlığımız var artık: Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı.

Bu yeni bakanlığın ismi bize yeni Türkiye gerçeğini açıkça işaret ediyor: Çalışma var, sosyal güvenlik yok; hizmet var, sosyal politikalar yok; aile var ama kadın yok!

Yani 16 yıllık AKP iktidarı icraatlarının yıkıcı sonucuyla karşı karşıyayız. Ve yeni sistem bu anlayışın bizzat kendisi olarak somutlaştı.

Kayıtdışı ve esnek çalışma, taşeronlaşma, sendikasızlaşma, iş güvencesinden yoksunluk, artan işsizlik ve iş cinayetleri sonucunda çalışmanın tümden güvencesiz hale getirildiği bir tablo var önümüzde. Sosyal güvenlik deseniz, doğrudan devlet desteği ile bireysel emeklilik sistemlerine doğru bir dönüşüm başladı bile. İste size yeni Türkiye’de “çalışma”!

Her şeyin sermayenin çıkarlarına göre yeniden yapılandırıldığı bu politikaların ağırlaştırdığı yoksulluk karşısında ise yükselen bir sadaka kültürü var. Adil bölüşüm, kaynaklara adil erişim gibi ilkelerle şekillenmesi beklenen sosyal politika ve hizmetler; “sosyal yardım” gibi geçici, çözüm üretmeyen ve bu sadaka kültüründen beslenen içi boşaltılmış bir sisteme evrilmiş durumda. Üstelik Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu hizmetlerin yerel yönetimlerin veya farklı kurum ve kuruluşların inisiyatifine devrinin de önü açıldı. İşte size yeni Türkiye’de “hizmet”!

Ve bu yeni düzenin biricik taşıyıcısı, toplumun yapıtaşı aile! Kadına ve çocuğa dönük istismarın, şiddetin, sömürünün her geçen gün daha görünür hale geldiği aile! Çalışma, sosyal hizmetler ve aileye dönük politikaların aynı kurum altında birleştirilmesi bu açıdan çok manidar.

Çünkü son 16 yıla baktığımızda AKP’nin canla başla sürdürdüğü neoliberal dönüşümün aile ve sosyal politikalar anlayışıyla doğrudan etkileşim halinde gittiğini görürüz. Kadın emeğine, bedenine ve kimliğine dönük sistematik saldırılarla kadının toplum içindeki eşitsiz konumu pekiştirildi ve güvencesizlik üzerine kurulan yeni düzenin yararına kullanıldı. Şimdi ise bir adım daha ileri gidilerek, malum ilan ediliyor: “Yeni Türkiye’de kadın politikaları ailenin; aile politikaları emek ve nüfus politikalarının ve onlar da sermayenin hizmetindedir!” deniyor.

İşte size yeni Türkiye!

10 Ekim Ankara Katliamı’nın karar duruşması: Gerçek failler aramızda!

0

10 Ekim Ankara katliamının “faillerinin” yargılandığı dava bugün (3 Ağustos) sonlandı. Üç gün süren karar oturumunun ardından mahkeme heyeti dördüncü günde kararını açıkladı. Tutuklu yargılanan 19 kişiden ceza almayan olmazken 9 sanık hakkında 101’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Dava dosyasındaki 17 sanık firari durumunda olduğu için dosya henüz kapanmış değil.

Daha önceki duruşmaların aksine 10. Grup Duruşma Ankara Adliyesi’nde değil Sincan Cezaevi Kampüsü’ndeki mahkeme salonunda görüldü. Ankara’ya bir saat uzaklıktaki adliyeye KHK ile kapatılan 10 Ekim-Der ve DİSK-KESK-TMMOB-TTB dayanışmasıyla dört gün boyunca Ankara merkezden otobüsler kaldırıldı. Kitlesel katılım sağlanmaya çalışıldı. Ayrıca İstanbul, İzmir, Malatya ve Eskişehir gibi birçok ilden insanlar karar duruşmasında dayanışma göstermek için bulundu. Devletin, toplumun içinde derin yaralar açmış suçların görüldüğü davaları kaçırarak gözden ve gönülden uzaklaştırma çabalarını Soma, Suruç ve Madımak gibi birçok davadan biliyoruz. Ne var ki, her zaman olduğu gibi planları tutmadı ve adalet isteyen insanlar Soma için Akhisar’a da, 10 Ekim için Sincan’a da gitti.

Davanın eleştirilecek o kadar çok yanı var ki, bir gazete haberine sığdırmayı geçtik, bir kitaba bile sığdıramayız. Davanın hazırlık ve yargılama sürecine ilişkin yanlışları ancak ciltlerce kitaba yazabiliriz. Bunu çok küçük bir kaç örnekle özetleyelim. Dava dosyasının adı 10 Ekim Ankara Katliamı veya Barış Mitingi Katliamı şeklinde geçmiyor. Dosyanın adı; “Gar patlaması”. Duruşma salonunun girişinde de böyle yazıyor. 103 kişinin cihatçı bir örgüt tarafından katledilmesi “Gar patlaması” gibi sanki bir işyerindeki doğalgaz patlamasından bahsediliyormuşçasına anılması başlı başına bir utanç kaynağıdır. Aynı zamanda devletin organlarının katliama nasıl yaklaştığını bizlere anlatmaktadır.

