Ana Sayfa Blog Sayfa 66

Kılavuzu inşaat olanın ekonomisi…

0

Ülke ekonomisini inşaat üzerinden büyütme vizyonsuzluğuna inatla devam etmeye çalışan hükümet, düşen konut satışları karşısında seçimler öncesi konut kredilerinde faiz ve vergi indirimine gitti.

Seçimlere kadar konut satışının düşmesinin engellenmesi veya en azından sabit kalması umuduyla konut KDV oranları yüzde 18’den 8’e, tapu harçları yüzde 4’ten 3’e, kredi faizleri de yüzde 1,25 ortalamadan yüzde 0,98’e düşürüldü. Ülke ekonomisini ve eriyen Türk Lirası’nı düze çıkarmak için uzun vadeli merkezi sanayi planları yerine kervanı yolda düzmekle meşgul olan iktidar, günübirlik ekonomi politikalarıyla topallayarak ilerlemeyi tercih ediyor.

Bu tercih bilinçli yapılıyor. Çünkü Saray’ın çevresinde kümelenen sermaye grupları içinde inşaat patronları büyükçe bir yer tutuyor. İktidar, çevresinde konuşlanan ve inşaattan büyük rantlar elde eden bu büyük konut şirketleri ve küçük ölçekli müteahhit grupları aracılığıyla ekonomiye can suyu vermek gibi boş bir hayal içinde.

Bu faiz ve vergi “önleminin” uzun dönemde işe yaramayacak olmasının çeşitli sebepleri var. Öncelikle sektörde gerçek anlamda doygunluğa ulaşılmış durumda. Yapılan her konut, ihtiyaç olduğundan değil, artan konut fiyatları üzerinden spekülasyon yapma, yani rant elde etme amacıyla yapılıyor. Yüz binlerce konut boş bir şekilde satılmayı veya kiralanmayı bekliyor. Zaten bu indirimleri de halihazırda bekleyen bu evlerin el değiştirmesi için yapmaktalar. Kredi faizleri düşmüş olsa da bankalar arası faiz hâlâ çok yüksek, bu da konut yapım maliyetlerinin arttığı anlamına geliyor. Özellikle döviz ve petrolün yükselmesiyle her malın üretim maliyeti arttığı gibi konut üretiminin de maliyeti artıyor.

Tekrarlayalım, konut mübadelesinin en büyük sebebi barınma ihtiyacı falan değil. Daha yüksek fiyattan satılmak için alınan ya da kira geliri elde etme arzusuyla yatırım olarak görülen binalar söz konusu. Şöyle düşünün; bir tarafta devamlı el değiştiren, rant dışında bir getirisi olmayan içi boş kullanılmayan binalar, bir tarafta da ev sahibi olabilmek için dişini tırnağına takan işçiler ve emekçiler… Üretmeyen balon ekonomisi için daha güzel bir örnek olabilir mi?

Oysaki barınma, ekmek su kadar zaruri bir ihtiyaçtır. Konutları, rant ve gelir sağlayan metalar olmaktan çıkaracak ve parasız hale getirecek vizyon, ancak işçi denetimindeki merkezi ve planlı bir ekonominin sonucu olabilir. İhtiyaca yönelik kamusal toplu konutlar, düzenli kent yaşamı sağlayacağı gibi boşa giden milyonlarca liranın merkez hazinesinde kalmasına yol açacaktır. Piyasa ilişkilerinden kopan ve ihtiyaç doğrultusunda üretilen konutlar, kamusal denetimle kullanıcılarına teslim edilecektir. Bir düşünün, merkezi sistemli ve planlı toplu konutlar altında “Ev alabilecek miyim?” düşüncesi ve kira derdi olmadan yaşamak… Hayal mi? Bize göre bu akıldışı konut fiyatlarından daha gerçekçi.

Kani Beko örneği ve Türkiye Solu: Hadi gel köyümüze geri dönelim!

0
CUMHURİYET HALK PARTİSİ GENEL BASKANI KEMAL KILICDAROGLU DISK KESK VE TMMOB BASKAN VE YONETICILERI ILE GORUSTU FOTOGRAF: ZIYA KOSEOGLU/CHP GENEL MERKEZI

“Ben Lastikçi Kani Beko. Öyle sizlerin anlattığı şeylere aklım ermez benim. Hangi gazeteymiş, hangi politikaymış, partiymiş… Tanımıyorum onları ben. Siyasetçi siyaseti, sendikacı sendikacılığını yapsın… Ben Üsküplüyüm. Memleketimi hiç göremedim. Bir kere görecektim ki, DİSK’in Başkanlar Kurulu toplantısı için Abdullah Başkan çağırdı. Döndüm hemen. Çünkü DİSK her şeyden önemlidir. Kimileri milletvekilliği istiyor olabilir. Ama DİSK başkanlığı hepsinden üstündür. Eski milletvekili değil, DİSK başkanı diye anılırsınız. Gelin biz işimize bakalım. Sendikacı sendikacılık yapsın.”

DİSK’in Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantılarının arşivine bakılırsa Kani Başkanın buna benzer pek çok konuşmasına ulaşılabilir. Birkaçına bizzat şahidim. Kani Beko hepimizin bildiği gibi şimdi CHP’den milletvekili adayı olmak için DİSK başkanlığına ara verdi. Ara verdi diyorum, zira eğer seçilemezse görevine geri dönecek.

Bu cümleleri okuyan işçilerin şaşırmadığına eminim. Çünkü işyerinde sendikacılar tarafından ziyaret edilen her işçi, başkanların cesur sözleri bonkörce sarf edip hızla çark etme yeteneklerini deneyimlemiştir.

7 Haziran seçimleri öncesinde, yine Kani Başkanın bu konuşmayı yaptığı bir Başkanlar Kurulu toplantısı gerçekleşmişti. O toplantıda partimiz İDP’nin politikaları ile uygun olarak DİSK’in bağımsız bir işçi aday çıkarması doğrultusunda bir öneri getirmiştim. Böylelikle patronlardan yana olan düzen partilerine karşı bağımsız bir sözümüz olabilir, Türkiye işçilerine patronlardan bağımsız, ikiyüzlü olmayan bir politika örneği gösterebilirdik. Örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, işsizliğe karşı 6 saat 4 vardiya, iş cinayetlerine karşı işyerlerinde işçi denetimi gibi taleplerimizi ileri sürebileceğimiz bir olanağa sahip olabilirdik. Hatta seçim çalışması sürecinde bir sendikal örgütlenme kampanyası dahi yapabilirdik. O dönemde ülkenin içerisinden geçtiği olağanüstü koşullar ve siyaseti siyasetçilere bırakma gerekliliği bahane gösterilerek böyle bir adım atılmadı.

Kani Beko örneği, olağandışı bir örnek değil. Maalesef Türkiye solu patronlardan bağımsız bir politika yerine, patronların içerisinde ilerici addettiklerinin de dahil olduğu bir politika öneriyor. Çünkü Türkiye solu işçi sınıfına inanmıyor.

Kani Beko sosyalistlerin sendikalarda politika yapmamasını isterken, şimdi CHP’den milletvekili adayı. Türkiye solunun en güçlü kesimleri ise hâlâ CHP’den medet umuyor. Program değil aday tartışması yapıyor. Türkiye’nin en büyük sorununu Erdoğan’a indirgiyor ve eski CHP milletvekilleri ile ittifaklar kurmaya çabalayıp, olmayınca da yüzünü Erdoğan’ın dışındaki adaylara dönüyor.

Oysa Erdoğan işçi düşmanı olabildiği için güçlü idi. Türkiye patronlarının her zamankinden çok işçi düşmanlığına ihtiyaçları var. Patronlar Erdoğan ile ya da onsuz Türkiye’ye demokrasi vaat edemezler. Ülkenin bir numaralı sorunu demokrasi olmayı sürdürür.

İşçi sınıfına inanmayan başkanlar tükürdüklerini yalayıp patron partilerinden adaylıklarını ilan ediyor, sol da kalabalıklaşmak uğruna umutsuzca burjuvaların kapısını çalıyor. Ancak ülkenin demokrasi ve yoksulluğa karşı yegâne çaresi işçi sınıfından yana bir program olmayı sürdürüyor. İşte bu yüzden, işçi sınıfının bağımsızlığının çağrısını yapması için İDP’ye ihtiyacımız var. Umutsuz patronlardan kurtulup, umutlu bir gelecek yaratabilecek bir işçi blokuna ihtiyacımız var.

Flormar değil direniş güzelleştirir

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesinde yer alan Flormar kozmetik fabrikasında, Petrol-İş sendikasına üye olan işçilerin çoğunluğu sağlamasının ardından, işveren işçi kıyımına başladı. Çalışanların çoğunluğunun kadın olduğu fabrikada, tazminatsız bir şekilde işten atılan işçilerin sayısı bugün 120’yi buluyor.

İlk günden itibaren fabrika önünde bir araya gelerek direnen işçilerin fabrikayla bağlantılarını kesmek için giriş kapısı brandayla kapatıldı ve bina dikenli tellerle çevrelendi. İşten atılan işçilerin yerine yeni işçilerin alındığı; ofis bölümünde çalışan işçilerin üretim bandına getirildiği fabrikada, işveren her türlü baskıyı uyguluyor. Tüm bu yıldırma uygulamalarına karşın Flormar’da direniş 12. gününde.

23 Mayıs Perşembe günü, Birleşik Emek Koordinasyonu, Akasya AVM içerisindeki Flormar Genel Merkezi’nin önünde bir protesto eylemi gerçekleştirdi. Flormar fabrikası önünde bekleyen işçilere destek amacıyla gerçekleştirilen eylemde okunan basın açıklamasında; sendikalaşmanın anayasal hak olduğu ve asıl bunu engellemenin suç niteliği taşıdığı belirtildi. İşverenin yaptığı tüm hukuksuz uygulamalar anlatıldı. Kadınlara yönelik güzellik ürünleri üreten firmanın ikiyüzlü durumu teşhir edildi ve Flormar kullanımı için boykot çağrısı yapıldı.

Biz de İDP olarak Flormar işçisinin yanındayız. İşten atılan işçiler derhal geri alınsın, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılsın. Zafer direnen emekçinin olacak!

24 Haziran’da neye TAMAM diyeceğiz?

0

İnsan en iyi hatalarından öğrenir; eğer gerekli dersleri çıkarabilirse! Toplumlar da insanlar gibi hatalarından öğrenebilirler; eğer gerekli dersleri çıkarabilirlerse! Hemen hiçbirimiz elimizi sobada iki kere yakmayız. Sonuçta canımız yanacak ve zarar göreceksek aynı hatayı tekrarlamayız. Aslında basit! Kendimiz için iyi olanı ister ve seçeriz. Yalnızca kendimiz için mi? Ailemiz, dostlarımız, komşularımız, aynı suyu, havayı, toprağı paylaştığımız insanlar için de iyi olanı isteriz.

Bununla birlikte, kapitalizmin insanlığa verdiği zararların yanında sobada el yakmak çocuk oyuncağı sayılır. Kapitalizmin insanlığa verdiği zararı kıyaslamak için yanan sobanın içine girmek gerekir. Yine de kapitalizm dünyayı işgal edebilmiştir. Bu öylesine akıldışıdır ki nasıl olup da insanlığın yüzde doksan dokuzunun yanan soba içinde yaşamaya razı geldiğini açıklamak çok ama çok zordur. Son tahlilde, ne kadar inanılmaz olsa da kapitalizmin yaşamaya devam etmesini sağlayan kapitalistler değil, onun dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca kurbanıdır.

Kapitalistlerin haklarını yememek gerekir. Sürekli bir çürüme içinde olan kapitalizm, milyonları peşinden sürükleyecek bir hikâye uydurmayı bir şekilde becerir. Bu bazen ‘vatan savunması’ adı altında on milyonlarca yoksul işçi ve emekçinin birbirine kırdırıldığı savaşlar şekilde olur. Bazen “hepimiz aynı gemideyiz” diyerek deveyi havuduyla yutmuş patronların zararlarını milyonlarca işçiye-emekçiye fatura etmek şekilde olur. Bazen de günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi din-imam, vatan-millet, yerli-milli edebiyatı altında her türlü soygunun, iltimasın, dalaverenin, pisliğin, kepazeliğin sürdürülmesi şeklinde olur.

Saklısı, gizlisi yok! Her türlü başarısızlığını kader ve komplo ile açıklayan, adından başlayarak bütün hayatı yalan üzerine kurulu olan zalim bir yapı on altı yıldır ülke üzerine bir karabasan gibi çökmüş durumda. 24 Haziran’da bu çürümüş yapıya “Artık yeter, TAMAM” diyeceğiz. Lakin kapitalizmin oyunları bitmez. Bizler figüranı olmaya devam ettiğimiz sürece aktörleri değişen bu filmler tekrar tekrar sahnelenecek. Kötünün iyisine mahkum olmadığımız günler için hatalarımızdan öğrenmeliyiz. Bozuk olan kapitalizmin bizatihi kendisidir. TAMAM dememiz gereken kapitalizmin ta kendisidir!

Bir, iki, daha fazla Termokar!

0

Termokar işçileri diyor ki: “Sizlerin aracılığıyla tüm işçi dostlarına seslenmek istiyoruz: Yanımızda olun, bizleri destekleyin. Zira bu direniş sadece Termokar işçilerinin direnişi değildir. Kölelik koşullarında çalışan Manisa işçilerinin, ülkedeki tüm işçilerin ve hatta tüm dünya işçilerinin mücadelesidir.”

Bu dört cümle, kapitalizm denen insanlık düşmanı sisteme karşı mücadelenin gerçek özüne işaret ediyor. Termokar işçileri olağanüstü bir sınıf kavrayışıyla, “Mücadelemiz Manisa işçilerinin, ülkedeki tüm işçilerin ve hatta tüm dünya işçilerinin mücadelesidir” diyerek, 170 yıllık bir slogana yeniden hayat vererek, tüm sınıf kardeşlerine şöyle demiş oluyorlar: Bütün dünyanın işçileri birleşiniz!

Termokar işçileri öğreniyor ve öğretiyorlar. Yıllar boyunca verdikleri emeğin karşılığında patron en başarılı ihracat şirketi ödülü alırken, paylarına düşenin iki dilim baklava olduğunu görüyorlar! On dört yıldır kârları her yıl artan patronun verdiği açlık sınırının altındaki asgari ücrete, prim niyetine ara sıra verdiği üç beş kuruşluk sadakalara “dur” diyorlar! İşçiyle patronun, ezilenle ezenin, fakirle zenginin, sömürülenle sömürenin, açla tokun aynı gemide olmadığını teşhir ediyorlar.

Termokar işçileri farkında! Ne boyun eğip rıza göstermek ne de kızıp, “yeter” deyip çekip gitmek çare. Kalmak, örgütlenmek ve mücadele etmek gerekiyor. Çünkü dünyanın bütün patronları birbirine benzer. En düşük ücreti verirler. Uzun saatler, ağır koşullarda çalıştırırlar. Hep en fazlasını isteyip en azını vermek isterler. Hasta, hamile işçinin gözünün yaşına bakmazlar. Hakkını isteyen işçiyi ahlak ve iyi niyet kurallarına uymadı diyerek işten atarlar.

Sonuç? Zulüm varsa mücadele de var! Sömürü varsa dayanışma da var! Patron varsa sendika da var! Sermaye varsa emek de var! Onların kapitalist düzeni varsa işçilerin de birlik ve kararlılığı var! Termokar işçilerinin verdiği sendikalaşma mücadelesinin özeti budur! Mücadeleleri birleştirdiğimiz gün hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!

İDP seçim bildirgesi: Tek Adam rejimine hayır! Demokratik haklarımız için seferber olalım!

0

İşçi Demokrasisi Partisi 24 Haziran seçimlerine ilişkin tutumunu açıklayan bir bildirge yayımladı. Bildirgede “Tek Adam rejimine son vermek yönünde yeni bir adım atabilmek ve ülkedeki tüm halkların demokratik taleplerinin meclise taşınabilmesi amacıyla sizleri seçimlerde Selahattin Demirtaş ve HDP’yi desteklemeye davet ediyoruz.” ifadelerine yer verildi. Bildirgenin tamamı şu şekilde:

Emeğiyle geçinen tüm halkımıza sesleniyoruz

1) Demokratik haklarımız için seferber olalım

AKP iktidarının ve onun Reis’inin on altı yıldan beri süren soygun ekonomisine ve Tek Adam saltanatına artık TAMAM demenin vakti geldi. Emekçi halktan demokrasi adına oy isteyip iktidara geldiler, ama şimdi grevleri yasaklıyorlar, işçileri tekmeliyorlar, gazetecileri tutukluyorlar, muhalif milletvekillerini hapislere atıyorlar, öğrencileri zindanlara tıkıyorlar. ARTIK YETER. Bunlar gitmeli! OHAL bitmeli! Söz artık işçinin emekçinin olmalı.

2) Tek adam rejimine son!

Tek Adam saltanatı artık halkı boğuyor, sabah çorbamızda bile onun yüzünü görür hale geldik. Buna YETER diyelim. OHAL’e ve KHK’lara son verilsin. Tüm milletvekilleri, gazeteciler, sendikacılar ve politik tutuklular serbest bırakılsın. KHK’larla işten çıkarılan binlerce kamu emekçisi işe iade edilsin. Sendikalaşma hakkı üzerindeki bütün yasaklar kaldırılsın. Herkes anadilinde ifade ve eğitim özgürlüğüne kavuşsun. Dini cemaatlerin devlet içindeki kontrolüne son verilsin. Eğitimin dinselleştirilmesine, toplumda biat kültürünün yaygınlaştırılmasına hayır! Sosyal medya üzerindeki baskı ve yasaklamalar iptal edilsin. Devlet radyo ve televizyonu hükümetlerin kontrolünden kurtarılsın. Basın, yayın ve ifade özgürlüklerine dokunulmasın. Kimsenin yaşam tarzına, gençlerin özgür yaşama arzularına karışılmasın. Bütün meydanlar toplanma ve gösteri özgürlüğünün kullanımına açılsın.

3) Yeni bir anayasa gerekiyor

Baskı ve zulümlerini kalıcılaştırmak için Anayasa’da değişiklikler yaptılar, yüzlerce KHK’lar çıkarıp keyfi saltanat sürdüler. Şimdi bu gidişi değiştireceğiz. Seçimler Tek Adam rejimine karşı bir ilk adım, ama YETERLİ DEĞİL. Ülkenin gerçekten demokratik, özgürlükleri garanti altına alan, işçiden-emekçiden yana YENİ BİR ANAYASAYA ihtiyacı var. Böyle bir Anayasayı da ancak içinde işçilerin ve emekçilerin de yer aldığı bir KURUCU MECLİS hazırlayabilir. Bu yüzden yeni hükümet en kısa zamanda SIFIR BARAJLI ve demokratik yeni seçimler düzenleyerek yeni Anayasayı yapacak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclisin oluşmasını sağlamalıdır. Demokrasi taleplerini dile getiren sendikalar ile CHP ve HDP gibi kitle partileri mutlaka böyle bir Kurucu Meclis çağırısı yapmalıdırlar.

4) Soygun düzenine son verelim

Yıllardan beri Mega Projeler diyerek, Kentsel Dönüşüm diyerek, özel ihalelerle, özelleştirmelerle, bol keseden milyarlık kredilerle kendilerini ve yandaşlarını milyarder yaptılar. Bu paraların hepsi işçilerin ve emekçilerin cebinden çıktı. Onlar zenginleştikçe halk yoksullaştı. Üstelik bütün bu projeler doğayı tahrip etmekte, ülkeyi yaşanılmaz hale getirmekte. Bu böyle sürmemeli! ÖZELLEŞTİRMELER DURDURULMALI, özelleştirilen işletmeler tazminatsız yeniden kamulaştırılmalı. Derhal işçilerin, emekçilerin, tüm yoksul halkın ihtiyaçlarını gözeten MERKEZİ PLANLI EKONOMİK SİSTEM kurulmalı. Bizzat yandaş patronların da dâhil olduğu faiz lobilerinin ve bankacıların diktatörlüğüne son! Bankalar ve finans kuruluşları kamulaştırılmalı ve TEK BİR DEVLET BANKASI oluşturulmalı.

5) Dikkat: Ekonomik felaket yaklaşıyor

Hükümet Türkiye’ye bir “ekonomik saldırı” olduğunu, hayat pahalılığının ve işsizliğin bundan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu büyük bir yalan! Tüm ekonomik sıkıntılar, dünya emperyalist sistemine sokulmuş olan Türkiye’deki neoliberal ekonominin açmazlarından kaynaklanıyor. Ve bu soygun düzeninin ipleri AKP hükümetinin elinde. İşte tam da bu soygun düzeninden ötürü ülke koşar adım çok şiddetli bir ekonomik krize sürükleniyor. Seçimleri alelacele bir baskınla erkene almalarının en önemli nedenlerinden biri de bu. Bankalar ve işletmeler iflasın eşiğinde! Hükümet yandaşlarını kredi yapılandırması gibi oyunlarla kurtarmak için halkı daha da soyup soğana çevirecek. Ayrıca sahte iflaslarla devlet hazinesi hortumlanacak. Buna izin vermemeliyiz. Bütün işletmelerin muhasebe defterleri açılsın, halkın denetimine sunulsun! İflas eden kuruluşlar derhal çalışanların denetiminde tazminatsız kamulaştırılsın!

6) Acil ekonomik önlemler gerekiyor

İşsizlik ve hayat pahalılığı işçiler ve emekçiler için dayanılmaz hal aldı. Çalışma hakkı hükümetlerin uygulamakla yükümlü olacakları Anayasal bir hak haline getirilsin. Kamu hizmetleri genişletilsin ve maaşlarda kısıntı olmadan bütün işler çalışanlar arasında paylaştırılsın. İşten çıkarmalar yasaklansın. Asgari ücret sendikaların belirleyeceği miktara yükseltilsin. Bütün işyerlerine toplu sözleşme zorunluluğu getirilsin. Ücretlerin tüketim mallarındaki enflasyon oranında otomatik olarak artırılması güvence altına alınsın. Dış borç ödemeleri durdurulsun, kaynaklar yeni kamu yatırımlarına yöneltilsin.

7) Emperyalizme yaltaklanmaya, Osmanlıcılık maskaralığına yeter!

Başlarına Osmanlı külahı geçiren AKP yetkilileri neredeyse her gün ABD ve Avrupa emperyalizmlerinden şikâyet edip duruyorlar, ama iş fiiliyata geldiğinde ne NATO’dan çıkıyorlar, ne Amerikan üslerini kapatıyorlar, ne Avrupa Birliği ile ilişkilerini kesiyorlar, ne emperyalizmin ekonomik kontrol örgütleri olan IMF’den, Dünya Ticaret Örgütü’nden çıkıyorlar. Üstelik ABD emperyalizminin Suriye’yi bombalamasını destekleyebiliyorlar. Sıcak paraydı, dış yatırımlardı, ihracat pazarlarıydı diyerek halkı oyalıyorlar. Türkiye emperyalizme ekonomik ve politik bağlarla zincirlenmiş durumdadır. AKP iktidarı bunu sadece bilmekle kalmıyor, aynı zamanda emperyalizmin ülke üzerindeki egemenliğine aracılık ediyor. Trump, Merkel, Macron eleştirileri hep laf! Bugün emperyalizme, öbür gün Rusya gibi yayılmacı güçlere yaltaklanarak baskı ve soygun rejimini ayakta tutmaya çalışıyor. Bu maskaralığa yeter demeliyiz! İlk adım olarak, NATO’dan çıkılsın, ABD üsleri kapatılsın, TSK tüm yurtdışı operasyonlara son versin.

