Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Dostlar düşmanlar…

0

Bölgede gelişmeler bir anda hızlandı; üstelik biz “ölümlüleri” serseme çevirecek biçimde! Dış politikanın neredeyse doğrudan iç politika haline geldiği bir dönemde hükümet, daha doğrusu Saray’ın gelişmeler karşısındaki “çelişkili” tutumlarından sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz.

Barzani ile nereden nereye!

“Dostlar” ve “düşmanlar” adeta ışık hızıyla değişiyor. Çok kısa bir süre önceye kadar devletimizin bölgedeki neredeyse tek dostu IKBY ve Başkanı Barzani’ydi. Kendisiyle hem ekonomik hem de politik olarak çok verimli ilişkiler kurulmuştu. Irak merkezi hükümetinin bütün itirazlarına rağmen Federe Kürdistan petrolü (Kerkük’ten çıkan da dâhil) Türkiye’ye akıyor, buradan da dünyaya pazarlanıyordu. Kürdistan aynı zamanda önemli bir ihracat pazarı ve yatırım alanıydı. Politik ilişkiler de en az ekonomik ilişkiler kadar ileri boyutlara varmış, Barzani yönetimi en önemli politik müttefik haline gelmişti. Barzani ve temsil ettiği sınıfsal-politik güçler, devletimizin PKK ile hem içeride hem de dışarıda sürdürdüğü mücadelenin ideolojik ve politik olarak başlıca destek unsurlarından biriydi. Bu güçler, Türkiye tarafından bölgede ve uluslararası planda son yıllarda ciddi bir yükseliş gösteren PKK’nin alternatifi, Kürt ulusal-siyasi hareketinin engellenmesinin başlıca aracı olarak görülüyordu.

Irak’la ilişkiler: “Sen benim kalitemde değilsin…!”

Bu yakınlığın bir de Irak politikasına ilişkin yönü vardı. Malûm, daha üç beş gün öncesine kadar Irak’la ilişkiler berbat durumdaydı. Türkiye, Irak merkezi hükümetinin “egemenliğini” ve itirazlarını hiçe sayarak IKBY ile bin bir çeşit paralel ilişkiyi sürdürüyordu. Bu sadece Barzani iktidarının petrol sevkiyatıyla sınırlı da değildi. Türkiye Kürdistan güvenlik güçlerini eğitiyor, aynı zamanda Barzani’yle ilişkiler sayesinde yine “eğitici bir güç olarak meşhur Başika kampında, üstelik de Irak hükümetinin bütün itirazlarına ve “işgalci” suçlamalarına rağmen üsleniyordu. RTE’nin Irak Başbakanı Abadi’ye, tam bir “iç politika” üslubuyla “Sen benim kalitemde, kıratımda değilsin, haddini bil!” diye seslenmesine yol açan sorunun temelinde rejimin Musul’la ilgili hesapları yatıyordu. İktidar, IŞİD’in elindeki Musul’un geri alınması sürecinde belirleyici olamasa da katılımcı bir rol oynayarak iyiden iyiye İran’ın denetimine geçmeye başlayan süreci frenlemeye çalışıyordu. Türkiye’nin bölgede tamamen devre dışı kalmasına veya etkisinin büyük ölçüde azalmasına yol açabilecek bu gidişatı durdurmak, en azından dengelemek gerekiyordu. İran’ın, kendi Devrim Muhafızları (Kudüs Gücü) yanı sıra bölgedeki Hizbullah ve Haşd el Şaabi (HŞ) gibi silahlı güçler aracılığıyla genişleyen etkisi karşısında, içinde bütün İran karşıtı güçlerle birlikte oluşturmayı hayal ettiği, ABD destekli bir “Sünni Ekseni” projesinin sebebi hikmeti buydu. Bu arada bu Sünni gücün önemli unsurlarından biri de doğal olarak Irak Kürdistanı’ndaki Barzani yönetimi olacaktı. Hatırlanacağı üzere Musul savaşının hazırlıkları sürerken Türkiye, harekâtta Irak merkezi silahlı güçlerinin bir parçası olarak yer almaya hazırlanan ve ardında açık bir İran desteği olan HŞ’nin varlığını öne sürerek Irak merkezi hükümetine karşı açık ve tehditkâr bir tutum takındı. Tehditkâr diyoruz, çünkü Türkiye, uzun yıllar önce uluslararası bir anlaşmayla kapandığı düşünülen “Musul Meselesi”ni yeniden gündeme getirmeye çalışıyordu! Özellikle Kürt referandumundan az önce Saray medyası, ortaya çıkan yeni durumun, 1926 anlaşmasını geçersiz kılacağı, Türkiye’nin müdahale hakkını doğuracağı yönünde yayınlara başlamıştı. Herkesin, hatta “ta nerelerden gelen” ABD’nin bile içinde olduğu bir meseleye Türkiye neden uzak kalsındı ki!? Mevzu, İran’ın Şiiliği ve onun yine Şii ve Arap “vekili” HŞ’nin bir “Sünni kenti olan Musul’a ve bölgedeki bazı Türkmen yerleşimlerine girerek katliam yapma ihtimali üzerinden deşilmeye başlandı. Yeni “canavarımız” veya “teröristimiz” artık bu Şii-Arap örgüttü. Gerçi o dönem bu örgütün sadece Şii Araplardan oluşmadığını, içinde binlerce Sünni Arap’ın, Şii Türkmen’in (Irak Türkmenlerin de çoğunluğu Şii’dir.) ve hatta Hristiyan milislerin olduğunu söyleyenler olduysa da bizimkilerin çizmeye çalıştıkları imajı bozacak böyle ayrıntılara kulak asmadığı bilinir.

25 Eylül’den sonra

Barzani iktidarının başını çektiği 25 Eylül referandumundan beri işler tersine dönmüş gibi! Barzani neredeyse en büyük düşman. Onca “nasihate” ve aba altından gösterilen sopaya rağmen yapılan referandumun ardından öfke ve aşağılama karışımı bir ses tonuyla “Bir gece ansızın gelebiliriz!” makamına geçildi. Yok, bilinen Kürdistan’la sınırlı kalınsaydı da sorundu ama bunun ötesine geçilip “kadim Türk yurdu” Kerkük’ün de referanduma dâhil edilmesi affedilir gibi değildi. Bırakın Kürdün gün yüzü görmemesine dayalı “Türk milli ülküsünü,” üstelik bir de Kerkük’ün de işe karıştırılması Saray’ın önde giden müttefiki Bahçeli’yi de öfkelendirmiş ve beş bin ülkücünün yola çıkmaya hazır olduğunu ilan etmesine neden olmuştu. Tabii ki, iş “milli tepkilerle” de sınırlı kalmadı; “bağımsız Kürdistan” denince akan suların durduğu bir coğrafyada önemli “doğal müttefikler” vardı. Saray iktidarı, bölgesel istikbali açısından en önemli engel olarak gördüğü İran ve sürekli sürtüştüğü Irak’la anında “aşk” yaşamaya; Kürdistan’a yönelik askeri, siyasi ve ekonomik bir kuşatma amacıyla görüşmelere başladı.

İyi de..!

Şimdi, bütün bu çelişkili tutumların zaten dış politikada, çıkarlar gereği normal olduğu söylenebilir. Ancak ortada sonuçları itibariyle tuhaf bir durum var. Birincisi, kısa süre öncesine kadar en sıkı müttefik ve bölge politikasında en önemli araçlardan biri olan Barzani’nin bir düşman haline getirilmesi, rejimin içeride ve Suriye’de güttüğü Kürt politikası açısından ciddi bir çelişki içeriyor. Bu politikanın tek “tutar tarafı” RTE’nin iktidarını “antiemperyalist” bir söylemle, en azından şimdilik üzerine oturtmaya çalıştığı milliyetçi yeni iktidar bloğunun birlik ve bütünlüğüne katkı sağlaması. Ancak bu aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki hegemonya, hatta yayılma planları açısından önemli bir aracı kaybetmesi anlamına geliyor. Bilindiği üzere devletimiz birkaç yıl önce bu uğurda kendi Kürtleriyle barışmayı bile göze almıştı! (Çözüm Süreci) Türkiye ve Suriye Kürtlerinin yanı sıra Irak Kürtleri ile gelinen durum, bölgede Kürtler üzerinden olumlu bir strateji çizilemeyeceğini göstermektedir.

Bir başka önemli husus, Barzani ile ittifakın bozulmasıyla, geleneksel Kürtleri Kürtlerle engelleme politikasının çıkmaza girmesidir. PKK’nin var olan konjonktürde ulaştığı avantajlı konumu, Barzanicilik vasıtasıyla sınırlama yöntemi, son yaşananlar düşünüldüğünde uygulanamaz hale gelmiş görünmektedir. Üstelik, her ne kadar Süleymaniye’de herkesin katıldığı bir toplantıda alınan karar gereği olduğu söylense de, Kerkük ve 2014’ten beri IKBY’nin elinde bulunan tartışmalı bölgelerin çok kısa bir sürede Irak güçlerinin eline geçmesi Barzani’nin toplumsal-politik itibarına büyük zarar verirken PKK’nin itibarını hayli yükselttiği veya yükselteceği söylenmektedir. Muhtemelen bu durum sadece Türkiye ve Suriye için değil, Irak Kürdistanı için de geçerlidir. Eğer birtakım manevralarla durum yeniden tersyüz edilip Kürdistan’da yeni bir “müttefik” bulunmadığı takdirde, Türkiye bölgenin bütün Kürtleriyle kavgalı duruma düşmüş olacaktır. Türkiye’nin Irak Kürdistanı’na karşı aşağılayıcı dili ve düşmanca tutumu, İran’ın ve hatta Irak merkezi hükümetinin çok daha diplomatik ve her şeye rağmen dengeli tutumlarıyla karşılaştırıldığında tuhaf gelebilir. Ancak, Türkiye’nin bölgede bütün araç ve imkânlarını kaybedip giderek Kürt meselesinin sınırlarına sıkıştığı düşünüldüğünde bu anlaşılır bir durumdur.

Bu ne sevinç..!

Sorun ve tuhaflıklar elbette Kürtlerle sınırlı değil; çok daha kapsamlı. Mesela Kürt düşmanı iktidar medyamızın sevinç çığlıkları arasında, asıl rakip olarak görülen İran bölge stratejisinde başarılı bir adım daha atmış ve etkisini biraz daha pekiştirmiştir! Hatta iktidara yakın kimi yazarlar, bu tuhaflığa dikkat çekerek diğer refiklerine, İran’ın Kerkük’teki başarısına ve Barzani’nin yenilgisine neden bu kadar sevindiklerini sorma gereği duymuşlardır! Musul olayında düşman ilan edilmiş “Şii” HŞ’nin Kerkük’te “Sünni” Kürtlere karşı zaferinin iktidar çevrelerinde bu kadar sevinç ve mutluluk uyandıracağını kim tahmin edebilirdi! Neticede Saray iktidarı, İran’ın yanı sıra daha üç gün önce “Kıratımda değilsin!” dediği Başbakan Abadi ve “Şii” Irak hükümetinin başarılarına “muhtaç” hale düşmüştür!

Gelinen noktada, eğer mezhebi farklılıklarla bölünmüş ve Şii bölümü IŞİD saldırısına uğrarken hiçbir tepki gösterilmemiş Irak Türkmenleri üzerinden akıl dışı bir hesap yapılmıyorsa Suriye’den sonra Irak politikası da iflas etmiştir.

Çaptan düştüler, ancak…

Daha önce de vurguladığımız üzere, “stratejik derinliklerden” ve “oyun kurucu bölge gücü” heveslerinden yola çıkılarak gelinen nokta budur. Türkiye, bölgede artık herhangi bir hegemonya ve gerçek bir kazanım sağlayamayacak derecede “çaptan düşmüş” görünmektedir. Suriye’deki “inisiyatif” halihazırda önemli oranda Astana Süreci’ne, yani Rusya ve İran ile mutabakata bağlıdır. Rejim, bu gerileyişin iç politikada, en önemlisi de yeni Bonapartist rejimin istikbali için yaratacağı tehlikeleri Kürtlere vurarak önlemeye çalışmaktadır. Öyle ki bu uğurda “Esed”le bile anlaşmaya razıdır. Ancak Kürt milli meselesinin geldiği nokta hesap edildiğinde Türkiye’nin bu konuda da büyük bir yanlışın içinde olduğu ve uzun vadede tabiri caizse “kendi kuyusunu kazdığını” söyleyebiliriz.

Tabii, varılan noktanın iktidarın yakın sonu veya bölgedeki manevra alanının mutlak biçimde tükenmesi anlamına geldiği söylenemez. Saray rejimi varlığını korumak amacıyla dışarıdaki kayıplarını içeride dozu giderek artan bir zorbalık ile telafi yoluna girmektedir. Bu zorbalık, Kürt, hatta “Batı” düşmanlığına dayalı bir “milli ittifakla” ayakta tutulmak istenmektedir.

Birtakım Osmanlıcı hayallerden kurulu “stratejik derinliğini” çoktandır kaybetmiş olan bölge politikası ise çok sığ bir biçimde ve neredeyse günübirlik taktiklerle yürütülmektedir. Ancak yine de çareler tükenmez! Mesela Suriye’de giriştiği her türlü gerici-karşıdevrimci-İslamcı-mezhepçi ittifaka rağmen iflastan kurtulamayan ve etkinliğini, kısmen ABD’nin, büyük ölçüde de Rusya ve İran’ın çizdiği sınırlar içinde sürdürmek durumunda kalan Türkiye, büyük güçler arasındaki denge, çatlak ve çelişkilerden istifade ederek yeni fırsatlar arama peşindedir. Saray rejimini ayakta tutmayı amaçlayan bu fırsat arayışının sonunda büyük bedelleri olan kanlı bir savaşa yol açma ihtimali yabana atılmamalıdır. Tarih, müflis diktatörlüklerin son bir gayretle giriştiği savaşlarla doludur. Her şeyin bir sonu vardır, ancak bu son her zaman o kadar kolay gelmez. Hasarın azaltılması ve bu iktidarın gidişinin hayırlara vesile olması emek güçlerinin birliğine, bağımsızlığına ve örgütlü gücüne bağlıdır.

Let’s stop economic destruction and war politics together!

0

Erdoğan/the Palace continues to make epic history. New heroic deeds add on to this “local and national” epic through steps taken in domestic and foreign politics each and every day. These heroic deeds include several topics from new taxes placed to “prevent division of the country” to the possibility of “a sudden military operation in Kirkuk”.

While the Palace authority keeps on telling that the economy has stepped into a new age, we are no longer “a debtor but a lender” and we have become an “envied country”, we have learnt that new tax additions will be implemented through a bag bill prepared at one night all of a sudden. Supposedly, these new tax additions are absolutely necessary for both fiscal discipline and our defence industry. Don’t get it wrong. There isn’t any regulation for collecting taxes over the bosses’ incomes in the proposal. The burden is once again placed on the workers’ and labourers’ shoulders via indirect taxes. The Palace has found the solution in further increasing indirect taxes in a country where tax debts of the bosses who have close relationships with the Palace are written off, the bosses pay a quite low amount of income tax and a large majority of taxes are collected from workers and poor citizens through indirect taxes! Advocating this “resort” that was received quite negatively, Melih Gökçek asks: “Would it be better if the country was divided?” That is to say, if such tax additions are not implemented, then our country, which has become “great and powerful” Turkey thanks to 15 years of AKP’s ruling, may face the risk of division at any moment…

It is obvious that things are not on track for the Palace. All those epics and heroic stories are not sufficient to conceal the reality of economic destruction. The government accepts in the Medium Term Plan that the unemployment hit 10% and external debt ratio has surpassed the half of national income. Moreover, industrial and agricultural production is regressing on a regular basis. On the other hand, an economic growth based on construction, arms industry and energy sector, which only enriched the oligarchs close to the Palace, has come to an end. Economic devastation is once again burdened on the workers through tax robbery, high inflation, low wage increases and strike bans.

Things are not on track abroad, as well. Through expansionist, sectarian and racist foreign policy, the Palace authority was first drifted towards a “valuable loneliness” before “zero problems with neighbours” policy, and then towards an “unworthy loneliness” after a little while. Finally, upon the independence decision of Barzani – who was the last ally of the Palace in the region- the Palace concluded that they were misguided by Barzani. Today, from the fantasies of annexing Iraqi Kurdistan, we ended up with a policy of bringing Barzani into line by collaborating with central governments of Iraq, Iran and Syria which were once assumed enemies. Consequences of the Palace regime’s crashed adventurous foreign policies become clear with the emergence of new risks of war for the future of peoples in Turkey. The Palace regime, on the other hand, is occupied with wiping out its liabilities in internally and externally crashed policies by warmongering.

The Palace is unable to rule the country. It tries to prolong its existence daily through oppressive and violent policies while dragging the country into the abyss with itself. That’s why getting rid of the Palace regime is the most urgent duty today. The opposition’s strategy is waiting for 2019 elections, which serves for nothing but legitimization of the Palace. Therefore, as IDP we call for an independent and sovereign constituent assembly in order to break loose from the Palace regime. We can stop economic destruction and war politics of the Palace regime only through a united struggle and a common action plan. All labour organizations, notably the unions, leftist and socialist parties and HDP bear a historical responsibility to this end.

Okur mektubu: TEOG mağduru bir babanın feryadı!

0

Bir erkek, bir kız iki çocuğu olan bir tekstil işçisiyim. Her dar gelirli işçinin yaşadığı gibi ben de çocuklarımın eğitimi esnasında ekonomik zorluklar yaşıyorum. Kızım, meslek lisesine gidiyor oğlum ise 8. Sınıfı bitirip TEOG denilen ucube sınava girdi. Sınavdan iyi bir puan alamadı. Puanının düşük olması çocuğumun suçu mu, yoksa eğitim sisteminin yap-boz olmasının verdiği olumsuzluk mu, bunu pek bilmiyorum! Bildiğim tek bir şey var eğitim sisteminin berbat olduğu.

TEOG sınavına giren oğlum iyi bir puan tutturamayıp herhangi bir okula yazılamayınca bir baba olarak sıkıntılar yaşadım, çocuğumun eğitim hayatının sürmesini istiyorum. Onun okumasını ve topluma, kendisine faydalı olmasını murat ediyorum. Eğitim sistemi önümüze TEOG yolu ile bir duvar ördü. Hangi okula başvurdu isek puan yetmediği için kayıt yaptıramadık. Veliler olarak aramızda toplanarak bir hal çaresi bulmaya çalıştık. Bizim durumumuzda olan birçok aile vardı. Aramızda toplantılar yapıp okul müdürlüğüne, Milli Eğitim’e hep birlikte başvurduk. Bir whatsapp grubu kurarak bu grup üzerinden haberleştik. Nereye gideceksek, ne yapacaksak grup üzerinden örgütleşerek yaptık. Değişik çareler, değişik yöntemler denedik. Okul müdürlüğüne gidip çocuklarımızın durumuna bir hal çare bulmalarını istedik. İlçe Milli Eğitim’e yönlendirildik. Oraya gittiğimizde yeni kontenjan açacaklarını ve çocuklarımızın mağdur edilmeyeceğini vadettiler. Daha sonra yeni kontenjan dedikleri 5-6 öğrencinin kayıt edilmesi, onların da yüksek puan olanların olmasıyla sonuçlandı. Bir ara bizleri İmam Hatip’e yönlendirmeye çalıştılar. Bizleri oyaladıkları gerçeğini fark ettik. Bir nevi nabzımızın düşürülmesi, sinirlerimizin yatıştırılması için uğraştılar.

Çare olarak gazete ve televizyonlara haber vermeyi denedik. Söz Gazetesi’nden bir muhabir geldi ve bizimle röportaj yapmak istedi. Röportajda bizler mağduriyetimizi dile getirip çocuklarımızın eğitimi için uğraş verdiğimizi, bizim muradımızın çocuklarımızın okuması olduğunu anlatmaya çalıştık. Fakat muhabir bizim iktidar hakkında ileri geri konuşmamızı sağlamaya çalıştı. Bizim derdimizin iktidar değil, eğitim sisteminin çarpıklığı olduğunu muhabire anlatmaya çalıştık. Bu şekilde röportajı yapamayacağını söyleyerek aslında bize yardım etmekten öte niyeti olduğunu gördük ve bundan da vazgeçtik. Netice olarak biz veliler eğitim sisteminin çarpıklığı karşısında bir şeyler yapmaya, çocuklarımızın eğitimini sürdürmesini sağlamaya gayret ettik. Bu arada 15-20 gün boyunca işimden oldum. Doğru dürüst çalışamadım. Ekonomik zorluklar yaşadım. Zaten kıt kanaat geçinen bir işçiyim. Çocuğumun durumu ekonomik sorunlar da yarattı. Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Çocuklarınızı okutun diyorlar ama bu çarpık eğitim sistemi yüzünden çocuklarımız açıkta kaldı. Suç tabii ki bizleri yönetenlerde. Bunun farkındayız. Çaresinin de yine bizde olduğunu biliyoruz. Tek sorunumuz birlikte olamamak, birlikte hareket etmekte zorlanmak.

Bir tekstil işçisi

Bir emekli işçiden başka bir emekli işçiye mektup

0

Sevgili İşçi Cephesi okurları,

Emekli bir arkadaşın 6 Eylül 2017 tarihli okur mektubuna katkı amacıyla bu okuduğunuz satırları kaleme aldım. Sevgili emekli arkadaşım okur mektubunda emeklilerin hak kayıplarından söz etmiş ve haklı olarak serzenişte bulunmuş. Yalnız şöyle bir katkı sunmak isterim dostuma; bizler, çalışanlar ya da emekli olmuş bireyler hak kayıpları ve maaşların orantısızlığı konusunda birbirimizin maaşlarının fazla olmasını kıskanmak yerine, “biz neden hakkımızı alamıyoruz?” diye düşünmeliyiz. Yoksa memurun işçiye göre biraz fazla maaş almasını eleştirmek bizi memur ve işçi diye ayrıştırır. Bu da doğru bir tutum değildir. Aslolan memur ve işçinin birlikte hareket edebilmesi ve eğer bir hak aranacaksa birlikte aranmasıdır. Sistem zaten bizleri bölüp parçalayarak bir araya gelmemizi zorlaştırıyor. Birlikte hareket etmenin zorluğunu doğuruyor.

AKP iktidarı emekli maaşı üzerinden çok kesinti yapıyor. Emekli olan insan doğal olarak çok daha fazla hastaneye gidiyor, ilaç kullanımı daha fazla oluyor. Maaş zammı yapıldığında %3,5-4 zam yapan iktidar iş sağlık sistemine geldiğinde ilaç katkı payı, reçete katkı payı, doktor muayene ücreti derken maaşlar iyice kuşa çevriliyor. Zaten bir emeklinin insan gibi yaşayabilmesinin imkansız olduğu ülkemizde maaş üzerindeki kesintilerden sonra emekli iyice açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor.

30-35 yıl çalışarak emekli olan insanlar “Biraz rahat ederim” hayalleri kurarken emekli olduktan sonra gerçeklerle yüzleşiyor ve aslında o emeklilikte rahat etme düşüncelerinin ne kadar da boş hayal olduğunu fark ediyor. Çoğunlukla emekli olduktan sonra çalışmak durumunda kalıyor. Yani aslında emekli hiçbir zaman rahat bir hayat süremiyor. İstisnalar hariç…

Sevgili emekli arkadaşım;

Bizlerin birlikte hareket etmesi demek iktidarların istediklerini yapamamaları anlamına gelir. O yüzden bizler başkalarıyla kendimizi kıyaslamaktansa birlikte hareket ederek haklarımızı almanın çarelerini aramalıyız.

Saygılar.

İC okuru bir emekli işçi

Okur mektubu: Birlik ve beraberliğimizi asla bozdurmayacağız!

0

Merhaba,

15 senedir gıda sektöründe çalışan bir işçiyim. Bu zamana kadar gördüğüm, yaşadığım benim penceremden olayları size kısaca özetlemek isterim.

Günümüzde yaşadığımız her şeyin çok önceden planlandığı,  hiçbir şeyin önümüze tesadüf olarak gelmediği acımasız kapitalizmin uygulandığı bir dünyada yaşam mücadelesi veren işçi bireyleriz. Kağıt üzerinde, yasalarda birçok hakka sahip olan ama pratikte en çok ezilen, çalışma koşulları incelenmeyen, kendisinden bir makine gibi her gün yüksek performans beklenen, hasta olmaması gereken, evde dışarıda ne yaşarsa yaşasın işyerine asla yansıtmaması gereken, ücret olarak pastada en az hak sahibi olması öngörülen modern köleleriz patronların gözünde… Harcamaya kalırsa, iş nasıl olsa ülkede yasalar zenginden yana olduğu için en kolay kurtulunabilecek kesimiz maalesef… Kısacası çoğumuz sorunlu, duygusuz, sesimizin çıkmaması gereken, işverene koşulsuz tabi olunacak, farklı ve özgür bir görüşümüzü beyan dahi edemediğimiz ortamlarda çalışıyoruz, çalıştırılıyoruz…

Bu berbat düzende sürekli olarak çalışma hayatına yönelik yeni yeni dayatmalar, kurallar getirilip maaşımızı alana kadar hemen her şey burnumuzdan getiriliyor. iş güvenliği ve işçi sağlığı bence sadece formaliteden ibaret. Denetleyen yok ve işvereni caydırıcı yaptırım gücü olan bir yapıya sahip değil maalesef. İşsizlik oranının her geçen gün artması sebebiyle ucuz işçi imkanı çok fazlasıyla artarken patronlar da içeride buna paralel olarak ses çıkaran, sorgulayan, eğitimli, donanımlı, sınıf bilinci taşıyan işçiler üzerinde baskı, mobbing uygulayıp ya hataya sevk ediyor ya da nedensiz işten çıkartabiliyor. Açıklanan gerçek olmayan enflasyon rakamları yüzünden aldığımız zamlar gerçek enflasyonun çok çok altında kalıyor. Bizler biliyoruz ki %7-8 gibi açıklanan enflasyon asla gerçeği yansıtmıyor… Türlü oyunlar, hesap hileleri, iktidarın yalanları ve yandaş medya kaynakları sayesinde yaşadığımız enflasyon bile gerçekten çok çok uzak…  Reel enflasyon her sene minumum %35-40’lar seviyesindedir. Zaten geçim derdi, krediler, kredi kartları ve anormal zamlarla boğuşmaya çalışan İşçiler asosyal, ay sonunu getirmeye çalışan, mutsuz, huzursuz ve umutsuz bir hayata mahkum ediliyorlar. Bu konuda daha çok fazla olumsuzluktan bahsedilebilir o kadar çok yönden üzerimize saldırı var ki sayfalar yetmeyecektir…

Bizler bizi yöneten hükümetler, siyasi partiler tarafından zaten her şekilde bölünmüş ayrıştırılmışız. Siyasal yönden sağcı, solcu, ülkücü, komünist ilan edilmişiz. İnançlar noktasında Sünni, Alevi, Hristiyan, dinsiz gibi ayrıştırılmışız. Etnik köken olarak da Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Ermeni gibi her türlü ayrıştırmaya maruz kalmışız, kutuplaştırılmışız. Televizyonlarda ve diğer medya organlarında hükümetin istediği, öngördüğü yayınlar harici ne bir haber, ne de başka herhangi bir program görebilmek eskisi kadar mümkün değil. Herhangi bir yerde oluşan hak arayışı, işçi direnişi, işçi haberine bu kanallarda rastlamak neredeyse imkansız olmuş. Soma’da yaşadığımız facia dahi neredeyse aklımızdan silindi silinecek durumda… Böylesi bilinçli, programlı, sindirici bir ortam var iken o zaman işçi arkadaşım da en az patronu kadar haklarını bilmeli, sürekli okumalı, araştırmacı olmalı, sorgulamalı, sınıf bilincini tam manasıyla kavrayıp gerektiği yerde haksızlığa her alanda dur diyebilmeli. Ayrıştırmalara karşı uzlaşmacı, birleştirici olmalı, haklı olduğu yerde hakkını savunup sonuna kadar mücadele edebilmeli, kendi sınıfıyla beraber yaşamayı öğrenmeli ve her zaman birlik beraberliği sağlamayı becerebilmelidir. Bizleri her türlü baskı altına almaya çalışan zihniyete karşı korkmayacağız! Korkarak geri attığımız her adım karşımıza başka bir dayatma olarak geri dönecektir…

Bizler var gücümüzle bedenen çalışan, üreten, zihinsel ve psikolojik zorluklara göğüs gererek aile geçindiren insanlarız. Ay bitiminde aldığımız maaşla eğer ki hafta sonları ailecek sosyal bir etkinlik yapamayacaksak, beraber güzel bir yemek yiyemeyeceksek, çocuğumuza güzel bir ayakkabı, elbise almak için on kez düşüneceksek, pazardan, marketten kasaptan her şeyin ucuzunu almak zorunda kalacaksak o zaman yere batsın böyle adalet… Böyle düzen…

Uzun yıllardan beri çok büyük bir uykudayız ve bizlere sunulan her acı reçeteyi ne yazık ki kendi ilacımız, merhemimizmişçesine hep kabul etmişiz. İktidarların ve yalancı siyasetçilerin bizlere sunduğu günlük masallara inanıp, çay kaşığıyla verip kepçeyle aldığı politikalara ya boyun eğmişiz ya da anlayamamışız… Ne yazık ki bu hatalar zincirinin içerisinde en büyük zararı da, bedeli de maalesef ezilenler, işçi sınıfı ödemiştir ve hâlâ da ödemekteyiz…

Son olarak artık yeter deme zamanı çoktan geçmiş olduğu halde kendimiz ve çocuklarımızın geleceği için yarından tezi yok dur demeliyiz! Göreceğiz, bileceğiz, kendimizi geliştireceğiz, öğreneceğiz, yılmayacağız, korkmayacağız, birlik beraberliğimizi asla bozdurmayacağız! Başka bir çıkış yolu yok! Tüm ezilenler ve işçi sınıfımıza selam olsun!

Bursa Aroma’dan bir gıda işçisi

Bu yasalar böyle geçmez!

0

Meclisin açılmasıyla, kadınlara dönük saldırı niteliği taşıyan yasa tasarıları gündemimize sokuldu. Bu yasalarla boşanma hakkı, çocuk yaşta evliliğin yasak olması gibi bin bir emek ve mücadeleyle kazandığımız haklarımız elimizden alınmaya çalışılıyor. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik olan yasa maddeleri fiiliyatta uygulanmadığı gibi, yeni yasalar çıkarılarak devlet, kadınları koruyor algısı yaratılmaya çalışılıyor. Bununla birlikte, çocuk yaşta ve zorla evliliklere hukuki zemin hazırlanıyor.

Kadın-erkek eşitsizliğinin iktidar tarafından yasalar ve kurumlar aracılığıyla her gün yeniden üretildiği baskıcı ve gerici bir rejimde yaşıyoruz. Kadınlar olarak yaşamlarımız ve geleceğimizin bu iktidar altında güvende olmadığını bildiğimiz için bu yasalara karşı çıkıyoruz:

  1. Müftülüklere nikâh yetkisi, eşitsizliğin garantisi: Kadınla erkeğin eşitliğini reddeden, boşanmayı cinsel istismar suçuyla aynı derecede “sorun” olarak gören Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eğitimden sağlığa toplumsal yaşamın tamamında söz hakkının her geçen gün artmakta olduğunu görüyoruz. Şu an meclis gündeminde olan Nüfus Hizmetleri Kanunu’na ilişkin tasarıyla, il ve ilçe müftülüklerine evlendirme yetkisi veriliyor. Bu değişikliği resmi nikâh olmaksızın imam nikâhı kıydırmanın suç olmaktan çıkarılmasıyla birlikte düşündüğümüzde, çocuk yaşta ve çoklu evliliklerin önünü açacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca kadınların evlilikle yoluyla elde ettiği medeni haklardan yoksun bırakılacağını görmekteyiz. Tasarının yasalaşması durumunda çoğu kadın dini referansları temel alan, kadınların boşanmaması gerektiğini savunan bir kuruma başvuruyor olacak; yani halihazırda son derece zor olan boşanma, bu kurumların yetkisiyle birlikte giderek imkansız hale gelecek. Diyanet İşleri Başkanlığı sosyal politika alanından ve medeni haklarımızla ilgili konulardan çekilmeli, evlendirme işlemi ve psikolojik danışmanlık için yetkili kılınmamalıdır.
  2. Çocuk yaşta evlendirme cinsel istismardır; kesinlikle engellenmeli, açıkça suç olarak düzenlenmelidir: Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yapılmak istenen bir değişiklik de, “sağlık personelinin takibi dışında doğan çocukların doğum bildirimi nüfus müdürlüklerine sözlü beyanla yapılır” ibaresinin eklenmesi yönünde. Bu düzenleme ile çocuk yaşta zorla evlendirilen çocukların uğradığı istismarın üzeri örtülebilecek. Zira çocuk istismarı çoğunlukla çocuğun hamilelik şüphesiyle bir sağlık kurumuna gitmeleriyle ortaya çıkıyor. Bu değişiklik ile sözlü beyanla nüfus kaydına alınan çocukların bir çocuk istismarının sonucu olup olmadığı araştırılmıyor ve istatistiklere yansımıyor olacak.
  3. Muğlak bir ‘genel ahlak’ şartı sadece kadınlara zarar: Bir diğer yasa tasarısı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların evlilik yoluyla vatandaşlığa başvurabilmesi ile ilgili. Hali hazırda yasada “evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama” ve “kamu düzeni bakımından engel teşkil etmeme” şartları mevcuttu, şimdi bir de “genel ahlak” gibi iyice muğlak bir şart eklenmek isteniyor. Genel ahlak diyerek içeriği, sınırları belirsiz; karar mekanizmalarında kimlerin oturacağı belli olmayan düzenlemelere karşı çıkıyoruz.
  4. Şiddetin kadın-erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu görmezden gelen bir Mağdur Hakları Yasası’nda yapılacak değişiklik, şiddet karşısında kadınları güçlendirecek, şiddetin önünü alabilecek boyutta değil. Kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti açıkça suç olarak tarif etmeyen, kadınlara özel, güçlendirici ve koruyucu yasal düzenlemeler yapılmadan hazırlanacak bir yasal düzenlemenin kadınları gerçekten koruyacağına inanmıyoruz!

Kendi adımıza karar vermemizi engelleyen, hayatlarımızı nasıl yaşayacağımıza bizim yerimize karar veren tüm toplumsal ve siyasi baskılara karşı; bu baskıları artırmak için adım adım oluşturulan yasal çerçeveye karşı bu yasalar böyle geçemez diyoruz!

Kate Millett’in ardından

0

6 Eylül günü, hem feminist mücadeleye hem de sanata ve felsefeye büyük katkıları olan Kate Millett, 83 yaşında hayatını kaybetti. Millett sıradan bir yazar değildi, ikinci dalga feminizmin kurucularından biriydi.

1960’lı yılların başında, başta ABD ve Avrupa olmak üzere, gittikçe büyüyen bir grup kadının arasında adı konulmamış bir rahatsızlık dolaşıyordu. Erkeklerin savaşa gönderildiği II. Dünya Savaşı döneminde kadınlar, fabrikalarda çalışıyor, ailelerini geçindiriyor ve siyasal hayata katılıyorlardı. Savaş sonrası dönemde ise, kadınlar yeniden evlere hapsedilmek istendi. Kadınlar kendilerine “ev hanımı” rolünün biçilmesini kabullenmedi ve sokaklara çıktı. İşte bu dönemde, ikinci dalga feminizm, sokaklarda mücadele eden binlerce kadınla görünür olan önemli bir sosyal ve politik hareket haline geldi.

Artık, yalnızca erkeklerle eşit haklara sahip olmak için değil; ataerkil düzenden kaynaklanan her tür eril baskıya karşı çıkmak için mücadele edilmekteydi. Kate Millett, bu hareketi başlatan mücadeleci kadınların temsilcilerinden biriydi.

1960’lı yılların sonunda, Kate Millett, cinsiyet sorunu konusunda doktora tezi yazan ilk kişi oldu ve bu tez “Cinsiyet Politikası” adıyla radikal feminizmin köşetaşı olan bir kitap haline geldi. Kate Millett aynı zamanda eşit ücret, çocukların gündüz bakımı ve kadınların üreme tercihlerini kullanabilmesi mücadelelerinin de başını çekti. Hatta 1998 yılında Pazartesi dergisine verdiği röportajda ‘Mücadelesini ilk verdiğimiz şeylerden birisi çıkan yasaların mahkemelerde uygulanmasıydı ve birçok dava kazandık, iş bulma konusunda bir ilerleme sağladık ama işlerin cinsiyete göre dağılımı konusunda bir eşitlik sağlayamadık.’ demiştir. Kate Millet aynı zamanda cesur ve mücadeleci duruşunu tüm hayatına yaymış; sokakta gösteri yaparken, lezbiyen olduğunu açıklayıp toplumla ve ailesiyle karşı karşıya gelirken, tımarhaneye isyan ederken, İran’da Humeyni rejimi tarafından gözaltına alınırken, Amerikan sisteminin aleyhine konuşurken, işkence uygulamalarına karşı çıkarken hep cesur duruşunu korumuştur.

Ara vermeksizin kadın cinayeti ve kadına saldırı haberleri duyduğumuz bu dönemde, Kate Millet’ın “özel olan politiktir” görüşünü tekrarlıyoruz. Bununla birlikte, kadınlar olarak bizim baskılanmış halimizden yararlanan kapitalist patriyarkal düzene karşı, Kate Millet’in izinden mücadelemize devam ediyoruz.

