Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Suriye’ye yönelik emperyalist saldırıyı lanetliyoruz! NATO, Ortadoğu’dan defol!

0

14 Nisan sabahı saat 4 dolayında ABD, İngiltere ve Fransa hava ve deniz kuvvetleri Suriye’nin Dima, Masyaf, Kalamun ve Kisvah bölgelerini Tomahawk ve diğer türden yüzü aşkın füzeyle bombaladılar. Emperyalist güçler, adı geçen bölgelerde Suriye rejiminin kimyasal silah araştırma ve geliştirme merkezlerini, depolarını ve komuta merkezlerini hedef aldıklarını açıkladılar. Son haberlere göre herhangi bir can kaybı olmadı.

ABD emperyalizmi Esad rejimini Duma’da kimyasal silah kullandığı iddiasıyla (bak. Duma’daki kimyasal saldırıyı şiddetle lanetliyoruz!) cezalandıracağını ilan etmiş ve başta İngiltere ve Fransa olmak üzere emperyalist NATO ülkeleri bu saldırıyı destekleyeceklerini ilan etmişlerdi. Esad rejiminin yanında yer alan Rusya ise saldırıya karşı çıkmakla birlikte, Washington ile yaptığı gizli diplomasi sonucunda kenara çekilmiş ve saldırının gerçekleşmesinin yolunu açmıştır. Bu anlaşma nedeniyle de saldırı sınırlı olmuş ve Esad rejimi için en az zararla sonuçlanması sağlanmıştır.

İşçi Demokrasisi Partisi, Suriye halkına yönelik bu saldırıyı ve emperyalist güçler ile Rusya’nın ve bölgedeki yayılmacı güçlerin bu halkın üzerindeki pazarlıklarını lanetler ve reddeder! Türkiye hükümetinin bu saldırıyı olumlamasını da şiddetle kınar! Gerek kimyasal gerekse diğer her türden saldırılarının sorumluları Esad rejiminin yanı sıra bu emperyalist ve yayılmacı güçler, onların besledikleri İslamcı çeteler ve halk düşmanı gerici milis sürüleridir. Hepsi birlikte, 2011’de başlamış olan büyük Suriye emekçi halk devrimini ezmenin, Suriye halklarını bölmenin ve bölgeye egemen olmanın çatışması içindedirler.

Tüm dünya işçi sınıfını, emekçi örgütlerini, ilerici ve siyasi güçlerini, Suriye’deki diktatörlük rejiminin, gerici çetelerin, emperyalist ve yayılmacı güçlerin saldırıları karşısında Suriye halklarının yanında yer almaya çağırıyoruz. Görevimiz bu saldırgan ve vahşi gerici güçlerin karşısında Suriye demokratik devriminin yeniden canlanması için mücadeleci Suriye halklarının yanında yer almak ve onları her yolla desteklemek olmalıdır.

Kahrolsun Suriye’ye yönelik emperyalist saldırılar!

Rusya ve diğer yayılmacı bölge güçleri, Suriye’den elinizi çekin!

İş güvenliği yok, OHAL ve iş cinayetleri var

0

Hükümet büyüme oranlarıyla övünedursun, Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü olmayı sürdürüyor. Ölen işçiler için %11 oranındaki büyüme hiçbir şey ifade etmiyor. Aslına bakarsanız büyüme oranının yüksekliğinin hiçbir işçi için anlamı yok. Asgari ücret açlık sınırının çok altında seyretmekte, iş koşulları kötüleşirken güvencesiz çalışma bir kaide olarak devam etmekte. İşsizlik ise %11 seviyesine yaklaşmış durumda. Fakat emeğimizin patronlar tarafından yoğun sömürüsü sonucu yükselen bu büyüme oranları bizlere de bir şeyler ifade edebilir.

Büyümeden elde edilen kârların yalnızca ufak bir bölümüyle işyerlerinde gerekli güvenlik önlemleri alınacak olsa pek çok iş arkadaşımız şu an hayatta olabilirdi. İş cinayetlerinin en çok yaşandığı alan tabii ki en örgütsüz, en güvencesiz ve en düşük ücretlere çalışılan yerlerden biri olan şantiye, yani inşaat sektörü. Bu sektördeki ölümler AKP döneminde, inşaat patronlarının sermayeleri gibi katlanarak artmış durumda. Şantiyelerdeki iş cinayetlerinin %70 oranla en büyük nedeni ise yukarıdan bir cismin düşmesi ya da inşaatın yüksek bir noktasından aşağıya düşmek. Türkiye’de en çok işçi ölümüne sebep veren bu iki kazayı engellemek ise gerekli önlemler alındığı takdirde çok kolay. Zira bu gerekli önlemler alınmadığı için bunlar kaza değil iş cinayeti oluyor. Patronlar iş güvenliği önlemlerine para harcamak istemedikleri için işçiler göz göre göre hayatlarını kaybediyor.

Eğer patronlar kazandıkları devasa miktarların ufacık bir bölümünü iş güvenliğine yatırmış olsalardı, bu ay şantiyede hayatını kaybeden Mehmet Özdemir (Uşak), Melih Akdağ (Düzce), Hamit Yılmaz (Konya), Saut Kulp (Samsun), Ahmet Kerekti (Urfa), Rahmi Öztekin (Bolu), Egemen Öztürk (Konya), Mücahit Öztürk (Konya), Feyyaz Kaçmaz (Konya), Mustafa Aslan (Bursa) ve kayıtlara geçmeyen birçok işçi şu an hayatta olacaktı.

İnşaat sektörü tabii ki de iş cinayetlerinin yaşandığı tek alan değil. Metalden tekstile, tarımdan madene patronlar tarafından işletilen her işletme işçiler için hayati tehlike taşıyor. Yine bu ay Bolu’da bulunan bir linyit madeninde 30 yaşındaki İbrahim Değirmenci göçük altında kalarak hayatını kaybetti. İzmir’in Aliağa ilçesinde bulunan bir demir çelik fabrikasında ise yüksek ihtimalle bakımı yapılmamış bir vincin halatının kopması üzerine tonlarca yükün üstlerine düştüğü 47 yaşındaki Mehmet Sait Akan ve 49 yaşındaki Mehmet Emin Arık hayatlarını kaybettiler.

Kapitalizm için sıklıkla modern kölelik düzeni gibi betimlemeler yapılır. Fakat modern patronların antik köle sahiplerine göre bir avantajları var: İşgücü piyasası sınırsız. Köle sahibi, sahibi olduğu insanın ertesi gün de çalışabilmesi için hayatta kalmasına özen gösterir fakat ücretli emek sömüren bir patron, işçinin ölümünü umursamaz. Ne de olsa geniş işsiz kitleleri arasından boğaz tokluğuna, güvencesiz ve güvenliksiz çalışmaya dünden razı işçileri bulmak gayet kolaydır. İnsanlık dışı koşullarda ölümle burun buruna çalıştırılan işçilerin tek umuduysa örgütlenmektir. Bugün iş cinayetlerinin haber olarak basında geçmesi bile geçtiğimiz iki yüzyılda verilen sınıf mücadelesine dayanmaktadır. İşçiler greve çıkmasa hiçbir sermayedar onları insan olarak görmeye meyilli değildir.

Bizim en büyük silahımız birliğimizdir. Modern sanayideki işbirliğimiz sayesinde dünyayı her gün yeniden inşa ediyoruz, emeklerimizin ürünlerini ise patronlar tüketiyor. Hükümet Olağanüstü Hal (OHAL) ile grevleri boşuna yasaklamıyor. Ne kadar az grev, o kadar çok sömürü; ne kadar çok sömürü, o kadar büyüme oranı. OHAL’in ilanının ardından iş cinayetlerinin %10 artmış olması bir tesadüf değil; tek savunma aracımız olan grev, hükümet tarafından patronlar lehine elimizden alınmıştır. Ölmeden çalışabilmek için yapabileceğimiz en önemli şey, üretim süreci ve güvenlik konularında işyerlerinde işçi ve sendika denetim komitelerinin kurulmasıdır. Patronların ve onları koruyan hükümetlerin sorumlusu olduğu bu cinayetler karşısında grev silahını kullanabilmeyi unutmamalıyız.

Duma’daki kimyasal saldırıyı şiddetle lanetliyoruz! Sorumluları insanlık suçu işlemişlerdir!

0

Tarafların iddiaları ne olursa olsun, bölgeden gelen bilgiler ve görüntü kayıtları Suriye’nin Duma kenti üzerine bir kimyasal silah saldırısı yapıldığı bir gerçektir. Bu saldırıyı gerçekleştiren ve saldırı emrini veren kişiler ve merciler, çoluk çocuk onlarca kişinin ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına neden olan herkes bu vahşetin sorumlusudur. İnsanlık suçu işlemişlerdir. Ama sadece onlar değil: Bu canice gerçeği saklamaya, saptırmaya, sorumlularını aklamaya ve katliamı küçümsemeye gayret eden tüm kişi ve çevreler de işçi ve emekçi halklar karşısında suçludurlar, vahşetten aynı oranda sorumludurlar.

Saldırının hemen akabinde Esad’ın diktatörlük rejimi ve onun baş destekçileri Rusya ve İran, saldırının rejim tarafından gerçekleştirilmediği savunmasına geçtiler. Hatta bazı liberal ve “sol” çevreler de, Duma’yı ele geçirmenin eşiğindeyken Esad’ın böyle bir çılgınlık yapmayacağı teziyle diktatörü aklamaya çalışmaktadırlar. Oysa daha Suriye devriminin ilk demokratik şahlanış anından itibaren silahsız sivil göstericileri bombardımana tutan ve ülkeyi kanlı bir iç savaşa sürükleyerek yüz binlerce insanın ölümüne neden olan eli kanlı, gözü dönmüş bir rejimin bu vahşeti gerçekleştirmemesi için hiçbir neden yoktur. Kaldı ki, insan hakları kuruluşları Esad rejiminin iç savaşın başlamasından itibaren onlarca kez kimyasal silah saldırısı gerçekleştirdiğini tespit etmişlerdir.

Öte yandan, evet Esad rejimi Duma’yı ele geçirmek üzereydi ve İslamcı milislerin kenti boşaltmasına izin vermeye başlamıştı. Ama onun için sorun İslamcı milislerin de ötesindedir: Duma ve Doğu Guta Esad diktatörlüğü karşısında en muhalif bölgelerindendir ve İslamcıların bölgeyi terk etmesinin ardından demokratik devrimci muhalefetin yeniden canlanması bir olasılıktır. İşte Esad buna izin vermemek için bu bölgeler üzerinde kıyımını sürdürmektedir ve bunu Putin diktatörlüğünün ve İranlı mollaların desteğiyle gerçekleştirmektedir. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ve İngiliz emperyalistlerinin, teslim olmakta olan Almanya’nın Dresden kentini “hiç gereği yokken” canice bombalayarak yerle bir etmeleri gibi: Zira emperyalistler Dresdenli işçi ve emekçi sınıfların Nazi diktatörlüğünün yıkılmasıyla birlikte kapitalizme karşı seferber olabileceklerini biliyorlardı ve nedenle kentin emekçi halkını çoluk çocuk demeden kıyımdan geçirdiler. Esad da Suriyeli emekçilerden, emperyalist bir bombardımandan daha fazla korkmaktadır.

Duma’daki bu vahşi cinayeti işleyenlerin İslamcı milisler olabileceğini söyleyenler de var. Neden olmasın? Suriye devrimini ezmekte Esad’la, emperyalistlerle, Türkiye’yle el ele veren bu cani sürülerinin ne tür katliamlar yaptıkları herkesçe biliniyor. Ama bu durum, Esad rejimini ve onun kadar emperyalist ülkeleri sorumluluktan kurtarmaz. Zira onları hapishanelerden salıp devrimci halk güçlerinin üzerine süren, silahlandırıp kışkırtan bizzat Esad’ın kendisi değil miydi? Ardından hemen bölgeye üşüşen başta ABD ve İsrail olmak üzere tüm emperyalist güçler de bunları besleyip eğitmedi mi? Bu paralı eşkıyaların her birini kendi amaçlarına göre kullanıp halkın katledilmesine neden olanlar emperyalistler ve bölgedeki diğer yayılmacı, gerici hükümetler değil miydi? Bu açıdan, bombayı hangi elin attığı kadar, hatta ondan da önemlisi, Suriye’yi kana bulayan Esad rejimi ile tüm emperyalist ve yayılmacı leş kargaları da sorumludur bütün bu vahşetten.

Şimdi ABD ve Fransız emperyalizmleri Suriye’yi bombalayacaklarını söylüyorlar. Doğrudan veya dolaylı olsun, bizzat kendilerinin sorumlusu oldukları bir vahşetin “intikamını” alacaklarmış! Yayılmacı Rus rejimi de Esad diktatörlüğünü koruyacağını ilan ediyor. Kimi çevrelerde yeni bir dünya savaşı korkusu yaratan bu kriz büyük olasılıkla (Rusların da bir kenara çekilmesiyle) 2017’de gerçekleşen ABD bombardımanından daha şiddetli bir saldırıya yol açacaktır. Geçen sene İdlib’de Esad rejiminin gerçekleştirdiği kimyasal saldırının ardından ABD Humus yakınlarındaki hava üssünü Tomahawk füzeleriyle vurmuştu. Ama böylesi bir saldırı büyük bir olasılıkla Suriye’deki kimyasal tesislerin ve bir dizi hava üssü ile hava meydanının tahrip edilmesinin, hatta bazı rejim binalarının vurulmasının ardından gizli diplomasiyle sona erecektir. Dolayısıyla söz konusu olan yeni bir dünya savaşı ihtimali değildir. Bu kriz Suriye’nin paylaşılmasında emperyalizm ile diğer yayılmacı güçler arasındaki pazarlıkların son evresidir. Esad rejimi dâhil tüm burjuva kapitalist hükümetler kendi paylarını artırabilmek için Suriye halkı üzerinde kanlı bir kumar oynamaktadırlar. Bu kumarın diyetini ise bütün bu ülkelerin işçi ve emekçi halkları ödemektedir.

Duma katliamının sorumluları Esad rejimi, ABD, Rusya, onların maşaları olan İslamcı milisler ve bunların ardında saf tutan tüm bölge hükümetleridir! Hepsi Suriye halkı üzerinde insanlık suçu işlemişlerdir!

Kahrolsun Esad’ın diktatörlük rejimi!

ABD emperyalizmi, Rusya ve tüm diğer müdahil dış güçler, Suriye’den defolun!

Türkiyeli işçiler ve emekçiler, başta Duma halkı olmak üzere tüm Suriyeli emekçilerin yanındadır!

Fransa’da sosyal saldırılara karşı grev dalgası

0

22 Mart Perşembe günü Fransa genelinde mevcut dokuz sendika konfederasyonunun yedisinin çağrısıyla yüz binlerce emekçi, Cumhurbaşkanı Macron’un öngördüğü sosyal reformlara karşı greve çıktı. Ülkenin her yerinde farklı sektörlere yayılan grev adeta hayatı durdu. Ulaşım aksadı; uçuşlar, otobüs ve tren seferleri iptal edildi; bazı hastanelerde hizmet verilemedi. Her dört okuldan birinde eğitime ara verilmek zorunda kalındı. Seferberliğin son derece önemli sektörlere yayılmış olması, mücadeleye ivme kazandırıyor.

Seferberliği tetikleyen Macron’un reform paketi, hükümetin beş yıllık görev süresinde en az 120 bin kamu emekçisinin işten çıkarılmasını, kamu sektöründe iş güvencesini ortadan kaldırarak işten çıkarmaların ve kadro yerine sözleşmeli geçici çalışmanın yaygınlaştırılmasını öngörüyor. Öte yandan emekli maaşlarının düşürülmesi gibi, emekçiler bakımından birçok hak kaybı da paketin kapsamında yer alıyor.

“Ülkeyi modernize etme” adı altında Fransız işçi ve emekçilerinin sosyal kazanımlarına yönelik yapılan bu saldırılar, başta memurlar olmak üzere demiryolu işçileri, sağlık çalışanları, otobüs sürücüleri, hava kontrolörleri gibi geniş bir yelpazede birçok sektör ve iş kolunu seferber etti. Macron’un kemer sıkma politikalarını hayata geçirerek ekonomik krizin faturasını işçi ve emekçilere çıkarmayı başarması için, öncelikle bu geniş seferberlikleri yenmek zorunda. Ancak reformun doğrudan hedefinde olmayan sektör çalışanlarının da kamu emekçilerine destek grevine çıkması hükümetin işini oldukça zorlaştıracak gibi görünüyor.

Üstelik 22 Mart’taki grev reform karşıtı mücadelenin yalnızca başlangıcını oluşturuyor. Demiryolu işçileri, üç aylık bir iş yavaşlatma eylemine başladıklarını duyurdular. Kamu sektöründeki grevin yenilenmesi ise gündemin ilk maddesini oluşturuyor. Geniş çapta bir saldırı, yine geniş bir mücadeleyle geri püskürtülebilir. Bu nedenle mücadelenin başarısı, grevin tüm sektörlere yaygınlaştırılması ve sürekli kılınmasına doğrudan bağlıdır. Sosyal saldırı planlarını durdurmak amacıyla, süresiz bir genel grevin ilan edilmesi son derece önemlidir. Aksi takdirde seferberliğin sendikal bürokrasinin de katkısıyla parçalanması ve mücadele enerjisinin soğurulması uzak bir ihtimal değildir.

Tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin aileleri: Sizleri kötülüğü karşı iyiliğin, zorbalığa karşı aklın yanına davet ediyoruz!

0

19 Mart Pazartesi çeşitli üniversitelerde Afrin lokumu dağıtımı sırasında ‘’savaşın lokumu olmaz!’’ diyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine dönük gözaltılar ve tutuklamalarla devam ediyor. Tutuklanan öğrencilerin aileleri, 10 Nisan Pazartesi günü İstanbul Tabip Odası’nda bir araya gelip basın açıklamasında bulundu. Çok sayıda siyasetçi, gazeteci, öğrenci ve veli de destek amaçlı oradaydı.

Yapılan basın açıklamasını okuyan tutuklu öğrencilerden Deniz Yılmaz’ın babası Bülent Yılmaz ‘’Çocuklarımız hedef gösterilmiştir. Bir an önce hedef gösterenlerin özür dilemesini ve bu hukuksuzluğun son bulup, çocukların derhal serbest bırakılmasını istiyoruz’’ deyip basın açıklamasını sonlandırdı.

Açıklama, diğer tutuklu öğrencilerin ailelerinin söz almasıyla devam etti. Aileler, çocuklarını özgür ve haksızlığa karşı duyarlı insanlar olarak yetiştirdiklerini ve çocuklarının cezaevlerinde değil kampüslerde olmaları gerektiğini vurguladı.

Öğretim üyeleri adına konuşma yapan, Boğaziçi Üniversitesi eski Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Faruk Birtek ‘’Boğaziçi Üniversitesine dışarıdan müdahale olmuştur. Bizim üniversitemizde her görüş açıkça ifade edilirdi. Bir zamanlar eğitim hakkı gündeme geldiğinde başörtülü öğrencilerin tek girebildiği yer bizim okulumuzdu, şimdi ise yapılan muameleye bakın. Ve bu öğrencilerin hepsi benim öğrencim, bunların terörler alakaları yok, hepsi pırıl pırıl insanlar. Derslikte berabersek hapishanede de onlarla beraber olmak istiyorum’’ diyerek konuşmasını sonlandırdı.

Son olarak öğrenciler adına konuşan Tilbe Akan ise ‘’Cesur arkadaşlarımızla gurur duyuyoruz. İnsani duygularımız terörize edildi.’’ dedi ve basın açıklaması alkışlarla son buldu.

Düşünce ve ifade özgürlüğü yok sayılamaz!

Boğaziçi tarihinde bir ilk olan bu olaylar, OHAL dönemiyle birlikte üniversitelerde artan baskıların bir göstergesi niteliğinde. Saray rejimi karşısında duran herkes ‘’terörist’’ ilan ediliyor, hedef gösteriliyor ve rejim karşıtı herkesin her türlü zorbalıkla düşünce ve ifade özgürlüğü yok edilmeye çalışılıyor. Eğitim benzeri bir demokratik hakkın ‘’komünist’’ gençlerden alınacağı yönünde ki açıklamalar da sarayın antidemokratik yüzünü bir kez daha gösteriyor.

 

Bizler, tutuklu öğrencilerle dayanıştığımızı belirtip, bu hukuksuzluğun son bulmasını ve tutuklu tüm öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Eğitim hakkının gaspına son deyip; bilimsel, parasız, laik ve anadilde eğitim talebini de bir kez daha yineliyoruz.

Boykotun koşulları; işçiye yalan söylenmez

0

Seçim yasalarında Tek Adam rejiminin her türlü hileyi yapabilmesini olanaklı kılan değişikliklerin yasalaşmasından sonra, bir dizi çevrede 2019 seçimlerinin boykot edilmesine yönelik görüşler ileri sürülmeye başladı.

Ama hemen söyleyelim, boykot devrimci bir taktiktir. İşçileri ve emekçileri, elinden oyuncağı alınan küskün çocuk durumuna düşürmek değildir. Boykot, devrimci sınıf seferberlikleri sürecinde ve iktidara yönelik bir talep halinde ileri sürülür ve örgütlenir.

Örneğin, burjuvazi kendi arasında iktidar paylaşımı için seçimler düzenlerken, işçi ve emekçiler kendi yönetim organları etrafında toplanırlar ve hatta bu organların ayrı seçimlerini düzenlerler. Yani ülke yönetimi iki iktidar organı arasında mücadeleye dönüşür. İşte o zaman işçiler ve emekçiler burjuvazinin seçimini boykot edip kendi konseylerinin, şuralarının, meclislerinin seçimlerini düzenlerler.

Şimdi soralım: 2019 seçimlerinin boykot edilmesini önerenler, halihazırda veya ufukta emekçi kitlelerin devrimci bir seferberlik halini ve kendi yönetim organlarını yaratma olasılığını görüyorlar mı?

Böyle bir durum yok ortada. Bu nedenle de bizler daha başından beri işçi ve emekçi örgütlerini bir araya gelmeye ve oluşturulacak bir işçi-emekçi cephesiyle kitleleri seferber etmeye çağırıyoruz. Kitleler elbette tek adam rejiminden hoşnutsuzlar, ama önlerinde güvenebilecekleri birleşik bir önderlik göremiyorlar. Eğer boykot önerilecekse önce kitleleri kurulacak işçi-emekçi organları etrafında seferber etmek gerekiyor.

Bir de diğer uç var.

Onlar da, “tüm demokratik kesimleri bir araya getirelim” diyorlar. Bütün amaçları, RTE’nin Cumhurbaşkanı seçilmemesi. Hatta RTE’nin karşısında kim olursa olsun, onun seçilmesi.

Sonra ne olacak? Savaşan askerler evlerine mi dönecek? NATO üsleri kapatılıp emperyalistlerle tüm anlaşmalar iptal mi edilecek? Patronlar işçi atmayı durdurup işyerlerinin kapılarını sendikalara mı açacaklar? Ücretler insanca bir düzeye mi yükseltilecek? Özelleştirmeler durdurulup, şimdiye kadar özelleştirilen işletmeler tazminatsız kamulaştırılacaklar mı? Sağlık ve eğitim hizmetleri devlet garantisi altına mı alınacak?

Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. İşçiye yalan söylenmez. “Önce demokrasi, sonra sosyal ve ekonomik haklar” gibi anlayışların hiçbir sonuç vermediğini, sadece işçileri ve emekçileri aldatmaya yaradığını bilme zamanı gelmedi mi?

RTE’den ve AKP-MHP’den kurtulmak isteyenler bunu ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını elde edebilmek için yapıyorlar. O halde görev, bütün bu talepler doğrultusunda işçi ve emekçi örgütlerini bir araya getirip güçlü bir seferberlik yaratabilmektir. Seçimlere doğru kitlelerin politikleştiği süreç bunun için en elverişli zamandır.

Ve rejimin sahte seçimlerine karşı seçenek, kitlelerin taleplerini anayasallaştıracak yepyeni bir iktidar odağı olarak bir Kurucu Meclis için harekete geçmeleri olamaz mı?

Kendimiz için, gelecek için!..

0

AKP, iktidarı boyunca siyasal demokrasinin araçlarını kendi yararına en iyi şekilde kullandı. Siyasal etki alanını genişletmek, manevra kabiliyetini artırmak adına her fırsatı ve ittifakı itinayla değerlendirdi. Kendisi için ömrünü tamamlayan her araç ise sonrasında işlevsizleştirildi, değersizleştirildi ve hatta imha edildi.

Sonuç, Meclis’i ve yargıyı tamamen devre dışı bırakan OHAL ve KHK uygulamaları sonucunda varlığını açık baskı politikalarıyla sürdürmeye çalışan bir rejimden ibaret…
Meşruiyetini kaybetmiş, bütün meşruiyet iddiasını dayandırdığı seçimlerin dahi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirildiği bir rejim. Sansürlenen ve tekelleşen eğitim, medya ve hukuk sistemiyle, devletin tüm ideolojik aygıtlarıyla desteklenen bir rejim.

Kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen için yaşam alanını gittikçe daraltan, onu doğrudan düşman ilan eden bir rejim. Kendi çıkarları için olabildiğince örgütlü bir iktidar.
Ama gelin görün ki bu büyük gücü aynı zamanda en büyük zayıflığı durumunda. Çünkü gittikçe yiten meşruluğunu, kendisinden olmayandan, düşmanlaştırma üzerine kurduğu siyasetten aldığı güç ile dolduruyor.

Bunun karşısında ise düşünce ve ifade, seçme ve seçilme, örgütlenme gibi siyasal demokrasinin temeli olan hak ve özgürlüklerin savunusu; güvenceli iş, sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkı gibi temel ekonomik taleplerin savunusu; kadın, LGBTİ ve çocuk haklarının savunusu; doğanın talanına karşı çevre haklarının savunusu ve en temelde insanca yaşam hakkımızın savunusu adına her zamankinden çok daha kapsayıcı bir muhalefetin dinamiklerini yaratıyor.

Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada günden güne artan baskıcı, gerici, ayrıştırıcı politikalar karşısında büyüyen hoşnutsuzluk çeşitli eylemliliklerle dışa vurulurken bu dinamiği de açıkça gözler önüne seriyor.

Geçtiğimiz 8 Mart’ın tüm dünyada son yılların en kitlesel gösterilerine sahne olması bir tesadüf mü? Arjantin’den Türkiye’ye, İspanya’dan ABD’ye taleplerin ortaklaşmaya başlaması tesadüf mü? Ya da grev gibi sınıf hareketinin en önemli mücadele araçlarının yeniden öne çıkması?

Elbette değil.

Bu, yaratılan korku ve umutsuzluk dalgasına karşı kadın ve erkek emekçilerin direncinin bir göstergesi. Ülkedeki tüm sindirme ve yıldırma politikalarına rağmen, yerellerde OHAL ve seçimler üzerinden “ne yapmalı” sorusu tartışılabiliyorsa bu da bu direncin göstergesi. Eğer siyaset en temelde bir etki alanı mücadelesiyse ve bugün işçi ve emekçiler için bunun araçlarına ulaşma yolu her zamankinden daha kısıtlıysa, o zaman koşullar sesimizi öncelikle en yakınımızdakine duyurmak zorunda olduğumuza işaret ediyor. Mücadelemizi işyerimizden, mahallemizden başlayarak örmek zorunda olduğumuzu hatırlatıyor.

Çünkü nedenlerimiz çok… Tek eksiğimiz ise, hem ulusal hem uluslararası arenada ortak çıkarlarımız etrafında bir araya gelebilmek… Evlerimizde korkuyu bekleme lüksümüz yok. Rejimin karşısında parçalı ve kendiliğindenliği aşamayan muhalefet halini, kendisi için yani ortak sınıf çıkarlarının farkında, örgütlü ve birleşik bir mücadele haline dönüştürebilmemiz gerekiyor.

1 Mayıs’ı bugün her zamankinden önemli kılan da eğer başarabilirsek bu olacak!

Dünya kadınları 8 Mart’ta baskıcı rejimlere hayır dedi!

0

Bu yıl 8 Mart’ta tüm dünyadan milyonlarca kadın emekleri, bedenleri ve kimlikleri üzerindeki baskı ve sömürüye hayır demek için sokaklardaydı. Pek çok ülke ve kentte kitlesel eylemler yapan kadınlar dayanışmayı, birbirlerine ses olmayı ve birlikte güçlenmeyi örgütlediler. Yalnızca 8 Mart’larda değil geçtiğimiz dönemde gerçekleştirilen kadın eylemlerinin sözü ve gündemi farklı da olsa talepler ortaklaştırılmıştı: Kadına yönelik şiddetin her türlüsüne, ücret eşitsizliğine, kürtaj yasağına, cinsiyetçi baskıcı rejimlere hayır!

Son yıllarda Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketiyle kadın mücadelesinin başını çekenlerden olan Arjantinli kadınlar “grev yapalım, örgütlenelim, birbirimizin sesini duyalım” diyerek dünya kadınlarını 8 Mart’ta greve çağırdı. Kadın kırımına karşı mücadele veren binlerce Arjantinli kadın “Hayatı ve özgürlüğü istiyoruz” dedi.

Sağcı Halk Partisi’nin iktidarda olduğu İspanya’da altı milyona yakın kadın 8 Mart’ta hayatı durdurarak greve çıktı. İspanya’da 200’den fazla yerde düzenlenen eylemlerde kadınlar “Biz durursak dünya durur” dedi. Ellerinde tencere ve tavalarla sokakları dolduran milyonlarca kadın erkeklerle aynı ücreti almayı ve cinsel sömürü düzeninin son bulmasını talep etti.

Türkiye’de 8 Mart yürüyüşüne katılan on binlerce coşkulu kadın OHAL’e ve AKP’nin baskıcı ve cinsiyetçi politikalarına karşı taleplerini haykırdı. Dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen bu eylemler ve yükseltilen talepler yalnızca 8 Mart’la sınırlı değil, geçtiğimiz yıllarda da kadın mücadelesinin başını çekmeye devam ediyorlardı.

Polonya’da milyonlarca kadın kürtaj yasağına ve faşizan hükümete karşı sokağa çıkarak Polonya hükümetine geri adım attırdı. İzlanda’da eşit işe eşit ücret talebiyle sokağa çıkan binlerce kadının eylemleri sayesinde artık kadınlarla erkeklerin eşit ücret alması yasal bir zorunluluk haline geldi. İzlandalı kadınlardan esinlenen Fransız kadınlar da aynı taleple eyleme geçtiler. Paris’in yanı sıra birçok kentte iş bırakan kadınlar ücret eşitsizliğini protesto etti. ABD’de Trump’ın cinsiyetçi, ayrımcı ve ırkçı politikalarına ve söylemlerine karşı harekete geçen milyonlarca kadının yürüyüşü tüm dünyadaki kadınlar tarafından sahiplenildi. İran’da molla rejiminin ataerkil baskı politikalarına ve bu politikalardan biri olan başörtüsü zorunluluğuna karşı korkusuzca mücadele veren kadınlar, ülkede sanayi bölgeleri ve fabrikalarda başlayan eylemlere de dahil olarak sınıf taleplerini ve kadın mücadelesini bir araya getirdi.

Pekiyi, son zamanlarda farklı farklı ülkelerde kadınların aynı taleplerle sokaklara çıkması tesadüf mü? Neoliberal düzenin bekçisi ve uygulayıcısı olan cinsiyetçi baskı rejimlerinin çoğalmasıyla kadına yönelik şiddet kadın kırımına dönüştü. Fail ise tek tek erkekler olduğu kadar erkekleri cezasızlıkla ödüllendiren ve cesaretlendiren baskıcı rejimler oldu.

Kadınlar, muhafazakârlığı dayatan; sistematik ve politik olan erkek şiddetini görmezden gelen ve kadınları işsizlik ve yoksullukla “terbiye” etmeye çalışan erkek egemen kapitalist düzene ve onun koruyucusu olan baskı rejimlerine hayır diyor. Dünya kadınları birbirlerinden güç alıyor ve erkek ve devlet şiddetine maruz kalmadıkları, sömürülmedikleri bir dünya için HAYIR diyor.

Değişmeyen Tek Şey…

0

İktidarın tepesinde dinde güncelleme tartışması sadece iki gün sürdü! Birinci gün, en tepedeki, mealen, bugünün ihtiyaçları 1400 yıl öncenin şartlarına uyarlanamaz diyerek tartışmanın önünü açtı. Lehte aleyhte, giderek daha da genişleyeceği anlaşılan büyük bir tartışma başladı. İkinci gün, güncelleme gerekir diyerek tartışmayı başlatan, kim dinde reform diyorsa din düşmanıdır diyerek en azından şimdilik ve kendisi için tartışmayı noktaladı.

Aslında, noktalamak zorunda kaldı demek, daha doğru olur. Çünkü dinde güncelleme fikrine “içeriden” o denli güçlü ve şiddetli itirazlar geldi ki ısrar etmek tartışmayı başlatanı ummadığı ve asla istemeyeceği yerlere sürükleme potansiyelini gösteriverdi! Başını özellikle mütedeyyin kadınların çektiği güncelleme yanlısı eğilimlerin desteği bu yüzden ağırlık oluşturamadı. Bir kez daha dogmatik, tutucu ve erkek egemen anlayış değişim, gelişim ve yenilenme isteği ve arayışına baskın geldi.

Pekiyi, neden böyle oldu? Böyle olması normal mi, yoksa şaşırtıcı mı? “Dinde reform diyen din düşmanıdır” deyince tartışmaya yol açan ihtiyaçlar da ortadan kalkmış mı oldu? Ve en önemlisi ortada bu yönde bir talep yok gibi görünürken nasıl oldu da en tepeden tartışma açıldı ve aynı hızla da kapatıldı?

Bu soruların tümü için ortak cevap şu olabilir: Hayat fikirleri takip etmez, fikirler hayat tarafından şekillenir! İnsanların hayatlarını şekillendirenin de inançlar olduğu sanılsa da gerçek tam tersidir. İnançları şekillendiren de hayattır! Öyle olmasaydı insanlık halen yer ve gök tanrılarına ve çeşitli totemlere inanıyor olurdu. Öyle olmasaydı hiçbir insan kabilesinin sınırlarını terk etmez, her şey ilk günkü gibi kalırdı. Öyle olmasaydı bu satırlar yazılmazdı. Her türden iktidar sahibinin tartışmadan ve yenilikten ölesiye korkmasının nedeni de budur. Bir yandan bu gelişim ve dönüşümü görüp onu kendi çıkarlarına uygun hale getirmeye çalışırlar ama bunu yaptıkları an ilk tartışılanın da kendileri olduğunu görüp korkar ve bastırırlar.

Şüphesiz değişmeyen tek şey insanların daha güzel ve huzurlu bir hayat özlemidir. İnsanlık tarihi bu özlemlerin çeşitli inanç ve fikirlerle giderilmesi çabasıyla doludur. Gün gelir, çözüm olan sorun haline gelip ayak bağı olur. Ve eninde sonunda değişim vakti gelip kapıyı çalar. Aynı bugünlerde olduğu gibi…

1 Mayıs’a hazırlanırken…

0

Daha bir yıl kala ülke hızla seçim atmosferine sürükleniyor. Parlamentodaki burjuva partiler gizli veya açık ittifaklarla iktidar olmanın çabası içindeler. AKP-MHP bloku Tek Adam rejimini kalıcılaştırmayı, yağma ve baskı düzenini korumayı hedefliyor. CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi ise bütün amaçlarını RTE’nin cumhurbaşkanı seçilmemesi üzerinde yoğunlaştırıyorlar. İşçi ve emekçilerin gündelik ve acil sorunları ve talepleri geri plana itilmiş durumda.

“Önce AKP’yi iktidardan indirelim, sonra gerisine bakarız” gerekçesi işçi sınıfını aldatmaktan başka bir işe yaramaz. İşçi ve emekçi yığınlar zaman kaybetmeden bu seçim sürecine kendi talep ve sloganlarıyla, kendi adaylarıyla girmek, bunların doğrultusunda seferber olmak durumundadır. Bu en azından, gelecekteki hükümetleri zorlayabilmek için gereklidir.

Bu açıdan DİSK başkanlar kurulunun 13 Mart’ta yaptığı toplantıda aldığı kararları önemsiyoruz. “Emeğin demokrasi seferberliğini” ilan etmiş olmaları, bu kararın hayata geçirilmesi durumunda işçi ve emekçi yığınlara güç ve cesaret verecektir.

DİSK’in özellikle, “bu süreci en geniş emek ve demokrasi güçleriyle beraber yürümeye” karar vermiş olması, siyasi ve toplumsal alanda bir İşçi-Emekçi seçeneğinin ortaya çıkarılmasında son derece etkili olabilir. Şimdi DİSK’ten talebimiz bu kararların hayata geçirilmesi doğrultusunda somut adımlar atmasıdır.

Bu anlamda bu yıl 1 Mayıs mücadele gününü, tüm gücümüzle yeni bir işçi-emekçi kutbunun yaratılması için bir ilk adıma dönüştürmeliyiz.

* * *

Öte yandan, Afrin bölgesine dönük olarak başlatılan operasyonun 58. gününde Afrin kent merkezi, TSK ve ona bağlı olarak faaliyet yürüten “ÖSO güçleri” tarafından ele geçirildi. Operasyon sonucunda binlerce insan hayatını kaybederken yüz binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

“Sınır bölgelerimizi terörden temizlemek” olarak sunulan operasyonun asıl amacının, başından itibaren, AKP-MHP blokunun içeride yitirdiği meşruiyeti savaş politikaları ve Kürt düşmanlığı üzerinden yeniden kazanmak olduğunu vurguladık. Afrin kent merkezine girildiğinin bir “fetih ruhuyla”, “Çanakkale Şehitleri Anma Gününe” denk getirilerek ilan edilmesi, operasyonun AKP-MHP blokunun bir seçim yatırımı olduğunu açıkça ortaya koymaktaydı.

“Zeytin Dalı Harekâtı’nın” beklenenden hızlı bir şekilde ve “Fırat Kalkanı’ndan” daha az bir kayıpla neticelenmesi, her şeyden önce, Saray’ın Suriye’de ABD ve Rusya arasındaki çatlaklara kendi açısından başarılı bir şekilde oynayabilmesi sonucunda gerçekleşti. ABD ve Rusya’yla yürütülen yoğun ve gizli diplomasi ile ABD ve Rusya’nın kendi özgül çıkarları doğrultusunda PYD-YPG’yi Afrin’de “cezalandırmaya” karar vermeleri, bu sonucun iki temel nedenini oluşturmakta.

Saray rejiminin dışarıdaki saldırgan ve maceracı politikalarıyla içerideki baskı ve yağma politikaları Türkiye’nin ve bölgenin emekçi halklarına yalnızca kan ve gözyaşı vaat etmekte. Bu durum ancak bölge işçi sınıfının ve ezilen halklarının dayanışması ve ortak mücadelesiyle tersine çevrilebilir.

Onların var da sizin niye olmuyor?

0

Son günlerde gündemi epey meşgul eden Çiftlik Bank vurgunu “kısa yoldan” zengin olmanın püf noktalarını açık etmiş bulunuyor: dolandırıcılık. Biraz da uzun yoldan bahsedelim. Bilindiği gibi, eğer zengin olmak istiyorsanız, önce seçim kazanmak ya da seçimi kazananlara yanaşmakla işe başlamalısınız. Her ne kadar Cem Uzan örneği bu yolun “dikensiz gül bahçesi” olmadığını ispatlasa da, zengin olmakla dur durak bilmeden zenginleşmek arasındaki ince çizgi buradan geçiyor.

Diyelim ki, iktidar partisinin icraatlarına teşne olup özelleştirme ihaleleri ya da kamu ihaleleri (örneğin inşaat, enerji, savunma sanayii alanlarında) açıldığında boyumuz ölçüsünde pay almayı başardık. Ek olarak, vergi muafiyetlerinden tutun, kamu arazilerini ucuza kiralamaya ve hatta satmaya kadar çok çeşitli teşviklerden de faydalandığınızı varsayalım. Yine de bir sınır var. İktidar partisi, eğer bir yerlerden yüksek getirili petrol ya da doğalgaz yatağı bulamadıysa tüm bu teşvikleri bankaların uluslararası finans kuruluşlarından sağladığı kredilere, kısaca dış borçlanmaya dayanarak vermek zorunda. Bu sınıra dayandığınızda “Bana bu kadar yeter, biraz da başkaları kazansın” diyerek Ferrarinizi satıp bilge olmaya karar verecekseniz okumayı burada bırakabilirsiniz.

Öyle olmadığını düşünürsek geriye sizin için yapılacak tek bir şey kalıyor: Teknoloji ithal eden bir ülkede bulunduğunuz için, yapmakta olduğunuz iş her neyse, daha az işçiyi daha çok çalıştırmak. Yüce gönüllü bir patron olmayı hayal ediyorsanız kıdemli işçilerinizi tazminatlarını vererek işten çıkartabilirsiniz. Bu sayede, çok çeşitli borç yükü ve enflasyon altında ezilmekte olan işçilerinizin de bir kısmı tazminatlarını almak isteyeceklerdir. Siz de oluşan boşluğu genç işçilerle doldurarak üretime devam edebilirsiniz. Bu sayede işletmenizin en büyük gider kalemi olan ücretlerden kısmış olacaksınız.

Bu operasyonu gönlünüzce yapmanızı engelleyecek yegâne şey sendika. Bunu aklınızdan çıkarmayın! Herhangi bir şekilde birlikte hareket eden işçileri dağıtmak için elinizden ne geliyorsa yapmalısınız. Sendikayı kabul etmek durumunda kaldığınızda ise ilk tercihiniz hükümetin denetimine geçmiş sendikalar olmalı! Ancak bu yolla enflasyon karşısında ücretleri eritmeyi ve düşük tutmayı başarabilirsiniz. Bu hikâyenin eksiği var fazlası yok! Geçen sayımızda, banka hesabında 1 milyon TL ve daha fazla miktar bulunanların sayısını sizlerle paylaşmıştık: 128.801 kişi. Kısacası, bu anlattığımız hikâyenin patron tarafında olma olasılığınız %0,16. Yani, iş cinayetine kurban gitmez, elverişsiz çalışma koşullarından dolayı sağlığınızdan olmaz ve tabii bir de uzun yaşamın sırrını çözerseniz zengin olmanız mümkün. Ancak ufak bir detay var: Yüzlerce kez ölüp dirilmeniz gerek.

İki seçenek var: Dolandırıcı olmak ya da işçi kalmak!

Şimdi hayalleri bir kenara bırakıp gerçeklerden bahsedersek: Geçtiğimiz yıl açıklanan bir rapora göre 2016 yılında işyeri temelli eylemlerin toplamda %90’ı sırasıyla işten atma, işyerindeyken ücret gaspı, keyfi ceza, sendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi yapmaya yeltenmek (!) ya da iş yükünün azalmasını talep etmekten dolayı gerçekleşmiş.

Kısacası, onurumuzla yaşamak ve çalışmak gibi en basit taleplerimize patronlar “kapıyı göstererek” cevap vermişler. Geniş tanımlı işsizliğin bu sebeple %18,3’e yükseldiğini belirtelim. İşsizliği çözmesini istediğimiz otoriteler, aslında işsizliği bizzat yaratanlar. Onlar çözemez, ama biz çözeriz! Zengin olma olasılığımız gibi karmaşık hesap ve hayallere gerek yok.

İşten çıkarmalar yasaklansın. Herkes kadrolu ve güvenceli bir işte çalışsın. 6 saat 4 vardiya olsun, var olan tüm işler işçiler arasında bölüştürülsün.

Bu kadar basit.

Hayal mi?

Zengin olma olasılığımız kadar değil…

ABD’nin vergi hamlesi Türkiye’yi etkiler mi?

0

ABD’nin çelik ithalatına %25 ve alüminyum ithalatına %10 gümrük vergisi koymasına ilişkin kanun 23 Mart itibariyle yürürlüğe girdi. 19 Mart’ta Trump tarafından imzalanan kanun, ABD ile ticari ilişkilerde Türkiye gibi birçok ülkeyi etkileyeceği gibi, küresel ölçekte dünya ekonomisini de uzun vadede olumsuz yönde sarsacaktır. Böylelikle mevcut dünya ekonomik krizinin yeni bir aşamaya geçmesi de mümkün gözüküyor.

Türkiye kendini bu vergiden muaf tutmak için ABD’den istekte bulunsa da istisna ülkeler listeside Türkiye’nin adı geçmiyor. Bu durum ihracatçılar ve fazlasıyla ısınan inşaat sektörünü için kötü haber. Kötü haber diyoruz, çünkü halihazırda aşırı arz sorunu yaşayan inşaat sektörü durağanlaşma evresine girdi.

Son olarak Müteahhitler Konfederasyonu Başkanı Tahir Tellioğlu’nun yaptığı açıklama çok çarpıcı: “2017 yılı başından bu yana demir başta olmak üzere inşaat sektöründeki birçok önemli malzemeye %70 civarında zam yapıldı. Kilogram fiyatı 3 liraya doğru yaklaşan demir çelik ürünlerindeki fahiş fiyat artışları, artık sektörün canına tak etmiştir. Konfederasyonumuza bağlı alt derneklerimize üye olan veya olmayan binlerce müteahhidimizin sokağa dökülmemesi ve her geçen gün daha da artan ‘iş bırakma ve grev çağrısı’ baskısının üzerimizden kaldırılması açısından da bir an önce demir çelik fiyat artışları durdurulmalı ve fiyatlar olması gereken yere çekilmelidir.”

Türkiye ABD’den demir-çelik ithalatı yaparken %0 ek vergi koyuyor, şimdi ise kendisinin ürettiği demir-çeliği ABD’ye satarken %25 gibi büyük bir oranda ek vergi konulacak. Bu durum ABD’ye daha az demir, çelik ve alüminyum satılacağı anlamına geliyor. Peki, böylelikle mevcut çelik fiyatları düşer mi? Dolar kuru tarihinin en yüksek seviyesindeyken, üretim maliyetleri bu kadar artmışken, üstelik dış ticarette rekabet gücü bu tip vergilerle azalmışken, sektörün istediği o ucuzluk ufukta gözükmüyor. Yani, ekonomik büyüme pahasına dış ticaret ve cari açık veren Türkiye, gümrük duvarlarının yükseltilmesi karşısında en çok etkilenecek ülkeler arasında.

Trump’ın iktidara gelmeden önce yapacağını taahhüt ettiği bu popülist söylem, Avrupa Birliği (AB) ve Çin’in rekabet gücüne darbe vurmak için yapılmış bir hamle. Aynı ABD, duvar örmek istediği Meksika ve Kanada gibi ülkelerle serbest ticaret anlaşmalarıyla gümrük birliği içinde.

Mart ayı içinde ABD ve Çin karşılıklı olarak birbirlerinden aldıkları bazı mallar için gümrük vergisi koyacaklarını açıkladılar. Biri dünyanın en büyük ithalatçısı, diğeri dünyanın en büyük ihracatçısı olan bu iki ülkenin arasında ticaret dengesinin bu şekilde bozulması dünya ticaret hareketlerinin tepetaklak olması gibi bir durumu ortaya çıkartabilir.

ABD’nin bu hamlesi basit bir dış ticaret politikasının çok ötesindedir. Gruplaşmış ülkelerin gümrüklerini korumaya alması dünya ekonomisini daha da kötü ve öngörülemez hale getirecektir. Bu politikalar, iktisadi koşullar öyle gerektirdiği için değil, sınıf mücadelesinin belirlediği politik söylem ve araçlardan kaynaklanmaktadır. Baskıcı rejimlerin ekonomik uygulamaları, sistemin tıkanıklığını çözmeyeceği gibi kendi ayaklarına sıktığı kurşunlar olacağı aşikardır.

UBER mi, sarı taksi mi?

0

Söze şöyle başlayalım: Ulaşım temel bir haktır ve olması gereken, devletin bu hizmeti bizlere uygar bir biçimde sunmasıdır. Ve bu sadece çift şeritli yol veya her şehre havaalanından ibaret de değil.

Yakın zamanda hepimizin hayatına giren mobil uygulamalar, varacağımız noktalar arasındaki mesafeyi sermaye sahiplerinin kârlılığı açısından çeşitlendirdi. Bu, sarı taksi kullanmaya mecbur kalanlar için bir çözüm yolu gibi gözükse de, bu uygulamaları geliştiren çokuluslu şirketler bizlerin rahat yolculuğunu değil, kendi kârlarını düşünüyorlar.

Hem şoförleri esnek ve güvencesiz çalışmak zorunda bırakıyorlar hem de talebe göre değişen fiyatlandırma politikasından dolayı, UBER ve benzeri uygulamalar aynı sarı taksiler gibi kriz anlarında astronomik paralar kazanıyorlar.

Peki ya sarı taksiler? Güven vermeyen şoförleri, kazıklanmamak için önceden haritada çalıştığımız yolculuklar… ve bunların yanında devletin taksi plakasını ticari bir borsaya dönüştürmesi ve ulaşımın bir hak değil ticaret aracı olarak gelişmesine zemin sağlaması. Bu karşılaştırmada ne özel sarı taksi ne de UBER ve benzeri oluşumlar bizim için bir çözümdür.

Tekrar ediyoruz, ulaşım temel bir haktır. Hükümet ve yerel yönetimler her vatandaşa eşit ve iyi koşullarda bu imkânı sunmakla yükümlüdür. Ücretsiz kamu toplu taşımacılığının yanı sıra taksi taşımacılığı da kamusal olarak yeniden düzenlenmelidir. Taksi şoförleri taksi mafyalarının eline bırakılmamalı; sabit ücretli, sendikalı ve iş güvenceli kamu çalışanı yapılmalıdır. Ulaşım çalışanlarının çalışma koşulları iyileştirilmeli ve devlet tarafından denetlenmelidir.  

Akkuyu’da nükleere hayır!

