Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Uzakdoğu’da savaş çanları çalıyor

0

Obama döneminde sistemli bir biçimde kızıştırılan Kuzey Kore ABD gerilimi bu yılın başında Trump’ın iktidarıyla iyice ayyuka çıktı. Karşılıklı tatbikatların, nükleer denemelerin ve füze atışlarının artarak devam ettiği Uzakdoğu, savaşa hiç olmadığı kadar yakın. Bu gerilimin bir deprem gibi patlaması birçok politik ve iktisadi yapının çöküşünün başlangıcı olabilir.

Bu gerilimin zamanlamasını ve nedenini anlamak için ABD iç siyasetinin irdelenmesinden başlamamız gerekiyor. Ne de olsa dış politika, iç politikanın devamıdır.

Kutuplaşmış, kriz içinde bir ülke: ABD

Trump, ABD devlet kurumlarının bizzat kendisi tarafından (hukuk, medya, istihbarat) kıskaca alındı. Tüm danışmanları ya istifa etti ya da el çektirildi. Seçim öncesi vaat ettiği ithal ürünlere vergi getirilmesi, Obama sağlık sisteminin kaldırılması, yükselecek gümrük duvarları… vb. politikalarının hiçbirini hayata geçiremedi. Fakat bu durum Trump’ın seçilmesini sağlayan emperyalizmin büyük politik ve iktisadi krizinin bittiği anlamına gelmiyor. Trump’ı iktidara taşıyan neoliberalizmden sağdan kopuş olarak ifade ettiğimiz bu politik yönelime bizzat emperyalizm tarafından ket vurulmuş durumda. Kapitalizmi ileriye taşıyamayacak ve onun krizine çare olamayacak olan bu politik yönelim şimdilik rafa kaldırıldı gibi gözüküyor. Şimdilik diyoruz çünkü bu süreç ABD orta sınıfının radikalleşme düzeyiyle ilintili.

Emperyal zenginlikten aldıkları pay düştükçe içinde bulundukları krizin sorumlusu olarak “diğerlerini” (siyahiler, latinler, göçmenler, mücadele eden işçiler) gören öfkeli orta sınıflar “büyük ve güçlü ABD” özlemlerini Trump ile ararken aradıkları kanı Uzakdoğu’nun küçük ülkesi Kuzey Kore’de bulmuş olabilirler.

Kuzey Kore, kapana sıkışmış Trump’ın kendini kanıtlayacağı bir alan işlevi görürken aynı zamanda krizde olan ve itibarını kaybetmiş emperyalizmin, kendisine kafa tutanlara neler yapabileceğinin bir örneğini oluşturabilir. Yani emperyalizmin çıkarları ile Trump’ın çıkarları Uzakdoğu’daki olası bir şiddet sarmalında kesişiyor. Fakat çizdiğimiz bu şema çok yüzeysel ve sadece ana gövdeyi oluşturuyor olsa da yan dalları ve olasılıklarıyla birlikte fazlasıyla karmaşık bir politik süreci beraberinde getiriyor.

Irak ve Afganistan savaşlarından çıkarılan derslerle başlatılan yumuşak güç stratejisi hâlâ bir şekilde devam etse de (Suriye bunun bir örneğidir) son demlerini yaşadığı çok açık. ABD kendi iç çelişkilerini, etnik ayrışmalarını ve kutuplaşmalarının çözümünü dışarıda aradığı bir döneme daha Obama başkanlığında girmişti. Askeri güçlerin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e kaydırılması böyle bir stratejinin sonucuydu. Yani kriz tüm çıplaklığıyla devam ediyor ve çözüm, şiddet ve yıkım dışında emperyalizme gittikçe gözükmemeye başlıyor.

Sessiz ve derinden gelen Çin

Kuzey Kore’nin yapabileceği hamlelere değinmeden önce Çin-ABD ilişkilerine değinmek gerek. 1945’ten 2001’e %3.5 ortalamayla büyüyen ABD, Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasından beri %1.8 ortalamayla büyümekte. O günden beri de ABD’nin en fazla ticaret açığı verdiği ülke Çin. 2015 verileriyle açıklarsak, ABD’nin Çin’e sattığı toplam ihracat değeri 116,2 milyar dolar iken Çin’in ABD’ye sattığı toplam ihracat değeri ise 481,9 milyar dolar. Aradaki büyük fark, ABD aleyhine bir dış ticaret problemi yaratıyor.

ABD için Çin’den kaynaklanan bir başka problem ise Çin’in büyüyen ekonomisiyle montaj sektörünü küçültülerek kendi teknoloji ve sanayi alt yapısının güçlendirilmesine odaklanmış oluşu. ABD’den Çin’e giden ve orada işlenip ABD’ye geri dönen mallarda azalmaya yol açacak bu durumun artığın çoğunluğunu alan ABD’li tekellerde kâr oranı problemi yaşatacak olması. Çin’in orta sınıfı zenginleştikçe tüketimleri artıyor, bu da ABD’ye gidecek ucuz mallarda azalmaya yol açıyor. Tüm bunların üzerine, İpek Yolu projesi Çin’in zaten devasa olan ticaret hacminde daha da büyümeye yol açarak ABD’yi dünya ticaretinde biraz daha dışa itme potansiyeli eklendiğinde Uzakdoğu’daki politik gerilimlerin iktisadi temelleri berraklaşıyor.

Bu ekonomik savaş içinde ABD, Çin’i kuşatma, daha yakından izleme ve gerektiğinde dizginleme stratejisi izliyor. Orta Asya’daki askeri üsleriyle, Japonya ve Güney Kore ile kurduğu askeri ve ekonomik ittifakla bu stratejiyi sürdürüyor. Fakat Çin’i kıskaca alma konusundaki en büyük engel nükleer silahlarıyla ABD’nin tüm ittifaklarını tehdit edebilecek Kuzey Kore, ABD için en büyük hedeftir. Ayrıca Çin hâkimiyetinin tarihsel düşmanı Japon emperyalizminin hem korkuyla hem de ellerini ovuşturarak bu gerilimi izlediğini unutmayalım.

Bu gerilimin patlamasının kendisine de büyük zararlar vereceğinin bilincinde olan Çin, diplomasi ve diyaloğun altını çizerken Kuzey Kore’nin “aptalca bir hareket” yapmaması için uğraşıyor.

Bu yazı yazılırken Trump şöyle bir tweet attı: “Kuzey Kore, kendisine yardım eden Çin için bile büyük bir tehdit ve utanç kaynağıdır. Güney Kore’nin yumuşak politikası bir işe yaramıyor, Kuzey Kore ancak tek bir şeyden anlar…” Bu cümleler, Kuzey Kore’nin Japonya üzerinden geçip denize düşürdüğü ve ardından denediği hidrojen bombası sonrasında sarf edildi.

Kuzey Kore barut fıçısını ateşleyebilir mi?

Her şeyden önce şunu dikkate almamız gerekiyor: Dünya için en büyük tehdit Kuzey Kore değil, bu gerilimi isteyerek ve bilerek tırmandıran, binlerce nükleer silaha sahip olan ABD emperyalizminin ta kendisidir. 1945’te Japonya’da yüz binlerce kişiyi atom bombalarıyla katleden ardından tek bir ülke olan Kore’yi bölerek bu günlerin temellerini atan da ABD’dir.

Kuzey Kore ile ABD arasında veya Güney Kore-Kuzey Kore ve üçüncü bir seçenek olarak da Kuzey Kore-Japonya arasında başlayacak bir sıcak çatışmanın iki devletli savaş olarak kalmayacağı çok açık. Daha başladığı andan itibaren bölgesel savaşa evrileceği gibi Almanya gibi ülkelerin dâhil olma potansiyeliyle bir emperyalist güçler arası çelişkilere evrilme ihtimali taşımaktadır. Bakın Merkel ne diyor: ABD ile Kuzey Kore arasında bir savaş patlak vermesi durumunda, Almanya gözü kapalı bir şekilde Washington’ın tarafında yer almayacaktır.”

Barut fıçısını ilk ateşleyen Kuzey Kore olsa bile baş şeytanın ABD ve onun emperyalist çıkarları olduğunu unutmamak gerek. Kuzey Kore’nin dengesiz ve belirsiz totaliter yönetimi, ABD eliyle değil Güney ve Kuzey Kore emekçilerinin birliğiyle yıkılabilir ancak. ABD’nin Kuzey Kore halkına verebileceği hiçbir şey yoktur.

Savaşların teknik bir olgu olmadığı gerçeğini görmemiz gerekiyor. Savaşlar sosyolojiktir, dolayısıyla politiktir. ABD ne kadar güçlü olursa olsun, gerçek bir savaş ülkedeki tüm gerilimleri fazlasıyla ortaya çıkararak ülkedeki politik kargaşayı artıracaktır. Vietnam’ın, Afganistan’ın, Irak’ın maliyeti ve getirdikleri unutulmamalıdır, kaldı ki Kuzey Kore bunların hiçbirine benzemiyor hele hele arkasında Çin gibi bir ülke varken…

Savaşların yaratacağı toplumsal devinimlere hazırlıklı olmak enternasyonalimizin en büyük görevlerinden biridir. Savaş bölgesinin analizini yapmakla yetinmeyerek emperyalizmin saldırısı altındaki ülkeleri bu saldırılara karşı desteklemek sadece bir gereklilik değil savaşın sınıf savaşına döndürülmesi, emperyalizmin teşhiri ve yenilgisi için bir zorunluluktur.

AKP’nin 15 yılı: Bir adım ileri, iki adım geri

0

Türkiye’nin en önemli sorunu, tüm yönleriyle, tartışmasız bir şekilde iktidar sorunu! Neden? 3 Kasım 2002 yılında “çözüm” iddiasıyla iktidara gelen AKP, 15 yılın sonunda bizatihi kendisi sorunun kaynağı haline geldi de ondan. 15 Yıl önce AKP, neyi olumlamışsa şimdi onun tam tersi konumda ve neyi olumsuzlamışsa ona dönüşmüş durumda. Sadece sözlere bakarak söylersek; 15 yıl önceki Erdoğan-AKP, bugünün Erdoğan-AKP’sinin en büyük rakibi-düşmanı olurdu. Dolayısıyla siyaset bir dünya görüşü, bir program anlayışı, bir hedeflediği hayallere ulaşma yoluysa, zaten Erdoğan-AKP çoktan yolunu da, mücadelesini de kaybetmiş durumda.

Bu değerlendirmeyi AKP’nin bir burjuva kapitalist siyasi parti olduğunu, Erdoğan’ın özde de, sözde de bir kapitalist olduğu gerçeğini ve Erdoğan dâhil AKP’nin özünde neoliberalizm ile siyasal İslam’ın harmanlanması olduğunu unutmadan, kendi iddiaları-sözleri-değerleri temelinde yapıyoruz. Erdoğan-AKP kendi gerçeği-değerleri içinde dahi yolunu yitirmiş, zaten mücadeleyi kaybetmiş durumda.

Sonradan AKP’ye monte olmuş Numan Kurtulmuş gibi isimler için de bu durum geçerli. Özsaygısı olan kaç kişi Numan Kurtulmuş’un yerinde olmak ister? Firavunlukla suçladığı kişinin siyasi hareketinin sözcülerinden biri olmak! Bırakın dünya savaşları gibi altüst oluşları, mevsim bile değişmeden Kurtulmuş gibi bu şekilde bir kutuptan öbür kutba geçmeyi kaç kişi hazmedebilir? Bu, muhafazakârlığın mı, sağcılığın mı, kapitalizmden kopamayışın mı, İslamcı hareketin mi, kâr her şeydir diyen omurgasız kapitalist sömürücülüğün mü, yoksa doğrudan kişinin kendi hamurunun mu bir sonucu? Cevap hem çok önemli hem de bir o kadar önemsiz; son tahlilde herkes aynaya baktığında kendi yüzünü görür. AKP’nin hemen her temsilcisini, kısa süreler içinde söylediklerinin tam tersini savunur durumda gösteren videolar, haberler dolaşımda iken, bu derece bir seviye kaybının işaret ettiği çürümenin sadece günümüzle sınırlı kalmayacağı da açık.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan ve AKP sadece siyaset bilimi açısından değil, akla gelebilecek tüm sosyal bilim dalları açısından da, üstelik tüm dünyada, çok uzun yıllar trajik-negatif örnekler olarak anılmaya devam edecekler. Erdoğan da dâhil olmak üzere bugün tek bir AKP’linin dahi yapmakta olduğu şeyleri, herhangi bir zorunlu gerekçelendirmeye başvurmadan, zaten “insan” olmanın ve inançlarının otomatik bir sonucu olarak, göğüslerini gere gere savunamıyor olmaları gerçeği, bu trajediyi gösteriyor.

Erdoğan-AKP 15 yılda, kendi gerçekliği içinde, kendi zıddına dönüşerek, bindiği dalı kesti ve her açıdan “yabancısı” olduğu bir yeni reel-politik zeminin hem cellâdı hem de kurbanı olarak yeniden vücut buldu. Eğer, “Erdoğan-AKP’nin üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin sınıfsal, ideolojik-politik ve ekonomik gerçekliği zaten başka bir sonuç üretmeyi mümkün kılamazdı” denirse, yani her şeyin zaten en başından bu sonucu kaçınılmaz kıldığı söylenirse, kuşkusuz nasıl olup da öncüllerinin ya da çağdaşlarının hepsinin benzer sonuçlar üretmediğinin de açıklanması gerekir. En benzer örnek olarak Demokrat Parti – Menderes örneğini alabiliriz. Lakin sınıfsal zemin ve kimi politik benzerlikler bir yana, “zaten böyle olması kaçınılmazdı” otomatik açıklamasının yetersiz olduğunu, sayısız birincil ve ikincil faktörün mevcut tablonun oluşumunda, doğrudan-dolaylı etkisi olduğunu belirtmek zorundayız. Eğer sonuçlar önceden kestirilebilse ve önlemleri alınabilseydi, muhtemelen en eski imparatorluklar halen hüküm sürmekte olurdu. Böylesi bir bakış açısı muhalif olanın üzerine düşen sorumluluğu da ortadan kaldırdığı ölçüde siyasal-toplumsal hemen her şeyin kendi doğal seyri içinde, kendiliğindenci bir şekilde nihai sonuçlarına ulaşmasını beklemek anlamına gelirdi. Kuşkusuz insanlık tarihi böyle şekillenmez. İnsanlık tarihi yıkmazsan yıkılmadığını, değiştirmezsen değişmediğini defalarca göstermiştir; tarihte hiçbir şey kendiliğinden, otomatik olarak olmaz…

Sorun kaynağı olarak AKP!

Tekrar AKP’ye dönelim ve niçin Türkiye’nin en önemli sorunu iktidar sorunudur, biraz daha açalım. AKP siyasi programının temel taşıyıcı ayakları neydi? Yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele. Bu 3Y’yi bu kadar önemli kılan neydi? Çünkü ülke bu üç konuda iflas etmişti. Yolsuzluk siyasileri de içinde almış, mafya-siyaset-devlet-medya-iş dünyası kirli işlerde iç içe geçmişti. Susurluk kazası (1996) adeta bu durumun vesikalık fotoğrafını çekmişti. Özellikle 1990’lı yıllar boyunca “terörle mücadele” adına yapılanlar bu işin temelini oluşturmuştu. Dönemin TBMM raporlarına tanklar içinde uyuşturucu taşındığına dair belge-bilgiler dahi yansımıştı. Binlerce yargısız infazdan bahsediliyor, insanlar kaybediliyor, işkence sıradan bir işlem olarak hüküm sürüyor ve o esnada meclis kürsüsünden dönemin başbakanı, “…kurşun atan da yiyen de kahraman…” açıklamaları yapıyordu. O başbakanın diğer önemli bir açıklaması, “terörle” onların yöntemlerini kullanmaksızın, “sistem içinde” kalarak mücadele edilemeyeceğiydi. Dönemin başbakanına göre mücadelenin “kayıt dışı” olması, “işin” doğası gereğiydi. Anılan dönemin içişleri bakanlarından birinin de Meral Akşener olduğunu geçerken anmış olalım…

Diğer yandan 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak ülkenin dört bir yanı grev ve direnişlerle sarsılıyordu. Enflasyon, pahalılık, yoksulluk işçi ve emekçileri eziyordu. 1960’lardan başlayarak ülkeyi bir şekilde idare etmiş tüm siyasi partilere karşı güvensizlik en üst seviyeye çıkmıştı. Siyaset ve siyasetçi hırsızlık ve yolsuzlukla birlikte anılır olmuştu. Bir dönem yüzde 20 küsur oyla hükümet ortağı olabilen bir parti, bir sonraki seçimlerde yüzde birlere düşebiliyordu. Bu derece yüksek bir siyasi-sosyal erozyon vardı. Aslında bu durum topyekûn bir çözülme ve çürümeydi. İnsanlar artık illallah etmişlerdi. İşte AKP’nin 3Y’si böylesi bir arka plan üzerine oturmaktaydı. Erdoğan-Gül-Arınç önderliğindeki parti yeni ve tertemiz bir Türkiye vaat ediyordu. Antidemokratik olan ne varsa ülkenin gündeminden sökülüp atılacaktı. Öyle ki, AKP tüzüğüne göre iki dönem vekillik yapanlar üçüncü dönem olamayacak, bürokratikleşme engellenecek, hantallığa izin verilmeyecek, sürekli bir yenilenme-gelişme söz konusu olacaktı…

Bu arka planı daha da uzun uzadıya anlatmak mümkün! Bir an duralım ve gelinen noktada yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar açısından Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu duruma bakalım. Ve cevap verelim. Türkiye son 15 yılda, geldiği yer itibariyle, ileriye mi gitmiş, yerinde mi saymış, yoksa geri mi gitmiştir? Evet, maalesef Türkiye yerinde bile sayamamış, geri gitmiştir. Bir dönem gidiyormuş gibi görünmesine yol açan kısmi iyileşmelerin tümü hızla başlangıç noktasının da gerisine sürüklenmiştir. Amiyane tabirle gelenin gideni arattığı bir Türkiye tablosu ortaya çıkmıştır. Yozlaşma-çürüme-çözülme öyle bir noktaya ulaşmış durumdadır ki ülke adeta adı konmamış bir iç savaş yaşamaktadır. İşte bu tablo nedeniyle bugün Türkiye’nin en önemli, hatta hayati sorunu iktidar sorunudur diyoruz.

Bu tablo karşısında iktidarın çokça başvurduğu savunmaların başında, dünya ve bölge dengelerinin değişmiş olduğu, bu durumun ülke içi dengeleri de sarstığı ve bu nedenle “normal” dönem politikalarının uygulanamaz olduğu iddiası gelmekte. Örneğin OHAL rejimi ve KHK uygulamaları iktidar tarafından bu şekilde meşrulaştırılmaya çalışmakta. Bu noktada soralım; gerçekten de sorun iktidardan değil de konjonktürden mi kaynaklanmakta? İktidarın hemen hemen her “sorun” oluşturan konuda bu, “normal dışı” ve/veya “münferit” açıklamasına sarıldığını görüyoruz. Örneğin bambaşka bir alan: İstanbul Belediye Başkanı yoğun yağmur ve dolu nedeniyle kentin yaşadığı felç halini ve meydana gelen zararları “olağandışı” kavramıyla açıkladı. Kısacası “bu kadar yağışa biz ne yapalım?” demeye getirdi. Oysa konuyla ilgili tüm uzmanlar ve bilim insanları aynı şeyi söylemekte: Kentlerin alt ve üst yapıları olağanüstü durumlar dikkate alınarak tasarlanır; olağan durumlara göre değil. Tam da bu nedenle örneğin İstanbul Boğazı’nda çalışan vapur ve teknelerin batma olasılığı çok az olmasına rağmen, tüm vapur ve teknelerde yine de can yelekleri bulunur. Bu işi yapanlar, “40 yılda bir kere olan bir şey için niye para harcayayım?” demezler, çünkü bir kere olur ve o önlem alınmamış ise onlarca hatta yüzlerce insan ölür! Bu kadar basit ve hayati… Tabii eğer hesap verme gibi bir durum yoksa, yani bir tür mafya düzeni geçerli ise ya da kötü ürün-hizmet nedeniyle tercih edilmeme gibi bir korku bulunmuyorsa, yarını düşünmeden hareket edilebilir. Soma katliamında 301 işçi hayatını kaybetti. İhmalden denetimsizliğe her tür idari-siyasi sorumsuzluk ortalığı kapladı. Sonuç? Beş ay sonra 18 işçinin öldüğü Ermenek maden katliamı yaşandı. Soma katliamı ve AKP dendiğinde Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Erkel’in madenci Erdal Kocabıyık’a attığı tekmenin hatırlanıyor olması boşuna değil. Pekiyi, en sonunda ne oldu? Tekme yiyen maden işçisi Erdal Kocabıyık makam arabasına salladığı tekme nedeniyle para cezası aldı. Yıllarca iş verilmedi…

Bu çerçevede Cumhurbaşkanının tüm karar ve uygulamalarından ötürü sorumsuz ve cezai işlem dışı olması hali ironik şekilde AKP iktidarının on beş yılının da özetidir. Tam da bu nedenle örneğin 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve “FETÖ” davalarının ana konusu ve sorumlusu AKP-Erdoğan değil CHP-Kılıçdaroğlu-Cumhuriyet gazetesi olabilmekte. Bu irrasyonel gibi görünen saçmalık, iktidarın varlık temelini de oluşturmakta. Bu siyasi atmosferde örneğin önce iktidarın kırk farklı kolundan ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı, hesap vereceği söylenir. Ardından Kılıçdaroğlu, “hazırım, hodri meydan” dediğinde de sanki “Kılıçdaroğlu tutuklanacak” diyen Erdoğan-AKP değilmiş gibi, “mağduriyet edebiyatı yapıyor, nereden çıkarıyor bu tutuklanma yalanlarını?” denir. Oysa bu manevralar öylesine hızlı yapılmaktadır ki AKP’nin başı ilk söylediğini değiştirdiğinde kuyruk kısımları halen ilk sözün propagandasını yapmaktadır. O yüzden AKP’de Erdoğan herhangi bir konuyla ilgili görüş açıklamadan konuşmama, konuşmak zorunda kalınırsa top çevirme bir tür siyasi refleks haline gelmiştir.

Aslında tüm bunlar AKP’nin bir siyasi parti hüviyetini tamamen kaybettiğinin de göstergeleri. Her şey, rejimin gerici yeni Bonapartist bir nitelik kazanmasına paralel olarak, Erdoğan’a tabi hale gelmiş durumda. Cumhuriyet’in 100. yılı hedefiyle 2023 yılına yapılan referanslar Erdoğan’ın tek adamlığıyla birlikte kelimenin gerçek anlamıyla siyasal-sosyal olarak yüz yıl öncesine dönmek anlamına gelir oldu.

Dümeninde Erdoğan-AKP olan Türkiye nereye gidiyor?

İktidarın bizatihi kendisi Türkiye’nin bir varlık-yokluk savaşı içinde olduğunu iddia ediyor. Yani iddia olunan bu savaş kaybedilirse artık Türkiye diye bir ülke kalmayacak. Mesele bu derece hayati! Pekiyi neden Türkiye bir yok olma tehdidiyle karşı karşıya? On beş yıl önce AKP dümenine geçtiğinde Türkiye bir varlık-yokluk savaşı içinde miydi? Hayır! Son on beş yıl içinde AKP’nin dışında bir başka parti hükümet oldu mu? Hayır! Hükümet oldu ama iktidar olamadı, diye bir söz vardır. Pekiyi, AKP hükümet olduğu halde iktidar olamamış bir parti mi? Tam tersine, iktidar olmak bir yana, AKP devletin ta kendisi oldu. Özellikle 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL-KHK düzeninde Erdoğan-AKP mutlak iktidar oldu. Bu mutlak iktidar halinin zayıf ve kırılgan olması, birçok olumsuzlukla malul olması, sürdürülebilirliğinin birçok yeni taviz ve ittifak gerektiriyor olması bir gerçeklik. Ama bu, Erdoğan-AKP’nin tüm siyasi rejimi ele geçirdiği, devlet aygıtına tamamen nüfuz ettiği gerçeğiyle çelişmiyor. Evet, Türkiye’yi var eden siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gerçeklik devlet ve rejimin kapsam alanından çok daha büyük bir alana karşılık geliyor. Başta Kürtler, Aleviler ve mevcut iktidarın (ve geleneksel Bonapartist devlet aygıtının) kapsam dışında bıraktığı diğer sınıfsal, sosyal, kültürel kesimler o “tek tek tek tek” diye ifade edilip yüceltilen cendere içinde eritilemiyor. Rıza ve ikna ile yapılamayınca geriye daha fazla baskı, daha fazla şiddet, daha fazla otoriter yöntem kalıyor. Bunlar bir devleti ve toplumu ayakta tutmak için yeterli olsaydı tarih bir başka şekilde yazılmış olurdu. Kuşkusuz zorbalıkla, baskıyla, şiddetle sonuç alınır ama sadece kısa vadede ve çok büyük mali, siyasi ve insani bedeller ödenerek. Sonuçta yapanın yanına da kalmaz.

Türkiye bugün bir beka sorunu yaşamıyor. Kaçınılmaz bir varlık-yokluk savaşı içinde değil. Bugün yaşadıklarımızın tümü mevcut iktidarın tercih ettiği ekonomik-siyasi politikaların bir sonucundan ibaret! Bu ekonomik-politik tercihler Türkiye’yi gerici yeni Bonapartist bir rejime sürükledi. Türkiye’yi bir tek adam rejimiyle karşı karşıya bıraktı. Kayyum atamalarıyla ve seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasıyla yerel seçimler; milletvekillerinin ve siyasi parti genel başkanlarının tutuklanmasıyla ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte genel seçimler ve meclis işlevsiz ve anlamsız hale geldi. Son 494 no.lu KHK ile bir yandan istihbarat doğrudan Erdoğan’ın emrine verilirken, diğer yandan milletvekilleri -zaman sınırlaması ve başka bir engel olmaksızın- başsavcılık tarafından soruşturma yetkisine tabi hale getirildi. Bütün bunların anlamı mevcut kurum ve kurallar içinde siyasetin ölüm fermanının verildiğidir. Bu, 7 Haziran seçimlerinin geçersiz, 16 Nisan referandum sonuçlarının geçerli sayıldığı ve kurumsallaştırıldığı yeni bir düzen anlamına gelmektedir.

Pekiyi, ne yapılması gerekiyor? Siyaset, seçim ve meclis geçersiz hale geldiyse bunların tümünü, ama bu kez emek, demokrasi, özgürlük ve adalet temelinde yeniden işler hale getirecek bir hamle yapmak gerekir. Kurucu Meclis bu noktada bir buz kıran olarak vazife görecektir. İşçiler grev yapmasınlar diye ilan edildiği söylenen OHAL’in aşılması için de, tek bir dava söz konusu olmadan kamu emekçilerinin tüm işlerini-aşlarını ellerinden alan KHK düzenine son vermek için de, kimliğin, inancın, hayat tarzının egemen ideoloji içinde eritilmemesi için de Kurucu Meclis bir yeni zemin oluşturacaktır.

Che’nin Marksizm’i ve Maduro’nun kapitalizmi

0

Her ne kadar birçokları tarafından salt nostaljik bir gerilla figürü olarak anılsa da, Ernesto Che Guevara’nın kendi hayatının ve savaşının iskeletini belirlemiş olan ciddi bir politik-metodolojik Marksist birikimi ve yorumlayışı vardı. Bu yorum, zamanında sadece liberal-burjuva aparatlar tarafından değil, işçi devletlerini deforme etmiş bürokratlar takımı tarafından da hoş karşılanmamıştı. Bugün dâhi Che’nin düşüncelerini anladığı yönündeki iddiasını, Suudi Venezüela’nın petro-Bonapartist Maduro iktidarına verdiği şaşmaz destekle sentezleme kaygısı taşıyan birisi, politik bir şımarıklığın cenderesindedir: Zira o kişi Che’yi sadece ismen bilmektedir ve Guevara’nın Marksizm yorumuna dair hiçbir ipucuna sahip değildir. Che’nin Marksizmi, iktidara proleter el koyuşun belirsiz bir geleceğe ertelenmesini vaaz eden sayısız “resmi” şablonun teslimiyetçiliğini kırarak aşan bir devrimci gerçekçiliktir. Bu gerçekçilik politik köklerini, kapitalizmin uluslararası düzlemde tavizsiz ve geri dönüşsüz bir şekilde yok edilmesi isteminde bulur. Bu nedenle, tıpkı Lenin’in teorik birikiminin ve mirasının bir “örgüt Marksizmi” veya “parti Marksizmi” şeklinde indirgeniyor oluşu gibi, Che’nin politik saptamalarının ve stratejik ilkelerinin de yalnızca bir “gerilla Marksizmi” veya “savaş Marksizmi” anlamına geldiğini düşünüyor olmak da hatalıdır. Che’nin metodolojik hatta ve kavrayışa katkısı çok boyutlu ve zengin bir içerik taşır. Türkçe literatüre Che’nin kaleminin ve silahının çok yönlülüğünün kazandırılamamış olması, sorumluluğu tamamen bize ait olan bir eksikliktir.

