İşçi Demokrasisi Partisi olarak referandum oylamasında “Hayır” kampanyası kapsamında ev ziyaretleri gerçekleştirdik. Bu ziyaretler esnasında gayet sıcak karşılandık. Ziyaret ettiğimiz evlerde referandumda oylanacak anayasa maddelerini ev halkıyla birlikte tartışma olanağı bulduk. Bu tartışmalar ve bilgi alışverişleri esnasında anayasa metniyle ilgili sohbetlerimiz oldu. Gittiğimiz ev ziyaretlerinde gördük ki, insanlar anayasa metniyle ilgili bilgilendirildiklerinde “Evet” oyları “Hayır” oylarına dönüşebiliyor.
Referandum ve sonrası: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
Kürt illeri başta olmak üzere ülkenin pek çok yerinde coşkuyla gerçekleştirilen 21 Mart Newroz kutlamalarının kitleselliği ve yarattığı olumlu ivme, iktidarın Hollanda ve Almanya’yla dalaşmasıyla kendi lehine çevirdiğini düşündüğü referandum eğilimlerinin pek de o kadar güçlü olmadığını ortaya koydu. Bütün taraflar için her gün göstergeler iyimserlik ile tam tersi arasında salınıp duruyor. Mücadelenin sıcaklığını yaşayan herkes için bu normal, ama devrimciler ve demokratlar olarak, her ne sonuç çıkarsa çıksın referandum sonrası için soğukkanlılıkla hazırlanmamız gerekiyor. Çünkü hiçbir şey 15 Nisan gibi olmayacak, bunu 7 Haziran 2015 seçimleri ve sonrası deneyimlerimizden biliyoruz.
Her şeyden önce, bu “normal” bir referandum değil, zira söz konusu olan AKP’nin değiştirmeye başladığı rejime (bu kez MHP’nin de desteğiyle) anayasal bir kılıf verme girişimi. Dolayısıyla referandum sonucu Evet çıkarsa (çok az bir farkla bile olsa), RTE ve ortakları otoriter yönetimlerine ulusal ve uluslararası bir meşruiyet ve yasallık sağladıkları iddiasına sahip olacaklar. Bu takdirde de artık mücadelelerin dengesi demokrasi ile Bonapartizm (yarı Bonapartizm diye adlandırdığımız bugünkü rejim) arasında değil, bizzat Bonapartizm ile faşizm arasında salınmaya başlayacak. Yeni yönetim, böylesi bir sonucun mücadeleci kitleler üzerinde yaratacağını düşüneceği moral bozukluğu ile onları geri çekilmeye, savunma pozisyonlarında sığınmaya itmeye çalışacak. Ve saldırı büyüyecek.
Kürt illerinin başına gelecekleri tahmin edebilmek için kâhin olmaya gerek yok. İşçi ve emekçi hareketi üzerindeki baskılar ise özellikle en örgütlü, sınıf mücadelesi için referans oluşturan odaklar üzerinde, muhalif sendikalardan başlayarak yoğunlaştırılacak, yandaş sözde sendikalar devlet aygıtının içine daha da sıkı olarak çekilecek. Emekçi mahalleler, ilerici ve devrimci bölgeler ve kentler, sadece resmi güvenlik güçlerinin değil, seferber edilecek İslamcı çapulcu çetelerinin aracılığıyla denetlenmeye, baskı altına alınmaya çalışılacak. Demokrat ve ilerici sosyal hareketlerin, medya organlarının, meslek kuruluşlarının, derneklerin, vb. terörist gruplar olarak ilan edilmesi rejimin “normal güvenlik” uygulamaları arasına dâhil edilebilecek.
Bu tür bir olasılık karşısında demokratik talepler ve savunma içerikli direnişler kuşkusuz daha bir önem kazanacak. Tıpkı bir askeri darbe karşısında yapılması gerektiği gibi, halkoyuyla oluşmuş olan parlamento, siyasi partiler gibi üstyapısal kurumların egemenliğinin ve meşruiyetinin Başkanlık sisteminin OHAL ve benzeri araçlarla yürüteceği darbeler karşısında savunulmasından; grevlerin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün ve onun araçlarının, özgür yaşam ve inanç tarzlarının korunmasına kadar her alanda mevziler oluşturulması gerekecek. Ama bu mevziler elbette oralara sığınmak amacıyla değil, ileriye sıçrayabilmek için hazırlanmalı. Zira unutmamak gerekir ki, saldırılar rejimin somut uygulamalar dolayımıyla gelecek: Örneğin, valilere ve kaymakamlara olağanüstü hal ilan etme yetkisi vermek gibi idari sistemde köklü değişiklikler yaratabilecek uygulamalar, parlamentoda değil, Sarayda karara bağlanabilecek. Özelleştirmelere, işten çıkarmalara, toplu sözleşme fesihlerine, sendika kapatmalarına karşı direnişler ve grevler, zaten yapılmaya başladığı gibi “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle yasaklanabilecek. Sosyal hareketler üzerindeki saldırılarda, çevre kıyımlarından çocuk istismarlarına kadar uzanan vahşi uygulamalar sıçrama taşları olarak kullanılabilecek. Dolayısıyla, bütün bu saldırı noktaları ve konularındaki demokratik ve devrimci taleplerimizi, rejimin sadece anti-demokratik değil, ama aynı zamanda kapitalist, ırkçı ve patriarkal karakterini dikkate alarak (Geçiş Talepleri anlayışıyla) oluşturmamız ve savunmayı o eksende (İşçi-Emekçi Cephesi halinde) örgütlememiz gerekecek.
Referandum sonucunun Hayır çıkması ise elbette Sarayın tepesinden başlayıp AKP ve MHP’nin mahalle örgütlerine kadar her yerde şaşkınlık ve moral bozukluğu yaratacaktır. Her şeyden önce CB’nın partili bir başkan ve başbakan gibi davranmasının önüne geçilip anayasal sınırlar içine çekilmesi doğrultusunda meşru bir kitle basıncı oluşacaktır. Bu basıncın Meclis içine yansıması kaçınılmaz olacak, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmaya yönelik yeni bir parlamento seçimi gündeme gelebilecektir. Bu noktada devrimciler ve demokratlar olarak, 1982 anayasasının ilga edilerek yerine demokratik ve sosyal bir anayasanın hazırlanması amacıyla Kurucu Meclis talebinde ısrar etmemiz önem kazanacaktır. Muhalif partilerin ve sendikaların, tüm sosyal hareketlerin seferberliğiyle bunlar sağlanabilir.
Referandumda Bonapartist seçeneğin reddedilmesi işçi ve emekçi hareketi ve Kürt halkı için bir sıçrama noktası oluşturabilir. Kürt halkın kimlik talebinin ve demokratik istemlerinin karşılanmasına; oligarşinin iktidardan uzaklaştırılmasına; sendikal ve diğer tüm demokratik haklar üzerindeki baskıların ve yasakların kaldırılmasına; özelleştirmelere son verilmesine; işçi ve emekçileri ilgilendiren tüm sosyal ve demokratik dönüşümlerin gerçekleştirilmesine yönelik dev bir dalga oluşturulabilir. Bütün bu ve benzeri hedefler oligarşiyle birlikte yerli tekellerin ve yabancı çokuluslu şirketlerin ülkedeki egemenliklerinin temellerini sarsacaktır.
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Her ihtimale hazır olmalıyız. Tüm taleplerimiz ve mücadele hedeflerimiz işçi ve emekçi kitlelerin acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olmalıdır, savunma sırasında da karşı atılım anında da. Bizim de içinde yer alacağımız devrimci ve demokratik mücadeleler bunu başarabilir. Tabii, referandum sonucu ne olursa olsun, kan ve ter sömürücülerinin mevzilerinden geri püskürtülmesini de. Bunu başarabiliriz.
Sınıfçı bir çıkış için birleşik mücadele!
Türkiye emekçileri, işçi sınıfı ve devrimcileri için kalıcı sonuçları olacak kritik bir dönemden daha geçiyoruz. Önerilen anayasa değişikliği Erdoğan ile çeperindeki zengin ailelerin ve dar çıkar gruplarının bekası dışında hiçbir şey vaat etmiyor ve Türkiye’nin en acil sorunlarına değinmiyor.
Türkiye’yi bir uçuruma sürükleyen Erdoğan yönetimi başından itibaren birçok fiyaskoya imza attı. Ancak başarılı olduğu tek iş, sınıf düşmanı politikaları uygulamak idi. Özelleştirmeler, sendikal örgütlülüğün azaltılması, işsizlik sigortasının fona devri ile patronlarca yağmalanması, ağır vergi yükleri, işsizlikte patlama, artan borçlanma, ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, kamu ve doğa kaynaklarının yağmalanması, varlık fonu ve en can alıcısı iş cinayetlerindeki rekor artış… Tüm bunlar Erdoğan yönetiminin bugüne değin ayakta kalmasının biricik formülü oldu. Yaşam biçimleri ve kimlik kutuplaşmaları temelinde işçi sınıfının bölünmesinin önüne geçmek için AKP’ye sınıfçı bir karşı çıkışı örgütlemek gerekiyor.
Saray’ın bekasına düğümlenmiş olan tarihsel çatışmalar süregelen dönemde zaten 12 Eylül sonrasında bağımsız politik ve örgütsel varlığının inşa etmekte başarılı olmamamış işçi sınıfının siyasal önderliklerini çok yönlü bir parçalanma içerisine soktu. Öyle ki, içinden geçtiğimiz süreçte ortak ve geniş bir “Hayır” örgütlenmesi yapılamadığı gibi ne yazık ki Türkiye işçi sınıfı da bürokratik önderlikleri tarafından referandum sürecine bir programı olmadan sürükleniyor.
Bu süreçte İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Emekçiler Partisi tek adam sistemine karşı bir işçi alternatifinin yaratılması için tüm imkanlarını seferber etmekte. Ancak çabalarımızın tek başımıza kaldıkça yeterli olmayacağının bilincindeyiz. Kapitalizmin dünya çapında bir krize sürüklendiği mevcut koşullarda, Türkiye bir uçuruma ilerlerken tek gerçekçi çıkışın sınıfçı bir yoldan geçtiğini de biliyoruz. Bu yüzden Erdoğan’ın tek adam olma talebi ve Türkiye’nin tükenmez rejim krizlerinin karşısında Referandum süreci içerisinde birleşik mücadeleyi güçlendirmek için inisiyatif alıyoruz.
Tek adamlık isteğine kapılanların yarattıkları kalıcı hasarı ne bu güne değin her fırsatta Erdoğan’a desteğini sunan Türkiye liberalleri ne de kriz emareleri karşısında kılıçlarını bileyen işçi düşmanı emperyalizm onarabilir. Kalıcı ve güvenilir tek çıkışı işçi sınıfı ve ezilen, sömürülen kesimler inşa edebilir.
İDP ve SEP olarak referandum sürecinde emperyalizmden kopuş, AKP/sarayın saldırısı altındaki demokratik hakların korunması ve genişletilmesi, Türkiye’nin tüm ezilenleri için gerçek bir demokrasi ve işçi sınıfı merkezli bir çalışmada ortaklaşıyor ve bu hususlarda bizimle paydaş olan diğer yoldaşlarımızı da bizlerle birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.
Emperyalizm dostu, demokrasi ve işçi düşmanı tek adam yönetimine sınıfçı bir Hayır diyoruz!
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Emekçiler Partisi
Mart 2017
“Türkiye nereye gidiyor?” etkinliği gerçekleşti
İşçi Demokrasisi Partisi olarak düzenlediğimiz, “Referandum öncesi; Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı etkinlik, 26 Mart Pazar günü gerçekleşti. Etkinlik, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (UIT-CI) Uluslararası Sekretaryası’ndan gelen selamlama mesajının okunmasıyla başladı. Ardından, konuşmacılar içinde bulunduğumuz politik kriz sürecinden, anayasa değişikliğinin asıl sebeplerinden ve girdiğimiz bu krizden nasıl çıkabileceğimizden bahsederken; ana konuşmaların sonrasında, salondan alınan sözlerle toplantı devam etti.
Kaşıkla verip kepçeyle aldılar; o yüzden Hayır!
Merhaba, ben özel sektörde asgari ücrete çalışan, birçoğunuzla aynı durumda olan bir işçiyim. Sizlerle aynı ekonomik sorunları yaşayan, aynı varoluş çabasına düşmüş, aynı hayallerin sahibiyim tabir-i caizse…
Ülkenin bu son siyaset gündemi ister istemez işyerimizde de karşılık bulmakta. Konuşuyoruz, tartışıyoruz. Özellikle de, “Başkanlık sistemi ne getirir ne götürür?”, “Evet mi, Hayır mı?”, “Neden Hayır, niçin Evet?” gibi.
Bir arkadaş çalıştığı masadan ayağa kalkarak “Neden Evet?”e, “Daha güçlü bir ülke olacak, silah sanayimizi geliştireceğiz, düşmanlarımıza korku salacağız. Terörü bitireceğiz, iç düşmanlarımızı temizleyeceğiz. Hem PKK’lılar Hayır diyorsa, onun destekçisi CHP Hayır diyorsa, bizim halk olarak Evet dememiz lazım” yanıtını verdi.
Başka bir arkadaş ise, “AKP’nin yaptığı hizmetleri görüp de Hayır demenin hainlik” olduğunu söyledi. Hizmetlerden biraz bahsetmesini istedik “hava alanları, duble yollar, yapılan hastaneler, biten ilaç kuyrukları” vb. diye sıraladı.
Ülkücüyüm diyen işçilerin birçoğu ise bu referandumda kesinlikle Hayır diyeceğini açık yüreklilikle dile getiriyorlar. ‘’Neyin nesi, neyin fesi bir öğrenelim ondan sonra karar veririz” diyen arkadaşlar da çok.
Evine erzak götüremediğini, çocuklarının okul masraflarını çıkaramadığını ve muayene ücretini dahi ödeyemediğini söyleyen arkadaşlar bu durumu neden göstererek Hayır diyeceklerini söylüyorlar.
Biz işçiler için ne yapıldı? Ne yol, ne havaalanı bizim insanca yaşayabilmemizi sağlamıyor sonuçta. İşçi, köylü, emekli, esnaf, memur ülkemizin büyük çoğunluğunu oluşturan kesimler için ne gibi iyileştirmeler yapıldı? Bence bu dönemde sormamız gereken soru bu. Asgari ücret komisyonunda sendikalarımızı görmezden geldiler, taleplerimizi dinlemediler bile. Patron ne verirse hükümet noter gibi onayladı. 15 sene içinde bırakın sendikaların yanında yer almayı bir sefer dahi tarafsız, ara bulucu bile olamadı. Patronun verdiğini onayladılar. Asgari ücretle pekala geçinilebileceğini söyleyerek, “Az veren candan, çok veren maldan” diyerek biz işçilerle alay ettiler. Grevleri yasakladılar. Bu konuda o kadar hızlılar ki grev başlamadan, yasak kararını çıkardılar. Grev yasaklama kapsamını genişletip, grev eğer ekonomiye zarar veriyorsa milli güvenliğe aykırıdır dediler. İnsanlık onuruna yaraşır asgari ücret istedik diye bizi bölücü ilan ettiler.
Taşeron çalışma, kiralık işçilik, emeklilik yaşının yükseltilmesi, işsizlik fonunun patronlar yararına peşkeş çekilmesi, vergi oranlarının artırılması, özellikle 6 aydan sonraki kesintilerin had safhada artırılması, iş güvenliği denetimlerinin göstermelik yapılması, artan iş kazalarıyla birlikte işçi ölümleri, bireysel emeklilik adı altında gasbedilen ücretler, sosyal güvenlik kurumunun devreden çıkarılmaya çalışılması, kıdem tazminatına el koyma çalışmaları ya da patronlar lehine yük olmaktan çıkarılmak istenmesi vb. onlarca neden hayır dememizi gerektiriyor. Çünkü, yukarıda yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır diye düşünüyorum.
Açlık sınırının altında bir ücret istemiyorum #Hayır diyorum. Çünkü;
* İşçiyim, işsiz kalmak, karın tokluğuna çalışmak istemiyorum. Çocuğumun iyi bir eğitim almasını, mutlu ve huzurlu bir ülkede yaşamasını istiyorum.
*Tenim, derim, dilim, milliyetim, ırkım, dinim tanınsın, saygı görsün istiyorum.
* Yurdumda özgür yaşamak, kendimi özgürce ifade etmek istiyorum. Kadın-erkek ayrımının yapılmadığı, tüm bireylerin eşit, özgür olduğu bir ülke istiyorum. Savaş ve çatışmanın seçenek olmadığı, halkları birbirine düşüren, yapay, yalan politikaların son bulmasını barış ve kardeşlik istiyorum.
* Derelerin özgürce akmasını, doğanın tahrip edilmemesini temiz kalmasını istiyorum.
Gelecek güzel günlerin, gördüğümüz her şeyde emeği olan işçilerle geleceğini üretenin yöneten de olacağı günlerin gelmesi dileğiyle…
Türkiye’nin demokrasi ile imtihanı
Almanya ile başlayan ve Hollanda ile zirve yapan siyasi-diplomatik kriz sonucu, iktidarın Avrupa Birliği ve bu ülkelere yönelik ‘demokrasi karşıtı’, ‘nazi’ olmakla ilgili suçlamalarını dinledik. AKP’nin, kendi ülkesinde adını anmadığı demokrasiyi Avrupa’dan talep etmesi biraz tuhaf değil mi? Oysa Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelere vize yasağı koyan, Rakka operasyonunda Türkiye’yi saf dışına iten ABD’yle bu bağlamda hiçbir gerilim olmadığı gibi, bütün Müslüman karşıtı söylemlerine rağmen Trump’a yönelik bu tür bir itham da gündeme getirilmezken…
Ey demokrasi!
