Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Metal işçileri yeni yılda daha çok mücadele diyor!

0

Metal işçileri, geçmiş yıllardan dersler çıkararak ve “mücadele” diyerek yeni bir yıla girecek. 2017, biz işçiler için geçmiş yıllarda olduğu gibi yine açlık, yoksulluk ve sefaletle geleceksiz bir yaşam içerisinde, kuralsız koşullarda çalışma sonucu iş kazaları ve cinayetleri beraberinde getirdi. Sömürü çarkında öğütülmemizin temellerini kötü niyet taşlarıyla döşeyen iktidar, sermayenin değirmenine su taşıyarak musluğu sonuna kadar açtı.

Dış politika açmazları…

0

Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı Muhtarlar Buluşması’nda Trump’ın açıkladığı yeni güvenlik stratejisini “her şey Amerika için” diyerek eleştirirken, bizim “güvenlik” stratejimizi de “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” olarak özetledi ve bu değerlere el uzatanın da elini kıracağını beyan etti. Saray rejimi kendi iç ve dış politik stratejisini kendi bekası üzerine kurmuş durumda. Bu rejime muhalefet edenleri de “emperyalizm işbirlikçisi” ve “vatan haini” ilan etmeye başladı. Oysa biraz yakından bakıldığında bu sahte emperyalizm karşıtlığının tamamen dış politikadaki iflasın bir ürünü olduğu görülebilir!

Metal işçisi, direnen işçilerle kazanacak!

0

On binlerce metal işçisinin hayatını ilgilendiren MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinde kritik aşamaya gelindi. Yasal prosedüre göre görüşmelerin 60 günlük süre içerisinde anlaşmazlıkla sonuçlanması halinde uyuşmazlık zaptı tutularak arabulucu aşamasına geçilecek. Önümüzdeki dönem metal işçisini çetin bir mücadele beklemekte; yeni grevlerin, yeni direnişlerin yolu gözükmektedir. MESS, vazgeçemem deyip kırmızı çizgi olarak belirlediği üç maddeyi dayatarak işçi sendikalarının karşısına kesin kazanacakları özgüveniyle oturmaktadır.

Bir-ruh bid-dem nefdik ya Filistin! *

0
İsrail askerleri tarafından gözleri bağlanarak gözaltına alınan Fevzi El-Junidi direnişin sembolü oldu.

Okur mektubu: Grev yasağı yabancı patronların dostudur

0

 

Limasan’da çalışan bir işçiyim. İş görüşmelerine girdiğim zaman oranın sahibinin aslında Brezilya menşeli olduğunu, Türk patronların firmayı Brezilya’ya sattıklarını öğrendim. Buna rağmen bu gibi firmalar çevremizde ve medyada yerli firmalar gibi gösteriliyorlar. Böyle bakacak olursak grev yasaklarının aslında yabancı sermayeyi korumaya yönelik olduğunu görüyoruz. Bu da bize gösteriyor ki grev yasakları bu halkların çıkarına değil, yabancı sermayenin çıkarınadır. Erdoğan grev yasakları ile emperyalizmle dostluk yaptığını göstermektedir.

Eğer emperyalizmden, yabancılardan bağımsızlaşmak istiyorsak bunu ancak direnen işçilerin yanında yapabiliriz.

Ya iyi bir hayat için mücadele edeceğiz, ya da kötü bir hayatta tükeneceğiz.

Bir metal işçisi

2017’nin bilançosu: Hesabı kim ödeyecek?

0

“Sosyalizmi bu nedenle de bekliyorum. Çünkü ruhumuzda hiçbir karşılığı olmayan tüm bu yıldönümlerini çöpe atacak, başkalarını uyduracaksa da hiç değilse ahmak atalarımızdan kayıtsız şartsız aldığımız günlerin aksine bize ait günler olacak.”

– Antonio Gramsci, “Yılbaşından nefret ediyorum”, 1 Ocak 1916

2018’de Saray rejiminden çıkış formülü: Birlik, Dayanışma, Mücadele!

0

Son haftalarda yaşanan gelişmeler, Erdoğan ve AKP yönetiminin hareket alanının giderek daraldığını ortaya koyuyor. İçeride ve dışarıda uyguladığı politikaların tümü birer birer iflas eden Saray iktidarı, bir uçtan öbür uca savrulan zikzaklarla çoktan tükenmiş ömrünü günlük olarak uzatmanın çırpınışları içerisinde. Uyguladığı işçi düşmanı politikalarla emekçi halkı sefalete sürükleyen Saray, varlığını açık baskı politikalarıyla ve kuru hamasetle sürdürmekten başka bir çıkış yolu bulamıyor.

Aman Allahım, yoksa Gezi de…!

0

İktidar çevreleri, İran’daki halk hareketine ilişkin açıklamalarında “Gezi” benzetmesini kullanmaya başladılar. Elbette, kendi anlayışları çerçevesinde ve en berbat anlamıyla! Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, daha dolaylı bir üslupla, “olayların ‘Gezi’ye benzetildiğini” söyledi. En açık görüş ise AKP Meclis Başkan Vekili Mustafa Elitaş’tan geldi; Beyefendi, İran’da yaşanan kitlesel gösterilerin Gezi olaylarına benzediğini söyledi…

Sihirli bir formül: “Dış güçler…

Gezi’nin İran’da bugünlerde yaşananlara ne ölçüde benzeyip benzemediği bizim açımızdan tartışılabilir, ancak “yeni rejimimizin” sözcüleri açısından aralarında bir fark olmadığı belli. Ayrıca İran’daki kapitalist molla rejiminin temsilcilerinin Gezi hakkında ne düşündüklerini bilmesek de, her iki rejimin temsilcilerinin İran’da yaşananlar konusunda büyük ölçüde hemfikir oldukları söylenebilir: Gerek bizimkiler, gerek İran’daki “meslektaşları” adı geçen toplumsal olayları ve büyük kitle seferberliklerini “dış güçlerin oyunu”  olarak sunmayı uygun buluyorlar! Kısacası Sünni-Şii ayrımı olmaksızın bütün egemenleri birleştiren bir duygu ve fikir ortaklığından söz edebiliriz

Türkiye’de 68’den başlayarak 70’ler boyunca süren siyasi-toplumsal mücadeleler boyunca asker-sivil iktidar mensuplarının yaşananları açıklarken kullandıkları meşhur bir cümle kalıbı vardı. Bu cümle, “Önce masum öğrenci istekleriyle başlayan, ancak daha sonra dış mihrakların ve milli birlik ve beraberliğimize kast etmiş kökü dışarıda karanlık güçlerin…!” diye başlardı. Hedef elbette öncelikli olarak devrimci eylemlerdi. Devleti yönetenler, epeyce ileri derecedeki ekonomik ve diplomatik ilişkiler nedeniyle çok açık sözlü davranmasalar da, sağın daha “eli kolu serbest” kesimleri her fırsatta, solcuların bu eylemler karşılığında Ruslardan para aldıklarını, eylemlerin arkasında Sovyetler Birliği’nin olduğunu iddia ederlerdi. Toplumsal ve siyasi mücadeleleri açıklayan sihirli formül buydu.

Gelenek hiç değişmedi; geçmişin “vesayet” düzenine son vermekle öğünen AKP iktidarı da başı ilk sıkıştığında hiç tereddüt etmeden o “vesayetçi” kalıba sarılıverdi. Milyonların katıldığı Gezi isyanı iktidara göre “dış güçlerin bir oyunuydu. İşin içinde Türkiye’nin hızla büyümesini ve bölgede bir “oyun kurucu” haline gelmesinin kıskanan ve bu nedenle RTE’yi bir darbeyle devirmek isteyen “dış güçler”, özellikle de 3. Havalimanı’nın Frankfurt’a rakip olacağını gören Almanya, Türkiye ekonomisini çökertmek isteyen “faiz lobisi”, “halkçı” iktidarı yıkmaya çalışan sömürücü büyük sermaye çevreleri (Ki, karargâhı Gezi Parkı’nın hemen yanında, Koç Grubu’na ait Divan Oteli’nde kurmuşlardı; aynı otel isyancıların hastanesi olarak da kullanılmıştı) ve elbette Soroslar ve diğerleri… Gezi, Batı’da da epeyce bir sempati toplamış ve RTE’ye yönelik ağır eleştirilere yol açmıştı. Özet olarak Gezi olaylarına katılanlar emperyalizmin hizmetindeki darbecilerdi. Kısacası Gezi, Türkiye’yi bölüp parçalama niyetindeki emperyalizmin oyunundan başka bir şey değildi.

Lenin Almanların hizmetinde!

Elbette “komplo teorileri”nin mucidi bizim yerli ve milli muktedirlerimiz ve “hınk deyicileri” değil. Bu evrensel bir yaklaşım. Dünyanın her yerinde  “düzenin sahipleri” tarih boyunca toplumsal olayların gerçek nedenlerinin sorumluluğundan kurtulabilmek ve toplum üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için kendileri dışında her şeyi ve herkesi suçlama yoluna gitmişlerdir. Öyle ki bu yöntem zamanla adeta “dünyayı yönetmeye” başlamıştır. Buna göre muhalif anlamda toplumsal ve siyasal olan her şey dış kaynaklı bir komplonun sonucudur. Duruma, zamana ve meşrebe göre arkasında Yahudiler, Masonlar, büyük devletler, emperyalizm, ABD, İngiltere, Almanya, (geçmişte) Sovyetler Birliği (esas olarak Ruslar), Bolşevikler vardır. Ayrıca Başta Büyük Fransız Devrimi olmak üzere bütün devrimler birer komplonun eseridir. (Bizin 1908 de dahil devrimlerde daha çok Yahudi-masonların parmağı vardır!)  Mesela bu teoriye göre Rus devriminin ardındaki en önemli güç, Rusya’nın savaştan çekilmesinden büyük fayda sağlayacak olan Alman emperyalizmidir. Devrim, aslında (mühürlü bir trenle) Rusya’ya gönderilen ve bir Alman casusu olan Lenin tarafından yapılmıştır. Almanya, Rusya’nın savaştan çekilmesini isteyen Bolşeviklerin iktidara gelmesini istemektedir! Şaka değil, 1917 Ekimi’ne kadar geçen süre boyunca, iktidarı elinde tutan ve emperyalist savaşın devamından yana olan liberal burjuvaziyle “yurtsever” küçük burjuva demokratlarının başlıca iddiası, işçi sınıfı içindeki gücünü giderek artıran Lenin ve Bolşeviklerin Alman casusu vatan hainleri olduğuydu! Burada, genel olarak komünizm gibi Bolşevizm’in de,  kurucularının bir bölümü ve önde gelen pek çok temsilcisinin etnik kimlikleri nedeniyle, “uluslararası Yahudi komplosunun” (Sion Protokolleri!) eseri olduğu iddiasına girmiyoruz bile!

Kısaca söyleyecek olursak hemen hepsi “dış güçlere” ve onların maşaları durumundaki “iç düşmanlara” dayanan komplo teorilerin dünya çapında uzun bir geçmişi vardır. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Egemen sınıflar, ellerindeki sömürü, zulüm ve zorbalık çarkını döndürebilmek ve halkları, kendi sınıfsal çıkarlarının bütün ulusun çıkarları olduğuna inandırabilmek için bu yolu seçmek zorundadırlar. Böylece bir yandan baş kaldırmaya cesaret edenleri karalamaya, öte yandan da “dış tehlikelerle” korkuttukları kesimlerin sadakatini kazanmaya çalışırlar; çoğu zaman da bunu başarırlar.

Tuhaf olan…

Bütün bunlar gerici egemen sınıflar açısından çok normaldir. Ancak “tuhaf” olan, o egemen sınıflara karşı olduklarını söyleyen, kendilerini muhalif, ilerici ve hatta devrimci olarak tanımlayanların; toplumsal-siyasi olaylara o egemenlerden çok daha farklı bir analiz yöntemiyle yaklaşması gerekenlerin de neredeyse tıpatıp onlarla aynı yöntemi kullanmalarıdır. Bu durum önemli çelişkileri barındırır. Mesela Türkiye’deki OHAL rejimi  “faşizm” olarak tanımlanırken, Suriye’yi onlarca yıl boyunca OHAL ile yönetmiş olan, üstelik de Baas Partisi dışında her türlü siyasi faaliyeti, grevleri, bağımsız sendikaları, her türlü emek mücadelesini yasaklayan, devrimci, sosyalist muhalifleri uzun hapis cezalarına çarptıran Esad rejimi ilerici ve laik olduğu gerekçesiyle desteklenebilir. Bir diğer örnek ise şimdi bütün haşmetiyle gündeme gelen İran meselesidir. Malûm, İran rejimi “ilericilik-laiklik” bir yana adıyla sanıyla bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Aslında bu rejim, laik Atatürkçü ulusalcımızın gözünde nefret edilesi bütün özellikleri taşır. Zaten o yüzden yıllarca “Mollalar İran’a!” sloganı atılmıştır. Ancak onun da kurtarır bir tarafı vardır: İran’daki İslami rejim de aynı Suriye’deki Baas rejimi gibi “antiemperyalistir”; yani Amerika’ya karşıdır. Yani biri “laik” ve “antiemperyalist”, diğeri ise “İslamcı” ve “antiemperyalisttir. Kısacası, ulusalcılarımızın ve hatta sosyalistlerimizin büyük bir bölümünün gözünde her ne olurlarsa olsunlar bu iki rejimin de tutar, muteber ve güvenilir  bir yanı vardır.

Antiemperyalizmin tekelci aşaması!

Ulusalcılarımızın ve sosyalistlerimizin gözünde itibarları ve güvenilirlikleri olmayanlar ise bu ülkelerin İslamcı ve laik despotların tahakkümü altındaki halkları, işçi ve emekçileridir! “Emperyalizm karşıtlığının” “devlet tekelinde” olduğu bu ülkelerde İşçilerin, emekçilerin, ezilen halkların her türlü başkaldırısı nedenine, kaynağına bakılmaksızın otomatikman “emperyalizmin” ve “dış güçlerin” oyunu, operasyonu olarak ilan edilir. Üstelik bunu yapanlar, kendi memleketlerinde, “yerli ve milli” olarak görmediği her türlü muhalefeti “vatana ihanet” sayan, toplumsal-siyasal her türlü karşı çıkışı emperyalizmin ve dış güçlerin tezgâhladığı bir “darbe” olarak ilan eden, sözde “antiemperyalist” despotik bir rejime karşı “demokrasi ve özgürlük” mücadelesi verdiğini söyleyen bir kısım zevattır! Mesela İran’daki kitlesel başkaldırıya ilişkin ellerinde çok önemli ve kesin bazı “kanıtlar” vardır: Trump’ın twitleri; Netanyahu’nun açıklamaları, Suudi Arabistan ve Körfez kaynaklı sosyal medya paylaşımları; ve elbette bunların bölgedeki konumları nedeniyle İran’daki bir karışıklıktan yararlanma umutları… İşte karşı durulamaz somut gerçeklikler ve kanıtlar!

Aman Allahım, yoksa Gezi de…!

Bunlar, nitelikleri itibariyle Gezi isyanı sırasında ve sonraki günlerde bizim hükümetin eline geçen “kanıtların” hemen hemen aynılarıdır! Zaten yazının girişinde yer alan iktidar kaynaklı “Gezi” benzetmelerinin çıkış noktası da burasıdır. Bu durumda ulusalcılarımıza ve onları takip eden bir kısım sosyalistimize sormamız gerekiyor: O dönem sizlerin de “demokrasi, özgürlük, laiklik ve aydınlanma” adına desteklediğiniz Gezi isyanının ardında “kimler”, hangi, “dış güçler”, hangi “emperyalist mihraklar” vardı?  Bir soru daha: Yeni bir “Gezi”de, rejim, “Emperyalist-Batı destekli” bu “darbe girişimini” (Emin olun, destek mahiyetinde dış kaynaklı pek çok twit ve sosyal medya paylaşımının yanı sıra Batılı hükümetlerden ve yabancı medyadan da pek çok uyarı gelecektir!) bastırmak amacıyla polis ve jandarmanın yanı sıra HÖH, Osmanlı Ocakları vb. “paramiliter” güçleri, yani bir nevi “(karşı)devrim muhafızlarını” veya “Beşiçleri” (İran) veya “Şebbihaları” (Suriye) çıkardığında eylemlerin niteliği hakkında hangi açıklamaları yapacaksınız!

Ama bizimkiler..!

“Ama bizimkiler ‘gerçek antiemperyalist’ değiller ki…!” dediğinizi duyar gibiyiz. Zaten bir süredir endişeli bir ruh haliyle RTE’nin gerçek bir antiemperyalist olmadığını kanıtlamaya çalışmakla meşgulsünüz! Ancak bu kafayla işiniz zor. Sizin ölçütlerinizle RTE’nin ve rejiminin sıkı bir emperyalizm karşıtına, ABD düşmanına dönüşmesi an meselesidir! Olmaz olmaz demeyin; ayakta kalmak için her şeyi yapmaya hazır Saray rejiminin ABD ve Batı ile köprüleri atması, NATO’dan çıkması, İncirlik ve diğer üsleri tamamen kendi kontrolüne alması, yeni ittifak sistemleri arayışına girmesi ve çeşitli “bağımsızlık” manevralarına girişmesi “ekonomik” nedenlerle çok kolay görünmese ve de pek çok riski içerse de imkânsız değildir. Unutmayın, karşınızda “olmaz” denilenleri hayret verici bir kolaylıkla yapıveren, her türlü riski almaya hazır bir güç var! Sizde bu, kapitalizme ilişkin tek laf etmeden emperyalizm analizi yapma yeteneği varken başımız belada demektir!

Çok kısa bir süre önce ulusalcı bir köşe yazarı, ABD emperyalizmine ve Kürtlere karşı bölgede “ebedi huzuru” sağlayacak bir Türkiye-İran-Suriye-Irak işbirliği ve ittifakı öneriyordu. Böylece ABD’’nin “Kürtleri kullanarak” bu ülkeleri bölme hedefi engellenecek ve bölge barışı sağlanmış olacaktı. Yazarımızın yazdıklarından anladığımız kadarıyla bu konuda asıl sorun, bu işlere kafası basmayan RTE Türkiyesi idi. Yazarımıza müjdeyi vermek isteriz, bu ittifak, en azından rejimlerinin giderek ortaklaşan nitelikleri fiilen kurulma yolunda: Türkiye, rejimi itibariyle hızla İran-Suriye karışımı bir ülkeye dönüşüyor. Elbette “antiemperyalizm” konusunda  diğerlerine nazaran bazı acemilikleri var, ne de olsa bu işlerde biraz yeni, ancak biz bu acemiliğin “yeni dostlarımızın” da yardımıyla kısa sürede ustalık aşamasına erişeceğine inanıyoruz; tabii biraz da sizlerin bu konudaki engin tecrübe ve hoşgörüsü sayesinde..!

İran protestolarında kadınlar

0

İran, ülkenin en büyük ikinci kenti olan Meşhed’den başlayıp neredeyse ülkenin tamamına yayılan bir seferberlik sürecinden geçiyor. Türkiye ve dünyada ise bu süreç son derece farklı biçimlerde değerlendirilebiliyor. Peki İran’da gerçekten ne oluyor ve seferberlik halindeki İranlılar neden sokakta?

İran’da milyonlarca kişi işsizlik ve yoksulluk koşullarında yaşıyor. İran sokakları organlarını satmak isteyen insanların ilanlarıyla; İran hapishaneleri aktivistlerle, feministlerle, siyasi tutsaklarla dolu. Son yıllarda fabrika, maden ve tarım işçileri defalarca greve çıktı. Tüm bu somut koşullar ve mücadele dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda, şu anda İran’da işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik ve neoliberal hırsız ve gerici rejime karşı gösterilen tepkiyi “dış güçlerin oyunu”na indirgemek, isyan eden kitleleri hiçe saymak olur.

Peki, kadınlar bu protestoların neresinde? Dünyada gerçekleşen pek çok seferberlikte olduğu gibi şu anda İranlı kadınlar da direnişin büyük bir parçası. Dahası kadınların “örtünme” zorunluluğu, makyaj yasağı vb. cinsiyetçi baskılar direnişi son eylemlerden öncesine dayanıyor ki 27 Aralık Çarşamba günü beyaz başörtüsünü sallayarak direnişin sembollerinden biri haline gelen kadının eylemi, zorunlu başörtüsüne karşı yapılmış bir eylemdi. Bu hareket, beyaz bayrak sallamak gibi bir teslimiyet çağrışımını andırsa da aslında bir başkaldırıyı temsil ediyor.

#WhiteWednesday (Beyaz Çarşamba) adı verilen sosyal medya hareketi, beyazı kampanyanın rengi olarak seçmişti. Bu kampanyaya katılan kadınlar Çarşamba günleri beyaz başörtüsü, giysi veya başka bir sembolle fotoğraf ve videolarını paylaşıyorlar. Katılımın hızla arttığı kampanyada belki de en çarpıcı tepkilerden biri de başörtüsünü sallayan kadının eylemi oldu. Başörtüsü zorunluluğunun kaldırıldığına dair haberler dolaşsa da, işin aslı öyle değil. İran polisi, kıyafet zorunluluğuna uymayan kadınların artık ahlak polisi tarafından tutuklanmayacaklarını, bunun yerine zorunlu İslami eğitim alacaklarını açıkladı. Aynı açıklamada başörtüsünün gevşek bağlanmış veya “kazara” düşmüş olması gerektiğinden ve bu durumun tekrarlanması halinde yasal işlem başlatılabileceğinden de bahsetti. Ancak kadınlar, rejimin bu konuda bir tür geri adım atmış olmasına rağmen bunun tam anlamıyla bir kazanım olmadığının farkında. İranlı kadınların ne zorunlu İslam derslerine ne de kelime oyunlarına ihtiyacı var. İranlı kadınlar, başörtüsü zorunluluğunun kaldırılmasını talep ediyor ve amaçlarına ulaşana kadar vazgeçmeyeceklerini söylüyorlar.

1979 yılında, tüm kadınların başörtüsü takmak zorunda olduğu ilan edildikten bir gün sonra binlerce kadın işe gitmemiş, grev yapmış ve kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirmişti. Bundan sonraki süreçte feminist hareketten pek çok kadın tutuklandı. Her ne kadar pasifize edilmeye çalışılsalar da kadınlar gerek işgücüne katılmaktan gerekse rejimin bu baskıcı yasaklarına karşı seslerini çıkarmaktan geri durmadılar. Kadınların direnişi, son yıllarda düzenlenen bazı sosyal medya kampanyalarıyla daha görünür hale geldi ve alan kazanmış oldu. Başörtüsünü sallayan kadının ardından başka kadınlar da bu eylemi canlandırmaya başladı. Bununla birlikte, başörtüsü zorunluluğu ve kadınlara dönük diğer baskıcı yasalar karşısında, kadın düşmanı hükümet istemediklerini dile getiren kadınların mücadelesinin, mevcut direnişteki sınıf talepleriyle iç içe geçmiş durumda olduğunu söyleyebiliriz. Bir kadın gösterilerden birinde şunları ifade ediyor: “İşçiler işten atılıyor. Fabrikalar işçilere ücretlerini ödemiyor. Neden susacakmışız?” Bütün gün çalıştıklarını, aylardır maaş alamadıklarını söyleyen başka bir kadın şunları söylüyor: “Geç kaldık ama buradayız. Dün bir genç ‘Bu dindar rejimi iktidara siz getirdiniz’ dedi. Şimdi biz hatamızı düzeltmek için eylem yapıyoruz. Vücudumu sizin için kalkan olarak kullanacağım. Böylece sokağa çıkıp eylem yapabileceksiniz.” Başka bir kadınsa açlık koşullarında yaşadıklarını anlatarak doğrudan Hamaney’e sesleniyor. Yine başörtüsünü çıkararak Tahran Üniversitesi’nin önünde eylem yapan bir kadın, uğradıkları biber gazı saldırısına rağmen dayanışma sloganları attığını, orada olmaktan gurur duyduğunu anlatıyor ve kadınların sesinin çok gür ve cesurca çıktığını söylüyor. Kadınlar korkusuzca çevik kuvvet polislerinin karşısına dikiliyorlar.

Genç kadınların %44’ünün işsiz olduğu 80 milyonluk İran’da seferberliklerin seyrini kestirmek güç. Ancak ezilenlerin ve kadınların, özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklara dökülmesini destekliyoruz. İranlı kadınların mücadelesi, tüm dünyada cinsiyetçi, dinci, kapitalist hükümetlere karşı mücadelenin kaderini belirleyecektir.

İran: Devrime giden Larissa yolu (mu?)

0

Pers kapitalizminin, 1979 devriminin reaksiyonerleri aracılığıyla kazandığı İslamcı diktatoryal üstyapı, son 30 senedir İran proletaryasını sosyal ve ekonomik bir uçurumun kenarına doğru sürükledi. Bağımsız sendikal ve sınıfsal hareketleri Kur’an’dan alıntılanan ayetler eşliğinde ve polis copunun da “kısmi” yardımıyla sindiren molla rejimi, ulusal pazarının kapitalist işleyişinin akıbeti uğruna, Ortadoğu’nun en karşıdevrimci devlet aygıtlarından birinin yaratımına soyundu. İsrail ve Türkiye ile birlikte bölgedeki polis rejimlerinin en ileri örneklerinden birini sunan İran, 2011’de Ortadoğulu kentli yoksulların, işsizlerin ve proleterlerin devrimci ayaklanmaları karşısında da, hemen hemen hiç vakit kaybetmeden elçileri aracılığıyla, yıkılmakta olan diktatörlüklerin bakanlar kurulundaki safını aldı. Şu gerçek şüphe götürmez ki, Pers kapitalizminin kaptan kamarasındaki molla rejiminin hayatta kalmasının, Ortadoğu’nun işçi ve emekçi sınıfları nezdinde hiçbir olumlu tarafı bulunmamaktadır.

Taşeron çifte sömürüdür! Tamamen yasaklanmalıdır!

0

Türkiye’de yaklaşık iki milyon kişi taşeron işçi olarak çalıştırılıyor. Bu, yaklaşık her yedi işçiden birinin taşeron işçi olduğu anlamına geliyor. Taşeron işçilik giderek yaygınlaşıyor, nitekim sayısı AKP hükümetleri döneminde yüzde 500 oranında artmış durumda, çünkü taşeronluk patronlar için çok kârlı bir yöntem.

