Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Geleceğimiz Musk’a mı bağlı?

0

“Güneş kaybolurken ne güzel bir hayale dalıyor insan!” Faust, Johann Wolfgang von Goethe.
Yeni yüzyılın çılgın çocuğu, insanların umudu, devletlerin, kurumların önüne geçerek, insanlığı kurtarmak için elini taşın altına koyan Mesih? Evet, Elon Musk’tan bahsediyoruz. Her ne kadar onu, son yaptığı Ankara ziyaretinden ve Mars’a kendi üretimi olan Tesla marka aracı kendi uzay şirketi SpaceX ile yolladığından biliyor olsak da, uzun yıllardır bu ana hazırlanmaktaydı. İleri görüşlülüğü ve yaptığı girişimlerle kazandığı zenginliği, onu hem bir öncü ve hem bir kurtarıcı olarak bizlere sunuyor, mesela dünyanın yaşanmaz bir yer olacağını ve bunun için Mars’a yerleşmemiz gerektiğini ya da yapay zekânın insanlık için en büyük tehdit olabileceğini açık sözlülükle dile getiriyordu.

Fakat gerçek böyle mi? Elon Musk karakteri, bizlere Goethe’nin Faust karakterini hatırlatıyor. Mars’a gitmekten söz ederken dünyayı lityum pillerle zehirlemesi ya da insanlığı kurtaracağından bahsederken kendine ait olan şirketlerde çalışanlarını günde 16 saatten fazla zorunlu mesaiye bırakması, çalışanlarından ölümüne bir adanmışlık beklemesi. Elon Musk, biz insanların geleceği için değil, şirketlerin veya bir avuç zenginin bu sistemi sürdürebilmesi için ortaya çıkmış bir modern Faust’tur, yani aslında şeytanla anlaşmış bir fanidir.

Peki, modern Faust’larla nasıl mücadele edeceğiz, ya da bu işin özünde bizim bu kadar hayattan sıkılmamıza neden olan ne? Makineleşen ve plazalara tıkılan bizler, nasıl kaçıp kurtulacağız? Walter Murch, Göz Kırparken adlı kitabında, bir filmde her şeyin bir önem sırasında olduğunu fakat duygunun bunlar içinde %51 ile en önde yer aldığını söyler. Bizler de sahip olduğumuz praksisi, mücadeleci duygumuzla birleştirmemiz lazım. Peki bu birliktelikte ne için mücadele etmeliyiz? Bilimin mum ışığı, özelleştirilmiş bir dünyada değil, kamulaştırılmış teknoloji ve bilim planlamasıyla yanmaya devam eder. Asla unutmayalım, yaşadığımız gezegen soluk mavi bir nokta evrende, ve bu toz zerresi bizim evimiz.

Armsan’da mücadele sürüyor

0

Selamlar işçi arkadaşlar,

Yaklaşık 10 yıldır İstanbul/Ümraniye’de kurulu Armsan silah fabrikasında çalışmakta olan işçiyim. Bundan 2 sene önce fabrikamızda yaşadığımız sıkıntılar nedeniyle sendika getirmeye çalıştık, birçoğumuz sendikalı olmuşken işveren vekilinin kulağına gitti ve de bunun neticesinde sendikal çalışma yapan yaklaşık 8 işçiyi işten attılar ve atılan arkadaşlarımız fabrikanın kapısının önünde Birleşik metal örgütlenme uzmanları ile birlikte direndiler. İçeride olan arkadaşlarımıza yıllardır istenilen ama verilmeyen bir çok söz verdiler.

Bu atılan arkadaşlarımızdan altısı içerideki ve dışarıdaki baskılar ile birlikte geri döndü ama diğer 2 arkadaşımız fabrika içine geri alınmayarak anayasal hakkımız olan sendikal faaliyetimizi engelleyip suç işlediler. Bu süreçten sonra işçi arkadaşlarımız sendikadan istifa ettiler ve de bu sürecin sonunda onlar kazandılar.

Son süreçte yaşanan işçilerin ve emeğin üzerindeki baskı nedeniyle işçi kardeşlerimiz tekrardan girişimde bulunup sendikayı getirmek için uğraşacaklar.

Bize reva gördükleri enflasyonun altındaki zamları kendileri alsınlar. Grevlerin yasaklandığı ve de emekçilerin bütün kazanımları elinden alınırken biz metal işçileri geçmişte olduğu gibi susmadık susmayacağız. Herhangi bir saldırıya karşı işçi arkadaşlarımız ile topyekûn direnemeye ve de baskılara karşı birlik olacağımızı şimdiden ilan ediyoruz.

Biz biliyoruz ki birçok işçi hakkı mücadele edilerek kazanıldı ve kazanılmaya devam ediyor. Bizi fazladan çalıştıranlara, özlük haklarımızı sömürenlere karşı bizlerde gereken cevabı üretim alanlarında vereceğiz. Son olarak da buradan direnen başta kod-A ve de DHL olmak üzere tüm arkadaşlara selam gönderiyoruz.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

Çatalla çorba içilmez!

0

Bir yarışma düşünün. En kısa sürede kim daha çok çorba içer? Yarışmacının birinde kaşık, öbüründe çatal var! Ne kadar arzulu, ne kadar inançlı, ne kadar çalışkan olursanız olun; içilen çorba ise çatal kaşığı geçemez… Hayat boyu bir dikili ağacınız olmadı mı? Ya da bir ömür üç kuruşa mı sığdı sadece? O yaşadığınız kayıp hayata bir de bu gözle bakmayı deneyin! Belki de sorun sizde değil yarışmanın kendisindedir…

Patronlar, kapitalizmin akıllılar ve çalışkanlar için nimetlerle dolu olduğu hikâyesini anlatmaya bayılırlar. Dünyanın hemen her yerinde sıfırdan başlayıp zengin olmuş patron hikâyeleri vardır. Bütün hayatını günde yirmi beş saat, haftada sekiz gün, ayda otuz iki gün çalışarak geçirmiş ama zengin olmak bir yana, iki yakasını bir arada zor tutmuş milyarlarca insan işin sırrını anlamaya çalışır. İşin sırrı çatalda olmasın…

O çatal ki sekiz milyarderin servetinin 3,6 milyar insanın varlığına eşit olabildiği bir dünya düzeni yaratmış durumda. Üstelik her geçen gün eşitsizlik büyümeye devam ediyor. Pekiyi, milyarlarca insanın payına düşen? Çalışırken öldünüz mü? Hata sizde! Hastalandınız mı? Hata sizde! Bir ömür çalıştınız, bütün hayatınız üç kuruşluk birikim mi etti? Hata sizde! Savaşa, şiddete, ayrımcılığa, kimsesizliğe mi kurban gittiniz? Hata sizde! Kapitalizmin bizlere anlattığı hikâye bu işte!

Tabii ki bunlar doğru değil! Ne suçluyuz, ne de başarısız! Sadece örgütsüzüz! Sadece birlik ve dayanışmadan yoksunuz! Pekiyi, nasıl örgütlü olacağız? Birlik ve dayanışmayı nasıl kuracağız? Adaleti ve eşitliği nasıl sağlayacağız? Öbür dünya düşüncesinin dahi insanlara artık teselli vermediği bir kapitalist yıkım-yozlaşma ortamında sözümüzü nasıl ortaklaştıracağız?

Eline çatal tutuşturulmuş milyarlarca insanın hangi dine, dile, cinse, mezhebe, etnik kökene ait olduğunun öneminin olmadığını, hepimizi birleştirenin bu oyunda elimize tutuşturulmuş çatallar, yani ait olduğumuz sınıf olduğunu bilerek ilk adımı atmalıyız. Öğrenmek hatalardan ders çıkarmak demektir. Bu umut, inanç ve hedefle yeni bir sayfa açıyoruz… Umudun, uyanışın, yeniden doğuşun simgesi olan Nisan’la yeni bir merhaba diyoruz… Tohumun ve kökün filiz vermesi için Nisan diyoruz…

oktaybenol@gazetenisan.net

İDP Manisa açılıyor

0

Uzun ve meşakkatli ama bir o kadar da güzel bir çalışma sonrası nihayet Manisa işçilerini partimiz İşçi Demokrasisi Partisi ile buluşturuyoruz. Parti bürosunun boyasından alçısına, masasından sandalyesine, bardağından çaydanlığına, çayından şekerine, kitaplığından paspasına kadar her bir tuğlasında, harcında kimi zaman vardiya çıkışında, kimi zamansa parti bürosundan gittiği vardiya öncesinde emeği geçen Manisa organize sanayisinin çeşitli fabrikalarından işçi yoldaşlarımıza, işçilere, emekçilere, fabrika bacalarında tüten duman kadar yakın olması için yaşamın her alanında mücadele yürüten, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir dünya kurma çabası içerisinde olan tüm yoldaşlara, emekleri için tüm coşkumuz ve heyecanımızla teşekkür ederiz.

Hepinizin bildiği gibi Manisa bir işçi şehridir. Bu havzada yan sanayisiyle beraber yaklaşık 300 bin işçi çalışmaktadır. Diğer işçi havzalarında olduğu gibi Manisa’daki fabrikalarda da güvencesiz çalışma, güvencesiz gelecekle beraber sendikasız çalışma, iş kazaları ve cinayetleri başta olmak üzere kuralsızlık almış başını gitmiş durumda. Biz işçileri iliklerimize kadar sömürenlere cevap olmak için, işçileri partimizle buluşturmanın vakti artık yarından daha yakın. İşçiler için bir kilometre taşı olan Manisa büromuzu açıyoruz.

Bundan yaklaşık birkaç gün önce, atanamayan öğretmen Hasan Songur arkadaşımızı alınmayan iş güvenliği tedbirleri yüzünden, patronlar daha çok kâr etsin diye iş cinayetine kurban verdik… Manisa organize sanayisinde yaşanan tüm kuralsızlığa karşı cevap olmak için geliyoruz. Atanamayıp sömürü cehenneminde iş cinayetine kurban verdiğimiz Hasan öğretmen için sendikalaşıp işten atılmalara, güvencesiz çalışmaya, geleceksiz yaşamaya, düşük ücrete karşı “eşit işe eşit ücret” demek için ellerimizi birleştirerek örgütleniyor, dünden daha güçlü bir şekilde geliyoruz.

İşçilerin iktidarını kurmak için geliyoruz. Dosta da düşmana da duyururuz. Manisa İşçi Demokrasisi Partisi açılıyor.

Demokrat Çevre Mühendisleri hükümeti püskürttü

0

Saray rejimi sıkıştığı alandan çıkabilmek için dört bir yandan saldırılara girişiyor. Bunu güçlü olduğu için değil, güçsüz olduğu için yapıyor. Sorunları çözmediği için baskı biçimleri geliştiriyor. Biz işçi emekçiler ise çoğu kez kendimizi baskılar karşısında yalnız ve çaresiz hissedebiliyoruz. Hatta kimi zaman yapılabilecek bir şey kalmadığını düşünüyoruz.

Hatırlatalım, Erdoğan yakın zamanda Türk Tabipler Birliği (TTB) yöneticilerini, savaşın bir halk sağlığı sorunu olduğunu ifade etmelerinden ötürü yargılamıştı. Ancak rejimin bu düşman yaratma atağı tutmadı ve hekimler serbest bırakıldı. Bunun karşılığında Erdoğan tüm meslek örgütlerini gayrımilli ilan edip onlara karşı savaş açmıştı. Şimdi de doğrudan bakanlıklardan güç alan Erdoğancı klikler kara propaganda ve devlet/patron kaynakları ile meslek örgütlerini ele geçirmeye çabalıyorlar.

Bu duruma karşı en güzel cevaplardan birinin küçük ama öğretici bir örneğini TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde Demokrat Çevre Mühendisleri grubu verdi. 25 Şubat günündeki seçimlere, “Emek, Bilim ve Doğanın Savunusu” şiarı ile giren Demokrat Çevre Mühendisleri kendi içlerindeki birliği korudu. Emek, bilim ve doğanın savunusu temelinde ve patronlardan bağımsız, sade ve net bir mücadele programı ile devlet kurumları, büyük firmalar ve bakanlık tarafından desteklenen Değişime Çağrı Platformu’na karşı 375’e karşı 484 oy alarak zafer kazandı. Bu örnek hem rejimin tüm imkânlarını arkasına alan kesimlerin sınırsız bir güce sahip olmadığının, hem de basit ama net bir mücadele programı etrafındaki bir birliğin zafer kazanab27ileceğinin umut verici bir göstergesi oldu.

Demokrat Çevre Mühendisleri grubunun bu mütevazı zaferinin haklı gururunu yaşıyor ve böyle bir mücadelenin tüm sosyalist sola, işçi ve emekçilere örnek olmasını diliyorum.

Sorun “korku” değil

0

İşçi ve emekçi kitlelerin mücadeleleri inişli çıkışlı bir yörüngede sürüyor. İleri atılımlar genellikle sendikal planda gerçekleşiyor. Sendikalaşma çabaları, toplu sözleşme mücadeleleri, ekonomik amaçlı grevler ve direnişler, işten atılmalara karşı protestolar vb. Bunun en kitlesel son örneği metal işçilerinin MESS karşısındaki toplu sözleşme mücadelesi. İşçilerin kararlılığı ve eylemleri, hükümetin ve patronların geri adım atmalarına ve işçilerin kısmi de olsa önemli bir başarı kazanmalarına neden oldu.

Bu tip ekonomik mücadeleler başarılı veya başarısız biçimde bir kez sonuçlandığında, ardından bir durgunluk dönemi geliyor. Sınıf geri çekiliyor. Ekonomik kazanımların kısa zaman içinde eriyip kaybedilmesini önleyen kalıcı sosyal ve politik kazanımlara dönüştürülmesi için yeni atılımlar geliştirilmiyor. Yenilgiler ise genellikle sendikalaşma mücadelelerinde yaşanıyor. Örgütlenme çalışmasını haber alan patronlar derhal öncü işçileri işten atarak girişimi engellemeye yöneliyorlar. Kimi zaman işyerleri önünde işten atmaları protesto eylemleri düzenleniyor, ama bu da ya kolluk kuvvetleri aracılığıyla dağıtılıyor ya da çok uzun zaman dilimlerine yayılıp mahkeme süreçlerine dönüşüyor. Hatta bu tip durumlar işçiler arasında moral bozukluklarına ve “burada bir şey yapılamaz” türünden yargılara yol açıyor.

O halde sınıfın üst düzey kolektif bilince sıçramasının önündeki engelleri tespit edebilmemiz gerekiyor. Bu engellerin başında, işçilerin mücadelelere önderlik eden kesimlere yeterli güveni duymaması geliyor. Başta, işçilerin yanında olduğunu söyleyen en büyük partiler olan CHP ve HDP’nin işçi sınıfına ilişkin tutumları deklarasyonların ötesine geçmiyor. İşçi mücadelelerine son derece ilgisizler. Türk-İş bürokrasisi, kendisini ayakta tutacak sendikal faaliyetlerin ötesine geçmekten şiddetle kaçınıyor, sınıf mücadelesini engellemenin tüm yollarını deniyor. Bazı sol gruplar veya partiler, mücadelelere sadece kendilerine taraftar kazanmak hedefiyle yaklaşıyorlar, zamansız ve bireysel girişimlerle çoğu kez mücadeleleri yenilgiye sürüklüyorlar. Diğerleri ise yeterli güveni verecek güce sahip değiller.

Bu ortamda esas olarak bir önderlik krizinin yaşandığını söyleyebiliriz. Örneğin, sendikalaşmayı engelleyen yasaların değiştirilmesi, sendikal nedenlerle işten atılmaların yasaklanması, işsizliğe karşı iş saatlerinin ücretlerde değişiklik olmadan 6 saate düşürülüp dördüncü vardiyaların kurulması gibi hedef ve talepler uğruna mücadele edilebilmesini örgütleyecek ne güvenilir bir parti ne de sendika yönetimi var. İşçiler açısından son derece anlaşılır, kabul edilebilir ve uğruna mücadele edilebilir olan bu talepler, bu hedefler doğrultusunda mücadele edilmesi durumunda sınıfın kolektif bilincinde büyük sıçramalara yol açabileceği gibi, ciddi kazanımlara yol açarak gelecek mücadelelerin zeminini de hazırlayabilir.

Demek ki, mücadele hedefleri ve talepler var, ama bu doğrultuda mücadele edebilmeleri için işçi sınıfının güven duyacağı önderlik yok. Bu tip bir önderliği yaratmanın yolu da, devrimci partinin tek tek işyerlerinden başlayarak işçi sınıfının ileri kesimlerini devrimci program etrafında toplayıp pekiştirmesinden, sınıf için güvenilir öncü güçler haline getirmesinden geçiyor.

Yetkililer çocuk tacizcilerini neden koruyor?

0

Geçtiğimiz ayın yıkıcı gündemlerinden biri oldu çocuk istismarı… Sorunun can yakıcılığı bir yana, devletin kadın ve çocuk politikalarının sonuçlarını gösteren bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

Son on yılın verileri, çocuk istismarı vakalarında büyük artış yaşandığına işaret ediyordu. Öyle ki Temmuz 2017 verilerine göre adliyeye yansıyan vakalar üç katına çıkmıştı. Ancak hükümet tarafından bu sonuçlar göz ardı edildi. Ancak basına yansıyan son cinsel istismar haberlerinin ağırlığı altında çocuk istismarı yeniden ve her zamankinden çok daha yoğun bir toplumsal mutabakatla gündeme geldi.

Toplumsal tepki ve baskı karşısında hükümet cephesi konuya hassasiyetle eğileceğini ve acilen bir tedbir planı oluşturacağını dile getirdi. Tabii bu açıklama bizi ister istemez son on yılın icraatlarına geri döndürdü:

2009 Temmuz ayında Milli Eğitim Bakanlığı yönetmelik değişikliğiyle ortaokul ve lise öğrencilerinin nişanlanmasını serbest bıraktı. 2015 Mayıs ayında Anayasa Mahkemesi, resmi nikâh kıymadan dini nikâh kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini ortadan kaldırdı. Yine 2015 yılında Anayasa Mahkemesi bir yasa iptaliyle “çocukların cinsel ilişkiye rıza yaşının 15’ten 12’ye indirilmesi”nin önünü açtı. 2016 Kasım ayında çocuk istismarcılarının evlilik yoluyla cezasız bırakılmasını öngören bir önerge Meclis’e getirildi ancak tepkiler sonucunda geri çekildi. 2017 Mayıs ayında çocuk istismarının önlenmesi için hazırlanan araştırma önergesi, AKP milletvekillerinin oy çokluğuyla reddedildi. Daha birkaç ay önce müftülüğe nikâh yetkisi verildi. Diyanet İşleri Başkanlığının “9 yaşındaki kız çocukları evlenebilir” açıklaması ise hâlâ çok taze… Sorumuz çok açık: Yetkililer neden çocuk tacizcilerini koruyor?

Tablo ortada! Varsınlar, Ensar ve 115 hamile çocuk skandalı ve benzer örneklerde olduğu gibi devletin suçtaki payına işaret eden örgütlü istismarları unutturmaya, son olaydaki gibi suçu bireyselleştirerek kendilerini temize çekmeye çalışsınlar… Cinsel istismar konusunun devletin kadın ve çocuk politikalarından bağımsız olarak ele alınamayacağı aşikâr. Toplumsal şiddetin, baskının, ayrımcı ve cinsiyetçi tutumların olağanlaştırıldığı antidemokratik ve erkek egemen siyasal iklim bu süreci meşrulaştırıyor.

Hükümetin çocuk istismarı konusunda takındığı tavır; emekçilerin, kadınların, LGBTİ bireylerin talepleri karşısında takındığı ikircikli tavırdan farklı değil. Cinsel istismara meşruluk kazandıran politika ve uygulamalardan çok, nasıl bir ceza verilmesi gerektiği konuşuluyor. Çünkü öyle bir algı var ki, suçluya verilecek ceza ne kadar büyük olursa suç da o derece kolay ortadan kalkacak. Oysa asıl ortadan kalkması gerekenin, kadının ve çocuğun ikincil konumunu pekiştiren, onu bağımlı ve mağdur kılan yasal düzenlemeler olduğunu görmemiz gerekiyor.

Evlilikte rıza yaşını düşüren, müftülüğe nikâh yetkisi veren, çocuk istismarına kılıf oluşturan yasalar derhal geri çekilmelidir. Cinsel istismar suçlarında iyi hal indirimi uygulanmamalıdır. Dini referanslar değil, çocuk odaklı, eşit, bilimsel, laik politikalar etrafında koruyucu ve önleyici denetim mekanizmaları oluşturulmadır.

Olağanlaşan haller: KHK rejimi

0

Olağanüstü halin (OHAL) ilan edildiği 20 Temmuz 2016 tarihinden bu yana 30 adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlandı. Bunlarla 1000 civarı maddede yeni düzenlemeler yapıldı. Bu KHK’ler aracılığıyla, OHAL’in ilan ediliş gerekçesi ile ilişkili olmayan askerlik kanunu, trafik, şeker, tütün ve alkol, varlık fonu, kamu finansmanı, afet kanunu, ceza muhakemesi gibi sayısız kanunda yeni düzenlemeler yapıldı. Artık KHK’ler öyle “olağan” bir yasama mecrası haline geldi ki; taşeron düzenlemesinden işverenlere vergi teşvikine, kamu ihraçlarından motorlu taşıtlara dönük vergilere kadar yapılan düzenlemelerin hepsi bir “torba yasa” ile aynı kefeye konarak bir KHK’nin konusu haline getirildi. Böylelikle, yasamaya/meclise gerek kalmadan istenen her adım Cumhurbaşkanlığı ve Bakanlar Kurulu tarafından KHK’lerle hayata geçirilebilir hale geldi.

Yasama organı devre dışı kaldığı gibi, Anayasa Mahkemesi yani yargı da etkisiz ve işlevsiz bir yer haline geldi. Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’lerine yetkisizlik kararı vermesiyle söz konusu kararnameler yargının konusu olmaktan çıktı. Oysa bu KHK’ler sonucunda 115 bin civarı kamu çalışanı ömür boyu işinden oldu; yüzlerce şirket, dernek, vakıf, sendika, üniversite, okul, hastane, televizyon kanalı, gazete vs. kapatıldı ve bu kurumların mal varlıklarına el konuldu.

Malın yanı sıra cana da…

KHK’ler OHAL’in ilan ediliş gerekçeleri ile ilgili olmadığı gibi kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlamaya yönelik tedbirler içermekte. Olağanüstü hal KHK’leriyle yargı alanında, bilhassa kişinin adil yargılanma, kişi özgürlüğü ve özel yaşamın gizliliği gibi en temel demokratik ve insani haklarını etkileyen önemli yapısal değişiklikler hayata geçirildi. Tutukluluk ve gözaltı sürelerinin uzatılması, savcılığın arama, el koyma, izleme gibi soruşturma tedbirlerine karar verme yetkilerini keyfiyete varacak düzeyde genişleten ve bu yetkiler üzerindeki yargı denetimini zayıflatan düzenlemeler yapıldı. Bu çerçevede, Nisan 2016 Başkanlık referandumu ile birlikte düşünüldüğünde, tek adamlık rejiminin KHK’ler aracılığıyla inşa edildiği, KHK’lerin anayasaya aykırı olmalarına rağmen fiili olarak yasa hükmüne kavuştuğunu söylemek mümkün!

OHAL KHK’lerine yargı yolu kapatılırken ‘mağduriyetlere karşı’ tek başvuru merci olarak OHAL komisyonu gösterildi. Neredeyse OHAL ilanından 1 yıl sonra hayata geçen komisyon bugüne kadar 102 binin üzerinde başvuru aldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise KHK’lere yönelik olarak yapılan 12 binden fazla başvuruyu reddetti.

Ayrıca anayasaya göre OHAL KHK’leri sadece OHAL’in ilan edilme gerekçesi hakkında ve yürürlükleri de OHAL süresince sınırlı olur. Ancak çıkarılan 30 KHK’nin yaklaşık yüzde 90’ının OHAL gerekçesi ile ilgisi yok. Ayrıca KHK’lerin çıkarıldıktan sonra mutlaka Meclis’te görüşülmesi ve yasalaşması gerekir. Oysa bugüne kadar çıkarılan 30 KHK’den yalnızca 5’i meclise getirildi. Bu da bu kararnamelerin tek adam rejimi inşa etmeye yarayan Saray fermanlarından başka bir şey olmadığını gösterir niteliktedir!

OHAL Nisan ayında 7. kez uzatılacak ve hiçbir işlevi kalmayan meclis, tamamen Saray’a bağlanmış yargı, KHK’ler eliyle Saray rejiminin çizdiği hizadan bir adım öteye gidemeyecek. Hayatlarımız her geçen gün biraz daha fazla baskı altına alındığı gibi, en temel haklarımız bu antidemokratik uygulamalarla ayaklar altına alınacak. Tüm bu gidişata dur demek gerekir, bu nedenle olağanlaşmış OHAL rejimi kaldırılmalıdır. KHK’lerin tamamı iptal edilmeli; KHK’lerle atılan kamu görevlileri, akademisyenler görevlerine iade edilmelidir.

 

Kadına karşı şiddet yasası oyuncak değildir!

