Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Çocuğun cinsel istismarına sıfır çözümlü yasa tasarısı

0

Çocukların cinsel istismarı sorununu bitireceği iddiasıyla, 9 Nisan 2018 tarihinde iktidar tarafından meclise bir kanun tasarısı sunuldu. Ancak, Tasarı’nın yalnızca, son zamanlarda artan çocuk cinsel istismarları üzerine oluşan tepkileri bastırmak için gelişigüzel hazırlandığı ortada… Öyle ki tasarıda yer alan değişiklikler mevcut sorunlara çözüm getirmek yerine yeni sorunları da beraberinde getiriyor.

Her şeyden önce Tasarı, çocuğa yönelik istismarın nedenlerini araştırmak ve önüne geçmek için önlemler almak yerine ağır cezalar getirme iddiasında. Övünerek artırdıklarını söyledikleri cezalar ise, yalnızca belirli koşulların ispatı halinde verilebilecek. Üstelik 12 yaşındaki ve 15 yaşındaki çocuklar arasında da ayrım yapılmış. Çocuk 12-15 yaş arasındaysa, saldırı baba/abi gibi kan bağı olan biri tarafından yapılıyorsa ve işin içinde cebir veya tehdit varsa saldırgan ağır ceza alıyor. Örneğin, silah zoru yoksa 13 yaşındaki çocuğa cinsel saldırıda bulunan öğretmene veya komşuya yüksek ceza öngörülmüyor. Yüksek cezaların saldırganları daha da kışkırtacağı ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere neden olacağı açık. Cezaların ağırlığı, başta aile içi istismar vakaları olmak üzere birçok durumda, “mağdur” ve yakınlarını olayı örtmeye itecektir. Değişikliğin ağır ceza kısmı böylece etkisizleşirken, iktidarın hala 15 yaş üstündeki çocukları “rıza verebilen” kişiler olarak değerlendirmeye devam ettiğini görüyoruz.

Diğer yandan, Tasarı’da kimyasal hadım yani cinsel isteğin ilaçla baskılanmasına yönelik tıbbı müdahale yer almaktadır. Oysa cinsel istismarda bulunanlar tıbben hasta insanlar değildir. Çocuğa yönelik cinsel şiddet, çocuğun üzerinde kurulan iktidar ve gücün kötüye kullanımı ve tahakkümünün bir sonucudur. Bu sorunun cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal boyutlarının göz ardı edilerek bireye indirgenmesi gerçekçi bir çözüm değil. Kimyasal hadım türü tıbbi müdahaleler iktidarın elinde tehlikeli bir oyuncak halini alma riski taşıyor.

Çocuk istismarı haberlerine yayın yasağı önerisi de Tasarı’da yer alıyor. Çocuğun “yüksek yararı” gerektirdiğinde, yayın yasağı getirileceği belirtiliyor. Çocuğun herhangi bir bilgisi kullanılmadan yapılan bir haberin yasağını, çocuğun değil de, bu istismarların bu derece artmasına izin verenlerin “yüksek yararı” gerektirebilir. İktidara yönelen bunca eleştiri de, onların daha fazla dayanamayarak bu konuda bir düzenlemeye kalkışması da gittikçe daha fazla ifşa olan çocuk istismarlarının bir sonucudur.

Göstermelik ceza artışları veya etkisizliği ispatlanmış kimyasal hadım, çocukların istismarına hiçbir çözüm getirmez. 18 yaşın altındaki herkesi doğrudan çocuk kabul etmeyen ve kimsenin göremeyeceği yerlerde yaşanan istismar vakaları için zorlamanın ispatını arayan bir kanun asla çözüm olamaz. Kaldı ki, çocuk istismara uğradıktan sonra ne yüksek ceza ne de hadım bu duruma çare olabilecektir. Gerçekte devletin hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekmektedir. Bu anlayıştan oldukça uzak olan bu tasarının derhal geri çekilmesini talep ediyoruz. Geçtiğimiz yıl 12 yaş üzerindeki çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi halinde cezasızlık getiren değişikliğin kadın dayanışması ve mücadelesiyle geri püskürtüldüğünü hatırlatmak isteriz.

Yarıda kalan bir maçın hikayesi…

0

TFF olaylı Fenerbahçe-Beşiktaş maçının ardından “Maçın tatil edildiği 57. dakikadan itibaren oynanması” kararını almıştır:

1.Maçın tatil edildiği andan itibaren “Maç Üzerinde Şaibe” havası yaratılmış ve RTE bu havadan Fenerbahçeli seçmenlere şirin gözükerek oy devşirme hesaplarıyla her olayda faydalandığı “kumpas var” açıklaması ile kendi açısından gerekli gördüğü adımı atmıştır.

-Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticileri “kumpas var” fikrine dört elle sarılmışlardır. Hatta bununla yetinmeyerek hakem raporundan kolaylıkla anlaşılması gereken “Beşiktaş sahayı izinsiz terk etti, hükmen mağlup olması gerekir” tezini öne sürmeye başlamışlardır.

-Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman ise Şenol Güneş’i sahtekârlıkla suçlayarak “Kan nerde, kan nerde?” sorularını basın önünde tekrarlayarak hakemin tatil kararının yanlış olduğunu özellikle Fenerbahçe taraftarlarını provoke ederek öne sürmüştür. Bu sahtekârlık suçlamasında, geçmişte bir Trabzon-Fenerbahçe karşılaması öncesi spor yazarı T. Demir’ in yazısında bahsettiği, futbolcu Aygün üzerinden tezgâhlanan bir oyunun psikolojik etkilerinin izlerini görmek mümkün.

-Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman Gezi Olaylarında Beşiktaş taraftarının iktidar karşıtı davranışını törpülemek ve RTE’yi taraftarlara sevimli göstermek amacıyla AKP’yi giderek daha fazla ön plana çıkarma eylemlerine bir yenisini ekleyerek “Gelişen olaylardan RTE’nin daha fazla bilgisi vardır” açıklamasıyla üstlendiği misyonu yerine getirmiştir.

-Yukarıda anlattığım ve maç sonucunu Fenerbahçe lehine bir sonuca çevirmeye yönelik açık/örtük çabalar maçın üzerinden yaklaşık altı gün geçmesine rağmen “kumpas” savını güçlendirecek sonuçlara ulaşılamamıştır. Aksine olayların yoğunlaştığı köşelerde yer alan seyircilerin oralarda devamlı oturan Fenerbahçe taraftarları olduğu basındaki haberlerde yer almıştır. İlerdeki günlerde şu anda gözaltında tutulan seyircilerden bir-ikisinin gönüllü olarak kabul etmesi ve/veya zorla kumpas suçlanması kabul ettirilmesinin hiç de göz ardı edilecek bir olasılık olmadığı açıktır.

2.Maçın hakem Mete Kalkavan tarafından tatil edilmesi raporlarına rağmen kaldığı yerden oynatılması kararı hakem kararlarını bilinen veya açıklanamayan nedenlerle hasıraltı edilmesi sonucunda alınmıştır. Hakemin iki defa stadyum anonsu yaptırdıktan sonra üçüncü defa olayların gelişmesi karşısında aldığı tatil kararının ya yanlışlığını açıklayacaksın, ya da Spor Bakanının söylediği gibi Türk sporunun şiddetle anılmaması yönündeki vatan, millet, Sakarya temalı mesajların arkasına sığınacaksın. Görünen o ki, kolayından ikinci seçenek seçilmiştir. Fenerbahçe kulübüne verilen 3 maçlık cezanın karşılığı Beşiktaş taraftarlarına verilen bir sus payından öte anlam taşımamaktadır.

3.Sonuç itibariyle bir spor müsabakasına siyasal yönde müdahale yapılarak sonuçlandırılmıştır. Bu maçın sonucunun bağımsız olması gereken fakat iktidarın etkisi altındaki organlarca alınması Türkiye’deki genel siyasal yapı dikkate alındığında hiçbir şey ifade etmemektedir.

4.Bu, teknik olması gereken fakat siyasal niteliği ağır basan karar, 800 civarında üyenin katıldığı Beşiktaş Kulübü Divan toplantısında değerlendirilmiş ve spor kamuoyunda beklenmeyen bir şekilde “Beşiktaş’ın yarıda kalan maça çıkmama kararı” olarak sonuçlanmıştır. Bu kararda Beşiktaş Spor Kulübü taraftarlarının “maçın tekrarı yönündeki güdümlü karara” tepkilerinin etkisinin büyük etken olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Beşiktaş Divan Kurulunun, yarıda kalan maçın kaldığı yerden devam edilmesi kararına karşı yönetime tavsiye ettiği ve tavsiyeye Beşiktaş Yönetim Kurulu uyarak “maça çıkmama kararı” RTE’nin toplumu dizayn etme ve ilgili organlarca sorgusuzca uygulanan kararlarına “karşı durma”, toplumda pek de rastlanmayan bir “duruş” olması açısından önem kazanmış genel olarak toplumda olumlu bir etki yaratmıştır.

Toplumda bir anlamda şok etkisi yaratan bu “maça çıkmama” kararına iktidarın medya yandaşlarının dolaylı/dolaysız tepkileri yanında, bu tepkilerden farklı gerekçelerle, Fenerbahçe Kulübü taraftarlarının görüşleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu görüşler bir yanda başta iktidarın sözcüsü durumunda hızlı adımlar atmaya başlayan Bahçeli ve yandaş medyanın açık ve/veya mahcup kalemşorlarının “iktidarı zor durumda bırakacak kararlardan kaçınma”, diğer yandan Fenerbahçe Kulübü taraftarlarının “kulübüm bu karardan olumsuz etkilenmesin” yönündeki tepkileri olarak şekillenmektedir.

Sonuç olarak; Beşiktaş kulübünün “maça çıkmama” yönünde aldığı bu karar, “toplumu ben istediğim şekilde yönlendiririm” şeklinde ifadesini bulan “Tek Adam İktidarı” kararlarına karşı koyuş anlamında çok önemlidir ve toplumda bu yönüyle hak ettiği karşılığı bulmuş ve güncelliğini uzun zaman koruyacaktır sanırım.                                         

Karanlığın perdesini yırtalım!

0

Hepimiz insanız! Hepimiz! Dünyanın neresinde, hangi şart ve koşullar altında yaşarsak yaşayalım. Hiçbirimizin hayatı bir diğerinden daha kıymetli ya da daha kıymetsiz değil. Örneğin, dünyanın bütün anne ve babaları kaybettikleri evlatları için aynı acıyı duyar. Renkleri, dinleri, mezhepleri, ırkları, düşünceleri onların acılarını ortadan kaldırmaz. İnançlar, değerler, şu ya da bu düşüncede olmak hiç kimsenin varlığını bir diğerinden daha üstün ya da daha önemli hale getirmez.

Bir milletin, bir dinin, bir mezhebin, bir inancın, bir fikrin mensubu olmanın o insanı bütün diğer insanlardan daha üstün kıldığını sanmak bir hastalık. Bunu sosyal ve politik olarak iddia etmek ve böyle bir düzen kurmaya çalışmak ise tam anlamıyla barbarlık. Dünya tarihi benzer örneklerle dolu. Günümüzde de birçok ülke-toplum benzer karanlık örneklerle karşı karşıya. Maalesef Türkiye de bu ülke-toplumların en kötü örneklerinden biri durumuna sokulmak isteniyor…

Türkiye son 15 yıldır dinle kapitalizmi harmanlayıp, bu yolla baskı ve sömürüyü daha da derinleştiren ve sıradanlaştıran bir iktidar tarafından yönetilmekte. Toplumu tam anlamıyla kutuplaştırmaya, A’dan Z’ye her konu ve alanda “onlar” ve “biz” tarafgirliğini oturtmaya çalışan mevcut iktidar, kendinden olmayana her tür zulüm ve baskının meşru olduğu fikriyle tüm toplumu zehirlemek istiyor. Kuşkusuz esas amaç kapitalist sömürü ve yağmayı bu yolla derinleştirmek, perdelemek, gizlemek. Lakin ne kapitalist sömürünün sonuçları olan işsizlik, yoksulluk saklanabilir durumda ne de sömürünün, yağmanın zenginleştirdiği talancıların şişmiş göbek ve cüzdanlarının gizlenecek hali var.

Kapitalizm “her koyun kendi bacağından asılır” diyerek insanları birbirlerine düşman eder. Oysa emek eksenli bir düzen ile insanın insana kulluğunu ortadan kaldırmak, herkes için onurlu ve insanca bir yaşam kurmak mümkün. Kapitalizmin bir avuç patronu zengin etmek dışında insanlığa verebileceği hiçbir şey yok. Türkiye’nin son 15 yılı bunu bir kez daha gösterdi.

Akıl ve insanlık düşmanı kapitalizme ve onun sağcı, solcu, dinci, milliyetçi, ulusalcı, yeşilci vb. görünümlü sürümlerine hayır demek için, karanlığın perdesini yırtmak için 1 Mayıs meydanlarını en güçlü ve coşkulu şekilde doldurmanın tam zamanıdır…

Termokar direnişinden: İki anne dört canlı

0

Yaşadığımız ülkede, işçiler ve emekçiler beden güçlerini kullanarak hayatta kalmaya çalışıyor, gelecek hayali kurmaktan uzak sadece nefes almaya devam ediyorlar. Bin bir zorlukla alınan bu nefes bile işçilere, emekçilere çok görülmekte, geleceksizliğe açlığa yoksulluğa mahkûm edilerek adeta terbiye edilmeye çalışılmaktalar.

2017 Şubatında DİSK Birleşik Metal’de örgütlenmeye başlayan 14 işçi, örgütlenmelerinin patron tarafından duyulması üzerine, performans düşüklüğü gibi uyduruk bir gerekçe gösterilerek işten atılmıştır. Atılan işçilerin hepsi işlerinde deneyimli, kalifiyeli elemanlardır. Fabrikada uzun yıllar emek harcayan bu işçiler, düşük ücrete, güvencesiz ve geleceksiz çalışmaya dur demek için sendikaya üye olmuşlardır. Anayasaya göre her işçinin istediği sendikaya üye olmaya hakkı vardır. Fakat bu işçiler anayasal haklarını kullandıkları için işlerinden olmuşlardır. Patron, yasa tanımayan, hukuk tanımayan bir tavırla sanki suç işlemişler gibi bu tecrübeli elemanlarını işten çıkarmıştır. Bu tavrıyla işçilerin sendikaya üye olmalarını engellediğini bile düşünmüştür.

Oysa aradan geçen bir yıl boyunca işçiler sessizce örgütlenmeye devam etmiş, sendikal yetkiyi almaya hak kazanacak sayıya ulaşmışlardır. Bakanlıktan yetki gelmiş, DİSK Birleşik Metal-İş sendikası işçilerin bu kararlı tutumları sayesinde yetkiyi almıştır. İşveren bunun karşısında öfkesini yeni işçileri kapı önüne koyarak göstermiştir. Atılmanın üzerine, fabrika kapısının önünde direnişe geçen işçilerin yerine kendinizi koyunuz. Bir yıl önce atılmış olan 14 işçi ile bugün işten atılan 16 işçinin birçoğu kiracı, birçoğu kredi borçlusu, bir kısmı yeni evli, bir kısmı da evlilik arifesinde… Ama en can yakanı 6 aylık hamile iki kadın işçinin eşleriyle beraber işten atılmış olmaları ve maalesef bunlardan birisinin de işitme engelli olmasıdır. Bu olay patronun ne kadar vicdandan yoksun olduğunu göstermektedir.

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ısıtma soğutma klima sistemleri üreten bu fabrikanın adı Termokar’dır. Bu işçilerin tek isteği doğacak çocuklarına az da olsa bir gelecek hazırlamak, güvenceli çalışma ve gelecek planı yapmaktır. İşçilerin sırtından trilyonlarca para kazanan patronlar, işçiye bir lokma ekmeği bile çok görmüştür. Bu işçiler doğmamış çocuklarının geleceği için, fabrikada üretimde işinin başında olan arkadaşlarının geleceği için, fabrikalarının önünde, arkadaşlarıyla birlikte, bütün zor koşullara rağmen direnmektedirler.

Termokar fabrikasının sahiplerinin yapmış oldukları bu vicdansızlığın hesabının sorulması, bu iki annenin, dört canlının, atılan diğer işçilerle birlikte, sendikalı olarak işlerine geri alınması ancak ve ancak içeriden ve dışarıdan örgütlü bir mücadele ile mümkündür. Onurlu Termokar işçilerine, kamuoyunun, demokratik kitle örgütlerinin, aydınların, sanatçıların, en önemlisi de onlarla aynı kaderi paylaşan başka fabrikaların işçilerinin sahip çıkmasını, onların yalnız olmadığını göstermesini bekliyoruz. Bu işin sonunda kazanacak olanın Termokar işçisinin olduğunu biliyoruz.

Termokar işçisi yalnız değildir.

Dijital dünyada ne kadar güvendeyiz?

0

Geçtiğimiz günlerde “Facebook’u Sil” kampanyası ile tekrar gündemimize giren sosyal dünyadaki kimliklerimizin güvenliği sorunu, bir anda internet dünyamızın asıl gündemi haline geldi. Çevremizde hiç beklemediğimiz kişilerden “Ne yapalım, silelim mi Facebook’u? Hem Instagram da güvenli değilmiş ben zaten uzun süredir kullanmıyorum” tepkilerini aldık. Peki, bu olay nasıl ortaya çıktı ve bu duruma nasıl geldik?  Bu olayı anlamak için ilk önce dijital sosyal dünyayı tanımlamamız lazım, bu dünyanın iki önemli ayağı var; bunlar sosyal medya ve internet.

Sosyal internet nedir? Sosyal medya nedir?

Sosyal internet, küresel iletişim ağının ve “internet” olarak bilinen açık protokollerin insanları birbirine bağlamak, bilgi yaymak, ifade ve aktivizmi desteklemek gibi iyi şeylere olanak tanıdığı genel yolları anlatmaktadır.

Bunun aksine sosyal medya, yeni ortaya çıkmış kar odaklı ekonomik algoritma içinde, özel bilgilerimizin şirketlerin amacı doğrultusunda filtrelenmesi ve seçim kampanyalarında usulsüz bilgi karmaşasına veya manipülasyona varacak noktaya kadar birkaç şirketin elinde olan bir ağ.

Bu yazıyı bile size göstermesi veya paylaştığınız herhangi bir önemli düşüncenin, anın başkası tarafından görülmesi, size sunulacak bilginin demokratik bir şekilde değil, tek taraflı bir propaganda aracı olarak sunulması, tamamen şirketlerin inisiyatifine kalmış durumda.

Facebook ya da diğer sosyal medya platformları da zaten bunu kabul ediyor ve bunun daha iyi olması için özen göstereceklerini öne sürüyorlar. Fakat bunun böyle olmadığı Cambridge Analytica krizi ile ortaya çıktı. Bu şirket Facebook başta olmak üzere bilgilerimizi çalarak, seçim ve diğer kritik anlarda parayı verenin düdüğü çalabileceği kampanyaları düzenlenmesine aracılık etti.

Facebook hesabımızı silmek çözüm mü?

Hayır değil, çünkü onun yerine gelecek her platform aynı sorunlara gebe. Bu tür kriz veya krizlere karşı daha detaylı bir manifestoya ihtiyacımız var. Fakat ilk önce basit birkaç tane adımla daha güvenli bir sosyal dünyayı, kimliklerimizi koruyarak devam ettirebiliriz. Facebook, Instagram gibi kimlik güvenliğimizin olmadığı, kapalı, kâr odaklı şirketlerin yerine denetlenebilen, açık kaynak kodlu ve herkese eşit bir biçimde erişim imkanı sunan bir sosyal medyayı talep etmeliyiz. Ve iletişimi sağlayacak sosyal protokollere de ihtiyacımız var. Bu sayede ülkelerin, çokuluslu şirketlerin engellemelerine takılmadan engelsiz ve adil bir sosyal dünyanın kapılarını açabileceğiz. Böyle bir sosyal dünyaya ben varım ya siz?

Maaşlar zamlar karşısında mum gibi eriyor

0

Asgari ücret yeni yıla başlarken 1604 TL olarak tespit edildi. Yılbaşından bu yana geçen 4 ay zarfında paranın değer olarak reel kaybı, yılbaşında asgari ücrete yapılan zamla kıyaslandığında alım gücümüzün ne kadar azaldığını ve harcarken çok çabuk eriyen maaşın kazanırken ne kadar zor kazanıldığını da açığa çıkarıyor. Geçen yılla kıyasladığımızda çarşı ve pazar fiyatları minimum %25 – %30 arası artmış durumda. Emekli maaşı ve asgari ücrete yapılan zam, bu artış karşısında mum misali eriyip gidiyor. Daha önceleri 1 kilo beyaz peyniri 18-20 TL arasında alırken bugün 25-30 TL arası bir fiyatla alıyoruz. Bu kıyası yapmamızdaki sebep, aradaki farkın net olarak ortaya çıkması.

Bazı emeklilerin aldığı maaş asgari ücretin bile altında. Asgari ücret ile bile yaşamak mümkün değil iken emekliler için yaşam daha da zorlaşıyor. İktidarın emekli ve işçi maaşlarına yapılan zamda cimri davrandığı ve insani olmayan koşullarda yaşamımızı sürdürmemizi bize reva gördüğü çok açık.

Önümüze bir seçim konuldu. Bu seçim belki de bizlerin iktidardan hesap sorması için bir fırsat olabilir. Bizlere açlığı ve sefaleti reva gören bu iktidara gereken dersi sandıkta vermek gerekiyor. Gerçi bu sistemde kimlerin iktidara geldiği çok da önem arz etmiyor. İktidara gelenler hep sermayeden yana tavır takınıyor. İşçi kendi kendini yönetmediği sürece insan gibi yaşaması çok da mümkün görünmüyor. Aslolan işçi demokrasisinin hayat bulması ve alın terimizin karşılığı olanı elde edebilmemiz, yani kısacası ipler bizim elimizde, yeter ki biz gücümüzün farkında olalım.

Dış borç rekor düzeydeyken uluslararası bankalar cebimizi daha fazla kemiriyor

0

Seçim sath-ı mailine girerken ekonomik gidişatın uzun bir süredir iyiye gitmediğini, düzeltmeye dönük uygulanan her ekonomik politikanın daha da ısınmaya yol açarak işsizlik ve enflasyonu körüklediğini söylüyoruz. Yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek döviz kuru diye tanımladığımız bu dört unsur, ekonominin dışa bağımlılığını ve dış borcunu artırdığı gibi, dış borcun yüksekliği de faiz, enflasyon ve döviz kurunu artırıyor. Birbirini besleyerek sarmal bir şekilde ilerleyen bu süreç, ekonomiyi bir karadeliğe sürüklerken bir yandan da ortaya çıkacak enkazın faturasının işçi ve emekçilere çıkartılması için AKP ve uluslararası sermayedarlar birlikte çalışıyor.