Okur mektubu: İşçi emeklisinin hali!

0

Merhaba. Ben bir işçi emeklisiyim.

Grevci Aroma işçileri nasıl kazandıklarını anlattı

0

Aşağıda 6 Eylül (Çarşamba) tarihinde Aroma işçileriyle gerçekleştirdikleri grev, müzakereler ve grevin kazanımları üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbeti, okuyucularımızla paylaşıyoruz. Aroma işçilerinin gerçekleştirdiği grev sonucunda ortaya çıkan anlaşmada, işçilere ilk yıl brüt 430 TL, ikinci yıl ise enflasyon artışı kadar zam, 4 TL kıdem zammı ve 1,5 puan sözleşme farkı getirilecek. Kıdem zammı olan 4 TL ikinci yıldan itibaren uygulanacak. Mevsimlik çalışan 38 kişiden 10’u Ocak ayında kadroya alınacak. Geriye kalan 28 işçi ise 2018 yılı içinde kadroya geçecek.

Değişen dünya

0

Her zaman dış politikanın iç politikanın devamı olduğunu söylesek de bu kadarını beklemiyorduk. Birkaç gün önce Almanya Dışişleri Bakanı Gabriel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaşadığı tartışma nedeniyle eşinin telesekreterine tehdit mesajları bırakıldığını açıkladı. Gabriel, açıklamasında “Erdoğan’ın tarzı, belli ki bazılarını eşimi sıkıntıya sokmak, rahatsız etmek yönünde motive ediyor…” dedi.

Alman bakan kibarca, RTE’yi bir nevi “suça azmettirmekle” suçluyor.  Aynı günlerde Türk-Alman Parlamenterler Grubu Başkanı ve SPD milletvekili Müntefering’in görev aracının yanı sıra şahsi aracı da molotof atılarak kundaklanıyor! “Neden”  demeye kalmadan, adamın Türkiye’nin Almanya’ya verdiği ancak daha sonra geri çektiği, “FETÖ ile ilişkili” 200 kuruluş ve 300 kişiden oluşan listede yer aldığını öğreniyoruz.

Racon kesmek!

Alman yöneticiler ve politikacılar “raconun” taa Türkiyelerden kesildiğinden adeta eminler. Nitekim SPD Başkanı ve başbakan adayı Schulz da yaşanan olaylara işaret ederek, işi Almanya’da seçim boykotu çağrısına kadar vardıran RTE’den “bundan böyle Alman iç politikasına müdahale etmemesini” istiyor. Gazete haberlerine göre Schulz, “Dost bir ülkenin devlet başkanının Almanya’nın iç işlerine bu şekilde karıştığı bir ortamda bazılarının bu tür eylemlere cesaret edebileceğini” ve de “Türkiye’nin düşmanlarının demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyenler” olduğu söylüyor.

Tabii, bunlar ağır ithamlar.  Almanları (Avusturya Dışişleri Bakanı’nın veya ABD’li bazı yetkililerin açıklamalarını saymıyoruz bile!) bu kadar açık konuşmaya iten şeyin RTE’nin “dobralığı” olduğu cümlenin malûmu. Sözünü ettiğimiz, Alman Dışişleri Bakanı’na hitaben “Sen kimsin ki Türkiye’nin cumhurbaşkanına konuşuyorsun, sen Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile konuş. Haddini bil. Bize ders vermeye kalkıyor. Senin siyasetteki geçmişin ne, kaç yaşındasın?” (58’miş!) çıkışı değil. Daha eski bir mevzudan söz ediyoruz; Gezi olayından…

Her taşın altında..!

Türkiye’nin her dönem “joker” olarak kullanılan bir “dış güçler” sorunu vardır. Ancak geçmiş bütün iktidarlar, hemen her türlü melanetin sorumlusu olarak ilan ettikleri bu güçlerin adlarını vermekten her daim kaçınmışlar, hatta bu belirsizliğin yaratmak istedikleri etkiyi güçlendireceğini düşünmüşlerdir. (İnsanlar bilinmeyen şeylerden daha fazla korkarlar!) Ancak ilk defa RTE, hissettiği tehlikelerin yol açtığı korku ve öfkenin etkisi ve de dış tehlikelere dayalı bir “milli birlik” havası yaratma amacıyla bu güçlerin adlarını açıkladı! Bunların başında Almanya geliyordu ve amacı “gelişip güçlenmemizi” ve bilhassa İstanbul’a yapılmakta olan “3. havalimanın Frankfurt havalimanı ile rekabetini engellemekti!” (Tabii, faiz lobisi ile birlikte) Gezi olaylarını da bunun için düzenlemişti. İş bununla da bitmiyordu. Aynı Almanlar, FETÖ’nün 15 Temmuz tertibini de desteklemişti… Sonrası malûm! Epeydir bir “istiklâl harbi”nin içindeyiz; RTE’nin “milli seferberlik” çağrıları, milletin bir bölümünü “gayrımilli” ilan etmesi hep bundan!

Mesele başka

Tabii, bunlardan bir  “emperyalist saldırı” ve haliyle bir “antiemperyalizm”  çıkarmak isteyenler olabilir; ama durum farklı. “Dış güçlerin” (Batılılar) tepkisinin asıl kaynağı, rejimin “antiemperyalist-bağımsız” iç ve dış politikası değil, birkaç yıl önce New York Times’ta çıkan bir yazıda da belirtildiği üzere, hükümetin otoriter tavrının (artık bir rejim değişikliği) sadece Türkiye için değil, ABD dâhil bütün NATO müttefikleri için tehlike yaratması; yani sistemin “arızalı” bir parçası olarak bütün sistemi tehlikeye düşürmesiydi.

Şu anda Türkiye, sistemin bir parçası olsa da ciddi bir dış politika krizinin içinde. Neredeyse bütün “stratejik müttefikleriyle” kavgalı. “Neticede her şeyin temelinde ekonomi yatar” deyip bütün bunların, mesela Almanya’da seçim dönemi “numaraları” olduğu, sonrasında işlerin yoluna gireceği söylenebilir. Nitekim Saray’ın da söylediği budur: “Avrupa ve Almanya ekonomik (ve elbette politik) çıkarları nedeniyle bizden vaz geçemez. Seçimlerden sonra her şey düzelir.” Bu, Alman devletinin ve hükümetlerinin nihayetinde kapitalist tekellerin siyasi bir aracı olduğu düşünüldüğünde mantıklı bir bakış olabilir. Ancak Batı sadece “tekellerden” ve dış ekonomik çıkarlardan ibaret değil. Belki kimse inanmayacak ama orada ayrıca halklar, sınıflar ve bunların bir basıncı var ve anlaşıldığı kadarıyla Türkiye ve RTE meselesi bir süredir bu toplumların “popüler” konusu haline gelmiştir; hem de en olumsuz yönleriyle.

Bilinmedik sularda…

Elbette eski bir alışkanlıkla, emperyalist sistem içinde kalındığı sürece her şeyin bir gün “yoluna gireceği” söylenebilir; ancak ondan önce her şeyin iyice yolundan çıkma ihtimali de vardır. Tabii, bir de o sistemin gelecekte ne haller alabileceği meselesini unutmamak kaydıyla…  Artık ne de olsa bir büyük uluslararası krizin etkisiyle bilinmedik sularda ilerleyen bir dünyada yaşamaktayız.  Üstelik Batılılar asıl dertlerinin Türkiye değil, RTE olduğunu açıkça söylüyorlar. Ancak bu durum sorunun çapını küçültmeyip aksine büyütüyor; çünkü Türkiye’nin iç ve dış sorunları çoktandır RTE’nin iktidar sorununda ve bundan kaynaklı korkularında düğümleniyor. Bu da elbette kendisi dâhil, yerli yabancı herkes için ciddi bir tehlike. İddialarının aksine, gerçek bir emperyalizm karşıtlığı olmasa da sistemin politik dengelerinin tehlikeye düşürülmesi, ekonomik bağımlılık ve çıkarlara rağmen ciddi krizlere yol açıyor. Bu da her şeyin altüst olmaya başladığı bir dünyada, bilinen ittifakların bozulması ve çatışma tehlikesi anlamına geliyor.

Eskiden ne rahattık; emperyalizm ve onun bir dediğini iki etmeyen “uşakları” vardı. Şimdi öyle mi ya; dünya çok değişti!

Tekno Maccaferri grevi: OHAL, işçiye gözaltıdır, grevin kırılmasıdır; OHAL kalksın!

0

Düzce’de, bir ayı aşkın süredir grevde olan Tekno Maccaferri işçileri, kamyon ve TIR’ların çıkışına engel oldukları gerekçesiyle 24 Ağustos’ta gözaltına alındı. Düzce Birinci Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tekno Maccaferri fabrikasında, Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanmıştı. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi 20 işçi greve çıktı.

Aroma’nın grevci işçileri kurtuluşun yolunu gösteriyor

0

Bursa’da yer alan Aroma meyve suyu firmasının iki fabrikasında işçiler, 1 Ocak’tan beri süren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç çıkmayınca grev kararı aldılar. İşçilerin temelde üç talepleri var: Hak, ücret ve kadro. İşçilerin istekleri sosyal hakların artırılması, ücret zammı ve mevsimlik işçilerin kadroya alınması yönündeydi. Temmuz ayında yapılan toplantıda sendikanın taleplerinin hepsi patron tarafından reddedildi. Ocak ayı itibari ile kazanılan ücret farkları da geri çekildi. Sendikanın önerileri kabul edilmeyince, işçiler 17 Ağustos itibarıyla greve çıktılar.

Troçkizm, aydın sorunu ve SSCB

0

Bu yazı, yakında 79 yaşına girecek olan ve 3 Eylül 1938’de, hem Nazi istihbarat servisinin hem de Stalin’in GPU’sunun katletme ve tutuklama tehditleri altında, Paris’in kenar bir işçi semtinde ilk kongresini toplamış olan Dördüncü Enternasyonal için savaşırken düşen herkesin anısına ve onuruna kaleme alınmıştır. Bu yazı Leon Troçki’ye, Leon Sedov’a, Rudolf Klement’e, Abraham Leon’a, Leon Seloil’e, Marcel Hic’e, Pantelis Pouliopulos’a, Erwin Wolf’a, İgnacio Reiss’e, Tha Thu Thau’ya, Chen Duxiu’ya, Cesar Robles’e, Yolanda Gonzales’e, Arturo Apazza’ya, Tulio Quintiliano’ya, Gildo Rocha’ya; devrimci Marksizm yaşayabilsin diye canlarını veren herkese ithaf edilir.

Edebi bir ihtiyaç olarak militan ateizm

0

Bugün Vedat Türkali’nin ölümünün birinci yıldönümü. Onu, kendisinin vefatının üzerine kaleme alınmış bir yazıyla anıyoruz.

Türk dili edebiyatının yetiştirdiği önemli maddeci yazarlardan Vedat Türkali, Yaşar Kemal’in vefatının üzerinden geçen bir buçuk senenin ardından, hayata veda etti. Türkali’nin Yaşar Kemal ile birlikte temsil ettiği yazınsal değerler, bugünün edebi üretim ortamında özellikle tartışılmaya değer belli başlı yönleri ile öne çıkıyor. Neden mi? Zira sadece Türkiye ile sınırlı kalmamakla birlikte, uluslararası düzlemde vuku bulan şiddetli bir kültürel krizin tam ortasındayız. Bu kriz çıkış noktasını, ‘insan türünün en soylu faaliyeti olan’ yazınsal üretim ile öğrenimin, yeni ekonomi politikalarının belirlediği çerçeve doğrultusunda bayağılaştırılmasında buluyor.

Real Market işçileri kıdem tazminatları için direnişte

0

Alman perakende şirketi Metro Group’un 3 yıl önce Kayserili Beğendik firmasına sattığı ülke çapında 12 mağazası bulunan Real Hipermarketler Zinciri, işçilerinin haklarını vermemek için iflas kararı çıkarttı. Beğendik Yiyecek Turz. Hiz. İşl. San. Ltd., Beğendik Mağaza İşletmeleri San. Tic. AŞ. ve Real Hipermarketler Zinciri AŞ. Şirketlerinin iflas ertelemeleri için İstanbul Anadolu Ticaret Mahkemesi’ne yapılan başvurunun ardından mahkeme başvurunun yapıldığı gün 3 şirkete de kayyum atamıştı. Bunun üzerine hem işlerinden olan hem de kıdem tazminatlarını alamayan 1200 kadar işçi mücadeleye başlamıştı.

16 Haziran Çarşamba günü mağdur işçiler, işçi aileleri ve destekçileri Yenisahra otobüs durağından Metro Market’in önüne kadar bir yürüyüş gerçekleştirdiler. ‘Haklarımızı gasp ettrimeyeceğiz!’ pankartı arkasında yürüyen işçiler yol boyunca ‘Kayyum dediler, hakkımızı yediler!’, ‘İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!’, ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam!’, ‘Direne direne kazanacağız’ sloganlarını attılar. Yıllar boyunca üyesi oldukları Türk-İş’e bağlı Tez-Koop-İş Sendikası’nın yanlarında olmayışına vurgu yapan işçiler, ‘Sarı sendika istemiyoruz’ sloganıyla işçileri yarı yolda bırakan sendikaya karşı tepkilerini gösterdiler. Yürüşün ardından Metro Market önünde basın açıklaması düzenlendi. İşçiler adına basın açıklamasını Ahmet Fazıl Şahin adlı işçi okudu. 2 ay önce iş akitleri feshedilen işçilerin hiçbir alacaklarının verilmediğini belirten Şahin tüm işçilerin haklarının derhal verilmesi gerektiğini söyledi. Şahin’in konuşmasının ardından eyleme destek veren Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı yaptığı konuşmada hileli iflas ile hakları ödenmeden işsiz kalan Real Hipermarket işçilerinin mücadelesine sahip çıktıklarını belirtti.

İşçiler gelecek Pazartesi günü Ankara’da yapacakları eylemin çağrısını yaparak basın açıklamasını sonlandırdılar.

Yeni oportünizm olarak Castro-Chavizm: Çağımızın anti-komünizmi üzerine tezler

0

1.) Castro-Chavizm şeklinde ifade edilebilecek olan antikomünist politik akım, 21. yüzyılda Marksizm’in içerisinde yer aldığı iddiasıyla hareket ettiği için, Kautskycilik ile Menşevizme karşı verilen teorik-politik mücadelenin bir benzerinin örgütlenmesiyle, yeni oportünizm olarak anlaşılmalı ve bu bağlamda devrimci komünistler, bu yeni oportünizme karşı programlarını savunmalıdırlar.

Venezuela: Hileli kurucu meclise karşı seferberlikleri güçlendirelim! Maduro defol!

Venezuela’da 31 Temmuz günü gerçekleşen Kurucu Meclis seçimlerine ilişkin olarak İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)’nin 1 Ağustos’ta yayımladığı bildiri.

Geçtiğimiz pazar günü, halkını aç bırakan yolsuz ve baskıcı Maduro yönetimi, CNE (seçim kurulu) ile birlikte devasa bir hile gerçekleştirdi. Her şeye rağmen bu hile, ülke genelinde seçmen kuyrukları olmaksızın boş kalan yüzlerce oy kullanma merkezi görüntüleri ve 16 kişinin ölümü ile belirlenen günlük politik durum aracılığıyla kamuoyunun gözü önünde meydana geldi. 4 aydır süren protestoların en trajik günü olan geçtiğimiz pazar gününde, “Barış için kurucu meclis”in bir güldürüden ibaret olduğu açığa çıktı.

Aslında, seçim sandığa giden kişi sayısı 2 buçuk milyonu geçmedi. Katılım oranı %12 oldu. Devlet aygıtının bütün olanaklarını kullanan, kamu emekçilerini tehdit eden, “vatan karneleri” ve “CLAP sandıkları” ile şantaj yapan ve CNE’yi kontrol eden yönetim, 8.089.320 oy, yani kayıtlı seçmenlerin %41,54’ünün oyunu aldığını açıkladı. Bu olağanüstü veri, neredeyse Chavez’in 2012 seçimlerinde elde ettiği oy miktarına, Chavizm’in Aralık 2015 parlamento seçimlerindeki oyundan 2,4 milyon daha fazla oya karşılık geliyor.

Yönetim, Venezuelalı emekçilerin tanık olduğu en büyük toplumsal trajedinin ortasında sefalet içindeki bir ülkede, Chavizm bütün araştırmalarda tarihinin en düşük seviyesindeyken seçmen desteğinin üç milyondan fazla arttığına halkı inandırmaya çalışıyor.

Bütün emekçi halk, geçtiğimiz pazar günü yönetimin iktidarda kalmayı, Ulusal Meclis’in yetkilerini askıya almayı, Başsavcıyı görevinden almayı, muhalif belediye başkanlarını ve milletvekillerini tutuklamayı, hükümeti protesto eden ya da eleştiren herkesi askeri mahkemeler karşısına çıkarmayı, demokratik özgürlükleri tasfiye etmeyi ve kısacası bir diktatörlük kurmayı sağlayacak kurucu meclis aldatmacasını onaylatmak amacıyla hile yaptığının farkındadır.

Ancak o gün, tıpkı seçime karıştırılan hile gibi gün ışığına çıkan bir başka şey, Venezuela halkının hükümete karşı sokak seferberliklerini sürdürmeye hazır olduğuydu. Hükümetin işadamlarıyla anlaşarak uyguladığı kemer sıkma politikalarının acısını çeken binlerce gecekondu, varoş ve kırsal bölge sakini; ulusal muhafızlara (GNB), polise ve paramiliter çetelere meydan okudu. Öyle ki hükümet, Demokratik Birlik Masası (MUD; ana muhalefetteki sağ partiler koalisyonu, ç.)’na seçimlere engel olmama çağrısında bulundu. Özellikle Táchira, Mérida, Lara, Zulia ve başkent Caracas’ın bazı bölgeleri sert çarpışmalara sahne oldu. Birçok oy kullanma merkezinde seçim malzemeleri ve makineler yakıldı ve yok edildi. Bazı belediyelerde oy kullanma merkezleri hiç kurulmadı; bazılarında ise merkezlerin güvenliğini üstlenen askerler halkın baskısıyla uzaklaştırıldı.

CNE hileli sonuçları açıkladıktan sonra MUD, seferberlikleri sürdürme biçiminde güçlü bir yanıt üretmekten kaçındı. Başlangıçta Çarşamba günü bir yürüyüş çağrısı yaptılar; ama daha sonra bu konudan bir daha bahsetmediler. Birçok kesim, CNE’nin açıkladığı bölgesel seçimlere katılıp katılmamayı tartışıyor. Bu nedenle MUD’un hükümetle pazarlık etme ya da anlaşma girişimleri karşısında dikkatli olmalıyız. Halkın sırtından yapılacak pazarlıkları geri püskürtmeliyiz. Yüzden fazla kişi boşuna ölmedi. MUD’un Maduro’yu kitle seferberliğiyle defetmeye çalışmadığı; hoşnutsuz Chavezci bürokratlarla birlikte bir ulusal birlik hükümetine doğru bir düzenli geçiş için; çokuluslu şirketler ve girişimcilerle anlaşarak bir reform paketi uygulamak için uğraştığı çok açıktır. PSL yalnızca bir işçi ve halk hükümetinin içinde bulunduğumuz sorunları çözmeye başlayabileceğini savunmaktadır. Bu nedenle, seferber olan halk MUD’a karşı hiçbir umut beslememeli. Bu durum, işçilerin ve halkın hükümetten ve MUD’dan bağımsız politik alternatifini mücadelenin içinde inşa etmemizin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Bu söylediklerimiz çerçevesinde, mücadelenin 30 Temmuz’da sona ermediğini söylüyoruz. Mücadele daha yeni başladı; seferberliğin ve savaşın sokaklarda “Maduro defol, hileli kurucu meclise hayır, baskılara ve açlığa son” haykırışlarıyla yeniden başlayacağı yeni bir safhaya giriyor. Şimdi kimsenin oy vermediği Ulusal Kurucu Meclis’i tanımamak gerekiyor.

Mahallelerde ve topluluklar arasında oluşturulan savunma komitelerini derinleştirmeliyiz. Her binada, her konutta seferberliklere bağımsız ve özerk bir şekilde katılımı hazırlamak için komiteler örgütlemeli; ulusal muhafızlara, polise ve hükümetin silahlı çetelerinin baskılarına karşı koymalıyız. Bunları yaparken yalnızca öz gücümüze güvenmeliyiz. Bu, halkı aç bırakan yolsuz ve baskıcı yönetime karşı verdiğimiz mücadelenin bu yeni aşamasında çok önemlidir. Mücadelenin sürekliliğini, işyerlerinde ve sendikalarda emekçiler tarafından demokratik şekilde yürütülecek bir genel grev örgütleyerek sağlamak gerekir.

Biz, PSL olarak, mücadeleye devam etmek zorunda olduğumuzu vurguluyoruz: Açlığa ve baskılara karşı acil bir ekonomik ve sosyal plan ile mücadele! Sınırlamasız ve şantajsız herkes için yiyecek ve ilaç, her üç ayda bir enflasyona uygun olarak ücret artışı, kamu sektörü ve özel sektörde işten çıkarmalara ve “ücretsiz izinlere” son! Politik tutsaklara özgürlük! Demokratik haklar yeniden tesis edilsin! OLP (Halkın Özgürlüğü Operasyonu) ve askeri mahkemelere son! Ulusal muhafızlar ve polis teşkilatı dağıtılsın! Dış borç ödemesi durdurulsun; karma veya çokuluslu şirketler olmaksızın Venezuela petrolü %100 kamulaştırılmalı.

Caracas, 1 Ağustos 2017

Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (UIT-CI)

Kurucu Meclis: Neden ve nasıl?

0

Uzun bir zamandan beri, AKP iktidarının parlamenter rejimi Tek Adam diktatörlüğüne dönüştürme hazırlıklarına başladığı andan itibaren, onun bu girişimlerine karşı ve ülkede gerçekten demokratik ve sosyal bir yönetim sisteminin inşa edilebilmesi için bir Kurucu Meclise ihtiyaç bulunduğunu ifade etmeye başlamıştık. Toplumun demokrasiden yana olduğunu iddia eden tüm kesimlerinin kendi özgür iradeleriyle katılabilecekleri ve engelsiz bir seçimle seçecekleri temsilcileri aracılığıyla inşa edilecek demokratik rejimin temellerini atabilecekleri bir meclis. Ama bu fikir o zamanlar gerek demokratik gerekse sol çevreler açısından fazlaca bir anlam ifade etmiyordu. Bütün dikkatler, kısmi protestolar, parlamenter direnişler ve nihayet referandum üzerinde yoğunlaşmıştı. Neticede bunların hiçbiri sonuç vermedi ve iktidar elinde bulundurduğu devlet aygıtının baskıları ve hileleri sonucunda antidemokratik anayasa değişikliği önerilerini meclisten geçirdi ve referandumu kazandığını ilan etti.

Böylece “yasal ve meşru” olarak dünya kamuoyuna sunulan Tek Adam rejimi şimdi bir gerçeklik halini almış durumda. Ve şimdi aynı demokratik ve sol çevreler kurulmasını engelleyemedikleri bu rejimden kurtulmanın arayışı içinde. Ama biz Kurucu Meclis fikrini bütün bu gelişmeleri dâhiyane bir biçimde önceden görebildiğimiz için ileri sürüyor değildik. Devlet aygıtının binlerce ışık yılı uzağında (ve tabii onun baskı alanı içinde) olan bir çevrenin, bu aygıtın gizli ve açık manipülasyonları sonucunda olabilecekleri kestirebilmesi imkânsızdır.  Başkanlık sisteminin yerleşmesi, sadece olasılıklardan biriydi ve o gerçekleşti.

Ne var ki biz Kurucu Meclis önerimizi bunun daha öncesinden, parlamenter sistemin az çok çalışır gibi göründüğü dönemden beri işliyorduk. Zira bu ülkede demokrasi, çok kısa zaman dilimlerinin dışında asla yürürlükte olmadı. Öyle ki, kamuoyunda genellikle ifade edilen “demokrasinin darbelerle kesintiye uğradığı” anlayışına karşı, esas olarak daha başından beri yürürlükte olan Bonapartist rejimin kısa aralıklı yarı parlamenter yönetimlerle kesintiye uğratılmış olduğunu söylüyorduk. Mafyatik ve silahlı, gerici cemaatlere dayalı, resmi ve paramiliter güçlerce desteklenen, emperyalizme bağımlı ve bir avuç oligarşiye hizmet eden bir devlet aygıtının egemenliği altında demokrasinin hayat bulması olanaksızdı ve bulmadı da. Kurucu Meclis, böyle bir rejimden kurtulmanın ve toplumu özgürleştirici bir demokratik ve sosyal sistemin kurulabilmesinin, yani baskı aygıtının çarkları arasında sıkıştırılmış tarihsel demokratik devrimin ilerletilebilmesinin bir yolu olabilirdi.

Geri mi dönülecek?

Şimdi ise antidemokratik yapılanmanın çok daha ileri bir noktasındayız: Yarı Bonapartist (yarı parlamenter) olarak adlandırdığımız rejimin yerini “yeni Bonapartist” olarak nitelediğimiz bir gerici, diktatoryal baskı sistemi, Tek Adam ve Tek Parti sistemi almış durumda. Halk egemenliğini temsil etmesi gereken parlamento hepten kâğıt üzerinde kalmış durumda; toplum yaşamına ait tüm kararlar toplumun denetimi dışındaki Tek Adam ve çevresindeki bir grup derin devlet mensubu tarafından alınıyor; yargı sistemi de onların kuklası haline getirilmiş halde; Olağanüstü Hal (OHAL) olağanlaştırılıyor, Kanun Hükmünde Kararnameler demokraside ayrı olması gereken yasama ve yürütme yetkilerini kalıcı biçimde birleştiriyor. Herkes bu rejim altında bu uygulamalardan geri dönüşün olmayacağını biliyor; OHAL resmen sona erdirilse bile baskıcı devletin olağanüstü ağırlığı fiilen toplumun üzerinde kalacak. Öte yandan anayasa değişiklikleri Tek Adam’a zaten ekonomik ve sosyal konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini tanımış durumda.

Bu koşullarda demokratik bir rejimin kurulmasına yönelik bir Kurucu Meclis ihtiyacı daha da ağırlaşıyor. Dün tarihsel bir propaganda gibi görülen bir çözüm yolu, bugün acil bir ihtiyaç halini alıyor. Ama henüz “nesnel” açıdan, yani öznesine sahip olmaksızın. Demokratik toplumsal muhalefetin başını çeken büyük partiler (CHP ve HDP) böyle bir hedefi önlerine koymuş durumda değiller. CHP referandum sonrası felç halini üzerinden atıp bir seferberlik başlattı ve Adalet Yürüyüşü ve Maltepe mitingiyle önemli bir sıçrama gerçekleştirdi. Şimdi Ağustos sonlarında Çanakkale’de bir halk kurultayı toplayacak. Bu seferberlikleri elbette önemsiyoruz ve onlara katılan kitleleri destekliyoruz. Ama CHP liderliğinin şimdilik önüne koyduğu 2019 (veya 2018) seçimlerini kazanma hedefini ne gerçekçi ne de anlamlı görüyoruz.

Gerçekçi değil, zira mevcut baskıcı yürütme ve yargı gücüyle ve kukla bir seçim kurulu aracılığıyla gerçekleştirilen; binlerce demokratın ve toplum önderinin hapishanelerde bulunduğu (ve daha da bulundurulacak); kitlelerin zorbalıkla sandıktan uzaklaştırıldığı bir dönemde yapılan oylamaların nasıl sonuçlar verdiğini çok yakın tarihli deneyimlerimizden biliyoruz. Ama daha önemlisi CHP’nin önerisini anlamlı, yani tarihsel açıdan gerçekçi bulmuyoruz. Zira Kılıçdaroğlu’nun önerdiği şu: Seçilecek olan başkan kendisine son anayasa değişiklikleriyle verilmiş olan yetkileri kullanmayacak, parlamento bu değişiklikleri iptal edecek (tabii şimdiki muhalefet o zaman yeterli çoğunluğu oluşturursa) ve sistem eski haline dönecek. Ama sorun da tam burada: Eski sistem de demokratik değildi ki… Emperyalizme bağımlı, cemaatlerin iradesine köle, oligarşinin hizmetinde olan baskıcı asker-polis devlet aygıtını, sıradan seçimlerle oluşan bir parlamento demokratikleştiremez!

