Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Ramazanda sosyalizmi hatırlamak!

0

Sosyalizm sadece Ramazan ayında mı hatırlanır? Elbette hayır. Ama Tek Adam rejiminin onca baskısı, onca eziyeti karşısında o kadar çok demokrasiden söz ediliyor ki, kendini en ilerici, en devrimci olarak sayanlar bile Sosyalizmi sanki “şimdilik” bir kenara koymuşlar, belirsiz bir geleceğe ertelemişler gibi.

Trump’ın dış politikası veya Clinton nasıl kazandı?

0

ABD’nin Suriye’ye ve Afganistan’a gerçekleştirdiği kısmi askeri müdahaleler, Trump iktidarının uluslararası politik yöneliminin çizeceği rotanın genel hatlarına dönük bir takım ipuçlarını açığa çıkardı. Hatırlarsak Trump, ön seçim sürecinde dile getirdiği program itibariyle, tekelci finans kapitalin uluslararası politik öngörülerinin statükosundan sağdan bir kopuşu temsil ediyordu. Kendisi korumacı bir ekonomik programı savunuyor, Çin’den ihraç edilen metaları vergilendireceğini söylüyor, Avrupa Birliği projesine karşı çıkıyor, Putin’le dostluk kuruyor, gümrük duvarlarına duyduğu sempatiyi muhabirlere anlatıyor ve Almanya’nın yayılmacılığına karşı rekabet savaşı vereceğini ilan ediyordu. Özetle Reagan ve Thatcher döneminin “küreselleşmeci” neoliberal rezonansını, “hukuki” çerçeveyi aşabilecek bir kısım “aşırılıklar” eşliğinde terk etme yönünde eğilimler sergiliyordu. Onun bu olasılıkları gündeme getirmiş olması, Almanya’nın Davos’a Çin’in en yetkili makamını çağırmasıyla karşılık bulmuştu. Aynı şekilde Trump’ın, küreselleşmeci neo-liberal elitlerin ekonomi programlarından sağdan bir kopuşu temsil ediyor oluşu, ABD’nin köklü devlet geleneğiyle bina edilmiş kimi kurumlarından itiraz ve endişe sesleriyle karşılanmıştı.

Trump ve Arap-Sünni “Beyaz Ordu”: “Ne bir insan, ne de bir kuruş!”

0

Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz haftalarda Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ile bu ziyaret sırasında verdiği demeçler ve imzaladığı anlaşmalar, uluslararası basında uzun tartışmalara ve yer yer endişelere sebep oldu. Trump, yine oldukça güneşli bir Pazar günü Suudi despotlar ve monarşinin üyeleriyle meclis toplantısı almadan önce yapmış olduğu konuşmayla, Ortadoğu’da ABD militarizminin tırmanacağının ve İran’a dönük geçmiş dönemlere oranla daha farklı ancak “zora dayalı” önlemlerin alınacağının mesajını verdi. Belirtmekte yarar var ki Trump’ın konuşması, Amerikan faşizan sağının ideoloğu olan ve 7 adet Müslüman ülkeden insanların ABD’ye girişini yasaklayan yasanın ardındaki beyin olduğu iddia edilen Stephen Miller tarafından yazılmıştı.

İngiltere seçimlerinin bir kez daha kanıtladığı gerçek

0

Sol hareket pek çok durumda emekçi yığınlarla buluşamama aczini, bizzat yığınların “geri bilincine”, “tutuculuğuna”, vb. bağlar. Onlar için önemli olan, çalışan kitlelerin taleplerinden, acil ihtiyaçlarından çok, kendi politik ve ideolojik yönelişleridir. Bu yönelişleri sıradan insanları ilgilendirmiyor olsa bile, ne gam… Suç işçilerdedir. “Bilinçsiz oldukları için”, “sağa kaydıkları için”… vb.

Bu anlayışın ihanet noktasına ulaşan yansımasını Arap ülkelerindeki devasa ayaklanmalar ve devrim süreçlerinde gördük. O ülkelerdeki halklar, özgürlükler için, iş, ekmek ve demokrasi için diktatörlüklere karşı tarihin gördüğü en muazzam intifadalarına kalkışıyorlar, ama bizim sözde sosyalistlerimiz bu mücadeleleri pek “sosyalistçe” görmedikleri için sırtlarını çevirip burun büküyorlar. Onunla da kalmayıp kitlelerin nefretini kazanmış, eli kanlı diktatörleri destekliyorlar.

Aynı durumu bugün Venezuela’da da görüyoruz. Emekçi yığınlar başkan Maduro’nun diktatoryal uygulamalarına, onun başında bulunduğu kapitalist rejimin yarattığı açlık ve sefalete karşı ayaklanıyorlar; ortada bu kitleleri yönlendirecek bir devrimci parti yok, bu nedenle sağcı partiler hareketin önderliğini kapmaya çalışıyorlar ve sözde solcular hemen kitlelerin karşısına geçiyorlar. Devrimci bir atılıma giren işçileri ve emekçileri “sağcılıkla”, “emperyalizme hizmet etmekle” suçluyorlar. Buna karşılık o kitlelerin ihtiyaçlarına nasıl cevap verileceğine dair tek bir laf etmiyorlar. Zira biliyorlar ki, bunun için Maduro’nun ve onun temsilcisi olduğu patronlar ittifakının iktidardan uzaklaştırılması gerekir.

Bir de Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmamasına ilişkin referandumda halkın çoğunluğunun çıkış (Brexit) lehinde oy kullanmasının yorumlanması… Çoğu solcuya ve sözde ilericiye göre İngiltere halkı “cahil”, “ırkçı” hatta “faşizan” olduğu için böyle oy kullanmıştı. İngiliz proletaryasının aşırı sağcı ve yabancı düşmanı Büyük Britanya Bağımsızlık Partisi’ni (UKIP) desteklediğine inananlar da azımsanmayacak kadardı. O zaman biz “Hayır” diyorduk, “Britanyalı emekçiler Avrupa Birliği’nin dayattığı neoliberal politikalara karşılar, bu yüzden AB’den ayrılmak istiyorlar” diye selamlıyorduk Brexit kararını.

Bu gerçek 8 Haziran seçimlerinde ortaya daha net olarak çıktı. İşçi Partisi müthiş bir patlama yaparak milletvekili sayısını 230’dan 261’e yükseltti (oyların %40’ı, bir önceki seçimden %10 fazla). Muhafazakar Parti 12 milletvekili kaybetti ve sadece 2 puanla öne geçebildi, parlamentoda mutlak çoğunluk sağlayamadı. Ama daha önemlisi, “kötümser” solcuların işçileri onu desteklemekle suçladığı faşizan UKIP’in ne yaptığı: 0 milletvekili ve oyların sadece %1,8’i. Bakalım işçi sınıfını cehaletle, gerilikle karalayan “modern solcular” bunu nasıl açıklayacaklar?

İşçi Partisi bu başarısını, on yıllardan beri partinin Blair ve benzerleri altında sürdürdüğü neoliberal kapitalist politikadan hafifçe sola doğru kırmasına borçlu. Parti lideri Jeremy Corbin kemer sıkma politikalarının karşısında bir çizgi izledi. AB’den çıkılması konusunda başlangıçta yarım yamalak kalma taraftarı gözükmüş olsa da, bu yönde şiddetli bir kampanya yapmadı. Dolayısıyla da partisi adına, Britanyalı işçi ve emekçilerden bir şans daha istedi ve de şimdilik bunu aldı gibi gözüküyor.

Bu durum hemen her yerde böyle. Kitleler kapitalist burjuvazinin saldırılarından; kemer sıkma politikalarından; ekonomik ve sosyal hak kesintilerinden; artan dış borçların getirdiği ek mali yüklerden; işsizlikten ve giderek artan yoksullaşmadan; otoriter hükümetlerden ve diktatörlük rejimlerinden bıkmış, usanmış durumdalar. Onların bu tepkisine ve acil ihtiyaçlarına doğru cevap veren önderlikler arayışındalar. Bunu bulamadıkları sürece de kendi kaderlerini kendi ellerine alabilmekte güçlük çekiyorlar.

Türkiye’de de benzer bir durum var. AKP kuşkusuz kitlelerin manevi kimliklerine hitap ederek kendine destek arıyor, ama bir yandan da Avrupa Birliği’ne, ABD’ye kafa tutar gibi davranıyor; emperyalist ülkelerin ekonomik dayatmalarına karşı aldatmaca da olsa çeşitli sert söylemlerden yararlanıyor; bir yandan ülke kaynaklarını kendi yandaş patronlarına yağmalatırken, diğer yandan da iftar sofraları kurarak eşitlikçi bir görünüm sergilemeye çalışıyor. Ülkedeki emekçi kitlelerin emperyalizmden kaynaklanan baskılara karşı tepkilerini kendi potasında toplayıp eritmeye çalışıyor. Bunu yapmasa, salt İslami söylemle halkın yarısını etkilemeyi başarabilir miydi?

Neoliberal, yağmacı, gerici despotik AKP hükümetinden kurtulmanın yolu, ülkedeki işçi ve emekçi halkın ihtiyaçlarına gerçekçi ve devrimci yanıtlar getirebilen; AB’den ve NATO’dan kopulmasını cesaretle öneren; böylece AKP’nin yalanlarını açığa çıkarabilen; ve kitleleri kendi talepleri doğrultusunda seferber edebilen sosyalist bir önderliğin inşasından geçiyor. Hep söylediğimiz gibi…

Mesafe’nin 13. sayısı çıktı!

0

Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe‘nin 13. sayısı, Bonapartizm ve Türkiye dosya başlığıyla çıkmış bulunuyor. 13. sayının sunuş yazısı şu şekilde:

 

Türkiye’de rejim değişikliği yaşanıyor mu? Evet, yaşanıyor. İktidar partisi Anayasa değişikliğini “rejim değil, yönetim biçimi değişiyor” diye sunmakta ısrar ederek, bu iki kavram sanki birbirinden ayrı şeylermiş gibi, en azından kendi taraftarlarının kafasını karıştırmaya çalıştı. Ona göre sadece iki rejim türü vardı: Monarşi (krallık veya sultanlık) ve Cumhuriyet. Oysa günümüzde, başlarında kral veya sultan bulunan tüm kapitalist devletler, şu veya bu derecelerde değişen ağırlıktaki parlamenter demokrasi veya Bonapartist diktatörlük rejimleriyle yönetilmekte. Tıpkı kendini Cumhuriyet olarak ilan etmiş ülkelerde olduğu gibi. Yani, söz konusu olan bir rejim değişikliği; iktidar kliğinin demagojisi yararsız bir çabadan ibaret.

Nasıl bir değişiklikten önce, iktidar açısından neden buna ihtiyaç vardı sorusunun yanıtını kısaca aramaya çalışalım. 1980 askeri diktatörlüğü ve onu izleyen ANAP hükümetleri neoliberal ekonomi politikasını yürürlüğe koyup Türkiye ekonomisini küresel piyasalara açınca, ülkedeki sermaye birikimi süreçlerinde ciddi bir dönüşümün gerçekleşmesi zorunlu hale gelmişti. Kamu işletmeleri ve altyapı kuruluşlarındaki ilk özelleştirmeler yeni birikim sürecinin ilk adımlarını oluşturdu. Bunu, büyük sanayi kuruluşlarındaki üretim süreçlerinin parçalanarak, kısmi özelleştirmelerle birlikte taşeron firmaların doğuşu izledi. Taşeronlaşma, özellikle Anadolu’daki küçük ve orta çaplı sermayenin atılım yapmasına, yeni birikim modelinin oralarda da uygulanmasına yolu açtı. Bu gelişmeler Türkiye’yi nerdeyse dünya ekonomisi için bir taşeron ülke haline dönüştürecekti.

Bu gelişmeler esas olarak AKP’nin 2002’deki iktidarıyla birlikte gerçek bir atılıma dönüştü. Son derece yaygın özelleştirmeler, kredi kaynaklarının enerji ve inşaat sektörlerinde gelişmekte olan yeni burjuva kesimlere açılması, silah sanayindeki yeni özel yapılanmalar, AKP ve onun hükümeti çevresinde toplanan sermaye gruplarının oluşmasına, bunların oligarşik bir yapı kazanmasına yol açtı. Ama iktidar için önemli bir sorun vardı: Gerek kredilerin dağıtılmasında, ihalelerin verilmesinde ve yeni yatırımların yapılmasında, gerekse kamu arazilerinin ve kaynaklarının özel firmalara tahsis edilmesinde, dönemin mevzuatından doğan ve hükümet ile oligarşi açısından “sıkıntı” yaratan hukuki engeller bulunuyordu. Kaynakların devri ve kullanımında mevzuat sadece “şeffaflık” açısından bazı prosedürler, dolayısıyla uzun kontrol işlemleri kalmıyor öngörmekle kalmıyor, aynı zamanda “kamu yararı” kavramı, mahkemelerde (Anayasa Mahkemesi dahil olmak üzere) projelerin durdurulabilmesine, hatta geri çevrilmesine neden olabiliyordu. Bu yüzden AKP hükümetleri sık sık yasalarda değişiklik yapıyor, ama bunların hiçbiri oligarşik burjuvazi açısından işlerin “yeterince hızlı” işlemesini sağlamıyordu. Yeni yasaların ve yasa değişikliklerinin parlamento komisyonlarından ve genel oturumlarından geçmesi zorunluluğu “fırsatların yeterince değerlendirilememesine” yol açıyordu. Parlamenter sistem oligarşi için bir “ayak bağı” haline dönüşmüştü.

Bir diğer önemli sorun da, özellikle ücretleri, sosyal ve demokratik hakları, ulusal ve inançsal kimlikleri ve çevrenin korunması konularında duyarlı olan işçi ve halk kesimlerinin, sadece burjuvazinin hızlı ve talancı sermaye birikimini güçleştiren talepleri değil, ama aynı zamanda yer yer isyanlara dönüşen direnişleri, hükümet açısından “huzur ve güven ortamının” yaratılabilmesini engelliyordu. Gezi mücadelesinin zorla bastırılması ve 2015 Haziranından sonra Kürt illerinde başlatılan operasyonlar, ardından çeşitli grevlerin ertelenmesi ve yasaklanması, hükümetin ve burjuvazinin “arızi” olarak dahi görmek istemediği bu tür mücadeleleri daha ortaya çıkmadan bastırabilmek için Bonapartist bir baskı rejimi kurmaya geçişinin ilk adımlarını oluşturdu. Bu mücadelelerin, işlevsel olduğu sürece parlamentoya (ve dolayısıyla seçimlere) yansıması kaçınılmaz olduğundan ötürü de, parlamentonun toplumsal çelişkilerin yansıdığı ve dile getirilip çözümler arandığı bir meclis olmaktan çıkarılması gereği doğuyordu oligarşi için. Yakında muhalif partileri de işlevsizleştiren yeni kararnamelerin ve yasaların çıkma olasılığının bulunduğunu söylemek herhalde abartma olmaz.

Bizim Bonapartizm olarak adlandırdığımız bugünkü “Tek Adam Rejimi”, yukarıda çok kısa biçimde özetlediğimiz sürecin bir sonucudur. Esasında Türkiye, çok kısa bir-iki demokratik dönem aralığı ve askeri diktatörlükler (Bonapartizm) dışında, sürekli bir yarı parlamenter rejim (yarı Bonapartizm) altında yönetilmişti. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkede kapitalist sermaye birikiminin gerçekleştirilmesi ve burjuvazinin inşası, sürekli bir devlet müdahalesini gerektirmişti. İşbaşına gelen (veya atanan) hükümetler kimi zaman tarım, ticaret, sanayi ve/veya mali burjuvazi kesimleri arasında farklı tercihlerde bulunmuş olsalar da, bugün Türkiye kapitalizminin ana gövdesini oluşturan finans kapital, devletin bu sınıfın bir bütün olarak çıkarlarını gözettiği yardımı, müdahalesi ve gözetimi sonucunda doğmuş, büyümüş ve eğmen bir sınıf haline gelmişti. Seçimlerde ve dolayısıyla da parlamentoda bu süreci “aksatabilecek” sorunların çıkmasını engelleyebilmek için de, rejim her daim bu demokratik mekanizmaların ardında duran, onları gözleyen ve yeri geldiğinde farklı biçimlerde müdahale eden asker ve sivil bürokrasi tarafından “korunmuş ve kollanmıştı”.

Şimdi AKP hükümetleri, yeni birikim sürecinde giderek işlevsizleşen ve daha çok bizzat kendi siyasi ve toplumsal ayrıcalıklarını korumaya çabalayan, dolayısıyla da yeni burjuva kesimlerin gelişimi önünde bir engel haline dönüşen eski “gözetim ve koruma” mekanizmasını büyük ölçüde parçalamış, etkisizleştirmiş durumda. Ama tüm neoliberal serbest piyasa söylemine karşılık devlet müdahalesine ve yardımına ihtiyaç duyan yeni oligarşi, bir anlamda “mafyatik” gelişiminde ve sürekliliğinde, (nitelikleri çok farklı olmakla birlikte) Cumhuriyetin ilk dönemlerindekine benzer bir rejimin varlığını gerektirmekteydi. Ve bu doğrultuda da oligarşi, sadece aradığı yeni lideri (Bonaparte’ı) RTE’nin şahsında bulmakla kalmayıp AKP’yi de onun sayesinde şekillendirmeyi başarmıştır. Sosyal mücadeleler tarihinde hep olduğu gibi, gelişen ve siyasi olarak güçlenmeye ihtiyaç duyan sınıfsal kesimler kendi liderlerini bulup çıkarırlar ya da yaratırlar. Dolayısıyla ülkede oluşan yeni rejim, RTE’nin kişisel ihtiraslarından çok, onun niteliklerinden yararlanan ve onlardan beslenen oligarşinin bir eseri olarak kabul edilmelidir.

Yeni rejimi incelerken bir tarihsel olguya daha işaret etmemiz gerekiyor. Küresel ekonomi içindeki neoliberal politikalar ve yeni yapılar, burjuvaziler arasında bizzat devletlerin içinde yer aldığı canhıraş bir rekabet ve mücadeleler gerektiriyor. Bu zorunluluk, emperyalist nitelikte olanlar da dahil olmak üzere hemen tüm devletlerde rejimlerin, kimi zaman gazeteci diliyle “popülist” olarak adlandırılan, Bonapartist özellikler kazanmasına neden oluyor. Ama bu eğilimler özellikle emperyalizme bağımlı ve bir alt ekonomik gelişme düzeyine sahip olan ülkelerde çok daha güçlü bir nitelik kazanıyor ve zaten “yarı parlamenter” olan sistemlerini tümüyle Bonapartist diktatörlük biçimlerine doğru sürüklüyor. Türkiye’de olan da bu. Yasama, yürütme ve yargı erklerini büyük ölçüde birleştirip idari sistemin tepe noktasında toplayan “Tek Adam Rejimi”, Marksist terminolojide burjuva diktatörlüğü olarak anılan devlet biçiminin aynı zamanda rejim özelliği kazanmasının bir ürünü. Yani artık parlamenter demokrasi veya yarı parlamenter rejimlerle yönetilen bir burjuva diktatörlüğünden değil, burjuvazinin oligarşik kesimlerinin Bonapartist diktatörlüğünden siz ediyoruz.

Ne var ki, bütün bu tanımları kullanırken, değişmez kategorilerden söz etmiyoruz. Rejimler ve hükümetler, devlet yapısının kendisinden çok daha oynak ve çelişkilidir. Her şey, toplumsal sınıfların gelişim süreçlerine, aralarındaki ilişki ve çelişkilere, bunların siyasi düzlemdeki yansımalarına ve sonuçlarına bağlıdır. Bu, katı bir Bonapartist rejimin inşasıyla karşı karşıya olmamıza rağmen, bu sürecin alacağı biçimlerin ve özelliklerin, sınıflar arasındaki mücadelelere, siyasi gelişmelere, hatta bölgesel ve uluslararası ekonomik ve politik yapılandırmalara ve/veya yeniden düzenlemelere bağlı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Biz sosyalistlerin görevi de, bu süreçleri doğru tahlil edebilmek ve işçi-emekçi seçeneğini bunların ışığında geliştirebilmektir.

* * *

Bu sayımızda, yukarda değindiğimiz Bonapartist rejim sorununa daha geniş bir çerçevede el atmak istedik. Hakkı Yükselen’in “Bir Burjuva Diktatörlüğünün Kısa Tarihi” başlıklı yazısı esas olarak bu amaca yönelik. Yükselen, Osmanlı’dan başlayarak Türkiye’de Bonapartizm olarak tanımladığımız rejim niteliğindeki sürekliliğe dikkat çekiyor ve bunun çeşitli dönemlerdeki sınıfsal yerleşimlerle ve burjuvazinin oluşumuyla bağıntısını izah ediyor. Ama bu bağlamda bir “kurucu Bonapartizm”den söz ediyor ve bunun sadece mevcut baskı sistemindeki bir nicel değişiklik değil, yeni bir siyasi ve ekonomik düzenlemede niteliksel olarak farklı bir yönetsel biçimlendirme olarak açıklıyor.

Dosya konumuz kapsamındaki bir diğer yazı, Kaan Gündeş’in “Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez” başlıklı makalesi. Gündeş bu yazısında, 1908 devriminin yarım kalan sonuçlarının 2008 uluslararası ekonomik kriziyle birlikte Türkiye toplumunun gündemine radikal bir giriş yapmış olduğunu; 106 sene önce vuku bulan halklar arası bu devrimci dalganın gündeme taşıdığı sosyo-politik misyonları mantıksal sonuçlarına ulaştırma kapasitesinden yoksun Türk kapitalizminin ise azgelişmişliği neticesinde sahip olduğu kronik sermaye birikim krizinin, bugünün yeni rejiminin inşasının temellerinde yatan sebep olduğunu savunuyor. Başkanlık adı altında inşa edilen Türk tipi Bonapartizmin kaynaklarını Topkapı’dan Beştepe’ye dek varan bir tarihsel süreklilik ve ekonomik gerçeklik içerisinde arayan Gündeş, toplam beş tezden oluşan vurgular üzerinden mevcut paradigmanın bütünlüklü bir fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bunu yaparken aynı zamanda 1908 analojisi üzerinden ve 21. yüzyıl Türk kapitalizminin buhranlı yapısından yola çıkarak sürekli devrim teorisinin ve stratejisinin, sınıflar mücadelesinin bugünü ve geleceği içerisindeki anlamını, önemini ve gösterdiklerini inceliyor.