Okur mektubu: EMİS’i ezdik, sıra MESS’te!

0

Merhaba,

Yaklaşık üç yıl önce, Bursa başta olmak üzere, ülkenin birçok kentinde metal işçileri sendika bürokrasisi ve patron sömürüsünden kurtulmak için fiili eyleme geçerek, birikmiş öfkelerini sokağa taşıdılar. Bu iki esaretten kurtulmak için başlattıkları grev, bazı fabrikalarda sarı sendika Türk Metal’i ya sildi, ya da işverenle yaptıkları anlaşma sonucunda daha da güçlendirdi.  Yaklaşan yeni sözleşme döneminde Türk Metal sendikasının patronlarla yine bir işbirliğine tanık olacağız. Tarihte birçok eyleme imza atan, iş yerlerini terk etmeyen metal işçilerinin kaderi yine Türk Metal bürokrasisine teslim olacak, ya da metal işçileri ilk yarısını iki yıl önce oynadığı direnişten aldığı dersle önündeki üç yıla, kendinden emin daha güçlü, kararlı çıkacak. Bunun için metal işçisi üzerine düşen sorumluluğu bilmeli, görev almada tereddüt etmemelidir. Bize dayatılan açlık sözleşmesini yırtıp atmak için fabrikalarımızda, iş yerlerimizde mücadele çıtasını yükselterek hazırlıklarımızı eksiksiz yapmalı, aynı tastan su içtiğimiz, aynı kaptan yemek yediğimiz aynı açlık kaderine zorlandığımız işçi arkadaşlarımızla omuz omuza vermeliyiz. Fabrikalarda işçi komiteleri kurarak taleplerimizi şekillendirip her türlü sözleşmeye karşı hazırlıklı olmalıyız. Kurulan komiteler öncülüğünde, yemek boykotu, alkışlı protesto, sloganlı çıkışlar yaparak hem kendi gücümüzü görmeli hem de sahayı ısıtacak eylemlilikler yapmalıyız. Aksi takdirde satılık, işbirlikçi sendikalar ve onların şişman, göbekli bürokratlarının iki dudağının arasından çıkacak sözlere kalırsak daha fazla açlık, yoksulluk, sefalet, kuralsız ve güvencesiz çalışma koşulları bizi bekliyor olacak.

Metal işçisi kardeşim; eğer biz gücümüzü birliğimizden almaz, örgütlü davranmaz, mücadele etmezsek, bizi bekleyen sonuçlar ortadır. Metal işçisi kardeşim, sendikal bürokrasi biz işçiler için bir ur gibidir. Eğer işbirlikçi sendikalara ve patronlara karşı kararlı bir toplu sözleşme mücadelesi ortaya sergileyemezsek; uru taşımaya devam ederiz. Şimdi ben de Manisa’da bir metal fabrikasında çalışan metal işçisiyim. Biz metal işçileri, MESS’le yapılacak bu toplu sözleşmeden kazanılacak her kazanımın Türkiye işçi sınıfının bir kazanımı olacağının bilinciyle hareket etmeliyiz.  Son yıllarda yaşadığımız başta grev yasakları olmak üzere,  sendikal örgütlenmeden işten atmalara karşı, ellerimizi birleştirip,  örgütlü gücü kimsenin yenemeyeceğini göstermeliyiz. Biz işçilerin geleceğinin ne işbirlikçi sendikal bürokrasinin, ne de patronların iki dudağının arasında olmadığını göstermenin zamanıdır. İkinci yarı düdüğü çaldığında, kazanan tarafın biz işçiler olacağını, dosta düşmana göstereceğimiz gün yakındır.  Buradan kazanımla çıkacağımız zafer bir sonraki kırmızı çizgimiz olan kıdem tazminatına dönük saldırıları da sermaye sınıfını iki kere düşündürecektir. Biz Manisa metal işçileri olarak, her türlü saldırıya toplu sözleşme satışına, patron-sendika işbirliğine karşı mücadelemizi sürekli hale getirerek, her alanda ateşi harlayarak, fabrikalarımızı mücadeleye hazırlayarak, ikinci yarıya hazır çıkacağız. Biz işçiler olmadan fabrikaların, beton yığınından farklı olmadığını göstermeliyiz. Üretimden gelen gücümüzü, her koşulda kullanabiliriz.  Düşünün, gözümüzle görmüş olduğumuz bütün her şey, kendi ellerimizle, alın terimizle, emeğimizle yapılmışsa; evimize bir ekmek daha götürmek için gecemizi gündüzümüze katıyorsak, iş cinayetlerine canlarımızı veriyor veya ömür boyu kolumuzu bacağımızı makinelere kaptırarak sakat yaşıyorsak, açlıkla terbiye etmeye çalışan patronlara cevabımız, mücadele ve zafer olmalıdır. Ben inanıyorum ki metal işçisi gücünü birliğinden alarak bu kötü gidişata dur diyecektir. O halde, ne grev yasakları ne OHAL’ler ne de KHK’lar grevimizi engelleyemeyecektir.

Manisa’dan bütün metal işçilerini, maçımızın ikinci yarı düdüğü çaldığında, ellerimizi birleştirip, gücümüzü birliğimizden alarak, mücadeleden kazanımla çıkan tarafın biz metal işçilerinin olacağına inancımla, mücadele ateşini harlamaya davet ediyorum.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

EMİS’i ezdik, sıra MESS’te!

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

Manisa’dan bir metal işçisi

Fındık, üzüm: AKP’nin tarım politikası

0

AKP iktidarının yalnızca ilk on yılında Türkiye Belçika’nın yüzölçümü kadar tarım arazisini kaybetti. Bu kayıptan aslan payını 12 milyon dekar ile buğday ekim alanları almıştı. Zaten dış ticaret açığı olan ülkede bir de buğday ithalatı başladı ve on yılda 10,5 milyar TL’lik buğday yurt dışından alınmıştı.

AKP’nin tarım politikası sonucunda ülkede ot bitmedi ve Türkiye yurt dışından saman alımına başladı. AKP hayvancılıktaki krizi de 27 ülkeden (bunların 14’ünde deli dana hastalığı mevcuttu!) canlı hayvan ve kırmızı et satın alarak derinleştirdi.

Fındık üreticilerinin Ordu’da başlattıkları “Fındık için adalet” ve üzüm üreticilerinin feryadı aslında AKP’nin ekonomi politikasının bir sonucu. Tarım AKP’nin öncelik sıralamasında daima sonda yer aldı. AKP’li yıllarda tarıma verilen destek çiftçinin mazot masrafını bile karşılamaktan uzak olmuştu.

Toprak Mahsulleri Ofisi fındığın taban fiyatını Giresun kalite 10.50 lira, levant kalite 10 lira olarak açıkladı. Üretici ise bu fiyatın maliyeti bile karşılamadığını ifade etti. Fındık fiyatlarındaki bu büyük düşüş aslında fındık üretimini azaltmak için kasıtlı olarak yapılan bir hamle. Hükümet yetkilileri fındık üretiminin fazla olduğu, bu sebeple de fındığın çürüdüğü yalanını ortaya atıyor. Oysa ki İtalya fındığı satın almak için hazırda bekliyor. Fındık taban fiyatının düşmesi ise işçi ve emekçiler için fındığa daha ucuz ulaşımı hiçbir şekilde sağlamıyor! Yani hükümetin daha öncesinde çıkardığı yönetmeliklerde söylendiği üzere fındık üretilen alanların azalmasını arzu ediliyor. Yerine ne mi yapacaklar? Hiç! Çiftçilerin insanca bir hayat sürebilmesi ve ülkede yaşayanların sağlıklı gıdaya en ucuz şekilde ulaşabilmesi için tarıma destek açmak yerine inşaat firmalarına destek ve büyük burjuvalara vergi afları yapılıyor.

Üzümdeki durum ise daha da çarpıcı. Hükümet gözümüzün önünde “şu tarım işi yok olsun da sonra uğraşmayalım” diyor. Üreticinin yedi yıl önce iki liraya sattığı yaş üzümün fiyatı şu anda 80 kuruş -1 lira aralığına düşmüş durumda!

Zengin iftar menüleri bir fikir veriyor olsa da Erdoğan’ın saray mutfağında hangi yemeklerin piştiği hakkında bir fikrim yok. Ancak Erdoğan’ın tüm Türkiye çalışanlarını GDO’lu, yeterli denetimden geçmemiş ve sağlıksız gıda ürünlerini yemeye zorladığını görebiliyorum. Bunu yaparken çiftçinin sefalete zorlanıp toprağını terk etmesi de hükümetin kalkınma politikasını tatmin ediyor. 30 yıl içerisinde dünya genelinde yaşayacağımız gıda krizi mi, kimin umurunda?

Oysa ki sorunun çözüm gayet basit. Tarım ürünlerinin fiyatlarının derhal üreticinin geçimini sağlayacağı sınıra çekilmesi gerekiyor. Tarım ürünlerinde derhal bir planlamaya gidilip, inşaat harcamaları yerine tarıma teşviklerde bulunulması, gıdada sağlık standartlarının geliştirilmesi ve denetlenmesi gerekiyor. Ama O, bunu istemiyor!

Almanya 2017: Naziler ve işçiler

0

24 Eylül Almanya’da seçim günüydü. Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) lideri Doğu Almanyalı Merkel, oylarının %9’unu kaybetti. Neo-nazizmin siyasal devamcısı rolündeki AfD ise oylarını %8 civarında arttırdı ve %13 ile parlamentoya girdi. İşçi sınıfının bir sosyal belirleyici olmadığını ve konjonktürel toplumsal hareketlerin yurttaşlık bilincini pekiştirerek iktidarları denetlemesi gerektiğini söyleyen programıyla Die Linke (Almanya’nın “yeni solu”) %9 aldı. Alman kapitalizminin solundaki koltuk değneği olan Sosyal Demokrat Parti ise %5 oy kaybederek, %20 bandına geriledi.

Eğitimin iflası: AKP’nin yeni toplumu

0

AKP gibi bir hükümet dahi otoritesini salt zora dayalı olarak uzun süreli tesis edemez. Her zor az ya da çok bir rıza üretimine ihtiyaç duyar. Rıza üretimi mevcut araçlarla gerçekleştirilemediğinde ise yerine yeni mekanizmalar getirilir. AKP ve Erdoğan getirmek istediği baskıcı, tek adam rejiminin ve yeni anayasayla sağlanmak istenen “sağın ebedi hakimiyetinin” işleyebilmesi için daha itaatkar nesillere, biat eden topluma ihtiyaç duymakta. Bu nedenledir ki siyasi iktidar ara vermeden eğitim sistemiyle her dönem oynamakta. Bir yandan neoliberal dönemin ihtiyaçları doğrultusunda kamu hizmetlerini bir bir tasfiye eden ve kamu kaynaklarını eğitimde de özel sektöre akıtan AKP, diğer yandan bilimsel, parasız, laik eğitim anlayışını da ortadan kaldırmakta.

AKP’nin ideolojik aygıtı: Eğitim

10 Ekim Ankara katliamı anmalarına engel! Sorumlular yargılansın ve cezalandırılsın!

0

İki sene önce bugün Barış Mitingi için toplanılmıştı. Saat tam 10.04’te IŞİD’in üstlendiği canlı bomba saldırıları gerçekleşmiş ve yaşanan katliamda 109 canımızı yitirmiştik.

İki sene sonra bugün kayıplarımızı anmak isteyenleri ise AKP hükümeti OHAL kanunlarını da arkasına alarak engelledi veya saldırdı. Kaos yaratmak dışında bir araca sahip olmamaları aslında yönetenlerin ne kadar güçsüz olduğunu bir kez daha gösterdi.

Katliamın gerçekleştiği Ankara Garı önünde yapılmak istenen anma sabahın erken saatlerinde Ankara Valiliğinin kararıyla yasaklandı. Çok sayıda çevik kuvvet polisi ve TOMA getirilen alana polis sadece katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarını, milletvekillerini ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini almak istedi. Kitlenin alana girmek için yaptığı haklı itirazlar sonrasında saldırıya geçen polis, eylemcilere Kızılay’a kadar gaz ve basınçlı su ile saldırdı. İnşaat Mühendisleri Odası’nda tamamlanan anma sonrasında slogan atan eylemciler tekrar polis saldırısı ile karşı karşıya kaldı.

İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüs’te yapılmak istenen anmaya da polis izin vermedi. Önce Havuzlu bahçede toplanan öğrencilere saldıran polis, ana giriş kapısında yapılmak istenen ikinci açıklamaya da saldırdı. 67 öğrenci gözaltına alındı.

Saat 20.00’da Kadıköy’de toplanan binler “Unutturmayacağız, affetmeyeceğiz” pankartı arkasında toplandı. “Katil IŞİD, İşbirlikçi AKP” sloganının polis tarafından bizzat uyarılması tepki çekti.

Bir süredir yoğun polis tacizi ve baskısı altında eylem yapmaya çalışan Eskişehir halkı Adalar’da toplandı. Kitle yine yoğun baskı ve taciz altında kalsa da basın açıklamasını tamamlayabildi.

Ülkenin farklı yerlerinde ve hayatını kaybedenlerin memleketlerinde yapılan tüm anmalar OHAL ve AKP yönetimi yüzünden baskı ve tacizlerle geçti. Failleri hala bulunamamış, kabahatli polis ve ilkyardım ekipleri hakkında soruşturmalar başlatılmamışken, canlı bomba saldırısı ile katledilenleri anmak bu coğrafyanın en kadim geleneklerinden biridir. Bir anmaya dahi tahammül edemeyen Erdoğan rejimi her mermisinde ve gaz kapsülünde kaybetmenin korkusunu taşıyor. Her hareketinde saplandığı batağa daha da battığının farkında. Ukrayna başbakanının konuşmasını dinlerken uyuyakalan Erdoğan’ın uykusunu ABD ve onun vize kararlarının kaçırdığı malum. Gelecek sefer uykusunu biz emekçiler kaçıralım. Diyarbakır, Suruç ve Ankara’nın faillerini tanıyoruz; hesabını soracağız!

Metal yorgunluğu mu..?

0

AKP’de yine bir şeyler oluyor! İstanbul Belediye Başkanı, onca yılın ardından istifa etmek zorunda kaldı. Sırada başkaları da var. Tabii, bombanın büyüğü Ankara’da; 23 yıldır belediyenin başındaki “meşhur” Melih Gökçek’in istifa ettirileceği söyleniyor. Ayrıca çok sayıdaki il ve ilçe başkanı da tasfiye ediliyor. Elbette bunlar çok önemli olaylar. Haliyle muhalefet de hamle ediyor, işin aslını esasını kendi üslubunca deşifre etmeye, gelişmelerden sonuç çıkartıp fayda devşirmeye çalışıyor. Ancak cevap hazır; AKP Genel Başkan Yardımcısı,  “Buradan size ekmek çıkmaz!” diyor…

Yetkili tamamen haklı. Çünkü iktidarın, iç ilişki ve çelişkileri, açıkları, tutarsızlıkları üzerinden mücadele yürütmek beyhude bir çaba. Zaten sorun da esas olarak Kadir’le Melih’le ilgili değil. Operasyon, gerçekte AKP’nin tamamına yönelik. “Eski rejimin” bir parçası olarak AKP, tasfiye sürecine sokulmuş durumda. Sırada elbette başkaları da var, ancak iktidarı elinde tutan güç, işe öncelikle kendine ait olanla başladı. AKP, daha önce de pek çok defa belirttiğimiz üzere, bilindik türden bir siyasi parti olmaktan hızla çıkıyor. Partinin kurucu kadrolarının ve “ağır abilerinin” geri çekilmek zorunda bırakılmasının nedeni de birkaç yıldır süren bu bilinçli tasfiye süreci. AKP “yeni Bonapartist” rejimimizin ve onun en tepesindeki kişinin ihtiyaçlarına, hedeflerine ve elbette “endişelerine” (veya kâbuslarına)  uygun bir “operasyon aracına” dönüştürülüyor. Parti, dışarıdan bakıldığında öyleymiş gibi görünse de “devleti ele geçirmek” bir yana, rejimin “otokratikleşmesi” ölçüsünde, devletin bir parçası, uzantısı haline geliyor; bütün “tek partili rejimlerde” olduğu gibi. (“Devlet benim!”-14. Louis veya “Ben yıkılırsam Türkiye yıkılır!” RTE)

Metal yorgunluğu..!

Kişiler ve parti örgütleri düzeyindeki tasfiyenin gerekçesi malûm: “Metal yorgunluğu.” Ancak metal yorgunluğu yapısal bir sorundur. Mesela metal yorgunluğuna uğramış bir uçak veya gemideki sorun pilotların, kaptanların, makinist, hostes veya tayfaların değiştirilmesiyle çözülemez. Sorun uçağın veya geminin kendisi, gövdesi, motoru, kritik parçalarıyla ilgilidir. AKP örneğinde de asıl sorun İstanbul, Ankara ve diğer illerin veya ilçelerin belediye başkanları, partinin il ve ilçe başkanları olamaz. Onlar göreve geldikleri günden beri en azından “mesleki” olarak hemen hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden, Reis’in isteklerinden milim sapmadan marifetlerini icra etmekle meşguller. Yani işlevsel açıdan bir eksiklerinden, “hizmet” anlayışlarındaki bir sapmadan söz edilemez. İşin elbette bir 15 Temmuz ve FETÖ ile bağlantılı boyutu var. Bu nedenle adı şu veya bu biçimde Cemaat’le anılanlar, kuşkulu ilişkileri olanlar, kritik anlarda güvenilemeyeceği anlaşılanlar uzaklaştırılıyor. Tabii bir de yarın öbür gün sorun yaratabilecek yerel güç odaklarının tasfiyesi ve ellerindeki kaynakların daha güvenilir unsurlara devri söz konusu. En tepedeki “mutlak gücün” her şeyi denetlemesi söz konusu olsa da neticede şu veya bu biçimde oluşan her güç odağının bir süre sonra kendi hesabına çalışmaya, uygun fırsatlarda özerk davranmaya başlaması evrensel bir kuraldır.

“Görünürde” en öne çıkartılan husus veya gerekçe ise 2019 seçimleri. Malûm, referandumda İstanbul ve Ankara’da “hayır” oyları fazla çıktı. Sorumlu RTE olamayacağına göre (!) suçlular parti teşkilatları ve belediye başkanlarıydı! Gerçi herkes adı geçenlerin kefilinin RTE olduğunu ve defalarca aday olup seçim kazanmalarının bu kefalet sayesinde gerçekleştiğini, “yaradılanların yaradandan ötürü sevildiklerini” bilse bile suçlu yine de onlardı! Aynı şekilde, belediyelerdeki bütün akçeli işlerin en tepeden planlanan ve kontrol edilen bir “havuz” sistemiyle yürüdüğünü ve bunun partinin parasal anlamda maddi temellerini oluşturduğunu, AKP’nin ve Saray’ın etrafında oluşan “saadet zincirinin” bu sisteme dayandığını, zaten Türkiye’nin düzeninin bu olduğunu herkes bilse de durum değişmeyecekti.

Bir ilk..!

Ancak bütün bunların işin “görünen”, daha doğrusu gösterilmek istenen tarafları olduğu belli. Görünenin ardında daha temel bir gerçek var: RTE, inşa ettiği, hukuki temelini atmayı başardığı ve 2019’da bir başkanlıkla taçlandırmayı düşündüğü yeni rejime  “meşruiyet” kazandıracak bir adımı atıyor: Amacı, kendi imajını, kendi kurduğu düzenin pisliklerinden “arındırarak” yeni ve temiz bir başlangıç yapmak! Yani kendi politik geçmişini temizleme; kirlenmenin, çürümenin (metal yorgunluğu!) nedeni olarak gösterdiği “geçmişin safralarından” kurtulma operasyonu. Bu, başarıyla tamamlanması halinde eski rejimin kesin tasfiyesi anlamına da gelecek!

Bu “arınma” neden gerekli? Her yeni rejim meşruiyeti, toplumsal olarak kabul edilebilirliği açısından, en azından başlangıç aşamasında “temizlik, namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından ve de bütün suçlarından bıkmış insanların genel destek ve güvenini, en azından gönüllü gönülsüz rızasını kazanmak zorundadır! Hiçbir “otokrat” adayının 15 yıllık tepeden tırnağa şaibeli bir iktidar döneminin ardından “temizlik” iddiasında bulunması, yepyeni bir başlangıç yapması mümkün değildir. En azından tarihte pek çok örnekte görüldüğü üzere, çeşitli biçimlerde bir rejim içi değişikliğin yaşanması, rejim değişmese de iktidardaki kişinin değişmesi gerekir. Bu, ister muhalif olsun, ister muvafık kitlelerin yeni umutlarla aldatılmasının da bir yoludur. (Mesela 2000 yılındaki başarısız “Şam Baharı”) Şimdi bizde bir ilk deneniyor. 15 yıldır önce eşitler içinde birinci olsa da kısa bir sürede çok güçlü bir lidere sonra da “tek adama” dönüşmüş bir şahsiyet, mutlak bir egemenlik hedefiyle adeta “kendi yerine” geçmek istiyor! Bunu da kendi politik geçmişi ve kurduğu düzenle “özdeşleşmiş” birtakım kişileri, hatta partisini tasfiye ederek yapıyor.

Tarihten bir örnek…

Stalin de böyleydi! Kendi eseri olan ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir önceki dönemin politikalarını uygulayanları yok eder, böylece kendini “temize” çıkarırdı! İşin en “trajikomik” yanı da “Troçkist hainleri” kanlı polis yöntemleriyle yok eden gizli polis şefleri ve elemanlarının “Troçkist hainlik” suçlamasıyla tasfiye edilmeleriydi. (Yezov, Yagoda vb.) Stalin örneğinden gidersek, bir diğer benzerlik de iktidar partisinin tasfiyesi meselesidir. SSCB’de bürokratik yozlaşmanın nedeni her ne kadar devlette tek parti rejiminin uygulanması, partinin devleti ele geçirmesi olarak gösterilmek istense de, yozlaşmanın asıl nedeni devletin partiyi ele geçirmesidir. Devrime önderlik eden Bolşevik Partisi, Stalin tarafından kişiliksiz-bürokratik bir operasyon aracına dönüştürülmek amacıyla siyasi polise teslim edilerek tasfiye edilmiştir. Zaten sol liberallerimiz tarafından birbirinden farksızmış gibi gösterilmeye çalışılan Leninizmle Stalinizm arasındaki önemli farklardan biri de burada ortaya çıkar. Leninizm bir yönüyle devrimci partiyi siyasi polisten korumanın teorisiyken, Stalinizm devrimci partiyi siyasi polise teslim etmenin teorisidir!

Püf noktası..!

Neyse, yine günümüze dönelim. RTE’ye parti içinden direnen olur mu, Reis direnenleri polise teslim eder mi bilemeyiz. Ancak yukarıda işaret ettiğimiz üzere sorunun çok önemli bir diğer boyutu da AKP’nin bildik bir siyasi form olarak tasfiyesi. Parti, elinde tuttuğu yerel yönetimler ve devlet kadroları artık geçmişe ait birtakım dengeler ve ittifaklar üzerinden değil, varlıklarını doğrudan Reis’e borçlu kadrolar üzerinden şekillendiriliyor. Bu operasyon büyük ölçüde gerçekleşmiş durumda. Başkanlık’ın kesinlik kazanmasıyla açık bir “iç savaş rejimine” dönüşecek olan yeni Bonapartist gericilik rejiminin, gerektiğinde gerçek iç savaş taktiklerini uygulayacak paramiliter unsurları da içeren bir “operasyon aracı” olmadan yürümesi imkânsız. Bu aynı zamanda yeni rejimin oturtulmaya çalışıldığı “Reis-millet-devlet” özdeşleşmesinin önündeki engelleri (bu kendi kurduğu parti de olsa) aradan kaldırmanın da bir yöntemi. AKP’nin mutlak anlamda sadık bir yapıya dönüştürülmesinin püf noktası budur.

Hayatın akışı…

Elbette her rejimin birtakım “aşamaları” vardır. Tamamlanıp tamamlanmadığı bir yana her rejim aynı zamanda “içinde yaşadığımız şeydir!” Ancak hiçbir rejim “donmuş” teorilerdeki gibi olduğu yerde durmaz; toplumsal hayatın akışı içinde o da yoluna devam eder. Yani bu rejimin de varlığının temel koşullarını sürdürebilmesi için değişip dönüşmesi kaçınılmazdır. Eldeki veriler, henüz tarih olmasa da “çok yakın geçmişimize” ilişkin tecrübeler ve gidişat bu dönüşümün daha baskıcı bir karakterde olacağını göstermektedir. Şüphesiz, geleceğin rengini toplumsal-politik güç dengeleri belirleyecektir. Ancak bu dengelerde toplumun emek güçleri ve genel olarak muhalefet açısından olumlu bir değişiklik olmadığı takdirde rejimin, ömrü olursa, kendi içinde dönüşerek “klasik” Bonapartist, hatta “yarı faşist” bir şekil alması, işin “zıvanadan” çıktığı bir noktada da “bir başka Bonapartist kuvvet” tarafından devrilmesi güçlü bir ihtimaldir.

Boşluğun doldurulması…

Burada elbette mutlak bir gelecekten değil, güçlü birtakım eğilimlerden söz ediyoruz. Bu eğilimler, eski rejimin AKP dışındaki diğer unsurlarının da tasfiyesi “potansiyelini”  içermektedir. AKP’ye acımayan CHP, HDP ve diğerlerine hiç acımaz. Sürecin seyri her ne kadar güçler dengesine bağlı olacaksa da sözünü ettiğimiz eğilimin ciddiyeti es geçilmemelidir. Yeni bir rejim, ayakta kalmak ve kendini geliştirip güçlendirmek için sadece kendini “yenilemekle” yetinmeyip “çevresini” de değiştirip yenilemek, kendine uygun hale getirmek zorundadır!

Ancak, tarih hiçbir zaman dümdüz bir yol izlemez; RTE için bile! Saray rejimi tarihsel şansını ve avantajını kaybetmiştir. İktidar, siyasetin “normal” yollarıyla toplumun önemli bir bölümünün “rızasını” kazanamayacaktır. Yeni rejimin varlığı doğrudan zorbalığa ve birtakım “boşluklara” bağlı hale gelmiştir. Bu boşluklar doldurulduğunda başka bir döneme girilecektir. Ancak herhangi bir “mutlu son” garantisi yoktur. Sorun boşluğun hangi sınıfsal güçler tarafından doldurulacağına ilişkindir…

Yeni torba yasa, vergi artışı ve soygun düzeni

0

Türkiye gerçek bir vergi cenneti ama devlet için… Ülkemizde 210’dan fazla vergi çeşidi bulunmakta, elbette vergi cezaları, harçlar ve katılım payları hariç. 2018 yılı içinde özellikle orta-alt gelirli emekçiler en fazla ne tüketiyorsa o ürünler başta olmak üzere vergi oranlarında artışa gidildi. Bu artışlar zaten yılın başı (1 Ocak) ve ortasında (1 Temmuz) otomatiğe bağlanmış bir biçimde gerçekleşiyordu. Fakat genellikle enflasyon oranında artan bu vergi artışları ve zamlar, bu sefer uçuk oranlara çıkmış durumda. Örneğin Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) (öyle ki en fazla kazanç getiren vergi kalemlerinden biridir) 2017 yılında yapılan artış %3.83 iken 2018 için öngörülen oran %40. Bunun dışında torba yasaya atılan maddelerle getirilen diğer vergi artışlarını da düşünürsek sormadan edemiyoruz. Yılın ilk iki çeyreğinde %5.1 ortalama ile büyüyen bir ülkede bu artışlar da neyin nesi? Ne oldu da devlet bu kadar “aç” kaldı?

Tutturulamayan hesaplar

Hükümet Eylül ayında bir orta vadeli ekonomik program (OVP) açıkladı. Bu yazıda programın detaylarına girmemekle beraber, bir tür iktisadi yöneliş diyebileceğimiz bu programa bakmakta fayda var. 2020 yılına kadar hazırlanan program, dolar kurunun 2019’da 4.01 2020’de ise 4.03 olacağını öngörüyor. En iyimser tahminle hazırlanmış bu veriler olacak olanın kesinlikle altında.

Aynı program bu yıl sonu %10.8 olarak ön gördüğü işsizlik oranını 2019 ve 2020’de sırasıyla %9.9 ve %9.6 olarak tahmin ediyor. İşin garip tarafı bu yıl da dâhil olmak üzere 2020’ye kadar her yıl %5.5 büyüdüğümüzü tahmin etmesine rağmen çok azalmış bir işsizlik oranı tablosu çıkartması.

Hükümet, şu ana kadar ne enflasyonu ne de büyüme oranlarını tutturabildi. Bunun en güzel örneği 2023 ekonomik hedeflerinin açıklandığı 2013 yılındaki verilerle OVP’nin verileri arasında uçurum olması. 2013’te kişi başı milli gelir 12.480 dolar iken 2023’te bunun 20.000 dolar olacağı söylenmişti. Fakat zaten OVP’de 2020 için ön görülen kişi başı milli gelir; 13.024 dolar. Arpa boyu yol gitmek bu olsa gerek. Benzer uçurum milli hasıla ve ihracat rakamlarında da var.

Hükümet resmi ağızdan ne dolar kurunu ne de işsizliği orta vadede düşürebileceğini itiraf etti. İtiraf ettiği bir şey daha var: Artan kamu harcamalarını finanse etmek için vergi gelirlerini artırmak.

Yol, su ve elektrik olarak dönmeyen vergi

Ülkede 612 milyar TL olan gelirin 520.5 milyarı vergi geliri. Bir ülkenin tüm gelirlerinin %84’ü sadece vergilerden oluşuyorsa hangi ekonomik gelişmeden bahsedebiliriz? Ülke %5 değil %50 büyüse ne olur ki! Böylesi bir durumda ülkedeki sözde büyümeyi cebimizde hissetme ihtimalimiz yok.

Maaşlarımıza verilen her kaşıkla zammın ardından kepçeyle alınan ürün zamları birbirini izliyor. Her yılbaşı otomatik olarak tüm harçların ve vergilerin artmasına alıştık. Ama yaptığımız her harcamanın neredeyse yarısının devlete gitmesine alışamadık. Dolaylı alınan katma değer vergisi (KDV) ve özel tüketim vergisi (ÖTV) tüm vergi dilimlerinin %60’ını oluşturmakta. Bu şu demek: Devletin işkembesini yoksul vatandaş doyuruyor! Peki devlet karşılığında ne veriyor?

Küçüklüğümüzden beri bize öğretilen vergilerimizin yol, su, elektrik olarak geri döneceğinin bir palavra olduğu kabak gibi ortada. İyi bir sağlık ve eğitim almak istiyorsan özele gitmek durumundasın. Yapılan köprüler ve otoyollar parayla ve özel şirketler tarafından işletiliyor. Elektrik dağıtım şebekeleri özel, zaten faturanın yarısı vergi, ayrıca TV izlemeyenden bile alınan TRT payını da unutmayalım. Sabit ÖTV, KDV ve ÖTV’nin KDV’si gibi vergilerle (bunun dünyada bir örneği yok) dünyanın en pahalı benzin ve arabasını kullanan ülkeyiz. Bu liste daha da uzatılabilir. Şunu sormak bizim en doğal hakkımız. Neden vergi veriyoruz? Kime yarıyor?

Sıradanlaşan soygun düzeni

Maaşınız daha elinize geçmeden birçoğunun 65 yaşından önce emekli olamayacağı sosyal güvenlik kurumuna %15’lik pay, sanki dolaylı vergiler yetmiyormuş gibi %15’lik bir gelir vergisi son olarak %7,59 damga vergisi kesintisi yapılır. Siz maaşınızı net olarak aldığınızdan bunun farkında bile olmazsınız. Ayrıca bu kesintiler hükümetin seçim dönemlerinde kaldıracağını vadetmesine rağmen hala asgari ücretliden de kesilmektedir. Bu asgari ücretli işçi de aldığı küçücük maaşın tüm olası harcamaları düşünüldüğünde neredeyse yarısını vergi olarak devlete geri ödemektedir. Bu, disütopik bir film senaryosu değil. Bu, günümüzün yeni “büyüyen ve kıskanılan” Türkiye’si.

15 yıllık tek parti iktidarı altında vergiler üzerinden halkı soyma konusunda uzmanlaşan hükümet, ne sanayiye ne de tarıma yatırım yaptı. Bizden aldıklarını dış borçlara, açıkları kapatmaya, terörle mücadele adı altında silaha harcadı ve hâlâ hazırdan yemeye devam ediyor. Üstelik bu vergi artışları ekonomide talebi düşürdüğü için büyümeyi de bir yerden sonra frenliyor. Aslında iktidar, çürük temeller üzerinde yükselttiği iktidarını kendi ayağına sıkarak sallandırıyor. İktidarın tüm çürümüşlüğüyle üzerimize yıkılmaması için bu soygun düzenini teşhir etmeliyiz.

Vergi soygununa ve asgari ücretliden kesilen vergiye son! Temel mallar için değil lüks mallar için ÖTV! Tüm vergi yükü zenginlere…

İşçiler var, mücadele ediyorlar! Duyduğunuz onların ayak sesleri!

0

Malum, özellikle son yıllarda işçiye, emekçiye burun kıvırmak, onu uysal koyun yerine koymak moda olmuş durumda. “İşçi mi kaldı? Hangi sınıf mücadelesi?” küçümsemeleri tabiri caiz ise gırla gidiyor. Hoş, işçinin, emekçinin kendini kimseye beğendirme gibi bir derdi de yok. Onlar alın teri döküyor, hırsızlık-arsızlık yapmadan sadece onurlu bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Hobi ya da spor olsun diye değil, gerçekten kendilerine başka bir seçenek bırakılmadığı için mücadeleye giriyorlar. Yılların birikimiyle artık isyan edip ayağa kalkan Saya işçileri, işte bu durumun son bir örneği! Kısacası işçiler hakları için dur durak bilmeden mücadeleye devam ediyor. Babacanlar Kargo işçileri, Avcılar Belediyesi işçileri, Saya işçileri, Real market işçileri, Kod-A işçileri, DHL Express Kargo işçileri, Eren Enerji işçileri, Standart Profil işçileri ve güvencesiz ve taşeron çalışmak zorunda bırakılan daha birçokları Eylül ayı boyunca mücadele ve direnişleriyle işçi hareketinde öne çıktılar. Aroma ve Tekno Macceferri işçileri ise mücadelelerini kazanımla sonuçlandırarak diğer tüm işçi mücadeleleri için çok önemli birer örnek oldular. Bunlara ek olarak metal sektöründe toplu sözleşme görüşmelerinin başlıyor olması da sınıf mücadelesi alanının çok daha fazla hareketleneceğini işaret ediyor. Görüyoruz ki işçiler, emekçiler ne zaman yan yana gelir, örgütlenir, birlikte mücadele ederlerse haklarını alabiliyorlar. Ne zaman birbirlerine kenetlenirlerse haklarının gasp edilmesini engelleyebiliyorlar. Ne zaman “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” derlerse hep birlikte kazanıyorlar. Ve mücadele deneyimi gösteriyor ki, ne kadar küçük olursa olsun işçiler bir mücadeleyi kazandığında, tüm bir işçi sınıfı kazanmış oluyor. Bu durum işçilerin mücadele pratiği içinde bir bütün olarak yaşayarak sınıf bilinci kazanması anlamına da geliyor. Diğer bir ifadeyle mücadele işçinin-emekçinin gerçek dostunu-düşmanını tanımasını sağlıyor.

Ekonomik yıkım ve savaş politikalarını birlikte durduralım!

0

Erdoğan/Saray iktidarı destan yazmaya devam ediyor. İç ve dış politikada atılan adımlarla bu “yerli ve milli” destana her gün yeni kahramanlıklar ekleniyor. Bu kahramanlıklar arasında, “ülkenin bölünmemesi için” konulan yeni vergilerden tutun da “bir gece ansızın Kerkük’e gidebilme” ihtimaline kadar pek çok başlık bulunuyor.

KOD-A işçileri direnişte

0

İşverenin yaptığı baskılara daha fazla maruz kalmak istemeyen işçiler örgütlü mücadeleyi seçtiler ve sendikalaşma yoluna gittiler. İşveren bu durumdan oldukça rahatsı olmuş olacak ki bu sürecin başını çeken 10 kişiyi işten çıkardı.

Bir ülke nasıl bölünür, kim böler?

0

Sosyal medyada yakın zamanlarda bir görüntü dolaşmaya başladı. Bir aracın içinden çekildiği belli olan ve sosyal medyaya nasıl ve neden servis edildiği belirsiz bu kısa videoda, araç, büyük deprem ya da savaş sonrası TV’lerde görmeye artık “alıştığımız” görüntülerle dolu, yıkılmış bir kentin içinden geçiyor. Eğer sesi kısılarak izlenirse, bu görüntünün, büyük bir deprem yaşamış, binaları tamamen yıkılmış bir şehrin içinde dolaşarak görüntü alan yardım gönüllülerine ait olduğu düşünülebilir, pekâlâ. Ancak görüntünün sesi açılırsa, şehrin deprem vs. ile değil, bir savaş neticesinde yıkıldığını, görüntü alanların da yardım gönüllüleri değil, muhtemel bu yıkımın faillerinden bazıları olduğu anlaşılıyor. Araçta çalan yüksek sesli şarkı, “Ölürüm Türkiye’m” ve araç içindekiler de enkaz halindeki binalara ve kazara gördükleri ve enkazların üzerinde duran insanlara “bu ülkeyi size böldürtmeyeceğiz” diye bağırıyorlar, çünkü.

