Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Kızıl 1917 100 yaşında: Ekim’in durduğu yer…

0

1926 yılının son gecesi  Avusturyalı gazeteci Joseph Roth, Frankfurter Zeitung gazetesinin muhabiri olarak Moskova’da bir otel odasında bulunmaktadır. Yazar o yılbaşı gecesi Bolşevik partinin şimdi karşıdevrimci ilan edilmiş ve bir kez daha sürgün güzergahlarını beklemekte olan bir dizi eski militanıyla bir şömine etrafındaki votka eşlikli sohbetine dahildir.

 Kasvet yüklü odada kısık sesle devrimci mücadeleye ve ilk sürgün deneyimlerine ilişkin hatıralar paylaşılmaktadır. Zira 1926 yılının Moskova’sında bir başkasının yanında ağzınızdan çıkanı ölçmeniz gerekmektedir Konu nasılsa bir kaç ay önce aynı odada zorunlu olarak konaklamış olan Troçki’ye gelir. Odadaki herkesin hayatı bu fırtınalı mücadele yılarında bir kez kesişmiştir “Komutan Yoldaşla”. Kimi ilk Sibirya sürgününde, kimi yeraltı koşullarında, kimi Petrograd Sovyeti günlerinde çalışmıştır kendisiyle.   

 Şömine çıtırtısı ve votka ile tütsülenen gecenin sonuna doğru, kasvet yüklü odadakilerden biri, Troçki ile ilk Sibirya sürgünü sırasında geçen bir anektodu anlatmaya başlar. Sibirya’daki sürgünlerinin ikinci yılında ve dondurucu soğuk altında laflamaktadırlar; “Neyi düşleyerek dayanıyorsun Yoldaş Bronstein?” diye sorar kendisine.  “Fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusunu” der Troçki. “Ona sahip olamayanlar için savaştığımızdan burada değil miyiz? İşte beni ayakta tutan düş bu…” ( El Profeta Mudo, Joseph Roth.)

Ekim devrimi iki bakımdan bir istisnaydı. Zira hem kapitalizmi mülksüzleştirmeyi başarmış hem de Bolşevik parti gibi programatik açıdan devrimci ve açıkça enternasyonalist bir parti tarafından yönetilmişti. Sonrasında çok sayıda devrim yaşansa da bu iki faktörün bileşimiyle oluşmuş devrimci ve enternasyonalist bir zemine hiç bir zaman ulaşılamadı.

Kuşkusuz, 1902’de ortaya çıkan ve ancak 1917 yılında bütünüyle yapılanmış hale gelecek özgün bir deneyim olarak Bolşevik Parti, bir önceki çağın, dünya proletaryasının elli yıllık yükselişinin ve zaferlerinin bir sonucuydu. Açıkça emsali olan Sosyal demokrat partilerin birikimleriyle yoğrulmuştu hamuru, ama devrimler çağının zayıf halkası Rusya’nın özgünlükleriydi asıl onu farklı şekillendiren.

Bu partiyi ve militanlarını büyük devrimler ve devrimci seferberlikler biçimlendirmişti. İkinci Enternasyonal’in  -sonradan sınıf işbirlikçilik batağına sürüklenecek olsa da– devasa kitle etkisine sahip partileri; Avrupa ve ABD’deki kitlesel sendikalaşma deneyimleri; özellikle Rusya, İspanya ve Almanya’da yükselen radikal bir işçi sınıfı kültürünün varlığı; telgraf ve demiryolu sistemleri; Rus-Japon savaşının yıkımı; 1905’devriminin beklenmedik sarsıntısı ve1917 Şubat devrimi olmaksızın, bu kesinlikle emsallerinden köklü bir biçimde ayrı parti modelini yorumlayabilmek olanaksız olur.

Bu partinin tarihine yönelik bütünlüklü bir bakış, karşımıza farklı tarihsel uğraklarda, farklı ihtiyaçlara yanıt geliştirme arayışıyla sürekli biçim değiştiren, dinamik bir örgütsel yapıyı ve özel ve adanmış bir devrimci tipini öne çıkarır.

En zorlu koşullar altında bile, farklı görüşlerin ve eğilimlerin ortaya konduğu, temsilcilerin seçildiği gibi geri çağrılabildiği, üyelerine özgüven ve inisiyatif veren bir tür parti modelidir bu. Üyeleri yalnızca partinin politik yönelişine ve iç disiplinine mutlak olarak bağlanmayı isteyenlerden oluşur.

Pek çok aracı eşgüdümlü olarak kullansa da bu parti modelinin dağınık mücadeleleri, erişilmez gözüken coğrafyaları, farklı dinamikleri bütünleştirmeye odaklı bir temel aygıtı vardır: Gazete… Gazete yalıtılmış kalan mücadeleler arasında bir iletişim ağı kurmaya, mücadeleleri birleştirmeye, dahası en geri düzeydeki ücret mücadelelerinden başlayarak, toplumsal mücadeledeki tüm eğilimleri algılanabilir kılmaya odaklıdır.

Hedef, işçi sınıfının öncülerini yeni kavramlarla, araçlarla, taleplerle sürekli besleyerek, onları radikalleştirmek, eklemlemek ve kapitalizmden kopuş doğrultusunda örgütlemektir.

Çağdaşlarından farklı olarak, sınıf mücadelesi ve devrimin, bu çağda dünya ölçeğinde bir gerçeklik kazanmış olduğuna inanan tipte bir partidir bu. Bu partinin taraftarları açısından bu çağda tüm olaylar, ulusal değil uluslararası ölçekte ve dünya devrimi ya da karşıdevrimi diyalektiği içinde kavranmalıdır.

Esas olarak işçi sınıfının en yoksul kesimlerine hitap eden bir partidir bu. Yine de toplumun her kesiminden insan katılır bu partinin saflarına. Devlet desteği ile kurulmuş hayli gelişkin bir metal fabrikasından bir işçi, Fransız kökenli bir fabrikatörün eşi, Polonyalı bir toprak sahibinin oğlu, İsveç kökenli Yahudi bir oymacı ve ayakkabıcı ailesinin çocuğu… (Sırasıyla, Nikolay Podvoiski, Inessa Armand, Feliks Edmundoviç Dzerjinski, Yakov Sverdlov.)

Kararlılıkları ve tüm enerjilerini tek bir hedefe yoğunlaştırmak en belirgin özellikleridir. Mücadelenin çetin oluşu, çelikten bir sinir yapısına sahip olmayı gerektirir. Başladıkları işi bitirmeleri ve disiplinleriyle tanınırlar. Rusyalıdırlar, lakin sürgün edildikleri yere yabancılaştıklarına şahit olunmamıştır. Sürgüne gitmeyenine, yolu hapise düşmeyenine rastlanmamıştır.

Var sayılanın aksine hayata karşı son derece iyimser oldukları gibi bireysel yanları gelişkindir bu erkek ve kadınların. Pek çok tanıklıkla altı çizili neşeleri de çok sayıda kaynaktan beslenir. Çoğu ağır görevlerin altından kendi başlarına kalkmakta uzmandırlar. Çoğu durumda başka şansları da yoktur zira. Olağanüstü şartların biçimlendirdiği son derece sıradan kadınlardan ve erkeklerden söz ediyoruz aslında.

Şartlar zorludur dedik. Yüz yıl önce Rusya’da üniversiteye gidebilenler nüfusun çok küçük bir azınlığıdır. Rus işçilerinin çoğunluğunu okuma-yazma bilmez. Üstelik aşırı derecede dindardırlar. Hakim Ortodoks inancın yanı sıra bir çok farklı cemaate bölünmüş, çok parçalı bir durumdadırlar. Milliyetçilik, Yahudi düşmanlığı ve cinsiyetçilik kuşatması altındadırlar.

Bu şartlar altında Bolşevik Partisi başından enternasyonalist olmaya yazgılı gibidir. Bir halklar hapishanesi olarak anılan baskıcı Rus çarlığından tüm milletler adeta temsil halindedir partide: Ruslar, Gürcüler, Litvanyalılar, Fransızlar, Ermeniler, Polonyalılar, Ukraynalılar, ama en çok Yahudiler bulunur…   Radek, Sverdlov, Joffe, Troçki, Uritskiy, Zinovyev ilk akla gelen Yahudi kökenlilerdir.

Bu partinin önderliği açısından Rus devrimi, dünya sosyalist devriminin bir ilk aşamasıydı. Bu nedenle onlar açısından temel sorun, -İkinci Enternasyonal’in yaşatmış olduğu ihanetin ardından–  dünyadaki tüm enternasyonalistleri bir araya getirecek uluslararası bir devrimci önderliğin inşasıydı. Kendilerini de böyle bir inşanın açıkça bir tarafı olarak görüyorlardı.

Bu içgörü olmaksızın, ne Üçüncü Enternasyonal’in kurulması ne de uluslararası sosyalist devrimi ilerletmek mümkün olamazdı.

O bir antiemperyalist!

0

Şeytanın aklına gelmezdi… Elbette Türkiye’nin ABD ve Avrupa ile ilişkilerinin geldiği noktadan, RTE’nin sıkı bir “antiemperyaliste” ve “Atatürkçüye” dönüşmesinden ve de NATO meselesinden söz ediyoruz! Son günlerde birtakım “yandaş medya” mensupları bu memleketin solcusuna-sosyalistine parmak ısırtacak bir öfkeyle ABD’ye, Avrupa’ya, NATO’ya “Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” makamında saydırmakla meşguller.

Bizimkilerin emperyalizm karşıtlığı ve bağımsızlık aşkı öyle devrimci-radikal fikirlerin değil, dış politikadaki iflasın ve iktidarı kaybetme korkusunun, gözden çıkarılma endişesisin bir sonucu. Dış politika ve ülke yönetimi konusundaki bilgisizlik ve yeteneksizliklerini, yeryüzündeki pek çok baskı rejiminin başvurduğu bir yöntemle örtmeye çalışıyorlar.

Kârlı işler!

Konuyu birkaç noktadan ele alabiliriz. Mesela son zamanlarda aniden zuhur eden “Atatürkçülük” meselesi! İktidarın “Atatürkçülük işine” merak sarması boşa değil elbet. Öncelikle, Kürtlerle savaş mevzuunda olduğu gibi kârlı bir iş! Yani tutturabilirsen bu memleketin nice sağdan-soldan milliyetçi AKP muhalifini burunlarından kıstırıp istediğin yere sürükleme veya hareketsiz bırakma imkânı sağlıyor. Üstelik “cumhuriyetin değerleri, laiklik…” vb. endişeleri nedeniyle Meral Hanım’ın peşine takılma ihtimali olan merkez sağ muhazakâr-milliyetçi seçmeni yanına çekmenin de bir yolu. Tabii, iktidarın nevzuhur “Atatürkçülüğü” meselesi bunlarla sınırlı değil. İşin bir diğer boyutu da AKP’nin “devletleşmesi”. Daha önce de yazmıştık, faşizm, Bonapartizm, Stalinizm gibi açık veya örtülü tek partili rejimlerde iktidardaki partinin devleti ele geçirmesi görüntüsünün ardında devletin-bürokrasinin partiyi ele geçirmesi gerçeği saklanır. Parti, politik bir güç olarak giderek tasfiye edilirken devletin-bürokrasinin ve bunları kişiliğinde temsil eden zatın kişiliksiz bir aracına dönüşür. Atatürkçülük, hem bu ülkedeki Bonapartizmin tarihsel temeli, hem de bir “ortak değer”, meşruiyet ve rıza kaynağı olarak kullanışlı bir ideolojidir; elbette bazı rötuşlar ve ihtiyaca uygun yorumlamalarla birlikte. İslamcılığın kültürel hegemonya konusundaki başarısızlığının yanı sıra, yukarıda belirttiğimiz alanlardaki yetersizliği yeni rejim açısından bir nevi Atatürkçülüğü zorunlu kılmıştır.

Benzer bir durum “antiemperyalizm” konusunda da geçerlidir. Milletimiz çoğu zaman hiç belli etmese de “antiemperyalisttir!” Tabii bu emperyalizm karşıtlığının farklı çeşitleri olsa da bunların ortak noktası ABD ve Batı’ya yönelik bir şüphe, düşmanlarla çevrili olma hissi ve Kürt düşmanlığıdır. Türkiye’de sağcı-solcu geniş bir kesimin bu milliyetçi antiemperyalizminin çok kolay nüfuz edilip kullanılabilir niteliğinin farkından olan RTE, nasıl Kürtlere savaş açıp ardından da “Atatürkçü” olmuşsa aynı şekilde emperyalizme ve de NATO’ya “bayrak açmıştır!”

Numara mı?

Her şeyin birer numaradan ibaret olduğu, RTE’nin gerçek bir Atatürkçü ve antiemperyalist olamayacağı, NATO’dan falan çıkamayacağı söylenebilir. Bütün bunlar genel anlamda doğrudur. Ancak bir şeyin genel doğruluğu her koşul altında geçerli olduğu anlamına gelmez. Üstelik bazı koşullarda “numara” yapmak vahim sonuçları olan yanlış anlamalara ve tehlikelere yol açar. RTE’nin samimi bir Atatürkçü olup olamayacağı tartışması bir yana antiemperyalizmi ve de “bağımsızlık aşkı” muhtemel iç ve dış sonuçları açısından dikkatle ele alınmalıdır. RTE elbette gerçek bir antiemperyalist değildir. Onunki ABD ve AB ile sistem içi bir anlaşmazlıktır. Sorun RTE’nin Türkiye’yi emperyalist sistemden kopartma gibi bir hedefinin olmasından değil,  bulunduğu bölgede sistemi tehlikeye düşürecek “özerk” girişimlere yönelmesinden doğmuştur. Türkiye’nin emperyalist sistemin bağımlı bir parçası olması, egemen sınıfların bu sistem içindeki payını, ekonomik, siyasi ve askeri etkisini artırmak istemesinin, bölgesel bir hegemonyaya heveslenmesinin önünde engel değildir. İktidarın, sahip olmadığı, ancak olduğunu düşündüğü bir takım hayali güçlere dayanarak giriştiği işlerin yol açtığı tehlikeler sistemin belirleyici güçlerinin tepkisine yol açmıştır. Dış politikaya ilişkin bütün gelişmelerin, özünde Türkiye’deki rejim ve iktidar sorununda odaklanması RTE’nin “büyük güçler” için bir soruna dönüşmesine yol açmıştır.

Evet, nihayetinde o bir kapitalist ve burjuva politikacısı olarak kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası olsa da artık arızalı bir parçadır.  ABD, vakti zamanında bir CIA ajanı olan Panama Başkanı Noriega’yı ve İran’la savaşta onca teşvik edip destek verdiği Saddam’ı sistem için birer arızaya dönüşmeleri nedeniyle devirmişti. Elbette Türkiye bir Panama veya Irak değildir. Sistem içindeki ekonomik, politik ve askeri konumu ve ilişkileri farklıdır. Ancak hesaba katılması gereken bir durum vardır: “Soğuk Savaş” ve ardından gelen “Tek kutuplu ABD hegemonyası”, özellikle 2008’de başlayan dünya krizinin de etkisiyle, sona ermiş, bu da bir takım merkezkaç kuvvetleri harekete geçirmiştir. Dünya bugün “bilinmedik” sularda seyretmekte, güç dengeleri yeniden şekillenmektedir. Türkiye’nin “paranormal aktivitelerini”, parçası olduğu emperyalist sistem içindeki geçimsizliğini, burjuvazisi adına bölgesel payını artırma çabalarını, NATO ile olan dertlerini, “bağımsızlık” söylemlerini ve başkanlık rejiminin sorunlarını bu bağlamda ele almak gerekiyor. Kısacası, dünya ahvali, yeni dönemin bilinmeyen pek çok tehlike ve ihtimalini de barındırmaktadır. Bugün için düşündüğümüzde Türkiye, ABD açısından çok büyük bir ihtimalle Panama veya Irak, RTE de Noriega veya Saddam olmayacaktır. Emperyalist merkezlerin Türkiye politikaları o örneklerden çok daha dengeli, temkinli, hesaplı ve çok yönlü olacaktır. Ancak işlerin bir iktidar çılgınlığının da etkisiyle iyice çığırından çıkmaya başladığı bir noktada neler olacağını bilemeyiz; ama kesin olan bir şey var, Batı’da hiç kimse, hangi yoldan giderse gitsin Tayyip Bey’in ardından ağlamayacaktır; yerli-yabancı büyük sermayeye yaptığı onca hizmete rağmen…

Birkaç naçiz öneri!

RTE’nin Atatürkçülük konusundaki samimiyet derecesi bizi ilgilendirmez. Ancak “antiemperyalizmi” üzerine birkaç laf daha edelim. Onun neden gerçek bir emperyalizm karşıtı olmadığını anlatmak zorunda kalmak insana zül gelse bile , yine de bir şeyler söylemek gerekiyor. Bırakın milliyetçi-ulusalcı yaklaşımları, bunlardan etkilenen sosyalistlerin emperyalizm anlayışları bile bunu zorunlu kılıyor.

RTE de solun emperyalizm anlayışının “sosyal-yurtsever” yanının farkında. Aslında en azından söylem düzeyinde bir Amerikan karşıtlığı ve NATO eleştirisiyle soldan birilerini yanına çekebileceğini, en azından tarafsızlaştırabileceğini düşünüyor, hatta biliyor. Tabii bu konuda başlıca koşulu en büyük vatansever ve Türk milliyetçisi olarak kendisinin ve inşa ettiği yeni rejimin desteklenmesi. Bu çağrı aynı zamanda bir tehdidi de içeriyor: Kendisine ve rejimine karşı çıkanlar, en soldaki yeminli emperyalizm düşmanları da dahil, emperyalist Batı ile işbirliği halindeki vatan hainleri ve millet düşmanları olarak cezalarını bulacaklardır…

Ancak RTE’nin işi kolay sayılmaz. Her şeyden önce iktidarının geçmişi ve yakın zamanlara kadarki söylemi inandırıcı olmasına uygun değil. O nedenle çok daha yüksek bir performans göstermesi gerekiyor. Tabii, iktidarını tehdit altında gördükçe işi daha nerelere vardıracağını tam olarak bilemeyiz. Bu nedenle propaganda değeri olsa da “NATO’dan çık da görelim!” veya “Hadi bakalım öyleyse Amerikan üslerine el koy!” türü iddialaşmalara fazla güvenmemek gerekiyor. Bunlar her şeye rağmen onun bile kolayca yapabileceği işler olmasa da yine de bugünün belirsizliklerle dolu dünyasında imkânsız değil; üstelik gerçek bir emperyalizm karşıtlığına bile gerek olmadan!

Onun ABD ve Batı’ya karşı tutumunda “antiemperyalist” bir cevher aramasak da kendisine naçizane birkaç öneride bulunabiliriz: Mesela işe, yerli-yabancı büyük sermayeyi, kapitalist tekelleri işçi denetiminde mülksüzleştirmekle başlayabilir; elbette dış ticaretin devlet tekeline alınması, merkezi planlama vb. diğer tedbirlerle birlikte.  Malûm, emperyalizm esas olarak kapitalizmin tekelci aşaması olup günümüzde üretim ilişkileri temelinde “içsel” bir olguya dönüşmüştür. Bunları yapması halinde sayın “Reisicumhurumuza” (Henüz “Gazi” unvanını almasa da kendisi artık bir “Atatürkçü” olduğu için böyle dedik!) antiemperyalizm ve bağımsızlık konusunda, emperyalizmi “yabancı bir cisim” zanneden sosyalist solumuzun büyük bir bölümüne de sıkı bir ders verme fırsatı doğar!

Şaka bir yana, RTE’nin antiemperyalizmi, ABD ve AB’ye karşı, güç dengeleri üzerinden yapılan bir şantajdan fazlası değildir.

Her gün yaşanan gerçek: iş kazaları

0

Türkiye’de iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi can veriyor. 2017 eylül ayında en az 147 işçi hayatını kaybetti. Bunun yanında kayıt altına alınmayan yüzlerce ölümlü ve yaralanmalı vakanın yaşandığı da hesaba katıldığında, dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz.

En çok kazanın yaşandığı sektörlerin başında inşaat, yol ve ulaşım geliyor. Taşeronluğun, sendikasızlığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu sektörlerde ölümlerin daha fazla olması tesadüf değil. Sendikasızlık ve taşeron sistem iş cinayetlerinin artmasının nedeni haline gelmektedir.

Maalesef yine Şırnak’ta kömür madeninde sekiz işçi hayatını kaybetti. Ardından madenin ruhsatsız ve  kaçak çalıştırıldığı ortaya çıktı. Doğuda devletin her taşın altını aradığı bir yerde, koca maden kaçak çalıştırılıyormuş ve devlet kaza olana kadar bunun farkına varamamış. Dalga geçer gibi bu hikayeye inanmamızı bekliyorlar. Yine Türkiye’nin en büyük işletmelerinden biri olan Tüpraş’ta dört işçi feci şekilde can verdi. İşçiler taşeron olarak çalıştırılıyordu. Bir kez daha taşeronun ölüm demek olduğu acı bir şekilde bize hatırlatılmış oldu. İşçi güvenliğine harcanacak sermayeye bile tahammül edemeyen sömürü sistemi, işçi sağlığı ve güvenliğine yapacağı harcamaları kısarak işçi katliamlarının en büyük sorumlusu olmaktadır.

Bu yaşananlar sadece istatistiki bir veri olarak kalmıyor. Her yıl binlerce işçinin hayatı son bulurken, yine binlerce ailenin geleceği, umut ve özlemleri çalınıyor. Ölümlerin yanında  yaralanmayla neticelenen iş kazalarında ise sakat kalan binlerce işçi bir daha çalışamaz duruma geliyor. Yaşamsal aktivitelerini tek başına gerçekleştiremedikleri için başkalarına bağımlı hale geliyorlar. Bu tablo nereden bakarsanız bakın işçi sınıfı için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Bu yaralanmalı kazayı birebir ben de yaşadım. İnşaatta asansör yuvasının montesinde çalışırken ayağıma 50-60 kilo ağırlığında asansör demiri düştü. Ayak parmaklarıma isabet etmesiyle iki parmağım ciddi kesik ve kırıklara maruz kaldı. Kazanın hafif bir biçimde atlatılması çok basit bir güvenlik önlemiyle olanaklıydı. Demir ayakkabı giyerek bu ciddi kazadan hafif sıyrıklarla kurtulunabilirdi; fakat ayaklarımda normal ayakkabı vardı ve güvenli ayakkabının varlığından haberim yoktu, patron da böyle bir önlem almayı gerekli görmemişti.

Hemen özel bir hastaneye kaldırılarak ameliyata alındım ve şimdi 2-3 ay iş göremez raporu verildi. Yaşamsal ihtiyaçlarımı kendim karşılayamaz duruma geldim. Özel hastanenin acil servisinde ilk müdahale yapılmadan önce -üzerimdeki işçi kıyafetleri hastane görevlileri üzerinde masrafları karşılayamaz intibası uyandırmış olacak ki- bana hastane masrafları hakkında bilgi verilmeye başlandı. ”Şu uygulamayı yaparsak şu kadar masraf olur, bunu yaparsak bu kadar masraf olur” dediklerinde hastaların bütçelerine göre bir fiyat listesi oluşturulduğunu anladım. Sağlık sorununa göre tedavi uygulamak yerine, bütçeye göre tedavi döneminde olduğumuzu anlamış olduk. Hükümetin çokça övündüğü sağlık reformuyla sağlık sisteminin nasıl bir ticarethaneye dönüştürüldüğünü birebir yaşamış oldum.

İş kazalarının artık birer katliama dönüştüğü bu çalışma sisteminde işçiler için örgütlenmek, sendikalı olmak, taşerona ve güvencesizliğe karşı mücadele yürütmek, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasını talep etmek bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşamsal ihtiyaca dönüşmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği sermayenin insafına terk edilecek bir mesele değildir. Kendi hayatımız söz konusu ise biz işçiler bu tabloya karşı kendi irademizi açığa çıkartarak, söz ve yetkiyi elimize almak zorundayız.  ”Her gün ölmek istemiyoruz”: bu söylem tablonun vahametini tek başına özetler niteliktedir. Bir savaş bilançosuna dönüşen işçi ölümleri işçilerin denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve güvenliği kurul ve komitelerinde ele alınmalıdır; buna göre mücadele yürütülmesi hayati bir sorun haline gelmiştir.

Çerçeve:

 

Türkiye’de işçi ölümleri bu sene de çok ciddi rakamlara ulaştı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2017’nin ilk altı ayında ölen işçi sayısı 906 olarak açıklandı. Söz konusu rapora göre Haziran ayında en az 164 kişi iş kazalarında yaşamını yitirirken, 2017’nin ilk altı ayında en az 906 işçi hayatını kaybetti. Haziran ayında hayatını kaybeden işçilerin 46’sı yüksekten düşme ve elektrik çarpması, 42’si trafik kazası ve 27’si de ezilme ve göçük sebebiyle öldü.

Hükümetin 2012’de çıkardığı kanun pek çok açıdan Avrupa Birliği standartlarında hükümler getirerek, Türkiye’de iş yeri denetimleri ve işçi eğitimleri konusunda bir milat kabul edilmişti. Ancak geçen beş yıllık süre zarfında iş yerlerindeki denetimsizlik ve eksikliklerden kaynaklanan işçi ölümleri artarak devam etti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Koordinatörü (İSİG) Murat Çapa, Türkiye’deki işçi ölümlerinin ‘önlenebilir’ nitelikte kazalardan kaynaklandığını söylüyor. Çapa ekliyor “İstihdam piyasasının yüzde 90’ından fazlası güvencesiz çalışıyor”.

Türkiye’de ortalama her gün beş kişi, iş kazalarında hayatını kaybediyor.

 

“Tanzanya”da bir belediye hikayesi

0

Tanzanya’da bir şehir. İsmini sona saklayalım.

Okur mektubu: İşgal, grev, direniş!

0

Geçen günlerde mecliste oy çokluğuyla iki yasa çıkartıldı. İlki işçilerin geleceğini yakından ilgilendiren zorunlu arabuluculuk yasası; ikincisi ise kendi zevküsefalarının devamı için, çalışan ve emekli olan milletvekillerinin, eski ve yeni cumhur reislerinin maaşlarına zam yapılan yasa.

25 Kasım’da OHAL rejimine, işçi ve kadın cinayetlerine karşı sesimizi yükseltelim!

0

“Belki de bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor, haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz.” (Maria Teresa Mirabel 1936)

“Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü.” (Minerva Argentina Mirabel 1926).

“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da.” (Patria Mercedes Mirabel 1924)

Venezuela bölgesel seçimleri: Hükümetin seçimlerdeki ağır hilesi

0

15 Ekim Pazar günü, hükümet bölgesel seçimler esnasında Venezuela halkının iradesine karşı ağır bir hile gerçekleştirdi. Hile, MUD’un (sağcı Demokratik Birlik Masası) iddia ettiği şekilde, sadece Bolivar’da yapılmadı. Belirtmeliyiz ki, ulusal kurucu meclis seçimleriyle başlayan bir hile zaten mevcuttu. Ve bu hile, tüm bu süreç boyunca birçok yasa dışı uygulamalarla birlikte, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, seçim sonuçlarının manipüle edilmesine vardırıldı. Sağduyulu bir kimse, iliklerine kadar itibarını ve güvenini kaybetmiş bir hükümetin, hele ki halkımızın şu ana kadar tanık olduğu en derin sosyal trajedinin ortasında, 18 vilayeti kazanabileceğine inanabilir mi?

Kadınlar artık susmuyor, dayanışma büyüyor!

0

Geçtiğimiz haftalarda, dünya üzerinde ciddi bir hareketlilik sağlayan taciz ifşa kampanyaları yaşandı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, “Yüzüklerin Efendisi” de dahil olmak üzere pek çok ünlü filmin yapımcılığını üstlenen Harvey Weinstein, otuz yıldır sektördeki onlarca kadını taciz ettiği suçlamasını kabul etti. Bunun üzerine, oyuncu Alyssa Milano, Twitter hesabından, “Eğer daha önce cinsel tacize ya da cinsel saldırıya uğradıysanız bu tweet’e cevaben ‘Ben de’ yazın.” şeklinde çağrıda bulundu. Milano’ya bir anda 27.000 kişi “Ben de” diyerek yanıt verdi. Avrupa Parlamentosu’ndaki kadınlar, oturuma, kendilerinin de tacize uğradığını ifade eden “Me too” (Ben de) yazılı kağıtlarla geldi. “Our responsibility”(Bizim sorumluluğumuz) yazılarıyla destek veren erkekler oldu.

Hemen ardından, Fransa’da benzer bir taciz ifşa kampanyası yaşandı. Kampanyayı, gazeteci Sandra Muller, uğradığı bir cinsel tacizi, #balancetonporc (domuzunu ifşa et) etiketiyle Twitter’dan duyurarak başlattı. Bunun üzerine binlerce kadın, aynı etiketle yaşadıkları cinsel istismar olaylarını ifşa etti. Bu durum Fransız hükümetini, kadının yanından geçerken ıslık çalmayı dahi ceza yaptırımına bağlayan bir yasayı görüşmeye itti (elbette ki böyle olmalı, ancak günümüz koşullarında ciddi bir kazanım) .

Söz konusu kampanyaların bizim açımızdan iki önemli sonucu var. İlki, kadınların sesinin artık kesinlikle daha fazla ve daha gür çıktığı… Kadınlar artık, uğradıkları saldırılara göz yummayacaklarını haykırıyor ve korkuyla susturuldukları günlerin geride kaldığını gösteriyor.