Öncelikle ana işveren olan şirket bu şekilde kıdem-ihbar gibi tazminatlardan kurtuluyor. İşçinin yıllık izin, hastalık, emeklilik gibi maliyetleriyle uğraşmak zorunda kalmıyor. Bütün bunları çok daha az maliyetle alt işveren şirkete devrediyor. Alt işveren şirket ise kıdemden ihbara, yıllık izinden emekliliğe dek işçinin hiçbir hakkını kullanamayacağı bir sözleşme düzeniyle milyonlarca lira kazanç elde edebiliyor. Taşeron firmaların işçilerin sırtından bu şekilde kazandığı yıllık kazanç 15 milyar liraya ulaşmış durumda.

Buna rağmen taşeron işçiler en örgütsüz, en güvencesiz, en düşük maaşlı ve en kötü çalışma koşullarına sahipler. İş kazalarının yüzde 90’ının taşeron işyerlerinde gerçekleşmesi de bunu gösteriyor. AKP hükümetlerinin 15 yıllık iktidarında 30 bine yakın işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. Demek oluyor ki eğer taşeron çalışma düzeni olmasaydı bu işçilerin 27 bini halen aramızda olabilirdi. Bir tek bu neden dahi taşeron çalıştırmanın derhal yasaklanmasının hayati önemini ortaya koyuyor.

Sermaye-devlet suç ortaklığı!

Taşeron çalıştırma bu korkunç bedeli nedeniyle artık iktidar tarafından da açıktan savunulamaz hale geldi. Her seçim döneminde taşeron çalıştırmaya son verme önde gelen vaatlerden olmaya başladı. Sanki taşeron çalıştırmayı dünya dışı bir güç devreye soktu! Taşeron çalıştırmanın başlangıcı birçok başka işçi düşmanı yasa ve uygulama gibi karşıdevrimci 24 Ocak 1980 neoliberal kararları ve 12 Eylül askeri darbesidir. Son olarak 2003 yılında AKP eliyle devreye sokulan 4857 sayılı iş kanunuyla birlikte taşeron çalıştırma emek piyasasında egemen çalışma biçimlerden biri haline getirildi. Dolayısıyla bugün taşeronu kaldırmaktan bahseden AKP’den CHP’ye hepsi, sanki konunun kendileriyle hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranarak yalan söylemektedir.

Sürekli yüksek maliyetlerden, krizden, belirsizlikten bahseden patronlar 2017 yılını da yüksek kârlarla kapattılar. Patronların bu yüksek kârları dünya çapında icatlar geliştirmiş olmalarından ya da katma değeri çok yüksek teknolojik ürünlerinden kaynaklanmıyor. Yüksek kârlar işçilerin yoğun sömürüsünden geliyor. Başta taşeron çalıştırma olmak üzere esnek ve güvencesiz çalışma düzeni bu yoğun sömürüye imkân veriyor.

Göz boyama!

Diğer yandan patronların asla vazgeçmeyeceği bu çifte sömürü düzeninin allanıp pullanıp yeniden işçilere satılması da gerekiyor. Bu işi de iktidar 696 nolu son KHK ile üstlendi. İnanırsak kamuda taşeron çalışma düzenine son veriliyor! Oysa daha ilk maddeden itibaren yaklaşık 900 bin kamu taşeron işçisinin yaklaşık yarısına denk gelen belediye ve il idaresine bağlı işçilerin bu kapsamın dışında kaldığını görüyoruz. Yaklaşık her dört belediye işçisinin üçü taşeron işçi konumunda ve yeni düzenlemeyle kendilerine mevcut kadrolu çalışanlarla aynı hak ve statüde kadrolu işçi olma hakkı tanınmıyor. En iyi ihtimalle, belediye işçileri taşeron firmadan belediye ve il özel idarelere ait firmaların “özel statülü” işçileri haline gelmiş olacaklar.

Benzer şekilde onlarca özel bütçeli kuruluş KHK kapsamı dışında bırakıldığı için bu kuruluşlardaki on binlerce işçi de mevcut düzenlemeden yararlanamayacak. Bir şekilde kapsam içinde yer alacak taşeron işçilerin ise sınavlardan özel soruşturmalara dek bir dizi engeli aşmaları, eğer kadroya geçmek için daha önce açtıkları davalar varsa bunlardan feragat etmeleri gerekecek. Tüm bu engelleri aşabilen taşeron işçiler 4-B olarak anılan sözleşmeli kadroya geçebilecek ve aynı işi yapan kadrolu diğer işçilerle aynı maaş ve haklara sahip olamayacaklar. Taşeron olarak çalıştıkları dönemdeki ücret ve hakları neyse o şekilde devam edecekler.

Bütün bunları alt alta sıraladığımızda ortada büyük bir göz boyamanın olduğunu görebiliyoruz. İktidar bir yandan sanki taşerona son veriyormuş gibi yapıp üzerindeki bir basınçtan bir süreliğine de olsa kurtulmaya çalışıyor. Bu yolla olası yerel-genel ve başkanlık seçimleri için bir yatırım yapıyor. Kendi bir kısım taraftarları için devlette yer açarak ağızlarına bir parmak bal çalıyor. Oysa çok açık bir gerçek var; eğer taşeron çalıştırma insani ölçülerden uzak bir çifte sömürüyse -ki öyle- tamamen yasaklanmalıdır. Özel-kamu ayrımı yapılmamalıdır. Tüm işçileri kapsamalıdır. Kurum-kuruluş ayrımı olmamalıdır. Taşerondan kadroya geçen işçiler mevcut kadrolu işçilerin tüm hak ve ücretlerine sahip olabilmelidir. Tüm işçiler için sendikalı-güvenceli çalışma ortamı sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde gerçek bir düzenlemeden bahsedilebilir. Böylesi bir düzenlemeyi burjuva hükümetlerin asla yapmayacağını, patronların da böylesi bir uygulamaya asla taraf olmayacağını bilelim. Bu çifte sömürü çalıştırma biçimine dur diyecek biz işçi ve emekçileriz.

Grev yasaklarına hayır! Birlik, Mücadele zafer!

0

26Yaklaşık 130 bin metal işçisini ilgilendiren toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde Türk-Metal ve Birleşik Metal-İş’in 2 Şubat tarihi için aldığı grev kararı, beklendiği üzere, AKP hükümetinin aldığı Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı. “Milli güvenliği bozucu niteliğinden ötürü” grevin yasaklanmasıyla Saray ve AKP hükümeti bir kez daha işçi düşmanı, patronların hizmetinde bir iktidar olduğunu ortaya koymuş oldu.  AKP iktidarı, 6’sı OHAL döneminde olmak üzere toplam 14 kez “milli güvenliği” ve/veya “genel sağlığı bozucu” olduğu gerekçesiyle grev yasağı ilan ederek işçi sınıfının en temel haklarından olan grev hakkını fiilen uygulanamaz hale getirmeye çalışıyor.

2017 metal TİS’i yalnızca metal işçileri için değil tüm Türkiye işçi sınıfı açısından büyük önem taşımakta. 2015’te on binlerce metal işçisinin MESS’e ve Türk Metal bürokrasisine karşı gerçekleştirdiği tarihi seferberliğin ardından, 2017 TİS’inde metal işçisi yeni bir kölelik sözleşmesini kabul etmemeye kararlıydı. Metal işçisinin bu kararlı duruşu, Türk-Metal’i ilk 6 ay için yüzde 38 zam istemeye ve ardından grev kararı almaya zorladı. Metal işçisinin elde edeceği kazanım, yalnızca bu sektörle sınırlı kalmayacak, diğer sektörlerdeki işçiler için de önemli bir referansa dönüşecekti. Metal işçisinin bu kararlı duruşunu ezmek için bir kez daha AKP hükümeti sahneye çıktı ve sendikaların aldığı grev kararının “60 gün süreyle ertelendiğini”, yani yasaklandığını açıkladı.

Bununla birlikte, AKP’nin metal işçisinin grevi yasaklayacağı herkesin malumuydu. Türk-Metal bürokrasisinin hükümetin bu kararını mücadeleyi satmak için kullanmaya çalışacağı da… Özellikle, Afrin operasyonun başlamasıyla “ülkemizin içinde bulunduğu kritik süreçte işçilerin grev yapmasının ülkenin birlik, bütünlüğüne zarar vereceği” şeklinde bilindik nakaratın patronlar, hükümet ve bürokrasi tarafından kullanılması hiç kimse için sürpriz değildi. Bu nedenle, kararlı duruşuyla Türk-Metal bürokrasisine grev kararı aldıran metal işçileri, Türk-Metal yönetiminin yeni bir “satış sözleşmesine” imza atmasına hiçbir koşulda izin vermemelidir. Birleşik Metal-İş grev yasağını tanımayacağını şimdiden açıkladı. Türk-Metal’in de işçi düşmanı bu kararı tanımaması fiili ve meşru mücadele yoluna girmekten başka seçeneği yoktur.

Hükümetin grev yasağı kararıyla metal işçisinin mücadelesini boğmaya çalışmasına karşılık olarak, Türk-Metal’e, Birleşik Metal’e ve Çelik-İş’e bağlı işçiler, işyerlerinde grev komiteleri kurarak, sözleşmenin kaderini sendika bürokrasisine terk etmeyerek ve mücadeleyi birleştirerek kazanabilir. Türk-Metal’i greve zorlayan işçiler, işyerlerinde birliklerini grev komiteleri aracılığıyla güçlendirerek, Türk-Metal yönetiminin kölelik sözleşmesine imza atmasını engelleyebilirler. Hükümetin işçi düşmanı ve hiçbir hukuki temeli bulunmayan kararı tıpkı 2015 Metal Fırtına dönemindeki gibi fiili ve meşru mücadele yoluyla, şalterlerin fabrikalarda inmesiyle yırtılıp atılabilir. Bunun için tüm Türkiye işçi sınıfı metal işçisinin onurlu mücadelesi etrafında kenetlenmelidir.

İşçi Demokrasisi Partisi, 26 Ocak 2017

Her şey sadece jeopolitik midir?

0

Arap Ortadoğusu ve özellikle de Suriye konusunda ağzını açan “uzmanların” çok büyük bir bölümü açısından sorun (neredeyse) tek başına jeopolitiktir! Üstelik aynı durum dünya solunun büyük bir bölümü için de, bu kez “antiemperyalist” bir söylem eşliğinde geçerlidir. Bu nedenle solun büyük kesimi,  sorunun çözümüne karşı tarafın jeopolitik komplo teorilerinin tersyüz edilmiş hallerini tekrarlamaktan başka bir “katkıda” bulunmaz. 

Türkiye’nin yüzde 11 büyümesi ne anlama geliyor?

0

Türkiye, 2017’nin üçüncü çeyreğinde bir yıl önce aynı döneme göre yüzde 11 büyüme kaydetti. Birinci ve ikinci çeyrek büyümeleri de sırayla yüzde 5,3 ve yüzde 5,4 şeklinde revize edildi.

Peki, ekonomik büyümeden ne kastediliyor ve biz ne anlamalıyız? Bu büyüme oranları cebimize nasıl yansıyacak? Şimdi bunlara cevap verelim.

Büyüme oranının bu kadar büyük olmasının en büyük sebebi 2016’nın üçüncü çeyreğinde ülke ekonomisinin yüzde 1,8 küçülmesidir. Buna baz etkisi denir. Çünkü şimdiki oran, geçen yılın aynı dönemi baz alınarak hesaplanıyor. Böylece aslında yüzde 1,8’lik bir küçülmenin üzerinden bir büyüme sağlandığını söyleyebiliriz. Öyle ki 2016 yılında TÜİK, GSYH’nin hesaplama yöntemini değiştirerek kâğıt üzerinde büyümemizi ve zenginleşmemizi sağlamıştı. Aynı hesaplama yöntemleri devam ediyor. Bununla ilgili ayrıntıları “Bir TÜİK yalanı; yüzde 5 büyüdük” yazımızda anlatmıştık.

Her yönüyle dışa bağımlı bir ekonomi

2017 yılının ilk dokuz ayının sonunda Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 438 milyar dolar. Bu borç stokunun 129,4 milyar doları kamu kesimine, 704 milyon doları TCMB’ye ve 307,9 milyar doları da özel kesime ait bulunuyor. Bu toplam dış borçların yüzde 59’u dolar, yüzde 32’si de avro üzerinden borçlanılmış durumda. Dolayısıyla döviz kurlarındaki artış hızla dış borcumuzun da artması anlamına geliyor.

Türkiye, 2010’dan beri uyguladığı tarım politikaları yüzünden bu yıl içinde tarımı tümden dışa bağımlı hale getirdi. Birçok tarım ürününde ithalat vergileri düşürüldü. İç üretim mekanizmaları törpülendi. Tarımda ithal mal oranı arttı. Fakat ithal ederek gıda fiyatlarını düşük tutma politikası doların yükselmesiyle işe yaramadı. Böylece her koşulda yerli ve millilikten bahseden iktidar, bizzat kendi elleriyle tarımı dışa bağlamış oldu. Artık geriye dönülmesi, çok büyük maliyet gerektirdiğinden kısa vadede mümkün görünmüyor. Bir de 2019’a kadar ekonominin tökezlememesi için kesenin ağzını bol bol açacakları belli. Dolayısıyla ekonomide bir politika değişikliğine gidilmesi de zor. Bu da vergi yükünün çoğunluğunu emekçilere yükleyen, ithalata bağımlı, yüksek borçlarla ilerleyecek bir ekonomik plan anlamına geliyor.

Muhteşem dörtlü: Yüksek enflasyon, yüksek işsizlik, yüksek faiz, yüksek döviz

Yüzde 11 büyüdük ama muhteşem dörtlümüzün tamamı çok yüksek! Sağlıklı bir ekonomide işsizlik ile enflasyonun ve faiz ile dövizin ters orantılı bir ilişkisi vardır. Bizde ekonomik büyüme rakamları ile enflasyon artarken işsizlik de artıyor. Oysaki büyüme demek istihdamın artması anlamına gelmeli. Aynı şekilde faizleri dövizi baskılasın diye yükseltmelerine rağmen dolar ve avro tarihinin en yüksek seviyelerinde seyrediyor.

İthalata bağımlı, finansman olarak dışarıdan bankalara akacak sıcak paraya bağımlı, parasının değeri gittikçe düşen bir ekonomi olarak Türkiye, kırılgan beşli içinde demirbaş olma yolunda ilerliyor. Bu çerçeve içinde yüzde 11’lik büyüme sakat bir büyümedir; ne istihdam sağlar ne de rahat bir yaşam. Tam tersine büyüme için işçiler, emekçiler daha fazla vergi vermek ve hayat pahalılığına tamah etmek zorunda. Yoksa bu kadar büyüme sonrası neden iğneden ipliğe zam gelsin!

İşçilerin şu soruları sorma hakkı var: Madem çok büyüyoruz ve ekonomi tıkırında, neden hâlâ asgari ücretliden vergi alınıyor? ÖTV ve KDV dolaylı vergiden çok devletin resmi kapkaç aygıtına dönmüş durumda. Faturalarımızın yarısı neden vergi?

2019’a kadar batan geminin mallarını yiyeceğiz

İktidar seçimlere kadar ekonomi politikasında hiçbir değişiklik yapmadan, ama denetimi de elinden bırakmadan ilerlemek istiyor. Bu süreçte üzerinden kalkamayacağı herhangi ekonomik bir problemle karşılaşmamak için kamunun ve özel sektörün kesesini açmış durumda. Geçen yıl kurulan Varlık Fonuna bu yıl dışarıdan borç alma yetkisi verildi ve bu borç hazinenin varlıkları teminat gösterilerek alınabilecek. Dışarıdan para gelmesinin önünde herhangi bir engel oluşmaması için tüm gücüyle çalışan hükümet uzun vadede bu durumun sonuçlarını düşünmemektedir. Kredi Garanti Fonu (KGF) sayesinde 30 bin işletme batmaktan kurtuldu. Elbet bu borçların vadesi gelecek.

Ülke, genel anlamda borcu borçla kapatmak durumunda. Artan hayat pahalılığı karşısında talep daralması yaşanmaması için zaten yüksek olan borçlanma oranlarının hızla artacağı bir yıla giriyoruz. Kesenin ağzı açılacak dediğim şey tam olarak bu. Ülke sürdürülemez bir borç sarmalı içinde ilerliyor.

Sanayisi yerinde sayan, cari açık veren, tarımda bile dışa bağımlı bir ülkenin büyüme oranlarının hiçbir önemi kalmamıştır. Zaten bu büyümeyi asla cebimizde hissedemiyoruz. Hissettiğimiz şey, kolaylıkla borçlanabildiğimiz. Sonrasını hükümet bile düşünmüyor.

Su alan bir gemide ilerlediğimiz çok açık, Tek Adam Rejimi’nin iktidarı elinde tutması için yaptıklarının bedelini en çok emekçiler ödeyecek ve ödüyor. Anlık müdahalelerle geçiştirilen ekonomik problemler geminin batmasını hızlandırarak arkasında bırakacağı enkazı arttırıyor. Bu dar boğazı aşacak şey, işçilerin denetiminde merkezi ve planlı bir ekonomik model olabilir ancak.

Bu ülkenin emekçilerinin ABD ve AB bankalarına verecek bir kuruşu bile yok. Dış borç ödemelerine ve faiz ödemelerine hayır! Varlık Fonunun defterleri açılsın! Vergi soygununa son! Asgari ücretten vergi almak soygundur.

İran’da bir şeyler oluyor!

0

2011’de bölgeyi saran devrimci halk hareketlerinden fazla etkilenmeyen İran’da bir şeyler oluyor.  Sonrası nasıl gelir, hangi mecralara girer, fitili mi ateşler, yoksa bir saman alevi midir şimdiden tam olarak bilinemez. Ancak Meşhed’de başlayıp, Tahran, Kum ve diğer pek çok şehre yayılan protesto eylemleri, sadece İran değil, bölge çapında da, rejimleri sarsabilecek yeni kitle seferberliklerinin işareti olabilir. Sorunun, çıkış noktası olarak, İran’ın özgül koşullarındaki önemli farklılıklara rağmen 2011’le bazı önemli ortak ve benzer özellikler taşıdığı söylenebilir. O dalganın çıkış noktası Mısır, Tunus, Suriye, Libya vb. ülkelerde egemen olan neoliberal hırsız-polis rejimlerinin çelişkileriydi. Geçmişte “Arap sosyalizmi” vs. adlarla anılan küçük burjuva “radikal” diktatörlükleri, zaman içinde çürüyüp yozlaşarak, bütün ekonomik hayatı denetim altında tutan soyguncu-baskıcı birer hanedan rejimine dönüşmüştü. Bu ülkelerde, 80’li yıllarda başlayan, serbest piyasacılık ve özelleştirmelere dayalı neoliberal sermaye birikim tarzının, küçük bir azınlığı daha da zengin ederken emekçi sınıflar üzerinde yol açtığı yıkım ve yoksullaşma daha 2011 öncesinde çeşitli toplumsal patlamalara yol açmıştı (“ekmek ayaklanmaları”, işçi hareketleri vs.). Bu rejimler, geçmişte emekçilere siyasi haklarından vazgeçmeleri karşılığı verilen sosyal destek ve sübvansiyonların kaldırılması; toplumsal eşitsizliğin, gelir dağılımında adaletsizliğin, emek sömürüsünün artması; iktidara yakın kişilerin ve bizzat iktidar mensuplarının zenginleşmesi; tarım kesimindeki çöküş; kötü yönetim, yolsuzluk, kayırmacılık; halkın her türlü muhalefetinin ve hak arayışının acımasız polis devletleri tarafından bastırılması gibi nedenlerle ortaya çıkan büyük halk hareketleri ile karşı karşıya kaldılar. Milyonların harekete geçtiği ve iktidarları devirdiği veya ciddi biçimde salladığı devrimci süreç, aşmayı başaramadığı  “devrimci önderlik krizinin” etkisiyle (Bir ölçüde Tunusu ayıracak olursak) demokratik sonuçlarına bile ulaşamadan sona erdi. Devrimler, bazı yerlerde İslamcıların (İhvan) ve ardından kılık değiştirerek geri dönen eski düzen güçlerinin, bazı yerlerde de emperyalist ve yayılmacı güçlerin yer aldığı bir burjuva “uluslararası karşı devrim cephesinin” ve başta İslamcılar olmak üzere yerli ve yabancı selefi-cihatçıların elinde can verdi…

İran: “Çok partili” bir totaliter diktatörlük

Şimdiye kadar öğrendiğimize göre İran’daki halk hareketinin çıkış noktası da ekonomik sıkıntılar, enflasyon ve hayat pahalılığı, düşük ücretler, geçim zorlukları, işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği, kısılan sosyal yardımlar, kaldırılan sübvansiyonlar, yolsuzluklar, halkın iflas eden birtakım finans şirketlerine kaptırdığı paralar vb. gibi henüz boyutlarını tam olarak bilemediğimiz sorunlar olsa da, işin bunlarla sınırlı olmadığı belli. İran rejimi, aynı bizde de kendini giderek daha ağır biçimde hissettiren bir sosyal-kültürel baskının da kaynağı. Başta kadınlara “örtünme” zorunluluğu, makyaj yasağı vb. cinsiyetçi baskılar olmak üzere bütün topluma yönelik baskı, yasak ve kısıtlamaların İran toplumunda boğucu bir hal aldığı biliniyor. Ancak bu cenderenin bir de siyasi boyutu var. İşin bu yönü, ortada bir “model” farklılığı olsa da, rejim değişikliği ile birlikte bizde de ortaya çıkan ve İran’ın yakın dost ve müttefiki Suriye’de de uzun yıllardır yaşanan milli güvenlikçi bir polis rejimi (devleti) olarak kendini gösteriyor. Kısacası sorun en azından 2016’ya kadar süren, sonra kısmen yumuşayan ambargoyla ağırlaşan ekonomik sorunların ve sıkıntıların ötesinde, “Velayeti Fakih” düzenine (Yani dini otoritenin egemenliğine) dayalı, “İslami” olamayan her şeyi yasaklayan, ağır biçimde cezalandıran (ölüm cezası dahil), mollaların hâkimiyetindeki sözde “çok partili” (adaylar yüksek bir konseyin onayına tabi) totaliter bir diktatörlük düzeninden kaynaklanıyor. Bu düzen aynı zamanda faşizmin bazı öğelerini de barındırıyor. Rejim kitleleri, günlük hayatları içinde kontrol etme görevini de yerine getiren ve aynı zamanda sanayi, ticaret, hizmet gibi sektörlerde ciddi bir ekonomik gücü kontrol eden “Devrim Muhafızları” (Pastaran) gibi paralel bir orduya (120 bin kişilik bir kara, deniz, hava gücü) ve “Besiçler” gibi, her düzeyde günlük hayatı kontrol eden (saç, giyim, makyaj vb. de dahil) silahlı paramiliter güçlere sahip.

Bugünkü İran rejimi varlığını, 1978-79’da tarihin en kitlesel devrimlerinden birinin İslami bir karşıdevrime dönüşmesine borçlu. Bu, milyonlarca insanın şahlık rejimini devirmek amacıyla ayaklanarak sokaklara çıktığı, ordunun kitlelerin gücü karşısında çözüldüğü, halkın yer yer silahlanıp kendi seferberlik organlarını yarattığı, sosyalist solun görece güçlü örgütleri, partileriyle hem de silahlı olarak yer aldığı, ancak buna rağmen büyük bir aymazlıkla (“antiemperyalizm” yanılsaması) iktidarı İslamcılara-İslam cumhuriyetine teslim ettiği, onların da başlarda iktidarı paylaşır gibi yaptıkları burjuva liberalleri tasfiye edip kanlı bir diktatörlük kurdukları tarihsel bir süreçti. Karşıdevrimci İslam Cumhuriyeti, emperyalizm destekli Irak saldırısına karşı bütün dünya solunun kendisine destek verdiği bir dönemde, savaş koşullarından da yararlanarak binlerce solcuyu, sosyalisti, devrimciyi idam etti ve gücünü sağlamlaştırdı…

Rüzgârın yönü..?

Erken konuşmuş olmayalım ama, bölgemizde rüzgârın yönü yine değişmeye başlamış olabilir! Gerçi İran rejiminin bilinen gücü nedeniyle şu anda kimsenin fazla bir beklentisi yok. Ancak bu güç görüntüsü, aynı 2011’de Arap ülkelerinde olduğu gibi, ciddi bir toplumsal-siyasi çürümenin ve ekonomik-toplumsal başarısızlığın yol açtığı güçsüzlüğü örtüyor olabilir. İran rejiminin, bölgesel plandaki “göz kamaştırıcı” askeri, politik ve diplomatik başarılarını, yayılma heveslerini taşıyamayacak bir kapasite sorunundan mustarip olma ihtimali güçlüdür. Petrol fiyatlarının uzun süreli gerilemesinden ve ambargonun etkilerinden kaynaklanan sıkıntıların İran’ı etkilediği açık. Gösterilerde atılan bazı sloganlardan, kitlelerin en azından bir bölümünün, içerideki ekonomik sıkıntıları nedeniyle, devletin, dışarıdaki siyasi-askeri nüfuzunu artırmaya yönelik ve petrol gelirlerinin önemli bir bölümünü yutan masraflı faaliyetlerinden şikâyetçi olduğu anlaşılıyor.