Dolayısıyla CHP’nin düzenlediği seferberlikler sadece Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine kadar kendi kitlesini ayakta tutmaya ve Hayır cephesini genişletmeye yönelikse, neticede bu stratejinin sonuç vermemesi durumunda kitlelerde moral bozukluğunun yaşanması kaçınılmaz olabilecektir. Öte yandan HDP de bazı seferberlikler düzenliyor (“Vicdan ve Adalet Nöbetleri, vs.), ama o da demokratik ve sosyal bir rejimin nasıl kurulabileceğine ilişkin politik bir proje sunmuyor. Ya henüz Tek Adam rejimine karşı protesto eylemliliklerinin ötesinde bir plan oluşturamadı ya da o da umudunu seçimlere bağlamış durumda. Öncülük ettiği kitleyi, CHP’ninkilerle aynı yenilgiye sürüklüyor olmasından korkarız.

Peki nasıl?

Toplumsal mücadelelerin geleceğine ilişkin kimsenin elinde net ve garanti çözümlerin bulunduğu iddia edilemez. Ama mücadelelerin tahlilinden kaynaklanan tahminler, belirlenen acil ihtiyaçlar ve bunları hedefle ilişkilendiren öneriler elbette vardır. Emekçi kitleler için acil hedefler elbette OHAL’e ve KHK’lere son verilmesi, tutuklu vekillerin, gazetecilerin, tüm ilerici ve demokratların serbest bırakılması, işten atılan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi, grev yasaklarının kaldırılması, sendikal faaliyetler üzerindeki baskıların durdurulması, toplanma ve gösteri özgürlüklerinin tanınması… Bu talepler Tek Adam rejimi karşıtlarınca genellikle kabul ediliyor ve dile getiriliyor. Düzenlenen seferberlikler de bu doğrultuda baskı rejimi üzerinde önemli bir baskı yaratıyor.

Bu taleplerin propaganda ve seferberlikler aracılığıyla dile getirilmesi önemli, ama baskı rejiminin üzerindeki bu basınca dayanma ve manevra gücünün bulunduğu da hesaba katılmak durumunda. “Terörizmle mücadele” ve “emperyalist baskılara direnme” demagojisi, rejimin kitlelerden demokrasi adına “anlayış ve fedakarlık” bekleme gücünü artırmakla kalmıyor, OHAL ve KHK uygulamaları resmen kaldırılsa bile, bunları “devletin bekasını tehlikeye sokan gelişmeler karşısında” olağanmışçasına uygulamaya devam edebilmesinin zeminini de hazırlıyor. Dolayısıyla da yukarıda sıralanan ve bir dizi başka kitlesel acil ihtiyacın karşılanabilmesi görevi, Tek Adam rejiminin yerini alacak yeni ve demokratik bir sistemin kurulabilmesine bağlı hale geliyor.

Dolayısıyla bütün bu demokratik ve sosyal taleplerin gerçekleşebilmesi için bir Kurucu Meclis önerisi anlam kazanıyor. Yeni demokratik ve sosyal rejimin inşasını üstlenecek ve onun temel yasalarını hazırlayacak olan; tüm demokrasi yanlısı oluşumların (partiler, işçi-emekçi örgütleri, toplumsal kuruluşlar, vb.) sıfır barajlı seçimler aracılığıyla temsil edilebilecekleri bir meclis. Bu çok uzak bir hedef mi? Hayır, her geçen gün daha acil bir ihtiyaç haline geliyor. Gerçekleşmesi olanaksız mı? Bu doğrultuda seferber olmadan bu soruya cevap verilemez; her şey kitlelerin mücadele gücüne ve buna önderlik eden kuvvetlerin kararlılığına bağlı olacaktır.

Böyle bir seferberlik hattı, bugün CHP ve HDP’ye gönül vermiş kitlelerin desteği olmadan inşa edilemez. Dolayısıyla da en acil ve demokratik istemleri (adı her ne olursa olsun) bir kurucu meclis hedefine bağlayan çağırıyı herkesten önce bu partilerin yapması gerekiyor. Bu tür bir çağırının, sadece o partilere oy veren milyonları değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlar altında ezilen, bu ihtiyaçlarını bugüne değin demokrasiyle ilişkilendirmeyip Tek Adam rejiminin demagojileri peşinden sürüklenen milyonlarca emekçiyi de etkileyeceği, kendine çekeceği kuşkusuzdur. Bunun yaratacağı toplumsal seferberlik, ülkede demokratik devrimin ateşleyicisi olabilecektir.

Geriye belki de en önemli soru kalıyor: Tek Adam rejimi ve onun hükümeti bu öneriyi kabul etmeyeceğine göre, kurucu bir meclisin seçimlerini kim çağıracak ve düzenleyecektir? CHP ve HDP yönetimleri bunun 2019 (veya 2018) seçimleri sonrasına bırakılacak bir öneri olduğunu söyleyebilirler; ama bu, demokratik bir rejimin kurulmasını bu seçimlerin istediği biçimde sonuçlanması için devlet aygıtının tüm imkânlarından yararlanacak olan Tek Adam’ın inayetine terk etmekten başka bir anlam taşımayacaktır.

Ama tüm muhalif milletvekillerinin “sine-i millete döndüğü”, milyonların seferber olduğu ve işçi ve emekçi yığınların geleneksel mücadele yöntemlerini harekete geçirdiği bir basınç sonunda çekilmek zorunda kalabilecek Tek Adam hükümetinin yerini alacak bir geçiş hükümeti pekâlâ sıfır barajlı ve demokratik bir kurucu meclis seçimi hazırlayabilir ve düzenleyebilir. Bu başarılabilir mi? Neden olmasın? Dünya toplumsal mücadeleler tarihi bunun örnekleriyle dolu. Ama biz, demokratik ve sosyal bir düzene geçişin başka bir yolunu gösteren herkesin önerisini öğrenmeye, tartışmaya ve uğrunda mücadele etmeye hazırız.

Son söz… işçilerin ve emekçilerin

Buraya kadar CHP ve HDP önderliklerinin politik çözüm ve kitle seferberliği noktalarındaki önemini vurguladık. Ama bu görevlerin üstlenilmesinde işçi ve emekçi yığınların, özellikle de onun öncü kesimlerinin büyük sorumluluğu var. Zira liberal kapitalist programı ile kendini izleyen milyonlarca emekçinin arasında sıkışmış bir “ulusalcı sosyal demokrat” partinin yalpalamaları; veya öncelikli dikkatini Kürt halkının genel (ve tabii ki haklı) demokratik istemleri üzerinde toplamış bir önderliğin kararsızlığı, ancak öncü işçilerin ve emekçilerin bir sınıf cephesi oluşturabilmeleriyle aşılabilir. Ekonomik ve sosyal sorunlarının politik düzlemde demokratik bir rejimin kurulmasıyla çözülmeye başlayabileceğini gören işçi ve emekçilerin kararlılığı ve disiplini, sadece destekledikleri partileri ileri itmekle kalmayacak, ama aynı zamanda gelişmekte olan seferberliklere güç, düzen ve cesaret kazandıracak, bu seferberliklerin önüne dikilen engelleri ortadan kaldıracaktır.

Bilinçli öncü işçilerin gücü bugün için dağınık halde olabilir, ama “işçi sınıfının en küçük hareketi bile, başlangıçta ne kadar mütevazı olursa olsun, kendini doğuran vesile ne kadar önemsiz olursa olsun, acil hedeflerini aşma ve tüm eski rejimin amansız yıkıcısına dönüşme tehdidini taşır. İşçi hareketi, bu sınıfın kapitalizm koşullarındaki temel özellikleri nedeniyle, her şey için, sömürü ve köleliğin tüm karanlık güçleri karşısında tam bir zafer için, çetin bir mücadeleye dönüşme yönünde kesin bir eğilim taşır”.

Bu anlamda demokratik bir rejimden yana olan işçi ve emekçi örgütlerinin (başta DİSK, KESK, meslek örgütleri olmak üzere) ve çeşitli türden meclislerde bir araya gelen emekçi halk temsilcilerinin, Tek Adam rejimine son vermeye yönelik yeni bir demokratik ve sosyal rejimin inşası için, bunu gerçekleştirecek olan bağımsız ve egemen bir kurucu meclis için birleşmeleri ve öne çıkmaları büyük önem taşıyor. Bu aynı zamanda bir işçi-emekçi cephesinin temellerini atarak, yeni rejimin gerçekten bağımsız, demokratik ve sosyal içerikli olabilmesinin garantisini oluşturabilir. Bizce, oluşturması da gerekiyor…

İUB-DE: Donald Trump ve emperyalizm öncülüğünde emekçilere ve halklara karşı yükseltilen saldırganlığı yenmek için mücadelelerin birliği!

0

Donald Trump’ın ABD başkanlığına gelişi tüm dünyanın ezilenleri ve sömürülenleri için devasa bir tehdit oluşturuyor. Trump dünya emperyalizminin yeni şefi konumunda ve emekçilere ve halklara karşı yeni bir saldırı başlatmak isteyen kesimin bir ifadesi. Emperyalizmin bu kesimi, dünya kapitalist emperyalist sistemini korumak, çokuluslu şirketlerin ve büyük sermayenin kazançlarını korumak doğrultusunda, emek gücünü özellikle de genç emek gücünü daha da esnekleştirmek, çevresel yıkımı derinleştirmek, kadınların, ezilen halkların ve göçmenlerin en temel haklarını dahi geri almayı hedefliyor.

Artık yeter: Kıyafetime karışma!

0

Son zamanlarda kadınların giyindikleri kıyafetler yüzünde sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmasına tepki gösteren kadınlar yürüyüş yaparak tepkilerini dile getirdiler. Kadıköy’de kadınlar “Kıyafetime karışma” diyerek sokağa çıktı. 30 Temmuz saat 19:00 sıralarında Süreyya Operası önünde toplanan kadınlar “Kıyafetime karışma”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” ve “Yaşasın kadın dayanışması” diye slogan atarak Bahariye Caddesi üzerinden Kadıköy rıhtımına kadar yürüdü. Kadınlar adına basın açıklamasını yapan Dilber Sünnetçioğlu, “Kadınlar için ‘adalet’ sağlanmış olsaydı başka kadınlar artık kıyafetleri bahane edilerek saldırıya uğramayacaktı. Toplumun yarısını oluşturan biz kadınlar bugün ‘Artık yeter’ diyoruz. Ne zaman ne giyeceğimize, nereye gideceğimize biz karar veririz. Kıyafetimize karışmayın, pembe vagonlarla bizleri ayrıştırmaya çalışmayın” diyerek şunları ekledi: “Bize, kıyafetimizi bahane ederek saldıranları, darp edenleri cezalandırırsanız, salıvermezseniz bunların önüne geçilir. Yalnız değiliz, birlikte başarabiliriz.”

Boşluk ve kriz: tehlikeler ve fırsatlar…

0

Rejim değişti. Ancak bu durumun iktidar sahiplerine kısa vadede sağladığı gücün ötesinde orta vadede (mesela 2019 başkanlık seçimi) ve uzun vadede gerçek bir güç sağlayıp sağlamadığı tartışmalı. Sözünü ettiğimiz fiziksel güç değil. Görüşümüze göre iktidar, yeni bir rejimin kurucusu olarak sahip olması gereken tarihsel gücü, avantajı ve toplumsal meşruiyeti kaybetmiştir. Bu kaybetme sürecinin dönüm noktası Gezi’dir. RTE, bunu hemen her konuşmasında en tepkisel biçimde dile getiriyor. Gezi’yle başlayan yeni sürecin bozduğu dengeler ve yol açtığı “sinir bozukluğu” o zamana kadar parlamentarizmin yerine konulacak, kısmen gönülsüz de olsa önemli ölçüde “rızaya” dayalı (hegemonik) bir sistem olarak tasarlanan başkanlığın bir rejim olarak inşasını zorunlu kılmıştır. Yani ummadığı sertlik ve yaygınlıkta bir direnişle karşılaşması, kendilerinin de itiraf ettiği üzere bütün alanlarda kontrolü sağlayamaması, ülkeyi başka türlü yönetemeyeceğini anlayan iktidarın, zaten var olan otoriter eğilimlerinin despotik biçimler almasına yol açmıştır. Tabii bu iç gelişmelere Arap devrimci dalgasının güçlendirdiği hayal ve heveslerle ciddi bir “stratejik derinlik” kazanan “yeni Osmanlıcı” dış politikanın kısa sürede iflasını da eklemeliyiz. Böylece başkanlık Türkiyesi projesinin hem iç hem de dış ayakları ciddi biçimde sakatlanmıştır. Bu durum iktidarı içeride daha sert ve çatışmacı yöntemlere, özellikle de yeniden “geleneksel” Kürt düşmanlığına yöneltirken, uluslararası planda da, emperyalist müttefikler dâhil hemen herkesle kavgalı duruma getirmiştir. Sorun yeni bir rejimin inşası olduğunda var olan bütün denge ve ilişkilerin altüst olması kaçınılmazdır.

Yeni bir rejim, yeni bir sistemden farklı olarak devletin biçiminin değişmesidir. İkincisi, (yani sistem değişikliği) aynı devlet biçimi dâhilinde, karşı çıkan kesimlerin varlığına rağmen nihayetinde iyi-kötü bir uzlaşmanın, en kötü ihtimalle karşı çıkanlar açısından bir kabullenmenin sonucunda yürürlüğe girer. Ancak ilki, yani rejim değişikliği, toplumun bir bölümüne yönelik zor kullanımını gerektirir. Bu zorun şiddeti, direnişin yaygınlığı ölçüsünde artış gösterir. Yani iktidarın muhalif kesimlere karşı uyguladığı toplumsal ayrıştırma temelli, çoğu zaman yasa ve hukuk dışı, esas olarak da yeni bir hukuku hedefleyen şiddet yöntemleri boşa değildir.

Sermaye o kadar çaresiz mi?

Sürecin bu noktaya gelmesi ve zorunlu olarak bir “iç savaş rejimi” karakteri kazanmaya başlaması iktidarın içerideki ve dışarıdaki müttefiklerinin muhafazakâr (da olsa) “demokrasi” ve “ılımlı İslam” (Bir İslam ülkesinde demokratik model) konusundaki beklentilerini hayal kırıklığına dönüştürmüştür. Politik nitelik kazanmış ve burjuvazinin iktidarını, toplumsal mülkiyetini tehdit eden sınıf mücadelelerinin yaşanmadığı koşullarda yerli ve yabancı büyük sermayenin, içeride ve dışarıda sonucu belirsiz belalara yol açabilecek böyle bir iç savaş rejimine kolaylıkla onay vermesi, ipini RTE’nin ellerine teslim etmesi beklenemez. Üstelik bu iktidar kendi siyasi tekelini ve ekonomik-sınıfsal tabanını güçlendirme amacıyla sermayenin bazı kesimlerine yönelik, ucu “müsadereye” kadar varan baskı ve cezalandırma yöntemleri uygulamaktaysa. Yani RTE’nin bunca hizmet ve faydasına rağmen, hem ulusal hem de uluslararası planda burjuvazinin tepkisiyle karşılaşması anlaşılır bir durumdur.

RTE, bütün güçlü görüntüsüne ve güç gösterilerine rağmen, emperyalizmin ve egemen sınıfın en güçlü fraksiyonunun gözünde, bir diktatörün sahip olması gereken avantajları kaybetmiştir. Sermaye, mülkiyetinin ciddi bir tehdit altında olduğu durumlarda, sınıf mücadelesinin yol açabileceği bir iç savaşı önleyen veya başlayan bir iç savaşı kazanmayı başarmış bir diktatörü kerhen de olsa destekleyebilir. Ancak bizim örneğimizde bu şahıs, bırakın bir iç savaşı önlemeyi, politikalarıyla bir iç savaşa yol açabilecek bir yöneliş içindedir. Kabul etmek gerekir ki, sermaye, henüz kendini, öngörülemez davranışlarıyla bilinmez tehlikelere sürükleyebilecek, ayrıca hizmetlerinin karşılığında büyük bedeller talep eden bir “tarihsel şahsiyete” teslim edecek kadar çaresiz değildir.

Kurumların meşruiyeti…

Ancak hem iktidarın kayıpları, hem de sermayenin endişeleri bunlarla sınırlı değildir. Ortada bütün düzen güçlerini gerçekten endişelendiren (veya endişelendirmesi gereken) bir başka durum daha vardır. Bu da devletin meşruiyet sorunudur. Bu sorun yaşanan rejim krizinin bir ürünüdür. Aslında her rejim değişikliği bir rejim krizine karşılık gelir. Bu aslında karşılıklı bir ilişkidir. Tabii, Türkiye’de böyle bir krizin ilk defa yaşanmadığı söylenebilir. Doğrudur, Türkiye daha önce de bu tür krizler sonucunda 12 Mart, 12 Eylül gibi rejim değişiklikleri yaşamıştır. Ancak onların bugünkünden farkı, bütün geçiş ve dönüşlerin, düzenin şu veya bu ölçüde meşru kabul edilen, sürekliliği olan kurumları üzerinden ve bazı zorlamalarla da olsa onlar vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir. Bu nedenle, sözü edilen askeri darbeler bile neredeyse resmi prosedürün “gerekleri” olarak algılanmış ve bir süre sonra sisteme monte edilebilmiştir. Ayrıca Türkiye’de bir de azgelişmiş-bağımlı kapitalist ülkelerin çoğunda var olmayan görece güvenilir bir seçim geleneği vardır. Bu aynı zamanda çok ağır eleştiriler eşliğinde de olsa işleyen bir parlamentarizm geleneği anlamına gelir. Rejimin meşruiyetini sağlayan bir başka gelenek ise seçim kaybeden iktidarların, günlerini beklemek üzere muhalefete geçmeyi kabul etmesidir. Bu geleneklere, bütün sorunlarına ve hakkındaki söylentilere rağmen  “yargının bağımsızlığı” ve “adalet dağıttığı” inancını da ekleyebiliriz. Tabii, en az bunlar kadar önemli ve temel nitelikte olan bir de ordu kurumu, yani TSK vardır. Bunlar sadece muvafık-muhalif siyasilerin üzerinde bazen çok kavga ederek dahi olsa mutabakat halinde oldukları, uzlaşabildikleri temellerdir. Bunların “meşruiyeti” siyasi düzeyle de sınırlı değildir. Bu kurumlar genel olarak, sınıfsal sezgilere dayalı pek çok şikâyete, eleştiriye ve hatta galiz küfürlere rağmen halkın gözünde de “meşrudur”. Yani devlet ve politik olarak temsil ettiği toplumsal düzen, sadece örtülü veya açık zor yoluyla değil çoğu ezilenlerden oluşan toplumun şu veya bu oranda razı olması, var olanı “akla uygun ve zorunlu” kabul etmesi sayesinde de varlığını sürdürür. Yani, bütün toplumsal düzenleri ayakta tutan “başka bir hayatın” mümkün olmadığı “bilinci”, asker-polis-yargı şiddeti ve bu şiddetin yarattığı korkular dışında aynı zamanda bu “meşruiyet” inancına da dayanır.

Çöküş, boşluk…

Şimdi bütün bu kurumsal yapı hızlı bir çöküş süreci içindedir. Geldiğimiz noktada “eski rejimi” ayakta tutan, (ancak gerçekte ne kadar çürümüş olduğu sonradan anlaşılan) kurumsal güç, “saygınlık” ve “meşruiyet” büyük ölçüde ortadan kalkmış (veya kaldırılmış) ancak yerine yenisi tesis edilememiştir.

Parlamento, rejim değişikliği sonucunda anayasal olarak sembolik ve işlevsiz bir kuruma dönüşmüş, son iç tüzük değişikliğiyle artık (hiç olmazsa) “konuşulan yer” olma özelliğini de kaybetmiştir. Referandum rezaletinde görüldüğü üzere, seçimlerin, bundan böyle iyi kötü bir güvenilirliği ve yasal güvencesi olmayacağı anlaşılmıştır. 1950’den bu yana belki de ilk defa bir iktidarın seçimleri kaybetse dahi gitmeyeceği, muhalefet olmayı kabullenmeyeceği inancı yaygınlaşmıştır.

Devlet meşruiyetinin temel direklerinden yargının durumu ise vahimdir. Yargı, bugün Türkiye’nin neredeyse en güvenilmez kurumu durumundadır. Kimsenin “adaletle” ilgili bir beklentisi yoktur.

Eski rejimin çekirdeği ve temel gücü olan Ordu ise, artık her kesimin gözünde saygınlığını kaybetmiş, politik olarak pek ciddiye alınmayan bir “araca” dönüşmüş görünmektedir. (Bu durumun demokratikleşmeyle bir ilgisi olmadığı gibi, bazı malûm tehlikeler de otomatikman ortadan kalkmamıştır!) 15 Temmuz görüntüleri, TSK’nın “kurtarıcı, korkutucu ve dokunulmaz”  imajına ağır darbe vurmuştur. Bütün bunlara, şimdi başka tarikat ve cemaatlerle doldurulup idare edilmeye çalışılan birinci ve ikinci dereceden hemen her kurumun halini ekleyebiliriz. Ortada 1923’ten beri görülmeyen bir “boşluk” vardır…

İktidarın meşruiyetini, aslında sadece bir araç olarak baktığı “millet iradesine” dayandırmaya çalışması bu boşluktan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu boşluk iktidar açısından çok ciddi bir meşruiyet eksikliğine işaret etmektedir. Yeni rejimin oturması, sadece kurumsal değil, toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel pek çok yönü olan bu boşluğun doldurulmasına bağlıdır. Seçim başarılarına rağmen tarihsel ve toplumsal plandaki avantajlarını ve “zorunluluğunu” önemli ölçüde kaybetmiş bir rejimin böyle bir meşruiyeti sağlaması, karşıtlarının, çeşitli konjonktürel nedenlerle teslim olmak zorunda kalmamaları halinde, mümkün değildir.

Krizler, tehlikeler, fırsatlar…

Bu tür boşluklar ve onlarla iç içe geçmiş krizler, genel olarak tehlikeli durumlardır. Bu tehlike devletleri, iktidarları, farklı oranlarda olsa da bütün toplumsal kesimleri tehdit eder. Burjuva toplumlarında en büyük tehlike kuşkusuz işçi sınıfına, emekçilere yöneliktir. Ancak böylesine olağanüstü durumlar aynı zamanda devrimci fırsatlar da yaratır. Her devrim devasa bir boşluğun ve derinleşen bir krizin ürünüdür. Elbette, tarihin bize otomatik olarak vaat ettiği hiçbir şey yoktur. Yönünü devrime çevirecek güçlerin ve önderliklerin olmadığı veya hazırlıksız yakalandığı durumlarda tarih hükmünü pekâlâ karşı devrimlerden, gerici çözümlerden yana verebilir. Bu durum pek çok defa yaşanmıştır. İktidarın girdiği yolu çok büyük ihtimalle tamamlayamayacak olması, devrimci güçlere kendiliğinden bir başarı şansı tanımamaktadır. Verili koşullar ve “hallerimiz” göz önüne alındığında sözünü ettiğimiz boşluğun doldurulması ve krizin çözümü işi, bir kere daha burjuvazi tarafından halledilecekmiş gibi görünse de bu verileri ve halleri değiştirmek mümkündür. Bu elbette sınıfın birlik ve bağımsızlığının sağlanması ve görevlerinin bilincindeki devrimci bir önderliğin mücadele içinde yaratılmasıyla mümkündür. Kaderimiz burjuva gericiliğinin eski veya yeni biçimleri arasında bir tercih yapmak olamaz. Devrimci bir sınıfın önderliğinde ve bir işçi demokrasisi temelinde bütün bu “boşluk” ve “krizlerden” ve de kapitalizmin insanlığı boğan “deli gömleğinden” kurtulmamız mümkündür…

İsrail ile tüm ilişkileri derhal kesin!

0

Trump’ın başkan olmasıyla eli rahatlayan İsrail, açık hava hapishanesi haline getirdiği Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına devlet terörü uygulamaya devam ediyor. İsrail terörüne karşı seferberlik halinde olan Filistinliler Mesid-i Aksa’nın giriş kapılarına 16 Temmuz’da metal dedektör kurulmasına karşı başlattıkları eylemlerde 3 kişi öldü yüzlerce yaralı var.

İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi öldürmüş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı. Olayın ardından Mescid-i Aksa’yı 1948’den sonra ilk kez ibadete kapatan İsrail güçleri Kudüs halkına karşı tüm şiddetiyle saldırıya geçmiş durumda.

Yalnızlaştırılan Filistin   

İsrail’in son yıllarda mevzi kazanmasına sebep olan iki politik bir de ekonomik değişim gerçekleşti. Politik değişimlerden birincisi Arap devrimci sürecinin geri çekilmesiyle özellikle Mısır ve Ürdün’de gerçekleşen büyük İsrail karşıtı gösterilerin bizzat bu ülkelerin başta Sisi olmak üzere Bonapartist iktidarlarının eliyle bastırılarak İsrail ile kesintiye uğramış tüm anlaşmaları yeniden tesis edilmesi ve böylece İsrail’in bölgede meşrulaştırılması oldu.

İkincisi ise Trump’ın iktidara gelişi; Her ne kadar Rusya meselesi yüzünden ABD kamuoyu tarafından sıkıştırılmış olsa da izinsiz yerleşim yerleri yüzünden arası limoni olan Obama’ya göre Trump, İsrail’e koşulsuz destek sunmakta ve varlığını tehcir, sömürge ve işgal üzerine kuran bu ülkenin Ortadoğu politikaları için ileri karakol işlevini güçlendirmek istemektedir.

İsrail’in elini güçlendiren ekonomik değişim ise 2010 yılında Leviathan havzasında keşfedilen 20 trilyon metreküplük çıkarılabilir doğalgaz rezervi oldu.

Uluslararası kamuoyunda bizzat emperyalizm eliyle meşrulaştırılmış bu korsan devletin bir diğer en büyük destekçisi ise şüphesiz Türkiye. İsrail-Türkiye göründüğünden çok daha derin jeostratejik ilişkilere sahip. Ve bu derin ilişki Türkiye’nin zaten olmayan “Filistin davasını” özellikle son bir yılda çoktan satmasına sebep oldu.

İsrail ve Türkiye’nin son bir yılı 

2008-2009 Gazze’ye dönük dökme kurşun operasyonu, Davos krizi ve Mavi Marmara’yla bozulan politik ilişkilerin ardından 2013’ten beri yürütülen gizli diplomasiyle başlayan süreç 27 Haziran 2016’da yapılan mutabakatla “normalleşme” dönemine girmişti. -Belirtmekte fayda var, yukarıdaki kronolojinin hiçbir döneminde ekonomik ilişkiler bozulmadı.- Ve son dört yılda ikili ilişkilerdeki ekonomik hacim 4 milyar dolarla en üst düzeyine ulaştı.

İsrail’in varlığının ve Filistin sorununun bir sınıf mücadelesi sorunu olduğu ortada, 2011 Arap devrimci dalgasıyla günümüze kadar yaşananlar bunu defalarca kanıtladı. Bir yıl önce yazdığım bir yazıda durumu şöyle özetlemiştim;

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde yeniden yapılanan emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’yu denetim altında tutma, bölünmüş 200 milyonluk Arap halklarının ve emekçilerinin zor yoluyla baskılanması için kurduğu ve bir nevi karakol işlevi gören korsan-terörist devlet İsrail ile ’50’li yılların başında NATO üyesi olan, yoğun Müslüman nüfusa sahip, emperyalizmin sopayla yaptıramadığını rıza yoluyla gerçekleştirmesinin aracı işlevi gören Türkiye’nin arasının 2010 yılında bozulması en çok emperyalizmi rahatsız etmişti. 2013 yılında Obama’nın öncülüğünde gerçekleşen diyalog süreci tam istenilen düzeye gelememişti. Özellikle son üç yılda gerçekleşen Mısır’daki darbe, Suriye’deki gelişmeler ve Rusya ile olan husumet gibi gelişmeler, zaten ekonomik olarak ilişkilerin hiçbir zaman kesilmediği İsrail ile politik arenada yan yana gelme zemini oluşturdu.” (13.6.2016 Kara gün dostu İsrail)

Normalleşme sürecinin sac ayaklarından biri de Doğu Akdeniz’deki İsrail gazı. Bu gazın 2019’da çıkarılacak olmasıyla ihraç edileceği Avrupa’ya Türkiye üzerinden gitmesi için her türlü diplomatik görüşmeyi gerçekleştiren iktidar, Enerji ile Turizm bakanlıkları düzeyinde ilk teması son bir yılda sağladı. İsrail enerji bakanlığı ise konuyla ilişkili son olarak şu açıklamayı yaptı; “Türkiye’ye boru hattı İsrail için uygun bir ihracat alanı. 2 veya 3 senede İsrail gazı Türkiye’de olabilir.”

