Ana Sayfa Blog Sayfa 65

Fransız Devrimi: Jakobenlerden öğrenmek, onları aşmak için

0

“Komünizmin dünya ordusu olan bizler, Jakobenizmle tarihsel hesaplaşmamızı çoktan yapmışızdır. Ama kansız, soğuk liberalizmin saldırılarına, iftiralarına ve aptalca sövüp saymasına karşı da Jakobenizmi savunuruz biz. Burjuva demokrasisi başka hangi döneminde, 1793’ün Jakoben, sans culotte, tedhişçi, Robespierre’ci demokrasisinde olduğu kadar yükselebilmiş ve insanların yüreğini öyle büyük bir alevle tutuşturabilmiştir?”

Lev Troçki

 

Bravo Erdoğan! Türkiye dünya üçüncüsü oldu, yoksullukta…

0

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), üye ülkelerindeki gelir dağılımı adaletsizliğinin son 30 yılın en yüksek seviyesinde olduğunu açıkladı. Türkiye gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’nın ardından üçüncü sırada.

Türkiye, yüzde 28,5 yoksulluk oranıyla 34 OECD ülkesini “geride bıraktı”. Türkiye’de en yoksul yüzde 10’un gelirden aldığı pay sadece yüzde 2,1. En zengin yüzde 10’un gelirden aldığı pay ise tam yüzde 31,7.

Bu oran Şili’de yüzde 40,9, Meksika’da yüzde 36,7 iken, Türkiye bu iki ülkeyle birlikte en kötü üç ülke arasında yer alıyor. Türkiye’de en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı ise 15,2 kat.

Toplumda gelir dağılımın en adil olduğu ülkeler geçen yıllarda olduğu gibi yine Kuzey Avrupa ülkeleri oldu. Listenin başında Danimarka var. Ardından Slovenya, Slovakya ve Norveç geliyor.

Öte yandan genç işsizliğinin yüzde 20’ye vardığı Türkiye’de yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizlikten en çok gençler etkileniyor.

Buna göre, Türkiye göreli gelir yoksulluğu oranı sıralamasında tüm OECD ülkeleri arasından gençlerin en yoksul olduğu ülke çıktı. 0-17 yaş arası gençlerin yoksulluk oranı yüzde 28,5 iken, Türkiye’nin en yakın rakibi yüzde 25,8 ile Meksika. OECD ortalaması ise Türkiye’nin 8 puan altında, yüzde 20,4.

OECD’nin yoksulluğu yaşlara göre sınıflandırdığı grafiklere göre, Türkiye çocuk yoksulluğunda dünya birincisi konumunda. 0-17 yaş grubunda yüzde 28,4’lük kesimin yoksul olduğu belirtiliyor. Bu oran 18-25 yaş grubunda 16,2, 26-65 yaş grubunda 14,4 ve 65 yaş üstü grupta 18,4 olarak kaydediliyor.

Araştırmaya göre Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk kesim, en fakir yüzde 10’luk kesimden 15,2 kat daha fazla kazanıyor. Türkiye ile ilgili olarak en son 2011 yılı verilerinin baz alındığı belirtiliyor.

İşverenlerin yarı zamanlı çalışanları tercih etmesi, geçici sözleşmeler yapması ve kendi işini kuranların sayısının artması da gelir uçurumunun genişlemesine neden oluyor.

Eşitsizliğin kapanabilmesi için OECD hükümetlere, gelir dağılımında cinsiyet ayrımcılığının giderilmesi ve kaliteli işgücüne yatırım yapılmasını tavsiye ediyor.

Vergilerin halka hizmet ve altyapı olarak geri dönüşünün de önemine dikkat çeken OECD, geliri yüksek şirketler ile bireylerden daha adil vergiler alınması gerektiğini belirtti.

Tabii bunlar OECD yetkililerinin verili kapitalist sistem içinde önerdikleri. Oysa büyük tekellerin, çokuluslu şirketlerin egemen olduğu bir sistemde ne gelir adaletsizliği azalır, ne yoksullaşma önlenebilir ne de işsizlik azalabilir.

Bunun için bizim önerimiz bir işçi-emekçi hükümetinin yönetiminde planlı ve merkezi bir ekonomik sistemin kurulmasıdır. İşverenlerin kâr hırsı üzerine kurulu olmayan, tüm emekçilerin tam istihdamını olanaklı kılan ve üretken yatırımlara yönelen bir ekonomi. Gelir adaletsizliğinin ve yoksulluğun yok olması ancak sosyalist bir düzende mümkün hale gelecektir.

Soma Davası’nda karar

0

Soma katliamının sürmekte olan mahkemesinin karar duruşması 9 Temmuz 2018 Pazartesi günüydü. Karar duruşması olduğu için hem ölen madencilerin yakınları hem de değişik parti, sendika ve demokratik kitle örgütlerinden binlerce kişi davanın görüldüğü Akhisar Adliyesinin önündeydi. Ancak madencilere yönelik bu desteğin nicel fazlalığından olsa gerek, mahkeme hâkimi rahatsızlandığını belirterek duruşmayı Çarşamba gününe ertelemişti. Bunun üzerine ölen madencilerin yakınları Akhisar Devlet Hastanesi’nin önüne gitmiş, hâkimin hastanede olmadığını öğrenmişler ve bunu protesto etmek için hastane önünde nöbet tutmuşlardı.

Yapılan ertelemeden sonra dün yapılan karar duruşmasında, ölen madenci yakınlarını öfkelendiren bir karar çıktı. Başta maden sahibi Alp Gürkan olmak üzere 37 sanık beraat etti. Diğer bazı sorumlulara ise katliamın büyüklüğü ile karşılaştırıldığında komik sayılabilecek oranlarda cezalar verildi. Hem madenci ailelerin avukatları hem de ölen madencilerin yakınları verilecek hesabın burada bitmeyeceğini, Soma katliamının unutulmaması ve unutturulmaması için çaba göstermeye devam edeceklerini açıkladılar.

Açsınlar işletme defterlerini

0

İzmir Gaziemir’deki Ege Serbest Bölge’de kurulu bulunan ve otomobiller için elektrik aksamı üreten Amerikan firması Aptiv (eski adıyla Delphi) fabrikası yöneticileri işçilere fabrikanın kapatılacağını ilan etti. Şirket daha önce İstanbul’daki fabrikasını kapatmıştı. Yakın gelecekte Bursa’dakini kapatacağı da belli oldu.

Kapanma söylentilerinin başladığı iki yıllık süreçte fabrikada çalışan işçi sayısı 3 binlerden 600’lere kadar düşmüş durumda. Şimdiye kadar gönüllü olarak tutulan çıkışlar ise artık zorunlu hale getirildi.

Fabrikaları kapatmanın gerekçesi, “ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik kriz ve artan maliyetlerin rekabet ortamını engellemesi” imiş. Birincisi, işten çıkarılan işçiler ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik krizin suçlusu değil. Tam tersine mağdurları. Sendikalaşmaları engelleniyor, grevleri yasaklanıyor, sözcüleri hapislere atılıyor. Sadece, sahte bir “demokrasi” adına dört beş yılda bir sandık başına gidiyorlar. Onlar sadece “yarım saatlik demokrasi”nin kurbanları. Patronların bu gerekçesi kabul edilemez.

İkincisi, Delphi patronlarının siyasi ve ekonomik krizden şikâyet etmeye hakları yok. Bugüne kadar AKP hükümetlerini bizzat onlar desteklediler. Ama asıl şikâyetleri yeterince kâr edememek. O nedenle fabrikaları, işçi ücretlerinin çok daha düşük ülkelere taşımak niyetindeler. Bu aşırı kâr hırsını onaylamak da mümkün değil. Diğer ülkelerdeki işçi kardeşlerimizi köleleştirmelerini de kabul edemeyiz.

İşletmenin zarar ettiğini söylüyorlarsa açsınlar bakalım işletmenin muhasebe defterlerini. Görelim durumu. O çok gürleyen ama yağmayan Türk Metal sendikacılarının görevi, biraz daha iyi kıdem tazminatı alıp işçileri işsizliğe mahkûm ederek patronun işini kolaylaştırmak değil, işçilerle birlikte işletmenin defterlerini denetlemek olmalı. Sonucun hiç de işverenin iddia ettiği gibi olmadığına inanıyoruz.

Ama eğer işletme hakikaten zarardaysa, neden fabrikalar kamulaştırılmasın? Böylece fabrikalar, işçilerin denetiminde ve planlı bir şekilde rahatça üretim yapabilir. Bir devletin görevi de fabrikaları açık tutmak ve yeni iş alanları açmak değil mi? Eminiz, işçi denetiminde üretim yapan bir kamu işletmesinde, bırakın zarar edip işçi çıkarmayı, yeni işçilere ihtiyaç olacaktır.

İşte bunun için, işçi denetiminde bir planlı ekonomiyi uygulamaya koyacak bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele ediyoruz.

İranlı kadınlarla dayanışma

0

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın İranlı siyasi tutuklu kadınlarla ve zorunlu başörtüsüne karşı geldikleri veya sosyal adalet mücadelesine katıldıkları için cezalanan kadınlarla dayanışma metnini sizlerle paylaşıyoruz.

17 Haziran 2018

Aralık 2017’den beri İran genelinde İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir protesto ve grev dalgası yayılmakta. Protestolara İran işçi sınıfından çoğunluğu genç olmak üzere kadınlar ve erkekler katılıyor. İşçiler ve işsizler, öğrenciler, öğretmenler, sağlık çalışanları, çöken finans kuruluşlarında birikimlerini kaybeden emekliler, siyasi tutsaklar ve bu tutsakların aileleri hâlâ daha sürmekte olan bu protesto ve grevlerin başını çekiyor. Aralarında Araplar, Kürtler, Lurlar ve Azeriler gibi ezilen ulusal azınlıkların yanı sıra Bahailer ve Sufiler gibi zulüm görmüş dini azınlıklar da bulunuyor.

Zorunlu başörtüsünü protesto etmek için kamusal alanda başörtülerini çıkaran pek çok cesur kadın fiziksel şiddete uğradı, tutuklandı ve ağır kefaletler ödendikten sonra geçici olarak serbest bırakıldı. Bu cesur kadınların arasında Vida Movahed, Nergis Huseyni, Meryem Şeriatmedari ve Shaprak Shajarizad yer alıyor. “Ahlaksız eylemleri teşvik etmek ve fuhşu desteklemekle” suçlanan kadınlara hapis cezaları verildi.

“Devrim Sokağının Kızları” olarak tanınmaya başlayan bu kadınlar, örtünmenin yukarıdan dayatılan bir zorunluluk değil, kişisel bir tercih olması gerektiğine inanıyorlar. İran rejiminin kendi kamuoyu yoklamaları bile İran halkının büyük çoğunluğunun bu kadınlarla hemfikir olduğunu kabul ediyor.

İşyerinde, aile içinde ve toplumda cinsiyet ayrımcılığının sona ermesini ve başörtüsü zorunluluğunun kaldırılmasını talep eden kadın hakları aktivistlerinin çağrısı üzerine, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Tahran’da Çalışma Bakanlığı binasının önünde yüzü aşkın kadın ve erkek protesto amacıyla bir araya gelmeye çalışmıştı. Ancak kitle henüz toplanamadan saldırıya uğradı ve darp edildi. En az 84 kişi (59 kadın ve 25 erkek) tutuklandı. Tutuklananların çoğu kefaletle serbest bırakılmalarına rağmen mahkemeye çıkarıldı.

Önde gelen insan hakları avukatı ve Devrim Sokağının Kızlarının savunucusu feminist Nesrin Sutude, 13 Haziran’da evinde tutuklandıktan sonra hapse atıldı ve şu anda 5 yıllık hapis cezasıyla karşı karşıya. Sutude’nin yazar ve siyasi aktivist olan eşi Reza Khandan da 16 Haziran’da tutuklandı (Nesrin Sutude hakkında daha fazla bilgi aşağıda bulunmaktadır).

Aralık ayındaki protestolardan sonra diğer eylemci öğrencilerle beraber tutuklanan antropoloji öğrencisi, işçi ve kadın hakları aktivisti Leyla Hüseyinzade 6 yıllık hapis cezasıyla karşı karşıya. Tahran Üniversitesi’ndeki protestoların düzenlenmesine katkıda bulunan Leyla ve diğer eylemci öğrencilere “ulusal güvenliği tehdit etmekten” ceza verildi.

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, İran’da gerçekleşen protestolarda önemli rol oynayan kadınlar hakkında farkındalığı artırmak ve İran’daki feminist mücadeleyle ve bir bütün olarak protesto hareketiyle dayanışmasını göstermek için, bazı feminist siyasi tutukluların kısa biyografilerini aşağıda paylaşıyor.

Nergis Muhammedi fizik diplomasına sahip, gazeteci, kadın ve insan hakları aktivisti ve İran’da Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi tarafından kurulan İnsan Hakları Savunucuları Merkezi’nin yardımcı direktörü. 2009 yılında Mahmud Ahmedinejad’ın hileli seçimine karşı düzenlenen kitlesel protestolardan sonra “ulusal güvenliğe karşı suç işlemek için toplanma ve tuzak kurma” suçundan tutuklandı ve 11 yıla mahkûm edildi. 2013’te ciddi sağlık sorunları nedeniyle kefaletle serbest bırakıldı. 2015’te ise ölüm cezasına karşı bir kampanya başlatmak ve halkı isyana teşvik suçlarından dolayı tekrar tutuklandı. Suçsuz Sünni siyasi tutsakların idam edilmesine karşı çıkması nedeniyle mahkeme tarafından “IŞİD’i desteklemekle” itham edilerek suçlu bulundu. 2016’da, şu anda devam etmekte olan 16 yıllık hapis cezasına mahkûm edildi. Küçük çocuklarıyla görüşmesi çoğu zaman engellenen Muhammedi’nin ciddi sağlık sorunları var ama sessiz kalmıyor. Aralık 2016’da Weimar İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldükten sonra hapishaneden yazdığı mektubunda şunu söylemişti: “Baskı uygulanan bir kadın olarak, rejimin izin verdiği ölçüde özgür olmaktansa tutuklu olup ailemden ve dostlarımdan uzakta kalmayı yeğlerim.” Muhammedi, savaşın ve İran halkını hedef alan yaptırımların insan haklarını tehdit ettiğini vurgulamıştı.

 

Zeynep Celaliyan, 2008 yılında siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklanan ve hapsedilen bir Kürt siyasi eylemci. Önce ölüm cezası aldı, ardından bu ceza şartlı tahliye hakkı olmaksızın ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Tutuklanmasından ve hapsedilmesinden bu yana, devlet tarafından kendisine atfedilen silahlı eylemleri “itiraf etmeyi” reddettiği için sistematik olarak taciz, işkence ve tecrit cezasına maruz kalmakta. Cezaevi yetkilileri ve devlet tarafından kasıtlı olarak tedavi ettirilmediğinden dolayı görme yetisini kaybetti.

Nesrin Sutude 13 Haziran 2018’de tutuklanan ve beş yıl hapis cezasına çarptırılan tanınmış bir insan hakları avukatı. Her ne kadar hapis cezasının gerekçesi devlet tarafından açıklanmamış olsa da, “Devrim Sokağının Kızları” ile ilgili yasal davaları üstlendiği ve İran yargısının siyasi aktivistlerin ve muhaliflerin kendi avukatlarını seçebilmesini engelleyen en son kararına karşı çıktığı için tutuklandı. Sutude, 2009’daki Yeşil Hareket’e katılan siyasi eylemcileri ve feministleri ve istismar edilen kadınları ve çocukları savunduğu için 2010 ve 2013 yılları arasında 3 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. İranlı Nobel Barış Ödülü sahibi Şirin Ebadi ile yakından çalıştı ve cesur çalışmaları nedeniyle çeşitli uluslararası ödüllere layık görüldü.

Ekim 2016’dan beri hapiste olan Gülruh İrayi, barbar recim uygulamasına karşı yazdığı yayımlanmamış bir hikâye nedeniyle altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. İrayi ve 2014’ten beri tutuklu olan kocası Arash Sadeghi uzun süre açlık grevleri yaptılar, dayağa ve korkunç şartlara maruz kaldılar. İrayi, görüşlerini hapishaneden kaçırılan açık mektuplarla ifade etmeye devam etti. Bu mektuplarda İslam Cumhuriyeti’nin çeşitli fraksiyonlarını sert bir şekilde eleştirdi ve aynı zamanda Kürt kadın siyasi tutuklu Zeynep Celaliyan ile dayanışmasını dile getirdi. Yakın tarihli bir açıklamada şunları yazdı: “İçine kapıldığımız girdap, kendi tedbirsizliğimiz yüzünden oluştu. Ondan kurtulmanın tek yolu, gözlerimizi açmak ve okumamız istenmeyen tarihi gözden geçirmek.”

Ölüm cezasına karşı el ilanları dağıttığı, siyasi tutukluların aileleriyle görüştüğü, Facebook’ta İran İslam Cumhuriyeti’ni eleştirdiği ve 1988’de İran’daki siyasi tutukluların toplu idamlarını kınadığı için Mayıs 2015’ten beri tutuklu olan ve Kasım 2016’dan beri 7 yıllık hapis cezasına mahkûm edilen Atena Daemi, kadın ve çocuk hakları savunucusu. Cezasının uzatılmasını, tutulduğu korkunç koşulları ve fiziksel şiddeti protesto etmek için başlattığı 55 günlük açlık grevine kısa süre önce son verdi. Yakın zamanda, ölüm cezasıyla karşı karşıya kalan Kürt siyasi tutuklu Ramin Hüseyin Panahi’ye cesurca açık bir mektup yazdı ve onunla dayanışmasını dile getirdi.

#        #                #

Bu yazıda bahsedilen feministlerle dayanışmanızı göstermek istiyorsanız, blogunuzda veya web sitenizde onlar hakkında yazılar yazabilir veya Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’yla iletişime geçip, destekleyeceğiniz bir etkinlikte sosyalist feminist bir konuşmacının yer almasını isteyebilirsiniz. Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, ABD emperyalizmine ve diğer tüm küresel veya bölgesel emperyalistlere ve otoriter güçlere karşı mücadelesini; İranlı kadınların, işçilerin, gençlerin ve rejim tarafından ezilen azınlıkların ilerici ve devrimci sosyal adalet mücadelelerinden ayrı tutmaz. Ayrıca yaşadığımız ülkelerde emek, sosyal adalet, feminist, ırkçılık karşıtı ve LGBT mücadeleleriyle Ortadoğu’daki benzer mücadeleler arasında bağlantı kuruyoruz. Daha fazla bilgi için https://www.allianceofmesocialists.org/ adresini ziyaret edin veya info@allianceofmesocialists.org adresinden bizimle irtibata geçin.

Okuyabileceğiniz diğer yazılar:

Sosyalist feministlerin İranlı kadınların mücadelesiyle dayanışma metni:

https://www.allianceofmesocialists.org/statement-group-international-socialist-feminists-solidarity-iranian-women/

Ortadoğulu siyasi tutuklularla dayanışma kampanyası:

https://www.allianceofmesocialists.org/14964/

Kim korkar sendikalaşmaktan – I

0

Flormar, Termokar, Bursa Aroma, Cargill, Hugo Boss, Sibaş… Sendikalaştıkları için onlarca işçiyi işten atan işyerlerinin listesi uzayıp gider. Sendikalaşma mücadelesi hemen her yerde neredeyse aynı şemayı izliyor. Başlangıçta küçük bir öncü işçi grubu sendikayla ilişkiye geçiyor ve o sendikanın üyesi oluyor. Ardından, onların da bilgilendirmesiyle işçiler teker teker üye olmaya başlıyorlar. Önlerindeki hedef yüzde 50’yi bulmak.

Bir süre sonra (ki bu süre genellikle kısa oluyor) işçilerin sendikaya üye oldukları patron tarafından öğreniliyor. Patron genellikle bu mücadelenin başını kimin veya kimlerin çektiğini de tespit ediyor. Ve “genel kural” olarak bu işçileri hemen işten çıkarıyor. İlk grup bir veya iki-üç öncü işçi oluyor. Patron bu girişimin işçileri yıldıracağını düşünüyor. Tabii bu arada işyerinde baskılar başlıyor. İşçilerin e-devlet şifreleri istenerek üye olup olmadıkları inceleniyor. Eğer sendikalaşmanın yaygınlaşmaya başladığına kanaat getirirse ikinci ve daha kalabalık bir işçi grubu işten atılıyor.

Şema uyarınca işten atılan işçiler, sendikacıların da yardımıyla (tabii sendikacılar işçilere sırtını dönmezlerse) işyerinin önünde “direniş çadırı” kuruyorlar. İçerideki arkadaşlarını yüreklendirmeye ve dayanmaya çağırıyorlar. Eğer sendikalı işçi sayısı yüzde 50’yi bulmamışsa direnişin sonu biraz “karanlık” gözüküyor. Eğer yüzde 50 geçilmişse, sendika yetki müracaatında bulunuyor ve yetki alınabilirse, belgeyi işverene yollayıp toplu sözleşme görüşmesine çağırıyor. Tabii bu arada beklenen, sözleşmenin ilk maddesinde işten atılanların işe iadesinin yer alması oluyor.

Tabii işveren sendikanın yetkisine itiraz ediyor ve iş mahkemeye düşüp “yasal” bir süreç başlıyor. Üç dört aydan az olmayan bir süreye tekabül ediyor bu süreç. Çadırdaki işçiler en az bir ay işyeri önünde eylemlerine devam ediyor. Sendikanın ekonomik yardımı olursa bu süre biraz daha uzayabiliyor. Ama daha sonra çalışmaya ihtiyaç duyan işçiler işverenden biraz tazminat alarak uzlaşmaya yanaşabiliyorlar. Yanaşmayanlar ise kendilerine iş bulup çalışıyorlar ve toplu sözleşmeyi bekliyorlar, zaman zaman da işyeri önünde toplanıp basın açıklamaları yapıyorlar. Bu arada da bazıları sendikal nedenle işten atılma ve tazminat davası açıyorlar. Belki de yıllarca sürecek olan bir mahkeme süreci başlıyor böylece.

Bu kısırdöngü, bazı farklılıklarla neredeyse her yerde her zaman tekrarlanıyor. Bütün bu mücadele sürecinin işçilerin bilinci üzerindeki etkileri önem taşıyor. İşçiler genellikle sendikalaşma mücadelesine iş ve yaşam koşullarının, genel tabiriyle ekonomik şartlarının iyileştirilmesi amacıyla giriyorlar. Bu talepler işyerinde çalışanların çoğunluğunu bir araya getirebiliyor, bir dayanışma ruhu yaratıyor. Bu sınıfsal temelde sendikal bilincin ilk aşamasını oluşturuyor. Politik veya ideolojik bilincin dışında bir dayanışma ruhu diyebiliriz buna.

İşten atılmalar başlayınca ise, o güne değin işverene yönelik olarak fazlaca bir sorgulaması olmayan işçiler arasında ilk “farklı sınıfa” dahil oldukları düşüncesi doğmaya başlıyor. Bu, emekçinin zihninde verili olan politik veya ideolojik önyargıların kırılmaya başladığı anı oluşturuyor. İşte bu noktada sendikanın ve öncü işçilerin rolü bir anda önem kazanıyor.

Ama her şey, yukarıdaki şemanın nasıl sonuçlanacağına bağlı. Sendikal açıdan hızlı ve olumlu bir sonuca ulaşılamadığı takdirde, gerek çadırdaki, gerekse içerideki işçiler arasında bir moral bozukluğu, “buraya sendika falan giremez” düşüncesi yaygınlaşmaya başlayabiliyor. Bu kısırdöngüyü nasıl kırabiliriz? Gelecek yazımızda bu konuya devam edeceğiz.

Kaza değil, özelleştirme!

0

Pazar günü Kapıkule-İstanbul seferini yapan TCDD treninin Çorlu yakınlarında devrilmesi ile 24 insanımızı yitirdik ve 388 kişi de yaralandı. Yitirdiğimiz insanlarımızın acısını yaşıyoruz, yakınlarına baş sağlığı ve yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

Bu acı olayın doğrudan sorumlusu olan Ulaştırma Bakanlığı ise bütün suçu yağışa ve toprak zemine yükleyerek akıl ve vicdanla oynamaktadır.

Suç yağışın değildir!