Yıkılarak bölünmeye karşı korunaklı bir şehir ya da bir bölge üretildiği düşünülüyor, sanırız. Yıkılırsa bölünmez ya da başka bir ifadeyle “ölürse benden ayrılmaz!”

Ne olmuştu?

Görüntüler Şırnak’tan. Şırnak’ta PKK’ye yönelik operasyonlar nedeniyle 14 Mart 2016’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, bu yasak, 8 ayın ardından Kasım ayında son bulmuştu. Çatışmalar nedeniyle kentten göç eden halk, kasım ayında evlerine dönmüş, daha doğrusu dönmeye çalışmış idi.

Ancak döndüklerinde değil eşyalarına, kıyafetlerine, sokakları bulamadıkları için evlerine bile ulaşamamışlardı. Bir yoruma göre şehrin binalarının yüzde 60-80’i tamamen enkaz haline dönmüş idi.

90’lı yıllarda yaşanan çatışmalarda bile, bu yönde bir yıkımın gerçekleşmediği yine Şırnaklılar tarafından ifade ediliyordu.

Kasım 2015 seçimlerinde HDP oyların yüzde 85’ini alarak, Şırnak’tan dört milletvekili çıkarmıştı. Belediye başkanı da bu partiden seçilmiş iken, operasyonun başlaması ile belediyeye kayyum atanmıştı. Seçilmiş milletvekilleri ise tutuklanarak cezaevine konmuş, ardından da meclise “devamsızlıkları” nedeniyle de mazbataları iptal edilerek, milletvekillikleri düşürülmüştü.

Bir ülke nasıl bölünür?

Bu resme bakınca, ülkenin bir yarısının evlerinin yıkılmasının içinde, ülkeyi size böldürtmeyiz naraları ile dolaşan “muzaffer komutanların” en azından buna katkısı olacağını söylemek için psikoloji bilimini çok karıştırmak gerekmiyor, sanırız.

Bombalamalarla şehir merkezi kalmamış bir şehrin sakinlerinin suskunluklarında da bu birikimin arttığını söylemek hiç de gerçek dışı olmaz, bu açıdan bakılırsa.

Keşke bizim de evimiz yıkılsaydı!

O tarihlerde, demeç veren seçilememiş olan AKP Şırnak milletvekili adayı, kentte başlatılacak konut seferberliği ile Şırnaklıların “keşke bizim de evimiz yıkılsaydı” diyeceklerini iddia ediyordu. Aradan geçen bu 1,5 yıllık sürede Şırnaklıların “ne dediğini” onun da duyduğunu ümit etmekten başka şey düşünülemiyor.

Neden başka bir Ekim Devrimi olmadı?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesi Miguel Sorans’ın  1917 Ekim devriminin 100. yılı dolayısıyla kaleme aldığı yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Ekim Devrimi’nden bu yana 100 yıl geçti ve ama benzeri başka bir zafer daha kazanılamadı. Neden? İşçi ve halk güçleri tarafından mücadele verilmedi mi? İşçi hükümetleri ve sosyalizm için mücadele etmek ütopik midir? Sorun devrimlerin veya mücadelelerin var olmaması değil, reformist (evrimci) aygıtların varlıklarını sürdürmesi ve devrimci önderlik krizinin henüz çözülememiş olmasıdır.

Dünya solu ve ötesinde gerçekten kritik bir tartışma yaratan bu konu, 1990’lardan bugüne Berlin duvarının çöküşü ve eski SSBC’nin dağılmasıyla keskinleşmiş durumda. Emperyalizm ve onun sözcüleri Stalinist aygıtın ve sahte sosyalizmin çöküşünü “sosyalizmin sonu” ve kapitalizmin zaferinden bahsetmek için kullandılar. Milyonlarca insanın kafalarında yaratılan karışıklık dünya reformist solunun “gerçekleştirilebilir ve gerçekçi” talepler uğruna mücadeleye yönelmesi için yapılan tartışmaları körükledi. Buna karşılık biz, emekçilerin ve halkın yaşam koşullarında gelişme ve kökten değişim yaratan bir devrimin, yüz yıl önce Rusya’da gerçekleştiği gibi, işçi hükümetleri kurmaksızın gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu düşünmeye devam ediyoruz.

Sosyalizm: Ütopya mı tarihsel zorunluluk mu?

Hem işverenlerin hem de geleneksel reformcu solun politikalarının yanı sıra “ulusal ve popüler” Chavezci akımlara ya da Podemos gibi “yeni solun” Avrupa varyantlarına giren neo-reformistler, devrimcileri “ütopik”, “eski” veya “ultra-sekter” şeyleri savunmakla suçlamakta ve programların ve solun ve politikalarının “yenilenmesi” için zamanın geldiğini iddia etmekteler. Buradan çıkan mesaj da “mümkün” olan için uğraşmak ve sloganları değiştirmek veya güncellemek oluyor.

Deneyimler, Marksizmin ve solun bütün “yenilikçi” ve “gerçekçi” projelerinin işçiler, gençlik, kadınlar ve ezilen kitleler için acı bir başarısızlıkla sonuçlandığını göstermiştir. Chavizmin “21. Yüzyıl Sosyalizmi”, Brezilya’da Lula-Dilma-PT modeli ya da Yunanistan’da Syriza örneklerine bakmak yeterli olacaktır. “Gerçekleştirilebilir” ve “gerçekçiyi” vaat ederek bütün bu örnekler çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yaparak, dış borçları ödeyerek ve halklarını sosyal yardımları kısıp ekonomik düzenlemelerle aç bırakarak sonlandı.

Kitlelerin hayatlarında gerçek bir değişim yaratmak için var olan tek “gerçekçi” çözüm sosyalist devrimin zaferi ve işçi ve halk demokrasisine dayalı bir işçi hükümetidir. Bunun kolay olacağını söylemiyoruz fakat bu tarihsel deneyimin gösterdiği üzere bu tek köklü değişim ihtimalidir. Yalnızca sosyalist önlemler, burjuvazinin ve çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve devlet mülkiyetinin işçiler tarafından yönetilen devlet eliyle planlanması, gerçek toplumsal bir değişim getirebilir. Küba ve Çin devrimlerinin ilk senelerinin gösterdiği gibi bürokratik ve ulusal sosyalist planlama bile kapitalizmden daha üstün olduğunu göstermiştir.

Başarılı olan devrimler vardı fakat “Ekim” Devrimi tekrar etmedi

Ekim devriminden bu yana geçen yüz yıl reformist bakış açısıyla kökten bir değişim gerçekleşmeyeceğini kanıtlamıştır Sadece toplumsal devrimler değişiklikler getirmiştir. 20. yüzyılda ve 21. yüzyılın şu ana kadar geçen süresinde katliamcı diktatörleri deviren halkları sömürge durumundan kurtaran birçok başarılı devrim gerçekleşti. Fakat hiçbiri 1917’deki gibi bir sosyalist devrim değildi. Rus devriminin deneyimi istisna olarak kaldı.

Rus devriminin iki ana özelliği vardır: 1) Sovyetler gibi işçi ve emekçi iktidarına dayalı devrimci örgütlerin ortaya çıkması ve 2)en önemlisi: Lenin’in Bolşevik Partisi gibi, kitle seferberliklerini yöneterek iktidarı alabilecek ve işçiler ve köylüler için demokrasiye dayalı sosyalist değişimi gerçekleştirebilecek devrimci bir partinin varlığı. Bu iki koşul olmaksızın, özellikle de kitle hareketlerini yönetme gücü bulunan bir devrimci parti olmaksızın yeni Ekimler olmayacaktır ve nitekim bugüne kadar olanlar ne yazık ki budur.

Geçtiğimiz 100 sene içerisinde devrimler oldu. Zafere ulaşan veya yenilen birçok devrim gerçekleşti. Fakat hiçbiri Lenin ve Troçki’nin partisi gibi bir parti tarafından yönetilmediler. Hepsi reformist, bürokratik ve hain partiler tarafından yönetildiler. 1949 Çin ve 1959 Küba devrimleri bile burjuvaziyi mülksüzleştirip emperyalizm ile kopuş yaşamalarına rağmen işçi örgütlerinin baş rolü alamamaları neticesinde ÇKP ya da Castroculuk gibi bürokratik “işçi devletlerini” yöneten  bürokratik önderlikler devrimi duraklatmışlar ve emperyalizm ile sonu kapitalist restorasyonla biten anlaşmalar imzalamışlardır.

Yeni “Ekimlerin” yaşanmamasındaki kilit nokta kitlelerin cesaretlerinde veya harekete geçme kapasitelerindeki eksiklik değil, devrimci bir yönelişin olmamasıdır.

Stalinizmin zaferi işçi hareketi için bir felaket olmuştur

Yukarıda bahsettiğimiz tüm devrimci süreçlerde ve geçtiğimiz 100 yıl içerisinde gerçekleşen diğer devrimlerin tümünde 1917’de Lenin’in Bolşevik Partisi’nin sahip olduğu öneme ve özelliklere sahip bir partinin eksikliği vardır.

Troçki “insanlığın krizinin devrimci önderlik krizi” olduğunu belirtmişti. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in Troçki tarafından kuruluşu devrimci Marksizmi koruma amacını taşıyordu. Bu bağlamda programı devrimci partileri yeniden kurmak, karşıdevrimci aygıtlarla, sosyal demokratlarla ve Stalinistlerle mücadele etmek anlamına geliyordu.

Neden hala bu önderlik krizi çözülebilmiş değildir? Neden bolşevik parti tipi kitlesel etkiye sahip güçlü devrimci partiler ortaya çıkmamıştır? Bütün bunların tekrar etmekten usanmayacağımız merkezi bir nedeni vardır: Stalinizm 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren devrimciler üzerinde zafer kazanmıştır ve bu dünya işçi hareketi için bir felaket olmuştur.

Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devam eden bu zaferi milyonlarca insanın bilincinde büyük bir gerilemeye neden olmuş ve bu farklı biçimlerde bugüne ulaşmıştır. Moreno bunu “işçi hareketinin frengisi” olarak nitelendirmiştir. Stalinizm Marksizmin ve Ekim Devrimi’nin derslerinin bütün doğasını değiştirmiştir. Sözcüklere kadar değiştirmiş ve niteliğini bozmuştur. Devrim kelimesi “aşamalı bir devrim” yani “ilerici” burjuva kesimler ile bir uzlaşma ve anlaşma anlamına sokulmuştur. Parti, “komünist disipline” karşı çıkan herkesi tasfiye eden bürokratik “tek partiye” dönüşmüştür. Sosyalizm çoğunluğun karşısında birçok ayrıcalığa sahip olan bürokratik bir kast tarafından diktatörlükle yönetilen bir topluma dönüşmüştür.

Dram İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalinizmin güç kazanması ve dünya çapında kitlesel bir hareket olması ile büyümüştür. Milyonlarca insan Stalin’e güvenmiştir. Milyonlarca işçi Nazizmin yenilmesini ve Kızıl Ordu’nun 1945’te Berlin’e girmesini Stalin’in ve SSCB Komünist Partisi’nin “sosyalist” bir erdemi olarak nitelendirmiştir.

Troçki Nazizmin Sovyet işçilerinin ve halkının mücadeleleriyle yenilgiye uğratılmasının Stalinist bürokrasinin sonu olacağını düşünmüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal demokrasi deneyimi ile bir paralellik kurmuştu. Fakat olaylar farklı bir seyir izledi. Stalin ve SSCB bürokrasisi Hitler’in düşüşü ile gelen zaferi kendi üstlerine aldılar. Özellikle Avrupa’da, Komünist Partiler kitle partilerine dönüştüler. Ve böylece bu partiler Fransa, İtalya, Yunanistan’daki devrimleri terk ettiler ve savaş sonrasında emperyalist kapitalizmin yeniden inşası için uzlaşmaya girdiler.

Stalinist aygıtlara olan bu güven kitlelerin bilincinde olağandışı bir gerilemeye neden olmuştur. Milyonlar Stalin’in, gerçekte bir hain ve devrimin celladı olmasına rağmen, devrimci olduğunu düşünmüştür. Milyonlarca işçi Roma ve Paris sokaklarına Stalin afişleri ile çıkmışlardır. Fransız işçiler Fransa KP’sinin büyük grev hareketini frenlemek ve devrimci hareketi durdurmak için oluşturduğu “önce üretim” sloganını takip etmiş ve silahlı ve iktidarı alabilecek olmalarına rağmen yenilmişlerdir, aynı İtalyanlar gibi. İtalya KP’si 9 milyon üyeyle Çin ve SSCB haricindeki en büyük Komünist Parti idi. Milyonlarca İtalyan komünist işçi burjuva İtalya’yı kurma ve Hıristiyan Demokratlar ile iktidarı paylaşma politik çizgisine güvenmişlerdir. Stalinizm ya da Moskova komünizmi kitle hareketine dönüşmüştür.Aydınların ve sanatçıların büyük bir bölümü Stalin’in ve KP’lerin sempatizanları olmuşlardır. Diego Rivera ve Frida Khalo bile Troçkizme sempati beslemelerine rağmen Stalinist olmuşlardır.

Stalin ve aygıtlarının büyük bir başarısı da SSCB’nin ilk yıllarında Troçki’yi tarihten silmek olmuştur. Troçki’yi bir karşı devrimci diye karalamışlar ve 1940’ta katletmişlerdir. Milyonlarca komünist militan Troçkistlerin bölücü ve düşman ajanı olduğuna ikna olmuştur.

Stalin’in 1953’teki ölümünden sonra 1956 yılında Nikita Kruschev, Stalinist aygıtın 1953 Berlin ayaklanmasından beri yaşadığı krizi atlatmak amacıyla “Stalinizmden arındırma” adı altında bir yenilenme çalışmasını başlatmıştır. Fakat “emperyalizm ile barış içinde yaşama”, aşamalı devrim ve Marksizmin yozlaştırılması politikaları devam etmiştir.

Stalinizm içindeki basınç ve kafa karışıklığı o kadar büyüktü ki bazı Troçkist kesimler bile bundan etkilendi. Dördüncü Enternasyonal birkaç ülkede birkaç bin militan ile çok güçsüzdü ve Pabloculuk, yani Michel Pablo ve Ernest Mandel’in başını çektiği akım tarafından yönetiliyordu. Bu akıma göre Üçüncü Dünya Savaşı’nın olması kaçınılmazdı ve bu savaşta SSCB’yi korumak zorunda olan Komünist Partiler zorunlu olarak devrimcileşecekti, bundan dolayı Troçkistler bu partilere entrizm yapmalıydılar. Bu yöneliş 20 yıl sürdü. Stalinizme tanınan bu ayrıcalık Troçkizmin birçok yıl boyunca Avrupa’dan silinmesine neden oldu. 1968’de Fransız Mayıs’ında Mandelciler KP’den koptular ve Devrimci Komünist Birlik’i kurdular. Bu oportünist ve reformist Mandelci sektör güçlü komünist parti ve ulusalcı burjuva hareketlerinin basınçlarına teslim oldu. Bundan dolayı Troçkizm 1952’de Bolivya’da büyük bir devrim fırsatını kaybetti. Bu devrim yeni bir “Ekim” olabilir ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunda özellikle de Latin Amerika gibi devrimlerin gerçekleşmekte olduğu bir kıtada gidişatı değiştirebilirdi. Saflarımıza sızan revizyonizm çok yıkıcı bir etkide bulunmuştur.

Küba ve Çin Devrimleri ve gerilla hareketi devrimcileri kitlelerden daha da uzaklaştırdı

Mao ve Fidel Castro’nun önderliğindeki Çin ve Küba devrimlerinin zaferleri kitleleri etkiledi ve dünyadaki binlerce öncü militanı Maocu, Castrocu ve gerillacı yaptı. Bu hareketler Moskova’nın prestij kaybettiği 1960-70 yıllarında yükselişe geçti. 1960’ların başında daha önceden Stalinist olduklarını belirtmiş olsalar da Çin’deki Mao yönetimi Moskova ile bir kopuş yaşadı. Bu yönetim “uzatılmış halk savaşı” aracılığıyla uluslararası devrimi ilerletmek istiyor gibi görünüyordu. Zamanla Maoculuğun bir tür Stalinizm olarak “ulusal burjuvazi” ile birliktelik önerdiği ortaya çıktı; örneğin Arjantin’de Peronizm ile yaşanan gibi. 1965’te Endonez’yada burjuva Sukharno ile yaptığı anlaşmayla Endonezya devrimine ihanet etti. Latin Amerika’da ise Küba’nın etkisi mutlaktı. Gerilla liderleri Kremlin’in “genel sekreterleri” değil, yaşamlarını devrime adamış insanlardı. Bu şekilde Kübalı ve Maocu gerillaların bürokratik Sovyetlerin ve onun uydu partilerinin krizini hafiflettiği ve farklı yönlere kanalize ettiği söylenebilir. Troçkizm ise izole kalmaya devam etti.

Castroculuk ve Maoculuk, başlangıçta gerilla yöntemini işçi ve halk hareketinin geliştirilmesinin ve devrimci programa sahip işçi partilerinin inşasının karşısına çıkardılar. Che Guevera haricinde Küba yönetimi Moskova bürokrasisine boyun eğdi ve “emperyalizm ile barış içinde yaşama” politikasını benimsedi. Fidel Castro devrimleri desteklemekten vaz geçti ve yerel burjuva hükümetlerle anlaşmaya gitti. Fakat bunu bir devrimin “komutanı” otoritesiyle yaptı. Binlerce ve binlerce militanın kafa karışıklığını arttırdı. Dahası 1979 Nikaragua devriminde Sandinistlere “yeni bir Küba yaratmamalarını” önerdi. Morenocu Troçkistler bunun büyük bir ihanet olduğunu söylediler, ama gözleri kapalı Fidel’e güvenen militanlar bunu görmedi.

Nahuel Moreno bu ilişkiyi kitlelerin bilincindeki bir gecikme ve karşıdevrimci aygıtların varlığı ile açıkladı: “Neredeyse bütün devrimler, kitle hareketinin derin nesnel ihtiyaçları tahammül edilemez bir hal aldıklarında ortaya çıkmışlardır. Fakat proletaryanın ve onun önderlerinin bilinçlilik seviyesi, devrime yol açan nesnel durumla kıyaslandığında geri bir seviyede kalmaya devam etmektedir. Lakin bu geriliğe rağmen devrimler gerçekleşmektedir. (…) (İşçi hareketinin sahip olduğu bu düşük bilinç seviyesi) devrim sırasında, küçük burjuva ve karşıdevrimci aygıtlara bir düzeye kadar onunla buluşma ve onu yönetme imkanı tanır. (Geçiş Programının Güncellenmesi, 15. Tez). Bu çerçevede 20. yüzyılın büyük devrimlerine rağmen aygıtların krizi devam etmektedir ve devrimci önderlik krizi aşılamamış durumdadır.

Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra uzayan krizin nedeni

Nihayetinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Troçki’nin Moskova tarafından yürütülen karşıdevrimin feci bir krize neden olacağı ve ancak seferberliklerle üstesinden gelinebileceği yönündeki  tahminleri gerçekleşti. Berlin Duvarı’nın çöküşü, devrimci bir seferberliğin meyvesi olarak, Doğu Almanya’daki komünist diktatörlüğün çöküşünü sembolize etti. Hemen sonrasında Romanya’da kitleler Çavuşesku’ya karşı ayaklandılar ve son olarak eski SSCB 1991’de, büyük kitle seferberlikleri eşliğinde çözüldü. Stalinist aygıtın kitleler tarafından parçalanması büyük bir zaferdi. Fakat bu zafer devrimci önderlik krizinin çözülememesi nedeniyle birçok çelişki taşıyordu. İlk olarak devrimci bir önderlik olmaksızın bu seferberlikler kapitalist restorasyonu önleyemedi. Kapitalizme dönüş toplumsal karşıdevrim anlamına geliyordu. 60 yıllık baskı bu ülkelerde önderliği alacak Troçkist partilerin oluşmasını önledi. Yeltsin ve hemen ardından Putin tarafından doldurulan müthiş bir politik boşluk oluştu.

Dünya çapında kitlelerin bilincinde büyük bir karmaşa çağı açılmış oldu. Emperyalist cephe bunu “sosyalizmin çöküşü” olarak açıkladı.

Stalinist aygıtın çöküşü otomatik olarak devrimci bir yöneliş kazanamazdı. 21. yüzyılda devrimci önderlik krizinin beklenmedik şekilde uzadığı belli oldu. Morenocu akımımızın, eski SSCB’de gerçekleşecek bir politik devrimle karşıdevrimci Stalinist aygıtın çöküşünün merkezci ya da devrimci akımların ortaya çıkmasına ve bunların yeni devrimci partilerin inşasına yol açabileceği yolundaki öngörüleri doğrulanmadı. Şimdilik, bu sol akımlar oluşmuş değil. Bu bir gerçek.

Fakat Stalinist aygıtın çöküşünün olumlu yanı dünya çapında bir politik devrim çağı başlatmış olmasıdır. Politik veya sendika önderliklerine karşı girişilen bir başkaldırı sürecidir bu. Bu dünya çapında güncel bir olgudur ve neredeyse her tür ülkede yaşanmaktadır. Geleneksel eski burjuva partilere karşı güvensizlik artmış, iki partililik yıkılmış, politik istikrarsızlık durumları yaşanmış, sosyal kesintiler yapan hükümetler seçimlerde cezalandırılır olmuş, boykotlar ve en güzeli grevler ve kitle seferberlikleri artmıştır. Bu süreç aynı zamanda devrimci önderlik krizinin aşılması için verilen mücadeleyi de beslemekte.

Bu değişim sürecinde yeni reformistler de gelişme imkanı buldu. Bunlar bir yandan sovyet aygıtını eleştirirlerken öte yandan “21. yüzyıl sosyalizmi” veya “Bolivarcı devrim” gibi anlayışlar geliştirdiler. Chavez sürekli Lenin’den alıntı yaptı, hatta bazen Troçki’ye de değindi. Bununla birlikte Bolivya’da Eva Morales, Brezilya’da PT ve Lula veya Avrupa’da Syriza ve Podemos gibi benzer oluşumlarla birlikte, Küba yönetimine sıkı sıkıya bağlı bir Chavezcilik ortaya çıktı.  Burjuvazi ile uzlaşma, aşamalı devrim, işçi karşıtı politikalar ile aynı karşıdevrimci anlayışı devam ettiren bu yeni reformist ya da yeni Stalinist partiler krize girmeye başlamışlardır. Ama bu arada sosyalizmi kirleterek yeni kafa karışıklıklarına neden oldular. Binlerce kişi bunun sosyalizmin başka bir başarısızlığı olup olmadığını sorgulamaya koyuldu.

İktidar olan veya hükümetlere katılan bu yeni yeni reformist aygıtlar nihai krizlerine girdiler: büyük küçük kafa karışıklıkları ile kitleler ve onların öncüleri son deneyimlerini yaşadılar. Bu antibürokratik politik devrim sürecinin bir parçasını oluşturan, alttan gelen bir başkaldırıdır.

Yeni devrimci partiler kurmak 21. yüzyılın en büyük mücadelesidir

Hala yeni Ekim Devrimlerinin bir gereklilik olduğunu düşünüyoruz ve bundan dolayı görevimiz bolşevik modelde enternasyonalist devrimci partiler kurmaktır. Lenin ve Troçki’nin bize bıraktığı vasiyet budur. Bu anlamda, başka devrimci güçler ile birliktelik imkânları arayarak, 4. Enternasyonal’in inşası yolunda çalışmaktayız. Bu ahlaki bir zorunluluk değildir. Biz bir inanç akımı değiliz. Sadece sömürülen kitleler için başka bir seçeneğin olmadığını düşünüyoruz. Er ya da geç, ama aynı mücadele sürüyor.

Bu nedenle, kafa karışıklığına düşen ve “mümkün olan” modasına kapılanlarla; ya da subcomandante Marcos gibi her şeyden şüphe edip “sorgulayarak yürüme” taraftarlarına; ya da internet üzerinden, “mülksüzleştirme”, “devletleştirme”, “burjuva parti” veya “işçi hükümeti” gibi sözcüklerden arındırılmış programlar temelinde geniş “antikapitalist” partiler kurmaya kalkanlara karşı mücadele etmeye devam ediyoruz. Bunları “karma ekonomi”, “politik kast”, “aşağıdan bir halk gücü yaratmak” veya “halk hükümeti” gibi kavramlarla değiştirmeye karşıyız.

Bu nedenle “21. yüzyıl sosyalizmi” gibi yeni reformist sahte önerilere ve Syriza ve Podemos gibi sözde “yeni sol” aldatmacalara karşı mücadeleyi sürdürüyoruz.

Görevimiz tek tek ülkelerde ve dünya çapında devrimci önderlik krizini aşmaktır. Bu, işçi iktidarı ve yeni bir Ekim’in zaferi için mücadele eden programlara sahip devrimci partiler kurmaktan geçiyor.

Reformist ve bürokratik aygıtların krizi devam ediyor. Hükümetlere ve yöneticilerine karşı tabandan gelen başkaldırılar artıyor. Bu durum hedefimize yönelik mücadelemizde yeni olanaklar yaratmakta. Bu gelişmelere müdahale edebilmek için yeni politik ve sendikal gelişmelere açık olmamız gerekiyor. Devrimci partiler inşa etmek için sekter davranmayacağız ve cüretkâr olacağız.

—————————————————————————————————-

1952 Bolivya Devrimi yeni bir Ekim olabilirdi

1952’de Bolivya’da ikinci bir Ekim’i tekrarlamak için büyük bir fırsat kaçırıldı. Böyle bir olasılık dünya çapında solu ve işçi hareketini değiştirebilirdi. 4. Enternasyonal kitleselleşebilir ve Stalinizme alternatif oluşturabilirdi. Dünya çapında devrimci önderlik krizi aşılabilirdi. Bu yenilginin sorumluluğu Michel Pablo ve Ernest Mandel tarafından yönetilen 4. Enternasyonal’dedir. Michel Pablo tarafından yönetilen Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi (POR), bir işçi devrimine yapabilecek en büyük suçu işledi.

1952 Nisan’ında bir işçi isyanı baş gösterdi ve burjuva orduyu yıktı. En önemli rol madencilerde ve Troçkizme kazanılmış Bolivya işçi sınıfındaydı. Daha 1946 Kasım’ında Maden İşçileri Federasyonu, Pulacayo’nun sosyalizm ve işçi hükümeti için mücadeleyi deklare ettiği ünlü tezini oylayarak kabul etti.

Nisan 1952’de dinamitlerle donanmış olan maden işçileri La Paz’a ulaştılar ve merkezi cephaneliği ve hava üssünü ele geçirerek kentin ordu tarafından bombalanmasına karşı direndiler. Bir polis grubu isyanın üzerine sürüldü. Üç gün içerisinde ordu, işçi ve köylülerden oluşan ve başta La Paz ve Oruro olmak üzere tüm ülkede egemen hale gelen silahlı milis kuvvetleri karşısında çöktü.

İşçiler silahlara ve güçlü sendikalara sahiptiler ve böylece Bolivya Merkezi İşçi Konfederasyonu’nu (COB) kurdular, yiyecek tedariki ve ulaşım hizmetlerini düzenlemeye giriştiler. COB’un önde gelen lideri Juan Lechin idi ve yönetimi POR ile paylaşıyordu. COB’un iktidarı alması için bütün koşullar hazırdı. Fakat yönetim, Ulusal Devrimci Hareket (MNR) liderlerinden Victor Paz Estensoro’yu (14 Nisan’da sürgünden dönmüştü) toplantıya çağırdı ve başkanlık teklif etti. Moreno’nun akımının sloganı “Tüm iktidar COB’a!” idi.

Bolivya Rus devriminden beri gelmiş geçmiş en gelişkin devrim olarak kabul edilir. Burjuva ordu yıkılmıştı. İşçi ve köylü milisleri tek güç kaynağı olarak örgütlenmişlerdi ve COB işçi hareketini ve milisleri merkezileştırebilecek yegane örgüttü. COB’u yöneten bürokrasi -ellerindeki- iktidarı ulusalcı burjuva partiye teslim etti. Bolivya Troçkizmi önemli bir güçtü, kitle ve işçi hareketi üzerinde büyük bir etkisi vardı, orduyu yıkan ayaklanmayı yöneten güçlerden biriydi. Michel Pablo tarafından yönetilen Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Sekreterliği burjuva hükümete eleştirel destek vererek ihanet çizgisine düştü. Revizyonist ilke her zaman aynıydı: kitlelerin MNR üzerinde basınç uygulamasıyla sosyalist devrim yapabilir anlayışı. COB tarafından iktidarın alınması ve Bolivya’da gerçekleşecek bir sosyalist devrim Latin Amerika devrimini körükleyebilirdi. Hepsi Küba devriminden önce gerçekleşmişti. Kıtasal devrime bir sınıf karakteri verebilirdi ve Bolivya Troçkizmi tarafından yönetilebilirdi. Bu yeni bir Ekim demek olurdu.

Bolivya Troçkizminin krizi, Troçkist hareketin krizi ve bunun ardından Bolivya’da güçlenen Stalinizm ve tüm Latin Amerika’da ulusalcı küçük burjuva hareketlerin yükselişi, Pablo-Mandel revizyonizminin Bolivya’da dayattığı canice sınıf uzlaşmacı politikasının sonucu olmuştur.

———————————————————————————————————

Dördüncü Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal çok zor koşullar altında, büyük yenilgiler ve Nazilerin Avrupa’da ilerleyişi esnasında 1938’de kuruldu. Troçki’yi izleyen gruplar çok küçüktü ve dünya çapında, özellikle de SSCB’de büyük baskı görüyorlardı. Stalin sonunda Troçki’yi 1940’ta öldürttü. Bu yeni enternasyonalin inşasını daha da zorlaştırdı.

Troçkizm, Troçki’nin ölümü ile daha da zayıfladı ve genç deneyimsiz yöneticiler ile marjinal pozisyonlarda örgütlenmeye başladı. Bu arada Bolivya gibi yerlerde Troçkizm önemli bir güce sahip oldu ve işçi hareketinde güçlü bir şekilde varlığını sürdürdü. Fakat Dördüncü Enternasyonal’in yönetiminde revizyonist bir sektör ağırlık kazanmaya başladı. Troçkist olma nedenlerini ve programı terk ettiler ve komünist partilerin ve ulusal burjuva hareketlerin basıncına teslim oldular. Bundan dolayı Troçkizm büyük Bolivya devrimi fırsatını kaçırdı.

Revizyonizm oportünist pozisyonlara düşerek birçok hasara yol açtı ve Leninist devrimci parti inşasını terk etti. Troçkizmin diğer sektörleri de sekter bir pozisyonda kaldılar. Bundan dolayı Dördüncü Enternasyonal 1950’lerde ve 60’larda sekter ve oportünist pek çok kanada ayrıldı ve marjinal kaldı. Moreno’nun akımı revizyonist akıma karşı çıkan nadir akımlardan biriydi.

Moreno, sekterizme ve oportünizme karşı mücadele ederek, Troçkist partilerin işçi hareketi içinde kurulmasını teşvik etti. Arjantin’de Troçkizm ilk önce Sosyalist İşçi Partisi (PST) ve 1970’lerden sonra da Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) ile 1980’lerde çok büyüdü ve futbol statlarını dolduran dünyanın en büyük Troçkist partilerinden birine dönüştü. Moreno’nun ölümünden sonra olaylara yanlış politik cevaplar verilmesi üzerine bu gelişim durdu. Bugün Arjantin’de bu deneyimleri sahiplenen Sosyalist Sol (UIT-CI), üç Troçkist partiyi içeren İşçilerin Sol Cephesi’nin (FİT) yapıtaşlarından biri haline gelmiş durumda, sendikalarda güç kazanmakta, bir milyon oy toplamakta ve birçok milletvekili çıkarmakta. Böylece FIT dünyanın en güçlü Troçkist kutuplarından biri haline gelmiş durumda.

UIT-CI 2014’te Avrupa ve Meksika’da birleşmeler gerçekleştirerek yozlaşmaya karşı Moreno’nun verdiği kavgayı takip etmekte. Biz enternasyonalizmin partizanlarıyız fakat Dördüncü Enternasyonal’in kendisi olduğumuz gibi bir iddiamız yok. Dördüncü Enternasyonal’in inşasının bir parçasıyız. Troçkist veya değil, diğer devrimci gruplarla birleşmeye açığız. Eski aygıtların krizinin devrimci akımların veya eğilimlerin veya merkezci solun önünü açabileceğini ve dolayısıyla bu gruplarla birlikte çalışarak devrimci partinin inşasına yönelik olarak birleşik devrimci cepheler kurmak görevinde ortaklaştırabileceğini düşünüyoruz.

Katalan halkı ayakta, bağımsızlığa yürüyor

0

Binlerce İspanyol polisi… Basılan sandık merkezleri, tahrip edilen okullar, el konulan sandıklar ve oylar, vahşice dövülen, gaz bombaları ve plastik mermilerle saldırılan, merdivenlerden aşağı atılan, yerlerde sürüklenen insanlar; ve 12’si ağır 900’ü aşkın yaralı… 1 Ekim’de kendi kaderini tayin etmek için barışçıl biçimde sandık başına giden Katalan halkının yaşadıklarıydı bunlar. İspanyol devletinin bütün bu saldırılarına rağmen 2 milyon 262 bin kişi, yaşlı genç, kadın erkek, hep birlikte kahramanca korudukları okullarda oy kullanmayı başardı ve %90 oranında bağımsızlığa EVET dedi. 640 bin kadar kullanılmış oya ise saldırı güçleri el koydu; bunların da dahil edilmesiyle birlikte katılım %54,3 oranında oldu. Yıllar önce Avrupa Birliği’ne girmek için yapılan referandumda Katalonya’da gerçekleşen katılım oranının aynısı. Yani aynı derecede meşru.

Ama tabii İspanya hükümeti gerçekleşen referandumu meşru olarak kabul etmiyor; sadece o da değil, halk oylamasını “Yok” sayıyor. Kralın başını çektiği ve Franco artığı Halk Partisi (PP-Partido Popular) iktidarının yönettiği Monarşi rejiminin Katalan halkına yanıtı basitçe bu! Dayandıkları “hukuki” gerekçe de, 1978’de kabul edilmiş olan “demokratik Anayasanın”, ulusların kendi kaderini tayin hakkını kabul etmiyor olması. Ama, diktatör Franco’nun ünlü “İspanya’yı iyi bağladık” deyişinin ürünü olan bu Anayasa’nın öngördüğü rejim bugün Katalan emekçileri tarafından sarsılıyor.

Emperyalist İspanya burjuvazisi (buna Katalan burjuvazisi de dahil) şimdi panik içinde. Zira bütün bir Katalan halkının demokratik ve tarihsel bir hakkı için mücadelesi gibi görünen bu başkaldırışı sadece bir “ayrılma” isteğinden ibaret değil. Sürecin altında Katalonya’daki emekçi sınıfların Madrid kaynaklı neoliberal sömürü sistemine isyanı yatıyor. Katalonya halkının bağımsızlık talebinin tarihten gelen soyut bir ideal olmaktan çıkıp güncel bir haykırış haline dönmesi tam da 2008 kriziyle birlikte başlamıştı. Çürümüş, yolsuzluklara batmış İspanya burjuvazisinin, kendisinin neden olduğu krizin faturasını ağır işten çıkarmalarla, vergilerle, özelleştirmelerle emekçi yığınlara ödetmeye girişmesi, Katalan yığınlarda bundan kurtulmanın yolunun bu köhnemiş monarşik devletten kopup sosyal bir Katalan cumhuriyeti yaratmaktan geçtiği düşüncesine yol açmıştı. İşte 1 Ekim bağımsızlık referandumu bu sürecin sonucu oldu.

İspanyol sermayesiyle iç içe durumdaki Katalan burjuvazisi böyle bir ayrılmayı istemiyor. Üstelik, gerek sağcı PP’nin, gerekse Sosyalist Parti (PSOE) hükümetlerinin uyguladığı neoliberal saldırıları, Katalan burjuvazisinin partisi olan PdCat da (Katalonya Demokratik Partisi) aynen Katalonya’da yürürlüğe koymuştu. Ne var ki bağımsızlık seferberliklerinin güçlenmesi, süreci denetleyebilmek ve iktidarını koruyabilmek için bu partiyi de bağımsızlıkçı bir çizgiye sürükledi (ve tabii temsil ettiği burjuvaziyle arasının açılmasına neden oldu). Bağımsızlık sürecinin başını şimdilik bu parti ile onunla koalisyonda olan, özellikle taşra küçük burjuvazisinin partisi bağımsızlıkçı ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Partisi) çekiyor. Katalan parlamentosunda 10 milletvekilinden ikisinin oyuyla bu koalisyonu iktidarda tutan CUP ise (Halk Birliği Adayları) bağımsızlık yanlısı solcular ile Marksistlerden oluşuyor.