Troçki’nin “1908 Türkiye devrimi ve proletaryanın görevleri” ve “Yeni Türkiye (1908 devriminin ardından)” başlıklı makaleleri ile Christian Rakovsky’nin “Türk Devrimi” adlı yazısının, bu topraklardaki rejimin inşası temellerini açıklamak bakımından son derece yararlı ve öğretici olduğunu düşünüyoruz. Bu makaleleri sendika.org sitesinde yayınladıkları biçimiyle dergimize aldık. Sitede Troçki’nin ikinci yazısı (ama birincisi için de geçerli olduğunu düşündiğümüz) için hazırlanan tanıtımı da aktarmak istiyoruz: Ekim Devrimi’nin önderlerinden Leon Troçki’nin 1908 Devrimi (II. Meşrutiyet) sonrası Türkiye üzerine bu makalesi, bugün süreklilik-kopuş diyalektiği içerisinde yeniden bir dönüşüm sürecinden geçen Türkiye devleti ve egemen sınıflarının yapısı üzerine, hala geçerliliğini koruyan dersler de içeren çarpıcı bir analiz sunuyor. Troçki, ordunun Türkiye siyasetinde neden başrol oynadığı, sahnede tek başına görünen ordunun ardındaki egemen sınıflar gerçeği ve devletin asıl sahibi olduğunu düşünen “ulusalcı” güçlerin karşılıklı ilişkilerine dair önemli hatırlatmalarda bulunuyor. Ordunun hamlelerinin, ardındaki egemen sınıflar gerçeğinden bağımsız olarak metafizik yorumlar eşliğinde “dahiyane ya da sapkın” elitist bir kliğin hamleleri olarak algılanmasının yanlışlığına değiniyor.” Sendika.org’un Rakovsky’nin yazısını tanıtımı daha uzun olduğu için onu makalenin başında bırakmayı tercih ettik.

Muhittin Karkın, geçen sayımızda ilk bölümünü verdiğimiz Türk dış politikasına ilişkin incelmesini bu sayımızda sürdürüyor. Bu ikinci bölümde, 1960-80 arasını kapsayan dönemde dış siyasetin esas olarak Osmanlı’nın son döneminden devralınan “dengeler” stratejisine dayandığını ve “ulusal güvenlik” çizgisinden ayrılmadığını anlatıyor. Bu dönemin ilginç özelliğinin özellikle ABD emperyalizmiyle olan anlaşmazlıklar ve çelişkiler olduğunu vurguluyor. Emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkenin kendi güvenlik sorunları ve bölgesel çıkarları nedeniyle emperyalizmle sürtüşmelere girebileceğini ve bunun esas olarak antiemperyalizm olmayacağını gösteren örneklerle dolu bir dönem. Karkın, 12 Eylül darbesi ve ANAP hükümetleriyle açılan ve AKP iktidarları altında süren dış politika yönelişlerini bir sonraki sayımızda anlatmayı ve incelemeyi sürdürecek.

Dosya konumuzun dışarısında kalan ancak Ortadoğu’da son senelerde yaşanmakta olanlara bütünlüklü bir bakış açısı getirmesi itibariyle bu sayıda yer vermeye karar verdiğimiz bir başka yazı ise “Hayalet hâlâ komünist / Marksizmin devrim teorisini savunmak: Devrimler karşısında Castro-Chavizm ve postmodernizm” başlığını taşıyor. Kaan Gündeş bu yazısında, Arap devrimlerinin ardından dünya solu içerisinde alevlenmiş olan tartışmalara teorik-metodik bir katkı sağlamaya çalışıyor. Devrimleri “emperyalist restorasyon projeleri” olarak lanse eden Castro/Chavezci akımlarım argümanlarının eleştirisi üzerinden Marksizmin devrim teorisinin politik ölçütlerini tekrar gündeme getiriyor. Bunun yanı sıra, yüzyılımızın ilk devrimci dalgasının karşısında konum almış olan Castro/Chavezci akımın bu ihanetinin altında yatan sebeplere ve bu akımın, yine bir başka karşıdevrimci toplam olarak karşımıza çıkan postmodern ekolün revizyonizmiyle olan ilişkilerine değiniyor. Oldukça kapsamlı bir içeriğe sahip yazı, son olarak Gündeş’in çağın yeni gerçekliklerine ve ihtiyaçlarına dönük tezleriyle sonlanıyor.

Korku duvarı yıkılırken

0

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevlerinin 93. ve tutukluluklarının 18. günündeler. Dışarıda açlık grevi yaptığı için tutuklanıyor olmak ve öyle böyle bir sebepten değil; terör örgütüne üyelikten yargılanmak her ülkede görülebilecek bir durum değil. Yakalama ve arama kararının gerekçesi bu durumun perde arkasını daha net aydınlatıyor: Açlık grevinin ölüm orucuna dönüşebileceği, Tekel ve Gezi benzeri eylemlere sebep olabileceği belirtiliyor.

Yargı; avukatlara dosya göstermiyor, tutuklama kararına itiraz edilmesini bloke ediyor. Hükümet kanadında Süleyman Soylu eğitimcilerin yaptığının tiyatro olduğunun, her ikisinin de terör örgütleriyle organik bağı olduklarının ve bunun da önceki sabıkalarında görülebileceğini söylüyor. Oysa her ikisinin de sicilleri tertemiz.

Herkes terörist ilan edilirse

Terörist olmakla itham edilen yalnızca Nuriye ve Semih mi?Burdur Cezaevi’nde dozer darbesiyle kolu kopan ve KHK ile ihraç edilen Veli Saçılık? Onun yerlerde sürüklenen annesi? Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça? İki eğitimcinin ailesi, arkadaşları, destekleyenleri, Yüksel’de direnişe devam edenler… Çok açık ki herkes terörist ilan edildikçe yalanlar daha çabuk ortaya çıkıyor. Korku duvarı yıkılıyor. Atı alan Üsküdar’ı geçtiğini sanarken, henüz referandumun üzerinden iki ay bile geçmeden sistemi oluşturan tüm mekanizmalar aşınıyor. Toplumsal rıza üretilemiyor, yalanın mumu yatsıya kadar bile yanmıyor. En nihayetinde korku imparatorluğunun sahibi daha çok korkuyor, öyle böyle değil; Gezi hayaletinden, Tekel ihtimalinden, iki eğitimcinin işe iade edilmesinden dahi sonuçlarını düşünerek korkuyor. Kuşkusuz bu çürümeyi ve meşruiyet kaybını üst boyuta taşıyacak şey, sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadele olmaya devam edecek. Semih ve Nuriye’nin mücadelesine destek vermek için, ihraç edilen, KHK’larla temel hakları gaspedilen, mücadele etmeleri yasaklanan herkesle toplumsal mücadeleyi örgütlemekle sorumluyuz.

Morocco: Specter of Rif, Nightmare of the King

0

Last October in Rif city of Al Hoceima in the northern Morocco, a young fishmonger Mouhcine Fikri was crushed to death in the garbage truck while trying to retrieve his fish confiscated and thrown away by the police. Anti-government protests that started after the incident continue. The rallies have flared up and spread across the country in the last week despite of the periodic falls in the protests within 7 months since then. It’s not surprising that revolts against the government take the lead especially in the Rif region. The region, where mainly Amazigh population live, has a long history tyrannized and exposed to violence and discrimination both in terms of politics and culture by the despotic Moroccan regime. Furthermore, the state barely invests in the Rif region compared to the rest of the country within the scope of oppression policies.

Traces of 2011

Even though the protests started upon the killing of Mouhcine Fikri, what actually lies behind is the expression of the accumulated public anger towards the oppressive regime’s long-standing antidemocratic policies that lead the country to plunder by foreign capital. In 2011, while Tunisian, Egyptian and Syrian masses were mobilized against dictatorship to demand dignified lives, job, social justice and freedom, February 20th Movement was filling the streets in Morocco with the same demands. However, getting worried that the protests could reach to a level as in Tunisia and Egypt, the King made legal regulations by “taking the demands of masses into account to a certain extent”, split the masses and thus was able to prevent the protests. The regulations which the King made just for show or did not enforce at all underlie the fact that now the masses take to the streets again. As a matter of fact, the 2011 experience still remains fresh in the memories of regional people today in spite of the efforts of countries in the region as well as imperialism to divert, control and mitigate the uprisings. More importantly, the conditions that initiated the revolutionary process have intensified and still subsist in many countries.

Sounds of Rif

Demands of masses that took to the streets in the Rif region – the center of mobilizations – under the slogan “corrupt government” and “life with dignity” make up a whole where democratic, social, economic and cultural aspects coincide: trial of the killers of Mouhcine Fikri and 5 people killed during the rallies in 2011; release of all political prisoners in the Rif region; lifting of 1958 law that has turned Al Hoceima into a military area; removal of economic blockade in the region and increasing public expenditures in sectors such as education and healthcare; ending corruption; finding a solution for youth unemployment, and building cultural center, library and theater in the region.

This uprising, which is a consequence of neoliberal, oppressive policies created by the despotic Moroccan regime via imperialism and great capital, is tried to be isolated by this very same regime. Even though the Moroccan state used every means to prevent these demonstrations to create an impact via media in other parts of the country as well as abroad, it was unable to do it. It is necessary to highlight that local committees, formed by Rif people through demonstrations, made the process visible.

Getting anxious that the protests would spread after becoming visible, the regime tried to suppress the mobilization by arresting Nasser Zafzafi, the leader of Hirak Movement leading the struggle in Rif and Al Hoceima, and almost 20 protestors. However, this effort created a counter-effect and caused people in many cities of the country to take to the streets with the same demands: Fez, Marrakesh, Casablanca, Rabat, Oujda, Nador and so on.

In fact, the antidemocratic and economic wreck created by the regime itself is visible not only in Rif region but also countrywide through poverty and exposure to oppression. This enables Amazigh and Moroccan people to communize their struggles against the despotic regime and neoliberal policies. A course united via urgent democratic and economic needs of the country, including the right of Amazigh people to self-determination, will give an opportunity to workers, laborers, youth and women to advance their struggle and make the King’s nightmare much more terrifying.

Marruecos: Espectro del Rif, pesadilla del Rey

0

En octubre pasado, en la ciudad de Al Hoceima al norte de Marruecos, un joven vendedor, Mouhcine Fikri, fue aplastado y muerto por un camión de basura, al tratar de recuperar su pescado, confiscado y arrojado a la basura por la policía. Las protestas antigubernamentales que comenzaron enseguida después del incidente, continúan. En la última semana, las concentraciones fueron haciéndose más violentas y expandiéndose a través del país. Con altibajos, ya llevan siete meses. No sorprende que las revueltas contra el gobierno estén a la orden del día, especialmente en la región del Rif. La región, donde vive la mayoria Amazigh (bereberes), tiene una larga historia de tiranía, violencia y discriminación política y cultural por parte del régimen despótico marroquí.

Lo que es peor, el Estado escasamente invierte en la región del Rif si lo comparamos con lo que invierte en el resto del país. En lo que más invierte es en represión.

Rastros de 2011

Aún cuando las protestas comenzaron con el asesinato de Mouhcine Fikri, lo que en realidad subyace es la bronca acumulada del pueblo hacia el régimen represivo, por las políticas antidemocráticas que hace años se aplican y que llevaron al país a someterse al saqueo del capital extranjero. En 2011, cuando las masas de Túnez, Egipto y Siria se movilizaron contra las dictaduras, en demanda de vida digna, trabajo, justicia social y libertad, el movimiento 20 de Febrero en Marruecos llenaba las calles con las mismas demandas. Sin embargo, temiendo que las protestas pudieran alcanzar los niveles de Túnez o Egipto, el Rey “hizo concesiones a las demandas de las masas, en lo legal y hasta cierto punto”; dividió a las masas y así pudo frenar las protestas. Las leyes del Rey fueron una puesta en escena y es por eso que las masas salen nuevamente a la calle. De hecho, la experiencia de 2011 todavía está fresca en la memoria de la gente hoy, a pesar de los esfuerzos de los países de la región y del imperialismo para desviar el proceso, controlarlo y mitigarlo. Más importante aún, las condiciones que iniciaron el proceso revolucionario se han intensificado y todavía subsisten en muchos países.

Los sonidos del Rif

Las demandas de las masas que tomaron las calles de la región del Rif -el centro de las movilizaciones- bajo los slogans “gobierno corrupto” y “vida con dignidad”, hacen un combo donde los aspectos democráticos, sociales, económicos y culturales coinciden: juicio a los asesinos de Mouhcine Fikri y de las cinco personas asesinadas durante las manifestaciones de 2011; liberación de todos los presos políticos de la región del Rif; levantamiento de la ley de 1958 que ha transformado Al Hoceima en un área militarizada; levantamiento del bloqueo económico a la región y aumento de la inversión en educación y salud; terminar con la corrupción; encontrar solución al desempleo juvenil, y construir centros culturales, bibliotecas y teatros en la región.

A este levantamiento, consecuencia de las políticas neoliberales y represivas del régimen despótico marroquí como instrumento del imperialismo y el gran capital, el régimen trató de aislarlo. A pesar de que el estado marroquí usó todos los recursos posibles para evitar estas manifestaciones y lograr un impacto mediático en otras partes del país y en el extranjero, no lo logró. Es necesario resaltar que los comités locales, formados por la gente del Rif a través de las movilizaciones, visibilizaron el proceso.

El régimen, ansioso ante la posibilidad de que las protestas se extiendan al hacerse visibles, arrestó a Nazer Zafzani, líder del Movimiento Hirak, en un intento de suprimir las movilizaciones. Este movimiento lidera la pelea en Rif y Al Hoceima, con casi veinte militantes. Sin embargo, esta acción del gobierno fue contraproducente y provocó que la gente en muchas ciudades del país tomara las calles con las mismas demandas: Fez, Marrakesh, Casablanca, Rabat, Oujda, Nador y otras.

De hecho, la ruina democrática y económica creada por el régimen es evidente, no solo en la zona del Rif sino también a lo largo y ancho del país, se evidencia en la pobreza y la represión. Esto permite a la gente de Amazigh y de Marruecos unificar su lucha contra el régimen despótico y las políticas neoliberales. Un rumbo unido vía las necesidades democráticas y económicas urgentes del país, incluyendo el derecho a la autodeterminación de la gente de Amazigh, dará una oportunidad a los trabajadores, los jóvenes y las mujeres, de avanzar en su resistencia y transformar la pesadilla del Rey en algo mucho más terrorífico.

Fas: Rif’in hayaleti, Kral’ın kâbusu

0

Fas’ın kuzeyinde yer alan Rif bölgesindeki El Huseyma kentinde, geçtiğimiz Ekim ayında, polisin tezgâhına el koyup çöpe attığı balıklarını almaya çalışan genç balıkçı Muhsin Fikre’nin, çöp kamyonunda ezilerek öldürülmesinin ardından başlayan hükümet karşıtı eylemler sürüyor. Aradan geçen yedi ayda, eylemlerde dönemlik inişler olsa da son bir haftadır gösteriler yeniden alevlenerek ülkenin önemli bir bölümüne yayılmış durumda. Hükümete karşı isyanın özellikle Rif bölgesinde başı çekiyor olması da şaşırtıcı değil. Bölge Amazigh nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı ve despotik Fas rejimi tarafından hem politik hem de kültürel olarak yıllar boyunca ayrımcılık, şiddet ve baskıyla yönetilmiş bir geçmişe sahip. Ayrıca yine baskı politikaları kapsamında devlet yatırımları Rif bölgesine ülkenin geri kalanına göre oldukça azımsanacak miktarlarda gerçekleştiriliyor.

2011’in izleri

Her ne kadar eylemler Muhsin Fikre’nin katledilmesi ile başladıysa da aslında konunun arka planında daha uzun bir süredir, baskıcı rejimin antidemokratik ve ülkeyi yabancı sermayenin yağmasına açan politikalarına karşı biriken halk öfkesinin bir dışa vurumu mevcut. 2011 yılında diktatörlük rejimlerine karşı, onurlu bir yaşam, iş, sosyal adalet ve özgürlük talepleriyle Tunuslu, Mısırlı, Suriyeli kitleler seferber olurken, Fas’ta da 20 Şubat Hareketi aynı taleplerle sokakları doldurmaktaydı. Ancak Fas’ta, eylemlerin Tunus ve Mısır’da eriştiği düzeye ulaşmasından çekinen Kral, kitlelerin taleplerini “belli oranda dikkate alarak” yasal düzenlemeler gerçekleştirmek suretiyle kitleleri bölmüş ve eylemlerin önüne geçmeyi başarabilmişti. İşte bugün kitleleri tekrardan sokağa dökülmesinin ardında Kral’ın ya göstermelik olarak yerine getirdiği ya da hiç gerçekleştirmediği düzenlemeler yatmakta. Ve gerçek şu ki, hem bölge ülkelerin hem de emperyalizmin ayaklanmaları yolundan çıkartma, kontrol altına alma ve sönümlendirme çabalarına rağmen, 2011’in deneyimi bölge halklarının belleğinde halen tazeliğini koruyor. Daha da önemlisi, devrimci süreci başlatan koşullar birçok ülkede derinleşerek varlığını sürdürüyor.

Rif’in sesleri

Seferberliklerin merkezi olan Rif bölgesinde “yolsuz devlet” ve “onurlu bir yaşam” sloganlarıyla sokağa dökülen kitlelerin talepleri demokratik, sosyal, ekonomik ve kültürel ögelerin kesiştiği bir bütünden oluşuyor: Muhsin Fikre’nin ve 2011 yılında eylemler sırasında öldürülen beş kişinin katillerinin yargılanması; Rif bölgesindeki tüm politik tutsakların serbest bırakılması; El Huseyma’yı bir askeri bölge haline getiren 1958 yasasının kaldırılması; bölgeye uygulanan ekonomik ablukanın kaldırılması ve eğitim, sağlık gibi sektörlerde kamu harcamalarının çoğaltılması; yolsuzlukların sona erdirilmesi, genç işsizliğe çözüm bulunması, bölgeye kültür merkezi, kütüphane, tiyatro açılması.

Despotik Fas rejiminin emperyalizm ve büyük sermaye eliyle yarattığı neoliberal, baskıcı politikaların bir sonucu olan bu ayaklanma yine aynı rejim tarafından yalıtılmaya çalışılıyor. Fas devleti, eylemlerin medya vasıtasıyla hem ülkenin diğer bölgelerinde hem de yurt dışında yankı bulmaması için tüm gücünü seferber etse de bunda başarılı olamadı. Burada Rif halkının eylemler vasıtasıyla yaratmış olduğu yerel komitelerin sürecin görünür kılınmasındaki öneminin altını çizmek gerekiyor.

Özellikle eylemlerin görünür olmasından sonra yaygınlaşmasından çekinen rejim, El Huseyma ve Rif’te mücadelenin başını çeken Hirak Hareketi lideri Nasır Zefzafi ve yirmiye yakın eylemciyi daha tutuklayarak seferberliği ezmek istedi. Ancak bu tam tersi bir etki yaratarak ülkenin birçok ilinde insanların aynı taleplerle sokağa çıkmasına neden oldu: Fez, Marakeş, Kazablanka, Rabat, Ucda, Nador ve diğerleri.

Aslında rejim eliyle yaratılmış olan antidemokratik ve ekonomik enkaz sadece Rif bölgesinde değil ülkenin tamamında gerek yoksulluk, işsizlik, gerekse de baskıya maruz kalma üzerinden görünür durumda. Bu, Amazigh ve Fas halkının despot rejime ve neoliberal politikalara karşı mücadelelerini ortaklaştırabilmesine olanak tanımakta. Ülkenin acil demokratik ve ekonomik ihtiyaçları üzerinden, Amazigh halkının kendi kaderini tayin etme hakkını da içeren birleşik bir hat işçilerin, emekçilerin, gençlerin ve kadınların mücadelesini ilerletmesine olanak tanıyacak ve Kral’ın kâbuslarını karabasana döndürecektir.

Biz kadınlar özgürlüğü ve hayatı istiyoruz!

Arjantinli kadınların erkek şiddetine de, erkek şiddetini meşrulaştıran siyasal iktidarın ve yargının baskısına da ‘hayır’ demek için sokaklara döküldüğü 3 Haziran’da biz de sesimizi, isyanımızı yükseltiyoruz!

Öyle bir dönemdeyiz ki Türkiye’de ve dünyada yer yerinden oynuyor, dün gerçek olan bugün yalan oluyor, sabit olan her şey değişiyor; ama kadına yönelik şiddet aynı süreklilikle, hatta artarak devam ediyor. Kadın cinayetleri ardı arkası kesilmeden sürdükçe vahşet gündelikleşiyor, normalleşiyor!

Tecavüze maruz kalan kadınlar, istismar edilen kız çocukları, boşanmak/ayrılmak isteyen kadınların erkekler tarafından düzenli bir şekilde – kimi zaman silahla, kimi zaman dinamitle, kimi zaman bıçakla, kimi zaman çekiçle – katledilmesi… Hiçbiri tesadüf değil, münferit değil; sistematik ve “istikrar”lı bir politikanın sonucu. 16 yıldır hemen hemen her cümlede gurur duyularak ve övgü ile bahsedilen “istikrar” aslında tam da bu. Öyle ki kimsenin iş güvencesi, ekonomik gidişat, hayatı ve geleceği konusunda bekleyemez olduğu devamlılık hali erkek şiddetinde, her gün bir kadının mutlaka öldürülmesinde, yasa eliyle bu şiddetin önünün açılmasında mevcut.