0

Yüzlerce kadının her gün evinde dövüldüğü, işkence gördüğü, ancak sesini kimseye duyuramadığı bir ülkede yaşıyoruz. Yıllardır, kadın örgütleri, bu sorunu çözmek için canla başla çalışıyor. İşte 2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Yasa da bu emeklerin sonunda ortaya çıkan kazanımlardan biriydi. Önceki halinde yalnızca “Ailenin Korunması” ifadesini taşıyan yasaya “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi”ni ekleten, 237 kadın örgütünden oluşan Şiddete Son Platformu’ydu. Şiddet gören kadının sığınacak bir yeri olması, maddi durum yetersizliği nedeniyle ulaşamadığı adli ve psikolojik desteğe ulaşması ve koruma tedbirleriyle gördüğü şiddete son verilebilmesi amacıyla, farklı görüşten yüzlerce kadın bu yasanın çıkması için büyük emek verdi. 2012 yılından beri, kocası tarafından öldüresiye dövülen, ölüm tehdidiyle ve psikolojik şiddetle hayatını geçiren, kendisine yardım edebilecek hiçbir yakını olmayan kadınlara bu yasa umut olabilir mi diye bekliyoruz. Ne var ki, aldığımız cevapla sanki bizimle alay edildiği hissine kapılıyoruz.

Söz konusu yasayla, kadına şiddet uygulayanın uzaklaştırılması için karar veriliyor, ancak ihlal halinde uygulanması gereken zorlama hapsi neredeyse hiç uygulanmıyor ve biz durmadan, koruma tedbiri alınmış olmasına rağmen öldürülen kadınların haberlerini alıyoruz. Diğer yandan ise, yasa, birbirleri hakkında konuşan ünlü zengin kadınların birbirlerine gözdağı vermesi için bir araç haline geliyor. Gülben Ergen, kendisi hakkında magazin haberi yaptığı gerekçesiyle Seren Serengil için bu yasaya dayanarak, kendisi hakkında konuşmama kararı aldırıyor. Serengil, karardan sonra yeniden magazin haberi yaptığında, hızlıca zorlama hapsine çarptırılıyor. İlginç olan kısım ise, kimse bu hukuk mu diye tartışmıyor bile. Ana akım medya, iki kadından hangisinin haklı olabileceği üzerine haberler yapıyor.

Evet, yargının çoğunlukla erkek egemen düzenin bir parçası olarak hareket ettiğini biliyoruz. Ancak, ilk akla gelmesi gereken soruları sormaktan da hiçbir zaman geri duramayız. Hakkında koruma tedbiri verilip uygulanmadığı için adliye önünde dahi öldürülen yüzlerce kadın varken, bu olayda her şey nasıl bu kadar çabuk gelişiyor? Şiddet gören kadının kurtulması için çıkarılan yasa, birisi hakkında magazin haberi yapılmaması için nasıl kullanılıyor? Her seferinde, ünlüler hakkında çıkan haberlerin halka mal oldukları gerekçesiyle dava konusu yapılamayacağı kararını veren mahkemeler, bu haberleri kadına yönelik şiddet olarak görmeye ne zaman başladı?

Devletten başka yardım edecek kimsesi olmayan kadınlar için yüzlerce mücadeleci kadının emeğiyle çıkarılan bu yasanın, ezen sınıfların hukukunda bir oyuncak haline getirilmesi kabul edilemez. Emekçi kadınların yıllar süren mücadelesiyle elde edilen kazanımların bu şekilde harcanmaması için takipçi olmaya devam etmeliyiz.

“Kadınlara müjde”: Kreş sahiplerine vergi indirimi!

0

Hükümetin istihdam seferberliği çerçevesinde bir süredir aldığı önlemlere yenileri ekleniyor. Meclis’te görüşülmekte olan torba yasayla 2020 yılı sonuna kadar işverene yeni destekler geliyor. Bunlardan biri de “kadınlara müjde” olarak sunulan kreş ve gündüz bakımevi hizmetlerinin vergi dışı bırakılması.

Tasarıda, kadınların çalışma hayatına katılmasına teşvik olarak sunulan, işverenlerce okul öncesi çağındaki çocuklar için verilen ve ücretin bir parçası olan kreş ve gündüz bakımevi hizmetinin vergi dışı bırakılması söz konusu. Basında, çalışan annelere nefes aldıracak bir düzenleme olarak sunulan, hatta İŞKUR Genel Müdür Vekili’nin, “İşi ve evi arasında kalan çalışan kadınlara 400 TL’lik kreş yardımımız olacak” diyerek verdiği müjdeye biraz daha detaylı bakalım:

Bu maddeye göre, işverenlerce kreş ve gündüz bakımevi hizmeti verilmek suretiyle doğrudan veya asgari ücretin aylık brüt tutarının yüzde 15’ini geçmemek üzere sağlanan menfaatlere gelir vergisi istisnası sağlanıyor. Bu ne demek oluyor? Yani işverenler tarafından kadın çalışanlara sağlanan kreş ve gündüz bakımevi yardımı kadın çalışana değil, doğrudan kreş veya gündüz bakımevinin sahibine ödeniyorsa, bu yardımın 304,43 TL’lik kısmı gelir vergisinden muaf olacak. Böylece en fazla 53,72 TL’lik gelir vergisi ödenmeyecek.

Tasarıdaki madde bu şekilde yasalaşırsa doğrudan kreş sahibine yapılan bir vergi indirimi söz konusu olacak. O da eğer işveren kreş yardımı yapıyor ve kreş yardımını işçiye değil de doğrudan kreşe ödüyorsa! Yani işverenlere böyle bir yardım yapma zorunluluğu gelmiyor. Böyle bir yardım varsa ya da yapılacaksa, cüzi bir vergi indirimi geliyor. Dolayısıyla söz konusu düzenleme son derece yetersiz olduğu gibi bu kapsama giren kadın çalışan sayısı da yok denecek kadar az. Çünkü kreş, çalışan anneler için yasal bir hak değil!

Eğer gerçekten kadınların çalışma hayatına katılması isteniyorsa yapılması gerekenler belli. Kreş açılması için aranan “en az 150 kadın işçi şartı” kaldırılmalı ve işyerlerine, mahallelere hiçbir koşul aranmaksızın ücretsiz, nitelikli ve ulaşılabilir kreş olanakları sağlanmalıdır!

Şubat 1979: İran’da devrim

0
Army Demonstration...The Iranian Islamic Republic Army demonstrates in solidarity with people in the street during the Iranian revolution. They are carrying posters of the Ayatollah Khomeini, the Iranian religious and political leader. (Photo by Keystone/Getty Images)

Bundan 39 yıl önce, 1979 yılının Şubat ayında İran’daki seferberlikler giderek yükseliyor, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin tesis ettiği Tek Adam Rejimi’ni temellerinden sarsıyordu. Zengin petrol ve doğalgaz yatakları ile 20. yüzyıl boyunca emperyalist ülkelerin ilgisine mahzar olmuş İran’ın tarihinde darbeler ve karşıdevrimlerin de devrimler kadar yer etmesinin başlıca sebebi bu zenginliklerin İran halklarından çalınmasıydı. İran’daki siyasi rejimin batılı güçlerle kurduğu ittifaklar üzerinden şekillenmesi, kitlelerin emperyalizm karşıtı pozisyonlar edinmesinde başlıca etken olarak görülebilir. 70’li yıllara gelindiğinde Şah rejiminin izlediği siyasi çizgi, ülkede halihazırda varolan dini hassasiyetleri körüklüyor ve radikal İslamcı liderlerin kitleler nezdinde popülerlik kazanmasına yol açıyordu.

Ülkede on yıllar boyu sistematik bir şekilde kitlelere ihanet eden sol gruplar ise, devrimin arefesinde İslamcı önderlikleri “rejim karşıtı” oldukları gerekçesiyle destekliyor ve bugünkü İran’ın kapılarını aralıyordu. Emperyalizmden kopuş talebiyle rejime karşı seferberlik halindeki kitlelerin taleplerini sahiplenen mollalar ise seferberliklerin önderliklerini ele geçirmek için Şah rejimini giderek yükselen bir tonda işbirlikçilikle suçluyorlardı. İran’ın önde gelen sol partilerinden Tudeh (Stalinist komünist parti), Ulusal Cephe içerisinde işbirliği halinde olduğu mollaları ve özellikle Ayetullah Humeyni’yi emperyalizm karşıtı tutumu nedeniyle selamlıyor, “nihai hedefin” sosyalizm olduğunu vurgulamakla yetiniyordu. Bu politika, özellikle ülkedeki seferberliklerin başını çeken kadınların da özgürlük mücadelesine ihanet anlamına geliyordu.

Nitekim 8 Mart 1979, Şubat ayında doruk noktasına ulaşan devrimci seferberliklerin bir uzantısı olarak son kitlesel eylemi temsil ediyordu. Özellikle, Arap Baharı’nın İslamcı önderlikler tarafından teslim alınması sol cenah içerisinde “devrimlerin doğasına” ilişkin tartışmayı yeniden alevlendirince İran’daki molla rejiminin antiemperyalist olup olmadığına ilişkin tartışma yeniden alevlendi. Siyonizm ve emperyalizm karşıtı söylemlerle kitlelerin desteğini kazanan ve iktidara gelmeyi başaran mollalar tüm karşıt söylemlerine rağmen Şah rejimini aratmayacak bir baskı aygıtını inşa ederek zengin yeraltı kaynaklarını bu rejimin finansmanı için kullanmaktan geri durmadılar.

On binlerce devrimci, rejimin hapishanelerinde öldürüldü ya da işkenceden geçirildi. Seferberlik halindeki kadınlar ise ülkedeki son kitlesel kadın eyleminde “Ne mollalar, ne patronlar, İran kadınlarla özgürleşecek!” diye haykırıyorlardı.

İş cinayetleri politiktir

0

Gün geçmiyor ki yeni bir iş kazası ya da iş cinayetiyle uyanmayalım. Sermaye iktidarı, patronlara çıkartmış oldukları yasalarla işlerini kolaylaştırdıkları yetmiyormuş gibi, açgözlü iktidar bir de patronlara grevleri yasaklama teşvik pirimi vererek adeta kural tanımama madalyonu takmış; güvencesiz, geleceksiz, kuralsız iş kazalarına ve cinayetlerine davetiye çıkarmıştır.

“Olağanüstü Hal”in ilan edilmesinden sonra geçen bir yılda, Türkiye’nin sanayi kentlerinde yoğunlaşan iş cinayetleri ve kazalarında Avrupa’da birinci, Dünya ülkeleri arasında ise üçüncü olan Türkiye’de OHAL ilan edilmesinin ardından uzmanlara göre önlem alınmadığı için iş kazaları ve iş cinayetlerinde artış sağlandı. Geçen bir yılda iş ve iş güvenliği [İŞİG] meclisinin verilerine göre 1963 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

2018 yılının ilk aylarında ise 150’yi aşkın işçi, iş cinayetine kurban edilmiştir. Patronlara her türlü kuralsızlığı yapmaları için bol keseden işçilerin emeklerinden, alın teri ve ücretlerinden kesilerek oluşturulan fonlardan teşvik veren patronların  iktidarı, KHK ve OHAL’i her fırsatta  işçi düşmanı olarak kullanarak hakkını[grev, sendikal örgütlenme, her türlü eylem gösteri yürüyüş] gasp ederek işçi ve emekçilere yaşama hakkı bile tanımayacağını, patronlara hizmet etmede sınır tanımayacağını açık ve aleni bir şekilde göstermektedir.

İş cinayetlerinin sıkça yaşandığı sektörler başta inşaat sektörü, tersaneler, metal fabrikaları, madenler olmak üzere gerçekleştiğini işitsek de patronların işkollarında aynı sınıfa ait olanları ikiye ayırarak, “beyaz yaka ve mavi yaka” olarak ikiye bölerek ayırması planlı ve politik bir tercihtir.

İş cinayetlerine kurban giden işçi arkadaşlarımızın arasında azımsanmayacak kadar, kamu emekçisi, mühendis ve büro çalışanı bulunmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda Kocaeli Ford fabrikasında yine ihmal yüzünden bir işçi arkadaşımızı daha iş cinayetine kurban verdik. Ford işçisi Hüseyin Karagül arkadaşımız fabrikadaki revir tam teşekkülü yapıya sahip olmadığı için hayatını kaybetmiştir.

Yine ve yeniden ihmal edilerek öldürülen bir işçi… Biz işçilerin fıtratında ölüm var diyenler, kendi fıtratlarında ise zenginlik, lüks yaşam olduğunu gözümüzün içine soka soka göstermekteler.

İş sağlığı ve iş güvenliğini tam teşekküllü sağlamaları yüksek harcamalara neden olacağı için, çok görmekteler; ayrı bir bütçe ayırmayan patronlar, işçi ölümlerinin önünü açmaktalar.

Hafızalarımızdan hiç silinemeyen Soma’da madende yüzlerce işçinin ölümü, ölen işçilerin ailelerine atılan tekmeler… Tersanelerde filikalarda test için kum torbası yerine insanları yerleştirerek denizin içine, ölüme fırlatılan işçiler… Burjuva basınında halkın gözünü boyamak için bir an önce bitirilmesi baskısı yaparak, adeta toplama kampına çevrilerek, neredeyse saat başı iş kazası, günlük iş cinayeti haberiyle sarsıldığımız yılın projesi üçüncü hava limanı inşaatı… Daha dün ihmalden ölüme gönderilen Ford işçisi Hüseyin Karagül ve adlarını sakladıkları için bilmediğimiz ve duymadığımız yüzlerce binlerce işçi arkadaşımız bir elin beş parmağını geçmeyen patronların kar hırsı yüzünden canını vermeye devam etmektedir. Patronlar sofralarını biz işçilerin kanlarıyla süslemekteler. Onlar için tek gelecek olarak gördükleri kendi çocuklarına miras olarak işçilerin kolları, bacakları, kafalarından oluşarak kazanılan iş kazaları ve iş cinayetlerinden elde ettikleri servetleri olan fabrikalar, yatlar, köşkler, hanlar, hamamlar paralar bırakmaktalar. Biz işçiler ise miras olarak çocuklarımıza büyüdüklerinde yerimize çalışmaları için açlık, yoksulluk, sefalet, iş kazaları iş cinayetleri bırakmaktayız. Bizlere kötü koşullarda çalışmamızı isteyenlere, fıtratlarında ölüm var diyenlere cevabımız,  işçileri birleştirmek olmalı. Hangi işkolunda çalışırsak çalışalım, yanı başımızda çalışan işçi arkadaşımıza sahip çıkmak olmalı. İşçilerin birleşik cephesini oluşturarak bu yaşamı bize reva görenlere üretimden gelen gücümüzü kullanarak, biz işçiler olmadan koca bir hiç olduklarını yeni grevler, eylemler, fabrikalar ve her şeyden önemlisi komiteler örgütleyerek göstermeliyiz. Her bir iş cinayeti politiktir. Biz işçilerin cevabı da politik olmalı.

İş cinayetlerine karşı birleşik mücadeleye!

Patronlar sarayda işçiler sokakta!

Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!

Geleceğimizin çalınmasına HAYIR!

0

Haftada 45 saat çalışmak ile 60 saat çalışmak arasında bir fark var mı? Pekiyi okula gitmek için bindiğiniz otobüse veya metroya zam yapılması sizin için fark eder mi? Evinizin bulunduğu sokakta 15 günde bir bomba ihbarı yapılması değişiklik yaratır mı? Dersine gideceğiniz öğretmenin sürgün edildiğini öğrendiğinizde ne olacak? Siz henüz mezun dahi olmamışken, emeklilik yaşınızın 65’in üzerine çıkarılması, sigorta sisteminin de ücretinizin büyük bir çoğunluğuna el koyacak olması sizin için bir değişiklik teşkil eder mi? Soruları çoğaltabiliriz. Önemli olan eğer bahsi geçen karşılaştırmalar arasında hayati bir farklılık olduğunu kabul ediyorsanız, karşılaştırılan durumlar arasındaki açının kapanmasını Başkanlık sisteminin sağlayacığının da bilincinde olmanız. Evet, Saray rejiminin Başkanlık ihtirası bütün yönleriyle gençliğin geleceğinin üzerine bir karabasanın çökmesini öngörüyor.

Türkiye bir yol ayrımına doğru ilerlemekte. Bu yol ayrımının sonucu, ülkenin kendi tarihinin en tayin edici mücadele süreciyle belirlenecek. Parlamenter hilelerle, bombalı saldırılarla, polis şiddetiyle, sürgünlerle ve sayısız başka baskı çeşitleriyle karşılık verilen ve verilecek olan bir mücadele sürecinden söz ediyoruz. Erdoğan’ın başkanlık rejimini tesis etme çabaları ülkeyi adeta kan gölüne çevirdi. Yönetememe krizi ayyuka çıkmış, ülkenin istihbarat birimi her bir saldırıyı sosyal medyadan öğrenir hale gelmiş, ülkenin bakanları meclisteki koltuklarında “gözlerini dinlendirirken” saray rejiminin bıraktığı enkaz günden güne büyüyor. Ancak bütün bunlar bizleri yanıltmasın. Saray rejimi kendisini, OHAL’in dahi sınırlarını aşan bu baskıcı ve gençlik düşmanı yöntemleri kullanmak zorunda hissederken buluyor çünkü açıkcası başka türlü yönetemeyeceklerini, başka yöntemlerle yönetebilme yeteneğine ve prestijine sahip olmadıklarının bilincindeler. Başkanlık sistemi bu yönetim krizini çözemeyecek ancak sadece daha da derinleştirecek.

Başkanlık sistemi Saray rejimi için bir var olma ve yok olma savaşı anlamını taşıyor. Bu da işçiler, emekçiler ve öğrenciler, kısacası Türkiye için yaşamsal bir önem taşıyor. Bu tablonun bu şekilde sürdürülemeyeceği açıktır! Bu karanlık iktidarın işçilere ve gençlere önerdiği geleceğe dur denilmesi, ona engel olunması şarttır. Sahi, Saray’ın önerdiği gelecek nasıl bir gelecektir?

Bu gelecek, bizim üzerinde söz hakkımızın olmayacağı bir gelecektir.

Bu gelecek, Saray rejiminin çıkarları doğrultusunda yok edilecek bir gelecektir.

Bu gelecek, yağmalanması ve talan edilmesi planlanan bir gelecektir.

Bu gelecek, sadece sömürülmek için var olacaktır, bizim yaşamamız için değil.

Bu gelecek, bizi felç edecek ve hayatlarımızı çalacaktır.

Bu gelecek, Saray rejiminin istikbali adına karartılacaktır.

Saray rejiminin iddiası, yaşadığımız sorunların Başkanlık sisteminin tesis edilmesiyle sonlanacağıdır. Yalan! Saray rejimi 15 sene içerisinde 13 bin işçiyi iş cinayetlerinde katlederek sermayeyi besledi. Sendikayı, sigortayı, güvenceli çalışmayı yok etti. Kölelik anlamına gelen kiralık işçiliği yasalaştırdı. Emeklilik ve işsizlik maaşlarına el koydu. Toprağı ve suyu uluslararası firmalara peşkeş çekti. Türkiye’yi en ufak işletmelerine dek özelleştirdi. Öğrenim harçlarına zam yaptı. Üniversiteleri ve liseleri patronların ticari projelerine açtı. Meslek Liselileri ve üniversite öğrencilerimi ucuz iş gücü olarak sermayeye pazarladı. Tacizi ve tecavüzü teşvik etti. Akademiye savaş ilan etti. Grevleri yasakladı. Şehirleri bombaladı. Ücretleri enflasyon karşısında koruyamadı. Dış politikada çuvalladı. Saray rejimi seneler boyunca sadece bir şeyi istikrara kavuşturabildi: Süreklileşmiş yalanlarla makyajlamaya çalıştığı sefaleti.

Türkiye’yi bekleyen yol ayrımında Başkanlık’a HAYIR demek, bu rejimi durdurmak geleceğimizin çalınmasını engellemenin biricik yoludur. Geleceğimizde Saray erbabının çıkarları aracılığıyla şekillenen baskıcı bir düzenin değil, emek eksenli adil ve eşit bir düzenin yer alması için Türkiye gençliği Başkanlık planlarının bütününe HAYIR diyebilmelidir. En basit hak ve özgürlüklerimizi dahi koruyabilmek için, geleceğimizin bize ait olduğunu haykırmak için HAYIR’da birleşebilmeliyiz. Zira bizim geleceğimizin çalınmasına rızamız yok ve olmayacak da!

Türkiye bağımsızlığın neresinde?

0

Yaşam, sosyalist hareket için bazı kuramsal sorunları kendiliğinden biçimde çözüyor veya sonuca bağlıyor. Bunu görebilmek için sınıf mücadelesinin farklı kesimlerinin tutumlarına, sözlerine ve eylemlerine bakmak yeterli oluyor.

Sosyalistler büyük çoğunlukla Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olduğu konusunda birleşiyor. Tartıştıkları konu ise bu bağımlılığın siyasi, diplomatik ve ekonomik düzeylerdeki niteliği, şiddeti ve derecesi üzerine.

Lenin’in deyişiyle, “mali-sermaye, ekonomik ve uluslararası ilişkilerde o denli önemli ve büyük bir güçtür ki, siyasal anlamda tam bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir”. Buradan hareketle, Türkiye bir yarı sömürge midir, yoksa başka bir bağımlılık türüne mi dahil edilmelidir?

Bu tartışılabilir. Ama tartışılamayacak kadar açık olan bir nokta var: emperyalist mali sermayenin gücünün, tam bağımsızlığa sahip görünen ülkelerin dahi politik ve diplomatik alanlarda emperyalizmin şu veya bu derecede (ve buna karar veren de bizzat emperyalizmin kendisidir) yörüngesine çekilmesidir.

Bunu neden yazıyoruz? Zira “küreselleşme” denen neoliberal saldırı sonrasında bazı yarı gelişmiş ya da “gelişmekte olan” ülkelerin emperyalizmin dünya politikalarından bağımsızlaşarak kendi çevrelerinde “emperyal” bir tahakküm kurmaya yöneldiklerini ve böylece “alt emperyalist” bir nitelik kazandığını söyleyen teoriler var ortada.

Bu tip ülkeler grubuna Malezya, Singapur, Brezilya, Meksika, vb’nin yanı sıra Türkiye de dâhil ediliyor. Burada göz ardı edilen esas nokta, bu “alt emperyalist” ülkelerin kendi egemenlik alanlarını genişletmeye çalıştıkları ülkelerin ve bölgelerin (yani sözde kendilerinden daha “alt kademedeki” yarı sömürgelerin)  zaten emperyalist finans kapitalin ekonomik ve politik denetimi altında bulunması. O zaman “alt emperyalistin”, egemen emperyalist güçle bir anlaşmaya varması ya da baştan kaybedeceği belli olan bir çatışmaya girmesinden başka bir seçeneği var mı?

Yani emperyalizme bağımlı bir ülkenin önünde iki seçenek bulunuyor: 1) Uluslararası politik, diplomatik ve ekonomik politikalarını, egemen güç (veya güçler) ile uyumlu ve onun çıkarlarını zedelemeden sürdürmek; 2) Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesine girişmek.

Şimdi, alt emperyalizm savunucularının iddia ettikleri biçimde Türkiye kendi “emperyal” arzularını hayata geçirebilecek nitelikte bir politik ve diplomatik bağımsızlığa sahip mi?  Öyle olmadığını biz değil, şu sıralarda Suriye’de askeri operasyon sürdüren rejimim ileri gelenleri itiraf ediyor.

“ABD’nin verdiği sözleri tutmadığını”, “stratejik müttefikliğin şartlarını yerine getirmediğini”, “NATO’dan çıkılmasının, İncirlik üssünün kapatılmasının düşünülebileceğini” söyleyenler mevcut hükümet sözcülerinin kendisi ya da onların medya papağanları. Bu çevrelerin “antiemperyalizminden”, “ABD aleyhtarlığından” geçilmiyor ortalık. Kitlelere “yeni kurtuluş savaşı” verilmekte olduğu, ÖSO’nun yeni “Kuvayı Milliye’yi” temsil ettiği aşılanmaya çalışılıyor. Ulusalcılar bile bu kadar ileri gitmemişlerdi.

Demek ki, Türkiye’nin politik ve diplomatik açılardan emperyalizme bağımlı olduğunu ülke nüfusunun kahir çoğunluğu kabul ediyor.

Pekiyi, Türkiye bugün hakikaten bağımsızlık mücadelesi mi veriyor? Hayır, rejim kitleleri aldatıyor. Onların arasında doğan bağımsızlıkçı duyguları, emperyalizm ile olan pazarlığında arkasına almaya çalışıyor. Bu pazarlığın sakin, barışçıl ve çatışmasız olacağı iddia edilemez. Ama her Bonapartist rejimin karakteri, kendisine yeni düşmanlar yaratmak ve gerekirse emperyalizmle acılı ve sert sürtüşmelere girmektir.

Kitlelere doğruları anlatmalıyız. Ekonomik bağımsızlık elde edilmedikçe, emperyalizmden tam kopuş mümkün değildir. “Alt emperyalizm” hayali bir teoridir. Bağımlı bir ülke kendi bölgesindeki yayılmacı emellerini ancak emperyalizmin çizeceği ve dayatacağı sınırlar içinde hayata geçirebilir. Bunca telefon görüşmesi ve karşılıklı ziyaretler bunun pazarlığından başka bir şey değil de nedir?

Gerçek bağımsızlık ise, işçi ve emekçi yığınların işi olacaktır.

Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek!

0

Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek!

7 Şubat Salı akşamı, OHAL kapsamında bazı tedbirler alınması ile ilgili olarak ilan edilen, 686 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sonucunda 48 üniversiteden 330 akademisyen ihraç edilmiş; böylece bu zamana kadar çıkarılmış olan 5 KHK ile görevlerinden ihraç edilen akademisyenlerin sayısı 4 bin 811’e yükselmişti. Bu kararın ardından başta Ankara ve Marmara Üniversitesi’nde olmak üzere pek çok eylem gerçekleştirilmiş ve basın açıklaması yapılmıştı. Geçtiğimiz gün ise akademiye yönelik gerçekleştirilen saldırılar üç ayrı üniversitede daha protesto edildi. Benzer taleplerin dile getirildi, benzer söylemlerin yer aldığı basın açıklamalarının yapıldığı üç ayrı noktadan ise aynı anda tek bir ses yükseldi: üniversiteler bizimidir, bizimle özgürleşecek.

