Ana Sayfa Blog Sayfa 65

İş cinayetlerinin sorumlularına indirim

0

Tek Adam rejimi sadece iş cinayetleri karşısında herhangi bir önlem almamakla yetinmiyor, aynı zamanda onun savcı ve hakimleri cinayetlerin sorumlularına ceza indirimleri dağıtıyor.

Soma’da 301 işçinin yaşamını yitirdiği maden faciasına ilişkin davada, hazır olduğu belirtilen mütalaa 1 yıl 2 ay sonra açıklandı. “Olası kasıt” suçuyla Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın duruşmasında, savcı meydana gelen katliamı “öngörülebilir ancak istenmeyen” olarak tanımladı. Mütalaasında birçok ihmale ve patronların sorumluluklarına yer veren savcı buna rağmen, olayın olası kastla değil, cezaların düşürülmesi anlamına gelen “bilinçli taksirle” meydana geldiğini iddia etti. Buna göre 301 ölüm için tek tek ceza alması gereken sanıklara toplam olarak ceza verilecek ve en üst sınır 22,5 yıl olacak.

Öte yandan Mecidiyeköy’deki 10 işçinin yaşamını yitirdiği asansör faciası davasında 9 sanık, “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçundan 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, 9 sanık hakkında verdiği bu cezanın, “Sanıkların suçu taksirle işlemeleri ve tali kusurlu olmaları” gerekçesiyle 60 bin 800’er TL adli para cezasına çevrilmesine hükmetti. Mahkemenin kararına itiraz edeceklerini söyleyen şikayetçilerin avukatı Yıldız İmrek, ödül gibi bir ceza çıktığını ifade ederek “Bu karar ne vicdani ne hukuki olarak kabul edilebilir. Hukuki açıdan da adaletin katledildiği bir yerdeyiz” diyerek tepki gösterdi. Kazada ölen işçi Hıdır Ali Genç’in babası Mustafa Genç ise “Adalet yok, yargı yok. Bu 10 tane işçi boşu boşuna ölmüş” diye konuştu.

Brezilya’da Marielle Franco’nun katledilmesini kınıyoruz!

0

Brezilya’da, Rio de Janeiro’da, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) belediye meclisi üyesi Marielle Franco’nun öldürülmesini kesin bir biçimde kınıyor ve lanetliyoruz. Söz konusu suikast, 14 Mart Çarşamba günü, gece vakti, şehrin merkezinde ve Marielle, “Genç Siyahi Kadınlar Sistemi Sarsıyor” başlıklı bir etkinlikten dönerken yaşandı. O, Rio de Janeiro’da ordu eliyle sürdürülen askeri müdahalenin ve gecekondu mahallelerindeki polis şiddetinin karşısında bir simgeydi.

Marielle Franco, Sosyalizm ve Özgülük Partisi’nin önde gelen bir üyesi, insan hakları aktivisti ve siyahi, feminist bir kadın eylemciydi. Marielle, Rio de Janeiro’nun kenar mahallerinden olan Mare Resort gecekondu semtine ilk geldiğinde, polis şiddetiyle yakından tanışmıştı. Genç yaşlarından itibaren polis şiddetinin karşısında ve siyahi kadın haklarının yanında bir eylemci olarak politika ile uğraşmaya başlamıştı. 2016’da, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin üyesi olarak, Rio de Janeiro’daki belediye meclisi seçimlerinde en fazla  oy alan 5. adaydı.

Marielle’in suikaste uğratılması, Brezilya başkanı Michel Temer’in federal askeri güçlerin Rio de Janeiro’da sokağa inmesi yönündeki kararından bir ay sonra gerçekleşti. O günden beri Marielle, Meclis Komisyonu’nda atandığı ve polisiye operasyonların bilançosunu hazırladığı raportörlük görevindeydi. Öldürülmesinden bir gün önce, askeri birliklerin Acari eyaletindeki Iraja bölgesinde sürdürdükleri barbar ve korkunç icraatları teşhir etmişti. Bu nedenle, onun suikasti bir tesadüf değildir; içerisinde seyahat etmekte olduğu arabaya ateş açılmış ve katiller, arabadan ve kendisinden herhangi bir şey çalmadan kaçmışlardır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Marielle’in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve yoldaşlarıyla dayanışmamızı sunuyoruz. Bu suçtan sorumlu olanların yargılanıp cezaya çarptırılması gerektiğini ve olayın derinlemesine bir şekilde araştırılmasını talep ediyoruz. Bu saldırı karşısında tüm dünyada yapılan protestolarla beraber suikasti lanetliyor, her ülkede Brezilya konsoloslukları ve büyükelçilikleri önünde suikastin araştırılması ve suçluların cezalandırılması taleplerini dile getirecek eylemlere çağırıyoruz. Marielle’in kadın hakları için ve Temer’in baskılarına ve kemer sıkma politikalarına karşı verdiği mücadeleyi sürdüreceğiz.

 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

 15 Mart 2018

Burada Beyazfil’in olmadığını düşünsenize 

0

Manisa’nın beyaz fil binası yıkılmasına karşı basın açıklamasında İşçi Demokrasisi Partisi olarak katıldık.

Manisa Emek ve Demokrasi platformunda yer alan gruplar ve Manisa il örgütümüz şehrin 1950’li yıllardan kalma son eserlerinin tescillenmesi için Manisa farkındalık yaratmaya, bu şekilde yapılan usulsüz çalışmalara karşı sesini her ortamda duyurmaya çalışmakta.

Manisa halkının ilk sinemasını izlediği, ilk bilardosu oynadığı, doktor muayenehaneleri, avukat büroları, serbest muhasebecilerinin bulunduğu; çarşısında alışveriş yapılıp şehri kalkındırma amacıyla yapılan bina SGK kurumu tarafından kullanılmaya başladıktan sonra, çarşının giriş-çıkış saatlerinin değiştirilmesi, kullanımın azalması üzerine önemini yitirmeye başladı. İdare mahkemenin ilk kararı bu yapının yıkılması yönünde olmuş bunun tersine İzmir 2. Koruma mahkemesi tarafından bu yapının tescillenmesi gerekli kararını almıştır. Büyükşehir belediyesi ve Şehzadeler belediyesinin imzası bulunan yapının Özelleştirme İdaresi tarafından satılmasını kabul etmiştir. Manisa halkı bunu kabul etmemiş buna karşı durmaya devam edecektir. Biz de Manisa İDP örgütü olarak bu işin takipçisi olacağız.

Manisa’da kadın etkinliği

0

Manisalı İşçi Demokrasisi Partisi bileşenleri olarak 11 Mart günü daha güçlü kadın daha güçlü mücadele için taleplerimizi dile getirdiğimiz 8 Mart sürecini değerlendirmek için bir araya geldik. Etkinlikte erkek egemen kapitalist sistemin Türkiye’de ve dünyada artan kadın düşmanı politikaları ve buna karşı acil taleplerimize dikkat çeken sunumun ardından, iş yerlerindeki sorunlarımızı, evdeki görünmeyen emeğimizi, çocuğu olan kadınların çalışma hayatından ve mücadeleden nasıl ve neden uzak düştüğünü, evde, işyerinde, sokakta kadının uğradığı tacizi ve şiddeti ve tüm bunlara kaynaklık eden uygulamaları konuştuk. Ayrıca, tüm bunlar karşısında biz güçlü kadınların bu erkek egemen kapitalist sisteme karşı nasıl mücadele vermemiz gerektiğini, tüm dünyada artan mücadele örneklerini değerlendirdik.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak kadınları mücadelenin en ön saflarına taşıyana kadar durmayacağız. Bu kölelik kadının varoluşunda yoktur ve bizler bu sistemin biz kadınlara yüklediği tüm o sıfatları yok edeceğiz. Yaşasın kadının örgütlü mücadelesi!

8 Mart’ta İstanbul’da kitlesel gece yürüyüşü

0

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Taksim’de 16.sı düzenlenen Feminist Gece Yürüyüşüne binlerce kadın katıldı. Yüksek güvenlik önlemleri, yoğun polis denetimi ve yağmura rağmen son yıllardaki en yüksek katılımlı eylemlerden biri gerçekleşti. Öyle ki Taksim Meydanı Fransız Konsolosluğu önünde başlayan ve Tünel Meydanı’nda biten yürüyüşün sonunda basın açıklaması yapıldığı sırada kortejin sonu başlangıç noktasındaydı.

Baskıcı OHAL rejimine, kadın cinayetlerine, çocuk istismarına, cinsel istismara ve emek sömürüsüne vurgu yapan sloganlarla binlerce kadın yan yana olduğunu ve mücadelesini sürdüreceğini haykırdı. Yürüyüş boyunca kadınlar hep bir ağızdan, “Yaşasın feminist mücadelemiz”, “Jin jiyan azadî”, “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop inadına isyan inadına isyan inadına özgürlük”, “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganlarını attılar.

Yürüyüş sonunda yapılan konuşma ise şöyleydi “Görüyoruz ki karşımızda kadın düşmanlığının, ırkçılığın, faşizmin çırpınışları var. Her gün emeğimizi, cinselliğimizi, bedenimizi sömürmenin yollarını; bize tüm dünyanın bakım emeğini yıkarak, doğurganlığımızı kontrol altına almaya çalışarak, bizi maddi ve manevi eşitsiz koşullara mahkûm ederek, cinsel yönelim tek, cinsiyet kimliği ikiden ibaretmiş gibi yaparak, “hiza”ya getirmek için şiddete maruz bırakarak, çocukları taciz ederek, hayatlarımızı erkek egemen ve dini kurumlara teslim ederek, sınırları kendi çizip ihlalinin ne zaman meşru olduğunu kendi belirleyerek, iktidarını kuramadığında silahına davranarak arayan bir düzen var. Kadınları karar alma mekanizmalarından dışlayan, bizlere istemediğimiz bir hayatı dayatan erkek egemen bir düzen var. Bizi korkuyla, şiddetle, savaşla, tatlı dille, aile masalıyla terbiye etmeye çalışan düzene feminizmle direniyoruz, mücadele ediyoruz, İsyan ediyoruz. Bizler başka bir dünyayı hayal etmekle başladık, kurmanın birlikte, dayanışmayla mümkün olacağını biliyoruz. Yaşasın feminizm, yaşasın feminist mücadele!”

Bu kalabalık kadın isyanı sadece Türkiye’ye özgü değildi. Neoliberal politikaların etkisiyle hakim olan baskıcı rejimler tarafından hakları gasp edilen tüm kadınlar dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülerek bu düzenle mücadele edeceğinin mesajını verdi.

 

KHK: Kanun Hükmünde Karanlık! Birlik ve dayanışmayı örelim: OHAL gitsin, iş güvencesi gelsin! 

0

OHAL kapsamında 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayımlanmış bulunuyor. OHAL kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar ve göreve iade edilenlere ilişkin listelerin de bulunduğu 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. Yayımlanan KHK ile toplam 4 bin 464 kişi memuriyetten ihraç edildi.

KHK’larla birlikte gelen ihraçların açıkça gösterdiği üzere kamu emekçilerinin iş güvenceleri fiilen ortadan kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra iktidar bu KHK’yla beraber birçok üniversiteyi niteliksizleştirmiş, birçok sendikayı ve mücadeleci sektörü de felç bırakmayı denemiştir. Kendisine referandum sürecince zorluk çıkaracak birçok ismi bir listede alt alta sıralayarak kamudan tasfiye etmek istemiştir. Ancak biz hocalarımızı, kamudaki emekçi kardeşlerimizi, sendikalarımızı yalnız bırakmaya hiç ama hiç niyetli değiliz. Biz onları yine okullarımıza çağıracağız. Biz yine onlarla yan yana duracağız. Biz yine birlikte durup dayanışacağız.

 

Saray rejimi okullar ve üniversiteler başta olmak üzere kamu kuruluşlarını güya “darbeci” ve “Fettullahçı” kadrolardan temizleme bahanesiyle başlattığı KHK’lar dalgasıyla geride hiçbir muhalif ses bırakmamaya yeminli! İhraç edilenler elbette darbeci değiller. Saray, kendisini devirmek isteyen askeri bir girişime dönük başlattığı hukuki süreci dahi mantıksal sonuçlarına vardırmaya cesaret edemiyor. Gülen cemaatiyle kol kola olanlar koltuklarında, darbenin başladığı gece sesini çıkarmadan bekleyenler de hala makamlarında. Ama on senelerdir hem darbelere, hem de cemaat yapılanmasına karşı tavır gösteren mücadeleci insanların, sosyalistlerin, sendikacıların, aktivistlerin  birçoğu kovuşturmaya uğramış vaziyette! Neden? Çünkü kendilerini yaratan ve bugün de onları besleyen rejimi karşılarına almaya cesaretleri yok. Zira bunu yaparlarsa, soruşturma dalgası gelecek, kendilerini bulacak.

İş ve ekmekle terbiye etmeye çalışıyorlar. Ancak bu güçlerini değil, güçsüzlüklerini gösteriyor. Türkiye’de bilim ve eğitimin yaşamsal bir darbe almasına sebep olacak derecede gerçekleştirilmeye devam edilen ihraçlar, en ufak bir muhalif sesin dahi tahammülsüzlükle karşılandığını, bu muhalif sesleri göz ardı ederek riske girmeye göze alacak kuvvetlerinin kalmadığını gösteriyor. Saray zordadır: Ne askeri darbe girişiminin gerçek öznelerini devlet içerisinden ayıklayabilmiştir, ne de muhalefeti tamamen sindirebilmiştir. Saray krizdedir. Giriştiği her işi eline yüzüne bulaştırmaktadır. Son olarak Saray, bir meşruiyet buhranı ile yüzleşmektedir. Sonucuna göre kendi iktidarını sağlamlaştırabilecek ve prestijini bir nebze de olsa geri verebilecek olan referandumdan “mevsimsel koşullar” sebebiyle çekinmektedir…

Bugün gelinen noktada açık ki Türkiye KHK’lar olmadan yönetilememektedir. En sıradan ve en gündelik görevlerini dahi ancak ve ancak olağanüstü halin tanıdığı yetkiler etrafında çıkardığı KHK’lar ile gerçekleştirebilen bir iktidar hayal edin. OHAL’i uzatmalarının sebebi budur. Çünkü OHAL olmadan yönetememektedirler. Ancak işin daha da vahimi, OHAL altında dahi yönetememeleri, kontrol edememeleridir.

OHAL derhal kaldırılsın! 

İhraç edilenler işlerine geri dönsün! 

İşten atmalar yasaklansın! 

Sendika ve iş güvencesi! 

KHK rejimine HAYIR!

İşyerinde sendikalaşma mücadelesi: Neden ve nasıl birleşmeliyiz?

0

Türkiye’de, farklı noktalardaki farklı işyerlerinde ciddi bir sendikalaşma mücadelesi veriliyor. Sendikalı işçi oranlarının resmi istatistiklerde dahi son derece düşük bir seyir seyretmesi, bu mücadeleleri daha da önemli kılıyor. Bugün özellikle 6 işyerinde verilmekte olan sendikal hak mücadelesi, bu konuda öncülüğü üstleniyor.

Bu iş yerlerinden ilki Ak-Kim. Ak-Kim, kimya sektöründe boy gösteren devasa bir firma. Şirket 1977 senesinden bu yana, 17 sanayi ve ticaret tesisiyle birçok sektörde yatırımları bulunan ve 18 üretim merkezi bulunan Akkök Holding’in bir parçası. Daha geçtiğimiz aylarda Ak-Kim, 20 milyon avro cirosu bulunan Alman kimya şirketi Dinox’u satın aldı. Ak-Kim Genel Müdürü Onur Kipri yaptığı açıklamada “Ak-Kim büyümeye devam ediyor. Bu sene inorganik büyüme fırsatlarını değerlendirmeye devam edeceğiz.” şeklinde konuştu. Beş kıtada işletmeleri bulunan bir holdingin parçası olan ve Avrupa pazarında kimya sektörüne milyon dolarlık yatırımlar yapabilen Ak-Kim, 7 ay önce İstanbul Hadımköy fabrikasındaki işçileri, Petrol-İş sendikasına üye oldukları için, işten çıkardı. İşçiler fabrika önündeki bekleyişlerini sürdürüyorlar.

Başka bir sendikalaşma mücadelesi Poliya Poliester şirketinde sürüyor. Tekirdağ Çerkezköy’deki fabrikanın önünde Petrol-İş’e üye oldukları gerekçesiyle işlerinden edilen işçilerin hak arama mücadelesi iki ayı aşkın süredir devam ediyor. Poliya’nın resmi internet sitesinde “Yatırımcı İlişkileri” bölümüne girdiğinizde, şirketin ticaret sicil belgeleri karşınıza çıkıyor. Belgelere göre şirketin ödenmiş sermayesi 43.500.000 TL (kırk üç milyon beş yüz bin lira). Poliya, Türkiye’nin ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşu arasında yer alıyor. Şirket kendisini tanıtırken şu satırları kaydediyor: “Çerkezköy – Tekirdağ’da yerleşik, Avrupa’nın en büyük, modern reçine ve yardımcıları tesislerinde …” Avrupa’nın en büyük tesislerinde üretim yapmakla övünen bu şirket, işçilerin en temel demokratik haklarını tanımaktan aciz.

İstanbul Güneşli’de ise 50 metre arayla iki fabrikada aynı anda sendikalaşma mücadelesi veriliyor. Bunlardan birisi DHL Express, diğeri de Kod-A. İlki TÜMTİS’e, ikincisi de Sosyal-İş’e üye olduğu için başlamış olan direnişler. DHL Express, uluslararası alanda verilen “En İyi İşveren” sertifikasının bu seneki kazananı olmakla; hem de bu seneyle beraber bu sertifikayı dördüncü defa almakla övünüyor. Kod-A ise, uluslararası alanda ünü tavan yapmış kapitalist Bill Gates’in kurmuş olduğu bilgisayar şirketiyle beraber Microsoft İş Ortağı Ağı’nın bir parçası olmakla gururlanıyor.

DHL Express gibi taşımacılık sektöründe yaşanan bir başka sendikalaşma çabası Babacanlar Nakliyat’ın Gaziantep bürosunun önünde devam ediyor. İşçilerin büro önündeki bekleyişi 6 ayı geçti. Nakliyat şirketinin 50 filoluk aracı bulunmakta. Teslim aldığı ürünleri sigortaladığının reklamını yapan şirket, üzerinden sermaye kazandığı ürünlere tanıdığı bu hakkı, işçilere tanımıyor.

Sendikalaşma öncülüğünü üstlenen 6 işyerinden sonuncusu Uyar Çelik’in Karabük fabrikası. Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işinden olan işçilerin hak arayışı iki ayı geride bıraktı. Uyar Çelik’in şirket tüzüğünde “Önceliklerimiz” bölümü altında, işçileriyle dalga geçermiş gibi, “Uygun İş Ortamı” maddesi yer alıyor. Anlaşılan yarım asırdan fazla bir süredir çelik sanayiinin bir parçası olan ve Avrupa’da düzenlenen sanayi fuarlarına katılan bu şirket için “Uygun İş Ortamı” tanımı, sendikasız iş ortamı ile eşdeğer bir anlama sahip.

Sendikal hakları adına mücadeleye geçmiş işçilerin, bu mücadeleden kazanımla çıkmaları şart. Bu nedenle kendi yerellerine hapsolmuş bu öbekler, birleşmelerinin olanaklarını tartışabilmeli. Bunun için öncelikli şart, sendikal koordinasyonların kurulması ve ortak bir mücadele planının oluşturulmasıdır. Bir işyerinde yaşanan sorun, bütün işyerlerinde yaşanan bir sorun iken, konfederasyonlar arası sendikal koordinasyonların kurulması abesle iştigal etmek değildir. İşçi sınıfının parçalı olmasından en fazla sermaye faydalanır.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine neden dur demeliyiz?

0

Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi’ne bağlı 15 şeker fabrikasının özelleştirileceği Resmi Gazete’de ilan edildi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat’taki fabrikalar özelleştirilecek. İşçiler özelleştirme kararının fabrikaları kapatma kararı olduğunu; yani işsiz kalacaklarını söylüyorlar. Hükümet, ihaleyi satın alanlara fabrikaları açık tutma zorunluluğu getirileceğini söylüyor, ancak bu doğru değil. Örneğin Tokat’taki TEKEL fabrikası özelleştirildiğinde de aynı sözü veren hükümet, tütün üretmekte olan bu fabrikanın özelleştirildikten sonra kapatılmasına engel olmamıştı. Şeker işçileri TEKEL deneyimini anımsatıyor ve özelleştirme dalgasına karşı mücadele etmeye hazır olduklarını belirtiyorlar.

Bu durum, hükümetin şeker işçilerine dönük ilk saldırısı değil. Aralık 2017’de, yani birkaç ay önce Şeker Kurumu, 696 sayılı OHAL KHK’si ile kapatılmıştı. Bunun sonucunda, nişasta bazlı ucuz ve sağlıksız şeker üretimi yapan fabrikatörlerin önündeki yasal engeller kaldırılmış, dahası bu fabrikatörlerin şekerden elde ettikleri gelirleri yurt dışına çıkarmaları önünde herhangi bir engel kalmamıştı.

Türkiye’de 2017 Eylül-Aralık döneminde gerçekleşen şeker satışı, önceki yılın aynı dönemine göre 450 bin ton daha düşüktü. Bu, şeker piyasası üzerinde bir ekonomik denetim ve kontrol mekanizmasının kurulmak istenmemesinin bir sonucu. Açılan boşluk ise nişasta ve tatlandırıcı gibi yapay ürünlerle kapatılmaya çalışılıyor. Bu ürünler şeker hastalığının başlıca nedeni ve aynı zamanda içlerinde kanser yapıcı maddeler barındırıyorlar.

Hatırlatmakta yarar var ki, şeker işçileri geçtiğimiz Ocak ayı boyunca, kadrolu çalışma hakkı kazanabilmek için bir dizi eylemler gerçekleştirdiler. Özellikle Çorum’daki şeker fabrikaları işçileri, genellikle geçici ve mevsimlik işçi statüsünde çalıştırıldıkları için, taşeron karşıtı bu seferberliğin başını çektiler.

Şeker işçilerinin durumu ortadayken, işçi haklarında ve yaşam koşullarında iyileştirmelere gitmektense işçilerin geçimini sağladıkları fabrikaları özelleştirmek, hükümetin patronla işçi arasındaki mücadelede hangi tarafı tuttuğunu açıkça gösteriyor. Bu sebeple şeker işçisinin yerli ve yabancı patronlardan ve hükümetten bağımsız bir sınıf planına ihtiyacı var. Şeker işçisinin ve çiftçisinin talepleri ve ihtiyaçları düşünüldüğünde, aşağıda ifade edilen maddelerin bir başlangıç olarak tartışılması yararlı olacaktır.

1) Özel ve yabancı sermayenin, özellikle toprak rantı elde etmek için özelleştirme ihalelerine girdiğini ve ardından fabrikaları kapattıklarını biliyoruz. Bu sebeple, 14 şeker fabrikasının işçilerinin işten atmalara, yani özelleştirmelere karşı eylem birliğinin tesis edilmesi acil bir ihtiyaç. Bu noktada fabrikalarda Özelleştirmelere Karşı Eylem Komiteleri oluşturmak ve bunları bir ulusal koordinasyonda birleştirmek yararlı olacaktır.

2) Özelleştirmenin hükümet, bakanlıklar, düzen partileri, yerli ve yabancı sermaye eliyle; kısacası birleşik bir patron cephesi aracılığıyla organize edildiğini anlamak önemli. Bu yüzden şeker işçisinin, kendi sınıf kardeşleri olan işçiler ile emekçilerden başka hiçbir kalıcı müttefiki yoktur. Şeker işçilerinin eylemleri ile özelleştirmelere karşı oluşturabilecekleri komiteleri bu sebeple hükümetten ve patronlardan bağımsız olmalı, onların temsilcilerine kapalı olmalıdır.

3) Bu özelleştirme dalgası sadece işçiyi değil, çiftçiyi de vurmaktadır. Hükümet çiftçilere 5 dönem boyu fabrikaların çalışacağı güvencesi vermektedir. Ancak TEKEL’de hükümet bu sözünü tutmamıştır. Hükümet pancar kotalarını koruyacağını söylemiştir. Ancak Aralık 2017’de kotayı dolduramayan çiftçilere ceza kesilmiş, kotayı aşan çiftçilerin ürünleri ucuza alınmıştır. Bu nedenle çiftçiler işçilerin arkasından gitmeli, onların öncülüğünde özelleştirmelere karşı durmalı, yoksullukla mücadelelerinin bir parçası olmalıdır.

“Büyüyen Türkiye”, ödenemeyen faturalar ve kendini yakan işçiler

0

Son açıklanan büyüme rakamlarına göre Türkiye’nin %11 büyüdüğü herkesin malumu, en azından kâğıt üzerinde bu böyle. Ama bir terslik var, bu “büyümenin” faturası işçi sınıfına çıkmış, kaymağı ise sermayedarlara kalmış durumda. Faturalarını ödeyemeyen yüz binlerce hane, yoksulluktan kendini yakma seviyesine gelmiş işçiler gibi örneklerin olduğu bir ülkede refahtan bahsedilebilir mi? Her şeyden öte bu ülkede dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 5.262 TL iken, asgari ücretin 1.603 TL olduğu unutulmasın. Tüm örnekler ekonomik gelişim ya da büyümenin topluma değil belirli kişi ve gruplara yaradığını gösteriyor. Öyleyse asıl sorumuz şu olmalı: Ekonomi kimler için büyüyor?

