Hatırlanacağı üzere Bursa’da yer alan Aroma meyve suyu firmasının iki fabrikasındaki işçiler, 1 Ocak 2017’de başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç çıkmayınca grev kararı almışlardı. İşçilerin temelde üç talepleri vardı: Hak, ücret ve kadro. İşçilerin istekleri sosyal hakların artırılması, ücret zammı ve mevsimlik işçilerin kadroya alınması yönündeydi. 2017’nin Temmuz ayında yapılan toplantıda sendikanın taleplerinin hepsi patron tarafından reddedildi. Ocak ayı itibari ile kazanılan ücret farkları da geri çekildi. Sendikanın önerileri de kabul edilmeyince, işçiler 17 Ağustos 2017’de greve çıkmıştı. Eylül ayında Aroma işçilerinin grevi kazanımla sonuçlanmış ve aşağıdaki şartlar kabul edilmişti: İşçilere ilk yıl brüt 430 TL, ikinci yıl ise enflasyon artışı kadar zam, 4 TL kıdem zammı ve 1,5 puan sözleşme farkı getirilecek. Kıdem zammı olan 4 TL ikinci yıldan itibaren uygulanacak. Mevsimlik çalışan 38 kişiden 10’u Ocak ayında kadroya alınacak. Geriye kalan 28 işçi ise 2018 yılı içinde kadroya geçecek.
ABD, Kürtler ve biz…
IŞİD’in Kobane’ye saldırdığı günlerde o zamanlar daha henüz makam mevki sahibi olan Bülent Arınç, hazdan adeta titreyerek ve alaycı bir dille, çok zor durumdaki Kobane’yi kastederek “Düştü, düşüyor..!” demişti. IŞİD’in Kobane merkezine kadar ilerlemesi, şehrin düşmesini canı gönülden isteyen AKP iktidarını da bir hayli keyiflendirmişti. Türkiye, şehrin nefes borularını tamamen keserek direnişin kırılmasını sağlamak amacıyla sınırını kapatmıştı. Bu yolla Irak Kürdistanı’ndan gelecek askeri-lojistik desteğe izin verilmemesi şehrin düşürülmesinde IŞİD’e fiili bir destek anlamına geliyordu. İktidar bu tutumunu, henüz “çözüm sürecinin” geçerli olduğu bir dönemde yükselen baskılar ve patlayan protesto eylemleri sonucunda sınırı açmak zorunda kalarak belirli ölçüde değiştirdi. Ancak Kobane savunmasının dayanabilmesi ve daha sonra IŞİD’in püskürtülmesinde askeri anlamda en önemli faktörlerden biri ABD’nin verdiği hava desteği oldu. IŞİD’le savaşma kararı alan ABD, hava kuvvetlerini devreye sokarak kuşatmanın kırılmasında ve “tekfircilerin” yenilmesinde çok önemli bir rol oynadı.
Türkiye’nin rolü…
Kobane’ye verdiği destek, ABD’nin bölgede güç kazanmasını ve PYD-YPG ile yakın ilişkiler kurmasını sağladı. Sonrası malûm! Yani, ABD’nin bölgeye yerleşmesinde başlıca sorumluluk Türkiye’yi yönetenlerin sırtındadır. Türkiye’nin hem kendisine yar olmayan Kürtleri cezalandırmak, hem de Suriye rejimini devirmek amacıyla IŞİD’e verdiği açık-örtülü destek hem Kürtlerle hem de Amerikalılarla olan ilişkilerinin bozulmasına ve bu iki gücün birbirleriyle yakınlaşmasına neden olmuştur. Sorun, kimi ulusalcıların öne sürdüğü gibi, o dönemde Irak Kürdistanı’ndan gelen yardıma kapının açılmasından değil, aksine bu kapının kapalı tutulmasından ve şehri düşürmek amacıyla IŞİD’le yapılan “dolaylı” işbirliğinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle, üniformalarında “kızıl yıldız” taşıyan Kürtlerin (PYD-YPG-JPG) ABD ile ilişkileri, daha çok “denize düşenin yılana sarılması” anlamına gelmektedir.
Emperyalizmin niyeti; Irak, Suriye, İran…
Kürtlerin tarihine bakıldığında, bu hep böyle olmuştur. Kürtler modern tarihleri boyunca boyunduruğu altında oldukları devletlerin elinden kurtulmak ve kendi kaderlerini tayin etmek için özellikle uluslararası kriz ve çatışma dönemlerinde büyük güçlerin desteğini aramak zorunda kalmışlardır. Kürtlerin savaştığı merkezi iktidarların da sürekli aynı dış destekleri aradıkları düşünüldüğünde, bunda tuhaf bir taraf yoktur! Bu ilişkiler bağlamında büyük güçler de zaman zaman Kürtlere verdikleri destekle merkezi devletler üzerinde baskı kurma, bölgedeki süreçlere müdahil olma, olayları yönlendirme yollarını aramışlardır. Ancak büyük güç politikaları sonuç olarak her zaman merkezi devletlerin desteklenmesi ve Kürtlerin “satılmasıyla” sonuçlanmıştır. Ulusalcı-milliyetçilerin iddia ettiği gibi emperyalizmin hiçbir zaman “büyük ve bağımsız bir Kürdistan” kurma “ideali” olmamıştır. Bölgemizin 1918’den sonraki tarihi bunun kanıtıdır. Dönemin koşullarına bakıldığında, belki Türkiye istisnası dışında, Irak, İran ve Suriye’de birer Kürt devletinin veya hepsinde birden son derece uygun koşullara rağmen bir “büyük Kürdistan’ın kurulmamış olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Osmanlı’nın Birinci Emperyalist Savaş’taki yenilgisinin ardından İngilizler, bir dönem Kürtlerle “flört” ettikten sonra tercihlerini manda yönetimi altında tuttukları Irak’ta kendi eserleri olan merkezi Irak Krallığı’ndan yana kullanmışlardır. Bölgenin bu dönemki tarihi aynı zamanda siyasi özgürlük isteyen Kürtlerin Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) tarafından sürekli bombalanmasının ve Britanya destekli, (Hatta bazı kereler bir İngiliz generalin komutasındaki) Irak ordusunun operasyonlarının da tarihidir. Yani Britanya, Irak’ta bırakın bir Kürt devleti kurma niyetini, Kürtlerin askeri başarılar elde ettikleri dönemlerde bile bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının önündeki başlıca engel olmuştur.
Benzer bir durum Fransız mandası altındaki Suriye’de de yaşanmıştır. Fransızlar Suriye’de özerk Alevi ve Dürzi bölgeleri (Hatta Şam ve Halep devletleri) kurmalarına rağmen hiçbir zaman özerk de olsa bir “Kürdistan” kurmamışlardır. Aksine Fransa, Şeyh Said ayaklanmasının bastırılmasında askeri olarak Suriye topraklarının kullanılmasına izin vererek Türkiye’ye destek olmuştur.
İran’da ise, 1946’da Sovyetler Birliği denetimindeki bölgede kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti, Sovyetler’in çekilmesinin ardından emperyalizmin desteklediği merkezi İran yönetimi tarafından kanlı biçimde yıkılmıştır. Kısacası emperyalizmin asıl desteği çok açık çıkarları nedeniyle her zaman Kürtleri sömürgeci bir boyunduruk altında tutan merkezi yönetimler lehine olmuştur. Tekrar edelim, milliyetçi iddiaların aksine tarihte emperyalizmin “bağımsız bir Kürdistan” kurmak gibi bir “ideali” olmamıştır. Aksine, Kürt varlığının bugünkü parçalanmış yapısı, 1. Emperyalist Savaş’ın ardından emperyalizm tarafından oluşturulan bir statükonun ürünüdür.
Ya şimdi..?
Tabii, bütün bunların tarihte kaldığı ve emperyalizmin asıl şimdi “bağımsız bir Kürdistan” kurmak istediği söylenebilir. Ancak çok yakın tarihimiz de emperyalist politikalarda bu konuda köklü bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Emperyalizm, son tahlilde hâlâ “Kürtleri satmaya” devam etmektedir. 1970’li yıllarda Irak Kürdistanı’nda Molla Mustafa Barzani’nin başına gelenler bir yana (İran-Irak anlaşması) 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana yaşananlar da bütün aksi iddialara rağmen durumun değişmediğini göstermektedir. Emperyalizmle onun desteğini alarak İran’a saldıracak kadar yakın ilişkiler içindeki Saddam yönetiminin sistemin arızalı bir parçası haline gelmesi sonucu Irak’ın işgali koşullarında doğan Kürt-Amerikan ittifakı tarihsel olarak aksi bir kanıt değildir. 1991’den sonra “Çekiç Güç” koruması altında oluşan Kürt özerkliği, ABD için “ilkesel” değil, faydaya dayalı bir tercihtir ve esas olarak Türkiye’nin “yan çizmesinin” sonucudur. ABD’nin öncelikli tercihi, 2003’teki ikinci Körfez Savaşı’nda da, 1991’de olduğu gibi yine Türkiye’dir. Bu iki dönemde de, ittifakın gerçekleşmesi halinde böyle bir ittifakın ödülü, Irak Kürdistanı’nın kontrolü ve Türkiye’ye verilecek Kürt hamiliği olacaktı. (Bak: Turgut Özal’ın rüyaları!)
Kürtler hain mi..?
Burada vurgulanması gereken bir önemli husus da, yakın tarih boyunca gerçekleşen Kürt ulusal ayaklanmalarının çok büyük bir bölümünün, son derece “yerli ve milli” ve bağımsız bir karakterde olmasıdır. Kürtler pek çok defa sınırları içinde yaşadıkları devletlerle anlaşma yolunu aramışlardır. Mesela Irak’ın yakın tarihi Kürtlerin merkezi yönetimlerle anlaşma çabalarına ilişkin pek girişimi içerir. Kültürel ve idari özerkliği (ekonomik maddeler de dahil) içeren bu anlaşmaların hepsi bir süre sonra merkezi hükümetler tarafından çiğnenmeleri nedeniyle bozulmuştur.
Bugün ABD ile işbirliği nedeniyle suçlanan PYD, iç savaşın en kritik dönemlerinde, emperyalizmin ve bir kısım bölge devletinin Suriye’deki devrimci halk hareketini kontrol altına alıp yozlaştırmak amacıyla kurdurduğu ve desteklediği Suriye Ulusal Kongresi’ne destek vermediği gibi, bir dış müdahaleye de karşı çıkmıştır. PYD, o dönem, 12 sosyalist parti ve bağımsız sosyalistlerden oluşan bir muhalif bir koordinasyonun üyesidir. PYD lideri Salih Müslim, kendileriyle görüşmeye gelen ABD elçisine “Olası bir müdahalede hem Koordinasyon olarak hem de Kürt halkı olarak ABD’ye destek vermeyeceğiz” demiştir. (Ekspress: Sayı-123)
Üstelik Türkiye’deki Saray iktidarının PYD’ye yönelik öfkesinin temelinde, pek çok kez ifade edildiği üzere PYD-YPG’nin emperyalizm, Türkiye ve diğerleri tarafından desteklenen muhalefet cephesinin içinde yer almaması ve Şam rejimiyle çatışmaya girmemesidir. O dönem, Türkiye Kürtlerinin RTE’nin başkanlık rejimi hedefine destek vermeleri ve Suriye Kürtlerinin de Esad rejimiyle doğrudan savaşmayı kabul etmeleri halinde Türkiye’nin tavrının çok farklı olacağı açıktır. Eğer gelişmeler o yönde olsaydı, Suriye Kürtleri, büyük bir ihtimalle, sınır boyunca Türkiye himayesinde bir Kürt kuşağı oluşturmaları yönünde desteklenecekti. O zaman kimsenin “Suriye’nin toprak bütünlüğü” gibi bir derdi olmayacak, mesele “büyüyen Türkiye” faslında ele alınacaktı! İktidarın bu hedeflerinin gerçekleşmemesi, bir dönem ilişki içinde olduğu PYD’yi “terörist” ilan etmesine yol açmıştır. Kısacası, Kürtlerin ABD ile olan yakın ilişkileri, onların “genetik olarak” emperyalizmle işbirliğine yatkın olmalarından değil, bölge devletlerinin şerrinden korunma ve kendi kaderlerini tayin edebilme amacıyla bazı tarihsel fırsatlardan yararlanma çabalarından kaynaklanmaktadır.
Ancak…
En solunda yer alanlar da dahil Kürt siyasi hareketlerinin çeşitli dönemlerde ABD emperyalizmiyle kurdukları “zorunlu” ilişkilerin tarihsel-siyasal olarak anlaşılabilir nedenleri olsa da, bu ilişkilerin her defasında Kürtlerin “satılmasıyla” sonuçlandığı bilinmektedir. Bu ittifakın, “en inandırıcı” biçimini aldığı son dönemde de sonuç farklı olmamıştır. Bölge milliyetçiliklerinin (sosyal şovenler de dahil) ABD’nin ve Batı’nın, sonunda (hem de deniz manzaralı) bir Kürdistan kurmak üzere olduğunu düşündükleri bir dönemde, bu güçlerin hem Irak’taki Federe Kürdistan’da hem de Suriye’deki Afrin’de Kürtleri satması “geleneğin” değişmediğini göstermiştir. Emperyalizmin bölge stratejileri doğrultusunda Kürtlerle bazı ittifaklara girse de esas olarak ekonomik, siyasi, askeri vb. çıkarları doğrultusunda nihai olarak bölgenin merkezi devletleriyle işbirliğini tercih ettiği bir kere daha kanıtlanmıştır. Rojava’nın Kobane ve Cizire kantonlarındaki durum da er veya geç benzer bir sonuç verecektir. ABD’nin nihayetinde, “genetik” ittifaklarına dönmesi, sonunda Türkiye’yi tercih etmesi kaçınılmazdır.
Sömürgeci kibir değil, devrimci çözüm
Tarih boyunca ulusal kurtuluş hareketlerinin kendilerini boyunduruk altında tutanlara karşı destek arayışları içinde büyük güçlerle kurdukları ilişkiler, bağımsızlık amacına ulaşıldığı durumlarda bile pek çok olumsuz sonuca yol açmıştır. Bu konuda sömürgeci Osmanlı egemenliğinden kurtulan halkların daha sonra ödediği bedelleri örnek gösterebiliriz. Bu örneklerin hiçbiri elbette hiç kimseye o halkların siyasi bağımsızlığına karşı çıkma veya ezilen halklara “antiemperyalizm” üzerine nutuk çekme hakkını vermez. Kürt halkına adeta bir sömürgeci kibriyle tepeden bakarak “akıl öğretenlere” öncelikle kendi “ulus devletlerinin” emperyalist sistem içindeki rollerine, bağımlılıklarına, ABD ve AB ile olan ekonomik, siyasi, askeri ittifaklarına odaklanmalarını öneririz. Kürt halkına, kaçınılmaz olarak emperyalizme karşı mücadeleyi de içeren, enternasyonalist dayanışmayı ve bölge çapında ortak bir devrimci mücadeleyi esas alan somut bir perspektif sunmadan anlatılan bütün “antiemperyalizm hikâyeleri” Türk, Arap, Fars milliyetçiliğinden veya sosyal şovenizmden başka bir anlam taşımaz. Bu perspektif ayrıca, ABD veya başka devletlerden tamamen bağımsız davranmaları halinde, Kürtlerin egemenliği altında oldukları devletler tarafından rahatça ezilmelerini engelleyecek ittifak önerilerini de içermelidir. Ve elbette, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” bütün sonuçlarıyla tanımayanların “birlikten” söz etme hakkı da yoktur.
Emperyalist güçlerle yapılan çoğu zaman o malûm çaresizlikten kaynaklanan zorunlu ittifakların, yaşanmış, şu anda yaşanan ve yaşanacak olan kaçınılmaz sonuçlarına bakıldığında, bugün için zor da görünse en gerçekçi yolun kapitalizme son verecek ortak bir devrimci mücadele olduğu açıktır.
Okur mektubu: Grev bir günlük mücadele değildir
Merhaba,
On yıllık metal işçisi bir yoldaşınızım. Türk Metal’in grev ilanıyla ilgili olarak aklıma takılan ve önemli olduğunu düşündüğüm bir sorunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
TM sendikasının bulunduğu bir fabrikada çalışan enişteme grev hazırlıklarının nasıl gittiğini sordum. Eylem yaptıklarını, gösteri düzenlediklerini söyledi. Her gün iki saat iş durduruyorlarmış. Ben de ona bunun yeterli olmadığını, böyle firmaların büyük stoklarının olduğunu, grev yapmış olmak için grev yapılmaması gerektiğini söyledim. Grev zamanında patronun tutuşması için şimdiden üretimin en az beşte bir düzeyine düşmesi gerekir. Yaptığımız grevin ancak bu şekilde bir getirisi olabilir. Biz greve çıktığımızda patron siparişleri stoktan tedarik edebiliyorsa, o grev patronu değil bizi yıpratmak içindir, bunu öneren sendika bizim gazımızı almak istiyordur.
27. Bu mücadele önceden başlamalı ve planlanmalıdır.
Nuri
“Güvenceli ve insanca koşullarda çalışmak herkes için bir haktır!”
TÜMTİS’e üye olan UPS işçisi arkadaşımızla sendika çalışmalarına, yeni taşeron düzenlemesine ve metal işçilerinin TİS sürecine dair sohbetimizi yayınlıyoruz.
Kaç senedir sektördesin? Nasıl sendikalı oldun?
2008 yılında UPS’de yüklemeci taşeron işçi olarak işe başladım. Çalışma koşullarımız çok kötüydü. Günde 16 saat çalışıyorduk. Yemek ya da dinlenmek için kapalı bir alanımız yoktu. Karda kışta bile yemeğimizi tabldotta dışarda yiyorduk. 2009’a kadar sendikanın ne olduğunu bilmiyordum. İşçi arkadaşlarım sendikanın işçinin yanında olan bir kurum olduğunu anlattı. Bir süre sonra sendikalı arkadaşların işten atılmaya başladığını gördüm. “Madem sendika iyi bir şey, neden arkadaşlar işinden oluyor” diye sorduğumda “Sendika işçilerin hakkını savunduğu için patronlar sendikadan korkuyorlar,” dediler. Arkadaşlarımız işten atılmaya devam ediyordu. Buna karşılık bir şey yapmamız gerektiğini düşündük ve biz de iş bırakarak 9 aylık direnişimize başladık. O süreçte çok şey öğrendim ve sendikanın ne olduğunu diğer arkadaşlara anlatmaya başladım. 9 ayın sonunda mücadelemizi kazandık, sendikalı ve kadrolu olarak işlerimize geri döndük. Sendika sayesinde eskiye nazaran pek çok çalışma koşulumuzun değiştiğini gördük.
Yakın zamanda gerçekleştirdiğiniz sendika eğitimi nasıl geçti?
Sendikayla iş sağlığı ve güvenliği üzerine çok iyi bir çalışma yaptık. İş yerinde yaşamakta olduğumuz sorunlar üzerine konuştuk ve bunlara dair çözüm üretmeye çalıştık. 2019’da yapılacak toplu iş sözleşmesi sürecini gündemimize aldık. Bunların dışında işçi arkadaşlarımıza sendikayı nasıl anlatacağımız üzerine çalışmalar yaptık. Sendikalı olmanın faydalarını anlatan bir eğitim verildi. Bu tür eğitimlere tüm işçilerin gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta tüm sendikalar bu eğitimleri düzenli olarak vermeli. Çünkü işçiler günümüzde sendikaya üye olsalar da gerçek anlamda örgütlü değiller. Sendikaların da işçilerin üye aidatları dışında işçilerle gerçekten ilgilenmeleri gerekiyor.
İşçilere müjde diye sunulan taşeron düzenlemesini nasıl değerlendiriyorsun?
Bence çok yanıltıcı bir düzenleme olmuş. Kadroya geçildiğinde maaş dahil hiçbir değişiklik söz konusu değil. Aynı kölece şartlarda çalışmaya devam edecekler. İkincisi, mesela yaşı ilerlemiş bir temizlik işçisi yapacakları sınavı nasıl geçecek? Belli ki yandaş firmalardan kendi işçilerini kadroya alacaklar. Halbuki güvenceli ve insanca koşullarda çalışmak herkes için bir haktır! Bütün sendikalar rahatlıkla örgütlenebilmelidir. Anladık ki OHAL’in kendisi biz işçilerin örgütlenmesi önüne bir engel olarak konuldu. Zaten cumhurbaşkanı da bunu açıkça söylemişti.
Metal işçilerinin toplu iş sözleşmesi zamanı geldi çattı. Metal fırtına hâlâ hafızalardayken sendikalı bir işçi olarak metaldeki TİS süreciyle ilgili neler düşünüyorsun?
Bir kere metal işçilerinin kazanması ülkedeki tüm işçileri yakından etkileyecek; çünkü metal işçileri kazanırsa tüm işçiler kazanabilir anlamına gelecek. Ancak bütün işi metal patronları ve sendikalarda görmemek gerek, sonucu metal işçileri belirleyecek. Sendika aslında işçinin kendisidir. Eğer işçi sendikasına müdahale eder, yönlendirir ve doğru mücadele ederse sendikasıyla birlikte kazanır. Dolayısıyla, metal işçilerinin işi Türk Metal yönetimine bırakmaması gerekir. Sadece bu süreçte değil diğer direnişlerde de aynı şey geçerli. Örneğin, DHL direnişimizde moraller çok yüksek. DHL işçilerinin örgütlülüklerine ve kazanacaklarına dair inançları üst düzeyde. Ancak örgütlü olursak kazanabileceğimizi biliyoruz.
“Zeytin Dalı”ndan kâr bekleyenler kim?
Hükümetin Afrin üzerinde başlattığı “Zeytin Dalı” seferinden neler beklediği pek çok yorumun konusu. Bizzat hükumetin kendisine göre amaç, “ülkenin güvenliği için terörist grupların imhası”. Bu terörist gruplar da ona göre PYD/PKK ve IŞİD. PYD’yi Türkiye’nin dışında terörist ilan eden başka bir ülke bulunmamasına ve IŞİD’i Suriye’den temizleyen başlıca örgütün bizzat PYD olmasına rağmen, bu ikisini bir araya getiren hükumetin bu tuhaf gerekçesini kim ne kadar süreyle yutacak, bunu zaman gösterecek.