Ulaştırma Bakanlığı: “Kazanın aşırı yağmur yağışları nedeniyle menfez ile ray arasındaki toprağın boşalması nedeni ile meydana geldiği tespit edilmiştir.” Diyerek Antik Yunan ve Roma dönemi yol yapımı prensiplerinden dahi haberdar olmadığını itiraf etmiştir. Üzerinden ağırlık geçecek herhangi bir yol toprak zemin üzerine yapılamaz. Yol yapmadan önce zemin güçlendirilir. Jeoloji Mühendisleri Odası’na göre; “Bu açıklama açıkça itiraftır. Bu raylarda yapı yerindeki zeminin jeolojik-jeoteknik özellikleri ile bölgenin meteorolojik özellikleri dikkate alınarak yapılması gereken menfez kesit ve projeleri ile menfez üstü ve çevresinde taşkın sularına karşı yapılması gereken dolgu ve koruyucu duvarların usulüne uygun yapılmadığı görülmektedir. […] yukarıda belirtilen mühendislik parametrelerinin dikkate alınmaması ve toprak dolgu yapılması kazaya adeta davetiye çıkarmıştır.”

Yaşadığımız kaza maalesef ki son olacak gibi görünmemektedir. İstanbul-Eskişehir arasındaki hızlı tren raylarının pek çok noktasında da aynı mantıksal hataların yapıldığı ve yumuşaklaşan toprağın zeminindeki kayma nedeniyle rayların birçok yerden çatlamış olduğu uyarıları uzmanlar tarafından yapılmaktadır.

Özelleştirme öldürür!

TCDD’nin varlık fonuna devredilmesi ve yapım/onarım şartnamelerinin kriterlerinin doğrudan müteahhit firmaların insafına bırakılması ile ulaşım güvenliği tehlikeye atılmış, kazalara davetiye çıkarılmıştır. 2013 yılına kadar demiryolu güzergâhında yürüyerek rayları denetleyen “yol bekçilerinin” maliyeti artırdıkları gerekçesi ile işten atılmaları ile güzergâh kontrolleri de artık yapılmamaktadır.

Demiryolları bakım, onarım ve işletmesi kamunun olmalıdır

Demiryollarının özelleştirilmesinin dünya genelindeki sonucu kazalardır. TCDD’nin Varlık Fonu’na devredilmesi ve bakım onarımının özelleşmesinin büyük çaplı ilk sonucunu yaşadık. Çözüm son derecede basit. İki yüz yıl öncesinin teknik birikimi dahi bu kazaların önlenmesi için yeterlidir. Ancak bu basit tedbirlerin uygulanabilmesi için demiryollarının bakım, onarım ve işletmesinin derhal işçilerin denetiminde kamulaştırılması gerekmektedir.

Umudu örgütleme vakti!

0

Sonuçların Recep Tayip Erdoğan’ı, Erdoğan’ın da “demokrasi”yi galip ilan ettiği bir seçimi daha geride bıraktık. Tek Adam rejimi karşısında bir çıkış arayan ve rejimin antidemokratik yüzüyle doğrudan muhatap olmuş kitleler için, ikincisinin birincisinden çok daha ağır olduğu tartışmasız.

Baskı politikalarını fütursuzca uygulamış, varlığını antidemokratik bir rejime dayandırmış iktidarın temsilcisinin galibiyetini demokrasinin zaferi olarak duyurması, olsa olsa bir kara mizah örneği sayılabilir. Üstelik bu galibiyet, bir de böyle adaletsiz seçim koşulları altında gerçekleştiyse…

Ancak daha kötüsü, demokrasinin bir seçim seferberliğine yani bir kişi / bir oy anlayışına indirgenmesi ve bu anlayışın yalnızca iktidar değil, muhalefet önderleri tarafından da yaygınlaştırılmış olması.

Tam da bu nedenle, seçimler yoluyla Tek Adam rejiminden çıkış yolu vaat edilen kitlelerin bir bölümü, özellikle de Muharrem İnce’nin etrafında seferber olmuş muhalefet için demokrasi umudu, seçim sonuçlarının ardından hızlıca umutsuzluğa ve çaresizliğe dönüşmeye başlamış durumda.

Üstelik değişime ilk kez bu kadar inanmış, sonunda bu değişime önderlik edebileceğini düşündükleri bir “lider” bulmuşken… Bu lider, “Siz oyunuzu verin, gerisini bana bırakın” demişken… Oylarını veren milyonlarca seçmenin, pazar gecesi Muharrem İnce’nin suskunluğu karşısında en az seçim sonuçları kadar şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşamasının en temel sebebi bu olsa gerek. Çünkü aynı anlayış sebebiyle, kitleler kendi mücadelelerini seçim sonuçlarının başarısıyla ölçüyor ve bu da kitleler nezdinde mücadelenin sonuçsuz kaldığı yanılsamasını yaratıyor.

Oysa miting alanlarında toplanan milyonların yarattığı umut, seçimlerden ve bir adayın Erdoğan karşısındaki iddiasından çok daha fazlasına işaret ediyordu. Bir aradayken ne kadar güçlü olduğumuza… Belli hedefler, talepler ve değerler etrafında ortak bir mücadele verebilmenin dönüştürücü gücüne…

Seçim süreci sonlandı, ancak ekmek ve demokrasi talebi 24 Haziran öncesinde olduğundan daha da geçerli. Kritik olan, Tek Adam rejimine karşı benzer talepler etrafında bir araya gelebilmiş emekçi kesimlerin; işyerlerinde, mahallelerinde, okullarında bu mücadeleyi sürdürmeye devam etmesi. Bu seçimler, umudu ancak birlikte büyütebileceğimizi gösterdi, şimdi ise umudumuzu örgütleme vakti…

 

Bir garip büyüme hikâyesi

0

Erdoğan, faiz lobisi terimini ilk defa beş yıl önceki Gezi olayları sırasında kullandı. O günden bugüne ekonomi her kötüye gittiğinde bir kılıf olarak aynı sözcüğe sarıldı. Özet olarak, “Ekonomik gidişatın sorumlusu ben değilim. Ekonomi benim denetimimde değil. Beni yıldırmak, Türkiye’yi güçsüz durumda bırakmak isteyen dış güçlerin birer oyunu bu,” dedi. Bu konuya biraz açıklık getirelim.

Serbest piyasa şartlarında, yani genel olarak kapitalist üretim, tüketim, ticaret ve finans kuralları içinde paradan para kazanmak, bir koyup üç almak, faizle ya da hızla değişen dolar kuruyla vurgun yapmak suç mu? Elbette hayır. Bunlar Erdoğan’dan önce de var olan ve yaşanılan şeylerdi. Spekülasyon, kapitalizm içinde kaldığımız sürece Erdoğan’dan sonra da var olmaya devam edecektir. Adı üzerinde, “serbest piyasa”. Para akımı, mal ve hizmet alım satımı, sermaye biriktirme, sonsuz harcama ve borçlanma özgürlüğü… Her şey serbest.

Spekülasyona basit bir örnek verelim. Öyle büyük bir yatırıma da gerek yok. Yurtdışında 20 bin doları olan bir yatırımcı, dolar kuru tarihin en yüksek seviyesi olan 4,92 düzeyinde iken Türkiye’ye getirip parasını TL’ye çevirmiş olsun. Elindeki para 98.400 TL (20.000*4,92) eder. Doların arttığını gören merkez bankası faizleri arttırır. Yatırımcı bu parayı da faiz geliri elde etmek için vadeli hesaba yatırır. 98.400 TL, bugünkü faiz miktarıyla bir ay sonra 99.610 TL olur. Bu arada da dolar 4,5 TL’ye düşmüştür. Bunun üzerine yatırımcı tüm parayı dolara çevirir. 99.610 TL bu sefer 22.135 dolar (99.610/4,5) eder. 20.000 dolar ile giren yatırımcı, bir ay içinde hiçbir şey yapmadan sadece dolar kurundaki değişim ve faiz üzerinden 2135 dolar net kâr elde ederek ülkeden çıkar. Üstelik bu kâr, 20.000 dolar gibi küçük bir parayla elde edilmiştir, aynı işlem bir ay içinde 200.000 dolar ile yapıldığında 21.350 dolar kâr getirecektir. İşte paradan para kazanma… Bir tarafta günde 12 saat çalışarak ayda 1600 TL kazanan emekçiler, bir tarafta da parayı en hafif tabiriyle hortumlayanlar… Peki, bu spekülasyona yol veren, bu ekonomi politikalarını uygulayan ve hayata geçiren kim? Tabii ki siyasal iktidarın ta kendisi.

Böyle bir piyasanın içinde kalmayı taahhüt etmişsen (ki defalarca ilk ağızdan uluslararası antlaşmalara, serbest piyasa koşullarına uyacaklarına dair beyanda bulundular) “lobilerden”, birdenbire artan dolardan ya da soğan fiyatlarından şikâyet etmeyeceksin. Uluslararası finans kartellerinden, dev bankalardan, para babalarından Türkiye’ye yatırım yapmalarını ve sıcak para getirmelerini isterken, aynı kişiler siyasal güvensizlikten dolayı ülkeden sermaye çıkarmaya başlayınca da şikâyet etmeyeceksin. Ülkedeki tarımı, uluslararası dev gıda tekellerinin emrine vererek samanı, mercimeği, soğanı bile ithal edecek hale geldiğimizde cari açık neden yükseliyor diye sızlanmayacaksın, şikâyet etmeyeceksin. Çünkü işin içinde senin 16 yıldır, ülkedeki emekçileri tırpanlayan emek düşmanı ekonomi politikaların var. Ya serbest piyasa koşullarından yanasınızdır ya da üreten emekçilerin denetiminde, merkezi ve planlı bir ekonomiden yanasınızdır. Bu ikisinin ortası, karması yok!

Dolarda dış müdahale mi var? Sabit kura geçin. Spekülasyona karşı İstanbul Borsası’ndaki tüm işlemleri süresiz durdurun. Dış ticarette devlet tekeline geçin. Bankaları birleştirip merkezileştirin. Bu spekülatörlerin ekmeğine yağ sürmemek için dış borç ödemelerini durdurun. Ya da dış mihrak oyunlarını ağzınıza almayın, ikiyüzlülüğü bırakın!

Ekonomideki tüm gidişatın sorumlusu mevcut iktidardır. Ellerinde, gözümüze soktukları 2018 ilk çeyreğinde yüzde 7,4’lük büyüme oranı dışında bir şey yok. Gezi döneminden bugüne ekonomi nasıl seyretmiş bir bakalım. 2013’te enflasyon yüzde 7,5 iken bugün yüzde 12,2’dir. 2013’te işsizlik yüzde 9 iken bugün yüzde 10,1’dir. 2013’te 10 yıllık tahvil faizi yüzde 10,4 iken bugün yüzde 17’dir. Son olarak 2013’te dolar 1,92 TL iken bugün 4,73 TL’dir. Tüm bu tabloya rekor kıran dış borç ve cari açığı da eklediğimiz zaman lobiler, mihraklar komedi sözcüklerine dönüşüyor.

Bu çerçevede büyüyorsak bile borçlanma ve verilen açıklar ile kâğıt üzerinde büyüyoruz. Tamam ama bu büyüme cebimize yansımadıktan sonra, alım gücümüzü yükseltmeden, işsizliği ve yoksulluğu azaltmadıktan sonra ne fayda? Ekonomik büyüme ile iktisadi gelişim aynı şey değildir. Büyüme, ancak üretimin ve yaşam kalitesinin artması, çalışma koşullarının iyileşmesi, sağlık ve eğitim kalitesinin yükselmesi, işsizliğin düşmesi gibi sonuçlar doğurmasıyla bir anlam kazanır.

Ama biz biliyoruz ki kapitalizm kriz yaratır ve yaratmaya da devam edecek. Çözüm, merkezileşmiş, bir plan dahilinde ilerleyen, şeffaf ve işçilerin denetiminde bir ekonomi ve yine emekçilerin denetimindeki siyasal önderlik altında yaratılan kurumlar ile oluşturulacak bir iktisadi yapıdır. O zaman, spekülasyon istense de gerçekleşemez. O zaman, zenginlik belirli kişilerin elinde toplanmaz. O zaman, ne dolar kuru ne de soğan kuru canımızı yakabilir!

Yaptıkları yapacaklarının garantisi olan bir iktidardan, ekonomiye ve politikaya dair tek beklentimiz, işlerin daha da kötüye gideceği olabilir ancak. Ama yerine gelen iktidarlar aynı oyunun aynı kuralları içinde kalmaya devam ettikleri durumda, bu kâbus asla bitmeyecek.

 

Kadın mücadelesinin önlenemeyen yükselişi

0

Arjantin, İrlanda, Şili… Bunlar, devletlerin tüm baskılarına karşı kadınların, sınıf mücadelesinin devam edebildiğini gösterdikleri ülkelerden birkaçı. Yüz yıllardır, kadınlar, egemenler tarafından rahatça sömürülebilmeleri için çeşitli yöntemlerle baskılara maruz kalıyor. Ancak kadınlar asla mücadeleden vazgeçmeyerek, belki de asıl çıkış yolunun kadın mücadelesinden geçtiğini gösteriyor.

İrlandalı kadınlar 1980 yılından beri anayasalarında bulunan kürtaj yasağının kaldırılması için mücadele ediyordu. Mücadele asla kolay şartlar altında değildi. Evli olmayan hamile kadınlar yurtlara kapatılıyor, sömürülüyor ve bebekleri ellerinden alınıyordu. Katolik Kilisesinin kurduğu ciddi bir baskı ve istismar ortamı vardı. Sağlıklı kürtajı ancak maddi durumu yeterli olan kadınlar başka ülkelere giderek yaptırabiliyordu. Bu süreçte kadınlar sokağa çıkmaya, taleplerini dile getirmeye, İrlanda ve tüm ülkelerdeki hem kadınları hem de erkekleri desteğe çağırmaya devam etti. Sonunda, 26 Mayıs 2018 günü gerçekleşen referanduma gelindi ve kürtaj yasağı büyük ölçüde gevşetildi.

Arjantin, kürtaj yasağına karşı yıllardır mücadele sürdürülen bir diğer ülkeydi. Bu mücadele, hükümetin uyguladığı tüm baskı politikalarına karşı gerçekleşen mücadelelerin bir sembolü niteliğinde. Kadınlar burada da, “Köpeklerimiz hamile kaldığında onlara kürtaj yaptırmıyoruz” diyerek yasağı devam ettirmeye çalışan milletvekillerinin varlığına karşı parlamentonun önünde saatlerce soğukta nöbet tuttu. Sonunda kadınlara kürtaj hakkı veren yasa kabul edildi. İrlanda’dakiyle yakın zamanda gerçekleşen bu kazanım bir yandan da mücadelelerin etkileşim halinde ve evrensel olduklarının bir ispatı oldu.

Son dönemde bize kadın mücadelesinin büyük bir seferberlik örneğini gösteren ülke ise Şili’ydi. Türkiye gibi kadın cinayetlerinin devamlı yaşandığı bir ülke olan Şili, diğer Latin Amerika ülkeleriyle başlattığı “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” (Ni Una Menos) kampanyasına durmaksızın devam ediyor. On binlerce kadın şiddet, cinsel istismar, cinsiyetçi eğitim ve işyerinde cinsiyet eşitsizliğine karşı tüm ülkede sokaklara çıktı. Üniversite ve liseler, kadına karşı şiddete ve okullarda da çokça yaşanan cinsel istismara son verilmesini isteyen öğrenciler tarafından işgal edildi. Şilili kadınlar geçen zamanla yılmıyor, direnişleri sönmüyor ve taleplerini elde edene kadar bu mücadeleye devam edeceklerini gösteriyor.

Bunlar, kadın mücadelesinde bir ay içinde yaşanan seferberliklerden sadece birkaçıydı. Tüm dünyada ezilen ve sömürülen kesim olarak kadınlar, yaşadıkları eziyete, aldıkları hapis tehditlerine ve bulundukları baskı ortamlarına rağmen mücadeleden asla vazgeçmiyor. Dünyanın pek çok yerinde gittikçe artan baskı ortamına rağmen, kadınların dayanışması üzerine kurulan seferberlikler, asla sönümlenemeyen ve devamlı yükseliş halinde olan tek mücadele türü olarak karşımızda duruyor. Belki de baskılara ve erkek egemen kapitalizme karşı kesin çözümün kadın mücadelesinden geçtiğini artık görmemiz gerekiyor.

İstanbul’da Onur Yürüyüşü’ne Yasak: “Hiçbir yere gitmiyoruz!”

0

Bütün dünyada LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri coşkulu bir şekilde gerçekleştirilirken bizim payımıza yine plastik mermiler ve göz yaşartıcı gazlar düştü. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında 1 Temmuz Pazar günü gerçekleştirilmek istenen yürüyüş, son 3 senedir olduğu gibi yine yasaklandı. 2002 yılından beri barışçıl bir şekilde gerçekleşen yürüyüşün yasaklanmasının en büyük nedeni hep “güvenlik” oldu. Sağ ve İslami örgütlerden gelen tehditlerin “kamu düzeni”ni bozacağı ihtimali ve Ramazan ayında bu gösterinin yapılmasının “uygun olmayacağı” gerekçe gösterildi. Mevcut tehditlere karşı göstericilerin korunmasını sağlamak kolluk kuvvetlerinin göreviyken çare Valilik tarafından yürüyüşün tamamen yasaklanmasında bulundu- halbuki bu sene ne tehdit alınmıştı ne de Ramazan ayıydı!

Yasağa rağmen Beyoğlu Mis Sokak’ta toplanıldı ve Onur Haftası Komitesi basın açıklamasını okudu. Açıklamada “Bugün burada varoluşumuzun verdiği onurla ve onurumuzun verdiği güçle bizlere sınırlar çekmeye çalışanlarla alay ediyoruz… Sadece bizler değil, tüm coğrafya tek adamın iradesi altında sınırlandırılmışken bütün coşkumuzla ve enerjimizle buradayız ve herkese güç oluyoruz. Tek adam rejimine karşı verilen mücadelenin bizler olmadan başarıya ulaşamayacağını toplumun tüm kesimlerine hatırlatıyoruz. Taksim’deyiz, sınırları aşmak konusunda kararlıyız, biz hiçbir yere gitmiyoruz” denildi. Basın açıklamasından sonra yürüyüşe başlamak istendi fakat polis müdahalesi gerçekleşti ve gün gözaltılarla son buldu!

Son yıllarda katlanarak büyüyen bu yürüyüşlerden rahatsız olan iktidar yıldırma politikalarıyla hareketi sindirmeye çalışmakta, LGBTİ+ bireylerin toplumsal görünürlüğünü baskıcı yöntemlerle azaltmak istemektedir. Her ne kadar gerek OHAL’ler, gerek yeni yetkilerle donatılmış yeni “başkanlık sistemimiz”in toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını artıracağını öngörebilsek de on yıllardır kendisini mücadele içinde kurmuş LGBTİ+ hareketinin bu baskılarla yılmayacağı açıktır.

Türkiye’de yasaklara rağmen kutlanmaya çalışılan Onur Yürüyüşü, dünyanın pek çok yerinde serbestçe kutlandı. Brezilya’dan Avustralya’ya, Japonya’dan Güney Afrika’ya pek çok ülkede yürüyüşler düzenlendi, LGBTİ+ hareket taleplerini dile getirdi. ABD’de “No Justice No Pride” hareketi “Capital Pride’ı toplumun en çok marjinalleştirilen kesimlerini dikkate almadığı için eleştirmiş, özellikle Trump’ın göçmen, siyah, kadın, Müslüman karşıtı politikasında herkes için özgürlük sağlanmadan “onur”un gerçekleşemeyeceğini söylemiştir. Güney Afrika’daki yürüyüşte aileler, politik partiler, öncü örgütler ve kaynak sağlayan kuruluşların daha önce LGBTİ+ topluluğunun ilerlemesi adına verdikleri sözleri tutmaları istenmiştir. Kanada’da kayıp olan ve öldürülen LGBTİ+ bireylere dikkat çekilmiş ve polisin bu olaylar karşısındaki tutumu eleştirilmiştir. Filipinlerdeki yürüyüşe ise Hristiyan bir grubun pankartlarla katılıp Hristiyanların LGBTİ+ topluluğuna vermiş olduğu zarardan dolayı özür dilemeleri dikkat çekti.

Birleşik Krallık’ta büyük bir anket araştırmasının verileri doğrultusunda oluşturulan “LGBT Eylem Planı”nın Pride öncesinde açıklanmasıyla “Pride in London” gündemine bu eylem planını aldı, eleştirilerini ve taleplerini dile getirdi. Kuzey İrlanda’da aynı cinsiyetten evliliklerin yasallaşmamış gündeme getirildi, eğitim ve iş alanındaki ayrımcılığın yok edilmesi ve nefret suçlarının önlenmesi adına daha somut adımların atılması gerektiği vurgulandı. Hükümet LGBTİ+ bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için hemen eyleme geçmeye çağrıldı, toplumun her alanına eşit katılımın ve mutlu-güvenli bir hayatın amaçlanması gerektiği söylendi Bu sene de yüz binlerce insanın seferber olduğu Pride vasıtasıyla LGBTİ+ bireylerin sorunları ve olasılıklar bütün dünyada tartışıldı.

Meksika seçimlerini “solcu” bir aday mı kazandı?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Lamas, Meksika seçim sonuçlarını değerlendirdi.

Binlerce noktada; ulusal, bölgesel ve yerel seviyede yapılan Meksika seçimlerini, Juntos Haremos Historia (Birlikte Tarih Yapalım) ittifakının adayı Andrés Manuel López Obrador, %53 ile kazandı. Basın kazanan adaya “solcu” derken, Obrador kendisini “merkezci” olarak tanımlıyor çünkü kendisinin hem yoksulların yararına, hem de büyük işverenlerin çıkarına çalışacağını söylüyor.

Tarihi partiler battı: PRI (Kurumsal Devrimci Parti), kuruluşundan bu yana en düşük oy oranı olan %16’yı alarak üçüncü oldu. PRI’nın adayı, Meksika’yı bir yüzyıldan uzun bir süredir PRI’nın yönettiğini inkar etti ve “vatandaşlar” ile Ulusal Eylem Partisi’nin (PAN) ve onlarla birlikte merkez-sol bir parti olan ve sağcı PAN ile ittifak kurmuş olan Demokratik Devrim Partisi’nin (PRD) yönettiğini iddia etti.

Seçimlere katılımın rekora ulaştığı bir durumda López Obrador’un aldığı büyük oy ne anlama geliyor? İlk olarak, uyuşturucu çetelerinin ve “uyuşturucu trafiğine karşı savaşın” işlemiş olduğu 175.000 bin cinayetin yol açtığı şiddet dalgasının sorumlusu olan, hiçbir zaman açığa çıkarılamamış olan Ayotzinapa’da 47 öğrencinin ve farklı bölgelerden seçim sırasında 145 politikacının ve adayın kayboluşu gibi korkunç politik suçlardan sorumlu olan çürümekte olan bir rejime halkın duyduğu iğrenmeyi. Bu şiddet dalgasına devasa ölçekteki yolsuzluk eşlik ediyor. Uzmanlara ve aynı zamanda López Obrador’a göre yolsuzluğun boyutu ülke milli gelirinin yüzde 10’una varıyor.

Enrique Peña Nieto (PRI) hükümetinin ekonomi politikaları, Amerikan emperyalizminin yatırımlarını yerleştirmek için acımasız bir neoliberalizmin üzerinde yükseliyordu. Emek alanında, sağlık alanında, mali alanda ve enerji alanında özelleştirme anlamına gelen “karşı-reformlar” yapıldı. Hepsi de Amerikan yatırımlarını, Serbest Ticaret Anlaşması altında “kurumsallaştırmak” için yapıldı. Ama bu anlaşma şu anda krizde çünkü Trump bu anlaşmayı “askıya aldı”.

Ve bütün bunların; şiddetin sonuçları ötesinde, küçük köylünün ekonomik olarak batması ve işçilerin emek gücünün güvencesizleştirilmesi gibi halk kitleleri üzerinde korkunç etkileri oldu.

Obrador beklentileri karşılayacak mı?

Bütün bunların karşısında Lopez Obrador neyi temsil ediyor? Yolsuzluğu bitireceğini söylüyor. Ancak aynı zamanda, mültimilyoner olan bir iş adamını; Alfonso Romo’yu hükümetinin önde gelen isimlerinden birisi olarak işe aldı bile. Unutmamakta fayda var ki Alfonso Romo, bizzat Obrador tarafından Birikim Koruması İçin Banka Fonları (FOBAPROA) sahtekarlığından kâr etmekle suçlanmıştı. Romo’nun görevi Piyasa Koordinasyon Konseyi’ni, Obrador’un onların kârlı işlerine karşı gelmeyeceğine ikna etmek. Romo aynı zamanda enerji alanındaki karşı-reformları sürdüreceğini deklare etti ve açıklamasını şöyle sürdürdü: “Anladım ki, sektörde özel sermayeye ihtiyaç var; öyle ki bina etmeyi planladığım iki petrol rafinerisinde özel şirketlerin yardımı gerekebilir.” Alfonso Romo zengin ve büyük bir iş adamı; GDO’lu üretim yapan bir tohum firmasının eski sahibi. Romo, Obrador ile beraber çalışmaya başladıklarında, Obrador’un ona verdiği talimatların “güven oluşturma” ihtiyaçlı olduğunu ve bu yüzden Romo’nun onu “unutulmuş olanı da hesaba katacak bir merkez hükümeti” olarak gördüğünü açıkladı. Obrador’un gelecekteki Tarım Bakanı, GDO’lu büyük firmaların adına çalışan bir lobici olacak.