Tüm bunlar yaşanırken, Birleşmiş Milletler (BM) geçtiğimiz günlerde Temmuz 2015’ten beri Türkiye’de süregiden çatışmalarda yaşanan hak ihlallerine ilişkin bir rapor yayınladı ve iktidara, yaşanan suçları soruşturma çağrısı yaptı. 8 Mart’ta açıklanan raporda, Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında Kürt illerinde yürütülen operasyonlarda 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, yarım milyon insanın ise zorla yerinden edildiğini duyurdu.
Aralarında 800 güvenlik görevlisinin de olduğu 2000 kişinin hayatını kaybettiği ve yaklaşık 18 ay süren operasyonlarda yerleşim yerleri askeri alanlara çevrildi, 30’dan fazla şehirde sivil yerleşim yerleri büyük yıkıma uğratıldı. Sur gibi tarihi yerleşim alanlarının ciddi bir kısmı yok oldu. Rapora göre, çoğunluğu Kürtlerden oluşan 500 bine yakın kişi de operasyonlar nedeniyle evlerini terketti.
Avrupa ile gerilimin bu denli tırmandırıldığı atmosferde iktidar tarafından bu rapora ilişkin herhangi bir açıklama -şaşırtıcı olmayan bir şekilde- gündeme gelmedi. Zaten BM tarafından yazılan bir raporun referandum öncesi ülkeyi karıştırmak olduğu bile ileri sürülebilir. Nitekim Avrupa Parlementosu da daha önce bu iddialardan payını almıştı.
Rejimin turnusol kağıdı
7 Haziran’dan sonra Kürt sorununa yönelik izlenen politikaların sonucunda HDP giderek demokratik siyaset sahnesinin dışına itildi. Bilhassa OHAL ile birlikte, eş genel başkanları da dahil 13 vekili ve 50’den fazla belediye başkanının tutuklanması son derece hasarlı demokratik alanın giderek yok edilmesine yol açtı. Bu alanın yok edilmesi ile birlikte referandumda “Hayır” kampanyası yürütmenin dahi güçleştiği ve kriminal bir olay haline geldiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Avrupa’ya demokrasi dersi veren iktidar, kendi ülkesinde OHAL koşulları altında referanduma gitmekte ve Hayır diyenleri çamur olmakla, terör argümanlarıyla itham etmekte. Özellikle bu süreçte AB ile olduğu gibi, Kürt siyasi hareketine yönelik gerilimin sürdürülmesi “Hayır” diyen muhalefeti terörle ilişkilendirmek ve bu sayede kafası karışık sağ-milliyetçi kesimlerden destek bulma amacını taşımaktadır. Bir yandan bu argüman CHP’yi de o kadar korkutmaktadır ki, CHP de Kürtlerle aynı kefede görünmemek çabasını artırmıştır. Hatta Kemal Kılıçdaroğlu’nun MHP’li ülkücülere yönelik seslendiği konuşmasında Leyla Zana’nın Evet’e yönelik bir kampanya yürüttüğünü ima etmesi, Başkanlık sisteminin hayata geçmesi halinde Saray rejimi ile Kürt siyasi hareketinin ittifak yapacağı ve çözüm sürecinin tekrar başlayacağı mesajını içermektedir. Bu ne kadar mümkündür bilemeyiz fakat, CHP’nin ucuz kutuplaştırma siyasetinin emekçi Kürt ve Türk halklarının çıkarına ve gerçek bir barış ortamına hizmet etmediği açıktır. Mesele Kürt sorunu olduğunda hem iktidar hem muhalefet Yenikapı ruhunda birleşmektedir.
Hayır’dan sonra da…
Burjuvazinin hiçbir partisinin emekçi halkların tarafında, demokratik, adil ve eşitlikçi bir düzenden yana olmalarını beklemiyoruz. Devasa bir politik krizin içinden ve OHAL rejimini kalıcılaştırmaya yarayan bir rejimin referandum sonrası sosyal adalet ve barış getirmesi ihtimal dışıdır. Bu nedenle hem referandumda ‘Hayır’ demek; hem de kalıcı baskı düzenine karşı birlikte mücadele etmek elzemdir.
Kamuda tasfiye sürüyor: Geri döneceğiz
Gayrimeşru bir KHK
Akademideki tasfiyeler kamuoyunda, sansürün her çeşidine rağmen azımsanmayacak bir yer buldu. Çoğu Siyasal Bilgiler Fakültesi nam-ı değer Mülkiye’den olmak üzere Ankara Üniversitesi’nden 72, Marmara Üniversitesi’nden 23, Yıldız Teknik Üniversitesi 27 akademisyen ihraç edildi. Bu akademisyenlerin arasında, Prof. İbrahim Kaboğlu, Prof. Öget Öktem Tanör, Doç. Murat Sevinç, Prof. Yücel Taşkın gibi kamuoyunda tanınan bilim insanları da bulunuyor.
Hangi gerekçeyle kamu görevinden ihraç edildi bu bilim insanları? Kanun hükmünde kararnameye bakalım: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı…”. Kısacası milli güvenliği tehdit ettikleri gerekçesiyle…
Ülke sınırları dışında da bilimsel çalışmalarıyla tanınan Anayasa profesörü İbrahim Kaboğlu mu milli güvenliği tehdit ediyor? Türkiye’nin ilk nöropsikoloğu, 81 yaşındaki Prof. Dr. Öget Öktem Tanör mü milli güvenliği tehdit ediyor? Yoksa adları saymakla bitmeyecek, bu ülkenin emekten, demokrasiden yana tavır koymuş genç parlak bilim insanları mı milli güvenliği tehdit ediyor?
Mevzu başka…
İlk kanun hükmünde kararnameden beri siyasal iktidarın amacının, kamu kadrolarına yerleşmiş ve devlet hiyerarşisi dışında hareket eden Fethullahçıların ihracıyla sınırlı olmadığı herkesin malumu. Sol emek hareketine mensup kişiler başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefetin fırsattan istifade tasfiye edildiği çok açık. Hâlâ bundan kuşku duyanlar için, 7 Şubat tarihli kanun hükmünde kararnameyle ülkenin tanınan akademisyenlerin ihraç edilmesiyle her şey çok daha açık bir hale geldi.
Nereden bakılırsa bakılsın, yaşananlar tam bir komedi. Öyle ki, kamuoyunda kimi mahcup kimi açık ve net tepkiler yükseldi. Toplumsal tepkiyi dizginlemek isteyen siyasal iktidara yakın çevreler ve bizzat hükümet cephesinden bile son kanun hükmünde kararnameyle yapılan ihraçlara dair kuşkular dile getirildi. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli daha ileri gitti, son ihraçların gözden geçirileceğini ve yanlışların düzeltileceğini söyledi. Neden? Çünkü pabuç pahalı. Tek adam rejimini hayata geçirmek için doludizgin referanduma gidilirken iktidar, ceberut devletin tüm baskı araçlarını sonuna kadar kullanmasına rağmen baskı rejimine rıza üretemiyor. Tarihinin en güçsüz döneminde bulunan AKP, en ufak bir kitlesel seferberlikte yerle bir olabileceğini biliyor ve buna yol açabilecek her türlü irili ufaklı olayı örtbas etmeye çalışıyor.
Bundandır ki, ülkenin en köklü yükseköğretim kurumlarından Mülkiye’nin tam anlamıyla yerle yeksan edilmesine sessiz kalmayan akademisyenler ve “Hocama dokunma” diyen öğrenciler, polis copuyla susturulmaya çalışılıyor. Marmara Üniversitesi’nde bu kez akademisyenlere saldıran polis değil, gelenekselleşmiş işbölümüne uygun olarak çeteler oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen Eğitim-Sen üyeleri, soda şişeli saldırıya maruz kalıyor. Böylece toplumsal tepkiler büyümeden zorla yok edilmeye çalışılıyor. Sopanın yeterli olmadığı zaman başka yöntemler kullanılır. Canikli’nin işareti verdiği gibi gerekirse birkaç akademisyen sonraki kanun hükmünde kararnameyle görevlerine iade edilir. Peki, 15 Temmuz’dan bu yana iftira sonucu işinden olan binlerce bilim insanı ne olacak? Onlar da görevlerine dönebilecekler mi?
Neoliberal politikalar ve kamuda tasfiye
Kuşkusuz kamudaki bu tasfiyeler, hâlihazırda hayata geçirilen ve 16 Nisan’da iç savaş tehdidiyle kitlelere onaylatılmak istenen baskı rejiminin neoliberal politikalarından bağımsız değil. Kamu harcamalarının azaltılması, kamu sektöründe kitlesel işten çıkarmaların gerçekleştirilmesi ya da en azından işten çıkarmaları kolaylaştıracak yeni araçların yaratılması, uzun zamandır siyasal iktidarın ajandasında yer alıyor. Hükümet üyeleri, iki yıldır her fırsatta 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yapısal reformlar yapılacağını, kamu görevlilerine yönelik performans sisteminin getirileceğini, kamu çalışanlarının en büyük kazanımı olan iş güvencesinin kaldırılacağını ilan ediyorlar.
Öte yandan KHK’larla yapılan ihraçlarla iktidarın bir diğer hedefi, Türkiye işçi sınıfının kamu sektöründeki en önemli mücadele aracı olan KESK’i kriminalize etmek. Dolayısıyla KHK’larla yapılan ihraçlar, yalnızca bireylere değil, aynı zamanda kamu emekçilerinin örgütlülüğüne yönelik bir saldırı niteliğini taşıyor. Önümüzdeki dönemde emekçilerin tüm sosyal kazanımlarını ellerinden almak için mevcut örgütlülüğü sona erdirmek, toplumsal muhalefeti ezmek siyasal iktidarın öncelikli hedefi. Bu nedenle, bugün neoliberal saldırılar karşısında sahip olduğumuz mevzileri savunabilmek için her şeyden önce KESK’i savunmak her zaman olduğundan daha yakıcı hale gelmiştir.
İhraç edilen kamu emekçilerine bu muameleyi reva görenler, onların terör örgütü üyesi ya da bağlantılı olduklarına dair somut ve açık delilleri ortaya koymak zorundalar. Yargı kararı olmadan yürütülen bu cadı avı sonlandırılmalı ve 15 Temmuz’dan bu yana mesnetsiz iddialarla görevlerinden uzaklaştırılan tüm kamu görevlileri görevlerine derhal iade edilmelidir. KESK’e yönelik saldırılar sona erdirilmelidir.
Evet çıkarsa ne olur?
Anayasa değişikliğinin tek adamlık getireceğini anlamak için zeka yönünden pek de mahir olmaya gerek yok. Binali Yıldırım dahi mitinginde yaptığı konuşma ile tek adamlığın oylandığını kabul etmiş durumda.
Peki Evet çıkarsa gerçekten de Erdoğan yönetimi kendi geleceğini garanti altına alabilir mi? Kurulu ve değişmez bir düzen yaratabilir, ikinci bir Mustafa Kemal yahut Suriye’deki Esad ailesi gibi bir gelenek bırakabilir mi?
Somut olgular bunun yapılabilir olduğuna dair güçlü emareler sunmuyor. Bu denli önemli olan referandum sürecinde bir slogan dahi bulamamaları, bırakalım devleti yönetmeyi, referandumu bile yönetemediklerini gösteriyor.
Böylesi bir referandum sürecinin Erdoğan’ın hayallerini süsleyen bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Erdoğan iç ve dış politikadaki ağır yenilgilerinin ardından buraya sürüklendi. Evet başkanlık sistemi nicedir amacı idi. Ancak böylesi koşullar içerisinde değil.
Bilim dünyasında güç, belirli bir işi yapmanın hızı olarak tanımlanır. İşte Erdoğan yönetimi tam olarak bu bağlamda güçlü değil, güçsüzdür. Daha öncesinde de ifade ettiğimiz üzere başladığı hiçbir işi bitiremiyor. Yıkıp dağıtıyor ancak bir türlü nihayetine erdiremiyor. Unutmayalım daha birkaç ay önce derneklere başlayan saldırı tamamlanamadan olduğu yerde kaldı. Cumhuriyet gazetesinin yayınına son verilemedi. Parti liderleri tutsak edilse de asıl istek olan HDP’nin kapatılmasına geçilemedi. Akademisyenler ihraç edilebildi ancak iktidarın onca manipülasyonuna rağmen akademisyenlere yönelik toplumsal bir öfke açığa çıkmadı. Aksine, akademisyenlerle dayanışma gösterileri ciddi şekilde büyüdü ve toplumun her kesiminden destek aldı.
Holigan basın tüm gücü ve çirkefliğiyle çalışsa da saray yönetimine rahat nefes aldıracak bir zaman yaratamıyor. Kötüye giden ekonomi geçtiğimiz bir ay içerisinde yapılan geçici tadilatla aslında daha da kırılganlaştı. 15 Temmuz üzerinden yapmak istedikleri propaganda, darbe davalarının başlaması ile inandırıcılığı azalan bir yolda seyrediyor. Tüm bu kabiliyet yoksunluğu içerisinde kış lastiği ile ilişkili yasa dahi ancak bir Kanun Hükmünde Kararname’ye sıkıştırılarak çıkartılabiliyor.
Referandum Erdoğan’ın bitmeyecek kabusuna dönüşüyor
Hayır diyen terörist mi, değil mi? Erdoğan ve AKP yönetiminin bu konuda karar kılamamış oluşu, sonucu ne olursa olsun, referandum sonrasında aslında ne yapacağını bilmediklerinin basit bir göstergesi. Neden mi? Kampanyalarına yıkıcı, bölücü, yapıcı… ne olursa olsun bir içerik bulamıyorlar. Şaka değil, akılları yetmiyor değil. Bulamıyorlar. Bu da alelacele hazırlanıp Meclis’ten referanduma sevk edilen anayasanın, devletin nasıl idare edileceğiyle alakalı olmadığını, yalnızca Saray’ın bekasını garanti altına aldığını gösteriyor. Şimdi referandum kampanyasını nasıl sürdüreceklerini bilmedikleri gibi mevcut anayasa geçse dahi bu kez nasıl yöneteceklerini bilmiyor olacaklar.
Rejim oyunları
Bu yazı yazılmaktayken TSK’dan 77 askerin daha Bylock kullandığından ötürü gözaltına alındığı haberi yayımlandı. Aynı sırada Erdoğan: “Hayır’ın gideceği yer Kandil. Hayır eşittir çukurdur.” diyerek Hayır’ı terörle eşleştirdi. Oysa ki bir hafta önce Hayır diyen teröristtir diyen bir vali görevden alınmıştı.
Son bir ayın sessiz gelişmeleri saymakla bitmez. Özellikle Erdoğan’a suikast davası duruşmalarında gerçek sorumluların bir türlü bulunamaması ve askerlerin çoğunun FETÖ ile bağlantılı olmadığını ifade etmesi Erdoğan yönetiminin devlet içerisinde kalan son rakibinin Gülen hareketi olmadığına dair güçlü ipuçları taşıyor. Yani Erdoğan devraldığı rejim krizlerinin ceremesini tıpkı kendisinden öncekiler gibi çekmeyi sürdürüyor. Hem de nadir görülen yüksek bir yoğunlaşma ile. Öyle ki üst ve özellikle ara kademelerden kimlerin darbe girişiminin sorumluları olduğuna dair somut isim zikredilemiyor. Eldeki tek suçlu Fethullah Gülen ve yurt dışına kaçan askerler olarak lanse ediliyor. Ancak bu söylem mantıkla uyumlu değil. İlk etapta akla gelen sorular şunlar; darbe planı içerisinde olup da sonradan vazgeçen kişiler hala görevlerine devam ediyor olabilirler mi? Darbe girişimi esnasında pazarlıkla taraf değiştiren kimseler halen görevine devam ediyor olabilir mi? Girişimin sorumlularının aktif unsurları dahi görevlerinde olabilirler mi? Bu soruları yanıtlamak için elimizde fazla veri yok. Ancak Erdoğan’ın ben konuşursam yer yerinden oynar derken neyi kast ettiğini ve tehditlerin pek de savuşturulmadığını daha da iyi görebiliyoruz.
Erdoğan referandum sürecinde hayatının en uzun aylarından birini yaşayacak. Gerçeklere hakim olmamamız için de elinden geleni yapıyor ve yapacak da. Ancak belirsizlik ile ayakta kalabiliyor. Şubat ayının sonunda Genelkurmay’ın Hürriyet gazetesine verdiği “Karargah rahatsız” başlıklı röportaj Saray tarafından nefretle karşılandı. Bir bardak suda fırtına koptu ve Hürriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni görevini bırakmak zorunda kaldı. Bu durumu, hiçbir şeye tahammülü olmayan bir reisin “kavgada yumruk saymayarak, rakibi düştüğünde de yumruklamaya devam etmesi”[1] şeklinde açıklayanlar var. Ancak Türkiye’deki denetlenmesi zor devlet bürokrasisi içerisinde her türden huzursuzluk ani bir karşılık bulabilir ve reis bu kez öfkesinden çok korkusunu dile getiriyor da olabilir.
MHP’nin desteği ile referanduma gidilmiş olması Erdoğan’ın üzerinde bir başka kambur. MHP ile AKP arasındaki her türden ayrılıklar ciddi gerilimlere yol açabilir. Bunun son örneğini Bahçeli’nin Barzani görüşmesine sinirlenmesi ile yaptığı yazılı açıklamada gördük.