Gerçek amacın ise, savaşın milli duyguları kışkırtarak AKP iktidarını ve RTE’nin egemenliğini sağlama almak; yayılmacı amaçlarla bölgenin jeopolitik konumu ve enerji kaynakları üzerinde denetim ve yarar sağlamak; komşu ülkelerdeki Kürt oluşumların genel Kürt halkı üzerinde yaratabileceği sempatiyi ve heyecanı yok etmek, dolayısıyla da bu halkın demokratik taleplerini köreltip ezmek olduğu pek çok kesim tarafından dile getiriliyor.
İşin ekonomik yönü de önemli elbette. Harabeye dönen Suriye’nin yarın “yeniden inşasında” Türk inşaat firmalarının söz sahibi olması, mevcut askeri operasyonla Türkiye’nin bölgede karar verici konuma gelmesine bağlı. Bölgenin enerji kaynaklarından sağlanacak devasa kârlar da egemen burjuva blokun bu kanlı operasyondan beklediği sonuçlar arasında. Ama iktidardaki egemen oligarşinin bu savaştan çıkar bekleyen bir kesimi daha var: Silah sanayicileri ve tüccarları.
“Yerli silah sanayisi”
Hükümet, müttefiki olduğu NATO’dan “Zeytin Dalı”nı kısıtlayıcı bir itiraz gelmesin diye ısrarla, askeri operasyonun “tamamen yerli yapımı” silahlarla gerçekleştirilmekte olduğunu vurguluyor. Ve bu silahlar öyle eski Kırıkkale yapımı tabancalara hiç benzemiyor, açıklandığına göre bunların arasında insansız hava araçları, devasa “Fırtına” obüsleri, personel sevkıyatında kullanılan tank benzeri “Kirpi” araçları”, “Zıpkın” olarak adlandırılan hava savunma cihazları ve radarlar, roketler, füzeler, uçaklardan atılan “nüfuz edici” ve “hassas” bombalar, MPT76 makineli tüfekleri ve benzeri pek çok silah bulunuyor. Ülke kaynaklarından (yani hepimizin vergilerinden) ayrılan paralarla yaratılan insan ve çevre imha silahları bunlar. Bu silahlardan elde edilecek kârlar da tabii bunların kullanılmasına ve tüketilmesine bağlı. Kan ve gözyaşı üzerinden, ölüler ve sakat kalanlar üzerinden elde edilen kârlar… Silah tacirlerinin beklediği bu.
İnsan kıyımına, işçi emekçi katline ayrılan paralar ve elde edilen kârlar akıllara durgunluk verici nitelikte. SASAD’ın (Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği) 2016 yılına ilişkin raporuna bakıldığında bu görülebiliyor. Bu sektörün, yani “milli silah” üreticilerimizin 2016 yılındaki cirosu tam 6 milyar dolar olmuş ve bu miktarın %75’ini de devlet ödemiş. Ama dikkat, dahası var: bu ölüm tacirleri 2017 yılı için de tam 12 milyar dolarlık yeni sipariş almışlar, yani bir önceki yılın iki katı… Demek ki, hükümetin savaş niyeti daha o zamanlardan belliymiş (gazetemiz bunu çok öncelerinden tespit etmiş ve AKP iktidarını bir “savaş hükümeti” olarak adlandırmıştı).
Bu rakamların ne anlama geldiğini bazı örneklerle daha anlaşılır hale getirebiliriz. Örneğin 12 milyar dolarla, (Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre) tam 11,000 köye veya mahaleye 12 derslikli ilkokul veya orta eğitim okulu kurulabilir veya 500 yataklı öğrenci yurdu açılabilir. Hatta, bu parayla en az 3,500 hastahane inşa edilebilir. Ama hayır, eğer devlet bu okulları, yurtları, hastaneleri kurarsa o zaman özel okul ve hastane patronları ne kazanacak, değil mi? Halka eğitim ve sağlık hizmetleri vermektense, ölüm ve cinayet silahları üretmek egemen oligarşinin daha çok işine geliyor.
Bütçe delik deşik ama…
Şimdi yukardaki 12 milyar doları aklımızda tutalım; bu, şimdiki kur üzerinden yaklaşık 45 milyar Türk lirası eder. Daha geçen hafta Maliye Bakanı Naci Ağbay, 2017 yılında bütçe açığının 47,7 milyar lira olduğunu ilan etti. Yani nerdeyse silah sanayicilerinin aynı yıl için aldıkları siparişlerin aynısı… Bu açık da tabii dış borçlanmayla kapatılacak, ülke yeni borç kapanına sıkıştıralacak ve hepsini devlet hastanelerinden ve okullarından mahrum olan bizler, işçiler ve emekçiler ödeyecek.
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen 2018 bütçesinde savunma ve güvenlikle ilgili kurumlara ayrılan pay (diğerlerinin hepsinden fazla olacak biçimde) yüzde 41 oranında artırılarak 93 milyar lira olarak bağlanmış. Bu kurumların içinde doğrudan silah sanayisiyle ilgili olan Milli Savunma Bakanlığına ayrılan pay da 40 milyar lira. Tabii bu miktar da yetmeyecek, gene vergiler artırılacak, gene emperyalist merkezlere avuç açılacak. Tekrar edelim: bütün bu paralar halktan toplanan vergilerle ve gene halkın ödeyeceği dış borçlanmalarla elde edilip ölüm tacirlerine akıtılacak.
Bu nedenle diyoruz ki: Ülke kaynakları silah sanayisine değil, eğitime, sağlığa, istihdam yaratıcı kamu yatırımlarına, yoksullukla mücadele eden işçi ve emekçilerin refahına ayrılmalıdır. Ve bu nedenle de, işçi ve emekçilerin denetimindeki planlı bir ekonomi politikası için mücadele ediyoruz. Yerli ve yabancı tüm silah imal şirketlerine ve tacirlerine yapılan bütün siparişler iptal edilsin! Dış borç ödemeleri durdurulsun! NATO’dan çıkılsın ve tüm emperyalist ve yayılmacı ülkelerle yapılan askeri anlaşmalar feshedilsin!
Ursula’ya veda ederken: Anarres’i düşlemeyi hiç bırakmayacağız!

Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından Ursula K. Le Guin 88 yaşında hayatını kaybetti. Benim gibi onun kitaplarını okuyarak büyüyen insanlar için Ursula’nın kaybı sadece bundan sonra özgün tarzıyla yazdığı kaliteli edebiyat eserlerini okuyamayacak olmanın üzüntüsü demek değil, aynı zamanda bir fikrin yaratacağı güce olan inancın bize bir daha onun tarafından sunulmayacak olmasıdır da. Ne diyordu Urras’taki devrimcilere: “Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak” (Le Guin, 2012: 256).
Eserlerindeki ana tema hep direnme ve özgürlük olmuştur Ursula’nın. Çünkü yazmayı seçtiği alanla ve bir kadın yazar olmasıyla hayatının her alanında bu direnişin içindedir hep. Bir yazısında şöyle demiştir:
“Özgürdüm, özgür doğdum, özgür yaşadım. Yıllar boyunca bu kişisel özgürlük yazdıklarımın, kendimin olduğunu düşündüğüm, aslında erkek üstünlüğüne dayalı toplumun içselleşmiş ideolojisinden başka bir şey olmayan yargı ve faraziyeler tarafından ne ölçüde denetlenip sınırlandığını görmezden gelmeme izin verdi. Kuralları yıkarken bile bunu kendimden gizledim. Bilimkurgu, fantezi, gençlere yönelik edebiyat gibi küçümsenen marjinal türlerde çalışmayı seçmemin nedeninin bu türlerin eleştirel, akademik, yerleşik denetimin dışında olduklarından sanatçıyı özgür bırakmaları olduğunu fark etmek yıllarımı aldı. Türlerin “edebiyat”tan dışlanmasının temelsiz, temellendirilemeyecek şeyler olduğu, bir nitelik değil bir politika meselesi olduğunu görüp söyleyebilecek akıl ve cesareti toplamak, bu da bir on yılımı aldı”(Le Guin, 2011: 114).
Eleştirel düşünceyi fantastik edebiyatında kullanışını “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” adlı denemesinde çok güzel açıklamıştır:
“… Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar”(Le Guin, 2011: 29).
Tolkien’den yaptığı bir alıntıyla da fantastik edebiyat yazarı olarak amacını şöyle ortaya koymuştur: “Fantazi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz” (Le Guin, 2011: 131). Biz okuyucularını da kurtardığı için kendisine teşekkür borçluyuz.
Ursula aynı zamanda feminist bir yazardır, bütün eserlerinde feminist oluşunun yansımalarını görürüz. Önceleri, annesinin “Neden kadınlar hakkında yazmıyorsun?” sorusuna “Nasıl yazacağımı bilmiyorum” yanıtını verdiğini, feminizmle tanıştıktan sonra ise fahri bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmayı öğrendiğini söylemiştir[1]. Karanlığın Sol Eli’nde androjen (çift cinsiyetli) karakterleriyle hepimize toplumsal cinsiyet kategorilerini sorgulatmıştır. Mülksüzler’i okurken hepimiz evlilik kurumunun ortadan kalktığı, insanların işlerini cinsiyet ayrımı olmadan ilgi, yetenek ve güçlerine göre seçtikleri bir dünyanın nasıl olabileceğinin hayalini kurarız.
Mülksüzler’i ikircikli bir ütopya olarak tanımlar Ursula. Urras gezegeni vahşi kapitalizmin yaşandığı bir yerdir ve 200 yıl önce buradan ayrılan Odocu’lar Anarres’te sınıfsız, statüsüz, hiyerarşisiz, mülkiyetin ve cinsiyet ayrımının olmadığı bir toplum kurmuşlardır. Ütopyanın ikircikliliği şuradan gelir ki Anarres bu ideal toplum yapısına rağmen çorak ve verimsizdir. Anarres’in verimli toprakları baş karakter Shevek’in takdirini kazansa da Urras’taki eşitsizlikçi ve sömürücü yapının gerçek yüzünü görüp Anarres’ine geri dönmeden önce durumu şöyle anlatır:
“Anarres’te her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkeminin görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipleri ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar” (Le Guin, 2012: 196-197)!
Ursula yazarlık hayatı boyunca hep bu kafadaki duvarlarla uğraşmıştır diyebiliriz. O, duvarlardan rahatsızdı. “Düşüncelerinin çevresinde duvarlar vardı ve sürekli onların arkasında gizlendiği halde varlıklarından tümüyle habersiz görünüyordu” (Le Guin, 2012: 21). Kafamızdaki görünmez duvarların yıkılmasında Ursula edebiyatının etkisini kim küçümseyebilir ki!
Özellikle ütopya/distopya ve fantastik edebiyat yazarlarının olmazsa olmaz bir özelliği de sistem eleştirisindeki başarılarıdır. Yeni dünyalar yaratırken sahip oldukları eleştirel bakışlarını kendi hayatlarına da yansıtırlar elbette. Bir röportajda “Amazon ile ne alıp veremediğiniz var?” sorusuna Ursula “Hedef ve yöntemlerine yönelik derin ahlaki ayıplama ve şirketsel açgözlülüğe duyduğum sıradan nefret dışında pek bir şey yok aslında (Le Guin, 2011[2]:71)” cevabını vermiştir. Bir ödül töreninde yaptığı konuşmasından alınan aşağıdaki bölümler ise onun kapitalizme, yayın sektörüne ve edebiyatın gücüne dair görüşlerini oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır:
“Bence, şu anki yaşayışımızın alternatiflerini görebilen, korkuya kapılmış toplumumuzun ve takıntılı teknolojilerinin içyüzünü varoluşun başka yollarına kadar görebilen ve hatta umut için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini isteyeceğimiz zor zamanlar geliyor. Özgürlüğü anımsayabilecek yazarlara ihtiyaç duyacağız… Şu an, bence bir piyasa metasının üretimiyle sanat pratiği arasındaki farkı bilen yazarlara ihtiyacımız var. Şirket kârını ve reklam gelirini maksimize etmek için satış stratejilerine uygun yazılı malzemeler geliştirmek, sorumlu kitap yayıncılığıyla ve yazarlıkla pek de aynı şey değil… Kitaplar, biliyorsunuz, sadece meta değildir. Kâr güdüsü, çoğu kez sanatın amaçlarıyla çatışır. Kapitalizm içinde yaşıyoruz. İktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. Her türlü insan iktidarına insanlar tarafından direnilebilir ve bu iktidar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu kez sanatta başlar ve daha da çok bizim sanatımızda -sözcüklerin sanatında- başlar”[2].
Bianet’in anma yazısında onun için “Bizi Urras’ta bırakıp gitti” demişler, ben de Anarres’i düşlemeyi hiç bırakmayacağız diyorum!
Kitaplar
Le Guin, Ursula K. [1998] (2011) Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Deniz Erksan, Bülent Somay ve Müge Gürsoy Sökmen (Haz.) İstanbul: Metis.
Le Guin, Ursula K. (2011) Yaban Kızlar. Algan Sezgintüredi (Çev.). İstanbul: Versus.
Le Guin, Ursula K. [1974] (2012) Mülksüzler. Levent Mollamustafaoğlu (Çev.) İstanbul: Metis.
[1] https://bianet.org/bianet/yasam/193638-ursula-k-le-guin-fahri-bir-erkek-gibi-degil-bir-kadin-gibi-yazmayi-ogrendim
[2] https://bianet.org/bianet/siyaset/160120-le-guin-direnis-ve-degisim-sanatta-baslar
Henüz son sözler söylenmedi: 2018 dayanışma ve mücadele yılı olacak!
Tam bir sene önce “Hoş geldin 2017” başlığıyla giriş yaptık ve devam ettik: “Tüm yasaklamalara rağmen kadınlar emek ve bedenlerinin sömürüsüne karşı 8 Mart’ta Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerinde alanlara çıktı. İstanbul Kadıköy’de yasaklanan mitinge inat kadınlar Kadıköy sokaklarını miting alanına çevirdi. AKP hükümetinin tecavüzü meşrulaştıran ‘tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama’ önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul’da, OHAL’e rağmen kadınlar sokakta öfkelerini haykırdı. AKP hükümeti kadınların tepkisinden sonra tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Kadın dayanışması kazandı (…) 2017’de de kız kardeşlerimizle yan yana durmaya devam edecek ve Kadın Dayanışmasını büyüteceğiz.”
İktidarın uzun vadeli hedeflerinden olan muhalefeti ve bilhassa kadın muhalefetini bastırma stratejisi OHAL’in sağladığı olanaklarla büyük ölçüde amacına ulaştı. OHAL’in ilk 6 ayında 300’den fazla kadın derneği ve medya kuruluşu kapatıldı. KHK’larla ihraç edilen, mesleklerinden edilerek kara listeye alınan yüzlerce kadın var. Sayılar can sıkıcı, istatistikler duygusuz, o sebeple rakamlara girmeyeceğiz. Ancak bu kadarı bile OHAL altında meslek odalarından sendikalara ve onların kadın örgütlerine karşı uygulanan baskı politikalarıyla bizi nasıl bir 2018’in beklediğine dair fikir veriyor.
2017 nasıl geçti?
2017’nin 8 Mart gündemini 16 Nisan referandum süreci oluşturdu. Önceki yıllardan farklı olarak Kadıköy miting alanı kadınlara verilmedi, onun yerine kadınlar daha dar bir alan olan Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya geldiler. Yıllardır kadın mücadelesinde kristalize olan “Hayır hayır demektir” sloganı, Tek Adam Rejimi’nin oylanması sürecinde temel talep ve sloganlara eşlik etti. İktidar bu aralıkta “tecavüzcüye evlilik affı” gibi kadınlar aleyhine birtakım yasa değişikliklerini meclisten geçiremedi ve başkanlık projesi için başta kadınlar nezdinde rıza üretemedi.
Referandumun şaibeli sonuçlarıyla güçsüz bir rejim doğdu ve saldırılarına hız verdi. Müftülüklere nikah kıyma yetkisi veren bu “Olağanüstü Kanun Teklifi”, OHAL koşullarında meclisten geçirildi. 4+4+4’ten beri uygulamaya sokulmaya çalışılan, devlet dininin yaşamın her alanına egemen olduğu bir sistem yaratma stratejisi adım adım hayata geçirildi. Hedef belli! Kadınların AKP’nin tanımladığı bir dini çerçevede hayatlarını devam ettirmesi, çocukluklarından itibaren Ensar gibi vakıflarda şiddet ve istismar ortamında yetişmeleri, evlendiklerinde müftü, boşanmak istediklerinde Diyanet’in arabulucusuyla muhatap olmaları… Partilerde, sendikalarda, meslek odalarında kadınların yıllarca ilmek ilmek ördükleri dayanışmayla, kısmi eylem ve direnişlerle bu gidişata karşı koymaya çalışsak da Müftülük yasasının geçmesine engel olamadık. Bu noktada 2017’de iktidarın kadın muhalefetine yönelik ciddi baskı ve yıldırma politikalarının sonuç vermeye başladığını söylemek maalesef yanlış olmayacaktır.
Ancak henüz son sözler söylenmedi!
Şimdilik müftülük yasasında AKP bir adım öne geçti ama henüz son sözler söylenmedi. Tasarının yasalaşması, mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor. AKP, OHAL ve KHK’lara dayanarak oldu bittiye getirmeye çalışsa da siyasal meşruiyet sağlayamıyor, tasarılar yasalaşsa bile meşruiyet kazanamıyor. Biz 2017’de bizi bir araya getiren, sesimizi yükseltebildiğimiz araçlardan bir adım yoksunlaşsak dahi, iktidarın meşruiyetini sağlayamadığı her an lehimize işliyor. Bu sebeple 2018’de taleplerimizi ne kadar fazla kadına ve erkeğe anlatabilirsek; siyasetle ilgilensin ilgilenmesin, eşitlik isteyen kadın ve erkek emekçilere ne kadar sarih bir biçimde ulaşırsak, müftülerin de arabulucuların da devrini kapatabiliriz. Hoş geldin 2018, dayanışma ve mücadeleyle…
Metal grevi yasağına karşı mücadelemizi birleştirelim!
Metal işçileri daha öncesinde de grev yasaklarıyla karşı karşıya kalmıştı. Kendilerini fabrikalara kilitleyerek, direnişi sürdürerek ve kararlı olduklarını göstererek çeşitli eylem biçimleriyle kazanımlar elde ettikleri dönemler yaşamıştı. Şimdi de Erdoğan yönetimi altında bir kez daha metal işçilerinin grevi Afrin operasyonu bahane gösterilerek ertelendi/yasaklandı.
Grev yasağı
Afrin operasyonunun sadece bir bahane olduğunu biliyoruz. Gerçek gerekçe patronların kâr ihtiyaçlarıdır. Erdoğan OHAL sayesinde grevlerin yasaklanabildiğini büyük bir mutlulukla patronlara ilan etmişti. Bunun karşısında bu grev yasaklarını dört gözle bekleyenler daha dün işçilerin haklı mücadelesini ve taleplerini bir yandan Cumhurbaşkanına yalvararak (Türk Metal Başkanı Kavlak’tan bahsediyoruz) bir yandan da patronlarla birlikte hazırladıkları satış sözleşmeleriyle nasıl planladıysalar, bugün gördüğümüz grev yasağı da benzer bir süreçtir. Grev yasağı patronlar, hükümet ve patron yanlısı sendikalar tarafından hem de bu kez savaş bahanesiyle el ele çıkarılmıştır.
Türk Metal sendikası kurulduğu aşamadan itibaren işçilerin kontrolden çıkmaması için tamamen patron yanlısı bir devlet sendikası olarak kurulmuştu. Yıllardan beri üyesi olan işçilerin sırtlarında bir ur gibi yaşamlarını sürdürdüler. Sendika bürokratları kendilerine yönelik biriken öfkeyle dönem dönem karşılaştılar. Bunun son örneği Bursa’dan başlayıp Türkiye geneline yayılan fiili işyeri eylem ve direnişleri olmuştu. Bu süreçte Türk Metal’den kitlesel istifalar başlamıştı. Bu tepkiden ötürü tutuşan Türk Metal ağaları çözümü yine AKP’ye ve patronlara giderek onlarla ortak çözüm üretmekte bulmuştu.
Bugün ise üzerindeki tepkileri azaltmak, yeni bir “Bursa vakası”nı engellemek için işçilere her türlü eylemi yapacaklarının, gerekirse genel greve çıkacaklarının sözünü vermişlerdi. Başta fabrikalar olmak üzere bazı yerlerde de alanlara çıkarak işçilerin biriken öfkesini boşaltan eylemlilikler yapmışlardı. Biz bu eylemlerin dün de bugün de göstermelik olduğunu, yalnızca işçilerin öfkesini boşaltmak için bir araç olduğunu, bir gece yarısı ansızın metal patronları ile işçiden habersiz düşük sözleşmeler imzalayacaklarını, metal patronlarının sözünün dışına çıkmayacaklarını, geçmişteki pratiklerinden ve şimdi yaptıklarıyla daha iyi anlamış bulunmaktayız. Peki, bu olumsuz Türk Metal tablosundan sonra bu sendikaya üye olan işçiler bu olumsuzluğun peşi sıra sürüklenmeli mi, yoksa yeni mücadele yöntemleri yaratıp hem sırtlarındaki sendika ağalarına hem de metal patronlarına gereken cevabı vermeli midirler?
Ne yapmalı?
“Türkiye’de işçi sınıfı mücadele etmiyor, mücadele zayıf” diyenler yalancıdır. Türkiye’de işçiler kendisini yakarak, soyunarak, madenlere kapanarak, grevler yaprak direniyor. Zaman zaman da kazanıyorlar. Ancak en büyük sorunumuz şu: mücadelelerimiz parçalı şekilde yaşanıyor. Metal işçisinin de en büyük problemi bu. Bugün metal işçileri bir yandan Türk Metal tarafından oyalanırken, Birleşik Metal üyesi işçiler de yalnızca kendi fabrikalarına sıkışmak durumunda kalıyorlar. Oysaki metal işçisi bir fabrikada değil, ancak mücadele eden tüm fabrikalar ile birlikte kazanabilir. Bu sebeple mücadelenin kazanılabilmesi için ve hükümetin yasağı, lokavt, saldırılar vb. tehlikelerini savuşturmak için derhal fabrika komitelerinden hareketle grev komiteleri kurulmalıdır. Grev sürecinin başarılı olması için de sendika ayrımı gözetmeksizin bu grev komitelerinin birlikte mücadele etmesinin, birleşmesinin yolları aranmalıdır.