Olayların seyrinde, rejimin kendi iç çelişki ve dengelerinden de kaynaklı olarak vereceği tepkilerin önemli bir rolü olacağını söyleyebiliriz. Molla rejiminin muhtemelen daha “reformist” ve “liberal” temsilcileri, İran halkının demokratik tepkilerinin engellenmemesi gerektiğini, her şeyin yasaklı olmasının tepkilerin şiddetini artırabileceğini söylüyorlar. Elbette “tutucu” diye bilinen kanattan ise protestoculara göz açtırılmaması gerektiği yönünde tepkiler var. Ayrıca rejim yanlısı paramiliter güçler de tehditler savurmaya başladı.  Ve elbette daha ilk andan başlayarak işin içinde “dış güçlerin” bulunduğu, ölüm olaylarında kitleye ateş açanların polisler değil, “yabancı ajanlar” olduğu, hatta bazı yerlerde “camilerin yakıldığı”  yolunda (geleneksel) resmi açıklamalar geliyor. Trump’ın Twitter’dan bütün dünyayı İranlı kitlelere destek vermeye çağıran mesajı, çoğunluğu Suudi Arabistan kaynaklı olduğu söylenen sosyal medya destekleri, ABD, İsrail ve Suudilerin İran’a ilişkin bilinen niyetleri protesto eylemlerini karalamak için kullanılıyor. Üstelik işin bu “dış güçlere” ve “emperyalizme” ilişkin yönünün sadece İran içinde değil, İran dışında da etkili olacağını peşinen söyleyebiliriz. Zaten İran rejimi bu tür karalamaları sadece kendi kamuoyunu değil, diğer ülkelerdeki “antiemperyalist” kamuoyunu da kazanmak için yapıyor. Hemen her şeyi, özellikle de başka ülkelerdeki toplumsal olayları neredeyse sadece “jeopolitik” yönüyle ve soyut bir “antiemperyalizm” üzerinden okumaya alışmış kesimlerin tepkilerini tahmin etmek zor değil. Ancak konunun mollalar İranı’nda cereyan ediyor olması, mesela Türkiye’de uzun yıllar boyunca “Mollalar İran’a!” sloganını atmış ulusalcılarımızı ne yönde etkileyeceği yine de merak konusudur. Bir yanda ABD, Trump, Suudiler ve İsrail, öte yanda İran rejimi ve “jeopolitik gerçekler” ve de yıllardır süren totaliter bir baskı rejiminin mengenesindeki İran halkı… Yani işin içinden çıkmak kolay değil!

Kapitalist mollalara karşı İran emekçilerinin yanında

Bütün bu çelişik durumlara karşın yine de açık ve net bir tavır almak mümkün. Eylemlerin devamının gelip gelmeyeceğini ve nasıl bir seyir izleyeceğini şimdiden tam olarak bilemesek de dünyanın ve bölgemizin içine girdiği dönem itibariyle ve tarihsel öneme sahip 2011 deneyiminin ışığında bir şeyler söyleyebiliriz: Birincisi, tereddütsüz biçimde kapitalist mollalara karşı İranlı emekçi ve yoksulların, ezilenlerin, özgürlük ve demokrasi talebiyle ayağa kalkanların yanındayız. Hiçbir “jeopolitik” neden bizi İran’daki İslamcı-burjuva polis devletine ve mollalara destek vermeye itemez. İran’a yönelik emperyalist-Siyonist bir saldırı durumunda dahi vereceğimiz devrimci destek rejime, İslamcılara değil, İranlı emekçilere ve ezilen halklaradır. Bu destek, sadece İran’ın emperyalist bir işgale uğramasına karşı değil, aynı zamanda halkın gerici-İslamcı burjuva rejimini devirmesi için verilen bir destek olacaktır. Mücadelemiz, aynı zamanda emperyalist müdahale planlarına neredeyse “ahlaki bir üstünlük” sağlayan bu burjuva hırsız-polis rejimlerinin “antiemperyalizm” maskelerini düşürmeyi de hedeflemektedir. Türkiye, İran, Suriye vb. rejimlerin ve İslamcıların “emperyalizm karşıtlıkları” esas olarak sınıfsal, antikapitalist bir öz taşımaz. Onların “ABD”, “Batı”, “büyük şeytan”, “Hıristiyan dünyası” ve “kâfirler” ile olan dertleri esas olarak halklarının çıkarlarıyla değil, kendi ekonomik, siyasi, ideolojik konumları ve hâkimiyetlerinin devamı ile ilgilidir. Pek çok örnekte görüldüğü gibi, bu hâkimiyetin devamı için gerektiğinde emperyalizm ile her türden işbirliğine girebilirler. Emperyalist devletlerle yaşadıkları politik sorunlara rağmen, emperyalizmin temel gücünü oluşturan uluslararası tekellerle yakın ilişkiler içindedirler. (İsteyen Kaddafi Libyası’nda, Suriye’de, İran’da faaliyet gösteren uluslararası tekellerin listesine bakabilir.) Bu kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının emperyalizmle olan sınıfsal ilişkileri, onların da birer burjuva olmasından kaynaklanır. Bu tür rejimler, (bazılarının) “küçük burjuva radikalizmi” veya “sosyalist” olarak adlandırıldıkları dönemlerde de birer burjuva diktatörlüğüydü; zaten küçük burjuva diktatörlükleri, üzeri devlet kapitalizmiyle örtülü burjuva diktatörlüklerinden başka bir şey değildir. Bu ülkelerde, yönetici sınıfların emperyalizm karşıtlığı daha çok halkın aldatılması ve korkutulması amacıyla kullanılan bir araçtır. Bu ülkelere hükmeden hanedanlar, yüksek bürokratlar ve onların çevresindeki sermaye grupları, devlet kapitalizminin ve sonra da emekçilerin ve yoksulların ayaklanmasına yol açan neoliberal dönüşümlerin kendilerine sağladığı maddi zenginlikleri başkalarıyla paylaşmamak için, iktidar tekellerini, emperyalizm karşıtlığı maskesi altında korumaya çalışmaktadırlar. Bu ülkelerdeki rejimlerin (Şimdi de aynı Türkiye’deki rejimin yaptığı gibi) uluslararası-bölgesel politikalarının “emperyalist-Batı” karşıtlığı, bölge halklarının çıkarlarını değil, kendi çıkarlarını savunmaya yöneliktir. Yoksa hepsi her fırsatta uluslararası finans kapitalle kurdukları ortaklıklar yoluyla kendi emekçilerini sömürmeye hazırlardır. Bu işbirliğine ilişkin “küçük” bir örnek olarak 2001 sonrası “terörle mücadele” adı altında Libya ve Suriye rejimlerinin kendi topraklarını CIA’nın işkence merkezi haline getirmelerini gösterebiliriz! (Emperyalist ABD’de işkence yasak olduğu için!) Sonuç olarak, çok ciddi bir tehlike oluştursa da ABD, İsrail ve Suudilerden gelen destek açıklamaları İran türü rejimlerin “temize çıkmasını” sağlayamayacağı gibi, halkların haklı isyanını da kirletemez. Trump’ın ve diğerlerinin mesajları, doğrudan emperyalizmin çıkarlarına ve birbirleriyle rekabet halindeki gerici rejimlerin çıkar çatışmalarına ilişkindir.

Ancak…

Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere yine de ciddi bir tehlike vardır. Bölgemizdeki (muhtemel) ikinci bir devrimci dalga da ilkinin karşılaştığı sorunlarla (belki de daha şiddetli biçimde) karşı karşıya kalacaktır. Bir Kuzey Afrika-Ortadoğu (veya Batı Asya) devriminin, nesnel koşulların elverişliliğine rağmen, önündeki en önemli öznel engel (yine bazı tarihsel-nesnel nedenleri olan) ağır baskı altındaki işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütsüzlüğü ve devrimci bir siyasi önderlikten yoksunluğudur. İşçi sınıfının görece güçlü ve örgütlü olduğu ve devrimlerde, önemli bir rol aldığı Tunus ve Mısır gibi örnekler, sınıfın gücüne ve mücadele tecrübesine rağmen böyle bir önderlikten yoksun olmasının sonuçlarını ortaya koymuştur. Ancak yine de bu ülkelerdeki işçi sınıflarının kısmi rolü bile, bu sınıfsal-siyasi boşluğun, emperyalist müdahaleler ve selefi-cihatçı grupların devreye girmesi sonucu Libya ve özellikle de Suriye’de yarattığı felaketin yaşanmasına engel olmuştur. İran’da da İslamcı rejime karşı muhtemel bir devrimci kalkışmanın emperyalizmin müdahalelerine kurban gitmemesinin en önemli şartı, İran işçi sınıfının birliği, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına vereceği destek ve kendi devrimci önderliğini inşa etmeyi başarması olacaktır. Siz bakmayın Suudilerin ellerini ovuşturmasına, İran’da başlayacak dalga, muhtemelen ilk önce Suudi rejimini alabora edecektir.

Son bir haber: İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İran’ın yabancı düşmanlarının ülkede karışıklık çıkardığını ve bunun silah, para ve istihbarat ile desteklendiğini söylemiş. Aynı bizim “Gezi”! Öyle yabancı ajanlar, dış güçler falan… Tabii bizde camide içki içenler, orada cami falan yakıyorlar. Bakalım, deri kıyafetlerini giyip “çarşaflı bacıların” üzerine ne zaman işeyecekler!

Filistin: Ahed Tamimi derhal serbest bırakılsın!

0

16 yaşındaki genç Filistinli Ahed Tamimi’nin Filistin bölgesindeki işgalci İsrail askerlerine karşı kendisini savunduğu görüntüler dünya çapında yankı buldu. Genç Ahed bu nedenle Siyonist devlet İsrail’in askeri yargılama süreci kapsamında tutuklanarak Bati Şeria’daki Ofer cezaevine gönderildi.

15 Aralık tarihli videoda Ahed askerlere kafa tutarken yanında bulunan 15 yaşındaki kuzeni Nur ve videoyu çeken annesi Nariman da Ahed’le beraber cezaevinde tutuklu bulunuyorlar. İki genç askerlere “saldırı” ile suçlanırken, Aher’in annesi ise şiddete “teşvik” nedeniyle parmaklıklar arkasında.

Birleşmiş Milletler Filistin Bölgesi İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA)’nin 5-18 Aralık tarihlerini kapsayan son dönem raporuna göre, Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanımasının ardından gerçeklesen protestolar süresince tutuklanan her altı kişiden birini 18 yaşın altındaki (reşit olmayan) bireyler oluşturuyor.

Ahed’in babası Bassem Tamimi Facebook üzerinden yaptığı açıklamada kızının 15 Aralık günü İsrailli askerlere küçük kuzeni Muhammed’i başından yaralayıp kanlar içinde bırakmaları ardından karşı koyduğunu söyledi.

Filistinli genç mücadeleci Ahed, Amerikan emperyalizmi tarafından desteklenen katil İsrail devletinin 1948’den bu yana süregelen bölgesel işgal ve gaspına karşı direnen binlerce çocuk ve gencin de parçası olduğu Filistin halkının bir üyesi. Ahed’in serbest bırakılması için süren mücadele, İsrail kuşatmasının sona ermesi ve tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin devletinin kurulması yolundaki küresel mücadelenin bir parçasıdır.

Biz, Ahed Tamimi ve ailesinin derhal serbest bırakılmasını talep eden küresel hareketin bir parçası olarak mücadeleci Ahed Tamimi ve tüm Filistinli tutuklularla uluslararası dayanışma eylemliliklerinin yükseltilmesi çağrısında bulunuyoruz.

29 Aralık 2017

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

Asgari değil insanca bir yaşam!

0

Aralık ayının emekçiler için ortak önemi asgari ücretlerinin belirlendiği ay olmasıydı.

Çünkü asgari ücret, Türkiye’de en az 6 milyon işçinin hayatını doğrudan etkiliyor.

Bizzat Asgari Ücret Yönetmeliğinde tanımlandığı üzere işçi; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını bu ücret üzerinden asgari düzeyde karşılamaya çalışıyor.

Üstelik yönetmelikte belirtilenin aksine sadece kendisinin değil ailesinin ihtiyaçlarını da…

Bu anlamda asgari ücret, en az 6 milyon ailenin “geçim” ücreti.

En azından prensipte…

Uygulamada ise bir “açlıkla mücadele” çabası…

Açlık sınırının 1606 TL olduğu günümüzde bir işçinin ve hatta ailesinin bunun altında kalan bir ücretle geçinebileceğini söylemek insafsızca olur.

Diğer yandan, asgari ücret bir “sosyal tedbir”dir. Gelir dağılımına, ücretlerin minimum düzeyine müdahaledir. Emek gücünü, rekabet politikalarına karşı koruması beklenir.

Ancak maalesef bu da prensipte…

Uygulamada ise bir “ekonomik maliyet unsuru” olarak görüldüğü apaçık. Hatta bir pazarlık konusu. Ya da bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın ifade ettiği gibi bir “fedakârlık” göstergesi.

Bu fedakârlık öyle bir boyuttaki 2017’de 1777 lira olan brüt asgari ücretin bile 337 lirasını vergi olarak ödedik. Yani yüzde 19’u kesintiye uğradı. Emekçilerin bu “fedakârlığına” karşı ise işverenlere hazineden prim desteği sağlandı.

Milli gelirin arttığı, ekonominin büyüdüğü söylendi ancak asgari ücretli bu artıştan da pay alamadı. DİSK-AR’ın araştırmasına göre 2000’li yıllarda milli gelir karşısında asgari ücretin kaybı yüzde 30’u aştı. 2004 yılı baz alındığında asgari ücret 2017’ye kadar reel olarak yüzde 36 artarken reel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla yüzde 95 oranında arttı.

Yine aynı araştırmaya göre 2017 yılında net asgari ücrete yapılan yüzde 7,9’luk zam oranına karşılık, Kasım ayı enflasyon oranı yüzde 12,98 olarak açıklandı. Asgari ücrete geçen yıl yapılan zam enflasyon oranının altında kaldı. Böylece 2017 yılında asgari ücret, enflasyon karşısında yaklaşık yüzde 4,5 oranda kayıp yaşadı.

Tabii enflasyon artınca alım gücü de doğrudan etkilendi; çünkü ücretler enflasyon karşısında erirken, gıda fiyatları enflasyona bağlı artış gösterdi. Asgari ücretlinin alım gücü, enflasyon karşısında, sebzede yüzde 14; süt, peynir ve yumurta grubunda yüzde 13; meyvelerde yüzde 12 ve yağlarda yüzde 8 azaldı.

Özetle, 2017’nin sonunda bir emekçi ailenin yaşamla mücadelesi 2017’nin başından daha zor bir hale geldi.

2018’den beklentiniz nedir?

Bu koşullarda asgari ücret görüşmelerinin sonuçlanmasını bekleyen her emekçi ailenin 2018 için ortak temennisi, asgari ücretin insanca yaşam koşullarına çekilmesiydi. Ancak maalesef 2018 yılı için de belirlenen ücret bu durumu değiştirmenin çok uzağında.

2018 yılı için TÜRK-İŞ asgari ücretin 1893, DİSK 2300 ve CHP de 2000 TL olmasını talep etmişti.

İşveren Sendikası TİSK ise 1800 TL’yi bile çok bulmuş, üstelik işverenin maliyetini azaltmak adına devletin 100 TL’lik asgari ücret desteğinin de sürmesini istemişti.

Bu görüşmelerin yapıldığı 1 aylık süreçte bile yoksulluk 133 TL artış gösterdi. Buna karşın, görüşmelerin sonucunda belirlenen ücret 1603 TL oldu. Yani 2017’de 1404 TL asgari ücret alan bir işçi 2018 yılında 1603 TL alacak.

4 kişilik bir aile için açlık sınırının 1606 TL, bir kişinin aylık geçim maliyetinin ise 1989 TL olduğunu ve az önce dile getirdiğimiz enflasyon oranlarını göz önünde tutarsak, bu sonucu ayrıca yorumlamaya lüzum kalmaz sanırız.

Peki neden? Sonucun en temel nedenlerinden biri temsiliyet sorunu. Ve maalesef bu sayısal değil sınıfsal bir sorun.

Yönetmeliğe göre işçi, işveren ve hükümet tarafları komisyonda 5’er üye ile temsil ediliyor. Asgari ücret tespit komisyonu kararları çoğunlukla alınıyor ve kesin nitelik taşıyor. Dolayısıyla hükümet ve işveren tarafı aynı doğrultuda oy kullandığında işçi tarafı zaten azınlıkta kalıyor. Öte yandan Tespit Komisyonu’nda sadece en büyük işçi sendikaları konfederasyonu temsil ediliyor, diğer işçi konfederasyonlarına komisyonda yer verilmiyor. Böylece işçilerin önemli bir bölümünün komisyonda temsili engelleniyor.

Bir diğer konu ise hükümetin çokça dile getirdiği kamu bütçesinin yetersizliği iddiası. Bu özellikle asgari ücretteki vergi kesintilerine yapılan itiraza karşı gündeme getiriliyor. Ancak diğer yandan yatırım teşvikleri, hazine tarafından verilen borç ödeme güvencesi, vergi indirimleri kamu bütçesinin yetersizliği iddialarını tümüyle çürütüyor. Sorun, kamu bütçesinin yetersizliği değil bir kez daha devletin sınıfsal tercihidir.

Devletin ve işverenin tercih ve çıkarlarına karşı bizim tek ortak amacımız ise insanca bir yaşam! Bunun için 2018 yılı için iyi dileklerimizi şöyle sıralıyoruz:

  • Asgari ücretliyi açlık koşullarına mahkum eden bir anlayış kabul edilemez! Asgari ücret tespitinde geçim koşulları dikkate alınsın!
  • Asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılsın!
  • Ücretler oynak merdiven sistemine göre enflasyona uyumlu ve aylık olarak revize edilsin!
  • Ücretin tespitinde bütün işçi konfederasyonlarına katılım hakkı sağlansın!

Cemre Sava – 29 Aralık 2017

Ankara’dan bir Gökçek geçti

0

Henüz 3-5 senedir Ankaralı bir insan olarak sanırım uzun yıllardır Ankara’da yaşayanlara göre daha düşük düzeyde bir şok yaşadım: Melih Gökçek (zor da olsa, Erdoğan “gideceksin” dedikten sonra gitmemek için ikinci kez girişimde bulunma cesaretini göstermesine rağmen) Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden istifa etti-ettirildi-! Dile kolay, tam 23 yıl! Bundan önceki 10 yıl içinde Ankara Keçiören Belediye Başkanlığı ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü yapmışlığı da var. Eh, Ankaralıların şokunu anlamak mümkün, insanlar büyük bir boşluğa düşüyor, alışık değiller Gökçek’sizliğe.

Arjantin: Emeklilik haklarının çalınmasına karşı kitlesel tepki

0

İşçi düşmanı ve baskıcı Macri’nin maskesi düştü

Macri, Peronist bölge valilerinin anlaşmalı oylarıyla emeklilerin haklarını çalmaya çalışarak zafer elde etmeye çalışıyor. Ancak kazandığından çok daha fazlasını kaybetti. Çünkü yaptığı yasal düzenlemeye karşı ortaya çıkan tepki, emekliler ve toplumsal kesimlerle işçileri bir araya getirdi ve kitleler bu korkunç tuzağa karşı sokağa çıktı. Düzenlemeye karşı tepki öylesine büyük ki sokağa çıkanların sayısı milyonlara ulaştı. Sokağa çıkan kitle arasında, Cristina Kirchner hükümetinin yaratmış olduğu yıkıma karşı öfkeli olan ve Kirchner’i cezalandırmak için Ekim ayında Macri’ye oy verenler de bulunuyor. Onlar için de Macri’nin maskesi düştü. Bu, Macri’nin büyük politik yenilgisidir. Yasal düzenleme geçmiş olmasına rağmen işçiler için önemli olan, sokaklarda yaşanan bu birliktir. Tüm bu kemer sıkma politikalarına karşı emekçilerin birliği devam etmelidir.

Emeklilik haklarını savunusu için gerçekleşen toplumsal ayaklanma

Macri ve hükümet yanlısı pek çok medya organı, bu ülke çapındaki kitlesel ve toplumsal hareketin üstünü “azınlık grupların şiddet eylemi” yalanıyla örtmeye çalışıyorlar. Kitlelerin tepkisinin Macri hükümeti ve bakan Patricia Bullrich tarafından tasarlanan yasal düzenlemeler ve baskı politikaları sonucunda ateşlendiğini söylemiyorlar. Plaza Congreso’da toplanan 150 bini aşkın işçi ve emekçinin görüntülerini, Córdoba, Neuquén, Rosario, Tucumán ve ülkenin diğer bölgelerinde yapılan eylemleri gizlemek istiyorlar. Biber gazı ve plastik mermilerle kitlelere yönelik yapılan vahşi saldırıyı, CGT Troika’sının (Genel İşçi Sendikasını yöneten sendikal bürokrasi) boykotuna rağmen gerçekleşen güçlü genel grevi, yasa tasarısı ve baskılara karşı gece kendiliğinden başlayan tencere tava çalma eylemini, yine gece Kongre önünde toplanan ve tekrar bastırılmaya çalışılan binlerce kişinin varlığını da örtbas etmeye çalışıyorlar. Ancak her seferinde gerçeği gizlemeleri daha da zorlaşıyor.
Toplumsal seferberlik, 14 Aralık Perşembe günü parlamento oturumunu hezimete uğrattı ve emekçilere dönük şiddetli saldırıyı bastırdı. Kitlesel tepki o kadar büyüktü ki Peronist bölge valilerinin gücü kendi milletvekillerini kontrol altında tutmaya yetmedi. Bu valiler bölgelerindeki oyları kaybetmemek adına son çare olarak emekliler için acınası bir miktar ikramiyeyi çözüm olarak öne sürdüler. Kirchnerist Peronist milletvekilleri de kendilerini “muhalif” olarak göstermeye çalıştılar. Ancak gerçekte, onlar da parlamenter “sirk”in bir parçası ve valileri Alicia Kirchner de emeklilik reformuna ilişkin mali anlaşmayı imzalayanlar arasında. Son başkanlık adayları Daniel Scioli de yasal düzenlemenin parlamentodaki oylamasına katılmayarak düzenleme konusunda suç ortaklığını ortaya koymuş oldu.

Dış borçları kapatmak ve büyük sermaye sahiplerini kurtarmak için emeklilik hakları çalınıyor

Macri bir yandan Coca Cola, Coto, madencilik şirketleri ve mega soya üreticilerinin vergilerine af uygularken, bir yandan da “bütçe açığı” yalanıyla emeklilerden yaklaşık 100 milyar peso (5,64 milyar dolar) çalıyor. Hala hileli dış borçlar için milyonlarca dolar ödemeyi sürdürüyor. Emeklilik haklarının çalınması ve kamu hizmetlerine getirilen zamlar kemer sıkma politikalarını derinleştiriyor. Buna ek olarak Macri, maaşlara saldırı ve iş reformu yoluyla devlet memurlarını ve belediye işçilerini işten çıkarmaya çalışıyor. Ancak onu yenebilir.

Bunun için, kemer sıkma politikalarının tamamına karşı mücadelemizi sürdürmeye hazır olmalıyız. Kökten bir değişikliğin gerektiği mevcut durumda mücadelemizi ancak tabandan örgütleyerek sürdürebiliriz. Acil ekonomik plan zorunlu hale gelmiştir. Krizin faturasını en tepedekiler ödemelidir. Dış borçların ödenmesine son! Büyük sermaye sahiplerine derhal yüksek vergiler uygulanmalıdır. Bütçe; emekli aylıkları, maaşlar, eğitim ve sağlığa ayrılmalıdır. Macri hükümeti şimdilik emeklilik reformunu dayatmayı başardı, ancak emeklilere destekle başlayan bu kitlesel seferberliği sürdürmeliyiz. Geçtiğimiz haftalar içinde ne hükümetin, ne Peronizm’in, ne de CGT Troika’sının beklemediği bir toplumsal ayaklanmaya tanık olduk. Macri politik açıdan güç kaybetti. Kazandığı şey yalnızca Kongre’deki bir oylamadan ibaret.

Bu beklenmedik toplumsal ayaklanma sayesinde hain CGT Troika’sı ulusal grev çağrısı yapmak zorunda kaldı ama elbette bu çağrıyı sonuna kadar götürmediler. CGT Troika’sı 18 Aralık’ta Kongre önüne yapılan yürüyüşe çağrıda bulunmadı. UTA (Ulaşım İşçileri Sendikası) grevi boykot etti. Buna rağmen grev büyük bir etki yarattı. Bu bize gösteriyor ki, sendikal bürokrasinin liderlerine güvenemeyiz. Tabandan örgütlenmemiz, mücadele edenlere destek olmamız ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadeleci sendikalar ve solun yanında ön saflarda yer almamız gerekiyor. CGT’yi hükümet ile yaptığı anlaşmayı bozmaya ve gerçek bir ulusal grev ve mücadele planı çağrısında bulunmaya zorlamalıyız.

CFT’yi (İşçilerin Federal Akımı)’nı ve CTA’yı (Arjantin Emekçileri Merkezi) ve diğer muhalif sendikal kesimleri, mücadeleci sendikal akımın yanında yer alarak bu grevi ve mücadele planını birlikte koordine etmeye ve seferberliği sürdürmeye çağırıyoruz.

Bütçe dış borçlara değil emeklilere ayrılsın!

İş reformuna hayır!

Macri, Peronist bölge valileri ve CGT’nin yaptığı anlaşmaya hayır!

CGT hükümetle bağlarını koparmalı ve grevle mücadele planı çağrısında bulunmalıdır!

Sosyalist Sol / UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal)
19 Aralık 2017

Arjantin’den gelen yoldaşlarımızla Arjantin’deki seferberlik üzerine konuştuk

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) Arjantin seksiyonu; Izguerda Socialista (IS – Sosyalist Sol) partisinden iki yoldaşımızla İşçi Demokrasisi Partisi’ni ziyaret etkinliği bağlamında Arjantin’de yaşanmakta olan mevcut kitle gösterileri üzerine konuştuk.

Paramiliterler, burjuvazi ve diğerleri

0

Muhalif çevrelerce “linç kararnamesi” olarak da adlandırılan kararname ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nın savcılık ve mahkemelere olası bir hukuki tartışmada esas alınması amacıyla gönderilen “bilgi notu” şöyle: “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılmasına katılan sivil kişilerin de hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu hususları düzenlenmiştir.” Görüldüğü üzere bu bilgi notunda herhangi bir tarih sınırı yoktur; yani tamamen ucu açık bir maddeden söz ediyoruz. Hükümetin bütün kıvırtma çabalarına rağmen hem maddenin içeriği, hem resmen açıklanma biçimi, hem de uygulanacağı siyasi-toplumsal ortam ve iktidarın amaçları düşünüldüğünde neyin ne olduğu apaçık ortada.

Paramiliterlere yasal koruma

0

Saray, yeni bir KHK ile çok tehlikeli bir maddeyi yürürlüğe koydu. Bu maddeyle “15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında” eylemlerde yer alan kişiler “hukuki, idari, mali ve cezai” sorumluluklarından kurtarıldı.  Hemen herkes,  “terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması”ndan kastın ne olduğunu anlamış durumda. Bunun, “15 Temmuz”la sınırlı olmayıp hem bugünkü, hem de gelecekteki muhalif eylemlere yönelik, “açık uçlu” bir madde olduğu ortada. Hemen her türlü muhalif eylemin “terör” kapsamına sokulduğu, “Gezi” eylemlerinin de dış kaynaklı bir darbe girişimi olarak yaftalandığı düşünüldüğünde Saray rejimine karşı en barışçı mücadelelerin dahi, iktidar korumasındaki “paramiliter” güçlerin saldırılarına açık hale geldiğini söyleyebiliriz.