Devlet içindeki çatışmalara dair elimizde yeterli veri yok. Ancak ortada bir devlet işleyişinin neredeyse kalmadığını ve Erdoğan’ın referandumu baskı ile kazansa dahi bu işleyişi kuramayacağını görebiliriz. Her türden örgüt gibi devlet de ancak insanlardan oluşabilir. Sarayın elinde yeterli sayı ve donanımda kadro yokken başta dışlanmış AKP’liler olmak üzere MHP gibi müttefiklerle kurulan ilişkilerin de hiç sorunsuz olmadığını hissedebiliyoruz.
Uluslararası gelişmeler de Erdoğan yönetimine umut vermekten uzakta. Avrupa ile kurulan ilişkilerin aldığı yaralar henüz tüm sonuçlarını göstermedi. Suriye’nin geleceği ve yeni hayalperest politakalar da Erdoğan’ın çözmesi gereken ancak çözme gücünü ne yaparsa yapsın bulamayacağı başka sorunları işaret ediyor. Hepsinden önemlisi (şu gerginlikte sıkça gündem olamasa da) Erdoğan’ın önünde Türkiye’nin tarihsel sorunlarından biri olan Kürt sorunu hiç olmadığı kadar radikalleşmiş bir biçimde durmayı sürdürüyor.
Kendisinin ve ülkenin geçmişi tüm ağırlığı ile Erdoğan’ın omuzlarında. Yalnızca kendisine biat edecek kimseler dahi O’na yetmiyor. Açıkça kendisi ifade etmedikçe hiçbir işi yapmayacak kimselere ihtiyaç duyuyor. İşini bir fedailer sürüsü dahi göremiyor. Her birine atacağı adımları tek tek ifade etmesi gerekiyor.
Erdoğan’ın TRT yönetim kurulu için Binali Yıldırım’ın hazırladığı listeyi kimseye haber vermeden reddettiğinin açığa çıkması belki de bu durumun en güzel örneklerden biriydi. Yıldırım hiç de öyle Erdoğan’ın arkasından iş çevirecek ve O’na zarar vermeye niyetli kimseleri devlete yerleştirmeye çabalayacak birine benzemiyor. Böyle bir şey nasıl yaşanabilir ki? Bu soruya Erdoğan’ın kendisine varlığını borçlu olan kimselerden bile zarar görebilecek kadar kırılgan olduğunu söyleyerek cevap verebilir miyiz?
Sarayın büyük referandum faaliyeti: Ekonomik teşvikler
Baskıları saymazsak Erdoğan şu ana dek referandum çalışmalarının bel kemiğini ekonomiye rötuş yapmak üzerine kurdu. Varlık Fonu ile işçi emekçilerin her türden vergisiyle oluşturulmuş işletmelerin tüm varlığı burjuvaziye açıldı. Doların değeri, Merkez Bankası’nın dolar rezervinde ciddi kayıplara yol açma pahasına düşürülmeye çalışıldı. Varlık fonuna aktarılan şirketler ve işsizlik fonu üzerinden patronlara vergisiz ve hatta ücretsiz işçi çalıştırmanın olanakları yaratıldı. Bu da eldeki yetersiz barutu iyiden iyiye azalttı. Döviz girişi kontrolü kaldırılarak kara para girişi üzerindeki tüm denetleme lağvedildi. Batılı burjuva kardeşleri istikrara inanmayıp yatırımı Türkiye’ye yönlendirmeyince Arap burjuva kardeşleri elindeki tek seçenek olarak kaldı.
Varlık Fonu’nun kullanımı, kamu ve doğa kaynaklarının yoğun tahribi pek çok kesimce Erdoğan’ın bir şekilde yeniden paçayı sıyırmasının dinamiği olarak görülse de kazın ayağı öyle değil. Yeni yatırımlara sunulan garantiler kamu kaynaklarının hızla erimesine yol açıyor. Yapılan her mega projenin de gösterdiği gibi, anlık rahatlamaların tamamı kısa sürede astarı yüzünden pahalıya mal oluyor. Yani ekonomideki son bir aylık göstergeler önümüzdeki süreçte daha sert bir çakılışı hızlandırmak dışında bir işe yaramayacak. Enflasyon değerlendirmelerinde birçok rakam oyunu yapılmasına rağmen Şubat ayı değerlerinin açıklanması ile birlikte enflasyon çift haneli sayıları gördü. Sarayın ajandasında bir yarın sayfası yok. Yapılan her şey yalnızca bugün için işe yarıyor ve yarını tüketiyor.
Evet’ten sonrası ancak referandum süreci gibi olabilir
Referandum’dan Evet’in çıkması sarayın işçiler, sosyalistler, kadınlar ve tüm ezilenler üzerindeki tahribatını alabildiğine arttıracak. Bununla ilgili herhangi bir iyi niyete kapılmanın anlamı yok.
Tahribatı yaratabilecek güçte olması yeni bir şey inşa edebilecek güçte olduğu anlamına gelmiyor. Kurulamayan bir devlet yapısı, tükenmez rejim krizleri, normalleşemeyen dış politika, ekonomik kriz, kimsenin gerçek dost olamayışı ve her geçen gün müttefik sayısındaki azalma Erdoğan’ın Evet’ten sonrasının kendisi için bile tufan olabileceğini gösteriyor.
Gelecek umut vaat ediyor mu?
Tarih bize istisnai bir şaka hazırlamıyorsa Erdoğan’ın rotası gürültülü bir tükenişi nişan alıyor. Kalıcılaşması, kuşaklar boyu sonuç bırakması için kimsenin yapabileceği bir şey yok. İşçi düşmanı onlarca politikanın mimarı olan AKP yönetiminin sonuna gelinmesi bir an için içimizi ferahlatır gibi olabilir. Ancak AKP yönetimi yalnızca kendi sonuna gitmiyor. Bir avuç ayrıcalıklı aile hariç olmak üzere tüm Türkiye’yi bu düşüşe kendisiyle birlikte sürüklüyor.
Bu yüzden yaşananların basit birer takipçisi olamayız. Olan biten her şey bizleri de en az Erdoğan’ı ilgilendirdiği kadar ilgilendiriyor. Rejimden gelen çatlak sesler, devletin artık işlemez bir hale gelmesi, eskiye dönüşün imkansızlaşması ve AKP ile aynı akımlardan beslenen başka partilerden yahut bizzat AKP’nin içerisinden gelen çatlak seslerle yetinemeyiz. Batı’nın Erdoğan’ı muhatap kabul etmemesi de bizleri sevindiremez. Çünkü Avrupa emperyalizminin yaptığı şey Erdoğan’ı yalnızlaştırmak değil, Türkiye işçi sınıfı mücadelesini çaresizlik ve terk edilmişliğe mahkum etmektir.
Türkiye bu gibi krizlere yatkın bir ülkeydi. Erdoğan yönetiminin hakkını yemeyelim. Bir büyük başarısı var. Bugüne değin hiç kimse Türkiye rejiminin korkulu kriz dinamiklerinin tamamını aynı anda çağırabilme yeteneğini gösterememişti.
Olan bitenler bizi her zamankinden çok ilgilendiriyor. Bu yüzden her zamankinden çok özne olmaya çabalamak, elimizdeki en ufak örgütlerimizi savunmak, bağımsız sınıf politikasını yaymaya çabalayan partimizi inşa etmeye kararlılıkla bağlanmak, yaklaşan tufanda ayakta kalabilmemiz için bize biricik dayanağı sağlayan şey olacak.
Baskı, hile ve usulsüzlükle çıkarılan bir Evet dahi Saray’ın rıza üretme yetisini arttıramayacak. Mücadele için daha çok sebebimiz olacak ve işçi sınıfını bir araya getirebilmek için irili ufaklı pek çok olanak ile karşılaşacağız. Belki Saray’a, belki de Saray’ın karşısında yükselen yeni burjuva odaklara karşı.
Hayır çıkarsa ne olur?
Son dönem göstergeleri, adil bir seçim süreci olması halinde Erdoğan’ın ezici bir referandum yenilgisi alacağını işaret ediyor. Tutuklama ve baskıların, propaganda kısıtlamalarının olmadığı ve hatta Erdoğan ile yüz yüze tartışılabilen bir seçim süreci yaşasak sonucun ne olabileceğini anlamak için araştırma şirketlerinin verilerine bakmaya gerek kalmazdı. Hatta tüm baskılara rağmen eğer seçim bugün gerçekleşse yalnızca adil bir seçim gününün dahi Hayır için yeterli olduğunu iktidarın yazarları dahi kabullendi.
7 Haziran’ı yaşadık. Seçim yenilgisini kabul etmeyen iktidar kıyameti yaşatarak yeniden seçimlere yönelmişti. Ancak şunu unutmayalım. Referandum sürecinde dahi yalnızlık ve korkusu bu denli artan Saray yönetimi Hayır’ın karşısında elindeki tüm müttefiklerden yoksun kalabilir. Böylesi bir süreç de referanduma programsız giren işçi sınıfının derlenip toparlanması ve gerçek bir güç birliğini yaratması için bulunmaz bir fırsat sunabilir.
Erdoğan kitleleri bir felakete sürüklerken hiçbir burjuva kanat gerçekçi bir çıkış önerisinde bulunamıyor. Evet saflarımız dağınık ve zayıf. Ancak güncel yaşam tüm yıkımların karşısında gerçek bir alternatif olabilecek tek gücü, işçi sınıfını yeniden gösteriyor. Sabırla tek adam rejimine karşı gelirken, sınıfçı bir çıkış yaratabilmenin tüm olanaklarını zorlamalıyız. Diğer ülkelerdeki kardeşlerimizin, proleterlerin seferberliği bizim için yeterli bir kıvılcım haline gelebilir. Bu fikri güçlendirmek bizim sorumluluğumuz.
“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” bizler de henüz keşfedilen gezegenlerdeki olası canlılardan biri değil, çağımızın insanı olduğumuza göre önümüzde bulduğumuz ve geçmişten devreden verili koşullarda tarihimizi yapmakla mükellefiz.
[1] Hasan Cemal 28 Şubat günü Aydın Doğan’a yazdığı ve T24’te yayımlanan açık mektubunda böyle yazmıştı. Liberalimizin bu duygu dolu mektubu büyük bir acziyeti içerisinde saklıyor. Hasan Cemal, “bağımsız gazetecilik” meselesine dair duyduğu safiyane fikirlerini -Aydın Doğan O’na bu konuda hep kızarmış- son bir kez açıklıyor. Mesele bağımsız gazeteciliğe duyulabilecek inançta değil, kapitalizme duyulan kör inançta olmasın sakın? Mektubu burjuva liberallerin kapitalist krizler karşısında nasıl da çaresiz olduklarının bir itirafı olarak arşivlerde tutmak gerekir.
Tek adam sistemine hayır!
AKP eğer 3 Kasım 2002’de seçimleri kazandıktan sonra, “Türkiye’ye başkanlık sistemi gerekir çünkü son 10 yıldır parlamenter sistemle, koalisyonlarla neler olduğunu gördük” dese tutarlı ve anlamlı bir politik önermede bulunmuş olabilirdi. Hiç kimse de çıkıp, “sizin niyetiniz ne, neyin peşindesiniz?” diye peşinen sorgulamazdı. Öyle ya 1990’lı yıllar boyunca ülke koalisyon hükümetleriyle, merkezinde siyasetin ve siyasetçilerin bulunduğu her türden yolsuzluk ve suçla anılır hale gelmişti. Halkın siyasete ve siyasi kurumlara olan güveni tamamen sıfırlanmıştı ve bir arayış içindeydi. Örneğin son koalisyon hükümetinin en büyük partisi olan DSP, 3 Kasım seçimlerinde yüzde 20’lerden yüzde 1’lere inanılmaz bir erime yaşamıştı. Benzer şekilde merkez sağın önemli partileri ANAP ve DYP baraj altı kalarak tarihlerinin en düşük oy oranlarına gerilemişti. Nitekim sonrasında da bu partilerin hiçbiri bir daha belini doğrultamadı. Kısacası o zamanlar tablo buydu ama bütün bu gerçeklere rağmen AKP başkanlıktan bahsetmedi. Tam tersine 12 Eylül Anayasası’ndan miras yüzde 10 seçim barajını, yasaklarla dolu seçim ve siyasi partiler kanunu sonuna kadar tepe tepe kendi lehine kullandı.
Şimdi iktidarının 15. yılında, AKP/Saray, “bu sistemle olmuyor, başkanlık şart” dediğinde insanlar haklı olarak, “istediğiniz neyi yapamıyorsunuz da ille de başkanlık istiyorsunuz?” diye soruyor. Bu sorunun cevabı AKP/Saray tarafından halen verilebilmiş değil. Üstelik iki yıl sonra, 2019’da yürürlüye girmesi öngörülen bir başkanlık sistemi için referandumun, neden yangından mal kaçırır gibi ve OHAL koşulları altında yapıldığı da yine iktidar tarafından makul şekilde izah edilebilmiş değil. Bütün bunlar yan yana konulduğunda AKP/Saray’ın asıl telaş ve derdinin Türkiye’nin esenliği ve geleceği olmadığını, açık seçik bir şekilde kendi iktidarını sürdürmenin yollarını üretme peşinde olduğunu net bir şekilde görebiliyoruz.
Tabii ki başta kendi seçmeni olmak üzere özellikle dindar, muhafazakâr, milliyetçi kesimler tarafından başkanlık sisteminin desteklenmesi için en ucuzundan vatan-millet, din-kitap üzerinden bir allama-pullama kampanyası sürdürüyorlar. Oysa bugün eğer gerçekten bir beka sorunu varsa, gerçekten insanların inançlarını özgürce yaşamaları tehdit altında ise bunun doğrudan ve tek sorumlusu AKP/Saray olabilir. Bütün bunların sorumlusu 15 yıldır iktidarda olup, ülkeyi yöneten AKP/Saray olmayacak da kim olacak? Zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmayı maharet zanneden iktidarın, hemen her konuda ortaya koyduğu, “ben yapmadım, o yaptı” sorumsuzluğuyla Türkiye’nin maalesef, olumlu anlamda, gideceği hiçbir yer yok. İşte tam da bu nedenle tek adam sistemi Türkiye için intihar olur diyoruz.
Pekiyi, hayır dediğimizde eski düzen olduğu gibi devam etsin mi diyoruz? Hayır, tam tersine, Türkiye’nin askeri darbe ürünü 12 Eylül Anayasası ile yoluna devam etmesine imkân yoktur. Kesin bir şekilde dışlayıcı, ötekileştirici, gerici, ırkçı, şovenist ve emek düşmanı olan köhnemiş eski düzen yıkılmalıdır. Eşitlikçi, özgürlükçü, emekten yana demokratik bir düzen kurulmalıdır. Bunun yolu ise tek adamlıktan değil tersine tüm siyasi engellerin kaldırıldığı, en geniş siyasal demokrasinin tesis edildiği bir düzendir.
Bu nedenle referandumda hayır demek hayati önemdedir. Esas yapılması gereken ise Türkiye’yi, yeni kutuplaşma ve düşmanlıklara götüren, böylesi bir referandum ikileminde bırakmaktan vazgeçmektir. Aklın yolu tek adam sistemi getirme hedefli bu referandumu iptal etmeyi ve ardından seçim barajının olmadığı, tüm toplumsal kesimlerin kendini ifade edebileceği bir seçimle bir kurucu meclis oluşturmayı işaret etmektedir. Böylesi bir seçim yoluyla kurulacak bir kurucu meclisin ilk yapacağı icraat ise emekten yana, adil, eşit, özgür, laik ve demokratik bir anayasa yapmak olmalıdır.
Bunun için henüz geç de değil. Türkiye daha fazla zaman ve enerji kaybetmeden, bir arada yaşama imkânlarını tüketmeden, böylesi bir ortak paydada buluşabilir. Bunun mümkün olmaması durumunda ise tek çare referandumda hayır demek ve sonrasında bu kurucu ortak akıl zeminin sağlanabileceği bir siyasal-sosyal düzen için mücadeleye kararlı bir şekilde devam etmektir.
“NO” filminden yola çıkarak referanduma gitmek
Referanduma doğru ilerlediğimiz şu günlerde “Hayır” çatısı altında birleşen pek çok yapı özellikle sosyal medya üzerinden yönetmenliğini Pablo Larrain’in üstlendiği 2013 yapımı “NO” adlı filmi paylaşıyor. Bizler de Zırhlı Tren ekibi olarak yeni sayımızda bu film üzerine bir metin kaleme almaya karar verdik. Çünkü gerek konusu gerekse replikleriyle film bizleri içerisinden geçmekte olduğumuz sürece dair bir takım analizler yapmaya sevk ediyor. 1988 referandumu konu olan bu filmin başlangıcında, Şili’nin içinden geçmekte olduğu sürecin arka planı veriliyor.
–Bize neden “Evet” diyeceğinizi söyler misiniz?
–Durumum iyi, oğlum üniversitede, kızımın bir işi var.
– Peki ya ölümlere, işkence görenlere, kaybolanlara ne diyorsunuz?
– Umursamıyorum diyemem ama bunlar geçmişte kaldı. Artık demokrasi yolunda ilerliyoruz. Artık demokrasi geldiği için fikrimizi özgürce söyleyebileceğiz.
– Demokrasi, işte sorun burada. İhtiyar (General Pinochet) demokrasiyi sahiplenmiş, kendine mal ediyor.
“Size demokrasi vaad ediyoruz”, “Bizler demokrasinin tanımını yeniden yaptık” gibi söylemleriyle Erdoğan’ın da demokrasiyi kendine mal ettiğini, sahiplendiğini söylemek mümkün. Peki “Erdoğan’ın demokrasisi” bu zamana kadar hangi sınıfa, neler sundu? Hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket etti? Ve tabi hangi sınıfa hizmet ettiği için bu zamana kadar ayakta kalabildi?