Bizler de, Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu olarak, bu politikalara karşı çıkmak için bir kez daha sokaklarda olacağız. Arjantin’li kadınların bahsettiği üzere “alanlarda olmanın çılgınlığıyla” güçlenen isyanımızla meydanlara çıkacağız. Erkek şiddetine, erkek-egemen devlet politikalarına, her gün bir kadının öldürülmesini normalleştiren, hep bir şekilde bu şiddeti “hak ettiğimiz” algısını yaratan iktidarın “makbul kadın” anlayışına karşı kendimiz olabilmekte diretmek için, hayatımız bizim demek için 3 Haziran’da tüm kadınları sokağa çağırıyoruz!

3 Haziran’da Arjantin’li kadınlar gibi birlikteyiz! 

Yer: Kadıköy, Süreyya Operası önü

Saat: 18:30 

Kadın Cinayetlerine Acil Önlem Grubu

#niunamenos

Onur Yaser Can davasında 8. duruşma görüldü

0

Onur Yaser Can’ın karakoldaki işkencenin ardından intihar etmesi sonucu polislere açılan evrakta sahtecilik davasının sekizinci duruşması bugün İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme, adli emanette kayıtlı olan bilgisayar, CD, imaj kaydına ilişkin yazılı dokuman, iddianame ve tüm yargılama dosyasının Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesine karar verdi. Mahkeme ayrıca, Can ailesinin ve avukatlarının değişiklik yapıldığını iddia ettikleri belge içeriklerinin, Yargıtay bozma ilamında tespit edilmesini istedi. Dava 1 Aralık saat 14.00’te devam edecek.

Onur Yaser Can, 2010’da Narkotik Şube’de iki defa ifade verdikten sonra kötü muamele ve çıplak aramaya maruz kalıp üçüncü kez ifadeye çağrılınca intihar etti. Ardından, annesi Hatice Can da Mart 2014’de intihar etti. Onur Yaser Can öldüğünde 28, annesi Hatice Can 57 yaşındaydı.

İlgili yazılar:

Onur Yaser Can davasında deliller gizleniyor!

İşkence bir kez daha örtbas ediliyor!

Onur Yaser Can ve Hatice Can için adalet mücadelesi sürüyor

Can ailesi yalnız değildir!

Saray diye yazılır, işçi düşmanı diye okunur: İşçilere grev hakkı! Cam işçisinin etrafında birleşelim!

0

Bakın Türkiye burjuvazisi, Türk sermayesi 1980 tarihli askeri cuntadan ne talep ediyordu:

CHP ve sokaklar

0

Rejim değişmiştir; ancak biz, eski rejim devam ediyormuş gibi yaparsak hem kendimizi korur, hem de 2019’da seçimleri kazanıp demokrasiyi geri getiririz…” Tabii, bu da bir taktik. Gerçi hiç kimsenin ağzından bunu açık açık duymadık ama CHP’nin hemen her halinden böyle düşündüğü belli. Bu nedenle iktidarın açık zulüm ve zorbalığına, kanunsuzluğuna karşı yapılan her protesto eyleminde destekçi olarak, milletvekilleri düzeyinde hazır bulunmasına rağmen ana muhalefet partisi CHP, böyle bir durumda asıl yapması gerekenden, kitleleri harekete geçirmekten ve onlara önderlik etmekten özenle kaçınıyor. Gerekçesi ciddi, “Sokaklarda sopalı, hatta silahlı adamlar olduğuna dair duyumlar” alınmış… Daha önce de belirttiğimiz üzere CHP’nin iddiası çok ciddi, ancak anamuhalefet nedense, çok normal bir durummuş gibi bu iddianın üzerine gitmiyor, yani duruma uygun bir ciddiyetle davranmıyor. Bir de 70’lerin CHP’sini hatırlayın, Ecevit, AP’lilerin ve esas olarak da MHP’lilerin taş, sopa ve kurşun yağmuru altında seçim gezileri yapar, gözünü kırpmadan saldırganların üzerine yürürdü. Hey gidi hey, nerelerden nerelere…

CHP bir yandan rejimin değiştiğinden, faşizm tehlikesinden söz edip öte yandan 2019’a kadar durumu bir biçimde idare etme mantığının hem memleketi, hem de kendini nerelere götüreceğinin gerçekten farkında değil mi? Bir çeşit “görmezden gelme” tavrıyla 2019’a kadar “işi büyütmeden” ve de RTE’yi çok fazla kızdırmadan yol almaya mı çalışıyor? Eğer öyle ise, haber verelim: İş çoktan büyümüştür ve bir rejim değişikliğine varmıştır ve de RTE, Gezi’den bu yana çok sinirlidir, üstelik bundan sonra sokaklarda her zaman “sopalı, hatta silahlı adamlar” olacaktır…

Rejim değişti: “Koyun mevzuatı bir kenara..!”

Evet rejim değişmiştir; bu tespiti yapmak için yasal, siyasi vb. “prosedürlerin” tamamlanmasını beklemeye gerek yoktur. Rejim değişikliği, esas olarak bir “hukuk-mevzuat” sorunu değildir. Her zaman önce rejim değişir ve daha sonra kendi hukukunu yaratır. Yani rejim değişiklikleri hukuki yollardan değil, zorla olur. Bu “zor” olmadan yürürlükteki hukuk değiştirilemez, geçersiz kılınamaz. Bu bütün devrimlerin, karşı devrimlerin, cümle rejim değişikliklerinin başlıca kuralıdır. Hele ki “kurucu” rejimlerde, Nazi hukuk ideoloğu Carl Schmitt’in de belirttiği üzere, rejimin eylemleri, var olan hukuka göre değil, gelecekteki hukuka göre şekillenir. Bu tür rejimlerde yasallığın yerini “meşruluk” alır ve bunun kaynağı “halk”, yani “milli irade”dir ve bu nedenle bildiğimiz türden, şu veya bu oranda demokratik seçimlerin yerini giderek plebisitler alır…

Kısacası Erdoğan, 2016’da kaymakamlara seslenirken “Mevzuat şöyledir, böyledir, yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara, kendi zihinsel inkılabınızı devreye sokun…” sözlerini boş yere etmemiştir. RTE kaymakamlardan ve bütün devlet kademelerinden yeni rejimin, temel kural ve mantığına uymalarını istemektedir…

Evet, henüz bazı “eksikleri” olsa da, (Her yeni binanın bazı eksikleri vardır; içinde oturuyor olsak da!) bizim onu tanıyıp tanımamamızdan veya daha önce bildiğimiz bir şeylere benzetip benzetememizden öteye rejim değişmiştir. Rejimle birlikte mücadele koşulları da değişmiştir. “Kurucu” iktidar tarafından geçersiz hale getirilmiş yasal mevzuat, artık hiç kimse için geçerli değildir. Bu her ne kadar onları ileri sürmeye devam etsek de fiilen böyledir. Yasal itirazların artık hiçbir geçerliliği yoktur. Her şey yeni bir rejime ve onun yakın uzak hedeflerine göre yürütülmektedir. “Bilinen” her şeyin yerini, artık “tek adam iktidarı” haline gelmiş bir “milli irade” ve “Reis”in “meşruiyet” adını verdiği “şey” almıştır. Mesela başkanlık rejiminin yolunu anayasal olarak da açan referandum alenen kanundışıdır. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı RTE’nin parti genel başkanlığı da yürürlükteki yasalara göre geçersizdir. Artık herkes hiçbir yasal kanıt olmadan “terör örgütü” ile ilişkilendirilerek hapse atılabilmektedir. Ancak bu yasadışılıkları engelleyebilecek, faillere yaptırım uygulayabilecek hiçbir kurum ve yasal güç yoktur. Bütün adalet mekanizması ve kolluk gücü doğrudan saraydan emir almaktadır. Bu, çıkmaza girmiş, kendini tehlikede hisseden “eski rejimin”, varlığını sürdürebilmesi için bir süre için alınmış olağanüstü -koruyucu bir önlem değildir. Her türlü denetimin dışındaki olağanüstü hal rejimi, RTE’nin de ifadesiyle artık olağan bir rejim halini alacaktır. Bütün bunlar, yeni güç ilişkilerinin bir sonucudur . Zaten rejim değişikliklerinin temelinde güç ilişkilerindeki değişimler yatar…

Yeni bir Gezi tehlikesi ve sopalı, silahlı adamlar…

Artık muhalif olan hiçbir şey yasalar tarafından korunmamaktadır; her şey keyfidir. Ancak mesele yasal güvencelerden yoksunlukla sınırlı değildir. Rejim muhalifleri, CHP genel başkanının da ifade ettiği üzere “sopalı, hatta silahlı adamların” tehdidi altındadır. Üstelik bu tehlike sadece “duyumlardan” ibaret değildir. Bazı AKP yöneticilerinin yanı sıra “havuz medyası”nın bazı önemli isimleri de muhalefeti, özellikle de sokağa çıkacak muhalefeti “darbecilik” gerekçesiyle “15 Temmuz”dakine benzer bir silahlı kıyamla tehdit etmektedir. Gezi’nin dış mihrakların eseri bir “darbe girişimi” olarak tanımlanması tesadüf değildir. Benzeri bir kitle hareketinin, hem de “millet iradesini” savunmak amacıyla silahlı bir karşı “kitle hareketiyle” bastırılacağı tehdidi çeşitli vesilelerle tekrarlanmaktadır.

Gezi, yani milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, iktidarın talihinin dönüm noktası olmuştur. RTE, hayatının en büyük kâbusunu yaşamıştır ve hâlâ aynı kâbusu görmektedir. Gezi, aynı zamanda rejim değişikliği sürecinin de başlangıcıdır. Mesela bugüne kadar görülmemiş biçimde, iki açlık grevcisinin tutuklanmasının nedeni, eylemin yayılan kitlesel destekler sonucu yeni bir Gezi’nin (ve TEKEL’in) başlangıcı haline gelme ihtimalidir. Böyle bir ihtimal iktidarı dehşete düşürmektedir. Çünkü bu yeni Bonapartist rejimi geriletmenin ve göndermenin tek yolu onu “kendi oyunlarıyla” yenmek değil birleşik-örgütlü politik bir hedefi olan bir kitle seferberliğidir; bunu en iyi iktidarın kendisi bildiği için, en küçük protesto eylemini bile “maya tutma” tehlikesi nedeniyle bastırmaya çalışmaktadır. “Soldaki” en büyük örgüt olarak anamuhalefet partisi CHP, Saray rejiminin çok iyi bildiği bir şeyi anlamalıdır: Bu iktidarın seçimle gitmek gibi bir niyeti yoktur! Bu kural, seçimi kaybetmesi halinde dahi geçerlidir. Ayrıca başkanlık rejiminin tarihsel amacı, Türkiye’de “milliyetçi-mukaddesatçı, yani “faşist-islamcı” gericiliğin ebedi iktidarıdır. Kısacası bu rejim, kitlesel seferberlikler yoluyla geriletilemediği sürece CHP için bir “2019” olmayacaktır; tabii, çok acınası hallere düşmediği sürece.

CHP ile ilgili görüş ve beklentilerimiz belli olsa da, bu partiye destek veren milyonlarca insanın liderliğini aşacağına, onları sokağa çıkmaya, tavır takınmaya zorlayacağına inanıyoruz; aynı Gezi’de olduğu gibi. Tekrar edelim: Dışarıdaki “sopalı, hatta silahlı adamlardan” korunmanın yolu evde ve parti binasında oturup endişeyle pencereden bakmak değil, kitlesel bir birleşik mücadele hattı örmektir. Mısır gibi acı örnekleri olsa da bir diktatörlük rejimini tarihin çöplüğüne göndermenin en temiz yolu yine de büyük halk hareketleridir. En azından rejim yanlısı “Baltacıların” Tahrir halkı tarafından kovalanmasını görmek bile büyük bir keyifti..!

Venezuela: Açlığın içinde bir Kurucu Meclis aldatmacası

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü enternasyonal (UIT-CI) ve Sosyalist Sol (Arjantin – IS) liderlerinden Miguel Sorans, Venezuela’daki gelişmeleri ülkenin başkenti Caracas’ta değerlendirdi. Bu makale Sosyalist Sol’un yayın organı Sosyalist’te, 10 Mayıs’ta yayımlandı.

Nicolos Maduro ülke çapında en az 40 kişinin öldüğü 350’den fazla kişinin de yaralandığı kitlesel protesto gösterilerine vahşice saldırının ardından kitleleri aldatmaya dönük bir kurucu meclisin toplanması çağrısında bulundu. Kemer sıkma politikalarına devam edebilmek için iktidarını bu yolla uzatmaya çalışıyor. Bu arada ülkede açlık ve kıtlık artmaya devam ederken hükümet, ülkenin dış borçlarını ödemeye devam ediyor. Birçok yerde ekmek yok ve genel ücret 30 ila 50 dolara düşmüş durumda. Maduro hükümeti sol değil işçi düşmanı bir hükümettir. Burjuva muhalefeti MUD’un (Demokratik Birlik Masası) programıyla da siyasi çıkış sağlanamaz. Maduro’yu devirene kadar seferberliklere devam etmeli ve işçi sınıfının bağımsızlığı temelinde bir siyasi alternatif hazırlıklarını sürdürmeliyiz.

Venezuela’da yaşananların ve Maduro’nun Chavezci hükümeti ve onun Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) aslında ne olduğunu betimleyen günlük hayattaki en basit örnek; pazar sabahı mahalle fırınlarına gidip ekmek almak isteyen insanların, “bugün ekmek yok yarın da çıkmayacak” diye geri gönderilmeleri. Fakat bu durum sadece pazar günleri değil, artık her gün meydana gelmeye başladı. Ülkede bir süre önce, tuvalet kağıdı eksikliği vardı, ancak ekmek eksikliğinin baş göstermesi kitlesel açlık ve kıtlığa yol açmış durumda. İşte Maduro’nun “gerçekleştirmeye çalıştığı” demokratik ve özgür ülke bu. Aylardır milyonlarca insan ekmek ve “arepa” (Orta ve Güney Amerika’ya özgü bir ekmek türü, ç.) yapmak için un bulmak başlı başına bir serüvene dönüştü. Bunun yanında gösteri hakkının engellenmesi ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması gibi etkenler mevcut isyanların ve öfkenin artmasına temel teşkil ediyor. Halkın çoğunluğu Maduro ve hükümetinden nefret etmekte. Hükümet ekmek, temel gıda ve tıbbi ilaçları temin edemiyor. Bugüne kadar bu rejimi savunmuş olan sol çevrelerin de ülkede neler olup bittiğini anlamasının zamanı artık geldi. Ülkedeki gıda sıkıntısının nedeni, “sözde ekonomik savaş” değil Hükümetin dış borcu ödemeye devam etmesi (2016’da 18 milyar dolar ödemişken 2017 yılı boyunca tahmini 17 milyar dolar ödeyecek) ve çokuluslu petrol şirketleriyle anlaşmaların sürdürülmesidir.

Kurucu meclis saçmalığı

Siyasi ve sosyal krizin merkezinde olan ülkede Maduro, ulusal kurucu meclis aldatmacasına can kurtaran simidi gibi sarıldı. Venezuela’daki siyasi partimiz Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL), Kurucu Meclis’in bir aldatmaca olduğunu açıkla; çünkü 500 üyesinden birçoğu bizzat hükümet tarafından kontrol edilen örgütler tarafından aday gösterilecek ve “bölgesel seçimlerde” hiç kimse kimin aday olduğunu bilmeyecek. Şüphesiz ki Maduro, bu manevrayı, kitlesel seferberliklerin büyüdüğü bir ortamda iktidarda kalabilme adına kendisine zaman kazandırmak için yaptı. Ve öte yandan, “katılımcı ve etkileşimli demokrasi” masalıyla kendisinin 2018 yılında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidebilmesi için güç kazanmaya çalışıyor.

Bir burjuva Stalinist olan Maduro ve hükümetinin hedefi, tek parti modeli etrafında totaliter bir rejimi git gide sağlamlaştırmaktır. Kendini sosyalist ve antiemperyalist olarak nitelendiren, fakat ülkeyi sermayedarlar ve çokuluslu şirketler için yöneten baskıcı bir hükümettir bu. Bu durumu sona erdirmek için temel hedef Maduro’nun istifasını talep ederek kitleleri seferberliğe itmek olmalıdır.

Demokratik halk isyanı başladı

Caracas’ta başlayan sokak çatışmaları bir ay içinde ülke çapına yayılan hükümet karşıtı kitle gösterilerine dönüştü. Bu kitlesel gösteriler burjuva muhalefet MUD’un kontrolünde değil, şimdiden onu aşmış durumda. Ülkenin tüm şehirlerinde Chavezciliğin toplumsal temelini oluşturan yoksul halk kitleleri de bu gösterilere katılıyor. Ayaklanmalar; toplu yürüyüş, tencere ve tava eylemleri, otoyolları barikatlarla kapatma, kadın hareketi yürüyüşleri ve geniş halk kesimlerinin yoksulluğunu ve umutsuzluğunu gösteren yaygın yağma gibi farklı biçimlerde ilerlemekte. Buradan hareketle “MUD’un ve sağın güçlendiği” tezi tamamen yanlıştır. MUD önderliği bile kendi tabanının basıncıyla seferberliklere katılmak zorunda kaldı. Caracas’ta eylemler El Valle, Coche, Enero 23, Baruta ve Julio de Petare gibi emekçi mahallelerde başladı. Carabobo eyaletine bağlı Valencia‘da geçen hafta bölgenin güneyindeki işçi mahallelerinde büyük bir ayaklanma başladı. Isabelica, San Blas, Los Cedros, Guayos gibi mahallerdeki yağma ve şiddet olaylarıyla beraber polisle şiddetli çatışmalar yaşandı. Tocuyito, Táchira, Mérida, Maracaibo, Barquisimeto gibi bölgelere de bu çatışmalar yayıldı.

Çatışmalardaki çoğu genç 40’tan fazla insanın ölümünden, 350’den fazla insanın yaralanmasından Bolivarcı Ulusal Polis teşkilatı (PNB) ve Paramiliter bir yapılanma olan Bolivarcı Ulusal Muhafızlar (GBN) sorumludur. Öğrencilerin ve işçi sınıfının başını çektiği bu gösterilerde gözaltına alınıp tutuklanan yüzlerce kişi “terörizm” ile suçlanarak askeri mahkemelere gönderiliyor. Mahallelerde ve sokaklarda kendi yaptıkları kalkanlar ve barikatlarla kendilerini savunuyorlar. Şehir yürüyüşlerinde, MUD’un çevresinde toplanan kesimler bile, Maduro iktidarı ile savaşabilmek için bağımsız politik gruplara katılmaya başlıyor. Örneğin Maraca’da bir grup genç gösterilere “Ne MUD ne de PSUV, Bizler tepedekiler için gelen tabandaki halkız” yazan bir pankartla katıldı. Politik örgütümüz PSL’nin devrimci militanları, kendi talepleri ve sloganlarını yükselten bu ayaklanma sürecine eşlik ediyorlar.

Chavezciliğin içindeki çatlaklar ve Maduro

Halk seferberliğinin kararlılığı, Chavezciliğin içinde çatırdamalara yol açmış durumda. Bu yarılmalar henüz başlangıç düzeyinde olmakla birlikte önümüzdeki dönemde derinleşebilir. Bunların en önemlisi Cumhuriyet Başsavcı Luisa Ortega Diaz’ın, The Wall Street Journal gazetesine verdiği bir röportajda “Eğer devlet yasaya uymayan kararlar alırsa vatandaşlardan barışçıl ve yasalara uyan bir davranış talep edemeyiz.” şeklinde bir açıklama yaparak hükümetten ayrı bir tutuma sahip olduğunu göstermesi oldu.

Yine Çocukluk ve Gençlik Orkestrası Milli Sistem yöneticisi, baskıyı reddeden Chavezci sempatizan Gustavo Dudamel, aynı şekilde, Chavezci yönetilerden, Anzoategui eski valisi ve bugünki ombudsman Tarek Williams Saab’ın oğlu ve önemli beyzbol oyuncularından Jesus Aquilar, Eduardo Perez ve Robinson Chirinos da hükümetin tutumuna itirazlarını açıkladılar.

Maduro’nun devrilmesi için verilen mücadelenin önü açık. PSL’nin dikkati çektiği gibi “Mevcut düzenden çıkış bir MUD ve onun partilerinin hükümetiyle sağlanamaz. Onlar geleneksel Amerikan yanlısı ve burjuva politikayı temsil ediyorlar. (…) Bundan dolayı Maduro’nun kemer sıkma paketini reddetmiyorlar, dış borç ödemesine devam etmesine karşı çıkmıyorlar. Açık şekilde Maduro’nun istifasını talep etmiyorlar. 2016’da hüsranla sonuçlanan diyalog süreciyle yaptıkları gibi, halkın ve gençliğin sırtından hükümetle yeni bir müzakere başlatmak için taban baskısını ve halk seferberliklerini kullanıyorlar.”

Maduro’nun ve hükümetinin istifası için verilen mücadele, PSL’nin öne sürdüğü gibi, işçilerin ve halkın acil ekonomik ihtiyaçlarına dönük bir planı hayata geçirebilecek bir İşçi Hükümeti için mücadele stratejisine ihtiyaç duyuyor.

Dolayısıyla, seferberliklerin yanı sıra Chavezcilikten kopan sol kesimlerle alternatif bir siyasi kutubun oluşumunu inşa etmeye devam etmek gerekiyor. Venezuela işçi sınıfının ve halkının ihtiyaç duyduğu köklü değişimler yönünde ilerlemek için halk seferberliklerini Maduro’nun düşüşüne dek sürdürmeliyiz.