Sürpriz mi!

Bu gelişme elbette bir sürpriz değil. İDP ve İşçi Cephesi olarak uzun süredir Türkiye’de bir başkanlık rejiminin kaçınılmaz biçimde bir “iç savaş rejimi” olacağını vurguluyoruz. (Bak: “İç Savaş Rejimine Doğru” İşçi Cephesi. 28.04.2014). 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yayımladığımız bir yazıda darbeye karşı harekete geçen RTE yandaşı kitlenin eylemleri ve bunların önderlikleri ilgili olarak şunları söylemiştik:

“Bu sokak hareketinin asıl tehlikeli yönü ve olumsuz potansiyeli önderliğinden kaynaklanmaktadır. Bu, ‘milliyetçi-mukaddesatçı’, yani Türkiye gericiliğinin bütün renklerini bünyesinde toplamış bir önderliktir. Bunlar, darbecilerin tereddüte düşmesi ve darbenin kapsamının anlaşılmaya başlamasıyla birlikte tanklara ve darbeci askerlere karşı polis eşliğinde harekete geçen, kısmen silahlı oldukları söylenen Saray’a bağlı milisler ve kimi İslamcı örgütlere bağlı militanlardır. Bu öncü-militan gücün önümüzdeki dönemde bütün muhalif hareketlere, mesela yeni bir ‘Gezi’ye, Gezi benzeri bir harekete veya az çok geniş çaplı herhangi bir muhalif eyleme, ‘FETÖ’cü bir ‘darbe girişimi’ olduğu gerekçesiyle, elbette Saray’dan alacakları talimatlarla ve polisle ortak bir organizasyon içinde saldırma ihtimalleri yüksektir. Bu ihtimal, sözü edilen güçlerin silahlandırıldıkları ve silahlandırılacakları söylentileri doğruysa (inanmamak için hiçbir neden yok) giderek daha da tehlikeli bir hal alacaktır.” (“Kitleler Sokakta” İşçi Cephesi. 28.07.2016)

En son geçen hafta yayımlanan “2019 endişesi” başlıklı yazıda da,  yeni rejimin, giderek artan bir hırsla bir “düşman savaş hukuku” yaratıp muhalefeti de onun kapsamına alma çabasında olduğunu; “dış güçlerle işbirliği içindeki vatan hainleri” söyleminin, toplumun bir bölümü üzerindeki yasal “devlet korumasının” fiilen kalkmasına ve bu muhalif kesimlerin rejim yanlısı “paramiliterlerin” saldırılarına açık hale getirilmesine yol açabileceğini belirtmiştik. (İşçi Cephesi 21.12.2017)

Ucu açık saldırı politikası

Muhalefeti, resmi güçlerin yanı sıra iktidar hizmetindeki paramiliter güçler eliyle bastırma politikası, bu son KHK ile, ucu açık biçimde yasallık kazanmıştır. Rejimin “terör” ve/veya “darbe girişimi” olarak nitelediği veya pratikte, birtakım silahlı sivil güçlerin öyle olduğuna karar verdiği eylemler, yasal koruma altına alınan bu güçlerin önleme-cezalandırma eylemlerine maruz kalacaktır. Bu güçlerin mesela “Gezi” türü bir kitlesel eylemi dağıtmak amacıyla kullandıkları yöntemler ve bu sırada işledikleri suçlar (öldürme, yaralama vs.) “meşruiyet” kazanacaktır.

Uzun süredir tekraren vurguladığımız ve bir ülkedeki toplumsal ve siyasi her türlü muhalefetin, “iç düşman” ilan edilerek, rejime bağlı resmi, yarı resmi ve gayrı resmi güçler eliyle, tek taraflı olarak terörize edilmesi anlamına gelen “iç savaş rejimi”nin bir boyutu da budur. “15 Temmuz demokrasi nöbetlerinden” geldiğimiz yer burasıdır! Türkiye’de uzun süredir sözü edilen, iktidar yanlılarının silahlanmasının, “sokaktaki silahlı adamların” varlığının birer söylentiden ibaret olmadığı anlaşılmıştır. Bu, artık tabela asacak kadar cüretkâr davranmaya başlayan (HÖH – Halk Özel Harekât) örgütlerin yanı sıra, kendilerine dolaylı da olsa verilen “yasal statüden” de bellidir. Bu “yasallaştırma”, bu tür paramiliter grupların hızla çoğalmasına, hatta “boş zamanlarında” aynı “ülkücü mafya” örneğinde olduğu gibi haraç, çek-senet tahsilatı, yağma vb. işlere girişmesine de yol açacaktır. Sürecin bir aşamasında bunların kendi aralarında kanlı rant savaşlarına girme ihtimalleri de vardır.

Girilen yol ve mücadele…

Görünen o ki, Saray, iktidarını sürdürebilmek amacıyla her şeyi göze almış durumdadır. Türkiye bu yeni rejim eliyle çok tehlikeli bir yola sokulmuştur. Bu tür milis örgütlenmeleri, yaygınlaşmaları ve toplumsal-siyasi mücadelede kullanılmaları oranında, şimdilik “yeni Bonapartist” olarak tanımladığımız bu rejimin bir tür “faşist”  karakter kazanmasına yol açacaktır: Halkın ve her türlü muhalefetin resmi devlet kurumları aracılığıyla “tepeden denetiminin” mümkün olan sınırları düşünüldüğünde, bu tür paramiliter güçlerin oluşturulmasının ve önlerinin açılmasının asıl amacının, sadece muhalif eylemlerin bastırılmasıyla sınırlı olmayıp aynı zamanda toplumun “tabandan denetimi” olduğu açıktır.

Ancak bu iş o kadar kolay olmayacaktır. Sözünü ettiğimiz “iç savaş rejiminin” daha henüz kendini tahkim edemeden kelimenin bilinen anlamında “çok yönlü” ve “gerçek” bir “iç savaşa” dönüşme riski vardır. 60’lı yıllarda işçi hareketi ile sol hareketi bastırma amacıyla birtakım “özel harpçiler” eliyle MHP üzerinden organize edilen “komando kamplarının” yol açtığı sonuçlar bellidir. Bu tür girişimler, umulmadık bir “tepkiyle” karşılaşabilirler. Ayrıca pek çok defa vurguladığımız üzere bir şiddet dalgasının ortasında, işin çıkmaza girdiği bir noktada “kardeş kavgasına son verme” gerekçesiyle harekete geçecek “birtakım resmi-silahlı güçler”in devreye girmesi de kuvvetle muhtemeldir. Üstelik böyle bir müdahale, elbette “bir an önce demokrasiye dönülmesi” şartıyla içeride ve dışarıda pek çok destekçi bulacaktır.

Tabii, bütün bunlar dünyada ilk defa yaşanan şeyler değildir. Sosyalist hareketin ve işçi sınıfı mücadelesinin tarihi, aynı zamanda her türlü baskı rejiminin ve bu baskı rejimlerine karşı her türden araçla yürütülen mücadelelerin de tarihidir. Tarih boyunca pek çok başarısızlığa rağmen her çeşitten gerici saldırıya karşı devrimci sosyalizmin mücadele taktikleri ve yöntemleri bellidir. Ancak en önemli husus, bu mücadelenin, sınıfın ve devrimcilerin birliği, kitlesel öz örgütlenmeleri temelinde ortak bir mücadeleyle ve iktidarı da hedefleyen devrimci bir perspektifle kazanılabileceğidir. Elbette “bayrakları karıştırmadan”, ancak hep birlikte…

Katalonya: İşçiler bağımsızlığa hayır dedi

0

21 Aralık Katalonya otonom bölge parlamento seçimlerinde dikkatler bağımsızlık yanlıları ile karşıtları arasındaki güç mücadelesinin nasıl bir sonuç vereceği üzerinde yoğunlaşmıştı. Sonuçlar tuhaf bir şekilde iki tarafı da sevindirdi: Parlamento çoğunluğunu bağımsız yanlısı partiler kazandı. Katalan burjuva sağ bağımsızlıkçı Katalonya için Birlikte (JxCat) partisi, sosyal demokrat Katalonya Cumhuriyetçi Solu (ERC) ve sol oluşum Halk Birliği Adayları (CUP) birlikte 70 vekillik kazanarak 2 oyla meclis çoğunluğunu ele geçirdiler. Buna karşılık bağımsızlık karşıtı ve başından beri Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılmasını isteyen sağcı Yurttaşlar (C’s) partisi tek başına 37 vekil çıkartarak en fazla oy alan parti oldu. Her iki taraf için de “mağlup sayılır bu yolda galip gelen” durumu söz konusu.

Suriye’de siyasi çözüm

0

Birçoğu Rusya kaynaklı olan çeşitli “söylentilere” rağmen Suriye’de rejim sorununun çözümü yolunda henüz gerçek bir adım atılmış değil. Oysa çatışmanın asıl dinamiği ve ortaya çıkış nedeni, sonradan aldığı biçimler, harekete geçirdiği uluslararası dinamikler ne olursa olsun Suriye’deki rejim sorunudur.

Suriye barışı…

0

Suriye’de bir tür barışa yönelik mutabakatın sağlandığı, IŞİD’in yenilgisinin ardından sıranın politik sorunun yani rejim sorununun çözümüne geldiği düşüncesi bir süredir yaygın biçimde kabul görüyor.

“İşçi Cephesi’nin 100. sayısı” etkinliği başarıyla gerçekleştirildi!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) dostları İşçi Cephesi’nin 100. sayısı vesilesiyle bir araya geldi. İşçi Cephesi gazetesi Şubat 1980’de ilk sayısı çıktıktan hemen sonra 1980 darbesi ile yasaklanmıştı. Her yaştan pek çok insanın bir araya geldiği gecede İşçi Cephesi vasıtasıyla Türkiye’de Troçkizmin tohumlarının atılmasına vesile olmuş kurucuların selamlamalarına yer verildi.

Parti adına söz alan İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, 100. sayının önemini şu sözleriyle vurguladı:

“2019” endişesi

0

“2019” endişesi iktidarı çok tehlikeli işlere sürükleyebilir. 7 Haziran (2015) kaybını 1 Kasım başarısına dönüştüren korkutma ve yıldırma taktiklerinin, çeşitli biçimlerde yeniden devreye girme ihtimalinden söz ediyoruz. 1 Kasım’ın yeni rejimin giriş kapısı olduğu ve bu rejimin de zorunlu biçimde bir “iç savaş rejimine” dönüşeceği düşünüldüğünde bunun güçlü bir ihtimal olduğu açık.

Kazakistanlı madencilerin grevi kazanımla sonuçlandı

0

Kazakistan’ın Shakhtinsk şehrinde madenciler kendilerini madene kapattı. ArcelorMittal Temirtau şirketinin işlettiği madenin işçileri, 11 Aralık günü vardiya bitiminde madenden ayrılmayacaklarını söyledi. Başladıktan 1 gün sonra grev, şirketin diğer maden ocaklarına da yayıldı ve şirketin 8 madeninin tümünde üretim durdu. 8 farklı madende yaklaşık 4 gün süren greve 684 madenci katıldı. Grevcilerin aileleri ve dışarıdaki madenciler, madeni terk etmeyi reddeden arkadaşlarına su ve yemek yardımıyla destek verdi.

OHAL rejimine ve baskıcı hükümete karşı mücadelemizi birleştirelim!

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde ataerkil düzenin bize sunduğu tablo ne yazık ki yine aynı. Taciz ve tecavüzler hız kesmeden devam ediyor; kadın cinayetleri katlanarak artıyor; her gün en az bir kadın öldürülüyor.

Türkiye’de 2010’dan bu yana sadece basına yansıyan bilgiler ışığın da en az 1915 kadın öldürüldü. 2017’nin ilk on ayında erkekler en az 337 kadın öldürdü. Savaş istatistiği gibi görünen bu sonucun yüzde 85’i kocalar, sevgililer, ayrılınmak istenen erkekler tarafından gerçekleştirildi. Kadınlar yalnızca evlerinde değil okulda, işyerlerinde, sokakta, toplu taşıma araçlarında kısacası tüm kamusal alanda erkek şiddetinin tüm çeşitlerine maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddetin faili erkekler ise haksız tahrik indirimi ile devlet eliyle korunuyor. OHAL altında kadına yönelik şiddet olağan bir hâl alırken hükümet Müftülük yasası gibi gerici yasaları meclisten geçiriyor.

Tüm bunlara rağmen polisin olanca baskısının altında ülke çapında binlerce kadın 25 Kasım’da sokaklardaydı. Istanbul’da ise İstanbul Kadın Platformu’nun çağrısıyla kadınlar Taksim-Tünel’de buluştu. Polis ablukası altındaki Taksim’e gelmeye çalışan kadınların başta değil yürümesine toplanma alanına dahi girmesine izin verilmedi. Polis, eylem komitesindeki kadınların gerçekleştirdiği uzun ve ısrarlı görüşmeler ile bekleyen kadınların “Yaşasın kadın dayanışması” sloganları ve dirayetli duruşlarıyla yürüyüşe izin vermek zorunda kaldı. “Erkek Devlet Şiddetine İtaat Etmiyoruz, Hayatımızdan da Mücadelemizden de Vazgeçmiyoruz.” pankartıyla yürüyen kadınlar “Müftülük Yasasını Tanımıyoruz!” ve “Kadınlar Birlikte Güçlü”sloganlarını yükselttiler. Yürüyüşe katılan kadın sayısı geçen yıllara göre daha az olsa da kadınlar coşkularından hiçbir şey kaybetmemiş ve OHAL altında eylem yasağını bir kez daha delmişlerdir.

Son dönemde tüm dünyada kadınlar erkek şiddetine karşı ses çıkarıyorlar. Sadece şiddete ses çıkarmakla kalmayıp bu şiddeti yasalarıyla ve baskıcı mekanizmalarıyla yeniden üreten, koruyan, kollayan rejim ve hükümetlere de karşı duruyorlar. Türkiye’de de kadınlar gerici tek adam rejiminin saldırılarına karşı sessiz kalmıyor. Kürtaj yasağı, taciz tecavüz yasası ya da müftülük yasasında olduğu gibi kadınlar sokağa çıkıyor ve mücadeleyi yükseltiyor. Ancak mücadelemiz yalnızca tekil olaylara ve çıkan saldırgan yasalara karşı tepkisel müdahalelerle sınırlı kalmamalı. Ulusal ve uluslararası çapta mücadelelerimizi birleştirmeli ve erkek egemen düzenin koruyucuları baskıcı hükümete/hükümetlere karşı yöneltmeliyiz. Mirabel kızkardeşler gibi tarih boyunca nice kadınlardan aldığımız mücadele bayrağını erkek egemen kapitalizme karşı dayanışmayla yükseltelim.

İstanbul’da BDS eylemi: Kudüs Filistin’dir, Filistinlilerindir!

0

 

Filistin için İsrail’e Boykot Girişimi’nin (BDS Türkiye) çağrısını yaptığı Filistin’le dayanışma eylemi, İstanbul Şişhane’de gerçekleştirildi. Eylemde ‘Filistin Filistinlilerindir’, ‘Emperyalizm yenilecek Filistin kazanacak’, ‘Filistin’e özgürlük İsrail’e boykot’ sloganları atıldı. Basın açıklamasında; Siyonist İsrail devletine, ABD emperyalizmine geçit verilmeyeceği, Kudüs’ün çokuluslu Filistin’in başkenti olduğu ve Filistin halkı özgürleşene dek mücadelenin bitmeyeceği vurgulandı.

Emek örgütlerinde neler oluyor?

0

DİSK’e bağlı Devrimci Turizm İşçileri Sendikası’nda (Dev-Turizm İş) bir süredir sendika yönetiminin ‘tek adam zihniyeti’ sergilediği gerekçesiyle yaşanan kriz, Genel Başkan Mustafa Saffet Yahyaoğlu ve destekçilerinin kadın üyelere saldırmasıyla boyut değiştirdi. Muhalif olan her şeyi şiddet atmosferiyle bastıran anlayışın emek örgütlerinde de varolması ve dahası kadına yönelik şiddete dönüşmesi endişe verici.

Daha da vahimi Dev Turizm İş, kadına yönelik şiddetle birlikte anılan tek kurum değil, yakın bir zamanda Eskişehir Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanlığını 5 yıl boyunca yapan kadın avukatın başkan tarafından sahnede itilerek konuşturulmamasına şahit olduk!

Emek mücadelesinin öznesi olan sendikalar ve meslek odalarında kadınların konuşturulmadığı, dahası şiddete uğradığına yönelik haberler, mücadele örgütlerimizin erkek egemen zihniyetin tamamen dışında kalamadığını gösteriyor. Her yandan cendereye sokulmaya çalışılan toplumsal muhalefette, bu tür şiddet vakaları kadınları emek örgütlerinden ve siyasi temsilden uzaklaştırıyor. “Sendikaların adı neden böyle anılıyor” denildikçe kol kırılıp yen içinde kalıyor.

Bu sebeple kendi meslek kurumlarımızda, sendikalarımızda erkek egemen anlayışla yüzleşmek, teşhir etmek ve kadın dayanışması kurmak önemli bir ihtiyaç. İşçi demokrasisini inşa etmek gayretinde olduğumuz yapıların içinde kadına yönelik şiddete asla pay veremeyiz.

Direnişçi DHL Expres işçileriyle röportaj

0

Sendikalaştıkları için işlerinden kovulan DHL Expres işçilerinin direniş çadırlarını yüz ellinci gününde İşçi Cephesi olarak ziyaret ettik. Aşağıda direnişçi işçilerden biri ile yaptığımız röportajı okurlarımız ile paylaşıyoruz.

Neden sendikalaştınız, süreci genel olarak özetleyebilir misiniz?

Niye sendikalaştık? Şimdi biz buradaki arkadaşların hepsi on üç, on dört yılın üzerinde çalışanlar dolayısıyla biz içeride bulunduğumuz pozisyonlardan daha ileri pozisyonlara geçebileceğimizi, hak kayıplarımızı engelleyebileceğimizi düşünmüştük. Fakat şirket içerisinde yaşananlar içeride bir adam kayırmacılığın, yöneticiliğe yakınlığın prim yaptığı dolayısıyla bu şekilde hareket edildiği bir sürece dönüştü. Biz de hak kayıplarımızı engellemek, açıkçası anayasal hakkımızı kullanmak için böyle bir yönteme başvurduk. Zaten bizim grup firmalarımızdan biri de sendikalıydı, TÜMTİS sendikası ile de oradan tanıştık. Dolayısı ile arkadaşlarımız ve kendi yürüttüğümüz çalışma sonucunda burada yeterliliğimizi aldık. Çoğunluk 2017 Şubat ayında sağlandı. Çoğunluk alındıktan sonra tabi ki işveren konuya itiraz etti. Süreç dava haline geldi. Mahkeme sürecinde ilk mahkemede bizim isimlerimiz mahkeme dosyasından alınarak içeride tespitler yapıldı. Bu sürece öncülük eden, sendikanın yayılmasına ön ayak olan arkadaşlar tespit edildi. Zaten o insanlar da burada gördüğünüz, bu süreci örgütleyen kişiler. Tabi isimler ve kimlikler ortaya çıkınca işverenin itiraz hakkını kullanmış olması, sürecin uzaması insanların direncini kırabilir miyim, buradaki örgütlülüğü kırabilir miyim, insanları kendi tarafıma çekebilir miyim, istifa ettirebilir miyim tarzındaki hareketleri sonucunda bizi ilk başta işten çıkardılar. Biz işten çıkarıldıktan sonra, şu andaki süreç içerisinde yüzlerce kişi işten çıkarıldı ama hiçbir şekilde bu tarz bir örgütlülük olmadığı için kimse gelip kapının önünde direnmedi. Dolayısıyla bizlerin de aynı şekilde evlerimize gideceğimizi, haklarımızı aramayacağımızı düşündüler. Fakat beklediklerinin tam tersi bir olay gerçekleşti. Biz Temmuz ayının altısında işten çıkarıldıktan sonra on beş Temmuz gibi burada direniş çadırımızı açtık. Her gün buradayız dolayısıyla olmaya da devam edeceğiz. Amacımız işimize geri dönmek.

İçeride kaç kişi çalışıyor, kaçı sendikalı?

Toplam çalışanımız sekiz yüz otuz kişi. Sendikalı yüzde kırkın üzerinde yani yetki için istenen çoğunluğu almış durumdayız. Fakat burada yasanın işçilere verdiği hak kadar işverene de verdiği hak var. O hak da şunu söylüyor: Siz verilmiş olan çoğunluğa itiraz edebilirsiniz. Tabi bu çoğunluğa verilen itiraz sonucunda da süreç mahkemelere taşınıyor. Mahkemeler de malumunuz yani en yakın dava üç ay süreyle erteleniyor. Dolayısıyla bizim davalarımız da şu an mahkeme aşamasında, sürekli ertelenmeyle karşı karşıya. Ama sonuçlanacağına inanıyoruz çünkü burada bizim bir eksiğimiz yok, meşruluğumuz söz konusu en kısa süre içerisinde biteceğini düşünüyoruz sürecin.

İş tanımızın nedir?

Burada hepimiz finans departmanı çalışanıyız yani beyaz yakalı dedikleri aslında hani işyerlerinde pek sendikaya sıcak bakmayan daha çok idarî kadro bünyesinde bulunan insanların örgütlediği bir yer burası. Biz şuna inanıyoruz. Burada pozisyonunuz ne olursa olsun hak kayıpları her yerde var. Buna karşı mücadele etmek de herkesin görevi. Sadece çalışan işçilerin değil, memurların, idarî kesimdeki arkadaşların, tüm şirketin görevi çünkü burada kazanılacak haklardan herkes faydalanacak, herkesin sosyal statüsünde değişiklikler yaşanacak, maddî anlamda sıkıntılarını aşacaklar, sendika herkese bir iş güvencesi getirecek. Dolayısıyla mücadelenin toplu yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz biz. O yüzden de böyle yola çıktık.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Tabi ki var. Ülke şartlarında, OHAL şartlarında burada direnmek gerçekten çok zor ama biz bu zorlukları beraber, yan yana durarak atlatıyoruz, atlatmaya da devam edeceğiz. Bizim amacımız son güne kadar, işimizi geri alana kadar burada direnişi devam ettirmek. Hiçbir şekilde geri dönmeyeceğiz. Ama tabi ki bu konuda duyarlı insanlarla, basın yayın organlarından destek bekliyoruz. Biliyorsunuz ülke gündemine pek böyle şeyler gelmiyor. Çok büyük haber kanalları bu tür durumlara ilgi göstermiyorlar ama ne kadar bilinmesek de bu çevrede DHL Expres direnişini duymayan, bilmeyen yok. O yüzden biz amacımıza ulaşana kadar devam edeceğiz, dolayısıyla bunun için herkesin aynı anda mücadele etmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Çarşı pazar cep yakıyor

0

Asgari ücret ve emekli maaşında devletin belirlediği zam oranlarıyla artış sağlanıyor. Zammın enflasyon oranında yapıldığı iddia edilse de çarşı pazar enflasyonu ile devletin hesapladığı enflasyon hiçbir zaman birbirine denk düşmüyor. Örnek olarak senenin ikinci yarısında emekli maaşıma 57 lira zam gelmişti. Zam oranı yüzde 3,5’a tekabül ediyordu. Peki, çarşı pazarla kıyaslama yaparsak durum nedir? Gıda fiyatlarına göz attığımızda baklagiller, yani kuru fasulye, nohut, pirinç gibi temel gıda maddeleri enflasyon oranının çok çok üzerinde zamlandı. Kuru fasulye yüzde 35-40 civarında arttı, nohut ise son yılların zam rekorunu kırdı. Sabah kahvaltısının vazgeçilmezi olan beyaz peynir ise yüzde 30-40 civarı zamlandı.

Akaryakıt zamlarının pazar fiyatları üzerindeki etkisi ise dar gelirlinin pazar alışverişine çıkarken ayarladığı bütçesi ile alışveriş sonrası bütçesi arasında bir hayli fark oluşmasına sebep oluyor. Geçen yıl bu dönemlerde portakalın kilosu 1-2 lira arasıydı. Bu sene 2,5 liranın altında portakal yok. Diğer meyve ve sebzeler de yine devletin belirlediği enflasyonun çok üzerinde artışlar gösterdi. Emekli ve asgari ücretli maaşıyla zaten geçinemiyordum. Bu zamlardan sonra evdeki tencerenin kaynaması çok daha pahalı bir duruma geldi.

Devlet yetkilileri asgari ücretliyi ezdirmeyeceklerini ve ezdirmediklerini iddia ededursun sene başında verilen asgari ücretin eriyerek yok olması ile karşı karşıyayız. Açlık sınırının bile çok çok altında olan asgari ücret ve işçi emeklisi maaşı ile geçinebilmenin imkânı yok. Bu yüzden emeklilerin çoğunluğu çalışmak zorunda kalıyor. Emekli çalışmak zorunda kalmasa onun yerine işsizlerin istihdam edilme durumları söz konusu olur ve işsizlik oranı da biraz daha azalma gösterebilirdi.

Sürekli açık veren işçi ve emeklinin bütçesi devletin insafına kalmış durumda. Eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Bütçenin açık vermesinin sorumlusu emeklilerdir” demişti. Utanmadan, sıkılmadan sarayın savurganlığının faturasını emeklilere kesmişti. Hâlbuki bu halk Tayyip Erdoğan’ın lüks harcamalarına para yetiştiremiyor. Onlar lüks içerisinde yaşarken bütçenin açık vermesinin sorumluluğu bize yükleniyor. Buna en hafifinden “ayıp” denir.