Davada sadece 36 sanık vardı. Bunların da sadece 19’u tutukluydu. Bunlar Ankara ve Gaziantep’ten toplanmış kişiler, IŞİD’e üyelikten ve katliama yardım ve yataklıktan yargılandılar. Ancak bu insanların hiçbiri devlet görevlisi değil! Hâlbuki mağdur avukatların dava başlangıcından beri işaret ettiği kişiler Gaziantep Emniyeti, Ankara Emniyeti, Gaziantep Valiliği, Ankara Valiliği, Milli İstihbarat Teşkilatı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve dönemin hükümetindeki tüm sorumlu kişilerdir. Bu saydığımız kurumların hepsinde, ciddi sayılarda yargılanması gereken kişiler vardır. Gaziantep Emniyeti’ne 10 Ekim 2015’ten haftalar önce gelen IŞİD tarafından bombalı eylem yapılacağına dair istihbaratı değerlendirmeyenler; Gaziantep’ten Ankara’ya kadar otomobille gelen IŞİD’cileri bir tane bile kontrol noktasında durdurmayanlar; Ankara’da büyük ve valilikten izinli bir mitingin yapılacağını bilen ve aynı zamanda bombalı bir eylem yapılacağına dair istihbaratı alan fakat hiçbir güvenlik önlemi almayan Ankara Emniyeti ve patlama olduktan sonra yaralıların olduğu alana gaz ve su sıkan ve ayrıca ambulansların geçişini ve yaralılara müdahaleyi kolaylaştıracağına zorlaştıran yine Ankara Emniyeti sorumluluğundaki polisler; alanda tek bir ambulans bile görevlendirmeyen ve patlama yaşandıktan sonra GPS kayıtlarına göre hastanelerden 40 dakika sonra çıkan ambulanslardan sorumlu Sağlık Bakanlığı ve tüm bunları denetleyip düzenlemesi gereken dönemin hükümet kademesi katliamın siyasi sorumlusudur.

18 Ocak 2016 tarihinde mağdur avukatları ve ilgililer tarafından hazırlanan “10 Ekim Ankara Katliamı Hukuki Değerlendirme Raporu”ndan bazı bölümleri okurlarımızla paylaşmak isteriz. Bu rapor yukarıda bahsettiğimiz ihmal ve kasıtların kamuoyuna sunulmuş detaylı halidir.

“Eylem düzenleme komitesi, toplanma yer ve saatini Tren Garı, saat 08:30; eylem yer ve saatini ise Sıhhiye, saat 11:00 – 16:30 olarak bildirmiştir. Buna rağmen Valilik, toplanma saati itibarı ile gerekli güvenlik önlemlerini almadığı gibi, eylem güvenliği için 12:00 – 16:30 saatlerine işaret etmiştir. Valiliğin bu beyanı, idarenin gerekli istihbaratı yapmaması ve/veya elindeki istihbaratı değerlendirmemesi ve/veya sessiz kalması, Başbakanın canlı bomba listesi beyanı, Ankara ve Suruç canlı bombacılarının “El Kaide üyeliği” suçundan soruşturulurken serbest bırakılmaları, saldırganlardan Ömer Deniz Dündar’ın babasının beyanları, Davutoğlu’nun saldırganların ailesine söylediği ortaya çıkan sözleri, IŞİD’in Ankara başta olmak üzere bazı büyük şehirlerde canlı bomba eylemi yapabileceği yönünde MİT’in ve Emniyet’in elinde istihbaratlar bulunduğu, saldırganların telefon görüşmeleri dinlenirken sınırı geçip Türkiye’ye giriş yapabildikleri, saldırganların istihbarat birimlerindeki canlı bombacı listesinde olduklarının ortaya çıkması, saldırganlar hakkında ihbar ettikleri, 17 Eylül 2015 tarihli Tunceli Emniyet Müdürlüğü yazısında, IŞİD’in mitinglerde çok sayıda canlı bomba eylemi gerçekleştirebileceği istihbaratının mevcut olduğu ve bu istihbaratın diğer emniyet birimlerine bildirildiği, 13 saldırganların istihbarat birimlerince 4 aydır “arandıkları”, 10 Ağustos 2015’te Emniyet’in, her iki saldırganın da içinde bulunduğu 16 kişilik IŞİD bombacısı resimli listesini tüm illere gönderdiği, saldırıdan 3 gün önce mitinge yönelik canlı bomba veya bombalı saldırı olabileceği istihbaratının geldiği, keza saldırganların arandıklarına dair, UYAP kayıtlarının mevcut olduğu bilgileri birlikte değerlendirildiğinde; Devletin siyasi, adli ve idari birimlerinin kusur ve hatta kasti sorumluluğunun olduğu açıktır”.

“Patlama sonrası, olay yerinde, polisin biber gazlı müdahalesi tespit edilmiştir. Polisin biber gazı ile müdahalesinin, ‘yaralıların durumunu ağırlaştırdığı’ ve ‘olay yerinde bulunan ve bir kısmı sağlık personeli olan diğer katılımcıların yaralılara müdahalesine engel olduğu’ anlaşılmıştır. Polisin bu müdahalesi sebebi ile tıkanan ve işlemez hale gelen trafik akışı nedeniyle, ‘ambulansların olay yerine intikalinin geciktiği’ ve ‘ilk hayati müdahalenin etkin ve zamanında yapılmasının engellendiği’ de yapılan tespitler arasındadır. Hatta bu müdahalelerin ölü sayısının artmasına etkide bulunduğu, meslektaşlarımız Avukat Ceren Şimşek ve Avukat Onur Yaylacı’nın anlatımlarıyla ortaya çıkmaktadır.”

“… Bir polis memurunun silahından plastik mermiler yola döküldü, sonra bu mermilerin üzerinden ambulanslar geçince mermiler kırıldı ve içindeki toz CS maddesi etrafa yayıldı. Bu sırada o bölgede bulunan herkes yoğun şekilde öksürmeye başladı. Burası patlamanın olduğu, yerden taşınan yaralıların araç için bekledikleri yerdi. Çok ağır yaralılar vardı. Bir tanesinin üzerini sağlıkçı arkadaşlar çıkarıp kuşak gibi karın bölgesine dolayıp sarmışlardı. Bu yaralının öksürdükçe yaraları açılıyordu, yaralı yerlerinden kanamaları artıyordu. Bu sırada polisler de bize bakıyorlardı; fakat hiçbir şekilde yardımcı olmuyorlardı.”