İkinci olarak, kadın sorununun evrensel olduğunu, yaşanan eşitsizlik ve saldırıların, meslek sahibi olma, gelişmişlik düzeyi vb. mazeretlerle hiçbir ilgisi olmadığını ve bunların üstesinden ancak dayanışmayla gelebileceğimizi bir kez daha gördük. Fransa’daki kampanyayı başlatan gazeteci, kendisinden binlerce kilometre uzakta bulunan ABD’li kadınlardan cesaret aldı ve dayanışma evrensel düzeye ulaştı. Yılmadan, yıllarca ABD’deki yapımcının cinsel tacizde bulunduğunu kanıtlamaya çalışan kadınlar, Fransada’ki kızkardeşlerinin lehine çıkarılabilecek bir yasanın önünü açtı.

Müftülük yasası çöpe!

0

Kadın hareketlerinin itirazlarına ve eylemlerinde rağmen, cumhurbaşkanının “isteseniz de istemeseniz de Meclisten geçecek” dediği “Müftülük yasası” apar topar meclisten geçirildi ve tasarı yasalaştı. Müftülere nikah yetkisinin verilmesinin ardından beklenen şekilde yeni tartışmalar ortaya çıktı. Nikah talebinin yüksek olması ve müftü sayısının yetersiz olması sebebi ile müftülerin yetkilerini imam ve vaizlere devredebileceği yönünde çalışmalar yapıldığı söyleniyor. Evlilik sözleşmesinin dini referanslarla kurulmasıyla kadın-erkek eşitliğini savunmayan, çok eşliliği ve çocuk yaşta evliliği normalleştiren ve kadının tüm medeni haklarını elinden alan, tam da iktidarın istediği bir sonuç ortaya çıkacak. Tüm bunların yanında belediyede nikahlanan kişilerle müftüde nikah kıydıranlar arasında müslüman olan/olmayan şeklinde yeni bir toplumsal kutuplaşma oluşacak.

Müftülük yasasının ardından ortaya çıkan “boşanma sürecinde arabuluculuk düzenlemesi” ile zaten boşanmak istediğinde dövülen, şiddetten kaçıp polise gittiğinde kocasının yanına gönderilen kadının boşanması daha da zorlaşacak. Bu tip bir düzenleme boşanmaları zorlaştırarak kadınları boşanmaktan vazgeçirme sürecinin desteklemekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Aynı zamanda kadına şiddet vakalarında da kadın cinayetlerinde de artışa sebep olacağı aşikardır.

Aslında tüm bunlar toplumsal muhafazakarlaşma projesinin birer parçası; imam hatip sayılarının arttırılması, sayısız sınav sistemi değişikliği ile bilimsellikten ve nitelikli insan yetiştirme emelinden iyice uzaklaşan eğitim sistemi, aileyi dini kurallara göre düzenleyip erkek egemen bir toplum  yaratarak kadını aile içine hapsetme çabası.

OHAL ile beraber tümüyle işlevini ve meşruiyetini yitiren meclisin, onlarca milletvekili ve gazeteci tutukluyken insan haklarını, kadın haklarını etkileyen yasaları çıkarması abesle iştigal. Bu meşru olmayan meclisin çıkardığı yasaları tanımıyoruz, fillen hayata geçmemesi için mücadele ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz!

Biskay’da (Bask özerk bölgesi) kadınların zaferi

0

İspanya’nın Bask Özerk Bölgesi’nin Biskay kentinde bulunan Residencias de Bizkaia yaşlı bakımevlerinde çalışan 5000 kadın işçi, 1 yılı aşkın süredir devam eden mücadelenin sonunda zafer kazandı. Talepleri kabul edilen kadınlar grevi sonlandırdı.

İşçilerin üye olduğu ELA sendikası, sektörün 3 işveren sendikasıyla (Gesca, Lares, Elbe) 2020 yılına kadar sürecek bir sözleşme imzaladı. Sözleşme haftada 35 saat mesai, ayda 140 avrodan fazla maaş artışı, 1200 avro asgari ücret, hastalık veya iş kazası gibi durumlarda maaşlardan kesinti yapılmaması ve primlerin güncellenmesi gibi talepleri içeriyor. Böylece çalışma koşullarında %20 oranında iyileşme sağlanmış olacak. Residencias de Bizkaia’da çalışan sayısının azlığı nedeniyle işçiler çok daha fazla çalışmak zorunda kalıyordu ve geçici iş sözleşmeleri yapılıyordu. Bakımevi işçileri, bu zaferi işçi sınıfının kurtuluşu yolunda önemli bir adım olarak değerlendiriyor.

Kadınların bu uzun soluklu grevi, Biskay tarihindeki en uzun grev olmasıyla da önem taşıyor. Bu süreçte kadınlar defalarca sokağa çıktılar ve eylem yaptılar. Son 1 Mayıs’ta 250 günü aşkın süredir grevde olan kadınlar, boyun eğmeyeceklerini ve sessiz kalmayacaklarını söylemişti.

Aynı zamanda toplumsal ve feminist bir mücadele olma özelliği de taşıyan grev, ELA sendikasına üye diğer kadınlar ve feminist hareket tarafından da desteklendi. Binlerce kadının katıldığı bir eylemde, grevdeki kadınlara şu dayanışma mesajı verilmişti: “Yalnız değilsiniz! Mücadeleniz tüm işçi kadınların mücadelesidir.”

Ah benim işsizlik oranım

0

Temmuz ayı işsizlik oranı yüzde 10.7 olarak açıklandı. Okunuşu saniyeler süren bu cümle bize tam olarak neyi anlatmaktadır? Ya da iktidarın ve muhalefetin sürekli bahsettiği işsizlik oranları şu an dillense bize ne derdi hiç düşündüğünüz mü?

Kısaca olayı anlatırsak; her şey başkanlık referandumu öncesi “milli istihdam seferberliğiyle’’ başladı. Amaç işsizlik oranlarını düşürmek ve başkanlık seçimi öncesi göz boyamaktı. Türkiye tarihinde eşi görülmemiş teşvikler yapılmaya başlandı. Tamamen patronlara yarayan bu teşvikler bile istenilen başarıyı sağlamadı. Bu sefer, teşvik miktarını artırıp bir de işçi almayan patronlar tehdit edilince işsizlik, referandum sonrasında sadece yüzde 1.5 azaltıldı. Ancak Temmuz ayında bu azalış yerini tekrar yükselişe bıraktı.

Hadi o zaman söz şimdi yıllardır sürekli konuşulan işsizlik oranında:

“Yıllardır benim adıma açıklanan rakamların hepsi sahtedir. Ülkemizde, bir insanın işsiz sayılması için kâr karşılığı, yevmiyeli, ücretli ya da ücretsiz olarak hiçbir işte çalışmayan, son dört hafta içinde iş arama kanallarını kullanmış ve iki hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda bulunan, 15 ve daha büyük yaşta olması gerekmektedir. Esasında oranımın en az 2 katıdır bu.  Ayrıca, İŞKUR programına katılan insan sayısı Haziran 2016’ya göre yüzde 467 artarak 1 milyon 689 bine yükselmiş. Bir de kışın azalacak olan mevsimlik işçi sayısını da düşürsek benim oranımın sahteliği daha net anlaşılır.

Benimle ilgili söyledikleri oranların gerçekte bir anlam ifade etmediği ortada; etrafınıza bir bakın, işten çıkarılmış veya çıkmış arkadaşlarınızın kaçı herhangi bir işe girmiş? Kaçı istediği işe girmiş? Kaçı işten atılmama konusunda ya da iş hayatıyla ilgili geleceğinden umutlu? İşte bu oranları düşünün gerçek oranımı siz de aşağı yukarı görürsünüz.”

Türkiye’de işsizlik oranı verileri, gerçeği yansıtmıyor; ayrıca istihdam artıyor diye söyledikleri olay sadece İŞKUR’un eğitim programlarına katılanların artması. Bu durum, kağıt üzerinde istihdamda bir artış sağlarken gerçek hayatta pek de önemli değil. Yüzde 5 büyüme arttığında zafer çığlıkları atılırken, esasında bu büyümenin işsizlik artıran büyüme olduğunu da ortaya çıkmış oldu. Erdoğan iktidarı işsizliği patronlara zarar gelmeden azaltmanın çözümünü ararken; diğer yandan verdiği teşviklerin bütçedeki deliğini kapatmaya çalışarak yurttaşlarına vergi yükü getirmektedir. Bu süreç bu hızla giderse Erdoğan iktidarının de işsiz kalacağı günler yakındır.

Okur mektubu: Her gün yaşanan gerçek; iş kazaları

0

Türkiye’de iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi can veriyor. 2017 eylül ayında en az 147 işçi hayatını kaybetti. Bunun yanında kayıt altına alınmayan yüzlerce ölümlü ve yaralanmalı vakanın yaşandığı da hesaba katıldığında, dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz.

En çok kazanın yaşandığı sektörlerin başında inşaat, yol ve ulaşım geliyor. Taşeronluğun, sendikasızlığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu sektörlerde ölümlerin daha fazla olması tesadüf değil. Sendikasızlık ve taşeron sistem iş cinayetlerinin artmasının nedeni haline gelmektedir.

Maalesef yine Şırnak’ta kömür madeninde sekiz işçi hayatını kaybetti. Maden ruhsatsız ve  kaçak çalıştırılıyormuş. Doğuda devletin her taşın altını aradığı bir yerde, koca maden kaçak çalıştırılıyormuş ve devlet kaza olana kadar bunun farkına varamamış: dalga geçer gibi bu hikayeye inanmamızı bekliyorlar. Yine Türkiye’nin en büyük işletmelerinden biri olan Tüpraş’ta dört işçi feci şekilde can verdi. İşçiler taşeron olarak çalıştırılıyordu. Bir kez daha taşeronun ölüm demek olduğu acı bir şekilde bize hatırlatılmış oldu. İşçi güvenliğine harcanacak sermayeye bile tahammül edemeyen sömürü sistemi, işçi sağlığı ve güvenliğine yapacağı harcamaları kısarak işçi katliamlarının en büyük sorumlusu olmaktadır.

Bu yaşanılanlar sadece istatistiki bir veri olarak kalmıyor. Her yıl binlerce işçinin hayatı son bulurken, yine binlerce ailenin geleceği, umut ve özlemleri çalınıyor. Ölümlerin yanında  yaralanmayla neticelenen iş kazalarında sakat kalan binlerce işçi bir daha çalışamaz hale gelmekte ve yaşamsal aktivitelerini tek başına gerçekleştiremez duruma düşüp, başkalarına bağımlı hale gelmektedir. Bu tablo nereden bakarsanız bakın işçi sınıfı için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Bu yaralanmalı kazayı birebir ben de yaşadım. İnşaatta asansör yuvasının montesinde çalışırken ayağıma 50-60 kilo ağırlığında asansör demiri düştü. Ayak parmaklarıma isabet etmesiyle iki parmağım ciddi kesik ve kırıklara maruz kaldı. Kazanın hafif bir biçimde atlatılması çok basit bir güvenlik önlemiyle olanaklıydı. Demir ayakkabı giyerek bu ciddi kazadan hafif sıyrıklarla kurtulunabilirdi; fakat ayaklarımda normal ayakkabı vardı ve güvenli ayakkabının varlığından haberim yoktu, patron da böyle bir önlem almayı gerekli görmemişti.

Hemen özel bir hastaneye kaldırılarak ameliyata alındım ve şimdi 2-3 ay iş göremez raporu verildi. Yaşamsal ihtiyaçlarımı kendim karşılayamaz duruma geldim. Özel hastanenin acil servisinde ilk müdahale yapılmadan önce, üzerimdeki işçi kıyafetleri hastane görevlileri üzerinde masrafları karşılayamaz intibası uyandırmış olacak ki müdahale yapılırken, bana hastane masrafları hakkında bilgi verilmeye başlandı. ”Şu uygulamayı yaparsak şu kadar masraf olur, bunu yaparsak bu kadar masraf olur” dediklerinde hastaların bütçelerine göre bir fiyat listesi oluşturulduğunu anladım. Sağlık sorununa göre tedavi uygulamak yerine, bütçenize göre tedavi döneminde olduğumuzu anlamış olduk. Hükümetin çokça övündüğü sağlık reformuyla sağlık sisteminin nasıl bir ticarethaneye dönüştürüldüğünü birebir yaşamış oldum.

İş kazalarının artık birer katliama dönüştüğü bu çalışma sisteminde işçiler için örgütlenmek, sendikalı olmak, taşerona ve güvencesizliğe karşı mücadele yürütmek, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasını talep etmek bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşamsal ihtiyaca dönüşmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği sermayenin insafına terk edilecek bir mesele değildir. Kendi hayatımız söz konusu ise biz işçiler bu tabloya karşı kendi irademizi açığa çıkartarak, söz ve yetkiyi elimize almak zorundayız.  ”Her gün ölmek istemiyoruz”: bu söylem tablonun vahametini tek başına özetler niteliktedir. Bir savaş bilançosuna dönüşen işçi ölümleri işçilerin denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve güvenliği kurul ve komitelerinde ele alınmalıdır; buna göre mücadele yürütülmesi hayati bir sorun haline gelmiştir.

Bir inşaat işçisi

Ekim devrimi ve tahrifatlar okulu

0

1917 Ekim devriminin 100. yılı nedeniyle düzenlenen etkinlikler ve yapılan tartışmalar son günlerde sol çevrelerin gündemini oluşturdu. Biz de katıldık bu anmalara. Amacımız işçilere, emekçilere ve sosyalist devrimci aktivistlere içinde yaşadığımız emperyalist çağda Rus devriminin başlattığı devrimci çığırı yansıtmak, onlarla sosyalist devrimin, çalışan yığınların seferberlik örgütlerinin, devrimci programın, devrimci partinin ve enternasyonalizmin tarihsel deneyimlerini ve ilkelerini paylaşmak oldu. Yani hedefimiz Ekim devrimini günümüz gerçekliğinde yeniden kavramak ve mücadelemize ışık tutmasını sağlamaktı.

Ama tüm çevreler böyle yapmadı. Bazı tartışmalar bir anda Troçki-Stalin tartışmasına dönüştü ya da daha doğrusu bazıları Ekim devrimini iki tarihsel kişiliğin çerçevesine sıkıştırıp parti, program ve devrim konularının dışına kaydırmakta kendileri adına yarar gördü. Hatta kimi tartışmalar ya da iddialar, ülkedeki sınıf mücadelesine yarardan ziyade zarar veren, ileri işçilerin ve sosyalist militanların zihinlerini karıştırmaktan başka bir işe yaramayan bir çirkinliğe büründü. Bu tarzın baş mimarlarından biri de Aydemir Güler oldu.

Rus devriminin dünya işçi sınıfına ve emekçi halklarına kazandırdığı Leninist parti, devrimci program ve enternasyonalizm deneyim ve ilkelerini bir yana bırakan Güler, özellikle 13 Kasım’da Sol Haber Portalı’nda yayımladığı yazısında, Troçki ve Troçkizm hakkındaki klasik tahrifatlara başvurarak bolşevizmin Marksizme kazandırdığı çığır açıcı katkıları bürokratik karanlığın derinliklerinde gizlemeye devam etti. Onun ikircikli bir dille devrimin başını çeken Petrograd sovyetinin başkanı, Ekim devriminin ilk dış işleri halk komiseri ve muzaffer Kızılordu’nun kurucusu Troçki hakkında ileri sürdüğü iftiraları, Stalinist tahrifatlar okulunun özelliklerini anlamak isteyen bütün okurlara Güler’in bu yazısını okumalarını öneririz.

Troçki’yi Alman ajanlığıyla suçlayan Stalinist mahkemelerin savunusunu bile üstlenmeyi göze alan Güler, 1917’de Rusya’ya dönen Lenin’i Alman ajanlığıyla suçlayan karşıdevrimciler ile onlarla aynı iğrenç suçlamalara girişen Stalinist diktatörlüğün bolşevizm karşıtı yöntemlerinin ne kadar benzer olduğunu elbette görmek, yorumlamak istemiyor. Stalin yönetiminin 1920’lerin sonlarından itibaren Troçki’nin temsil ettiği bolşevik geleneği yok etmeye yönelik olarak giriştiği tahrifatları ve 1936’da başlattığı Moskova duruşmalarında ileri sürdüğü yalanları anlamak isteyenler, Troçki’nin Çarpıtılan Devrim ve İhanete Uğrayan Devrim kitaplarını okuyabilir, ilgili tüm belgeleri gözden geçirebilirler. Biz burada bu konulara girmeyeceğiz, tarihin aydınlattığı olguları tekrar anlatmakla okuyucuyu sıkmak istemiyoruz.

                                                        *  *  *

Ama Güler’in değindiği bir iki noktaya açıklık getirmek gerekiyor.

Güler’in sarıldığı birinci tahrifat şu: “Polonya’da kapitalizme geri dönüşü, sosyalizmin tasfiyesini savunan muhalefet, üç ayaklıydı. Bir: işçi tabanına dayanan dinci sendika. İki: Katolik kilisesi. Üç: hareketin ideolojik merkezi olarak işlev gören, ağırlıklı olarak Troçkist aydınlar. Bunlardan biri değil üçü de emperyalist ülkelerle ilişki içindeydi. Bu bir yeni “Troçkistler ve sağcılar blokuydu” ve açıkça karşı-devrimci, işbirlikçiydi.” Gerçek ise başka.

1956’da Macaristan’da başlayıp 1968’de Çekoslovakya’da süren işçi ayaklanmaları, sosyalist devleti yıkmayı değil, işçi ve emekçi yığınların üzerine çöreklenmiş Stalinist bürokratik diktatörlükleri yıkıp proleter demokrasiyi kurmayı hedefliyordu. Bu politik devrim mücadeleleri 1980-81 yıllarında işçi sınıfının devasa bir örgütlenme gerçekleştirdiği Polonya’da zirve noktasına ulaştı, Dayanışma sendikası dünya ölçeğinde bir referans haline geldi. Sendikanın içinde iki akım vardı: Birincisi sosyalist ekonomiyi işçi demokrasisi temelinde canlandırmayı hedefleyen Troçkistler; ikincisi ise, Walesa’nın karizmatik kişiliği etrafında toplanan Katolikler ve burjuva demokratlar. Sendikanın ikinci kongresinde Troçkist Baluka’nın proleter devrimci tezlerinin çoğunluk sağlaması üzerine Moskova/Jaruzelsky ve emperyalizm/Katolik kilisesi derhal bir karşıdevrimci ittifak kurarak hükümet darbesi gerçekleştirdiler. Jarulesky sendikayı Walesa’ya teslim etti ve mücadelenin devrimci sol önderlerine yönelik tutuklamalar kampanyasına girişti. Dayanışma sendikasının bu biçimde ezilmesiyle de Polonya’nın Stalinist bürokrasinin elinde kapitalizme dönüşünün yolu açılmış oldu. Güler’in bu tarihi gerçeği bilmesi gerekirdi, ya da yalanların ardında saklamaması.

Onun sarıldığı ikinci çarpıtma ise şu: “Yeni muhafazakârlık denilen akım, ekonomide neo-liberal dönüşümlerle, toplumsal planda emekçi örgütlerinin tasfiyesiyle, siyasette ise baskıcı rejimlerin inşasıyla son karşıdevrim çağına imza atmıştır. Bu akımın neo-con denen kadrolarının önemli bir kaynağı Amerikan Troçkistleridir.” Yeni muhafazakâr akımın içinde, kuşkusuz devrimci saflardan ayrılmış pek çok dönek bulunuyor. Bunların arasında sadece eski Troçkistler değil, eski Stalinistler, eski anarşistler, vb. var. Örneğin, İspanya komünist partisinin Moskova’da Stalin’in gözetiminde yetişmiş eski önderi Santiago Carrillo. Carrillo sadece 1979’da Franco sonrası monarşi rejimiyle el sıkışmakla kalmamış, partisini 1991’de burjuva PSOE’ye katmış, 2008 krizi ardından bu partinin uyguladığı neoliberal önlemlerin parçası olmuştu. Dönekleri, geldikleri akımın tümünü karalamak için kullanmak Stalinizmin tahrifat yöntemlerinden biridir ve yazık ki Güler bu yöntemi kullanmakla aslına sadık kalıyor.

Ama neoliberal uygulamalar bağlamında çok daha devasa bir gerçeği hiç dikkate almıyor: Rusya, Çin, Küba, vb. Bu ülkelerde kapitalizme dönüşü en barbar neoliberal ilkeler doğrultusunda gerçekleştiren Gorbaçov/Yeltsin/Putin ya da Deng Şiaoping/Jiang Zemin/Hu Chianto ya da Castro kardeşler, vb. Troçkist değillerdi. Bunların hepsi Stalinist bürokrasinin yetiştirdiği en önemli liderlerdi. Dolayısıyla neoliberalizmin ve yeni muhafazakârlığın “suçunu” döneklerden ziyade bizzat Stalinist bürokrasinin kendisinde araması gerekir Güler’in.

Güler bu noktada Stalin sonrasında Kruşçev’le başlatılan “Stalinsizleştirme” sürecine hiç sarılmasın. Stalin sonrası bürokrasi Stalin’in imgesini perde arkasına çekerek tüm bir Stalinist aygıtı ayakta tutmaya çalışmanın ötesinde bir şey yapmamış, aynı yöntemlerle diktatörlüğünü idame etmenin yolunu aramıştır. Ama bürokratik diktatörlüğün kapitalizme doğru evrilme dinamiğini Troçki daha Stalin zamanında, 1936’da görmüştü: “Bir de üçüncü bir şık varsayalım: Ne devrimci ne de karşıdevrimci bir parti iktidarı ele geçirmiş olsun. Bürokrasi, devletin başında işine devam eder. Bu koşullar altında bile toplumsal ilişkilerin evrimi sürecektir. Bürokrasinin barışçıl olarak ve kendi isteğiyle toplumsal eşitlik adına kendisinden vazgeçmesine güvenemeyiz. Eğer böylesi bir işlemin fazlasıyla acık olan tüm rahatsızlıklarına karşın, şu anda rütbeleri ve nişanlan getirmeyi olanaklı bulduysa, kaçınılmaz olarak ilerideki aşamalarda da kendisine mülkiyet ilişkilerinde destek arayacaktır. Denebilir ki, ona gerekli geliri sağladığı surece büyük bürokrat, hâkim mülkiyet biçimlerinin ne olduğuna pek aldırış etmez… Bir devlet tekelinin müdürü olmak yeterli değildir; aynı zamanda hissedar da olmak gereklidir. Belirleyici özelliğe sahip bu alanda bürokrasinin zaferi, onun yeni bir varlıklı sınıfa dönüşmesi anlamını taşıyacaktır.” Stalinist bürokrasi devletin başında kalmaya devam etti ve kapitalizmin restorasyonunu gerçekleştirdi. Bu gerçeği inkâr etmek mümkün mü?

                                                       *  *  *

Aydemir Güler’in tarihsel gerçekleri sığdırmaya çalıştığı “Stalin’in yöntemleri” ve “Stalinsizleştirme” tartışması en önemli gerçeği saklamaya yöneliktir: Stalinizm basitçe bir tasfiyeler ve cinayetler yönteminden ibaret değildir. Stalinizm, bolşevik parti, devrimci program ve enternasyonalizm ilkelerinden teorik ve politik bir kopuştur. Leninist parti kendini emekçi kitlelerin yerine koyarak onların üzerinde diktatörlük kuran bir aygıt değil, proletaryanın devrimci diktatörlüğüne önderlik eden bir partidir. Devrimci program, demokratik taleplerle yetinip sosyalizmi belirsiz geleceğe havale eden asgari/azami program değil, emekçi kitlelerin demokratik ve acil taleplerini sosyalist devrime bağlayan ve devrimi sürekli kılan Geçiş Programıdır.  Enternasyonalizm, emperyalist müttefiklere güven vermek için dünya partisini feshetmek değil, dünya sosyalist devrimi için mücadele eden proletaryanın uluslararası örgütünü inşa etmektir.

1917 Ekim devrimini bu bağlamlarda tartışabilirsek, onun dün olduğu kadar bugün için de nasıl devrimci bir anlam taşıdığını daha iyi kavrayabiliriz.

Cinayet bilançosu: En az 1485 ölü

0

Türkiye’deki çalışma koşullarının hükümet eliyle son on beş yılda, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesizleştirme yönünde değiştirildiği herkesin malumu. Son bir buçuk yıldır OHAL altında yönetildiğimiz düşünüldüğünde çalışma yöntem ve koşullarının işçiler aleyhine işlediği de açık. Zaten yürütmenin başı Erdoğan, patronlara seslenirken “OHAL’den siz zarar görmüyorsunuz. Grev falan kalmadı” cümlelerini herkesin önünde söyledi.

Olağanüstülüğün olağan hale geldiği Türkiye, kriz koşullarının, işsizliğin, hayat pahalılığının, vergi artışlarının, güvencesizliğin… olağan hale gelmesi bir yana, iş cinayetleri açısından da savaş bilançolarının rutinleştiği bir ülke haline geldi.

Sadece Eylül ayı içinde raporların not ettiği işçi ölüm sayısı 147 olarak hesaplandı. Ocak ayından Ekim başına kadar olan iş cinayetlerinde ölen işçi sayısı ise en az 1.485. Geçen yıl yani 2016, 1.970 işçi ölümüyle Türkiye tarihinin en büyük işçi ölümünün gerçekleştiği yıl olmuştu. Bu yıl cinayetler bu şekilde devam ederse korkunç rekorun kırılacağı tahmin ediliyor. Çünkü bu yılın ilk 9 aylık dilimdeki işçi ölümleri geçen yıldan 64 kişi daha fazla.

OHAL altında KHK’lar ile yönetilen bir ülkede önlenebilir bu ölümlerin hepsinden hükümet de sorumludur. Her yıl en az altı Soma faciasını yaşayan Türkiye’de devletin patronlara sağladığı mali kolaylıklara rağmen, işçi güvenliğinin küçücük maliyetinden bile kaçan patronlara hiçbir yaptırım uygulanmamaktadır. Oysa devletin kendisi bizzat işçilerden topladıkları vergi havuzunun çok küçük bir kısmıyla bile işçi sağlığı ve iş güvenliğinin maliyetini karşılayabilir.

13 Mayıs 2017 günü çalışma bakanlığının başlattığı “hedef sıfır kaza” kampanyası tamamen göstermelik kaldı. Hatta daha günden sonra işçi ölümlerinde ay ay sıçramalı kazalarla karşılaştık. İş cinayetlerinin en çok meydana geldiği sektör olan inşaat, ülkedeki kentsel dönüşüm furyası ve sektörün iktidarla kurduğu ilişki düşünüldüğünde, güvenlik maliyetleri doygunluk emareleri göstermeye başlayan sektörde, daha fazla gözden çıkarılacaktır ve çıkarılmaktadır.

Devlet sadece asgari ücretliden aldığı gelir vergisini, iş güvenliğinin maliyetlerine ayırsa bu ülkede önlenebilir cinayetlerin tümü biter. Fakat OHAL’in patronlara kolaylık olsun diye devam ettirildiğini bizzat devlet tarafından itiraf edildiği bir ortamda devletten bunu beklemek saflık olur.

Çözüm, iş koşulları üzerinde, çalışan işçilerin ver sendikaların tam katılımıyla işyerlerinde işçi denetiminin kurulmasıdır. Çalışma koşullarının ne olduğunu gene çalışanlar bilir!

Manisalı işçiler buluştu

0

Türkiye’nin en kalabalık on dördüncü şehri ve büyük bir işçi havzası olan Manisa’da metal, petro-kimya, ayakkabı ve kamu başta olmak üzere pek çok farklı sektörde çalışan işçi bir araya gelerek sorunlarını ve çözüm önerilerini konuştu.

İktidarın icraatları yama tutmuyor: Çözüm, ekmek, barış ve adalet için mücadelede!

0

Saray iktidarının zora dayalı korku imparatorluğu yama tutmuyor. Bir yeri düzeltse, diğer yerden patlak veriyor. Kendi varlığını sürdürmesi, var olanları tasfiye etmesine bağlı! İktidar en başta kendi partisini tasfiye ederek “eski” rejime ait tüm kalıntıları ortadan kaldırma, görünen defoları kapatma derdinde. Bu nedenle OHAL 3 ay daha uzatılmış durumda.

Ancak o delikler her geçen gün daha fazla gün yüzüne çıkmakta ve dikiş tutmamakta!

Arabuluculuk sistemi neyi hedefliyor?

0

“Arabuluculuk Yasası” olarak bilinen İş Mahkemeleri Kanunu, Ekim ayında meclisten geçti. Arabuluculuk Yasası, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olmasını bir dava şartı olarak getirmektedir.

Arabuluculuğun bir dava açma şartı olarak getirilmesi, işçilerin dava açmak için önce arabulucuya gitmelerini yani patronlarıyla pazarlık masasına oturmasını zorunlu hale getirmektedir.

Ancak arabuluculuk sistemi Usül Hukuku bakımından işlevsiz ve gereksizdir. Çünkü mahkemeler ön inceleme duruşmasında tarafları sulh olmaya davet ederek, taraflar sulh olmadığı takdirde davayı esastan incelemeye alır. Bu bağlamda mahkeme önünde sulh olamayan ve aralarındaki güven ilişki zedelenmiş tarafların, bir arabulucunun önünde anlaşmasını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır.

O zaman sarayın ve onun kukla hükümetinin arabuluculuk sistemini getirmekteki amacı nedir?