Katalonya: Cumhuriyet’in ilanından bölgesel seçimlere

0

Katalonya’da 1 Ekim’de düzenlenen bağımsızlık referandumunda, İspanyol hükümetinin yoğun baskısına rağmen 2.3 milyon kişi Evet yönünde oy kullandı ve Katalan hükümeti 27 Ekim’de Katalan Cumhuriyetini ilan etti. Bu adım karşısında İspanyol hükümeti Katalonya hükümetini ve bölgesel meclisi feshetti ve 21 Aralık’ta yeni bölgesel seçimlerin yapılacağını duyurdu. Katalonya’daki mevcut durumu İspanyol devletindeki kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele (LI) sözcülerinden Josep Lluis del Alcazar ile konuştuk.

İşçi Cephesi (İC): 21 Aralık seçimleri öncesinde Katalonya’daki mevcut politik durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Josep Lluis (JL): Politik durumda bir değişim söz konusu. Öncelikle İspanyol hükümetinin tüm engelleme çabalarına karşın 1 Ekim’de bağımsızlık referandumunun gerçekleşebilmesi, halk seferberliğinin bir sonucu ve zaferi oldu. Bağımsızlık referandumu yalnızca İspanyol hükümetinin baskıcı politikalarına rağmen değil, aynı zamanda burjuva Katalan hükümetinin mütereddit ve halk seferberliğini önlemeye dönük politikalarına rağmen yapılabildi.

Kitleler Katalan hükümetinin herhangi bir çağrısı olmaksızın, neredeyse kendiliğinden bir şekilde Referandumu Savunma Komiteleri oluşturarak, referandumdan iki gün önce, oy kullanılacak okulların referandum sırasında açık kalabilmesi için okulları işgal etmeye başladı. Merkezi hükümetin polis güçlerinin (Sivil Muhafızlar) tüm engelleme çabalarına rağmen bu komiteler referandumun gerçekleşmesini sağladı ve 2.3 milyon kişi (Katalonya’daki toplam seçmenin %43’üne tekabül ediyor) bağımsızlık yönünde oy kullandı.

Kitle hareketi sonraki günlerde yükselmeye devam etti. 3 Ekim’de İspanyol hükümetinin baskılarına karşı genel grev gerçekleşti. Kendilerini bağımsızlıkçılıkla özdeşleştirmeyen işçi kitleleri de bu greve katıldı ve Katalonya’da benzeri görülmemiş büyüklükte eylemler gerçekleşti. Bürokratik sendikaların yönetimleri sol sendikaların grev çağrısı sayesinde aşıldı. Kitle hareketindeki bu yeni dinamik Katalan burjuvazisinde büyük bir korku yarattı. Burjuva Katalan hükümeti, referandumun ardından 48 saat içinde Cumhuriyet ilan edeceğini açıklamış olmasına rağmen, bu kararı 10 Ekim’de alacağını duyurdu ve daha sonra bu ilanı askıya aldı.

Katalan hükümetinin bu geri çekilişi, merkezi hükümetin inisiyatifi yeniden ele geçirmesine imkan sağladı. Hükümet İspanya’nın birliği ve monarşinin desteklenmesi için gösteriler düzenledi. 16 Ekim’de Katalan bağımsızlıkçı toplumsal hareketinin iki lideri tutuklandı. Sağcı Halk Partisi (PP) lideri ve azınlık hükümetinin başbakanı Rajoy sosyal demokrat PSOE ve sağcı popülist Vatandaşlar Partisi’nin desteğiyle, Anayasa’nın 155. maddesine dayanarak 27 Ekim’de Katalan hükümetini ve parlamentosunu feshetti. Aynı gün Katalan hükümeti başkanı Puidgemont erken seçimleri ilan edecekti fakat Katalan hükümet binası önünde öğrencilerin başını çektiği kitle gösterisi ona bu fırsatı tanımadı. Göstericiler Puidgemont’u hain ilan etti ve derhal Cumhuriyet ilan edilmesini talep etti. Kitle basıncı altında Katalan hükümeti parlamentoyu topladı ve Cumhuriyet’i ilan etti.

Bununla birlikte, cumhuriyet ilanının ardından Katalan hükümeti parlamentoyu savunmak için hiçbir direniş göstermedi. Hükümetin bir kısmı Belçika’ya gitti, kalan kısmı İspanyol hükümeti tarafından tutuklandı. Rajoy 21 Aralık’ta bölgesel parlamento seçimlerinin gerçekleşeceğini duyurdu ve bağımsızlıkçıların seçimleri yeniden kazanması halinde, “eğer yasalara uyarsa” bağımsızlıkçı bir hükümetin görev yapabileceğini belirtti. Seçim tuzağını reddedip devletin bu gayrimeşru dayatmasını boykot etmek yerine tüm bağımsızlıkçı partiler seçimlere katılmayı kabul etti. Bizler, LI olarak seçimlerin boykot edilmesini savunmuş olmamıza rağmen bu talebin sol kesimler tarafından dahi kabul edilmemiş olması karşısında, bir önceki seçimlerde olduğu gibi bağımsızlıkçı ve antikapitalist oluşum olan CUP-CC (Halk Birliği Adayları-Kurucu Çağrı) çatısı altında seçimlere giriyoruz.

İC: Önümüzdeki dönemde Katalan ve İspanyol siyaseti önündeki olasılıkları nasıl görüyorsunuz?

JL: Seçimler Cumhuriyet’in inşası için hiçbir yeni fırsat sunmuyor. Bununla birlikte seçim sonuçları İspanyol devletinin krizi kendi lehine tamamen aşıp aşamayacağı, uygulamak istediği baskının meşruluk temelini sağlamak gibi konular çerçevesinde oldukça önemli. CUP-CC dahilinde seçimlere iki eksen temelinde katılıyoruz: Cumhuriyet’in savunusu doğrultusunda İspanyol Monarşisinden ve kapitalizmden kopuş. Bu anlayış çerçevesinde solun daha geniş kesimlerinin bir araya gelmesi gerekiyor. Örneğin, Podemos liderliği bu dönemde çok kötü bir sınav verdi. İspanyol devletinin baskıları karşısında kitleleri seferber etmeye dönük hiçbir adım atmadı ve bu durum Podemos’un Katalonya seksiyonunun bölünmesiyle sonuçlandı. CUP-CC’nin Podemos’tan kopan bu kesimlerle kampanyasını ortaklaştırabilmesi gerekiyor. Öte yandan bu politika, burjuva Katalan hükümeti partilerinden bağımsız bir politik hattın izlenmesini gerektiriyor. Bu partilerin teslimiyetçi tutumu karşısında koşulsuz biçimde işçi ve halk seferberliğine dayalı bir politik anlayışla ilerlenmek zorunda.

Bu çerçevede, seçimlerde Monarşi yanlısı güçlerin yenilgisi ve bir sola dönüşün yaşanması, İspanyol devletinin baskılarının durdurulabilmesi ve kitle seferberliklerinin yeniden canlılık kazanması için büyük önem taşıyor.

Manisalı İşçilerin Kamu Emekçileri ile Dayanışma Kahvaltısı Gerçekleşti

0

Manisa İşçileri, KHK’lar ile işten atılan kamu emekçileri ile dayanışma kahvaltısı düzenledi. 10 Aralık Pazar günü Eğitim Sen lokalinde gerçekleşen kahvaltıda çeşitli fabrikalardan işçiler, ihraç edilmiş ve açığa alınmış KESK üyesi eğitim emekçileri, KESK ve Eğitim Sen’den temsilciler bir araya geldi. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) üyeleri de dayanışma kahvaltısına destek amacıyla Eğitim Sen lokalindeydiler.

OHAL kapsamında düzenlenen KHK’lar (Kanun Hükmünde Kararname) ile işten çıkarılan ve KESK’in bu kararları eleştirmek amacıyla hukukî çerçevede aldığı grev kararını uyguladıkları için açığa alınan kamu emekçilerinin sürdürdüğü direnişin seyri birlikte değerlendirildi.

Sabah 10’da başlayan kahvaltının ardından, İDP üyeleri aracılığı ile toplantıya ulaşan, Arjantin Demiryolu İşçileri Sendikası’nın Türkiyeli işçiler ve ihraç kararlarına karşı direnişlerini sürdüren kamu emekçileri ile dayanışma videosu gösterildi. Videonun ardından hem işçiler hem de kamu emekçileri söz alarak ihraçlar, rejim ve sınıf mücadelesinin durumu hakkında konuştular. Hükümetin grevleri kırmak ve muhalefeti bastırmak için gerçekleştirdiği saldırılar karşısında kamu emekçileri ile çeşitli sektörlerden işçilerin nasıl bir dayanışma ağı örebileceği üzerine tartışmalar gerçekleşti.

İhraç edilen kamu emekçileri ile işçileri ilk kez bir araya getiren toplantı, dayanışmayı sürdürme ve mücadeleyi ortaklaştırma hedefiyle ele alınan bir dizi öneriyle sona erdi.

 

İşçi Cephesi 100. Sayı! Mücadeleye Devam!

0

İşçi Cephesi’nin yeni dönem 100. sayısını elinizde tutuyorsunuz. Bundan tam dokuz yıl önce, Ocak 2009’da, “Mücadeleleri Birleştirelim!” şiarıyla gazetemizin yeni dönem ilk sayısını çıkarmıştık. Arka kapakta, “Yeniden, Merhaba!” başlığı altında şöyle yazmıştık:

“Başlamak zordur. 1979 ortalarında, 30 yıl önce başladı yürüyüşümüz. İşçi sınıfı devrimciliğinde ısrarın, devrimci bir partinin ve programın inşasının, geçişsel talep ve sloganların, kitle seferberliklerine müdahale etmenin ve dahası, uluslararası inşayı soyut bir propaganda malzemesi olmaktan çıkarıp somut bir politik uğraşa dönüştürmenin adı oldu İşçi Cephesi.”

Sol Muhalefet

Evet, İşçi Cephesi diyerek bu topraklarda attığımız ilk adımdan bu yana uzun bir yol kat edip 40. yılın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Lakin İşçi Cephesi bundan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bunun için çok daha gerilere, 1923’e gitmek gerekir. İşçi Cephesi kendisini her şeyden önce, bu yıl 100. yılını kutladığımız dünyanın ilk muzaffer işçi devriminin sahiplenilmesinde ve yozlaştırılmasına karşı mücadelede ifade eden Sol Muhalefet geleneğinin bir parçası ve devamcısı olarak görür.

Bu çerçevede Sol Muhalefet geleneğinin bir ifadesi ve ürünü olan devrimci Troçkizmi ve 4. Enternasyonal’i sahiplenir. İşçi Cephesi yine bu çerçevede kendisini, 4. Enternasyonal içinde, Sol Muhalefet geleneğinin devamcısı olarak gördüğü, Morenizm akımının bir parçası sayar. Nitekim Temmuz 2014’te İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’nin Birleşme Kongresi bu durumun somutlanması yönünde atılan bir adımı ifade etmekteydi.

Kısacası elinizde tuttuğunuz 100. sayıya gelene dek son dokuz yıl boyunca; bir yandan 38 yıllık İşçi Cephesi mücadelesi, öbür yandan parçası olmaktan onur duyduğumuz 100 yıllık Sol Muhalefet geleneği temel yol göstericimiz olmaya devam etti, ediyor.

İşçi Demokrasisi Partisi

Tam da bunun bir sonucu olarak İşçi Cephesi’nin Ocak 2014 tarihli 57. sayısı; “35. Yıl, yeni bir aşama: İşçi Demokrasisi Partisi!” manşetiyle çıkmıştı. Partimizin girişimini duyuran gazetemizin kapağında yer alan şu cümleler aslında İşçi Cephesi’nin ne anlama geldiğini işaret etmektedir:

“…İşçi Cephesi dört konuda asla taviz vermedi. Bir; toplumsal dönüşümün temel ve belirleyici gücü olarak daima ve sadece işçi sınıfını kabul etti. İki; toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerinin mücadelelerini sınıf mücadelesinin bir parçası olarak gördü ve sahiplendi. Üç; antikapitalist olunmadan işçi sınıfından yana gerçekçi bir mücadele verilemeyeceği ve sorunların kalıcı şekilde çözülemeyeceği ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Dört; ne derece küçük ve güçsüz olursa olsun sınıf mücadelesinin ulusal sınırları aşması, uluslararası nitelik kazanmasını bir zorunluluk olarak kavradı…”

Tabii ki bundan sonra da kavrayışımız ve mücadelemiz bu şekilde olmaya devam edecek. Kuşkusuz hedef ve ideallerimizin büyüklüğü düşünüldüğünde bugüne dek yapabildiklerimizin halen son derece sınırlı olduğunu kabul etmeliyiz. Lakin ne derece mütevazı olursak olalım içinde bulunduğumuz koşulların kararlı olmamızı ve korkusuzca mücadele etmemizi gerektirdiğini görmeliyiz.

Devrimci bir kutup…

Dokuz yıl önce İşçi Cephesi’nin yeni dönem ilk sayısını çıkardığımızda dünya ekonomik krizi devasa iflaslara, işten çıkarmalara ve sosyal çöküşlere yol açmaktaydı. Ardından 2011’de Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci ayaklanmaları başladı. Ve Türkiye’den Brezilya’ya, Arjantin’den Yunanistan’a, İspanya’dan ABD’ye dek dünyanın dört bir yanında bu ayaklanmaların yansımaları oldu.

Son dokuz yılda ekonomik kriz ve sosyal yıkım aşılamadı, birçok yerde daha da derinleşti. Geniş halk kesimlerine fatura edilen kapitalist krize birçok ülkede rejimlerin daha baskıcı karakterler kazanması eşlik etti. Türkiye’ye bu tablo bir askeri darbe girişimi ve burjuva hukukun dahi kâğıt üzerinde kaldığı, tüm gücün bir tek adamda toplandığı OHAL rejimi olarak yansıdı.

Bu çerçevede düne kadar kutsallık atfedilen parlamento, halk iradesi ve seçimler gereksiz bir maliyet ve ayrıntı olarak görülmeye başladı. Dünya emperyalizminin amiral gemisi ABD’nin başına Trump gibi bir şahsiyet başkan olabildi. Burjuva değerler dünyası ve sistemi adeta kumdan bir kale gibi çökmeye başladı. Burjuvazinin bu çürüme ve çözülmeye yanıtı ise her alanda ve anlamda daha fazla barbarlıktan ibaret…

İşte bu koşullarda İşçi Cephesi’ni çıkarmaya ve İşçi Demokrasisi Partisi’ni inşa etmeye devam ettik, ediyoruz. 100 yıl önce Sol Muhalefet içeride-dışarıda devrimi boğmaya girişenlere karşı bir devrimci kutup yarat(a)mamış olsaydı bugün muhtemelen devrimci sosyalizm diye bir alternatif olmayacaktı. İşçi Cephesi olarak kendimize biçtiğimiz rol ve görev budur: Devrimci bir kutup inşa etmek…

“Ekonomi büyürken payımıza düşen…”

0

Açıklanan son verilere göre Türkiye ekonomisi büyüyor. TÜİK, 2017 ilk yarı için büyüme hızını yüzde 5.1 olarak açıkladı. Yani bir fabrika gibi düşünürsek Türkiye’nin cirosu -kasasına giren para- arttı.

Doğrusu, ilk bakışta insanı mutlu eden bir tablo.

Neticede Türkiye büyüyorsa biz de büyürüz. Alım gücümüz artar, borcumuz azalır, daha kolay iş buluruz, belki ay sonunu getirmek bu kadar zor olmaz, değil mi?..

Maalesef, değil…

Ekonomi büyüyor ama işsizlik düşmüyor. Bugün genç işsizlik oranı yüzde 20.6. Kadın işsizlik oranı yüzde 15… Genele vurduğumuzda işsizlik oranı yüzde 11. Bir işe sahip olanların çoğu ise esnek ve dönemsel işlere mahkum edilmiş durumda.

Ekonomi büyüyor ama alım gücü düşüyor. Bugün asgari ücret 1567 TL olan açlık sınırının bile altında… Yani dört kişilik bir ailenin yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarını bile karşılamıyor.

Ekonomi büyüyor ama enflasyon artıyor. Son 9 yılın en yüksek enflasyon oranına sahibiz.

Ekonomi büyüyor ama dış borç da büyüyor. 2018’de Türkiye’nin ödemesi gereken dış borç faizler hariç 170 milyar dolar… Şimdiden önümüzdeki yıl için kaynak arayışına çıkılmış durumda.. Tabii en önemli kaynak vergiler… Hani bize yol, su, elektrik olarak dönenler. Bir diğer çözüm ise yeniden borçlanma;  borcu borçla kapama en iyi yaptığımız şey…

Ekonomi büyüyor ama ekonomiye duyulan güven düşüyor… Tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen ekonomik güven endeksi açıklanan büyüme oranlarına rağmen Kasım ayında yüzde 3 oranında düşüş gösteriyor.

Borçlanarak büyüyoruz…

Peki, bu kadar “ama”ya rağmen ekonomi nasıl büyüyor?

Geçtiğimiz mart ayında Hazine Müsteşarlığı Kredi Garanti Fonu kefalet limitini 20 milyar TL’den 250 milyar TL’ye çıkardı. Böylelikle yeterli teminatı olmayan KOBİ’ler KGF kefalet desteği ile bankalar üzerinden kredi alabildi. Ekonominin canlanması, ekonomik büyümeye katkı sunması adına gerçekleşen bu değişiklik belli ki beklentiyi boşa çıkarmadı. Ancak borçlanmayı da arttırdı.

Diğer yandan, 2016’da kurulan Varlık Fonu ile ülkenin en büyük kamu kuruluşlarını içeren her türlü denetimden bağımsız bir rezerv oluşturuldu. Amaç, Fon’a devredilen bu kurumları daha değerli hale getirip ülke ekonomisine katkı sağlamaktı. Ancak geçtiğimiz ay bu fonun yurtdışında kredi arayışına çıktığı duyuldu.  Gelin görün ki yol bir kez daha borçlanmaya çıktı…

Yani bugün bize ekonomik büyümeden bahsediliyor; ancak bu büyümenin iç dinamikleri, maliyeti, sürdürülebilir olup olmadığı ifade edilmiyor.

Ekonomi iki çeyrektir büyürken, üstelik yıl sonunda çift haneleri göreceğimiz bizzat Başbakan tarafından müjdelenirken; biz emekçilere işsizlik, enflasyon, artan vergiler, içi boşalmış bir sağlık ve eğitim sistemi sunuluyor.

Aslında bu büyümenin niteliğini en iyi Çalışma Bakanı Sarıeroğlu özetliyor. 2018 asgari ücret görüşmelerinde işçilerden fedakarlık beklediklerini dile getiriyor. Yani gelin görün ki büyüyen Türkiye’de işçi ve emekçilerin payına bir kez daha “fedakarlık” düşüyor!..

Onlar sayılara indirgedikleri bu içi boş büyümenin tadını çıkaradursun! Bizler şunu biliyoruz: Güvenceli istihdam yaratan, alım gücümüzü arttıran, vergi yükünü azaltan, ücretsiz ve nitelikli eğitim ve sağlık sistemine kaynak sağlayan bir ekonomik büyüme gerçek bir büyümedir.  Bugün işçi ve emekçiler için esas olan ise acil ekonomik taleplerimizin temelini oluşturan bu anlayış etrafında bir araya gelmektir.

DHL işçilerinin direnişi sürüyor

0

Uluslararası taşımacılık şirketi DHL’de TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) içinde örgütlenen işçiler, bundan beş ay önce işyerlerinde çoğunluğu sağlayarak sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesine olanak sağlamışlardı. Yasal olarak hiçbir sorun bulunmamasına rağmen türlü bahanelerle bu yetkiyi engellemek isteyen patron, bu sürecin başını çeken öncü dokuz işçiyi işten çıkardı. Bunun üzerine DHL’in Bağcılar’daki binası önünde başlatılan direniş 138 gündür devam ediyor. Direnişteki işçiler arasında 5 ve 14 yıllık çalışanlar da var.

Anayasal haklarını kullandıkları için işten atılan DHL işçilerinin direnişi, OHAL altında hukuki hiçbir örgütlenmeye bile patronların tahammülü olmadığının bir göstergesi. Kanun hükmünde kararnameler ile Meclis’in devre dışı olduğu sözde anayasal bir yönetim altında işçi sınıfının yasal mücadeleleri bile hukuksuzca keyfiyetle engelleniyor. İşçi sınıfının mücadele ile kazandıkları örgütlenme başta olmak üzere tüm haklar KHK rejimi altında keyfiyetle bertaraf ediliyor. Erdoğan’ın patronlara seslenirken asıl niyetini açığa vurması her şeyi anlatıyor; “Görüyorsunuz OHAL altında hiçbir greve izin verilmiyor.”

Demokratik bir rejimde DHL patronunun yaptığı bir soruşturma sebebiyken, işçilerin yıllarca çalıştığı işyerlerinden atılması ülkedeki keyfi ve hukuksuz yönetimin işyerlerindeki tezahüründen başka bir şey değildir.

Vergi yükü, hayat pahalılığı, OHAL koşulları ve KHK rejimi altında ezilen emekçilerin mücadelesi, en çok vergi kaçıran offshore şirketi sahiplerinin ve uluslararası yolsuzluğa bulaşan devlet yöneticilerinin uykularını kaçırıyor. En çok korktukları işçi sınıfının bağımsız bir güç haline gelerek kendi sırça köşklerini devirmesi. Bu sebeple attıkları her ekonomik ve politik hamleler işçi sınıfını bölmek, ayrıştırmak ve örgütlenmesini engellemek amacını taşıyor.

DHL işçileri sendikalı bir şekilde işyerlerine geri dönmeliler. Patronun bu yasa dışı hamlesine karşılık derhal bir soruşturma başlatılmalı. İşçilerin kazanılmış her türlü hakkını korumak, hukuksuzluğu engellemek için işyerlerinde ve üretimde iş denetimi talep ediyoruz. Her şeyden önce demokratik haklarımızın savunusu için OHAL ve KHK rejimi son bulmalıdır.

Honduras halkıyla dayanışma! Seçim hilelerine hayır!

0

26 Kasım Pazar günü gerçekleşen başkanlık seçimlerinde, 2009 Haziran’ında askeri darbeyle kurulan rejim kitlesel ceza oylarıyla ağır bir yenilgiye uğratıldı. Ulusal Partili devlet başkanı Juan Orlando Hernández, kendisine yetki veren mahkeme kararına dayanarak anayasal yasağa rağmen tekrar aday olmuştu. Hernández kampanya boyunca oyların satın alınmasına ve iltimas yollarına başvurdu ve seçim yenilgisinin ardından skandal bir hileyle iktidara geldi.

Seçim kurulu, tutanakların üstünde oynayarak Hernández’in galibiyetini garanti altına alana kadar oy sayımını erteledi. Pazartesi günü erken saatlerde seçim kurulu, %57,19’u sayılan oylara göre Hernández’in %40,21, muhalefet adayı Salvador Nasralla’nın ise %45,17 oranında oy aldığını açıkladı. Dört gün sonrasında veri aktarım sisteminin defalarca “çöktüğü” sonraki sayımlarda ise Hernández’in karşısında Nasralla’nın oylarında düşüş yaşandı. Politik alana ve toplumsal mücadelelere yabancı olan bir spor gazetecisi olmasına rağmen Nasralla, ılımlı burjuva bir programla, Latin Amerika’nın en fakir ülkelerinden biri olan Honduras’ta patronların gücünün doğrudan bir ifadesi olmasıyla, yolsuzluklarıyla ve işçilerle toplumsal kesimleri hedef alan düzenlemeleriyle sorgulanan mafyatik yönetimin tanınmamasından faydalanmayı başardı. Son yıllarda emperyalizmin yağmasına açılmış madenler ve hidroelektrik santrallar çevresel zararlara yol açtı. Yerlilerin ve köylülerin direnişleri vahşice bastırıldı; işverenlerle ve devletle bağlantılı çeteler onlarca kişiyi öldürdü. Geçen yıl öldürülenler arasında meşhur çevreci ve yerli halk lideri Berta Cáceres de bulunuyordu. En çok oy alan üçüncü kişi olan Liberal Parti’nin başkan adayı, Nasralla’nın zaferini tanıdığını açıkladı.

Çarşamba günü seçim hilesi ortaya çıktığında başlayan kitlesel protestolara karşı hükümet, 18.00-06.00 saatleri arasında sokağa çıkma yasağı ilan etti. Her gün sokağa çıkma yasağının başlangıcında, rejime açıkça meydan okuyan kitlesel tencere-tava çalma eylemleri gerçekleşiyor. İşyerlerinde ve yarım yamalak çalışan işletmelerde seçim hilesine karşı gayriresmi ulusal grev sürüyor.

Kolluk güçlerinin baskısı sonucunda onlarca kişi tutuklandı, yüzlerce kişi yaralandı ve en az 7 kişi hayatını kaybetti. Ancak 4 Aralık günü çok önemli bir olay yaşandı. “Kobra” adı verilen bir polis birliği, direnen halka baskı uygulamayı reddettiğini açıkladı. Hükümetin emirlerine uymayı reddeden bu polisler ve darbe rejimine sadık kalan baskıcı kolluk güçleri arasında çatışma yaşandığı bildirildi.

Eski başkan Manuel Zelaya’nın başını çektiği muhalif liderlik, perde arkasında rejimle müzakere etmeye ve kendiliğinden gelişen toplumsal mücadelenin eylemlerinden kendini uzak tutmaya çalışıyor. Zelaya’nın uzlaşmacı liderliği, 2009 darbesine karşı mücadele sırasında hâlihazırda yıkıcı etkilere yol açmıştı. Görevden alınan başkan dört ay boyunca diktatörlüğe konsolide olması için zaman tanıyarak ve müzakere yoluyla çözüm yönünde yanlış beklentiler yaratarak emperyalist ABD hükümeti aracılığıyla müzakerelere başvurmuştu. Zelaya’nın partisi LIBRE son dönemde parlamentoda rejime tamamen adapte olmuş bir rol de oynuyordu. Bu sırada suç ortakları ABD hükümeti, Avrupa Birliği ve OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) sessizliğini korurken rejimin sürdürülüp sürdürülemeyeceğini ve durumu kontrol altına alıp alamadıklarını görmek ve aksi halde desteklerini gerçi çekmek için bekliyorlar. Baskıcı devlet organlarının daha fazla kırılmasını sağlamak ve gaspçı hükümetin çöküşünü pekiştirmek amacıyla seferberliği artırmak için işçilerin ve kitle örgütlerinin koordinasyon oluşturmaları, Hernandez’in kontrolü altındaki kolluk güçlerinin saldırılarına karşı öz savunmayı örgütlemeleri gerekmektedir.