Dilerseniz tüm bu soruları iktidara geldikleri tarihten bu yana almış oldukları kararları ve yürüttükleri faaliyetleri gözden geçirerek cevaplayalım. AKP hükümeti bu vakte kadar takınmış olduğu demokrasi maskesi ile yalnızca ve yalnızca burjuvazinin ihtiyaçlarını karşıladı. İktidara tarihten bu yana “Hizmette sınır yok” şiarı ile burjuvaziye hizmette sınır tanımadığını kanıtladı ve elde ettiği gücü de bu hizmeti sürdürmek ve hayatta kalmak için kullandı. Dolayısıyla “Erdoğan demokrasisi” biz gençlere, işçi ve emekçi yığınlara borçlardan,işsizlikten, yoksulluktan, iş cinayetlerinden ve geleceksizlikten başka bir şey sunmadı ve sunmayacak da.
“Tam bir kaos olacak, kedi köpek gibi birbirlerini yiyecekler.“
Bu söz, Diktatör Pinochet yanlılarının “Evet” reklam kampanyasının nasıl örüleceği üzerine yapmış oldukları toplantıda muhalefetin alacağı tutum üzerine sarf ettikleri sözlerden bir tanesi. Beklentileri, muhalefetin kendi içerisinde bir birlik oluşturamayacağı ve çeşitli tartışmalara boğulup bir bütün olarak harekete geçemeyekleri yönünde. İçerisinden geçmekte olduğumuz sürece yönelik ise Saray rejiminin Türkiye’deki muhalifler ile ilgili olarak benzer beklentilere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fakat bu beklentileri karşılamak yahut tarihin derinliklerine gömmek bizim elimizde.
Dolayısıyla bu süreç içerisinde yalnızca Saray’ın ihtiyaçlarını karşılamak üzere getirilmeye çalışılan, bizlere hiçbir şekilde söz hakkı tanımayan ve biz gençleri geleceksizliğe mahkum eden başkanlık rejimine “HAYIR” diyebilmek için emek ve sınıf eksenli en geniş kampanyaları örmeliyiz. Geldiğimiz akımlar ne kadar farklı olursa olsun sınıfın çıkarlarını merkeze almış bir program etrafında bir araya gelmeli ve kitleselleşmeliyiz. Aksi halde her türlü baskı ve şiddet ile en temel hak ve özgürlüklerimizin yağmalanacağı bir “gelecek” bizleri bekliyor.
“Sizler herhangi birinin zengin olabileceği bir sistem yarattınız. Dikkat edin herhangi biri diyorum herkes demiyorum. Eğer herkes o herhangi biri olmaya oynuyorsa kaybetmezsiniz.“
İşte şu anda bütün vahşiliğiyle içerisinde bulunduğumuz kapitalist düzenin bir tanımı. Bizler bir yandan lüks bir eve, arabaya, milyon liralık bir şirkete sahip olabilmeye yönelik hayaller kurmaya teşvik edilirken bir yandan da insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur bırakılıyoruz. Ne yazık ki bizden istenen bu hayalleri kurmaya devam ettiğimiz ve bu koşullarda yaşamaya bir dur demediğimiz müddetçe de kaybetmeye mahkumuz. Çünkü ancak ve ancak sömürünün olmadığı daha eşit ve adil bir düzenin gelmesi ile insanca yaşamamız dolayısıyla kazanmamız mümkün. Her ne kadar bu düzen ne referandumla ne de olası bir seçimle gelmeyecek olsa en temel hak ve özgürlüklerimizi her türlü saldırıya karşı savunmaya mecburuz. Getirilmek istenen yeni anayasa ve başkanlık rejiminin de böylesi bir saldırı olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla vereceğimiz “HAYIR” kararı sorunlarımızın nihai bir çözümü olmayacak fakat geçmişte çok büyük mücadeleler vererek elde ettiğimiz hak ve özgürlüklerimizi koruyabilmemiz yolunda bir adım atmış olacağız, ve tabii bundan sonrası için mevzilerimizi adım adım ileriye taşımak yahut kendi yağımızda kavrulmak yine bizim elimizde.
El Bab’dan nerelere?
Tam her şey bitti derken asker El Bab’a kadar gitti; biraz uzun sürdü ama olsun! Yoksa işler yeniden yoluna mı giriyordu? Oysa hem Ortadoğu hem de bu bağlamda Suriye politikaları iflas etmişti. Hatta Numan Kurtulmuş’un ağzından Suriye politikasının baştan beri hatalı olduğuna dair sözler duymuştuk. Kurtulmuş, “Başkaları da öyle, ama biz de geçerli bir politika ortaya koyamadık… Keşke zamanında geçerli bir barış perspektifi geliştirebilseydik… Yakında inşallah dışarıdan zorlamayla değil, Suriye halkının kabul edebileceği bir çözüm bulunacaktır…” demişti. Bir iki gün sonra Başbakan da, Esad ile geçiş için oturulup konuşulabileceğini, Suriye’de suhulet içinde geçişin sağlanabileceğini söylemişti. Onca esip gürlemenin ardından bu kadar özeleştirel sözler, hatta “süt dökmüş kedi” halleri işlerin yolunda gitmediğinin, bu işleri kıvıramadıklarının da itirafıydı.
8 Mart 2017: Geleceğimiz için HAYIR!
Neoliberal politikaların sonucu olarak yıllardır maruz kaldığımız saldırılar, son zamanlarda yaşananlarla birlikte daha da sertleşti ve yaşam alanlarımızı sınırladı.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 8 Mart açıklaması: Ataerkiye karşı ve antikapitalist bir 8 Mart için Uluslararası Kadın Grevi
40’tan fazla ülkede, binlerce kadın ve kuruluş, kadın hakları mücadelesini birleştirmek ve güçlendirmek için önemli bir fırsat olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ndeki dünyanın ilk kadın grevi için hazırlanıyor.
Birkaç hafta önce, ABD’de, binlerce kadın, Donald Trump’ın yeni hükümetinin biçimlendiği kadın düşmanı, ırkçı ve kapitalist politikaya karşı sokaklara çıktı. Bu hareket, son yıllarda dünya üzerinde gerçekleşen önemli eylemliklerle bir arada oldu: Arjantin’in kadın katillerine karşı “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” hareketi, Türkiye’de cinsel istismar yasa önerisine karşı gösteriler ve kadınların önergeyi geri çektirmesi; Meksika’da, “Yaşamak istiyoruz.”şiarıyla, Brezilya ve Hindistan’da tecavüze karşı yapılan gösteriler; Şili, İtalya ve Polonya’da kadınların kürtaj hakkı için verdiği mücadele; Fransa’da “eşit işe eşit ücret” direnişi, Rusya’da kadınların mücadelesi, İspanya’da kadına yönelik şiddete karşı ve İtalya ve Polonya’da kürtaj hakkını elde edebilmek için protestolar gerçekleşti.
Bu nedenledir ki; bugün, bizi artan sefalet ve uyum yasalarıyla zorlayan kapitalist krizle mücadelede, kadın hareketi, alanlardaki kadınların gücünü sağlayan çok önemli bir araçtır.
Bu ilk kadın grevi, yalnızca kadınları ev işlerine mahkum eden ve şiddetle terbiye eden ataerkil sistemin baskısına karşı değil, aynı zamanda işçi ve emekçi olan biz kadınların aşırı sömürüsüne dayanan, en esnek ve en ucuza çalıştıran koşullara da karşı gerçekleşecek. Biz kadınlar, çoğunlukla işçiyiz ve ezilen halimiz nedeniyle aşırı sömürülmüş durumdayız. İşçilerin en düşük ücretle ve esnek çalışan kesimini kadınlar oluşturuyor. Sonuç olarak, grev ayrıca dünya üzerindeki tüm kapitalist rejimlerle mücadele etmeye hizmet etmelidir ki, krizin bedelini ödeyen biz olmayalım.
Bu 8 Mart, Angela Merkel’in, Hillary Clinton’ın, Dilma Rousseff’in veya Michelle Bachelet’in günü olamaz. Onlar kadınların çoğunluğuna karşı yöneten veya yönetilen işkadınları. Bu yıl 8 Mart tam tersine 1908’de New York’ta tekstil işçisi kadınların tarihi mücadelesinin devamı için biz emekçi kadınların 8 Mart’ı olacak. Hatta 1917’de Rus Devrimin’in bir parçası olmuş Rus kadınlarının grevinin bir devamı olacak. 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi, kadınların haklarının gaspına suç ortağı olan; yasal kürtaja, cinsel ayrımcılığa karşı verilecek cinsel eğitimlere karşı çıkan, pedofiliye çocuk istismarına göz yuman Vatikan’ı teşhir ediyoruz.
Ayrıca, Beşar Esad soykırımıyla şehit edilen insanlara ve Suriyeli sığınmacılara; emperyalist savaşlar ve açlıktan kaçan tüm kadınlara destek amacıyla, dünya üzerinde büyük bir grev ve gösteri yapmak istiyoruz. 8 Mart’ı, en kötü işleri yapan göçmen işçilerin, ücret artışı için ve işe ayrımcılık ile tacize karşı mücadele eden tüm işçilerin sesi olmak için istiyoruz. 8 Mart’ı, kadın ticareti, kadın cinayetleri ve kürtaj yasağına karşı mücadele eden herkes için istiyoruz.
Bu nedenledir ki, biz, Uluslararası İşçiler Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, baskıcı rejimlerden bağımsız olarak, anti-kapitalist ve anti-ataerkil mücadelenin önemli bir gününe dikkat çekmek için bir arada olmaya çağırıyoruz.
Kadınlar krizin faturasını ödemeyecek! Sorumlu Hükümetlerdir!
Tüm dünya çapında kemer sıkma politikalarına son!
Trump’ın kadın düşmanı ayrımcı baskıcı yasaları geri çekilsin!
Eşit işe eşit ücret !
Devlet ve kilise birbirinden ayrılsın!
Kadın cinayetlerine son! Kadına yönelik şiddete seks köleliğine son! Bir kadın daha eksilmesin!
Hepimiz yaşamak istiyoruz!
Yasal, güvenli, ücretsiz kürtaj hakkı için!
Yaşasın Uluslararası Kadın Günü! Yaşasın küresel mücadelemiz!
Uluslararası İşçilerin Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
Bir tartışmaya katkı: Varlık Fonu, rejim ve “yandaş (İslamcı) sermaye” üzerine sorular
1.) “İslamcı burjuvazi” var mıdır ya da bir sınıfın içerisindeki karşılıklı ilişkiler nasıl kategorize edilmelidir? “Yandaş sermaye” tanımı, siyasal iktidara “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez mi?
“İslamcı sermaye” tanımlaması, içerisinden geçmekte olduğumuz son süreçte yoğunlaşmak üzere AKP iktidarının kurulduğu günden bugüne sık sık başvurulan bir terim olma özelliği taşıyor. Bir bakıma bu tanımlama, Erdoğan’ın ülke içerisinde sınıf karşıtlıklarını değil, kültürel farklılıkları öne çıkaran bilinçli söylemlerinin mantıksal bir uzantısı görünümü veriyor. Saray rejiminin literatürü sık sık başörtülü olan ve olmayan, alkol alan ve almayan, namaz kılan ve kılmayan ayrımlarını gündeme getirmeye dönük sentetik kamplaşmaları teşvik ediyor. Bu elbette kendisinin (nazikçe ifade etmek gerekirse) “iş çevreleriyle” sürdüğü ve karşılıklı çıkarlara dayanan ilişkisine de yansıyor: “Benim işverenim”, “benim patronum” ve benzerleri… Ancak bu, sarayın oldukça kurnaz güdülerle başvurmakta olduğu ve stratejisini gölgelemeyen basit bir taktik, ötesi değil.
Sol içinse bu tanımlama, farklı anlamlar ve sorunlar taşımakta. Türk kapitalizmine içkin belirli bir sektörün, düşünsel bir ayrım üzerinden okunmaya çalışılması vahim bir hataya işaret ediyor. Egemen kapitalist sınıf adeta “yaşam tarzı” ve “kültürel farklılıklar” temel alınarak, teoride kendi içerisinde taburlara ayrıştırılıyor. Sınıf içi rekabet ilişkilerinin anlamlandırılmalarına getirilen bu revizyon ancak “post-modern” bir yönteme işaret edebilir. Zira Lenin’in herhangi bir zaman diliminde Rus burjuvazisini “Çarcı” ve “Batıcı” biçiminde birbirine karşıt iki kampa böldüğü bir tahlili mevcut değil. Bu bağlamda, yüksek ihtimalle birçokları tarafından “Marksist klişeler” olarak adlandırılacak da olsa, ortodoks bir kategorilendirmenin hatlarını kabaca ortaya çıkarmaya çalışalım.
Öncelikle belirli bir sınıfın, belirli bir bölüğünü ideolojik bir aidiyet üzerinden tanımlamak, Marksizm dışı bir kategorilendirmeye işaret etmektedir. Marksizm dışı belirlenimler mutlaka dışlanması gereken ölçütler midir? Tartışma konusu – şimdilik – bu değildir. Ancak bu noktada, Marksist metodolojinin vurgulamış olduğu bir dinamiğe ve biçim-içerik sorununa parmak basmak, faydalı olacaktır. O da şudur ki, egemen sınıf olarak örgütlenmiş bulunan burjuvazinin içerisinde verilen rekabet mücadeleleri, “laik” veya “İslamcı” kamplar arasında vuku buluyormuş izlenimi yaratıyor olsa da, bu biçim, altta yatmakta olan içeriği yansıtmamaktadır. Aynı şekilde bir sermaye grubunun “yandaş” biçiminde kategorize ediliyor olması, burjuva iktidarının kendisinde, kurumlarında ve politikalarında çıkarlara sahip olmayan, bu iktidarın neredeyse sınıfsal özüne “muhalif”, kapitalist sömürü ve üretim ilişkilerine “yandaş” olmayan bir sermaye grubunun var olduğu izlenimini, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yaratmaktadır. Bu gerçek, çeşitli sermaye gruplarının, kendi ekonomik gündemlerinden özerkleşen Bonapartist aparatla hiçbir sürtüşme yaşamadığı anlamını taşımaz. Ancak sürtüşmelerin “taktiksel” olduğu, “stratejik” bir karakter kazanmadığı unutulmamalıdır.
Kapitalistler kendi aralarında, kendilerinin doğumunun şartlarını yaratmış olan toplumsal iş bölümü dahilinde ayrılırlar. Tarım burjuvazisi vardır, sanayi burjuvazisi vardır, finans burjuvazisi vardır. Misal Marx, III. Napolyon’un iktidarı altında yaşanan ekonomik rekabeti tarif ederken burjuvaziyi ideolojik olarak değil, “finans” ve “sınai” olmak üzere iş bölümleri temelinde ayırmıştır. Bu yatırım alanları birbirlerinden katı ve kalın çizgilerle ayrılmazlar aksine çoğu zaman geometrik (aritmetik değil!) birleşik kümeler oluştururlar. Hemen hemen bütün yatırım alanlarında veya sadece birkaçında işletmeleri olan sınıf kesimleri vardır. Toplumsal iş bölümü uyarınca ayrılan burjuva fraksiyonların karşılıklı ilişkilerinin yanı sıra, içerlerinde sahip oldukları ilişkiler de belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Burjuvazi son tahlilde, kendisinin hem dahil olduğu hem de ürettiği sömürü ve üretim ilişkilerinden bağımsız bie şekilde ele alınamaz. Onun bütün bir sınıf veya özgül bir sermaye grubu olarak sosyo-politik yönelimini belirleyen etken, bireysel inançları değil, içerisinde konumlandığı sosyo-ekonomik ilişkiler ağının kendisidir. “İslamcı burjuvazinin” et endüstrisine dönük yatırım ve teşvik planları, etlerin İslamî usüllere göre kesilip kesilmemesi kaygısı üzerinden değil, ulusal ekonomik pazarın mevcut durumu üzerinden şekillenir. Aynı sınıfsal refleks, “Batıcı” işverenler için de söz konusudur.
Althusser’in Marksizme getirmiş olduğu “anti-ekonomist” yorum, toplumsal olguları ve dinamizmi iktisadi temellerinden kopartarak ideolojik kategorilendirmelere indirgiyordu. Bu ideolojik indirgeme işleminin sonucunda, açıkça belirtmekte fayda var ki, sınıflar mücadelesinin hiçbir virajı ve niteliği tam olarak kavranamaz. Bursa’da greve çıkan metal işçileri kaybolur, onun yerine Bursa’daki “İslamcı kalabalığın” eylemleri ortaya çıkar. Bursa’daki eylemliliğin öznelerini metal işçileri olarak tanımlamak yerine “AKP’ye veya MHP’ye oy veren işçiler” olarak tarif etmek ne kadar idealist ve sakıncalı bir yönelimse, saraya yakın sermaye gruplarını “İslamcı” sıfatıyla tarif etme çabası da aynı derecede derin bir yanılgıya tekabül etmektedir. Neden mi? Çünkü bu, milli duygular eşiliğinde kutsanan sermayenin (vatanın) “bölünmezliğini” idrak etme noktasında bir engel teşkil eder. Böylece düşman sınıfın politikaları ile manevralarının yanlış yorumlanmasının kapısı aralanmış olur.
O halde neden, Türkiye’de belirli bir sermaye kümesi, kendilerini tarif ederken ısrarla sıfat olarak “Müslüman” tanımını tercih etmektedir? Bu, İslamcı ideolojinin sermayenin az gelişmiş sektörleri için kullanışlı birer araç olmasından ileri gelir. İslamcığın ekonomik alandaki ideolojik ifadesi daima, emperyalizm ve ulusal tekelci finans kapital karşısında, ülkede üretilen artı-değerden daha yüksek bir pay almayı arzulayan küçük ve orta ölçekli sanayi ve ticaret erbabını temsil etmiştir. İslamcılığın sözde “anti-emperyalist” ve “anti-Batıcı” söylemlerinin tümü, ulusal pazarın üretici güçleri üzerinde daha yoğun sömürü ilişkileri kurmayı programlayan tüccarların ve orta ölçekli imalatçıların iktisadi isteklerinin örgütlü ifadeleri olmuştur.