ABD’de kadınlar Trump’ın kadın düşmanı politikalarına karşı sokaktaydı
20 Ocak 2018 günü ABD’de 2. Kadınlar Yürüyüşü gerçekleşti. Washington, New York, Los Angeles ve Chicago gibi büyük kentler dahil ABD genelinde yüz binlerce kadın sokağa çıktı. Kadınlar Trump’ın kadın düşmanı ve ırkçı politikalarını protesto etti. Protestolarda eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı, sağlık politikalarının düzenlenmesi gibi talepler dile getirildi; cinsel taciz ve şiddet karşıtı sloganlar atıldı ve dövizler taşındı. LGBTİ bireylere ve göçmenlere yönelik ayrımcı saldırılar eleştirildi. Yürüyüş ayrıca Kasım ayında gerçekleşecek olan ara seçimler için kadınları örgütlemeyi de hedefledi. Başta film endüstrisi olmak üzere cinsel tacizi ifşa eden ve tacize son vermek için harekete geçmeye çağıran #MeToo (Ben de) ve Time’s Up (Süre Doldu) kampanyalarının etkisi de yürüyüşte görüldü.
Bu yılki Kadınlar Yürüyüşü, Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki birinci yılına ve sonrasında gerçekleşen kitlesel kadın eylemlerinin yıldönümüne işaret ediyor. Geçen yıl Trump’ın ABD başkanlığını devralması üzerine ABD’li kadınlar Trump’ı protesto etmek için yürüyüş düzenlemişti. Yürüyüşü destekleyen eylemler başka ülkelere yayılmış, kadınlar dünyanın dört bir yanında alanlara çıkmıştı.
Trump’ın kadın düşmanı politikalarının yanı sıra cinsiyetçi söylemleri de bir hayli meşhur. Bugüne kadar Trump kürtaj olan kadınların cezalandırılması gerektiğini, kadınların iş hayatında bir tehdit oluşturduklarını ve evde oturup çocuk bakmaları gerektiğini söyledi. 17 kadının Trump tarafından cinsel saldırıya uğradığını beyan etmesine rağmen Trump bunu inkar etti. Tecavüzü haklı çıkaran ifadelerde bulundu, kadınları defalarca aşağıladı. Tüm bunlara karşılık kadınlar susmuyor. Trump’ın göreve gelişinden beri geçen bir yılın ardından artık daha da öfkeli olduklarını haykırıyorlar.
Tunus devrimi nasıl “kurtulur”
2011 devriminin üzerinden geçen yedi yılın ardından 2018 yılı Ocak ayında Tunus’ta yeni bir isyan başladı. Ulusal Birlik hükümetinin dış borç ödemelerini gerçekleştirmek gibi konularda IMF ile yaptığı anlaşma kapsamında uygulamaya çalıştığı kemer sıkma politikaları, zamlar ve vergi artışları, devrimden bu yana ekonomik ve sosyal taleplerinde hiçbir değişiklik olmayan, yaşam koşulları daha da kötüleşen Tunuslu kitleleri, iş, ekmek ve onurlu bir yaşam sloganlarıyla yeniden sokağa döktü.
Mevcut hükümet geçtiğimiz yıl IMF ile 4 yıllık bir anlaşma imzalayarak, borç ödeme programını ve kamu harcamalarında kesintiye gitmeyi kabul etmişti. Devrimden sonra devrik diktatör Bin Ali’nin dış borçlarını da ödemeyi kabul eden hükümetler eliyle aradan geçen 7 yılda ülkenin dış borçları yüzde 56 oranında artmış durumda. Ticaret açığı 6,5 milyar dolara ulaşan ülkede yüksek enflasyon nedeniyle Tunus dinarı da değerini kaybetmiş oldu. Resmi işsizlik rakamları da artmayı sürdürerek yüzde 16 bandına tırmanırken, diplomalı gençler arasında işsizlik oranı yüzde 30’a ulaşmış durumda. Bu tabloya Aralık ayında gıda fiyatlarındaki yüzde 9’a varan artış ve benzine yapılan zam da eklenince yoksullukla boğuşan Tunuslu emekçiler için yeni bir isyanın koşulları kendiliğinden ortaya çıkmış oldu.
Tüm bu ekonomik çöküş tablosunun yanında Tunus halkının öfkesini tırmandıran üç etken daha bulunmakta. Bunlardan ilki, hükümet tarafından geçtiğimiz Eylül ayında kabul edilen ve devrik diktatör Bin Ali zamanında yolsuzluğa karışan bürokratların ve devlet memurlarının affını sağlayan yasa. Ki bu yasanın ardından bu kişilerin birçoğu devlet kademesinde görevlerine geri döndü ve mevcut hükümetin içerisinde “teknokrat” olarak görevlendirildi. Yine eski rejimin en önemli sömürü mekanizmalarından biri olan yolsuzluk ve kayırmacılığın, devrimden sonra göreve gelen tüm hükümetler tarafından da yaygın olarak kullanılıyor oluşu Tunuslular’ın hoşnutsuzluğunu arttıran ikinci önemli faktör. Son olarak ise, Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin ülkedeki kaostan çıkış için yürütme erkinin güçlendirilmesi gerektiği ve bu yönde devrim anayasasının revize edilerek başkanlık sistemine geri dönüş isteğini belirtmesi Tunus halkı için 2011 devriminin demokratik kazanımlarına temelden bir saldırı niteliğinde.
Bütün bu etkenlerin bileşimi Tunuslu emekçileri, kadınları ve gençliği yeniden kendiliğinden bir şekilde seferber etti. Polisin ve askerin eylemlere dönük sert müdahalesi sonucu bir kişinin yaşamını yitirmesi ise eylemlerin ondan fazla şehre yayılmasına neden oldu, eylemler esnasında 800 den fazla kişi gözaltına alındı. Tunus işçi sınıfı hareketi ve solu için iki önemli referans örgüt olan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) ve Halk Cephesi ise bir kez daha reformist karakterlerini gözler önüne serdiler. Devrimden sonra “demokratik geçişin” sağlanmasındaki rolünden ötürü Nobel ödülüne layık görülen UGTT, eylemler esnasında tabanını harekete geçirmek yerine hükümete ekonomik alanda önlemler alınması çağrısı yapmakla yetindi. Devrimden bu yana demokratik kazanımları savunmakla yetinen, ekonomik ve sosyal dönüşümleri erteleyen, aşamacı bir devrim anlayışını sahiplenen Halk Cephesi ise, “Tunus devrimini kurtarıyor” başlığıyla sokağa çıkma çağrısı yapmakla beraber, kitlelere mevcut ekonomik çöküşten çıkış için bir mücadele programı ve iktidar hedefi sunmak yerine, eylemler yoluyla hükümete geri adım attırabilmeyi ve ekonomik önlemler alınmasını sağlamayı tercih etti.
Gelinen noktada, kitle hareketinin de basıncıyla, hükümet günü kurtarmak adına dar gelirli ailelere ayrılan bütçeyi 70 milyon dolar arttıracağını ve ekonomik sorun yaşayan vatandaşlara ücretsiz sağlık hizmeti hakkı tanıyacağını açıklayarak atmosferi bir nebze olsun sakinleştirerek eylemlerin önüne geçmeyi hedeflemekte. Ancak açıkça söylenebilir ki bu önlemler iş, ekmek ve onurlu bir yaşam uğruna 7 yıldır mücadele eden Tunuslu emekçilerin taleplerini karşılamaktan oldukça uzakta.
Ekmeksiz demokrasi ya da nasıl yapmalı?
Öncelikle belirtmekte yarar var, 2010 yılında başlayan devrimci ayaklanma bugünkü isyanla aynı olan iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ortaya çıkmış, diktatörün kitlelere sert müdahalesi sonucu rejim karşıtı bir karakter kazanmıştı. Yani özünde kapitalizme ve neoliberal politikalara karşı gelişen mücadele aradan geçen 7 yılda demokratik kazanımlar aşamasında durdurulmaya çalışılmakta. Tunus solu ve sendikalarının kitlelere demokratik ve ekonomik talepleri birbirine bağlayan, bu sistemden bir çıkışı önüne koyan bir mücadele programı sunmamış olması mevcut tablonun bu hale gelmesinin en temel nedeni.
Hal böyle olunca, devrimden bu yana göreve gelen 7 hükümet de emperyalizmle işbirliği halinde “demokratik geçiş” sloganını öne çıkararak demokratik gerici yöntemleri uygulamayı sürdürdüler. Bir yandan demokratik haklara çok sert saldırmazken öte taraftan neoliberal uygulamalar eliyle özelleştirmelere, emekçilerin haklarına dönük saldırılara ve yaşam koşullarının adeta bir enkaza dönüştürülmesinin yolunu hazırladılar. Ve ne zaman ki kendi iktidarlarını güçlü hissettiler, demokratik haklara dönük de saldırıyı hedeflediler. Yolsuzlukların devamını, eski rejim artıklarının göreve dönüşünü ve başkanlık tartışmasının yeniden gündeme getirilmesini bu açıdan ele almak gerekiyor.
Ancak Tunus halkı için yaşam koşulları katlanılamaz bir düzeye ulaşmış durumda. İşsizlik, yoksulluk ve açlığın diz boyu olduğu bir ülkede eski rejim artıkları eliyle bir demokrasi inşa edilemez. Tunus devrimini “kurtarmak” isteyenlerin de bu gerçeği görmeleri gerekmekte. Tunus devrimi, devrim gerçek sahiplerine, işçilere, kadınlara ve gençlere devredilerek kurtarılabilir. Bu amaçla kendi yerellerinde seferber olan kitlelere, ekonomik ve demokratik talepleri kesiştiren, planlı bir ekonominin inşasını hedefleyen ve bu yolda birbiriyle koordinasyon içerisinde yerel komitelerin vücuda getirilmesini öneren bir mücadele programı sunmak en acil görev. Ancak bu şekilde Tunus’ta gerçek bir demokrasi, işçi demokrasisi hayata geçirilebilir!
İMF ile yapılan tüm anlaşmalar derhal iptal edilsin!
Dış borç ödemeleri derhal durdurulsun! Buradan elde edilecek kaynaklar kamuda iş yaratılmasına, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılsın!
Özelleştirilen tüm kamu kuruluşları tazminatsız kamulaştırılsın!
Devlet mülkü olup da işlenmeden duran tarım arazileri bölge emekçilerinin denetiminde işletilsin!
Üretim araçlarıyla birlikte kapalı halde bulunan fabrikalar işçi denetiminde üretime başlasın!
Yolsuzlukla mücadele için bağımsız halk komiteleri kurulsun! Yolsuzluğa karışanlar bu komitelerin denetiminde yargılansın!
Tüm politik tutsaklar derhal serbest bırakılsın!
Yalanı doğru yapan ne?
Toprağı bol olsun, rahmetli hocamız Ünsal Oskay, “Yalanı Doğru Yapan Ne?” adlı makalesinde; “Yalanı doğru kılan, kısacası, insanların düzayak aptallıkları, gerçeklikten kaçmalarına neden olan ödleklikleri değil; yalanı doğru diye gösteren axis mundi’lerin oluşumuna, kabullenimine neden olan reel politiktir; bu reel politiğin güç dengesidir” der. Oskay’a göre bu axis mundi [temel diye sunulan tüm değerler dizisi, paradigma] öylesine egemen bir yapı oluşturur ki, “eskinin doğruları yanlış, Kutsal Kitap’ın bile yanlış saydığı şeyler doğru sayılır” hale gelir.
İşte o noktada birileri alenen suç olan şeyleri “günah işleme özgürlüğü” olarak satmaya, “yolsuzluk hırsızlık değildir” diye normalleştirmeye ve örneğin bilinen tüm dini ve ahlaki öğretilerin öldürmeyi yasaklayıp, merhamet etmeyi ve sevmeyi salık vermesine rağmen, “kan da dökülür; acıma acınacak duruma düşersin” demeye başlar. Reel politik adına “amaca giden her yol mubahtır” diyen bu “anlayış” amacı için kullanacağı tüm araçları da bu şekilde meşru ilan eder.
Eyyam ve itaat
Böyle zamanlarda bir ülkenin, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, sahip olduğu değerler, güç ve örgütlülükle buna hayır demesi beklenenlerin, bunu demediği gibi tersine bu reel politiğe boyun eğmesi, hatta ona eşlik edip, süregiden kötülüğe gel-geç demesi olabilir. “Anayasaya aykırı olmasına rağmen evet diyeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu’nun açtığı kapıdan geçen iktidarın, bugün bizzat Kılıçdaroğlu ve partisi CHP’yi de hedefine koymuş olması bu açıdan şaşırtıcı değil. Açılan o kapı nedeniyle bugün Türkiye’nin meclisteki en büyük üçüncü partisi HDP’nin Eş Genel Başkanı Demirtaş -bir düzine milletvekili, belediye başkanı ve çok sayıda parti yöneticisiyle birlikte- tutuklanabilmiş durumda. Sözü kanun kabul edilenin iddiası dışında Demirtaş’ın neden tutuklu olduğunu bilen var mı?
Türkiye’nin kaderini değiştiren 16 Nisan referandumunun sonucunun yalan ve hileyle elde edildiğini söyledikten sonra, “ama yapacak bir şey yok, herkes evine” dediğiniz andan itibaren, gelinen noktada Anayasa Mahkemesi kararlarının dahi iktidar için bağlayıcı bir hükmünün olmamasına çok da şaşırmamak gerekir. Anayasa Mahkemesi de zaten, “OHAL’de benim hükmüm geçmez” diyerek iktidarın ülkeyi KHK’larla istediği gibi yönetmesinin önünü açmıştı. Sonunda elbirliğiyle ülkeyi bu noktaya kadar getirdiler.
Suç ortaklığı ve onay
Ünsal Oskay adı geçen makalesinde nasıl olup da bir toplumun bir felaket noktasına sürüklenebildiğini Hitler Almanyası örneğiyle şöyle anlatıyor: “Son bir örnek de 1930’ların, 1940’ların Almanyası’ndan verebiliriz. Weimar döneminde, sol ve sosyal demokratlar birbirlerini yedikçe, işsizlik ve enflasyon gibi temel sorunlarla baş edemedikçe, faşizm toplumda kol budak salmaya başlamış. Kendilerinin dışındaki soldan ürken ve onların kafalarının tramvay rayları üzerinde ezilmesine engel olmayan sosyal demokrat gazeteler, yazarlar, siyasetçiler, ‘Alman işçi sınıfı, Alman halkı Hitler’in iktidara gelmesini önleyecek, geçit vermeyecektir’ dermiş. İkinci seçimlerinde Hitler aslanlar gibi, hem de sandıktan çıkarak iktidar koltuğuna oturunca da, aynı küçük burjuva kökenli sosyal demokrat çevreler, ‘halkın hödüklüğünden,’ ‘kandırılabilirliğinden’ söz etmeye başlamış…” Her şey ne kadar da benziyor değil mi? “Bidon kafalar”dan buralara kadar geldik!
Brecht’e göre Hitler’in kazanmış olmasına çok da şaşırmak gerekir: “İşçiler ve halk sosyal demokratlara değil de Hitler’e oy vermişse de, bunda şaşıracak, onu bunu suçlayacak bir şey yok. Hitler, hiç olmazsa, kitlelerin arkasından önlerine doğru bir çubuk uzatmıştı ve çubuğun ucunda da, her adım atışta bir adım uzaklaşsa da, bir ekmek somunu asılıydı.”
Yalan ve gerçek
Kıssadan hisse ülkenin nasıl olup da bu noktalara geldiğini düşünmek gerekiyor. Birileri sanki ülke eskiden İsviçre’ydi de şimdi Afganistan’a döndü gibi davranmayı seviyor. Belki de onlar için öyleydi, kim bilir! Çoğunluk için öyle olmadığı ise ortada. Kuşkusuz burada bahsettiğimiz iktidarın o çok sevdiği “camileri ahır yaptılar” kuyruklu yalanları değil. İşçisinden köylüsüne, Kürdünden Alevisine, azınlığından kadınına toplumu oluşturan en geniş kesimlerin yıllarca hapsedildiği yalanlardan bahsediyoruz. O yüzden ülke sanki eskiden güllük gülistanlık bir yerdi gibi davranmaktan vazgeçmek, fabrika ayarlarına, eskiye vb. dönmekten öte emekten yana, eşit, özgür, laik ve demokratik bir gelecek tasavvurunda ortaklaşmak gerekiyor.
Pekiyi, bunu nasıl yapacağız? Taklitler aslını yaşatır derler. Bugün ülke, bir kez daha, haki yeşile boyanmışken, nasıl yapmamız gerektiğini görüyoruz. İhtiyacımız olan sadece yalana yalan diyebilmek; sesimizi ortaklaştırabilmek. Bırakalım onlar kimin kimin çizgisine geldiğini tartışadursunlar. Bırakalım onlar barış ve kardeşlik diyene vatan haini deme yarışlarına devam etsinler. Bırakalım onlar kendi çıkarlarını ülke çıkarı diyerek insanları kandırdıklarını sansınlar. Günün sonunda hiçbirinin esamesi okunmayacak! Bir Rus atasözünde dendiği gibi, “Yalan söyleyerek hayatta ilerleyebilirsiniz, ama geri dönemezsiniz.” Onlar geri dönüşü olmayan bir yolun yolcuları. Bu toprakların güzel insanlarının ise görecek çok güzel günleri olacak…
27 Ocak 2018
Resim: Salvador Dali, Haşlanmış Fasulyelerden Oluşan Hafif Yapı (İç Savaşın Öngörüsü), 1936
Tek Adam egemenliğini nasıl sürdürüyor?
Erdoğan’ın zorlu dönemlerden bir şekilde paçayı sıyırma gibi bir özelliğinin olduğunu yaşayarak gördük. Ancak bunun neyin pahasına olduğunu unutmamalıyız.
Tek adam rejimi deyip duruyoruz. Bu tek adamlığı yalnızca bir kişi değil bir rejim olarak incelememiz gerekiyor. Tek adam rejimi gücünü Erdoğan’ın kişiliğinden değil, ittifaklarından alıyor. Erdoğan’ın gücü her dediğini yaptırabilmekten değil, Gezi’den beri karşılaştığı her güçlük karşısında bir ittifaktan destek alabilmesinden geliyor. Bugün MHP’nin ve eski rejim aygıtlarının içerisindeki ulusalcıların desteği tek adamlığın ayakta kalabilmesini sağlayan temel etmenlerdir.
Erdoğan 2017 referandumunu MHP olmasaydı kazanamazdı. Generallerin desteği olmadan Afrin operasyonuna girişemezdi. Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın serbest bırakılması yönündeki AYM kararında Erdoğan’ın çizgisini güden azınlıktaki Anayasa Mahkemesi üyelerinden biri Gül döneminde atanmış, üçü Erdoğan döneminde atanmış, ikisi ise Sezer döneminde atanmış kişilerden oluşuyor. (S. Özgüldür ve O. Paksüt, Sezer döneminden kalan son AYM üyeleri ve Erdoğan’ın arkasındalar!) Demek ki Erdoğan’ın sözcülüğünü yapanlar Erdoğancılardan değil son derecede farklı kesimlerden oluşuyor. Bu da Erdoğan’ın gücü olmaktan çok güçsüzlüğünü ifade ediyor.
Erdoğan kimi badireleri atlatmayı başardı, ama “tek başına” bir tek adam olarak değil, desteklerle. Geçiştirdiği her bela Tek Adam yönetiminin aslına bakarsak zayıflamasına yol açıyor.
Erdoğan çözümü
Çok değil yalnızca bir hafta öncesinde neleri tartıştığımıza bakalım: Zarrab davası, Batı ile ilişkiler, AYM’nin iki gazeteci için tutuksuz yargılanma kararı, ekonomik kriz emareleri ve erken seçim ihtimalleri.
Bir hafta öncesine kadar tartışılan hemen her şey Saray’ın nasıl sıkıştığını işaret ediyordu. Öyle ki CHP’nin genel başkanına, “Sen benim ayarımda değilsin, seni muhatap almıyorum” diyen Erdoğan birdenbire CHP İstanbul İl Başkanlığına seçilen Kaftancıoğlu’na seslenmek zorunda kalmıştı. Şimdi Afrin operasyonunun başlaması ile birlikte burjuva muhalefetin geniş bir kesimi Erdoğan’a desteğini sunmuş olsa da az önce saydığımız sorunların tamamı sorun olmayı sürdürüyor.
Afrin operasyonu Saray’a yarar mı?
Erdoğan’ın sorunları ortaya koyma biçimi sorunu bir kenara koymaktan öteye geçmiyor. Erdoğan’ın yeni Bonapartist gericilik diye adlandırdığımız rejimi, Erdoğan yöntemi ile atlattığı her badirenin ardından aslında daha da güçsüzleşiyor.
Afrin operasyonu burjuva muhalefetin yanı sıra halk içerisinde de -şimdilik- azımsanmayacak bir desteğe sahip. Operasyon insanların ölmesini engellemek, “terörü” bitirmek, güçlü bir ülke kurup işçiyi emekçiyi daha iyi bir hayatta yaşatmak için yapılmıyor. Operasyon yalnızca Saray’ın bekası için gerçekleştiriliyor.
Saray bir yandan Suriye’de iflas eden dış politikasını telafi etmek, bir yandan da ülke içerisinde azalan meşruiyetini geri kazanmak için Afrin operasyonuna girişti. Erdoğan genel seçimler, yerel seçimler ve hatta cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çantada keklik olmadığını görmüş durumda. Hem de MHP’nin koşulsuz desteğine rağmen. İşte bu yüzden böyle bir operasyona ihtiyacı var. Zaman aleyhine işliyor. Ancak bu operasyonu yaparken korktuğu orduyu ve generalleri güçlendirmek zorunda kalıyor. Emperyalizme henüz vakıf olmadığımız tavizler vererek dış politikada ödeyeceği diyeti arttırıyor. Yani kendi gücünü azaltarak geçici bir destek topluyor.