Arabuluculuk sistemi, Kiralık İşçi, BES ve Kıdem Tazminatının kaldırılması gibi iş güvencesini ortadan kaldıran, esnek çalışmayı ve taşeronlaşmayı yaygınlaştırmayı hedefleyen neoliberal politikaların devamı ve bir parçasıdır. Buradaki asıl hedef işçilerin haklarını elde etmesini biraz daha zorlaştırmaktır.

Bazıları, “mahkemelerde davalar çok uzuyor, adalet geç geliyor, işçiler zaten haklarını alamıyordu” diyecektir. Hatta arabuluculuk sistemiyle beraber çözüm sürecinin hızlanacağını, işçilerin haklarını daha hızla alacağını diyenler olacaktır. Bu söylenenler kâğıt üzerinde doğru görünebilir.  Ama hayaller Paris, gerçekler Güngören’dir.

Sebebine gelince, arabuluculuk taraflar arasındaki çelişkiyi müzakere yoluyla ortak menfaatler doğrultusunda çözmeyi hedefler. Başka bir ifadeyle taraflar,  bir arabulucu gözetiminde pazarlık yaparlar. Bir pazarlığın anlamlı olabilmesi için iki tarafın da eşit olması gerekmektedir. Oysa işçi-işveren ilişkisinde taraflar eşit değildir. Bir tarafta işini kaybetmiş, ailesinin geçimini sağlamak için acil paraya ihtiyacı olan bir işçi, diğer tarafta parayı elinde tutan patron vardır.

Bu durumda iki taraf masaya oturduğunda patronlar “davalar uzuyor, sana tazminatlarının bir kısmını ödeyelim sen de davalarından vazgeç” teklifiyle gelecektir. İşçiye yapılacak bu teklif kısaca “seni öldürmeyeceğiz ama sen de sıtmaya razı” ol demektir.  

İşverenler tarafından benzer baskılar mevcut sistemde de yapılmaktadır. Ancak Türkiye’deki yargı sisteminin birçok sıkıntısı olmasına rağmen, iş davalarında yargı sistemi işçileri benzer basınçlardan ve mahalle baskısından koruyarak, işçilerin haklarını elde etmesi bakımından önemli işlev üstlenmektedir.

Fakat Türkiye’ye özgü koşullar gereği getirilen yeni sistemde arabuluculuk kurumu mahalle baskısına karşı işçiyi koruyamaz. Çünkü arabuluculuk sisteminde işçi, mahkemelerin kısmen sağlayabildiği bir kamu güvencesinden bile yoksundur. Bu nedenle de bu sistem, işçileri anlaşmaya zorlamak adına dini, kültürel ve sosyolojik her türlü baskının yapılması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır.   

Arabuluculuk sistemiyle her 100 işçiden 10 tanesi hakkının daha azını almaya ikna edilse bile, patronların ve onları temsil eden Saray’ın bu işten ne kadar büyük kazançlar elde edebileceği ortadır. Kaldı ki günümüzdeki mahalle baskısının şiddeti göz önüne alındığında bu oran daha da yüksek olacaktır.

Sonuç olarak usül hukuku bakımından işlevsiz olan arabuluculuğun, bir dava açma şartı olarak getirilmesinin amacı işçilerin haklı davalarını mahkemelere taşımasının engellenmesi ve mahalle baskısıyla işçilerin alacaklarını gasp etmeye çalışmaktır.

Diğer taraftan işçi veya işveren arasındaki ilişkiden kaynaklan davaların asıl nedeni, patronlar ve işçiler arasındaki sınıf mücadelesidir. İş güvencesi ve tüm haklarımızı elde etmenin tek yolu ise bu mücadeleyi kazanmaktır. İşçilerin haklarını gerçek anlamda alabilmesinin yegane yolunun ara bulmaktan değil, ancak patronlarla arayı açıp mücadele etmekten geçtiğini unutmamalıyız.

Kabile devletinde işçi olmak!

0

Horkheimer kapitalizmin yarattığı kölelikten gerçek bir kaçısın ancak uyku ya da delilik ile mümkün olduğunu yazmıştı. Ya da tam anlamıyla körelmeyle oluşan bir edilgenlikle… Kuşkusuz işçiler kapitalizmin yarattığı köleliğin ne olduğunu iyi bilirler…

Körelme ya da köreltme, özellikle Tek Adam rejiminin derin bir sessizliğe hapsetmeye çalıştığı günümüz Türkiye’siyle de oldukça uyumlu bir tablo bu! Öyle ya, kabile devleti miyiz ki öyle her kafadan ses çıkacak; başlar dururken, ayaklar konuşacak? Tabii ki öyle olmayacak. Verecek emri Reis, tak yerine getirilecek! Üstelik öyle bir getirilecek ki, milyonluk şehirlerin belediye başkanları, koca koca insanlar, ağlaya zırlaya görevlerinden istifa edecekler… Seçenler seçtiklerini istedikleri zaman geri çağırabilmelidir, bu işçi demokrasisidir. Reis’in yaptığına ise Tek Adam rejimi diyoruz!

Buna rağmen eş zamanlı yapılan kamuoyu yoklamalarında, “şehirlerimize ihanet ettik, ben de dâhil” diyen Reis ve partisinin, yine de açık ara birinci çıktığı açıklandı…

Elbette “bu halk adam olmaz” kervanına katılacak değiliz. Çünkü örneğin, o sırada, 90 cam işçisi 20 günlük kararlı bir direnişle kendilerini sorgusuz sualsiz işten atan patronun bileğini bükmekteydi. Tabir caiz ise, henüz sol memesinin altındaki cevahiri sönmemişler için sınıf mücadelesi nice benzer örneklerle dolu. Aksini düşünenler mi? Yolları açık olsun! Diyojen’in İskender’e dediğini az bozarak söylersek; “grev kırıcılık yapmayın, başka ihsan istemez…”

Mücadeleci işçiler, bıkmadan, usanmadan, gören gözler ve inan kalpler için kurtuluşun yolunu göstermeye devam ediyorlar, edecekler…

Kabile devleti miyiz?

Üç noktanın altını çizmekte özellikle fayda var:

Bir: Trump, Putin, Orban, Duterte ya da Erdoğan; hemen hepsi toplumlarına neoliberal bir deli gömleği giydirmenin peşindeler ya da çoktan giydirmiş durumdalar…

İki: Öncesinde de her şey güllük gülistanlık değildi. Evet, bu ismi geçenler dünyanın çivisini çıkardılar ama onlara kerpeteni veren de kendilerinden önceki ikiyüzlü, yalancı, sahtekâr sağ-sol burjuva kapitalist yöneticiler oldu.

Üç: İnanmayın, denize düşenin yılana sarılması hiçbir işe yaramaz. Kapitalizm merhamet etmez. Onunla uzlaşmak ya da anlaşmak mümkün değildir. Ehven-i şer sadece yeni şerlere giden ara istasyondur. Bizleri kurtaracak olan birliğimiz ve kendi kollarımızdır.

Kıssadan hisse; bizatihi kendi hayatlarımızla biliyoruz ki kapitalizm zalimlik düzeyinde akıl dışıdır! Ve evet, üstelik sadece Türkiye’de değil, her yerde akıl dışıdır!

Sadece sekiz multimilyarderin dünya servetinin yarısına sahip olmasının başka bir açıklaması var mı? Ya da en zengin yüzde birin servetinin geri kalan yüzde doksan dokuzun servetine denk olmasının? Bu sırada üç beş kuruş nedeniyle milyarlarca insanın aç susuz bir şekilde hayata tutunmaya çalışmasının… Milyonlarcasının da tutunamayıp ölmesinin… Ya da hep birlikte üzerinde yaşamaya çalıştığımız dünyayı güç-para-iktidar için topyekun yok etmenin… Tabii ki yok… Buna kapitalizm diyoruz…

Pekiyi, işçiler ne yapacak?

Öncelikle kapitalizmin sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde öldürüyor olduğunu bilelim. Evet, Türkiye’de işçi olmak çok zor zanaat! Özellikle OHAL koşulları altında Türkiye, işçiler için bir cehennem haline getirilmiş durumda. İşçinin elinden grev hakkını almakla övünen bir iktidar altında, işçiler için mücadele, her zamankinden daha fazla oranda, akıntıya karşı yüzmek anlamına gelmekte. Lakin işçilerin bir başka çaresi de yok. Ya mücadele edecekler ya mücadele edecekler…

Bu akıl dışı kapitalist barbarlığı, bu yıkıcı ve kıyıcı düzeni değiştirmek zorundayız. Bunun için kendi işyerlerimizden, okulumuzdan, mahallemizden başlayacağız ama mutlaka diğer işyerlerine, diğer okullara, diğer mahallelere, diğer ilçe ve illere, ama en önemlisi de dünyanın tüm işçi ve emekçilerine ulaşacak bir mücadele hedefimiz olacak. Unutmayalım sadece tek bir ortak gökyüzümüz var!

İşçiler kurbanlık koyun değildir!

Sadece son birkaç haftaya bakalım! Türkiye’nin açık ara en büyük şirketi, bir dünya devi olan Tüpraş’ta meydana gelen patlama neticesi 4 işçi ölüyor. Bunun anlamı bu ülkede çalışan hiçbir işçinin can güvenliğinin olmadığıdır. Tüpraş’ta işçiler ölüyorsa Türkiye işçi sınıfı bir mezbahaya sürülmüş demektir.

Pekiyi, nasıl oluyor da bu derece kıyıcı, yıkıcı bir düzene maruz kalabiliyoruz? Aslında cevap oldukça can yakıcı şekilde ortada. En az 301 işçinin hayatını kaybettiği Soma katliamına nezle muamelesi yapıldığı içindir ki bugün Tüpraş’lar yaşanabiliyor. Soma’nın, Torunlar Center’ın hesabı sorulamadığı içindir ki Şırnak’ta maden kazasında 8 işçi hayatını kaybedebiliyor.

Evet, işçiler kurbanlık koyun değildir! Pekiyi, bunun bir hal çaresi yok mu? Var kardeşim, olmaz olur mu? Tüm işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliğini işçiler denetlerse ne kaza olur ne de ölüm! Tüpraş’ta denetimi işçiler yapıyor olsaydı bugün; Kemal Şaşmazer, Yusuf Kepenek, Mehmet Karademir ve Mehmet Dere hayatta olacaktı!

Biliyoruz, patronlar sürekli maliyetten, sürekli giderlerin fazlalığından bahsederler. Adeta sefalet ücretlerine şükür dedirtirler. Demeyeceğiz! Diyeceğimiz; bütün defterler açılsın, kardeşim! Şirket zarar mı ediyor, kar mı ediyor, görelim hep birlikte! Hangi patron zarar ettiğini söylüyorsa talebimiz açıktır; defterler açılsın!   

Bunları diyecek bilinç ve örgütlülüğe ulaştığımız an özgür bir dünyanın kapısına dayanmışsız demektir. Horkhemier’ın sözünü biraz değiştirerek sözümüzü bağlarsak; kapitalizm hakkında konuşmayanlar; işsizlik, yoksulluk, açlık, mücadele, direniş, grev, savaş, nefret, ırkçılık, iklim değişikliği ve bütün insani yıkım ve yok oluş hakkında sussunlar.

Belediye başkanları görevden alınabilir mi?

0

7 Haziran seçim sonuçlarının “beğenmedim” denilerek iptal edilmesi, ardından referandum sonuçlarının da mühürsüz oy pusulaları ile değiştirilmesi artık Türkiye’de demokrasinin bir oya dahi indirgenemediğini gözler önüne sermişti. Belediye başkanlarının istifaya zorlanıp görevden alınması ise yepyeni bir tartışmayı gündeme getirdi.

Şimdilik belediye başkanlarının niçin görevden alındıklarını, bu çatışmanın neyi ifade ettiğini geride bırakalım ve sorumuzu soralım: Seçimle gelen yalnızca seçim ile mi gider/gitmelidir?

Seçim ile göreve gelen bir heyet niçin seçimlere kadar dokunulmaz olsun ki? Elbette ki görevlerinden alınabilmelidirler. Yanlış işler yapan, halka hizmetten imtina eden biri niçin bir dahaki seçime kadar koltuğunda kalsın? Tabii ki görevinden geri alınmalı. Ancak kimin tarafından, işte soru bu.

Erdoğan İstanbul’a ihanet ettiğini kendi ağzından doğrulamıştı. Evet, geçtiğimiz süreçten en büyük hasarı alan şehir İstanbul oldu. Ancak yerel yönetimler bağlamında doğaya, yaşama ve emekçilere ihanetten ülkenin her karış toprağı nasibini aldı. Doğanın tahribatı ciddi boyutlara ulaştı. Türkiye su krizine sürüklendi. Tarım arazilerinde ciddi bir kayıp yaşandı. Kaç canlı türünün ve tohumun kaybolduğunu ise maalesef bilemiyoruz. Yalnızca çanak çömlek denilen kültürel yapılar değil, “ecdat yadigârları” da mahvoldu. (Bundan birkaç ay önce Mimar Sinan eseri Ahmet Şemsi Paşa Camii’nin temeli AKP tarafından çatlatılmıştı!) Belediye hizmetleri daha masraflı bir hale geldi. İhaleler ile bizlerin ödediği vergiler yandaşları zengin etmeye ayrıldı. Belediyenin işleri de özelleşti, taşeronlaştırılan belediye hizmetleriyle belediye emekçilerine zulüm dolu çalışma koşulları reva görüldü. Zaman zaman belgelenen, zaman zaman da güçlü söylentiler halini alan yolsuzluklar, usulsüzlükler diz boyu oldu. İşte AKP’nin belediyecilikten anladığı buydu.

AKP’nin yıllarca övündüğü ancak şimdilerde pek sözünü edemediği belediyelerin sosyal yardımları, cenaze hizmetleri ve buna benzeyen daha birçok uygulama da yukarıda sözünü ettiğimiz yağmanın yapılabilmesi için bir makyaj olarak kullanıldı. Hatta çoğu kez bu hizmetler de başka yandaşlara belediyelerden para aktarabilmek için bir olanak olarak değerlendirildi.

Bizim yerel yönetimden, belediyecilikten anladığımız, benimsediğimiz şey ise şu: halkın seçtiği kişiler kesinlikle denetlenebilir olmalıdırlar. Bir belediye başkanı dâhil tüm belediye meclis üyelerinin denetletilmesi gerekir. Biliyoruz ki belediyelerdeki yolsuzluklar ve işçi-halk düşmanlıkları yönetimin kapalı toplantılarında kararlaştırılan ve uygulanan işlerdir. O halde, belediyenin tüm toplantılarının denetlenmesini, belediyenin gelir giderlerinin şeffaf olmasını ve bölge sakinlerinde kontrol edilebilmesini istiyoruz. İmkânsız mı? Hiç de değil. Hatta bu uygulamayı hayata geçirmek Melih Gökçek’i istifa ettirmekten daha kolay olabilir!

Demokrasinin ve yerel yönetimlerin sadece bir oy ile sınırlandırılması yolsuzluklara ve çirkin belediyecilik örneklerine zemin hazırlamaktadır. Bu sebeple halkın yerel yönetimleri denetleme hakkına sahip olmalarını istiyoruz. Bu sayede de, belediye başkanlarının ve tüm belediye yönetiminin bir problem tespit edilmesi halinde bizzat seçenler tarafından görevlerinden alınabilmelerinden yanayız.

Patronların sistemi çökmüş durumda! Zenginlerin önerdiği bir oy ile demokrasiyi sınırlayalım ve işleyiş ile zenginleşelim, yüzler eskidikçe de yenilerini meydana sürelim metodu, yine patronların krizi ile derinleşmiş bir halde. Seçimlerin dahi güvenli olmadığı bir ortamda (unutulmamalı ki, hileli seçim tartışmaları sadece referandumda gündeme gelmedi, Melih Gökçek dâhil pek çok AKP’li belediyenin seçimlere hile karıştırarak kazanabildiğine dair güçlü bulgular var!) onca kirli işi yapmış belediye başkanları dahi, kendi ifadelerine göre tehditlerle görevden el çektiriliyorlar. Görüyoruz ki patronların sistemi tıkanmış durumda! Daha iyisini önermekten ve güçlü itirazlar geliştirmekten acizler. Ama işçilerin demokrasisinin zengini daha da zengin etmek gibi bir derdi yoktur. Bu yüzden mademki sistemin tıkandığını görüyoruz, seçilen yöneticilerin denetlendiği, vasıflı bir işçiden fazla bir ücret almasının yasaklandığı ve yönetenlerin görevlerinden seçenler tarafından geri çağrılabileceği işçi demokrasisini iyice kavramalı ve bunu önermeyi sürdürmeliyiz.

Bursa’da patlama; 5 işçi yaşamını yitirdi. Yılın 10 ayında 1683 işçi ölümü

0

Bugün saat 10.30 sıralarında Bursa’nın Gürsu ilçesindeki organize sanayi bölgesindeki bir boya fabrikasında buhar kazanında patlama meydana geldi. Patlamanın ardından fabrikada göçük oluştu. Olayda 5 işçi yaşamını yitirirken, 16 işçi de yaralandı. Yaralananların bazılarının durumu ise ağır.

Bursa’daki bu cinayet bu yıl ilk değil. Öyle görünüyor ki son da olmayacak. OHAL koşulları altında her türlü grev ve hak mücadelesinin yasak olduğu bir ortamda, önlenebilir işçi ölümlerinde gözle görülür bir artış yaşanmaktadır. Ekim ayında 182, yılın on ayında ise 1683 işçi yaşamını yitirdi.

OHAL’in varlığı doğrudan işçilerin çalışma koşullarına etki etmektedir. OHAL’in bir an önce kaldırılması ve Bursa’da bugün yaşanan faciadaki tüm sorumluların yargılanmasını talep ediyoruz.

İşçi ölümlerinin durdurulabilmesinin tek yolu işçi sağlığı ve iş güvencelerinin bizzat işçiler tarafında denetlenmesidir. İş yerinde ve üretimde işçi denetimi olmadığı sürece patronların maliyet olarak gördüğü çalışma koşullarının iyileştirilmemesi işçilerin canını almaya devam edecektir.

İtalya’da grevler

0

19 Eylül’de İtalyan posta idaresi Poste Italiane’nin SDA grubundaki Carpiano deposunun işçileri greve çıktı. Carpiano işçilerinin ardından Bolonya, Roma, Torino gibi şehirlerde yüzlerce deponun işçisi greve katıldı. Bolonya’da SI Cobas sendikasına bağlı işçilerin grevi organize etmesi engellendi, bunun üzerine işçiler depo girişlerini işgal etti.

Ne olmuştu?

SDA Poste Italiane, işçilere beklenmedik yeni bir sözleşme sunmuştu. Şirket yönetiminin yeni bir taşeron firmayla anlaşmasıyla beraber depo işçilerinin yıllarca süren mücadele sonucu kazanılmış haklarının geri alınacağı ortaya çıktı. Anlaşma, göçmen işçilerin ağırlıklı olarak bulunduğu SI Cobas ile yapılan toplu iş sözleşmesini yok sayacaktı. Bu; hastalık izni, yıllık izinde artış ve çalışma saatlerinin kısaltılmasının da yok sayılması anlamına geliyordu. 25 Eylül akşamı Carpiano deposunun önünde günlerdir eylemlerini sürdüren işçilere 100-200 kişilik bir grup bıçaklı saldırıda bulundu. Saldırgan grup bir işçiye arabayla çarptı, bir işçi de bıçakla yaralandı. Ancak işçiler kendilerini savunarak saldırıyı püskürttüler. Sendikanın aktardığına göre saldırı, üyelerinin arasında SDA patronlarının da bulunduğu kapalı bir Facebook grubunda düzenlendi. Grupta işçi düşmanı ve ırkçı yorumlar yapıldığı kaydedildi.

Fiat’ın Melfi fabrikasında çalışan işçiler, 27 Eylül günü yapacakları iş durdurma eylemleri için SDA işçilerine dayanışma dileklerini gönderdi. Ülke çapında başka depoların işçileri de SDA işçilerine dayanışma dileklerini ve fotoğraflarını yolluyor. SDA Poste Italiane işçileri Kasım ayında çeşitli bölgelerde grev ve iş durdurma eylemlerini sürdürecek. Tüm bunlar olurken, SDA CEO’su iş hacminin büyük zarar gördüğü ve şirket itibarının zedelendiği yönünde açıklamalar yapıyor.

İtalya’da genel grevler

Diğer yandan ülkedeki çok sayıda sendika ve işçi örgütü hükümet politikalarına karşı taleplerini dile getirmek için grev çağrısında bulunmaya devam ediyor. Demiryolu işçilerinin 24 saatlik grevi 9 Kasım’da başlayacak. Ulusal greve 10 Kasım’da havalimanı işçileri katılacak. Greve katılacaklar arasında hava trafik kontrolörleri, Alitalia’nın sendikalı işçileri ve bazı havayolu şirketlerinin pilotları ve uçuş ekipleri de bulunuyor. Roma dâhil ülke genelinde toplu taşımada da 24 saatlik grev kararı alındı.

Kapitalizm her yerde benzer çözümlere başvuruyor, her yerde işçilere saldırıyor. Buna karşılık bir SDA işçisi yapmamız gerekeni bize özetliyor: “Çok fazla şeyi riske atıyoruz, bunun bilincindeyiz. Ancak mücadeleye değer.”

Şişecam direnişinin öğrettiği: İşyerlerinde işçi denetimi gerekiyor!

0

AKP’nin 15 yıllık neoliberal karşı -devrim saldırısı Türkiye işçi sınıfı ve hareketi üzerinde büyük yıkım yarattı. OHAL rejimi içinde şekillenen son 1,5 yıl ise süreci hem örgütsel hem de politik anlamda çok daha fazla parçaladı ve geriye taşıdı. Sendikasız, güvencesiz, düşük ücretli çalışma koşulları karşısında onurlu bir iş, onurlu bir yaşam savunusu bile bir tehdit olarak görülüyor ve bir suç gibi tanımlanıyor. Bugün “ister kabul et, ister zorla kabul et” dayatması altında, işçi ve emekçiler karın tokluğuna şükür noktasına çekilmeye çalışılıyor. Sendikasızlık oranının yüzde 90 olduğu, sendikalı işçilerin büyük çoğunluğunun ise toplu sözleşme hakkına sahip olmadığı bir süreçte bu baskı ve dayatmaları aşabilmek de oldukça zorlaşıyor.

Yine de bu koşullar altında azımsanmayacak sayıda mücadele Türkiye’nin dört bir yanında sürmeye  devam ediyor.  Sendikalı, sendikasız çok sayıda iş yerinde umut veren mücadeleler doğuyor ve bunların büyük bölümü, kısmi de olsa kazanımlarla sonuçlanıyor.   İş bırakma, grev, direniş, protesto ya da hukuki çerçevede tezahür eden mücadelelerin ana nedenleri ise ücret alamama, zam, toplu iş sözleşmesi anlaşmazlığı, işten çıkarma, sendikalaşma ya da işyeri tasfiye-kapatma olarak öne çıkıyor.

Bu örneklerin en yakını Şişecam’a bağlı Paşabahçe Cam Fabrikası’nda yaşandı.  Küçülme sebebiyle işten çıkarılan 90 cam işçisinin işlerine geri dönmek için başlattıkları direniş Şişecam işçilerinin desteği ile kısmi kazanımla sona erdi. İşçilerin Trakya’daki fabrikalara nakledilme talebi kabul edilmedi ancak 90 işçinin tümü, istemeleri halinde Eskişehir’deki fabrikada işe başlayabilecekler. Eskişehir’e gitmek istemeyen işçiler ise teşvik uygulamalarından yararlanacaklar.

Bu  sonuç, işçileri hayatlarını idame ettikleri yeri terk etme veya yeni bir iş bulma kaygısı ile yaşama ikileminde bırakan kısmi bir kazanım olmakla birlikte kazanımların ancak mücadele ile elde edilebileceğini hatırlatması ve işçi ve emekçileri yeniden mücadelenin öznesi yapması adına çok değerli bir deneyimi işaret ediyor. Öyle ki, Şişecam işçilerinin verdiği mücadele sendikal önderliğin de önüne geçti ve taban basıncı ile onu bu mücadeleyi sürdürmeye mecbur bıraktı.

Diğer yandan, bizzat bu direnişin ve küçülme/ işyeri tasfiyesi gibi sebeplerle işten çıkarmaların önemli bir görevi gündeme taşıdığı aşikar: İşyerlerinde işçi denetimi.

Açık ki, ekonominin kötü gidişatı, enflasyonun ve cari açığın artışı, işçi ve emekçilerin yalnızca hayat standartlarını daha da kötüye götürmekle kalmıyor, aynı zamanda onları işten çıkarılma tehdidiyle de yüz yüze getiriyor. Tıpkı Şişecam’da olduğu gibi, ekonominin gidişatı bahanesiyle küçülmeler, küçülme bahanesiyle işten çıkarmalar sürüyor. Bunun bir adım ötesi işyeri kapatmaya kadar varıyor. Bir adım berisi ise hepimizin malumu ücret düşürmeler, fazla mesailer, bir takım sosyal haklardan feragat vb. Sonuç? İşçi ve emekçiler, işverenlerin karlılığı zarar görmesin diye bir kez daha en ağır koşullara mahkum ediliyor.

Üstelik bu süreç büyük bir gizlilikle sürdürülüyor. İşçi ve emekçiler, doğrudan kendilerini etkileyen süreçlerin dışında bırakılırken,  işverenin açıklamalarına sorgusuz sualsiz biat göstermeleri öngörülüyor. Oysa üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilere yeri geldiğinde fedakarlık öğütleyen işverenlerin, öncelikle defterlerini açıp işçilerin önüne koymaları gerekiyor. Beklenen tüm fedakarlıklar karşısında işverenlerden şeffaflık talep etmek anlaşılmaz olmasa gerek.

İşten çıkarmalara ve/veya kesintilere başvuran ya da iflas gösteren işyerlerinde öncelikli talebimiz, tüm resmi belgelerin, gelir-gider dökümlerinin, üretim stoklarının ve fabrikaya girip çıkan malların dökümünün işyeri komitelerine verilmesi olmalıdır.  Ardından işçilerin de katılımıyla durum ve çözümler değerlendirilip, üretim yeniden planlanmalıdır. Aksı durumda işveren tarafından alınan her tedbir keyfidir ve meşruluğunu en başından yitirmiştir.

Bu bağlamda, işyerlerinde işçi denetimi talebi bugün öne çıkaracağımız her talebin ayrılmaz bir parçası olmak durumundadır.

İki referandum, tek sonuç

0

Geçen ay biri Irak Kürdistan’ında, diğer Katalonya’da ardı ardına iki bağımsızlık referandumu yapıldı. İki süreç arasında büyük benzerlikler ve çıkarılacak dersler bulunuyor.

Birincisi, her iki referandum girişiminde de Merkezi hükümetler (Bağdat ve Madrid hükümetleri), bu referandumun ülke anayasasına aykırı olduğunu ilan ettiler ve sonuçlarını tanımayacaklarını duyurdular. Katalonya’da ayrıca İspanyol polisler sandıklara ve onları koruyan halk kitlesine coplu sopalı saldırılar düzenleyerek şiddet uyguladılar, seçimi engellemeye çalıştılar, bazı bağımsızlıkçı liderleri tutukladılar. Bu, merkezi hükümetlerin herhangi bir etnik grubun veya halkın kendi kaderini tayin etme hakkına şiddetle karşı olduğunu gösterdi.

İkincisi, çevre ülkeler de bu iki referanduma karşı çıktılar. Irak Kürdistan’ındaki referandum girişimi, başta Türkiye ve İran olmak üzere bölge güçleri tarafından hırsla lanetlendi. Kürt yönetimine büyük tehditler yöneltildi. Bölgede çıkarları ve girişimleri olan Rusya, ABD ve Avrupa Birliği de Kürt halkının kaderini tayin etmesini kabul etmeyeceklerini duyurdular. Aynı şey Katalonya’nın da başına geldi. Avrupa Birliği, Katalonya’nın bağımsızlık durumunda Birliğin üyeliğinden atılacağını duyururken, ABD başkanı Trump birleşik bir İspanya’dan yana olduğunu ilan etti. Yani Kürtler ve Katalanlar uluslararası alanda da yalnız bırakıldı.

Üçüncü benzerlik de referandum sonrasına ilişkin. Her iki referandumda da halkın yüzde doksanından fazlası bağımsızlık lehine oy kullanmış olmasına karşın, yönetimleri üzerine müthiş bir seferberlik başlatıldı. Irak ordusu, İran’ın ve Türkiye’nin de desteğinde Kerkük’e ve diğer bazı başka Kürt bölgelerine girerek Kürt yönetimini Saddam dönemi sınırlarına itti, sınır kapılarına el koydu. İspanya’da ise Madid hükümeti Katalonya’nın özerkliğini iptal etti, parlamentosunu ve hükümetini dağıttı, bağımsızlık liderlerini “isyan” suçuyla mahkemeye verdi.

Sonuçlar: 1) Emperyalist veya bağımlı olsunlar, merkezi burjuva hükümetler halkların kendi kaderlerini tayin hakkına karşıdırlar. 2) Ezilen veya sömürge halklar, salt demokratik oylamalarla bağımsızlık elde edemiyorlar. Onların özgürlükleri, içinde bulundukları ülkenin diğer işçi ve emekçi yığınlarıyla birlikte bu burjuva ve emperyalist hükümetlerin yıkılmasından geçiyor. 3) Kaderini tayin etmeye çalışan halkların gerçek dostu, emperyalist ve yayılmacı bölge hükümetleri değil, ancak o ülkelerdeki enternasyonalist emekçi hareketleri olabilir.