Bu raporda yazılanların kat ve kat fazlası dava dosyasında savcıya ve mahkeme heyetine sunulmuştur fakat savcılık makamı hükümet ve devlet kanadından kimseyi şüpheli konumuna getirmek istememiştir. Eğer savcı, Gaziantep’ten veya Ankara’dan yalnızca bir polisi dahi herhangi bir suçtan sanık konumuna getirse geri kalan tüm sorumlular çorap söküğü gibi eline gelecektir. Devletin “bekası” için savcılık makamı böyle bir suçlamaya kalkışamamıştır. 10 Ekim Katliamı’nın tüm sorumluları yargı önüne çıkarılmalı ve hak ettikleri cezayı almalıdır. Bu gerçekleşene dek, bu alandaki mücadelemiz sürecek.

Ahed Tamimi özgür! Yaşasın Filistin halkının direnişi!

0

17 yaşındaki Ahed Tamimi 29 Temmuz Pazar günü sebest bırakıldı. İsrail’in Hasharon hapishanesinde 8 ay tutuklu bulunan Tamimi, askeri mahkeme tarafından, Siyonist İsrail devletinin Filistin topraklarını işgal altında tuttuğu topraklarda iki askere saldırmakla suçlanıyordıı.

Tamimi İsrail askeri işgaline karşı Filistin halkının direnişinin bir simgesi haline geldi. Geçtiğimiz Aralık ayında tutuklanmasından itibaren, tüm dünya çapında Tamimi’nin serbest bırakılmasını talep eden ve İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli politik tutsağın bulunmasını kınayan güçlü bir uluslararası dayanışma kampanyası sürmekteydi.

Tamimi Batı Şeria’daki Nabi Salih kasabasında, dönüşünü bekleyen ailesi, komşuları, sevenleri ve gazeteciler tarafından karşılandı. Sarılmalar ve gözyaşları arasında, genç kadın, annesi ve babası evlerine “Özgürce yaşamak istiyoruz” sloganını haykırarak girdi. Evinin avlusunda gerçekleşen basın açıklaması sırasında, Ahed şu açıklamalarda bulundu : “Serbest kaldığım için mutluyum, fakat işgalci İsrail’in hapishanelerindeki tüm kadınlar serbest kaldığında daha mutlu olacağım” ve “direniş işgal bitene kadar devam edecek”. Ahed ayrıca tutuklu kaldığı süre boyunca devam eden dayanışma kampanyası için şükranlarını sundu ve bu kampanyanın halihazırda İsrail hapishanelerinde bulunan yaklaşık 300 Filistinli genç politik tutsak için yaygınlaştırılması gerektiğini belirtti.

Ahed’in serbest kalmasını büyük bir sevinçle karşılıyoruz ve Filistinli tüm politik tutsakların serbest kalmasını ve İsrail işgalinin sonlanmasını talep etmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda, İsrail parlamentosu tarafından İsrail’in “Yahudi halkının ulus devleti” olduğuna ilişkin çıkarılan yasayla ve Batı Şeria’da İsrail birlikleri tarafından işgal edilen topraklarda yeni yerleşim yerlerinin kurulmasını açıkça destekleyen ve teşvik eden kararla Filistin halkına dönük gerçekleştirilen yeni saldırıları kınıyor ve lanetliyoruz. Filistin direnişiyle en geniş dayanışmanın oluşturulması ve laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek Filistin devletinin inşasının desteklenmesi doğrultusunda çağrıda bulunuyoruz.

31 Ağustos 2018,

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Krizin faturasını ödememek için…

0

Seçimlerin geride kalmasıyla ülkenin iki ana gündem maddesi olan ekonomik yıkım tablosu ve Tek Adam Rejimi’nin baskı politikaları yeniden temel tartışma konuları haline geldi. Ülkenin yoğun gündemi içinde pek çok önemli gelişme hızla unutulabildiğinden, bir gerçeği yeniden hatırlatmakta yarar var. Normal şartlarda 16 ay daha iktidarda kalacak olmasına rağmen, Saray’ın baskın seçim kararı alarak ülkeyi seçimlere götürmesinin ardında çok önemli bir sebep bulunuyordu: Açığa çıkmak üzere olan devasa ekonomik yıkımın sonuçlarıyla yüzleşmeden ve muhalefeti hazırlıksız yakalayarak, çürümüş iktidarının ömrünü uzatmak.

Seçimlerin ardından OHAL sözde kaldırıldı. Ne var ki, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin tüm boyutlarıyla hayata geçmesi ve “OHAL sonrası düzenlemeleri” adı altında çıkartılan yasalarla, OHAL yeni rejimin olağan bir niteliği haline geldi. Bunlar arasında Cumhurbaşkanı’nın kararnameler yoluyla, Meclis’i devreden çıkartarak kararlar alabilmesi, yargının Saray’a daha sıkı biçimde bağlanması, KHK’lerle ihraç edilenlere işe geri dönüş yolunun kapatılması, valilere olağanüstü yetkiler tanınması gibi başlıklar sayılabilir.

Olağanlaşmış OHAL rejimi karşısında burjuva muhalefet, “Majestelerinin Muhalefeti” rolünü oynamaya şimdiden hazır. Parlamentonun Saray’ın bir dekoru haline getirildiği Tek Adam Rejimi altında Kılıçdaroğlu, halen parlamentonun güçlendirilmesinden bahsediyor. Eğer bu konuda, Erdoğan Meclis’e girdiğinde ayağa kalkmamaktan daha güçlü bir protesto yöntemi düşünmüyorsa, bu konuyu Erdoğan’ın ihsanına havale etmiş görünüyor. HDP ise bir yandan üzerinde süregiden siyasi baskılardan, diğer yandan işçi düşmanı baskı rejiminden çıkış için sahici bir siyaset üretememesinden dolayı, etkisiz bir parlamenter muhalefet cenderesine hapsolmaktan henüz çıkamamış durumda.

Öte yandan, Erdoğan’ın seçim zaferi ekonomik yıkım tablosunun tersine çevrilmesini sağlayamayacak. Devasa orandaki dış borç ve cari açık, Türk lirasının önlenemeyen düşüşü, yüzde 15’e ulaşan enflasyon, yüksek işsizlik oranları, kaçınılmaz ve çok şiddetli bir ekonomik krizin habercileri niteliğinde. “Yerli ve milli”, üst akla ve emperyal güçlere kafa tutmakla övünen Erdoğan rejimi, borcun çevrilebilmesi için üst aklın ve “dış mihrakların” başkentlerinin yollarını önümüzdeki dönemde bol bol aşındıracak.