“Binasız Üniversite Olur, Hocasız Üniversite Olmaz”

Galatasaray Üniversitesi akademisyenleri ve asistanları, ilan edilen KHK’lar ile ihraç edilen akademisyenlerin görevlerine yeniden iade edilmelerini talep etmek üzere bir araya geldi. “Binasız üniversite olur, hocasız üniversite olmaz” şiarıyla düzenlenen basın açıklamasında, üniversitelerin temel görevinin özgür düşünce ve araştırma ortamını sağlamak olduğu vurgulandı. Bununla birlikte, KHK yoluyla gerçekleştirilen ihraçların hukuksuz ve keyfi olduğu; üniversitelerin temel niteliği olan düşünce, araştırma ve ifade özgürlüğünün fiilen ortadan kaldırıldığı belirtildi. Meslekten ihraç edilen akademisyenlerin hangi kanıtlara dayanılarak suçlandıklarını bilmedikleri ve kendilerini savunma haklarının ellerinden alındığı ifade edildi. Üniversitenin yarınının öngörülemediği bu belirsizlik ortamının tüm üniversite bileşenlerini kaygılandırdığına değinildi. Üniversitelerde öğretim ve araştırma faaliyetlerinin sürdürülebilir olmaktan hızla uzaklaştığı ve Türkiye üniversitelerinin uluslararası saygınlığının gittikçe azaldığı vurgulandı.

“Üniversiteye Saldırı Topluma Saldırıdır”

Yine aynı gün ve aynı saatte İstanbul Üniversitesi öğrencileri de akademisyenlerin ihraçlarına karşı Beyazıt Meydanı’nda biraraya geldi. “Üniversiteye Saldırı Topluma Saldırıdır” pankartının açıldığı eyleme, KHK’lar ile ihraç edilen akademisyenlerden araştırma görevlisi Levent Dölek ve Prof. Dr. İzzettin Önder de katıldı.

“Başımız dik, geri döneceğimiz yönündeki kararlılığımızı ilk günden beri ifade ediyoruz. Üniversiteleri istibdada terk etmiyoruz. Biz her yaptığımızın arkasındayız. Bizi ihraç edenler yaptıklarının arkasında duramazlar. Biz bu baskıları neden yaptıklarını biliyoruz” ifadelerini kullanan Dölek’in ardından Önder “Tarih tekerrür ediyor ama aydınlığa doğru gitmiyor. Üzüntülü değiliz, üniversite her yerdedir. Binaların içinde değildir. Üniversite toplumun zihnidir. Biz sermayeye karşı, dünya emperyalizmine karşıyız, kapitalizme karşıyız. Bizim bunu her yerde anlatmamız lazım. Genişletmemiz lazım. Bu mücadele tarihsel bir mücadeledir” sözlerini sarfetti.

Öğrencilerin yaptığı açıklamada ise her türlü muhalif kanalın susturulduğuna ve üniversitelerde artan baskılara değinildi. Eğitimin içinin boşaltıldığı ve üniversitelerin niteliksizleştirildiği ifade edildi. Yönetiminde öğrencilerin de söz, yetki ve karar hakkı olduğu, parasız ve bilimsel üniversiteler istenildiği belirtildi.

“Akademi Biat Etmez, Hayır Gitmiyoruz”

Galatasaray ve İstanbul Üniversitesi ile birlikte Koç Üniversitesi akademisyenleri, asistanları, işçileri ve öğrencilerinden oluşan Koç Üniversiteliler Dayanışması da “Akademi biat etmez, hayır gitmiyoruz” şiarıyla, akademisyenlere yönelik ihraçları protesto etti. “2 Nisan 2013’ten bu yana sürdürdüğümüz emek ve özgürlük mücadelelerimizin birikimiyle, üniversitelere yönelik tüm bu baskılara karşı çıkıyoruz. Bugüne kadar kazanılmış tüm hakların tepeden bahşedilmediğini, bedeller ödenerek, mücadele edilerek kazanıldığını biliyoruz. Koç Üniversiteliler olarak üniversiteler bizimdir diyor ve mücadeleye devam ediyoruz” ifadelerinin kullanıldığı basın açıklamasının ardından; ilk çıkarılan KHK’lar ile Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen araştırma görevlisi Adem Yeşilyurt’un ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun açık dersine geçildi.

İhraç edildikleri günden bu yana 19 akademisyen olarak Kocaeli’nde mücadele etmeyi sürdürdüklerini vurgulayan Yeşilyurt; öyle ki, bu zamana kadar ihraç edilmiş olan  akademisyenler ile dünya üzerindeki en nitelikli üniversitelerden birini kurmanın mümkün olduğunu ifade etti. Üniversitelerin gösterdiği tepkilerin, ortaya koydukları iradelerin büyük önem taşıdığını belirtti. “Şu anda öğrenciler, işçiler, asistanlar ve öğretim üyeleri olarak üniversitenin tüm bileşenleri ile hep birlikte bulunmamız çok değerlidir. Ekim Devrimi’nin 100. yılında biz, yenizden buradayız. Bu toplumsal hareketi yukarı taşıyacak olan bizleriz. Ya biz bu karanlık günleri aydınlatacağız ya da alacakaranlığa dönüşmesine seyirci kalacağız” ifadelerini kullanan Hamzaoğlu ise konuşmasını mücadeleyi çoğaltma çağrısı ile sonlandırdı.

Özgürlük ve barış işçilerle gelecek!

0

Bir önceki sayımızın başyazısında Saray rejiminin içeride ve dışarıda giderek sıkıştığını, varlığını ancak açık baskı politikaları ve kuru hamasetle sürdürebildiğini belirtmiştik. Zarrab davası ve Man Adası belgeleriyle tekrar gündeme gelen rüşvet ve yolsuzluk skandalları; yüksek enflasyon ve işsizlik rakamlarında, iğneden ipliğe yapılan zamlarda ve asgari ücrete yapılan sefalet zammında açığa çıkan ekonomik enkaz; dış politikadaki zikzaklar ve yalıtılmışlık bu sıkışmanın açık göstergeleriydi. Bu sıkışmışlık içerisinde Erdoğan ve AKP, MHP ile olan işbirliğini “milli mutabakat ittifakı” adı altında kurumsallaştırıyor ve bir erken seçim ihtimali yaygın bir şekilde konuşuluyordu.

Trans tutuklu Diren Coşkun ölüm orucunu sürdürüyor

0
2017 yılının Ağustos ayında politik nedenlerden ötürü tutuklanan Keskesor LGBTİ aktivisti Diren Coşkun, tutulduğu Tekirdağ 2 No’lu Cezaevi’nde 25 Ocak tarihinde girdiği ölüm orucunu hala sürdürüyor.

Madem alkol içiyorsunuz, verginizi verin..!

0

AKP hükümetinin “muhafazakar” bir parti olarak alkol ve tütün kullanımına dair tavrı oldukça net, “Hâşa! İçmeyeceksiniz”! Bu taleplerini gerçekleştirmek için ellerinden ne gerekiyorsa yaptılar, halkı vergi denizinde boğmaya niyetliler. Savaşı pek seviyorlar, malum, halkın alkol ve tütün kullanımına karşı da bir savaş açmış durumdalar.

Kanal İstanbul: Patronların kâr hırsı

0

Röportaj: Sedat Durel, 27 Ocak

Sevgili dostumuz Hakan Tekin ile Kanal İstanbul’un Türkiye, İstanbul ve biz işçilere ne gibi zararlar verebileceğini konuştuk. B Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı olan Hakan, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi İSİG Komisyonu üyesi. Hakan aynı zamanda TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nda mücadele veren demokrat çevre mühendisleri dostlarımızla beraber ÇMO İstanbul Şubesi 12. Dönem YK adayı.

İşçi Cephesi: Hakan, uzunca bir zamandır Kanal İstanbul ile ilgili olarak kapsamlı bir rapor hazırlamak için çalışıyorsunuz. Rapor hazırlama fikri Kanal İstanbul’un ÇED raporunun yayımlanması ile başladı. Öncelikle okurlarımıza ÇED nedir diye kısa bir bilgi verebilir misin?

Hakan Tekin: ÇED, gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin çevreye olabilecek olumsuz etkilerinin önceden belirlenmesi ve önlenmesi veya bu etkilerin çevreye zarar vermeyecek ölçüde minimize edilmesi amacıyla hazırlanan, proje için seçilen yer ve teknoloji alternatiflerinin de değerlendirildiği projenin uygulanmasından kontrolüne kadar alınacak tedbirlerin sıralandığı tüm çalışmaları içerir. Bu süreç Çevre Kanunu kapsamında çıkarılmış Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği hükümlerince yürütülmektedir. Söz konusu yönetmeliğin EK1 ve Ek2 listeleri bulunmakta. Çevreye birinci derecede kirletici etkisi olabilecek bir proje EK1, ikinci derecede kirletici etkisi olabilecek bir proje ise EK2’de yer alıyor gibi düşünülebilir. EK1 listesinde yer alan bir yatırımcı firma ÇED için bakanlığa başvuruyor. EK2’de yer alıyorsa valiliğe başvurup “ÇED gerekli değildir” kararı alması gerekir veya tekrar ÇED sürecinin başlama durumu söz konusudur. Her iki ihtimalde de “ÇED olumlu” kararı alınması gerekiyor. Yani “ÇED olumlu” veya “ÇED gerekli değildir” kararı olmadıkça herhangi bir yatırıma başlanamaz. “ÇED Olumlu” kararında 7 yıl içerisinde, “ÇED Gerekli Değildir” kararında ise 5 yıl içerisinde o projeye başlanması gerekiyor.

İC: ÇED raporlarının hazırlanması da uygulanması da yönetmeliği de baştan sonra zaten sorunlu. Ancak Kanal İstanbul’un ÇED dosyası yayımlandıktan hemen sonra geri çekildi. Aslında çok sorunlu bile olsa bir projenin olmadığını, İstanbul’un kazma kürek körleme kazılacağını söyleyebilir miyiz?

HT: ÇED Başvuru Dosyası, Etüt Hizmetleri Kamu İhale Kanununda görülemeyen bir yaklaşımla, yayım tarihinden 4 gün sonra bir firmanın katılımıyla ihalesi yapılarak karara bağlandı. Projenin hazırlanış aşaması ve plan değişiklikleri halka açık bir şekilde tartışılmadan, bilim insanlarından ve akademiden görüş alınmadan, İstanbul’un belki de kaderini değiştirecek bir projenin ÇED raporu yangından mal kaçırır gibi sadece 24 saat askıda tutularak indirildi. Dolayısıyla projenin bilim ve bilimsellikle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu projelerin kesinlikle halka açık, şeffaf bir şekilde tartışılması, bilim insanlarından ve akademiden görüş alınarak geniş kesimler tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Bizler, TMMOB İKK bünyesi ve Çevre Mühendisleri Odası sekreteryasında bir çalışma komisyonu oluşturduk. Bütün mühendislik disiplinlerini ilgilendiren bir konu olduğu için oldukça geniş bir şekilde tartışıyoruz. Yakın bir zamanda raporumuzu yayımlayacağız.

İC: Eğer hayata geçerse kanalın Türkiye ve İstanbul’a en temel zararları neler olacak?

HT: Sadece 24 saat askıda tutulan ÇED raporunu referans alırsak, kanalın boyu 45 km, eni yüzeyde 250 m, tabanda 125 m ve derinliği 25 m olarak tasarlanmış. Küçük Çekmece Lagün girişi genişletilerek başlayan güzergâh Sazlıdere Baraj Gölü’nü geçip Durusu (Terkos) Gölü’nün doğusundan Karadeniz’e ulaşıyor. Bu bilgiler çerçevesinde en temel ekolojik etkilere değinecek olursak; dünyanın sayılı lagünlerinden biri olan ve en önemli arkeolojik keşiflerin ilk on listesine girmiş (2009) Küçükçekmece Lagününü, onu besleyen başta Sazlıdere olmak üzere dereleri, yeraltı su akışlarını, tarım alanlarını, ormanları yok edecek. O bölgede yaşayan ve geçimini balıkçılık-hayvancılık veya tarımdan sağlayan çiftçilerin de yaşam güvenceleri ellerinden alınmış olacak.

Kanalda oluşacak akıntı lagünün kalan dip çamurunu da kazıyarak Marmara Denizi’ne taşıyacak. Kıyılar giderek aşınacak, göçükler oluşacak. Akıntıyla taşınacak olan sedimentte ve kanal alanından çıkarılacak hafriyatın Marmara Denizi’ne döküldüğü adaların oluşturulduğu Marmara Denizi sediment yapısında 1993 yılından beri tutunan ağır metaller (bakır, çinko, kadmiyum vb.) ve radyonukleitler deniz ekosistemi için toksisite yaratacak ve deniz canlıları zehirlenecek, deniz kirlenerek canlılığın olmadığı bir sisteme dönüşecek, çölleşecektir.

Jeomorfolojik yapısı gereği kayganlığı yüksek olan bölgede Karadeniz’den Marmara’ya ve Marmara’dan Karadeniz’e tuzlu su akıntısı olacağından karasal tatlı su akiferleri ve karasal sistem tuzlanacak. Tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelecek. Sadece İstanbul ve çevresini değil Trakya’ya kadar tatlı suları besleyen yeraltı akışı tuzlanma sonucunda tarım alanları ve karasal ekosistemin yıkımı Trakya Bölgesi’ni de olumsuz etkileyecek.

Terkos ve Sazlıdere barajları ile su toplama havzaları kentin önemli su kaynakları arasındadır. Toplamda yaklaşık %29 oranında kentin su ihtiyacını karşılayan bu su kaynaklarından Sazlıdere bu proje ile tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu baskılar bölgeye planlanan ilave bir kent nüfusu ile hem İstanbul hem de Trakya üstünde olumsuz etkisini artarak gösterecektir.

ÇED raporunda, Karadeniz’den Küçük Çekmece Gölü’ne kadar kara alanında 1,5 milyar metreküp materyalin kazılacağı, Küçük Çekmece Gölü tabanında da 115 milyon metreküp çamurun kazılacağı hesaplanmış. Bilim insanlarının yaptığı hesaplamalara göre; 20 metreküplük kamyonlarla bu tonaj 18 milyon seferde kaldırılabiliyor. Bu da en az 5 yıllık hafriyat çalışması demek. Dolayısıyla nakliye işlemlerinden kaynaklı emisyonların da ciddi boyutlarda olacağı aşikârdır. Çok ciddi bir hava kirliliği yaşanacaktır.

Kanal İstanbul, Küçükçekmece Lagün Havzasındaki karasal alanın tümünün, kuzeyde yer alan sulak alanların, ormanların yapılaşmaya açılması demek. Dolayısıyla bu da Lagün havzasının sanayi ve evsel atıksu baskısı ile giderek kirlenmesi anlamına geliyor. Bütün kentin kanalizasyon sistemi; Boğaza veya Marmara Denizi’ne akış şeklinde planlanmış olup, ön arıtma tesisleri ile Boğaza ve Marmara Denizi’ne doğrudan deşarjlar ile kirlilik baskısı oluşturmaktadır. Kentin atık sularının sadece %25-30’luk miktarı ileri arıtma sistemlerinde arıtma işlemine tabi tutulurken, diğer önemi kısım ön arıtma sistemlerinden geçirilerek doğrudan Boğaza ve denize deşarj edilmektedir.

Deniz bilimcilerimizin görüşlerine göre; Karadeniz Marmara Denizi’ne nazaran daha yüksek konumdadır. Yaklaşık 60 cm, zaman zaman 1 m civarındadır. İstanbul Boğazı’nda derinlik konfigürasyonu değişkendir ve 13.000 yıl önceki oluşumundaki akarsu havzası özelliklerinden dolayı kıvrımlıdır. Bu nedenle Topkapı Sarayı önleri ile Bebek Koyu önlerinde etkili Karadeniz ve Marmara sularının karışımları söz konusudur. Su ürünleri açısından faydalıdır.

Kanal İstanbul Projesi’nde ise suyolu tabanı 25 m derinlikte ve düzgün oluşumda yer alacağı düşünülürse bahse konu karışım olmadan aynı İstanbul Boğazı’ndaki gibi Karadeniz’den Marmara’ya jet akıntı devam edecektir. Karadeniz’den Marmara’ya ikinci bir boşalma sağlanacaktır (yaklaşık 4-5 Sakarya Nehri gibi düşünebiliriz). Bu durumda Karadeniz yükseklik farkı seviyesi azalacak, Marmara suyu Karadeniz’e daha fazla miktarda çıkacağından Karadeniz’de tuzluluk değeri binde 17’den yukarılara çıkacaktır. Sonuç olarak Karadeniz’in ekosistemi ciddi olarak etkilenecektir.

Ayrıca ve en önemlisi Marmara Denizi’nde dipte oksijen seviyesi çok azdır (%0,5). Normalde %4-5 civarında olmalıdır. Kanalın Karadeniz kesiminden gelen besin değeri yüksek su ilk 10 yılda Marmara’da balık miktarını arttırabilecektir. Ancak Çanakkale’ye doğru yüzeyden giden su Çanakkale Boğazı girişinde tekrar İstanbul yönüne doğru alt su tabaklarına doğru karışacağından 2. ve 3. on yıllarda oksijen tamamen yok olacaktır. Marmara Denizi’nde dipteki oksijen bittiğinde bakteri ve mantarlar oksijen arayışına geçerek hidrojen sülfat ile karşılaşıp oksijeni kullanacaklar ve hidrojen sülfürü açığa çıkaracaklardır. Açığa çıkan hidrojen sülfürün bilindiği gibi çürük yumurta kokusu en az koku hissi olan insanlar için bile dayanılmaz bir kokudur. Marmara’da balık ve su ürünleri nesli birden kesilecek, bahse olan koku akıntılarla başta Beşiktaş-Üsküdar hattı olmak üzere bütün boğazı kaplayacaktır. Sonuç olarak bu durumda Marmara Denizi’nin tamamı ve İstanbul Boğazı cansız bir hale geleceğinden denize girmek, sahilde yaşamak ve su ürünleri temin edebilmek imkânsızlaşabilecektir.

İC: Peki, Boğazın yanına bir kanal açmak bizi güçlü ülke yapacak mı?

HT: Projenin yapılma gerekçisi ÇED Raporunda; gemi trafiğindeki artış, teknolojik gelişmeler sonucu gemi boyutlarının büyümesi ve özellikle, akaryakıt ve benzeri diğer tehlikeli/zehirli maddeleri taşıyan gemi (tanker) geçişlerinin artması, İstanbul üzerinde büyük baskı ve tehdit oluşturmakta, İstanbul Boğazı’na alternatif bir geçiş güzergâhının planlanması şeklinde ifade edilmiştir. Oysaki Deniz Ticareti Genel Müdürlüğü İstanbul Boğazı Gemi Geçiş İstatistikleri verilerine göre Boğazda ÇED Başvuru Dosyasında iddia edildiği gibi yıllara göre bir artış değil, tam tersine özellikle son 10 yılda kayda değer bir azalış (%22,46) gözlenmektedir. Kanal İstanbul uygulaması Boğazlarda oluşan kaza riskini de azaltmayacaktır. Fosil yakıt taşıyan tankerler yerini Mavi Akım, Bakü Ceyhan Tiflis boru hattı ile yapılmakta olan TANAP ve Türk Akımı boru hatlarına bırakmakta.

Bakanlığın servis ettiği üç boyutlu modellerde kanala sıfır evler var. Kanaldan geçirilmesi hayal edilen akaryakıt tankerlerinden çıkan bir yangın kanalı yine kullanılmaz hale getirecek ve siz buraya sıfır ev yaptığınızda orada yaşayacak insanların güvenliğini de riske atmış olacaksınız. En yüksek tehlike senaryosunu içeren LNG tankeri kazası kriterlerine göre en dar yeri 698 m, en geniş yeri 3.500 m olan ve 32 km uzunluğunda olup üzerinden 3 asma köprü geçen İstanbul Boğazı’na nazaran; 250 m genişlikte, 45 km uzunluğunda ve üzerinden 6 köprü geçmesi planlanan kanal ile halen yapımı devam eden yıllık 150 milyon yolcu taşıma kapasiteli 3. Havalimanına inen kalkan uçakların yoğun trafik oluşturarak kanal boyunca paralel rotada bulunabileceği düşünülürse, Kanal İstanbul’un oldukça riskli olduğu değerlendirilmelidir.

Bilim insanlarımızın arşivden bulduğu bir çalışmaya göre, bu proje orijinal de değil. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra (1950) İstanbul’un batısından gelecek askeri saldırılara karşı ABD’de, “bir su kanalı” oluşturulması düşünülmüş (Durusu (Terkos) Gölü’nün batısından, Büyük Çekmece Gölü’ne uzanan). Ancak gerçekleştirilmesi çok güç ve pahalı olduğu gibi, yaratacağı olumsuz etkilerin ekolojik maliyetinin de çok fazla olduğu değerlendirilerek kanal projesi gündem dışı bırakılmıştır. Umarız bugün de aynısı olur.

Gelelim güçlü ülke olma hususuna: 20 Temmuz 1936’da imzalanmış Montrö Anlaşması’na göre sadece Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin askeri gemileri için gemi tonaj sınırlama kuralları vardır. Kimsenin alnında enayi yazmadığına göre, uluslararası hukukun verdiği avantajla gemiler, geçişlerinde İstanbul Boğazı’nı tercih edeceklerdir. Ayrıca yine Montrö Sözleşmesi’nin 28. Maddesine göre boğazlardan serbest geçiş ilkesi sonsuz olarak belirlenmiş olup boğazların uluslararası dolaşıma kapatılmasının olanağı yoktur. Böylece projenin 5 yılda kendisini amorti edeceği savı da çürümüş oluyor. Zaten ekonomik olarak Türkiye’nin bugün bu projeyi gerçekleştirecek kaynağı da yoktur. Keza 2017 yılı bütçe açığı 47 milyar TL’dir. Metro projelerinin dahi belediyeler tarafından kaynak yetersizliği nedeniyle iptal edildiği bir dönemde 65 milyar TL’yi yapay bir suyoluna harcamak…(?) Sermayenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya atılan bu ekolojik yıkım projesinde maalesef yine siyasi kaygılar ve temel atma şovları var. Böylelikle siyasi iktidar 2019 yılında yapılacak çifte seçimi de atlatmış olacak…!

İC: Son olarak, Kanal İstanbul istihdam yaratacak deniliyor. Her şeyi bir kenara koyarsak Kanal İstanbul biz işçilere bir ekmek kapısı olur mu? Bir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği uzmanı olarak orada çalışacak olsak bizleri neler bekler dersin?

HT: 2012 yılında İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun kabulünden itibaren ülkemizde işçi ölümleri artarak devam etti. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre, son olarak 2017 yılında en az 2.007 işçi hayatını kaybetti. 13 Mayıs 2017’de adı iş cinayetleriyle anılmaya başlanan 3. Havalimanı inşaatı şantiyesinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından başlatılan “Hedef sıfır kaza” kampanyası henüz birinci ayını doldurduğunda, Türkiye’nin çeşitli kentlerinde en az 166 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmişti. Emek ve insan hakları örgütleri tarafından hazırlanan raporlarda, Türkiye’de yaşanan iş cinayetlerinin bu boyuta gelmesinin nedeni “patronların kâr hırsı” olarak yorumlanıyor. Türkiye tarihinin en büyük yatırımı olarak övülen ve İstanbul’da yapımına devam edilen üçüncü havalimanı inşaatında çalışan işçilerin iddiaları, şantiyenin dev bir mezar haline geldiğini gözler önüne seriyor. Şantiye içerisinde çok sayıda ölüm yaşandığını ifade eden işçiler, bu ölümlerin kendilerinden dahi gizlendiğini, şantiyede yaşanan ölümlerin kamuoyuna ve basına yansıması halinde “işten atılmakla tehdit edildiklerini” ifade ediyor. Hafriyat kamyonlarının adeta ölüm saçtığını kaydeden bir işçi, “Prim usulü çalışıyorlar. Günde ne kadar çok sefer atarsa o kadar para kazanıyorlar. Bu da hem onun hem de karşısındaki kişinin canına mal oluyor,” demiş. 2014’te Soma faciası yaşamış bir ülkeyiz… Yüzlerce taşeron firma, milyonlarca hafriyat kamyonu, binlerce emekçi güvencesiz ve fazla çalışma koşullarında en az 5 yıl sürecek bu ekolojik yıkım projesinde ter döküp, dirsek çürütecek… Mevcut güvencesiz düzen devam ederse belki binlercesi canından olacak…

Kanal İstanbul’un Panama ve Süveyş Kanalları gibi dünya üzerindeki deniz ticareti adına stratejik ve alternatifsiz bir konumu yok. O halde neden bu ısrar? Süveyş Kanalı inşasında 125 bin işçi, Panama Kanalı inşasında 28.000 (13.000 kadarı iş kazaları sonucu, 15.000 kadarı da çeşitli hastalıklardan) hayatını kaybetmişti.

Bir olayın “kaza” olarak adlandırılması için beklenmedik bir biçimde oluşması gerekir. Eğer siz; önceden öngördüğünüz, beklediğiniz bir duruma karşılık tedbirinizi almıyorsanız bu olay kaza değil cinayet olur. Gelin bilim insanlarının, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması adına ürettikleri ilk çözüme kulak verin: Tehlikeyi kaynağında yok edin. Kanal İstanbul’dan vazgeçin!