Venezuela’da açlığa ve baskıya son!

0

Venezuela’da 40 günü aşkın süredir devam eden bir halk isyanı yaşanıyor. Nicolas Maduro’nun baskıcı, yolsuzluğa batmış ve halkı açlığa sürükleyen hükümetine karşı binlerce genç, emekçi ve farklı topluluklardan vatandaşlar tüm ülkede seferberlik halinde.

Geleneksel olarak Chavezciliğin tabanını oluşturan emekçi mahallelerden her geçen gün daha fazla kesim eylemlere katılıyor.

Caracas ve diğer şehir ve kasabalardaki kitlesel yürüyüşlere ek olarak, işçilerin ve yoksul halk kesimlerinin yaşadığı mahallelerde tencere-tava eylemleri ve yağmalar gerçekleşmekte. Bunlar arasında Petare’deki El Valle, 5 Temmuz mahalleleri, Caracas’taki Baruta mahallesi; bir haftadan fazladır ayaklanma halinde olan ve ülkenin coğrafi olarak merkezinde yer alan Valencia şehrinin güneyi; Kolombiya’yla sınır bölgesinde yer alan Tachira ve Merida eyaletleri, San Cristobal şehirlerinde son günlerde yoğunlaşan eylemler ve Santa Cruz de Mora gibi köylü nüfusun yoğunlukta olduğu yerler sayılabilir.

Maduro’nun açıklamalarına göre Venezuela’da, hükümetini devirmek için “Pinocheci darbeci planlar” hayata geçiriliyor ve bütün olan bitenler “imparatorluk” tarafından kiralanmış “faşist çeteler” tarafından gerçekleştiriliyor. Söylemleri öyle bir noktaya vardı ki, Chavezcileri “yirmi birinci yüzyılın Yahudileri” olarak ilan etti (Nazi soykırımıyla benzeşim kurarak). Hiçbir şey gerçeklikten bu kadar kopuk olamazdı. Dünya solu içerisinde, 2002’de Chavez’e dönük gerçekleştirilmek istenen ve emperyalizm tarafından desteklenen darbe girişiminden ötürü kafa karışıklığı içinde olan ve bu yalana inanmak isteyen kesimler var. Ne var ki, bugünkü durum 15 sene öncesinden tamamen farklı. Kitleler açlık ve kıtlıktan ötürü sokağa çıktı ve siyasal muhalefet Maduro’nun hayata geçirmeyi reddettiği serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi talebinde bulunuyor. Halkı bastırmak için güvenlik güçlerini ve orduyu kullanan kişi Maduro’dan başkası değil. Halk isyanı nedeniyle Tachira eyaletinde olağanüstü hal ilan eden Maduro hükümetidir. Tutuklanan eylemcileri askeri mahkemelere sevk eden, Silahlı Kuvvetler’in desteğini arkasına alan Maduro hükümetidir. Maduro hükümetinin baskıcı yöntemleri 40’tan fazla kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin yaralanmasına neden oldu.

Sokakta protesto gösterileri düzenleyen “faşist çeteler” değil, aksine; açlıktan, kıtlıktan, baskıdan ve “halkçı” olduğunu söyleyen hükümet yetkililerinden beklentilerini yitirmiş bir halk ve gençliktir.

Venezuela emekçi halkı, tarihinin en derin ekonomik krizi içinde bulunuyor. Maduro ve iktidardaki PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) dünyaya kendisini “sosyalist” olarak tanıtırken, dış borç ödemelerini dakik olarak gerçekleştirebilmek için ağır bir kemer sıkma politikası uyguluyor. Son yıllarda 70 milyar dolarlık dış borç ödemesini gerçekleştirmek için hükümet ithalatı üçte bir oranında azalttı ve bu uygulama büyük bir kıtlığa neden oldu. 2016’da enflasyon yüzde 600 oranına ulaştı. Asgari ücret ise, aylık 30 dolar seviyesine düştü.

Tüm ülkeye yayılan protestolar, Nicolas Maduro’ya karşı büyük hoşnutsuzluğun ve tepkinin bir ifadesi. Maduro hükümeti kesinlikle solcu değil. Söz konusu olan, halkını açlıktan ölmeye mahkum eden, Venezuela halkının temel ihtiyaç maddelerini sağlamaktan aciz, sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan askeri-sivil bir hükümet. Dış borcu ödeyen, şirketlere milyonlarca dolar akıtan ve karma şirketler aracılığıyla çokuluslu şirketlere petrol sağlayan ve ülkenin güney doğusundaki doğal kaynakları (Arco Minero del Orinoco bölgesi) şirketlerin yağmasına sunmaya hazır bir hükümet. PDVSA’nın (Venezuela Devlet Petrol Şirketi) ABD’deki temsilcisi Citgo şirketinin Trump’ın başkanlık törenine 500 bin dolarlık bağış yaptığının açığa çıkması ise, hükümetin sahte antiemperyalizminin zirve noktası oldu. Dünya solu bütün bu olguları görmezden gelemez.

Bu çerçevede ve protesto dalgasıyla sıkıştırılmış haldeyken, hükümet, serbest seçimlere dayanmayan, antidemokratik ve düzmece bir Kurucu Meclis çağrısında bulundu. Bu Kurucu Meclis’in 500 üyesinin yarısı PSUV tarafından bürokratik bir biçimde denetim altında tutulan “komünal” veya sosyal örgütler tarafından seçilecek. Diğer yarısı ise, ne anlama geldiğini kimsenin bilmediği “bölgesel seçimler” yoluyla belirlenecek. Böylesi bir Kurucu Meclis’in oluşturulmasıyla hükümetin hedefi iktidarda ilelebet kalmak ve demokratik özgürlüklerin kısıtlanması ve kemer sıkma politikalarının derinleştirilmesi doğrultusunda ilerleyişini sürdürmek.

Bütün bu nedenlerle, devrimci sol olarak, Maduro’nun istifasını talep eden halk isyanını destekliyoruz. Sağcı ve emperyalizm yanlısı burjuva muhalefeti olan ve halkın memnuniyetsizliğini iktidara gelmek için fırsata çevirmeye çalışan Demokratik Birlik Masası’nı desteklemiyoruz. MUD ne kemer sıkma politikalarına ne de dış borç ödemelerine karşı çıkıyor. Tam tersine, ekonomik saldırıları derinleştirmek için iktidara gelmek istiyor. Bu nedenle, yürüyüşler MUD’un çağrılarının çok daha ötesine gitmiş durumda ve giderek daha fazla geleneksel olarak Chavezci olan emekçi mahallelerin sakinlerinin öncülüğünde gerçekleşmekte. Bu yüzden, seferberliklerin yanında PSUV’dan ve MUD’dan bağımsız, solun ve emekçi halkın alternatif bir siyasi kutbunu oluşturmak hayati önemde. Bu doğrultuda Chavezci ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) gibi Chavezci olmayan sol kesimleri biraraya getiren “Mücadeledeki Halkın ve Eleştirel Chavezciliğin Platformu”nun kurulması olumlu bir adım teşkil ediyor.

Maduro işçi ve halk seferberliği yoluyla gitmeli ve Venezuela’daki kardeş partimiz PSL’nin savunduğu gibi, yalnızca emekçilerin ve halkın hizmetinde bir acil ekonomik planı hayat geçirecek bir emekçilerin ve halk örgütlerinin hükümeti bir çıkış sağlayabilir. Borç ödemelerinin durdurulması gibi önlemleri alabilecek ve buradan sağlanacak kaynakları muazzam toplumsal krizin çözümü doğrultusunda acil ihtiyaç halindeki gıdaların ve ilaçların temini için kullanacak bir hükümet.

Bu yolda, baskıya ve bu ekonomik ve toplumsal çöküşe son vermek için mücadele eden Venezuela halkıyla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

Venezuela’da açlığa ve baskıya son!

Askeri mahkemelere hayır!

Düzmece Kurucu Meclis’e hayır!

Maduro defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), 18 Mayıs 2017

Sarayın alâmetifarikası: Kıdem ve zorunlu arabuluculuk

0

Referandum ile birlikte bir kez daha yapay bir kümelenme içerisine sokulduk. Öyle ki kimin evetçi, kiminse hayırcı olduğu, “o ünlünün kaç yaşında olduğuna inanamayacaksınız” başlıklı magazin haberlerinden daha çok ilgi gördü. Aslında Türkiye çok yönlü bir kutuplaşmaya evvelden beri sokulmuştu. Kürtler-ulusalcılar, laikler-şeriatçılar, batıcılar-Avrasyacılar…

CHP ve silahlı adamlar…

0

Ah silahlı olmasalardı var ya..!” CHP Genel Başkanı’nın içinden böyle bir cümle geçmiş midir? Hiç sanmıyoruz. O öyle birisi değil; partisi de öyle bir parti değil. Nereden belli? Bu “silahlı adamlar” meselesinin üzerine dahi gitmeden, bunu bir vaka-i âdiye olarak kabul edip referandumun ardından başlayan son derece haklı protestolara sahip çıkmamalarından; ve de asıl hedeflerinin 2019 seçimleri olduğu yolundaki doğrudan veya dolaylı açıklamalarından… Oysa daha 16 Nisan akşamı, referandumun hem öncesi hem de sonrasıyla eşitsiz, adaletsiz, hileli, kanunsuz ve dolayısıyla da gayrı meşru olduğunu ilan etmişlerdi. Üstelik bu referandumla hedeflenenin bir “sistem” değişikliği değil, bir rejim değişikliği olduğunu, RTE’nin her türlü hukuk ve yasa dışı yolla bir “diktatör” olmayı amaçladığını bütün kampanya boyunca tekrar tekrar vurgulamışlardı. Bununla da kalmamışlar ve yeniden resmen partili olması nedeniyle RTE’nin bundan böyle sadece AKP’lilerin cumhurbaşkanı olacağını ve kendisini tanımadıklarını açıklamışlardı.

Yani CHP, bir yandan Cumhurbaşkanı’nı “yok” farzederken, öte yandan onun kurduğu yeni düzeni “var” kabul ederek 2019’daki cumhurbaşkanlığı, daha doğrusu “başkanlık” seçimlerine hazırlanacak. Çok karışık bir durum! Aslında “kolayı” vardı: Bu her şeyiyle gayrı meşru referandumun sonuçlarını reddederek meşru direnme hakkını kullanmak. Yani dünyadaki pek çok örneğinde olduğu gibi halkın “hayır” oyu veren kesimini oylarına sahip çıkmak amacıyla protesto eylemlerine, meydanlara çağırmak…

Bir düzen partisinin bildik halleri..!

Ancak CHP bu haklı ve meşru yolu izlemek yerine, en “devletlû” haliyle o bildik tavrını koymuştur. İşte “düzen partisi” olmak böyle bir şeydir. Önce tutar tarafı kalmamış o yarı-Bonapartist “eski düzeni” savunup AKP’nin bir dönem, bırakın reformculuğu, neredeyse “devrimci” mertebesine yükseltilmesine çanak tutmak, ardından da AKP’nin eseri neo-Bonapartist “yeni düzeni” kabullenmek ve onun dayattığı kurallar doğrultusunda, şimdiden bir başkan adayı aramaya başlamak! Yani öylesine bir “devlet ve düzen düşkünlüğü” hali.

Hani bu halin ve tutumun bir faydası olsa anlayacağız; ama yok. İlk günlerde, aslında kaybettiğinin bilinciyle derin bir moral bozukluğuna gömülen Saray iktidarının tersine, kriz CHP’de patlak verdi. Belli ki, göreli referandum başarısına rağmen kendi kadrolarının bile CHP’den bir umudu yok! Şimdi uzun süre “geleneksel kurultay savaşlarıyla” meşgul olacaklar. CHP referandum sonuçlarını da anlayabilmiş değil. Yüzde 48,6 oranındaki “hayır” oyunu tek başına kendi eseri sayıp hanesine kaydetmeye çalışıyor. Oysa “hayırcı” kitle bünyesinde önemli farklılıkları ve çelişkileri barındırıyor. Bu kitlenin bir kısmı tek adam iktidarının Kürtlere özerklik vereceği endişesiyle oy kullanırken bir kısmı bu iktidarın Kürtlere, özerklik şöyle dursun hiçbir şey vermeyeceği düşüncesiyle “hayır” dedi. “Cephe” daha birçok çelişkiyi barındırıyor. Ayrıca bu “hayır”ın içinde farklı pek çok kesimin emeği, çabası var; yani sonuç hiç kimsenin babasının malı değil.

CHP tek değişken mi… Bunlar seçimle gider mi..?

2019’a hazırlanma niyetindeki CHP’nin politik olarak asıl yanılgısı kendini sürecin tek değişkeni olarak görmesi. Yani zaman geçtikçe bir soyutlamaya dönüşecek olan “aslında hayır kazandı” düşüncesi ve “demokrasi talep eden yüzde 48,6’lık taş gibi bir blok” inancıyla 2019’a varabileceğini; ve de kendi dışındaki her şeyin o zamana kadar adeta hareketsiz kalacağını düşünüyor ana muhalefet partisi. Tabii, o süre içinde bugünün “evetçi”lerinin bir bölümünün de ikna edilip “demokrasi” saflarına kazanılması mümkün. Böylece seçim günü geldiğinde “demokrasi cephesi”nin bütün muhalefeti temsil edecek olan adayı seçimi kazanacak ve Türkiye’de demokrasi “yeniden” tesis edilecek.

Elbette kimler nereden nereye geçer, kimler demokrasinin ışığıyla aydınlanır, kimler saf değiştirip kararır ve dengeler nasıl bir değişim gösterir bugünden tam olarak bilemeyiz. Ancak RTE’nin seçimle gitmek gibi bir niyetinin olmadığı malum. Bugün, bir referandumda, bırakın devletin bütün imkânlarını kullanarak uygulanan hile hurda, baskı ve zulmü, açık bir kanunsuzlukla sonucu belirleyen bir rejimin, muhtemelen daha da kökleşeceği bir dönemde işi şansa bırakmayacağı çok açık değil mi? Bugünün “sınırlı” imkânlarıyla bunları yapan yarının anayasal imkânlarıyla neler yapmaz! Hele ki adamlar bu kadar silahlanmışken! Valla biz demiyoruz, Kılıçdaroğlu diyor. Bu durumda hem seçim kazanmak mümkün olamayacak, hem de protesto etmek. Üstelik iktidarın 2019’da daha dürüst, daha demokrat ve daha barışçı olacağına dair hiçbir garanti veya ihtimal yoksa!

Faydalı bir bilgi..!

Ha, küçük bir ayrıntı daha; belki başta CHP, gelecekte bir diktatörlük rejimi endişesi yaşayanlar için faydalı olabilir: O rejim aslında yürürlükte! Tabii Türkiye solunu faşizmden aşağısı kurtarmaz ama bugün dünyanın bir dizi ülkesinde olduğu gibi bizde de yeni bir tür Bonapartist rejim egemen durumda. Bildik şeylere tam olarak benzememesi bu yeni olma halinden kaynaklanıyor. Bu tür rejimler, zor dahil çeşitli araçlarla giderek denetim altına alınan toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir ortamda, her türlü yasal veya yasadışı yolla elde edilen seçim başarılarına dayanıyor. Yani varlığı neticede her ne pahasına olursa olsun seçimleri kaybetmemeye bağlı. Bu rejim yarın nerelere evrilir, 2019’a kadar neler olur, kim hangi marifetlerini sergiler tam olarak bilemeyiz, ancak bu haliyle bir seçim başarısızlığıyla sona ermesi mümkün değil; 7 Haziran’ı unutmayalım. CHP, “diktatörlük rejimi” konusunda gerçekten samimiyse bu hususu hesaba katmalıdır. Türkiye’de “diktatörlük rejimi” belirli bir biçimiyle artık geleceğin değil bugünün sorunudur.

Ama adamlar…

Bu yüzden, yüzde 48,6’yı hanesine yazan CHP’nin yapması gereken, olacağı veya nasıl olacağı bile belirsiz gelecekteki bir seçime şimdiden hazırlanmaya başlamak değil, halkı, iş işten geçmeden meydanlara çağırarak hakkına hukukuna sahip çıkmaya çağırmaktı; tabii işin büyümeye başladığı bir noktada yan çizmeden. Bu yönde CHP’ye yönelik pek çok eleştiri var; ancak bir faydası olur mu o ayrı! Ama yine de haksızlık etmeyelim; baksanıza adamlar silahlıymış! Bu konuda Türkiye’nin, solun ve elbette CHP’nin tarihinden yola çıkarak çok şey söyleyebiliriz. 60’lı 70’li yıllarda yaşananlar, bugün Kürtlerin yaşadıkları düşünüldüğünde endişelenmemek mümkün değil. Hatta bundan sonraki askeri darbenin muhtemel gerekçesinin “kardeş kavgası” ve “toplumsal kamplaşma” olacağını da söyleyebiliriz.

Evet, tehlike büyüktür. Herhalde CHP de bu duruma işaret etmektedir. Ancak etrafta sağa sola saldırmaya hazır silahlı kişilerin varlığı “normal” bir durummuş ve de bir şey yokmuş gibi, ortalığı birbirine katmamak, iktidara “Yahu bu adamlar kim, bunları kim silahlandırdı?” diye hesap sormamak ana muhalefet partisi ve lideri için dahi tuhaf bir durumdur! CHP bu duruma gerçek bir tepki vereceğine “Aman sokağa çıkmayın!” diyor

Dışarıda silahlı adamların olması sokağa çıkmamanın gerekçesi olamaz. Eğer bu referandumun tüm sonuçlarıyla gayrı meşru olduğuna, işin bir rejim değişikliğine gittiğine ve yüzde 48,6’nın kendi eserin olduğuna inanıyorsan kitlelerin “hayır” iradesine sahip çıkarsın. Tabii lafla değil, eylemle; gerekli önlemleri alarak, toplantıların, mitinglerin, yürüyüş kollarının, protesto eylemlerinin güvenliğini sağlayarak…

“Biz kazandık, Hayır” derken

0

16 Nisan referandum süreci yıllardır kadın mücadelesinde kristalize olan ‘Hayır hayır demektir’ sloganın ülke sathına yayıldığı bir yıl oldu. Bir yandan temel hak ve özgürlükleri geriye götüren baskıcı bir anayasanın yani tek adamlık rejiminin oylandığı gayri-meşru bir referandum sürecine tanık olduk, bir yandan da OHAL gölgesinde yaşanan tüm bu eşitsiz ve baskıcı koşullara rağmen kadın eylemlilikleri 25 Kasım’dan bu yana Türkiye toplumsal mücadeleler sahnesine damgasını vurdu.

Üstelik bu süreçte iktidar OHAL koşullarından aldığı güçle 15 yıldır yaptıklarını teminat gösterircesine, rıza yaşını 15’ten 12’ye indiren ve çocuğu istismarcıyla evlendirmeye ön ayak olacak‘ çocuk istismarı’ yasasını çıkartmaya çalıştı, yasa her kesimden kadının tepkisi ve kitlesel kadın eylemlilikleri sonucunda geri çekildi. Yine bu süreçte KHK’larla birçok kadın derneği, yayın ve haber ajansı da kapatıldı, binlerce kadından işlerinden atıldı. Bütün bu saldırılarla birlikte iktidar başkanlık projesi için başta kadınlar nezdinde rıza üretemedi, çünkü toplumsal meşruiyetini her geçen gün kaybetmeye devam ettiği için sopadan başka bir seçeneği yoktu!

Yine bu süreçte kadınların çalışma hayatını etkileyecek düzenlemelerin başında gelen kiralık işçilik yasası hayata geçirildi ve kadını çalışma yaşamından uzaklaştıracak bu düzenlemeler birer lütufmuş gibi sunuldu. Bunlardan biri, doğum yapmış olan kadının doğum izninden sonra bir süre yarı zamanlı çalışacak olması. Yarı zamanlı çalışma demek, kadınların maaşının ve haklarının da yarıya düşürülmesi, çalıştığı iş yerinde hiçbir söz sahibi olamaması anlamına gelir. Onun bulunmadığı zamanlarda işlerini yapması için de yarı zamanlı başka bir işçi çalışacak ve o da esnek çalışmaya tabi olacak. Yani aslında bu düzenleme esnek çalışma düzeninin olağan çalışma düzenine dönüştürülmesi için yapılıyor. Kıdem tazminatının kapıda olması ve kadın işsizliğinin bu denli artmış olması, kadınları yine esnek-güvencesiz çalışmaya mahkum eden bu düzenin sınıfsal bir karşı koyuş olmaksızın değişmeyeceğini gösteriyor.

Bu nedenle “OHAL rejimine ve erkek şiddetine itirazımız var” diyerek 25 Kasım’da binlerce kadınla birlikte alanları doldurduk. Bu süreçte sokağa çıkabilen tek kitlesel protestolar kadınlar tarafından yapılmış oldu. Yine 8 Mart’ı önceleyen süreci referandumdaki ‘hayır’ itirazı ile birleştiren kadınlar bilhassa 8 Mart gecesi Taksim’de düzenlenen yürüyüşte binler oldu. Valilik engellemeleri, üniversitelerde stantlara yönelik baskı ve saldırılar bu kampanyalara engel olamadı. Aynı zamanda kadınlar Arjantin’den İrlanda’ya, Meksika’dan Rusya’ya, İtalya’dan Güney Kore’ye kadar tüm ülkelerdeki 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi”ne verilen destek verdi..

Nasıl bir karşı koyuş?