Hollanda ile ilişkilerin normalleştirildiğinin duyurulması, bu yeni ve şaşırtıcı olmayan 180 derecelik dönüşün ilk işareti sayılmalı. Bunun bir sonraki adımı IMF ile ilişkilerin “normalleştirilmesi” olursa, bu gelişme de hiç şaşırtıcı olmayacak. Ülke ekonomisinin bir enkaz haline getirilmesi sonucunda, IMF’li veya IMF’siz, Saray rejiminin önümüzdeki günlerde ekonomik yıkımın faturasını emekçi halka ödetecek kemer sıkma politikalarına girişmesi kaçınılmaz.

Saray rejiminin “acı reçetesinden” kaçınmanın kolay bir formülü bulunmuyor. Rejimin ekonomik karşıdevrim saldırısı yalnızca işçi sınıfının ve emekçi kitlelerinin seferberliğiyle püskürtülebilir. Bunun fazlasıyla farkında olan Saray, böylesi gelişmelerin önüne geçmek için şimdiden önlemlerini alıyor. Sendikaları devlet güdümüne sokan yeni adımlarla bağımsız sendikacılığın tamamen ortadan kaldırılmasına dönük girişimler, grev yasakları, toplantı ve yürüyüşlerin valilik kararlarıyla iptal edilmesi gibi uygulamalar yeni rejim tarafından şimdiden hayata geçirilmiş halde. Bununla birlikte tarih, meşru olmayan yasaların kitlelerin gücüyle çöpe gönderildiği örneklerle dolu. Mevcut durumda, sosyalist solun ve işçi örgütlerinin üzerindeki sorumluluk çok daha ağır. Vakit geçirmeden, eylem birliklerine dayalı sahici bir mücadele planının örülmesi için kolları sıvamalıyız.

Saray rejimine patronlar kabinesi!

0

24 Haziran seçimlerinin geride kalmasıyla, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin tüm yönleriyle uygulanmaya başlayacağı yeni bir döneme girdik. 2014’ten bu yana “fiilen” uygulanan Tek Adam Rejimi artık “anayasal” bir temel kazanmış durumda. Bütün erklerin Saray’da toplandığı, parlamentonun rejimin bir dekoru haline geldiği, yargının Saray’ın emrinde olduğu, kendisini “hızlı ve etkin”, “icracı” olarak sunan bir yönetim sistemiyle karşı karşıyayız.

Bu sözcüklerin ne anlama geldiği, seçimlerin ardından çıkartılan kararnamelerle ve oluşturulan yeni kabineyle şimdiden açıklık kazandı. Bir yandan “uyum yasalarının” yasa olarak çıkartılmak yerine KHK biçiminde yayımlanmasıyla yeni dönemde, tıpkı OHAL döneminde olduğu gibi, Meclis’in hiçbir işlevinin, yetkisinin olmayacağının mesajı güçlü biçimde verildi. Aynı zamanda, KHK’ler ile işten atılanlar arasına 18 binden fazla yeni kamu çalışanı daha eklendi. İşten atılan 18 bini aşkın kamu çalışanının yalnızca 5’inin işten atılma gerekçesinin belirtilmesi ve bunların 4’ü için gerekçenin “kurum kanaati” olarak bildirilmesi, yeni rejimin niteliğinin anlamlı bir özeti gibiydi. Çıkartılan bazı kararnamelerin birkaç gün sonra kaldırılmasıysa (borsada vurgunculuk yapılmasının kolaylaştırılması veya üniversite rektörlüğü için profesör olma şartının kaldırılması gibi) yeni rejimin “icracı ve etkin” olduğu kadar, hızla zikzak yapabilme konusunda da oldukça maharetli olduğunu göstermiş oldu.

Eski sistemde parlamentonun içinden çıkan ve biçimsel de olsa “halk egemenliğini” yansıtan hükümet, yeni sistemde parlamentonun denetiminden tamamen bağımsız, Saray’ın atadığı emir erlerinden oluşan bir yapıdan ibaret. Bunun ne anlama geldiğini, Bakan olarak atanan isimlerin çoğunluğunun patron olmasında görebiliyoruz. Yeni kabinenin halkın değil, Saray’ın ve patronların kabinesi olduğu bundan daha iyi anlatılamazdı: ETS Tur’un sahibi Kültür ve Turizm Bakanı; dondurulmuş patates üreticisi çokuluslu bir şirkette yöneticilik yapmış, şimdiyse Albaraka Türk Bankası’nda ve BİM’de yöneticilik yapmakta olan kişi Tarım Bakanı; Medipol Hastanesi’nin sahibi Sağlık Bakanı; Maya Okulları’nın sahibi Eğitim Bakanı… Örnekler artırılabilir. Hazine ve Maliye Bakanı’nın Damat Albayrak olması ise, yeni rejimde liyakat adına göz yaşartıcı bir adalet simgesi niteliğinde.

Cumhurbaşkanı’nın bütün yetkileri elinde topladığı, Saray ve sermaye ilişkisinin cam gibi berrak hale geldiği bu yeni rejim için Tayyip Erdoğan önemli bir açıklama yaptı: “Ne bizim ne de bizden sonra gelecek olan cumhurbaşkanlarının, yürütme görevi konusundaki aksaklıklar, eksiklikler hususunda milletimize karşı öne sürebilecekleri bahaneleri kalmamıştır.” Gerçi, bu açıklamayı 16 yıllık AKP iktidarı boyunca bütün politik sorumlulukları üstlenen makamlarda bulunmuş bir kişi yapıyor olmakla birlikte, bu kabullenme de önemlidir. Geç olsun, güç olmasın! En azından, bundan sonra yaşanacak problemlerin sorumlusunun kim olduğu açıkça belirtilmiş durumda ve bu açıklama asla unutulmamalı. Zira önümüzdeki dönemde Saray rejimi, kendi yarattığı enkazın sonuçlarıyla yüzleşeceği zorlu sınavlarla karşı karşıya kalacak.