Bağımsızlıkçı cephenin çizdiği yol haritası, referandumun ardından Katalan parlamentosundan bağımsızlık ilanı kararı çıkartmak, böylece bir “Geçiş Süreci” başlatmak ve nihayetinde (ne zaman olacağı belli değil) bir Kurucu Meclis için seçim düzenlemek. Bu geçiş süreci esas olarak bir yandan yeni devletin temellerini hazırlamak ve bir yandan da “barışçıl” bir ayrılık için İspanya hükümeti ve Avrupa Birliği ile pazarlıklara girişmek. Ne var ki ne Monarşi rejimi buna izin vermeye taraftar, ne de İspanya kökenli partiler (PP, PSOE, Podemos ve Yurttaşlar partisi) böylesine bir ayrılıktan yanalar. Hatta bazıları Katalonya’nın özerkliğinin iptal edilmesini öneriyorlar. Referandum sonrasında Katalan hükümetinin “arabuluculuk” için yardım istediği Avrupa Birliği de bağımsız bir Katalan devletinin kurulmasına karşı; öyle ki, AB sözcüleri Katalan emekçileri üzerinde 1 Ekim’de uygulanan polis vahşetini bile kınamaktan kaçınmış durumdalar. Bu koşullarda Katalan burjuva partileri olası bir pazarlık halinde bağımsızlık hedefinden her an vazgeçebileceklerdir.

Ama şimdi yeni bir güç daha sahneye çıkıyor: örgütlü Katalan proletaryası. Pek çok devrimci sendikanın 3 Ekim günü için ilan ettikleri genel grev çağrısına iki büyük konfederasyon da katıldı (İşçi Komisyonları –CC.OO.- ve Genel İşçi Birliği –UGT-). Bu satırların yazıldığı 2 Ekim günü işyeri komiteleri toplanıyor, aralarında koordinasyonlar kuruluyor, işyerlerinde genel toplantılar düzenleniyor ve grev komiteleri oluşturuluyordu. Kamu emekçileri ve gençlik günlerden beri sokaklarda. Alanlar protestocu kitlelerle dolup taşıyor. İspanya’nın başka kentlerinde de Katalan halkını destekleyen gösteriler düzenleniyor.

Yarın, 3 Ekim günü, Katalonya belki de tüm İspanya ile birlikte yepyeni bir güne başlayacak. Kendi kaderini tayin hakkını söke söke alan bir halkın, işçi ve emekçi yığınların başını çektiği yeni bir Katalan cumhuriyeti yaratmalarına tanıklık edebileceğiz. Üç gücün çatışmasına şahit olacağız: Monarşik anayasa taraftarları, bağımsızlıkçı Katalan burjuvazisi ve cumhuriyetçi Katalan proletaryası ve emekçi yığınları. Katalan proletaryasının zaferi, tüm İspanya ve Avrupa emekçi yığınlarının özgürleşmesinin yolunu açabilecektir.

Referandum ve tezkere

0

Hani bir laf vardır “İnsanoğlu kuş misali, dün neredeydik bugün nerede” diye; aynen öyle. Türkiye, hemen hepsiyle açık- örtülü bir düşmanlık, anlaşmazlık, geçimsizlik, çıkar çatışması içinde olduğu doğu ve güney komşularıyla neredeyse “canciğer kuzu sarması” durumuna geliverdi! Evet, Kürt meselesinden söz ediyoruz…

Federe Kürdistan yönetimi (IKBY) “bağımsızlık referandumu”na gideceğini açıkladığı andan itibaren Kürtlere hükmeden bölge devletleri, Türkiye, İran, Irak… acayip uyumlu bir koro halinde tehdit, hakaret, şantaj yoluna giderek, askeri seçenek de dahil her şeyden söz etmeye başladılar. İran, Kürdistan topraklarını topçu ateşine tutarken Irak, bir süre önce “işgalci” ilan ettiği Türkiye ile ortak bir askeri tatbikata katılıyor! Topluca bir ekonomik ambargodan da söz ediliyor.

“Yakın dostlar!”

Türkiye, daha üç gün öncesine kadar bölgedeki tek “dostu” Irak Kürdistanı’na referanduma gitmesi halinde başına gelebilecekleri anlattı. Referandum öncesine alınan MGK toplantısından çıkan sonuçlara, Meclis’ten geçen sınır ötesi harekât tezkeresine ve devlet büyüklerimizin sözlerine bakılırsa durum vahim! Üstelik bir bağımsızlık ilanı falan söz konusu değilken.

Barzani yönetimiyle onca açık-gizli ekonomik, siyasi, askeri bağlantılar, PKK ve PYD’ye karşı ortaklık, diplomatik ilişkiler, anlaşmalar, onca yatırım, ihracat, merkezi Irak devletinin itirazlarına rağmen yürütülen petrol ticareti, merkezi yönetimin göndermediği maaşların ödenmesi için verilen yaklaşık iki milyar dolarlık borç… hepsi bir anda unutulmuş… Başbakan kükrüyor, “Hesap soracağız. Referandum gayrimeşrudur, yok hükmündedir!” Sonra sazı yardımcısı alıyor: “Bu huzursuzluk sadece sana değil, pek çok kişiye zarar verecek sonuçlar doğuracaktır!”. Tabii bir de İçişleri Bakanımız var; o, görevi gereği mevzunun “derinliklerine” daha bir vâkıf.  İşin aslını açıklıyor: “Bütün bunlar büyümemizden, zenginleşmemizden, tüm dünyada sözümüzün geçme noktasına gelmemizden rahatsız olanların marifetidir; 15 Temmuz’da başaramadılar, Türkiye’yi istila edip ekonomik olarak zayıflatamadılar. Hemen Irak’ın kuzeyinde bir referandum yapıp ‘acaba Türkiye’nin huzurunu bozabilir miyiz’ diye bir anlayış ortaya koymaya çalıştılar.” Yani adeta ikinci bir Gezi vakası!  Tabii asıl bombayı, kapıları kapatıp Irak Kürtlerini aç bırakmakla da tehdit eden RTE patlatıyor: “Bir gece ansızın gelebiliriz!”

Hep beraber Kürtlere karşı!

Bu “vahim” durum nedeniyle genel seferberlik dahi ilan edilebilirdi ancak bizimkiler şimdilik bir tezkere ile yetindiler; CHP ve MHP’yi de peşlerine takarak. Elbette, “Mesele Kürtler olunca gerisi teferruattır” prensibi uyarınca. MHP’ye diyecek bir şey yok; açık ve yeminli Kürt düşmanı, zaten ne zamandır askeri müdahaleden söz ediyor. Ancak, tarihsel geçmişi ve ideolojik konumu nedeniyle şaşırtmasa da CHP’nin tutumu yine de bir tuhaf! Yani daha o uzun “Adalet Yürüyüşü”nün teri bile kurumadan tezkereye “evet” deyiverdi. Ancak  “sosyal demokratlık” gereği, bu desteği, iktidarın tezkereyi bir savaş fırsatı olarak kullanmaması şartıyla verdiğini açıkladı! Eh, RTE’ye bu kadarı da yeter. Gerektiğinde bir askeri müdahalenin yasal zeminini sağlamış oldu.

Tezkere desteğinin “dışa karşı” olduğu söylenebilir. Ancak bu “akılcı” bir gerekçe olmaz: Birincisi, dış politika ile iç politika hiçbir zaman bu kadar iç içe geçmemişti. İkincisi, Kürtlerin en büyük bölümü Türkiye’nin siyasi sınırları içinde yaşıyor. Üçüncüsü, Kürt politikası RTE’nin iktidar stratejisinin bel kemiği; bu “çözüm sürecinde” de böyleydi şimdi de böyle. Bu nedenle içeride veya dışarıda Kürtleri ezmeye yönelik devlet politikalarına verilecek her destek kaçınılmaz biçimde RTE’nin iç politikasına, yani “yeni Bonapartist baskı rejimine” destek vermek anlamına geliyor. CHP o milliyetçi çaresizliğinin kıskacında döne dursun, RTE işin sırrına çoktan ermiş durumda. Kürt düşmanlığını ve korkusunu kullanarak, yeminli düşmanları dâhil hemen herkesi burunlarından tutup istediği yere sürükleyebileceğinin farkında. Çok güvenilmez de olsa “Atatürkçülerle” oluşturduğu ittifakın temelinde, 15 Temmuz vakasının ötesinde bu gerçek yatıyor. Artık resmiyet kazanmış yeni rejimimizin ömrü Kürt politikasına da sıkı sıkıya bağlı. Milliyetçi olsa da bu konuda diğerleri kadar “katı” ilkeleri olmayan RTE o nedenle bir dönem Dersim için “gözyaşı dökerken” (CHP’nin tek parti dönemi) daha sonra Sur’u, Cizre’yi topa tutabildi (kendi tek adam dönemi). Ayrıca kendisi için, CHP’nin öne sürdüğü “tezkerenin savaş fırsatı olarak kullanılmaması” şartı asla geçerli değil; çünkü varlığı giderek “muzaffer bir başkomutanlığa” bağlı hale geliyor. Bu nedenle Türkiye’nin önünde “rejim” odaklı bir sıcak savaş ihtimali var. Rejim odaklı olması nedeniyle bu savaş aynı zamanda bir “iç savaş” olarak yaşanacak.

Kürtlerin durumu

Barzani’nin kimliği, amacı ve ilişkileri ne olursa olsun, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı tartışılamaz. Zamanı, zemini, ABD’nin rolü, İsrail’in desteği vb. gerekçeler bundan sonra gelir. Elbette Kürdistan’da demokrasi-rejim meselesi dâhil toplumsal, sınıfsal, politik konularda söylenecek pek çok şey var. Ancak itirazcıların bu konularda dönüp önce kendi “ulus devletlerine” ve rejimlerine bakmaları gerekir. “Bölünme” meselesine gelince; bir  “sömürgecinin” elinde zorla tuttuğu toprağı kaybetmesi bölünme değil, adaletin yerini bulmasıdır. Sömürgecinin “iyi yürekli” olması bu gerçeği değiştirmez; kaldı ki Kürtlerin tarihi aynı zamanda acının, baskının ve zulmün de tarihidir. Referandumun bölgenin huzurunu bozacağı ve savaş ihtimalini artıracağı gerekçesine gelirsek: Öncelikle Ortadoğu gibi bir bölgede bu “komik” bir gerekçedir. Bunu söyleyenlere cevabımız: Önce dönüp kendilerine bir bakmaları, sonra da savaş tehditlerinden vazgeçmeleridir.

Emperyalizm meselesine gelince. Bölgenin bugün hâlâ geçerli olan statükosu Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalizm eliyle belirlenmiştir. Emperyalizmin hiçbir zaman bir “Büyük Kürdistan” projesi olmamıştır. Aksine, Irak ve Suriye’nin İngiliz ve Fransız mandası altında olduğu dönemlerde emperyalizm, tercihini merkezi burjuva devletlerinden yana kullanmıştır. Emperyalizm için Kürt sorununun her dönem bir “kullanım değeri” olmuştur; bu, bugün de böyledir. Ancak bunu engellemenin yolu Kürt halkının hak ve özgürlüklerinin ve de kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi ve Kürtlerin ulusal özgürlüğü üzerindeki tehditlerin kaldırılmasıdır. Ulusal hareketler, toplumsal kurtuluş hareketlerinden farklı olarak, çeşitli nedenlerle büyük güçlerle daha “kolay” ilişkiler kurarlar. Ancak bunlar her zaman tehlikeli ilişkilerdir. Kürt önderliklerinin emperyalizmle ilişkileri de, er veya geç Kürt halkına zarar verecektir; ancak bu sorun, “devletli” bölge halkları için de geçerlidir.

Son olarak referandum karşısında “dertlenen” sol kesimlere bir tavsiyede bulunalım. Kendinize “milli ve demokratik” görevleri uygun görürken Kürtlere “enternasyonalizmi” dayatmak büyük bir çelişkidir. Enternasyonalizm, öncelikle “ezen ulus” solcularının görevidir. Gerisi, eşit şartlarda konuşulur…

Türk Metal işçileri oyalıyor: Birleşik ve militan bir emek politikası için ileri!

0

Metal işkolunda yeni sözleşme dönemi açılırken, sendikalar da ilk tekliflerini yaptılar. Türk Metal isimli işçi düşmanı, mafyatik sarı sendika, önerisini %38 gibi yüksek bir oranla yaptı. Şimdi karşımızda iki soru var: İlk olarak Türk Metal bu teklifinde samimi mi? Yani işçileri her zaman ve her yerde sermayeye pazarlamış olan bu karşıdevrimci aygıt, savunduğunu iddia ettiği bu teklifin gerektirdiği eylem gücünü gösterebilir mi ve bu eylemliliğin sorumluluğunun altına girebilir mi? İkinci soru ise Türk Metal gibi teslimiyetçi bir sendikal önderliğin bu teklifi yapmasının ardında yatan sebeplerin ne olduğudur. Bu yazıda bu iki sorunun cevabını arayacağız.

DHL Express Kargo şirketinde sendika düşmanlığı

0

Uluslararası kargo şirketi DHL Express TÜMTİS’te (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) örgütlendikleri gerekçesi ile iki ay önce 9 işçiyi işten çıkartmıştı. TÜMTİS’te bundan 8 ay önce örgütlenme çalışmalarına başlayan işçiler çoğunluğu sağlayarak TÜMTİS’in toplu sözleşme yapabilmesi için bakanlıktan yetki almasını sağlamışlardı. TÜMTİS’in bu yetkisine itiraz eden patron önce üç, daha sonra altı işçiyi kapı dışarı koymuştu. TÜMTİS Genel Örgütlenme Sekreteri Muharrem Yıldırım Birgün Gazetesi’ne verdiği demeçte “Burada toplam 834 çalışan var, biz 338 üyeyle yetki için Bakanlığa müracaat ettik. Mevcut üyelik sisteminde sahtecilik yapmanın olanağı yokken ve bunu bildikleri halde, ‘üyelikler doğru mu yanlış mı bilmiyoruz’ diyerek itirazda bulundular. Duruşma 12 Eylül’e ertelendi” demişti.

Metalde sözleşme dönemi: Hükümetin savaş planları grev kırıcıdır!

0

Metal işkolunda bir yandan yeni sözleşme dönemi açılırken, bir yandan da olağanüstü toplanan Meclis ve Milli Güvenlik Kurumu, Kuzey Irak’a ve Kuzey Suriye’ye dönük müdahaleci ve yayılmacı planların zeminini hazırlıyor. Bugün için TSK’nın komşu ülkelere askeri bir operasyonu başlatıp başlatamayacağını söylemek mümkün değil. Belki de bunlar sadece Devlet Bahçeli’nin saldırgan çıkışında ifadesini bulan birtakım rejim içi hoşnutsuzlukları dindirmek için. Belki de iktidar, sırtını yasladığı milliyetçi-muhafazakar kitleleri, savaş hazırlığının yaratacağı bir alarm durumuna geçirip, ülke içerisindeki konumunu güçlendirmek istiyor. Ancak biz burada başka bir gerçeğe parmak basmak istiyoruz: Hükümet savaş ilan ederse ve güneydeki ülkelere dönük saldırgan bir askeri müdahaleyi başlatırsa, o zaman metal işçilerinin toplumsal durumlarının akıbeti ne olacak? Bunu da geçtik, hükümet savaş ilan etmese bile, iktidar Türkiye toplumunun gündeminde savaş tartışmasını sürekli sıcak tutarsa, metal işçilerinin taleplerinin kaderi ne olacak? Bu soruların cevapları çok önemlidir.

Metal işçisinin önündeki tehlikeler ve fırsatlar

0

2015 senesinde Türk Metal’in işçilere danışmadan, fabrikaların patronlarıyla 3 senelik sözleşme imzalamaya kalkışmış olması ve düşük zam oranları önermiş olması, özellikle Bursa’da olmak üzere birçok metal işçisini harekete geçirmişti. Metal işçilerinin seferberliği, kapitalistler tarafından işten atma tehditleriyle ve izin adı altında fabrikaları kapatmakla durdurulmaya çalışıldı. Bursa’da Reno, Coşkunöz, Mako, Delphi, Valeo, Rollmech ve diğer fabrikalardan işçiler 26 Nisan 2015’te, şehrin merkezinde toplu iş sözleşmesinin yenilenmesi için buluşmuşlar; ertesi gün de (27 Nisan) Türk-İş’in genel merkezinin olduğu binanın önüne yürümüşler, ancak burada genel merkezin çevresini sarmış olan polislerce saldırıya uğramışlardı. Patron-Türk Metal- polis işbirliği bununla da sınırlı kalmamış, işçilerin arasına birçok sivil girerek, provakasyona kapı aralamaya çalışmıştı.

Zonguldak Eren Enerji’de sendikalı işçiye saldırı

0

Zonguldak Kilimli’de bulunan ve DİSK’e bağlı Enerji-Sen’in örgütlü olduğu Eren Enerji’de sendikalaştıkları gerekçesiyle on üç işçi işten çıkartıldı. Hukuksuzca işten çıkartılan işçilere sahip çıkan Enerji-Sen 24 Ağustos günü Eren Enerji önünde bir basın açıklaması gerçekleştirmişti. Enerji-Sen Genel Sekreteri Süleyman Keskin basın açıklamasında işçiler iş başı yapıncaya kadar mücadele edeceklerini, basın açıklamasının gerçekleşeceği haberi üzerine Eren Enerji patronunun tek taraflı fes ettiği iş akitleri ile ilgili bir yanlışlık olmuş diyerek işten atma sürecini dondurduğunu ve patronun yaptıklarının hukuksuz olduğunu söylemişti. Eren Enerji’de işten atma saldırısının öncesinde de yoğun bir baskı sürmekteydi. İşçilere iki yıl boyunca zam yapmayacağı haberini veren patron aynı zamanda mobing uygulamaktaydı.

Kuzey Irak Kürt halkı kendi kaderini tayin edebilmelidir

0

Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), Barzani’nin liderliğinde 25 Eylül tarihinde bir referandum yapılacağını duyurdu. Referandumda KBY’nin bağımsız olup olmaması sorulacak. Referandum gündemi Suriye’de iç savaş sürerken ve Türkiye Kürt kantonlarına askeri bir müdahale hazırlığına girişirken ilan edildi. Barzani’nin bu hamlesi bu yönüyle hem bölgesel, hem de uluslararası politik aktörlerden farklı tepkiler aldı. Ne var ki bu politik aktörlerin hepsi, Kürt halkının ve yoksullarının çıkarlarını değil, kendi kirli menfaatlerini ön plana koyan tutumlar belirlediler. İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal ise bölgedeki savaşa, açlığa ve krize karşı mümkün olan tek çözümün Kürt halkı ve yoksullarıyla beraber bölge ezilenlerinin ihtiyaçlarının ölçüt olarak alınacağı bir eylem programı olduğunu söylüyor.

Standart Profil’de 140 işçi işten çıkartıldı

0

2013 yılında sendikalı oldukları gerekçesiyle Manisa’daki fabrikasından 150 işçiyi çıkartan, sızdırmazlık profilleri üreten Standart Profil şirketi bu kez de Düzce’deki fabrikasından sebep göstermeksizin 140 işçiyi kapı dışarı koydu. Eylül ayının ikinci haftasında, Petrol-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada, 140 işçi cep telefonlarına gelen mesaj ile işten çıkartıldıklarını öğrendiler. 11 Eylül günü Petrol-İş sendikası ile basın açıklaması için fabrika önünde toplanan işçilere fabrika içerisindeki işçiler de destek verdi. Basın açıklamasında Petrol-İş Genel Başkanı Ali Ufuk Yaşar fabrika yönetimini işten çıkarma uygulamasından vazgeçmeye çağırdı.

Katalonya’da 1 Ekim: ya Evet ya evet… Devlet terörünü durduralım!

0

Katalonya’daki bağımsızlık referandumu sürecine ilişkin olarak, İspanya Devletindeki kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele’nin 7 Eylül 2017 tarihli bildirisini aktarıyoruz.

Katalonya parlamentosu 6 Eylül günü Katalonya’nın kendi kaderini tayin etmesine dönük referandum çağrısını onayladı ve ardından Katalonya hükümeti de söz konusu referandumun, 1 Ekim tarihinde gerçekleştirilmesi sürecini resmileştirdi. İspanyol merkezi hükümetinin ve anayasa mahkemesinin bu duruma yanıtı –tam da beklendiği üzere- vakit kaybetmeksizin, referandum sürecini yasaklamak ve  önderliğini üstlenenler ve işbirliği halinde olanlara ilişkin ceza tehditleri savurmak oldu.

PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ve Ciudadanos (popülist sağ eğilimli Yurttaşlar partisi) Başbakan Rajoy’un saflarında kenetlendiler. Katalonya referandumu ile açığa çıkan sorun aslına bakılırsa ne yalnızca Katalonya’nın sorunu ne de biçimsel bir biçimde geçiştirilebilir. Mevcut İspanyol anayasası, kendi kaderini tayin hakkının reddi üzerine inşa edilmiş durumdadır.

General Franco’nun ölmeden hemen önce söylediği “ her şey ayarlandı, en ince şekilde ayarlandı…” sözlerinden daha iyi ne anlatabilir bu durumu. Tek vatan söyleminden, faşizm dönemi devlet aygıtının suçlu yöneticilerine uygulanan cezasızlığa kadar her şey açıkça ortaya koyuyor bunu. Bugün kim, “elbette Katalanlar kendi kaderlerine yön vermeli ama bunu başka biçimler altında yapmalılar” diyorsa, yanılıyor. Zira bizzat İspanyol devletinin 6 yıldır sürdürdüğü tutum, bunun mümkün olmadığını tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. Dolayısıyla bu tip çağrıların kaderi mevcut merkeziyetçi rejimin payandası olmanın basit gerekçeleri olmaktadır.

1 Ekim artık masada ve ya bu süreçle 1978 yılında kurulan gerici rejimin tasfiyesine dönük bir kapı aralanacak ya da onunla yaşamaya mahkûm olacak ve PP (Halk Partisi) iktidarı döneminde ve 2008 kriz sürecinde gördüğümüz üzere, daha da derinleşerek gericileşmesine tanıklık edeceğiz.

Şüphesiz yolsuzluk kapitalist devletlerin ayrılmaz bir parçasıdır.  Her şey piyasanın kurallarına tabi ve pazardaki her şeyin bir fiyatı vardır. Yine de İspanyol devletine ulaşan krizde ve alt üst oluş dalgasında,  “geçiş dönemi” olarak adlandırılan bu baskı rejiminin geçmiş suçlarının düzeyi önemli rol oynuyor.

Unutmayalım ki, Franco diktatörlüğünün suçlarının üzeri örtüldü. Üstelik diktatörlüğün baskı ve adalet mekanizması büyük ölçüde varlığını korudu ve meşrulaştı. Bütün bu süreci sorgulamak istiyorsanız işe bizzat Kraliyet ailesinden başlamalısınız. Zira bu rejim cezasızlığın krallığıdır.

Ama bu rejim aynı zamanda uzun yıllar boyu Franco diktatörlüğüne karşı verilmiş mücadelelere ihanetin de adıdır…

Unutmayalım ki, bu diktatörlüğe karşı mücadeleyi yürütmüş olanlar sadece kendi kaderini belirleme hakkı değil ama aynı zamanda toprak ağalarına karşı tarım reformunu, dinin ve kilisenin günlük hayat üzerindeki denetiminin özellikle de eğitimde ve sağlık alanında topyekûn kaldırılmasını da savunmaktaydı. Yani laik bir devleti ve temel bir demokrasiyi… İşte Cumhuriyet buydu.

Bu nedenle 1 Ekimde gerçekleştirilecek referandum için verilecek mücadele, diğer halkların da taleplerine kapı aralamanın ve aynı zamanda toplu çukurlarda yatan Franco kurbanlarına hak ettikleri onurun geri verilmesi gibi  hala tamamlanmayı bekleyen  politik görevlerin yerine getirilebilmesinin bir vesilesi olacaktır.

Lucha Internacionalista (Enternasyonalist Mücadele) UIT-CI’nin (İşçilerin Uluslararası Birliğ-IV. Enternasyonal)  bir parçasıdır ve bu sınıf enternasyonalizminden güç alarak, tüm İspanya ve dünya emekçilerine Katalonya’nın kendi kaderini belirleme hakkını savunmayı sahiplenme çağrısında bulunuyor.

İşçiler ve halklar arasındaki birlik, Franco diktatörlüğü ya da Monarşi altında olduğu türden dayatmalarla sağlanamaz. İşçi sınıfının ihtiyaç duyduğu türden bir birlik ancak halkların özgür iradelerinin bir sonucu olacaktır. Bir “Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu” uğrunda mücadele ediyor oluşumuzun nedeni budur.

Karl Marks’ın İrlanda’nın kurtuluşu için Britanyalı işçilere hitaben söylediği gibi; İngiliz işçi sınıfı sadece İrlandalılara destek vermekle kalmamalı ama aynı zamanda 1801 yılında oluşturulmuş “Birliğe” karşı da inisiyatif almalıydı. Ve bir başka vesileyle Friedrich Engels “ Başka bir ulusu ezen bir ulus, özgür olamaz” diyordu.

Bugün Katalan halkına yönelecek devlet şiddeti, yarın mutlak surette başka işçi mücadelelerine ve halklara yönelecek. CCOO (İşçi Komisyonları Konfederasyonu) ve UGT (Genel İşçi Birliği) sendikaları devletin uygulayacağı şiddet karşısında nasıl bir tutum alacaklar? Şu bilinmelidir ki, bu şiddete yanıt vermemek fiilen şiddeti desteklemiş olmak ve PSOE’nin yapmış olduğu gibi PP’nin ve Monarşinin yanında yer almak anlamını taşıyacaktır.

Bu nedenle ülkenin ve dünyanın bütün köşelerinde, dayanışma etkinlikleri ve seferberlikleri yapılması çağrısında bulunuyoruz.

Monarşik rejimin şiddetini yenilgiye uğratalım!

1 Ekim Referandumunu hayata geçirelim!

Hangi Enternasyonal?

0

Türkiye Marksizminin tarihsel olarak tartıştığı belli başlı gündemlere göz attığımızda, istisnasız bir biçimde daima eksik bırakılmış olan bir alan, bütün heybetiyle karşımıza çıkar: Enternasyonal. Marksizmin ilkesel öğeleri sayılacak olsa, hiç şüphe yok ki bu maddelerin birçoğunun önüne geçecek olan Enternasyonalin ve enternasyonalizmin, Türkiye çapında neredeyse hiç tartışılmamış olması, yalnızca topal bir teorik-politik yapının oluşmasına sebebiyet vermekle kalmamış, doğrudan doğruya ulusal sınıf hareketinin de sınırlarını olumsuz anlamda belirlemiştir. Enternasyonalist bir savaş partisinin inşa faaliyetinin politik ve örgütsel perspektiflerinin Türkiye Marksizmi tarafından tartışılmaya açılmaması, hatta açılmasının önerisinin dahi herhangi bir tarihsel kesitte yapılmamış olması, onun dolaysız olarak görece güçsüzlüğünün kaynaklarından birini oluşturmuştur. Böylece Türkiye Marksizmi, konusu ve kalkış noktası olan sınıflar mücadelesinin birçok alanında, ihtiyaç duyulandan farklı ve ihtiyaç duyulana aykırı bir tartışma ve araştırma (mesela solun güya “yurtsever” olma gereği!) rotası çizmiştir kendisine.

Enternasyonal gündeminin tartışılması ve geliştirilmesi bir gereksinimdir. Sırf Marksist gelenek enternasyonalist bir hat izlediği için mi? Hayır! Belki de her şeyden önce, Erdoğan rejimini ve onun uluslararası benzerlerini, o benzerlerin altında can çekişen işçilerle beraber tanımlayabilmek ve Bonapartistleşme eğiliminin uluslararası çapta yankı bulan etkilerini ve sonuçlarını, Türk işçileri nezdinde görünür kılabilmek için. Bu gereksinimle beraber, enternasyonalizmin tartışılması noktasında bir takım politik kriterlerin varlığını da hatırlatmak gerekiyor. Bu kriterler doğrudan doğruya tarihsel ekolün bize sunmuş olduğu derslerdir.

V. Enternasyonal tartışması, bu kriterlerin negatif anlamda da olsa, bir konusudur. Türkiye solu ve devrimci Marksizmi V. Enternasyonal önerisini, IV. Enternasyonal’in programı karşısında hesap vermeksizin ele alamaz. Ve bunun ardından da yapılması gerekecek olan, IV. Enternasyonal programının tarih ve sınıf karşısında hesap vermesini sağlamaktır. Bu iki öznel şartın yerine getirilmediği durumlarda, inanıyoruz ki, V. Enternasyonal önerisi, zaten özünü yansıtmakta olan soyut niteliğinden kurtulamayacak ve ancak, propagandist bir eklektizm olarak söylemsel düzeyde kalabalık yapacaktır. Zaten bu metin de, söz konusu önerinin neden ölü doğmuş olduğunu açıklamaya ayrılmıştır.

Önceki Enternasyonaller ve iflasları

Kabaca özetleyecek olursak, önceki Enternasyonallerin iflas etmelerinin sebebi, onların programlarının iflas etmiş olmasıdır.

Marx ile Engels’in Avrupalı sendikacılar, anarşistler ve Blanquistler de dahil olmak üzere sosyalist yelpazenin birçok akımıyla beraber kurduğu I. Enternasyonal, Paris Komünü’nün ardından, hem Komün’ün yenilgisi dolayısıyla (ve Fransa-Prusya savaşının sağladığı ekonomik büyüme döneminin etkisiyle), hem de Bakunin’nin programında somutlaşan küçük burjuva politik hatla aynı örgütsel çatının altından yürümenin olanaksız hale gelmesi dolayısıyla, yine Marx tarafından kapatılmıştır. Marx, hem haklı olarak kıtadaki sınıflar mücadelesinin reformist bir döneme gireceğini öngörmüş, hem de bilimsel sosyalizmle maceracı ütopistlerin bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yollarının ayrılması gerektiğini deklare etmişti. Onun ilk Enternasyonal’i kapatmış olmasının en mühim nedeni, bu uluslarası partinin programının bizzat Paris proletaryası tarafından aşılması (demokratik komünalist belediyecilik değil proletarya diktatörlüğü) ve böylece bu programın geliştirilmesi gerektiğini ifşa etmesiydi. Özetle, I. Enternasyonal’in programı iflas etmişti.

Engels’in kurmuş olduğu ve onun ölümünün ardından aslen Alman sosyal demokrat partisinin önderlerince yönetilmeye başlanmış olan Sosyalist (İkinci) Enternasyonal’in de kaderi, benzer bir rota çizer kendisine. Bu örgütün 1912 Basel Kongresi’nin manifestosu aşağıdaki satırlara yer verir:

Ama yine de savaş patlak verirse, savaşı en kısa sürede sonlandırmak için müdahalede bulunmak ve savaşın yol açtığı ekonomik ve siyasal krizden kitleleri uyandırıp kapitalist sınıfın egemenliğinin düşüşünü hızlandırmak için var güçleriyle yararlanmak yine bu kesimlerin görevidir. (…) Proletarya, kapitalistlerin kârları, hanedanların hırsları ya da gizli diplomatik anlaşmaların hatırı için birbirlerine kurşun sıkmayı cinayet kabul eder.

Ancak 1914’te patlak veren emperyalistler arası birinci paylaşım savaşı, 1912’de bu kararı almış bulunan II. Enternasyonal’in çeşitli ulusal seksiyonlarının kendi ulusal savaş bütçeleri lehine oy vermelerine tanıklık eder. Bunun anlamı, barış döneminde oluşturulmuş olan siyasal programın, savaş döneminde terk edilmesi, hatta bu programın tam tersinin hayata geçirilmesidir. Kautsky ile beraber parlamentolarında kendi burjuvazilerinin militarist kredilerine onay oyu veren II. Enternasyonal temsilcileri, Basel Kongresi’nin kararlarına ters düşecek şekilde hareket ederler. Bu; yani örgütün programının önderlik tarafından terk edilerek iflasa uğratılması, II. Enternasyonal’in sonu olmuştur. Evet, Sosyalist Enternasyonal bugün hala mevcuttur ancak bir uluslarası işçi örgütü olarak değil, kapitalist yağmanın organik birer parçası olarak varlığını sürdürmektedir.

Lenin ile Troçki önderliğinde kurulan III. Enternasyonal’in (Komintern) dersleri daha önemlidir. Öncelikle bu uluslararası örgüt 1914 ihanetinin sonrasında değil, direkt 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin II. Enternasyonal tarafından desteklenmemesinin ardından kurulmuştur. Bunun bir sebebi vardır. Lenin de Troçki de, II. Enternasyonal’in önderliğini devirip, aygıtı kullanmaya devam edebileceklerini düşünmüştür. Onların ilk hedefi, Zimmerwald’de alternatif bir enternasyonalist girişim başlatarak, ulusal partilerin çoğunluğunu kendilerinin savaş karşıtı ve devrimci yenilgi yanlısı pozisyonlarına çekmek olmuştur. Liebknecht ile Luxemburg’un Spartakist grubunun (Alman Komünist Partisi), Ekim devriminden sonra bile hala Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin içerisinde kalmış olmasının ve onun sol kanadı oluşturmaya girişmiş olmasının sebebi budur: Enternasyonal’in teslimiyetçi önderliğini ulusal ve uluslararası kongrelerde devirerek, ona devrimci bir perspektif kazandırma taktiği. Ancak bu taktiğin bir vakit kaybı olduğu (ilk kez Lenin tarafından) kısa sürede anlaşıldı. II. Enternasyonal’in Avrupa’daki çeşitli önderleri, Alman, Fransız ve İngiliz proletaryasının Rus devrimini desteklememesi gerektiğini ve Şubat devriminin sosyalist görevlere girişmemesi gerektiğini deklare ederken, Lenin “Devrimimizde Proletarya’nın Görevleri: Proleter Partisi İçin Platform Taslağı” başlıklı ve Mayıs 1917 tarihli broşüründe şöyle yazıyordu:

Bu Enternasyonal’den derhal ayrılmalıyız. Zimmerwald’de yalnızca bilgi edinmek amacıyla kalmalıyız. Bugün hemen, hiç vakit kaybetmeden yeni, devrimci, proleter bir Enternasyonal kurması gereken biziz; daha doğrusu, bu yeni Enternasyonal’in zaten kurulmuş ve çalışmakta olduğunu açıkça kabul etmekten korkmamalıyız. (…) Uluslararası kongreleri ya da konferansları ‘beklemek’, tek kelimeyle enternasyonalizme ihanet etmektir. (…) Partimiz beklememeli, aksine derhal bir Üçüncü Enternasyonal kurmalıdır. (…) Gelin, bu özgürlükten yararlanalım, ama burjuvaziye desteği, ya da burjuva ‘devrimci savunmacılığı’ savunmak için değil, cesur, dürüst, proleter, Liebknechtçi bir tarzda Üçüncü Enternasyonal’i kurmak için yararlanalım. Bu Enternasyonal hem sosyal şoven hainlere hem de yalpalayan ‘merkezciler’e karşı uzlaşılmaz derecede düşman olsun.

Lenin, önderliği ele geçirme taktiği adı altında Plehanov’un dünya partisinin (II. Enternasyonal) veya Zimmerwald’in kongre toplamasını beklemenin ihanet olduğunu açıkça deklare etti çünkü bu ikisinin de politik perspektifleri ve programları, Rus devriminin demokratik sorumluluklarla sosyalist görevler arasında kesintisizlik gösteren görevlerinin işaret ettiği yeni gerçeklik karşısında iflas etmişti. Lenin ile Troçki’nin yeni bir Enternasyonal’in inşası için yaptıkları çağrının bunun haricinde hiçbir ama hiçbir nedeni bulunmamaktaydı. Mesele tam da, eski Enternasyonal’in önderliğinin bürokratik metotlarla koltuklarına sımsıkı sarılmış olmaları ve programlarını açık bir karşıdevrimci revizyona tabi tutmuş olmalarıydı. II. Enternasyonal’in örgütsel iflası, onun programının iflasıyla yaşanmıştı.

Dördüncü Enternasyonal neden kuruldu?

Troçki, Dördüncü Enternasyonal’i kurarken de aynı taktiği benimsemişti. Kendisi 1933 senesine kadar, aksini talep eden birçok yoldaşına rağmen Komintern içerisinde muhalefet örgütlemenin ve Komintern’i terk etmemek gerektiğinin altını çizdi. Bu sebeple devrimci Marksizmin takipçileri 1938 senesine dek Uluslararası Sol Muhalefet ismiyle tanındı. 1933 senesinde Komintern, tek bir kurşun dahi sıkmadan ve tek bir grev dahi örgütlemeden Hitler’in iktidara gelişine onay verince (Kızıl Referandum adı altında Alman Komünist Partisi, Nazi’lere oy çağrısı yapmıştı!), Troçki kesin bir şekilde belirtti: Komintern artık içeriden değiştirilme olanağı bulunan merkezci bir örgüt değil, Kremlin’deki antikomünist bürokrasinin karşıdevrimci bir büyükelçilikler birliğiydi ve proletaryanın öncüsünü derhal yeni bir Enternasyonal’in çatısı altında merkezileştirmek şarttı. Troçki, Sürgün Günlüğü olarak anılacak günlüklerine yeni bir Enternasyonal’in inşası faaliyetinin daha önceki bütün işlerinden (1905 devrimi Sovyet başkanı, 1917 Şubat devrimi Sovyet başkanı, 1917 Ekim devriminin iki önderinden biri, Kızılordu’nun kurucusu, İç Savaş’ta zaferin örgütleyicisi, Brest-Litovsk Anlaşması’nda elçi, önce Dış İşleri, sonra da Savaş Halk Komiseri, Sovyetler’de Lenin’in isteği üzerine Sol Muhalefet’in kurucusu) çok daha önemli olduğunu yazacaktı.