Katalonya’nın bağımsızlık ilanıyla dayanışma! Rajoy’un ve Monarşinin müdahalesine hayır! Katalan halkına dönük her türlü baskıyı reddediyoruz!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Katalonya’nın bağımsızlık ilanının ardından yayımladığı uluslararası çağrı:

Katalonya parlamentosu nihayet, 1 Ekim tarihinde gerçekleştirilen bağımsızlık referandumundan çıkan sonuca dayanarak İspanyol devletinden bağımsızlık ilan etmiş bulunuyor.

Katalonya’nın bağımsızlık ilanının ardından, Halk Partisi hükümetinin başbakanı Mariano Rajoy, Katalonya’nın Franco rejiminin devamcısı, baskıcı monarşist İspanyol devletine boyun eğmeye devam etmesi için gerekli tüm müdahaleyi yapacaklarını ilan etti.

Rajoy’un ilk icraatları, Katalan yetkililerini, Katalonya başkanı Carles Puidgemont’u ve özerk bölge hükümetinin üyelerini görevden azledip, Katalan parlamentosunu lağvetmek oldu.  Bu yetkililerin görevleri bundan böyle Madrid hükümetince atanmış memurlarca üstlenilecek. Bu gerici tedbirlerin arka planında ise Katalan halkına yönelecek baskı ve şiddetin hazırlanmakta olduğuna hiç kuşku yok.

Katalan halkı ve gençliği, bağımsızlık ilanını Barselona, Girona ve diğer kentlerde kitlesel olarak sokaklarda kutlayarak sahip çıktı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak, seferberliklerini sürdürerek bağımsızlıklarına sahip çıkan Katalan halkını kutluyor, İspanyol devletinin uyguladığı şiddeti kınıyoruz. Aynı zamanda İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE)’nin Rajoy hükümetiyle geliştirdiği reformist ve işbirlikçi tutumun altını çiziyoruz.

Diğer yandan İspanyol solunda Pablo Iglesias liderliğindeki Podemos’un deklarasyonundaki gibi referandumun “meşruluktan uzak ve kabul edilemez” olduğuna dair görüşlerin, Monarşi ve Rajoy’un gerici yönetiminin baskıcı politikalarını güçlendirmekten başka bir işlevi olmadığını da belirtmek isteriz.

Devrimci sosyalistler olarak, halkların ve ezilen ulusların, kendi kaderlerine yön verme ve bir kez bu yönde karar vermişlerse, bağımsızlık yönünde ilerleme haklarını sahipleniyoruz. Katalonya’da kurulacak bir Cumhuriyet, aynı zamanda Francoculuk tarafından dayatılmış bu köhne rejimin son bulması yönünde İspanya’daki diğer halklara da yol açacaktır.

Bu demokratik mücadele, hiç kuşku yok ki, daha da derinleşmek, işçi sınıfının ve ezilen yığınların hizmetinde bir ekonomik planla taçlanmak durumunda.

Bu nedenle devrimci sosyalistler, bu cumhuriyetin işçi sınıfının önderliğinde bir “İberya işçi ve sosyalist cumhuriyetleri federasyonuna” dönüşmesi için mücadele etmekteler.

Katalan halkı ve gençliği sokaklarda ve seferberlik halinde. Özgür Katalonya’yı ve Katalan halkının ve gençliğinin seferberliğini Rajoy’un her türlü gerici saldırısı karşısında savunmak için, uluslararası ölçekte en geniş dayanışmayı örelim. Bağımsız Katalonya’yı savunmak için, tüm dünya ölçeğinde kenetlenelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), 27 Ekim 2017

Cataluña declaró su independencia!

0

Hoy (27/10/2017) El parlamento catalán ha declarado la independencia de Catalunya. Felicitamos a los ciudadanos/as de Catalunya, que se han movilizado por la independencia en los campos, en las calles, en las calles durante años, por haber conseguido su soberanía. Nosotros, los revolucionarios/as internacionalistas, creemos y apoyamos que como todos los pueblos privados de su propio Estado independiente, el pueblo catalán tiene el derecho legítimo y democrático a  realizar su objetivo por el que luchó durante siglos.

Al mismo tiempo, el anuncio de la nueva República de Catalunya queremos que sea el primer paso hacia la construcción de un país socialista, basado en la democracia obrera y popular, independiente de todos los centros imperialistas, libre del yugo de la oligarquía financiera e industrial. Sólo este tipo de país independiente permitirá la solidaridad fraternal y la reunificación de los pueblos sobre una nueva base, no solo en la península Ibérica, sino en toda Europa.

Por otra parte, el Senado del Estado Español, inmediatamente después de la declaración de independencia de Catalunya,  aprobó la ley que autoriza al Gobierno de Madrid a anular la autonomía de Catalunya y asumir todo el poder en sus manos.  Esto significa que a partir de este momento, las fuerzas de seguridad de la monarquía española podrán movilizar mecanismos de presión en todo el país y detener los líderes catalanes. Condenamos enérgicamente la posibilidad de este ataque antidemocrático del gobierno español y lo instamos a aceptar el derecho del pueblo catalán a la autodeterminación.

Al mismo tiempo, ante este peligro de represión del Estado Español en Catalunya, llamamos a todas las fuerzas democráticas, revolucionarias e internacionalistas a ponerse solidariamente al lado del pueblo catalán y a organizar campañas para transmitir su rechazo a las medidas antidemocráticas que promovería el Gobierno español, a  las autoridades españolas en todos los países.

¡Viva la República Catalana!

¡Viva el derecho de autodeterminación de los pueblos!

Partido de Democracia Obrera

Turquia

Katalonya bağımsızlığını ilan etti!

0

Bugün (27/10/2017) Katalan parlamentosu, Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etti. Yıllardan beri alanlarda, sokaklarda, işyerlerinde bağımsızlık uğruna seferber olmuş olan Katalonya halkını, parlamentosunun almış olduğu bu karar dolayısıyla kutluyoruz. Biz enternasyonalist devrimciler, kendi bağımsız devletinden mahrum bırakılmış tüm halklar gibi Katalan halkının da yüzyıllardan beri süregelen bu hedeflerini gerçekleştirme haklarının bulunduğuna, bunun meşru ve demokratik bir hak olduğuna inanıyoruz ve destekliyoruz.

Aynı zamanda yeni Katalonya Cumhuriyeti’nin ilanının, işçi ve emekçi kitlelerin demokrasisine dayalı, tüm emperyalist merkezlerden bağımsız, mali ve sınai oligarşilerin boyunduruğundan arınmış, sosyalist bir ülkenin inşası yolunda ilk adım olmasını diliyoruz. Yalnızca bu tür bir inşa, sadece İspanya yarımadasında değil, tüm Avrupa’da halkların kardeşçe dayanışmasını ve yeni bir temelde yeniden birleşebilmelerini sağlayacaktır.

Öte yandan İspanya hükümeti, Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra kendi Senatosunda, Katalonya’nın özerkliğini feshetme ve tüm yönetime el koyma yasasını kabul etti. Bunun anlamı, bu geceden itibaren İspanyol monarşisine bağlı güvenlik güçlerinin Katalonya çapında tutuklamalara girişeceği ve ülke çapında baskı mekanizmalarını harekete geçireceğidir. İspanya hükümetinin bu antidemokratik saldırı olasılığını şiddetle kınıyor ve onu Katalan halkının kendi kaderini tayin etme hakkını kabul etmeye çağırıyoruz.

Aynı zamanda tüm demokratik, devrimci ve enternasyonalist güçleri, Madrid kaynaklı böyle bir saldırı karşısında Katalan emekçi halkının yanında yer almaya ve düzenleyeceği kampanyalarla bu tavrını tüm ülkelerde İspanyol yetkililere iletmeye çağırıyoruz.

Yaşasın Katalan Cumhuriyeti!

Yaşasın halkların kendi kaderlerini tayin hakkı!

İşçi Demokrasisi Partisi

Şam nere İdlip nere…!

0

Nerelerden nerelere! Sen bir zamanlar “Şam fatihi” olmaya heveslen sonra da İdlip’e bekçi olarak tayinin çıksın! Akıllarına gelmeyen başlarına geldi! Tabii, biraz abartıyoruz, ama durum bir yönüyle aşağı yukarı böyle.

Astana görüşmelerinin sonucunda Suriye’de kurulan dört çatışmasızlık bölgesinden biri olan İdlip’te, selefi cihatçı örgütlerin bulunduğu kesimde kontrol ve gözlem işi Türkiye’ye verildi. Rejim güçlerinin bulunduğu bölgede ise bu işleri Rusya ve İran yapacak. Tabii, Rus uçağının düşürülmesinin ardından Suriye’de parmağını oynatamaz duruma gelen Türkiye için büyük nimet. Elbette Rusya ve İran’ın iyi niyetinden değil, gerekli olduğu için. Türkiye’ye verilen el Bab’a harekât izninden sonra, adı geçen bu iki etkili güç tarafından eni boyu hesaplanmış bir adım. Gerekli, çünkü kendini iyice devre dışı bırakılmış hissedecek bir Türkiye’nin öngörülemez muhtemel girişimlerinin en azından kontrol altında tutulması gerekiyor. Bunun yanı sıra ABD ile bu güne kadar görülmemiş ölçüde ciddi sorunlar yaşayan Türkiye’nin bölge politikasında ABD’ye yanaşmak zorunda kalmadan “nötr” bir çizgide tutulması hedefleniyor. “Nötr” diyoruz, çünkü Rusya ve İran’ın,  kısmen “şantaja” ve Abdülhamidvari denge oyunlarına dayalı bir dış politika uygulayan, yarın öbür gün ne yapacağı ve ne olacağı belirsiz bir Türkiye’ye güvenmeleri mümkün değil. Tabii, bu aslında orası burası oynayan “tarafsızlık” hali, hareketsizlik anlamına gelmiyor; Türkiye iç politikasının odaklandığı rejim ve iktidar sorunu düşünüldüğünde bölge politikasında Türkiye’nin iki tekerlekli bisiklet misali, hareketsiz kalması imkânsız; mutlaka, ama mutlaka pedala basması gerekiyor; Rusya ve İran da bunun farkında. Tabii, İdlip’teki “bekçilik” görevinin bir başka nedeni daha var. Suriye’deki “uluslararası karşı devrim cephesinin” aktif ve önde gelen bir üyesi olarak Türkiye’nin, işin başından beri ilişkide olduğu silahlı selefi-İslamcı gruplar üzerindeki etkisini kullanması isteniyor. Türkiye bu işi Halep’in İslamcılarca elde tutulan bölümünün Esat rejimine teslim edilmesinde layıkıyla yerine getirmişti. Şimdi Halep’i ve bu arada başka yerleri terk eden silahlı İslamcı örgütlerin İdlip’te toplanmış olmaları Türkiye’nin aynı görevi burada da yerine getirebileceğini gösteriyor. Çünkü, İdlip’i Mart 2015’te ele geçiren Fetih Ordusu, Temmuz 2012’den beri Doğu Halep’i elinde tutan (Çoğu Türkiye ile de bağlantılı) güçlerin bir bölümü tarafından kurulmuştu. Yani konu Türkiye’nin uzmanlık alanı içinde görünüyor. Tabii bu defa eski müttefik, bir süre önce birtakım birleşmelerle “Heyet Tahrir el Şam” (HTŞ) adını alan “terör listesindeki”  Kaideci Nusra Cephesi ile işler biraz limoni. Örgüt, kısa bir süre önce, Türkiye’nin yakın müttefiki olan (yine Kaide kökenli) Ahrar üş Şam’ı ve Türkiye hesabına ÖSO adını kullanan diğer örgütleri silah zoruyla vilayetin kıyı köşe yerlerine sürüverdi. İdlip merkezinde şu anda HTŞ hâkim. Bu nedenle Türkiye’nin “kendi ÖSO’su” ile birlikte düzenlediği İdlip harekâtının ciddi bir çatışma olmadan (şimdilik) sonuçlanması bu Kaideci örgütle yaptığı bir anlaşma ile mümkün oldu.

Sadece “bekçilik” mi..?

Yukarıda “bekçilik” yakıştırmasının biraz abartılı olduğunu söylemiştik. Elbette yeni rejim bununla yetinemez; çünkü ayakta kalması, içerideki bazı tehlikeli işlerin yanı sıra dışarıda da bazı girişimlere bağlıdır. Epeydir emperyalist sitemin krizinin yol açtığı hegemonya boşluğunda, uluslararası güç ilişkilerindeki çatlak ve çelişkiler arasında kendine “özerk” bir yol ve rol arayan Saray rejimi kaçınılmaz olarak daha fazlasının peşindedir. Bu nedenle hem Suriye’nin geleceğine ilişkin kurulacak masada yer alma, hem de iç savaşın bir daha harlaması durumunda mesela “ÖSO” adını verdiği “şey” aracılığıyla, (hatta kim bilir, belki de ABD desteğiyle!) savaşta daha aktif ve önder bir konum kazanma hesapları yaptığını tahmin edebiliriz. Tabii, çok daha “gerçekçi” ve öncelikli bir başka hesaptan da söz etmek gerekiyor: Kendininki yetmiyormuş gibi Suriye’deki Kürt sorununun da halli! Unutulmasın Türkiye’deki “Çözüm Süreci”nin renk değiştirmeye başlamasında, rejim değişikliği sürecinin yanı sıra, Kobane’nin ve Rojava devriminin IŞİD saldırısına karşı direnip hayatta kalmasının büyük rolü vardır. Saray iktidarı için çok “moral bozucu” olan bu sonuç, PYD-YPG’yi uluslararası planda hesaba katılması gereken bir güç haline getirirken PKK’de de bir özgüven patlamasına yol açmıştır. Bu durum aynı zamanda ABD’nin Suriye Kürtleriyle askeri ittifakının başlangıç noktası olmuştur. Bütün bunların bir araya gelmesi Türkiye’deki savaşın yeniden patlamasına ve aynı zamanda ABD ile ilişkilerin hızla bozulmasına neden olmuştur. ABD Türkiye’nin “terör örgütü” dediği PYD-YPG’ye büyük ölçüde silah desteği vermekte ve onunla IŞİD karşıtı askeri operasyonlara girişmektedir!

Önce Kürtler..!

Türkiye’nin bölge politikasının bir dizi iflasın ardından Kürt sorununun kıskacına girmesinin yol açtığı “iç sıkıntısıyla” Türkiye’yi bölgeden koparacağı düşünülen bir Kürt zincirinin tamamlanma endişesi, kendi bekasını ülkenin bekası olarak gören Saray rejimini öncelikli olarak bu sorunun halline yöneltmiştir. İnisiyatifi elinde tutan uluslararası güçlerin kısmi izniyle gerçekleşen önce el Bab ve şimdi de İdlip harekâtları, IŞİD veya ateşkesin güvenliği gibi nedenler ön plana çıkartılsa da esas olarak özerk Rojava kantonlarının birleşmesini önlemeye yöneliktir. İdlip’teki askeri konumlanmanın Rojava’nın Afrin Kantonu’na da yönelik olması, Türkiye’nin elindeki “ÖSO” unsurlarını YPG’ye karşı kullanma hazırlığı, arada bir Afrin’i topa tutması ve “Bir gece ansızın vurabiliriz” söylemi bu niyetin kanıtıdır. Kürt sorununun hem içerideki hem de dışarıdaki haliyle Türkiye için bir “iktidar sorunu” olduğu düşünüldüğünde İdlip’in de sorunun bir parçası olması kaçınılmazdır!

Hem ağlarım hem giderim..!

İdlip meselesinin iç politikamızla ilgili bir diğer yönü de, burjuva muhalefetinin acınası halini ortaya sermesidir. Plaka işine giren MHP’ye bir sözümüz yok! Ancak CHP’nin “Hem ağlarım hem giderim” misali, iktidarın peşine takılarak savaş tezkerelerine oy vermesi ibretlik bir durumdur. Kılıçdaroğlu’nun hem tezkereyi destekleyip İdlip harekâtına onay vermesi, hem de “gelecek her şehidin sorumlusu Erdoğan olacaktır!” demesi trajikomiktir. Her kanattan Türk milliyetçisinin Kürtlere günyüzü göstermeme tavrı, RTE’nin yeni rejiminin en başta gelen araçlarından biridir; rejimi şimdilik ayakta tutan ittifakın temeli Kürt halkına olan ortak düşmanlıktır. Bu “ortak ülkü” yeni Bonapartist rejimin hayatta kalabilmek için girişebileceği sınır ötesi maceraların, sonu yıkım olacak savaşların da “meşruiyet” kaynağıdır.

Yeniden Suriye için…

Herkes “babasının çiftliği” gibi davransa da ülkenin diğer yerleri gibi İdlip de Suriye halkına aittir. İşlerin bu duruma gelmesinin nedeni, Ortadoğu ve Kuzey Afrika devrimci dalgasının bir parçası olarak doğan Suriye’deki devrimci halk hareketinin, içinde sözüm ona karşıt güçlerin yer aldığı bir “uluslararası karşı devrim cephesi” eliyle boğulmasıdır. Emperyalizmin, her türlü uluslararası gericiliğin, her türlü yerel ve bölgesel gericilikle, hemen her türlü aracı kullanarak el ele yürüttüğü operasyonlar Suriye’de büyük bir toplumsal çözülmeye ve fiziksel yıkıma yol açmıştır. Aynı süreç, neoliberal polis rejimine karşı çıkan halk muhalefetini de parçalamıştır. Muhalefetin bir bölümü emperyalizmin, bölge gericiliklerinin, gizli servislerin, silah ve paraya boğulan İslamcıların, işbirlikçi burjuva muhalefetinin ve polis rejiminin yol açtığı tehdit karşısında geri çekilmiş; bir diğer bölümü de İslamcıların ele geçirdiği bölgelerdeki yıkıntılar arasında, zaman zaman İslamcı-şeriatçı zorbalığa karşı da direnerek varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Neticede tarih karşımıza bir kere daha “önderlik bunalımı” sorununu çıkarmış ve devrimci bir sınıf önderliğinin yokluğunun insanlığı nasıl bir “barbarlığa” maruz bırakacağını göstermiştir. Evet, Suriye’de barış talep edilmelidir; ancak eski rejimin ihyası, gericiler arası bir koalisyonun kurulması, emperyalizmin denetiminde bir “demokratik gericilik” veya ülkenin her bir parçasının birilerinin elinde kalması amacıyla değil, Suriyeli emekçilerin özgürlükleri ve toplumsal kurtuluşları yolunda birleşebilmeleri ve Suriye’yi yeniden kurabilmeleri için.

Arjantin: Solun ve İşçilerin Cephesi ilerliyor

0

Arjantin’de, iki kanatlı Ulusal Kongre üyelerinden bir kısmının yenileneceği ara seçimler, 22 Ekim Pazar günü gerçekleştirildi. Halk, 72 üyeli Senatonun 24 üyesini ve 257 üyeli Temsilciler Meclisinin 127 üyesini yeniden belirlemek üzere, krizli bir atmosferde sandık başındaydı.

Bilindiği üzere ağırlaşan ekonomik kriz bir yandan Arjantin ekonomisini vuruyor, diğer yandan mevcut süreç, sistemin geleneksel aparatlarından Peronist hareketi derin bir krize sürüklüyor. Bu sarsıntı ve belirsizlik karşısında düzen içi partiler, Arjantin’in tekrar dış borç alabilmesi için ‘akbaba’ fonlarla müzakere ve kemer sıkma, kamu bütçesinde kesinti, işten çıkarma, devalüasyonla reel işçi ücretlerinin düşürülmesine yönelik bir ekonomik karşıdevrim programına sarılmış durumda.

22 Ekim tarihindeki seçimler ile devlet başkanı Mauricio Macri’nin desteklediği merkez sağın oy oranı yükselirken, Macri’nin göreve geldiği 10 Aralık’tan bu yana ilk defa Kongre’de merkez sağ, çoğunluk konumuna erişmiş oldu.

Seçimin bir başka çarpıcı sonucu ise, bir yandan geleneksel sermaye partileri arasındaki kutuplaşmanın yoğunlaştığı, diğer yandan devrimci sol bir sınıf alternatifinin küçük fakat hayli istikrarlı adımlarla bir karşı kutup oluşturmaya giriştiği yeni bir sürecin kapılarının açılmış olması.

Milletvekili aday listelerinin %70’i emekçilerden oluşan FIT (Solun ve İşçilerin Cephesi) seçimlerde ilk basamak sonuçlarına göre %30’luk bir yükselişle yaklaşık 1 Milyon 300 bin oy alarak, 2011 yılındaki kuruluşundan bu yana en parlak sonuçlara imza atmış oldu. Ulusal parlamentoya iki millet ekili daha sokma hakkı kazanan cephe, Jujuy’da %13.5 Mendoza’da %11, Salta’da % 8, Neuquén’de % 6, Cordoba’da % 4 düzeyinde oy oranlarına ulaşarak ülke düzeyinde belirleyici bir politik aktöre dönüşmüş durumda.

Yeni kuşak işçi militanlarını kapsayan ‘taban sendikacılığı’ hareketinin, işçi denetimi veya işgali altındaki fabrikalardan emekçilerin, seferberlik halindeki kadınların ellerinde yükselen FIT’in, benzeri sol seçim bloklarından belirgin bir farkı var;  FIT apaçık bir antikapitalist program savunuyor: İşten çıkarmaların yasaklanması ve iş saatlerinin düşürülerek mevcut işlerin paylaşılması, dış borcun reddi, bankaların kamulaştırılması ve dış ticaret üzerinde devlet tekeli uygulanması…

Ekonomik yıkıma karşı seferberlik, mücadelelerin birleştirilmesi ve sermaye rejiminden kopulması yönünde adımlar atılması yaşamsal bir görev olarak önümüzde duruyor. Kızıl Ekim’in 100. Yılında, FIT deneyimi işte bu görevin üstesinden gelinmesine yönelik bir girişim olarak da dikkatle izlenmeyi hak ediyor.

Dostlar düşmanlar…

0

Bölgede gelişmeler bir anda hızlandı; üstelik biz “ölümlüleri” serseme çevirecek biçimde! Dış politikanın neredeyse doğrudan iç politika haline geldiği bir dönemde hükümet, daha doğrusu Saray’ın gelişmeler karşısındaki “çelişkili” tutumlarından sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz.

Barzani ile nereden nereye!

“Dostlar” ve “düşmanlar” adeta ışık hızıyla değişiyor. Çok kısa bir süre önceye kadar devletimizin bölgedeki neredeyse tek dostu IKBY ve Başkanı Barzani’ydi. Kendisiyle hem ekonomik hem de politik olarak çok verimli ilişkiler kurulmuştu. Irak merkezi hükümetinin bütün itirazlarına rağmen Federe Kürdistan petrolü (Kerkük’ten çıkan da dâhil) Türkiye’ye akıyor, buradan da dünyaya pazarlanıyordu. Kürdistan aynı zamanda önemli bir ihracat pazarı ve yatırım alanıydı. Politik ilişkiler de en az ekonomik ilişkiler kadar ileri boyutlara varmış, Barzani yönetimi en önemli politik müttefik haline gelmişti. Barzani ve temsil ettiği sınıfsal-politik güçler, devletimizin PKK ile hem içeride hem de dışarıda sürdürdüğü mücadelenin ideolojik ve politik olarak başlıca destek unsurlarından biriydi. Bu güçler, Türkiye tarafından bölgede ve uluslararası planda son yıllarda ciddi bir yükseliş gösteren PKK’nin alternatifi, Kürt ulusal-siyasi hareketinin engellenmesinin başlıca aracı olarak görülüyordu.

Irak’la ilişkiler: “Sen benim kalitemde değilsin…!”

Bu yakınlığın bir de Irak politikasına ilişkin yönü vardı. Malûm, daha üç beş gün öncesine kadar Irak’la ilişkiler berbat durumdaydı. Türkiye, Irak merkezi hükümetinin “egemenliğini” ve itirazlarını hiçe sayarak IKBY ile bin bir çeşit paralel ilişkiyi sürdürüyordu. Bu sadece Barzani iktidarının petrol sevkiyatıyla sınırlı da değildi. Türkiye Kürdistan güvenlik güçlerini eğitiyor, aynı zamanda Barzani’yle ilişkiler sayesinde yine “eğitici bir güç olarak meşhur Başika kampında, üstelik de Irak hükümetinin bütün itirazlarına ve “işgalci” suçlamalarına rağmen üsleniyordu. RTE’nin Irak Başbakanı Abadi’ye, tam bir “iç politika” üslubuyla “Sen benim kalitemde, kıratımda değilsin, haddini bil!” diye seslenmesine yol açan sorunun temelinde rejimin Musul’la ilgili hesapları yatıyordu. İktidar, IŞİD’in elindeki Musul’un geri alınması sürecinde belirleyici olamasa da katılımcı bir rol oynayarak iyiden iyiye İran’ın denetimine geçmeye başlayan süreci frenlemeye çalışıyordu. Türkiye’nin bölgede tamamen devre dışı kalmasına veya etkisinin büyük ölçüde azalmasına yol açabilecek bu gidişatı durdurmak, en azından dengelemek gerekiyordu. İran’ın, kendi Devrim Muhafızları (Kudüs Gücü) yanı sıra bölgedeki Hizbullah ve Haşd el Şaabi (HŞ) gibi silahlı güçler aracılığıyla genişleyen etkisi karşısında, içinde bütün İran karşıtı güçlerle birlikte oluşturmayı hayal ettiği, ABD destekli bir “Sünni Ekseni” projesinin sebebi hikmeti buydu. Bu arada bu Sünni gücün önemli unsurlarından biri de doğal olarak Irak Kürdistanı’ndaki Barzani yönetimi olacaktı. Hatırlanacağı üzere Musul savaşının hazırlıkları sürerken Türkiye, harekâtta Irak merkezi silahlı güçlerinin bir parçası olarak yer almaya hazırlanan ve ardında açık bir İran desteği olan HŞ’nin varlığını öne sürerek Irak merkezi hükümetine karşı açık ve tehditkâr bir tutum takındı. Tehditkâr diyoruz, çünkü Türkiye, uzun yıllar önce uluslararası bir anlaşmayla kapandığı düşünülen “Musul Meselesi”ni yeniden gündeme getirmeye çalışıyordu! Özellikle Kürt referandumundan az önce Saray medyası, ortaya çıkan yeni durumun, 1926 anlaşmasını geçersiz kılacağı, Türkiye’nin müdahale hakkını doğuracağı yönünde yayınlara başlamıştı. Herkesin, hatta “ta nerelerden gelen” ABD’nin bile içinde olduğu bir meseleye Türkiye neden uzak kalsındı ki!? Mevzu, İran’ın Şiiliği ve onun yine Şii ve Arap “vekili” HŞ’nin bir “Sünni kenti olan Musul’a ve bölgedeki bazı Türkmen yerleşimlerine girerek katliam yapma ihtimali üzerinden deşilmeye başlandı. Yeni “canavarımız” veya “teröristimiz” artık bu Şii-Arap örgüttü. Gerçi o dönem bu örgütün sadece Şii Araplardan oluşmadığını, içinde binlerce Sünni Arap’ın, Şii Türkmen’in (Irak Türkmenlerin de çoğunluğu Şii’dir.) ve hatta Hristiyan milislerin olduğunu söyleyenler olduysa da bizimkilerin çizmeye çalıştıkları imajı bozacak böyle ayrıntılara kulak asmadığı bilinir.

25 Eylül’den sonra

Barzani iktidarının başını çektiği 25 Eylül referandumundan beri işler tersine dönmüş gibi! Barzani neredeyse en büyük düşman. Onca “nasihate” ve aba altından gösterilen sopaya rağmen yapılan referandumun ardından öfke ve aşağılama karışımı bir ses tonuyla “Bir gece ansızın gelebiliriz!” makamına geçildi. Yok, bilinen Kürdistan’la sınırlı kalınsaydı da sorundu ama bunun ötesine geçilip “kadim Türk yurdu” Kerkük’ün de referanduma dâhil edilmesi affedilir gibi değildi. Bırakın Kürdün gün yüzü görmemesine dayalı “Türk milli ülküsünü,” üstelik bir de Kerkük’ün de işe karıştırılması Saray’ın önde giden müttefiki Bahçeli’yi de öfkelendirmiş ve beş bin ülkücünün yola çıkmaya hazır olduğunu ilan etmesine neden olmuştu. Tabii ki, iş “milli tepkilerle” de sınırlı kalmadı; “bağımsız Kürdistan” denince akan suların durduğu bir coğrafyada önemli “doğal müttefikler” vardı. Saray iktidarı, bölgesel istikbali açısından en önemli engel olarak gördüğü İran ve sürekli sürtüştüğü Irak’la anında “aşk” yaşamaya; Kürdistan’a yönelik askeri, siyasi ve ekonomik bir kuşatma amacıyla görüşmelere başladı.

İyi de..!