Ne yapmalı?
Bugün her şeyin bittiğinden, yenilgiden, daha kötü şeylerin olacağından bahseden karamsarlık sevicilerinden sakınalım. Çünkü bugünün karamsarları gerçekleri değil, kendilerini çok sevdiklerinden ötürü karamsardırlar. Çünkü eğer karamsarlığa Türkiye işçi sınıfını ikna edebilirlerse bir şey yapmalarına gerek kalmayacak. Evlerine geçip rahatça oturabilirler.
Gerçek tam ters yöndedir. Saray yönetimi aldığı aldatıcı desteğe rağmen güçlü değil, güçsüzdür. Saray güçlenmiyor, güç kaybediyor. Biat edenleri artmıyor. Saray olmayacak sektörlere güç vermek durumunda kalıyor. Tahribatı gücünden değil, güçsüzlüğünden kaynaklanıyor.
Erdoğan’ın kitle desteğinin azalmasından ötürü erken seçimlere hazırlandığı konuşuluyor. 2019’a kadar beklerse krizin de etkisi ile seçim bazında aldığı desteği iyiden iyiye yitirmenin arifesinde olduğunu hissetmiş olabilir. Desteğini tamamen yitirmeden acil bir seçimi muhalefet için olabilecek en kötü koşulları kollayarak yapması olasılık dahilinde.
Bir erken seçim sürecinde yahut 2019’a kadar savaşın, OHAL’in vb. nimetlerinden sonuna kadar faydalanacaklar. Ancak bizim tüm işçi sınıfına Erdoğan sisteminin işçi ve emekçilere hiçbir şey katmadığını, tersine bizden aldığını anlatmamız gerekiyor. Kimi patronlar mevcut anayasa ve OHAL’den hoşlanmasalar da, Erdoğan yönetimi bu uygulamalar ve yasaların işçi düşmanı olduğunu ispatlayarak patronlardan ve emperyalizmden destek alabiliyor.
Böyle bir sistemde de iyi yaşayamayız. OHAL’in derhal sonlanmasını, yoksulluğun önlenmesini, emperyalizme bağımlılığın sonlandırılmasını ve temel demokratik haklarımızın güvence altına alınmasını sağlayacak bir anayasanın hazırlanması için bir Kurucu Meclisin gerekli olduğunu işçi ve emekçi kitlelere anlatmalı ve bulunduğumuz her alanda temas ettiğimiz muhalefetin her kesimine böylesi bir kurucu meclis teklifinde bulunmalıyız.
Afrin savaşı: “Zeytin Dalı” mı, “meşe odunu” mu?
Beklenen saldırı başladı. İş bir “Zeytin Dalı”ndan ziyade “meşe odunu”na benziyor! “Gerekçeler son derece uydurma. TSK, harekâtın “Suriye’nin toprak bütünlüğü için” yapıldığını, “dost ve kardeş bölge halkını bunların zulmünden kurtarmaya” gidildiğini söylüyor. Başbakan’dan da amacın “Bu alçakların bölgede yaptıkları zulme son vermek” olduğunu ve harekâtın aynı zamanda “DAEŞ”e karşı yapıldığını öğreniyoruz! Ancak harekâtla ilgili kibirli dil, bir anda korkunun diline de dönüşüyor; meğerse bu harekât Türkiye’nin “bekası”, yani varlığını sürdürebilmesi için yapılmaktaymış! Artık hangisini yerseniz!
Saray’ın savaşına hayır! Maceracı ve yayılmacı dış politikaya son!
Günlerdir çalınan savaş tamtamlarının ardından, Afrin’e dönük askeri operasyon “Zeytin Dalı” adı altında başlamış durumda. TSK’nin hava saldırıları ve Türkiye’ye bağlı “ÖSO güçleri”nin karadan yürüttüğü operasyonlarla başlayan müdahale, TSK’nin kara gücüyle operasyonlara katılmasıyla devam ediyor.
Saray iktidarı, operasyonun gerekçesini “sınır bölgelerimizi terörden temizleme” olarak açıklamakta. Operasyonun ardındaki gerçek neden ise, Saray’ın içeride giderek yitirdiği meşruiyeti savaş politikaları ve Kürt düşmanlığı üzerinden yeniden tahkim etmeye çalışmasıdır. Bu operasyonla “sürekli OHAL rejimi”nin varlığı için yeni bir bahane üretilirken, muhalefetin daha fazla bastırılması için uygun siyasi ortam hazırlanıyor. Bu çerçevede, MHP ile kurulduğu resmiyet kazanan “milli mutabakat” ittifakının “erken seçim kampanyası” Afrin operasyonunda somutlaşıyor.
Operasyonun bir diğer nedeni ise, Saray’ın Suriye’de iflas eden maceracı, yayılmacı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikasının iflasa uğramasının ardından, Suriye’de etkin bir güç olarak var olabilmek için yeni bir kumar oynamaya girişmesidir. Saray iktidarı, iflas eden dış politikasının faturasını halklar arasında düşmanlığı artıran yeni saldırgan politikalarla, bölge halklarına kesmeye çalışıyor. Fırat Kalkanı harekâtında verilen onlarca kaybın ardından, şimdi Afrin’de çok daha fazla kaybın yaşanabileceği yeni bir maceraya giriliyor. Türkiye ve bölge emekçilerinin Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlığı körükleyen bu politikadan hiçbir çıkarı bulunmuyor.
Öte yandan, “yerlilik ve millilik” söylemlerinin havada uçuştuğu, ABD’ye ve AB’ye her gün “kafa tutulduğu” bir zamanda, operasyon ancak ABD ve Rusya’nın şartlı onayıyla başlayabildi. Saray iktidarı, Rusya ve ABD arasındaki çatlaklardan faydalanarak Suriye’den tamamen silinmesinin önüne geçmeye dönük adımlar atarken, bu adımların karşılığında ne gibi tavizler vermiş olduğunu ise henüz bilmiyoruz. Kesin olan şu ki, Saray rejiminin maceracı ve yayılmacı dış politikası Türkiye’yi emperyalizm ve bölgesel güçler karşısında daha zayıf ve bağımlı bir konuma sürüklemiş durumda. Gerçek bir antiemperyalist politika, hamasi söylemlerle değil, NATO’dan çıkılmasıyla, İncirlik Üssünün kapatılmasıyla ve bölge halklarıyla düşmanlık değil, eşitlik ve kardeşlik politikalarının geliştirilmesiyle hayat bulabilir.
Aynı zamanda, PYD ve YPG’nin Kürt halkı ve bölge halklarının çıkarlarını temel alan uzun vadeli bir strateji izlemek yerine, ABD ve Rusya’yla girdiği kısa vadeli pragmatik ilişkilerin başarısızlığa mahkûm olduğunu, gerçekleşen bu operasyon bir kez daha ortaya koymaktadır. Diplomatik manevralarla elde edilen kazanımlar, güç dengeleri değiştiğinde bir anda ortadan kaybolabilmekte ve bu politikaların faturasını Kürt halkı ve tüm bölge halkları ödemektedir. Ortadoğu’daki temel çelişkinin emperyalizm ve bölge gericilikleriyle emekçi halklar arasında olduğu, özellikle son 6 yılda yaşanan deneyimler ışığında, tekrar tekrar açığa çıkmıştır. Bu gerçekliği temel almayan hiçbir “gerçekçi” politikanın bölge halkları lehine bir değişim sağlamasının mümkün olmayacağını tekrar hatırlatırız.
Saray rejiminin başlattığı askeri operasyon, Türkiye ve bölge halkları açısından çok tehlikeli yeni bir adım anlamına geliyor. Saray’ın içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş ve baskı politikası, emekçi halkların birliğiyle, emek örgütlerinin ve siyasi partilerin “Saray’ın savaşına hayır!” demesiyle durdurulabilir. Emekten ve bölge halklarından yana tüm kurumları bu operasyonun durdurulmasına dönük ortak tutum almaya çağırıyoruz.
İşçi Demokrasisi Partisi, 21 Ocak 2018
ABD Konsolosluğu önünde Filistin eylemi: Kudüs Filistin’indir!
ABD Başkanı Donald Trump’ın, hem kendi ülkesi içerisinde yaşamakta olduğu iktidar krizine, hem de Ortadoğu’da emperyalist egemenliğin sarsılmasına bir yanıt olması için ilan ettiği Kudüs kararı, uluslararası mücadeleci kamuoyundan tepki sesleriyle karşılanmıştı.
Afrin’in günahı
ABD’nin yarısı Kürtlerden oluşacak 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kurulacağı açıklamasına Türkiye sert tepki verdi. RTE, çok kısa bir süre sonra bir gece ansızın Afrin’e gireceklerini, “terör” yuvalarını dağıtacaklarını ilan etti. İktidar hayli öfkeli: ABD, “Suriye’de konvansiyonel bir sınır ordusu kurulmayacağı” şeklinde bir açıklama yapsa da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bu açıklamanın Afrin’e düzenlenecek operasyonun ertelenmesini sağlamayacağı”nı söyledi. Yani “devletimiz” Afrin’in defterini dürmeye o derece kararlı!
Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!
BDS Türkiye (Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi) ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi kararını 20 Ocak Cumartesi günü saat 13.00’te İstanbul ABD Konsolosluğu önünde protesto edecek. BDS Türkiye’nin başlatacağı Kudüs Nöbetleri’nin ilki olan basın açıklamasına katılım çağrısında bulunuyoruz. BDS Türkiye’nin basın açıklamasına çağrı metni şu şekilde:
ABD emperyalizmi ve işgal devleti İsrail, son dönemde Filistin halkına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Donald Trump’ın Kudüs’ü Siyonist devletin başkenti olarak ilan etmesinin ardından Netanyahu hükümeti, İsrail parlamentosunda, gelecekteki olası bir barış görüşmesinde Kudüs’ün işgal edilmiş hiçbir toprak parçasının müzakere konusu olamayacağına dair bir karar çıkarttı; aynı zamanda Filistinlilere idam cezası verilmesinin kolaylaştırılmasını öngören yeni bir kanun için ön onay aldı.
Bu durum karşısında bizler de, BDS Türkiye olarak tüm Filistin dostlarını, Kudüs’ün işgalcilere değil, Filistin halkına ait olduğunu haykırmak, yerleşimci sömürgeci İsrail devleti ile askeri, ekonomik, diplomatik, akademik ve kültürel alanlardaki ilişkilerin kesilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanmasına çağırmak amacıyla farklı yerlerde düzenlenecek olan Kudüs Nöbeti’nin ilk adımı olarak 20 Ocak 2018 Cumartesi günü İstanbul’daki ABD Konsolosluğu önünde gerçekleştireceğimiz basın açıklamasına katılmaya, sesimize ses katmaya davet ediyoruz.
Ocak 2018 Cumartesi günü İstanbul’daki ABD Konsolosluğu önü, saat 13.00
BDS Türkiye
https://www.facebook.com/events/814513025401458/
Bakırköy’de KESK mitingi: OHAL derhal kaldırılmalıdır!
KESK’in çağrıcılığını yaptığı “OHAL’e Karşı Demokrasi”mitingi, 14 Ocak Pazar günü, Bakırköy’de Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirildi. Mitingde birçok işçi-emekçi sendikası, demokratik kitle örgütü ve sol parti meydanda hazır bulundu.
Müfredat değişti, niteliksizlik aynı!
13 Ocak Cuma günü, gelecek yıldan itibaren ilk ve ortaöğretimde uygulanması planlanan yeni müfredat taslağı kamuoyuna açıklandı. Müfredat taslağı anayasa ve başkanlık tartışmaları nedeniyle gündemi yeteri kadar meşgul edememiş olsa da konu önemli. Zira iki konunun birbirleri ile olan bağları inkâr edilemez. Kendi itaatkâr ve dindar neslini yaratmak isteyen hükümet müfredatı kendi amaçları doğrultusunda değiştirmeye çalışmakta.
2002’den 2017’ye kadar geçen 15 yıl içerisinde 6 Milli Eğitim Bakanı atamış olan hükümet bu konuda bir hayli kararsız ve beceriksiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu kararsız ve beceriksizliğin faturası ise yine biz öğrencilere kesiliyor. 5+3+4 sisteminin 4+4+4 olarak değiştirilmesinin ortaokul kavramını geri getirmesi ve kapatılan imam hatip ortaokullarının da böylece geri açılması hükümetin istediği sorgulamayan, düşünmeyen sadece biat eden insan tipinin ortaokul sıralarından çıkmasını sağlayarak istenilen rejim değişikliği sürecini hızlandırmaya yönelik. Zira geçtiğimiz haftalarda bir imam hatip öğrencisinin kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap da bu okulların öğrenciler üzerinde ki etkisini ortaya koyuyor. Bir muhabirin kendisine “İleride ne olacaksın?” sorusuna “Cumhurbaşkanı olup idamı geri getireceğim” cevabını veren lise öğrencisinin yetiştirilmek istenen yeni neslin iyi bir örneği. Öğrencinin verdiği bu cevap “kindar ve dindar nesil” kavramının ne kadar doğru olduğunu göstermekte.
Son yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) testinde Türkiye’nin 72 ülke arasından 50. sırada yer alması da “kindar ve dindar nesil” kavramının “vasıfsız nesil” kavramını da kucakladığını gösteriyor. PISA’daki sonucun ardından Milli Eğitim Bakanının yaptığı açıklama ise komik ve trajik: “Fen lisesi öğrencilerinin aldığı puan 534’tür. Yani sadece fen lisesi öğrencileri katılsaydı ilk 3 derecede olurduk.” İmam Hatiplerin PISA’da en düşük puan alan okullar olduklarını hatırlatmak yerinde olacaktır. Müfredat değişikliğinin nedeni hükümet tarafından PISA testi sonuçlarının geçtiğimiz seneye göre daha düşük çıkması olarak gösterilmekte. Hükümetin buna çözümü ise ders kitaplarından ve ders içeriğinden evrim teorisini kaldırmak, yerine pek çok dersin ‘değerler’ başlığı altına cihat kavramını eklemek oldu. Yeni müfredata göre 8. sınıfta “Allah’a kulluk ve ibadet” ünitesi başlığı altında “Allah yolunda mücadele: Cihat” konusu başlı başına işlenecek.
Hükümet veya Milli Eğitim Bakanlığı, yaptığı müfredat değişikliğinin amacının PISA testi sonuçlarını yükseltmek olduğunda samimi ise PISA testindeki soruları bir daha okumaları gerekmekte. Fakat artık bu bahaneler kimseye inandırıcı gelmekte. Hükümet her şeyden önce eğitim sorunu ile ilgili çözüm üretebilecek yeteneğe ve iradeye sahip değil. Bugüne kadar eğitim alanı hükümeti yalnızca para kazandırdığı ölçüde ilgilendirdi. İşçi sınıfının yıllarca mücadele ederek bir kısım ilerleme kaydettiği nitelikli ve parasız eğitim hakkı seksenlerde önü açılan neoliberal politikalar tarafından giderek geriletilmekte. Bu hakkın son kırıntıları AKP hükümeti ile birlikte işçi çocuklarından alınmış durumda. Türkiye’de bugün yüksek ücretler vermeden ortalama bir eğitim almak imkânsız hale gelmiş durumda.
Sermayenin iştahını kabartan eğitim sektörünün hükümet için ikili bir rolü var. Burjuvazinin sermaye birikimi sorununu aşmak adına özelleştirilmelerin yapılması ve eğitim kurumlarının kâr amacı güden şirketlere döndürülmesinin yanında hükümet de eğitim üzerindekini tekelini kullanarak yeni yetişen nesillerin niteliklerini belirlemekte.
Daha önce de söylediğimiz gibi bu müfredat Milli Eğitim Bakanlığı’nın beceriksizliği ile itaatkâr ve dindar nesil yetiştirme hevesinin bir birleşimi. Bu müfredat değişikliği ‘Cumhurbaşkanı olup idamı getirmek’ isteyen nice çocuk yetiştirecek. Bu müfredat Türkiye’nin PISA testi sonuçlarını geriye götürecek. Türkiye halkları arasında kin ve nefret tohumları ekmeyi amaçlayan bu müfredat kabul edilemez. Başta eğitim alanındaki bütün sendikalar olmak üzere her tür öğrenci, veli ve öğretmen örgütü bu müfredata karşı çıkmalıdır.
Doktoralı işsizler, sizi buraya alalım!
“Yeni Türkiye”nin bir KHK rejimi olduğu artık hepimizin malumu. Alıştık alışmasına ama gelin görün ki ardı arkası kesilmeyen haksızlıklar karşısında her şeyi kabullenmek öyle kolay değil. Üniversiteler de bu rejimden en çok etkilenen kurumlar arasında.
15 Temmuz öncesi Barış İçin Akademisyenlere karşı başlatılan cadı avı, 15 Temmuz sonrası KHK’larla desteklenerek devam etti. İnsanlar üniversitelerinden ihraç edildiklerini ya da uzaklaştırıldıklarını gece vakti çıkarılan KHK’larda isimlerini aratarak öğrendiler. Şu ana kadar 5500’e yakın akademisyen ihraç edildi, çok azı işine geri dönebildi. Üniversiteler hocasız kaldı, bazı bölümler kapatıldı. Nuriye ile Semih işini geri istedi, açlık grevine başladı, tutuklandı. Yeni rejim (hadi rektörler diyelim, çünkü YÖK ihraç listelerini üniversitelerin inisiyatifine bıraktı ki bu durum Türkiye özelinde direkt rektörün inisiyatifidir) zaten istediğini bir KHK ile ihraç ediyordu, o yüzden kimse neden Eylül 2016 tarihli 674 sayılı KHK ile bütün ÖYP (Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı)’li araştırma görevlilerinin daimi kadrodan (33/A) geçici kadroya (50/D) geçirildiğine anlam veremedi. “Darbecilerle mücadele” kisvesi altında genç akademisyenler güvencesizleştirildi.
2010’larda “Asistan kıyımına son!” sloganıyla bir mücadele alanı haline gelen 50/D karşıtlığı bazı üniversitelerde başarıya ulaşmış ve 50/D’li araştırma görevlileri 33/A kadrosuna geçmişlerdi. 2016 yılında KHK ile 15.000 ÖYP’li akademisyenin kadrosu düşürüldü, 2018 yılı itibariyle ise üniversitelerde istihdam edilecek bütün araştırma görevlilerinin bundan sonra 50/D kadrosuyla işe alınacağı açıklandı. Yeni rejimde hem kazanılan haklarımız geri alındı, hem de güvencesiz çalışmamız garantilendi! Akademinin taşeronlaşması diyebileceğimiz bu karardan sonra hak kaybına uğrayan ÖYP’li araştırma görevlileri son bir çabayla üniversitelerine 33/A’ya geçiş için talepte bulundular. Adaletsizlikler bundan sonra da devam etti, 33/A’ya geçiş kararı rektörlerin ya da fakültelerin inisiyatifine bırakıldı. Bazı üniversiteler şartlı (doktora yeterliliğini vermiş olma ve yayın zorunluluğu gibi), bazıları ise şartsız olarak bu talebi kabul ettiler. Çoğu üniversite bu geçişi gerçekleştirmişken hiçbir ÖYP’liyi daimi kadroya geçirmeyen üniversiteler de oldu. Kimseye tamah etmeden, torpilsiz bir şekilde akademisyen olmak istediği için ÖYP’yi seçen akademisyenlerin geleceği yine rektörlerinin iki dudağı arasından çıkacak söze kaldı! Bir YÖK genelgesi ile üniversitelerin doktorasını bitiren araştırma görevlilerinin en fazla %20’sine yardımcı doçentlik kadrosu vereceği açıklandı. Yani geriye kalan %80’i üniversitesi “haydi sana kolay gelsin” diyerek işten çıkaracak, işsizler ordusuna doktoralılar da eklenecek.
Bu adaletsizliğe karşı kadrolarını geri isteyen akademisyenler OHAL koşullarında reddediliyorlar. Güvenceli kadro talep etmenin absürt karşılandığı bu dönemde (daha geçen gün Erdoğan’ın kadro isteyen taşeron bir işçiye “ne kadrosu, çalışıyorsunuz işte!” dediğine tanık olduk) senelerce çalıştığınız üniversite sizin emeklerinizi görmezden gelip sizi kapı önüne koyuveriyor! Elbet bu böyle devam etmeyecek, OHAL kalkacak, kazanılmış haklarımızın elimizden alınması son bulacak, tepeden inme dekanlar ve rektörlerle, eş-dost-akraba için yaratılan kadrolarla doldurulan üniversiteler gerçek bilim insanlarının olacak.
Hak kayıplarına son!
Akademide taşeronlaşmaya hayır!
OHAL kaldırılsın, ihraç edilen akademisyenler işlerine geri dönsün!
Üniversiteler üzerindeki ideolojik ve siyasi baskılara son, özgür akademi istiyoruz!
İC okuru ÖYP’li araştırma görevlisi
OHAL Rejimi ve KHK’lar
15 Temmuz darbe girişiminden beri ülke, sivil cunta görünümlü bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu OHAL rejiminin toplumu baskı altında tutmak için kullandığı en önemli araç ise KHK’lardır. 15 Temmuz’dan beri çıkartılan onlarca KHK ile yüz binin üzerinde kamu emekçisi işinden edilmiş; onlarca dernek, gazete, dergi vb. kapatılmış ve en önemlisi de OHAL rejimini ayakta tutmayı hedefleyen yasalar çıkartılmıştır.
İlk KHK’larla şoka uğrayan kamu emekçileri maalesef bu şokun etkisinden kurtulmayı başaramamıştır. Çıkan her KHK ile gözünü listelere diken kamu emekçileri adeta celladını bekleyen bir kurban misali kabuğuna çekilmiştir. KHK’lar bir yandan cemaat mensubu ya da sempatizanı emekçileri kamudan tasfiye ederken, diğer yandan da kamudaki mücadeleci emekçileri de hedefine almıştır. Böylelikle AKP iktidarı OHAL rejimine ayak bağı olacak tüm engelleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
KHK’lar görüntü itibariyle muhalifleri hedef alsa da iktidar yanlısı kesimleri de korkutmaktadır. KHK’lar bir bütün olarak toplumun tüm kesimlerini örgütsüz hale getirmek, insanları yalnızlaştırmak için kullanılan bir araç halini almıştır.