İsrail’in Mısır’a Ürdün’e ve Türkiye’ye döşeyeceği boru hatlarıyla bölgedeki konumunu ve olmayan “meşruiyetini” güçlendirmeyi arzularken enerji koridoru olacağı için ağzı sulanan iktidar, Kıbrıs havzasında da İsrail ile birlikte çalışmak istiyor. Kıbrıs sorunu çözüldüğü takdirde Güney Kıbrıs üzerinden Atina’ya döşenecek bir boru hattı yerine Kıbrıs konusunu çözümsüz kılmaya çalışarak İsrail’i üzerine çekmeye çalışmaktadır.

Görüldüğü üzere Filistin sorununa tamamen “duygusal” yaklaşan Saray ve eşrafı, politik sorunların ekonomiye ket vurmasını engellemeye çalıştıkça İsrail-Filistin sorunundaki maskesi her seferinde tekrar tekrar düşüyor. Her şeyden önce bu gazın Filistin devletinin bir yeraltı zenginliği olduğunu ve İsrail’in zorla bu gaza el koymakta olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Ekonomik arenada her şey güzel gitse dahi sınıf mücadelesinin getirdiği politik alt üst oluşlar bu planların hiçbirinin gerçekleşmemesine sebep olabilir. Unutulmamalı ki, İsrail hem Arap hem de Yahudi emekçilerin kanını emen vampir bir devlettir. Yıkılması dışında da hiçbir gerçekçi çözüm yoktur. Filistin sorunun çözümünde Ortadoğu emekçilerinin dayanışması temelinde sınıf mücadelesinin ve kendi ulusal iktidarlarına karşı seferberliklerin birleştirilmesinin önemini vurgulamalı ve bu iktidarların Filistin sorunundaki iki yüzlü tutumlarını açık etmeliyiz.

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler süresiz durdurulsun!

Doğu Akdeniz gazı Filistin halkınındır. Tüm zenginlik ve iktidar Filistin emekçilerine..!

Meryem Mirzakhani’nin ölümünün ardından gerçekten de bir tabu yıkıldı mı?

0

14 Temmuz’da kanser nedeniyle hayatını kaybeden Meryem Mirzakhani, Matematiğin Nobel’i kabul edilen Fields Madalyası’nı kazanan ilk kadındı. Mirzakhani 1977 yılında Tahran’da doğdu. Lisans eğitimini İran’da tamamladı ve Harvard Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Princeton Üniversitesi’nde profesör olarak 4 yıl eğitim verdikten sonra 2008 yılında Stanford Üniversitesi’nde profesörlüğe başladı. Çalışmaları hiperbolik geometri, ergodik teori, simplektik geometri ve Teichmüller teorisi üzerineydi. Çocukken yazar olma hayali kuran Mirzakhani, Fields Madalyası’nın yanı sıra alanında pek çok ödülün de sahibiydi. 1994 ve 1995 yıllarında Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan ilk İranlı kadın olmuştu.

2014 yılında madalya kazandığında Meryem’in yalnızca başörtülü fotoğraflarını paylaşan, başörtüsüz fotoğraflarını fotoşoplayan veya fotoğrafı yerine yalnızca çizim paylaşan İran basını, Meryem’in ölümünü duyururken başörtüsü zorunluluğunu “yıktı”. Dahası, Meryem’in başörtüsüz fotoğrafını paylaşanlardan biri de Ruhani oldu. Türkiye basınında ise haber başlığında Meryem’in adı yerine Müslümanlığını ön plana çıkaran ve tüm dünya yıkılan tabulardan bahsederken, İran’daki yasağa selam çakarmış gibi başörtülü fotoğrafını paylaşan haber ajansları oldu. [1] Peki, denildiği gibi İran’da gerçekten de bir tabu yıkıldı mı? My Stealthy Freedom (İran’daki kadınları başörtüsüz fotoğraflarını paylaşmaya teşvik eden ve başörtüsünün tercihe bağlı olmasını savunan bir sosyal medya hareketi) kampanyasının öncüsü Masih Alinejad’ın yorumuna göre bu tabunun yıkılmasının altında yatan neden Meryem’in artık ölmüş olması veya ülkenin gurur kaynağı olması değil. Masih Alinejad, bu vesileyle tüm dünyaya ılımlı olduklarını göstermeye, kafalarda soru işareti yaratacak bir sahiplenme duygusuyla gerekirse tabuları yıkabildiklerini söylemeye çalıştıklarını ifade ediyor. [2]

Yaşarken elde ettiği başarılarıyla, ölümüyle ise dolaylı bir şekilde değişime katkıda bulunan ve önyargıları yıkan Meryem Mirzakhani, kazandığı ödülün kadınlara cesaret vermesini dilemişti.

[1] http://www.yeniakit.com.tr/haber/matematigin-nobelini-alan-tek-musluman-kadin-oldu-357417.html

[2] https://www.theatlantic.com/international/archive/2017/07/maryam-mirzakhani-hijab-iran/533916/

 

Devrimcilerin birliği ilerliyor

0

6 ile 9 Temmuz tarihleri arasında Buenos Aires’te, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in 6. Kongresi gerçekleşti. Sosyalist bir çıkış için mücadele eden partilerin inşası temelinde devrimcilerin yeniden örgütlenmesinin bir kutbu olarak UIT-CI büyümeye devam ediyor.

UIT-CI’nin en yüksek örgütsel ve tartışma organı olan Kongre Brezilya, Venezuela, Türkiye, İspanya, Bolivya, Fransa, Peru, Şili, Meksika, Panama, Almanya, Norveç, Birleşik Krallık ve Arjantin’den delegeleri bir araya getirdi. Ayrıca, Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, ABD ve Avustralya’dan örgütlerin veya militanların selamlama mesajları Kongreye iletildi.

Kongrenin onursal başkanlığı yüzüncü yıldönümünden geçtiğimiz Rus Devrimine, akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya ve baskıya ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadele eden Venezuela emekçi halkına adandı. Aynı zamanda Esad’ın katliamcı diktatörlüğüne karşı kahramanca ayaklanmış Suriye halkı da saygıyla anıldı.
Kongrede uluslararası gündemin temel konuları ele alındı. ABD’de gerici, ırkçı ve kadın düşmanı zengin işadamı Donald Trump’ın iktidara yükselişi ve emperyalizmin dünya halklarına karşı yeni bir saldırının hayata geçirilmesine önderlik etme çabası; ücretli emek üzerindeki sömürü oranlarını artırmak için hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma politikaları ve karşı reform planlarına karşı halkların direnişi bu konuların başında yer alıyordu.

Aynı zamanda dünya ölçeğinde kadın mücadelelerin yükselişi incelendi. Sınıfçı bir yönelime sahip güçlü bir feminist akımın inşası için bu mücadelelere müdahale büyük önem taşımakta.

Kapitalizmin çevre üzerinde yarattığı ağır tahribat tartışıldı ve iklim felaketini engellemek için demokratik planlamaya dayalı bir sosyalist ekonomiye doğru ilerlemenin hayati önemi vurgulandı.

Kongre sürerken 8 Temmuz’da, Rus Devrimi’nin 100. Yılı çerçevesinde, Buenos Aires Üniversitesi (UBA) Sosyal Bilimler Fakültesi salonunda bir kamusal etkinlik gerçekleştirildi. Bu yıldönümü, Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara’nın katledilişinin 50. yılıyla birlikte, devrimci bir enternasyonalizmin ilerletilmesi ihtiyacına ilişkin güncel tartışmalara katılma fırsatı sunmakta.

Küresel ölçekteki mücadeleler dalgasına belirleyici biçimde müdahale etme kapasitesine sahip partiler inşa etmek şeklindeki zorlu görevi hayata geçirebilmek için, tek tek ülkelerdeki ve dünyadaki devrimcileri birleştirme çabalarını birbirine eklemleyebilmek oldukça önemli. UIT-CI’nin inşasını bu temel görevi gerçekleştirme yönündeki çabanın, sosyalizm için mücadeledeki uluslararası birliğin bir parçası olarak değerlendiriyoruz. Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda, gerçekleştirilmeyi bekleyen bu hedefe dönük bir katkı olarak görüyoruz.

Latin Amerika’da sözde ilerici hükümetlerin çöküşü, Lula’nın, Evo Morales’in, Kirchner’in, Ortega ve Chavez-Maduro’nun reformist sınırlılıklarını soldan aşabilmek için devrimci sosyalist örgütlerin inşasının gerekliliğini bir kez daha göstermiş oldu. Bu hükümetler iktidarlarının ilk yıllarında büyük beklentiler yarattılar fakat zaman içinde halklarına karşı ağır kemer sıkma politikaları uygulama noktasına geldiler. Aynı zamanda, Macri, Temer veya Capriles’in temsil ettiği burjuva sahte alternatiflerle politik çatışmalara girdiler. Fas ve Tunus’ta olduğu gibi Kuzey Afrika’da halk mücadelelerin devamlılığı; Brezilya ve Yunanistan’daki genel grevler; Türkiye’de Erdoğan’a karşı gerçekleşen büyük seferberlikler; Hamburg’da G-20 zirvesine karşı gerçekleşen gösteriler, tüm dünyada kadın cinayetlerine karşı yapılan kitlesel eylemler, bütün bu seferberliklerin ortaya koyduğu bir gerçeklik var: Gençlik, emekçi ve kadın hareketlerinde devasa bir güç var ve bu durum, zaferler ve kalıcı değişimler sağlayabilmek için stratejik bir perspektife duyulan acil ihtiyacı gösteriyor.

Bu çerçevede, UIT-CI’nin 6. Kongresi çeşitli kampanyalar yürütme kararı aldı. Bunlar arasında en önemlileri şu başlıklardan oluşuyor: Trump ve emperyalizme karşı seferberliklerin ilerletilmesi ve büyütülmesi; dış borçların ödenmesine, kemer sıkma ve sosyal kesinti planlarına karşı mücadele; Siyonist sömürgeciliğe karşı Filistin halkıyla dayanışma ve mültecilerin desteklenmesi; ırkçılığa karşı mücadele, gösteri hakkının bir suç unsuru haline getirilmesine ve Erdoğan’ın ve Maduro’nun baskı rejimlerine karşı mücadele; 28 Eylül kürtaj hakkı için küresel mücadele gününe katılmak ve bu eylemleri büyütmek; emperyalizm ve kapitalist hükümetler tarafından çevrenin katledilmesine karşı verilen mücadeleleri desteklemek.

Sele kapılan İstanbul, OHAL’in yıldönümü ve 6. toplu yok oluşa

0

“Anayasa MADDE 119:  Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.”

Lüzumundan fazlaca saflık yapıp OHAL’in ne işe yarayabileceğini tartışsaydık sanıyorum aklımıza dün İstanbul’un yaşadığı sel gelirdi. Hâlihazırda ilan edilmiş bir OHAL’in varlığına rağmen sele kazma kürekle müdahale etmek dışında olağanüstü bir önlemin alınamadığını gözlerimizle gördük. Esas konuya geri dönmeden önce bir kez daha söylemeliyim; mevcut OHAL’in Erdoğan ve O’nun dar oligark çevresi dışında kimsenin bir işine yaramadığını sele kapılan İstanbul’da bir kez daha görmüş olduk.

Dün İstanbul’un gökyüzünde ne oldu?

Büyük bir şans sonucu dün hiçbir insanın acı haberi ile karşılaşmadık. Öncelikle can kaybının olmamasından ötürü oldukça şanslı olduğumuzu, ancak bir dahakine bu kadar şanslı olamayabileceğimizi ifade ederek başlayalım.

Dün yaşananları açıklayan ilk yaklaşım, tüm olayı atmosferin suçuna indirgedi. Yapılan açıklamalar genellikle belediyelerin ve devletin elini kolaylaştırmak için “olur böyle şeyler, daha önce de olmuştu” demenin ötesine geçmedi. Özellikle Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Adil Tek’in yoğun yağışın sebebini gökyüzündeki süper hücreler diye açıklaması bunun en büyük örneği oldu. Neyse ki Yrd. Doç. Dr. Abdullah Kahraman’ın ve onun bir grup öğrencisinin gerçeğe ulaşmaya dair umut verici ve hırslı açıklamalarıyla konuya biraz daha vakıf olabildik. Sosyal medyada Hava Delisinin Not Defteri ve Meteogreen hesapları üzerinden yayınladıkları tahmin ve çalışmalara kulak verecek olursak: “Süper Hücre denen (İng.: Supercell) gök gürültülü fırtına (thunderstorm), kendi etrafında dönerek yükselen bir hava kütlesinden ve yoğun bulutlardan oluşan (rotating updraft), zaman zaman hortuma yol açan özel ve çok kuvvetli bir gök gürültülü fırtına çeşididir. Dönerek yükselme hareketi o kadar kuvvetlidir ki bu fırtınaların tepesi ta stratosfere (hava olaylarının görüldüğü tabaka olan troposferin bir üstü) tırmanır. Görseller için: https://goo.gl/DQadfD”. Adil Tek herhangi bir süper hücre bulgusunu yayınlayamadı. Açıklamayı “olağanüstü bir şeyler var” darlığına hapsetti ve bıraktı.

Olan bitenin ne olduğunu kavramak için Yar. Doç. Dr. Karaman’ın Hürriyet’e yaptığı açıklamaya dönecek olursak: “Geçtiğimiz haftalardaki sıcak hava dalgasıyla denizler hızla ısındı. Halen Kuzey Ege ve Batı Karadeniz kıyılarında dar bir hat haricinde tüm denizlerimizde sıcaklıklar ortalamalardan birkaç derece yüksek. Böylece buharlaşma artıyor, yazın kuzeydoğulu rüzgârlarla Karadeniz’den Marmara’ya nem pompalanıyor. Bunlar iklimin değişkenliği içinde doğal. Ama aynı zamanda şu an atmosferin yukarı seviyelerinden Temmuz için hayli soğukça bir dalga geçiyor. Bu durum, konvektif fırtınalar (gök gürültülü fırtına anlamına geliyor) için uygun çevre koşullarına katkı sağlıyor. Oluşan konvektif fırtınalar atmosferde farklı seviyelerdeki farklı rüzgârlar sayesinde organize olabiliyorlar ve bu da daha uzun süreli ve etkili olmalarına yol açıyor.” Sonuç olarak dün, İstanbul’da gökyüzündeki neme doymuş olan bulutlar farklı yüksekliklerde yağmur oluşturdular ve bu durum karşısında yoğun ve uzun süreli bir yağışla karşı karşıya kaldık.

Bir doğa olayı felakete nasıl dönüştü?

Kadir Topbaş –şu sıralar başı çok yoğun olduğundan, mesela damadının ilgiye ihtiyaç duyduğundan olsa gerek- açıklama yaparken yıllar önce Londra’da metro istasyonlarının sel riskinden ötürü boşaltıldığından bahsetti. Anlaşılan o ki Topbaş kendisi için daha kullanışlı bir veri olan Paris metrosunda yaşanan bir hafta önceki sel vakasından bihaberdi. Kuvvetle muhtemel ki Hindistan’da beş gün önce 80 kişinin ölümüyle sonuçlanan selden ve ABD’de yaşanan ve son olarak iki gün önce 9 kişinin ölümü ile sonuçlanan sel vakalarından haberdar olmayacak kadar meşguldü! Sinir sistemi ise “OHAL sayesinde selin etkilerinin artmasının önüne geçtik” gibi son derece alışıldık bir yalanı dahi çağıramayacak kadar yıpranmıştı.

Sele dair resmi mercilerden yapılan en akla yatar görünen açıklama şu oldu: İstanbul’un Temmuz ayının ortalama yağışı, m2’ye 30 kg’dır, ancak 18 Temmuz günü bu değerler Silivri’de 134.5, Üsküdar’da 116.8 ve Eyüp’te 58.6 kg/m2 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla yapılacak bir şey yoktu. Rakamlarla oynamayı seven bu beyler bizi yine aptal yerine koymaya çabalıyorlar. Altyapı sistemleri ortalama yağış üzerinden değil, uzun süreli yağış rejimleri dikkate alınarak ve en yoğun yağışları kaldırabilecek bir kapasite uyarınca tasarlanır. Sonuç olarak ortalama yağış verilerini sunmanın herhangi bir anlamı yoktur. Ayrıca eğer dedikleri gibi olsaydı İstanbul’un Aralık ayı ortalama yağış değeri 125 kg/m2 odluğu için bu yağmuru da sağ salim atlatmamız gerekirdi. Birilerini daha çok zengin etmek için fena bir fikir olmasa da, bildiğimiz kadarıyla İstanbul’da yazlık ve kışlık diye mevsimsel bir altyapı sistemi değişikliği mevcut değil.

İstanbul’un geçmişinde çok sayıda ve muhtemelen dünden daha ciddi olan sel vakaları yaşandı. 1789’da Üsküdar’daki Valide Sultan Camii’nin avlusunu su basacak denli sel oluştuğu hakkında bilgiler mevcut. Bu gibi daha pek çok olayı sıralamak mümkün. Lakin İstanbul’da son 5-10 yıldaki sel baskınları kadar sık biçimde daha önce seller yaşanmamıştı. Kentsel dönüşümle İstanbul’u baştan aşağı yıkan bir şehir yönetimi, öylesine plansızca hareket etti ki son derece basit teknik bilgilerin üzerinden atlayıp yalnızca bir avuç zengini daha da zengin etmek uğruna İstanbul’u yeni bir sele karşı hazırlıksız bırakmış durumdalar.

Belediyelere dair halk arasındaki meşhur olan “çalıyorlar ama yapıyorlar” görüşü, “çalıyorlar, çaldırıyorlar ve yapmıyorlar”a dönüşüyor. İstanbul olası sellere karşı son derecede korunaksız bir durumda ve yapılan her yatırım yaşanacak sellerin etkilerini arttırarak işi hayat memat meselesine getiriyor. Halen çılgın projelerle zenginlere umut olmaya çabalayan Saray ve onun sadık bir izleyicisi olduğunu ispata koşan Kadir Topbaş (halbuki afet karşısındaki çaresizliği nedeniyle hemen istifa etmeliydi) önümüzdeki süreçte yaşanacak olan tüm kayıpların birinci derecede sorumlusu olacaklardır. Zira alametler çoktandır belirmiştir.

Bereket mi yağdı?/Barajlar hakkında bir not

“musluktan başka her yerden su akıyordu”

İstanbul’un yaşadığı selin olumlu bir yönünü görmeye ihtiyacımız var. Hiç değilse su rezervlerinde bir artış olsun, yer altı su kaynakları beslensin, vb. diye umutlanalım diyeceğiz, ama altyapıdaki sorun suyun tahliyesiyle sınırlı değil. Yağmurun toplanmasında da ciddi zaaflar var. İlgilisi İstanbul’un barajlarının doluluk grafiklerini İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin çevrimiçi verilerinden sorgulayabilir (URL: http://www.iski.gov.tr/web/tr-TR/baraj-doluluk-oranlari) . Burada kendimi tehlikenin boyutlarını işaret eden iki ufak veriyle sınırlandıracağım. Öncelikle verilere göre bu yaz için –şimdilik- panik yapmamıza gerek yok. Barajların doluluk oranı yüzde 74,06 dolayında. Ancak uzun vadede bu durum bizim içimizi rahatlatmasın. Zira yoğun buharlaşma ve altyapının son derece kısıtlı olması İstanbul’un ciddi bir su krizi yaşayabileceğini işaret ediyor. Temmuz ayının rekor yağışını yaşadıktan sonra barajın doluluk oranı halen 2009, 2010, 2011, 2012, 2013 ve 2015 Temmuz doluluk oranlarının gerisinde! Ve rekor yağmuru yaşadığımız gün bir önceki güne göre barajların doluluk oranı %0,19 oranında azaldı! Yağmur suyu ancak bugün barajlara ulaşabilir diye itiraz edenlere de şöyle bir veri sunabiliriz; selden 24 saat sonra barajların doluluk oranı hala 4 gün öncesine, yani 14 Temmuz gününe ulaşamadı!

Yani İstanbul’a yağan yağmur da verimli bir şekilde değerlendirilemiyor. Yaşanan herhangi bir felaketin yanımıza kâr kalacak boyutu bulunmuyor.

6. büyük kitlesel yok oluşa doğru

İçinizi daha da daraltmak istemem ama durum çok ciddi.

Aşırı sıcak, sis, sel, fırtına, bölgesel iklim değişiklikleri, heyelan gibi felaketler küresel iklim değişikliklerinin olmadığı dönemlerde de yaşanabilen doğal olaylardır. Dolayısıyla bir örneği alıp küresel ısınmaya dair kanıt olarak sunmamız saf dillilik olur. Ancak olağandışı iklim verilerinin bu denli sık görüldüğü başka bir dönem yaşamadık. Bir yandan sıcaklık rekorları kırılırken, bir yandan da yağış rekorlarıyla karşı karşıyayız. Karbon salınımı, deniz sıcaklığındaki artış ve buzulların erimesi bir bütün olarak atmosferin davranışına ve ekolojik dengeye etkide bulunuyor. Dün yaşadığımız yağmurun görüntüleri üzerinden içimizde bulunan mizahı diri tutmamız sanıyorum son dönemlerin en umut verici hadiselerindendi. Ancak o görüntülere iyi bakın, çünkü gördüğünüz herhangi bir yağmur değildi. Dünya çapında kapitalizmi sonlandırmazsak ne olabileceğini anlatıyordu. Dün gördüklerimiz; yakın gelecekte susuzluk içerisinde kıvranırken şehrimizi, eşimizi, dostumuzu, kardeşimizi, yoldaşımızı… nasıl kaybedeceğimizin küçük bir ön gösterimiydi.

Sudan yeni çıktık belki ama unutmayalım: Yaz henüz bitmedi! Mevsimin son iklimsel garipliğini henüz yaşamamış olabiliriz. Yazın kuru sıcağında da olsak kapitalizme karşı gerçekçi bir mücadelenin zeminlerini aramak zorundayız.

Kadına şiddette değişmeyen tablo

0

Kadınların nasıl giyineceğinin, nerelerde ve ne hallerde gezebileceğinin, kaç çocuk yapacağının salık verildiği, çocuk sahibi olmayı istememek gibi bir seçeneğin bırakılmadığı, kızlığının kadınlığının sorgulandığı, kısacası tüm insani hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmaya çalışıldığı bir dönemden geçmekteyiz. 8 Mart kadınlar günü konuşmasında kadın insan olarak kabul edildiğinde pek çok sorunun çözülebileceğini ifade eden cumhurbaşkanı üç beş psikopatın yanlışının bir kesime mal edilemeyeceğini, hak ettikleri cezanın devlet tarafından verilmesi gerektiğini savunuyor. Fakat son yıllarda yaşananlar hukukun, tacizcinin, tecavüzcünün ve kadın cinayeti işleyenlerin yanında olduğunu gözler önüne seriyor.

Gerçek adalet arayışımız

0

Türkiye’deki 8 Mart ve 25 Kasım yürüyüşlerine katılan ve tanık olanların iyi bildiği bir slogandır; ‘erkek adalet değil, gerçek adalet’

Şirin Tekeli’nin ardından

0

Feminist aktivist, çevirmen, akademisyen, yazar Şirin Tekeli 13 Haziran’da hayatını kaybetti. Türkiye kadın hareketinin öncülerinden Tekeli’yi; kadınların bu topraklarda politik ve toplumsal olarak güçlenmesine önayak olan bu cesur kadını saygıyla uğurluyoruz.

Pompeii’nin son günleri: Daha da sıcak olacak!

0

Resmi ve resmi olmayan meteoroloji tahminlerine göre bu yazı yayımlandığında sıcaklar bir nebze kırılmış olacak. Felaket tellalı olmak istemem ama konu çok ciddi. Hava daha da sıcak olacak…

Gay ve Trans Onur Yürüyüşleri yasaklandı

0

25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası bu yıl 19-25 Haziran tarihleri arasındaydı. Haftanın kapanışının ise İstiklal Caddesi’nde 15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’yle yapılması planlanıyordu. Fakat İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşü için “toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği nedeniyle izin verilmeyeceğine” dair bir açıklama yaptı. Aynı yasak 3 Temmuz’da yapılması planlanan Trans Onur Yürüyüşü için de uygulandı.

Aynı zamanda Onur yürüyüşüne dair günler öncesinden Alperen Ocakları’nın da tehditleri söz konusuydu. Hatta Valilik yasağı üzerine teşekkür mesajı yayınlayan grup, ‘LGBT bireylerin ülkenin manevi değerlerini kirlettiği’ni belirterek, Valiliğin “duyarlılık” göstermesine şükranlarını sundu.

O bir kapitalist…

0

Marx, bir tarihte, Devlet içindeki bütün savaşımların demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşımın, oy hakkı uğruna vb. savaşımın, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey olmadıklarını söylemişti. Şimdi “Al işte işi yine sınıf mücadelesine bağladılar; demokrasi, laiklik, adalet vb. bunca dert varken sınıf savaşını da nereden çıkardınız; demokrasi için bütün sınıfları bir araya getirmeye çalışırken  ‘sınıfların gerçek savaşımlarından’ söz etmenin sırası mı?” diye soranlar olabilir. Evet, itiraf edelim bir sınıf mücadelesi “takıntımız” var, ama emin olun bu defa suç bizim değil! Bütün suç  Cumhurbaşkanının. Bakın TOBB’da yabancı yatırımcılara konuşurken ne demiş:

“İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade izin vermiyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’i. Fotoğraf oldukça net.”

Her işin altında o..!

Fotoğraf hakikaten oldukça net! Cumhurbaşkanı, OHAL’in temel toplumsal amacının grevleri engellemek olduğunu açıkça itiraf ediyor. Böylece OHAL’in bütün siyasi gerekçelerinin ve uygulamalarının asıl nedeni, iktidarın bütün faaliyetlerinin iktisadi, toplumsal altyapısı, sınıfsal karakteri, yani tarihsel ve güncel olarak hangi sınıfa hizmet ettiği net biçimde ortaya çıkıyor. Bu bağlamda tartışılan bütün sorunların; FETÖ ile mücadele, başkanlık rejimi, parlamentonun işlevsiz hale getirilmesi, devletin ele geçirilmesi, KHK’lar, demokrasi, insan hakları, siyasi baskılar, muhaliflerin çeşitli bahanelerle içeri tıkılması, Kürtlerle savaş, sınır ötesi harekâtlar, laiklik, siyasi İslam, dindar ve kindar nesiller, Rabialar, tek devlet, tek millet… dörtlemeleri… Artık aklınıza ne gelirse, yani “devlet içindeki bütün savaşımların” gerçekte “çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey olmadığını” bir kere daha anlıyoruz…

Mesel sınıf çıkarları oldu mu…

“Sınıf indirgemeciliği” falan yaptığımız sanılmasın. Bizim için sınıf mücadelesi fabrika, sendika vb. mevzularla sınırlı değil. Aksine toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel bütün alanları kapsıyor. Bu mücadelenin pek çok zaman doğrudan değil, çeşitli dolayımlar üzerinden zuhur ettiğini ve bunların her birinin kendine has nitelikleri olduğunu da biliyoruz. Elbette, başta “siyasi demokrasi” olmak üzere bugün mücadele konusu olan bütün sorunlar, gerçek sorunlardır; ancak hiçbir gerçek sorun boşlukta var olmaz. Zaten Cumhurbaşkanının bunca açık konuşmasının nedeni de bu. Hemen her konuda “milletine” hikâyeler anlatırken bu konuya damardan giriyor. Amacı, bu temel sınıfsal konuda herhangi bir boşluk, eksik veya yanlış anlamaya yer bırakmamak. Mesele sınıf çıkarları oldu mu, her zaman hitap ettiği “milletini” bir kenara bırakıp kendi mensup olduğu sınıfa, patronlara hitap ediyor; hem de en doğrudan, en dobra haliyle: “…İş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL’İ…”

Bunlar, zor zamanlarda yatırım gelsin diye öylesine edilmiş  sözler değil. O, patronların karşısına çıktığı her defasında bazen tehdit, bazen teşvik, bazen de hizmetlerini hatırlatıp kendisine yapılan “nankörlükleri” muhataplarının yüzlerine vurmak amacıyla hemen hemen aynı sözleri söylüyor. TÜSİAD İstişare Kurulu’ndaki konuşmasında da, “Türkiye üç kat büyümüşse, buradaki işadamlarımızın işleri beş, on kat büyümüştür…Devleti denetleyici ve düzenleyici tutarak özel sektörün önünü açabildiğimiz kadar açıyoruz… OHAL bizim sanayicilerimizin neyini engelledi…” diyor.