8) Kadınlar üzerindeki çifte sömürüye ve cinsiyet ayrımcılığına son

OHAL rejimi altında ülke giderek kadınlar ve çocuklar için daha da güvencesiz bir yer haline geldi. Yalnızca geçtiğimiz yıl 409 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 389 çocuk cinsel istismara uğradı. AKP ise kadın ve çocukları korumak bir yana yargısıyla ve yasalarıyla erkekleri yüreklendiriyor. Erkek ve devlet şiddetine karşı, bizi yoksulluklar ve açlıkla terbiye etmeye çalışanlara karşı, erkek egemen ve baskıcı rejime son diyelim! Eşit işe eşit ücret Her mahalleye nitelikli sığınma evi. Esnek, yarı zamanlı değil, güvenceli iş. Erkek adaleti değil gerçek adalet! Kadın ve nefret cinayetleri nitelikli hal sayılsın. Haksız tahrik indirimine son. Cinsel şiddet kriz merkezleri açılsın. Cinsel şiddet davalarında kadının beyanı esas alınsın. Parasız, erişilebilir güvenli kürtaj hizmeti. LGBTİ’lere karşı işlenen nefret cinayetlerine son! LGBTİ’ler için tüm sosyal-sendikal haklar tanınsın.

İşçiler, emekçiler, dostlar:

Biz İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Tek Adam rejimine son vermek yönünde yeni bir adım atabilmek ve ülkedeki tüm halkların demokratik taleplerinin meclise taşınabilmesi amacıyla sizleri seçimlerde Selahattin Demirtaş ve HDP’yi desteklemeye davet ediyoruz.

Bununla birlikte Tek Adam rejimi karşısında başka seçenekleri tercih edeceklerin de olacağını biliyoruz. Her şeye karşın, önümüzdeki dönemde verilecek mücadelelerde yan yana olacağımıza ve bu deneyimi birlikte yaşayacağımıza söz veriyoruz.

Ama bu arada, kim seçilirse seçilsin, yukarıdaki talepler ve önlemler gerçekleşmedikçe, ülkeye gerçek demokrasinin ve refahın gelemeyeceği konusunda sizlerin dikkatini çekmek istiyoruz.

Sonunda bu baskı rejiminin boğucu karanlığını yırtacağımıza inanıyoruz. Yeter ki, işçiler ve emekçiler olarak hep birlikte, örgütlü bir şekilde mücadele için seferber olalım.

Direnişteki Termokar işçisi: Er ya da geç, Termokar’a sendika girecek!

0

2017 yılı Nisan ayında Termokar fabrikasında düşük ücret, uzun ve kuralsız çalışma koşullarına karşı ve güvenceli iş, insanca bir yaşam için bir araya gelerek Disk Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenme kararı almıştık. Üyeliklerin başladığı sırada, fabrika müdürü Seckin İçağası işçilere baskı yaparak, sorgu odaları hazırlayıp işçilerin e-devlet şifrelerini isteyerek, işten atma tehditleri savurmuştu. Ardından da yasa ve kural tanımadan, patrona şirin gözükmek için 14 termokar işçisinin işlerine son vermişti. O dönem işten atılan işçiler müdüre anayasal haklarını kullandıklarını, isteyen işçinin istediği sendikaya üye olabileceğini, bu durumu hiç kimsenin engelleme hakkının olmadığını, kim ki engellerse suç işlediğini ifade etmiştik. Şimdi bizi işten atmış olabilirsin ama biz işimize sendikalı olarak geri döneceğiz ama sen ve bizi tehdit edenler burada olmayacaksınız demiştik.

Sendikal hakkımızı engelleyenler hakkında suç duyurusunda bulunup, müdür hakkında da sendikamızla birlikte savcılığa gidip işten atılan işçiler olarak davacı olmuştuk. Savcılık suç duyurumuzu kabul ederek, kendisi hakkında 6 ay ve 2 sene arasında para cezasına çevrilemeyen hapis cezasıyla yargılamaya başlandığını belirtmişti. Aradan bir sene geçmesine rağmen Termokar işçilerini hiçbir baskı ve tehdit yıldıramamış ve sendika üyeliğine devam etmişlerdir.

2018 yılı Nisan ayında yeterli çoğunluğu sağlayan Birleşik Metal İş sendikası yetkiye başvurup bakanlık onayıyla Termokar fabrikasında yetkili sendika olma hakkını kazanmıştı. Fabrika yetkilileri tekrar yasa tanımayan tavırlarını göstererek, bu defa aralarında hamile ve engelli işçilerin de olduğu yaklaşık 16 işçiyi kıdemsiz, ihbarsız ve vicdansız bir şekilde işten atarak adeta fabrikadaki bütün işçilere gözdağı vermeye çalışmıştır. İşten atılan işçiler sendikalarıyla birlikte karar alarak fabrika önünde direnişe geçmişler, haklılıklarını bir kez daha vicdan sahibi olmayanların yüzlerine haykırarak, kendilerine, sendikalarına ve her şeyden önemlisi işçi arkadaşlarına güvenlerini bir kez daha göstermişlerdi.

Sıcak, yağmur, sağlık koşulları demeden fabrika önündeki direniş çadırlarını terk etmeyen biz işçiler, bugün sendikal örgütlenmeyi engelleyen müdür Seckin’in şirin patronu tarafından işten atıldığını öğrenmiş bulunmaktayız. Halbuki, Termokar’a sendika girip toplu sözleşmeye oturulmuş olsaydı müdür Seckin’in bile hakları olacaktı. Ama bu son işten atılma biz işçilere bir şey daha öğretti: birlikte, örgütlü, sendikalı olunca bütün zorlukların ve baskıların üstesinden nasıl gelindiğini, mücadele edilerek nasıl kazanılacağını. Çünkü atılan işçiler güvenli bir iş, güvenli bir gelecek, onurlu bir yaşam için, sendikalı olmanın önemini bildikleri için direniyorlar. Her şeyden önemlisi çocukları için ayaktalar. Er ya da geç, Termokar’a sendika girecek. Biz bunu dün müdür Seckin’e “sen gideceksin biz sendikalı döneceğiz” dediğimizde nasıl biliyorsak, bir gün sendikalı çalışacağımızı da biliyoruz. İşçi arkadaşlar şunu unutmayalım, patron çocukları kadar işçi çocukları da sevimlidir. Direnişteki işçi arkadaşlarıma, fabrikada çalışan işçi arkadaşlarıma ve sendikama, örgütlülüğümüze olan inancımla, çocuklarına güzel bir gelecek bırakmak için mücadele eden tüm işçilerin cesaretiyle hepinizi selamlıyorum.

Termokar’a sendika ya girecek ya şalter inecek!
İnadına sendika inadına DİSK!
Yaşasın Termokar işçilerinin onurlu mücadelesi!

Termokar’da işten atılan direnişçi bir işçi

Nikaragua: Daniel gitsin !

0

Nisan sonundan beri Managua sokaklarında ve Nikaragua’nın her yerinde seferber olan binlerce köylü ve öğrencinin talebidir bu. Daniel Ortega, karısı Rosa Murillo ve bütün hükümet gitmelidir. Her ne kadar Ortega emeklilik reform planından vazgeçmiş olsa da, Nikaragua halkı seferberliğine son vermedi. Baskıcı rejimin alaşağı olmasına neden olabilecek devrimci bir süreç yaşanıyor.

Nikaragua halkı sokaklarda “Ortega, Somoza, hepsi aynı” diye haykırıyor. Bu, yaklaşık kırk yıl önce diktatör Somoza’nın devirilmesiyle sonuçlanan devrime önderlik edenlerin sonu anlamına geliyor. Masaya, Matagalpa, Leon, Estelí başta olmak üzere Sandinizmin toplumsal tabanını oluşturan bütün kentlerde, sokaklarda bariyer ve barikatlar kuruldu. Üniversitelerde de aynı şey oluyor. Binlerce köylü, Managua’ya yürüdü ve âdeta bir insan seli oluştu. Polis ve Ortegacı silahlı gruplar, baskı ve öldürmekten vazgeçmediler. Mayıs’ın ortası itibariyle, 53 kişinin öldüğü, yüzlercesinin yaralandığı ve bazılarının ise kaçırıldığı tahmin ediliyor.

Öğrenciler, mücadelenin öncüleri konumundalar. Şimdiye kadar, yeni bir siyasî önderlik ya da örgüt  ortaya çıkmadı. Ancak süreç yeni önderliklerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu olana kadar, kitlesel bir seferberlik yaşanmakta. Burjuvazi, Kilise ve ordu, seferberliğin büyümesinden, Ortega’nın denetimleri dışında kalan bir devrim sonucu alaşağı edilmesinden, 2011 yılında Libya’da Kaddafi’nin ve Kuzey Afrika’da diğer sözde halkçı diktatörlerin sonunu getiren süreçle benzer bir sürecin yaşanmasından endişe ediyorlar.

İşte bu nedenle, Ortega’nın çok eski müttefiki olan Katolik Kilisesi ve ona bağlı Nikaragua Piskoposlar Konferansı, rejimi kurtarmak ve devrimci seferberliğin sürmesini önleyecek danışıklı bir çözüm bulmak için “müzakere masası”na oturmak istiyor. Vatikan’ın ve İspanyol sosyal demokrat José Luis Zapatero gibi insanların, Maduro’nun devrilmekten kurtulması için aracılık yaptıkları müzakerelere benzer bir şey… Silahlı Kuvvetler bile, baskı ve şiddete girişmemesini ve müzakere etmesini isteyerek, Ortega ile arasına mesafe koydu. Yıllar önce siyaseti bırakmış, ordunun eski başkomutanı ve generali olan, Daniel Ortega’nın kardeşi Humberto Ortega’nın “çöküş” tehlikesine karşı uyarıda bulunması önemli bir belirtidir. Kardeşinin hükümetini defalarca eleştiren Humberto’nun, birkaç gün önce, Birleşik Devletler Güney Komutanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Orta Amerika liderlerine, ülkenin içinde bulunduğu “çöküş” tehlikesine karşı uyarıda bulunduğu ve “Nikaragua ordusunun profesyonel, yandaş olmayan, vatansever çizgisini koruma” yükümlülüğünü ifade ettiği bir mektup gönderdi (Clarin’den, Arjantin, 14/5).

Öğrenciler ve nüfusun büyük bölümü, bu müzakerenin sonucundan doğal olarak kuşku duyuyor. Birçok kişi, “Adalet yoksa müzakere de yok” yazan dövizlerle muhalefetini sokaklarda gösterdi. Müzakereler, seferberlikleri sona erdirmek, Ortega ile yeni bir anlaşma yapmak ya da suçlarından aklamak için yerine birini geçirmek ve kapitalistlerin hizmetinde bir Nikaragua’yı muhafaza etmek için yapılan bir manevradır. İzlenmesi gereken yol, aldatıcı müzakereyi reddederek, baskıcı Ortega rejimi devrilene kadar devrimci halk seferberliğini sürdürmenin ve ezilenlerin, işçi sınıfının, köylüler ve gençlerin hükümetini kurmak için mücadelenin yoludur.

Miguel Sorans

1979’da Somoza diktatörlüğüne karşı savaşan Simón Bolivar Tugayı üyesi. Arjantin Sosyalist Sol/FIT ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderi.

Ermenistan ve kitle seferberlikleri

0

Ermenistan’ın başta Erivan ve Gümrü gibi büyük kentler olmak üzere pek çok yerinde son 2 ayda dirençli bir seferberlik gösteren kitleler, Cumhuriyetçi lider Serj Sarkisyan’ı başkan yaptırmadı. Sarkisyan’ı başbakanlıktan istifa etmeye zorlayan protestoların özetini sunmadan önce, bu uzun soluklu protestolara zemin hazırlayan ekonomik çöküşe kısaca değinmek gerekir. Kitlelerin Sarkisyan’ı reddetmesi şaşırtıcı değil zira Ermenistan dünya ekonomik krizinden muaf değil, ülkede işsizlik %20’ye dayanmış durumda ve nüfusun yaklaşık üçte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Sarkisyan ve çevresinin adı yolsuzluk, rüşvet ve seçim hileleriyle anılmaktaydı. Sarkisyan, iki dönem üst üste cumhurbaşkanlığının ardından, parlamento tarafından başbakan olarak aday gösterildi. Ancak 2015 referandumuyla yapılan değişikliğe göre yürütme yetkileri başbakana verilmişti. Sarkisyan’ın pozisyon değişikliğiyle ülkeyi yönetmeye devam edeceği gerçeği kitlelerde büyük öfke uyandırdı ve protestolar başladı.

Sarkisyan’ın karşısındaki başlıca muhalif Yelk (Çıkış) grubunun lideri Nikol Paşinyan 31 Mart’ta Gümrü’den Erivan’a bir yürüyüş eylemi başlattı. Sonraki süreçte halkı sık sık meydanlara çağırdı ve sivil itaatsizlik eylemlerine davet etti. 17 Nisan’da Sarkisyan’ın başbakan seçilmesiyle büyüyen ve günlerce süren protestolarda kamu kurumu binaları işgal edildi, üniversitelerde dersler boykot edildi ve halk meydanları doldurup yolları kapattı. 22 Nisan’daki görüşmelerinde Paşinyan’ın halk adına Sarkisyan’ın istifasını talep etmesi üzerine Sarkisyan görüşmeyi terk etti ve Paşinyan 1 gün gözaltında tutuldu. Bu olayın ardından Erivan’ın Cumhuriyet Meydanı’nda bir miting düzenlendi ve 23 Nisan’da Sarkisyan istifa etti. Ancak halk bunu yeterli bulmadı, Cumhuriyetçi partinin iktidarda kalmasına tepki göstererek reform talepleriyle protestolarını sürdürdü.

1 Mayıs’ta düzenlenen parlamento oturumunda tek aday olan Paşinyan başbakan olmak için yeterince oy toplayamadı. 8 Mayıs’taki ikinci oturumda ise başbakan seçildi.

Kitle seferberliği tek başına yeterli mi?

Basına yansıyan haberlere bakıldığında kitleler Paşinyan’ın “Sokağa çıkın” sözüyle alanları dolduruyor, “İşgal edin” sözüyle devlet kurumlarını, üniversiteleri ve yolları kapatıp bloke ediyor, “Protestolara ara verin” demesiyle de durup bekliyorlardı. Ancak şunu göz ardı etmemek gerekir ki bu seferberliklerin kendiliğinden bir yapısı vardı. Öyle ki, bir kesimin protestolara katılmadaki dürtüsü Paşinyan’ı desteklemek değil, Sarkisyan iktidarını ve mevcut rejimi alaşağı etmekti. Politik önderlik yoksunluğu nedeniyle Paşinyan’ı ellerindeki en makul seçenek olarak benimsediler.

Binlerce kişinin katıldığı protestolar, Ermenistan’da son yıllarda yaşanan en büyük halk hareketlerinden biri oldu. Protestolar bir sınıf hareketine dönmeye yüz tuttu; fabrikalarda binlerce işçi greve çıktı ve üniversitelerde Cumhuriyetçi rektör ve öğretmenlerin istifasını talep eden eylemler yapıldı. Paşinyan bu süreçte “Kadife Devrim” ilan etti. Ancak yaşananlara, belki de ileride yaşanacak bir devrime zemin hazırlamış olsalar bile şu anda devrim denilip denilemeyeceği tartışılır çünkü mevcut anayasal rejim varlığını sürdürüyor. Liberal muhalif Paşinyan bu seferberliğin bir noktada başını çekmiş olabilir ancak her fırsatta halkı temsil ettiğini dile getirmesine rağmen kitlelerin sosyal ve demokratik taleplerine bir çözüm önermiyor, reform isteklerini karşılayacak bir plan, program sunmuyor. Halk hareketinin sermaye ile bir derdi olmadığını söylüyor; temkinli bir tavırla Rusya karşıtı olmadıklarını ve hatta süreçteki rolünü yapıcı olarak değerlendirdiği Rusya’yla diplomatik ilişkileri ve işbirliklerini sürdürmek istediğini ifade ediyor. Politikasını ise sadece seçimlere ve Cumhuriyetçi partinin gitmesine indirgiyor.

Kitlelerin haklı mücadelesinin arkasındayız. Kitle seferberliğinin sönüp gitmemesi ve rejim tarafından ezilmemesi için Ermenistan halkının sistem partilerinden bağımsız, işçilerin ve emekçilerin taleplerine karşılık verip çözüm üreten bir programa ihtiyacı var.

Erdoğan’a küsen bulut

0

Haber ajanslarının aktardıklarına göre 5 Mayıs günü Ankara Mamak’ta yaşanan sel sonucunda 6 kişi sele kapıldı, üç yaralı var ve 100’ün üzerinde araç hasar gördü. Ankara’nın atanmış belediye başkanı Mustafa Tuna durumu doğaya havale ederek selin 500 yılda bir yaşanan bir afet olduğunu ifade etti.

Mustafa Tuna ilgilenmemiş olsa da bölgede selin ve taşkının her an yaşanabileceğini ifade eden raporlar yayımlanmıştı. Tuna günü kurtarmak yerine çaba sarf etse Ankara’da taşkın ve sellerin Haziran-Ağustos aylarında gerçekleştiğini görebilir, mevcut durumun olağandışılığını ve kendi kabahatini kabul etmek zorunda kalabilirdi.

AKP’nin belediyecilik anlayışı yalnızca müteahhitlerin para kazanabilmeleri üzerine kurulu; teknik birikim, estetik ve dayanıklılık gibi basit meziyetlerden ise tamamen yoksun. Bunun en büyük acısını yaşayan şehirlerden biri de Ankara. Melih Gökçek Ankara’da yaptıkları ile yıllardır seli çağırıyordu. Eymir ve Mogan göllerinin etrafında geçmişte bulunan bataklık alanlar hem gölün kuraklık halinde tamamen kurumasını engelleyen hem de taşkınlara karşı bir emniyet supabıydı. Bu alanlar önce beton parklara çevrildi ve imara açıldı. Bunu takiben gölün etrafında akışı çekebilecek alanlar da aynı biçimde imara açıldı. Bu da yetmedi, gölün su seviyesindeki 1,5 metrelik düşüş de normal kabul edilerek göle içine ne kadar su koyacağına kendilerinin karar verdiği bir leğen muamelesi yapıldı. Bölgede sel yaratmak için kasıtlı bir çaba verilseydi Gökçek’in yaptıklarından daha fazlası yapılamazdı.

TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası eski başkanı İsmail Küçük “Normalde sel olarak geçiştirilebilecek olayların felakete dönüşmesi kentleşme politikalarının bir sonucudur,” diyerek durumu özetliyor.

AKP’nin belediyeciliği seli getirdi ancak selin bu mevsimde yaşanması, başta belirttiğimiz üzere altyapıdan daha büyük sorunlarla da muhatap olduğumuzu gösteriyor. Mevsimsel anormallikler dönem dönem yaşanır. Ancak uzun aralıklarla yaşanan mevsimsel anormalliklerin dünyada bu kadar sık yaşanması tehlikenin çok daha derin olduğuna işaret ediyor. Küresel iklim değişikliği insanlığı ve tüm canlılığı tehdit eder boyutlara ulaştı. Su baskınları, olağandışı yağış rejimleri, kuraklıklar vb. ile dünya hızla büyük bir felakete sadece ilerlemiyor, gezegenimiz de bizzat felaketin içerisinde. Bunun en acı örneklerinden biri Güney Afrika’daki Cape Town. Cape Town’un dünyanın tamamen susuz kalan ilk şehri olmasına günler ya da saatler kaldı.

Cengiz Aytmatov SSCB’de yasaklanan bir öyküsünde, her hareketinde Cengiz Han’ı takip edip kavurucu güneşi kapatan, O’na dostluk eden bir buluttan bahseder. Bulut bir gün, bir sebepten Cengiz Han’a küser ve Cengiz Batı’ya sefer düzenlemeyi bırakır.

Kapitalist birikim ve rekabet adına ekolojik yıkım yaratan burjuvaziye bulutlar küstü. Bunu gören yönetenler de içecek sudan mahrumken, sel baskınları kaderini bize yaşatmak için büyük çaba sarf ediyorlar.

Ankara’da, Türkiye’de ve dünyada tehlikeye karşı doğadan yana olabilecek bir tek işçiler var! Yalnızca işçiler tüm kirletici sanayinin kamulaştırılmasını savunabilirler. Zararlılardan vazgeçilmesini sağlayabilirler. Kâr için değil, doğadan yana bir planlama ile iklim değişikliğine ve altyapı sorunlarına müdahale edebilirler.

Filistin halkını katletmeye son verin! Trump ve Soykırımcı İsrail devletini durduralım!

0

Siyonist İsrail ordusu, Filistin halkınca Gazze şeridinde düzenlenen ve “Büyük Dönüş Yürüyüşü” olarak adlandırılan barışçıl gösterilere alçakça saldırdı.Tüm dünya, aralarında çocukların da bulunduğu 60’tan fazla ölü ve 2 binden fazla yaralı bırakan bu vahşet karşısında dehşete düşmüş durumda. İsrail ordusu tüm dünyanın gözleri önünde, tümüyle silahsız binlerce Filistinliye gerçek mermilerle ve gaz bombalarıyla saldırdı.

Filistinliler arasında Nakba  – Felaket- günü olarak anılan  ve 1948 yılındaki İsrail işgalinin yıl dönümü olan güne dek, yaklaşık 6 hafta boyunca muazzam seferberliklere tanık olduk. Bu seferberlikler boyunca, barışçıl bir şekilde ABD konsolosluğunun uluslararası hukuku hiçe sayarak kışkırtıcı bir biçimde Kudüs’e taşınması protesto edilmekteydi. Filistinli göstericilerin tek istediği, İsrail işgali nedeniyle terk etmek zorunda bırakıldıkları topraklarına, evlerine bir gün geri dönebilmekti.

15 Mayıs Salı günü, Batı Şeria’nın tüm yerleşimlerinde ve İşgal altındaki Filistin’in doğusunda ve Gazze şeridinde İsrail’in soykırımcı politikalarını ve buna kol kanat germekte olan Trump’ı protesto etmek için son derece etkili bir Genel Grev gerçekleştirildi. İsrailin vahşetine ve Trump’a karşıöfke tüm dünyada büyümekte. Öyleki olana bitene karşı parmağını bile oynatmaya tenezzül etmeyen Avrupa Birliği bile, büyüyen öfke seli karşısında İsrail’in katliamına karşı olduğunu açıklamak durumunda kaldı.

UİT-Cİ olarak bu katliam karşısında, uluslararası ölçekte büyüyen bu öfke selinin bir parçasıyız. Tüm emekçileri Irkçı ve soykırımcı İsrail devletinin vahşeti karşısında eylemlerimizi birleştirmeye ve dünya çapında tüm hükümetlerin, İsrail ile var olan ilişkilerine son vermesi yönünde baskı kurmaya çağırıyoruz.

 

Gazze’de Katliama son verin!

Filistin halkına yönelik devlet terörüne son!

Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük!

Yıkılsın Irkçı İsrail devleti!

Barış için  tek yol, Laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin!

Emperyalizmi Filistin ve Tüm Akdeniz’den dışarı atalım!

Filistin halkına koşulsuz destekte birleşelim!

 

İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal / UİT-Cİ

15 Mayıs 2018

İsrail’in Gazze’deki katliamını lanetliyoruz! Tüm diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkiler kesilsin!

0

Siyonist İsrail devletinin Gazze’de gerçekleştirdiği yeni bir katliam sonucunda 59 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 3000 kişi yaralandı. İsrail devletinin kuruluşunun 70. yıldönümünde, ABD’nin İsrail büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasının açılışının yapıldığı günde, İsrail devleti Filistinlilerin protestolarına yeni bir katliamla yanıt verdi. Kurulduğu günden bu yana Filistinlilere dönük sistematik katliamlar düzenleyen ve etnik temizlik yapan İsrail devletinin bu yeni saldırısını lanetliyor ve ısrarla vurguluyoruz: Irkçı bir temelde kurulan Siyonist rejim yıkılmadan ve bağımsız, demokratik, laik ve ırkçı olmayan tek Filistin devleti kurulmadan bölgeye barışın gelmesi mümkün olmayacak!

İsrail devletinin 15 Mayıs 1948’te Birleşmiş Milletler himayesinde kurulmasının hemen ertesinde Siyonist çeteler Filistinlilere dönük yaygın bir etnik temizlik harekâtına girişmiş ve yaklaşık 700 bin Filistinli bir günde yerlerinden edilmişti. Filistinliler bugünü Nakba (Büyük Felaket) olarak anmaktadır ve evlerine geri dönüş hakkı için her yıl Nakba gününde protestolar düzenlenmektedir. Bu sene, ABD’nin İsrail büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararının ardından Filistinliler Gazze’de kitlesel protestolar düzenlemekteydi. Gazze-İsrail sınırında gerçekleşen ve Büyük Dönüş Yürüyüşü adı verilen protestolarda, ABD’nin Kudüs’ü başkent ilan etmesi, İsrail’in Gazze’ye dönük uyguladığı ölümcül abluka reddediliyor ve Filistinlilerin yerlerinden edildikleri bölgelere geri dönüş hakkı talebi yükseltiliyordu. Bu protestolara dönük İsrail’in gerçekleştirdiği saldırılarda 40’tan fazla kişi hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 8000 kişi yaralanmıştı. ABD’nin Nakba’ya denk getirdiği büyükelçilik açılışı provokasyonuyla yaygınlaşan protestolara dönük İsrail saldırısı ise, bu arka plan çerçevesinde gelişti ve son yıllarda gelişen ağır İsrail saldırısına dönüştü.

Erdoğan rejimin Filistin’e dönük ikiyüzlü tutumu ise bu saldırıyla birlikte bir kez daha açığa çıktı. Erdoğan İsrail’in soykırım yaptığını ve bir terör devleti olduğunu açıkladı, Washington ve Tel Aviv büyükelçileri “istişarede bulunmak üzere” ülkeye geri çağrıldı ve ülkede 3 günlü milli yas ilan edildi. Bununla birlikte Türkiye’nin İsrail’le olan ilişkileri AKP döneminde kanatlandı ve bütün bu söylemlere rağmen ilişkiler derinleşmeye devam ediyor. Türkiye ile İsrail arasında ticaret hacmi AKP döneminde 5 kat artarak 5 milyar dolara ulaştı. Mavi Marmara saldırısında 10 vatandaşımızın vahşice öldürülmesi karşılığında İsrail’in 20 milyon dolar tazminat ödemesiyle bu davalar düşürüldü. Aynı zamanda İsrail’le doğalgaz anlaşması için müzakereler “damat” Bakan Albayrak öncülüğünde yürütülmeye devam ediyor. Esasında Erdoğan rejimi ve İsrail arasındaki İsrail İstihbarat Bakanı geçtiğimiz aralık ayında veciz bir şekilde özetlemişti: “Erdoğan’ın sert söylemlerine rağmen Türkiye ile olan ilişkilerimiz sürekli olarak artmakta”.

Erdoğan ve AKP’nin ikiyüzlü söylemlerine karnımız tok. Şimdi derhal harekete geçme zamanı. İsrail Büyükelçisi ülkeyi derhal terk etmeli, İsrail’le olan tüm diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkiler kesilmeli ve ülkedeki İsrail şirketleri tazminatsız olarak kamulaştırılmalıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi, 15 Mayıs 2018

Termokar işçileri konuşuyor: Direnişimiz sürüyor, sürecek

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösteren Termokar A.Ş. fabrikası işçileri geçtiğimiz ay ortalarında DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş sendikasına üye oldular. Ancak fabrika patronu işçilerin örgütlenmesine karşı çıkarak aralarında engelli ve hamile işçilerin de olduğu, 16 kişiyi birkaç gün içinde işten çıkarttı. Biz de Gazete Nisan olarak fabrika önünde direnen işçilerin sesini duyurabilmek için kendileriyle bir söyleşi yaptık.

Nisan: Sizleri sendikaya üye olmaya iten çalışma koşulları neydi? Neden sendikaya üye oldunuz?

İşçi: Pek çoğumuz bu fabrikada uzun yıllardır çalışıyor. Çalıştığımız süre boyunca ne insan gibi bir muamele gördük ne de insanca yaşayabilecek bir ücret aldık. Yapmayacakları vaatlerde bulunuyorlar, insanları kandırıyorlardı. Her zam döneminde, biraz daha dayanın biraz daha dayanın, dedi patron. Ancak ne maaşlarımız düzeldi ne de sosyal haklarımız… Ancak içeride hiçbir iş yapmayan ancak patrondan yana davranan dili uzun kişiler istedikleri zamları aldılar. İçeride huzur kalmadı. İşçiler bunalıyor ve işi bırakıyorlar. Alınan maaş 4 kişilik bir aileye yetecek düzeyde değil. 5 senedir bu fabrikada çalışıyorum asgari ücrete devam. Pek çok işçi bu şekilde. Sendika üyesi olarak bu gidişe bir yeter dedik artık.

İşçi: Yaşadığımız en önemli sorunlardan biri mesailerin elden verilmesiydi. Patron vergi kaçırmak için asgari ücret üzerinden maaş ödüyor dolayısıyla vergisini de ona göre ödüyor. Bu da bizim emeklilik işlemlerimiz için iyi bir şey değil. Yemekler çok kötüydü. Gece 11 saat çalışıyoruz yarım salatalık, yarım domates geliyordu. Geçen seneden daha kötü duruma geldi her şey. Misal, tuvaletlere zamanlama getirdiler, turnikelerden geçiyorsunuz. İçeride 50 kadın işçi çalışıyor iki tuvalet var. İster istemez tuvalette sıra oluyor. Geç gelince de nerede kaldınız diye hesap soruluyor. Diğer yandan yıllarca burada çalışan bir işçi ile yeni işe başlayan bir işçi arasında çok büyük bir fark yok. Çoğu zaman maaşlar herkese farklı yatıyor. Bu farklılıkların nedenini kimse açıklamıyor. Pek çok kişi bu gidişatın değişmeyeceğini düşünüyordu. Ancak bizler bu düzenin değişebileceğine inandık ve diğer işçileri de ikna ettik bu yola girdik. İnce ince örgü işler gibi çalıştık ve iki haftada örgütlenmeyi bitirdik, yetki başvurusunu yaptık.

Geçen yıl 2 bin metreküp yurt dışına ihracat yapılmış. Manisa’da ihracatta 3. sırada yer almış işyeri. Bununla övünüyorlar. Hesaplıyorum dolar, avro kaç para… Ne kadar kâr elde edilmiş. Ancak bize ne verdiler, iki dilim baklava. Kendileri milyonlarca lira kazanıyor bizim sırtımızdan bize veriyorlar iki dilim baklava. Beyaz yakalılara yıl sonunda birer maaş ikramiye, yıl sonu yemekleri, bir sürü şey veriyor. Bize 50 TL prim. Mesai ücretlerini elden veriyorlar ve bu ücreti verirken de bizim zamanımızdan çalıyorlar. Parayı almak için saatlerce kuyrukta bekliyoruz, eve geç gidiyoruz. Ancak iş kendilerine geldi mi bir dakika işe geç başlasak hesap soruyorlar. Çoğumuz Manisa dışından geliyoruz. Turgutlu, İzmir, Akhisar… Zaten zamanımızın büyük kısmı yolda geçiyor. Burada 7-8 senelik işçiler var. Sorsan işçilere bu 7-8 senede ne geçti eline. Karnını zor doyurmuştur. Bir adım ileri gidememiştir.

Nisan: Bu fabrikada daha önce bir örgütlenme çalışması oldu mu?

İşçi: Geçtiğimiz yıl bazı arkadaşlarımız bu sendikalaşma çalışmasını başlatmışlardı. Ancak o zaman da patron 17 işçi arkadaşımızı işten atmıştı. O süreç bizi çok etkilemedi. Zira patron bundan bir ders çıkarmadığı gibi bizleri sindirdiğini düşündü ve üzerimize daha da yüklendi. Patron kazandıkça kazandı ancak içeride huzur gitgide bozuldu. İşler iyi gittiğinde bizlere dalga geçer gibi 50 TL prim dağıttılar. Bunlar bizi daha da kamçıladı. Örgütlenme çalışmalarını o günden sonra devam ettirdik. Biz bunu işten çıkartılma ihtimaline rağmen yaptık. Zira sendika üyesi olmak her ne kadar anayasal hak da olsa biliyoruz, görüyoruz, okuyoruz ki işçilerin bu hakka ulaşması bedel istiyor. Gerektiğinde işten atılmayı göze almak gerekiyor. Hiçbirimizin daha önce örgütlenme tecrübesi yok. Hepimiz ilk kez böyle bir işe giriştik.

Nisan: Patronun sizlerin sendikalaşma çalışmalarınıza tepkisi ne oldu?

İşçi: Fabrikaya yetki başvurusu geldiği an bu işin başında olduğunu düşündüğü 6 kişiyi sonra da aralıklarla 10 kişiyi işten çıkarttı. Ancak işten çıkartma nedeni olarak sendikalaşma faaliyetlerimizi göstermedi. Hepimizi İş Yasasının 25/2 maddesine göre işten attılar. Yani ahlak ve iyi niyet kurallarına uymamışız… Patron devletten her yıl teşvik ücreti alıyor. Bu teşvik paraları nereye gidiyor. İnsana Saygı ödülü aldı geçen… Bu mu insana saygı? Anayasal haklarını kullandılar diye işçiyi atmak mı saygı? Bir ayakkabı vermiyorlar. Dışarıdan iş bağlayacakları bir alıcı geldi mi göz boyamak için işçilere kıyafet dağıtıyorlar, göz boyuyorlar. Sonra her şey eski tas eski hamam.

Nisan: İçeride durum nasıl? İçerideki örgütlenme çalışmaları nasıl ilerliyor?

İşçi: İçeride durum şu an iyi. Patronun adamları yaptığımız suç duyuruları nedeniyle işçi üzerinde çok fazla baskı oluşturamıyor. Ayrıca içerideki üye sayımız da hızla artıyor. İçeride moraller iyi. Patron hamile arkadaşlarımızı, engelli arkadaşlarımızı, karı koca olan evli arkadaşlarımız, borçlu arkadaşlarımızı atarak içerideki işçilere göz dağı vermek istedi. Bakın görün kimsenin gözünün yaşına bakmam atarım demek istedi. Ancak içerideki arkadaşlarımızı bu korkutmadı. Bilakis öfke arttı.

Nisan: Bundan sonra ne olacak?

İşçi: Burada bu sıcakta direnmek gerçekten zor. Ancak haklı olduğumuzu bildiğimiz için birbirimizden güç alıyoruz ve patronu dize getirene kadar mücadelemize devam edeceğiz. Mücadelenin değişik yolları var tabi. Ancak şu bir gerçek ki bizleri burada diri tutan şey içerideki işçilerden aldığımız olumlu dönüşler ve dışarıdan gelen ziyaretçiler. Sendikamızın desteğiyle direnişimiz devam edecektir. Sizlerin aracılığı ile tüm işçi dostlarına seslenmek istiyoruz: Yanımızda olun bizleri destekleyin. Zira bu direniş sadece Termokar işçilerinin direnişi değildir. Kölelik koşullarında çalışan Manisa işçilerinin, ülkedeki tüm işçilerin ve hatta tüm dünya işçilerinin mücadelesidir. Desteklerinizi bekliyoruz.

Fransa’da olaylı 1 mayıs

0

Biber gazı, cop, gözaltı ve çatışma, arabaların yakılması, yarım kalan yürüyüş… Fransa’nın başkenti Paris’te bu yıl düzenlenen 1 Mayıs gösterilerinden akılda kalanlar bunlardan ibaret. Oysa işçi sınıfının devrimci mücadelesinin sembol günü olan 1 Mayıs, Fransa’da bu yıl iki nedenle belki de her zamankinden daha önemliydi. Birincisi, bu yıl, milyonlarca işçinin genel greve çıkmasıyla zirve noktasına ulaşan ve dünya işçi sınıfı için âdeta bir referans kaynağı olan 1968 Mayıs’ının ellinci yıldönümüydü. İkincisi, selefî Hollande’un işçi düşmanı mirasını bir adım ileri taşımaya kararlı Cumhurbaşkanı Macron’un ve onun temsil ettiği egemen sınıfların sosyal saldırılarına karşı birlik ve dayanışma sergilemek için en uygun gündü.

Nitekim ülke çapında tartışmalı resmî rakamlara göre yaklaşık iki yüz bin işçi ve emekçi, acil sınıfsal taleplerini seslendirmek amacıyla ülkenin en büyük sendikalarının (CGT, FO, FSU, UNEF) liderliğinde sokağa çıktı. Sırf Paris’te, elli beş bin işçi ve emekçi, Fransız devrimci hareketinin tarihsel meydanı Bastille’de toplanarak, İtalya Meydanı’na doğru kortej halinde yürüyüşe geçti. Bin iki yüz maskeli göstericinin şiddet eylemlerini gerekçe gösteren Fransız polisi; biber gazı ve cop ile onbinlerce işçi ve emekçinin haklı yürüyüşünü zor yoluyla dağıttı.

Ne birkaç yüz eylemcinin şiddete başvurması ne de altı aracın yakılması, polisin orantısız güç kullanımını ve işçi sınıfının gösteri hakkının engellenmesini haklı kılabilir. Bazı eylemcilerin şiddete başvurmasının onaylanacak bir yanı olmadığı çok açık; ancak bir grup gencecik insanın yüzlerine siyah maske geçirmesinin altında, Fransa’da rejimin katlanılmaz baskı ve saldırılarına karşı duyulan büyük öfkenin yattığını unutmamak gerekir. Göçmen düşmanı polis tarafından işlenen cinayetlere yönelik sloganlarda bu öfke açığa çıktı. Bir yıl içinde iş yasasının tahrip edilerek, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması ve sendikalaşma hakkının sınırlandırılması başta olmak üzere sayısız sosyal saldırı da bu öfkenin zirveye ulaşmasını sağladı.

1 Mayıs’ta işçi sınıfının taleplerini dile getirilememesinin ve şiddet olaylarının sorumlusu Fransız rejimidir. Bir hafta önce şiddet eylemlerinin istihbaratını alan rejim, işçi ve emekçilerin gösterisinin sorunsuz geçmesi için gerekli tedbirleri almak bir yana, yalnızca bin polisi görevlendirerek tam tersine olayların bu şekilde gelişmesini özellikle istedi. Böylece işçi sınıfının sosyal ve ekonomik talepleri yerine, bugün şiddet olaylarını konuşuyoruz. Bu sayede OHAL’i kaldırma kılıfıyla aslında onu sürekli kılan, bir yıldır parlamentoyu yok sayarak ülkeyi kararnamelerle yöneten Macron hükümeti, işçi ve emekçilerin çalışma koşullarını patronların lehine tahrip edecek yeni sosyal saldırılar öncesinde, işçi sınıfının mücadelesinin meşruiyetini sorgulanmasını sağlıyor.

Ancak bu tespit, bu yılki 1 Mayıs’ın coşkusuz ve geçtiğimiz yıla kıyasla daha az kitlesel geçtiği gerçeğini değiştirmiyor. Sosyal saldırı ve kemer sıkma planlarına karşı iki yıldır büyük kitlesel gösteriler düzenleyen Fransız işçi sınıfının geçtiğimiz yıla kıyasla bu kez daha az sokağa çıkmasında, sınıfın birliği yerine bürokratik çıkarlarını önceleyen sendika bürokrasisinin payı azımsanacak gibi değil. Diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleri gibi, Fransız işçilerinin, krizin faturasını çalışanlara çıkarmaya kararlı olan Macron ve patronları yenebilmek için, sınıfın birlik ve dayanışmasını engelleyen sendika bürokratlarını öncelikle yenmekten başka çareleri yok.

Patron tam bir çakal

0

Yazımızın başlığını neden böyle attık? Ben anlatayım sizler okuyun: 12 kişinin çalıştığı bir tekstil atölyesindeyim. 12 kişiden sadece 3 kişi sigortalı. Bu sigortalılardan biri olan kadın arkadaşımız “Patron bugün bana bir takım kâğıtlar imzalattı” dedi. Ne imzaladığını okudun mu diye sorduğumuzda “hayır” dedi. İmzaladığın kâğıtta neler yazdığını hatırlıyor musun diye sorduğumda, “Her hakkımı aldım falan yazıyordu” diye cevap verdi. “İmzaladıktan sonra patrona bu nedir diye sordum, sen bana güvenmiyor musun diye cevap verdi” dedi.

Durumu kadın arkadaşımdan dinledikten sonra patronun aslında tazminatsız çıkış kâğıdını imzalattığı gerçeğine vakıf oldum. Durumu kadın arkadaşa izah ettiğimde “Ben ne yapacağım şimdi” diyerek söylenmeye başladı. Bahsettiğim kadın arkadaş 3 yıldır sigortalı olarak çalışıyor. Şimdiye kadar böyle bir kâğıt imzalamadığını, bunun ilk olduğunu dile getirdi. Bu durumun kendisine getirebileceği zararları sorduğunda, tazminatsız işten çıkarılmış olduğunu ve hiçbir hak talep edemeyeceğini izah ettim. Bu durumda ne yapabileceğini sorunca da, yapabileceği tek şeyin imzaladığı kâğıdı geri alması olduğunu ve kâğıdı yırtması gerektiğini kendisine aktardım.

Kadın arkadaş patronun yazıhanesine girerek imzaladığı kâğıdı bir nevi çalarak geri almıştı. Kâğıdı eve götürüp okuyan arkadaş durumun aynen kendisine aktardığım gibi olduğunu söyledi. Kâğıda “Her hakkımı aldım” diyerek imza atmış olduğunu aktardı. Patron, yazıhanesine girilerek bu kâğıdın oradan alındığını anlayınca mağdur olan arkadaşı yazıhanesine çağırarak azarlayarak yaptığının hırsızlık olduğunu ve doğru bir şey olmadığını, kendisine güvenmesi gerektiğini, bunun formaliteden ibaret olduğunu söylemiş.

Bu aktardığım olaydan sonra patronun arkadaşımıza karşı tavırları değişti ve ona karşı sindirme politikası uygulamaya başladı. Patron hakaretler ediyor, kadın arkadaşın işini savsakladığını, ciddiye almadığını, kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini, böyle devam edemeyeceğini söylüyor. Kadın arkadaşımız “İşten çıkarsam tazminatımı alabilir miyim?” diye sorunca, işten çıkarsa tazminat alamayacağını, bu durumda ya kendisini işten attırması ya da tazminatsız işten çıkması arasında bir tercih yapması gerektiğini söyledim. Kadın arkadaş şimdilik çalışıyor ama patron tarafından da mobbing uygulamasına maruz kalmaya devam ediyor.

Çalışma hayatındaki kuralları iyi bilmek ve kurallar çerçevesinde haklarımızın neler olduğunu anlamak durumundayız. Eğer kadın arkadaşımız haklarının ne olduğunu ve imzaladığı kâğıdın ne anlama geldiğini tam olarak anlayabilseydi o kâğıdı imzalamayacaktı. O yüzden haklarımızı iyi öğrenmemiz ve bunu savunmamız gerekiyor.

Diriliş mi çöküş mü?

0

Son bir yıldır AKP şefi Erdoğan sayesinde Türkiye politik jargonuna yeni bir kavram girdi: metal yorgunluğu… Uzun süre çalışan ve bir süre sonra bünyesindeki aşınmadan dolayı makinelerde ortaya çıkan yıpranmalar için kullanılan bu ifade ilk kez bu kadar yoğun bir şekilde politik dilde kullanıldı. Parti içindeki çürük elmaları ayıklamaya yönelik bir manevra olan bu sözün arkasına sığınarak olmaz denilen şeyler oluverdi birden. Sarsılamaz denilen belediye başkanlarının koltukları sarsıldı, gitmez denilen vekillerin, il-ilçe başkanlarının ayakları kaydırıldı. Ancak her geçen gün parti içerisinde sonu gelmez bir “temizliğe” dönüşen bu sürecin bir nihayeti olmalıydı. Zira bu “yenilenme”, parti elitleri içerisinde büyük bir huzursuzluğa neden olmuştu. İşte tam bu sırada Afrin operasyonu imdada yetişti.

Savaş ve operasyonlar, burjuva düzen partilerinin geniş halk kesimlerini kendi gerici politikalarına bağlamanın klasik yöntemidir. Afrin operasyonu tam da böylesi bir manevranın resmidir ve hatta fazlasıdır. Zira bu operasyon sadece AKP’nin gerici politikalarını meşrulaştırmamış, aynı zamanda Erdoğan’ın deyimiyle metal yorgunluğuna son vermiş bir “diriliş” öyküsü olmuştur.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından dem vurup uzun uzadıya politik açıklamalar yapmak niyetinde değilim. Bunun yerine direkt olarak basit bir dille şunu söylemek gerekir ki bu coğrafyada bu ülkenin vatandaşları da olan Araplara, Kürtlere, Acemlere saldırarak bir diriliş öyküsü yazılamaz. Böylesi bir diriliş öyküsü bundan bin yıl önce geçerli olabilirdi belki. Osmanlı ile Safeviler arasındaki savaşlarda Osmanlı’nın kazandığı savaşlar bir diriliş öyküsü sayılabilirdi zamanında; zira o zaman savaşan bu iki güç dünyanın en büyük devletlerindendi. Ama bugün ne sen Osmanlısın ne de Afrin’dekiler Safeviler. Bugün zamanın Safevi devletini arıyorsan ABD’ye, İngiltere’ye, Almanya’ya bakacaksın. Küçücük şehirlerde ordunla baş edemeyecek güçsüzlükteki Kürtlere, Araplara değil…

Afrin başta olmak üzere bu tarz operasyonların bölge halklarına değil, “emperyalist” güçlerle işbirliği yapan örgütlere karşı, dolayısıyla da ABD’ye, Rusya’ya, İngiltere’ye vb. ülkelere karşı yapıldığı söylemi içi boş bir söylemdir. Yanı başında ve hatta kendi ülkende yaşayan bir halk emperyalistlerin kucağına düşerken sen neredeydin, ne yapıyordun diye sorarlar adama. Ya da o emperyalist güçlerin senin ülkende üsleri, askerleri ne arıyor o zaman diye…   

Hülasa bu coğrafyada her ne sebeple olursa olsun Kürtlerle, Araplarla, Acemlerle, Ermenilerle vb. savaşıp bir diriliş destanı yazılamaz. Kendi toprakların dışında bile olsa bu halklara karşı atacağın her olumsuz adım kendi topraklarında seni vurur. Yapılan bu savaşlar kendi içinde sonu gelmez birçok soruna yol açar ve dolayısıyla buradan bir “diriliş” destanı çıkartayım derken “çöküş” trajedisi çıkartma ihtimali yüksektir…

Termokar’da direniş sürüyor, dayanışma büyüyor

0

Manisa organize sanayi sitesinde ısıtma soğutma işi yapan Termokar fabrikasında çalışan işçiler 2017 Nisan ayında örgütlenmeye başlayarak, 2018 Nisan ayında yeterli çoğunluğu sağlayıp yetkiyi almıştı. DİSK Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenen Termokar işçilerine kural tanımaz bir şekilde saldıran Termokar patronu, 2017’de 14, 2018 yılında da 20 işçiyi işten çıkartmıştır. 14 gündür fabrika önünde çadırı kurarak direniş başlatan işçilerle dayanışma ise büyüyor.