Dış borç yükü

2017 yılının ilk 9 ayının sonunda Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borç stokunun 129,4 milyar doları kamu kesimine, 704 milyon doları TCMB’ye (Merkez Bankası) ve 307,9 milyar doları da özel kesime ait bulunuyor. Bu borcun gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payı ise %51,9 oranında ve bu oran kriz dönemlerindeki oran ile hemen hemen aynı. 2001 krizi sırasında dış borcun GSYH içindeki payı %54,8 idi. AKP iktidarının ilk yıllarında bu oran küçülme eğilimindeydi. Örneğin, AKP iktidarlarında dış borç/GSYH oranları dalgalı bir seyir izlese de (2005’de %35,4; 2009’da %43,7; 2011’de %39,7; 2015’de %46) bu oran 2010’dan beri düzenli bir şekilde artıyor. 2001 krizinin düzeyine ise 2017 verileriyle (%51) yaklaşıldı.

438 milyar dolarlık bu borcun 129 milyar doları kamuya aitken, 307 milyar doları da özel sektöre ait. 2001’den 2017’ye kamu sektörünün borcu %100, özel sektörün borcu ise %614 arttı. Türkiye’nin toplam borcundaki artış oranı ise %238 oldu.

307 milyar dolarlık özel kesime ait olan bu borcun 157 milyar doları bankalara, 150 milyar doları ise reel kesime ait. Fakat en büyük problem şu: Özel sektöre ait borcun %60’ına dolar üzerinden, %32’sine ise avro üzerinden borçlanılmış olması. Dolayısıyla döviz kurlarının artması, bu borcun özellikle bankalar nezdinde daha da ağırlaşması demek. Bu durum özel sektörün daha fazla borçlanmasına ve borçlarını aldıkları diğer borçlarla kapatmalarına yol açarken, banka kredi faizlerinin yükseltilerek işçi ve emekçilerden alınan faizli paraların daha büyük oranla yurtdışındaki bankalara akması anlamına geliyor.

Dış borç ödemelerine hayır!

Türkiye elbette bu borcu bir çırpıda ödemeyecek. Uzun ve kısa vadeli borçları göz önüne alırsak, 2018 Kasım ayına kadar Türkiye’nin ödemesi gereken dış borcun toplamı 102,6 milyar dolardır. Bu toplamın 21 milyar dolarlık bölümü kamu kesimi, 81,6 milyar dolarlık bölümü de özel kesim kuruluşları tarafından ödenecek olan dış borç (anapara + faiz) ödemeleridir.

Sadece döviz kurunun yükselmesi borç maliyetlerini arttırmakla kalmıyor. Dünyada da faizlerin yükseldiğini düşünürsek, borç alma maliyetleri de ödeme maliyetleriyle paralel artıyor. Bu durum ödeme zorlukları yarattığı gibi yeni borç almada da devletin zorlanacağı anlamına geliyor.

Türkiye’nin bu durumda olması bir kader değildi. Faiz lobisi diyenlerin ne kadar faiz ödemesi yaptıkları ortada! Ülkede üretilen zenginlik ve servet, borç ve faiz altında yurtdışına çıkarken ülke içinde işsizlik ve enflasyonla beraber yaşam koşulları da zorlaşıyor. Bankaların yüksek faizle dışarıdan aldıkları borçları işçi ve emekçiye daha da yüksek faiz uygulayarak kapatmaya çalışmaları düpedüz hırsızlıktır.

Dış alımı dış satımından daha yüksek olan, yani cari açık veren Türkiye kapitalist finans sisteminden kopmadıkça, emperyalist ülkelerin bankalarına bitmek bilmez bir borç sarmalına girecektir. Bu soygun ilişkisi ancak antikapitalist planlı ve merkezi bir ekonomiyle çözülebilir. Ülkeyi kendi kendine yeter hale getirmek sanıldığından daha kolay: Dış borç ödemelerini durdurun! Tüm bankaları kamulaştırarak tek bir kamu bankası çatısı altında toplayın! Sanayide planlı ve merkezi üretime geçin! Bunlar uygulanamaz şeyler değil. Hatta çok tabii ve birçok iktisadi problemi çözecek uygulamalardır. 2018 Kasım ayına kadar kamunun ödeyeceği dış borçla (21 milyar dolar) bile Sosyal Güvenlik Kurumunun bütçe açığı ve ülkedeki birçok altyapı problemi çözülebilir. Akıldışı kapitalizmden planlı, denetimli ve merkezi bir ekonomiye geçmek dışında bir çözüm yoktur.

Nikaragua: “İlerici” hükümetlerin krizi derinleşiyor

0

Latin Amerika’da “ilerici” hükümetlerin krizi derinleşiyor. Bunun son örneği ise Nikaragua… Geçtiğimiz hafta başkent dâhil ülkenin birçok şehrinde emeklilerin ve gençlerin başını çektiği kitlesel eylemler gerçekleşti.

Son seçimlerde yeniden iktidar olduktan sonra eşi Rosario Murillo’yu da başkan yardımcılığına getiren Sandinist Daniel Ortega hükümeti adeta ülke yönetimini tekelleştirmiş durumda. Latin Amerika’daki muarızı “ilerici” hükümetler gibi (Lula, Kirchner, Evo Morales ve diğerleri..) Ortega hükümeti de uzun yıllardır popülist bir söylemle halkın desteğine sahip olurken bir yandan da emperyalizm, IMF ve uluslararası şirketlerle işbirliği halinde ülkede neoliberal yıkım politikalarını hayata geçiriyor.

Son olarak, IMF ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda, ekonomik kesinti programı kapsamında, ülkenin sosyal güvenlik sistemini değiştirmek istemesi ve emeklilik yasasına dönük saldırısı kitlelerin sokağa dökülmesine yol açtı. Ortega “Nikaragua’da eylem yapma özgürlüğü var” dese de kolluk güçlerine verdiği “vur emri” bunun yalan olduğunu kanıtladı. Eylemlerde 30 kişi kolluk kuvvetleri tarafından öldürülürken, 67 kişi yaralandı, 43 kişi ise yine kolluk kuvvetleri eliyle kaybedildi, ağırlığı gençler olmakla birlikte 100’ü aşkın kişi tutuklandı…

Sandinist hükümet eylemlerin yine de geri çekilmediğini gördükten sonra, yasa tasarısını tekrardan tartışmak için geri çekip tutukluların bir bölümünü serbest bırakarak tansiyonu düşürme yoluna gitti. Ortega ise eylem yapanları terörist, eylemleri de ülke barışını bozmayı hedefleyen “dış mihrakların” oyunu olarak niteledi, aynı Venezuela’daki ve Türkiye’deki sınıf kardeşleri, Maduro ve Erdoğan gibi.

Nikaragua emekçilerine dönük ekonomik saldırı planı kitle seferberliği yoluyla şimdilik geri püskürtülmüş olsa da IMF ile yapılan anlaşmalar nedeniyle önümüzdeki dönemde bazı değişikliklerle yeniden gündeme taşınacağı aşikâr. Kıtanın diğer ülkelerini de kapsayan daha da önemli ihtiyaç ise, sınıf işbirlikçi, “ilerici” hükümetlerin yarattığı politik ve ekonomik enkaza ve bu enkazdan faydalanarak iktidarları alan ya da talip olmaya çalışan sağ partilere karşı bu ülkelerin sosyalistlerinin ve mücadeleci sendikalarının işçi sınıfının bağımsız politikası yolunda alternatif bir mücadele hattı oluşturabilmesi.

Prettl kadın işçilerinden umutlu kazanım

0

Ülkemizde üretimin her kolunda azımsanmayacak sayıda kadın işçi mevcut. Kadın emeğinin ucuz işgücü olarak görülmesi nedeniyle hükümet kadın istihdam paketleri çıkararak esnek ve güvencesiz koşullarda kadınları istihdam etmeye çalışıyor. Özellikle son yıllarda kadınların çalışma hayatına katılması önemli bir adım olmakla beraber, hangi koşullarda çalıştıkları da bir o kadar önemini koruyor. Ama toplumun her alanında var olan kadın ayrımcılığı kendini çalışma hayatında da gösteriyor.

Güncel verilere baktığımızda işçilerin yüzde 29’u kadın, yüzde 71’i ise erkeklerden oluşuyor. Kadınların yüzde 25’i ise güvencesiz işlerde çalışıyor. Kadınların çalışma yaşamındaki bu durum sendikalaşma oranına da yansıyor. Kadınların sendikalaşma oranı yüzde 8 iken, erkeklerin yüzde 14. Toplam duruma baktığımızda ise işçilerin sendikalaşma oranı daha gerilere düşüyor.

Durum bu kadar vahim mi derken, 250 işçisinin 200’ünü kadınların oluşturduğu Prettl fabrikasındaki kadın işçilerin mücadelesi başladı. Sendikalı Prettl Endüstri Sistemleri fabrikasında, toplu sözleşme görüşmeleri yapılırken işçilerin gücünü kırmak için 19’u kadın 20 kişi işten atıldı. İşten atılmalara karşı işçiler üretimi durdurdu. Kadın işçilerin başını çektiği direniş kazanımla sonuçlandı. Atılan işçiler işe iade edilirken işçilerin talep ettiği oranda zam yapıldı.

Prettl kadın işçileri, işçilerin daha iyi koşullarda çalışmaları için bir tuğla da kendileri koydular. Birlikte mücadele ederek kazanabileceğimizi bize bir kez daha gösterdiler. Mücadeleyi kadın kimliğine vurgu yaparak sürdürdüler. Çalışma yaşamındaki tüm ayrımcılığa ve yapılan hak gasplarına karşı sendikalaşmanın önemini bir kez daha hatırlatmış oldular. Sendikalaşma anayasal bir haktır ve bunun karşısında duranlar, aslında örgütsüz bir işçi sınıfı için çaba sarf eder. Elimizden alınmak istenen tüm haklarımıza biz kadın ve erkek işçiler dört elle sarılarak sahip çıkmalıyız. Güvenceli, sendikalı, sigortalı iş talep etmek en temel hakkımız. Mademki yaşamın her alanındayız, daha insani koşullarda çalışmak da yaşamak da hakkımız.

Ekonomik saldırı altında mıyız?

0

Saray iktidarı için rıza üretme araçları tükendikçe hamaset (dinleyenleri etkilemek için yapılan abartılı anlatım) gündelik politikaya egemen hâle geliyor. Döviz kurlarındaki önlenemez yükselişle beraber, büyük holdinglerin borç yapılandırma yoluna gitmesi Saray ve hükümetin en tepesindeki isimler tarafından “ekonomik saldırı altında olduğumuz” iddiasıyla karşılandı. Özellikle “baskın seçim” sürecine girdiğimiz bir dönemde bu tür söylemlerin artarak devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Zira, iktidar yönetemiyor. Bu noktada, hamaset ile yalan arasındaki ince çizgiyi vurgulamakta yarar var.

Türkiye gibi yabancı sermayeye bağımlı, ucuz işgücüne ve düşük teknolojiye dayalı üretim modelini benimsemiş ülkelerin, Rusya örneğindeki gibi, yeraltı zenginliklerine sahip olmadıkları her durumda boğuşmaları gereken bir cari açık kaçınılmaz bir şekilde ekonominin yönetimini belirleyen bir konuma yükseliyor. Açığı finanse etmek için dış borca mahkûm olan Türkiye için de aynı durum söz konusu. Yakın zamana kadar ucuz kredilerle borç balonunu büyüterek ötelemeyi başaran iktidar, içeride ve dışarıda güç kaybettikçe bu avantajını da yitiriyor.

Türkiye tarihinin en büyük dış borç stoku ve ekonomik göstergelerin giderek bozulması, baskın seçimin ana nedenlerinden birini teşkil ediyor. Zira, toplam dış borçların gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yüzde yetmişe dayanmış durumda. Bu şu demek: Bir yılda üretilen her yüz birim zenginliğin yetmişi dış borca gidiyor.

Hemen belirtelim, bu Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiye katılım biçimiyle doğrudan ilişkili bir durum. Zaten, 2002’den beri AKP iktidarlarının alameti farikası ucuz kredilerle sağladığı sürdürülebilir bir “borç öteleme” stratejisini uygulayabilmesiydi. Ancak, 15 Temmuz’un ertesinde ortaya çıkan siyasi atmosfer bir yandan AKP’yi içeride yeni ittifaklar aramaya iterken, diğer yandan uluslararası planda stratejiden yoksun, taktik manevralarla sorunlarını ithal edebilmesinin de önünü açtı.

Bu olgu, Saray iktidarı ve AKP’nin “faiz lobisi”, “ekonomik işgal”, “finans kuruluşları işgal peşinde” gibi hamasi söylemleri benimsemesine yol açarken, aslında ülkenin sorunlarını çözüme kavuşturmadaki acizliğini de gözler önüne seriyor.

Altını bir kez daha çizmekte fayda var: Ne Saray, ne AKP, ne de herhangi başka bir burjuva alternatif Türkiye halklarının geleceğini ipotek eden bu ekonomik sistemden çıkışı örgütleyebilir. Aksine, bu sistemden beslenerek, yine uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelerin izin verdiği ölçüde, el koydukları zenginliği kendi çeperlerine aktarmaktan başka bu topluma vaat edebilecekleri hiçbir şey yok. AKP’nin bugüne kadar diğerlerinin arasından sıyrılmayı başarması, hamasete dayalı siyasal söylem ve ekonomi dışı yollarla krizi ötelemeyi başarmasından ileri geliyordu. Söz konusu “ekonomik saldırı” söyleminin hararetle benimsenmesi artık bu yöntemlerin de işlemeye başlamadığının bir itirafı olarak nitelenebilir.

İşsizlik, enflasyon, cari açık ve dış borçlar söz konusu olduğunda on yıllardır her yöntemin çeşitli burjuva alternatifler tarafından denendiği tespitini yapabiliriz. Sonuç ortada, bir hükümetin başarısı bu sorunları öteleyebilme kapasitesiyle ölçülüyor. Sorunları çözmesiyle değil.

Çeşitli milliyetçi ve hatta ırkçı söylemin arkasına saklanarak bu ülkenin sorunlarını çözme iddiasında olanlar, ülkeyi daha da derin ve içinden çıkılamaz krizlerin içine sürüklüyorlar/sürükleyecekler. Buradan çıkış için tek bir yol var; bu ülkenin işçi ve emekçilerinin sırtına semer vuran uluslararası finans kuruluşlarına verilecek tek ve gerçekçi cevap var: Uluslararası tekellerin yerel işbirlikçisi olan tüm bankaların kamulaştırılması, tek bir devlet bankası altında birleştirilmesi ve dış borç ödemelerinin derhal durdurulması. “Yetim hakkı” edebiyatı yaparak değil, ancak bu yolla işsizlik çözülür. Ancak bu yolla, açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan rahata kavuşur, güvenceli bir iş ve onurlu bir yaşama sahip olabilir.

Sendikaların önemi

0

Günümüzde sendikalaşma oranı yüzde 10 civarında. Çok az emekçi daha iyi çalışma koşulları, yaşanabilir ücret, iş güvencesi ve iş güvenliği haklarını işverenlerin çıkarları karşısında savunan sınıf örgütlerine mensup.

Bunun elbette çeşitli sebepleri var. Günümüzde özellikle de bizim gibi baskıcı rejimler altındaki sendikaların devlete her zamankinden daha bağımlı kılınması ve sendika bürokrasisi karşısında sendika demokrasisinin zayıflaması bunun zeminini oluşturuyor. Sendikal faaliyetlerinin sınırlandırılması ve sendikalılaşmanın birçok örnekte fiilen suç sayılması ise tarif ettiğimiz bu zeminde kaçınılmaz olarak sendikal örgütlülüğün azalmasına sebep oluyor. Üstelik OHAL rejimi ve KHK’ler altında bu sınırlandırma oldukça ileri boyutlara taşınmış durumda.

Ankara Valiliğinin 1 Mayıs için başvuruda bulunan sendika ve meslek örgütlerinin taleplerini amaç dışı faaliyet olarak nitelendirip reddetmesi bunun oldukça mizahi bir örneği değil mi? Sadece bununla da sınırlı değil. Recep Tayyip Erdoğan’ın grev ve OHAL arasındaki muazzam denklemi açıkladığı şu sözleri de unutmamak gerek: “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde biz anında müdahale ediyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor.”

Özetle, sendikaların amaçları ve sınırları rejimin sözcüleri tarafından yeniden tanımlanmış ve en önemli mücadele aracı olan grev hakkı fiilen işçi sınıfının elinden alınmış durumda.

Ancak rejim, aldıkları karşısında önemli bir gerçeği işçi ve emekçilere kendi elleriyle sunuyor: sınıfın örgütlülüğü karşısında duyduğu korku ve telaşı. Ekonomik gidişatın endişe verici olduğu bu durumun erken seçim kararını etkileyen en önemli neden olduğu hepimizin malumu. En az bunun kadar iyi bildiğimiz şey ise bu gidişatın hesabının işçi ve emekçilere kesilecek olduğu…

Bu noktada örgütlülüğün, zayıflıklarına rağmen işçi sınıfının en örgütlü kesimini temsil eden sendikaların rolünün yeniden hatırlanması gelecek günlerin sunacağı olasılık ve olanaklar açısından büyük önem taşıyor.

Unutmamak gerekir ki kitle seferberlikleri bir kez başladığında DİSK ve hatta Türk-İş’in kendisini, Tunus’ta Genel İşçi Sendikası UGTT’nin üstlenmek durumunda kaldığı görevlerle karşı karşıya bulmaması için hiçbir sebep yok. Sadece Tunus’ta da değil, Bolivya’da, Polonya’da, Türkiye’de sendikaların benzer rolleri üstlendiği süreçler yaşandı.
Çünkü çağımızda sendikalar işçilere boyun eğdirmenin bir aracı olarak iktidarlar tarafından kullanılmaya çalışılsa da işçi sınıfının devrimci mücadelesinin araçları haline gelebilmeleri de bir o kadar mümkün.

Bu açıdan, DİSK’in “emeğin demokrasi seferberliği” çağrısı rejimin yarattığı politik ve ekonomik kriz karşısında oldukça önemli bir cevap. Türkiye işçi ve emekçileri için ekmek ve demokrasi mücadelesi arasındaki bağın her zamankinden çok daha berrak olduğu bu günlerde bu seferberlik çağrısını 24 Haziran’a, Tek Adam rejiminden çıkış için egemen ve bağımsız bir kurucu meclis tarafından hazırlanacak yeni bir anayasa talebine taşıyabilmek ise bugün sendikaların en önemli görevi olmayı sürdürüyor.

İşsizlik önlenebilir mi?

0

Türkiye “baskın” seçimlere giderken enflasyon ve işsizlik rakamları tarihinin en yüksek zirvesinde. Geçtiğimiz ay açıklanan TÜİK rakamlarına göre, Ocak ayı işsizlik oranı %10,8. Yani resmi olarak ülkede 3 milyon 225 bin kişi işsiz. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Dairesi’nin hazırladığı “İstihdam-İşsizlik Raporu”na göre ise, Türkiye’de işsizlik 2011’den bu yana düzenli olarak yükseliyor. Hatta TÜİK’in dahil etmediği iş bulma ümidini kaybeden, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizler, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanlar da hesaba katıldığında işsizlik oranı %18,3.

İstihdam seferberliği

Hükümetin 2017’de hayata geçirdiği “istihdam seferberliği”nin pek bir işe yaramadığı görülüyor. Bu rakamlar “1,5 milyon istihdam yaratıldı” iddialarını yalanladığı gibi, 2017 yılında sağlanan istihdam artışının yarıya yakının kayıtsız istihdamdan oluşması istihdamın niteliğini gösteriyor. Paralel olarak, üniversite mezunları, kadın (%14) ve genç işsizliği (%21) genel işsizlik rakamlarının da üzerinde seyrediyor. Özellikle kadınların erkeklerden daha düşük nitelikli ve daha düşük ücretli işlerde istihdam edildiği görülüyor.

İşsizlik nasıl önlenir?

Yine TÜİK rakamlarını referans verecek olursak; Türkiye’de çalışan sayısı yaklaşık 28 milyon. Bunun %20’ye yakını (5,6 milyon) sanayi istihdamından oluşuyor. “Herkesin çalışması için, herkesin daha az çalışması” ilkesi doğrultusunda gündelik çalışma süresi gelir kaybı olmaksızın 6 saate düşürülse ve bu 4 vardiya halinde uygulansa, sadece sanayii özelinde 3 milyon küsurluk işsizler ordusuna kolaylıkla istihdam yaratılabilir. Ayrıca fabrikalar durmaz ve üretim kesintiye uğramaz.

Buna karşın patronlar bize, “Peki bu kadar işsizi nasıl finanse edeceğiz?” diye soracak. Ekonomik kriz var, kredi borçlarımız var, gelir ve giderler ortada diyecekler… Son rakamlara göre sanayi sektöründe 2017 net faaliyet kârının en az 35 milyar lira olduğu düşünüldüğünde, bunun patronlara maliyeti bu kârın en fazla 5’te 1’i eder.

Yani işsizliğin yok edilmesi, sanayicilerin kârlarının yalnızca %15-20’sinden feragat etmesiyle mümkün! Bu uygulamanın hizmet ve diğer sektörlerde de uygulanması düşünülse, büyük bir maliyet gibi görünen işsizlerin istihdamının yalnızca patronlardan yana bir tercih ve bölüşüm sorunundan ibaret olduğu görülür.

Tek başına istihdam yaratmak da yetmez elbette. Güvenceli ve nitelikli, eşdeğer işe eşit ücretin ödendiği, esnek ve taşeron uygulamalarının olmadığı bir çalışma düzeni yaratılmalıdır. İşte bu da tıpkı işsizlik sorununda olduğu gibi çalışma rejiminin kimin çıkarına hizmet edeceği ile ilgili bir meseledir.

Tarihte bu ay: Komünistler, İkinci Paylaşım Savaşı’na son verdi

0

6 sene, 5 kıta, 77 ülke ve 73 milyon ölü… Kapitalizm, 20. yüzyılın ikinci yarısı henüz gelmeden, ilk emperyalist paylaşım savaşından yalnızca 25 sene sonra, ikinci bir kanlı paylaşım savaşını daha bütün dünyaya ilan etmişti. Bu seferki dünya savaşı; İspanya’da, İtalya’da, Almanya’da vuku bulmuş olan işçi devrimlerine gerici birer tepki olarak iktidara taşınmış olan faşist rejimler tarafından damgalanacaktı. Avrupa burjuvazisi, Ekim Devrimi’nin etkisiyle kıpırtı halinde olan işçi sınıflarının devrimci eylemleri karşısında, ekonomik mülklerini kaybetmemek uğruna, politik mülklerini faşist kadrolara teslim etmeye razı olmuştu. Bu, dünya proletaryasının kendi tarihinin en ağır yenilgisi olarak hafızalara geçecekti.