Troçki 1933’ün Mart ayında, Sol Muhalefet’e KPD’yi (Alman Komünist Partisi) reforme etmeye çalışmaktan vazgeçmesini söyledi. Artık yeni bir Almanya partisinin kurulması gerektiği ortadaydı. Ancak Troçki bir adım daha ileri gidiyordu ve şunu soruyordu: Komintern’in bazen sekter, bazen de maceracı olan politik merkezciliğinin sonucunda Almanya partisini ve işçi sınıfını Hitler’e teslim etmesinin ardından, nasıl olur da onun hiçbir seksiyonundan ve partisinden, bu ihanetçi tutuma karşı bir tane bile itiraz yükselmez? Bu soru aracılığıyla Troçki, Nazizmin zaferinin Komintern ile beraber onun bütün ulusal partilerinin sorumluluğunda olduğunu vurguluyordu. Troçki’nin Sol Muhalefet’e gerçekleştirdiği yeni bir Enternasyonal çağrısı, işte tam olarak bu gerçeğe ayak basıyordu:

Böylece biçimsel, örgütsel sorunlar üzerindeki tartışma, programa ilişkin, politik bir düzleme kaymıştır. Yeni parti ancak Komintern’in ilk dört kongresinin kararlarına sıkıca dayanarak, son on yılın korkunç derslerini, programıyla, stratejisiyle, taktikleriyle ve örgütlenmesiyle hesaba kattığı taktirde eskisinin üstüne çıkabilecektir.” (Troçki, Yeni Bir Enternasyonal ve Yeni Komünist Partiler Kurma Gereği, 15 Temmuz 1933.)

Yeni bir Enternasyonal’in inşası için oluşan şartların öznel boyutunu, sadece ve sadece, sorunların örgütsel-biçimsel düzlemden çıkıp, politik-programatik düzleme sıçramış olması oluşturuyordu. İşte bu farkındalık, oldukça önemliydi. Neden mi? Bugün için V. Enternasyonal’i savunanların gerekçesi, IV. Enternasyonal’in dağınıklığı ve ufaklığı olduğu için! Halbuki Troçki -bu mantığı tersinden işletirsek- Komintern partileri görece bir kitleselliğe sahip olduğu için, bu yapının içerisinde kalmayı düşünmedi, düşünmezdi de. Zira mesele, örgütsel-biçimsel boyutunun çok ötesinde, bir politik program sorunuydu. Troçki’nin IV. Enternasyonal’i kurma kararı, bütün gerekçelerini, Komintern’in kendisinin ilk dört kongresinde alınan kararlarından kopuşunda buluyordu. Sol Muhalefet’in bir Enternasyonal biçiminde yeniden örgütlenmesinin işaret fişeği, Sovyetlerde Stalinizmin ve Almanya’da Nazizmin yükselmesi sonucunda zaten Leninist ilkelerinden kopmuş olan Komintern’in politik iflasıydı.

Dördüncü Enternasyonal’in görevi Marx, Engels ve Lenin tarafından geliştirilip yorumlanan dünya devrimi perspektifini ve sınıfsız topluma ilerleyişin devrimci stratejisini korumaktı. O, aynı zamanda Komintern’in ilk dört kongresinde ifade edilmiş bulunan sürekli devrim kuramını ve geçiş programı mantığını da, tam da Komintern bunları terk ettiği için, muhafaza etmek ve geliştirmek zorundaydı. Aynı zamanda ulusal partilerin Stalinist bir karikatür altında bürokratikleşmelerine karşıt olarak Dördüncü Enternasyonal, Komintern’in ilk dört kongresinde geliştirilmiş bulunulan demokratik merkeziyetçi Leninist örgüt formunu da savunup, gelecek kuşaklara miras olarak bırakabilmeliydi.

Özetle IV. Enternasyonal’i var eden öznel ve nesnel koşullar şunlardı: Bir savaşlar, krizler ve devrimler çağı olarak emperyalizm aşamasında bulunulması ve bu aşamanın yok edilerek sosyalizme geçişin sağlanması noktasında sürekli devrim ve geçiş programı gibi eylem kılavuzlarının yakıcılığını ve doğruluğunu ispatlamış olan Ekim Devrimi’nin yenilerinin yaratılmasını görevi bilen siyasal önderliklerin inşa edilmesi. IV. Enternasyonal’i var olmak zorunda bırakan bu şartların bütünü, yüzyılımızda olağanca krizli yapılarıyla varlıklarını sürdürmektedirler.

Dördüncü Enternasyonal’in terk edilmesini vaaz eden argümanlara 3 cevap

a.) Pablo’ya ve Pabloculuğa ne oldu?

IV. Enternasyonal’in, aslında bugün dahi devrimci programın biricik temsilcisi olmasının sebeplerinden birisi, tam da kendi içerisinden çıkan Michel Pablo’nun revizyonist hattını bünyesinden atabilmiş olmasıdır. Bu durum Sosyalist (II.) Enternasyonal örneğinden şöyle farklılaşır: Devrimci programın terki anlamına gelecek olan politikaların merkezi, önderlikte tutunamamış, programa sadık taban tarafından uluslararası partiden ve oradaki görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Bu gerçeğin kendisi önemlidir çünkü neden IV. Enternasyonal’in terk edilip yeni bir tanesinin inşasına başlanması gerektiği anlatıldığında, öne sürülen mazeretlerin en önemlisi Pablo ile onun revizyonist programı olmaktadır. Ancak Pabloculuğa dair yanlış olan ne varsa, onlar, IV. Enternasyonal’e dair doğru olan ne varsa, onları tersten temsil etmektedir; başka bir deyişle Pabloculuğun temelden hatalı olan önermeleri, IV. Enternasyonal’in programının doğruluğunu tersten kanıtlamaktadır.

Eğer Pablocu revizyonizm, dünya partisinin ve ona bağlı olduğunu deklare eden farklı grupların çoğunluğunda ve en önemlisi de önderliğinde baskın gelen siyasal taraf olsaydı ve böylece IV. Enternasyonal’in kuruluş programının ilkeleri geri dönüşü olmayan bir terk edilmeyle karşılaşmış olsalardı, uluslararası politik görevimizin gündem maddesinin ilk sırasını IV. Enternasyonal’in yeniden inşası değil, yeni bir Enternasyonal’in örgütlenmesi oluştururdu. Ancak yaşananlar bu şekilde gelişmedi. Dörtçü güçler, bütün bölünmüşlüklerine ve ayrılıklarına rağmen revizyonist programı, üzerlerinde yükseldiği Troçkist-Leninist temel sayesinde bertaraf etmeyi başardı. Bunun anlamı, doğrudan doğruya bir aygıt ve bir program olarak IV. Enternasyonal’in taşıdığı güncellik ve doğruluktu. Zira bugün yeryüzü üzerinde Dört adına hareket ettiğini ilan edip, Pablo’ya sadık kaldığını duyuran bir tane grup bile yoktur. Onlar, geleneğin Troçkist iskeleti tarafından yenilgiye uğratılmışlardır.

b.) Nesnel şartların anlattığı

V. Enternasyonal çağrısının Türkiyeli temsilcilerinden V. U. Arslan, 2013 senesinde kaleme aldığı bir yazısında, IV. Enternasyonal’in nesnel şartlar dolayısıyla iflas ettiğini yazar. Nesnel şartlardan kastı bürokratik aygıtların gücü ve solun geneline hakim olmuş olan sivil toplumculuktur.

Subjektif faktörler dışında 4. Enternasyonal’in tarih sahnesinden fiilen çekilmesini sağlayan ağır nesnel şartları da incelemek gerekir.(1)

IV. Enternasyonal’in ve onun sürekli devrim perspektifiyle geçiş programı mantığından oluşan siyasal eylem kılavuzunun varlıklarını zorunlu kılan olguların ve örneklerin, tam tersinden onların işlevsel olmadığı yönünde ileri sürülmesi, skolastik bir anlayış zincirleri hatasına ve sebep-sonuç ilişkisinin mekanik bir yorumlanışına işaret etmektedir. Aslında Enternasyonal’in neden iflas etmiş olduğuna dönük öne sürülen bütün ampirik gerekçeler, onun politik temellerine duyulan ihtiyacın yakıcılığına ve güncelliğine denk düşmektedir. Bu ilişkinin negatif boyutu kimseyi yanıltmasın; nesnel şartlar adı altında öne sürülen apolitik mazeretlerin tamamı, IV. Enternasyonal’in programatik güncelliğini tersinden de olsa ispatlamaktadır.

Artık neden IV. Enternasyonal’in programının bayrağı altında mücadele edilmemesi gerektiği üzerine nedenler sayılırken, emperyalistler arası ikinci paylaşım savaşının ertesinde sosyal demokrat, reformist ve bürokratik önderliklerin inanılmaz oranda bir güç toplayıp kitle hareketini yönlendirmeye başladığı ve 68 Mayıs’ındaki isyanla beraber sivil toplumculuğun ve başka türde küçük burjuva ideolojilerin harekete egemen olduğu şeklindeki mazeretler ileri sürülmektedir. Ancak tam da bu gerçekler ve olgular, IV. Enternasyonal’in programının doğruluğunu göstermekte ve onun varlığına duyulan gereksinimi ortaya çıkarmaktadır.

Bu kavramak önemlidir. Eğer yabancı sınıf unsurlarının politik önerileri zaten mevcut olmasaydı (kitle hareketi bürokratik aygıtlar ve yarıliberal odaklar tarafından zaten nihai hedefinden saptırılmasaydı), IV. Enternasyonal’in programına duyulan ihtiyacın öznel boyutu da söz konusu olamazdı. Aslında tam bu teslimiyetçi ve pasifist önderlikler, sınıflar mücadelesinin seyri içerisinde kitlelere sol görünümlü prangalar vurmuş olduğu için IV. Enternasyonal mevcuttur ve bu mevcudiyeti de korunup ileri taşınmalıdır.

Bunun yanı sıra, bir örgüt ile programın güncelliğini koruduğunu ve hala bir savaşım aracı olarak var olduğunu ispatlamanın metodu, sınıflar mücadelesine ancak ve ancak Bolşevik perspektifin ve stratejinin bütünüyle egemen olacağı soyut bir dönemin beklentisini önermek olamaz. IV. Enternasyonal’in programının aşıldığını, onun egemen olan durumuna gelememiş olması üzerinden iddia etmek, birçok vahim hataya kapı aralar. Benzer şekilde tarih boyunca Leninist tipteki yapılanmaların da çok nadir olarak iktidarı ele geçirdiği söylenip, Leninist örgüt inşası perspektifinin işlevsizleştiği de söylenebilir. Ancak bu doğru değildir zira Lenin’in kendi modelini önermesine sebebiyet veren objektif koşulların bütünü, daha da derinleşmiş olmalarıyla mevcutturlar. Benzer biçimde IV. Enternasyonal’in programına hayat veren dinamikler de (örneğin, eşitsiz ve bileşik gelme), kapitalizmin tarihsel yasaları halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Nasıl ki Spartaküs isyanının başarısızlığı ve yenilgisi, Antik Roma’da köle ayaklanmaları döneminin kapandığına veya farklı tarzda bir yok etme programına (örneğin Hannibal) ihtiyaç duyulduğuna işaret etmediyse, IV. Enternasyonal’in bugüne kadar olan sınırlı gücü de (ki aslında bu varsayım dahi yanlıştır!), Troçkist programın emperyalizmin ilgasında sonuca götürecek olan biricik eylem kılavuzu olduğu gerçeğini değiştirmez.

c.) “Ulusal zemin” mi?

Arslan, IV. Enternasyonal’in güçlü bir “ulusal zemine” sahip olmadığını ve bu sebeple de onun kendi varlığını inkâra sürüklendiğini yazıyor:

4. Enternasyonal’in çıkış noktası olabilecek bir ulusal zemin kalmamıştı. Bu tarz bir ulusal zemini değerlendirebilecek Rus Sol Muhalefeti tümden katledilmiş, Çin Sol Muhalefeti kitlesel şekilde ezilmiş, İspanya ise Stalinistler ve Franko tarafından dümdüz edilmişti.(2)

Ulusal Troçkizmin en derin yanılgılarından birisi daima, gerçek bir Enternasyonal’in ancak güçlü bir ulusal partinin önderliğinde yaratılabileceğini sanmış olması veya güçlü bir ulusal önderlik olmaksızın gerçek bir Enternasyonal’in inşası çabasının anlamsız ve boş olduğu düşüncesi olmuştur. Böylece uluslararası bir işçi partisinin bina edilmesine dönük girişilen eylemlerin meşruluğu ve daha da önemlisi varlığı, güçlü bir ulusal önderliğin varlık şartlarına indirgenir. Enternasyonal’in ontolojik ve programatik ölçütleri, ulusal öznenin nicel çokluğuna şartlandırılır. Elbette bu, son derece antimarksist bir reflekstir.

Gerçek bir işçi Enternasyonal’ine dayanmayan ve bunun içerisinde yer almayan bütün ulusal grupların sonu, istisnasız bir biçimde yıkım ve yok oluş olmuştur. Bunun en ciddi örneği Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ta kendisidir. Ulusal bir partinin dünya devrimi ve sınıfsız topluma geçiş programı uyarınca sahip olduğu ve daima güvenebileceği, biri nesnel biri öznel iki olgu var olmuştur: İşçilerin sürekli seferberliği ve sosyalist devrimin Leninist dünya partisi. Kuvvetli işçi seferberliklerine dayanmalarına rağmen bir Enternasyonal inşa etme çabasına girişmemiş olan ve hatta var olan Enternasyonal’i yok etmeye girişmiş olan sayısız güçlü ulusal önderlik (Çin, Vietnam, Küba, Yugoslavya ve benzerleri), tam da uluslararası bir devrimci Marksist partinin programının egemenliğinde olmadıklarından dolayı, kendi ülkelerinde kapitalizmi restore etmenin özneleri konumuna gelip, işçilere savaş açmışlardır. İçerisine çektiği proleterlerin sayısı milyonları bulan sendikal seferberliklerin büyük bir bölümü (misal Britanya’da madenciler grevi), tam da Kızıl Sendikalar Enternasyonal’i Kremlin bürokrasisi tarafından kapatıldığı için yenilgiye uğramıştır (çünkü Alman ve Fransız proletaryası, İngiliz maden sahipleri için üretmeye devam etmişlerdir).

Ulusal partinin inşası aynı zamanda uluslararası partinin de inşasıdır ve uluslararası partinin inşası, aynı zamanda ulusal partinin de inşasıdır. Devrimci Marksizm ikisi arasında kategorik bir ayrım yapmaz. 20. yüzyılın başında Bolşevik Parti’nin bina edilmesi noktasında yaşanan en ciddi nitel sıçrama ne 1905 devrimi, ne de 1917 Şubat ve Ekim devrimleridir. Lenin’in partisinin en büyük sıçraması, tam da Komünist (III.) Enternasyonal’in ilan edilmesiyle yaşanmıştır. Bu bağlamda Enternasyonal ve onun seksiyonları arasındaki inşa dinamiği diyalektiktir. Bu tıpkı bir ulusal partinin, kendi ülkesinin farklı şehirlerinde partisini var etmesine benzer. Partiyi şehirlerde ve ilçelerde var etme mücadelesi, onun ulusal gövdesini ve varlığını oluşturma mücadelesidir. Ulusal partileri var etme çabası da, doğrudan doğruya uluslararası partiyi somutlama faaliyetidir. Biri, diğerinden ayrı düşünülemez; düşünülürse, nihai sonuç yenilgi olur. Bu nedenle de güçlü bir ulusal partinin inşası, IV. Enternasyonal’in uluslarası çapta yeniden inşasıdır ve başka da hiçbir şey değildir.

Beşinci Enternasyonal’i tarih boyunca kimler, ne için talep etti: İki vahim örnek

a.) PRT (Combatiente)

1960’lı senelerin sonları ile 1970’lerin başlarında Mandelci Birleşik Sekreterlik (BS), Dokuzuncu Dünya Kongresi’nde gerillacı taktiklerin temel mücadele metodu haline gelmesini öngören kararı onayladıktan sonra, sınıf mücadeleci sektörler içerisinde Leninist partiyi inşa etme stratejisinden saparak birçok seksiyonun bölünmesine yol açar. Bölünmelerin en ciddisi Arjantin’dedir. Arjantin partisinde Roberto Santucho’nun örgütü PRT-El Combatiente Enternasyonal’in resmi seksiyonu olarak kabul edilirken, Nahuel Moreno’nun önderliğindeki PRT-La Verdad sempatizan seksiyonluğa itilir. Santucho gerillacı çizgide ERP’yi (Devrimci Halk Ordusu) örgütler ve yüzlerce militanı bu örgüt aracılığıyla gerilla savaşına sokarak hemen hepsinin telef olmasına yol açar. Bu arada ERP “yeni bir Enternasyonal” savunmaya başlamıştır.

PRT-El Combatiente tıpkı V.U. Arslan gibi IV. Enternasyonal’in devrimci bir kutup olarak ömrünü tamamlamış olduğunu ve yeni bir uluslararası örgütlenmenin kurulması gerektiğini deklare eder. Onlara göre yeni Enternasyonal, yine tıpkı Arslan’ın önerdiği üzere “başarı öykülerine” imza atmış “Marksist hareketler” tarafından; yani Küba, Arnavutluk, Çin, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam önderlikleri tarafından oluşturulmalıydı. Özetle Arslan’dan çok daha önce, bir Enternasyonal’in inşasının şartları bütünlüklü politik konseptlerden alınıp, uluslararası güçler dengesinin suni yasalarına teslim ediliyordu.

PRT-El Combatiente 1970 senesinin Temmuz ayında gerçekleştirdiği Beşinci Kongresi’nin ardından Merkez Komitesi tarafından kaleme alınmış olan aşağıdaki açıklamayı kamuoyu ile paylaşıyordu:

IV. Enternasyonal’in devrimci bir uluslararası platforma dönüştürülme ihtimaline inanmadığımızı kongrede onayladığımız gerçekçi bakış açısı, hata, abartma ya da sahte illüzyonlara yer bırakmamak için yeniden ifade edilmeli. Biz inanıyoruz ki bu artık tarihsel olarak imkansızdır ve Enternasyonal’in yeni görevi, en iyi olasılıklarını garanti altına alarak proleter devrimci bir örgüte dönüştürülmesi, Leninist Üçüncü Enternasyonal’i model alacak ve Vietnam, Çin, Kore ve Arnavutluk partilerinin temel olacağı yeni bir Devrimci Enternasyonal’in inşa edilmesidir.” (Resoluciones del V Congreso y de los Comite Central y Comite Ejecutivo Posteriores [Resolutions of the Fifth Congress and of following meetings of the Central and Executive Committees], s. 42.)

Böylece PRT-El Combatiente, IV. Enternasyonal’in yeniden inşası için değil, aksine onun programının değiştirilmesi ve sağa doğru revize edilmesi için mücadele ettiğini açıkça ilan eder. Öncelikle Enternasyonal’in “devrimci bir örgüte” dönüştürülmesi gerektiğini yazarak, onun seksiyonlarının bütün ülkelerde işçi sınıfı içerisinde Leninist parti inşası stratejisini terk edip, gerilla mücadelesi başlatması gerektiğini söyler. İkinci olarak da IV. Enternasyonal’in programının, Çin ve benzeri deforme olmuş işçi devletlerinde politik devrim stratejisinden vazgeçmesini ve buralardaki bürokratik diktatörlüğün öğeleriyle işbirliği yapması gerektiğini öne sürer. IV. Enternasyonal’in devrimci bir uluslararası “platform” olmadığını küstahça iddia eden PRT-El Combatiente daha da ileri giderek, karşıdevrimci bürokratik aygıtlarla ve proleter düşmanı Stalinist devlet aygıtlarıyla aynı örgütsel çatı altında hareket edilmesi gerektiğini söyler!

PRT-El Combatiente, yeni bir Enternasyonal için öne sürdüğü bakış açısını, 1968 senesinde yayınladıkları “İşçi İktidarı ve Sosyalizm için Tek Yol” başlıklı broşürde aşağıdaki gibi açıklar:

IV. Enternasyonal çerçevesinde önemli katkılar yapıyoruz, ancak bunu yapmak için dünya devriminin bu aşamasında kendi stratejimizi gözden geçirmeliyiz. Partimizin kendisini Castroculuk tarafından formüle edilen dünya stratejisi lehinde açıkça ifade etmesi gerektiğine inanıyoruz (…) Öncelikle, dünya ve kıtasal devrim için Castrocu strateji ve taktikle olan anlaşmamızı aşağıdaki nedenlerle ilan etmeyi kabul ediyoruz: a) Onların esasen doğru olduğunu düşünüyoruz (…)” (International Information Bulletin, No. 4, Ekim, 1972, s. 18.)

Şu noktanın anlaşılması şarttır: PRT-El Combatiente’nin IV. Enternasyonal’in lağvedilmesi veya terk edilmesi gerektiğini öneren bakış açısıyla, onun sağa kayışı ve bürokratik-Stalinist güçlere yedeklenme stratejisi, birbirlerini dışlayan değil, aksine tamamlayan parçalardır. PRT-El Combatiente tam da programatik oranda muhafazakarlaştığı ve inşa dinamiklerinin Leninist ilkelerinden koptuğu için, IV. Enternasyonal programının aleyhinde propaganda üretmek zorunda hissetmiştir kendisini. Zira kendisi, Stalinizmin çeşitli bürokratik ulusal varyantlarına uyarlanma politikasını, yeni bir Enternasyonal mazereti adı altında ifade etmek durumundaydı çünkü bu oportünist uyarlanma doğrudan doğruya Bolşevik-Leninist anlayışın terk edilmesini şart koşuyordu. Yeni bir Enternasyonal önerisinin teorik-politik arka planında, “emperyalizmle barış içerisinde bir arada yaşama” programı aracılığıyla kitle hareketini ve uluslararası devrimci dinamikleri felçleştiren antikomünist bürokrasilerin kuyruğuna eklemlenme kaygısı vardı. yeni Enternasyonal önerisiyle, Troçkizmden kopuş arasında şaşmaz bir politik ve hatta organik bağ mevcuttu.

Troçki’nin sekreterliğini ve gardiyanlığını yapmış olan, onun katili Ramon Mercader’in kaçmasını engellemiş olan ve Amerikan SWP’sinin uzun seneler önderliğini üstlenmiş bulunan Joseph Hansen, Peru köylü ayaklanmalarının tarihsel Troçkist önderi Hugo Blanco ve Latin Amerika Troçkizminin en önemli önderi olan Nahuel Moreno, 1973 senesinin Ocak ayında PRT-El Combatiente’nin IV. Enternasyonal’e karşı açtığı savaşa dönük olarak bir broşür ve bilanço metni kaleme aldılar. Birleşik Sekreterlik’in ilkesiz pozisyonlarını top ateşine tutan bu bilanço, PRT-El Combatiente’nin yeni bir Enternasyonal önerisini de en ağır ithamlarla mahkûm ediyordu. 

Bu, Troçkizm’den iki aşamalı devrim teorisine ve Stalinizme doğru bir hareket yönünün açık bir göstergesidir ve muhtemelen neticenin siyasi parçalanması söz konusudur. (…) PRT (Combatiente) liderleri, politik ilkelerin gerilla savaşına karışmamasını ilke edinirler. (…) Bu ihlaller, IV. Enternasyonal’in devrimci karakterini kamuoyunda sorgulamak ve ‘yeni bir devrimci Enternasyonal’ oluşumuna çağrı yapmaktı. Önerilen yeni Enternasyonal’in potansiyel temelleri ise kamuoyunda devrimci partiler olarak tanıtılan Çin, Küba, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam partileridir. Buna, resmi seksiyonlara ve sempatizan gruplara karşı IV. Enternasyonal’e düşman güçleri kamuoyunda destekleyerek devam ettiler. Buna Çin’de ve diğer Stalinist ülkelerde ilerleyen politik devrime kamuoyunda karşı gelerek devam ettiler.” (Socialist Workers Party U.S., International Internal Discussion Bulletin, IV. The Crisis in the Fourth International, Ocak 1973)

Hansen ile Moreno, tartışmanın o günkü biçimi itibariyle haklıydı: Zira sosyalist işçi devrimlerinin temel metodolojisi, sınıf içerisinde mevzilenmiş olan Leninist partilerin inşa edilerek öncü proleter kuvvete dönüştürülmesi olmayı -bütün gerillacı denemelere rağmen- sürdürüyordu. IV. Enternasyonal’den kopuş çağrısı, doğrudan doğruya Leninist konseptin terk edilmesi çağrısıydı. Bu nedenlerle de tarihteki ilk V. Enternasyonal önerisi, sosyalist dünya devrimi ve geçiş programı mantığı güncelliklerini koruduklarından dolayı ve onların henüz sınıflar mücadelesinin hiçbir deneyimi karşısında iflas etmemiş olmasından dolayı, açık bir başarısızlıkla sonuçlandı. Devrimci sınıf hareketinin ve ilerleyişinin bütün nesnel yasaları, birincil öznel görev olarak IV. Enternasyonal’in yeniden inşası ihtiyacına vurgu yapmayı -tıpkı bugün de olduğu gibi- bırakmamıştı.

b.) Chavez’in burjuva çağrısı

V. Enternasyonal’in çağırıcılığını yapan ikinci tarihsel moment, ilkinden de daha derin bir yanılgıya ve sağa kayışa denk gelmektedir. Zira ikinci çağrı bizzat bir burjuva hükümetin başkanı tarafından gerçekleştirilmiştir. Venezuela’nın eski devlet başkanı Hugo Chavez’in, 19-20 Kasım 2009 tarihlerinde Caracas’ta gerçekleştirilen Venezuela Birleşik Sosyalist Parti (PSUV) Kongresi esnasında düzenlenen Dünya Sol Partiler ve Hareketler Toplantısı’na katılan 26 ülkeden 40 kadar grubun temsilcilerine hitaben, V. Sosyalist Enternasyonal’in kurulması çağrısında bulunması geniş bir yankı uyandırmış, birçok samimi sosyalizm savaşçısını da heyecanlandırmıştı.

Ancak Chavez’in hedefi, işçi sınıfının farklı ulusal bölüklerini kapitalizmi ilga etme amacı etrafında birleştirecek bir uluslararası mücadele partisinin yaratımı değil, kendi Venezuela kapitalizminin ABD emperyalizmi karşısındaki rekabet gücünü güçlendirecek ve uluslararası ticarette Venezuela burjuvazisinin psikolojik mübadele masası gibi çalışacak, çeşitli ulusal politik diplomasi merkezlerinden oluşan bir uydunun yaratımıydı. Chavez’in çağrı yaptığı ve o sırada toplantıda katılımcı olarak da bulunan yapılardan birisi Çin Komünist Partisi’ydi. Yani Chavez, V. Enternasyonal’in organik ve politik bir parçası olarak, Çin işçi devletini ortadan kaldıran ve proletaryanın geçiş ekonomisi kazanımlarını kapitalizmi restore ederek yok eden bir ayrıcalıklı bürokratik kastı ve burjuvaziyi öne sürüyordu. V. Enternasyonal’in ilk iki bileşeni, kendi ülkelerindeki grevci işçilerin üzerine ateş açmaktan gocunmayan kapitalist Venezuela PSUV’si ile Çin KP’si olacaktı.

Chavez’in çağrısına dahil ettiği bir diğer parti de Meksika’dan katılım sağlamış olan Devrimci Kurumsal Parti’ydi (PRI). PRI Meksika’yı aralıklarla olmak üzere toplam 60 sene boyunca yönetti. Yönettiği süreç boyunca da üretici güçleri her alanda emperyalizmin yağmasına açtı. Son iktidarları sırasında imzalamış oldukları NAFTA anlaşması dahi bunun bir kanıtıdır.

Yine buluşmada bulunan ve Chavez’in V. Enternasyonal’ine davet edilen bir diğer parti de Arjantin’in Peronist partisidir.1940’lı yıllardan bu yana birkaç kez burjuvazinin emrinde iktidar olan bu parti, ülke proletaryasının sömürülmesinin sürekliliğini sağlayan temel kurumdur.

Nasıl ki PRT-El Combatiente’nin V. Enternasyonal projesi antikomünist bürokratlarla işçileri aynı örgüt çatısı altında birleştirmekten ibaretse, Chavez’in de yeni Enternasyonal önerisi benzer biçimde, uluslararası sermayenin farklı sektörleriyle işçileri aynı örgüt çatısı altında var olmaya davet etmenin bir parçasıydı. Ancak bu durumun sebebi, söz konusu çağrıyı yapan iki odağın da programatik oportünizmleriyle sınırlı değildi. Zira onlar bu oportünizmi ifade edebilmek için IV. Enternasyonal’in programından kopulması gerektiğinin propagandasını yapmak zorundaydı (Chavez yeni bir Enternasyonal çağrısı yaptığında, bu çağrının IV. Enternasyonal’i de kapsadığını duyurmuştu!). Onlar, tam da IV. Enternasyonal’in hala güncel, haklı ve doğru olan sürekli devrim ve geçiş programı mantığı sınıflar mücadelesinde egemen konuma gelemesin; yani tarihi bir politik sorumluluk olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşası engellensin diye, yeni bir Enternasyonal çağrısı yapmak zorunda hissettiler kendilerini. O yüzden nihai olarak şu iddia edilebilir ki, V. Enternasyonal çağrısı, öznel düzlemde karşıdevrimin güçlendirilmesi çağrısı yapmakla kopmaz bağlara sahip bir merkezci eklektizmdir.

Yeni bir Enternasyonal mi, yoksa IV. Enternasyonal’in yeniden inşası mı?

Anlaşılacağı üzere yeni bir Enternasyonal’in programatik varlığı daima, kendinden öncekinin siyasal programının uluslararası çapta ciddi bir iflasını gerekli kılmıştır (Paris Komünü yenilgisi, Birinci Dünya Savaşı/Ekim Devrimi, Hitler’in iktidara gelişi).

Tarih boyunca sürekli devrim perspektifini ve geçiş programı mantığını yanlışlayan veya onun aşılmasının gerekli olduğunu gösteren bir tane bile -bırakalım devrimi- işçi hareketi veya grev yaşanmamıştır. Aksine yaşanan yenilgiler, defalarca ama defalarca, IV. Enternasyonal’in stratejisinin haklılığını ortaya koymuştur ve yaşanan yenilgilerin sebebi de, tam olarak IV. Enternasyonal’in önerisinin sınıflar mücadelesi içerisinde egemen konuma gelememiş olmasındandır. IV. Enternasyonal’in programı zaferlerle değil, yenilgilerle doğrulanmıştır ve tam da bu nedenle, güncel olan onun yeniden inşasıdır. Zira IV. Enternasyonal programının aşılması ancak ve ancak onun zafere ulaşmasıyla mümkün olabilir. Bir olgu ancak kendisini gerçekleştirdiğinde, kendisine duyulan güncel gereksinimi ve böylece kendisini, ortadan kaldırabilir.

Bütün bu gerçeklerin ışığında, Beşinci Enternasyonal’in var edilmesinin bir ihtiyaç olduğu söylenirken, kastedilen IV. Enternasyonal’in sürekli devrim ve geçiş programı mantığının aşılmış veya yanlışlanmış olduğu mudur? IV. Enternasyonal’in hangi zaferi, onun kendi programının aşıldığı bir konjonktür yaratmıştır? Yoksa söz konusu olan, tıpkı IV. Enternasyonal’in, Komintern’in ilk dört kongresinin devamı olduğunu ve bu kongreleri sahiplendiğini söylemesi gibi, Dört’ün kuruluş ilkelerinin yeni bir Enternasyonal’de sürdürülmesi gerektiği midir? O halde Komintern’in Hitler’i iktidara taşıyan politikalarının bir benzeri, IV. Enternasyonal’in tarihinde mevcut mudur, mevcutsa nerededir? Zira Komintern’den kopuşun biricik sebebi, tam da onun geri dönülmesi mümkün olmayan bu ihaneti olmuştur. IV. Enternasyonal’in ve Dörtçü güçlerin ihanetleri nerededir? Eğer örnek olarak Bolivya ve Sri Lanka örneklerinde Stalinist refleksler göstererek işçi devrimine ihanet etmiş bulunan Pablocu revizyonizm gösterilecekse, bu revizyonizmin Enternasyonal’den atılmış olması nasıl açıklanacaktır? Unutmamak gerekir ki önceki Enternasyonaller’in iflası, tam da onların kendi içerlerinde oluşmuş olan kendi revizyonizmlerini bünyelerinden ve önderliklerinden atamamış olmalarından kaynaklanmıştır.

Bütün bu sorulardan da anlaşılacağı üzere, bugün IV. Enternasyonal’in geçersiz olduğunu ve yeni bir Enternasyonal’in inşa edilmesi gerektiğini öne sürenlerin argümanları, hiçbir politik-programatik içeriğe ev sahipliği yapmamaktadır. Onların bütün iddialarının dayandıkları gerekçeler şunlardır: Dörtçü güçler dağınıktır ve sayıları nicel olarak azdır. Bu, analitik biçimlerde yürütülen yanlış bir mantığın, en kaba sonucudur. Örgütsel-teknik zayıflık, Lenin’in deyişiyle, politik-programatik iskeletin terk edilmesinin mazeretini oluşturmaz, oluşturamaz.

Bugün IV. Enternasyonal, bölünmüşlüğüne ve onun adını sahiplenen kimi sektörlerinin sağa kayışına rağmen, ne emperyalizm karşısında ricat etmiştir, ne de burjuvazinin egemenliği altına girmiştir. Stalinist iftira ve karalama kampanyaları sırasında devrimci Marksist metodolojiyi başarıyla yeni kuşaklara taşımıştır ve bugünkü görevi de işçi sınıfı hareketini kendi programına kazanmaktır. Bundan da öte, bir devrimci işçi hareketinin yaratımının şartlarıyla, IV. Enternasyonal programının hayata geçirilmesinin şartları, birbirleriyle kaynaşmışlardır. Başka hiçbir ama hiçbir (!) odak, emperyalist üretim ilişkilerini ve burjuva devlet aygıtını yok etmeyi hedefe koyan bir siyasal programa sahip değildir. Buna sahip olan tek tük ulusal önderlikler ise, tam da sadece ulusal oldukları ve enternasyonalist bir örgütsel çalışmaya girişmedikleri için, dünya kapitalizmi tarafından yutulmaya; yani kapitalizmin uluslarası ilişkilerini yeniden üretmeye mahkûmdur.

Marksistler için, söz konusu bir Enternasyonal’in inşası olduğu zaman, sadece bir kriter vardır: Program! Bize sorarsanız IV. Enternasyonal’in Geçiş Programı’nda işlenen dünya sosyalist devrimi ve proletarya diktatörlüğü stratejileri bugün için, dün olduklarından çok daha yakıcı bir şekilde güncelliklerini korumaktadırlar. Bizce IV. Enternasyonal’in mücadele metodu, hâla emperyalizmin alt edilmesinin gerçek yöntemini temsil etmektedir. Bu gerekçeler sebebiyle de IV. Enternasyonal’in yeniden inşası perspektifi, olanaklı tek enternasyonalist inşa faaliyetidir.  Başka bir alternatif yoktur (bir daha belirtelim, yoktur!). Moreno’nun meşhur deyişiyle, mevcut durum “Ya emperyalist yok oluş, ya da IV. Enternasyonal” formülünde kristalize olan gerçekliğiyle karşımıza dikilmektedir.

Yeni bir Enternasyonal’in yaratım metodu ne olacaktır peki? Cevap aşağıdaki gibidir:

Komünist bir dünya yaratmak için Enternasyonal’i inşa etmek zorunludur. Bunun nasıl yaratılacağı konusunda ise elimizde sihirli bir formülasyon ya da şema bulunmamaktadır. Hayatın ağacı yeşildir. Örneğin devrimci Marksist hareketin imza attığı bir başarı öyküsü sürece büyük hız kazandıracaktır. Kesin olan şey azimle ve şevkle çalışmak mecburiyetinde olduğumuzdur. Er ya da geç sonunda bir yol bulunacaktır.(3)

Evet okuyucunun gözleri yanlış görmemiştir; enternasyonalist bir devrimci işçi kutbunun yaratılmasının koşulları, yukarıdaki satırlar aracılığıyla dolaysız olarak “Marksist hareketin imza attığı bir başarı öyküsüne” kabaca indirgenmiştir (yazarın “er ya da geç bir yol bulunacaktır” yazıp, metodolojik “keşiflerin” yükümlülüğünü gelecek kuşaklara ve mücadelenin seyri içerisinde formunu alacak olan “bilinçli” bir kendiliğindenliğe bırakması da takdire şayandır)! Bunun tek anlamı, yeni bir Enternasyonal’in inşası ihtiyacına vurgu yapma mazereti altında, yüzyılımızın toplumsal hareketçi sapmalarının eklektik ve merkezci bir kabullenişidir. Ancak IV. Enternasyonal’in yeniden inşası bir “kuruluş momenti” veya bir “kahramanlık momenti” şeklinde ele alınabilecek bir faaliyet değildir. Kuruluşu veya yeniden inşayı, ilan edilebilecek bir tarihsel kahramanlık kesitine indirgeyenler, bu idealist ve antileninist sosyotarihsel yaklaşımlarının en keskin eleştirilerini, yine Troçki’de bulabilirler:

Ama kuruluşunu ilan etmenin zamanı gelmiş̧ midir?.. diye diretiyor kuşkucular. Bizim bu soruya yanıtımız, IV. Enternasyonal’in ‘ilan edilmeye’ ihtiyacı olmadığıdır. O, yaşamakta ve mücadele etmektedir. Zayıf mıdır? Evet, halen genç olması nedeniyle safları kalabalık değildir. Ama bu kadrolar geleceğin güvencesidir. Yeryüzünde bu kadroların dışında adını gerçekten hak eden tek bir devrimci akım yoktur. Enternasyonalimiz halen sayıca zayıfsa da, öğreti, program, gelenek ve kadrolarının karşılaştırılmaz kararlılığı bakımından güçlüdür. Bunu bugün kavrayamayanlar bir kenara çekilsin. Yarın bu daha da belirgin olacaktır.