Dün (08.05.2018), Manisa Organize Sanayi ile İzmir’de Birleşik Metal iş sendikasında örgütlü fabrikalardan işçilerin, DİSK Birleşik Metal İş Genel Merkezi yönetiminin ve Manisa Emek ve Demokrasi platformu birleşenlerinin katılımıyla fabrika önünde kitlesel bir basın açıklaması gerçekleşti. Basın açıklamasını Birleşik Metal İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu yaptı. Basın açıklamasında fabrikada yetkiyi aldıklarını, artık Termokar’da yetkili Sendikanın Birleşik Metal İş olduğunu belirtip,  anayasal haklarını kullanan işçilerin bir çırpıda kapının önüne koyulduğunu, anayasal haklarını kullananların değil yasa dışı davranan patronların cezalandırılması gerektiğini, sendika olarak işten atılan Termokar işçisinin hakkını sonuna kadar savunacaklarını, ikisi hamile, biri engelli toplamda 5’i kadın 34 işçinin işten atıldığını, patronların nereden cesaret aldıklarını bildiklerini, bu saldırıların örgütlü mücadele ile aşılacağını vurguladı. Termokar direnişinin önümüzdeki dönem çeşitli eylemlerle büyüyeceğini, işten atılan işçiler işlerine dönene ve toplu sözleşme yapılana dek mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceklerini ifade etti.

Eylem boyunca işçiler çeşitli sloganlar atarak taleplerini dile getirdi. Atılan sloganlar; birleşen işçiler asla yenilmez, termokara sendika halaylarla girecek, inadına sendika inadına disk, işçilerin birliği sermayeyi yenecek şeklindeydi. Coşkulu geçen basın açıklaması halaylarla sloganlarla son buldu.

Tek çıkış: Seferberlik ve emeğin demokrasisi

0

Baskın seçim tarihinin açıklanmasıyla birlikte burjuva partiler arasında adaylık tartışmaları da tüm hızıyla sürüyor. AKP-MHP ittifakının adayı zaten belli… Burjuva muhalefet ise ortak bir aday çıkartabilir miyiz yoksa ilk turda her parti kendi adayını çıkartsın ikinci turda ise hepimiz kalan adayı mı destekleyelim tartışması içerisinde.

Onlar için mesele seçimlerde Erdoğan’ı yenebilecek, yeni bir başkan adayı bulabilmeye kilitlenmiş durumda. Başkanlık rejimini ortadan kaldırmaya dönük ne bir istek ve söylem ne de bir program söz konusu.

Ancak toplumun geniş kesimlerinde tartışmanın buraya sıkışmış olmasının ve “kötülerin iyisini” seçmeye zorlanacak olmanın basıncı mevcut. İşçiler, emekçiler ve toplumun geniş kesimleri için bu basıncı yaratan en temel etken, başkanlık rejiminden çıkışa dair kimsenin net bir önerisinin olmaması. Başkanlığa karşı olan parti, sendika ve bireylerin katıldığı platformlar ve taban örgütlenmelerindeki (Demokrasi için Birlik, Seçim Süreci Meclisleri, vb.) tartışmalar da bunu doğrular nitelikte.

Bir taraf adaylık meselesini öne çıkartarak burjuvazinin “ilerici” kanadını destekleyip desteklememek konusunda utangaç bir tavır sergilerken diğer taraf da adaylık tartışmalarından ve burjuva muhalefetin acil ihtiyaçlarına cevap üretememesinden kaynaklı olarak kendisini sadece sandık güvenliği meselesine odaklamayı hedeflemekte.

Bizler, tek adamlık rejimine karşı partilerin, sendikaların ve örgütsüz bireylerin katıldığı bu tip oluşumların, tüm eksiklikleriyle birlikte, başkanlığa karşı mücadelede oldukça önemli bir yere oturduğunu düşünüyoruz.

Başkanlık rejimi Erdoğan’ın tek başına ortaya attığı bir formülden öte, burjuvazinin, kapitalist sistemin krizine dönük geliştirdiği tüm ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza dönük ortak bir saldırı planı. Bu nedenle de 24 Haziran’a kadar Türkiye’nin tüm bu sorunlarını erteleyip kaderimizi burjuva muhalefetin ellerine teslim etmek bizlere dilediğimiz bir geleceği sunmayacak.

Asıl görevimiz, ekonomik, sosyal ve demokratik haklarımıza yönelik saldırılara karşı emeğin demokrasisini inşa etmeyi hedefleyecek bir örgütlülük ve seferberlik yaratabilmek adına sendikaların, sosyalistlerin ve yerel meclislerin ortak bir mücadele hattı doğrultusunda bir araya gelebilmesi. Bu oluşumlar güçlerini birleştirerek yerellerde örgütlülüğü sağlamalı, hem seçimler, hem seçim günü hem de 25 Haziran sabahı ve sonrası için kitleleri, işçiden emekçiden yana yeni bir anayasanın hazırlanması doğrultusunda barajsız seçimlerin yapılması adına seferber edebilmeli. Güçlü bir 1 Mayıs bu umudu yaratabilmemiz için önemli bir fırsat. Bizler de önümüzdeki dönem bu hat doğrultusunda bir araya gelmeyi sürdürecek, mücadelemizi birleştirmenin yollarını arayacağız.

6 Mayıs: Üç fidanlar bir orman oldu!

0

6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; Alpaslan Türkeş ve Süleyman Demirel’in meclisteki parti gruplarının onamasıyla çıkan karar sonucu idam edildiler. Türkiye işçi ve emekçilerinin üzerine bir karabasan gibi çöken 24 Ocak Kararları’nın idari sorumlusu Turgut Özal, idamdan dört hafta önce bir mektup yayınlamış ve “Acıyıp bir şans daha vermeyelim” yazarak, idamları desteklemişti. İdama mecliste onay veren 28 de CHP’li vardı. O günlerde üniversitelerde öğrencilere, sokaklarda aydınlara karşı kanlı bir suikast ve terör siyaseti yürütmekte olan sağ ve faşizan grupların taraftarları, çeşitli örtbaslarla aklanıp, serbest bırakılırken; insan canı almamış olan üç fidanlar idam edilmişti. Yalnızca bu veri dahi, burjuva Türk hukukunun kimlerin lehine işlediğini çıplak bir biçimde ispatlıyordu.

Gezmiş, Aslan ve İnan işçi sınıfı mücadelelerinin yükseldiği bir dönemde yetişip, sosyalizm için mücadeleye etmeye karar vermiş gençlerdi. Onların nesli, Türkiye İşçi Partisi’nin ulus çapında emekçiler ve köylüler nezdinde etkili olduğu, parlamentoya vekil soktuğu bir kuşağın ardından gelmişti. Bu aynı zamanda, TİP’in çeşitli hukuki hileler ve zora dayalı baskılarla meclisten kapı dışarı edilmek istenmesinin derslerini çıkartmaya kendilerini zorunlu hisseden de bir nesildi. TİP’e meclis kapısının kapanması ve bu kuşağın, o sıralarda enternasyonal bir eğitim kampı rolünü üstlenen Filistin’e yolunun düşmüş olması, sosyalizme hangi metotlarla varılabileceğinin tartışmalarının şeklini değiştirmişti.

Gezmiş ve arkadaşları, Türk parlamentosunun kapılarını sola haksız yere kapamasının ardından, sınıfsız topluma varmak uğruna partiyi, kitleleri kendinde ikame edecek bir aygıt olarak tasarladılar. Bu, elbette hatalı bir taktikti; demokratik olasılıkları kitleleri kazanmak için kullanmayı reddediyor, mücadeleci öncünün, kitlelerin yerine geçmesini öngörüyordu. Bu metodun doğası, Troçki’nin haklı sorularında bir iflasa uğruyordu: “Eğer bir kişinin amacına ulaşmak için bir tabanca ile silahlanması yeterliyse, sınıf mücadelesinin çabaları niye? Bir yüksük dolusu barut ve küçük bir parça kurşun düşmanı ortadan kaldırmak için yeterliyse, bir sınıf örgütüne ne gerek var?”

Ancak Gezmiş ile onun kuşağının hatalı taktiklerinin faturası onlara çıkarılamaz. Çünkü, sınıfçı bir parti inşasının ve kitlesel bir işçi devriminin sosyalizm için biricik yol olduğunu onlara aktaracak bir birikim yaratılmamıştı; daha doğrusu bu birikim, Moskova’dan başlayarak bütün yeryüzünde yok edilmek isteniyordu. Üç fidanının son derece samimi ve devrimci olan mücadele azimleri ile inançları, bu sebeple değerliydi ve hep değerli kalacak. Onlar, karanlıkta el yordamıyla yönlerini bulmaya çalışan devrimcilerdi.

24 Haziran: İşçi düşmanı, baskıcı, Tek Adam rejiminden çıkış için…

0

AKP-MHP koalisyonu erken seçim kararını kendisine has o düzenbaz ve ikiyüzlü tavırla ilan ederek seçim sürecini başlattı. Önce Bahçeli, “milli beka ve emanetler açısından” erken seçimin acil bir hal aldığını belirtti; ardından da Erdoğan, “gerek Suriye’de yürüttüğümüz sınır ötesi operasyonlar, gerek Suriye ve Irak merkezli olarak yaşanan tarihi hadiselerin” siyasi belirsizlikleri aşmayı zorunlu hale getirdiğini iddia ederek erken seçim tarihini 24 Haziran olarak açıkladı. Oysaki bu ikili 16 Nisan referandumunda, ülkenin bir daha “siyasi istikrarsızlığa sürüklenmemesi” için oy istemişlerdi. “Milli beka”, “sınır ötesi tehditler”, “terörle mücadele” başlıkları belli ki epeyce bir süre daha “Cumhur İttifakı”nın başlıca pazarlama ürünleri olarak piyasaya sürülmeye devam edecek.

Seçim kararının daha uyum yasaları çıkmadan ve birçok AKP milletvekili için dahi sürpriz olacak şekilde ilan edilmesi, Saray rejiminin içinde bulunduğu sıkışmışlığın ve ittifakın kırılganlığının itirafıdır. Uçuruma yuvarlandığı artık bizzat hükümet yetkilileri tarafından itiraf edilen ülke ekonomisi ağır bir krizle sarsılmadan ve rejim güçleri içindeki politik çatlaklar iyice ayyuka çıkmadan derhal erken seçime gidilmesi, AKP-MHP gerici koalisyonunun bir süre daha varlığını sürdürebilmesi için bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

AKP-MHP koalisyonu ülkeyi seçimlere 7. kez uzattığı OHAL şartlarında götürüyor. Sadece OHAL değil, aynı zamanda seçim yasasında yapılmış olan değişiklikler, kazanmak için her şeyi göze almış Saray şürekâsının bu seçimleri öncekilerden daha yoğun bir şekilde manipüle etmeye çalışacağının işaretleri. Böylesi girişimlerin önüne ancak kitlelerin seçim güvenliği için seferber olmasıyla geçilebileceğini ısrarla vurgulayalım.

Pekiyi 24 Haziran seçimleri Tek Adam rejiminden kurtulmak için bir fırsat olabilir mi? Kitlelerin Saray rejimine dönük hoşnutsuzluğunun yaygınlaşması, burjuva muhalefeti de hareketlendirmiş durumda. CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi Tek Adam rejiminden parlamenter rejime dönülmesini savunduklarını ilan ediyorlar ve aralarında yoğun bir görüşme trafiği yaşanıyor. Fakat unutmayalım! AKP’nin iktidara gelmesini ortaya çıkaran koşullar, bizzat bu partilerin izledikleri işçi düşmanı ve baskıcı politikaların eseriydi. Dolayısıyla, işçilerin, emekçilerin, ezilen ve sömürülen kesimlerin Tek Adam rejiminden çıkış için bu burjuva partilere bel bağlaması yeni bir hayal kırıklığından başka bir sonuç veremez.

Tek Adam rejiminden çıkış formülü esasında çok uzakta yer almıyor. 13 Mart’ta toplanan DİSK Başkanlar Kurulu 1 Mayıs’a giden sürecin “emeğin demokrasi seferberliğine dönüştürülmesine” ve “bu süreci en geniş emek ve demokrasi güçleriyle beraber yürütmeye karar verdiğini” açıklamıştı. Yapılması gereken, önce 1 Mayıs’ın ve ardından 24 Haziran’a giden sürecin bu anlayış doğrultusunda hayata geçirilmesidir. Yalnızca “emeğin demokratik ve sosyal talepleri için girişeceği bir seferberlik” işçi düşmanı ve baskıcı Tek Adam rejiminden çıkışın kapısını aralayabilir. Bunun için başta sendikalar, işçi örgütleri ve meslek kuruluşları olmak üzere emekten ve demokratik haklardan yana tüm oluşumlar, bu süreçte Saray koalisyonuna karşı gerçek bir alternatifi inşa etmek için tüm çabalarını ortaya koymak durumundadır.

İşçi Demokrasisi Partisi, 26 Nisan 2018

Brezilya: İşçiydin sen, işçi kalsaydın Lula…

0

Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz.

Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz…

Şükrü Erbaş

 

Lula da Silva, en aşağıdan geldi. Teneke mahallede yaşayan, fakirlikten kırılan bir ailenin sekizinci çocuğuydu. 10 yaşında ayakkabı boyacılığı yapıyordu. Ekmeğini bir metal işçisi olarak kazandı. Serçe parmağını iş kazasında kaybetti. 1980 yılında askeri diktatörlüğe karşı gelişen muazzam seferberlik dalgasıyla bir işçi önderine dönüşecek, Brezilya sermaye sahiplerini titretecek bir politik güç olan İşçi Partisi’nin (PT) lideri olacaktı.

8 yıl yoksulların koşulsuz desteği altında Brezilya devlet başkanlığını yürüten bu adam, görevini halefi Dilma Rousseff’e devretmeden önce, korkunç derecede zenginleşmişti. Ulusal petrol şirketi Petrobras’ın yönetim kurulu toplantılarına katılıyor, eski Portekiz sömürgelerinde uluslararası ihaleler kovalıyor, ABD başkanı Obama’yı kendisine ait ultra lüks tatil evinde ağırlayıp, Recep Tayyip Erdoğan ile zafer işaretli pozlar veriyordu.

En yakın danışmanları ve parti şefleri kampanyalar için paralı eylemciler tutmak ve geleceklerini güvenceye almak amacıyla yasadışı büyük çaplı para transferlerine karıştıkları için daha 2005 yılından itibaren yargılanmaktaydılar. Kendisinin arkasından gözyaşı dökenlere bakmayın; siyasi kariyeri biterken, dünyanın en radikal ve örgütlü işçi hareketlerinden birini enkaza çevirmişti.

Lula ve partisi iktidar yılları boyunca, yoksulların finansal seçkinlerin yol açtığı rüşvet ve yozlaşmaya karşı kararlı mücadele yönündeki taleplerini ısrarla geçiştirdi. Bunun yerine, Erdoğan AKP’siyle fazlasıyla benzerlikler taşıyan, sosyal destekler, yoksulluk ödenekleri ve tüketici kredilerinin uyuşturan etkisini tercih etti.

Lula’nın Brezilya’sında sendika liderleri grevlerden caydırıldı, özelleştirme dalgalarına karşı talepler bastırıldı, madencilik, bankacılık ve tarımsal ticaret alanına yönelik yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları önlendi.

Uzun iktidar yılları boyunca Lula’nın PT’si giderek bir sermaye partisi görünümü kazandıkça, seçmen tabanı daha bir fakirleşti.

Yol ayrımı

Geçtiğimiz günlerde, Brezilya Yüksek Mahkemesi tarafından rüşvetten suçlu bulunan ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılan Lula Da Silva polise teslim oldu. Ülke şimdi yoğun bir siyasal kriz içerisinde. Dünyanın nüfus bakımından beşinci ve milli geliri açısından sekizinci büyük ülkesinde yaşanan bu kriz, dünya solunda da ciddi tartışmaları körüklüyor.

Bir kesim için Lula rüşvet almış olabilir. Lakin hem halefi Dilma Rousseff’in görevden alınması, hem de kendisine yönelik mahkemenin süratli kararı, finans kapitalin “sağcı”, hatta kimi kesimler için açıkça “faşist” bir darbe girişimi.

Dolayısıyla kendini solda gören herkes için görev açık: “Sorgusuz sualsiz Lula’nın arkasında kümelenmek… Yüzümüzü terk edilmiş hisseden emekçilere yeniden dönerek devrimci bir partinin inşasını ve Brezilya’da işçi iktidarını hedeflemek yerine, yozlaşarak siyasi bir kadavraya dönmüş Lula’ya ağıtlar yakmak.”

Şimdi mahkeme komplolarından söz edenlerin, iktidarı boyunca seferberlikleri imha ederek, mücadeleleri meclise ve siyasi elitin ihale ve mahkeme koridorlarına hapsedenin bizzat Lula olduğunu unutması ise tek kelimeyle trajedi.

Açık ki, Lula’nın üzerinde yükseldiği iktidar alanı çözüldü. Kapitalist ortakları “Solcu Başkanı” yüzüstü bıraktı.

Lula iktidarı, içinden çıktığı işçi sınıfına yabancılaşmış, açıkça pazar ekonomisine ve iş dünyasındaki müttefiklerine bağlı olan bir “sol” yönetimdi. Geleneksel sağ, iktidar gücünü geri kazandığı anda tek vücut oldu ve kendi kurumlarını yeniden inşaya girişiyor şimdi.

Geride sefaletin ve ırkçı nefretin yaygınlaştığı, birikmiş sosyal ve kültürel çatlakların derinleştiği bir enkaz, bir neoliberal çöplük kaldı.

Eğitimi piyasalaştırmanın kod adı: Performans sistemi!

0

AKP hükümeti iktidara geldiği ilk andan itibaren tıpkı kendisinden önceki burjuva partiler gibi neoliberal politikaları benimsedi. Taşeron çalışma sisteminin yaygınlaştırılmasından özelleştirme politikalarına, esnek çalışmanın hâkim çalışma biçimi haline getirilmesinden sermayeye tanınan sınırsız imtiyazlara kadar tüm politikaları kapitalist sistemin çarklarını döndürmek üzerine kurulmuştu. AKP şefi Erdoğan’ın patronlara hitaben sık sık dile getirdiği “Bizim zamanımızda büyük grevler yaşanmadı, daha ne istiyorsunuz!” sözleri işçilerin tüm hak ve kazanımlarının bir bir ellerinden alındığının tercümesiydi aslında. Üretim sektöründe işçileri tamamen sermayenin kucağına iten AKP iktidarı yakın zamanda da kamu emekçilerine ve özellikle de sağlık ve eğitim emekçilerine yönelik ciddi saldırılar başlattı.

Sağlık alanında döner sermaye, kamu hastaneleri birlikleri, sağlık kurumlarının “CEO”lara bağlanması gibi çok sayıda saldırıya imza atan AKP iktidarı eğitim alanında da boş durmadı. Dershanelerin kapatılması söylemiyle emekçilerin gözünü boyamaya çalışan AKP iktidarı yarattığı şoklarla özel okul sayısını bir anda devlet okullarına denk hale getirdi. Ücretli öğretmenlikten sözleşmeli öğretmenliğe pek çok esnek çalışma biçimini kamusal eğitime hâkim kılan AKP iktidarının eğitimi piyasalaştırma hedefinin son adımı da performans sistemi oldu.

Genelde fabrikalarda işçiler üzerinde uygulandığını bildiğimiz ve üretimin mümkün olduğunca seri hale getirilmesini hedefleyen performans sisteminin sağlık ve eğitim gibi temel insan hakkı olan alanlarda uygulanmasının zararları diğer kapitalist ülkelerde defalarca görülmüştür. Bu nedenle pek çok kapitalist ülke sağlık ve eğitim alanlarında performans uygulamalarından uzun süre önce vazgeçmiştir. Ancak bizim ülkemiz gibi azgelişmiş kapitalist ülkelerde performans sisteminin ısrarla uygulanmaya çalışıldığını sıklıkla görüyoruz. Bunun temelinde de aşırı kâr hırsı yatmaktadır.

Temelinde emekçileri birbirleriyle yarıştıracak bir ortam yaratmak ve bu yarışma ortamı sayesinde iş yükünü artırmak olan performans sistemi tamamen eğitimi sermayeye teslim etmenin bir ön adımıdır. Bunun örnekleri diğer özelleştirmelerde defalarca görülmüştür. Önceki özelleştirmelerde de tıpkı Milli Eğitim Bakanı’nın ifade ettiği gibi “çalışanların mesleki yeterliliklerini ve niteliklerini artırmak” tarzında sözler edilmiş ama nihayetinde emekçiler kendilerini kapının önünde bulmuştur.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi performans sistemi sağlık ve eğitim gibi temel insan hakkı olan hizmetler için uygulanabilecek bir sistem değildir. Hele hele öğrencilerin, velilerin, muhtarların vb. eğitim emekçilerine not verecek olması büyük bir tehlikedir. Bu sistem bir yandan birbirleriyle yarışacak eğitim emekçilerini birbirlerine düşman edecek, diğer yandan da öğretmen – öğrenci – veli ilişkilerini yozlaştıracaktır.

Eğitimi sermayeye peşkeş çekmenin bir adımı olan performans sistemi, eğitim emekçileri kadar tüm emekçileri tehdit etmektedir. Nitelikli, parasız, eşit eğitim hakkı büyük tehlikededir. Bu tehlikeye karşı mücadele sadece eğitim emekçilerinin değil tüm emekçilerin üzerine vazifedir ve performans sistemine dur demek için bir an önce birleşik bir mücadele hattı örülmelidir.

Biz seçime hazırız

0

Baskın seçim karşısında şaşırmadık. Ama “biz zaten biliyorduk, ekonomi çöküyor, Tek Adam rejimi içeride ve dışarıda çatırdıyor” gibisinden hemen tüm muhalefetin bildiği gerçeklerden ötürü değil. Seçime katılma yeterliliğine sahip, milletvekili adayları hazır, çok güçlü bir parti olduğumuzdan da değil. Biz henüz küçük bir partiyiz, ama ideolojik ve politik olarak seçime güçlü bir biçimde hazırız.