Pekiyi oluşturduğumuz bu çerçeve içerisinde TÜSİAD ve MÜSİAD grupları nereye oturmaktadır?
2.) Türkiye’de zenginlik yer değiştirmiş midir? Türk kapitalizminde zenginliğin el değiştirmesinin şartları nelerdir, bunlar yaşanmış mıdır ve son olarak, zenginliğin asıl tanımı nedir?
Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu ve benzerlerinin (kısacası Türk solunun yanlış bir şekilde “Anadolu kaplanları” veya “İslami sermaye” ve “Nurjuvazi” olarak adlandırdığı gruplar), TÜSİAD’ın dengi olduğunu söylemek, metodolojik bir farklılığa ışık tutmakta. Zira bu grupların, TÜSİAD benzeri veya değil, bir tekelci çevreye evrilmiş oldukları yargısına ulaşmak, ekonomik verilerin ve Türk kapitalizminin doğasının tanımlanmasında farklılaşan yöntemlerin varlığına dikkat çekmektedir. İlk sorun, bu grupların tekelci bir gruba “evrilmiş” olduğunu söylemekten ileri geliyor. Halbuki sermaye birikiminin çizgisi “evrimci” bir hat izlemekten ziyade, “zikzaklarla” dolu “sıçramalı” bir yön tayin eder kendisine. Nedir bu zikzaklar? Savaş ve/veya soykırım.
Demek istediğimizi biraz açalım. Eğer Türk kapitalizmi bu iki büyük sermaye grubuna da yetecek ekstra bir zenginlik üretmediyse, tekelleşmenin şartı zenginliğin el değiştirmesidir. Kapitalizmin uluslararası kriz ortamında, Türkiye benzeri kaynak ve finans kapital birikimi açısından dışarıya bağımlı bir ülkede, sadece ve sadece yeni ve farklı bir politik iktidarın söz konusu olmasıyla (AKP), dışarıda bırakılmış bir sermaye grubunun TÜSİAD benzeri tekelci bir güce dönüşebileceği doğru değildir. 20. yüzyıl tarihinin en değerli dersi şudur: Zenginliğin kapitalizm içi el değişimi, daima uluslararası veya ulusal arenada savaşları veya iç savaşları şart koşar. Sermaye birikiminin toplandığı tekelin el değiştirmesi, siyasal iktidarın görünürdeki ideolojik aidiyetiyle ilgili değildir. “AKP İslamcı, o halde İslamcı olan patronlar zenginleşir” argümanı, neresinden tutulsa dökülen bir skolastik önermedir. TÜSİAD’ın yaratılabilmesi adına bir Ermeni Soykırımı’na başvurulduğunu, ardından bütün azınlıkların mülklerine el konulduğunu, tek parti döneminin meşhur icraatlarına imza atıldığını hatırlatmalı mıyız? Bunlara rağmen palazlanmakta olan Türk burjuvazisi, Batılı uluslararası kardeşlerinin yanında oldukça cılız bir ekonomik birikimi temsil ediyordu. Misak-ı Milli sınırları derin bir yağmaya tabi tutulduğunda, ortaya çıka çıka bir avuç kapitalist aile şirketi çıkmıştı. Ve bu aileler için ne soykırım ne savaş, ne Kürt illeri ne de Kıbrıs asla yeterli bir birikimi temsil edemedi. Bu, sermaye birikim krizi kronik bir karakter taşıyan Türk kapitalizminin az gelişmişliğinin doğrudan sonucuydu.
Evet, tekelci sermayenin el değiştirmesi öncelikle bir iç savaşı, kan dökülmesini, suikastları ve komploları gerektiriyor. Bu bağlamda Türk kapitalizminde zenginlik yer değiştirmedi. O zaman Türk kapitalizmi iki tekelci sermaye grubu yaratacak derecede büyük bir zenginlik mi üretti? Bu soruya verilecek olan cevap, mevcut politik konjonktür üzerine yapılan analizlerin iskeletini belirleyecektir. Bizce hayır, Türk kapitalizmi hiçbir surette yeni bir zenginlik üretemedi zira bu kapitalizm, bunu yapmaya muktedir bir ulusal ekonomik örgütlenme biçimi değildir. Ancak AKP, zenginliğin yaratıldığı izlenimini ister istemez yarattı. Nasıl mı? İlk olarak 2000-2001 senelerinde patlak veren ekonomik krizin yıkıma uğrattığı üretici güçleri yeniden inşa ederek (ikinci emperyalist paylaşım savaşının ertesinde Avrupa’da yaşanan “boom” döneminin “Türk tipi” bir benzeri), ikincisi spekülatif bir kâr balonu yaratarak. Sanayiden gelen kârlara, yani gerçek ve somut kârlara dayanmayan bir balon!
Bu bağlamda ulusal ekonomik verimliliğin ve zenginliğin tanımında, bizim açımızdan vazgeçilmez olan tek ölçütün sınai üretim olduğunu vurgulayalım. Finansal veriler doğaları gereği var olmayan bir sermaye birikimine dayandıklarından dolayı gerçekçi veriler oluşturamazlar. Mali ve ticari sermayenin kağıt üzerinde kalan hayali birikimlerine dayanarak, kendi sınırlılığı içerisinden daha büyük meblağlarda sermaye üreten spekülatif sermaye baz alınarak ve var olmayan bir parasal birikimi ekonomik döngünün her noktasında pasaport olarak kullanan banka finans kapitalinin nicel durumuna bakılarak ulusal bir ekonominin gerçek doğası kavranamaz. Bütün bu veriler gerçeğin yalnızca makyajlı bir parçasıdır. Üzerine basa basa vurgulanmalı: Ekonomide son sözü söyleyen nicelik değil, niteliktir. Bu nitelik sınai üretimin doğurduğu kalıcı, somut ve gerçek kârlardan ileri gelir. Bolluğu temsil eden bir niceliğin içerisinde, sınai niteliğin payı düştükçe, bütün o bolluğun bir anda bir enkaz alanına dönmesinin de şartları olgunlaşır. Söz uçar, yazı kalır sözündeki gibi: Spekülasyon uçar, sanayi kalır. Türkiye ekonomisinin büyümesinde sanayinin katkı payı azaldıkça, kırılganlık artmıştır. Aşağıdaki grafik, bir sene içerisinde sanayinin GSYH içerisindeki azalan payını göstermektedir. (1) Sanayinin ekonomi içindeki payı ise son 15 yılda %24’ten %15’e gerilemiştir.(2) O halde Türk kapitalizminin vaat ettiği sınırlı zenginlik dahi, bırakalım genişlemeyi, son 15 sene içerisinde törpülenmiştir.

O halde AKP iktidarının erken dönem büyüme rakamları nasıl açıklanacak? Bu, yukarıda da bahsettiğimiz üzere 2001 krizinin yıkımlarını yeniden bina etmekle finansal spekülasyon baloncuklarının yaratılmasının özgül bir birleşimiydi. Türkiye’deki balon inşaat, altyapı, gayrimenkul ticareti, hizmet ve turizm gibi alanlarda yaratıldı. Somut olarak var olmayan bir birikimin kağıt üzerinde gösterilebilmesi adına Türk kapitalizmi hayalet bir ekonomik döngü yarattı. Elbette kendi çapının küçüklüğü, balonların hacimlerini de belirledi. Yine de “Anadolu kaplanları” bu balonlar üzerinde yükseldi. Bu bağlamda, yukarıdaki ilk sorumuzla bağlantılı bir ilişkiye değinebiliriz. O da “yandaş” sıfatının ifade ettiği anlama, yani Erdoğan’ın iktidarına yakın olma durumuna ilişkindir. Tekelleşmemiş orta ve orta-üst sermaye grupları için, sadece ekonomik saldırganlık atılımlarında değil politik yönelimlerinde dahi Erdoğan’ın çizdiği sınırda yürümek, kendi sermaye birikimlerini yoğunlaştırıp sıçrama yaşamasını sağlamak için bir taktik işlevi görmektedir. Bu gruplar, neoliberal yağmanın daha büyük bir parçası olabilmek, pastadan daha fazla pay alabilmek için bunu yapmak zorunda hissedeler kendilerini. Bir bağlamda, onların ekonomik olarak “kendi sınıfları içerisinde sınıf atlamalarının” koşulları ile Erdoğan’ın siyasal programının başarıya ulaşmasının şartları kaynaşmıştır. Aynısı TÜSİAD ve benzeri çevreler için geçerli değildir. Onların politik programı Avrupa Birliği ve bilumum uluslararası sivil toplum örgütünün hazırladıkları uzun “öneri” metinlerine dayanır. Çünkü onlar Türk kapitalizminin en uluslararasılaşmış sektörleridir. Batılı metropollerin siyasal taleplerinin doğrudan bir aktarma kayışı rolü üstlenirler. Aynısı, başında “Anadolu” sıfat eki olan sermayedarlar için aynı şiddette ve derecede geçerli değildir. Bunların yanı sıra eklemek gerekir ki, “İslamcı burjuvazinin” bir kısmı yükselir yükselmez, bir taktik olarak kullandıkları “Erdoğan’ın çevresinde olan işverenler” durumunu, asıl stratejileri doğrultusunda revize ettiler ve TÜSİAD’a katıldılar. Erdoğan’ın buna ne karşılık verdiği Boydak örneğinde görülebilir. Orta ve orta-üst ölçekli sermaye gruplarının politik teslimiyete daha açık olan doğalarına rağmen Türkiye burjuvazisi, bazı azınlık sektörleri haricinde, bütün politik ve ekonomik virajlarda – bilinçli olarak değil ancak üzerlerine sinmiş bir sınıf refleksi olarak – benzer tutumlar aldılar. İstisnalar mı? Onlar sadece kaidenin oluşmasına yardımcı oldular.
Şimdi, yüksek ihtimalle yukarıdaki anlatı boyunca okuyucunun da kafasına takılmış olan ve yazdıklarımıza gelecek olan itirazların temel çıkış noktasını oluşturacak olan bir başka sorumuza gelelim: MÜSİAD tekelci bir sermaye grubu değil mi? Yani MÜSİAD Türk ekonomisinin çoğunluğunu veya çoğunluğuna yakın bir oranını elinde tutup, bu alanda satışı tek elden kendisi yönetip, farklılaşan sektörlerde fiyatlara egemen oluyor mu? Cevabı biz değil, kendileri versin. Kendilerinin 2014’ün Kasım ayında (yaklaşık iki sene önce) hazırlamış oldukları “Türkiye Ekonomisi Raporu” başlıklı metnin 146. sayfasına bakalım:
“Oysa bu yeni dönemde, Türkiye gibi ülkelerin, tekelci yapıları koruyarak değil, tam aksine, rekabetçi yeni sektörleri öne çıkartarak yeni bir büyüme modeli geliştirmeleri gerektiği söylenebilir. Tekelci yapılar ve bunların oluşturduğu finans-kapital sistemi, yeni, rekabetçi bir alanı kendileri dışında hiçbir yatırımcıya açmazlar. Bu ancak, özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu finansal yapı geriletilerek ve faize dayanan sisteme piyasa doğrultusunda müdahale yapılarak sağlanabilir. Bu konuda iktisatçılar, yatırım ve faiz oranları arasındaki ilişkiye dikkat çekmişler ve kriz sonrası yeni sektörlerin ortaya çıkması ve gelişmesi için, faize dayanan tekelci yapıların geriye gitmesi gerektiği üzerinde durmuşlardır.” (3)
İlginç. “Tekelci” MÜSİAD, hükümete “tekelci yapıların korunmaması” çağrısı yapıyor! Marx ile Engels, manifestomuzda “burjuvazi kendi mezarını kazıyor” ifadesini kullanırken, yukarıda vuku bulan çelişkiyi kastetmemişlerdi umarım… İroniyi bir kenara bırakacak olursak, MÜSİAD’ın hükümetin ekonomik kurmaylarına yaptığı çağrının altında, kendilerinin tekelci bir grup olmanın yanından bile geçmedikleri gerçeği yatıyor. “İyi de nasıl olur, ekonomik veriler MÜSİAD’ı nerdeyse TÜSİAD’la eşit bir durumda gösteriyor” çıkışına vereceğimiz cevap yine aynı olacaktır: Nitelik. MÜSİAD’ın kâr oranlarının yüzde kaçından sanayi üretiminin sorumlu olduğu ile TÜSİAD’ın kâr oranlarından yüzde kaçının sanayi üretimi kaynaklı olduğu sorularının cevabı, hangi grubun gerçek zenginliği (sermaye birikimi ile üretim araçlarını) elinde tuttuğu probleminin de cevabı olacaktır. TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki iktisadi karşılaştırmanın niceliksel istatistikleri son tahlilde bir kuş tüyü hafifliği etkisi yaratırken, niteliksel olan veri balyoz etkisi yaratmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü mü? Türk kapitalizmi bu diyalektik yetenekten yoksundur.
Eğer sanayi üretimi, tüketimi, ihracı ve ithalatının Türk kapitalizmi içerisindeki olağanca ağır olan rolü anlaşılabilirse, TÜSİAD, MÜSİAD ve saray arasında hayat bulan “şeytan üçgeninin” ekonomik ve politik krokisi de kendiliğinden bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Bir gerçeğe daha değinmeden geçmeyelim: TÜSİAD, “İslamcı burjuvazinin” sömürdüğü artı-değerler toplamının her biriminden, kendisi için bir komisyon alıyor. Kaynak ve tekelin adresinin kendisi olması sebebiyle, MÜSİAD’ın kârlarına ister istemez ortak oluyor. Ancak aynı ilişki, tersten de aynı şekilde işlemiyor, işleyemiyor. “Anadolu kaplanları” TÜSİAD’ın elde ettiği her kârdan, belirli bir pay almıyor, alamıyor. Belki KOBİ’ler söz konusu olunca komisyonunu cebe atıyor ancak tekelci kârların doğal bir ortağı asla olamıyor. Sözde “Batı” ve “Batı hayranlığı” karşıtlığı söylemlerinin sosyo-ekonomik temelinin bir bölümünü de, bu ilişki oluşturuyor.
Uluslararası ekonomik kriz ve ulusal toplumsal belirsizlik ortamında, eski sermaye ve zenginlik tekelinin sahipleri fiziksel ve iktisadi olarak yok edilmeden (onların mülklerine “el konulmadan”), Türk kapitalizminin azgelişmiş karakterinin yeni tekelci grupları yaratacak bir zenginliği yaratmasının veya biriktirmesinin mümkün olmadığını söyledik. Biz bu iddiamızda bir adım daha öne gidiyoruz: MÜSİAD tekelleşmemektedir, tekeller MÜSİADlaşmaktadır ancak matematiğin oran-orantı yasası dolayısıyla nitelikleri korunmaktadır.
3.) Sermaye saraya politik olarak teslim olmuş mudur ya da Erdoğan hangi Bonaparte’ın, hangi dönemidir?
Ulusal burjuvazinin saraya politik olarak teslim olması sorunsalı, biri nesnel biri öznel olmak üzere iki şart üzerinden okunmaya çalışılmalı. İlk olarak Erdoğan’ın sokakları kaybetmesi, yani nesnel bir öndevrimci veya devrimci durumun baş göstermesi koşulunu öne sürebiliriz. Belki güçlü bir seferberliğin sonucu olarak, belki bir grev dalgasının sonucu olarak, belki de yükselen bir kadın hareketinin sonucu olarak. Zira Gezi Ayaklanması’nda yaşanan buydu: Siyasal iktidar sokaklara hâkim değildi ancak ayaklanma, görevlerini mantıksal sonuçlarına vardıramadan sönümlendi. İkinci olan ve subjektif bir yönü olan şart ise saray rejiminin karakterini tahlil etmek bakımından daha hayati. Zira ikinci şart olmazsa, birincisi gökyüzünde asılı kalır: Erdoğan’ın bu kriz ve mülksüzleştirilme (iç savaş) tehdidine yönelik olarak onu bastırıcı ve istikrarı sağlayıcı bir hakem olarak çıkagelmesi. Burjuvazi ancak bu koşullarda saraya tamamlanmış bir teslimiyet sunardı. Bu durumda finans kapital, kendi sınıf iktidarında sokak sokak gedikler açılmasını engelleyebilmek adına olağanüstü politik yetkileri Erdoğan’a teslim etmekte bir beis görmezdi. Meşhur deyişle “ekonomik iktidarını koruyabilmek adına politik iktidarından vazgeçerdi.” Saray bunun gayet bilincinde. Neden bütün AKP kurmayları referandum süreci boyunca bir iş savaş retoriği kullanıyorlar? Neden Erdoğan’ın bütün söylemleri, bir iç savaşı alevlendirme potansiyeli taşıyor? Çünkü onun, değişik egemen blokların kendisine gösterecekleri teslimiyeti örgütleyebilmesinin tek yolu, iç savaştır. Erdoğan burjuva sektörlere ölümü göstermeden, sıtmaya razı edemez. Bu açıdan yaklaşıldığında iç savaşa ve/veya onun ön hazırlık sürecine karşı verilecek olan mücadele, en yaşamsal devrimci sorumluluk olarak karşımızda duruyor.