Şimdi, bütün bu çelişkili tutumların zaten dış politikada, çıkarlar gereği normal olduğu söylenebilir. Ancak ortada sonuçları itibariyle tuhaf bir durum var. Birincisi, kısa süre öncesine kadar en sıkı müttefik ve bölge politikasında en önemli araçlardan biri olan Barzani’nin bir düşman haline getirilmesi, rejimin içeride ve Suriye’de güttüğü Kürt politikası açısından ciddi bir çelişki içeriyor. Bu politikanın tek “tutar tarafı” RTE’nin iktidarını “antiemperyalist” bir söylemle, en azından şimdilik üzerine oturtmaya çalıştığı milliyetçi yeni iktidar bloğunun birlik ve bütünlüğüne katkı sağlaması. Ancak bu aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki hegemonya, hatta yayılma planları açısından önemli bir aracı kaybetmesi anlamına geliyor. Bilindiği üzere devletimiz birkaç yıl önce bu uğurda kendi Kürtleriyle barışmayı bile göze almıştı! (Çözüm Süreci) Türkiye ve Suriye Kürtlerinin yanı sıra Irak Kürtleri ile gelinen durum, bölgede Kürtler üzerinden olumlu bir strateji çizilemeyeceğini göstermektedir.

Bir başka önemli husus, Barzani ile ittifakın bozulmasıyla, geleneksel Kürtleri Kürtlerle engelleme politikasının çıkmaza girmesidir. PKK’nin var olan konjonktürde ulaştığı avantajlı konumu, Barzanicilik vasıtasıyla sınırlama yöntemi, son yaşananlar düşünüldüğünde uygulanamaz hale gelmiş görünmektedir. Üstelik, her ne kadar Süleymaniye’de herkesin katıldığı bir toplantıda alınan karar gereği olduğu söylense de, Kerkük ve 2014’ten beri IKBY’nin elinde bulunan tartışmalı bölgelerin çok kısa bir sürede Irak güçlerinin eline geçmesi Barzani’nin toplumsal-politik itibarına büyük zarar verirken PKK’nin itibarını hayli yükselttiği veya yükselteceği söylenmektedir. Muhtemelen bu durum sadece Türkiye ve Suriye için değil, Irak Kürdistanı için de geçerlidir. Eğer birtakım manevralarla durum yeniden tersyüz edilip Kürdistan’da yeni bir “müttefik” bulunmadığı takdirde, Türkiye bölgenin bütün Kürtleriyle kavgalı duruma düşmüş olacaktır. Türkiye’nin Irak Kürdistanı’na karşı aşağılayıcı dili ve düşmanca tutumu, İran’ın ve hatta Irak merkezi hükümetinin çok daha diplomatik ve her şeye rağmen dengeli tutumlarıyla karşılaştırıldığında tuhaf gelebilir. Ancak, Türkiye’nin bölgede bütün araç ve imkânlarını kaybedip giderek Kürt meselesinin sınırlarına sıkıştığı düşünüldüğünde bu anlaşılır bir durumdur.

Bu ne sevinç..!

Sorun ve tuhaflıklar elbette Kürtlerle sınırlı değil; çok daha kapsamlı. Mesela Kürt düşmanı iktidar medyamızın sevinç çığlıkları arasında, asıl rakip olarak görülen İran bölge stratejisinde başarılı bir adım daha atmış ve etkisini biraz daha pekiştirmiştir! Hatta iktidara yakın kimi yazarlar, bu tuhaflığa dikkat çekerek diğer refiklerine, İran’ın Kerkük’teki başarısına ve Barzani’nin yenilgisine neden bu kadar sevindiklerini sorma gereği duymuşlardır! Musul olayında düşman ilan edilmiş “Şii” HŞ’nin Kerkük’te “Sünni” Kürtlere karşı zaferinin iktidar çevrelerinde bu kadar sevinç ve mutluluk uyandıracağını kim tahmin edebilirdi! Neticede Saray iktidarı, İran’ın yanı sıra daha üç gün önce “Kıratımda değilsin!” dediği Başbakan Abadi ve “Şii” Irak hükümetinin başarılarına “muhtaç” hale düşmüştür!

Gelinen noktada, eğer mezhebi farklılıklarla bölünmüş ve Şii bölümü IŞİD saldırısına uğrarken hiçbir tepki gösterilmemiş Irak Türkmenleri üzerinden akıl dışı bir hesap yapılmıyorsa Suriye’den sonra Irak politikası da iflas etmiştir.

Çaptan düştüler, ancak…

Daha önce de vurguladığımız üzere, “stratejik derinliklerden” ve “oyun kurucu bölge gücü” heveslerinden yola çıkılarak gelinen nokta budur. Türkiye, bölgede artık herhangi bir hegemonya ve gerçek bir kazanım sağlayamayacak derecede “çaptan düşmüş” görünmektedir. Suriye’deki “inisiyatif” halihazırda önemli oranda Astana Süreci’ne, yani Rusya ve İran ile mutabakata bağlıdır. Rejim, bu gerileyişin iç politikada, en önemlisi de yeni Bonapartist rejimin istikbali için yaratacağı tehlikeleri Kürtlere vurarak önlemeye çalışmaktadır. Öyle ki bu uğurda “Esed”le bile anlaşmaya razıdır. Ancak Kürt milli meselesinin geldiği nokta hesap edildiğinde Türkiye’nin bu konuda da büyük bir yanlışın içinde olduğu ve uzun vadede tabiri caizse “kendi kuyusunu kazdığını” söyleyebiliriz.

Tabii, varılan noktanın iktidarın yakın sonu veya bölgedeki manevra alanının mutlak biçimde tükenmesi anlamına geldiği söylenemez. Saray rejimi varlığını korumak amacıyla dışarıdaki kayıplarını içeride dozu giderek artan bir zorbalık ile telafi yoluna girmektedir. Bu zorbalık, Kürt, hatta “Batı” düşmanlığına dayalı bir “milli ittifakla” ayakta tutulmak istenmektedir.

Birtakım Osmanlıcı hayallerden kurulu “stratejik derinliğini” çoktandır kaybetmiş olan bölge politikası ise çok sığ bir biçimde ve neredeyse günübirlik taktiklerle yürütülmektedir. Ancak yine de çareler tükenmez! Mesela Suriye’de giriştiği her türlü gerici-karşıdevrimci-İslamcı-mezhepçi ittifaka rağmen iflastan kurtulamayan ve etkinliğini, kısmen ABD’nin, büyük ölçüde de Rusya ve İran’ın çizdiği sınırlar içinde sürdürmek durumunda kalan Türkiye, büyük güçler arasındaki denge, çatlak ve çelişkilerden istifade ederek yeni fırsatlar arama peşindedir. Saray rejimini ayakta tutmayı amaçlayan bu fırsat arayışının sonunda büyük bedelleri olan kanlı bir savaşa yol açma ihtimali yabana atılmamalıdır. Tarih, müflis diktatörlüklerin son bir gayretle giriştiği savaşlarla doludur. Her şeyin bir sonu vardır, ancak bu son her zaman o kadar kolay gelmez. Hasarın azaltılması ve bu iktidarın gidişinin hayırlara vesile olması emek güçlerinin birliğine, bağımsızlığına ve örgütlü gücüne bağlıdır.

Let’s stop economic destruction and war politics together!

0

Erdoğan/the Palace continues to make epic history. New heroic deeds add on to this “local and national” epic through steps taken in domestic and foreign politics each and every day. These heroic deeds include several topics from new taxes placed to “prevent division of the country” to the possibility of “a sudden military operation in Kirkuk”.

While the Palace authority keeps on telling that the economy has stepped into a new age, we are no longer “a debtor but a lender” and we have become an “envied country”, we have learnt that new tax additions will be implemented through a bag bill prepared at one night all of a sudden. Supposedly, these new tax additions are absolutely necessary for both fiscal discipline and our defence industry. Don’t get it wrong. There isn’t any regulation for collecting taxes over the bosses’ incomes in the proposal. The burden is once again placed on the workers’ and labourers’ shoulders via indirect taxes. The Palace has found the solution in further increasing indirect taxes in a country where tax debts of the bosses who have close relationships with the Palace are written off, the bosses pay a quite low amount of income tax and a large majority of taxes are collected from workers and poor citizens through indirect taxes! Advocating this “resort” that was received quite negatively, Melih Gökçek asks: “Would it be better if the country was divided?” That is to say, if such tax additions are not implemented, then our country, which has become “great and powerful” Turkey thanks to 15 years of AKP’s ruling, may face the risk of division at any moment…

It is obvious that things are not on track for the Palace. All those epics and heroic stories are not sufficient to conceal the reality of economic destruction. The government accepts in the Medium Term Plan that the unemployment hit 10% and external debt ratio has surpassed the half of national income. Moreover, industrial and agricultural production is regressing on a regular basis. On the other hand, an economic growth based on construction, arms industry and energy sector, which only enriched the oligarchs close to the Palace, has come to an end. Economic devastation is once again burdened on the workers through tax robbery, high inflation, low wage increases and strike bans.

Things are not on track abroad, as well. Through expansionist, sectarian and racist foreign policy, the Palace authority was first drifted towards a “valuable loneliness” before “zero problems with neighbours” policy, and then towards an “unworthy loneliness” after a little while. Finally, upon the independence decision of Barzani – who was the last ally of the Palace in the region- the Palace concluded that they were misguided by Barzani. Today, from the fantasies of annexing Iraqi Kurdistan, we ended up with a policy of bringing Barzani into line by collaborating with central governments of Iraq, Iran and Syria which were once assumed enemies. Consequences of the Palace regime’s crashed adventurous foreign policies become clear with the emergence of new risks of war for the future of peoples in Turkey. The Palace regime, on the other hand, is occupied with wiping out its liabilities in internally and externally crashed policies by warmongering.

The Palace is unable to rule the country. It tries to prolong its existence daily through oppressive and violent policies while dragging the country into the abyss with itself. That’s why getting rid of the Palace regime is the most urgent duty today. The opposition’s strategy is waiting for 2019 elections, which serves for nothing but legitimization of the Palace. Therefore, as IDP we call for an independent and sovereign constituent assembly in order to break loose from the Palace regime. We can stop economic destruction and war politics of the Palace regime only through a united struggle and a common action plan. All labour organizations, notably the unions, leftist and socialist parties and HDP bear a historical responsibility to this end.

Okur mektubu: TEOG mağduru bir babanın feryadı!

0

Bir erkek, bir kız iki çocuğu olan bir tekstil işçisiyim. Her dar gelirli işçinin yaşadığı gibi ben de çocuklarımın eğitimi esnasında ekonomik zorluklar yaşıyorum. Kızım, meslek lisesine gidiyor oğlum ise 8. Sınıfı bitirip TEOG denilen ucube sınava girdi. Sınavdan iyi bir puan alamadı. Puanının düşük olması çocuğumun suçu mu, yoksa eğitim sisteminin yap-boz olmasının verdiği olumsuzluk mu, bunu pek bilmiyorum! Bildiğim tek bir şey var eğitim sisteminin berbat olduğu.

TEOG sınavına giren oğlum iyi bir puan tutturamayıp herhangi bir okula yazılamayınca bir baba olarak sıkıntılar yaşadım, çocuğumun eğitim hayatının sürmesini istiyorum. Onun okumasını ve topluma, kendisine faydalı olmasını murat ediyorum. Eğitim sistemi önümüze TEOG yolu ile bir duvar ördü. Hangi okula başvurdu isek puan yetmediği için kayıt yaptıramadık. Veliler olarak aramızda toplanarak bir hal çaresi bulmaya çalıştık. Bizim durumumuzda olan birçok aile vardı. Aramızda toplantılar yapıp okul müdürlüğüne, Milli Eğitim’e hep birlikte başvurduk. Bir whatsapp grubu kurarak bu grup üzerinden haberleştik. Nereye gideceksek, ne yapacaksak grup üzerinden örgütleşerek yaptık. Değişik çareler, değişik yöntemler denedik. Okul müdürlüğüne gidip çocuklarımızın durumuna bir hal çare bulmalarını istedik. İlçe Milli Eğitim’e yönlendirildik. Oraya gittiğimizde yeni kontenjan açacaklarını ve çocuklarımızın mağdur edilmeyeceğini vadettiler. Daha sonra yeni kontenjan dedikleri 5-6 öğrencinin kayıt edilmesi, onların da yüksek puan olanların olmasıyla sonuçlandı. Bir ara bizleri İmam Hatip’e yönlendirmeye çalıştılar. Bizleri oyaladıkları gerçeğini fark ettik. Bir nevi nabzımızın düşürülmesi, sinirlerimizin yatıştırılması için uğraştılar.

Çare olarak gazete ve televizyonlara haber vermeyi denedik. Söz Gazetesi’nden bir muhabir geldi ve bizimle röportaj yapmak istedi. Röportajda bizler mağduriyetimizi dile getirip çocuklarımızın eğitimi için uğraş verdiğimizi, bizim muradımızın çocuklarımızın okuması olduğunu anlatmaya çalıştık. Fakat muhabir bizim iktidar hakkında ileri geri konuşmamızı sağlamaya çalıştı. Bizim derdimizin iktidar değil, eğitim sisteminin çarpıklığı olduğunu muhabire anlatmaya çalıştık. Bu şekilde röportajı yapamayacağını söyleyerek aslında bize yardım etmekten öte niyeti olduğunu gördük ve bundan da vazgeçtik. Netice olarak biz veliler eğitim sisteminin çarpıklığı karşısında bir şeyler yapmaya, çocuklarımızın eğitimini sürdürmesini sağlamaya gayret ettik. Bu arada 15-20 gün boyunca işimden oldum. Doğru dürüst çalışamadım. Ekonomik zorluklar yaşadım. Zaten kıt kanaat geçinen bir işçiyim. Çocuğumun durumu ekonomik sorunlar da yarattı. Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Çocuklarınızı okutun diyorlar ama bu çarpık eğitim sistemi yüzünden çocuklarımız açıkta kaldı. Suç tabii ki bizleri yönetenlerde. Bunun farkındayız. Çaresinin de yine bizde olduğunu biliyoruz. Tek sorunumuz birlikte olamamak, birlikte hareket etmekte zorlanmak.

Bir tekstil işçisi

Bir emekli işçiden başka bir emekli işçiye mektup

0

Sevgili İşçi Cephesi okurları,

Emekli bir arkadaşın 6 Eylül 2017 tarihli okur mektubuna katkı amacıyla bu okuduğunuz satırları kaleme aldım. Sevgili emekli arkadaşım okur mektubunda emeklilerin hak kayıplarından söz etmiş ve haklı olarak serzenişte bulunmuş. Yalnız şöyle bir katkı sunmak isterim dostuma; bizler, çalışanlar ya da emekli olmuş bireyler hak kayıpları ve maaşların orantısızlığı konusunda birbirimizin maaşlarının fazla olmasını kıskanmak yerine, “biz neden hakkımızı alamıyoruz?” diye düşünmeliyiz. Yoksa memurun işçiye göre biraz fazla maaş almasını eleştirmek bizi memur ve işçi diye ayrıştırır. Bu da doğru bir tutum değildir. Aslolan memur ve işçinin birlikte hareket edebilmesi ve eğer bir hak aranacaksa birlikte aranmasıdır. Sistem zaten bizleri bölüp parçalayarak bir araya gelmemizi zorlaştırıyor. Birlikte hareket etmenin zorluğunu doğuruyor.

AKP iktidarı emekli maaşı üzerinden çok kesinti yapıyor. Emekli olan insan doğal olarak çok daha fazla hastaneye gidiyor, ilaç kullanımı daha fazla oluyor. Maaş zammı yapıldığında %3,5-4 zam yapan iktidar iş sağlık sistemine geldiğinde ilaç katkı payı, reçete katkı payı, doktor muayene ücreti derken maaşlar iyice kuşa çevriliyor. Zaten bir emeklinin insan gibi yaşayabilmesinin imkansız olduğu ülkemizde maaş üzerindeki kesintilerden sonra emekli iyice açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor.

30-35 yıl çalışarak emekli olan insanlar “Biraz rahat ederim” hayalleri kurarken emekli olduktan sonra gerçeklerle yüzleşiyor ve aslında o emeklilikte rahat etme düşüncelerinin ne kadar da boş hayal olduğunu fark ediyor. Çoğunlukla emekli olduktan sonra çalışmak durumunda kalıyor. Yani aslında emekli hiçbir zaman rahat bir hayat süremiyor. İstisnalar hariç…

Sevgili emekli arkadaşım;

Bizlerin birlikte hareket etmesi demek iktidarların istediklerini yapamamaları anlamına gelir. O yüzden bizler başkalarıyla kendimizi kıyaslamaktansa birlikte hareket ederek haklarımızı almanın çarelerini aramalıyız.

Saygılar.

İC okuru bir emekli işçi

Okur mektubu: Birlik ve beraberliğimizi asla bozdurmayacağız!

0

Merhaba,

15 senedir gıda sektöründe çalışan bir işçiyim. Bu zamana kadar gördüğüm, yaşadığım benim penceremden olayları size kısaca özetlemek isterim.

Günümüzde yaşadığımız her şeyin çok önceden planlandığı,  hiçbir şeyin önümüze tesadüf olarak gelmediği acımasız kapitalizmin uygulandığı bir dünyada yaşam mücadelesi veren işçi bireyleriz. Kağıt üzerinde, yasalarda birçok hakka sahip olan ama pratikte en çok ezilen, çalışma koşulları incelenmeyen, kendisinden bir makine gibi her gün yüksek performans beklenen, hasta olmaması gereken, evde dışarıda ne yaşarsa yaşasın işyerine asla yansıtmaması gereken, ücret olarak pastada en az hak sahibi olması öngörülen modern köleleriz patronların gözünde… Harcamaya kalırsa, iş nasıl olsa ülkede yasalar zenginden yana olduğu için en kolay kurtulunabilecek kesimiz maalesef… Kısacası çoğumuz sorunlu, duygusuz, sesimizin çıkmaması gereken, işverene koşulsuz tabi olunacak, farklı ve özgür bir görüşümüzü beyan dahi edemediğimiz ortamlarda çalışıyoruz, çalıştırılıyoruz…

Bu berbat düzende sürekli olarak çalışma hayatına yönelik yeni yeni dayatmalar, kurallar getirilip maaşımızı alana kadar hemen her şey burnumuzdan getiriliyor. iş güvenliği ve işçi sağlığı bence sadece formaliteden ibaret. Denetleyen yok ve işvereni caydırıcı yaptırım gücü olan bir yapıya sahip değil maalesef. İşsizlik oranının her geçen gün artması sebebiyle ucuz işçi imkanı çok fazlasıyla artarken patronlar da içeride buna paralel olarak ses çıkaran, sorgulayan, eğitimli, donanımlı, sınıf bilinci taşıyan işçiler üzerinde baskı, mobbing uygulayıp ya hataya sevk ediyor ya da nedensiz işten çıkartabiliyor. Açıklanan gerçek olmayan enflasyon rakamları yüzünden aldığımız zamlar gerçek enflasyonun çok çok altında kalıyor. Bizler biliyoruz ki %7-8 gibi açıklanan enflasyon asla gerçeği yansıtmıyor… Türlü oyunlar, hesap hileleri, iktidarın yalanları ve yandaş medya kaynakları sayesinde yaşadığımız enflasyon bile gerçekten çok çok uzak…  Reel enflasyon her sene minumum %35-40’lar seviyesindedir. Zaten geçim derdi, krediler, kredi kartları ve anormal zamlarla boğuşmaya çalışan İşçiler asosyal, ay sonunu getirmeye çalışan, mutsuz, huzursuz ve umutsuz bir hayata mahkum ediliyorlar. Bu konuda daha çok fazla olumsuzluktan bahsedilebilir o kadar çok yönden üzerimize saldırı var ki sayfalar yetmeyecektir…

Bizler bizi yöneten hükümetler, siyasi partiler tarafından zaten her şekilde bölünmüş ayrıştırılmışız. Siyasal yönden sağcı, solcu, ülkücü, komünist ilan edilmişiz. İnançlar noktasında Sünni, Alevi, Hristiyan, dinsiz gibi ayrıştırılmışız. Etnik köken olarak da Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Ermeni gibi her türlü ayrıştırmaya maruz kalmışız, kutuplaştırılmışız. Televizyonlarda ve diğer medya organlarında hükümetin istediği, öngördüğü yayınlar harici ne bir haber, ne de başka herhangi bir program görebilmek eskisi kadar mümkün değil. Herhangi bir yerde oluşan hak arayışı, işçi direnişi, işçi haberine bu kanallarda rastlamak neredeyse imkansız olmuş. Soma’da yaşadığımız facia dahi neredeyse aklımızdan silindi silinecek durumda… Böylesi bilinçli, programlı, sindirici bir ortam var iken o zaman işçi arkadaşım da en az patronu kadar haklarını bilmeli, sürekli okumalı, araştırmacı olmalı, sorgulamalı, sınıf bilincini tam manasıyla kavrayıp gerektiği yerde haksızlığa her alanda dur diyebilmeli. Ayrıştırmalara karşı uzlaşmacı, birleştirici olmalı, haklı olduğu yerde hakkını savunup sonuna kadar mücadele edebilmeli, kendi sınıfıyla beraber yaşamayı öğrenmeli ve her zaman birlik beraberliği sağlamayı becerebilmelidir. Bizleri her türlü baskı altına almaya çalışan zihniyete karşı korkmayacağız! Korkarak geri attığımız her adım karşımıza başka bir dayatma olarak geri dönecektir…

Bizler var gücümüzle bedenen çalışan, üreten, zihinsel ve psikolojik zorluklara göğüs gererek aile geçindiren insanlarız. Ay bitiminde aldığımız maaşla eğer ki hafta sonları ailecek sosyal bir etkinlik yapamayacaksak, beraber güzel bir yemek yiyemeyeceksek, çocuğumuza güzel bir ayakkabı, elbise almak için on kez düşüneceksek, pazardan, marketten kasaptan her şeyin ucuzunu almak zorunda kalacaksak o zaman yere batsın böyle adalet… Böyle düzen…

Uzun yıllardan beri çok büyük bir uykudayız ve bizlere sunulan her acı reçeteyi ne yazık ki kendi ilacımız, merhemimizmişçesine hep kabul etmişiz. İktidarların ve yalancı siyasetçilerin bizlere sunduğu günlük masallara inanıp, çay kaşığıyla verip kepçeyle aldığı politikalara ya boyun eğmişiz ya da anlayamamışız… Ne yazık ki bu hatalar zincirinin içerisinde en büyük zararı da, bedeli de maalesef ezilenler, işçi sınıfı ödemiştir ve hâlâ da ödemekteyiz…

Son olarak artık yeter deme zamanı çoktan geçmiş olduğu halde kendimiz ve çocuklarımızın geleceği için yarından tezi yok dur demeliyiz! Göreceğiz, bileceğiz, kendimizi geliştireceğiz, öğreneceğiz, yılmayacağız, korkmayacağız, birlik beraberliğimizi asla bozdurmayacağız! Başka bir çıkış yolu yok! Tüm ezilenler ve işçi sınıfımıza selam olsun!

Bursa Aroma’dan bir gıda işçisi

Bu yasalar böyle geçmez!

0

Meclisin açılmasıyla, kadınlara dönük saldırı niteliği taşıyan yasa tasarıları gündemimize sokuldu. Bu yasalarla boşanma hakkı, çocuk yaşta evliliğin yasak olması gibi bin bir emek ve mücadeleyle kazandığımız haklarımız elimizden alınmaya çalışılıyor. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik olan yasa maddeleri fiiliyatta uygulanmadığı gibi, yeni yasalar çıkarılarak devlet, kadınları koruyor algısı yaratılmaya çalışılıyor. Bununla birlikte, çocuk yaşta ve zorla evliliklere hukuki zemin hazırlanıyor.

Kadın-erkek eşitsizliğinin iktidar tarafından yasalar ve kurumlar aracılığıyla her gün yeniden üretildiği baskıcı ve gerici bir rejimde yaşıyoruz. Kadınlar olarak yaşamlarımız ve geleceğimizin bu iktidar altında güvende olmadığını bildiğimiz için bu yasalara karşı çıkıyoruz:

  1. Müftülüklere nikâh yetkisi, eşitsizliğin garantisi: Kadınla erkeğin eşitliğini reddeden, boşanmayı cinsel istismar suçuyla aynı derecede “sorun” olarak gören Diyanet İşleri Başkanlığı’nın eğitimden sağlığa toplumsal yaşamın tamamında söz hakkının her geçen gün artmakta olduğunu görüyoruz. Şu an meclis gündeminde olan Nüfus Hizmetleri Kanunu’na ilişkin tasarıyla, il ve ilçe müftülüklerine evlendirme yetkisi veriliyor. Bu değişikliği resmi nikâh olmaksızın imam nikâhı kıydırmanın suç olmaktan çıkarılmasıyla birlikte düşündüğümüzde, çocuk yaşta ve çoklu evliliklerin önünü açacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca kadınların evlilikle yoluyla elde ettiği medeni haklardan yoksun bırakılacağını görmekteyiz. Tasarının yasalaşması durumunda çoğu kadın dini referansları temel alan, kadınların boşanmaması gerektiğini savunan bir kuruma başvuruyor olacak; yani halihazırda son derece zor olan boşanma, bu kurumların yetkisiyle birlikte giderek imkansız hale gelecek. Diyanet İşleri Başkanlığı sosyal politika alanından ve medeni haklarımızla ilgili konulardan çekilmeli, evlendirme işlemi ve psikolojik danışmanlık için yetkili kılınmamalıdır.
  2. Çocuk yaşta evlendirme cinsel istismardır; kesinlikle engellenmeli, açıkça suç olarak düzenlenmelidir: Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yapılmak istenen bir değişiklik de, “sağlık personelinin takibi dışında doğan çocukların doğum bildirimi nüfus müdürlüklerine sözlü beyanla yapılır” ibaresinin eklenmesi yönünde. Bu düzenleme ile çocuk yaşta zorla evlendirilen çocukların uğradığı istismarın üzeri örtülebilecek. Zira çocuk istismarı çoğunlukla çocuğun hamilelik şüphesiyle bir sağlık kurumuna gitmeleriyle ortaya çıkıyor. Bu değişiklik ile sözlü beyanla nüfus kaydına alınan çocukların bir çocuk istismarının sonucu olup olmadığı araştırılmıyor ve istatistiklere yansımıyor olacak.
  3. Muğlak bir ‘genel ahlak’ şartı sadece kadınlara zarar: Bir diğer yasa tasarısı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayanların evlilik yoluyla vatandaşlığa başvurabilmesi ile ilgili. Hali hazırda yasada “evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama” ve “kamu düzeni bakımından engel teşkil etmeme” şartları mevcuttu, şimdi bir de “genel ahlak” gibi iyice muğlak bir şart eklenmek isteniyor. Genel ahlak diyerek içeriği, sınırları belirsiz; karar mekanizmalarında kimlerin oturacağı belli olmayan düzenlemelere karşı çıkıyoruz.
  4. Şiddetin kadın-erkek eşitsizliğinin bir sonucu olduğunu görmezden gelen bir Mağdur Hakları Yasası’nda yapılacak değişiklik, şiddet karşısında kadınları güçlendirecek, şiddetin önünü alabilecek boyutta değil. Kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti açıkça suç olarak tarif etmeyen, kadınlara özel, güçlendirici ve koruyucu yasal düzenlemeler yapılmadan hazırlanacak bir yasal düzenlemenin kadınları gerçekten koruyacağına inanmıyoruz!

Kendi adımıza karar vermemizi engelleyen, hayatlarımızı nasıl yaşayacağımıza bizim yerimize karar veren tüm toplumsal ve siyasi baskılara karşı; bu baskıları artırmak için adım adım oluşturulan yasal çerçeveye karşı bu yasalar böyle geçemez diyoruz!

Kate Millett’in ardından

0

6 Eylül günü, hem feminist mücadeleye hem de sanata ve felsefeye büyük katkıları olan Kate Millett, 83 yaşında hayatını kaybetti. Millett sıradan bir yazar değildi, ikinci dalga feminizmin kurucularından biriydi.

1960’lı yılların başında, başta ABD ve Avrupa olmak üzere, gittikçe büyüyen bir grup kadının arasında adı konulmamış bir rahatsızlık dolaşıyordu. Erkeklerin savaşa gönderildiği II. Dünya Savaşı döneminde kadınlar, fabrikalarda çalışıyor, ailelerini geçindiriyor ve siyasal hayata katılıyorlardı. Savaş sonrası dönemde ise, kadınlar yeniden evlere hapsedilmek istendi. Kadınlar kendilerine “ev hanımı” rolünün biçilmesini kabullenmedi ve sokaklara çıktı. İşte bu dönemde, ikinci dalga feminizm, sokaklarda mücadele eden binlerce kadınla görünür olan önemli bir sosyal ve politik hareket haline geldi.

Artık, yalnızca erkeklerle eşit haklara sahip olmak için değil; ataerkil düzenden kaynaklanan her tür eril baskıya karşı çıkmak için mücadele edilmekteydi. Kate Millett, bu hareketi başlatan mücadeleci kadınların temsilcilerinden biriydi.

1960’lı yılların sonunda, Kate Millett, cinsiyet sorunu konusunda doktora tezi yazan ilk kişi oldu ve bu tez “Cinsiyet Politikası” adıyla radikal feminizmin köşetaşı olan bir kitap haline geldi. Kate Millett aynı zamanda eşit ücret, çocukların gündüz bakımı ve kadınların üreme tercihlerini kullanabilmesi mücadelelerinin de başını çekti. Hatta 1998 yılında Pazartesi dergisine verdiği röportajda ‘Mücadelesini ilk verdiğimiz şeylerden birisi çıkan yasaların mahkemelerde uygulanmasıydı ve birçok dava kazandık, iş bulma konusunda bir ilerleme sağladık ama işlerin cinsiyete göre dağılımı konusunda bir eşitlik sağlayamadık.’ demiştir. Kate Millet aynı zamanda cesur ve mücadeleci duruşunu tüm hayatına yaymış; sokakta gösteri yaparken, lezbiyen olduğunu açıklayıp toplumla ve ailesiyle karşı karşıya gelirken, tımarhaneye isyan ederken, İran’da Humeyni rejimi tarafından gözaltına alınırken, Amerikan sisteminin aleyhine konuşurken, işkence uygulamalarına karşı çıkarken hep cesur duruşunu korumuştur.