Finlandiyalı işçiler işsizliğe karşı sokaktaydı

0

Finlandiyalı emekçiler, işsizlik haklarına saldıran yeni yasaya karşı 2 Şubat’ta greve çıktı. Hükümet, işsizlik fonunu kısıtlayan yeni bir tasarı sunmuştu. “Aktif model” adı verilen bu tasarıya göre, iş arayanların son 3 ay içinde en az 18 saat çalışmaları veya herhangi bir eğitim planına katılmaları ve iş arama durumlarını düzenli olarak bildirmeleri gerekecek. 3 aylık süreçte bu kriterleri yerine getiremeyen işsizlerin ödeneklerinde yaklaşık %5 kesinti yapılacak. Yasanın çelişkili yanlarından biri aynı anda hem çalışıp hem de eğitime katılmanın mümkün olmaması.

Sendika konfederasyonu SAK, hükümetin bu yasasını protesto etmek için gösteri düzenledi. Pek çok sendika 2 Şubat günü için grev veya iş bırakma kararı aldı. Kamu işçileri, ofis çalışanları ve sanayi sektörü sendikaları 1 günlük grev yaptı. Elektrik, inşaat ve ulaşım sektörü sendikaları iş durdurdu. Helsinki’de Senato Meydanı’nda düzenlenen eyleme ülkenin dört bir yanından yaklaşık 10.000 kişi katıldı.

İşsizlerin sesi olmak için…

Aktif olarak iş aradığını kanıtlayamayan işsizlerin ödeneklerinden kesinti yapmayı planlayan bu yasaya karşı düzenlenen gösteride “İşsizlerin Sesi” sloganı kullanıldı.

Sendikalara göre bu yasanın sonuçlarından biri, ülkedeki iş dağılımında ortaya çıkacak olan dengesizlik. Yasanın gerekliliklerinin iş arayanlara kalıcı bir iş güvencesi verip vermeyeceği de belirsiz. İş arayanların karşı karşıya kaldığı bürokratik işlemler daha da artacak. Diğer yandan, ülkenin diğer kesimlerinde başkent Helsinki’deki kadar iş olanağı yok ve pek çok kişi, 3 ay içinde minimum 18 saat çalışmış olma kotasını doldurabilecekleri yarı zamanlı veya geçici iş bulamayabilir. Finlandiyalı işçiler ise, bu akıl dışı yasanın işsizleri aşağıladığını ve adil olmadığını savunuyor.

Grevci işçilerden biri ülkede çok fazla işsiz veya düşük gelirli insan olduğunu, hükümetin işçilerle yaptığı anlaşmayı bozduğunu ifade ediyor. Hükümetin işsizleri böyle yasalarla cezalandırmaktansa işsizliğe gerçekçi çözümler bulması gerektiğini söylüyor. Yasanın sundukları, yeterli kaynağı bulunmayan mevcut istihdam bürolarının işleyişiyle örtüşmüyor. Bazı işsizlerin istihdam bürolarından alabildiği tek sonuç CV hazırlama atölyelerine gönderilmek oluyor.

5,5 milyon nüfusu olan ülkede işsizlik oranı %9. Yasaya getirilen eleştirilerden biri de hükümetin işsizlik istatistiklerini temize çıkarmaya çalıştığı yönünde.

Yasa tasarısı ülkenin gündemine oturduğunda koalisyon partisinden bir milletvekili, bazı insanların gereğinden uzun süre işsizlik yardımı aldığını ifade ederek merkez sağ hükümetinin kararını desteklemişti. Parlamentodaki bütün muhalefet partileriyse bu yasaya karşı çıktı. Yasa tasarısı ilk açıklandığında, kararın iptal edilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanyada 140.000 civarında imza toplandı. Bu sonuca göre parlamento yasayı tekrar değerlendirmek zorunda kalacak.

Ekonomi güya büyüyor, ama işçiler-emekçiler ölüyor…

0

Hayat telaşemiz ortak. Bir geçinebilme mücadelesidir ki deneyip duruyoruz. Açlık sınırını aşmayan ücretlerimizle; barınma, sağlık, eğitim, ulaşım gibi bir dolu sorunu aşmaya çabalıyoruz… Sonra büyüyen ekonominin, en çok büyüyen sektörlerinden birinde bir ses yükseliyor: “Geçinemiyorum!” 2017 Türkiye ekonomisine dönük ekonomik güzellemeleri, 2018 için çizilen pembe tabloları yırtan bir ses… “Büyüyoruz,” “Güçleniyoruz,” niralarını bastıran bir ses…

Geçinemiyor; çünkü 5 yıl önce geçirdiği iş kazası sonrası uzun süre işe geri dönemiyor, 5 yıldır süren davası halen sonuçlanmadığı için tazminat alamıyor… İş kazasının sonrası doğan sağlık sorunları nedeniyle yeni bir iş bulmakta zorlanıyor…

Geçinemiyor ve başvurularından hiçbir sonuç alamadığı gerekçesiyle, çareyi meclis önünde kendini benzin dökerek yakmakta buluyor.

İnşaat işçisi Sıtkı Aydın tek bir şey istiyor: Muhatap bulmak.. Bunun için ölümü gözü alıyor… Ancak gelin görün ki muhatap alınmak bir tarafa tümüyle görmezden geliniyor! Çünkü “Yeni” ve “Güçlü” ve “Büyüyen” Türkiye’de böyle şeyler yaşanmaz!

Bu Türkiye’de manşetler yalnızca büyüme oranlarına işaret eder. O büyümenin ne pahasına olduğunu ise göstermek istemezler.

Cari açığın 4,5 milyar doları aştığını; dış borçlanmanın 432,4 milyar dolara çıktığını; 50 milyon emekçinin yoksulluk sınırı altında yaşadığını; gerçek işsizlik oranlarını söylemezler.

İhracattaki artıştan söz ederler de mesela iş cinayetlerindeki artışı konu etmezler.

Rakamlar korkunç!

Oysa İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi (İSİG) raporu Türkiye’nin 2017 yılında kırdığı yeni bir rekoru açıkladı. Bu rapora göre 2017 yılında 2.006 işçi, iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybetti. Bu sayıya meslek hastalıklarının dahil olmadığını ekleyelim. Bu açıdan 2017, maalesef şu ana kadar yaşanılan en büyük kayba tanıklık etti. İş kazasında hayatını kaybedenlerin 80’i ise çocuk işçiydi.

Peki, iş cinayetleri en çok hangi sektörlerde yaşandı derseniz? Bu sektörlerin size çok yabancı gelmeyeceğini söylebiliriz; çünkü bu sektörler aynı zamanda en çok “büyüme”nin yaşandığı sektörler.

Birinci sırada inşaat yer alıyor. Hani Çalışma Bakanlığının 4 ay sürdürdüğü  “Hedef Sıfır Kaza” kampanyasının odağındaki inşaat sektörü…  Bu kampanyanın aktif olduğu Mayıs-Eylül arası 4 aylık süreçte bile en az 167 inşaat işçinin yaşamını yitirdiği tespit edildi.
İnşaatın hemen ardında tarım yer alıyor ve rapor iş cinayetlerinde en çok artışın metal, madencilik ve enerji sektörlerinde yaşandığına işaret ediyor. Her geçen gün daha kötü çalışma koşullarına mahkum edilen işçilerin iş kazası geçirme oranlarındaki artış elbette tesadüf veya kader değil.

Güvencesizliği bir çalışma disiplini haline getiren AKP iktidarı, OHAL ve KHK’ler rejiminden güç alarak güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. OHAL’in keyfi uygulamaları, çalışma koşullarına da yansıdı. Ucuz, güvencesiz çalıştırma ve sendikasızlaştırmaya dayalı istihdam politikaları iş cinayetlerinin artmasının en büyük sebebi oldu. Yine İSİG’in rapolarına göre OHAL sürecinde işçi ölümlerinde yüzde 10 oranında bir artış gerçekleşti. Çünkü OHAL koşulları altında işçiler grev yasakları ile, ifade ve toplanma hakkındaki kısıtlamalar ile haklarını savunmanın bile gerisinde -her koşulda her koşula rıza göstermeleri istenen- bir çizgiye mahkum edilmeye çalışıyorlar.

Oysa geçim derdinde, ekmek parası peşinde binlerce işçinin hayatı, iş yerlerinde işçi sağlığı ve güvenliğini de içeren işçi denetimleri olsaydı yitip gitmeyecekti… Çalışma koşulları ve sonuçları bir kez daha gösteriyor ki işyerlerinde işçi denetimi hayatidir! İşverenin kâr güdüsüne, hükümetin güvencesiz, esnek istihdam politikalarına karşı işçinin yaşam ve insanca çalışma hakkını savunan bir mücadeleye ihtiyacımız var.

Dünya Ekonomik Forumu ve akıl dışı kapitalizm

0

2018 Dünya Ekonomik Forumu her yıl olduğu gibi Davos’ta toplandı. Bu yılki konu başlığı, bir şeylerin egemen sermaye için de ters gittiğinin kanıtı niteliğinde: “Parçalanan dünyada ortak gelecek oluşturmak.” Her ne kadar Davos gibi uluslararası toplantılar, sermaye gruplarının iş olanakları, çözülmesi gereken siyasi sorunlar, kâr oranlarının arttırılması için küresel program planlarının oluşturulması gibi problemlere egemen sınıfların ihtiyacı doğrultusunda ortak çözüm arama amacı gütse de, “parçalanan dünya” vurgusu emperyalizmin dünyada yükselen sınıf çatışmasından rahatsızlık ve korku duyduğunun bir göstergesi.

Tuzla tersanesinden okur mektupları

0

Uzun bir süredir Tuzla tersaneler bölgesinde çalışmaktayım. Tersanelerde başlıca üç sorunumuz vardır. Benim kanaatime göre birincisi iş sağlığı ve güvenliği. Bunun için kişisel koruyucu mecburi şeyler var, veriliyor ama parası bizden kesiliyor, herhalde bizler patronlardan zengin olduğumuz için! İkinci bir husus ücretler ve çalışma saatleri; sabah 8’den akşam 5’e kadar duman, çamur, pas, toz içinde çalışıyoruz ve bizleri düşük bir ücretle çalıştırıyorlar. Yani, bir insanın ortalama ömrü 80 yılsa biz 20 yılını feda ediyoruz patronlar kazansın diye, ama biz erken gitmişiz kimin umurunda ki… Bir diğer husus; bildiğimiz üzere devlet taşeron sistemini kaldıracaktı ama bu tersane işçileri konusunda bir düzenleme yapmadı, yapmıyor. Daha doğrusu insanlar bir hafta çalışıyor üç gün yatıyor, bu döngü her zaman böyle devam ediyor ve edecekmiş gibi yasalar var karşımızda. Bizler bunlar için neler yapabiliriz ya da ne yapsak daha doğru olur? Grev yapabilmemiz için örgütlü bir işçi sınıfı gerekiyor.

Tuzla tersanelerinde işçiler olarak yan yana gelerek, ellerimizi birleştirerek, tersanelerde komiteler kurarak başarabiliriz bunu. Tersane işçileri birleşik işçi cephesini oluşturmak zorundadır, biz bunu oluşturduğumuz zaman artık tersaneler cehennem, işçiler köle kalmayacak.

Tuzla’dan bir tersane işçisi

Sevgili işçi ve emekçi arkadaşlarım şu günlerde gerek fabrikalarda gerek diğer sektörlerde grev ve hak ayaklanmaları baş göstermekte umarım bu tersanelere de yansır. Yansımalı çünkü bu kokuşmuş düzene dur demenin vakti, çok şey istemiyoruz, başımızın belası taşeron kalksın, kadro verilsin, asgari ücret geçinilebilir düzeyde olsun diyoruz.

Tersaneler ağır sanayi olmasına rağmen ağır sanayi sayılmıyor. Bu en temel sorunlarımızın başında geliyor. Tüm metal işçileri birleşmeli, topyekun greve gitmeli. Tüm çalışan emekçi arkadaşlarıma selam olsun.

Tuzla’dan bir tersane işçisi

Emekçi halka hava kirliliği ve topraksızlaştırma; patronlara kâr

0

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ihaleye açtığı Kömürlü Termik Santral projesi Eskişehir merkezi ve çevre mahalleri hava kirliliği ile tehdit ediyor. Eskişehir merkeze sadece 32 km uzaklıkta bulunan Alpu ovasına kurulması planlanan kömürlü termik santral Eskişehir’in çehresini bir hayli değiştirecek.

Kadına yönelik erkek şiddetine sessiz kalmayacağız!

0

Erkek şiddeti hız kesmeden devam ediyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2017 yılı veri raporuna göre erkekler tarafından 409 kadın öldürüldü, 387 çocuk cinsel istismara uğradı, 332 kadına cinsel şiddet uygulandı[1].

Bu şiddetin farklı bir boyutunu da son aylarda görmeye başladık. Erkekler kadınlardan intikam almak için çocuklarını öldürüyorlar! Cezaevinden kaçan Göksel Akşener önce boşanma aşamasında olduğu eşi Şura Akkök’ü silahla yaraladı, sonra annelerinin yanında olan çocuklarını kaçırdı, iki ay sonra da iki çocuğunu öldürüp intihar etti. Ocak ayında da yine benzer bir katliam yaşandı. Eşi Dilek Çakır’dan boşanma aşamasında olan, hakkında zorlama hapis cezası olan fakat kendisine tebliğ edilmediği için cezaevine girmeyen Ali Yardım çocuklarıyla görüş gününde iki kızını öldürdükten sonra intihar etti. Daha önce sığınma evlerinde kalan, tedbir kararları bozulunca yetkililere haber veren Dilek şu anda çocuklarının acısıyla yaşamına devam etmek zorunda.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında kadınların beyanı ile pek çok tedbir kararı alınabiliyor. Kadın ve gerekiyorsa çocukları için barınacak yer sağlanması, kadına geçici maddi yardım yapılması, kadının koruma altına alınması, kimlik değişimi gibi koruyucu tedbir kararlarının yanı sıra şiddet uygulayana verilen konuttan uzaklaştırma, korunan kişinin bulunduğu yere yaklaşmama, konutun korunan kişiye tahsisi, şiddet uygulayanın çocukla ilişkisinin sınırlandırılması ya da çocuklara yaklaşmama gibi önleyici tedbir kararları yetkililer tarafından çıkartılabiliyor.

Ancak sorunlu olan nokta, bu kararların ihlalinde gerçekleşen uygulamalar. 2018 yılında 45 yeni cezaevi açmayı planlayan; gazetecileri, insan hakları savunucularını, suçluluğu kanıtlanmamış yüzlerce kişiyi hapiste tutmaya bayılan “adalet” sistemi, tedbir kararına uymayan erkeklere hapis cezası vermekten nedense imtina ediyor! Bir ŞÖNİM (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi) çalışanı, ilk ihlalde 3 günden 10 güne kadar, diğer ihlallerin her birinde ise 15 günden 30 güne kadar zorlama hapsi verilmesi gerekirken binlerce ihlal vakasının çok azına hapis kararının çıktığını belirtiyor. Ayrıca şiddet uygulayan erkeklere mahkemenin verdiği “öfke kontrol grubuna katılma” kararı ihlallerinde de benzer şekilde bir yaptırım uygulanmıyor. Şiddet olaylarında en haksız ve sinir bozucu kararlar ise erkeklere verilen “iyi hal” indirimleri oluyor. Kız kardeşine bir hafta boyunca işkence yapıp ardından öldüren abiye “yargılama sürecindeki davranışları ve pişman oluşundan” dolayı hâlâ “iyi hal” indirimi verilebiliyor[2]! Neyse ki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı kadını ve çocuğu istismar edene iyi hal indiriminin kaldırılması üzerinde çalıştıklarını duyurdu, umudumuz bu konuda da “yasada boşluk” bulunmaması.

Kadın hareketlerinin baskısıyla kabul ettirilmiş, pek çok açıdan kadının lehine işleyebilecek bir yasamız var elimizde; önemli olan bu yasanın eksikliklerini düzenlemek ve uygulanmasını sağlamak. ŞÖNİM’lerin her ilde açılması daha gerçekleşemedi. Özellikle büyük şehirlerdeki ŞÖNİM çalışanlarının iş yükü çok fazla, her vakanın hakkıyla takip edilebilmesi için yeterli sayıda elemanın çalıştırılmasına ihtiyaç var. Bu kurumlarda istihdam edileceklerin ise özellikle şiddet konusunda pozitif ayrımcı bir kadın bakış açısına sahip olmaları bir zorunluluk! Aynı şekilde polislerin, hakimlerin ve savcıların da bu bakış açısına sahip olmaları lazım ki verilen kararlar kadınların lehine olsun. AKP hükümeti “boşanma sürecinde arabuluculuk” gibi muhafazakar düzenlemelerle dini referanslı kişileri bu alanda yetkili kılıp kadınların kazanımlarını ellerinden almak istiyor. Bu saldırılara karşı mevcut kazanımlarımızı daha da kuvvetli savunmalı, taleplerimizi daha yüksek sesle dile getirmeliyiz. En güzel dayanışma çağrısını bize Dilek yapıyor:

“Hiçbir kadın korkmasın. Kadınlar susmasın. Bunları yaşayanlar polise gitsin, savcıya gitsin, sığınma evine gitsin. Evet, ben gittim, bir cevap bulamadım ama bu cevap alınmayacağı, mücadele edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Cevap alana kadar uğraşsınlar, her ne gerekiyorsa yapsınlar. Sağır sultan duysun bunları. Kadınlar dayanışabilir. İnsanlar birleşsin. Korkmayın hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmayın”[3]!

[1] http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2845/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-2017-veri-raporu

[2]http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/873465/Kiz_kardesini_elektrik_vererek_iskenceyle_olduren_saniga__iyi_hal__indirimi.html

[3] https://www.evrensel.net/haber/342842/baska-elifler-hiralar-olmesin-diye-mucadele-edecegim

Metal sözleşmesiyle elde edilen ve korunan haklar, metal işçisinin başarısıdır! Ücretler gerçek enflasyonla orantılı olarak iyileştirilmeli, işçiler sendikaları ve işyerleri üzerinde denetim kurmalıdırlar!

0

Türk Metal-İş, Çelik-İş ve Birleşik Metal-İş (BMİS) tarafından dört ayı aşkın bir süredir sürdürülen toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri, bugün açıklanan ve Türk Metal-İş ile yapılmış bulunulan sözleşme ile yeni bir döneme girdi. Sözleşmenin açıklanmasının öncesinde ise Türk Metal-İş ve BMİS 2 Şubat’ta grev kararı almış, iktidar ise yaklaşık 130 bin işçinin katılım göstereceği bu grevi erteleyerek fiilen yasaklamıştı. BMİS bu yasağı tanımayacağını ilan etmiş ve greve çıkma iradesini göstereceklerini duyurmuş, ama Türk Metal’in ardından o da kısmi kazanımlar getiren aynı sözleşmeyi imzalamıştır.

Sözleşme dönemi metal patronlarının örgütü olan MESS’in son derece düşük ve hakları tırpanlayan önerileriyle açılmıştı. Sendikalar %30 bandının üzerinde bir zam talep ederken, MESS teklifini %3 bandı üzerinden gerçekleştirdi. Metal işçilerinin kitlesel tepkilerinin ardından MESS teklifini iki katına çıkarsa dahi, söz konusu zam oranı yine de gülünç bir ücrete denk düşüyordu. Bununla beraber MESS, kazanılmış haklar olan servis hakkı gibi birçok alana daha gözünü dikmişti. MESS’in işçilerin adeta açlığa terk edilmesini öngören bu tekliflerinin hepsi, metal fabrikalarından kitlesel tepkiyle karşılandı.

Bu tablo içerisinde BMİS greve hazırlanırken, Türk Metal-İş tabanındaki işçilere danışmadan ve onların temsilcilerini davet etmeden masaya oturduğu MESS’le imzalamış olduğu sözleşmenin ayrıntılarını açıkladı. Sözleşmeye göre TİS’in süresi iki yıl olarak korunuyor. Saat ücretleri 9 liraya çekilecek ve tüm işçilerin saat ücretine 1 lira 60 kuruş seyyanen zam yapılacak. Kıdem zammı her yıl 30 lira şeklinde tezahür edecek ve sosyal haklarda yüzde 23’lük bir iyileştirme sağlanacak. Bu şartlar elbette, MESS’in ilk masaya oturduğu sırada önerdiği yağmacı taslağın büyük bir yenilgiye uğratıldığı anlamına geliyor. Bununla beraber aşağıda sıralamış olduğumuz gündemler ise metal işçisi için yakıcı olan önemlerini korumayı sürdürüyor:

  1. Türk Metal-İş’in MESS ile masaya oturduğu gün (29 Ocak), 179 metal fabrikasında bir saatlik iş bırakma eylemleri organize edildi. İlk gün MESS masaya %3 bandında kalan zam önerileriyle oturmuştu ve şimdi ise o masadan %24 bandına sıçrayan bir zam oranıyla kalktı. Bu, her halükarda metal işçisinin kararlılığının ve azminin bir kazanımıdır. Masada MESS’ten koparılan bütün haklar, metal işçilerinin birliğinin ve mücadelelerinin bir sonucudur. Bu haklar ile ilerlemeler ne MESS’in, ne de Türk Metal-İş’in lütuflarıdır. Zira bunlar işçiler tarafından kazanılmıştır ve yine işçiler tarafından korunacaktır. Aynı şekilde 2 yıllık bir sözleşme imzalanmış olması da 2015 Metal Fırtınayı hayat geçirmiş olan metal işçilerinin çıplak elleriyle kazanmış oldukları; daha doğrusu verili bir kazanımı korumuş oldukları bir haktır.
  2. Türk Metal-İş sözleşmeyi imzalamak için otururken ne işçinin görüşünü almıştır, ne de onu sözleşmenin doğrudan bir tarafı yaparak masaya davet etmiştir. İşçilerden habersiz toplanan, onlara danışılmadan ve onlara söz hakkı tanınmadan gerçekleştirilen sözleşme tartışmaları, işçi demokrasisi ilkesinin ihlalidir. İşçiler sendikayı değil, sendika işçileri takip etmelidir. Toplu iş sözleşmelerinde işçilerin arkasından iş çevirmek, gizli kapaklı dolaplar organize etmek bürokrasinin ayrıcalıklarını koruması için başvurduğu ve başvuracağı yöntemlerdir. Oysa işçi demokrasisi temelinde işleyen bir sendika, TİS sürecine üyelerini davet etmeli, onları masanın doğrudan bir tarafı kılmalı ve onlara danışmadan ve onlara söz hakkı tanımadan hiçbir anlaşmanın altına imzasını atamamalıdır. Türk Metal-İş’in işçilere danışmadan ve onların iradelerini hiçe sayarak kapalı kapılar ardında bu anlaşmaya imza atmış olması, kabul edilemezdir. Elbette, Türk Metal-İş’in mafyatik ve patron taraftarı sarı sendikacılığının, bir işçi demokrasisi örneği sunacağını beklentisinde olamayız. Metal işçileri işçi demokrasisi ilkesini, doğrudan doğruya kendi grev komitelerini organize edip, onları masanın bir tarafı haline getirerek hayata geçirebilir.
  3. Metal işçisi, Türk Metal’in ücret zammını tartışırken, Merkez Bankası da yılsonu enflasyon tahminini %7’den %7,9’a çıkardı. Bu, Merkez Bankası’nın açıkladığı ortalama. Enflasyonun seyrettiği dalganın %9,3’e çıkma olasılığı olduğu da, ayrı olarak kaydedildi. Bu durum, zam oranlarına rağmen metal işçisinin ücretlerinin aylar içerisinde nasıl eriyebileceğini gösteriyor. 2015 Metal Fırtınası, sözleşme imzalandıktan sonra patlak vermişti ve seferberliğin sebebi de metal işçilerinin alım gücünün %20 oranında düşmüş olmasıydı. Bu nedenle metal işçisi alım gücünü korumalı; alım gücünü korumak ve hatta iyileştirmek için de ücretlerinin sendikaların saptayacağı gerçek enflasyon karşısında iyileştirilmesini savunmalıdır. Şu gerçek unutulmamalıdır: Eğer zam oranı sendikaların ilk gün talep ettikleri üzere %38 olsaydı, 2017 girişli brüt 2.648; 2004 girişli 3.334 Türk Lirası alacaktı; şimdiki sözleşmeye göre ise Türk Metal-İş üyesi işçiler sırasıyla 2.389 (fark 259 TL) ve 3.069 (fark 265 TL, brüt) alacaklar. Bunun anlamı zaten çok düşük olan ücretlerde, verili oranla yapılan zammın dahi çok büyük farklar yaratmadığıdır. Metal işçisinin ücretleri hala, olması gerekene göre düşük olmayı sürdürmektedir. Hükümet ve patron işbirliğinin, bir işçi seferberliğini göze alamayarak göz boyayıcı bir zam yapmış olması, metal işçilerinin kısa ve orta vadede sorunlarla karşılaşmayacağı anlamını taşımamaktadır. Bu nedenle de metal işçisi, mücadeleci ruhunu fabrikalar içerisinde ve dışarısında sürekli olarak işçi denetimi aracılığıyla canlı tutmalı ve arkasına ilk döndüğü anda verili haklarının üzerine saldırmak isteyen MESS ile hükümet işbirliğinin planlarını, boşa çıkararak elde ettiği mevzileri savunmalıdır. 

Comment peut-on “sauver” la révolution tunisienne ?