Obrador, aksini iddia etmiş olsa da, 2012’de kabul edilen emek karşıtı reformlardan geri adım atmayacak. Kendisi eğitimi tırpanlayan reformu geri çekeceğine dair yemin etti. Ancak başka bir sağ kanat politikacı olan Esteban Moctezuma’yı ilgili alanın bakanı olarak göreve getirdiği için, işçileri bu alanda da güzel şeylerin beklediği söylenemez. Moctezuma zamanında Ernesto Zedillo ile birlikte İçişleri Bakanlığı ve en büyük televizyon istasyonlarından biri olan Aztek Kuruluşu’nun başkanlığını yapmıştı.

Bazıları Obrador, Peña Nieto’yu (eski başkan) cezaevine gönderecekmiş gibi davranıyor. Halbuki Obrador, sürekli olarak, bariz bir biçimde yolsuzluğa bulaşmış olan Peña Nieto ve işbirlikçilerine dönük hiçbir suçlamanın yapılmayacağını, intikam alınmayacağını belirtti. Obrador’un geçmiş suçların araştırılmamasına dönük anlaşması, Başkanlığa ulaşmak için atılmış utanç verici bir adım olacaktır. Böyle bir anlaşma, Nieto hükümetinin temsil ettiği çöküşten kitlelerin duyduğu büyük hoşnutsuzluğu saptırmaya ve yalnızca mevcut düzene ve büyük patronlara hizmet eder.

O halde şu söylenebilir ki Obrador’un “yolsuzluğa karşı savaşı”, gerçek bir zemine oturmuyor. Yolsuzluk (Meksika’da ve bütün dünyada), büyük işverenlerle ve rüşvetçi hükümet kadrolarıyla (PEMEX’te olduğu gibi) ve Meksika özelinde, uyuşturucu trafiği mafyalarının devasa oranda büyümeleriyle ilişkili. Obrador onlar için de bir genel af öneriyor. Obrador ile birlikte yolsuzluk, suçlar ve ülkenin iflas etmiş hali devam edecek.

Lopez Obrador, ikiyüzlü söylemleriyle; Kirchner’den Lula’ya, Moreles’den Chavez’e önceki Latin Amerikalı merkez sol hükümetleri çağrıştırıyor. Fakat O’nun döneminde kapitalist ekonominin ve Meksika devletinin yapısal bir krizi de söz konusu. Lopez Obrador, Meksika’da gerçek bir değişim isteyen işçilerin ve halk kitlelerinin beklentilerine ihanet edecek.

Tıpkı Meksika partimiz Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) belirttiği gibi: “Bir sınıf olarak kendimizi, bugün iktidar için kavga eden partilerden bağımsız bir inşayla örgütlemeliyiz; kendi çıkarlarımızı temsil edecek demokratik yönelimleri belirlemeliyiz ve önümüzdeki mücadeleye hazırlanmalıyız.”

Meksika partimiz MAS’ın (Sosyalizme Doğru Hareket) seçimlerdeki tutumu

Sosyalizme Doğru Hareket (İUB-DE), Ulusal Yerliler Kongresi ve Zapatistalar tarafından aday gösterilen María de Jesús Patricio Martínez’in adaylığını destekledi. Martinez’in adaylığı için, toplanması neredeyse imkânsız olan ve Meksika seçim sisteminin tamamen antidemokratik niteliğini gösteren bir uygulama olarak, 1 milyon imzanın toplanması gerekiyordu. Bu sebeple Sosyalizme Doğru Hareket, kendi seçim açıklamasında aşağıdaki satırları dile getirmiştir:

“Şu son derece açık ki; işçi sınıfı, kitleler ve yerli halklar olarak bizim oy verecek kimsemiz yok; çünkü patron partilerinin sistemi, antidemokratik bir biçimde tek gerçek antikapitalist seçeneğin seçimlere katılmasına izin vermedi… MAS’ın önerisi, mevcut kapitalist, neoliberal ve yolsuzluğa batmış partileri reddetmek için, oy pusulasına yerli halkların sözcüsünün isminin yazılmasıdır: Marichuy. Bu, kapitalizmi kategorik olarak reddeden herkes için tek seçenektir.

Size seferberliğe katılma, mevcut süreci reddetme, gerçek bir demokratikleşmeyi talep etme çağrısı yapıyoruz çünkü acı dolu ülkemizdeki tek alternatif antikapitalist, solcu bir seçenek yaratmaktır; büyük kapitalistlerin çıkarı adına egemenlik haklarımızın ilga edilmesine, kaynaklarımızın yağmalanmasına, onurumuzun çiğnenmesine karşı gelecek olan bir seçenek.”

 

Akdeniz artık Ölü Deniz!

0

Tüm Akdeniz kıyıları boyunca egemenlik kurmuş olan Romalılar, bu denizi Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak adlandırmışlardı. Son yıllarda Akdeniz artık yeni bir Latince isimle anılır hale geldi: Mare Mortum (Ölü Deniz). Avrupa Birliği ülkelerinin savaştan, açlıktan, yoksulluktan kaçan sığınmacılara kapılarını kapatması nedeniyle, son beş yıl içinde Akdeniz’de ölen veya kaybolan insan sayısı 15 bini geçti.

Avrupa’da 2008’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, hükümetler krizin yarattığı sonuçların sorumlusu olarak göçmenleri ve mültecileri göstererek hem işçi sınıfını bölmeye hem de krizin asıl sorumlusu olan kapitalist sistemi bu şekilde aklamaya çalıştılar. Kemer sıkma politikalarını uygulayan ve yolsuzluğa batmış geleneksel merkez sağ ve merkez sol partiler güçlerini yitirirken, göçmen ve yabancı karşıtlığını merkeze alan aşırı sağcı gerici partiler Macaristan, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerde hükümet kurdular. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde ise, yabancı düşmanı partiler iktidar alternatifi haline geldiler. Bu dalgaya eklenen son ülke ise, komedyen Beppe Grillo’nun sözde sistem dışı partisi Beş Yıldız Hareketi ile yabancı düşmanı gerici Kuzey Ligi’nin bir koalisyon hükümeti kurmasıyla İtalya oldu. Yeni İtalyan hükümetinin ilk icraatı 629 sığınmacıyı taşıyan Acquarius gemisini, uluslararası hukuka ve temel insan haklarına aykırı biçimde reddetmek oldu. Malta’nın da reddettiği gemiyi, İspanyol hükümetinin kabul etmesi sonucu sığınmacılar Avrupa topraklarına ayak basabildi. Fakat tehlike henüz geçmiş değil çünkü şimdi de ülkelerine geri gönderilme tehdidi altında mültecilik statülerinin kabul edilmesini beklemek zorundalar.

Acquarius gemisinin İtalya tarafından reddiyle oluşan uluslararası kriz, AB ülkelerinin sınır ve mülteci politikalarını ve Akdeniz’de yaşanan insani trajediyi yeniden gündeme getirdi. Bugün Avrupa’da kimi zaman popülist diye adlandırılan göçmen ve yabancı düşmanı sağ partiler, sınırların kapatılması ve mültecilerin geri gönderilmesi gibi politikaların bayraktarlığını yaparken, esasında AB’nin bugüne kadar izlediği politikaların mantıksal sonuçlarını uygulamaktan çok öteye gitmiş olmuyorlar. Yıllarca Berlin Duvarı’nı bir “utanç duvarı”, “demir perde” olarak niteleyenler, Berlin Duvarı’ndan çok daha uzun bariyerleri Avrupa’nın güneyi boyunca inşa etmekte herhangi bir çelişki görmediler. Yabancı düşmanı partiler karşısında AB’nin “insancıl” değerlerini temsil ettiği iddia edilen Merkel’in, Macron’un temsil ettiği partiler, sığınmacıların karşısına Schengen Duvarı’nı büyük bir özenle örmüşlerdi. Aynı partiler, sığınmacı akınını durdurmak için önce Kaddafi’yle ve daha sonra Erdoğan’la AB’nin sınır bekçiliğini yapmaları adına kirli anlaşmalara girmeye de çekinmemişlerdi. Yine aynı partiler, krizin sorumlusu olan finans tekellerine kamu bütçelerinden trilyonlarca dolar akıtırken, ekonomik durumu gerekçe göstererek, on binleri geçmeyen sığınmacı kotaları koymaktan geri kalmamışlardı. Avrupa’da sığınmacılar etrafında bunca gürültü kopartılırken, AB ülkelerinde dünyadaki toplam mültecilerin yalnızca %7,6’sı barınmakta ve bu sayı AB nüfusunun yalnızca %0,2’sini oluşturmakta (kaynak: stopmaremortum.org).

Mültecilik temel bir insan hakkıdır ve koşulsuz bir biçimde hükümetler tarafından kabul edilmelidir. Ülkemizde de Suriyelilere dönük yabancı düşmanlığının seçim malzemesi haline getirildiği bu dönemde, işçi sınıfı örgütleri sığınmacı ve göçmen emekçilerle dayanışma ağlarını örmeli, yabancı düşmanlığına geçit vermemelidir.

Soğan-Patates ekonomisi!

0

Her zaman olduğu gibi yine ekonomik-sosyal vaatlerin tavan yaptığı bir seçim süreci yaşadık. Adaylar seçim dönemlerindeki vaatlerinin onda birini tam anlamıyla yerine getirmiş olsalardı muhtemelen Türkiye de, dünya da bugün cennete yakın bir yer olabilirdi. Oysa vaatlerin seçim dönemlerinde kalması neredeyse bir kuraldır. Sözler verilir, büyük laflar edilir ama çoğunlukla yerine getirilmez! Getirilmiş gibi olanlar ise diğer eritici faktörler altında hızla geçersiz hale gelir.

Örneğin, bu seçim döneminde de olduğu gibi, asgari ücrete yapılacağı söylenen dolgunca bir zam sözünü ele alalım. Asgari ücrete zam sözü gerçekten yerine getirilse bile, bugüne kadar olduğu gibi yine iki-üç aylık enflasyon ve zamlarla birlikte eriyip gidecektir. Dolayısıyla sormalıyız! Benzini, köprü geçiş ücretlerini dolara endeksleyenler örneğin asgari ücreti, emekli maaşlarını neden dolara endekslemezler?

Tabii ki aslolan ücretin miktarı değil alım gücüdür. İşçiler, emekliler maaşları ile ne kadar ekmek, meyve-sebze, et alabiliyorlar; maaşlarının ne kadarını kiraya, ulaşıma vermek durumunda kalıyorlar? Ölçü budur! Kısacası tüm hizmet ve ürünlerin fiyatlarının sürekli zamlandığı, buna mukabil işçi-emekçi ücretlerinin, alım gücünün ise sürekli eridiği koşullarda maaşlara zam bir göz boyamadan ibaret oluyor. Bu düzene kapitalizm diyoruz. Ve son 16 yıllık tecrübe, kapitalizmin abdestli olup olmamasının emekçi halk için bir fark yaratmadığını da zaten göstermiş durumda.

24 Haziran seçimlerinde muhalefet partileri asgari ücret için 2200-3000 lira arası vaatlerde bulundular. Üstelik asgari ücretin vergiden muaf tutulacağını da vaat ettiler. Kuşkusuz bunlar yetersiz ama olumlu vaatler. Lakin seçimlerin ardından bir ekonomik krizin baş göstereceği konusunda geniş bir mutabakat var. Bütün ekonomik göstergeler de bir krizi işaret ediyor. Bu koşullarda A’dan Z’ye her şeye daha da çok zam geleceğini, enflasyonun daha da artacağını, patronların daha fazla işten çıkarmalara girişeceğini bekleyebiliriz. Eğer asgari ücret bu zam ve enflasyon fırtınasında koruma altına alınmaz ise üç bin lira da olsa kısa sürede eriyecektir. Bir liralık soğan-patatesin beş altı liralara çıkma örneğinin tüm mal ve hizmetlere yayıldığı koşulları düşünelim. Bütün bunlardan dolayı ancak asgari ücretin erimemesini sağlayacak tedbirlerin alınması sağlanırsa, örneğin her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılması gibi, işte o zaman vaat edilen iyileştirmelerin bir anlamı olabilir. Bu koruma tedbirlerinin tüm emekli ve çalışan maaşları için de uygulanması, iş güvencesinin sağlanması da gerekmektedir.

Bütün bunlar ne anlama geliyor? Kapitalizmin abdestli olanından bir hayır gelmediği gibi abdestsiz olanından da bir hayır gelmeyeceği açıktır. Kapitalizmin başına-sonuna eklenecek süslü laflarla daha insani hale gelebileceği bir hayaldir. Kapitalizm koşulları altında bunun başarıldığı yerler olduğunu söyleyenler olacaktır. Bunun, Erdoğan/AKP rejimi altında ekonominin çok kazandırdığını, hayatın çok güzel olduğunu söylemekten farkı yoktur. Böyle olmadığını, sadece bir avuç oligarşik gücün zenginleştiğini biliyoruz. Bir düzenin gerçek değerini belirleyen ölçüt, toplumun en geniş kesimlerine sağladığı sürdürülebilir imkânlar olmalıdır. Ve bu zenginlik ve mutluluk başkalarının fakirliği ve mutsuzluğu üzerine inşa olmamalıdır.

 

İran’da yükselen işçi hareketi

0

Aşağıda Frieda Afary’nin 10 Haziran 2018’de uluslararası bir toplantıda emek aktivistlerine yaptığı sunumun metnini sizlerle paylaşıyoruz. Metin ilk kez Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı’nın sitesinde yayımlanmıştır.

28 Kasım 2017’de İran’da başlayan ve daha sonra ulusal çapı daralarak devam eden kitlesel protestolar ve grevlerin; bir İslam Cumhuriyeti’ne, yani kendi karşıtına dönüşen 1979 İran Devrimi’nden bu yana eşi benzeri görülmemişti.

Kasım seferberliği, İran’ın Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’de konuşlanmış bulunan askeri ve paramiliter güçlerinin geri çekilmesini ve İslamcı Cumhuriyet’in yıkılışını talep eden, küçük şehirlerde yaşayan işsiz gençlik tarafından başlatıldı.

İşçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve politik tutsakların açlık grevleri ile yıllarca süren çeşitli cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele biçimlerinin süren ısrarlı protestoları öncesinde bir yıldan fazla sürmüştü. Ekonomik, politik ve sosyal nedenlerden kaynaklanıyorlardı ve dünyaya internet aracılığıyla bağlı olan ve yoksulluk, baskı, cinsiyet, etnik ayrımcılığa ve dinsel azınlık ayrımcılığına maruz kalmış genç, okur-yazar nüfusun memnuniyetsizliğinin bir ürünüydü.

Bugünkü sunumun odak noktası emek protestolarıdır, çünkü şu anda İran’da devrimci bir yönde hareket etme potansiyeline sahip olan ülke çapında işçi grevleri/protestoları bulunmaktadır. Aynı zamanda bu protestolar dış engellerin yanı sıra çeşitli iç engellerle karşı karşıyadır: Baskın bir kapitalist rejim, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’dan gelen emperyalist savaş tehdidi ve ezilen azınlıklara karşı ataerkilliğin ve ayrımcılığın varlığı. Sosyalistler olarak, bu emek protestolarının kapsamını ve derinliğini anlamalı ve onların engellerini aşmalarına yardım etmeliyiz.

İşçi protestolarının kapsamı ve derinliği

82 milyon nüfusun % 50’den fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İş kanununca kapsanan 13 milyon İranlı işçinin % 90’ı, az sayıda hak ve menfaati olan sözleşmeli işçilerdir. Resmi işgücü 28 milyon olarak tahmin edilirken, milyonlarca kişi gayri resmi olarak hiçbir hakka sahip değildir. Gerçek işsizlik oranı % 40’ın üzerindedir. Aylık 200 dolarlık asgari ücret (ki bu her geçen gün artan enflasyonla birlikte azalmaktadır), dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırının beşte biri kadardır.

Şu anda demiryolu işçileri ve kamyon sürücüleri tarafından yürütülen ülke çapında grevler var. Öğretmenler ve sağlık çalışanları her yerde seferber oluyorlar. 4000 Ahvaz (Huzistan) çelik işçisinin ve aile üyelerinin şehir etrafında yürüyüşlerine, ayaklanma karşıtı polis saldırılarına ve 50 işçinin tutuklanmasına yol açan, devam etmekte olan bir grev var. Haft Tapeh Şeker Kamışı işçilerinin ve petrol ve petrokimya işçilerinin, ayrımcılığa maruz kalan büyük bir etnik Arap nüfusu olan Huzistan’da devam edip durmakta olan grevleri var. Arak’ta (Merkez Bölgesi) bulunan HEPCO ağır ekipman üretim işçileri, birkaç grev ve oturma eylemi gerçekleştirdikten sonra tutuklamalarla ve hücre cezalarıyla karşı karşıya kaldı. Irak-İran sınırında Kürt Koolbar’lar (sırtlarında yük taşıyan işçiler) sınırın kapanmasına karşı protesto gerçekleştirdiler.

Çoğu işçi eylemi, ücretlerin ödenmemesi, ödemenin yapılmaması veya sağlık sigortası ödeneğinin bulunmaması ve iş güvencesinin eksikliğini protesto etmektedir. Birçoğu devlete ait işletmelerin “özelleştirme” dedikleri şeyi protesto ediyorlar. Güvenli çalışma koşullarının olmaması, eğitimin kalitesinin düşük olması ve sağlık hizmetlerinin korkunç kalitesi önemli sorunlardır. Çiftçiler, bitkilerini sulamak için su haklarını talep ediyorlar ve bu çok ciddi su sıkıntısına barajların oluşturulmasının neden olduğunu (sadece İran’da değil, Türkiye ve Afganistan’da), ayrıca çevreye zarar veren diğer hükümet politikaları ve uygulamalarının sebep olduğunu söylüyorlar. Talepleri, çevresel çöküşün eşiğinde olan bir ülkede mevcut emek protestolarının önemli çevresel boyutunu da vurgulamaktadır.

Grevlerin ve oturma eylemlerinin gerçekleştiği fabrikaların ve sanayi komplekslerinin çoğu borca ​​batmış durumda. Sınırlı üretim kapasiteleri var ve bir şekilde piyasanın dışında kalmış durumdalar. İran ekonomisi bu ölmekte olan fabrikalara bağımlı değildir. Gayri safi yurtiçi hasılanın çok küçük bir yüzdesini temsil ederler. Dolayısıyla rejim, bu fabrikalar üretmeyi durdurursa umursamaz. Ancak, rejim daha değerli işletmelerde üretim söz konusu olduğunda protestoları çok daha acımasızca bastırmaya karar verebilir. Bu nedenle, ekonomi ve yaşam koşulları açısından hayati öneme sahip olan kamyon sürücüleri, geçen ay ülke çapında grevlere başladığında, hükümetin tepkisi çok daha ağırdı ve rejim yetkilileri tarafından çok daha fazla endişe dile getirildi. Petrol endüstrisindeki işçiler veya SAIPA, İran Khodro (otomobil üretimi) veya İsfahan’daki çelik üretim fabrikaları gibi büyük şirketler arasındaki grevler aynı etkiye sahip olabilir.

Bazı uluslararası işçi eylemcileri, son altı yıldır hapishaneye bir girip bir çıkan, Tahran İşçileri Sendikası ve Banliyö Otobüs Şirketi’nden olan, açlık grevleri yaşamış, dayak yemiş ve geçen Mart ayında şartlı tahliye ile yeniden salıverilmiş Rıza Şahabi gibi isyancı liderlerin adlarına tanıdık olabilir. Serbest bırakıldığı gerçeği, dünya çapındaki çeşitli emek eylemcileri ve emek örgütlerinin mevcut protestolarının ve uluslararası dayanışmasının, serbest bırakılması adına bir fark yarattığını kanıtladı. O ve diğer iki işçi önderi Davut Razavi ve Lokman Veysi işçi sendikalarının tanınması çağrısında bulundular. Şahabi kapitalizme karşı çıkıyor ve 2013’te hapishaneden yaptığı açıklamada, sadece ABD’nin ekonomik yaptırımlarına ve İran’a karşı savaş tehdidine değil, aynı zamanda İran’ın bölgedeki askeri müdahalesine de karşı çıktı ve kendisi, buna karşı çıkan az sayıdaki emek liderinden biri.

Bir başka önemli işçi lideri ise, Cafer Azimzade ile birlikte, İranlı İşçilerinin Özgür Sendikası’nın lideri olan ve kapitalizme karşı çıkan, kadın haklarını güçlü bir şekilde destekleyen ve çeşitli emek grevlerinin bildirilmesinde Telegram haber kanalıyla çok etkili olan bir kadın işçi olan Pervin Muhammedi’dir. İran İşçilerinin Özgür Sendikası’nın web sitesi tarafından yakın zamanda yayınlanan bir bildiride, şunları yazdı: “İran hükümetinin büyük bir bütçesi ve muazzam varlıkları var… En önemli kısım, ülke içindeki askeri ve dini kurumlara ve savaşa verilen büyük fonlardan oluşuyor. Suriye, Lübnan, Hamas, Yemen vb. için ayrılan harcamaları kastediyoruz. Çalınan ve zimmete geçirilen milyarlardan söz etmeye dahi lüzum yok… Ayaklanma karşıtı muhafızlarla aç işçilere tepki veren hükümetin yalnızca bir mesajı olabilir; baskı, hapis ve sınır dışı edilmek. Onun mesajı, işçilerin karşılaştığı sorunların ve ekonomik çıkmazın ve sefaletin çözümüne yönelik bir çözüme sahip olmamasıdır. . . Karşı karşıya olduğumuz görev, milyonlarca işçinin hane halkının kayıp yaşamlarına hitap etmek ve onlara refah, sağlık, barınma, eğitim, tek kelimeyle, 21. yüzyılda insana yakışır bir hayat sunmaktır.” (ettehd-e.com )

Öğretmen sendikasının üç hapsedilmiş lideri olan İsmail Abdi, Mahmud Beheşti Langerudi ve Muhammed Habibi arasından en açık sözlü olan İsmail Abdi, hapishaneden yakın zamanda yaptığı bir açıklamada şöyle dedi: “Bu  devrimden beri 40. Nevruz (İran Yeni Yıl Günü); 1979’da meydana gelen bir devrim; diktatörlüğü sona erdirme, demokrasi kurma, şeffaflığı uygulama ve belirli bir sınıfın elinde servetin birikmesini önleme vaadi ile meydana gelmiş olan bir devrim; din adamlarının ve bazı siyasi grupların barış ve özgürlüğün habercisi olacağının ve insanların özgürce su ve elektriğe erişebileceklerinin ve düşünce ve ifade özgürlüğü gibi haklardan yararlanabileceklerinin, yoksulluk ve ayrımcılığa son vereceklerinin söylendiği bir devrim; eşit eğitim hakkını, örgütler ve sendikalar kurmayı, protesto ve grevler düzenlemeyi, toplanma ve yasalar karşısında eşit olma hakkını gündeme getiren bir devrim. Ancak bu hedefler sloganların yanı sıra hiçbir şey ifade etmedi. Devrimin nimetlerinden yoksullar değil, zengin, güçlü ve hileci olanlar yararlandı. İktidara gelen gruplar devlet medyasını daha iyi ve daha onurlu bir yaşam vaadiyle kullandılar. Milletin hazinesinden servet biriktirirken oyları toplamak için insanların inanç ve değerlerinden yararlandılar ve şimdi birbirlerini teşhir etmeye çalışan rakip grupları görüyoruz.” (https://www.iranhumanrights.org/2018/04/teachers-rights-advocate-writes-scathing-letter-from-prison-on-revolutionary-irans-failed-promises/)

Bu bilinen işçi liderlerinin ifadelerine ek olarak, grevlerin giderek radikalleşen içeriklerinin ifadesi, bağımsız işçi sendikalarına olan talepte dile getiriliyor. Ayrıca, Huzistan’daki Haft Tapeh şeker kamışı fabrikasındaki işçiler, talepleri karşılanmadığı takdirde, şirketin yönetimini devralacağını belirterek rejime meydan okudular. Haft Tapeh, Ahvaz Çelik ve diğer emek protestolarında şu tezahüratlar duyuluyor: “Düşmanımızın ABD olduğunu söylüyorlar ama yalan söylüyorlar. Düşmanımız tam burada.”, “Suriye’yi yalnız bırakın ve bizi düşünün.”

