Ana Sayfa Blog Sayfa 67

OHAL rejimine ve baskıcı hükümete karşı mücadelemizi birleştirelim!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde ataerkil düzenin bize sunduğu tablo ne yazık ki yine aynı. Taciz ve tecavüzler hız kesmeden devam ediyor; kadın cinayetleri katlanarak artıyor; her gün en az bir kadın öldürülüyor.

Türkiye’de 2010’dan bu yana sadece basına yansıyan bilgiler ışığın da en az 1915 kadın öldürüldü. 2017’nin ilk on ayında erkekler en az 337 kadın öldürdü. Savaş istatistiği gibi görünen bu sonucun yüzde 85’i kocalar, sevgililer, ayrılınmak istenen erkekler tarafından gerçekleştirildi. Kadınlar yalnızca evlerinde değil okulda, işyerlerinde, sokakta, toplu taşıma araçlarında kısacası tüm kamusal alanda erkek şiddetinin tüm çeşitlerine maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddetin faili erkekler ise haksız tahrik indirimi ile devlet eliyle korunuyor. OHAL altında kadına yönelik şiddet olağan bir hâl alırken hükümet Müftülük yasası gibi gerici yasaları meclisten geçiriyor.

Tüm bunlara rağmen polisin olanca baskısının altında ülke çapında binlerce kadın 25 Kasım’da sokaklardaydı. Istanbul’da ise İstanbul Kadın Platformu’nun çağrısıyla kadınlar Taksim-Tünel’de buluştu. Polis ablukası altındaki Taksim’e gelmeye çalışan kadınların başta değil yürümesine toplanma alanına dahi girmesine izin verilmedi. Polis, eylem komitesindeki kadınların gerçekleştirdiği uzun ve ısrarlı görüşmeler ile bekleyen kadınların “Yaşasın kadın dayanışması” sloganları ve dirayetli duruşlarıyla yürüyüşe izin vermek zorunda kaldı. “Erkek Devlet Şiddetine İtaat Etmiyoruz, Hayatımızdan da Mücadelemizden de Vazgeçmiyoruz.” pankartıyla yürüyen kadınlar “Müftülük Yasasını Tanımıyoruz!” ve “Kadınlar Birlikte Güçlü”sloganlarını yükselttiler. Yürüyüşe katılan kadın sayısı geçen yıllara göre daha az olsa da kadınlar coşkularından hiçbir şey kaybetmemiş ve OHAL altında eylem yasağını bir kez daha delmişlerdir.

Son dönemde tüm dünyada kadınlar erkek şiddetine karşı ses çıkarıyorlar. Sadece şiddete ses çıkarmakla kalmayıp bu şiddeti yasalarıyla ve baskıcı mekanizmalarıyla yeniden üreten, koruyan, kollayan rejim ve hükümetlere de karşı duruyorlar. Türkiye’de de kadınlar gerici tek adam rejiminin saldırılarına karşı sessiz kalmıyor. Kürtaj yasağı, taciz tecavüz yasası ya da müftülük yasasında olduğu gibi kadınlar sokağa çıkıyor ve mücadeleyi yükseltiyor. Ancak mücadelemiz yalnızca tekil olaylara ve çıkan saldırgan yasalara karşı tepkisel müdahalelerle sınırlı kalmamalı. Ulusal ve uluslararası çapta mücadelelerimizi birleştirmeli ve erkek egemen düzenin koruyucuları baskıcı hükümete/hükümetlere karşı yöneltmeliyiz. Mirabel kızkardeşler gibi tarih boyunca nice kadınlardan aldığımız mücadele bayrağını erkek egemen kapitalizme karşı dayanışmayla yükseltelim.

İstanbul’da BDS eylemi: Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

0

 

Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi’nin (BDS Türkiye) çağrısını yaptığı Filistin’le dayanışma eylemi, İstanbul Şişhane’de gerçekleştirildi. Eylemde ‘Filistin Filistinlilerindir’, ‘Emperyalizm yenilecek Filistin kazanacak’, ‘Filistin’e özgürlük İsrail’e boykot’ sloganları atıldı. Basın açıklamasında; Siyonist İsrail devletine, ABD emperyalizmine geçit verilmeyeceği, Kudüs’ün çokuluslu Filistin’in başkenti olduğu ve Filistin halkı özgürleşene dek mücadelenin bitmeyeceği vurgulandı.

Emek örgütlerinde neler oluyor?

0

DİSK’e bağlı Devrimci Turizm İşçileri Sendikası’nda (Dev-Turizm İş) bir süredir sendika yönetiminin ‘tek adam zihniyeti’ sergilediği gerekçesiyle yaşanan kriz, Genel Başkan Mustafa Saffet Yahyaoğlu ve destekçilerinin kadın üyelere saldırmasıyla boyut değiştirdi. Muhalif olan her şeyi şiddet atmosferiyle bastıran anlayışın emek örgütlerinde de varolması ve dahası kadına yönelik şiddete dönüşmesi endişe verici.

Daha da vahimi Dev Turizm İş, kadına yönelik şiddetle birlikte anılan tek kurum değil, yakın bir zamanda Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanlığını 5 yıl boyunca yapan kadın avukatın başkan tarafından sahnede itilerek konuşturulmamasına şahit olduk!

Emek mücadelesinin öznesi olan sendikalar ve meslek odalarında kadınların konuşturulmadığı, dahası şiddete uğradığına yönelik haberler, mücadele örgütlerimizin erkek egemen zihniyetin tamamen dışında kalamadığını gösteriyor. Her yandan cendereye sokulmaya çalışılan toplumsal muhalefette, bu tür şiddet vakaları kadınları emek örgütlerinden ve siyasi temsilden uzaklaştırıyor. “Sendikaların adı neden böyle anılıyor” denildikçe kol kırılıp yen içinde kalıyor.

Bu sebeple kendi meslek kurumlarımızda, sendikalarımızda erkek egemen anlayışla yüzleşmek, teşhir etmek ve kadın dayanışması kurmak önemli bir ihtiyaç. İşçi demokrasisini inşa etmek gayretinde olduğumuz yapıların içinde kadına yönelik şiddete asla pay veremeyiz.

Direnişçi DHL Expres işçileriyle röportaj

0

Sendikalaştıkları için işlerinden kovulan DHL Expres işçilerinin direniş çadırlarını yüz ellinci gününde İşçi Cephesi olarak ziyaret ettik. Aşağıda direnişçi işçilerden biri ile yaptığımız röportajı okurlarımız ile paylaşıyoruz.

Neden sendikalaştınız, süreci genel olarak özetleyebilir misiniz?

Niye sendikalaştık? Şimdi biz buradaki arkadaşların hepsi on üç, on dört yılın üzerinde çalışanlar dolayısıyla biz içeride bulunduğumuz pozisyonlardan daha ileri pozisyonlara geçebileceğimizi, hak kayıplarımızı engelleyebileceğimizi düşünmüştük. Fakat şirket içerisinde yaşananlar içeride bir adam kayırmacılığın, yöneticiliğe yakınlığın prim yaptığı dolayısıyla bu şekilde hareket edildiği bir sürece dönüştü. Biz de hak kayıplarımızı engellemek, açıkçası anayasal hakkımızı kullanmak için böyle bir yönteme başvurduk. Zaten bizim grup firmalarımızdan biri de sendikalıydı, TÜMTİS sendikası ile de oradan tanıştık. Dolayısı ile arkadaşlarımız ve kendi yürüttüğümüz çalışma sonucunda burada yeterliliğimizi aldık. Çoğunluk 2017 Şubat ayında sağlandı. Çoğunluk alındıktan sonra tabi ki işveren konuya itiraz etti. Süreç dava haline geldi. Mahkeme sürecinde ilk mahkemede bizim isimlerimiz mahkeme dosyasından alınarak içeride tespitler yapıldı. Bu sürece öncülük eden, sendikanın yayılmasına ön ayak olan arkadaşlar tespit edildi. Zaten o insanlar da burada gördüğünüz, bu süreci örgütleyen kişiler. Tabi isimler ve kimlikler ortaya çıkınca işverenin itiraz hakkını kullanmış olması, sürecin uzaması insanların direncini kırabilir miyim, buradaki örgütlülüğü kırabilir miyim, insanları kendi tarafıma çekebilir miyim, istifa ettirebilir miyim tarzındaki hareketleri sonucunda bizi ilk başta işten çıkardılar. Biz işten çıkarıldıktan sonra, şu andaki süreç içerisinde yüzlerce kişi işten çıkarıldı ama hiçbir şekilde bu tarz bir örgütlülük olmadığı için kimse gelip kapının önünde direnmedi. Dolayısıyla bizlerin de aynı şekilde evlerimize gideceğimizi, haklarımızı aramayacağımızı düşündüler. Fakat beklediklerinin tam tersi bir olay gerçekleşti. Biz Temmuz ayının altısında işten çıkarıldıktan sonra on beş Temmuz gibi burada direniş çadırımızı açtık. Her gün buradayız dolayısıyla olmaya da devam edeceğiz. Amacımız işimize geri dönmek.

İçeride kaç kişi çalışıyor, kaçı sendikalı?

Toplam çalışanımız sekiz yüz otuz kişi. Sendikalı yüzde kırkın üzerinde yani yetki için istenen çoğunluğu almış durumdayız. Fakat burada yasanın işçilere verdiği hak kadar işverene de verdiği hak var. O hak da şunu söylüyor: Siz verilmiş olan çoğunluğa itiraz edebilirsiniz. Tabi bu çoğunluğa verilen itiraz sonucunda da süreç mahkemelere taşınıyor. Mahkemeler de malumunuz yani en yakın dava üç ay süreyle erteleniyor. Dolayısıyla bizim davalarımız da şu an mahkeme aşamasında, sürekli ertelenmeyle karşı karşıya. Ama sonuçlanacağına inanıyoruz çünkü burada bizim bir eksiğimiz yok, meşruluğumuz söz konusu en kısa süre içerisinde biteceğini düşünüyoruz sürecin.

İş tanımızın nedir?

Burada hepimiz finans departmanı çalışanıyız yani beyaz yakalı dedikleri aslında hani işyerlerinde pek sendikaya sıcak bakmayan daha çok idarî kadro bünyesinde bulunan insanların örgütlediği bir yer burası. Biz şuna inanıyoruz. Burada pozisyonunuz ne olursa olsun hak kayıpları her yerde var. Buna karşı mücadele etmek de herkesin görevi. Sadece çalışan işçilerin değil, memurların, idarî kesimdeki arkadaşların, tüm şirketin görevi çünkü burada kazanılacak haklardan herkes faydalanacak, herkesin sosyal statüsünde değişiklikler yaşanacak, maddî anlamda sıkıntılarını aşacaklar, sendika herkese bir iş güvencesi getirecek. Dolayısıyla mücadelenin toplu yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz biz. O yüzden de böyle yola çıktık.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Tabi ki var. Ülke şartlarında, OHAL şartlarında burada direnmek gerçekten çok zor ama biz bu zorlukları beraber, yan yana durarak atlatıyoruz, atlatmaya da devam edeceğiz. Bizim amacımız son güne kadar, işimizi geri alana kadar burada direnişi devam ettirmek. Hiçbir şekilde geri dönmeyeceğiz. Ama tabi ki bu konuda duyarlı insanlarla, basın yayın organlarından destek bekliyoruz. Biliyorsunuz ülke gündemine pek böyle şeyler gelmiyor. Çok büyük haber kanalları bu tür durumlara ilgi göstermiyorlar ama ne kadar bilinmesek de bu çevrede DHL Expres direnişini duymayan, bilmeyen yok. O yüzden biz amacımıza ulaşana kadar devam edeceğiz, dolayısıyla bunun için herkesin aynı anda mücadele etmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Çarşı pazar cep yakıyor

0

Asgari ücret ve emekli maaşında devletin belirlediği zam oranlarıyla artış sağlanıyor. Zammın enflasyon oranında yapıldığı iddia edilse de çarşı pazar enflasyonu ile devletin hesapladığı enflasyon hiçbir zaman birbirine denk düşmüyor. Örnek olarak senenin ikinci yarısında emekli maaşıma 57 lira zam gelmişti. Zam oranı yüzde 3,5’a tekabül ediyordu. Peki, çarşı pazarla kıyaslama yaparsak durum nedir? Gıda fiyatlarına göz attığımızda baklagiller, yani kuru fasulye, nohut, pirinç gibi temel gıda maddeleri enflasyon oranının çok çok üzerinde zamlandı. Kuru fasulye yüzde 35-40 civarında arttı, nohut ise son yılların zam rekorunu kırdı. Sabah kahvaltısının vazgeçilmezi olan beyaz peynir ise yüzde 30-40 civarı zamlandı.

Akaryakıt zamlarının pazar fiyatları üzerindeki etkisi ise dar gelirlinin pazar alışverişine çıkarken ayarladığı bütçesi ile alışveriş sonrası bütçesi arasında bir hayli fark oluşmasına sebep oluyor. Geçen yıl bu dönemlerde portakalın kilosu 1-2 lira arasıydı. Bu sene 2,5 liranın altında portakal yok. Diğer meyve ve sebzeler de yine devletin belirlediği enflasyonun çok üzerinde artışlar gösterdi. Emekli ve asgari ücretli maaşıyla zaten geçinemiyordum. Bu zamlardan sonra evdeki tencerenin kaynaması çok daha pahalı bir duruma geldi.

Devlet yetkilileri asgari ücretliyi ezdirmeyeceklerini ve ezdirmediklerini iddia ededursun sene başında verilen asgari ücretin eriyerek yok olması ile karşı karşıyayız. Açlık sınırının bile çok çok altında olan asgari ücret ve işçi emeklisi maaşı ile geçinebilmenin imkânı yok. Bu yüzden emeklilerin çoğunluğu çalışmak zorunda kalıyor. Emekli çalışmak zorunda kalmasa onun yerine işsizlerin istihdam edilme durumları söz konusu olur ve işsizlik oranı da biraz daha azalma gösterebilirdi.

Sürekli açık veren işçi ve emeklinin bütçesi devletin insafına kalmış durumda. Eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Bütçenin açık vermesinin sorumlusu emeklilerdir” demişti. Utanmadan, sıkılmadan sarayın savurganlığının faturasını emeklilere kesmişti. Hâlbuki bu halk Tayyip Erdoğan’ın lüks harcamalarına para yetiştiremiyor. Onlar lüks içerisinde yaşarken bütçenin açık vermesinin sorumluluğu bize yükleniyor. Buna en hafifinden “ayıp” denir.

Katalonya: Cumhuriyet’in ilanından bölgesel seçimlere

0

Katalonya’da 1 Ekim’de düzenlenen bağımsızlık referandumunda, İspanyol hükümetinin yoğun baskısına rağmen 2.3 milyon kişi Evet yönünde oy kullandı ve Katalan hükümeti 27 Ekim’de Katalan Cumhuriyetini ilan etti. Bu adım karşısında İspanyol hükümeti Katalonya hükümetini ve bölgesel meclisi feshetti ve 21 Aralık’ta yeni bölgesel seçimlerin yapılacağını duyurdu. Katalonya’daki mevcut durumu İspanyol devletindeki kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele (LI) sözcülerinden Josep Lluis del Alcazar ile konuştuk.

İşçi Cephesi (İC): 21 Aralık seçimleri öncesinde Katalonya’daki mevcut politik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Josep Lluis (JL): Politik durumda bir değişim söz konusu. Öncelikle İspanyol hükümetinin tüm engelleme çabalarına karşın 1 Ekim’de bağımsızlık referandumunun gerçekleşebilmesi, halk seferberliğinin bir sonucu ve zaferi oldu. Bağımsızlık referandumu yalnızca İspanyol hükümetinin baskıcı politikalarına rağmen değil, aynı zamanda burjuva Katalan hükümetinin mütereddit ve halk seferberliğini önlemeye dönük politikalarına rağmen yapılabildi.

Kitleler Katalan hükümetinin herhangi bir çağrısı olmaksızın, neredeyse kendiliğinden bir şekilde Referandumu Savunma Komiteleri oluşturarak, referandumdan iki gün önce, oy kullanılacak okulların referandum sırasında açık kalabilmesi için okulları işgal etmeye başladı. Merkezi hükümetin polis güçlerinin (Sivil Muhafızlar) tüm engelleme çabalarına rağmen bu komiteler referandumun gerçekleşmesini sağladı ve 2.3 milyon kişi (Katalonya’daki toplam seçmenin %43’üne tekabül ediyor) bağımsızlık yönünde oy kullandı.

Kitle hareketi sonraki günlerde yükselmeye devam etti. 3 Ekim’de İspanyol hükümetinin baskılarına karşı genel grev gerçekleşti. Kendilerini bağımsızlıkçılıkla özdeşleştirmeyen işçi kitleleri de bu greve katıldı ve Katalonya’da benzeri görülmemiş büyüklükte eylemler gerçekleşti. Bürokratik sendikaların yönetimleri sol sendikaların grev çağrısı sayesinde aşıldı. Kitle hareketindeki bu yeni dinamik Katalan burjuvazisinde büyük bir korku yarattı. Burjuva Katalan hükümeti, referandumun ardından 48 saat içinde Cumhuriyet ilan edeceğini açıklamış olmasına rağmen, bu kararı 10 Ekim’de alacağını duyurdu ve daha sonra bu ilanı askıya aldı.

Katalan hükümetinin bu geri çekilişi, merkezi hükümetin inisiyatifi yeniden ele geçirmesine imkan sağladı. Hükümet İspanya’nın birliği ve monarşinin desteklenmesi için gösteriler düzenledi. 16 Ekim’de Katalan bağımsızlıkçı toplumsal hareketinin iki lideri tutuklandı. Sağcı Halk Partisi (PP) lideri ve azınlık hükümetinin başbakanı Rajoy sosyal demokrat PSOE ve sağcı popülist Vatandaşlar Partisi’nin desteğiyle, Anayasa’nın 155. maddesine dayanarak 27 Ekim’de Katalan hükümetini ve parlamentosunu feshetti. Aynı gün Katalan hükümeti başkanı Puidgemont erken seçimleri ilan edecekti fakat Katalan hükümet binası önünde öğrencilerin başını çektiği kitle gösterisi ona bu fırsatı tanımadı. Göstericiler Puidgemont’u hain ilan etti ve derhal Cumhuriyet ilan edilmesini talep etti. Kitle basıncı altında Katalan hükümeti parlamentoyu topladı ve Cumhuriyet’i ilan etti.

Bununla birlikte, cumhuriyet ilanının ardından Katalan hükümeti parlamentoyu savunmak için hiçbir direniş göstermedi. Hükümetin bir kısmı Belçika’ya gitti, kalan kısmı İspanyol hükümeti tarafından tutuklandı. Rajoy 21 Aralık’ta bölgesel parlamento seçimlerinin gerçekleşeceğini duyurdu ve bağımsızlıkçıların seçimleri yeniden kazanması halinde, “eğer yasalara uyarsa” bağımsızlıkçı bir hükümetin görev yapabileceğini belirtti. Seçim tuzağını reddedip devletin bu gayrimeşru dayatmasını boykot etmek yerine tüm bağımsızlıkçı partiler seçimlere katılmayı kabul etti. Bizler, LI olarak seçimlerin boykot edilmesini savunmuş olmamıza rağmen bu talebin sol kesimler tarafından dahi kabul edilmemiş olması karşısında, bir önceki seçimlerde olduğu gibi bağımsızlıkçı ve antikapitalist oluşum olan CUP-CC (Halk Birliği Adayları-Kurucu Çağrı) çatısı altında seçimlere giriyoruz.

İC: Önümüzdeki dönemde Katalan ve İspanyol siyaseti önündeki olasılıkları nasıl görüyorsunuz?

JL: Seçimler Cumhuriyet’in inşası için hiçbir yeni fırsat sunmuyor. Bununla birlikte seçim sonuçları İspanyol devletinin krizi kendi lehine tamamen aşıp aşamayacağı, uygulamak istediği baskının meşruluk temelini sağlamak gibi konular çerçevesinde oldukça önemli. CUP-CC dahilinde seçimlere iki eksen temelinde katılıyoruz: Cumhuriyet’in savunusu doğrultusunda İspanyol Monarşisinden ve kapitalizmden kopuş. Bu anlayış çerçevesinde solun daha geniş kesimlerinin bir araya gelmesi gerekiyor. Örneğin, Podemos liderliği bu dönemde çok kötü bir sınav verdi. İspanyol devletinin baskıları karşısında kitleleri seferber etmeye dönük hiçbir adım atmadı ve bu durum Podemos’un Katalonya seksiyonunun bölünmesiyle sonuçlandı. CUP-CC’nin Podemos’tan kopan bu kesimlerle kampanyasını ortaklaştırabilmesi gerekiyor. Öte yandan bu politika, burjuva Katalan hükümeti partilerinden bağımsız bir politik hattın izlenmesini gerektiriyor. Bu partilerin teslimiyetçi tutumu karşısında koşulsuz biçimde işçi ve halk seferberliğine dayalı bir politik anlayışla ilerlenmek zorunda.

Bu çerçevede, seçimlerde Monarşi yanlısı güçlerin yenilgisi ve bir sola dönüşün yaşanması, İspanyol devletinin baskılarının durdurulabilmesi ve kitle seferberliklerinin yeniden canlılık kazanması için büyük önem taşıyor.

Manisalı İşçilerin Kamu Emekçileri ile Dayanışma Kahvaltısı Gerçekleşti

0

Manisa İşçileri, KHK’lar ile işten atılan kamu emekçileri ile dayanışma kahvaltısı düzenledi. 10 Aralık Pazar günü Eğitim Sen lokalinde gerçekleşen kahvaltıda çeşitli fabrikalardan işçiler, ihraç edilmiş ve açığa alınmış KESK üyesi eğitim emekçileri, KESK ve Eğitim Sen’den temsilciler bir araya geldi. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) üyeleri de dayanışma kahvaltısına destek amacıyla Eğitim Sen lokalindeydiler.

OHAL kapsamında düzenlenen KHK’lar (Kanun Hükmünde Kararname) ile işten çıkarılan ve KESK’in bu kararları eleştirmek amacıyla hukukî çerçevede aldığı grev kararını uyguladıkları için açığa alınan kamu emekçilerinin sürdürdüğü direnişin seyri birlikte değerlendirildi.

Sabah 10’da başlayan kahvaltının ardından, İDP üyeleri aracılığı ile toplantıya ulaşan, Arjantin Demiryolu İşçileri Sendikası’nın Türkiyeli işçiler ve ihraç kararlarına karşı direnişlerini sürdüren kamu emekçileri ile dayanışma videosu gösterildi. Videonun ardından hem işçiler hem de kamu emekçileri söz alarak ihraçlar, rejim ve sınıf mücadelesinin durumu hakkında konuştular. Hükümetin grevleri kırmak ve muhalefeti bastırmak için gerçekleştirdiği saldırılar karşısında kamu emekçileri ile çeşitli sektörlerden işçilerin nasıl bir dayanışma ağı örebileceği üzerine tartışmalar gerçekleşti.

İhraç edilen kamu emekçileri ile işçileri ilk kez bir araya getiren toplantı, dayanışmayı sürdürme ve mücadeleyi ortaklaştırma hedefiyle ele alınan bir dizi öneriyle sona erdi.

 

İşçi Cephesi 100. Sayı! Mücadeleye Devam!

0

İşçi Cephesi’nin yeni dönem 100. sayısını elinizde tutuyorsunuz. Bundan tam dokuz yıl önce, Ocak 2009’da, “Mücadeleleri Birleştirelim!” şiarıyla gazetemizin yeni dönem ilk sayısını çıkarmıştık. Arka kapakta, “Yeniden, Merhaba!” başlığı altında şöyle yazmıştık:

“Başlamak zordur. 1979 ortalarında, 30 yıl önce başladı yürüyüşümüz. İşçi sınıfı devrimciliğinde ısrarın, devrimci bir partinin ve programın inşasının, geçişsel talep ve sloganların, kitle seferberliklerine müdahale etmenin ve dahası, uluslararası inşayı soyut bir propaganda malzemesi olmaktan çıkarıp somut bir politik uğraşa dönüştürmenin adı oldu İşçi Cephesi.”

Sol Muhalefet

Evet, İşçi Cephesi diyerek bu topraklarda attığımız ilk adımdan bu yana uzun bir yol kat edip 40. yılın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Lakin İşçi Cephesi bundan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bunun için çok daha gerilere, 1923’e gitmek gerekir. İşçi Cephesi kendisini her şeyden önce, bu yıl 100. yılını kutladığımız dünyanın ilk muzaffer işçi devriminin sahiplenilmesinde ve yozlaştırılmasına karşı mücadelede ifade eden Sol Muhalefet geleneğinin bir parçası ve devamcısı olarak görür.

Bu çerçevede Sol Muhalefet geleneğinin bir ifadesi ve ürünü olan devrimci Troçkizmi ve 4. Enternasyonal’i sahiplenir. İşçi Cephesi yine bu çerçevede kendisini, 4. Enternasyonal içinde, Sol Muhalefet geleneğinin devamcısı olarak gördüğü, Morenizm akımının bir parçası sayar. Nitekim Temmuz 2014’te İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’nin Birleşme Kongresi bu durumun somutlanması yönünde atılan bir adımı ifade etmekteydi.

Kısacası elinizde tuttuğunuz 100. sayıya gelene dek son dokuz yıl boyunca; bir yandan 38 yıllık İşçi Cephesi mücadelesi, öbür yandan parçası olmaktan onur duyduğumuz 100 yıllık Sol Muhalefet geleneği temel yol göstericimiz olmaya devam etti, ediyor.

İşçi Demokrasisi Partisi

Tam da bunun bir sonucu olarak İşçi Cephesi’nin Ocak 2014 tarihli 57. sayısı; “35. Yıl, yeni bir aşama: İşçi Demokrasisi Partisi!” manşetiyle çıkmıştı. Partimizin girişimini duyuran gazetemizin kapağında yer alan şu cümleler aslında İşçi Cephesi’nin ne anlama geldiğini işaret etmektedir:

“…İşçi Cephesi dört konuda asla taviz vermedi. Bir; toplumsal dönüşümün temel ve belirleyici gücü olarak daima ve sadece işçi sınıfını kabul etti. İki; toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin mücadelelerini sınıf mücadelesinin bir parçası olarak gördü ve sahiplendi. Üç; antikapitalist olunmadan işçi sınıfından yana gerçekçi bir mücadele verilemeyeceği ve sorunların kalıcı şekilde çözülemeyeceği ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Dört; ne derece küçük ve güçsüz olursa olsun sınıf mücadelesinin ulusal sınırları aşması, uluslararası nitelik kazanmasını bir zorunluluk olarak kavradı…”

Tabii ki bundan sonra da kavrayışımız ve mücadelemiz bu şekilde olmaya devam edecek. Kuşkusuz hedef ve ideallerimizin büyüklüğü düşünüldüğünde bugüne dek yapabildiklerimizin halen son derece sınırlı olduğunu kabul etmeliyiz. Lakin ne derece mütevazı olursak olalım içinde bulunduğumuz koşulların kararlı olmamızı ve korkusuzca mücadele etmemizi gerektirdiğini görmeliyiz.

Devrimci bir kutup…

Dokuz yıl önce İşçi Cephesi’nin yeni dönem ilk sayısını çıkardığımızda dünya ekonomik krizi devasa iflaslara, işten çıkarmalara ve sosyal çöküşlere yol açmaktaydı. Ardından 2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci ayaklanmaları başladı. Ve Türkiye’den Brezilya’ya, Arjantin’den Yunanistan’a, İspanya’dan ABD’ye dek dünyanın dört bir yanında bu ayaklanmaların yansımaları oldu.

Son dokuz yılda ekonomik kriz ve sosyal yıkım aşılamadı, birçok yerde daha da derinleşti. Geniş halk kesimlerine fatura edilen kapitalist krize birçok ülkede rejimlerin daha baskıcı karakterler kazanması eşlik etti. Türkiye’ye bu tablo bir askeri darbe girişimi ve burjuva hukukun dahi kâğıt üzerinde kaldığı, tüm gücün bir tek adamda toplandığı OHAL rejimi olarak yansıdı.