Savaş boyunca Hitler’in orduları fethettikleri Avrupa ülkelerinin burjuva hükümetleriyle neredeyse hiçbir anlaşmazlık yaşamadı. Fransa’dan Norveç’e dek iktidardaki burjuva partileri, şehirlerini kuşatmaya gelmiş olan Nazi ordularına karşı direnmeme; hatta onları misafir gibi ağırlama çağrıları yaptılar. İşgalci Nazi ordularına karşı direnişleri komünist partizanlar, bilinçli işçiler ve anti-faşist proleter milisler örgütledi. Bu sebeple, Churchill değil ama Kızıl Ordu Nazileri son bir kere silip süpürdüğünde, Avrupa’nın büyük bir kısmında Komünist Partiler iktidardaydı.

Ancak ABD’den Roosevelt, İngiltere’den Churchill ve SSCB’den Stalin; Yalta ve Potsdam’da bir araya gelerek Avrupa kapitalizminin yeniden inşası yönünde ortaklaşa bir eylem birliğini ilan ettiklerini duyurdular. Fransa, İtalya, Yunanistan, Yugoslavya ve benzeri birçok ülkede komünist partizanlara silahlarını bırakmaları emredildi. Yunanistan örneğinde olduğu üzere, silahlarını bırakmamaya karar verenler İngiltere ve SSCB’nin ortak askeri operasyonları sonucu öldürüldü. Bütün bu karşıdevrimci girişimlere rağmen, emperyalistler ve bürokratlar Avrupa burjuvazisinin yarısının mülksüzleştirilmesini engelleyemediler.

Geçtiğimiz ay, Suriye’de yaşanan bölgesel egemenlik mücadeleleri dolayısıyla Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın kapıda olup olmadığı tartışmalarıyla geçti. Yeni bir dünya savaşının gündemde olup olmadığı ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Yine de belirtmekte fayda var ki; eğer emperyalistler arası yeni bir kanlı dünya savaşı patlak verecek olursa, onu da durduracak olan yine işçilerdir. Ve o günün işçileri, Yalta ve Potsdam’da alınan kararlara kulak asmamayı tecrübe etmiş bir sınıfın torunları olacaklar.

Yeter! Söz işçinin, emekçinin… 1 Mayıs’ta alanları dolduruyoruz!

0

1 Mayıs Marşı adeta bu günleri anlatır şekilde; “günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır,” diye başlar. Baskıyı, zulmü ve kanı daim kılmak isteyen AKP-MHP ittifakı, beklendiği üzere, şapkadan bir erken seçim kararı çıkardı. Artık tamamıyla müsamereye döndürülmüş devlet idaresine uygun olarak, önce Devlet Bahçeli 26 Ağustos 2018 için erken seçim çağrısı yaptı. Bir gün sonra Erdoğan, muhtemelen çok önceden müzakere edilip bağlanmış bir kararı, sanki yeniymiş gibi davranarak, ilan etti. Bu kararla normal koşullarda 18 ay sonra, 3 Kasım 2019 tarihinde, yapılması gereken çifte seçim, iki ay sonra, 24 Haziran 2018 tarihinde, yapılacak. Al gülüm ver gülüm politikası!

Halk AKP’yi istemiyor: Erdoğan baskın seçim dedi! Patronların sarayına karşı emeğin demokrasisi! İşçiden emekçiden yana yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis!

0

Devlet Bahçeli danışıklı bir biçimde ön açtı ve Erdoğan baskın seçim tarihini ilan etti. Erdoğan baskın seçime mecbur kalarak halkın kayda değer bir çoğunluğu tarafından istenmediğini açıkça anladığını göstermiştir.

Halkın çoğunluğu AKP’nin karşısında!

Son dönem seçimlerinin neredeyse tamamına seçim usulsüzlükleri damgasını vurmuştu. Çoğu kez belgeleyebildiğimiz bu usulsüzlükler referandumda zirve yapmış, mühürsüz oy pusulaları da geçerli kabul edilmişti. Bu fiili durum yakın zamanda resmiyete döküldü. Yüksek Seçim Kurulu’nda (YSK) yapılan bir düzenlemeyle seçimler resmen müdahaleye açık hale getirildi. Sandıkların keyfi olarak taşınabilmesinin önü açıldı ve sandıklara polis müdahalesi de mümkün hale getirildi. Bu değişiklikler pek çok işçinin zihninde “sandığa hangi oy atılırsa atılsın sonucun Erdoğan’dan yana çıkacağı” manasına gelmekteydi. Şimdi görüyoruz ki, tüm bu zor bile yeterli değilmiş.

OHAL’in uzatılması, muhalefetin yoğun bir baskı altında tutulması, HDP’li pek çok vekilin tutuklanması ve vekilliklerinin düşürülmesi, Türkiye’nin dünyadaki toplam siyasi tutukluların büyük bir kısmına tek başına sahip olması; hiç şüphe yok ki saray rejiminin seçim hazırlıkları kapsamında hayat buldu. Basındaki en ufak muhalif sesleri dahi sindirmek adına Doğan Haber Ajansı’nın saraya yakınlığı ile bilinen Demirören tarafından satın alınmasının da bir seçim hazırlığı olduğu aşikârdı. Baskı, YSK düzenlemeleri ve tüm basın ve devlet aygıtının tek elde toplanmasına rağmen seçimlerin kazanılamadığının görülmesi, bu yüzden bir de acil seçime gidilmesi, aslında saray rejiminin ne denli kırılgan dengeler üzerinde durduğunu bizlere bir kez daha göstermektedir.

Rejimin kırılganlığı

Her seçimi kazanıyor, her badireyi atlatıyor gibi görünen saray rejimi her “galibiyetinin” ardından daha da zayıf bir hale gelmektedir. Saray gelen seçimi kazanmak için bir öncekinden de büyük “kurnazlıklara” başvurmak durumunda kalacaktır. Sarayın görünürdeki her zaferi kas erimesine sebep oluyor. Yeni bir zafer de daha büyük bir kas erimesini göze almak pahasına yeni hileleri gerekli kılıyor.

Erdoğan 16 Nisan referandumunu kendi öz gücü ile kazanmadı. Bir düzine baskının yanı sıra yine Bahçeli’nin desteğine ihtiyaç duymuştu. Erdoğan görünürde elinde biriktirdiği tüm güce rağmen baskın seçimi de ancak Bahçeli’nin ön açmasıyla, yani aslında dışarıdan bir güç ile gerçekleştirebildi. Güçlü bir iktidar, ne bu tarz ittifak arayışlarına, ne de bir erken seçime ihtiyaç duymazdı.

Yanılsamalara kapılmayalım: Yaklaşmakta olan ekonomik krizin ayak sesleri, Erdoğan’ın baskın seçimi ilan etmesini öğütlemişken; bir olasılık olarak baskım seçimden Erdoğan’ın zaferle çıkması, bu ekonomik krizin işçiler ve emekçiler nezdinde sahip olacağı yıkıcılığı hafifletmeyecek. Erdoğan, 16 Nisan referandumu için “Evet” oyu isterken, referandumun kendisine tanıyacağı yetkilerle ülkenin ve insanların bütün sorunlarını çözebileceğini iddia ediyordu. Bu iddianın büyük bir yalan ve aldatmaca olduğu bugün bir kere daha kanıtlanmıştır. Tek Adam rejimi, hiçbir hayati sorunu çözümüne kavuşturamamış, aksine onları derinleştirmiştir. Demokrasi budandıkça, ekmek küçülmüştür!

Baskın seçimin sebepleri

“Olağan” şartlarda erken seçimi muhalefet talep eder. Zira iktidar zaten iktidardır, seçime gitmesine gerek yoktur. Bugün iktidarın erken seçime gitmek istemesinin sebebini görebiliyoruz: Olağan seçim tarihi olan 2018 senesinin Kasım ayı beklenseydi, Erdoğan’ın oyları hiçbir baskı ve hile ile kurtarılamayacak kadar erimiş olacaktı.

Saray erken seçim isteyerek işçi ve emekçilere şunu söylemek istiyor: “Ekonomideki kötüye gidişe engel olamıyoruz. Patronları sevindirmek için işçileri koşullarını daha da kötüleştirmemiz gerekecek. Enflasyonu ve işsizliği daha da arttıracağız. Dış borç ödemelerinin yükünü de yoksul halka yıkacağız. Çiftçi ve esnafa kredi vermek yerine büyük burjuvaziye kredileri açacağız ve onların durumunu daha da kötüleştireceğiz. Eğitim sistemini iyileştiremeyeceğiz. Sağlık sisteminin çöküşüne karşı bir düzenleme yapamayız. Vergi gelirlerini kamu hizmetleri yerine patronlara, baskı aygıtlarına, dış borç ödemelerine ve savaşa ayıracağız. Hal böyle olunca 2018 Kasım’ına kadar ülkenin yoksul hiçbir kesiminin yüzüne bakamaz hale geleceğiz.

Saray rejimine erken seçim dahi yetersiz kalıyor. Burjuva muhalefet içerisinde de panik yaratarak kimi adayların çıkmasını engellemek, parlamentoya yeni bir partinin girişini zorlaştırmak hedefleniyor. Bu yüzden bir baskın seçim tercih ediliyor. Bu, sistem partilerinin, kendi sistemleri tarafından içerisine sürüklendikleri krizin ve basiretsizliğin eksiksiz bir göstergesi.

Burjuva muhalefet Erdoğan’a tutarlı bir seçenek olamıyor

CHP’den İyi Parti’ye burjuva muhalefet toplumun hiçbir kesimi için umut vaat edecek bir politika üretemiyor. Bunu da beceriksizlikten ötürü değil, sınıfsal temellerinden ötürü yapamıyorlar.

İyi Parti Erdoğan’ı yaratmış olan işçi düşmanı bir programla, boş hayallerle yola çıkarken, CHP de bundan daha farklı bir durumda değil. CHP, Erdoğan’ın yenilmesine neden olması halinde, içinde bulunulan krizi nasıl çözebileceğine dair inandırıcı, işçiden emekçiden yana bir program sunamıyor. Belediye seçimlerindeki ve referandumdaki şaibeleri lafzi eleştirilerin dışında fiilen kabullendi. Adalet Yürüyüşü ile kendisini gösterirken kitlelerin seferberliğini sürekli tutmaktan kaçındı. Son olarak 16 Nisan referandumunun yıl dönümünde büyük bir öfkeye ve seferberliğe dönüşme potansiyelini basit oturma eylemleriyle geçiştirdi. CHP’nin işçi emekçi tabanı, partilerini Tek Adam rejiminden kurtuluşun somut yollarını sorgulamalı; kendilerinden yana bir ekonomik ve sosyal program oluşturması doğrultusunda zorlamalıdır.

Erdoğan’ın iktidar serüveni Türkiye kapitalizmi ile son derecede iç içe geçmiş durumdadır. Erdoğan ve AKP, yolun başındayken, Türkiye kapitalizminin sermaye birikimi krizine yönelik politik bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. Başlangıçta emperyalizm ile Türkiye’deki farklı burjuva kanatların çıkarını aynı potada eriten bir programa sahipti. Sonrasında 2008 krizi ile dengeler sarsıldı. Nihayetinde Erdoğan, Türkiye kapitalizminin politik krizinin düğüm noktası haline geldi.

Erdoğan burjuvazinin ihtiyaç duyduğu hızlı kararlar alabilen bir devlet aygıtını yaratabildi. Ama bu aygıtı en çok kendisi ve etrafındaki oligarşiyi oluşturan patronlar lehine kullandı. Türkiye burjuvazisinin başkanlık sistemiyle, yani yapısal olarak yeni rejim ile fazlaca bir derdi yok. Burjuvazi Erdoğan rejiminin yaratığı engellerden yer yer şikâyetçi olsa da, daha iyi bir programı bağrından çıkaramıyor. Erdoğan’ın gidişine değil, gidişinin ardından gelecek döneme hazırlanılıyor. Erdoğan hâlihazırda ekonomik ve sosyal yaşamda her an bir patlamaya neden olabilecek ciddi tahribatlara yol açmış durumda. Şu an Türkiye’deki burjuva muhalefet (CHP, İYİ parti, Saadet Partisi, vb.) Erdoğan karşısında zafer kazanmaları durumunda onun yol açtığı krizlerin sorumluluğunu üstlenmekten korkuyor.

Türkiye’deki hiçbir burjuva kesimin ekonomik kriz, bankalar ve dış borca dair kitleleri memnun edecek bir çözümü bulunmamakta. Daha doğrusu sistem partilerinin bu konulardaki önerileri, birbirlerinden farklılaşmıyor. Baskın seçime karşı muhalefet partilerinin tavrı tam olarak bu çaresizlikten geliyor.

Tek çıkış: Emeğin demokrasisi!

Erdoğan yenildiğinin farkındadır; burjuva sistem partileri ise yönsüzdür.

Erdoğan kaybettiğinin farkında olasına rağmen burjuva sistem partileri saray rejiminin karşısına inandırıcı bir seçenekle çıkamıyor. İşçiler, emekçiler, yoksullar; iş başa düştü! Bu meydan okumayı ancak işçi-emekçi eksenli bir mücadele programı göğüsleyebilir.

Daha kötü koşularda yaşamak, daha çok vergi verip kamu hizmetlerinden daha az yararlanmak, kıdem tazminatını kaybetmek, iş güvencesinin yok olmasını izlemek, kadınların toplumda daha kötü koşullarda yaşamaya zorlandığını görmek, emperyalizme ve bankalara daha çok bağımlı hale gelmek, eğitim sisteminin çöküşüne şahit olmak, doğa katliamlarına ve daha pek çok kötülüğe tanık olmak istemiyorsak elimizde tek çare var: Sınıf temelli birlikleri kurmalıyız.

Baskın seçime karşı tavrımız şudur: Emperyalizmden bağımsızlık, siyasal demokrasi ve temel ekonomik taleplerimizi korumayı garanti altına alacak işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasa!

Böyle bir anayasanın hazırlanmasına yönelik olarak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis için tüm işçilerin ve emekçi örgütlerinin aday olabileceği sıfır barajlı seçimlerinin yapılması!

Bu bağlamda, 1 Mayıs’ta emeğin demokrasisini inşa etmek iddiasıyla yola çıkan DİSK, KESK ve meslek örgütlerinin bu doğrultuda seferberlikleri sürekli kılması ve saray rejiminin karşısına burjuva ittifaklardan bağımsız bir emek cephesi çıkarması gerekmektedir. İşçilerin çıkarı bu yöndedir, güvenilir tek çare bu yöndedir.

Termokar işçisi başardı!

0
Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ısıtma, soğutma ve klima sistemleri yapan Termokar fabrikası işçileri Birleşik Metal İş Sendikası’nda örgütlendi. 2017 yılında düşük ücretlere, elden verilen mesai ücretlerine ve hukuksuz işten çıkartmalara karşı bir araya gelip iş koluna uygun olan Birleşik Metal İş Sendikası’nda örgütlenme kararı alan Termokar işçileri ilk kıvılcımı çakmışlardı. Örgütlenme kararı alan işçiler belirli bir sayıya geldiklerinde durum patron tarafından fark edilmiş ve tespit edilen sendika üyesi 14 işçi işten çıkarılmıştı. Böylelikle patron atılan işçiler üzerinden içerideki diğer işçilere göz dağı vermeye çalışmıştı. Ancak korkutma politikaları işe yaramadığı gibi bilakis ters tepti ve içerideki işçiler 2017’de kıvılcımı çakılan örgütlenmenin devamını, atılan işçilerle birlikte sürdürdü. 19 Nisan 2018 Perşembe günü de yeterli çoğunluk yakalanmış, Birleşik Metal İş Sendikası bakanlığa yetki için başvurmuştur.

DİSK genişletilmiş Başkanlar Kurulu kararları

0

 

    1. Tüm taşeron işçiler için “Ayrımsız, kayıtsız, şartsız kadro” talebini bir kez daha hatırlatır ve başta taşeron çalıştırma ve özel istihdam büroları aracılığıyla işçi kiralama olmak üzere tüm güvencesiz çalıştırma biçimlerinin yasaklanması için mücadeleye devam edileceğini ilan eder.

Eyüp seçim süreci meclisi toplandı

0

25 Mart Pazar günü Ehl-i Beyt Vakfı’nda Eyüp Meclis toplantısı yapıldı.

Kadıköy seçim meclisi toplandı

0

Kadıköy seçim süreci meclisi 14 Mart Cumartesi günü ilk geniş katılımlı toplantısını Entropi Sahne’de gerçekleştirdi.

İstanbul ikiye bölündü: Onların adamları, bizim halkımız

0

27 Mart günü TMMOB ile beraber Kanal İstanbul’un anlatılıp onay alınması gereken halkın katılımı toplantısına katıldık.

Arnavutköy’deki AVM’ye benzeyen kocaman belediye binasının küçük bir salonundayız. İçerisi toplantının başlamasına bir saat kala hıncahınç dolmuş durumda. Yalnızca çok erken gelenlerin, AKP’ye bağlı belediye çalışanları (zorunlu olarak) ve emlakçıların bu çok önemli olması gereken toplantıya katıldıklarını görüyoruz. Mahalle muhtarları ve halk ise salonun dolduğu gerekçesi ile içeri alınmıyorlar. Yani halk polis koridoru ile dışarıda tutulurken, çılgın proje içeride emlakçıların onayına sunuluyor.

Toplantının başlamasını beklerken Türkiye’nin mahir mühendislerinden bir abimizin fesli ve AKP rozeti taşıyan yaşlıca bir amcamızla konuşmasına kulak kabartıyoruz. Üstat; “Amca sen nerede yaşıyorsun, neden merak ettin toplantıyı?” diye soruyor. Amcanın gergin bir oturuşu var. Bu sayede anlıyoruz ki emlakçı değil, gerçek bir insan. Alnına düşen fesini geri itip cevap veriyor: “Yahu bizim bir tapu vardı da onu kontrol ettirecektim.” Mühendis abimizden yeni bir hamle: “Kaç lira oldu sizin arsalar, ne kazanacaksın?” ve amcamız hepimizi şaşırtıyor: “Değerlendi gibi de, yahu bunlar yine kendi adamları ile bu işi yapacaklar. Ondan korkuyorum.”

“Onların adamları kim amca, sen ben gibi halk değil mi yani? Bir de bu proje iyi bir şey değil. İstanbul’un suyunu, Marmara Denizi’ni, Karadeniz’i yok edecek. Yıkım projesi bu. Olsa bile satma sen şu arazini!” demeye bile fırsatımız olmuyor. Gözümüz amcanın ceketindeki AKP rozetine takılıyor. Şaşırmıyoruz çünkü Saray rejimi yakasında kendi partisinin rozeti olsa dahi halktan birinin değil, bir avuç zengin ailenin, oligarşinin çıkarını kolluyor. Bunu halk da biliyor.

Toplantının başlamasını takiben Beyza Hocamızın (Üstün) toplantının hukuken niçin yapılamayacağını tane tane anlatması ile salonu terk ediyoruz. Çünkü içeri alınmayan muhtarlar ve halkın yanında bulunmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz. Kapının önünde onlarla birlikte yıkımın niçin olamayacağını anlatan bir basın açıklaması yapıyoruz. AKP’ye gönül vermiş amcamızın dediği gibi, tüm projenin AKP’lilerin dahi değil, Erdoğan’a yakın bir grup zenginin çıkarı için yapıldığını anlatıyoruz.

Yakın zamanda İstanbul’un Saray’dan atanmış belediye başkanı Mevlüt Uysal “Metroda da birinci önceliğimiz en fazla oy aldığımız yerler,” demişti. Kanal İstanbul’un toplantısında bu sözlerin sadece bir gaf değil, bir telaş içerdiğini de anlamış oldum.

AKP’li belediyelerin halka hizmet vermediği, sadece birkaç inşaat firmasına para pompalamak için projeler ürettiği artık herkesin malumu. Küçük bir arsa sahibi AKP’li amcamızın bile.

Mevlüt Uysal’ın göreve gelir gelmez ilk icraatı; Kaynarca-Pendik-Tuzla, Ümraniye-Ataşehir-Göztepe, Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli, Kirazlı-Halkalı, Başakşehir-Kayaşehir ve Mahmutbey-Bahçeşehir metro hatlarını iptal etmekti. Sebebi basitti, bu hatlar için inşaat firmalarına zaten para verilmişti. Bu güzergahta yaşayan emekçilermiş, işlerine ortalama bir buçuk-iki saatte gidiyorlarmış, hiçbir şey umurunda değildi. Tek bildiği bu metro hatları için inşaat şirketlerine yeterince para dağıttığı, metronun bitmesinin ise bir öneme sahip olmadığı idi.

Şehrimizin emekçileri akla karayı ayırt ediyor. “Onların adamları” sorununu kavrıyor. Ancak ne yapılması gerektiğini bilmiyor. Şehrimiz, mahallemiz, yaşamımız ve doğa için, öncelikle zenginler adına yapılan tüm yıkım projeleri iptal edilmelidir. Yıkım projeleri yerine İstanbul’un emekçi halkının ulaşım ve altyapı sorunları çözülmelidir. İstanbul onların adamları için değil, işçiler-emekçiler için, hem de bizim denetimimizde yönetilmelidir, sarayın değil.

“Taşerona kadro” fiyaskosu

0

AKP hükümeti 696 no’lu KHK ile kamuda çalışan taşeron işçilerin kadroya geçirileceği “müjdesini” verdi. 15 yılı aşan iktidarı boyunca kamuda ve özelde taşeron, güvencesiz çalışmayı adeta kural haline getiren AKP hükümetinin bu “müjdesinin” bir göz boyamadan ve büyük bir ikiyüzlülükten ibaret olduğu en başından belliydi. Öncelikle, düzenlemenin yasayla yapılmak yerine KHK ile yapılmasının tercih edilmesi hükümetin ikiyüzlülüğünü daha başından ortaya koymaktaydı.

KHK ile yapılan düzenlemede kamuda çalışan 900 binden fazla taşeron işçinin neredeyse yarısı kapsam dışı bırakılmaktaydı. Yemekhane işçileri, karayolu çalışanları, belediye ve il özel idaresi personeli, Kamu İktisadi Teşebbüsü işçileri gibi yüz binlerce taşeron işçisi düzenlemenin dışında bırakılırken, emekli olduğu halde çalışmaya devam etmek zorunda olan işçiler ve “güvenlik soruşturmasından geçemeyen” eski hükümlüler de hükümetin “kadro müjdesiyle” işlerinden ediliyorlar. DİSK Genel-İş’in açıklamasına göre, işinden olacak taşeron işçi sayısının ülke çapında 150 bini bulacağı tahmin ediliyor.

Başından itibaren büyük belirsizliklerle ilerleyen düzenlemede fiyaskolar bunlarla sınırlı değil. Taşeron işçiler kadroya geçiş sınavlarında birçok yerde keyfi ve işleriyle alakasız sorulara maruz bırakıldılar. İşçi alımını düzenleyen komisyonlar, kimi yerlerde bu sınavları bir siyasi baskı mekanizmasına dönüştürürken, “hükümete yakın olmadığını” düşündükleri işçileri bu sınavlarda elediler.