Ara vermeksizin kadın cinayeti ve kadına saldırı haberleri duyduğumuz bu dönemde, Kate Millet’ın “özel olan politiktir” görüşünü tekrarlıyoruz. Bununla birlikte, kadınlar olarak bizim baskılanmış halimizden yararlanan kapitalist patriyarkal düzene karşı, Kate Millet’in izinden mücadelemize devam ediyoruz.

Okur mektubu: EMİS’i ezdik, sıra MESS’te!

0

Merhaba,

Yaklaşık üç yıl önce, Bursa başta olmak üzere, ülkenin birçok kentinde metal işçileri sendika bürokrasisi ve patron sömürüsünden kurtulmak için fiili eyleme geçerek, birikmiş öfkelerini sokağa taşıdılar. Bu iki esaretten kurtulmak için başlattıkları grev, bazı fabrikalarda sarı sendika Türk Metal’i ya sildi, ya da işverenle yaptıkları anlaşma sonucunda daha da güçlendirdi.  Yaklaşan yeni sözleşme döneminde Türk Metal sendikasının patronlarla yine bir işbirliğine tanık olacağız. Tarihte birçok eyleme imza atan, iş yerlerini terk etmeyen metal işçilerinin kaderi yine Türk Metal bürokrasisine teslim olacak, ya da metal işçileri ilk yarısını iki yıl önce oynadığı direnişten aldığı dersle önündeki üç yıla, kendinden emin daha güçlü, kararlı çıkacak. Bunun için metal işçisi üzerine düşen sorumluluğu bilmeli, görev almada tereddüt etmemelidir. Bize dayatılan açlık sözleşmesini yırtıp atmak için fabrikalarımızda, iş yerlerimizde mücadele çıtasını yükselterek hazırlıklarımızı eksiksiz yapmalı, aynı tastan su içtiğimiz, aynı kaptan yemek yediğimiz aynı açlık kaderine zorlandığımız işçi arkadaşlarımızla omuz omuza vermeliyiz. Fabrikalarda işçi komiteleri kurarak taleplerimizi şekillendirip her türlü sözleşmeye karşı hazırlıklı olmalıyız. Kurulan komiteler öncülüğünde, yemek boykotu, alkışlı protesto, sloganlı çıkışlar yaparak hem kendi gücümüzü görmeli hem de sahayı ısıtacak eylemlilikler yapmalıyız. Aksi takdirde satılık, işbirlikçi sendikalar ve onların şişman, göbekli bürokratlarının iki dudağının arasından çıkacak sözlere kalırsak daha fazla açlık, yoksulluk, sefalet, kuralsız ve güvencesiz çalışma koşulları bizi bekliyor olacak.

Metal işçisi kardeşim; eğer biz gücümüzü birliğimizden almaz, örgütlü davranmaz, mücadele etmezsek, bizi bekleyen sonuçlar ortadır. Metal işçisi kardeşim, sendikal bürokrasi biz işçiler için bir ur gibidir. Eğer işbirlikçi sendikalara ve patronlara karşı kararlı bir toplu sözleşme mücadelesi ortaya sergileyemezsek; uru taşımaya devam ederiz. Şimdi ben de Manisa’da bir metal fabrikasında çalışan metal işçisiyim. Biz metal işçileri, MESS’le yapılacak bu toplu sözleşmeden kazanılacak her kazanımın Türkiye işçi sınıfının bir kazanımı olacağının bilinciyle hareket etmeliyiz.  Son yıllarda yaşadığımız başta grev yasakları olmak üzere,  sendikal örgütlenmeden işten atmalara karşı, ellerimizi birleştirip,  örgütlü gücü kimsenin yenemeyeceğini göstermeliyiz. Biz işçilerin geleceğinin ne işbirlikçi sendikal bürokrasinin, ne de patronların iki dudağının arasında olmadığını göstermenin zamanıdır. İkinci yarı düdüğü çaldığında, kazanan tarafın biz işçiler olacağını, dosta düşmana göstereceğimiz gün yakındır.  Buradan kazanımla çıkacağımız zafer bir sonraki kırmızı çizgimiz olan kıdem tazminatına dönük saldırıları da sermaye sınıfını iki kere düşündürecektir. Biz Manisa metal işçileri olarak, her türlü saldırıya toplu sözleşme satışına, patron-sendika işbirliğine karşı mücadelemizi sürekli hale getirerek, her alanda ateşi harlayarak, fabrikalarımızı mücadeleye hazırlayarak, ikinci yarıya hazır çıkacağız. Biz işçiler olmadan fabrikaların, beton yığınından farklı olmadığını göstermeliyiz. Üretimden gelen gücümüzü, her koşulda kullanabiliriz.  Düşünün, gözümüzle görmüş olduğumuz bütün her şey, kendi ellerimizle, alın terimizle, emeğimizle yapılmışsa; evimize bir ekmek daha götürmek için gecemizi gündüzümüze katıyorsak, iş cinayetlerine canlarımızı veriyor veya ömür boyu kolumuzu bacağımızı makinelere kaptırarak sakat yaşıyorsak, açlıkla terbiye etmeye çalışan patronlara cevabımız, mücadele ve zafer olmalıdır. Ben inanıyorum ki metal işçisi gücünü birliğinden alarak bu kötü gidişata dur diyecektir. O halde, ne grev yasakları ne OHAL’ler ne de KHK’lar grevimizi engelleyemeyecektir.

Manisa’dan bütün metal işçilerini, maçımızın ikinci yarı düdüğü çaldığında, ellerimizi birleştirip, gücümüzü birliğimizden alarak, mücadeleden kazanımla çıkan tarafın biz metal işçilerinin olacağına inancımla, mücadele ateşini harlamaya davet ediyorum.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

EMİS’i ezdik, sıra MESS’te!

Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

Manisa’dan bir metal işçisi

Fındık, üzüm: AKP’nin tarım politikası

0

AKP iktidarının yalnızca ilk on yılında Türkiye Belçika’nın yüzölçümü kadar tarım arazisini kaybetti. Bu kayıptan aslan payını 12 milyon dekar ile buğday ekim alanları almıştı. Zaten dış ticaret açığı olan ülkede bir de buğday ithalatı başladı ve on yılda 10,5 milyar TL’lik buğday yurt dışından alınmıştı.

AKP’nin tarım politikası sonucunda ülkede ot bitmedi ve Türkiye yurt dışından saman alımına başladı. AKP hayvancılıktaki krizi de 27 ülkeden (bunların 14’ünde deli dana hastalığı mevcuttu!) canlı hayvan ve kırmızı et satın alarak derinleştirdi.

Fındık üreticilerinin Ordu’da başlattıkları “Fındık için adalet” ve üzüm üreticilerinin feryadı aslında AKP’nin ekonomi politikasının bir sonucu. Tarım AKP’nin öncelik sıralamasında daima sonda yer aldı. AKP’li yıllarda tarıma verilen destek çiftçinin mazot masrafını bile karşılamaktan uzak olmuştu.

Toprak Mahsulleri Ofisi fındığın taban fiyatını Giresun kalite 10.50 lira, levant kalite 10 lira olarak açıkladı. Üretici ise bu fiyatın maliyeti bile karşılamadığını ifade etti. Fındık fiyatlarındaki bu büyük düşüş aslında fındık üretimini azaltmak için kasıtlı olarak yapılan bir hamle. Hükümet yetkilileri fındık üretiminin fazla olduğu, bu sebeple de fındığın çürüdüğü yalanını ortaya atıyor. Oysa ki İtalya fındığı satın almak için hazırda bekliyor. Fındık taban fiyatının düşmesi ise işçi ve emekçiler için fındığa daha ucuz ulaşımı hiçbir şekilde sağlamıyor! Yani hükümetin daha öncesinde çıkardığı yönetmeliklerde söylendiği üzere fındık üretilen alanların azalmasını arzu ediliyor. Yerine ne mi yapacaklar? Hiç! Çiftçilerin insanca bir hayat sürebilmesi ve ülkede yaşayanların sağlıklı gıdaya en ucuz şekilde ulaşabilmesi için tarıma destek açmak yerine inşaat firmalarına destek ve büyük burjuvalara vergi afları yapılıyor.

Üzümdeki durum ise daha da çarpıcı. Hükümet gözümüzün önünde “şu tarım işi yok olsun da sonra uğraşmayalım” diyor. Üreticinin yedi yıl önce iki liraya sattığı yaş üzümün fiyatı şu anda 80 kuruş -1 lira aralığına düşmüş durumda!

Zengin iftar menüleri bir fikir veriyor olsa da Erdoğan’ın saray mutfağında hangi yemeklerin piştiği hakkında bir fikrim yok. Ancak Erdoğan’ın tüm Türkiye çalışanlarını GDO’lu, yeterli denetimden geçmemiş ve sağlıksız gıda ürünlerini yemeye zorladığını görebiliyorum. Bunu yaparken çiftçinin sefalete zorlanıp toprağını terk etmesi de hükümetin kalkınma politikasını tatmin ediyor. 30 yıl içerisinde dünya genelinde yaşayacağımız gıda krizi mi, kimin umurunda?

Oysa ki sorunun çözüm gayet basit. Tarım ürünlerinin fiyatlarının derhal üreticinin geçimini sağlayacağı sınıra çekilmesi gerekiyor. Tarım ürünlerinde derhal bir planlamaya gidilip, inşaat harcamaları yerine tarıma teşviklerde bulunulması, gıdada sağlık standartlarının geliştirilmesi ve denetlenmesi gerekiyor. Ama O, bunu istemiyor!

Almanya 2017: Naziler ve işçiler

0

24 Eylül Almanya’da seçim günüydü. Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) lideri Doğu Almanyalı Merkel, oylarının %9’unu kaybetti. Neo-nazizmin siyasal devamcısı rolündeki AfD ise oylarını %8 civarında arttırdı ve %13 ile parlamentoya girdi. İşçi sınıfının bir sosyal belirleyici olmadığını ve konjonktürel toplumsal hareketlerin yurttaşlık bilincini pekiştirerek iktidarları denetlemesi gerektiğini söyleyen programıyla Die Linke (Almanya’nın “yeni solu”) %9 aldı. Alman kapitalizminin solundaki koltuk değneği olan Sosyal Demokrat Parti ise %5 oy kaybederek, %20 bandına geriledi.

Eğitimin iflası: AKP’nin yeni toplumu

0

AKP gibi bir hükümet dahi otoritesini salt zora dayalı olarak uzun süreli tesis edemez. Her zor az ya da çok bir rıza üretimine ihtiyaç duyar. Rıza üretimi mevcut araçlarla gerçekleştirilemediğinde ise yerine yeni mekanizmalar getirilir. AKP ve Erdoğan getirmek istediği baskıcı, tek adam rejiminin ve yeni anayasayla sağlanmak istenen “sağın ebedi hakimiyetinin” işleyebilmesi için daha itaatkar nesillere, biat eden topluma ihtiyaç duymakta. Bu nedenledir ki siyasi iktidar ara vermeden eğitim sistemiyle her dönem oynamakta. Bir yandan neoliberal dönemin ihtiyaçları doğrultusunda kamu hizmetlerini bir bir tasfiye eden ve kamu kaynaklarını eğitimde de özel sektöre akıtan AKP, diğer yandan bilimsel, parasız, laik eğitim anlayışını da ortadan kaldırmakta.

AKP’nin ideolojik aygıtı: Eğitim

10 Ekim Ankara katliamı anmalarına engel! Sorumlular yargılansın ve cezalandırılsın!

0

İki sene önce bugün Barış Mitingi için toplanılmıştı. Saat tam 10.04’te IŞİD’in üstlendiği canlı bomba saldırıları gerçekleşmiş ve yaşanan katliamda 109 canımızı yitirmiştik.

İki sene sonra bugün kayıplarımızı anmak isteyenleri ise AKP hükümeti OHAL kanunlarını da arkasına alarak engelledi veya saldırdı. Kaos yaratmak dışında bir araca sahip olmamaları aslında yönetenlerin ne kadar güçsüz olduğunu bir kez daha gösterdi.

Katliamın gerçekleştiği Ankara Garı önünde yapılmak istenen anma sabahın erken saatlerinde Ankara Valiliğinin kararıyla yasaklandı. Çok sayıda çevik kuvvet polisi ve TOMA getirilen alana polis sadece katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarını, milletvekillerini ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini almak istedi. Kitlenin alana girmek için yaptığı haklı itirazlar sonrasında saldırıya geçen polis, eylemcilere Kızılay’a kadar gaz ve basınçlı su ile saldırdı. İnşaat Mühendisleri Odası’nda tamamlanan anma sonrasında slogan atan eylemciler tekrar polis saldırısı ile karşı karşıya kaldı.

İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüs’te yapılmak istenen anmaya da polis izin vermedi. Önce Havuzlu bahçede toplanan öğrencilere saldıran polis, ana giriş kapısında yapılmak istenen ikinci açıklamaya da saldırdı. 67 öğrenci gözaltına alındı.

Saat 20.00’da Kadıköy’de toplanan binler “Unutturmayacağız, affetmeyeceğiz” pankartı arkasında toplandı. “Katil IŞİD, İşbirlikçi AKP” sloganının polis tarafından bizzat uyarılması tepki çekti.

Bir süredir yoğun polis tacizi ve baskısı altında eylem yapmaya çalışan Eskişehir halkı Adalar’da toplandı. Kitle yine yoğun baskı ve taciz altında kalsa da basın açıklamasını tamamlayabildi.

Ülkenin farklı yerlerinde ve hayatını kaybedenlerin memleketlerinde yapılan tüm anmalar OHAL ve AKP yönetimi yüzünden baskı ve tacizlerle geçti. Failleri hala bulunamamış, kabahatli polis ve ilkyardım ekipleri hakkında soruşturmalar başlatılmamışken, canlı bomba saldırısı ile katledilenleri anmak bu coğrafyanın en kadim geleneklerinden biridir. Bir anmaya dahi tahammül edemeyen Erdoğan rejimi her mermisinde ve gaz kapsülünde kaybetmenin korkusunu taşıyor. Her hareketinde saplandığı batağa daha da battığının farkında. Ukrayna başbakanının konuşmasını dinlerken uyuyakalan Erdoğan’ın uykusunu ABD ve onun vize kararlarının kaçırdığı malum. Gelecek sefer uykusunu biz emekçiler kaçıralım. Diyarbakır, Suruç ve Ankara’nın faillerini tanıyoruz; hesabını soracağız!

Metal yorgunluğu mu..?

0

AKP’de yine bir şeyler oluyor! İstanbul Belediye Başkanı, onca yılın ardından istifa etmek zorunda kaldı. Sırada başkaları da var. Tabii, bombanın büyüğü Ankara’da; 23 yıldır belediyenin başındaki “meşhur” Melih Gökçek’in istifa ettirileceği söyleniyor. Ayrıca çok sayıdaki il ve ilçe başkanı da tasfiye ediliyor. Elbette bunlar çok önemli olaylar. Haliyle muhalefet de hamle ediyor, işin aslını esasını kendi üslubunca deşifre etmeye, gelişmelerden sonuç çıkartıp fayda devşirmeye çalışıyor. Ancak cevap hazır; AKP Genel Başkan Yardımcısı,  “Buradan size ekmek çıkmaz!” diyor…

Yetkili tamamen haklı. Çünkü iktidarın, iç ilişki ve çelişkileri, açıkları, tutarsızlıkları üzerinden mücadele yürütmek beyhude bir çaba. Zaten sorun da esas olarak Kadir’le Melih’le ilgili değil. Operasyon, gerçekte AKP’nin tamamına yönelik. “Eski rejimin” bir parçası olarak AKP, tasfiye sürecine sokulmuş durumda. Sırada elbette başkaları da var, ancak iktidarı elinde tutan güç, işe öncelikle kendine ait olanla başladı. AKP, daha önce de pek çok defa belirttiğimiz üzere, bilindik türden bir siyasi parti olmaktan hızla çıkıyor. Partinin kurucu kadrolarının ve “ağır abilerinin” geri çekilmek zorunda bırakılmasının nedeni de birkaç yıldır süren bu bilinçli tasfiye süreci. AKP “yeni Bonapartist” rejimimizin ve onun en tepesindeki kişinin ihtiyaçlarına, hedeflerine ve elbette “endişelerine” (veya kâbuslarına)  uygun bir “operasyon aracına” dönüştürülüyor. Parti, dışarıdan bakıldığında öyleymiş gibi görünse de “devleti ele geçirmek” bir yana, rejimin “otokratikleşmesi” ölçüsünde, devletin bir parçası, uzantısı haline geliyor; bütün “tek partili rejimlerde” olduğu gibi. (“Devlet benim!”-14. Louis veya “Ben yıkılırsam Türkiye yıkılır!” RTE)

Metal yorgunluğu..!

Kişiler ve parti örgütleri düzeyindeki tasfiyenin gerekçesi malûm: “Metal yorgunluğu.” Ancak metal yorgunluğu yapısal bir sorundur. Mesela metal yorgunluğuna uğramış bir uçak veya gemideki sorun pilotların, kaptanların, makinist, hostes veya tayfaların değiştirilmesiyle çözülemez. Sorun uçağın veya geminin kendisi, gövdesi, motoru, kritik parçalarıyla ilgilidir. AKP örneğinde de asıl sorun İstanbul, Ankara ve diğer illerin veya ilçelerin belediye başkanları, partinin il ve ilçe başkanları olamaz. Onlar göreve geldikleri günden beri en azından “mesleki” olarak hemen hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden, Reis’in isteklerinden milim sapmadan marifetlerini icra etmekle meşguller. Yani işlevsel açıdan bir eksiklerinden, “hizmet” anlayışlarındaki bir sapmadan söz edilemez. İşin elbette bir 15 Temmuz ve FETÖ ile bağlantılı boyutu var. Bu nedenle adı şu veya bu biçimde Cemaat’le anılanlar, kuşkulu ilişkileri olanlar, kritik anlarda güvenilemeyeceği anlaşılanlar uzaklaştırılıyor. Tabii bir de yarın öbür gün sorun yaratabilecek yerel güç odaklarının tasfiyesi ve ellerindeki kaynakların daha güvenilir unsurlara devri söz konusu. En tepedeki “mutlak gücün” her şeyi denetlemesi söz konusu olsa da neticede şu veya bu biçimde oluşan her güç odağının bir süre sonra kendi hesabına çalışmaya, uygun fırsatlarda özerk davranmaya başlaması evrensel bir kuraldır.

“Görünürde” en öne çıkartılan husus veya gerekçe ise 2019 seçimleri. Malûm, referandumda İstanbul ve Ankara’da “hayır” oyları fazla çıktı. Sorumlu RTE olamayacağına göre (!) suçlular parti teşkilatları ve belediye başkanlarıydı! Gerçi herkes adı geçenlerin kefilinin RTE olduğunu ve defalarca aday olup seçim kazanmalarının bu kefalet sayesinde gerçekleştiğini, “yaradılanların yaradandan ötürü sevildiklerini” bilse bile suçlu yine de onlardı! Aynı şekilde, belediyelerdeki bütün akçeli işlerin en tepeden planlanan ve kontrol edilen bir “havuz” sistemiyle yürüdüğünü ve bunun partinin parasal anlamda maddi temellerini oluşturduğunu, AKP’nin ve Saray’ın etrafında oluşan “saadet zincirinin” bu sisteme dayandığını, zaten Türkiye’nin düzeninin bu olduğunu herkes bilse de durum değişmeyecekti.

Bir ilk..!

Ancak bütün bunların işin “görünen”, daha doğrusu gösterilmek istenen tarafları olduğu belli. Görünenin ardında daha temel bir gerçek var: RTE, inşa ettiği, hukuki temelini atmayı başardığı ve 2019’da bir başkanlıkla taçlandırmayı düşündüğü yeni rejime  “meşruiyet” kazandıracak bir adımı atıyor: Amacı, kendi imajını, kendi kurduğu düzenin pisliklerinden “arındırarak” yeni ve temiz bir başlangıç yapmak! Yani kendi politik geçmişini temizleme; kirlenmenin, çürümenin (metal yorgunluğu!) nedeni olarak gösterdiği “geçmişin safralarından” kurtulma operasyonu. Bu, başarıyla tamamlanması halinde eski rejimin kesin tasfiyesi anlamına da gelecek!

Bu “arınma” neden gerekli? Her yeni rejim meşruiyeti, toplumsal olarak kabul edilebilirliği açısından, en azından başlangıç aşamasında “temizlik, namus ve dürüstlük” konusunda eski rejimin hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve yağmacılığından ve de bütün suçlarından bıkmış insanların genel destek ve güvenini, en azından gönüllü gönülsüz rızasını kazanmak zorundadır! Hiçbir “otokrat” adayının 15 yıllık tepeden tırnağa şaibeli bir iktidar döneminin ardından “temizlik” iddiasında bulunması, yepyeni bir başlangıç yapması mümkün değildir. En azından tarihte pek çok örnekte görüldüğü üzere, çeşitli biçimlerde bir rejim içi değişikliğin yaşanması, rejim değişmese de iktidardaki kişinin değişmesi gerekir. Bu, ister muhalif olsun, ister muvafık kitlelerin yeni umutlarla aldatılmasının da bir yoludur. (Mesela 2000 yılındaki başarısız “Şam Baharı”) Şimdi bizde bir ilk deneniyor. 15 yıldır önce eşitler içinde birinci olsa da kısa bir sürede çok güçlü bir lidere sonra da “tek adama” dönüşmüş bir şahsiyet, mutlak bir egemenlik hedefiyle adeta “kendi yerine” geçmek istiyor! Bunu da kendi politik geçmişi ve kurduğu düzenle “özdeşleşmiş” birtakım kişileri, hatta partisini tasfiye ederek yapıyor.

Tarihten bir örnek…

Stalin de böyleydi! Kendi eseri olan ancak başarısızlıkla sonuçlanmış bir önceki dönemin politikalarını uygulayanları yok eder, böylece kendini “temize” çıkarırdı! İşin en “trajikomik” yanı da “Troçkist hainleri” kanlı polis yöntemleriyle yok eden gizli polis şefleri ve elemanlarının “Troçkist hainlik” suçlamasıyla tasfiye edilmeleriydi. (Yezov, Yagoda vb.) Stalin örneğinden gidersek, bir diğer benzerlik de iktidar partisinin tasfiyesi meselesidir. SSCB’de bürokratik yozlaşmanın nedeni her ne kadar devlette tek parti rejiminin uygulanması, partinin devleti ele geçirmesi olarak gösterilmek istense de, yozlaşmanın asıl nedeni devletin partiyi ele geçirmesidir. Devrime önderlik eden Bolşevik Partisi, Stalin tarafından kişiliksiz-bürokratik bir operasyon aracına dönüştürülmek amacıyla siyasi polise teslim edilerek tasfiye edilmiştir. Zaten sol liberallerimiz tarafından birbirinden farksızmış gibi gösterilmeye çalışılan Leninizmle Stalinizm arasındaki önemli farklardan biri de burada ortaya çıkar. Leninizm bir yönüyle devrimci partiyi siyasi polisten korumanın teorisiyken, Stalinizm devrimci partiyi siyasi polise teslim etmenin teorisidir!

Püf noktası..!

Neyse, yine günümüze dönelim. RTE’ye parti içinden direnen olur mu, Reis direnenleri polise teslim eder mi bilemeyiz. Ancak yukarıda işaret ettiğimiz üzere sorunun çok önemli bir diğer boyutu da AKP’nin bildik bir siyasi form olarak tasfiyesi. Parti, elinde tuttuğu yerel yönetimler ve devlet kadroları artık geçmişe ait birtakım dengeler ve ittifaklar üzerinden değil, varlıklarını doğrudan Reis’e borçlu kadrolar üzerinden şekillendiriliyor. Bu operasyon büyük ölçüde gerçekleşmiş durumda. Başkanlık’ın kesinlik kazanmasıyla açık bir “iç savaş rejimine” dönüşecek olan yeni Bonapartist gericilik rejiminin, gerektiğinde gerçek iç savaş taktiklerini uygulayacak paramiliter unsurları da içeren bir “operasyon aracı” olmadan yürümesi imkânsız. Bu aynı zamanda yeni rejimin oturtulmaya çalışıldığı “Reis-millet-devlet” özdeşleşmesinin önündeki engelleri (bu kendi kurduğu parti de olsa) aradan kaldırmanın da bir yöntemi. AKP’nin mutlak anlamda sadık bir yapıya dönüştürülmesinin püf noktası budur.

Hayatın akışı…

Elbette her rejimin birtakım “aşamaları” vardır. Tamamlanıp tamamlanmadığı bir yana her rejim aynı zamanda “içinde yaşadığımız şeydir!” Ancak hiçbir rejim “donmuş” teorilerdeki gibi olduğu yerde durmaz; toplumsal hayatın akışı içinde o da yoluna devam eder. Yani bu rejimin de varlığının temel koşullarını sürdürebilmesi için değişip dönüşmesi kaçınılmazdır. Eldeki veriler, henüz tarih olmasa da “çok yakın geçmişimize” ilişkin tecrübeler ve gidişat bu dönüşümün daha baskıcı bir karakterde olacağını göstermektedir. Şüphesiz, geleceğin rengini toplumsal-politik güç dengeleri belirleyecektir. Ancak bu dengelerde toplumun emek güçleri ve genel olarak muhalefet açısından olumlu bir değişiklik olmadığı takdirde rejimin, ömrü olursa, kendi içinde dönüşerek “klasik” Bonapartist, hatta “yarı faşist” bir şekil alması, işin “zıvanadan” çıktığı bir noktada da “bir başka Bonapartist kuvvet” tarafından devrilmesi güçlü bir ihtimaldir.

Boşluğun doldurulması…

Burada elbette mutlak bir gelecekten değil, güçlü birtakım eğilimlerden söz ediyoruz. Bu eğilimler, eski rejimin AKP dışındaki diğer unsurlarının da tasfiyesi “potansiyelini”  içermektedir. AKP’ye acımayan CHP, HDP ve diğerlerine hiç acımaz. Sürecin seyri her ne kadar güçler dengesine bağlı olacaksa da sözünü ettiğimiz eğilimin ciddiyeti es geçilmemelidir. Yeni bir rejim, ayakta kalmak ve kendini geliştirip güçlendirmek için sadece kendini “yenilemekle” yetinmeyip “çevresini” de değiştirip yenilemek, kendine uygun hale getirmek zorundadır!

Ancak, tarih hiçbir zaman dümdüz bir yol izlemez; RTE için bile! Saray rejimi tarihsel şansını ve avantajını kaybetmiştir. İktidar, siyasetin “normal” yollarıyla toplumun önemli bir bölümünün “rızasını” kazanamayacaktır. Yeni rejimin varlığı doğrudan zorbalığa ve birtakım “boşluklara” bağlı hale gelmiştir. Bu boşluklar doldurulduğunda başka bir döneme girilecektir. Ancak herhangi bir “mutlu son” garantisi yoktur. Sorun boşluğun hangi sınıfsal güçler tarafından doldurulacağına ilişkindir…

Yeni torba yasa, vergi artışı ve soygun düzeni

0

Türkiye gerçek bir vergi cenneti ama devlet için… Ülkemizde 210’dan fazla vergi çeşidi bulunmakta, elbette vergi cezaları, harçlar ve katılım payları hariç. 2018 yılı içinde özellikle orta-alt gelirli emekçiler en fazla ne tüketiyorsa o ürünler başta olmak üzere vergi oranlarında artışa gidildi. Bu artışlar zaten yılın başı (1 Ocak) ve ortasında (1 Temmuz) otomatiğe bağlanmış bir biçimde gerçekleşiyordu. Fakat genellikle enflasyon oranında artan bu vergi artışları ve zamlar, bu sefer uçuk oranlara çıkmış durumda. Örneğin Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde (MTV) (öyle ki en fazla kazanç getiren vergi kalemlerinden biridir) 2017 yılında yapılan artış %3.83 iken 2018 için öngörülen oran %40. Bunun dışında torba yasaya atılan maddelerle getirilen diğer vergi artışlarını da düşünürsek sormadan edemiyoruz. Yılın ilk iki çeyreğinde %5.1 ortalama ile büyüyen bir ülkede bu artışlar da neyin nesi? Ne oldu da devlet bu kadar “aç” kaldı?

Tutturulamayan hesaplar

Hükümet Eylül ayında bir orta vadeli ekonomik program (OVP) açıkladı. Bu yazıda programın detaylarına girmemekle beraber, bir tür iktisadi yöneliş diyebileceğimiz bu programa bakmakta fayda var. 2020 yılına kadar hazırlanan program, dolar kurunun 2019’da 4.01 2020’de ise 4.03 olacağını öngörüyor. En iyimser tahminle hazırlanmış bu veriler olacak olanın kesinlikle altında.

Aynı program bu yıl sonu %10.8 olarak ön gördüğü işsizlik oranını 2019 ve 2020’de sırasıyla %9.9 ve %9.6 olarak tahmin ediyor. İşin garip tarafı bu yıl da dâhil olmak üzere 2020’ye kadar her yıl %5.5 büyüdüğümüzü tahmin etmesine rağmen çok azalmış bir işsizlik oranı tablosu çıkartması.