Bu çerçevede düne kadar kutsallık atfedilen parlamento, halk iradesi ve seçimler gereksiz bir maliyet ve ayrıntı olarak görülmeye başladı. Dünya emperyalizminin amiral gemisi ABD’nin başına Trump gibi bir şahsiyet başkan olabildi. Burjuva değerler dünyası ve sistemi adeta kumdan bir kale gibi çökmeye başladı. Burjuvazinin bu çürüme ve çözülmeye yanıtı ise her alanda ve anlamda daha fazla barbarlıktan ibaret…

İşte bu koşullarda İşçi Cephesi’ni çıkarmaya ve İşçi Demokrasisi Partisi’ni inşa etmeye devam ettik, ediyoruz. 100 yıl önce Sol Muhalefet içeride-dışarıda devrimi boğmaya girişenlere karşı bir devrimci kutup yarat(a)mamış olsaydı bugün muhtemelen devrimci sosyalizm diye bir alternatif olmayacaktı. İşçi Cephesi olarak kendimize biçtiğimiz rol ve görev budur: Devrimci bir kutup inşa etmek…

“Ekonomi büyürken payımıza düşen…”

0

Açıklanan son verilere göre Türkiye ekonomisi büyüyor. TÜİK, 2017 ilk yarı için büyüme hızını yüzde 5.1 olarak açıkladı. Yani bir fabrika gibi düşünürsek Türkiye’nin cirosu -kasasına giren para- arttı.

Doğrusu, ilk bakışta insanı mutlu eden bir tablo.

Neticede Türkiye büyüyorsa biz de büyürüz. Alım gücümüz artar, borcumuz azalır, daha kolay iş buluruz, belki ay sonunu getirmek bu kadar zor olmaz, değil mi?..

Maalesef, değil…

Ekonomi büyüyor ama işsizlik düşmüyor. Bugün genç işsizlik oranı yüzde 20.6. Kadın işsizlik oranı yüzde 15… Genele vurduğumuzda işsizlik oranı yüzde 11. Bir işe sahip olanların çoğu ise esnek ve dönemsel işlere mahkum edilmiş durumda.

Ekonomi büyüyor ama alım gücü düşüyor. Bugün asgari ücret 1567 TL olan açlık sınırının bile altında… Yani dört kişilik bir ailenin yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarını bile karşılamıyor.

Ekonomi büyüyor ama enflasyon artıyor. Son 9 yılın en yüksek enflasyon oranına sahibiz.

Ekonomi büyüyor ama dış borç da büyüyor. 2018’de Türkiye’nin ödemesi gereken dış borç faizler hariç 170 milyar dolar… Şimdiden önümüzdeki yıl için kaynak arayışına çıkılmış durumda.. Tabii en önemli kaynak vergiler… Hani bize yol, su, elektrik olarak dönenler. Bir diğer çözüm ise yeniden borçlanma;  borcu borçla kapama en iyi yaptığımız şey…

Ekonomi büyüyor ama ekonomiye duyulan güven düşüyor… Tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen ekonomik güven endeksi açıklanan büyüme oranlarına rağmen Kasım ayında yüzde 3 oranında düşüş gösteriyor.

Borçlanarak büyüyoruz…

Peki, bu kadar “ama”ya rağmen ekonomi nasıl büyüyor?

Geçtiğimiz mart ayında Hazine Müsteşarlığı Kredi Garanti Fonu kefalet limitini 20 milyar TL’den 250 milyar TL’ye çıkardı. Böylelikle yeterli teminatı olmayan KOBİ’ler KGF kefalet desteği ile bankalar üzerinden kredi alabildi. Ekonominin canlanması, ekonomik büyümeye katkı sunması adına gerçekleşen bu değişiklik belli ki beklentiyi boşa çıkarmadı. Ancak borçlanmayı da arttırdı.

Diğer yandan, 2016’da kurulan Varlık Fonu ile ülkenin en büyük kamu kuruluşlarını içeren her türlü denetimden bağımsız bir rezerv oluşturuldu. Amaç, Fon’a devredilen bu kurumları daha değerli hale getirip ülke ekonomisine katkı sağlamaktı. Ancak geçtiğimiz ay bu fonun yurtdışında kredi arayışına çıktığı duyuldu.  Gelin görün ki yol bir kez daha borçlanmaya çıktı…

Yani bugün bize ekonomik büyümeden bahsediliyor; ancak bu büyümenin iç dinamikleri, maliyeti, sürdürülebilir olup olmadığı ifade edilmiyor.

Ekonomi iki çeyrektir büyürken, üstelik yıl sonunda çift haneleri göreceğimiz bizzat Başbakan tarafından müjdelenirken; biz emekçilere işsizlik, enflasyon, artan vergiler, içi boşalmış bir sağlık ve eğitim sistemi sunuluyor.

Aslında bu büyümenin niteliğini en iyi Çalışma Bakanı Sarıeroğlu özetliyor. 2018 asgari ücret görüşmelerinde işçilerden fedakarlık beklediklerini dile getiriyor. Yani gelin görün ki büyüyen Türkiye’de işçi ve emekçilerin payına bir kez daha “fedakarlık” düşüyor!..

Onlar sayılara indirgedikleri bu içi boş büyümenin tadını çıkaradursun! Bizler şunu biliyoruz: Güvenceli istihdam yaratan, alım gücümüzü arttıran, vergi yükünü azaltan, ücretsiz ve nitelikli eğitim ve sağlık sistemine kaynak sağlayan bir ekonomik büyüme gerçek bir büyümedir.  Bugün işçi ve emekçiler için esas olan ise acil ekonomik taleplerimizin temelini oluşturan bu anlayış etrafında bir araya gelmektir.

DHL işçilerinin direnişi sürüyor

0

Uluslararası taşımacılık şirketi DHL’de TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) içinde örgütlenen işçiler, bundan beş ay önce işyerlerinde çoğunluğu sağlayarak sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesine olanak sağlamışlardı. Yasal olarak hiçbir sorun bulunmamasına rağmen türlü bahanelerle bu yetkiyi engellemek isteyen patron, bu sürecin başını çeken öncü dokuz işçiyi işten çıkardı. Bunun üzerine DHL’in Bağcılar’daki binası önünde başlatılan direniş 138 gündür devam ediyor. Direnişteki işçiler arasında 5 ve 14 yıllık çalışanlar da var.

Anayasal haklarını kullandıkları için işten atılan DHL işçilerinin direnişi, OHAL altında hukuki hiçbir örgütlenmeye bile patronların tahammülü olmadığının bir göstergesi. Kanun hükmünde kararnameler ile Meclis’in devre dışı olduğu sözde anayasal bir yönetim altında işçi sınıfının yasal mücadeleleri bile hukuksuzca keyfiyetle engelleniyor. İşçi sınıfının mücadele ile kazandıkları örgütlenme başta olmak üzere tüm haklar KHK rejimi altında keyfiyetle bertaraf ediliyor. Erdoğan’ın patronlara seslenirken asıl niyetini açığa vurması her şeyi anlatıyor; “Görüyorsunuz OHAL altında hiçbir greve izin verilmiyor.”

Demokratik bir rejimde DHL patronunun yaptığı bir soruşturma sebebiyken, işçilerin yıllarca çalıştığı işyerlerinden atılması ülkedeki keyfi ve hukuksuz yönetimin işyerlerindeki tezahüründen başka bir şey değildir.

Vergi yükü, hayat pahalılığı, OHAL koşulları ve KHK rejimi altında ezilen emekçilerin mücadelesi, en çok vergi kaçıran offshore şirketi sahiplerinin ve uluslararası yolsuzluğa bulaşan devlet yöneticilerinin uykularını kaçırıyor. En çok korktukları işçi sınıfının bağımsız bir güç haline gelerek kendi sırça köşklerini devirmesi. Bu sebeple attıkları her ekonomik ve politik hamleler işçi sınıfını bölmek, ayrıştırmak ve örgütlenmesini engellemek amacını taşıyor.

DHL işçileri sendikalı bir şekilde işyerlerine geri dönmeliler. Patronun bu yasa dışı hamlesine karşılık derhal bir soruşturma başlatılmalı. İşçilerin kazanılmış her türlü hakkını korumak, hukuksuzluğu engellemek için işyerlerinde ve üretimde iş denetimi talep ediyoruz. Her şeyden önce demokratik haklarımızın savunusu için OHAL ve KHK rejimi son bulmalıdır.

Honduras halkıyla dayanışma! Seçim hilelerine hayır!

0

26 Kasım Pazar günü gerçekleşen başkanlık seçimlerinde, 2009 Haziran’ında askeri darbeyle kurulan rejim kitlesel ceza oylarıyla ağır bir yenilgiye uğratıldı. Ulusal Partili devlet başkanı Juan Orlando Hernández, kendisine yetki veren mahkeme kararına dayanarak anayasal yasağa rağmen tekrar aday olmuştu. Hernández kampanya boyunca oyların satın alınmasına ve iltimas yollarına başvurdu ve seçim yenilgisinin ardından skandal bir hileyle iktidara geldi.

Seçim kurulu, tutanakların üstünde oynayarak Hernández’in galibiyetini garanti altına alana kadar oy sayımını erteledi. Pazartesi günü erken saatlerde seçim kurulu, %57,19’u sayılan oylara göre Hernández’in %40,21, muhalefet adayı Salvador Nasralla’nın ise %45,17 oranında oy aldığını açıkladı. Dört gün sonrasında veri aktarım sisteminin defalarca “çöktüğü” sonraki sayımlarda ise Hernández’in karşısında Nasralla’nın oylarında düşüş yaşandı. Politik alana ve toplumsal mücadelelere yabancı olan bir spor gazetecisi olmasına rağmen Nasralla, ılımlı burjuva bir programla, Latin Amerika’nın en fakir ülkelerinden biri olan Honduras’ta patronların gücünün doğrudan bir ifadesi olmasıyla, yolsuzluklarıyla ve işçilerle toplumsal kesimleri hedef alan düzenlemeleriyle sorgulanan mafyatik yönetimin tanınmamasından faydalanmayı başardı. Son yıllarda emperyalizmin yağmasına açılmış madenler ve hidroelektrik santrallar çevresel zararlara yol açtı. Yerlilerin ve köylülerin direnişleri vahşice bastırıldı; işverenlerle ve devletle bağlantılı çeteler onlarca kişiyi öldürdü. Geçen yıl öldürülenler arasında meşhur çevreci ve yerli halk lideri Berta Cáceres de bulunuyordu. En çok oy alan üçüncü kişi olan Liberal Parti’nin başkan adayı, Nasralla’nın zaferini tanıdığını açıkladı.

Çarşamba günü seçim hilesi ortaya çıktığında başlayan kitlesel protestolara karşı hükümet, 18.00-06.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı ilan etti. Her gün sokağa çıkma yasağının başlangıcında, rejime açıkça meydan okuyan kitlesel tencere-tava çalma eylemleri gerçekleşiyor. İşyerlerinde ve yarım yamalak çalışan işletmelerde seçim hilesine karşı gayriresmi ulusal grev sürüyor.

Kolluk güçlerinin baskısı sonucunda onlarca kişi tutuklandı, yüzlerce kişi yaralandı ve en az 7 kişi hayatını kaybetti. Ancak 4 Aralık günü çok önemli bir olay yaşandı. “Kobra” adı verilen bir polis birliği, direnen halka baskı uygulamayı reddettiğini açıkladı. Hükümetin emirlerine uymayı reddeden bu polisler ve darbe rejimine sadık kalan baskıcı kolluk güçleri arasında çatışma yaşandığı bildirildi.

Eski başkan Manuel Zelaya’nın başını çektiği muhalif liderlik, perde arkasında rejimle müzakere etmeye ve kendiliğinden gelişen toplumsal mücadelenin eylemlerinden kendini uzak tutmaya çalışıyor. Zelaya’nın uzlaşmacı liderliği, 2009 darbesine karşı mücadele sırasında hâlihazırda yıkıcı etkilere yol açmıştı. Görevden alınan başkan dört ay boyunca diktatörlüğe konsolide olması için zaman tanıyarak ve müzakere yoluyla çözüm yönünde yanlış beklentiler yaratarak emperyalist ABD hükümeti aracılığıyla müzakerelere başvurmuştu. Zelaya’nın partisi LIBRE son dönemde parlamentoda rejime tamamen adapte olmuş bir rol de oynuyordu. Bu sırada suç ortakları ABD hükümeti, Avrupa Birliği ve OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) sessizliğini korurken rejimin sürdürülüp sürdürülemeyeceğini ve durumu kontrol altına alıp alamadıklarını görmek ve aksi halde desteklerini gerçi çekmek için bekliyorlar. Baskıcı devlet organlarının daha fazla kırılmasını sağlamak ve gaspçı hükümetin çöküşünü pekiştirmek amacıyla seferberliği artırmak için işçilerin ve kitle örgütlerinin koordinasyon oluşturmaları, Hernandez’in kontrolü altındaki kolluk güçlerinin saldırılarına karşı öz savunmayı örgütlemeleri gerekmektedir.

Dünyadaki tüm işçilerin ve halkların, 2009 darbesiyle gasp edilen demokratik özgürlüklerini savunan ve yolsuzluğa karşı mücadele veren Honduras halkıyla acilen dayanışması gerekmektedir. Tüm Latin Amerika hükümetlerinden Honduras hükümetiyle diplomatik ilişkilerini derhâl kesmelerini ve Orta Amerika ülkelerinin işçilerinden Honduras halkıyla dayanışma göstermek için sokağa çıkmalarını talep etmeliyiz.

Seçim hilesine karşı ayaklanmayı destekleyelim!

Kahrolsun Juan Orlando Hernández hükümeti!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

5 Aralık 2017

Onların bütçesi, bizim bütçemiz

0

Malum, hükümet yakın zamanda vergi zamları ile devlet bütçesini daha da arttırma niyetini ortaya koydu. Kimin için? Hepimiz için. Öyle ya, hükümetin işi, oluşturduğu bütçeyi hepimizin faydasına kullanmak olmalı. Peki durum öyle mi? İçtiğimiz limonatanın vergisi artarken, yat almak isteyen bir zenginden vergi alınmıyor. Asgari ücretli gelir vergisinin yükünü taşırken, en zenginlerin gelir vergisi asgari ücretli emekçilerin ödediği gelir vergisinden daha az. Dahası büyük patronların ödemesi gereken SGK primleri de işsizlik sigortası fonundan ödeniyor. Yani elinde zenginliğin büyük bir kısmını tutanların ödediği vergiler azalıyor. Buna karşılık devletin gelirleri artıyor ve vergi yükleri biz işçi ve emekçilerin üzerine yıkılıyor.

2016 yılı Ekim ve 2017 Ekim ayları bütçe gelir/giderleri

Bütçeye biraz daha göz atalım. Geçtiğimiz Ekim ayı bütçe geliri, geçen yıl Ekim ayının bütçe gelirine göre yüzde 23,9 artmış! 2016 yılının Ocak-Ekim dönemi bütçe gelirlerine göre ise bu yılın Ocak-Ekim ayları arasındaki bütçe geliri yüzde 16 oranında yükselmiş. Yani devletin kasasına daha çok para giriyor. Şimdi devletin zenginlerden daha az, yoksullardan daha çok alarak attırdığı bütçe nasıl kullanılmış ona bakalım.

Bütçenin sağlık giderleri geçtiğimiz yılın Ekim ayına göre yüzde 50 azalmış! Eğitime katkı payı ayrılmamış. Tarıma verilen destek yüzde 18,5 azalmış. Yani biz işçi ve emekçilerin ilk elden düzenlemek isteyecekleri şeyler, gelirin artmasına rağmen kısıtlamaya tabi tutulmuş! Peki hangi harcamalar artmış? Fon paylarına ayrılan para geçen yılın Ekim ayına göre yüzde 164 artmış, işveren sigorta primi indirimine ayrılan pay yüzde 110 artmış! Örtülü ödenek, saray giderleri vb hakkında ise bilgi yok. Sonuç olarak emekçinin cebinden alınanlarla oluşturulan vergi yalnızca zenginlere kalkan olarak değerlendirilmiş.

Zengin-fakir ile en ilgisiz görünen bölümlerde dahi biraz hafızamızı zorlayacak olursak hükümetin patron dostluğunu görebiliriz. Halkbank için ayrılan bütçenin korunması bunun bir örneği olabilir. Bir başka örnek de savunma giderlerinde. Savunma giderlerinde geçen yıla göre artış yüzde 50 olmuş. Bu daha iyi korunduğumuz anlamına mı geliyor? Savunmaya ayrılan bütçe -Ekim ayındaki bu değer sağlık giderlerine ayrılanın 85 katı- ne için harcandı bilemiyoruz. Unutmayalım TSK’nın özelleşen yemekhaneleri ile birçok emekçi er kardeşimiz zehirlenmişti ve de haber yasağından ötürü bu gibi vakaların ne düzeye ulaştığını kestiremiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ordusu kendi askerini zehirleyen ordu durumuna düşürüldü. Hem de bunu yapmak için özel şirketlere savunma bütçesinden para ayrılıyor. Bu meblağın ne kadar olduğunu bile kestiremiyoruz.

Saray yönetimi işçi ve emekçiye tutumluluk çağrısında bulunurken kendisi pek tutumlu olmamış. Bütçe şimdiden 2018 yılı için kullanılması gereken paraları dahi harcamaya başladı. Hem de ne için? Krediler, vb yollarıyla yalnızca zenginlerin daha da zenginleşebilmesi için. Bir yandan enflasyonla maaşlarımız erirken, bir yandan da vergi yükümüz artıyor. Tüm bunlar olurken de Saray yönetiminin uygun gördüğü ekonomi planı uyarınca yeni dolar milyarderleri peydahlanıyor.

Onların planına karşı bizim acil ekonomi programımız

Türkiye ekonomisi henüz bir krizin içerisinde değil, ama kriz emareleri baş göstermiş durumda. Saray ve çevresindeki bir avuç zengin bu sürecin tüm yükünü işçi sınıfına yıkmaya kararlı. Bütçe politikasının sonuçlarını henüz yalnızca artan vergiler ve hayat pahalılığı ile yaşıyoruz. Ancak görünen o ki sorun daha da büyüyecek. Gerçek bir krizin yükü tüm ağırlığı ile işçilere yüklenecek. Saray emekçileri umursamıyor, bedeli tüm ağırlığı ile bizim üzerimize yıkıyor. O halde bizim acil ekonomi programımızı ifade ederek mücadelemizi birleştirmemiz ve bir araya gelmemiz gerekiyor.

Peki ne istiyoruz? İşçi ve emekçilerin üzerindeki vergi yükü azaltılsın. Gelir vergisinin tüm yükü patronlara yüklensin. Krizin faturası patronlara kesilsin. Patronlara ayrılan ödenekler yerine derhal işçi ve emekçiler için ödenekler açılsın. Para yok diye mi zam yapmıyorlar? O halde patronların gelir-gider defterleri işçilerin denetimine açılsın. Böylelikle gerçekten zarar edip etmediklerini görebiliriz. Patronlar üretim yapmayı karsız mı görüyorlar? Kendileri bilirler. O halde devlet derhal işçi ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlı yatırımlar gerçekleştirsin. Asgari ücret insanca onurlu bir yaşamı karşılayabilecek seviyeye çekilsin. Saray işsizlik sorununu çözemeyeceğini açıkça beyan ediyor. Çalışırken ölen işçi kardeşlerimizin durumu ile de ilgilenmiyor. Madem öyle, işsizliğe çözüm için ücretler sabit kalsın ve 6 saat 4 vardiya çalışılsın, işsizlere yer açılsın. Kar uğruna hayatımıza kast edenlere karşı işyerlerinde işçi denetimi başlasın!

Kudüs Siyonist İsrail devletinin başkenti olarak kabul edilemez! Yeni İntifadalarda Filistin halkının yanındayız!

0
  1. ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Amerikan emperyalizminin ve Siyonizmin, Filistin ve tüm Ortadoğu halklarına yönelik açık bir saldırısıdır. Trump’ın bu kararını, “ABD başkanlarının ulusal güvenlik nedenleriyle dış ülke temsilciliklerinin yerlerini değiştirebilecekleri” yolundaki bir ulusal yasaya dayandırması ve kararın “bölge barışına katkıda bulunacağı” yolundaki açıklamaları, iç ve dış tepkileri önlemeye yönelik bir demagojiden başka bir şey değildir ve emperyalizmin bu yeni saldırganlığını gizleyemez.
  1. Kudüs gerek tarihsel gerekse sosyolojik ve ulusal açılardan, Filistin’in ezeli başkentidir. Asırlar boyunca çok işgaller görmüş olan bu kent ve tüm Filistin toprakları, çok etnili ve çok inançlı bir halkın, Filistin halkının anayurdudur. Bu halkın etnik ve dini kökenli ayrımlara tabi tutulması, sistemli olarak bölünmeye ve birbirine düşürülmeye çalışılması daha başından itibaren imparatorluklar yayılmacılığının ve emperyalizmin hedefi ve başlıca politikası olmuştur. Bugün de bu politika sadece emperyalizm ve Siyonizm tarafından değil, bölgedeki diğer yayılmacı devletler tarafından da uygulanmaktadır. İki devletli “barış” çabaları bu politikanın yarattığı bir “formülden” başka bir şey değildir.
  1. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, emperyalizmin Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının diktatörlere karşı başlattıkları ayaklanmalar sürecinde bölgede kaybettiği egemenliği yeniden tesis edebilme çabalarında yeni bir adımdır. Bu çabasında ABD emperyalizmi, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır hükümetleriyle birlikte yeni bir “emperyal egemenlik kuşağı” kurmak istemektedir. Hedefi, İran’a karşı mücadelesinde Suudi rejimine, bölge halklarının demokratik isyanı karşısında Sisi’nin diktatörlüğüne ve tüm uluslararası kararlara karşın Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri kuran Siyonist devlete destek vererek bu ülkeleri kendi emperyalist politikası çevresinde birleştirmektir. Kısa bir süre sonra Kürt halkına karşı Ankara hükümetine de destek vererek onu daha sıkı kendine bağlamaya çalışması her an beklenebilecek bir gelişme olacaktır.
  1. Trump’ın kararına karşı gösterilen tepkiler Filistin halkını yalnızlıktan kurtarmayan diplomatik ve ikiyüzlü deklarasyonların ötesine geçmemektedir. Almanya dış işleri bakanı Sigmar Gabriel “bu kararın barış sürecinde zararlı olacağını”; Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron, “kararın üzücü olduğunu”; Britanya başbakanı Theresa May ise “bu girişimin barışa yardımcı olmayacağını” söylemekle yetinmişlerdir. Bu hükümetlerden Filistin halkı üzerindeki baskılara karşı yardım beklemek kuzuyu kurda emanet etmek demektir, zira Avrupa Birliği hükümetlerinin ABD ile sürtüşmeleri, bölge üzerindeki emperyalist egemenlik mücadelelerinde yaşadıkları çekişmelerden başka bir şey değildir. Avrupa’daki emperyalist ülkeler de Filistin halkının bölünmesini destekleyerek Siyonizm’e arka çıkmaktadırlar.
  1. Müslüman ve Arap ülkeleri monarşilerinin ve diktatörlüklerinin ABD’nin Kudüs kararına tepkileri de sadece kendi halklarını yatıştırma amaçlıdır ve emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele eden Filistin halkına gerekli desteği sağlamaktan çok uzak diplomatik lafazanlıklar niteliğindedir. Mısır diktatörü Sisi tıpkı Avrupa hükümetleri ağzıyla konuşarak “bu kararın Ortadoğu’da barış imkânını azaltacağını”; kendi topraklarında milyonlarca Filistinlinin yaşadığı Ürdün kralı Abdullah, bunun “barış görüşmelerine zarar vereceğini ve bölgede gerilimleri artıracağını” söylemekle yetinmişler, diğer ülkeler de benzer açıklamaların ötesine geçmemişlerdir. Filistin yönetimi başkanı Mahmud Abbas da “Trump, Amerika’nın uzun yıllardır sürdürdüğü barış görüşmelerindeki aktörlüğünü de bitirdi” diyerek diğer emperyalist ve yayılmacı güçlere dolaylı bir yardım çağrısında bulunmuştur.
  1. Türkiye’de ise Recep Tayyip Erdoğan Kudüs sorununu tamamen bir iç politika malzemesi olarak kullanmak istemektedir. Kendisi, ailesi ve hükümetiyle ilgili yolsuzluk iddiaları ve haberleri yayıldıkça ABD hükümetine karşı daha mesafeli bir konuma geçen RTE, “Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek sorunu inançlar temeline çekmeye çalışmakta, böylece hem Filistin’in bölünmüşlüğünü kabul etmiş olmakta, hem de Türkiye halklarını dinsel açıdan manipüle ederek kendi çevresinde toplamaya gayret etmektedir. Oysa Kudüs sorununu “dinler arası barış merkezi” olarak göstermeye çalışmak, tıpkı Papa’nın yaptığı gibi, sahte barış ifadeleriyle Filistin emekçi halklarının bölünmüşlüğünü onaylamak ve onları aralarında kanlı bir dinsel çatışmaya davet etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. RTE’nin İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplanmaya davet etme niyeti de, İslam ülkelerindeki emperyalizm işbirlikçisi diktatörlerden ve monarşilerinden umarsız bir destek beklemenin ötesinde, emekçi halklar arasında inanç temelli çatışmaları kışkırtmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
  1. Filistin halkı Trump’ın yeni emperyalist saldırısına karşı seferber olmaya başlamıştır. On yıllardan beri emperyalizmin ve Siyonizmin saldırılarına karşı koyan, bölgedeki yayılmacı burjuva diktatörlüklerce yalnızlığa terk edilerek emperyalizme teslim edilen, bizzat kendi önderlerinin ihanetine uğrayan Filistinli emekçilerden de zaten başka bir şey beklenemezdi. Onları her an patlak verebilecek yeni İntifadalarında gerçekten destekleyecek olan, dünya emekçi yığınları ve ezilen halklardır. Bu nedenle tüm işçi ve emekçi örgütlerini, tüm demokratik ve ilerici kuruluşları Flistin halkının çevresinde kenetlenmeye ve uluslararası bir destek ağı örmeye davet ediyoruz. Kudüs, çok etnili ve çok dinli Filistin halkının başkentidir, ona uzanan eller kırılmalıdır.

 

Yaşasın Filistin devrimi!

Yaşasın demokratik, laik, bağımsız tek Filistin!

 

İşçi Demokrasisi Partisi

07.12.2017

İran’da şeker kamışı işçileri grevde

0

İran’ın Haft Tapeh şeker fabrikasında çalışan işçiler grevde. Fabrika işçileri dört aydır ücretlerini alamıyorlar. Yıllardır hak arama mücadelesi için zaman zaman greve çıkan ve protestolar düzenleyen şeker kamışı işçilerinin son grevi 2 Aralık’ta başladı.

İşçiler 2008 yılında 42 günlük bir grev gerçekleştirmiş, ardından IUF’la (Uluslararası Gıda, Tarım, Otel, Lokanta, Yemek Hizmeti, Tütün ve Bağlantılı İşçiler Sendikası) bağlantılı bağımsız bir sendika kurmuştu. Bu yılın Haziran ayında ücretlerinin aylardır ödenmemesine karşı iş durdurma eylemleri ve gösteriler düzenlediler. Geciken ücretler, uluslararası bir kampanya sonucunda kısmen ödenmişti ancak işçilerin hâlâ daha alacakları var. Üstelik 11 Temmuz’dan beri maaşları da ödenmedi.

Geçtiğimiz süreçte fabrikanın işçileri, sendikal faaliyetlerini durdurmaları için tehdit edildi. Mahkemeye çıkarılan birkaç işçiye, herhangi bir grev başlatmalarının sonucunun hapis cezası olacağı söylendi. İşçilerden biri yurtdışındaki aktivistlerle iletişim kurduğu, işçileri seferber ettiği ve 1 Mayıs İşçi Bayramı ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde etkinlik düzenlediği için suçlandı. Sendika liderleri tutuklanma ve karalanmaya maruz kaldı. Hakkını arayan işçiler çeşitli şekillerde baskı görmeye devam ediyor. Fabrika işçilerinden Aube Aghaabi, geçirdiği bir iş kazası nedeniyle yakın zamanda şirkete dava açtı. Buna karşılık şirket, Aghaabi’yi ve onunla aynı soyadını taşıyan 50 kişiyi işten çıkardı.

Haft Tapeh fabrikasının koşulları, şirketin 2015 yılında özelleşmesiyle daha da kötüleşti. Haft Tapeh işçileri ücretlerinin tamamının ödenmesini, sendikalarının yasal temsilcileri olarak tanınmasını, haksız yere kovulan işçilerin işlerine iade edilmelerini ve fabrikanın kamulaştırılmasını talep ediyorlar.

İran Ticaret Odasının raporuna göre İran nüfusunun %33’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ancak gerçek rakam bundan çok daha fazla. 2016 kışında onlarca evsizin sığınmak için boş mezarları kullandığı ortaya çıktı. İran rejimi bütçesini savaş yatırımlarına harcarken, çoğu kişi ay sonunu getirebilmek için ikinci, hatta üçüncü bir iş bulmaya çalışıyor. Rejimin uyguladığı sansürler ve gizlilik nedeniyle zorlukla yürütülen bir çalışmaya göre milyonlarca İranlı işsizlik ve yoksulluk koşullarında yaşıyor. Mevcut ekonomik koşullarda bir işçinin aldığı ücret, bir ayın 10 gününde geçinmesi için bile yeterli değil.