Dahası, düzenlemenin ardından kadroya geçebilecek olan taşeron işçiler “taşeronluktan kurtulmayı” da başaramayacak. Kadroya geçirilen taşeron işçiler kadrolu çalışanlarla aynı maaşı alamayacaklar. Kadroya yeni alınacak olanlar, hâlihazırda kamudaki işçileri kapsayan toplu iş sözleşmelerinde elde edilen haklardan yararlanamayacaklar.

“Kayıtsız, şartsız kadro” vaadiyle gündeme getirilip yeni mağduriyetler yaratan ve büyük bir fiyaskoya dönüşen bu düzenleme, işçiler arasında büyük bir hoşnutsuzluğa dönüşmüş durumda. Bununla birlikte, şu ana dek, İzmir Belediyesi işçilerinin gerçekleştirdiği iş bırakma eylemi, Kocaeli Belediyesi işçilerinin AKP il binası önünde gerçekleştirdiği protesto eylemi gibi kısmi eylemlilikler gerçekleşse de, sendikaların bu konudaki sessizliği, bu hoşnutsuzluğun bir seferberliğe yönelmesinin önüne geçmekte. Sosyal medya sayfalarında ve çeşitli platformlar altında sorunlarını tartışan taşeron işçileri, bulundukları işkollarındaki sendikaları ve sendikal konfederasyonları, talepleri doğrultusunda eylem programı oluşturmaları için harekete geçmeye zorlamalılar. Kamuda ve özelde taşeron çalışmanın son bulması, güvenceli ve kadrolu çalışma hakkı için harekete geçelim!

25 Mart 2018, Nisan

Öğretmenler kemer sıkma politikalarına sessiz kalmıyor

0

Son iki ayda dünyanın birçok ülkesinde öğretmen grevlerine tanık olduk. Arjantin, Slovenya, Finlandiya ve ABD’de gerçekleşen, İngiltere’de ise süregelen bu grevler kamuya yönelik saldırıların doğurduğu bir sonuç.

Arjantin’in 17 eyaletinde on binlerce öğretmen 48 saatlik ulusal grev gerçekleştirdi. Arjantin’de öğretmen maaşları çok düşük ve hükümetin önerdiği ücret zammı insanca bir yaşam sürdürebilmeleri için yeterli değil. Öğretmenler, ücretlerin %25 olan enflasyon oranı doğrultusunda artmasını talep ediyorlar. Sendikalar, öğretmenlerin her eyalette kendi hükümetleriyle müzakere etmesindense görüşmelerin ulusal düzeyde yapılması gerektiğini söylüyor. Bu talebin gerekçesine bir örnek olarak, Santa Cruz eyaletinin valisi Alicia Kirchner’in geçen yıl öğretmen maaşlarında %20’lik kesinti yapmaya çalışması gösterilebilir.

Öğretmenler kemer sıkma politikaları ve kamu harcamalarındaki kesintiler nedeniyle Macri hükümetine karşı öfkeli. Arjantinli emekçiler, işçi haklarına saldıran hiçbir anlaşmaya imza atmayacaklarını söylüyor. Hükümetin teklifini ise utanç verici buluyorlar.

Slovenya’da 40 bin öğretmen Şubat grevinden 1 ay sonra bir kez daha greve çıktı. Başkentte düzenlenen eylemin yanı sıra 11 şehirde 15 bin öğretmen protestolara katıldı. Öğretmenler %8 ile %12 arası ücret zammı istedi. Talepleri karşılanmazsa 17 Nisan’da bir kez daha greve çıkacaklarını duyurdular.

Hükümetin 2013 yılından beri uyguladığı kemer sıkma politikaları, kamu emekçilerinin maaşlarını da etkiliyor. Öğretmenler yalnızca ücret zammı değil, mesleki gelişimleri için yatırım yapılmasını ve eğitime ayrılan harcamaların artırılmasını da talep ediyor.

Yakın zamanda işsizleri hedef alan yasa tasarısına karşı işçilerin sokağa döküldüğü Finlandiya’da binlerce akademisyen ve üniversite personelinin katıldığı grev kazanımla sonuçlandı.

Helsinki Üniversitesi’nde örgütlü sendikalar ile üniversite yönetimi arasında yeni dönem TİS konusunda anlaşmazlık yaşanıyordu. Sendikalar, devletin arabulucusunun önerdiği zammı kabul etmedi ve uzlaşmaya varılmadığı takdirde başka üniversiteleri de kapsayacak 2. grev uyarısında bulundu. %3,45 oranında ücret artışında anlaşmaya varılması üzerine 2. grev iptal edildi.

Hükümetin üniversitelere ayırdığı harcamalarda 2015 yılından beri 400 milyon avro kesinti yapıldığı kaydedildi. Grev, ülkede başka grevleri de tetikledi. Benzer taleple grev ilan eden kreş öğretmenlerinin yanı sıra demiryolu ve liman işçileri de dayanışma grevine çıkacaklarını duyurdu.

ABD’nin en yoksul eyaletlerinden biri olan Batı Virginia’da 30 bin öğretmenin grevi ise kısmi kazanımla sonuçlandı. Yıllardır zam alamayan öğretmenler ücret artışı ve sağlık sigortasının iyileştirilmesi talepleriyle greve çıktı. Tüm dünyada ses getiren grev komşu eyaletlere de sıçradı. Grevin 9. gününde %5 ücret artışıyla anlaşma sağlandı. Sağlık sigortası sorununun çözülmesi içinse bir komisyon kuruldu.

Birleşik Krallık’ta emeklilik haklarını baltalayan düzenlemeye karşı 64 üniversiteden on binlerce akademisyen ve üniversite çalışanı greve çıktı. Bu düzenlemeye göre eğitimciler emekli olduklarında yıllık ortalama 10 bin sterlin daha az ödeme alacak. 4 haftaya yayılarak toplamda 14 gün süren tarihi grev 22 Şubat’ta başladı ve sonraki günlerde Londra’da kitlesel bir yürüyüş gerçekleşti. Birçok kentte gösteriler düzenlendi. Öğrenciler de üniversiteleri işgal ederek grevi destekledi.

Grev başka talepleri doğurarak kapsayıcı hale geldi. Sadece emeklilik hakları değil, güvencesiz çalışma da direnişin gündeminde. Diğer işkollarına dönük saldırılara ve cinsiyete dayalı ücret ayrımcılığına karşı ortaklaşılması gerektiği ifade ediliyor.

12 Mart’ta sendika ve işverenlerin vardığı anlaşma emeklilik hakları tehlikede olan eğitimcilerin taleplerini karşılamadığı için yeni bir grev dalgası ilan edildi. Bazı üniversite çalışanları, sendikaların grevcileri temsil edemedikleri görüşünde. Bu nedenle kısa vadeli kazanımlarla yetinmektense hakları için sürekli mücadele etmekten yanalar.

Türk Telekom: Çözüm tensikat değil, işçi denetimi!

0

Tarihinin en yüksek dış borcuna sahip Türkiye’de, doların ve avronun yükselişi gidişatın hiç de ekonomik büyüme oranlarının işaret ettiği yönde olmadığını gösteriyor. Öyle ki borçlanma ve borçlandırmaya dayalı büyüme, kredilerini ödemekte zorlanmaya başlayan özel sektörde ağır faturaları gündeme getirmeye başladı. Ancak bu faturalar yine işçi ve emekçilere kesilmeye çalışılıyor.

Son olarak, Oger Grubu’nun 21 yıllığına kiraladığı ancak özelleştirme bedeli için aldığı kredileri ödeyemediği Türk Telekom’da, finansal kriz nedeniyle çalışanların %25’inin işten çıkarılacağı öne sürülüyor. Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Ömürhan Soysal’ın gündeme getirdiği iddia, Türk Telekom’daki krizin bedelinin işçilere ödetilmeye çalışılacağını gösteriyor. Özelleştirme sonrasında aşamalı olarak küçülmeye gidilen ve kadro sayısı yarı yarıya düşen Türk Telekom’da şu an yaklaşık 30 bin civarında çalışan var. Bu durumda söz konusu tensikat gerçekleşirse, 7-8 bin işçinin işini kaybetmesi anlamına gelecek.

Tensikatlar, kriz dönemlerinde işverenlerin ilk başvurdukları yöntem, işçi ve emekçiler içinse ödenebilecek en ağır bedellerden biri… Üstelik sorumlusu olmadıkları bir krizin bedeli… Oger Grubu kredi borcunu ödeyemediği için şu an Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi rehin durumda. Yeniden satışı yapılarak bu hisseler ve kredi veren bankalar kurtarılmaya çalışılıyor. Karşılığında ise binlerce işçinin ve ailesinin hayatının karartılması söz konusu.

Bu kabul edilemez! Tensikatlar yasaklanmalıdır!

Türk Telekom’da tensikat iddialarına karşı acilen işyeri sendika temsilcilerinin de dâhil olduğu işyeri komiteleri oluşturulmalıdır. Bu komiteler, işyerinde dayanışmanın koşullarını yaratmayı hedeflemelidir.

Bu dayanışmayı işyeri dışına taşıyabilmek, 15 şeker fabrikasının özelleştirilmesinin gündemde olduğu bu dönemde Türk Telekom bilançosunu ortaklaştırabilmek, şeker işçileri ile Telekom işçileri arasında bir dayanışma örebilmek büyük önem taşımaktadır.

Özelleştirmenin bilançosu ortadadır! Hisselerinin yeniden satışı işçiler ve emekçiler için bir çözüm sunmayacaktır. Türk Telekom işçi denetimi altında kamulaştırılmalı, işletme defterleri işçilere açılmalıdır.

Suriye’ye yönelik emperyalist saldırıyı lanetliyoruz! NATO, Ortadoğu’dan defol!

0

14 Nisan sabahı saat 4 dolayında ABD, İngiltere ve Fransa hava ve deniz kuvvetleri Suriye’nin Dima, Masyaf, Kalamun ve Kisvah bölgelerini Tomahawk ve diğer türden yüzü aşkın füzeyle bombaladılar. Emperyalist güçler, adı geçen bölgelerde Suriye rejiminin kimyasal silah araştırma ve geliştirme merkezlerini, depolarını ve komuta merkezlerini hedef aldıklarını açıkladılar. Son haberlere göre herhangi bir can kaybı olmadı.

ABD emperyalizmi Esad rejimini Duma’da kimyasal silah kullandığı iddiasıyla (bak. Duma’daki kimyasal saldırıyı şiddetle lanetliyoruz!) cezalandıracağını ilan etmiş ve başta İngiltere ve Fransa olmak üzere emperyalist NATO ülkeleri bu saldırıyı destekleyeceklerini ilan etmişlerdi. Esad rejiminin yanında yer alan Rusya ise saldırıya karşı çıkmakla birlikte, Washington ile yaptığı gizli diplomasi sonucunda kenara çekilmiş ve saldırının gerçekleşmesinin yolunu açmıştır. Bu anlaşma nedeniyle de saldırı sınırlı olmuş ve Esad rejimi için en az zararla sonuçlanması sağlanmıştır.

İşçi Demokrasisi Partisi, Suriye halkına yönelik bu saldırıyı ve emperyalist güçler ile Rusya’nın ve bölgedeki yayılmacı güçlerin bu halkın üzerindeki pazarlıklarını lanetler ve reddeder! Türkiye hükümetinin bu saldırıyı olumlamasını da şiddetle kınar! Gerek kimyasal gerekse diğer her türden saldırılarının sorumluları Esad rejiminin yanı sıra bu emperyalist ve yayılmacı güçler, onların besledikleri İslamcı çeteler ve halk düşmanı gerici milis sürüleridir. Hepsi birlikte, 2011’de başlamış olan büyük Suriye emekçi halk devrimini ezmenin, Suriye halklarını bölmenin ve bölgeye egemen olmanın çatışması içindedirler.

Tüm dünya işçi sınıfını, emekçi örgütlerini, ilerici ve siyasi güçlerini, Suriye’deki diktatörlük rejiminin, gerici çetelerin, emperyalist ve yayılmacı güçlerin saldırıları karşısında Suriye halklarının yanında yer almaya çağırıyoruz. Görevimiz bu saldırgan ve vahşi gerici güçlerin karşısında Suriye demokratik devriminin yeniden canlanması için mücadeleci Suriye halklarının yanında yer almak ve onları her yolla desteklemek olmalıdır.

Kahrolsun Suriye’ye yönelik emperyalist saldırılar!

Rusya ve diğer yayılmacı bölge güçleri, Suriye’den elinizi çekin!

İş güvenliği yok, OHAL ve iş cinayetleri var

0

Hükümet büyüme oranlarıyla övünedursun, Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü olmayı sürdürüyor. Ölen işçiler için %11 oranındaki büyüme hiçbir şey ifade etmiyor. Aslına bakarsanız büyüme oranının yüksekliğinin hiçbir işçi için anlamı yok. Asgari ücret açlık sınırının çok altında seyretmekte, iş koşulları kötüleşirken güvencesiz çalışma bir kaide olarak devam etmekte. İşsizlik ise %11 seviyesine yaklaşmış durumda. Fakat emeğimizin patronlar tarafından yoğun sömürüsü sonucu yükselen bu büyüme oranları bizlere de bir şeyler ifade edebilir.

Büyümeden elde edilen kârların yalnızca ufak bir bölümüyle işyerlerinde gerekli güvenlik önlemleri alınacak olsa pek çok iş arkadaşımız şu an hayatta olabilirdi. İş cinayetlerinin en çok yaşandığı alan tabii ki en örgütsüz, en güvencesiz ve en düşük ücretlere çalışılan yerlerden biri olan şantiye, yani inşaat sektörü. Bu sektördeki ölümler AKP döneminde, inşaat patronlarının sermayeleri gibi katlanarak artmış durumda. Şantiyelerdeki iş cinayetlerinin %70 oranla en büyük nedeni ise yukarıdan bir cismin düşmesi ya da inşaatın yüksek bir noktasından aşağıya düşmek. Türkiye’de en çok işçi ölümüne sebep veren bu iki kazayı engellemek ise gerekli önlemler alındığı takdirde çok kolay. Zira bu gerekli önlemler alınmadığı için bunlar kaza değil iş cinayeti oluyor. Patronlar iş güvenliği önlemlerine para harcamak istemedikleri için işçiler göz göre göre hayatlarını kaybediyor.

Eğer patronlar kazandıkları devasa miktarların ufacık bir bölümünü iş güvenliğine yatırmış olsalardı, bu ay şantiyede hayatını kaybeden Mehmet Özdemir (Uşak), Melih Akdağ (Düzce), Hamit Yılmaz (Konya), Saut Kulp (Samsun), Ahmet Kerekti (Urfa), Rahmi Öztekin (Bolu), Egemen Öztürk (Konya), Mücahit Öztürk (Konya), Feyyaz Kaçmaz (Konya), Mustafa Aslan (Bursa) ve kayıtlara geçmeyen birçok işçi şu an hayatta olacaktı.

İnşaat sektörü tabii ki de iş cinayetlerinin yaşandığı tek alan değil. Metalden tekstile, tarımdan madene patronlar tarafından işletilen her işletme işçiler için hayati tehlike taşıyor. Yine bu ay Bolu’da bulunan bir linyit madeninde 30 yaşındaki İbrahim Değirmenci göçük altında kalarak hayatını kaybetti. İzmir’in Aliağa ilçesinde bulunan bir demir çelik fabrikasında ise yüksek ihtimalle bakımı yapılmamış bir vincin halatının kopması üzerine tonlarca yükün üstlerine düştüğü 47 yaşındaki Mehmet Sait Akan ve 49 yaşındaki Mehmet Emin Arık hayatlarını kaybettiler.

Kapitalizm için sıklıkla modern kölelik düzeni gibi betimlemeler yapılır. Fakat modern patronların antik köle sahiplerine göre bir avantajları var: İşgücü piyasası sınırsız. Köle sahibi, sahibi olduğu insanın ertesi gün de çalışabilmesi için hayatta kalmasına özen gösterir fakat ücretli emek sömüren bir patron, işçinin ölümünü umursamaz. Ne de olsa geniş işsiz kitleleri arasından boğaz tokluğuna, güvencesiz ve güvenliksiz çalışmaya dünden razı işçileri bulmak gayet kolaydır. İnsanlık dışı koşullarda ölümle burun buruna çalıştırılan işçilerin tek umuduysa örgütlenmektir. Bugün iş cinayetlerinin haber olarak basında geçmesi bile geçtiğimiz iki yüzyılda verilen sınıf mücadelesine dayanmaktadır. İşçiler greve çıkmasa hiçbir sermayedar onları insan olarak görmeye meyilli değildir.

Bizim en büyük silahımız birliğimizdir. Modern sanayideki işbirliğimiz sayesinde dünyayı her gün yeniden inşa ediyoruz, emeklerimizin ürünlerini ise patronlar tüketiyor. Hükümet Olağanüstü Hal (OHAL) ile grevleri boşuna yasaklamıyor. Ne kadar az grev, o kadar çok sömürü; ne kadar çok sömürü, o kadar büyüme oranı. OHAL’in ilanının ardından iş cinayetlerinin %10 artmış olması bir tesadüf değil; tek savunma aracımız olan grev, hükümet tarafından patronlar lehine elimizden alınmıştır. Ölmeden çalışabilmek için yapabileceğimiz en önemli şey, üretim süreci ve güvenlik konularında işyerlerinde işçi ve sendika denetim komitelerinin kurulmasıdır. Patronların ve onları koruyan hükümetlerin sorumlusu olduğu bu cinayetler karşısında grev silahını kullanabilmeyi unutmamalıyız.

Duma’daki kimyasal saldırıyı şiddetle lanetliyoruz! Sorumluları insanlık suçu işlemişlerdir!

0

Tarafların iddiaları ne olursa olsun, bölgeden gelen bilgiler ve görüntü kayıtları Suriye’nin Duma kenti üzerine bir kimyasal silah saldırısı yapıldığı bir gerçektir. Bu saldırıyı gerçekleştiren ve saldırı emrini veren kişiler ve merciler, çoluk çocuk onlarca kişinin ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına neden olan herkes bu vahşetin sorumlusudur. İnsanlık suçu işlemişlerdir. Ama sadece onlar değil: Bu canice gerçeği saklamaya, saptırmaya, sorumlularını aklamaya ve katliamı küçümsemeye gayret eden tüm kişi ve çevreler de işçi ve emekçi halklar karşısında suçludurlar, vahşetten aynı oranda sorumludurlar.

Saldırının hemen akabinde Esad’ın diktatörlük rejimi ve onun baş destekçileri Rusya ve İran, saldırının rejim tarafından gerçekleştirilmediği savunmasına geçtiler. Hatta bazı liberal ve “sol” çevreler de, Duma’yı ele geçirmenin eşiğindeyken Esad’ın böyle bir çılgınlık yapmayacağı teziyle diktatörü aklamaya çalışmaktadırlar. Oysa daha Suriye devriminin ilk demokratik şahlanış anından itibaren silahsız sivil göstericileri bombardımana tutan ve ülkeyi kanlı bir iç savaşa sürükleyerek yüz binlerce insanın ölümüne neden olan eli kanlı, gözü dönmüş bir rejimin bu vahşeti gerçekleştirmemesi için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki, insan hakları kuruluşları Esad rejiminin iç savaşın başlamasından itibaren onlarca kez kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiğini tespit etmişlerdir.

Öte yandan, evet Esad rejimi Duma’yı ele geçirmek üzereydi ve İslamcı milislerin kenti boşaltmasına izin vermeye başlamıştı. Ama onun için sorun İslamcı milislerin de ötesindedir: Duma ve Doğu Guta Esad diktatörlüğü karşısında en muhalif bölgelerindendir ve İslamcıların bölgeyi terk etmesinin ardından demokratik devrimci muhalefetin yeniden canlanması bir olasılıktır. İşte Esad buna izin vermemek için bu bölgeler üzerinde kıyımını sürdürmektedir ve bunu Putin diktatörlüğünün ve İranlı mollaların desteğiyle gerçekleştirmektedir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ve İngiliz emperyalistlerinin, teslim olmakta olan Almanya’nın Dresden kentini “hiç gereği yokken” canice bombalayarak yerle bir etmeleri gibi: Zira emperyalistler Dresdenli işçi ve emekçi sınıfların Nazi diktatörlüğünün yıkılmasıyla birlikte kapitalizme karşı seferber olabileceklerini biliyorlardı ve nedenle kentin emekçi halkını çoluk çocuk demeden kıyımdan geçirdiler. Esad da Suriyeli emekçilerden, emperyalist bir bombardımandan daha fazla korkmaktadır.

Duma’daki bu vahşi cinayeti işleyenlerin İslamcı milisler olabileceğini söyleyenler de var. Neden olmasın? Suriye devrimini ezmekte Esad’la, emperyalistlerle, Türkiye’yle el ele veren bu cani sürülerinin ne tür katliamlar yaptıkları herkesçe biliniyor. Ama bu durum, Esad rejimini ve onun kadar emperyalist ülkeleri sorumluluktan kurtarmaz. Zira onları hapishanelerden salıp devrimci halk güçlerinin üzerine süren, silahlandırıp kışkırtan bizzat Esad’ın kendisi değil miydi? Ardından hemen bölgeye üşüşen başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist güçler de bunları besleyip eğitmedi mi? Bu paralı eşkıyaların her birini kendi amaçlarına göre kullanıp halkın katledilmesine neden olanlar emperyalistler ve bölgedeki diğer yayılmacı, gerici hükümetler değil miydi? Bu açıdan, bombayı hangi elin attığı kadar, hatta ondan da önemlisi, Suriye’yi kana bulayan Esad rejimi ile tüm emperyalist ve yayılmacı leş kargaları da sorumludur bütün bu vahşetten.

Şimdi ABD ve Fransız emperyalizmleri Suriye’yi bombalayacaklarını söylüyorlar. Doğrudan veya dolaylı olsun, bizzat kendilerinin sorumlusu oldukları bir vahşetin “intikamını” alacaklarmış! Yayılmacı Rus rejimi de Esad diktatörlüğünü koruyacağını ilan ediyor. Kimi çevrelerde yeni bir dünya savaşı korkusu yaratan bu kriz büyük olasılıkla (Rusların da bir kenara çekilmesiyle) 2017’de gerçekleşen ABD bombardımanından daha şiddetli bir saldırıya yol açacaktır. Geçen sene İdlib’de Esad rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal saldırının ardından ABD Humus yakınlarındaki hava üssünü Tomahawk füzeleriyle vurmuştu. Ama böylesi bir saldırı büyük bir olasılıkla Suriye’deki kimyasal tesislerin ve bir dizi hava üssü ile hava meydanının tahrip edilmesinin, hatta bazı rejim binalarının vurulmasının ardından gizli diplomasiyle sona erecektir. Dolayısıyla söz konusu olan yeni bir dünya savaşı ihtimali değildir. Bu kriz Suriye’nin paylaşılmasında emperyalizm ile diğer yayılmacı güçler arasındaki pazarlıkların son evresidir. Esad rejimi dâhil tüm burjuva kapitalist hükümetler kendi paylarını artırabilmek için Suriye halkı üzerinde kanlı bir kumar oynamaktadırlar. Bu kumarın diyetini ise bütün bu ülkelerin işçi ve emekçi halkları ödemektedir.