Dünyadaki tüm işçilerin ve halkların, 2009 darbesiyle gasp edilen demokratik özgürlüklerini savunan ve yolsuzluğa karşı mücadele veren Honduras halkıyla acilen dayanışması gerekmektedir. Tüm Latin Amerika hükümetlerinden Honduras hükümetiyle diplomatik ilişkilerini derhâl kesmelerini ve Orta Amerika ülkelerinin işçilerinden Honduras halkıyla dayanışma göstermek için sokağa çıkmalarını talep etmeliyiz.

Seçim hilesine karşı ayaklanmayı destekleyelim!

Kahrolsun Juan Orlando Hernández hükümeti!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

5 Aralık 2017

Onların bütçesi, bizim bütçemiz

0

Malum, hükümet yakın zamanda vergi zamları ile devlet bütçesini daha da arttırma niyetini ortaya koydu. Kimin için? Hepimiz için. Öyle ya, hükümetin işi, oluşturduğu bütçeyi hepimizin faydasına kullanmak olmalı. Peki durum öyle mi? İçtiğimiz limonatanın vergisi artarken, yat almak isteyen bir zenginden vergi alınmıyor. Asgari ücretli gelir vergisinin yükünü taşırken, en zenginlerin gelir vergisi asgari ücretli emekçilerin ödediği gelir vergisinden daha az. Dahası büyük patronların ödemesi gereken SGK primleri de işsizlik sigortası fonundan ödeniyor. Yani elinde zenginliğin büyük bir kısmını tutanların ödediği vergiler azalıyor. Buna karşılık devletin gelirleri artıyor ve vergi yükleri biz işçi ve emekçilerin üzerine yıkılıyor.

2016 yılı Ekim ve 2017 Ekim ayları bütçe gelir/giderleri

Bütçeye biraz daha göz atalım. Geçtiğimiz Ekim ayı bütçe geliri, geçen yıl Ekim ayının bütçe gelirine göre yüzde 23,9 artmış! 2016 yılının Ocak-Ekim dönemi bütçe gelirlerine göre ise bu yılın Ocak-Ekim ayları arasındaki bütçe geliri yüzde 16 oranında yükselmiş. Yani devletin kasasına daha çok para giriyor. Şimdi devletin zenginlerden daha az, yoksullardan daha çok alarak attırdığı bütçe nasıl kullanılmış ona bakalım.

Bütçenin sağlık giderleri geçtiğimiz yılın Ekim ayına göre yüzde 50 azalmış! Eğitime katkı payı ayrılmamış. Tarıma verilen destek yüzde 18,5 azalmış. Yani biz işçi ve emekçilerin ilk elden düzenlemek isteyecekleri şeyler, gelirin artmasına rağmen kısıtlamaya tabi tutulmuş! Peki hangi harcamalar artmış? Fon paylarına ayrılan para geçen yılın Ekim ayına göre yüzde 164 artmış, işveren sigorta primi indirimine ayrılan pay yüzde 110 artmış! Örtülü ödenek, saray giderleri vb hakkında ise bilgi yok. Sonuç olarak emekçinin cebinden alınanlarla oluşturulan vergi yalnızca zenginlere kalkan olarak değerlendirilmiş.

Zengin-fakir ile en ilgisiz görünen bölümlerde dahi biraz hafızamızı zorlayacak olursak hükümetin patron dostluğunu görebiliriz. Halkbank için ayrılan bütçenin korunması bunun bir örneği olabilir. Bir başka örnek de savunma giderlerinde. Savunma giderlerinde geçen yıla göre artış yüzde 50 olmuş. Bu daha iyi korunduğumuz anlamına mı geliyor? Savunmaya ayrılan bütçe -Ekim ayındaki bu değer sağlık giderlerine ayrılanın 85 katı- ne için harcandı bilemiyoruz. Unutmayalım TSK’nın özelleşen yemekhaneleri ile birçok emekçi er kardeşimiz zehirlenmişti ve de haber yasağından ötürü bu gibi vakaların ne düzeye ulaştığını kestiremiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti ordusu kendi askerini zehirleyen ordu durumuna düşürüldü. Hem de bunu yapmak için özel şirketlere savunma bütçesinden para ayrılıyor. Bu meblağın ne kadar olduğunu bile kestiremiyoruz.

Saray yönetimi işçi ve emekçiye tutumluluk çağrısında bulunurken kendisi pek tutumlu olmamış. Bütçe şimdiden 2018 yılı için kullanılması gereken paraları dahi harcamaya başladı. Hem de ne için? Krediler, vb yollarıyla yalnızca zenginlerin daha da zenginleşebilmesi için. Bir yandan enflasyonla maaşlarımız erirken, bir yandan da vergi yükümüz artıyor. Tüm bunlar olurken de Saray yönetiminin uygun gördüğü ekonomi planı uyarınca yeni dolar milyarderleri peydahlanıyor.

Onların planına karşı bizim acil ekonomi programımız

Türkiye ekonomisi henüz bir krizin içerisinde değil, ama kriz emareleri baş göstermiş durumda. Saray ve çevresindeki bir avuç zengin bu sürecin tüm yükünü işçi sınıfına yıkmaya kararlı. Bütçe politikasının sonuçlarını henüz yalnızca artan vergiler ve hayat pahalılığı ile yaşıyoruz. Ancak görünen o ki sorun daha da büyüyecek. Gerçek bir krizin yükü tüm ağırlığı ile işçilere yüklenecek. Saray emekçileri umursamıyor, bedeli tüm ağırlığı ile bizim üzerimize yıkıyor. O halde bizim acil ekonomi programımızı ifade ederek mücadelemizi birleştirmemiz ve bir araya gelmemiz gerekiyor.

Peki ne istiyoruz? İşçi ve emekçilerin üzerindeki vergi yükü azaltılsın. Gelir vergisinin tüm yükü patronlara yüklensin. Krizin faturası patronlara kesilsin. Patronlara ayrılan ödenekler yerine derhal işçi ve emekçiler için ödenekler açılsın. Para yok diye mi zam yapmıyorlar? O halde patronların gelir-gider defterleri işçilerin denetimine açılsın. Böylelikle gerçekten zarar edip etmediklerini görebiliriz. Patronlar üretim yapmayı karsız mı görüyorlar? Kendileri bilirler. O halde devlet derhal işçi ve emekçilerin temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik planlı yatırımlar gerçekleştirsin. Asgari ücret insanca onurlu bir yaşamı karşılayabilecek seviyeye çekilsin. Saray işsizlik sorununu çözemeyeceğini açıkça beyan ediyor. Çalışırken ölen işçi kardeşlerimizin durumu ile de ilgilenmiyor. Madem öyle, işsizliğe çözüm için ücretler sabit kalsın ve 6 saat 4 vardiya çalışılsın, işsizlere yer açılsın. Kar uğruna hayatımıza kast edenlere karşı işyerlerinde işçi denetimi başlasın!

Kudüs Siyonist İsrail devletinin başkenti olarak kabul edilemez! Yeni İntifadalarda Filistin halkının yanındayız!

0
  1. ABD başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Amerikan emperyalizminin ve Siyonizmin, Filistin ve tüm Ortadoğu halklarına yönelik açık bir saldırısıdır. Trump’ın bu kararını, “ABD başkanlarının ulusal güvenlik nedenleriyle dış ülke temsilciliklerinin yerlerini değiştirebilecekleri” yolundaki bir ulusal yasaya dayandırması ve kararın “bölge barışına katkıda bulunacağı” yolundaki açıklamaları, iç ve dış tepkileri önlemeye yönelik bir demagojiden başka bir şey değildir ve emperyalizmin bu yeni saldırganlığını gizleyemez.
  1. Kudüs gerek tarihsel gerekse sosyolojik ve ulusal açılardan, Filistin’in ezeli başkentidir. Asırlar boyunca çok işgaller görmüş olan bu kent ve tüm Filistin toprakları, çok etnili ve çok inançlı bir halkın, Filistin halkının anayurdudur. Bu halkın etnik ve dini kökenli ayrımlara tabi tutulması, sistemli olarak bölünmeye ve birbirine düşürülmeye çalışılması daha başından itibaren imparatorluklar yayılmacılığının ve emperyalizmin hedefi ve başlıca politikası olmuştur. Bugün de bu politika sadece emperyalizm ve Siyonizm tarafından değil, bölgedeki diğer yayılmacı devletler tarafından da uygulanmaktadır. İki devletli “barış” çabaları bu politikanın yarattığı bir “formülden” başka bir şey değildir.
  1. ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, emperyalizmin Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının diktatörlere karşı başlattıkları ayaklanmalar sürecinde bölgede kaybettiği egemenliği yeniden tesis edebilme çabalarında yeni bir adımdır. Bu çabasında ABD emperyalizmi, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır hükümetleriyle birlikte yeni bir “emperyal egemenlik kuşağı” kurmak istemektedir. Hedefi, İran’a karşı mücadelesinde Suudi rejimine, bölge halklarının demokratik isyanı karşısında Sisi’nin diktatörlüğüne ve tüm uluslararası kararlara karşın Filistin topraklarında yeni yerleşim yerleri kuran Siyonist devlete destek vererek bu ülkeleri kendi emperyalist politikası çevresinde birleştirmektir. Kısa bir süre sonra Kürt halkına karşı Ankara hükümetine de destek vererek onu daha sıkı kendine bağlamaya çalışması her an beklenebilecek bir gelişme olacaktır.
  1. Trump’ın kararına karşı gösterilen tepkiler Filistin halkını yalnızlıktan kurtarmayan diplomatik ve ikiyüzlü deklarasyonların ötesine geçmemektedir. Almanya dış işleri bakanı Sigmar Gabriel “bu kararın barış sürecinde zararlı olacağını”; Fransa devlet başkanı Emmanuel Macron, “kararın üzücü olduğunu”; Britanya başbakanı Theresa May ise “bu girişimin barışa yardımcı olmayacağını” söylemekle yetinmişlerdir. Bu hükümetlerden Filistin halkı üzerindeki baskılara karşı yardım beklemek kuzuyu kurda emanet etmek demektir, zira Avrupa Birliği hükümetlerinin ABD ile sürtüşmeleri, bölge üzerindeki emperyalist egemenlik mücadelelerinde yaşadıkları çekişmelerden başka bir şey değildir. Avrupa’daki emperyalist ülkeler de Filistin halkının bölünmesini destekleyerek Siyonizm’e arka çıkmaktadırlar.
  1. Müslüman ve Arap ülkeleri monarşilerinin ve diktatörlüklerinin ABD’nin Kudüs kararına tepkileri de sadece kendi halklarını yatıştırma amaçlıdır ve emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele eden Filistin halkına gerekli desteği sağlamaktan çok uzak diplomatik lafazanlıklar niteliğindedir. Mısır diktatörü Sisi tıpkı Avrupa hükümetleri ağzıyla konuşarak “bu kararın Ortadoğu’da barış imkânını azaltacağını”; kendi topraklarında milyonlarca Filistinlinin yaşadığı Ürdün kralı Abdullah, bunun “barış görüşmelerine zarar vereceğini ve bölgede gerilimleri artıracağını” söylemekle yetinmişler, diğer ülkeler de benzer açıklamaların ötesine geçmemişlerdir. Filistin yönetimi başkanı Mahmud Abbas da “Trump, Amerika’nın uzun yıllardır sürdürdüğü barış görüşmelerindeki aktörlüğünü de bitirdi” diyerek diğer emperyalist ve yayılmacı güçlere dolaylı bir yardım çağrısında bulunmuştur.
  1. Türkiye’de ise Recep Tayyip Erdoğan Kudüs sorununu tamamen bir iç politika malzemesi olarak kullanmak istemektedir. Kendisi, ailesi ve hükümetiyle ilgili yolsuzluk iddiaları ve haberleri yayıldıkça ABD hükümetine karşı daha mesafeli bir konuma geçen RTE, “Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisidir” diyerek sorunu inançlar temeline çekmeye çalışmakta, böylece hem Filistin’in bölünmüşlüğünü kabul etmiş olmakta, hem de Türkiye halklarını dinsel açıdan manipüle ederek kendi çevresinde toplamaya gayret etmektedir. Oysa Kudüs sorununu “dinler arası barış merkezi” olarak göstermeye çalışmak, tıpkı Papa’nın yaptığı gibi, sahte barış ifadeleriyle Filistin emekçi halklarının bölünmüşlüğünü onaylamak ve onları aralarında kanlı bir dinsel çatışmaya davet etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. RTE’nin İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplanmaya davet etme niyeti de, İslam ülkelerindeki emperyalizm işbirlikçisi diktatörlerden ve monarşilerinden umarsız bir destek beklemenin ötesinde, emekçi halklar arasında inanç temelli çatışmaları kışkırtmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
  1. Filistin halkı Trump’ın yeni emperyalist saldırısına karşı seferber olmaya başlamıştır. On yıllardan beri emperyalizmin ve Siyonizmin saldırılarına karşı koyan, bölgedeki yayılmacı burjuva diktatörlüklerce yalnızlığa terk edilerek emperyalizme teslim edilen, bizzat kendi önderlerinin ihanetine uğrayan Filistinli emekçilerden de zaten başka bir şey beklenemezdi. Onları her an patlak verebilecek yeni İntifadalarında gerçekten destekleyecek olan, dünya emekçi yığınları ve ezilen halklardır. Bu nedenle tüm işçi ve emekçi örgütlerini, tüm demokratik ve ilerici kuruluşları Flistin halkının çevresinde kenetlenmeye ve uluslararası bir destek ağı örmeye davet ediyoruz. Kudüs, çok etnili ve çok dinli Filistin halkının başkentidir, ona uzanan eller kırılmalıdır.

 

Yaşasın Filistin devrimi!

Yaşasın demokratik, laik, bağımsız tek Filistin!

 

İşçi Demokrasisi Partisi

07.12.2017

İran’da şeker kamışı işçileri grevde

0

İran’ın Haft Tapeh şeker fabrikasında çalışan işçiler grevde. Fabrika işçileri dört aydır ücretlerini alamıyorlar. Yıllardır hak arama mücadelesi için zaman zaman greve çıkan ve protestolar düzenleyen şeker kamışı işçilerinin son grevi 2 Aralık’ta başladı.

İşçiler 2008 yılında 42 günlük bir grev gerçekleştirmiş, ardından IUF’la (Uluslararası Gıda, Tarım, Otel, Lokanta, Yemek Hizmeti, Tütün ve Bağlantılı İşçiler Sendikası) bağlantılı bağımsız bir sendika kurmuştu. Bu yılın Haziran ayında ücretlerinin aylardır ödenmemesine karşı iş durdurma eylemleri ve gösteriler düzenlediler. Geciken ücretler, uluslararası bir kampanya sonucunda kısmen ödenmişti ancak işçilerin hâlâ daha alacakları var. Üstelik 11 Temmuz’dan beri maaşları da ödenmedi.

Geçtiğimiz süreçte fabrikanın işçileri, sendikal faaliyetlerini durdurmaları için tehdit edildi. Mahkemeye çıkarılan birkaç işçiye, herhangi bir grev başlatmalarının sonucunun hapis cezası olacağı söylendi. İşçilerden biri yurtdışındaki aktivistlerle iletişim kurduğu, işçileri seferber ettiği ve 1 Mayıs İşçi Bayramı ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde etkinlik düzenlediği için suçlandı. Sendika liderleri tutuklanma ve karalanmaya maruz kaldı. Hakkını arayan işçiler çeşitli şekillerde baskı görmeye devam ediyor. Fabrika işçilerinden Aube Aghaabi, geçirdiği bir iş kazası nedeniyle yakın zamanda şirkete dava açtı. Buna karşılık şirket, Aghaabi’yi ve onunla aynı soyadını taşıyan 50 kişiyi işten çıkardı.

Haft Tapeh fabrikasının koşulları, şirketin 2015 yılında özelleşmesiyle daha da kötüleşti. Haft Tapeh işçileri ücretlerinin tamamının ödenmesini, sendikalarının yasal temsilcileri olarak tanınmasını, haksız yere kovulan işçilerin işlerine iade edilmelerini ve fabrikanın kamulaştırılmasını talep ediyorlar.

İran Ticaret Odasının raporuna göre İran nüfusunun %33’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ancak gerçek rakam bundan çok daha fazla. 2016 kışında onlarca evsizin sığınmak için boş mezarları kullandığı ortaya çıktı. İran rejimi bütçesini savaş yatırımlarına harcarken, çoğu kişi ay sonunu getirebilmek için ikinci, hatta üçüncü bir iş bulmaya çalışıyor. Rejimin uyguladığı sansürler ve gizlilik nedeniyle zorlukla yürütülen bir çalışmaya göre milyonlarca İranlı işsizlik ve yoksulluk koşullarında yaşıyor. Mevcut ekonomik koşullarda bir işçinin aldığı ücret, bir ayın 10 gününde geçinmesi için bile yeterli değil.

Kim bu Reza Zarrab?

0

Tarih: 29 kasım 2017. Yer: New York’ta jüriler ve hakimin olduğu soğuk ve kasvetli sıradan bir mahkeme salonu, sanık Türkiye Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan ATİLLA, birden mahkeme salonunun sağ tarafında yer alan altın sarısı kapıdan gri mahkum kıyafetleriyle, ayakları birbirine zincirli, uzun saçlı, orta boylu ve zayıflamasına rağmen halen kilolu 34 yaşında ki bir mahkum olan Reza Zarrab içeri girip, ağır hareketlerle tanık sandalyesine ilerlerken, yaklaşık 9600 km uzaklıktaki Türkiye’de insanlar o ayak seslerini hissediyorlardı.

Tanık sandalyesine oturan ülkemizde hayırsever ve vatansever(!) olarak gösterilen, Türk bayrağı önünde program yaptırılan şahıs yemin edip yaptığı kirli işleri anlatıyordu. O dönem ki Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a 50-60 milyon euro arasında rüşvet verdiğini, Aktifbank’la para kaçırmalarını, o dönem ki AB Bakanı Egemen Bağış’ın nasıl yardakçılık yaptığını, Halk Bankası Genel Müdürü ve Genel Müdür Yardımcısı’nın, İran’da ambargoyu nasıl delmesi noktasındaki yardımlarını ve daha bir sürü kirli işlerini anlatıyor.

Peki bu tanık nasıl bu kadar bakanı suç elemanı haline getirdi? Nasıl bu kadar büyük bir suç örgütü kurdu? Gelin kaseti başa sarıp anlatmaya başlayalım:

Her şey AB ve ABD’nin, nükleer programı nedeniyle İran’a uyguladığı ambargoyla başladı. Dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın bu ambargoyu delmek için Zarrab ailesi ve Babek Zencani gibi iş adamlarına İran’ın yurt dışına sattığı petrolün parasını, İran’a aktarmak için anlaşmasıyla başladı. Zarrab ve Zencani Türkiye’de paravan şirketler kurdu. Bu paravan şirketler vasıtasıyla İran, piyasaya göre uygun fiyatta petrol satıp ödemeyi altın yoluyla alıyordu. Bu şirketler altını bozdurarak Halk Bankası’ndan İran Merkez Bankası’na yolluyordu. Bu yöntemle Reza Zerrab ve ortağının altın bozdurma işlemi kayıt dışı olduğundan oldukça yüklü paralar kazandılar. Bu durum 2012-2015 yılları arasında devam etti; ta ki hem ABD’nin Zarrab’ın kurduğu şirketlere ambargo uygulaması sonucunda yurt dışından paravan şirketlerine aktarılan 2.5 milyar doları İran Merkez Bankası’na aktaramaması ve sonrasında paranın yok oluşu; hem de İran’da hükümetin değişmesi (Hasan Ruhani’nin gelmesi) ve İran’ın nükleer programını ABD’nin denetimine açarak ambargoyu kaldırması bu ilişkinin de sonunu getirdi. Bu ilişki sonucunda İran’da Babek Zencani yakalandı. Hem İran tarafından hem de Zencani’ye bağlı mafya tarafından arandığı belli olan Zarrab, Erdoğan hükümetinden istediği desteği göremeyince soluğu 19 Mart 2016 yılında ABD’de aldı.Tutuklandı; ve cezaevine yollandı. ABD’de durum Reza Zarrab’ın beklediği gibi çıkmadı. Bir hapishaneden başka bir hapishaneye gidiyor. Bu yolculuklar günlerce sürüyordu.

Erdoğan hükümeti yargılama sürecinin Türkiye’ye uzanabileceği, Türkiye açısından hukuki, siyasi ve ekonomik sonuçları olabileceği endişesiyle Reza Zarrab’ı tutuklayan Savcı Preet Bharara’nın “FETÖ” ile bağlantısı olduğunu belirtip savcıyı değiştirmek istedi. Bu sırada Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın ABD’de yakalandığı haberi Türkiye manşetleri süsledi. Savcı Preet Bharara görevden alındı; ancak yerine gelen savcı Joon H. Kim, gelen gideni aratır tarzı, ek iddianameye eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ı, Halkbank eski Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı, Halkbank Uluslararası Operasyonlardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Levent Balkan’ı ve Sarraf’ın çalışanı Abdullah Happani’yi de davaya sanık olarak ekledi. Erdoğan bu olaydan sonra bunun siyasi bir adım olduğu değerlendirmesinde bulunmuş, “ABD’nin bunu gözden geçirmesi gerekir. Bu işlerin arkasından çok pis kokular geliyor” şeklinde konuşmuştu.

Duruşma tarihi yaklaşırken ABD Federal Hapishaneler Bürosu’nun internet sitesinde Sarraf’ın 8 Kasım 2017 tarihinde serbest bırakıldığı yönünde bir güncelleme yapıldıktan ve nerede olduğunun bilinmediğine dair basında çıkan iddiaların ardından, Türkiye ABD makamlarına iki ayrı nota verdi ve Sarraf’ın durumu ile ilgili bilgi talebinde bulundu. Reza Zarrab’ın bu kirli para ilişkisini itiraf yoluna gitmesi ve onun Türkiye olan ilişkisi buradaki bağlantılarını da tedirgin etti.

Türkiye dış sermayeyle beslenen bir ülke, bu durum dış yatırımları etkileyeceği gibi, bu dava sonunda büyük olasılıkla Türkiye’ye yüklü para cezaları gelecek; Zarrab’ın itirafları ve Hakan Atilla davasının sonunda adı geçen bazı bakan ve bürokratlara yakalama kararı çıkacak gibi gözüküyor. Ayrıca CHP’nin ortaya çıkardığı ‘’Of İsle Man Belgeleri’’ ve Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’ın Türkiye itirafları, Erdoğan hükümeti için önümüzdeki günlerin ne kadar zor olacağının kanıtı gibi duruyor.

CAMİŞ’te yetki İşçi’de!

0

Dört sene önce Şişecam’ın diğer fabrikalarında da yetkili sendika olan Kristal-İş’e üye olan Bilecik 2. Organize Sanayi bölgesinde faaliyet gösteren Bilecik Camiş Madencilik fabrikası işçileri, dört sene içerisinde ücretler arttırılmadığı ve sendikal mücadele sırasında işten atılan işçilere sahip çıkılmadığı için Kristal-İş’ten  DİSK/Cam Keramik-İş’e geçti. Fabrika dışında toplanan 16-24 vardiyası işçileri, 08-16 vardiyasını tamamlayan işçilerle birlikte fabrika önünde buluşup basın açıklaması yaptı.

İşçiler adına açıklama yapan İşyeri Baştemsilcisi Lütfü Karataş şöyle dedi:

“Bizler Şişecam’a bağlı Camiş Madencilik işçileri olarak dört sene önce sendikalı olmaya karar verdik ve Kristal-İş Sendikası’na üye olduk. Şişecam’a bağlı fabrikaların genelinde Kristal-İş Sendikası yetkili olduğu için, hammadde üretimi yapan bizim fabrikamızda da Kristal-İş’e yetki verdik. Asgari ücret düzeyindeki ücretlerimizin düzeleceğini, diğer cam fabrikalarındaki ortalama ücretleri alabileceğimizi düşünüyorduk. Sendika tarafından bize verilen sözlerde bu şekildeydi. Ancak işverenimiz Şişecam buraya sendikanın girmesini engellemek için hem işkolumuza, hem de yetki için gerekli sayıya itiraz ederek işi yokuşa sürdü ve hukuki bir süreç başladı. Bununla da yetinmeyerek sendikalaşmamıza öncülük yapan işçi arkadaşlarımızın işine son verdi. Tüm bu yaşananlar karşısında o zamanki sendikamız Kristal-İş yöneticileri sanki yukarıda anlaşmışlar gibi hiçbir şey yapmadı. Biz işçilerin eylem yapalım gerekirse işi durduralım taleplerimize de kulak tıkadılar. Hukuki bir süreç başladı sonucunu beklememiz lazım diyerek biz işçileri yatıştırmaya ve oyalamaya çalıştılar. İşten atmalar devam ederken, onlarca arkadaşımız işten atılırken, mahkemelerde uzadıkça uzadı ve dört senedir devam eden mahkemeler bir dört sene daha devam edecek gibi görünüyor. Bu süreçte fabrikanın yolunu unutan sendikacılar ise bizlere sürekli yapacak bir şey olmadığını ve beklememiz gerektiğini söylediler.”

“…Bundan sonra hak verilmez alınır anlayışıyla daha örgütlü ve daha mücadeleci bir yol çizeceğiz ve bu yolda Cam Keramik-İş Sendikası ile yürüyeceğiz. Artık tek bir arkadaşımızın dahi işten çıkartılmasını kabul etmeyeceğiz. Hak ettiğimizi almak için ne gerekiyorsa onu yapacak ve kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz…”

Cam Keramik-İş Sendikası Genel Sekreteri Ergin Ay ise;

“…Şişecam Camiş işçilerinin yaşadığı sıkıntıları ve mağduriyeti herkesin doğru okuması ve doğru anlaması gerekiyor. Meseleyi çarpıtmak isteyenler, suyu bulandırmak isteyenler mutlaka olacaktır. Buradaki mesele bir sendikal rekabet meselesi değildir. Başka bir sendikanın sürdürdüğü bir örgütlenmeye ya da mücadeleye başka bir sendikanın çomak sokması asla değildir. Burada yasadışı hiçbir durumda söz konusu değildir. Bir sendikaya üye olmak nasıl anayasal bir haksa, işçilerin istediği zaman istifa edip başka bir sendikaya geçmesi de yine Anayasal bir haktır. Hatta bir toplu sözleşme imzalanmış olsa dahi işçiler yetkili sendikadan istifa edip başka bir sendikaya üye olabilir ve sözleşmedeki haklardan faydalanabilir…” şeklinde konuştu.