Bu sınavların en büyüğü, hiç şüphesiz ekonomi alanında. AKP’nin sözde ekonomik mucizesinin yarattığı yıkımın sonuçları artık her alanda gözle görünür hale gelmeye başlıyor. Toplam dış borcun 450 milyar dolara ulaştığı bir dönemde, Türk Lirası’nın yaşadığı çakılma ve doların bu satırlar yazılırken 5 TL’ye yaklaşması, dış borcun çevrilebilmesini önümüzdeki dönemde imkânsız kılıyor. Önümüzdeki dönemin başlıca gündemi şirket iflasları ve kitlesel işten çıkarmalar olacak. Bu durum, tüm ekonomik büyüme hikâyelerine rağmen, işsizliğin hâlihazırda yüzde 10 gibi oldukça yüksek bir düzeyde olduğu bir döneme rastlıyor. Enflasyonun yüzde 15’e ulaşmasıyla kendisini gösteren hayat pahalılığıyla her geçen gün alım gücünün biraz daha azaldığını hisseden kitleler, önümüzdeki dönem, krizin Saray rejimi tarafından “kemer sıkma politikaları” olarak emekçi halka fatura edilme planlarına tanıklık edecekler.

Ekonomik krizin tamamen ayyuka çıkması ve emekçi halka ödetilmeye çalışılacak “acı reçete”, yeni bir seferberlik dalgasını tetikleyebilir veya kitlelerin daha da geri çekilmelerine; sağ, muhafazakâr, faşist seçeneklerin güçlerini artırmalarına neden olabilir. Ekonomik krizin otomatik bir şekilde toplumsal seferberlik doğuracağı sanısına kapılmak büyük bir yanılgı anlamına gelir. Mevcut durumda, sosyalist hareket ve işçi örgütleri, ilk olarak, ivedilikle “seçim yenilgisi” havasından çıkmalı ve önümüzdeki dönemin mücadelelerine politik ve örgütsel olarak hazırlanmalıdır. İşçi sınıfının ve sosyalist solun bağımsız bir özne olarak sahneye çıkamadığı seçim sürecinin ardından, yeni dönemde, Rejimin işçi düşmanı ve antidemokratik politikalarına karşı eylem birliklerinin ve sahici bir mücadele planının hazırlanmasından başka bir çözüm bulunmamakta.

İstismar

0

Aynı hafta içinde Ağrı ve Bursa’da iki kız çocuğunun kaybolduğunu ve akabinde istismar edilip katledildiklerini öğrendik. İstismar edilenin kendini koruyamayacak ufacık çocuklar oluşu, katlediliş biçimlerinin ortaya çıkması toplumda infial yarattı. Devletliler “Bu konudaki hassasiyetimiz biliniyor” deyip çocuk istismarcılarının hadım edilmesi önerisini yineledi ve konu kısa sürede idama geldi.

Oysa Ensar Vakfı’ndaki cinsel istismar vakaları hakkında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın “bir kere yaşanmış bir olay” demesinin üzerinden sadece iki yıl geçmiş. Sanki bu iki yıl içinde çocuk istismarına karşı mevcut yasalar herkese eşit ve tam tamına uygulanmış yahut erken yaşta evliliklerin önünü açan müftülük yasası gibi kanunlar çıkarılmamış, sanki 15 yaş üstü çocuklar cinsel saldırılara “rıza verebilen” kişiler olarak sayılmamış gibi… Sanki tüm çareler denenmiş, tüm önleyici tedbirlere başvurulmuş ve çare olmamış gibi bugün bir kez daha idamı ve hadımı konuşuyoruz. Geçtiğimiz yıl, 12 yaş üzerindeki çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi halinde cezasızlık getiren değişikliğin kadınların mücadelesiyle geri püskürtüldüğünü önemle hatırlatmak isteriz.

Hadımı ve idamı konuştukça gerçek çözüm gizleniyor!

Keşke gerçekten de toplumda cinsel isteğini kontrol edemeyen, bu yüzden çocuklarımıza musallat olan 3-5 tane erkek olsaydı ve biz de onları ilaçla hadım ederek bu illetten kurtarabilseydik. Ya da bir tanesini Taksim Meydanı’nda sallandırsak ve bir daha asla çocuk istismarı haberi almasak… Ne yazık ki (!) ne istismarcılar sapık, ne de sayıları üçü beşi geçmiyor. Dahası, cinsel istismar vakalarında istismarcı çoğunlukla başka cisimlerle çocuğu istismar ediyor, yani konunun cinsel arzuyla ilgisi yok. Bu yüzden öncelikle cinsel istismarın bireylere indirgenemeyecek kadar cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal kökenleri olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor.

Yüksek ceza / idam cezasızlık demektir. Hiçbir ıslah edici niteliği olmadığı gibi, saldırganları kışkırtır ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere daha fazla sebep olur. Dahası birçok durumda, istismar edeni ve yakınlarını suçu ihbar yerine örtbas etme arayışlarına iter. Amaç AKP siyasetinin kendini aklaması ve anlık öfkenin dindirilmesi değilse eğer, öncelikle mevcut yasaların indirimsiz uygulanması gerekir. Devletin, hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekmektedir.

Bu sebeple konu idama – hadıma gelene kadar devletin en basit önlemleri derhal alması gerekiyor:

1- Her çocuk, ailesinin maddi durumundan bağımsız olarak eğitim, barınma, sağlık haklarından yararlanabilmelidir. Yoksulluk, çocuk işçiliği, koruyucu-önleyici kapsamlı cinsel sağlık ve toplumsal cinsiyet eğitiminin olmaması istismarı artıran durumlardır.

2- Çocuğun rızası olmaz. Cinsel istismar 18 yaşından küçük tüm çocuklara yönelik yalnız tecavüzü değil bedensel teması içeren her türlü cinsel hareketi kapsayan bir suçtur. Cebir, tehdit, hile varlığına bakılmamalıdır.