Kadınların ve Kürt ve Araplar gibi ezilen ulusal azınlıkların ülke çapındaki protesto gösterilerine katılımının yanı sıra, yukarıda bahsedilen gelişmeler, bu protestoların daha da ileri gitme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda, Ahmedinejad yanlısı sağcı popülist güçler ve ABD taraftarı pro-emperyalist mücahitler hala itibarsız olmalarına rağmen; seküler milliyetçi ve ABD emperyalizmi yanlısı monarşist muhalefet, kitleler arasında hala güce sahiptir. Seküler milliyetçiler ve monarşistler yolsuzlukla savaşmaktan, verimsizliğe son vermekten bahsediyorlar ve bu rejimi, kadınlara medeni haklarını verecek olan ve yurtdışındaki askeri müdahalelerden uzak duracak olan seküler ve etkin bir devlet yönetimiyle değiştirmeyi vaat ediyorlar. Bazı emek protestolarında “Anavatana Yüzünü ve Düşmana Sırtını Dön” gibi milliyetçi sloganlar kullanılıyor.

Devrimci sosyalist bir yönelişin önündeki engeller nelerdir?

Karşımızdaki problem şu ki, mevcut protestoların talepleri devrimci bir sosyalist hareketin temelini oluşturma potansiyeline sahipken, protestolarda sosyalist içeriğin açık bir ifadesi eksiktir.

Bunun farklı nedenleri var. İslam Cumhuriyeti, başlangıcından itibaren “devrim”, “antikapitalizm” ve “antiemperyalizm” dilini kullanmıştır. Dahası, 1979 devriminde, Stalinizm’in ve Maoizm’in takipçileri olan İranlı sosyalistlerin çoğunluğu, Humeyni’yi “antiemperyalist” olarak destekleyerek sosyalizmi ve Marksizm’i itibarsızlaştırdı. Yakın zamanda, birçok sosyalist, rejim tarafından idam edildi ya da sürgüne gönderildi.

Hatta şimdi bile, İranlı sosyalistlerin ve Marksistlerin Aralık-Ocak kitlesel protestoları tarafından gündeme getirilen iki önemli mesele üzerindeki konumları çok sorunlu olmuştur.

İranlı sosyalistlerin çoğu, İran’ın bölgedeki askeri müdahalelerine karşı bir tavır almayı reddetti. Özellikle Suriye’de ya Esad’ı desteklediler ya da onu “ehven-i şer” olarak adlandırdılar. En sıkıntılısı, İran’ın askeri müdahalelerini yalnızca Şii İslam’ı genişletmek için ideolojik motivasyonlara bağladılar. İran kapitalizminin stratejik çıkarları, militarizmi ve onun bölgesel emperyalizmle arasındaki bağlantılara değinmediler.

Çoğu İranlı sosyalist, kapitalizmi üretim araçlarının özel mülkiyeti ile sınırlandırmakta ve devlete ait bir ekonomiyi ilerici bir alternatif olarak görmektedir. Yaşam standardındaki mevcut büyük düşüşün köklerini, “özelleştirme” dedikleri şeye kadar izliyorlar. 2005’ten bu yana, devlet varlıklarının büyük bir kısmı, İslam Devrim Muhafızları ve diğer dini kuruluşlar gibi parasal örgütlere aktarılmıştır; devletin, çalışanlarına sağlaması gereken yetersiz faydaları ödemekten kaçınması adına. Devlet çalışanları, sadece sözleşmeli işçi alan ve çok az veya hiç ödeme yapmayan taşeron sözleşmeciler tarafından işten atıldı ve işe geri alındı. Ancak ekonominin büyük kısmı hâlâ devlet tarafından doğrudan ve dolaylı olarak kontrol ediliyor. İran’ın ekonomisini devlet kapitalisti olarak görmek yerine, çoğu sosyalist iktisatçı onun özel kapitalist olduğunu iddia ediyor. İslam Cumhuriyeti’ni desteklemiyorlar, ancak çözüm olarak daha fazla devlet mülkiyeti ve devlet müdahalesini görüyorlar.

Bu görüşlerin aksine, özellikle genç kuşaklar arasında bazı sosyalist ve Marksist emek eylemcileri, işçi kooperatifleri ve işçi konseyleri gibi alternatifleri tartışıyorlar. Bazı Marksistler, işçi kooperatiflerinin sınırlarına dikkat çekiyorlar ve işçi konseylerinin bile, kapitalist yabancılaşmış emeği, zihinsel emek/el emeği ayrımını, ataerkilliği, cinsiyetçiliği ve heteroseksizmi aşmaları halinde etkili olabileceğini vurguluyorlar. Kapitalizmin üstesinden gelmenin, işyerini ele geçiren işçilerin çok ötesine geçtiğini ve uluslararası devrimci dayanışma ve küresel koordinasyon yoluyla küresel olarak kapitalist üretim tarzını sonlandırmayı gerektirdiğini kabul ediyorlar. Bunlar, İran’ın içinde şu anda en çok umut veren sosyalist seslerdir.

Özetle, Aralık ayı sonlarında İran’da ortaya çıkan ve işçi grevleri şeklinde devam eden kitlesel protestolar, kadınların hakları seferberlikleri ve ezilen ulusal azınlıkların ayrımcılığa karşı protestoları, devrimci gelişmeler için muazzam bir potansiyel sunuyor. Ancak rejim; ABD, İsrail ve Suudi Arabistan emperyalist müdahalesi tehdidini onları ezmek için kullanıyor. Batılı emperyalist müdahaleyi destekleyen milliyetçi muhalif güçler, hareketin yönünü şaşırtmak için seküler, verimli ve müdahaleci olmayan kapitalist devletin vaatlerini kullanıyorlar.

Ne tür bir uluslararası dayanışma gerekli?

Ortadoğulu Sosyalistler İttifakı, bu mücadelelerle dayanışma arayışında, dünyanın dört bir yanından gelen antiotoriter ve hümanist sosyalistlere ulaşmaya çalışıyor. Baskıcı İran rejimine karşı çıkmalıyız, İran’a karşı emperyalist savaş tehditlerine karşı çıkmalıyız, yukarıda tartışılan protestoları/grevleri desteklemeli ve kapitalizme insancıl bir alternatifin üzerinde tartışmayı desteklemeliyiz.

İşte bu protestolarla dayanışmayı ifade edebileceğiniz bazı acil yollar şunlardır:

Trump’ın, Netanyahu’nun ve Ben Salman’ın savaş tehditlerini ve İran’a karşı ekonomik yaptırımları protesto edin. Onların yalanlarına ve retoriklerine meydan okuyun. İran üzerindeki emperyalist savaşlar, Ortadoğu bölgesine daha fazla ölüm ve yıkım getirecek, dünyanın geri kalanı için sefalet ve baskı yaratacaktır.

İran İşçileri Sendikası’na (http://ettehad-e.com/) k.ekhraji@gmail.com adresinden veya Tahran İşçileri Sendikası’na ve Banliyö Otobüs Şirketi’ne (http://vahedsyndica) bir mektup yazınız. vsyndica@gmail.com adresinden, emperyalist savaş tehditlerine karşı muhalefetinizi dile getirin ve talep ve protestolara destek olun. Ülkenizdeki emek mücadelelerinin nasıl düşündüğünü ve İran’ın onlara nasıl konuşabileceğini ve birbirlerine nasıl yardım edebileceğini söyleyin.

Bir işçi sendikasıyla çalışıyorsanız, İranlı işçi protestolarıyla dayanışmayı nasıl ifade edeceğinizi tartışmak için bir toplantı düzenleyin.

ABD’deki öğretmen protestolarının İran’daki öğretmen protestolarından nasıl öğrenebileceği ile ilgili aşağıdaki makaleyi yeniden yazdırın. Öğretmen Birliğinin, İsmail Abdi, Mahmud Beheşti Langerudi ve Muhammad Habibi’nin üç tutuklu liderinin derhal serbest bırakılması için çağrıda bulunun.

(https://www.allianceofmesocialists.org/what-can-u-s-teacher-protests-learn-from-iranian-teacher-protests/)

Zorunlu başörtüsüne karşı çıkmak için uzun hapis cezası almış olan Devrim Caddesi Kadınları ile dayanışmalarınızı ifade edin.

(https://www.allianceofmesocialists.org/statement-group-international-socialist-feminists-solidarity-iranian-women/)

İttifak’ın Ortadoğu Siyasi Mahkumları ile Dayanışma Kampanyası’na katılın.

(https://www.allianceofmesocialists.org/14964/)

Frieda Afary

 

10 Haziran 2018

Dış borç ödemeleri işçileri neden ilgilendiriyor?

0

Saray rejimi bir konuyla çok övünüyor: IMF borçlarımızı kapattık, hatta neredeyse IMF bizden borç alacak! Bu korkunç bir yalan. Aslında olan ise tam tersi: AKP iktidarı, karşılığı ve geri dönüşü olmayan inşaat yatırımlarıyla, ekonominin üretken olmayan sektörlerine ağırlık vermesiyle aldığı her dış borcu faiziyle katladı. Bugün Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borcun gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payı ise %51,9 oranında. 2001’den 2017’ye Türkiye’nin toplam borcundaki artış oranı ise %238.

Ay futbol, ay…

0

Türkiye’deki seçim sürecinin FIFA Dünya Kupası ile aynı zamana rastlaması iyi olmadı. Tek Adam rejimine karşı mücadelenin hızıyla doğru dürüst maç seyredemedim. Ama yakınmayı bırakıp, futbol tarihindeki bazı “hoş” olaylarla birazcık keyiflenmeye çalışalım.

Yeni bir dönem başlıyor

0

24 Haziran seçimleri bir baskın seçim olarak ve OHAL koşulları altına yaşandı. Muhalefete ne seçim için yeterli zaman tanındı ne de propaganda özgürlüğü.

Burjuvazinin ideolojik egemenlik aracı: Sınavlar

0

Eğitim hizmetlerinin yaygınlaşma süreci Sanayi Devrimi’ne, yani kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemlere dayanır. İlk yaygın üretimin yapıldığı ve makinelerin kullanılmaya başlandığı dönemde, bu makineleri kullanacak işçilerin asgari bilgilere sahip olması için okullar kurulmaya başlanmıştır. Tabii olarak kapitalist sistemde her kavram sınıfsal bir nitelik taşıdığı için eğitim de bu andan itibaren sınıfsal bir farklılık gösterir. Burjuvazi kendi çocuklarına farklı, halk çocuklarına farklı bir eğitim-öğretim ortamı sunar. Zengin sınıflar için eğitim, kendini geliştirme ve varlığının farkında olma gibi asli amaçlarına hizmet ederken, halk çocukları için eğitim vasıflı işgücü olmaktan öteye geçememiştir.

Futbol ve sosyalizm

0
Armistice Day football match at Dale Barracks between german soldiers and Royal Welsh fusiliers to remember the famous Christmas Day truce between germany and Britain PCH

Dünya Kupası’nın başlamasıyla milyonlarca emekçi ve genç ekran başına kilitlendi. Türkiye’nin Dünya Kupası’na katılamamış olmasından ötürü turnuva gündemde görece daha az yer tutsa da, milyonlarca kişinin tutkuyla takip ettiği bu oyun, futbolun politikayla ilişkisini yeniden gündeme getirdi. Futbol “halkların afyonu mudur” yoksa emekçilerin, ezilenlerin dayanışmasını güçlendiren bir araç mıdır?

İngiliz sosyalist aydın Terry Eagleton bu konuda karamsar bir bakış açısına sahip:

“Eğer muhafazakâr Cameron hükümetinin varlığı radikal değişim arayanlar için kötü bir haberse, Dünya Kupası ondan da kötü nitelikte. Ne zaman sağcı düşünce kuruluşları halkın dikkatini politik adaletsizlikten koparmak ve ağır çalışmayla geçen hayatlarını telafi edecek bir tasarı ileri sürmeye çalışsalar, çözüm daima aynı oluyor: futbol. Kapitalizmin sorunlarını çözmek için hayal edilebilecek daha iyi bir yol yok.

Televizyonla birlikte, politik efendilerimizin o eski çıkmazına yanıt üreten mucizevi çözüm: İşçiler çalışmıyorken onları nasıl oyalayabiliriz?

Günümüzde futbol halkların afyonudur. Politik değişim hakkında ciddi olan hiç kimse, bu oyunun ortadan kaldırılması gerektiği gerçeğinin üzerinden atlayamaz.”

Eagleton önemli bir noktaya dikkat çekse de, futbolun kaderine ilişkin herkesin onunla hemfikir olduğu söylenemez. Spor yorumcusu John Barnes futbola ilişkin çok daha farklı bir bakış açısına sahip:

“Futbol sosyalist bir spordur. Mali olarak, bazı futbolcular diğerlerinden daha fazla kazanıyor olabilir fakat futbolcu bakış açısından, 90 dakika için, Lionel Messi veya Arjantin’in değiştirilebilir bir sağ bek oyuncusu olmandan bağımsız olarak, hepiniz aynı amaç için çalışıyorsunuz.”

“Süperstarlara sahip olmaktansa sosyalist ideolojiyi kucaklayan takımlar genelde daha başarılı oluyorlar. Veya süperstarlar varsa da kendilerini bu şekilde görmedikleri örneklerde… Bu nedenle Messi’yi bir örnek olarak kullanıyorum. Bir süperstar olduğu kadar aynı zamanda takım arkadaşlarına ve onların ortak çabalarına saygı duyuyor.”

Barnes önemli bir noktanın altını çiziyor. Her ne kadar milyoner futbolcular ön plana çıkarılsa ve futbolun bireysel rekabeti teşvik ettiği vurgulansa da, bir takım olarak bir araya gelebilen, kolektivizm ruhunu sahaya yansıtabilen takımlar, günün sonunda başarılı olabiliyor.

Eagleton’un herhangi bir ciddi politik değişim için “futbolun ortadan kaldırılması gerektiği” iddiasına geri dönelim. Bugünkü haliyle futbolun kapitalizmin bir ürünü olduğunu ve onun devamlılığına hizmet ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Fakat kapitalizm altında biçimlendirildiği için futbolun ortadan kaldırılması gerektiğini savunmak, genel sağlık sisteminin veya uluslararası seyahatlerin kapitalist temelde geliştiği ve kapitalistlerin çıkarına olduğu için ortadan kaldırılmasını savunmak kadar saçma olurdu. Kapitalizme karşı mücadelenin bir ön koşulu olarak, hiç şüphesiz, futbolun ortadan kaldırılmasına gerek yok. Fakat futbol kapitalistlerin bir kâr aracı olmaktan çıkarılarak emekçilerin çıkar gözetmeyen bir eğlence biçimi olarak geri kazanılmalı.

 

2 Temmuz hâlâ güncel, mücadelemiz de öyle!

0

2 Temuz 1993, Türkiye’nin en utanç verici günlerinden biri olarak tarihe geçti. 33 insanın diri diri yakıldığı (iki otel görevlisi ve saldırganlardan da 2 kişi bu sırada hayatını kaybetti) ve esas sorumluların halen yargılanmadığı ve bir türlü cezalandırılmağı bir katliam… 33 canımızı hiç dinmeyen bir özlemle anıyoruz.

2 Temmuz Sivas katliamının üzerinden tam 25 yıl geçti fakat, Alevi kitleler üzerindeki baskıda herhangi bir değişiklik olmadı. Bir devlet politikası olarak Alevilere uygulanan ayrımcılık ve baskı, AKP hükümetleri döneminde aynen devam etti ve derinleşti. Sahte açılımlarla Alevileri denetim altına almaya çalışan AKP, bu politikaları tutmayınca mezhepçi ve ayrımcı politikalarını açıktan uygulamaya girişti. Erdoğan mitinglerinde Alevileri kitlelere yuhalatmaktan dahi çekinmedi. Erdoğan din ve inanç özgürlüğü söylemini dilinden düşürmezken, Alevilerin, diğer inanç kesimlerinin ve ateistlerin inanç özgürlüğünü ayaklar altına almakta bir beis görmedi.

Maraş, Çorum ve Sivas katliamının faili eli kanlı katiller ve bu katliamların siyasi sorumluları ülkede rahatça dolaşmaya devam ederken, eylemlerde Alevi gençleri öldüren polisler, AKP tarafından korunup kollanıyor, sırtları sıvazlanıyor. Bir yandan da AKP hükümeti kendi muteber Alevisini yaratmaya çalışıyor. Her konuda ahkam kesen Erdoğan, Aleviliğin de tanımını yapmaya girişiyor, “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben dört dörtlük bir Aleviyim” diyerek, Alevilere Alevilik dersi vermeye girişiyor!

Sivas katliamı bugün güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi çünkü, bugün Cemevi’ndeyken polis kurşunuyla katledilen Uğur Kurt’un katili AKP hükümeti tarafından korunuyor. Berkin’in, Ethem’in, Ali İsmail’in ve katledilen diğer Alevi gençlerinin katilleri yargılanmıyor, tam tersine ödüllendiriliyor. Aleviler devlet kurumlarından dışlanmaya devam ediyor. Sözde laik olan bir ülkede Sünni-İslam temelli mezhepçi politikalar hükümet eliyle hayata geçiriliyor, Aleviler üzerindeki baskı yoğunlaştırılıyor. AKP hükümeti mezhepçi politikalarını Ortadoğu coğrafyasına da taşıyarak, bölge halkları arasında düşmanlık tohumları ekiyor.

Mezhepçi politikalara son verilmesi, Aleviler üzerindeki baskıların durdurulması, Alevi katliamlarının fiziki ve siyasi sorumlularının yargılanması ve cezalandırılması, katledilen Alevi gençlerinin katillerinin yargı önüne çıkarılması için mücadeleye devam etmek zorundayız. Çözüm, Gezi isyanında mücadelenin ön saflarında yer alan Alevilerin demokratik talepleriyle, hatırı sayılır bir kesimini yoksul Alevi kesimlerin oluşturduğu işçi sınıfınının ekonomik, sosyal taleplerini birleştirecek bir mücadele hattını oluşturmaktan geçiyor.

It is not over! Workers in struggle will speak last

0

The June 24 snap elections took place under the state of emergency conditions. The opposition was neither given the time to prepare for them, nor received freedom of expression.

During the period leading to the elections, all parties outside of People’s Alliance, mainly HDP, were subject to significant oppressions. Many cities witnessed provocations against the opposition. Following the closing of the polls, a mass perception management was carried out through the elections results broadcasted by the Anadolu Agency so much so that it wouldn’t be wrong to say that all preparations were ready on the part of Erdogan to face a possibility of loss.

Opposition and the masses

According to the unofficial results, the AKP and MHP alliance managed to retain a significant portion of the votes from the Islamist and extreme right sectors. The bourgeois opposition parties, on their end, made it clear that they don’t really like mass mobilizations through their attitude of “vote for us and we’ll take care of things.” All they accomplished, as a result, was to create a dream of democracy, primarily imagined around Muharrem Ince. Despite the fact that they could mobilize masses who have had enough of AKP’s enmity against democracy and workers for their election drive, the reducing of democracy to mere votes and mobilization around polls ended up guaranteeing Erdogan’s victory.

Capitalism has been in a deep crisis, hence no longer has the luxury of furthering democracy. By insisting on their politics of turning the masses’ anger into mere votes, the bourgeois parties dragged masses into a defeat. Life does not get constructed via repartees against Erdogan or satire; constructing life requires trust in lasting organizing as well as in continuous mobilization of the masses.

HDP’s partial victory

Despite all repressive measures, the HDP’s keeping of seats in the Parliament by overcoming of the election threshold is a positive outcome for Kurdish people’s struggles. There is no doubt that the HDP is devoid of a revolutionary programme that could carry workers to power. Yet, its defense of Kurdish people’s democratic rights will still make it the target of Erdogan’s regime and People’s Alliance. That is to say, supporting HDP and millions that it represents in their struggle for democratic demands will remain important in the near future.

Possibilities and class struggle

Erdogan’s victory in the first round of presidential elections evidently strengthened his hand and the power of destruction of the People’s Alliance. However, the 16-year long AKP government has only brought recurring crises to Turkey. It has become impossible to avoid crises in economic, political, and diplomatic processes alike.

In the aftermath of the elections, the AKP sovereigns guaranteed their use of state resources for yet more time. The industrial bourgeoisie will keep supporting Erdogan’s regime in order to be able to keep attacking workers through lowering of wages and purchasing power of workers, seizure of severance pays, and strike bans. Despite that, Erdogan’s regime will face hardships in the near future, not simply because of contradictions between labor and capital, but also because of internal contradictions of capitalism based upon a logic of trying to make profit out of market competition, access to credit as well as of looting and plundering. The increase in Turkey’s account deficit, the country’s entrenched problem, as well as the growth of external debt to unpayable levels under Erdogan’s regime are concrete expressions of such hardship. In the upcoming period, Erdogan will try to fix these problems by attacking workers and nature. However, Turkish capitalism has been in a deep crisis and no matter which repressive measure Erdogan chooses to turn to in order to fix it, he will not be able to. It is quite probably that he’ll turn to the imperialism that he doesn’t miss a chance to scold, for help. This will have negative effects on workers while at the same time preparing the ground for their mental disengagement from his regime.

Therefore, the working class will have many reasons to fight in the upcoming days. Liberation could neither fit in a ballot box, nor come through a mere vote. Democracy doesn’t reside in a vote; it resides in our struggle, the struggle of workers. A reliable future could be guaranteed only through struggle of masses in mobilization, and not through the ability to count votes one by one. Given the crisis environment we’re living in, this would have still been the case even if elections went to the second round, or even if Erdogan lost in the first one. The ballot box would not have been able to prevent the seizure of our severance pays, the decrease in our purchasing power, the destruction of nature, or the increase in staple food.

Future is not written in counting numbers; it is determined by the struggles and organizing of workers. As Workers’ Democracy Party, we will keep spending all our energy in constructing our future along with workers in struggle.

24 Haziran, HDP ve solun suçu

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak 24 Haziran seçimlerine girememiş ve ortak bir işçi adayın yokluğu koşulları altında, kaderini tayin hakkı gibi temel demokratik haklar çerçevesinde HDP’ye eleştirel destek veren bir çağrıda bulunmuştuk. OHAL koşulları altında gerçekleşen baskın bir seçimde HDP’nin barajı aşmış olması olumlu bir gelişmedir.

HDP ile vekillik pazarlığından kârlı ayrılan sosyalist sol ise 24 Haziran seçimleri süresince tüm tartışmayı “bir oyluk canları var”a indirgeyerek kitlelere karşı iki suç işlemiştir.

Solun birinci suçu kitlelere güvenmemektir. HDP’den vekil ya da vekiller alarak meclise giren sol adaylar aslında mücadelenin kitleler ile birlikte olacağına açıkça inanmadıklarını gösterdiler. Niyetleri seferberlik yaratmak, var olan seferberlikleri birleştirip güçlendirmek değildi. Ufuk Uras gibi meclisteki varlığının hiçbir işçiye faydasının olmadığı örnekleri de yaşamış kişiler olarak sol adaylara dair en iyimser öngörümüz şu olabilir: sol adaylar meclis şovlarıyla halkın desteğini alacakları ve artan destekleri ile demokrasiyi koruyacakları yanılmasını yayıyorlar.

Solun ikinci suçu ise, yaşadığımız tüm antidemokratik uygulamalarının sebebinin AKP/Erdoğan olduğu yanılsamasını beslemiş olması. Seçim sürecinde gerçek varlık sebebi olması gereken emeğin taleplerini dile getirmedi. Erdoğan düzeninin patronların çıkarı için kurulduğunu söylemedi. Bugüne değin solun sığındığı beylik söz Stalin’den geliyordu: “Mühim olan oyları kimin verdiği değil kimin saydığıdır.” Böylelikle sol seçimlerin yalnızca bir yönüne vurgu yapıp, kabahatini rakibinin suçu ile örtüyordu. Oysaki Marksizmin gerçek üstatları asla Stalin gibi sığ bir yaklaşım sunmaz.

Burjuva sistem demokrasiyi bir oya indirgeyerek kendisini korur. İstediği an haklarını alır, ihtiyaç duyduğu anda da hakları genişletiyormuş gibi yapar. Mühim olan oyları kimin saydığı değil, sistemi kimin yönettiği ve denetlediğidir. Bunun karşısında solun sekterce veya oportünistçe “bize oy ver, gerisi bizde” tavrı tam da seferberliklere güven duymayan bir bakış açısının ürünüdür. Hiçbir yasa, hiçbir düzen, hiçbir örf sahip olduğumuz hakların korunması ve geliştirilmesi adına bir garantör olamaz. Bunu en iyi şekilde 24 Haziran seçimlerinde gördük. Bir oy yetmez! Sürekli seferberlik gerekir.