Tarihin hiçbir döneminde baskı rejimlerinin varlıklarını sürdürmek için kullandıkları zorbaca yöntemlerin işe yaradığı görülmemiştir. Toplum üzerinde kurulan bu korku rejimi bir yandan insanları yalnızlaştırmaktayken diğer yandan büyük bir öfke biriktirmektedir. Toplumsal öfkenin ne zaman patlayacağını kestirmek zor olabilir. Ama kolay olan, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğudur ve bu patlama gerçekleştiğinde ilerici güçlerin konumu olacaktır. Bugün ilerici kamu emekçilerine düşen görev bu öfkeyi büyütmek ve bir patlama anında sınıfın içinde köşe başlarını tutmuş olmaktır.
Bir Kamu Emekçisi
Dış politika açmazları…
Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı Muhtarlar Buluşması’nda Trump’ın açıkladığı yeni güvenlik stratejisini “her şey Amerika için” diyerek eleştirirken, bizim “güvenlik” stratejimizi de “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” olarak özetledi ve bu değerlere el uzatanın da elini kıracağını beyan etti. Saray rejimi kendi iç ve dış politik stratejisini kendi bekası üzerine kurmuş durumda. Bu rejime muhalefet edenleri de “emperyalizm işbirlikçisi” ve “vatan haini” ilan etmeye başladı. Oysa biraz yakından bakıldığında bu sahte emperyalizm karşıtlığının tamamen dış politikadaki iflasın bir ürünü olduğu görülebilir!
Bir-ruh bid-dem nefdik ya Filistin! *

Okur mektubu: Grev yasağı yabancı patronların dostudur
Limasan’da çalışan bir işçiyim. İş görüşmelerine girdiğim zaman oranın sahibinin aslında Brezilya menşeli olduğunu, Türk patronların firmayı Brezilya’ya sattıklarını öğrendim. Buna rağmen bu gibi firmalar çevremizde ve medyada yerli firmalar gibi gösteriliyorlar. Böyle bakacak olursak grev yasaklarının aslında yabancı sermayeyi korumaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bu da bize gösteriyor ki grev yasakları bu halkların çıkarına değil, yabancı sermayenin çıkarınadır. Erdoğan grev yasakları ile emperyalizmle dostluk yaptığını göstermektedir.
Eğer emperyalizmden, yabancılardan bağımsızlaşmak istiyorsak bunu ancak direnen işçilerin yanında yapabiliriz.
Ya iyi bir hayat için mücadele edeceğiz, ya da kötü bir hayatta tükeneceğiz.
Bir metal işçisi
2017’nin bilançosu: Hesabı kim ödeyecek?
“Sosyalizmi bu nedenle de bekliyorum. Çünkü ruhumuzda hiçbir karşılığı olmayan tüm bu yıldönümlerini çöpe atacak, başkalarını uyduracaksa da hiç değilse ahmak atalarımızdan kayıtsız şartsız aldığımız günlerin aksine bize ait günler olacak.”
– Antonio Gramsci, “Yılbaşından nefret ediyorum”, 1 Ocak 1916
Aman Allahım, yoksa Gezi de…!
İktidar çevreleri, İran’daki halk hareketine ilişkin açıklamalarında “Gezi” benzetmesini kullanmaya başladılar. Elbette, kendi anlayışları çerçevesinde ve en berbat anlamıyla! Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, daha dolaylı bir üslupla, “olayların ‘Gezi’ye benzetildiğini” söyledi. En açık görüş ise AKP Meclis Başkan Vekili Mustafa Elitaş’tan geldi; Beyefendi, İran’da yaşanan kitlesel gösterilerin Gezi olaylarına benzediğini söyledi…
Sihirli bir formül: “Dış güçler…
Gezi’nin İran’da bugünlerde yaşananlara ne ölçüde benzeyip benzemediği bizim açımızdan tartışılabilir, ancak “yeni rejimimizin” sözcüleri açısından aralarında bir fark olmadığı belli. Ayrıca İran’daki kapitalist molla rejiminin temsilcilerinin Gezi hakkında ne düşündüklerini bilmesek de, her iki rejimin temsilcilerinin İran’da yaşananlar konusunda büyük ölçüde hemfikir oldukları söylenebilir: Gerek bizimkiler, gerek İran’daki “meslektaşları” adı geçen toplumsal olayları ve büyük kitle seferberliklerini “dış güçlerin oyunu” olarak sunmayı uygun buluyorlar! Kısacası Sünni-Şii ayrımı olmaksızın bütün egemenleri birleştiren bir duygu ve fikir ortaklığından söz edebiliriz
Türkiye’de 68’den başlayarak 70’ler boyunca süren siyasi-toplumsal mücadeleler boyunca asker-sivil iktidar mensuplarının yaşananları açıklarken kullandıkları meşhur bir cümle kalıbı vardı. Bu cümle, “Önce masum öğrenci istekleriyle başlayan, ancak daha sonra dış mihrakların ve milli birlik ve beraberliğimize kast etmiş kökü dışarıda karanlık güçlerin…!” diye başlardı. Hedef elbette öncelikli olarak devrimci eylemlerdi. Devleti yönetenler, epeyce ileri derecedeki ekonomik ve diplomatik ilişkiler nedeniyle çok açık sözlü davranmasalar da, sağın daha “eli kolu serbest” kesimleri her fırsatta, solcuların bu eylemler karşılığında Ruslardan para aldıklarını, eylemlerin arkasında Sovyetler Birliği’nin olduğunu iddia ederlerdi. Toplumsal ve siyasi mücadeleleri açıklayan sihirli formül buydu.
Gelenek hiç değişmedi; geçmişin “vesayet” düzenine son vermekle öğünen AKP iktidarı da başı ilk sıkıştığında hiç tereddüt etmeden o “vesayetçi” kalıba sarılıverdi. Milyonların katıldığı Gezi isyanı iktidara göre “dış güçlerin bir oyunuydu. İşin içinde Türkiye’nin hızla büyümesini ve bölgede bir “oyun kurucu” haline gelmesinin kıskanan ve bu nedenle RTE’yi bir darbeyle devirmek isteyen “dış güçler”, özellikle de 3. Havalimanı’nın Frankfurt’a rakip olacağını gören Almanya, Türkiye ekonomisini çökertmek isteyen “faiz lobisi”, “halkçı” iktidarı yıkmaya çalışan sömürücü büyük sermaye çevreleri (Ki, karargâhı Gezi Parkı’nın hemen yanında, Koç Grubu’na ait Divan Oteli’nde kurmuşlardı; aynı otel isyancıların hastanesi olarak da kullanılmıştı) ve elbette Soroslar ve diğerleri… Gezi, Batı’da da epeyce bir sempati toplamış ve RTE’ye yönelik ağır eleştirilere yol açmıştı. Özet olarak Gezi olaylarına katılanlar emperyalizmin hizmetindeki darbecilerdi. Kısacası Gezi, Türkiye’yi bölüp parçalama niyetindeki emperyalizmin oyunundan başka bir şey değildi.
Lenin Almanların hizmetinde!
Elbette “komplo teorileri”nin mucidi bizim yerli ve milli muktedirlerimiz ve “hınk deyicileri” değil. Bu evrensel bir yaklaşım. Dünyanın her yerinde “düzenin sahipleri” tarih boyunca toplumsal olayların gerçek nedenlerinin sorumluluğundan kurtulabilmek ve toplum üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için kendileri dışında her şeyi ve herkesi suçlama yoluna gitmişlerdir. Öyle ki bu yöntem zamanla adeta “dünyayı yönetmeye” başlamıştır. Buna göre muhalif anlamda toplumsal ve siyasal olan her şey dış kaynaklı bir komplonun sonucudur. Duruma, zamana ve meşrebe göre arkasında Yahudiler, Masonlar, büyük devletler, emperyalizm, ABD, İngiltere, Almanya, (geçmişte) Sovyetler Birliği (esas olarak Ruslar), Bolşevikler vardır. Ayrıca Başta Büyük Fransız Devrimi olmak üzere bütün devrimler birer komplonun eseridir. (Bizin 1908 de dahil devrimlerde daha çok Yahudi-masonların parmağı vardır!) Mesela bu teoriye göre Rus devriminin ardındaki en önemli güç, Rusya’nın savaştan çekilmesinden büyük fayda sağlayacak olan Alman emperyalizmidir. Devrim, aslında (mühürlü bir trenle) Rusya’ya gönderilen ve bir Alman casusu olan Lenin tarafından yapılmıştır. Almanya, Rusya’nın savaştan çekilmesini isteyen Bolşeviklerin iktidara gelmesini istemektedir! Şaka değil, 1917 Ekimi’ne kadar geçen süre boyunca, iktidarı elinde tutan ve emperyalist savaşın devamından yana olan liberal burjuvaziyle “yurtsever” küçük burjuva demokratlarının başlıca iddiası, işçi sınıfı içindeki gücünü giderek artıran Lenin ve Bolşeviklerin Alman casusu vatan hainleri olduğuydu! Burada, genel olarak komünizm gibi Bolşevizm’in de, kurucularının bir bölümü ve önde gelen pek çok temsilcisinin etnik kimlikleri nedeniyle, “uluslararası Yahudi komplosunun” (Sion Protokolleri!) eseri olduğu iddiasına girmiyoruz bile!
Kısaca söyleyecek olursak hemen hepsi “dış güçlere” ve onların maşaları durumundaki “iç düşmanlara” dayanan komplo teorilerin dünya çapında uzun bir geçmişi vardır. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Egemen sınıflar, ellerindeki sömürü, zulüm ve zorbalık çarkını döndürebilmek ve halkları, kendi sınıfsal çıkarlarının bütün ulusun çıkarları olduğuna inandırabilmek için bu yolu seçmek zorundadırlar. Böylece bir yandan baş kaldırmaya cesaret edenleri karalamaya, öte yandan da “dış tehlikelerle” korkuttukları kesimlerin sadakatini kazanmaya çalışırlar; çoğu zaman da bunu başarırlar.
Tuhaf olan…
Bütün bunlar gerici egemen sınıflar açısından çok normaldir. Ancak “tuhaf” olan, o egemen sınıflara karşı olduklarını söyleyen, kendilerini muhalif, ilerici ve hatta devrimci olarak tanımlayanların; toplumsal-siyasi olaylara o egemenlerden çok daha farklı bir analiz yöntemiyle yaklaşması gerekenlerin de neredeyse tıpatıp onlarla aynı yöntemi kullanmalarıdır. Bu durum önemli çelişkileri barındırır. Mesela Türkiye’deki OHAL rejimi “faşizm” olarak tanımlanırken, Suriye’yi onlarca yıl boyunca OHAL ile yönetmiş olan, üstelik de Baas Partisi dışında her türlü siyasi faaliyeti, grevleri, bağımsız sendikaları, her türlü emek mücadelesini yasaklayan, devrimci, sosyalist muhalifleri uzun hapis cezalarına çarptıran Esad rejimi ilerici ve laik olduğu gerekçesiyle desteklenebilir. Bir diğer örnek ise şimdi bütün haşmetiyle gündeme gelen İran meselesidir. Malûm, İran rejimi “ilericilik-laiklik” bir yana adıyla sanıyla bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Aslında bu rejim, laik Atatürkçü ulusalcımızın gözünde nefret edilesi bütün özellikleri taşır. Zaten o yüzden yıllarca “Mollalar İran’a!” sloganı atılmıştır. Ancak onun da kurtarır bir tarafı vardır: İran’daki İslami rejim de aynı Suriye’deki Baas rejimi gibi “antiemperyalistir”; yani Amerika’ya karşıdır. Yani biri “laik” ve “antiemperyalist”, diğeri ise “İslamcı” ve “antiemperyalisttir. Kısacası, ulusalcılarımızın ve hatta sosyalistlerimizin büyük bir bölümünün gözünde her ne olurlarsa olsunlar bu iki rejimin de tutar, muteber ve güvenilir bir yanı vardır.
Antiemperyalizmin tekelci aşaması!
Ulusalcılarımızın ve sosyalistlerimizin gözünde itibarları ve güvenilirlikleri olmayanlar ise bu ülkelerin İslamcı ve laik despotların tahakkümü altındaki halkları, işçi ve emekçileridir! “Emperyalizm karşıtlığının” “devlet tekelinde” olduğu bu ülkelerde İşçilerin, emekçilerin, ezilen halkların her türlü başkaldırısı nedenine, kaynağına bakılmaksızın otomatikman “emperyalizmin” ve “dış güçlerin” oyunu, operasyonu olarak ilan edilir. Üstelik bunu yapanlar, kendi memleketlerinde, “yerli ve milli” olarak görmediği her türlü muhalefeti “vatana ihanet” sayan, toplumsal-siyasal her türlü karşı çıkışı emperyalizmin ve dış güçlerin tezgâhladığı bir “darbe” olarak ilan eden, sözde “antiemperyalist” despotik bir rejime karşı “demokrasi ve özgürlük” mücadelesi verdiğini söyleyen bir kısım zevattır! Mesela İran’daki kitlesel başkaldırıya ilişkin ellerinde çok önemli ve kesin bazı “kanıtlar” vardır: Trump’ın twitleri; Netanyahu’nun açıklamaları, Suudi Arabistan ve Körfez kaynaklı sosyal medya paylaşımları; ve elbette bunların bölgedeki konumları nedeniyle İran’daki bir karışıklıktan yararlanma umutları… İşte karşı durulamaz somut gerçeklikler ve kanıtlar!
Aman Allahım, yoksa Gezi de…!
Bunlar, nitelikleri itibariyle Gezi isyanı sırasında ve sonraki günlerde bizim hükümetin eline geçen “kanıtların” hemen hemen aynılarıdır! Zaten yazının girişinde yer alan iktidar kaynaklı “Gezi” benzetmelerinin çıkış noktası da burasıdır. Bu durumda ulusalcılarımıza ve onları takip eden bir kısım sosyalistimize sormamız gerekiyor: O dönem sizlerin de “demokrasi, özgürlük, laiklik ve aydınlanma” adına desteklediğiniz Gezi isyanının ardında “kimler”, hangi, “dış güçler”, hangi “emperyalist mihraklar” vardı? Bir soru daha: Yeni bir “Gezi”de, rejim, “Emperyalist-Batı destekli” bu “darbe girişimini” (Emin olun, destek mahiyetinde dış kaynaklı pek çok twit ve sosyal medya paylaşımının yanı sıra Batılı hükümetlerden ve yabancı medyadan da pek çok uyarı gelecektir!) bastırmak amacıyla polis ve jandarmanın yanı sıra HÖH, Osmanlı Ocakları vb. “paramiliter” güçleri, yani bir nevi “(karşı)devrim muhafızlarını” veya “Beşiçleri” (İran) veya “Şebbihaları” (Suriye) çıkardığında eylemlerin niteliği hakkında hangi açıklamaları yapacaksınız!
Ama bizimkiler..!
“Ama bizimkiler ‘gerçek antiemperyalist’ değiller ki…!” dediğinizi duyar gibiyiz. Zaten bir süredir endişeli bir ruh haliyle RTE’nin gerçek bir antiemperyalist olmadığını kanıtlamaya çalışmakla meşgulsünüz! Ancak bu kafayla işiniz zor. Sizin ölçütlerinizle RTE’nin ve rejiminin sıkı bir emperyalizm karşıtına, ABD düşmanına dönüşmesi an meselesidir! Olmaz olmaz demeyin; ayakta kalmak için her şeyi yapmaya hazır Saray rejiminin ABD ve Batı ile köprüleri atması, NATO’dan çıkması, İncirlik ve diğer üsleri tamamen kendi kontrolüne alması, yeni ittifak sistemleri arayışına girmesi ve çeşitli “bağımsızlık” manevralarına girişmesi “ekonomik” nedenlerle çok kolay görünmese ve de pek çok riski içerse de imkânsız değildir. Unutmayın, karşınızda “olmaz” denilenleri hayret verici bir kolaylıkla yapıveren, her türlü riski almaya hazır bir güç var! Sizde bu, kapitalizme ilişkin tek laf etmeden emperyalizm analizi yapma yeteneği varken başımız belada demektir!
Çok kısa bir süre önce ulusalcı bir köşe yazarı, ABD emperyalizmine ve Kürtlere karşı bölgede “ebedi huzuru” sağlayacak bir Türkiye-İran-Suriye-Irak işbirliği ve ittifakı öneriyordu. Böylece ABD’’nin “Kürtleri kullanarak” bu ülkeleri bölme hedefi engellenecek ve bölge barışı sağlanmış olacaktı. Yazarımızın yazdıklarından anladığımız kadarıyla bu konuda asıl sorun, bu işlere kafası basmayan RTE Türkiyesi idi. Yazarımıza müjdeyi vermek isteriz, bu ittifak, en azından rejimlerinin giderek ortaklaşan nitelikleri fiilen kurulma yolunda: Türkiye, rejimi itibariyle hızla İran-Suriye karışımı bir ülkeye dönüşüyor. Elbette “antiemperyalizm” konusunda diğerlerine nazaran bazı acemilikleri var, ne de olsa bu işlerde biraz yeni, ancak biz bu acemiliğin “yeni dostlarımızın” da yardımıyla kısa sürede ustalık aşamasına erişeceğine inanıyoruz; tabii biraz da sizlerin bu konudaki engin tecrübe ve hoşgörüsü sayesinde..!
İran protestolarında kadınlar
İran, ülkenin en büyük ikinci kenti olan Meşhed’den başlayıp neredeyse ülkenin tamamına yayılan bir seferberlik sürecinden geçiyor. Türkiye ve dünyada ise bu süreç son derece farklı biçimlerde değerlendirilebiliyor. Peki İran’da gerçekten ne oluyor ve seferberlik halindeki İranlılar neden sokakta?
İran’da milyonlarca kişi işsizlik ve yoksulluk koşullarında yaşıyor. İran sokakları organlarını satmak isteyen insanların ilanlarıyla; İran hapishaneleri aktivistlerle, feministlerle, siyasi tutsaklarla dolu. Son yıllarda fabrika, maden ve tarım işçileri defalarca greve çıktı. Tüm bu somut koşullar ve mücadele dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda, şu anda İran’da işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik ve neoliberal hırsız ve gerici rejime karşı gösterilen tepkiyi “dış güçlerin oyunu”na indirgemek, isyan eden kitleleri hiçe saymak olur.
Peki, kadınlar bu protestoların neresinde? Dünyada gerçekleşen pek çok seferberlikte olduğu gibi şu anda İranlı kadınlar da direnişin büyük bir parçası. Dahası kadınların “örtünme” zorunluluğu, makyaj yasağı vb. cinsiyetçi baskılar direnişi son eylemlerden öncesine dayanıyor ki 27 Aralık Çarşamba günü beyaz başörtüsünü sallayarak direnişin sembollerinden biri haline gelen kadının eylemi, zorunlu başörtüsüne karşı yapılmış bir eylemdi. Bu hareket, beyaz bayrak sallamak gibi bir teslimiyet çağrışımını andırsa da aslında bir başkaldırıyı temsil ediyor.
#WhiteWednesday (Beyaz Çarşamba) adı verilen sosyal medya hareketi, beyazı kampanyanın rengi olarak seçmişti. Bu kampanyaya katılan kadınlar Çarşamba günleri beyaz başörtüsü, giysi veya başka bir sembolle fotoğraf ve videolarını paylaşıyorlar. Katılımın hızla arttığı kampanyada belki de en çarpıcı tepkilerden biri de başörtüsünü sallayan kadının eylemi oldu. Başörtüsü zorunluluğunun kaldırıldığına dair haberler dolaşsa da, işin aslı öyle değil. İran polisi, kıyafet zorunluluğuna uymayan kadınların artık ahlak polisi tarafından tutuklanmayacaklarını, bunun yerine zorunlu İslami eğitim alacaklarını açıkladı. Aynı açıklamada başörtüsünün gevşek bağlanmış veya “kazara” düşmüş olması gerektiğinden ve bu durumun tekrarlanması halinde yasal işlem başlatılabileceğinden de bahsetti. Ancak kadınlar, rejimin bu konuda bir tür geri adım atmış olmasına rağmen bunun tam anlamıyla bir kazanım olmadığının farkında. İranlı kadınların ne zorunlu İslam derslerine ne de kelime oyunlarına ihtiyacı var. İranlı kadınlar, başörtüsü zorunluluğunun kaldırılmasını talep ediyor ve amaçlarına ulaşana kadar vazgeçmeyeceklerini söylüyorlar.
1979 yılında, tüm kadınların başörtüsü takmak zorunda olduğu ilan edildikten bir gün sonra binlerce kadın işe gitmemiş, grev yapmış ve kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirmişti. Bundan sonraki süreçte feminist hareketten pek çok kadın tutuklandı. Her ne kadar pasifize edilmeye çalışılsalar da kadınlar gerek işgücüne katılmaktan gerekse rejimin bu baskıcı yasaklarına karşı seslerini çıkarmaktan geri durmadılar. Kadınların direnişi, son yıllarda düzenlenen bazı sosyal medya kampanyalarıyla daha görünür hale geldi ve alan kazanmış oldu. Başörtüsünü sallayan kadının ardından başka kadınlar da bu eylemi canlandırmaya başladı. Bununla birlikte, başörtüsü zorunluluğu ve kadınlara dönük diğer baskıcı yasalar karşısında, kadın düşmanı hükümet istemediklerini dile getiren kadınların mücadelesinin, mevcut direnişteki sınıf talepleriyle iç içe geçmiş durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bir kadın gösterilerden birinde şunları ifade ediyor: “İşçiler işten atılıyor. Fabrikalar işçilere ücretlerini ödemiyor. Neden susacakmışız?” Bütün gün çalıştıklarını, aylardır maaş alamadıklarını söyleyen başka bir kadın şunları söylüyor: “Geç kaldık ama buradayız. Dün bir genç ‘Bu dindar rejimi iktidara siz getirdiniz’ dedi. Şimdi biz hatamızı düzeltmek için eylem yapıyoruz. Vücudumu sizin için kalkan olarak kullanacağım. Böylece sokağa çıkıp eylem yapabileceksiniz.” Başka bir kadınsa açlık koşullarında yaşadıklarını anlatarak doğrudan Hamaney’e sesleniyor. Yine başörtüsünü çıkararak Tahran Üniversitesi’nin önünde eylem yapan bir kadın, uğradıkları biber gazı saldırısına rağmen dayanışma sloganları attığını, orada olmaktan gurur duyduğunu anlatıyor ve kadınların sesinin çok gür ve cesurca çıktığını söylüyor. Kadınlar korkusuzca çevik kuvvet polislerinin karşısına dikiliyorlar.