Kim bu Reza Zarrab?

0

Tarih: 29 kasım 2017. Yer: New York’ta jüriler ve hakimin olduğu soğuk ve kasvetli sıradan bir mahkeme salonu, sanık Türkiye Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan ATİLLA, birden mahkeme salonunun sağ tarafında yer alan altın sarısı kapıdan gri mahkum kıyafetleriyle, ayakları birbirine zincirli, uzun saçlı, orta boylu ve zayıflamasına rağmen halen kilolu 34 yaşında ki bir mahkum olan Reza Zarrab içeri girip, ağır hareketlerle tanık sandalyesine ilerlerken, yaklaşık 9600 km uzaklıktaki Türkiye’de insanlar o ayak seslerini hissediyorlardı.

Tanık sandalyesine oturan ülkemizde hayırsever ve vatansever(!) olarak gösterilen, Türk bayrağı önünde program yaptırılan şahıs yemin edip yaptığı kirli işleri anlatıyordu. O dönem ki Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a 50-60 milyon euro arasında rüşvet verdiğini, Aktifbank’la para kaçırmalarını, o dönem ki AB Bakanı Egemen Bağış’ın nasıl yardakçılık yaptığını, Halk Bankası Genel Müdürü ve Genel Müdür Yardımcısı’nın, İran’da ambargoyu nasıl delmesi noktasındaki yardımlarını ve daha bir sürü kirli işlerini anlatıyor.

Peki bu tanık nasıl bu kadar bakanı suç elemanı haline getirdi? Nasıl bu kadar büyük bir suç örgütü kurdu? Gelin kaseti başa sarıp anlatmaya başlayalım:

Her şey AB ve ABD’nin, nükleer programı nedeniyle İran’a uyguladığı ambargoyla başladı. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın bu ambargoyu delmek için Zarrab ailesi ve Babek Zencani gibi iş adamlarına İran’ın yurt dışına sattığı petrolün parasını, İran’a aktarmak için anlaşmasıyla başladı. Zarrab ve Zencani Türkiye’de paravan şirketler kurdu. Bu paravan şirketler vasıtasıyla İran, piyasaya göre uygun fiyatta petrol satıp ödemeyi altın yoluyla alıyordu. Bu şirketler altını bozdurarak Halk Bankası’ndan İran Merkez Bankası’na yolluyordu. Bu yöntemle Reza Zerrab ve ortağının altın bozdurma işlemi kayıt dışı olduğundan oldukça yüklü paralar kazandılar. Bu durum 2012-2015 yılları arasında devam etti; ta ki hem ABD’nin Zarrab’ın kurduğu şirketlere ambargo uygulaması sonucunda yurt dışından paravan şirketlerine aktarılan 2.5 milyar doları İran Merkez Bankası’na aktaramaması ve sonrasında paranın yok oluşu; hem de İran’da hükümetin değişmesi (Hasan Ruhani’nin gelmesi) ve İran’ın nükleer programını ABD’nin denetimine açarak ambargoyu kaldırması bu ilişkinin de sonunu getirdi. Bu ilişki sonucunda İran’da Babek Zencani yakalandı. Hem İran tarafından hem de Zencani’ye bağlı mafya tarafından arandığı belli olan Zarrab, Erdoğan hükümetinden istediği desteği göremeyince soluğu 19 Mart 2016 yılında ABD’de aldı.Tutuklandı; ve cezaevine yollandı. ABD’de durum Reza Zarrab’ın beklediği gibi çıkmadı. Bir hapishaneden başka bir hapishaneye gidiyor. Bu yolculuklar günlerce sürüyordu.

Erdoğan hükümeti yargılama sürecinin Türkiye’ye uzanabileceği, Türkiye açısından hukuki, siyasi ve ekonomik sonuçları olabileceği endişesiyle Reza Zarrab’ı tutuklayan Savcı Preet Bharara’nın “FETÖ” ile bağlantısı olduğunu belirtip savcıyı değiştirmek istedi. Bu sırada Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD’de yakalandığı haberi Türkiye manşetleri süsledi. Savcı Preet Bharara görevden alındı; ancak yerine gelen savcı Joon H. Kim, gelen gideni aratır tarzı, ek iddianameye eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ı, Halkbank eski Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı, Halkbank Uluslararası Operasyonlardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Levent Balkan’ı ve Sarraf’ın çalışanı Abdullah Happani’yi de davaya sanık olarak ekledi. Erdoğan bu olaydan sonra bunun siyasi bir adım olduğu değerlendirmesinde bulunmuş, “ABD’nin bunu gözden geçirmesi gerekir. Bu işlerin arkasından çok pis kokular geliyor” şeklinde konuşmuştu.

Duruşma tarihi yaklaşırken ABD Federal Hapishaneler Bürosu’nun internet sitesinde Sarraf’ın 8 Kasım 2017 tarihinde serbest bırakıldığı yönünde bir güncelleme yapıldıktan ve nerede olduğunun bilinmediğine dair basında çıkan iddiaların ardından, Türkiye ABD makamlarına iki ayrı nota verdi ve Sarraf’ın durumu ile ilgili bilgi talebinde bulundu. Reza Zarrab’ın bu kirli para ilişkisini itiraf yoluna gitmesi ve onun Türkiye olan ilişkisi buradaki bağlantılarını da tedirgin etti.

Türkiye dış sermayeyle beslenen bir ülke, bu durum dış yatırımları etkileyeceği gibi, bu dava sonunda büyük olasılıkla Türkiye’ye yüklü para cezaları gelecek; Zarrab’ın itirafları ve Hakan Atilla davasının sonunda adı geçen bazı bakan ve bürokratlara yakalama kararı çıkacak gibi gözüküyor. Ayrıca CHP’nin ortaya çıkardığı ‘’Of İsle Man Belgeleri’’ ve Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’ın Türkiye itirafları, Erdoğan hükümeti için önümüzdeki günlerin ne kadar zor olacağının kanıtı gibi duruyor.

CAMİŞ’te yetki İşçi’de!

0

Dört sene önce Şişecam’ın diğer fabrikalarında da yetkili sendika olan Kristal-İş’e üye olan Bilecik 2. Organize Sanayi bölgesinde faaliyet gösteren Bilecik Camiş Madencilik fabrikası işçileri, dört sene içerisinde ücretler arttırılmadığı ve sendikal mücadele sırasında işten atılan işçilere sahip çıkılmadığı için Kristal-İş’ten  DİSK/Cam Keramik-İş’e geçti. Fabrika dışında toplanan 16-24 vardiyası işçileri, 08-16 vardiyasını tamamlayan işçilerle birlikte fabrika önünde buluşup basın açıklaması yaptı.

İşçiler adına açıklama yapan İşyeri Baştemsilcisi Lütfü Karataş şöyle dedi:

“Bizler Şişecam’a bağlı Camiş Madencilik işçileri olarak dört sene önce sendikalı olmaya karar verdik ve Kristal-İş Sendikası’na üye olduk. Şişecam’a bağlı fabrikaların genelinde Kristal-İş Sendikası yetkili olduğu için, hammadde üretimi yapan bizim fabrikamızda da Kristal-İş’e yetki verdik. Asgari ücret düzeyindeki ücretlerimizin düzeleceğini, diğer cam fabrikalarındaki ortalama ücretleri alabileceğimizi düşünüyorduk. Sendika tarafından bize verilen sözlerde bu şekildeydi. Ancak işverenimiz Şişecam buraya sendikanın girmesini engellemek için hem işkolumuza, hem de yetki için gerekli sayıya itiraz ederek işi yokuşa sürdü ve hukuki bir süreç başladı. Bununla da yetinmeyerek sendikalaşmamıza öncülük yapan işçi arkadaşlarımızın işine son verdi. Tüm bu yaşananlar karşısında o zamanki sendikamız Kristal-İş yöneticileri sanki yukarıda anlaşmışlar gibi hiçbir şey yapmadı. Biz işçilerin eylem yapalım gerekirse işi durduralım taleplerimize de kulak tıkadılar. Hukuki bir süreç başladı sonucunu beklememiz lazım diyerek biz işçileri yatıştırmaya ve oyalamaya çalıştılar. İşten atmalar devam ederken, onlarca arkadaşımız işten atılırken, mahkemelerde uzadıkça uzadı ve dört senedir devam eden mahkemeler bir dört sene daha devam edecek gibi görünüyor. Bu süreçte fabrikanın yolunu unutan sendikacılar ise bizlere sürekli yapacak bir şey olmadığını ve beklememiz gerektiğini söylediler.”

“…Bundan sonra hak verilmez alınır anlayışıyla daha örgütlü ve daha mücadeleci bir yol çizeceğiz ve bu yolda Cam Keramik-İş Sendikası ile yürüyeceğiz. Artık tek bir arkadaşımızın dahi işten çıkartılmasını kabul etmeyeceğiz. Hak ettiğimizi almak için ne gerekiyorsa onu yapacak ve kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz…”

Cam Keramik-İş Sendikası Genel Sekreteri Ergin Ay ise;

“…Şişecam Camiş işçilerinin yaşadığı sıkıntıları ve mağduriyeti herkesin doğru okuması ve doğru anlaması gerekiyor. Meseleyi çarpıtmak isteyenler, suyu bulandırmak isteyenler mutlaka olacaktır. Buradaki mesele bir sendikal rekabet meselesi değildir. Başka bir sendikanın sürdürdüğü bir örgütlenmeye ya da mücadeleye başka bir sendikanın çomak sokması asla değildir. Burada yasadışı hiçbir durumda söz konusu değildir. Bir sendikaya üye olmak nasıl anayasal bir haksa, işçilerin istediği zaman istifa edip başka bir sendikaya geçmesi de yine Anayasal bir haktır. Hatta bir toplu sözleşme imzalanmış olsa dahi işçiler yetkili sendikadan istifa edip başka bir sendikaya üye olabilir ve sözleşmedeki haklardan faydalanabilir…” şeklinde konuştu.

10 senelik çalışanların bile asgari ücret düzeylerinde çalıştığı Camiş Madencilik’te işçilerin kendi karar ve yetkileriyle insan onuruna yaraşır ücret ve hayat düzeyleri için mücadele etmeleri bize doğru yolu gösteriyor. Metal’de sözleşme süreci dalgalı ilerlerken Metal, Cam ve Maden işçilerinin ekmek kavgası yeni “Metal Fırtına”lara gebe gözüküyor. Hava döndü işçiden, işçiden esecek yel!

Sendikalarda işçi denetimi gerekiyor

0

180 işletmedeki yaklaşık 140 bin metal işçisinin grup sözleşmesi, işveren örgütü MESS ile Türk Metal (Türk-İş), Birleşik Metal (DİSK) ve Çelik-İş (Hak-İş) arasında ayrı ayrı sürüyor. İşçilerin büyük bir çoğunluğu da Türk Metal üyesi (117 bin) olduklarından, bu sendikanın tutumu büyük önem taşıyor. Zira, ülkedeki sendikalı işçi sayısı oldukça düşük olmasına rağmen, imzalanan toplu sözleşmeler (ve tabii bunların imzalanış tarzı) sendikalı sendikasız on milyonlarca emekçi için bir referans niteliği taşıyor.

Tabii sonuçta ortaya çıkacak sözleşme işveren sendikası MESS’in tutumunu izleyen patronlar sınıfı açısından da çok önemli. MESS’in metal işçileri üzerinde sağlayacağı bir üstünlük, tüm ülkede patronlar ile işçiler arasındaki sınıf mücadelesinde burjuvazinin elini son derece güçlendirecektir. Bu bakımdan egemen mülk sahipleri de bugün MESS’e gözlerini dikmiş ve onun arkasında toplanmış durumda.

Buna karşılık pek çok metal işyerinden işçiler kuşku ve endişelerini dile getiriyorlar. Onlar için sözleşme süresi, ikramiyeler, ücretler ve kıdem zamları geri adım atılmaması gereken “kırmızı çizgiler”. Buna karşılık kuşkuları Türk Metal ile MESS arasındaki görüşmelerin kapı arkasında sürdürülmesi; kaygıları ise sendika yetkililerinin her an kırmızı çizginin gerisine çekilerek, “zafer” gibi gösterecekleri bir yenilgi belgesini imzalama olasılığı. Sendika başkanı Pevrul Kavlak’ın ““Bütün işçiler sözleşme sürecinde sözünü söyleyecek. En sonunda sıra bana gelecek, ben de sözümü söyleyeceğim. Benim de böyle bir hakkım var, son sözü ben söyleyeceğim” sözleri işçilerin kaygısının somut delili.

Sendikal bürokrasi

Kavlak’ın bu sözleri sendikada son sözün üye işçilerce değil, kendini onların yerine koyan sendika bürokrasisi, hatta bu örnekte olduğu gibi tek bir bürokrat tarafından söyleneceğinin açık bir ifadesi. (Bazıları, bu tip yöneticiler için “sendika ağası” tanımını kullanıyorlar, ama biz bürokrat teriminin daha doğru olduğunu düşünüyoruz.) Sendika bürokrasilerinin kendilerini temsil etmek durumunda oldukları işçilerden ayırmaları, onların üzerine çıkarmaları ve göstermelik bazı anket ve toplantılardan sonra önemli kararları kendi başlarına almaları bugün sendikalarda genel bir eğilim haline gelmiş durumda. İşçi sınıfına yaptıkları ihanetlerin kaynağı da onların bu özelliğinden geliyor.

Sendika bürokratları, bir kez “makama” geldiklerinde fabrikalardaki ve diğer işyerlerindeki çalışma koşullarından kopuyorlar ve böylece tabandaki işçinin ihtiyaç ve taleplerinden hızla uzaklaşıyorlar. “Mücadelelerini” sınıfın güncel, acil ve haklı isteklerinden ziyade “sendikanın”, yani artık temsil ettikleri bürokrasinin çıkarları uyarınca şekillendirmeye başlıyorlar. Bu da kaçınılmaz olarak sendika yönetimi ile üyeler arasındaki mesafeyi artırıyor.

İki yıl önce metal işçilerinin MESS’e ve Türk Metal yönetimine karşı başlattıkları kitlesel “metal fırtına” seferberliği, işçi sınıfı ile sendikal bürokrasi arasındaki uçurumun derinliğini, sınıfın kendilerini satma heveslisi yöneticilere karşı duydukları tepkinin net ve güzel bir örneği olmuştu. Ama elbette bürokratların ihaneti ve uzlaşmacılığı ne Türk Metal ile ne de metal iş koluyla sınırlı. Kırklareli’nde işten çıkarılan işçilerin başlattıkları direniş Kristal-İş sendikasının ne genel merkezi ne de ilgili şubeleri tarafından desteklendi. Daha geçenlerde özelleştirmeye karşı direnişe geçip kendilerini madene hapseden kömür işçileri de bu eylemi sendika yönetimlerine rağmen yapmak zorunda kaldılar. Öyle ki Genel Maden İş Sendikası (GMİS) genel başkanı, sendikanın eylem kararı almadığını, işçilerin kendilerinin örgütlenerek böyle bir eylem başlattıklarını itiraf etmek zorunda kaldı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

İşçi gözetimi

Günümüzde sendikaların genel olarak kan kaybettiği ortada. Burjuvazinin neoliberal politikalarla işçileri taşeronluk, kiralık işçilik gibi yöntemlerle bölerek sendikal mücadeleyi zayıflatma, giderek yok etme amacında olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, tüm bürokratik çarpıklıklara rağmen işçilerin kitlesel örgütleri olarak sendikaları patronlar karşısında savunmak ve güçlendirmek zorundayız. Zira üye sayıları ne olursa olsun sendikal mücadele tüm emekçi yığınlar için bir referans oluşturuyor. Ama sendikaların bürokratlaşmasına karşı önlemler de almalı, sendika bürokratlarını aşmanın yollarını bulmalıyız.

İşçiler açısından bürokrat yöneticiler üzerindeki gözetim ve denetimin en kritik anlarından birisi, toplu sözleşme görüşmeleridir. Yöneticiler patronlar ile birlikte bir odaya kapanırlar ve pazarlığa girişirler. Gerçi çoğu zaman sendika bürokratları toplu sözleşme taslağını hazırlarken anketlere, toplantılara başvururlar, ama işçilerin taleplerinin o kapalı odadan nasıl çıkacağını bilmek olanaksızdır. Çoğu kez imzalar atıldıktan veya atılma sözü verildikten sonra bürokratlar üyeleri bu uzlaşmaya ikna etmeye girişirler.

Oysa çok daha öncelerinden, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara karşı işçi sınıfı demokratik gözetim yöntemleri geliştirmişlerdir. Bunların başında da toplu sözleşme görüşmelerinin üye işçilerin gözü önünde yapılması gelir. Bu yöntemi, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Ağaç İşçileri Sendikası (ASİS/DİSK) uygulamaya yönelmişti. Buna karşılık bu görüşme yöntemi, o zamanların kendini “ilerici, devrimci” diye tanıtan DİSK bürokratlarının bile tepkisiyle karşılaşmıştı. ASİS yönetimi, tüm bürokratlarca “Ne yani, toplu sözleşme görüşmelerini futbol statlarında mı yapacaksınız?” diye alaya alınmak istenmişti. ASİS genel başkanı Cenan Bıçakçı’nın yanıtı ise, “Sendika demokrasisi onu gerektiriyorsa, onu da yaparız” olmuştu.

Sendika içi demokrasi

Kuşkusuz sorun, bürokratların alaylarıyla veya teknik itirazlarıyla geçiştirilemeyecek kadar önemli. Onların kaygısı, bürokratik yönetimlerini mümkün olduğunca işçilerin denetiminden ve aktif katılımından uzak tutmak. Oysa yarın için ülke yönetimine talip olması gereken işçi sınıfının bir bütün olarak yönetim deneyimini bizzat kendi sınıf örgütleri içinde başlatmaları gerekiyor. Bunun yolu da her şeyden önce sendikaların içinde işçi demokrasisinin hayat bulmasından geçiyor.

Aslında işçi sınıfı her fırsatta haklarını korumak ve geliştirmek için mücadeleye atılmaktan çekinmiyor. Nitekim gerek cam işçileri gerekse madenciler bunu gerçekleştirdiler. Ne var ki sendikaların örgütlü desteği olmaksızın, sınıf dayanışmasını ve mücadelesini genişletmek zorlaşıyor ve elde edilen kazanımlar da kısmi, hatta geçici ve aldatıcı olabiliyor. Sendika bürokratları patronlarla uzlaşarak bu kazanımları geçersiz kılabiliyorlar. Bu nedenle sendikalar içindeki ve üzerindeki bürokratik çemberi kırmak gerekiyor.

Bürokrasiye karşı mücadelenin en önemli hedefi ise sendika içi demokrasiyi genişletmek ve yönetimler üzerinde sıkı bir gözetim ve denetim kurabilmektir. Yandaki çerçevede, ASİS sendikasının bu doğrultuda öngördüğü bazı önlemler görülebilir. Sendika yöneticilerinin iki dönemden çok görev yapmamaları; ücretlerinin üye işçilerin ücretinin üzerinde olmaması; yöneticileri denetleyecek ve geri alınabilmelerini sağlayacak işyeri ve şube konseylerinin kurulması, bu önlemlerden önemli bazıları.

Şimdi gözler Türk Metal’in MESS ile olan pazarlıklarına çevrilmiş durumda. Metal işçisinin kararlılığı ve mücadele azmi elbette sendika yönetimi üzerinde bir basınç oluşturmakta. Ama sonuç ne olursa olsun, başta metal olmak üzere tüm sektörlerdeki işçilerin çıkarı, sendikalaşmayı yaygınlaştırmak üzere patronlarla ve onların hükümetleriyle mücadele etmenin yanı sıra, sınıf örgütleri olarak sendikaları işçi demokrasisine dayalı birlikler haline getirmekten ve bürokrasilerden temizlemekten geçiyor.

 

Çerçeve:

ASİS Sendikası Tüzüğü’nden

Sendikamız bu vazgeçilmez ilkesinin sağlıklı gerçekleşmesi yolunda örgüt içi demokrasiyi sonuna değin sürdürmeye kararlıdır.

Örgüt içi demokrasi ise ancak işçilerin gerçekten örgütlerinde söz ve karar sahibi olması olunun açık bulundurulması ile olanaklıdır. ASİS Sendikası bunu yaşama uygulamak, örgüt içi demokrasiyi sağlayıp, bürokratik yönetim biçimlerini engellemek ve sendikacılığı ”meslek” haline getirmeye karşı aşağıdaki önlemleri alır:

  •  Kongreleri en geniş tabanla yapmak.
  •  İşyeri sendika temsilciliklerine ancak üyelerin kendi aralarında seçecekleri işçiler atanır: Üye çoğunluğunun istemi ile işyeri sendika temsilcilerini yenilemek zorunludur.
  •  200 işçiye kadar işçinin çalıştığı işyerlerinde her 10 üyeye, 1.200’den fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde her 20 üyeye 1 oranında işçi konseyleri seçilir. İşyeri işçi konseyleri tüzükteki yolla sendika işyeri temsilcilerinin değiştirilmesine karar verebilirler. Şube işçi konseyleri, Şube Denetim Kurulunu göreve çağırabilir, şubeyi denetleyebilirler. Gerekçe göstererek şube yönetim kurulunun görevden alınmasını isteyebilirler.
  •  İşverene verilecek toplu iş sözleşmesi önerileri, ilgili işyerinde çalışan tüm üye işçilerin istekleri saptanarak hazırlanır. İşverenle yapılacak toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde ilke olarak, o işyerindeki tüm işçiler sendika yöneticileri ile birlikte katılırlar. Koşulların buna elverişli olmaması halinde, durumu o işyerindeki tüm üye işçiler değerlendirir ve uygun görecekleri kararı alırlar. Alınacak karar ne olursa olsun, toplu iş sözleşmesi, işyerindeki tüm üye işçilerin onayına sunularak imzalanır.
  •  Tüzüğün bu konudaki hükmüne uygun olarak sendika yöneticileri ancak 2 dönem üst üste görev yapabilirler. Üçüncü dönem için, bu durumda olan yöneticiler yeniden adaylıklarını koyamazlar.
  •  Ücretli olarak çalışan sendika yöneticilerinin normal aylık ücretleri sendikaya kayıtlı işçilerin aldığı en yüksek ücret ve yan ödemeler toplamından fazla olamaz.

Suud ve Ortadoğu halleri

0

Kral Salman ve veliaht Prens Muhammed Bin Salman eliyle “yolsuzlukla” mücadele adına bir komisyonun oluşturulması ve onlarca kraliyet ailesi mensubu, iş adamı ve memurun tutuklanması… Ülkede ve bölgede Suudi Arabistan’ın, ideolojik olarak bundan sonra İslam’ın daha ılımlı ve dengeli bir yorumunu benimseyeceğinin açıklanması… Suudi Arabistan ve İsrailli yetkililerin eş zamanlı olarak, özellikle İran’ın bölgede artan gücüne karşı, stratejik ortaklıklarını geliştireceklerini beyan etmeleri… Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın İran’ı birincil düşman olarak tanımlaması ve Yemen üzerinden iki ülke arasındaki kontrol mücadelesinin tansiyonunun tırmandırılması… Ve Suudi Arabistan eliyle, Lübnan Başbakanı Hariri’nin istifaya zorlanarak, Lübnan iç siyasetine doğrudan müdahale edilmesi girişimi başlıca gelişmeler arasında sıralanabilir.

Önce iç politika

Tarihsel olarak hanedanlığın kraliyet ailesinin farklı kolları arasında göreli olarak bölüştürüldüğü, iktidarın kardeşler arasında değiştirildiği Suudi Arabistan’da, mevcut kral Salman 2017 başında veliaht olarak oğlu Muhammed Bin Salman’ı seçerek ilk kez bu geleneğin dışına çıkmış oldu. Baba ve oğulun daha merkeziyetçi bir iktidar inşa etme yoluna girdiklerini söyleyebiliriz. “Yolsuzluk” gerekçesiyle gerçekleştirilen operasyonları da bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Tutuklu bulunan kraliyet ailesi mensuplarının, iş adamlarının ve memurların iktidarla “uzlaşmayı” kabul ettikleri takdirde mal varlıkları (nakit paraları ve şirket hisseleri) devlet hazinesine aktarılmak koşuluyla özgürlüklerine kavuşabilecekleri bir durum söz konusu. Bu yolla iktidar, bir yandan içerisindeki farklı çıkar gruplarını sindirmeyi hedeflerken devlet hazinesine de 100 milyar dolara yakın bir “kaynak” sağlamayı planlıyor.

Anımsamakta fayda var, petrol fiyatlarında 2014 yılından bu yana yaşanan düşüş eğilimi, Suudi ekonomisini önemli oranda etkilemiş ve iktidar kemer sıkma politikalarına başvurmak zorunda kalmıştı. Buna ek olarak, ülkedeki gelir adaletsizliği ve yoğun baskı politikalarının mevcut düzene karşı bir halk hareketini açığa çıkartması Suud hanedanının en büyük korkularından. İktidarın merkezileştirilmeye ve Suudi tipi “devletleştirmeler” yoluyla farklı grupların sindirilmeye çalışılmasını bu açıdan da değerlendirmek gerekiyor.

Devrimler, karşıdevrimler ve “gelenekselin yeniden inşası”

ABD emperyalizminin İsrail’den sonra bölgedeki en önemli ortaklarından Suudi Arabistan’daki gelişmelerin bölgedeki güçler dengesi üzerinde de önemli yansımaları olacağını söyleyebiliriz. Afganistan ve Irak savaşları yenilgisiyle başlayan emperyalizmin bölgedeki egemenlik krizi, 2008 dünya ekonomik krizi ve 2011 yılında başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci ayaklanmaları ile derinleşmişti. 2011 yılından bu yana, gerek emperyalizm gerekse de bölge ülkeler karşıdevrimci rolleriyle ayaklanmaların yolundan çıkartılması ve ezilmesi adına politik ve askeri birçok müdahale gerçekleştirdi. Bu noktada, müdahalede bulunan tüm ülkelerin hedefi devrimleri boğazlamak olsa da, her ülke kendi bölgesel çıkarları oranında “özerk” girişimlerde bulunmayı ihmal etmedi.

Devrimci ayaklanmalar başladıktan sonra kitlelerin taleplerini sahiplenebilecek, emperyalizmden ve bölge ülkelerinden bağımsız önderliklerin inşa edilememiş olması bu müdahalelerin önünü açarak devrimlerin karşıdevrimci aygıtlarca ezilmesini hızlandırdı. İnisiyatifin kitlelerden karşıdevrimci bölge ülkelerine ve emperyalizme geçişi ise özellikle ABD emperyalizmine Ortadoğu’daki egemenlik krizinin aşılmasında bölge halkları aleyhinde bir fırsat doğurdu. Tabii bölgede bugünden yarına istikrarın sağlanabileceğini düşünmemek gerekiyor.

Altı yıl öncesine kıyasla İran ve Rusya’nın, Suudi Arabistan, Katar, Mısır ve Türkiye aleyhine bölgedeki nüfuzunu arttırmaları önümüzdeki süreçte güçler dengesinin paylaşımında ABD emperyalizmini yeni arayışlara itebilir. Ayrıca, 1990’ların son döneminden itibaren Müslüman Kardeşler vasıtasıyla Suudi Arabistan aleyhine Sünni blok içerisinde mevzii kazanan Katar, Müslüman Kardeşler deneyimlerinin yenilgiye uğraması sonucu elindeki en büyük kozu kaybetmiş durumda.

Bu noktada Suudi Arabistan, Katar’dan boşalan Sünni bloğun liderliğine talip olarak, Şii İran’a karşı bölgede ABD emperyalizmi, İsrail ve Mısır lehine bir denge oluşturmaya yeşil ışık yakmış durumda. İran’ı en önemli düşmanları olarak niteleyen, Suudi Arabistan’ın Yemen’de sürdürdüğü kirli savaşın başlıca sorumlularından olan veliaht Prens Muhammed Bin Salman geçtiğimiz Mayıs ayında Trump’ın Riyad ziyaretinde de Suudiler liderliğinde bir Sünni ittifakın inşasında ülkesinin payına düşeni yapacağını dile getirmişti. Muhammed Bin Salman ve babası eliyle son dönemde gerçekleştirilen saldırgan politikalar tam da bu çerçeveye oturmakta.

Devrimler ve karşıdevrimler arasındaki çatışmanın en güncel örneği olan Ortadoğu, önderlikten ve destekten yoksun bırakılmış halk ayaklanmalarının, emperyalizm ile İran, Rusya, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi karşıdevrimci ülkeler vasıtasıyla nasıl yolundan çıkartıldığının da çarpıcı bir göstergesi.