Ve hikayenin sonu malum, ya da başlangıcı mı demeliyiz? Meşru olmayan bir referandum yapıldı ve sonuçlarına karşı yine ilk kitlesel tepkilerden biri kadınlardan geldi. Gelinen nokta kadınlar için mücadelenin ve dayanışmanın özellikle bu ülkede hem hayati hem de bir zorunluluk olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü güçsüz bir rejim doğdu, rejim saldırılarına devam edecek ve bu saldırılar en başta kadınları hedef alacak, bunu öngörmek için 15 yıla bakmak yeter. Önümüzdeki dönem kadınlar olarak sokakları daha çok dolduracağız, büyük ihtimalle daha çok engelleme ve baskı ile karşılaşacağız. Tam da bu nedenle her geçen gün öfkeleri örgütleyerek birlikte güçlenmek sorumluluğu ile baş başayız. Şansımız var, ancak örgütlülük ve dayanışmayı güçlendirmeye daha çok ihtiyacımız var.

İşsizlikle beraber yükselen enflasyon ve TC’nin iktisadi yaklaşımı

0

Nisan ayında hem işsizlik hem de enflasyon oranlarında son yedi yılın rekorları kırıldı. Üstelik bu iki kavramın (işsizlik ve enflasyon) sağlıklı bir ekonomide ters orantılı bir ilişkisi varken bu durumla karşı karşıya kalmamız, ekonomide çok büyük ve kısa vadede çözülemeyecek yapısal sorunlar olduğuna işaret ediyor.

TÜİK verilerine göre Ocak 2017’de geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 695 bin kişi artarak 3 milyon 985 bin kişi oldu. Oran ise %13.3 seviyesinde. Genç işsizlik oranı ise tam beş puan artarak %24.5 oldu. Enflasyon da son Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimlerine rağmen yıllık bazda %11.87 oldu. Bu da bir başka rekor.

Kronikleşen işsizlik

İşsizlikte rekor derken laf-ı güzaf olsun diye söylemiyoruz. Bahsettiğimiz şey sadece AKP döneminin değil, ‘80 darbesi sonrası görülen en yüksek işsizlik oranları. ‘80’li yıllar boyunca (1980-1989 arası) işsizlik oranı ortalama %7.7 seviyesindeydi. 90’lı yıllar boyunca bu oran %7.6’da, yani hemen hemen sabit kaldı. 2000’li yıllarda ise ortalama işsizlik 9.1’e çıktı. Unutulmasın ki bu yıllarda hem 2001 krizi hem de 2008 krizinin etkileri yaşanmıştı. 2009 yılında ülke ekonomisi küçülmüş, işsizlik %13’e, bugünkü oranın çok az altına çıkmıştı. Fakat ekonominin az-çok büyüdüğü 2010-2017 yılları ortalama işsizlik oranı ise %9.8 olmuş durumda. Ekonominin yüzde %10 ortalamayla büyüdüğü 2011-2012 yıllarında bile işsizlik %8.4 ile AKP dönemi öncesinin üstünde kaldı.

Tüm bu oranlar çift haneli işsizliğin olağan hale geldiğini, ekonomi büyüse bile işsizliğin çözülemediğini, tam tersine daha da körüklendiğini gösteriyor. Peki buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan neden hâlâ üç-beş çocuk talep ediyor? Neden ekonomiyi büyütmenin ve işsizliği azaltmanın yolunu nüfusu artırmakta arıyor? Kısacası neden böyle bir yol izliyor?

Tek adamlık sürecinde çevresinde kümelendirdiği oligarşik sermaye gruplarıyla ve korporatist eğilimlerle beraber Erdoğan’ın ekonomide bireysel etkisinin daha artacağını düşünürsek, onun iktisat anlayışını ve kafasındaki planı anlamamız gerekir.

Ekonomiyi, sayısal verilerden ibaret, sosyolojiden tamamen arındırılmış statik bir bilim olarak gören birçok burjuva iktisat okulu var. En büyük sorunları ise, ekonomide bireyler yapılması gerekenleri yaptığı taktirde her şeyin takır takır işleyeceği düşüncesi.

Katıksız bir neoliberal görünümü çizen Erdoğan ve onun temsil ettiği iktisadi yaklaşım şunu öngörür: Nüfus artarsa, bireyler daha fazla şey talep edecek, daha fazla şey tüketmek isteyecek, böylece ekonomide talep miktarı artacaktır. Bu talep artışını karşılamak için de yatırım ve üretim artışı olacak, böylece ekonomi canlanacak, büyüme oranları yükselerek istihdam artışıyla beraber işsizlik düşecektir. Ne kadar güzel plan değil mi? Keşke hayat bu kadar basit olsa! Çoğu insanın inandığının aksine Erdoğan’ın üç çocuk isteğinin sadece ucuz iş gücü için değil, esasta yukarıda çizilen çerçeve yüzünden istediği düşünülebilir.

Görüldüğü üzere bu analiz sınıflardan, çıkar gruplarından ve sınıf çatışmalarından yoksun. Kâr oranlarını arttırmak için işçi ve emekçileri daha da yoksullaştıran kapitalizm altında nüfus artışı talepte artışı değil azalışı körükler, bu durum da ekonomiyi küçülten dolayısıyla işsizliği arttıran bir neden olur. Yanlış anlaşılmasın, işsizliği sadece nüfus artışına bağlanamaz; kriz içindeki kapitalizmde nüfusu arttırmanın çalışanların ücretlerinin daha fazla aşağı çektiğini, ekonominin küçülmesine daha fazla katkı sunma eğiliminde olduğunu görebiliriz. Yoksa nüfus kendi başına hiçbir şeyin nedeni değil.

Kronikleşen işsizlik ortalama ücretleri de aşağı çekiyor. Çözüm diye sunulan çerçeve çözümsüzlüğün nedeni haline geliyor. İşsizlik oranlarının tüm dünya için yapısal bir sorun haline geldiğini unutmayalım. Şu an Avrupa’nın büyük ülkelerinden Fransa’yla benzer işsizlik oranlarına sahibiz.

Kronikleşen enflasyon

İyi güzel de, talepte bir düşüş varsa enflasyon neden yükseliyor, denebilir. Çünkü büyüyen bir ekonomide enflasyon makul düzeylerde (yüzde 3 dolaylarında) olur. Ekonomik büyüme yerlerdeyken işsizlik bu kadar artmışken bu kadar yüksek enflasyonun kaynağı ne?

Üretim maliyetlerindeki artışın enflasyonu tetiklediği çok açık. Doların haddinden fazla yükselmesi, enerjide dışa bağımlılığımızı da göz önüne alırsak petrol ve doğal gazdaki oynaklıklar üretilen ürünlerin eskiye göre daha maliyetli hale gelmesini, dolayısıyla fiyatların yukarı yönlü hareketini, yani enflasyonu yükseltiyor. Dolar kurundaki bu artışı engellemek için 2017 başından bugüne faizde ortalama oran %8’den %11.8’e çıkmış durumda fakat bu bile yeterli değil. Kırılgan beşli olarak bilinen ülkelerden Brezilya, Endonezya, Güney Afrika ve Hindistan’da enflasyon ortalaması %4.5 iken faizlerinin ortalaması %7.3’tür. Bizde ise sırasıyla %11.3 ve 11.8 gibi bir oran var. Faiz artışı enflasyonu düşürmüyor, sadece daha da yükselmesinin önüne geçiyor, hepsi bu. Bu durum kırılgan beşlinin en kırılganının neden Türkiye olduğunu açıklar.

Yüksek döviz, yüksek işsizlik, yüksek faiz ve yüksek enflasyon… ülke tarihinde bu dörtlünün at başı gittiği bir dönem olmamıştı. Gerçekten de yeni bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Özellikle referandum sonrası kutuplaşmayla daha da artacağını düşündüğümüz iç politik gerilimler ve dış politikadaki saldırgan maceracı tutumu bunu üzerine koyarsak, ekonominin neden freni boşalmış bir kamyon görünümünde olduğunu daha iyi anlarız.

Nasıl olacak?

0

Referandum sonucu HAYIR cephesinde bırakın moral bozukluğunu, tam tersine coşku ve umut yarattı. 1 Mayıs kutlamaları da bu umudu ve heyecanı perçinledi. İşçi ve emekçi yığınlar gerek tek adam diktatörlüğüne karşı, gerekse OHAL ve kıdem tazminatlarının gasp edilmesi gibi acil sorunlar çevresinde mücadele etmeye azimli olduklarını bir kez daha açığa vurdular. Şimdi işyerlerinde, sendikalarda, emekçi mahallelerinde, derneklerinde bunun nasıl olacağı, ortak hedefler etrafında birlikte nasıl uğraş verilmesi gerektiği konuşuluyor, tartışılıyor.

Önce bir durum tespiti yapalım: Tek Adam ve onun partisi referandumdan zayıflamış olarak çıktı. MHP koltuk değneğinin işe yaramadığını gördüler. Kürt illerinden toplayabildikleri oyların “gönüllü” olmadığını, baskı, korku ve hileyle alındığını gayet iyi biliyorlar. Önlerine derhal Tek Adam’ın parti başkanlığını üstlenmesi ve 2019’daki yerel ve genel seçimlere hazırlanılması hedefini koydular. İlk hedefleri HAYIR cephesini dağıtmaya çalışmak olacaktır.

Bu açıdan, ilerici ve devrimci kesimlere, HDP’ye ve hatta CHP içindeki sol sosyal demokrat çevrelere yönelik baskıların artmasını bekleyebiliriz. Kürt illerindeki saldırılar da artacaktır. CHP’nin en ulusalcı kesimlerini, tabii bu arada MHP’li muhalifleri sözde antiterör ve savaş politikalarıyla etkilemeye yönelebilirler. Bu arada patronlar da kıdem tazminatlarının derhal kaldırılmasını, esnek çalışmanın daha da yaygınlaştırılmasını ve devlet kaynaklarının kendilerine daha fazla açılmasını istiyorlar. Toplu sözleşmeler yandaş sendika bürokratlarınca akamete uğratılacak ya da satılacak, grevler yasaklanacak, direnişler ezilecek, hatta sendikalara el konup kayyumlar atanabilecektir.

Buna karşılık CHP de şaşkın ve parçalanma eğilimleri gösteriyor. “Referandum sonuçlarını kabul etmiyoruz” diyorlar ama onlar da mücadeleyi 2019 seçimlerine havale ediyorlar. Bu konuda en net planı geliştiren (Erdoğan’ı 2003’te başbakan yapmış olan) Deniz Baykal oldu: “Ya Kılıçdaroğlu ya da yeni seçilecek CHP başkanı kendini 2019 için cumhurbaşkanı adayı ilan etsin ve HAYIR cephesini birleştirmeye yönelik yardımcılarını belirlesin” (söylemiyor, ama adayları Meral Akşener ve Ahmet Türk). Onun bu önerisi CHP içindeki çekişmeleri şiddetlendirmiş durumda. Hatta Kılıçdaroğlu muhaliflerini, tabii bu arada Baykal’ı, “kapının önüne koymakla” tehdit etti.

CHP içindeki çalkantının sonucu ne olursa olsun, bize göre: 1) Tek adam rejimine karşı mücadeleyi seçimlere erteleyen bir strateji, OHAL ve KYK’lara dayanan diktatörlük rejiminden gelecek olan saldırıları asla durduramayacak, üstelik HAYIR diyen emekçi yığınların daha da bölünmesine yol açacaktır; 2) Böyle bir strateji başarıya ulaşsa bile, onun sonucunda oluşacak parlamento, 1 Mayıs alanında talep edilen demokratik ve sosyal bir anayasa yapabilmekten, işçilerin ve emekçilerin acil sosyal, ekonomik ve demokratik sorunlarını çözmekten tamamen aciz olacaktır.

O halde ne yapılabilir? Bizce çözüm 1 Mayıs günü 1 Mayıs alanlarındaydı: İşçilerin ve emekçilerin birleşik cephesi; diğer bir deyişle 1 Mayıs Cephesi. İşçiler ve emekçiler sadece 1 Mayıslarda değil, her fırsatta, grevlerde, direnişlerde, mahallelerinde, derneklerinde, sendikalarında bir araya gelebileceklerini, en acil ve demokratik sorunları için birlikte mücadele edebileceklerini kanıtlıyorlar, bunu istediklerini belli ediyorlar. 1 Mayıs alanlarında toplanan sendikaların, partilerin, tüm işçi ve emekçi örgütlerinin hep birlikte önlerine diktatörlük rejiminin her türlü saldırısına karşı ortak bir mücadele planı ve programı koymamaları için hiçbir nesnel neden yok. Bu mücadele için sendikalar içerisinde kıdem tazminatının gasbına yönelik birleşik mücadele çağrılarına başlamak önemli bir başlangıç olabilir. Bunu istemeyenler ve engelleyenler ancak bu tip örgütlerin bürokratik, uzlaşmacı, sınıf seferberliğinden korkan liderleri olabilir.

Referandum sonrasında özellikle büyük kentlerde bir dizi protesto eylemleri oldu. Bu protestolara sadece işçiler ve emekçiler değil, orta halli yaşam düzeyine sahip kent merkezlerindeki gençler, öğrenciler, kadınlar, beyaz yakalı ücretliler, emekliler, hatta esnaf ve küçük iş sahipleri de katıldılar. Ama bu eylemlilikler, tıpkı Gezi sonrası meclisler gibi, kısa sürede dağıldı ve duruldu. Mücadele şevkinin kırılmasından değil,  ortada bu seferberliklere güç katacak ve güven verecek birleşik bir önderliğin olmamasından ötürü. İşte işçi ve emekçi örgütlerinin oluşturacağı kitlesel bir birleşik cephe bu boşluğu doldurabilir ve doldurmalıdır. Talepleriyle, mücadele stratejisi ve planıyla seferberliklerin sürekliliğini sağlayabilir, işyerlerinde, kentlerde ve mahallelerde kendi meclislerini oluşturabilir, protestoları ve talepleri yaygınlaştırabilir.

Ve de en önemlisi, sorunları 2019’a ertelemeden ve kitlelerin umudunu antidemokratik seçim sistemine bağlamadan, ülkeye sosyal ve demokratik bir anaysa kazandıracak; emekçi yığınların acil sorunlarını çözümleyecek bir Bağımsız ve Egemen Kurucu Meclis için mücadeleyi örgütleyebilir.

Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve hukuksuzca ihraç edilen tüm emekçiler görevlerine iade edilmelidir!

0

Sarayın darbe girişimini bahane ederek ilan ettiği OHAL ve çıkardığı KHK’lar ile haklarında somut ve hukuki hiçbir delil olmayan toplam 105 bin kamu emekçisi işsiz bırakılmış ve en temel haklarını kullanabilmeleri fiilen engellenmiştir. 105 bin kişi aileleriyle beraber terörist ilan edilmiş, pasaportlarına el koyulmuş, başka sektörlerde de iş bulmaları dahi fiilen engellenmiştir.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ise bu 105 bin kişiden sadece ikisi. Ankara’nın göbeğinde “işimi geri istiyorum” talebiyle süresiz açlık grevine başladılar ve eylemleri kritik bir döneme, 66. güne girdi. Başbakan Binali Yıldırım’ın kendisine Nuriye ve Semih sorulduğunda “Haberdar değilim, cezaevindeler mi?” yanıtı seçim meydanlarında ‘Dicle kenarında bir kuzuyu kurt kapsa onun hesabını biz vereceğiz’ diyenlerin ikiyüzlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. Zira, Ankara’nın göbeğindeki açlık grevinden 65. gününde Binali Yıldırım’ın konudan haberdar olmasıyla, direniş alanına polis saldırdı ve 4 kişi gözaltına alındı.

Bizler, İşçi Demokrasisi Partisi olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın sağlıklı biçimde yaşamlarına devam edebilmeleri için acilen harekete geçilmesini, işe iadelerinin derhal yapılmasını, haksız ve hukuksuz ihraç edilen tüm emekçilerin görevlerine iade edilmesini ve işten atılmaların yasaklanmasını talep ediyoruz. Bunun da ancak sendikaların ve diğer emek örgütlerinin bu doğrultuda oluşturacağı ortak bir eylem programı ve birleşik, kitlesel mücadelesiyle hayat geçirilebileceğine inanıyoruz.

Bindiği dalı kesen, düşer!

0

Sonuçları da dâhil olmak üzere, başından sonuna şaibeli ve gayri meşru bir referandum süreci yaşadık. Doğası gereği “bu şekilde” gerçekleşen bir referandum, sorunları çözme ve netleşme yerine, daha fazla sorun ve belirsizlik ortaya çıkardı. Daha da önemlisi, bu hastalıklı tablo, yargı yolu kapalı, kesin kararlar verdiği söylenen Yüksek Seçim Kurulu katkısıyla gerçekleşti. Bir bakıma tuz koktu! Pekiyi, bundan sonra, en azından 16 Nisan’da hayır diyen yaklaşık 24 milyon insan için, yani toplumun en az yarısı için, seçim sandığı nasıl bir anlam ifade edecek? Bugüne kadar meşruiyetini ve varlığını sandık üzerine inşa eden RTE/AKP, bu mekanizmalar bu derece sorgulanır hale gelmişken, yollarına nasıl devam edebilecek?

Seçimler gibi iyi kötü toplumsal/siyasal rıza ve meşruiyet oluşturan mekanizmaların çürütülmesi, iktidar ve sistem için bindiği dalı kesmektir. Aslında RTE’nin istediği, hatta beklediği bu değildi. Gerçekte iktidarın temel rıza felsefesi, kaos, korku ve itaat üzerine kurulu. Ama bu durumun bir biçimde “meşrulaştırılmasına” ihtiyaç vardı. Lakin başta sahibini çürüten bu ceberut felsefe, sergilediği tüm dalavereye rağmen, yüzde 48,6 hayır duvarını henüz aşabilmiş değil. 16 Nisan referandum sonuçları istenen “rıza”nın üretilemediğini, bir kez daha ortaya çıkardı. Şimdi bu durumun sonuçlarını hep birlikte yaşayacağız ve önümüzdeki dönemin gelişmeleri, gerçekten “atı alan Üsküdar’ı geçti mi?”, bunu gösterecek.

Sınıf mücadelesi

Kuşkusuz sınıf mücadelesi bu noktada temel belirleyen olmaya devam edecek. Bir yanda siyasal demokrasi noksanlığı, noksanlıktan öteye geçerek, bir “tek adam rejimi” olarak, yerleşik bir diktatörce karakter kazanmakta. Tarihi boyunca ağır aksak da olsa işleyen burjuva parlamenter sistem, yerini bir parti-devlet aygıtına bırakmanın eşiğine gelmiş durumda. Bu çerçevede 15 Temmuz sonrası işlerlik kazanan OHAL/KHK düzeninin, 16 Nisan ile birlikte, Reis’li yeni yerleşik yönetim biçim olacağı görülmekte. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri; OHAL’in kaldırılması, KHK’lara son verilmesi, tüm mağdurlara haklarının derhal iade edilmesi, bu dönem boyunca referandum dâhil gerçekleşmiş tüm işlemlerin geçersiz sayılmasıdır.

Diğer yandan bir avuç para babasının vampir gibi tüm toplumsal-ekonomik zenginliği emdiğini görüyoruz. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumuyla birlikte, daha da hız kazanarak, kamu zararına, bir avuç patron yararına tam bir yağma düzeni zirve yapmış durumda. Benzer şekilde iş güvencesi yoksunluğunun OHAL/KHK döneminde zirve yaptığına tanık oluyoruz. İşsizlik Sigorta Fonu’nun yağmalanmasına şimdi Kıdem Tazminat Fonu eklenmek isteniyor. Mezarda emeklilik sistemini getiren düzen sahipleri Bireysel Emeklilik Sistemi ile herkese emeklilik sağlanacak yalanına inanmamızı bekliyor. Bütün bunlar emek piyasasının alabildiğine kuralsızlaştırılması, esnekleştirilmesi ve emek sömürüsünün en yoğun şekilde sürdürülmesine hizmet etmekte. İşsizlik ve enflasyon yükselirken, kriz bahane edilerek çalışanın, emeklinin zammı tırpanlanırken, açlık sınırı altındaki asgari ücret ortalama ücret haline gelirken iş güvencesi, insanca yaşayacak ücret ve örgütlenme hakkı tabii ki sınıf mücadelesinin öncelikli talepleri olarak öne çıkıyor.

Özellikle iktidar ve yanlısı patronlar 16 Nisan referandumundan evet çıkarsa Türkiye’nin uçacağını iddia ettiler! 15 yıldır tek başına iktidarda olan bir partinin hala havalanmaktan bahsetmesi en hafif deyimle siyasi soytarılıktır. Türkiye’de her sekiz haneden biri, yani 10 milyonun üzerinde insan, devlet yardımı almadan hayatta kalamaz durumda. Tek başına bu veri RTE/AKP Türkiye’sini tanımlamaya yeter. Türkiye’nin işçi ve emekçileri, dürüst ve onurlu insanları, gerçekten “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen inananları, bu düzen böyle devam etsin mi, karar verecekler! Evet-Hayır her şeyden önce buna bir yanıttı. Halen geç değil! İktidar bindiği dalı kesmekte; birlikte düşmek zorunda değiliz!

Maduro baskı yoluyla iktidarda kalmaya çalışıyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) üyesi Simón Rodríguez Porras, Venezuela’da yaşanan son gelişmeleri, 28 Nisan tarihinde kaleme aldığı bir metinle İşçi Cephesi için değerlendirdi.

İlk turun ardından Fransa!

0

Seçimin favorileri Cumhuriyetçiler’in adayı Fillon ile Le Pen hakkındaki yolsuzluk dosyalarının ortaya çıkması, eski Başbakan Valls’ın kendi partisinin adayı Hamon yerine Macron’u desteklemesi, Fillon’un kendi partisi tarafından adaylıktan çekilmeye zorlanması ve dört adayın son haftaya burun farkıyla girmeleri Fransız tarihinde görülmemiş bir seçimin habercisiydi.