Evet, işçi kardeşim, bu bir sınıf mücadelesidir!

Açık açık söylüyor; amacı, işçilerin maddi koşullarını biraz olsun düzeltmek için giriştikleri grevleri, iş dünyamızı “sarstıkları” gerekçesiyle engelleyip patronların işlerini beş-on kat büyütmek…

Adam daha ne desin; seçimlerde AKP’ye (veya diğer patron partilerine) oy veren, referandumda başkanlık rejimine “evet” diyen işçi kardeşim, daha ne desin?! Senin karşında  “milletin adamı” kesilip patronların karşısında asıl kimliğini açık ediyor: Evet, o bir kapitalist, yani senden değil..!

Türkiye’de demokrasi, laiklik, adalet, eşitlik, özgürlük vb. derdine düşülen bütün sorunların gerçek çözümü, açık bir sınıf mücadelesiyle mümkündür. “Yoksulla zengini bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasını kırmanın yolu sınıf mücadelesidir” derken boşa konuşmuyoruz.  Bakın, farklı cephelerde yer alsak da bir konuda Cumhurbaşkanı ile aynı görüşteyiz. O da bizi doğruluyor: Bu bir sınıf mücadelesidir…

Arjantin: Ya solcular devrimci bir alternatif yaratırsa?

0

Büyük Britanya’da gerçekleştirilen genel seçimlerden sonra, bir anda dikkatler seçimde büyük başarı elde eden İşçi Partisi’ne ve lideri Jeremy Corbyn’e yöneldi. ABD’de Trump’ın zaferinden, Fransa’da Le Pen tehdidinden bunalan, Syriza ve Chavez deneyimlerinin yol açtığı sükut-ı hayalden umutsuzluğa kapılan geniş sol kesimler açısından Corbyn’in başarısı, yaşlı kıtada yaygınlaşan sağcılaşmanın önüne geçilmekte olduğunun işareti gibi okunuyor.

İşçi Partisi’nin 9 Haziran’da elde ettiği başarıyı küçümsememek gerekiyor.  Zira bu başarı, Thatcher ile başlayan 30 yıllık neoliberal yıkım politikalarının pekala doğduğu topraklarda hezimete uğratılabileceğinin de bir ispatı.

Corbyn, esnek çalıştırmanın durdurulmasını, emekçiler için 100 bin yeni konut yaptırılmasını, üniversite eğitiminin ücretsiz hale getirilmesini, başta demiryolları olmak üzere Thatcher döneminden beri özelleştirilmiş olan posta hizmetleri, elektrik sektörü, vb. alanların yeniden millileştirilmesini savunuyor. Bu sonuncular gerçekten de emeğiyle geçinenlerin kazanabileceği hayati mevziler kuşkusuz.

Lakin Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi seçim programına bakılırsa, İngiliz emperyalizminin uluslararası anlaşmalarının tümüne sağdık kalıyor. Ülkenin nükleer gücünü tartışma konusu yapmıyor, ülkenin politik rejimiyle barış içinde bir arada yaşama niyetinde ve dahası ne bankalara ne de çokuluslu şirketlere dokunmaya yönelik bir programı var.

Sorunun düğümlendiği nokta tam burası; İşçi Partisi’nin emeğiyle geçinenler ve gençler arasında yarattığı umut düşünüldüğünde, seçim vaatlerini hayata geçirmek için kullanacağı kaynak nereden gelecek?

Eğer ülkenin kaynaklarına vampir dişlerini geçirmiş çokuluslu şirketlere ve bankalara yönelik bir politikadan yoksunsanız, ülkenin ilk 10 bin sterlin milyonerine yönelik ek vergiler uygulamayacaksanız, millileştirmeyi planladığınız – zaten kamu kaynaklarıyla kurulmuş- işletmelerin “sahiplerine” bir de tazminat vermeye niyetliyseniz, iki sonuçtan biriyle karşılaşacaksınız demektir;

Ya bu vaatlerinizi yerine getiremezsiniz, ya da bu vaatlerinizi yerine getiremediğiniz gibi, ayakta kalabilmek için her defasında daha fazla düzen güçlerine bağımlılaşırsınız. Yakın zamanda Yunanistan’da Syriza’nın yaşadığı trajedi budur.

Günümüz koşulları, dünya çapında solu bir yol ayrımının eşiğine getirmiş durumda.  Birkaç bin yeni iş yaratmak, birkaç yüz bin yeni emekçi konutu yaratmak, demiryolları, enerji, vb. stratejik sanayi kollarını millileştirmek, kamusal bir sağlık ve eğitim politikası izlemek, saldırgan çokuluslu askeri anlaşmalardan çıkmak için bile kapitalizmin mevcut sınırlarını aşmak zaruri.

Zira İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuvazinin sosyal devrim korkusuyla bir taviz olarak inşa ettiği “Sosyal Devlet” bir daha geri gelmemek üzere sosyal tarih alanını terk etmiş durumda.

Corbyn’in başarısı sol harekette ciddi bir heyecan dalgası yaratsa da mevcut eğilimlerin ufuksuzluğu henüz aşılabilmiş değil.

Sol içerisinde bir kesim “burjuvazinin ilerici kanatlarını” destekleme eğilimi gösterirken bir kesim de ekonomik ve demokratik talepler arasında keskin bir ayrım koyarak ağırlığını salt bir demokrasi cephesi inşasına odaklamış durumda.

Oysa Arjantin’de 2011 yılından beri ufuk açıcı bambaşka bir deneyim yaşanıyor.  Sessiz sedasız… 7 yıldır süren bir eylem birliği, sınıfçı bir seçim cephesi…

Ülkenin etkin üç büyük Troçkist partisinin (PO -İşçi Partisi-, PTS -Sosyalist Emekçilerin Partisi, IS -Sosyalist Sol-)  bileşimiyle kurulan Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) şu anda Arjantin ulusal siyasetinin dördüncü büyük politik gücü konumunda.

Bu süratli gelişimin itici gücü ise Solun ve İşçilerin Cephesi’nin işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifini temel alan, kadın mücadelesinin, gençliğin ve tüm ezilen kesimlerin ekonomik ve demokratik taleplerini birleştirebilen bir acil eylem programı etrafından çalışmasını sürdürüyor olması.

Türlü sıkıntılara karşı bu üç akım başta olmak üzere cephenin tüm bileşenleri ısrarla bu zemini sürekli kılma uğraşındalar. Bu süreklilik uğraşı ve ufuk sunuyor olma durumu son derece önemli. Zira  Arjantin emekçilerinin Peronizm’in sol popülizmi karşısında yıllardır kaldıkları seçeneksizliği FIT ile aşabilmiş olmayı, yaklaşık 1,5 milyon oy ile ödüllendirmiş olması yabana atılır gibi değil.

Ağırlaşan ekonomik kriz karşısında düzen içi partiler, Arjantin’in tekrar dış borç alabilmesi için ‘akbaba’ fonlarla müzakere ve kemer sıkma, kamu bütçesinde kesinti, işten çıkarma, devalüasyonla reel işçi ücretlerinin düşürülmesini savunurken, FIT apaçık bir antikapitalist program savunuyor: İşten çıkarmaların yasaklanması ve iş saatlerinin düşürülerek mevcut işlerin paylaşılması, borcun reddi, bankaların kamulaştırılması ve dış ticaret üzerinde devlet tekeli…

FIT deneyimi, uzun yıllardır reformist aygıtlarca burjuva emperyalist çözümlerin hegemonyasına terk edilmiş işçi sınıfının ve yoksul yığınların bağımsız bir güç olarak sahneye çıkışının, ekonomik yıkıma karşı mücadele ve taleplerin sistematikleştirilerek birleştirilmesinin üst düzey bir örneği olarak yepyeni bir deneyimi temsil ediyor.

Üzerinden bir asır geçtikten sonra bugün, halen neden bir Kızıl Ekim yaşanmadığı solda yaygın şekilde tartışılıyor. Kızıl Ekim’i biricik kılan vurucu güç, büyük sermayeyi mülksüzleştirilebilmesinden ve çalışan yığınların kendilerini temsil eden organlarla doğrudan yönettikleri bir İşçi Demokrasisi rejimini inşa edebilmiş olmasından geliyordu.

“Adalet” seferberliği ve gerçek demokrasi

0

Adalet yürüyüşü iki milyon civarında kişinin toplandığı Maltepe mitingiyle sona erdi. İtiraf etmeli ki, tüm yürüyüş ve miting boyunca CHP örgütleri etkinliğin düzeni açısından olağanüstü bir başarı gösterdiler. İstediklerinde bu denli büyük bir seferberliği kusursuza yakın bir şekilde organize edebileceklerini kanıtladılar. Tabii bunun hemen ardından, “Neden bu kadar geç kaldılar?” sorusu geliyor. Bunun bazı yanıtları muhtemelen, reformist ve liberal bir parti olan CHP’nin Tek Adam rejimine karşı başkaldırışın kapitalist sistemin kendisine yönelebileceğinden endişelenmesi; parlamenter sistem için mücadelenin “meşru, hatta yasal” sınırlar içinde tutulması isteği; bu amaçla aynı sistemi savunan farklı sınıfsal kesitleri ve politik oluşumları bir araya getirme kaygısı olabilir.

Bir soru daha var: “Neden şimdi?” Belki de Tek Adam rejimine karşı biriken öfkenin şimdi örgütlenemezse yarın hiç denetlenemeyecek bir patlamaya dönüşmesi kuşkusu; partinin hızlı bir erime içine girebileceği endişesi; rejimin baskılarının kendilerine kadar uzanacağını korkusu; kitlelerden ve parti tabanından gelen taleplere bir cevap verme zorunluluğu nedenleriyle bu yürüyüşü ve mitingi örgütlediler. Muhtemelen de, kapitalist rejim içinde AKP’ye hakiki bir alternatif oluşturabilmek için sokağa çıktılar.

Bu soruları çoğaltmaya ve yanıtları vermeye elbette devam edeceğiz. Ama bunların üzerinde önem taşıyan bir nokta var: kitlelerin cesareti ve atılımı. Hep söylüyoruz: Sınıf mücadelelerinde politika boşluk tanımaz. Çok kısa aralıklarla oluşabilen geçici boşluklar hemen çeşitli politik ve ideolojik güçlerce doldurulur. Dün referandum sonrası doğan kısmi boşluğu bugün CHP doldurmuş durumda. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu ve CHP’nin herkesin bildiği reformist ve liberal niteliğine atıflar yapmakta ısrar etmek yerine, yüzümüzü onun seferber ettiği kitlelere dönmekte yarar var. Dinamiğin gelişim yönünü iyi tarif etmeliyiz: CHP, Adalet yürüyüşüyle kitlelerin atılımını frenlememiş, tam tersine ileriye doğru itmiştir. Ve elbette bunu kendi programatik ve politik anlayışıyla yapmıştır. CHP’yi “yeterince sosyalist” olmamakla eleştirmekten ziyade, kitlelere onları bekleyen olasılıkları ve tehlikeleri anlatarak ulaşmalıyız.

Şurası muhakkak: CHP’nin yürüyüş ve miting sırasında empoze ettiği politik açıdan sınırlayıcı kurallara rağmen (hatta ciddi bir çoğunluk için bu kurallar nedeniyle), ülkenin yarısından fazlası heyecanlanmış, ümitlenmiş ve cesaretlenmiştir. Bu heyecanın, rejim tarafından 15 Temmuz anmaları sırasında ne oranda gölgeleneceğini göreceğiz; ama CHP’nin burjuva karakterini bilen, seferberliğin çok sınıflı heterojen niteliğinin farkında olan ve kitleleri bekleyen tehlikelerin neler olduğunu kestirebilen biz sosyalistler için hedef, işçi ve emekçi yığınların cesaretini teşvik etmek ve onlarla gerçek bir politik diyaloga girmektir. Bonapartist rejimin niteliğini anlatabilmek, o rejimden gerçek kurtuluşun hangi talepler ve sloganlar doğrultusunda mücadele etmekten geçtiğine işaret edebilmek ve seferberliklere önderlik edebilecek bir işçi ve emekçi cephesi yaratabilmek için. Bunu yapamadığımız takdirde, tekrar edelim, politika boşluk tanımaz.

Sosyalist hareket

Adalet yürüyüşü, sosyalist hareketin kabaca iki kampa bölünmesine neden oldu. Bir kesim, Kılıçdaroğlu’nun başlattığı seferberliği, onun ve partisinin sınırlılıklarına hemen hiç değinmeden desteklemeyi yeğledi. İkinci bir kesim ise, seferberliği emperyalizmin ve burjuvazinin Kılıçdaroğlu ve CHP aracılığıyla kitleleri denetim altına alma girişimi olarak görüp onun karşısında veya en azından dışında yer almayı tercih etti. Birinciler, eylemin liderliğini üstelenen politik öznenin niteliğini, onun kitlelerin bilincinde ateşlediği reformcu hayalleri ve seferberliğin sınıfsal açıdan heterojen yapısını dikkate almadı. Buna karşılık ikinci kesim, tezlerini “saf propagandist” bir tutumla sadece Kılıçdaroğlu ve CHP üzerinden kurup yüz binlerce protestocuyu kendi yanına davet etmekle yetindi.

Seferberliğin yegâne sloganı olan “Adalet” çağırısının içini doldurmaya pek özen göstermeyip nerdeyse CHP ile “demokrasi için bir halk cephesi” kurma fikrinde olan birinci kesimin bu tutumu, onun tipik reformist ve Stalinist asgari program ve azami program ayrımından kaynaklanıyor. Dünyanın pek çok yerinde bu tür akımlar, “önce demokrasi, sonra sosyalizm” anlayışıyla politika yapıyorlar. Asgari programları “demokrasi”. Hangi demokrasi? Nasıl bir demokrasi? Demokratik devrimini tamamlayamamış ve burjuvazinin ve/veya küçük burjuvazinin dâhil olduğu bir politik iktidarla asla tamamlayamayacak olan bağımlı bir ülkede, devletin sürekli Bonapartist karakteri yok edilebilir mi? Bu soruları yanıtlamak istemedikleri gibi, azami programları olan “sosyalizm” için mücadeleyi sürekli olarak belirsiz bir geleceğe erteliyorlar, demokrasi uğruna mücadelenin sosyalist bir iktidara nasıl evrilebileceğini tartışmalarının içine çekmiyorlar.

İkinci sol kesim ise kitlelerin çok uzağında saf bir sosyalizm propagandası ile yetinmekte. Kendilerinin başında olmadığı her seferberlik, neredeyse emperyalizmin ve burjuvazinin bir oyunu onlara göre. Eğer bir seferberlik reformist ve bürokratik bir önderlik altında gelişiyorsa, tanımsız ve araçsız bir “sınıf tavrı” ile onun dışında kalmayı, onu uzaktan eleştirmeyi yeğliyorlar. Kitlelerle diyalog kurmanın, basitçe onların o andaki önderliğini eleştirmek olduğunu sanıyorlar. Aslında hitap ettikleri kesim kitleler de değil; onların amaçladıkları sadece bazı sol militanlar. Patilerini ya da akımlarını kitle seferberlikleri içinde değil, solcu militanlar arasında inşa etmek. Üstelik seferberlikler dışında bu tip bir propagandayla kazanılan militanların partilerinin kitlelerden daha da uzaklaşmasına yol açacağının farkında olmadan yapıyorlar bunu. Tıpkı yukardakiler gibi, demokrasi için mücadele ile sosyalist iktidar hedefi arasındaki köprüyü kurmamakta ısrar ediyorlar.

Ve böylece her iki akım da kitleleri sosyalizmden, sosyalist partileri de kitlelerin nezdinde inşa olmaktan uzak tutuyorlar. Netice olarak da, tekrar edelim, politika önderlik boşluğu tanımıyor.

Demokrasi için devrim

Bunları söylemek elbette hiçbir partiyi ya da sosyalist akımı diğerlerinden üstün kılmıyor. Hepimizi büyük güçlükler ve daha da önemlisi kitleleri ciddi tehlikeler bekliyor. CHP’nin bütün stratejisini 2019 seçimlerine yönelik olarak kurmuş olduğunu sadece bizler değil, Tek Adam da biliyor. Bu nedenle de seferberlikler karşısında rejimin Haziran 2015 seçimlerinden sonraki saldırı taktiğine başvuracağı mutlaka beklenmesi gereken bir olasılık. Kılıçdaroğlu’nun yargılanmasına ilişkin ortalıkta dolaşmaya başlayan söylentiler, bunun şimdilik bir ihtimal olarak ortaya konmuş olmasına rağmen, ciddiye alınması gereken bir sinyal.  Bu nedenle başkanlık rejiminden parlamenter sisteme geri dönüşün demokratik ve hilesiz bir seçimle gerçekleşebilmesi oldukça düşük bir ihtimal. Kaldı ki, öyle olsa bile Türkiye’nin politik ve idari dokusunu oluşturan Bonapartist (diktatoryal) yapı, gerçek bir demokrasinin, emperyalizmden bağımsız ve sosyal bir devlet rejiminin inşasını olanaksız kılacaktır.

Biz bu sorunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti aracılığıyla aşılabileceğini düşünüyoruz. Bugünden bakıldığında çok uzak gibi görünen bu perspektif hiç de imkânsız değil. CHP’nin önderliğinde açılan yeni seferberlikler dönemi yeni politik alternatifler doğurmaya gebedir. Eğer demokratik ve sosyal hak talepleriyle seferber olan, Adalet yürüyüşü ve mitingiyle cesaretlenen kitlelere, politik ve sosyal açılardan gerçek adaletin ancak rejimin tüm diktatoryal unsurlardan arındırılmasıyla; ülke kaynaklarını sömüren oligarşinin işbaşından uzaklaştırılmasıyla; ülkedeki tüm halklara kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasıyla; büyük sanayi üretiminin ve dış ticaretin merkezi olarak ve halkın çıkarları doğrultusunda planlanmasıyla kurulabileceğini anlatabilirsek; bunun ancak bir işçi-emekçi hükümeti eliyle gerçekleştirilebileceği görülecektir. Bu politik ve sosyal talepler, böylesi bir hükümetin zeminini oluşturacak bir işçi ve emekçi cephesinin inşasını da olanaklı kılabilecektir.

Ve nihayet, bu tür bir hükümet ve “gerçekten adil” bir rejim, sadece ve sadece bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis aracılığıyla kurulabilir. İçinde işçi ve emekçi örgütleri kontenjanı taşıyan, tüm siyasal ve sosyal örgütlerin serbestçe katılabilecekleri sıfır barajlı seçimler sonucunda kurulacak bir Kurucu Meclis. Adalet seferberliğiyle politika sahnesine adım atmış olan kitlelere bunları anlatmaya çalışacağız. CHP’ye gönül vermiş olan işçileri ve emekçileri, partilerinin 10 maddelik manifestosunu bu taleplerle genişletmeye çağıracağız. CHP önderliğinin reformist ve liberal sınırlarının aşılması ve seferberliklerde işçi-emekçi önderliğinin inşası ancak bu yolla mümkün olacaktır.

Adalet nerede aranır?

0

İktidara göre adalet sokakta aranmaz. Pekiyi, nerede aranır? İktidar meclisi işaret ediyor!

Saray’dan tehlikeli hamle: Afrin’e TSK müdahelesi

0

Suriye’deki yeni gelişmeler ışığında, güç dengelerinde ve kurulan işbirliklerinde/ittifaklarda değişimler gerçekleşmeye ve yeni çatışma dinamikleri oluşmaya devam ediyor. Bu gelişmelerin başında, ABD’nin desteğiyle, YPG’nin başını çektiği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 6 Haziran’da Rakka’ya dönük operasyon başlatması oldu. Bu operasyon yalnızca, ABD’nin Rakka operasyonunu YPG’yle gerçekleştirmesini engellemek için başından beri canhıraş çalışan Türkiye’nin tepkisini çekmedi. Suriye’nin doğusunda YPG aracılığıyla ABD’nin gücünün artırmasından Rusya ve Esad rejimi de oldukça rahatsız.

Geçtiğimiz günlerde, bu gerilimin sıcak çatışmalara dönüştüğü gelişmeler de yaşandı. Esad rejimi güçlerinin Rakka’nın güney batısından kente doğru ilerleyişi SDG tarafından kesildi ve bu iki kesim arasında çatışmalar yaşandı. Bu arada SDG’ye operasyon yapan Esad rejimine ait bir uçak ABD tarafından düşürüldü. SDG Rakka şehir merkezinde kontrolü tamamen ele geçirmek üzereyken, YPG’nin ABD ile işbirliğinin bir üst evreye sıçramış olması, Rusya ve Esad rejimi ile arasını bozmuş durumda. Bu durumun doğrudan sonucu, Suriye’nin kuzey batısında yer alan ve Rusya’nın himayesiyle YPG’nin denetimi altında bulundan Afrin’den, Rusya’nın Türkiye karşısındaki korumasını kaldırması oldu.

Rusya’nın tutumunu değiştirmesinde tek etken, YPG’nin ABD ile ilişkilerinin stratejik bir noktaya ulaşması değil. Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu düzenleyebilmek için, Rus uçağının düşürülmesi sonrasında Rusya’yla kopan ilişkilerini tamir etmek zorunda kalmasının ardından, Trump yönetiminin de YPG’ye destek politikasını sürdüreceğinin kesinlik kazanmasıyla birlikte, Rusya ve Türkiye arasındaki yakınlaşma devam ediyor. Türk ordusunun ve desteklediği güçlerin El Bab’a kadar inebilmesi karşılığında, Halep’teki askeri güçlere desteğini çekmesi ve şehrin Esad rejiminin kontrolüne geçmesini kabul etmesi çerçevesinde Türkiye ve Rusya arasında bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın ardından, Astana’da yapılan görüşmelerde Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde Suriye’de “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturulmuştu. Bu “çatışmasızlık bölgeleri” politikasının bir devamı olarak, şu anda Türkiye’ye yakın Ahrar el Şam’la içinde El Kaide’nin de yer aldığı Tahrir el Şam’ın denetiminde olan İdlib vilayetinin Rusya ve Türkiye’nin doğrudan askeri denetimine geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’nin İdlib’e Rus ordusunun ve dolayısıyla Esad rejimi güçlerinin girmesini kabul etmesi karşılığında, Rusya’nın YPG’nin kontrolünde olan ve Azez’den İdlib’e giden yol üstünde bulunan Tel Rıfat ve Afrin’in bazı bölgelerine Türk ordusu ve desteğindeki güçlerin operasyon yapması için yeşil ışık yaktığı tahmin ediliyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Afrin’in tamamını ele geçirmesine ilişkin Rusya’nın tutumu veya Türkiye’nin planladığı operasyonun bu boyutta olup olmadığına dair bir işaret henüz yok.

Yapılması planlanan operasyon çerçevesinde Türkiye Kilis’e ve Kuzey Suriye’de Afrin sınırına binlerce asker, askeri araç ve mühimmat sevkiyatı yapmış durumda. Geçtiğimiz hafta Türk ordusu topçu ateşiyle Afrin’i bombalarken, YPG’den de havan toplarıyla karşılık geldi. “Kuzey Suriye’de bir devlet kurulmasına asla müsaade edilmeyeceği” ve Suriye’nin kuzeyinde “geniş çaplı bir operasyon düzenlenebileceği” açıklamasında bulunan Erdoğan ise, Afrin’e saldırının işaretini vermiş durumda.

Saray rejiminin Afrin’e saldırı planı Türkiye ve bölge halkları açısından çok tehlikeli yeni bir adım anlamına geliyor. Erdoğan Suriye’deki maceracı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikasının iflasa uğramasının ardından, bu iflasın faturasını halklar arasında düşmanlığı artıran yeni saldırgan politikalarla, bölge halklarına kesmeye çalışıyor. Fırat Kalkanı harekâtında verilen onlarca kaybın ardından, şimdi Afrin’de çok daha fazla kaybın yaşanabileceği yeni bir kumar oynanmakta. Türkiye emekçilerinin Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlığı körükleyen bu politikadan hiçbir çıkarı bulunmuyor. Saray rejimi Suriye’ye dönük müdahaleci ve saldırgan politikalarına derhal son vermelidir.

Öte yandan, yaşanan son gelişmeler, PYD ve YPG’nin Kürt halkı ve bölge halklarının çıkarlarını temel alan uzun vadeli bir strateji izlemek yerine, ABD ve Rusya’yla girdiği kısa vadeli pragmatik ilişkilerin başarısızlığa mahkum olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Diplomatik manevralarla elde edilen kazanımlar, güç dengeleri değiştiğinde bir anda ortadan kaybolabilmekte ve bu politikaların faturasını Kürt halkı ve tüm bölge halkları ödemektedir. Son 6 yılda yaşanan deneyimler, Ortadoğu’daki temel çelişkinin emperyalizm ve bölge gericilikleriyle emekçi halklar arasında olduğunu tekrar tekrar göstermiştir. Bu gerçekliği temel almayan hiçbir “gerçekçi” politikanın bölge halkları lehine bir değişim sağlaması mümkün olmayacak.

Bir TÜİK yalanı: %5 büyüdük!

0

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in verilerine göre Türkiye, 2017 yılının ilk çeyreğinde %5 büyüdü. 2016 yılının 1. 2. 3. ve 4. çeyreklerinde sırasıyla %4.5, %5.3, %-1.3,% 3.5 oranlarında bir büyüme kaydedilmişti. %5’lik büyüme ile artık yapısal durgunluktan çıktığımızı söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Çünkü bu büyüme ne işsizlik oranına ne enflasyona ne de döviz kuruna yansıyacak, ne de alım gücümüzü artıracak bir büyümedir. Bir illüzyonla karşı karşıyayız hem de usulsüz bir illüzyonla…

Ekonominin büyümesi denilen şey aslında, Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’nin bir önceki yılın aynı çeyreğine göre değişim oranıdır. GSYH ise ekonomiyi oluşturan sektörlerde üretilen katma değerin toplamına eşittir. Peki, bu nasıl hesaplanır? Daha doğrusu nasıl hesaplanırdı? Piyasa değerleri ile ölçülen sektör çıktılarından diğer sektörlerden alınan girdilerin ve sabit sermayenin amortisman bedelleri çıkartılır; böylelikle brüt toplam katma değere ulaşılır. Dolayısıyla büyüme oranları açıklanırken temel veriler; sanayi ve hizmet sektörlerini kapsayan üretim, iş, ciro, istihdam ve maaş serileridir. Yani GSYH’nin üretim verileriyle elde edilmesi gerekir. Fakat TÜİK nedenini hâlâ açıklamayarak emri vaki ve oldubittiye getirilmiş bir şekilde, büyüme oranlarının hesaplanma yöntemini tüm üretim verilerinden kopartarak,  Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan elde edilen güvenilirliği meçhul idari verilere göre hesaplamaya başlamıştır. Normalde 2010-2015 arasındaki reel GSYH artış hızı %5.2 iken yeni hesaplama yöntemine göre %7.3 olmaktadır. Son büyüme oranı (%5), eski usül ile hesaplansaydı büyüme yaklaşık %1.7 olacaktı.

Görünen o ki TÜİK, iktidarın güdümüne girdikçe onun lehine istatistiki çarpıtmalar yapan bir kurum haline gelmektedir.

Yukarıdaki tablo çarpıtmanın verilerini açıkça gösteriyor. Ayrıca bir başka usulsüzlük GSYH’nin hesaplanmasıyla ilgili alınan baz yılının 2009 olması. Bu yıl ekonominin 2008 krizini etkisiyle büyük oranda küçüldüğü bir yıldı. Bu yıl baz alınarak sonraki oranların olduğundan da büyük gösterilmesi sağlanmış. Resmen resmî evrakta usulsüzlük!

Bundan sonra TÜİK büyüme verilerini gerçek verilerin olumlanarak çarpıtılmış hali olarak okumalıyız.

Gerçek büyüme nasıl olur?

Spekülatif olmayan üretime dayalı ekonomik büyüme, ihracata dayalı, dış ticaret fazlası veren sektörel bazda en fazla sanayinin katma değer ürettiği bir ekonomide gerçekleşebilir. Türkiye ise ithalata, dış borca ve inşaata dayalı “büyümektedir”. Bu durumda istatistiklerde bir büyüme rakamı oluşsa bile cebimizde bu büyümeyi hissedemeyiz. Bu yüzden yaratılan artı değer üzerinden değil, bir vergi soygunu üzerinden gelir elde eden bir iktidar var.