Duma katliamının sorumluları Esad rejimi, ABD, Rusya, onların maşaları olan İslamcı milisler ve bunların ardında saf tutan tüm bölge hükümetleridir! Hepsi Suriye halkı üzerinde insanlık suçu işlemişlerdir!

Kahrolsun Esad’ın diktatörlük rejimi!

ABD emperyalizmi, Rusya ve tüm diğer müdahil dış güçler, Suriye’den defolun!

Türkiyeli işçiler ve emekçiler, başta Duma halkı olmak üzere tüm Suriyeli emekçilerin yanındadır!

Fransa’da sosyal saldırılara karşı grev dalgası

0

22 Mart Perşembe günü Fransa genelinde mevcut dokuz sendika konfederasyonunun yedisinin çağrısıyla yüz binlerce emekçi, Cumhurbaşkanı Macron’un öngördüğü sosyal reformlara karşı greve çıktı. Ülkenin her yerinde farklı sektörlere yayılan grev adeta hayatı durdu. Ulaşım aksadı; uçuşlar, otobüs ve tren seferleri iptal edildi; bazı hastanelerde hizmet verilemedi. Her dört okuldan birinde eğitime ara verilmek zorunda kalındı. Seferberliğin son derece önemli sektörlere yayılmış olması, mücadeleye ivme kazandırıyor.

Seferberliği tetikleyen Macron’un reform paketi, hükümetin beş yıllık görev süresinde en az 120 bin kamu emekçisinin işten çıkarılmasını, kamu sektöründe iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkarmaların ve kadro yerine sözleşmeli geçici çalışmanın yaygınlaştırılmasını öngörüyor. Öte yandan emekli maaşlarının düşürülmesi gibi, emekçiler bakımından birçok hak kaybı da paketin kapsamında yer alıyor.

“Ülkeyi modernize etme” adı altında Fransız işçi ve emekçilerinin sosyal kazanımlarına yönelik yapılan bu saldırılar, başta memurlar olmak üzere demiryolu işçileri, sağlık çalışanları, otobüs sürücüleri, hava kontrolörleri gibi geniş bir yelpazede birçok sektör ve iş kolunu seferber etti. Macron’un kemer sıkma politikalarını hayata geçirerek ekonomik krizin faturasını işçi ve emekçilere çıkarmayı başarması için, öncelikle bu geniş seferberlikleri yenmek zorunda. Ancak reformun doğrudan hedefinde olmayan sektör çalışanlarının da kamu emekçilerine destek grevine çıkması hükümetin işini oldukça zorlaştıracak gibi görünüyor.

Üstelik 22 Mart’taki grev reform karşıtı mücadelenin yalnızca başlangıcını oluşturuyor. Demiryolu işçileri, üç aylık bir iş yavaşlatma eylemine başladıklarını duyurdular. Kamu sektöründeki grevin yenilenmesi ise gündemin ilk maddesini oluşturuyor. Geniş çapta bir saldırı, yine geniş bir mücadeleyle geri püskürtülebilir. Bu nedenle mücadelenin başarısı, grevin tüm sektörlere yaygınlaştırılması ve sürekli kılınmasına doğrudan bağlıdır. Sosyal saldırı planlarını durdurmak amacıyla, süresiz bir genel grevin ilan edilmesi son derece önemlidir. Aksi takdirde seferberliğin sendikal bürokrasinin de katkısıyla parçalanması ve mücadele enerjisinin soğurulması uzak bir ihtimal değildir.

Tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin aileleri: Sizleri kötülüğü karşı iyiliğin, zorbalığa karşı aklın yanına davet ediyoruz!

0

19 Mart Pazartesi çeşitli üniversitelerde Afrin lokumu dağıtımı sırasında ‘’savaşın lokumu olmaz!’’ diyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine dönük gözaltılar ve tutuklamalarla devam ediyor. Tutuklanan öğrencilerin aileleri, 10 Nisan Pazartesi günü İstanbul Tabip Odası’nda bir araya gelip basın açıklamasında bulundu. Çok sayıda siyasetçi, gazeteci, öğrenci ve veli de destek amaçlı oradaydı.

Yapılan basın açıklamasını okuyan tutuklu öğrencilerden Deniz Yılmaz’ın babası Bülent Yılmaz ‘’Çocuklarımız hedef gösterilmiştir. Bir an önce hedef gösterenlerin özür dilemesini ve bu hukuksuzluğun son bulup, çocukların derhal serbest bırakılmasını istiyoruz’’ deyip basın açıklamasını sonlandırdı.

Açıklama, diğer tutuklu öğrencilerin ailelerinin söz almasıyla devam etti. Aileler, çocuklarını özgür ve haksızlığa karşı duyarlı insanlar olarak yetiştirdiklerini ve çocuklarının cezaevlerinde değil kampüslerde olmaları gerektiğini vurguladı.

Öğretim üyeleri adına konuşma yapan, Boğaziçi Üniversitesi eski Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Faruk Birtek ‘’Boğaziçi Üniversitesine dışarıdan müdahale olmuştur. Bizim üniversitemizde her görüş açıkça ifade edilirdi. Bir zamanlar eğitim hakkı gündeme geldiğinde başörtülü öğrencilerin tek girebildiği yer bizim okulumuzdu, şimdi ise yapılan muameleye bakın. Ve bu öğrencilerin hepsi benim öğrencim, bunların terörler alakaları yok, hepsi pırıl pırıl insanlar. Derslikte berabersek hapishanede de onlarla beraber olmak istiyorum’’ diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Son olarak öğrenciler adına konuşan Tilbe Akan ise ‘’Cesur arkadaşlarımızla gurur duyuyoruz. İnsani duygularımız terörize edildi.’’ dedi ve basın açıklaması alkışlarla son buldu.

Düşünce ve ifade özgürlüğü yok sayılamaz!

Boğaziçi tarihinde bir ilk olan bu olaylar, OHAL dönemiyle birlikte üniversitelerde artan baskıların bir göstergesi niteliğinde. Saray rejimi karşısında duran herkes ‘’terörist’’ ilan ediliyor, hedef gösteriliyor ve rejim karşıtı herkesin her türlü zorbalıkla düşünce ve ifade özgürlüğü yok edilmeye çalışılıyor. Eğitim benzeri bir demokratik hakkın ‘’komünist’’ gençlerden alınacağı yönünde ki açıklamalar da sarayın antidemokratik yüzünü bir kez daha gösteriyor.

 

Bizler, tutuklu öğrencilerle dayanıştığımızı belirtip, bu hukuksuzluğun son bulmasını ve tutuklu tüm öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Eğitim hakkının gaspına son deyip; bilimsel, parasız, laik ve anadilde eğitim talebini de bir kez daha yineliyoruz.

Boykotun koşulları; işçiye yalan söylenmez

0

Seçim yasalarında Tek Adam rejiminin her türlü hileyi yapabilmesini olanaklı kılan değişikliklerin yasalaşmasından sonra, bir dizi çevrede 2019 seçimlerinin boykot edilmesine yönelik görüşler ileri sürülmeye başladı.

Ama hemen söyleyelim, boykot devrimci bir taktiktir. İşçileri ve emekçileri, elinden oyuncağı alınan küskün çocuk durumuna düşürmek değildir. Boykot, devrimci sınıf seferberlikleri sürecinde ve iktidara yönelik bir talep halinde ileri sürülür ve örgütlenir.

Örneğin, burjuvazi kendi arasında iktidar paylaşımı için seçimler düzenlerken, işçi ve emekçiler kendi yönetim organları etrafında toplanırlar ve hatta bu organların ayrı seçimlerini düzenlerler. Yani ülke yönetimi iki iktidar organı arasında mücadeleye dönüşür. İşte o zaman işçiler ve emekçiler burjuvazinin seçimini boykot edip kendi konseylerinin, şuralarının, meclislerinin seçimlerini düzenlerler.

Şimdi soralım: 2019 seçimlerinin boykot edilmesini önerenler, halihazırda veya ufukta emekçi kitlelerin devrimci bir seferberlik halini ve kendi yönetim organlarını yaratma olasılığını görüyorlar mı?

Böyle bir durum yok ortada. Bu nedenle de bizler daha başından beri işçi ve emekçi örgütlerini bir araya gelmeye ve oluşturulacak bir işçi-emekçi cephesiyle kitleleri seferber etmeye çağırıyoruz. Kitleler elbette tek adam rejiminden hoşnutsuzlar, ama önlerinde güvenebilecekleri birleşik bir önderlik göremiyorlar. Eğer boykot önerilecekse önce kitleleri kurulacak işçi-emekçi organları etrafında seferber etmek gerekiyor.

Bir de diğer uç var.

Onlar da, “tüm demokratik kesimleri bir araya getirelim” diyorlar. Bütün amaçları, RTE’nin Cumhurbaşkanı seçilmemesi. Hatta RTE’nin karşısında kim olursa olsun, onun seçilmesi.

Sonra ne olacak? Savaşan askerler evlerine mi dönecek? NATO üsleri kapatılıp emperyalistlerle tüm anlaşmalar iptal mi edilecek? Patronlar işçi atmayı durdurup işyerlerinin kapılarını sendikalara mı açacaklar? Ücretler insanca bir düzeye mi yükseltilecek? Özelleştirmeler durdurulup, şimdiye kadar özelleştirilen işletmeler tazminatsız kamulaştırılacaklar mı? Sağlık ve eğitim hizmetleri devlet garantisi altına mı alınacak?

Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. İşçiye yalan söylenmez. “Önce demokrasi, sonra sosyal ve ekonomik haklar” gibi anlayışların hiçbir sonuç vermediğini, sadece işçileri ve emekçileri aldatmaya yaradığını bilme zamanı gelmedi mi?

RTE’den ve AKP-MHP’den kurtulmak isteyenler bunu ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını elde edebilmek için yapıyorlar. O halde görev, bütün bu talepler doğrultusunda işçi ve emekçi örgütlerini bir araya getirip güçlü bir seferberlik yaratabilmektir. Seçimlere doğru kitlelerin politikleştiği süreç bunun için en elverişli zamandır.

Ve rejimin sahte seçimlerine karşı seçenek, kitlelerin taleplerini anayasallaştıracak yepyeni bir iktidar odağı olarak bir Kurucu Meclis için harekete geçmeleri olamaz mı?

Kendimiz için, gelecek için!..

0

AKP, iktidarı boyunca siyasal demokrasinin araçlarını kendi yararına en iyi şekilde kullandı. Siyasal etki alanını genişletmek, manevra kabiliyetini artırmak adına her fırsatı ve ittifakı itinayla değerlendirdi. Kendisi için ömrünü tamamlayan her araç ise sonrasında işlevsizleştirildi, değersizleştirildi ve hatta imha edildi.

Sonuç, Meclis’i ve yargıyı tamamen devre dışı bırakan OHAL ve KHK uygulamaları sonucunda varlığını açık baskı politikalarıyla sürdürmeye çalışan bir rejimden ibaret…
Meşruiyetini kaybetmiş, bütün meşruiyet iddiasını dayandırdığı seçimlerin dahi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirildiği bir rejim. Sansürlenen ve tekelleşen eğitim, medya ve hukuk sistemiyle, devletin tüm ideolojik aygıtlarıyla desteklenen bir rejim.

Kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen için yaşam alanını gittikçe daraltan, onu doğrudan düşman ilan eden bir rejim. Kendi çıkarları için olabildiğince örgütlü bir iktidar.
Ama gelin görün ki bu büyük gücü aynı zamanda en büyük zayıflığı durumunda. Çünkü gittikçe yiten meşruluğunu, kendisinden olmayandan, düşmanlaştırma üzerine kurduğu siyasetten aldığı güç ile dolduruyor.

Bunun karşısında ise düşünce ve ifade, seçme ve seçilme, örgütlenme gibi siyasal demokrasinin temeli olan hak ve özgürlüklerin savunusu; güvenceli iş, sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi temel ekonomik taleplerin savunusu; kadın, LGBTİ ve çocuk haklarının savunusu; doğanın talanına karşı çevre haklarının savunusu ve en temelde insanca yaşam hakkımızın savunusu adına her zamankinden çok daha kapsayıcı bir muhalefetin dinamiklerini yaratıyor.

Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada günden güne artan baskıcı, gerici, ayrıştırıcı politikalar karşısında büyüyen hoşnutsuzluk çeşitli eylemliliklerle dışa vurulurken bu dinamiği de açıkça gözler önüne seriyor.

Geçtiğimiz 8 Mart’ın tüm dünyada son yılların en kitlesel gösterilerine sahne olması bir tesadüf mü? Arjantin’den Türkiye’ye, İspanya’dan ABD’ye taleplerin ortaklaşmaya başlaması tesadüf mü? Ya da grev gibi sınıf hareketinin en önemli mücadele araçlarının yeniden öne çıkması?

Elbette değil.

Bu, yaratılan korku ve umutsuzluk dalgasına karşı kadın ve erkek emekçilerin direncinin bir göstergesi. Ülkedeki tüm sindirme ve yıldırma politikalarına rağmen, yerellerde OHAL ve seçimler üzerinden “ne yapmalı” sorusu tartışılabiliyorsa bu da bu direncin göstergesi. Eğer siyaset en temelde bir etki alanı mücadelesiyse ve bugün işçi ve emekçiler için bunun araçlarına ulaşma yolu her zamankinden daha kısıtlıysa, o zaman koşullar sesimizi öncelikle en yakınımızdakine duyurmak zorunda olduğumuza işaret ediyor. Mücadelemizi işyerimizden, mahallemizden başlayarak örmek zorunda olduğumuzu hatırlatıyor.

Çünkü nedenlerimiz çok… Tek eksiğimiz ise, hem ulusal hem uluslararası arenada ortak çıkarlarımız etrafında bir araya gelebilmek… Evlerimizde korkuyu bekleme lüksümüz yok. Rejimin karşısında parçalı ve kendiliğindenliği aşamayan muhalefet halini, kendisi için yani ortak sınıf çıkarlarının farkında, örgütlü ve birleşik bir mücadele haline dönüştürebilmemiz gerekiyor.

1 Mayıs’ı bugün her zamankinden önemli kılan da eğer başarabilirsek bu olacak!

Dünya kadınları 8 Mart’ta baskıcı rejimlere hayır dedi!

0

Bu yıl 8 Mart’ta tüm dünyadan milyonlarca kadın emekleri, bedenleri ve kimlikleri üzerindeki baskı ve sömürüye hayır demek için sokaklardaydı. Pek çok ülke ve kentte kitlesel eylemler yapan kadınlar dayanışmayı, birbirlerine ses olmayı ve birlikte güçlenmeyi örgütlediler. Yalnızca 8 Mart’larda değil geçtiğimiz dönemde gerçekleştirilen kadın eylemlerinin sözü ve gündemi farklı da olsa talepler ortaklaştırılmıştı: Kadına yönelik şiddetin her türlüsüne, ücret eşitsizliğine, kürtaj yasağına, cinsiyetçi baskıcı rejimlere hayır!

Son yıllarda Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketiyle kadın mücadelesinin başını çekenlerden olan Arjantinli kadınlar “grev yapalım, örgütlenelim, birbirimizin sesini duyalım” diyerek dünya kadınlarını 8 Mart’ta greve çağırdı. Kadın kırımına karşı mücadele veren binlerce Arjantinli kadın “Hayatı ve özgürlüğü istiyoruz” dedi.

Sağcı Halk Partisi’nin iktidarda olduğu İspanya’da altı milyona yakın kadın 8 Mart’ta hayatı durdurarak greve çıktı. İspanya’da 200’den fazla yerde düzenlenen eylemlerde kadınlar “Biz durursak dünya durur” dedi. Ellerinde tencere ve tavalarla sokakları dolduran milyonlarca kadın erkeklerle aynı ücreti almayı ve cinsel sömürü düzeninin son bulmasını talep etti.

Türkiye’de 8 Mart yürüyüşüne katılan on binlerce coşkulu kadın OHAL’e ve AKP’nin baskıcı ve cinsiyetçi politikalarına karşı taleplerini haykırdı. Dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen bu eylemler ve yükseltilen talepler yalnızca 8 Mart’la sınırlı değil, geçtiğimiz yıllarda da kadın mücadelesinin başını çekmeye devam ediyorlardı.

Polonya’da milyonlarca kadın kürtaj yasağına ve faşizan hükümete karşı sokağa çıkarak Polonya hükümetine geri adım attırdı. İzlanda’da eşit işe eşit ücret talebiyle sokağa çıkan binlerce kadının eylemleri sayesinde artık kadınlarla erkeklerin eşit ücret alması yasal bir zorunluluk haline geldi. İzlandalı kadınlardan esinlenen Fransız kadınlar da aynı taleple eyleme geçtiler. Paris’in yanı sıra birçok kentte iş bırakan kadınlar ücret eşitsizliğini protesto etti. ABD’de Trump’ın cinsiyetçi, ayrımcı ve ırkçı politikalarına ve söylemlerine karşı harekete geçen milyonlarca kadının yürüyüşü tüm dünyadaki kadınlar tarafından sahiplenildi. İran’da molla rejiminin ataerkil baskı politikalarına ve bu politikalardan biri olan başörtüsü zorunluluğuna karşı korkusuzca mücadele veren kadınlar, ülkede sanayi bölgeleri ve fabrikalarda başlayan eylemlere de dahil olarak sınıf taleplerini ve kadın mücadelesini bir araya getirdi.

Pekiyi, son zamanlarda farklı farklı ülkelerde kadınların aynı taleplerle sokaklara çıkması tesadüf mü? Neoliberal düzenin bekçisi ve uygulayıcısı olan cinsiyetçi baskı rejimlerinin çoğalmasıyla kadına yönelik şiddet kadın kırımına dönüştü. Fail ise tek tek erkekler olduğu kadar erkekleri cezasızlıkla ödüllendiren ve cesaretlendiren baskıcı rejimler oldu.

Kadınlar, muhafazakârlığı dayatan; sistematik ve politik olan erkek şiddetini görmezden gelen ve kadınları işsizlik ve yoksullukla “terbiye” etmeye çalışan erkek egemen kapitalist düzene ve onun koruyucusu olan baskı rejimlerine hayır diyor. Dünya kadınları birbirlerinden güç alıyor ve erkek ve devlet şiddetine maruz kalmadıkları, sömürülmedikleri bir dünya için HAYIR diyor.

Değişmeyen Tek Şey…

0

İktidarın tepesinde dinde güncelleme tartışması sadece iki gün sürdü! Birinci gün, en tepedeki, mealen, bugünün ihtiyaçları 1400 yıl öncenin şartlarına uyarlanamaz diyerek tartışmanın önünü açtı. Lehte aleyhte, giderek daha da genişleyeceği anlaşılan büyük bir tartışma başladı. İkinci gün, güncelleme gerekir diyerek tartışmayı başlatan, kim dinde reform diyorsa din düşmanıdır diyerek en azından şimdilik ve kendisi için tartışmayı noktaladı.

Aslında, noktalamak zorunda kaldı demek, daha doğru olur. Çünkü dinde güncelleme fikrine “içeriden” o denli güçlü ve şiddetli itirazlar geldi ki ısrar etmek tartışmayı başlatanı ummadığı ve asla istemeyeceği yerlere sürükleme potansiyelini gösteriverdi! Başını özellikle mütedeyyin kadınların çektiği güncelleme yanlısı eğilimlerin desteği bu yüzden ağırlık oluşturamadı. Bir kez daha dogmatik, tutucu ve erkek egemen anlayış değişim, gelişim ve yenilenme isteği ve arayışına baskın geldi.

Pekiyi, neden böyle oldu? Böyle olması normal mi, yoksa şaşırtıcı mı? “Dinde reform diyen din düşmanıdır” deyince tartışmaya yol açan ihtiyaçlar da ortadan kalkmış mı oldu? Ve en önemlisi ortada bu yönde bir talep yok gibi görünürken nasıl oldu da en tepeden tartışma açıldı ve aynı hızla da kapatıldı?

Bu soruların tümü için ortak cevap şu olabilir: Hayat fikirleri takip etmez, fikirler hayat tarafından şekillenir! İnsanların hayatlarını şekillendirenin de inançlar olduğu sanılsa da gerçek tam tersidir. İnançları şekillendiren de hayattır! Öyle olmasaydı insanlık halen yer ve gök tanrılarına ve çeşitli totemlere inanıyor olurdu. Öyle olmasaydı hiçbir insan kabilesinin sınırlarını terk etmez, her şey ilk günkü gibi kalırdı. Öyle olmasaydı bu satırlar yazılmazdı. Her türden iktidar sahibinin tartışmadan ve yenilikten ölesiye korkmasının nedeni de budur. Bir yandan bu gelişim ve dönüşümü görüp onu kendi çıkarlarına uygun hale getirmeye çalışırlar ama bunu yaptıkları an ilk tartışılanın da kendileri olduğunu görüp korkar ve bastırırlar.

Şüphesiz değişmeyen tek şey insanların daha güzel ve huzurlu bir hayat özlemidir. İnsanlık tarihi bu özlemlerin çeşitli inanç ve fikirlerle giderilmesi çabasıyla doludur. Gün gelir, çözüm olan sorun haline gelip ayak bağı olur. Ve eninde sonunda değişim vakti gelip kapıyı çalar. Aynı bugünlerde olduğu gibi…

1 Mayıs’a hazırlanırken…

0

Daha bir yıl kala ülke hızla seçim atmosferine sürükleniyor. Parlamentodaki burjuva partiler gizli veya açık ittifaklarla iktidar olmanın çabası içindeler. AKP-MHP bloku Tek Adam rejimini kalıcılaştırmayı, yağma ve baskı düzenini korumayı hedefliyor. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi ise bütün amaçlarını RTE’nin cumhurbaşkanı seçilmemesi üzerinde yoğunlaştırıyorlar. İşçi ve emekçilerin gündelik ve acil sorunları ve talepleri geri plana itilmiş durumda.

“Önce AKP’yi iktidardan indirelim, sonra gerisine bakarız” gerekçesi işçi sınıfını aldatmaktan başka bir işe yaramaz. İşçi ve emekçi yığınlar zaman kaybetmeden bu seçim sürecine kendi talep ve sloganlarıyla, kendi adaylarıyla girmek, bunların doğrultusunda seferber olmak durumundadır. Bu en azından, gelecekteki hükümetleri zorlayabilmek için gereklidir.