Geleneksel partilerin büyük bir hezimete uğradıkları ilk tur seçimleri, düzen kurumlarının içinde bulunduğu krizin derinleştiğini gösteriyor. Ülkenin iki ana siyasi partisi Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçiler’in adaylarının her ikisi birden ülke tarihinde ilk kez olarak daha birinci turda elendiler. Son on yılda önce Sarkozy, sonra Hollande önderliğindeki düzenin iki ana partisinin sırayla kurmuş oldukları hükümetlerinin uyguladıkları kemer sıkma politikalarıyla kitleler nezdinde uyandırdıkları hayal kırıklığı ve nefret, bu tarihi hezimete nede oldu. Özellikle sosyalist aday Hamon’un %6,36 ile adeta sahneden silinmesi, Hollande-Valls hükümetinin emekçilerin değil, patronların hükümeti olduğunun kitlelerce beş yılda acı biçimde tecrübe edilmesinin bir sonucu. Sözde sosyalistler tarafından sosyal hakları gasp edilen kitlelerin öfkesi o denli büyük ki, partisinin beş yıldır uyguladığı neoliberal politikalarla yüzleşen ve popüler sol bir söylemle ön seçim sandığından çıkan Hamon’u bile cumhurbaşkanlığı seçimi sandığına gömmekte tereddüt etmediler.

Kamu harcamalarının 100 milyar € azaltılması, 500 bin kamu görevlisinin işten çıkarılması, emeklilik yaşının 62’den 65’e yükseltilmesi gibi işçi sınıfına yönelik ciddi bir saldırı programıyla seçime giren Cumhuriyetçilerin adayı Fillon, yolsuzluk iddialarının yanı sıra; en radikal programa sahip olmasına rağmen burjuvaziyi adaylığı etrafında birleştiremediği için ilk turda elendi. Fransız burjuvazisinin tercihinin Fillon değil, Obamavari tavırlarıyla halkın rızasını üreterek reformlarını geçirebilecek Macron’un olması hiç şaşırtıcı değil. En nihayetinde, işverenler örgütü MEDEF’in bir üyesinin dediği gibi, yetersiz ama iktidar olabilecek bir program, iktidara gelemeyecek kusursuz bir programdan daha iyidir ve iktidar olan Macron’un, Fillon’un radikal programını uygulamayacağını kimse söyleyemez.

Geçtiğimiz beş yıllık dönemde Sosyalist Parti, işçi düşmanı büyük reformları kitlesel seferberliklere rağmen gerçekleştirerek kendi sonunu hazırladı. Solda doğan bu boşluk, kendisini geleneksel sağ-sol ayrımının ötesinde pragmatik bir kişilik olarak tanımlayan Macron tarafından dolduruldu. Malum hayat boşluk kaldırmaz. Sadece iki yıl önce, Sosyalist Parti hükümetinde Ekonomi Bakanlığı görevine geldiği zaman adı duyulan eski bir bürokrat ve bankacının görevinden ayrılıp hiçbir siyasi harekete bağlı olmaksızın iddialı bir şekilde adaylığını koyması, eşi benzeri görülmemiş bir politik olaydı. Adayın seçim kampanyasına yapılan bol sıfırlı bağışların altında yer alan büyük banka yöneticilerin ve lobicilerin adları, bu durumun nasıl meydana geldiği hakkında birtakım ipuçları veriyor. Fillon’unkiyle oldukça benzer bir ekonomik programa sahip olan Macron’un projesi, Sosyalist Parti’nin yarım bıraktığı ve Fillon önderliğinde Cumhuriyetçilerin uygulayamayacağı sosyal saldırı programını, ne olduğu belirsiz bir ilericilik makyajı sayesinde geniş kitleleri ikna ederek hayata geçirmekten ibaret.

En büyük başarısı, üst düzey bürokrat ve bankacı geçmişine rağmen bugün gelinen noktadan sorumlu tutulan sistemden kendisini ayırmak ve programın gerçek sınıfsal içeriğini yalanlarla gizlemek oldu. Sosyalist Parti’nin çoğunluktaki sağ kanadının kendi adayları yerine onu desteklemesi ve medya tarafından Le Pen’in önünü kesebilecek yegâne aday olarak pompalanması, orta ve orta-üstü sınıfların Macron lehine yararlı oy kullanmasını ve %24 ile ilk turda birinci sırada yer almasını sağladı.

Son bir yıl içinde ırkçı ve işçi düşmanı düzen kurumlarına karşı milyonların seferberliklerinin, sandığa az ya da çok yansıması kaçınılmazdı. Özellikle Sosyalist Parti’nin burjuvaziye hizmet etmek için gerçekleştirdiği reformlar sonucunda kitlelerin gözünde kendi kendini yok etmesi de eklenince, işçi ve emekçilerin neoliberalizm karşıtı solun en önemli adayı haline gelen Mélenchon’u ikinci tura göndererek düzene yönelik öfkelerini ifade etmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktı. Nitekim son bir ayda oylarını neredeyse ikiye katlayarak (%19,6) ikinci sıradaki Le Pen’in sadece 1,7 puan gerisinde kalmış olması, bu olasılığın gerçekleşmesinin kıyısından dönüldüğünü gösteriyor. Kitleler ikinci turda Macron ve Fillon’un kemer sıkma politikaları ile Le Pen’in yabancı ve kadın düşmanı politikaları arasında bir tercihte bulunmak istemedikleri için ilk turda Mélenchon seçiminde bulundular.

Kitlelerin liberalizm karşıtı bir program etrafında bu kadar geniş bir şekilde toplanması, Mélenchon’un ya da daha genel bir bakış açısından reformist solun bir başarısı değil. Mélenchon’un geleneksel partilerin yarattığı boşluktan yararlanarak seferberlikleri bir seçim zaferine dönüştürmekteki başarısızlığının nedeni, dünya solunun 80’li yıllardan itibaren geçirdiği politik dönüşümde yatıyor. Dünya işçi sınıfının aldığı büyük yenilgiler, reformist solu da derin bir krize sürükledi. İkinci Enternasyonal partileri, “Üçüncü Yol” kuramını benimseyip neoliberalizmin peşine takılırken, Avrupa komünistleri ise bu partilerinin boşaltmış oldukları refah devleti savunusu ve Keynesçi politikalar eksenli sosyal demokrat bir çizgiye oturmuşlardı. İşte Mélenchon’un ekonomik krize yönelik çözümünün daha önce defalarca uygulanmış ve başarısızlığı kanıtlanmış sol Keynesçi ekonomi politikalarından ibaret olması, bu ideolojik iflasın bir ifadesi olup, ilk turla ikinci tur arasındaki yüzde ikilik farkı oluşturuyor.

Anketler ikinci turda Le Pen’in Macron karşısında hiçbir şansı olmadığını gösteriyor. Ancak bu, Ulusal Cephe’nin küçük burjuvaziye dayanan marjinal bir hareketten bugün sandığa giden işçiler arasında açık ara en çok oy alan, ülkenin birinci siyasi gücüne dönüştüğü gerçeğini değiştirmiyor. Sistemin krizin faturasını emekçilere ödetmek dışında bir çözüm üretmediği, devrimci sosyalistler bir siyasi alternatif haline gelemediği bu süreçte; kitlelerin düzene duydukları öfkenin Ulusal Cephe gibi göçmen karşıtı hareketler tarafından soğurulması kaçınılmaz.

7 Mayıs’ta, Macron muhtemelen cumhurbaşkanı olacak. Ancak, birçok siyasetçinin Macron’a sırtını dönmesi ve Le Pen’in desteklerini açıklaması, Whirpool işçilerinin Macron’u protestosu gibi olaylar rüzgârın tersine döndüğünü gösteriyor. Bu rüzgârın Le Pen’in aradaki büyük farkı kapatmasına yetecek mi bilinmez, ama kim seçilirse seçilsin Fransız ekonomisi ve yönetiminde istikrardan bahsedildiğini uzun bir süre daha duymayacağız.

 

Emperyalizm, Suriye ve sol: Gerçeklere dair 3 nokta

0

1.) Emperyalizm ve sol

6 Nisan’ı 7 Nisan’a bağlayan gece ABD, Akdeniz’de bulunan savaş gemileri aracılığıyla Suriye rejimine ait bir havaalanını vurması için 59 füze ateşledi. ABD, iç savaşın 7. yılına girdiği Suriye’de Esad rejiminin topraklarına, askeri üslerine ve aparatlarına ilk kez saldırı düzenledi. Füzeler Şinsar ve El Şayrat hava üslerini hedef almıştı. Bir süre önce İdlip’te yoksulların üzerinde kullanılan kimyasal silahlı uçakların bu üsten havalanmış olmaları ABD müdahalesinin mazereti oldu. Trump kimyasal silaha maruz kalmış olan çocukların fotoğraflarını gördüğünü, bunun kendisini çok etkilediğini ve bu sebeple de saldırı emrini verdiğini söylüyor. İlginçtir aynı “duygusal” Trump, o çocukların ABD’ye girişini de yasakladı…

“Kaybedilen” bir referandumun ardından

0

Belli ki acelesi var. Cumhurbaşkanı olağan kongreyi bekleyemeden, olağanüstü bir kongreyle AKP genel başkanı olacak. Yani RTE, olağanüstü bir durumla yüz yüze olduğunun farkında. Öyle usul, nizam dinlemeden, partinin yetkili kurullarının kararı falan da olmadan, parti yöneticilerini kendi dediklerini yalanlamak zorunda bırakarak 21 Mayıs’ta partinin başına geçeceğini açıkladı. Dedik ya acelesi var.

Ankara’da 1 Mayıs

0

Şaibeli bir seçimin ardından OHAL koşulları altında gerçekleşen 2017 1 Mayıs’ı Ankara’da Kolej meydanında kutlandı. Çok sayıda polisin görev aldığı 1 Mayıs’ta;  güvenlik noktalarının belirsizliğine, toplanma yerine ulaşımın zor olmasına, iki adımda bir insanların aranmasına, alana girişlerin yavaş ve zorlu yapılmasına rağmen katılım oldukça geniş çapta gerçekleşti. Sendikaların, derneklerin, partilerin, üniversitelerin kortejlerinde KHK’lara, OHAL sürecine, baskı politikalarına ve meşru olmayan seçime karşı sloganlar yükseldi.

Birlik meselesi

0

Politik durum açısından olumlu veya olumsuz pek çok olasılıkla dolu, hareketli bir yeni döneme girdik. Herkesin bildiği şekilde, halkın çoğunluğu tek adam rejimine hayır demiş olmasına rağmen sonuç iktidar ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından gasp edildi. Epeyden beri diktatörlüğe dönüşmekte olan rejimin bu yasadışı saldırısı toplumdaki kutuplaşmayı daha da güçlendirdi. Referandumun hemen sonrasında pek çok kentte, merkezi semtlerde şimdilik cılız da olsa bazı protestolar yaşandı.

Gerek HAYIR kitlelerinin referandumdan “galiptir bu yolda mağlup” cüretkârlığıyla çıkmış olması, gerekse ardından gelen protesto eylemlilikleri, herkesin önüne şu soruyu koydu: HAYIR cephesinin bilinen politik çeşitliliğine rağmen, diktatörlük girişimini durdurabilmek için Birlik sağlanabilir mi? Ve bu nasıl sağlanır?

Bu, hemen yanıtlanabilmesi zor bir soru. Elbette birlik gerekiyor; ama HAYIRcıların politik açıdan çok renkli oluşu; CHP’nin bu kitleyi bir sonraki seçimlere kadar kendi çevresinde tutma planları; kimi sol ve devrimci çevrelerin inatçı ve aymaz sekter (hep bana) tavırları; bazı kesimlerin partilere karşı (haklı veya haksız) güvensizliği ve kendi başlarına davranma eğilimleri, gibi pek çok etmen birliğin önündeki en önemli engeller, aşılması gereken sorunlar.

Güçlükler ne olursa olsun ve kim ne kadar aykırı düşünürse düşünsün, sosyal ve politik süreçlerde her zaman bir Önderlik sorunu vardır. Dolayısıyla, başka hiçbir politik yapıya güvenmeyenlerin bile gizliden gizliye, gerekli olan birliğe “kim önderlik edebilir” diye düşündüğünü, buna göre planlar yaptığını biliyoruz ya da tahmin edebiliyoruz. İşte tam bu noktada, toplumsal mücadelelerde önderliğin her şeyden önce sınıfsal bir sorun olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, işçi ve emekçi yığınlar öne atılıp seferber olmadıkları sürece, ne seferberliklerin gerekli dönüştürücü kapasiteye ulaşabileceğini, ne de olası demokratik açılımların yeterli genişlik ve kalıcı derinlikte olabileceğini düşünüyoruz.

O zaman ne gerekiyor? Bize göre, her şeyden önce bir işçi-emekçi cephesi. Sendikaların, emekçi partilerinin, işçi-emekçi derneklerinin ve bu sınıf eksenli tüm demokratik ve sosyal kuruluşların oluşturacağı bir cephe. Tüm Hayırcılara güven ve cesaret verecek, seferberlikleri çeşitlendirip güçlendirebilecek, daha da önemlisi onları kendi çevresinde diktatörlüğe karşı birleştirebilecek bir cephe… Bu olabilir mi? Neden olmasın? Yeter ki bu zorunluluğa inanılsın, bu istensin, herkes sorumluluğunu layıkıyla üstlensin.

Ama böyle bir cephenin oluşması gerektiğini söyleyip bekleyemeyiz. Biz devrimci sosyalistlere de bu konuda büyük bir görev düşüyor: işçi-emekçi cephesinin oluşması için çalışmak, bu fikri ve mücadelenin tüm talep ve sloganlarını kitlelere taşımak, emekçi mahallelerinde, sendikalarda ve diğer işçi örgütlerinde bu doğrultuda uğraş vermek. Üstelik devrimci sosyalistler olarak böyle düşünenin sadece biz olmadığımızı da biliyoruz.

Bu yüzden de belirli politik ve ideolojik konularda farklılıklarımızın olduğunu bilmemize rağmen İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak, devrimci sosyalist olarak kabul ettiğimiz başka partilere ve oluşumlara bu uğurda birlikte çalışma önerisi götürdük. Hatta bunu referandum öncesinde önerdik onlara. Bunların başında da Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) ve Devrimci İşçi Partisi (DİP) geliyordu. Referandum öncesi propaganda sürecinde diktatörlüğe karşı güç birliği yapalım dedik. Ama ne yazık ki, sadece SEP’ten olumlu bir yanıt alabildik. Tüm propagandalarında ve politik çalışmalarında sınıf ekseninden söz eden, birleşik işçi cephesi çağırılarında bulunan diğer oluşumlar, bunun çok daha öncesinde, ondan çok daha basit ve elzem devrimci bir güç birliğinden kaçındılar. Politik partilere güvensizlik duyan, onların sekterliğinden yakınan, devrimcilerin asla bir araya gelemeyeceğini düşünen kesimlerin iddialarına sanki hak verircesine yaptılar bunu…

Ama SEP ile referandum öncesinde bir ortak bildiri yayımladık ve bunu kendi yayınlarımızda duyurduk. Küçük, ama bizce çok değerli bir adım oldu bu. Ortak noktalarımızın olduğunu biliyorduk, bunları çekinmeden birlikte dile getirebildik. Sonra, 1 Mayıs’ta birlikte yürüyelim ve ortak sloganlarımızı birlikte haykıralım dedik. Bunu da başardık. Devrimci Marksistler olarak, isterlerse bayraklarını birbirine karıştırmadan, güç birliği yapabildiklerini kanıtladık. Bu açıdan, tevazuyu elden bırakmadan, SEP’i kutlamak isteriz.

Tabii bu karşılıklı başarıdan hareketle hemen başka ve daha büyük ortak projelere girişiriz gibi bir iddiada bulunmak doğru olmaz. Ama neden birbirimizi daha iyi tanımaya, asgari ortaklıklarımızı yakalamaya devam etmeyelim? Neden gerekirse farklı düşündüğümüz noktaları birlikte tartışmaya çaba göstermeyelim? Neden başka devrimci sosyalistleri de bu çabaya dâhil etmeye uğraşmayalım? Aksi takdirde bizlere, “lafzınız bir şey, davranışınız başka bir şey” diye sormazlar mı?

1 Mayıs’ın ardından: Sonuçlar ve olasılıklar

0

Şu anda Fransa, Doğu’yu ve özellikle Türkiye’yi bize karşı uyarmaya çalışıyor ve yalnızca bugünkü telgraflar, Türk basınının makalelerinde, Fransa’nın açık kışkırtmasıyla, İtalya-Sovyet antlaşmasının Sovyetler Birliği’ni, yani sizi ve beni, İtalya’nın Küçük Asya’daki acımasız planlarına destek vermek zorunluluğunda bıraktığını yazıyor. Yoldaşlar, Türkiye Sovyetler Birliği’ne birçok şey borçludur. Genel olarak Doğu’da olduğu gibi, Türkler arasında da Lenin adı, eski peygamberlerin isimlerinin yerini giderek daha fazla alıyor. Fakat üst düzey yönetici çevrelerde emperyalist entrika için alan var. Fransa buna oynamaya çalışıyor ve İtalya’yla olan antlaşmamızın, Türkiye’nin ve bir bütün olarak Doğu halklarının bağımsızlığına karşı doğrudan veya dolaylı olmasının amaçlandığını kışkırtıyor. Ve biz, 1 Mayıs’a hazırlanırken, uluslararası halkların kardeşlik gününe ve dolayısıyla da Doğu halklarının kurtuluş gününe hazırlanırken, bu iddianın yalan ve iftira olduğunu beyan ediyoruz. (…) Bu antlaşma ile İtalya’yla başarıyla ve avantajlı bir şekilde ticaret yapmayı umuyoruz. İtalya’ya, güneydeki buğdayımızı satacağız; İtalyan’ların buğdayla ulusal makarna üretimini başarılı bir şekilde yapabileceklerini duyduk. Onlara petrol satacağız ve onlara kereste satacağız. Fakat ticaretini yapmadığımız ve asla ticaretini yapmayacağımız emtialardan biri, Doğu halklarının bağımsızlığıdır. [Alkış] Bunu, bizimle anlaşma yapmak üzere olan herkes bilsin!

Lev Troçki, “Doğuda ve Batıda 1 Mayıs”, Moskova Sovyetinin Anma Plenumasında Konuşma, Nisan 1923

İDP, 1 Mayıs’ta kurucu meclis talebiyle alanlardaydı

0

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin Taksim için yaptığı başvurunun reddedilmesiyle birlikte Bakırköy’de kutlanılmasına karar kılınan İstanbul 1 Mayıs’ı, on binlerce işçinin ve emekçinin katılımıyla ve coşkusuyla gerçekleştirildi. “Tek adam rejimine hayır! Bağımsız ve egemen kurucu meclis!” pankartıyla yürüyen İşçi Demokrasisi Partisi de, Ankara ve İzmir’in yanı sıra, İstanbul’da Bakırköy meydanındaki yerini aldı.

İncirli Caddesi üzerinde başlayan ve Bakırköy Adliye’nin arkasına çıkan meydanda sonlanan yürüyüş boyunca İDP, “Emperyalizmden kopuş için, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için, işçiden-emekçiden yana yeni bir anayasa için Kurucu Meclis”, “Sendika, sigorta, 6 saat iş günü”, “NATO’dan çıkılsın, İncirlik üssü kapatılsın” ve “Krizin faturası patronlara!” sloganlarını ön plana çıkardı. Bunun yanı sıra İDP yürüyüş boyunca ve alanda, başkanlığın zayıf doğan bir diktatörlük olduğunu anlatan, işçi sınıfının neredeyse kazanılmış bütün haklarına saldırı anlamını taşıyan bu yeni rejimin sınıf seferberlikleri aracılığıyla durdurulması gerektiğini belirten bildirilerinin dağıtımını yaptı. Acil talepler olarak ise OHAL’in kaldırılması ve kıdem tazminatına dokunulmaması sıralandı.

İDP korteji alana Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP) kortejiyle birlikte “Grev! Barikat! Devrim! Zafere kadar Sürekli Devrim!” sloganıyla giriş yaptı. İki kortejden “OHAL kalksın! Kıdem kalsın!”, “KHK’lar gidecek! Biz kalacağız!” gibi ortak sloganlar yükseltildi. Referandum sürecinde ortaklaşa kaleme alınmış bir deklarasyonla devrimcilerin birliğine vurgu yapan iki parti, 1 Mayıs’ta ortaklaştıkları talepler üzerinden bu birlik ihtiyacına da böylece vurgu yapmış oldu.

Bakırköy’deki 1 Mayıs alanındaki program, ilk olarak 1977’de, 10 Ekim Ankara katliamında ve iş cinayetlerinde kaybettiğimiz sınıf kardeşlerimiz için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Ardından okunan Enternasyonal marşı hep bir ağızdan söylendi. Alana kurulmuş bulunan kürsüde sırasıyla DİSK, KESK, TMMOB ve TTB genel başkanları konuşmalarını gerçekleştirdiler. Kani Beko referandumda Hayır cephesinin kazanmış olduğunu ve mücadelenin henüz bitmemiş olduğunu vurguladı. KESK Genel Başkanı Özgen ise Kürt illerinde sürdürülen savaş politikalarına dikkat çekti. KHK’larla ihraç edilenlere değinen ve yeni rejimin işçi sınıfının toplumsal haklarına saldırı anlamına geldiğini vurgulayan Raşit Tükel’in konuşmasının ardından ise, hem Kürtçe hem Türkçe okunan ve referandumda Hayır’ın kazanmış olduğunu vurgulayan bir metin okundu.

İstanbul 1 Mayıs’ı hem katılım açısından, hem de nitelik açısından 16 Nisan referandumundan aslında yenik çıkanın saray rejimi olduğunu bir kere daha ispat etmiş oldu. Sosyalist işçi hareketinin derlenişinin ve yeniden ayakları üzerinde durmaya başlamasının nüvelerinin gözlemlendiği bu 1 Mayıs, başkanlık rejiminin inşa çabalarına karşı mücadeleye yapılan çağrıda önemli bir eşik olma özelliği taşıdı ve taşıyor.