Son dış ticaret verilerine göre ihracat 2017 yılı Mayıs ayında, 2016 yılının aynı ayına göre %12,5 artarak 13 milyar 616 milyon dolar, ithalat %21,7 artarak 20 milyar 923 milyon dolar olarak gerçekleşti. İthalatın ihracattan daha fazla artması sonucu dış ticaret açığı %43.3 arttı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış dış ticaret istatistiklerine göre ise ihracat, yine mayıs ayında bir önceki yılın mayıs ayına göre %0.2 azalmışken ihracat %9 arttı.

En fazla ihracatımızı bu yılın mayıs ayında göstermelik didiştiğimiz Almanya’ya yaptık; 1 milyar 237 milyon dolar. Almanya’ya sattığımız bu kadar maldan daha fazlasını 1 milyar 816 milyon ile ithal ettik. İşte hazır yiyen ülkenin dış ticareti böyle olur. 15 yılda artıya çıkamadık. Bu gidişle de çıkamayacağız.

Üretimden kopuk sanal büyümeler ne alım gücünde bir iyileştirme sağlıyor ne de işsizlik oranlarında azalma… Ekonomide sanayinin payı gittikçe küçülürken artı değer yaratamadan nereden geldiği belirsiz sıcak paralara bakmak durumda kalıyoruz.

Sadece Türkiye’deki ilk 500 şirketin değerinin bir Volkswagen etmediğine bakarak neden “yerli ve milli” otomobil üretemediğimizi anlayabiliriz. Çünkü üretsek bile hem Türkiye’deki hem de dünya pazarındaki rekabete dayanamayarak bir Alman ya da Fransız otomobil firması tarafından satıl alınmasıyla bitecek bir fiyasko durumuyla karşılaşacağız.

Emperyalizmden dolayısıyla kapitalizmden kopmadan bir “yerli ve milli üretimden” de bahsedilemez. Sadece otomobil içinden değil, tüm ürünler için… Bu ise planlı ve merkezi bir ekonomiyi gerektirir. İşte o zaman gerçek ve hissedilir büyümeleri sadece istatistiki olarak değil bizzat deneyimleyerek görebiliriz.

Tek Adam Rejimi’nin saldırılarını püskürtmeliyiz!

0

Tek Adam Rejimi’nin işçi sınıfına dönük artan saldırılarına ve “Adalet Yürüşü”ne ilişkin İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Emekçiler Partisi’nin ortak bildirisi.

Tek Adam Rejimi’nin koruması altındaki AKP hükümetinin ve işverenlerin, işçi sınıfı ve emekçi kitleler üzerindeki saldırıları tüm hızıyla sürüyor. Şu anda ellerindeki en büyük silah Olağanüstü Hal uygulaması. OHAL gibi son derece antidemokratik bir uygulamayı, neoliberal kapitalist planlarını hayata geçirebilmenin en etkili silahı olarak halkın üzerine doğrultmuş durumdalar.

Bütün hışım ve nefretleriyle işçilerin iş, ücret ve sosyal hak taleplerini püskürtme çabası içindeler. Hükümetin “kıdem tazminatı”nı yok etmeye yönelik girişimi kitlelerden gelen tepkiler üzerine şimdilik netleşmemiş gibi gözüküyor, ama Cumhurbaşkanı’nın “işçinin grev tehdidini engelleme” talimatının uygulanması bütün hızıyla sürüyor. Sadece OHAL döneminde EMİS kapsamındaki metal fabrikaları, Asil Çelik, Şişecam, Mefar İlaç ve Akbank’ta çalışan işçilerin grevleri; 6 ay içinde toplam 5 grev hükümet tarafından yasaklandı. Zaten grev yasağı kapsamında olan PETKİM’de ise sendikacılar gözaltına alındı.

Hükümetin işçi sınıfına yönelik saldırılarında açtığı yeni bir cephe de Hafta Tatili Hakkında Kanun’un iptali oldu. Bu iptalin gerekçesi, işverenlerin hafta sonu çalışma izni almalarındaki bürokratik işlemlerin ve ödenecek harçların yok edilmesi oldu. Ama AKP, bir süre sonra hafta tatilinin İş Kanunu’ndan çıkarılmasını da mutlaka gündeme getirecektir. İşçinin “bir tam gün izin kullanmadan 6 günden fazla çalıştırılamayacağı” konusundaki kanun maddesi (zaten uygulanmıyor), işverenlere köle emeği kullanma arzularının önünde bir engel gibi görünüyor. Dolayısıyla, sınıf olarak bu olası saldırıya karşı mücadeleye de hazırlıklı olmamız gerekiyor.

Antidemokratik baskılar ve direniş sürüyor

Onlarca milletvekili, gazeteci ve seçilmiş belediye başkanı hapishanelerde tutulmaya devam ediyor. Tek Adam Rejimi, diktatörlük uygulamalarıyla başta Kürt demokratları ve ilericileri olmak üzere, tüm muhalefet odaklarını baskı altına alma ve yok etme çabası içinde. Kürt halkının demokratik taleplerini dile getiren HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, “PKK üyesi” olmakla cezalandırılmak isteniyor. Enis Berberoğlu milletvekilleri ve Ahmet Şık gibi gazeteciler, herkesin bildiği ve önceden açığa vurulmuş gerçekleri yayımladıklarından ötürü “devletin güvenliğine zarar vermek” ve “darbecilik” suçlarından neredeyse ömür boyu hapis cezalarıyla karşı karşıyalar. Hükümet böylece kendisine muhalefet edenlerin gözlerini oymak ve dilini koparmak gayreti içinde.

Ne var ki, AKP diktası halk kitlelerini nihai olarak susturmakta ve gerçeklerin yayılmasını önlemekte başarılı olamıyor. Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP’nin başlattığı “Adalet Yürüyüşü” geniş kesimler tarafından destekleniyor ve sempati toplamaya devam ediyor. Gayrimeşru şekilde sonuçlanan Referandum sonrasında kitlelerin sokağa çıkmasını istemeyen Kılıçdaroğlu’nun “Bıçak kemiğe dayandı” diyerek şimdi “Adalet Yürüyüşü”nü başlatması gecikmeli bir eylem olmasına rağmen ve nedenleri ne olursa olsun, işçi ve emekçi kesimlerin seferberliğinde yeni bir gelişme olması son derece önemli ve olumludur.

Sosyalistlerin görevi, yürüyüşe katılan tüm kitleyi desteklemek ve yüreklendirmektir. Ve bunu, son derece genel ve soyut olan “Adalet” sloganının içeriğini doldurarak yapmak zorundayız. İşçi ve emekçi kitleler için Adalet;

OHAL’in derhal kaldırılmasıdır,

Tüm gazetecilerin ve seçilmiş vekillerin hemen serbest bırakılmasıdır,

KHK’ler ile görevden uzaklaştırılanların işlerine iade edilmesidir,

Grev yasaklarına son verilmesidir,

Kıdem tazminatında değişiklik yasasının nihai olarak gündemden kaldırılmasıdır,

Hafta sonu tatiline dokunulmamasıdır.

Önümüzde zorlu bir mücadele dönemi açılıyor. Tüm demokratik, sosyal ve ekonomik hakların korunması ve geliştirilmesine yönelik bir mücadele dönemi. Bu döneme işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütlü seferberlikleriyle girmek zorundayız. Devrimci sosyalistlerin birleşik etkinliği ve mücadelesi, dönemin ihtiyacı olan bir Birleşik İşçi ve Emekçi Cephesinin yaratılabilmesinde önemli bir dinamik oluşturacaktır. Böyle bir emek hareketi, AKP’nin tabanında kırılmaların oluşması ve iktidarının hâlâ sahip olduğu toplumsal dayanaklarının parçalanması için de tek yoldur. Tek Adam Rejiminin saldırılarını ancak böyle geri püskürtebiliriz.

İşçi Demokrasisi Partisi – Sosyalist Emekçiler Partisi

Temmuz 2017

Bölgemizin işleri: Katar, Türkiye ve diğerleri…

0

Katar’a yönelik tehditlerin aynı zamanda Türkiye için de “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” manasına geldiği iddia ediliyor. Özellikle son zamanlarda “antiemperyalist” bir havaya bürünen “yandaş medya” mensupları Katar’daki gelişmeleri Batı’nın RTE iktidarını yıkma planının bir parçası olarak da okuma eğilimindeler. Bunu yaparken de haliyle, aynı bizim üçüncü dünyacı- ulusalcıların yöntemini kullanıyorlar. Yani bölgenin derin iç meselelerini, çelişkilerini, kıran kırana iktidar mücadelelerini es geçerek asıl, hatta tek belirleyenin ABD’nin müdahaleleri olduğunda ısrarlılar. Böylece emperyalizmle içli dışlı bazı bölge ülkelerini neredeyse masum veya açıkça “salak” birer kurban gibi gösteriyorlar. Ama sadece gösteriyorlar, yoksa buna kendileri de inanmıyor. Ancak mecburlar, sorunun asıl nedeninin ABD’nin “İslam dünyasını” bölüp parçalama planları olduğunu söylemeseler “İslam kardeşliği” adını verdikleri hikâyenin gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığı, bu dünyanın nasıl bir nefret dünyası olduğu açık edilmiş olacak.

Bölgede, hepsi birbirini satmaya hazır devlet iktidarlarının, hanedanlıkların oluşturduğu bir kompozisyon var. Bunların hiçbiri öyle emperyalizm tarafından kandırılıp birbirlerine düşürülecek cinsten değil. Her birinin emperyalizmle, çeşitli dönemlerde çeşitli biçimler alsa da sıkı çıkar ilişkileri, sınıfsal bağları var. Hepsi Batı’daki milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla emperyalist sistemin aktif birer parçası. Bunlar, güçleri oranında kendilerini sistem ve bölge hiyerarşisinde daha yukarı taşıma planları yapıyorlar. Ve hepsi emperyalizmle pazarlık halindeler. Yani, emperyalist sistemin ve onun belirlediği dünya ekonomisinin genel çerçevesi ve kuralları içinde yer alsalar da konumları sadece ve tek yönlü biçimde, “bir dış güç olarak” emperyalizm tarafından belirlenmiyor. Emperyalizmin genel egemenliğine ve askeri korumasına karşın ortada ekonomik, politik, askeri ve diplomatik olarak her türlü “oyuna” açık bir alan var. Emperyalist hegemonyanın krize girdiği dönemlerde bu alan manevralara daha açık ve daha özerk bir genişlik kazanıyor. Burası, aynı zamanda kaçınılmaz biçimde bölgenin yeterli güce sahip “aktörleri” arasında bir “savaş” veya “iç savaş” alanı.

Haninin kaşarları!

Kısaca yandaş medya yazarlarının sahte antiemperyalizmleri ile gizlemeye çalıştıkları ve Saray’daki Efendilerinin de dahil olduğu bir iç meseleler ve iktidar savaşları yumağı var. Yani “kendisinden habersiz yaprak kıpırdamayan oyun kurucu bölge gücü” vb. hayal ve heveslerin aynı kafadaki diğerlerinin tepkisine ve düşmanlığına yol açması kaçınılmaz. Saray hizmetkârı yazar ve “ideolog” takımının bunu bilmemesi mümkün değil. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu gerçeğin üzerini örtmek zorundalar; çünkü kendi bölgesel hegemonya planları da “İslam kardeşliği” palavrasının örtüsü altında tezgâhlanıyor. O nedenle “kardeşlerine” mesajlarını bir “birlik” çağrısı ve “emperyalizmin bölgeyi bölme ve parçalama planları” konusundaki uyarılar eşliğinde olabildiğince “içeriden” ve “dostane” bir dille yollamaya çalışıyorlar. Ama kimsenin tavsiyeye ihtiyacı yok. Onlar haninin “kaşarları!” ABD’nin İran konusunda uzlaşmacı-yumuşamacı bir tavır aldığı dönemde, İsrail’le birlikte Suudiler’in nasıl yırtınırcasına bir savaş kışkırtıcılığına giriştikleri, Obama yönetimine nasıl baskı yaptıklarını hatırlayın. Yani onlar İran’a karşı ABD tarafından kışkırtıldıkları için değil, ABD emperyalizmininkilerle örtüşen ve bazen de onu aşan kendi öz çıkar ve politikaları nedeniyle saldırgan bir tavırdan yanalar. Ve yine öz çıkarları nedeniyle, ABD’nin ağırdan aldığı veya geri adım attığı bir durumda, her türlü provokasyona girişebilirler.

Bağımlılık ama nasıl?

Ortadoğu’daki “iktidar” kavgası elbette kendi iç koşullarıyla sınırlı değil. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının ve de enerji nakil hatlarının, su yollarının bulunduğu bir bölgede emperyalizmin müdahaleci etkisi, stratejik çıkarları çok önemli etkenler. Dünya ekonomisinin enerji konusundaki stratejik kalbi durumundaki bir bölgede başka türlüsü mümkün değil. Ancak yukarıda da vurgulandığı üzere dış dinamiklerin iç dinamiklerle ilişkisi yüz yıl öncesinden çok farklı. Londra’nın maaşa bağladığı aşiret reisleri dönemi çoktan kapandı. Bölge ülkeleri, ne kadar kol kanat gerse de ABD’nin talimatlarıyla yönetilmiyor.
Artık söz konusu olan, dünya ekonomisi gerçekliği temelinde, ekonomik ve siyasi güçlerin kendi gelişmişlik ve zenginlik dereceleri tarafından belirlenen karşılıklı bir bağımlılık içinde olmaları. Bu karşılıklılık durumu, dünyanın gidişatına bağlı biçimde değişimler gösteren, sabit olmayan “hiyerarşik” bir ilişki biçimine yol açıyor. Karşılıklı bağımlılık hiçbir zaman eşitlik anlamına gelmiyor. Ancak “eşitsiz ve bileşik gelişmenin” günümüzdeki anlamını daha açık bir hale getiriyor. Bu ilişki biçimi, aynı zamanda görece özerk alanları, çelişki ve rekabeti de açığa çıkarıyor. Sonuçta ortaya çıkan durum, daha geri ve bağımlı kapitalist ülkelere “sınırsız” bir bağımsızlık imkânı sağlamasa da emperyalist devletlere de sınırsız bir egemenlik imkânı sunmuyor. Bütün bunlar pek çok düzeyde yeni çelişki ve çatışmaların da yolunu açıyor.

Katar’ın derdi…

Katar krizini ve işin içindeki Türkiye’nin konumunu da bu temelde ele almak gerekiyor. Katar ülke yüzölçümüyle ve nüfusuyla kıyaslanamayacak büyüklükteki maddi imkânlarıyla ve bu sayede sahip olduğu ekonomik ve kültürel (El Cezire) araçlarla uzun süredir politik bir atağın içinde; etkili bir bölge gücü olma peşinde. Bu, emperyalist sistem içindeki konumu ve rolü açısından çok önemli; aynı zamanda benzer eğilimler içindeki diğer bölge güçleriyle de bir düşmanlık nedeni. Ancak bu rekabet sadece bölge düzeyinde devletler arası düşmanlıkları değil, ittifakları ve çeşitli uzlaşmaları da gerekli kılıyor. Mesela Suudiler güç ve istikballeri açısından İran’ın devre dışı bırakılmasını zorunlu görürken Katar, İran’la ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü İran’ı karşısına almanın ciddi bir tehlike oluşturacağının farkında; Katar’ın İran’la düşmanlığı, onu diğer bölge güçlerinin korumasına muhtaç hale getirecek; bu ise Katar’ın rekabet gücünü büyük oranda kıracaktır. Ayrıca İran, rakip Suudileri dengeleyebilecek en önemli güçtür. Üstelik Katar, İran’la kavgasız gürültüsüz idare etmeleri gereken ortak bir doğalgaz havzasını da paylaşmaktadır. Aynı nedenlerden ötürü Katar, gerçekte Suudilerle arası hiç iyi olmamış Türkiye ile de büyük çaplı, bilinir bilinmez maddi ilişkiler ve muhtemelen koruyucu bir askeri ittifak içindedir.

Rejim sorunları
Ancak bu bölgede ittifaklar sadece devletlerarası düzeyde oluşmuyor. Rekabet, yerel siyasi, dini, mezhebi güçlerle de ittifakları zorunlu kılıyor. Desteklenen iç güçlerle girilen ittifaklar ister istemez bölge ülkelerinde rejim sorunlarını (yani iç meseleleri) gündeme getiriyor. Her yerel güç, aynı zamanda kendi siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarları olan bir iktidar adayı-heveslisidir. Nihayetinde böyle bir bölgesel mücadele, dost ve düşman rejimler gerçekliği temelinde yürür. İki ülkenin veya ülkeler grubunun, birbirleriyle uluslararası siyasi-iktisadi-askeri bir rekabet içinde olmalarının ötesinde, birbirlerinin rejimlerine karşı, işin içine ideoloji ve iç müdahalelerin de karıştığı bir mücadele içinde olmaları sorunun rengini ve şiddetini değiştirir. Katar, bölgesel etki ve gücünü artırma hedefi doğrultusunda, hemen her ülkede örgütlü ve artık belirli bir iktidar deneyimine de sahip İhvan’la uzun süredir ittifak halinde. Bu durum Katar’ı aynı güç (İhvan) üzerinden bölge hegemonyası hesapları yapmış olan Türkiye ile yakınlaştırırken, Suudiler’le ve Mısır’la gerilime sokuyor. Suudiler, Vahabiliği bir yayılma-hegemonya aracı olarak kullanırken İhvan geleneğini rejimi açısından ciddi bir iç (ve de dış) tehlike olarak görüyor. Mısır’da Mursi iktidarını deviren darbeyi ve “laik” Sisi diktatörlüğünü maddi ve siyasi olarak destekleme nedeni bu. Aynı şekilde Türkiye’deki iktidarın, Mısır’daki darbeyi, her türlü diplomatik teamülün dışında canhıraş bir biçimde lanetlemesi, Mısır’ın “yeni” rejimine açıkça karşı çıkması boşa değil. 2011’de Arap devrimlerinin başlamasının ardından hem bu devrimleri tasfiye etmek, hem de bu dalgadan İhvan zincirine dayalı hegemonik bir sonuç çıkarmak için giriştiği çabaların iflasının yol açtığı öfke Türkiye’yi Mısır’la karşı karşıya getirdi. Aynı nedenle, üzeri biraz örtük biçimde de olsa, Türkiye Mısır’daki Sisi rejiminin asıl destekçisi olarak gördüğü Suudi Arabistan ile de karşı cephelerde yer aldı. Suriye’deki muhalifleri birlikte destekleme faaliyetleri, ortak askeri güç (İslam ordusu) projeleri bile gerilimi azaltamadı.

“Suriye’nin dostları!”

Suriye iç savaşı ve Esad rejimine ortak düşmanlık, 2014 krizini saymazsak, “Sünni cephe” içindeki krizin ortaya çıkışını geciktirdi. Ancak rekabet Suriye’de bir işbirliği kılığında devam etti. Suriye devriminin tasfiyesini Müslüman Kardeşler üzerinden yapmayı planlayan ve muhtemelen diğer örneklere bakarak kolay bir İhvan zaferi bekleyen Türkiye ve Katar, ortaklıklarını iç savaş boyunca sürdürdüler. Savaş alanında kalıcı bir etki sağlayamayan “ilk” ÖSO deneyimi, sahadaki etkisizliğinin yanı sıra “Suriye’nin Dostları”nın iç rekabetlerinin de etkisiyle işlevsiz kalırken, ilk dönemde iktidar alternatifi olarak örgütlenmeye çalışılan Suriye Ulusal Koalisyonu ve Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’nun Türkiye ve Katar’da kurulması, esasen İhvan üzerinden yapılan planların bir parçasıydı. Ancak bu örgütler baştan itibaren (Türkiye) Katar-Suudi rekabetinin alanı oldular ve neticede herhangi bir siyasi ve askeri rol oynayamadılar. Katar ve Türkiye’nin İhvan üzerinden yaptıkları planlar gerçekleşmedi. Ayrıca Esad rejimini devirme amaçlı ortaklıkların hepsi, birlikte davranıldığı görüntüsüne rağmen, Suudiler’le Katar arasındaki rekabetin alanı haline geldi…

Şimdi Katar “terörü desteklediği” gerekçesiyle Suudiler ve müttefikleri tarafından suçlanıyor. Ancak kavga çıktı mı, sır kalmaz; Katar da cevabını veriyor. Biraz da Suriye’deki rakibi İran ve Hizbullah’la şartların gerektirdiği daha açık yakınlaşmanın bir sonucu olarak, Katar’ın eski Başbakanı şunları söylüyor:

“Hepimiz Suriye’de yanlış yaptık… Biz Fars Körfezi komşusu Arap ülkeleri Amerika ile, Ürdün ve Türkiye’de iki ortak operasyon odası oluşturup Suriye’deki gruplara destek verdik. Fakat sonradan bu grupların farklı programlarının olduğunu gördük ve bunlara desteği kestik. Ama Amerika bu grupları desteklemeye devam ederek yanlış yaptı. Bu demek değil ki, biz yanlış yapmadık, biz de Suriye konusunda yanlış yaptık.”

Yani bugün Katar’ın teröre destekle suçlanmasına yol açan faaliyet ve ilişkiler kısa bir süre önceye kadar elbirliğiyle yürütülmüş. Amerika ile birlikte Türkiye ve Ürdün’de operasyon odaları oluşturulup Suriye’deki gruplara destek verilmiş. Ayrıca Katar ve Suudilerin sağladığı paralarla, ABD’nin organize ettiği ve Türkiye’nin de işin içinde yer aldığı silah sevkiyatını da unutmamak gerekiyor. Yani “terörle” içinde hemen herkesin yer aldığı dört başı mamur bir işbirliği söz konusu.

Ancak Katar’a yönelik suçlamada gerçek neden öyle silah külâh, IŞİD-Nusra meselesi değil. Asıl mevzu, karşılıklı güç mücadelesi temelinde İhvan-ı Müslimin ile ilişkiler. Yani devletler arası mücadelede rejim ve iktidar sorunlarına yol açabilecek şimdilik en önemli unsur. Katar ve Türkiye, bir yayılma ve etki aracı olarak İhvan’ı desteklerken, Mısır ve Suudiler, İhvan’ı “terör örgütü” olarak ilan etmiş durumda.

Türkiye’ye gelince…

Türkiye’ye gelince; sorun “neye niyet neye kısmet” durumundan “Dimyat’a pirince giderken…” durumuna doğru yol alır görünüyor. İktidar kanadının telaşı da bundan. Katar’a yönelik operasyonun, Türkiye’yi de hedeflediği iddiası o kadar da boş değil. Özellikle Suriye’deki faaliyetleri ve Mısır’a yönelik “Rabia” politikası hesaba katıldığında, şimdilik Katar’a yönelik görünen suçlamalar Türkiye’ye de yönelebilir. RTE’nin yeni Bonapartist gericilik rejiminin giderek uluslararası bir soruna dönüşmesi oranında bu ihtimal artar. Mesela Suriye’deki faaliyetler ve “MİT tırları” konusu böyle bir suçlamanın önemli argümanlarından biri haline gelebilir. Bu nedenle Saray’ın bu konuyu büyütmesi ve tamamen kendi denetimindeki adliyenin önemli bir CHP milletvekiline casusluk suçlamasıyla çeyrek asırlık hapis cezası vermesi her şeyden önce yeni rejimin kendisi açısından büyük bir hatadır. Buna karşı başlatılan protesto yürüyüşü, sorunun dışarıda da daha görünür hale gelmesine yol açacaktır. Profil küçültmesi gereken durumlarda profil büyütmesi, daha kritik bir aşamada RTE’yi uluslarası planda da hedef haline getirebilir. Tabii, bu noktada yeni rejimin ABD ve AB emperyalizmiyle ve de Rusya ile ilişkileri belirleyici öneme sahip olacaktır.

İktidarın Katar’la ilişkilerinin, hayati bir seviyede olduğu bu krizle birlikte iyice ortaya çıktı. Katar sermayesinin yeni rejimin hayat damarlarından biri olduğu gerçeği, bu ülkeyle olan askeri ilişkileri de açıklıyor. Türkiye belli ki, kendini böylesine bir ekonomik kaynağın güvenliğini sağlamak zorunda hissediyor. Krizin ilk günlerinde, Türkiye’nin Katar’daki üsse apar topar asker gönderme kararı alması bunun kanıtı. Bu durum belli ki Suudiler ve müttefikleri açısından da hayati bir önem taşıyor. Nitekim Suudi cephesinin Katar’a verdiği “ültimatom” da bunu gösteriyor. Burada “Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını derhal iptal etmesi; Türk askeri üssünün kapatılması ve Katar toprağında Türkiye ile askeri işbirliğinin bitirilmesi” istenmektedir. Talepler bir yönüyle Türkiye’ye de yöneliktir. (İşe iktisadi tehditler de eklenmiştir.) Bütün bunlar Türkiye’nin Arap dünyasının sorunlarına ve iç çatışmalarına bugüne kadar olmadığı biçimde dahil olduğu ve daha da olacağı anlamına geliyor. Gelinen noktada Türkiye için sorun artık dış işlerinin çok ötesinde bir iktidar ve rejim sorunu halini almıştır. Doğru veya yalan, ama Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye’deki darbe kalkışmasına, hükümeti gayrımeşru yöntemlerle devirme çabalarına bir ülkenin 3 milyar dolar para desteği sağladığını biliyoruz. Üstelik bu Müslüman bir ülke” demiştir. Bu ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğunu söyleniyor. Bu sözler RTE’nin Körfez’in 15 Temmuz darbe girişimini desteklediğine ilişkin sözleriyle çakışıyor. Kısacası Ortadoğu’daki bu son krizin Türkiye için de bir iktidar ve rejim sorunu haline geldiğini söyleyebiliriz. Bunda şaşıracak bir şey yok. Çok önceleri, Troçki’nin bir sözünden aldığımız ilhamla, “Türkiye’nin müdahil olduğu bölgenin bütün sorunlarını kendi bünyesine taşıyacağını” söylemiştik…

Venezuela: Chavizme karşı Leninizm

0

Dünya solu içerisinde Chavizme dönük olarak temelde iki farklı tutum alındı. Bir siyasal kamp, Chavez’in “21. yüzyıl sosyalizmi” adı altında gerçekleştirdiklerini ve daha da önemlisi politik programını, koşullu veya koşulsuz bir biçimde destekledi. Chavizme verilen bu destek de kendisi içerisinde birkaç bölüme ayrılıyordu. İlk olarak, kesin bir biçimde sosyalizme (sınıfsız topluma) gidildiğini iddia edenler vardı. İkinci olarak, sosyalizmin inşasının henüz başlamamış olduğunu ancak Chavez iktidarının bu inşayı somut bir olanak olarak var ettiğini söyleyenler vardı. Destekleyici kampın son halkası ise, Chavizmin burjuva karakteri sebebiyle sosyalizmin inşasını başlatamayacağını ancak Chavezci hükümetin Venezuela’yı bir yarı-sömürge olmaktan, emperyalizme bağımlı olmaktan kurtarabileceğini deklare edenlerden oluşuyordu. Bütün bunların karşısındaki ikinci temel tutum ise, Chavizmin yukarıda sayılanların hiçbirisini gerçekleştirmeye muktedir olmayan ve politik-programatik olarak burjuva bir karakter taşıdığını söyleyen; bunun yanı sıra Chavez’in eleştirel dahi olsa desteklenmesinin, yalnızca kitlelerin bu programla tecrübelerini tüketmelerinin ertelenmesi anlamını taşıyacağını propaganda edenlerin önerdikleri devrimci sosyalist hatta somutlaşıyordu.

Destekleyici kampın siyasal argümanlarının hepsi, istisnasız, Chavizmin formunun veya biçimsel olarak vaat ettiklerinin, onun programatik özüyle karıştırılmasının bir sonucu olarak vuku buluyor. Zira akımımızın senelerdir söylediği üzere Chavez ve Chavizm bırakalım Venezuela’yı sosyalizme ilerletmeyi, onu emperyalizme daha da bağımlı hale getirmiştir.

Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!