0

Geçtiğimiz gün Akkuyu’da nükleer santralinin temeli atıldı. Santrali Rus firma Rosatom inşa edip işletecek. Şimdilik işletmesine ortak olabilecek bir Türk patronu bulunamadı. Teknoloji isteyen tüm ekipmanlar Rosatom tarafından Rusya’dan getirilirken, çimento-harç-demir gerektiren inşa ise Türk patronları tarafından yapılacak.

Saray rejimi her ne kadar nükleer santralin bir prestij olduğunu, ucuz ve temiz olduğunu, doğalgaz ve dışa bağımlılığımızı azaltacağını ifade etse de gerçekler bunun tam tersini işaret ediyor. Doğanın korunmasından ve emekçi halkın çıkarlarından yana olan herkesin bu projenin derhal iptal edilmesinden taraf olmalıdır.

  1. Nükleer santral dışa bağımlılığı artıracaktır.

AKP’nin enerjide dışa bağımlılığı azaltmak adına sürdürdüğü onca doğa katliamının, inşa edilen santrallerin sonucu bir fiyasko oldu. Enerjide dışa bağımlılık yüzde altmış beşlerden (2002 yılında) yüzde yetmişlere çıktı.

İnşası başlayan santral faaliyete geçebilirse de farklı bir sonuç çıkmayacak. Zira nükleer santralin önemli tüm parçaları Rusya’da üretilip Akkuyu’ya taşınacak. Santralin işletmesi, kullanımı vb. tamamen Rusya’ya ait olacak. Rusya’nın baskısı ile anlaşmaya eklenmiş bir madde uyarınca santral hisselerinin en fazla yüzde 49’u satılabilecek. Santralin büyük patronu Rus kapitalizmi olacak. Türkiye’nin yaptığı tek şey tıpkı Orhan Gazi ve 3. Köprüde olduğu gibi enerji alım garantisi vermek olacak. Akkuyu’da üretilecek enerji için Ruslara sürekli para ödenecek.

Bu durumun enerjiyi başka bir ülkeden satın almaktan çok da farkı yok. Yani herhangi bir komşu ülkeden satın alma garantisi vererek, hiç de santrale inşaat parası harcamadan da aynı sonuç elde edilebilirdi. Elimizde en azından bir santralin kalacağı gibi bir beklentimiz de olmasın. Rusların süresi dolduğunda nükleer santralin kullanım ömrü zaten dolmuş olacak. Santralin işletmesinde Rusları baypas edebilecek bir mekanizma da yok. Olası bir diplomatik gerilimde santralin performansı tamamen Putin’in insafına terk edilmiş durumda. Yani proje ne yerli, ne de milli.

Nükleer sayesinde hiç değilse hammaddede dışa bağımlılığımızın azalacağı doğrultusundaki beklenti de yanlış. Santralde kullanılacak olan uranyum yine yurt dışından alınacak. Yani doğalgazda dışa bağımlılığa ek olarak uranyumda dışa bağımlılık da hayatımıza eklenmiş olacak. Ayrıca santralde kullanılacak olan radyoaktif hammadde (uranyum) de sınırsız bir kaynak değildir. Dünya genelinde 6 milyar ton kadar uranyum bulunmakta olup, tek bir reaktör yılda ortalama 150 ton kadar doğal uranyumu yakmaktadır. Dolaysıyla uranyum da tükenmekte olan bir kaynaktır ve bu tempo ile petrol ürünleri ile neredeyse aynı dönemde tükeneceği tahmin edilmektedir.

Sonuç olarak uranyum kullanılarak enerji üreten nükleer santraller, dışa bağımlılığı azaltmadığı gibi “sürdürülebilir” de değildir.

  1. Türkiye’nin nükleer silah yapmasının önü açılmayacak.

Teknik ve hukuki olarak nükleer silah yapımı anlamında onlarca engel söz konusu. Öncelikle Türkiye’nin 1980 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na attığı imzadan ötürü nükleer silah yapması NATO ile ilişkilerini koparmaksızın mümkün değil. Yine de bu sorunun üzerinden atlanılsa dahi santralin tüm işletmesi Rusya’nın elinde olacağından ötürü teknik olarak bunun yapılabilmesi mümkün olmayacak. Kontrol Rusların elinde olacak. Hatta Rusya uranyumu kullandıktan sonra oluşan plütonyumu ve yakıt kapsülünü geri alacak. Türkiye’ye ise sadece ikinci dereceden nükleer atıklar (yeniden kullanılması mümkün olmayan, son derecede tehlikeli ve sürekli depolanması gereken atıklar) bırakılacak.

  1. Nükleer enerji pahalıdır, hedef emekçiyi soymaktır.

Dünyada nükleere yapılan yatırımlar 1973 ve 1979’daki petrol krizleri ile birlikte arttı. Nükleer bugünkü ilerlemiş teknolojiye rağmen ömrü boyunca ürettiği enerjiye karşılık ihtiyaç duyduğu ilk yatırım ve işletme (bakım) masrafı açısından en pahalı enerji kaynaklarından biridir. Dünyada da nükleere yönelik artan bir yatırım söz konusu değildir. İbre aksi yöndedir. Dünya nükleerden kaçmaktadır. Yirmi yıl önce dünya enerji ihtiyacının %18’i nükleerden karşılanırken, bugün bu oran %14’e gerilemiştir.

Nükleer enerjinin pahalı olması esasen bu projenin yapılmasının sebebidir. Bugün elektriğin kilowatt saati 5 sent dolaylarında iken, nükleerin maliyeti bu ortalama maliyetin en az 2.5 katı kadar daha yüksektir.

Türk ve Rus taraflarınca yapılan anlaşmada elektriğin kilowatt saat ücreti minimum 12,35 sentten olarak belirlenmiş, ayrıca tamamen Rosatom’un keyfine bağlı olarak satış fiyatını 15,33 sente kadar çıkarma hakkı tanınmış durumda. Elbette ki Rosatom’un belirlediği bu fiyat üzerinden devlet elektriği satın alma garantisi verdi bile. Bu sayede Saray rejimi elektriğin biz işçi ve emekçilere yurt genelinde daha pahalıya satılabilmesinin önünü açmaya çabalamaktadır.

Bir nükleer santralin yapımı oldukça pahalı olduğu gibi, istenmesi halinde santralin faaliyetinin durdurulması da çok pahalıya mal olmaktadır. Kimi örneklerde santralin kapatılma maliyetinin yapım maliyetini aştığı da görülmüştür. Bugün Rosatom’a %49 ya da daha az bir hisse ile ortak olacak parayı bulamayan Türk kapitalistleri herhangi bir sebeple santralin kapanması gerekirse bunun için asla para harcamayacaktır.

  1. Enerji üretimi geliştirmez. Çok enerji üretmek azgelişmişliktir.

Yaygın ve yanlış bir kanı olarak enerji üretiminin artışı ile gelişmişlik arasında bir bağ olduğu düşünülür. Ancak bu doğru değildir. Coğrafi anlamda ve üretim bağlamında aynı koşullarda olan iki ülkede daha çok enerji üreten ülkenin daha geri kalmış bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü çok enerji üreten ülkenin enerjiyi kaybettiği ve verimli kullanamadığını anlayabiliriz. Şahin Özgül’ün Enerji Komisyonu’na yaptığı sunuma kulak verecek olursak; Almanya’da metrekare başına konutlarda kullanılan enerji miktarı ortalama 75 kwh’tir. İsviçre’de 50 olan bu değerin ortalaması İstanbul’da 290 Erzurum’da ise 450 kwh’tir. Buradan hareketle elbette ki Erzurum’un Almanya ve İsveç ortalamasından daha gelişmiş olduğunu iddia edemeyiz. Türkiye’de ciddi bir enerji kaybının olduğunu, enerji ishale hatlarında büyük bir israfın olduğunu ifade edebiliriz.

İşçi sınıfının sorunları yalnızca kalkınmacı bir yaklaşım ile çözülemez. Ama bir an için öyle olduğunu varsayalım. Yine de çok enerji üretimi ile ülkenin büyümesi arasında bir bağ yoktur. Almanya 1990 ile mukayese edilecek olursa 2015 yılında yüzde on iki daha az enerji üreterek gayrisafi hasılasında ciddi bir büyümeye ulaşabilmiştir.

Unutulmaması gereken bir başka ayrıntı da mevcut durumdur. Hâlihazırda Türkiye’de şu anda 78 bin MW kurulu güç mevcutken maksimum enerji çekiminin yapıldığı dilimde 44 bin MW kapasitesi aşılmamaktadır. Bakanlığın enerji ihtiyacı tahminleri de her seferinde yanlış çıkmakta, açıklanan rakamın bir hayli altında kalmaktadır.

Asıl mesele enerjinin nasıl kullanıldığıdır. Enerjiye yatırım yerine, enerjinin verimliliğini sağlayacak yatırımlar yapılmalıdır. Ancak bu tip yatırımlar Saray rejimi ve sarayın dar çeperindeki bir gurup oligarkın çıkarına değildir. Çünkü bu tip yatırımlar Saray çeperindeki zenginleri daha zengin etmeyecek, işçi ve emekçileri rahat ettirecektir. Mevcut rejimin çıkarı daha pahalıya ürettiği elektriğin israf edilmesindedir.

  1. Santral istihdam demek değildir. Santralin inşası için devletin ödediği para ile işsizlik sıfıra inebilir!

Yetkililer nükleer santralde çalışacak insan sayısının 12 bin olacağını iddia ettiler. Diğer iddiaları gibi bu iddia da bırakalım doğruluğu, kısmen doğru bile değil.

Öncelikle santralin nitelik gerektiren işlerinin Rusya’dan gelecek olan kişilerce yapılacağı ve işletme süresince de bunun sürdürüleceği açığa çıkmış durumda. Yani santralin esas işleri Türkiye’de istihdam yaratmayacak.

Diğer örneklere bakıldığında nükleer santral inşası sırasında 1.000-1.500 kadar işçinin çalıştığını görebiliriz. Mersin’de büyük bir zorlama ile nükleer inşası sırasında 2-3 bin işçinin çalışacağını var saysak dahi 12 bine ulaşmak mümkün değil. Ayrıca santralin faaliyete geçmesi ile birlikte reaktör başına 500-600 kişinin çalışacağını düşünebiliriz.

Türkiye dünyada en çok iş cinayetinin işlendiği ülkelerden biri. Santral tamamlanabilirse buradaki işçilerin çalışma koşulları da patronların insafına bırakılacak. Bu da bir başka tehlikeyi işaret ediyor. Havalimanının inşasında yitirdiğimiz (ve sayısının 400’e vardığı iddia edilen) emekçi kardeşlerimizin acısı hala sıcakken, santral inşası bizim için daha da korkutucu olmakta.

  1. Nükleer temiz enerji değildir.

Mersin’de sürekli bir nükleer atık depolama sahası kurulacak. Bunun risklerini sürekli olarak yaşayacağız. Mersin bir nükleer bir çöplük olabilir, çünkü Türkiye’nin diğer ülkelerden radyoaktif atıkları para karşılığında alıp burada depolamasının önünde bir engel kalmamış durumda.

Sorun yalnızca bununla sınırlı değil. Yaklaşık 250 santigrat derecede çalışan nükleer reaktörün ısınmasının engellenmesi için denizden alınan su, soğutma suyu olarak kullanılacak. Soğutmanın ardından kullanılan bu su bir işlem görmeksizin denize geri verilecek. En kötü senaryonun içerisinde bu suyun saatlik miktarının bir milyon metreküpten daha fazla olacağını hesaplayabiliriz. Bu saatlik miktar İstanbul’un 24 saatte tükettiği suya denk/daha fazla diyebiliriz. Başka bir benzetme ile bir günde yaklaşık olarak bir Alibeyköy barajı kadar sıcak suyun Mersin’den Akdeniz’e boşaltılacağını düşünebilirsiniz. Bu devasa miktardaki ısınmış suyun denize deşarjı kıyı sularının ısınmasına ve buradaki ekoksistemin zarar görmesine neden olma tehlikesi taşımaktadır.

  1. Nükleer enerji tehlikelidir.

Sanıldığının aksine Nükleer santrallerde kaza yaşanmasının sebebi öngörülebilir aksaklıklar, ihmal vb. değildir. İlk nükleer kaza olan Three Miles Island (1979) kazası öngörülemeyen bir şekilde yaşanmıştır. Çernobil de benzer bir vakadır. Tesiste bulunan bir vananın kapalı olma halinin sızıntıya sebebiyet verebileceği öncesinden kimsenin tahmin edebileceği bir vaka olamamıştır. Yani nükleer tesislerde kazalar, “bu düğmeye basarsan sızıntı olur” gibi bir hatanın yapılması ile değil, santralde yapılan/yapılması gereken ufak değişimin sonucunda yaşanmıştır. Ancak kazadan sonra böylesi değişikliklerin kazaya sebep olabileceğini öğreniriz. Dolayısı ile bir nükleer tesiste her şeyin önlemini önceden almış olsak, kusursuz bir tesis inşa etmiş olsak dahi bu durum santralin yüzde yüz güven verdiği anlamına gelmez. Öncesinde bilinmeyen bir olayın sızıntıya sebep olması bir hayli yüksek ihtimaldir.

Prof. Dr. Tolga Yarman’ın, bugüne değin işletilmiş tüm reaktörlerin kapasiteleri ve yaşanan kazalar üzerinden yaptığı bir hesaba göre en iyi niyetli yaklaşımla santralde kaza yaşanma ihtimalinin yüzde bir olduğunu ifade ediyor. Ameliyatlarda anestezi ile ölüm riski yüz binde bir olduğunu düşünecek olursak, mevcut riskin bilim dünyası için kabul edilemez düzeyde olduğunu söyleyebiliriz. 

  1. Nükleere harcanan paranın yarısından azı ile tüm Türkiye’nin enerji aktarım hatları yenilenebilir. Nükleer santralin üretebileceği enerjinin en az üç katı kadar enerji kaybı engellenebilir.

Nükleer santralin 2023’te faaliyete geçeceği ifade ediliyor. Bu kısa süre içerisinde tamamlanacağını öngörürsek, santral faaliyete geçtiğinde Türkiye’nin enerji ihtiyacının yüzde 4-5 gibi bir kısmını (en iyi tahminle) karşılayacak. Sonrasında santral yaşlandıkça bu verim düşecek.

Türkiye’nin enerjideki en büyük problemi enerjinin aktarımı sırasında, hatlarının eskiliğinden ötürü enerji kaybının yaşanmasıdır. Bu kayıp miktarı dünya ortalamasının dahi (dünya ortalaması yüzde sekiz civarı) çok üzerinde, yüzde yirmilerdedir. Yani Akkuyu’da pahalı ve tehlikeli elektrik üreten santralin elektriği zaten yolda kaybolacaktır. En iyi ihtimalle yüzde beşlik enerji ihtiyacını üretecek olan santralin kaybolan ürettiği enerjinin 5’te biri de yolda heba olacaktır.

Oysaki santrale harcanan para ile Türkiye’nin enerji sevk hatları defalarca sökülüp en uygun teknolojiye sahip ekipmanlar ile yeniden yapılabilir. Böylelikle enerji kaybını yüzde 2-3 seviyelerine düşürmek mümkündür. Yani yüzde 5’lik bir elektrik üretimine harcanan paranın çeyreği ile yüzde 17’lik bir enerji kaybı engellenebilir. Bu da üç-dört nükleer santrale eşdeğerdir.

Buradan bir kez daha görüyoruz ki, nükleer inşasının sebebi enerji sorununa çözüm vb. değildir. Asıl gerekçe yandaş sermayedarlara büyük bir inşaat alanı açarak para pompalamak ve de enerji piyasalarının özelleşmesi ile elektrik fiyatlarında bir pahalılaşmaya yol açmaktır.

  1. Sonuç: Tüm enerji altyapı ve dağıtım sistemi kamulaştırılmalıdır.

Enerji üretimi her koşul altında kirleticidir. Kapitalist sistem içerisinde ise enerji üretimi yalnızca kirletici değil, doğayı geri dönüşsüz derecede tahrip edici, yıkıcı ve yok edici bir etkiye sahiptir. Nükleer santralin inşası ise bunun en vahim örneklerinden birisidir. Nükleer santralin inşası üretici değil, yıkıcı güçlerin gelişmesine işaret etmektedir.

Ekolojik yıkım ve işçilerin, emekçilerin enerjiye pahalıya ulaşımı el ele yürümektedir. Saray rejiminin içinde bulunduğu dar boğazdan ötürü doğayı talan etmek dışında bir alternatifi bulunmamaktadır. Diğer burjuva kesimleri de kapitalist sistemin krizinden ötürü herhangi bir çare sunamazlar. Alternatif enerji kaynaklarına yönelim de nükleerde olduğu gibi doğanın tahribatı ve emekçilerin kötü koşullarda çalışması, enerjiye pahalıya ulaşması sonucunu doğurmayı sürdürmektedir.

Ekolojik yıkım ve enerjinin pahalılaşmasına karşı tüm enerji sektörünün derhal işçilerin denetiminde kamulaşması ve doğru bir enerji planlaması ile denetlenmesi gerekmektedir. Başka bir çıkış mümkün değildir.

Stephen Hawking’e saygıyla

0

Evrenin en karanlık yeri neresidir? Peki insan sadece ekrana bakarak kaç saat, gün, ay, yıl dayanabilir yaşamaya?

Hint köylüsü ancak Hint işçisine katılarak kazanabilir

0

Mart ayının başları, 50 bin civarında Hindistanlı topraksız köylünün, 18 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapan Bombay şehrinin meclisinin önüne doğru başlattıkları 180 km’lik bir yürüyüşe tanıklık etti. Söz konusu köylüler, onlarca seneden beri üzerinde çalıştıkları tarım arazilerinin kendilerine dağıtılmasını talep ediyor. Bu arazilerin ciddi bir bölümü kilisesinden camisine kadar dini kurumların mülkiyeti. Hükümet bu arazileri kamulaştıracağı sözünü vermiş olsa dahi bu sözünü yıllardır yerine getirmiyor; üzerine, normalde köylüye tanınan devlet kredilerinin de verilmemesi şeklindeki bir kararı iki sene önce meclisten geçirmiş oldu. Bugün için Hindistan kırlarının yalnızca bir gündemi mevcut: kıtlık!

Ankara’da “Şeker fabrikaları neden satılmak isteniyor?” paneli gerçekleştirildi

0

4 Nisan 2018 günü Ankara İnşaat Mühendisleri Odası’nda TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu tarafından “Şeker fabrikaları neden satılmak isteniyor?” başlığıyla bir panel gerçekleştirildi. Panelde tarım alanındaki endüstrileşmenin ve özelleştirilmelerin tarihinden bahsedilirken bugünkü özelleştirmeler karşısında nasıl mücadele edebileceğimiz tartışıldı.

Panele şu anda Türkiye’deki 33 şeker fabrikasının 25’inin devlete ait olduğu, diğer 8 fabrikanın 5 tanesini PANKOBİRLİK (Pancar Ekicileri Kooperatifleri Birliği)’in aldığı, 25 devlete ait fabrikanın 14’ünün ise ihaleyle satışa çıkacağının bilgileri verilerek başlandı. Çiftçi-Sen Genel Sekreteri olan panelist Ali Bülent Erdem konuşmasına öncelikle şeker pancarının sadece şeker üretiminde değil hayvan yemi, alkol üretiminde de kullanıldığı ve bol bir oksijen kaynağı olduğunu söyleyerek başladı. Tek ürün ekimi, kimyasal ilaç kullanımları ve hibrit tohumlarla endüstriyel tarımın başladığını söyleyen Erdem, Dünya Bankası ve IMF’in 2. Dünya Savaşı sonrası bütün kapitalist ülkelere dayattığı Gümrük Tarifeleri Anlaşması’yla tarımdaki endüstrileşmenin daha da hızlandığını belirtti. Endüstriyel tarımın yüksek enerji ve kimyasal kullanımı nedeniyle pahalı bir tarım olduğu, hiçbir küçük çiftçinin tek başına bunu gerçekleştiremeyeceği, bu sebeple devlet destekli tarımın uygulanmaya başlandığı açıkladı. 1980’lere gelindiğinde dünya çapında tarım politikalarında liberalleşmeye gidilmiş, devletin tarımsal yapıları dağıtılmış ve Türkiye’de bu süreç 24 Ocak Kararları ve faşist darbeyle hayata geçirilmiştir. 1999-2001 yılları arasında IMF ve Dünya Bankası destekli tarımda yeniden yapılanma ve tarımda dönüşüm programlarına gidilmiş, çiftçilere verilen kredi faizleri yükseltilmiş ve ürün fiyatları aşağıdan belirlenmeye başlamıştır. Kemal Derviş döneminde çıkarılan Şeker Yasası ile şeker pazarında taban fiyat kaldırılarak fiyat belirleme özel sektöre devredilmiş ve ardından bazı fabrikaların satışı gerçekleşmiştir. Erdem, mevcut politikalar sonucunda çiftçilerin topraklarını terk etmek zorunda kaldıklarını vurgulamış ve bütün dünyadaki amacın tarımın bütün alanlarının küresel şirketlerin eline geçmesi olduğunu söyledi. Bütün bu küresel saldırılar karşısında birleşik mücadele etmenin önemini belirtti, sadece meslek odalarının, çevrecilerin değil tüketicilerin de fabrika işçileri ve üretici çiftçilerin mücadelesine destek vermesi gerektiğine işaret etti.

Erdem’den sonra söz alan CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal da çiftçiyle devlet arasındaki bağın özelleştirilmelerle koparıldığını, bunun emperyal sömürü düzeninin bir parçası olduğunu anlattı. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun şeker fabrikalarını “zarar ediyorlar” gerekçesiyle özelleştirmek istediğini fakat ihale kararlarının açıklanmasından sonra sadece zarar eden fabrikanın kapatılmayacağı, gelir getiren kurumların da özelleştirileceği anlaşılmıştır. Sarıbal şeker fabrikalarının sunulmak istendiği gibi zarar etmediğini belirtirken zarar söz konusu olsa bile özelleştirmelerin gerçekleşmemesi gerektiğini, fabrikaların aynı zamanda istihdam da sağladığı için önemli olduğunu söyledi. Tarımı çökertmeye dayalı bu politikalara karşı beraber mücadele edilmesi gerektiğini belirten Sarıbal “Yaşasın birleşik mücadele, yaşasın dayanışma” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Fakat antiemperyalist mücadelenin antikapitalist kimliğe bürünememesinin en büyük sebebi olan burjuva partilerinin kamulaştırma politikalarını benimseyememesinin de sadece seçim sistemine endeksli politika üretmesi de eleştirilmesi gereken en önemli husus olarak düşünülebilir. Özellikle soru cevap kısmında 3 Mart 1923 İzmir İktisat Kongresi sonrası kabul edilen millileştirmeler akabinde serbest piyasa ekonomisinin kabul edilmesiyle bugünlerin hazırlanıp hazırlanmadığı; yabancı şirketler dışında yerli şirketlerin de halk üzerinde baskıcı ve sömürücü politikalarına karşı nasıl bir politika izleyecekleri hususunda net cevap alınamaması benzeri burjuva partilerinin süreçlerdeki yetersizliğini gözler önüne sermektedir.

Öğrenciden işçiye: Fransa neden grevde?

0

Şimdiye dek yapılan pek çok tartışmaya rağmen, Macron hükümeti hem işçilerin hem de öğrencilerin hayatını zora düşüren “reform”larından vazgeçmedi.

İş Kanununda yapılan değişikliklerle, kamu sektöründeki işçilerin güvenceleri kalktı. İş mahkemelerinde, hukuk, işverenin yanında durur hale geldi. İşverene sebep göstermeden işten çıkarma ve esnek çalışma saatleri uygulama imkânları getirildi. Sendikalar, bir yılı aşkın süredir bu değişikliklerin geri çekilmesi için mücadele ediyor. Ne var ki, hükümet, konusu doğrudan onların hayatı olan değişikliklerde işçilerin görüşlerine kulaklarını tıkadı. İşçiler ise bu saldırıları geri püskürtmekte kararlı olduğunu gösterdi ve “grev baharı”nı başlattı. 22 Mart 2018 Perşembe günü başta ulaşım işçileri olmak üzere yedi büyük sendikanın iş bırakmasıyla ulusal grev gerçekleşti. Önümüzdeki üç ay boyunca haftada iki gün olmak üzere grev devam edecek.

Diğer yandan, geçtiğimiz Şubat ayında da lise ve üniversite öğrencilerinin yaşamını doğrudan etkileyen “reform”lar, yine öğrencilerin görüşleri göz ardı edilerek meclisten geçirildi. Şimdiye kadar, Fransa’da lise öğrencileri, üniversitelere sınavsız kaydolabilmekte, girdiği üniversitede eğitime devam edip edemeyeceği kendi alanındaki çalışmasına göre belli olmaktaydı. Değişiklikle birlikte, lise öğrencilerine Türkiye’dekine benzer biçimde bir üniversiteye giriş sınavına girme zorunluluğu getirildi. Ayrıca, öğrencilerin sosyal güvenlik programı kaldırıldı. Öğrenci sendikaları, o zamandan bu yana eylemlerde bulunarak değişikliklerin geri çekilmesi taleplerini ilettiler. Şu anda Fransa’da üniversiteden üniversiteye yayılan işgalleri tetikleyen ise bu atmosfer sırasında yaşanan kabul edilemez bir olaydı. 22 Mart akşamı, on kişilik silahlı bir grup, Montpellier Üniversitesi Hukuk Fakültesinin amfisini bastı, öğrencileri yaraladı ve gece boyunca onları rehin aldı. Üniversite yönetiminin bu olayda ihmali olduğu da ortada… Montpellier öğrencileri, üniversitelerin öğrencilere ait olduğu bir ortam oluşturulması talebiyle boykota başladı ve Fransa’nın 9 şehrinden 10’dan fazla kampüs bu boykota ortak oldu. Öğrenciler, söz konusu değişiklikler geri çekilmedikçe boykotu sonlandırmayacaklarını söyledi. Boykota katılımın ise artması bekleniyor.