Bu açıdan DİSK başkanlar kurulunun 13 Mart’ta yaptığı toplantıda aldığı kararları önemsiyoruz. “Emeğin demokrasi seferberliğini” ilan etmiş olmaları, bu kararın hayata geçirilmesi durumunda işçi ve emekçi yığınlara güç ve cesaret verecektir.

DİSK’in özellikle, “bu süreci en geniş emek ve demokrasi güçleriyle beraber yürümeye” karar vermiş olması, siyasi ve toplumsal alanda bir İşçi-Emekçi seçeneğinin ortaya çıkarılmasında son derece etkili olabilir. Şimdi DİSK’ten talebimiz bu kararların hayata geçirilmesi doğrultusunda somut adımlar atmasıdır.

Bu anlamda bu yıl 1 Mayıs mücadele gününü, tüm gücümüzle yeni bir işçi-emekçi kutbunun yaratılması için bir ilk adıma dönüştürmeliyiz.

* * *

Öte yandan, Afrin bölgesine dönük olarak başlatılan operasyonun 58. gününde Afrin kent merkezi, TSK ve ona bağlı olarak faaliyet yürüten “ÖSO güçleri” tarafından ele geçirildi. Operasyon sonucunda binlerce insan hayatını kaybederken yüz binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

“Sınır bölgelerimizi terörden temizlemek” olarak sunulan operasyonun asıl amacının, başından itibaren, AKP-MHP blokunun içeride yitirdiği meşruiyeti savaş politikaları ve Kürt düşmanlığı üzerinden yeniden kazanmak olduğunu vurguladık. Afrin kent merkezine girildiğinin bir “fetih ruhuyla”, “Çanakkale Şehitleri Anma Gününe” denk getirilerek ilan edilmesi, operasyonun AKP-MHP blokunun bir seçim yatırımı olduğunu açıkça ortaya koymaktaydı.

“Zeytin Dalı Harekâtı’nın” beklenenden hızlı bir şekilde ve “Fırat Kalkanı’ndan” daha az bir kayıpla neticelenmesi, her şeyden önce, Saray’ın Suriye’de ABD ve Rusya arasındaki çatlaklara kendi açısından başarılı bir şekilde oynayabilmesi sonucunda gerçekleşti. ABD ve Rusya’yla yürütülen yoğun ve gizli diplomasi ile ABD ve Rusya’nın kendi özgül çıkarları doğrultusunda PYD-YPG’yi Afrin’de “cezalandırmaya” karar vermeleri, bu sonucun iki temel nedenini oluşturmakta.

Saray rejiminin dışarıdaki saldırgan ve maceracı politikalarıyla içerideki baskı ve yağma politikaları Türkiye’nin ve bölgenin emekçi halklarına yalnızca kan ve gözyaşı vaat etmekte. Bu durum ancak bölge işçi sınıfının ve ezilen halklarının dayanışması ve ortak mücadelesiyle tersine çevrilebilir.

Onların var da sizin niye olmuyor?

0

Son günlerde gündemi epey meşgul eden Çiftlik Bank vurgunu “kısa yoldan” zengin olmanın püf noktalarını açık etmiş bulunuyor: dolandırıcılık. Biraz da uzun yoldan bahsedelim. Bilindiği gibi, eğer zengin olmak istiyorsanız, önce seçim kazanmak ya da seçimi kazananlara yanaşmakla işe başlamalısınız. Her ne kadar Cem Uzan örneği bu yolun “dikensiz gül bahçesi” olmadığını ispatlasa da, zengin olmakla dur durak bilmeden zenginleşmek arasındaki ince çizgi buradan geçiyor.

Diyelim ki, iktidar partisinin icraatlarına teşne olup özelleştirme ihaleleri ya da kamu ihaleleri (örneğin inşaat, enerji, savunma sanayii alanlarında) açıldığında boyumuz ölçüsünde pay almayı başardık. Ek olarak, vergi muafiyetlerinden tutun, kamu arazilerini ucuza kiralamaya ve hatta satmaya kadar çok çeşitli teşviklerden de faydalandığınızı varsayalım. Yine de bir sınır var. İktidar partisi, eğer bir yerlerden yüksek getirili petrol ya da doğalgaz yatağı bulamadıysa tüm bu teşvikleri bankaların uluslararası finans kuruluşlarından sağladığı kredilere, kısaca dış borçlanmaya dayanarak vermek zorunda. Bu sınıra dayandığınızda “Bana bu kadar yeter, biraz da başkaları kazansın” diyerek Ferrarinizi satıp bilge olmaya karar verecekseniz okumayı burada bırakabilirsiniz.

Öyle olmadığını düşünürsek geriye sizin için yapılacak tek bir şey kalıyor: Teknoloji ithal eden bir ülkede bulunduğunuz için, yapmakta olduğunuz iş her neyse, daha az işçiyi daha çok çalıştırmak. Yüce gönüllü bir patron olmayı hayal ediyorsanız kıdemli işçilerinizi tazminatlarını vererek işten çıkartabilirsiniz. Bu sayede, çok çeşitli borç yükü ve enflasyon altında ezilmekte olan işçilerinizin de bir kısmı tazminatlarını almak isteyeceklerdir. Siz de oluşan boşluğu genç işçilerle doldurarak üretime devam edebilirsiniz. Bu sayede işletmenizin en büyük gider kalemi olan ücretlerden kısmış olacaksınız.

Bu operasyonu gönlünüzce yapmanızı engelleyecek yegâne şey sendika. Bunu aklınızdan çıkarmayın! Herhangi bir şekilde birlikte hareket eden işçileri dağıtmak için elinizden ne geliyorsa yapmalısınız. Sendikayı kabul etmek durumunda kaldığınızda ise ilk tercihiniz hükümetin denetimine geçmiş sendikalar olmalı! Ancak bu yolla enflasyon karşısında ücretleri eritmeyi ve düşük tutmayı başarabilirsiniz. Bu hikâyenin eksiği var fazlası yok! Geçen sayımızda, banka hesabında 1 milyon TL ve daha fazla miktar bulunanların sayısını sizlerle paylaşmıştık: 128.801 kişi. Kısacası, bu anlattığımız hikâyenin patron tarafında olma olasılığınız %0,16. Yani, iş cinayetine kurban gitmez, elverişsiz çalışma koşullarından dolayı sağlığınızdan olmaz ve tabii bir de uzun yaşamın sırrını çözerseniz zengin olmanız mümkün. Ancak ufak bir detay var: Yüzlerce kez ölüp dirilmeniz gerek.

İki seçenek var: Dolandırıcı olmak ya da işçi kalmak!

Şimdi hayalleri bir kenara bırakıp gerçeklerden bahsedersek: Geçtiğimiz yıl açıklanan bir rapora göre 2016 yılında işyeri temelli eylemlerin toplamda %90’ı sırasıyla işten atma, işyerindeyken ücret gaspı, keyfi ceza, sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi yapmaya yeltenmek (!) ya da iş yükünün azalmasını talep etmekten dolayı gerçekleşmiş.

Kısacası, onurumuzla yaşamak ve çalışmak gibi en basit taleplerimize patronlar “kapıyı göstererek” cevap vermişler. Geniş tanımlı işsizliğin bu sebeple %18,3’e yükseldiğini belirtelim. İşsizliği çözmesini istediğimiz otoriteler, aslında işsizliği bizzat yaratanlar. Onlar çözemez, ama biz çözeriz! Zengin olma olasılığımız gibi karmaşık hesap ve hayallere gerek yok.

İşten çıkarmalar yasaklansın. Herkes kadrolu ve güvenceli bir işte çalışsın. 6 saat 4 vardiya olsun, var olan tüm işler işçiler arasında bölüştürülsün.

Bu kadar basit.

Hayal mi?

Zengin olma olasılığımız kadar değil…

ABD’nin vergi hamlesi Türkiye’yi etkiler mi?

0

ABD’nin çelik ithalatına %25 ve alüminyum ithalatına %10 gümrük vergisi koymasına ilişkin kanun 23 Mart itibariyle yürürlüğe girdi. 19 Mart’ta Trump tarafından imzalanan kanun, ABD ile ticari ilişkilerde Türkiye gibi birçok ülkeyi etkileyeceği gibi, küresel ölçekte dünya ekonomisini de uzun vadede olumsuz yönde sarsacaktır. Böylelikle mevcut dünya ekonomik krizinin yeni bir aşamaya geçmesi de mümkün gözüküyor.

Türkiye kendini bu vergiden muaf tutmak için ABD’den istekte bulunsa da istisna ülkeler listeside Türkiye’nin adı geçmiyor. Bu durum ihracatçılar ve fazlasıyla ısınan inşaat sektörünü için kötü haber. Kötü haber diyoruz, çünkü halihazırda aşırı arz sorunu yaşayan inşaat sektörü durağanlaşma evresine girdi.

Son olarak Müteahhitler Konfederasyonu Başkanı Tahir Tellioğlu’nun yaptığı açıklama çok çarpıcı: “2017 yılı başından bu yana demir başta olmak üzere inşaat sektöründeki birçok önemli malzemeye %70 civarında zam yapıldı. Kilogram fiyatı 3 liraya doğru yaklaşan demir çelik ürünlerindeki fahiş fiyat artışları, artık sektörün canına tak etmiştir. Konfederasyonumuza bağlı alt derneklerimize üye olan veya olmayan binlerce müteahhidimizin sokağa dökülmemesi ve her geçen gün daha da artan ‘iş bırakma ve grev çağrısı’ baskısının üzerimizden kaldırılması açısından da bir an önce demir çelik fiyat artışları durdurulmalı ve fiyatlar olması gereken yere çekilmelidir.”

Türkiye ABD’den demir-çelik ithalatı yaparken %0 ek vergi koyuyor, şimdi ise kendisinin ürettiği demir-çeliği ABD’ye satarken %25 gibi büyük bir oranda ek vergi konulacak. Bu durum ABD’ye daha az demir, çelik ve alüminyum satılacağı anlamına geliyor. Peki, böylelikle mevcut çelik fiyatları düşer mi? Dolar kuru tarihinin en yüksek seviyesindeyken, üretim maliyetleri bu kadar artmışken, üstelik dış ticarette rekabet gücü bu tip vergilerle azalmışken, sektörün istediği o ucuzluk ufukta gözükmüyor. Yani, ekonomik büyüme pahasına dış ticaret ve cari açık veren Türkiye, gümrük duvarlarının yükseltilmesi karşısında en çok etkilenecek ülkeler arasında.

Trump’ın iktidara gelmeden önce yapacağını taahhüt ettiği bu popülist söylem, Avrupa Birliği (AB) ve Çin’in rekabet gücüne darbe vurmak için yapılmış bir hamle. Aynı ABD, duvar örmek istediği Meksika ve Kanada gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmalarıyla gümrük birliği içinde.

Mart ayı içinde ABD ve Çin karşılıklı olarak birbirlerinden aldıkları bazı mallar için gümrük vergisi koyacaklarını açıkladılar. Biri dünyanın en büyük ithalatçısı, diğeri dünyanın en büyük ihracatçısı olan bu iki ülkenin arasında ticaret dengesinin bu şekilde bozulması dünya ticaret hareketlerinin tepetaklak olması gibi bir durumu ortaya çıkartabilir.

ABD’nin bu hamlesi basit bir dış ticaret politikasının çok ötesindedir. Gruplaşmış ülkelerin gümrüklerini korumaya alması dünya ekonomisini daha da kötü ve öngörülemez hale getirecektir. Bu politikalar, iktisadi koşullar öyle gerektirdiği için değil, sınıf mücadelesinin belirlediği politik söylem ve araçlardan kaynaklanmaktadır. Baskıcı rejimlerin ekonomik uygulamaları, sistemin tıkanıklığını çözmeyeceği gibi kendi ayaklarına sıktığı kurşunlar olacağı aşikardır.

UBER mi, sarı taksi mi?

0

Söze şöyle başlayalım: Ulaşım temel bir haktır ve olması gereken, devletin bu hizmeti bizlere uygar bir biçimde sunmasıdır. Ve bu sadece çift şeritli yol veya her şehre havaalanından ibaret de değil.

Yakın zamanda hepimizin hayatına giren mobil uygulamalar, varacağımız noktalar arasındaki mesafeyi sermaye sahiplerinin kârlılığı açısından çeşitlendirdi. Bu, sarı taksi kullanmaya mecbur kalanlar için bir çözüm yolu gibi gözükse de, bu uygulamaları geliştiren çokuluslu şirketler bizlerin rahat yolculuğunu değil, kendi kârlarını düşünüyorlar.

Hem şoförleri esnek ve güvencesiz çalışmak zorunda bırakıyorlar hem de talebe göre değişen fiyatlandırma politikasından dolayı, UBER ve benzeri uygulamalar aynı sarı taksiler gibi kriz anlarında astronomik paralar kazanıyorlar.

Peki ya sarı taksiler? Güven vermeyen şoförleri, kazıklanmamak için önceden haritada çalıştığımız yolculuklar… ve bunların yanında devletin taksi plakasını ticari bir borsaya dönüştürmesi ve ulaşımın bir hak değil ticaret aracı olarak gelişmesine zemin sağlaması. Bu karşılaştırmada ne özel sarı taksi ne de UBER ve benzeri oluşumlar bizim için bir çözümdür.

Tekrar ediyoruz, ulaşım temel bir haktır. Hükümet ve yerel yönetimler her vatandaşa eşit ve iyi koşullarda bu imkânı sunmakla yükümlüdür. Ücretsiz kamu toplu taşımacılığının yanı sıra taksi taşımacılığı da kamusal olarak yeniden düzenlenmelidir. Taksi şoförleri taksi mafyalarının eline bırakılmamalı; sabit ücretli, sendikalı ve iş güvenceli kamu çalışanı yapılmalıdır. Ulaşım çalışanlarının çalışma koşulları iyileştirilmeli ve devlet tarafından denetlenmelidir.  

Akkuyu’da nükleere hayır!

0

Geçtiğimiz gün Akkuyu’da nükleer santralinin temeli atıldı. Santrali Rus firma Rosatom inşa edip işletecek. Şimdilik işletmesine ortak olabilecek bir Türk patronu bulunamadı. Teknoloji isteyen tüm ekipmanlar Rosatom tarafından Rusya’dan getirilirken, çimento-harç-demir gerektiren inşa ise Türk patronları tarafından yapılacak.

Saray rejimi her ne kadar nükleer santralin bir prestij olduğunu, ucuz ve temiz olduğunu, doğalgaz ve dışa bağımlılığımızı azaltacağını ifade etse de gerçekler bunun tam tersini işaret ediyor. Doğanın korunmasından ve emekçi halkın çıkarlarından yana olan herkesin bu projenin derhal iptal edilmesinden taraf olmalıdır.

  1. Nükleer santral dışa bağımlılığı artıracaktır.

AKP’nin enerjide dışa bağımlılığı azaltmak adına sürdürdüğü onca doğa katliamının, inşa edilen santrallerin sonucu bir fiyasko oldu. Enerjide dışa bağımlılık yüzde altmış beşlerden (2002 yılında) yüzde yetmişlere çıktı.

İnşası başlayan santral faaliyete geçebilirse de farklı bir sonuç çıkmayacak. Zira nükleer santralin önemli tüm parçaları Rusya’da üretilip Akkuyu’ya taşınacak. Santralin işletmesi, kullanımı vb. tamamen Rusya’ya ait olacak. Rusya’nın baskısı ile anlaşmaya eklenmiş bir madde uyarınca santral hisselerinin en fazla yüzde 49’u satılabilecek. Santralin büyük patronu Rus kapitalizmi olacak. Türkiye’nin yaptığı tek şey tıpkı Orhan Gazi ve 3. Köprüde olduğu gibi enerji alım garantisi vermek olacak. Akkuyu’da üretilecek enerji için Ruslara sürekli para ödenecek.

Bu durumun enerjiyi başka bir ülkeden satın almaktan çok da farkı yok. Yani herhangi bir komşu ülkeden satın alma garantisi vererek, hiç de santrale inşaat parası harcamadan da aynı sonuç elde edilebilirdi. Elimizde en azından bir santralin kalacağı gibi bir beklentimiz de olmasın. Rusların süresi dolduğunda nükleer santralin kullanım ömrü zaten dolmuş olacak. Santralin işletmesinde Rusları baypas edebilecek bir mekanizma da yok. Olası bir diplomatik gerilimde santralin performansı tamamen Putin’in insafına terk edilmiş durumda. Yani proje ne yerli, ne de milli.

Nükleer sayesinde hiç değilse hammaddede dışa bağımlılığımızın azalacağı doğrultusundaki beklenti de yanlış. Santralde kullanılacak olan uranyum yine yurt dışından alınacak. Yani doğalgazda dışa bağımlılığa ek olarak uranyumda dışa bağımlılık da hayatımıza eklenmiş olacak. Ayrıca santralde kullanılacak olan radyoaktif hammadde (uranyum) de sınırsız bir kaynak değildir. Dünya genelinde 6 milyar ton kadar uranyum bulunmakta olup, tek bir reaktör yılda ortalama 150 ton kadar doğal uranyumu yakmaktadır. Dolaysıyla uranyum da tükenmekte olan bir kaynaktır ve bu tempo ile petrol ürünleri ile neredeyse aynı dönemde tükeneceği tahmin edilmektedir.

Sonuç olarak uranyum kullanılarak enerji üreten nükleer santraller, dışa bağımlılığı azaltmadığı gibi “sürdürülebilir” de değildir.

  1. Türkiye’nin nükleer silah yapmasının önü açılmayacak.

Teknik ve hukuki olarak nükleer silah yapımı anlamında onlarca engel söz konusu. Öncelikle Türkiye’nin 1980 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na attığı imzadan ötürü nükleer silah yapması NATO ile ilişkilerini koparmaksızın mümkün değil. Yine de bu sorunun üzerinden atlanılsa dahi santralin tüm işletmesi Rusya’nın elinde olacağından ötürü teknik olarak bunun yapılabilmesi mümkün olmayacak. Kontrol Rusların elinde olacak. Hatta Rusya uranyumu kullandıktan sonra oluşan plütonyumu ve yakıt kapsülünü geri alacak. Türkiye’ye ise sadece ikinci dereceden nükleer atıklar (yeniden kullanılması mümkün olmayan, son derecede tehlikeli ve sürekli depolanması gereken atıklar) bırakılacak.

  1. Nükleer enerji pahalıdır, hedef emekçiyi soymaktır.

Dünyada nükleere yapılan yatırımlar 1973 ve 1979’daki petrol krizleri ile birlikte arttı. Nükleer bugünkü ilerlemiş teknolojiye rağmen ömrü boyunca ürettiği enerjiye karşılık ihtiyaç duyduğu ilk yatırım ve işletme (bakım) masrafı açısından en pahalı enerji kaynaklarından biridir. Dünyada da nükleere yönelik artan bir yatırım söz konusu değildir. İbre aksi yöndedir. Dünya nükleerden kaçmaktadır. Yirmi yıl önce dünya enerji ihtiyacının %18’i nükleerden karşılanırken, bugün bu oran %14’e gerilemiştir.

Nükleer enerjinin pahalı olması esasen bu projenin yapılmasının sebebidir. Bugün elektriğin kilowatt saati 5 sent dolaylarında iken, nükleerin maliyeti bu ortalama maliyetin en az 2.5 katı kadar daha yüksektir.

Türk ve Rus taraflarınca yapılan anlaşmada elektriğin kilowatt saat ücreti minimum 12,35 sentten olarak belirlenmiş, ayrıca tamamen Rosatom’un keyfine bağlı olarak satış fiyatını 15,33 sente kadar çıkarma hakkı tanınmış durumda. Elbette ki Rosatom’un belirlediği bu fiyat üzerinden devlet elektriği satın alma garantisi verdi bile. Bu sayede Saray rejimi elektriğin biz işçi ve emekçilere yurt genelinde daha pahalıya satılabilmesinin önünü açmaya çabalamaktadır.

Bir nükleer santralin yapımı oldukça pahalı olduğu gibi, istenmesi halinde santralin faaliyetinin durdurulması da çok pahalıya mal olmaktadır. Kimi örneklerde santralin kapatılma maliyetinin yapım maliyetini aştığı da görülmüştür. Bugün Rosatom’a %49 ya da daha az bir hisse ile ortak olacak parayı bulamayan Türk kapitalistleri herhangi bir sebeple santralin kapanması gerekirse bunun için asla para harcamayacaktır.

  1. Enerji üretimi geliştirmez. Çok enerji üretmek azgelişmişliktir.

Yaygın ve yanlış bir kanı olarak enerji üretiminin artışı ile gelişmişlik arasında bir bağ olduğu düşünülür. Ancak bu doğru değildir. Coğrafi anlamda ve üretim bağlamında aynı koşullarda olan iki ülkede daha çok enerji üreten ülkenin daha geri kalmış bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çok enerji üreten ülkenin enerjiyi kaybettiği ve verimli kullanamadığını anlayabiliriz. Şahin Özgül’ün Enerji Komisyonu’na yaptığı sunuma kulak verecek olursak; Almanya’da metrekare başına konutlarda kullanılan enerji miktarı ortalama 75 kwh’tir. İsviçre’de 50 olan bu değerin ortalaması İstanbul’da 290 Erzurum’da ise 450 kwh’tir. Buradan hareketle elbette ki Erzurum’un Almanya ve İsveç ortalamasından daha gelişmiş olduğunu iddia edemeyiz. Türkiye’de ciddi bir enerji kaybının olduğunu, enerji ishale hatlarında büyük bir israfın olduğunu ifade edebiliriz.

İşçi sınıfının sorunları yalnızca kalkınmacı bir yaklaşım ile çözülemez. Ama bir an için öyle olduğunu varsayalım. Yine de çok enerji üretimi ile ülkenin büyümesi arasında bir bağ yoktur. Almanya 1990 ile mukayese edilecek olursa 2015 yılında yüzde on iki daha az enerji üreterek gayrisafi hasılasında ciddi bir büyümeye ulaşabilmiştir.

Unutulmaması gereken bir başka ayrıntı da mevcut durumdur. Hâlihazırda Türkiye’de şu anda 78 bin MW kurulu güç mevcutken maksimum enerji çekiminin yapıldığı dilimde 44 bin MW kapasitesi aşılmamaktadır. Bakanlığın enerji ihtiyacı tahminleri de her seferinde yanlış çıkmakta, açıklanan rakamın bir hayli altında kalmaktadır.

Asıl mesele enerjinin nasıl kullanıldığıdır. Enerjiye yatırım yerine, enerjinin verimliliğini sağlayacak yatırımlar yapılmalıdır. Ancak bu tip yatırımlar Saray rejimi ve sarayın dar çeperindeki bir gurup oligarkın çıkarına değildir. Çünkü bu tip yatırımlar Saray çeperindeki zenginleri daha zengin etmeyecek, işçi ve emekçileri rahat ettirecektir. Mevcut rejimin çıkarı daha pahalıya ürettiği elektriğin israf edilmesindedir.