10 senelik çalışanların bile asgari ücret düzeylerinde çalıştığı Camiş Madencilik’te işçilerin kendi karar ve yetkileriyle insan onuruna yaraşır ücret ve hayat düzeyleri için mücadele etmeleri bize doğru yolu gösteriyor. Metal’de sözleşme süreci dalgalı ilerlerken Metal, Cam ve Maden işçilerinin ekmek kavgası yeni “Metal Fırtına”lara gebe gözüküyor. Hava döndü işçiden, işçiden esecek yel!

Sendikalarda işçi denetimi gerekiyor

0

180 işletmedeki yaklaşık 140 bin metal işçisinin grup sözleşmesi, işveren örgütü MESS ile Türk Metal (Türk-İş), Birleşik Metal (DİSK) ve Çelik-İş (Hak-İş) arasında ayrı ayrı sürüyor. İşçilerin büyük bir çoğunluğu da Türk Metal üyesi (117 bin) olduklarından, bu sendikanın tutumu büyük önem taşıyor. Zira, ülkedeki sendikalı işçi sayısı oldukça düşük olmasına rağmen, imzalanan toplu sözleşmeler (ve tabii bunların imzalanış tarzı) sendikalı sendikasız on milyonlarca emekçi için bir referans niteliği taşıyor.

Tabii sonuçta ortaya çıkacak sözleşme işveren sendikası MESS’in tutumunu izleyen patronlar sınıfı açısından da çok önemli. MESS’in metal işçileri üzerinde sağlayacağı bir üstünlük, tüm ülkede patronlar ile işçiler arasındaki sınıf mücadelesinde burjuvazinin elini son derece güçlendirecektir. Bu bakımdan egemen mülk sahipleri de bugün MESS’e gözlerini dikmiş ve onun arkasında toplanmış durumda.

Buna karşılık pek çok metal işyerinden işçiler kuşku ve endişelerini dile getiriyorlar. Onlar için sözleşme süresi, ikramiyeler, ücretler ve kıdem zamları geri adım atılmaması gereken “kırmızı çizgiler”. Buna karşılık kuşkuları Türk Metal ile MESS arasındaki görüşmelerin kapı arkasında sürdürülmesi; kaygıları ise sendika yetkililerinin her an kırmızı çizginin gerisine çekilerek, “zafer” gibi gösterecekleri bir yenilgi belgesini imzalama olasılığı. Sendika başkanı Pevrul Kavlak’ın ““Bütün işçiler sözleşme sürecinde sözünü söyleyecek. En sonunda sıra bana gelecek, ben de sözümü söyleyeceğim. Benim de böyle bir hakkım var, son sözü ben söyleyeceğim” sözleri işçilerin kaygısının somut delili.

Sendikal bürokrasi

Kavlak’ın bu sözleri sendikada son sözün üye işçilerce değil, kendini onların yerine koyan sendika bürokrasisi, hatta bu örnekte olduğu gibi tek bir bürokrat tarafından söyleneceğinin açık bir ifadesi. (Bazıları, bu tip yöneticiler için “sendika ağası” tanımını kullanıyorlar, ama biz bürokrat teriminin daha doğru olduğunu düşünüyoruz.) Sendika bürokrasilerinin kendilerini temsil etmek durumunda oldukları işçilerden ayırmaları, onların üzerine çıkarmaları ve göstermelik bazı anket ve toplantılardan sonra önemli kararları kendi başlarına almaları bugün sendikalarda genel bir eğilim haline gelmiş durumda. İşçi sınıfına yaptıkları ihanetlerin kaynağı da onların bu özelliğinden geliyor.

Sendika bürokratları, bir kez “makama” geldiklerinde fabrikalardaki ve diğer işyerlerindeki çalışma koşullarından kopuyorlar ve böylece tabandaki işçinin ihtiyaç ve taleplerinden hızla uzaklaşıyorlar. “Mücadelelerini” sınıfın güncel, acil ve haklı isteklerinden ziyade “sendikanın”, yani artık temsil ettikleri bürokrasinin çıkarları uyarınca şekillendirmeye başlıyorlar. Bu da kaçınılmaz olarak sendika yönetimi ile üyeler arasındaki mesafeyi artırıyor.

İki yıl önce metal işçilerinin MESS’e ve Türk Metal yönetimine karşı başlattıkları kitlesel “metal fırtına” seferberliği, işçi sınıfı ile sendikal bürokrasi arasındaki uçurumun derinliğini, sınıfın kendilerini satma heveslisi yöneticilere karşı duydukları tepkinin net ve güzel bir örneği olmuştu. Ama elbette bürokratların ihaneti ve uzlaşmacılığı ne Türk Metal ile ne de metal iş koluyla sınırlı. Kırklareli’nde işten çıkarılan işçilerin başlattıkları direniş Kristal-İş sendikasının ne genel merkezi ne de ilgili şubeleri tarafından desteklendi. Daha geçenlerde özelleştirmeye karşı direnişe geçip kendilerini madene hapseden kömür işçileri de bu eylemi sendika yönetimlerine rağmen yapmak zorunda kaldılar. Öyle ki Genel Maden İş Sendikası (GMİS) genel başkanı, sendikanın eylem kararı almadığını, işçilerin kendilerinin örgütlenerek böyle bir eylem başlattıklarını itiraf etmek zorunda kaldı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

İşçi gözetimi

Günümüzde sendikaların genel olarak kan kaybettiği ortada. Burjuvazinin neoliberal politikalarla işçileri taşeronluk, kiralık işçilik gibi yöntemlerle bölerek sendikal mücadeleyi zayıflatma, giderek yok etme amacında olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, tüm bürokratik çarpıklıklara rağmen işçilerin kitlesel örgütleri olarak sendikaları patronlar karşısında savunmak ve güçlendirmek zorundayız. Zira üye sayıları ne olursa olsun sendikal mücadele tüm emekçi yığınlar için bir referans oluşturuyor. Ama sendikaların bürokratlaşmasına karşı önlemler de almalı, sendika bürokratlarını aşmanın yollarını bulmalıyız.

İşçiler açısından bürokrat yöneticiler üzerindeki gözetim ve denetimin en kritik anlarından birisi, toplu sözleşme görüşmeleridir. Yöneticiler patronlar ile birlikte bir odaya kapanırlar ve pazarlığa girişirler. Gerçi çoğu zaman sendika bürokratları toplu sözleşme taslağını hazırlarken anketlere, toplantılara başvururlar, ama işçilerin taleplerinin o kapalı odadan nasıl çıkacağını bilmek olanaksızdır. Çoğu kez imzalar atıldıktan veya atılma sözü verildikten sonra bürokratlar üyeleri bu uzlaşmaya ikna etmeye girişirler.

Oysa çok daha öncelerinden, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara karşı işçi sınıfı demokratik gözetim yöntemleri geliştirmişlerdir. Bunların başında da toplu sözleşme görüşmelerinin üye işçilerin gözü önünde yapılması gelir. Bu yöntemi, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Ağaç İşçileri Sendikası (ASİS/DİSK) uygulamaya yönelmişti. Buna karşılık bu görüşme yöntemi, o zamanların kendini “ilerici, devrimci” diye tanıtan DİSK bürokratlarının bile tepkisiyle karşılaşmıştı. ASİS yönetimi, tüm bürokratlarca “Ne yani, toplu sözleşme görüşmelerini futbol statlarında mı yapacaksınız?” diye alaya alınmak istenmişti. ASİS genel başkanı Cenan Bıçakçı’nın yanıtı ise, “Sendika demokrasisi onu gerektiriyorsa, onu da yaparız” olmuştu.

Sendika içi demokrasi

Kuşkusuz sorun, bürokratların alaylarıyla veya teknik itirazlarıyla geçiştirilemeyecek kadar önemli. Onların kaygısı, bürokratik yönetimlerini mümkün olduğunca işçilerin denetiminden ve aktif katılımından uzak tutmak. Oysa yarın için ülke yönetimine talip olması gereken işçi sınıfının bir bütün olarak yönetim deneyimini bizzat kendi sınıf örgütleri içinde başlatmaları gerekiyor. Bunun yolu da her şeyden önce sendikaların içinde işçi demokrasisinin hayat bulmasından geçiyor.

Aslında işçi sınıfı her fırsatta haklarını korumak ve geliştirmek için mücadeleye atılmaktan çekinmiyor. Nitekim gerek cam işçileri gerekse madenciler bunu gerçekleştirdiler. Ne var ki sendikaların örgütlü desteği olmaksızın, sınıf dayanışmasını ve mücadelesini genişletmek zorlaşıyor ve elde edilen kazanımlar da kısmi, hatta geçici ve aldatıcı olabiliyor. Sendika bürokratları patronlarla uzlaşarak bu kazanımları geçersiz kılabiliyorlar. Bu nedenle sendikalar içindeki ve üzerindeki bürokratik çemberi kırmak gerekiyor.

Bürokrasiye karşı mücadelenin en önemli hedefi ise sendika içi demokrasiyi genişletmek ve yönetimler üzerinde sıkı bir gözetim ve denetim kurabilmektir. Yandaki çerçevede, ASİS sendikasının bu doğrultuda öngördüğü bazı önlemler görülebilir. Sendika yöneticilerinin iki dönemden çok görev yapmamaları; ücretlerinin üye işçilerin ücretinin üzerinde olmaması; yöneticileri denetleyecek ve geri alınabilmelerini sağlayacak işyeri ve şube konseylerinin kurulması, bu önlemlerden önemli bazıları.

Şimdi gözler Türk Metal’in MESS ile olan pazarlıklarına çevrilmiş durumda. Metal işçisinin kararlılığı ve mücadele azmi elbette sendika yönetimi üzerinde bir basınç oluşturmakta. Ama sonuç ne olursa olsun, başta metal olmak üzere tüm sektörlerdeki işçilerin çıkarı, sendikalaşmayı yaygınlaştırmak üzere patronlarla ve onların hükümetleriyle mücadele etmenin yanı sıra, sınıf örgütleri olarak sendikaları işçi demokrasisine dayalı birlikler haline getirmekten ve bürokrasilerden temizlemekten geçiyor.

 

Çerçeve:

ASİS Sendikası Tüzüğü’nden

Sendikamız bu vazgeçilmez ilkesinin sağlıklı gerçekleşmesi yolunda örgüt içi demokrasiyi sonuna değin sürdürmeye kararlıdır.

Örgüt içi demokrasi ise ancak işçilerin gerçekten örgütlerinde söz ve karar sahibi olması olunun açık bulundurulması ile olanaklıdır. ASİS Sendikası bunu yaşama uygulamak, örgüt içi demokrasiyi sağlayıp, bürokratik yönetim biçimlerini engellemek ve sendikacılığı ”meslek” haline getirmeye karşı aşağıdaki önlemleri alır:

  •  Kongreleri en geniş tabanla yapmak.
  •  İşyeri sendika temsilciliklerine ancak üyelerin kendi aralarında seçecekleri işçiler atanır: Üye çoğunluğunun istemi ile işyeri sendika temsilcilerini yenilemek zorunludur.
  •  200 işçiye kadar işçinin çalıştığı işyerlerinde her 10 üyeye, 1.200’den fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde her 20 üyeye 1 oranında işçi konseyleri seçilir. İşyeri işçi konseyleri tüzükteki yolla sendika işyeri temsilcilerinin değiştirilmesine karar verebilirler. Şube işçi konseyleri, Şube Denetim Kurulunu göreve çağırabilir, şubeyi denetleyebilirler. Gerekçe göstererek şube yönetim kurulunun görevden alınmasını isteyebilirler.
  •  İşverene verilecek toplu iş sözleşmesi önerileri, ilgili işyerinde çalışan tüm üye işçilerin istekleri saptanarak hazırlanır. İşverenle yapılacak toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde ilke olarak, o işyerindeki tüm işçiler sendika yöneticileri ile birlikte katılırlar. Koşulların buna elverişli olmaması halinde, durumu o işyerindeki tüm üye işçiler değerlendirir ve uygun görecekleri kararı alırlar. Alınacak karar ne olursa olsun, toplu iş sözleşmesi, işyerindeki tüm üye işçilerin onayına sunularak imzalanır.
  •  Tüzüğün bu konudaki hükmüne uygun olarak sendika yöneticileri ancak 2 dönem üst üste görev yapabilirler. Üçüncü dönem için, bu durumda olan yöneticiler yeniden adaylıklarını koyamazlar.
  •  Ücretli olarak çalışan sendika yöneticilerinin normal aylık ücretleri sendikaya kayıtlı işçilerin aldığı en yüksek ücret ve yan ödemeler toplamından fazla olamaz.

Suud ve Ortadoğu halleri

0

Kral Salman ve veliaht Prens Muhammed Bin Salman eliyle “yolsuzlukla” mücadele adına bir komisyonun oluşturulması ve onlarca kraliyet ailesi mensubu, iş adamı ve memurun tutuklanması… Ülkede ve bölgede Suudi Arabistan’ın, ideolojik olarak bundan sonra İslam’ın daha ılımlı ve dengeli bir yorumunu benimseyeceğinin açıklanması… Suudi Arabistan ve İsrailli yetkililerin eş zamanlı olarak, özellikle İran’ın bölgede artan gücüne karşı, stratejik ortaklıklarını geliştireceklerini beyan etmeleri… Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın İran’ı birincil düşman olarak tanımlaması ve Yemen üzerinden iki ülke arasındaki kontrol mücadelesinin tansiyonunun tırmandırılması… Ve Suudi Arabistan eliyle, Lübnan Başbakanı Hariri’nin istifaya zorlanarak, Lübnan iç siyasetine doğrudan müdahale edilmesi girişimi başlıca gelişmeler arasında sıralanabilir.

Önce iç politika

Tarihsel olarak hanedanlığın kraliyet ailesinin farklı kolları arasında göreli olarak bölüştürüldüğü, iktidarın kardeşler arasında değiştirildiği Suudi Arabistan’da, mevcut kral Salman 2017 başında veliaht olarak oğlu Muhammed Bin Salman’ı seçerek ilk kez bu geleneğin dışına çıkmış oldu. Baba ve oğulun daha merkeziyetçi bir iktidar inşa etme yoluna girdiklerini söyleyebiliriz. “Yolsuzluk” gerekçesiyle gerçekleştirilen operasyonları da bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Tutuklu bulunan kraliyet ailesi mensuplarının, iş adamlarının ve memurların iktidarla “uzlaşmayı” kabul ettikleri takdirde mal varlıkları (nakit paraları ve şirket hisseleri) devlet hazinesine aktarılmak koşuluyla özgürlüklerine kavuşabilecekleri bir durum söz konusu. Bu yolla iktidar, bir yandan içerisindeki farklı çıkar gruplarını sindirmeyi hedeflerken devlet hazinesine de 100 milyar dolara yakın bir “kaynak” sağlamayı planlıyor.

Anımsamakta fayda var, petrol fiyatlarında 2014 yılından bu yana yaşanan düşüş eğilimi, Suudi ekonomisini önemli oranda etkilemiş ve iktidar kemer sıkma politikalarına başvurmak zorunda kalmıştı. Buna ek olarak, ülkedeki gelir adaletsizliği ve yoğun baskı politikalarının mevcut düzene karşı bir halk hareketini açığa çıkartması Suud hanedanının en büyük korkularından. İktidarın merkezileştirilmeye ve Suudi tipi “devletleştirmeler” yoluyla farklı grupların sindirilmeye çalışılmasını bu açıdan da değerlendirmek gerekiyor.

Devrimler, karşıdevrimler ve “gelenekselin yeniden inşası”

ABD emperyalizminin İsrail’den sonra bölgedeki en önemli ortaklarından Suudi Arabistan’daki gelişmelerin bölgedeki güçler dengesi üzerinde de önemli yansımaları olacağını söyleyebiliriz. Afganistan ve Irak savaşları yenilgisiyle başlayan emperyalizmin bölgedeki egemenlik krizi, 2008 dünya ekonomik krizi ve 2011 yılında başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci ayaklanmaları ile derinleşmişti. 2011 yılından bu yana, gerek emperyalizm gerekse de bölge ülkeler karşıdevrimci rolleriyle ayaklanmaların yolundan çıkartılması ve ezilmesi adına politik ve askeri birçok müdahale gerçekleştirdi. Bu noktada, müdahalede bulunan tüm ülkelerin hedefi devrimleri boğazlamak olsa da, her ülke kendi bölgesel çıkarları oranında “özerk” girişimlerde bulunmayı ihmal etmedi.

Devrimci ayaklanmalar başladıktan sonra kitlelerin taleplerini sahiplenebilecek, emperyalizmden ve bölge ülkelerinden bağımsız önderliklerin inşa edilememiş olması bu müdahalelerin önünü açarak devrimlerin karşıdevrimci aygıtlarca ezilmesini hızlandırdı. İnisiyatifin kitlelerden karşıdevrimci bölge ülkelerine ve emperyalizme geçişi ise özellikle ABD emperyalizmine Ortadoğu’daki egemenlik krizinin aşılmasında bölge halkları aleyhinde bir fırsat doğurdu. Tabii bölgede bugünden yarına istikrarın sağlanabileceğini düşünmemek gerekiyor.

Altı yıl öncesine kıyasla İran ve Rusya’nın, Suudi Arabistan, Katar, Mısır ve Türkiye aleyhine bölgedeki nüfuzunu arttırmaları önümüzdeki süreçte güçler dengesinin paylaşımında ABD emperyalizmini yeni arayışlara itebilir. Ayrıca, 1990’ların son döneminden itibaren Müslüman Kardeşler vasıtasıyla Suudi Arabistan aleyhine Sünni blok içerisinde mevzii kazanan Katar, Müslüman Kardeşler deneyimlerinin yenilgiye uğraması sonucu elindeki en büyük kozu kaybetmiş durumda.

Bu noktada Suudi Arabistan, Katar’dan boşalan Sünni bloğun liderliğine talip olarak, Şii İran’a karşı bölgede ABD emperyalizmi, İsrail ve Mısır lehine bir denge oluşturmaya yeşil ışık yakmış durumda. İran’ı en önemli düşmanları olarak niteleyen, Suudi Arabistan’ın Yemen’de sürdürdüğü kirli savaşın başlıca sorumlularından olan veliaht Prens Muhammed Bin Salman geçtiğimiz Mayıs ayında Trump’ın Riyad ziyaretinde de Suudiler liderliğinde bir Sünni ittifakın inşasında ülkesinin payına düşeni yapacağını dile getirmişti. Muhammed Bin Salman ve babası eliyle son dönemde gerçekleştirilen saldırgan politikalar tam da bu çerçeveye oturmakta.

Devrimler ve karşıdevrimler arasındaki çatışmanın en güncel örneği olan Ortadoğu, önderlikten ve destekten yoksun bırakılmış halk ayaklanmalarının, emperyalizm ile İran, Rusya, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi karşıdevrimci ülkeler vasıtasıyla nasıl yolundan çıkartıldığının da çarpıcı bir göstergesi.

 

Aynı gemide değiliz: Yoksulluk ve adaletsizliğin faturası iktidara!

0

Neoliberal piyasacı politikalarla giderek kırılgan ve dış borca bağımlı hale gelen Türkiye ekonomisi kendini kurtarmak için daha fazla kredi (borç) aramaya koyuldu. Ne var ki, OHAL ile ekonomik ve siyasi belirsizliklerin tavan yaptığı ortamda, devletin yegane işletmelerinin teminat olarak gösterildiği Varlık Fonu’yla bile yeterince kaynak bulunamadı. Yani işler sermaye açısından da pek tıkırında değil.

Şimdi ise reçete, Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek aracılığıyla ‘Ya borçlanacağız; ya vergileri arttıracağız’ şeklinde sunuldu.

Bir yandan da TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen Torba Yasa’da internet vergisinin artırılmasından, Telekom şirketlerinin borcunun affedilmesine, meşrubatlardan alınan verginin artırılmasından çeşitli şirketlere vergi muafiyetine kadar emekçiden alıp sermayedara veren bir dizi yeni düzenleme var. Bununla birlikte iktidar, aynı torbada devasa miktardaki dış borcun yanına ek borçlanma limiti istiyor. Bunun gerekçesi ise, yine Mehmet Şimşek tarafından, spekülatif saldırılara karşı ekonomiyi korumak olarak dile getirildi. Oysa ülkedeki toplam borç milli gelirin %212’sine ulaştı; sürekli açık veren ve yönetim performansı ortada, delik deşik bir bütçeden söz ediyoruz!

Buna karşın biz de diyoruz ki; borçlanma borçlanmayı doğurmakta; sorun, gücünü üretimden almayan, ranta, sıcak paraya ve iç tüketime bağlı ekonomik düzendedir. Tüm teşvikler patronlara giderken, emekçilerden hep feragat etmeleri ve ekonomiye can vermeleri bekleniyor. Ayrıca alınan borçlar ve kesilen vergiler işçi ve emekçi halkın yararına kullanılmıyor. Ekonomiyi korumak basittir: dış borç ödemeleri derhal durdurulmalıdır.

İktidarın bir başka argümanı ise vergi vermenin milli bir mesele olması. Her ay çalışanların ücretlerinden kesilen ve nereye gittiği meçhul milyarlarca liradan bahsediyoruz. Madem vergi vermek ülke ekonomisini ayakta tutmanın yegane aracı; o halde neden vergi cennetlerine ihtiyaç duyuluyor? Neden iktidar ve çevresindeki ayrıcalıklı kesimler çeşitli torba yasalarla bu vergilerden muaf tutuluyor? Asgari ücret her geçen gün artan vergi ve zamlar karşısında yok değerine indirgenirken asıl asgari ücreti vergiden muaf tutmak iktidarın öncelikli meselesi olmalıdır.

Bütçe delik, asgari ücret açlık sınırının altında. Milyonlarca liralık yolsuzluk, rüşvet ve kara para aklamanın yargılandığı Reza Zarrab davası ‘’Türkiye’ye karşı yapılan bir komplo’’ olarak yorumlanıyor. Bunun karşısında Saray rejimi sözcüleri su alan gemiyi göstererek ‘‘aynı gemideyiz’’ hatırlatması yapıyor. Milyonlarca dolar rüşvet alanlar ile paralarını vergi cenneti adalara taşıyanlar, işçi ve emekçilerle aynı gemide değildir.

Her şey bir tercih meselesi! Hangi kaynakların kimin için, kimin yararına kullanılacağı da öyle… Saray rejiminin kurduğu hukuksuz, kuralsız, keyfi düzen ekonomik ve siyasi krizi derinleştiriyor. OHAL ile birlikte baskıcı ve antidemokratik uygulamalar bu belirsizliği daha da kaotik kılıyor. Bu kaosun müsebbibi Saray rejimi ve onun çevresindeki ayrıcalıklı kesimdir; dış borç ödemesinden vergilere kadar, işçi ve emekçi halka ödetilmeye çalışılan bu faturayı kabul etmiyoruz.

Tek adam rejimi daha fazla yoksulluk, daha fazla eşitsizlik demek. Ülkede hem siyasal demokrasiyi yeniden tesis edecek hem de ülkedeki yaşam ve çalışma koşullarını insan onuruna yaraşır düzeye çekecek yeni bir düzene, yeni bir meclise ihtiyacımız var. Düzen partileri değil, emekçilerin bu düzen karşısında yeni bir seçenek yaratmasıdır bizi kurtaracak olan yegane şey!

Latin Amerika’da madenci grevleri

0

Şili

Şili’de bulunan dünyanın en büyük bakır madeni Escondida’nın işçileri, 23 Kasım Perşembe günü gerçekleşen 24 saatlik grevle işten çıkarmaları protesto etti. Şili en fazla bakır üretimi yapan ülke konumunda ve Escondida madeni dünyadaki toplam bakır üretiminin %5’ini karşılıyor. Escondida madeninden 2500 işçi daha önce Şubat ayında da greve çıkmıştı. Madencilerin maaşlarına %7 zam ve ikramiye talebiyle 43 gün sürdürdükleri grevin sonucunda anlaşmaya varılamamıştı. Sendika, iş gücünün %3’ünü (120 madenciyi) etkileyecek olan bu son işten çıkarma kararının, Şubat ayında yapılan greve karşı patronların misillemesi olduğunu ifade etti.

Perşembe günü gerçekleşen grev kitlesel olarak destek gördü. İşi tamamen durduran madenciler, talepleri karşılanmazsa tekrar iş bırakacaklarını söyledi. Sendikanın şirketle görüşmeleri devam ediyor.

Peru

Şili’nin yanı sıra Latin Amerika’da başka madenci grevleri de mevcut. Escondida madenindeki grevden bir gün önce Peru’daki Southern Copper işçileri süresiz grev başlattı. Madenciler, daha önce yaptıkları grev sonucunda vadedilen taleplerinin yerine getirilmemesine tepki gösteriyor. Buna ek olarak, işten atılan arkadaşlarının geri alınmasını talep ediyorlar. Çalışma Bakanlığı’nın grevi yasa dışı ilan etmesine rağmen yaklaşık 3000 madenci grevi sürdürüyor.

Meksika

Meksika’da ise Kanadalı şirket Torex Gold’un işlettiği Media Luna altın madeninin işçileri grevde. Madenciler, patronların çıkarlarını gözeten CTM sendikası yerine işçi haklarını savunan, demokratik bir sendikaya katılmayı talep ettiler. Daha iyi çalışma koşulları ve Los Mineros sendikasına geçebilmek için örgütlenme haklarını dile getirerek protestolarını haftalarca sürdürdüler. Ancak 18 Kasım’da 2 grevci işçi protestolar sırasında silahlı siviller tarafından vurularak öldürüldü. Gözaltına alındıktan kısa süre sonra serbest bırakılan saldırganların, patron destekçisi CTM sendikasıyla ilişkili olduğu öne sürüldü. Ayrıca Los Mineros, saldırıyı düzenleyen grubun, Meksika’da 2014 yılında 43 öğrencinin kaybolmasından sorumlu çeteyle de bağlantılı olduğunu iddia etti.