0

En Tunisie, sept ans après la révolution de 2011, une nouvelle révolte a commencé en janvier 2018. Les masses tunisiennes dont les revendications économiques et sociales n’ont aucunement changé et les conditions de vie ont détérioré de plus en plus depuis la révolution, sont redescendus dans la rue avec le mot d’ordre « le travail, le pain et une vie digne. » contre les plans d’austérité que le gouvernement d’unité nationale essaye de mettre en place en vertu de l’accord avec le FMI concernant le paiement de la dette et l’augmentation des prix et des taxes.

En concluant l’an dernier un accord d’une durée de quatre ans, le gouvernement en place avait accepté le programme de remboursement de la dette et de limiter les dépenses publiques. Après la révolution, la dette a augmenté de 56% en sept ans à cause des gouvernements qui ont accepté de rembourser la dette de la dictature déchue de Ben Ali. Dans le pays où le déficit commercial a atteint une somme de 6,5 milliards de dollars, le dinar tunisien a perdu sa valeur à cause de la haute inflation. Les chiffres officiels du chômage ont continué d’augmenter. Le taux de chômage a grimpé jusqu’à 16%. Le taux de chômage parmi les jeunes diplômés a atteint les 30%. Les prix des produits de consommation et de l’essence ont augmenté de 9% en décembre dernier. Les conditions d’une nouvelle révolte spontanée des travailleurs tunisiens qui souffrent de la pauvreté ont ainsi été réunies.

Au-delà de ce tableau, il existe trois autre facteurs qui ont fait monter la colère du peuple tunisien. Le premier, c’est la loi adoptée, en septembre dernier, par l’initiative du gouvernement prévoyant l’amnistie des fonctionnaires impliqués dans la corruption du régime déchu de Ben Ali. À la suite de l’adoption de cette loi, la plupart de ces gens corrompus ont regagnés leurs postes et certains d’entre eux ont été assignés aux postes de « technocrate » au sein du gouvernement. Le deuxième facteur qui a provoqué le mécontentement des tunisiens, c’est le fait que tous les gouvernements arrivés au pouvoir après la révolution aient largement utilisé l’un des instruments d’exploitation les plus importants de l’ancien régime, c’est-à-dire la corruption et le népotisme. Dernièrement, les propos tenus par le président Essebsi, disant que le pouvoir exécutif devrait être renforcé par la révision de la constitution de la révolution et la réinstauration du système présidentiel, constituaient une attaque fondamentale contre les libertés acquises de la révolution de 2011.

Tous ces facteurs ont provoqué la mobilisation spontanée des travailleurs, des femmes et des jeunes tunisiens. La mort d’une personne à la suite de la violente intervention de la police et de l’armée a donné lieu à l’expansion des manifestations dans plus de dix villes. Jusqu’à présent plus de 800 manifestants ont été placés en garde à vue. Les deux organisations symboliques du mouvement ouvrier et la gauche tunisiens, L’UGTT et le front populaire, ont une fois de plus démontré leur caractère réformiste. L’UGTT, récemment récompensé par le prix Nobel pour son rôle dans la « transition démocratique » après la révolution, s’est contenté d’appeler le gouvernement à prendre des mesures économiques contre la pauvreté au lieu de mobiliser sa base pendant les manifestations. Le front populaire qui, depuis la révolution, s’est contenté de défendre les libertés acquises, qui a ajourné la transformation économique et sociale, qui revendique toujours une conception de révolution par étapes, malgré qu’il appeler les masses à descendre dans la rue avec le slogan « la Tunisie sauve sa révolution », a préféré, au lieu de proposer un programme de lutte pour sortir de la crise économique et conquérir le pouvoir, d’essayer de faire reculer le gouvernement et faire en sorte qu’il prenne des mesures économiques

Le gouvernement, pour sauver la situation, en déclarant qu’il allait augmenter de 70 millions de dollars le budget pour les familles à faible revenu et qu’il allait accorder la santé gratuite aux citoyens touchés par la crise économique, vise à calmer les masses et à réprimer les manifestations. Mais ces mesures sont loin d’être suffisantes pour satisfaire les revendications des travailleurs tunisiens qui luttent pour « le travail, le pain et une vie digne » depuis sept ans.

La démocratie sans pain, comment faire ?

Tout d’abord, il faut préciser que l’insurrection révolutionnaire de 2010 avait débuté avec le même slogan qu’aujourd’hui : « le travail, le pain et une vie digne. » À la suite de l’intervention brutale des forces de l’ordre du dictateur, l’insurrection avait gagné un caractère anti régime. On essaye maintenant d’arrêter la lutte à l’étape des acquis démocratiques, qui est dès l’origine contre le capitalisme et la politique néolibérale. La non-proposition de la part de la gauche tunisienne et des organisations syndicales d’un programme établissant le lien entre les revendications démocratiques et sociales et visant la sortie du système constitue la cause principale de cette situation.

Dans ce contexte, les sept gouvernements arrivés au pouvoir depuis la révolution tout en collaborant avec l’impérialisme, ont tous souligné la « transition démocratique » et ont continué à utiliser les méthodes qui s’inscrivent dans le cadre de la réaction démocratique. Alors d’une part, dans un premier temps, ils n’ont pas attaqué brutalement les libertés démocratiques et d’autre part, par les privatisations et les autres formes d’attaque sociale, ils ont préparé la destruction des conditions de vie. Et quand ils considéraient qu’ils étaient assez puissants, ils ont aussi envisagé d’attaquer les libertés démocratiques. C’est dans ce contexte qu’il faut traiter la corruption, le retour des responsables de l’ancien régime et le débat sur le système présidentiel.

Mais les conditions de vie du peuple tunisien se sont tellement détériorées que la vie est devenue insupportable. Dans un pays où les gens sont complètement débordés par le chômage, la pauvreté et la famine, la démocratie ne peut pas être construite par les responsables de l’ancien régime. Il faut que ceux qui veulent « sauver » la révolution tunisienne fassent face à cette réalité. La révolution tunisienne peut être sauvée que si elle est conférée à ses vrais acteurs : les ouvriers, les femmes et les jeunes. La tâche la plus urgente, c’est proposer un programme de lutte qui fait le lien entre les revendications démocratiques et sociales, qui vise la construction d’une économie planifiée et qui, pour arriver à cela, propose l’établissement des comités locaux coordonnés. En Tunisie, c’est que de cette manière que la vraie démocratie, la démocratie ouvrière peut être mise en place ! Nous demandons :

L’annulation immédiate de tous les accords avec le FMI !

La suspension d’urgence du remboursement de la dette ! L’utilisation des sources financières pour créer de l’emploi, pour améliorer le système éducatif et les soins de santé !

La nationalisation sans compensation de tous les établissements publics déjà privatisés !

L’exploitation des terres agricoles non-exploitées de l’État par les travailleurs de la région !

Le redémarrage des usines et des moyens de production fermés sous le contrôle ouvrier !

L’établissement des comités populaires et indépendants pour lutter contre la corruption ! La traduction des personnes impliquées dans la corruption devant la justice sous le contrôle de ces comités !

Liberté pour tous les prisonniers politiques !

Görkem Duru (Unité Internationale des Travailleurs – Quatrième Internationale – UIT-QI)

Okur mektubu: Kundura işçisinden tavsiyeler

0

91 yılında ilkokul 3. sınıftayken kunduracı çıraklığı ile işçiliğe başladım. İşçilik hayatımda bazen başka fabrikalarda da çalıştım. Kendi deneyimim içerisinde birçok zaman direnen işçiler gördüm, pek çok direnişin içerisinde de yer aldım. Görebildiğim en büyük eksiğimiz bir arada mücadele edememekti. Gerek bireysel gerekse küçük gruplar halinde mücadele ettik. Bu yüzden de yeterince iyi bir noktaya varamadık.

Biz işçiler genellikle günü kurtarmaya çabalıyoruz. İleriye bakıp ona göre planlar yapmıyoruz. Patronlar ise geniş planlar yapıyorlar. On yıl sonrasının yasasını şimdiden çıkarmaya çabalıyorlar.

Bir kundura kalfası, vahşi hayvan aleminde çitaya benzer. Çita hızlı koşup avını kapar. Fakat kaptığı avını ormanın kralı aslan (yani patron) kapıp yer. Aslandan kalanı ustabaşılar, aracılar kemirir. Biz çitalara ise (işçilere) eğer şanslıysak tencerenin dibi kalır.

Bu şanssızlığımızı kırmak için iki şey yapmalıyız: Birincisi, tek tek değil tüm işçiler beraber mücadele etmeliyiz. Mücadelemizi sendikalarda, işyeri komitelerinde birleştirmeliyiz. İkincisi de önümüzü görebilmek için partimizde işçileri neyin beklediğini konuşup, tartışıp belirlemeli ve uzun soluklu planlar yapmalıyız.

Bir kundura işçisi

Aroma’nın Bursa fabrikasında işçi kıyımı: İşten atmalar yasaklansın!

0

Hatırlanacağı üzere Bursa’da yer alan Aroma meyve suyu firmasının iki fabrikasındaki işçiler, 1 Ocak 2017’de başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç çıkmayınca grev kararı almışlardı. İşçilerin temelde üç talepleri vardı: Hak, ücret ve kadro. İşçilerin istekleri sosyal hakların artırılması, ücret zammı ve mevsimlik işçilerin kadroya alınması yönündeydi. 2017’nin Temmuz ayında yapılan toplantıda sendikanın taleplerinin hepsi patron tarafından reddedildi. Ocak ayı itibari ile kazanılan ücret farkları da geri çekildi. Sendikanın önerileri de kabul edilmeyince, işçiler 17 Ağustos 2017’de greve çıkmıştı. Eylül ayında Aroma işçilerinin grevi kazanımla sonuçlanmış ve aşağıdaki şartlar kabul edilmişti: İşçilere ilk yıl brüt 430 TL, ikinci yıl ise enflasyon artışı kadar zam, 4 TL kıdem zammı ve 1,5 puan sözleşme farkı getirilecek. Kıdem zammı olan 4 TL ikinci yıldan itibaren uygulanacak. Mevsimlik çalışan 38 kişiden 10’u Ocak ayında kadroya alınacak. Geriye kalan 28 işçi ise 2018 yılı içinde kadroya geçecek.

ABD, Kürtler ve biz…

0

IŞİD’in Kobane’ye saldırdığı günlerde o zamanlar daha henüz makam mevki sahibi olan Bülent Arınç, hazdan adeta titreyerek ve alaycı bir dille, çok zor durumdaki Kobane’yi kastederek “Düştü, düşüyor..!” demişti. IŞİD’in Kobane merkezine kadar ilerlemesi, şehrin düşmesini canı gönülden isteyen AKP iktidarını da bir hayli keyiflendirmişti. Türkiye, şehrin nefes borularını tamamen keserek direnişin kırılmasını sağlamak amacıyla sınırını kapatmıştı. Bu yolla Irak Kürdistanı’ndan gelecek askeri-lojistik desteğe izin verilmemesi şehrin düşürülmesinde IŞİD’e fiili bir destek anlamına geliyordu. İktidar bu tutumunu, henüz “çözüm sürecinin” geçerli olduğu bir dönemde yükselen baskılar ve patlayan protesto eylemleri sonucunda sınırı açmak zorunda kalarak belirli ölçüde değiştirdi. Ancak Kobane savunmasının dayanabilmesi ve daha sonra IŞİD’in püskürtülmesinde askeri anlamda en önemli faktörlerden biri ABD’nin verdiği hava desteği oldu. IŞİD’le savaşma kararı alan ABD, hava kuvvetlerini devreye sokarak kuşatmanın kırılmasında ve “tekfircilerin” yenilmesinde çok önemli bir rol oynadı.

Türkiye’nin rolü…

Kobane’ye verdiği destek, ABD’nin bölgede güç kazanmasını ve PYD-YPG ile yakın ilişkiler kurmasını sağladı. Sonrası malûm! Yani, ABD’nin bölgeye yerleşmesinde başlıca sorumluluk Türkiye’yi yönetenlerin sırtındadır. Türkiye’nin hem kendisine yar olmayan Kürtleri cezalandırmak, hem de Suriye rejimini devirmek amacıyla IŞİD’e verdiği açık-örtülü destek hem Kürtlerle hem de Amerikalılarla olan ilişkilerinin bozulmasına ve bu iki gücün birbirleriyle yakınlaşmasına neden olmuştur. Sorun, kimi ulusalcıların öne sürdüğü gibi, o dönemde Irak Kürdistanı’ndan gelen yardıma kapının açılmasından değil, aksine bu kapının kapalı tutulmasından ve şehri düşürmek amacıyla IŞİD’le yapılan “dolaylı” işbirliğinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle, üniformalarında “kızıl yıldız” taşıyan Kürtlerin (PYD-YPG-JPG) ABD ile ilişkileri, daha çok “denize düşenin yılana sarılması” anlamına gelmektedir.

Emperyalizmin niyeti; Irak, Suriye, İran…

Kürtlerin tarihine bakıldığında, bu hep böyle olmuştur. Kürtler modern tarihleri boyunca boyunduruğu altında oldukları devletlerin elinden kurtulmak ve kendi kaderlerini tayin etmek için özellikle uluslararası kriz ve çatışma dönemlerinde büyük güçlerin desteğini aramak zorunda kalmışlardır. Kürtlerin savaştığı merkezi iktidarların da sürekli aynı dış destekleri aradıkları düşünüldüğünde, bunda tuhaf bir taraf yoktur! Bu ilişkiler bağlamında büyük güçler de zaman zaman Kürtlere verdikleri destekle merkezi devletler üzerinde baskı kurma, bölgedeki süreçlere müdahil olma, olayları yönlendirme yollarını aramışlardır. Ancak büyük güç politikaları sonuç olarak her zaman merkezi devletlerin desteklenmesi ve Kürtlerin “satılmasıyla” sonuçlanmıştır. Ulusalcı-milliyetçilerin iddia ettiği gibi emperyalizmin hiçbir zaman “büyük ve bağımsız bir Kürdistan” kurma “ideali” olmamıştır. Bölgemizin 1918’den sonraki tarihi bunun kanıtıdır. Dönemin koşullarına bakıldığında, belki Türkiye istisnası dışında, Irak, İran ve Suriye’de birer Kürt devletinin veya hepsinde birden son derece uygun koşullara rağmen bir “büyük Kürdistan’ın kurulmamış olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Osmanlı’nın Birinci Emperyalist Savaş’taki yenilgisinin ardından İngilizler, bir dönem Kürtlerle “flört” ettikten sonra tercihlerini manda yönetimi altında tuttukları Irak’ta kendi eserleri olan merkezi Irak Krallığı’ndan yana kullanmışlardır. Bölgenin bu dönemki tarihi aynı zamanda siyasi özgürlük isteyen Kürtlerin Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) tarafından sürekli bombalanmasının ve Britanya destekli, (Hatta bazı kereler bir İngiliz generalin komutasındaki) Irak ordusunun operasyonlarının da tarihidir. Yani Britanya, Irak’ta bırakın bir Kürt devleti kurma niyetini, Kürtlerin askeri başarılar elde ettikleri dönemlerde bile bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasının önündeki başlıca engel olmuştur.

Benzer bir durum Fransız mandası altındaki Suriye’de de yaşanmıştır. Fransızlar Suriye’de özerk Alevi ve Dürzi bölgeleri (Hatta Şam ve Halep devletleri) kurmalarına rağmen hiçbir zaman özerk de olsa bir “Kürdistan” kurmamışlardır. Aksine Fransa, Şeyh Said ayaklanmasının bastırılmasında askeri olarak Suriye topraklarının kullanılmasına izin vererek Türkiye’ye destek olmuştur.

İran’da ise, 1946’da Sovyetler Birliği denetimindeki bölgede kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti, Sovyetler’in çekilmesinin ardından emperyalizmin desteklediği merkezi İran yönetimi tarafından kanlı biçimde yıkılmıştır. Kısacası emperyalizmin asıl desteği çok açık çıkarları nedeniyle her zaman Kürtleri sömürgeci bir boyunduruk altında tutan merkezi yönetimler lehine olmuştur. Tekrar edelim, milliyetçi iddiaların aksine tarihte emperyalizmin “bağımsız bir Kürdistan” kurmak gibi bir “ideali” olmamıştır. Aksine, Kürt varlığının bugünkü parçalanmış yapısı, 1. Emperyalist Savaş’ın ardından emperyalizm tarafından oluşturulan bir statükonun ürünüdür.

Ya şimdi..?

Tabii, bütün bunların tarihte kaldığı ve emperyalizmin asıl şimdi “bağımsız bir Kürdistan” kurmak istediği söylenebilir. Ancak çok yakın tarihimiz de emperyalist politikalarda bu konuda köklü bir değişiklik olmadığını göstermektedir. Emperyalizm, son tahlilde hâlâ “Kürtleri satmaya” devam etmektedir. 1970’li yıllarda Irak Kürdistanı’nda Molla Mustafa Barzani’nin başına gelenler bir yana (İran-Irak anlaşması) 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana yaşananlar da bütün aksi iddialara rağmen durumun değişmediğini göstermektedir. Emperyalizmle onun desteğini alarak İran’a saldıracak kadar yakın ilişkiler içindeki Saddam yönetiminin sistemin arızalı bir parçası haline gelmesi sonucu Irak’ın işgali koşullarında doğan Kürt-Amerikan ittifakı tarihsel olarak aksi bir kanıt değildir. 1991’den sonra “Çekiç Güç” koruması altında oluşan Kürt özerkliği, ABD için “ilkesel” değil, faydaya dayalı bir tercihtir ve esas olarak Türkiye’nin “yan çizmesinin” sonucudur. ABD’nin öncelikli tercihi, 2003’teki ikinci Körfez Savaşı’nda da, 1991’de olduğu gibi yine Türkiye’dir. Bu iki dönemde de, ittifakın gerçekleşmesi halinde böyle bir ittifakın ödülü, Irak Kürdistanı’nın kontrolü ve Türkiye’ye verilecek Kürt hamiliği olacaktı. (Bak: Turgut Özal’ın rüyaları!)

Kürtler hain mi..?

Burada vurgulanması gereken bir önemli husus da, yakın tarih boyunca gerçekleşen Kürt ulusal ayaklanmalarının çok büyük bir bölümünün, son derece “yerli ve milli” ve bağımsız bir karakterde olmasıdır. Kürtler pek çok defa sınırları içinde yaşadıkları devletlerle anlaşma yolunu aramışlardır. Mesela Irak’ın yakın tarihi Kürtlerin merkezi yönetimlerle anlaşma çabalarına ilişkin pek girişimi içerir. Kültürel ve idari özerkliği (ekonomik maddeler de dahil) içeren bu anlaşmaların hepsi bir süre sonra merkezi hükümetler tarafından çiğnenmeleri nedeniyle bozulmuştur.

Bugün ABD ile işbirliği nedeniyle suçlanan PYD, iç savaşın en kritik dönemlerinde, emperyalizmin ve bir kısım bölge devletinin Suriye’deki devrimci halk hareketini kontrol altına alıp yozlaştırmak amacıyla kurdurduğu ve desteklediği Suriye Ulusal Kongresi’ne destek vermediği gibi, bir dış müdahaleye de karşı çıkmıştır. PYD, o dönem, 12 sosyalist parti ve bağımsız sosyalistlerden oluşan bir muhalif bir koordinasyonun üyesidir. PYD lideri Salih Müslim, kendileriyle görüşmeye gelen ABD elçisine “Olası bir müdahalede hem Koordinasyon olarak hem de Kürt halkı olarak ABD’ye destek vermeyeceğiz” demiştir. (Ekspress: Sayı-123)

Üstelik Türkiye’deki Saray iktidarının PYD’ye yönelik öfkesinin temelinde, pek çok kez ifade edildiği üzere PYD-YPG’nin emperyalizm, Türkiye ve diğerleri tarafından desteklenen muhalefet cephesinin içinde yer almaması ve Şam rejimiyle çatışmaya girmemesidir. O dönem, Türkiye Kürtlerinin RTE’nin başkanlık rejimi hedefine destek vermeleri ve Suriye Kürtlerinin de Esad rejimiyle doğrudan savaşmayı kabul etmeleri halinde Türkiye’nin tavrının çok farklı olacağı açıktır. Eğer gelişmeler o yönde olsaydı, Suriye Kürtleri, büyük bir ihtimalle, sınır boyunca Türkiye himayesinde bir Kürt kuşağı oluşturmaları yönünde desteklenecekti. O zaman kimsenin “Suriye’nin toprak bütünlüğü” gibi bir derdi olmayacak, mesele “büyüyen Türkiye” faslında ele alınacaktı! İktidarın bu hedeflerinin gerçekleşmemesi, bir dönem ilişki içinde olduğu PYD’yi “terörist” ilan etmesine yol açmıştır. Kısacası, Kürtlerin ABD ile olan yakın ilişkileri, onların “genetik olarak” emperyalizmle işbirliğine yatkın olmalarından değil, bölge devletlerinin şerrinden korunma ve kendi kaderlerini tayin edebilme amacıyla bazı tarihsel fırsatlardan yararlanma çabalarından kaynaklanmaktadır.

Ancak…

En solunda yer alanlar da dahil Kürt siyasi hareketlerinin çeşitli dönemlerde ABD emperyalizmiyle kurdukları “zorunlu” ilişkilerin tarihsel-siyasal olarak anlaşılabilir nedenleri olsa da, bu ilişkilerin her defasında Kürtlerin “satılmasıyla” sonuçlandığı bilinmektedir. Bu ittifakın, “en inandırıcı” biçimini aldığı son dönemde de sonuç farklı olmamıştır. Bölge milliyetçiliklerinin (sosyal şovenler de dahil) ABD’nin ve Batı’nın, sonunda (hem de deniz manzaralı) bir Kürdistan kurmak üzere olduğunu düşündükleri bir dönemde, bu güçlerin hem Irak’taki Federe Kürdistan’da hem de Suriye’deki Afrin’de Kürtleri satması “geleneğin” değişmediğini göstermiştir. Emperyalizmin bölge stratejileri doğrultusunda Kürtlerle bazı ittifaklara girse de esas olarak ekonomik, siyasi, askeri vb. çıkarları doğrultusunda nihai olarak bölgenin merkezi devletleriyle işbirliğini tercih ettiği bir kere daha kanıtlanmıştır. Rojava’nın Kobane ve Cizire kantonlarındaki durum da er veya geç benzer bir sonuç verecektir. ABD’nin nihayetinde, “genetik” ittifaklarına dönmesi, sonunda Türkiye’yi tercih etmesi kaçınılmazdır.

Sömürgeci kibir değil, devrimci çözüm

Tarih boyunca ulusal kurtuluş hareketlerinin kendilerini boyunduruk altında tutanlara karşı destek arayışları içinde büyük güçlerle kurdukları ilişkiler, bağımsızlık amacına ulaşıldığı durumlarda bile pek çok olumsuz sonuca yol açmıştır. Bu konuda sömürgeci Osmanlı egemenliğinden kurtulan halkların daha sonra ödediği bedelleri örnek gösterebiliriz. Bu örneklerin hiçbiri elbette hiç kimseye o halkların siyasi bağımsızlığına karşı çıkma veya ezilen halklara “antiemperyalizm” üzerine nutuk çekme hakkını vermez. Kürt halkına adeta bir sömürgeci kibriyle tepeden bakarak “akıl öğretenlere” öncelikle kendi “ulus devletlerinin” emperyalist sistem içindeki rollerine, bağımlılıklarına, ABD ve AB ile olan ekonomik, siyasi, askeri ittifaklarına odaklanmalarını öneririz. Kürt halkına, kaçınılmaz olarak emperyalizme karşı mücadeleyi de içeren, enternasyonalist dayanışmayı ve bölge çapında ortak bir devrimci mücadeleyi esas alan somut bir perspektif sunmadan anlatılan bütün “antiemperyalizm hikâyeleri” Türk, Arap, Fars milliyetçiliğinden veya sosyal şovenizmden başka bir anlam taşımaz. Bu perspektif ayrıca, ABD veya başka devletlerden tamamen bağımsız davranmaları halinde, Kürtlerin egemenliği altında oldukları devletler tarafından rahatça ezilmelerini engelleyecek ittifak önerilerini de içermelidir.   Ve elbette, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” bütün sonuçlarıyla tanımayanların “birlikten” söz etme hakkı da yoktur.

Emperyalist güçlerle yapılan çoğu zaman o malûm çaresizlikten kaynaklanan zorunlu ittifakların, yaşanmış, şu anda yaşanan ve yaşanacak olan kaçınılmaz sonuçlarına bakıldığında, bugün için zor da görünse en gerçekçi yolun kapitalizme son verecek ortak bir devrimci mücadele olduğu açıktır.

Okur mektubu: Grev bir günlük mücadele değildir

0

Merhaba,

On yıllık metal işçisi bir yoldaşınızım. Türk Metal’in grev ilanıyla ilgili olarak aklıma takılan ve önemli olduğunu düşündüğüm bir sorunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

TM sendikasının bulunduğu bir fabrikada çalışan enişteme grev hazırlıklarının nasıl gittiğini sordum. Eylem yaptıklarını, gösteri düzenlediklerini söyledi. Her gün iki saat iş durduruyorlarmış. Ben de ona bunun yeterli olmadığını, böyle firmaların büyük stoklarının olduğunu, grev yapmış olmak için grev yapılmaması gerektiğini söyledim. Grev zamanında patronun tutuşması için şimdiden üretimin en az beşte bir düzeyine düşmesi gerekir. Yaptığımız grevin ancak bu şekilde bir getirisi olabilir. Biz greve çıktığımızda patron siparişleri stoktan tedarik edebiliyorsa, o grev patronu değil bizi yıpratmak içindir, bunu öneren sendika bizim gazımızı almak istiyordur.

27. Bu mücadele önceden başlamalı ve planlanmalıdır.

Nuri

“Güvenceli ve insanca koşullarda çalışmak herkes için bir haktır!”