Genç kadınların %44’ünün işsiz olduğu 80 milyonluk İran’da seferberliklerin seyrini kestirmek güç. Ancak ezilenlerin ve kadınların, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklara dökülmesini destekliyoruz. İranlı kadınların mücadelesi, tüm dünyada cinsiyetçi, dinci, kapitalist hükümetlere karşı mücadelenin kaderini belirleyecektir.
İran: Devrime giden Larissa yolu (mu?)
Pers kapitalizminin, 1979 devriminin reaksiyonerleri aracılığıyla kazandığı İslamcı diktatoryal üstyapı, son 30 senedir İran proletaryasını sosyal ve ekonomik bir uçurumun kenarına doğru sürükledi. Bağımsız sendikal ve sınıfsal hareketleri Kur’an’dan alıntılanan ayetler eşliğinde ve polis copunun da “kısmi” yardımıyla sindiren molla rejimi, ulusal pazarının kapitalist işleyişinin akıbeti uğruna, Ortadoğu’nun en karşıdevrimci devlet aygıtlarından birinin yaratımına soyundu. İsrail ve Türkiye ile birlikte bölgedeki polis rejimlerinin en ileri örneklerinden birini sunan İran, 2011’de Ortadoğulu kentli yoksulların, işsizlerin ve proleterlerin devrimci ayaklanmaları karşısında da, hemen hemen hiç vakit kaybetmeden elçileri aracılığıyla, yıkılmakta olan diktatörlüklerin bakanlar kurulundaki safını aldı. Şu gerçek şüphe götürmez ki, Pers kapitalizminin kaptan kamarasındaki molla rejiminin hayatta kalmasının, Ortadoğu’nun işçi ve emekçi sınıfları nezdinde hiçbir olumlu tarafı bulunmamaktadır.
Taşeron çifte sömürüdür! Tamamen yasaklanmalıdır!
Türkiye’de yaklaşık iki milyon kişi taşeron işçi olarak çalıştırılıyor. Bu, yaklaşık her yedi işçiden birinin taşeron işçi olduğu anlamına geliyor. Taşeron işçilik giderek yaygınlaşıyor, nitekim sayısı AKP hükümetleri döneminde yüzde 500 oranında artmış durumda, çünkü taşeronluk patronlar için çok kârlı bir yöntem.
Öncelikle ana işveren olan şirket bu şekilde kıdem-ihbar gibi tazminatlardan kurtuluyor. İşçinin yıllık izin, hastalık, emeklilik gibi maliyetleriyle uğraşmak zorunda kalmıyor. Bütün bunları çok daha az maliyetle alt işveren şirkete devrediyor. Alt işveren şirket ise kıdemden ihbara, yıllık izinden emekliliğe dek işçinin hiçbir hakkını kullanamayacağı bir sözleşme düzeniyle milyonlarca lira kazanç elde edebiliyor. Taşeron firmaların işçilerin sırtından bu şekilde kazandığı yıllık kazanç 15 milyar liraya ulaşmış durumda.
Buna rağmen taşeron işçiler en örgütsüz, en güvencesiz, en düşük maaşlı ve en kötü çalışma koşullarına sahipler. İş kazalarının yüzde 90’ının taşeron işyerlerinde gerçekleşmesi de bunu gösteriyor. AKP hükümetlerinin 15 yıllık iktidarında 30 bine yakın işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. Demek oluyor ki eğer taşeron çalışma düzeni olmasaydı bu işçilerin 27 bini halen aramızda olabilirdi. Bir tek bu neden dahi taşeron çalıştırmanın derhal yasaklanmasının hayati önemini ortaya koyuyor.
Sermaye-devlet suç ortaklığı!
Taşeron çalıştırma bu korkunç bedeli nedeniyle artık iktidar tarafından da açıktan savunulamaz hale geldi. Her seçim döneminde taşeron çalıştırmaya son verme önde gelen vaatlerden olmaya başladı. Sanki taşeron çalıştırmayı dünya dışı bir güç devreye soktu! Taşeron çalıştırmanın başlangıcı birçok başka işçi düşmanı yasa ve uygulama gibi karşıdevrimci 24 Ocak 1980 neoliberal kararları ve 12 Eylül askeri darbesidir. Son olarak 2003 yılında AKP eliyle devreye sokulan 4857 sayılı iş kanunuyla birlikte taşeron çalıştırma emek piyasasında egemen çalışma biçimlerden biri haline getirildi. Dolayısıyla bugün taşeronu kaldırmaktan bahseden AKP’den CHP’ye hepsi, sanki konunun kendileriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranarak yalan söylemektedir.
Sürekli yüksek maliyetlerden, krizden, belirsizlikten bahseden patronlar 2017 yılını da yüksek kârlarla kapattılar. Patronların bu yüksek kârları dünya çapında icatlar geliştirmiş olmalarından ya da katma değeri çok yüksek teknolojik ürünlerinden kaynaklanmıyor. Yüksek kârlar işçilerin yoğun sömürüsünden geliyor. Başta taşeron çalıştırma olmak üzere esnek ve güvencesiz çalışma düzeni bu yoğun sömürüye imkân veriyor.
Göz boyama!
Diğer yandan patronların asla vazgeçmeyeceği bu çifte sömürü düzeninin allanıp pullanıp yeniden işçilere satılması da gerekiyor. Bu işi de iktidar 696 nolu son KHK ile üstlendi. İnanırsak kamuda taşeron çalışma düzenine son veriliyor! Oysa daha ilk maddeden itibaren yaklaşık 900 bin kamu taşeron işçisinin yaklaşık yarısına denk gelen belediye ve il idaresine bağlı işçilerin bu kapsamın dışında kaldığını görüyoruz. Yaklaşık her dört belediye işçisinin üçü taşeron işçi konumunda ve yeni düzenlemeyle kendilerine mevcut kadrolu çalışanlarla aynı hak ve statüde kadrolu işçi olma hakkı tanınmıyor. En iyi ihtimalle, belediye işçileri taşeron firmadan belediye ve il özel idarelere ait firmaların “özel statülü” işçileri haline gelmiş olacaklar.
Benzer şekilde onlarca özel bütçeli kuruluş KHK kapsamı dışında bırakıldığı için bu kuruluşlardaki on binlerce işçi de mevcut düzenlemeden yararlanamayacak. Bir şekilde kapsam içinde yer alacak taşeron işçilerin ise sınavlardan özel soruşturmalara dek bir dizi engeli aşmaları, eğer kadroya geçmek için daha önce açtıkları davalar varsa bunlardan feragat etmeleri gerekecek. Tüm bu engelleri aşabilen taşeron işçiler 4-B olarak anılan sözleşmeli kadroya geçebilecek ve aynı işi yapan kadrolu diğer işçilerle aynı maaş ve haklara sahip olamayacaklar. Taşeron olarak çalıştıkları dönemdeki ücret ve hakları neyse o şekilde devam edecekler.
Bütün bunları alt alta sıraladığımızda ortada büyük bir göz boyamanın olduğunu görebiliyoruz. İktidar bir yandan sanki taşerona son veriyormuş gibi yapıp üzerindeki bir basınçtan bir süreliğine de olsa kurtulmaya çalışıyor. Bu yolla olası yerel-genel ve başkanlık seçimleri için bir yatırım yapıyor. Kendi bir kısım taraftarları için devlette yer açarak ağızlarına bir parmak bal çalıyor. Oysa çok açık bir gerçek var; eğer taşeron çalıştırma insani ölçülerden uzak bir çifte sömürüyse -ki öyle- tamamen yasaklanmalıdır. Özel-kamu ayrımı yapılmamalıdır. Tüm işçileri kapsamalıdır. Kurum-kuruluş ayrımı olmamalıdır. Taşerondan kadroya geçen işçiler mevcut kadrolu işçilerin tüm hak ve ücretlerine sahip olabilmelidir. Tüm işçiler için sendikalı-güvenceli çalışma ortamı sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde gerçek bir düzenlemeden bahsedilebilir. Böylesi bir düzenlemeyi burjuva hükümetlerin asla yapmayacağını, patronların da böylesi bir uygulamaya asla taraf olmayacağını bilelim. Bu çifte sömürü çalıştırma biçimine dur diyecek biz işçi ve emekçileriz.
Grev yasaklarına hayır! Birlik, Mücadele zafer!
26Yaklaşık 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde Türk-Metal ve Birleşik Metal-İş’in 2 Şubat tarihi için aldığı grev kararı, beklendiği üzere, AKP hükümetinin aldığı Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. “Milli güvenliği bozucu niteliğinden ötürü” grevin yasaklanmasıyla Saray ve AKP hükümeti bir kez daha işçi düşmanı, patronların hizmetinde bir iktidar olduğunu ortaya koymuş oldu. AKP iktidarı, 6’sı OHAL döneminde olmak üzere toplam 14 kez “milli güvenliği” ve/veya “genel sağlığı bozucu” olduğu gerekçesiyle grev yasağı ilan ederek işçi sınıfının en temel haklarından olan grev hakkını fiilen uygulanamaz hale getirmeye çalışıyor.
2017 metal TİS’i yalnızca metal işçileri için değil tüm Türkiye işçi sınıfı açısından büyük önem taşımakta. 2015’te on binlerce metal işçisinin MESS’e ve Türk Metal bürokrasisine karşı gerçekleştirdiği tarihi seferberliğin ardından, 2017 TİS’inde metal işçisi yeni bir kölelik sözleşmesini kabul etmemeye kararlıydı. Metal işçisinin bu kararlı duruşu, Türk-Metal’i ilk 6 ay için yüzde 38 zam istemeye ve ardından grev kararı almaya zorladı. Metal işçisinin elde edeceği kazanım, yalnızca bu sektörle sınırlı kalmayacak, diğer sektörlerdeki işçiler için de önemli bir referansa dönüşecekti. Metal işçisinin bu kararlı duruşunu ezmek için bir kez daha AKP hükümeti sahneye çıktı ve sendikaların aldığı grev kararının “60 gün süreyle ertelendiğini”, yani yasaklandığını açıkladı.
Bununla birlikte, AKP’nin metal işçisinin grevi yasaklayacağı herkesin malumuydu. Türk-Metal bürokrasisinin hükümetin bu kararını mücadeleyi satmak için kullanmaya çalışacağı da… Özellikle, Afrin operasyonun başlamasıyla “ülkemizin içinde bulunduğu kritik süreçte işçilerin grev yapmasının ülkenin birlik, bütünlüğüne zarar vereceği” şeklinde bilindik nakaratın patronlar, hükümet ve bürokrasi tarafından kullanılması hiç kimse için sürpriz değildi. Bu nedenle, kararlı duruşuyla Türk-Metal bürokrasisine grev kararı aldıran metal işçileri, Türk-Metal yönetiminin yeni bir “satış sözleşmesine” imza atmasına hiçbir koşulda izin vermemelidir. Birleşik Metal-İş grev yasağını tanımayacağını şimdiden açıkladı. Türk-Metal’in de işçi düşmanı bu kararı tanımaması fiili ve meşru mücadele yoluna girmekten başka seçeneği yoktur.
Hükümetin grev yasağı kararıyla metal işçisinin mücadelesini boğmaya çalışmasına karşılık olarak, Türk-Metal’e, Birleşik Metal’e ve Çelik-İş’e bağlı işçiler, işyerlerinde grev komiteleri kurarak, sözleşmenin kaderini sendika bürokrasisine terk etmeyerek ve mücadeleyi birleştirerek kazanabilir. Türk-Metal’i greve zorlayan işçiler, işyerlerinde birliklerini grev komiteleri aracılığıyla güçlendirerek, Türk-Metal yönetiminin kölelik sözleşmesine imza atmasını engelleyebilirler. Hükümetin işçi düşmanı ve hiçbir hukuki temeli bulunmayan kararı tıpkı 2015 Metal Fırtına dönemindeki gibi fiili ve meşru mücadele yoluyla, şalterlerin fabrikalarda inmesiyle yırtılıp atılabilir. Bunun için tüm Türkiye işçi sınıfı metal işçisinin onurlu mücadelesi etrafında kenetlenmelidir.
İşçi Demokrasisi Partisi, 26 Ocak 2017
Her şey sadece jeopolitik midir?
Arap Ortadoğusu ve özellikle de Suriye konusunda ağzını açan “uzmanların” çok büyük bir bölümü açısından sorun (neredeyse) tek başına jeopolitiktir! Üstelik aynı durum dünya solunun büyük bir bölümü için de, bu kez “antiemperyalist” bir söylem eşliğinde geçerlidir. Bu nedenle solun büyük kesimi, sorunun çözümüne karşı tarafın jeopolitik komplo teorilerinin tersyüz edilmiş hallerini tekrarlamaktan başka bir “katkıda” bulunmaz.
Türkiye’nin yüzde 11 büyümesi ne anlama geliyor?
Türkiye, 2017’nin üçüncü çeyreğinde bir yıl önce aynı döneme göre yüzde 11 büyüme kaydetti. Birinci ve ikinci çeyrek büyümeleri de sırayla yüzde 5,3 ve yüzde 5,4 şeklinde revize edildi.
Peki, ekonomik büyümeden ne kastediliyor ve biz ne anlamalıyız? Bu büyüme oranları cebimize nasıl yansıyacak? Şimdi bunlara cevap verelim.
Büyüme oranının bu kadar büyük olmasının en büyük sebebi 2016’nın üçüncü çeyreğinde ülke ekonomisinin yüzde 1,8 küçülmesidir. Buna baz etkisi denir. Çünkü şimdiki oran, geçen yılın aynı dönemi baz alınarak hesaplanıyor. Böylece aslında yüzde 1,8’lik bir küçülmenin üzerinden bir büyüme sağlandığını söyleyebiliriz. Öyle ki 2016 yılında TÜİK, GSYH’nin hesaplama yöntemini değiştirerek kâğıt üzerinde büyümemizi ve zenginleşmemizi sağlamıştı. Aynı hesaplama yöntemleri devam ediyor. Bununla ilgili ayrıntıları “Bir TÜİK yalanı; yüzde 5 büyüdük” yazımızda anlatmıştık.
Her yönüyle dışa bağımlı bir ekonomi
2017 yılının ilk dokuz ayının sonunda Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borç stokunun 129,4 milyar doları kamu kesimine, 704 milyon doları TCMB’ye ve 307,9 milyar doları da özel kesime ait bulunuyor. Bu toplam dış borçların yüzde 59’u dolar, yüzde 32’si de avro üzerinden borçlanılmış durumda. Dolayısıyla döviz kurlarındaki artış hızla dış borcumuzun da artması anlamına geliyor.
Türkiye, 2010’dan beri uyguladığı tarım politikaları yüzünden bu yıl içinde tarımı tümden dışa bağımlı hale getirdi. Birçok tarım ürününde ithalat vergileri düşürüldü. İç üretim mekanizmaları törpülendi. Tarımda ithal mal oranı arttı. Fakat ithal ederek gıda fiyatlarını düşük tutma politikası doların yükselmesiyle işe yaramadı. Böylece her koşulda yerli ve millilikten bahseden iktidar, bizzat kendi elleriyle tarımı dışa bağlamış oldu. Artık geriye dönülmesi, çok büyük maliyet gerektirdiğinden kısa vadede mümkün görünmüyor. Bir de 2019’a kadar ekonominin tökezlememesi için kesenin ağzını bol bol açacakları belli. Dolayısıyla ekonomide bir politika değişikliğine gidilmesi de zor. Bu da vergi yükünün çoğunluğunu emekçilere yükleyen, ithalata bağımlı, yüksek borçlarla ilerleyecek bir ekonomik plan anlamına geliyor.
Muhteşem dörtlü: Yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, yüksek faiz, yüksek döviz
Yüzde 11 büyüdük ama muhteşem dörtlümüzün tamamı çok yüksek! Sağlıklı bir ekonomide işsizlik ile enflasyonun ve faiz ile dövizin ters orantılı bir ilişkisi vardır. Bizde ekonomik büyüme rakamları ile enflasyon artarken işsizlik de artıyor. Oysaki büyüme demek istihdamın artması anlamına gelmeli. Aynı şekilde faizleri dövizi baskılasın diye yükseltmelerine rağmen dolar ve avro tarihinin en yüksek seviyelerinde seyrediyor.
İthalata bağımlı, finansman olarak dışarıdan bankalara akacak sıcak paraya bağımlı, parasının değeri gittikçe düşen bir ekonomi olarak Türkiye, kırılgan beşli içinde demirbaş olma yolunda ilerliyor. Bu çerçeve içinde yüzde 11’lik büyüme sakat bir büyümedir; ne istihdam sağlar ne de rahat bir yaşam. Tam tersine büyüme için işçiler, emekçiler daha fazla vergi vermek ve hayat pahalılığına tamah etmek zorunda. Yoksa bu kadar büyüme sonrası neden iğneden ipliğe zam gelsin!
İşçilerin şu soruları sorma hakkı var: Madem çok büyüyoruz ve ekonomi tıkırında, neden hâlâ asgari ücretliden vergi alınıyor? ÖTV ve KDV dolaylı vergiden çok devletin resmi kapkaç aygıtına dönmüş durumda. Faturalarımızın yarısı neden vergi?
2019’a kadar batan geminin mallarını yiyeceğiz
İktidar seçimlere kadar ekonomi politikasında hiçbir değişiklik yapmadan, ama denetimi de elinden bırakmadan ilerlemek istiyor. Bu süreçte üzerinden kalkamayacağı herhangi ekonomik bir problemle karşılaşmamak için kamunun ve özel sektörün kesesini açmış durumda. Geçen yıl kurulan Varlık Fonuna bu yıl dışarıdan borç alma yetkisi verildi ve bu borç hazinenin varlıkları teminat gösterilerek alınabilecek. Dışarıdan para gelmesinin önünde herhangi bir engel oluşmaması için tüm gücüyle çalışan hükümet uzun vadede bu durumun sonuçlarını düşünmemektedir. Kredi Garanti Fonu (KGF) sayesinde 30 bin işletme batmaktan kurtuldu. Elbet bu borçların vadesi gelecek.
Ülke, genel anlamda borcu borçla kapatmak durumunda. Artan hayat pahalılığı karşısında talep daralması yaşanmaması için zaten yüksek olan borçlanma oranlarının hızla artacağı bir yıla giriyoruz. Kesenin ağzı açılacak dediğim şey tam olarak bu. Ülke sürdürülemez bir borç sarmalı içinde ilerliyor.
Sanayisi yerinde sayan, cari açık veren, tarımda bile dışa bağımlı bir ülkenin büyüme oranlarının hiçbir önemi kalmamıştır. Zaten bu büyümeyi asla cebimizde hissedemiyoruz. Hissettiğimiz şey, kolaylıkla borçlanabildiğimiz. Sonrasını hükümet bile düşünmüyor.
Su alan bir gemide ilerlediğimiz çok açık, Tek Adam Rejimi’nin iktidarı elinde tutması için yaptıklarının bedelini en çok emekçiler ödeyecek ve ödüyor. Anlık müdahalelerle geçiştirilen ekonomik problemler geminin batmasını hızlandırarak arkasında bırakacağı enkazı arttırıyor. Bu dar boğazı aşacak şey, işçilerin denetiminde merkezi ve planlı bir ekonomik model olabilir ancak.
Bu ülkenin emekçilerinin ABD ve AB bankalarına verecek bir kuruşu bile yok. Dış borç ödemelerine ve faiz ödemelerine hayır! Varlık Fonunun defterleri açılsın! Vergi soygununa son! Asgari ücretten vergi almak soygundur.
İran’da bir şeyler oluyor!