İSKİ ve İGDAŞ verilerine dayanarak 2017 yılında faturalarını ödeyemedikleri gerekçesiyle sadece İstanbul’da 580 bin evin suyunun, 493 bin evin de doğalgazının kesildiği açıklandı. Yüz binlerce hane, milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıldı. Üstelik faturaların yarısının vergi olması ve her ay enflasyon oranında otomatik zam yapılması yetmiyormuş gibi bir de açma-kapama bedeli altında kesilen faturalardan ekstra para alınıyor. Bunlar, sistematikleştirilmiş soygun düzeninin geldiği noktayı gösteren örneklerden birkaçı.

 

Bülent Ecevit’e yazarkasa fırlatan esnafın olduğu günler kriz günleriydi. Bugün ise “büyüme” döneminde kendini yakan işçiler var. Sadece son iki ayda üç işçi kendini yaktı. Biri Meclis’in önündeydi. Ama her ne hikmetse seslerini yazarkasa fırlatan vatandaş kadar duyuramadılar.

Zenginlik yanılsaması

Hayat pahalılığının arttığı, yaşam koşullarının zorlaştığı çok açık. Yılın belirli dönemlerinde otomatik olarak yapılan zamlar, alım gücünün düşmesi, artan vergiler ve maceracı iç ve dış politikalarla inşa halinde olan otoriter bir rejim… Bu ülkede refahın, gelişimin ve güvenin olmaması için yeterince neden var.

Zengİnleşenler sadece iktidarın çevresinde kümelenmiş ve 15 yıl boyunca palazlanmış sermaye kesimi değil. Ülkenin eski ve asli zenginleri de servetlerini artırdılar. AKP’nin iktidara geldiği ilk yılda en zengin %1 tüm servetin %39,4’ünü alırken, yıllar boyunca makas gittikçe açıldı ve bugün en zengin %1’lik kesim tüm servetin yarısından fazlasına (%54) sahip. Dolayısıyla ülkedeki pastadan kimin ne kadar pay aldığına bakmalı, sonra büyüme oranlarına odaklanmalıyız ki büyüme rakamlarını anlamlandırabilelim. Yoksa tek başına büyümenin bir anlam ifade etmediğini günümüzde kanlı canlı yaşıyoruz.

2017 yılının Haziran verilerine göre yılın ilk altı ayı içinde banka hesaplarında 1 milyon TL’den fazla olan kişi sayısı 12 bin 905 kişi artarak 128 bin 801 kişiye yükseldi. Bankada 10 bin TL’den az bulunan hesap sayısı ise 77 milyon 953 bin oldu. Nasıl bir uçurum!

Zenginlerin sayısı artsa da yoksulluk çok daha hızlı artıyor. Toplumsal zenginlik işçi sınıfının kolektif emeğiyle üretilirken, birileri bu zenginliğin üzerine konarak toplumun çoğunluğunun yoksullaşması pahasına kişisel zenginliklerini artırıyorlar. Zenginliğin yaratılması toplumsal ama bu zenginlikten alınan pay ve bölüşüm kişisel. Değiştirmek istediğimiz sistem işte tam olarak bu.

İşçi sınıfı lüks otomobillere binmek, yatlarda ya da rezidanslarda oturmak istemiyor. Sadece insanca ve onurlu bir şekilde yaşamak; gıda, barınma, eğitim, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını sorunsuzca ve kolaylıkla karşılamak istiyor. Kapitalizm bunları bile vermekten acizken biz çıkış yolunu gösteriyoruz. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet var oldukça, bu akıl dışı durum sadece kendini değil tüm insanlığı yok etmeye muktedirdir. Enternasyonal düzeyde sınıf önderliği altında, zenginliği yaratanların, yani emekçilerin kontrolünde merkezi ve planlı bir ekonomi. İşte insanlığın kurtuluşunun formülü budur.

Manisa’da 8 Mart: “Emek, eşitlik ve barış hakkımızın peşindeyiz!”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nden kadınların da içerisinde yer aldığı Manisa Kadın Platformu 8 Mart Dünya Emekçi Kadınları Gününde, Manolya Meydanı’nda bir eylem gercekleştirdi. Eylemde kadının yaşamın her alanında uğradığı taciz, tecavüze, şiddete karşı taleplerle birlikte işyerlerinde sendika, sigorta, kreş hakkı, eşit işe eşit ücret ve güvenceli iş, güvenceli gelecek talepleri ön plana çıktı.

Eylemde sırasında bir tiyatro gösterisi ve müzik dinletisi gerçekleştirildi. Ayrıca Uluslararası Kadın Platformu’nun hazırladığı “8 Mart’ta Greve” başlıklı bildiri okundu. Enternasyonal dayanışmanın önemi vurgulanarak devam eden eylem halaylarla, zılgıtlarla ve sloganlarla bir başka eylemde mücadele alanlarında buluşma sözü verilerek bitirildi.

Aşağıda Manisa Kadın Platformu tarafından okunan basın açıklaması metni yer almaktadır.

 

Emek, eşitlik ve barış hakkımızın peşindeyiz!

Değerli basın emekçileri,
Bugün dünyanın dört bir yanında ki kadınlarla alanlarda buluşarak daha adil, eşit ve özgür bir dünya için sözümüzü örgütlüyor, mücadelemizi yükseltiyoruz.

Erkek egemen kapitalizme karşı yürüttüğümüz mücadelenin kazanımı olan 8 Mart’ ta tüm yasaklamalara rağmen yine alanlardayız!

161 yıl önce ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle greve giden New York’ lu kadınların isyanı bu yıl dünyanın dört bir yanından kadınların eşitsizliğe, şiddete, militarizme, savaşa ve sömürüye karşı ”artık yeter” isyanıyla büyüyor, küresel bir kadın grevine ve boykotuna dönüşüyor. Kadınlar üretimden ve tüketimden gelen güçlerini kullanarak bin yıllardır süregelen bu sömürü çarkını durdurmaya çağırıyorlar.

Küreselleşme, kapitalizm ve neoliberal politikalar dünya ekonomisini belirlerken kadınları daha da ucuz emek gücü olarak görmeye devam ediyor. Ev işleri, yaşlı, çocuk, hasta, engelli bakımı biz kadınların görünmeyen emeğini daha da artıyor. Kiralık işçilik uygulamasıyla hepimize modern kölelik dayatılıyor.

Düşük ücretli, kısmi süreli, esnek, yarı zamanlı, uzaktan, evden, kayıtsız, sigortasız, güvencesiz çalıştırılıyoruz. Çıkarılan KHK’ler ile işimiz, emeğimiz gasp ediliyor. Sendikal hak ve özgürlüklerimize dönük keyfi yasaklarla örgütlenme hakkımız elimizden alınmak isteniyor. Artan işsizlik ve yoksulluk eril iktidarların kadın bedenini ve emeğini daha fazla denetlemek için kullandığı bir araç haline getiriliyor.

Bir yanda güvencesizliğin, yoksulluğun ve işsizliğin, diğer yanda savaşın, militarizmin ve tekçiliğin meşru kıldığı şiddetin türlü biçimlerine her gün daha fazla maruz kalıyoruz. OHAL bahanesiyle en temel haklarımızın kullanılamaz hale getirildiği koşullarda barış sözcüğü yasak edilirken çocuk istismarcılarını kurtarmak için rıza yaşını 12′ ye düşüren yasalar yapılıyor. Kadınlara ve LGBTİ’ lere yönelik taciz, tecavüz ve katliamların korkunç boyutlara ulaştığı bir süreçte Diyanet tarafından sürekli olarak kadınları ve kız çocuklarını hedef alan fetvalar yayınlanıyor. Çocuk istismarcılığını ‘hastalık’ olarak meşrulaştıran AKP iktidarı, ‘9 yaşındaki kız çocukları evlenip çocuk doğurabilir’ diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nı sosyal politikaları icra eden bir kuruma dönüştürmüş durumda. Dini referanslarla toplumu yeniden dizayn etme çabasıyla her gün yeni fetvalar çıkarılıyor, yasal düzenlemeler yapılıyor, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal yaşamın tümünü dinselleştiren uygulamalara her gün bir yenisi ekleniyor.

OHAL düzeninde kadınlara yönelik şiddeti sistematik ve meşru hale getiren, halkı, emekçileri ve kadınları yoksullaştıran, ötekileştiren savaş politikaları KHK’ler eliyle uygulamaya konuluyor. Paramiliter güçleri koruyan cezasızlık kılıfı kadın cinayetlerini, şiddet ve saldırıya maruz kalan kadınların sayısını arttırıyor. Erkek şiddeti devlet şiddetiyle besleniyor. Kürt sorununda dayatılan çözümsüzlük, barış talebinin kriminalize edilmesi ve halklar arasında yaratılan kutuplaşma kadınların yaşadığı şiddetin, göçün ve yoksulluğun katmerlenerek devam etmesini de beraberinde getiriyor.

Biz kadınlar; 8 Mart’larda meydanları bize yasak ederek, varlığımızı iktidarlarının geleceği için tehdit olarak görenlerin her türlü baskı ve sindirme çabasına rağmen alanlarda olmaktan ve sözümüzü söylemekten geri durmadık, duramayacağız.
Eşit, adil, özgür, laik ve barış içinde yaşayacağımız bir dünyayı yaratmak için kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunu biliyoruz.

Bunun için evde, işte, sokakta, bizleri yok sayanlara karşı direnmeye devam edeceğiz.
Bize dayatılan yoksulluğu, şiddeti, ayrımcılığı, gericiliği ve savaşı kabul etmiyoruz.
 8 Mart’ın ücretli izin günü sayılması için,
 Eşit işe eşit ücret sağlanması için,
 OHAL’in kaldırılması, KHK’lerin iptal edilerek haksız hukuksuz yere işten çıkarılan tüm emekçilerin görevlerine iade edilmesi için,
 İş yerinde şiddeti, ayrımcılığı ve mobbingi önleyen düzenlemeler yapılması için,
 Kadın istihdamında tek seçenekmiş gibi sunulan esnek-güvencesiz-kayıt dışı ve taşeron çalışmaya, kiralık işçilik uygulamasına son verilmesi için,
 Kapatılan kamu kreşlerinin açılması, kadın veya erkek olduğuna bakılmaksızın en az 50 çalışanın bulunduğu iş yerlerinde gündüz bakım evi ve kreşler açılması için,
 Grevli toplu sözleşme hakkımız başta olmak üzere sendikal hak ve özgürlüklerimiz önündeki tüm engellerin kaldırılması için,
 Doğum izinlerinin 24 haftaya çıkarılması, süt izninin kullanımı önündeki keyfi engellerin kaldırılması ve ücretli-ücretsiz doğum izninden dönen kadınların statü kaybı yaşamasının engellenmesi için,
 Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kaldırılarak yerine Kadın Bakanlığı kurulması için,
 Kadına yönelik her türlü şiddeti önleyici yasal düzenlemelerin acilen yapılması için,
 Kadınlar için daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ayrımcılık anlamına gelen savaş politikalarının son bulması için,
 Eğitim alanı başta olmak üzere kamusal alanın tümüne yayılan dinselleştirme politikalarından vazgeçilmesi için,
 Kadınlardan yana imza atılan uluslararası sözleşmelerin gerekliklerinin uygulanması için,

Demokratik, özgür, laik bir dünya ve ülkede eşit biçimde, bir arada yaşam için,
Alanlardayız.

Vardık, Varız, Var Olacağız!

Değerli basın emekçileri;

Bu 8 Mart’ta dünyanın dört bir yanında kadınlarla ayrımcılığa, şiddete, gericiliğe, güvencesizliğe ve savaş politikalarına karşı alanlarda itirazlarımızı, sözlerimizi ve taleplerimizi buluşturarak ”başka bir dünya mümkün” çağrısını yineliyoruz.

Bilindiği üzere; ülkemizde bir buçuk yılı aşkın bir süredir uygulanan OHAL grev yasaklama bahanesi olarak kullanılırken dünyanın çeşitli ülkelerinde 8 Mart Kadın Grevi örgütleniyor. 8 Mart Kadın Grevini örgütleyen kız kardeşlerimizi buradan selamlıyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar olarak omuz omuza olduğumuzun bir ifadesi olarak; Dünya Kadın Yürüyüşü Koordinasyonu tarafından kaleme alınan 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi ile dayanışma metnini sizlerle paylaşmak istiyoruz.

“8 Mart politik mesajlar verdiğimiz uluslararası ve devrimci bir gündür. Bu 8 Martta dünyanın bütün kadınlarını şiddete “Artık Yeter” diye haykırmak feminist greve davet eden çağrıyı destekliyoruz. Hep birlikte bize yönelen her tür için bütün kadınları bir günlüğüne dünyayı durdurmaya çağırıyoruz çünkü bu dünyayı biz döndürüyoruz. Yaşamı yeniden üreten, yaşamın devamını mümkün kılan bizler, işyerinde ücret ayırımcılığının yanı sıra cinsel taciz ve aşağılamaya, iş piyasasında güvencesizliğe maruz kalan bizler, hayatımızı, bedenimizi ve sağlığımızı metalaştıran tüketim ideolojisine dur demek için bugün üretimden ve tüketimden gelen gücümüzü kullanıyor ve dünyanın farklı köşelerinden yükselen kadın grevi çağrısına kadın dayanışmasıyla omuz veriyoruz. Toplumsal cinsiyet kimliklerimizi inşa ederek bizleri toplumda ikincil rollere hapseden eğitim kurumlarını bugün boykot ederek kamusal, bilimsel, laik ve feminist eğitim hakkı talep ediyoruz.

8 Martta bütün kadınları acılarımızı mücadeleye dönüştürmeye ve bize baskı, sömürü, şiddet, militarizm, savaş ve yağma dışında bir şey vaat etmeyen bu dünyayı değiştirmeye, baskı sömürü ve şiddetin var olmadığı bir dünya yaratmaya çağırıyor, dünyanın değişik ülkelerinde grev ve boykot yapan kadınları kadın dayanışmasıyla selamlıyoruz.”

Dayanışmayla,
Yaşasın Kadınların Uluslararası Birlik, Dayanışma Ve Mücadele Günü!
Yaşasın 8 Mart!
JİN ,JİYAN, AZADİ!

Almanya’da da metal işçileri fırtına estiriyorlar

0

Almanya, Şubat ayının başından beri, 97 fabrikadan yaklaşık 1,5 milyon metal işçisini ilgilendiren 24 saatlik uyarı grevleri dalgasıyla sarsıldı.

Avrupa’nın en büyük metal işçileri sendikalarından “IG Metall’in” örgütlü olduğu büyük metal fabrikalarında 24 saatlik sistematik uyarı grevleri dalgalarıyla hayata geçirilen eylemlilikler, Airbus, Daimler, Opel, BMW ve Bosch gibi şirketleri adeta felce uğrattı.

İşveren sendikasıyla üç ayrı oturum boyunca yaklaşık bir ay süren pazarlıklar, bir dizi kazanımla sonuçlandı. Bu kazanımların arasında patronların dayatmış olduğu %3’lük zam oranının Nisan ayından itibaren %4,3’e çıkartılmış olması; çocuklar, yaşlılar ve hasta yakınlarıyla ilgilenmeleri gereken işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması; ayrıca her çalışanın bu yılın Ocak, Şubat ve Mart ayları için 100’er avro fazladan alması, 2019 yılında ise çalışanlara 400 avro ek ödeme yapılması sayılabilir.

Almanya’da 2,5 milyon metal işçisini temsil eden IG Metall, örgütlü bulunduğu fabrikalarda %8’lik ücret artışının yanı sıra haftalık çalışma süresinin yaşlı ve çocuk bakımı yapmak zorunda kalan işçiler için 28 saate; diğer işçiler içinse 35 saate düşürülmesini talep etmişti.

Alman metal işçileri, “Metal Fırtınayı” hatırlatan seferberlikler öncesinde düşünülenin aksine 3 yıldır nitelikli bir zam yüzü görmüyorlardı, grev yapamıyorlardı ve işveren sendikasının son yıllarda sektöre dayatmakta olduğu esnekleşmenin kurbanı durumundaydılar.

IG Metall araştırmalarına göre, metal işçilerinin maaşlarının %40-60 arası kira ve yan giderlere gidiyor. Güvencesizlik giderek yaygınlaşıyor ve sosyal ve kültürel yaşama katılmak birçok emekçi ailesi için neredeyse imkânsız.

Ama işverenlere göre işçiler hâlâ yeterince esnek değiller! 2019 yılından itibaren çalışma saatlerini artırmanın ve iş koşullarını esnekleştirmeye dönük girişimlerin peşini bırakmayacaklarını söyleyebiliriz.

Öte yandan, Almanya’nın doğusundaki metal işçilerinin kâğıt üzerinde haftalık çalışma süreleri 38 saat iken, ücretler batıya göre ortalama %25 daha düşük. Avrupa Birliğinin ortasında nasıl bir eşitsizlik ve ne dehşetli bir sömürü değil mi?

Unutmayalım, 2003 yılında Doğu Almanyalı metal işçileri benzer talepler için mücadele etmişlerdi. Ama batıdan destek gelmeyince kazanamadılar. Bu yenilginin en önemli sonucu, Almanya işçi sınıfının ciddi mevzi kayıpları oldu.

Bu durum ülkenin doğusundaki ve batısındaki Metal işçilerinin eşgüdüm ve dayanışmasının hayati önemini ortaya koyan bir ders aynı zamanda. Özellikle de ırkçı ve aşırı sağcı akımların yükselişte olduğu bir dönemeçte.

Alman “Metal Fırtınası” yaklaşık 1 aylık bir sürece yayıldı, koordinasyon komiteleri üzerinden gelişti ve işverenleri birleşik bir genel grevle tehdit etti.

Bu deneyimin Almanya’da son dönemde sıkça rastlanan patlamalı eylem dalgalarından bir yenisi olduğu çok açık (havalimanı çalışanları ve pilot grevleri hatırlanmalı). Dahası, başını Türkiyeli metal işçilerinin, Polonya’da çelik işçilerinin, İtalya’da Alitalia ve Pirelli işçilerinin, Fransız metal işçilerinin çektiği kıtasal ölçekte bir seferberlik dalgasının parçasıydı.

 

Türkiye’de yasal çalışma süresi haftalık 45 saatken, Almanya’da 35 saat ve Almanya’da işçiler bunu 28 saate düşürmek için mücadele ediyorlardı. Almanya’da işçilerin saatlik ücreti 8,5 avro, Türkiye’de ise son yapılan zamla birlikte ancak 9 lira olabildi. Türkiye’de resmi enflasyon oranı %14’lere gelmişken, MESS’in başlangıçtaki zam teklifi %3,2 idi. Buna karşılık Almanya’da enflasyon oranı %1,7’lerde seyrederken, işçiler %8 oranında zam talep ediyorlardı.

Erdoğan II. Abdülhamid’i neden çok seviyor?

0

Tayyip Erdoğan, ölümünün 100. yıl dönümünde II. Abdülhamid’i anma toplantısında, onlarca yıllık kanlı bir istibdat döneminden sonra Jön Türk devrimiyle tahtından indirilen despot sultanı “Türk düşünce hayatını esir alan katı ideolojik kutuplaşmanın en büyük kurbanlarından biridir” diye tanımlayarak mazlum ilan etti. Türkiye tarihinde, kanlı baskı ve kıyım uygulamaları sorumlularının kahraman olarak anılmasına yabancı değiliz, ama bu çabaların nedenlerini de kavrayabilmemiz gerekiyor. Eğer Abdülhamid “katı ideolojik kutuplaşmanın kurbanı” olarak görülüyorsa, burada sultanı deviren demokratik devrim atılımına cepheden bir karşı çıkış söz konusudur. Bugün ülkede demokrasiyi boğarak, tıpkı sultanın zamanında kendine ait toprakları yönettiği türden despotik bir rejim inşa etmeye çalışanların onu kendi referansları olarak almaları anlaşılır hale geliyor. Sanki Abdülhamid ulusun vicdanında bir kez aklandığında, Tek Adam’ın meşruiyeti de sağlanmış ve her türlü demokratik talep ve atılım “katı ideolojik kutuplaşma” olarak mahkûm edilmiş olacak. Amaç bu.

8 Mart’ta OHAL Rejimi, yoksulluk ve şiddetin karşısındayız!

0

2018’e kadın ve çocuklara yönelik şiddet olayları ile girdik. Yılın ilk günlerinde Diyanet’in resmi sitesinde yer alan nikah tanımında “buluğ çağına giren çocukların nikahlanabilmesinin mümkün olduğuna” dair açıklamanın ortaya çıkmasından sonra çocuk evliliklerini meşrulaştıran bu tutumu protesto ederek yıla başladık. Bonapartist rejimin tüm bu gerici fetvalarını ve baskıcı politikalarını lanetliyoruz.

Erkek egemen gerici rejime karşı mücadele

Diyanet gündeminin hemen ardından ise devlet hastanesinde 115 çocuğun hamileliğinin gizlendiği skandalı ortaya çıktı. Hastane’nin bu durumu örtbas ettiği, Valiliğin ise Aralık başında olayın soruşturulmasına izin vermediği gündeme geldi. Olay kamuoyunda tepki yarattıktan sonra Aile Bakanlığı devreye girdi ve hiçbir çocuk istismarı vakasının üzerinin örtülemeyeceğine yönelik açıklama yaptı. Oysa İzmir Kadın Platformu’nun açıklamasına göre, son on yılda 483 bin kız çocuğu evlendi ve birçoğu doğum yapmak zorunda kaldı. Ne yazık ki Aile Bakanlığı’nın bu açıklaması ikiyüzlülüğün belgesi niteliğindedir; iktidar, kurumlarıyla kadın ve çocuklara yönelik şiddete göz yummaktadır.

Çocuk istismarı vakalarının neredeyse yüzde 50’si eğitim kurumlarından ve diğer yarısı aile içindeki en yakınlardan meydana gelirken, çözümü Müftülük nikâhında arayan rejim, ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddetin uygulayıcısı ve kollayıcısı olmaya devam ediyor. Bizler istismara uğrayan herkesin başvurabileceği cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulmasını talep ediyoruz. Her mahalleye nitelikli sığınma evi açılmalıdır!

Kadına yönelik şiddet artık çocukları da içine alan vahşi bir kıyım haline geldi. 2017 yılında erkekler tarafından 409 kadın öldürüldü. Devletin kadın ve çocukları korumaya yönelik hiçbir politikası ve niyeti olmadığı; aksine çocuk istismarını meşrulaştıracak, kadını korumayan yasal düzenlemeleri hayata geçirmeye çalıştığı görülüyor. Üstelik tüm bu şartlar altında, meşru müdafaa ile kendisine şiddet gösteren erkekleri öldürmek zorunda kalan Nevin Yıldırım ve Namme Öztürk hapiste tutulmaya devam ediyor.

Baskı rejimine karşı mücadele

Yine bu ay içerisinde OHAL 6. kez uzatıldı ve bu ülke giderek kadınlar için daha da güvensiz bir yer haline geldi. Biz kadınlar için OHAL sadece meydanlarda, sokaklarda her an bir çatışma çıkacakmış tedirginliği yaratan eli silahlı kolluk kuvvetlerinin varlığı demek değil; OHAL biz kadınlar için evde, sokakta, işte güvencesizlik demek. Bizim için OHAL fetvalarla, çocuklara, kadınlara yönelik ayrımcılığın, istismarın, tacizin, tecavüzün meşrulaştırılmaya çalışılması demek. Bu nedenle OHAL’in kaldırılmasını, KHK’lar başta olmak üzere bu süreçte anti-demokratik bir biçimde yapılmış tüm yasal düzenlemelerin iptal edilmesini istiyoruz. KHK düzeni son bulmadan kendimizi güvende hissetmeyeceğiz!

Kadınları güçlendiren yasal düzenlemelerin hayata geçmesini, bizi yoksulluk ve açlıkla terbiye eden çalışma koşullarının insanca bir düzeye ve erkeklerle eşit hale getirilmesini, kadını ve çocukları koruyan demokratik ve adil bir ülkede yaşamak istiyoruz. Baskıcı ve erkek egemen rejime karşı 8 Mart’ta ve yılın geri kalan tüm günlerinde mücadeleye devam!

Kadın Dayanışması, 29 Ocak 2018

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü: #Grevdeyiz

0

Sosyalist ve feminist önderlerin başında gelen Clara Zetkin, 1910 yılında Kopenhag’da toplanan İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın, New York’ta 1908 Mart’ında çalışma saatlerinin kısaltılması, ücret artışı ve oy hakkı için ayaklanan 15 binden fazla tekstil işçisi anısına Uluslararası Kadınlar Günü olarak anılmasını teklif etti. O tarihi mücadele günlerinin üstünden 110 yıl geçti. O günlere minnetimizi, haklarımız için mücadele etmeye devam ederek sunuyoruz!