0

TÜMTİS’e üye olan UPS işçisi arkadaşımızla sendika çalışmalarına, yeni taşeron düzenlemesine ve metal işçilerinin TİS sürecine dair sohbetimizi yayınlıyoruz.

Kaç senedir sektördesin? Nasıl sendikalı oldun?

2008 yılında UPS’de yüklemeci taşeron işçi olarak işe başladım. Çalışma koşullarımız çok kötüydü. Günde 16 saat çalışıyorduk. Yemek ya da dinlenmek için kapalı bir alanımız yoktu. Karda kışta bile yemeğimizi tabldotta dışarda yiyorduk. 2009’a kadar sendikanın ne olduğunu bilmiyordum. İşçi arkadaşlarım sendikanın işçinin yanında olan bir kurum olduğunu anlattı. Bir süre sonra sendikalı arkadaşların işten atılmaya başladığını gördüm. “Madem sendika iyi bir şey, neden arkadaşlar işinden oluyor” diye sorduğumda “Sendika işçilerin hakkını savunduğu için patronlar sendikadan korkuyorlar,” dediler. Arkadaşlarımız işten atılmaya devam ediyordu. Buna karşılık bir şey yapmamız gerektiğini düşündük ve biz de iş bırakarak 9 aylık direnişimize başladık. O süreçte çok şey öğrendim ve sendikanın ne olduğunu diğer arkadaşlara anlatmaya başladım. 9 ayın sonunda mücadelemizi kazandık, sendikalı ve kadrolu olarak işlerimize geri döndük. Sendika sayesinde eskiye nazaran pek çok çalışma koşulumuzun değiştiğini gördük.

Yakın zamanda gerçekleştirdiğiniz sendika eğitimi nasıl geçti?

Sendikayla iş sağlığı ve güvenliği üzerine çok iyi bir çalışma yaptık. İş yerinde yaşamakta olduğumuz sorunlar üzerine konuştuk ve bunlara dair çözüm üretmeye çalıştık. 2019’da yapılacak toplu iş sözleşmesi sürecini gündemimize aldık. Bunların dışında işçi arkadaşlarımıza sendikayı nasıl anlatacağımız üzerine çalışmalar yaptık. Sendikalı olmanın faydalarını anlatan bir eğitim verildi. Bu tür eğitimlere tüm işçilerin gitmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta tüm sendikalar bu eğitimleri düzenli olarak vermeli. Çünkü işçiler günümüzde sendikaya üye olsalar da gerçek anlamda örgütlü değiller. Sendikaların da işçilerin üye aidatları dışında işçilerle gerçekten ilgilenmeleri gerekiyor.

İşçilere müjde diye sunulan taşeron düzenlemesini nasıl değerlendiriyorsun?

Bence çok yanıltıcı bir düzenleme olmuş. Kadroya geçildiğinde maaş dahil hiçbir değişiklik söz konusu değil. Aynı kölece şartlarda çalışmaya devam edecekler. İkincisi, mesela yaşı ilerlemiş bir temizlik işçisi yapacakları sınavı nasıl geçecek? Belli ki yandaş firmalardan kendi işçilerini kadroya alacaklar. Halbuki güvenceli ve insanca koşullarda çalışmak herkes için bir haktır! Bütün sendikalar rahatlıkla örgütlenebilmelidir. Anladık ki OHAL’in kendisi biz işçilerin örgütlenmesi önüne bir engel olarak konuldu. Zaten cumhurbaşkanı da bunu açıkça söylemişti.

Metal işçilerinin toplu iş sözleşmesi zamanı geldi çattı. Metal fırtına hâlâ hafızalardayken sendikalı bir işçi olarak metaldeki TİS süreciyle ilgili neler düşünüyorsun?

Bir kere metal işçilerinin kazanması ülkedeki tüm işçileri yakından etkileyecek; çünkü metal işçileri kazanırsa tüm işçiler kazanabilir anlamına gelecek. Ancak bütün işi metal patronları ve sendikalarda görmemek gerek, sonucu metal işçileri belirleyecek. Sendika aslında işçinin kendisidir. Eğer işçi sendikasına müdahale eder, yönlendirir ve doğru mücadele ederse sendikasıyla birlikte kazanır. Dolayısıyla, metal işçilerinin işi Türk Metal yönetimine bırakmaması gerekir. Sadece bu süreçte değil diğer direnişlerde de aynı şey geçerli. Örneğin, DHL direnişimizde moraller çok yüksek. DHL işçilerinin örgütlülüklerine ve kazanacaklarına dair inançları üst düzeyde. Ancak örgütlü olursak kazanabileceğimizi biliyoruz.

“Zeytin Dalı”ndan kâr bekleyenler kim?

0

Hükümetin Afrin üzerinde başlattığı “Zeytin Dalı” seferinden neler beklediği pek çok yorumun konusu. Bizzat hükumetin kendisine göre amaç, “ülkenin güvenliği için terörist grupların imhası”. Bu terörist gruplar da ona göre PYD/PKK ve IŞİD. PYD’yi Türkiye’nin dışında terörist ilan eden başka bir ülke bulunmamasına ve IŞİD’i Suriye’den temizleyen başlıca örgütün bizzat PYD olmasına rağmen, bu ikisini bir araya getiren hükumetin bu tuhaf gerekçesini kim ne kadar süreyle yutacak, bunu zaman gösterecek.

Gerçek amacın ise, savaşın milli duyguları kışkırtarak AKP iktidarını ve RTE’nin egemenliğini sağlama almak; yayılmacı amaçlarla bölgenin jeopolitik konumu ve enerji kaynakları üzerinde denetim ve yarar sağlamak; komşu ülkelerdeki Kürt oluşumların genel Kürt halkı üzerinde yaratabileceği sempatiyi ve heyecanı yok etmek, dolayısıyla da bu halkın demokratik taleplerini köreltip ezmek olduğu pek çok kesim tarafından dile getiriliyor.

İşin ekonomik yönü de önemli elbette. Harabeye dönen Suriye’nin yarın “yeniden inşasında” Türk inşaat firmalarının söz sahibi olması, mevcut askeri operasyonla Türkiye’nin bölgede karar verici konuma gelmesine bağlı. Bölgenin enerji kaynaklarından sağlanacak devasa kârlar da egemen burjuva blokun bu kanlı operasyondan beklediği sonuçlar arasında. Ama iktidardaki egemen oligarşinin bu savaştan çıkar bekleyen bir kesimi daha var: Silah sanayicileri ve tüccarları.

“Yerli  silah sanayisi”

Hükümet, müttefiki olduğu NATO’dan “Zeytin Dalı”nı kısıtlayıcı bir itiraz gelmesin diye ısrarla, askeri operasyonun “tamamen yerli yapımı” silahlarla gerçekleştirilmekte olduğunu vurguluyor. Ve bu silahlar öyle eski Kırıkkale yapımı tabancalara hiç benzemiyor, açıklandığına göre bunların arasında insansız hava araçları, devasa “Fırtına” obüsleri, personel sevkıyatında kullanılan tank benzeri “Kirpi” araçları”, “Zıpkın” olarak adlandırılan hava savunma cihazları ve radarlar, roketler, füzeler, uçaklardan atılan “nüfuz edici” ve “hassas” bombalar, MPT76 makineli tüfekleri ve benzeri pek çok silah bulunuyor. Ülke kaynaklarından (yani hepimizin vergilerinden) ayrılan paralarla yaratılan insan ve çevre imha silahları bunlar. Bu silahlardan elde edilecek kârlar da tabii bunların kullanılmasına ve tüketilmesine bağlı. Kan ve gözyaşı üzerinden, ölüler ve sakat kalanlar üzerinden elde edilen kârlar… Silah tacirlerinin beklediği bu.

İnsan kıyımına, işçi emekçi katline ayrılan paralar ve elde edilen kârlar akıllara durgunluk verici nitelikte. SASAD’ın (Savunma ve Havacılık Sanayii İmalatçılar Derneği) 2016 yılına ilişkin raporuna bakıldığında bu görülebiliyor. Bu sektörün, yani “milli silah” üreticilerimizin 2016 yılındaki cirosu tam 6 milyar dolar olmuş ve bu miktarın %75’ini de devlet ödemiş. Ama dikkat, dahası var: bu ölüm tacirleri 2017 yılı için de tam 12 milyar dolarlık yeni sipariş almışlar, yani bir önceki yılın iki katı… Demek ki, hükümetin savaş niyeti daha o zamanlardan belliymiş (gazetemiz bunu çok öncelerinden tespit etmiş ve AKP iktidarını bir “savaş hükümeti” olarak adlandırmıştı).

Bu rakamların ne anlama geldiğini bazı örneklerle daha anlaşılır hale getirebiliriz. Örneğin 12 milyar dolarla,  (Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre) tam 11,000 köye veya mahaleye 12 derslikli ilkokul veya orta eğitim okulu kurulabilir veya 500 yataklı öğrenci yurdu açılabilir. Hatta, bu parayla en az 3,500 hastahane inşa edilebilir. Ama hayır, eğer devlet bu okulları, yurtları, hastaneleri kurarsa o zaman özel okul ve hastane patronları ne kazanacak, değil mi? Halka eğitim ve sağlık hizmetleri vermektense, ölüm ve cinayet silahları üretmek egemen oligarşinin daha çok işine geliyor.

Bütçe delik deşik ama…

Şimdi yukardaki 12 milyar doları aklımızda tutalım; bu, şimdiki kur üzerinden yaklaşık 45 milyar Türk lirası eder. Daha geçen hafta Maliye Bakanı Naci Ağbay, 2017 yılında bütçe açığının 47,7 milyar lira olduğunu ilan etti. Yani nerdeyse silah sanayicilerinin aynı yıl için aldıkları siparişlerin aynısı… Bu açık da tabii dış borçlanmayla kapatılacak, ülke yeni borç kapanına sıkıştıralacak ve hepsini devlet hastanelerinden ve okullarından mahrum olan bizler, işçiler ve emekçiler ödeyecek.

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen 2018 bütçesinde savunma ve güvenlikle ilgili kurumlara ayrılan pay (diğerlerinin hepsinden fazla olacak biçimde) yüzde 41 oranında artırılarak 93 milyar lira olarak bağlanmış. Bu kurumların içinde doğrudan silah sanayisiyle ilgili olan Milli Savunma Bakanlığına ayrılan pay da 40 milyar lira. Tabii bu miktar da yetmeyecek, gene vergiler artırılacak, gene emperyalist merkezlere avuç açılacak. Tekrar edelim: bütün bu paralar halktan toplanan vergilerle ve gene halkın ödeyeceği dış borçlanmalarla elde edilip ölüm tacirlerine akıtılacak.

Bu nedenle diyoruz ki: Ülke kaynakları silah sanayisine değil, eğitime, sağlığa, istihdam yaratıcı kamu yatırımlarına, yoksullukla mücadele eden işçi ve emekçilerin refahına ayrılmalıdır. Ve bu nedenle de, işçi ve emekçilerin denetimindeki planlı bir ekonomi politikası için mücadele ediyoruz. Yerli ve yabancı tüm silah imal şirketlerine ve tacirlerine yapılan bütün siparişler iptal edilsin! Dış borç ödemeleri durdurulsun! NATO’dan çıkılsın ve tüm emperyalist ve yayılmacı ülkelerle yapılan askeri anlaşmalar feshedilsin!

Ursula’ya veda ederken: Anarres’i düşlemeyi hiç bırakmayacağız!

0
LOS ANGELES - DEC 15: Ursula Le Guin at home in Portland, Origon, California December 15 2005. (Photo by Dan Tuffs/Getty Images)

Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından Ursula K. Le Guin 88 yaşında hayatını kaybetti. Benim gibi onun kitaplarını okuyarak büyüyen insanlar için Ursula’nın kaybı sadece bundan sonra özgün tarzıyla yazdığı kaliteli edebiyat eserlerini okuyamayacak olmanın üzüntüsü demek değil, aynı zamanda bir fikrin yaratacağı güce olan inancın bize bir daha onun tarafından sunulmayacak olmasıdır da. Ne diyordu Urras’taki devrimcilere: “Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak” (Le Guin, 2012: 256).

Eserlerindeki ana tema hep direnme ve özgürlük olmuştur Ursula’nın. Çünkü yazmayı seçtiği alanla ve bir kadın yazar olmasıyla hayatının her alanında bu direnişin içindedir hep. Bir yazısında şöyle demiştir:

“Özgürdüm, özgür doğdum, özgür yaşadım. Yıllar boyunca bu kişisel özgürlük yazdıklarımın, kendimin olduğunu düşündüğüm, aslında erkek üstünlüğüne dayalı toplumun içselleşmiş ideolojisinden başka bir şey olmayan yargı ve faraziyeler tarafından ne ölçüde denetlenip sınırlandığını görmezden gelmeme izin verdi. Kuralları yıkarken bile bunu kendimden gizledim. Bilimkurgu, fantezi, gençlere yönelik edebiyat gibi küçümsenen marjinal türlerde çalışmayı seçmemin nedeninin bu türlerin eleştirel, akademik, yerleşik denetimin dışında olduklarından sanatçıyı özgür bırakmaları olduğunu fark etmek yıllarımı aldı. Türlerin “edebiyat”tan dışlanmasının temelsiz, temellendirilemeyecek şeyler olduğu, bir nitelik değil bir politika meselesi olduğunu görüp söyleyebilecek akıl ve cesareti toplamak, bu da bir on yılımı aldı”(Le Guin, 2011: 114).

Eleştirel düşünceyi fantastik edebiyatında kullanışını “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” adlı denemesinde çok güzel açıklamıştır:

“… Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar”(Le Guin, 2011: 29).

Tolkien’den yaptığı bir alıntıyla da fantastik edebiyat yazarı olarak amacını şöyle ortaya koymuştur: “Fantazi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz” (Le Guin, 2011: 131). Biz okuyucularını da kurtardığı için kendisine teşekkür borçluyuz.

Ursula aynı zamanda feminist bir yazardır, bütün eserlerinde feminist oluşunun yansımalarını görürüz. Önceleri, annesinin “Neden kadınlar hakkında yazmıyorsun?” sorusuna “Nasıl yazacağımı bilmiyorum” yanıtını verdiğini, feminizmle tanıştıktan sonra ise fahri bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmayı öğrendiğini söylemiştir[1]. Karanlığın Sol Eli’nde androjen (çift cinsiyetli) karakterleriyle hepimize toplumsal cinsiyet kategorilerini sorgulatmıştır. Mülksüzler’i okurken hepimiz evlilik kurumunun ortadan kalktığı, insanların işlerini cinsiyet ayrımı olmadan ilgi, yetenek ve güçlerine göre seçtikleri bir dünyanın nasıl olabileceğinin hayalini kurarız.

Mülksüzler’i ikircikli bir ütopya olarak tanımlar Ursula. Urras gezegeni vahşi kapitalizmin yaşandığı bir yerdir ve 200 yıl önce buradan ayrılan Odocu’lar Anarres’te sınıfsız, statüsüz, hiyerarşisiz, mülkiyetin ve cinsiyet ayrımının olmadığı bir toplum kurmuşlardır. Ütopyanın ikircikliliği şuradan gelir ki Anarres bu ideal toplum yapısına rağmen çorak ve verimsizdir. Anarres’in verimli toprakları baş karakter Shevek’in takdirini kazansa da Urras’taki eşitsizlikçi ve sömürücü yapının gerçek yüzünü görüp Anarres’ine geri dönmeden önce durumu şöyle anlatır:

“Anarres’te her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkeminin görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipleri ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar” (Le Guin, 2012: 196-197)!

Ursula yazarlık hayatı boyunca hep bu kafadaki duvarlarla uğraşmıştır diyebiliriz. O, duvarlardan rahatsızdı. “Düşüncelerinin çevresinde duvarlar vardı ve sürekli onların arkasında gizlendiği halde varlıklarından tümüyle habersiz görünüyordu” (Le Guin, 2012: 21). Kafamızdaki görünmez duvarların yıkılmasında Ursula edebiyatının etkisini kim küçümseyebilir ki!

Özellikle ütopya/distopya ve fantastik edebiyat yazarlarının olmazsa olmaz bir özelliği de sistem eleştirisindeki başarılarıdır. Yeni dünyalar yaratırken sahip oldukları eleştirel bakışlarını kendi hayatlarına da yansıtırlar elbette. Bir röportajda “Amazon ile ne alıp veremediğiniz var?” sorusuna Ursula “Hedef ve yöntemlerine yönelik derin ahlaki ayıplama ve şirketsel açgözlülüğe duyduğum sıradan nefret dışında pek bir şey yok aslında (Le Guin, 2011[2]:71)” cevabını vermiştir. Bir ödül töreninde yaptığı konuşmasından alınan aşağıdaki bölümler ise onun kapitalizme, yayın sektörüne ve edebiyatın gücüne dair görüşlerini oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır:

“Bence, şu anki yaşayışımızın alternatiflerini görebilen, korkuya kapılmış toplumumuzun ve takıntılı teknolojilerinin içyüzünü varoluşun başka yollarına kadar görebilen ve hatta umut için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini isteyeceğimiz zor zamanlar geliyor. Özgürlüğü anımsayabilecek yazarlara ihtiyaç duyacağız… Şu an, bence bir piyasa metasının üretimiyle sanat pratiği arasındaki farkı bilen yazarlara ihtiyacımız var. Şirket kârını ve reklam gelirini maksimize etmek için satış stratejilerine uygun yazılı malzemeler geliştirmek, sorumlu kitap yayıncılığıyla ve yazarlıkla pek de aynı şey değil… Kitaplar, biliyorsunuz, sadece meta değildir. Kâr güdüsü, çoğu kez sanatın amaçlarıyla çatışır. Kapitalizm içinde yaşıyoruz. İktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. Her türlü insan iktidarına insanlar tarafından direnilebilir ve bu iktidar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu kez sanatta başlar ve daha da çok bizim sanatımızda -sözcüklerin sanatında- başlar”[2].

Bianet’in anma yazısında onun için “Bizi Urras’ta bırakıp gitti” demişler, ben de Anarres’i düşlemeyi hiç bırakmayacağız diyorum!

Kitaplar

Le Guin, Ursula K. [1998] (2011) Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Deniz Erksan, Bülent Somay ve Müge Gürsoy Sökmen (Haz.) İstanbul: Metis.

Le Guin, Ursula K. (2011) Yaban Kızlar. Algan Sezgintüredi (Çev.). İstanbul: Versus.

Le Guin, Ursula K. [1974] (2012) Mülksüzler. Levent Mollamustafaoğlu (Çev.) İstanbul: Metis.

[1] https://bianet.org/bianet/yasam/193638-ursula-k-le-guin-fahri-bir-erkek-gibi-degil-bir-kadin-gibi-yazmayi-ogrendim

[2] https://bianet.org/bianet/siyaset/160120-le-guin-direnis-ve-degisim-sanatta-baslar

Henüz son sözler söylenmedi: 2018 dayanışma ve mücadele yılı olacak!

0

Tam bir sene önce “Hoş geldin 2017” başlığıyla giriş yaptık ve devam ettik: “Tüm yasaklamalara rağmen kadınlar emek ve bedenlerinin sömürüsüne karşı 8 Mart’ta Türkiye’nin ve dünyanın birçok yerinde alanlara çıktı. İstanbul Kadıköy’de yasaklanan mitinge inat kadınlar Kadıköy sokaklarını miting alanına çevirdi. AKP hükümetinin tecavüzü meşrulaştıran ‘tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama’ önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul’da, OHAL’e rağmen kadınlar sokakta öfkelerini haykırdı. AKP hükümeti kadınların tepkisinden sonra tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Kadın dayanışması kazandı (…) 2017’de de kız kardeşlerimizle yan yana durmaya devam edecek ve Kadın Dayanışmasını büyüteceğiz.”

İktidarın uzun vadeli hedeflerinden olan muhalefeti ve bilhassa kadın muhalefetini bastırma stratejisi OHAL’in sağladığı olanaklarla büyük ölçüde amacına ulaştı. OHAL’in ilk 6 ayında 300’den fazla kadın derneği ve medya kuruluşu kapatıldı. KHK’larla ihraç edilen, mesleklerinden edilerek kara listeye alınan yüzlerce kadın var. Sayılar can sıkıcı, istatistikler duygusuz, o sebeple rakamlara girmeyeceğiz. Ancak bu kadarı bile OHAL altında meslek odalarından sendikalara ve onların kadın örgütlerine karşı uygulanan baskı politikalarıyla bizi nasıl bir 2018’in beklediğine dair fikir veriyor.

2017 nasıl geçti?

2017’nin 8 Mart gündemini 16 Nisan referandum süreci oluşturdu. Önceki yıllardan farklı olarak Kadıköy miting alanı kadınlara verilmedi, onun yerine kadınlar daha dar bir alan olan Bakırköy Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya geldiler. Yıllardır kadın mücadelesinde kristalize olan “Hayır hayır demektir” sloganı, Tek Adam Rejimi’nin oylanması sürecinde temel talep ve sloganlara eşlik etti. İktidar bu aralıkta “tecavüzcüye evlilik affı” gibi kadınlar aleyhine birtakım yasa değişikliklerini meclisten geçiremedi ve başkanlık projesi için başta kadınlar nezdinde rıza üretemedi.

Referandumun şaibeli sonuçlarıyla güçsüz bir rejim doğdu ve saldırılarına hız verdi. Müftülüklere nikah kıyma yetkisi veren bu “Olağanüstü Kanun Teklifi”, OHAL koşullarında meclisten geçirildi. 4+4+4’ten beri uygulamaya sokulmaya çalışılan, devlet dininin yaşamın her alanına egemen olduğu bir sistem yaratma stratejisi adım adım hayata geçirildi. Hedef belli! Kadınların AKP’nin tanımladığı bir dini çerçevede hayatlarını devam ettirmesi, çocukluklarından itibaren Ensar gibi vakıflarda şiddet ve istismar ortamında yetişmeleri, evlendiklerinde müftü, boşanmak istediklerinde Diyanet’in arabulucusuyla muhatap olmaları… Partilerde, sendikalarda, meslek odalarında kadınların yıllarca ilmek ilmek ördükleri dayanışmayla, kısmi eylem ve direnişlerle bu gidişata karşı koymaya çalışsak da Müftülük yasasının geçmesine engel olamadık. Bu noktada 2017’de iktidarın kadın muhalefetine yönelik ciddi baskı ve yıldırma politikalarının sonuç vermeye başladığını söylemek maalesef yanlış olmayacaktır.

Ancak henüz son sözler söylenmedi!

Şimdilik müftülük yasasında AKP bir adım öne geçti ama henüz son sözler söylenmedi. Tasarının yasalaşması, mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor. AKP, OHAL ve KHK’lara dayanarak oldu bittiye getirmeye çalışsa da siyasal meşruiyet sağlayamıyor, tasarılar yasalaşsa bile meşruiyet kazanamıyor. Biz 2017’de bizi bir araya getiren, sesimizi yükseltebildiğimiz araçlardan bir adım yoksunlaşsak dahi, iktidarın meşruiyetini sağlayamadığı her an lehimize işliyor. Bu sebeple 2018’de taleplerimizi ne kadar fazla kadına ve erkeğe anlatabilirsek; siyasetle ilgilensin ilgilenmesin, eşitlik isteyen kadın ve erkek emekçilere ne kadar sarih bir biçimde ulaşırsak, müftülerin de arabulucuların da devrini kapatabiliriz. Hoş geldin 2018, dayanışma ve mücadeleyle…

Grev yasaklarına hayır! Birlik, mücadele, zafer!

0

Yaklaşık 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde Türk-Metal ve Birleşik Metal-İş’in 2 Şubat tarihi için aldığı grev kararı, beklendiği üzere, AKP hükümetinin aldığı Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. “Milli güvenliği bozucu niteliğinden ötürü” grevin yasaklanmasıyla Saray ve AKP hükümeti bir kez daha işçi düşmanı, patronların hizmetinde bir iktidar olduğunu ortaya koymuş oldu.  AKP iktidarı, 6’sı OHAL döneminde olmak üzere toplam 14 kez “milli güvenliği” ve/veya “genel sağlığı bozucu” olduğu gerekçesiyle grev yasağı ilan ederek işçi sınıfının en temel haklarından olan grev hakkını fiilen uygulanamaz hale getirmeye çalışıyor.

2017 metal TİS’i yalnızca metal işçileri için değil tüm Türkiye işçi sınıfı açısından büyük önem taşımakta. 2015’te on binlerce metal işçisinin MESS’e ve Türk Metal bürokrasisine karşı gerçekleştirdiği tarihi seferberliğin ardından, 2017 TİS’inde metal işçisi yeni bir kölelik sözleşmesini kabul etmemeye kararlıydı. Metal işçisinin bu kararlı duruşu, Türk-Metal’i ilk 6 ay için yüzde 38 zam istemeye ve ardından grev kararı almaya zorladı. Metal işçisinin elde edeceği kazanım, yalnızca bu sektörle sınırlı kalmayacak, diğer sektörlerdeki işçiler için de önemli bir referansa dönüşecekti. Metal işçisinin bu kararlı duruşunu ezmek için bir kez daha AKP hükümeti sahneye çıktı ve sendikaların aldığı grev kararının “60 gün süreyle ertelendiğini”, yani yasaklandığını açıkladı.