2011’de bölgeyi saran devrimci halk hareketlerinden fazla etkilenmeyen İran’da bir şeyler oluyor. Sonrası nasıl gelir, hangi mecralara girer, fitili mi ateşler, yoksa bir saman alevi midir şimdiden tam olarak bilinemez. Ancak Meşhed’de başlayıp, Tahran, Kum ve diğer pek çok şehre yayılan protesto eylemleri, sadece İran değil, bölge çapında da, rejimleri sarsabilecek yeni kitle seferberliklerinin işareti olabilir. Sorunun, çıkış noktası olarak, İran’ın özgül koşullarındaki önemli farklılıklara rağmen 2011’le bazı önemli ortak ve benzer özellikler taşıdığı söylenebilir. O dalganın çıkış noktası Mısır, Tunus, Suriye, Libya vb. ülkelerde egemen olan neoliberal hırsız-polis rejimlerinin çelişkileriydi. Geçmişte “Arap sosyalizmi” vs. adlarla anılan küçük burjuva “radikal” diktatörlükleri, zaman içinde çürüyüp yozlaşarak, bütün ekonomik hayatı denetim altında tutan soyguncu-baskıcı birer hanedan rejimine dönüşmüştü. Bu ülkelerde, 80’li yıllarda başlayan, serbest piyasacılık ve özelleştirmelere dayalı neoliberal sermaye birikim tarzının, küçük bir azınlığı daha da zengin ederken emekçi sınıflar üzerinde yol açtığı yıkım ve yoksullaşma daha 2011 öncesinde çeşitli toplumsal patlamalara yol açmıştı (“ekmek ayaklanmaları”, işçi hareketleri vs.). Bu rejimler, geçmişte emekçilere siyasi haklarından vazgeçmeleri karşılığı verilen sosyal destek ve sübvansiyonların kaldırılması; toplumsal eşitsizliğin, gelir dağılımında adaletsizliğin, emek sömürüsünün artması; iktidara yakın kişilerin ve bizzat iktidar mensuplarının zenginleşmesi; tarım kesimindeki çöküş; kötü yönetim, yolsuzluk, kayırmacılık; halkın her türlü muhalefetinin ve hak arayışının acımasız polis devletleri tarafından bastırılması gibi nedenlerle ortaya çıkan büyük halk hareketleri ile karşı karşıya kaldılar. Milyonların harekete geçtiği ve iktidarları devirdiği veya ciddi biçimde salladığı devrimci süreç, aşmayı başaramadığı “devrimci önderlik krizinin” etkisiyle (Bir ölçüde Tunusu ayıracak olursak) demokratik sonuçlarına bile ulaşamadan sona erdi. Devrimler, bazı yerlerde İslamcıların (İhvan) ve ardından kılık değiştirerek geri dönen eski düzen güçlerinin, bazı yerlerde de emperyalist ve yayılmacı güçlerin yer aldığı bir burjuva “uluslararası karşı devrim cephesinin” ve başta İslamcılar olmak üzere yerli ve yabancı selefi-cihatçıların elinde can verdi…
İran: “Çok partili” bir totaliter diktatörlük
Şimdiye kadar öğrendiğimize göre İran’daki halk hareketinin çıkış noktası da ekonomik sıkıntılar, enflasyon ve hayat pahalılığı, düşük ücretler, geçim zorlukları, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, kısılan sosyal yardımlar, kaldırılan sübvansiyonlar, yolsuzluklar, halkın iflas eden birtakım finans şirketlerine kaptırdığı paralar vb. gibi henüz boyutlarını tam olarak bilemediğimiz sorunlar olsa da, işin bunlarla sınırlı olmadığı belli. İran rejimi, aynı bizde de kendini giderek daha ağır biçimde hissettiren bir sosyal-kültürel baskının da kaynağı. Başta kadınlara “örtünme” zorunluluğu, makyaj yasağı vb. cinsiyetçi baskılar olmak üzere bütün topluma yönelik baskı, yasak ve kısıtlamaların İran toplumunda boğucu bir hal aldığı biliniyor. Ancak bu cenderenin bir de siyasi boyutu var. İşin bu yönü, ortada bir “model” farklılığı olsa da, rejim değişikliği ile birlikte bizde de ortaya çıkan ve İran’ın yakın dost ve müttefiki Suriye’de de uzun yıllardır yaşanan milli güvenlikçi bir polis rejimi (devleti) olarak kendini gösteriyor. Kısacası sorun en azından 2016’ya kadar süren, sonra kısmen yumuşayan ambargoyla ağırlaşan ekonomik sorunların ve sıkıntıların ötesinde, “Velayeti Fakih” düzenine (Yani dini otoritenin egemenliğine) dayalı, “İslami” olamayan her şeyi yasaklayan, ağır biçimde cezalandıran (ölüm cezası dahil), mollaların hâkimiyetindeki sözde “çok partili” (adaylar yüksek bir konseyin onayına tabi) totaliter bir diktatörlük düzeninden kaynaklanıyor. Bu düzen aynı zamanda faşizmin bazı öğelerini de barındırıyor. Rejim kitleleri, günlük hayatları içinde kontrol etme görevini de yerine getiren ve aynı zamanda sanayi, ticaret, hizmet gibi sektörlerde ciddi bir ekonomik gücü kontrol eden “Devrim Muhafızları” (Pastaran) gibi paralel bir orduya (120 bin kişilik bir kara, deniz, hava gücü) ve “Besiçler” gibi, her düzeyde günlük hayatı kontrol eden (saç, giyim, makyaj vb. de dahil) silahlı paramiliter güçlere sahip.
Bugünkü İran rejimi varlığını, 1978-79’da tarihin en kitlesel devrimlerinden birinin İslami bir karşıdevrime dönüşmesine borçlu. Bu, milyonlarca insanın şahlık rejimini devirmek amacıyla ayaklanarak sokaklara çıktığı, ordunun kitlelerin gücü karşısında çözüldüğü, halkın yer yer silahlanıp kendi seferberlik organlarını yarattığı, sosyalist solun görece güçlü örgütleri, partileriyle hem de silahlı olarak yer aldığı, ancak buna rağmen büyük bir aymazlıkla (“antiemperyalizm” yanılsaması) iktidarı İslamcılara-İslam cumhuriyetine teslim ettiği, onların da başlarda iktidarı paylaşır gibi yaptıkları burjuva liberalleri tasfiye edip kanlı bir diktatörlük kurdukları tarihsel bir süreçti. Karşıdevrimci İslam Cumhuriyeti, emperyalizm destekli Irak saldırısına karşı bütün dünya solunun kendisine destek verdiği bir dönemde, savaş koşullarından da yararlanarak binlerce solcuyu, sosyalisti, devrimciyi idam etti ve gücünü sağlamlaştırdı…
Rüzgârın yönü..?
Erken konuşmuş olmayalım ama, bölgemizde rüzgârın yönü yine değişmeye başlamış olabilir! Gerçi İran rejiminin bilinen gücü nedeniyle şu anda kimsenin fazla bir beklentisi yok. Ancak bu güç görüntüsü, aynı 2011’de Arap ülkelerinde olduğu gibi, ciddi bir toplumsal-siyasi çürümenin ve ekonomik-toplumsal başarısızlığın yol açtığı güçsüzlüğü örtüyor olabilir. İran rejiminin, bölgesel plandaki “göz kamaştırıcı” askeri, politik ve diplomatik başarılarını, yayılma heveslerini taşıyamayacak bir kapasite sorunundan mustarip olma ihtimali güçlüdür. Petrol fiyatlarının uzun süreli gerilemesinden ve ambargonun etkilerinden kaynaklanan sıkıntıların İran’ı etkilediği açık. Gösterilerde atılan bazı sloganlardan, kitlelerin en azından bir bölümünün, içerideki ekonomik sıkıntıları nedeniyle, devletin, dışarıdaki siyasi-askeri nüfuzunu artırmaya yönelik ve petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü yutan masraflı faaliyetlerinden şikâyetçi olduğu anlaşılıyor.
Olayların seyrinde, rejimin kendi iç çelişki ve dengelerinden de kaynaklı olarak vereceği tepkilerin önemli bir rolü olacağını söyleyebiliriz. Molla rejiminin muhtemelen daha “reformist” ve “liberal” temsilcileri, İran halkının demokratik tepkilerinin engellenmemesi gerektiğini, her şeyin yasaklı olmasının tepkilerin şiddetini artırabileceğini söylüyorlar. Elbette “tutucu” diye bilinen kanattan ise protestoculara göz açtırılmaması gerektiği yönünde tepkiler var. Ayrıca rejim yanlısı paramiliter güçler de tehditler savurmaya başladı. Ve elbette daha ilk andan başlayarak işin içinde “dış güçlerin” bulunduğu, ölüm olaylarında kitleye ateş açanların polisler değil, “yabancı ajanlar” olduğu, hatta bazı yerlerde “camilerin yakıldığı” yolunda (geleneksel) resmi açıklamalar geliyor. Trump’ın Twitter’dan bütün dünyayı İranlı kitlelere destek vermeye çağıran mesajı, çoğunluğu Suudi Arabistan kaynaklı olduğu söylenen sosyal medya destekleri, ABD, İsrail ve Suudilerin İran’a ilişkin bilinen niyetleri protesto eylemlerini karalamak için kullanılıyor. Üstelik işin bu “dış güçlere” ve “emperyalizme” ilişkin yönünün sadece İran içinde değil, İran dışında da etkili olacağını peşinen söyleyebiliriz. Zaten İran rejimi bu tür karalamaları sadece kendi kamuoyunu değil, diğer ülkelerdeki “antiemperyalist” kamuoyunu da kazanmak için yapıyor. Hemen her şeyi, özellikle de başka ülkelerdeki toplumsal olayları neredeyse sadece “jeopolitik” yönüyle ve soyut bir “antiemperyalizm” üzerinden okumaya alışmış kesimlerin tepkilerini tahmin etmek zor değil. Ancak konunun mollalar İranı’nda cereyan ediyor olması, mesela Türkiye’de uzun yıllar boyunca “Mollalar İran’a!” sloganını atmış ulusalcılarımızı ne yönde etkileyeceği yine de merak konusudur. Bir yanda ABD, Trump, Suudiler ve İsrail, öte yanda İran rejimi ve “jeopolitik gerçekler” ve de yıllardır süren totaliter bir baskı rejiminin mengenesindeki İran halkı… Yani işin içinden çıkmak kolay değil!
Kapitalist mollalara karşı İran emekçilerinin yanında
Bütün bu çelişik durumlara karşın yine de açık ve net bir tavır almak mümkün. Eylemlerin devamının gelip gelmeyeceğini ve nasıl bir seyir izleyeceğini şimdiden tam olarak bilemesek de dünyanın ve bölgemizin içine girdiği dönem itibariyle ve tarihsel öneme sahip 2011 deneyiminin ışığında bir şeyler söyleyebiliriz: Birincisi, tereddütsüz biçimde kapitalist mollalara karşı İranlı emekçi ve yoksulların, ezilenlerin, özgürlük ve demokrasi talebiyle ayağa kalkanların yanındayız. Hiçbir “jeopolitik” neden bizi İran’daki İslamcı-burjuva polis devletine ve mollalara destek vermeye itemez. İran’a yönelik emperyalist-Siyonist bir saldırı durumunda dahi vereceğimiz devrimci destek rejime, İslamcılara değil, İranlı emekçilere ve ezilen halklaradır. Bu destek, sadece İran’ın emperyalist bir işgale uğramasına karşı değil, aynı zamanda halkın gerici-İslamcı burjuva rejimini devirmesi için verilen bir destek olacaktır. Mücadelemiz, aynı zamanda emperyalist müdahale planlarına neredeyse “ahlaki bir üstünlük” sağlayan bu burjuva hırsız-polis rejimlerinin “antiemperyalizm” maskelerini düşürmeyi de hedeflemektedir. Türkiye, İran, Suriye vb. rejimlerin ve İslamcıların “emperyalizm karşıtlıkları” esas olarak sınıfsal, antikapitalist bir öz taşımaz. Onların “ABD”, “Batı”, “büyük şeytan”, “Hıristiyan dünyası” ve “kâfirler” ile olan dertleri esas olarak halklarının çıkarlarıyla değil, kendi ekonomik, siyasi, ideolojik konumları ve hâkimiyetlerinin devamı ile ilgilidir. Pek çok örnekte görüldüğü gibi, bu hâkimiyetin devamı için gerektiğinde emperyalizm ile her türden işbirliğine girebilirler. Emperyalist devletlerle yaşadıkları politik sorunlara rağmen, emperyalizmin temel gücünü oluşturan uluslararası tekellerle yakın ilişkiler içindedirler. (İsteyen Kaddafi Libyası’nda, Suriye’de, İran’da faaliyet gösteren uluslararası tekellerin listesine bakabilir.) Bu kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının emperyalizmle olan sınıfsal ilişkileri, onların da birer burjuva olmasından kaynaklanır. Bu tür rejimler, (bazılarının) “küçük burjuva radikalizmi” veya “sosyalist” olarak adlandırıldıkları dönemlerde de birer burjuva diktatörlüğüydü; zaten küçük burjuva diktatörlükleri, üzeri devlet kapitalizmiyle örtülü burjuva diktatörlüklerinden başka bir şey değildir. Bu ülkelerde, yönetici sınıfların emperyalizm karşıtlığı daha çok halkın aldatılması ve korkutulması amacıyla kullanılan bir araçtır. Bu ülkelere hükmeden hanedanlar, yüksek bürokratlar ve onların çevresindeki sermaye grupları, devlet kapitalizminin ve sonra da emekçilerin ve yoksulların ayaklanmasına yol açan neoliberal dönüşümlerin kendilerine sağladığı maddi zenginlikleri başkalarıyla paylaşmamak için, iktidar tekellerini, emperyalizm karşıtlığı maskesi altında korumaya çalışmaktadırlar. Bu ülkelerdeki rejimlerin (Şimdi de aynı Türkiye’deki rejimin yaptığı gibi) uluslararası-bölgesel politikalarının “emperyalist-Batı” karşıtlığı, bölge halklarının çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını savunmaya yöneliktir. Yoksa hepsi her fırsatta uluslararası finans kapitalle kurdukları ortaklıklar yoluyla kendi emekçilerini sömürmeye hazırlardır. Bu işbirliğine ilişkin “küçük” bir örnek olarak 2001 sonrası “terörle mücadele” adı altında Libya ve Suriye rejimlerinin kendi topraklarını CIA’nın işkence merkezi haline getirmelerini gösterebiliriz! (Emperyalist ABD’de işkence yasak olduğu için!) Sonuç olarak, çok ciddi bir tehlike oluştursa da ABD, İsrail ve Suudilerden gelen destek açıklamaları İran türü rejimlerin “temize çıkmasını” sağlayamayacağı gibi, halkların haklı isyanını da kirletemez. Trump’ın ve diğerlerinin mesajları, doğrudan emperyalizmin çıkarlarına ve birbirleriyle rekabet halindeki gerici rejimlerin çıkar çatışmalarına ilişkindir.
Ancak…
Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere yine de ciddi bir tehlike vardır. Bölgemizdeki (muhtemel) ikinci bir devrimci dalga da ilkinin karşılaştığı sorunlarla (belki de daha şiddetli biçimde) karşı karşıya kalacaktır. Bir Kuzey Afrika-Ortadoğu (veya Batı Asya) devriminin, nesnel koşulların elverişliliğine rağmen, önündeki en önemli öznel engel (yine bazı tarihsel-nesnel nedenleri olan) ağır baskı altındaki işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ve devrimci bir siyasi önderlikten yoksunluğudur. İşçi sınıfının görece güçlü ve örgütlü olduğu ve devrimlerde, önemli bir rol aldığı Tunus ve Mısır gibi örnekler, sınıfın gücüne ve mücadele tecrübesine rağmen böyle bir önderlikten yoksun olmasının sonuçlarını ortaya koymuştur. Ancak yine de bu ülkelerdeki işçi sınıflarının kısmi rolü bile, bu sınıfsal-siyasi boşluğun, emperyalist müdahaleler ve selefi-cihatçı grupların devreye girmesi sonucu Libya ve özellikle de Suriye’de yarattığı felaketin yaşanmasına engel olmuştur. İran’da da İslamcı rejime karşı muhtemel bir devrimci kalkışmanın emperyalizmin müdahalelerine kurban gitmemesinin en önemli şartı, İran işçi sınıfının birliği, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına vereceği destek ve kendi devrimci önderliğini inşa etmeyi başarması olacaktır. Siz bakmayın Suudilerin ellerini ovuşturmasına, İran’da başlayacak dalga, muhtemelen ilk önce Suudi rejimini alabora edecektir.
Son bir haber: İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın yabancı düşmanlarının ülkede karışıklık çıkardığını ve bunun silah, para ve istihbarat ile desteklendiğini söylemiş. Aynı bizim “Gezi”! Öyle yabancı ajanlar, dış güçler falan… Tabii bizde camide içki içenler, orada cami falan yakıyorlar. Bakalım, deri kıyafetlerini giyip “çarşaflı bacıların” üzerine ne zaman işeyecekler!
Filistin: Ahed Tamimi derhal serbest bırakılsın!
16 yaşındaki genç Filistinli Ahed Tamimi’nin Filistin bölgesindeki işgalci İsrail askerlerine karşı kendisini savunduğu görüntüler dünya çapında yankı buldu. Genç Ahed bu nedenle Siyonist devlet İsrail’in askeri yargılama süreci kapsamında tutuklanarak Bati Şeria’daki Ofer cezaevine gönderildi.
15 Aralık tarihli videoda Ahed askerlere kafa tutarken yanında bulunan 15 yaşındaki kuzeni Nur ve videoyu çeken annesi Nariman da Ahed’le beraber cezaevinde tutuklu bulunuyorlar. İki genç askerlere “saldırı” ile suçlanırken, Aher’in annesi ise şiddete “teşvik” nedeniyle parmaklıklar arkasında.
Birleşmiş Milletler Filistin Bölgesi İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA)’nin 5-18 Aralık tarihlerini kapsayan son dönem raporuna göre, Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanımasının ardından gerçeklesen protestolar süresince tutuklanan her altı kişiden birini 18 yaşın altındaki (reşit olmayan) bireyler oluşturuyor.
Ahed’in babası Bassem Tamimi Facebook üzerinden yaptığı açıklamada kızının 15 Aralık günü İsrailli askerlere küçük kuzeni Muhammed’i başından yaralayıp kanlar içinde bırakmaları ardından karşı koyduğunu söyledi.
Filistinli genç mücadeleci Ahed, Amerikan emperyalizmi tarafından desteklenen katil İsrail devletinin 1948’den bu yana süregelen bölgesel işgal ve gaspına karşı direnen binlerce çocuk ve gencin de parçası olduğu Filistin halkının bir üyesi. Ahed’in serbest bırakılması için süren mücadele, İsrail kuşatmasının sona ermesi ve tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin devletinin kurulması yolundaki küresel mücadelenin bir parçasıdır.
Biz, Ahed Tamimi ve ailesinin derhal serbest bırakılmasını talep eden küresel hareketin bir parçası olarak mücadeleci Ahed Tamimi ve tüm Filistinli tutuklularla uluslararası dayanışma eylemliliklerinin yükseltilmesi çağrısında bulunuyoruz.
29 Aralık 2017
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
Asgari değil insanca bir yaşam!
Aralık ayının emekçiler için ortak önemi asgari ücretlerinin belirlendiği ay olmasıydı.
Çünkü asgari ücret, Türkiye’de en az 6 milyon işçinin hayatını doğrudan etkiliyor.
Bizzat Asgari Ücret Yönetmeliğinde tanımlandığı üzere işçi; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını bu ücret üzerinden asgari düzeyde karşılamaya çalışıyor.
Üstelik yönetmelikte belirtilenin aksine sadece kendisinin değil ailesinin ihtiyaçlarını da…
Bu anlamda asgari ücret, en az 6 milyon ailenin “geçim” ücreti.
En azından prensipte…
Uygulamada ise bir “açlıkla mücadele” çabası…
Açlık sınırının 1606 TL olduğu günümüzde bir işçinin ve hatta ailesinin bunun altında kalan bir ücretle geçinebileceğini söylemek insafsızca olur.
Diğer yandan, asgari ücret bir “sosyal tedbir”dir. Gelir dağılımına, ücretlerin minimum düzeyine müdahaledir. Emek gücünü, rekabet politikalarına karşı koruması beklenir.
Ancak maalesef bu da prensipte…
Uygulamada ise bir “ekonomik maliyet unsuru” olarak görüldüğü apaçık. Hatta bir pazarlık konusu. Ya da bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın ifade ettiği gibi bir “fedakârlık” göstergesi.
Bu fedakârlık öyle bir boyuttaki 2017’de 1777 lira olan brüt asgari ücretin bile 337 lirasını vergi olarak ödedik. Yani yüzde 19’u kesintiye uğradı. Emekçilerin bu “fedakârlığına” karşı ise işverenlere hazineden prim desteği sağlandı.
Milli gelirin arttığı, ekonominin büyüdüğü söylendi ancak asgari ücretli bu artıştan da pay alamadı. DİSK-AR’ın araştırmasına göre 2000’li yıllarda milli gelir karşısında asgari ücretin kaybı yüzde 30’u aştı. 2004 yılı baz alındığında asgari ücret 2017’ye kadar reel olarak yüzde 36 artarken reel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla yüzde 95 oranında arttı.
Yine aynı araştırmaya göre 2017 yılında net asgari ücrete yapılan yüzde 7,9’luk zam oranına karşılık, Kasım ayı enflasyon oranı yüzde 12,98 olarak açıklandı. Asgari ücrete geçen yıl yapılan zam enflasyon oranının altında kaldı. Böylece 2017 yılında asgari ücret, enflasyon karşısında yaklaşık yüzde 4,5 oranda kayıp yaşadı.
Tabii enflasyon artınca alım gücü de doğrudan etkilendi; çünkü ücretler enflasyon karşısında erirken, gıda fiyatları enflasyona bağlı artış gösterdi. Asgari ücretlinin alım gücü, enflasyon karşısında, sebzede yüzde 14; süt, peynir ve yumurta grubunda yüzde 13; meyvelerde yüzde 12 ve yağlarda yüzde 8 azaldı.
Özetle, 2017’nin sonunda bir emekçi ailenin yaşamla mücadelesi 2017’nin başından daha zor bir hale geldi.
2018’den beklentiniz nedir?
Bu koşullarda asgari ücret görüşmelerinin sonuçlanmasını bekleyen her emekçi ailenin 2018 için ortak temennisi, asgari ücretin insanca yaşam koşullarına çekilmesiydi. Ancak maalesef 2018 yılı için de belirlenen ücret bu durumu değiştirmenin çok uzağında.
2018 yılı için TÜRK-İŞ asgari ücretin 1893, DİSK 2300 ve CHP de 2000 TL olmasını talep etmişti.
İşveren Sendikası TİSK ise 1800 TL’yi bile çok bulmuş, üstelik işverenin maliyetini azaltmak adına devletin 100 TL’lik asgari ücret desteğinin de sürmesini istemişti.
Bu görüşmelerin yapıldığı 1 aylık süreçte bile yoksulluk 133 TL artış gösterdi. Buna karşın, görüşmelerin sonucunda belirlenen ücret 1603 TL oldu. Yani 2017’de 1404 TL asgari ücret alan bir işçi 2018 yılında 1603 TL alacak.
4 kişilik bir aile için açlık sınırının 1606 TL, bir kişinin aylık geçim maliyetinin ise 1989 TL olduğunu ve az önce dile getirdiğimiz enflasyon oranlarını göz önünde tutarsak, bu sonucu ayrıca yorumlamaya lüzum kalmaz sanırız.
Peki neden? Sonucun en temel nedenlerinden biri temsiliyet sorunu. Ve maalesef bu sayısal değil sınıfsal bir sorun.
Yönetmeliğe göre işçi, işveren ve hükümet tarafları komisyonda 5’er üye ile temsil ediliyor. Asgari ücret tespit komisyonu kararları çoğunlukla alınıyor ve kesin nitelik taşıyor. Dolayısıyla hükümet ve işveren tarafı aynı doğrultuda oy kullandığında işçi tarafı zaten azınlıkta kalıyor. Öte yandan Tespit Komisyonu’nda sadece en büyük işçi sendikaları konfederasyonu temsil ediliyor, diğer işçi konfederasyonlarına komisyonda yer verilmiyor. Böylece işçilerin önemli bir bölümünün komisyonda temsili engelleniyor.