Geçtiğimiz bir yıl boyunca biz kadınlar Fransa, Brezilya, Panama ve Arjantin gibi ülkelerde iş reformlarına ve kemer sıkma politikalarına karşı büyük mücadelelerin öncüsü olduk. Meksika, Peru, İspanya, İtalya ve Türkiye’de kadın cinayetlerine ve şiddete karşı ayaktaydık. Polonya, Bolivya ve Şili’de kürtaj hakkımızı savunduk. İran ve Arap Emirlikleri’nde ise sokağa tek başına çıkabilme ve istediğimizce giyinebilme gibi temel özgürlüklerimizi talep ettik. Bu sene ise dünya çapında 200’den fazla şehirde, İkinci Uluslararası Kadın Grevi’nin tarihsel öncüleri olmak istiyoruz. Kapitalist hükümetlerin bilhassa biz kadınlara saldıran kemer sıkma politikalarını durdurmak için, kadınların nasıl örgütlenebildiğini gösterebilmek için, işçi sınıfının mücadele yolunu; grevi, bütün dünyada ileri sürüyoruz. Bu sene ABD’deki kitlesel mücadelelerde, Trump’ın birinci senesine dikkat çeken “Direnişin başında kadınlar!” sloganı mücadelemizin yalnızca başkanın kadın düşmanı ve ırkçı söylemlerine değil, aynı zamanda haklarımıza saldıran bütün kirli politikalarına da karşı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Vatikan’ın kürtaj ve cinsel eğitim hakkı gibi kadın haklarına karşı suç ortaklığını da ifşa ediyoruz.

Yakın zamanda yayınlanan bir Oxfam raporu, 2017’de üretilen servetin %82’sinin, dünyanın en zengin %1’inin ellerinde olduğunu açıkladı. Bu verilere göre, sömürüden en çok etkilenenler işyerlerinde fazlasıyla ayrımcılığa maruz kalan ve karşılıksız bakım işlerini üstlenmek zorunda kalan kadınlardır. Bizler yoksulun da yoksuluyuz ve işte bu yüzden bizi aşırı sömüren kapitalist ve ataerkil sistemin karşısında örgütleniyoruz!

Bu 8 Mart’ta önümüzde büyük ve önemli bir görev var. Seferberliğimizi baskıyla ve onun ataerkil kapitalizmin temellerine saldırmasını seçimlere yönlendirerek saptırma yoluyla durdurmaya çalışan patronlardan ve hükümetlerden bağımsız kendi kadın örgütlenmemizi ilerletmeliyiz. Bu sebeple 8 Mart; Angela Merkel’in, Theresa May’in, Erna Solberg’in veya Michelle Bachelet’nin, Dilma Rousseff’in ya da Cristina Kirchner’in günü olmayacak. Çünkü onlar kadın haklarına saldıran aygıtların patronları.

Bunun yerine, hapse atılan Filistinli genç Ahed Tamimi’nin ve Siyonist emperyalist işgale direnen binlerce Filistinlinin 8 Mart’ı olacak. Açık denizlerde ya da hükümetlerin yükselttiği duvarların önünde yaşamlarını yitiren kadın göçmenlerin günü olacak. ABD, Rusya ve Esad’ın zulmünden ve açlıktan kaçan Suriyeli göçmen kadınların; Türk ordusunun saldırılarına direnen veya kaçmak zorunda kalan Kürt kadınların 8 Mart’ı olacak. En kötü vasıftaki işleri yapmak zorunda bırakılan göçmen kadınların ve ücret artışı için, daha iyi çalışma koşulları için ve iş ayrımcılığına karşı mücadele eden bütün kadınların günü olacak.

Her türlü cinsel şiddete ve tacize karşı mücadele edenlerin; cinsel sömürü amaçlı insan kaçakçılığı ağlarına son vermek isteyenlerin; yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını savunanların, hepimizin günü olacak. Bu yüzden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, kapitalist hükümetlerin kemer sıkma planlarına göğüs geren işçi kadınların sesini duyurmak için, mücadelenin büyük günü 8 Mart’ı örgütlemeye çağırıyoruz.

Krizden hükümetler sorumludur. Krizin faturasını kadınlar ödemeyecek.

Tüm dünyada kemer sıkma düzenlemelerine son!

Eşit işe eşit ücret!

Devlet ve dini kurumlar birbirinden ayrılsın!

Kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete, kadın ticaretine son!

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Özgür olmak ve yaşamak istiyoruz!

Yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı!

Yaşasın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü! Yaşasın tüm dünyadaki mücadelelerimiz!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Şubat 2018

Brezilya hükümeti orduyu işçilerin üzerine sürüyor

0

Rio de Janeiro’nun yoksul nüfusuna, özellikle gecekondularda yaşayan gençlere uygulanan şiddetten çok kimsenin haberi yok. Hâlbuki uyuşturucu trafiğini ve kartelleri bahane eden kolluk güçleri bu mahallelerde terör estiriyor. Bugün Brezilya’da kenar mahallelerde tanık olduğumuz, siyahi ve yoksul gençlere karşı gerçek bir soykırım görünümü çiziyor.

Brezilya’da işçilerin ve yoksulların mücadelelerinin suç haline getirilmesi bir ilk değil. Hatırlanmalıdır ki, önceki hükümet olan İşçi Partisi iktidarı altında, Terörle Mücadele ve Suç Örgütü yasaları benzeri sayısız kararname kabul edilmiş ve Silahlı Kuvvetlerin grevlere müdahale etmesinin yasal engelleri hafifletilmişti. İşçi Partisi işçilerin tarafında gözüküp, ülke sermayesi için çalışmıştı.

Bugün ise kapitalist Temer hükümeti tarafından emredilen bir Federal Askeri Müdahale kararı ile karşı karşıyayız. Karar ülkenin en önemli şehirlerinden Rio’yu kapsıyor. Bu aslında kapitalist Temer’in, orduyu grevci işçilere saldırmak konusunda uygulamaya koyduğu eğitimin bir parçası. İşçi Partisi döneminde de Başkan Lula, orduya aynı eğitimi verebilmek için onu Haiti’nin işgaline ortak olmaya göndermişti. 1995 yılındaki petrol tankerleri grevinde yine ordu kullanılmıştı. İşçi Partisi’nden Dilma da, Pound Field ve Pre-Salt benzeri mücadeleler sırasında orduyu kullanmıştı.

Temer hükümetinin amacı, Brezilya’da eşitsizliğe, adaletsizliğe, yolsuzluğa ve büyük sermayeye karşı toplumun tabanında biriken büyük öfkenin ve ayaklanma isteminin bastırılması. Ancak, bu isyan daha şimdiden, devletin kendi askeri ve sivil polisleri arasında bile yayılmaya başladı. Çünkü kolluk güçlerinin önemlice bir bölümünün maaşları dahi ödenemiyor.

Bu operasyon, Rio nüfusunun ezici bir çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıfların “güvenliğini” sağlama kaygısıyla başlatılmadı. Federal hükümet ve Rio belediyesi, mazeret olarak “uyuşturucu ile savaş” bahanesini öne sürmüş olsa da, şimdiye kadar askeri birliklerin gönderilmiş olduğu yoksul semtlerin hiçbiri uyuşturucu trafiğiyle bilinen yerleşimler değil. Bu semtler ülke ekonomisinin en kilit sanayi tesislerinin bulunduğu yerler. Bu özellikleri dolayısıyla da işçi eylemliliklerinin sık sık yaşandığı mahalleler.

Temer bu operasyonla birlikte bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Hem kendisine karşı patlak verme olasılığı olan seferberliklere karşı askeri birlikleri bu semtlerde hazır bulundurma hakkını kazanıyor, hem de bu birlikleri seferber ederek ordu içerisindeki konumunu ve prestijini yükseltmek istiyor. Ancak bu politika iflas etmeye çok yakın. Askeri birliklerin maaşlarının ödenmesinde dahi kesintilere gidilmesi bir tarafa, bu masraflı operasyonlarda birçok polis memuru ve asker, büyük mafya örgütleri tarafından öldürülüyor. Zira bu örgütler, kendilerine dönük fiziksel bir tehdit olmasa dahi, bir güç gösterisi olarak kolluk kuvvetlerine saldırılar organize etmeyi sürdürüyor.

Temer’in askeri girişiminin ardından işçi sınıfı içerisinde protestolar yaşanmaya başladı bile. Riolu işçiler ve yoksullar fabrikalarda ve sendikalarda örgütleniyorlar ve polislere de kendilerinin mücadelelerine katılmaları çağrısı yapıyorlar. İşçiler bunun, çalışan herkes için gerçek bir güvenliğin sağlanmasının tek yolu olduğunu söylüyorlar.

Üsküdar’ın taşınmaz malları 49 yıllığına cemaatlere veriliyor!

0

Üsküdar Belediyesi 3,5 yıl içinde toplamda 40’tan fazla taşınmaz mal varlığını, imzaladığı protokollerle cemaatlere ve vakıflara devretti. Üsküdar Belediye Meclisi’ne neredeyse her ay bir tahsis gündemi geldiği ve çoğunluktaki AKP’li meclis üyeleri sayesinde bunların kabul edildiği söyleniyor. Kamuya ait taşınmazlar için TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti, TOGEM-DER, İnsan ve İrfan Vakfı, Nil Eğitim ve Yardımlaşma Derneği, Ensar Vakfı ve Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı ile protokoller imzalandığı biliniyor. Yakında Üsküdar Belediyesi’ne ait tek bir kamu arazisi kalmayacak.

Tüm bu tahsisler yetmezmiş gibi 7 Şubat 2018 tarihli Belediye Meclisi toplantısında iki yer daha Ensar Vakfı’na, bir yer ise TÜGVA’ya 49 yıllığına devredildi. Bu arada Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi olduğunu da söyleyelim.

Bu taşınmazlar bugüne kadar en fazla 30 yıllığına verilebiliyordu. Ancak 4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda 27 Ocak 2017 tarihinde yapılan değişiklikle, vergi muafiyeti olan vakıflar, mülkiyeti hazineye ve kamuya ait olan taşınmazlardan 49 yıllığına bedelsiz yararlanabilecek. Ayrıca Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Yönetmeliği de Aladağ’daki yurt yangınından sonra birtakım kıstas ve kurallar getirilerek yeniden düzenlendi ve cemaat ve vakıflara ortaöğretim öğrencileri için yurt açma yetkisi verildi. Ensar Vakfı’na ait bir yurtta 10 çocuğa, Dikili’de yine özel bir yurtta 7 çocuğa yapılan cinsel taciz suçlarının üstü kapatılmaya çalışılırken; Aladağ’da Süleymancılar’a ait bir yurtta çıkan yangında kaybettiğimiz 10 öğrenciyi de hatırlayarak bu düzenlemeleri kabul etmiyoruz.

Eğitime destek adı altında yapılan bu düzenlemeler ve devir işlemleriyle devletin eğitimden iyice elini ayağını çekmeye çalıştığını görüyoruz. Son birkaç yılda kamuya ait binlerce ilk ve ortaöğretim okulu kapatıldı. Yaklaşık 1 milyon öğrenci yasalar aracılığıyla cemaatlere teslim edildi. Her gün yeni bir özel ilk ve ortaöğretim okulu açılırken işçi, emekçi çocuklarına, yoksul çocuklara cemaat okullarından ve yurtlarından başka bir seçenek bırakılmıyor.

Öğrencilerin eğitim ve barınma ihtiyacını karşılamak devletin görevidir. Özel yurtlar derhal kamulaştırılmalı ve ücretsiz, nitelikli eğitim ve barınma hakkı tüm öğrencilere verilmelidir. Kamuya ait taşınmaz mallar işçi ve emekçilerin denetiminde, onların gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tahsis edilmelidir.

Duvarcı Ustalarından bir tuğla daha: Nisan

0

Tarihin tekerrürden (tekrar) ibaret olduğunu iddia edenler ötede dursun. Mücadeleden imtina edenlere, kendini kurtarma derdiyle bencilliğin derinliklerine düşenlere değil sözümüz. Meydanlarda bize cennet vaat edenlerin cehennemini gördük. Savaşlar, katliamlar, ölüm ve açlıktan payımıza düşeni onurla sırtladık. Sarayların, fabrikaların, kısacası bu ülkenin her bir köşesinde kanımız var. Onbinlerce kardeşimizi vardiyadan toprağa verdik, vermeye de devam ediyoruz. Onların cenneti bizim cehennemimiz oldu.

Bize “yerli ve milli” edebiyatı çekenler, bu ülkede doğan her çocuğun sırtına uluslararası tekellerin alacak senetlerini yükledi. 3 çocukta ısrar edenlerin söyleyemediğini biz söyleyelim: Bu ülkede doğan her çocuk bin dolar borçla doğuyor. Derler ya çocuk rızkıyla gelir diye, gözümüzün önünde rızkımıza çöküyorlar. Üstelik sorsanız onlar doğru söylüyor, biz ne desek yalan! Milyonlarca işçiyi işten atıp, batmakta olan bankaları kurtarmak için kamu kaynaklarından trilyonlarca doları seferber edenler tek yolun bu olduğunu iddia ediyorlar. Biz, “Madem, kamu kaynaklarını kullanacaksınız o zaman bankaları kamulaştırın, tek bir devlet bankası kurun ve bu banka aracılığıyla yoksulları finanse edin” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar, onbinlerce işçiyi kriz bahanesiyle işten atmaktan geri durmuyorlar. Üstelik tek yolun bu olduğunu iddia ediyorlar! Biz, “İşten atmalar yasaklansın, var olan tüm işler işçiler arasında bölüştürülsün, 6 saat 4 vardiya olsun, işsizlik ancak bu şekilde biter” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar “Borç yiğidin kamçısıdır” diyerek bir yılda ürettiğimiz tüm zenginliğin yarısını uluslararası tekellere peşkeş çekince doğru olanı yapmış oluyor. Biz, “Dış borçları ödemeyi durdurun, bu kaynağı işsizlere iş yaratmak için kullanın” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar, işsizlik fonunu hazineye aktarıp saraylar inşa edince “milli” oluyor. Biz, “İşsizlik fonu işsizlere dağıtılsın” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Ülkede başka sorun kalmamış gibi, gençlerin geleneklerinden kopartıldığı yalanını pişirip pişirip önümüze koyuyorlar. Biz, büyük şair Tevfik Fikret’in Kadim Tarih şiirini unutmadık oysa ki.

Doğruluk dilde yok dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!

Doğruluk ne dilde ne dudakta,
Hayır ayaklarda, şer kucaklarda
Tek bir gerçek var:
Eli kolu bağlayan zincir
Sözü geçen şey tek: Yumruk
Güçlünün, kötünün yanında olmak hak da,
Apaçık olan şey tek: Ezmeyen ezilir!

Bu ülkenin tüm ezilenleri için bir tohum bu gazete. Baharın habercisi: Nisan. Ancak bir başlangıç değil, on yıllardır sürdürdüğümüz mücadelenin bir ürünü ve devamcısı. Onurlu bir yaşam için dünyanın her yerinde mücadelenin içindeyiz. Birikimimizi aktarmak, öğrenmek ve değiştirmek için yoldayız. “Böyle gelmiş, böyle gider” diyenlere inat, bu ülkenin sorunlarını çözmeye talibiz. Esas sorun, bize çözüm üretemezsiniz diyenlerin ülkeyi günden güne çözümsüzlük, umutsuzluk ve baskıyla boğuyor olmasında yatıyor. Çözeriz! Umutla, dayanışmayla, emek emek çözeriz! Dedik ya, baharın habercisi: Nisan. Bu ülkenin tüm ezilenleri hak ettikleri ülkede yaşayabilirler. Yolumuz açık! Apaçık olan şey tek: Ezmeyen ezilir!

AKP-MHP ittifakı: “Savaş, baskı ve yağma” koalisyonu

0

Erdoğan yönetimi ilk bakışta her şeye gücü yeten, muktedir bir görünüme sahip. Meclis fiili olarak tamamen işlevsiz hale getirilmiş, Yargı Saray’a bağlanmış durumda ve her şey Erdoğan’ın ağzından çıkacak bir söze bağlıymış gibi görünüyor. Pekiyi durum gerçekten öyle mi? Saray rejimi kalıcı, istikrarlı bir yapı inşa edebildi mi, yoksa iktidarını bir gün daha uzatabilmek için en yüksek riskleri almaktan, en sert zikzakları yapmaktan çekinmeyen kırılgan bir yapı içinde mi?

7 Haziran seçimlerinin ardından ülkeyi tek başına yönetme yetkisini yitiren Erdoğan ve AKP, ülkeyi uçuruma sürükleyen maceracı politikalarla ve kurduğu yeni ittifaklar sayesinde varlığını sürdürebiliyor. 7 Haziran yenilgisi sonrasında, savaş ve baskı politikalarını devreye sokarak ve Kürt düşmanlığı temelinde MHP ve ulusalcıların bir kesiminin desteği ile Erdoğan iktidarda kalmayı başarabildi. Şimdi ise, koalisyonları bitireceği iddiasıyla sunulan başkanlık rejiminin seçimleri için, AKP’nin MHP ile ittifakını kurumsallaştırmak zorunda olduğu bir tablo karşısındayız. Öte yandan, kurulan ittifakla başkanlık seçimlerinin kazanılması yalnızca Erdoğan ve Bahçeli’nin siyasi hayatları açısından belirleyici bir önem taşımıyor. Aynı zamanda, Saray’ın etrafında kümelenmiş, özellikle enerji, silah ve inşaat alanlarında faaliyet gösteren oligarşik sermaye kesimleri açısından da “Reis”’in önderliğindeki Saray rejiminin varlığını sürdürmesi hayati önemde. Saray rejiminin varlığı, bu oligarkların ülkenin zenginliklerini yağmalamaya devam etmesinin garanti altına alınması demek. Bu nedenle AKP-MHP ittifakını bir “savaş, baskı ve yağma ittifakı” olarak tanımlıyoruz.

AKP-MHP ittifakının somutlaşmasıyla, muhalefetin seçim taktiğinin ne olacağı tartışması giderek öne çıkan bir başlık haline gelmekte. AKP-MHP koalisyonu yalnızca kendi ittifakını belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda CHP ve HDP’ye de ittifak kurma çağrısında bulunuyor. Böylece, Afrin operasyonuyla yükseltilen milliyetçi histeri ortasında kendilerini “yerli ve milli cephe”, muhalefet kesimlerini ise “gayri milli, hainler” koalisyonu olarak sunma çabası içerisinde. CHP ise HDP ile olası ittifakı kesin olarak reddederken, İyi Parti ve Saadet Partisi ile bir ittifakın mümkün olabileceğini açıklamakta. Solun bazı kesimleri ise, AKP-MHP ittifakının karşısına bütün “demokrasi güçleri”nin ittifakının yani CHP, HDP ve diğer sol kesimlerin bir seçim ittifakının çıkarılması gerektiğini savunuyorlar.

Esasında, gerek iktidar cephesinin gerekse de muhalefetin yukarıda andığımız tutumları ortak bir kavrayıştan yola çıkıyor. Partilerin oy oranlarının aritmetik toplamını hesaplayıp yüzde 50’ye nasıl ulaşılabileceğine dayanan yaygın bir anlayış söz konusu. Biz ise “aritmetik hesaplama” üzerine kurulu bu anlayışın tamamen yanlış olduğunu ve Saray rejiminden kopuşu sağlamasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Siyaset, mevcut partilerin oylarının yan yana konulması hesabı üzerinden değil sınıf mücadelesinin yasaları temel alınarak yapılmak zorundadır. Dolayısıyla, AKP-MHP ittifakı ve temsil ettiği burjuva programın karşısına, işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların çıkarlarını esas alan bir programla ve bir işçi-emekçi ittifakıyla çıkmaktan başka sahici bir seçenek bulunmuyor. Böylesi bir seçeneği yükseltmenin koşulları bugün için zayıf görünse de, kısa vadeli ehven-i şer “çözümler” yerine böylesi bir anlayış doğrultusunda mücadele ederek işçi düşmanı baskı rejiminden çıkışın olanaklarını aralayabiliriz.

Bu çerçevede, Saray rejiminin alternatifi “eski Türkiye’ye” geri dönüş olamaz. AKP’yi iktidara taşıyan gelişmelerin “eski Türkiye’nin” işçi ve emekçi kitleleri baskı ve sefalet altında tutan yapısından doğduğunu unutmayalım. Bu nedenle, Saray rejiminden kurtuluş bir seçim değil rejim sorunudur ve ancak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması yoluyla mümkün hale gelebilir.

28 Şubat 2018, Nisan Başyazı

Suriye’de halklara karşı savaş tüm cephelerde şiddetleniyor

0

Suriye’de savaştan tükenmiş halklar için daha kötüsü olamazmış gibi görünürken, tüm cephelerde saldırılar ve katliamlar şiddetleniyor. Suriye’de bulunan tüm gerici güçler, halkların diktatörlüğün boyunduruğundan kurtulup özgürce yaşamak için yükselttiği seçenekleri yok etmek için bütün çabalarını ortaya koymaktalar. Rejimden emperyalizme, bölgesel güçlerden İslamcılara kadar Suriye’deki tüm gerici güçler, farklı öncelikleri ve çıkarları olmakla birlikte, 2011’de patlak vermiş olan devrimle yeşeren halkların özgürlük ve sosyal adalet özlemlerini kan banyosunda boğmak hedefinde birleşiyorlar.
Kuzeyde, Afrin bölgesinde Erdoğan iktidarının başlattığı operasyon bir ayı geçmiş durumda. Bu operasyon Rusya’dan, ABD’den ve Esad rejiminden alınan icazetle ve bu kesimlere verilen tavizler sayesinde gerçekleştirebildi. Esad güçlerinin diğer bölgelerdeki isyancılara saldırmak için 2012’de bölgeden çekilmesiyle Afrin, özerkliğini kazanan ilk Kürt bölgesiydi ve Suriye’deki savaştan dolayı evlerini terk etmek zorunda olan yüz binlerce kişi o dönemden bu yana görece barışçıl bir bölge olan Afrin’e sığınmıştı. Yani askeri operasyonun Afrin’den kaçmak zorunda olan Suriyelileri evlerine geri döndürebilmek için başlatıldığı iddiasının tersine, Afrin Suriye’nin diğer bölgelerinden kaçan yüz binlerce kişiye ev sahipliği yapmaktaydı.

Öte yandan, Esad rejimi, kontrolü altında bulunmayan ve Astana görüşmelerinde “çatışmasızlık bölgeleri” ilan edilen İdlib ve Şam kırsalındaki Duma ve Doğu Guta mahallerindeki saldırılarını yoğunlaştırdı. Doğu Guta 2013’ten beri rejimin ağır kuşatması altında bulunuyor ve kuşatma altındaki yaklaşık 400 bin kişi rejimin ve müttefiklerinin havadan ve karadan gerçekleşen gündelik saldırıları altında hayatta kalmaya çalışıyor. Bu saldırılar 2017 Kasımından itibaren giderek artarken, 20 Şubat’ta gerçekleşen son zamanların en şiddetli bombardımanında 100’den fazla sivil hayatını kaybetti. Rejim ve müttefiklerinin İdlib ve Hama’daki askeri operasyonları sonucunda Ocak ayında 200 binden fazla kişi İdlib’in Türkiye sınırına yakın bölgelerine kaçmak zorunda kaldı. Üstelik, İdlib, Hama ve Guta’daki halk, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından silahlandırılan Heyet Tahrir El-Şam ve İslam Ordusu gibi bu bölgelerdeki yüzlerce devrimci aktivisti katleden totaliter ve gerici güçlerin askeri hakimiyeti altında yaşamak zorunda.

Halklara dönük bütün bu saldırılar gerici güçlerin karşılıklı onayı ve işbirliğiyle gerçekleşiyor. Esad rejimi Afrin operasyonuna ses çıkarmazken, Erdoğan iktidarı da rejimin bombardımanları karşısında sessizliğini koruyor. Bu uluslararası karşıdevrim cephesi karşısında Suriye’de özgürlük ve sosyal adalet için mücadele eden tüm halkların mücadelelerinin birleştirilmesinden ve bu mücadeleyle uluslararası dayanışmayı örmekten başka çıkar yol bulunmuyor.

Erdoğan’ı anlamak

0

2005 yazında bir can dostumla her türden hayvan ve haşaratını tanıdığımız bir yerde yürürken Cabbar adlı, insan canlısı olmayan bir köpekle göz göze geldik. “Yakınından geçip huzurunu bozmayalım” demeye kalmadan yanımdaki elli dört kiloluk beden kendisiyle uyumsuz bir hızla koşmaya başladı. Hızıma güvenerek koşuya katılan ben ise ancak arkadaşımın tozunu yutabilmiştim.

Cabbar’dan korkum o kadar çoktu ve yoldaşım o kadar hızlı koşuyordu ki, önümüze çıkan dikenli tellerin ardında daha kötü bir köpeğin olduğunu, üstelik bu seferkinin çitlerin içini korumakla görevli olduğunu söylememe fırsat kalmadı. Arkadaşım kendi göğüs hizasına gelen tellerden inanılmaz bir sıçrayışla şıp diye geçiverdi. Dostumun o tellerden nasıl geri döndüğünü anlatıp daha fazla utanç verici anıyı ortaya dökmemekten yanayım. Bu konuda tek söyleyebileceğim, o tellerden geri atlamaya çabalarken Cabbar’ın da, özel mülkünü korumakla görevli ismini unuttuğum diğer iri dostumuzun da havlamayı kesip bizi hayretle izlediği idi.

Sanıyorum Erdoğan’ı da, yeni rejimini de anlayabiliyorum. Onca güç gösterisinin ve çevikliğin benzerini daha önce bir dikenli telin yakınlarında ve iki köpeğin arasındayken görmüştüm. Ama daha önce gördüğüm ile şimdi yaşadığımız arasında bir fark var. Basın, köşe yazarları, televizyon programları ve sosyal medya trolleri Erdoğan yönetiminin yalnızca o artistik sıçrayışını resmediyor. O’nu oraya iten sebep, tablonun küçücük bir kısmında kalıyor. Dahası dikenli telden kurtuluşun rezilliği tamamen karanlıkta bırakılıyor.