Filistinlilerin Gazze’de katledilmesini kınıyor ve lanetliyoruz

0

30 Mart Cuma gününden beri İsrail askeri güçleri, 16 Filistinli genci öldürdü ve 1.400’ten fazlasını da yaraladı; bunlardan bazılarının durumu ise ağır. Topçu birliklerini, keskin nişancıları ve hatta uçakları kullandılar.

Gazza Şeridi’nde Filistinlilerin sessiz protestosuna sahne olan Toprak Günü gösterileri kanlı biçimde bastırıldı. Gösterilerde eylemciler, evlerine dönmek isteyen tüm mültecilerin mümkün olan en kısa sürede dönmelerini karara bağlayan 194 sayılı BM Kararı’nın uygulanması çağrısında bulundular.

Nakba Günü’ne kadar geçen altı haftada, Filistinli mültecilerin evlerine geri dönebilmeleri için birçok gösteri düzenlendi. Nakba Günü, İsrail işgalinin başladığı tarihti. Filistinliler bu tarihi, 1948 Savaşı sırasındaki ayaklanma ve kitlesel tehcirin yıldönümü olarak anarlar.

30 Mart Cuma, Siyonist İsrail askeri birlikleri, binlerce Filistinliyi yakın mesafeden hedef alarak üzerlerine ateş açtılar. Bu Filistinliler aileleriyle birlikte yürüyüş yapıyorlardı.

İşgal altındaki Filistin topraklarının doğusunda yer alan Batı Şeria’daki tüm kentler, Gazze’deki geri dönüş için düzenlenen barışçıl gösterileri ağır biçimde bastırmak amacıyla aşırı güç kullanan İsrail rejiminin zulmüne karşı toplu bir mücadele yürütüyorlar.

Filistin Enformasyon Merkezi, 31 Mart Cumartesi günlük yaşamın tamamen durdurulacağını, sokaklarda arabaların olmayacağını, okul, üniversite ve mağazaların kapanacağını duyurdu.

İnsan hakları savunucuları, işgal altındaki Batı Şeria’nın kuzeyindeki Nablus’ta öğle vakti gösteri düzenleme çağrısında bulundular.

Emperyalizm ve Donald Trump tarafından desteklenen Siyonistlerin suç teşkil eden bu yeni eylemine karşı tepkiler dünya çapında yayılıyor.

Filistin halkına karşı saldırılara son!

Batı Şeria’daki ırkçı savaşa ve zulme son!

Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük!

İsrail “Apartheid” devletine son!

Bölgede barış, ancak Filistin’de seküler, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devletle sağlanacaktır.

Bu devleti kabul eden Yahudiler dahil olmak üzere her vatandaşına eşit hak ve özgürlükler tanıyan bir devlet.

Emperyalizm, Filistin ve Ortadoğu’dan defol! İUB-DE olarak, bu zulmün reddine yönelik uluslararası tepkinin yanında yer alıyor ve eylem birlikleri çağrısında bulunuyoruz.

Toprak Günü’ne yönelik baskılara son!

Filistin halkının direnişine koşulsuz destek!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

31 Mart 2018

Şeker fabrikaları: Kârlar özelleştirilecek, zararlar kamulaştırılacak

0

Bolca tartışıldı: Zarar eden fabrika neden devletin sırtında yük olsun ki? Ya da: Fabrika kâr ediyorsa neden özelleştiriyorsunuz? Sistem partilerinin temsilcileri, şeker fabrikalarının ihaleye çıkarılmasını, işte sadece bu iki soru üzerinden tartıştılar. Onların soruyu ortaya koyuş biçimleri dahi patronların cephesindendi. Zira onlar açısından tartışma, işçilerin geleceğinin güvence altına alınıp alınmayacağı değil, hangi sermayedarın ne kadar kâr edebileceğiydi.

Bizim için ise durum farklı. Bizce, bir fabrikanın özelleştirilip özelleştirilemeyeceği sorusu, o fabrikanın kâr edip etmediği şeklindeki hatalı soruşturmaya indirgenemez. Bizim dediğimiz; bir fabrikanın, içerisinde çalışan işçilerin özlük hakları dolayısıyla özelleştirilemeyeceğidir. Özelleştirme demek iş güvencesinin ihlalidir; yani patronun iki dudağının arasında olmaktır. Özelleştirme demek, sosyal hakların paramparça oluşudur; yani sigorta ve sendika gibi konularda şirket politikalarının esas alınmasıdır. Özelleştirme demek toprak rantıdır; yani firmanın, toprak mülkü için fabrikayı kapatıp binlerce işçiyi ve çiftçiyi işsiz ve aşsız bırakmasıdır. Özelleştirme demek, toprağın, derenin, hayatın karış karış çokuluslu şirketlere pazarlanması demektir.

Buradan sistem partilerine soruyoruz: Şeker fabrikaları, kâr etse de zarar etse de, onların koşulsuz bir biçimde özelleştirilmemesi için mücadele edecek misiniz? Yoksa çeşitli sermaye sahiplerinin, nasıl daha iyi bir sömürü düzeni kurabilecek olduklarının tartışmasını mı sürdüreceksiniz?

Saray rejimi, fabrikalar kâr etmediği için satılmaları gerektiğini söylüyor. Muhalefetten Kılıçdaroğlu da, fabrikalar zarar etmediği için satılmamaları gerektiğini söylüyor (yani zarar etse satılabilirmiş!). Bu iki anlayışın da işçinin gündeminde yeri yok. Çünkü yalnızca bir patronun olağanüstü paralar kazanması için, binlerce işçinin ekmeğinden olması tartışılıyor. Kârı üreten kim? İşçiler değil mi? Zarara sebep olan ne? Patronların ve hükümetin ekonomi politikaları değil mi? Özetle, söylemekte olduğunuz şu kapıya çıkıyor: Fabrikanın ettiği kârı özelleştireceğiz (patrona vereceğiz), fabrikanın ettiği zararı kamulaştıracağız (işçiye ödeteceğiz).

Bu bizim kabulümüz değil. Bizim kabulümüz şudur: Fabrikalara dokunulmayacak! Ek olarak, şekerin üzerinde, onu “yerli ve milli” veya emperyalist tekellerden korumak için ve işçinin ve çiftçinin yararına olması için, devlet koruması bulunacak.

Yıkılsın Siyonist İsrail Devleti! Nehirden denize özgür bir Filistin!

0

ABD Başkanı Trump’ın ABD Büyükelçiliği’ni Siyonist rejimin işgali altındaki Kudüs’e taşıma kararı almasının ardından, BDS Türkiye’nin çağrısıyla gerçekleşen “Kudüs Nöbetlerinin” sonuncusu bugün işgalci rejimin İstanbul Levent’teki konsolosluğu önünde bir basın açıklamasıyla gerçekleştirildi. Filistin halkının işgalci Siyonist güçlere karşı gerçekleştirdiği ilk direnişlerden biri olmasıyla anılan “Toprak Günü” nün yıldönümünde işgali protesto eden Filistinlilere ateş açan Siyonist rejim, en az 15 kişinin ölmesine binlercesinin de yaralanmasına sebep oldu. Onuru, özgürlüğü ve yaşam hakkı için mücadele eden Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz. İşçi Demokrasisi Partisi de dâhil olmak üzere çeşitli siyasi parti ve oluşumların desteğiyle gerçekleştirilen basın açıklamasının tam metni şöyle:

“30 Mart tarihi, 1976 yılından beri Filistin halkının Toprak Günü olarak adlandırdığı mücadele günü. Siyonist oluşum, 1967 yılında Filistin’den geriye kalan son toprak parçalarını da işgal ettikten sonra askeri güç ve zorbalık yoluyla bir toprak istimlaki uygulamasına gitmiş, Filistin halkının üzerinde yaşadığı ve geçimini temin ettiği arazilere el koymaya başlamıştı. 30 Mart 1976 günü Filistinliler bu yeni saldırıya bir genel grev ve ülkenin her yerine yayılan gösterilerle yanıt verdiğinde işgal güçleri 6 Filistinliyi katletmişti. İşte o tarihten bu yana her yıl 30 Mart günü Filistinlilerin topraklarına sahip çıkma mücadelesinin yükseltilmesine tanık oluyor.

Bu yıl aynı zamanda Filistin halkının Büyük Felaket’i olan Nakba’nın da 70. Yılına denk geliyor ve Filistinliler, bu yıl 30 Mart Toprak Günü’nden 15 Mayıs Nakba gününe kadar sürecek yeni bir mücadele süreci başlattılar. Bu doğrultuda dün, başta Gazze olmak üzere Filistin’in pek çok bölgesinde “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” isimli kitlesel gösteriler düzenlendi. Tümüyle sivil olan bu yürüyüşlere İsrail güçleri en sert şekilde karşılık verdi. Gazze’de, İsrail ordusunun sınır hattının diğer tarafından açtığı keskin nişancı ve top ateşleriyle çok sayıda Filistinli şehit edildi.

Bugün burada, Siyonist rejimin konsolosluğu önünde, geri dönüş yürüyüşlerine Türkiye’den bir selam gönderirken, toprağı ve özgürlüğü uğruna can veren Filistinlileri saygıyla anıyoruz.

İsrail’in 70 yıldır kesintisiz sürdürdüğü işgal, topraksızlaştırma, yerli halkı yaşadığı yerden sürgün etme ve yerlerine Siyonist yerleşimcileri taşıma politikası, son yıllarda özellikle, Filistin’in tarihsel başkenti Kudüs’ü yutma ve Arapsızlaştırma politikalarında yoğunlaşıyor. Netanyahu hükümeti şimdi, bu hedefi gerçekleştirmek için ABD Başkanı Donald Trump’ın da tam desteğini almış durumda.

6 Aralık 2017 günü Trump, ABD’nin Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanıdığını ilan etti ve geçtiğimiz haftalarda Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nin yakında Kudüs’e taşınacağını ilan etti.

Filistin halkı ve dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Filistin dostları, bu emperyalist küstahlığa tepkisiz kalmadı. BDS Türkiye olarak bizler de,  Trump’ın Beyaz Saray’a geldiği tarihin birinci yıldönümü olan 20 Ocak günü İstanbul’daki ABD Büyükelçiliği önünde Kudüs nöbetlerimizi başlattık. İzleyen haftalar boyunca nöbetleri farklı meydanlarda sürdürdük. Bugün, Toprak Günü vesilesiyle Kudüs nöbetini burada, Siyonist oluşumun büyükelçiliğinin önünde nihayete erdiriyoruz ve Siyonistlere sesleniyoruz: Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

Bugün buradan Türkiye hükümetine de sesleniyoruz: Vermiş olduğunuz taahhüde rağmen, Trump’ın Kudüs kararı sonrasında İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmediniz. Filistin halkı Gazze’de ve her yerde ağır çekim soykırıma uğratılırken, İsrail’le ilişkileri sürdürüyorsunuz. Yaptırım gücü olmayan uluslararası kurumlardan çıkarılan kınama kararları, ne İsrail’i ne de ABD’yi durdurmaya yetecektir. İsrail’i durdurmanın tek yolu kapsamlı bir boykot uygulanması, İsrail’in her alanda tecrit edilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanmasıdır.

Kudüs’ün ve Filistin’in özgürlüğü ve Filistin halkının geri dönüş hakkı için verilen mücadeleye bundan sonra da tam destek vereceğiz. Bu doğrultuda, İsrail’e karşı askeri, diplomatik, ticari akademik ve kültürel alanlarda boykot çağrısı yapmaya devam edeceğiz. Tüm duyarlı kamuoyunu da boykot mücadelesine destek vermeye davet ediyoruz.

Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

Filistin halkı yalnız değildir!

Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!”

 

BDS Türkiye

31 Mart 2018

 

İstanbul Seçim Meclisi toplandı

0

20 Ocak 2018’de Şişli’de 350 kişilik bir toplantıyla temelleri atılan Seçim Süreci Meclisi’nin İstanbul genelindeki toplantılarının ikincisi 27 Mart’ta Cihangir’de düzenlendi. “İktidar koalisyonunun karşısında ortak hareket edilmesini teşvik eden partiler dışı bir taban inisiyatifi” olarak kendisini tanımlayan oluşum, toplumda seçim güvenliği konusunda farkındalık yaratmayı ve adil ve güvenli seçimler için çalışmak isteyen bireyleri bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu doğrultuda İstanbul’un Eyüp, Kadıköy, Bakırköy ve Şişli gibi ilçelerinde örgütlenme çalışmaları sürdüren meclis, 8 Nisan 2018’de saat 16.00’da Şişli Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde herkesi iktidar blokunu yenilgiye uğratmak amacıyla seçim güvenliğinin nasıl sağlanacağını tartışmaya davet ediyor. Nitekim 8 Nisan’daki bu toplantının örgütlenmesi, 27 Mart’ta düzenlenen toplantının temel gündemiydi.

Seçim ittifakı: Nereden nereye…

0

Geçmişi nostalji ile anma eğilimi hemen hepimizin içinde var. Bunun insanları ortaklaştıran, iyiyi ve nitelikliyi ön plana çıkaran bir yanı olabilir. Aynı zamanda bu geçmiş güzellemesinin bir de tehlikeli boyutu var. Çoğu kez yitirilen değerler, alınan yenilgiler vb. de hiç payımız olmadığı hissini de yaratır. Böylelikle “Buraları yemyeşildi eskiden, ne güzeldi” derken sanki oraya beton döküldüğünde bu dünyada değil de uzayda yaşıyormuş gibi sorumluluktan kaçılabilir.

Bu durumun en kötü örneğini sosyalistler içerisinde görebiliriz. “12 Eylül öncesi sınıf hareketi şöyle iyi idi, böyle iyi idi. Biz var ya, fabrikamızda çok örgütlüydük. Size davrandıkları gibi davranamazdı bize patronlar…” güzellemeleri aslında 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki koca hataları gizlemek için son derecede işlevsel bir araç. Anlatıcı sanki 12 Eylül’e giderken olay mahallinde değildi. Birleşik bir işçi hareketi yerine farklı sınıfların çıkarını uzlaştırmaya çabalamadı ve yenilgide hiç payı yoktu. Anlatılana bakarsak yenilgi, onlar burada değilken gelip kurulmuştu.

Dünyanın her yerinde patron ve hempalarının zaferi yalnızca kendi yaptıkları ile değil, işçi sınıfının liderlerinin yaptıkları ve en çok da yapmadıkları ile belirlenir. Nostalji de buradaki kusurları gizlemenin güzel araçlarından yalnızca biridir.

Toplumun alt üst olduğu günümüz gibi zamanlar böyle kolay ve sıkıcı kaçamaklara müsaade etmiyor. Daha dün Türkiye’nin demokrasi ve barışa yelken açtığını, AKP’nin bunun sözcüsü olduğunu; kimi yetmez ama evet, kimi de doğrudan evet diyerek ifade ediyordu. 2010 referandumunda bizzat Öcalan Erdoğan’a son bir şans vermek için boykot yaptığını söylemişti. Sonrasında rejimin demokrasi maskesi karşılaşılan ilk toplumsal muhalefetin ardından (Gezi) düştü. Artık vaktiyle Erdoğan’a destek veren hiç kimse o dönemden gurur duyamayacak. “Ne demokrasiydi be, zamanında ne açılım yaptık” diyemeyecek.

İşçi düşmanı Saray rejimi sürekli güç toplarken biz çaresizce buraya sürüklenmedik. İşçi sınıfının aygıtları konumundaki sendikalar ve kitle örgütleri -bunların kimileri sosyalistler tarafından yönetiliyor olmasına rağmen- yaptıkları hatalar ve yapamadıkları doğrular ile Saray rejiminin inşasında sorumluluk sahibidirler. Çünkü sınıf örgütleri alarm zillerine rağmen hiçbir zaman bir mücadele programı açıklamadı. Bir yanda Türkiye iyiye, demokratik açılıma koşuyor diye bayram yapanlar varken, diğer yanda işçi sınıfı AKP iktidarı altında yoksullaşmıştı. Bu dönemde de işçilerin koşullarının düzelmesi patronlardan bağımsız birliklerle mümkündü. Özellikle 2008’in ardından işçinin payına hep artan yoksulluk düştü. İş cinayetlerinin sayısı hep arttı. AKP’nin en şatafatlı günleri bile işçi düşmanlığı üzerine kurulmuştu.

O dönemde ihtiyaç duyduğumuz şey demokrasiden yana umutlanmak değil, emeğe yönelen saldırılar karşısında patronlardan bağımsız bir birlik oluşturup bir mücadele programına sahip olmaktı. Bu eksiğimiz takip eden dönemde daha da yakıcılaştı. Sınıfın kurmayları ne referandumlarda, ne seçimlerde ne de OHAL ilanından sonra ne istediğimizi ifade eden bir hat sunabildiler. Her seferinde gündemde ne var ise onunla sürüklendiler. Kâh HDP, kâh CHP, kâh İYİ Parti, kâh da AKP’den kopan figürlerden yana beklentiye girdiler ve bir türlü patronlardan bağımsızlaşabilecek bir hatta geçiş yapmadılar.

Patronların kârlarının azalmasından duydukları korku çok büyüktür. Bu yüzden onlar ve onların sözcüleri olan siyasi partiler insanca ücret ve onurlu çalışma koşullarından Erdoğan’dan bile fazla korkmaktadırlar. Burjuva muhalefetin Türkiye’deki eksikliği cesaret, basiret vb. değildir. Çünkü burjuva muhalefet bugün çaresizdir. İşçi sınıfı ise bir mücadele programından yoksundur.

Hiçbir şey için geç değil. Patronlardan bağımsız bir mücadele programını ilan edebiliriz. Nasıl mı? 1 Mayıs’tan başlayarak seçimler ve sonraki süreçte tüm mücadelemizi patronlardan bağımsız bir birlik içerisinde arayabiliriz. Yeni rejim iyi değil, eski rejim de bu rejimi doğurdu. Öyle ise ülke işçi ve emekçilerin her türden demokratik haklarının tanınmasını sağlayacak bir anayasanın hazırlanması ve bunun için barajsız seçimlere gidilmesi, her şeye baştan başlanması için gerçekçi bir seçenek olabilir. Bugünden başlayıp kazanana dek, acil mücadele programımızı bu oluşturabilir. Bugüne değin burjuvazinin her kanadı mucize yaratacak diye desteklendi ve denendi. Denenmemiş tek alternatif, patronlardan bağımsız bir sınıf hattı oldu.

Bizim kuşağımız bu günleri güzel günler olarak anamayacak. Nostalji ile kendimizi kandırma olanağına sahip olmayacağız. Başlamışken bir işi tam yapalım. Madem kendimizi kandırıp rahatlayamayacağız, o halde patronlardan bağımsız, birleşik mücadele öbekleri yaratmak sorumluluğunu yerine getirelim.

Kadınlar neden esnek ve güvencesiz çalıştırılıyor?

0

DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası Araştırma Dairesinin Mart ayı içerisinde yayınladığı raporunda kadının iş hayatındaki ve toplumdaki yeri ile ilgili çarpıcı veriler sunulmakta. Rapor sonuçlarına bakıldığında Türkiye, toplumsal cinsiyet eşitliği endeksine göre 145 ülkeden 131. sırada yer alırken, “ekonomik katılım ve fırsat eşitliği” göstergesine göre ise 144 ülke içinde 128. sırada. Ayrıca 2017 Kasım ayı verilerine göre istihdam edilen kadınların %43’ünün kayıt dışı olduğu vurgulanmakta. Kayıtdışı çalıştırmanın en fazla kısmi süreli çalışmada yoğunlaştığı, haftalık 1-16 saat arası çalışan kadınların %87’sinin, haftalık 17-35 saat çalışan kadınların ise %67’sinin kayıtdışı istihdam edildiği belirtilmekte. Kayıtlı rakamlara göre her gün en az 4 kadının şiddete maruz kaldığı ve 10 kadından 3’ünün 18 yaşının altında evlendirildiği, raporun diğer çarpıcı sonuçları arasında. Pekiyi, kadınların aleyhinde seyreden tüm bu istatistiklerin temelinde ne var?

Kadın emeğinin kontrol altında tutulması, erkek egemen toplumsal düzenin temel denetim mekanizmasıdır. Hükümetin 2014-2018 dönemine ait 10. Kalkınma Planında sözde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin” sağlanması için eklenen “aile kurumunun korunarak statüsünün geliştirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin kuvvetlendirilmesi temel amaçtır” maddesiyle, kadının durumunun iyileştirilmesi birey olarak değil, aile içinde konumlandırılarak ifade edilmiştir. Kadın emeği aile içerisinde (ücretsiz ev işi ve hasta bakım hizmetleri, çocuk doğurma ve büyütme vb.) tanımlanarak kadınların işgücüne katılımı kısıtlanır. Ancak kadının aile içinde tanımlanan görevlerini aksatmadan iş hayatında var olması gerekir. İş ve aile yaşamını uzlaştırmaya imkân veren; kısmi süreli, belirli süreli, özel istihdam büroları aracılığıyla geçici süreli, uzaktan, çağrı üzerine veya evden çalışma şekillerinde tanımlanabilecek esnek çalışma biçimleri kadınların kolaylıkla işten çıkarılabilen ya da kayıt dışı çalıştırılan işçiler olmaları için zemin hazırlar. Tüm bunlar esnek ve güvencesiz çalışmanın temellerini oluştururken, kadınların çalışma yaşamındaki dezavantajlı konumu da onları ailede korunmasız bırakır. Birbirine bağlı gelişen tüm bu olaylar neticesinde yazının başında verilen rakamların hiç de şaşırtıcı olmadığı açığa çıkıyor. Pekiyi, bu durumda taleplerimiz neler olmalı?

Aslında can alıcı noktalara parmak basan acil talepler DİSK’in bahsi geçen raporunun sonunda da özet biçiminde sıralanmış: cinsiyet eşitliğini gözeten, kadın istihdamını teşvik eden ve kadınlara özgü görülen ev içi sorumlulukların çözümü için kamu politikalarının (ücretsiz kreş, gündüz bakımevi, hasta ve yaşlı bakımevleri gibi merkezlerin) hayata geçirilmesi; kadınlara çalışma hayatında insana yakışır iş, gelir ve sosyal güvencenin olduğu çalışma koşulları yaratılması; eşit işe eşit ücret; ücret kesintisi olmaksızın kadın ve erkeğe eşit ebeveyn izni düzenlemesi; işyerlerinde kadınlara yönelik şiddet ve tacizde kadının beyanı esas alınarak denetim ve ceza mekanizmalarının işletilmesi; sendikaların, kadınların yoğun olduğu işkollarına ve istihdam biçimlerine yönelik örgütlenme modelleri geliştirmesi ve sendikalı kadın işçilerin özgün sorunlarına yönelik toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı toplu sözleşmeler yapılması.

Bizden olmayana metro da yok, eğitim hakkı da!

0

Gerek AKP hükümetinin muhtelif sözcüleri, gerek bizzat Cumhurbaşkanının kendisi, bu ara pek bir coşkulu söylemler içindeler yine. Toplumsal kutuplaşmanın dibine vurduğumuz şu zamanlarda en temel haklarımızdan ulaşım ve eğitim haklarımız konusunda da başarılı bir ayrıştırmaya maruz bırakılıyoruz.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal katıldığı AKP Arnavutköy olağan kongresinde şu sözleri kullandı: “AKP kurulduğundan bugüne baktığımız zaman Arnavutköy oyu en fazla olan ilçelerimizden birisi. Bizim şu anda birinci önceliğimiz metro. Metroda da birinci önceliğimiz en fazla oy aldığımız yerler olacak inşallah. Arnavutköy’den daha yüksek oy bekliyoruz diyorum”. Salonda büyük bir alkış! Bu şekilde galeyana gelip konuşmak pek olası herhalde, geçen günlerde de Kırşehir Valisi Necati Şentürk emeklilik konuşmasında zülfikarı kuşanınca “Musul’a da gireceğiz, Kudüs’e de gireceğiz inşallah” diyerek tekbir getirmişti. Hizmet sunumunda daha çok oy alınan yerlerin öncelikli olduğunu belirtince toplumun pek çok kesiminden tepki alan Uysal, ardından yaptığı “Sultanbeyli ve Arnavutköy bizim en fazla oy veren ilçelerimiz ama şu ana kadar metro gelmemiş. İnşallah dedim en fazla oy veren ilçelerimiz öncelikli olacak” açıklamasıyla duruma birazcık hizmet ihtiyacı-hizmet sunumu ilişkisi katmaya çalışsa da tabii ki sözünden geri dönmedi. Bu bariz ayrımcılığın herhangi bir izahı olabilir mi diye düşündüm ve İETT’nin temel değerlerine baktım. Şu şekilde açıklanmış: “İETT, hizmet alanlarında hak ve hukuku gözeten, tarafsız bir kuruluştur”. Fakat Uysal’ın açıklamasından sonra metro hatlarının aktarım ücretleri araştırıldığında şu sonuç ortaya çıkıyor: AKP’li Başakşehir’de aktarım ücretsiz, CHP’li Beşiktaş’ta ücretli! Değişik bir tarafsızlık anlayışı gerçekten. Bugünlerde UBER-Sarı taksi tartışmaları, oya göre sunulan toplu ulaşım hizmeti derken belki de en temel talep olması gereken “güvenli, insancıl ve ücretsiz ulaşım hakkı”ndan ise kimse bahsetmiyor maalesef.