İç savaş taktiğinin kendisi, aslında başarı için tek yol gibi gözükse dahi çelişkili bir yapıya sahiptir. Erdoğan, mirasını almaya çalıştığı Bonapartların aksine bir iç savaşı veya devrimi bastıran; yahut içerideki bir devrimci seferberlik dalgasını dışarıda savaş başlatıp zafere erdirerek felçleştiren, sosyo-ekonomik istikrarsızlığı ve onun olasılıklarını sonlandıran bir önder değildir. Tersine, kendi varlığı bunlara sebebiyet verebilir! Halbuki bütün “başkanlar” yukarıda sayılanları başarabildikleri için ulusal bir mutabakat sonucu “başkanlık” yetkilerini devralmaya “hak” kazanmışlardır. Şu örneği vermeyi yerinde görüyoruz: Prusya’ya karşı savaşında Bonaparte’ın yenilmesi onun sonunu getirdi. İşçiler Vendome Sütunu’nu yıktılar, Paris’te iktidarı ele geçirdiler ve artık o noktadan sonra Fransız egemenlerinin Napolyon’a teslim olmaları için bir sebep kalmamıştı. Peki Komün’ü bastıran Thiers? O Üçüncü Cumhuriyet’in kurucusu ve Fransa tarihinin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Bu bağlamda Erdoğan Komün’ü bastıran Thiers değildir, Prusya’ya karşı yenilip Komün’ün doğumuna sebebiyet verme ihtimali olan Napolyon’dur. Ancak Gezi’nin ardından Türkiye burjuva siyasal atmosferi yeni bir Thiers doğuramadı, eski Napolyon’unu kullanmak zorunda kaldı. Bu eski Napolyon, Thiers’in görevini yerine getirerek kendisine karşı açığa çıkan isyan dalgasını sindirdi ancak dolmuş olan siyasi miadını uzatabilmek için yeni zorluklarla baş başa kaldı. Bugün Türk finans kapitalinin yaşadığı çelişki, hem eski Napolyon’una muhtaç olmasından, hem de yeni bir Thiers yaratacak sosyo-politik yetenekten yoksun olmasından sentezlenen krize, bir çare bulamamasıdır.
Bir bağlamda saray kendi rejimini, eski Bonapartların metotlarını baş aşağı tutarak bina etmeyi denemektedir. Türk tekelci burjuvazisinin tercihleri de, buna göre şekillenecektir. Evet bu burjuvazi hantaldır, korkaktır, önderlikten yoksun ve vasıfsızdır. Ancak kendisini tehdit eden unsurun karakteri proleter olmadıkça, politik ve ekonomik mevzilerinden, sırf başkan olmak isteyen biri için vazgeçecek değildir. Erdoğan’ın Bonaparte’ın metotlarını baş aşağı çevirmek zorunda kalmasının birkaç sebebi var. Elbette ilki, kendisinin Fransız İmparatorluğu’nun ekonomisi değil, Türk kapitalizminin azgelişmiş sermaye birikimi üzerinde yükselmeye çalışması. Fransız egemenleri 1789, 1830, 1848 ve 1871 devrimlerinin ardından, bir hayli masraflı olan Bonaparte’ı ve onun programını finansal güçleriyle desteklemeye razıydı. Zira bu “masraflı” iktidarın karşılığı, kendilerinin iktidarlarını ve mülklerini yitirmemeleriydi.
Pekiyi Türk sermayesinin sarayın iktidarını desteklemesinin karşılığı ne olacak? Mevcut durumda – ne yazık ki – mülklerinin toplumsallaştırılması tehdidiyle karşı karşıya değiller. Bu bağlamda Varlık Fonu yönelimi, sarayın kendisinin yol açtığı masraflara bunun değeceğini sermaye gruplarına kanıtlama girişimi olarak da anlaşılabilir. Saray rejimi, “eski Türkiye’nin” serbest pazara sürmediği taşınamazları, kendi programının siyasal başarısı yolunda bir araç ve sıçrama tahtası olarak kullanmaya kararlıdır.
Türk burjuvazisinin doğumundan bugüne vasıfsız ve topal bir sınıf olmasına rağmen, mevcut Bonapartizmle henüz organik ve politik bir kaynaşmışlığı yaşamadığını, devlet aygıtının yönelimleri ile kendi iktisadi çıkarları arasında belirli bir özerkliğin ve açının korunduğunu söyledik. Ancak belirtmekte fayda var ki, bu özekliğin ve açının bir gerçek oluşu asla ve asla demokratik görevleri yerine getirme noktasında ilerici roller üstlenebilecek potansiyel bir sermaye grubunun varlığına işaret etmez. Patlamalı sürecin devrimci olasılıkları hayata egemen olmaya başladığında görüldüğü üzere bu egemen sınıf “saraydan çok saraycı” olmuştur, olacaktır da. Bunun anlamı, egemen sınıflar ile hükümet ve devlet aygıtının tarihte birçok kereler yaptıkları üzere, aralarındaki gerilimlere rağmen ortak düşmana (işçilere) karşı eylem birliklerine ve ittifaklara gidebilecekleri ve gittikleridir.
4.) Varlık Fonu uygulaması, saraya “yakın” sermaye çevrelerini orta ve uzun vadede neden zenginleştirmeyecektir?
Öncelikle bu fonun, saray rejimi “yanlısı” sermayeye aktarımı olasılığı, bu aktarıma duyulan ihtiyaca vurgu yapmaktadır. Eğer böyle bir ihtiyaç var olmamış olsaydı, hiçbir Bonaparte politik iyi niyeti sebebiyle bunları “yandaşlarına” peşkeş çekmezdi. Bu, siyasal manevra alanları arasından yapılan bir tercih değil, mevcut tablo içerisinde doğan bir zorunluluk olarak okunmalı.
Pekiyi varlık fonu, çizdiğimiz saray ve burjuvazi ilişkileri çerçevesinde nereye oturuyor? Varlık fonu uygulaması, tipik bir Bonapartist ekonomi politiği olarak, şirketlerin varlıkları üzerinden borçlanılmasını ve böylece, sarayın siyasal programına koşulsuz destek vermeye “razı olması istenen” (aslında zorunda kalmış olması tercih edilen) kapitalist sektörlere birçok kredi ve kaynak peşkeş çekilmesini öngörüyor. Bu yönüyle, finans kapitale dönük gösterilen ve iştah kabartması hedeflenen bir rüşvet olarak anlaşılabilir.
Bunun da ötesinde fon politikası envanterdeki varlıklar gösterilerek, borç istenmesinin önünü açıyor. Sermaye açısından “varlığım, varlığıma armağan olsun” benzeri bir yol haritasının izleneceği anlaşılıyor. Ancak envanterdeki sınırlı varlığı da kağıt üzerinde göstererek borç istemek, Türk kapitalizminin borç ödeme metotlarının proleterler açısından yoğun bir sömürü politikasıyla iç içe geçeceği anlamını taşımakta. Kiralık işçi büroları açmış, taşeronu ilke haline getirmiş, sendikaları, sigortayı ve güvenceli çalışmayı yok etmiş ve 15 binin üzerinde işçiyi katletmiş bir ekonomi politikası, eğer sayısız AVM ile inşaattan aldığı güçle, kendi taşınamaz mülklerini garantör olarak göstermeden borç alamayacak duruma geldiyse, orta ve uzun vadede faize binecek borcun nasıl ödenebileceği bir soru işareti olarak ortada durmaktadır.
Biz özellikle iki olasılık üzerinde durmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz. İlk olarak fon uygulamasının özneleri ile nesnelerini, basit bir borçlu tüketici ve banka ilişkisine indirgeyip, şunu sorabiliriz: Haciz gelirse ne olacak? O zaman bu yeni palazlanan sermaye çevreleri, havasız kalan mum gibi sönecekler. Hacizden kurtulmanın tek yolu ise (Arjantin örneğinde olduğu üzere), emperyalizme daha yüksek oranlarda borçlanmak olacak. İkinci olarak, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin devlet içine entegre edilmeye çalışıldığı bir uygulamadan bahsediyouz. Bu aynı zamanda, burjuvazinin ekonomik faaliyetlerinin taşıdığı çelişkilerin, devlet içine taşınacağı anlamına gelir. Böylece hem haciz tehlikesiyle ekonomi kırılganlaşıyor, hem de devleti içi antagonizmaların çapı şiddetlenerek büyüyor. Bu vurgulardan hareketle ekonomide “Arjantinleşmeyi”, devlet idaresinde ise “Balkanlaşmayı” bekleyebiliriz.
Saray rejimi, politik bir taktik olarak kendisine “yandaş” olarak örgütlemeyi istediği çevreleri zenginleştirme kaygısı taşısa da, bu yönde uygulamalar hayata geçirdikçe sürecin patlamalı ve kırılgan niteliğini derinleştiriyor. Sermaye birikiminin eşitsiz bileşik doğası ve onun yasaları her yerde sarayın karşısına dikiliyor. Hydra isimli mitolojik yaratığı aklımıza getirelim. Bu yaratığın özelliği kendisine vuruldukça ve saldırıldıkça güçlenmesidir. Efsaneye göre çok başlı Hydra’nın bir kafasını kesince, iki kafası çıkmaktadır. Aynısını saray rejimi ve orta, orta-üst sermaye çevreleri ile tekelci finans kapital için geçerli değildir. Burjuva siyasal bir mutabakatı hedefeleyen yeni ekonomi politikaları (Varlık Fonu) ve siyasal yönelimler (yeni anayasa), iki kafanın kesildiği yerde sadece birisini geri çıkartabiliyordur. Düzen zayıfladıkça güçlenmiyor, güçlendikçe zayıflıyordur. İleri doğru atılan her bir adım, geriye doğru atılan iki adımı temsil etmektedir.
Dipnotlar:
1.) MÜSİAD’ın 2012 tarihli “Türkiye Ekonomisi Raporu”. Bkz. http://www.musiad.org.tr/F/Root/Pdf/Ara%C5%9Ft%C4%B1rma%20Raporlar%C4%B1/T%C3%BCrkiye%20Ekonomisi%20Rapolar%C4%B1/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2012.pdf
2.) İzmir Ticaret Odası, Ar&Ge Bülten. Bkz. http://www.izto.org.tr/Portals/0/Argebulten/sanayininmevcutdurumu_ahmetyetim.pdf
3.) http://www.musiad.org.tr/F/Root/burcu2014/Ara%C5%9Ft%C4%B1rmalar%20Yay%C4%B1n/Pdf/Ekonomi%20Raporu/Turkiye_Ekonomisi_Raporu_2014.pdf
Thermidor’un yasal devamcısı olarak referandum ya da 1908’de yarım kalanı tamamlamak
Thermidor, köken itibariyle Yunanca bir kelime olsa da, bugünkü siyasal içeriğine Fransız Devrimi sırasında Robespierre’in devrimci diktatörlüğüne son vermek için birleşip iktidarı ele geçiren ve ardından devrilmiş olanlarla ittifakın yolunu açan grubun reaksiyoner eylemleri neticesinde sahip oldu. Liberal literatürde – yüzeysel doğasına uygun bir biçimde – “devrimin kendi çocuklarını yemesi” şeklindeki kinli önyargıyla özetlenen Thermidor, devrimin kendisinin, yine onun parçası olan kadrolar tarafından yozlaştırılmasını ve sınırlandırılmasını ifade ediyordu. Thermidor bir bağlamda, karşıdevrimin organik (misal Fouché ve Vişinski) ve politik bir uzantısı rolü üstleniyordu.
Betül Celep ile röportaj: “Herkesin direnecek bir şeyi var”
İ.C.: Merhabalar, direnişinizin neredeyse bir ayı doldurdu. Bize direnişinizin öyküsünü anlatabilir misiniz?
Kıbrıs: Sürekli çözümsüzlük
1963 ve 1974 trajedileri olmasıydı, muhtemelen Nikos Anastasiadis ile Mustafa Akıncı, 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni Başkan ve Başkan Muavini sıfatlarıyla aynı kabinede birlikte çalışıyor olacaklardı.
Oysa her ikisi de bugün kilometrekareye 22 tane askerin düştüğü ve Türk ve Rum toplumları olarak ikiye bölünen bir ülkenin temsilcileri sıfatıyla -yıllardır bir çözüme kavuşturalamayan- “Kıbrıs müzakere sürecinin” baş aktörleri durumundalar.
Hatırlanacağı üzere, Kıbrıs’ta müzakereler, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın göreve gelmesinin ardından BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin arabuluculuğunda 15 Mayıs 2015’te yeniden başlamıştı.
Öte yandan, son aylarda tekrar hareketlilik kazanan müzakere süreci, geçtiğimiz hafta sürpriz bir şekilde durduruldu. Her iki toplumun liderleri, hem toplantıyı karşılıklı olarak terk etmişler hem de birbirlerini ilk terk eden olmakla suçlamışlardı. Görünen o ki, başarıyla ilerlediği iddia edilen yeni müzakerelerde, taraflar daha önce anlaştıklarını belirttikleri başlıklarda bile uzlaşı sağlayamamışlardı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı “BM Özel Temsilcisi Eide ile konuşurken Anastasiadis kapıyı çarpıp çıktı” diyor. Rum lider Nikos Anastasiadis ise “Akıncı’nın toplantıdan çekilmesi yersiz ve nedensizdir” ifadelerini kullanıyor.
Görüşmelere liderlik eden Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Espen Barth Eide, bu son gelişme üzerine hızla mekik diplomasisi başlattı. Her iki liderle de görüşen Eide, müzakerelerin devam edeceğini açıkladı.
Bu neyin pazarlığı
İki toplum arasında yıllara yayılan müzakere süreci ilk bakışta bir ortaklaşma çabası gibi algılanabilir. Yine de Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Güç Paylaşımı, Toprak ile Güvenlik ve Garantiler olmak üzere 6 temel başlıktan oluşan bu müzakerelere yüzeysel bir yaklaşım yanıltıcı olabilir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kendi elinde tutan Kıbrıslı Rum toplumu ile 1974’te ada toprağının %37’sini ele geçiren Türk tarafı arasında yapılan görüşmelerin ana konusunu, “toprak karşılığında devlet organlarına siyasi eşitlik temelinde katılım” ilkesi oluşturmakta. En azından adaya müdahale eden Yunanistan ve Türkiye ile başlıca emperyalist kurumlar arasında dönen pazarlığın esasını bu düzlem oluşturuyor.
Öte yandan, Osmanlı ve İngiliz hakimiyeti altında kayda değer bir sorun olmadan pekala bir arada yaşayabilip, mevcut dini ve etnik ayrımlara karşın bir “Kıbrıslılık” birikimi oluşturmayı başarabilmiş bu iki halkı, son 60 yılda birbirine düşman eden faktörleri adanın içinden ziyade dışından aramak doğru olabilir.
Kıbrıs sorunu Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hegemonya kurma uğraşındaki emperyalist ülkelerin Kıbrıs halkını sömürü ve zora dayalı bir şekilde bölmesi, katletmesi ve bağımsızlığını ayaklar altına alarak kendi hakimiyeni sürdürmesi sorununa indirgenebilir.
Bu nedenle sorunun çözümü de ancak bu güçlerin Kıbrıs üzerindeki etkilerinin kırılması ve hegemonyalarının dağılması ile mümkün olabilecek.
Kıbrıs’ın şu an en yakıcı sorunu adanın “bağımsız olmayışı”. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’nin askeri hakimiyeti, Kıbrıs’taki iki tane İngiltere üssü ve ABD’nin dinleme tesisleri ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunan Yunanistan askeri alayı, bağımsız olamama halinin en açık göstergeleri.
Kıbrıs’ta yaşanan bıktırıcı çözümsüzlük halinin faturasını doğrudan ödeyen Türkiye’nin emekçi yığınlarına gelince; şunu bilmeleri gerekiyor ki, AKP hükümetinin temel çabası her şart altında, adadaki askeri varlığın korunmasına yönelik. Aynı zamanda Kıbrıs sorununda çözümsüzlüğün devamı, Türkiye’ye Avrupa Birliği karşısında elinde bir koz daha tutma olanağını sunuyor.
Türkiye’ye, Yunanistan’a, AB’ye, IMF’ye Troyka’ya ve kendilerini “garantör güçler”, “kurtarıcı” vs. gibi sıfatlarla takdim eden her türlü emperyalist güce karşı gerçek bağımsızlığın sağlanması için eşit temsile dayalı federal bir işçi emekçi devleti temelinde birleşmekten başka çare yok.
Her iki kesimin emekçilerini buhrana sürükleyen kemer sıkma politikalarına ve özelleştirmelere karşı mücadeleye!
Ada’da bulunan bütün yer altı ve yer üstü kaynakları, ortak kalkınma ve tüm ada emekçilerinin refahı için kullanılsın!
Büyük krizin faturası patronlara!
Bankalar kamulaştırılmalı, gerçek bir ekonomik bağımsızlık için, tüm limanlar, havaalanları, stratejik kaynaklar ve sanayi tesisleri işçi ve emekçilerin kontrolünde millileştirilmeli!
İşçi mektubu: Gün gün fakirleşiyoruz. Peki başkanlık sistemi gelirse ne olacak?
Merhabalar ismim Erdal. Gazetenizi her ay elimden geldiğince ve fırsat buldukça okumaya ve çözümlemeye çalışıyorum.
Fransız polisinin tecavüzünü, kapitalist barbarlık nasıl örgütledi?