Bununla birlikte, AKP’nin metal işçisinin grevi yasaklayacağı herkesin malumuydu. Türk-Metal bürokrasisinin hükümetin bu kararını mücadeleyi satmak için kullanmaya çalışacağı da… Özellikle, Afrin operasyonun başlamasıyla “ülkemizin içinde bulunduğu kritik süreçte işçilerin grev yapmasının ülkenin birlik, bütünlüğüne zarar vereceği” şeklinde bilindik nakaratın patronlar, hükümet ve bürokrasi tarafından kullanılması hiç kimse için sürpriz değildi. Bu nedenle, kararlı duruşuyla Türk-Metal bürokrasisine grev kararı aldıran metal işçileri, Türk-Metal yönetiminin yeni bir “satış sözleşmesine” imza atmasına hiçbir koşulda izin vermemelidir. Birleşik Metal-İş grev yasağını tanımayacağını şimdiden açıkladı. Türk-Metal’in de işçi düşmanı bu kararı tanımaması fiili ve meşru mücadele yoluna girmekten başka seçeneği yoktur.

Hükümetin grev yasağı kararıyla metal işçisinin mücadelesini boğmaya çalışmasına karşılık olarak, Türk-Metal’e, Birleşik Metal’e ve Çelik-İş’e bağlı işçiler, işyerlerinde grev komiteleri kurarak, sözleşmenin kaderini sendika bürokrasisine terk etmeyerek ve mücadeleyi birleştirerek kazanabilir. Türk-Metal’i greve zorlayan işçiler, işyerlerinde birliklerini grev komiteleri aracılığıyla güçlendirerek, Türk-Metal yönetiminin kölelik sözleşmesine imza atmasını engelleyebilirler. Hükümetin işçi düşmanı ve hiçbir hukuki temeli bulunmayan kararı tıpkı 2015 Metal Fırtına dönemindeki gibi fiili ve meşru mücadele yoluyla, şalterlerin fabrikalarda inmesiyle yırtılıp atılabilir. Bunun için tüm Türkiye işçi sınıfı metal işçisinin onurlu mücadelesi etrafında kenetlenmelidir.

İşçi Demokrasisi Partisi, 26 Ocak 2017

Metal grevi yasağına karşı mücadelemizi birleştirelim!

0

Metal işçileri daha öncesinde de grev yasaklarıyla karşı karşıya kalmıştı. Kendilerini fabrikalara kilitleyerek, direnişi sürdürerek ve kararlı olduklarını göstererek çeşitli eylem biçimleriyle kazanımlar elde ettikleri dönemler yaşamıştı. Şimdi de Erdoğan yönetimi altında bir kez daha metal işçilerinin grevi Afrin operasyonu bahane gösterilerek ertelendi/yasaklandı.

Grev yasağı

Afrin operasyonunun sadece bir bahane olduğunu biliyoruz. Gerçek gerekçe patronların kâr ihtiyaçlarıdır. Erdoğan OHAL sayesinde grevlerin yasaklanabildiğini büyük bir mutlulukla patronlara ilan etmişti. Bunun karşısında bu grev yasaklarını dört gözle bekleyenler daha dün işçilerin haklı mücadelesini ve taleplerini bir yandan Cumhurbaşkanına yalvararak (Türk Metal Başkanı Kavlak’tan bahsediyoruz) bir yandan da patronlarla birlikte hazırladıkları satış sözleşmeleriyle nasıl planladıysalar, bugün gördüğümüz grev yasağı da benzer bir süreçtir. Grev yasağı patronlar, hükümet ve patron yanlısı sendikalar tarafından hem de bu kez savaş bahanesiyle el ele çıkarılmıştır.

Türk Metal sendikası kurulduğu aşamadan itibaren işçilerin kontrolden çıkmaması için tamamen patron yanlısı bir devlet sendikası olarak kurulmuştu. Yıllardan beri üyesi olan işçilerin sırtlarında bir ur gibi yaşamlarını sürdürdüler. Sendika bürokratları kendilerine yönelik biriken öfkeyle dönem dönem karşılaştılar. Bunun son örneği Bursa’dan başlayıp Türkiye geneline yayılan fiili işyeri eylem ve direnişleri olmuştu. Bu süreçte Türk Metal’den kitlesel istifalar başlamıştı. Bu tepkiden ötürü tutuşan Türk Metal ağaları çözümü yine AKP’ye ve patronlara giderek onlarla ortak çözüm üretmekte bulmuştu.

Bugün ise üzerindeki tepkileri azaltmak, yeni bir “Bursa vakası”nı engellemek için işçilere her türlü eylemi yapacaklarının, gerekirse genel greve çıkacaklarının sözünü vermişlerdi. Başta fabrikalar olmak üzere bazı yerlerde de alanlara çıkarak işçilerin biriken öfkesini boşaltan eylemlilikler yapmışlardı. Biz bu eylemlerin dün de bugün de göstermelik olduğunu, yalnızca işçilerin öfkesini boşaltmak için bir araç olduğunu, bir gece yarısı ansızın metal patronları ile işçiden habersiz düşük sözleşmeler imzalayacaklarını, metal patronlarının sözünün dışına çıkmayacaklarını, geçmişteki pratiklerinden ve şimdi yaptıklarıyla daha iyi anlamış bulunmaktayız. Peki, bu olumsuz Türk Metal tablosundan sonra bu sendikaya üye olan işçiler bu olumsuzluğun peşi sıra sürüklenmeli mi, yoksa yeni mücadele yöntemleri yaratıp hem sırtlarındaki sendika ağalarına hem de metal patronlarına gereken cevabı vermeli midirler?

 

Ne yapmalı?

“Türkiye’de işçi sınıfı mücadele etmiyor, mücadele zayıf” diyenler yalancıdır. Türkiye’de işçiler kendisini yakarak, soyunarak, madenlere kapanarak, grevler yaprak direniyor. Zaman zaman da kazanıyorlar. Ancak en büyük sorunumuz şu: mücadelelerimiz parçalı şekilde yaşanıyor. Metal işçisinin de en büyük problemi bu. Bugün metal işçileri bir yandan Türk Metal tarafından oyalanırken, Birleşik Metal üyesi işçiler de yalnızca kendi fabrikalarına sıkışmak durumunda kalıyorlar. Oysaki metal işçisi bir fabrikada değil, ancak mücadele eden tüm fabrikalar ile birlikte kazanabilir. Bu sebeple mücadelenin kazanılabilmesi için ve hükümetin yasağı, lokavt, saldırılar vb. tehlikelerini savuşturmak için derhal fabrika komitelerinden hareketle grev komiteleri kurulmalıdır. Grev sürecinin başarılı olması için de sendika ayrımı gözetmeksizin bu grev komitelerinin birlikte mücadele etmesinin, birleşmesinin yolları aranmalıdır.

ABD’de kadınlar Trump’ın kadın düşmanı politikalarına karşı sokaktaydı

0

20 Ocak 2018 günü ABD’de 2. Kadınlar Yürüyüşü gerçekleşti. Washington, New York, Los Angeles ve Chicago gibi büyük kentler dahil ABD genelinde yüz binlerce kadın sokağa çıktı. Kadınlar Trump’ın kadın düşmanı ve ırkçı politikalarını protesto etti. Protestolarda eşit işe eşit ücret, kürtaj hakkı, sağlık politikalarının düzenlenmesi gibi talepler dile getirildi; cinsel taciz ve şiddet karşıtı sloganlar atıldı ve dövizler taşındı. LGBTİ bireylere ve göçmenlere yönelik ayrımcı saldırılar eleştirildi. Yürüyüş ayrıca Kasım ayında gerçekleşecek olan ara seçimler için kadınları örgütlemeyi de hedefledi. Başta film endüstrisi olmak üzere cinsel tacizi ifşa eden ve tacize son vermek için harekete geçmeye çağıran #MeToo (Ben de) ve Time’s Up (Süre Doldu) kampanyalarının etkisi de yürüyüşte görüldü.

Bu yılki Kadınlar Yürüyüşü, Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki birinci yılına ve sonrasında gerçekleşen kitlesel kadın eylemlerinin yıldönümüne işaret ediyor. Geçen yıl Trump’ın ABD başkanlığını devralması üzerine ABD’li kadınlar Trump’ı protesto etmek için yürüyüş düzenlemişti. Yürüyüşü destekleyen eylemler başka ülkelere yayılmış, kadınlar dünyanın dört bir yanında alanlara çıkmıştı.

Trump’ın kadın düşmanı politikalarının yanı sıra cinsiyetçi söylemleri de bir hayli meşhur. Bugüne kadar Trump kürtaj olan kadınların cezalandırılması gerektiğini, kadınların iş hayatında bir tehdit oluşturduklarını ve evde oturup çocuk bakmaları gerektiğini söyledi. 17 kadının Trump tarafından cinsel saldırıya uğradığını beyan etmesine rağmen Trump bunu inkar etti. Tecavüzü haklı çıkaran ifadelerde bulundu, kadınları defalarca aşağıladı. Tüm bunlara karşılık kadınlar susmuyor. Trump’ın göreve gelişinden beri geçen bir yılın ardından artık daha da öfkeli olduklarını haykırıyorlar.

Tunus devrimi nasıl “kurtulur”

0

2011 devriminin üzerinden geçen yedi yılın ardından 2018 yılı Ocak ayında Tunus’ta yeni bir isyan başladı. Ulusal Birlik hükümetinin dış borç ödemelerini gerçekleştirmek gibi konularda IMF ile yaptığı anlaşma kapsamında uygulamaya çalıştığı kemer sıkma politikaları, zamlar ve vergi artışları, devrimden bu yana ekonomik ve sosyal taleplerinde hiçbir değişiklik olmayan, yaşam koşulları daha da kötüleşen Tunuslu kitleleri, iş, ekmek ve onurlu bir yaşam sloganlarıyla yeniden sokağa döktü.

Mevcut hükümet geçtiğimiz yıl IMF ile 4 yıllık bir anlaşma imzalayarak, borç ödeme programını ve kamu harcamalarında kesintiye gitmeyi kabul etmişti. Devrimden sonra devrik diktatör Bin Ali’nin dış borçlarını da ödemeyi kabul eden hükümetler eliyle aradan geçen 7 yılda ülkenin dış borçları yüzde 56 oranında artmış durumda. Ticaret açığı 6,5 milyar dolara ulaşan ülkede yüksek enflasyon nedeniyle Tunus dinarı da değerini kaybetmiş oldu.  Resmi işsizlik rakamları da artmayı sürdürerek yüzde 16 bandına tırmanırken, diplomalı gençler arasında işsizlik oranı yüzde 30’a ulaşmış durumda. Bu tabloya Aralık ayında gıda fiyatlarındaki yüzde 9’a varan artış ve benzine yapılan zam da eklenince yoksullukla boğuşan Tunuslu emekçiler için yeni bir isyanın koşulları kendiliğinden ortaya çıkmış oldu.

Tüm bu ekonomik çöküş tablosunun yanında Tunus halkının öfkesini tırmandıran üç etken daha bulunmakta. Bunlardan ilki, hükümet tarafından geçtiğimiz Eylül ayında kabul edilen ve devrik diktatör Bin Ali zamanında yolsuzluğa karışan bürokratların ve devlet memurlarının affını sağlayan yasa. Ki bu yasanın ardından bu kişilerin birçoğu devlet kademesinde görevlerine geri döndü ve mevcut hükümetin içerisinde “teknokrat” olarak görevlendirildi. Yine eski rejimin en önemli sömürü mekanizmalarından biri olan yolsuzluk ve kayırmacılığın, devrimden sonra göreve gelen tüm hükümetler tarafından da yaygın olarak kullanılıyor oluşu Tunuslular’ın hoşnutsuzluğunu arttıran ikinci önemli faktör. Son olarak ise, Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi’nin ülkedeki kaostan çıkış için yürütme erkinin güçlendirilmesi gerektiği ve bu yönde devrim anayasasının revize edilerek başkanlık sistemine geri dönüş isteğini belirtmesi Tunus halkı için 2011 devriminin demokratik kazanımlarına temelden bir saldırı niteliğinde.

Bütün bu etkenlerin bileşimi Tunuslu emekçileri, kadınları ve gençliği yeniden kendiliğinden bir şekilde seferber etti. Polisin ve askerin eylemlere dönük sert müdahalesi sonucu bir kişinin yaşamını yitirmesi ise eylemlerin ondan fazla şehre yayılmasına neden oldu, eylemler esnasında 800 den fazla kişi gözaltına alındı. Tunus işçi sınıfı hareketi ve solu için iki önemli referans örgüt olan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT) ve Halk Cephesi ise bir kez daha reformist karakterlerini gözler önüne serdiler. Devrimden sonra “demokratik geçişin” sağlanmasındaki rolünden ötürü Nobel ödülüne layık görülen UGTT, eylemler esnasında tabanını harekete geçirmek yerine hükümete ekonomik alanda önlemler alınması çağrısı yapmakla yetindi. Devrimden bu yana demokratik kazanımları savunmakla yetinen, ekonomik ve sosyal dönüşümleri erteleyen, aşamacı bir devrim anlayışını sahiplenen Halk Cephesi ise, “Tunus devrimini kurtarıyor” başlığıyla sokağa çıkma çağrısı yapmakla beraber, kitlelere mevcut ekonomik çöküşten çıkış için bir mücadele programı ve iktidar hedefi sunmak yerine, eylemler yoluyla hükümete geri adım attırabilmeyi ve ekonomik önlemler alınmasını sağlamayı tercih etti.

Gelinen noktada, kitle hareketinin de basıncıyla, hükümet günü kurtarmak adına dar gelirli ailelere ayrılan bütçeyi 70 milyon dolar arttıracağını ve ekonomik sorun yaşayan vatandaşlara ücretsiz sağlık hizmeti hakkı tanıyacağını açıklayarak atmosferi bir nebze olsun sakinleştirerek eylemlerin önüne geçmeyi hedeflemekte. Ancak açıkça söylenebilir ki bu önlemler iş, ekmek ve onurlu bir yaşam uğruna 7 yıldır mücadele eden Tunuslu emekçilerin taleplerini karşılamaktan oldukça uzakta.

Ekmeksiz demokrasi ya da nasıl yapmalı?

 Öncelikle belirtmekte yarar var, 2010 yılında başlayan devrimci ayaklanma bugünkü isyanla aynı olan iş, ekmek ve onurlu bir yaşam talepleriyle ortaya çıkmış, diktatörün kitlelere sert müdahalesi sonucu rejim karşıtı bir karakter kazanmıştı. Yani özünde kapitalizme ve neoliberal politikalara karşı gelişen mücadele aradan geçen 7 yılda demokratik kazanımlar aşamasında durdurulmaya çalışılmakta. Tunus solu ve sendikalarının kitlelere demokratik ve ekonomik talepleri birbirine bağlayan, bu sistemden bir çıkışı önüne koyan bir mücadele programı sunmamış olması mevcut tablonun bu hale gelmesinin en temel nedeni.

Hal böyle olunca, devrimden bu yana göreve gelen 7 hükümet de emperyalizmle işbirliği halinde “demokratik geçiş” sloganını öne çıkararak demokratik gerici yöntemleri uygulamayı sürdürdüler. Bir yandan demokratik haklara çok sert saldırmazken öte taraftan neoliberal uygulamalar eliyle özelleştirmelere, emekçilerin haklarına dönük saldırılara ve yaşam koşullarının adeta bir enkaza dönüştürülmesinin yolunu hazırladılar. Ve ne zaman ki kendi iktidarlarını güçlü hissettiler, demokratik haklara dönük de saldırıyı hedeflediler. Yolsuzlukların devamını, eski rejim artıklarının göreve dönüşünü ve başkanlık tartışmasının yeniden gündeme getirilmesini bu açıdan ele almak gerekiyor.

Ancak Tunus halkı için yaşam koşulları katlanılamaz bir düzeye ulaşmış durumda. İşsizlik, yoksulluk ve açlığın diz boyu olduğu bir ülkede eski rejim artıkları eliyle bir demokrasi inşa edilemez. Tunus devrimini “kurtarmak” isteyenlerin de bu gerçeği görmeleri gerekmekte. Tunus devrimi, devrim gerçek sahiplerine, işçilere, kadınlara ve gençlere devredilerek kurtarılabilir. Bu amaçla kendi yerellerinde seferber olan kitlelere, ekonomik ve demokratik talepleri kesiştiren, planlı bir ekonominin inşasını hedefleyen ve bu yolda birbiriyle koordinasyon içerisinde yerel komitelerin vücuda getirilmesini öneren bir mücadele programı sunmak en acil görev. Ancak bu şekilde Tunus’ta gerçek bir demokrasi, işçi demokrasisi hayata geçirilebilir!

İMF ile yapılan tüm anlaşmalar derhal iptal edilsin!

 Dış borç ödemeleri derhal durdurulsun! Buradan elde edilecek kaynaklar kamuda iş yaratılmasına, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılsın!

Özelleştirilen tüm kamu kuruluşları tazminatsız kamulaştırılsın!

Devlet mülkü olup da işlenmeden duran tarım arazileri bölge emekçilerinin denetiminde işletilsin!

Üretim araçlarıyla birlikte kapalı halde bulunan fabrikalar işçi denetiminde üretime başlasın!

Yolsuzlukla mücadele için bağımsız halk komiteleri kurulsun! Yolsuzluğa karışanlar bu komitelerin denetiminde yargılansın!

Tüm politik tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

 

Yalanı doğru yapan ne?

0

Toprağı bol olsun, rahmetli hocamız Ünsal Oskay, “Yalanı Doğru Yapan Ne?” adlı makalesinde; “Yalanı doğru kılan, kısacası, insanların düzayak aptallıkları, gerçeklikten kaçmalarına neden olan ödleklikleri değil; yalanı doğru diye gösteren axis mundi’lerin oluşumuna, kabullenimine neden olan reel politiktir; bu reel politiğin güç dengesidir” der. Oskay’a göre bu axis mundi [temel diye sunulan tüm değerler dizisi, paradigma] öylesine egemen bir yapı oluşturur ki, “eskinin doğruları yanlış, Kutsal Kitap’ın bile yanlış saydığı şeyler doğru sayılır” hale gelir.

İşte o noktada birileri alenen suç olan şeyleri “günah işleme özgürlüğü” olarak satmaya, “yolsuzluk hırsızlık değildir” diye normalleştirmeye ve örneğin bilinen tüm dini ve ahlaki öğretilerin öldürmeyi yasaklayıp, merhamet etmeyi ve sevmeyi salık vermesine rağmen, “kan da dökülür; acıma acınacak duruma düşersin” demeye başlar. Reel politik adına “amaca giden her yol mubahtır” diyen bu “anlayış” amacı için kullanacağı tüm araçları da bu şekilde meşru ilan eder.

Eyyam ve itaat

Böyle zamanlarda bir ülkenin, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket, sahip olduğu değerler, güç ve örgütlülükle buna hayır demesi beklenenlerin, bunu demediği gibi tersine bu reel politiğe boyun eğmesi, hatta ona eşlik edip, süregiden kötülüğe gel-geç demesi olabilir. “Anayasaya aykırı olmasına rağmen evet diyeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu’nun açtığı kapıdan geçen iktidarın, bugün bizzat Kılıçdaroğlu ve partisi CHP’yi de hedefine koymuş olması bu açıdan şaşırtıcı değil. Açılan o kapı nedeniyle bugün Türkiye’nin meclisteki en büyük üçüncü partisi HDP’nin Eş Genel Başkanı Demirtaş -bir düzine milletvekili, belediye başkanı ve çok sayıda parti yöneticisiyle birlikte- tutuklanabilmiş durumda. Sözü kanun kabul edilenin iddiası dışında Demirtaş’ın neden tutuklu olduğunu bilen var mı?

Türkiye’nin kaderini değiştiren 16 Nisan referandumunun sonucunun yalan ve hileyle elde edildiğini söyledikten sonra, “ama yapacak bir şey yok, herkes evine” dediğiniz andan itibaren, gelinen noktada Anayasa Mahkemesi kararlarının dahi iktidar için bağlayıcı bir hükmünün olmamasına çok da şaşırmamak gerekir. Anayasa Mahkemesi de zaten, “OHAL’de benim hükmüm geçmez” diyerek iktidarın ülkeyi KHK’larla istediği gibi yönetmesinin önünü açmıştı. Sonunda elbirliğiyle ülkeyi bu noktaya kadar getirdiler.

Suç ortaklığı ve onay

Ünsal Oskay adı geçen makalesinde nasıl olup da bir toplumun bir felaket noktasına sürüklenebildiğini Hitler Almanyası örneğiyle şöyle anlatıyor: “Son bir örnek de 1930’ların, 1940’ların Almanyası’ndan verebiliriz. Weimar döneminde, sol ve sosyal demokratlar birbirlerini yedikçe, işsizlik ve enflasyon gibi temel sorunlarla baş edemedikçe, faşizm toplumda kol budak salmaya başlamış. Kendilerinin dışındaki soldan ürken ve onların kafalarının tramvay rayları üzerinde ezilmesine engel olmayan sosyal demokrat gazeteler, yazarlar, siyasetçiler, ‘Alman işçi sınıfı, Alman halkı Hitler’in iktidara gelmesini önleyecek, geçit vermeyecektir’ dermiş. İkinci seçimlerinde Hitler aslanlar gibi, hem de sandıktan çıkarak iktidar koltuğuna oturunca da, aynı küçük burjuva kökenli sosyal demokrat çevreler, ‘halkın hödüklüğünden,’ ‘kandırılabilirliğinden’ söz etmeye başlamış…” Her şey ne kadar da benziyor değil mi? “Bidon kafalar”dan buralara kadar geldik!

Brecht’e göre Hitler’in kazanmış olmasına çok da şaşırmak gerekir: “İşçiler ve halk sosyal demokratlara değil de Hitler’e oy vermişse de, bunda şaşıracak, onu bunu suçlayacak bir şey yok. Hitler, hiç olmazsa, kitlelerin arkasından önlerine doğru bir çubuk uzatmıştı ve çubuğun ucunda da, her adım atışta bir adım uzaklaşsa da, bir ekmek somunu asılıydı.”

Yalan ve gerçek

Kıssadan hisse ülkenin nasıl olup da bu noktalara geldiğini düşünmek gerekiyor. Birileri sanki ülke eskiden İsviçre’ydi de şimdi Afganistan’a döndü gibi davranmayı seviyor. Belki de onlar için öyleydi, kim bilir! Çoğunluk için öyle olmadığı ise ortada. Kuşkusuz burada bahsettiğimiz iktidarın o çok sevdiği “camileri ahır yaptılar” kuyruklu yalanları değil. İşçisinden köylüsüne, Kürdünden Alevisine, azınlığından kadınına toplumu oluşturan en geniş kesimlerin yıllarca hapsedildiği yalanlardan bahsediyoruz. O yüzden ülke sanki eskiden güllük gülistanlık bir yerdi gibi davranmaktan vazgeçmek, fabrika ayarlarına, eskiye vb. dönmekten öte emekten yana, eşit, özgür, laik ve demokratik bir gelecek tasavvurunda ortaklaşmak gerekiyor.

Pekiyi, bunu nasıl yapacağız? Taklitler aslını yaşatır derler. Bugün ülke, bir kez daha, haki yeşile boyanmışken, nasıl yapmamız gerektiğini görüyoruz. İhtiyacımız olan sadece yalana yalan diyebilmek; sesimizi ortaklaştırabilmek. Bırakalım onlar kimin kimin çizgisine geldiğini tartışadursunlar. Bırakalım onlar barış ve kardeşlik diyene vatan haini deme yarışlarına devam etsinler. Bırakalım onlar kendi çıkarlarını ülke çıkarı diyerek insanları kandırdıklarını sansınlar. Günün sonunda hiçbirinin esamesi okunmayacak! Bir Rus atasözünde dendiği gibi, “Yalan söyleyerek hayatta ilerleyebilirsiniz, ama geri dönemezsiniz.” Onlar geri dönüşü olmayan bir yolun yolcuları. Bu toprakların güzel insanlarının ise görecek çok güzel günleri olacak…

27 Ocak 2018

Resim: Salvador Dali, Haşlanmış Fasulyelerden Oluşan Hafif Yapı (İç Savaşın Öngörüsü), 1936

Tek Adam egemenliğini nasıl sürdürüyor?

0

Erdoğan’ın zorlu dönemlerden bir şekilde paçayı sıyırma gibi bir özelliğinin olduğunu yaşayarak gördük. Ancak bunun neyin pahasına olduğunu unutmamalıyız.

Tek adam rejimi deyip duruyoruz. Bu tek adamlığı yalnızca bir kişi değil bir rejim olarak incelememiz gerekiyor. Tek adam rejimi gücünü Erdoğan’ın kişiliğinden değil, ittifaklarından alıyor. Erdoğan’ın gücü her dediğini yaptırabilmekten değil, Gezi’den beri karşılaştığı her güçlük karşısında bir ittifaktan destek alabilmesinden geliyor. Bugün MHP’nin ve eski rejim aygıtlarının içerisindeki ulusalcıların desteği tek adamlığın ayakta kalabilmesini sağlayan temel etmenlerdir.

Erdoğan 2017 referandumunu MHP olmasaydı kazanamazdı. Generallerin desteği olmadan Afrin operasyonuna girişemezdi. Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın serbest bırakılması yönündeki AYM kararında Erdoğan’ın çizgisini güden azınlıktaki Anayasa Mahkemesi üyelerinden biri Gül döneminde atanmış, üçü Erdoğan döneminde atanmış, ikisi ise Sezer döneminde atanmış kişilerden oluşuyor. (S. Özgüldür ve O. Paksüt, Sezer döneminden kalan son AYM üyeleri ve Erdoğan’ın arkasındalar!) Demek ki Erdoğan’ın sözcülüğünü yapanlar Erdoğancılardan değil son derecede farklı kesimlerden oluşuyor. Bu da Erdoğan’ın gücü olmaktan çok güçsüzlüğünü ifade ediyor.

Erdoğan kimi badireleri atlatmayı başardı, ama “tek başına” bir tek adam olarak değil, desteklerle. Geçiştirdiği her bela Tek Adam yönetiminin aslına bakarsak zayıflamasına yol açıyor.