OHAL koşullarının devamlılığını sağlamak için büyük bir garanti ve uluslararası arenada söz sahibi olabilmek adına büyük bir koz olarak görülen Afrin harekâtı ise toplumun en hassas damarı, özellikle Erdoğan için. Boğaziçi Üniversitesi’nde harekâtı protesto eden öğrencileri “komünist” ve “vatan haini” ilan eden Erdoğan, protestocuların eşkallerini belirleyerek onlara “bu üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” diyor. On yıllardır ifade özgürlüğünün göz altılarla ve hak kayıplarıyla sonuçlandığı Türkiye bu vakalara alışık elbette. Yüzde 50 de evde zor tutuluyordu bir zamanlar. Ayrımcı felsefeyle kurgulanmaya çalışılan toplum sadece iyi-kötü, bizden-öteki, siyah-beyaz değil! Biz işçi demokrasisinin bütün renkleriyle buradayız!

Puigdemont’a özgürlük! Katalan halkına yönelik cadı avına son!

0

Katalonya eski başkanı Carles Puigdemont, İspanyol Rajoy hükümetinin isteği üzerine Almanya’da tutuklandı. Tutuklama, Katalan halkının ve bağımsızlık yanlılarının baskı ve saldırılara maruz kaldığı, Katalan hükümet üyelerinin, önderlerin, başlıca halk örgütleri yöneticilerinin hapsedildiği bir dönemde gerçekleşti. Rajoy rejimi ve monarşi, Katalan halkını ulusların kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadelede korkutmaya çalışıyorlar.

Katalan halkının tepkisi çok gecikmedi. Katalan Ulusal Meclisi’nin ve “Cumhuriyeti Savunma Komiteleri”nin çağrısıyla binlerce kişi Puigdemont’un tutuklanmasına karşı çıkmak için sokağa çıktı. Emekçiler, gençler ve Katalan halkı; genel grev ve Puigdemont ile Ekim 2017’den bu yana kovuşturulan tüm politik tutsakların serbest bırakılmasını talebini yükselttiler. Rajoy hükümeti daha fazla baskıyla yanıt verdi; dokuz kişi tutuklandı, doksan sekizden fazla kişi ise yaralandı. Angela Merkel hükümetinin, baskıcı Rajoy hükümeti ile dayanışma içinde Puigdemont’nun iade sürecini sürdürmesi ihtimali var.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Puigdemont’un tutuklanmasını reddediyor ve kınıyoruz. O’nun ve tüm politik tutsakların serbest bırakılmasının yanı sıra cadı avının ve bağımsızlık için mücadele eden Katalan militanların yargı yoluyla baskı altına alınmasına son verilmesini talep ediyoruz. İUB-DE, özgür Katalonya’nın savunusu için Katalan halkıyla en geniş uluslararası dayanışmanın örülmesi çağırısında bulunur ve her türlü baskıyı, kriminalizasyonu ve yargının baskı için araçsallaştırılmasını reddeder.

26 Mart 2018

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Brecht’in “Düğün’ü”

0

Bertolt Brecht’in tek perdelik oyunu “Düğün” ya da “Küçük Burjuva Düğünü”, orta sınıf bir çiftin düğün yemeği sırasında geçen olayları konu alır. Yemek boyunca her şey olağan görünse de gece ilerledikçe insanların iç yüzü ortaya çıkar ve bu durum ikili ilişkilere yansımaya başlar. Brecht, bu basit akşam yemeğindeki küçük burjuva ailenin ilişkileri ile aslında toplumda gizli saklı kalmış çarpıklıkların bir yansımasını gösterir izleyiciye. Sarı Sandalye’nin Doğa Nalbantoğlu yönetiminde ortaya çıkan oyununda Ceren Ülgen, Canan Günaştı, Emre Yıldızlar ve Şencan Oytun Tokuç oyuncu olarak yer alıyor. “Düğün”, 5 Nisan Perşembe ve 25 Nisan Çarşamba NoAct Sahne’de izleyiciyle buluşacak.

İş cinayetlerinin sorumlularına indirim

0

Tek Adam rejimi sadece iş cinayetleri karşısında herhangi bir önlem almamakla yetinmiyor, aynı zamanda onun savcı ve hakimleri cinayetlerin sorumlularına ceza indirimleri dağıtıyor.

Soma’da 301 işçinin yaşamını yitirdiği maden faciasına ilişkin davada, hazır olduğu belirtilen mütalaa 1 yıl 2 ay sonra açıklandı. “Olası kasıt” suçuyla Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın duruşmasında, savcı meydana gelen katliamı “öngörülebilir ancak istenmeyen” olarak tanımladı. Mütalaasında birçok ihmale ve patronların sorumluluklarına yer veren savcı buna rağmen, olayın olası kastla değil, cezaların düşürülmesi anlamına gelen “bilinçli taksirle” meydana geldiğini iddia etti. Buna göre 301 ölüm için tek tek ceza alması gereken sanıklara toplam olarak ceza verilecek ve en üst sınır 22,5 yıl olacak.

Öte yandan Mecidiyeköy’deki 10 işçinin yaşamını yitirdiği asansör faciası davasında 9 sanık, “taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçundan 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, 9 sanık hakkında verdiği bu cezanın, “Sanıkların suçu taksirle işlemeleri ve tali kusurlu olmaları” gerekçesiyle 60 bin 800’er TL adli para cezasına çevrilmesine hükmetti. Mahkemenin kararına itiraz edeceklerini söyleyen şikayetçilerin avukatı Yıldız İmrek, ödül gibi bir ceza çıktığını ifade ederek “Bu karar ne vicdani ne hukuki olarak kabul edilebilir. Hukuki açıdan da adaletin katledildiği bir yerdeyiz” diyerek tepki gösterdi. Kazada ölen işçi Hıdır Ali Genç’in babası Mustafa Genç ise “Adalet yok, yargı yok. Bu 10 tane işçi boşu boşuna ölmüş” diye konuştu.

Brezilya’da Marielle Franco’nun katledilmesini kınıyoruz!

0

Brezilya’da, Rio de Janeiro’da, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) belediye meclisi üyesi Marielle Franco’nun öldürülmesini kesin bir biçimde kınıyor ve lanetliyoruz. Söz konusu suikast, 14 Mart Çarşamba günü, gece vakti, şehrin merkezinde ve Marielle, “Genç Siyahi Kadınlar Sistemi Sarsıyor” başlıklı bir etkinlikten dönerken yaşandı. O, Rio de Janeiro’da ordu eliyle sürdürülen askeri müdahalenin ve gecekondu mahallelerindeki polis şiddetinin karşısında bir simgeydi.

Marielle Franco, Sosyalizm ve Özgülük Partisi’nin önde gelen bir üyesi, insan hakları aktivisti ve siyahi, feminist bir kadın eylemciydi. Marielle, Rio de Janeiro’nun kenar mahallerinden olan Mare Resort gecekondu semtine ilk geldiğinde, polis şiddetiyle yakından tanışmıştı. Genç yaşlarından itibaren polis şiddetinin karşısında ve siyahi kadın haklarının yanında bir eylemci olarak politika ile uğraşmaya başlamıştı. 2016’da, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin üyesi olarak, Rio de Janeiro’daki belediye meclisi seçimlerinde en fazla  oy alan 5. adaydı.

Marielle’in suikaste uğratılması, Brezilya başkanı Michel Temer’in federal askeri güçlerin Rio de Janeiro’da sokağa inmesi yönündeki kararından bir ay sonra gerçekleşti. O günden beri Marielle, Meclis Komisyonu’nda atandığı ve polisiye operasyonların bilançosunu hazırladığı raportörlük görevindeydi. Öldürülmesinden bir gün önce, askeri birliklerin Acari eyaletindeki Iraja bölgesinde sürdürdükleri barbar ve korkunç icraatları teşhir etmişti. Bu nedenle, onun suikasti bir tesadüf değildir; içerisinde seyahat etmekte olduğu arabaya ateş açılmış ve katiller, arabadan ve kendisinden herhangi bir şey çalmadan kaçmışlardır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Marielle’in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve yoldaşlarıyla dayanışmamızı sunuyoruz. Bu suçtan sorumlu olanların yargılanıp cezaya çarptırılması gerektiğini ve olayın derinlemesine bir şekilde araştırılmasını talep ediyoruz. Bu saldırı karşısında tüm dünyada yapılan protestolarla beraber suikasti lanetliyor, her ülkede Brezilya konsoloslukları ve büyükelçilikleri önünde suikastin araştırılması ve suçluların cezalandırılması taleplerini dile getirecek eylemlere çağırıyoruz. Marielle’in kadın hakları için ve Temer’in baskılarına ve kemer sıkma politikalarına karşı verdiği mücadeleyi sürdüreceğiz.

 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

 15 Mart 2018

Burada Beyazfil’in olmadığını düşünsenize 

0

Manisa’nın beyaz fil binası yıkılmasına karşı basın açıklamasında İşçi Demokrasisi Partisi olarak katıldık.

Manisa Emek ve Demokrasi platformunda yer alan gruplar ve Manisa il örgütümüz şehrin 1950’li yıllardan kalma son eserlerinin tescillenmesi için Manisa farkındalık yaratmaya, bu şekilde yapılan usulsüz çalışmalara karşı sesini her ortamda duyurmaya çalışmakta.

Manisa halkının ilk sinemasını izlediği, ilk bilardosu oynadığı, doktor muayenehaneleri, avukat büroları, serbest muhasebecilerinin bulunduğu; çarşısında alışveriş yapılıp şehri kalkındırma amacıyla yapılan bina SGK kurumu tarafından kullanılmaya başladıktan sonra, çarşının giriş-çıkış saatlerinin değiştirilmesi, kullanımın azalması üzerine önemini yitirmeye başladı. İdare mahkemenin ilk kararı bu yapının yıkılması yönünde olmuş bunun tersine İzmir 2. Koruma mahkemesi tarafından bu yapının tescillenmesi gerekli kararını almıştır. Büyükşehir belediyesi ve Şehzadeler belediyesinin imzası bulunan yapının Özelleştirme İdaresi tarafından satılmasını kabul etmiştir. Manisa halkı bunu kabul etmemiş buna karşı durmaya devam edecektir. Biz de Manisa İDP örgütü olarak bu işin takipçisi olacağız.

Manisa’da kadın etkinliği

0

Manisalı İşçi Demokrasisi Partisi bileşenleri olarak 11 Mart günü daha güçlü kadın daha güçlü mücadele için taleplerimizi dile getirdiğimiz 8 Mart sürecini değerlendirmek için bir araya geldik. Etkinlikte erkek egemen kapitalist sistemin Türkiye’de ve dünyada artan kadın düşmanı politikaları ve buna karşı acil taleplerimize dikkat çeken sunumun ardından, iş yerlerindeki sorunlarımızı, evdeki görünmeyen emeğimizi, çocuğu olan kadınların çalışma hayatından ve mücadeleden nasıl ve neden uzak düştüğünü, evde, işyerinde, sokakta kadının uğradığı tacizi ve şiddeti ve tüm bunlara kaynaklık eden uygulamaları konuştuk. Ayrıca, tüm bunlar karşısında biz güçlü kadınların bu erkek egemen kapitalist sisteme karşı nasıl mücadele vermemiz gerektiğini, tüm dünyada artan mücadele örneklerini değerlendirdik.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak kadınları mücadelenin en ön saflarına taşıyana kadar durmayacağız. Bu kölelik kadının varoluşunda yoktur ve bizler bu sistemin biz kadınlara yüklediği tüm o sıfatları yok edeceğiz. Yaşasın kadının örgütlü mücadelesi!

8 Mart’ta İstanbul’da kitlesel gece yürüyüşü

0

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Taksim’de 16.sı düzenlenen Feminist Gece Yürüyüşüne binlerce kadın katıldı. Yüksek güvenlik önlemleri, yoğun polis denetimi ve yağmura rağmen son yıllardaki en yüksek katılımlı eylemlerden biri gerçekleşti. Öyle ki Taksim Meydanı Fransız Konsolosluğu önünde başlayan ve Tünel Meydanı’nda biten yürüyüşün sonunda basın açıklaması yapıldığı sırada kortejin sonu başlangıç noktasındaydı.

Baskıcı OHAL rejimine, kadın cinayetlerine, çocuk istismarına, cinsel istismara ve emek sömürüsüne vurgu yapan sloganlarla binlerce kadın yan yana olduğunu ve mücadelesini sürdüreceğini haykırdı. Yürüyüş boyunca kadınlar hep bir ağızdan, “Yaşasın feminist mücadelemiz”, “Jin jiyan azadî”, “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop inadına isyan inadına isyan inadına özgürlük”, “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganlarını attılar.

Yürüyüş sonunda yapılan konuşma ise şöyleydi “Görüyoruz ki karşımızda kadın düşmanlığının, ırkçılığın, faşizmin çırpınışları var. Her gün emeğimizi, cinselliğimizi, bedenimizi sömürmenin yollarını; bize tüm dünyanın bakım emeğini yıkarak, doğurganlığımızı kontrol altına almaya çalışarak, bizi maddi ve manevi eşitsiz koşullara mahkûm ederek, cinsel yönelim tek, cinsiyet kimliği ikiden ibaretmiş gibi yaparak, “hiza”ya getirmek için şiddete maruz bırakarak, çocukları taciz ederek, hayatlarımızı erkek egemen ve dini kurumlara teslim ederek, sınırları kendi çizip ihlalinin ne zaman meşru olduğunu kendi belirleyerek, iktidarını kuramadığında silahına davranarak arayan bir düzen var. Kadınları karar alma mekanizmalarından dışlayan, bizlere istemediğimiz bir hayatı dayatan erkek egemen bir düzen var. Bizi korkuyla, şiddetle, savaşla, tatlı dille, aile masalıyla terbiye etmeye çalışan düzene feminizmle direniyoruz, mücadele ediyoruz, İsyan ediyoruz. Bizler başka bir dünyayı hayal etmekle başladık, kurmanın birlikte, dayanışmayla mümkün olacağını biliyoruz. Yaşasın feminizm, yaşasın feminist mücadele!”

Bu kalabalık kadın isyanı sadece Türkiye’ye özgü değildi. Neoliberal politikaların etkisiyle hakim olan baskıcı rejimler tarafından hakları gasp edilen tüm kadınlar dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülerek bu düzenle mücadele edeceğinin mesajını verdi.

 

KHK: Kanun Hükmünde Karanlık! Birlik ve dayanışmayı örelim: OHAL gitsin, iş güvencesi gelsin! 

0

OHAL kapsamında 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayımlanmış bulunuyor. OHAL kapsamında kamu görevinden çıkarılanlar ve göreve iade edilenlere ilişkin listelerin de bulunduğu 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. Yayımlanan KHK ile toplam 4 bin 464 kişi memuriyetten ihraç edildi.

KHK’larla birlikte gelen ihraçların açıkça gösterdiği üzere kamu emekçilerinin iş güvenceleri fiilen ortadan kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra iktidar bu KHK’yla beraber birçok üniversiteyi niteliksizleştirmiş, birçok sendikayı ve mücadeleci sektörü de felç bırakmayı denemiştir. Kendisine referandum sürecince zorluk çıkaracak birçok ismi bir listede alt alta sıralayarak kamudan tasfiye etmek istemiştir. Ancak biz hocalarımızı, kamudaki emekçi kardeşlerimizi, sendikalarımızı yalnız bırakmaya hiç ama hiç niyetli değiliz. Biz onları yine okullarımıza çağıracağız. Biz yine onlarla yan yana duracağız. Biz yine birlikte durup dayanışacağız.

 

Saray rejimi okullar ve üniversiteler başta olmak üzere kamu kuruluşlarını güya “darbeci” ve “Fettullahçı” kadrolardan temizleme bahanesiyle başlattığı KHK’lar dalgasıyla geride hiçbir muhalif ses bırakmamaya yeminli! İhraç edilenler elbette darbeci değiller. Saray, kendisini devirmek isteyen askeri bir girişime dönük başlattığı hukuki süreci dahi mantıksal sonuçlarına vardırmaya cesaret edemiyor. Gülen cemaatiyle kol kola olanlar koltuklarında, darbenin başladığı gece sesini çıkarmadan bekleyenler de hala makamlarında. Ama on senelerdir hem darbelere, hem de cemaat yapılanmasına karşı tavır gösteren mücadeleci insanların, sosyalistlerin, sendikacıların, aktivistlerin  birçoğu kovuşturmaya uğramış vaziyette! Neden? Çünkü kendilerini yaratan ve bugün de onları besleyen rejimi karşılarına almaya cesaretleri yok. Zira bunu yaparlarsa, soruşturma dalgası gelecek, kendilerini bulacak.

İş ve ekmekle terbiye etmeye çalışıyorlar. Ancak bu güçlerini değil, güçsüzlüklerini gösteriyor. Türkiye’de bilim ve eğitimin yaşamsal bir darbe almasına sebep olacak derecede gerçekleştirilmeye devam edilen ihraçlar, en ufak bir muhalif sesin dahi tahammülsüzlükle karşılandığını, bu muhalif sesleri göz ardı ederek riske girmeye göze alacak kuvvetlerinin kalmadığını gösteriyor. Saray zordadır: Ne askeri darbe girişiminin gerçek öznelerini devlet içerisinden ayıklayabilmiştir, ne de muhalefeti tamamen sindirebilmiştir. Saray krizdedir. Giriştiği her işi eline yüzüne bulaştırmaktadır. Son olarak Saray, bir meşruiyet buhranı ile yüzleşmektedir. Sonucuna göre kendi iktidarını sağlamlaştırabilecek ve prestijini bir nebze de olsa geri verebilecek olan referandumdan “mevsimsel koşullar” sebebiyle çekinmektedir…

Bugün gelinen noktada açık ki Türkiye KHK’lar olmadan yönetilememektedir. En sıradan ve en gündelik görevlerini dahi ancak ve ancak olağanüstü halin tanıdığı yetkiler etrafında çıkardığı KHK’lar ile gerçekleştirebilen bir iktidar hayal edin. OHAL’i uzatmalarının sebebi budur. Çünkü OHAL olmadan yönetememektedirler. Ancak işin daha da vahimi, OHAL altında dahi yönetememeleri, kontrol edememeleridir.

OHAL derhal kaldırılsın! 

İhraç edilenler işlerine geri dönsün! 

İşten atmalar yasaklansın! 

Sendika ve iş güvencesi! 

KHK rejimine HAYIR!

İşyerinde sendikalaşma mücadelesi: Neden ve nasıl birleşmeliyiz?

0

Türkiye’de, farklı noktalardaki farklı işyerlerinde ciddi bir sendikalaşma mücadelesi veriliyor. Sendikalı işçi oranlarının resmi istatistiklerde dahi son derece düşük bir seyir seyretmesi, bu mücadeleleri daha da önemli kılıyor. Bugün özellikle 6 işyerinde verilmekte olan sendikal hak mücadelesi, bu konuda öncülüğü üstleniyor.

Bu iş yerlerinden ilki Ak-Kim. Ak-Kim, kimya sektöründe boy gösteren devasa bir firma. Şirket 1977 senesinden bu yana, 17 sanayi ve ticaret tesisiyle birçok sektörde yatırımları bulunan ve 18 üretim merkezi bulunan Akkök Holding’in bir parçası. Daha geçtiğimiz aylarda Ak-Kim, 20 milyon avro cirosu bulunan Alman kimya şirketi Dinox’u satın aldı. Ak-Kim Genel Müdürü Onur Kipri yaptığı açıklamada “Ak-Kim büyümeye devam ediyor. Bu sene inorganik büyüme fırsatlarını değerlendirmeye devam edeceğiz.” şeklinde konuştu. Beş kıtada işletmeleri bulunan bir holdingin parçası olan ve Avrupa pazarında kimya sektörüne milyon dolarlık yatırımlar yapabilen Ak-Kim, 7 ay önce İstanbul Hadımköy fabrikasındaki işçileri, Petrol-İş sendikasına üye oldukları için, işten çıkardı. İşçiler fabrika önündeki bekleyişlerini sürdürüyorlar.

Başka bir sendikalaşma mücadelesi Poliya Poliester şirketinde sürüyor. Tekirdağ Çerkezköy’deki fabrikanın önünde Petrol-İş’e üye oldukları gerekçesiyle işlerinden edilen işçilerin hak arama mücadelesi iki ayı aşkın süredir devam ediyor. Poliya’nın resmi internet sitesinde “Yatırımcı İlişkileri” bölümüne girdiğinizde, şirketin ticaret sicil belgeleri karşınıza çıkıyor. Belgelere göre şirketin ödenmiş sermayesi 43.500.000 TL (kırk üç milyon beş yüz bin lira). Poliya, Türkiye’nin ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşu arasında yer alıyor. Şirket kendisini tanıtırken şu satırları kaydediyor: “Çerkezköy – Tekirdağ’da yerleşik, Avrupa’nın en büyük, modern reçine ve yardımcıları tesislerinde …” Avrupa’nın en büyük tesislerinde üretim yapmakla övünen bu şirket, işçilerin en temel demokratik haklarını tanımaktan aciz.

İstanbul Güneşli’de ise 50 metre arayla iki fabrikada aynı anda sendikalaşma mücadelesi veriliyor. Bunlardan birisi DHL Express, diğeri de Kod-A. İlki TÜMTİS’e, ikincisi de Sosyal-İş’e üye olduğu için başlamış olan direnişler. DHL Express, uluslararası alanda verilen “En İyi İşveren” sertifikasının bu seneki kazananı olmakla; hem de bu seneyle beraber bu sertifikayı dördüncü defa almakla övünüyor. Kod-A ise, uluslararası alanda ünü tavan yapmış kapitalist Bill Gates’in kurmuş olduğu bilgisayar şirketiyle beraber Microsoft İş Ortağı Ağı’nın bir parçası olmakla gururlanıyor.

DHL Express gibi taşımacılık sektöründe yaşanan bir başka sendikalaşma çabası Babacanlar Nakliyat’ın Gaziantep bürosunun önünde devam ediyor. İşçilerin büro önündeki bekleyişi 6 ayı geçti. Nakliyat şirketinin 50 filoluk aracı bulunmakta. Teslim aldığı ürünleri sigortaladığının reklamını yapan şirket, üzerinden sermaye kazandığı ürünlere tanıdığı bu hakkı, işçilere tanımıyor.

Sendikalaşma öncülüğünü üstlenen 6 işyerinden sonuncusu Uyar Çelik’in Karabük fabrikası. Birleşik Metal-İş’e üye oldukları için işinden olan işçilerin hak arayışı iki ayı geride bıraktı. Uyar Çelik’in şirket tüzüğünde “Önceliklerimiz” bölümü altında, işçileriyle dalga geçermiş gibi, “Uygun İş Ortamı” maddesi yer alıyor. Anlaşılan yarım asırdan fazla bir süredir çelik sanayiinin bir parçası olan ve Avrupa’da düzenlenen sanayi fuarlarına katılan bu şirket için “Uygun İş Ortamı” tanımı, sendikasız iş ortamı ile eşdeğer bir anlama sahip.

Sendikal hakları adına mücadeleye geçmiş işçilerin, bu mücadeleden kazanımla çıkmaları şart. Bu nedenle kendi yerellerine hapsolmuş bu öbekler, birleşmelerinin olanaklarını tartışabilmeli. Bunun için öncelikli şart, sendikal koordinasyonların kurulması ve ortak bir mücadele planının oluşturulmasıdır. Bir işyerinde yaşanan sorun, bütün işyerlerinde yaşanan bir sorun iken, konfederasyonlar arası sendikal koordinasyonların kurulması abesle iştigal etmek değildir. İşçi sınıfının parçalı olmasından en fazla sermaye faydalanır.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine neden dur demeliyiz?

0

Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi’ne bağlı 15 şeker fabrikasının özelleştirileceği Resmi Gazete’de ilan edildi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat’taki fabrikalar özelleştirilecek. İşçiler özelleştirme kararının fabrikaları kapatma kararı olduğunu; yani işsiz kalacaklarını söylüyorlar. Hükümet, ihaleyi satın alanlara fabrikaları açık tutma zorunluluğu getirileceğini söylüyor, ancak bu doğru değil. Örneğin Tokat’taki TEKEL fabrikası özelleştirildiğinde de aynı sözü veren hükümet, tütün üretmekte olan bu fabrikanın özelleştirildikten sonra kapatılmasına engel olmamıştı. Şeker işçileri TEKEL deneyimini anımsatıyor ve özelleştirme dalgasına karşı mücadele etmeye hazır olduklarını belirtiyorlar.