Tek adam rejimine Hayır! Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis için ileri!

0

Anayasa değişikliği referandumu, emekçi halkımızın çoğunluğunun sivil diktatörlük anlamına gelen Başkanlık Rejimine karşı olduğunu açıkça ortaya çıkardı. Sonucun hileyle rejim yanlıları lehine ilan edilmesi bu gerçeği değiştiremez. Referandum sonucu meşru değildir. Kaldı ki, referandumun bizzat kendisi gayrimeşrudur. Demokratik hakları gerileten; parlamentoyu işlevsizleştiren; yasama, yürütme ve yargı güçlerini tek adamda birleştiren hiçbir halk oylaması, işçiler ve emekçi halk tarafından meşru olarak kabul edilemez.

Halkın tepkisini ortaya koyan bu sonuç, diktatörlük yanlısı güçleri telaşlandırmış ve savunmaya itmiştir. Patronlar da şaşkındır ve kendileri için istikrarlı bir sömürü düzeninin, zayıf doğan bir diktatörlük aracılığıyla korunamayacağının farkındadırlar. Hep birlikte, emekçi halkın demokratik seferberliğinden ürkmektedirler. Ama yanılmayalım: Rejim, hem patronlara ve emperyalist dünyaya güven vermek; hem de kendisinden ayrılmakta olan güçleri yanında tutabilmek için savunmadan saldırıya geçmek isteyecektir.

15 yıllık iktidarları boyunca işçi sınıfının neredeyse bütün kazanılmış haklarına saldırdılar. Güvencesiz, taşeron çalışmayı kural haline, çalışırken ölmeyi olağan hale getirdiler. Grev yasaklarına başvurdular, mücadeleci sendikal örgütlülüğü ortadan kaldırmaya çalıştılar. Şimdi de OHAL’i ve KHK’ları kalıcılaştırmak; işçi ve emekçi düşmanı, baskıcı, antidemokratik politikalarına devam etmek; derinleşen ekonomik krizin faturasını bizlere ödetmek; ayrımcı politikalarıyla Türkiye işçi sınıfını bölmeye devam etmek; yarattıkları “iç savaş” politikasıyla Kürt halkını ve diğer tüm ezilenleri baskı altında tutmayı sürdürmek için yeni planlar hazırlayacaklardır.

Bu planlı saldırıları durdurmak, diktatörlük inşasını tersine çevirmek mümkündür, zorunludur ve bu bizlerin, işçi-emekçi halkın elindedir. CHP ve HDP’nin referandum sonuçlarını gayrimeşru ilan etmeleri olumludur; onların yasal yollarla iptal etme girişimlerini de destekliyoruz. Ancak, yasamayı tekeline almış olan ve hiçbir yasal zorunluluğu kabul etmeyen bu otoriter rejimden, yasal süreçlerden elde edilebilecek olumlu sonuçları kabul etmesini beklemek olanaklı değildir.

Sivil diktatörlüğü engelleyebilecek yegâne güç, referandumda HAYIR’ı olanaklı kılan, işçilerin, emekçilerin, toplumun tüm demokratik ve devrimci kesimlerini oluşturan kadınların, erkeklerin, gençlerin toplu ve ortak seferberliğidir. Bu noktada tüm ilerici sendikalara ve diğer işçi örgütlerine bu süreci hızlandırmak görevi düşmektedir. Toplumun diğer kesimlerindeki muhalefet hareketlerine ve seferberliklerine güç ve örgütlülük ve daha da önemlisi yön kazandırabilecek olan, işçi sınıfının örgütlü iradesidir. Böyle bir iradeyi işçi ve emekçi sınıfların birleşik cephesi halinde geliştirmek önümüzdeki en önemli görevdir.

Sorunumuz sadece rejimin getirmeye çalıştığı anayasa değişikliklerini engellemek değil, yeni bir demokratik ve sosyal düzen kurabilmektir. Bu parlamentodan ve bu seçim sisteminden böyle bir yeni anayasal düzenin çıkacağına inanmıyoruz. Bunu ancak, Bağımsız ve Egemen bir KURUCU MECLİS gerçekleştirebilir. Sıfır barajla, partilerin yanı sıra tüm işçi ve emekçi örgütlerine seçime katılma ve mecliste temsil hakkının tanındığı, emekçi halk kesimlerinin mecliste temsilinin sağlandığı bir Kurucu Meclis.

OHAL ve KHK uygulamalarına son verilmesi; tüm baskı yasalarının iptali; demokratik hak ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması; devletin kamu kaynaklarını yağmalayan yandaş patronlardan temizlenmesi; işçi ücretlerinin ve çalışma saatlerinin belirlenmesi; taşeronluğun ve diğer güvencesiz çalışma biçimlerinin iptal edilmesi; iş yasalarının emekçiler lehine yeniden düzenlenmesi; sendikal özgürlüklerin temini gibi demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerin hayata geçirilmesi için bir Kurucu Meclis.

1 MAYIS 2017 DİKTATÖRLÜK REJİMİNİ ENGELLEYECEK KİTLE SEFERBERLİKLERİNİN ATEŞLEYİCİSİ OLSUN!

ÖZGÜRLÜKLER VE DEMOKRASİ, İŞÇİLERİN, EMEKÇİ HALKIN, KADINLARIN VE GENÇLERİN MÜCADELESİYLE KAZANILACAKTIR!

Siyasal İslam’ın çöküşü: Rubicon’un geçilmesinin ardından komünist olasılıklar

0

Rubicon nehri sadece Kuzey İtalya’dan aşağıya dökülen bir nehrin adı değil. Bu nehir aynı zamanda antik çağlardaki Roma Cumhuriyeti’nin yasaları altında generallerin ordularıyla geçilmesinin yasaklandığı sınırın da kendisi. Sözde Cumhuriyet, darbe benzeri askeri girişimleri engelleyebilmek adına Rubicon nehrini, Romalı generallerin bölüklerinin ve çeşitli silahlı formasyonlarının girişinin yasak olduğu kırmızı çizgi ilan etmişti. Spartaküs önderliğindeki köle isyanının şiddetle bastırılmasından 22 sene sonra, yani milattan önce 49’da Sezar, başkent Roma çok başlı rejim krizinin artan siyasal depremleri ile sarsılırken ordularıyla bu nehri geçmiş, Roma hukukunun yasalarını hiçe saymış ve imparatorluk kendisini hızlıca bir iç savaşın içerisinde bulmuştu. Tarihçi Suetonius, Rubicon geçilirken Sezar’ın tercih etmiş olduğu kelimeleri şöyle aktarır: “Alea iecta est.” Bu meşhur Latince deyişin anlamı “zarlar atıldı”dır.

Referendum Declaration by IDP

0
  1. Although the Supreme Electoral Council has not explained its final decision regarding the results of constitutional referendum on April 16, it explained YES votes to be 52.41% (25,133,391) and NO votes as 48.59% (23,758,401). Therefore, the Council announced that the constitutional change was accepted with a difference of 1,374,990 votes. As IDP (Workers’ Democracy Party), we not only consider these results fraudulent but also believe that the referendum itself and its results are not legitimate as a whole.
  2. The provisions of constitutional change allegedly accepted on referendum pursue leading the country to a party-state dictatorship, not to a more democratic initiative. Moreover, they drag the country back to military junta constitution of 1982 in terms of overall constitutional and democratic rights. As the party of workers and popular masses, IDP cannot accept any referendum in any country as legitimate, which unites that country’s regime and/or administrative system with a single party, party state, dictatorship or executive, legislative and judicial powers at the top of the state and leads to any kind of oppression system.
  3. Besides, legitimacy of this referendum should be further questioned due to the fact that April 16 referendum was held under state of emergency conditions in which party presidents and administrators, mayors and party members especially in Kurdish cities were imprisoned, opinions against the amendment could not be explained, thousands of people were deterritorialized and in an environment where the government party attempted to impose itself on free will of peoples by illegally using all means of the state.
  4. On top of it, thousands of violations such as the use of unstamped envelopes and putting invalid stamps into effect despite of the complaints and criticism by ballot box observes starting from the very beginning of referendum have rendered the referendum fully shady. The report of Organization for Security and Cooperation in Europe (OSCE), which observed the elections, announced that the referendum became questionable owing to unlawful methods, emphasizing the truth once again. IDP believes that these infractions said to concern 2.5 million votes are implementations which increase illegitimacy of the referendum.
  5. In spite of all these hitches, half of the voters heroically objected to a drift towards an authoritarian regime. We consider this opposition as a victory of popular masses. The largest cities of the country said “No” to dictatorship; AKP+MHP (Justice and Development Party -government party- and Nationalist Movement Party) alliance has been substantially downgraded in industrial cities like Bursa, Sakarya and Kocaeli; Kurdish cities maintain their democratic stance… These all point out that the regime will have a hard time in authoritarianism, and democratic and social mobilizations will gain strength.
  6. The votes allegedly received by authoritarianism through abovementioned antidemocratic practices are expressed as a personal acquisition by the “Chief” himself. In other words, the new system of governance to be found is not an institutional victory of the regime and so it is a fake triumph in this sense. A system which will be built in such way will be an unbalanced authoritarian regime and an extremely weak personal dictatorship. The President and AKP are well aware of this situation, and they will develop new strategies after situation analyses to be made in the forthcoming days and weeks. Given the attacks started by the government in Kurdish cities and across the country following the election defeat on June 7, 2015, it is highly possible that their new policies will be similar. Speeches of the President right after the referendum gives this clue.
  7. In addition to the weakness of party-state system and Turkish-type authoritarian regime to be created, bosses, in other words, the bourgeoisie is also hesitant in part and astounded in reality. We may expect pursuits of political outburst in the bourgeoisie which has seen that a regime based on a single chief is politically unbalanced in the middle and long term, dangerous in terms of society and economically unfavorable. Discontents within AKP, the fact that MHP is divided and the presence of center and center-right politicians seemingly “democratic-liberal” will accelerate the attempts of forming a new alternative for the bourgeoisie. It is possible that we will witness establishment of such parties in the upcoming weeks. At this point, duty of IDP will be to prevent working and popular classes from setting their hopes on fake democratic organizations, give weight to policies based on class independence and accelerate the building of a revolutionary party.
  8. Since HDP leaders are in jail and the ones who are not imprisoned are under the government’s oppression, CHP (Republican People’s Party) and its president Kemal Kılıçdaroğlu assumed the leadership of NO front. It can be said that they were successful in their own terms during referendum campaign, and therefore it is obvious they will now try to utilize the majority of “NO” votes in favor of their party. However, we will be required, without disrupting the unity of class, to insistently tell working and popular masses that this party is eventually an advocate of bourgeois regime and capitalist exploitation system. IDP will ask CHP to be insistent regarding the fraudulency and illegitimacy of referendum, and will continue to persistently tell laborers and democrats supporting CHP that a constitution can be legitimate only if it leads the country to a democratic and social change.
  9. The first explanation of Kılıçdaroğlu right after referendum stating that constitution is a “social contract” and therefore “the politics has great obligations” signaled that CHP can enter into a new agreement with the authoritarian regime. As a matter of fact, Kılıçdaroğlu now suggests “preparing a new constitution together” with the authoritarian regime. IDP invites working masses not to build high hopes in which a democratic constitution is prepared by coming to terms with leaders and their so-called representatives who are keen on an antidemocratic authoritarian regime. A truly democratic and social constitution can only be written through a Constituent Assembly comprised of all parts of the society, workers’ organizations, women and social movements. The only power that can stand against and hold CHP back from compromising with the system of dictatorship will be the pressure of workers, laborers, young militants of CHP and women’s movements. IDP is ready to collaborate with these powers.
  10. On the other hand, IDP strongly criticizes CHP’s counterrevolutionary attitude and discourse against Syrian refugees and state system during pre-referendum propaganda period. CHP develops an antilabor and racist attitude towards Syrian asylum seekers. IDP recognizes these asylum seekers as a part of working masses in Turkey, and defends that the asylum seekers who want to stay and live in this country should benefit from all civil rights equally. The allegation that asylum seekers cause unemployment among local workers by occupying job opportunities in the country is nothing but an allegation used by the regime and bourgeoisie to divide the working class. The real reason behind unemployment is capitalist production style and its greed for cheap labor exploitation. The only system that can eliminate unemployment is a centrally planned economy to be built under democratic control of all workers and popular masses. IDP invites all progressive unions, and asylum seeker and refugee laborers to endeavor to unite with working class in line with this aim. On the other hand, granting the power to reorganize all administrative units of the country to a single chief is a regulation which we are naturally against. This authorization should be returned to the parliament immediately. However, wholly objecting to the idea of establishing states through an anti-Kurdish approach cannot be accepted. IDP supports universal self-determination right of a nation within the framework of Kurdish cities’ demands, and therefore the ability of establishing state or states provided that such ability is within the will of a democratic parliament.
  11. We salute the upright, self-confident and honorable stance of HDP as a democratic party despite of all pressures. As IDP, we always have stood and will stand against the oppressions of government on this party. We know that the so-called lost votes in the referendum are due to these oppressions, mass exiles and electoral frauds. No matter what, HDP continues to represent willpower of the Kurdish people. What is expected from HDP in the upcoming period is to embrace all worker and laborer masses of Turkey and help unify self-determination right of peoples with liberation struggle. IDP will always be open to collaborate with a democratic party like HDP, and continue to criticize all attempts that disrupt the unity of working masses with nationalist discourse and give the excuses referred to as “counter-terrorism practices” to the hands of regime.
  12. One of the factors that lead the half of voters to say NO to the authoritarian regime was democratic mass organizations and movements and social media. We whole-heartedly congratulate thousands of women and men, and especially the youth who gathered around these circles and dauntlessly struggled against the attempts of dictatorship. Their efforts existed as various communities were extremely significant and partly determinative in the triumph of NO, particularly in big cities and in downgrading the supporters of the Chief substantially in many places. The duty of IDP is now continue to act with these communities and contribute to the development of a workers’ alternative with them.
  13. Victory of NO votes in big cities including industrial centers points out that working class is freeing itself from the illusions created by the oppressive regime. At this point, all progressive unions and other labor organizations should now speed up this process. Organized will of working class will bring in strength and organization, and more importantly, guidance to opposition movements and mobilizations in other parts of the society. The most significant duty of IDP is to contribute to improve such will as a united front of working class and laborers.
  14. IDP believes that the urgent goals of the upcoming political struggle period are:
    1. Lift the State of Emergency immediately!
    2. End to decree laws!
    3. Release all political prisoners and imprisoned journalists!
    4. Reemploy the workers who don’t have certain court decision and were unlawfully dismissed by decree law!
    5. End the oppressions on right to organization, expression and demonstration!
    6. April 16 referendum is invalid and illegitimate!
    7. Forward for a Constituent Assembly to prepare a democratic and social constitution!

İDP referandum deklarasyonu

0
  1. Yüksek Seçim Kurulu 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandum sonuçları hakkında henüz kesin kararını açıklamamış olmakla birlikte EVET oylarını %51.41 (25,133,391), HAYIR oylarını ise %48.59 (23,758,401) olarak açıklamıştır. Dolayısıyla anayasa değişikliğinin 1,374,990 oy farkıyla (%2.82) kabul edildiğini duyurmuştur. İDP olarak biz bu sonuçların sadece şaibeli olduğu için değil, ama aynı zamanda referandumun kendisinin ve sonuçlarının bir bütün olarak meşru olmadığı kanaatindeyiz.
  2. Referandumda kabul edildiği iddia edilen anayasa değişikliği maddeleri, ülkeyi daha demokratik bir açılıma değil, parti-devlet diktatörlüğüne doğru sürükleme amacını ve hedefini gütmekte, anayasal ve demokratik haklar bütününde 1982 askeri cunta anayasasının daha da gerisine taşımaktadır. İşçilerin, emekçi halkın partisi olarak İDP, hiçbir ülkede o ülkenin rejimini ve/veya idari sistemini tek parti, parti-devlet, diktatörlük veya yasama-yürütme-yargı erklerini devletin zirvesinde birleştiren herhangi türden bir baskı sistemine sürükleyen hiçbir halk oylamasını meşru olarak kabul edemeyiz.
  3. Üstelik 16 Nisan referandumunun olağanüstü hal koşullarında, özellikle Kürt illerinde parti başkanlarının ve yöneticilerinin, belediye başkanlarının, parti üyelerinin hapislerde yatırıldığı, değişiklik karşıtı görüşlerinin ifade edilemediği, on binlerce insanın yerlerinden yurtlarından edildiği koşullarda ve iktidar partisinin yasa dışı olarak devletin tüm imkânlarını kullanarak kendini halkların özgür iradesi üzerine empoze etmeye girişmiş olduğu bir ortamda yapılmış olması, bu halkoylamasının meşruiyetini daha da bir sorgulanmasına yol açmıştır.
  4. Üstüne üstlük, daha referandumun ilk saatlerinden itibaren seçim sandığı gözlemcilerinden gelen şikâyetler ve eleştiriler, mühürsüz zarfların kullanımı, geçersiz mühürlerin devreye sokulması gibi binlerce ihlal, referandumu iyiden iyiye şaibeli duruma getirmiştir. Seçimleri izlemiş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın raporunun referandumun hukuk dışı yöntemler dolayısıyla kuşkulu hale gelmiş olduğunu duyurması da bu gerçeği bir kez daha vurgulamaktadır. İDP, 2,5 milyon oyu ilgilendirdiği söylenen bu usulsüzlüklerin referandumun gayrimeşruluğunu artıran uygulamalar olduğuna inanmaktadır.
  5. Bütün bu olumsuzluklara karşın seçmenlerin yarısının otoriter bir rejime kayışa karşı kahramanca karşı çıkmış olmasını, emekçi yığınların bir zaferi olarak kabul ediyoruz. Ülkenin atardamarlarını taşıyan büyük kentlerde diktatörlüğe hayır denmiş olması, Bursa, Sakarya ve Kocaeli gibi sanayi illerinde AKP+MHP ittifakının önemli oranlarda geriletilmesi, Kürt illerinin demokratik duruşlarını korumaya devam ediyor oluşu, rejimin otoriterlik konusunda zorlanacağına ve demokratik ve toplumsal seferberliklerin güçleneceğine işaret etmektedir.
  6. Otoriterliğin yukarda anlatılan tüm antidemokratik uygulamalarıyla aldığını iddia ettiği oylar, bizzat kendisi tarafından Reis’lerinin bireysel kazanımı olarak ifade edilmektedir. Yani yeni kurulacak olan yönetim sistemi rejimin kurumsal bir zaferi değildir ve bu anlamda sahte bir galibiyettir. Böylece inşa edilmeye çalışılacak olan sistem, dengesiz bir otoriter rejim, son derece zayıf bir kişisel diktatörlük olacaktır. Cumhurbaşkanı ve AKP bu durumun farkındadır ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda yapacakları durum analizlerinden sonra yeni stratejiler geliştireceklerdir. 7 Haziran 2015 seçim mağlubiyetinden sonra hükümetin Kürt illerinde ve tüm ülke genelinde başlattığı saldırılar hatırlanacak olursa, uygulayacakları yeni politikaların da benzer nitelikte olma olasılığı yüksektir. Cumhurbaşkanı’nın referandumun hemen sonrasında yaptığı konuşmalar bunun işaretini vermektedir.
  7. Yaratılmaya çalışılacak olan parti-devlet sisteminin ve Türk tipi otoriter rejimin zayıf olmasının yanı sıra, bu rejimin sözcülüğünü üstlendiği patronlar sınıfı, yani bir bütün olarak burjuvazi de kısmen kararsız ve esas olarak da şaşkın haldedir. Tek şefe dayalı bir rejimin orta ve uzun vadede siyasi olarak dengesiz, toplumsal açıdan tehlikeli ve ekonomik açıdan olumsuz olduğunu gören burjuva kesimlerden yeni siyasi çıkış arayışları bekleyebiliriz. AKP içindeki hoşnutsuzluklar, MHP’nin bölünmüş olması ve “demokrat-liberal” görünümlü merkez ve merkez-sağ politikacıların varlığı, burjuvazi için yeni bir alternatif oluşturma girişimlerine hız kazandıracaktır. Önümüzdeki haftalarda bu tip yeni parti ve partilerin kuruluşuna tanık olmamız olasıdır. Bu noktada İDP’nin görevi, işçi ve emekçi sınıfların sahte demokrat oluşumlara umut bağlamaması için çalışmak, sınıf bağımsızlığını esas alan politikalara ağırlık vermek ve devrimci partinin inşasını hızlandırmak olacaktır.
  8. HDP önderliğinin hapishanelerde ve dışarıda olanlarının da devlet baskısı altında olmaları nedeniyle HAYIR cephesinin önderliğini üstlenen CHP’nin ve onun başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun referandum kampanyası boyunca kendisi açısından başarılı bir performans gösterdiği söylenebilir ve dolayısıyla da şimdi HAYIR oylarının çoğunluğunu kendi partisi adına değerlendirmeye çalışacağı bellidir. Ne var ki bu partinin son tahlilde burjuva rejimin ve kapitalist sömürü sisteminin savunucusu olduğunu işçi ve emekçi kitlelere sınıfın birliğini bozmadan ısrarla anlatmamız gerekecektir. İDP, referandumun şaibeli ve gayrimeşru olduğu noktasında CHP’den ısrarcı olmasını isteyecek, özellikle CHP’ye gönül veren emekçi ve demokrat kesimlere ülkeyi ancak demokratik ve sosyal bir dönüşüme yöneltebilecek olan bir anayasanın meşru olabileceğini ısrarla anlatmaya devam edecektir.
  9. Kılıçdaroğlu’nun referandum ertesinde yaptığı ilk açıklamada, anayasanın bir “toplum anlaşması” olduğu ve bu nedenle de “siyasete büyük görevler düştüğü” yolundaki ifadesi, CHP’nin otoriter rejimle yeni bir anlaşma içine girebileceği sinyalini vermiştir. Nitekim Kılıçdaroğlu şimdi otoriter rejime “birlikte yeni bir anayasa hazırlanmasını” önermektedir. İDP emekçi kitleleri, antidemokratik otoriter rejim heveslisi liderlerle ve onların sözde vekilleriyle anlaşarak ve uzlaşarak demokratik bir anayasanın yapılabileceği hayallerine kapılmamaya çağırır. Gerçekten demokratik ve sosyal bir anayasayı, tüm toplum kesimlerinin, işçi-emekçi örgütlerinin, kadınların, sosyal hareketlerin katılımıyla oluşacak bir Kurucu Meclis gerçekleştirebilir. CHP’yi diktatörlük sistemiyle uzlaşmaya yanaşmasına karşı duracak ve onu bundan alıkoyacak yegâne güç, işçi ve emekçilerin, CHP’li genç militanların ve kadın hareketlerinin baskısı olacaktır. İDP bu güçlerle işbirliği yapmaya hazırdır.
  10. Öte yandan İDP, CHP’nin referandum öncesi propaganda döneminde Suriyeli göçmenler ve eyalet sistemi karşısındaki tutumunu ve söylemini karşıdevrimci olarak şiddetle eleştirir. CHP, Suriyeli sığınmacılara emek düşmanı ve ırkçı bir anlayışla tavır almaktadır. İDP, bu sığınmacıları Türkiye emekçi yığınlarının bir parçası olarak kabul etmekte ve bu ülkede kalıp yaşamak isteyen sığınmacılara tüm yurttaşlık haklarından eşit olarak yararlanmalarını savunmaktadır. Sığınmacıların ülkedeki iş olanaklarını işgal ederek yerel emekçiler arasında işsizliğe yol açtıkları iddiası, rejimin ve burjuvazinin işçi sınıfını bölmek için kullandığı iddiadan başka bir şey değildir. İşsizliğin asıl nedeni kapitalist üretim tarzıdır, onun ucuz emek sömürüsü hırsıdır ve işsizliği ortadan kaldıracak yegâne sistem tüm işçi ve emekçi yığınların demokratik kontrolü altında inşa edilecek olan planlı merkezi ekonomidir. İDP tüm ilerici sendikaları, sığınmacı ve göçmen emekçileri bu hedef doğrultusunda işçi sınıfıyla bütünleştirme doğrultusunda çaba sarf etmeye çağırır. Öte yandan, ülkedeki idari birimleri yeniden düzenleme yetkisinin tek şefe emanet edilmesi elbette karşısında olduğumuz bir düzenlemedir. Bu yetki derhal parlamentoya iade edilmelidir. Ancak bir bütün olarak eyaletlerin kurulması fikrine Kürt karşıtı bir yaklaşımla karşı çıkılması kabul edilemez. İDP, Kürt illerinin talebi çerçevesinde, o halkın kendi kaderini belirleme evrensel hakkı dolayısıyla, eyalet veya eyaletlerin kurulabilmesi yetisini —demokratik bir parlamentonun iradesinde olmak kaydıyla— desteklemektedir.
  11. HDP’nin, üzerindeki tüm baskılara rağmen demokratik bir parti olarak özgüvenle ve onurla dimdik ayakta durmasını selamlıyoruz. İDP olarak bu partinin üzerindeki devlet baskılarının her zaman karşısında olduk ve olacağız. Referandumda kaybettiği söylenen oyların bu baskı koşullarından, kitlesel sürgünlerden ve seçim hilelerinden kaynaklandığının bilincindeyiz. Buna karşın HDP Kürt halkın iradesini temsil etmeye devam etmektedir. Önümüzdeki dönemde HDP’den beklenen, tüm Türkiye işçi ve emekçi yığınlarıyla kucaklaması ve toplumsal kurtuluş mücadelesi ile halkların kendi kaderlerini belirleme hakkını bütünleştirmeye yardımcı olmasıdır. İDP, HDP gibi bir demokratik partiyle işbirliği yapmaya her zaman açık olacak, ulusalcı söylemle emekçi yığınların birliğini bozan ve rejimin eline “terör karşıtı uygulamalar” diye adlandırdığı gerekçeleri veren her türlü girişimi eleştirmeye devam edecektir.
  12. Seçmenlerin yarısını otoriterlik sistemine HAYIR demesini olanaklı kılan unsurlardan birisi de, demokratik kitle örgütleri, hareketleri ve sosyal medya olmuştur. Bu çevrelerde toplanan ve yılmaz bir biçimde diktatörlük girişimlerine karşı mücadele eden binlerce kadını ve erkeği, özellikle de gençliği yürekten kutluyoruz. Onların irili ufaklı topluluklar olarak ortaya koydukları çabalar, özellikle büyük kentlerde HAYIR’ın kazanmasında ve pek çok yerde Şef yanlılarının önemli oranlarda geriletilmesinde son derece önemli ve hatta yer yer belirleyici olmuştur. Şimdi İDP’nin görevi bu topluluklarla birlikte hareket etmeye devam etmek, onlarla birlikte bir emekçi alternatifinin gelişmesine katkıda bulunmak olacaktır.
  13. Sanayi merkezleri de dâhil olmak üzere büyük kentlerde HAYIR oylarının zaferi, işçi sınıfının baskı rejiminin yarattığı yanılsamalardan kurtulmakta olduğuna işaret etmektedir. Şimdi bu noktada tüm ilerici sendikalara ve diğer işçi örgütlerine bu süreci hızlandırmak görevi düşmektedir. Toplumun diğer kesimlerindeki muhalefet hareketlerine ve seferberliklerine güç ve örgütlülük ve daha da önemlisi yön kazandırabilecek olan, işçi sınıfının örgütlü iradesidir. Böyle bir iradeyi işçi ve emekçi sınıfların birleşik cephesi halinde geliştirmeye katkıda bulunmak İDP’nin en önemli görevidir.
  14. İDP, önümüzdeki siyasi mücadele sürecinin acil hedeflerinin şunlar olduğu inancındadır:
    1. Olağanüstü Hal derhal kaldırılsın!
    2. KHK uygulamalarına son verilsin!
    3. Tüm siyasi tutuklular ve tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın!
    4. Haklarında kesin mahkeme kararı olmayan ve KHK ile hukuksuz bir şekilde işten çıkarılanlar işlerine iade edilsin!
    5. Örgütlenme, ifade ve gösteri hakları üzerindeki baskılara son verilsin!
    6. 16 Nisan referandumu geçersizdir, gayrimeşrudur!
    7. Demokratik ve sosyal bir anayasayı oluşturacak bir Kurucu Meclis için ileri!