İnandırılmak istenen şey şu: Erdoğan çok güçlü bir lider, rejimin tüm dizginlerini elinde tutuyor. Muhalefet ise kısım kısım sindirilerek ufalanıyor. Tek adamlık rejimi, içerisine MHP’yi de çekerek “yerli ve milli” ebedi zaferi inşa ediyor vb.

Gerçekler hiç de bu yönde değil. Erdoğan hayallerinin iktidarını değil, sürüklendiği iktidarı yaşıyor. Daha dün Deniz Yücel’in bir terörist olduğunu ve yaşamı boyunca hapisten çıkamayacağını bizzat ifade eden Erdoğan, Deniz Yücel’i serbest bıraktı. Gazeteciler davasında AYM krizi yaşanalı çok olmadı. Şu anda seçimler için hazırlığı yapılan ittifak dahi aslında gücü değil, iktidarın ittifaka muhtaç olduğunu gösteriyor.

Afrin harekâtının işleri yoluna soktuğunu söylemek ise güç. 15 Temmuz’un rüzgârı birkaç ay sürmüştü. Afrin’in ise bu kadar etkili olmadığını şimdiden söylemek mümkün. Zira Erdoğan hâlâ rahatlamış değil. Müdahale etmediği her alanda gaz kaçakları oluyor. Erdoğan günü kurtarsa da, her ittifakı ile bağımlılığını artırıyor ve rejimi kırılgan hale getiriyor. Zahiri mucizeler ve yaratılmış efsaneler aslında büyük bir korkunun sonucu ve can havliyle ortaya çıkıyor. Aynı zamanda içine düşülen yeni durumdan kurtulmak da pahalıya mal oluyor.

Erdoğan’ın her aksilik karşısında dört ayak üzerine düşmesinin ise şansla bir ilgisi yok. Saray rejiminin somut bir dayanağı var: işçi düşmanlığı! O, gerçek gücünü tabanını konsolide edebilmesinden ve sınıf düşmanlığından alıyor. Buna rağmen direndikçe kazanabildiğimizi metal işçilerinin toplu sözleşme sürecinde görebildik.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Yıllar önce iki köpek tarafından koşturulmak beni ve yoldaşımı müteessir etmişti. 2010 1 Mayıs’ı hazırlıklarında işçi bayramının çağrısını, “mücadeleleri birleştirelim” diyen afişler ile yaparken bir başka can yoldaşımızla beraber üç kişi bu afişleri İstanbul/Küçükköy’deki fabrikaların bulunduğu bir bölgeye asacaktık. Tam bir fabrikanın önündeydik ki bu kez Cabbar’ı bile kaçıracak bir bekçi köpeği bize doğru havlamanın çok ötesinde sesler çıkararak koşmaya başladı. Yoldaşlarımızla birbirimize baktık, “Korkmuyoruz lan bu sefer!” dedik. Köpek bize yaklaşırken hızlıca afişleri fabrikanın önüne astık, işimizi bitirip çıktık. Köpek korkumuzu yenmiştik ve 1 Mayıs’ta o fabrikadan üç tane işçi bizimle yürümeye gelmişti.

Bugün de tüm şiddeti güçsüzlüğünden gelen rejime karşı “mücadelemizi birleştirelim” yeter.

Havaalanı değil, cinayet alanı

0

Mayıs 2015 yılında başlayan havalimanı inşaatı üçüncü yılına yaklaştı. 30 bine yakın inşaat işçisinin çalıştığı şantiyede bir kamyon şoförünün verdiği röportajda 400’e yakın iş cinayetinin yaşandığını söylemesi basında yankı uyandırdı. Yandaş medya hemen bunun ‘’iftira’’ olduğunu, dünyanın en büyük havalimanı inşaatının karalanmak istendiğini dile getiren haberler yayınladı.

Yine Çalışma Bakanlığı konuyla ilgili bir açıklama yaparak bu kadar ölümün kamuoyundan gizlenemeyeceğini dile getirdi ve şu ana kadar 29 işçinin hayatını kaybettiğini söyledi. Çalışma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamadan anlaşıldığı üzere, devlet işçi ölümlerini kanıksamış durumda. Bir şantiyede 29 işçinin ölümünü başarı olarak sunan bir açıklama yapabiliyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği meclisinden (İSİG) yapılan açıklamada ise, şu ana kadar kendilerinin tespit edebildiği 20 iş cinayetinin yaşandığını, bunu kamuoyuyla paylaşırken “en az” diyerek paylaştıklarını çünkü şantiyenin bir yarı açık cezaevine benzediğini ve kolayca bilgi edinemediklerini belirttiler.

Bakanlığın paylaştığı verilerin gerçeği yansıtmadığını anlayabilmek pek zor değil. Sahada çalışan işçilerin basına verdiği röportajlar her şeyi gözler önüne seriyor. Normal çalışma süreleriyle 7-8 yılda bitirilmesi gereken inşaat, iktidarın şov malzemesi olarak kullanılacağı için 4-5 yılda bitirilmeye çalışılıyor. ‘’Azami iş, asgari işçi güvenliği’’ şantiyenin sloganı haline gelmiş durumda.

Taşeron çalışmanın yaygın olduğu şantiyede ağır çalışma koşullarından bıkan işçilerin işi terk ederek gitmeleri yaygın gözlenen bir durum. Sabit olarak 30 bin işçinin çalıştığı şantiyede şimdiye kadar 200 bin işçinin çalıştığı tahmin ediliyor, bu da ciddi bir işçi sirkülasyonunu göstermektedir.

Ağır çalışma koşulları, iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması, kötü çıkan yemekler, sağlıksız barınma yerleri gibi sorunlar yaygın bir biçimde görülüyor, bunlara karşı işçiler yer yer eylemler düzenleyerek protesto ediyorlar.

“Kaza” adı altında sunulan iş cinayetlerini önlemenin yegâne yolu işyerlerinde sendika ve işçi denetiminin kurulmasıdır. Bu denetim altında, özellikle ağır iş ortamlarında mesai saatleri kısaltılmalı, dinlenme araları sıklaştırılmalı, çalışma araçları ve korunma gereçleri sürekli ve sıkı bir şekilde gözden geçirilip işin niteliğine uygun sıklıkta yenilenmelidir.

Kadınlar; OHAL Rejimine, yoksulluğa ve şiddete karşı alanlarda!

0

4 Mart Pazar günü Bakırköy’de binlerce kadın, sağanak yağmura aldırış etmeden bir araya gelip taleplerini haykırdı. Yürüyüş dikilitaş durağından başlayıp, Özgürlük Meydanı’nda son buldu.

Kadın Dayanışması olarak bizler de ‘’OHAL rejimine, Yoksulluğa Ve Şiddete Karşı Mücadeleye!’’ pankartımızla alanlardaydık. Yürüyüş sırasında; ‘’Emeğimiz, Bedenimiz, Kimliğimiz Bizimdir’’, ‘’ Jin Jiyan Azadi’’, ‘’Yaşasın 8 Mart, Yaşasın Mücadelemiz’’ sloganlarıyla, emekçi kadınları dayanışmaya çağırdık. Ayrıca taşıdığımız dövizlerle; Esnek ve güvencesiz çalışmayı istemediğimizi, çocuk istismarını lanetlediğimizi gösterdik.

Yürüyüşün ardından miting, İstanbul 8 Mart Kadın Platformunun hazırladığı basın metninin Kürtçe ve Türkçe okunmasıyla devam etti. Metinde kısaca, KHK’lar ile devleti yönetenlerin, şiddet ortamını günden güne perçinlediklerini ve bu şiddet ortamını kadın bedeni üzerinden devam ettirdikleri vurgulandı.

KHK ile işine son verilen Sema Uçar da kürsüdeydi. Aylardır sokakta mücadelede olduklarını hatırlattı.  Ardından Figen Yüksekdağ ve Sebahat Tunceli’in ortak gönderdiği mektup okunarak miting halaylarla son buldu.

Manisa’da iş cinayetine karşı fabrika önünde eylem

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Manisa İl Temsilciliğinin de içinde olduğu Emek, Barış ve Demokrasi Platformu atanamayan öğretmen Hasan Songur’un iş cinayetinde yaşamını yitirdiği Sarp Plastik fabrikası önünde, Dünya İş Kazaları İle Mücadele Günü olan 3 Mart’ta bir basın açıklaması gercekleştirdi. Hasan Songur daha mesaiye başlayalı on dakika bile olmamıştı ki alınmayan önlemler yüzünden iş cinayetinde hayatını kaybetti. Platformun basın açıklaması şu şekildeydi:

“Atanamayan öğretmen Hasan Songur’un Sarp Plastik fabrikasında iş kazasında ölümü hepimizi yaralamıştır. Sarp Plastik Vestel’in yan kuruluşu diye biliyorduk. Öğrendik ki Hasan Songur Sarp Plastik fabrikasında çalışıyor ama Deltaş Taşeron şirketi işçisi imiş. Yani taşeronun taşeronu. Taşeron çalışma şekli zaten insan onuruna yaraşır bir şekil değildir. Yorumu kamuoyuna bırakıyoruz. Hem de gencecik yaşta yaşamının kâr hırsı ile iş cinayeti denecek ihmaller nedeni ile hayatının baharında aramızdan ayrılması hepimizi yasa boğmuştur. Hasan Songur iş güvenlik önlemi olmaması ve kâr hırsı nedeniyle ölmüştür…

Sadece 5 dakikada ve kağıt üzerinde verilen bilgi ile iş güvenlik önlemi aldık diyenler eğitimin ne olduğunu ya bilmiyorlar ya da çalışanların hayatını hiçe sayıyorlar. Ya da bizlerle dalga geçiyorlar. Bu ölüm sadece iş kazası olarak tanımlanamaz. Bu düpedüz iş cinayetidir… Kaza değil sermayenin kâr hırsıdır. Enjeksiyon makinası konusunda biz anlattık diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak işvereni suç işlemiş olmaktan kurtarmaz. Kamera kayıtları incelenmelidir. Ölüm anı, anına görüntü şeklinde hukuk tarafından tetkik edilmelidir. Göz göre göre gelen ölüm, enjeksiyon makinesinde nasıl çalışılmalı eğitimi vermeden 20 günlük işçinin ölümüne davetiye çıkarmaktan kaynaklıdır.

İşveren bu ölümü doğal karşılıyor ve işçiyi suçluyor konumda olursa, karşısında biz Manisa Emek ve Demokrasi Platformunu bulacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Bu iş cinayetinin sonuna kadar takipçisi olacağız. Hasan Songur Öğretmenimizin ailesine tekrar baş sağlığı diliyoruz. Acılarını paylaşıyoruz. Bu acı ölüm iş güvenceli, kadrolu bir atama ve çalışmanın ne kadar önemli, gerekli olduğunu tüm topluma gösterdi. Eğitim gördüğü alanda görev alamadığı için eğitimi ile alakasız işte çalışmak zorunda kaldı. Bu acı son olsun diyoruz. Söylemekle olmuyor… İş kazalarında ölümler yıllardır sürüyor. Manisa OSB’de işçilerin iş güvencesiz, sendikasız bir şekilde zorluklar içinde nasıl çalıştığını ve yaşadığını biliyoruz. Asgari ücrete insanlık onuruna yakışmayan koşullarda çalışan işçiler isteğı dışında zorunlu mesaiden, hayatını kaybedecek çalışma ortamına kadar her türlü zorluk ile iç içe yaşamak zorunda bırakılıyor. Örgütsüz ve sendikasız bir işyerinde sadece patronun kâr hırsı, son sözü söylüyor. Hatta OHAL koşullarında işçilerin grev yapamıyor, hak arayamıyor olmasını işverenlere Hükümet övünerek dillendiriyor. TÜSİAD veya MÜSİAD toplantılarında açıkça Başbakan veya Cumhurbaşkanı bu sözleri söylüyor. İşçi bu sözleri unutmamalıdır. Son sözü işçilerin ve insan haklarının söylediği iş hayatı gereklidir.”

İşçi ölümleri birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. “Kaderdir, fıtrattır” diye ölümlerin doğal olduğunu anlatma yani işveren ve sermaye ağzı ile konuşup haksız ölümleri meşrulaştırma çabaları son bulmalıdır. Üniversite mezunu genç öğretmen adaylarının kadrolu ve güvenceli olarak atanması ile iş güvenliği ve sendikalı bir şekilde çalışma ortamı talebi aynı taleptir. İş güvenliği önlemlerinin alınmadığı ölümcül çalışma koşullarında çalışmak zorundaki işçinin mücadelesi ve kamu emekçilerinin mücadelesi iç içedir. Tercihini emekçilerin güvenceli çalışmasından yana değil işverenlerin daha fazla kâr etmesinden yana yapan iktidarın bu adımları, ölümleri önlemek yerine artıracaktır.

2014 yılında Türkiye’de 13 milyon 967 bin işçi çalışmaktaydı ve iş kazası ve meslek hastalığı sonucunda bu sene içinde 1626 işçi can verdi. 2016 yılında ise 1970 işçi hayatını kaybetti. Kamu sendikaları ve işçi sendikalarının üyelerinin ve tüm emekçilerin bu taleplerini içeren bir mücadele hattı örmesi bir zorunluluktur. Sendikalar, sendikacılar işçi ve memur hakkı savunmak yerine militarizmin ve şovenizmin emrine girerse, bu ölümleri gördüğü halde susarsa, tepki vermez ise bu ölümler bitmez. Sarı sendikalar artık sorgulanmalıdır. İşçiler, kamu emekçileri ve ezilenler, insanca yaşam koşulları için mücadele edenler artık sermayenin gerçekleri göstermeme çabasını boşa düşürmelidir. İşçi ve kamu emekçisi sendikaları tabelaları ile bunu yapamaz.

Sınıf mücadelesine inanan ileri bilinçli işçi ve kamu emekçileri insiyatif alarak bu fotoğrafın görünmesi için çaba göstermelidir. Mücadelenin önünü açmalıdır. Başkaca bir kurtuluş yolu yoktur. Emeği ile geçinen milyonlarca işçi, kamu emekçisi ve bütün toplum, duruma müdahale etmelidir. Bu ölümleri durdurmak iktidarın görevidir. Eğitim almış her gencimizi alanında istihdam ederek ölümler durdurulur. Halkı kutuplaştırmak, siyasi iktidarı onaylayanların öz evlat, siyasi iktidarın yanlışlarını söyleyenler vatan haini demek çözüm değildir. Soma’da ölen 301 can maden sahibinin iş güvenlik kurallarına uymamasından öldü. Ermenek’te ölen işçiler de aynı şekilde can verdi. İşçi ölümlerini bu işin fıtratında var diyerek işçinin hak aramasının önüne geçmek sorunları çözmüyor. Üniversite bitiren genç öğretmen adaylarını atamayıp farklı işlerde ölümü pahasına çalışmak zorunda bırakmak da sorunları çözmüyor. Hükümetin kendinden başka herkesi suçlaması, hedef göstermesi ölüm veya iş kazalarını önlemiyor. Hükümet işçinin ölmemesi için işverenlere gerekli önlemi alması için yasal düzenlemeyi yapmalı uygulamalarda yanlışların takipçisi olmak zorundadır. İşsizlik fonunda biriken kaynağı bile sermayeye aktarma hevesini bırakmalıdır. Patronların kâr hırsı için yaşamını kimse feda etmemelidir. Ülkeyi yönetenler işverene öz evlat, işçiye üvey evlat muamelesi yaparsa şunu iyi bilmelidir. İşçi ve emekçiler milyonlardır. Bir avuç sermaye sahibinin mutlu olması için hükümet çaba göstermeye devam ederse, işçilerin taleplerine kulak tıkarsa, bu ölümler de devam eder.

Onuru ile yaşayan işçi ve emekçiler birleşerek haklarını söke söke alacaklardır. Yandaş basın ile yanlışa inanılmasını bekleyenler ise hayal kırıklığına uğrayacaklardır. İşçi sınıfı her şeyin farkındadır. Kamu emekçileri de farkındadır. Kamu emekçilerine ve işçiye iki yol görünmektedir. Ya yapılan yanlışlarla ölümlere sessiz kalıp sineye çekecektir. Sermaye sahiplerinin ve yandaşı hükümetlerin baskı, dayatma ve açlık politikalarına biat edeceklerdir. Bu ölümler ve güvencesiz çalışma şekli devam edecektir. Ya da mücadele ederek insan onuruna yaraşır çalışma koşullarını mücadele ederek yaratacaktır.

Hükümet işçinin, kamu emekçisinin sesini, feryadını duymamakta ısrar ediyor. İşçi sınıfı sesini duymayanlara ne yapacağını iyi bilir. Soma maden faciasının sorumluları yargılanıp gerekli cezaya çarptırılmamıştır. Mahkeme 4 yıldır bitmemektedir. Haksızlık, yapanın yanına kâr kalıyor duygusu oluşuyor. Bunu gören sermaye sahipleri pervasızlaşıyor. O ceza almadı ben de almam diyor. İşverenler iş güvenliğini sağlamak yerine işçi yaşamını yitirse bile, ölümleri önleyecek harcamaları yapmıyor. Bütün işçileri, kamu emekçilerini ve emeği ile geçinen tüm halkımızı el birliği ile haksızlıklar ile mücadele etmeye çağırıyoruz.

Manisa işçileri hazırlamış oldukları dövizlerle çalıştıkları fabrikalardan doğru katılarak destek eyleme doğrudan destek oldukar. Hazırlanan dövizlerde “Fabrikalarda işçi denetimi”, “Yaşasın işçilerin birleşik mücadelesi”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Hasan Songur’u unutmayacak unutturmayacağız” sloganlarına yer verildi.

Basın açıklaması “İş, ekmek, özgürlük” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atılarak son buldu. İDP Manisa olarak Hasan Songur iş cinayetinin bu sistem altındaki ne ilk ne de son iş cinayeti olacağının farkındayız. Biz bu iş cinayetlerine daha dün Tüpraş’ta, Soma’da, tersanelerde, Ermenek’te, İstanbul 3. havalimanı inşaatında tanıklık ettik. İşçileri kazalarıyla, cinayetiyle, güvencesiz geleceksizliğe mahkum edenler yapı patron-hükümet birlikteliğinden kaynaklanmaktadır. Bu cinayetin sorumlularını biliyoruz, hesabını soracak olanın da işçilerin birliği olduğunu biliyoruz. İşcilerin birleşik cephesini oluşturup mücadelesini daha yaygın hale getirebildiğimizde bunun mümkün olacağını biliyoruz .

Bizler Manisa İDP İl Temsilciliği olarak atanamayan öğretmen Hasan Songur arkadaşımızın ailesine, sevenlerine, işçi arkadaşlarına tekrar baş sağlığı diliyoruz.

İDP Manisa İl Temsilciliği

Geleceğimiz Musk’a mı bağlı?

0

“Güneş kaybolurken ne güzel bir hayale dalıyor insan!” Faust, Johann Wolfgang von Goethe.
Yeni yüzyılın çılgın çocuğu, insanların umudu, devletlerin, kurumların önüne geçerek, insanlığı kurtarmak için elini taşın altına koyan Mesih? Evet, Elon Musk’tan bahsediyoruz. Her ne kadar onu, son yaptığı Ankara ziyaretinden ve Mars’a kendi üretimi olan Tesla marka aracı kendi uzay şirketi SpaceX ile yolladığından biliyor olsak da, uzun yıllardır bu ana hazırlanmaktaydı. İleri görüşlülüğü ve yaptığı girişimlerle kazandığı zenginliği, onu hem bir öncü ve hem bir kurtarıcı olarak bizlere sunuyor, mesela dünyanın yaşanmaz bir yer olacağını ve bunun için Mars’a yerleşmemiz gerektiğini ya da yapay zekânın insanlık için en büyük tehdit olabileceğini açık sözlülükle dile getiriyordu.

Fakat gerçek böyle mi? Elon Musk karakteri, bizlere Goethe’nin Faust karakterini hatırlatıyor. Mars’a gitmekten söz ederken dünyayı lityum pillerle zehirlemesi ya da insanlığı kurtaracağından bahsederken kendine ait olan şirketlerde çalışanlarını günde 16 saatten fazla zorunlu mesaiye bırakması, çalışanlarından ölümüne bir adanmışlık beklemesi. Elon Musk, biz insanların geleceği için değil, şirketlerin veya bir avuç zenginin bu sistemi sürdürebilmesi için ortaya çıkmış bir modern Faust’tur, yani aslında şeytanla anlaşmış bir fanidir.

Peki, modern Faust’larla nasıl mücadele edeceğiz, ya da bu işin özünde bizim bu kadar hayattan sıkılmamıza neden olan ne? Makineleşen ve plazalara tıkılan bizler, nasıl kaçıp kurtulacağız? Walter Murch, Göz Kırparken adlı kitabında, bir filmde her şeyin bir önem sırasında olduğunu fakat duygunun bunlar içinde %51 ile en önde yer aldığını söyler. Bizler de sahip olduğumuz praksisi, mücadeleci duygumuzla birleştirmemiz lazım. Peki bu birliktelikte ne için mücadele etmeliyiz? Bilimin mum ışığı, özelleştirilmiş bir dünyada değil, kamulaştırılmış teknoloji ve bilim planlamasıyla yanmaya devam eder. Asla unutmayalım, yaşadığımız gezegen soluk mavi bir nokta evrende, ve bu toz zerresi bizim evimiz.

Armsan’da mücadele sürüyor

0

Selamlar işçi arkadaşlar,

Yaklaşık 10 yıldır İstanbul/Ümraniye’de kurulu Armsan silah fabrikasında çalışmakta olan işçiyim. Bundan 2 sene önce fabrikamızda yaşadığımız sıkıntılar nedeniyle sendika getirmeye çalıştık, birçoğumuz sendikalı olmuşken işveren vekilinin kulağına gitti ve de bunun neticesinde sendikal çalışma yapan yaklaşık 8 işçiyi işten attılar ve atılan arkadaşlarımız fabrikanın kapısının önünde Birleşik metal örgütlenme uzmanları ile birlikte direndiler. İçeride olan arkadaşlarımıza yıllardır istenilen ama verilmeyen bir çok söz verdiler.

Bu atılan arkadaşlarımızdan altısı içerideki ve dışarıdaki baskılar ile birlikte geri döndü ama diğer 2 arkadaşımız fabrika içine geri alınmayarak anayasal hakkımız olan sendikal faaliyetimizi engelleyip suç işlediler. Bu süreçten sonra işçi arkadaşlarımız sendikadan istifa ettiler ve de bu sürecin sonunda onlar kazandılar.

Son süreçte yaşanan işçilerin ve emeğin üzerindeki baskı nedeniyle işçi kardeşlerimiz tekrardan girişimde bulunup sendikayı getirmek için uğraşacaklar.

Bize reva gördükleri enflasyonun altındaki zamları kendileri alsınlar. Grevlerin yasaklandığı ve de emekçilerin bütün kazanımları elinden alınırken biz metal işçileri geçmişte olduğu gibi susmadık susmayacağız. Herhangi bir saldırıya karşı işçi arkadaşlarımız ile topyekûn direnemeye ve de baskılara karşı birlik olacağımızı şimdiden ilan ediyoruz.

Biz biliyoruz ki birçok işçi hakkı mücadele edilerek kazanıldı ve kazanılmaya devam ediyor. Bizi fazladan çalıştıranlara, özlük haklarımızı sömürenlere karşı bizlerde gereken cevabı üretim alanlarında vereceğiz. Son olarak da buradan direnen başta kod-A ve de DHL olmak üzere tüm arkadaşlara selam gönderiyoruz.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

Çatalla çorba içilmez!

0

Bir yarışma düşünün. En kısa sürede kim daha çok çorba içer? Yarışmacının birinde kaşık, öbüründe çatal var! Ne kadar arzulu, ne kadar inançlı, ne kadar çalışkan olursanız olun; içilen çorba ise çatal kaşığı geçemez… Hayat boyu bir dikili ağacınız olmadı mı? Ya da bir ömür üç kuruşa mı sığdı sadece? O yaşadığınız kayıp hayata bir de bu gözle bakmayı deneyin! Belki de sorun sizde değil yarışmanın kendisindedir…

Patronlar, kapitalizmin akıllılar ve çalışkanlar için nimetlerle dolu olduğu hikâyesini anlatmaya bayılırlar. Dünyanın hemen her yerinde sıfırdan başlayıp zengin olmuş patron hikâyeleri vardır. Bütün hayatını günde yirmi beş saat, haftada sekiz gün, ayda otuz iki gün çalışarak geçirmiş ama zengin olmak bir yana, iki yakasını bir arada zor tutmuş milyarlarca insan işin sırrını anlamaya çalışır. İşin sırrı çatalda olmasın…

O çatal ki sekiz milyarderin servetinin 3,6 milyar insanın varlığına eşit olabildiği bir dünya düzeni yaratmış durumda. Üstelik her geçen gün eşitsizlik büyümeye devam ediyor. Pekiyi, milyarlarca insanın payına düşen? Çalışırken öldünüz mü? Hata sizde! Hastalandınız mı? Hata sizde! Bir ömür çalıştınız, bütün hayatınız üç kuruşluk birikim mi etti? Hata sizde! Savaşa, şiddete, ayrımcılığa, kimsesizliğe mi kurban gittiniz? Hata sizde! Kapitalizmin bizlere anlattığı hikâye bu işte!