Kanada ve ABD’de yaygın olan United Steelworkers (USW) sendikası, Kanada hükümetinden sessiz kalmamasını istedi. Emekçi haklarının korunması için acil önlemler alınması ve işçilere haklarının derhâl verilmesi gerektiğini söyledi. Bu katliamın, Meksikalı işçiler üzerindeki baskının ve kötü çalışma koşullarının da bir göstergesi olduğunu kaydetti. USW, Los Mineros sendikasıyla 2005 yılından beri dayanışma içinde. İşçiler, katledilen arkadaşları için adalet talep ediyor.

Kanada hükümeti NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) ile Meksikalı emekçilerin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirileceğini iddia ederken; bu katliam tam da Kanada, ABD ve Meksika arasındaki NAFTA görüşmelerinin gerçekleştiği dönemde yaşandı.

Ekim’in metal işçileri bugünün sözleşme dönemi için ne anlatıyor?

0

Metal işkolunda gündeme gelen toplu iş sözleşmesi son birkaç aydır masada ve sendikalar ile işveren örgütleri arasında madde madde süren bir tartışma da hala devam etmekte. 2015 Metal Fırtınası’nın anısı hafızaları henüz terk etmemişken, iki taraf da metal proleterlerinin olası bir kalkışmasının ne gibi kırıntılarla frenlenebileceğini hesaplama uğraşında. Özellikle Türk-Metal, Bursa’daki genel merkezinin, çok değil birkaç ay önce neden hükümetin kolluk kuvvetleri tarafından korunmak zorunda kaldığını aklından hiç çıkarmayarak hareket ediyor. Kendilerinin sözleşme taslağı şişkin zam talepleri ile dolup taşmış olsa da, kurulan ilk masalarla birlikte bu şişkin zam talepleri de hemen geri çekildi ve metal işçisinin açlık sınırının ne olabileceği etrafında şekillenen bir tartışma halini aldı. Birleşik Metal (BMİS) ise bünyesinde taşıdığı mücadeleci işçilerin basıncı sonucunda pazarlık sırasında daha kararlı bir inisiyatif gösteriyor. Metal işverenleri örgütü olan MESS ile yapmış oldukları 16 Kasım tarihli toplantıdan anlaşamayarak kalktılar. MESS, BMİS’in tekliflerine karşıt olarak çalışma sürelerini uzatmayı, ikramiyeleri ve fazladan çalışma ücretlerini düşürmeyi, vardiyaları genişletmeyi, mazeret izni haklarını budamayı ve deneme süresinde değişikliklere gidilmesini önerdi. Kısacası MESS, varolan şartlarda iyileşme yapılması isteklerine kulaklarını kapamak bir yana, kazanılmış olan haklara da gözünü dikmiş durumda. Elbette bunu beyan edebilecek cüreti, sırtlarını yaslamış oldukları OHAL’den alıyorlar.

Sürecin gelinen noktasında metal işçilerinin bir birlik halinde hareket edemediklerini; daha doğrusu onların bir birlik halinde hareket etmemeleri için uygulamaya sokulan baskı ve yıldırma politikalarının şimdilik bir işlev taşıdığını görüyoruz. Bu parçalı ve birbirinden kopuk sözleşme masalarının, en çok metal işçisinin bütününe ve onun kazanımlarına zarar verdiği kuşku götürmez. Metal kapitalistleri, sarayın ilan ettiği OHAL sayesinde pazarlık masasının altından sopa gösterirken, metal proleterleri kendilerinin siyasal pusulası rolünü oynayacak bir önderlikten yoksun. Türk Metal kıdem ve görev farkları üzerinden birleşik bir metal işçisi cephesi yaratımının olanaklarını yok etmeye çalışırken, bir yandan da 2015’teki başkaldırıya katılanları “kışkırtıcı” olarak etiketlemekten geri durmuyor. Tablonun bütün bu olumsuz yanlarına karşın metal işçileri, sosyo-ekonomik depremler yaratabilecek olan güçlerini 2015 senesinde bir kere sınamışlardı ve artık bu derslerin de bilinciyle sözleşmeye gidiyorlar.

Türkiye’de metal işçileri için Kasım 2017 bu çerçeve içerisinde yaşandı. Tam 100 sene öncesinin Rusya’sında ise, Çarlığın yıkımında da rol üstlenmiş olan metal proletaryası farklı bir Kasım ayı geçiriyordu. Ekim Devrimi’ne katılan, onun organik bir parçasından da öte politik bir öncüsü olarak hareket eden ve daima Rus işçi sınıfının en ileri müfrezesini kendi fabrika komitelerinde temsil eden Rus metal işçilerinin, bugün dahi büyük bir önem arz eden mücadele bilançoları, metotları ve talepleri, özellikle de sözleşme döneminin gündemde olması dolayısıyla siyasi derslerin çıkarılması gereken önemli bir ekol. Bununla beraber bugün Renault veya Ejot-Tezmak işçilerinin kendi öz taleplerinin gerçekleştirildiklerini görmelerinin biricik yolu da, Putilov’da anlatılmış olan hikaye olmayı sürdürüyor.

1917’nin 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gecesinde, işçi ve köylü meclisleri şeklinde çalışan Sovyetler’de merkezileşmiş işçi sınıfının tarihte ilk kez olarak iktidarı ele geçirmesi sırasında ve ertesinde, Rus metal işçisi, diğer halklardan olan sınıf kardeşleriyle beraber, kritik bir rol üstlendi. Metal işçilerini yaratan toplumsal değişim Rusya’da 1800’lerin ikinci yarısı ile başlamıştı. 1890’lı senelerde imparatorluk demiryolları inşasına başlayınca, ekonominin kilit sektörü metal haline geldi. 1917 devrimleri esnasında Petrograd’da (1914’te patlak veren emperyalist paylaşım savaşının ardından St. Petersburg, Alman isimlerini çağrıştırdığı için Çar tarafından adı değiştirilerek Petrograd oldu), 400 000 sanayi işçisi mevcuttu. Petrograd sanayi proletaryasının %60’sı, yani 240 000’i metal işkolunda çalışmaktaydı.

Çarlığın ekonomik gelişimi gecikmiş bir kapitalistleşme olarak gerçekleşmişti. Bu sebeple kısa bir süre içerisinde yoğun bir endüstriyel yatırım ve işgücü piyasası yaratılmıştı. Gelişimin geç karakteri sosyal düzlemde çarpık sonuçlar veriyordu. Buna rağmen Rusya’nın kapitalist gelişim eğrisi birbiriyle adeta kenetlenmiş ve iç içe yaşamakta olan bir işçi sınıfı yaratmıştı. Petrogradlı işçilerin %70’si, içerisinde bin kişiden fazla insanın çalıştığı fabrikalarda çalışıyordu. Bu oran Birleşik Devletler’in iki katıydı. En kitlesel fabrikalar da yine metal fabrikalarıydı. Pipe’de 30 000, Obukhov makine yapımında 13 000, Putilov’da 30 000, Baltık’da gemi yapımında 8000 proleter çalışıyordu.

Rus kapitalizminin motoru olan metal sektörü, ekonomik işlevlerinden dolayı sınıflar mücadelesinin de daima merkezinde oldu. Metal proleterleri 1905 devriminin ve ardından da 1912-1916 grevlerinin kalbindeydi. Daha sonraları Çar’ın gizli polis aygıtının bir istihbarat elemanı olduğu anlaşılan Papaz Gapon’un 9 Ocak 1905’te Kışlık Saray’a doğru 50 000 işçiyle harekete geçmesinin sebebi, Putilov fabrikasından dört metal işçisinin atılmasının ardından iki yüzün üzerindeki fabrikayı sarmış olan grev dalgasıydı.

Kolluk kuvvetleri işçilere ateş açtıklarında, “Çar babalarından” dilekçelerinin altını imzalamalarını isteyen işçilerin tepkisi de radikalleşti. “Japonlardan kaçtınız, halkı vuruyorsunuz” sloganında, savaş politikaları ile ülke içi zulüm uygulamalarının işlevleri birbirlerinin şartları olarak anlaşılmaya başlandı. Rus proletaryası taleplerinin karşılanmasını Çarlıktan beklemekten vazgeçti ki bu, Ekim’e doğru giden yolda onların gerçekleştirmiş olduğu en ciddi politik sıçramaydı. 1905’in Kanlı Pazar’ının ardından Ekaterinoslav metal işçileri, Duma’daki (Rus parlamentosu) milletvekillerine aşağıdaki taleplerini iletti:

1.) Emek gücü ve onun hakları yasal yollarla korunacak.

2.) Mevcut ücretler korunarak 8 saatlik iş gününe derhal geçilecek.

3.) Zorunlu mesai dışı çalışma saatleri kaldırılacak.

4.) Sanayinin bütün sektörlerindeki işçiler için, içerisinde hem yöneticilerin hem de işçilerin. bulunacağı yerel arabuluculuk ofisleri kurulacak.

5.) Bütün siyasi tutsaklar affedilecek ve ölüm cezası kaldırılacak.

6.) Sınırsız konuşma, basın, vicdan, toplanma, grev, konsey ve sendika özgürlüğü getirilecek.

Metal işçilerinin 1905 devriminde atmış oldukları bu cüretkar adım, bütün bir Rus sınıflar mücadelesini etkileyecekti. Bundan böyle proletarya hareketinin başını Çar’ın kurdurmuş olduğu polis sendikaları veya papazlar değil, sosyalistler çekmeye başlayacaktı. Bundan böyle işçiler siyasi yetkili olarak Çar’ın kendisini değil, başkalarını karşılarına alacaktı; yani Çar ciddiye dahi alınmayacaktı. Özetle metal proletaryası, mücadelenin ilksel dönemlerine has olan o geleneksel ve demokratik önyargıları yırtıp atan ve devrimci gerçekçiliği onun yerine işleme sokan ilk işçi taburu olacaktı. Benzer biçimde tarihte ilk defa kurulmuş olan işçi meclislerinde (Sovyetler) de, metal işçilerinin kurucu pozisyonu öne çıkacaktı.

1905’in ardından açılan karşıdevrimci süreçte 3000 devrimci idam edildi ve 57 000 kişi de sürgüne gönderildi. İstatistiklere göre 1905 senesinde metal işçilerinin en az yarısı genel greve katılmıştı. Ancak devrimci girişimin bastırılmasının ardından hareket geri çekildi. 1914’te metal işçileri sendikasının Petrograd’da 11 000, Moskova’da ise 3000 üyesi vardı. Bu sayıların düşüklüğünün sebebi sendikalara üye olmanın yasal olmasına rağmen, sendikaların greve çıkma hakkının bulunmamasıydı. Bu bağlamda sendikalar birçok metal işçisi eylemsiz ve felç kurumlar olarak görülüyordu.

Metal işçilerinin bir sonraki canlanışları 1912’de yaşandı. Lena altın madeni işçileri günde 15 saat boyunca, son derece insanlık dışı koşullar altında çalışıyorlardı. 4 Nisan 1912’de 2500 işçi madenlerden dışarıya akın etti ve bir protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. Hükümet işçilere yaylım ateşi açılması emrini verdi ve 270 maden işçisi katledildi. İç İşleri Bakanı Makanov’un katliam hakkında “Geçmişten beri hep böyleydi ve gelecekte de hep böyle olacak” açıklamasını yapması, proleter saflarda öfkenin sokaklara taşmasının işaret fişeği oldu. Nisan 1912 ile beraber başlayan grev dalgası aralıksız bir biçimde 1917 senesinin sonlarına dek devam edecekti ve kendisinden önceki mücadele dalgalarından farklı olarak, üretim durdurma eylemlerinin büyük çoğunluğu politik grevler olarak vuku bulacaktı. Bu beş sene içerisinde 9000 grev yaşandı ve bu grevlere toplamda 4,5 milyon işçi dahil oldu.

Bu uzun grev dönemi boyunca yaşanmış olan bir sosyolojik değişiklik özellikle anlatılmalı. Bu değişiklik, birinci emperyalist paylaşım savaşının cephelerinde ölen veya sakatlanan asker üniformalı işçilerin (erlerin) yerlerini, özellikle de metal sektöründe giderek artan oranlarda gençlere ve kadınlara bırakmasıydı. Moskova metal fabrikasında Mayıs 1916’da organize edilen bir grevde ilk defa eşit işe eşit ücret talebi ileri sürüldü. Aynı senenin Ekim ayında gerçekleştirilen bir başka grev ise kadın ve erkek işçilerin arasındaki siyasal dayanışmanın kopmaz bağlarla birbirine tutunduğunu ispatlamış oldu.

Fabrika sahipleri (burjuvazi), bu yoğun ve militan grevlerden şikayetçiydi. İşverenlerin senelik piyasa raporlarına bakacak olursa, 1912 tarihli finans bilançolarından birisinde onların “art arda yaşanan grev seferberliğinin sıklığından ve işçilerin üretimi durdurmak için başvurdukları nedenlerin alışılmadık çeşitliliğinden” nasıl yakındıklarını okuyabiliriz.

Bu “alışılmadık çeşitlilikteki” nedenlerden kaynaklanan grev dalgası, savaşın çıkmış olduğu ilk aylarda bir geri çekilme yaşamış olsa da, 1918’e dek mücadele ritmini koruyarak devam etmiştir.1913’ün Kasım ayında Obukhov fabrikası metal işçileri yargılanmak istenince, 83 000 işçi bir dayanışma belirtisi olarak greve çıkmıştı. 1914’ün Mart ayında Treugolnik fabrikası kadın işçileri havalandırma sisteminden dolayı hastalandıklarında, 130 000 işçi bir dayanışma belirtisi olarak greve çıkmıştı. Nisan 1914’te sosyalist vekiller Duma’dan atılınca, 75 000 işçi greve çıktı. Eylül 1915’te Çar Duma’yı kapatınca, 60 000 işçi greve çıktı. Ekim 1916’da gıda kıtlığı dolayısıyla 90 000 işçi greve çıktı. Grevin ertesi haftası Baltık denizcileri tutuklandığında, buna karşı 100 000 Petrograd işçisi iş bıraktı.

Bütün bu grevlerin bir bilançosunu çıkaran Çar’ın gizli polisi, saraya sunmuş olduğu raporda şunları yazıyordu: “Asla yorulmak bilmeyen; mücadele etme, direnme ve sürekli örgütlenme yeteneğine sahip olan en enerjik ve cesur unsurlar, Lenin’in çevresinde yoğunlaşan insanlardır.”

Şubat Devrimi’ne (Çarlık’ı yıkan ve yerine sosyalist, liberal ve demokratik partilerden oluşan bir Geçici Hükümet tayin eden devrim) giden virajda, metal proletaryası yine tarih sahnesinin önüne çıkanlardandı. 20 Şubat 1917’de Putilov fabrikasının bir kısım bölümleri iş bıraktı ve ardından fabrika önünde kitlesel bir metal işçileri mitingi düzenlendi. Fabrika yönetimi derhal şu açıklamayı yayınladı: “Sistematik iş durdurmanın sonucu olarak fabrika belirsiz bir tarihe kadar kapalı kalacaktır.” Bunun ardından Petrogradlı kadın tekstil işçileri (o sıralarda günde 13 saat çalışıyorlardı), greve çıktılar ve bu grev, Çarlık’ı yıkan devrimci seferberliğin başlangıcı oldu.

Neva Thread Mills’den akın eden kadın işçiler Petrograd şehrini sokak sokak dolaşmaya başladı. Kadın işçiler Nobel mühendislik fabrikasına geldiklerinde, metal işçilerini eyleme çağırmak için içeriye kar topları attılar: “Haydi gelin! Üretimi durdurun!” Nobel metal fabrikasının ardından kadınların adresi Erikson metal fabrikası oldu (bugün Ericsson marka telefonları üreten şirketin ta kendisi). Kadınlar, iki fabrikadan metal proleterlerinin de kendilerine katılmasıyla şehrin köprülerini ele geçirdi ve merkeze doğru yürüyüşe geçti. İki gün içerisinde genel grev ilan edildi. Beş gün içerisinde devrim şehri ele geçirdi. Birkaç gün sonra da Çarlık düştü. Devrimin çoğunluğunu sosyolojik olarak metal işçileri oluşturuyordu.

23 Nisan’da Moskova metal işçileri komitesi, metal proleterleri arasında bir uçurum halini almış olan gelir dağılımındaki eşitsizliğin giderilmesini talep etti. Artık hiçbir işveren, rüşvet karşılığında işçileri bölemeyecekti. Bunun yanı sıra Moskovalı 439 metal işçisi kadın, altlarına imzalarını attıkları bir metinle kendi taleplerini sıraladı: Ayrı duşlar, 6 haftalık ücretli hamilelik izni ve çocuk bakımı için ücretlere zam.

Moskovalı metal işçilerinin deneyimi, işçilerin bir kere kontrolü ele geçirdiklerinde kendi çıkarlarına olan sosyo-politik uygulamaları nasıl başarıyla hayata geçirebildiklerini gösterdi. Metal proletaryası Nisan 1917’deki deneyimlerine dayanarak fabrikaları yönetebilmek ve hayatta kalabilmek için bir patrona veya yöneticiye ihtiyacı olmadığını anladı ve Rusya’nın bütün ezilenlerine bir örnek oldu. Metal işçileri komitesi, ücretlilerin keyfiyete göre işten çıkarılmalarını yasakladı. Komite, ulus çapında kendi iktidarını doğrulayan ve konsolide eden kararları aldıkça, işçilerin kendi devlet iktidarını örgütleme yönündeki özgüvenleri de arttı. Zira metal fabrikaları komiteleri, Geçici Hükümet tarafından fabrikaların yönetimine atanan memurları görevden alma yetkisini kendisine tanımıştı. 23 Mayıs’ta fabrika yönetimindeki bir memur “döküm bölümünde çalışan işçilerin, bölümün başındaki Mattis’i istemediklerini ve işçilerin Mattis’e gidip onu görevden aldıklarını deklare ettiklerini” yazıyordu. Fabrikanın yönetim işlevlerini kendi üzerine almaya başlayan metal işçileri komiteleri, devrimci politikalarını Rusya genelinde de uygulamak istiyordu. 9 Haziran’da “Moskova Metal İşçileri” temsilcileri Geçici Hükümet’e emek politikaları üzerine bir uyarı gönderdi:

“İşçilerin temsilcileri beklemeye niyetlerinin olmadığını, eyleme geçme özgürlüğünü kendilerine sakladıklarını ve fabrika yöneticilerini açıkça şiddetle tehdit etmeyi anladıklarını deklare eder. Uzlaşma Bürosu, yönetim bürosunun kaldırılması konusunu tamamen reddetti.”

Bu uyarıdan bir hafta önce 2 Haziran’da, metal işçileri genel toplantısının temsilciler raporunda, büronun metal işçilerinin isteklerini tatmin edemediği açıkça belirtiliyordu. Hükümet harekete geçmedi ve işçiler sadece metal fabrikalarını işgal etmekle kalmadı, aynı zamanda fabrika yöneticilerinin iş yerlerini ve evlerini de basarak şiddetli yaptırımlar uyguladılar. Geçici Hükümet’in metal sektöründen sorumlu yetkilisi Kolikov işçileri yatıştırmaya çalıştı ve pazarlık masasının yeniden kurulmasını istedi. Geçici Hükümet, “Moskova Metal İşçileri” grubunu yasaklamak istedi ancak başaramadı. Bunun ardından burjuvazinin lokavtları geldi. Lokavtların gelmesiyle metal işçileri 1917 yazında kendi fabrikalarını kamulaştırmaya başladı.

Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki, Temmuz Günleri sırasında Putilov fabrikasının metal proleterlerinin Sovyetler’in iktidarını talep etmek hedefiyle Tauride Sarayı’ndaki Sovyet toplantısına nasıl gittiklerini şöyle tarif ediyordu:

“Sabahın üçünde, Putilov fabrikası işçileri eşleri ve çocukları ile seksen bin kişilik bir kalabalık olarak Tauride Sarayı’na yaklaştı. Yürüyüş akşam saatlerinde saat 11 dolaylarında başladı ve geç kalmış fabrikalar korteje yolda katıldı. Geç saatlere rağmen Narva Kapısı’nda, o gece bütün bölgede kimsenin evinde kalmamasını önermek için çok sayıda insan vardı … Sabaha karşı saat üçte, Putilov fabrikasının tamamı Tauride Sarayı’nın yerlerinde yatıyordu. Demokratik liderlerin cepheden birliklerin gelmesini bekledikleri Tauride Sarayı’nda. İşte bu, Şubat ve Ekim arasındaki geçişin zirvesinde devrimin sunduğu en ürkütücü resimlerden biriydi. On iki sene önce bu işçilerden birçoğu ellerinde dini ikonlarla ve posterlerle Kışlık Saray önündeki Ocak eylemlerine katılmıştı. O Pazar öğleden sonrasından bu yana çağlar geçmişti ve daha birçok çağ, önümüzdeki bu dört ay boyunca geçecekti.”

Troçki’nin muazzam bir şekilde panoramasını çizdiği o gecenin sabahında, Kronştandlı denizciler Geçici Hükümet yetkilisi Çernov’u sarayın önünde konuşma yapmaya hazırlanırken tutukladılar. Ardından silahlı Putilov fabrikası metal işçileri Tauride Sarayı’nda didik didik bir arama başlattı: Savaş yanlısı Menşevik Tsereteli’yi arıyorlardı. Onu bulamayınca metal işçileri Sovyet toplantısının yapıldığı salona bir hışımla girdiler. Aralarından birisi kürsüye çıktı ve aşağıdaki konuşmayı gerçekleştirdi:

“Yoldaşlar! İşçiler bu ihanete daha ne kadar dayanacaklar? Siz burada tartışıyorsunuz ve buranın ev sahipleriyle anlaşma yapıyorsunuz … İşçi sınıfına ihanet etmekle meşgulsünüz. Eh, sadece işçi sınıfının buna katlanmayacağını anlayın! Bizden burada 30.000 kişi var Putilov’dan gelmiş. Biz kendi yolumuza gideceğiz. Bütün iktidar Sovyetlere! Silahlarımıza sımsıkı sarıldık! Kerenski ve Tsereteli bizi kandıramaz!”

Metal proleterleri devrimin ve onun kazanımlarının en ateşli taraftarlarıydı. Rus emekçi sınıflarının Sovyetlerin iktidarı ele geçirmesi gerektiğine ikna olmaları noktasında metal fabrikalarından sokağa taşan militan kararlılık, büyük bir rol üstlendi. Çar’ın eski generallerinden Kornilov, devrimci hareketi ve sınıf kazanımlarını yok etmek için karşıdevrimci bir darbe hazırlığına giriştiğinde ve birlikleriyle beraber devrimin başkenti Petrograd’a doğru harekete geçtiğinde metal işçisi derhal Savunma Komitesi’ndeki yerini aldı. Kornilov’un darbe girişimine karşı işçilerin canları pahasına savaştığı günler üzerine bir Putilov fabrikası işçisi şunları yazıyordu: “O sıralarda günde 16 saat çalışırdık. Yaklaşık olarak 100 top üretmiştik.” Metal proletaryası Kornilov darbesine karşı verilen sınıf mücadelesine fiziksel olarak katılmakla kalmamış, aynı zamanda onun silahlarını da üretmişti.

Geçici Hükümet’in Çalışma Bakanı olan Menşevik Skobelev, Kornilov darbesinin ardından metal işçileri komitesinin gücünü kırmaya çalıştı. Geçirdiği bir kararnameyle işe alımların ve işten atmaların yetkisinin burjuva yönetimde olduğunu söyledi. Beş gün sonra geçirdiği başka bir kararnameyle de, metal işçilerinin iş saatleri dahilinde komite toplantıları organize etmelerini yasakladı. Langerzippen tesisi metal işçileri derhal kararnamelere karşıt bir deklarasyon yayınladı: “Fabrika komitesinin çalışmasının emek verimliliğini düşürdüğü yönünde Çalışma Bakanı’nın gerçekleştirdiği kötü niyetli iftiraları öfkeyle reddediyoruz.”

Kornilov darbesinin ve Geçici Hükümet’in proleter düşmanı politikalarının ardından metal işçileri daha da radikalize oldular. Pipe ve Obukovksy gibi metal fabrikaları Sovyetlere göndermiş oldukları Menşevik temsilcileri geri çağırdılar ve onların yerine Bolşevik temsilciler seçtiler. 25 Ekim (bugünkü takvimle 7 Kasım) günü geldiğinde, İkinci Tüm-Rusya Sovyetleri Kongresi’nin 670 delegesinden 505 tanesi bütün iktidarın Sovyetlere devredilmesi lehinde oy kullandı.

12 sene önce bir papazın ardından “Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi Çar babalarına” bir dilekçe vermek için yola çıkmış olan metal işçileri, 6 Kasım’ı 7 Kasım’a bağlayan gece sınıfsız topluma duydukları militan inançla Petrograd sokaklarını fethetti. Metal işçilerinin bu inançlı duruşu, Rusya’nın bütün işçi ve emekçi sınıflarının politize ve radikalize edilmesinde katalizör görevi görmüştü.

Emin Şakir’e özgürlük!

0

Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) üyesi olan ve Türkiye’de çıkmış tüm siyasi yayınların arşivini bizzat yaparak sol yayın adlı web sitesi içerisinde yayımlayan Emin Şakir 28.11.2017 tarihinde çıkartıldığı mahkemece tutuklandı ve Maltepe Cezaevi’ne sevk edildi.

marksist.org’un haberine göre sol yayın arşivi gerçekçe gösterilerek mahkemeye çağırılan Emin Şakir’in dosyasında gizlilik kararı bulunduğundan tutuklanma sebebi hala bilinemiyor, avukatları bir savunma hazırlayamıyor.

Emin Şakir arşivinde yayımlamak için İşçi Sözü’nün, Enternasyonal Bülten’in, İşçi Cephesi’nin ve Mesafe dergisinin sayılarını edinmek üzere bizlerle de iletişime geçmiş; yayımlamakta olduğumuz sayılarımızı da arşivine ekleyebilmek için iletişimini korumuş ve dostluk kurmuştu. Emin Şakir’in arşivinde kendi fikrini yansıtmayan, hatta fikirleri ile taban tabana zıtlık oluşturan pek çok yayın ve makale de mevcuttu. O’nun yaptığı, bilginin korunması ve ulaşılabilir hale getirilmesi çabası idi. Bu çaba ise cezayı değil, olsa olsa ödülü gerektirir.

Emin Şakir’e ve partisine dayanışma duygularımızı iletiyor ve Emin’in özgürlüğünü istiyoruz!