Sol bu yanılsamaları kitlelere bulaştırma ve kitlelere inanmama suçunu işlese de kitleler mücadele ediyor ve bizler de sınıf merkezli bir çıkışa inanan diğer dostlarımız ile birlikte güven veren bir gelecek için mücadelemizi sürdürüyoruz.

Dünya Kupası arası

0

Seçimler, yaz, tatil vs. derken, Türkiye’nin kendi gündeminden farklı olarak, tüm dünyanın heyecanla beklediği uluslararası organizasyon Dünya Kupası geçtiğimiz günlerde Rusya’da başladı.

Türkiye her ne kadar futbolla yatıp kalkan bir ülke olsa da futbolda başarı veya uluslararası turnuvaya katılma istikrarı maalesef yok. Türkiye’nin en son katıldığı Dünya Kupası 2002’deydi ve orada da yine beklentileri tersyüz ederek mucizevi bir 3.’lük kazanmıştı. Bu aslında Türkiye’de var olan yönetememe krizinin her noktada ortaya çıktığını gösteriyor. Koskoca dört dünya kupasını kaçırdık, ama Türkiye’nin futbol endüstrisi Avrupa’da en değerli ilk 10 lig içinde!

Dünya Kupaları ulusların diğer uluslarla dostça ve adil bir şekilde rekabet edebileceği bir organizasyon olarak gösterilmekte. Fakat gerçek bundan biraz daha farklı. Fransa’nın ve İspanya’nın toplam piyasa değeri 1 milyar avronun üzerindeyken Tunus, İran ve Kosta Rika gibi katılan diğer takımların ederi 50 milyon avroyu anca geçebiliyor. Arada 20 kata yakın fark var ve futbol endüstrisi doğal olarak kendisine daha çok gelir getireni koruyor. Son dört şampiyonadan üçünü Almanya, İspanya ve Fransa’nın kazanmış olması bu açıdan hiç şaşırtıcı değil!

Rusya bu şampiyona için 10 milyar dolardan fazla harcadığını duyurdu, burada altyapı ve tanıtım maliyetleri başı çekiyor. Fakat bunun ne kadar denetlenebilir olduğunu ve acil ihtiyaca yönelik onlarca yapılması gereken şey varken, bir avuç zenginin daha konforlu statlarda maç izleyebilmesini sağlamanın ne kadar adil olduğunu düşünmek lazım.

Ayrıca 2015 yılında FIFA’ya yapılan yolsuzluk operasyonunda Sepp Blatter ve ekibinin şimdi yapılmakta olan Dünya Kupası ve 2022 Katar Dünya Kupası seçimlerinde 100 milyon doların üstünde rüşvet aldığı ortaya çıkmıştı.

Sponsor ve yayıncı kuruluşların tamamen ticarileştirdiği futbol ve onun organizasyonları, bizlere televizyonlarımız başında hoşça vakit sunsa da, adil mücadeleden uzaklaşmışlığı ve futbol sisteminin kokuşmuşluğu her yerde görülmekte. Franco’nun söylediği gibi “Futbol toplumların afyonudur”… Bu klişeyi yazmadan yazımı bitirmek istemedim, tabii böyle basit bir tanım futbol ve ondan beslenen koca bir dişli mekanizması açıklamak için çok basit olurdu. Futbol Eric Cantona’lı, Johan Cruyff’lu kadrolarla, “You will never walk alone”u (Asla yalnız yürümeyeceksin) besteleyen Liverpool işçileriyle, Boca-River Plate rekabeti ile güzel. Belki de özlediğimiz asıl şey, dahil olabildiğimiz o amatörce coşku.

Futbol tarihinden: Pinochet’in Kanlı Eli

Augusto Pinochet’in darbesinden (1973) sonra Şili ve Rusya dünya kupasının ön eleme maçı oynanacaktı. Maçın yeri için toplama kampı olarak kullanılan Şili Ulusal Stadyumu seçilmişti. Rusya bu durumu protesto ederek maça çıkmadı. FIFA sözde bir soruşturma ile statta herhangi bir insanlık dışı durum olmadığını raporladı ve Şili göstermelik eleme maçına çıkarak, boş kaleye gol atma aymazlığını sergiledi. Fakat bundan sonraki günlerde milli takımı huzuruna kabul eden Pinochet’in uzattığı el, Şilili Caszely tarafından havada bırakılır ve bu an Pinochet diktatörlüğüne karşı ilk sivil itaatsizlik eylemi olarak hatırlanacaktır.

Sandığımdaki “öteki” kim?

0

Oy kullandığım sandıktan seçimlere katılan hemen her partiye ve adaya oy çıktı. Kimi biraz yukarıda, kimi biraz daha aşağıda; ama her partiye ve adaya oy çıktı! Eminim, “özel” koşulları bir yana bırakırsak, bu yazıyı okuyan hemen herkesin sandığında da benzer sonuçlar geçerli oldu. Neticede sandıklar kapandı, oylar sayıldı ve seçimleri adaylardan biri “kazandı”. Partilerden ikisi “çoğunluğu” aldı vs…

Seçimlerin hangi koşullarda yapıldığı kısmını geçiyorum. Önemsiz olduğu için değil. Çok önemli. Hatta sonuçları tayin edecek derecede önemli! Ama bugün üzerinde durmak istediğim konu daha farklı. Ve bu konunun mücadele ve örgütlenme açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Seçim sabahı evimden çıktım; aynı apartmanı, sokağı, mahalleyi paylaştığım insanların birkaçıyla yolda karşılaştım; onlarla selamlaşarak birlikte oyumuzu kullanacağımız okula gittim. Okul bahçesinde tanıdık yüzler gördüm. Oy vereceğim sınıfa girdiğimde karşı apartman komşularımdan biri oyunu sandığa atıyordu. Ardından ben de oyumu verdim. Dönüşte mahalle bakkalımıza uğradım, biraz lafladık, gazete, su vs. aldım. Eve döndüm, kahvaltımı yaptım, haberlere baktım, gün içinde birkaç arkadaşımla ihtimaller üzerine konuştum. Sandıkların kapanmasına yakın sandığıma gittim, sonuçları öğrendim, eve döndüm ve seçim sonuçlarını beklemeye başladım.

Akşam sonuçlar açıklanmaya başladı. Ekran çeşitli renklere, rakamlara bölündü. Falanca aday şu kadar oy; filanca parti bu kadar oy aldı! Peki, kim bu ötekine oy verenler? Eğer oy verdiğim sandıktan sadece aynı aday ve parti çıksaydı bu soruya cevap vermek, bu durumu açıklamak çok zor olabilirdi! Oysa sandığımda her aday ve parti vardı.

Kazananlar, kaybedenler derken sandığımdaki sonuçla ekrandaki sonuçların benzer olduğunu gördüm. Aslında ekrandaki grafikler, renkler, rakamlar apartmanımın, sokağımın, mahallemin insanlarının tercihlerinin şu ya da bu ölçüdeki yansımasıydı. Yani sandığımdaki “öteki” komşum! Gazete, ekmek, su aldığım bakkalım. Her gün aynı otobüsü kullandığım kişiler. İşyerimdeki mesai arkadaşlarım…

Seçim sonuçlarının yaygın bir mutsuzluk ve karamsarlık yarattığını görüyor ve anlıyorum. Lakin çözüm gerçekten de o kadar uzakta olmayabilir! Ne dersiniz?

 

Kim Jong-un ve Trump: Kuzey Kore işçilerini ortaklaşa sömürmek için yapılan bir anlaşma

0

Stalin’in Churchill ve Roosevelt, Mao’nun Nixon, Castro’nun Jimmy Carter, Chavez’in Bush ve Obama ile olan fotoğraflarına bir yenisi eklendi: Kim Jong-un ile Donald Trump. Bir kere daha sosyalizmin temsilcisi olduğu iddiasındaki bürokratik ve anti-komünist bir önderlik, ulusal çapta sürdürdüğü karşıdevrimci ekonomik ve politik atılımları derinleştirmek için emperyalizmin kaptan kamarasında oturan kişiyle birlikte pozlar verdi.

Kim ile Trump arasındaki dört maddelik anlaşma, maddeler ne derse desin, ne nükleer silahsızlanma, ne savaş tehdidinin ortadan kaldırılması ne de diplomatik ilişkilerin barışçıl tesisi ile ilgili. Bu anlaşmayla Trump, tarihsel ve uluslararası bir “çatışmayı” “çözmüş” başkan olarak ABD içerisinde kendi işçi düşmanı iktidarını konsolide etmeye çalışacak. Kim ise, yine bu anlaşmayla, adeta monarşik bir içerik kazanmış olan kendi gerici rejimini meşrulaştırmanın zeminini yakaladı. Bu, Birleşik Devletler emperyalizminin seneler önce Vietnam ve Çin partileriyle imzalamış olduğu anlaşmaların organik ve politik birer devamı. Bu anlaşmaların sonucunda (sol basın kabul etmese de, bugün Kuzey Kore’de yaşandığı üzere) bu ülkelerde kapitalizm restore edilmiş ve parti bürokratları yeni varlıklı sınıflar olarak grevleri yasaklamanın yasal araçlarını yaratmıştı.

Baba Bush’un başkanlığından bu yana emperyalizm Kuzey Kore’nin nükleer gücünü abartarak bunun kara propagandasını yaptı: Güney Kore’de ve Doğu Asya’da kendi askeri üslerini ve birliklerini konuşlandırmanın yalancı bir mazereti olarak. 1953’ten bu yana ABD bölgede yaklaşık olarak 40 bin asker barındırıyor. Bunu sadece Kuzey Kore’yi bir tehdit olarak gördüğü için değil, Çin ve Japon şirketlerine karşı kendi çokuluslu tekellerinin Doğu Asya pazarındaki çıkarlarını korumak için de yapıyor.

Kim Jong-un’un devraldığı Kuzey Kore’de burjuvazi, İkinci Paylaşım Savaşı’nın ertesinde mülksüzleştirilmişti. Bu işçi devleti, siyasal organlarıyla kalıcı bir işçi demokrasisi rejimi bina edemediği için dejenere oldu ve bürokratik bir tek parti diktatörlüğüne dönüştü. Kuzey Kore partisi 1990’lardan bu yana planlı ekonomiden serbest piyasaya geçti, dış ticaret üzerindeki devlet tekelini kaldırdı ve devlet mülkiyetindeki birçok üretim aracını partili Stalinist milyonerlere pazarlayarak özel mülkiyetin kurumsallaşmasına izin verdi. Kuzey Kore ne komünist ne de sosyalist. Zira parti son 30 senedir kapitalizmi restore eden uygulamalara imza atıyor ve 1999’da da çıkardıkları bir kanun ile ülkede yabancı yatırımların yapılmasına izin verdiler. Bugün Kuzey Kore’de ortalama bir işçi ücreti 60-80 dolar arasında değişiyor. İşçilerin grev ve sendika hakkı yasal olarak yok. Ülkenin kuzeyinde Çinli şirketler kendi şubelerini kurmuş durumda. Ülkenin güneyinde ise Hyundai, Fiat ve Siemens benzeri uluslararası kapitalist devler fabrikalar kurmuş durumda. Kuzey Kore işçi sınıfı, ülkede yükselmekte olan yeni mülk sahibi sınıfa “tonju” ismini veriyor: Anlamı “paranın efendileri”.

Trump ile Kim arasında Singapur’da imzalanan bu yeni karşıdevrimci anlaşmayla beraber Kuzey Kore’de “tonju”ların güçleneceğine ve kapitalist restorasyonu, toplumsal eşitsizlikleri derinleştirerek sürdüreceğine şüphe yok.

Sandıklar kapandı… Yeni bir mücadele dönemi açıldı

0

AKP-MHP koalisyonunun OHAL şartları altında ilan ettiği 24 Haziran baskın seçimlerinin galibi Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı oldu. Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 52,5’ini alarak ilk turda seçimleri kazanırken, parlamento seçimlerinde AKP’nin oyların yüzde 42,5’ini, MHP’nin ise yüzde 11’ini almasıyla Cumhur İttifakı Meclis’te salt çoğunluğu elde etmiş oldu. HDP, üzerindeki tüm baskılara rağmen yüzde 11,7’lik oya ulaşıp parlamentonun yeniden 3. büyük partisi olurken, 1,5 yıldır hapiste tutulan Demirtaş yüzde 8,4’lük oy oranına ulaşmayı başarabildi.

Seçimlerin hangi antidemokratik ve adaletsiz koşullarda gerçekleştiğinden uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok. Saray ittifakının bütün baskı aygıtlarını ve devlet imkânlarını seçimleri kazanmak için nasıl seferber ettiği herkesin malumu. Bununla birlikte, Saray’ın tüm baskıcı ve işçi düşmanı uygulamalarına rağmen, emekçi kitlelerin hatırı sayılır bir kesiminin oylarını almaya halen devam edebildiği, bu seçimlerin ortaya koyduğu bir gerçeklik.

Öte yandan 24 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı üç önemli sonucun altını ısrarla çizmek gerekiyor. Birincisi, tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen Saray, toplumun yarısının rızasını alabilmiş değil. 16 Nisan referandumunun da göstermiş olduğu bu tablo, başkanlık sistemini artık tüm boyutlarıyla hayata geçirmeye hazırlanan RTE’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı temel meşruiyet problemine işaret etmekte. İkincisi, Saray ittifakının iktidarda olmasına rağmen seçimleri 16 ay erkene çekmesine neden olan çelişkiler, önümüzdeki dönemde tüm ihtişamıyla Saray’ın karşısına dikilmeye devam edecek. Saray ittifakı seçimleri kazanmış olmasına rağmen, bu dönemde oldukça zorlu sınavlarla karşı karşıya kalacak. Üçüncü ve son olarak, burjuva ve küçük burjuva muhalefetin Saray rejiminden yalnızca seçimleri odağa alarak bir çıkış sağlanabileceğine dair yarattığı demokratik yanılsamalar, bu seçimlerde bir kez daha berhava olmuş durumda. Saray rejiminin yaratmış olduğu felaketten, seçimleri dışlamadan fakat emekçi kitlelerin ve ezilenlerin seferberliğini merkeze alarak, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde bir işçi-emekçi programıyla çıkıştan başka bir seçenek olmadığı, bu süreçte bir kez daha tersinden kanıtlanmış oldu.

Evet, Saray rejimini önümüzdeki dönemde ekonomide, iç ve dış politikada çok ağır sınavlar bekliyor. Öncelikle, 7 Haziran’ın ardından AKP yeniden parlamentoda çoğunluğunu yitirdi ve Meclis çoğunluğunu sağlayabilmek için MHP ile sürdürdüğü oldukça kırılgan ittifaka ihtiyaç duymakta. Seçim sürecinde ittifak içindeki çatlakların iyice görünür hale gelmesi, önümüzdeki dönemde yaşanabilecek yeni politik krizlerin habercisi niteliğinde. Ekonomi ise, önümüzdeki dönemin temel gündemi olacak. AKP’nin 16 yıldır sürdürdüğü yağma ekonomisi artık sürdürülemez bir noktaya gelmiş durumda ve bütün göstergeler çok ağır bir ekonomik krizin kapıda olduğunu söylüyor. Sermaye kaçışının ve dövizin olağanüstü yükselişinin önlenemediği koşullarda, 450 milyar dolarlık dış borç ve 50 milyar dolarlık dış ticaret açığı, ekonominin iflasın eşiğinde olduğu anlamına geliyor. “IMF’yi dize getirdik” söylemlerinden “IMF’yi ayağınıza kadar biz getirdik” söylemlerine bir anda geçilmesi, hiç kimse için bir sürpriz olmayacaktır. Tüm bunların emekçiler için anlamı ise oldukça açık: Yeni bir kemer sıkma programı, işten çıkarmalar, vergi artışları, ücret dondurmaları… Seçimlerin ardından, kaçınılmaz bir biçimde hayata geçirilecek işçi düşmanı uygulamalara karşı her zamankinden daha fazla işçi-emekçi örgütlerinin birliğine ve seferberliğine ihtiyaç duyulacak.

HDP’nin seçimlerde aldığı oy oranı ise, AKP-MHP ittifakının tüm baskı politikalarına karşın Kürt kitlelerin yıldırılamadığının ve bu baskı politikalarının iflasının bir kanıtı oldu. Kürt meselesi baskı ve savaşla değil, Kürt halkının tüm demokratik haklarının tanınmasıyla çözüme kavuşabilir. MHP’nin ipine dolanan Saray’ın bu konuda da kitlelere sunabileceği hiçbir çözüm bulunmuyor.

24 Haziran seçimlerinden işçi sınıfı olarak çıkarmamız gereken temel ders şudur: Saray rejiminden kopuş için demokratik yanılsamalara da hayal kırıklıklarına da yer yok! Saray’ın yeni bir saldırı programına hazırlandığı bugünlerde, geçmişten dersler çıkararak, demokratik ve sosyal haklarımızın savunusu için bir işçi-emekçi seçeneğini inşa etmek için kolları sıvamanın tam vakti!

Bitmedi: Son sözü mücadele eden işçiler söyleyecek

0

24 Haziran seçimleri bir baskın seçim olarak ve OHAL koşulları altına yaşandı. Muhalefete ne seçim için yeterli zaman tanındı ne de propaganda özgürlüğü.

Seçim sürecinde başta HDP olmak üzere Cumhur İttifakından olmayan partilere büyük baskılar uygulandı. Pek çok şehirde muhaliflere yönelik provokasyonlar yaşandı. Seçim anında dahi Anadolu Ajansı’nın yayımladığı veriler üzerinden büyük bir algı yönetimi yapıldı ve anlaşılan o ki, seçimlerin Erdoğan tarafından kaybedilmesi ihtimaline karşılık hazırlıklar tamamdı.

Muhalefet ve kitleler

Resmileşmemiş sonuçlara göre AKP ve MHP bloğu, İslamcı ve aşırı sağ oyların büyük kesimini elinde tutmayı başardı. Burjuva muhalefet partilerinin seçim çalışmaları ise salt bir Erdoğan karşıtlığı ve popülizm üzerinden kurulurken “oyunuzu bize atın, gerisini bize bırakın” tavrıyla aslında seferberliklerden pek de hoşlanmadıklarını açıkça kabul ettiler. Başta Muharrem İnce etrafındaki muhalefetin yaptığı şey seçimler üzerinden bir demokrasi hayali yaratma çabası oldu.

AKP’nin demokrasi ve işçi düşmanlığından bıkan kitleler ise muhalefetin çalışmaları etrafında seferber olmuştu. Sonuç olarak muhalefetin demokrasiyi sadece oya/sandık seferberliğine indirgemesi Erdoğan’ın zaferini garantiledi.

Kapitalizm büyük bir krizdedir ve burjuvazinin demokrasiyi geliştirmek gibi bir lüksü yoktur. Burjuva muhalefet ise kitlelerin tüm öfkesini yalnızca oya dönüştürme çabasını sürdürmüş ve kitleleri bir yenilgiye sürüklemiştir. Hayat Erdoğan’a laf yetiştirebilme yeteneği ve hiciv ile değil kalıcı bir örgütlenme ile ve kitlelerin sürekli seferberliğine güven ile inşa edilir.

HDP’nin kısmi zaferi

Tüm baskılara rağmen HDP’nin barajı geçerek meclise girmesi ezilen Kürt kitlelerinin mücadelesi adına olumlu bir sonuç doğurmuştur.

HDP elbette işçi ve emekçi kitleleri iktidara taşıyıcı devrimci bir programa sahip değildir. Ama yine de görünen o ki Kürt halkın demokratik taleplerini savunması nedeniyle önümüzdeki süreçte de Cumhur İttifakının ve Erdoğan yönetiminin hedefinde olmayı sürdürecektir. Önümüzdeki süreç içerisinde de HDP’nin ve temsil ettiği milyonlarca kitlenin temel demokratik haklar bağlamında savunulması önemini koruyacaktır.

Olasılıklar ve sınıf mücadelesi

24 Haziran baskın seçimlerini ilk turda kazanan Erdoğan elini güçlendirmiş ve AKP/Cumhur İttifakının kısa vadede tahrip gücünü artırmıştır. Ancak 16 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi sürüklediği yer sürekli krizlerdir. Ne ekonomik ne politik ne de diplomatik arenada krizsiz bir süreç yaşanması mümkündür.

AKP’nin egemenleri seçim sonuçları ile birlikte bir süre daha devlet kaynaklarından faydalanabilme garantisi almış durumdalar. Sanayi burjuvazisi ise, ücretlerin ve halkın alım gücünün düşürülmesi, kıdem tazminatının gaspı, grev yasakları gibi işçi emekçi düşmanı saldırıları gerçekleştirebilmek için Erdoğan’ın yönetimine tam destek vermeyi sürdüreceklerdir. Yalnızca emek ve sermaye arasındaki çelişki bağlamında değil, kapitalizmin kredilere ulaşım, piyasalarda rekabet, talan ve yağmadan pay kapma gibi nedenlere dayalı akıl dışı düzeninden kaynaklanan iç çelişkilerinden ötürü de yeni dönemde Erdoğan’ı zor günler beklemektedir.

Erdoğan yönetiminin Türkiye’nin köklü sorunu olan cari açığı arttırması, dış borcu karşılanamayacak boyuta yükseltmesi bunların somut göstergesidir. Yeni dönemde Erdoğan yönetimi işçilere ve doğaya saldırarak çözüm yaratmayı deneyecektir. Ancak Türkiye kapitalizmi bir krizin içerisindedir ve Erdoğan’ın elindeki hiçbir baskı aracının bunu önleme gücü bulunmamaktadır. Erdoğan olasılıkla o çok laf söylediği emperyalizmin kapısını yardım dilekleriyle çalacaktır. Bu durum işçi ve emekçiler için olumsuz bir sonuç yaratırken Erdoğan’ı destekleyen emekçilerin zihinlerinde de kopuş yaratmanın zeminini hazırlayacaktır.

Önümüzdeki süreçte işçi sınıfının mücadele etmek için çok sebebi olacak. Kurtuluş ne sandığa ne de bir oya sığabilir. Demokrasi bir oy değil, biz işçi ve emekçilerin seferberliğindedir. Güvenilir bir gelecek tek tek oyların sayılması ile değil, seferberlik halindeki kitlelerin mücadelesi tarafından garantiye alınabilir. Sonuç olarak seçimler ikinci tura da kalsa, yahut Erdoğan ilk turda kaybetseydi dahi içinde bulunduğumuz kriz ortamında güvenilir bir geleceği ancak bizim seferberliğimiz garanti altına alabilirdi. Ne kıdem tazminatımızın gasp edilmesi, ne alım gücündeki düşüş, ne doğanın yaşayacağı tahribatı, ne de temel gıda fiyatlarındaki artışı sandık engelleyemez. Geleceği sayımlar değil, işçi ve emekçilerin örgütlülüğü ve mücadelesi belirler.

Geleceği oylar değil, seferberliğimiz garanti altına alacaktır. İşçi Demokrasisi Partisi olarak geleceğimizi seferberlik halindeki işçiler ile birlikte kurmak için elimizden gelen tüm çabayı sarf etmeye devam edeceğiz.

Artık yeter: CSUN’da direniş var!

0

Tuzla Serbest Sanayi Bölgesi’nde bulunan, güneş paneli üreten, CSUN EURASIA fabrikasında işçiler ücretlerinin ödenmemesi gerekçesiyle fabrikayı işgal etti. Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu, Çin sermayeli, fabrikada bir yıla yakın süredir ücretler düzensiz ve geç ödeniyordu. Fakat işçilerin son bir aylık maaşlarının ödenmemesi bardağı taşıran son damla oldu. Fabrika işçileri, 7 Haziran’da verilmesi gereken Mayıs ayı maaşlarının yatırılmaması üzerine şirket yetkilileri ile görüştü. Şirket maaşların 13 Haziran’da yatırılacağı sözünü vermesine rağmen, bu sözü tutmadı. Bunun üzerine 430 işçi, 18 Haziran’dan itibaren, maaşlar yatırılıncaya kadar fabrikayı terk etmeme kararı aldı. İki vardiya nöbet tutan işçilerin direnişi sürüyor.

Ürdün: Kriz, kitleler ve sokağın gücü

0

Mayıs ayının sonu ve Haziran ayının başı Ürdün tarihinin en önemli halk isyanlarından birine sahne oldu. Ürdün emekçi halkı 21 Mayıs’ta meclise sunulan vergi yasasına ve akaryakıt zamlarına karşı ülkenin birçok şehrinde kendiliğinden seferber oldu. Fitili ateşleyen akaryakıt zamları gibi gözükse de kitle öfkesinin birikmesinin arkasında yatan temel nedenleri şu şekilde belirtebiliriz: Ülkede hükümetin 2016 yılında IMF ile yaptığı anlaşma sonucu ekonomik krizin yükünü emekçi halkın sırtına yükleme çabası, bu kapsamda Ocak ayında açıklanan 2018 bütçesinin bir ekonomik kesinti bütçesi olması.

Ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yoksulluk sınırında yaşamaya çalışması, işsizliğin yüzde 18 bandına dayanması, 2018 yılı başında ekmek sübvansiyonlarının hükümet tarafından kaldırılması ve bunların ardından gelen vergi yasası ile akaryakıt zamları yaşam koşulları gittikçe kötüleşen emekçi halkı isyan noktasına getirdi. 30 Mayıs tarihinde meslek örgütleri ve sendikaların genel grev çağrısıyla başlayan eylemler, kitlelerin evlerine dönmemelerinin ve her akşam birçok şehirde seferberliklerin gerçekleşmesinin koşulunu yarattı. Ve kitleler hükümet görevden alınana, vergi yasası geri çekilene ve akaryakıt zamları dondurulana dek sokakları terk etmedi.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, zamların ve yasanın geri çekilmesi ile hükümetin istifaya zorlanması, Ürdün gibi baskıcı ve otoriter rejimler altında dahi, sokak seferberliklerinin ve kitle iradesinin önemli kazanımlar elde edebileceğinin bir kanıtı. Ancak halk isyanı sırasında Ürdün kralının halkın taleplerini desteklermişçesine bir tutum takınması ve hükümeti istifaya zorlayarak sistemin bekasını ve IMF ile yapılan anlaşmaların devamını garanti altına alma çabası, kitle hareketi bir kez geri çekildikten sonra kemer sıkma politikalarının makyajlanarak yeniden gündeme gelebileceğinin göstergesi.

Aslına bakılırsa Ürdün isyanı, 2018 yılında benzer taleplerle birçok ülkede karşılaştığımız kitle seferberliklerinden sadece bir tanesi ve sonuncusu olmayacağını söyleyebiliriz. 2008 dünya ekonomik krizinin ilk dalgasını korumacı politikalara başvurarak atlatmaya çalışan emperyalist merkez ülkeler, ekonomik krizi borçlandırma yoluyla gelişmekte olan bağımlı ülkelere ihraç ettiler. Bugün geldiğimiz noktada ise, bu ülkelerin hemen hepsi bir ekonomik çöküşün içerisinde ya da eşiğinde. 2018 başından bu yana, Latin Amerika, Doğu Avrupa, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da birçok ülkede kemer sıkma politikalarına ve IMF ile yapılan anlaşmalara karşı kitle seferberliklerinin gerçekleşmesi emekçi halkların pastadan aldıkları payın azalmasına karşı açık bir tepkisi. Bu isyanların bazıları hükümetleri geri adım atmaya bazıları ise istifaya zorlasa da, hepsi parlamenter sistemin sınırlarında hapsedildi ve hiçbiri mevcut IMF anlaşmalarının iptali ya da emekçi halklardan yana bir ekonomik programın ortaya çıkmasıyla sonuçlanmadı. 2011 yılında patlayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci sürecinde de diktatörler devrilse de, kitlelerin taleplerini sahiplenip ileriye taşıyabilecek bir önderliğin ortaya çıkamadığı gibi…

Tüm bu seferberlikler, emekçilerin kendi kaderlerini ellerine alabilmek adına ortaya koydukları bir iradeyi ve sokağın gücünü kanıtlıyor. Ancak bu mücadelelerin kazanımlarının kitlelerden çalınamayacağı, işçi ve emekçilerin bağımsız politik hattını örebilecek, onlara kapitalist sistemin prangalarından bir kopuş sunabilecek bir program ve önderliğin inşasının zorunluluğunu da var gücüyle vurguluyor.

Kazak atları ve tanklar

0

Haziran 1970 günleri… İzmir’deki metalürji fabrikası Metaş’ta çalışıyorum. Fabrikada örgütlü sendika DİSK’e bağlı Maden-İş. Ayın ilk haftalarında temsilciler ve işyerindeki öncü işçiler arasında huzursuzluk var. Mecliste CHP’li ve Adalet Partili milletvekillerinin ortak önergesiyle 274 sayısı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Grev ve Lokavt Kanununda değişiklik yapılması istenmekte. Amaç sendikal örgütlenmenin ve grev hakkının kısıtlanması. İşçiler ve işyerine gelip giden sendikacılar, bu tasarının durdurulması gerektiğini tartışıyorlar.

15 Haziran Cumartesi sabahı işyerine gelirken servislerde İstanbul’da büyük bir sendikal gösterinin yapılacağı konuşuluyor. Gün boyunca, elektrikli ark ocağının önünde gürültülerin arasında transistorlu bir radyodan haberleri izlemeye çalışıyoruz. Ve o gece otobüse atlayıp İstanbul’a gidiyorum…

Pazar günü önce Kurbağalıdere civarında ve ardından Kadıköy’de tanık olduğum, Türkiye’nin belki de en şanlı ve daha önemlisi en kararlı ve militan işçi ayaklanmasıydı. Sınıf bilincinin doruk noktalarında on binlerce kadın ve erkek proleterin kendi kaderlerini kendi ellerine alma girişimi. Hele o tankların üzerinden atlayan kadın emekçiler… O kargaşa içinde aklıma Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi’nde anlattığı, Kazak askerlerinin atlarının altından geçerek yığınları ileri çeken kadın işçiler geliyor. Askeri birlikler çözülüyor, toplum polisi kaçacak yer arıyor… Kurbağalıdere’nin üstü polis kasklarıyla dolu. O gün işçilerin cesareti basitçe bir yiğitlik örneği değildi; hayır, onlar dünyayı değiştirme gücüne sahip olduklarını görüyorlar ve onu eyleme döküyorlardı.

Ve sonra silah sesleri… Yere düşenler, yaralılar ve ölüler. Aynı anda sendika bürokrasisinin ihaneti. DİSK başkanı Kemal Türkler radyodan işçileri evlerine dönmeye çağırıyor… İki gün boyunca kenti neredeyse fiilen ele geçirmiş olan işçi sınıfını, tüm emekçi halkla birlikte alternatif bir yönetim örgütlenmesi kurmaya değil, teslim olmaya davet ediyor. Sonuç: Generaller ertesi yıl 12 Mart’ta yapacakları darbenin hazırlıklarına başlıyorlar.

* * *

15-16 Haziran işçi ayaklanması tarihimizin altın sayfasına kayıtlıdır. Zonguldak maden işçilerinin, Tekel işçilerinin mücadeleleri de öyle. Her mücadele önemlidir, kısmi zaferleri ve yenilgileriyle mücadele deneyimleridir, öğretir. Daha doğrusu onlardan dersler çıkarmak gerekir.

Basit bir sendikal örgütlenme girişiminden en güçlü kitle gösterilerine kadar her mücadele son derece dinamik bir olgudur. Adım adım elde edilen gelişmeler, politik ve örgütsel açıdan bir nitelik sıçraması yapmadığı durumda geriye düşer, elden kayar gider. Bakın, 1970’lerin ikinci yarısındaki işçi mücadeleleri (“DGM’yi ezdik sıra MESS’te”, Tariş ve diğer yaygın grevler, faşizme ve “Milli Cephe” hükümetlerine karşı mücadeleler); bütün bunlar geniş bir İşçi Cephesi bayrağı altında toplanıp birleştirilerek iktidara doğru atılım yapamadığından 12 Eylül 1980 darbesi tarafından ezildi. Mücadelenin yarı yolda durması, onun felaketi anlamına geliyor.

Bugün de buhar kazanı patlama derecesinde ısınmış durumda. Tren yola çıktığında yarı yolda durmak tehlikelerin en büyüğü olur.

Özelleştirmeler neden en çok işçileri etkiler?

0

Yakın zamanda ülkenin birçok bölgesinde kurulu olan şeker fabrikalarının özelleştirilmesi, gündemi çok meşgul etmişti. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi esnasında, hem çalışan işçiler hem de halkımız AKP hükümetinin özelleştirme politikalarına karşı ülke genelinde çığ gibi büyüyen tepkiler vermişti ama bu tepkiler özelleştirmeleri durdurmaya yeterli değildi.

AKP hükümeti, karşılığı olmayan bahaneler üreterek özelleştirmeyi savunurken, fabrikalarda üretimde çalışan işçilerin bütün haklarının korunacağını, bir tane bile işçinin çıkarılmayacağını söyleyerek doğacak tepkilerin önünü kesmeyi planlıyordu.  Başarılı da oldu aslında.  Neden mi başarılı oldu? Bir hafta önceye kadar özelleştirilen Tokat şeker fabrikasını alan firma, çalışan işçilerin soyunma odalarından özel eşyalarını bile almalarına izin vermeyerek, işçileri fabrikanın kapısının önüne koydu. Daha dün tepkiler çığ gibi büyüyor demiştik. AKP hükümeti kimsenin işten atılmayacağını söylemişti ama özelleştirme yine işçileri vurdu. Daha önce özelleştirilen Tekel, SEKA, Paşabahçe, TÜPRAŞ, Telekom ve şu an sayamadığımız birçok kurumun özelleştirilmeleri esnasında işçilerin kararları tutumları ve eylemleri hafızalarımızda yer etti. SEKA işçileri, fabrikayı işgal etmiş, günlerce hatta aylarca eylemleri sürmüştü. Tekel işçileriyse ülkenin birçok yerinden yola çıkıp, Ankara’da buluşmuştu. Sakarya Caddesini işgal ederken aslında işçilerin birlik olduğunda neler yapabileceğini göstermeye örnek bir işgal eylemi oluşturmuşlardı. Farklı bölgelerde yaşayan işçilerin dili ve kültürü farklı olsa da, işçi sınıfının dilinin ve vatanının tek olduğunu, Türkiye işçi sınıfına, birleşen Tekel işçisi göstermişti. Demokratik kitle örgütlerinin tepkisine rağmen SEKA kâğıt fabrikası özelleştirilmiş, sermaye hükümeti AKP özelleştirmede kararlı olduğunu göstermişti.

Sermaye iktidarının her yaşadığı krizin faturasını her dönem olduğu gibi yine ve yeniden işçilere ve emekçilere kesmesi aslında kapitalizmin bir bunalım içerisinde olduğunu göstermektedir. İşçilerin iktidarı dışında oluşturulan tüm iktidarlar o ülkenin sermayesinin ve uluslararası sermayenin çıkarlarına hizmet eden iktidarlar olacaktır. Sermayenin iktidarı, her fırsatta sermayeye hizmetini her durumda hayata geçirirken, bunu kamuoyundan bile gizlemeden, yüzsüz bir şekilde yapıyorken (grev yasakları, işten atmalar, kıdem tazminatları, sendikal örgütlenmenin engellenmesi gibi) arabuluculuk yasasını, işçilerin kazandığı mahkeme kararlarını durdurabilme ve ortadan kaldırabilme düşüncesiyle, planlı bir şekilde uyguladığını, açık açık ifade edebiliyor. Bu gücü tepkisiz, örgütsüz, dağınık olan işçi sınıfından alıyor sermaye. İşçi sınıfı, dönem dönem fiili direnişlerle bu saldırılara cevaplar verse de, bu mücadeleler elle tutulan kazanımlarla sonuçlanmamıştır. Özelleştirmeler, ezilen, sömürülen işçileri, yoksulları vursa da, bu kesilen faturanın karşısında tepkisiz kalan proletarya her türlü krizin faturasını kolaylıkla üstlenmektedir.

Sermaye planlamasını kendi çıkarına uygun yaparken, bu çıkara çanak tutan sendikal bürokrasi de sermayenin çıkarına uygun konumunu almaktadır. Üzülerek söylemekteyim ki, işçilere emekçilere dönük saldırılara cevap olmak yerine kitleleri ayağa kaldırarak planlama ya da mücadele seferberliği yerine kitlelerin biriken öfkelerini boşaltan konum almaktadır. Hatırlayalım, sendika bürokrasisi, aylarca fabrika işgali yapan SEKA işçilerinin iradesini kırıp yarı yolda bırakmıştı. Sendikal bürokrasi, başkentin göbeğinde çadır kurarak “Ölmek var dönmek yok” diyen Tekel işçisini de yarı yolda bırakırken, özelleştirmelerin faturaları hep işçilere ödettirildi. İşçi sınıfı bu yaşananlardan öğrenerek dersler çıkarıp sırtında taşıdığı birçok urdan da kendi yolunu çizip kendi politik inşasını tamamlayıp kurtulacaktır.

Krizin faturasını yaratanlar ödesin.

Özelleştirme değil kamulaştırma.

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni.

Tarihi kürtaj oylamasında zafer kadınların

0
Arjantinli kadınlar, kürtajın yasallaştırılmasına yönelik mücadelelerinde zafere bir adım daha yaklaştı. Meclisin alt kanadı, kadınlara devlet hastanelerinde ücretsiz kürtaj hakkı verilmesini içeren yasa tasarısını kabul etti.

Flormar: “Hiçbir fondöten kapatamaz işçi düşmanlığını”

0

Bu cümle, sendikalaşmanın önemini ve kadın işçilere yapılan ayrımcılıkla mücadelenin gereğini sonuna kadar anlamış olan Flormar işçisi kadınların sloganlarından biri. 9 Haziran günü ziyaret ettiğimiz kadın işçiler, direnişin 26. gününde hâlâ ilk günkü gibi kararlı olduklarını gösterdi.

İşçiler, kadın işçi sayısının bu kadar yüksek olmasının, kadınlara daha az ücret verilmesi nedeniyle olduğunu açıkça söylüyor. 12 saat çalışan, bazı günler molaya dahi çıkmasına izin verilmeyen ve çalıştığı süre ile yaptığı iş ne olursa olsun asgari ücret alan işçiler, bu şartların iyileştirilmesi için sendikalı oldu. Sendikayla masaya oturmaktan kaçmak isteyen Flormar ise çözümü işçileri çıkarmakta buldu. Ayrıca, işçilerin bu dönemde de kadın olmaları ön plana çıktı ve işverenler ile vardiya amirleri tarafından özel hayatları üzerinden tehdit edildiler. Çoğu ortalama 10 yıldır Flormar’da çalışan işçiler artık bu sorunların çözümünün dayanışmadan ve sendikalaşmadan geçtiğinin farkında. İşe kısa süre önce başlamış kadınlar da, direnişe katılmadıkları halde gelecekte aynı sonuçla karşılaşacaklarının bilincinde. Molalarda dahi erkeklerden önce iş başına geri çağrılan Flormar işçisi kadınlar, bu ayrımcılıkla ve işçi düşmanlığıyla mücadelenin tek yolunun işçi dayanışması olduğunu biliyor. Kazanacaklarına dair umut ve kararlılıkla henüz sendikaya üye olmamış arkadaşlarını da üye olmaya çağırıyorlar.

Görüldüğü üzere, grev yasaklarını sağladığı gerekçesiyle kaldırılmayan OHAL koşullarında dahi, gerçek bir işçi bilinciyle ve direniş örgütlenmesiyle karşılaşabiliyoruz. Flormar işçileri, bu koşullar altında dahi örgütlenerek sendikalaşma ve kadın mücadelesi için kararlı duruşlarıyla tüm emekçilere örnek oldu. İşe geri alınma, eşit işe eşit ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talepleri yerine getirilene kadar asla direnişten vazgeçmeyeceklerini bizlere gösterdiler ve bu duruşlarıyla işçi ve kadın dayanışmasında hepimize umut oldular.

Kurtarılan servetler ve gemide batanlar!

0

Demirören’in, Aydın Doğan’ın patronu olduğu Doğan Medya’yı Ziraat Bankası’ndan aldığı kredilerle satın alması, Yıldız Holding patronu Murat Ülker’in 6 milyar dolarlık borcu için 10 banka ile masaya oturması ve Doğuş Holding patronu Ferit Şahenk’in 23,8 milyar liralık borcu için bankalarla yeniden yapılandırma görüşmelerine başlamasının ardından benzer bir adım da Ünal Aysal’dan geldi. Aysal’ın borç yapılandırma talebinin gerekçesi ise aldığı 700 milyon dolarlık kredinin geri ödemelerinde zorluk yaşaması oldu.

Malum yılın başında Murat Ülker, 6 milyar doları bulan borcu için kamu bankalarının da olduğu 10 banka ile masaya oturdu. Ancak Ülker’in Türkiye’deki şirketi Yıldız Holding’in borçlarını yapılandırırken, aynı zamanda İngiltere merkezli ortağı Pladis’e tüm hisselerini satması tartışma yarattı. Yani Ülker servet transferi mi yapıyordu? Ülker’de olduğu gibi Doğuş ve diğer holdingler de yine kamu bankalarının da dahil olduğu havuzdan çekilen kredilerle borçlarını yapılandırmak isterken aynı zamanda devasa borçlarını memlekete miras bırakmaya çalışıyorlar.

Yılbaşından bu yana %6,7 büyüyen kredi hacmini artık kamu bankaları sürüklüyor. Kamu bankalarının yıllıklandırılmış kredi genişlemesi %30’lara yaklaşırken, özel bankalarınki %10’a düştü. AKP, reel sektörün derinleşen borç krizini bir süredir KGF’yi (Kredi Garanti Fonu) yoğun kullanarak aşmaya çalışıyor. Bunun için de riskli bir adım atıldı ve Hazine devreye sokuldu. KGF şirketlere kefaletle destek olurken, Hazine’nin de KGF’ye destek olmasının önü açıldı. Bunun çalışanlar için şöyle bir yanı var: Hazine, yani vergisini ödeyen “millet”, geri ödemeleri risk taşıyan bu borçları üstlenmiş oluyor. Hem de bütçe dışı.

İki gün önce KGF’de 35 milyar liralık bir bütçe açıldı. Hazine ile imzalanan protokole göre şirketlerin kullanımına açılan yeni paketin tutarı bu. İşletmeler bu paketteki kredileri, 1 yılı geri ödemesiz 5 yıl vadeli kullanacak. Yani ek tutar, özel bankalardaki sorunlu kredilerin kamu bankalarına taşınarak kamunun sırtında yapılandırılması için değerlendirilecek. Bu fonun ilk icraatlarından birisi devletin 30’un üzerindeki şehir hastanesine 25 yıl kira ödeme garantisi oldu. Yani devletin 30 milyar dolarlık bir kira yükümlülüğü var! Milletin cebinden beş kuruş çıkmayacak derken, 25 Haziran’la birlikte aslında yüzlerce milyar lira çıkacak.

AKP rejiminin ülkeyi derin bir resesyonun, borç krizinin eşiğine getirdiği görülüyor. Geçen 10 yıl içinde rejim, merkez ülkelerin küresel finans sisteminin çöküşünü engellemek için başlattıkları düşük faiz, parasal genişleme politikalarının yarattığı ucuz ve bol kredi dalgasından yararlandı. Ancak dünya şimdi bu genişleme politikasını terk ediyor. Daha önemlisi özel sektör borçları hızla arttı, cari açık büyüdü. Türk Lirası’nın kaybı Ocak başından bu yana %20’yi geçti. Ocak sonundan bu yana borsa yaklaşık %15 geriledi. Enflasyon hızlanıyor.

Seçimlerden sonra Türkiye’yi yönetecek olanlar, borçların çevrilmesi, ihracat malları üretimi için gerekli finansmanı, ülkenin enerji gereksiniminin karşılanması için gerekli dış kaynak girişini canlandırmak için faizleri yükseltmek zorunda kalacaklar. Bu da özel sektörde iflaslar, buna bağlı olarak işsizliğin hızla artışı ve/veya toplu işten çıkarmalar ile sonuçlanabilir. Bunun birlikte ekonomide toplam talep gerileyecek, ekonomik küçülme ve hatta depresyon düzeyine gerileme yaşanması muhtemel olacak.

Halbuki bu krizin sorumlusu emekçiler olmadığı gibi, bu borçları ödemek zorunda olanlar da bizler değiliz. Derhal işletme defterleri emekçi halkın denetimine açılmalı, planlı bir ekonominin temeli kurulmalıdır. İşten atılmalar yasaklanmalı, patronları kurtaran kredilere son verilmelidir.

Neden Kurucu Meclis?

0

Bizler uzunca bir süredir Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu dönemde, Kurucu Meclis sloganının oldukça önemli bir yere oturduğunu belirtiyoruz. 24 Haziran baskın seçimine doğru giderken bu sloganın önemini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Neden mi Kurucu Meclis? Çünkü başkanlık rejiminden çıkışın, demokratik ve sosyal bir yönetim sisteminin oluşturulmasının yegâne yolu Kurucu Meclis’ten geçmekte.

Toplumun geniş kesimlerinde Tek Adam rejiminden çıkış, uğruna mücadele edilmesi gereken bir husus olsa da burjuva muhalefet bu mücadeleyi sandıkla sınırlamanın, Erdoğan’ın yerine “yeni bir başkan” seçtirmenin ve işçi ve emekçileri demokratik hayallere sürüklemenin peşinde. Utangaç bir şekilde “parlamenter sistemi yeniden kuracağız” söylemlerinin ardından yatan da bu. Sanki eski sistem demokratikmişçesine…

Unutmayalım, başkanlık rejimi, tek başına Erdoğan’ın uygulamaya koyduğu bir plan değil. Burjuvazinin, kapitalist sistemin krizine cevap üretmek adına geliştirdiği, tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza dönük ortak bir saldırı planı… Dünyadaki diğer örnekleri de bunu doğrular nitelikte.

Tam da bu nedenlerle, Tek Adam rejimi tarafından demokratik haklarımıza dönük yoğun bir saldırı mevcutken, ekonomi derin bir krize doğru sürüklenirken, iş güvencemiz ortadan kalkmış, ekmeğimiz her geçen gün biraz daha küçülürken, her gün bir kadın erkekler tarafından öldürülürken geleceğimizi “kötülerin iyisine” teslim etmek yerine, demokratik ve sosyal bir rejimin inşası yolunda seferber olmak durumundayız.

Bizler bu mücadelenin yolunun Kurucu Meclis’ten geçtiğini düşünüyoruz. Barajsız seçimler yoluyla; sendikaların, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin, işçi ve emekçilerin, kadınların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin dahil olacağı, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımızı garanti alına alabileceğimiz, işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasayı hazırlayacağımız bir Kurucu Meclis…

Dışa bağımlılığın ülke ekonomisini çöküşe sürüklediği bir dönemde, emperyalizmden kopuş ve merkezi planlı bir ekonomik sistem kurmak adına bağımsız bir Kurucu Meclis…

Geleceğimizi bir avuç oligarkın, patronun ellerine terk etmektense, kendi ellerimize almak, seferber olmak için egemen bir Kurucu Meclis…

İçinde bulunduğumuz koşullarda, ancak bu yolla başkanlık rejiminden çıkışın temelini yaratabilir, birbirlerine sıkıca bağlı demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerimize cevap üretebilecek, gerçekten bağımsız, demokratik ve sosyal bir rejimin inşasının önünü açabiliriz.

İşsizlik nasıl bitirilir, nasıl önlenir?

0

Öncelikle yaygın bilinen bir yanlışla başlayalım: İşsizlik, kapitalizmin bir anormalliği değil, onun bir sonucudur. Kapitalizm, çalışanların ücretleri üzerinde sürekli olarak aşağı doğru bir basınç yaratabilmek için işsizliği yaratır ve kullanır. Ücret zammı talep eden bir işçiye, “şartları beğenmiyorsan işi bırakabilirsin, dışarıda aynı işi daha az ücretle yapacak bir dolu insan var” diyebilmenin olanağını yaratmak, kapitalizmin doğasında vardır. Bu sebeple işsizliğe karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleden ayrı ve kopuk olarak düşünülemez.

Bizim önerimiz işlerin paylaştırılması şeklindedir. İşçilerin birçoğu bırakalım 8 saati, yarım günü bulan fazla mesai şartlarında çalışıyorlar. Bu karşılıksız yoğun çalışma temposu, ücretlerde herhangi bir kesilme yaratılmaksızın bölüştürülebilir. 24 saatlik bir işgünü, 6 saatlik 4 vardiyaya bölünebilir. Bu hem çalışan kitlelerin kendilerine ve çevrelerine vakit ayırmalarının olanaklarını yaratacaktır hem de işsizliğin sonlandırılmasını sağlayacaktır.

8 saatlik işgünü talebiyle mücadele eden işçilerin sloganı şuydu: 8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat özgür zaman. Bu yaklaşık olarak 150 sene önceydi. Bugün ise üretim teknolojilerinin bir hayli gelişmiş olduğu bir aşamadayız; üretimin her aşaması büyük bir hız ve dinamizm kazandı. İşçi eskiden birim zamanda 5 üretirken, artık 10 üretir oldu. Ancak bu ne ücretlere ne de mesai saatlerine yansıdı. Bunun nedeni de kapitalizmin maksimum kârı amaçlayan altyapısı oldu.