0

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu, Arjantin’deki, Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz, “Ni Una Menos” hareketinin, 3 Haziran’da erkek şiddetine karşı yaptığı çağrıya karşılık vererek, kadınları Arjantinli kadınlarla eşzamanlı olarak, İstanbul’da da sokaklarda olmaya çağırdı. 3 Haziran Cumartesi günü Kadıköy’de Süreyya Operası’nın önünde buluşarak, Kalkedon Meydanı’nda yürüyen kadınların yaptığı basın açıklamasını kısaltarak paylaşıyoruz:

Bir veda daha: Şengül öğretmen erkek arkadaşı tarafından katledildi!

0

Nisan ayında en az 30 kadın öldürüldüğünü Şengül öğretmen de biz diğer kadınlar gibi okumuştu haberlerde. Bir sonrakinin kendisi olabileceği korkusunu taşıyordu belki de. Çünkü bir süredir erkek arkadaşı tarafından şiddet görüyordu ve ne yazık ki korktuğu başına geldi: Şengül öğretmen erkek arkadaşı tarafından evinin camından itilerek katledildi. Katlinden sonra onu Eğitim-Sen’li arkadaşları uğurladı.

Dünyayı değiştiren kadınlar I

0

Hayatımız boyunca bizlere okullarda, ailemizde, çevremizde tarihteki erkek figürlerin başarıları anlatıldı. Öyle ki, bilimsel çalışmaları sadece erkekler yapmış, tarih boyunca elde edilen tüm toplumsal kazanımlar için yalnızca erkekler mücadele vermiş gibiydi. Tabii bunun, biz kadınların henüz okul çağındayken ikinci planda olduğumuzu kabullenmemiz için yapıldığını artık biliyoruz. Araştırmaya başladığımızda, şu an bulunduğumuz konuma aslında sindirilmeyi reddeden pek çok kadın sayesinde sahip olduğumuzu görebiliyoruz. Onları tanımak ve dünya tarihinde görünür kılmak için hala geç değil. Bu köşemizi artık, baskılarla yılmadan kazanımlar elde eden kadınlara ayırıyoruz. Dünden bugüne sayıca ne kadar çok olduğumuzu göreceksiniz.

“Adalet” Yürüyüşü ve “Biz”

0

 

Gayrimeşru referandumun gayrimeşru sonuçları açıklandığında, doğal olarak Tek Adam Rejimi karşıtı kitleler arasında ciddi bir infial oluşmuş ve insanlar reddiyelerini ve kızgınlıklarını sokaklarda ifade etmek için dışarılara çıkmışlardı. O anda tabii gözler, HAYIR cephesinin başını çeken Kemal Kılıçdaroğlu’na çevrilmiş, CHP’den protestolara destek mesajı beklenmişti. Ama olmadı. Kılıçdaroğlu “provokasyonlara açık ortam” tespitiyle ne kendi partisini sokağa çağırdı, ne de çıkanları destekledi. Böylece eylemler sönümlendi, belirli bir moral bozukluğu oluştu ve Kılıçdaroğlu’na kendi partisi içinden bile tepkiler gelmeye başladı.

Bu durum kuşkusuz bir önderlik krizi yaratıyordu. Diktatörlük rejiminin baskılarına karşı mücadeleye istekli kesimler kendilerini seferber edip örgütleyecek ciddi bir önderlikten yoksun kaldıkları sürece geri çekiliyor, mücadeleler parçalı ve etkisiz hale geliyordu. Biz İDP olarak o noktada (daha öncelerinden beri öneregeldiğimiz gibi) bu önderlik işlevini üstlenecek bir İşçi ve Emekçi Cephesi’nin oluşturulmasını öneriyor; başta sendikalar ve işçi partileri olmak üzere tüm emekçi örgütlerini böyle bir cephenin oluşturulmasına çağırıyorduk.  Ama bu örgütler, gerek kendilerinde böyle bir dinamik göremediklerinden, gerekse kitlelerin acil ihtiyaçları etrafında bir araya gelme becerisini gösteremediklerinden, bu olmadı. Ne var ki, sınıf mücadelesinde politika boşluk tanımıyor. Sosyalistlerin dolduramadığı bir boşluğu reformizm doldurmakta pek güçlük çekmez.

“Adalet Yürüyüşü”

Ve CHP şimdi içeriği ve sonuçları bakımından son derece önemli bir seferberlik başlattı. “Adalet Yürüyüşü” olarak adlandırdığı uzun yürüyüşün neden örgütlendiğine ilişkin pek çok tahminde bulunabiliriz. Yürüyüşün Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının hemen ertesi günü başlatılması, onun o gece değil daha önceden düşünülüp tasarlanmış bir eylem olduğuna işaret ediyor. Tabii bu planın Berberoğlu’nun tutuklanma olasılığının da göz önünde tutulmasıyla hazırlanmış olması da mümkün. Bu arada, CHP’nin içinden ve tabanından gelen basıncın etkili olmuş olabileceği, partiyi birleşik bir biçimde ayakta tutabilme girişimi olarak tasarlandığı da düşünülebilir. Kuşkusuz CHP’nin şu anda Cumhurbaşkanı’nı ve AKP hükümetini bu seferberlikle düşürme gibi bir planı yok ve asıl hedefi 2019’daki veya bir yıl öne çekilebilecek olan seçimlere partisini hazırlamak ve %49,5’u pekiştirip bu oranı artırmak. Mümkünse kendi ağırlığında bir “ortak aday” belirleyebilmek için diğer partilerin toplum ve oy kitlelerini etkilemek.

Bunların hepsi mümkün, ama şu açık bir gerçek: CHP’nin Adalet yürüyüşü, Gezi ve Metal fırtına sonrası en büyük ya da en büyük olmaya aday bir seferberlik. Salt “adalet” gibi çok genel, aşırı burjuva demokratik ve farklı ideolojik ve politik duruşlardan kesimleri de etkilemeye ve/veya katmaya yönelik bir sloganla sınırlanmış olması, eylemin içeriğini de belirliyor. İşçi-emekçi eksenli bir seferberlik de değil; sınıflararası (ya da çok sınıflı diyebileceğimiz) bir protesto hareketi. Nerede ve nasıl biteceği, hangi sonuca yönelik olduğu müphem. CHP’nin burjuva demokratik karakterinden hareketle bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Hatta geniş bir mitingle bitirilip sonuçsuz kalmasından, dolayısıyla da kitlenin hayal kırıklığına uğramasından da kuşkulanabiliriz. Ama tekrar edelim: Bunların hiçbiri, yürüyüşün şu an en büyük kitle seferberliği olduğu gerçeğini yok etmiyor. Şu anda bizim önem vermemiz gereken CHP liderliğinin sınırlılıkları değil, seferberliğin kendisi, ona katılan ve onu destekleyen kitleler, protestonun yol açabileceği yeni olanaklardır.

Yeni olanaklar

Önce adalet yürüyüşünün başlayıp bitecek ve daha sonrasında kitleleri 2019 seçimleri için beklemeye alacak bir girişim değil; Tek Adam Diktatörlüğüne karşı sürekli bir mücadele sürecinin bir aşaması olarak kavramalı ve hep birlikte bunu katılımcılara da aktarabilmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz sürece, “Bu eylemden de bir sonuç alınamadı” türünden kısa vadeli ama köklü beklentilerin yol açabileceği moral bozuklukları engellenmiş, direniş isteği ve heyecanı teşvik edilmiş olur. Bu yürüyüş bir “son atılım” değil, grev yasaklamalarına karşı tepkilerin, gerici ve maşist saldırılara karşı kadınların direnişinin, zeytinlik yasasına karşı mücadelelerin, sokaktaki dinci baskılara karşı çıkışları birleşerek evrileceği yeni seferberliklerin önemli bir adımı olmalıdır.

Öte yandan, son derece genel bir slogan olan “Adalet” çağrısının içeriğini biz sosyalistler doldurmalıyız. OHAL’in kaldırılmasından ve gazeteciler ile tüm seçilmişlerin derhal serbest bırakılmasına, işten atılan akademisyenlerin görevlerine iadesine, grev yasaklamalarının durdurulmasına, kıdem tazminatı ve hafta sonu dinlenmesi haklarının korunmasına kadar değişen politik, ekonomik ve toplumsal slogan ve taleplerle bu seferberlikler içinde yer almalıyız.

Ve nihayet Kurucu Meclis… Biz Tek Adam gerici rejiminin, talancı oligarşinin Tek Parti diktatörlüğünün, 2019 başkanlık seçimleriyle tadil edilebileceğine inanmıyoruz. Ülkede gerçekten demokratik, emperyalizmden bağımsız ve sosyal bir rejimin, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin katılımıyla oluşturulacak bir Egemen ve Bağımsız Kurucu Meclis eliyle inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Politik mücadeleler ve devrimler tarihi, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda bunun yegane gerçekçi çıkış yolu olduğuna işaret etmekte. Ve bu amaçla bir kez daha tüm işçi ve emekçi örgütlerini bir Birleşik Cephe oluşturmaya davet ediyoruz.

Onur Yürüyüşü’ne dönük baskıları ve saldırıları reddediyoruz!

0

25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası bu yıl 19-25 Haziran tarihleri arasındaydı. Haftanın kapanışının ise dün (26 Haziran) İstiklal Caddesi’nde saat 17.00’deki 15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’yle yapılması planlanıyordu. Fakat İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşü için “toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği nedeniyle izin verilmeyeceğine” dair bir açıklama yaptı.

Aynı zamanda yürüyüşe dair günler öncesinden Alperen Ocakları’nın da tehditleri söz konusuydu. Hatta Valilik yasağı üzerine teşekkür mesajı yayınlayan grup, ‘LGBT bireylerin ülkenin manevi değerlerini kirlettiği’ni belirterek, Valiliğin “duyarlılık” göstermesine şükranlarını sundu.

Tüm bunlara rağmen, Onur Yürüyüşü organizasyon komitesi bu yasağı tanımadıklarını açıklayarak, yürüyüş çağrısını sürdürdü. Bunun üzerine Polis İstiklal Caddesi ve civarını abluka altına alarak, üzerinde gökkuşağı sembolü taşıdıkları gerekçesiyle insanların geçisişine izin vermedi. Fransız Kültür Merkezi önüne toplanmaya çalışan gruplar engellendi. 24 Onur Yürüyüşü katılımcısı ve 20 de yürüyüşü engellemeye çalışan (Alperen Ocakları üyeleri olduğu sanılan kişiler) olmak üzere toplam 44 kişi gözaltına alındı. Onur Haftası twitter hesabından yapılan bildirime göre gözaltına alınan bir grup aktiviste Kuran dinletildi.

Gözaltına alınan LGBTİ+ aktivistleri derhal serbest bırakılmalı, yürüyüşü engelemeye çalışıp tehditler savuran kişiler ve kurumlar hakkında işlem yapılmalıdır.

Nefret suçtur, Onur Yürüyüşü engellenemez!

Cihangir’de okunan basın açıklamasını kısaltarak paylaşıyoruz:

15’ncisini bugün kutlayacak olduğumuz, özlediğimiz İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’müz, İstanbul Valiliği tarafından bir kez daha yasaklandı.

Valilik bir açıklama yaparak en demokratik hakkımız olan yürüyüşümüzü, planlandığımız günden bir gün önce, itiraz hakkımızı da engelleyerek yasakladığını ilan etti. Türkiye’de 25 yıldır Haziran’ın son haftasının İstanbul LGBTİ+ Onur Haftasıolarak kutlandığını ve 15 yıldır da Haziran’ın son pazarı gerçekleşen Onur Yürüyüşü’nü yedi cihan bilmektedir. Basın açıklaması haktır, protesto haktır, örgütlenme, itiraz ve mücadele etme haktır; izne tabii tutulamaz.

Valiliğin yasak açıklamasında gösterdiği nedenler, tam da bizim bu yürüyüşü yapma sebeplerimizdir. Evet yaptığımız çağrıya ‘toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği görülmektedir’, ancak 12 yıl boyunca coşkuyla gerçekleşen barışçıl bir yürüyüşe tepki gösterilmesinin asıl nedeni nefrettir. Bu bahsedilen kesimlerin başlattığı linç ve savurduğu tehditler, ‘ciddi bir tepki’ değil, kamuya karşı işlenmiş bir suçtur. 

Valilik ‘başta katılımcılar olmak üzere vatandaşlarımızın ve gezi amacıyla bölgede bulunacak olan turistlerin güvenliği ve kamu düzeni’ bahanesiyle yürüyüşümüzü yasaklamıştır. Bizleri dört duvar arasına hapsederek, gizlenmemizi isteyerek, örgütlenmemiz ve görünür olmamız engellenerek ve bizi tehdit edenlere cesaret vererek güvenliğimiz sağlanamaz. Bizlerin güvenliği, ne kadar güçlü, ne kadar kalabalık, ne kadar cesur olduğumuzu göstermekle sağlanacaktır. Güvenliğimiz insan haklarının, ayrım gözetmeksizin tüm insanların haklarının ve toplumsal barışın korumasıyla sağlanacaktır. Güvenliğimiz anayasada tanınmamızla, adaletin sağlanmasıyla, eşitlik ve özgürlükle sağlanacaktır. Güvenliğimiz, LGBTİ+ Onur Yürüyüşlerinin gerçekleştiği bir ülkede yaşamamızla sağlanacaktır.

(…) Tehditler, yasaklar, baskılar vız gelir bize vız. Yürüyüşümüzü özlüyoruz, yürüyüşümüzden vazgeçmiyoruz. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın 25’nci yılını kutluyoruz, gurur duyuyoruz. Kudurun ayol!

 

Mutlu Akü işçileri grevde

0

Ortadoğu’nun ve Doğu Avrupa’nın en büyük akü üreticisi konumunda olan Mutlu Akü’de grev 10. gününü geride bıraktı. İki sene önce patronun önerdiği maaş artışını kabul etmeyen Mutlu Akü işçileri çıktıkları grevin ikinci gününde, Petrol-İş Sendikası yöneticilerinin kendilerine danışmadan imzaladığı sözleşmenin ardından grevlerine son vermek durumunda kalmışlardı. İstanbul Tuzla’da bulunan ve plastik-akü üretimi yapan iki fabrikaya sahip Mutlu Akü’de bu sene de toplu iş görüşmelerinde uzlaşma sağlanamadı. Toplam 600 kişinin çalıştığı Mutlu Akü fabrikalarında patron düşük ücretlerin yanı sıra işçilere 4 vardiya uygulamasını dayatarak işçilerin Pazar günü tatillerini ellerinden almaya çalışıyor.

13 Haziran Salı günü greve çıkan işçiler patronun önerisi olan 450 TL zamma karşılık 506 TL zam ve her yıl için 10 TL kıdem zammı talep etmekteler. İşçi Demokrasisi Partisi olarak mücadele eden işçileri selamlıyoruz; her işçi için insanca yaşayacak maaş talep ediyoruz, biliyoruz ki düşük maaşların sebebi patronların kâr arzusu, bundan dolayı düşük maaşları ve uzun çalışma sürelerini kabul etmiyoruz.

Diam Vitrin işçileri direnişte

0

İstanbul Tuzla Kimyacılar Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Diam Vitrin fabrikasında işçiler geçtiğimiz aylarda DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’na (BMİS) üye olmuşlardı. 220 işçinin çalıştığı fabrikada sendika istemeyen patron, 200’e yakın işçinin sendika üyesi olmasının ardından, 12 Mayıs günü 5 işçiyi işten çıkarmıştı. Yapılan eylemler üzerine yetkili sendika ile görüşeceği beyanını veren patron işçilerin üretime dönmesi üzerine sendika ile görüşmeyeceğini açıklamıştı. 17 Mayıs Çarşamba günü 10 işçinin daha işten atılması üzerine işçiler fabrika içerisinde direniş başlatmışlardı.

7 Haziran tarihinden bu yana üretimin durmuş olduğu fabrikada BMİS sendikal çoğunluğu sağlamış durumda. Sendikalaştıkları için işten atılan ve fabrika önünde eylem yapan işçilere fabrika içerisindeki işçiler üretimi durdurarak destek verdikleri için 15 Haziran Perşembe günü, işçiler bir kez daha patronun işten atma saldırısı ile karşı karşıya geldiler. İşçilere yasal hakları olan sendikalaşma hakkını kullandırtmayan, fabrikanın kapılarını mühürleyerek işçileri içeri almayan, fiilî lokavt uygulayan patron, işçilere “Yapılan kanunsuz grev nedeniyle iş akdinize son verildi.” yazan mesajlar göndertti. Bunun üzerine 16 Haziran günü fabrika önünde buluşan işçiler atılan tüm işçilerin işe geri alınması için bir yürüyüş gerçekleştirdiler.

Fabrikalarına sendikalı olarak dönmeye kararlı olan Diam Vitrin işçilerinin mücadelesi sürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak mücadele eden işçileri selamlıyor, işten atmaların yasaklanmasını, yasa dışı bir biçimde sendikalaşmayı engelleyen patronların cezalandırılmasını talep ediyoruz.

Kadına şiddet yine cezasız!

0

Yine bir kadına şiddet vakasıyla karşı karşıyayız. Pendik’te bir minibüste gördüğü şortlu kadına “Ramazan ayında böyle giyilir mi!” diyerek saldıran şahıs tahrik olduğunu iddia ederek kendini aklıyor.

Baskıcı tek adam rejiminden kurtuluşun yolu kitle seferberliğidir!

0

Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı adalet yürüyüşü devam etmekte.

Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve Kılıçdaroğlu’nun 25 gün sürecek yürüyüşe başlaması iki şeyi ispat ediyor. Birincisi MİT tırları davasında hükümet hiç de kendisini savunduğu gibi Suriye’ye insani yardım falan göndermiyordu. Öyle olsaydı Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasına gerek kalmazdı, yalnızca tırlar açılıp insani yardımlar sergilenirdi. Bu durum, Türkiye’nin Suriye politikasında “açıklamakta epey zorlandığı” işlere bulaştığının bir kanıtı.

Açığa çıkan ikinci şey de Erdoğan yönetiminin yarattığı tepkilerin Kemal Kılıçdaroğlu’nu 25 günlük bir yola sürükleyebilecek bir seviyeye ulaştığıdır. Bu durum, tek adam rejiminin ana muhalefet partisine dahi tahammülünün olmadığını, CHP’nin yeni rejime ancak koşulsuz bir biçimde bir biat ettiğinde yaşama şansı bulabileceğini ortaya koyuyor.

CHP’nin baskıcı tek adam rejiminin durdurulmasına dönük olarak sokağı işaret etmesi önemli ve olumlu bir gelişmedir.

Ancak adalet yürüyüşünün barındırdığı iki büyük tehlike söz konusudur. İlk olarak, gerici yeni rejimin değişmesinin yalnızca bir kitle seferberliği ile mümkün olabileceğini uzunca bir zamandır ifade ediyoruz. CHP ve tüm işçi ve emekçi örgütleri bütün güçlerini bu protesto yürüyüşünün kitleselleşmesi için seferber etmelidirler, zira aksi bir durum yürüyüşün tamamlanmasının ardından kitlelerde sokağın çare olmadığına dair bir fikir oluşturabilir ve derin bir umutsuzluk yaratabilir. Bu nedenle işçi örgütleri ve sosyalist hareket, bu sürece kendi somut talep ve sloganlarıyla dahil olmalıdır. Rejime karşı mücadelede CHP önderliğine önce güven beslenmesi ve ardından yeni bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşanmaması için tek çözümün milyonların seferberliğinden geçtiği ısrarla vurgulanmalı, CHP yönetimine bu yönde adım atması çağrısında bulunulmalıdır.

İkinci büyük tehlike ise adalet yürüyüşünün taleplerinin net olmamasıdır. Bugün yürüyüşün ana fikri olan adalet kavramı OHAL’in derhal sonlanması; KHK ile işlerinden atılan emekçilerin işlerine geri dönmesi; tüm siyasi tutsakların ve gazetecilerin serbest bırakılması ve elbette ki iş cinayetlerine kurban giden, grevleri yasaklanan, örgütlenmesi önüne pek çok engel koyulan, kıdem tazminatı gasp edilmek istenilen ve sarayın ve zenginlerin bekası için sefalet koşullarına zorlanan işçi ve emekçilerin tüm haklarının tanınmasıdır. Kılıçdaroğlu yürüyüşünün gerçek adalet sağlanana dek süreceğini açıklamıştı. Madem öyle, gerçek adaletin bu olduğunun da açıklanması gerekiyor.

Adalet için de, sarayın tesis ettiği gerici rejimin yerine adaleti garanti edecek bir rejimin temin edilmesi gerekiyor. Bunun tek dayanağı da Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis olabilir. Başta işçi ve emekçiler olmak üzere yoksul ve ezilen kitlelerin her kesiminin temsil edildiği, demokratik hakları garanti altına alacak bir Kurucu Meclis!

CHP yönetimi ve Kılıçdaroğlu bugün büyük bir ikilemle karşı karşıyadır. Eğer gerçekten söyledikleri gibi, gayrimeşru bir dikta rejimiyle karşı karşıyaysak, o halde bu dikta rejimine karşı milyonların seferber olduğu kararlı bir mücadele yürütülmek zorundadır. CHP böyle bir mücadelenin parçası olmak yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. Bir yandan Saray rejimini meşrulaştıran diğer yandan onu eleştiren tutumlar, toplumsal muhalefete ağır bedeller ödetmektedir.

Gerçek adalete kavuşana, sarayın egemenliğini sonlandıracak Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclise dek seferberlikler genişlemeli ve devam etmelidir! İçinde bulunduğumuz koşullardan başka bir aydınlık çıkış yolu mevcut değildir.

CHP sokakta…

0

Kılıçdaroğlu bıçağın kemiğe dayandığını söylüyor. Aslında bıçak çoktan kemiğe dayanmıştı, fakat canı ancak şimdi yanmış olacak ki ana muhalefet partisi, “adalet” sloganıyla sokağa çıkmaya karar verdi. Yani CHP, ülkede bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesine rağmen sürecin “olağan” aşamalarında yapmadığı bir şeyi sonunda yaptı. Bu “olağanüstü” durum eski Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni ve CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun meşhur MİT tırları davası kapsamında “casusluktan” tutuklanmasıyla ortaya çıktı. Uzun süredir sözü edilen güçlü bir ihtimal gerçekleşmeye başladı ve yeni rejim, sesini soluğunu kesmek amacıyla CHP’ye de yöneldi. Bir süre önce milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda CHP’nin de verdiği destekle HDP’yi hedef alan Saray kaynaklı sindirme operasyonunda sıra CHP’ye geldi. CHP de bunun farkında ki, 7 Haziran’dan (2015) bu yana aslında defalarca sokağa çıkması gerektiği halde, burjuva karakteri, rejim ve devletperestliği nedeniyle bundan uzak duran ana muhalefet, dışarıdaki “silahlı adamlara” rağmen sonunda bir açık hava mücadelesine girmeye karar vermiş görünüyor.

Sana hukukun yolları..!

Liderliğinin bilinen performansı nedeniyle hepimizi şaşırtan bu durum iktidar çevrelerini de şaşırtmış görünüyor; o nedenle “şaşırtıcı” laflar ediyorlar. Mesela “Başbakan” Binali Yıldırım, sokağın ana muhalefete yakışmadığını, çözüm yerinin meclis olduğunu ve meseleye hukuk içinde bir çözüm bulunursa bulunabileceğini (!) söylüyor. Yani tam bir “Size hiç yakıştıramadım!” durumu.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, “Kanun yolları sokaklarda değil, kitaplardadır, muhakeme usulünü belirleyen kanunlardadır!” diyerek CHP’yi mücadelesini hukuk çerçevesinde yürütmesi konusunda uyarıyor!

Elbette yeni rejimin efendisi RTE de hukuki yollar konusunda ısrarlı! Ankara’dan İstanbul’a doğru bir uzun yürüyüşe geçen Kılıçdaroğlu’nu uyarırken, “Eğer adalet arıyorsan parlamentoda kürsüde aranır. Eğer bu yolla hukuk elde edeceklerini sanıyorlarsa bu da mümkün değildir. Adaleti aramanın yeri parlamentodur” dedikten sonra Anayasa’nın 138. maddesini hatırlatıyor. O madde şöyle:

Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. Görülmekte olan bir dâva hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Nasıl? “Reis”in ağzından çıkınca şaka gibi değil mi? Ancak belli ki Kılıçdaroğlu’nun şaka kaldıracak hali yok. Dedik ya durum vahim; CHP için bile! Aslında hâlâ Gezi şokunu üzerinden atamamış olan RTE’nin de şakası yok. İlk günlerde (bir “lütuf” olarak) derhal yasaklama yoluna gitmese de, üstünü hukuka dair hikâyelerle örtmeye çalıştığı o fokur fokur kaynayan öfkesini bir ölçüde zaptederek baklayı ağzından çıkarıyor: “Yargı yarın sizi de davet ederse şaşırmayın!”

Tehditler eşliğinde sıra CHP’de…

Böylece, başta “FETÖ ile ilişkiler” olmak üzere “vatan hainliği”nin her türlüsünü kapsayan suçlamalar eşliğinde sıranın CHP’ye geldiği iyice anlaşılıyor. Ayrıca “şaşırmayın” biçiminde bir uyarıya da gerek yok. Söz, RTE’nin ağzından çıkmışsa, şaşıracak bir şey olmadığını ve onun her tehdidinin mutlaka gerçekleşeceğini herkes biliyor.

Dedik ya, zaten CHP’yi de o çok riskli ve tehlikeli bulduğu sokaklara çıkmak zorunda bırakan da bu gerçeklik. Böylece en azından şimdilik, Baykal’ın şiddetle tavsiye ettiği, durumu kabullenip 2019 seçimlerini bekleme çizgisi bir ölçüde aşılmış görünüyor. Bu durum iktidarda sadece bir şaşkınlığa değil telaş ve paniğe de yol açıyor. RTE’nin o hiç içinden çıkmayan Gezi korkusu, yani milyonlarca insanın özgürlük talebiyle sokaklara dökülme ihtimalinin dehşeti yeniden zuhur ediyor. Ancak bu defa hazırlıklı sayılırlar. Gezi’yi epeydir dış mihrakların tertiplediği bir darbe teşebbüsü olarak 15 Temmuz’la ilişkilendirme taktiği ve dolayısıyla yeni bir Gezi’yi bu defa çok daha büyük bir şiddetle bastırma politikası hazırda tutuluyor. Tabii, yeni bir “darbe” teşebbüsü, daha doğrusu hükümetin dış destekli bir darbe olarak suçlayacağı bir halk hareketi, 15 Temmuz tecrübesi eşliğinde bu defa o “evlerinde zor tuttukları yüzde elli”nin harekete geçirilmesine de yol açabilir. İktidar medyası, sahte bir “antiemperyalist” söylem ve çeşitli tehditler eşliğinde böyle bir bastırma operasyonunun yolunu yapıyor.

Tabii “Kambersiz düğün olmaz!” İş tehdit olunca MHP de devreye giriyor ve artık iyice sarayın “hınk” deyicisi durumuna gelmiş olan Bahçeli, “İstanbul’dan da bir karşı yürüyüş başlarsa ne olur?” diye soruyor. Bahçeli ayrıca “masumane olmadığını” söylediği bu yürüyüşün “muhtemel ve kestirilemeyen hadiselerin patlak vermesine” yol açabileceğini öne sürüyor. Nasıl; tam da sorumluluğu karşı tarafa “yansıtarak” niyet beyan etme usulü değil mi! Nereden belli? Bir başka MHP yöneticisi de “adalet yürüyüşü” bağlamında “solun kanlı tarihinden” söz ediyor. Dedik ya tam bir “yansıtma” durumu, hem de Maraş’ın, Çorum’un, Malatya’nın ve pek çok başka kanlı kıyımın faili olan bir partiden…

Kısacası iktidar ve ortağı kendi tertipleyecekleri ve paramiliterleri de devreye sokacakları bir bastırma operasyonunun yollarını döşemekle meşguller. Yani tehlike büyük. Bu nedenle çok dikkatli olmak gerekiyor. CHP’nin yasadışı referandumun ardından sokağa çıkmama gerekçesi olarak ileri sürdüğü “silahlı adamlar” gerçeği elbette ciddiye alınmalı. Ancak bu, sokağa pencereden bakmanın bir gerekçesi olamaz; çünkü yeni rejimin tam olarak oturması durumunda sadece siyasi hayatımız değil, hayatımızın her alanı o “silahlı adamların” sürekli tehdidi altına girecektir.

CHP ve sokaklar..?