Biz, iki yüz yılı aşkın işçi sınıfı mücadeleleri içinden yükselen temel bir ilkeyle hareket ediyoruz: İşçi ve emekçi yığınların toplumsal ve siyasi mücadelede kendi bağımsız politikalarıyla ilerlemeleri, kapitalist sistemde şu veya bu burjuva gerici politikacıların veya partilerin işbaşına gelmesi tehlikesinden çok ama çok daha önemlidir.

İşçiye yalan söylenmez. Tek Adam rejiminin çalışan yığınlar üzerinde yarattığı baskı, sömürü ve sefalet ortada. Bunları burada tekrar etmenin anlamı yok, emekçiler bunu zaten biliyor. Ama bu iktidara alternatif olarak ileri çıkan CHP, İYİ Parti ve Saadet’in de birer burjuva partisi olduğunu insanlardan gizlemek mümkün değil. AKP-MHP gericiliği karşısında gözü kapalı gene bu kapitalist seçeneklere bel bağlamak emekçileri aldatmak, onları belki de yıllar sürecek bir sahte umuda bağımlı kılmak anlamına gelir.

Dolayısıyla çalışan halkımıza bu gerçekleri korkmadan, yılmadan anlatmakla yükümlüyüz. “Kötünün iyisi” anlayışının işçi sınıfının politik bağımsızlığını yıkmak anlamına geleceğini, onu aldatmak olacağını söylemeliyiz. Bunu hep yaptık ve bu seçimlerde de yapmaya devam edeceğiz. Bu nedenle biz seçime hazırız.

Ama dikkat! Biz hayattan kopuk, başına buyruk, inatçı sekterler de değiliz. Seçimler gibi kitlelerin politik tansiyonunun arttığı bir süreçte ve de emekçi yığınların alternatif bir iktidar bloku oluşturamadığı koşullarda, insanları “sandığa gitmeyin” diyerek boykota çağırma sorumsuzluğu da bizim yöntemimiz değildir.

Bizim bu seçimlere yönelik olarak, ama daha önemlisi onun da ötesine uzanacak görevimiz, işçi-emekçi birliğini ve alternatifini yaratmak için uğraşmak olacaktır. Sendikalar da dahil olmak üzere emek yanlısı tüm oluşumların, işyeri temsilcilerinin ve önderlerinin, tek tek emekçilerin bir araya gelerek oluşturacakları bir birliktelik. İşçi sınıfının bağımsız politik çizgisini ve alternatifini sunacak bir cephe. Seçimlere aday çıkarabilmesi durumunda hepimizin desteklemesi gereken bir oluşum. Çıkaramazsa da, önümüzdeki aylarda ve yıllarda bizi bekleyen zorlu mücadele sürecine damgasını vuracak bir öncü güç. Seçim sürecine işte bu ilkeyle hazırlıklı olarak girdik.

Pekiyi ya bunların hiçbiri şu bir buçuk aylık dönemde gerçekleşmez ve iki burjuva kampın arasında seçim yapmak zorunluluğu doğarsa ne olacak? Biz gene gerçekleri anlatmayı sürdüreceğiz ve kitlelerin yaptığı tercih doğrultusunda onların deneyimlerine eşlik edeceğiz. Onları elbette suçlamayacağız, ama yaptıkları tercihin neden yanlış olduğunu anlatmaktan da geri durmayacağız.

İstanbul’da kitlesel 1 Mayıs

0

İstanbul’da 1 Mayıs bu yıl Maltepe Meydanı’nda 200 binden fazla kişinin katılımıyla kutlandı. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla gerçekleşen 1 Mayıs mitingi için 3 ayrı kolda toplanıldı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) İdealtepe kolunda oluşturduğu kortejle mitinge katıldı. İDP pankartlarında “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin, Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” ve “Güvenceli İş, Onurlu Bir Yaşam İçin, Mücadelemizi Birleştirelim!” sloganlarını öne çıkarttı.

İDP kortejinde OHAL ve KHK rejimine, rejimin işçi düşmanı uygulamalarına karşı mücadele çağrıları ön plana çıktı. Saray’ın “baskın seçim” dayatmasına karşı, işçi düşmanı, baskıcı rejimden kopuş için “Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” şiarı yükseltildi. Saray rejiminin ülke ekonomisini enkaza çeviren politikalarına karşı “Krizin faturası patronlara!”, “İşten atmalar yasaklansın!”, “İşyerlerinde işçi denetimi”, “Dış borç ödemelerine hayır!”, “Sendika, sigorta, 6 saat işgünü!” sloganları haykırıldı.

1 Mayıs İstanbul’da on binlerce işçinin ve emekçinin katılımıyla kutlanırken, ülkenin dört bir yanında binlerce emekçinin katıldığı 1 Mayıs mitingleri gerçekleşti. Ülkenin yeniden bir seçim sürecine sokulduğu bu dönemde, emekçiler 1 Mayıs aracılığıyla bir siyasi özne olarak var olduklarını bir kez daha ortaya koydu. 1 Mayıs’ın ardından emek örgütlerine ve emekten yana siyasi partilere düşen görev, 1 Mayıs’ta emekçilerin yükselen taleplerini patronlardan bağımsız bir şekilde siyaset sahnesinde yükseltebilmek, gerek seçimlerde gerekse de seçimlerin ardından emeğin bağımsız alternatifini inşa etmektir. 

Manisa’da 1 Mayıs

0

Manisa’da 1 Mayıs geçtiğimiz yıllara oranla daha kitlesel ve daha coşkulu geçti. Manisa Emek ve Demokrasi Platformu öncülüğünde gerçekleştirilen 2018 Manisa 1 Mayıs’ına DİSK Gıda İş Sendikası, Cam Keramik İş, işten atılan Standart Profil işçileri, Manisa Organize Sanayi Bölgesi İşçileri, KESK Manisa Şubeler Platformu, Manisa Tabip Odası, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri, Kadın Meclisleri, Devrimci Müslümanlar, HDP, EMEP ve CHP katılım sağladı.

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ise bu yıl ilk kez katıldığı Manisa 1 Mayıs’ına “İşçiden Emekçiden Yana Yeni Bir Anayasa İçin Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis” şiarlı pankartı ile katıldı. Düzeni ve coşkusu ile tüm kortejlerden ayrılan İDP korteji, direnişte olan Termokar fabrikası işçilerinin mücadelesini de alana taşıdı. Sık sık “Termokar işçisi kazanacak!”, “Yaşasın Termokar İşçileri!”, “Bağımsız Egemen Kurucu Meclis”, “Manisa İşçisi Köle Değildir!”, “Asla Köle Olmayacağız!” vb. sloganları atıldı.

DİSK Gıda İş Ege Bölge Başkanı Gürsel Köse platform adına basın açıklamasını okudu. Ardından direnişçi Termokar işçileri adına bir işçi yoldaşımız söz aldı ve Termokar direnişini anlattı. Manisa 1 Mayıs’ı türküler ve halaylarla sona erdi.

Ortadoğu’da karşıdevrimin saldırıları şiddetleniyor

0

Önce, Mart ayının başlarında Suriyeli diktatör Beşar Esad, Doğu Guta’daki sivil mahalleleri kimyasal silahla vurdu. Ardından, 30 Mart tarihinde İsrail, Toprak Günü vesilesiyle düzenlenen Filistinlilerin “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü”ne silahlı saldırıda bulundu. Her iki saldırıda da onlarca erkek, kadın ve çocuk yoksul hayatlarını kaybetti. Katliamlardan sorumlu olan devlet yetkilileri hâlâ makamlarında oturmayı sürdürüyor. Burjuvazinin uluslararası “demokrasi” ve “sivil toplum kuruluşları” ise mücadele halindeki halklara maddi bir yardım ağı örgütlemek yerine, çeşitli uluslararası hukuk bürolarının kapılarında suç duyuruları hazırlamaya çabalamakla göz boyuyor. Ortadoğu ezilenleri belki de tarihlerinde hiç olmadıkları kadar yalnızlar. Dünya solu dahi, mülteci bebeklerin cesetleri sahillere vurmadıkça sürmekte olan soykırım politikalarına dair bir farkındalık yaratma uğraşında değil.

Karşı karşıya olduğumuz gerçek, Ortadoğulu devrimci güçlerin, politikten de öte fiziksel bir tasfiye süreciyle karşı karşıya olduklarıdır. Trump’ın başkent Kudüs kararının ve Esad’ın dünya emperyalizmiyle aslında hiçbir zaman bozulmamış olan bütünlüğünün cephe cephe sürdürdüğü savaş, 2011’deki devrimci dalgaya cüret eden halkları cezalandırma ve sindirme yönünde bir profil çiziyor. Mısır’daki darbeci Sisi yönetiminden, Suudi Arabistan’ın petrol zengini monarşisine; Tunus’un eski rejim artığı hükümetlerinden, Irak’ın sömürge valiliği görevi gören idari teşkilatına dek bölge rejimlerinin – aralarındaki birçok kavgaya rağmen – ortaklaştıkları öncelikli konu, sokağa çıkmaya cüret edecek olan yoksulları toplu kıyımlarla terörize etmek.

Bu durum, Ortadoğulu kapitalistler, monarşistler ve diktatörler arasında yapılmış sözlü bir anlaşma aslında. 2011’de patlak veren devrimci ve radikal dalga, bölge rejimlerini ve bu rejimlerin hayatta kalmasından çıkarı olan egemen sınıfları derin bir tedirginliğe sürükledi. Katliamları gerçekleştirmekte tereddüdü olmayan odaklar, bu tedirginliği bir daha yaşamamanın şartlarını yaratmaya çalışıyor. Tam olarak bu nedenle, Filistinlileri ve Suriyelileri öldürerek iktidarlarını konsolide etmeye çalışanların, birleşik bir karşıdevrim cephesi olarak anlaşılması zorunludur.

Bu noktada Esad’ın kimyasal silah kullanmamış olduğunu veya İsrail’in Toprak Günü’ne saldırırken kendini koruduğunu ileri süren rejim taraftarı dalkavukların, Ortadoğulu emekçi sınıfların karşısında hangi sınıfsal gücün tarafında oldukları aşikâr. Onlar, fosfor bombalarının deforme ettiği bedenlerin veya mermi izleriyle dolu sıska vücutların çamurlara bulanmış görüntülerinin karşısında çeşitli egemen burjuva hükümetlerin dış politika bültenlerine inanmayı tercih ediyor. Halbuki gerçek çok farklı.

Gerçek olan, Ortadoğu’da şiddetli bir sınıflar arası mücadelenin sürmekte olduğudur. Kapitalizmin uluslararası krizi ve emperyalizmin bölgemizdeki egemenlik mücadelesi, bu sınıf savaşımını daha da şiddetlendirmektedir. Gerçeğin kendisi bu olduğu için, bizim şiarımız; halkları katletmenin mazereti olamayacağıdır. Bu mazeretlere ortak olanların ise, bahsi geçen halkları sosyalizm davasına kazanma iddiaları olamaz.

Macaristan’da da Tek Adam

0

Macaristan’da 8 Nisan günü yapılan genel seçimleri sağcı Fidesz-KDNP koalisyonu kazandı ve %48,5 oyla üçte ikilik çoğunluk sağladı. Fidesz partisinin lideri Viktor Orbán, yolsuzluk ve rüşvet skandallarına rağmen üçüncü kez iktidara geldi.

Orbán’ın yıllardır süren iktidarının sonucunda hükümet merkez bankasının, anayasa mahkemesinin, yargının ve özellikle basının kontrolünü ele geçirmiş durumda. Yasal değişiklikler ve hükümetin dolaylı ve dolaysız müdahaleleriyle medyada çoğulculuk düşüşte. Örneğin, seçimin ardından günlük muhalif gazete Magyar Nemzet ve radyo istasyonu Lánchíd Rádió kapatıldı. Her ikisinin de sahibi Orbán’ın eski müttefiki Lajos Simicska’ydı. Ancak 2015’te Simicska ile Orbán’ın arası bozulduğundan beri gazete muhalif tavır sergilemeye ve Orbán’ın yakın çevresinde gerçekleşen yolsuzluk vakalarını haber yapmaya başlamıştı. 2016’da ise sol eğilimli gazete Népszabadság kapatılmıştı. Binlerce kişi, muhalif basının sindirilmesinin bir örneği olan bu olayı protesto etmişti.

Türkiye’yle benzerlikler sadece basın alanıyla sınırlı değil. Macaristan’da ücret eşitsizliği her geçen yıl artış gösteriyor. Ekonomi Bakanlığının 2017’de yaptığı açıklamaya göre son 5 yılda kayıtsız çalışma oranı %57 arttı. Kayıtdışı çalıştırma en çok inşaat sektöründe görülüyor. Ne asgari ücret ne de emekli maaşları insanca bir yaşam düzeyini karşılayabiliyor.

Orbán, seçim kampanyasını bu sosyal sorunlara değinmeden ve işçileri gündemine almadan sadece mülteci düşmanlığı üzerinden yürüttü. Irkçı politikalarıyla taçlandırdığı otoriter rejimi savunmaya devam etti. “Vatanı savunma ve sınırları koruma” söylemiyle beraber bir korku ortamı yaratıldı. Seçim öncesinde seçim bölgeleri iktidarın isteğine göre yeniden düzenlendi. Guardian gazetesinin aktardığına göre seçim sürecinde göçmenler hakkında olumsuz ve yalan haberler yapıldı. Bunun yanı sıra muhalifleri hedef alan haberler ısmarlandı, bunun için gazetecilere kullanacakları kelimelerin listesi bile verildi.

Seçimden sonra on binlerce insan “Çoğunluk biziz” çağrısıyla protestolar düzenledi. Oyların çalındığını iddia ederek yeniden sayılması ve adil bir seçim talebinde bulundular. Seçim sonuçlarını protesto eden kitlenin arasında ana muhalefet partisi olan aşırı sağ milliyetçi Jobbik de vardı. Ancak Jobbik dahil hiçbir muhalefet partisi seçim sürecinde halkın sorunlarına çözüm önermiyordu ve Orbán’ın ırkçı propagandalarına karşı çıkmadılar. Bu nedenle çözümün burjuva partilerde değil, kitlelerin mücadeleleri birleştirmesinde ve dayanışmada olduğu çok açık.

Çocuğun cinsel istismarına sıfır çözümlü yasa tasarısı

0

Çocukların cinsel istismarı sorununu bitireceği iddiasıyla, 9 Nisan 2018 tarihinde iktidar tarafından meclise bir kanun tasarısı sunuldu. Ancak, Tasarı’nın yalnızca, son zamanlarda artan çocuk cinsel istismarları üzerine oluşan tepkileri bastırmak için gelişigüzel hazırlandığı ortada… Öyle ki tasarıda yer alan değişiklikler mevcut sorunlara çözüm getirmek yerine yeni sorunları da beraberinde getiriyor.

Her şeyden önce Tasarı, çocuğa yönelik istismarın nedenlerini araştırmak ve önüne geçmek için önlemler almak yerine ağır cezalar getirme iddiasında. Övünerek artırdıklarını söyledikleri cezalar ise, yalnızca belirli koşulların ispatı halinde verilebilecek. Üstelik 12 yaşındaki ve 15 yaşındaki çocuklar arasında da ayrım yapılmış. Çocuk 12-15 yaş arasındaysa, saldırı baba/abi gibi kan bağı olan biri tarafından yapılıyorsa ve işin içinde cebir veya tehdit varsa saldırgan ağır ceza alıyor. Örneğin, silah zoru yoksa 13 yaşındaki çocuğa cinsel saldırıda bulunan öğretmene veya komşuya yüksek ceza öngörülmüyor. Yüksek cezaların saldırganları daha da kışkırtacağı ve “tecavüz edip, suç delilini ortadan kaldırmak amaçlı” cinayetlere neden olacağı açık. Cezaların ağırlığı, başta aile içi istismar vakaları olmak üzere birçok durumda, “mağdur” ve yakınlarını olayı örtmeye itecektir. Değişikliğin ağır ceza kısmı böylece etkisizleşirken, iktidarın hala 15 yaş üstündeki çocukları “rıza verebilen” kişiler olarak değerlendirmeye devam ettiğini görüyoruz.

Diğer yandan, Tasarı’da kimyasal hadım yani cinsel isteğin ilaçla baskılanmasına yönelik tıbbı müdahale yer almaktadır. Oysa cinsel istismarda bulunanlar tıbben hasta insanlar değildir. Çocuğa yönelik cinsel şiddet, çocuğun üzerinde kurulan iktidar ve gücün kötüye kullanımı ve tahakkümünün bir sonucudur. Bu sorunun cinsiyetçi sistemden kaynaklanan toplumsal boyutlarının göz ardı edilerek bireye indirgenmesi gerçekçi bir çözüm değil. Kimyasal hadım türü tıbbi müdahaleler iktidarın elinde tehlikeli bir oyuncak halini alma riski taşıyor.

Çocuk istismarı haberlerine yayın yasağı önerisi de Tasarı’da yer alıyor. Çocuğun “yüksek yararı” gerektirdiğinde, yayın yasağı getirileceği belirtiliyor. Çocuğun herhangi bir bilgisi kullanılmadan yapılan bir haberin yasağını, çocuğun değil de, bu istismarların bu derece artmasına izin verenlerin “yüksek yararı” gerektirebilir. İktidara yönelen bunca eleştiri de, onların daha fazla dayanamayarak bu konuda bir düzenlemeye kalkışması da gittikçe daha fazla ifşa olan çocuk istismarlarının bir sonucudur.

Göstermelik ceza artışları veya etkisizliği ispatlanmış kimyasal hadım, çocukların istismarına hiçbir çözüm getirmez. 18 yaşın altındaki herkesi doğrudan çocuk kabul etmeyen ve kimsenin göremeyeceği yerlerde yaşanan istismar vakaları için zorlamanın ispatını arayan bir kanun asla çözüm olamaz. Kaldı ki, çocuk istismara uğradıktan sonra ne yüksek ceza ne de hadım bu duruma çare olabilecektir. Gerçekte devletin hak temelli bir çocuk koruma anlayışıyla istismar hiç yaşanmadan olasılıkların önüne geçmesi gerekmektedir. Bu anlayıştan oldukça uzak olan bu tasarının derhal geri çekilmesini talep ediyoruz. Geçtiğimiz yıl 12 yaş üzerindeki çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesi halinde cezasızlık getiren değişikliğin kadın dayanışması ve mücadelesiyle geri püskürtüldüğünü hatırlatmak isteriz.

Yarıda kalan bir maçın hikayesi…

0

TFF olaylı Fenerbahçe-Beşiktaş maçının ardından “Maçın tatil edildiği 57. dakikadan itibaren oynanması” kararını almıştır:

1.Maçın tatil edildiği andan itibaren “Maç Üzerinde Şaibe” havası yaratılmış ve RTE bu havadan Fenerbahçeli seçmenlere şirin gözükerek oy devşirme hesaplarıyla her olayda faydalandığı “kumpas var” açıklaması ile kendi açısından gerekli gördüğü adımı atmıştır.

-Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticileri “kumpas var” fikrine dört elle sarılmışlardır. Hatta bununla yetinmeyerek hakem raporundan kolaylıkla anlaşılması gereken “Beşiktaş sahayı izinsiz terk etti, hükmen mağlup olması gerekir” tezini öne sürmeye başlamışlardır.

-Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman ise Şenol Güneş’i sahtekârlıkla suçlayarak “Kan nerde, kan nerde?” sorularını basın önünde tekrarlayarak hakemin tatil kararının yanlış olduğunu özellikle Fenerbahçe taraftarlarını provoke ederek öne sürmüştür. Bu sahtekârlık suçlamasında, geçmişte bir Trabzon-Fenerbahçe karşılaması öncesi spor yazarı T. Demir’ in yazısında bahsettiği, futbolcu Aygün üzerinden tezgâhlanan bir oyunun psikolojik etkilerinin izlerini görmek mümkün.

-Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman Gezi Olaylarında Beşiktaş taraftarının iktidar karşıtı davranışını törpülemek ve RTE’yi taraftarlara sevimli göstermek amacıyla AKP’yi giderek daha fazla ön plana çıkarma eylemlerine bir yenisini ekleyerek “Gelişen olaylardan RTE’nin daha fazla bilgisi vardır” açıklamasıyla üstlendiği misyonu yerine getirmiştir.

-Yukarıda anlattığım ve maç sonucunu Fenerbahçe lehine bir sonuca çevirmeye yönelik açık/örtük çabalar maçın üzerinden yaklaşık altı gün geçmesine rağmen “kumpas” savını güçlendirecek sonuçlara ulaşılamamıştır. Aksine olayların yoğunlaştığı köşelerde yer alan seyircilerin oralarda devamlı oturan Fenerbahçe taraftarları olduğu basındaki haberlerde yer almıştır. İlerdeki günlerde şu anda gözaltında tutulan seyircilerden bir-ikisinin gönüllü olarak kabul etmesi ve/veya zorla kumpas suçlanması kabul ettirilmesinin hiç de göz ardı edilecek bir olasılık olmadığı açıktır.

2.Maçın hakem Mete Kalkavan tarafından tatil edilmesi raporlarına rağmen kaldığı yerden oynatılması kararı hakem kararlarını bilinen veya açıklanamayan nedenlerle hasıraltı edilmesi sonucunda alınmıştır. Hakemin iki defa stadyum anonsu yaptırdıktan sonra üçüncü defa olayların gelişmesi karşısında aldığı tatil kararının ya yanlışlığını açıklayacaksın, ya da Spor Bakanının söylediği gibi Türk sporunun şiddetle anılmaması yönündeki vatan, millet, Sakarya temalı mesajların arkasına sığınacaksın. Görünen o ki, kolayından ikinci seçenek seçilmiştir. Fenerbahçe kulübüne verilen 3 maçlık cezanın karşılığı Beşiktaş taraftarlarına verilen bir sus payından öte anlam taşımamaktadır.

3.Sonuç itibariyle bir spor müsabakasına siyasal yönde müdahale yapılarak sonuçlandırılmıştır. Bu maçın sonucunun bağımsız olması gereken fakat iktidarın etkisi altındaki organlarca alınması Türkiye’deki genel siyasal yapı dikkate alındığında hiçbir şey ifade etmemektedir.

4.Bu, teknik olması gereken fakat siyasal niteliği ağır basan karar, 800 civarında üyenin katıldığı Beşiktaş Kulübü Divan toplantısında değerlendirilmiş ve spor kamuoyunda beklenmeyen bir şekilde “Beşiktaş’ın yarıda kalan maça çıkmama kararı” olarak sonuçlanmıştır. Bu kararda Beşiktaş Spor Kulübü taraftarlarının “maçın tekrarı yönündeki güdümlü karara” tepkilerinin etkisinin büyük etken olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Beşiktaş Divan Kurulunun, yarıda kalan maçın kaldığı yerden devam edilmesi kararına karşı yönetime tavsiye ettiği ve tavsiyeye Beşiktaş Yönetim Kurulu uyarak “maça çıkmama kararı” RTE’nin toplumu dizayn etme ve ilgili organlarca sorgusuzca uygulanan kararlarına “karşı durma”, toplumda pek de rastlanmayan bir “duruş” olması açısından önem kazanmış genel olarak toplumda olumlu bir etki yaratmıştır.