Ancak kâr değil insan odaklı bir planlı ekonomik sistemle beraber, 6 saatlik işgünüyle son derece refah yaşam şartlarına sahip olunabilir. Bu, bugün itibariyle bir potansiyel olarak mümkün. Böylece yeni sloganımız da 6 saat iş, 8 saat uyku, 10 saat özgür zaman olabilir.

Kapitalizmde kronik bir çehre kazanan işsizlik sorununun bir ayağı daha var: İşten atmalar. Bu, doğrudan doğruya işçilerin mücadele ederek kazandıkları mevzilerle ilgili bir problem. Zira hükümetin, herkese iş garanti eden bir sosyal programı olmadığı için, işten atmalar daha da yakıcı bir hal alıyorlar. Bizim bu konudaki önerimiz de işten atmaların yasaklanmasıdır. Hiçbir patronun, sendikalaştığı, iş sözleşmesi veya ücret zammı talep ettiği için bir işçiyi işinden ve aşından etme hakkı yoktur.

İşten atmaların yasaklanması ve 6 saat 4 vardiya sistemiyle iş yükünün hafifletilip işsizliğin sonlandırılması, işçilerin hayatlarını korumak ve ileri taşımak noktasında bugün itibarıyla dört kolla sarılabilecekleri talepler olarak aciliyetlerini korumaktadır.

Tarihte bu ay: 7 Haziran 2015 genel seçimleri

0

7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen genel seçimler sonucunda AKP %40,9, CHP %25,0, MHP %16,3, HDP %13,1 ve SP %2,1 oy aldı. Böylelikle Erdoğan’ın başkanlık isteği geciktirilmiş, AKP tek başına iktidar olamamış ve HDP barajı geçmişti.

Seçim sonuçlarının ardından koalisyon kurulmadı. 1 Kasım 2015 tarihinde tekrar seçim yapıldı. Ancak 7 Haziran’dan 1 Kasım’a uzanan 5 ay, yaşadığımız en uzun beş ay olacaktı.

17 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kürt Açılımını başlatan Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını söyledi. 20 Temmuz gününde Urfa’nın Suruç ilçesinde Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan gençlere yönelik IŞİD’in canlı bomba saldırısında 33 genç öldü. İki gün sonra PKK’nin Ceylanpınar saldırısını üstlenmesi ile birlikte TSK’nin operasyonları hızlandı. 11 Ağustos’ta Erdoğan, çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığını açıkladı. 5 Eylül’de Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Çatışmada 20’ye yakın sivil öldü. 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 askerin ölüm haberinin gelmesinin ardından Erdoğan “400 vekil verilseydi bunlar olmazdı” dedi. 10 Ekim’de Ankara’daki “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”nde iki canlı bomba saldırısı oldu. Yaralılara müdahale etmek için koşanlara polis biber gazı sıktı. Ankara’da 102 kardeşimiz öldü.

2015 yılının Haziran ayında İşçi Cephesi gazetesinin manşeti “İşçi ve Halk Düşmanı AKP yenildi” demekteydi. Temmuz-Ağustos sayısında ise manşet “Erdoğan Başkanlık Rejiminden Vazgeçmiyor: Neoliberal başkanlık rejimi çöpe!” diyordu. Gazete AKP’nin gerçekten yenilene kadar her şeyi deneyeceği ifade ediyor ve zaferin ancak bir işçi-emekçi alternatifi ile garanti edilebileceğini yazıyordu. Tekrar seçimin henüz ilan edilmediği Eylül sayısının manşeti “Barajsız seçim, Kurucu Meclis, demokratik anayasa, işçi-emekçi hükümeti” oldu. Tekrar seçimin kesinleştiği Ekim sayısı ise, savaşa ve başkanlık rejimine karşı HDP’ye oy çağrısı yapıyor; “Kapitalizmden ve baskı rejiminden kopuş için: Kurucu Meclis ve işçi-emekçi hükümeti” diyordu.

Seçim sonrasındaki manşet “7 Haziran’dan 1 Kasım’a 700 ölü! Korku ve Umutsuzluğun Zaferi!” iken gündem yazısı şu sözlerle tamamlanıyordu: “…insanlık kendi önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. Çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Maddi koşullar uygun ama değiştirmezsen değişmez. Ve evet, son sözü hep mücadele edenler söyler.”

Seçim gündemleri; kadınlar bunun neresinde?

0

Her seçim döneminde pek tabii kadınlar hatırlanıyor, hatta bu sefer bir kadın cumhurbaşkanı adayımız bile var. Meral Akşener, siyasette yeni bir kadın değil. Biraz hafızayı tazeleyelim; 54. hükümetin 1996’daki Susurluk kazası sonrası içişleri bakanlığı görevinden istifa eden Mehmet Ağar’ın yerine o görevi üstlenerek İçişleri Bakanı olan bir kadın! Kendisi bir kadın olarak erkek egemenliğinin birçok sonucuyla yüz yüze kalmış olabilir, ancak yine de siyasi arenada kadınların temsilcisi olduğunu söylemek mümkün değil. Zira temsiliyet politik programla ilintili bir şey. Kendisi Türkiye’de kadınların sorunlarından bahsetmek şöyle dursun, mümkün oldukça evde yemekleri kendisinin yaptığını belirterek ne kadar “makbul bir kadın” olduğunu kanıtlama derdinde.

Erkek adaylarımızdan Muharrem İnce ise meydanlarda gürleyerek seçim yarışını gayet “erkekçe” yürütüyor. Rakiplerini “erkekçe dövüşmeye” çağıran İnce, daha sonra “Dil sürçmesiydi. ‘Yiğitçe dövüşelim, mertçe dövüşelim’ diyecektim” diyerek kendini tekzip etti (!) Ancak mesele sadece üslup değil; İnce ezilen, sömürülen toplumsal grupları temsil eden hareketin taleplerini alanlara taşımadığı sürece eksik kalmaya devam edecek.

Kadınlar kaybederse tüm sınıf kaybetmiş olur

AKP’nin 16 yıllık alameti farikalarından biri, kadınları oy deposu olarak görmenin ötesinde onlara toplumsal bir rol yüklemek oldu. Öyle ki 10. kalkınma planında “toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için aile kurumunun korunarak statüsünün geliştirilmesi (…) temel amaçtır” şeklinde politik programında kadınları aile içinde tarif etti. Ev işlerini, hasta bakma, çocuk doğurma ve büyütme ve benzeri işleri kadınlara bedavadan yükledi. Dahası bu işleri aksatmadan yapabileceği ucuz ve esnek işler tarif etti: Kısmi süreli, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici süreli, uzaktan, çağrı üzerine veya evden çalışma şekillerinde tanımlanabilecek esnek çalışma biçimleriyle kadınların kolaylıkla işten çıkarılabilen ya da kayıtdışı çalıştırılan işçiler olmaları için zemin hazırladı. Tüm bunlarla, erkek işçiler için de esnek ve güvencesiz çalışmanın temellerini oluştururken, kadınların çalışma yaşamındaki dezavantajlı konumuyla onları daha da güçsüzleştirerek şiddet kıskacına hapsetti.

Kadınlardan başlayarak emekçi sınıfın tamamını güvencesizliğe mahkûm eden bu neoliberal dalganın yıkımı karşısında eşitlikçi, özgürlükçü bir yeni toplumsal düzen inşa etmek için toplumsal cinsiyet ayrımcılığıyla savaşan sınıf seferberliğini biz örmek zorundayız. Pekiyi, bu seferberliğin hedefinde neler olmalı? Başka bir deyişle, kadınlar ne istiyor? Kadınlara özgü görülen ev içi sorumlulukların çözümü için kamu politikalarının (ücretsiz kreş, gündüz bakımevi, hasta ve yaşlı bakımevleri gibi merkezlerin) hayata geçirilmesi; kadınlar için çalışma hayatında sosyal güvencenin olduğu ve erkek işçilerle eşit ücretlerin verildiği çalışma koşulları yaratılması; ücret kesintisi olmaksızın kadın ve erkeğe eşit ebeveyn izni düzenlemesi; işyerlerinde, mahallelerde kadınlara yönelik şiddet ve tacizde kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının yaratılması. Bakalım 24 Haziran’da halktan oy talep eden adaylar bunlardan bahsedecekler mi?

İnsanca yaşam için insanca ücret!

0

Hayat daha pahalı, emek daha ucuz… Ocak ayından Mayıs’a, yani sadece dört ay içinde bile yoksulluk sınırı 200 TL artı. Türk lirası döviz karşısında değer kaybetmeye devam etti. Fiyatlar, ücretler karşısında hızla yükseldi. Artık daha yoksuluz! Bu sonuca, AKP’nin büyük iştahla sürdürdüğü neoliberal politikaların sonucunda geldik. Üstelik daha kötüsüne doğru hızla sürükleniyoruz. Açlık sınırının altında kalan ücretlerimizle bir ekonomik krizle karşı karşıyayız.

Bu koşullar altında seçimlere giren bir ülkede, işçi ve emekçilerin gittikçe kötüleşen durumuna ilişkin çözümlerin konuşulmasını beklersiniz, değil mi? Oysa bizlerden çok patronların bekası konuşuluyor. Bizlerin en temel talep ve ihtiyaçlarımızın ise birer vaatler politikasına indirgenmesine tanıklık ediyoruz yeniden. Milyonlarca işçi ve emekçinin insanca yaşam talebine; asgari ücrete, emekli maaşlarına, yaşlılık aylığına yapılacak kısmi zam ve ikramiye vaatleriyle cevap veriliyor.

Hiçbir vaat ise işçi ve emekçilerin durumunda gerçek bir iyileşme sağlayacak bütüncül ve kalıcı bir düzenlemeye işaret etmiyor. Neticede, yüksek enflasyona sahip ve satın alma gücünün aydan aya hızla eridiği Türkiye gibi ülkelerde, ücretlerdeki kısmi artışlar göz bile boyayamayacak hızda değer kaybediyor.

Oysa çok temel bazı düzenlemeleri hayata geçirerek işçi ve emekçilerin hayat pahalılığı karşısında mücadelesine bir cevap üretebilmek mümkün.

Yoksulluk sınırının üzerinde bir asgari ücret!

Öncelikle, bir emekçinin asgari ücretinin, kendisinin ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek insanca yaşam düzeyine çıkarılması gerekiyor. Bu açıdan asgari ücret belirlenirken, dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması ile konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu aylık harcamalarının toplamı dikkate alınarak oluşturulan yoksulluk sınırı göz önünde tutulmalıdır. Asgari ücret bu ihtiyaçlardan hareketle sendikalar tarafından belirlenmeli ve vergiden muaf tutulmalıdır.

Ücretlerde enflasyon oranında otomatik artış!

Ancak bu tek başına yeterli değil. Özellikle Türkiye gibi hızlı enflasyon artışına sahip ülkelerde ücretler enflasyona göre oynak merdiven sistemiyle ayarlanmalıdır. Yani ücretlerin, tüketim mallarındaki fiyat artışı oranında otomatik olarak artırılması sağlanmalıdır. Böylelikle alım gücü düşmeyecek, ücret aydan aya erimeyecektir.

Fiyat denetim komiteleri

Bununla eşgüdümlü olarak, fiyatlar üzerinde de denetim sağlanmalıdır. Aksi durumda, özelikle gıda ürünlerinde görülen fiyat ayarlamaları sonucunda ücretli çalışanların satın alma gücü düşmeye başlar. Bu sebeple halk fiyat denetim komiteleri oluşturulmalıdır.

Emekçilerin ücretlerinde gerçek bir iyileşme ancak bu üç ayaklı düzenleme sağlandığında elde edilebilir. Ve ancak bu garanti edilerek, artan yoksulluk ve kapıya dayanan kriz karşısında bedel ödeyenlerin işçiler ve emekçiler olmasının önüne geçilebilir. Aksi durumda kemer sıkma politikalarının ağır sonuçlarıyla, ücretlerdeki kesintilerle karşı karşıya kalacağımızı öngörmek hiç zor değil. Ancak bu tek başına bir niyet sorunu değil, bir tercih sorunudur.

Bu borcu neden biz ödeyelim ki?

0

Türkiye’de herkes borçlu. 30,1 milyon kişi her gün bankalara olan borcunu ödeyebilmek için çalışıyor. İyi ama aynı zamanda Türkiye de uçan kuşa borçlu. Önümüzdeki bir yıl içinde yakın vadeli borçlarını çevirebilmek için ülkenin 40 milyar dolarlık cari açığıyla beraber, en az 215 milyar dolar para bulması gerekiyor. Yoksa iflas edecek memleket.

Ekonomi, üretimden tüketime her yanıyla borca ve dış finansmana bağımlı. Milyonların, hayati ihtiyaçlarını giderip gideremeyeceği, krediye yani borca ulaşıp ulaşamayacağına bağlı. Bu borç sarmalı bir girdap gibi emekçi yığınları içine almış durumda anlayacağınız.

Son 10 yılda paramız dolara karşı yaklaşık 4 kat değer kaybetti, 14 Nisan 2017’den bu yana ise beşte bir oranında değersizleşti. Peki, bu ekonomik yıkımın sorumlusu kim?

Emperyalizmin en saldırgan biçimi olan neoliberal politikalar, bu politikaların bayraktarı olan 12 Eylül askeri cuntası ve bu politik hattı kesintisiz sürdüren Türk sağcılığının tüm renkleri olmadan bu yıkım anlaşılabilir mi?

Şüphesiz tarih bir gün bu günlerin anahtar kelimelerinin esnek çalışma, taşeron, özelleştirme, kentsel dönüşüm, muhafazakârlık ve piyasanın mutlak hâkimiyeti olduğunu yazacak.

Neler yapılırdı neler…

Elbette bu yıkımdan en başta 16 yıldır kesintisiz yöneten politik iktidar sorumlu. Zira dış borç, AKP iktidarları döneminde, işçi sınıfından toplumun tepesindeki bir avuç asalağa devasa bir servet aktarılmasında ve toplumsal eşitsizliğin görülmemiş seviyelere ulaşmasında hayati bir rol üstlendi.

Dış borç afyonuyla ekonomik büyüme sanrısı yaratanlar, 16 yıl sonra artan bağımlılık ilişkileri ve kırılganlıklarıyla yalnız memleketi değil, tüm hayatımızı çöpe atmış durumdalar.

Bir düşünün, Marmaray 5 milyar dolara, Yavuz Sultan Selim Köprüsü 3 milyar dolara, Avrasya Tüneli 1,3 milyar dolara mal oldu; üçüncü havalimanı yaklaşık 35 milyar dolara yapılıyor. Bütün bunlar dünyanın en yüksek faiz oranları ödendiği için ülkemize giren dış kaynakla gerçekleştiriliyor. Üzerinden geçmeyenlere ödettirilen vergilerle inşa edilen yerli ve milli “Çılgın Projeler” geleceğimizi ipotek altına alıyor.

Son 10 yılda ödediğimiz dış borç ve faiziyle kaç okul, kaç hastane yapardık değil mi? Hem böylece hasta garantisi vererek şehir hastanesi inşa ettirmemize de gerek kalmazdı.

Büyük bir altüst oluşun eşiğindeyiz, kriz alametleri olağanüstü yıkıcılığıyla kapıda bekliyor. Sorun, AKP iktidarları döneminde ihaleler, teşvikler ve hibelerle olağanüstü kârlar yapan Türk burjuvazisine aktarılan bu dış borçların bedelini kimin ödeyeceğinde düğümleniyor. Hiç kuşku yok ki, burjuvazi olası bir yıkım halinde bu bedeli olağanüstü vergiler, zamlar, sefalet ücretleri yoluyla işçi sınıfına ödetmek niyetinde.

Bir yol ayrımının eşiğine geliyoruz, farkındasınız değil mi? Mevcut düzene dokunmaksızın ilerlemek ve “refah devleti” günlerine ulaşılacağını ummak beyhude.

Bu yol ayrımı, ülke içinde yaratılan kaynakların nasıl kullanılacağı sorunuyla yakından ilişkili. Yağmalarcasına bize ait olanların yurtdışına kaçırılışına izin mi vereceğiz, yoksa planlı bir ekonomi temelinde ve işçilerin kontrolü altında toplum refahını artırmaya dönük olarak kullanılmasına mı yöneleceğiz?

Bir an düşünün: Beyaz eşyada bile bulunan Özel Tüketim Vergisi, lüks konutlarda neden yok?

İş insanlarının yüz milyonlarca liralık vergi borçları neden tek kalemde affediliyor?

Kaliteli bir eğitim alabilmek için neden korkunç rakamlar ödemek zorunda olduğumuz özel okullara mahkûmuz?

Ve en önemlisi, OHAL sürecinde neden grevlere izin verilmiyor?

Anlayacağınız, olası bir yıkım halinde borçları reddetmeliyiz. Ancak bunun için bankaların ve finansın demokratik bir kontrol altında kamulaştırılması, sermaye çıkışlarının önlenmesi için dış ticaretin devlet tekeline alınması kaçınılmaz. Böyle bir radikal program ise ancak işçi sınıfının iktidarı ve denetimi altında uygulanabilir ve ülkeyi düzlüğe çıkarabilir.

Saray ülkeyi felakete sürüklüyor… Çözüm seferberlikten geçiyor!

0

Saray ittifakının “baskın seçim” kararının ardından ittifak görüşmelerinin son şeklini almasıyla 24 Haziran seçimlerine iki ana burjuva kampın ön plana çıktığı bir atmosferde giriyoruz. Bir tarafta RTE önderliğinde Tek Adam rejimini güvence altına almaya çalışan “Cumhur ittifakı” yer alırken, diğer tarafta “parlamenter sisteme geri dönüşü” hedeflediğini açıklayan “Millet ittifakı” yer alıyor. Bu iki ana kampın dışında, HDP parlamento seçimlerine tek başına katılarak yüzde 10 barajını aşmayı hedeflerken, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir buçuk yıldır tutuklu bulunan Demirtaş’ın adaylığıyla giriyor.

“Cumhur ittifakının” seçimlere öne çekmesindeki temel amaç, yaklaşan ekonomik kriz öncesinde muhalefeti hazırlıksız yakalayarak seçimleri kazanmak ve çürümüş iktidarını sürdürebilmek için zaman kazanmaktı. Ne var ki, seçimlerin öne çekilmesi “Cumhur ittifakının” sorunlarını çözmüşe pek benzemiyor. Seçimlerin erken tarihe alınması ekonomik kriz dinamiklerinin de aynı şekilde öne çekilmesiyle sonuçlandı ve TL’nin döviz karşısında olağanüstü değer kaybında yansımasını buldu. Ülkenin toplam dış borcu 400 milyar dolar ve dış ticaret açığı 50 milyar dolar civarındayken, dövizdeki bu dramatik artış kaçınılmaz bir şekilde şirket ve banka iflaslarına, dolayısıyla işten çıkarma dalgasına ve kamuda sosyal kesintiler anlamına gelecek. Erdoğan ve AKP’nin 16 yıldır uyguladığı ekonomi politikalarının ülkeyi ekonomik felakete sürüklemiş olduğu artık tamamen açıklık kazanmış durumda.

Bu durumun bilincinde olan Saray şürekâsı tüm yetkiyi Cumhurbaşkanının elinde toplayarak baskıcı ve işçi düşmanı rejimi koruma altına alma gayretinde. Bunun karşısında “Millet ittifakını” oluşturan partiler ise bir yandan demokratik ve ekonomik haklara ilişkin cömert vaatlerde bulunurken, diğer yandan da yerli ve uluslararası sermayeye Erdoğan’dan sonra “düzenli geçiş”i kendilerinin sağlayacağının güvencesini verme gayreti içerisindeler. Ne var ki, sürüklenmekte olduğumuz ekonomik kriz, böylesi “cömertliklere” olanak tanımamakta. Seçimlerin ardından gelecek olan hükümet ya IMF’nin kemer sıkma reçetesini uygulayacak ya da krizin faturasını onun asıl sorumlusu olan sermayeye ödeterek emekçi halk lehine acil ekonomik önlemler almak zorunda kalacaktır. Yerlilik ve millilik söylemlerinin havada uçuştuğu bu dönemde hem “Cumhur ittifakının” hem de “Millet ittifakının” IMF’nin kapısını çalarak krizin faturasını emekçi halka ödeteceğine dair hiçbir şüphe duymamamız gerekir.

İçinden geçtiğimiz dönemin yakıcı sorunu, hem seçimlerde hem de onu aşacak şekilde demokratik ve sosyal taleplerimize ilişkin sermayeden bağımsız bir işçi-emekçi seçeneğinin yükseltilememiş olmasıdır. Bu tablonun sorumluluğu böylesi bir seçeneği yükseltmek yerine düzen partilerinde siyaset yapmayı tercih eden sendika önderliklerinin ve sınıf işbirlikçisi sol-sosyalist hareketlerin üzerindedir. Bu durum, ülkeyi bir deli gömleğine hapsetmeye çalışan baskıcı Tek Adam rejiminden ve emekçi halkı bir ekonomik felakete sürükleyen kapitalist düzenden kopuş alternatifinin görünür kılınmasını engellemekte. HDP ise sınıf ekseninden yoksun ve işçi emekçi kitlelerin sınıf seferberliğinden uzak duran tutumuyla bu açığı kapatmaktan bir hayli uzak. Bununla birlikte, bir işçi-emekçi ittifakının bulunmadığı koşullarda, Tek Adam rejiminin durdurulması ve Kürt halkının demokratik taleplerinin görünür kılınması amacıyla seçimlerde HDP’nin ve Demirtaş’ın desteklenmesi büyük önem taşımakta.

Seçim sonuçları ne olursa olsun, mevcut ekonomik ve politik kriz koşullarında yeni kurulacak hükümet istikrardan yoksun, zayıf bir hükümet olacaktır. Rejimin baskıcı ve işçi düşmanı uygulamaları karşısında demokratik ve ekonomik haklarımızın savunusu için seferberliklere hazır olmalıyız.

Sosyalistler ve HDP: Aday olsak da mı olmasak, olmasak da mı olsak?

0

Veli Saçılık, Candan Badem, Erkan Baş ve Barış Atay’ın HDP’den milletvekili adayları olmaları, sosyalistlerin seçimler ve seçim ittifakları üzerine olan taktiklerini bir kere daha tartışmaya açtı. Bizim bu konuyla ilgili olarak canla başla savunulmasını önerdiğimiz temel olarak üç ilkemiz var:

1.) İşçi sınıfı, her ne kadar çeşitli yalanlarla yabancı sınıf programlarının kuyruğuna eklemlenmeye çağrılıyor olsa da, örgütsel ve politik bağımsızlığını sağlamalı ve korumalı. İşçi sınıfı hareketinin bağımsızlığı, bizim tartışmaya dahi açmayacağımız denli önemli bir şarttır. Emekçiler kendilerini emekçi olmaları üzerinden ifade etmeli ve başka hiçbir sınıfın gündemi onlara dayatılmamalıdır.

2.) HDP, bizim Halk Cephesi olarak adlandırdığımız yapılara uygun bir parti profiline sahiptir. Yani içerisinde işçiler ve emekçilerle birlikte, işverenler ve toprak ağaları da mevcuttur. Sosyalistlerin bu partiden aday olmaları, Türkiye işçi hareketinin bağımsızlığına ket vurmakta; daha da önemlisi devrimci ve bağımsız bir Türkiye işçi hareketinin yaratılmasını erteleyici bir işlev görmektedir. Kürt ve Türk işçilerinin çıkarları, onların patronlarıyla aynı partide yer alarak savunulamaz. Türk sosyalistlerinin görevi “ağabeylik” yaparak Kürt hareketini “sola çekmeye çalışmak” değil, Türkiye’de ciddi ve somut bir alternatif olacak olan bağımsız ve birleşik bir işçi hareketi yaratmaktır.

3.) Türk sosyalistlerinin görevlerinden birisi, elbette ezilen ulus hareketiyle koşulsuz bir şekilde dayanışmaktır. Bu dayanışmanın biçimi EYLEM BİRLİĞİ’dir. Kürt özgürlük hareketiyle demokratik hakların savunulmasında, anadilde eğitimin tesis edilmesinde, kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmede, kürtaj hakkının yasalaştırılmasında, medyaya uygulanan sansürün kaldırılmasında ve benzeri birçok konuda eylem birliği yapılabilir, yapılmalıdır. Ancak eylem birliği ile HALK CEPHESİ’ni birbirlerine karıştırmamak lazım. Eylem birliği spesifik bir gündem üzerine birleşmek ve bayrakları birbirlerine karıştırmamaktır. Halk Cephesi proleter olmayan sınıf unsurlarıyla aynı örgütsel ve programatik zemin üzerinde kaynaşmaktır. Biz ayrı yürümeyi ama beraber vurmayı öneriyoruz.