Referandum sonuçları meşru değildir!

0

Yoğun şaibeler altında gerçekleşen 16 Nisan referandumunun YSK tarafından açıklanmamış gayrıresmi sonuçlarına göre Evet oylarının yüzde 51.4 oranında olduğu iddia ediliyor.

Eğer sonuçlar bir biçimde resmileştirilirse Türkiye tarihinde ilk kez İstanbul, Ankara ve İzmir’in ortak oy oranlarının aksine bir sonuç ile karşı karşıya kalmış olacağız. Öylesine eşitisiz bir referandum günü yaşadık ki, YSK kendi kurallarını çiğneyerek mühür bulunmayan oy zarflarının da geçerli kabul edeceğini ifade ederek usulsüzlük bayrağını göğüsledi (Söz konusu oy miktarının 2.5 milyon civarında olduğunun altını çizmek gerekiyor). Kürt illerinde çeşitli bahaneler gösterilerek sandık görevlilerinin görev yapmalarının önüne engeller koyuldu. Hiçbir itiraz kabul edilmediği gibi, resmi açılamalar dahi beklenmeden Saray’ın ve AKP’nin zaferi ilan edildi.

Türkiye işçi sınıfı tıpkı 12 Eylül anayasa referandumu gibi 16 Nisan anayasa referandumunun da meşru görülemeyeceğinin farkındadır. Onca usulsüzlük ve devletin tüm imkanlarının -baskı, yargı ve denetleme dahil- seferber edilmesine rağmen Saray ve AKP, arzu ettiğinin dışında ancak yüzde 1.4’lük bir farka ulaşabildiğini iddia etmektedir.

Yalnızca bir kişinin ve çeperinin bekası için tüm devlet olanaklarının seferber edilip kullanılması ile varabildikleri en yüksek nokta budur. Sayısız baskı ve şaibeye rağmen sarayın karşısında duran kitlelerin kararlılığı Erdoğan yönetiminin karanlık kâbusu olmayı sürdürecektir.

Referandum sonuçları meşru değildir. İçinde bulunduğumuz tablo bizlere bir kez daha işçi düşmanı ve baskıcı rejimden gerçek bir çıkışın, emperyalizmden kopuş, temel demokratik hakların tanınması ve yoksulluk sorunumuza dair acil önlemleri almak üzere demokratik ve sosyal bir anayasa hazırlanması için derhal bir kurucu meclisin toplanmasıyla mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.

OHAL ve KHK rejimine son!

Milletvekilleri ve siyasi tutuklular serbest bırakılsın!

Başkanlık rejimine hayır!

Süremeyen devrim: Burjuvazinin sefaleti ve sefaletin burjuvazisi üzerine beş tez

0

1.) Başkanlık gündemi, 1908 devriminin yarım kalan görevleri ile 2008 ekonomik krizinin yıkıcı etkilerinin sentezlenmesinin doğrudan bir sonucudur.

İUB – DE | Türkiye’de anayasa değişikliği: Referandumda HAYIR’ın zaferi için

0

Aşağıda okuyucularımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in 16 Nisan referandumu üzerine yayınlamış olduğu deklarasyonun Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

Korkuya karşı umudu, baskıya karşı dayanışmayı yükseltmek, barbarlığa karşı geleceğimizi inşa etmek için birleşik bir 1 Mayıs!

0

Türkiye tarihinin en önemli günlerinden birine, 16 Nisan referandumuna gidiyor. Erdoğan ve AKP ülkeyi bütün iktidarın tek bir adamın elinde toplandığı bir rejime sürüklemek istiyor. Daha güçlü bir ekonomi yaratmak ve terörü bitirmek için. Sanki 15 yıldır iktidarda kendileri yok, ekonomik çöküşü kendileri yaratmadılar, terörün başlamasında hiç payları yok!

Başkanlık teşvikleri

0

16 Nisan’a sayılı günler kala, anket sonuçlarında “Hayır”ın yüksek olması Erdoğan iktidarını elindeki kozların hepsini oynamaya itti. 15 yılda yapmadıkları teşvikleri iki ay gibi bir süre içine sığdırmaya çalışıyorlar. İlk önce mobilya, beyaz eşya gibi ürünlerden haksızca toplanan özel tüketim vergisi sıfırlandı, sonra lüks tüketim olan tekne, yat vb. alımlardan vergi kaldırıldı ama yine de “Hayır”ın yükselişi durdurulamadı. Bu sefer pabuç pahalıydı! Uzun süredir kullanılan ayrımcı dil, bir süredir devam eden OHAL, piyasaları kırdı geçirdi; dışarıdan gelen sıcak paranın da ayağı kesildi.

Hayır! Hayır! Hayır!

0

16 Nisan referandumuna çok kısa bir süre kaldı. Görünen o ki, eğer ortada sandık varsa kazanan RTE/AKP olur, tezi bu kez tekrarlamayacak! Bu yüzden Bahçeli’yi de yedeğine alan iktidarı, kaybetme korkusu sarmış durumda. Pekiyi, şaşırtıcı mı? RTE/AKP’nin “başkanlık” önerisi öylesine açıktan savunulamaz durumda ki, şaşırtıcı değil! Zaten bu nedenle iktidar, “Hayır” diyeceğini açıklayanlara akıl almaz hakaretler/suçlamalar yapıyor, vaatlerin yerini hamaset alıyor ve ancak bitmek bilmez bir yaygarayla “Evet” kampanyası sürdürülebiliyor.

Suriye’de emperyalizmin bombardımanını reddediyoruz! Esad-Putin’in katliamlarına hayır!

0

Donal Trump’ın emriyle ABD’nin yaklaşık 50 füzesi Esad rejiminin askeri üslerine atıldı. Bu saldırının, birkaç gün önce Esad tarafından gerçekleştirilen kimyasal saldırıya dönük bir cezalandırma amacıyla gerçekleştirildiği savunuldu.

Hem ABD’nin bombardımanını hem de Rusya’nın hava desteğine sahip Esad’ın gerçekleştirdiği cani katliamı kınıyor ve reddediyoruz. Sosyalist akımımız, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI), yıllardır Esad diktatörlüğünün, onun katliam politikalarının karşısında duruyor ve son olarak, 4 Nisan günü Idlib’in Han Şeyhun kasabasına dönük olarak gerçekleştirilen, 72 kişinin hayatını kaybettiği ve onlarca kişinin yaralandığı kimyasal saldırıyı kınıyor ve reddediyor.

Fakat aynı zamanda, Trump tarafından emri verilen bombardımanı da reddediyoruz. “Adalet”i sağlamak konusunda emperyalizmin hiçbir hakkı bulunmuyor. Amerikan emperyalizmi tüm dünyada gerçekleştirdiği işgaller ve saldırılarla tarihin gördüğü en büyük katildir.

Dünya halklarına ve dünya soluna, sendikalara, öğrenci örgütlerine hem emperyalist bombardımanı hem de Esad ve Putin rejimlerini kınamaya ve reddetmeye, isyancı Suriye halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Suriye’de bombardımanlara son! ABD’nin ve Trump’ın saldırılarına hayır! Tüm yabancı askeri güçler ülkeden çekilsin. Esad diktatörlüğüne ve IŞİD’e hayır! Suriye halkının direnişine destek. Hükümetler Esad diktatörlüğüyle ilişkilerine son versin.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)

7 Nisan 2017

‘Evet’çi işçi kardeşlerime açık mektup: Saray büyüdükçe, ekmeğimiz küçülecek

0

Türkiye yakında bir anayasa değişikliği oylamak için sandıklara gidecek. İktidar talep ettiği düzene “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adını veriyor ama bu isimlendirme doğru değil. Gerçekte ise teklif edilen, işçiye düşman patrona dost yetkilerin ve uygulamaların yalnızca bir adamın elinde toplanacak olması. Saray şimdiden bizleri ücretsiz otobüslerle meydanlara davet etmeye, ilçelerimizdeki AKP bürolarında iç savaş tehditleri savurmaya ve “Hayır” diyenleri terörist olmakla suçlamaya başladı bile. Ekmeğimizi savunmak ne zamandan beri “terörist” olmakla eşdeğer tutulmaya başlandı?

Ülke ekonomisi: Freni boşalmış kamyon!

0

Türkiye ekonomisi politik kargaşayla paralel ilerlerken sermaye, 16 Nisan referandumuna kilitlenmiş durumda, fakat önünü göremiyor. Son yedi yılın en yüksek işsizlik rakamları açıklandı. Faiz ortalama %11’ler seviyesinde seyrederken, döviz 3.60-3.70 arasında salınıyor. Hem dış politika, hem de sürdürülemez iç politika etkisiyle belirsiz ve karanlık bir iktisadi durumla karşı karşıyayız.

Nisan Tezleri’nin 100. senesi, referandum ve Türkiye devrimi

0

(Kimine aşktır yaşamdır kimine, ama nisan

bir isyandır senin sessizliğinde.)

(Ekim uğrun uğrun büyür nisanla ve belki de

her sonbahar bir ilkbaharla.)

(Çekip gitmeli artık arkada birşey bırakmadan.

Yeni serüvenlere girmeli insan, nisan nisyan ol-

madan)

Çünkü benim düşlerim, benim yüzyıllık düşlerim

yüzyılın başında eylemindi senin.

Zafer Ekin Karabay, Nisan Tezleri Şiiri

Referandumdan sonra: Sınıf için mücadele sebepleri

0

Türkiye’nin yoksulluk, iş cinayetleri, temel demokratik haklar, emperyalizme bağımlılık, doğaya verilen geri dönüşsüz zararlar gibi onlarca, hem de çok temel sorunu varken, referandum sürecinde bir kişi ve çeperinin bekası için kavga veriliyor. Bu beka kavgasında geçmişin tüm dengeleri kaybolmuşken, eski ya da yeni bir Türkiye de kurulamıyor.

Bu düzene biat eden akademisyen gerek…

0

Ben, bir vakıf üniversitesinde araştırma görevlisi kadrosuyla çalışmış bir işçiyim. Çalıştığım süre uzun olmasa da, bu süre, benim hem akademinin hem de içinde yaşadığımız kirli düzenin ne olduğunu anlamama yetti.

8 Mart’tan 16 Nisan’a doğru…

0

Kadınlar, bu yıl 8 Mart’ta ülkenin politik gündemine seyirci kalmadılar ve hep birlikte Hayır’ı yükselttiler. Herhalde OHAL geldiğinden beri bu denli kalabalık ve coşkulu bir eylem-dayanışma daha olmamıştır. 8 Mart süreci Türkiye’nin dört bir yanında tüm haftaya yayılan etkinliklerle geçti.

Orlando Chirino ile söyleşi: “Hükümet Venezuela’yı bir yıkıma sürükledi”

0

Venezuela bir ekonomik ve sosyal çöküşün içinde. Neredeyse 20 yıldır iktidarda olan Chavezciliğin “21. yüzyılın sosyalizmi”nden geriye bir yıkım miras kaldı. Bütün sol, radikal söylemlerine rağmen Chavezcilik ülkedeki kapitalist sömürü düzenine ve yağmacı emperyalist sisteme karşı gerçek bir mücadele vermedi. Petrole dayalı ekonomik yapıda, dünya ekonomik durumunun olağanüstü kârlara imkan tanıdığı dönemde, kısmi sosyal reformlar hayata geçirilmekle birlikte, dünya ekonomik krizinin başlamasıyla acımasız bir neoliberal sağcı hükümetten farksız bir şekilde kemer sıkma politikaları uygulandı ve bir yanda Chavezciliğin yeni zengin sınıfı (boliburjuvazi) türemişken, emekçi halk sefalet koşullarına mahkum edildi. Dünya solunun önemli bir kesimi için bir dönem boyunca referans kaynağına dönüşmüş Chavezcilikle gerçek bir yüzleşme yapılmadan, dünya solunun devrimci bir temelde yeni bir yükseliş evresine girmesi düşünülemez.

Bu çerçevede, Venezuela’da başından itibaren sınıf bağımsızlığını, kapitalizm ve emperyalizmden gerçek bir kopuşu savunan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu) liderlerinden ve aynı zamanda ülke çapında tanınan bir işçi önderi olan Orlando Chirino’yla ülkenin mevcut durumu üzerine bir söyleşi yaptık.

Mevcut durumu nasıl değerlendirmektesiniz?

Ülke bir çöküş döneminden geçiyor. Milyonlarca genç son on yılda, özellikle de son birkaç yılda ülkeyi terk etti. Enflasyon geçtiğimiz yıl, en iyimser hesaplamalara göre yüzde 600’ü aştı ve bu sene yüzde 1000’i aşması bekleniyor. 1999 ile 2010 arasında ekonomik büyüme ortalaması yüzde 0,77 idi. 2016’da ekonomi yüzde 12’den fazla küçüldü ve bu bu sene de çok ciddi bir ekonomi daralma söz konusu. Bir yandan işsizlik artarken, diğer yandan binlerce işçi ücret almasına rağmen evde oturuyor çünkü hammadde eksikliğinden ötürü fabrikalar çalışmıyor. Ülkede üç farklı dólar kuru var: Bazı ithalat ürünleri için 1 dólar 10 bolivara sabitlenirken diğer ürünler için 660 bolivar ve kara borsada 4000 bolivar civarında. Bu devasa farklılıklar, en çürümüş yolsuzlukların gerçekleşmesine fırsat veriyor.

Korkunun oylanması!

0

16 Nisan referandumu tam manasıyla bir “korku oylaması”na dönüştü. En başta iktidar olmak üzere herkes korkuyor. Çünkü çıkacak sonuca göre, herkesin kaybedeceği veya kaybedeceğini düşündüğü önemli şeyler var. Memleketin birkaç yıldır devam eden kâbus ortamından kaynaklı, tecrübeyle sabit, akla ve mantığa uygun korku ve endişelerin yanı sıra akıl ve mantık dışı korku ve endişeler de etrafı sarmış durumda. Malûm, korku makul sınırları aştığında aklımıza ve mantığımıza zarar verir, ruh sağlığımızı bozar…

İşçilerle ev ev referandum sohbetleri

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak referandum öncesi emekçi mahallelerinde ev ziyaretleri gerçekleştirdik. İlk ziyaretimiz bir tekstil işçisinin evi oldu. 10 yıllık tekstil işçisi ağabeyimiz öncelikle iş yerinde yaşadığı sorunlardan bahsetti. Son dönemlerde tekstilde yaşanan ekonomik krizin tekstil sektörünü olumsuz yönde etkilediğini söyledi. Bunun işçilere yansımasının ya maaşlarda düşüklük ya da işten atılma olduğunu ifade etti. Özellikle Suriyeli mültecilerin ucuz iş gücü olarak tekstilde emek sömürüsüne maruz kaldığını dile getirdi. Her şeyin zamlanmasına karşın ücretlerin yetersizliğinin bugün en büyük sıkıntı olduğu gerçeğini bir kere de ondan duyduk. Bugün işçi sınıfının işsizlik ve açılıkla tehdit edildiğini, işçilerin bu yüzden hak arayamadıklarını ve bunun, bugün yaşanan OHAL ve baskı uygulamalarından kaynaklandığını söyledi.