Bu satırlar bugün için de geçerlidir. Ne önde gelen bir kamuoyu figürünün, ne de destansı bir direnişin IV. Enternasyonal’in yeniden inşa edilmiş olduğunu veya edilmekte olduğunu deklare etmesine ihtiyaç vardır. “Tek bir dünya partisi” mevcut değildir, evet. Herkesi kapsayan bir çatı da şüphesiz ki yoktur. Ancak binlerce kızıl köstebek, bu satırlar yazılırken dahi çalışmaktadır. Türkiye’de, ABD’de, Küba’da, Arjantin’de, Yunanistan’da ve daha birçok ülkede sayısız kızıl köstebek, IV. Enternasyonal’in parçalanmışlığından ve bölünmüşlüğünden çekinmeden veya korkmadan çalışmaktadır. Sınıflar mücadelesinin her yeni nesnel aşaması, Dörtçü güçlerin öznel birlikteliklerinin şartlarını kuvvetlendirmektedir. Bütün bunlara rağmen, kimse uluslarası bir kongrede veya konferansta, yeniden inşanın sürdüğünün “ilan edilmesini” beklemesin. Söz konusu olan Geçiş Programı’nın güncellenmesi ve sınıfın mücadelelerine devrimci Marksist müdahalenin olanaklarının artmasıdır.

Bu bağlamda V. Enternasyonal’in inşasının çağırıcılığı nihai olarak, sosyalist dünya devriminin Leninist dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının önündeki sayısız engellerden biri olarak var olmaktadır.

Zorunlu bir ek: Teknik (aslında politik) düzeltmeler

Yazımızı bitirmeden önce, Arslan’ın yazısında bol bol bulunabilecek olan teorik ve tarihi hataların bir kısmına yer ayırmanın bir ihtiyaç olacağını düşündük.

  • Devrimin mimarı koca bir Bolşevik kuşağı katleden cellatlar burjuvazinin çapulcuları değil, bir zamanların yoldaşlarıydılar.

Bu tamamen yanlış. Bolşevikleri katledenler Bolşevikler değildi, Ekim devriminin ardından partiye doluşmuş olan yabancı sınıf unsurlarıydı. Bu unsurlar partiye Stalin tarafından doldurulmuştu. Zira partinin Leninist işçi kanadı, ezici bir çoğunlukla Troçki’yi ve Sol Muhalefet’i destekliyordu. Devrimi gerçekleştiren kuşaklar ile kadrolar, ya İç Savaş sırasında Beyaz Ordu tarafından katledildi, ya da partiye bürokratikleşme döneminde doluşmuş olan kendiliğinden Menşevik unsurlar tarafından organize edilen düzmece mahkemelerce kurşuna dizildi.

Moskova Mahkemeleri’nin kurucusu ve yargıcı Vişinski, Ekim Devrimi’nin ardından kendisini gururla Menşevik olarak tanıtıyordu. Moskova Mahkemeleri’nin Bolşevik sanıkları hakkında Stalin’in emriyle Pravda’da makaleler kaleme alan Zavlavski, aynı zamanda bir yurtdışı bankacılık dergisinin mali ve politik destekçisiydi. Lenin ondan makalelerinde “kopuk” diye bahsederdi. Bolşeviklerin kurşuna dizilmesi sırasında Pravda editörlüğü yapan bir diğer isim ise Koltzov’du. Koltzov İç Savaş boyunca Beyaz Ordu’nun safında yer almıştı. Bunun karşısında Kızıl Ordu’nun şaşmaz bir savaşçısı olan Sokolnikov, Stalin’in emriyle öldürüldü. Ekim Devrimi’nin önderlerinden Rakovski, Sovyet hükümeti adına Lenin’in emriyle Londra’da büyükelçilik yaptı. Kendisi Stalin tarafından öldürüldü. Onun ardından Londra Büyükelçiliği’ne, İç Savaş sırasında Kolçak’ın bölgesindeki Beyazlar’ın hükümetinde bakan olan sağ Menşevik Maiski getirildi. Washington’daki Sovyet büyükelçiliğine getirilen ve mahkemeler tarafından yargılanan Bolşeviklerin “karşıdevrimci Troçkistler” olduğunu deklare eden Troyanavski, Ekim Devrimi’nin ilk yılları sırasında Menşeviklerin Merkez Komitesi üyesiydi. Mahkemeler devam ederken Maliyeden Sorumlu Halk Komiserliği’ne getirilen isim Grinko’ydu. Grinko 1917-1918 senelerinde Sovyetlere karşı mücadele veren Yoksullara Yardım Komitesi’nin aktif bir üyesiydi. Mahkemeler sürerkenki Almanya büyükelçisi de karşıdevrimci Yoksullara Yardım Komitesi’nde görev yapan Menşevik Kinçuk’tu. Kendisi İç Savaş sırasında, Kızıl Ordu işçi ve emekçilerine kurşun sıkanlardandı. Grinko da Kinçuk da, Yoksullara Yardım Komitesi’nin yanı sıra, Devrimin ve Anavatanın Selameti Moskova Komitesi’nin üyeleriydiler. Bolşeviklerin katledildiği sırada Paris’te büyükelçilik yapan Potemkin ise, burjuva bir tarih profesörüydü. Partiye, İç Savaş kesin olarak Bolşevikler tarafından kazanılınca girdi. Kinçuk’un ardından Berlin’e atanan Suritz, Menşevik Çheidze’nin siyasi sekreteri olarak görev yapıyordu. Peki Stalin’in favori mühendisi Serebrovsky kimdi? Kendisi 1905 devriminde bir Menşevik olarak yer aldı. Şubat devriminin ardından Geçici Hükümet tarafında iki silah fabrikasının patronu haline getirildi. Bir patron olarak Ticaret Odası’na girdi ve metal işçilerinin sendikasını kapatmak için mücadele verdi. Stalin’in gözdesi Serebrovsky Mayıs 1917’de Lenin’in bir “Alman ajanı” olduğunu açıkladı! Moskova Mahkemeleri sırasında Bolşevik Parti Merkez Komitesi’ne alındı.

Özetle devrimi yapanları yargılayanlar, devrimi yapanlar değildi; zira devrimi yapanlar öldürülmüştü. Rus Devrimi’nin Jakobenleri, kendi partileri tarafından değil, Thermidor (Jirondenler) tarafından öldürülmüştür. Thermidor’un o günkü ismi Stalinizm, Jakobenlerin o günkü ismi ise Bolşeviklerdi.

  • Sınıf hareketinin 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir durağanlığa girmesi gelmekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonlarında ve hemen ertesinde patlak veren devrimler Stalinizmin emperyalist kapitalizme verdiği aktif destek sayesinde yenilgiye uğrayacaktı. Yunanistan, İtalya, Fransa gibi ülkelerde durum buydu. Savaştan yorgun çıkan, ihanetlere uğramış, ağır kayıplar vermiş işçi sınıfı ancak 1960’ların sonlarında uyanışa geçecekti.

Batı ve Orta Avrupa devrimlerinin, Stalinizmin emperyalizme verdiği destek dolayısıyla yenildikleri doğrudur. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde sınıf hareketi büyük bir durağanlığa girmesinin aksine, tarihinin en ciddi mevzilerini kazanmıştır. İkinci paylaşım savaşının sonrasında hem Çin’de, hem de Avrupa’nın yarısında; yani dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirilmiştir. Sadece Doğu Avrupa’da değil, Almanya’nın yarısında da, bürokratik de olsa özel mülkiyetin ilgasına dayanan işçi devletleri kurulmuştur. Bu tarihsel süreç, emperyalizmin yenilgiye uğratılmasına, askeri ve politik bağlamda en çok yaklaşılan andır.

  • Lenin ve Troçki, entrizmi belirli ülkelerde kimi özel durumlarda önermişlerdi, ama onların önerileri devrimci yükseliş dönemlerinde tabanında sola kayış bulunan kitlesel işçi partileri içindi.

Lenin’in de, Troçki’nin de entrizmi, taktiksel anlamda belirli zamanlarda belirli programlar için önerdikleri çok doğrudur ancak onların entrizmin devrimci yükseliş dönemlerinde yapılması gerektiğini söylemiş olmaları da bir o kadar yanlıştır. İkisinin de böyle bir önermesi olmamıştır. Lenin de, Troçki de devrimci yükseliş dönemlerinde tabanı sola kayan işçi partileri için -Komintern belgelerinde de görülebileceği üzere- Birleşik İşçi Cephesi taktiğini önermiştir. Bolşevizm bu taktiği bizzat Kornilov darbesi tehdidi altındaki Kerenski’nin tabanını oluşturan işçilerle temas etmek için kullanmış ve Kerenski’nin partisi olan Sosyalist Devrimciler’in tabanındaki işçilerle kurulan birleşik cephe sonucunda, Rus proletaryası içerisindeki antibolşevik önyargı kırılmıştır. Lenin ile Troçki, bu dönemde Kerenski’nin partisine ne entrizm uygulamıştır, ne de onun önderliğiyle yan yana duracağı kalıcı bir siyasal cephe kurmuştur. Birleşik İşçi Cephesi’nin anlamı, önderliklerinden bağımsız olarak tabandaki işçi sınıfının birleşik bir eylem cephesinin kurulmasıdır. Bolşevik ve Sosyalist Devrimci işçiler ile köylüler, Kornilov darbesi noktasında, “ayrı yürüyüp birlikte vurmuşlardır.”

Bunun karşısında, devrimci yükseliş dönemlerinde devrimci partinin ilk ve en önemli önceliği, kendisinin ve işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını korumaktır. Bu, entrizm değildir, aksine kitlesel işçi partilerinin reformist önderliklerinden mümkün olan en büyük mesafeyle uzaklaşmaktır. Birleşik İşçi Cephesi taktiği önderliklerin uzaklaşması ancak tabandaki işçilerin eylem birliğinin korunmasıdır. Bu sebeple devrimci dönemlerin görevi, reformist partilerin içerisindeki işçileri Bolşevik programa kazanmak için entrizm yapmak değil, o önderliklerin eylem kapasitesizliklerini şiddetle ifşa ederek, onların tabanlarını devrimci program etrafında merkezileştirmektir. Devrimci yükseliş dönemlerinde “hedefe ulaşmak için yalnızca ama yalnızca tek bir yol vardır, o da proleter komünist unsurların küçük burjuva unsurlardan derhal, kararlılıkla ve geri dönüşü olmayan bir şekilde ayrılmasıdır.”(4)

 

Dipnotlar:

1.) Bkz. http://bolsevik.org/bolsevik-gelenek/yeni-bir-dunya-orgutu-5-enternasyonal-veli-umut-arslan.html
2.) Bkz. V. U. Arslan, agy.
3.) Bkz. V.U. Arslan, agy.
4.) Bkz. Nisan Tezleri, Vladimir İ. Lenin, Agora Kitaplığı, Çeviri: Ferit Burak Aydar, Birinci Basım, Şubat 2011, sayfa 35-36.

Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkı için uluslararası dayanışma 

0

Katalan halkı bağımsızlık talebini bir süredir kitlesel biçimde ortaya koymakta. Son olarak bir milyon kişi Katalan Ulusal Günü olan 11 Eylül’de ülkenin bağımsızlığını ve bir cumhuriyetin kuruluşunu desteklemek için seferber oldu. Katalan halkının kendisinin bağımsızlık isteyip istemediğine karar vermesi için Katalonya Parlamentosu bağımsızlık referandumu çağrısını onayladı. Katalan hükümeti referandum tarihi için 1 Ekimi belirledi.

Bağımsızlığı destekleyen muazzam seferberlik, halkoylamasını bütün araçlarıyla engellemeye çalışan monarşik rejime açık bir cevap niteliği taşıyor. İspanyol hükümeti Başbakanı Mariano Rajoy (Halk Partisi), İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE)’nin, Vatandaşlar Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin ve İspanyol monarşisinin desteğini arkasına alarak referanduma hoşgörüyle yaklaşmayacaklarına dair uyarıda bulundu ve referandumu engellemek için bir dizi baskıcı önlem alacaklarını ilan etti. Bu önlemler arasında tutuklamalar, polis operasyonları, referanduma ilişkin materyallere el koyma, politik eylemlerin yasaklanması, Katalonya’nın kurumlarına müdahale veya bu kurumlara kayyum atanması, Katalan parlamentosunun başlıca yetkili kişilerinin (bunların arasında Katalan parlamentosu başkanı Carme Forcadell de bulunuyor) ve Katalan hükümetinin görevden alınması ve tutuklanması tehdidi; referandumun gerçekleştirilmesine destek veren kurumlara veya kişilere ilişkin soruşturma başlatılması yer alıyor. Bu önlemlerin bir kısmı halihazırda gerçekleştirilmiş durumda. Dahası referandumu destekleyen 750 Katalan belediye başkanı tutuklanmakla tehdit ediliyor. Hükümetin bütün bu girişimlerini kınıyor ve reddediyoruz.

Ezilen halkların ve ulusların (İskoçya, Kürdistan, Bask Ülkesi veya Katalonya) kendi kaderlerini tayin hakkını ve karar verdikleri takdirde bağımsızlık elde etmelerini destekliyoruz. Katalonya’da bir cumhuriyetin kurulması, Francoculuğun sonunda dayatılan anakronik monarşik rejime son vermek için diğer halklar ve uluslar için yol açıcı olacaktır. Bu demokratik mücadele çok daha temel bir mücadelenin bir parçasıdır: Emekçilerin ve diğer yoksul halk kesimlerinin hizmetinde bir ekonomik planın uygulanması, emekçi halkın acil ihtiyaçlarının karşılanması için dış borç ödemesinin durdurulması ve bankerlerin ve çokuluslu şirketlerin hizmetindeki İspanyol devletinden ve Avrupa Birliği’nden kopuşun sağlanması. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak bu cumhuriyetin, Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu doğrultusunda ilerleyen bir emekçiler cumhuriyeti olması için mücadele edeceğiz.

Bu yolda öncelikle 1 Ekim’de referandumun rejimin ve monarşinin yasal engellemelerine veya baskılarına maruz kalmaksızın, bağımsızlığa ilişkin olarak Katalan halkının özgürce karar verebilmesi için gerçekleşebilmesini savunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak dünya halklarına Katalan halkının kendi geleceğini ve İspanyol devletiyle kurmak istediği ilişkiyi özgürce belirleyebilme hakkı için verdiği mücadeleyle dayanışmaya çağırıyoruz.

1 Ekim referandumunda Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkının özgürce belirlenmesine karşı alınan baskıcı önlemlerin ve hukuki yaptırımların derhal durdurulmasını talep ediyoruz.

Sendikalara, öğrenci örgütlerine, siyasi partilere, insan hakları örgütlerine, sol harekete ve antiemperyalist oluşumlara Katalan halkının desteklenmesi için özellikle İspanyol devletinin büyükelçilikleri veya konsoloslukleri önünde birleşik eylemlerin örgütlenmesi ve koordine edilmesi çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

20 Eylül 2017

Katalonya’da bağımsızlık isteği sokağa taşıyor

0

 

 

Muhittin Karkın, Bianet’e İspanya’daki yönetim biçimini, özerk bölgelerin ne anlama geldiğini, siyasi partilerin tutumlarını, basına yansıyan polis baskınlarını anlattı.

Bir süredir İspanya’dan polis baskınları ya da gösterilere polis müdahalesi gibi haberler okuyoruz. Yanılmıyorsam Katalonya’nın kendine ait bir polis teşkilatı var ama bu baskınlar İspanya polisi tarafından yapılıyor. Emniyet teşkilatı nasıl örgütlenmiş özerk bölgelerde?

Katalonya’da Katalan polisi var ve Katalan otonom hükümetine bağlı. Katalancası Mossos d’Esquadra. Madrid’e bağlı bir polis teşkilatı da var ve bütün ülkede yetkili, buna “Guardia Civil’ deniyor, yani, sivil muhafızlar. Bunların arasında bir de belediyelere bağlı “Guardia Urbana” var, kent polisi gibi. Türkiye’deki zabıtalar gibi. Ama onlar da silah filan taşır. Bu grup tartışmanın içinde değil.

Yetkileri paylaşılmıştır ama hükümet her zaman “Guardia Civil’i kullanabilir. Ama normalde normalde bütün vakalara Katalan polisi bakar.

Bütün özerk bölgelerde benzer bir örgütlenme mi var?

İspanya’da 17 otonom yani özerk bölge var. Her otonom bölgede de farklı yetkiler var. Her hükümet döneminde otonom bölge hükümetiyle merkez hükümeti pazarlıklar yaparlar ve bu pazarlıklara göre, gerek ekonomi gerek sosyal hizmetlerde paylaşım yapar. Otonom hükümetler her zaman fazlasını ister öbürleri azını verir vesaire. Mesela hastanelerin yarısını merkezi hükümet denetler yarısı da yerel hükümet tarafından denetlenir. Eğitim de aynı şekilde. Ancak özellikle bu alanda Katalan Hükümeti’nin yetkileri son yıllarda arttı. Bütün bu otonom bölgeleri içinde tek ayrıcalıklı yer Bask Ülkesidir.”

Ayrıcalık nereden geliyor?

Ekonomik anlamda. Vergi vermez mesela. Bask Ülkesi’nin öyle tarihsel bir durumu vardır. Mesela Katalonya zaman zaman Bask’ın yetkilerini ister merkezden. Pazarlık yapılır ama vermezler.

Son günlerde yaşananlar Katalan bölgesinin örgütlenmesini öğrenince daha net anlaşılıyor…

Evet, mesela dünkü olay şu: Guardia Civil geliyor ve 14 Katalan Hükümet merkezine baskın yapıyor. Bunlardan bir tanesi çok önemli: Ekonomi Bakanlığı. İspanyolcası veya Katalancası ‘Consejeria’. Bu konseylik demek. Yerel olanlara böyle söylenir, ulusal olanlarına ‘ministerio’ (bakanlık) deniyor..

Polis baskın yapıyor ve 1 Ekim’de düzenlenecek referandumla ilgili bütün malzemelere el koyuyor. Bu malzemelerin üzerinde basılı oy kağıtları, sandıklar vs. var. Ama daha da önemlisi referandum harcamaları için ayrılmış paralar var. Dolayısıyla orada Ekonomi Bakanlığı’nda bir arama yapıyorlar ve dokümanları filan ellerine geçiriyorlar. Buradan aslında bir anlamda, gerekirse otonom bölgenin özerkliğini kaldırmaya hazırlanıyorlar. Anayasada 155. maddede merkezi hükümete “özerkliği askıya alma ya da ortadan kaldırma” yetkisi veriyor Yani hükümetin Anayasaya göre, olağanüstü koşullarda özerkliği kaldırma hakkı var.

Bunun için Olağanüstü Hal ilan etmek durumunda mı? Olağanüstü durumları nasıl tanımlıyor?

Hükümet durumun olağanüstü olduğunu öne sürebilir; parlamentoda oylatır, geçirir kararı.

Parlamentoda partinin ağırlığı nasıl?

Hükümeti “Partido Popular” (PP – Halk Partisi) kurdu. Vatandaşlar partisi (Cs –Ciudadanos) ve İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE – Partido Socialista Obrero Español)  tarafından destekleniyor. Tek desteklemeyen Podemos (Yapabiliriz) var. Hükümet karar alıp bu Anayasa maddesini bu iki partinin desteğiyle otonom yetkiyi kaldırıp kayyum atayabilir. O hale gelmedi ama şimdi bütün hedefi referandumu durdurmak.

Bunu neye dayanarak yapıyor?

Anayasa Mahkemesi Katalan Meclisi’nin aldığı referandum kararını iptal etti. Dolayısıyla yapamazsınız diyor ve baskınları bu kararla yapıyor. Anayasa Mahkemesi Katalan Hükümeti’nin referandum kararını aldığının ertesi günü hemen oy birliğiyle karar çıkarttı. Buna dayanarak önlemeye çalışıyor. Tabi böyle bir oylamada özellikle okullar ve belediyeler çok önemli. Bunlar da diğer bütün memurlar gibi merkezi hükümetin memurları. Katalan hükümeti maaşı verir ama onun anlaşmasıdır. Her mali dönemde Katalan Hükümeti kendi bütçesini yapar. Bunu yaparken ayrımlara göre merkezi hükümete para verir yahut da merkezi hükümet para verir. Dolayısıyla bütün memurların parası merkezi hükümete gidecek ödentiden düşülür. Gerçi taşeronlaşma nedeniyle memurluk da azalmaya başladı.

Belediyelerde hem devlet memurları hem sözleşmeliler var. Ama memur gibi çalışanların içinde de sözleşmeliler var. Zaman zaman memuriyet imtihanı açılır. İsteyen girer isteyen girmez. Hükümet bunlara da tehditte bulundu. ‘Eğer böyle illegal bir referanduma katılırsanız sizin memuriyetlerinizi düşürürüz’ dediler. Yani devlet memuriyetinden ihraç ederiz dediler. Dolayısıyla öğretmenler ve belediye memurları referandumun örgütlenmesine katılmakta güçlük çekiyorlar. Okulları yada belediye binalarını referandum için kullanıma açma konusunda okul müdürleri ve belediye başkanları hedefte.

Buna karşın Katalonya’da Bağımsızlıkçı Belediyeler Birliği’nde örgütlenmiş durumda olan 700 belediye referanduma destek verdi. Ancak buna üç büyük belediye Barcelona, Lerida ve Tarragona belediyeleri ‘biz yapamayız bunu’ dediler ki bu belediyeleri Podemos kazanmıştı. Ama bunların böyle karar alması zor. Şöyle düşünün Katalonya ölçeğinde çok büyük belediyeler; Türkiye’de karşılığı İstanbul, Ankara, İzmir gibi.

En son hükümetin baskısına karşın Barcelona Belediye Başkanı referanduma destek için bir formül bulduklarını açıkladı. Ama bu formül nedir henüz bilmiyoruz, gizliyorlar. Bu arada tabii 700 belediye başkanlarına mahkeme hemen dava açtı.

Buradaki büyükşehir belediyesi gibi örgütlenme var mı? Büyükşehir Belediyesi çalışmasa da Barcelona’daki ilçe belediyeleri yapabilir.

İlçe belediyeleri büyükşehire bağlı. Ama büyükşehir belediyesinin kararını aşarlar mı bilemiyorum. Ama zaten aslen Katalanlar taşrada yaşar. Bu 700 belediye genellikle taşra belediyeleridir. Özellikle Barcelona, Tarragona ve hatta Girona’da Franko döneminden Katalonya sanayi bölgesi olduğu için İspanya’nın değişik bölgelerinden çok göç almış. Özellikle Endülüs’ten ve Ekstramadura’dan Bu iki bölge Kürt meselesini dışında bırakırsak geri bırakılmışlık açısından Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri gibi. Bu bölgelere “Hispano Parlantes” deniyor. Evlerinde İspanyolca konuşurlar, genellikle Katalonya’nın bağımsızlığına karşıdırlar. Ama şimdi onların çocuklarının çoğu bağımsızlıkçı fakat anneleri ve babaları da duruyor hala.

Katalonya’da yaşayanların hepsi Katalanca bilir; zaten eğitim dili Katalanca. Ancak göçle gelenler İspanyolca konuşurlar. Şimdi bir de başka ülkelerden gelen çok göçmen var. Bunların epeyce bir kısmı vatandaşlık aldı, oy hakları var. Latin Amerika’dan gelenler İspanyolca konuşuyor. Bağımsızlık konusunda şöyleler: ‘Biz buraya geldik ne oluyor’. Fakat İspanyolca konuştukları için merkezi hükümete doğru kayma olasılıkları var.

Yedi milyon bir nüfus var. Aşağı yukarı bir buçuk iki milyonu göçmen. Onlar da en çok Barcelona ile Tarragona ve Girona’da toplanmıştır. Barcelona’nın yanında hemen Hospitalet diye küçük bir şehir var mesela orası tamamen İspanyollarla doludur. Oranın belediyesi de katılmıyor referanduma. Daha doğrusu imkanını sunmuyor.

Ama özerk bölge yönetimi referandum karşıtı yerlere de sandık koyabilir değil mi?

Sandıklara el konuldu. Dün 10 milyon oy kağıdını toplamışlar. Matbaalara, sandık üreten yerlere baskın yaptılar. Her tarafta ajanları olduğu için nereye gideceklerini biliyorlar. 14 yere baskın yaptılar 17  gözaltı var. Bunlardan biri de Katalonya Hükümeti ekonomi bakanının yardımcısı.

Bu baskılara rağmen Katalonya’da çok güçlü bir bağımsızlık isteği var gibi görünüyor.

Var ve o güç sokakta kendini belli ediyor, sokağa taşıyor. Mesela dün bu ekonomi bakanlığına girdiklerinde derhal binlerce insan oraya toplanıyor ve giren ‘Guardia Civil’ arama ekibi çıkamıyor. Gece üçe kadar orada kalıyorlar. 03:00’da Katalan polisi geliyor ve baskın yapan polisler çıkabilsin diye kalabalığın arasında yol açmaya çalışıyor. Yani dolayısıyla sürekli bir seferberlik hali var. Zaten 11 Eylül Katalanların bağımsızlık günüdür. Orada bir milyon insan tekrar toplandı.

Bu bağımsızlık meselesi çıktığında hemen sınır meselesi tartışılır. Sınırlar kesin mi ve sınır anlaşmazlığı olan yer var mı?

Katalanlar arasında sınır anlaşmazlığı var. Katalonya’da bir resmi hükümetin partisi var bir de bağımsızlıkçı parti var. Resmi parti PDC (Partit Democratic de Catalunya – Katalonya Demokrat Partisi) aslında burjuvazinin partisidir. ERC  (Esquerra Republicana de Catalunya – Katalonya Cumhuriyetçi Solu) tarihsel bağımsızlıkçı bir partidir. İçinde ağırlıklı olarak Marksistlerin olduğu yeni sol bağımsızlıkçı parti ise CUP (Candidatura d’Unitat Popular – Halk Birliği Adayları). PDC, mevcut otonom bölgenin sınırlarını bağımsız Katalonya olarak görüyor. ERC aynı şekilde görüyor, fakat mesela CUP’a göre ‘Valencia’nın, Mallorca ve Menorca adalarının, Fransız Katalan bölgesinin ve Aragon’un belli bir bölgesinin de Katalonya olduğudur. CUP ve ERC bütün bunların Katalonya olduğunu söyler. Ama şimdi bunların ikisi koalisyon hükümeti olduğu için ERC şimdilik bunu konuşmuyor. ERC tarihsel olarak önceleri işçi sınıfının partisidir daha sonra orta sınıfları partisi olmuştur. Genellikle Madrid partisi olan PSC (Partit Socialista de Catalunya – Katalonya Sosyalist Partisi) ile Katalonya’da çekişir. PSOE’nin Katalan kolu PSC’dir. İçindekiler de Katalandır kendi ana partilerini desteklerler. Ama ana partilerinin bir federasyonunu oluştururlar. Aslında bütün ulusal partilerin her otonomide federatif örgütlenmeleri vardır. Artık o partinin tüzüğüne göre yetkileri var veya yok.

Sınır meselesi şu anda çok tartışılmıyor. Dokümanlarında Aragon’u, Valencia’yı ve adaları dahil etmekle birlikte şu anda ses çıkarmıyorlar.

Valencia’da bağımsızlık yanlılarının bayrak meselesi  vardı…

O Küba bayrağına çok benzer. İlk bağımsızlıkçıların döneminde Küba’ya kaçtıktan sonra kabul ettikleri bayraktır. Katalonya ve Valencia’nın bayrağı benzerdir ama renkleri filan farklıdır. Fakat o bayrak kullanılıyor.”

Bir özerk bölge ayrılmak istiyor, diğeri tutmak istiyor. İç meseledir ama aynı zamanda dış meseledir. Devlet olarak kabul edilmesi için BM’de onay gerekir. Uluslararası karşılığı nedir bu durumun?

BM içinde çok ülke var, bazıları bağımsızlık, oto-determinasyon haktır diyor ama asıl büyük devletler bunu kabul etmiyorlar. Avrupa Birliği desteklemiyor mesela.”

Almanya neden desteklemiyor, çatışma yok diye mi?

Kendi iç sorununuzu görüşerek halledin filan diyor ama asıl mesele Latin Amerika.

Latin Amerika nasıl dahil oluyor bu denkleme?

Latin Amerika bağı AB’nin bütün ticari bağların İspanya kanalıydı. İspanya da merkezi hükümet. Dolayısıyla Almanya merkezi hükümeti destekliyor bu konuda. Gerçi Katalan sermayesi çok güçlüdür. Katalan burjuvazisinin en büyük kesimleri ne bağımsızlığı ne referandumu desteklemiyor. Bunlar iki üç tane çok önemli şirket vardır: Telefonica ve banka olan La Caixa’dır. Bu ikisi Madrid sermayesiyle birlikte davranıyor. Ama burjuva parti özellikle orta ve küçük sanayi kesimlerinin etkisiyle buraya kadar geldi. PDC çok yolsuzluklara karıştığı için erimeye başlamış bir parti. Aslında biraz Barzani gibi. Siyasi anlamda “paçayı kurtarabilmek” için bağımsızlık isteğini öne çıkarmaya başladı yavaş yavaş.

Zamanlama meselesi yani neden şimdi?

Çünkü burjuva partisi erimeye başladı ve ERC ile CUP güçlenmeye başladı.

Onların asıl lideri Jordi Pujol idi. Tarihsel bir tiptir. Franco döneminde 1978 anayasasını Katalanlar adına imzalayan siyasetçi. Otonomiyle yetiniyor. Aslında içinde bağımsızlıkçı eğilimler var ama sonuçta Katalan ve İspanyol burjuvazisinin iç içeliğinden ötürü koparabildiğini koparmış. Daha sonra Pujol ve yönetiminin büyük yolsuzlukları ortaya çıktı. Katalanlar tarafından yargılanıyor şu an.”

O, pozisyonunu Artur Mas’a bıraktı. Artur Mas partiyi toparlayabilmek için bağımsızlık meselesini öne koymaya başladı. Partinin adını filan da değiştirdi. Dört sene önce öyle bir bağımsızlık demeye başladı ki sonra ipler elinden kaçtı.

1 Ekim 2017 denildi sonrasında, nedir bu sıkışma?

Çünkü CUP ve ERC bastırıyor. Bu sadece söylemde olmaz referandum yapalım diye. İki sene önce bir referandum yapıldı aslında. Ona iki milyondan biraz fazla insan katıldı.

Ama dışarıdan bakıldığında Katalan milliyetçiliği çok fazla dikkat çekiyor…

Öyleler ama onların milliyetçiliği sol milliyetçilik onu da hesaba katmak lazım.

Milliyetçilik ve solun yan yana olması biraz kulağı tırmalıyor. Bu sol eğilimin kaynağı nedir?

Çünkü her zaman kopuş merkezdeki rejimden kopuş oluyor. Merkezdeki rejim de önceleri monarşi, sonra Franco diktatörlüğü sonra tekrar monarşi… Karşısında duran da sola düşüyor…

Bask da öyle midir?

Öyledir.

İspanya’da çok otonom-özerk bölge var tarih boyunca farklı grupların ayrılma talepleri olmuş. Valencia da var mesela.

Valencia’da İspanya’nın İspanyolları vardır. Daha içeride kalıyor. Mesela bütün devlet memurları oraya tatile giderler.

Bağımsızlıkçılığın asıl fışkırmasının iki nedeni var. Birincisi PDC’nin yolsuzlukları ve paçayı kurtarma çabası. İkincisi 2008 krizi. Bu kriz İspanya’yı çok kötü vurdu. Öyle bir noktaya geldi ki özellikle Katalan proletaryası ve köylü, küçük esnaf vs. kurtuluşun yolunu Madrid’den kurtulmakta aramaya başladılar. PDC’nin güç kaybetmesinin nedenlerinden biri merkezi hükümetle beraber antireformları uygulaması, kemer sıkma politikası, işten çıkarmalar…

Dolayısıyla Katalanlar merkezi hükümetten kurtulalım dediler ve bir yandan da desteklerini PDC’den çekmeye başladılar. Bu da kendini yok etmemek için bağımsızlığa sarıldı. ERC cumhuriyetçi ve tarihsel bir partidir. İspanya iç savaşında Katalonya’nın bağımsızlığını ilan eden partidir.

Neoliberal politikalar başladığı zaman mı eylemler başladı?

Evet, o zaman bağımsızlıkçı eğilimler sokağa dökülmeye başladı. Aktif politik sahneye girdi. Taşeronlaşma o dönem arttı. İşten çıkarmalar, iş yeri kapatmaları, emekli maaşlarının indirilmesi gibi birçok şey yapıldı.

Yunanistan’da da aynı zamanda olmuştu… Yunanistan daha büyük bir krizle karşılaştı ama borcu daha fazlaydı. AB karşıtlığı ne durumda Katalonya’ya?

CUP karşıdır. Bir de PDC ve ERC Bağımsız Katalan Cumhuriyeti ilan etmek istiyorlar. CUP ise aynı zamanda bir işçi, emekçi hükümeti diyor. CUP’un içinde de iki akım var. Biri “önce bağımsızlığı sağlayalım sonra sosyal reformlar’ diğeri bir anlamda ‘sürekli devrim’ anlayışında.”

İspanya’daki özerk bölgelerin hepsi farklı etnik grupların ya da ulusların oluşturduğu yapılar değil, bu ilginç.

İspanya’da meşhur bir laf vardır “Herkese kahve” diye, oradan gelir. İspanya’da Katalanlar, Basklılar ve Galiçyalılar olmak üzere üç ayrı millet var. 1978’de Franco sonrası yeni anayasanın görüşmeleri yapılırken üç ulus da ‘Biz kendi bölgelerimizde otonomi istiyoruz’ diyor. O zamanın başbakanı Adolfo Suarez, oradaki demokrasinin kurucusu olarak kabul edilir, “O zaman herkese kahve” diyor ve 17 tane otonom bölge tespit ediyorlar. Yani bunların milliyetçiliğini sönümlendirmek, eritmek için…

Katalonya kendi kahvesini yapmayı seçiyor yani…

Doğru, hatta Katalanlar filtre kahve istiyor da diyebiliriz.

Üç tane ulus varsa 17 otonom bölgeyi belirleyen sınırları neye göre çiziyorlar?

O zamanki Franco dönemindeki il, ilçeler, vilayetler üzerinden. Diyelim ki Galiçya bölgesinde dört tane şehir varsa onlar ilçeleriyle birlikte otonom bölge olarak belirlenmiş.

Bu da aslında milliyetçiliği bölmüş olmuş…

Hem bölmüş hem de çözmüş demek daha doğru aslında ‘Herkese kahve’ diyor ya. O tabir çok bilinir İspanya’da.

Katalanlar geri adım atabilir mi? Ya da erteliyoruz dese ne fark eder?

PDC her an geri basabilir ama o zaman koalisyon dağılır. Yeni seçimlere giderler. Bağımsızlık projesinin planı şu: Referandumda bağımsızlık kararı çıkacak. Hükümet hemen bağımsızlık ilan edip kendini feshedecek ve bir kurucu meclis seçimlerine gidecek.

 

İspanya’nın temel sorunu: Anayasa

Franco 1974’te ölüyor, rejimi artık devam edilemez bir rejim haline geliyor ve “demokrasi yanlıları” toplumla anlaşıp demokrasiye geçmek gerekir diyerek 78’de bir anayasa yapıyorlar. Şimdiki bütün hikaye 78 Anayasasının monarşik ve gerici karakteri. Yani feshedilmesi, kopulması gereken bu anayasa. PP içinde eski Franco bakanlarının çocukları filan da vardır. İspanya’da faşist hareket çok güçlü değildir. Çünkü onlar muhafazakar sağ parti PP’nin içindedir.

78 anayasasında oto-determinasyon yoktu. Otonom bölge yetkileri her zaman pazarlık payıyla var.

Kilisenin eğitim ve devletten ayrılması yoktur. Kendini laik bir devlet olarak adlandırır ama aslında değildir. Dolayısıyla öylesine bir demokratik sorun var. Ulus, laiklik, monarşi meseleleri var. Bir de toprak dağıtımı yoktur. Çünkü ‘Ekstramadura’ (Extramadura) ve ‘Endülüs’de (Andalucia) çok büyük toprak sahipleri vardır ve bunlar hala Aristokratik kimliklerini korurlar.

Bağımsızlık hareketlerinin gittikçe büyümesinin nedenlerinin başında bu gerici – muhafazakar Anayasa önemli bir rol oynuyor.

28 Eylül: Kürtajın yasallaştırılması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü

0

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadının doğum kontrol yöntem ve araçları ile kürtaj hakkı kısıtlanmak/kaldırılmak isteniyor. Yasal anlamda yasak olmamasına rağmen, uygulamada hiçbir devlet hastanesi kürtaj yapmıyor ve sağlık sistemi kürtaj olan kadınları fişlemek üzerine kurulmuş durumda. Neo Bonapartist bir rejimin inşa edildiği Türkiye’de AKP hükümeti yeni muhafazakar politikalarla kadın bedenine müdahaleyi ana gündemlerinden biri haline getiriyor.