Toplumda bir anlamda şok etkisi yaratan bu “maça çıkmama” kararına iktidarın medya yandaşlarının dolaylı/dolaysız tepkileri yanında, bu tepkilerden farklı gerekçelerle, Fenerbahçe Kulübü taraftarlarının görüşleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu görüşler bir yanda başta iktidarın sözcüsü durumunda hızlı adımlar atmaya başlayan Bahçeli ve yandaş medyanın açık ve/veya mahcup kalemşorlarının “iktidarı zor durumda bırakacak kararlardan kaçınma”, diğer yandan Fenerbahçe Kulübü taraftarlarının “kulübüm bu karardan olumsuz etkilenmesin” yönündeki tepkileri olarak şekillenmektedir.

Sonuç olarak; Beşiktaş kulübünün “maça çıkmama” yönünde aldığı bu karar, “toplumu ben istediğim şekilde yönlendiririm” şeklinde ifadesini bulan “Tek Adam İktidarı” kararlarına karşı koyuş anlamında çok önemlidir ve toplumda bu yönüyle hak ettiği karşılığı bulmuş ve güncelliğini uzun zaman koruyacaktır sanırım.                                         

Karanlığın perdesini yırtalım!

0

Hepimiz insanız! Hepimiz! Dünyanın neresinde, hangi şart ve koşullar altında yaşarsak yaşayalım. Hiçbirimizin hayatı bir diğerinden daha kıymetli ya da daha kıymetsiz değil. Örneğin, dünyanın bütün anne ve babaları kaybettikleri evlatları için aynı acıyı duyar. Renkleri, dinleri, mezhepleri, ırkları, düşünceleri onların acılarını ortadan kaldırmaz. İnançlar, değerler, şu ya da bu düşüncede olmak hiç kimsenin varlığını bir diğerinden daha üstün ya da daha önemli hale getirmez.

Bir milletin, bir dinin, bir mezhebin, bir inancın, bir fikrin mensubu olmanın o insanı bütün diğer insanlardan daha üstün kıldığını sanmak bir hastalık. Bunu sosyal ve politik olarak iddia etmek ve böyle bir düzen kurmaya çalışmak ise tam anlamıyla barbarlık. Dünya tarihi benzer örneklerle dolu. Günümüzde de birçok ülke-toplum benzer karanlık örneklerle karşı karşıya. Maalesef Türkiye de bu ülke-toplumların en kötü örneklerinden biri durumuna sokulmak isteniyor…

Türkiye son 15 yıldır dinle kapitalizmi harmanlayıp, bu yolla baskı ve sömürüyü daha da derinleştiren ve sıradanlaştıran bir iktidar tarafından yönetilmekte. Toplumu tam anlamıyla kutuplaştırmaya, A’dan Z’ye her konu ve alanda “onlar” ve “biz” tarafgirliğini oturtmaya çalışan mevcut iktidar, kendinden olmayana her tür zulüm ve baskının meşru olduğu fikriyle tüm toplumu zehirlemek istiyor. Kuşkusuz esas amaç kapitalist sömürü ve yağmayı bu yolla derinleştirmek, perdelemek, gizlemek. Lakin ne kapitalist sömürünün sonuçları olan işsizlik, yoksulluk saklanabilir durumda ne de sömürünün, yağmanın zenginleştirdiği talancıların şişmiş göbek ve cüzdanlarının gizlenecek hali var.

Kapitalizm “her koyun kendi bacağından asılır” diyerek insanları birbirlerine düşman eder. Oysa emek eksenli bir düzen ile insanın insana kulluğunu ortadan kaldırmak, herkes için onurlu ve insanca bir yaşam kurmak mümkün. Kapitalizmin bir avuç patronu zengin etmek dışında insanlığa verebileceği hiçbir şey yok. Türkiye’nin son 15 yılı bunu bir kez daha gösterdi.

Akıl ve insanlık düşmanı kapitalizme ve onun sağcı, solcu, dinci, milliyetçi, ulusalcı, yeşilci vb. görünümlü sürümlerine hayır demek için, karanlığın perdesini yırtmak için 1 Mayıs meydanlarını en güçlü ve coşkulu şekilde doldurmanın tam zamanıdır…

Termokar direnişinden: İki anne dört canlı

0

Yaşadığımız ülkede, işçiler ve emekçiler beden güçlerini kullanarak hayatta kalmaya çalışıyor, gelecek hayali kurmaktan uzak sadece nefes almaya devam ediyorlar. Bin bir zorlukla alınan bu nefes bile işçilere, emekçilere çok görülmekte, geleceksizliğe açlığa yoksulluğa mahkûm edilerek adeta terbiye edilmeye çalışılmaktalar.

2017 Şubatında DİSK Birleşik Metal’de örgütlenmeye başlayan 14 işçi, örgütlenmelerinin patron tarafından duyulması üzerine, performans düşüklüğü gibi uyduruk bir gerekçe gösterilerek işten atılmıştır. Atılan işçilerin hepsi işlerinde deneyimli, kalifiyeli elemanlardır. Fabrikada uzun yıllar emek harcayan bu işçiler, düşük ücrete, güvencesiz ve geleceksiz çalışmaya dur demek için sendikaya üye olmuşlardır. Anayasaya göre her işçinin istediği sendikaya üye olmaya hakkı vardır. Fakat bu işçiler anayasal haklarını kullandıkları için işlerinden olmuşlardır. Patron, yasa tanımayan, hukuk tanımayan bir tavırla sanki suç işlemişler gibi bu tecrübeli elemanlarını işten çıkarmıştır. Bu tavrıyla işçilerin sendikaya üye olmalarını engellediğini bile düşünmüştür.

Oysa aradan geçen bir yıl boyunca işçiler sessizce örgütlenmeye devam etmiş, sendikal yetkiyi almaya hak kazanacak sayıya ulaşmışlardır. Bakanlıktan yetki gelmiş, DİSK Birleşik Metal-İş sendikası işçilerin bu kararlı tutumları sayesinde yetkiyi almıştır. İşveren bunun karşısında öfkesini yeni işçileri kapı önüne koyarak göstermiştir. Atılmanın üzerine, fabrika kapısının önünde direnişe geçen işçilerin yerine kendinizi koyunuz. Bir yıl önce atılmış olan 14 işçi ile bugün işten atılan 16 işçinin birçoğu kiracı, birçoğu kredi borçlusu, bir kısmı yeni evli, bir kısmı da evlilik arifesinde… Ama en can yakanı 6 aylık hamile iki kadın işçinin eşleriyle beraber işten atılmış olmaları ve maalesef bunlardan birisinin de işitme engelli olmasıdır. Bu olay patronun ne kadar vicdandan yoksun olduğunu göstermektedir.

Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ısıtma soğutma klima sistemleri üreten bu fabrikanın adı Termokar’dır. Bu işçilerin tek isteği doğacak çocuklarına az da olsa bir gelecek hazırlamak, güvenceli çalışma ve gelecek planı yapmaktır. İşçilerin sırtından trilyonlarca para kazanan patronlar, işçiye bir lokma ekmeği bile çok görmüştür. Bu işçiler doğmamış çocuklarının geleceği için, fabrikada üretimde işinin başında olan arkadaşlarının geleceği için, fabrikalarının önünde, arkadaşlarıyla birlikte, bütün zor koşullara rağmen direnmektedirler.

Termokar fabrikasının sahiplerinin yapmış oldukları bu vicdansızlığın hesabının sorulması, bu iki annenin, dört canlının, atılan diğer işçilerle birlikte, sendikalı olarak işlerine geri alınması ancak ve ancak içeriden ve dışarıdan örgütlü bir mücadele ile mümkündür. Onurlu Termokar işçilerine, kamuoyunun, demokratik kitle örgütlerinin, aydınların, sanatçıların, en önemlisi de onlarla aynı kaderi paylaşan başka fabrikaların işçilerinin sahip çıkmasını, onların yalnız olmadığını göstermesini bekliyoruz. Bu işin sonunda kazanacak olanın Termokar işçisinin olduğunu biliyoruz.

Termokar işçisi yalnız değildir.

Dijital dünyada ne kadar güvendeyiz?

0

Geçtiğimiz günlerde “Facebook’u Sil” kampanyası ile tekrar gündemimize giren sosyal dünyadaki kimliklerimizin güvenliği sorunu, bir anda internet dünyamızın asıl gündemi haline geldi. Çevremizde hiç beklemediğimiz kişilerden “Ne yapalım, silelim mi Facebook’u? Hem Instagram da güvenli değilmiş ben zaten uzun süredir kullanmıyorum” tepkilerini aldık. Peki, bu olay nasıl ortaya çıktı ve bu duruma nasıl geldik?  Bu olayı anlamak için ilk önce dijital sosyal dünyayı tanımlamamız lazım, bu dünyanın iki önemli ayağı var; bunlar sosyal medya ve internet.

Sosyal internet nedir? Sosyal medya nedir?

Sosyal internet, küresel iletişim ağının ve “internet” olarak bilinen açık protokollerin insanları birbirine bağlamak, bilgi yaymak, ifade ve aktivizmi desteklemek gibi iyi şeylere olanak tanıdığı genel yolları anlatmaktadır.

Bunun aksine sosyal medya, yeni ortaya çıkmış kar odaklı ekonomik algoritma içinde, özel bilgilerimizin şirketlerin amacı doğrultusunda filtrelenmesi ve seçim kampanyalarında usulsüz bilgi karmaşasına veya manipülasyona varacak noktaya kadar birkaç şirketin elinde olan bir ağ.

Bu yazıyı bile size göstermesi veya paylaştığınız herhangi bir önemli düşüncenin, anın başkası tarafından görülmesi, size sunulacak bilginin demokratik bir şekilde değil, tek taraflı bir propaganda aracı olarak sunulması, tamamen şirketlerin inisiyatifine kalmış durumda.

Facebook ya da diğer sosyal medya platformları da zaten bunu kabul ediyor ve bunun daha iyi olması için özen göstereceklerini öne sürüyorlar. Fakat bunun böyle olmadığı Cambridge Analytica krizi ile ortaya çıktı. Bu şirket Facebook başta olmak üzere bilgilerimizi çalarak, seçim ve diğer kritik anlarda parayı verenin düdüğü çalabileceği kampanyaları düzenlenmesine aracılık etti.

Facebook hesabımızı silmek çözüm mü?

Hayır değil, çünkü onun yerine gelecek her platform aynı sorunlara gebe. Bu tür kriz veya krizlere karşı daha detaylı bir manifestoya ihtiyacımız var. Fakat ilk önce basit birkaç tane adımla daha güvenli bir sosyal dünyayı, kimliklerimizi koruyarak devam ettirebiliriz. Facebook, Instagram gibi kimlik güvenliğimizin olmadığı, kapalı, kâr odaklı şirketlerin yerine denetlenebilen, açık kaynak kodlu ve herkese eşit bir biçimde erişim imkanı sunan bir sosyal medyayı talep etmeliyiz. Ve iletişimi sağlayacak sosyal protokollere de ihtiyacımız var. Bu sayede ülkelerin, çokuluslu şirketlerin engellemelerine takılmadan engelsiz ve adil bir sosyal dünyanın kapılarını açabileceğiz. Böyle bir sosyal dünyaya ben varım ya siz?

Maaşlar zamlar karşısında mum gibi eriyor

0

Asgari ücret yeni yıla başlarken 1604 TL olarak tespit edildi. Yılbaşından bu yana geçen 4 ay zarfında paranın değer olarak reel kaybı, yılbaşında asgari ücrete yapılan zamla kıyaslandığında alım gücümüzün ne kadar azaldığını ve harcarken çok çabuk eriyen maaşın kazanırken ne kadar zor kazanıldığını da açığa çıkarıyor. Geçen yılla kıyasladığımızda çarşı ve pazar fiyatları minimum %25 – %30 arası artmış durumda. Emekli maaşı ve asgari ücrete yapılan zam, bu artış karşısında mum misali eriyip gidiyor. Daha önceleri 1 kilo beyaz peyniri 18-20 TL arasında alırken bugün 25-30 TL arası bir fiyatla alıyoruz. Bu kıyası yapmamızdaki sebep, aradaki farkın net olarak ortaya çıkması.

Bazı emeklilerin aldığı maaş asgari ücretin bile altında. Asgari ücret ile bile yaşamak mümkün değil iken emekliler için yaşam daha da zorlaşıyor. İktidarın emekli ve işçi maaşlarına yapılan zamda cimri davrandığı ve insani olmayan koşullarda yaşamımızı sürdürmemizi bize reva gördüğü çok açık.

Önümüze bir seçim konuldu. Bu seçim belki de bizlerin iktidardan hesap sorması için bir fırsat olabilir. Bizlere açlığı ve sefaleti reva gören bu iktidara gereken dersi sandıkta vermek gerekiyor. Gerçi bu sistemde kimlerin iktidara geldiği çok da önem arz etmiyor. İktidara gelenler hep sermayeden yana tavır takınıyor. İşçi kendi kendini yönetmediği sürece insan gibi yaşaması çok da mümkün görünmüyor. Aslolan işçi demokrasisinin hayat bulması ve alın terimizin karşılığı olanı elde edebilmemiz, yani kısacası ipler bizim elimizde, yeter ki biz gücümüzün farkında olalım.

Dış borç rekor düzeydeyken uluslararası bankalar cebimizi daha fazla kemiriyor

0

Seçim sath-ı mailine girerken ekonomik gidişatın uzun bir süredir iyiye gitmediğini, düzeltmeye dönük uygulanan her ekonomik politikanın daha da ısınmaya yol açarak işsizlik ve enflasyonu körüklediğini söylüyoruz. Yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek döviz kuru diye tanımladığımız bu dört unsur, ekonominin dışa bağımlılığını ve dış borcunu artırdığı gibi, dış borcun yüksekliği de faiz, enflasyon ve döviz kurunu artırıyor. Birbirini besleyerek sarmal bir şekilde ilerleyen bu süreç, ekonomiyi bir karadeliğe sürüklerken bir yandan da ortaya çıkacak enkazın faturasının işçi ve emekçilere çıkartılması için AKP ve uluslararası sermayedarlar birlikte çalışıyor.

Dış borç yükü

2017 yılının ilk 9 ayının sonunda Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borç stokunun 129,4 milyar doları kamu kesimine, 704 milyon doları TCMB’ye (Merkez Bankası) ve 307,9 milyar doları da özel kesime ait bulunuyor. Bu borcun gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payı ise %51,9 oranında ve bu oran kriz dönemlerindeki oran ile hemen hemen aynı. 2001 krizi sırasında dış borcun GSYH içindeki payı %54,8 idi. AKP iktidarının ilk yıllarında bu oran küçülme eğilimindeydi. Örneğin, AKP iktidarlarında dış borç/GSYH oranları dalgalı bir seyir izlese de (2005’de %35,4; 2009’da %43,7; 2011’de %39,7; 2015’de %46) bu oran 2010’dan beri düzenli bir şekilde artıyor. 2001 krizinin düzeyine ise 2017 verileriyle (%51) yaklaşıldı.

438 milyar dolarlık bu borcun 129 milyar doları kamuya aitken, 307 milyar doları da özel sektöre ait. 2001’den 2017’ye kamu sektörünün borcu %100, özel sektörün borcu ise %614 arttı. Türkiye’nin toplam borcundaki artış oranı ise %238 oldu.

307 milyar dolarlık özel kesime ait olan bu borcun 157 milyar doları bankalara, 150 milyar doları ise reel kesime ait. Fakat en büyük problem şu: Özel sektöre ait borcun %60’ına dolar üzerinden, %32’sine ise avro üzerinden borçlanılmış olması. Dolayısıyla döviz kurlarının artması, bu borcun özellikle bankalar nezdinde daha da ağırlaşması demek. Bu durum özel sektörün daha fazla borçlanmasına ve borçlarını aldıkları diğer borçlarla kapatmalarına yol açarken, banka kredi faizlerinin yükseltilerek işçi ve emekçilerden alınan faizli paraların daha büyük oranla yurtdışındaki bankalara akması anlamına geliyor.

Dış borç ödemelerine hayır!

Türkiye elbette bu borcu bir çırpıda ödemeyecek. Uzun ve kısa vadeli borçları göz önüne alırsak, 2018 Kasım ayına kadar Türkiye’nin ödemesi gereken dış borcun toplamı 102,6 milyar dolardır. Bu toplamın 21 milyar dolarlık bölümü kamu kesimi, 81,6 milyar dolarlık bölümü de özel kesim kuruluşları tarafından ödenecek olan dış borç (anapara + faiz) ödemeleridir.

Sadece döviz kurunun yükselmesi borç maliyetlerini arttırmakla kalmıyor. Dünyada da faizlerin yükseldiğini düşünürsek, borç alma maliyetleri de ödeme maliyetleriyle paralel artıyor. Bu durum ödeme zorlukları yarattığı gibi yeni borç almada da devletin zorlanacağı anlamına geliyor.

Türkiye’nin bu durumda olması bir kader değildi. Faiz lobisi diyenlerin ne kadar faiz ödemesi yaptıkları ortada! Ülkede üretilen zenginlik ve servet, borç ve faiz altında yurtdışına çıkarken ülke içinde işsizlik ve enflasyonla beraber yaşam koşulları da zorlaşıyor. Bankaların yüksek faizle dışarıdan aldıkları borçları işçi ve emekçiye daha da yüksek faiz uygulayarak kapatmaya çalışmaları düpedüz hırsızlıktır.

Dış alımı dış satımından daha yüksek olan, yani cari açık veren Türkiye kapitalist finans sisteminden kopmadıkça, emperyalist ülkelerin bankalarına bitmek bilmez bir borç sarmalına girecektir. Bu soygun ilişkisi ancak antikapitalist planlı ve merkezi bir ekonomiyle çözülebilir. Ülkeyi kendi kendine yeter hale getirmek sanıldığından daha kolay: Dış borç ödemelerini durdurun! Tüm bankaları kamulaştırarak tek bir kamu bankası çatısı altında toplayın! Sanayide planlı ve merkezi üretime geçin! Bunlar uygulanamaz şeyler değil. Hatta çok tabii ve birçok iktisadi problemi çözecek uygulamalardır. 2018 Kasım ayına kadar kamunun ödeyeceği dış borçla (21 milyar dolar) bile Sosyal Güvenlik Kurumunun bütçe açığı ve ülkedeki birçok altyapı problemi çözülebilir. Akıldışı kapitalizmden planlı, denetimli ve merkezi bir ekonomiye geçmek dışında bir çözüm yoktur.

Nikaragua: “İlerici” hükümetlerin krizi derinleşiyor

0

Latin Amerika’da “ilerici” hükümetlerin krizi derinleşiyor. Bunun son örneği ise Nikaragua… Geçtiğimiz hafta başkent dâhil ülkenin birçok şehrinde emeklilerin ve gençlerin başını çektiği kitlesel eylemler gerçekleşti.

Son seçimlerde yeniden iktidar olduktan sonra eşi Rosario Murillo’yu da başkan yardımcılığına getiren Sandinist Daniel Ortega hükümeti adeta ülke yönetimini tekelleştirmiş durumda. Latin Amerika’daki muarızı “ilerici” hükümetler gibi (Lula, Kirchner, Evo Morales ve diğerleri..) Ortega hükümeti de uzun yıllardır popülist bir söylemle halkın desteğine sahip olurken bir yandan da emperyalizm, IMF ve uluslararası şirketlerle işbirliği halinde ülkede neoliberal yıkım politikalarını hayata geçiriyor.

Son olarak, IMF ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda, ekonomik kesinti programı kapsamında, ülkenin sosyal güvenlik sistemini değiştirmek istemesi ve emeklilik yasasına dönük saldırısı kitlelerin sokağa dökülmesine yol açtı. Ortega “Nikaragua’da eylem yapma özgürlüğü var” dese de kolluk güçlerine verdiği “vur emri” bunun yalan olduğunu kanıtladı. Eylemlerde 30 kişi kolluk kuvvetleri tarafından öldürülürken, 67 kişi yaralandı, 43 kişi ise yine kolluk kuvvetleri eliyle kaybedildi, ağırlığı gençler olmakla birlikte 100’ü aşkın kişi tutuklandı…

Sandinist hükümet eylemlerin yine de geri çekilmediğini gördükten sonra, yasa tasarısını tekrardan tartışmak için geri çekip tutukluların bir bölümünü serbest bırakarak tansiyonu düşürme yoluna gitti. Ortega ise eylem yapanları terörist, eylemleri de ülke barışını bozmayı hedefleyen “dış mihrakların” oyunu olarak niteledi, aynı Venezuela’daki ve Türkiye’deki sınıf kardeşleri, Maduro ve Erdoğan gibi.

Nikaragua emekçilerine dönük ekonomik saldırı planı kitle seferberliği yoluyla şimdilik geri püskürtülmüş olsa da IMF ile yapılan anlaşmalar nedeniyle önümüzdeki dönemde bazı değişikliklerle yeniden gündeme taşınacağı aşikâr. Kıtanın diğer ülkelerini de kapsayan daha da önemli ihtiyaç ise, sınıf işbirlikçi, “ilerici” hükümetlerin yarattığı politik ve ekonomik enkaza ve bu enkazdan faydalanarak iktidarları alan ya da talip olmaya çalışan sağ partilere karşı bu ülkelerin sosyalistlerinin ve mücadeleci sendikalarının işçi sınıfının bağımsız politikası yolunda alternatif bir mücadele hattı oluşturabilmesi.

Prettl kadın işçilerinden umutlu kazanım

0

Ülkemizde üretimin her kolunda azımsanmayacak sayıda kadın işçi mevcut. Kadın emeğinin ucuz işgücü olarak görülmesi nedeniyle hükümet kadın istihdam paketleri çıkararak esnek ve güvencesiz koşullarda kadınları istihdam etmeye çalışıyor. Özellikle son yıllarda kadınların çalışma hayatına katılması önemli bir adım olmakla beraber, hangi koşullarda çalıştıkları da bir o kadar önemini koruyor. Ama toplumun her alanında var olan kadın ayrımcılığı kendini çalışma hayatında da gösteriyor.

Güncel verilere baktığımızda işçilerin yüzde 29’u kadın, yüzde 71’i ise erkeklerden oluşuyor. Kadınların yüzde 25’i ise güvencesiz işlerde çalışıyor. Kadınların çalışma yaşamındaki bu durum sendikalaşma oranına da yansıyor. Kadınların sendikalaşma oranı yüzde 8 iken, erkeklerin yüzde 14. Toplam duruma baktığımızda ise işçilerin sendikalaşma oranı daha gerilere düşüyor.

Durum bu kadar vahim mi derken, 250 işçisinin 200’ünü kadınların oluşturduğu Prettl fabrikasındaki kadın işçilerin mücadelesi başladı. Sendikalı Prettl Endüstri Sistemleri fabrikasında, toplu sözleşme görüşmeleri yapılırken işçilerin gücünü kırmak için 19’u kadın 20 kişi işten atıldı. İşten atılmalara karşı işçiler üretimi durdurdu. Kadın işçilerin başını çektiği direniş kazanımla sonuçlandı. Atılan işçiler işe iade edilirken işçilerin talep ettiği oranda zam yapıldı.