Tabii ki bunlar doğru değil! Ne suçluyuz, ne de başarısız! Sadece örgütsüzüz! Sadece birlik ve dayanışmadan yoksunuz! Pekiyi, nasıl örgütlü olacağız? Birlik ve dayanışmayı nasıl kuracağız? Adaleti ve eşitliği nasıl sağlayacağız? Öbür dünya düşüncesinin dahi insanlara artık teselli vermediği bir kapitalist yıkım-yozlaşma ortamında sözümüzü nasıl ortaklaştıracağız?

Eline çatal tutuşturulmuş milyarlarca insanın hangi dine, dile, cinse, mezhebe, etnik kökene ait olduğunun öneminin olmadığını, hepimizi birleştirenin bu oyunda elimize tutuşturulmuş çatallar, yani ait olduğumuz sınıf olduğunu bilerek ilk adımı atmalıyız. Öğrenmek hatalardan ders çıkarmak demektir. Bu umut, inanç ve hedefle yeni bir sayfa açıyoruz… Umudun, uyanışın, yeniden doğuşun simgesi olan Nisan’la yeni bir merhaba diyoruz… Tohumun ve kökün filiz vermesi için Nisan diyoruz…

oktaybenol@gazetenisan.net

İDP Manisa açılıyor

0

Uzun ve meşakkatli ama bir o kadar da güzel bir çalışma sonrası nihayet Manisa işçilerini partimiz İşçi Demokrasisi Partisi ile buluşturuyoruz. Parti bürosunun boyasından alçısına, masasından sandalyesine, bardağından çaydanlığına, çayından şekerine, kitaplığından paspasına kadar her bir tuğlasında, harcında kimi zaman vardiya çıkışında, kimi zamansa parti bürosundan gittiği vardiya öncesinde emeği geçen Manisa organize sanayisinin çeşitli fabrikalarından işçi yoldaşlarımıza, işçilere, emekçilere, fabrika bacalarında tüten duman kadar yakın olması için yaşamın her alanında mücadele yürüten, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir dünya kurma çabası içerisinde olan tüm yoldaşlara, emekleri için tüm coşkumuz ve heyecanımızla teşekkür ederiz.

Hepinizin bildiği gibi Manisa bir işçi şehridir. Bu havzada yan sanayisiyle beraber yaklaşık 300 bin işçi çalışmaktadır. Diğer işçi havzalarında olduğu gibi Manisa’daki fabrikalarda da güvencesiz çalışma, güvencesiz gelecekle beraber sendikasız çalışma, iş kazaları ve cinayetleri başta olmak üzere kuralsızlık almış başını gitmiş durumda. Biz işçileri iliklerimize kadar sömürenlere cevap olmak için, işçileri partimizle buluşturmanın vakti artık yarından daha yakın. İşçiler için bir kilometre taşı olan Manisa büromuzu açıyoruz.

Bundan yaklaşık birkaç gün önce, atanamayan öğretmen Hasan Songur arkadaşımızı alınmayan iş güvenliği tedbirleri yüzünden, patronlar daha çok kâr etsin diye iş cinayetine kurban verdik… Manisa organize sanayisinde yaşanan tüm kuralsızlığa karşı cevap olmak için geliyoruz. Atanamayıp sömürü cehenneminde iş cinayetine kurban verdiğimiz Hasan öğretmen için sendikalaşıp işten atılmalara, güvencesiz çalışmaya, geleceksiz yaşamaya, düşük ücrete karşı “eşit işe eşit ücret” demek için ellerimizi birleştirerek örgütleniyor, dünden daha güçlü bir şekilde geliyoruz.

İşçilerin iktidarını kurmak için geliyoruz. Dosta da düşmana da duyururuz. Manisa İşçi Demokrasisi Partisi açılıyor.

Demokrat Çevre Mühendisleri hükümeti püskürttü

0

Saray rejimi sıkıştığı alandan çıkabilmek için dört bir yandan saldırılara girişiyor. Bunu güçlü olduğu için değil, güçsüz olduğu için yapıyor. Sorunları çözmediği için baskı biçimleri geliştiriyor. Biz işçi emekçiler ise çoğu kez kendimizi baskılar karşısında yalnız ve çaresiz hissedebiliyoruz. Hatta kimi zaman yapılabilecek bir şey kalmadığını düşünüyoruz.

Hatırlatalım, Erdoğan yakın zamanda Türk Tabipler Birliği (TTB) yöneticilerini, savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade etmelerinden ötürü yargılamıştı. Ancak rejimin bu düşman yaratma atağı tutmadı ve hekimler serbest bırakıldı. Bunun karşılığında Erdoğan tüm meslek örgütlerini gayrımilli ilan edip onlara karşı savaş açmıştı. Şimdi de doğrudan bakanlıklardan güç alan Erdoğancı klikler kara propaganda ve devlet/patron kaynakları ile meslek örgütlerini ele geçirmeye çabalıyorlar.

Bu duruma karşı en güzel cevaplardan birinin küçük ama öğretici bir örneğini TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde Demokrat Çevre Mühendisleri grubu verdi. 25 Şubat günündeki seçimlere, “Emek, Bilim ve Doğanın Savunusu” şiarı ile giren Demokrat Çevre Mühendisleri kendi içlerindeki birliği korudu. Emek, bilim ve doğanın savunusu temelinde ve patronlardan bağımsız, sade ve net bir mücadele programı ile devlet kurumları, büyük firmalar ve bakanlık tarafından desteklenen Değişime Çağrı Platformu’na karşı 375’e karşı 484 oy alarak zafer kazandı. Bu örnek hem rejimin tüm imkânlarını arkasına alan kesimlerin sınırsız bir güce sahip olmadığının, hem de basit ama net bir mücadele programı etrafındaki bir birliğin zafer kazanab27ileceğinin umut verici bir göstergesi oldu.

Demokrat Çevre Mühendisleri grubunun bu mütevazı zaferinin haklı gururunu yaşıyor ve böyle bir mücadelenin tüm sosyalist sola, işçi ve emekçilere örnek olmasını diliyorum.

Sorun “korku” değil

0

İşçi ve emekçi kitlelerin mücadeleleri inişli çıkışlı bir yörüngede sürüyor. İleri atılımlar genellikle sendikal planda gerçekleşiyor. Sendikalaşma çabaları, toplu sözleşme mücadeleleri, ekonomik amaçlı grevler ve direnişler, işten atılmalara karşı protestolar vb. Bunun en kitlesel son örneği metal işçilerinin MESS karşısındaki toplu sözleşme mücadelesi. İşçilerin kararlılığı ve eylemleri, hükümetin ve patronların geri adım atmalarına ve işçilerin kısmi de olsa önemli bir başarı kazanmalarına neden oldu.

Bu tip ekonomik mücadeleler başarılı veya başarısız biçimde bir kez sonuçlandığında, ardından bir durgunluk dönemi geliyor. Sınıf geri çekiliyor. Ekonomik kazanımların kısa zaman içinde eriyip kaybedilmesini önleyen kalıcı sosyal ve politik kazanımlara dönüştürülmesi için yeni atılımlar geliştirilmiyor. Yenilgiler ise genellikle sendikalaşma mücadelelerinde yaşanıyor. Örgütlenme çalışmasını haber alan patronlar derhal öncü işçileri işten atarak girişimi engellemeye yöneliyorlar. Kimi zaman işyerleri önünde işten atmaları protesto eylemleri düzenleniyor, ama bu da ya kolluk kuvvetleri aracılığıyla dağıtılıyor ya da çok uzun zaman dilimlerine yayılıp mahkeme süreçlerine dönüşüyor. Hatta bu tip durumlar işçiler arasında moral bozukluklarına ve “burada bir şey yapılamaz” türünden yargılara yol açıyor.

O halde sınıfın üst düzey kolektif bilince sıçramasının önündeki engelleri tespit edebilmemiz gerekiyor. Bu engellerin başında, işçilerin mücadelelere önderlik eden kesimlere yeterli güveni duymaması geliyor. Başta, işçilerin yanında olduğunu söyleyen en büyük partiler olan CHP ve HDP’nin işçi sınıfına ilişkin tutumları deklarasyonların ötesine geçmiyor. İşçi mücadelelerine son derece ilgisizler. Türk-İş bürokrasisi, kendisini ayakta tutacak sendikal faaliyetlerin ötesine geçmekten şiddetle kaçınıyor, sınıf mücadelesini engellemenin tüm yollarını deniyor. Bazı sol gruplar veya partiler, mücadelelere sadece kendilerine taraftar kazanmak hedefiyle yaklaşıyorlar, zamansız ve bireysel girişimlerle çoğu kez mücadeleleri yenilgiye sürüklüyorlar. Diğerleri ise yeterli güveni verecek güce sahip değiller.

Bu ortamda esas olarak bir önderlik krizinin yaşandığını söyleyebiliriz. Örneğin, sendikalaşmayı engelleyen yasaların değiştirilmesi, sendikal nedenlerle işten atılmaların yasaklanması, işsizliğe karşı iş saatlerinin ücretlerde değişiklik olmadan 6 saate düşürülüp dördüncü vardiyaların kurulması gibi hedef ve talepler uğruna mücadele edilebilmesini örgütleyecek ne güvenilir bir parti ne de sendika yönetimi var. İşçiler açısından son derece anlaşılır, kabul edilebilir ve uğruna mücadele edilebilir olan bu talepler, bu hedefler doğrultusunda mücadele edilmesi durumunda sınıfın kolektif bilincinde büyük sıçramalara yol açabileceği gibi, ciddi kazanımlara yol açarak gelecek mücadelelerin zeminini de hazırlayabilir.

Demek ki, mücadele hedefleri ve talepler var, ama bu doğrultuda mücadele edebilmeleri için işçi sınıfının güven duyacağı önderlik yok. Bu tip bir önderliği yaratmanın yolu da, devrimci partinin tek tek işyerlerinden başlayarak işçi sınıfının ileri kesimlerini devrimci program etrafında toplayıp pekiştirmesinden, sınıf için güvenilir öncü güçler haline getirmesinden geçiyor.

Yetkililer çocuk tacizcilerini neden koruyor?

0

Geçtiğimiz ayın yıkıcı gündemlerinden biri oldu çocuk istismarı… Sorunun can yakıcılığı bir yana, devletin kadın ve çocuk politikalarının sonuçlarını gösteren bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Son on yılın verileri, çocuk istismarı vakalarında büyük artış yaşandığına işaret ediyordu. Öyle ki Temmuz 2017 verilerine göre adliyeye yansıyan vakalar üç katına çıkmıştı. Ancak hükümet tarafından bu sonuçlar göz ardı edildi. Ancak basına yansıyan son cinsel istismar haberlerinin ağırlığı altında çocuk istismarı yeniden ve her zamankinden çok daha yoğun bir toplumsal mutabakatla gündeme geldi.

Toplumsal tepki ve baskı karşısında hükümet cephesi konuya hassasiyetle eğileceğini ve acilen bir tedbir planı oluşturacağını dile getirdi. Tabii bu açıklama bizi ister istemez son on yılın icraatlarına geri döndürdü:

2009 Temmuz ayında Milli Eğitim Bakanlığı yönetmelik değişikliğiyle ortaokul ve lise öğrencilerinin nişanlanmasını serbest bıraktı. 2015 Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi, resmi nikâh kıymadan dini nikâh kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini ortadan kaldırdı. Yine 2015 yılında Anayasa Mahkemesi bir yasa iptaliyle “çocukların cinsel ilişkiye rıza yaşının 15’ten 12’ye indirilmesi”nin önünü açtı. 2016 Kasım ayında çocuk istismarcılarının evlilik yoluyla cezasız bırakılmasını öngören bir önerge Meclis’e getirildi ancak tepkiler sonucunda geri çekildi. 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Daha birkaç ay önce müftülüğe nikâh yetkisi verildi. Diyanet İşleri Başkanlığının “9 yaşındaki kız çocukları evlenebilir” açıklaması ise hâlâ çok taze… Sorumuz çok açık: Yetkililer neden çocuk tacizcilerini koruyor?

Tablo ortada! Varsınlar, Ensar ve 115 hamile çocuk skandalı ve benzer örneklerde olduğu gibi devletin suçtaki payına işaret eden örgütlü istismarları unutturmaya, son olaydaki gibi suçu bireyselleştirerek kendilerini temize çekmeye çalışsınlar… Cinsel istismar konusunun devletin kadın ve çocuk politikalarından bağımsız olarak ele alınamayacağı aşikâr. Toplumsal şiddetin, baskının, ayrımcı ve cinsiyetçi tutumların olağanlaştırıldığı antidemokratik ve erkek egemen siyasal iklim bu süreci meşrulaştırıyor.

Hükümetin çocuk istismarı konusunda takındığı tavır; emekçilerin, kadınların, LGBTİ bireylerin talepleri karşısında takındığı ikircikli tavırdan farklı değil. Cinsel istismara meşruluk kazandıran politika ve uygulamalardan çok, nasıl bir ceza verilmesi gerektiği konuşuluyor. Çünkü öyle bir algı var ki, suçluya verilecek ceza ne kadar büyük olursa suç da o derece kolay ortadan kalkacak. Oysa asıl ortadan kalkması gerekenin, kadının ve çocuğun ikincil konumunu pekiştiren, onu bağımlı ve mağdur kılan yasal düzenlemeler olduğunu görmemiz gerekiyor.

Evlilikte rıza yaşını düşüren, müftülüğe nikâh yetkisi veren, çocuk istismarına kılıf oluşturan yasalar derhal geri çekilmelidir. Cinsel istismar suçlarında iyi hal indirimi uygulanmamalıdır. Dini referanslar değil, çocuk odaklı, eşit, bilimsel, laik politikalar etrafında koruyucu ve önleyici denetim mekanizmaları oluşturulmadır.

Olağanlaşan haller: KHK rejimi

0

Olağanüstü halin (OHAL) ilan edildiği 20 Temmuz 2016 tarihinden bu yana 30 adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlandı. Bunlarla 1000 civarı maddede yeni düzenlemeler yapıldı. Bu KHK’ler aracılığıyla, OHAL’in ilan ediliş gerekçesi ile ilişkili olmayan askerlik kanunu, trafik, şeker, tütün ve alkol, varlık fonu, kamu finansmanı, afet kanunu, ceza muhakemesi gibi sayısız kanunda yeni düzenlemeler yapıldı. Artık KHK’ler öyle “olağan” bir yasama mecrası haline geldi ki; taşeron düzenlemesinden işverenlere vergi teşvikine, kamu ihraçlarından motorlu taşıtlara dönük vergilere kadar yapılan düzenlemelerin hepsi bir “torba yasa” ile aynı kefeye konarak bir KHK’nin konusu haline getirildi. Böylelikle, yasamaya/meclise gerek kalmadan istenen her adım Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlar Kurulu tarafından KHK’lerle hayata geçirilebilir hale geldi.

Yasama organı devre dışı kaldığı gibi, Anayasa Mahkemesi yani yargı da etkisiz ve işlevsiz bir yer haline geldi. Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’lerine yetkisizlik kararı vermesiyle söz konusu kararnameler yargının konusu olmaktan çıktı. Oysa bu KHK’ler sonucunda 115 bin civarı kamu çalışanı ömür boyu işinden oldu; yüzlerce şirket, dernek, vakıf, sendika, üniversite, okul, hastane, televizyon kanalı, gazete vs. kapatıldı ve bu kurumların mal varlıklarına el konuldu.

Malın yanı sıra cana da…

KHK’ler OHAL’in ilan ediliş gerekçeleri ile ilgili olmadığı gibi kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlamaya yönelik tedbirler içermekte. Olağanüstü hal KHK’leriyle yargı alanında, bilhassa kişinin adil yargılanma, kişi özgürlüğü ve özel yaşamın gizliliği gibi en temel demokratik ve insani haklarını etkileyen önemli yapısal değişiklikler hayata geçirildi. Tutukluluk ve gözaltı sürelerinin uzatılması, savcılığın arama, el koyma, izleme gibi soruşturma tedbirlerine karar verme yetkilerini keyfiyete varacak düzeyde genişleten ve bu yetkiler üzerindeki yargı denetimini zayıflatan düzenlemeler yapıldı. Bu çerçevede, Nisan 2016 Başkanlık referandumu ile birlikte düşünüldüğünde, tek adamlık rejiminin KHK’ler aracılığıyla inşa edildiği, KHK’lerin anayasaya aykırı olmalarına rağmen fiili olarak yasa hükmüne kavuştuğunu söylemek mümkün!

OHAL KHK’lerine yargı yolu kapatılırken ‘mağduriyetlere karşı’ tek başvuru merci olarak OHAL komisyonu gösterildi. Neredeyse OHAL ilanından 1 yıl sonra hayata geçen komisyon bugüne kadar 102 binin üzerinde başvuru aldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise KHK’lere yönelik olarak yapılan 12 binden fazla başvuruyu reddetti.

Ayrıca anayasaya göre OHAL KHK’leri sadece OHAL’in ilan edilme gerekçesi hakkında ve yürürlükleri de OHAL süresince sınırlı olur. Ancak çıkarılan 30 KHK’nin yaklaşık yüzde 90’ının OHAL gerekçesi ile ilgisi yok. Ayrıca KHK’lerin çıkarıldıktan sonra mutlaka Meclis’te görüşülmesi ve yasalaşması gerekir. Oysa bugüne kadar çıkarılan 30 KHK’den yalnızca 5’i meclise getirildi. Bu da bu kararnamelerin tek adam rejimi inşa etmeye yarayan Saray fermanlarından başka bir şey olmadığını gösterir niteliktedir!

OHAL Nisan ayında 7. kez uzatılacak ve hiçbir işlevi kalmayan meclis, tamamen Saray’a bağlanmış yargı, KHK’ler eliyle Saray rejiminin çizdiği hizadan bir adım öteye gidemeyecek. Hayatlarımız her geçen gün biraz daha fazla baskı altına alındığı gibi, en temel haklarımız bu antidemokratik uygulamalarla ayaklar altına alınacak. Tüm bu gidişata dur demek gerekir, bu nedenle olağanlaşmış OHAL rejimi kaldırılmalıdır. KHK’lerin tamamı iptal edilmeli; KHK’lerle atılan kamu görevlileri, akademisyenler görevlerine iade edilmelidir.

 

Kadına karşı şiddet yasası oyuncak değildir!

0

Yüzlerce kadının her gün evinde dövüldüğü, işkence gördüğü, ancak sesini kimseye duyuramadığı bir ülkede yaşıyoruz. Yıllardır, kadın örgütleri, bu sorunu çözmek için canla başla çalışıyor. İşte 2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa da bu emeklerin sonunda ortaya çıkan kazanımlardan biriydi. Önceki halinde yalnızca “Ailenin Korunması” ifadesini taşıyan yasaya “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi”ni ekleten, 237 kadın örgütünden oluşan Şiddete Son Platformu’ydu. Şiddet gören kadının sığınacak bir yeri olması, maddi durum yetersizliği nedeniyle ulaşamadığı adli ve psikolojik desteğe ulaşması ve koruma tedbirleriyle gördüğü şiddete son verilebilmesi amacıyla, farklı görüşten yüzlerce kadın bu yasanın çıkması için büyük emek verdi. 2012 yılından beri, kocası tarafından öldüresiye dövülen, ölüm tehdidiyle ve psikolojik şiddetle hayatını geçiren, kendisine yardım edebilecek hiçbir yakını olmayan kadınlara bu yasa umut olabilir mi diye bekliyoruz. Ne var ki, aldığımız cevapla sanki bizimle alay edildiği hissine kapılıyoruz.

Söz konusu yasayla, kadına şiddet uygulayanın uzaklaştırılması için karar veriliyor, ancak ihlal halinde uygulanması gereken zorlama hapsi neredeyse hiç uygulanmıyor ve biz durmadan, koruma tedbiri alınmış olmasına rağmen öldürülen kadınların haberlerini alıyoruz. Diğer yandan ise, yasa, birbirleri hakkında konuşan ünlü zengin kadınların birbirlerine gözdağı vermesi için bir araç haline geliyor. Gülben Ergen, kendisi hakkında magazin haberi yaptığı gerekçesiyle Seren Serengil için bu yasaya dayanarak, kendisi hakkında konuşmama kararı aldırıyor. Serengil, karardan sonra yeniden magazin haberi yaptığında, hızlıca zorlama hapsine çarptırılıyor. İlginç olan kısım ise, kimse bu hukuk mu diye tartışmıyor bile. Ana akım medya, iki kadından hangisinin haklı olabileceği üzerine haberler yapıyor.

Evet, yargının çoğunlukla erkek egemen düzenin bir parçası olarak hareket ettiğini biliyoruz. Ancak, ilk akla gelmesi gereken soruları sormaktan da hiçbir zaman geri duramayız. Hakkında koruma tedbiri verilip uygulanmadığı için adliye önünde dahi öldürülen yüzlerce kadın varken, bu olayda her şey nasıl bu kadar çabuk gelişiyor? Şiddet gören kadının kurtulması için çıkarılan yasa, birisi hakkında magazin haberi yapılmaması için nasıl kullanılıyor? Her seferinde, ünlüler hakkında çıkan haberlerin halka mal oldukları gerekçesiyle dava konusu yapılamayacağı kararını veren mahkemeler, bu haberleri kadına yönelik şiddet olarak görmeye ne zaman başladı?

Devletten başka yardım edecek kimsesi olmayan kadınlar için yüzlerce mücadeleci kadının emeğiyle çıkarılan bu yasanın, ezen sınıfların hukukunda bir oyuncak haline getirilmesi kabul edilemez. Emekçi kadınların yıllar süren mücadelesiyle elde edilen kazanımların bu şekilde harcanmaması için takipçi olmaya devam etmeliyiz.

“Kadınlara müjde”: Kreş sahiplerine vergi indirimi!

0

Hükümetin istihdam seferberliği çerçevesinde bir süredir aldığı önlemlere yenileri ekleniyor. Meclis’te görüşülmekte olan torba yasayla 2020 yılı sonuna kadar işverene yeni destekler geliyor. Bunlardan biri de “kadınlara müjde” olarak sunulan kreş ve gündüz bakımevi hizmetlerinin vergi dışı bırakılması.

Tasarıda, kadınların çalışma hayatına katılmasına teşvik olarak sunulan, işverenlerce okul öncesi çağındaki çocuklar için verilen ve ücretin bir parçası olan kreş ve gündüz bakımevi hizmetinin vergi dışı bırakılması söz konusu. Basında, çalışan annelere nefes aldıracak bir düzenleme olarak sunulan, hatta İŞKUR Genel Müdür Vekili’nin, “İşi ve evi arasında kalan çalışan kadınlara 400 TL’lik kreş yardımımız olacak” diyerek verdiği müjdeye biraz daha detaylı bakalım:

Bu maddeye göre, işverenlerce kreş ve gündüz bakımevi hizmeti verilmek suretiyle doğrudan veya asgari ücretin aylık brüt tutarının yüzde 15’ini geçmemek üzere sağlanan menfaatlere gelir vergisi istisnası sağlanıyor. Bu ne demek oluyor? Yani işverenler tarafından kadın çalışanlara sağlanan kreş ve gündüz bakımevi yardımı kadın çalışana değil, doğrudan kreş veya gündüz bakımevinin sahibine ödeniyorsa, bu yardımın 304,43 TL’lik kısmı gelir vergisinden muaf olacak. Böylece en fazla 53,72 TL’lik gelir vergisi ödenmeyecek.

Tasarıdaki madde bu şekilde yasalaşırsa doğrudan kreş sahibine yapılan bir vergi indirimi söz konusu olacak. O da eğer işveren kreş yardımı yapıyor ve kreş yardımını işçiye değil de doğrudan kreşe ödüyorsa! Yani işverenlere böyle bir yardım yapma zorunluluğu gelmiyor. Böyle bir yardım varsa ya da yapılacaksa, cüzi bir vergi indirimi geliyor. Dolayısıyla söz konusu düzenleme son derece yetersiz olduğu gibi bu kapsama giren kadın çalışan sayısı da yok denecek kadar az. Çünkü kreş, çalışan anneler için yasal bir hak değil!

Eğer gerçekten kadınların çalışma hayatına katılması isteniyorsa yapılması gerekenler belli. Kreş açılması için aranan “en az 150 kadın işçi şartı” kaldırılmalı ve işyerlerine, mahallelere hiçbir koşul aranmaksızın ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş olanakları sağlanmalıdır!

Şubat 1979: İran’da devrim

0
Army Demonstration...The Iranian Islamic Republic Army demonstrates in solidarity with people in the street during the Iranian revolution. They are carrying posters of the Ayatollah Khomeini, the Iranian religious and political leader. (Photo by Keystone/Getty Images)

Bundan 39 yıl önce, 1979 yılının Şubat ayında İran’daki seferberlikler giderek yükseliyor, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin tesis ettiği Tek Adam Rejimi’ni temellerinden sarsıyordu. Zengin petrol ve doğalgaz yatakları ile 20. yüzyıl boyunca emperyalist ülkelerin ilgisine mahzar olmuş İran’ın tarihinde darbeler ve karşıdevrimlerin de devrimler kadar yer etmesinin başlıca sebebi bu zenginliklerin İran halklarından çalınmasıydı. İran’daki siyasi rejimin batılı güçlerle kurduğu ittifaklar üzerinden şekillenmesi, kitlelerin emperyalizm karşıtı pozisyonlar edinmesinde başlıca etken olarak görülebilir. 70’li yıllara gelindiğinde Şah rejiminin izlediği siyasi çizgi, ülkede halihazırda varolan dini hassasiyetleri körüklüyor ve radikal İslamcı liderlerin kitleler nezdinde popülerlik kazanmasına yol açıyordu.