3- Çocuk istismarlarında ailelerin ve kamu görevlilerinin derhal bilgilendirme zorunluluğu olmalıdır. Çocuğun istismara maruz kaldığını fark edip bildirimde bulunmak ve çocuğu desteklemek isteyen ebeveyni, öğretmeni vs. destekleyecek mekanizmalar oluşturulmalıdır.

4- Çocuk yaşta ve zorla evlendirmeler önlenmeli, müftülük yasası geri çekilmelidir.

Cinayet var!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin bu ay açıkladığı rapora göre Haziran ayında Türkiye’de en az 149 işçi iş cinayetine kurban gitti. Ölenlerin 9’u kadın ve 2’si 14 yaş altında olmak üzere 6’sı çocuk. Yine İSİG Meclisi’nin açıkladığı rapora göre 2018’in ilk 6 ayında en az 907 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu rakamlara göre Türkiye’de her gün en az 5 işçi iş cinayeti sonucu yaşamını yitiriyor. Son bir veri olarak şunu da ekleyelim; ölümler 81 ilin 78’inde gerçekleşmiş ve ölenlerin %98’i sendikasız!

Saray rejiminin bize layık gördüğü hayata bakın! Milyonlarcamız işsizliğin pençesinde hayatta kalmaya çalışırken, iş bulacak kadar “şanslı” olanlarımız insanlık dışı koşullarda, yoğun bir sömürüye maruz kalarak can veriyor. Onların Türkiye’si “yeni” olabilir, bizim için değişen bir şey yok! Bir yandan insanca koşullarda çalışmak ve yaşamak istedikleri için sendikalı olan binlerce işçi işten atılıyor, diğer yandan insanlık dışı koşullarda çalışmaya zorlanan işçiler yaşamlarını yitirdiklerinde “fıtrat” diyerek geçiştiriliyor. Bu nasıl bir fıtrattır ki onlara saraylar, bize borç dağları ve yoksulluk düşüyor. Bu nasıl bir fıtrattır ki onlar zenginleşiyor, biz fakirleşerek ölüyoruz. Ülkenin tamamına yayılan bir cinayet düzeni bu. Ölümcül koşullarda çalışmak kural, insanca koşullarda çalışmak ise bir istisna haline gelmiş durumda.

İşte “Yeni Türkiye” bize bunu vadediyor. Herhangi bir güvenceden yoksun, sendikasız ve ölüm tehlikesiyle burun buruna bir çalışma düzeni. Üstelik insanlık dışı ücretlerle… Patronlar, krizi bahane etmeye başladılar bile… Ufukta bizim için daha çok işsizlik, daha çok ölüm ve insanlık dışı koşullarda sefalet ücretleri görünüyor. “Yeni Türkiye” bu sorunların derinleşerek devam etmesinden başka bir anlam ifade etmiyor. İktidar, alın terimizi yandaşlarına peşkeş çektikçe, bize daha çok işsizlik, daha çok sefalet ve daha çok ölüm düşecek. Çözüm ise basit: Başkasından medet ummadan, kendi öz gücümüze güvenmekten geçiyor. Dayanışmadan, sendikalaşmadan, işyerlerini patronlardan bağımsız işçi denetimine almaktan başka bir çözüm yolu düşünmek açıkça hayalperestlik demek oluyor. Bunu, artarak devam eden ölümler kanıtlıyor…

İran’da işçi eylemleri

0

İran’da 2017 Kasım ayında başlayan ulusal çaptaki kitlesel protestolar, çapı daralmakla birlikte, ağırlıklı olarak işçi sınıfının öncülüğündeki grevler ve eylemler üzerinden devam ediyor. Kasım ayında başlayan eylemleri hazırlayan koşullar ve talepler birçok noktada, 2011 yılında neredeyse tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini etkileyen devrimci ayaklanmalarınkiyle kesişmekteydi. Başını genç işsizlerin ve kadınların çektiği seferberlikler işsizlik, gelir adaletsizliği, yoksulluk gibi ekonomik sorunların yanında molla rejiminin ifade özgürlüğü, Araplar ve Kürtler gibi ezilen uluslar üzerindeki ayrımcı politikaları ve cinsiyet ayrımcı uygulamaları gibi özgürlükler alanındaki baskıcı karakterini de hedefine almıştı. Aradan geçen sekiz ayda bu talepler halen güncelliğini korumakta… Bunları, yayılarak devam etmekte olan grevlerde ve kadın eylemlerinde görmek mümkün…

Son 4 aylık dönemde işçi eylemlerinin ön plana çıkması ise kapitalist molla rejiminin yarattığı ekonomik enkazın bir sonucu. 82 milyon nüfusun yüzde 50’den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşarken, gerçek işsizlik oranı yüzde 40 bandına dayanmış durumda. Aylık 200 dolar olan asgari ücret ise enflasyonun yükselişiyle birlikte sürekli olarak azalmakta. Bu koşullar altında özellikle yoğun Arap nüfusun yaşadığı Huzistan bölgesi olmak üzere ülkenin birçok yerinde ücretlerin ödenmemesine, güvencesiz çalışma koşullarına, sağlık sigortası ödeneğinin bulunmamasına ve özelleştirmelere karşı işçi grevleri yaygınlaşmakta.

Ulaşım (demiryolu işçileri ve kamyon şoförleri), eğitim, sağlık ve endüstri (petrokimya, çelik, şeker gibi) sektörlerde süren grevlerin İran ekonomisinin can damarı olan petrol, otomotiv gibi sektörlerde daha büyük ölçekli işletmelere yayılıp yayılmayacağı önümüzdeki dönemde mücadelenin seyri açısından belirleyici olacak. Rejim şu aşamaya kadar, tutuklamalar yoluyla, daha çok öncü işçilere dönük baskılarını artırdı. Bununla birlikte, eylemlerin kilit sektörlere sıçraması baskı aygıtının şiddetini artırabileceği gibi İran işçi sınıfı içerisinde birliğin ve örgütlülüğün pekişmesinin ve mücadelenin rejim karşıtı bir karaktere bürünmesinin de önünü açabilir.