Hükümet, şu ana kadar ne enflasyonu ne de büyüme oranlarını tutturabildi. Bunun en güzel örneği 2023 ekonomik hedeflerinin açıklandığı 2013 yılındaki verilerle OVP’nin verileri arasında uçurum olması. 2013’te kişi başı milli gelir 12.480 dolar iken 2023’te bunun 20.000 dolar olacağı söylenmişti. Fakat zaten OVP’de 2020 için ön görülen kişi başı milli gelir; 13.024 dolar. Arpa boyu yol gitmek bu olsa gerek. Benzer uçurum milli hasıla ve ihracat rakamlarında da var.

Hükümet resmi ağızdan ne dolar kurunu ne de işsizliği orta vadede düşürebileceğini itiraf etti. İtiraf ettiği bir şey daha var: Artan kamu harcamalarını finanse etmek için vergi gelirlerini artırmak.

Yol, su ve elektrik olarak dönmeyen vergi

Ülkede 612 milyar TL olan gelirin 520.5 milyarı vergi geliri. Bir ülkenin tüm gelirlerinin %84’ü sadece vergilerden oluşuyorsa hangi ekonomik gelişmeden bahsedebiliriz? Ülke %5 değil %50 büyüse ne olur ki! Böylesi bir durumda ülkedeki sözde büyümeyi cebimizde hissetme ihtimalimiz yok.

Maaşlarımıza verilen her kaşıkla zammın ardından kepçeyle alınan ürün zamları birbirini izliyor. Her yılbaşı otomatik olarak tüm harçların ve vergilerin artmasına alıştık. Ama yaptığımız her harcamanın neredeyse yarısının devlete gitmesine alışamadık. Dolaylı alınan katma değer vergisi (KDV) ve özel tüketim vergisi (ÖTV) tüm vergi dilimlerinin %60’ını oluşturmakta. Bu şu demek: Devletin işkembesini yoksul vatandaş doyuruyor! Peki devlet karşılığında ne veriyor?

Küçüklüğümüzden beri bize öğretilen vergilerimizin yol, su, elektrik olarak geri döneceğinin bir palavra olduğu kabak gibi ortada. İyi bir sağlık ve eğitim almak istiyorsan özele gitmek durumundasın. Yapılan köprüler ve otoyollar parayla ve özel şirketler tarafından işletiliyor. Elektrik dağıtım şebekeleri özel, zaten faturanın yarısı vergi, ayrıca TV izlemeyenden bile alınan TRT payını da unutmayalım. Sabit ÖTV, KDV ve ÖTV’nin KDV’si gibi vergilerle (bunun dünyada bir örneği yok) dünyanın en pahalı benzin ve arabasını kullanan ülkeyiz. Bu liste daha da uzatılabilir. Şunu sormak bizim en doğal hakkımız. Neden vergi veriyoruz? Kime yarıyor?

Sıradanlaşan soygun düzeni

Maaşınız daha elinize geçmeden birçoğunun 65 yaşından önce emekli olamayacağı sosyal güvenlik kurumuna %15’lik pay, sanki dolaylı vergiler yetmiyormuş gibi %15’lik bir gelir vergisi son olarak %7,59 damga vergisi kesintisi yapılır. Siz maaşınızı net olarak aldığınızdan bunun farkında bile olmazsınız. Ayrıca bu kesintiler hükümetin seçim dönemlerinde kaldıracağını vadetmesine rağmen hala asgari ücretliden de kesilmektedir. Bu asgari ücretli işçi de aldığı küçücük maaşın tüm olası harcamaları düşünüldüğünde neredeyse yarısını vergi olarak devlete geri ödemektedir. Bu, disütopik bir film senaryosu değil. Bu, günümüzün yeni “büyüyen ve kıskanılan” Türkiye’si.

15 yıllık tek parti iktidarı altında vergiler üzerinden halkı soyma konusunda uzmanlaşan hükümet, ne sanayiye ne de tarıma yatırım yaptı. Bizden aldıklarını dış borçlara, açıkları kapatmaya, terörle mücadele adı altında silaha harcadı ve hâlâ hazırdan yemeye devam ediyor. Üstelik bu vergi artışları ekonomide talebi düşürdüğü için büyümeyi de bir yerden sonra frenliyor. Aslında iktidar, çürük temeller üzerinde yükselttiği iktidarını kendi ayağına sıkarak sallandırıyor. İktidarın tüm çürümüşlüğüyle üzerimize yıkılmaması için bu soygun düzenini teşhir etmeliyiz.

Vergi soygununa ve asgari ücretliden kesilen vergiye son! Temel mallar için değil lüks mallar için ÖTV! Tüm vergi yükü zenginlere…

İşçiler var, mücadele ediyorlar! Duyduğunuz onların ayak sesleri!

0

Malum, özellikle son yıllarda işçiye, emekçiye burun kıvırmak, onu uysal koyun yerine koymak moda olmuş durumda. “İşçi mi kaldı? Hangi sınıf mücadelesi?” küçümsemeleri tabiri caiz ise gırla gidiyor. Hoş, işçinin, emekçinin kendini kimseye beğendirme gibi bir derdi de yok. Onlar alın teri döküyor, hırsızlık-arsızlık yapmadan sadece onurlu bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Hobi ya da spor olsun diye değil, gerçekten kendilerine başka bir seçenek bırakılmadığı için mücadeleye giriyorlar. Yılların birikimiyle artık isyan edip ayağa kalkan Saya işçileri, işte bu durumun son bir örneği! Kısacası işçiler hakları için dur durak bilmeden mücadeleye devam ediyor. Babacanlar Kargo işçileri, Avcılar Belediyesi işçileri, Saya işçileri, Real market işçileri, Kod-A işçileri, DHL Express Kargo işçileri, Eren Enerji işçileri, Standart Profil işçileri ve güvencesiz ve taşeron çalışmak zorunda bırakılan daha birçokları Eylül ayı boyunca mücadele ve direnişleriyle işçi hareketinde öne çıktılar. Aroma ve Tekno Macceferri işçileri ise mücadelelerini kazanımla sonuçlandırarak diğer tüm işçi mücadeleleri için çok önemli birer örnek oldular. Bunlara ek olarak metal sektöründe toplu sözleşme görüşmelerinin başlıyor olması da sınıf mücadelesi alanının çok daha fazla hareketleneceğini işaret ediyor. Görüyoruz ki işçiler, emekçiler ne zaman yan yana gelir, örgütlenir, birlikte mücadele ederlerse haklarını alabiliyorlar. Ne zaman birbirlerine kenetlenirlerse haklarının gasp edilmesini engelleyebiliyorlar. Ne zaman “kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” derlerse hep birlikte kazanıyorlar. Ve mücadele deneyimi gösteriyor ki, ne kadar küçük olursa olsun işçiler bir mücadeleyi kazandığında, tüm bir işçi sınıfı kazanmış oluyor. Bu durum işçilerin mücadele pratiği içinde bir bütün olarak yaşayarak sınıf bilinci kazanması anlamına da geliyor. Diğer bir ifadeyle mücadele işçinin-emekçinin gerçek dostunu-düşmanını tanımasını sağlıyor.

Ekonomik yıkım ve savaş politikalarını birlikte durduralım!

0

Erdoğan/Saray iktidarı destan yazmaya devam ediyor. İç ve dış politikada atılan adımlarla bu “yerli ve milli” destana her gün yeni kahramanlıklar ekleniyor. Bu kahramanlıklar arasında, “ülkenin bölünmemesi için” konulan yeni vergilerden tutun da “bir gece ansızın Kerkük’e gidebilme” ihtimaline kadar pek çok başlık bulunuyor.

KOD-A işçileri direnişte

0

İşverenin yaptığı baskılara daha fazla maruz kalmak istemeyen işçiler örgütlü mücadeleyi seçtiler ve sendikalaşma yoluna gittiler. İşveren bu durumdan oldukça rahatsı olmuş olacak ki bu sürecin başını çeken 10 kişiyi işten çıkardı.

Bir ülke nasıl bölünür, kim böler?

0

Sosyal medyada yakın zamanlarda bir görüntü dolaşmaya başladı. Bir aracın içinden çekildiği belli olan ve sosyal medyaya nasıl ve neden servis edildiği belirsiz bu kısa videoda, araç, büyük deprem ya da savaş sonrası TV’lerde görmeye artık “alıştığımız” görüntülerle dolu, yıkılmış bir kentin içinden geçiyor. Eğer sesi kısılarak izlenirse, bu görüntünün, büyük bir deprem yaşamış, binaları tamamen yıkılmış bir şehrin içinde dolaşarak görüntü alan yardım gönüllülerine ait olduğu düşünülebilir, pekâlâ. Ancak görüntünün sesi açılırsa, şehrin deprem vs. ile değil, bir savaş neticesinde yıkıldığını, görüntü alanların da yardım gönüllüleri değil, muhtemel bu yıkımın faillerinden bazıları olduğu anlaşılıyor. Araçta çalan yüksek sesli şarkı, “Ölürüm Türkiye’m” ve araç içindekiler de enkaz halindeki binalara ve kazara gördükleri ve enkazların üzerinde duran insanlara “bu ülkeyi size böldürtmeyeceğiz” diye bağırıyorlar, çünkü.

Yıkılarak bölünmeye karşı korunaklı bir şehir ya da bir bölge üretildiği düşünülüyor, sanırız. Yıkılırsa bölünmez ya da başka bir ifadeyle “ölürse benden ayrılmaz!”

Ne olmuştu?

Görüntüler Şırnak’tan. Şırnak’ta PKK’ye yönelik operasyonlar nedeniyle 14 Mart 2016’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, bu yasak, 8 ayın ardından Kasım ayında son bulmuştu. Çatışmalar nedeniyle kentten göç eden halk, kasım ayında evlerine dönmüş, daha doğrusu dönmeye çalışmış idi.

Ancak döndüklerinde değil eşyalarına, kıyafetlerine, sokakları bulamadıkları için evlerine bile ulaşamamışlardı. Bir yoruma göre şehrin binalarının yüzde 60-80’i tamamen enkaz haline dönmüş idi.

90’lı yıllarda yaşanan çatışmalarda bile, bu yönde bir yıkımın gerçekleşmediği yine Şırnaklılar tarafından ifade ediliyordu.

Kasım 2015 seçimlerinde HDP oyların yüzde 85’ini alarak, Şırnak’tan dört milletvekili çıkarmıştı. Belediye başkanı da bu partiden seçilmiş iken, operasyonun başlaması ile belediyeye kayyum atanmıştı. Seçilmiş milletvekilleri ise tutuklanarak cezaevine konmuş, ardından da meclise “devamsızlıkları” nedeniyle de mazbataları iptal edilerek, milletvekillikleri düşürülmüştü.

Bir ülke nasıl bölünür?

Bu resme bakınca, ülkenin bir yarısının evlerinin yıkılmasının içinde, ülkeyi size böldürtmeyiz naraları ile dolaşan “muzaffer komutanların” en azından buna katkısı olacağını söylemek için psikoloji bilimini çok karıştırmak gerekmiyor, sanırız.

Bombalamalarla şehir merkezi kalmamış bir şehrin sakinlerinin suskunluklarında da bu birikimin arttığını söylemek hiç de gerçek dışı olmaz, bu açıdan bakılırsa.

Keşke bizim de evimiz yıkılsaydı!

O tarihlerde, demeç veren seçilememiş olan AKP Şırnak milletvekili adayı, kentte başlatılacak konut seferberliği ile Şırnaklıların “keşke bizim de evimiz yıkılsaydı” diyeceklerini iddia ediyordu. Aradan geçen bu 1,5 yıllık sürede Şırnaklıların “ne dediğini” onun da duyduğunu ümit etmekten başka şey düşünülemiyor.

Neden başka bir Ekim Devrimi olmadı?

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesi Miguel Sorans’ın  1917 Ekim devriminin 100. yılı dolayısıyla kaleme aldığı yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Ekim Devrimi’nden bu yana 100 yıl geçti ve ama benzeri başka bir zafer daha kazanılamadı. Neden? İşçi ve halk güçleri tarafından mücadele verilmedi mi? İşçi hükümetleri ve sosyalizm için mücadele etmek ütopik midir? Sorun devrimlerin veya mücadelelerin var olmaması değil, reformist (evrimci) aygıtların varlıklarını sürdürmesi ve devrimci önderlik krizinin henüz çözülememiş olmasıdır.

Dünya solu ve ötesinde gerçekten kritik bir tartışma yaratan bu konu, 1990’lardan bugüne Berlin duvarının çöküşü ve eski SSBC’nin dağılmasıyla keskinleşmiş durumda. Emperyalizm ve onun sözcüleri Stalinist aygıtın ve sahte sosyalizmin çöküşünü “sosyalizmin sonu” ve kapitalizmin zaferinden bahsetmek için kullandılar. Milyonlarca insanın kafalarında yaratılan karışıklık dünya reformist solunun “gerçekleştirilebilir ve gerçekçi” talepler uğruna mücadeleye yönelmesi için yapılan tartışmaları körükledi. Buna karşılık biz, emekçilerin ve halkın yaşam koşullarında gelişme ve kökten değişim yaratan bir devrimin, yüz yıl önce Rusya’da gerçekleştiği gibi, işçi hükümetleri kurmaksızın gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu düşünmeye devam ediyoruz.

Sosyalizm: Ütopya mı tarihsel zorunluluk mu?

Hem işverenlerin hem de geleneksel reformcu solun politikalarının yanı sıra “ulusal ve popüler” Chavezci akımlara ya da Podemos gibi “yeni solun” Avrupa varyantlarına giren neo-reformistler, devrimcileri “ütopik”, “eski” veya “ultra-sekter” şeyleri savunmakla suçlamakta ve programların ve solun ve politikalarının “yenilenmesi” için zamanın geldiğini iddia etmekteler. Buradan çıkan mesaj da “mümkün” olan için uğraşmak ve sloganları değiştirmek veya güncellemek oluyor.

Deneyimler, Marksizmin ve solun bütün “yenilikçi” ve “gerçekçi” projelerinin işçiler, gençlik, kadınlar ve ezilen kitleler için acı bir başarısızlıkla sonuçlandığını göstermiştir. Chavizmin “21. Yüzyıl Sosyalizmi”, Brezilya’da Lula-Dilma-PT modeli ya da Yunanistan’da Syriza örneklerine bakmak yeterli olacaktır. “Gerçekleştirilebilir” ve “gerçekçiyi” vaat ederek bütün bu örnekler çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yaparak, dış borçları ödeyerek ve halklarını sosyal yardımları kısıp ekonomik düzenlemelerle aç bırakarak sonlandı.

Kitlelerin hayatlarında gerçek bir değişim yaratmak için var olan tek “gerçekçi” çözüm sosyalist devrimin zaferi ve işçi ve halk demokrasisine dayalı bir işçi hükümetidir. Bunun kolay olacağını söylemiyoruz fakat bu tarihsel deneyimin gösterdiği üzere bu tek köklü değişim ihtimalidir. Yalnızca sosyalist önlemler, burjuvazinin ve çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve devlet mülkiyetinin işçiler tarafından yönetilen devlet eliyle planlanması, gerçek toplumsal bir değişim getirebilir. Küba ve Çin devrimlerinin ilk senelerinin gösterdiği gibi bürokratik ve ulusal sosyalist planlama bile kapitalizmden daha üstün olduğunu göstermiştir.

Başarılı olan devrimler vardı fakat “Ekim” Devrimi tekrar etmedi

Ekim devriminden bu yana geçen yüz yıl reformist bakış açısıyla kökten bir değişim gerçekleşmeyeceğini kanıtlamıştır Sadece toplumsal devrimler değişiklikler getirmiştir. 20. yüzyılda ve 21. yüzyılın şu ana kadar geçen süresinde katliamcı diktatörleri deviren halkları sömürge durumundan kurtaran birçok başarılı devrim gerçekleşti. Fakat hiçbiri 1917’deki gibi bir sosyalist devrim değildi. Rus devriminin deneyimi istisna olarak kaldı.

Rus devriminin iki ana özelliği vardır: 1) Sovyetler gibi işçi ve emekçi iktidarına dayalı devrimci örgütlerin ortaya çıkması ve 2)en önemlisi: Lenin’in Bolşevik Partisi gibi, kitle seferberliklerini yöneterek iktidarı alabilecek ve işçiler ve köylüler için demokrasiye dayalı sosyalist değişimi gerçekleştirebilecek devrimci bir partinin varlığı. Bu iki koşul olmaksızın, özellikle de kitle hareketlerini yönetme gücü bulunan bir devrimci parti olmaksızın yeni Ekimler olmayacaktır ve nitekim bugüne kadar olanlar ne yazık ki budur.

Geçtiğimiz 100 sene içerisinde devrimler oldu. Zafere ulaşan veya yenilen birçok devrim gerçekleşti. Fakat hiçbiri Lenin ve Troçki’nin partisi gibi bir parti tarafından yönetilmediler. Hepsi reformist, bürokratik ve hain partiler tarafından yönetildiler. 1949 Çin ve 1959 Küba devrimleri bile burjuvaziyi mülksüzleştirip emperyalizm ile kopuş yaşamalarına rağmen işçi örgütlerinin baş rolü alamamaları neticesinde ÇKP ya da Castroculuk gibi bürokratik “işçi devletlerini” yöneten  bürokratik önderlikler devrimi duraklatmışlar ve emperyalizm ile sonu kapitalist restorasyonla biten anlaşmalar imzalamışlardır.

Yeni “Ekimlerin” yaşanmamasındaki kilit nokta kitlelerin cesaretlerinde veya harekete geçme kapasitelerindeki eksiklik değil, devrimci bir yönelişin olmamasıdır.

Stalinizmin zaferi işçi hareketi için bir felaket olmuştur

Yukarıda bahsettiğimiz tüm devrimci süreçlerde ve geçtiğimiz 100 yıl içerisinde gerçekleşen diğer devrimlerin tümünde 1917’de Lenin’in Bolşevik Partisi’nin sahip olduğu öneme ve özelliklere sahip bir partinin eksikliği vardır.

Troçki “insanlığın krizinin devrimci önderlik krizi” olduğunu belirtmişti. 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in Troçki tarafından kuruluşu devrimci Marksizmi koruma amacını taşıyordu. Bu bağlamda programı devrimci partileri yeniden kurmak, karşıdevrimci aygıtlarla, sosyal demokratlarla ve Stalinistlerle mücadele etmek anlamına geliyordu.

Neden hala bu önderlik krizi çözülebilmiş değildir? Neden bolşevik parti tipi kitlesel etkiye sahip güçlü devrimci partiler ortaya çıkmamıştır? Bütün bunların tekrar etmekten usanmayacağımız merkezi bir nedeni vardır: Stalinizm 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren devrimciler üzerinde zafer kazanmıştır ve bu dünya işçi hareketi için bir felaket olmuştur.

Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devam eden bu zaferi milyonlarca insanın bilincinde büyük bir gerilemeye neden olmuş ve bu farklı biçimlerde bugüne ulaşmıştır. Moreno bunu “işçi hareketinin frengisi” olarak nitelendirmiştir. Stalinizm Marksizmin ve Ekim Devrimi’nin derslerinin bütün doğasını değiştirmiştir. Sözcüklere kadar değiştirmiş ve niteliğini bozmuştur. Devrim kelimesi “aşamalı bir devrim” yani “ilerici” burjuva kesimler ile bir uzlaşma ve anlaşma anlamına sokulmuştur. Parti, “komünist disipline” karşı çıkan herkesi tasfiye eden bürokratik “tek partiye” dönüşmüştür. Sosyalizm çoğunluğun karşısında birçok ayrıcalığa sahip olan bürokratik bir kast tarafından diktatörlükle yönetilen bir topluma dönüşmüştür.

Dram İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalinizmin güç kazanması ve dünya çapında kitlesel bir hareket olması ile büyümüştür. Milyonlarca insan Stalin’e güvenmiştir. Milyonlarca işçi Nazizmin yenilmesini ve Kızıl Ordu’nun 1945’te Berlin’e girmesini Stalin’in ve SSCB Komünist Partisi’nin “sosyalist” bir erdemi olarak nitelendirmiştir.

Troçki Nazizmin Sovyet işçilerinin ve halkının mücadeleleriyle yenilgiye uğratılmasının Stalinist bürokrasinin sonu olacağını düşünmüştü. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal demokrasi deneyimi ile bir paralellik kurmuştu. Fakat olaylar farklı bir seyir izledi. Stalin ve SSCB bürokrasisi Hitler’in düşüşü ile gelen zaferi kendi üstlerine aldılar. Özellikle Avrupa’da, Komünist Partiler kitle partilerine dönüştüler. Ve böylece bu partiler Fransa, İtalya, Yunanistan’daki devrimleri terk ettiler ve savaş sonrasında emperyalist kapitalizmin yeniden inşası için uzlaşmaya girdiler.

Stalinist aygıtlara olan bu güven kitlelerin bilincinde olağandışı bir gerilemeye neden olmuştur. Milyonlar Stalin’in, gerçekte bir hain ve devrimin celladı olmasına rağmen, devrimci olduğunu düşünmüştür. Milyonlarca işçi Roma ve Paris sokaklarına Stalin afişleri ile çıkmışlardır. Fransız işçiler Fransa KP’sinin büyük grev hareketini frenlemek ve devrimci hareketi durdurmak için oluşturduğu “önce üretim” sloganını takip etmiş ve silahlı ve iktidarı alabilecek olmalarına rağmen yenilmişlerdir, aynı İtalyanlar gibi. İtalya KP’si 9 milyon üyeyle Çin ve SSCB haricindeki en büyük Komünist Parti idi. Milyonlarca İtalyan komünist işçi burjuva İtalya’yı kurma ve Hıristiyan Demokratlar ile iktidarı paylaşma politik çizgisine güvenmişlerdir. Stalinizm ya da Moskova komünizmi kitle hareketine dönüşmüştür.Aydınların ve sanatçıların büyük bir bölümü Stalin’in ve KP’lerin sempatizanları olmuşlardır. Diego Rivera ve Frida Khalo bile Troçkizme sempati beslemelerine rağmen Stalinist olmuşlardır.

Stalin ve aygıtlarının büyük bir başarısı da SSCB’nin ilk yıllarında Troçki’yi tarihten silmek olmuştur. Troçki’yi bir karşı devrimci diye karalamışlar ve 1940’ta katletmişlerdir. Milyonlarca komünist militan Troçkistlerin bölücü ve düşman ajanı olduğuna ikna olmuştur.

Stalin’in 1953’teki ölümünden sonra 1956 yılında Nikita Kruschev, Stalinist aygıtın 1953 Berlin ayaklanmasından beri yaşadığı krizi atlatmak amacıyla “Stalinizmden arındırma” adı altında bir yenilenme çalışmasını başlatmıştır. Fakat “emperyalizm ile barış içinde yaşama”, aşamalı devrim ve Marksizmin yozlaştırılması politikaları devam etmiştir.

Stalinizm içindeki basınç ve kafa karışıklığı o kadar büyüktü ki bazı Troçkist kesimler bile bundan etkilendi. Dördüncü Enternasyonal birkaç ülkede birkaç bin militan ile çok güçsüzdü ve Pabloculuk, yani Michel Pablo ve Ernest Mandel’in başını çektiği akım tarafından yönetiliyordu. Bu akıma göre Üçüncü Dünya Savaşı’nın olması kaçınılmazdı ve bu savaşta SSCB’yi korumak zorunda olan Komünist Partiler zorunlu olarak devrimcileşecekti, bundan dolayı Troçkistler bu partilere entrizm yapmalıydılar. Bu yöneliş 20 yıl sürdü. Stalinizme tanınan bu ayrıcalık Troçkizmin birçok yıl boyunca Avrupa’dan silinmesine neden oldu. 1968’de Fransız Mayıs’ında Mandelciler KP’den koptular ve Devrimci Komünist Birlik’i kurdular. Bu oportünist ve reformist Mandelci sektör güçlü komünist parti ve ulusalcı burjuva hareketlerinin basınçlarına teslim oldu. Bundan dolayı Troçkizm 1952’de Bolivya’da büyük bir devrim fırsatını kaybetti. Bu devrim yeni bir “Ekim” olabilir ve Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunda özellikle de Latin Amerika gibi devrimlerin gerçekleşmekte olduğu bir kıtada gidişatı değiştirebilirdi. Saflarımıza sızan revizyonizm çok yıkıcı bir etkide bulunmuştur.

Küba ve Çin Devrimleri ve gerilla hareketi devrimcileri kitlelerden daha da uzaklaştırdı

Mao ve Fidel Castro’nun önderliğindeki Çin ve Küba devrimlerinin zaferleri kitleleri etkiledi ve dünyadaki binlerce öncü militanı Maocu, Castrocu ve gerillacı yaptı. Bu hareketler Moskova’nın prestij kaybettiği 1960-70 yıllarında yükselişe geçti. 1960’ların başında daha önceden Stalinist olduklarını belirtmiş olsalar da Çin’deki Mao yönetimi Moskova ile bir kopuş yaşadı. Bu yönetim “uzatılmış halk savaşı” aracılığıyla uluslararası devrimi ilerletmek istiyor gibi görünüyordu. Zamanla Maoculuğun bir tür Stalinizm olarak “ulusal burjuvazi” ile birliktelik önerdiği ortaya çıktı; örneğin Arjantin’de Peronizm ile yaşanan gibi. 1965’te Endonez’yada burjuva Sukharno ile yaptığı anlaşmayla Endonezya devrimine ihanet etti. Latin Amerika’da ise Küba’nın etkisi mutlaktı. Gerilla liderleri Kremlin’in “genel sekreterleri” değil, yaşamlarını devrime adamış insanlardı. Bu şekilde Kübalı ve Maocu gerillaların bürokratik Sovyetlerin ve onun uydu partilerinin krizini hafiflettiği ve farklı yönlere kanalize ettiği söylenebilir. Troçkizm ise izole kalmaya devam etti.

Castroculuk ve Maoculuk, başlangıçta gerilla yöntemini işçi ve halk hareketinin geliştirilmesinin ve devrimci programa sahip işçi partilerinin inşasının karşısına çıkardılar. Che Guevera haricinde Küba yönetimi Moskova bürokrasisine boyun eğdi ve “emperyalizm ile barış içinde yaşama” politikasını benimsedi. Fidel Castro devrimleri desteklemekten vaz geçti ve yerel burjuva hükümetlerle anlaşmaya gitti. Fakat bunu bir devrimin “komutanı” otoritesiyle yaptı. Binlerce ve binlerce militanın kafa karışıklığını arttırdı. Dahası 1979 Nikaragua devriminde Sandinistlere “yeni bir Küba yaratmamalarını” önerdi. Morenocu Troçkistler bunun büyük bir ihanet olduğunu söylediler, ama gözleri kapalı Fidel’e güvenen militanlar bunu görmedi.

Nahuel Moreno bu ilişkiyi kitlelerin bilincindeki bir gecikme ve karşıdevrimci aygıtların varlığı ile açıkladı: “Neredeyse bütün devrimler, kitle hareketinin derin nesnel ihtiyaçları tahammül edilemez bir hal aldıklarında ortaya çıkmışlardır. Fakat proletaryanın ve onun önderlerinin bilinçlilik seviyesi, devrime yol açan nesnel durumla kıyaslandığında geri bir seviyede kalmaya devam etmektedir. Lakin bu geriliğe rağmen devrimler gerçekleşmektedir. (…) (İşçi hareketinin sahip olduğu bu düşük bilinç seviyesi) devrim sırasında, küçük burjuva ve karşıdevrimci aygıtlara bir düzeye kadar onunla buluşma ve onu yönetme imkanı tanır. (Geçiş Programının Güncellenmesi, 15. Tez). Bu çerçevede 20. yüzyılın büyük devrimlerine rağmen aygıtların krizi devam etmektedir ve devrimci önderlik krizi aşılamamış durumdadır.

Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra uzayan krizin nedeni

Nihayetinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Troçki’nin Moskova tarafından yürütülen karşıdevrimin feci bir krize neden olacağı ve ancak seferberliklerle üstesinden gelinebileceği yönündeki  tahminleri gerçekleşti. Berlin Duvarı’nın çöküşü, devrimci bir seferberliğin meyvesi olarak, Doğu Almanya’daki komünist diktatörlüğün çöküşünü sembolize etti. Hemen sonrasında Romanya’da kitleler Çavuşesku’ya karşı ayaklandılar ve son olarak eski SSCB 1991’de, büyük kitle seferberlikleri eşliğinde çözüldü. Stalinist aygıtın kitleler tarafından parçalanması büyük bir zaferdi. Fakat bu zafer devrimci önderlik krizinin çözülememesi nedeniyle birçok çelişki taşıyordu. İlk olarak devrimci bir önderlik olmaksızın bu seferberlikler kapitalist restorasyonu önleyemedi. Kapitalizme dönüş toplumsal karşıdevrim anlamına geliyordu. 60 yıllık baskı bu ülkelerde önderliği alacak Troçkist partilerin oluşmasını önledi. Yeltsin ve hemen ardından Putin tarafından doldurulan müthiş bir politik boşluk oluştu.

Dünya çapında kitlelerin bilincinde büyük bir karmaşa çağı açılmış oldu. Emperyalist cephe bunu “sosyalizmin çöküşü” olarak açıkladı.