 

Aynı gemide değiliz: Yoksulluk ve adaletsizliğin faturası iktidara!

0

Neoliberal piyasacı politikalarla giderek kırılgan ve dış borca bağımlı hale gelen Türkiye ekonomisi kendini kurtarmak için daha fazla kredi (borç) aramaya koyuldu. Ne var ki, OHAL ile ekonomik ve siyasi belirsizliklerin tavan yaptığı ortamda, devletin yegane işletmelerinin teminat olarak gösterildiği Varlık Fonu’yla bile yeterince kaynak bulunamadı. Yani işler sermaye açısından da pek tıkırında değil.

Şimdi ise reçete, Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek aracılığıyla ‘Ya borçlanacağız; ya vergileri arttıracağız’ şeklinde sunuldu.

Bir yandan da TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen Torba Yasa’da internet vergisinin artırılmasından, Telekom şirketlerinin borcunun affedilmesine, meşrubatlardan alınan verginin artırılmasından çeşitli şirketlere vergi muafiyetine kadar emekçiden alıp sermayedara veren bir dizi yeni düzenleme var. Bununla birlikte iktidar, aynı torbada devasa miktardaki dış borcun yanına ek borçlanma limiti istiyor. Bunun gerekçesi ise, yine Mehmet Şimşek tarafından, spekülatif saldırılara karşı ekonomiyi korumak olarak dile getirildi. Oysa ülkedeki toplam borç milli gelirin %212’sine ulaştı; sürekli açık veren ve yönetim performansı ortada, delik deşik bir bütçeden söz ediyoruz!

Buna karşın biz de diyoruz ki; borçlanma borçlanmayı doğurmakta; sorun, gücünü üretimden almayan, ranta, sıcak paraya ve iç tüketime bağlı ekonomik düzendedir. Tüm teşvikler patronlara giderken, emekçilerden hep feragat etmeleri ve ekonomiye can vermeleri bekleniyor. Ayrıca alınan borçlar ve kesilen vergiler işçi ve emekçi halkın yararına kullanılmıyor. Ekonomiyi korumak basittir: dış borç ödemeleri derhal durdurulmalıdır.

İktidarın bir başka argümanı ise vergi vermenin milli bir mesele olması. Her ay çalışanların ücretlerinden kesilen ve nereye gittiği meçhul milyarlarca liradan bahsediyoruz. Madem vergi vermek ülke ekonomisini ayakta tutmanın yegane aracı; o halde neden vergi cennetlerine ihtiyaç duyuluyor? Neden iktidar ve çevresindeki ayrıcalıklı kesimler çeşitli torba yasalarla bu vergilerden muaf tutuluyor? Asgari ücret her geçen gün artan vergi ve zamlar karşısında yok değerine indirgenirken asıl asgari ücreti vergiden muaf tutmak iktidarın öncelikli meselesi olmalıdır.

Bütçe delik, asgari ücret açlık sınırının altında. Milyonlarca liralık yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamanın yargılandığı Reza Zarrab davası ‘’Türkiye’ye karşı yapılan bir komplo’’ olarak yorumlanıyor. Bunun karşısında Saray rejimi sözcüleri su alan gemiyi göstererek ‘‘aynı gemideyiz’’ hatırlatması yapıyor. Milyonlarca dolar rüşvet alanlar ile paralarını vergi cenneti adalara taşıyanlar, işçi ve emekçilerle aynı gemide değildir.

Her şey bir tercih meselesi! Hangi kaynakların kimin için, kimin yararına kullanılacağı da öyle… Saray rejiminin kurduğu hukuksuz, kuralsız, keyfi düzen ekonomik ve siyasi krizi derinleştiriyor. OHAL ile birlikte baskıcı ve antidemokratik uygulamalar bu belirsizliği daha da kaotik kılıyor. Bu kaosun müsebbibi Saray rejimi ve onun çevresindeki ayrıcalıklı kesimdir; dış borç ödemesinden vergilere kadar, işçi ve emekçi halka ödetilmeye çalışılan bu faturayı kabul etmiyoruz.

Tek adam rejimi daha fazla yoksulluk, daha fazla eşitsizlik demek. Ülkede hem siyasal demokrasiyi yeniden tesis edecek hem de ülkedeki yaşam ve çalışma koşullarını insan onuruna yaraşır düzeye çekecek yeni bir düzene, yeni bir meclise ihtiyacımız var. Düzen partileri değil, emekçilerin bu düzen karşısında yeni bir seçenek yaratmasıdır bizi kurtaracak olan yegane şey!

Latin Amerika’da madenci grevleri

0

Şili

Şili’de bulunan dünyanın en büyük bakır madeni Escondida’nın işçileri, 23 Kasım Perşembe günü gerçekleşen 24 saatlik grevle işten çıkarmaları protesto etti. Şili en fazla bakır üretimi yapan ülke konumunda ve Escondida madeni dünyadaki toplam bakır üretiminin %5’ini karşılıyor. Escondida madeninden 2500 işçi daha önce Şubat ayında da greve çıkmıştı. Madencilerin maaşlarına %7 zam ve ikramiye talebiyle 43 gün sürdürdükleri grevin sonucunda anlaşmaya varılamamıştı. Sendika, iş gücünün %3’ünü (120 madenciyi) etkileyecek olan bu son işten çıkarma kararının, Şubat ayında yapılan greve karşı patronların misillemesi olduğunu ifade etti.

Perşembe günü gerçekleşen grev kitlesel olarak destek gördü. İşi tamamen durduran madenciler, talepleri karşılanmazsa tekrar iş bırakacaklarını söyledi. Sendikanın şirketle görüşmeleri devam ediyor.

Peru

Şili’nin yanı sıra Latin Amerika’da başka madenci grevleri de mevcut. Escondida madenindeki grevden bir gün önce Peru’daki Southern Copper işçileri süresiz grev başlattı. Madenciler, daha önce yaptıkları grev sonucunda vadedilen taleplerinin yerine getirilmemesine tepki gösteriyor. Buna ek olarak, işten atılan arkadaşlarının geri alınmasını talep ediyorlar. Çalışma Bakanlığı’nın grevi yasa dışı ilan etmesine rağmen yaklaşık 3000 madenci grevi sürdürüyor.

Meksika

Meksika’da ise Kanadalı şirket Torex Gold’un işlettiği Media Luna altın madeninin işçileri grevde. Madenciler, patronların çıkarlarını gözeten CTM sendikası yerine işçi haklarını savunan, demokratik bir sendikaya katılmayı talep ettiler. Daha iyi çalışma koşulları ve Los Mineros sendikasına geçebilmek için örgütlenme haklarını dile getirerek protestolarını haftalarca sürdürdüler. Ancak 18 Kasım’da 2 grevci işçi protestolar sırasında silahlı siviller tarafından vurularak öldürüldü. Gözaltına alındıktan kısa süre sonra serbest bırakılan saldırganların, patron destekçisi CTM sendikasıyla ilişkili olduğu öne sürüldü. Ayrıca Los Mineros, saldırıyı düzenleyen grubun, Meksika’da 2014 yılında 43 öğrencinin kaybolmasından sorumlu çeteyle de bağlantılı olduğunu iddia etti.

Kanada ve ABD’de yaygın olan United Steelworkers (USW) sendikası, Kanada hükümetinden sessiz kalmamasını istedi. Emekçi haklarının korunması için acil önlemler alınması ve işçilere haklarının derhâl verilmesi gerektiğini söyledi. Bu katliamın, Meksikalı işçiler üzerindeki baskının ve kötü çalışma koşullarının da bir göstergesi olduğunu kaydetti. USW, Los Mineros sendikasıyla 2005 yılından beri dayanışma içinde. İşçiler, katledilen arkadaşları için adalet talep ediyor.

Kanada hükümeti NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) ile Meksikalı emekçilerin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirileceğini iddia ederken; bu katliam tam da Kanada, ABD ve Meksika arasındaki NAFTA görüşmelerinin gerçekleştiği dönemde yaşandı.

Ekim’in metal işçileri bugünün sözleşme dönemi için ne anlatıyor?

0

Metal işkolunda gündeme gelen toplu iş sözleşmesi son birkaç aydır masada ve sendikalar ile işveren örgütleri arasında madde madde süren bir tartışma da hala devam etmekte. 2015 Metal Fırtınası’nın anısı hafızaları henüz terk etmemişken, iki taraf da metal proleterlerinin olası bir kalkışmasının ne gibi kırıntılarla frenlenebileceğini hesaplama uğraşında. Özellikle Türk-Metal, Bursa’daki genel merkezinin, çok değil birkaç ay önce neden hükümetin kolluk kuvvetleri tarafından korunmak zorunda kaldığını aklından hiç çıkarmayarak hareket ediyor. Kendilerinin sözleşme taslağı şişkin zam talepleri ile dolup taşmış olsa da, kurulan ilk masalarla birlikte bu şişkin zam talepleri de hemen geri çekildi ve metal işçisinin açlık sınırının ne olabileceği etrafında şekillenen bir tartışma halini aldı. Birleşik Metal (BMİS) ise bünyesinde taşıdığı mücadeleci işçilerin basıncı sonucunda pazarlık sırasında daha kararlı bir inisiyatif gösteriyor. Metal işverenleri örgütü olan MESS ile yapmış oldukları 16 Kasım tarihli toplantıdan anlaşamayarak kalktılar. MESS, BMİS’in tekliflerine karşıt olarak çalışma sürelerini uzatmayı, ikramiyeleri ve fazladan çalışma ücretlerini düşürmeyi, vardiyaları genişletmeyi, mazeret izni haklarını budamayı ve deneme süresinde değişikliklere gidilmesini önerdi. Kısacası MESS, varolan şartlarda iyileşme yapılması isteklerine kulaklarını kapamak bir yana, kazanılmış olan haklara da gözünü dikmiş durumda. Elbette bunu beyan edebilecek cüreti, sırtlarını yaslamış oldukları OHAL’den alıyorlar.

Sürecin gelinen noktasında metal işçilerinin bir birlik halinde hareket edemediklerini; daha doğrusu onların bir birlik halinde hareket etmemeleri için uygulamaya sokulan baskı ve yıldırma politikalarının şimdilik bir işlev taşıdığını görüyoruz. Bu parçalı ve birbirinden kopuk sözleşme masalarının, en çok metal işçisinin bütününe ve onun kazanımlarına zarar verdiği kuşku götürmez. Metal kapitalistleri, sarayın ilan ettiği OHAL sayesinde pazarlık masasının altından sopa gösterirken, metal proleterleri kendilerinin siyasal pusulası rolünü oynayacak bir önderlikten yoksun. Türk Metal kıdem ve görev farkları üzerinden birleşik bir metal işçisi cephesi yaratımının olanaklarını yok etmeye çalışırken, bir yandan da 2015’teki başkaldırıya katılanları “kışkırtıcı” olarak etiketlemekten geri durmuyor. Tablonun bütün bu olumsuz yanlarına karşın metal işçileri, sosyo-ekonomik depremler yaratabilecek olan güçlerini 2015 senesinde bir kere sınamışlardı ve artık bu derslerin de bilinciyle sözleşmeye gidiyorlar.

Türkiye’de metal işçileri için Kasım 2017 bu çerçeve içerisinde yaşandı. Tam 100 sene öncesinin Rusya’sında ise, Çarlığın yıkımında da rol üstlenmiş olan metal proletaryası farklı bir Kasım ayı geçiriyordu. Ekim Devrimi’ne katılan, onun organik bir parçasından da öte politik bir öncüsü olarak hareket eden ve daima Rus işçi sınıfının en ileri müfrezesini kendi fabrika komitelerinde temsil eden Rus metal işçilerinin, bugün dahi büyük bir önem arz eden mücadele bilançoları, metotları ve talepleri, özellikle de sözleşme döneminin gündemde olması dolayısıyla siyasi derslerin çıkarılması gereken önemli bir ekol. Bununla beraber bugün Renault veya Ejot-Tezmak işçilerinin kendi öz taleplerinin gerçekleştirildiklerini görmelerinin biricik yolu da, Putilov’da anlatılmış olan hikaye olmayı sürdürüyor.

1917’nin 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesinde, işçi ve köylü meclisleri şeklinde çalışan Sovyetler’de merkezileşmiş işçi sınıfının tarihte ilk kez olarak iktidarı ele geçirmesi sırasında ve ertesinde, Rus metal işçisi, diğer halklardan olan sınıf kardeşleriyle beraber, kritik bir rol üstlendi. Metal işçilerini yaratan toplumsal değişim Rusya’da 1800’lerin ikinci yarısı ile başlamıştı. 1890’lı senelerde imparatorluk demiryolları inşasına başlayınca, ekonominin kilit sektörü metal haline geldi. 1917 devrimleri esnasında Petrograd’da (1914’te patlak veren emperyalist paylaşım savaşının ardından St. Petersburg, Alman isimlerini çağrıştırdığı için Çar tarafından adı değiştirilerek Petrograd oldu), 400 000 sanayi işçisi mevcuttu. Petrograd sanayi proletaryasının %60’sı, yani 240 000’i metal işkolunda çalışmaktaydı.

Çarlığın ekonomik gelişimi gecikmiş bir kapitalistleşme olarak gerçekleşmişti. Bu sebeple kısa bir süre içerisinde yoğun bir endüstriyel yatırım ve işgücü piyasası yaratılmıştı. Gelişimin geç karakteri sosyal düzlemde çarpık sonuçlar veriyordu. Buna rağmen Rusya’nın kapitalist gelişim eğrisi birbiriyle adeta kenetlenmiş ve iç içe yaşamakta olan bir işçi sınıfı yaratmıştı. Petrogradlı işçilerin %70’si, içerisinde bin kişiden fazla insanın çalıştığı fabrikalarda çalışıyordu. Bu oran Birleşik Devletler’in iki katıydı. En kitlesel fabrikalar da yine metal fabrikalarıydı. Pipe’de 30 000, Obukhov makine yapımında 13 000, Putilov’da 30 000, Baltık’da gemi yapımında 8000 proleter çalışıyordu.

Rus kapitalizminin motoru olan metal sektörü, ekonomik işlevlerinden dolayı sınıflar mücadelesinin de daima merkezinde oldu. Metal proleterleri 1905 devriminin ve ardından da 1912-1916 grevlerinin kalbindeydi. Daha sonraları Çar’ın gizli polis aygıtının bir istihbarat elemanı olduğu anlaşılan Papaz Gapon’un 9 Ocak 1905’te Kışlık Saray’a doğru 50 000 işçiyle harekete geçmesinin sebebi, Putilov fabrikasından dört metal işçisinin atılmasının ardından iki yüzün üzerindeki fabrikayı sarmış olan grev dalgasıydı.

Kolluk kuvvetleri işçilere ateş açtıklarında, “Çar babalarından” dilekçelerinin altını imzalamalarını isteyen işçilerin tepkisi de radikalleşti. “Japonlardan kaçtınız, halkı vuruyorsunuz” sloganında, savaş politikaları ile ülke içi zulüm uygulamalarının işlevleri birbirlerinin şartları olarak anlaşılmaya başlandı. Rus proletaryası taleplerinin karşılanmasını Çarlıktan beklemekten vazgeçti ki bu, Ekim’e doğru giden yolda onların gerçekleştirmiş olduğu en ciddi politik sıçramaydı. 1905’in Kanlı Pazar’ının ardından Ekaterinoslav metal işçileri, Duma’daki (Rus parlamentosu) milletvekillerine aşağıdaki taleplerini iletti:

1.) Emek gücü ve onun hakları yasal yollarla korunacak.

2.) Mevcut ücretler korunarak 8 saatlik iş gününe derhal geçilecek.

3.) Zorunlu mesai dışı çalışma saatleri kaldırılacak.

4.) Sanayinin bütün sektörlerindeki işçiler için, içerisinde hem yöneticilerin hem de işçilerin. bulunacağı yerel arabuluculuk ofisleri kurulacak.

5.) Bütün siyasi tutsaklar affedilecek ve ölüm cezası kaldırılacak.

6.) Sınırsız konuşma, basın, vicdan, toplanma, grev, konsey ve sendika özgürlüğü getirilecek.

Metal işçilerinin 1905 devriminde atmış oldukları bu cüretkar adım, bütün bir Rus sınıflar mücadelesini etkileyecekti. Bundan böyle proletarya hareketinin başını Çar’ın kurdurmuş olduğu polis sendikaları veya papazlar değil, sosyalistler çekmeye başlayacaktı. Bundan böyle işçiler siyasi yetkili olarak Çar’ın kendisini değil, başkalarını karşılarına alacaktı; yani Çar ciddiye dahi alınmayacaktı. Özetle metal proletaryası, mücadelenin ilksel dönemlerine has olan o geleneksel ve demokratik önyargıları yırtıp atan ve devrimci gerçekçiliği onun yerine işleme sokan ilk işçi taburu olacaktı. Benzer biçimde tarihte ilk defa kurulmuş olan işçi meclislerinde (Sovyetler) de, metal işçilerinin kurucu pozisyonu öne çıkacaktı.

1905’in ardından açılan karşıdevrimci süreçte 3000 devrimci idam edildi ve 57 000 kişi de sürgüne gönderildi. İstatistiklere göre 1905 senesinde metal işçilerinin en az yarısı genel greve katılmıştı. Ancak devrimci girişimin bastırılmasının ardından hareket geri çekildi. 1914’te metal işçileri sendikasının Petrograd’da 11 000, Moskova’da ise 3000 üyesi vardı. Bu sayıların düşüklüğünün sebebi sendikalara üye olmanın yasal olmasına rağmen, sendikaların greve çıkma hakkının bulunmamasıydı. Bu bağlamda sendikalar birçok metal işçisi eylemsiz ve felç kurumlar olarak görülüyordu.

Metal işçilerinin bir sonraki canlanışları 1912’de yaşandı. Lena altın madeni işçileri günde 15 saat boyunca, son derece insanlık dışı koşullar altında çalışıyorlardı. 4 Nisan 1912’de 2500 işçi madenlerden dışarıya akın etti ve bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. Hükümet işçilere yaylım ateşi açılması emrini verdi ve 270 maden işçisi katledildi. İç İşleri Bakanı Makanov’un katliam hakkında “Geçmişten beri hep böyleydi ve gelecekte de hep böyle olacak” açıklamasını yapması, proleter saflarda öfkenin sokaklara taşmasının işaret fişeği oldu. Nisan 1912 ile beraber başlayan grev dalgası aralıksız bir biçimde 1917 senesinin sonlarına dek devam edecekti ve kendisinden önceki mücadele dalgalarından farklı olarak, üretim durdurma eylemlerinin büyük çoğunluğu politik grevler olarak vuku bulacaktı. Bu beş sene içerisinde 9000 grev yaşandı ve bu grevlere toplamda 4,5 milyon işçi dahil oldu.

Bu uzun grev dönemi boyunca yaşanmış olan bir sosyolojik değişiklik özellikle anlatılmalı. Bu değişiklik, birinci emperyalist paylaşım savaşının cephelerinde ölen veya sakatlanan asker üniformalı işçilerin (erlerin) yerlerini, özellikle de metal sektöründe giderek artan oranlarda gençlere ve kadınlara bırakmasıydı. Moskova metal fabrikasında Mayıs 1916’da organize edilen bir grevde ilk defa eşit işe eşit ücret talebi ileri sürüldü. Aynı senenin Ekim ayında gerçekleştirilen bir başka grev ise kadın ve erkek işçilerin arasındaki siyasal dayanışmanın kopmaz bağlarla birbirine tutunduğunu ispatlamış oldu.

Fabrika sahipleri (burjuvazi), bu yoğun ve militan grevlerden şikayetçiydi. İşverenlerin senelik piyasa raporlarına bakacak olursa, 1912 tarihli finans bilançolarından birisinde onların “art arda yaşanan grev seferberliğinin sıklığından ve işçilerin üretimi durdurmak için başvurdukları nedenlerin alışılmadık çeşitliliğinden” nasıl yakındıklarını okuyabiliriz.

Bu “alışılmadık çeşitlilikteki” nedenlerden kaynaklanan grev dalgası, savaşın çıkmış olduğu ilk aylarda bir geri çekilme yaşamış olsa da, 1918’e dek mücadele ritmini koruyarak devam etmiştir.1913’ün Kasım ayında Obukhov fabrikası metal işçileri yargılanmak istenince, 83 000 işçi bir dayanışma belirtisi olarak greve çıkmıştı. 1914’ün Mart ayında Treugolnik fabrikası kadın işçileri havalandırma sisteminden dolayı hastalandıklarında, 130 000 işçi bir dayanışma belirtisi olarak greve çıkmıştı. Nisan 1914’te sosyalist vekiller Duma’dan atılınca, 75 000 işçi greve çıktı. Eylül 1915’te Çar Duma’yı kapatınca, 60 000 işçi greve çıktı. Ekim 1916’da gıda kıtlığı dolayısıyla 90 000 işçi greve çıktı. Grevin ertesi haftası Baltık denizcileri tutuklandığında, buna karşı 100 000 Petrograd işçisi iş bıraktı.

Bütün bu grevlerin bir bilançosunu çıkaran Çar’ın gizli polisi, saraya sunmuş olduğu raporda şunları yazıyordu: “Asla yorulmak bilmeyen; mücadele etme, direnme ve sürekli örgütlenme yeteneğine sahip olan en enerjik ve cesur unsurlar, Lenin’in çevresinde yoğunlaşan insanlardır.

Şubat Devrimi’ne (Çarlık’ı yıkan ve yerine sosyalist, liberal ve demokratik partilerden oluşan bir Geçici Hükümet tayin eden devrim) giden virajda, metal proletaryası yine tarih sahnesinin önüne çıkanlardandı. 20 Şubat 1917’de Putilov fabrikasının bir kısım bölümleri iş bıraktı ve ardından fabrika önünde kitlesel bir metal işçileri mitingi düzenlendi. Fabrika yönetimi derhal şu açıklamayı yayınladı: “Sistematik iş durdurmanın sonucu olarak fabrika belirsiz bir tarihe kadar kapalı kalacaktır.” Bunun ardından Petrogradlı kadın tekstil işçileri (o sıralarda günde 13 saat çalışıyorlardı), greve çıktılar ve bu grev, Çarlık’ı yıkan devrimci seferberliğin başlangıcı oldu.

Neva Thread Mills’den akın eden kadın işçiler Petrograd şehrini sokak sokak dolaşmaya başladı. Kadın işçiler Nobel mühendislik fabrikasına geldiklerinde, metal işçilerini eyleme çağırmak için içeriye kar topları attılar: “Haydi gelin! Üretimi durdurun!” Nobel metal fabrikasının ardından kadınların adresi Erikson metal fabrikası oldu (bugün Ericsson marka telefonları üreten şirketin ta kendisi). Kadınlar, iki fabrikadan metal proleterlerinin de kendilerine katılmasıyla şehrin köprülerini ele geçirdi ve merkeze doğru yürüyüşe geçti. İki gün içerisinde genel grev ilan edildi. Beş gün içerisinde devrim şehri ele geçirdi. Birkaç gün sonra da Çarlık düştü. Devrimin çoğunluğunu sosyolojik olarak metal işçileri oluşturuyordu.

23 Nisan’da Moskova metal işçileri komitesi, metal proleterleri arasında bir uçurum halini almış olan gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesini talep etti. Artık hiçbir işveren, rüşvet karşılığında işçileri bölemeyecekti. Bunun yanı sıra Moskovalı 439 metal işçisi kadın, altlarına imzalarını attıkları bir metinle kendi taleplerini sıraladı: Ayrı duşlar, 6 haftalık ücretli hamilelik izni ve çocuk bakımı için ücretlere zam.

Moskovalı metal işçilerinin deneyimi, işçilerin bir kere kontrolü ele geçirdiklerinde kendi çıkarlarına olan sosyo-politik uygulamaları nasıl başarıyla hayata geçirebildiklerini gösterdi. Metal proletaryası Nisan 1917’deki deneyimlerine dayanarak fabrikaları yönetebilmek ve hayatta kalabilmek için bir patrona veya yöneticiye ihtiyacı olmadığını anladı ve Rusya’nın bütün ezilenlerine bir örnek oldu. Metal işçileri komitesi, ücretlilerin keyfiyete göre işten çıkarılmalarını yasakladı. Komite, ulus çapında kendi iktidarını doğrulayan ve konsolide eden kararları aldıkça, işçilerin kendi devlet iktidarını örgütleme yönündeki özgüvenleri de arttı. Zira metal fabrikaları komiteleri, Geçici Hükümet tarafından fabrikaların yönetimine atanan memurları görevden alma yetkisini kendisine tanımıştı. 23 Mayıs’ta fabrika yönetimindeki bir memur “döküm bölümünde çalışan işçilerin, bölümün başındaki Mattis’i istemediklerini ve işçilerin Mattis’e gidip onu görevden aldıklarını deklare ettiklerini” yazıyordu. Fabrikanın yönetim işlevlerini kendi üzerine almaya başlayan metal işçileri komiteleri, devrimci politikalarını Rusya genelinde de uygulamak istiyordu. 9 Haziran’da “Moskova Metal İşçileri” temsilcileri Geçici Hükümet’e emek politikaları üzerine bir uyarı gönderdi:

İşçilerin temsilcileri beklemeye niyetlerinin olmadığını, eyleme geçme özgürlüğünü kendilerine sakladıklarını ve fabrika yöneticilerini açıkça şiddetle tehdit etmeyi anladıklarını deklare eder. Uzlaşma Bürosu, yönetim bürosunun kaldırılması konusunu tamamen reddetti.

Bu uyarıdan bir hafta önce 2 Haziran’da, metal işçileri genel toplantısının temsilciler raporunda, büronun metal işçilerinin isteklerini tatmin edemediği açıkça belirtiliyordu. Hükümet harekete geçmedi ve işçiler sadece metal fabrikalarını işgal etmekle kalmadı, aynı zamanda fabrika yöneticilerinin iş yerlerini ve evlerini de basarak şiddetli yaptırımlar uyguladılar. Geçici Hükümet’in metal sektöründen sorumlu yetkilisi Kolikov işçileri yatıştırmaya çalıştı ve pazarlık masasının yeniden kurulmasını istedi. Geçici Hükümet, “Moskova Metal İşçileri” grubunu yasaklamak istedi ancak başaramadı. Bunun ardından burjuvazinin lokavtları geldi. Lokavtların gelmesiyle metal işçileri 1917 yazında kendi fabrikalarını kamulaştırmaya başladı.

Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki, Temmuz Günleri sırasında Putilov fabrikasının metal proleterlerinin Sovyetler’in iktidarını talep etmek hedefiyle Tauride Sarayı’ndaki Sovyet toplantısına nasıl gittiklerini şöyle tarif ediyordu:

Sabahın üçünde, Putilov fabrikası işçileri eşleri ve çocukları ile seksen bin kişilik bir kalabalık olarak Tauride Sarayı’na yaklaştı. Yürüyüş akşam saatlerinde saat 11 dolaylarında başladı ve geç kalmış fabrikalar korteje yolda katıldı. Geç saatlere rağmen Narva Kapısı’nda, o gece bütün bölgede kimsenin evinde kalmamasını önermek için çok sayıda insan vardı … Sabaha karşı saat üçte, Putilov fabrikasının tamamı Tauride Sarayı’nın yerlerinde yatıyordu. Demokratik liderlerin cepheden birliklerin gelmesini bekledikleri Tauride Sarayı’nda. İşte bu, Şubat ve Ekim arasındaki geçişin zirvesinde devrimin sunduğu en ürkütücü resimlerden biriydi. On iki sene önce bu işçilerden birçoğu ellerinde dini ikonlarla ve posterlerle Kışlık Saray önündeki Ocak eylemlerine katılmıştı. O Pazar öğleden sonrasından bu yana çağlar geçmişti ve daha birçok çağ, önümüzdeki bu dört ay boyunca geçecekti.

Troçki’nin muazzam bir şekilde panoramasını çizdiği o gecenin sabahında, Kronştandlı denizciler Geçici Hükümet yetkilisi Çernov’u sarayın önünde konuşma yapmaya hazırlanırken tutukladılar. Ardından silahlı Putilov fabrikası metal işçileri Tauride Sarayı’nda didik didik bir arama başlattı: Savaş yanlısı Menşevik Tsereteli’yi arıyorlardı. Onu bulamayınca metal işçileri Sovyet toplantısının yapıldığı salona bir hışımla girdiler. Aralarından birisi kürsüye çıktı ve aşağıdaki konuşmayı gerçekleştirdi:

Yoldaşlar! İşçiler bu ihanete daha ne kadar dayanacaklar? Siz burada tartışıyorsunuz ve buranın ev sahipleriyle anlaşma yapıyorsunuz … İşçi sınıfına ihanet etmekle meşgulsünüz. Eh, sadece işçi sınıfının buna katlanmayacağını anlayın! Bizden burada 30.000 kişi var Putilov’dan gelmiş. Biz kendi yolumuza gideceğiz. Bütün iktidar Sovyetlere! Silahlarımıza sımsıkı sarıldık! Kerenski ve Tsereteli bizi kandıramaz!