Son olarak şu ifade edilmelidir: İDP olarak HDP’ye ve Demirtaş’a oy çağrısı yapıyoruz. Buna, HDP’nin siyasal programının burjuvaziye göz kırpan taraflarından dolayı ELEŞTİREL OY diyoruz. Bizim oyumuz HDP’nin tabanındaki Kürtlerin, işçilerin, emekçilerin, yoksulların mücadelesinedir. Onları arkadan bıçaklamaya fırsat arayan Kürt işverenlerine ve toprak ağalarına değil.

La Turquie et les élections du 24 juin : le gouvernement d’Erdogan entraîne le pays dans la catastrophe. La seule issue est la mobilisation !

0

Après des négociations laborieuses, la position du gouvernement, à savoir des ” élections rapides ” qui se tiendront le prochain 24 juin dans un contexte où deux camps bourgeois principaux sont en conflit, a prévalu. D’une part, il y a une “Alliance Publique” qui tente de maintenir le régime sous la direction d’Erdogan. D’autre part, il y a l'”Alliance Nationale” qui vise à revenir au système parlementaire.

À côté de ces deux domaines principaux, le HDP (Parti democratique du peuple), une alliance politique pro-kurde, vise à dépasser 10 % du seuil électoral pour participer aux élections législatives. Pour les élections présidentielles, le HDP a nommé comme candidat le leader kurde Selahattin Demirtaş, qui a été en prison pendant 15 ans.

L’objectif principal de l'”Alliance Publique” réactionnaire d’Erdogan était d’organiser rapidement les élections pour prendre l’opposition par surprise, avant que la crise économique ne s’approche et de gagner du temps pour maintenir son pouvoir en déclin. Cependant, la tenue des élections anticipées (les élections devaient avoir lieu en 2019) ne semble pas résoudre les problèmes d’Erdogan. La dynamique de la crise économique a également été anticipée et cela s’est traduit par la dépréciation extraordinaire de la lire turque par rapport aux devises étrangères. Compte tenu de la dette extérieure totale de 400.000 de dollars et du déficit du commerce extérieur de 50.000 de dollars, cette dévaluation drastique de la monnaie entraînera inévitablement des faillites d’entreprises et de banques, ce qui ouvrira la voie à une vague de licenciements et des restrictions budgétaires dans le secteur public. Il est maintenant évident que les politiques économiques de 16 ans d’Erdogan et de l’AKP (Parti de la justice et du développement) ont conduit le pays au désastre économique.

Conscients de cette situation, les partisans du gouvernement tentent de maintenir le régime réactionnaire oppressif et anti-ouvrier, en concentrant tous les pouvoirs entre les mains du président Erdogan. D’autre part, les partis qui composent l'”Alliance Nationale” font de généreuses promesses de droits démocratiques et économiques, tout en essayant de rassurer le capital national et international qu’ils assureront une “transition ordonnée” après Erdogan. Cependant, la crise économique ne permet pas de telles “générosités”. Le nouveau gouvernement après les élections devra choisir de mettre en œuvre les politiques d’austérité du FMI ou de prendre des mesures économiques urgentes en faveur des travailleurs en faisant payer la crise au capital, véritable coupable de celle-ci. Toutefois, il est clair pour nous que tant l'”Alliance Publique” que l'”Alliance Nationale” appliqueront les mesures d’ajustement du FMI sur le dos des travailleurs et des secteurs populaires et qu’aucune de ses variantes ne représente pas un moyen pour sortir de la crise.

Par conséquent, le problème principal est que, lors de ces élections, il n’y a aucune option pour les travailleurs qui soit indépendante du capital et qui réponde à nos revendications démocratiques et sociales. Les dirigeants et mouvements syndicaux qui se disent “de gauche” et “socialistes”, préfèrent faire de la politique avec les partis d’opposition des patrons, plutôt que de construire une alternative politique pour notre classe. Cette situation entrave la visibilité d’une rupture alternative avec le régime Erdogan et entraîne la classe ouvrière dans une nouvelle catastrophe économique et sociale.

D’autre part, le HDP, l’alliance pro-kurde, manqué d’une perspective de classe, a une attitude distante à l’égard de la mobilisation de classe des masses ouvrières. Cependant, malgré l’absence d’une alliance électorale indépendante des travailleurs, il est important de soutenir électoralement le HPD et son candidat Demirtaş lors des élections pour arrêter le régime réactionnaire actuel et rendre visibles les exigences démocratiques des Kurdes.

Indépendamment des résultats des élections, le nouveau gouvernement, formé dans les conditions actuelles de crise économique et politique, sera un gouvernement faible et instable. Nous devons nous préparer pour des mobilisations en défense de nos droits démocratiques et économiques contre les politiques oppressives et anti-ouvrières du régime.

Parti pour la démocratie ouvrière (IDP) de Turquie, section UIT-QI

Turquía y las elecciones del 24 de junio: El gobierno de Erdogan arrastra al país al desastre ¡La única salida es la movilización!

0

Después de arduas negociaciones, primó la posición del gobierno de “elecciones rápidas”, que se realizarán el 24 de junio en un contexto en el que dos campos burgueses principales están en disputa. Por un lado, hay una “Alianza Pública” que intenta garantizar el régimen bajo el liderazgo de Erdogan. Y, por otro lado, está la “Alianza Nacional” que apunta al retorno al sistema parlamentario.

Además de estos dos campos principales, el HDP (Partido Democrático del Pueblo), alianza política pro kurda, aspira a superar el 10% del umbral electoral para poder participar en las elecciones parlamentarias. Para las elecciones presidenciales, el HDP postula al dirigente kurdo Selahattin Demirtaş como candidato, quién ha estado en prisión durante 15 años.

El objetivo principal de la “Alianza Pública”, del reaccionario Erdogan, fue restablecer rápidamente las elecciones para tomar a la oposición por sorpresa, antes de que se acercara la crisis económica y para ganar tiempo para mantener su poder en decadencia. Sin embargo, el adelantamiento (se debían realizar en el 2019) de las elecciones no parece resolver los problemas de Erdogan. La dinámica de la crisis económica también se adelantó y este resultado se ha reflejado en la depreciación extraordinaria de la lira turca frente a las monedas extranjeras. Dada la deuda externa total de 400.000 millones de dólares y el déficit de comercio exterior de 50.000 millones de dólares, esta devaluación drástica de las moneda inevitablemente significará quiebras de empresas y bancos, lo que implicarà el camino para una ola de despidos y recortes del sector público. Ahora es bastante obvio que las políticas económicas de 16 años de Erdogan y AKP (Partido de Justicia y Desarrollo) han arrastrado al país a un desastre económico.

Sabiendo esta situación, los partidarios del gobierno están tratando de mantener el reaccionario régimen opresivo y antiobrero, concentrando todos los poderes en manos del Presidente Erdogan. Por otro lado, las partidos que componen la “Alianza Nacional” están haciendo generosas promesas de derechos democráticos y económicos, al mismo tiempo que intentan asegurar al capital nacional e internacional que garantizarán una “transición ordenada” después de Erdogan. Sin embargo, la crisis económica no permite tales “generosidades”. El nuevo gobierno después de las elecciones, tendrá que optar por aplicar las políticas de austeridad del FMI o adoptar medidas económicas urgentes a favor de los trabajadores haciendo que el capital, el verdadero responsable de la crisis, pague por ello. Pero, nosotros tenemos claro en que tanto la “Alianza Pública” como la “Alianza Nacional” aplicarán las medidas de ajuste del FMI sobre las espaldas de los trabajadores y de los sectores populares y que ninguna de estas variantes representa una salida ante la crisis.

Por esto, el principal problema es que, en estas elecciones, no hay una opción para los trabajadores que sea independiente del capital y aborde nuestras demandas democráticas y sociales. Los líderes sindicales y los movimientos de se autoproclaman como de “izquierdas” y “socialistas”, prefieren hacer política con los partidos de la oposición patronal, en lugar de construir una alternativa política de nuestra clase. Esta situación obstaculiza la visibilidad de una alternativa de ruptura con el régimen de Erdogan y arrastra a la clase trabajadora a un nuevo desastre económico y social.

Por otro lado, HDP, la alianza pro kurda, carece de una perspectiva de clase y está muy lejos de cerrar esta brecha debido a su actitud distante de la movilización de clase de las masas obreras. Sin embargo, pese a la ausencia de una alianza electoral de los trabajadores, es importante apoyar electoralmente a HDP y su candidato Demirtaş en las elecciones para detener el régimen reaccionario actual y hacer visibles las demandas democráticas de los kurdos.

Independientemente de los resultados de las elecciones, el nuevo gobierno que se formará bajo las actuales condiciones de crisis económica y política será un gobierno débil e inestable. Deberemos estar preparados para las movilizaciones para defender nuestros derechos democráticos y económicos contra las políticas opresoras y antiobreras del régimen.

Partido por la Democracia Obrera (IDP) de Turquía, sección de la UIT-CI

İspanya: Rajoy’un sağcı PP hükümeti düştü; yeni başbakan sosyalistlerin lideri Pedro Sanchez

0

Yedi yıldan beri İspanya’da işbaşında olan ve ondan da uzun bir süreden beri yolsuzluklarla suçlanan sağcı Halk Partisi (PP) hükümeti, bugün parlamentoda yapılan gensoru oylaması sonucunda (169’a karşı 180 oyla) düşürüldü. Oylama sonucunda Sosyalist Parti’nin (PSOE) şu anda milletvekili olmayan lideri Pedro Sanchez başbakanlığa getirilmiş oldu. Oylamada Sosyalistlerin yanı sıra yeni toplumsal hareketlerin sözcülüğünü üstlenen Podemos ile Katalan ve Basklı ulusalcılar da hükümet aleyhine oy kullandılar. Gensoruyu tetikleyen, yolsuzluklarla suçlanan PP’li milletvekilleri, otonom yönetim temsilcileri ve belediye başkanlarına karşı açılan davaların son dönemde birbiri ardına sonuçlanması oldu. PP yönetiminin bu yolsuzlukların politik sorumluluğunu üstlenmemesi, parlamento gruplarının Sosyalistlerin verdiği gensoru önergesini desteklemelerine zemin hazırladı. Oylamanın en ilginç yanlarından biri de, kendisini “temiz İspanya” sloganıyla duyurmaya çalışan liberal Yurttaşlar (Ciudadanos) partisinin hükümet lehine tutum alması oldu.

Şimdi Sanchez’in kuracağı yeni kabinenin, diğer gruplarla bir koalisyon mu yoksa onların dışardan desteğinde bir azınlık hükümeti mi olacağı soruluyor. Hangi seçenek gerçekleşirse gerçekleşin oluşacak olan yeni hükümetin zayıf olacağı şimdiden belli. Zira neoliberal politikaların sürdürücüsü olan Sosyalist Parti’nin belirli bir süre sonra Podemos ile anlaşmazlığa düşmesi son derece olası. Öte yandan “Tek İspanya” taraftarı Sanchez’in Basklı ve Katalan ulusalcılarla hangi anlaşma zemininde buluşabileceği belli değil. Dolayısıyla İspanya’daki politik krizin derinleşmesi ve ufukta yeni seçimlerin belirmesi en muhtemel gelişme olarak görülmekte.

Yapay zekâdan korkmalı mıyız?

0

Geçtiğimiz yüzyılda uygarlığın gelişimiyle beraber, milyarlarca insanın çalışma koşulları, hayatı ve hayattan beklentileri de her 10 yılda bir ciddi değişimlere uğradı. Ve bunda teknolojinin yeri yadsınamaz. Peki, teknolojinin bu avantajlarının bizden götürdükleri nelerdi? Çalıştığımız işlere yabancılaştık, doğadan koparıldık ve sanal bir düzlem için kişiliğimize karakter bulmaya çalıştık.

Gandhi, yaşadığı dönemde insanların refahı için tekstil atölyeleriyle dolu işletmeler yerine, her köylünün, çalışanın kendi yün eğirme aletine, dokuma tezgâhına sahip olmasını savundu. Bu sayede üretim araçlarına sahip olan Hindistanlılar, kendi gelir kaynaklarını sermayedarlara kaptırmayacaktı. Peki, sanayi devrimine karşı bu tür romantik bir başkaldırı toplumun refahı için gerçekten çözüm olabilir mi?

Teknoloji, emek-sermaye ilişkisi açısından şu anki sistemde, kapitalizmde, şirketlerin kâr edebileceği alanlara yönlendiriliyor. Mesela çokuluslu şirketler, yoksul bir toplumun baş ettiği hastalıklar yerine, pazarlayabileceği pek çok gerekli (!) özellikle donatılmış dijital saate milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Aynı sorun yapay zekâ için de geçerli ve burada yapay zekânın gelişmesinde kimin onunla hareket edeceğini çözmemiz lazım.

Ama ilk önce yapay zekâyı açıklamalıyız. Yapay zekâ, herhangi bir canlı organizmadan faydalanılmaksızın, tamamen yapay araçlarla oluşturulan, insan gibi davranışlar ve hareketler sergileyebilen makinelerin geliştirilmesi teknolojisinin genel adıdır. Fakat burada temel bir ikilem var: Yapay zekâ kendini geliştiren zekâ sınırları içerisindeki bir bilinçle mi hareket edecek, yoksa kendi bilincine mi erişecek? Şu an ikinci soruya cevap vermeye oldukça uzağız. İlk soru ise güncelliğini yakıcı bir şekilde korumakta.

Peki, yapay zekâ insanlık için tehlikeli ve büyük facianın uçurumdayız denebilir mi? Burada asıl sorulması gereken soru, onun kim için hangi amaç doğrultusunda geliştirildiği. Nasıl kediler insanlık tarihinde bizimle ortak yaşamayı kabul edip kendi hayatlarını sürdürdüyse, yapay zekâ için de kendi habitatını oluşturarak yaşamını sürdürebileceğini öngörebiliriz. Fakat kapitalizm şu an evrilmekte olan bu yapıyı kendi yanına çekip, daha fazla kârlılık uğruna insanlığa karşı bir araç olarak kullanmak isteyecektir. Yaklaşan yol ayrımında, bizlerin seçeceği cevap oldukça önemli. Yapay zekâyı insanlığın acil sorunlarını çözmeye yönelik geliştirmek için mücadele edecek miyiz? Yoksa şirketlerin bizlere daha fazla tüketebilmemiz için sunacağı akıllı teknolojik aletlere boyun mu eğeceğiz?

Parasız eğitim ve sağlık için kaynak yok mu?

0

AKP hükümetinin 16 yıllık iktidarı boyunca istikrarla sürdürdüğü saldırılardan biri, eğitim ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi oldu. Her ikisi de çeşitli teşvikler yoluyla piyasalaştırıldı. Devletin, her vatandaşına sunmakla yükümlü olduğu iki temel kamusal hizmet hem erişilebilirlik hem de nitelik açısından ticarileşti. Çünkü neoliberal sistem, hizmet alanın o hizmetin bedelini ödemesi gerektiği anlayışı üzerinde yükseliyordu ve bu nedenle tüm kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi yoluna gidildi.

Sonuç olarak bugün eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşımda büyük bir sınıfsal eşitsizlikle karşı karşıyayız. Bu durumun en büyük mağduru elbette işçi ve emekçi aileler. Ne nitelikli bir sağlık hizmetine ne de nitelikli bir eğitime ulaşmaları kolay.

Oysa aynı emekçiler, ücretlerinin en az yüzde 15’ini, yani yılda yaklaşık olarak iki maaşlarını devlete vergi olarak veriyorlar. Bunun yanı sıra, ekmekten suya, elektrikten doğalgaza en temel ihtiyaçların tüketiminde bile yüksek vergiler ödüyorlar.

Peki, bu vergiler nereye gidiyor? Tabii ki bütçenin ana gelir kaynağı olarak doğrudan devletin kasasına…

Peki niçin? En temelde devletin eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetleri karşılaması için… Neticede devlet, vatandaşından aldığı vergiyi hizmetlerini sürdürebilmenin bir aracı olarak meşrulaştırır.

Peki, ne oluyor? Kâğıt üzerinde, bu bütçenin büyük kısmının eğitime ve sağlığa ayrıldığı söyleniyor. Ancak kamusal ve parasız hizmetin yaygınlaştırılması için değil, tersine bu hizmetlerin özelleştirilmesi ve bu özelleştirmeleri yapacak sermaye gruplarının teşvik edilmesi için!

En ağır vergi yüküne sahip emekçiler, ödedikleri vergilerle bütçenin ana gelir kaynağını oluşturuyorlar. Ancak bütçeden alabildikleri pay oldukça sınırlı. Çünkü kapitalizm, halihazırda vergisini ödedikleri eğitim ve sağlık hizmetini onlara yeniden satmanın derdinde…

Oysa herkese eşit, parasız, nitelikli sağlık ve eğitim hizmeti bir hayal değil.

Bunun için kaynağın yeterli olmadığı ise koca bir yalan. Yollar, köprüler, firmalara yatırım teşvikleri için kaynak bol. Hatta öylesine bol ki işverenlere vergi affı bile var!

Mesele bütçenin işçiden emekçiden yana planlanabilmesinde. İşçi ve emekçilerden alınan vergileri onların yararına kullanabilmekte.

Seçim arifesinde bu anlayışa sahip bir programla hareket etmenin, gençlere ve yaşlılara maddi destek vaatlerinden çok daha gerekli ve uygulanabilir olacağı ise kesin.

The palace is dragging the country to disaster… The key to solution is mobilization!

0

After alliance negotiations have taken the final shape upon the decision of the palace alliance for “snap elections”, we are on the way to June 24 elections in an atmosphere where two main bourgeois camps come to the forefront. On one side, there is “Public alliance” trying to guarantee One Man regime under the leadership of Recep Tayyip Erdogan. And on the other side, there is “Nation alliance” which has explained to target “return to parliamentary system”. Besides these two main camps, HDP (People’s Democratic Party) aims to pass 10% electoral threshold by joining parliamentary elections alone. For presidential elections, the party has nominated Selahattin Demirtaş who has been in prison for 1.5 years.

The main purpose of “Public alliance” in resetting the elections to an earlier date was to win the elections by catching the opposition off guard before an approaching economic crisis and to buy time to sustain its decaying power. However, backdating the elections does not seem to solve the problems of “Public alliance”. Economic crisis dynamics have also been brought forward by resetting of the elections to an earlier date, and this result has been reflected on extraordinary depreciation of Turkish Lira against foreign currencies. Given the total external debt of 400 billion dollars and foreign trade deficit of 50 billion dollars, this drastic increase in foreign currencies will inevitably mean company bankruptcies and bank failures, therefore paving the way for a wave of dismissals and public sector cuts. It is now quite obvious that 16-year economic policies of Erdogan and AKP (Justice and Development Party) has dragged the country to an economic disaster.

Knowing this situation, the Palace supporters are trying hard to maintain the oppressive and anti-worker regime by gathering all powers in the hands of the President. On the other side, the parties composing the “Nation alliance” are making generous promises of democratic and economic rights while trying to assure that they will ensure “orderly transition” to national and international capital after Erdogan. However, the upcoming economic crisis does not allow for such “generosities”. The new government after the elections will either apply austerity policies of IMF or will have to take urgent economical measures in favor of working people by making the capital – the real responsible for the crisis – pay for it. In an atmosphere where many people are talking about being “local” and “national”, it is beyond any doubt that both “Public alliance” and “Nation alliance” will apply to IMF and make the working people pay the price of crisis.

The most poignant problem of our period is the fact that a worker-laborer option which is independent of the capital and addresses our democratic and social demands in the elections and beyond that could not be escalated. Union leaders and class collaborator leftist-socialist movements who prefer to do politics with the parties of order instead of escalating such an option are responsible for this picture. This situation hinders the visibility of an alternative of breaking loose from One Man regime which tries to straitjacket the country and from the capitalist order which drags the working class to an economic disaster. On the other hand, HDP is lacking a class perspective and very far from closing this gap due to its attitude distant from class mobilization of worker and laborer masses. However, within a condition that is destitute of a worker-laborer alliance, it is crucial to support HDP and Demirtaş in the elections to stop One Man regime and make democratic demands of Kurdish people visible.

Regardless of the election results, the new government to be formed under the current economic and political crisis conditions will be a weak, unstable government. We should be ready for mobilizations to defend our democratic and economic rights against the oppressive and anti-worker implementations of the regime.

25 Haziran’ı düşünmeye başlamalıyız

0

Yazıklar olsun bizlere… Devletin rejimini belirleyecek bir seçim yaşıyoruz ve ortada işçi ve emekçi sınıflarının çıkarlarını ve taleplerini dile getirecek, onları savunacak tek bir işçi aday yok. İlerici ve sosyalistler adına yüz kızartıcı bir durum.

Hele de eski DİSK başkanı Kani Beko’nun kalkıp CHP’den aday olması. CHP içinde Kani Beko’nun işçilere ne faydası olacak? CHP’nin programı belli: Taşeronluğu mu kaldıracak? Asgari ücretin hayat pahalılığı oranında otomatik olarak artmasını mı sağlayacak? İş güvenliği için işyerlerinde işçi denetimi mi kuracak? Özelleştirilen işletmeleri mi yeniden kamulaştıracak? Gazetemizin bu sayısındaki diğer yazıları okuyun… CHP bu sorunlardan hangisini çözmeyi vaat ediyor… Hiçbirini.

Kani Beko milletvekili maaşını alıp köşesine çekilecek. İşçilere hiçbir faydası olmayacak. Her sendika bürokratının gönlünde yatan ikbal hesabını yapmış olmakla kalacak.

Ya Kani Beko’nun CHP’ye faydası ne? CHP’ye oy verecek olan işçiler, Beko olsa da olmasa da oylarını verecek. Sanki Beko’yla birlikte milyonlarca işçi-emekçi CHP’ye koşacak… Onların büyük bir çoğunluğu Beko’yu tanımıyor bile. Ama CHP bir şeyi başarmış olacak: Sendika liderlerine ikbal yolunu gösterip, faaliyetleri sırasında “fazla ileri gitmemelerini” sağlamak. “Bürokrat olun, patronlarla uzlaşın, sonra da bize gelin.” Demek ki Kani Beko koşulları yerine getirmiş. Bürokrat sendika yöneticilerinin daha yaşarken birer mevta haline gelmelerinin nedeni işte bu.

Beko’nun ardından CHP’ye binlerce işçi gitmeyecek. Ama eğer Beko işçi sınıfının talepleri doğrultusunda adaylığını ilan etseydi, eminiz CHP’lisinden AKP’lisine on binlerce işçi onun için imza vermeye koşardı. Zira ülke sathında işçi ve emekçilerin çığlığının duyulacağı bilinirdi. Taleplerin, sınıf çözümlerinin ileri sürülmesi önemli ve zorunlu görülürdü. Hatta bir işçi-emekçi sınıf partisine olan ihtiyaç ortaya konmuş olurdu.

* * *

Bunlar olmadı. Şimdi artık sadece seçimi değil, ondan sonrasını da düşünmeye, planlamaya başlamalıyız. Görünen köy kılavuz istemez. Ekonomi o denli kötü ve daha da kötüleşiyor ki, kapitalizmde bunu aşmanın tek yolu var: kâr oranlarını artırmak. Seçim sonrasında patronların saldırısı hemen ağırlaşacak. Üzerimizdeki düşük ücret ve uzun iş saatleri baskısı yoğunlaşacak. Toplu işten çıkarmalar olacak. Taşeronluk ve güvencesiz, sigortasız çalışma yaygınlaşacak. Fiyatlar ve dolaysız vergiler daha da artacak.

Bütün bu ve diğer saldırılar elbette patronların ve hükümetin eliyle uygulanacak. Tabii sendikalaşmanın önündeki engeller daha da bir yükseltilecek. Sendikalı işyerlerinde patronlar bürokrat yöneticilerle işbirliği içine girecekler. İşbirliğine ve saldırılara direnen işçi temsilcileri önce bu görevlerinden, ardından işlerinden olabilecekler.

Bunları söylemek felaket tellallığı yapmak değil. On yıllardan beri yaşadığımız deneyler söyletiyor bize bunları. O halde hemen şimdiden fabrikalarda ve tüm işyerlerinde komiteleşerek mücadeleye hazırlanmalıyız. Sendikalaşma mücadelesi ancak sağlam komiteler aracılığıyla sürdürülebilir, başarıya ulaştırılabilir. Sarı ve bürokrat sendikacılar üzerinde kontrolü de ancak bu komiteler aracılığıyla kurabiliriz.

Buna koşut bir diğer adım da elbette bu komiteler arasında koordinasyon kurmak ve onun aracılığıyla mücadeleleri birleştirmektir. Bunu gerçekleştirebilirsek işçi-emekçi alternatifinin de yolu açılmış olacaktır.