Bir diğer konu ise hükümetin çokça dile getirdiği kamu bütçesinin yetersizliği iddiası. Bu özellikle asgari ücretteki vergi kesintilerine yapılan itiraza karşı gündeme getiriliyor. Ancak diğer yandan yatırım teşvikleri, hazine tarafından verilen borç ödeme güvencesi, vergi indirimleri kamu bütçesinin yetersizliği iddialarını tümüyle çürütüyor. Sorun, kamu bütçesinin yetersizliği değil bir kez daha devletin sınıfsal tercihidir.
Devletin ve işverenin tercih ve çıkarlarına karşı bizim tek ortak amacımız ise insanca bir yaşam! Bunun için 2018 yılı için iyi dileklerimizi şöyle sıralıyoruz:
- Asgari ücretliyi açlık koşullarına mahkum eden bir anlayış kabul edilemez! Asgari ücret tespitinde geçim koşulları dikkate alınsın!
- Asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılsın!
- Ücretler oynak merdiven sistemine göre enflasyona uyumlu ve aylık olarak revize edilsin!
- Ücretin tespitinde bütün işçi konfederasyonlarına katılım hakkı sağlansın!
Cemre Sava – 29 Aralık 2017
Ankara’dan bir Gökçek geçti
Henüz 3-5 senedir Ankaralı bir insan olarak sanırım uzun yıllardır Ankara’da yaşayanlara göre daha düşük düzeyde bir şok yaşadım: Melih Gökçek (zor da olsa, Erdoğan “gideceksin” dedikten sonra gitmemek için ikinci kez girişimde bulunma cesaretini göstermesine rağmen) Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etti-ettirildi-! Dile kolay, tam 23 yıl! Bundan önceki 10 yıl içinde Ankara Keçiören Belediye Başkanlığı ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü yapmışlığı da var. Eh, Ankaralıların şokunu anlamak mümkün, insanlar büyük bir boşluğa düşüyor, alışık değiller Gökçek’sizliğe.
Arjantin: Emeklilik haklarının çalınmasına karşı kitlesel tepki
İşçi düşmanı ve baskıcı Macri’nin maskesi düştü
Macri, Peronist bölge valilerinin anlaşmalı oylarıyla emeklilerin haklarını çalmaya çalışarak zafer elde etmeye çalışıyor. Ancak kazandığından çok daha fazlasını kaybetti. Çünkü yaptığı yasal düzenlemeye karşı ortaya çıkan tepki, emekliler ve toplumsal kesimlerle işçileri bir araya getirdi ve kitleler bu korkunç tuzağa karşı sokağa çıktı. Düzenlemeye karşı tepki öylesine büyük ki sokağa çıkanların sayısı milyonlara ulaştı. Sokağa çıkan kitle arasında, Cristina Kirchner hükümetinin yaratmış olduğu yıkıma karşı öfkeli olan ve Kirchner’i cezalandırmak için Ekim ayında Macri’ye oy verenler de bulunuyor. Onlar için de Macri’nin maskesi düştü. Bu, Macri’nin büyük politik yenilgisidir. Yasal düzenleme geçmiş olmasına rağmen işçiler için önemli olan, sokaklarda yaşanan bu birliktir. Tüm bu kemer sıkma politikalarına karşı emekçilerin birliği devam etmelidir.
Emeklilik haklarını savunusu için gerçekleşen toplumsal ayaklanma
Macri ve hükümet yanlısı pek çok medya organı, bu ülke çapındaki kitlesel ve toplumsal hareketin üstünü “azınlık grupların şiddet eylemi” yalanıyla örtmeye çalışıyorlar. Kitlelerin tepkisinin Macri hükümeti ve bakan Patricia Bullrich tarafından tasarlanan yasal düzenlemeler ve baskı politikaları sonucunda ateşlendiğini söylemiyorlar. Plaza Congreso’da toplanan 150 bini aşkın işçi ve emekçinin görüntülerini, Córdoba, Neuquén, Rosario, Tucumán ve ülkenin diğer bölgelerinde yapılan eylemleri gizlemek istiyorlar. Biber gazı ve plastik mermilerle kitlelere yönelik yapılan vahşi saldırıyı, CGT Troika’sının (Genel İşçi Sendikasını yöneten sendikal bürokrasi) boykotuna rağmen gerçekleşen güçlü genel grevi, yasa tasarısı ve baskılara karşı gece kendiliğinden başlayan tencere tava çalma eylemini, yine gece Kongre önünde toplanan ve tekrar bastırılmaya çalışılan binlerce kişinin varlığını da örtbas etmeye çalışıyorlar. Ancak her seferinde gerçeği gizlemeleri daha da zorlaşıyor.
Toplumsal seferberlik, 14 Aralık Perşembe günü parlamento oturumunu hezimete uğrattı ve emekçilere dönük şiddetli saldırıyı bastırdı. Kitlesel tepki o kadar büyüktü ki Peronist bölge valilerinin gücü kendi milletvekillerini kontrol altında tutmaya yetmedi. Bu valiler bölgelerindeki oyları kaybetmemek adına son çare olarak emekliler için acınası bir miktar ikramiyeyi çözüm olarak öne sürdüler. Kirchnerist Peronist milletvekilleri de kendilerini “muhalif” olarak göstermeye çalıştılar. Ancak gerçekte, onlar da parlamenter “sirk”in bir parçası ve valileri Alicia Kirchner de emeklilik reformuna ilişkin mali anlaşmayı imzalayanlar arasında. Son başkanlık adayları Daniel Scioli de yasal düzenlemenin parlamentodaki oylamasına katılmayarak düzenleme konusunda suç ortaklığını ortaya koymuş oldu.
Dış borçları kapatmak ve büyük sermaye sahiplerini kurtarmak için emeklilik hakları çalınıyor
Macri bir yandan Coca Cola, Coto, madencilik şirketleri ve mega soya üreticilerinin vergilerine af uygularken, bir yandan da “bütçe açığı” yalanıyla emeklilerden yaklaşık 100 milyar peso (5,64 milyar dolar) çalıyor. Hala hileli dış borçlar için milyonlarca dolar ödemeyi sürdürüyor. Emeklilik haklarının çalınması ve kamu hizmetlerine getirilen zamlar kemer sıkma politikalarını derinleştiriyor. Buna ek olarak Macri, maaşlara saldırı ve iş reformu yoluyla devlet memurlarını ve belediye işçilerini işten çıkarmaya çalışıyor. Ancak onu yenebilir.
Bunun için, kemer sıkma politikalarının tamamına karşı mücadelemizi sürdürmeye hazır olmalıyız. Kökten bir değişikliğin gerektiği mevcut durumda mücadelemizi ancak tabandan örgütleyerek sürdürebiliriz. Acil ekonomik plan zorunlu hale gelmiştir. Krizin faturasını en tepedekiler ödemelidir. Dış borçların ödenmesine son! Büyük sermaye sahiplerine derhal yüksek vergiler uygulanmalıdır. Bütçe; emekli aylıkları, maaşlar, eğitim ve sağlığa ayrılmalıdır. Macri hükümeti şimdilik emeklilik reformunu dayatmayı başardı, ancak emeklilere destekle başlayan bu kitlesel seferberliği sürdürmeliyiz. Geçtiğimiz haftalar içinde ne hükümetin, ne Peronizm’in, ne de CGT Troika’sının beklemediği bir toplumsal ayaklanmaya tanık olduk. Macri politik açıdan güç kaybetti. Kazandığı şey yalnızca Kongre’deki bir oylamadan ibaret.
Bu beklenmedik toplumsal ayaklanma sayesinde hain CGT Troika’sı ulusal grev çağrısı yapmak zorunda kaldı ama elbette bu çağrıyı sonuna kadar götürmediler. CGT Troika’sı 18 Aralık’ta Kongre önüne yapılan yürüyüşe çağrıda bulunmadı. UTA (Ulaşım İşçileri Sendikası) grevi boykot etti. Buna rağmen grev büyük bir etki yarattı. Bu bize gösteriyor ki, sendikal bürokrasinin liderlerine güvenemeyiz. Tabandan örgütlenmemiz, mücadele edenlere destek olmamız ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleci sendikalar ve solun yanında ön saflarda yer almamız gerekiyor. CGT’yi hükümet ile yaptığı anlaşmayı bozmaya ve gerçek bir ulusal grev ve mücadele planı çağrısında bulunmaya zorlamalıyız.
CFT’yi (İşçilerin Federal Akımı)’nı ve CTA’yı (Arjantin Emekçileri Merkezi) ve diğer muhalif sendikal kesimleri, mücadeleci sendikal akımın yanında yer alarak bu grevi ve mücadele planını birlikte koordine etmeye ve seferberliği sürdürmeye çağırıyoruz.
Bütçe dış borçlara değil emeklilere ayrılsın!
İş reformuna hayır!
Macri, Peronist bölge valileri ve CGT’nin yaptığı anlaşmaya hayır!
CGT hükümetle bağlarını koparmalı ve grevle mücadele planı çağrısında bulunmalıdır!
Sosyalist Sol / UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal)
19 Aralık 2017
Arjantin’den gelen yoldaşlarımızla Arjantin’deki seferberlik üzerine konuştuk
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) Arjantin seksiyonu; Izguerda Socialista (IS – Sosyalist Sol) partisinden iki yoldaşımızla İşçi Demokrasisi Partisi’ni ziyaret etkinliği bağlamında Arjantin’de yaşanmakta olan mevcut kitle gösterileri üzerine konuştuk.
Paramiliterler, burjuvazi ve diğerleri
Muhalif çevrelerce “linç kararnamesi” olarak da adlandırılan kararname ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nın savcılık ve mahkemelere olası bir hukuki tartışmada esas alınması amacıyla gönderilen “bilgi notu” şöyle: “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasına katılan sivil kişilerin de hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu hususları düzenlenmiştir.” Görüldüğü üzere bu bilgi notunda herhangi bir tarih sınırı yoktur; yani tamamen ucu açık bir maddeden söz ediyoruz. Hükümetin bütün kıvırtma çabalarına rağmen hem maddenin içeriği, hem resmen açıklanma biçimi, hem de uygulanacağı siyasi-toplumsal ortam ve iktidarın amaçları düşünüldüğünde neyin ne olduğu apaçık ortada.
Paramiliterlere yasal koruma
Saray, yeni bir KHK ile çok tehlikeli bir maddeyi yürürlüğe koydu. Bu maddeyle “15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında” eylemlerde yer alan kişiler “hukuki, idari, mali ve cezai” sorumluluklarından kurtarıldı. Hemen herkes, “terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması”ndan kastın ne olduğunu anlamış durumda. Bunun, “15 Temmuz”la sınırlı olmayıp hem bugünkü, hem de gelecekteki muhalif eylemlere yönelik, “açık uçlu” bir madde olduğu ortada. Hemen her türlü muhalif eylemin “terör” kapsamına sokulduğu, “Gezi” eylemlerinin de dış kaynaklı bir darbe girişimi olarak yaftalandığı düşünüldüğünde Saray rejimine karşı en barışçı mücadelelerin dahi, iktidar korumasındaki “paramiliter” güçlerin saldırılarına açık hale geldiğini söyleyebiliriz.
Sürpriz mi!
Bu gelişme elbette bir sürpriz değil. İDP ve İşçi Cephesi olarak uzun süredir Türkiye’de bir başkanlık rejiminin kaçınılmaz biçimde bir “iç savaş rejimi” olacağını vurguluyoruz. (Bak: “İç Savaş Rejimine Doğru” İşçi Cephesi. 28.04.2014). 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yayımladığımız bir yazıda darbeye karşı harekete geçen RTE yandaşı kitlenin eylemleri ve bunların önderlikleri ilgili olarak şunları söylemiştik:
“Bu sokak hareketinin asıl tehlikeli yönü ve olumsuz potansiyeli önderliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, ‘milliyetçi-mukaddesatçı’, yani Türkiye gericiliğinin bütün renklerini bünyesinde toplamış bir önderliktir. Bunlar, darbecilerin tereddüte düşmesi ve darbenin kapsamının anlaşılmaya başlamasıyla birlikte tanklara ve darbeci askerlere karşı polis eşliğinde harekete geçen, kısmen silahlı oldukları söylenen Saray’a bağlı milisler ve kimi İslamcı örgütlere bağlı militanlardır. Bu öncü-militan gücün önümüzdeki dönemde bütün muhalif hareketlere, mesela yeni bir ‘Gezi’ye, Gezi benzeri bir harekete veya az çok geniş çaplı herhangi bir muhalif eyleme, ‘FETÖ’cü bir ‘darbe girişimi’ olduğu gerekçesiyle, elbette Saray’dan alacakları talimatlarla ve polisle ortak bir organizasyon içinde saldırma ihtimalleri yüksektir. Bu ihtimal, sözü edilen güçlerin silahlandırıldıkları ve silahlandırılacakları söylentileri doğruysa (inanmamak için hiçbir neden yok) giderek daha da tehlikeli bir hal alacaktır.” (“Kitleler Sokakta” İşçi Cephesi. 28.07.2016)
En son geçen hafta yayımlanan “2019 endişesi” başlıklı yazıda da, yeni rejimin, giderek artan bir hırsla bir “düşman savaş hukuku” yaratıp muhalefeti de onun kapsamına alma çabasında olduğunu; “dış güçlerle işbirliği içindeki vatan hainleri” söyleminin, toplumun bir bölümü üzerindeki yasal “devlet korumasının” fiilen kalkmasına ve bu muhalif kesimlerin rejim yanlısı “paramiliterlerin” saldırılarına açık hale getirilmesine yol açabileceğini belirtmiştik. (İşçi Cephesi 21.12.2017)
Ucu açık saldırı politikası
Muhalefeti, resmi güçlerin yanı sıra iktidar hizmetindeki paramiliter güçler eliyle bastırma politikası, bu son KHK ile, ucu açık biçimde yasallık kazanmıştır. Rejimin “terör” ve/veya “darbe girişimi” olarak nitelediği veya pratikte, birtakım silahlı sivil güçlerin öyle olduğuna karar verdiği eylemler, yasal koruma altına alınan bu güçlerin önleme-cezalandırma eylemlerine maruz kalacaktır. Bu güçlerin mesela “Gezi” türü bir kitlesel eylemi dağıtmak amacıyla kullandıkları yöntemler ve bu sırada işledikleri suçlar (öldürme, yaralama vs.) “meşruiyet” kazanacaktır.
Uzun süredir tekraren vurguladığımız ve bir ülkedeki toplumsal ve siyasi her türlü muhalefetin, “iç düşman” ilan edilerek, rejime bağlı resmi, yarı resmi ve gayrı resmi güçler eliyle, tek taraflı olarak terörize edilmesi anlamına gelen “iç savaş rejimi”nin bir boyutu da budur. “15 Temmuz demokrasi nöbetlerinden” geldiğimiz yer burasıdır! Türkiye’de uzun süredir sözü edilen, iktidar yanlılarının silahlanmasının, “sokaktaki silahlı adamların” varlığının birer söylentiden ibaret olmadığı anlaşılmıştır. Bu, artık tabela asacak kadar cüretkâr davranmaya başlayan (HÖH – Halk Özel Harekât) örgütlerin yanı sıra, kendilerine dolaylı da olsa verilen “yasal statüden” de bellidir. Bu “yasallaştırma”, bu tür paramiliter grupların hızla çoğalmasına, hatta “boş zamanlarında” aynı “ülkücü mafya” örneğinde olduğu gibi haraç, çek-senet tahsilatı, yağma vb. işlere girişmesine de yol açacaktır. Sürecin bir aşamasında bunların kendi aralarında kanlı rant savaşlarına girme ihtimalleri de vardır.
Girilen yol ve mücadele…
Görünen o ki, Saray, iktidarını sürdürebilmek amacıyla her şeyi göze almış durumdadır. Türkiye bu yeni rejim eliyle çok tehlikeli bir yola sokulmuştur. Bu tür milis örgütlenmeleri, yaygınlaşmaları ve toplumsal-siyasi mücadelede kullanılmaları oranında, şimdilik “yeni Bonapartist” olarak tanımladığımız bu rejimin bir tür “faşist” karakter kazanmasına yol açacaktır: Halkın ve her türlü muhalefetin resmi devlet kurumları aracılığıyla “tepeden denetiminin” mümkün olan sınırları düşünüldüğünde, bu tür paramiliter güçlerin oluşturulmasının ve önlerinin açılmasının asıl amacının, sadece muhalif eylemlerin bastırılmasıyla sınırlı olmayıp aynı zamanda toplumun “tabandan denetimi” olduğu açıktır.
Ancak bu iş o kadar kolay olmayacaktır. Sözünü ettiğimiz “iç savaş rejiminin” daha henüz kendini tahkim edemeden kelimenin bilinen anlamında “çok yönlü” ve “gerçek” bir “iç savaşa” dönüşme riski vardır. 60’lı yıllarda işçi hareketi ile sol hareketi bastırma amacıyla birtakım “özel harpçiler” eliyle MHP üzerinden organize edilen “komando kamplarının” yol açtığı sonuçlar bellidir. Bu tür girişimler, umulmadık bir “tepkiyle” karşılaşabilirler. Ayrıca pek çok defa vurguladığımız üzere bir şiddet dalgasının ortasında, işin çıkmaza girdiği bir noktada “kardeş kavgasına son verme” gerekçesiyle harekete geçecek “birtakım resmi-silahlı güçler”in devreye girmesi de kuvvetle muhtemeldir. Üstelik böyle bir müdahale, elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” şartıyla içeride ve dışarıda pek çok destekçi bulacaktır.
Tabii, bütün bunlar dünyada ilk defa yaşanan şeyler değildir. Sosyalist hareketin ve işçi sınıfı mücadelesinin tarihi, aynı zamanda her türlü baskı rejiminin ve bu baskı rejimlerine karşı her türden araçla yürütülen mücadelelerin de tarihidir. Tarih boyunca pek çok başarısızlığa rağmen her çeşitten gerici saldırıya karşı devrimci sosyalizmin mücadele taktikleri ve yöntemleri bellidir. Ancak en önemli husus, bu mücadelenin, sınıfın ve devrimcilerin birliği, kitlesel öz örgütlenmeleri temelinde ortak bir mücadeleyle ve iktidarı da hedefleyen devrimci bir perspektifle kazanılabileceğidir. Elbette “bayrakları karıştırmadan”, ancak hep birlikte…
Katalonya: İşçiler bağımsızlığa hayır dedi
21 Aralık Katalonya otonom bölge parlamento seçimlerinde dikkatler bağımsızlık yanlıları ile karşıtları arasındaki güç mücadelesinin nasıl bir sonuç vereceği üzerinde yoğunlaşmıştı. Sonuçlar tuhaf bir şekilde iki tarafı da sevindirdi: Parlamento çoğunluğunu bağımsız yanlısı partiler kazandı. Katalan burjuva sağ bağımsızlıkçı Katalonya için Birlikte (JxCat) partisi, sosyal demokrat Katalonya Cumhuriyetçi Solu (ERC) ve sol oluşum Halk Birliği Adayları (CUP) birlikte 70 vekillik kazanarak 2 oyla meclis çoğunluğunu ele geçirdiler. Buna karşılık bağımsızlık karşıtı ve başından beri Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılmasını isteyen sağcı Yurttaşlar (C’s) partisi tek başına 37 vekil çıkartarak en fazla oy alan parti oldu. Her iki taraf için de “mağlup sayılır bu yolda galip gelen” durumu söz konusu.
Suriye’de siyasi çözüm
Birçoğu Rusya kaynaklı olan çeşitli “söylentilere” rağmen Suriye’de rejim sorununun çözümü yolunda henüz gerçek bir adım atılmış değil. Oysa çatışmanın asıl dinamiği ve ortaya çıkış nedeni, sonradan aldığı biçimler, harekete geçirdiği uluslararası dinamikler ne olursa olsun Suriye’deki rejim sorunudur.
Suriye barışı…
Suriye’de bir tür barışa yönelik mutabakatın sağlandığı, IŞİD’in yenilgisinin ardından sıranın politik sorunun yani rejim sorununun çözümüne geldiği düşüncesi bir süredir yaygın biçimde kabul görüyor.
“İşçi Cephesi’nin 100. sayısı” etkinliği başarıyla gerçekleştirildi!
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) dostları İşçi Cephesi’nin 100. sayısı vesilesiyle bir araya geldi. İşçi Cephesi gazetesi Şubat 1980’de ilk sayısı çıktıktan hemen sonra 1980 darbesi ile yasaklanmıştı. Her yaştan pek çok insanın bir araya geldiği gecede İşçi Cephesi vasıtasıyla Türkiye’de Troçkizmin tohumlarının atılmasına vesile olmuş kurucuların selamlamalarına yer verildi.
Parti adına söz alan İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, 100. sayının önemini şu sözleriyle vurguladı:
“2019” endişesi
“2019” endişesi iktidarı çok tehlikeli işlere sürükleyebilir. 7 Haziran (2015) kaybını 1 Kasım başarısına dönüştüren korkutma ve yıldırma taktiklerinin, çeşitli biçimlerde yeniden devreye girme ihtimalinden söz ediyoruz. 1 Kasım’ın yeni rejimin giriş kapısı olduğu ve bu rejimin de zorunlu biçimde bir “iç savaş rejimine” dönüşeceği düşünüldüğünde bunun güçlü bir ihtimal olduğu açık.
Kazakistanlı madencilerin grevi kazanımla sonuçlandı
Kazakistan’ın Shakhtinsk şehrinde madenciler kendilerini madene kapattı. ArcelorMittal Temirtau şirketinin işlettiği madenin işçileri, 11 Aralık günü vardiya bitiminde madenden ayrılmayacaklarını söyledi. Başladıktan 1 gün sonra grev, şirketin diğer maden ocaklarına da yayıldı ve şirketin 8 madeninin tümünde üretim durdu. 8 farklı madende yaklaşık 4 gün süren greve 684 madenci katıldı. Grevcilerin aileleri ve dışarıdaki madenciler, madeni terk etmeyi reddeden arkadaşlarına su ve yemek yardımıyla destek verdi.
















