Metal proleterleri devrimin ve onun kazanımlarının en ateşli taraftarlarıydı. Rus emekçi sınıflarının Sovyetlerin iktidarı ele geçirmesi gerektiğine ikna olmaları noktasında metal fabrikalarından sokağa taşan militan kararlılık, büyük bir rol üstlendi. Çar’ın eski generallerinden Kornilov, devrimci hareketi ve sınıf kazanımlarını yok etmek için karşıdevrimci bir darbe hazırlığına giriştiğinde ve birlikleriyle beraber devrimin başkenti Petrograd’a doğru harekete geçtiğinde metal işçisi derhal Savunma Komitesi’ndeki yerini aldı. Kornilov’un darbe girişimine karşı işçilerin canları pahasına savaştığı günler üzerine bir Putilov fabrikası işçisi şunları yazıyordu: “O sıralarda günde 16 saat çalışırdık. Yaklaşık olarak 100 top üretmiştik.” Metal proletaryası Kornilov darbesine karşı verilen sınıf mücadelesine fiziksel olarak katılmakla kalmamış, aynı zamanda onun silahlarını da üretmişti.

Geçici Hükümet’in Çalışma Bakanı olan Menşevik Skobelev, Kornilov darbesinin ardından metal işçileri komitesinin gücünü kırmaya çalıştı. Geçirdiği bir kararnameyle işe alımların ve işten atmaların yetkisinin burjuva yönetimde olduğunu söyledi. Beş gün sonra geçirdiği başka bir kararnameyle de, metal işçilerinin iş saatleri dahilinde komite toplantıları organize etmelerini yasakladı. Langerzippen tesisi metal işçileri derhal kararnamelere karşıt bir deklarasyon yayınladı: “Fabrika komitesinin çalışmasının emek verimliliğini düşürdüğü yönünde Çalışma Bakanı’nın gerçekleştirdiği kötü niyetli iftiraları öfkeyle reddediyoruz.

Kornilov darbesinin ve Geçici Hükümet’in proleter düşmanı politikalarının ardından metal işçileri daha da radikalize oldular. Pipe ve Obukovksy gibi metal fabrikaları Sovyetlere göndermiş oldukları Menşevik temsilcileri geri çağırdılar ve onların yerine Bolşevik temsilciler seçtiler. 25 Ekim (bugünkü takvimle 7 Kasım) günü geldiğinde, İkinci Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi’nin 670 delegesinden 505 tanesi bütün iktidarın Sovyetlere devredilmesi lehinde oy kullandı.

12 sene önce bir papazın ardından “Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi Çar babalarına” bir dilekçe vermek için yola çıkmış olan metal işçileri, 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gece sınıfsız topluma duydukları militan inançla Petrograd sokaklarını fethetti. Metal işçilerinin bu inançlı duruşu, Rusya’nın bütün işçi ve emekçi sınıflarının politize ve radikalize edilmesinde katalizör görevi görmüştü.

Emin Şakir’e özgürlük!

0

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi olan ve Türkiye’de çıkmış tüm siyasi yayınların arşivini bizzat yaparak sol yayın adlı web sitesi içerisinde yayımlayan Emin Şakir 28.11.2017 tarihinde çıkartıldığı mahkemece tutuklandı ve Maltepe Cezaevi’ne sevk edildi.

marksist.org’un haberine göre sol yayın arşivi gerçekçe gösterilerek mahkemeye çağırılan Emin Şakir’in dosyasında gizlilik kararı bulunduğundan tutuklanma sebebi hala bilinemiyor, avukatları bir savunma hazırlayamıyor.

Emin Şakir arşivinde yayımlamak için İşçi Sözü’nün, Enternasyonal Bülten’in, İşçi Cephesi’nin ve Mesafe dergisinin sayılarını edinmek üzere bizlerle de iletişime geçmiş; yayımlamakta olduğumuz sayılarımızı da arşivine ekleyebilmek için iletişimini korumuş ve dostluk kurmuştu. Emin Şakir’in arşivinde kendi fikrini yansıtmayan, hatta fikirleri ile taban tabana zıtlık oluşturan pek çok yayın ve makale de mevcuttu. O’nun yaptığı, bilginin korunması ve ulaşılabilir hale getirilmesi çabası idi. Bu çaba ise cezayı değil, olsa olsa ödülü gerektirir.

Emin Şakir’e ve partisine dayanışma duygularımızı iletiyor ve Emin’in özgürlüğünü istiyoruz!

Kızıl 1917 100 yaşında: Ekim’in durduğu yer…

0

1926 yılının son gecesi  Avusturyalı gazeteci Joseph Roth, Frankfurter Zeitung gazetesinin muhabiri olarak Moskova’da bir otel odasında bulunmaktadır. Yazar o yılbaşı gecesi Bolşevik partinin şimdi karşıdevrimci ilan edilmiş ve bir kez daha sürgün güzergahlarını beklemekte olan bir dizi eski militanıyla bir şömine etrafındaki votka eşlikli sohbetine dahildir.

 Kasvet yüklü odada kısık sesle devrimci mücadeleye ve ilk sürgün deneyimlerine ilişkin hatıralar paylaşılmaktadır. Zira 1926 yılının Moskova’sında bir başkasının yanında ağzınızdan çıkanı ölçmeniz gerekmektedir Konu nasılsa bir kaç ay önce aynı odada zorunlu olarak konaklamış olan Troçki’ye gelir. Odadaki herkesin hayatı bu fırtınalı mücadele yılarında bir kez kesişmiştir “Komutan Yoldaşla”. Kimi ilk Sibirya sürgününde, kimi yeraltı koşullarında, kimi Petrograd Sovyeti günlerinde çalışmıştır kendisiyle.   

 Şömine çıtırtısı ve votka ile tütsülenen gecenin sonuna doğru, kasvet yüklü odadakilerden biri, Troçki ile ilk Sibirya sürgünü sırasında geçen bir anektodu anlatmaya başlar. Sibirya’daki sürgünlerinin ikinci yılında ve dondurucu soğuk altında laflamaktadırlar; “Neyi düşleyerek dayanıyorsun Yoldaş Bronstein?” diye sorar kendisine.  “Fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusunu” der Troçki. “Ona sahip olamayanlar için savaştığımızdan burada değil miyiz? İşte beni ayakta tutan düş bu…” ( El Profeta Mudo, Joseph Roth.)

Ekim devrimi iki bakımdan bir istisnaydı. Zira hem kapitalizmi mülksüzleştirmeyi başarmış hem de Bolşevik parti gibi programatik açıdan devrimci ve açıkça enternasyonalist bir parti tarafından yönetilmişti. Sonrasında çok sayıda devrim yaşansa da bu iki faktörün bileşimiyle oluşmuş devrimci ve enternasyonalist bir zemine hiç bir zaman ulaşılamadı.

Kuşkusuz, 1902’de ortaya çıkan ve ancak 1917 yılında bütünüyle yapılanmış hale gelecek özgün bir deneyim olarak Bolşevik Parti, bir önceki çağın, dünya proletaryasının elli yıllık yükselişinin ve zaferlerinin bir sonucuydu. Açıkça emsali olan Sosyal demokrat partilerin birikimleriyle yoğrulmuştu hamuru, ama devrimler çağının zayıf halkası Rusya’nın özgünlükleriydi asıl onu farklı şekillendiren.

Bu partiyi ve militanlarını büyük devrimler ve devrimci seferberlikler biçimlendirmişti. İkinci Enternasyonal’in  -sonradan sınıf işbirlikçilik batağına sürüklenecek olsa da– devasa kitle etkisine sahip partileri; Avrupa ve ABD’deki kitlesel sendikalaşma deneyimleri; özellikle Rusya, İspanya ve Almanya’da yükselen radikal bir işçi sınıfı kültürünün varlığı; telgraf ve demiryolu sistemleri; Rus-Japon savaşının yıkımı; 1905’devriminin beklenmedik sarsıntısı ve1917 Şubat devrimi olmaksızın, bu kesinlikle emsallerinden köklü bir biçimde ayrı parti modelini yorumlayabilmek olanaksız olur.

Bu partinin tarihine yönelik bütünlüklü bir bakış, karşımıza farklı tarihsel uğraklarda, farklı ihtiyaçlara yanıt geliştirme arayışıyla sürekli biçim değiştiren, dinamik bir örgütsel yapıyı ve özel ve adanmış bir devrimci tipini öne çıkarır.

En zorlu koşullar altında bile, farklı görüşlerin ve eğilimlerin ortaya konduğu, temsilcilerin seçildiği gibi geri çağrılabildiği, üyelerine özgüven ve inisiyatif veren bir tür parti modelidir bu. Üyeleri yalnızca partinin politik yönelişine ve iç disiplinine mutlak olarak bağlanmayı isteyenlerden oluşur.

Pek çok aracı eşgüdümlü olarak kullansa da bu parti modelinin dağınık mücadeleleri, erişilmez gözüken coğrafyaları, farklı dinamikleri bütünleştirmeye odaklı bir temel aygıtı vardır: Gazete… Gazete yalıtılmış kalan mücadeleler arasında bir iletişim ağı kurmaya, mücadeleleri birleştirmeye, dahası en geri düzeydeki ücret mücadelelerinden başlayarak, toplumsal mücadeledeki tüm eğilimleri algılanabilir kılmaya odaklıdır.

Hedef, işçi sınıfının öncülerini yeni kavramlarla, araçlarla, taleplerle sürekli besleyerek, onları radikalleştirmek, eklemlemek ve kapitalizmden kopuş doğrultusunda örgütlemektir.

Çağdaşlarından farklı olarak, sınıf mücadelesi ve devrimin, bu çağda dünya ölçeğinde bir gerçeklik kazanmış olduğuna inanan tipte bir partidir bu. Bu partinin taraftarları açısından bu çağda tüm olaylar, ulusal değil uluslararası ölçekte ve dünya devrimi ya da karşıdevrimi diyalektiği içinde kavranmalıdır.

Esas olarak işçi sınıfının en yoksul kesimlerine hitap eden bir partidir bu. Yine de toplumun her kesiminden insan katılır bu partinin saflarına. Devlet desteği ile kurulmuş hayli gelişkin bir metal fabrikasından bir işçi, Fransız kökenli bir fabrikatörün eşi, Polonyalı bir toprak sahibinin oğlu, İsveç kökenli Yahudi bir oymacı ve ayakkabıcı ailesinin çocuğu… (Sırasıyla, Nikolay Podvoiski, Inessa Armand, Feliks Edmundoviç Dzerjinski, Yakov Sverdlov.)

Kararlılıkları ve tüm enerjilerini tek bir hedefe yoğunlaştırmak en belirgin özellikleridir. Mücadelenin çetin oluşu, çelikten bir sinir yapısına sahip olmayı gerektirir. Başladıkları işi bitirmeleri ve disiplinleriyle tanınırlar. Rusyalıdırlar, lakin sürgün edildikleri yere yabancılaştıklarına şahit olunmamıştır. Sürgüne gitmeyenine, yolu hapise düşmeyenine rastlanmamıştır.

Var sayılanın aksine hayata karşı son derece iyimser oldukları gibi bireysel yanları gelişkindir bu erkek ve kadınların. Pek çok tanıklıkla altı çizili neşeleri de çok sayıda kaynaktan beslenir. Çoğu ağır görevlerin altından kendi başlarına kalkmakta uzmandırlar. Çoğu durumda başka şansları da yoktur zira. Olağanüstü şartların biçimlendirdiği son derece sıradan kadınlardan ve erkeklerden söz ediyoruz aslında.

Şartlar zorludur dedik. Yüz yıl önce Rusya’da üniversiteye gidebilenler nüfusun çok küçük bir azınlığıdır. Rus işçilerinin çoğunluğunu okuma-yazma bilmez. Üstelik aşırı derecede dindardırlar. Hakim Ortodoks inancın yanı sıra bir çok farklı cemaate bölünmüş, çok parçalı bir durumdadırlar. Milliyetçilik, Yahudi düşmanlığı ve cinsiyetçilik kuşatması altındadırlar.

Bu şartlar altında Bolşevik Partisi başından enternasyonalist olmaya yazgılı gibidir. Bir halklar hapishanesi olarak anılan baskıcı Rus çarlığından tüm milletler adeta temsil halindedir partide: Ruslar, Gürcüler, Litvanyalılar, Fransızlar, Ermeniler, Polonyalılar, Ukraynalılar, ama en çok Yahudiler bulunur…   Radek, Sverdlov, Joffe, Troçki, Uritskiy, Zinovyev ilk akla gelen Yahudi kökenlilerdir.

Bu partinin önderliği açısından Rus devrimi, dünya sosyalist devriminin bir ilk aşamasıydı. Bu nedenle onlar açısından temel sorun, -İkinci Enternasyonal’in yaşatmış olduğu ihanetin ardından–  dünyadaki tüm enternasyonalistleri bir araya getirecek uluslararası bir devrimci önderliğin inşasıydı. Kendilerini de böyle bir inşanın açıkça bir tarafı olarak görüyorlardı.

Bu içgörü olmaksızın, ne Üçüncü Enternasyonal’in kurulması ne de uluslararası sosyalist devrimi ilerletmek mümkün olamazdı.

O bir antiemperyalist!

0

Şeytanın aklına gelmezdi… Elbette Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile ilişkilerinin geldiği noktadan, RTE’nin sıkı bir “antiemperyaliste” ve “Atatürkçüye” dönüşmesinden ve de NATO meselesinden söz ediyoruz! Son günlerde birtakım “yandaş medya” mensupları bu memleketin solcusuna-sosyalistine parmak ısırtacak bir öfkeyle ABD’ye, Avrupa’ya, NATO’ya “Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” makamında saydırmakla meşguller.

Bizimkilerin emperyalizm karşıtlığı ve bağımsızlık aşkı öyle devrimci-radikal fikirlerin değil, dış politikadaki iflasın ve iktidarı kaybetme korkusunun, gözden çıkarılma endişesisin bir sonucu. Dış politika ve ülke yönetimi konusundaki bilgisizlik ve yeteneksizliklerini, yeryüzündeki pek çok baskı rejiminin başvurduğu bir yöntemle örtmeye çalışıyorlar.

Kârlı işler!

Konuyu birkaç noktadan ele alabiliriz. Mesela son zamanlarda aniden zuhur eden “Atatürkçülük” meselesi! İktidarın “Atatürkçülük işine” merak sarması boşa değil elbet. Öncelikle, Kürtlerle savaş mevzuunda olduğu gibi kârlı bir iş! Yani tutturabilirsen bu memleketin nice sağdan-soldan milliyetçi AKP muhalifini burunlarından kıstırıp istediğin yere sürükleme veya hareketsiz bırakma imkânı sağlıyor. Üstelik “cumhuriyetin değerleri, laiklik…” vb. endişeleri nedeniyle Meral Hanım’ın peşine takılma ihtimali olan merkez sağ muhazakâr-milliyetçi seçmeni yanına çekmenin de bir yolu. Tabii, iktidarın nevzuhur “Atatürkçülüğü” meselesi bunlarla sınırlı değil. İşin bir diğer boyutu da AKP’nin “devletleşmesi”. Daha önce de yazmıştık, faşizm, Bonapartizm, Stalinizm gibi açık veya örtülü tek partili rejimlerde iktidardaki partinin devleti ele geçirmesi görüntüsünün ardında devletin-bürokrasinin partiyi ele geçirmesi gerçeği saklanır. Parti, politik bir güç olarak giderek tasfiye edilirken devletin-bürokrasinin ve bunları kişiliğinde temsil eden zatın kişiliksiz bir aracına dönüşür. Atatürkçülük, hem bu ülkedeki Bonapartizmin tarihsel temeli, hem de bir “ortak değer”, meşruiyet ve rıza kaynağı olarak kullanışlı bir ideolojidir; elbette bazı rötuşlar ve ihtiyaca uygun yorumlamalarla birlikte. İslamcılığın kültürel hegemonya konusundaki başarısızlığının yanı sıra, yukarıda belirttiğimiz alanlardaki yetersizliği yeni rejim açısından bir nevi Atatürkçülüğü zorunlu kılmıştır.

Benzer bir durum “antiemperyalizm” konusunda da geçerlidir. Milletimiz çoğu zaman hiç belli etmese de “antiemperyalisttir!” Tabii bu emperyalizm karşıtlığının farklı çeşitleri olsa da bunların ortak noktası ABD ve Batı’ya yönelik bir şüphe, düşmanlarla çevrili olma hissi ve Kürt düşmanlığıdır. Türkiye’de sağcı-solcu geniş bir kesimin bu milliyetçi antiemperyalizminin çok kolay nüfuz edilip kullanılabilir niteliğinin farkından olan RTE, nasıl Kürtlere savaş açıp ardından da “Atatürkçü” olmuşsa aynı şekilde emperyalizme ve de NATO’ya “bayrak açmıştır!”

Numara mı?

Her şeyin birer numaradan ibaret olduğu, RTE’nin gerçek bir Atatürkçü ve antiemperyalist olamayacağı, NATO’dan falan çıkamayacağı söylenebilir. Bütün bunlar genel anlamda doğrudur. Ancak bir şeyin genel doğruluğu her koşul altında geçerli olduğu anlamına gelmez. Üstelik bazı koşullarda “numara” yapmak vahim sonuçları olan yanlış anlamalara ve tehlikelere yol açar. RTE’nin samimi bir Atatürkçü olup olamayacağı tartışması bir yana antiemperyalizmi ve de “bağımsızlık aşkı” muhtemel iç ve dış sonuçları açısından dikkatle ele alınmalıdır. RTE elbette gerçek bir antiemperyalist değildir. Onunki ABD ve AB ile sistem içi bir anlaşmazlıktır. Sorun RTE’nin Türkiye’yi emperyalist sistemden kopartma gibi bir hedefinin olmasından değil,  bulunduğu bölgede sistemi tehlikeye düşürecek “özerk” girişimlere yönelmesinden doğmuştur. Türkiye’nin emperyalist sistemin bağımlı bir parçası olması, egemen sınıfların bu sistem içindeki payını, ekonomik, siyasi ve askeri etkisini artırmak istemesinin, bölgesel bir hegemonyaya heveslenmesinin önünde engel değildir. İktidarın, sahip olmadığı, ancak olduğunu düşündüğü bir takım hayali güçlere dayanarak giriştiği işlerin yol açtığı tehlikeler sistemin belirleyici güçlerinin tepkisine yol açmıştır. Dış politikaya ilişkin bütün gelişmelerin, özünde Türkiye’deki rejim ve iktidar sorununda odaklanması RTE’nin “büyük güçler” için bir soruna dönüşmesine yol açmıştır.

Evet, nihayetinde o bir kapitalist ve burjuva politikacısı olarak kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası olsa da artık arızalı bir parçadır.  ABD, vakti zamanında bir CIA ajanı olan Panama Başkanı Noriega’yı ve İran’la savaşta onca teşvik edip destek verdiği Saddam’ı sistem için birer arızaya dönüşmeleri nedeniyle devirmişti. Elbette Türkiye bir Panama veya Irak değildir. Sistem içindeki ekonomik, politik ve askeri konumu ve ilişkileri farklıdır. Ancak hesaba katılması gereken bir durum vardır: “Soğuk Savaş” ve ardından gelen “Tek kutuplu ABD hegemonyası”, özellikle 2008’de başlayan dünya krizinin de etkisiyle, sona ermiş, bu da bir takım merkezkaç kuvvetleri harekete geçirmiştir. Dünya bugün “bilinmedik” sularda seyretmekte, güç dengeleri yeniden şekillenmektedir. Türkiye’nin “paranormal aktivitelerini”, parçası olduğu emperyalist sistem içindeki geçimsizliğini, burjuvazisi adına bölgesel payını artırma çabalarını, NATO ile olan dertlerini, “bağımsızlık” söylemlerini ve başkanlık rejiminin sorunlarını bu bağlamda ele almak gerekiyor. Kısacası, dünya ahvali, yeni dönemin bilinmeyen pek çok tehlike ve ihtimalini de barındırmaktadır. Bugün için düşündüğümüzde Türkiye, ABD açısından çok büyük bir ihtimalle Panama veya Irak, RTE de Noriega veya Saddam olmayacaktır. Emperyalist merkezlerin Türkiye politikaları o örneklerden çok daha dengeli, temkinli, hesaplı ve çok yönlü olacaktır. Ancak işlerin bir iktidar çılgınlığının da etkisiyle iyice çığırından çıkmaya başladığı bir noktada neler olacağını bilemeyiz; ama kesin olan bir şey var, Batı’da hiç kimse, hangi yoldan giderse gitsin Tayyip Bey’in ardından ağlamayacaktır; yerli-yabancı büyük sermayeye yaptığı onca hizmete rağmen…

Birkaç naçiz öneri!

RTE’nin Atatürkçülük konusundaki samimiyet derecesi bizi ilgilendirmez. Ancak “antiemperyalizmi” üzerine birkaç laf daha edelim. Onun neden gerçek bir emperyalizm karşıtı olmadığını anlatmak zorunda kalmak insana zül gelse bile , yine de bir şeyler söylemek gerekiyor. Bırakın milliyetçi-ulusalcı yaklaşımları, bunlardan etkilenen sosyalistlerin emperyalizm anlayışları bile bunu zorunlu kılıyor.

RTE de solun emperyalizm anlayışının “sosyal-yurtsever” yanının farkında. Aslında en azından söylem düzeyinde bir Amerikan karşıtlığı ve NATO eleştirisiyle soldan birilerini yanına çekebileceğini, en azından tarafsızlaştırabileceğini düşünüyor, hatta biliyor. Tabii bu konuda başlıca koşulu en büyük vatansever ve Türk milliyetçisi olarak kendisinin ve inşa ettiği yeni rejimin desteklenmesi. Bu çağrı aynı zamanda bir tehdidi de içeriyor: Kendisine ve rejimine karşı çıkanlar, en soldaki yeminli emperyalizm düşmanları da dahil, emperyalist Batı ile işbirliği halindeki vatan hainleri ve millet düşmanları olarak cezalarını bulacaklardır…

Ancak RTE’nin işi kolay sayılmaz. Her şeyden önce iktidarının geçmişi ve yakın zamanlara kadarki söylemi inandırıcı olmasına uygun değil. O nedenle çok daha yüksek bir performans göstermesi gerekiyor. Tabii, iktidarını tehdit altında gördükçe işi daha nerelere vardıracağını tam olarak bilemeyiz. Bu nedenle propaganda değeri olsa da “NATO’dan çık da görelim!” veya “Hadi bakalım öyleyse Amerikan üslerine el koy!” türü iddialaşmalara fazla güvenmemek gerekiyor. Bunlar her şeye rağmen onun bile kolayca yapabileceği işler olmasa da yine de bugünün belirsizliklerle dolu dünyasında imkânsız değil; üstelik gerçek bir emperyalizm karşıtlığına bile gerek olmadan!

Onun ABD ve Batı’ya karşı tutumunda “antiemperyalist” bir cevher aramasak da kendisine naçizane birkaç öneride bulunabiliriz: Mesela işe, yerli-yabancı büyük sermayeyi, kapitalist tekelleri işçi denetiminde mülksüzleştirmekle başlayabilir; elbette dış ticaretin devlet tekeline alınması, merkezi planlama vb. diğer tedbirlerle birlikte.  Malûm, emperyalizm esas olarak kapitalizmin tekelci aşaması olup günümüzde üretim ilişkileri temelinde “içsel” bir olguya dönüşmüştür. Bunları yapması halinde sayın “Reisicumhurumuza” (Henüz “Gazi” unvanını almasa da kendisi artık bir “Atatürkçü” olduğu için böyle dedik!) antiemperyalizm ve bağımsızlık konusunda, emperyalizmi “yabancı bir cisim” zanneden sosyalist solumuzun büyük bir bölümüne de sıkı bir ders verme fırsatı doğar!

Şaka bir yana, RTE’nin antiemperyalizmi, ABD ve AB’ye karşı, güç dengeleri üzerinden yapılan bir şantajdan fazlası değildir.

Her gün yaşanan gerçek: iş kazaları

0

Türkiye’de iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi can veriyor. 2017 eylül ayında en az 147 işçi hayatını kaybetti. Bunun yanında kayıt altına alınmayan yüzlerce ölümlü ve yaralanmalı vakanın yaşandığı da hesaba katıldığında, dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz.

En çok kazanın yaşandığı sektörlerin başında inşaat, yol ve ulaşım geliyor. Taşeronluğun, sendikasızlığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu sektörlerde ölümlerin daha fazla olması tesadüf değil. Sendikasızlık ve taşeron sistem iş cinayetlerinin artmasının nedeni haline gelmektedir.

Maalesef yine Şırnak’ta kömür madeninde sekiz işçi hayatını kaybetti. Ardından madenin ruhsatsız ve  kaçak çalıştırıldığı ortaya çıktı. Doğuda devletin her taşın altını aradığı bir yerde, koca maden kaçak çalıştırılıyormuş ve devlet kaza olana kadar bunun farkına varamamış. Dalga geçer gibi bu hikayeye inanmamızı bekliyorlar. Yine Türkiye’nin en büyük işletmelerinden biri olan Tüpraş’ta dört işçi feci şekilde can verdi. İşçiler taşeron olarak çalıştırılıyordu. Bir kez daha taşeronun ölüm demek olduğu acı bir şekilde bize hatırlatılmış oldu. İşçi güvenliğine harcanacak sermayeye bile tahammül edemeyen sömürü sistemi, işçi sağlığı ve güvenliğine yapacağı harcamaları kısarak işçi katliamlarının en büyük sorumlusu olmaktadır.

Bu yaşananlar sadece istatistiki bir veri olarak kalmıyor. Her yıl binlerce işçinin hayatı son bulurken, yine binlerce ailenin geleceği, umut ve özlemleri çalınıyor. Ölümlerin yanında  yaralanmayla neticelenen iş kazalarında ise sakat kalan binlerce işçi bir daha çalışamaz duruma geliyor. Yaşamsal aktivitelerini tek başına gerçekleştiremedikleri için başkalarına bağımlı hale geliyorlar. Bu tablo nereden bakarsanız bakın işçi sınıfı için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Bu yaralanmalı kazayı birebir ben de yaşadım. İnşaatta asansör yuvasının montesinde çalışırken ayağıma 50-60 kilo ağırlığında asansör demiri düştü. Ayak parmaklarıma isabet etmesiyle iki parmağım ciddi kesik ve kırıklara maruz kaldı. Kazanın hafif bir biçimde atlatılması çok basit bir güvenlik önlemiyle olanaklıydı. Demir ayakkabı giyerek bu ciddi kazadan hafif sıyrıklarla kurtulunabilirdi; fakat ayaklarımda normal ayakkabı vardı ve güvenli ayakkabının varlığından haberim yoktu, patron da böyle bir önlem almayı gerekli görmemişti.

Hemen özel bir hastaneye kaldırılarak ameliyata alındım ve şimdi 2-3 ay iş göremez raporu verildi. Yaşamsal ihtiyaçlarımı kendim karşılayamaz duruma geldim. Özel hastanenin acil servisinde ilk müdahale yapılmadan önce -üzerimdeki işçi kıyafetleri hastane görevlileri üzerinde masrafları karşılayamaz intibası uyandırmış olacak ki- bana hastane masrafları hakkında bilgi verilmeye başlandı. ”Şu uygulamayı yaparsak şu kadar masraf olur, bunu yaparsak bu kadar masraf olur” dediklerinde hastaların bütçelerine göre bir fiyat listesi oluşturulduğunu anladım. Sağlık sorununa göre tedavi uygulamak yerine, bütçeye göre tedavi döneminde olduğumuzu anlamış olduk. Hükümetin çokça övündüğü sağlık reformuyla sağlık sisteminin nasıl bir ticarethaneye dönüştürüldüğünü birebir yaşamış oldum.

İş kazalarının artık birer katliama dönüştüğü bu çalışma sisteminde işçiler için örgütlenmek, sendikalı olmak, taşerona ve güvencesizliğe karşı mücadele yürütmek, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasını talep etmek bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşamsal ihtiyaca dönüşmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği sermayenin insafına terk edilecek bir mesele değildir. Kendi hayatımız söz konusu ise biz işçiler bu tabloya karşı kendi irademizi açığa çıkartarak, söz ve yetkiyi elimize almak zorundayız.  ”Her gün ölmek istemiyoruz”: bu söylem tablonun vahametini tek başına özetler niteliktedir. Bir savaş bilançosuna dönüşen işçi ölümleri işçilerin denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve güvenliği kurul ve komitelerinde ele alınmalıdır; buna göre mücadele yürütülmesi hayati bir sorun haline gelmiştir.