Bilen herkes, CHP’nin bu iddialı başlangıcın ardından bir biçimde sokaktan çekilip muhalefetini, işi daha da büyütmeden kapalı alanlarda 2019 hazırlıklarıyla sınırlayacağını düşünüyor. Ancak daha önce de belirttik CHP için, en azından düşündüğü ve beklediği gibi bir 2019 olmayabilir. Yani yeni rejim, doğası gereği beklemeyecek ve bir biçimde CHP’nin üzerine gidecektir; Berberoğlu’nun casusluktan 25 yıl yemesi bunun işaretidir. Kılıçdaroğlu ve diğerleri de muhtemelen FETÖ ile ilişki gerekçesiyle içeri atılmak istenecektir. Operasyon başlamıştır. “Reis” ve öteki iktidar ileri gelenlerinin CHP’ye muhalefetini “parlamento” ve “hukuk” gibi “nafile” alanlarda sürdürme tavsiyeleri bunun bir parçasıdır. Bu operasyonu durdurmanın yolu iktidar ve ortağı kaynaklı her türlü provokasyon, saldırı ve tehditten özenle korunan kitlesel hak ve özgülük eylemleridir. Elbette hak ve özgürlüklerin zerresinden bile yararlanıp onları olabildiğince genişletmeye çalışacağız; ancak bugün artık parlamento, hukuk vb. bu ülkede zaten çok sorunlu olan alanların fiilen veya yasal olarak tasfiye edildiğini, tamamen iktidar denetimine geçtiğini unutmadan. Zaten bu alanlarda yeterli bir hareket imkânı olsaydı iktidar CHP’yi mücadelesini buralarda sürdürmeye çağırmazdı! CHP de bunun farkında ki sonunda sokağa çıkmaya karar verdi. Belki bunda o meftunu olduğu “eski rejimin” artık sona ermiş olmasının da rolü var. Yani başka çare yok. Ancak onca yılın alışkanlıklarının yarattığı “hamlığı”, “parlamenter budalalığı” ve dokunulmazlıklar meselesinde olduğu gibi “ya bana da terörist derlerse…” korkusunu unutmayalım. Yani bildiğimiz CHP liderliği gerçekte sınıfsal karakterinden kaynaklanan “agorafobi”sinin de etkisiyle muhtemelen geri dönüp “eve” girmenin yollarını arayacaktır. Ancak biz CHP’ye oy veren emekçilerin mücadele gücüne inanıyoruz. Onlar aynı Gezi’de yaptıkları gibi partilerini ileri itip başka zamanlarda bir araya gelemedikleri toplum kesimleriyle yan yana durmayı bileceklerdir. Evet, pek çok eleştirimiz var ve bu eleştirilerimizin haklılığına yürekten inanıyoruz. Ancak bunların hiçbiri ortak mücadelemize engel değil; bayrakları karıştırmadan ama hep birlikte! Çünkü başka çare yok…

Yeni rejimin kalıcı ve geçici yönleri

0

16 Nisan referandumu ile birlikte Gezi isyanından beri yaşanmakta olan rejim değişikliği hukuki zeminini kazanmış oldu. Her ne kadar saray dışında işleyiş sahibi yeni bir kurum yaratamamış olsa da artık devletin biçimi değişti. Eski Türkiye rejimi, ki buna yarı Bonapartizm ya da yarı demokrasi diyorduk, yıkıldı ve kolaylıkla yeniden inşa edilemeyecek bir hale geldi.

Hükümetin tüm gerekçeleri yalan!

0

Eskiden TRT’de İnanç Dünyası isimli bir dini program yayınlanırdı. “İnananlar için bir zeytin dalı yeter” diye başlardı, bu program. Ne kadar güzel, değil mi? Şimdi besmelesiz açılış yapmayan dini bütün AKP hükümetinin Başbakanı Binali Yıldırım soruyor: “Zeytin mi önemli, tesis mi?” Gerçi gemi filoları olan, betonsuz bir hayat düşünemeyen bir adam, başka ne desin, zeytin mi?

İşin hoş tarafı dinsiz imansız ilan edilen “materyalist solcular” ağacı-böceği, çayırı-çimeni, havayı-suyu koruma peşindeyken, dört lafının üçü din-iman olan bu adamların böylesine yeşile düşman betonseverler olmaları. Öyle ya aksi takdirde “çevrecinin daniskası” olmadan örneğin, dünya güzeli Karadeniz yaylalarını Yeşilyol adıyla zifte-betona çevirebilmek başka nasıl mümkün olabilirdi?

İnanırsanız başımızdaki hükümet mensupları hayat felsefesi olarak dünya nimetlerine tamamen sırtını dönmüş, bir kuru ekmek, bir hırka ile nefislerini terbiye etmiş müminlerden oluşuyor! İnsan ya tersi olsaydı, yani bir de dünya nimetlerine gönül indirselerdi (örneğin yüz binlerce liralık saatler taksalar, milyon dolarlarını ayakkabı kutularına tıksalar, güç ve iktidar peşinde olsalar…) ne olurdu diye, korku içinde düşünmeden edemiyor! Eskiden çocuk aklımızla yalan söylemeye, çevremizi kandırmaya kalktığımızda mübarek annelerimiz, “yalan söyleyeni Allah çarpar, günah” derdi. Ne diyelim, inşallah!

Kıdem ve güvence

Hükümetin tüm gerekçeleri yalan, dedik. Biraz daha açalım! Şimdi gündemde kıdem tazminatının fona devredilmesi var. Binali Yıldırım diyor ki, çalışanların yüzde 86’sı bu haktan yararlanamıyor. Kıdemi fona devredersek bütün çalışanlar, bir gün bile çalışsa, kıdem hakkından yararlanacaklar! Yani bir kez daha kendileri için bir şey istiyorlarsa namertler durumu. Yedi-yirmi dört, işçinin, emekçinin hakkını hukukunu koruma geliştirme peşindeler.

Tabi şeytan dürtüyor, soralım: 15 yıldır iktidarsınız, neden yüzde 86’nin hakkını bunca yıldır aramadınız, korumadınız, geliştirmediniz? İşyerleri belli, çalışanlar belli, maaşlar belli, ödenen vergi-sigorta primleri belli, her şey ortada. Herkesin kıdem hakkından yararlanmasını sağlamak için başka ne gerekli ki?

Yine de bir an için kıdemin fona devrinin her şeyi daha da kolaylaştıracağını varsayalım ve soralım: Mevcut durumda bir yıllık çalışma sonucu bir aylık brüt maaş kadar kıdem alınıyor. Bunu neden 15 güne hatta 8-10 güne düşürmeye çalışıyorsunuz? Madem tek derdiniz işçinin-emekçinin hakkını korumak, neden çalışan kişi işten atılsa dahi 10 yıl kıdem tazminatına dokunamıyor? Neden 10 yıl sonunda dahi çalışan kıdem tazminatının tamamını değil de sadece bir bölümünü alabiliyor. Tamamını almak için neden emekli olması gerekiyor?

Kıdem tazminatı fona devredilirse bugün ilk kez sigortalı olarak işbaşı yapmış 20 yaşındaki bir genç, emekli olmak için tam 40 yıl beklemek durumunda kalacak. Bu 40 yıl boyunca fonda duracak kıdem tazminatı, çok açık ki, piyasanın çakallarına yem yapılacak. Ve aynı zamanda işçiler belki de ellerinde kalmış tek iş güvencesini de yitirmiş olacak.

Niyet başka!

Olayın adını koyalım: Resmi işsiz sayısının dahi 3,7 milyona ulaştığı (gerçekte 7 milyon), çalışanların büyük çoğunluğunun zaten yoksulluk sınırı altında ücret alabildiği (yoksulluk sınırı 4979 TL), asgari ücretin açlık sınırı altında olduğu (açlık sınırı 1529 TL) bir ülkede kıdem tazminatının herkes yararlanacak diye fona devri doğrudan emek sömürüsünün yoğunlaştırılması anlamına gelir. Zaten bugüne dek uygulanmış ve kâr etmiş, konut fonundan tasarrufu teşvike kadar, tek bir fon örneği de mevcut değil.

Pekiyi ama ya gerçekten tesis zeytinden önemliyse! Ya kıdem tazminatı fona devredilince gün sonunda hepimizi gerçekten zengin olacaksak! Ya başımıza talih kuşu konacak ve biz hayır diyerek gerçekten büyük bir fırsatı kaçırıyorsak? Acaba zırt-pırt grev yapılmasını engelleyen, ekonomiyi, siyaseti ve hukuku trafik ışıksız otobana çeviren OHAL’in nimetlerini göremiyor muyuz? Belki patron olmadığımız içindir…

Hikâyeyi bilirsiniz; Kırmızı Başlıklı Kız büyük annesi zannettiği Kurt’a sorar: Dişlerin neden sivri peki, diye! Büyük anne kılığına girmiş Kurt artık dayanamaz ve cevap verir: Seni daha iyi yiyebilmek için! Kıssadan hisse soralım: Bu kadar iktidar gücünü neden tek elde topluyorsunuz!?

Dünden bugüne etkileriyle 15-16 Haziran Direnişi

0

15-16 Haziran Direnişi, Türkiye’deki işçi sınıfının birleşik mücadeleyi gerçekleştirebildiğinin bir kanıtı olarak tarihe geçti.

Direnişin gerçekleştiği dönem ve öncesi (1960’lar), işçi hareketinin yükselişte olduğu yıllardı. İşçiler, sendika kanalıyla iş yerlerinde örgütlenebiliyor, hakları için mücadele ederek önemli kazanımlar elde ediyordu. 1960’tan 1970’e, pek çok grev ve direniş gerçekleşti. Mücadele etmesi gerektiğinin bilincine varan işçiler, devlet güdümündeki TÜRK-İŞ’ ten sıyrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurdu.

Dünyadaki işçi hareketinin de etkisiyle, Türkiye’de işçi sınıfı, bu modern kölelik düzenine boyun eğmeyeceğini gösteriyordu. İşçi aleyhine patron yararına bir düzenleme getirilmeye çalışıldığında, işçiler hemen bir araya gelerek bu saldırıyı geri püskürtüyordu. Artık, işçi sınıfının devlet ve sermayeden bağımsız olarak hareket edebileceği, kendi yaşamı hakkında söz sahibi olabileceği ortaya çıkmıştı. Elbette ki, sermayenin yanında hareket eden devlet için bu elverişli bir ortam değildi. Devlet, bunun çaresini, işçilerin örgütlenmesini sağlayan sendikayı kendi eline geçirmekte buldu.11 Haziran 1970’te yeni bir yasa düzenlendi. Bu yasadaki hükümlerin uygulanması halinde, DİSK’in kapatılması ve iş yerlerinde yalnızca devletin etkisi altındaki TÜRK-İŞ’in bulunması sonucu ortaya çıkacaktı. Bu durum, iş yerlerinde sendikal mücadelenin tamamıyla sona ermesi anlamına geliyordu. Ancak, unuttukları bir şey vardı. İşçiler, yıllar boyunca elde ettikleri tüm bu kazanımları, tek bir yasayla kaybetmeyi kabullenecek değildi.

İş yerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri kuruldu ve bu saldırının geri püskürtülmesi için direniş örgütlenilmeye başlandı. Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. Tarih 15 Haziran’ı gösterdiğinde, İstanbul, beklenmeyecek derecede büyük bir direnişe sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran geldiğinde, yüz binlerce işçi sokaklardaydı. Polis saldırılarıyla yılmayan işçiler İstanbul’da direnişine devam ederken; Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. TÜRK-İş’in sokağa çıkan üyelerinin sayısı neredeyse DİSK üyelerini geçmişti. Bu, neredeyse tüm Türkiye’deki fabrika işçilerinin bir araya gelerek direniş örgütlemesi anlamına geliyordu.

Direniş karşısında çaresiz kalan hükümet, bugün de bize çok tanıdık gelen bir yola başvurdu. İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan edildi ve fabrikalar askeri denetime alındı. Ancak pek çok işçi, iş bırakma eylemine devam etti. İlk etapta yasa geçmiş olsa da, başlangıçta yasanın destekçisi olan ancak sonrasında yüz binlerce işçiyi karşısına almaya cesaret edemeyen muhalif milletvekilleri, yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdü ve iptal ettirdi.

15-16 Haziran’da, Türkiye’de işçi sınıfı, birleşik mücadeleyi gerçekleştirebildiğini hepimize gösterdi. Görüyoruz ki, Türkiye’deki ilk yönetememe krizi bugünkü değil. Toplumun direnişiyle karşılaşan ya da karşılaşacağını öngören hükümetler, OHAL ya da sıkıyönetime başvurarak kendilerini krizden sıyırmaya çalışıyorlar. Bu olağanüstü yöntemler, hükümetlerin ne kadar çaresiz kaldığının göstergesidir ve bu yöntemler dahi birleşik mücadele karşısında, hükümetleri kurtarabilecek nitelikte değildir.

15-16 Haziran direnişi hala devletin hafızasında. Kendi döneminde Gezi direnişini de yaşamış olan bir hükümetin ise, eylemin hiçbir şekline artık tahammülü yok. İşçilerin birleşik mücadeleyle direnişi halinde neler yapabileceğini hafızasında saklayan devlet, iki eğitim emekçisinin açlık grevine bile tahammül edemiyor. Aslında bu tahammülsüzlük, bizlerin başarıya ne kadar yakın olabileceğinin göstergesidir. Yeni bir 15-16 Haziran direnişinin örgütlenebilmesi, yalnızca yeniden o günlerdeki o inanca ve bilince ulaşabilmemize bağlıdır. Bizlere engel olarak gösterilen OHAL usulleri, birleşik mücadeleyle bir çırpıda yok olabilecek niteliktedir. Planlı bir örgütlenmeyle oluşacak birleşik mücadelenin gerçekleşmesiyle, başarıya ulaşmamız ve artık kendi hayatımız üzerinde kendi söz hakkımıza sahip olmamız kaçınılmaz olacaktır.

Kadın Dayanışması yaz buluşmaları: Özel olan politiktir

0

Güneşli bir Pazar gününde Kadın Dayanışması’nı tanıyan tanımayan, bilip de uzun süredir katılamayan birçok kadınla biraraya geldik. Ranta açılmış yeşil alanların, talan edilen kent hayatının ortasında Maçka Parkı’nda buluştuk. Gülünür mü ağlanır mı bilemiyoruz ama hayatlarımız iş-okul-aile-ev kıskaçlarında takılı kalmışken, biraraya gelmek bile bizim için devrim oldu!

Beraber kahvaltı ederken, bugünden Gezi’ye doğru serüvenimize baktık, kürtaj eylemlilikleri, Gezi Parkı sonrası forumlar, Ensar Vakfı’yla açığa çıkan çocuk istismarı, tecavüz önergesi, 8 Mart eylemliliklerimiz… Öte yandan kişisel hayatlarımız, iş bulma, işsiz kalma, çocuk bakma, mesaiye kalma, mesaiye kalmama, işyerlerinden evlenme şartıyla alabildiğimiz içerideki kıdem tazminatlarımız… Kişisel olarak konuştuğumuzda bile hikayelerimizin ortaklığını, özel olanın politik olduğunu fark ettik. Bir araya gelmek için ne kadar çok sebebimiz varmış, dedik. Özel (sandığımız) hayatlarımızın girdabına kapılmadan tekrar biraraya gelmek üzere sözleştik. Bir sonraki buluşmamız akşam serinliğinde film izleyerek olsun dedik. Tüm kadınları bekliyoruz!

Katar “krizinin” anlattıkları

0

Dünya hiçbir gücün tam olarak kontrol edemeyeceği bir altüst oluşa doğru gidiyor. 2008’de (yeniden) patlayan genel dünya krizi uluslararası politik sonuçlarını giderek daha tehlikeli biçimlerde vermeye başladı. İki kutuplu Soğuk Savaş döneminin, hatta sonraki 20 yılın “tek kutuplu dünya”sının bilinen kuralları ve ilişki biçimleri artık geçerli değil. Emperyalizm dünya ekonomisi üzerindeki egemenliğiyle hâlâ genel çerçeveyi çiziyor olsa da ciddi bir hegemonya krizi içinde. Başlattığı işleri bitiremiyor; yeni bir dünya düzeni kurmakta görülmemiş ölçüde zorlanıyor; çok çelişkili yöntemlerle dünyanın kritik bölgelerinde oluşturmaya çalıştığı “emperyalist barışı” kurmaktan aciz olduğu görülüyor. Dünya krizi ve hegemonyanın ciddi biçimde zayıflaması, emperyalist sistem içindeki çelişkileri ve rekabeti şiddetlendirirken, yeni güç odaklarının ve güç odağı heveslilerinin ortaya çıkmasına da imkân veriyor. Ekonomik ve politik rekabet giderek ve kaçınılmaz biçimde askeri bir rekabete dönüşürken açık çatışma ihtimallerinin de yolunu açıyor…

Elbette önce Ortadoğu!

Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız bu sürecin, herkesin bildiği nedenlerden dolayı en berbat sonuçlarını öncelikle Ortadoğu’da vermesi elbette bir sürpriz değil. ‘91’deki Birinci Körfez Savaşı’yla “çivileri oynayan”, 2003’teki ikincisinde “çivileri çıkan” ve 2011’deki Arap Baharı adı verilen devrimci dalga ile altüst olan Ortadoğu, hızla genelleşme potansiyeli olan bir çatışmaya doğru yol alıyor. Arap devrimci dalgasının uluslararası bir karşıdevrim cephesi eliyle tasfiyesi ve her türden geleneksel gericiliğin güç kazanması, sıcak bir savaş ihtimalini de artırıyor. Kesişen ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz dinamikleri başta Arap ülkeleri olmak üzere bütün bölgedeki rejimleri tehdit ediyor. Yani sorun (Belki hiç inanılmayacak ama!) “emperyalizmin oyunlarından” ibaret değil. Dış dinamiklerle eski ve yeni iç dinamikler karşılıklı etkileşim içinde, zaman zaman farklı ağırlıklar kazanarak ve üzeri çeşitli biçimlerde örtülmüş çelişkilerin yanı sıra yenilerini de ortaya çıkararak başka bir dönemin kapılarını aralıyor.

Bütün petrol gelirlerine rağmen Suudi Arabistan, dünya ekonomisinin durumu ve halihazırdaki petrol fiyatları nedeniyle ciddi bir ekonomik krizin ve bunun harekete geçirebileceği siyasi, toplumsal krizin endişesini yaşıyor. Yani Ortadoğu gibi tekinsiz bir bölgede önemli ölçüde rüşvet ve baskıya dayalı bir hanedan rejiminin aslında göründüğü kadar sağlam olmadığını en önce Suudi rejiminin tepesindekiler biliyor. Bu güçsüzlük birtakım iç tedbirlerin yanı sıra büyük ölçüde dışa dönük bir askeri-siyasi güçlenmeyle telafi edilmeye çalışılıyor. Mutlak bir ABD desteğini yeniden kazanmak için yapılanlar, yüz milyarlarca dolarlık silah anlaşması, İran’ı kuşatmaya, durdurmaya ve bu bölgenin belki de en büyük ve etkili gücünü kırmayı hedefleyen ABD destekli “Sünni cephe” girişimleri hep bu gidişatı tersine çevirme amacına yönelik. İşin temelinde “rejim” sorununun yatması Suudilerin, ne kadar zengin ve “marifetli” olsa da nihayetinde “küçücük” Katar’la karşı karşıya gelmesine yol açıyor. Katar, sermayesi ve etkili medya gücüyle kendisine uygun bir dünya yaratmaya çalışırken İhvanı Müslimin’i de (Müslüman Kardeşler) bir dış politika ve rekabet aracı olarak destekliyor. İhvan ise ideolojik-politik çizgisi, uzun geçmişi ve kısa da olsa iktidar deneyimiyle Suudi Arabistan için “demokrasi” tehlikesi yaratıyor! Bu nedenle Suudiler, İslamcı Mursi’nin devrilmesi işinde “laik” Sisi’yi desteklediler; hem ekonomik, hem de politik olarak. Bölgede etkili bir güç olmaya çalışan Katar aynı zamanda İhvan’ın Filistin kolu Hamas’ı destekliyor. Malûm, Hamas, Suudilerin desteklediği FKÖ’nün başlıca rakibi ve alternatifi. Katar, Suudiler (ve diğerleri) tarafından çok üst düzeyde “teröre destek vermek”le suçlanıyor. İki ülkenin eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir halk hareketi olarak Suriye devriminin tasfiyesinde ve ardından gelen ve henüz tam olarak sona ermeyen kaotik iç savaşta bazen birbirleriyle rekabet etseler de oynadıkları rol ve destek verdikleri birbirinden “nezih” silahlı İslamcı örgütler düşünüldüğünde bu “teröre destek” suçlamasının, el çabukluğuyla yazılmış acıklı bir güldürüden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Sorunun bir başka ve çok önemli bir yönü de İran ile ilişkiler. Suudiler İran’ı sadece bölge hegemonyası rekabetinde bir rakip olarak görmüyorlar. Elbette bu rekabetin galibi hem bölge, hem de dünya sistemi içinde güçlü bir konum kazanacak. Ancak sorun “enerji yolları” falan gibi meselelerin ötesinde bir “rejim” ve “iktidar” sorunu. Dünya ve bölge çapında birtakım roller oynamak öncelikle iktidarda kalmaya, yani rejimlerin bekasına bağlı. İki ülke de rejimleri açısından birbirlerini tehlike olarak görüyorlar. Bu özellikle Suudiler açısından başlıca endişe kaynağı. İran’ın oluşturmaya çalıştığı “Şii Hilali”, doğal olarak sadece kendisini korumanın ötesinde bölge rejimlerine yönelik faaliyetlerinin de bir aracı. Bu kalkanın kırılması bir yandan İran’ı tehlikeye sokarken, başta Suudiler, birtakım bölge rejimlerini de rahatlatacak. Suudilerin İran’a karşı açık bir saldırganlık politikasına yönelebilmelerinin temel şartı ABD emperyalizminin (ve elbette dolaylı ve gizli de olsa Siyonizmin) kesin desteği. Bu destek olmadan ne kadar silahlı olurlarsa olsun Suudi rejiminin bir başarı şansı yok. Son yıllarda arkalarında yeterli ABD desteğinin olmaması ve Obama’nın İran’la ilişkileri yumuşatma politikası bu nedenle Suudi rejimi açısından büyük bir endişe kaynağı olmuştur. Tasarladığı dünya politikası bağlamında İran’la ilişkileri yeniden germenin ötesinde, Ortadoğu politikasını (İsrail’i de güvence altına alacak) doğrudan İran karşıtı bir Sünni blok (Sünni NATO!) üzerinden tesis etmeyi hedefleyen Trump’ın gezisinin ardından Suudilerin seslerini yükseltmelerinin nedeni ABD’nin bu yeni yönelişinin verdiği rahatlamadır.

Ancak anlaşıldığı üzere Katar, rejiminin ve bölgesel etkisinin temeli olarak gördüğü faaliyetleri ve uzun zamandır Suudilerle yaşadığı rekabeti, sistem dışına çıkmayı düşünmese de başka zeminler üzerinden sürdürme niyetindedir. Mesela Suudilerin, hatta ABD’nin peşine takılarak İran’a düşmanlık politikasının hayırlı bir sonuç vermeyecek olması bir yana ölümcül sonuçları da olacağının farkındadır. Kaldı ki Katar’ın Trump’ın siyasi geleceğine ilişkin endişeleri de var gibi. Katar’ın İran’la, asıl zenginlik kaynağını oluşturan doğalgaz konusunda ve ortak bir doğalgaz havzasını paylaşmaları nedeniyle sıkı çıkar ilişkileri var. Ayrıca Katar’ın Arap dünyasında kendisine karşı oluşan ambargo ve tecrit cephesinin üyeleri gibi (en son Nijer ve Cibuti falan katılmış) Suudi parasına da ihtiyacı yok!

Bütün bunlardan yola çıkarak sözü edilen Sünni-Şii kamplaşmasının fıkıh, itikat ve ibadet gibi konulardaki anlaşmazlıklardan veya “öbür dünyaya” ilişkin meselelerden değil doğrudan seküler âlemin meselelerinden, son derece maddi nedenlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz.

Kambersiz düğün olur mu..!

Elbette “kambersiz düğün olmaz!” Türkiye’den söz ediyoruz. Türkiye’nin, arabuluculuk görüntüsü vermeye çalışsa da asıl olarak Katar yanlısı tutumu diplomatik bir hesap hatasından kaynaklanmıyor. Bu uzun bir zamandır zorunluluğa dönüşmüş bir ilişki. Ekonomik, politik ve askeri yönleri var. Bu ilişki, bir “söylentiye” göre Saray rejimini ekonomik açıdan ayakta tutan başlıca unsur. Katar yatırımlarının yanı sıra piyasadaki kaynağı belirsiz milyarlarca dolar tutarındaki dövizin Katar menşeli olduğu iddia ediliyor. Türkiye’nin cari açık ve kaynak sorunu düşünüldüğünde bunun önemi anlaşılabilir. Bir başka husus, iki ülkenin Suriye dahil pek çok durumda açıkça ortaya koydukları Müslüman Kardeşler konusundaki ortak tutumları. Sadece bu bile Türkiye ve Katar’a yönelik Suudi-Mısır düşmanlığı için yeterli bir neden. Ayrıca Türkiye için büyük ölçüde başarısızlığa uğrayan Arap-Ortadoğu politikalarını bir ölçüde telafi etmek için Katar’da kurup büyütmeye çalıştığı askeri üs de önemli. Bu hem bölgede bir biçimde “oyuna” katılma, hem çok paralı bir dostun korunmasını üstlenerek maddi imkânlar sağlanması açısından önemli. Ancak Türkiye’nin dış politikasının giderek, inşa edilen yeni Bonapartist gericilik rejiminin ayakta tutulmasıyla sınırlı bir hale geldiği düşünüldüğünde Katar’la bu derece yakınlaşmanın doğrudan Türkiye’nin yeni rejiminin bekasıyla ilgili olduğu görülecektir. Ortaya çıkan manzara, başta “Reis”, rejimin sözcülerinin açıklamaları, Katar’a asker göndermek için alelacele Meclis’ten geçirilen karar ve ardından deniz ve hava gücü gönderileceğine dair söylenenler bunu işaret etmektedir. Yine aynı bağlamda Katar’a yönelik ABD-Suudi politikasının aynı zamanda Ankara’ya yönelik bir “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” mesajı olduğu da söylenmektedir. Ortadoğu’daki son gelişmelerin sadece İran, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün vb. için değil Türkiye için de ciddi bir rejim sorununa işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Saray medyasının ABD karşıtı “antiemperyalist” tutumuna bakıldığında Katar’ın yanında yer almanın iktidar açısından önemi anlaşılır! Sorun geçici uzlaşmalar ve manevralarla bir süre daha sürdürülebilir düzeyde tutulsa da asıl rekabet ve çatışma dinamiklerinin alttan alta sürmesi tehlikeyi gündemde tutacaktır. Türkiye tehlikeli bir çemberin içindedir. Tutmaya çalıştığı değneğin iki ucu da pistir! Suudilerin ve zaman zaman o çok heves ettiği “Sünni cephenin” veya “İslam ordusunun” yanında yer alsa İran’la karşı karşıya gelecek, İran’ın yanında yer alsa başta ABD, diğer bloğun basıncı, hatta giderek tehlikeli düşmanlığıyla karşı karşıya kalacaktır. Şimdilik uzak ihtimal gibi görünse de (Olayların nasıl hızlanabileceği şimdiden öngörülemez) günün birinde İran ile karşı karşıya kalması, ABD’nin destek vermesi durumunda bile ağır hasarlara yol açacaktır. Bölgede Türkiye’nin başına gelebilecek en büyük felaket İran’la bir savaşa girmesidir. Aynı felaketli durum İran açısından da geçerlidir. (İki ülke bütün rekabetlerine rağmen bu nedenden dolayı 17. yy’dan beri savaşmamaktadır. Her iki kampta da yer almanın çok ciddi ekonomik, politik ve askeri sonuçları vardır. Gidişat, Türkiye’nin “rejim” sorununun, yani RTE’nin kurduğu ve ayakta tutmak için her şeyi yapmaya hazır olduğu yeni rejimin giderek uluslararası bir soruna dönüşeceğini göstermektedir. Dediğimiz gibi havuz medyasının köşe yazarlarının Katar meselesinin çığırından çıkma ihtimali karşısında kapıldıkları telaş boşa değildir. Katar’da yapılacak bir darbe, ilişkilerinin maddi ve siyasi boyutu düşünüldüğünde, Türkiye için Mısır’daki darbeden çok daha derin bir etki yaratacaktır…

Türkiye Ortadoğu sorununa el atma biçimi nedeniyle bölgenin bütün belalı sorunlarını bünyesine taşımaya başlamıştır. Her türlü enfeksiyona açık bir yapısı vardır. Bu nerenle Katar sadece bölge için değil Türkie için de “boyundan çok büyük” sorunlara yol açabilir…