Ülkede on yıllar boyu sistematik bir şekilde kitlelere ihanet eden sol gruplar ise, devrimin arefesinde İslamcı önderlikleri “rejim karşıtı” oldukları gerekçesiyle destekliyor ve bugünkü İran’ın kapılarını aralıyordu. Emperyalizmden kopuş talebiyle rejime karşı seferberlik halindeki kitlelerin taleplerini sahiplenen mollalar ise seferberliklerin önderliklerini ele geçirmek için Şah rejimini giderek yükselen bir tonda işbirlikçilikle suçluyorlardı. İran’ın önde gelen sol partilerinden Tudeh (Stalinist komünist parti), Ulusal Cephe içerisinde işbirliği halinde olduğu mollaları ve özellikle Ayetullah Humeyni’yi emperyalizm karşıtı tutumu nedeniyle selamlıyor, “nihai hedefin” sosyalizm olduğunu vurgulamakla yetiniyordu. Bu politika, özellikle ülkedeki seferberliklerin başını çeken kadınların da özgürlük mücadelesine ihanet anlamına geliyordu.

Nitekim 8 Mart 1979, Şubat ayında doruk noktasına ulaşan devrimci seferberliklerin bir uzantısı olarak son kitlesel eylemi temsil ediyordu. Özellikle, Arap Baharı’nın İslamcı önderlikler tarafından teslim alınması sol cenah içerisinde “devrimlerin doğasına” ilişkin tartışmayı yeniden alevlendirince İran’daki molla rejiminin antiemperyalist olup olmadığına ilişkin tartışma yeniden alevlendi. Siyonizm ve emperyalizm karşıtı söylemlerle kitlelerin desteğini kazanan ve iktidara gelmeyi başaran mollalar tüm karşıt söylemlerine rağmen Şah rejimini aratmayacak bir baskı aygıtını inşa ederek zengin yeraltı kaynaklarını bu rejimin finansmanı için kullanmaktan geri durmadılar.

On binlerce devrimci, rejimin hapishanelerinde öldürüldü ya da işkenceden geçirildi. Seferberlik halindeki kadınlar ise ülkedeki son kitlesel kadın eyleminde “Ne mollalar, ne patronlar, İran kadınlarla özgürleşecek!” diye haykırıyorlardı.

İş cinayetleri politiktir

0

Gün geçmiyor ki yeni bir iş kazası ya da iş cinayetiyle uyanmayalım. Sermaye iktidarı, patronlara çıkartmış oldukları yasalarla işlerini kolaylaştırdıkları yetmiyormuş gibi, açgözlü iktidar bir de patronlara grevleri yasaklama teşvik pirimi vererek adeta kural tanımama madalyonu takmış; güvencesiz, geleceksiz, kuralsız iş kazalarına ve cinayetlerine davetiye çıkarmıştır.

“Olağanüstü Hal”in ilan edilmesinden sonra geçen bir yılda, Türkiye’nin sanayi kentlerinde yoğunlaşan iş cinayetleri ve kazalarında Avrupa’da birinci, Dünya ülkeleri arasında ise üçüncü olan Türkiye’de OHAL ilan edilmesinin ardından uzmanlara göre önlem alınmadığı için iş kazaları ve iş cinayetlerinde artış sağlandı. Geçen bir yılda iş ve iş güvenliği [İŞİG] meclisinin verilerine göre 1963 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

2018 yılının ilk aylarında ise 150’yi aşkın işçi, iş cinayetine kurban edilmiştir. Patronlara her türlü kuralsızlığı yapmaları için bol keseden işçilerin emeklerinden, alın teri ve ücretlerinden kesilerek oluşturulan fonlardan teşvik veren patronların  iktidarı, KHK ve OHAL’i her fırsatta  işçi düşmanı olarak kullanarak hakkını[grev, sendikal örgütlenme, her türlü eylem gösteri yürüyüş] gasp ederek işçi ve emekçilere yaşama hakkı bile tanımayacağını, patronlara hizmet etmede sınır tanımayacağını açık ve aleni bir şekilde göstermektedir.

İş cinayetlerinin sıkça yaşandığı sektörler başta inşaat sektörü, tersaneler, metal fabrikaları, madenler olmak üzere gerçekleştiğini işitsek de patronların işkollarında aynı sınıfa ait olanları ikiye ayırarak, “beyaz yaka ve mavi yaka” olarak ikiye bölerek ayırması planlı ve politik bir tercihtir.

İş cinayetlerine kurban giden işçi arkadaşlarımızın arasında azımsanmayacak kadar, kamu emekçisi, mühendis ve büro çalışanı bulunmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda Kocaeli Ford fabrikasında yine ihmal yüzünden bir işçi arkadaşımızı daha iş cinayetine kurban verdik. Ford işçisi Hüseyin Karagül arkadaşımız fabrikadaki revir tam teşekkülü yapıya sahip olmadığı için hayatını kaybetmiştir.

Yine ve yeniden ihmal edilerek öldürülen bir işçi… Biz işçilerin fıtratında ölüm var diyenler, kendi fıtratlarında ise zenginlik, lüks yaşam olduğunu gözümüzün içine soka soka göstermekteler.

İş sağlığı ve iş güvenliğini tam teşekküllü sağlamaları yüksek harcamalara neden olacağı için, çok görmekteler; ayrı bir bütçe ayırmayan patronlar, işçi ölümlerinin önünü açmaktalar.

Hafızalarımızdan hiç silinemeyen Soma’da madende yüzlerce işçinin ölümü, ölen işçilerin ailelerine atılan tekmeler… Tersanelerde filikalarda test için kum torbası yerine insanları yerleştirerek denizin içine, ölüme fırlatılan işçiler… Burjuva basınında halkın gözünü boyamak için bir an önce bitirilmesi baskısı yaparak, adeta toplama kampına çevrilerek, neredeyse saat başı iş kazası, günlük iş cinayeti haberiyle sarsıldığımız yılın projesi üçüncü hava limanı inşaatı… Daha dün ihmalden ölüme gönderilen Ford işçisi Hüseyin Karagül ve adlarını sakladıkları için bilmediğimiz ve duymadığımız yüzlerce binlerce işçi arkadaşımız bir elin beş parmağını geçmeyen patronların kar hırsı yüzünden canını vermeye devam etmektedir. Patronlar sofralarını biz işçilerin kanlarıyla süslemekteler. Onlar için tek gelecek olarak gördükleri kendi çocuklarına miras olarak işçilerin kolları, bacakları, kafalarından oluşarak kazanılan iş kazaları ve iş cinayetlerinden elde ettikleri servetleri olan fabrikalar, yatlar, köşkler, hanlar, hamamlar paralar bırakmaktalar. Biz işçiler ise miras olarak çocuklarımıza büyüdüklerinde yerimize çalışmaları için açlık, yoksulluk, sefalet, iş kazaları iş cinayetleri bırakmaktayız. Bizlere kötü koşullarda çalışmamızı isteyenlere, fıtratlarında ölüm var diyenlere cevabımız,  işçileri birleştirmek olmalı. Hangi işkolunda çalışırsak çalışalım, yanı başımızda çalışan işçi arkadaşımıza sahip çıkmak olmalı. İşçilerin birleşik cephesini oluşturarak bu yaşamı bize reva görenlere üretimden gelen gücümüzü kullanarak, biz işçiler olmadan koca bir hiç olduklarını yeni grevler, eylemler, fabrikalar ve her şeyden önemlisi komiteler örgütleyerek göstermeliyiz. Her bir iş cinayeti politiktir. Biz işçilerin cevabı da politik olmalı.

İş cinayetlerine karşı birleşik mücadeleye!

Patronlar sarayda işçiler sokakta!

Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!

Geleceğimizin çalınmasına HAYIR!

0

Haftada 45 saat çalışmak ile 60 saat çalışmak arasında bir fark var mı? Pekiyi okula gitmek için bindiğiniz otobüse veya metroya zam yapılması sizin için fark eder mi? Evinizin bulunduğu sokakta 15 günde bir bomba ihbarı yapılması değişiklik yaratır mı? Dersine gideceğiniz öğretmenin sürgün edildiğini öğrendiğinizde ne olacak? Siz henüz mezun dahi olmamışken, emeklilik yaşınızın 65’in üzerine çıkarılması, sigorta sisteminin de ücretinizin büyük bir çoğunluğuna el koyacak olması sizin için bir değişiklik teşkil eder mi? Soruları çoğaltabiliriz. Önemli olan eğer bahsi geçen karşılaştırmalar arasında hayati bir farklılık olduğunu kabul ediyorsanız, karşılaştırılan durumlar arasındaki açının kapanmasını Başkanlık sisteminin sağlayacığının da bilincinde olmanız. Evet, Saray rejiminin Başkanlık ihtirası bütün yönleriyle gençliğin geleceğinin üzerine bir karabasanın çökmesini öngörüyor.

Türkiye bir yol ayrımına doğru ilerlemekte. Bu yol ayrımının sonucu, ülkenin kendi tarihinin en tayin edici mücadele süreciyle belirlenecek. Parlamenter hilelerle, bombalı saldırılarla, polis şiddetiyle, sürgünlerle ve sayısız başka baskı çeşitleriyle karşılık verilen ve verilecek olan bir mücadele sürecinden söz ediyoruz. Erdoğan’ın başkanlık rejimini tesis etme çabaları ülkeyi adeta kan gölüne çevirdi. Yönetememe krizi ayyuka çıkmış, ülkenin istihbarat birimi her bir saldırıyı sosyal medyadan öğrenir hale gelmiş, ülkenin bakanları meclisteki koltuklarında “gözlerini dinlendirirken” saray rejiminin bıraktığı enkaz günden güne büyüyor. Ancak bütün bunlar bizleri yanıltmasın. Saray rejimi kendisini, OHAL’in dahi sınırlarını aşan bu baskıcı ve gençlik düşmanı yöntemleri kullanmak zorunda hissederken buluyor çünkü açıkcası başka türlü yönetemeyeceklerini, başka yöntemlerle yönetebilme yeteneğine ve prestijine sahip olmadıklarının bilincindeler. Başkanlık sistemi bu yönetim krizini çözemeyecek ancak sadece daha da derinleştirecek.

Başkanlık sistemi Saray rejimi için bir var olma ve yok olma savaşı anlamını taşıyor. Bu da işçiler, emekçiler ve öğrenciler, kısacası Türkiye için yaşamsal bir önem taşıyor. Bu tablonun bu şekilde sürdürülemeyeceği açıktır! Bu karanlık iktidarın işçilere ve gençlere önerdiği geleceğe dur denilmesi, ona engel olunması şarttır. Sahi, Saray’ın önerdiği gelecek nasıl bir gelecektir?

Bu gelecek, bizim üzerinde söz hakkımızın olmayacağı bir gelecektir.

Bu gelecek, Saray rejiminin çıkarları doğrultusunda yok edilecek bir gelecektir.

Bu gelecek, yağmalanması ve talan edilmesi planlanan bir gelecektir.

Bu gelecek, sadece sömürülmek için var olacaktır, bizim yaşamamız için değil.

Bu gelecek, bizi felç edecek ve hayatlarımızı çalacaktır.

Bu gelecek, Saray rejiminin istikbali adına karartılacaktır.

Saray rejiminin iddiası, yaşadığımız sorunların Başkanlık sisteminin tesis edilmesiyle sonlanacağıdır. Yalan! Saray rejimi 15 sene içerisinde 13 bin işçiyi iş cinayetlerinde katlederek sermayeyi besledi. Sendikayı, sigortayı, güvenceli çalışmayı yok etti. Kölelik anlamına gelen kiralık işçiliği yasalaştırdı. Emeklilik ve işsizlik maaşlarına el koydu. Toprağı ve suyu uluslararası firmalara peşkeş çekti. Türkiye’yi en ufak işletmelerine dek özelleştirdi. Öğrenim harçlarına zam yaptı. Üniversiteleri ve liseleri patronların ticari projelerine açtı. Meslek Liselileri ve üniversite öğrencilerimi ucuz iş gücü olarak sermayeye pazarladı. Tacizi ve tecavüzü teşvik etti. Akademiye savaş ilan etti. Grevleri yasakladı. Şehirleri bombaladı. Ücretleri enflasyon karşısında koruyamadı. Dış politikada çuvalladı. Saray rejimi seneler boyunca sadece bir şeyi istikrara kavuşturabildi: Süreklileşmiş yalanlarla makyajlamaya çalıştığı sefaleti.

Türkiye’yi bekleyen yol ayrımında Başkanlık’a HAYIR demek, bu rejimi durdurmak geleceğimizin çalınmasını engellemenin biricik yoludur. Geleceğimizde Saray erbabının çıkarları aracılığıyla şekillenen baskıcı bir düzenin değil, emek eksenli adil ve eşit bir düzenin yer alması için Türkiye gençliği Başkanlık planlarının bütününe HAYIR diyebilmelidir. En basit hak ve özgürlüklerimizi dahi koruyabilmek için, geleceğimizin bize ait olduğunu haykırmak için HAYIR’da birleşebilmeliyiz. Zira bizim geleceğimizin çalınmasına rızamız yok ve olmayacak da!

Türkiye bağımsızlığın neresinde?

0

Yaşam, sosyalist hareket için bazı kuramsal sorunları kendiliğinden biçimde çözüyor veya sonuca bağlıyor. Bunu görebilmek için sınıf mücadelesinin farklı kesimlerinin tutumlarına, sözlerine ve eylemlerine bakmak yeterli oluyor.

Sosyalistler büyük çoğunlukla Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olduğu konusunda birleşiyor. Tartıştıkları konu ise bu bağımlılığın siyasi, diplomatik ve ekonomik düzeylerdeki niteliği, şiddeti ve derecesi üzerine.

Lenin’in deyişiyle, “mali-sermaye, ekonomik ve uluslararası ilişkilerde o denli önemli ve büyük bir güçtür ki, siyasal anlamda tam bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir”. Buradan hareketle, Türkiye bir yarı sömürge midir, yoksa başka bir bağımlılık türüne mi dahil edilmelidir?

Bu tartışılabilir. Ama tartışılamayacak kadar açık olan bir nokta var: emperyalist mali sermayenin gücünün, tam bağımsızlığa sahip görünen ülkelerin dahi politik ve diplomatik alanlarda emperyalizmin şu veya bu derecede (ve buna karar veren de bizzat emperyalizmin kendisidir) yörüngesine çekilmesidir.

Bunu neden yazıyoruz? Zira “küreselleşme” denen neoliberal saldırı sonrasında bazı yarı gelişmiş ya da “gelişmekte olan” ülkelerin emperyalizmin dünya politikalarından bağımsızlaşarak kendi çevrelerinde “emperyal” bir tahakküm kurmaya yöneldiklerini ve böylece “alt emperyalist” bir nitelik kazandığını söyleyen teoriler var ortada.

Bu tip ülkeler grubuna Malezya, Singapur, Brezilya, Meksika, vb’nin yanı sıra Türkiye de dâhil ediliyor. Burada göz ardı edilen esas nokta, bu “alt emperyalist” ülkelerin kendi egemenlik alanlarını genişletmeye çalıştıkları ülkelerin ve bölgelerin (yani sözde kendilerinden daha “alt kademedeki” yarı sömürgelerin)  zaten emperyalist finans kapitalin ekonomik ve politik denetimi altında bulunması. O zaman “alt emperyalistin”, egemen emperyalist güçle bir anlaşmaya varması ya da baştan kaybedeceği belli olan bir çatışmaya girmesinden başka bir seçeneği var mı?

Yani emperyalizme bağımlı bir ülkenin önünde iki seçenek bulunuyor: 1) Uluslararası politik, diplomatik ve ekonomik politikalarını, egemen güç (veya güçler) ile uyumlu ve onun çıkarlarını zedelemeden sürdürmek; 2) Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesine girişmek.

Şimdi, alt emperyalizm savunucularının iddia ettikleri biçimde Türkiye kendi “emperyal” arzularını hayata geçirebilecek nitelikte bir politik ve diplomatik bağımsızlığa sahip mi?  Öyle olmadığını biz değil, şu sıralarda Suriye’de askeri operasyon sürdüren rejimim ileri gelenleri itiraf ediyor.

“ABD’nin verdiği sözleri tutmadığını”, “stratejik müttefikliğin şartlarını yerine getirmediğini”, “NATO’dan çıkılmasının, İncirlik üssünün kapatılmasının düşünülebileceğini” söyleyenler mevcut hükümet sözcülerinin kendisi ya da onların medya papağanları. Bu çevrelerin “antiemperyalizminden”, “ABD aleyhtarlığından” geçilmiyor ortalık. Kitlelere “yeni kurtuluş savaşı” verilmekte olduğu, ÖSO’nun yeni “Kuvayı Milliye’yi” temsil ettiği aşılanmaya çalışılıyor. Ulusalcılar bile bu kadar ileri gitmemişlerdi.

Demek ki, Türkiye’nin politik ve diplomatik açılardan emperyalizme bağımlı olduğunu ülke nüfusunun kahir çoğunluğu kabul ediyor.

Pekiyi, Türkiye bugün hakikaten bağımsızlık mücadelesi mi veriyor? Hayır, rejim kitleleri aldatıyor. Onların arasında doğan bağımsızlıkçı duyguları, emperyalizm ile olan pazarlığında arkasına almaya çalışıyor. Bu pazarlığın sakin, barışçıl ve çatışmasız olacağı iddia edilemez. Ama her Bonapartist rejimin karakteri, kendisine yeni düşmanlar yaratmak ve gerekirse emperyalizmle acılı ve sert sürtüşmelere girmektir.

Kitlelere doğruları anlatmalıyız. Ekonomik bağımsızlık elde edilmedikçe, emperyalizmden tam kopuş mümkün değildir. “Alt emperyalizm” hayali bir teoridir. Bağımlı bir ülke kendi bölgesindeki yayılmacı emellerini ancak emperyalizmin çizeceği ve dayatacağı sınırlar içinde hayata geçirebilir. Bunca telefon görüşmesi ve karşılıklı ziyaretler bunun pazarlığından başka bir şey değil de nedir?

Gerçek bağımsızlık ise, işçi ve emekçi yığınların işi olacaktır.

Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek!

0

Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek!

7 Şubat Salı akşamı, OHAL kapsamında bazı tedbirler alınması ile ilgili olarak ilan edilen, 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sonucunda 48 üniversiteden 330 akademisyen ihraç edilmiş; böylece bu zamana kadar çıkarılmış olan 5 KHK ile görevlerinden ihraç edilen akademisyenlerin sayısı 4 bin 811’e yükselmişti. Bu kararın ardından başta Ankara ve Marmara Üniversitesi’nde olmak üzere pek çok eylem gerçekleştirilmiş ve basın açıklaması yapılmıştı. Geçtiğimiz gün ise akademiye yönelik gerçekleştirilen saldırılar üç ayrı üniversitede daha protesto edildi. Benzer taleplerin dile getirildi, benzer söylemlerin yer aldığı basın açıklamalarının yapıldığı üç ayrı noktadan ise aynı anda tek bir ses yükseldi: üniversiteler bizimidir, bizimle özgürleşecek.

“Binasız Üniversite Olur, Hocasız Üniversite Olmaz”

Galatasaray Üniversitesi akademisyenleri ve asistanları, ilan edilen KHK’lar ile ihraç edilen akademisyenlerin görevlerine yeniden iade edilmelerini talep etmek üzere bir araya geldi. “Binasız üniversite olur, hocasız üniversite olmaz” şiarıyla düzenlenen basın açıklamasında, üniversitelerin temel görevinin özgür düşünce ve araştırma ortamını sağlamak olduğu vurgulandı. Bununla birlikte, KHK yoluyla gerçekleştirilen ihraçların hukuksuz ve keyfi olduğu; üniversitelerin temel niteliği olan düşünce, araştırma ve ifade özgürlüğünün fiilen ortadan kaldırıldığı belirtildi. Meslekten ihraç edilen akademisyenlerin hangi kanıtlara dayanılarak suçlandıklarını bilmedikleri ve kendilerini savunma haklarının ellerinden alındığı ifade edildi. Üniversitenin yarınının öngörülemediği bu belirsizlik ortamının tüm üniversite bileşenlerini kaygılandırdığına değinildi. Üniversitelerde öğretim ve araştırma faaliyetlerinin sürdürülebilir olmaktan hızla uzaklaştığı ve Türkiye üniversitelerinin uluslararası saygınlığının gittikçe azaldığı vurgulandı.

“Üniversiteye Saldırı Topluma Saldırıdır”

Yine aynı gün ve aynı saatte İstanbul Üniversitesi öğrencileri de akademisyenlerin ihraçlarına karşı Beyazıt Meydanı’nda biraraya geldi. “Üniversiteye Saldırı Topluma Saldırıdır” pankartının açıldığı eyleme, KHK’lar ile ihraç edilen akademisyenlerden araştırma görevlisi Levent Dölek ve Prof. Dr. İzzettin Önder de katıldı.

“Başımız dik, geri döneceğimiz yönündeki kararlılığımızı ilk günden beri ifade ediyoruz. Üniversiteleri istibdada terk etmiyoruz. Biz her yaptığımızın arkasındayız. Bizi ihraç edenler yaptıklarının arkasında duramazlar. Biz bu baskıları neden yaptıklarını biliyoruz” ifadelerini kullanan Dölek’in ardından Önder “Tarih tekerrür ediyor ama aydınlığa doğru gitmiyor. Üzüntülü değiliz, üniversite her yerdedir. Binaların içinde değildir. Üniversite toplumun zihnidir. Biz sermayeye karşı, dünya emperyalizmine karşıyız, kapitalizme karşıyız. Bizim bunu her yerde anlatmamız lazım. Genişletmemiz lazım. Bu mücadele tarihsel bir mücadeledir” sözlerini sarfetti.

Öğrencilerin yaptığı açıklamada ise her türlü muhalif kanalın susturulduğuna ve üniversitelerde artan baskılara değinildi. Eğitimin içinin boşaltıldığı ve üniversitelerin niteliksizleştirildiği ifade edildi. Yönetiminde öğrencilerin de söz, yetki ve karar hakkı olduğu, parasız ve bilimsel üniversiteler istenildiği belirtildi.

“Akademi Biat Etmez, Hayır Gitmiyoruz”

Galatasaray ve İstanbul Üniversitesi ile birlikte Koç Üniversitesi akademisyenleri, asistanları, işçileri ve öğrencilerinden oluşan Koç Üniversiteliler Dayanışması da “Akademi biat etmez, hayır gitmiyoruz” şiarıyla, akademisyenlere yönelik ihraçları protesto etti. “2 Nisan 2013’ten bu yana sürdürdüğümüz emek ve özgürlük mücadelelerimizin birikimiyle, üniversitelere yönelik tüm bu baskılara karşı çıkıyoruz. Bugüne kadar kazanılmış tüm hakların tepeden bahşedilmediğini, bedeller ödenerek, mücadele edilerek kazanıldığını biliyoruz. Koç Üniversiteliler olarak üniversiteler bizimdir diyor ve mücadeleye devam ediyoruz” ifadelerinin kullanıldığı basın açıklamasının ardından; ilk çıkarılan KHK’lar ile Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen araştırma görevlisi Adem Yeşilyurt’un ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun açık dersine geçildi.

İhraç edildikleri günden bu yana 19 akademisyen olarak Kocaeli’nde mücadele etmeyi sürdürdüklerini vurgulayan Yeşilyurt; öyle ki, bu zamana kadar ihraç edilmiş olan  akademisyenler ile dünya üzerindeki en nitelikli üniversitelerden birini kurmanın mümkün olduğunu ifade etti. Üniversitelerin gösterdiği tepkilerin, ortaya koydukları iradelerin büyük önem taşıdığını belirtti. “Şu anda öğrenciler, işçiler, asistanlar ve öğretim üyeleri olarak üniversitenin tüm bileşenleri ile hep birlikte bulunmamız çok değerlidir. Ekim Devrimi’nin 100. yılında biz, yenizden buradayız. Bu toplumsal hareketi yukarı taşıyacak olan bizleriz. Ya biz bu karanlık günleri aydınlatacağız ya da alacakaranlığa dönüşmesine seyirci kalacağız” ifadelerini kullanan Hamzaoğlu ise konuşmasını mücadeleyi çoğaltma çağrısı ile sonlandırdı.

Özgürlük ve barış işçilerle gelecek!

0

Bir önceki sayımızın başyazısında Saray rejiminin içeride ve dışarıda giderek sıkıştığını, varlığını ancak açık baskı politikaları ve kuru hamasetle sürdürebildiğini belirtmiştik. Zarrab davası ve Man Adası belgeleriyle tekrar gündeme gelen rüşvet ve yolsuzluk skandalları; yüksek enflasyon ve işsizlik rakamlarında, iğneden ipliğe yapılan zamlarda ve asgari ücrete yapılan sefalet zammında açığa çıkan ekonomik enkaz; dış politikadaki zikzaklar ve yalıtılmışlık bu sıkışmanın açık göstergeleriydi. Bu sıkışmışlık içerisinde Erdoğan ve AKP, MHP ile olan işbirliğini “milli mutabakat ittifakı” adı altında kurumsallaştırıyor ve bir erken seçim ihtimali yaygın bir şekilde konuşuluyordu.

Trans tutuklu Diren Coşkun ölüm orucunu sürdürüyor

0
2017 yılının Ağustos ayında politik nedenlerden ötürü tutuklanan Keskesor LGBTİ aktivisti Diren Coşkun, tutulduğu Tekirdağ 2 No’lu Cezaevi’nde 25 Ocak tarihinde girdiği ölüm orucunu hala sürdürüyor.