Bu durum, hükümetin şeker işçilerine dönük ilk saldırısı değil. Aralık 2017’de, yani birkaç ay önce Şeker Kurumu, 696 sayılı OHAL KHK’si ile kapatılmıştı. Bunun sonucunda, nişasta bazlı ucuz ve sağlıksız şeker üretimi yapan fabrikatörlerin önündeki yasal engeller kaldırılmış, dahası bu fabrikatörlerin şekerden elde ettikleri gelirleri yurt dışına çıkarmaları önünde herhangi bir engel kalmamıştı.

Türkiye’de 2017 Eylül-Aralık döneminde gerçekleşen şeker satışı, önceki yılın aynı dönemine göre 450 bin ton daha düşüktü. Bu, şeker piyasası üzerinde bir ekonomik denetim ve kontrol mekanizmasının kurulmak istenmemesinin bir sonucu. Açılan boşluk ise nişasta ve tatlandırıcı gibi yapay ürünlerle kapatılmaya çalışılıyor. Bu ürünler şeker hastalığının başlıca nedeni ve aynı zamanda içlerinde kanser yapıcı maddeler barındırıyorlar.

Hatırlatmakta yarar var ki, şeker işçileri geçtiğimiz Ocak ayı boyunca, kadrolu çalışma hakkı kazanabilmek için bir dizi eylemler gerçekleştirdiler. Özellikle Çorum’daki şeker fabrikaları işçileri, genellikle geçici ve mevsimlik işçi statüsünde çalıştırıldıkları için, taşeron karşıtı bu seferberliğin başını çektiler.

Şeker işçilerinin durumu ortadayken, işçi haklarında ve yaşam koşullarında iyileştirmelere gitmektense işçilerin geçimini sağladıkları fabrikaları özelleştirmek, hükümetin patronla işçi arasındaki mücadelede hangi tarafı tuttuğunu açıkça gösteriyor. Bu sebeple şeker işçisinin yerli ve yabancı patronlardan ve hükümetten bağımsız bir sınıf planına ihtiyacı var. Şeker işçisinin ve çiftçisinin talepleri ve ihtiyaçları düşünüldüğünde, aşağıda ifade edilen maddelerin bir başlangıç olarak tartışılması yararlı olacaktır.

1) Özel ve yabancı sermayenin, özellikle toprak rantı elde etmek için özelleştirme ihalelerine girdiğini ve ardından fabrikaları kapattıklarını biliyoruz. Bu sebeple, 14 şeker fabrikasının işçilerinin işten atmalara, yani özelleştirmelere karşı eylem birliğinin tesis edilmesi acil bir ihtiyaç. Bu noktada fabrikalarda Özelleştirmelere Karşı Eylem Komiteleri oluşturmak ve bunları bir ulusal koordinasyonda birleştirmek yararlı olacaktır.

2) Özelleştirmenin hükümet, bakanlıklar, düzen partileri, yerli ve yabancı sermaye eliyle; kısacası birleşik bir patron cephesi aracılığıyla organize edildiğini anlamak önemli. Bu yüzden şeker işçisinin, kendi sınıf kardeşleri olan işçiler ile emekçilerden başka hiçbir kalıcı müttefiki yoktur. Şeker işçilerinin eylemleri ile özelleştirmelere karşı oluşturabilecekleri komiteleri bu sebeple hükümetten ve patronlardan bağımsız olmalı, onların temsilcilerine kapalı olmalıdır.

3) Bu özelleştirme dalgası sadece işçiyi değil, çiftçiyi de vurmaktadır. Hükümet çiftçilere 5 dönem boyu fabrikaların çalışacağı güvencesi vermektedir. Ancak TEKEL’de hükümet bu sözünü tutmamıştır. Hükümet pancar kotalarını koruyacağını söylemiştir. Ancak Aralık 2017’de kotayı dolduramayan çiftçilere ceza kesilmiş, kotayı aşan çiftçilerin ürünleri ucuza alınmıştır. Bu nedenle çiftçiler işçilerin arkasından gitmeli, onların öncülüğünde özelleştirmelere karşı durmalı, yoksullukla mücadelelerinin bir parçası olmalıdır.

“Büyüyen Türkiye”, ödenemeyen faturalar ve kendini yakan işçiler

0

Son açıklanan büyüme rakamlarına göre Türkiye’nin %11 büyüdüğü herkesin malumu, en azından kâğıt üzerinde bu böyle. Ama bir terslik var, bu “büyümenin” faturası işçi sınıfına çıkmış, kaymağı ise sermayedarlara kalmış durumda. Faturalarını ödeyemeyen yüz binlerce hane, yoksulluktan kendini yakma seviyesine gelmiş işçiler gibi örneklerin olduğu bir ülkede refahtan bahsedilebilir mi? Her şeyden öte bu ülkede dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 5.262 TL iken, asgari ücretin 1.603 TL olduğu unutulmasın. Tüm örnekler ekonomik gelişim ya da büyümenin topluma değil belirli kişi ve gruplara yaradığını gösteriyor. Öyleyse asıl sorumuz şu olmalı: Ekonomi kimler için büyüyor?

İSKİ ve İGDAŞ verilerine dayanarak 2017 yılında faturalarını ödeyemedikleri gerekçesiyle sadece İstanbul’da 580 bin evin suyunun, 493 bin evin de doğalgazının kesildiği açıklandı. Yüz binlerce hane, milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakıldı. Üstelik faturaların yarısının vergi olması ve her ay enflasyon oranında otomatik zam yapılması yetmiyormuş gibi bir de açma-kapama bedeli altında kesilen faturalardan ekstra para alınıyor. Bunlar, sistematikleştirilmiş soygun düzeninin geldiği noktayı gösteren örneklerden birkaçı.

 

Bülent Ecevit’e yazarkasa fırlatan esnafın olduğu günler kriz günleriydi. Bugün ise “büyüme” döneminde kendini yakan işçiler var. Sadece son iki ayda üç işçi kendini yaktı. Biri Meclis’in önündeydi. Ama her ne hikmetse seslerini yazarkasa fırlatan vatandaş kadar duyuramadılar.

Zenginlik yanılsaması

Hayat pahalılığının arttığı, yaşam koşullarının zorlaştığı çok açık. Yılın belirli dönemlerinde otomatik olarak yapılan zamlar, alım gücünün düşmesi, artan vergiler ve maceracı iç ve dış politikalarla inşa halinde olan otoriter bir rejim… Bu ülkede refahın, gelişimin ve güvenin olmaması için yeterince neden var.

Zengİnleşenler sadece iktidarın çevresinde kümelenmiş ve 15 yıl boyunca palazlanmış sermaye kesimi değil. Ülkenin eski ve asli zenginleri de servetlerini artırdılar. AKP’nin iktidara geldiği ilk yılda en zengin %1 tüm servetin %39,4’ünü alırken, yıllar boyunca makas gittikçe açıldı ve bugün en zengin %1’lik kesim tüm servetin yarısından fazlasına (%54) sahip. Dolayısıyla ülkedeki pastadan kimin ne kadar pay aldığına bakmalı, sonra büyüme oranlarına odaklanmalıyız ki büyüme rakamlarını anlamlandırabilelim. Yoksa tek başına büyümenin bir anlam ifade etmediğini günümüzde kanlı canlı yaşıyoruz.

2017 yılının Haziran verilerine göre yılın ilk altı ayı içinde banka hesaplarında 1 milyon TL’den fazla olan kişi sayısı 12 bin 905 kişi artarak 128 bin 801 kişiye yükseldi. Bankada 10 bin TL’den az bulunan hesap sayısı ise 77 milyon 953 bin oldu. Nasıl bir uçurum!

Zenginlerin sayısı artsa da yoksulluk çok daha hızlı artıyor. Toplumsal zenginlik işçi sınıfının kolektif emeğiyle üretilirken, birileri bu zenginliğin üzerine konarak toplumun çoğunluğunun yoksullaşması pahasına kişisel zenginliklerini artırıyorlar. Zenginliğin yaratılması toplumsal ama bu zenginlikten alınan pay ve bölüşüm kişisel. Değiştirmek istediğimiz sistem işte tam olarak bu.

İşçi sınıfı lüks otomobillere binmek, yatlarda ya da rezidanslarda oturmak istemiyor. Sadece insanca ve onurlu bir şekilde yaşamak; gıda, barınma, eğitim, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlarını sorunsuzca ve kolaylıkla karşılamak istiyor. Kapitalizm bunları bile vermekten acizken biz çıkış yolunu gösteriyoruz. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet var oldukça, bu akıl dışı durum sadece kendini değil tüm insanlığı yok etmeye muktedirdir. Enternasyonal düzeyde sınıf önderliği altında, zenginliği yaratanların, yani emekçilerin kontrolünde merkezi ve planlı bir ekonomi. İşte insanlığın kurtuluşunun formülü budur.

Manisa’da 8 Mart: “Emek, eşitlik ve barış hakkımızın peşindeyiz!”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nden kadınların da içerisinde yer aldığı Manisa Kadın Platformu 8 Mart Dünya Emekçi Kadınları Gününde, Manolya Meydanı’nda bir eylem gercekleştirdi. Eylemde kadının yaşamın her alanında uğradığı taciz, tecavüze, şiddete karşı taleplerle birlikte işyerlerinde sendika, sigorta, kreş hakkı, eşit işe eşit ücret ve güvenceli iş, güvenceli gelecek talepleri ön plana çıktı.

Eylemde sırasında bir tiyatro gösterisi ve müzik dinletisi gerçekleştirildi. Ayrıca Uluslararası Kadın Platformu’nun hazırladığı “8 Mart’ta Greve” başlıklı bildiri okundu. Enternasyonal dayanışmanın önemi vurgulanarak devam eden eylem halaylarla, zılgıtlarla ve sloganlarla bir başka eylemde mücadele alanlarında buluşma sözü verilerek bitirildi.

Aşağıda Manisa Kadın Platformu tarafından okunan basın açıklaması metni yer almaktadır.

 

Emek, eşitlik ve barış hakkımızın peşindeyiz!

Değerli basın emekçileri,
Bugün dünyanın dört bir yanında ki kadınlarla alanlarda buluşarak daha adil, eşit ve özgür bir dünya için sözümüzü örgütlüyor, mücadelemizi yükseltiyoruz.

Erkek egemen kapitalizme karşı yürüttüğümüz mücadelenin kazanımı olan 8 Mart’ ta tüm yasaklamalara rağmen yine alanlardayız!

161 yıl önce ‘eşit işe eşit ücret’ talebiyle greve giden New York’ lu kadınların isyanı bu yıl dünyanın dört bir yanından kadınların eşitsizliğe, şiddete, militarizme, savaşa ve sömürüye karşı ”artık yeter” isyanıyla büyüyor, küresel bir kadın grevine ve boykotuna dönüşüyor. Kadınlar üretimden ve tüketimden gelen güçlerini kullanarak bin yıllardır süregelen bu sömürü çarkını durdurmaya çağırıyorlar.

Küreselleşme, kapitalizm ve neoliberal politikalar dünya ekonomisini belirlerken kadınları daha da ucuz emek gücü olarak görmeye devam ediyor. Ev işleri, yaşlı, çocuk, hasta, engelli bakımı biz kadınların görünmeyen emeğini daha da artıyor. Kiralık işçilik uygulamasıyla hepimize modern kölelik dayatılıyor.

Düşük ücretli, kısmi süreli, esnek, yarı zamanlı, uzaktan, evden, kayıtsız, sigortasız, güvencesiz çalıştırılıyoruz. Çıkarılan KHK’ler ile işimiz, emeğimiz gasp ediliyor. Sendikal hak ve özgürlüklerimize dönük keyfi yasaklarla örgütlenme hakkımız elimizden alınmak isteniyor. Artan işsizlik ve yoksulluk eril iktidarların kadın bedenini ve emeğini daha fazla denetlemek için kullandığı bir araç haline getiriliyor.

Bir yanda güvencesizliğin, yoksulluğun ve işsizliğin, diğer yanda savaşın, militarizmin ve tekçiliğin meşru kıldığı şiddetin türlü biçimlerine her gün daha fazla maruz kalıyoruz. OHAL bahanesiyle en temel haklarımızın kullanılamaz hale getirildiği koşullarda barış sözcüğü yasak edilirken çocuk istismarcılarını kurtarmak için rıza yaşını 12′ ye düşüren yasalar yapılıyor. Kadınlara ve LGBTİ’ lere yönelik taciz, tecavüz ve katliamların korkunç boyutlara ulaştığı bir süreçte Diyanet tarafından sürekli olarak kadınları ve kız çocuklarını hedef alan fetvalar yayınlanıyor. Çocuk istismarcılığını ‘hastalık’ olarak meşrulaştıran AKP iktidarı, ‘9 yaşındaki kız çocukları evlenip çocuk doğurabilir’ diyen Diyanet İşleri Başkanlığı’nı sosyal politikaları icra eden bir kuruma dönüştürmüş durumda. Dini referanslarla toplumu yeniden dizayn etme çabasıyla her gün yeni fetvalar çıkarılıyor, yasal düzenlemeler yapılıyor, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal yaşamın tümünü dinselleştiren uygulamalara her gün bir yenisi ekleniyor.

OHAL düzeninde kadınlara yönelik şiddeti sistematik ve meşru hale getiren, halkı, emekçileri ve kadınları yoksullaştıran, ötekileştiren savaş politikaları KHK’ler eliyle uygulamaya konuluyor. Paramiliter güçleri koruyan cezasızlık kılıfı kadın cinayetlerini, şiddet ve saldırıya maruz kalan kadınların sayısını arttırıyor. Erkek şiddeti devlet şiddetiyle besleniyor. Kürt sorununda dayatılan çözümsüzlük, barış talebinin kriminalize edilmesi ve halklar arasında yaratılan kutuplaşma kadınların yaşadığı şiddetin, göçün ve yoksulluğun katmerlenerek devam etmesini de beraberinde getiriyor.

Biz kadınlar; 8 Mart’larda meydanları bize yasak ederek, varlığımızı iktidarlarının geleceği için tehdit olarak görenlerin her türlü baskı ve sindirme çabasına rağmen alanlarda olmaktan ve sözümüzü söylemekten geri durmadık, duramayacağız.
Eşit, adil, özgür, laik ve barış içinde yaşayacağımız bir dünyayı yaratmak için kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunu biliyoruz.

Bunun için evde, işte, sokakta, bizleri yok sayanlara karşı direnmeye devam edeceğiz.
Bize dayatılan yoksulluğu, şiddeti, ayrımcılığı, gericiliği ve savaşı kabul etmiyoruz.
 8 Mart’ın ücretli izin günü sayılması için,
 Eşit işe eşit ücret sağlanması için,
 OHAL’in kaldırılması, KHK’lerin iptal edilerek haksız hukuksuz yere işten çıkarılan tüm emekçilerin görevlerine iade edilmesi için,
 İş yerinde şiddeti, ayrımcılığı ve mobbingi önleyen düzenlemeler yapılması için,
 Kadın istihdamında tek seçenekmiş gibi sunulan esnek-güvencesiz-kayıt dışı ve taşeron çalışmaya, kiralık işçilik uygulamasına son verilmesi için,
 Kapatılan kamu kreşlerinin açılması, kadın veya erkek olduğuna bakılmaksızın en az 50 çalışanın bulunduğu iş yerlerinde gündüz bakım evi ve kreşler açılması için,
 Grevli toplu sözleşme hakkımız başta olmak üzere sendikal hak ve özgürlüklerimiz önündeki tüm engellerin kaldırılması için,
 Doğum izinlerinin 24 haftaya çıkarılması, süt izninin kullanımı önündeki keyfi engellerin kaldırılması ve ücretli-ücretsiz doğum izninden dönen kadınların statü kaybı yaşamasının engellenmesi için,
 Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kaldırılarak yerine Kadın Bakanlığı kurulması için,
 Kadına yönelik her türlü şiddeti önleyici yasal düzenlemelerin acilen yapılması için,
 Kadınlar için daha fazla yoksulluk, şiddet, göç ve ayrımcılık anlamına gelen savaş politikalarının son bulması için,
 Eğitim alanı başta olmak üzere kamusal alanın tümüne yayılan dinselleştirme politikalarından vazgeçilmesi için,
 Kadınlardan yana imza atılan uluslararası sözleşmelerin gerekliklerinin uygulanması için,

Demokratik, özgür, laik bir dünya ve ülkede eşit biçimde, bir arada yaşam için,
Alanlardayız.

Vardık, Varız, Var Olacağız!

Değerli basın emekçileri;

Bu 8 Mart’ta dünyanın dört bir yanında kadınlarla ayrımcılığa, şiddete, gericiliğe, güvencesizliğe ve savaş politikalarına karşı alanlarda itirazlarımızı, sözlerimizi ve taleplerimizi buluşturarak ”başka bir dünya mümkün” çağrısını yineliyoruz.

Bilindiği üzere; ülkemizde bir buçuk yılı aşkın bir süredir uygulanan OHAL grev yasaklama bahanesi olarak kullanılırken dünyanın çeşitli ülkelerinde 8 Mart Kadın Grevi örgütleniyor. 8 Mart Kadın Grevini örgütleyen kız kardeşlerimizi buradan selamlıyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun kadınlar olarak omuz omuza olduğumuzun bir ifadesi olarak; Dünya Kadın Yürüyüşü Koordinasyonu tarafından kaleme alınan 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi ile dayanışma metnini sizlerle paylaşmak istiyoruz.

“8 Mart politik mesajlar verdiğimiz uluslararası ve devrimci bir gündür. Bu 8 Martta dünyanın bütün kadınlarını şiddete “Artık Yeter” diye haykırmak feminist greve davet eden çağrıyı destekliyoruz. Hep birlikte bize yönelen her tür için bütün kadınları bir günlüğüne dünyayı durdurmaya çağırıyoruz çünkü bu dünyayı biz döndürüyoruz. Yaşamı yeniden üreten, yaşamın devamını mümkün kılan bizler, işyerinde ücret ayırımcılığının yanı sıra cinsel taciz ve aşağılamaya, iş piyasasında güvencesizliğe maruz kalan bizler, hayatımızı, bedenimizi ve sağlığımızı metalaştıran tüketim ideolojisine dur demek için bugün üretimden ve tüketimden gelen gücümüzü kullanıyor ve dünyanın farklı köşelerinden yükselen kadın grevi çağrısına kadın dayanışmasıyla omuz veriyoruz. Toplumsal cinsiyet kimliklerimizi inşa ederek bizleri toplumda ikincil rollere hapseden eğitim kurumlarını bugün boykot ederek kamusal, bilimsel, laik ve feminist eğitim hakkı talep ediyoruz.

8 Martta bütün kadınları acılarımızı mücadeleye dönüştürmeye ve bize baskı, sömürü, şiddet, militarizm, savaş ve yağma dışında bir şey vaat etmeyen bu dünyayı değiştirmeye, baskı sömürü ve şiddetin var olmadığı bir dünya yaratmaya çağırıyor, dünyanın değişik ülkelerinde grev ve boykot yapan kadınları kadın dayanışmasıyla selamlıyoruz.”

Dayanışmayla,
Yaşasın Kadınların Uluslararası Birlik, Dayanışma Ve Mücadele Günü!
Yaşasın 8 Mart!
JİN ,JİYAN, AZADİ!

Almanya’da da metal işçileri fırtına estiriyorlar

0

Almanya, Şubat ayının başından beri, 97 fabrikadan yaklaşık 1,5 milyon metal işçisini ilgilendiren 24 saatlik uyarı grevleri dalgasıyla sarsıldı.

Avrupa’nın en büyük metal işçileri sendikalarından “IG Metall’in” örgütlü olduğu büyük metal fabrikalarında 24 saatlik sistematik uyarı grevleri dalgalarıyla hayata geçirilen eylemlilikler, Airbus, Daimler, Opel, BMW ve Bosch gibi şirketleri adeta felce uğrattı.

İşveren sendikasıyla üç ayrı oturum boyunca yaklaşık bir ay süren pazarlıklar, bir dizi kazanımla sonuçlandı. Bu kazanımların arasında patronların dayatmış olduğu %3’lük zam oranının Nisan ayından itibaren %4,3’e çıkartılmış olması; çocuklar, yaşlılar ve hasta yakınlarıyla ilgilenmeleri gereken işçilerin çalışma saatlerinin azaltılması; ayrıca her çalışanın bu yılın Ocak, Şubat ve Mart ayları için 100’er avro fazladan alması, 2019 yılında ise çalışanlara 400 avro ek ödeme yapılması sayılabilir.

Almanya’da 2,5 milyon metal işçisini temsil eden IG Metall, örgütlü bulunduğu fabrikalarda %8’lik ücret artışının yanı sıra haftalık çalışma süresinin yaşlı ve çocuk bakımı yapmak zorunda kalan işçiler için 28 saate; diğer işçiler içinse 35 saate düşürülmesini talep etmişti.

Alman metal işçileri, “Metal Fırtınayı” hatırlatan seferberlikler öncesinde düşünülenin aksine 3 yıldır nitelikli bir zam yüzü görmüyorlardı, grev yapamıyorlardı ve işveren sendikasının son yıllarda sektöre dayatmakta olduğu esnekleşmenin kurbanı durumundaydılar.

IG Metall araştırmalarına göre, metal işçilerinin maaşlarının %40-60 arası kira ve yan giderlere gidiyor. Güvencesizlik giderek yaygınlaşıyor ve sosyal ve kültürel yaşama katılmak birçok emekçi ailesi için neredeyse imkânsız.

Ama işverenlere göre işçiler hâlâ yeterince esnek değiller! 2019 yılından itibaren çalışma saatlerini artırmanın ve iş koşullarını esnekleştirmeye dönük girişimlerin peşini bırakmayacaklarını söyleyebiliriz.

Öte yandan, Almanya’nın doğusundaki metal işçilerinin kâğıt üzerinde haftalık çalışma süreleri 38 saat iken, ücretler batıya göre ortalama %25 daha düşük. Avrupa Birliğinin ortasında nasıl bir eşitsizlik ve ne dehşetli bir sömürü değil mi?

Unutmayalım, 2003 yılında Doğu Almanyalı metal işçileri benzer talepler için mücadele etmişlerdi. Ama batıdan destek gelmeyince kazanamadılar. Bu yenilginin en önemli sonucu, Almanya işçi sınıfının ciddi mevzi kayıpları oldu.

Bu durum ülkenin doğusundaki ve batısındaki Metal işçilerinin eşgüdüm ve dayanışmasının hayati önemini ortaya koyan bir ders aynı zamanda. Özellikle de ırkçı ve aşırı sağcı akımların yükselişte olduğu bir dönemeçte.

Alman “Metal Fırtınası” yaklaşık 1 aylık bir sürece yayıldı, koordinasyon komiteleri üzerinden gelişti ve işverenleri birleşik bir genel grevle tehdit etti.

Bu deneyimin Almanya’da son dönemde sıkça rastlanan patlamalı eylem dalgalarından bir yenisi olduğu çok açık (havalimanı çalışanları ve pilot grevleri hatırlanmalı). Dahası, başını Türkiyeli metal işçilerinin, Polonya’da çelik işçilerinin, İtalya’da Alitalia ve Pirelli işçilerinin, Fransız metal işçilerinin çektiği kıtasal ölçekte bir seferberlik dalgasının parçasıydı.

 

Türkiye’de yasal çalışma süresi haftalık 45 saatken, Almanya’da 35 saat ve Almanya’da işçiler bunu 28 saate düşürmek için mücadele ediyorlardı. Almanya’da işçilerin saatlik ücreti 8,5 avro, Türkiye’de ise son yapılan zamla birlikte ancak 9 lira olabildi. Türkiye’de resmi enflasyon oranı %14’lere gelmişken, MESS’in başlangıçtaki zam teklifi %3,2 idi. Buna karşılık Almanya’da enflasyon oranı %1,7’lerde seyrederken, işçiler %8 oranında zam talep ediyorlardı.

Erdoğan II. Abdülhamid’i neden çok seviyor?

0

Tayyip Erdoğan, ölümünün 100. yıl dönümünde II. Abdülhamid’i anma toplantısında, onlarca yıllık kanlı bir istibdat döneminden sonra Jön Türk devrimiyle tahtından indirilen despot sultanı “Türk düşünce hayatını esir alan katı ideolojik kutuplaşmanın en büyük kurbanlarından biridir” diye tanımlayarak mazlum ilan etti. Türkiye tarihinde, kanlı baskı ve kıyım uygulamaları sorumlularının kahraman olarak anılmasına yabancı değiliz, ama bu çabaların nedenlerini de kavrayabilmemiz gerekiyor. Eğer Abdülhamid “katı ideolojik kutuplaşmanın kurbanı” olarak görülüyorsa, burada sultanı deviren demokratik devrim atılımına cepheden bir karşı çıkış söz konusudur. Bugün ülkede demokrasiyi boğarak, tıpkı sultanın zamanında kendine ait toprakları yönettiği türden despotik bir rejim inşa etmeye çalışanların onu kendi referansları olarak almaları anlaşılır hale geliyor. Sanki Abdülhamid ulusun vicdanında bir kez aklandığında, Tek Adam’ın meşruiyeti de sağlanmış ve her türlü demokratik talep ve atılım “katı ideolojik kutuplaşma” olarak mahkûm edilmiş olacak. Amaç bu.