Son birkaç gündür Paris’in sokakları işgal altında. Şubat ayının başında banliyöde yaşayan Theo isimli göçmen bir gence, bir polis tarafından cop aracılığıyla tecavüz edilmesi, kent yoksullarını yeniden uyandırdı ve dışarıya çıkıp polis aygıtıyla hesaplaşmaya çağırdı. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Hollande hastanede Theo’yu ziyaret etmiş olsa da, her ne kadar dört polis yaptırım almış olsa da, dalga dalga yayılan öfke sinmeyi ve kabullenmeyi reddediyor. Neoliberal ekonomi ve şiddet politikalarının icraatçısı rolündeki Sosyalist Parti iktidarında cisimleşen kapitalist erk, Paris banliyölerinin üzerindeki egemenliğini ve denetim gücünü, 2005’in ardından bir kere daha kaybetmiş gibi gözüküyor. Fransa kardeş partimiz Enternasyonalist Sosyalist Grup’tan (GSI) eğitim emekçisi yoldaşımız Griselda Michel’in, Le Monde gazetesine verdiği röportajda söylediği üzere “gösterilerin hedefi, adaletin sonuna kadar uygulanmasını garantilemek.”(1) Yoldaş Michel söyleşisine şöyle devam ediyor: “Biliyoruz ki öfke Fransa’nın her yerinde büyüyor.”
Biz ise bu yazıda, Theo’yla birlikte sayısız isimsize kapitalizmin devlet aparatı aracılığıyla uygulanmakta olan şiddet ve sömürü politikalarının, uluslararası ekonomik döngü tarafından nasıl organize edildiğine dair kısa bir hikaye anlatacağız. Bu hikayenin kapsamına üç farklı ulustan üç işçi ve bu üç işçinin de meta ekonomisinin karşısında nasıl yabancılaştığı giriyor.
***
Emrah, Gaziantep’in sanayi merkezlerinde hem çalışan, hem de yaşayan sıradan bir işçi. Yaşı daha 23 ama kendini bildi bileli haftada 60-65 saat çalışıyor. Meslek Lisesi’ndeyken kendisini bir staja göndermişler, bir daha da o iş yerinden ayrılmamış. Emrah’ın iş yeri Gaziantep’te, 1. Organize Sanayi Bölgesi’nde. 18 numaralı caddeye girdiğinizde Naksan Plastik Sanayi’nin fabrikasını görmemek mümkün değil zaten. Bu iş yerinin kendine özgü efsaneleri de var. Dış cephesi dahi isle kaplı bu fabrikadan emekli olmayı başarabilen bir işçi daha çıkmadı. Saatlerce ve günlerce kanser soluyan herkes, birkaç sene sonra çalışamayacak duruma geliyor, duvarları yine isle kaplı evlerindeki yataklarında ölümü bekliyordu. Çok değil, 5-10 seneye Emrah’ın da başına aynısı gelecekti. Bu firma kimya ve plastik sektörlerinde kauçuk ürünler de dahil olmak üzere birçok mal üretiyordu. Emrah bir gün arkadaşlarıyla bu firmanın internet sitesine girdi. Firmanın ürettiği ürünler arasında sayılanlara baktılar: Ses ve titreşim önleyici maddeler, poliüretan köpük ürünleri, elektro ürün materyalleri, yapı malzemeleri, shrink film, taşıma poşetleri, çeşitli palet örtüleri ve benzerleri… Yalnız kendi üretim bandında her gün önünden geçenleri sayan bir sekme bulamadı: Polis copları. Gerçi sitede “Diğer Endüstriyel Ürünler” başlığı altında bir bölüm vardı ama içeriğinde naylon bir poşet görseli haricinde hiçbir açıklama yoktu.
Emrah’ın ürettiği polis copunun iki yönlü bir hikayesi var. Bu hikayenin bir yönü plastik ve kauçuktan yapılmış olan mamul maldan öncesine, diğeri ise sonrasına bakıyor. Rusya’nın Kuzneçk bölgesinde Gazprom şirketi için kömür ve doğal gaz yataklarında, copun plastiğinin hammaddesini çıkaran işçi Pavel’in öyküsünden bahsediyoruz. Kömür yatakları arasındaki tabakalara hapsolmuş kömür gazını çıkartmak için Pavel’in işvereni adeta seferberlik başlatmıştı. Bir takım “uzmanların”, bir takım “verilerine” göre (Pavel’in patronu öyle diyordu), buradan çıkarılacak gaz Batı Sibirya’da çıkarılan doğal gazdan bazı yönleriyle niteliksel açıdan üstünmüş. Bu kömür ve gaz Türkiye’ye satılacak ve ardından plastik üretiminde kullanılacakmış. Pavel heyecanlandı heyecanlanmasına ama çıkardığı hammaddenin Türkiye’de mamul veya yarı-mamul bir metaya dönüştürüldüğü haberini hiç alamadı. Üzücü bir biçimde kendisi grizu gazının patlaması sonucunda maden yatağında hayatını kaybetti.
Emrah’ın ürettiği polis copunun hikayesinin bir de sonrası var. O da Romanya’da, bir dağıtım firmasının küçük ve karanlık bir ofisinde çalışan bir büro işçisini, Costel’i anlatıyor. Romanya zaten Asya ile Avrupa arasındaki sıçrama tahtası gibi. Metalar buraya yığılır, Costel’in parçası olduğu Omsan Lojistik ekibi de tek tek bütün siparişleri kendi ülkelerine gönderir ve bu işlemin iç bunaltan kağıt bürokrasisiyle ilgilenirler. Türkiye’den gelen bir kısım polis copunun Paris’e gönderilmesi işlemini onaylayan belgenin altında Costel’in patronunun imzası vardı. Zaman içerisinde Costel’in işine gitmeden önce Romanya soğuğundan korunmak için evinin kapısında yuvarladığı votka shotlar, kendisini hayatıyla ilgili düşünmeye itti. Sakın yanlış anlamayın ne Emrah, ne de Pavel gibi Costel bir iş cinayetine kurban gitmedi. O sadece bunaldı ve bir gün intihar ederek, yaşadığı hayattansa yok olmayı tercih etti.
***
2 Şubat 2017 tarihinde bir Fransız polisinin, Paris’in banliyölerinden birisinde Theo isimli bir gence tecavüz etmek için kullandığı copun hikayesi işte budur. Hayretler içerisinde soranlar olacak: “Bu da mı kapitalizmin suçu?” Bu soruya çekinmeden ve taviz vermeden cevap verilecek: Evet, bütün kötülüklerle birlikte, bu da kapitalizmin örgütlediği barbarlığın bir parçası! Emrah’ın, Pavel’in, Costel’in ve son olarak da Theo’nun başına gelenler, kapitalist pazarın insan üzerindeki yıkıcı etkilerinin, insanı kendi doğasına ve kendi ürettiklerine yabancılaştıran ve düşmanlaştıran barbarlığın sadece bir fotoğrafıdır. Bu bağlamıyla kapitalizm kendisini uluslararası çapta yeniden ve yeniden ürettikçe, örgütlü bir uluslararası suç ağını da yeniden ve yeniden üretmektedir. Üretim sürecinin bütün aşamalarını farklı coğrafi sekmelere ayıran sermaye döngüsü, işçileri üretimlerine yabancılaştırdıkça kendisini merkezileştirmektedir. Üç farklı ulustan üç farklı işçinin bir parçası olduğu kapitalist üretim ilişkilerinin mantıksal sonucu olarak, ortaya çıkan meta, yine onu üretenlere ve üreticilerin sınıf kardeşlerine karşı bir silah olarak kullanılmıştır. Banliyölerde yaşamaya mahkum edilen ve tecavüze uğrayan göçmen bir işçinin hikayesidir bu. Gaziantep’te çalıştığı plastik fabrikasından, peçeteye kan öksürdüğü için kovulan işçinin öyküsüdür. Kirasını ödeyemediği evinin tavanına kendisini asan Romen emekçinin iç çekişidir. Gaz patlamasının etkisiyle iç organları parçalanan Rus maden işçisinin anlattığıdır dinlediğiniz. Duyduklarınız, kökünden kazınması gereken bir dünyaya aittir!
Theo’nun yaşadıkları elbette Fransız polisi içerisinde artan ırkçı eğilimlerle, ulusal siyasette Le Pen fenomeninin güçlenmesiyle, onun banliyölere savaş açmasıyla, emperyalist işgallere onay veren Sosyalist Parti yönetiminin banliyöleri denetim altında tutmak için polis teşkilatını yüksek meblağlarda rüşvetle doyurmasıyla yakından ilgili. Hollande ilk önce Afrika kıtasındaki Mali’ye asker çıkarttı, ardından oradan Fransa’ya kaçan Malililerin polis tarafından tecavüz edilmesinin şartlarını yarattı. İşte örnek gösterilen Fransız kapitalizminin ta kendisi!
Theo’nun şahsına dönük işlenen suç, asla ve asla tecavüz eden polisin bireysel taşkınlığıyla sınırlı değil, olamaz da. Bu suç New York’ta Wall Street, Londra’da Lordlar Kamarası’nın mirasçıları ve Paris’te Versay Sarayı’nın yeni sahipleri tarafından uluslararası çapta organize edildi. Bu suçun delilleri uluslararası ticaret anlaşmalarının içerisinde. Suçlular o anlaşmaların altına atılan imzaların sahipleri, başkaları değil. Suçluları yargılayacak olan mahkeme mi? İşte yaşadığımız günler, ilerde, bu mahkemelerin kurulduğu çağ olarak anılacak.
Dipnotlar
1.) http://www.lemonde.fr/police-justice/article/2017/02/15/affaire-theo-l-environ-200-manifestants-a-paris-pour-denoncer-les-violences-policieres_5080316_1653578.html#A6COGzYVR9zQTXV3.99
Kadınlar tek adam düzenine HAYIR diyor!
6 ayı aşkın süredir içinde bulunduğumuz OHAL koşulları ile sadece ülkede değil, evde ve işyerinde de nefes alanlarımız daraldı. Sokaklar her zamankinden daha tekinsiz. İş yerlerinde artık daha da sessiziz. Güvensiz ve güvencesiz şekilde biz kendi dünyamıza dalalım, uçuşan saksılar, tehditler-tacizler arasında anayasanın değiştirilsin, bu karmaşa içerisinde her yere tek adamlık düzeni yerleşsin isteniyor.
CumhurReislik rejimi ve yağmacı birikim modeli
Varlık Fonu/Mevduat Sigorta Fonu: Neden?
Hemen herkes biliyor, ama resmin çerçevesini kısaca özetleyelim: Neoliberal burjuvazi, ekonomide “bütün sorunları serbest piyasa çözer” sloganıyla devleti sadece kendisi için bir kolluk kuvvetine indirgemeye girişmişti. Ama kapitalizmin 2008’deki derin dünya kriziyle birlikte kaçışmaya, kendisine bir koruyucu destek güç aramaya başladı. Ve tabii işin başına dönerek sığınabileceği yegâne barınağın altında toplandı: Devlet. Emre amade hükümetler, kamunun paralarıyla iflas eden bankaları kurtardı; çöken muhteşem şirketlere kredi akıttı; bazılarını önce kendi yönetimine aldı ve hesaplarını düzelttikten sonra sahiplerine iade etti veya yeniden özelleştirdi; kamu yatırımlarına yönelerek sermayedarlara yeni kazanç alanları açtı. Bütün bunlar için yüz milyarlarca harcama yaptı. Bu harcamaları da, halktan topladığı vergiler yetmediğinde, ya dışa borçlanarak ya da karşılıksız para basarak karşıladı. Tabii her iki durumda da asıl faturayı, sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamaları kesilen, enflasyonun ve ağır vergilerin altında gelirleri azalan, işlerini kaybeden işçiler ve emekçiler, ürünlerini değerlendiremeyen köylüler, dükkânlarını kapatmak zorunda kalan küçük esnaf ve zanaatkârlar ödedi, halen de ödüyorlar.
Bu kriz Türkiye’ye teğet falan geçmedi, sadece görece geç yansıdı ekonomiye. Gelişkin kapitalist ülkelerdeki krizin şiddeti nedeniyle buralardan kaçan uluslararası sermaye, bir süreliğine Türkiye gibi “gelişmekte olan”, dünya borsalarına fazlaca açılmamış, dolayısıyla da mali fırtınanın rüzgârlarına uzak, faiz oranları yüksek ülkelere yöneldi. Bu “sıcak parayla” Türkiye üretim yapabildi, yaygın bir inşaat kampanyası başlattı, pek çok Batı ülkesi üretim ve ihracat sıkıntısı yaşarken mallarını dışarı sattı. Ama 2015 civarında bunun sonuna gelindi. Gelişkin ekonomilerin hükümetleri, devlet yardımlarıyla bankalarına ve şirketlerine çeki düzen vermeye başlayınca Türkiye, sermaye, üretim ve ihracat sıkıntısı sarmalına girdi. Bir de bakıldı ki büyüme oranı yüzde 5-6’lardan 1,5’e düşmüş, cari açık 33,6 milyar dolara, özel firmalarının döviz açığı ise 213 milyar dolara ulaşmış, işsizlik yüzde 12,7’ye dayanmış (gençler arasında iki katı), ihracat azalırken ithalat artmış, dış yatırımlarda ve turizm gelirlerinde ciddi düşüşler olmuş, dolar son iki yılda neredeyse iki katına çıkmış… Kriz kapıya dayanmakla kalmamış, adımını içeri atmıştı bile.
Kaynak kuruyor mu ne?
Ama burjuvazi katında bir şey daha olmuştu. Ortalama yüzde 5,8 düzeyindeki büyüme oranının yakalandığı 2002-2008 döneminde ülkeye akan 80 milyar dolar civarındaki yabancı sermaye, AKP hükümetlerinin, Anadolu’daki oy depolarını denetimleri altında tutan sermaye gruplarını desteklemesini ve kendi çevresinde ayrıcalıklı bir kesim olarak toplamasını olanaklı kıldı. Böylece başlangıçta orta ve küçük ölçekli işletmeleri temsil eden bu sermaye gruplarından bazıları ucuz krediler, ayrıcalıklı ihaleler ve kayırmalarla hızla büyüdü, neredeyse TÜSİAD çatısı altında toplanmış geleneksel finans kapitale rakip bir güç haline geldi. Yabancı sermaye akmaya devam ettikçe (2008-2015 arasında 70 milyar dolar daha) bu burjuva sektörler (örneğin, Cengiz Holding, Limak Grup, Çalık Holding, Kolin Grubu, Sancak Grubu, vb.) özellikle inşaat, finans, medya ve turizm alanlarında AKP yönetiminin himayesi altında faaliyet gösteren tröstlere dönüştüler. Böylece Reisleri etrafında kümelenen oligarşik, egemen bir burjuva sektör doğmuş oldu. Gerçekleştirdikleri sermaye birikiminin ana kaynağı yabancı sermaye ile yerli ve yabancı kredilerdi.
Marx’ın 150 yıl önce çok doğru biçimde tespit etmiş olduğu gibi, kapitalist sermayenin varlık koşulu büyümekti, hem de yoğunlaşarak ve merkezileşerek büyümek. Dolayısıyla da oligarşinin büyümek için ihtiyaç duyduğu projeler büyüdükçe büyüdü, “megalaştıkça megalaştı”. Kentsel değişim projeleri neredeyse yeni kent kuruluşları halini aldı (yerle yeksan edilen Kürt yerleşimlerinin “yeniden inşası” dahil), otoyol ve metro inşası girişimlerine yeni Avrasya tüneli, Boğaziçi köprüsü, İstanbul üçüncü havalimanı, Çanakkale köprüsü, yeni Boğaziçi tüp geçidi gibi devasa planlar eklendi. Devlet, bu projeleri gerçekleştirecek firmalara da 50 milyar doların üzerinde “talep garantisi” vermiş durumda. Şimdi sorun şu: Birincisi, bu projeleri gerçekleştirecek firmalar gerekli krediyi nereden ve nasıl bulacaklar? İkincisi, eğer belirlenen süreler içinde projelerin getirisi, verilen talep garantisinin altında olursa, aradaki farkı devlet nereden para bulup ödeyecek (Geçen yılın Aralık ayında açılan Avrasya tüneli zarar etmeye başladı bile)?
Eğer milyarca dolar “sıcak para” ülkeye akmaya devam etseydi belki ciddi bir sorun olmayacaktı; zaten hükümet de bu mega projeleri geliştirirken bu akışın ilelebet süreceğini düşünmüştü. Ama biri ekonomik diğeri politik iki konjonktür bunun mümkün olmadığını gösterdi. Birincisi, ekonomik olanı, dünya burjuvazisinin bazı kesimlerinde, neoliberal küreselleşmeyi bir miktar frenleyip korumacı ulusal ekonomi politikalarına yönelmek gibi bir eğilimin doğmuş olmasıydı. Özellikle dünya ekonomisinin nerdeyse yarısını temsil eden ABD’de Trump’ın serbest mal ticaretini frenleyip yeni gümrük duvarları çekeceğini ve ülke içi yatırımlara (o da mega projeler tasarımlıyor) ağırlık vereceğini ilan etmesi, bu arada ABD Merkez Bankasının (FED) faiz oranlarını yükseltmesi, dünya ölçeğindeki dolarların Amerika’ya yönelmesine neden oldu.
Yabancı sermayenin Türkiye’den çekilmesinin ikinci ve daha ziyade politik nedeni ise, Reis’in Kürt illerinde yoğun bir baskı ve şiddet politikasına yönelmesi, ülkeyi Suriye’de sonu belirsiz bir askeri maceraya sürüklemesi, devleti Olağanüstü Hal kararnameleriyle yönetmeye girişmesi, sistemi nerdeyse bir iç savaş rejimi gibi şekillendirmesiyle beliren siyasi istikrarsızlıktı. Sermaye sahiplerinin dikkatle izledikleri derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’yi istikrarsız ve yatırım yapılamaz ülke ilan etmeleri, sadece yabancı sermaye girişlerine ket vurmadı, tam tersine kaçışların başlamasına neden oldu. Öyle ki, 2015 yılının ilk yarısında 4,78 milyar dolar doğrudan dış yatırım gelmişken bu girişler 2016’nın ilk yarısında yarı yarıya azalmıştı (2,16 milyar); öte yandan çıkışlar ise aynı dönemlerde 327 milyon dolardan 420 milyon dolara yükselmişti. Sermaye tabii bir ülkenin demokratik ortamıyla ancak kendi çıkarları oranında ilgilenir, ama onun için kurumsal işleyiş önemlidir, yani yatırdığı paranın güven altında olmasını ister. Ne var ki, 15 Temmuz darbe girişimini bahane eden Reis yönetiminin, kapitalizmin ana şiarı olan “mülkiyet hakkını” hiçe sayarak FETÖ’cü oldukları iddiasıyla yüzlerce şirkete el koyması uluslararası finans çevrelerini iyice ürkütmeye yetti.