  1. Santral istihdam demek değildir. Santralin inşası için devletin ödediği para ile işsizlik sıfıra inebilir!

Yetkililer nükleer santralde çalışacak insan sayısının 12 bin olacağını iddia ettiler. Diğer iddiaları gibi bu iddia da bırakalım doğruluğu, kısmen doğru bile değil.

Öncelikle santralin nitelik gerektiren işlerinin Rusya’dan gelecek olan kişilerce yapılacağı ve işletme süresince de bunun sürdürüleceği açığa çıkmış durumda. Yani santralin esas işleri Türkiye’de istihdam yaratmayacak.

Diğer örneklere bakıldığında nükleer santral inşası sırasında 1.000-1.500 kadar işçinin çalıştığını görebiliriz. Mersin’de büyük bir zorlama ile nükleer inşası sırasında 2-3 bin işçinin çalışacağını var saysak dahi 12 bine ulaşmak mümkün değil. Ayrıca santralin faaliyete geçmesi ile birlikte reaktör başına 500-600 kişinin çalışacağını düşünebiliriz.

Türkiye dünyada en çok iş cinayetinin işlendiği ülkelerden biri. Santral tamamlanabilirse buradaki işçilerin çalışma koşulları da patronların insafına bırakılacak. Bu da bir başka tehlikeyi işaret ediyor. Havalimanının inşasında yitirdiğimiz (ve sayısının 400’e vardığı iddia edilen) emekçi kardeşlerimizin acısı hala sıcakken, santral inşası bizim için daha da korkutucu olmakta.

  1. Nükleer temiz enerji değildir.

Mersin’de sürekli bir nükleer atık depolama sahası kurulacak. Bunun risklerini sürekli olarak yaşayacağız. Mersin bir nükleer bir çöplük olabilir, çünkü Türkiye’nin diğer ülkelerden radyoaktif atıkları para karşılığında alıp burada depolamasının önünde bir engel kalmamış durumda.

Sorun yalnızca bununla sınırlı değil. Yaklaşık 250 santigrat derecede çalışan nükleer reaktörün ısınmasının engellenmesi için denizden alınan su, soğutma suyu olarak kullanılacak. Soğutmanın ardından kullanılan bu su bir işlem görmeksizin denize geri verilecek. En kötü senaryonun içerisinde bu suyun saatlik miktarının bir milyon metreküpten daha fazla olacağını hesaplayabiliriz. Bu saatlik miktar İstanbul’un 24 saatte tükettiği suya denk/daha fazla diyebiliriz. Başka bir benzetme ile bir günde yaklaşık olarak bir Alibeyköy barajı kadar sıcak suyun Mersin’den Akdeniz’e boşaltılacağını düşünebilirsiniz. Bu devasa miktardaki ısınmış suyun denize deşarjı kıyı sularının ısınmasına ve buradaki ekoksistemin zarar görmesine neden olma tehlikesi taşımaktadır.

  1. Nükleer enerji tehlikelidir.

Sanıldığının aksine Nükleer santrallerde kaza yaşanmasının sebebi öngörülebilir aksaklıklar, ihmal vb. değildir. İlk nükleer kaza olan Three Miles Island (1979) kazası öngörülemeyen bir şekilde yaşanmıştır. Çernobil de benzer bir vakadır. Tesiste bulunan bir vananın kapalı olma halinin sızıntıya sebebiyet verebileceği öncesinden kimsenin tahmin edebileceği bir vaka olamamıştır. Yani nükleer tesislerde kazalar, “bu düğmeye basarsan sızıntı olur” gibi bir hatanın yapılması ile değil, santralde yapılan/yapılması gereken ufak değişimin sonucunda yaşanmıştır. Ancak kazadan sonra böylesi değişikliklerin kazaya sebep olabileceğini öğreniriz. Dolayısı ile bir nükleer tesiste her şeyin önlemini önceden almış olsak, kusursuz bir tesis inşa etmiş olsak dahi bu durum santralin yüzde yüz güven verdiği anlamına gelmez. Öncesinde bilinmeyen bir olayın sızıntıya sebep olması bir hayli yüksek ihtimaldir.

Prof. Dr. Tolga Yarman’ın, bugüne değin işletilmiş tüm reaktörlerin kapasiteleri ve yaşanan kazalar üzerinden yaptığı bir hesaba göre en iyi niyetli yaklaşımla santralde kaza yaşanma ihtimalinin yüzde bir olduğunu ifade ediyor. Ameliyatlarda anestezi ile ölüm riski yüz binde bir olduğunu düşünecek olursak, mevcut riskin bilim dünyası için kabul edilemez düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. 

  1. Nükleere harcanan paranın yarısından azı ile tüm Türkiye’nin enerji aktarım hatları yenilenebilir. Nükleer santralin üretebileceği enerjinin en az üç katı kadar enerji kaybı engellenebilir.

Nükleer santralin 2023’te faaliyete geçeceği ifade ediliyor. Bu kısa süre içerisinde tamamlanacağını öngörürsek, santral faaliyete geçtiğinde Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 4-5 gibi bir kısmını (en iyi tahminle) karşılayacak. Sonrasında santral yaşlandıkça bu verim düşecek.

Türkiye’nin enerjideki en büyük problemi enerjinin aktarımı sırasında, hatlarının eskiliğinden ötürü enerji kaybının yaşanmasıdır. Bu kayıp miktarı dünya ortalamasının dahi (dünya ortalaması yüzde sekiz civarı) çok üzerinde, yüzde yirmilerdedir. Yani Akkuyu’da pahalı ve tehlikeli elektrik üreten santralin elektriği zaten yolda kaybolacaktır. En iyi ihtimalle yüzde beşlik enerji ihtiyacını üretecek olan santralin kaybolan ürettiği enerjinin 5’te biri de yolda heba olacaktır.

Oysaki santrale harcanan para ile Türkiye’nin enerji sevk hatları defalarca sökülüp en uygun teknolojiye sahip ekipmanlar ile yeniden yapılabilir. Böylelikle enerji kaybını yüzde 2-3 seviyelerine düşürmek mümkündür. Yani yüzde 5’lik bir elektrik üretimine harcanan paranın çeyreği ile yüzde 17’lik bir enerji kaybı engellenebilir. Bu da üç-dört nükleer santrale eşdeğerdir.

Buradan bir kez daha görüyoruz ki, nükleer inşasının sebebi enerji sorununa çözüm vb. değildir. Asıl gerekçe yandaş sermayedarlara büyük bir inşaat alanı açarak para pompalamak ve de enerji piyasalarının özelleşmesi ile elektrik fiyatlarında bir pahalılaşmaya yol açmaktır.

  1. Sonuç: Tüm enerji altyapı ve dağıtım sistemi kamulaştırılmalıdır.

Enerji üretimi her koşul altında kirleticidir. Kapitalist sistem içerisinde ise enerji üretimi yalnızca kirletici değil, doğayı geri dönüşsüz derecede tahrip edici, yıkıcı ve yok edici bir etkiye sahiptir. Nükleer santralin inşası ise bunun en vahim örneklerinden birisidir. Nükleer santralin inşası üretici değil, yıkıcı güçlerin gelişmesine işaret etmektedir.

Ekolojik yıkım ve işçilerin, emekçilerin enerjiye pahalıya ulaşımı el ele yürümektedir. Saray rejiminin içinde bulunduğu dar boğazdan ötürü doğayı talan etmek dışında bir alternatifi bulunmamaktadır. Diğer burjuva kesimleri de kapitalist sistemin krizinden ötürü herhangi bir çare sunamazlar. Alternatif enerji kaynaklarına yönelim de nükleerde olduğu gibi doğanın tahribatı ve emekçilerin kötü koşullarda çalışması, enerjiye pahalıya ulaşması sonucunu doğurmayı sürdürmektedir.

Ekolojik yıkım ve enerjinin pahalılaşmasına karşı tüm enerji sektörünün derhal işçilerin denetiminde kamulaşması ve doğru bir enerji planlaması ile denetlenmesi gerekmektedir. Başka bir çıkış mümkün değildir.

Stephen Hawking’e saygıyla

0

Evrenin en karanlık yeri neresidir? Peki insan sadece ekrana bakarak kaç saat, gün, ay, yıl dayanabilir yaşamaya?

Hint köylüsü ancak Hint işçisine katılarak kazanabilir

0

Mart ayının başları, 50 bin civarında Hindistanlı topraksız köylünün, 18 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Bombay şehrinin meclisinin önüne doğru başlattıkları 180 km’lik bir yürüyüşe tanıklık etti. Söz konusu köylüler, onlarca seneden beri üzerinde çalıştıkları tarım arazilerinin kendilerine dağıtılmasını talep ediyor. Bu arazilerin ciddi bir bölümü kilisesinden camisine kadar dini kurumların mülkiyeti. Hükümet bu arazileri kamulaştıracağı sözünü vermiş olsa dahi bu sözünü yıllardır yerine getirmiyor; üzerine, normalde köylüye tanınan devlet kredilerinin de verilmemesi şeklindeki bir kararı iki sene önce meclisten geçirmiş oldu. Bugün için Hindistan kırlarının yalnızca bir gündemi mevcut: kıtlık!

Ankara’da “Şeker fabrikaları neden satılmak isteniyor?” paneli gerçekleştirildi

0

4 Nisan 2018 günü Ankara İnşaat Mühendisleri Odası’nda TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu tarafından “Şeker fabrikaları neden satılmak isteniyor?” başlığıyla bir panel gerçekleştirildi. Panelde tarım alanındaki endüstrileşmenin ve özelleştirilmelerin tarihinden bahsedilirken bugünkü özelleştirmeler karşısında nasıl mücadele edebileceğimiz tartışıldı.

Panele şu anda Türkiye’deki 33 şeker fabrikasının 25’inin devlete ait olduğu, diğer 8 fabrikanın 5 tanesini PANKOBİRLİK (Pancar Ekicileri Kooperatifleri Birliği)’in aldığı, 25 devlete ait fabrikanın 14’ünün ise ihaleyle satışa çıkacağının bilgileri verilerek başlandı. Çiftçi-Sen Genel Sekreteri olan panelist Ali Bülent Erdem konuşmasına öncelikle şeker pancarının sadece şeker üretiminde değil hayvan yemi, alkol üretiminde de kullanıldığı ve bol bir oksijen kaynağı olduğunu söyleyerek başladı. Tek ürün ekimi, kimyasal ilaç kullanımları ve hibrit tohumlarla endüstriyel tarımın başladığını söyleyen Erdem, Dünya Bankası ve IMF’in 2. Dünya Savaşı sonrası bütün kapitalist ülkelere dayattığı Gümrük Tarifeleri Anlaşması’yla tarımdaki endüstrileşmenin daha da hızlandığını belirtti. Endüstriyel tarımın yüksek enerji ve kimyasal kullanımı nedeniyle pahalı bir tarım olduğu, hiçbir küçük çiftçinin tek başına bunu gerçekleştiremeyeceği, bu sebeple devlet destekli tarımın uygulanmaya başlandığı açıkladı. 1980’lere gelindiğinde dünya çapında tarım politikalarında liberalleşmeye gidilmiş, devletin tarımsal yapıları dağıtılmış ve Türkiye’de bu süreç 24 Ocak Kararları ve faşist darbeyle hayata geçirilmiştir. 1999-2001 yılları arasında IMF ve Dünya Bankası destekli tarımda yeniden yapılanma ve tarımda dönüşüm programlarına gidilmiş, çiftçilere verilen kredi faizleri yükseltilmiş ve ürün fiyatları aşağıdan belirlenmeye başlamıştır. Kemal Derviş döneminde çıkarılan Şeker Yasası ile şeker pazarında taban fiyat kaldırılarak fiyat belirleme özel sektöre devredilmiş ve ardından bazı fabrikaların satışı gerçekleşmiştir. Erdem, mevcut politikalar sonucunda çiftçilerin topraklarını terk etmek zorunda kaldıklarını vurgulamış ve bütün dünyadaki amacın tarımın bütün alanlarının küresel şirketlerin eline geçmesi olduğunu söyledi. Bütün bu küresel saldırılar karşısında birleşik mücadele etmenin önemini belirtti, sadece meslek odalarının, çevrecilerin değil tüketicilerin de fabrika işçileri ve üretici çiftçilerin mücadelesine destek vermesi gerektiğine işaret etti.

Erdem’den sonra söz alan CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal da çiftçiyle devlet arasındaki bağın özelleştirilmelerle koparıldığını, bunun emperyal sömürü düzeninin bir parçası olduğunu anlattı. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun şeker fabrikalarını “zarar ediyorlar” gerekçesiyle özelleştirmek istediğini fakat ihale kararlarının açıklanmasından sonra sadece zarar eden fabrikanın kapatılmayacağı, gelir getiren kurumların da özelleştirileceği anlaşılmıştır. Sarıbal şeker fabrikalarının sunulmak istendiği gibi zarar etmediğini belirtirken zarar söz konusu olsa bile özelleştirmelerin gerçekleşmemesi gerektiğini, fabrikaların aynı zamanda istihdam da sağladığı için önemli olduğunu söyledi. Tarımı çökertmeye dayalı bu politikalara karşı beraber mücadele edilmesi gerektiğini belirten Sarıbal “Yaşasın birleşik mücadele, yaşasın dayanışma” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Fakat antiemperyalist mücadelenin antikapitalist kimliğe bürünememesinin en büyük sebebi olan burjuva partilerinin kamulaştırma politikalarını benimseyememesinin de sadece seçim sistemine endeksli politika üretmesi de eleştirilmesi gereken en önemli husus olarak düşünülebilir. Özellikle soru cevap kısmında 3 Mart 1923 İzmir İktisat Kongresi sonrası kabul edilen millileştirmeler akabinde serbest piyasa ekonomisinin kabul edilmesiyle bugünlerin hazırlanıp hazırlanmadığı; yabancı şirketler dışında yerli şirketlerin de halk üzerinde baskıcı ve sömürücü politikalarına karşı nasıl bir politika izleyecekleri hususunda net cevap alınamaması benzeri burjuva partilerinin süreçlerdeki yetersizliğini gözler önüne sermektedir.

Öğrenciden işçiye: Fransa neden grevde?

0

Şimdiye dek yapılan pek çok tartışmaya rağmen, Macron hükümeti hem işçilerin hem de öğrencilerin hayatını zora düşüren “reform”larından vazgeçmedi.

İş Kanununda yapılan değişikliklerle, kamu sektöründeki işçilerin güvenceleri kalktı. İş mahkemelerinde, hukuk, işverenin yanında durur hale geldi. İşverene sebep göstermeden işten çıkarma ve esnek çalışma saatleri uygulama imkânları getirildi. Sendikalar, bir yılı aşkın süredir bu değişikliklerin geri çekilmesi için mücadele ediyor. Ne var ki, hükümet, konusu doğrudan onların hayatı olan değişikliklerde işçilerin görüşlerine kulaklarını tıkadı. İşçiler ise bu saldırıları geri püskürtmekte kararlı olduğunu gösterdi ve “grev baharı”nı başlattı. 22 Mart 2018 Perşembe günü başta ulaşım işçileri olmak üzere yedi büyük sendikanın iş bırakmasıyla ulusal grev gerçekleşti. Önümüzdeki üç ay boyunca haftada iki gün olmak üzere grev devam edecek.

Diğer yandan, geçtiğimiz Şubat ayında da lise ve üniversite öğrencilerinin yaşamını doğrudan etkileyen “reform”lar, yine öğrencilerin görüşleri göz ardı edilerek meclisten geçirildi. Şimdiye kadar, Fransa’da lise öğrencileri, üniversitelere sınavsız kaydolabilmekte, girdiği üniversitede eğitime devam edip edemeyeceği kendi alanındaki çalışmasına göre belli olmaktaydı. Değişiklikle birlikte, lise öğrencilerine Türkiye’dekine benzer biçimde bir üniversiteye giriş sınavına girme zorunluluğu getirildi. Ayrıca, öğrencilerin sosyal güvenlik programı kaldırıldı. Öğrenci sendikaları, o zamandan bu yana eylemlerde bulunarak değişikliklerin geri çekilmesi taleplerini ilettiler. Şu anda Fransa’da üniversiteden üniversiteye yayılan işgalleri tetikleyen ise bu atmosfer sırasında yaşanan kabul edilemez bir olaydı. 22 Mart akşamı, on kişilik silahlı bir grup, Montpellier Üniversitesi Hukuk Fakültesinin amfisini bastı, öğrencileri yaraladı ve gece boyunca onları rehin aldı. Üniversite yönetiminin bu olayda ihmali olduğu da ortada… Montpellier öğrencileri, üniversitelerin öğrencilere ait olduğu bir ortam oluşturulması talebiyle boykota başladı ve Fransa’nın 9 şehrinden 10’dan fazla kampüs bu boykota ortak oldu. Öğrenciler, söz konusu değişiklikler geri çekilmedikçe boykotu sonlandırmayacaklarını söyledi. Boykota katılımın ise artması bekleniyor.

Filistinlilerin Gazze’de katledilmesini kınıyor ve lanetliyoruz

0

30 Mart Cuma gününden beri İsrail askeri güçleri, 16 Filistinli genci öldürdü ve 1.400’ten fazlasını da yaraladı; bunlardan bazılarının durumu ise ağır. Topçu birliklerini, keskin nişancıları ve hatta uçakları kullandılar.

Gazza Şeridi’nde Filistinlilerin sessiz protestosuna sahne olan Toprak Günü gösterileri kanlı biçimde bastırıldı. Gösterilerde eylemciler, evlerine dönmek isteyen tüm mültecilerin mümkün olan en kısa sürede dönmelerini karara bağlayan 194 sayılı BM Kararı’nın uygulanması çağrısında bulundular.

Nakba Günü’ne kadar geçen altı haftada, Filistinli mültecilerin evlerine geri dönebilmeleri için birçok gösteri düzenlendi. Nakba Günü, İsrail işgalinin başladığı tarihti. Filistinliler bu tarihi, 1948 Savaşı sırasındaki ayaklanma ve kitlesel tehcirin yıldönümü olarak anarlar.

30 Mart Cuma, Siyonist İsrail askeri birlikleri, binlerce Filistinliyi yakın mesafeden hedef alarak üzerlerine ateş açtılar. Bu Filistinliler aileleriyle birlikte yürüyüş yapıyorlardı.

İşgal altındaki Filistin topraklarının doğusunda yer alan Batı Şeria’daki tüm kentler, Gazze’deki geri dönüş için düzenlenen barışçıl gösterileri ağır biçimde bastırmak amacıyla aşırı güç kullanan İsrail rejiminin zulmüne karşı toplu bir mücadele yürütüyorlar.

Filistin Enformasyon Merkezi, 31 Mart Cumartesi günlük yaşamın tamamen durdurulacağını, sokaklarda arabaların olmayacağını, okul, üniversite ve mağazaların kapanacağını duyurdu.

İnsan hakları savunucuları, işgal altındaki Batı Şeria’nın kuzeyindeki Nablus’ta öğle vakti gösteri düzenleme çağrısında bulundular.

Emperyalizm ve Donald Trump tarafından desteklenen Siyonistlerin suç teşkil eden bu yeni eylemine karşı tepkiler dünya çapında yayılıyor.

Filistin halkına karşı saldırılara son!

Batı Şeria’daki ırkçı savaşa ve zulme son!

Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük!

İsrail “Apartheid” devletine son!

Bölgede barış, ancak Filistin’de seküler, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devletle sağlanacaktır.

Bu devleti kabul eden Yahudiler dahil olmak üzere her vatandaşına eşit hak ve özgürlükler tanıyan bir devlet.

Emperyalizm, Filistin ve Ortadoğu’dan defol! İUB-DE olarak, bu zulmün reddine yönelik uluslararası tepkinin yanında yer alıyor ve eylem birlikleri çağrısında bulunuyoruz.

Toprak Günü’ne yönelik baskılara son!

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

31 Mart 2018

Şeker fabrikaları: Kârlar özelleştirilecek, zararlar kamulaştırılacak

0

Bolca tartışıldı: Zarar eden fabrika neden devletin sırtında yük olsun ki? Ya da: Fabrika kâr ediyorsa neden özelleştiriyorsunuz? Sistem partilerinin temsilcileri, şeker fabrikalarının ihaleye çıkarılmasını, işte sadece bu iki soru üzerinden tartıştılar. Onların soruyu ortaya koyuş biçimleri dahi patronların cephesindendi. Zira onlar açısından tartışma, işçilerin geleceğinin güvence altına alınıp alınmayacağı değil, hangi sermayedarın ne kadar kâr edebileceğiydi.

Bizim için ise durum farklı. Bizce, bir fabrikanın özelleştirilip özelleştirilemeyeceği sorusu, o fabrikanın kâr edip etmediği şeklindeki hatalı soruşturmaya indirgenemez. Bizim dediğimiz; bir fabrikanın, içerisinde çalışan işçilerin özlük hakları dolayısıyla özelleştirilemeyeceğidir. Özelleştirme demek iş güvencesinin ihlalidir; yani patronun iki dudağının arasında olmaktır. Özelleştirme demek, sosyal hakların paramparça oluşudur; yani sigorta ve sendika gibi konularda şirket politikalarının esas alınmasıdır. Özelleştirme demek toprak rantıdır; yani firmanın, toprak mülkü için fabrikayı kapatıp binlerce işçiyi ve çiftçiyi işsiz ve aşsız bırakmasıdır. Özelleştirme demek, toprağın, derenin, hayatın karış karış çokuluslu şirketlere pazarlanması demektir.

Buradan sistem partilerine soruyoruz: Şeker fabrikaları, kâr etse de zarar etse de, onların koşulsuz bir biçimde özelleştirilmemesi için mücadele edecek misiniz? Yoksa çeşitli sermaye sahiplerinin, nasıl daha iyi bir sömürü düzeni kurabilecek olduklarının tartışmasını mı sürdüreceksiniz?

Saray rejimi, fabrikalar kâr etmediği için satılmaları gerektiğini söylüyor. Muhalefetten Kılıçdaroğlu da, fabrikalar zarar etmediği için satılmamaları gerektiğini söylüyor (yani zarar etse satılabilirmiş!). Bu iki anlayışın da işçinin gündeminde yeri yok. Çünkü yalnızca bir patronun olağanüstü paralar kazanması için, binlerce işçinin ekmeğinden olması tartışılıyor. Kârı üreten kim? İşçiler değil mi? Zarara sebep olan ne? Patronların ve hükümetin ekonomi politikaları değil mi? Özetle, söylemekte olduğunuz şu kapıya çıkıyor: Fabrikanın ettiği kârı özelleştireceğiz (patrona vereceğiz), fabrikanın ettiği zararı kamulaştıracağız (işçiye ödeteceğiz).

Bu bizim kabulümüz değil. Bizim kabulümüz şudur: Fabrikalara dokunulmayacak! Ek olarak, şekerin üzerinde, onu “yerli ve milli” veya emperyalist tekellerden korumak için ve işçinin ve çiftçinin yararına olması için, devlet koruması bulunacak.