8 Mart’ta OHAL Rejimi, yoksulluk ve şiddetin karşısındayız!

0

2018’e kadın ve çocuklara yönelik şiddet olayları ile girdik. Yılın ilk günlerinde Diyanet’in resmi sitesinde yer alan nikah tanımında “buluğ çağına giren çocukların nikahlanabilmesinin mümkün olduğuna” dair açıklamanın ortaya çıkmasından sonra çocuk evliliklerini meşrulaştıran bu tutumu protesto ederek yıla başladık. Bonapartist rejimin tüm bu gerici fetvalarını ve baskıcı politikalarını lanetliyoruz.

Erkek egemen gerici rejime karşı mücadele

Diyanet gündeminin hemen ardından ise devlet hastanesinde 115 çocuğun hamileliğinin gizlendiği skandalı ortaya çıktı. Hastane’nin bu durumu örtbas ettiği, Valiliğin ise Aralık başında olayın soruşturulmasına izin vermediği gündeme geldi. Olay kamuoyunda tepki yarattıktan sonra Aile Bakanlığı devreye girdi ve hiçbir çocuk istismarı vakasının üzerinin örtülemeyeceğine yönelik açıklama yaptı. Oysa İzmir Kadın Platformu’nun açıklamasına göre, son on yılda 483 bin kız çocuğu evlendi ve birçoğu doğum yapmak zorunda kaldı. Ne yazık ki Aile Bakanlığı’nın bu açıklaması ikiyüzlülüğün belgesi niteliğindedir; iktidar, kurumlarıyla kadın ve çocuklara yönelik şiddete göz yummaktadır.

Çocuk istismarı vakalarının neredeyse yüzde 50’si eğitim kurumlarından ve diğer yarısı aile içindeki en yakınlardan meydana gelirken, çözümü Müftülük nikâhında arayan rejim, ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddetin uygulayıcısı ve kollayıcısı olmaya devam ediyor. Bizler istismara uğrayan herkesin başvurabileceği cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulmasını talep ediyoruz. Her mahalleye nitelikli sığınma evi açılmalıdır!

Kadına yönelik şiddet artık çocukları da içine alan vahşi bir kıyım haline geldi. 2017 yılında erkekler tarafından 409 kadın öldürüldü. Devletin kadın ve çocukları korumaya yönelik hiçbir politikası ve niyeti olmadığı; aksine çocuk istismarını meşrulaştıracak, kadını korumayan yasal düzenlemeleri hayata geçirmeye çalıştığı görülüyor. Üstelik tüm bu şartlar altında, meşru müdafaa ile kendisine şiddet gösteren erkekleri öldürmek zorunda kalan Nevin Yıldırım ve Namme Öztürk hapiste tutulmaya devam ediyor.

Baskı rejimine karşı mücadele

Yine bu ay içerisinde OHAL 6. kez uzatıldı ve bu ülke giderek kadınlar için daha da güvensiz bir yer haline geldi. Biz kadınlar için OHAL sadece meydanlarda, sokaklarda her an bir çatışma çıkacakmış tedirginliği yaratan eli silahlı kolluk kuvvetlerinin varlığı demek değil; OHAL biz kadınlar için evde, sokakta, işte güvencesizlik demek. Bizim için OHAL fetvalarla, çocuklara, kadınlara yönelik ayrımcılığın, istismarın, tacizin, tecavüzün meşrulaştırılmaya çalışılması demek. Bu nedenle OHAL’in kaldırılmasını, KHK’lar başta olmak üzere bu süreçte anti-demokratik bir biçimde yapılmış tüm yasal düzenlemelerin iptal edilmesini istiyoruz. KHK düzeni son bulmadan kendimizi güvende hissetmeyeceğiz!

Kadınları güçlendiren yasal düzenlemelerin hayata geçmesini, bizi yoksulluk ve açlıkla terbiye eden çalışma koşullarının insanca bir düzeye ve erkeklerle eşit hale getirilmesini, kadını ve çocukları koruyan demokratik ve adil bir ülkede yaşamak istiyoruz. Baskıcı ve erkek egemen rejime karşı 8 Mart’ta ve yılın geri kalan tüm günlerinde mücadeleye devam!

Kadın Dayanışması, 29 Ocak 2018

8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü: #Grevdeyiz

0

Sosyalist ve feminist önderlerin başında gelen Clara Zetkin, 1910 yılında Kopenhag’da toplanan İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın, New York’ta 1908 Mart’ında çalışma saatlerinin kısaltılması, ücret artışı ve oy hakkı için ayaklanan 15 binden fazla tekstil işçisi anısına Uluslararası Kadınlar Günü olarak anılmasını teklif etti. O tarihi mücadele günlerinin üstünden 110 yıl geçti. O günlere minnetimizi, haklarımız için mücadele etmeye devam ederek sunuyoruz!

Geçtiğimiz bir yıl boyunca biz kadınlar Fransa, Brezilya, Panama ve Arjantin gibi ülkelerde iş reformlarına ve kemer sıkma politikalarına karşı büyük mücadelelerin öncüsü olduk. Meksika, Peru, İspanya, İtalya ve Türkiye’de kadın cinayetlerine ve şiddete karşı ayaktaydık. Polonya, Bolivya ve Şili’de kürtaj hakkımızı savunduk. İran ve Arap Emirlikleri’nde ise sokağa tek başına çıkabilme ve istediğimizce giyinebilme gibi temel özgürlüklerimizi talep ettik. Bu sene ise dünya çapında 200’den fazla şehirde, İkinci Uluslararası Kadın Grevi’nin tarihsel öncüleri olmak istiyoruz. Kapitalist hükümetlerin bilhassa biz kadınlara saldıran kemer sıkma politikalarını durdurmak için, kadınların nasıl örgütlenebildiğini gösterebilmek için, işçi sınıfının mücadele yolunu; grevi, bütün dünyada ileri sürüyoruz. Bu sene ABD’deki kitlesel mücadelelerde, Trump’ın birinci senesine dikkat çeken “Direnişin başında kadınlar!” sloganı mücadelemizin yalnızca başkanın kadın düşmanı ve ırkçı söylemlerine değil, aynı zamanda haklarımıza saldıran bütün kirli politikalarına da karşı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Vatikan’ın kürtaj ve cinsel eğitim hakkı gibi kadın haklarına karşı suç ortaklığını da ifşa ediyoruz.

Yakın zamanda yayınlanan bir Oxfam raporu, 2017’de üretilen servetin %82’sinin, dünyanın en zengin %1’inin ellerinde olduğunu açıkladı. Bu verilere göre, sömürüden en çok etkilenenler işyerlerinde fazlasıyla ayrımcılığa maruz kalan ve karşılıksız bakım işlerini üstlenmek zorunda kalan kadınlardır. Bizler yoksulun da yoksuluyuz ve işte bu yüzden bizi aşırı sömüren kapitalist ve ataerkil sistemin karşısında örgütleniyoruz!

Bu 8 Mart’ta önümüzde büyük ve önemli bir görev var. Seferberliğimizi baskıyla ve onun ataerkil kapitalizmin temellerine saldırmasını seçimlere yönlendirerek saptırma yoluyla durdurmaya çalışan patronlardan ve hükümetlerden bağımsız kendi kadın örgütlenmemizi ilerletmeliyiz. Bu sebeple 8 Mart; Angela Merkel’in, Theresa May’in, Erna Solberg’in veya Michelle Bachelet’nin, Dilma Rousseff’in ya da Cristina Kirchner’in günü olmayacak. Çünkü onlar kadın haklarına saldıran aygıtların patronları.

Bunun yerine, hapse atılan Filistinli genç Ahed Tamimi’nin ve Siyonist emperyalist işgale direnen binlerce Filistinlinin 8 Mart’ı olacak. Açık denizlerde ya da hükümetlerin yükselttiği duvarların önünde yaşamlarını yitiren kadın göçmenlerin günü olacak. ABD, Rusya ve Esad’ın zulmünden ve açlıktan kaçan Suriyeli göçmen kadınların; Türk ordusunun saldırılarına direnen veya kaçmak zorunda kalan Kürt kadınların 8 Mart’ı olacak. En kötü vasıftaki işleri yapmak zorunda bırakılan göçmen kadınların ve ücret artışı için, daha iyi çalışma koşulları için ve iş ayrımcılığına karşı mücadele eden bütün kadınların günü olacak.

Her türlü cinsel şiddete ve tacize karşı mücadele edenlerin; cinsel sömürü amaçlı insan kaçakçılığı ağlarına son vermek isteyenlerin; yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkını savunanların, hepimizin günü olacak. Bu yüzden, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, kapitalist hükümetlerin kemer sıkma planlarına göğüs geren işçi kadınların sesini duyurmak için, mücadelenin büyük günü 8 Mart’ı örgütlemeye çağırıyoruz.

Krizden hükümetler sorumludur. Krizin faturasını kadınlar ödemeyecek.

Tüm dünyada kemer sıkma düzenlemelerine son!

Eşit işe eşit ücret!

Devlet ve dini kurumlar birbirinden ayrılsın!

Kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete, kadın ticaretine son!

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Özgür olmak ve yaşamak istiyoruz!

Yasal, güvenli ve parasız kürtaj hakkı!

Yaşasın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü! Yaşasın tüm dünyadaki mücadelelerimiz!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Şubat 2018

Brezilya hükümeti orduyu işçilerin üzerine sürüyor

0

Rio de Janeiro’nun yoksul nüfusuna, özellikle gecekondularda yaşayan gençlere uygulanan şiddetten çok kimsenin haberi yok. Hâlbuki uyuşturucu trafiğini ve kartelleri bahane eden kolluk güçleri bu mahallelerde terör estiriyor. Bugün Brezilya’da kenar mahallelerde tanık olduğumuz, siyahi ve yoksul gençlere karşı gerçek bir soykırım görünümü çiziyor.

Brezilya’da işçilerin ve yoksulların mücadelelerinin suç haline getirilmesi bir ilk değil. Hatırlanmalıdır ki, önceki hükümet olan İşçi Partisi iktidarı altında, Terörle Mücadele ve Suç Örgütü yasaları benzeri sayısız kararname kabul edilmiş ve Silahlı Kuvvetlerin grevlere müdahale etmesinin yasal engelleri hafifletilmişti. İşçi Partisi işçilerin tarafında gözüküp, ülke sermayesi için çalışmıştı.

Bugün ise kapitalist Temer hükümeti tarafından emredilen bir Federal Askeri Müdahale kararı ile karşı karşıyayız. Karar ülkenin en önemli şehirlerinden Rio’yu kapsıyor. Bu aslında kapitalist Temer’in, orduyu grevci işçilere saldırmak konusunda uygulamaya koyduğu eğitimin bir parçası. İşçi Partisi döneminde de Başkan Lula, orduya aynı eğitimi verebilmek için onu Haiti’nin işgaline ortak olmaya göndermişti. 1995 yılındaki petrol tankerleri grevinde yine ordu kullanılmıştı. İşçi Partisi’nden Dilma da, Pound Field ve Pre-Salt benzeri mücadeleler sırasında orduyu kullanmıştı.

Temer hükümetinin amacı, Brezilya’da eşitsizliğe, adaletsizliğe, yolsuzluğa ve büyük sermayeye karşı toplumun tabanında biriken büyük öfkenin ve ayaklanma isteminin bastırılması. Ancak, bu isyan daha şimdiden, devletin kendi askeri ve sivil polisleri arasında bile yayılmaya başladı. Çünkü kolluk güçlerinin önemlice bir bölümünün maaşları dahi ödenemiyor.

Bu operasyon, Rio nüfusunun ezici bir çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıfların “güvenliğini” sağlama kaygısıyla başlatılmadı. Federal hükümet ve Rio belediyesi, mazeret olarak “uyuşturucu ile savaş” bahanesini öne sürmüş olsa da, şimdiye kadar askeri birliklerin gönderilmiş olduğu yoksul semtlerin hiçbiri uyuşturucu trafiğiyle bilinen yerleşimler değil. Bu semtler ülke ekonomisinin en kilit sanayi tesislerinin bulunduğu yerler. Bu özellikleri dolayısıyla da işçi eylemliliklerinin sık sık yaşandığı mahalleler.

Temer bu operasyonla birlikte bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Hem kendisine karşı patlak verme olasılığı olan seferberliklere karşı askeri birlikleri bu semtlerde hazır bulundurma hakkını kazanıyor, hem de bu birlikleri seferber ederek ordu içerisindeki konumunu ve prestijini yükseltmek istiyor. Ancak bu politika iflas etmeye çok yakın. Askeri birliklerin maaşlarının ödenmesinde dahi kesintilere gidilmesi bir tarafa, bu masraflı operasyonlarda birçok polis memuru ve asker, büyük mafya örgütleri tarafından öldürülüyor. Zira bu örgütler, kendilerine dönük fiziksel bir tehdit olmasa dahi, bir güç gösterisi olarak kolluk kuvvetlerine saldırılar organize etmeyi sürdürüyor.

Temer’in askeri girişiminin ardından işçi sınıfı içerisinde protestolar yaşanmaya başladı bile. Riolu işçiler ve yoksullar fabrikalarda ve sendikalarda örgütleniyorlar ve polislere de kendilerinin mücadelelerine katılmaları çağrısı yapıyorlar. İşçiler bunun, çalışan herkes için gerçek bir güvenliğin sağlanmasının tek yolu olduğunu söylüyorlar.

Üsküdar’ın taşınmaz malları 49 yıllığına cemaatlere veriliyor!

0

Üsküdar Belediyesi 3,5 yıl içinde toplamda 40’tan fazla taşınmaz mal varlığını, imzaladığı protokollerle cemaatlere ve vakıflara devretti. Üsküdar Belediye Meclisi’ne neredeyse her ay bir tahsis gündemi geldiği ve çoğunluktaki AKP’li meclis üyeleri sayesinde bunların kabul edildiği söyleniyor. Kamuya ait taşınmazlar için TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti, TOGEM-DER, İnsan ve İrfan Vakfı, Nil Eğitim ve Yardımlaşma Derneği, Ensar Vakfı ve Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı ile protokoller imzalandığı biliniyor. Yakında Üsküdar Belediyesi’ne ait tek bir kamu arazisi kalmayacak.

Tüm bu tahsisler yetmezmiş gibi 7 Şubat 2018 tarihli Belediye Meclisi toplantısında iki yer daha Ensar Vakfı’na, bir yer ise TÜGVA’ya 49 yıllığına devredildi. Bu arada Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi olduğunu da söyleyelim.

Bu taşınmazlar bugüne kadar en fazla 30 yıllığına verilebiliyordu. Ancak 4706 sayılı Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda 27 Ocak 2017 tarihinde yapılan değişiklikle, vergi muafiyeti olan vakıflar, mülkiyeti hazineye ve kamuya ait olan taşınmazlardan 49 yıllığına bedelsiz yararlanabilecek. Ayrıca Özel Öğrenci Barınma Hizmetleri Yönetmeliği de Aladağ’daki yurt yangınından sonra birtakım kıstas ve kurallar getirilerek yeniden düzenlendi ve cemaat ve vakıflara ortaöğretim öğrencileri için yurt açma yetkisi verildi. Ensar Vakfı’na ait bir yurtta 10 çocuğa, Dikili’de yine özel bir yurtta 7 çocuğa yapılan cinsel taciz suçlarının üstü kapatılmaya çalışılırken; Aladağ’da Süleymancılar’a ait bir yurtta çıkan yangında kaybettiğimiz 10 öğrenciyi de hatırlayarak bu düzenlemeleri kabul etmiyoruz.

Eğitime destek adı altında yapılan bu düzenlemeler ve devir işlemleriyle devletin eğitimden iyice elini ayağını çekmeye çalıştığını görüyoruz. Son birkaç yılda kamuya ait binlerce ilk ve ortaöğretim okulu kapatıldı. Yaklaşık 1 milyon öğrenci yasalar aracılığıyla cemaatlere teslim edildi. Her gün yeni bir özel ilk ve ortaöğretim okulu açılırken işçi, emekçi çocuklarına, yoksul çocuklara cemaat okullarından ve yurtlarından başka bir seçenek bırakılmıyor.

Öğrencilerin eğitim ve barınma ihtiyacını karşılamak devletin görevidir. Özel yurtlar derhal kamulaştırılmalı ve ücretsiz, nitelikli eğitim ve barınma hakkı tüm öğrencilere verilmelidir. Kamuya ait taşınmaz mallar işçi ve emekçilerin denetiminde, onların gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tahsis edilmelidir.

Duvarcı Ustalarından bir tuğla daha: Nisan

0

Tarihin tekerrürden (tekrar) ibaret olduğunu iddia edenler ötede dursun. Mücadeleden imtina edenlere, kendini kurtarma derdiyle bencilliğin derinliklerine düşenlere değil sözümüz. Meydanlarda bize cennet vaat edenlerin cehennemini gördük. Savaşlar, katliamlar, ölüm ve açlıktan payımıza düşeni onurla sırtladık. Sarayların, fabrikaların, kısacası bu ülkenin her bir köşesinde kanımız var. Onbinlerce kardeşimizi vardiyadan toprağa verdik, vermeye de devam ediyoruz. Onların cenneti bizim cehennemimiz oldu.

Bize “yerli ve milli” edebiyatı çekenler, bu ülkede doğan her çocuğun sırtına uluslararası tekellerin alacak senetlerini yükledi. 3 çocukta ısrar edenlerin söyleyemediğini biz söyleyelim: Bu ülkede doğan her çocuk bin dolar borçla doğuyor. Derler ya çocuk rızkıyla gelir diye, gözümüzün önünde rızkımıza çöküyorlar. Üstelik sorsanız onlar doğru söylüyor, biz ne desek yalan! Milyonlarca işçiyi işten atıp, batmakta olan bankaları kurtarmak için kamu kaynaklarından trilyonlarca doları seferber edenler tek yolun bu olduğunu iddia ediyorlar. Biz, “Madem, kamu kaynaklarını kullanacaksınız o zaman bankaları kamulaştırın, tek bir devlet bankası kurun ve bu banka aracılığıyla yoksulları finanse edin” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar, onbinlerce işçiyi kriz bahanesiyle işten atmaktan geri durmuyorlar. Üstelik tek yolun bu olduğunu iddia ediyorlar! Biz, “İşten atmalar yasaklansın, var olan tüm işler işçiler arasında bölüştürülsün, 6 saat 4 vardiya olsun, işsizlik ancak bu şekilde biter” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar “Borç yiğidin kamçısıdır” diyerek bir yılda ürettiğimiz tüm zenginliğin yarısını uluslararası tekellere peşkeş çekince doğru olanı yapmış oluyor. Biz, “Dış borçları ödemeyi durdurun, bu kaynağı işsizlere iş yaratmak için kullanın” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Onlar, işsizlik fonunu hazineye aktarıp saraylar inşa edince “milli” oluyor. Biz, “İşsizlik fonu işsizlere dağıtılsın” dediğimizde hayalperest oluyoruz. Ülkede başka sorun kalmamış gibi, gençlerin geleneklerinden kopartıldığı yalanını pişirip pişirip önümüze koyuyorlar. Biz, büyük şair Tevfik Fikret’in Kadim Tarih şiirini unutmadık oysa ki.

Doğruluk dilde yok dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!

Doğruluk ne dilde ne dudakta,
Hayır ayaklarda, şer kucaklarda
Tek bir gerçek var:
Eli kolu bağlayan zincir
Sözü geçen şey tek: Yumruk
Güçlünün, kötünün yanında olmak hak da,
Apaçık olan şey tek: Ezmeyen ezilir!

Bu ülkenin tüm ezilenleri için bir tohum bu gazete. Baharın habercisi: Nisan. Ancak bir başlangıç değil, on yıllardır sürdürdüğümüz mücadelenin bir ürünü ve devamcısı. Onurlu bir yaşam için dünyanın her yerinde mücadelenin içindeyiz. Birikimimizi aktarmak, öğrenmek ve değiştirmek için yoldayız. “Böyle gelmiş, böyle gider” diyenlere inat, bu ülkenin sorunlarını çözmeye talibiz. Esas sorun, bize çözüm üretemezsiniz diyenlerin ülkeyi günden güne çözümsüzlük, umutsuzluk ve baskıyla boğuyor olmasında yatıyor. Çözeriz! Umutla, dayanışmayla, emek emek çözeriz! Dedik ya, baharın habercisi: Nisan. Bu ülkenin tüm ezilenleri hak ettikleri ülkede yaşayabilirler. Yolumuz açık! Apaçık olan şey tek: Ezmeyen ezilir!

AKP-MHP ittifakı: “Savaş, baskı ve yağma” koalisyonu

0

Erdoğan yönetimi ilk bakışta her şeye gücü yeten, muktedir bir görünüme sahip. Meclis fiili olarak tamamen işlevsiz hale getirilmiş, Yargı Saray’a bağlanmış durumda ve her şey Erdoğan’ın ağzından çıkacak bir söze bağlıymış gibi görünüyor. Pekiyi durum gerçekten öyle mi? Saray rejimi kalıcı, istikrarlı bir yapı inşa edebildi mi, yoksa iktidarını bir gün daha uzatabilmek için en yüksek riskleri almaktan, en sert zikzakları yapmaktan çekinmeyen kırılgan bir yapı içinde mi?

7 Haziran seçimlerinin ardından ülkeyi tek başına yönetme yetkisini yitiren Erdoğan ve AKP, ülkeyi uçuruma sürükleyen maceracı politikalarla ve kurduğu yeni ittifaklar sayesinde varlığını sürdürebiliyor. 7 Haziran yenilgisi sonrasında, savaş ve baskı politikalarını devreye sokarak ve Kürt düşmanlığı temelinde MHP ve ulusalcıların bir kesiminin desteği ile Erdoğan iktidarda kalmayı başarabildi. Şimdi ise, koalisyonları bitireceği iddiasıyla sunulan başkanlık rejiminin seçimleri için, AKP’nin MHP ile ittifakını kurumsallaştırmak zorunda olduğu bir tablo karşısındayız. Öte yandan, kurulan ittifakla başkanlık seçimlerinin kazanılması yalnızca Erdoğan ve Bahçeli’nin siyasi hayatları açısından belirleyici bir önem taşımıyor. Aynı zamanda, Saray’ın etrafında kümelenmiş, özellikle enerji, silah ve inşaat alanlarında faaliyet gösteren oligarşik sermaye kesimleri açısından da “Reis”’in önderliğindeki Saray rejiminin varlığını sürdürmesi hayati önemde. Saray rejiminin varlığı, bu oligarkların ülkenin zenginliklerini yağmalamaya devam etmesinin garanti altına alınması demek. Bu nedenle AKP-MHP ittifakını bir “savaş, baskı ve yağma ittifakı” olarak tanımlıyoruz.

AKP-MHP ittifakının somutlaşmasıyla, muhalefetin seçim taktiğinin ne olacağı tartışması giderek öne çıkan bir başlık haline gelmekte. AKP-MHP koalisyonu yalnızca kendi ittifakını belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda CHP ve HDP’ye de ittifak kurma çağrısında bulunuyor. Böylece, Afrin operasyonuyla yükseltilen milliyetçi histeri ortasında kendilerini “yerli ve milli cephe”, muhalefet kesimlerini ise “gayri milli, hainler” koalisyonu olarak sunma çabası içerisinde. CHP ise HDP ile olası ittifakı kesin olarak reddederken, İyi Parti ve Saadet Partisi ile bir ittifakın mümkün olabileceğini açıklamakta. Solun bazı kesimleri ise, AKP-MHP ittifakının karşısına bütün “demokrasi güçleri”nin ittifakının yani CHP, HDP ve diğer sol kesimlerin bir seçim ittifakının çıkarılması gerektiğini savunuyorlar.

Esasında, gerek iktidar cephesinin gerekse de muhalefetin yukarıda andığımız tutumları ortak bir kavrayıştan yola çıkıyor. Partilerin oy oranlarının aritmetik toplamını hesaplayıp yüzde 50’ye nasıl ulaşılabileceğine dayanan yaygın bir anlayış söz konusu. Biz ise “aritmetik hesaplama” üzerine kurulu bu anlayışın tamamen yanlış olduğunu ve Saray rejiminden kopuşu sağlamasının mümkün olmadığını düşünüyoruz. Siyaset, mevcut partilerin oylarının yan yana konulması hesabı üzerinden değil sınıf mücadelesinin yasaları temel alınarak yapılmak zorundadır. Dolayısıyla, AKP-MHP ittifakı ve temsil ettiği burjuva programın karşısına, işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların çıkarlarını esas alan bir programla ve bir işçi-emekçi ittifakıyla çıkmaktan başka sahici bir seçenek bulunmuyor. Böylesi bir seçeneği yükseltmenin koşulları bugün için zayıf görünse de, kısa vadeli ehven-i şer “çözümler” yerine böylesi bir anlayış doğrultusunda mücadele ederek işçi düşmanı baskı rejiminden çıkışın olanaklarını aralayabiliriz.