Prettl kadın işçileri, işçilerin daha iyi koşullarda çalışmaları için bir tuğla da kendileri koydular. Birlikte mücadele ederek kazanabileceğimizi bize bir kez daha gösterdiler. Mücadeleyi kadın kimliğine vurgu yaparak sürdürdüler. Çalışma yaşamındaki tüm ayrımcılığa ve yapılan hak gasplarına karşı sendikalaşmanın önemini bir kez daha hatırlatmış oldular. Sendikalaşma anayasal bir haktır ve bunun karşısında duranlar, aslında örgütsüz bir işçi sınıfı için çaba sarf eder. Elimizden alınmak istenen tüm haklarımıza biz kadın ve erkek işçiler dört elle sarılarak sahip çıkmalıyız. Güvenceli, sendikalı, sigortalı iş talep etmek en temel hakkımız. Mademki yaşamın her alanındayız, daha insani koşullarda çalışmak da yaşamak da hakkımız.

Ekonomik saldırı altında mıyız?

0

Saray iktidarı için rıza üretme araçları tükendikçe hamaset (dinleyenleri etkilemek için yapılan abartılı anlatım) gündelik politikaya egemen hâle geliyor. Döviz kurlarındaki önlenemez yükselişle beraber, büyük holdinglerin borç yapılandırma yoluna gitmesi Saray ve hükümetin en tepesindeki isimler tarafından “ekonomik saldırı altında olduğumuz” iddiasıyla karşılandı. Özellikle “baskın seçim” sürecine girdiğimiz bir dönemde bu tür söylemlerin artarak devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Zira, iktidar yönetemiyor. Bu noktada, hamaset ile yalan arasındaki ince çizgiyi vurgulamakta yarar var.

Türkiye gibi yabancı sermayeye bağımlı, ucuz işgücüne ve düşük teknolojiye dayalı üretim modelini benimsemiş ülkelerin, Rusya örneğindeki gibi, yeraltı zenginliklerine sahip olmadıkları her durumda boğuşmaları gereken bir cari açık kaçınılmaz bir şekilde ekonominin yönetimini belirleyen bir konuma yükseliyor. Açığı finanse etmek için dış borca mahkûm olan Türkiye için de aynı durum söz konusu. Yakın zamana kadar ucuz kredilerle borç balonunu büyüterek ötelemeyi başaran iktidar, içeride ve dışarıda güç kaybettikçe bu avantajını da yitiriyor.

Türkiye tarihinin en büyük dış borç stoku ve ekonomik göstergelerin giderek bozulması, baskın seçimin ana nedenlerinden birini teşkil ediyor. Zira, toplam dış borçların gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yüzde yetmişe dayanmış durumda. Bu şu demek: Bir yılda üretilen her yüz birim zenginliğin yetmişi dış borca gidiyor.

Hemen belirtelim, bu Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomiye katılım biçimiyle doğrudan ilişkili bir durum. Zaten, 2002’den beri AKP iktidarlarının alameti farikası ucuz kredilerle sağladığı sürdürülebilir bir “borç öteleme” stratejisini uygulayabilmesiydi. Ancak, 15 Temmuz’un ertesinde ortaya çıkan siyasi atmosfer bir yandan AKP’yi içeride yeni ittifaklar aramaya iterken, diğer yandan uluslararası planda stratejiden yoksun, taktik manevralarla sorunlarını ithal edebilmesinin de önünü açtı.

Bu olgu, Saray iktidarı ve AKP’nin “faiz lobisi”, “ekonomik işgal”, “finans kuruluşları işgal peşinde” gibi hamasi söylemleri benimsemesine yol açarken, aslında ülkenin sorunlarını çözüme kavuşturmadaki acizliğini de gözler önüne seriyor.

Altını bir kez daha çizmekte fayda var: Ne Saray, ne AKP, ne de herhangi başka bir burjuva alternatif Türkiye halklarının geleceğini ipotek eden bu ekonomik sistemden çıkışı örgütleyebilir. Aksine, bu sistemden beslenerek, yine uluslararası ekonomik ve siyasal gelişmelerin izin verdiği ölçüde, el koydukları zenginliği kendi çeperlerine aktarmaktan başka bu topluma vaat edebilecekleri hiçbir şey yok. AKP’nin bugüne kadar diğerlerinin arasından sıyrılmayı başarması, hamasete dayalı siyasal söylem ve ekonomi dışı yollarla krizi ötelemeyi başarmasından ileri geliyordu. Söz konusu “ekonomik saldırı” söyleminin hararetle benimsenmesi artık bu yöntemlerin de işlemeye başlamadığının bir itirafı olarak nitelenebilir.

İşsizlik, enflasyon, cari açık ve dış borçlar söz konusu olduğunda on yıllardır her yöntemin çeşitli burjuva alternatifler tarafından denendiği tespitini yapabiliriz. Sonuç ortada, bir hükümetin başarısı bu sorunları öteleyebilme kapasitesiyle ölçülüyor. Sorunları çözmesiyle değil.

Çeşitli milliyetçi ve hatta ırkçı söylemin arkasına saklanarak bu ülkenin sorunlarını çözme iddiasında olanlar, ülkeyi daha da derin ve içinden çıkılamaz krizlerin içine sürüklüyorlar/sürükleyecekler. Buradan çıkış için tek bir yol var; bu ülkenin işçi ve emekçilerinin sırtına semer vuran uluslararası finans kuruluşlarına verilecek tek ve gerçekçi cevap var: Uluslararası tekellerin yerel işbirlikçisi olan tüm bankaların kamulaştırılması, tek bir devlet bankası altında birleştirilmesi ve dış borç ödemelerinin derhal durdurulması. “Yetim hakkı” edebiyatı yaparak değil, ancak bu yolla işsizlik çözülür. Ancak bu yolla, açlık sınırında yaşayan milyonlarca insan rahata kavuşur, güvenceli bir iş ve onurlu bir yaşama sahip olabilir.

Sendikaların önemi

0

Günümüzde sendikalaşma oranı yüzde 10 civarında. Çok az emekçi daha iyi çalışma koşulları, yaşanabilir ücret, iş güvencesi ve iş güvenliği haklarını işverenlerin çıkarları karşısında savunan sınıf örgütlerine mensup.

Bunun elbette çeşitli sebepleri var. Günümüzde özellikle de bizim gibi baskıcı rejimler altındaki sendikaların devlete her zamankinden daha bağımlı kılınması ve sendika bürokrasisi karşısında sendika demokrasisinin zayıflaması bunun zeminini oluşturuyor. Sendikal faaliyetlerinin sınırlandırılması ve sendikalılaşmanın birçok örnekte fiilen suç sayılması ise tarif ettiğimiz bu zeminde kaçınılmaz olarak sendikal örgütlülüğün azalmasına sebep oluyor. Üstelik OHAL rejimi ve KHK’ler altında bu sınırlandırma oldukça ileri boyutlara taşınmış durumda.

Ankara Valiliğinin 1 Mayıs için başvuruda bulunan sendika ve meslek örgütlerinin taleplerini amaç dışı faaliyet olarak nitelendirip reddetmesi bunun oldukça mizahi bir örneği değil mi? Sadece bununla da sınırlı değil. Recep Tayyip Erdoğan’ın grev ve OHAL arasındaki muazzam denklemi açıkladığı şu sözleri de unutmamak gerek: “Bir tane fabrikada grev söz konusu mu? Böyle bir şeyde biz anında müdahale ediyoruz. Ve OHAL anında bir çözüm kaynağı oluyor.”

Özetle, sendikaların amaçları ve sınırları rejimin sözcüleri tarafından yeniden tanımlanmış ve en önemli mücadele aracı olan grev hakkı fiilen işçi sınıfının elinden alınmış durumda.

Ancak rejim, aldıkları karşısında önemli bir gerçeği işçi ve emekçilere kendi elleriyle sunuyor: sınıfın örgütlülüğü karşısında duyduğu korku ve telaşı. Ekonomik gidişatın endişe verici olduğu bu durumun erken seçim kararını etkileyen en önemli neden olduğu hepimizin malumu. En az bunun kadar iyi bildiğimiz şey ise bu gidişatın hesabının işçi ve emekçilere kesilecek olduğu…

Bu noktada örgütlülüğün, zayıflıklarına rağmen işçi sınıfının en örgütlü kesimini temsil eden sendikaların rolünün yeniden hatırlanması gelecek günlerin sunacağı olasılık ve olanaklar açısından büyük önem taşıyor.

Unutmamak gerekir ki kitle seferberlikleri bir kez başladığında DİSK ve hatta Türk-İş’in kendisini, Tunus’ta Genel İşçi Sendikası UGTT’nin üstlenmek durumunda kaldığı görevlerle karşı karşıya bulmaması için hiçbir sebep yok. Sadece Tunus’ta da değil, Bolivya’da, Polonya’da, Türkiye’de sendikaların benzer rolleri üstlendiği süreçler yaşandı.
Çünkü çağımızda sendikalar işçilere boyun eğdirmenin bir aracı olarak iktidarlar tarafından kullanılmaya çalışılsa da işçi sınıfının devrimci mücadelesinin araçları haline gelebilmeleri de bir o kadar mümkün.

Bu açıdan, DİSK’in “emeğin demokrasi seferberliği” çağrısı rejimin yarattığı politik ve ekonomik kriz karşısında oldukça önemli bir cevap. Türkiye işçi ve emekçileri için ekmek ve demokrasi mücadelesi arasındaki bağın her zamankinden çok daha berrak olduğu bu günlerde bu seferberlik çağrısını 24 Haziran’a, Tek Adam rejiminden çıkış için egemen ve bağımsız bir kurucu meclis tarafından hazırlanacak yeni bir anayasa talebine taşıyabilmek ise bugün sendikaların en önemli görevi olmayı sürdürüyor.

İşsizlik önlenebilir mi?

0

Türkiye “baskın” seçimlere giderken enflasyon ve işsizlik rakamları tarihinin en yüksek zirvesinde. Geçtiğimiz ay açıklanan TÜİK rakamlarına göre, Ocak ayı işsizlik oranı %10,8. Yani resmi olarak ülkede 3 milyon 225 bin kişi işsiz. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Araştırma Dairesi’nin hazırladığı “İstihdam-İşsizlik Raporu”na göre ise, Türkiye’de işsizlik 2011’den bu yana düzenli olarak yükseliyor. Hatta TÜİK’in dahil etmediği iş bulma ümidini kaybeden, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan işsizler, mevsimlik ve zamana bağlı eksik çalışanlar da hesaba katıldığında işsizlik oranı %18,3.

İstihdam seferberliği

Hükümetin 2017’de hayata geçirdiği “istihdam seferberliği”nin pek bir işe yaramadığı görülüyor. Bu rakamlar “1,5 milyon istihdam yaratıldı” iddialarını yalanladığı gibi, 2017 yılında sağlanan istihdam artışının yarıya yakının kayıtsız istihdamdan oluşması istihdamın niteliğini gösteriyor. Paralel olarak, üniversite mezunları, kadın (%14) ve genç işsizliği (%21) genel işsizlik rakamlarının da üzerinde seyrediyor. Özellikle kadınların erkeklerden daha düşük nitelikli ve daha düşük ücretli işlerde istihdam edildiği görülüyor.

İşsizlik nasıl önlenir?

Yine TÜİK rakamlarını referans verecek olursak; Türkiye’de çalışan sayısı yaklaşık 28 milyon. Bunun %20’ye yakını (5,6 milyon) sanayi istihdamından oluşuyor. “Herkesin çalışması için, herkesin daha az çalışması” ilkesi doğrultusunda gündelik çalışma süresi gelir kaybı olmaksızın 6 saate düşürülse ve bu 4 vardiya halinde uygulansa, sadece sanayii özelinde 3 milyon küsurluk işsizler ordusuna kolaylıkla istihdam yaratılabilir. Ayrıca fabrikalar durmaz ve üretim kesintiye uğramaz.

Buna karşın patronlar bize, “Peki bu kadar işsizi nasıl finanse edeceğiz?” diye soracak. Ekonomik kriz var, kredi borçlarımız var, gelir ve giderler ortada diyecekler… Son rakamlara göre sanayi sektöründe 2017 net faaliyet kârının en az 35 milyar lira olduğu düşünüldüğünde, bunun patronlara maliyeti bu kârın en fazla 5’te 1’i eder.

Yani işsizliğin yok edilmesi, sanayicilerin kârlarının yalnızca %15-20’sinden feragat etmesiyle mümkün! Bu uygulamanın hizmet ve diğer sektörlerde de uygulanması düşünülse, büyük bir maliyet gibi görünen işsizlerin istihdamının yalnızca patronlardan yana bir tercih ve bölüşüm sorunundan ibaret olduğu görülür.

Tek başına istihdam yaratmak da yetmez elbette. Güvenceli ve nitelikli, eşdeğer işe eşit ücretin ödendiği, esnek ve taşeron uygulamalarının olmadığı bir çalışma düzeni yaratılmalıdır. İşte bu da tıpkı işsizlik sorununda olduğu gibi çalışma rejiminin kimin çıkarına hizmet edeceği ile ilgili bir meseledir.

Tarihte bu ay: Komünistler, İkinci Paylaşım Savaşı’na son verdi

0

6 sene, 5 kıta, 77 ülke ve 73 milyon ölü… Kapitalizm, 20. yüzyılın ikinci yarısı henüz gelmeden, ilk emperyalist paylaşım savaşından yalnızca 25 sene sonra, ikinci bir kanlı paylaşım savaşını daha bütün dünyaya ilan etmişti. Bu seferki dünya savaşı; İspanya’da, İtalya’da, Almanya’da vuku bulmuş olan işçi devrimlerine gerici birer tepki olarak iktidara taşınmış olan faşist rejimler tarafından damgalanacaktı. Avrupa burjuvazisi, Ekim Devrimi’nin etkisiyle kıpırtı halinde olan işçi sınıflarının devrimci eylemleri karşısında, ekonomik mülklerini kaybetmemek uğruna, politik mülklerini faşist kadrolara teslim etmeye razı olmuştu. Bu, dünya proletaryasının kendi tarihinin en ağır yenilgisi olarak hafızalara geçecekti.

Savaş boyunca Hitler’in orduları fethettikleri Avrupa ülkelerinin burjuva hükümetleriyle neredeyse hiçbir anlaşmazlık yaşamadı. Fransa’dan Norveç’e dek iktidardaki burjuva partileri, şehirlerini kuşatmaya gelmiş olan Nazi ordularına karşı direnmeme; hatta onları misafir gibi ağırlama çağrıları yaptılar. İşgalci Nazi ordularına karşı direnişleri komünist partizanlar, bilinçli işçiler ve anti-faşist proleter milisler örgütledi. Bu sebeple, Churchill değil ama Kızıl Ordu Nazileri son bir kere silip süpürdüğünde, Avrupa’nın büyük bir kısmında Komünist Partiler iktidardaydı.

Ancak ABD’den Roosevelt, İngiltere’den Churchill ve SSCB’den Stalin; Yalta ve Potsdam’da bir araya gelerek Avrupa kapitalizminin yeniden inşası yönünde ortaklaşa bir eylem birliğini ilan ettiklerini duyurdular. Fransa, İtalya, Yunanistan, Yugoslavya ve benzeri birçok ülkede komünist partizanlara silahlarını bırakmaları emredildi. Yunanistan örneğinde olduğu üzere, silahlarını bırakmamaya karar verenler İngiltere ve SSCB’nin ortak askeri operasyonları sonucu öldürüldü. Bütün bu karşıdevrimci girişimlere rağmen, emperyalistler ve bürokratlar Avrupa burjuvazisinin yarısının mülksüzleştirilmesini engelleyemediler.

Geçtiğimiz ay, Suriye’de yaşanan bölgesel egemenlik mücadeleleri dolayısıyla Üçüncü Paylaşım Savaşı’nın kapıda olup olmadığı tartışmalarıyla geçti. Yeni bir dünya savaşının gündemde olup olmadığı ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Yine de belirtmekte fayda var ki; eğer emperyalistler arası yeni bir kanlı dünya savaşı patlak verecek olursa, onu da durduracak olan yine işçilerdir. Ve o günün işçileri, Yalta ve Potsdam’da alınan kararlara kulak asmamayı tecrübe etmiş bir sınıfın torunları olacaklar.

Yeter! Söz işçinin, emekçinin… 1 Mayıs’ta alanları dolduruyoruz!

0

1 Mayıs Marşı adeta bu günleri anlatır şekilde; “günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır,” diye başlar. Baskıyı, zulmü ve kanı daim kılmak isteyen AKP-MHP ittifakı, beklendiği üzere, şapkadan bir erken seçim kararı çıkardı. Artık tamamıyla müsamereye döndürülmüş devlet idaresine uygun olarak, önce Devlet Bahçeli 26 Ağustos 2018 için erken seçim çağrısı yaptı. Bir gün sonra Erdoğan, muhtemelen çok önceden müzakere edilip bağlanmış bir kararı, sanki yeniymiş gibi davranarak, ilan etti. Bu kararla normal koşullarda 18 ay sonra, 3 Kasım 2019 tarihinde, yapılması gereken çifte seçim, iki ay sonra, 24 Haziran 2018 tarihinde, yapılacak. Al gülüm ver gülüm politikası!

Halk AKP’yi istemiyor: Erdoğan baskın seçim dedi! Patronların sarayına karşı emeğin demokrasisi! İşçiden emekçiden yana yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis!

0

Devlet Bahçeli danışıklı bir biçimde ön açtı ve Erdoğan baskın seçim tarihini ilan etti. Erdoğan baskın seçime mecbur kalarak halkın kayda değer bir çoğunluğu tarafından istenmediğini açıkça anladığını göstermiştir.

Halkın çoğunluğu AKP’nin karşısında!

Son dönem seçimlerinin neredeyse tamamına seçim usulsüzlükleri damgasını vurmuştu. Çoğu kez belgeleyebildiğimiz bu usulsüzlükler referandumda zirve yapmış, mühürsüz oy pusulaları da geçerli kabul edilmişti. Bu fiili durum yakın zamanda resmiyete döküldü. Yüksek Seçim Kurulu’nda (YSK) yapılan bir düzenlemeyle seçimler resmen müdahaleye açık hale getirildi. Sandıkların keyfi olarak taşınabilmesinin önü açıldı ve sandıklara polis müdahalesi de mümkün hale getirildi. Bu değişiklikler pek çok işçinin zihninde “sandığa hangi oy atılırsa atılsın sonucun Erdoğan’dan yana çıkacağı” manasına gelmekteydi. Şimdi görüyoruz ki, tüm bu zor bile yeterli değilmiş.

OHAL’in uzatılması, muhalefetin yoğun bir baskı altında tutulması, HDP’li pek çok vekilin tutuklanması ve vekilliklerinin düşürülmesi, Türkiye’nin dünyadaki toplam siyasi tutukluların büyük bir kısmına tek başına sahip olması; hiç şüphe yok ki saray rejiminin seçim hazırlıkları kapsamında hayat buldu. Basındaki en ufak muhalif sesleri dahi sindirmek adına Doğan Haber Ajansı’nın saraya yakınlığı ile bilinen Demirören tarafından satın alınmasının da bir seçim hazırlığı olduğu aşikârdı. Baskı, YSK düzenlemeleri ve tüm basın ve devlet aygıtının tek elde toplanmasına rağmen seçimlerin kazanılamadığının görülmesi, bu yüzden bir de acil seçime gidilmesi, aslında saray rejiminin ne denli kırılgan dengeler üzerinde durduğunu bizlere bir kez daha göstermektedir.

Rejimin kırılganlığı

Her seçimi kazanıyor, her badireyi atlatıyor gibi görünen saray rejimi her “galibiyetinin” ardından daha da zayıf bir hale gelmektedir. Saray gelen seçimi kazanmak için bir öncekinden de büyük “kurnazlıklara” başvurmak durumunda kalacaktır. Sarayın görünürdeki her zaferi kas erimesine sebep oluyor. Yeni bir zafer de daha büyük bir kas erimesini göze almak pahasına yeni hileleri gerekli kılıyor.

Erdoğan 16 Nisan referandumunu kendi öz gücü ile kazanmadı. Bir düzine baskının yanı sıra yine Bahçeli’nin desteğine ihtiyaç duymuştu. Erdoğan görünürde elinde biriktirdiği tüm güce rağmen baskın seçimi de ancak Bahçeli’nin ön açmasıyla, yani aslında dışarıdan bir güç ile gerçekleştirebildi. Güçlü bir iktidar, ne bu tarz ittifak arayışlarına, ne de bir erken seçime ihtiyaç duymazdı.

Yanılsamalara kapılmayalım: Yaklaşmakta olan ekonomik krizin ayak sesleri, Erdoğan’ın baskın seçimi ilan etmesini öğütlemişken; bir olasılık olarak baskım seçimden Erdoğan’ın zaferle çıkması, bu ekonomik krizin işçiler ve emekçiler nezdinde sahip olacağı yıkıcılığı hafifletmeyecek. Erdoğan, 16 Nisan referandumu için “Evet” oyu isterken, referandumun kendisine tanıyacağı yetkilerle ülkenin ve insanların bütün sorunlarını çözebileceğini iddia ediyordu. Bu iddianın büyük bir yalan ve aldatmaca olduğu bugün bir kere daha kanıtlanmıştır. Tek Adam rejimi, hiçbir hayati sorunu çözümüne kavuşturamamış, aksine onları derinleştirmiştir. Demokrasi budandıkça, ekmek küçülmüştür!

Baskın seçimin sebepleri

“Olağan” şartlarda erken seçimi muhalefet talep eder. Zira iktidar zaten iktidardır, seçime gitmesine gerek yoktur. Bugün iktidarın erken seçime gitmek istemesinin sebebini görebiliyoruz: Olağan seçim tarihi olan 2018 senesinin Kasım ayı beklenseydi, Erdoğan’ın oyları hiçbir baskı ve hile ile kurtarılamayacak kadar erimiş olacaktı.

Saray erken seçim isteyerek işçi ve emekçilere şunu söylemek istiyor: “Ekonomideki kötüye gidişe engel olamıyoruz. Patronları sevindirmek için işçileri koşullarını daha da kötüleştirmemiz gerekecek. Enflasyonu ve işsizliği daha da arttıracağız. Dış borç ödemelerinin yükünü de yoksul halka yıkacağız. Çiftçi ve esnafa kredi vermek yerine büyük burjuvaziye kredileri açacağız ve onların durumunu daha da kötüleştireceğiz. Eğitim sistemini iyileştiremeyeceğiz. Sağlık sisteminin çöküşüne karşı bir düzenleme yapamayız. Vergi gelirlerini kamu hizmetleri yerine patronlara, baskı aygıtlarına, dış borç ödemelerine ve savaşa ayıracağız. Hal böyle olunca 2018 Kasım’ına kadar ülkenin yoksul hiçbir kesiminin yüzüne bakamaz hale geleceğiz.”

Saray rejimine erken seçim dahi yetersiz kalıyor. Burjuva muhalefet içerisinde de panik yaratarak kimi adayların çıkmasını engellemek, parlamentoya yeni bir partinin girişini zorlaştırmak hedefleniyor. Bu yüzden bir baskın seçim tercih ediliyor. Bu, sistem partilerinin, kendi sistemleri tarafından içerisine sürüklendikleri krizin ve basiretsizliğin eksiksiz bir göstergesi.