Bu olasılığın farkında olan rejim, bir yandan ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’dan gelen savaş tehditlerini içeride suni bir antiemperyalizm yaratarak lehine çevirmeye çalışırken, etnik, dini, cinsiyetçi ayrımcı politikalarıyla da İran işçi sınıfı ve halkı arasında bir kutuplaştırma yaratıyor. Ayrıca 2011’de bölgeyi etkisi altına alan devrimci dalganın kendisine sıçramadan bastırılması için politik ve askeri alanlarda karşıdevrimci bir müdahaleyle savaşa ayırdığı bütçeyi katbekat artırmış olan hükümet, şimdi bunun yaratmış olduğu sorunlarla da yüzleşmekte. 8 aydır gerçekleşen eylemlerde, hükümetin dış müdahaleci politikası ve savaşa ayırdığı bütçe kitleler tarafından sorgulanmakta.

Tüm bu çelişkilerle birlikte İranlı öncü işçiler mücadelelerini sürdürürken, bir yandan da işçi konseylerinin inşası hedefini önlerine koymuş bulunmaktalar. Bu noktada İranlı sosyalistlerin bu mücadeleyi desteklemeleri; kadınlar, gençler, ezilen uluslar ve diğer mücadele eden sektörlerle birleştirip, taleplerine emperyalizmden, rejimden ve rejim içerisindeki reformist liberal kanattan bağımsız bir politik program kazandırabilmeleri ve önderlik edebilmeleri bu devrimci potansiyelin evriminde belirleyici olacak.

Haiti: Halk ayaklanması yakıt fiyatlarına yapılan IMF zammını geri çektirdi! Kahrolsun Jovenel’in kukla hükümeti!

0

Haiti halkı, benzin fiyatlarına %38, dizele %47 ve gazyağına %51 zam yapılmasına kitlesel bir yanıt verdi. Halk 6 Temmuz’dan beri Port-au-Prince, Cap-Haitien, Petit Goave, Les Cayes ve Jacmel’de sokaklara inmiş durumda. İki polis karakolu yakıldı, sayısız barikat inşa edildi ve geçtiğimiz Şubat ayında hükümetin IMF ile yaptığı yapısal reform anlaşmalarına karşı ayaklanan emekçiler tarafından sokaklar ele geçirildi.

Özellikle gazyağına yapılan zam halk karşıtı bir önlemdir; çünkü doğalgaz ve elektriğe erişimi olmayan halkın büyük kısmı bakımından yemek yapmak için gazyağı vazgeçilmez bir yakıt.

Halkın baskısı karşısında, parlamento içinde farklı kesimler yakıt fiyatlarına yapılan zamma karşı harekete geçti ve toplumsal patlamanın ertesi günü hükümet zammın belirsiz süreliğine askıya alındığını duyurdu.

Sağcı iş insanı Jovenel Moïse’in hükümeti oldukça güçsüz. Biri 2015, diğeri 2016 olmak üzere her ikisi de büyük seferberliklerle protesto edilip reddedilen hileli seçimlerin ardından iktidara geldi. Ancak Şubat 2017’de yemin edebildi. 2004 yılında Jean Bertrand Aristide’e karşı yapılan askeri darbeyle kurulan rejimi desteklemek için BM tarafından gönderilen Minustah birliklerinin 13 yıldan fazla süren askeri işgalinin doğrudan mirasçısı. Geçtiğimiz yıl Minustah yerini daha küçük bir çokuluslu polis teşkilatına (Minjusth) bırakmak üzere dağıtıldı. Ayrıca, askeri darbenin mirasçısı olan rejimi on yılı aşkın zamandır besleyen Venezuela yönetimi tarafından sağlanan petrolün finansmanı, Güney Amerika ülkesinin içinde bulunduğu kriz nedeniyle azaldı.

Bütün bunlara, hükümetin baskıcı emirlerine uymayı reddederek karargâhına çekilen polis içindeki kriz eklendi. Böyle bir ortamda, halkın hoşnutsuzluğu arttı ve öfke yakıt sorunuyla sınırlı kalmadı; halk, IMF ve emperyalizmin kukla hükümetinin istifasını talep etti.

Minustah işgalci birlikleri, korkunç bir insan hakları ihlali bilançosu yarattılar. Kolera salgının yanı sıra cinsel istismarın yaygınlaşmasından sorumlular. Minustah Brezilya, Arjantin, Uruguay, Ekvador ve Bolivya’nın “ilerici” hükümetlerinin sağladığı Latin Amerikalı birliklerden oluşuyordu. Minujusth’in Haiti halkına yönelik baskılarını sona erdirmesini ve ülkeden çekilmesini talep etmek için uluslararası dayanışma gereklidir.

Seferberliğin kitleselliğine rağmen, halk ayaklanması politik önderlikten yoksun. Yüzyıllardır burjuvazi ve emperyalizmin hizmetindeki işgal, askeri saldırı, oligarşik diktatörlükler, yağma ve aşırı sömürü politikaları tarafından sürüklendiği korkunç ekonomik ve toplumsal durumdan Haiti’yi çıkarmak için bir politik program oluşturacak özerk yapıların inşa edilmesi gerekir. Bütün emekçileri ve halkları, kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve işgal kuvvetlerinin dayattığı halk karşıtı hükümetten kurtulması için Haiti ile dayanışmaya çağırıyoruz. Krize yönelik işçi lehine ve halkçı bir çözümün ilk adımı, Haiti devrimine karşı Fransız sömürgeciliğinin misillemelerine ve Karayipler’de ilk bağımsız ulusun ortaya çıkışına kadar kökleri uzanan meşru olmayan dış borcun ödenmemesidir.

Yaşasın Haitili emekçilerin mücadelesi! Jovenel Moïse’nin kukla yönetimine son! Haiti’de Minjusth birlikleri ile birlikte yabancı askeri müdahaleye hayır!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Şule Çet için adalet!