Bu çerçevede, Saray rejiminin alternatifi “eski Türkiye’ye” geri dönüş olamaz. AKP’yi iktidara taşıyan gelişmelerin “eski Türkiye’nin” işçi ve emekçi kitleleri baskı ve sefalet altında tutan yapısından doğduğunu unutmayalım. Bu nedenle, Saray rejiminden kurtuluş bir seçim değil rejim sorunudur ve ancak bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması yoluyla mümkün hale gelebilir.

28 Şubat 2018, Nisan Başyazı

Suriye’de halklara karşı savaş tüm cephelerde şiddetleniyor

0

Suriye’de savaştan tükenmiş halklar için daha kötüsü olamazmış gibi görünürken, tüm cephelerde saldırılar ve katliamlar şiddetleniyor. Suriye’de bulunan tüm gerici güçler, halkların diktatörlüğün boyunduruğundan kurtulup özgürce yaşamak için yükselttiği seçenekleri yok etmek için bütün çabalarını ortaya koymaktalar. Rejimden emperyalizme, bölgesel güçlerden İslamcılara kadar Suriye’deki tüm gerici güçler, farklı öncelikleri ve çıkarları olmakla birlikte, 2011’de patlak vermiş olan devrimle yeşeren halkların özgürlük ve sosyal adalet özlemlerini kan banyosunda boğmak hedefinde birleşiyorlar.
Kuzeyde, Afrin bölgesinde Erdoğan iktidarının başlattığı operasyon bir ayı geçmiş durumda. Bu operasyon Rusya’dan, ABD’den ve Esad rejiminden alınan icazetle ve bu kesimlere verilen tavizler sayesinde gerçekleştirebildi. Esad güçlerinin diğer bölgelerdeki isyancılara saldırmak için 2012’de bölgeden çekilmesiyle Afrin, özerkliğini kazanan ilk Kürt bölgesiydi ve Suriye’deki savaştan dolayı evlerini terk etmek zorunda olan yüz binlerce kişi o dönemden bu yana görece barışçıl bir bölge olan Afrin’e sığınmıştı. Yani askeri operasyonun Afrin’den kaçmak zorunda olan Suriyelileri evlerine geri döndürebilmek için başlatıldığı iddiasının tersine, Afrin Suriye’nin diğer bölgelerinden kaçan yüz binlerce kişiye ev sahipliği yapmaktaydı.

Öte yandan, Esad rejimi, kontrolü altında bulunmayan ve Astana görüşmelerinde “çatışmasızlık bölgeleri” ilan edilen İdlib ve Şam kırsalındaki Duma ve Doğu Guta mahallerindeki saldırılarını yoğunlaştırdı. Doğu Guta 2013’ten beri rejimin ağır kuşatması altında bulunuyor ve kuşatma altındaki yaklaşık 400 bin kişi rejimin ve müttefiklerinin havadan ve karadan gerçekleşen gündelik saldırıları altında hayatta kalmaya çalışıyor. Bu saldırılar 2017 Kasımından itibaren giderek artarken, 20 Şubat’ta gerçekleşen son zamanların en şiddetli bombardımanında 100’den fazla sivil hayatını kaybetti. Rejim ve müttefiklerinin İdlib ve Hama’daki askeri operasyonları sonucunda Ocak ayında 200 binden fazla kişi İdlib’in Türkiye sınırına yakın bölgelerine kaçmak zorunda kaldı. Üstelik, İdlib, Hama ve Guta’daki halk, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından silahlandırılan Heyet Tahrir El-Şam ve İslam Ordusu gibi bu bölgelerdeki yüzlerce devrimci aktivisti katleden totaliter ve gerici güçlerin askeri hakimiyeti altında yaşamak zorunda.

Halklara dönük bütün bu saldırılar gerici güçlerin karşılıklı onayı ve işbirliğiyle gerçekleşiyor. Esad rejimi Afrin operasyonuna ses çıkarmazken, Erdoğan iktidarı da rejimin bombardımanları karşısında sessizliğini koruyor. Bu uluslararası karşıdevrim cephesi karşısında Suriye’de özgürlük ve sosyal adalet için mücadele eden tüm halkların mücadelelerinin birleştirilmesinden ve bu mücadeleyle uluslararası dayanışmayı örmekten başka çıkar yol bulunmuyor.

Erdoğan’ı anlamak

0

2005 yazında bir can dostumla her türden hayvan ve haşaratını tanıdığımız bir yerde yürürken Cabbar adlı, insan canlısı olmayan bir köpekle göz göze geldik. “Yakınından geçip huzurunu bozmayalım” demeye kalmadan yanımdaki elli dört kiloluk beden kendisiyle uyumsuz bir hızla koşmaya başladı. Hızıma güvenerek koşuya katılan ben ise ancak arkadaşımın tozunu yutabilmiştim.

Cabbar’dan korkum o kadar çoktu ve yoldaşım o kadar hızlı koşuyordu ki, önümüze çıkan dikenli tellerin ardında daha kötü bir köpeğin olduğunu, üstelik bu seferkinin çitlerin içini korumakla görevli olduğunu söylememe fırsat kalmadı. Arkadaşım kendi göğüs hizasına gelen tellerden inanılmaz bir sıçrayışla şıp diye geçiverdi. Dostumun o tellerden nasıl geri döndüğünü anlatıp daha fazla utanç verici anıyı ortaya dökmemekten yanayım. Bu konuda tek söyleyebileceğim, o tellerden geri atlamaya çabalarken Cabbar’ın da, özel mülkünü korumakla görevli ismini unuttuğum diğer iri dostumuzun da havlamayı kesip bizi hayretle izlediği idi.

Sanıyorum Erdoğan’ı da, yeni rejimini de anlayabiliyorum. Onca güç gösterisinin ve çevikliğin benzerini daha önce bir dikenli telin yakınlarında ve iki köpeğin arasındayken görmüştüm. Ama daha önce gördüğüm ile şimdi yaşadığımız arasında bir fark var. Basın, köşe yazarları, televizyon programları ve sosyal medya trolleri Erdoğan yönetiminin yalnızca o artistik sıçrayışını resmediyor. O’nu oraya iten sebep, tablonun küçücük bir kısmında kalıyor. Dahası dikenli telden kurtuluşun rezilliği tamamen karanlıkta bırakılıyor.

İnandırılmak istenen şey şu: Erdoğan çok güçlü bir lider, rejimin tüm dizginlerini elinde tutuyor. Muhalefet ise kısım kısım sindirilerek ufalanıyor. Tek adamlık rejimi, içerisine MHP’yi de çekerek “yerli ve milli” ebedi zaferi inşa ediyor vb.

Gerçekler hiç de bu yönde değil. Erdoğan hayallerinin iktidarını değil, sürüklendiği iktidarı yaşıyor. Daha dün Deniz Yücel’in bir terörist olduğunu ve yaşamı boyunca hapisten çıkamayacağını bizzat ifade eden Erdoğan, Deniz Yücel’i serbest bıraktı. Gazeteciler davasında AYM krizi yaşanalı çok olmadı. Şu anda seçimler için hazırlığı yapılan ittifak dahi aslında gücü değil, iktidarın ittifaka muhtaç olduğunu gösteriyor.

Afrin harekâtının işleri yoluna soktuğunu söylemek ise güç. 15 Temmuz’un rüzgârı birkaç ay sürmüştü. Afrin’in ise bu kadar etkili olmadığını şimdiden söylemek mümkün. Zira Erdoğan hâlâ rahatlamış değil. Müdahale etmediği her alanda gaz kaçakları oluyor. Erdoğan günü kurtarsa da, her ittifakı ile bağımlılığını artırıyor ve rejimi kırılgan hale getiriyor. Zahiri mucizeler ve yaratılmış efsaneler aslında büyük bir korkunun sonucu ve can havliyle ortaya çıkıyor. Aynı zamanda içine düşülen yeni durumdan kurtulmak da pahalıya mal oluyor.

Erdoğan’ın her aksilik karşısında dört ayak üzerine düşmesinin ise şansla bir ilgisi yok. Saray rejiminin somut bir dayanağı var: işçi düşmanlığı! O, gerçek gücünü tabanını konsolide edebilmesinden ve sınıf düşmanlığından alıyor. Buna rağmen direndikçe kazanabildiğimizi metal işçilerinin toplu sözleşme sürecinde görebildik.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Yıllar önce iki köpek tarafından koşturulmak beni ve yoldaşımı müteessir etmişti. 2010 1 Mayıs’ı hazırlıklarında işçi bayramının çağrısını, “mücadeleleri birleştirelim” diyen afişler ile yaparken bir başka can yoldaşımızla beraber üç kişi bu afişleri İstanbul/Küçükköy’deki fabrikaların bulunduğu bir bölgeye asacaktık. Tam bir fabrikanın önündeydik ki bu kez Cabbar’ı bile kaçıracak bir bekçi köpeği bize doğru havlamanın çok ötesinde sesler çıkararak koşmaya başladı. Yoldaşlarımızla birbirimize baktık, “Korkmuyoruz lan bu sefer!” dedik. Köpek bize yaklaşırken hızlıca afişleri fabrikanın önüne astık, işimizi bitirip çıktık. Köpek korkumuzu yenmiştik ve 1 Mayıs’ta o fabrikadan üç tane işçi bizimle yürümeye gelmişti.

Bugün de tüm şiddeti güçsüzlüğünden gelen rejime karşı “mücadelemizi birleştirelim” yeter.

Havaalanı değil, cinayet alanı

0

Mayıs 2015 yılında başlayan havalimanı inşaatı üçüncü yılına yaklaştı. 30 bine yakın inşaat işçisinin çalıştığı şantiyede bir kamyon şoförünün verdiği röportajda 400’e yakın iş cinayetinin yaşandığını söylemesi basında yankı uyandırdı. Yandaş medya hemen bunun ‘’iftira’’ olduğunu, dünyanın en büyük havalimanı inşaatının karalanmak istendiğini dile getiren haberler yayınladı.

Yine Çalışma Bakanlığı konuyla ilgili bir açıklama yaparak bu kadar ölümün kamuoyundan gizlenemeyeceğini dile getirdi ve şu ana kadar 29 işçinin hayatını kaybettiğini söyledi. Çalışma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamadan anlaşıldığı üzere, devlet işçi ölümlerini kanıksamış durumda. Bir şantiyede 29 işçinin ölümünü başarı olarak sunan bir açıklama yapabiliyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği meclisinden (İSİG) yapılan açıklamada ise, şu ana kadar kendilerinin tespit edebildiği 20 iş cinayetinin yaşandığını, bunu kamuoyuyla paylaşırken “en az” diyerek paylaştıklarını çünkü şantiyenin bir yarı açık cezaevine benzediğini ve kolayca bilgi edinemediklerini belirttiler.

Bakanlığın paylaştığı verilerin gerçeği yansıtmadığını anlayabilmek pek zor değil. Sahada çalışan işçilerin basına verdiği röportajlar her şeyi gözler önüne seriyor. Normal çalışma süreleriyle 7-8 yılda bitirilmesi gereken inşaat, iktidarın şov malzemesi olarak kullanılacağı için 4-5 yılda bitirilmeye çalışılıyor. ‘’Azami iş, asgari işçi güvenliği’’ şantiyenin sloganı haline gelmiş durumda.

Taşeron çalışmanın yaygın olduğu şantiyede ağır çalışma koşullarından bıkan işçilerin işi terk ederek gitmeleri yaygın gözlenen bir durum. Sabit olarak 30 bin işçinin çalıştığı şantiyede şimdiye kadar 200 bin işçinin çalıştığı tahmin ediliyor, bu da ciddi bir işçi sirkülasyonunu göstermektedir.

Ağır çalışma koşulları, iş güvenliği tedbirlerinin alınmaması, kötü çıkan yemekler, sağlıksız barınma yerleri gibi sorunlar yaygın bir biçimde görülüyor, bunlara karşı işçiler yer yer eylemler düzenleyerek protesto ediyorlar.

“Kaza” adı altında sunulan iş cinayetlerini önlemenin yegâne yolu işyerlerinde sendika ve işçi denetiminin kurulmasıdır. Bu denetim altında, özellikle ağır iş ortamlarında mesai saatleri kısaltılmalı, dinlenme araları sıklaştırılmalı, çalışma araçları ve korunma gereçleri sürekli ve sıkı bir şekilde gözden geçirilip işin niteliğine uygun sıklıkta yenilenmelidir.

Kadınlar; OHAL Rejimine, yoksulluğa ve şiddete karşı alanlarda!

0

4 Mart Pazar günü Bakırköy’de binlerce kadın, sağanak yağmura aldırış etmeden bir araya gelip taleplerini haykırdı. Yürüyüş dikilitaş durağından başlayıp, Özgürlük Meydanı’nda son buldu.

Kadın Dayanışması olarak bizler de ‘’OHAL rejimine, Yoksulluğa Ve Şiddete Karşı Mücadeleye!’’ pankartımızla alanlardaydık. Yürüyüş sırasında; ‘’Emeğimiz, Bedenimiz, Kimliğimiz Bizimdir’’, ‘’ Jin Jiyan Azadi’’, ‘’Yaşasın 8 Mart, Yaşasın Mücadelemiz’’ sloganlarıyla, emekçi kadınları dayanışmaya çağırdık. Ayrıca taşıdığımız dövizlerle; Esnek ve güvencesiz çalışmayı istemediğimizi, çocuk istismarını lanetlediğimizi gösterdik.

Yürüyüşün ardından miting, İstanbul 8 Mart Kadın Platformunun hazırladığı basın metninin Kürtçe ve Türkçe okunmasıyla devam etti. Metinde kısaca, KHK’lar ile devleti yönetenlerin, şiddet ortamını günden güne perçinlediklerini ve bu şiddet ortamını kadın bedeni üzerinden devam ettirdikleri vurgulandı.

KHK ile işine son verilen Sema Uçar da kürsüdeydi. Aylardır sokakta mücadelede olduklarını hatırlattı.  Ardından Figen Yüksekdağ ve Sebahat Tunceli’in ortak gönderdiği mektup okunarak miting halaylarla son buldu.

Manisa’da iş cinayetine karşı fabrika önünde eylem

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) Manisa İl Temsilciliğinin de içinde olduğu Emek, Barış ve Demokrasi Platformu atanamayan öğretmen Hasan Songur’un iş cinayetinde yaşamını yitirdiği Sarp Plastik fabrikası önünde, Dünya İş Kazaları İle Mücadele Günü olan 3 Mart’ta bir basın açıklaması gercekleştirdi. Hasan Songur daha mesaiye başlayalı on dakika bile olmamıştı ki alınmayan önlemler yüzünden iş cinayetinde hayatını kaybetti. Platformun basın açıklaması şu şekildeydi:

“Atanamayan öğretmen Hasan Songur’un Sarp Plastik fabrikasında iş kazasında ölümü hepimizi yaralamıştır. Sarp Plastik Vestel’in yan kuruluşu diye biliyorduk. Öğrendik ki Hasan Songur Sarp Plastik fabrikasında çalışıyor ama Deltaş Taşeron şirketi işçisi imiş. Yani taşeronun taşeronu. Taşeron çalışma şekli zaten insan onuruna yaraşır bir şekil değildir. Yorumu kamuoyuna bırakıyoruz. Hem de gencecik yaşta yaşamının kâr hırsı ile iş cinayeti denecek ihmaller nedeni ile hayatının baharında aramızdan ayrılması hepimizi yasa boğmuştur. Hasan Songur iş güvenlik önlemi olmaması ve kâr hırsı nedeniyle ölmüştür…

Sadece 5 dakikada ve kağıt üzerinde verilen bilgi ile iş güvenlik önlemi aldık diyenler eğitimin ne olduğunu ya bilmiyorlar ya da çalışanların hayatını hiçe sayıyorlar. Ya da bizlerle dalga geçiyorlar. Bu ölüm sadece iş kazası olarak tanımlanamaz. Bu düpedüz iş cinayetidir… Kaza değil sermayenin kâr hırsıdır. Enjeksiyon makinası konusunda biz anlattık diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmak işvereni suç işlemiş olmaktan kurtarmaz. Kamera kayıtları incelenmelidir. Ölüm anı, anına görüntü şeklinde hukuk tarafından tetkik edilmelidir. Göz göre göre gelen ölüm, enjeksiyon makinesinde nasıl çalışılmalı eğitimi vermeden 20 günlük işçinin ölümüne davetiye çıkarmaktan kaynaklıdır.

İşveren bu ölümü doğal karşılıyor ve işçiyi suçluyor konumda olursa, karşısında biz Manisa Emek ve Demokrasi Platformunu bulacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Bu iş cinayetinin sonuna kadar takipçisi olacağız. Hasan Songur Öğretmenimizin ailesine tekrar baş sağlığı diliyoruz. Acılarını paylaşıyoruz. Bu acı ölüm iş güvenceli, kadrolu bir atama ve çalışmanın ne kadar önemli, gerekli olduğunu tüm topluma gösterdi. Eğitim gördüğü alanda görev alamadığı için eğitimi ile alakasız işte çalışmak zorunda kaldı. Bu acı son olsun diyoruz. Söylemekle olmuyor… İş kazalarında ölümler yıllardır sürüyor. Manisa OSB’de işçilerin iş güvencesiz, sendikasız bir şekilde zorluklar içinde nasıl çalıştığını ve yaşadığını biliyoruz. Asgari ücrete insanlık onuruna yakışmayan koşullarda çalışan işçiler isteğı dışında zorunlu mesaiden, hayatını kaybedecek çalışma ortamına kadar her türlü zorluk ile iç içe yaşamak zorunda bırakılıyor. Örgütsüz ve sendikasız bir işyerinde sadece patronun kâr hırsı, son sözü söylüyor. Hatta OHAL koşullarında işçilerin grev yapamıyor, hak arayamıyor olmasını işverenlere Hükümet övünerek dillendiriyor. TÜSİAD veya MÜSİAD toplantılarında açıkça Başbakan veya Cumhurbaşkanı bu sözleri söylüyor. İşçi bu sözleri unutmamalıdır. Son sözü işçilerin ve insan haklarının söylediği iş hayatı gereklidir.”

İşçi ölümleri birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. “Kaderdir, fıtrattır” diye ölümlerin doğal olduğunu anlatma yani işveren ve sermaye ağzı ile konuşup haksız ölümleri meşrulaştırma çabaları son bulmalıdır. Üniversite mezunu genç öğretmen adaylarının kadrolu ve güvenceli olarak atanması ile iş güvenliği ve sendikalı bir şekilde çalışma ortamı talebi aynı taleptir. İş güvenliği önlemlerinin alınmadığı ölümcül çalışma koşullarında çalışmak zorundaki işçinin mücadelesi ve kamu emekçilerinin mücadelesi iç içedir. Tercihini emekçilerin güvenceli çalışmasından yana değil işverenlerin daha fazla kâr etmesinden yana yapan iktidarın bu adımları, ölümleri önlemek yerine artıracaktır.

2014 yılında Türkiye’de 13 milyon 967 bin işçi çalışmaktaydı ve iş kazası ve meslek hastalığı sonucunda bu sene içinde 1626 işçi can verdi. 2016 yılında ise 1970 işçi hayatını kaybetti. Kamu sendikaları ve işçi sendikalarının üyelerinin ve tüm emekçilerin bu taleplerini içeren bir mücadele hattı örmesi bir zorunluluktur. Sendikalar, sendikacılar işçi ve memur hakkı savunmak yerine militarizmin ve şovenizmin emrine girerse, bu ölümleri gördüğü halde susarsa, tepki vermez ise bu ölümler bitmez. Sarı sendikalar artık sorgulanmalıdır. İşçiler, kamu emekçileri ve ezilenler, insanca yaşam koşulları için mücadele edenler artık sermayenin gerçekleri göstermeme çabasını boşa düşürmelidir. İşçi ve kamu emekçisi sendikaları tabelaları ile bunu yapamaz.

Sınıf mücadelesine inanan ileri bilinçli işçi ve kamu emekçileri insiyatif alarak bu fotoğrafın görünmesi için çaba göstermelidir. Mücadelenin önünü açmalıdır. Başkaca bir kurtuluş yolu yoktur. Emeği ile geçinen milyonlarca işçi, kamu emekçisi ve bütün toplum, duruma müdahale etmelidir. Bu ölümleri durdurmak iktidarın görevidir. Eğitim almış her gencimizi alanında istihdam ederek ölümler durdurulur. Halkı kutuplaştırmak, siyasi iktidarı onaylayanların öz evlat, siyasi iktidarın yanlışlarını söyleyenler vatan haini demek çözüm değildir. Soma’da ölen 301 can maden sahibinin iş güvenlik kurallarına uymamasından öldü. Ermenek’te ölen işçiler de aynı şekilde can verdi. İşçi ölümlerini bu işin fıtratında var diyerek işçinin hak aramasının önüne geçmek sorunları çözmüyor. Üniversite bitiren genç öğretmen adaylarını atamayıp farklı işlerde ölümü pahasına çalışmak zorunda bırakmak da sorunları çözmüyor. Hükümetin kendinden başka herkesi suçlaması, hedef göstermesi ölüm veya iş kazalarını önlemiyor. Hükümet işçinin ölmemesi için işverenlere gerekli önlemi alması için yasal düzenlemeyi yapmalı uygulamalarda yanlışların takipçisi olmak zorundadır. İşsizlik fonunda biriken kaynağı bile sermayeye aktarma hevesini bırakmalıdır. Patronların kâr hırsı için yaşamını kimse feda etmemelidir. Ülkeyi yönetenler işverene öz evlat, işçiye üvey evlat muamelesi yaparsa şunu iyi bilmelidir. İşçi ve emekçiler milyonlardır. Bir avuç sermaye sahibinin mutlu olması için hükümet çaba göstermeye devam ederse, işçilerin taleplerine kulak tıkarsa, bu ölümler de devam eder.

Onuru ile yaşayan işçi ve emekçiler birleşerek haklarını söke söke alacaklardır. Yandaş basın ile yanlışa inanılmasını bekleyenler ise hayal kırıklığına uğrayacaklardır. İşçi sınıfı her şeyin farkındadır. Kamu emekçileri de farkındadır. Kamu emekçilerine ve işçiye iki yol görünmektedir. Ya yapılan yanlışlarla ölümlere sessiz kalıp sineye çekecektir. Sermaye sahiplerinin ve yandaşı hükümetlerin baskı, dayatma ve açlık politikalarına biat edeceklerdir. Bu ölümler ve güvencesiz çalışma şekli devam edecektir. Ya da mücadele ederek insan onuruna yaraşır çalışma koşullarını mücadele ederek yaratacaktır.

Hükümet işçinin, kamu emekçisinin sesini, feryadını duymamakta ısrar ediyor. İşçi sınıfı sesini duymayanlara ne yapacağını iyi bilir. Soma maden faciasının sorumluları yargılanıp gerekli cezaya çarptırılmamıştır. Mahkeme 4 yıldır bitmemektedir. Haksızlık, yapanın yanına kâr kalıyor duygusu oluşuyor. Bunu gören sermaye sahipleri pervasızlaşıyor. O ceza almadı ben de almam diyor. İşverenler iş güvenliğini sağlamak yerine işçi yaşamını yitirse bile, ölümleri önleyecek harcamaları yapmıyor. Bütün işçileri, kamu emekçilerini ve emeği ile geçinen tüm halkımızı el birliği ile haksızlıklar ile mücadele etmeye çağırıyoruz.

Manisa işçileri hazırlamış oldukları dövizlerle çalıştıkları fabrikalardan doğru katılarak destek eyleme doğrudan destek oldukar. Hazırlanan dövizlerde “Fabrikalarda işçi denetimi”, “Yaşasın işçilerin birleşik mücadelesi”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Hasan Songur’u unutmayacak unutturmayacağız” sloganlarına yer verildi.

Basın açıklaması “İş, ekmek, özgürlük” ve “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atılarak son buldu. İDP Manisa olarak Hasan Songur iş cinayetinin bu sistem altındaki ne ilk ne de son iş cinayeti olacağının farkındayız. Biz bu iş cinayetlerine daha dün Tüpraş’ta, Soma’da, tersanelerde, Ermenek’te, İstanbul 3. havalimanı inşaatında tanıklık ettik. İşçileri kazalarıyla, cinayetiyle, güvencesiz geleceksizliğe mahkum edenler yapı patron-hükümet birlikteliğinden kaynaklanmaktadır. Bu cinayetin sorumlularını biliyoruz, hesabını soracak olanın da işçilerin birliği olduğunu biliyoruz. İşcilerin birleşik cephesini oluşturup mücadelesini daha yaygın hale getirebildiğimizde bunun mümkün olacağını biliyoruz .

Bizler Manisa İDP İl Temsilciliği olarak atanamayan öğretmen Hasan Songur arkadaşımızın ailesine, sevenlerine, işçi arkadaşlarına tekrar baş sağlığı diliyoruz.

İDP Manisa İl Temsilciliği