Madem alkol içiyorsunuz, verginizi verin..!

0

AKP hükümetinin “muhafazakar” bir parti olarak alkol ve tütün kullanımına dair tavrı oldukça net, “Hâşa! İçmeyeceksiniz”! Bu taleplerini gerçekleştirmek için ellerinden ne gerekiyorsa yaptılar, halkı vergi denizinde boğmaya niyetliler. Savaşı pek seviyorlar, malum, halkın alkol ve tütün kullanımına karşı da bir savaş açmış durumdalar.

Kanal İstanbul: Patronların kâr hırsı

0

Röportaj: Sedat Durel, 27 Ocak

Sevgili dostumuz Hakan Tekin ile Kanal İstanbul’un Türkiye, İstanbul ve biz işçilere ne gibi zararlar verebileceğini konuştuk. B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı olan Hakan, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi İSİG Komisyonu üyesi. Hakan aynı zamanda TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nda mücadele veren demokrat çevre mühendisleri dostlarımızla beraber ÇMO İstanbul Şubesi 12. Dönem YK adayı.

İşçi Cephesi: Hakan, uzunca bir zamandır Kanal İstanbul ile ilgili olarak kapsamlı bir rapor hazırlamak için çalışıyorsunuz. Rapor hazırlama fikri Kanal İstanbul’un ÇED raporunun yayımlanması ile başladı. Öncelikle okurlarımıza ÇED nedir diye kısa bir bilgi verebilir misin?

Hakan Tekin: ÇED, gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin çevreye olabilecek olumsuz etkilerinin önceden belirlenmesi ve önlenmesi veya bu etkilerin çevreye zarar vermeyecek ölçüde minimize edilmesi amacıyla hazırlanan, proje için seçilen yer ve teknoloji alternatiflerinin de değerlendirildiği projenin uygulanmasından kontrolüne kadar alınacak tedbirlerin sıralandığı tüm çalışmaları içerir. Bu süreç Çevre Kanunu kapsamında çıkarılmış Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği hükümlerince yürütülmektedir. Söz konusu yönetmeliğin EK1 ve Ek2 listeleri bulunmakta. Çevreye birinci derecede kirletici etkisi olabilecek bir proje EK1, ikinci derecede kirletici etkisi olabilecek bir proje ise EK2’de yer alıyor gibi düşünülebilir. EK1 listesinde yer alan bir yatırımcı firma ÇED için bakanlığa başvuruyor. EK2’de yer alıyorsa valiliğe başvurup “ÇED gerekli değildir” kararı alması gerekir veya tekrar ÇED sürecinin başlama durumu söz konusudur. Her iki ihtimalde de “ÇED olumlu” kararı alınması gerekiyor. Yani “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı olmadıkça herhangi bir yatırıma başlanamaz. “ÇED Olumlu” kararında 7 yıl içerisinde, “ÇED Gerekli Değildir” kararında ise 5 yıl içerisinde o projeye başlanması gerekiyor.

İC: ÇED raporlarının hazırlanması da uygulanması da yönetmeliği de baştan sonra zaten sorunlu. Ancak Kanal İstanbul’un ÇED dosyası yayımlandıktan hemen sonra geri çekildi. Aslında çok sorunlu bile olsa bir projenin olmadığını, İstanbul’un kazma kürek körleme kazılacağını söyleyebilir miyiz?

HT: ÇED Başvuru Dosyası, Etüt Hizmetleri Kamu İhale Kanununda görülemeyen bir yaklaşımla, yayım tarihinden 4 gün sonra bir firmanın katılımıyla ihalesi yapılarak karara bağlandı. Projenin hazırlanış aşaması ve plan değişiklikleri halka açık bir şekilde tartışılmadan, bilim insanlarından ve akademiden görüş alınmadan, İstanbul’un belki de kaderini değiştirecek bir projenin ÇED raporu yangından mal kaçırır gibi sadece 24 saat askıda tutularak indirildi. Dolayısıyla projenin bilim ve bilimsellikle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu projelerin kesinlikle halka açık, şeffaf bir şekilde tartışılması, bilim insanlarından ve akademiden görüş alınarak geniş kesimler tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Bizler, TMMOB İKK bünyesi ve Çevre Mühendisleri Odası sekreteryasında bir çalışma komisyonu oluşturduk. Bütün mühendislik disiplinlerini ilgilendiren bir konu olduğu için oldukça geniş bir şekilde tartışıyoruz. Yakın bir zamanda raporumuzu yayımlayacağız.

İC: Eğer hayata geçerse kanalın Türkiye ve İstanbul’a en temel zararları neler olacak?

HT: Sadece 24 saat askıda tutulan ÇED raporunu referans alırsak, kanalın boyu 45 km, eni yüzeyde 250 m, tabanda 125 m ve derinliği 25 m olarak tasarlanmış. Küçük Çekmece Lagün girişi genişletilerek başlayan güzergâh Sazlıdere Baraj Gölü’nü geçip Durusu (Terkos) Gölü’nün doğusundan Karadeniz’e ulaşıyor. Bu bilgiler çerçevesinde en temel ekolojik etkilere değinecek olursak; dünyanın sayılı lagünlerinden biri olan ve en önemli arkeolojik keşiflerin ilk on listesine girmiş (2009) Küçükçekmece Lagününü, onu besleyen başta Sazlıdere olmak üzere dereleri, yeraltı su akışlarını, tarım alanlarını, ormanları yok edecek. O bölgede yaşayan ve geçimini balıkçılık-hayvancılık veya tarımdan sağlayan çiftçilerin de yaşam güvenceleri ellerinden alınmış olacak.

Kanalda oluşacak akıntı lagünün kalan dip çamurunu da kazıyarak Marmara Denizi’ne taşıyacak. Kıyılar giderek aşınacak, göçükler oluşacak. Akıntıyla taşınacak olan sedimentte ve kanal alanından çıkarılacak hafriyatın Marmara Denizi’ne döküldüğü adaların oluşturulduğu Marmara Denizi sediment yapısında 1993 yılından beri tutunan ağır metaller (bakır, çinko, kadmiyum vb.) ve radyonukleitler deniz ekosistemi için toksisite yaratacak ve deniz canlıları zehirlenecek, deniz kirlenerek canlılığın olmadığı bir sisteme dönüşecek, çölleşecektir.

Jeomorfolojik yapısı gereği kayganlığı yüksek olan bölgede Karadeniz’den Marmara’ya ve Marmara’dan Karadeniz’e tuzlu su akıntısı olacağından karasal tatlı su akiferleri ve karasal sistem tuzlanacak. Tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelecek. Sadece İstanbul ve çevresini değil Trakya’ya kadar tatlı suları besleyen yeraltı akışı tuzlanma sonucunda tarım alanları ve karasal ekosistemin yıkımı Trakya Bölgesi’ni de olumsuz etkileyecek.

Terkos ve Sazlıdere barajları ile su toplama havzaları kentin önemli su kaynakları arasındadır. Toplamda yaklaşık %29 oranında kentin su ihtiyacını karşılayan bu su kaynaklarından Sazlıdere bu proje ile tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu baskılar bölgeye planlanan ilave bir kent nüfusu ile hem İstanbul hem de Trakya üstünde olumsuz etkisini artarak gösterecektir.

ÇED raporunda, Karadeniz’den Küçük Çekmece Gölü’ne kadar kara alanında 1,5 milyar metreküp materyalin kazılacağı, Küçük Çekmece Gölü tabanında da 115 milyon metreküp çamurun kazılacağı hesaplanmış. Bilim insanlarının yaptığı hesaplamalara göre; 20 metreküplük kamyonlarla bu tonaj 18 milyon seferde kaldırılabiliyor. Bu da en az 5 yıllık hafriyat çalışması demek. Dolayısıyla nakliye işlemlerinden kaynaklı emisyonların da ciddi boyutlarda olacağı aşikârdır. Çok ciddi bir hava kirliliği yaşanacaktır.

Kanal İstanbul, Küçükçekmece Lagün Havzasındaki karasal alanın tümünün, kuzeyde yer alan sulak alanların, ormanların yapılaşmaya açılması demek. Dolayısıyla bu da Lagün havzasının sanayi ve evsel atıksu baskısı ile giderek kirlenmesi anlamına geliyor. Bütün kentin kanalizasyon sistemi; Boğaza veya Marmara Denizi’ne akış şeklinde planlanmış olup, ön arıtma tesisleri ile Boğaza ve Marmara Denizi’ne doğrudan deşarjlar ile kirlilik baskısı oluşturmaktadır. Kentin atık sularının sadece %25-30’luk miktarı ileri arıtma sistemlerinde arıtma işlemine tabi tutulurken, diğer önemi kısım ön arıtma sistemlerinden geçirilerek doğrudan Boğaza ve denize deşarj edilmektedir.

Deniz bilimcilerimizin görüşlerine göre; Karadeniz Marmara Denizi’ne nazaran daha yüksek konumdadır. Yaklaşık 60 cm, zaman zaman 1 m civarındadır. İstanbul Boğazı’nda derinlik konfigürasyonu değişkendir ve 13.000 yıl önceki oluşumundaki akarsu havzası özelliklerinden dolayı kıvrımlıdır. Bu nedenle Topkapı Sarayı önleri ile Bebek Koyu önlerinde etkili Karadeniz ve Marmara sularının karışımları söz konusudur. Su ürünleri açısından faydalıdır.

Kanal İstanbul Projesi’nde ise suyolu tabanı 25 m derinlikte ve düzgün oluşumda yer alacağı düşünülürse bahse konu karışım olmadan aynı İstanbul Boğazı’ndaki gibi Karadeniz’den Marmara’ya jet akıntı devam edecektir. Karadeniz’den Marmara’ya ikinci bir boşalma sağlanacaktır (yaklaşık 4-5 Sakarya Nehri gibi düşünebiliriz). Bu durumda Karadeniz yükseklik farkı seviyesi azalacak, Marmara suyu Karadeniz’e daha fazla miktarda çıkacağından Karadeniz’de tuzluluk değeri binde 17’den yukarılara çıkacaktır. Sonuç olarak Karadeniz’in ekosistemi ciddi olarak etkilenecektir.

Ayrıca ve en önemlisi Marmara Denizi’nde dipte oksijen seviyesi çok azdır (%0,5). Normalde %4-5 civarında olmalıdır. Kanalın Karadeniz kesiminden gelen besin değeri yüksek su ilk 10 yılda Marmara’da balık miktarını arttırabilecektir. Ancak Çanakkale’ye doğru yüzeyden giden su Çanakkale Boğazı girişinde tekrar İstanbul yönüne doğru alt su tabaklarına doğru karışacağından 2. ve 3. on yıllarda oksijen tamamen yok olacaktır. Marmara Denizi’nde dipteki oksijen bittiğinde bakteri ve mantarlar oksijen arayışına geçerek hidrojen sülfat ile karşılaşıp oksijeni kullanacaklar ve hidrojen sülfürü açığa çıkaracaklardır. Açığa çıkan hidrojen sülfürün bilindiği gibi çürük yumurta kokusu en az koku hissi olan insanlar için bile dayanılmaz bir kokudur. Marmara’da balık ve su ürünleri nesli birden kesilecek, bahse olan koku akıntılarla başta Beşiktaş-Üsküdar hattı olmak üzere bütün boğazı kaplayacaktır. Sonuç olarak bu durumda Marmara Denizi’nin tamamı ve İstanbul Boğazı cansız bir hale geleceğinden denize girmek, sahilde yaşamak ve su ürünleri temin edebilmek imkânsızlaşabilecektir.

İC: Peki, Boğazın yanına bir kanal açmak bizi güçlü ülke yapacak mı?

HT: Projenin yapılma gerekçisi ÇED Raporunda; gemi trafiğindeki artış, teknolojik gelişmeler sonucu gemi boyutlarının büyümesi ve özellikle, akaryakıt ve benzeri diğer tehlikeli/zehirli maddeleri taşıyan gemi (tanker) geçişlerinin artması, İstanbul üzerinde büyük baskı ve tehdit oluşturmakta, İstanbul Boğazı’na alternatif bir geçiş güzergâhının planlanması şeklinde ifade edilmiştir. Oysaki Deniz Ticareti Genel Müdürlüğü İstanbul Boğazı Gemi Geçiş İstatistikleri verilerine göre Boğazda ÇED Başvuru Dosyasında iddia edildiği gibi yıllara göre bir artış değil, tam tersine özellikle son 10 yılda kayda değer bir azalış (%22,46) gözlenmektedir. Kanal İstanbul uygulaması Boğazlarda oluşan kaza riskini de azaltmayacaktır. Fosil yakıt taşıyan tankerler yerini Mavi Akım, Bakü Ceyhan Tiflis boru hattı ile yapılmakta olan TANAP ve Türk Akımı boru hatlarına bırakmakta.

Bakanlığın servis ettiği üç boyutlu modellerde kanala sıfır evler var. Kanaldan geçirilmesi hayal edilen akaryakıt tankerlerinden çıkan bir yangın kanalı yine kullanılmaz hale getirecek ve siz buraya sıfır ev yaptığınızda orada yaşayacak insanların güvenliğini de riske atmış olacaksınız. En yüksek tehlike senaryosunu içeren LNG tankeri kazası kriterlerine göre en dar yeri 698 m, en geniş yeri 3.500 m olan ve 32 km uzunluğunda olup üzerinden 3 asma köprü geçen İstanbul Boğazı’na nazaran; 250 m genişlikte, 45 km uzunluğunda ve üzerinden 6 köprü geçmesi planlanan kanal ile halen yapımı devam eden yıllık 150 milyon yolcu taşıma kapasiteli 3. Havalimanına inen kalkan uçakların yoğun trafik oluşturarak kanal boyunca paralel rotada bulunabileceği düşünülürse, Kanal İstanbul’un oldukça riskli olduğu değerlendirilmelidir.

Bilim insanlarımızın arşivden bulduğu bir çalışmaya göre, bu proje orijinal de değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra (1950) İstanbul’un batısından gelecek askeri saldırılara karşı ABD’de, “bir su kanalı” oluşturulması düşünülmüş (Durusu (Terkos) Gölü’nün batısından, Büyük Çekmece Gölü’ne uzanan). Ancak gerçekleştirilmesi çok güç ve pahalı olduğu gibi, yaratacağı olumsuz etkilerin ekolojik maliyetinin de çok fazla olduğu değerlendirilerek kanal projesi gündem dışı bırakılmıştır. Umarız bugün de aynısı olur.

Gelelim güçlü ülke olma hususuna: 20 Temmuz 1936’da imzalanmış Montrö Anlaşması’na göre sadece Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin askeri gemileri için gemi tonaj sınırlama kuralları vardır. Kimsenin alnında enayi yazmadığına göre, uluslararası hukukun verdiği avantajla gemiler, geçişlerinde İstanbul Boğazı’nı tercih edeceklerdir. Ayrıca yine Montrö Sözleşmesi’nin 28. Maddesine göre boğazlardan serbest geçiş ilkesi sonsuz olarak belirlenmiş olup boğazların uluslararası dolaşıma kapatılmasının olanağı yoktur. Böylece projenin 5 yılda kendisini amorti edeceği savı da çürümüş oluyor. Zaten ekonomik olarak Türkiye’nin bugün bu projeyi gerçekleştirecek kaynağı da yoktur. Keza 2017 yılı bütçe açığı 47 milyar TL’dir. Metro projelerinin dahi belediyeler tarafından kaynak yetersizliği nedeniyle iptal edildiği bir dönemde 65 milyar TL’yi yapay bir suyoluna harcamak…(?) Sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya atılan bu ekolojik yıkım projesinde maalesef yine siyasi kaygılar ve temel atma şovları var. Böylelikle siyasi iktidar 2019 yılında yapılacak çifte seçimi de atlatmış olacak…!

İC: Son olarak, Kanal İstanbul istihdam yaratacak deniliyor. Her şeyi bir kenara koyarsak Kanal İstanbul biz işçilere bir ekmek kapısı olur mu? Bir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği uzmanı olarak orada çalışacak olsak bizleri neler bekler dersin?

HT: 2012 yılında İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun kabulünden itibaren ülkemizde işçi ölümleri artarak devam etti. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre, son olarak 2017 yılında en az 2.007 işçi hayatını kaybetti. 13 Mayıs 2017’de adı iş cinayetleriyle anılmaya başlanan 3. Havalimanı inşaatı şantiyesinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından başlatılan Hedef sıfır kaza” kampanyası henüz birinci ayını doldurduğunda, Türkiye’nin çeşitli kentlerinde en az 166 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmişti. Emek ve insan hakları örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda, Türkiye’de yaşanan iş cinayetlerinin bu boyuta gelmesinin nedeni “patronların kâr hırsı” olarak yorumlanıyor. Türkiye tarihinin en büyük yatırımı olarak övülen ve İstanbul’da yapımına devam edilen üçüncü havalimanı inşaatında çalışan işçilerin iddiaları, şantiyenin dev bir mezar haline geldiğini gözler önüne seriyor. Şantiye içerisinde çok sayıda ölüm yaşandığını ifade eden işçiler, bu ölümlerin kendilerinden dahi gizlendiğini, şantiyede yaşanan ölümlerin kamuoyuna ve basına yansıması halinde “işten atılmakla tehdit edildiklerini” ifade ediyor. Hafriyat kamyonlarının adeta ölüm saçtığını kaydeden bir işçi, “Prim usulü çalışıyorlar. Günde ne kadar çok sefer atarsa o kadar para kazanıyorlar. Bu da hem onun hem de karşısındaki kişinin canına mal oluyor,” demiş. 2014’te Soma faciası yaşamış bir ülkeyiz… Yüzlerce taşeron firma, milyonlarca hafriyat kamyonu, binlerce emekçi güvencesiz ve fazla çalışma koşullarında en az 5 yıl sürecek bu ekolojik yıkım projesinde ter döküp, dirsek çürütecek… Mevcut güvencesiz düzen devam ederse belki binlercesi canından olacak…

Kanal İstanbul’un Panama ve Süveyş Kanalları gibi dünya üzerindeki deniz ticareti adına stratejik ve alternatifsiz bir konumu yok. O halde neden bu ısrar? Süveyş Kanalı inşasında 125 bin işçi, Panama Kanalı inşasında 28.000 (13.000 kadarı iş kazaları sonucu, 15.000 kadarı da çeşitli hastalıklardan) hayatını kaybetmişti.

Bir olayın “kaza” olarak adlandırılması için beklenmedik bir biçimde oluşması gerekir. Eğer siz; önceden öngördüğünüz, beklediğiniz bir duruma karşılık tedbirinizi almıyorsanız bu olay kaza değil cinayet olur. Gelin bilim insanlarının, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması adına ürettikleri ilk çözüme kulak verin: Tehlikeyi kaynağında yok edin. Kanal İstanbul’dan vazgeçin!

Finlandiyalı işçiler işsizliğe karşı sokaktaydı

0

Finlandiyalı emekçiler, işsizlik haklarına saldıran yeni yasaya karşı 2 Şubat’ta greve çıktı. Hükümet, işsizlik fonunu kısıtlayan yeni bir tasarı sunmuştu. “Aktif model” adı verilen bu tasarıya göre, iş arayanların son 3 ay içinde en az 18 saat çalışmaları veya herhangi bir eğitim planına katılmaları ve iş arama durumlarını düzenli olarak bildirmeleri gerekecek. 3 aylık süreçte bu kriterleri yerine getiremeyen işsizlerin ödeneklerinde yaklaşık %5 kesinti yapılacak. Yasanın çelişkili yanlarından biri aynı anda hem çalışıp hem de eğitime katılmanın mümkün olmaması.

Sendika konfederasyonu SAK, hükümetin bu yasasını protesto etmek için gösteri düzenledi. Pek çok sendika 2 Şubat günü için grev veya iş bırakma kararı aldı. Kamu işçileri, ofis çalışanları ve sanayi sektörü sendikaları 1 günlük grev yaptı. Elektrik, inşaat ve ulaşım sektörü sendikaları iş durdurdu. Helsinki’de Senato Meydanı’nda düzenlenen eyleme ülkenin dört bir yanından yaklaşık 10.000 kişi katıldı.

İşsizlerin sesi olmak için…

Aktif olarak iş aradığını kanıtlayamayan işsizlerin ödeneklerinden kesinti yapmayı planlayan bu yasaya karşı düzenlenen gösteride “İşsizlerin Sesi” sloganı kullanıldı.

Sendikalara göre bu yasanın sonuçlarından biri, ülkedeki iş dağılımında ortaya çıkacak olan dengesizlik. Yasanın gerekliliklerinin iş arayanlara kalıcı bir iş güvencesi verip vermeyeceği de belirsiz. İş arayanların karşı karşıya kaldığı bürokratik işlemler daha da artacak. Diğer yandan, ülkenin diğer kesimlerinde başkent Helsinki’deki kadar iş olanağı yok ve pek çok kişi, 3 ay içinde minimum 18 saat çalışmış olma kotasını doldurabilecekleri yarı zamanlı veya geçici iş bulamayabilir. Finlandiyalı işçiler ise, bu akıl dışı yasanın işsizleri aşağıladığını ve adil olmadığını savunuyor.

Grevci işçilerden biri ülkede çok fazla işsiz veya düşük gelirli insan olduğunu, hükümetin işçilerle yaptığı anlaşmayı bozduğunu ifade ediyor. Hükümetin işsizleri böyle yasalarla cezalandırmaktansa işsizliğe gerçekçi çözümler bulması gerektiğini söylüyor. Yasanın sundukları, yeterli kaynağı bulunmayan mevcut istihdam bürolarının işleyişiyle örtüşmüyor. Bazı işsizlerin istihdam bürolarından alabildiği tek sonuç CV hazırlama atölyelerine gönderilmek oluyor.

5,5 milyon nüfusu olan ülkede işsizlik oranı %9. Yasaya getirilen eleştirilerden biri de hükümetin işsizlik istatistiklerini temize çıkarmaya çalıştığı yönünde.

Yasa tasarısı ülkenin gündemine oturduğunda koalisyon partisinden bir milletvekili, bazı insanların gereğinden uzun süre işsizlik yardımı aldığını ifade ederek merkez sağ hükümetinin kararını desteklemişti. Parlamentodaki bütün muhalefet partileriyse bu yasaya karşı çıktı. Yasa tasarısı ilk açıklandığında, kararın iptal edilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanyada 140.000 civarında imza toplandı. Bu sonuca göre parlamento yasayı tekrar değerlendirmek zorunda kalacak.

Ekonomi güya büyüyor, ama işçiler-emekçiler ölüyor…

0

Hayat telaşemiz ortak. Bir geçinebilme mücadelesidir ki deneyip duruyoruz. Açlık sınırını aşmayan ücretlerimizle; barınma, sağlık, eğitim, ulaşım gibi bir dolu sorunu aşmaya çabalıyoruz… Sonra büyüyen ekonominin, en çok büyüyen sektörlerinden birinde bir ses yükseliyor: “Geçinemiyorum!” 2017 Türkiye ekonomisine dönük ekonomik güzellemeleri, 2018 için çizilen pembe tabloları yırtan bir ses… “Büyüyoruz,” “Güçleniyoruz,” niralarını bastıran bir ses…

Geçinemiyor; çünkü 5 yıl önce geçirdiği iş kazası sonrası uzun süre işe geri dönemiyor, 5 yıldır süren davası halen sonuçlanmadığı için tazminat alamıyor… İş kazasının sonrası doğan sağlık sorunları nedeniyle yeni bir iş bulmakta zorlanıyor…

Geçinemiyor ve başvurularından hiçbir sonuç alamadığı gerekçesiyle, çareyi meclis önünde kendini benzin dökerek yakmakta buluyor.

İnşaat işçisi Sıtkı Aydın tek bir şey istiyor: Muhatap bulmak.. Bunun için ölümü gözü alıyor… Ancak gelin görün ki muhatap alınmak bir tarafa tümüyle görmezden geliniyor! Çünkü “Yeni” ve “Güçlü” ve “Büyüyen” Türkiye’de böyle şeyler yaşanmaz!

Bu Türkiye’de manşetler yalnızca büyüme oranlarına işaret eder. O büyümenin ne pahasına olduğunu ise göstermek istemezler.

Cari açığın 4,5 milyar doları aştığını; dış borçlanmanın 432,4 milyar dolara çıktığını; 50 milyon emekçinin yoksulluk sınırı altında yaşadığını; gerçek işsizlik oranlarını söylemezler.

İhracattaki artıştan söz ederler de mesela iş cinayetlerindeki artışı konu etmezler.

Rakamlar korkunç!

Oysa İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi (İSİG) raporu Türkiye’nin 2017 yılında kırdığı yeni bir rekoru açıkladı. Bu rapora göre 2017 yılında 2.006 işçi, iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybetti. Bu sayıya meslek hastalıklarının dahil olmadığını ekleyelim. Bu açıdan 2017, maalesef şu ana kadar yaşanılan en büyük kayba tanıklık etti. İş kazasında hayatını kaybedenlerin 80’i ise çocuk işçiydi.

Peki, iş cinayetleri en çok hangi sektörlerde yaşandı derseniz? Bu sektörlerin size çok yabancı gelmeyeceğini söylebiliriz; çünkü bu sektörler aynı zamanda en çok “büyüme”nin yaşandığı sektörler.