Arjantin: Sol Cephe yerini sağlamlaştırıyor

0

Arjantin’de 13 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen seçimlerin ilk basamak sonuçları, bu stratejik Latin Amerika ülkesinin politik fay hatları açısından önemli mesajlar veriyor. Bu mesajları dört ana başlık altında incelemek mümkün:

Türkiye’de işsizlik oranı gerçekten düşüyor mu?

0

Sınıflı toplumlar oluştuğundan beri vardır işsizlik kavramı ve dünyada her ülkede işsizlik görülür. Türkiye İstatistik Kurumunun Temmuz 2017 verilerine göre işsiz oranı ülkemizde yüzde 10,5 olarak gerçekleşmiştir. Bu oranla Avrupa’daki işsizliğin en yoğun olduğu sekizinci ülke durumdayız. Ancak Erdoğan Hükümeti, Mart ayından itibaren işsizliği yüzde 1,2 oranında “düşürdüklerini”  başarı olarak piyasaya sürmekte.

“My Stealthy Freedom”: An interview on Women’s Movement in Iran

0

A social media campaign has been ongoing in Iran for a while against compulsory hijab law. To protest, Iranian women share their photos wearing white headscarves or symbols by using the hashtag #whitewednesdays. The idea stems from Masih Alinejad who started the online movement My Stealthy Freedom against this law. In the last 3 years, more than 3,000 women posted photos and videos without headscarves via this campaign. As women in Turkey who reject all kinds of oppressions towards our bodies and life styles through campaigns such as “Don’t Meddle with My Clothes”, we support the campaign run by our Iranian sisters. Here is our talk with Saba, our Iranian activist friend, on this campaign and women’s movement in Iran.

Women Solidarity: Europe and the USA look at Iran from an orientalist point of view. Even though Turkey is also considered from that perspective, the same point of view on Iran exists here. However, recent movements such as My Stealthy Freedom and One Million Signatures which we can follow via both Turkish press and foreign press show that the situation in Iran is much different than the perceived one. How do you evaluate women’s movement in Iran?

Saba: First of all, I would like to thank you for giving me this opportunity to share my thoughts with you. Unfortunately, after the 1979 revolution, the image about Iran, Iranian people and specifically Iranian women became darker every day. Media has contributed to shape that imagination for people around the world, especially in the western countries. The Iranian government had its role too by banning many news and interviews with Iranian people on certain topics that show the reality about Iranian people and their life styles on TV or newspapers. Although Iranian women had significant role in society before the Islamic Revolution, throughout the years after the revolution the number of Iranian women entering universities became more significant compared to men, reaching more than 60% of entrees each year. Despite the general idea of the west that imagines an Iranian woman as uneducated passive part of the society who stays at home and takes care of their husband and children, Iranian women had prominent roles in social and political movements in Iranian history not only before the revolution but also after that. Iranian women were the oppressed gender in Iranian society after the Islamic Revolution, therefore they made a great effort to fight that oppression by educating themselves and challenging the Iranian government with vast knowledge about societal and political problems targeting women. Throughout all these years after the revolution, a very high number of Iranian women were unhappy about the obligatory law of hijab because forcing the hijab was the first sign of oppression on women to limit them and show them as inferior in our society. But unfortunately, Iranian women did not have a platform to express themselves on a topic such as obligatory hijab and let their voices be heard on national or foreign media. It was only until 2014 that the campaign of My Stealthy Freedom was born as the first free platform for Iranian women who believe in or not believe in hijab to express their ideas about the obligation of hijab in Iran. Iranian women who did not believe in wearing hijab never had representatives inside governmental media. In fact, until today any woman who wants to work for the government including national media should agree to follow the dress code introduced for women. My Stealthy Freedom campaign played a very important role in giving that censored part of Iranian women community who did not believe in wearing hijab and were never shown on national or foreign media a voice to express themselves. The story of Masih Alinejad, who started the campaign, inspired many women who had stayed quiet for more than 30 years and now we can see that they are Iranian women themselves who are taking this campaign day by day forward with stronger motivation through sending pictures, videos, and inviting their men in their families or friends to join them to show the real face of Iran and Iranians’ life styles and preferences to the world, for the first time after 38 years.

WS: Women who want to wear hijab also join White Wednesday, the last campaign of My Stealthy Freedom, with their white symbols. Because they advocate that hijab must be preferential, not compulsory. Actually, My Stealthy Freedom is very important for women’s struggle worldwide. I believe that it is meaningful for Turkey in particular. Can you inform us about the movement?

Saba: I believe the White Wednesdays movement is a very clever movement by “My Stealthy Freedom” campaign. To clarify, Iranian women have always pushed boundaries to take off their scarves in areas where nobody was passing, there was no police, or inside their private cars in public. But as an Iranian woman, I also sensed that how we as women were sort of annoyed by the fact that we might become criticized in public if our scarves fell off. Therefore, women are usually concerned that their scarves don’t fall off so that they won’t have to give any excuse to a more conservative passerby or police that would disturb them in public. White Wednesdays gave this opportunity to women to express themselves and object the obligatory hijab in the context of the Iranian hijab law. In this case, an Iranian woman who wears a white scarf, still shows that she is somewhat respecting the obligatory law of hijab but with the symbolic white color that signifies her objection. Now by wearing a white symbol, Iranian women and men are showing that they want to challenge the Iranian discriminatory laws within their own context without actually breaking any law, appearing in society and showing that they are a big number of people who object these laws, and they bring the online movements to the streets of Iran every Wednesday. Such movements like White Wednesdays can unify people in public, empower those who have the same ideas about the Iranian discriminatory laws, specifically the law of obligatory hijab. I believe the most important element for people in our society is to once and for all put their fear away and become involved in every political and societal movement so that we can reach a fundamental change in our societal and political system. I myself became involved, active and joined My Stealthy Freedom campaign because of my personal memories in Iran with morality police. I got arrested in 2006 by the morality police in Iran and was treated by the police very badly, being hit by the police only because I was wearing a more colorful outfit that day and walking with my ex-boyfriend on Valyasr Street in Tehran. I was so much traumatized by that incident and how I was also treated in the police station that for many years I was searching for a way to express my anger about the way I was treated as an Iranian woman. My Stealthy Freedom campaign gave me a voice to express myself too. Therefore, I decided to support and make the campaign more known.

WS: We saw that women were quite active in the last election in Iran. What were the demands of women during this process? What will be the impact of election results?

Saba: Despite the general view of the world that considers Iranian women as passive and suppressed, women have always had great impact in social and political situations in Iran’s history. Women didn’t only have great role in the recent elections in Iran. You can find significant role of women in Iranian political situation before the 1979 revolution. Iranian women in the past 38 years of revolution are even much more educated that make them more active since they have the knowledge and they are realizing their human rights more. Iranian women have been the suppressed gender in Iranian society in many ways. Therefore, they decided to educate themselves and stand up for their rights. You can also see a great decrease in the number of women getting married, having children and following the traditional life style of what was expected of a woman in Iranian society.  There are also more women getting into socially introduced “male jobs”. All these mentioned acts by women show that women are significantly changing the social and political situation in Iran. With participating in recent elections, women are only trying to push boundaries and open more closed doors for themselves and decrease the gender gaps and discriminations.

WS: We see that women’s movements have gained momentum in the world. For instance, feminist movement is growing against Trump’s policies and gendered discourse. Last year, women in Iceland went on strike to protest gender pay gap. Ni Una Menos movement in Argentina protests against femicides and violence against women. These are among prominent issues also in Turkey. Does women’s movement in Iran show parallelism with these?

Saba: Of course, I believe there is a parallelism in such women movements around the world. I believe women are finally waking up. It is important to mention this point here: there are many countries in the world in which women are shown as being free and equal with men and have somewhat same rights which is absolutely not true. We can easily see the suppression of women in many modern societies that claim to be modern such as the USA or many European countries. In fact, in Iran the suppression of women is obvious but it is more dangerous in other countries that tend to hide and mislead the mindset of people to make them believe they have “freedom” and their “human rights” are respected. All these movements in the USA, Iceland, Argentina, Turkey and Iran show that women are coming to a new realization of their rights that have been taken away for a very long time. For Iranian women, changing the law of obligatory hijab is a huge step to open the door for more changes regarding women rights in Iran that hopefully will lead to equal pay and more importantly equal respect in society.

WS: What can your sisters in Turkey do for women’s struggle in Iran? In Turkey, we are also having hard times and we need solidarity. How can we communize our struggles?

Saba: I believe mostly regarding the issue of hijab, I would like women in Turkey to hear Iranian women’s voice that their demand regarding hijab is not that they find freedom only in removing a piece of cloth from their heads. I hope our sisters in Turkey show their solidarity by joining our online campaigns. Fortunately, the door has now become more open for tourists in Iran that is a very good sign and opportunity for people around the world to see the real face of our country and each woman who travels to Iran can also show their support through joining our movements such White Wednesdays. The more united we are, the more fearful the discriminatory regimes and governments will be.

“My Stealthy Freedom” – Benim Gizli Özgürlüğüm: İran kadın hareketi üzerine söyleşi

0

İran’da başörtüsü takma zorunluluğu getiren yasaya karşı sosyal medyada uzun bir süredir bir kampanya sürüyor. İranlı kadınlar, protesto için #beyazçarşamba etiketiyle beyaz eşarplı veya beyaz kıyafetli, başı açık fotoğraflarını paylaşıyor. Fikir, kıyafet zorunluluğuna karşı internette My Stealthy Freedom (Benim Gizli Özgürlüğüm) adlı hareketi kuran Masih Alinejad’dan çıktı. My Stealthy Freedom kampanyasına son üç yılda 3 binden fazla başı açık kadın fotoğraf ve video gönderdi. “Kıyafetime Dokunma” gibi kampanyalarla bedenlerine & yaşam tarzlarına yönelik her türlü baskıyı reddeden Türkiyeli kadınlar olarak İranlı kızkardeşlerimizin yürüttüğü kampanyayı destekliyor, İranlı aktivist arkadaşımız Saba ile bu kampanya ve İran kadın hareketine dair yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Kadın Dayanışması: Amerika ve Avrupa’da İran’a dair oryantalist bir bakış açısı var. Türkiye’ye de bu şekilde bakılsa bile burada da İran’a dair aynı değerlendirme yapılıyor. Ancak gerek Türkiye basını gerekse yabancı basından takip edebildiğimiz yakın zamanda gerçekleşen My Stealthy Freedom (Benim Gizli Özgürlüğüm) ve One Million Signatures (Bir Milyon İmza) gibi hareketler, İran’daki durumun algılanandan çok daha farklı olduğunu gösteriyor. Sen İran’daki kadın hareketini nasıl değerlendiriyorsun?

Saba: Öncelikle görüşlerimi sizlerle paylaşmamı sağlayıp bana bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederim. Ne yazık ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra İran, İran halkı ve özellikle İranlı kadınların imajı her geçen gün daha da karanlık hale geldi. Medya, özellikle batı ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada bu imajın şekillendirilmesine katkıda bulundu. Diğer yandan İran hükümeti de İranlılar ve yaşam tarzları hakkındaki gerçekleri gösteren belirli konularda İranlılarla yapılan röportajların televizyonda veya gazetelerde yayınlanmasını engelleyerek kendi payına düşeni yerine getirdi. İslam devriminden önce İranlı kadınların toplumda çok önemli bir rolü olduğu gibi, devrimden sonraki yıllarda üniversiteye giren çok sayıda İranlı kadın erkeklere kıyasla daha önemli bir konuma geldi ve her yıl üniversiteye girenlerin %60’ından fazlasını kadınlar oluşturuyor. Batı’daki genel yanılgı, İranlı kadınların evde kalıp kocalarına ve çocuklarına bakan, toplumun eğitimsiz ve edilgen kısmı olduğu yönünde. Halbuki kadınlar, yalnızca devrim öncesinde değil sonrasında da İran tarihinde sosyal ve politik hareketlerde önemli bir rol sahibi olmuştur. Devrimden sonra İranlı kadınlar toplumda ezilen cinsiyet haline geldi, bu yüzden kendilerini eğiterek ve kadınları hedef alan sosyal ve politik sorunlar hakkında engin bir bilgi birikimiyle İran hükümetine meydan okuyarak bu baskıyla savaşmak için büyük bir çaba sarf ettiler. Devrimden sonraki yıllarda çok sayıda kadın zorunlu başörtüsü yasasından dolayı mutsuzdu çünkü başörtüsünü zorunlu hale getirmek, kadınları toplum içinde kısıtlayacak ve onları ikinci sınıf insan konumuna itecek baskının ilk emaresiydi. Ne yazık ki İranlı kadınların zorunlu başörtüsü gibi bir konuda kendilerini ifade edebilecekleri ve ulusal veya yabancı basında seslerini duyurabilecekleri bir platform yoktu. Başörtüsünü savunan ve savunmayan İranlı kadınların bu zorunluluk hakkındaki fikirlerini dile getirebilecekleri ilk özgür platform, 2014 yılında My Stealthy Freedom kampanyasıyla ortaya çıktı. Başörtüsü takmak istemeyen kadınların devletin basınında hiçbir zaman temsilcileri olmadı. Esasında, ulusal basın dahil hükümet için çalışmak isteyen bütün kadınların kendileri için zorunlu kılınan kıyafet kurallarına uyması bekleniyor. My Stealthy Freedom kampanyası, başörtüsü takmak istemeyen ve ulusal veya yabancı basında hiçbir zaman gösterilmeyip sansüre uğrayan İranlı kadınların sesi olmada önemli bir rol oynadı. Kampanyayı başlatan Masih Alinejad’ın hikâyesi, 30 yıldan fazla süredir sessiz kalan çok sayıda kadına ilham verdi. Bugün, 38 yıl sonra ilk defa İran’ın gerçek yüzünü ve İranlıların yaşam tarzları ve tercihlerini tüm dünyaya göstermek için fotoğraflarını, videolarını paylaşarak ve ailelerindeki erkekleri veya arkadaşlarını kampanyaya katılmaya davet ederek büyük bir motivasyonla bu kampanyayı her geçen gün ileriye taşıyanların İranlı kadınlar olduğunu görüyoruz.

KD: My Stealthy Freedom’ın son kampanyası White Wednesday’e (Beyaz Çarşamba) başörtüsü takmak isteyen kadınlar da beyaz sembolleriyle katılım gösteriyor, çünkü başörtüsünün bir zorunluluk değil tercih olması gerektiğini savunuyorlar. My Stealthy Freedom aslında dünya kadın mücadelesi için oldukça önemli. Bunun Türkiye kadın mücadelesi için ayrıca bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Bu hareketle ilgili bize biraz bilgi verebilir misin?

Saba: Beyaz Çarşamba’nın, My Stealthy Freedom kampanyasıyla yürütülen oldukça zeki bir hareket olduğuna inanıyorum. Açıklamak gerekirse; İranlı kadınlar kimsenin geçmediği, polisin olmadığı yerlerde veya alenen kendi özel araçlarının içinde başörtülerini çıkarma konusunda her zaman sınırları zorlamışlardır. Fakat İranlı bir kadın olarak, ben de biz kadınların başörtümüz düşerse toplum içinde eleştirilebileceğimiz gerçeğiyle bir hayli rahatsız olacağımı hissettim. Bu yüzden, kadınlar genellikle başörtülerinin düşmesi ve bu nedenle yoldan geçen daha muhafazakâr insanlara veya onları toplum içinde rahatsız edecek polislere bahane uydurma konusunda çok endişeliler. Beyaz Çarşamba, kadınlara kendilerini ifade etme ve İran’ın başörtüsü yasası gereği zorunlu başörtüsüne karşı çıkma fırsatını verdi. Bu hareketle beyaz başörtüsü takan İranlı bir kadın, bir şekilde zorunlu başörtüsü yasasına uyduğunu gösterse de, simgesel beyaz renk onun karşı çıkışını ifade ediyor. Şimdi, İranlı kadınlar ve erkekler herhangi bir kanunu çiğnemeksizin, beyaz semboller takarak, bu şekilde toplum içinde görünerek, bu yasalara karşı çıkan çok fazla sayıda insan olduğunu göstererek ve online hareketleri her Çarşamba İran sokaklarına taşıyarak, İran’ın ayrımcı yasalarına meydan okumak istediklerini kendi koşullarında gösteriyorlar. Beyaz Çarşamba gibi hareketler, insanları açıkça birleştirebilir ve özellikle zorunlu başörtüsü yasası gibi ayrımcı İran yasaları konusunda aynı fikri paylaşan insanları güçlendirebilir. Sosyal ve politik düzenimizde köklü değişikliklere ulaşmamızda toplumumuzdaki insanlar için en önemli unsurun, korkularından kesin bir şekilde kurtulmak ve her politik ve sosyal hareketin içinde olmak olduğuna inanıyorum. Ben, İran’da ahlak polisi ile olan anılarım yüzünden My Stealthy Freedom kampanyasına dâhil oldum, bu kampanyaya katıldım ve bu kampanyada aktif oldum. 2006 yılında İran’da, o gün daha renkli bir kıyafet giydiğim ve eski sevgilimle Tahran’daki Valiasr Caddesi’nde yürüdüğüm için ahlak polisi tarafından tutuklandım, polis tarafından kötü muamele gördüm ve saldırıya uğradım. Bu olaydan ve karakolda gördüğüm muameleden o kadar sarsılmıştım ki, yıllardır İranlı bir kadın olarak bana davranış şekillerine karşı olan öfkemi göstermenin bir yolunu arıyordum. My Stealthy Freedom kampanyası bana da kendimi ifade etmem için bir ses verdi. Bu yüzden, kampanyayı desteklemeye ve bilinmesini sağlamaya karar verdim.

KD: İran’da son seçimde kadınların oldukça aktif olduklarını gördük. Bu süreçte kadınların talepleri nelerdi? Seçim sonuçlarının etkisi ne olacak?

Saba: İranlı kadınların pasif ve baskı altında olduğuna dair dünyadaki yaygın görüşe rağmen, kadınların ülke tarihindeki birçok sosyal ve siyasi olayda daima önemli etkisi bir etkisi oldu. Kadınlar sadece İran’daki son seçimlerde rol oynamadı. 1979 İslam Devrimi öncesi İran siyasetinde kadınların belirgin rolünü görebiliriz. Bu geçen 38 yılda, kadınlar artık daha fazla eğitimli hale geldikçe ve bilinçlendikçe haklarının farkına varıyor, daha da aktif hale geliyorlar. İranlı kadınlar, birçok açıdan toplumun en fazla baskı altında tutulmaya çalışılan cinsiyeti olagelmiş. Tam da bu nedenle birçok kadın, yaşamını kendini eğitmeye adıyor ve böylece kendi hakları için savaşmaya başlıyor. Keza, son yıllarda, evlenip çocuk yapan, İran toplumunun kendisinden beklediği geleneksel hayata uygun yaşayan kadınların sayısında ciddi bir düşüş yaşanıyor. Ayrıca birçok kadın, “erkek işi” olarak bilinen mesleklere yöneliyor. Tüm bu veriler, kadınların İran’ın sosyal ve siyasal yaşamını belirgin bir biçimde değiştirdiğine işaret ediyor. Son seçimlerdeki katımlarıyla da, kadınlar sadece konulan sınırları zorlamaya, kendilerine kapatılan kapıları açmaya, cinsiyetler arası eşitsizliği ve ayrımcılığı azaltmaya çalışmış oldu.

KD: Tüm dünyada kadın hareketinin ivme kazandığını görüyoruz. Örneğin, Trump’ın politikaları ve cinsiyetçi söylemlerine karşı feminist hareket büyüyor. Geçen yıl İzlanda’da kadınlar “eşdeğer işe eşit ücret” talebiyle greve çıktı. Arjantin’de Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi kadın cinayetlerine ve kadına yönelik şiddete karşı protestolarını sürdürüyor. Bunlar aynı zamanda Türkiye’de de ön plana çıkan sorunlar. İran’daki kadın hareketiyle bunlar arasında bir paralellik var mı?

Saba: Elbette dünyadaki tüm bu kadın hareketleri arasında bir paralellik olduğuna inanıyorum. Bence kadınlar artık uyanıyor. Burada şunu vurgulamak lazım: Birçok ülkede kadınların artık özgür, erkeklerle eşit ve aynı haklara sahip olduğu görüşü doğru değil. Avrupa ülkeleri ve ABD gibi modern olduklarını iddia eden pek çok ülkede kadınların baskı altında olduğunu görüyoruz. Aslında İran’da kadınlara uygulanan baskı oldukça belirgin ancak bu, aynı durumu gizleme eğiliminde olup, ülkelerinde “özgürlük” ve “insan hakları” gibi değerlere saygı duyulduğu yanılgısını yaratan ülkelerde daha tehlikeli. ABD’de, İzlanda’da, Arjantin’de, Türkiye’de ve İran’daki bu mücadeleler, kadınların, kendilerinden çok uzun zaman önce alınmış olan haklarının yeni yeni farkına varmaya başladıklarını gösteriyor. İranlı kadınlar için, zorunlu başörtüsü yasasının değiştirilmesi, kadınlar açısından ülkede eşitlik, saygı ve “eşdeğer işe eşit ücret” gibi büyük kazanımların kapısını aralayacak.

KD: İran’daki kadın mücadelesi için Türkiye’deki kız kardeşleriniz neler yapabilir? Türkiye’de biz de oldukça zor bir dönemden geçiyoruz ve dayanışmaya ihtiyaç duyuyoruz. Mücadelemizi nasıl ortaklaştırabiliriz?

Saba: Özellikle başörtüsü zorunluluğunun kaldırılması mücadelesi başta olmak üzere, Türkiyeli kadınlardan, İranlı kadınların seslerini duyurmalarını istiyoruz: Bir kıyafet parçasını başlarından çıkarmak, İranlı kadınların özgür olmaları için yeterli değil. Türkiyeli kız kardeşlerimizden, aynı zamanda, online kampanyalarımıza destek vermelerini bekliyoruz. Neyse ki son zamanlarda İran’ın kapıları daha da fazla turiste açıldı ve bu, insanların ülkenin gerçek yüzünü görmeleri için büyük bir fırsat. İran’a seyahat etme şansı bulan tüm kadınlar, Beyaz Çarşamba eylemlerine katılarak bize destek verebilirler. Ne kadar birlik olursak, kadın düşmanı rejimler ve hükümetler o kadar korkacaktır.

آزادی های یواشکی زنان ایران : گفتگو درباره ی جنبش زنان در ایران

0

کمپین رسانه های اجتماعی در برابر قانون اجباری حجاب در ایران ادامه دارد. برای اعتراض، زنان ایرانی با استفاده از هشتگ  عکس های خود را با پوشیدن روسری ها یا نمادهای سفید به اشتراک می گذارند. این ایده ی مسیح علینزاد است که جنبش آنلاین آزادی های یواشکی را علیه این قانون آغاز کرد. در 3 سال گذشته بیش از 3000 زن از طریق این کمپین عکس ها و فیلم های بدون روسری را ارسال کردند. به عنوان زنان در ترکیه که هرگونه ستم را نسبت به بدن و سبک زندگی مان را رد می کنیم، از طریق کمپین هایی مانند “دخالت در لباس من نکن”، ما از مبارزاتی که توسط خواهران ایرانی ما انجام می شوند پشتیبانی می کنیم. در اینجا گفتگو ما با سبا، دوست ایرانی فعال ما در این مبارزه و جنبش زنان در ایران است.

همبستگی زنان

اروپا و ایالات متحده آمریکا با دیدگاه شرقگرایی به ایران نگاه می کنند. با وجود این که ترکیه نیز از این دیدگاه در نظر گرفته شده، همان نقطه نظر در مورد ایران در ترکیه وجود دارد. با این حال، حرکت های اخیر مانند آزادی یواشکی و یک میلیون امضا که ما می توانیم از طریق مطبوعات و مطبوعات خارجی دنبال کنیم، نشان می دهد که وضعیت در ایران بسیار متفاوت از درک جهانی است. چگونه جنبش زنان را در ایران ارزیابی می کنید؟

سبا

اول از همه، می خواهم از شما برای در اختیار گذاشتن این فرصت برای به اشتراک گذاشتن افکارم با شما تشکر کنم. متاسفانه، پس از انقلاب 57، تصویر در مورد ایران، مردم ایران و به ویژه زنان ایرانی هر روز تیره تر می شود. رسانه ها در ایجاد این ایده برای مردم در سراسر جهان، به ویژه در کشورهای غربی کمک کرده اند. دولت ایران نقش خود را نیز با ممنوعیت بسیاری از اخبار و مصاحبه ها با مردم ایران بر برخی موضوعات خاص نشان می دهد که واقعیت در مورد مردم ایران و سبک زندگی آنها را در تلویزیون یا روزنامه ها نشان نمی دهد. زنان ایرانی در جامعه قبل از انقلاب اسلامی نقش قابل ملاحظه ای ایفا کرده بودند، در طول سالهای پس از انقلاب، تعداد زنان ایرانی که به دانشگاه رفتند، نسبت به مردان بیشتر شد و به بیش از سالانه 60 درصد رسید. با وجود ایده کلی غرب که یک زن ایرانی را به عنوان بخش منفعل ناشناخته جامعه که در خانه ماندگاری دارد و از شوهر و فرزندانش مراقبت می کند، تصور می کند، زنان ایرانی در جنبش های اجتماعی و سیاسی در تاریخ ایران نه تنها قبل از انقلاب اما همچنین پس از آن نقش مهم داشته اند. زنان ایرانی پس از انقلاب اسلامی جنسیت مظلوم در جامعه ایران بودند، بنابراین با آموزش دادن به خود و به چالش کشیدن دولت ایران با دانش وسیع در مورد مسائل اجتماعی و سیاسی که زنان را هدف قرار داده اند، تلاش زیادی برای مبارزه با این ستم انجام داده اند. در طول تمام این سالها پس از انقلاب، تعداد بسیار زیادی از زنان ایرانی از قانون اجباری حجاب ناراضی بودند؛ چرا که اجبار حجاب نخستین نشانه ظلم و ستم بر زنان بود تا آنها را محدود کند و آنها را در جامعه ی ما نشان ندهد. اما متأسفانه زنان ایرانی پلات فرمی برای بیان موضوعی مانند حجاب اجباری نداشتند که اجازه دهد که صدای آنها در رسانه های ملی یا خارجی شنیده شود. تنها تا سال 2014 بود که کمپین آزادی های یواشکی به عنوان نخستین سکوی آزاد برای زنان ایرانی که اعتقاد به حجاب نداشتند به وجود امد تا ایده های خود را درباره حجاب در ایران بیان کنند. زنان ایرانی که به حجاب اعتقاد ندارند هرگز در رسانه های دولتی نماینده ای نداشتند. در واقع، تا کنون هر زنی که می خواهد برای دولت از جمله رسانه های ملی کار کند، باید شیوه ی لباس معرفی شده برای زنان را دنبال کند. صفحه ی ازادی های یواشکی صدای این بخش سانسور شده از جامعه زنان ایرانی شد که به حجاب اعتقادی ندارند و هرگز در رسانه های ملی و خارجی صدایی برای بیان ایده هایشان انداشتند. داستان مسیح علی نژاد، که این کمپین را آغاز کرد، الهام بخش بسیاری از زنان است که بیش از 30 سال است که آرام مانده اند و اکنون می توانیم ببنیم که زنان ایرانی هستند که این جنبش را از طریق ارسال تصاویر، فیلم ها و دعوت از مردان خود در خانواده ها یا دوستان خود برای پیوستن به آنها برای نشان دادن چهره واقعی از سبک های زندگی ایرانیان و اولویت های انان پیش میبرند.

همبستگی زنان

زنانی که می خواهند حجاب را بپوشند، نیز روزهای چهارشنبه با نمادهای سفید به خیابان ها می آیند. از آنجا که آنها حامی اجباری نبودن حجاب هستند. در واقع، مبارزه های کمپین آزادی های یواشکی برای مبارزه زنان در سراسر جهان بسیار مهم است. من معتقدم که برای ترکیه به طور خاص بسیار معنی دار است. آیا می توانید به ما در مورد این جنبش و چهارشنبه های سفید اطلاع دهید؟

سبا

من باور دارم که جنبش چهارشنبه های سفید حرکت بسیار زیرکانه ای از سوی کمپین ازادی های یواشکی است. برای روشن شدن این مهم، زنان ایرانی همواره مرزها را به چالش کشیده اند برای نمونه روسری از سر برداشتن در مناطقی که هیچ کس عبور نمیکند، به دور از پلیس و یا در داخل اتومبیل خصوصی خود . اما به عنوان یک زن ایرانی، من نیز حس کردم که چگونه ما زنان از بابت سرزنش شدن در خیابانها برای عقب بودن یا افتادن روسری مان رنج میبردیم. . بنابراین، زنان معمولا نگران هستند مبادا که روسریشان بیافتد تا هر ره گذر محافظه کار یا پلیس بهانه ای پیدا کند که مزاحم انها شود و به انها تذکر بدهد . چهارشنبه های سفید این فرصت را برای زنان فراهم آورد تا خودشان را بیان کنند و حجاب اجباری را در متن قانون حجاب ایرانی به چالش بکشند. در این مورد، یک زن ایرانی که روسری سفید پوشیده است، هنوز نشان می دهد که او تا حدودی به قانون حجاب احترام می گذارد اما با رنگ سفید نمادین که اعتراض او را نشان می دهد. اکنون، با پوشیدن یک نماد سفید، زنان و مردان ایرانی نشان می دهند که می خواهند قوانین تبعیض آمیز ایران را در چارچوب خودشان به چالش بکشند و درجامعه ظاهر می شوند و نشان می دهد که شمار زیادی از افرادی هستند که این قوانین را زیر پا می گذارند، و هر چهارشنبه جنبش های آنلاین را به خیابان های ایران می رسانند. جنبش هایی مانند چهارشنبه های سفید می توانند مردم را در خیابان های ایران با هم متحد کنند و کسانی که ایده های مشابه در مورد قوانین تبعیض آمیز ایران دارند، به ویژه قانون حجاب اجباری یک دیگر را پیدا کنند. من معتقدم مهمترین عنصر برای مردم در جامعه ما این است که یک بار و برای همیشه ترس خود را کنار بگذارند و در هر جنبش سیاسی و اجتماعی دخالت کنند تا بتوانیم به یک تغییر اساسی در نظام اجتماعی و سیاسی مان برسیم. من خودم درگیر فعالیت شدم و به خاطر خاطرات شخصی ام با پلیس اخلاقی به کمپین مبارزه با خشونت پیوستم. من در سال 86 توسط پلیس اخلاقی در ایران دستگیر شدم و به شدت مورد خشونت پلیس قرار گرفتم؛ تنها به این خاطر که ان روز من لباس های رنگی تری پوشیده بودم و با دوست پسر سابقم در خیابان ولی عصر در تهران راه می رفتم. من در این حادثه به شدت آسیب دیدم و همچنین در اداره پلیس با من بسیار بد رفتار شد که طی چند سال من به دنبال راهی برای ابراز خشم خود و مبارزه نسبت به نحوه برخورد با یک زن ایرانی بودم. کمپین آزادی های یواشکی به من نیز صدایی برای ابراز خودم داد. بنابراین، تصمیم گرفتم که کمپین را بیشتر بشناسانم و از ان پشتیبانی کنم.

همبستگی زنان

ما دیدیم که زنان در آخرین انتخابات در ایران بسیار فعال بودند. خواسته های زنان در طول این روند چه بود؟ تاثیر نتایج انتخابات چیست؟

سبا

با وجود دیدگاه کلی جهان که زنان ایرانی را منفعل و سرکوب شده می داند، زنان همیشه در شرایط سیاسی و اجتماعی در تاریخ ایران تأثیر زیادی داشته اند. زنان در انتخابات اخیر ایران نقش مهمی داشتند. شما می توانید نقش مهم زنان را در وضعیت سیاسی ایران قبل از انقلاب 57 هم پیدا کنید. زنان ایرانی در 38 سال گذشته انقلاب حتی بیشتر تحصیل کرده اند، اکنون آنها دانش بیشتری دارند و بیشتر حقوق بشری خود را درک می کنند. زنان ایرانی در بسیاری از موارد جنس ستم دیده در جامعه ایران بوده اند. بنابراین، تصمیم گرفتند خودشان را آموزش دهند و حقوق خود را حفظ کنند. شما همچنین می توانید ببینید ازدواج، داشتن فرزندان و پیروی از شیوه زندگی سنتی آنچه که از یک زن در جامعه ایران انتظار می رود، کاهش چشمگیری داشته است. زنان بیشتری نیز وارد «مشاغل مردانه» شده اند. همه این کارهای ذکر شده توسط زنان نشان می دهد که زنان به طور قابل توجهی وضعیت اجتماعی و سیاسی در ایران را تغییر می دهند. با مشارکت در انتخابات اخیر، زنان تنها تلاش می کنند که به محدودیت ها فشار وارد کنند و درهای بیشتری را برای خود باز کنند و شکاف های جنسیتی و تبعیض را کاهش دهند.

همبستگی زنان

ما می بینیم که جنبش های زنان در جهان در حال رشد است. به عنوان مثال، جنبش فمینیستی علیه سیاست های Trump دوره ی  و گفتمان جنسیتی رو به رشد است. سال گذشته، زنان در ایسلند برای اعتراض به شکاف جنسیتی زنان، اعتصاب کردند. جنبش Ni Una Menos در آرژانتین تظاهرات زنان و خشونت علیه زنان است. اینها در میان موضوعات برجسته در ترکیه نیزهستند. آیا جنبش زنان در ایران همبستگی با دیگر جنبشهای زنان در دنیا را نشان می دهد؟

سبا

مطمئنا، من باور دارم که در چنین جنبشهای زنانه در سراسر جهان همبستگی وجود دارد. من بر این باورم که زنان در نهایت از خواب بیدار شده اند. مهم این است که به این نکته اشاره کنیم: کشورهای زیادی در جهان وجود دارند که در آنها زنان به عنوان آزاد و برابر با مردان نشان داده میشوند اما زنان ان جوامع همچنان حقوق کمی دارند و ازادی انها واقعی نیست. ما به راحتی می توانیم سرکوب زنان را در بسیاری از جوامع مدرن که ادعا می کنند مدرن هستند مانند ایالات متحده آمریکا یا بسیاری از کشورهای اروپایی ببینیم. در حقیقت، در ایران سرکوب زنان آشکار است، اما در کشورهای دیگر خطرناک تر است که مردم را گمراه میکنند تا باور کنند که آزادی دارند و حقوق بشر آنها محترم است. همه این جنبش ها در ایالات متحده آمریکا، ایسلند، آرژانتین، ترکیه و ایران نشان می دهند که زنان به دنبال بازپس گیری حقوق خود هستند که برای مدت بسیار طولانی از دست داده اند. برای زنان ایرانی، تغییر قانون حجاب اجباری یک گام بزرگ برای باز کردن راه برای دگرگونی های بیشتر در مورد حقوق زنان در ایران است که امیدوارم به پرداخت مساوی و احترام بیشتر در جامعه منجر شود.

همبستگی زنان

خواهران شما در ترکیه برای مبارزه زنان در ایران چه کار می توانند انجام دهند ؟ در ترکیه، ما نیز دوران سختی داریم و به همبستگی نیاز داریم. چطور می توانیم مبارزه کنیم؟

سبا

در مورد قانون اجباری حجاب، من از زنان ترکیه می خواهم که صدای زنان ایرانی را بشنوند که تقاضای آنها در رابطه با حجاب این است که آنها فقط آزادی را در برداشتن یک پارچه از سرشان پیدا نمی کنند. من امیدوارم که خواهران ما در ترکیه همبستگی خود را با پیوستن به کمپین های آنلاین ما نشان دهند. خوشبختانه اکنون درب برای گردشگران در ایران بازتر شده است و نشانه بسیار خوبی برای مردم در سراسر جهان است تا چهره واقعی کشور ما را ببینند و هر زن دیگری که به ایران سفر می کند همچنین می تواند از طریق پیوستن به جنبش های ما حمایت خود را نشان دهد مانند چهارشنبه های سفید. وقتی ما متحد تر باشیم، رژیم های تبعیض آمیز و دولت ها ترسوتر خواهند بود.

 

Adalet Kurultayı ve “ötesi”

0

Çok parçalı bileşimine rağmen, yeni rejimin eleştirisi noktasında ortaklaşan muhalefeti, önce Adalet yürüyüşü ve mitingi, ardından Adalet Kurultayı etrafında bir araya getirme, seferber kılma çabası CHP’nin, tüm liberal ve reformist niteliğine rağmen, bu muhalefetin önderliğine talip olma niyetini gösteriyor. Ve aslında koşullar kitle tabanının basıncıyla da birleşince CHP’yi buna mecbur bırakıyor.

Vicdan ve Adalet mücadelesi

0

HDP’nin Ağustos ayı boyunca Diyarbakır, İstanbul, Van ve İzmir’de 1 hafta boyunca sürdürdüğü Vicdan ve Adalet nöbetleri büyük baskı ve abluka altında gerçekleştirildi. Vicdan ve Adalet nöbetlerinin kitlesel olmasını engellemek adına devlet var gücüyle çalıştı. Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen İstanbul nöbetinde park abluka altına alındı, bariyerlerle çevrildi. Nöbet boyunca parka sınırlı sayıda ve belirli süreliğine kalmak kaydıyla insanlar alındı ve parkın dışında insanların beklemesine engel olundu.