Çerçeve:

 

Türkiye’de işçi ölümleri bu sene de çok ciddi rakamlara ulaştı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2017’nin ilk altı ayında ölen işçi sayısı 906 olarak açıklandı. Söz konusu rapora göre Haziran ayında en az 164 kişi iş kazalarında yaşamını yitirirken, 2017’nin ilk altı ayında en az 906 işçi hayatını kaybetti. Haziran ayında hayatını kaybeden işçilerin 46’sı yüksekten düşme ve elektrik çarpması, 42’si trafik kazası ve 27’si de ezilme ve göçük sebebiyle öldü.

Hükümetin 2012’de çıkardığı kanun pek çok açıdan Avrupa Birliği standartlarında hükümler getirerek, Türkiye’de iş yeri denetimleri ve işçi eğitimleri konusunda bir milat kabul edilmişti. Ancak geçen beş yıllık süre zarfında iş yerlerindeki denetimsizlik ve eksikliklerden kaynaklanan işçi ölümleri artarak devam etti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Koordinatörü (İSİG) Murat Çapa, Türkiye’deki işçi ölümlerinin ‘önlenebilir’ nitelikte kazalardan kaynaklandığını söylüyor. Çapa ekliyor “İstihdam piyasasının yüzde 90’ından fazlası güvencesiz çalışıyor”.

Türkiye’de ortalama her gün beş kişi, iş kazalarında hayatını kaybediyor.

 

“Tanzanya”da bir belediye hikayesi

0

Tanzanya’da bir şehir. İsmini sona saklayalım.

Okur mektubu: İşgal, grev, direniş!

0

Geçen günlerde mecliste oy çokluğuyla iki yasa çıkartıldı. İlki işçilerin geleceğini yakından ilgilendiren zorunlu arabuluculuk yasası; ikincisi ise kendi zevküsefalarının devamı için, çalışan ve emekli olan milletvekillerinin, eski ve yeni cumhur reislerinin maaşlarına zam yapılan yasa.

25 Kasım’da OHAL rejimine, işçi ve kadın cinayetlerine karşı sesimizi yükseltelim!

0

Belki de bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor, haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz.” (Maria Teresa Mirabel 1936)

Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü.” (Minerva Argentina Mirabel 1926).

Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da.” (Patria Mercedes Mirabel 1924)

Venezuela bölgesel seçimleri: Hükümetin seçimlerdeki ağır hilesi

0

15 Ekim Pazar günü, hükümet bölgesel seçimler esnasında Venezuela halkının iradesine karşı ağır bir hile gerçekleştirdi. Hile, MUD’un (sağcı Demokratik Birlik Masası) iddia ettiği şekilde, sadece Bolivar’da yapılmadı. Belirtmeliyiz ki, ulusal kurucu meclis seçimleriyle başlayan bir hile zaten mevcuttu. Ve bu hile, tüm bu süreç boyunca birçok yasa dışı uygulamalarla birlikte, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, seçim sonuçlarının manipüle edilmesine vardırıldı. Sağduyulu bir kimse, iliklerine kadar itibarını ve güvenini kaybetmiş bir hükümetin, hele ki halkımızın şu ana kadar tanık olduğu en derin sosyal trajedinin ortasında, 18 vilayeti kazanabileceğine inanabilir mi?

Kadınlar artık susmuyor, dayanışma büyüyor!

0

Geçtiğimiz haftalarda, dünya üzerinde ciddi bir hareketlilik sağlayan taciz ifşa kampanyaları yaşandı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Yüzüklerin Efendisi” de dahil olmak üzere pek çok ünlü filmin yapımcılığını üstlenen Harvey Weinstein, otuz yıldır sektördeki onlarca kadını taciz ettiği suçlamasını kabul etti. Bunun üzerine, oyuncu Alyssa Milano, Twitter hesabından, “Eğer daha önce cinsel tacize ya da cinsel saldırıya uğradıysanız bu tweet’e cevaben ‘Ben de’ yazın.” şeklinde çağrıda bulundu. Milano’ya bir anda 27.000 kişi “Ben de” diyerek yanıt verdi. Avrupa Parlamentosu’ndaki kadınlar, oturuma, kendilerinin de tacize uğradığını ifade eden “Me too” (Ben de) yazılı kağıtlarla geldi. “Our responsibility”(Bizim sorumluluğumuz) yazılarıyla destek veren erkekler oldu.

Hemen ardından, Fransa’da benzer bir taciz ifşa kampanyası yaşandı. Kampanyayı, gazeteci Sandra Muller, uğradığı bir cinsel tacizi, #balancetonporc (domuzunu ifşa et) etiketiyle Twitter’dan duyurarak başlattı. Bunun üzerine binlerce kadın, aynı etiketle yaşadıkları cinsel istismar olaylarını ifşa etti. Bu durum Fransız hükümetini, kadının yanından geçerken ıslık çalmayı dahi ceza yaptırımına bağlayan bir yasayı görüşmeye itti (elbette ki böyle olmalı, ancak günümüz koşullarında ciddi bir kazanım) .

Söz konusu kampanyaların bizim açımızdan iki önemli sonucu var. İlki, kadınların sesinin artık kesinlikle daha fazla ve daha gür çıktığı… Kadınlar artık, uğradıkları saldırılara göz yummayacaklarını haykırıyor ve korkuyla susturuldukları günlerin geride kaldığını gösteriyor.

İkinci olarak, kadın sorununun evrensel olduğunu, yaşanan eşitsizlik ve saldırıların, meslek sahibi olma, gelişmişlik düzeyi vb. mazeretlerle hiçbir ilgisi olmadığını ve bunların üstesinden ancak dayanışmayla gelebileceğimizi bir kez daha gördük. Fransa’daki kampanyayı başlatan gazeteci, kendisinden binlerce kilometre uzakta bulunan ABD’li kadınlardan cesaret aldı ve dayanışma evrensel düzeye ulaştı. Yılmadan, yıllarca ABD’deki yapımcının cinsel tacizde bulunduğunu kanıtlamaya çalışan kadınlar, Fransada’ki kızkardeşlerinin lehine çıkarılabilecek bir yasanın önünü açtı.

Müftülük yasası çöpe!

0

Kadın hareketlerinin itirazlarına ve eylemlerinde rağmen, cumhurbaşkanının “isteseniz de istemeseniz de Meclisten geçecek” dediği “Müftülük yasası” apar topar meclisten geçirildi ve tasarı yasalaştı. Müftülere nikah yetkisinin verilmesinin ardından beklenen şekilde yeni tartışmalar ortaya çıktı. Nikah talebinin yüksek olması ve müftü sayısının yetersiz olması sebebi ile müftülerin yetkilerini imam ve vaizlere devredebileceği yönünde çalışmalar yapıldığı söyleniyor. Evlilik sözleşmesinin dini referanslarla kurulmasıyla kadın-erkek eşitliğini savunmayan, çok eşliliği ve çocuk yaşta evliliği normalleştiren ve kadının tüm medeni haklarını elinden alan, tam da iktidarın istediği bir sonuç ortaya çıkacak. Tüm bunların yanında belediyede nikahlanan kişilerle müftüde nikah kıydıranlar arasında müslüman olan/olmayan şeklinde yeni bir toplumsal kutuplaşma oluşacak.

Müftülük yasasının ardından ortaya çıkan “boşanma sürecinde arabuluculuk düzenlemesi” ile zaten boşanmak istediğinde dövülen, şiddetten kaçıp polise gittiğinde kocasının yanına gönderilen kadının boşanması daha da zorlaşacak. Bu tip bir düzenleme boşanmaları zorlaştırarak kadınları boşanmaktan vazgeçirme sürecinin desteklemekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Aynı zamanda kadına şiddet vakalarında da kadın cinayetlerinde de artışa sebep olacağı aşikardır.

Aslında tüm bunlar toplumsal muhafazakarlaşma projesinin birer parçası; imam hatip sayılarının arttırılması, sayısız sınav sistemi değişikliği ile bilimsellikten ve nitelikli insan yetiştirme emelinden iyice uzaklaşan eğitim sistemi, aileyi dini kurallara göre düzenleyip erkek egemen bir toplum  yaratarak kadını aile içine hapsetme çabası.

OHAL ile beraber tümüyle işlevini ve meşruiyetini yitiren meclisin, onlarca milletvekili ve gazeteci tutukluyken insan haklarını, kadın haklarını etkileyen yasaları çıkarması abesle iştigal. Bu meşru olmayan meclisin çıkardığı yasaları tanımıyoruz, fillen hayata geçmemesi için mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz!

Biskay’da (Bask özerk bölgesi) kadınların zaferi

0

İspanya’nın Bask Özerk Bölgesi’nin Biskay kentinde bulunan Residencias de Bizkaia yaşlı bakımevlerinde çalışan 5000 kadın işçi, 1 yılı aşkın süredir devam eden mücadelenin sonunda zafer kazandı. Talepleri kabul edilen kadınlar grevi sonlandırdı.

İşçilerin üye olduğu ELA sendikası, sektörün 3 işveren sendikasıyla (Gesca, Lares, Elbe) 2020 yılına kadar sürecek bir sözleşme imzaladı. Sözleşme haftada 35 saat mesai, ayda 140 avrodan fazla maaş artışı, 1200 avro asgari ücret, hastalık veya iş kazası gibi durumlarda maaşlardan kesinti yapılmaması ve primlerin güncellenmesi gibi talepleri içeriyor. Böylece çalışma koşullarında %20 oranında iyileşme sağlanmış olacak. Residencias de Bizkaia’da çalışan sayısının azlığı nedeniyle işçiler çok daha fazla çalışmak zorunda kalıyordu ve geçici iş sözleşmeleri yapılıyordu. Bakımevi işçileri, bu zaferi işçi sınıfının kurtuluşu yolunda önemli bir adım olarak değerlendiriyor.

Kadınların bu uzun soluklu grevi, Biskay tarihindeki en uzun grev olmasıyla da önem taşıyor. Bu süreçte kadınlar defalarca sokağa çıktılar ve eylem yaptılar. Son 1 Mayıs’ta 250 günü aşkın süredir grevde olan kadınlar, boyun eğmeyeceklerini ve sessiz kalmayacaklarını söylemişti.

Aynı zamanda toplumsal ve feminist bir mücadele olma özelliği de taşıyan grev, ELA sendikasına üye diğer kadınlar ve feminist hareket tarafından da desteklendi. Binlerce kadının katıldığı bir eylemde, grevdeki kadınlara şu dayanışma mesajı verilmişti: “Yalnız değilsiniz! Mücadeleniz tüm işçi kadınların mücadelesidir.”

Ah benim işsizlik oranım

0

Temmuz ayı işsizlik oranı yüzde 10.7 olarak açıklandı. Okunuşu saniyeler süren bu cümle bize tam olarak neyi anlatmaktadır? Ya da iktidarın ve muhalefetin sürekli bahsettiği işsizlik oranları şu an dillense bize ne derdi hiç düşündüğünüz mü?

Kısaca olayı anlatırsak; her şey başkanlık referandumu öncesi “milli istihdam seferberliğiyle’’ başladı. Amaç işsizlik oranlarını düşürmek ve başkanlık seçimi öncesi göz boyamaktı. Türkiye tarihinde eşi görülmemiş teşvikler yapılmaya başlandı. Tamamen patronlara yarayan bu teşvikler bile istenilen başarıyı sağlamadı. Bu sefer, teşvik miktarını artırıp bir de işçi almayan patronlar tehdit edilince işsizlik, referandum sonrasında sadece yüzde 1.5 azaltıldı. Ancak Temmuz ayında bu azalış yerini tekrar yükselişe bıraktı.

Hadi o zaman söz şimdi yıllardır sürekli konuşulan işsizlik oranında:

“Yıllardır benim adıma açıklanan rakamların hepsi sahtedir. Ülkemizde, bir insanın işsiz sayılması için kâr karşılığı, yevmiyeli, ücretli ya da ücretsiz olarak hiçbir işte çalışmayan, son dört hafta içinde iş arama kanallarını kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda bulunan, 15 ve daha büyük yaşta olması gerekmektedir. Esasında oranımın en az 2 katıdır bu.  Ayrıca, İŞKUR programına katılan insan sayısı Haziran 2016’ya göre yüzde 467 artarak 1 milyon 689 bine yükselmiş. Bir de kışın azalacak olan mevsimlik işçi sayısını da düşürsek benim oranımın sahteliği daha net anlaşılır.

Benimle ilgili söyledikleri oranların gerçekte bir anlam ifade etmediği ortada; etrafınıza bir bakın, işten çıkarılmış veya çıkmış arkadaşlarınızın kaçı herhangi bir işe girmiş? Kaçı istediği işe girmiş? Kaçı işten atılmama konusunda ya da iş hayatıyla ilgili geleceğinden umutlu? İşte bu oranları düşünün gerçek oranımı siz de aşağı yukarı görürsünüz.”

Türkiye’de işsizlik oranı verileri, gerçeği yansıtmıyor; ayrıca istihdam artıyor diye söyledikleri olay sadece İŞKUR’un eğitim programlarına katılanların artması. Bu durum, kağıt üzerinde istihdamda bir artış sağlarken gerçek hayatta pek de önemli değil. Yüzde 5 büyüme arttığında zafer çığlıkları atılırken, esasında bu büyümenin işsizlik artıran büyüme olduğunu da ortaya çıkmış oldu. Erdoğan iktidarı işsizliği patronlara zarar gelmeden azaltmanın çözümünü ararken; diğer yandan verdiği teşviklerin bütçedeki deliğini kapatmaya çalışarak yurttaşlarına vergi yükü getirmektedir. Bu süreç bu hızla giderse Erdoğan iktidarının de işsiz kalacağı günler yakındır.

Okur mektubu: Her gün yaşanan gerçek; iş kazaları

0

Türkiye’de iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi can veriyor. 2017 eylül ayında en az 147 işçi hayatını kaybetti. Bunun yanında kayıt altına alınmayan yüzlerce ölümlü ve yaralanmalı vakanın yaşandığı da hesaba katıldığında, dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz.

En çok kazanın yaşandığı sektörlerin başında inşaat, yol ve ulaşım geliyor. Taşeronluğun, sendikasızlığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu sektörlerde ölümlerin daha fazla olması tesadüf değil. Sendikasızlık ve taşeron sistem iş cinayetlerinin artmasının nedeni haline gelmektedir.

Maalesef yine Şırnak’ta kömür madeninde sekiz işçi hayatını kaybetti. Maden ruhsatsız ve  kaçak çalıştırılıyormuş. Doğuda devletin her taşın altını aradığı bir yerde, koca maden kaçak çalıştırılıyormuş ve devlet kaza olana kadar bunun farkına varamamış: dalga geçer gibi bu hikayeye inanmamızı bekliyorlar. Yine Türkiye’nin en büyük işletmelerinden biri olan Tüpraş’ta dört işçi feci şekilde can verdi. İşçiler taşeron olarak çalıştırılıyordu. Bir kez daha taşeronun ölüm demek olduğu acı bir şekilde bize hatırlatılmış oldu. İşçi güvenliğine harcanacak sermayeye bile tahammül edemeyen sömürü sistemi, işçi sağlığı ve güvenliğine yapacağı harcamaları kısarak işçi katliamlarının en büyük sorumlusu olmaktadır.

Bu yaşanılanlar sadece istatistiki bir veri olarak kalmıyor. Her yıl binlerce işçinin hayatı son bulurken, yine binlerce ailenin geleceği, umut ve özlemleri çalınıyor. Ölümlerin yanında  yaralanmayla neticelenen iş kazalarında sakat kalan binlerce işçi bir daha çalışamaz hale gelmekte ve yaşamsal aktivitelerini tek başına gerçekleştiremez duruma düşüp, başkalarına bağımlı hale gelmektedir. Bu tablo nereden bakarsanız bakın işçi sınıfı için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Bu yaralanmalı kazayı birebir ben de yaşadım. İnşaatta asansör yuvasının montesinde çalışırken ayağıma 50-60 kilo ağırlığında asansör demiri düştü. Ayak parmaklarıma isabet etmesiyle iki parmağım ciddi kesik ve kırıklara maruz kaldı. Kazanın hafif bir biçimde atlatılması çok basit bir güvenlik önlemiyle olanaklıydı. Demir ayakkabı giyerek bu ciddi kazadan hafif sıyrıklarla kurtulunabilirdi; fakat ayaklarımda normal ayakkabı vardı ve güvenli ayakkabının varlığından haberim yoktu, patron da böyle bir önlem almayı gerekli görmemişti.

Hemen özel bir hastaneye kaldırılarak ameliyata alındım ve şimdi 2-3 ay iş göremez raporu verildi. Yaşamsal ihtiyaçlarımı kendim karşılayamaz duruma geldim. Özel hastanenin acil servisinde ilk müdahale yapılmadan önce, üzerimdeki işçi kıyafetleri hastane görevlileri üzerinde masrafları karşılayamaz intibası uyandırmış olacak ki müdahale yapılırken, bana hastane masrafları hakkında bilgi verilmeye başlandı. ”Şu uygulamayı yaparsak şu kadar masraf olur, bunu yaparsak bu kadar masraf olur” dediklerinde hastaların bütçelerine göre bir fiyat listesi oluşturulduğunu anladım. Sağlık sorununa göre tedavi uygulamak yerine, bütçenize göre tedavi döneminde olduğumuzu anlamış olduk. Hükümetin çokça övündüğü sağlık reformuyla sağlık sisteminin nasıl bir ticarethaneye dönüştürüldüğünü birebir yaşamış oldum.

İş kazalarının artık birer katliama dönüştüğü bu çalışma sisteminde işçiler için örgütlenmek, sendikalı olmak, taşerona ve güvencesizliğe karşı mücadele yürütmek, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasını talep etmek bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşamsal ihtiyaca dönüşmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği sermayenin insafına terk edilecek bir mesele değildir. Kendi hayatımız söz konusu ise biz işçiler bu tabloya karşı kendi irademizi açığa çıkartarak, söz ve yetkiyi elimize almak zorundayız.  ”Her gün ölmek istemiyoruz”: bu söylem tablonun vahametini tek başına özetler niteliktedir. Bir savaş bilançosuna dönüşen işçi ölümleri işçilerin denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve güvenliği kurul ve komitelerinde ele alınmalıdır; buna göre mücadele yürütülmesi hayati bir sorun haline gelmiştir.

Bir inşaat işçisi

Ekim devrimi ve tahrifatlar okulu

0

1917 Ekim devriminin 100. yılı nedeniyle düzenlenen etkinlikler ve yapılan tartışmalar son günlerde sol çevrelerin gündemini oluşturdu. Biz de katıldık bu anmalara. Amacımız işçilere, emekçilere ve sosyalist devrimci aktivistlere içinde yaşadığımız emperyalist çağda Rus devriminin başlattığı devrimci çığırı yansıtmak, onlarla sosyalist devrimin, çalışan yığınların seferberlik örgütlerinin, devrimci programın, devrimci partinin ve enternasyonalizmin tarihsel deneyimlerini ve ilkelerini paylaşmak oldu. Yani hedefimiz Ekim devrimini günümüz gerçekliğinde yeniden kavramak ve mücadelemize ışık tutmasını sağlamaktı.

Ama tüm çevreler böyle yapmadı. Bazı tartışmalar bir anda Troçki-Stalin tartışmasına dönüştü ya da daha doğrusu bazıları Ekim devrimini iki tarihsel kişiliğin çerçevesine sıkıştırıp parti, program ve devrim konularının dışına kaydırmakta kendileri adına yarar gördü. Hatta kimi tartışmalar ya da iddialar, ülkedeki sınıf mücadelesine yarardan ziyade zarar veren, ileri işçilerin ve sosyalist militanların zihinlerini karıştırmaktan başka bir işe yaramayan bir çirkinliğe büründü. Bu tarzın baş mimarlarından biri de Aydemir Güler oldu.

Rus devriminin dünya işçi sınıfına ve emekçi halklarına kazandırdığı Leninist parti, devrimci program ve enternasyonalizm deneyim ve ilkelerini bir yana bırakan Güler, özellikle 13 Kasım’da Sol Haber Portalı’nda yayımladığı yazısında, Troçki ve Troçkizm hakkındaki klasik tahrifatlara başvurarak bolşevizmin Marksizme kazandırdığı çığır açıcı katkıları bürokratik karanlığın derinliklerinde gizlemeye devam etti. Onun ikircikli bir dille devrimin başını çeken Petrograd sovyetinin başkanı, Ekim devriminin ilk dış işleri halk komiseri ve muzaffer Kızılordu’nun kurucusu Troçki hakkında ileri sürdüğü iftiraları, Stalinist tahrifatlar okulunun özelliklerini anlamak isteyen bütün okurlara Güler’in bu yazısını okumalarını öneririz.

Troçki’yi Alman ajanlığıyla suçlayan Stalinist mahkemelerin savunusunu bile üstlenmeyi göze alan Güler, 1917’de Rusya’ya dönen Lenin’i Alman ajanlığıyla suçlayan karşıdevrimciler ile onlarla aynı iğrenç suçlamalara girişen Stalinist diktatörlüğün bolşevizm karşıtı yöntemlerinin ne kadar benzer olduğunu elbette görmek, yorumlamak istemiyor. Stalin yönetiminin 1920’lerin sonlarından itibaren Troçki’nin temsil ettiği bolşevik geleneği yok etmeye yönelik olarak giriştiği tahrifatları ve 1936’da başlattığı Moskova duruşmalarında ileri sürdüğü yalanları anlamak isteyenler, Troçki’nin Çarpıtılan Devrim ve İhanete Uğrayan Devrim kitaplarını okuyabilir, ilgili tüm belgeleri gözden geçirebilirler. Biz burada bu konulara girmeyeceğiz, tarihin aydınlattığı olguları tekrar anlatmakla okuyucuyu sıkmak istemiyoruz.

                                                        *  *  *

Ama Güler’in değindiği bir iki noktaya açıklık getirmek gerekiyor.

Güler’in sarıldığı birinci tahrifat şu: Polonya’da kapitalizme geri dönüşü, sosyalizmin tasfiyesini savunan muhalefet, üç ayaklıydı. Bir: işçi tabanına dayanan dinci sendika. İki: Katolik kilisesi. Üç: hareketin ideolojik merkezi olarak işlev gören, ağırlıklı olarak Troçkist aydınlar. Bunlardan biri değil üçü de emperyalist ülkelerle ilişki içindeydi. Bu bir yeni “Troçkistler ve sağcılar blokuydu” ve açıkça karşı-devrimci, işbirlikçiydi.” Gerçek ise başka.

1956’da Macaristan’da başlayıp 1968’de Çekoslovakya’da süren işçi ayaklanmaları, sosyalist devleti yıkmayı değil, işçi ve emekçi yığınların üzerine çöreklenmiş Stalinist bürokratik diktatörlükleri yıkıp proleter demokrasiyi kurmayı hedefliyordu. Bu politik devrim mücadeleleri 1980-81 yıllarında işçi sınıfının devasa bir örgütlenme gerçekleştirdiği Polonya’da zirve noktasına ulaştı, Dayanışma sendikası dünya ölçeğinde bir referans haline geldi. Sendikanın içinde iki akım vardı: Birincisi sosyalist ekonomiyi işçi demokrasisi temelinde canlandırmayı hedefleyen Troçkistler; ikincisi ise, Walesa’nın karizmatik kişiliği etrafında toplanan Katolikler ve burjuva demokratlar. Sendikanın ikinci kongresinde Troçkist Baluka’nın proleter devrimci tezlerinin çoğunluk sağlaması üzerine Moskova/Jaruzelsky ve emperyalizm/Katolik kilisesi derhal bir karşıdevrimci ittifak kurarak hükümet darbesi gerçekleştirdiler. Jarulesky sendikayı Walesa’ya teslim etti ve mücadelenin devrimci sol önderlerine yönelik tutuklamalar kampanyasına girişti. Dayanışma sendikasının bu biçimde ezilmesiyle de Polonya’nın Stalinist bürokrasinin elinde kapitalizme dönüşünün yolu açılmış oldu. Güler’in bu tarihi gerçeği bilmesi gerekirdi, ya da yalanların ardında saklamaması.

Onun sarıldığı ikinci çarpıtma ise şu: Yeni muhafazakârlık denilen akım, ekonomide neo-liberal dönüşümlerle, toplumsal planda emekçi örgütlerinin tasfiyesiyle, siyasette ise baskıcı rejimlerin inşasıyla son karşıdevrim çağına imza atmıştır. Bu akımın neo-con denen kadrolarının önemli bir kaynağı Amerikan Troçkistleridir.” Yeni muhafazakâr akımın içinde, kuşkusuz devrimci saflardan ayrılmış pek çok dönek bulunuyor. Bunların arasında sadece eski Troçkistler değil, eski Stalinistler, eski anarşistler, vb. var. Örneğin, İspanya komünist partisinin Moskova’da Stalin’in gözetiminde yetişmiş eski önderi Santiago Carrillo. Carrillo sadece 1979’da Franco sonrası monarşi rejimiyle el sıkışmakla kalmamış, partisini 1991’de burjuva PSOE’ye katmış, 2008 krizi ardından bu partinin uyguladığı neoliberal önlemlerin parçası olmuştu. Dönekleri, geldikleri akımın tümünü karalamak için kullanmak Stalinizmin tahrifat yöntemlerinden biridir ve yazık ki Güler bu yöntemi kullanmakla aslına sadık kalıyor.

Ama neoliberal uygulamalar bağlamında çok daha devasa bir gerçeği hiç dikkate almıyor: Rusya, Çin, Küba, vb. Bu ülkelerde kapitalizme dönüşü en barbar neoliberal ilkeler doğrultusunda gerçekleştiren Gorbaçov/Yeltsin/Putin ya da Deng Şiaoping/Jiang Zemin/Hu Chianto ya da Castro kardeşler, vb. Troçkist değillerdi. Bunların hepsi Stalinist bürokrasinin yetiştirdiği en önemli liderlerdi. Dolayısıyla neoliberalizmin ve yeni muhafazakârlığın “suçunu” döneklerden ziyade bizzat Stalinist bürokrasinin kendisinde araması gerekir Güler’in.

Güler bu noktada Stalin sonrasında Kruşçev’le başlatılan “Stalinsizleştirme” sürecine hiç sarılmasın. Stalin sonrası bürokrasi Stalin’in imgesini perde arkasına çekerek tüm bir Stalinist aygıtı ayakta tutmaya çalışmanın ötesinde bir şey yapmamış, aynı yöntemlerle diktatörlüğünü idame etmenin yolunu aramıştır. Ama bürokratik diktatörlüğün kapitalizme doğru evrilme dinamiğini Troçki daha Stalin zamanında, 1936’da görmüştü: “Bir de üçüncü bir şık varsayalım: Ne devrimci ne de karşıdevrimci bir parti iktidarı ele geçirmiş olsun. Bürokrasi, devletin başında işine devam eder. Bu koşullar altında bile toplumsal ilişkilerin evrimi sürecektir. Bürokrasinin barışçıl olarak ve kendi isteğiyle toplumsal eşitlik adına kendisinden vazgeçmesine güvenemeyiz. Eğer böylesi bir işlemin fazlasıyla acık olan tüm rahatsızlıklarına karşın, şu anda rütbeleri ve nişanlan getirmeyi olanaklı bulduysa, kaçınılmaz olarak ilerideki aşamalarda da kendisine mülkiyet ilişkilerinde destek arayacaktır. Denebilir ki, ona gerekli geliri sağladığı surece büyük bürokrat, hâkim mülkiyet biçimlerinin ne olduğuna pek aldırış etmez… Bir devlet tekelinin müdürü olmak yeterli değildir; aynı zamanda hissedar da olmak gereklidir. Belirleyici özelliğe sahip bu alanda bürokrasinin zaferi, onun yeni bir varlıklı sınıfa dönüşmesi anlamını taşıyacaktır.” Stalinist bürokrasi devletin başında kalmaya devam etti ve kapitalizmin restorasyonunu gerçekleştirdi. Bu gerçeği inkâr etmek mümkün mü?

                                                       *  *  *

Aydemir Güler’in tarihsel gerçekleri sığdırmaya çalıştığı “Stalin’in yöntemleri” ve “Stalinsizleştirme” tartışması en önemli gerçeği saklamaya yöneliktir: Stalinizm basitçe bir tasfiyeler ve cinayetler yönteminden ibaret değildir. Stalinizm, bolşevik parti, devrimci program ve enternasyonalizm ilkelerinden teorik ve politik bir kopuştur. Leninist parti kendini emekçi kitlelerin yerine koyarak onların üzerinde diktatörlük kuran bir aygıt değil, proletaryanın devrimci diktatörlüğüne önderlik eden bir partidir. Devrimci program, demokratik taleplerle yetinip sosyalizmi belirsiz geleceğe havale eden asgari/azami program değil, emekçi kitlelerin demokratik ve acil taleplerini sosyalist devrime bağlayan ve devrimi sürekli kılan Geçiş Programıdır.  Enternasyonalizm, emperyalist müttefiklere güven vermek için dünya partisini feshetmek değil, dünya sosyalist devrimi için mücadele eden proletaryanın uluslararası örgütünü inşa etmektir.