Birinci sırada inşaat yer alıyor. Hani Çalışma Bakanlığının 4 ay sürdürdüğü  “Hedef Sıfır Kaza” kampanyasının odağındaki inşaat sektörü…  Bu kampanyanın aktif olduğu Mayıs-Eylül arası 4 aylık süreçte bile en az 167 inşaat işçinin yaşamını yitirdiği tespit edildi.
İnşaatın hemen ardında tarım yer alıyor ve rapor iş cinayetlerinde en çok artışın metal, madencilik ve enerji sektörlerinde yaşandığına işaret ediyor. Her geçen gün daha kötü çalışma koşullarına mahkum edilen işçilerin iş kazası geçirme oranlarındaki artış elbette tesadüf veya kader değil.

Güvencesizliği bir çalışma disiplini haline getiren AKP iktidarı, OHAL ve KHK’ler rejiminden güç alarak güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. OHAL’in keyfi uygulamaları, çalışma koşullarına da yansıdı. Ucuz, güvencesiz çalıştırma ve sendikasızlaştırmaya dayalı istihdam politikaları iş cinayetlerinin artmasının en büyük sebebi oldu. Yine İSİG’in rapolarına göre OHAL sürecinde işçi ölümlerinde yüzde 10 oranında bir artış gerçekleşti. Çünkü OHAL koşulları altında işçiler grev yasakları ile, ifade ve toplanma hakkındaki kısıtlamalar ile haklarını savunmanın bile gerisinde -her koşulda her koşula rıza göstermeleri istenen- bir çizgiye mahkum edilmeye çalışıyorlar.

Oysa geçim derdinde, ekmek parası peşinde binlerce işçinin hayatı, iş yerlerinde işçi sağlığı ve güvenliğini de içeren işçi denetimleri olsaydı yitip gitmeyecekti… Çalışma koşulları ve sonuçları bir kez daha gösteriyor ki işyerlerinde işçi denetimi hayatidir! İşverenin kâr güdüsüne, hükümetin güvencesiz, esnek istihdam politikalarına karşı işçinin yaşam ve insanca çalışma hakkını savunan bir mücadeleye ihtiyacımız var.

Dünya Ekonomik Forumu ve akıl dışı kapitalizm

0

2018 Dünya Ekonomik Forumu her yıl olduğu gibi Davos’ta toplandı. Bu yılki konu başlığı, bir şeylerin egemen sermaye için de ters gittiğinin kanıtı niteliğinde: “Parçalanan dünyada ortak gelecek oluşturmak.” Her ne kadar Davos gibi uluslararası toplantılar, sermaye gruplarının iş olanakları, çözülmesi gereken siyasi sorunlar, kâr oranlarının arttırılması için küresel program planlarının oluşturulması gibi problemlere egemen sınıfların ihtiyacı doğrultusunda ortak çözüm arama amacı gütse de, “parçalanan dünya” vurgusu emperyalizmin dünyada yükselen sınıf çatışmasından rahatsızlık ve korku duyduğunun bir göstergesi.

Tuzla tersanesinden okur mektupları

0

Uzun bir süredir Tuzla tersaneler bölgesinde çalışmaktayım. Tersanelerde başlıca üç sorunumuz vardır. Benim kanaatime göre birincisi iş sağlığı ve güvenliği. Bunun için kişisel koruyucu mecburi şeyler var, veriliyor ama parası bizden kesiliyor, herhalde bizler patronlardan zengin olduğumuz için! İkinci bir husus ücretler ve çalışma saatleri; sabah 8’den akşam 5’e kadar duman, çamur, pas, toz içinde çalışıyoruz ve bizleri düşük bir ücretle çalıştırıyorlar. Yani, bir insanın ortalama ömrü 80 yılsa biz 20 yılını feda ediyoruz patronlar kazansın diye, ama biz erken gitmişiz kimin umurunda ki… Bir diğer husus; bildiğimiz üzere devlet taşeron sistemini kaldıracaktı ama bu tersane işçileri konusunda bir düzenleme yapmadı, yapmıyor. Daha doğrusu insanlar bir hafta çalışıyor üç gün yatıyor, bu döngü her zaman böyle devam ediyor ve edecekmiş gibi yasalar var karşımızda. Bizler bunlar için neler yapabiliriz ya da ne yapsak daha doğru olur? Grev yapabilmemiz için örgütlü bir işçi sınıfı gerekiyor.

Tuzla tersanelerinde işçiler olarak yan yana gelerek, ellerimizi birleştirerek, tersanelerde komiteler kurarak başarabiliriz bunu. Tersane işçileri birleşik işçi cephesini oluşturmak zorundadır, biz bunu oluşturduğumuz zaman artık tersaneler cehennem, işçiler köle kalmayacak.

Tuzla’dan bir tersane işçisi

Sevgili işçi ve emekçi arkadaşlarım şu günlerde gerek fabrikalarda gerek diğer sektörlerde grev ve hak ayaklanmaları baş göstermekte umarım bu tersanelere de yansır. Yansımalı çünkü bu kokuşmuş düzene dur demenin vakti, çok şey istemiyoruz, başımızın belası taşeron kalksın, kadro verilsin, asgari ücret geçinilebilir düzeyde olsun diyoruz.

Tersaneler ağır sanayi olmasına rağmen ağır sanayi sayılmıyor. Bu en temel sorunlarımızın başında geliyor. Tüm metal işçileri birleşmeli, topyekun greve gitmeli. Tüm çalışan emekçi arkadaşlarıma selam olsun.

Tuzla’dan bir tersane işçisi

Emekçi halka hava kirliliği ve topraksızlaştırma; patronlara kâr

0

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ihaleye açtığı Kömürlü Termik Santral projesi Eskişehir merkezi ve çevre mahalleri hava kirliliği ile tehdit ediyor. Eskişehir merkeze sadece 32 km uzaklıkta bulunan Alpu ovasına kurulması planlanan kömürlü termik santral Eskişehir’in çehresini bir hayli değiştirecek.

Kadına yönelik erkek şiddetine sessiz kalmayacağız!

0

Erkek şiddeti hız kesmeden devam ediyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2017 yılı veri raporuna göre erkekler tarafından 409 kadın öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı[1].

Bu şiddetin farklı bir boyutunu da son aylarda görmeye başladık. Erkekler kadınlardan intikam almak için çocuklarını öldürüyorlar! Cezaevinden kaçan Göksel Akşener önce boşanma aşamasında olduğu eşi Şura Akkök’ü silahla yaraladı, sonra annelerinin yanında olan çocuklarını kaçırdı, iki ay sonra da iki çocuğunu öldürüp intihar etti. Ocak ayında da yine benzer bir katliam yaşandı. Eşi Dilek Çakır’dan boşanma aşamasında olan, hakkında zorlama hapis cezası olan fakat kendisine tebliğ edilmediği için cezaevine girmeyen Ali Yardım çocuklarıyla görüş gününde iki kızını öldürdükten sonra intihar etti. Daha önce sığınma evlerinde kalan, tedbir kararları bozulunca yetkililere haber veren Dilek şu anda çocuklarının acısıyla yaşamına devam etmek zorunda.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında kadınların beyanı ile pek çok tedbir kararı alınabiliyor. Kadın ve gerekiyorsa çocukları için barınacak yer sağlanması, kadına geçici maddi yardım yapılması, kadının koruma altına alınması, kimlik değişimi gibi koruyucu tedbir kararlarının yanı sıra şiddet uygulayana verilen konuttan uzaklaştırma, korunan kişinin bulunduğu yere yaklaşmama, konutun korunan kişiye tahsisi, şiddet uygulayanın çocukla ilişkisinin sınırlandırılması ya da çocuklara yaklaşmama gibi önleyici tedbir kararları yetkililer tarafından çıkartılabiliyor.

Ancak sorunlu olan nokta, bu kararların ihlalinde gerçekleşen uygulamalar. 2018 yılında 45 yeni cezaevi açmayı planlayan; gazetecileri, insan hakları savunucularını, suçluluğu kanıtlanmamış yüzlerce kişiyi hapiste tutmaya bayılan “adalet” sistemi, tedbir kararına uymayan erkeklere hapis cezası vermekten nedense imtina ediyor! Bir ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi) çalışanı, ilk ihlalde 3 günden 10 güne kadar, diğer ihlallerin her birinde ise 15 günden 30 güne kadar zorlama hapsi verilmesi gerekirken binlerce ihlal vakasının çok azına hapis kararının çıktığını belirtiyor. Ayrıca şiddet uygulayan erkeklere mahkemenin verdiği “öfke kontrol grubuna katılma” kararı ihlallerinde de benzer şekilde bir yaptırım uygulanmıyor. Şiddet olaylarında en haksız ve sinir bozucu kararlar ise erkeklere verilen “iyi hal” indirimleri oluyor. Kız kardeşine bir hafta boyunca işkence yapıp ardından öldüren abiye “yargılama sürecindeki davranışları ve pişman oluşundan” dolayı hâlâ “iyi hal” indirimi verilebiliyor[2]! Neyse ki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı kadını ve çocuğu istismar edene iyi hal indiriminin kaldırılması üzerinde çalıştıklarını duyurdu, umudumuz bu konuda da “yasada boşluk” bulunmaması.

Kadın hareketlerinin baskısıyla kabul ettirilmiş, pek çok açıdan kadının lehine işleyebilecek bir yasamız var elimizde; önemli olan bu yasanın eksikliklerini düzenlemek ve uygulanmasını sağlamak. ŞÖNİM’lerin her ilde açılması daha gerçekleşemedi. Özellikle büyük şehirlerdeki ŞÖNİM çalışanlarının iş yükü çok fazla, her vakanın hakkıyla takip edilebilmesi için yeterli sayıda elemanın çalıştırılmasına ihtiyaç var. Bu kurumlarda istihdam edileceklerin ise özellikle şiddet konusunda pozitif ayrımcı bir kadın bakış açısına sahip olmaları bir zorunluluk! Aynı şekilde polislerin, hakimlerin ve savcıların da bu bakış açısına sahip olmaları lazım ki verilen kararlar kadınların lehine olsun. AKP hükümeti “boşanma sürecinde arabuluculuk” gibi muhafazakar düzenlemelerle dini referanslı kişileri bu alanda yetkili kılıp kadınların kazanımlarını ellerinden almak istiyor. Bu saldırılara karşı mevcut kazanımlarımızı daha da kuvvetli savunmalı, taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirmeliyiz. En güzel dayanışma çağrısını bize Dilek yapıyor:

“Hiçbir kadın korkmasın. Kadınlar susmasın. Bunları yaşayanlar polise gitsin, savcıya gitsin, sığınma evine gitsin. Evet, ben gittim, bir cevap bulamadım ama bu cevap alınmayacağı, mücadele edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Cevap alana kadar uğraşsınlar, her ne gerekiyorsa yapsınlar. Sağır sultan duysun bunları. Kadınlar dayanışabilir. İnsanlar birleşsin. Korkmayın hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmayın”[3]!

[1] http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu

[2]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/873465/Kiz_kardesini_elektrik_vererek_iskenceyle_olduren_saniga__iyi_hal__indirimi.html

[3] https://www.evrensel.net/haber/342842/baska-elifler-hiralar-olmesin-diye-mucadele-edecegim

Metal sözleşmesiyle elde edilen ve korunan haklar, metal işçisinin başarısıdır! Ücretler gerçek enflasyonla orantılı olarak iyileştirilmeli, işçiler sendikaları ve işyerleri üzerinde denetim kurmalıdırlar!

0

Türk Metal-İş, Çelik-İş ve Birleşik Metal-İş (BMİS) tarafından dört ayı aşkın bir süredir sürdürülen toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri, bugün açıklanan ve Türk Metal-İş ile yapılmış bulunulan sözleşme ile yeni bir döneme girdi. Sözleşmenin açıklanmasının öncesinde ise Türk Metal-İş ve BMİS 2 Şubat’ta grev kararı almış, iktidar ise yaklaşık 130 bin işçinin katılım göstereceği bu grevi erteleyerek fiilen yasaklamıştı. BMİS bu yasağı tanımayacağını ilan etmiş ve greve çıkma iradesini göstereceklerini duyurmuş, ama Türk Metal’in ardından o da kısmi kazanımlar getiren aynı sözleşmeyi imzalamıştır.

Sözleşme dönemi metal patronlarının örgütü olan MESS’in son derece düşük ve hakları tırpanlayan önerileriyle açılmıştı. Sendikalar %30 bandının üzerinde bir zam talep ederken, MESS teklifini %3 bandı üzerinden gerçekleştirdi. Metal işçilerinin kitlesel tepkilerinin ardından MESS teklifini iki katına çıkarsa dahi, söz konusu zam oranı yine de gülünç bir ücrete denk düşüyordu. Bununla beraber MESS, kazanılmış haklar olan servis hakkı gibi birçok alana daha gözünü dikmişti. MESS’in işçilerin adeta açlığa terk edilmesini öngören bu tekliflerinin hepsi, metal fabrikalarından kitlesel tepkiyle karşılandı.

Bu tablo içerisinde BMİS greve hazırlanırken, Türk Metal-İş tabanındaki işçilere danışmadan ve onların temsilcilerini davet etmeden masaya oturduğu MESS’le imzalamış olduğu sözleşmenin ayrıntılarını açıkladı. Sözleşmeye göre TİS’in süresi iki yıl olarak korunuyor. Saat ücretleri 9 liraya çekilecek ve tüm işçilerin saat ücretine 1 lira 60 kuruş seyyanen zam yapılacak. Kıdem zammı her yıl 30 lira şeklinde tezahür edecek ve sosyal haklarda yüzde 23’lük bir iyileştirme sağlanacak. Bu şartlar elbette, MESS’in ilk masaya oturduğu sırada önerdiği yağmacı taslağın büyük bir yenilgiye uğratıldığı anlamına geliyor. Bununla beraber aşağıda sıralamış olduğumuz gündemler ise metal işçisi için yakıcı olan önemlerini korumayı sürdürüyor:

  1. Türk Metal-İş’in MESS ile masaya oturduğu gün (29 Ocak), 179 metal fabrikasında bir saatlik iş bırakma eylemleri organize edildi. İlk gün MESS masaya %3 bandında kalan zam önerileriyle oturmuştu ve şimdi ise o masadan %24 bandına sıçrayan bir zam oranıyla kalktı. Bu, her halükarda metal işçisinin kararlılığının ve azminin bir kazanımıdır. Masada MESS’ten koparılan bütün haklar, metal işçilerinin birliğinin ve mücadelelerinin bir sonucudur. Bu haklar ile ilerlemeler ne MESS’in, ne de Türk Metal-İş’in lütuflarıdır. Zira bunlar işçiler tarafından kazanılmıştır ve yine işçiler tarafından korunacaktır. Aynı şekilde 2 yıllık bir sözleşme imzalanmış olması da 2015 Metal Fırtınayı hayat geçirmiş olan metal işçilerinin çıplak elleriyle kazanmış oldukları; daha doğrusu verili bir kazanımı korumuş oldukları bir haktır.
  2. Türk Metal-İş sözleşmeyi imzalamak için otururken ne işçinin görüşünü almıştır, ne de onu sözleşmenin doğrudan bir tarafı yaparak masaya davet etmiştir. İşçilerden habersiz toplanan, onlara danışılmadan ve onlara söz hakkı tanınmadan gerçekleştirilen sözleşme tartışmaları, işçi demokrasisi ilkesinin ihlalidir. İşçiler sendikayı değil, sendika işçileri takip etmelidir. Toplu iş sözleşmelerinde işçilerin arkasından iş çevirmek, gizli kapaklı dolaplar organize etmek bürokrasinin ayrıcalıklarını koruması için başvurduğu ve başvuracağı yöntemlerdir. Oysa işçi demokrasisi temelinde işleyen bir sendika, TİS sürecine üyelerini davet etmeli, onları masanın doğrudan bir tarafı kılmalı ve onlara danışmadan ve onlara söz hakkı tanımadan hiçbir anlaşmanın altına imzasını atamamalıdır. Türk Metal-İş’in işçilere danışmadan ve onların iradelerini hiçe sayarak kapalı kapılar ardında bu anlaşmaya imza atmış olması, kabul edilemezdir. Elbette, Türk Metal-İş’in mafyatik ve patron taraftarı sarı sendikacılığının, bir işçi demokrasisi örneği sunacağını beklentisinde olamayız. Metal işçileri işçi demokrasisi ilkesini, doğrudan doğruya kendi grev komitelerini organize edip, onları masanın bir tarafı haline getirerek hayata geçirebilir.
  3. Metal işçisi, Türk Metal’in ücret zammını tartışırken, Merkez Bankası da yılsonu enflasyon tahminini %7’den %7,9’a çıkardı. Bu, Merkez Bankası’nın açıkladığı ortalama. Enflasyonun seyrettiği dalganın %9,3’e çıkma olasılığı olduğu da, ayrı olarak kaydedildi. Bu durum, zam oranlarına rağmen metal işçisinin ücretlerinin aylar içerisinde nasıl eriyebileceğini gösteriyor. 2015 Metal Fırtınası, sözleşme imzalandıktan sonra patlak vermişti ve seferberliğin sebebi de metal işçilerinin alım gücünün %20 oranında düşmüş olmasıydı. Bu nedenle metal işçisi alım gücünü korumalı; alım gücünü korumak ve hatta iyileştirmek için de ücretlerinin sendikaların saptayacağı gerçek enflasyon karşısında iyileştirilmesini savunmalıdır. Şu gerçek unutulmamalıdır: Eğer zam oranı sendikaların ilk gün talep ettikleri üzere %38 olsaydı, 2017 girişli brüt 2.648; 2004 girişli 3.334 Türk Lirası alacaktı; şimdiki sözleşmeye göre ise Türk Metal-İş üyesi işçiler sırasıyla 2.389 (fark 259 TL) ve 3.069 (fark 265 TL, brüt) alacaklar. Bunun anlamı zaten çok düşük olan ücretlerde, verili oranla yapılan zammın dahi çok büyük farklar yaratmadığıdır. Metal işçisinin ücretleri hala, olması gerekene göre düşük olmayı sürdürmektedir. Hükümet ve patron işbirliğinin, bir işçi seferberliğini göze alamayarak göz boyayıcı bir zam yapmış olması, metal işçilerinin kısa ve orta vadede sorunlarla karşılaşmayacağı anlamını taşımamaktadır. Bu nedenle de metal işçisi, mücadeleci ruhunu fabrikalar içerisinde ve dışarısında sürekli olarak işçi denetimi aracılığıyla canlı tutmalı ve arkasına ilk döndüğü anda verili haklarının üzerine saldırmak isteyen MESS ile hükümet işbirliğinin planlarını, boşa çıkararak elde ettiği mevzileri savunmalıdır. 

Comment peut-on “sauver” la révolution tunisienne ?

0

En Tunisie, sept ans après la révolution de 2011, une nouvelle révolte a commencé en janvier 2018. Les masses tunisiennes dont les revendications économiques et sociales n’ont aucunement changé et les conditions de vie ont détérioré de plus en plus depuis la révolution, sont redescendus dans la rue avec le mot d’ordre « le travail, le pain et une vie digne. » contre les plans d’austérité que le gouvernement d’unité nationale essaye de mettre en place en vertu de l’accord avec le FMI concernant le paiement de la dette et l’augmentation des prix et des taxes.

En concluant l’an dernier un accord d’une durée de quatre ans, le gouvernement en place avait accepté le programme de remboursement de la dette et de limiter les dépenses publiques. Après la révolution, la dette a augmenté de 56% en sept ans à cause des gouvernements qui ont accepté de rembourser la dette de la dictature déchue de Ben Ali. Dans le pays où le déficit commercial a atteint une somme de 6,5 milliards de dollars, le dinar tunisien a perdu sa valeur à cause de la haute inflation. Les chiffres officiels du chômage ont continué d’augmenter. Le taux de chômage a grimpé jusqu’à 16%. Le taux de chômage parmi les jeunes diplômés a atteint les 30%. Les prix des produits de consommation et de l’essence ont augmenté de 9% en décembre dernier. Les conditions d’une nouvelle révolte spontanée des travailleurs tunisiens qui souffrent de la pauvreté ont ainsi été réunies.

Au-delà de ce tableau, il existe trois autre facteurs qui ont fait monter la colère du peuple tunisien. Le premier, c’est la loi adoptée, en septembre dernier, par l’initiative du gouvernement prévoyant l’amnistie des fonctionnaires impliqués dans la corruption du régime déchu de Ben Ali. À la suite de l’adoption de cette loi, la plupart de ces gens corrompus ont regagnés leurs postes et certains d’entre eux ont été assignés aux postes de « technocrate » au sein du gouvernement. Le deuxième facteur qui a provoqué le mécontentement des tunisiens, c’est le fait que tous les gouvernements arrivés au pouvoir après la révolution aient largement utilisé l’un des instruments d’exploitation les plus importants de l’ancien régime, c’est-à-dire la corruption et le népotisme. Dernièrement, les propos tenus par le président Essebsi, disant que le pouvoir exécutif devrait être renforcé par la révision de la constitution de la révolution et la réinstauration du système présidentiel, constituaient une attaque fondamentale contre les libertés acquises de la révolution de 2011.

Tous ces facteurs ont provoqué la mobilisation spontanée des travailleurs, des femmes et des jeunes tunisiens. La mort d’une personne à la suite de la violente intervention de la police et de l’armée a donné lieu à l’expansion des manifestations dans plus de dix villes. Jusqu’à présent plus de 800 manifestants ont été placés en garde à vue. Les deux organisations symboliques du mouvement ouvrier et la gauche tunisiens, L’UGTT et le front populaire, ont une fois de plus démontré leur caractère réformiste. L’UGTT, récemment récompensé par le prix Nobel pour son rôle dans la « transition démocratique » après la révolution, s’est contenté d’appeler le gouvernement à prendre des mesures économiques contre la pauvreté au lieu de mobiliser sa base pendant les manifestations. Le front populaire qui, depuis la révolution, s’est contenté de défendre les libertés acquises, qui a ajourné la transformation économique et sociale, qui revendique toujours une conception de révolution par étapes, malgré qu’il appeler les masses à descendre dans la rue avec le slogan « la Tunisie sauve sa révolution », a préféré, au lieu de proposer un programme de lutte pour sortir de la crise économique et conquérir le pouvoir, d’essayer de faire reculer le gouvernement et faire en sorte qu’il prenne des mesures économiques

Le gouvernement, pour sauver la situation, en déclarant qu’il allait augmenter de 70 millions de dollars le budget pour les familles à faible revenu et qu’il allait accorder la santé gratuite aux citoyens touchés par la crise économique, vise à calmer les masses et à réprimer les manifestations. Mais ces mesures sont loin d’être suffisantes pour satisfaire les revendications des travailleurs tunisiens qui luttent pour « le travail, le pain et une vie digne » depuis sept ans.

La démocratie sans pain, comment faire ?

Tout d’abord, il faut préciser que l’insurrection révolutionnaire de 2010 avait débuté avec le même slogan qu’aujourd’hui : « le travail, le pain et une vie digne. » À la suite de l’intervention brutale des forces de l’ordre du dictateur, l’insurrection avait gagné un caractère anti régime. On essaye maintenant d’arrêter la lutte à l’étape des acquis démocratiques, qui est dès l’origine contre le capitalisme et la politique néolibérale. La non-proposition de la part de la gauche tunisienne et des organisations syndicales d’un programme établissant le lien entre les revendications démocratiques et sociales et visant la sortie du système constitue la cause principale de cette situation.

Dans ce contexte, les sept gouvernements arrivés au pouvoir depuis la révolution tout en collaborant avec l’impérialisme, ont tous souligné la « transition démocratique » et ont continué à utiliser les méthodes qui s’inscrivent dans le cadre de la réaction démocratique. Alors d’une part, dans un premier temps, ils n’ont pas attaqué brutalement les libertés démocratiques et d’autre part, par les privatisations et les autres formes d’attaque sociale, ils ont préparé la destruction des conditions de vie. Et quand ils considéraient qu’ils étaient assez puissants, ils ont aussi envisagé d’attaquer les libertés démocratiques. C’est dans ce contexte qu’il faut traiter la corruption, le retour des responsables de l’ancien régime et le débat sur le système présidentiel.

Mais les conditions de vie du peuple tunisien se sont tellement détériorées que la vie est devenue insupportable. Dans un pays où les gens sont complètement débordés par le chômage, la pauvreté et la famine, la démocratie ne peut pas être construite par les responsables de l’ancien régime. Il faut que ceux qui veulent « sauver » la révolution tunisienne fassent face à cette réalité. La révolution tunisienne peut être sauvée que si elle est conférée à ses vrais acteurs : les ouvriers, les femmes et les jeunes. La tâche la plus urgente, c’est proposer un programme de lutte qui fait le lien entre les revendications démocratiques et sociales, qui vise la construction d’une économie planifiée et qui, pour arriver à cela, propose l’établissement des comités locaux coordonnés. En Tunisie, c’est que de cette manière que la vraie démocratie, la démocratie ouvrière peut être mise en place ! Nous demandons :

L’annulation immédiate de tous les accords avec le FMI !

La suspension d’urgence du remboursement de la dette ! L’utilisation des sources financières pour créer de l’emploi, pour améliorer le système éducatif et les soins de santé !

La nationalisation sans compensation de tous les établissements publics déjà privatisés !

L’exploitation des terres agricoles non-exploitées de l’État par les travailleurs de la région !

Le redémarrage des usines et des moyens de production fermés sous le contrôle ouvrier !

L’établissement des comités populaires et indépendants pour lutter contre la corruption ! La traduction des personnes impliquées dans la corruption devant la justice sous le contrôle de ces comités !

Liberté pour tous les prisonniers politiques !

Görkem Duru (Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale – UIT-QI)