Burjuva muhalefet Erdoğan’a tutarlı bir seçenek olamıyor

CHP’den İyi Parti’ye burjuva muhalefet toplumun hiçbir kesimi için umut vaat edecek bir politika üretemiyor. Bunu da beceriksizlikten ötürü değil, sınıfsal temellerinden ötürü yapamıyorlar.

İyi Parti Erdoğan’ı yaratmış olan işçi düşmanı bir programla, boş hayallerle yola çıkarken, CHP de bundan daha farklı bir durumda değil. CHP, Erdoğan’ın yenilmesine neden olması halinde, içinde bulunulan krizi nasıl çözebileceğine dair inandırıcı, işçiden emekçiden yana bir program sunamıyor. Belediye seçimlerindeki ve referandumdaki şaibeleri lafzi eleştirilerin dışında fiilen kabullendi. Adalet Yürüyüşü ile kendisini gösterirken kitlelerin seferberliğini sürekli tutmaktan kaçındı. Son olarak 16 Nisan referandumunun yıl dönümünde büyük bir öfkeye ve seferberliğe dönüşme potansiyelini basit oturma eylemleriyle geçiştirdi. CHP’nin işçi emekçi tabanı, partilerini Tek Adam rejiminden kurtuluşun somut yollarını sorgulamalı; kendilerinden yana bir ekonomik ve sosyal program oluşturması doğrultusunda zorlamalıdır.

Erdoğan’ın iktidar serüveni Türkiye kapitalizmi ile son derecede iç içe geçmiş durumdadır. Erdoğan ve AKP, yolun başındayken, Türkiye kapitalizminin sermaye birikimi krizine yönelik politik bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı. Başlangıçta emperyalizm ile Türkiye’deki farklı burjuva kanatların çıkarını aynı potada eriten bir programa sahipti. Sonrasında 2008 krizi ile dengeler sarsıldı. Nihayetinde Erdoğan, Türkiye kapitalizminin politik krizinin düğüm noktası haline geldi.

Erdoğan burjuvazinin ihtiyaç duyduğu hızlı kararlar alabilen bir devlet aygıtını yaratabildi. Ama bu aygıtı en çok kendisi ve etrafındaki oligarşiyi oluşturan patronlar lehine kullandı. Türkiye burjuvazisinin başkanlık sistemiyle, yani yapısal olarak yeni rejim ile fazlaca bir derdi yok. Burjuvazi Erdoğan rejiminin yaratığı engellerden yer yer şikâyetçi olsa da, daha iyi bir programı bağrından çıkaramıyor. Erdoğan’ın gidişine değil, gidişinin ardından gelecek döneme hazırlanılıyor. Erdoğan hâlihazırda ekonomik ve sosyal yaşamda her an bir patlamaya neden olabilecek ciddi tahribatlara yol açmış durumda. Şu an Türkiye’deki burjuva muhalefet (CHP, İYİ parti, Saadet Partisi, vb.) Erdoğan karşısında zafer kazanmaları durumunda onun yol açtığı krizlerin sorumluluğunu üstlenmekten korkuyor.

Türkiye’deki hiçbir burjuva kesimin ekonomik kriz, bankalar ve dış borca dair kitleleri memnun edecek bir çözümü bulunmamakta. Daha doğrusu sistem partilerinin bu konulardaki önerileri, birbirlerinden farklılaşmıyor. Baskın seçime karşı muhalefet partilerinin tavrı tam olarak bu çaresizlikten geliyor.

Tek çıkış: Emeğin demokrasisi!

Erdoğan yenildiğinin farkındadır; burjuva sistem partileri ise yönsüzdür.

Erdoğan kaybettiğinin farkında olasına rağmen burjuva sistem partileri saray rejiminin karşısına inandırıcı bir seçenekle çıkamıyor. İşçiler, emekçiler, yoksullar; iş başa düştü! Bu meydan okumayı ancak işçi-emekçi eksenli bir mücadele programı göğüsleyebilir.

Daha kötü koşularda yaşamak, daha çok vergi verip kamu hizmetlerinden daha az yararlanmak, kıdem tazminatını kaybetmek, iş güvencesinin yok olmasını izlemek, kadınların toplumda daha kötü koşullarda yaşamaya zorlandığını görmek, emperyalizme ve bankalara daha çok bağımlı hale gelmek, eğitim sisteminin çöküşüne şahit olmak, doğa katliamlarına ve daha pek çok kötülüğe tanık olmak istemiyorsak elimizde tek çare var: Sınıf temelli birlikleri kurmalıyız.

Baskın seçime karşı tavrımız şudur: Emperyalizmden bağımsızlık, siyasal demokrasi ve temel ekonomik taleplerimizi korumayı garanti altına alacak işçiden ve emekçiden yana yeni bir anayasa!

Böyle bir anayasanın hazırlanmasına yönelik olarak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis için tüm işçilerin ve emekçi örgütlerinin aday olabileceği sıfır barajlı seçimlerinin yapılması!

Bu bağlamda, 1 Mayıs’ta emeğin demokrasisini inşa etmek iddiasıyla yola çıkan DİSK, KESK ve meslek örgütlerinin bu doğrultuda seferberlikleri sürekli kılması ve saray rejiminin karşısına burjuva ittifaklardan bağımsız bir emek cephesi çıkarması gerekmektedir. İşçilerin çıkarı bu yöndedir, güvenilir tek çare bu yöndedir.

Termokar işçisi başardı!

0
Manisa Organize Sanayi Bölgesinde ısıtma, soğutma ve klima sistemleri yapan Termokar fabrikası işçileri Birleşik Metal İş Sendikası’nda örgütlendi. 2017 yılında düşük ücretlere, elden verilen mesai ücretlerine ve hukuksuz işten çıkartmalara karşı bir araya gelip iş koluna uygun olan Birleşik Metal İş Sendikası’nda örgütlenme kararı alan Termokar işçileri ilk kıvılcımı çakmışlardı. Örgütlenme kararı alan işçiler belirli bir sayıya geldiklerinde durum patron tarafından fark edilmiş ve tespit edilen sendika üyesi 14 işçi işten çıkarılmıştı. Böylelikle patron atılan işçiler üzerinden içerideki diğer işçilere göz dağı vermeye çalışmıştı. Ancak korkutma politikaları işe yaramadığı gibi bilakis ters tepti ve içerideki işçiler 2017’de kıvılcımı çakılan örgütlenmenin devamını, atılan işçilerle birlikte sürdürdü. 19 Nisan 2018 Perşembe günü de yeterli çoğunluk yakalanmış, Birleşik Metal İş Sendikası bakanlığa yetki için başvurmuştur.

DİSK genişletilmiş Başkanlar Kurulu kararları

0

 

    1. Tüm taşeron işçiler için “Ayrımsız, kayıtsız, şartsız kadro” talebini bir kez daha hatırlatır ve başta taşeron çalıştırma ve özel istihdam büroları aracılığıyla işçi kiralama olmak üzere tüm güvencesiz çalıştırma biçimlerinin yasaklanması için mücadeleye devam edileceğini ilan eder.

Eyüp seçim süreci meclisi toplandı

0

25 Mart Pazar günü Ehl-i Beyt Vakfı’nda Eyüp Meclis toplantısı yapıldı.

Kadıköy seçim meclisi toplandı

0

Kadıköy seçim süreci meclisi 14 Mart Cumartesi günü ilk geniş katılımlı toplantısını Entropi Sahne’de gerçekleştirdi.

İstanbul ikiye bölündü: Onların adamları, bizim halkımız

0

27 Mart günü TMMOB ile beraber Kanal İstanbul’un anlatılıp onay alınması gereken halkın katılımı toplantısına katıldık.

Arnavutköy’deki AVM’ye benzeyen kocaman belediye binasının küçük bir salonundayız. İçerisi toplantının başlamasına bir saat kala hıncahınç dolmuş durumda. Yalnızca çok erken gelenlerin, AKP’ye bağlı belediye çalışanları (zorunlu olarak) ve emlakçıların bu çok önemli olması gereken toplantıya katıldıklarını görüyoruz. Mahalle muhtarları ve halk ise salonun dolduğu gerekçesi ile içeri alınmıyorlar. Yani halk polis koridoru ile dışarıda tutulurken, çılgın proje içeride emlakçıların onayına sunuluyor.

Toplantının başlamasını beklerken Türkiye’nin mahir mühendislerinden bir abimizin fesli ve AKP rozeti taşıyan yaşlıca bir amcamızla konuşmasına kulak kabartıyoruz. Üstat; “Amca sen nerede yaşıyorsun, neden merak ettin toplantıyı?” diye soruyor. Amcanın gergin bir oturuşu var. Bu sayede anlıyoruz ki emlakçı değil, gerçek bir insan. Alnına düşen fesini geri itip cevap veriyor: “Yahu bizim bir tapu vardı da onu kontrol ettirecektim.” Mühendis abimizden yeni bir hamle: “Kaç lira oldu sizin arsalar, ne kazanacaksın?” ve amcamız hepimizi şaşırtıyor: “Değerlendi gibi de, yahu bunlar yine kendi adamları ile bu işi yapacaklar. Ondan korkuyorum.”

“Onların adamları kim amca, sen ben gibi halk değil mi yani? Bir de bu proje iyi bir şey değil. İstanbul’un suyunu, Marmara Denizi’ni, Karadeniz’i yok edecek. Yıkım projesi bu. Olsa bile satma sen şu arazini!” demeye bile fırsatımız olmuyor. Gözümüz amcanın ceketindeki AKP rozetine takılıyor. Şaşırmıyoruz çünkü Saray rejimi yakasında kendi partisinin rozeti olsa dahi halktan birinin değil, bir avuç zengin ailenin, oligarşinin çıkarını kolluyor. Bunu halk da biliyor.

Toplantının başlamasını takiben Beyza Hocamızın (Üstün) toplantının hukuken niçin yapılamayacağını tane tane anlatması ile salonu terk ediyoruz. Çünkü içeri alınmayan muhtarlar ve halkın yanında bulunmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz. Kapının önünde onlarla birlikte yıkımın niçin olamayacağını anlatan bir basın açıklaması yapıyoruz. AKP’ye gönül vermiş amcamızın dediği gibi, tüm projenin AKP’lilerin dahi değil, Erdoğan’a yakın bir grup zenginin çıkarı için yapıldığını anlatıyoruz.

Yakın zamanda İstanbul’un Saray’dan atanmış belediye başkanı Mevlüt Uysal “Metroda da birinci önceliğimiz en fazla oy aldığımız yerler,” demişti. Kanal İstanbul’un toplantısında bu sözlerin sadece bir gaf değil, bir telaş içerdiğini de anlamış oldum.

AKP’li belediyelerin halka hizmet vermediği, sadece birkaç inşaat firmasına para pompalamak için projeler ürettiği artık herkesin malumu. Küçük bir arsa sahibi AKP’li amcamızın bile.

Mevlüt Uysal’ın göreve gelir gelmez ilk icraatı; Kaynarca-Pendik-Tuzla, Ümraniye-Ataşehir-Göztepe, Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli, Kirazlı-Halkalı, Başakşehir-Kayaşehir ve Mahmutbey-Bahçeşehir metro hatlarını iptal etmekti. Sebebi basitti, bu hatlar için inşaat firmalarına zaten para verilmişti. Bu güzergahta yaşayan emekçilermiş, işlerine ortalama bir buçuk-iki saatte gidiyorlarmış, hiçbir şey umurunda değildi. Tek bildiği bu metro hatları için inşaat şirketlerine yeterince para dağıttığı, metronun bitmesinin ise bir öneme sahip olmadığı idi.

Şehrimizin emekçileri akla karayı ayırt ediyor. “Onların adamları” sorununu kavrıyor. Ancak ne yapılması gerektiğini bilmiyor. Şehrimiz, mahallemiz, yaşamımız ve doğa için, öncelikle zenginler adına yapılan tüm yıkım projeleri iptal edilmelidir. Yıkım projeleri yerine İstanbul’un emekçi halkının ulaşım ve altyapı sorunları çözülmelidir. İstanbul onların adamları için değil, işçiler-emekçiler için, hem de bizim denetimimizde yönetilmelidir, sarayın değil.

“Taşerona kadro” fiyaskosu

0

AKP hükümeti 696 no’lu KHK ile kamuda çalışan taşeron işçilerin kadroya geçirileceği “müjdesini” verdi. 15 yılı aşan iktidarı boyunca kamuda ve özelde taşeron, güvencesiz çalışmayı adeta kural haline getiren AKP hükümetinin bu “müjdesinin” bir göz boyamadan ve büyük bir ikiyüzlülükten ibaret olduğu en başından belliydi. Öncelikle, düzenlemenin yasayla yapılmak yerine KHK ile yapılmasının tercih edilmesi hükümetin ikiyüzlülüğünü daha başından ortaya koymaktaydı.

KHK ile yapılan düzenlemede kamuda çalışan 900 binden fazla taşeron işçinin neredeyse yarısı kapsam dışı bırakılmaktaydı. Yemekhane işçileri, karayolu çalışanları, belediye ve il özel idaresi personeli, Kamu İktisadi Teşebbüsü işçileri gibi yüz binlerce taşeron işçisi düzenlemenin dışında bırakılırken, emekli olduğu halde çalışmaya devam etmek zorunda olan işçiler ve “güvenlik soruşturmasından geçemeyen” eski hükümlüler de hükümetin “kadro müjdesiyle” işlerinden ediliyorlar. DİSK Genel-İş’in açıklamasına göre, işinden olacak taşeron işçi sayısının ülke çapında 150 bini bulacağı tahmin ediliyor.

Başından itibaren büyük belirsizliklerle ilerleyen düzenlemede fiyaskolar bunlarla sınırlı değil. Taşeron işçiler kadroya geçiş sınavlarında birçok yerde keyfi ve işleriyle alakasız sorulara maruz bırakıldılar. İşçi alımını düzenleyen komisyonlar, kimi yerlerde bu sınavları bir siyasi baskı mekanizmasına dönüştürürken, “hükümete yakın olmadığını” düşündükleri işçileri bu sınavlarda elediler.

Dahası, düzenlemenin ardından kadroya geçebilecek olan taşeron işçiler “taşeronluktan kurtulmayı” da başaramayacak. Kadroya geçirilen taşeron işçiler kadrolu çalışanlarla aynı maaşı alamayacaklar. Kadroya yeni alınacak olanlar, hâlihazırda kamudaki işçileri kapsayan toplu iş sözleşmelerinde elde edilen haklardan yararlanamayacaklar.

“Kayıtsız, şartsız kadro” vaadiyle gündeme getirilip yeni mağduriyetler yaratan ve büyük bir fiyaskoya dönüşen bu düzenleme, işçiler arasında büyük bir hoşnutsuzluğa dönüşmüş durumda. Bununla birlikte, şu ana dek, İzmir Belediyesi işçilerinin gerçekleştirdiği iş bırakma eylemi, Kocaeli Belediyesi işçilerinin AKP il binası önünde gerçekleştirdiği protesto eylemi gibi kısmi eylemlilikler gerçekleşse de, sendikaların bu konudaki sessizliği, bu hoşnutsuzluğun bir seferberliğe yönelmesinin önüne geçmekte. Sosyal medya sayfalarında ve çeşitli platformlar altında sorunlarını tartışan taşeron işçileri, bulundukları işkollarındaki sendikaları ve sendikal konfederasyonları, talepleri doğrultusunda eylem programı oluşturmaları için harekete geçmeye zorlamalılar. Kamuda ve özelde taşeron çalışmanın son bulması, güvenceli ve kadrolu çalışma hakkı için harekete geçelim!

25 Mart 2018, Nisan

Öğretmenler kemer sıkma politikalarına sessiz kalmıyor

0

Son iki ayda dünyanın birçok ülkesinde öğretmen grevlerine tanık olduk. Arjantin, Slovenya, Finlandiya ve ABD’de gerçekleşen, İngiltere’de ise süregelen bu grevler kamuya yönelik saldırıların doğurduğu bir sonuç.

Arjantin’in 17 eyaletinde on binlerce öğretmen 48 saatlik ulusal grev gerçekleştirdi. Arjantin’de öğretmen maaşları çok düşük ve hükümetin önerdiği ücret zammı insanca bir yaşam sürdürebilmeleri için yeterli değil. Öğretmenler, ücretlerin %25 olan enflasyon oranı doğrultusunda artmasını talep ediyorlar. Sendikalar, öğretmenlerin her eyalette kendi hükümetleriyle müzakere etmesindense görüşmelerin ulusal düzeyde yapılması gerektiğini söylüyor. Bu talebin gerekçesine bir örnek olarak, Santa Cruz eyaletinin valisi Alicia Kirchner’in geçen yıl öğretmen maaşlarında %20’lik kesinti yapmaya çalışması gösterilebilir.

Öğretmenler kemer sıkma politikaları ve kamu harcamalarındaki kesintiler nedeniyle Macri hükümetine karşı öfkeli. Arjantinli emekçiler, işçi haklarına saldıran hiçbir anlaşmaya imza atmayacaklarını söylüyor. Hükümetin teklifini ise utanç verici buluyorlar.

Slovenya’da 40 bin öğretmen Şubat grevinden 1 ay sonra bir kez daha greve çıktı. Başkentte düzenlenen eylemin yanı sıra 11 şehirde 15 bin öğretmen protestolara katıldı. Öğretmenler %8 ile %12 arası ücret zammı istedi. Talepleri karşılanmazsa 17 Nisan’da bir kez daha greve çıkacaklarını duyurdular.

Hükümetin 2013 yılından beri uyguladığı kemer sıkma politikaları, kamu emekçilerinin maaşlarını da etkiliyor. Öğretmenler yalnızca ücret zammı değil, mesleki gelişimleri için yatırım yapılmasını ve eğitime ayrılan harcamaların artırılmasını da talep ediyor.

Yakın zamanda işsizleri hedef alan yasa tasarısına karşı işçilerin sokağa döküldüğü Finlandiya’da binlerce akademisyen ve üniversite personelinin katıldığı grev kazanımla sonuçlandı.

Helsinki Üniversitesi’nde örgütlü sendikalar ile üniversite yönetimi arasında yeni dönem TİS konusunda anlaşmazlık yaşanıyordu. Sendikalar, devletin arabulucusunun önerdiği zammı kabul etmedi ve uzlaşmaya varılmadığı takdirde başka üniversiteleri de kapsayacak 2. grev uyarısında bulundu. %3,45 oranında ücret artışında anlaşmaya varılması üzerine 2. grev iptal edildi.

Hükümetin üniversitelere ayırdığı harcamalarda 2015 yılından beri 400 milyon avro kesinti yapıldığı kaydedildi. Grev, ülkede başka grevleri de tetikledi. Benzer taleple grev ilan eden kreş öğretmenlerinin yanı sıra demiryolu ve liman işçileri de dayanışma grevine çıkacaklarını duyurdu.

ABD’nin en yoksul eyaletlerinden biri olan Batı Virginia’da 30 bin öğretmenin grevi ise kısmi kazanımla sonuçlandı. Yıllardır zam alamayan öğretmenler ücret artışı ve sağlık sigortasının iyileştirilmesi talepleriyle greve çıktı. Tüm dünyada ses getiren grev komşu eyaletlere de sıçradı. Grevin 9. gününde %5 ücret artışıyla anlaşma sağlandı. Sağlık sigortası sorununun çözülmesi içinse bir komisyon kuruldu.

Birleşik Krallık’ta emeklilik haklarını baltalayan düzenlemeye karşı 64 üniversiteden on binlerce akademisyen ve üniversite çalışanı greve çıktı. Bu düzenlemeye göre eğitimciler emekli olduklarında yıllık ortalama 10 bin sterlin daha az ödeme alacak. 4 haftaya yayılarak toplamda 14 gün süren tarihi grev 22 Şubat’ta başladı ve sonraki günlerde Londra’da kitlesel bir yürüyüş gerçekleşti. Birçok kentte gösteriler düzenlendi. Öğrenciler de üniversiteleri işgal ederek grevi destekledi.

Grev başka talepleri doğurarak kapsayıcı hale geldi. Sadece emeklilik hakları değil, güvencesiz çalışma da direnişin gündeminde. Diğer işkollarına dönük saldırılara ve cinsiyete dayalı ücret ayrımcılığına karşı ortaklaşılması gerektiği ifade ediliyor.

12 Mart’ta sendika ve işverenlerin vardığı anlaşma emeklilik hakları tehlikede olan eğitimcilerin taleplerini karşılamadığı için yeni bir grev dalgası ilan edildi. Bazı üniversite çalışanları, sendikaların grevcileri temsil edemedikleri görüşünde. Bu nedenle kısa vadeli kazanımlarla yetinmektense hakları için sürekli mücadele etmekten yanalar.

Türk Telekom: Çözüm tensikat değil, işçi denetimi!

0

Tarihinin en yüksek dış borcuna sahip Türkiye’de, doların ve avronun yükselişi gidişatın hiç de ekonomik büyüme oranlarının işaret ettiği yönde olmadığını gösteriyor. Öyle ki borçlanma ve borçlandırmaya dayalı büyüme, kredilerini ödemekte zorlanmaya başlayan özel sektörde ağır faturaları gündeme getirmeye başladı. Ancak bu faturalar yine işçi ve emekçilere kesilmeye çalışılıyor.

Son olarak, Oger Grubu’nun 21 yıllığına kiraladığı ancak özelleştirme bedeli için aldığı kredileri ödeyemediği Türk Telekom’da, finansal kriz nedeniyle çalışanların %25’inin işten çıkarılacağı öne sürülüyor. Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Ömürhan Soysal’ın gündeme getirdiği iddia, Türk Telekom’daki krizin bedelinin işçilere ödetilmeye çalışılacağını gösteriyor. Özelleştirme sonrasında aşamalı olarak küçülmeye gidilen ve kadro sayısı yarı yarıya düşen Türk Telekom’da şu an yaklaşık 30 bin civarında çalışan var. Bu durumda söz konusu tensikat gerçekleşirse, 7-8 bin işçinin işini kaybetmesi anlamına gelecek.

Tensikatlar, kriz dönemlerinde işverenlerin ilk başvurdukları yöntem, işçi ve emekçiler içinse ödenebilecek en ağır bedellerden biri… Üstelik sorumlusu olmadıkları bir krizin bedeli… Oger Grubu kredi borcunu ödeyemediği için şu an Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi rehin durumda. Yeniden satışı yapılarak bu hisseler ve kredi veren bankalar kurtarılmaya çalışılıyor. Karşılığında ise binlerce işçinin ve ailesinin hayatının karartılması söz konusu.

Bu kabul edilemez! Tensikatlar yasaklanmalıdır!

Türk Telekom’da tensikat iddialarına karşı acilen işyeri sendika temsilcilerinin de dâhil olduğu işyeri komiteleri oluşturulmalıdır. Bu komiteler, işyerinde dayanışmanın koşullarını yaratmayı hedeflemelidir.

Bu dayanışmayı işyeri dışına taşıyabilmek, 15 şeker fabrikasının özelleştirilmesinin gündemde olduğu bu dönemde Türk Telekom bilançosunu ortaklaştırabilmek, şeker işçileri ile Telekom işçileri arasında bir dayanışma örebilmek büyük önem taşımaktadır.

Özelleştirmenin bilançosu ortadadır! Hisselerinin yeniden satışı işçiler ve emekçiler için bir çözüm sunmayacaktır. Türk Telekom işçi denetimi altında kamulaştırılmalı, işletme defterleri işçilere açılmalıdır.