15 Temmuz davaları ve sorular

0

Şu bir gerçek ki, bu yargılamalar, ölüm cezası gibi yerine getirilmesi güç ya da tek tip kıyafet zorunluluğu gibi tepkisel taleplere hapsedilemeyecek kadar önemli bir fırsattır: 15 Temmuz’un birincil sorumlularının yargılanıp cezalandırılırken, bir daha benzer bir girişiminin yaşanmaması için darbe girişimi tüm çıplaklığıyla aydınlatarak dersler çıkarılmalıdır. Ancak yargılamalar, darbe girişimini aydınlatacağına, açıklamaya muhtaç yeni sorular doğuruyor.

UIT-CI: Altıncı Dünya Kongresi’nin ardından

0

UIT-CI’nin 6. Dünya Kongresi, 2014 yılında gerçekleşen 5. Kongre’den bu yana geçen üç sene içerisinde, emekçi sınıfların bağımsızlığı, devrimcilerin birliği ve kitle seferberliklerinin acil ihtiyaçları temelinde dünya sınıflar mücadelesine dönük örgütsel ve politik müdahalelerimizin Enternasyonalimizin politik karakterini pekiştirdiği tespitini yaptı. Önümüzdeki dönemin hedefini de yine bu doğrultularda dünya partimizin güçlendirilmesi olarak belirledi.

Örgütsel ve politik müdahalelerin ve kampanyaların neler üzerine kurulacağı meselesi ise devrimci Marksist ve enternasyonalist yöntemi sahiplenen bizler için belirleyici önem taşıyor. Çünkü bu müdahalelerin temeli, dünya sınıflar mücadelesinde emperyalizm ile kitle seferberlikleri arasındaki güçler dengesi ilişkisini, dünya politik durumunun güncelliği üzerinden analiz edebilmekten geçiyor.

Venezuela: Marea Socialista’nın açık çağrısına yanıt

0

Venezuela: Marea Socialista’nın açık çağrısına yanıt

 Maduro’ya karşı mücadele için Solun birleşik mücadele aracını yaratalım

Tek Adam Rejiminden kopuş için: Bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

0

16 Nisan hileli referandumun sonuçlarının ardından Saray, Tek Adam Rejiminin inşası yönündeki adımlarını hızlandırdı. Meclis’in tasfiyesi ve Yargı’nın tamamen Saray’a bağlanması ve böylece Yasama, Yürütme ve Yargı’dan oluşan güçlerin Erdoğan’ın şahsında birleştirilmesi doğrultusunda peş peşe yeni hamleler yapılmakta.

Tek Adam rejimini sağlama alabilmek amacıyla yapılan hamlelerden bugünlerde en öne çıkanlar, Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmasının da gündeme getirildiği CHP’yi kriminalize etmeye dönük Saray’ın yürüttüğü sistematik kampanya ile 694 nolu KHK ile yapılan kapsamlı değişiklikler. Özellikle Adalet Yürüyüşü’nün ardından CHP’ye dönük yoğunlaşan ve “hain”, “terörist” sıfatlarının havada uçuştuğu kampanyayla HDP’nin ardından Meclis’teki ana muhalefet partisinin de etkisiz hale getirilmesi hedefleniyor. Böylelikle, bir yandan Meclis’in Erdoğan ile Bahçeli’nin aralarında “top çevirdiği” bir oyun alanı haline gelmesi istenirken, diğer yandan, CHP üzerinden tüm muhalefet kesimleri “fazla ses çıkarmamaları” yönünde tehdit ediliyor. Öte yandan, 694 nolu KHK ile Başbakan’ın elindeki yetkiler Saray’a devrediliyor, TSK’da Saray’ın ve müttefiklerinin tam denetimi sağlaması adına kapsamlı düzenlemeler yapılıyor ve bütün bu uygulamalar (adı üstünde KHK!) Meclis by-pass edilerek, “bir gece ansızın” yayımlanan Resmi Gazete’de duyurularak hayata geçiyor.

Alamet-i farikası OHAL ve KHK olan Tek Adam Rejiminden en ağır darbeleri işçi sınıfı ve emekçi kitleler almaya devam ediyor. KHK tasfiyeleri ile kamu emekçilerinin “yargısız infazı” hız kaybetmeden sürerken, işbirlikçi sendikanın onayıyla kamu emekçilerine enflasyon altı zam oranları reva görülüyor. İşçilerin “zırt pırt grev yapma” hakkı Saray’ın KHK’larıyla yasaklanırken, OHAL döneminde iş cinayeti sayılarında tarihi yükseliş yaşanıyor. Nuriye ve Semih çalışma hakları için direndiklerinden ötürü, hiçbir kanıt gösterilmeksizin “terörist” damgalamasıyla hapiste tutulurken, 2000 TL’lik borcunu ödeyemediği için iş bulma umudunu yitirmiş bir işsizin Kayseri’de kendini yakarak intihar etmesi, Saray’ın “Yeni Türkiye”sinin dramatik bir özeti haline geliyor.  

İç ve dış politikada giderek sıkışan Saray, Bahçeli’nin MHP’si ile işbirliği temelinde ve Kürt düşmanlığı üzerinden iktidarını ayakta tutma çabası içinde. HDP’nin siyasi alandan tasfiye edilmesi uygulamalarına paralel biçimde, Kürt illerinde sivil halka dönük yıldırma ve işkence politikaları sistemli olarak sahneye konuyor. Köylülere gözaltında yapılan işkenceler, Kürtçe şarkı söylediği için gözaltına alınan çocuklar, Sur’u “Toledo yapmak için” yoksul halkın evlerinin yıkımına devam edilmesi… AKP’ye oy vermediği için 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren topluca cezalandırılan Kürt halkına dönük uygulanan politikalardan yalnızca birkaç örnek niteliğinde.

Kürt düşmanlığı yalnızca iç politikanın değil, dış politikanın da belirleyici öğesi konumunda. Suriye’deki Kürt kantonlarını ortadan kaldırmak için bütün kırmızı çizgilerinin üzerinden atlayan, tüm politikalarında 180 derece dönüş yapmakta herhangi bir beis görmeyen Saray; sahte bir “antiemperyalist” söylemle, işlediği suçlardan başka hiçbir şeyi örtmeyen sözde yeni İstiklal Harbi destanlarıyla toplumsal tabanını denetim altında tutma telaşında. Bununla birlikte, gerek ABD gerekse Almanya ve diğer AB ülkeleriyle giderek gerilen ilişkilerin yarattığı sıkışmanın farkında olan Saray ve şürekâsı, Rusya ve İran’a daha fazla yakınlaşarak “tehlikeli bir denge” üzerinde salınmaya çalışmakta. Bu tehlikeli ve maceracı manevraların toplamı ise “değersiz bir yalnızlık” olarak Saray’ın üzerine çökmekte.

Demokrasi… ama nasıl?

Baskıcı, işçi düşmanı, yoz ve çürük Tek Adam Rejimine son verilmesi günün en acil görevi haline gelmiş durumda. Bunun nasıl olacağına ilişkin bugün için iki temel strateji bulunuyor. İlki, CHP’nin bayraktarlığını yaptığı, 2019 seçimlerine hazırlanmak ve 2019’da “parlamenter sisteme” dönüşü sağlayacak bir Cumhurbaşkanı seçtirmek. Bu stratejinin iki temel zaafı bulunuyor. Öncelikle, son yıllarda yaşadığımız deneyimlerden biliyoruz ki, bir seçim kaybetmesi durumunda dahi Saray ve şürekâsı iktidarı yasal ve barışçıl yollarla devretmeye hiç de hevesli görünmüyor. İkinci olarak, dönülmesi arzu edilen “parlamenter sistem” de toplumun geniş ezilen ve sömürülen kitlelerinin demokratik ve sosyal taleplerine yanıt veren bir sistem olmaktan birkaç ışık yılı kadar uzakta konumlanmakta.

Bunun karşısında, kitlelerin demokratik ve sosyal taleplerine yanıt üretebilecek tek gerçekçi çözüm, baskıcı ve işçi düşmanı rejimden gerçek bir kopuş için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması olabilir. Yeni demokratik ve sosyal rejimin inşasını üstlenecek ve onun temel yasalarını hazırlayacak olan; tüm demokrasi yanlısı oluşumların (partiler, işçi-emekçi örgütleri, toplumsal kuruluşlar, vb.) sıfır barajlı seçimler aracılığıyla temsil edilebilecekleri bir meclis.

Bu önerinin gerçekçiliği, güncelliği ve aciliyeti, Tek Adam Rejiminin muhalefet kesimlerine başka türden bir manevra alanı bırakmamış olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, kitlelerin bu yönde girişeceği bir seferberlik, Saray rejiminden çıkışın sağlam temellerini görünür hale getirecek. Bunun için ilk olarak, her fırsatta rejimin bir diktatörlüğe dönüştüğünü ve parlamentonun tamamen işlevsiz hale geldiğini vurgulayan CHP ve HDP sine-i millete dönmeli ve Saray’ın süs eşyası haline gelmiş mevcut parlamentoyu daha fazla meşrulaştırmaktan vazgeçmelidir. İşçi ve emekçi örgütleri ise, mevcut rejimden kopuş temelinde daha fazla vakit yitirmeksizin, bir eylem ve seferberlik programına sahip bir sınıf cephesinin inşasına girişmelidir. Bu görevlerin hayata geçirilebilmesi için İDP mütevazı tüm güçleriyle bütün çabasını ortaya koymaya hazırdır.

Arjantin’de kadın hareketinin yükselişi üzerine söyleşi

0

Kadın cinayetlerinin ve kadın kaçırmalarının çok yaygın olduğu ülkelerden birisi de Arjantin. Arjantin’de özellikle geçtiğimiz yıl Macri hükümetinin politikalarına karşı gerçekleşen mücadeleler bağlamında gerçekleşen 8 Mart kadın grevi dünyadaki kadın seferliklerini tetiklemesi anlamında büyük önem taşıyor. Şimdilerde 28 Eylül’de yine dünya çapında yasal kürtaj hakkı için gerçekleşecek eylem hazırlıklarında olan kadın hareketinden ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin Arjantin’den kardeş partisi Izquierda Socialista’dan (Sosyalist Sol) Malena ile mevcut seferberlikleri konuştuk. Malena aynı zamanda #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin kurucularından, aşağıda kadın seferberliklerine dönük söyleşimizi bulabilirsiniz:

İşçi Cephesi: #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi nasıl ortaya çıktı? Kısaca hikâyesinden bahseder misin?

Malena: 2015 yılında, 14 yaşında hamile bir kız çocuğu olan Chiara Páez’in, 16 yaşındaki eski sevgilisi tarafından ailesinin yardımıyla öldürülmesi toplumsal bir öfkeye sebep oldu. Kadın gazetecilerden oluşan bir grup, #NiUnaMenos şiarıyla 3 Haziran’da kadın cinayetlerine karşı sokağa çıkma çağrısı yaptı. O gün, bir milyondan fazla insanın katılımıyla ülkenin dört bir yanında gerçekleşen eylemlerle hareket kitleselleşti. Eylemden birkaç gün önce okullarda, üniversitelerde, şehrin çeşitli semtlerinde ve işyerlerinde kadınlar erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine son demek için afişler ve pankartlar hazırlamaya başladılar. 3 Haziran 2015’in, Arjantin’deki demokratik haklar için mücadelede önemli bir dönüm noktası olduğunu ve buna paralel olarak kadın mücadelesinin örgütlenmesinde yeni bir hareketin doğuşuna işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat 3 Haziran seferberliği, kadın mücadelesi açısından bir ilk değildi. Arjantin’de, ülkenin çeşitli bölgelerinden binlerce kadını bir araya getiren Ulusal Kadın Buluşması 1985 yılından beri düzenleniyor. Aynı zamanda, 2005’ten beri kürtajı yasallaştırma amacıyla bir araya gelen 300’den fazla örgütü kapsayan ulusal bir kampanya yürütülüyor. Bu çerçevede, 3 Haziran ve #NiUnaMenos sloganı etrafındaki hareketle, kadın hareketinin pek çok talebi feminist öncü açılımın sınırlarından koparak toplumun geniş kesimlerine de ulaşmış oldu.

İC: #NiUnaMenos Hareketi ne diyor? Sloganları ve talepleri neler?

Malena: 3 Haziran 2015’te gerçekleşen ilk eylemin tek talebi, kadın cinayetlerine son verilmesiydi zira ülkede her 18 saatte bir kadın öldürülüyor. Dolayısıyla, hareket içinde, cinsiyetçi şiddete karşı mücadele için gerekli bütçenin ayrılmasına ve kamusal politikalara dair talepler de vardı.

Kilise dâhil tüm siyasi güçlerin katıldığı bu ilk seferberlikten sonra, bu büyük hareketin ilerlemesi adına siyasi mücadele de ilerleme gösterdi. Diğer yandan bağımsız feministler ve solcu feministler kürtaj hakkı, kadın istihdamında ayrımcılıkla mücadele, cinsel istismar amacıyla kadın kaçakçılığıyla mücadele ve hükümet ile Kilise’nin siyasi sorumluluğunun kınanması gibi yeni taleplerin eklenmesini sağladılar.

Bu yıl 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, hareketin radikalleşmesinde önemli bir gelişmeye işaret etti. Seferberliğin ve grevin örgütlenmesi için bir araya gelen feministlerin 2 ay süren toplantılarının ardından, sendikalı kadın işçilerin güçlü bir rol sahibi olduğu ülke genelinde büyük bir mücadele günü gerçekleştirilebildi.

Hükümetin politikalarına karşı gerçekleşen mücadeleler bağlamında, farklı iş kollarının katılımıyla gerçekleşen 8 Mart kadın grevi Arjantin’de Macri hükümetine karşı gerçekleşen ilk grev olması bakımından önem taşıyor. Ayrıca 8 Mart, antikapitalist, antipatiyarkal ve enternasyonalist mücadele günü olarak ilan edildi.

İC: Bu hareket hangi örgütler içinde mevcut? Hareketin devamlılığını nasıl sürdürüyorsunuz? Kadınlara nasıl ulaşıyorsunuz?

Malena: Arjantin’de kadın hareketi, farklı siyasi partilerden kadınları içinde barındırması nedeniyle çok geniş ve çok katmanlı. Son yıllarda liberal feminist STK’lar kadın hareketi içindeki yerlerini kaybettiler. Kiliseye bağlı kadın örgütleri de önemli bir gerileme içinde. Buna karşın ilerici, bağımsız ve öncü bir gençlik yetişiyor ve farklı kesimlerden birçok kadın örgütleniyor. Devlet kurumlarında, demir yollarında, okullarda, bankalarda çalışan pek çok kadın güçlendikçe işçi komitelerine ve antibürokratik örgütlere katılmaya başlıyor.

Arjantin’de kadın hareketinin mücadelesi hükümetten ve burjuvaziden bağımsız bir doğrultuda ilerliyor. Taleplerimiz için ulusal çapta bir mücadeleyi örgütlemek için uğraşıyoruz. Feminist örgütleri ve işçi kadınları sosyalist ve feminist bir programa kazanmaya çalışıyoruz. Bu yolda kısa ancak önemli adımlar attık.

İC: 8 Mart’ta tüm dünyaya çağrı yaptığınız Kadın Grevi fikri nasıl doğdu? Katılım ve geri dönüşler nasıldı?

Malena: Ekim 2016’da Polonyalı kadınların kürtaj yasasına karşı yaptığı grev çağrısı, yerel kadın hareketlerinde büyük bir sempati topladı. Bundan birkaç gün sonra Arjantinli genç bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesi, Arjantin’deki ilk kadın grevinin zeminini hazırladı ve 18 Ekim’de sağanak yağışa rağmen kitlesel bir eylem gerçekleşti.

Ardından, Ocak 2017’de Trump’ın göreve başlamasından sonra Amerikalı kadınların süregelen seferberliği, 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde geniş çaplı bir eylem yapma konusunda bize ilham verdi.

8 Mart, kadın mücadelesinin tarihinde önemli bir yere sahiptir. Örneğin, Şubat Devrimi’nde gerçekleşen olaylar, 8 Mart için yapılan anmalarla ateşlenmiştir. Ancak 1970’te Birleşmiş Milletler, bu günü sınıfsal karakterinden uzaklaştırarak, kadınlara “çiçek ve çikolata” hediye edilen bir gün haline getirip depolitize etmeyi başardı. 8 Mart’ta biz, 1908’de katledilen New Yorklu kadın işçileri anarak ve 8 Mart’ı sadece patriyarkal şiddete karşı değil, aynı zamanda tüm kapitalist devletlerin politikalarına ve emperyalist savaşlara karşı bir mücadele aracına dönüştürerek bu günün gerçek anlamına kavuşması için çabalıyoruz.

İC: Şu an gündeminizde hangi kampanyalar var?

Malena: Şu anda, Arjantin’de tutuklu genç bir kadın olan Victoria Aguirre’nin serbest bırakılması için bir kampanya yürütüyoruz. Victoria 25 yıl hüküm giyme ihtimaliyle karşı karşıya. 2 yıl önce küçük kızı, Victoria’nın sevgilisi tarafından öldürüldü. Cinayetle suçlanıp 8 yıl ceza alan erkek arkadaşına rağmen Victoria ağırlaştırılmış cinayetle yargılandı. Olayın kadın cinayetiyle ilişikli olarak yargılanması gerekirken, Victoria “kötü anne” olmakla suçlandı. Cinsel şiddete maruz kalan bu kadını mahkum etmek istiyorlar.

Victoria’nın serbest bırakılmasını talep eden kampanya çok önemli, çünkü o ülkemizdeki çok sayıda yoksul kadını temsil ediyor. Irkçı ve erkek egemen adaleti kınıyoruz. Bugün, haksız yere cezaevinde olan kadınlar için de “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” diyoruz. Kadın cinayeti işleyen gerçek katiller tutuklanmalıdır.

Buna ek olarak, kadın hareketinde enternasyonal bir boyutu olmasını istediğimiz önemli bir kampanya üzerine de çalışıyoruz. 28 Eylül, dünyada kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılmasına yönelik bir gün. O gün bu hakkı savunmak ve kazanmak için mücadelemizi göstereceğiz.

Şu anda pek çok kadın kürtajın yasal olduğu ülkelerde yaşıyor, ancak ekonomik kriz ve Vatikan’ın sürekli baskısı göz önünde bulundurulduğunda İtalya, Fransa, ABD ve 2016 yılında tanık olduğumuz üzere Polonya gibi ülkelerde bu hakkı kısıtlamaya yönelik yoğun bir girişim söz konusu.

Amerika ve Latin Amerika’daki pek çok ülkede yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri. Bu bölgelerde kürtaj hakkının yasallaşması için mücadele ediyoruz.

8 Mart’ta olduğu gibi 28 Eylül’ü de bedenlerimizi ve hayatlarımızı kontrol etmeye çalışan kiliselere ve haklarımızı kısıtlayarak krizin faturasını bize kesmeye çalışan kapitalist devletlere karşı, yasal kürtaj hakkımız için uluslararası bir seferberlik günü haline getireceğiz.

İC: Uluslararası koordinasyon ve dayanışma için neler yapıyorsunuz?

Malena: Enternasyonal koordinasyon için, özellikle 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi’ne katılanlar olmak üzere dünyanın birçok ülkesindeki kadın örgütleriyle iletişim halindeyiz. UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) ile birlikte, kız kardeşlerimizin örgütlendiği tüm ülkelerde 28 Eylül günü yasal kürtaj hakkı için küresel bir kampanya yürütmeye çalışıyoruz.

Bu bağlamda, El Salvador’da tecavüze uğradıktan sonra yaşadığı doğal kürtaj nedeniyle 30 yıl hapse mahkum edilen 19 yaşındaki genç kadın Evelyn Beatriz Hernández Cruz’un özgürlüğü için de bir kampanya yürütüyoruz.

İC: Son olarak, şu anda gerçekleştirdiğiniz kürtaj kampanyası hakkında başka ne söylemek istersin?

Malena: Bir yıl önce Arjantin’de doğal kürtaj nedeniyle haksız yere mahkum edilen Belén, seferberlikler sonucu özgürlüğüne geri kavuştu. Bugün, El Salvador’da Evelyn Beatriz Hernández Cruz’a yönelik bu akıldışı suçlama, erkek şiddetinin tüm dünyada özellikle işçi kadınlar olmak üzere kadınlar üstündeki baskısını gözler önüne seriyor. İşte bu yüzden hareketimizi örgütlemeli ve birbirimizle dayanışma göstermeliyiz. Artık kadınların öldürülmesini veya sırf kadın oldukları için şiddete maruz kalmasını istemiyoruz. Özgürlüğümüzü istiyoruz. Bu yüzden mücadele etmeli, hükümetlerden bağımsız bir şekilde örgütlenmeliyiz. Kapitalizm ve patriyarkayı yıkana dek, tüm işçilerle birlikte bu mücadeleyi sürdürmeliyiz.

 

Rejimin ömrü…

0

Önceki yazılarımızdan birinde rejimin değiştiğini, ancak bu durumun iktidar sahiplerine kısa vadede sağladığı gücün ötesinde orta ve uzun vadede gerçek bir güç sağlayıp sağlamadığının tartışmalı olduğunu belirtmiştik. Aynı yazıda kastımızın fiziksel güç olmadığını, iktidarın esasen yeni bir rejimin kurucusu olarak sahip olması gereken tarihsel gücü ve bununla birlikte meşruiyeti kaybettiğini belirtmiştik.

Bu soruna düz bir bakışın pek çok yanılgıya, hatta kestirme birtakım umutlara yol açabileceğini de söylemeliyiz. Tarihsel güç ve meşruiyetin kaybedilmesi “otomatik” biçimde rejimin çökmesi ve siyasi iktidarın kaybedilmesi anlamına gelmez. Tarihte pek çok rejim bütün çürümüşlüğüne rağmen bürokrasisinin,  askeriyesinin, maliyesinin devasa boyutları, gücü, karşıtlarının zayıflığı, dağınıklığı, kararsızlığı ve uluslararası güç dengeleri-ilişkileri nedeniyle ömrünü uzun zaman sürdürebilmiştir. Bunun tarihsel örnekleri arasında farklı ve benzer yönleriyle Rus Çarlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni sayabiliriz.

Uzun yaşamanın sırları!

Tarihe fazla dalmadan ilerleyecek olursak, Saray rejiminin bazen henüz işin başındaymış gibi görünse de gerçekte “sonuna” yaklaştığını ve buradan umutlu birtakım sonuçlar çıkartabileceğimizi söyleyebiliriz. Ancak bu umudu boşlukta bırakmamak şartıyla: Evet, hiçbir rejim kendiliğinden ve otomatik biçimde sona ermez. Bir rejim, gelişme dinamiklerini ve tarihsel meşruiyetini, “zorunluluğunu” kaybetmiş olsa bile yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı, muhaliflerini umutsuzluğa düşürecek kadar uzun ömürlü olabilir. İçeride toplumsal güç dengeleri, ekonominin iniş ve çıkışları, politik güçlerin durumu, siyasal geleneklerin etkisi, iktidarı şu veya bu biçimde ayakta tutan ilişkilerin, desteklerin varlığı, muhalefetin hali, gücü, örgütlülük derecesi ve politikaları, önderliklerin niteliği vb. pek çok etken bir rejimin yaşam süresini etkiler. Bu iç etkenlere, onlarla karşılıklı etkileşim içindeki dış etkenleri de ekleyebiliriz. Bu bağlamda, uluslararası çıkarlara dayalı ekonomik, politik ve sınıfsal ilişkiler; dünya çapındaki veya bölgesel plandaki konjonktürel gelişmeler; yatırımlar, ittifaklar, bunların kaderine ilişkin beklenti ve endişeler; bu ilişkilerin değişen veya kolayca değişmeyen yönleri; “dış güçlerin” niyet ve beklentileri, rejimin dış politikasının bunlara yönelik hamleleri; uluslararası planda kabul görebilecek yeterince güçlü bir alternatifin varlığı veya yokluğu vb. pek çok etken sayılabilir.

İhtimaller…

Rejim değişikliği süreçleri genelde sert toplumsal ve politik mücadeleleri içerir. Elbette hiçbir kural mutlak değildir; bazı istisnai durumlar da vardır: Mesela uzunca bir çürüme sürecinin ardından ortaya çıkan yeni bir güçler dengesi, rejimi ayakta tutan ittifakların çözülmesi, uluslararası ekonomik ve siyasi baskılar, bir ekonomik kriz, içine düşülen bir çıkmaz; rejimi neredeyse tek başına kendi şahsında temsil eden kişinin ölümünün yol açtığı “doldurulamaz” bir boşluk vb. durumlarda egemen sınıflar ve asker-sivil bürokrasi arasında sağlanan bir uzlaşma yoluyla yumuşak bir geçişin sağlanması mümkün olabilir.

Ancak bazı durumda süreç çatışmalı bir seyir izler. Tarihsel ömrünü tamamlamış bir rejimin yukarıda vurgulanan nedenlerle geciken yıkımı, var olan çelişkilerin daha da şiddetlenmesine yol açar. Bu da çatışmanın şiddetini artırır. Tarihte Rusya örneğinde görüldüğü üzere, burjuvazinin aczi ve devrim korkusunun yanı sıra işçi sınıfının örgütlü ve etkili bir güç olarak toplumsal ve siyasi mücadele sahnesinde yer alması, devrimci öncünün varlığı, devletin sadece biçiminin değil, tipinin, yani sınıfsal karakterinin de değişmesine yol açar.

Şimdilik bizde ağır basan ihtimal Türkiye’nin rejim sorununun burjuvazinin kendi iç ilişki ve dengeleri çerçevesinde çözüleceğidir. Tabii, buna işlerin çığırından çıkması halinde askeri darbe türü “istenmeyen” ihtimalleri de ekleyebiliriz ki bu da burjuva bir çözümdür.

Zorla iktidar…

Genel olarak her iktidarın ömrü kendisini var eden koşullardan daha uzundur. Aynı kural bizim Saray iktidarı için de geçerlidir. Bazı çok önemli iç ve dış desteklerinin yanı sıra kitle desteğinde de belirli bir erime yaşayan Saray iktidarı, buna karşın fiziksel gücünü artırmaya devam etmektedir. Bu, “zor” unsurunun giderek daha fazla devreye girmesi anlamına gelmektedir. İktidar hem içeride hem de dışarıda “yumuşak gücünü” kaybetmiş ve varlığını önemli ölçüde yasal-yarı yasal-yasadışı zor yoluyla sürdürebilir hale gelmiştir. İktidarın halen sahip olduğu seçmen desteği ise artan bir hızla, iyi-kötü bir demokratik meşruiyet kaynağı olma özelliğini hızla kaybetmektedir.  16 Nisan referandumunda yaşananlar, rejimin bütün meşruiyet iddiasını dayandırdığı seçimlerin de demokratik niteliğini kaybettiğini ve iktidarın artık her ne pahasına olursa olsun “seçimle gitmeme” kararlılığında olduğunu göstermektedir. Rejimin “millet” olarak adlandırdığı kitle, en azından çekirdeği itibariyle, içinde paramiliter öğeleri de barındıran, “tek adama” bağlı bir “baskı ve tehdit aracı” haline gelmeye başlamıştır. Son KHK’larla yapılanlar bu fiziksel gücü (zoru) artırmaya yöneliktir.

Başı mı, sonu mu..?

Zor unsuru, diktatörlüklerin ve baskı rejimlerinin başlangıç ve son zamanlarında daha açık bir biçim alır. İlkinde bir inşa yöntemi, ikincisinde ise hayatta kalma çabası olarak. Buradan, yani  “zora dayalı iktidar” yönünden kalkarak Saray rejiminin başlangıç aşamasında mı yoksa bitiş aşamasında mı olduğu sorusu sorulabilir. “Yeni Bonapartist” rejimin bir yönüyle “kurucu” özellikler taşıması onun bu anlamda “yolun başında” olduğu izlenimini uyandırabilir. Ancak böyle bir izlenim tek başına yanıltıcıdır. Bu “görüntüye” rağmen rejimin gerçekte, on beş yıllık kesintisiz bir iktidar geçmişinin de etkisiyle (Bu pek çok yıpranmanın yanı sıra ahlaki üstünlüğün de kaybına yol açmıştır.) “bitişe” daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. (Tabii, yukarıda özellikle vurguladığımız hususları unutmamak kaydıyla.)

Yeni rejimin, belirli koşullarda ve bir süre için alternatifsizlik, sistem içi dengeler, krizin yol açtığı zorunluluklar vb. nedenlerle yerli ve yabancı büyük burjuvazinin desteğini alma ihtimali her zaman vardır.  Ancak, halihazırda, bu güçler nezdinde “RTE’nin şahsına yönelik kalıcı güven kaybı”, endişe ve “öngörülemezlik” hali ciddi bir sorundur. Bunlara bir “iç savaş” tehlikesinin yol açtığı dehşetin yanı sıra iktidarın başarısız oldukça tehlikeli bir hal alan dış politikasını da ekleyebiliriz. Zaten emperyalist sistem içindeki başlıca müttefiklerle yaşanan çatışmanın kaynağında Türkiye’nin dış politikasının, bugüne kadar görülmemiş oranda iç politikanın bir yansıması haline dönüşmesi ve bunun da doğrudan RTE’nin iktidar sorunuyla bağlantılı hale gelmesidir. Almanların (ve diğerlerinin) sorunlarının Türkiye ile değil, RTE ile ilgili olduğunu açıkça söylemeleri bu durumdan kaynaklanmaktadır.

Tabii, bir de içerideki avantaj ve üstünlük kayıpları vardır. RTE’nin “yeni Bonapartist” rejimi, hiçbir biçimde, doğrudan taraftarlarının dışındakilerin  “rızasını” sağlayacak daha “temiz, dürüst ve ahlâklı” bir toplum vaadi ileri sürebilecek konumda değildir. Her ne kadar bazen “muhalefet” rolü oynamaya çalışsa da, on beş yıldır başta olduğu düşünüldüğünde iktidarın ileri sürebileceği bir “temizlik” gerekçesi yoktur. Bir diktatörlüğü “kabul edilebilir” kılan tüm olumsuzluklar iktidarın kendi eseridir! AKP iktidarı boyunca yaşananlar, geçmiştekilerin üzerine Türkiye’nin “bildik” burjuva rejimleri içinde hiçbir biçimde temizlenemeyecek yeni pislikler eklemiştir.

İktidarın “sonuna” ilişkin bir diğer önemli nokta ise Saray rejiminin ömrünün RTE’nin ömrüyle sınırlı olmasıdır. (Burada Atatürkçü-ulusalcı veya başka usullerle yürütülecek bir başka başkanlık rejimi konusuna girmiyoruz!) Bu tür rejimler, güçlü görüntülerine rağmen lider dışındaki bütün birinci sınıf –kurucu kadrolarını zorunlu olarak “yeme” özellikleri nedeniyle tek kişiye muhtaç hale gelir. Bu aynı zamanda bir “kendini yeme” halidir ve rejimin, kurucusunun ölümünün ardından devamını imkânsız kılar.

Tehlikeli ihtimaller…

Tarihsel güç ve meşruiyetin kaybının bugün giderek tek başına kaba-fiziksel güç, yani açık zor yoluyla telafi edilmeye çalışıldığını vurgulamıştık. (Aynı dış politikada olduğu gibi; oyun kurucu bölge gücünden, stratejik derinlikten, “soft power”lardan gelinen yere bir bakın!) Bu fiziksel güç, miadını tamamlamış olsa dahi bir rejimin uzun veya kısa bir süre için devamını sağlayabilir. Yani “Güç, oyunu bozabilir!” Ayrıca burjuva muhalif güçlerin darkafalılığı, acizliği, devlet ve düzenperestliği, bağımsız kitle seferberliklerine ve devrimci kalkışmalara ilişkin korkuları; işçi sınıfının politik geriliği, devrimci kesimlerin güçsüzlük ve kavrayışsızlığı vb. pek çok neden rejimin ömrünü uzatır. Tabii, liderin karakter ve nitelikleri, yani “tarihte kişinin rolü” de çok önemlidir. Üstelik hiç gitmeme niyetindeki bu lider, çeşitli yasal ve yasadışı yollarla fiziksel gücünü, araçlarını, denetim imkânlarını artırıyorsa gidişi kolay olmaz…

RTE’nin “yeni Bonapartist gericilik rejimi”nin, değişen toplumsal, politik koşullar, artan çatışmalar ve kendi iç evrimi sonucunda ülke tarihinin klasik anlamda ilk “sivil” Bonapartizmine, hatta paramiliter güçlerin devreye girdiği yarı faşist bir rejime dönüşme ihtimali de vardır. Böyle bir gelişme, uzayan süreyi daha da karmaşık ve tehlikeli hale getirecektir. Bu “uzama” durumu, neden olacağı  “iç savaş” ortamı nedeniyle muhtemelen daha “bildik” türden bir Bonapartizme yol açacaktır; bu defa “kardeş kavgasını” engelleme gerekçesiyle gelecek “geleneksel” bir Bonapartizme…

Neticede, tarihsel gücünü ve meşruiyetini kaybetmiş bir rejimin ömrünün uzaması, gidişini de “her bakımdan” daha zor ve yıkıcı bir hale getirebilir!

2019’a bu açıdan da bakmak gerekir!

‘’Haklarımızı gasp ettirmeyeceğiz’’ diyen Real Market işçileri direnişte

0

Alman Metro AG’nin bir kuruluşu olarak Türkiye’de faaliyetine başlayan Real Hipermarketler Zinciri A.Ş 2014 Haziran ayında çalışanlarının tüm kıdem haklarıyla birlikte, Beğendik Marketler grubunun da sahibi olan Hacı Duran Beğendik’e devredildi. Devirden bir yıl sonra Real’in 20 milyon TL kâr elde ettiği açıklanmış olmasına rağmen, özel denetim firması KPMG tarafından, şirketin varlığını sürdüremeyeceği ve iflas edeceği açıklandı. 2016 Nisan ayında Beğendik grubu tarafından iflas erteleme kararı aldırıldı ve şirkete denetim kayyumu atandı. Bu süreç içerisinde; 13 Real mağazasının 9’u kapatıldı, kapatılan mağazalar kanunsuz bir şekilde satılarak Beğendik’e gönderildi ve beğendik ile gayri resmi para aktarımı sürdürüldü. 27 Temmuz 2017 tarihinde, İstanbul Anadolu 3. İcra Müdürlüğü tarafından tasfiyeli iflas kararı alındığı açıklandı.

Kıdem, ihbar, ücretli izin ve fazla mesai gibi haklarını alamadan işten çıkarılan işçiler, bunun üzerine mücadeleye başladı. İşçiler günlerdir İstanbul’da, Konya’da, Ankara’da Metro ve Beğendik mağazaları önlerinde seslerini duyurmaya çalışıyorlar.

Hileli iflas yoluyla işten atılan işçiler, 8 Eylül Cuma günü de Güneşli ’de bulunan Metro Grup AG Genel Müdürlüğü önünde toplanıp, basın açıklaması okudular. Basın açıklamasında, öncelikli hedeflerinin kıdem tazminatlarını almak olduğunu, fakat gasp edilen tüm hakları için de kazanana kadar mücadele edeceklerini belirttiler. Ayrıca, ‘’Kahrolsun Sarı Sendikacılık’’ pankartları taşıyıp, ‘’Sarı Sendika İstemiyoruz’’ diyen işçiler, 2006’dan beri örgütlü oldukları, Türk-İş’e bağlı TEZ-KOOP-İŞ sendikasının yanlarında olmadığına vurgu yaptılar. Son olarak, haklarını alana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini ve 1700 Real Hipermarket işçisinin kazanacağına inandıklarını söyleyip basın açıklamasını bitirdiler.

Tekno Maccaferri grevi: Birleşik Metal-İş görevlisiyle röportaj

0

Osman Yavuz Özdemir, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının bölge temsilciliğinde bir görevli olarak çalışıyor. Kendisi işyerinde sıkıntılar yaşamaya başlamadan önce sendikaya soğuk bakan işçilerden birisiymiş. Ancak patronuyla yaşadığı sıkıntıların ardından sendikalı olmak zorunda kalmış. Kendisi, bu tecrübenin onu değiştirdiğini ve sendikadaki arkadaşlarının ona, bu değişimden dolayı şakayla karışık “Devrimci Bozkurt” diye hitap ettiğini anlatıyor. Özdemir ile hem başından geçenleri, hem şu an bir parçası olduğu Tekno Maccaferri grevini konuştuk.

İşçi Cephesi: Selamlar. Öncelikle seni tanımayan okuyucularımız için kendini tanıtabilir misin?

Babacanlar Kargo’da işçiler direnişte

0
Antep’te Babacanlar Kargo’da çalışan 9 işçi, sendikalarına üye oldukları gerekçesiyle patron tarafından işten atılmışlardı. Bunun akabinde iş yerinin önünde çadır açan işçilerin direnişi sürüyor. TÜMTİS’e üye olmaları nedeniyle işlerinden çıkartılan işçiler, OHAL’e ve güvenlik şubenin gözaltı tehditlerine rağmen mücadelelerini sürdürmekte ısrarcılar.

Arjantin: Santiago Maldonado’nun sağ bulunması için uluslararası eylem çağrısı

0

1 Ağustos’ta jandarmanın baskıcı birlikleri sert bir saldırı gerçekleştirdiklerinde genç zanaatkâr Santiago Maldonado Cushamen’deki Pu Lof topluluğu ile büyük toprak sahibi İtalyan grup Benetton’a karşı Chubut eyaletinde bir eylemdeydi. Maldonado bu asker-polis birlikleri tarafından tutuklandı ve kayboldu.