1917 Ekim devrimini bu bağlamlarda tartışabilirsek, onun dün olduğu kadar bugün için de nasıl devrimci bir anlam taşıdığını daha iyi kavrayabiliriz.

Cinayet bilançosu: En az 1485 ölü

0

Türkiye’deki çalışma koşullarının hükümet eliyle son on beş yılda, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesizleştirme yönünde değiştirildiği herkesin malumu. Son bir buçuk yıldır OHAL altında yönetildiğimiz düşünüldüğünde çalışma yöntem ve koşullarının işçiler aleyhine işlediği de açık. Zaten yürütmenin başı Erdoğan, patronlara seslenirken “OHAL’den siz zarar görmüyorsunuz. Grev falan kalmadı” cümlelerini herkesin önünde söyledi.

Olağanüstülüğün olağan hale geldiği Türkiye, kriz koşullarının, işsizliğin, hayat pahalılığının, vergi artışlarının, güvencesizliğin… olağan hale gelmesi bir yana, iş cinayetleri açısından da savaş bilançolarının rutinleştiği bir ülke haline geldi.

Sadece Eylül ayı içinde raporların not ettiği işçi ölüm sayısı 147 olarak hesaplandı. Ocak ayından Ekim başına kadar olan iş cinayetlerinde ölen işçi sayısı ise en az 1.485. Geçen yıl yani 2016, 1.970 işçi ölümüyle Türkiye tarihinin en büyük işçi ölümünün gerçekleştiği yıl olmuştu. Bu yıl cinayetler bu şekilde devam ederse korkunç rekorun kırılacağı tahmin ediliyor. Çünkü bu yılın ilk 9 aylık dilimdeki işçi ölümleri geçen yıldan 64 kişi daha fazla.

OHAL altında KHK’lar ile yönetilen bir ülkede önlenebilir bu ölümlerin hepsinden hükümet de sorumludur. Her yıl en az altı Soma faciasını yaşayan Türkiye’de devletin patronlara sağladığı mali kolaylıklara rağmen, işçi güvenliğinin küçücük maliyetinden bile kaçan patronlara hiçbir yaptırım uygulanmamaktadır. Oysa devletin kendisi bizzat işçilerden topladıkları vergi havuzunun çok küçük bir kısmıyla bile işçi sağlığı ve iş güvenliğinin maliyetini karşılayabilir.

13 Mayıs 2017 günü çalışma bakanlığının başlattığı “hedef sıfır kaza” kampanyası tamamen göstermelik kaldı. Hatta daha günden sonra işçi ölümlerinde ay ay sıçramalı kazalarla karşılaştık. İş cinayetlerinin en çok meydana geldiği sektör olan inşaat, ülkedeki kentsel dönüşüm furyası ve sektörün iktidarla kurduğu ilişki düşünüldüğünde, güvenlik maliyetleri doygunluk emareleri göstermeye başlayan sektörde, daha fazla gözden çıkarılacaktır ve çıkarılmaktadır.

Devlet sadece asgari ücretliden aldığı gelir vergisini, iş güvenliğinin maliyetlerine ayırsa bu ülkede önlenebilir cinayetlerin tümü biter. Fakat OHAL’in patronlara kolaylık olsun diye devam ettirildiğini bizzat devlet tarafından itiraf edildiği bir ortamda devletten bunu beklemek saflık olur.

Çözüm, iş koşulları üzerinde, çalışan işçilerin ver sendikaların tam katılımıyla işyerlerinde işçi denetiminin kurulmasıdır. Çalışma koşullarının ne olduğunu gene çalışanlar bilir!

Manisalı işçiler buluştu

0

Türkiye’nin en kalabalık on dördüncü şehri ve büyük bir işçi havzası olan Manisa’da metal, petro-kimya, ayakkabı ve kamu başta olmak üzere pek çok farklı sektörde çalışan işçi bir araya gelerek sorunlarını ve çözüm önerilerini konuştu.

İktidarın icraatları yama tutmuyor: Çözüm, ekmek, barış ve adalet için mücadelede!

0

Saray iktidarının zora dayalı korku imparatorluğu yama tutmuyor. Bir yeri düzeltse, diğer yerden patlak veriyor. Kendi varlığını sürdürmesi, var olanları tasfiye etmesine bağlı! İktidar en başta kendi partisini tasfiye ederek “eski” rejime ait tüm kalıntıları ortadan kaldırma, görünen defoları kapatma derdinde. Bu nedenle OHAL 3 ay daha uzatılmış durumda.

Ancak o delikler her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkmakta ve dikiş tutmamakta!

Arabuluculuk sistemi neyi hedefliyor?

0

“Arabuluculuk Yasası” olarak bilinen İş Mahkemeleri Kanunu, Ekim ayında meclisten geçti. Arabuluculuk Yasası, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olmasını bir dava şartı olarak getirmektedir.

Arabuluculuğun bir dava açma şartı olarak getirilmesi, işçilerin dava açmak için önce arabulucuya gitmelerini yani patronlarıyla pazarlık masasına oturmasını zorunlu hale getirmektedir.

Ancak arabuluculuk sistemi Usül Hukuku bakımından işlevsiz ve gereksizdir. Çünkü mahkemeler ön inceleme duruşmasında tarafları sulh olmaya davet ederek, taraflar sulh olmadığı takdirde davayı esastan incelemeye alır. Bu bağlamda mahkeme önünde sulh olamayan ve aralarındaki güven ilişki zedelenmiş tarafların, bir arabulucunun önünde anlaşmasını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır.

O zaman sarayın ve onun kukla hükümetinin arabuluculuk sistemini getirmekteki amacı nedir?

Arabuluculuk sistemi, Kiralık İşçi, BES ve Kıdem Tazminatının kaldırılması gibi iş güvencesini ortadan kaldıran, esnek çalışmayı ve taşeronlaşmayı yaygınlaştırmayı hedefleyen neoliberal politikaların devamı ve bir parçasıdır. Buradaki asıl hedef işçilerin haklarını elde etmesini biraz daha zorlaştırmaktır.

Bazıları, “mahkemelerde davalar çok uzuyor, adalet geç geliyor, işçiler zaten haklarını alamıyordu” diyecektir. Hatta arabuluculuk sistemiyle beraber çözüm sürecinin hızlanacağını, işçilerin haklarını daha hızla alacağını diyenler olacaktır. Bu söylenenler kâğıt üzerinde doğru görünebilir.  Ama hayaller Paris, gerçekler Güngören’dir.

Sebebine gelince, arabuluculuk taraflar arasındaki çelişkiyi müzakere yoluyla ortak menfaatler doğrultusunda çözmeyi hedefler. Başka bir ifadeyle taraflar,  bir arabulucu gözetiminde pazarlık yaparlar. Bir pazarlığın anlamlı olabilmesi için iki tarafın da eşit olması gerekmektedir. Oysa işçi-işveren ilişkisinde taraflar eşit değildir. Bir tarafta işini kaybetmiş, ailesinin geçimini sağlamak için acil paraya ihtiyacı olan bir işçi, diğer tarafta parayı elinde tutan patron vardır.

Bu durumda iki taraf masaya oturduğunda patronlar “davalar uzuyor, sana tazminatlarının bir kısmını ödeyelim sen de davalarından vazgeç” teklifiyle gelecektir. İşçiye yapılacak bu teklif kısaca “seni öldürmeyeceğiz ama sen de sıtmaya razı” ol demektir.  

İşverenler tarafından benzer baskılar mevcut sistemde de yapılmaktadır. Ancak Türkiye’deki yargı sisteminin birçok sıkıntısı olmasına rağmen, iş davalarında yargı sistemi işçileri benzer basınçlardan ve mahalle baskısından koruyarak, işçilerin haklarını elde etmesi bakımından önemli işlev üstlenmektedir.

Fakat Türkiye’ye özgü koşullar gereği getirilen yeni sistemde arabuluculuk kurumu mahalle baskısına karşı işçiyi koruyamaz. Çünkü arabuluculuk sisteminde işçi, mahkemelerin kısmen sağlayabildiği bir kamu güvencesinden bile yoksundur. Bu nedenle de bu sistem, işçileri anlaşmaya zorlamak adına dini, kültürel ve sosyolojik her türlü baskının yapılması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır.   

Arabuluculuk sistemiyle her 100 işçiden 10 tanesi hakkının daha azını almaya ikna edilse bile, patronların ve onları temsil eden Saray’ın bu işten ne kadar büyük kazançlar elde edebileceği ortadır. Kaldı ki günümüzdeki mahalle baskısının şiddeti göz önüne alındığında bu oran daha da yüksek olacaktır.

Sonuç olarak usül hukuku bakımından işlevsiz olan arabuluculuğun, bir dava açma şartı olarak getirilmesinin amacı işçilerin haklı davalarını mahkemelere taşımasının engellenmesi ve mahalle baskısıyla işçilerin alacaklarını gasp etmeye çalışmaktır.

Diğer taraftan işçi veya işveren arasındaki ilişkiden kaynaklan davaların asıl nedeni, patronlar ve işçiler arasındaki sınıf mücadelesidir. İş güvencesi ve tüm haklarımızı elde etmenin tek yolu ise bu mücadeleyi kazanmaktır. İşçilerin haklarını gerçek anlamda alabilmesinin yegane yolunun ara bulmaktan değil, ancak patronlarla arayı açıp mücadele etmekten geçtiğini unutmamalıyız.

Kabile devletinde işçi olmak!

0

Horkheimer kapitalizmin yarattığı kölelikten gerçek bir kaçısın ancak uyku ya da delilik ile mümkün olduğunu yazmıştı. Ya da tam anlamıyla körelmeyle oluşan bir edilgenlikle… Kuşkusuz işçiler kapitalizmin yarattığı köleliğin ne olduğunu iyi bilirler…

Körelme ya da köreltme, özellikle Tek Adam rejiminin derin bir sessizliğe hapsetmeye çalıştığı günümüz Türkiye’siyle de oldukça uyumlu bir tablo bu! Öyle ya, kabile devleti miyiz ki öyle her kafadan ses çıkacak; başlar dururken, ayaklar konuşacak? Tabii ki öyle olmayacak. Verecek emri Reis, tak yerine getirilecek! Üstelik öyle bir getirilecek ki, milyonluk şehirlerin belediye başkanları, koca koca insanlar, ağlaya zırlaya görevlerinden istifa edecekler… Seçenler seçtiklerini istedikleri zaman geri çağırabilmelidir, bu işçi demokrasisidir. Reis’in yaptığına ise Tek Adam rejimi diyoruz!

Buna rağmen eş zamanlı yapılan kamuoyu yoklamalarında, “şehirlerimize ihanet ettik, ben de dâhil” diyen Reis ve partisinin, yine de açık ara birinci çıktığı açıklandı…

Elbette “bu halk adam olmaz” kervanına katılacak değiliz. Çünkü örneğin, o sırada, 90 cam işçisi 20 günlük kararlı bir direnişle kendilerini sorgusuz sualsiz işten atan patronun bileğini bükmekteydi. Tabir caiz ise, henüz sol memesinin altındaki cevahiri sönmemişler için sınıf mücadelesi nice benzer örneklerle dolu. Aksini düşünenler mi? Yolları açık olsun! Diyojen’in İskender’e dediğini az bozarak söylersek; “grev kırıcılık yapmayın, başka ihsan istemez…”

Mücadeleci işçiler, bıkmadan, usanmadan, gören gözler ve inan kalpler için kurtuluşun yolunu göstermeye devam ediyorlar, edecekler…

Kabile devleti miyiz?

Üç noktanın altını çizmekte özellikle fayda var:

Bir: Trump, Putin, Orban, Duterte ya da Erdoğan; hemen hepsi toplumlarına neoliberal bir deli gömleği giydirmenin peşindeler ya da çoktan giydirmiş durumdalar…

İki: Öncesinde de her şey güllük gülistanlık değildi. Evet, bu ismi geçenler dünyanın çivisini çıkardılar ama onlara kerpeteni veren de kendilerinden önceki ikiyüzlü, yalancı, sahtekâr sağ-sol burjuva kapitalist yöneticiler oldu.

Üç: İnanmayın, denize düşenin yılana sarılması hiçbir işe yaramaz. Kapitalizm merhamet etmez. Onunla uzlaşmak ya da anlaşmak mümkün değildir. Ehven-i şer sadece yeni şerlere giden ara istasyondur. Bizleri kurtaracak olan birliğimiz ve kendi kollarımızdır.

Kıssadan hisse; bizatihi kendi hayatlarımızla biliyoruz ki kapitalizm zalimlik düzeyinde akıl dışıdır! Ve evet, üstelik sadece Türkiye’de değil, her yerde akıl dışıdır!

Sadece sekiz multimilyarderin dünya servetinin yarısına sahip olmasının başka bir açıklaması var mı? Ya da en zengin yüzde birin servetinin geri kalan yüzde doksan dokuzun servetine denk olmasının? Bu sırada üç beş kuruş nedeniyle milyarlarca insanın aç susuz bir şekilde hayata tutunmaya çalışmasının… Milyonlarcasının da tutunamayıp ölmesinin… Ya da hep birlikte üzerinde yaşamaya çalıştığımız dünyayı güç-para-iktidar için topyekun yok etmenin… Tabii ki yok… Buna kapitalizm diyoruz…

Pekiyi, işçiler ne yapacak?

Öncelikle kapitalizmin sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde öldürüyor olduğunu bilelim. Evet, Türkiye’de işçi olmak çok zor zanaat! Özellikle OHAL koşulları altında Türkiye, işçiler için bir cehennem haline getirilmiş durumda. İşçinin elinden grev hakkını almakla övünen bir iktidar altında, işçiler için mücadele, her zamankinden daha fazla oranda, akıntıya karşı yüzmek anlamına gelmekte. Lakin işçilerin bir başka çaresi de yok. Ya mücadele edecekler ya mücadele edecekler…

Bu akıl dışı kapitalist barbarlığı, bu yıkıcı ve kıyıcı düzeni değiştirmek zorundayız. Bunun için kendi işyerlerimizden, okulumuzdan, mahallemizden başlayacağız ama mutlaka diğer işyerlerine, diğer okullara, diğer mahallelere, diğer ilçe ve illere, ama en önemlisi de dünyanın tüm işçi ve emekçilerine ulaşacak bir mücadele hedefimiz olacak. Unutmayalım sadece tek bir ortak gökyüzümüz var!

İşçiler kurbanlık koyun değildir!

Sadece son birkaç haftaya bakalım! Türkiye’nin açık ara en büyük şirketi, bir dünya devi olan Tüpraş’ta meydana gelen patlama neticesi 4 işçi ölüyor. Bunun anlamı bu ülkede çalışan hiçbir işçinin can güvenliğinin olmadığıdır. Tüpraş’ta işçiler ölüyorsa Türkiye işçi sınıfı bir mezbahaya sürülmüş demektir.

Pekiyi, nasıl oluyor da bu derece kıyıcı, yıkıcı bir düzene maruz kalabiliyoruz? Aslında cevap oldukça can yakıcı şekilde ortada. En az 301 işçinin hayatını kaybettiği Soma katliamına nezle muamelesi yapıldığı içindir ki bugün Tüpraş’lar yaşanabiliyor. Soma’nın, Torunlar Center’ın hesabı sorulamadığı içindir ki Şırnak’ta maden kazasında 8 işçi hayatını kaybedebiliyor.

Evet, işçiler kurbanlık koyun değildir! Pekiyi, bunun bir hal çaresi yok mu? Var kardeşim, olmaz olur mu? Tüm işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliğini işçiler denetlerse ne kaza olur ne de ölüm! Tüpraş’ta denetimi işçiler yapıyor olsaydı bugün; Kemal Şaşmazer, Yusuf Kepenek, Mehmet Karademir ve Mehmet Dere hayatta olacaktı!

Biliyoruz, patronlar sürekli maliyetten, sürekli giderlerin fazlalığından bahsederler. Adeta sefalet ücretlerine şükür dedirtirler. Demeyeceğiz! Diyeceğimiz; bütün defterler açılsın, kardeşim! Şirket zarar mı ediyor, kar mı ediyor, görelim hep birlikte! Hangi patron zarar ettiğini söylüyorsa talebimiz açıktır; defterler açılsın!   

Bunları diyecek bilinç ve örgütlülüğe ulaştığımız an özgür bir dünyanın kapısına dayanmışsız demektir. Horkhemier’ın sözünü biraz değiştirerek sözümüzü bağlarsak; kapitalizm hakkında konuşmayanlar; işsizlik, yoksulluk, açlık, mücadele, direniş, grev, savaş, nefret, ırkçılık, iklim değişikliği ve bütün insani yıkım ve yok oluş hakkında sussunlar.

Belediye başkanları görevden alınabilir mi?

0

7 Haziran seçim sonuçlarının “beğenmedim” denilerek iptal edilmesi, ardından referandum sonuçlarının da mühürsüz oy pusulaları ile değiştirilmesi artık Türkiye’de demokrasinin bir oya dahi indirgenemediğini gözler önüne sermişti. Belediye başkanlarının istifaya zorlanıp görevden alınması ise yepyeni bir tartışmayı gündeme getirdi.

Şimdilik belediye başkanlarının niçin görevden alındıklarını, bu çatışmanın neyi ifade ettiğini geride bırakalım ve sorumuzu soralım: Seçimle gelen yalnızca seçim ile mi gider/gitmelidir?

Seçim ile göreve gelen bir heyet niçin seçimlere kadar dokunulmaz olsun ki? Elbette ki görevlerinden alınabilmelidirler. Yanlış işler yapan, halka hizmetten imtina eden biri niçin bir dahaki seçime kadar koltuğunda kalsın? Tabii ki görevinden geri alınmalı. Ancak kimin tarafından, işte soru bu.

Erdoğan İstanbul’a ihanet ettiğini kendi ağzından doğrulamıştı. Evet, geçtiğimiz süreçten en büyük hasarı alan şehir İstanbul oldu. Ancak yerel yönetimler bağlamında doğaya, yaşama ve emekçilere ihanetten ülkenin her karış toprağı nasibini aldı. Doğanın tahribatı ciddi boyutlara ulaştı. Türkiye su krizine sürüklendi. Tarım arazilerinde ciddi bir kayıp yaşandı. Kaç canlı türünün ve tohumun kaybolduğunu ise maalesef bilemiyoruz. Yalnızca çanak çömlek denilen kültürel yapılar değil, “ecdat yadigârları” da mahvoldu. (Bundan birkaç ay önce Mimar Sinan eseri Ahmet Şemsi Paşa Camii’nin temeli AKP tarafından çatlatılmıştı!) Belediye hizmetleri daha masraflı bir hale geldi. İhaleler ile bizlerin ödediği vergiler yandaşları zengin etmeye ayrıldı. Belediyenin işleri de özelleşti, taşeronlaştırılan belediye hizmetleriyle belediye emekçilerine zulüm dolu çalışma koşulları reva görüldü. Zaman zaman belgelenen, zaman zaman da güçlü söylentiler halini alan yolsuzluklar, usulsüzlükler diz boyu oldu. İşte AKP’nin belediyecilikten anladığı buydu.

AKP’nin yıllarca övündüğü ancak şimdilerde pek sözünü edemediği belediyelerin sosyal yardımları, cenaze hizmetleri ve buna benzeyen daha birçok uygulama da yukarıda sözünü ettiğimiz yağmanın yapılabilmesi için bir makyaj olarak kullanıldı. Hatta çoğu kez bu hizmetler de başka yandaşlara belediyelerden para aktarabilmek için bir olanak olarak değerlendirildi.

Bizim yerel yönetimden, belediyecilikten anladığımız, benimsediğimiz şey ise şu: halkın seçtiği kişiler kesinlikle denetlenebilir olmalıdırlar. Bir belediye başkanı dâhil tüm belediye meclis üyelerinin denetletilmesi gerekir. Biliyoruz ki belediyelerdeki yolsuzluklar ve işçi-halk düşmanlıkları yönetimin kapalı toplantılarında kararlaştırılan ve uygulanan işlerdir. O halde, belediyenin tüm toplantılarının denetlenmesini, belediyenin gelir giderlerinin şeffaf olmasını ve bölge sakinlerinde kontrol edilebilmesini istiyoruz. İmkânsız mı? Hiç de değil. Hatta bu uygulamayı hayata geçirmek Melih Gökçek’i istifa ettirmekten daha kolay olabilir!

Demokrasinin ve yerel yönetimlerin sadece bir oy ile sınırlandırılması yolsuzluklara ve çirkin belediyecilik örneklerine zemin hazırlamaktadır. Bu sebeple halkın yerel yönetimleri denetleme hakkına sahip olmalarını istiyoruz. Bu sayede de, belediye başkanlarının ve tüm belediye yönetiminin bir problem tespit edilmesi halinde bizzat seçenler tarafından görevlerinden alınabilmelerinden yanayız.

Patronların sistemi çökmüş durumda! Zenginlerin önerdiği bir oy ile demokrasiyi sınırlayalım ve işleyiş ile zenginleşelim, yüzler eskidikçe de yenilerini meydana sürelim metodu, yine patronların krizi ile derinleşmiş bir halde. Seçimlerin dahi güvenli olmadığı bir ortamda (unutulmamalı ki, hileli seçim tartışmaları sadece referandumda gündeme gelmedi, Melih Gökçek dâhil pek çok AKP’li belediyenin seçimlere hile karıştırarak kazanabildiğine dair güçlü bulgular var!) onca kirli işi yapmış belediye başkanları dahi, kendi ifadelerine göre tehditlerle görevden el çektiriliyorlar. Görüyoruz ki patronların sistemi tıkanmış durumda! Daha iyisini önermekten ve güçlü itirazlar geliştirmekten acizler. Ama işçilerin demokrasisinin zengini daha da zengin etmek gibi bir derdi yoktur. Bu yüzden mademki sistemin tıkandığını görüyoruz, seçilen yöneticilerin denetlendiği, vasıflı bir işçiden fazla bir ücret almasının yasaklandığı ve yönetenlerin görevlerinden seçenler tarafından geri çağrılabileceği işçi demokrasisini iyice kavramalı ve bunu önermeyi sürdürmeliyiz.

Bursa’da patlama; 5 işçi yaşamını yitirdi. Yılın 10 ayında 1683 işçi ölümü

0

Bugün saat 10.30 sıralarında Bursa’nın Gürsu ilçesindeki organize sanayi bölgesindeki bir boya fabrikasında buhar kazanında patlama meydana geldi. Patlamanın ardından fabrikada göçük oluştu. Olayda 5 işçi yaşamını yitirirken, 16 işçi de yaralandı. Yaralananların bazılarının durumu ise ağır.

Bursa’daki bu cinayet bu yıl ilk değil. Öyle görünüyor ki son da olmayacak. OHAL koşulları altında her türlü grev ve hak mücadelesinin yasak olduğu bir ortamda, önlenebilir işçi ölümlerinde gözle görülür bir artış yaşanmaktadır. Ekim ayında 182, yılın on ayında ise 1683 işçi yaşamını yitirdi.

OHAL’in varlığı doğrudan işçilerin çalışma koşullarına etki etmektedir. OHAL’in bir an önce kaldırılması ve Bursa’da bugün yaşanan faciadaki tüm sorumluların yargılanmasını talep ediyoruz.

İşçi ölümlerinin durdurulabilmesinin tek yolu işçi sağlığı ve iş güvencelerinin bizzat işçiler tarafında denetlenmesidir. İş yerinde ve üretimde işçi denetimi olmadığı sürece patronların maliyet olarak gördüğü çalışma koşullarının iyileştirilmemesi işçilerin canını almaya devam edecektir.

İtalya’da grevler

0

19 Eylül’de İtalyan posta idaresi Poste Italiane’nin SDA grubundaki Carpiano deposunun işçileri greve çıktı. Carpiano işçilerinin ardından Bolonya, Roma, Torino gibi şehirlerde yüzlerce deponun işçisi greve katıldı. Bolonya’da SI Cobas sendikasına bağlı işçilerin grevi organize etmesi engellendi, bunun üzerine işçiler depo girişlerini işgal etti.

Ne olmuştu?

SDA Poste Italiane, işçilere beklenmedik yeni bir sözleşme sunmuştu. Şirket yönetiminin yeni bir taşeron firmayla anlaşmasıyla beraber depo işçilerinin yıllarca süren mücadele sonucu kazanılmış haklarının geri alınacağı ortaya çıktı. Anlaşma, göçmen işçilerin ağırlıklı olarak bulunduğu SI Cobas ile yapılan toplu iş sözleşmesini yok sayacaktı. Bu; hastalık izni, yıllık izinde artış ve çalışma saatlerinin kısaltılmasının da yok sayılması anlamına geliyordu. 25 Eylül akşamı Carpiano deposunun önünde günlerdir eylemlerini sürdüren işçilere 100-200 kişilik bir grup bıçaklı saldırıda bulundu. Saldırgan grup bir işçiye arabayla çarptı, bir işçi de bıçakla yaralandı. Ancak işçiler kendilerini savunarak saldırıyı püskürttüler. Sendikanın aktardığına göre saldırı, üyelerinin arasında SDA patronlarının da bulunduğu kapalı bir Facebook grubunda düzenlendi. Grupta işçi düşmanı ve ırkçı yorumlar yapıldığı kaydedildi.

Fiat’ın Melfi fabrikasında çalışan işçiler, 27 Eylül günü yapacakları iş durdurma eylemleri için SDA işçilerine dayanışma dileklerini gönderdi. Ülke çapında başka depoların işçileri de SDA işçilerine dayanışma dileklerini ve fotoğraflarını yolluyor. SDA Poste Italiane işçileri Kasım ayında çeşitli bölgelerde grev ve iş durdurma eylemlerini sürdürecek. Tüm bunlar olurken, SDA CEO’su iş hacminin büyük zarar gördüğü ve şirket itibarının zedelendiği yönünde açıklamalar yapıyor.

İtalya’da genel grevler

Diğer yandan ülkedeki çok sayıda sendika ve işçi örgütü hükümet politikalarına karşı taleplerini dile getirmek için grev çağrısında bulunmaya devam ediyor. Demiryolu işçilerinin 24 saatlik grevi 9 Kasım’da başlayacak. Ulusal greve 10 Kasım’da havalimanı işçileri katılacak. Greve katılacaklar arasında hava trafik kontrolörleri, Alitalia’nın sendikalı işçileri ve bazı havayolu şirketlerinin pilotları ve uçuş ekipleri de bulunuyor. Roma dâhil ülke genelinde toplu taşımada da 24 saatlik grev kararı alındı.

Kapitalizm her yerde benzer çözümlere başvuruyor, her yerde işçilere saldırıyor. Buna karşılık bir SDA işçisi yapmamız gerekeni bize özetliyor: “Çok fazla şeyi riske atıyoruz, bunun bilincindeyiz. Ancak mücadeleye değer.”

Şişecam direnişinin öğrettiği: İşyerlerinde işçi denetimi gerekiyor!

0

AKP’nin 15 yıllık neoliberal karşı -devrim saldırısı Türkiye işçi sınıfı ve hareketi üzerinde büyük yıkım yarattı. OHAL rejimi içinde şekillenen son 1,5 yıl ise süreci hem örgütsel hem de politik anlamda çok daha fazla parçaladı ve geriye taşıdı. Sendikasız, güvencesiz, düşük ücretli çalışma koşulları karşısında onurlu bir iş, onurlu bir yaşam savunusu bile bir tehdit olarak görülüyor ve bir suç gibi tanımlanıyor. Bugün “ister kabul et, ister zorla kabul et” dayatması altında, işçi ve emekçiler karın tokluğuna şükür noktasına çekilmeye çalışılıyor. Sendikasızlık oranının yüzde 90 olduğu, sendikalı işçilerin büyük çoğunluğunun ise toplu sözleşme hakkına sahip olmadığı bir süreçte bu baskı ve dayatmaları aşabilmek de oldukça zorlaşıyor.

Yine de bu koşullar altında azımsanmayacak sayıda mücadele Türkiye’nin dört bir yanında sürmeye  devam ediyor.  Sendikalı, sendikasız çok sayıda iş yerinde umut veren mücadeleler doğuyor ve bunların büyük bölümü, kısmi de olsa kazanımlarla sonuçlanıyor.   İş bırakma, grev, direniş, protesto ya da hukuki çerçevede tezahür eden mücadelelerin ana nedenleri ise ücret alamama, zam, toplu iş sözleşmesi anlaşmazlığı, işten çıkarma, sendikalaşma ya da işyeri tasfiye-kapatma olarak öne çıkıyor.