Stalinist aygıtın çöküşü otomatik olarak devrimci bir yöneliş kazanamazdı. 21. yüzyılda devrimci önderlik krizinin beklenmedik şekilde uzadığı belli oldu. Morenocu akımımızın, eski SSCB’de gerçekleşecek bir politik devrimle karşıdevrimci Stalinist aygıtın çöküşünün merkezci ya da devrimci akımların ortaya çıkmasına ve bunların yeni devrimci partilerin inşasına yol açabileceği yolundaki öngörüleri doğrulanmadı. Şimdilik, bu sol akımlar oluşmuş değil. Bu bir gerçek.

Fakat Stalinist aygıtın çöküşünün olumlu yanı dünya çapında bir politik devrim çağı başlatmış olmasıdır. Politik veya sendika önderliklerine karşı girişilen bir başkaldırı sürecidir bu. Bu dünya çapında güncel bir olgudur ve neredeyse her tür ülkede yaşanmaktadır. Geleneksel eski burjuva partilere karşı güvensizlik artmış, iki partililik yıkılmış, politik istikrarsızlık durumları yaşanmış, sosyal kesintiler yapan hükümetler seçimlerde cezalandırılır olmuş, boykotlar ve en güzeli grevler ve kitle seferberlikleri artmıştır. Bu süreç aynı zamanda devrimci önderlik krizinin aşılması için verilen mücadeleyi de beslemekte.

Bu değişim sürecinde yeni reformistler de gelişme imkanı buldu. Bunlar bir yandan sovyet aygıtını eleştirirlerken öte yandan “21. yüzyıl sosyalizmi” veya “Bolivarcı devrim” gibi anlayışlar geliştirdiler. Chavez sürekli Lenin’den alıntı yaptı, hatta bazen Troçki’ye de değindi. Bununla birlikte Bolivya’da Eva Morales, Brezilya’da PT ve Lula veya Avrupa’da Syriza ve Podemos gibi benzer oluşumlarla birlikte, Küba yönetimine sıkı sıkıya bağlı bir Chavezcilik ortaya çıktı.  Burjuvazi ile uzlaşma, aşamalı devrim, işçi karşıtı politikalar ile aynı karşıdevrimci anlayışı devam ettiren bu yeni reformist ya da yeni Stalinist partiler krize girmeye başlamışlardır. Ama bu arada sosyalizmi kirleterek yeni kafa karışıklıklarına neden oldular. Binlerce kişi bunun sosyalizmin başka bir başarısızlığı olup olmadığını sorgulamaya koyuldu.

İktidar olan veya hükümetlere katılan bu yeni yeni reformist aygıtlar nihai krizlerine girdiler: büyük küçük kafa karışıklıkları ile kitleler ve onların öncüleri son deneyimlerini yaşadılar. Bu antibürokratik politik devrim sürecinin bir parçasını oluşturan, alttan gelen bir başkaldırıdır.

Yeni devrimci partiler kurmak 21. yüzyılın en büyük mücadelesidir

Hala yeni Ekim Devrimlerinin bir gereklilik olduğunu düşünüyoruz ve bundan dolayı görevimiz bolşevik modelde enternasyonalist devrimci partiler kurmaktır. Lenin ve Troçki’nin bize bıraktığı vasiyet budur. Bu anlamda, başka devrimci güçler ile birliktelik imkânları arayarak, 4. Enternasyonal’in inşası yolunda çalışmaktayız. Bu ahlaki bir zorunluluk değildir. Biz bir inanç akımı değiliz. Sadece sömürülen kitleler için başka bir seçeneğin olmadığını düşünüyoruz. Er ya da geç, ama aynı mücadele sürüyor.

Bu nedenle, kafa karışıklığına düşen ve “mümkün olan” modasına kapılanlarla; ya da subcomandante Marcos gibi her şeyden şüphe edip “sorgulayarak yürüme” taraftarlarına; ya da internet üzerinden, “mülksüzleştirme”, “devletleştirme”, “burjuva parti” veya “işçi hükümeti” gibi sözcüklerden arındırılmış programlar temelinde geniş “antikapitalist” partiler kurmaya kalkanlara karşı mücadele etmeye devam ediyoruz. Bunları “karma ekonomi”, “politik kast”, “aşağıdan bir halk gücü yaratmak” veya “halk hükümeti” gibi kavramlarla değiştirmeye karşıyız.

Bu nedenle “21. yüzyıl sosyalizmi” gibi yeni reformist sahte önerilere ve Syriza ve Podemos gibi sözde “yeni sol” aldatmacalara karşı mücadeleyi sürdürüyoruz.

Görevimiz tek tek ülkelerde ve dünya çapında devrimci önderlik krizini aşmaktır. Bu, işçi iktidarı ve yeni bir Ekim’in zaferi için mücadele eden programlara sahip devrimci partiler kurmaktan geçiyor.

Reformist ve bürokratik aygıtların krizi devam ediyor. Hükümetlere ve yöneticilerine karşı tabandan gelen başkaldırılar artıyor. Bu durum hedefimize yönelik mücadelemizde yeni olanaklar yaratmakta. Bu gelişmelere müdahale edebilmek için yeni politik ve sendikal gelişmelere açık olmamız gerekiyor. Devrimci partiler inşa etmek için sekter davranmayacağız ve cüretkâr olacağız.

—————————————————————————————————-

1952 Bolivya Devrimi yeni bir Ekim olabilirdi

1952’de Bolivya’da ikinci bir Ekim’i tekrarlamak için büyük bir fırsat kaçırıldı. Böyle bir olasılık dünya çapında solu ve işçi hareketini değiştirebilirdi. 4. Enternasyonal kitleselleşebilir ve Stalinizme alternatif oluşturabilirdi. Dünya çapında devrimci önderlik krizi aşılabilirdi. Bu yenilginin sorumluluğu Michel Pablo ve Ernest Mandel tarafından yönetilen 4. Enternasyonal’dedir. Michel Pablo tarafından yönetilen Enternasyonal’in Bolivya seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi (POR), bir işçi devrimine yapabilecek en büyük suçu işledi.

1952 Nisan’ında bir işçi isyanı baş gösterdi ve burjuva orduyu yıktı. En önemli rol madencilerde ve Troçkizme kazanılmış Bolivya işçi sınıfındaydı. Daha 1946 Kasım’ında Maden İşçileri Federasyonu, Pulacayo’nun sosyalizm ve işçi hükümeti için mücadeleyi deklare ettiği ünlü tezini oylayarak kabul etti.

Nisan 1952’de dinamitlerle donanmış olan maden işçileri La Paz’a ulaştılar ve merkezi cephaneliği ve hava üssünü ele geçirerek kentin ordu tarafından bombalanmasına karşı direndiler. Bir polis grubu isyanın üzerine sürüldü. Üç gün içerisinde ordu, işçi ve köylülerden oluşan ve başta La Paz ve Oruro olmak üzere tüm ülkede egemen hale gelen silahlı milis kuvvetleri karşısında çöktü.

İşçiler silahlara ve güçlü sendikalara sahiptiler ve böylece Bolivya Merkezi İşçi Konfederasyonu’nu (COB) kurdular, yiyecek tedariki ve ulaşım hizmetlerini düzenlemeye giriştiler. COB’un önde gelen lideri Juan Lechin idi ve yönetimi POR ile paylaşıyordu. COB’un iktidarı alması için bütün koşullar hazırdı. Fakat yönetim, Ulusal Devrimci Hareket (MNR) liderlerinden Victor Paz Estensoro’yu (14 Nisan’da sürgünden dönmüştü) toplantıya çağırdı ve başkanlık teklif etti. Moreno’nun akımının sloganı “Tüm iktidar COB’a!” idi.

Bolivya Rus devriminden beri gelmiş geçmiş en gelişkin devrim olarak kabul edilir. Burjuva ordu yıkılmıştı. İşçi ve köylü milisleri tek güç kaynağı olarak örgütlenmişlerdi ve COB işçi hareketini ve milisleri merkezileştırebilecek yegane örgüttü. COB’u yöneten bürokrasi -ellerindeki- iktidarı ulusalcı burjuva partiye teslim etti. Bolivya Troçkizmi önemli bir güçtü, kitle ve işçi hareketi üzerinde büyük bir etkisi vardı, orduyu yıkan ayaklanmayı yöneten güçlerden biriydi. Michel Pablo tarafından yönetilen Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Sekreterliği burjuva hükümete eleştirel destek vererek ihanet çizgisine düştü. Revizyonist ilke her zaman aynıydı: kitlelerin MNR üzerinde basınç uygulamasıyla sosyalist devrim yapabilir anlayışı. COB tarafından iktidarın alınması ve Bolivya’da gerçekleşecek bir sosyalist devrim Latin Amerika devrimini körükleyebilirdi. Hepsi Küba devriminden önce gerçekleşmişti. Kıtasal devrime bir sınıf karakteri verebilirdi ve Bolivya Troçkizmi tarafından yönetilebilirdi. Bu yeni bir Ekim demek olurdu.

Bolivya Troçkizminin krizi, Troçkist hareketin krizi ve bunun ardından Bolivya’da güçlenen Stalinizm ve tüm Latin Amerika’da ulusalcı küçük burjuva hareketlerin yükselişi, Pablo-Mandel revizyonizminin Bolivya’da dayattığı canice sınıf uzlaşmacı politikasının sonucu olmuştur.

———————————————————————————————————

Dördüncü Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal çok zor koşullar altında, büyük yenilgiler ve Nazilerin Avrupa’da ilerleyişi esnasında 1938’de kuruldu. Troçki’yi izleyen gruplar çok küçüktü ve dünya çapında, özellikle de SSCB’de büyük baskı görüyorlardı. Stalin sonunda Troçki’yi 1940’ta öldürttü. Bu yeni enternasyonalin inşasını daha da zorlaştırdı.

Troçkizm, Troçki’nin ölümü ile daha da zayıfladı ve genç deneyimsiz yöneticiler ile marjinal pozisyonlarda örgütlenmeye başladı. Bu arada Bolivya gibi yerlerde Troçkizm önemli bir güce sahip oldu ve işçi hareketinde güçlü bir şekilde varlığını sürdürdü. Fakat Dördüncü Enternasyonal’in yönetiminde revizyonist bir sektör ağırlık kazanmaya başladı. Troçkist olma nedenlerini ve programı terk ettiler ve komünist partilerin ve ulusal burjuva hareketlerin basıncına teslim oldular. Bundan dolayı Troçkizm büyük Bolivya devrimi fırsatını kaçırdı.

Revizyonizm oportünist pozisyonlara düşerek birçok hasara yol açtı ve Leninist devrimci parti inşasını terk etti. Troçkizmin diğer sektörleri de sekter bir pozisyonda kaldılar. Bundan dolayı Dördüncü Enternasyonal 1950’lerde ve 60’larda sekter ve oportünist pek çok kanada ayrıldı ve marjinal kaldı. Moreno’nun akımı revizyonist akıma karşı çıkan nadir akımlardan biriydi.

Moreno, sekterizme ve oportünizme karşı mücadele ederek, Troçkist partilerin işçi hareketi içinde kurulmasını teşvik etti. Arjantin’de Troçkizm ilk önce Sosyalist İşçi Partisi (PST) ve 1970’lerden sonra da Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) ile 1980’lerde çok büyüdü ve futbol statlarını dolduran dünyanın en büyük Troçkist partilerinden birine dönüştü. Moreno’nun ölümünden sonra olaylara yanlış politik cevaplar verilmesi üzerine bu gelişim durdu. Bugün Arjantin’de bu deneyimleri sahiplenen Sosyalist Sol (UIT-CI), üç Troçkist partiyi içeren İşçilerin Sol Cephesi’nin (FİT) yapıtaşlarından biri haline gelmiş durumda, sendikalarda güç kazanmakta, bir milyon oy toplamakta ve birçok milletvekili çıkarmakta. Böylece FIT dünyanın en güçlü Troçkist kutuplarından biri haline gelmiş durumda.

UIT-CI 2014’te Avrupa ve Meksika’da birleşmeler gerçekleştirerek yozlaşmaya karşı Moreno’nun verdiği kavgayı takip etmekte. Biz enternasyonalizmin partizanlarıyız fakat Dördüncü Enternasyonal’in kendisi olduğumuz gibi bir iddiamız yok. Dördüncü Enternasyonal’in inşasının bir parçasıyız. Troçkist veya değil, diğer devrimci gruplarla birleşmeye açığız. Eski aygıtların krizinin devrimci akımların veya eğilimlerin veya merkezci solun önünü açabileceğini ve dolayısıyla bu gruplarla birlikte çalışarak devrimci partinin inşasına yönelik olarak birleşik devrimci cepheler kurmak görevinde ortaklaştırabileceğini düşünüyoruz.

Katalan halkı ayakta, bağımsızlığa yürüyor

0

Binlerce İspanyol polisi… Basılan sandık merkezleri, tahrip edilen okullar, el konulan sandıklar ve oylar, vahşice dövülen, gaz bombaları ve plastik mermilerle saldırılan, merdivenlerden aşağı atılan, yerlerde sürüklenen insanlar; ve 12’si ağır 900’ü aşkın yaralı… 1 Ekim’de kendi kaderini tayin etmek için barışçıl biçimde sandık başına giden Katalan halkının yaşadıklarıydı bunlar. İspanyol devletinin bütün bu saldırılarına rağmen 2 milyon 262 bin kişi, yaşlı genç, kadın erkek, hep birlikte kahramanca korudukları okullarda oy kullanmayı başardı ve %90 oranında bağımsızlığa EVET dedi. 640 bin kadar kullanılmış oya ise saldırı güçleri el koydu; bunların da dahil edilmesiyle birlikte katılım %54,3 oranında oldu. Yıllar önce Avrupa Birliği’ne girmek için yapılan referandumda Katalonya’da gerçekleşen katılım oranının aynısı. Yani aynı derecede meşru.

Ama tabii İspanya hükümeti gerçekleşen referandumu meşru olarak kabul etmiyor; sadece o da değil, halk oylamasını “Yok” sayıyor. Kralın başını çektiği ve Franco artığı Halk Partisi (PP-Partido Popular) iktidarının yönettiği Monarşi rejiminin Katalan halkına yanıtı basitçe bu! Dayandıkları “hukuki” gerekçe de, 1978’de kabul edilmiş olan “demokratik Anayasanın”, ulusların kendi kaderini tayin hakkını kabul etmiyor olması. Ama, diktatör Franco’nun ünlü “İspanya’yı iyi bağladık” deyişinin ürünü olan bu Anayasa’nın öngördüğü rejim bugün Katalan emekçileri tarafından sarsılıyor.

Emperyalist İspanya burjuvazisi (buna Katalan burjuvazisi de dahil) şimdi panik içinde. Zira bütün bir Katalan halkının demokratik ve tarihsel bir hakkı için mücadelesi gibi görünen bu başkaldırışı sadece bir “ayrılma” isteğinden ibaret değil. Sürecin altında Katalonya’daki emekçi sınıfların Madrid kaynaklı neoliberal sömürü sistemine isyanı yatıyor. Katalonya halkının bağımsızlık talebinin tarihten gelen soyut bir ideal olmaktan çıkıp güncel bir haykırış haline dönmesi tam da 2008 kriziyle birlikte başlamıştı. Çürümüş, yolsuzluklara batmış İspanya burjuvazisinin, kendisinin neden olduğu krizin faturasını ağır işten çıkarmalarla, vergilerle, özelleştirmelerle emekçi yığınlara ödetmeye girişmesi, Katalan yığınlarda bundan kurtulmanın yolunun bu köhnemiş monarşik devletten kopup sosyal bir Katalan cumhuriyeti yaratmaktan geçtiği düşüncesine yol açmıştı. İşte 1 Ekim bağımsızlık referandumu bu sürecin sonucu oldu.

İspanyol sermayesiyle iç içe durumdaki Katalan burjuvazisi böyle bir ayrılmayı istemiyor. Üstelik, gerek sağcı PP’nin, gerekse Sosyalist Parti (PSOE) hükümetlerinin uyguladığı neoliberal saldırıları, Katalan burjuvazisinin partisi olan PdCat da (Katalonya Demokratik Partisi) aynen Katalonya’da yürürlüğe koymuştu. Ne var ki bağımsızlık seferberliklerinin güçlenmesi, süreci denetleyebilmek ve iktidarını koruyabilmek için bu partiyi de bağımsızlıkçı bir çizgiye sürükledi (ve tabii temsil ettiği burjuvaziyle arasının açılmasına neden oldu). Bağımsızlık sürecinin başını şimdilik bu parti ile onunla koalisyonda olan, özellikle taşra küçük burjuvazisinin partisi bağımsızlıkçı ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Partisi) çekiyor. Katalan parlamentosunda 10 milletvekilinden ikisinin oyuyla bu koalisyonu iktidarda tutan CUP ise (Halk Birliği Adayları) bağımsızlık yanlısı solcular ile Marksistlerden oluşuyor.

Bağımsızlıkçı cephenin çizdiği yol haritası, referandumun ardından Katalan parlamentosundan bağımsızlık ilanı kararı çıkartmak, böylece bir “Geçiş Süreci” başlatmak ve nihayetinde (ne zaman olacağı belli değil) bir Kurucu Meclis için seçim düzenlemek. Bu geçiş süreci esas olarak bir yandan yeni devletin temellerini hazırlamak ve bir yandan da “barışçıl” bir ayrılık için İspanya hükümeti ve Avrupa Birliği ile pazarlıklara girişmek. Ne var ki ne Monarşi rejimi buna izin vermeye taraftar, ne de İspanya kökenli partiler (PP, PSOE, Podemos ve Yurttaşlar partisi) böylesine bir ayrılıktan yanalar. Hatta bazıları Katalonya’nın özerkliğinin iptal edilmesini öneriyorlar. Referandum sonrasında Katalan hükümetinin “arabuluculuk” için yardım istediği Avrupa Birliği de bağımsız bir Katalan devletinin kurulmasına karşı; öyle ki, AB sözcüleri Katalan emekçileri üzerinde 1 Ekim’de uygulanan polis vahşetini bile kınamaktan kaçınmış durumdalar. Bu koşullarda Katalan burjuva partileri olası bir pazarlık halinde bağımsızlık hedefinden her an vazgeçebileceklerdir.

Ama şimdi yeni bir güç daha sahneye çıkıyor: örgütlü Katalan proletaryası. Pek çok devrimci sendikanın 3 Ekim günü için ilan ettikleri genel grev çağrısına iki büyük konfederasyon da katıldı (İşçi Komisyonları –CC.OO.- ve Genel İşçi Birliği –UGT-). Bu satırların yazıldığı 2 Ekim günü işyeri komiteleri toplanıyor, aralarında koordinasyonlar kuruluyor, işyerlerinde genel toplantılar düzenleniyor ve grev komiteleri oluşturuluyordu. Kamu emekçileri ve gençlik günlerden beri sokaklarda. Alanlar protestocu kitlelerle dolup taşıyor. İspanya’nın başka kentlerinde de Katalan halkını destekleyen gösteriler düzenleniyor.

Yarın, 3 Ekim günü, Katalonya belki de tüm İspanya ile birlikte yepyeni bir güne başlayacak. Kendi kaderini tayin hakkını söke söke alan bir halkın, işçi ve emekçi yığınların başını çektiği yeni bir Katalan cumhuriyeti yaratmalarına tanıklık edebileceğiz. Üç gücün çatışmasına şahit olacağız: Monarşik anayasa taraftarları, bağımsızlıkçı Katalan burjuvazisi ve cumhuriyetçi Katalan proletaryası ve emekçi yığınları. Katalan proletaryasının zaferi, tüm İspanya ve Avrupa emekçi yığınlarının özgürleşmesinin yolunu açabilecektir.

Referandum ve tezkere

0

Hani bir laf vardır “İnsanoğlu kuş misali, dün neredeydik bugün nerede” diye; aynen öyle. Türkiye, hemen hepsiyle açık- örtülü bir düşmanlık, anlaşmazlık, geçimsizlik, çıkar çatışması içinde olduğu doğu ve güney komşularıyla neredeyse “canciğer kuzu sarması” durumuna geliverdi! Evet, Kürt meselesinden söz ediyoruz…

Federe Kürdistan yönetimi (IKBY) “bağımsızlık referandumu”na gideceğini açıkladığı andan itibaren Kürtlere hükmeden bölge devletleri, Türkiye, İran, Irak… acayip uyumlu bir koro halinde tehdit, hakaret, şantaj yoluna giderek, askeri seçenek de dahil her şeyden söz etmeye başladılar. İran, Kürdistan topraklarını topçu ateşine tutarken Irak, bir süre önce “işgalci” ilan ettiği Türkiye ile ortak bir askeri tatbikata katılıyor! Topluca bir ekonomik ambargodan da söz ediliyor.

“Yakın dostlar!”

Türkiye, daha üç gün öncesine kadar bölgedeki tek “dostu” Irak Kürdistanı’na referanduma gitmesi halinde başına gelebilecekleri anlattı. Referandum öncesine alınan MGK toplantısından çıkan sonuçlara, Meclis’ten geçen sınır ötesi harekât tezkeresine ve devlet büyüklerimizin sözlerine bakılırsa durum vahim! Üstelik bir bağımsızlık ilanı falan söz konusu değilken.

Barzani yönetimiyle onca açık-gizli ekonomik, siyasi, askeri bağlantılar, PKK ve PYD’ye karşı ortaklık, diplomatik ilişkiler, anlaşmalar, onca yatırım, ihracat, merkezi Irak devletinin itirazlarına rağmen yürütülen petrol ticareti, merkezi yönetimin göndermediği maaşların ödenmesi için verilen yaklaşık iki milyar dolarlık borç… hepsi bir anda unutulmuş… Başbakan kükrüyor, “Hesap soracağız. Referandum gayrimeşrudur, yok hükmündedir!” Sonra sazı yardımcısı alıyor: “Bu huzursuzluk sadece sana değil, pek çok kişiye zarar verecek sonuçlar doğuracaktır!”. Tabii bir de İçişleri Bakanımız var; o, görevi gereği mevzunun “derinliklerine” daha bir vâkıf.  İşin aslını açıklıyor: “Bütün bunlar büyümemizden, zenginleşmemizden, tüm dünyada sözümüzün geçme noktasına gelmemizden rahatsız olanların marifetidir; 15 Temmuz’da başaramadılar, Türkiye’yi istila edip ekonomik olarak zayıflatamadılar. Hemen Irak’ın kuzeyinde bir referandum yapıp ‘acaba Türkiye’nin huzurunu bozabilir miyiz’ diye bir anlayış ortaya koymaya çalıştılar.” Yani adeta ikinci bir Gezi vakası!  Tabii asıl bombayı, kapıları kapatıp Irak Kürtlerini aç bırakmakla da tehdit eden RTE patlatıyor: “Bir gece ansızın gelebiliriz!”

Hep beraber Kürtlere karşı!

Bu “vahim” durum nedeniyle genel seferberlik dahi ilan edilebilirdi ancak bizimkiler şimdilik bir tezkere ile yetindiler; CHP ve MHP’yi de peşlerine takarak. Elbette, “Mesele Kürtler olunca gerisi teferruattır” prensibi uyarınca. MHP’ye diyecek bir şey yok; açık ve yeminli Kürt düşmanı, zaten ne zamandır askeri müdahaleden söz ediyor. Ancak, tarihsel geçmişi ve ideolojik konumu nedeniyle şaşırtmasa da CHP’nin tutumu yine de bir tuhaf! Yani daha o uzun “Adalet Yürüyüşü”nün teri bile kurumadan tezkereye “evet” deyiverdi. Ancak  “sosyal demokratlık” gereği, bu desteği, iktidarın tezkereyi bir savaş fırsatı olarak kullanmaması şartıyla verdiğini açıkladı! Eh, RTE’ye bu kadarı da yeter. Gerektiğinde bir askeri müdahalenin yasal zeminini sağlamış oldu.

Tezkere desteğinin “dışa karşı” olduğu söylenebilir. Ancak bu “akılcı” bir gerekçe olmaz: Birincisi, dış politika ile iç politika hiçbir zaman bu kadar iç içe geçmemişti. İkincisi, Kürtlerin en büyük bölümü Türkiye’nin siyasi sınırları içinde yaşıyor. Üçüncüsü, Kürt politikası RTE’nin iktidar stratejisinin bel kemiği; bu “çözüm sürecinde” de böyleydi şimdi de böyle. Bu nedenle içeride veya dışarıda Kürtleri ezmeye yönelik devlet politikalarına verilecek her destek kaçınılmaz biçimde RTE’nin iç politikasına, yani “yeni Bonapartist baskı rejimine” destek vermek anlamına geliyor. CHP o milliyetçi çaresizliğinin kıskacında döne dursun, RTE işin sırrına çoktan ermiş durumda. Kürt düşmanlığını ve korkusunu kullanarak, yeminli düşmanları dâhil hemen herkesi burunlarından tutup istediği yere sürükleyebileceğinin farkında. Çok güvenilmez de olsa “Atatürkçülerle” oluşturduğu ittifakın temelinde, 15 Temmuz vakasının ötesinde bu gerçek yatıyor. Artık resmiyet kazanmış yeni rejimimizin ömrü Kürt politikasına da sıkı sıkıya bağlı. Milliyetçi olsa da bu konuda diğerleri kadar “katı” ilkeleri olmayan RTE o nedenle bir dönem Dersim için “gözyaşı dökerken” (CHP’nin tek parti dönemi) daha sonra Sur’u, Cizre’yi topa tutabildi (kendi tek adam dönemi). Ayrıca kendisi için, CHP’nin öne sürdüğü “tezkerenin savaş fırsatı olarak kullanılmaması” şartı asla geçerli değil; çünkü varlığı giderek “muzaffer bir başkomutanlığa” bağlı hale geliyor. Bu nedenle Türkiye’nin önünde “rejim” odaklı bir sıcak savaş ihtimali var. Rejim odaklı olması nedeniyle bu savaş aynı zamanda bir “iç savaş” olarak yaşanacak.

Kürtlerin durumu

Barzani’nin kimliği, amacı ve ilişkileri ne olursa olsun, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı tartışılamaz. Zamanı, zemini, ABD’nin rolü, İsrail’in desteği vb. gerekçeler bundan sonra gelir. Elbette Kürdistan’da demokrasi-rejim meselesi dâhil toplumsal, sınıfsal, politik konularda söylenecek pek çok şey var. Ancak itirazcıların bu konularda dönüp önce kendi “ulus devletlerine” ve rejimlerine bakmaları gerekir. “Bölünme” meselesine gelince; bir  “sömürgecinin” elinde zorla tuttuğu toprağı kaybetmesi bölünme değil, adaletin yerini bulmasıdır. Sömürgecinin “iyi yürekli” olması bu gerçeği değiştirmez; kaldı ki Kürtlerin tarihi aynı zamanda acının, baskının ve zulmün de tarihidir. Referandumun bölgenin huzurunu bozacağı ve savaş ihtimalini artıracağı gerekçesine gelirsek: Öncelikle Ortadoğu gibi bir bölgede bu “komik” bir gerekçedir. Bunu söyleyenlere cevabımız: Önce dönüp kendilerine bir bakmaları, sonra da savaş tehditlerinden vazgeçmeleridir.

Emperyalizm meselesine gelince. Bölgenin bugün hâlâ geçerli olan statükosu Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalizm eliyle belirlenmiştir. Emperyalizmin hiçbir zaman bir “Büyük Kürdistan” projesi olmamıştır. Aksine, Irak ve Suriye’nin İngiliz ve Fransız mandası altında olduğu dönemlerde emperyalizm, tercihini merkezi burjuva devletlerinden yana kullanmıştır. Emperyalizm için Kürt sorununun her dönem bir “kullanım değeri” olmuştur; bu, bugün de böyledir. Ancak bunu engellemenin yolu Kürt halkının hak ve özgürlüklerinin ve de kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi ve Kürtlerin ulusal özgürlüğü üzerindeki tehditlerin kaldırılmasıdır. Ulusal hareketler, toplumsal kurtuluş hareketlerinden farklı olarak, çeşitli nedenlerle büyük güçlerle daha “kolay” ilişkiler kurarlar. Ancak bunlar her zaman tehlikeli ilişkilerdir. Kürt önderliklerinin emperyalizmle ilişkileri de, er veya geç Kürt halkına zarar verecektir; ancak bu sorun, “devletli” bölge halkları için de geçerlidir.

Son olarak referandum karşısında “dertlenen” sol kesimlere bir tavsiyede bulunalım. Kendinize “milli ve demokratik” görevleri uygun görürken Kürtlere “enternasyonalizmi” dayatmak büyük bir çelişkidir. Enternasyonalizm, öncelikle “ezen ulus” solcularının görevidir. Gerisi, eşit şartlarda konuşulur…

Türk Metal işçileri oyalıyor: Birleşik ve militan bir emek politikası için ileri!

0

Metal işkolunda yeni sözleşme dönemi açılırken, sendikalar da ilk tekliflerini yaptılar. Türk Metal isimli işçi düşmanı, mafyatik sarı sendika, önerisini %38 gibi yüksek bir oranla yaptı. Şimdi karşımızda iki soru var: İlk olarak Türk Metal bu teklifinde samimi mi? Yani işçileri her zaman ve her yerde sermayeye pazarlamış olan bu karşıdevrimci aygıt, savunduğunu iddia ettiği bu teklifin gerektirdiği eylem gücünü gösterebilir mi ve bu eylemliliğin sorumluluğunun altına girebilir mi? İkinci soru ise Türk Metal gibi teslimiyetçi bir sendikal önderliğin bu teklifi yapmasının ardında yatan sebeplerin ne olduğudur. Bu yazıda bu iki sorunun cevabını arayacağız.