0

Gazi Üniversitesi 2. sınıf öğrencisi Şule Çet 28 Mayıs günü Ankara’da bir plazanın 20. katından atılarak öldürüldü. Olayın ardından katiller Berk Akand ve Çağatay Aksu 2 kez gözaltına alınmış ve “delil yetersizliği” öne sürülerek Adli Kontrol Şartı ile serbest bırakılmıştı. Şule Çet’in zorla alıkonulduğuna dair arkadaşlarına gönderdiği mesajlar, atladığı öne sürülen pencerede parmak izinin dahi olmaması adli makamları yeterince ikna edememişti! Oysa çıkan otopsi raporunda cinsel saldırı bulgularına rastlandı ve katiller nihayet tutuklandı. Ancak olayın soruşturulma sürecinin de gösterdiği gibi, cezasızlığın bir kural haline geldiği ülkemizde Şule’nin katilleri de her an iyi hal indirimi ile serbest bırakılabilirler.

Türkiye’de 2010’dan bu yana en az 1915 kadın öldürüldü. 355’i cinayetin öncesinde şiddet, taciz, tecavüz veya tehdide maruz kalmıştı. Bu cinayetlerin en az 237’si kadınların güvenlik endişesiyle resmi başvuruda bulunmalarına rağmen işlendi. Her gün çocuklar, kadınlar cinsel istismara uğruyor ve öldürülüyor. Katiller erkek adaletin avantajlarından faydalanıp ödül gibi cezalarla serbest bırakılıyor ya da cezaları muhtelif nedenlerle düşürülüyor, erteleniyor. Nasıl olsa ceza almayacağını ya da birkaç yıl yatıp çıkacağını bilen katiller her durumda teşvik edilmiş oluyor.

İktidar ise, çürümüş adalet sisteminde kadın ve çocuk cinayetlerine, taciz ve tecavüze karşın idamı ya da kimyasal hadımı çözüm olarak sunuyor. Ne idam ne de hadım bir ceza yöntemidir! Öncelikle kadının beyanı esas alınmalıdır. Cinsel saldırıya uğrayan bir kadından veya çocuktan tecavüze uğradığını ispat etmesi beklenemez! Katiller ağır müebbet cezaları ile yargılanmalı, haksız tahrik gibi cezai indirimler yasaklanmalıdır. Şiddet gören kadın ve çocukların rahatlıkla ulaşabileceği nitelikli sığınma evleri açılmalı; şiddet gören kadınların başvurabileceği cinsel şiddet kriz merkezleri oluşturulmalıdır.

Şule ve daha nice kadının yaşam hakkı için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Füzyon Mutfağı, Lezzetli Tokamak

0

Hepimizin bildiği gibi gün geçtikçe artan sosyal medya etkileşimi ve ulaşım ile bilişim hayatlarımızı hızlandırıyor, farklı şeyler tüketmemizi olanaklı kılıyor ve onları anında paylaşmamızı sağlıyor. Bu, bugün oldukça doğal bir eylem haline geldi. Gezmek, yemek ve bir tutam gülücük dolu selfie hepimiz için vazgeçilmez. Bu alandaki yeni akım da füzyon mutfağı.

Füzyon mutfağı için, farklı mutfak kültürlerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir “sentez” diyebiliriz. Yani ana yemekte imam bayıldı varken içine konulan malzemeler hem ekşi hem de tatlı olabiliyor. Fakat ben size farklı bir füzyondan bahsedeceğim. Bu hepimizin geleceğini derinden değiştirecek, enerji ihtiyacını kontrol edilebilir ve sınırsız bir hale getirecek,füzyon enerjisinin ta kendisi.

Günümüzde nükleer santrallerde kullanılmakta olan teknik oldukça sıkıntılı ve maliyetli olan fisyon enerjisi dönüşümüdür. Ağır elementlerin düşük ağırlıktaki elementlere dönüşümünü sırasında çıkan enerjiye fisyon deniyor. Fakat kontrol edilebilmesinin zorluğu ve çıkan radyoaktif yakıt ne yazık ki getirisinden çok dünyaya maliyet yaratıyor.

Füzyon reaksiyonları ise, hafif elementlerin birbirine uyguladıkları itme kuvvetini aştırarak yeni bir element yaratıyor ve ortaya çıkan enerjinin kullanımını olanaklı kılıyor. Aslında Güneş’te bu her an gerçekleşmekte; çekirdeğindeki muazzam çekim kuvvetti, atomların füzyon reaksiyonuna girerek bizlere yaşam enerjisini yollamasını sağlıyor. Fakat füzyon enerjinin dünyada kontrollü bir şekilde ve verdiğinden fazlasını alarak gerçekleştirilebilmesi laboratuvarlarda şu an sağlanamadı. Bunun için Tokamak denen, plazmanın kapalı manyetik alan bölgesi içinde hapsedilmeye çalışıldığı plazma tutucu sistemler geliştiriliyor. Örneğin 1GW’lık bir kömür santralı yılda 1.5 ile 2.5 milyon ton kömür yakarken, eşdeğer ilk nesil bir füzyon Tokamak santrali sadece birkaç yüz kilogram yakıt harcayacaktır. Kömür atmosferi kirletirken füzyon reaksiyonlarından zararlı bir atık ortaya çıkarmayacaktır.

Füzyon enerjisi araştırmalarına kısıtlı bütçe ayrılmasının nedeni çokuluslu şirketlerin ve devletlerin pazarladığı ve dünyamızı kullanılmaz hale getirmekte olan enerji üretim sistemlerinden vazgeçmemeleridir. Çünkü bir kez yukarıda belirttiğim gibi verimli bir şekilde gerçekleştirilebilirse, pazarladıkları enerji sistemlerine gerek kalmayacaktır ve füzyon enerjisi herkesin ulaşabildiği sonsuz ve sorunsuz bir temel kaynak olacaktır. İnsanlığın geleceği temiz ve kendi enerji araçlarına sahip olmaktan geçiyor.