Erdoğan çözümü

Çok değil yalnızca bir hafta öncesinde neleri tartıştığımıza bakalım: Zarrab davası, Batı ile ilişkiler, AYM’nin iki gazeteci için tutuksuz yargılanma kararı, ekonomik kriz emareleri ve erken seçim ihtimalleri.

Bir hafta öncesine kadar tartışılan hemen her şey Saray’ın nasıl sıkıştığını işaret ediyordu. Öyle ki CHP’nin genel başkanına, “Sen benim ayarımda değilsin, seni muhatap almıyorum” diyen Erdoğan birdenbire CHP İstanbul İl Başkanlığına seçilen Kaftancıoğlu’na seslenmek zorunda kalmıştı. Şimdi Afrin operasyonunun başlaması ile birlikte burjuva muhalefetin geniş bir kesimi Erdoğan’a desteğini sunmuş olsa da az önce saydığımız sorunların tamamı sorun olmayı sürdürüyor.

Afrin operasyonu Saray’a yarar mı?

Erdoğan’ın sorunları ortaya koyma biçimi sorunu bir kenara koymaktan öteye geçmiyor. Erdoğan’ın yeni Bonapartist gericilik diye adlandırdığımız rejimi, Erdoğan yöntemi ile atlattığı her badirenin ardından aslında daha da güçsüzleşiyor.

Afrin operasyonu burjuva muhalefetin yanı sıra halk içerisinde de -şimdilik- azımsanmayacak bir desteğe sahip. Operasyon insanların ölmesini engellemek, “terörü” bitirmek, güçlü bir ülke kurup işçiyi emekçiyi daha iyi bir hayatta yaşatmak için yapılmıyor. Operasyon yalnızca Saray’ın bekası için gerçekleştiriliyor.

Saray bir yandan Suriye’de iflas eden dış politikasını telafi etmek, bir yandan da ülke içerisinde azalan meşruiyetini geri kazanmak için Afrin operasyonuna girişti. Erdoğan genel seçimler, yerel seçimler ve hatta cumhurbaşkanlığı seçimlerinin çantada keklik olmadığını görmüş durumda. Hem de MHP’nin koşulsuz desteğine rağmen. İşte bu yüzden böyle bir operasyona ihtiyacı var. Zaman aleyhine işliyor. Ancak bu operasyonu yaparken korktuğu orduyu ve generalleri güçlendirmek zorunda kalıyor. Emperyalizme henüz vakıf olmadığımız tavizler vererek dış politikada ödeyeceği diyeti arttırıyor. Yani kendi gücünü azaltarak geçici bir destek topluyor.

Ne yapmalı?

Bugün her şeyin bittiğinden, yenilgiden, daha kötü şeylerin olacağından bahseden karamsarlık sevicilerinden sakınalım. Çünkü bugünün karamsarları gerçekleri değil, kendilerini çok sevdiklerinden ötürü karamsardırlar. Çünkü eğer karamsarlığa Türkiye işçi sınıfını ikna edebilirlerse bir şey yapmalarına gerek kalmayacak. Evlerine geçip rahatça oturabilirler.

Gerçek tam ters yöndedir. Saray yönetimi aldığı aldatıcı desteğe rağmen güçlü değil, güçsüzdür. Saray güçlenmiyor, güç kaybediyor. Biat edenleri artmıyor. Saray olmayacak sektörlere güç vermek durumunda kalıyor. Tahribatı gücünden değil, güçsüzlüğünden kaynaklanıyor.

Erdoğan’ın kitle desteğinin azalmasından ötürü erken seçimlere hazırlandığı konuşuluyor. 2019’a kadar beklerse krizin de etkisi ile seçim bazında aldığı desteği iyiden iyiye yitirmenin arifesinde olduğunu hissetmiş olabilir. Desteğini tamamen yitirmeden acil bir seçimi muhalefet için olabilecek en kötü koşulları kollayarak yapması olasılık dahilinde.

Bir erken seçim sürecinde yahut 2019’a kadar savaşın, OHAL’in vb. nimetlerinden sonuna kadar faydalanacaklar. Ancak bizim tüm işçi sınıfına Erdoğan sisteminin işçi ve emekçilere hiçbir şey katmadığını, tersine bizden aldığını anlatmamız gerekiyor. Kimi patronlar mevcut anayasa ve OHAL’den hoşlanmasalar da, Erdoğan yönetimi bu uygulamalar ve yasaların işçi düşmanı olduğunu ispatlayarak patronlardan ve emperyalizmden destek alabiliyor.

Böyle bir sistemde de iyi yaşayamayız. OHAL’in derhal sonlanmasını, yoksulluğun önlenmesini, emperyalizme bağımlılığın sonlandırılmasını ve temel demokratik haklarımızın güvence altına alınmasını sağlayacak bir anayasanın hazırlanması için bir Kurucu Meclisin gerekli olduğunu işçi ve emekçi kitlelere anlatmalı ve bulunduğumuz her alanda temas ettiğimiz muhalefetin her kesimine böylesi bir kurucu meclis teklifinde bulunmalıyız.

Afrin savaşı: “Zeytin Dalı” mı, “meşe odunu” mu?

0

Beklenen saldırı başladı. İş bir “Zeytin Dalı”ndan ziyade “meşe odunu”na benziyor! “Gerekçeler son derece uydurma. TSK, harekâtın “Suriye’nin toprak bütünlüğü için” yapıldığını, “dost ve kardeş bölge halkını bunların zulmünden kurtarmaya” gidildiğini söylüyor. Başbakan’dan da amacın “Bu alçakların bölgede yaptıkları zulme son vermek” olduğunu ve harekâtın aynı zamanda “DAEŞ”e karşı yapıldığını öğreniyoruz! Ancak harekâtla ilgili kibirli dil, bir anda korkunun diline de dönüşüyor; meğerse bu harekât Türkiye’nin “bekası”, yani varlığını sürdürebilmesi için yapılmaktaymış! Artık hangisini yerseniz!

Saray’ın savaşına hayır! Maceracı ve yayılmacı dış politikaya son!

0

Günlerdir çalınan savaş tamtamlarının ardından, Afrin’e dönük askeri operasyon “Zeytin Dalı” adı altında başlamış durumda. TSK’nin hava saldırıları ve Türkiye’ye bağlı “ÖSO güçleri”nin karadan yürüttüğü operasyonlarla başlayan müdahale, TSK’nin kara gücüyle operasyonlara katılmasıyla devam ediyor.

Saray iktidarı, operasyonun gerekçesini “sınır bölgelerimizi terörden temizleme” olarak açıklamakta. Operasyonun ardındaki gerçek neden ise, Saray’ın içeride giderek yitirdiği meşruiyeti savaş politikaları ve Kürt düşmanlığı üzerinden yeniden tahkim etmeye çalışmasıdır. Bu operasyonla “sürekli OHAL rejimi”nin varlığı için yeni bir bahane üretilirken, muhalefetin daha fazla bastırılması için uygun siyasi ortam hazırlanıyor. Bu çerçevede, MHP ile kurulduğu resmiyet kazanan “milli mutabakat” ittifakının “erken seçim kampanyası” Afrin operasyonunda somutlaşıyor.

Operasyonun bir diğer nedeni ise, Saray’ın Suriye’de iflas eden maceracı, yayılmacı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikasının iflasa uğramasının ardından, Suriye’de etkin bir güç olarak var olabilmek için yeni bir kumar oynamaya girişmesidir. Saray iktidarı, iflas eden dış politikasının faturasını halklar arasında düşmanlığı artıran yeni saldırgan politikalarla, bölge halklarına kesmeye çalışıyor. Fırat Kalkanı harekâtında verilen onlarca kaybın ardından, şimdi Afrin’de çok daha fazla kaybın yaşanabileceği yeni bir maceraya giriliyor. Türkiye ve bölge emekçilerinin Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlığı körükleyen bu politikadan hiçbir çıkarı bulunmuyor.

Öte yandan, “yerlilik ve millilik” söylemlerinin havada uçuştuğu, ABD’ye ve AB’ye her gün “kafa tutulduğu” bir zamanda, operasyon ancak ABD ve Rusya’nın şartlı onayıyla başlayabildi. Saray iktidarı, Rusya ve ABD arasındaki çatlaklardan faydalanarak Suriye’den tamamen silinmesinin önüne geçmeye dönük adımlar atarken, bu adımların karşılığında ne gibi tavizler vermiş olduğunu ise henüz bilmiyoruz. Kesin olan şu ki, Saray rejiminin maceracı ve yayılmacı dış politikası Türkiye’yi emperyalizm ve bölgesel güçler karşısında daha zayıf ve bağımlı bir konuma sürüklemiş durumda. Gerçek bir antiemperyalist politika, hamasi söylemlerle değil, NATO’dan çıkılmasıyla, İncirlik Üssünün kapatılmasıyla ve bölge halklarıyla düşmanlık değil, eşitlik ve kardeşlik politikalarının geliştirilmesiyle hayat bulabilir.

Aynı zamanda, PYD ve YPG’nin Kürt halkı ve bölge halklarının çıkarlarını temel alan uzun vadeli bir strateji izlemek yerine, ABD ve Rusya’yla girdiği kısa vadeli pragmatik ilişkilerin başarısızlığa mahkûm olduğunu, gerçekleşen bu operasyon bir kez daha ortaya koymaktadır. Diplomatik manevralarla elde edilen kazanımlar, güç dengeleri değiştiğinde bir anda ortadan kaybolabilmekte ve bu politikaların faturasını Kürt halkı ve tüm bölge halkları ödemektedir. Ortadoğu’daki temel çelişkinin emperyalizm ve bölge gericilikleriyle emekçi halklar arasında olduğu, özellikle son 6 yılda yaşanan deneyimler ışığında, tekrar tekrar açığa çıkmıştır. Bu gerçekliği temel almayan hiçbir “gerçekçi” politikanın bölge halkları lehine bir değişim sağlamasının mümkün olmayacağını tekrar hatırlatırız.

Saray rejiminin başlattığı askeri operasyon, Türkiye ve bölge halkları açısından çok tehlikeli yeni bir adım anlamına geliyor. Saray’ın içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş ve baskı politikası, emekçi halkların birliğiyle, emek örgütlerinin ve siyasi partilerin “Saray’ın savaşına hayır!” demesiyle durdurulabilir. Emekten ve bölge halklarından yana tüm kurumları bu operasyonun durdurulmasına dönük ortak tutum almaya çağırıyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi, 21 Ocak 2018

ABD Konsolosluğu önünde Filistin eylemi: Kudüs Filistin’indir!

0

ABD Başkanı Donald Trump’ın, hem kendi ülkesi içerisinde yaşamakta olduğu iktidar krizine, hem de Ortadoğu’da emperyalist egemenliğin sarsılmasına bir yanıt olması için ilan ettiği Kudüs kararı, uluslararası mücadeleci kamuoyundan tepki sesleriyle karşılanmıştı.

Afrin’in günahı

0
Türk ordusunun Suriye sınırına yaptığı sığınak sürüyor

ABD’nin yarısı Kürtlerden oluşacak 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kurulacağı açıklamasına Türkiye sert tepki verdi. RTE, çok kısa bir süre sonra bir gece ansızın Afrin’e gireceklerini, “terör” yuvalarını dağıtacaklarını ilan etti. İktidar hayli öfkeli: ABD, “Suriye’de konvansiyonel bir sınır ordusu kurulmayacağı” şeklinde bir açıklama yapsa da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bu açıklamanın Afrin’e düzenlenecek operasyonun ertelenmesini sağlamayacağı”nı söyledi. Yani “devletimiz” Afrin’in defterini dürmeye o derece kararlı!

Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

0

BDS Türkiye (Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi) ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi kararını 20 Ocak Cumartesi günü saat 13.00’te İstanbul ABD Konsolosluğu önünde protesto edecek. BDS Türkiye’nin başlatacağı Kudüs Nöbetleri’nin ilki olan basın açıklamasına katılım çağrısında bulunuyoruz. BDS Türkiye’nin basın açıklamasına çağrı metni şu şekilde:

ABD emperyalizmi ve işgal devleti İsrail, son dönemde Filistin halkına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. Donald Trump’ın Kudüs’ü Siyonist devletin başkenti olarak ilan etmesinin ardından Netanyahu hükümeti, İsrail parlamentosunda, gelecekteki olası bir barış görüşmesinde Kudüs’ün işgal edilmiş hiçbir toprak parçasının müzakere konusu olamayacağına dair bir karar çıkarttı; aynı zamanda Filistinlilere idam cezası verilmesinin kolaylaştırılmasını öngören yeni bir kanun için ön onay aldı.

Bu durum karşısında bizler de, BDS Türkiye olarak tüm Filistin dostlarını, Kudüs’ün işgalcilere değil, Filistin halkına ait olduğunu haykırmak, yerleşimci sömürgeci İsrail devleti ile askeri, ekonomik, diplomatik, akademik ve kültürel alanlardaki ilişkilerin kesilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanmasına çağırmak amacıyla farklı yerlerde düzenlenecek olan Kudüs Nöbeti’nin ilk adımı olarak 20 Ocak 2018 Cumartesi günü İstanbul’daki ABD Konsolosluğu önünde gerçekleştireceğimiz basın açıklamasına katılmaya, sesimize ses katmaya davet ediyoruz.

Ocak 2018 Cumartesi günü İstanbul’daki ABD Konsolosluğu önü, saat 13.00

BDS Türkiye

https://www.facebook.com/events/814513025401458/

Bakırköy’de KESK mitingi: OHAL derhal kaldırılmalıdır!

0

KESK’in çağrıcılığını yaptığı “OHAL’e Karşı Demokrasi”mitingi, 14 Ocak Pazar günü, Bakırköy’de Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirildi. Mitingde birçok işçi-emekçi sendikası, demokratik kitle örgütü ve sol parti meydanda hazır bulundu.

Müfredat değişti, niteliksizlik aynı!

0

 

13 Ocak Cuma günü, gelecek yıldan itibaren ilk ve ortaöğretimde uygulanması planlanan yeni müfredat taslağı kamuoyuna açıklandı. Müfredat taslağı anayasa ve başkanlık tartışmaları nedeniyle gündemi yeteri kadar meşgul edememiş olsa da konu önemli. Zira iki konunun birbirleri ile olan bağları inkâr edilemez. Kendi itaatkâr ve dindar neslini yaratmak isteyen hükümet müfredatı kendi amaçları doğrultusunda değiştirmeye çalışmakta.

2002’den 2017’ye kadar geçen 15 yıl içerisinde 6 Milli Eğitim Bakanı atamış olan hükümet bu konuda bir hayli kararsız ve beceriksiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu kararsız ve beceriksizliğin faturası ise yine biz öğrencilere kesiliyor. 5+3+4 sisteminin 4+4+4 olarak değiştirilmesinin ortaokul kavramını geri getirmesi ve kapatılan imam hatip ortaokullarının da böylece geri açılması hükümetin istediği sorgulamayan, düşünmeyen sadece biat eden insan tipinin ortaokul sıralarından çıkmasını sağlayarak istenilen rejim değişikliği sürecini hızlandırmaya yönelik. Zira geçtiğimiz haftalarda bir imam hatip öğrencisinin kendisine sorulan bir soruya verdiği cevap da bu okulların öğrenciler üzerinde ki etkisini ortaya koyuyor. Bir muhabirin kendisine “İleride ne olacaksın?” sorusuna “Cumhurbaşkanı olup idamı geri getireceğim” cevabını veren lise öğrencisinin yetiştirilmek istenen yeni neslin iyi bir örneği. Öğrencinin verdiği bu cevap “kindar ve dindar nesil” kavramının ne kadar doğru olduğunu göstermekte.

Son yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) testinde Türkiye’nin 72 ülke arasından 50. sırada yer alması da “kindar ve dindar nesil” kavramının “vasıfsız nesil” kavramını da kucakladığını gösteriyor. PISA’daki sonucun ardından Milli Eğitim Bakanının yaptığı açıklama ise komik ve trajik: “Fen lisesi öğrencilerinin aldığı puan 534’tür. Yani sadece fen lisesi öğrencileri katılsaydı ilk 3 derecede olurduk.” İmam Hatiplerin PISA’da en düşük puan alan okullar olduklarını hatırlatmak yerinde olacaktır. Müfredat değişikliğinin nedeni hükümet tarafından PISA testi sonuçlarının geçtiğimiz seneye göre daha düşük çıkması olarak gösterilmekte. Hükümetin buna çözümü ise ders kitaplarından ve ders içeriğinden evrim teorisini kaldırmak, yerine pek çok dersin ‘değerler’ başlığı altına cihat kavramını eklemek oldu. Yeni müfredata göre 8. sınıfta “Allah’a kulluk ve ibadet” ünitesi başlığı altında “Allah yolunda mücadele: Cihat” konusu başlı başına işlenecek.

Hükümet veya Milli Eğitim Bakanlığı, yaptığı müfredat değişikliğinin amacının PISA testi sonuçlarını yükseltmek olduğunda samimi ise PISA testindeki soruları bir daha okumaları gerekmekte. Fakat artık bu bahaneler kimseye inandırıcı gelmekte. Hükümet her şeyden önce eğitim sorunu ile ilgili çözüm üretebilecek yeteneğe ve iradeye sahip değil. Bugüne kadar eğitim alanı hükümeti yalnızca para kazandırdığı ölçüde ilgilendirdi. İşçi sınıfının yıllarca mücadele ederek bir kısım ilerleme kaydettiği nitelikli ve parasız eğitim hakkı seksenlerde önü açılan neoliberal politikalar tarafından giderek geriletilmekte. Bu hakkın son kırıntıları AKP hükümeti ile birlikte işçi çocuklarından alınmış durumda. Türkiye’de bugün yüksek ücretler vermeden ortalama bir eğitim almak imkânsız hale gelmiş durumda.

Sermayenin iştahını kabartan eğitim sektörünün hükümet için ikili bir rolü var. Burjuvazinin sermaye birikimi sorununu aşmak adına özelleştirilmelerin yapılması ve eğitim kurumlarının kâr amacı güden şirketlere döndürülmesinin yanında hükümet de eğitim üzerindekini tekelini kullanarak yeni yetişen nesillerin niteliklerini belirlemekte.

Daha önce de söylediğimiz gibi bu müfredat Milli Eğitim Bakanlığı’nın beceriksizliği ile itaatkâr ve dindar nesil yetiştirme hevesinin bir birleşimi. Bu müfredat değişikliği ‘Cumhurbaşkanı olup idamı getirmek’ isteyen nice çocuk yetiştirecek. Bu müfredat Türkiye’nin PISA testi sonuçlarını geriye götürecek. Türkiye halkları arasında kin ve nefret tohumları ekmeyi amaçlayan bu müfredat kabul edilemez. Başta eğitim alanındaki bütün sendikalar olmak üzere her tür öğrenci, veli ve öğretmen örgütü bu müfredata karşı çıkmalıdır.

Doktoralı işsizler, sizi buraya alalım!

0

“Yeni Türkiye”nin bir KHK rejimi olduğu artık hepimizin malumu. Alıştık alışmasına ama gelin görün ki ardı arkası kesilmeyen haksızlıklar karşısında her şeyi kabullenmek öyle kolay değil. Üniversiteler de bu rejimden en çok etkilenen kurumlar arasında.

15 Temmuz öncesi Barış İçin Akademisyenlere karşı başlatılan cadı avı, 15 Temmuz sonrası KHK’larla desteklenerek devam etti. İnsanlar üniversitelerinden ihraç edildiklerini ya da uzaklaştırıldıklarını gece vakti çıkarılan KHK’larda isimlerini aratarak öğrendiler. Şu ana kadar 5500’e yakın akademisyen ihraç edildi, çok azı işine geri dönebildi. Üniversiteler hocasız kaldı, bazı bölümler kapatıldı. Nuriye ile Semih işini geri istedi, açlık grevine başladı, tutuklandı. Yeni rejim (hadi rektörler diyelim, çünkü YÖK ihraç listelerini üniversitelerin inisiyatifine bıraktı ki bu durum Türkiye özelinde direkt rektörün inisiyatifidir) zaten istediğini bir KHK ile ihraç ediyordu, o yüzden kimse neden Eylül 2016 tarihli 674 sayılı KHK ile bütün ÖYP (Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı)’li araştırma görevlilerinin daimi kadrodan (33/A) geçici kadroya (50/D) geçirildiğine anlam veremedi. “Darbecilerle mücadele” kisvesi altında genç akademisyenler güvencesizleştirildi.

2010’larda “Asistan kıyımına son!” sloganıyla bir mücadele alanı haline gelen 50/D karşıtlığı bazı üniversitelerde başarıya ulaşmış ve 50/D’li araştırma görevlileri 33/A kadrosuna geçmişlerdi. 2016 yılında KHK ile 15.000 ÖYP’li akademisyenin kadrosu düşürüldü, 2018 yılı itibariyle ise üniversitelerde istihdam edilecek bütün araştırma görevlilerinin bundan sonra 50/D kadrosuyla işe alınacağı açıklandı. Yeni rejimde hem kazanılan haklarımız geri alındı, hem de güvencesiz çalışmamız garantilendi! Akademinin taşeronlaşması diyebileceğimiz bu karardan sonra hak kaybına uğrayan ÖYP’li araştırma görevlileri son bir çabayla üniversitelerine 33/A’ya geçiş için talepte bulundular. Adaletsizlikler bundan sonra da devam etti, 33/A’ya geçiş kararı rektörlerin ya da fakültelerin inisiyatifine bırakıldı. Bazı üniversiteler şartlı (doktora yeterliliğini vermiş olma ve yayın zorunluluğu gibi), bazıları ise şartsız olarak bu talebi kabul ettiler. Çoğu üniversite bu geçişi gerçekleştirmişken hiçbir ÖYP’liyi daimi kadroya geçirmeyen üniversiteler de oldu. Kimseye tamah etmeden, torpilsiz bir şekilde akademisyen olmak istediği için ÖYP’yi seçen akademisyenlerin geleceği yine rektörlerinin iki dudağı arasından çıkacak söze kaldı! Bir YÖK genelgesi ile üniversitelerin doktorasını bitiren araştırma görevlilerinin en fazla %20’sine yardımcı doçentlik kadrosu vereceği açıklandı. Yani geriye kalan %80’i üniversitesi “haydi sana kolay gelsin” diyerek işten çıkaracak, işsizler ordusuna doktoralılar da eklenecek.

Bu adaletsizliğe karşı kadrolarını geri isteyen akademisyenler OHAL koşullarında reddediliyorlar. Güvenceli kadro talep etmenin absürt karşılandığı bu dönemde (daha geçen gün Erdoğan’ın kadro isteyen taşeron bir işçiye “ne kadrosu, çalışıyorsunuz işte!” dediğine tanık olduk) senelerce çalıştığınız üniversite sizin emeklerinizi görmezden gelip sizi kapı önüne koyuveriyor! Elbet bu böyle devam etmeyecek, OHAL kalkacak, kazanılmış haklarımızın elimizden alınması son bulacak, tepeden inme dekanlar ve rektörlerle, eş-dost-akraba için yaratılan kadrolarla doldurulan üniversiteler gerçek bilim insanlarının olacak.

Hak kayıplarına son!

Akademide taşeronlaşmaya hayır!

OHAL kaldırılsın, ihraç edilen akademisyenler işlerine geri dönsün!

Üniversiteler üzerindeki ideolojik ve siyasi baskılara son, özgür akademi istiyoruz!

İC okuru ÖYP’li araştırma görevlisi

OHAL Rejimi ve KHK’lar

0

15 Temmuz darbe girişiminden beri ülke, sivil cunta görünümlü bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu OHAL rejiminin toplumu baskı altında tutmak için kullandığı en önemli araç ise KHK’lardır. 15 Temmuz’dan beri çıkartılan onlarca KHK ile yüz binin üzerinde kamu emekçisi işinden edilmiş; onlarca dernek, gazete, dergi vb. kapatılmış ve en önemlisi de OHAL rejimini ayakta tutmayı hedefleyen yasalar çıkartılmıştır.

İlk KHK’larla şoka uğrayan kamu emekçileri maalesef bu şokun etkisinden kurtulmayı başaramamıştır. Çıkan her KHK ile gözünü listelere diken kamu emekçileri adeta celladını bekleyen bir kurban misali kabuğuna çekilmiştir. KHK’lar bir yandan cemaat mensubu ya da sempatizanı emekçileri kamudan tasfiye ederken, diğer yandan da kamudaki mücadeleci emekçileri de hedefine almıştır. Böylelikle AKP iktidarı OHAL rejimine ayak bağı olacak tüm engelleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır.

KHK’lar görüntü itibariyle muhalifleri hedef alsa da iktidar yanlısı kesimleri de korkutmaktadır. KHK’lar bir bütün olarak toplumun tüm kesimlerini örgütsüz hale getirmek, insanları yalnızlaştırmak için kullanılan bir araç halini almıştır.

Tarihin hiçbir döneminde baskı rejimlerinin varlıklarını sürdürmek için kullandıkları zorbaca yöntemlerin işe yaradığı görülmemiştir. Toplum üzerinde kurulan bu korku rejimi bir yandan insanları yalnızlaştırmaktayken diğer yandan büyük bir öfke biriktirmektedir. Toplumsal öfkenin ne zaman patlayacağını kestirmek zor olabilir. Ama kolay olan, bunun kaçınılmaz bir gerçek olduğudur ve bu patlama gerçekleştiğinde ilerici güçlerin konumu olacaktır. Bugün ilerici kamu emekçilerine düşen görev bu öfkeyi büyütmek ve bir patlama anında sınıfın içinde köşe başlarını tutmuş olmaktır.

Bir Kamu Emekçisi