Bu örneklerin en yakını Şişecam’a bağlı Paşabahçe Cam Fabrikası’nda yaşandı.  Küçülme sebebiyle işten çıkarılan 90 cam işçisinin işlerine geri dönmek için başlattıkları direniş Şişecam işçilerinin desteği ile kısmi kazanımla sona erdi. İşçilerin Trakya’daki fabrikalara nakledilme talebi kabul edilmedi ancak 90 işçinin tümü, istemeleri halinde Eskişehir’deki fabrikada işe başlayabilecekler. Eskişehir’e gitmek istemeyen işçiler ise teşvik uygulamalarından yararlanacaklar.

Bu  sonuç, işçileri hayatlarını idame ettikleri yeri terk etme veya yeni bir iş bulma kaygısı ile yaşama ikileminde bırakan kısmi bir kazanım olmakla birlikte kazanımların ancak mücadele ile elde edilebileceğini hatırlatması ve işçi ve emekçileri yeniden mücadelenin öznesi yapması adına çok değerli bir deneyimi işaret ediyor. Öyle ki, Şişecam işçilerinin verdiği mücadele sendikal önderliğin de önüne geçti ve taban basıncı ile onu bu mücadeleyi sürdürmeye mecbur bıraktı.

Diğer yandan, bizzat bu direnişin ve küçülme/ işyeri tasfiyesi gibi sebeplerle işten çıkarmaların önemli bir görevi gündeme taşıdığı aşikar: İşyerlerinde işçi denetimi.

Açık ki, ekonominin kötü gidişatı, enflasyonun ve cari açığın artışı, işçi ve emekçilerin yalnızca hayat standartlarını daha da kötüye götürmekle kalmıyor, aynı zamanda onları işten çıkarılma tehdidiyle de yüz yüze getiriyor. Tıpkı Şişecam’da olduğu gibi, ekonominin gidişatı bahanesiyle küçülmeler, küçülme bahanesiyle işten çıkarmalar sürüyor. Bunun bir adım ötesi işyeri kapatmaya kadar varıyor. Bir adım berisi ise hepimizin malumu ücret düşürmeler, fazla mesailer, bir takım sosyal haklardan feragat vb. Sonuç? İşçi ve emekçiler, işverenlerin karlılığı zarar görmesin diye bir kez daha en ağır koşullara mahkum ediliyor.

Üstelik bu süreç büyük bir gizlilikle sürdürülüyor. İşçi ve emekçiler, doğrudan kendilerini etkileyen süreçlerin dışında bırakılırken,  işverenin açıklamalarına sorgusuz sualsiz biat göstermeleri öngörülüyor. Oysa üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilere yeri geldiğinde fedakarlık öğütleyen işverenlerin, öncelikle defterlerini açıp işçilerin önüne koymaları gerekiyor. Beklenen tüm fedakarlıklar karşısında işverenlerden şeffaflık talep etmek anlaşılmaz olmasa gerek.

İşten çıkarmalara ve/veya kesintilere başvuran ya da iflas gösteren işyerlerinde öncelikli talebimiz, tüm resmi belgelerin, gelir-gider dökümlerinin, üretim stoklarının ve fabrikaya girip çıkan malların dökümünün işyeri komitelerine verilmesi olmalıdır.  Ardından işçilerin de katılımıyla durum ve çözümler değerlendirilip, üretim yeniden planlanmalıdır. Aksı durumda işveren tarafından alınan her tedbir keyfidir ve meşruluğunu en başından yitirmiştir.

Bu bağlamda, işyerlerinde işçi denetimi talebi bugün öne çıkaracağımız her talebin ayrılmaz bir parçası olmak durumundadır.

İki referandum, tek sonuç

0

Geçen ay biri Irak Kürdistan’ında, diğer Katalonya’da ardı ardına iki bağımsızlık referandumu yapıldı. İki süreç arasında büyük benzerlikler ve çıkarılacak dersler bulunuyor.

Birincisi, her iki referandum girişiminde de Merkezi hükümetler (Bağdat ve Madrid hükümetleri), bu referandumun ülke anayasasına aykırı olduğunu ilan ettiler ve sonuçlarını tanımayacaklarını duyurdular. Katalonya’da ayrıca İspanyol polisler sandıklara ve onları koruyan halk kitlesine coplu sopalı saldırılar düzenleyerek şiddet uyguladılar, seçimi engellemeye çalıştılar, bazı bağımsızlıkçı liderleri tutukladılar. Bu, merkezi hükümetlerin herhangi bir etnik grubun veya halkın kendi kaderini tayin etme hakkına şiddetle karşı olduğunu gösterdi.

İkincisi, çevre ülkeler de bu iki referanduma karşı çıktılar. Irak Kürdistan’ındaki referandum girişimi, başta Türkiye ve İran olmak üzere bölge güçleri tarafından hırsla lanetlendi. Kürt yönetimine büyük tehditler yöneltildi. Bölgede çıkarları ve girişimleri olan Rusya, ABD ve Avrupa Birliği de Kürt halkının kaderini tayin etmesini kabul etmeyeceklerini duyurdular. Aynı şey Katalonya’nın da başına geldi. Avrupa Birliği, Katalonya’nın bağımsızlık durumunda Birliğin üyeliğinden atılacağını duyururken, ABD başkanı Trump birleşik bir İspanya’dan yana olduğunu ilan etti. Yani Kürtler ve Katalanlar uluslararası alanda da yalnız bırakıldı.

Üçüncü benzerlik de referandum sonrasına ilişkin. Her iki referandumda da halkın yüzde doksanından fazlası bağımsızlık lehine oy kullanmış olmasına karşın, yönetimleri üzerine müthiş bir seferberlik başlatıldı. Irak ordusu, İran’ın ve Türkiye’nin de desteğinde Kerkük’e ve diğer bazı başka Kürt bölgelerine girerek Kürt yönetimini Saddam dönemi sınırlarına itti, sınır kapılarına el koydu. İspanya’da ise Madid hükümeti Katalonya’nın özerkliğini iptal etti, parlamentosunu ve hükümetini dağıttı, bağımsızlık liderlerini “isyan” suçuyla mahkemeye verdi.

Sonuçlar: 1) Emperyalist veya bağımlı olsunlar, merkezi burjuva hükümetler halkların kendi kaderlerini tayin hakkına karşıdırlar. 2) Ezilen veya sömürge halklar, salt demokratik oylamalarla bağımsızlık elde edemiyorlar. Onların özgürlükleri, içinde bulundukları ülkenin diğer işçi ve emekçi yığınlarıyla birlikte bu burjuva ve emperyalist hükümetlerin yıkılmasından geçiyor. 3) Kaderini tayin etmeye çalışan halkların gerçek dostu, emperyalist ve yayılmacı bölge hükümetleri değil, ancak o ülkelerdeki enternasyonalist emekçi hareketleri olabilir.

Katalonya’nın bağımsızlık ilanıyla dayanışma! Rajoy’un ve Monarşinin müdahalesine hayır! Katalan halkına dönük her türlü baskıyı reddediyoruz!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Katalonya’nın bağımsızlık ilanının ardından yayımladığı uluslararası çağrı:

Katalonya parlamentosu nihayet, 1 Ekim tarihinde gerçekleştirilen bağımsızlık referandumundan çıkan sonuca dayanarak İspanyol devletinden bağımsızlık ilan etmiş bulunuyor.

Katalonya’nın bağımsızlık ilanının ardından, Halk Partisi hükümetinin başbakanı Mariano Rajoy, Katalonya’nın Franco rejiminin devamcısı, baskıcı monarşist İspanyol devletine boyun eğmeye devam etmesi için gerekli tüm müdahaleyi yapacaklarını ilan etti.

Rajoy’un ilk icraatları, Katalan yetkililerini, Katalonya başkanı Carles Puidgemont’u ve özerk bölge hükümetinin üyelerini görevden azledip, Katalan parlamentosunu lağvetmek oldu.  Bu yetkililerin görevleri bundan böyle Madrid hükümetince atanmış memurlarca üstlenilecek. Bu gerici tedbirlerin arka planında ise Katalan halkına yönelecek baskı ve şiddetin hazırlanmakta olduğuna hiç kuşku yok.

Katalan halkı ve gençliği, bağımsızlık ilanını Barselona, Girona ve diğer kentlerde kitlesel olarak sokaklarda kutlayarak sahip çıktı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak, seferberliklerini sürdürerek bağımsızlıklarına sahip çıkan Katalan halkını kutluyor, İspanyol devletinin uyguladığı şiddeti kınıyoruz. Aynı zamanda İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE)’nin Rajoy hükümetiyle geliştirdiği reformist ve işbirlikçi tutumun altını çiziyoruz.

Diğer yandan İspanyol solunda Pablo Iglesias liderliğindeki Podemos’un deklarasyonundaki gibi referandumun “meşruluktan uzak ve kabul edilemez” olduğuna dair görüşlerin, Monarşi ve Rajoy’un gerici yönetiminin baskıcı politikalarını güçlendirmekten başka bir işlevi olmadığını da belirtmek isteriz.

Devrimci sosyalistler olarak, halkların ve ezilen ulusların, kendi kaderlerine yön verme ve bir kez bu yönde karar vermişlerse, bağımsızlık yönünde ilerleme haklarını sahipleniyoruz. Katalonya’da kurulacak bir Cumhuriyet, aynı zamanda Francoculuk tarafından dayatılmış bu köhne rejimin son bulması yönünde İspanya’daki diğer halklara da yol açacaktır.

Bu demokratik mücadele, hiç kuşku yok ki, daha da derinleşmek, işçi sınıfının ve ezilen yığınların hizmetinde bir ekonomik planla taçlanmak durumunda.

Bu nedenle devrimci sosyalistler, bu cumhuriyetin işçi sınıfının önderliğinde bir “İberya işçi ve sosyalist cumhuriyetleri federasyonuna” dönüşmesi için mücadele etmekteler.

Katalan halkı ve gençliği sokaklarda ve seferberlik halinde. Özgür Katalonya’yı ve Katalan halkının ve gençliğinin seferberliğini Rajoy’un her türlü gerici saldırısı karşısında savunmak için, uluslararası ölçekte en geniş dayanışmayı örelim. Bağımsız Katalonya’yı savunmak için, tüm dünya ölçeğinde kenetlenelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), 27 Ekim 2017

Cataluña declaró su independencia!

0

Hoy (27/10/2017) El parlamento catalán ha declarado la independencia de Catalunya. Felicitamos a los ciudadanos/as de Catalunya, que se han movilizado por la independencia en los campos, en las calles, en las calles durante años, por haber conseguido su soberanía. Nosotros, los revolucionarios/as internacionalistas, creemos y apoyamos que como todos los pueblos privados de su propio Estado independiente, el pueblo catalán tiene el derecho legítimo y democrático a  realizar su objetivo por el que luchó durante siglos.

Al mismo tiempo, el anuncio de la nueva República de Catalunya queremos que sea el primer paso hacia la construcción de un país socialista, basado en la democracia obrera y popular, independiente de todos los centros imperialistas, libre del yugo de la oligarquía financiera e industrial. Sólo este tipo de país independiente permitirá la solidaridad fraternal y la reunificación de los pueblos sobre una nueva base, no solo en la península Ibérica, sino en toda Europa.

Por otra parte, el Senado del Estado Español, inmediatamente después de la declaración de independencia de Catalunya,  aprobó la ley que autoriza al Gobierno de Madrid a anular la autonomía de Catalunya y asumir todo el poder en sus manos.  Esto significa que a partir de este momento, las fuerzas de seguridad de la monarquía española podrán movilizar mecanismos de presión en todo el país y detener los líderes catalanes. Condenamos enérgicamente la posibilidad de este ataque antidemocrático del gobierno español y lo instamos a aceptar el derecho del pueblo catalán a la autodeterminación.

Al mismo tiempo, ante este peligro de represión del Estado Español en Catalunya, llamamos a todas las fuerzas democráticas, revolucionarias e internacionalistas a ponerse solidariamente al lado del pueblo catalán y a organizar campañas para transmitir su rechazo a las medidas antidemocráticas que promovería el Gobierno español, a  las autoridades españolas en todos los países.

¡Viva la República Catalana!

¡Viva el derecho de autodeterminación de los pueblos!

Partido de Democracia Obrera

Turquia

Katalonya bağımsızlığını ilan etti!

0

Bugün (27/10/2017) Katalan parlamentosu, Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etti. Yıllardan beri alanlarda, sokaklarda, işyerlerinde bağımsızlık uğruna seferber olmuş olan Katalonya halkını, parlamentosunun almış olduğu bu karar dolayısıyla kutluyoruz. Biz enternasyonalist devrimciler, kendi bağımsız devletinden mahrum bırakılmış tüm halklar gibi Katalan halkının da yüzyıllardan beri süregelen bu hedeflerini gerçekleştirme haklarının bulunduğuna, bunun meşru ve demokratik bir hak olduğuna inanıyoruz ve destekliyoruz.

Aynı zamanda yeni Katalonya Cumhuriyeti’nin ilanının, işçi ve emekçi kitlelerin demokrasisine dayalı, tüm emperyalist merkezlerden bağımsız, mali ve sınai oligarşilerin boyunduruğundan arınmış, sosyalist bir ülkenin inşası yolunda ilk adım olmasını diliyoruz. Yalnızca bu tür bir inşa, sadece İspanya yarımadasında değil, tüm Avrupa’da halkların kardeşçe dayanışmasını ve yeni bir temelde yeniden birleşebilmelerini sağlayacaktır.

Öte yandan İspanya hükümeti, Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra kendi Senatosunda, Katalonya’nın özerkliğini feshetme ve tüm yönetime el koyma yasasını kabul etti. Bunun anlamı, bu geceden itibaren İspanyol monarşisine bağlı güvenlik güçlerinin Katalonya çapında tutuklamalara girişeceği ve ülke çapında baskı mekanizmalarını harekete geçireceğidir. İspanya hükümetinin bu antidemokratik saldırı olasılığını şiddetle kınıyor ve onu Katalan halkının kendi kaderini tayin etme hakkını kabul etmeye çağırıyoruz.

Aynı zamanda tüm demokratik, devrimci ve enternasyonalist güçleri, Madrid kaynaklı böyle bir saldırı karşısında Katalan emekçi halkının yanında yer almaya ve düzenleyeceği kampanyalarla bu tavrını tüm ülkelerde İspanyol yetkililere iletmeye çağırıyoruz.

Yaşasın Katalan Cumhuriyeti!

Yaşasın halkların kendi kaderlerini tayin hakkı!

İşçi Demokrasisi Partisi

Şam nere İdlip nere…!

0

Nerelerden nerelere! Sen bir zamanlar “Şam fatihi” olmaya heveslen sonra da İdlip’e bekçi olarak tayinin çıksın! Akıllarına gelmeyen başlarına geldi! Tabii, biraz abartıyoruz, ama durum bir yönüyle aşağı yukarı böyle.

Astana görüşmelerinin sonucunda Suriye’de kurulan dört çatışmasızlık bölgesinden biri olan İdlip’te, selefi cihatçı örgütlerin bulunduğu kesimde kontrol ve gözlem işi Türkiye’ye verildi. Rejim güçlerinin bulunduğu bölgede ise bu işleri Rusya ve İran yapacak. Tabii, Rus uçağının düşürülmesinin ardından Suriye’de parmağını oynatamaz duruma gelen Türkiye için büyük nimet. Elbette Rusya ve İran’ın iyi niyetinden değil, gerekli olduğu için. Türkiye’ye verilen el Bab’a harekât izninden sonra, adı geçen bu iki etkili güç tarafından eni boyu hesaplanmış bir adım. Gerekli, çünkü kendini iyice devre dışı bırakılmış hissedecek bir Türkiye’nin öngörülemez muhtemel girişimlerinin en azından kontrol altında tutulması gerekiyor. Bunun yanı sıra ABD ile bu güne kadar görülmemiş ölçüde ciddi sorunlar yaşayan Türkiye’nin bölge politikasında ABD’ye yanaşmak zorunda kalmadan “nötr” bir çizgide tutulması hedefleniyor. “Nötr” diyoruz, çünkü Rusya ve İran’ın,  kısmen “şantaja” ve Abdülhamidvari denge oyunlarına dayalı bir dış politika uygulayan, yarın öbür gün ne yapacağı ve ne olacağı belirsiz bir Türkiye’ye güvenmeleri mümkün değil. Tabii, bu aslında orası burası oynayan “tarafsızlık” hali, hareketsizlik anlamına gelmiyor; Türkiye iç politikasının odaklandığı rejim ve iktidar sorunu düşünüldüğünde bölge politikasında Türkiye’nin iki tekerlekli bisiklet misali, hareketsiz kalması imkânsız; mutlaka, ama mutlaka pedala basması gerekiyor; Rusya ve İran da bunun farkında. Tabii, İdlip’teki “bekçilik” görevinin bir başka nedeni daha var. Suriye’deki “uluslararası karşı devrim cephesinin” aktif ve önde gelen bir üyesi olarak Türkiye’nin, işin başından beri ilişkide olduğu silahlı selefi-İslamcı gruplar üzerindeki etkisini kullanması isteniyor. Türkiye bu işi Halep’in İslamcılarca elde tutulan bölümünün Esat rejimine teslim edilmesinde layıkıyla yerine getirmişti. Şimdi Halep’i ve bu arada başka yerleri terk eden silahlı İslamcı örgütlerin İdlip’te toplanmış olmaları Türkiye’nin aynı görevi burada da yerine getirebileceğini gösteriyor. Çünkü, İdlip’i Mart 2015’te ele geçiren Fetih Ordusu, Temmuz 2012’den beri Doğu Halep’i elinde tutan (Çoğu Türkiye ile de bağlantılı) güçlerin bir bölümü tarafından kurulmuştu. Yani konu Türkiye’nin uzmanlık alanı içinde görünüyor. Tabii bu defa eski müttefik, bir süre önce birtakım birleşmelerle “Heyet Tahrir el Şam” (HTŞ) adını alan “terör listesindeki”  Kaideci Nusra Cephesi ile işler biraz limoni. Örgüt, kısa bir süre önce, Türkiye’nin yakın müttefiki olan (yine Kaide kökenli) Ahrar üş Şam’ı ve Türkiye hesabına ÖSO adını kullanan diğer örgütleri silah zoruyla vilayetin kıyı köşe yerlerine sürüverdi. İdlip merkezinde şu anda HTŞ hâkim. Bu nedenle Türkiye’nin “kendi ÖSO’su” ile birlikte düzenlediği İdlip harekâtının ciddi bir çatışma olmadan (şimdilik) sonuçlanması bu Kaideci örgütle yaptığı bir anlaşma ile mümkün oldu.

Sadece “bekçilik” mi..?

Yukarıda “bekçilik” yakıştırmasının biraz abartılı olduğunu söylemiştik. Elbette yeni rejim bununla yetinemez; çünkü ayakta kalması, içerideki bazı tehlikeli işlerin yanı sıra dışarıda da bazı girişimlere bağlıdır. Epeydir emperyalist sitemin krizinin yol açtığı hegemonya boşluğunda, uluslararası güç ilişkilerindeki çatlak ve çelişkiler arasında kendine “özerk” bir yol ve rol arayan Saray rejimi kaçınılmaz olarak daha fazlasının peşindedir. Bu nedenle hem Suriye’nin geleceğine ilişkin kurulacak masada yer alma, hem de iç savaşın bir daha harlaması durumunda mesela “ÖSO” adını verdiği “şey” aracılığıyla, (hatta kim bilir, belki de ABD desteğiyle!) savaşta daha aktif ve önder bir konum kazanma hesapları yaptığını tahmin edebiliriz. Tabii, çok daha “gerçekçi” ve öncelikli bir başka hesaptan da söz etmek gerekiyor: Kendininki yetmiyormuş gibi Suriye’deki Kürt sorununun da halli! Unutulmasın Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin renk değiştirmeye başlamasında, rejim değişikliği sürecinin yanı sıra, Kobane’nin ve Rojava devriminin IŞİD saldırısına karşı direnip hayatta kalmasının büyük rolü vardır. Saray iktidarı için çok “moral bozucu” olan bu sonuç, PYD-YPG’yi uluslararası planda hesaba katılması gereken bir güç haline getirirken PKK’de de bir özgüven patlamasına yol açmıştır. Bu durum aynı zamanda ABD’nin Suriye Kürtleriyle askeri ittifakının başlangıç noktası olmuştur. Bütün bunların bir araya gelmesi Türkiye’deki savaşın yeniden patlamasına ve aynı zamanda ABD ile ilişkilerin hızla bozulmasına neden olmuştur. ABD Türkiye’nin “terör örgütü” dediği PYD-YPG’ye büyük ölçüde silah desteği vermekte ve onunla IŞİD karşıtı askeri operasyonlara girişmektedir!

Önce Kürtler..!

Türkiye’nin bölge politikasının bir dizi iflasın ardından Kürt sorununun kıskacına girmesinin yol açtığı “iç sıkıntısıyla” Türkiye’yi bölgeden koparacağı düşünülen bir Kürt zincirinin tamamlanma endişesi, kendi bekasını ülkenin bekası olarak gören Saray rejimini öncelikli olarak bu sorunun halline yöneltmiştir. İnisiyatifi elinde tutan uluslararası güçlerin kısmi izniyle gerçekleşen önce el Bab ve şimdi de İdlip harekâtları, IŞİD veya ateşkesin güvenliği gibi nedenler ön plana çıkartılsa da esas olarak özerk Rojava kantonlarının birleşmesini önlemeye yöneliktir. İdlip’teki askeri konumlanmanın Rojava’nın Afrin Kantonu’na da yönelik olması, Türkiye’nin elindeki “ÖSO” unsurlarını YPG’ye karşı kullanma hazırlığı, arada bir Afrin’i topa tutması ve “Bir gece ansızın vurabiliriz” söylemi bu niyetin kanıtıdır. Kürt sorununun hem içerideki hem de dışarıdaki haliyle Türkiye için bir “iktidar sorunu” olduğu düşünüldüğünde İdlip’in de sorunun bir parçası olması kaçınılmazdır!

Hem ağlarım hem giderim..!

İdlip meselesinin iç politikamızla ilgili bir diğer yönü de, burjuva muhalefetinin acınası halini ortaya sermesidir. Plaka işine giren MHP’ye bir sözümüz yok! Ancak CHP’nin “Hem ağlarım hem giderim” misali, iktidarın peşine takılarak savaş tezkerelerine oy vermesi ibretlik bir durumdur. Kılıçdaroğlu’nun hem tezkereyi destekleyip İdlip harekâtına onay vermesi, hem de “gelecek her şehidin sorumlusu Erdoğan olacaktır!” demesi trajikomiktir. Her kanattan Türk milliyetçisinin Kürtlere günyüzü göstermeme tavrı, RTE’nin yeni rejiminin en başta gelen araçlarından biridir; rejimi şimdilik ayakta tutan ittifakın temeli Kürt halkına olan ortak düşmanlıktır. Bu “ortak ülkü” yeni Bonapartist rejimin hayatta kalabilmek için girişebileceği sınır ötesi maceraların, sonu yıkım olacak savaşların da “meşruiyet” kaynağıdır.

Yeniden Suriye için…

Herkes “babasının çiftliği” gibi davransa da ülkenin diğer yerleri gibi İdlip de Suriye halkına aittir. İşlerin bu duruma gelmesinin nedeni, Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci dalgasının bir parçası olarak doğan Suriye’deki devrimci halk hareketinin, içinde sözüm ona karşıt güçlerin yer aldığı bir “uluslararası karşı devrim cephesi” eliyle boğulmasıdır. Emperyalizmin, her türlü uluslararası gericiliğin, her türlü yerel ve bölgesel gericilikle, hemen her türlü aracı kullanarak el ele yürüttüğü operasyonlar Suriye’de büyük bir toplumsal çözülmeye ve fiziksel yıkıma yol açmıştır. Aynı süreç, neoliberal polis rejimine karşı çıkan halk muhalefetini de parçalamıştır. Muhalefetin bir bölümü emperyalizmin, bölge gericiliklerinin, gizli servislerin, silah ve paraya boğulan İslamcıların, işbirlikçi burjuva muhalefetinin ve polis rejiminin yol açtığı tehdit karşısında geri çekilmiş; bir diğer bölümü de İslamcıların ele geçirdiği bölgelerdeki yıkıntılar arasında, zaman zaman İslamcı-şeriatçı zorbalığa karşı da direnerek varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Neticede tarih karşımıza bir kere daha “önderlik bunalımı” sorununu çıkarmış ve devrimci bir sınıf önderliğinin yokluğunun insanlığı nasıl bir “barbarlığa” maruz bırakacağını göstermiştir. Evet, Suriye’de barış talep edilmelidir; ancak eski rejimin ihyası, gericiler arası bir koalisyonun kurulması, emperyalizmin denetiminde bir “demokratik gericilik” veya ülkenin her bir parçasının birilerinin elinde kalması amacıyla değil, Suriyeli emekçilerin özgürlükleri ve toplumsal kurtuluşları yolunda birleşebilmeleri ve Suriye’yi yeniden kurabilmeleri için.

Arjantin: Solun ve İşçilerin Cephesi ilerliyor

0

Arjantin’de, iki kanatlı Ulusal Kongre üyelerinden bir kısmının yenileneceği ara seçimler, 22 Ekim Pazar günü gerçekleştirildi. Halk, 72 üyeli Senatonun 24 üyesini ve 257 üyeli Temsilciler Meclisinin 127 üyesini yeniden belirlemek üzere, krizli bir atmosferde sandık başındaydı.

Bilindiği üzere ağırlaşan ekonomik kriz bir yandan Arjantin ekonomisini vuruyor, diğer yandan mevcut süreç, sistemin geleneksel aparatlarından Peronist hareketi derin bir krize sürüklüyor. Bu sarsıntı ve belirsizlik karşısında düzen içi partiler, Arjantin’in tekrar dış borç alabilmesi için ‘akbaba’ fonlarla müzakere ve kemer sıkma, kamu bütçesinde kesinti, işten çıkarma, devalüasyonla reel işçi ücretlerinin düşürülmesine yönelik bir ekonomik karşıdevrim programına sarılmış durumda.

22 Ekim tarihindeki seçimler ile devlet başkanı Mauricio Macri’nin desteklediği merkez sağın oy oranı yükselirken, Macri’nin göreve geldiği 10 Aralık’tan bu yana ilk defa Kongre’de merkez sağ, çoğunluk konumuna erişmiş oldu.

Seçimin bir başka çarpıcı sonucu ise, bir yandan geleneksel sermaye partileri arasındaki kutuplaşmanın yoğunlaştığı, diğer yandan devrimci sol bir sınıf alternatifinin küçük fakat hayli istikrarlı adımlarla bir karşı kutup oluşturmaya giriştiği yeni bir sürecin kapılarının açılmış olması.

Milletvekili aday listelerinin %70’i emekçilerden oluşan FIT (Solun ve İşçilerin Cephesi) seçimlerde ilk basamak sonuçlarına göre %30’luk bir yükselişle yaklaşık 1 Milyon 300 bin oy alarak, 2011 yılındaki kuruluşundan bu yana en parlak sonuçlara imza atmış oldu. Ulusal parlamentoya iki millet ekili daha sokma hakkı kazanan cephe, Jujuy’da %13.5 Mendoza’da %11, Salta’da % 8, Neuquén’de % 6, Cordoba’da % 4 düzeyinde oy oranlarına ulaşarak ülke düzeyinde belirleyici bir politik aktöre dönüşmüş durumda.

Yeni kuşak işçi militanlarını kapsayan ‘taban sendikacılığı’ hareketinin, işçi denetimi veya işgali altındaki fabrikalardan emekçilerin, seferberlik halindeki kadınların ellerinde yükselen FIT’in, benzeri sol seçim bloklarından belirgin bir farkı var;  FIT apaçık bir antikapitalist program savunuyor: İşten çıkarmaların yasaklanması ve iş saatlerinin düşürülerek mevcut işlerin paylaşılması, dış borcun reddi, bankaların kamulaştırılması ve dış ticaret üzerinde devlet tekeli uygulanması…

Ekonomik yıkıma karşı seferberlik, mücadelelerin birleştirilmesi ve sermaye rejiminden kopulması yönünde adımlar atılması yaşamsal bir görev olarak önümüzde duruyor. Kızıl Ekim’in 100. Yılında, FIT deneyimi işte bu görevin üstesinden gelinmesine yönelik bir girişim olarak da dikkatle izlenmeyi hak ediyor.