Yıkılsın Siyonist İsrail Devleti! Nehirden denize özgür bir Filistin!

0

ABD Başkanı Trump’ın ABD Büyükelçiliği’ni Siyonist rejimin işgali altındaki Kudüs’e taşıma kararı almasının ardından, BDS Türkiye’nin çağrısıyla gerçekleşen “Kudüs Nöbetlerinin” sonuncusu bugün işgalci rejimin İstanbul Levent’teki konsolosluğu önünde bir basın açıklamasıyla gerçekleştirildi. Filistin halkının işgalci Siyonist güçlere karşı gerçekleştirdiği ilk direnişlerden biri olmasıyla anılan “Toprak Günü” nün yıldönümünde işgali protesto eden Filistinlilere ateş açan Siyonist rejim, en az 15 kişinin ölmesine binlercesinin de yaralanmasına sebep oldu. Onuru, özgürlüğü ve yaşam hakkı için mücadele eden Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz. İşçi Demokrasisi Partisi de dâhil olmak üzere çeşitli siyasi parti ve oluşumların desteğiyle gerçekleştirilen basın açıklamasının tam metni şöyle:

“30 Mart tarihi, 1976 yılından beri Filistin halkının Toprak Günü olarak adlandırdığı mücadele günü. Siyonist oluşum, 1967 yılında Filistin’den geriye kalan son toprak parçalarını da işgal ettikten sonra askeri güç ve zorbalık yoluyla bir toprak istimlaki uygulamasına gitmiş, Filistin halkının üzerinde yaşadığı ve geçimini temin ettiği arazilere el koymaya başlamıştı. 30 Mart 1976 günü Filistinliler bu yeni saldırıya bir genel grev ve ülkenin her yerine yayılan gösterilerle yanıt verdiğinde işgal güçleri 6 Filistinliyi katletmişti. İşte o tarihten bu yana her yıl 30 Mart günü Filistinlilerin topraklarına sahip çıkma mücadelesinin yükseltilmesine tanık oluyor.

Bu yıl aynı zamanda Filistin halkının Büyük Felaket’i olan Nakba’nın da 70. Yılına denk geliyor ve Filistinliler, bu yıl 30 Mart Toprak Günü’nden 15 Mayıs Nakba gününe kadar sürecek yeni bir mücadele süreci başlattılar. Bu doğrultuda dün, başta Gazze olmak üzere Filistin’in pek çok bölgesinde “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” isimli kitlesel gösteriler düzenlendi. Tümüyle sivil olan bu yürüyüşlere İsrail güçleri en sert şekilde karşılık verdi. Gazze’de, İsrail ordusunun sınır hattının diğer tarafından açtığı keskin nişancı ve top ateşleriyle çok sayıda Filistinli şehit edildi.

Bugün burada, Siyonist rejimin konsolosluğu önünde, geri dönüş yürüyüşlerine Türkiye’den bir selam gönderirken, toprağı ve özgürlüğü uğruna can veren Filistinlileri saygıyla anıyoruz.

İsrail’in 70 yıldır kesintisiz sürdürdüğü işgal, topraksızlaştırma, yerli halkı yaşadığı yerden sürgün etme ve yerlerine Siyonist yerleşimcileri taşıma politikası, son yıllarda özellikle, Filistin’in tarihsel başkenti Kudüs’ü yutma ve Arapsızlaştırma politikalarında yoğunlaşıyor. Netanyahu hükümeti şimdi, bu hedefi gerçekleştirmek için ABD Başkanı Donald Trump’ın da tam desteğini almış durumda.

6 Aralık 2017 günü Trump, ABD’nin Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanıdığını ilan etti ve geçtiğimiz haftalarda Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nin yakında Kudüs’e taşınacağını ilan etti.

Filistin halkı ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Filistin dostları, bu emperyalist küstahlığa tepkisiz kalmadı. BDS Türkiye olarak bizler de,  Trump’ın Beyaz Saray’a geldiği tarihin birinci yıldönümü olan 20 Ocak günü İstanbul’daki ABD Büyükelçiliği önünde Kudüs nöbetlerimizi başlattık. İzleyen haftalar boyunca nöbetleri farklı meydanlarda sürdürdük. Bugün, Toprak Günü vesilesiyle Kudüs nöbetini burada, Siyonist oluşumun büyükelçiliğinin önünde nihayete erdiriyoruz ve Siyonistlere sesleniyoruz: Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

Bugün buradan Türkiye hükümetine de sesleniyoruz: Vermiş olduğunuz taahhüde rağmen, Trump’ın Kudüs kararı sonrasında İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmediniz. Filistin halkı Gazze’de ve her yerde ağır çekim soykırıma uğratılırken, İsrail’le ilişkileri sürdürüyorsunuz. Yaptırım gücü olmayan uluslararası kurumlardan çıkarılan kınama kararları, ne İsrail’i ne de ABD’yi durdurmaya yetecektir. İsrail’i durdurmanın tek yolu kapsamlı bir boykot uygulanması, İsrail’in her alanda tecrit edilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanmasıdır.

Kudüs’ün ve Filistin’in özgürlüğü ve Filistin halkının geri dönüş hakkı için verilen mücadeleye bundan sonra da tam destek vereceğiz. Bu doğrultuda, İsrail’e karşı askeri, diplomatik, ticari akademik ve kültürel alanlarda boykot çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Tüm duyarlı kamuoyunu da boykot mücadelesine destek vermeye davet ediyoruz.

Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

Filistin halkı yalnız değildir!

Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!”

 

BDS Türkiye

31 Mart 2018

 

İstanbul Seçim Meclisi toplandı

0

20 Ocak 2018’de Şişli’de 350 kişilik bir toplantıyla temelleri atılan Seçim Süreci Meclisi’nin İstanbul genelindeki toplantılarının ikincisi 27 Mart’ta Cihangir’de düzenlendi. “İktidar koalisyonunun karşısında ortak hareket edilmesini teşvik eden partiler dışı bir taban inisiyatifi” olarak kendisini tanımlayan oluşum, toplumda seçim güvenliği konusunda farkındalık yaratmayı ve adil ve güvenli seçimler için çalışmak isteyen bireyleri bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda İstanbul’un Eyüp, Kadıköy, Bakırköy ve Şişli gibi ilçelerinde örgütlenme çalışmaları sürdüren meclis, 8 Nisan 2018’de saat 16.00’da Şişli Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde herkesi iktidar blokunu yenilgiye uğratmak amacıyla seçim güvenliğinin nasıl sağlanacağını tartışmaya davet ediyor. Nitekim 8 Nisan’daki bu toplantının örgütlenmesi, 27 Mart’ta düzenlenen toplantının temel gündemiydi.

Seçim ittifakı: Nereden nereye…

0

Geçmişi nostalji ile anma eğilimi hemen hepimizin içinde var. Bunun insanları ortaklaştıran, iyiyi ve nitelikliyi ön plana çıkaran bir yanı olabilir. Aynı zamanda bu geçmiş güzellemesinin bir de tehlikeli boyutu var. Çoğu kez yitirilen değerler, alınan yenilgiler vb. de hiç payımız olmadığı hissini de yaratır. Böylelikle “Buraları yemyeşildi eskiden, ne güzeldi” derken sanki oraya beton döküldüğünde bu dünyada değil de uzayda yaşıyormuş gibi sorumluluktan kaçılabilir.

Bu durumun en kötü örneğini sosyalistler içerisinde görebiliriz. “12 Eylül öncesi sınıf hareketi şöyle iyi idi, böyle iyi idi. Biz var ya, fabrikamızda çok örgütlüydük. Size davrandıkları gibi davranamazdı bize patronlar…” güzellemeleri aslında 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki koca hataları gizlemek için son derecede işlevsel bir araç. Anlatıcı sanki 12 Eylül’e giderken olay mahallinde değildi. Birleşik bir işçi hareketi yerine farklı sınıfların çıkarını uzlaştırmaya çabalamadı ve yenilgide hiç payı yoktu. Anlatılana bakarsak yenilgi, onlar burada değilken gelip kurulmuştu.

Dünyanın her yerinde patron ve hempalarının zaferi yalnızca kendi yaptıkları ile değil, işçi sınıfının liderlerinin yaptıkları ve en çok da yapmadıkları ile belirlenir. Nostalji de buradaki kusurları gizlemenin güzel araçlarından yalnızca biridir.

Toplumun alt üst olduğu günümüz gibi zamanlar böyle kolay ve sıkıcı kaçamaklara müsaade etmiyor. Daha dün Türkiye’nin demokrasi ve barışa yelken açtığını, AKP’nin bunun sözcüsü olduğunu; kimi yetmez ama evet, kimi de doğrudan evet diyerek ifade ediyordu. 2010 referandumunda bizzat Öcalan Erdoğan’a son bir şans vermek için boykot yaptığını söylemişti. Sonrasında rejimin demokrasi maskesi karşılaşılan ilk toplumsal muhalefetin ardından (Gezi) düştü. Artık vaktiyle Erdoğan’a destek veren hiç kimse o dönemden gurur duyamayacak. “Ne demokrasiydi be, zamanında ne açılım yaptık” diyemeyecek.

İşçi düşmanı Saray rejimi sürekli güç toplarken biz çaresizce buraya sürüklenmedik. İşçi sınıfının aygıtları konumundaki sendikalar ve kitle örgütleri -bunların kimileri sosyalistler tarafından yönetiliyor olmasına rağmen- yaptıkları hatalar ve yapamadıkları doğrular ile Saray rejiminin inşasında sorumluluk sahibidirler. Çünkü sınıf örgütleri alarm zillerine rağmen hiçbir zaman bir mücadele programı açıklamadı. Bir yanda Türkiye iyiye, demokratik açılıma koşuyor diye bayram yapanlar varken, diğer yanda işçi sınıfı AKP iktidarı altında yoksullaşmıştı. Bu dönemde de işçilerin koşullarının düzelmesi patronlardan bağımsız birliklerle mümkündü. Özellikle 2008’in ardından işçinin payına hep artan yoksulluk düştü. İş cinayetlerinin sayısı hep arttı. AKP’nin en şatafatlı günleri bile işçi düşmanlığı üzerine kurulmuştu.

O dönemde ihtiyaç duyduğumuz şey demokrasiden yana umutlanmak değil, emeğe yönelen saldırılar karşısında patronlardan bağımsız bir birlik oluşturup bir mücadele programına sahip olmaktı. Bu eksiğimiz takip eden dönemde daha da yakıcılaştı. Sınıfın kurmayları ne referandumlarda, ne seçimlerde ne de OHAL ilanından sonra ne istediğimizi ifade eden bir hat sunabildiler. Her seferinde gündemde ne var ise onunla sürüklendiler. Kâh HDP, kâh CHP, kâh İYİ Parti, kâh da AKP’den kopan figürlerden yana beklentiye girdiler ve bir türlü patronlardan bağımsızlaşabilecek bir hatta geçiş yapmadılar.

Patronların kârlarının azalmasından duydukları korku çok büyüktür. Bu yüzden onlar ve onların sözcüleri olan siyasi partiler insanca ücret ve onurlu çalışma koşullarından Erdoğan’dan bile fazla korkmaktadırlar. Burjuva muhalefetin Türkiye’deki eksikliği cesaret, basiret vb. değildir. Çünkü burjuva muhalefet bugün çaresizdir. İşçi sınıfı ise bir mücadele programından yoksundur.

Hiçbir şey için geç değil. Patronlardan bağımsız bir mücadele programını ilan edebiliriz. Nasıl mı? 1 Mayıs’tan başlayarak seçimler ve sonraki süreçte tüm mücadelemizi patronlardan bağımsız bir birlik içerisinde arayabiliriz. Yeni rejim iyi değil, eski rejim de bu rejimi doğurdu. Öyle ise ülke işçi ve emekçilerin her türden demokratik haklarının tanınmasını sağlayacak bir anayasanın hazırlanması ve bunun için barajsız seçimlere gidilmesi, her şeye baştan başlanması için gerçekçi bir seçenek olabilir. Bugünden başlayıp kazanana dek, acil mücadele programımızı bu oluşturabilir. Bugüne değin burjuvazinin her kanadı mucize yaratacak diye desteklendi ve denendi. Denenmemiş tek alternatif, patronlardan bağımsız bir sınıf hattı oldu.

Bizim kuşağımız bu günleri güzel günler olarak anamayacak. Nostalji ile kendimizi kandırma olanağına sahip olmayacağız. Başlamışken bir işi tam yapalım. Madem kendimizi kandırıp rahatlayamayacağız, o halde patronlardan bağımsız, birleşik mücadele öbekleri yaratmak sorumluluğunu yerine getirelim.

Kadınlar neden esnek ve güvencesiz çalıştırılıyor?

0

DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası Araştırma Dairesinin Mart ayı içerisinde yayınladığı raporunda kadının iş hayatındaki ve toplumdaki yeri ile ilgili çarpıcı veriler sunulmakta. Rapor sonuçlarına bakıldığında Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitliği endeksine göre 145 ülkeden 131. sırada yer alırken, “ekonomik katılım ve fırsat eşitliği” göstergesine göre ise 144 ülke içinde 128. sırada. Ayrıca 2017 Kasım ayı verilerine göre istihdam edilen kadınların %43’ünün kayıt dışı olduğu vurgulanmakta. Kayıtdışı çalıştırmanın en fazla kısmi süreli çalışmada yoğunlaştığı, haftalık 1-16 saat arası çalışan kadınların %87’sinin, haftalık 17-35 saat çalışan kadınların ise %67’sinin kayıtdışı istihdam edildiği belirtilmekte. Kayıtlı rakamlara göre her gün en az 4 kadının şiddete maruz kaldığı ve 10 kadından 3’ünün 18 yaşının altında evlendirildiği, raporun diğer çarpıcı sonuçları arasında. Pekiyi, kadınların aleyhinde seyreden tüm bu istatistiklerin temelinde ne var?

Kadın emeğinin kontrol altında tutulması, erkek egemen toplumsal düzenin temel denetim mekanizmasıdır. Hükümetin 2014-2018 dönemine ait 10. Kalkınma Planında sözde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin” sağlanması için eklenen “aile kurumunun korunarak statüsünün geliştirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin kuvvetlendirilmesi temel amaçtır” maddesiyle, kadının durumunun iyileştirilmesi birey olarak değil, aile içinde konumlandırılarak ifade edilmiştir. Kadın emeği aile içerisinde (ücretsiz ev işi ve hasta bakım hizmetleri, çocuk doğurma ve büyütme vb.) tanımlanarak kadınların işgücüne katılımı kısıtlanır. Ancak kadının aile içinde tanımlanan görevlerini aksatmadan iş hayatında var olması gerekir. İş ve aile yaşamını uzlaştırmaya imkân veren; kısmi süreli, belirli süreli, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici süreli, uzaktan, çağrı üzerine veya evden çalışma şekillerinde tanımlanabilecek esnek çalışma biçimleri kadınların kolaylıkla işten çıkarılabilen ya da kayıt dışı çalıştırılan işçiler olmaları için zemin hazırlar. Tüm bunlar esnek ve güvencesiz çalışmanın temellerini oluştururken, kadınların çalışma yaşamındaki dezavantajlı konumu da onları ailede korunmasız bırakır. Birbirine bağlı gelişen tüm bu olaylar neticesinde yazının başında verilen rakamların hiç de şaşırtıcı olmadığı açığa çıkıyor. Pekiyi, bu durumda taleplerimiz neler olmalı?

Aslında can alıcı noktalara parmak basan acil talepler DİSK’in bahsi geçen raporunun sonunda da özet biçiminde sıralanmış: cinsiyet eşitliğini gözeten, kadın istihdamını teşvik eden ve kadınlara özgü görülen ev içi sorumlulukların çözümü için kamu politikalarının (ücretsiz kreş, gündüz bakımevi, hasta ve yaşlı bakımevleri gibi merkezlerin) hayata geçirilmesi; kadınlara çalışma hayatında insana yakışır iş, gelir ve sosyal güvencenin olduğu çalışma koşulları yaratılması; eşit işe eşit ücret; ücret kesintisi olmaksızın kadın ve erkeğe eşit ebeveyn izni düzenlemesi; işyerlerinde kadınlara yönelik şiddet ve tacizde kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının işletilmesi; sendikaların, kadınların yoğun olduğu işkollarına ve istihdam biçimlerine yönelik örgütlenme modelleri geliştirmesi ve sendikalı kadın işçilerin özgün sorunlarına yönelik toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı toplu sözleşmeler yapılması.

Bizden olmayana metro da yok, eğitim hakkı da!

0

Gerek AKP hükümetinin muhtelif sözcüleri, gerek bizzat Cumhurbaşkanının kendisi, bu ara pek bir coşkulu söylemler içindeler yine. Toplumsal kutuplaşmanın dibine vurduğumuz şu zamanlarda en temel haklarımızdan ulaşım ve eğitim haklarımız konusunda da başarılı bir ayrıştırmaya maruz bırakılıyoruz.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal katıldığı AKP Arnavutköy olağan kongresinde şu sözleri kullandı: “AKP kurulduğundan bugüne baktığımız zaman Arnavutköy oyu en fazla olan ilçelerimizden birisi. Bizim şu anda birinci önceliğimiz metro. Metroda da birinci önceliğimiz en fazla oy aldığımız yerler olacak inşallah. Arnavutköy’den daha yüksek oy bekliyoruz diyorum”. Salonda büyük bir alkış! Bu şekilde galeyana gelip konuşmak pek olası herhalde, geçen günlerde de Kırşehir Valisi Necati Şentürk emeklilik konuşmasında zülfikarı kuşanınca “Musul’a da gireceğiz, Kudüs’e de gireceğiz inşallah” diyerek tekbir getirmişti. Hizmet sunumunda daha çok oy alınan yerlerin öncelikli olduğunu belirtince toplumun pek çok kesiminden tepki alan Uysal, ardından yaptığı “Sultanbeyli ve Arnavutköy bizim en fazla oy veren ilçelerimiz ama şu ana kadar metro gelmemiş. İnşallah dedim en fazla oy veren ilçelerimiz öncelikli olacak” açıklamasıyla duruma birazcık hizmet ihtiyacı-hizmet sunumu ilişkisi katmaya çalışsa da tabii ki sözünden geri dönmedi. Bu bariz ayrımcılığın herhangi bir izahı olabilir mi diye düşündüm ve İETT’nin temel değerlerine baktım. Şu şekilde açıklanmış: “İETT, hizmet alanlarında hak ve hukuku gözeten, tarafsız bir kuruluştur”. Fakat Uysal’ın açıklamasından sonra metro hatlarının aktarım ücretleri araştırıldığında şu sonuç ortaya çıkıyor: AKP’li Başakşehir’de aktarım ücretsiz, CHP’li Beşiktaş’ta ücretli! Değişik bir tarafsızlık anlayışı gerçekten. Bugünlerde UBER-Sarı taksi tartışmaları, oya göre sunulan toplu ulaşım hizmeti derken belki de en temel talep olması gereken “güvenli, insancıl ve ücretsiz ulaşım hakkı”ndan ise kimse bahsetmiyor maalesef.

OHAL koşullarının devamlılığını sağlamak için büyük bir garanti ve uluslararası arenada söz sahibi olabilmek adına büyük bir koz olarak görülen Afrin harekâtı ise toplumun en hassas damarı, özellikle Erdoğan için. Boğaziçi Üniversitesi’nde harekâtı protesto eden öğrencileri “komünist” ve “vatan haini” ilan eden Erdoğan, protestocuların eşkallerini belirleyerek onlara “bu üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” diyor. On yıllardır ifade özgürlüğünün göz altılarla ve hak kayıplarıyla sonuçlandığı Türkiye bu vakalara alışık elbette. Yüzde 50 de evde zor tutuluyordu bir zamanlar. Ayrımcı felsefeyle kurgulanmaya çalışılan toplum sadece iyi-kötü, bizden-öteki, siyah-beyaz değil! Biz işçi demokrasisinin bütün renkleriyle buradayız!

Puigdemont’a özgürlük! Katalan halkına yönelik cadı avına son!

0

Katalonya eski başkanı Carles Puigdemont, İspanyol Rajoy hükümetinin isteği üzerine Almanya’da tutuklandı. Tutuklama, Katalan halkının ve bağımsızlık yanlılarının baskı ve saldırılara maruz kaldığı, Katalan hükümet üyelerinin, önderlerin, başlıca halk örgütleri yöneticilerinin hapsedildiği bir dönemde gerçekleşti. Rajoy rejimi ve monarşi, Katalan halkını ulusların kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadelede korkutmaya çalışıyorlar.

Katalan halkının tepkisi çok gecikmedi. Katalan Ulusal Meclisi’nin ve “Cumhuriyeti Savunma Komiteleri”nin çağrısıyla binlerce kişi Puigdemont’un tutuklanmasına karşı çıkmak için sokağa çıktı. Emekçiler, gençler ve Katalan halkı; genel grev ve Puigdemont ile Ekim 2017’den bu yana kovuşturulan tüm politik tutsakların serbest bırakılmasını talebini yükselttiler. Rajoy hükümeti daha fazla baskıyla yanıt verdi; dokuz kişi tutuklandı, doksan sekizden fazla kişi ise yaralandı. Angela Merkel hükümetinin, baskıcı Rajoy hükümeti ile dayanışma içinde Puigdemont’nun iade sürecini sürdürmesi ihtimali var.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Puigdemont’un tutuklanmasını reddediyor ve kınıyoruz. O’nun ve tüm politik tutsakların serbest bırakılmasının yanı sıra cadı avının ve bağımsızlık için mücadele eden Katalan militanların yargı yoluyla baskı altına alınmasına son verilmesini talep ediyoruz. İUB-DE, özgür Katalonya’nın savunusu için Katalan halkıyla en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağırısında bulunur ve her türlü baskıyı, kriminalizasyonu ve yargının baskı için araçsallaştırılmasını reddeder.

26 Mart 2018

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Brecht’in “Düğün’ü”

0

Bertolt Brecht’in tek perdelik oyunu “Düğün” ya da “Küçük Burjuva Düğünü”, orta sınıf bir çiftin düğün yemeği sırasında geçen olayları konu alır. Yemek boyunca her şey olağan görünse de gece ilerledikçe insanların iç yüzü ortaya çıkar ve bu durum ikili ilişkilere yansımaya başlar. Brecht, bu basit akşam yemeğindeki küçük burjuva ailenin ilişkileri ile aslında toplumda gizli saklı kalmış çarpıklıkların bir yansımasını gösterir izleyiciye. Sarı Sandalye’nin Doğa Nalbantoğlu yönetiminde ortaya çıkan oyununda Ceren Ülgen, Canan Günaştı, Emre Yıldızlar ve Şencan Oytun Tokuç oyuncu olarak yer alıyor. “Düğün”, 5 Nisan Perşembe ve 25 Nisan Çarşamba NoAct Sahne’de izleyiciyle buluşacak.