Yağma başladı
Dışarıdan gelecek parayla birikim sürecinin zora girdiğini oligarşi ve Reislik sistemi 2016’ların başlarında fark etmişlerdi. Dolayısıyla 1900’lerin başlarındaki Osmanlı, 1950’lerdeki Cumhuriyet dönemlerinin klasik birikim yöntemine başvurulmalıydı: yağma. Ve iktidar bu fırsatı başarısız darbe sonrasındaki Olağanüstü Hal Kararnameleri sürecinde buldu. Temmuz sonlarında darbecilerin tüm mal varlıklarına el koyma kararı çıkarıldı ve böylece yağma başladı. Kararı izleyen altı ay içinde 800’e yakın ve toplam değeri 70 milyar dolara varan, 40 binden fazla çalışanı olan 800’e yakın firma, karşılıksız, tazminatsız, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi. Bu firmaların arasında ülke devleri bulunmakta: 6 milyar liralık cirosuyla 13 bin kişilik personeliyle Boydak Holding; 6.8 milyar lira aktif büyüklüğü, 1.2 milyar lira cirosu, 1.3 milyar lira öz kaynağı ve yaklaşık 3,800 çalışanı bulunan Naksan Grubu; 10 milyar dolar değerindeki 18 şirketiyle Koza İpek Holding; 16 farklı sektörde faaliyet gösteren 31 şirkete sahip Kaynak Holding…
Aslen bankacılık alanındaki keşmekeşin denetlenmesi ve mevduatların güvence altına alınması amacıyla kurulmuş olan TMSF bugün, ekonomist Korkut Boratav’ın pek güzel işaret ettiği gibi, “TMSF’nin kontrol ettiği sermaye bloku Türkiye’nin en büyük holdingleriyle mukayese edilir seviyeye gelmiş” durumda. Ama bu “holding” de özelleştirilecek. Yani TMSF yüzlerce firma arasında sadece tabela kuruluşu olanlarını tasfiye ettikten sonra, asıl kaymaklı kısmını ihaleye çıkarıp satacak. Tabii bu tip ihalelerin oligarşi katında nasıl işlediği herkesin malumu. Bu varlıklar, Reislik sisteminin çatısı altında toplanmış olan “yandaş” firmalara “satılacak”. Mayıs 2014’te TMSF’nin, sadece arsası 1,5 milyar TL eden BMC’yi Sancak Grubu’na 750 milyon liraya bırakması, üstelik firmanın 1 milyar lirayı tutan borçlarının büyük kısmını (800 milyar lira) üstlenmesi, bu tip satışların ne anlama geldiğini anlamak bakımından yeterli olsa gerek. Şimdi ise onlarca milyar dolarlık servetin oligarşinin elinde toplanması söz konusu.
Bir diğer “birikim” kaynağı da Türkiye Varlık Fonu (TVF). Ağustos 2016’da, yani ekonominin küçülmekte (mega projelerin gerçekleştirilebilmesi için her yıl yüzde 5 oranında büyüme gerekiyor) ve doğrudan dış yatırımlar musluğunun kısılmakta olduğunun iyice anlaşılmasından sonra bir kanun hükmünde kararnameyle kurulan bu fon aslında bir anonim şirket. Başbakan’a göre amacı, “Türkiye bütçe açığı olan, dış kaynakla ekonomisini büyüten bir ülke. Dolayısıyla bütçe açığını, cari açığı daha fazla açmadan kaynak oluşturarak, büyük projeleri gerçekleştirmek ve Türkiye’nin ekonomik göstergelerini dengede tutmak”. Bu nedenle de Fon, Kamu bankalarının (Ziraat Bankası, Halkbank), havayolu şirketi THY’nin, enerji ile ilgili kamu kuruluşlarının (Botaş, Türkiye Petrolleri) ve başka irili ufaklı devlet kuruluşlarının (PTT, Türksat, Çay işletmeleri, Eti Maden işletmeleri, Milli Piyango ve At Yarışları) likit, taşınmaz varlıklarını bünyesinde toplayarak 200 milyar dolarlık bir “portföy” hedefine ulaşmak istiyor.
Bu portföyle dünya para piyasalarına çıkılıp borç toplanacak. Yani ciddi açık veren merkezi bütçeyle değil, bu şirketin varlıkları üzerinden borçlanılmak istenecek (sanki yabancı para babaları bunu yutarmış gibi!). Maliye Bakanı Naci Ağbal fonun hedefini açıkça itiraf ediyor: “Varlık Fonu, envanterindeki varlıkları karşılık göstererek borçlanma yapabilir, proje finansmanı yapabilir büyük projelere finansman bulabilir.” Böylece Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) çerçevesinde mega projeleri üstlenen firmalar krediye ulaşabilecek, hem de fonu kurmuş olan devletin garantisi altında. Üstelik kamunun, yani devlet organlarının (meclis dâhil) denetimi dışında, hem bütçenin hem de Merkez Bankası’nın bazı işlevlerini üstlenen bir garantörlük. Yani, oligarşi için devlet himayesinde yağmalanacak bir fon daha.
Korporatist devlete doğru (mu)?
Ekonominin giderek daha fazla oligarşik burjuvazinin hizmetine girmesi ve onun elinde merkezileşmesi ile rejimin Türk tipi bir Bonapartizm olan CumhurReislik rejimi altında denetimsiz biçimde merkezileşmesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Anayasa değişikliği oylamasından Hayır çıksa bile bu epeyden beri başlatılmış bir süreç ve sınıf mücadelelerinin dengesiyle yakından ilişkili. Halk arasında “yandaş sermaye” olarak bilinen oligarşinin Reis’le bütünleşmesi ve onun emri altında merkezileşmesi, devletin ekonomik sistemi bir devlet kapitalizmine dönüştürdüğü anlamına (en azından şimdilik) gelmiyor, ama burjuvazinin ekonomik faaliyeti bir anlamda devlet çarkının içine entegre ediliyor. Bunu sadece bir yandaş, kayırmacı ve yağmacı bir kapitalizmden çok, korporatizme doğru evrilen bir ekonomik-politik süreç olarak nitelemek durumundayız. İş dünyası, devletin (Reis’in) sadece himayesi değil ama aynı zamanda yönetimi ve iradesi altına giriyor. Ve anılan kapitalist kesimin ihtiyaçları, CumhurReislik sisteminin daha da güçlenmesini gerektiriyor, getiriyor. Karşılıklı, diyalektik bir süreç.
Oligarşinin dışına atılmış burjuva kesimler bu sürece ne kadar dayanabilirler, bilinmez. Ama bir yandan ekonomik koşullar ve kriz süreci, öte yandan Reis’in azarlamaları ve diğerlerini “çaresiz” bırakan zorlamaları, cılız sesle demokrasi eksikliğinden şikâyet eden kesimleri de geliştirilen ekonomik yönetimin iradesini kabul etmeye zorlayacak, onlara başka çare bırakmayacaktır (tabii emperyalist merkezlerden desteklenen “olağanüstü çarelere” yönelmezlerse).
Korporatist eğilim, iç ve dış ekonomik ve politik konjonktürlere bağlı olarak esnaf ve zanaatkârlara, hatta sendikalara kadar uzanabilir. Zaten pek çok küçük burjuva meslek örgütü Reis’e olan bağlılıklarını ilan etmiş durumdalar. Onun himayesinde vergi borçlarının kısmen de affedilmesi, üç beş kuruşluk kredi imkânlarına ulaşılabilmesi gibi “inayet” kabili uygulamalar bu kesimlerin bağlılığını artırmaya yönelik önlemler oluyor, yeni başka yöntemler de gündeme getirilebilir. Unutmamak gerekir ki, Bonapartizmin asıl sosyal desteği bu kesimlerden kaynaklanmaktadır.
Sendikalara gelince: Bir noktaya dikkat çekmeliyiz. Reis’in ilan ettiği “istihdam seferberliği” sıradan bir çağrı değil. Pek çok sermaye örgütünün ve çevresinin derhal desteklediği bu çağrı, eğer istihdamın artırılmasının üretim artışıyla ilişkisi unutulmazsa, bir “üretim seferberliği” ilanından başka bir şey değil. Hak-İş gibi Bonapartist rejime destek veren bir konfederasyonun giderek devlet ile bütünleşmiş bir “dikey sendika” olarak, üretimin artırılmasını denetleyen bir organa dönüşmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Nitekim, bu konfederasyona bağlı Çelik-İş’in Reis’e bağlılığını deklare etmesi bunun ilk işaretlerinden birisi. Bu sendikanın genel başkanı, “Sayın Cumhurbaşkanımızın sesine kulak verelim. Her işyeri en az bir kişiyi alarak bu seferberliğe katkı sunmalı” derken bunun karşılığında işverenlerin ne isteyeceğini de biliyor olmalı ki, onlar adına da konuşuyor: “Devletimiz de sigorta ve vergi indirimi gibi teşviklerle işverenleri desteklemelidir”. Bu tip sendikaların yakın gelecekte işçiler üzerinde üretim artışını de denetleyen kolluk kuvvetleri haline dönüşmesi mümkün hale gelebilir. Geri kalan ise, bir Cumhurreislik “olağan” veya “olağanüstü” kararnamesiyle tüm sendikaların devlet örgütleri haline getirilmesiyle halledilebilir.
Bu tabii bir süreç, bir eğilim; henüz tamamen kristalize olmuş bir durum değil. Ama Reis’in danışmanlarının Mussolini’nin, Franco’nun korporatist devlet biçimlerini (hatta anayasalarını) bilmiyor olduklarına inanma lüksüne sahip değiliz. Bu tür ekonomik ve politik uygulamaların sadece reflekslerle hayata geçirildiğine inanmak saflık olur. Dünya ölçeğinde himayeci ekonomik rüzgarların estiği ve bunun politik sonuçlarının kısa vade içinde yaşanmaya başlayacağı bir dönemde, sermayesi kıt, üretimi yetersiz, ihracatı zayıf bir Türkiye’de burjuvazinin, hele hele oligarşinin, aynı eğilimler doğrultusunda önlemler alacağını unutmamamız gerekiyor. Aksi takdirde sınıf mücadelesi içinde doğru talepleri ve sloganları geliştirmekte güçlük çekebiliriz.
Trump ve Almanya: İhracat savaşları
“Bu strateji, Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekilmek ve herhangi bir yeni ticaret anlaşmasının Amerikan işçilerinin çıkarına olacağından emin olmakla başlıyor. Başkan Trump, NAFTA ile müzakere yapmaya kararlıdır. İş ortaklarımız, Amerikalı işçilere adil bir anlaşma sağlayan bir müzakereyi reddediyorsa, Başkan ABD’nin NAFTA’dan çekilmek istediğini bildirir.”
– Donald Trump başkan oluşunun ilk gününde Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan çekildiklerini duyurduğunda Beyaz Saray’ın resmi web sitesinden yapılan açıklama.
Hayır, gitmiyoruz!
Saray rejimi başarasız darbe girişimi ardından ilan ettiği olağanüstü hali referandum öncesinde toplumsal muhalefetin arda kalan kısımlarını da ezmek için kullanıyor. Tamamen keyfî olarak ilan edilen kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile iktidar, FETÖ’yü tasfiye etme kisvesi altında, Fetullah Gülen Cemaati’ne karşı yıllarca mücadele vermiş, işçi sınıfının ve ezilenlerin yanında yer almış akademisyenleri üniversitelerden kovuyor. Eğitim emekçileri bir yandan işlerinden ve neredeyse tüm sosyal haklarından mahrum bırakılırken öten yandan ise üniversiteler son nitelikli öğretim görevlilerini de yitiriyorlar.
Gazze’nin bombalanışı ne anlama geliyor?
Şubat ayının ilk haftası Gazze, İsrail tarafından tam 14 kez bombalandı. 3 Filistinli sivil yaralanırken birçok bina hasar gördü. Hamas ise saldırıların şiddetlenmesi durumunda direnişe geçileceğini açıklamasını yaptı.
Bu saldırıların Trump’ın koltuğa oturmasından hemen sonra gerçekleşmesi tesadüf değil. Siyonizm yanlısı bir kabine kuracağını ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını açıklayan Trump yönetiminden açık çek alan emperyalist karakol İsrail, öyle anlaşılıyor ki yeni bir saldırı dalgası başlatmak için gerginliği arttırarak fırsat kolluyor.
Levent Dölek ile üniversitelerdeki baskılar, sendikal mücadele ve referandum sürecine ilişkin söyleşi
AKP iktidarı, 15 Temmuz’un ardından darbecileri tasfiye bahanesiyle on binlerce kamu emekçisini, özellikle de üniversitelerde muhalif, mücadeleci bilim emekçilerini KHK’lerle işten attı. İstanbul Üniversitesi’nde 50/d karşıtı mücadelenin başını çeken akademisyenlerden ve KHK ile haksız biçimde işten atılan Levent Dölek ile AKP’nin üniversiteler ve KESK üzerindeki baskıları, Eğitim-Sen’in içinden geçmekte olduğu kongre dönemi ve referandum süreci üzerine konuştuk. Levent Dölek, Eğitim-Sen üyesi ve aynı zamanda Devrimci İşçi Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı’dır.
İşçi Cephesi (İC): 15 Temmuz’un ardından çıkartılan KHK’lerle sözde darbecilere karşı mücadele bahanesiyle 100 bine yakın kamu emekçisi işten atıldı. AKP iktidarı özellikle üniversitelerde muhalif, mücadeleci eğitim, bilim emekçilerine karşı bir cadı avı başlattı ve üniversiteler üzerindeki baskı tüm ağırlığıyla sürüyor. Üniversitelerdeki tasfiye sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
UPS’de TİS: UPS mutlu, işçiler öfkeli
UPS’de 272 günlük bir direnişin sonucunda 2011 Şubatı’nda yetki alan TÜMTİS bugün yeni dönem için TİS görüşmelerinin tamamlandığını işçilerine duyurdu. TÜMTİS yönetiminin müjdeleyerek duyurduğu TİS sonuçları UPS’yi memnun ederken, pek çok işçi tarafından öfkeyle karşılandı. İşyerlerinden aldığımız bilgiler, imzalanan TİS’in UPS yönetimince hazırlandığını ve sendika yönetiminin de bunu aylar önceden bilmesine rağmen etkisiz kaldığını ifade ediyor.
Serkan Öngel ile krizin işçi sınıfına etkisi ve metal grevi üzerine röportaj
Serkan Öngel ile krizin işçi sınıfına etkisi ve metal grevi üzerine röportaj
İşçi sınıfının ağır yenilgilerinin ardından: Sınıfın kendisini ortaya koyabileceği ortak talepler belirlenmelidir!
Anayasa değişikliği ve politikamız
Isırmalar, kırılan burunlar, tekmelemeler, saksı kırmalar, adi sokak kavgası yansımaları, hastanelik edene kadar darp, Gülen hareketi ile bağı malum olanların kendilerini aklamak için soyundukları açık oy verme şarlatanlıkları… Yüz yıl sonra tarih bir kez daha Lenin’in kulaklarını çınlatıyor. Meclis tam da sahiplerine yakışır şekilde Ali Ağaoğlu’nun ve Cengiz’in ahırı gibi görünüyor. Üstelik bunu yalnızca Leninistler değil, meclis yayınının kısıtlanmasına rağmen seksen milyon insan bu şekilde görüyor.
Anayasa değişikliği oylaması tamamlandı. Meclisten açıkça izlenebilen türlü şantajların da etkisi ile geçen referandum önerisi şimdi Cumhurbaşkanı’nın önünde. Güçler ayrılığını sonlandırarak, yasama, yürütme ve yargıyı tek bir kişinin keyfine havale eden paketin en önemli kısımları, ‘Partili Cumhurbaşkanlığı’ düzenlemesi ve yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi idi.
Halep’ten sonra, Cenevre’den önce: Astana durağı ve yansımaları
Esad rejimi ve müttefiklerinin 22 Aralık’ta Halep’te ilan ettikleri askeri zaferin ardından, sıra diplomatik görüşmeler safhasına geldi. Önce Rusya ve Türkiye’nin arabuluculuğunda 30 Aralık’tan itibaren geçerli olmak üzere ateşkes ilan edildi. Ardından, Rusya, Türkiye ve İran’ın arabuluculuğunda rejim ve muhalefet temsilcilerinin Astana’da biraraya geleceği duyuruldu.
Ateşkesle birlikte, silahlı çatışmaların sayısında bir azalma olmakla birlikte, tıpkı daha öncekiler gibi, hakiki bir ateşkesten söz etmek mümkün değil. Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR)’nın 2 Şubat tarihli açıklamasına göre, 30 Aralık’tan bu yana Esad rejimi ve mütteffikleri tarafından ateşkes 366 kez ihlal edildi. Rejimin saldırıları özellikle Şam kırsalındaki Barada Vadisi ve Doğu Guta üzerinde yoğunlaştı. Halep’in düşüşünün ardından, Şam kırsalında muhalefetin elinde kalan son yerleri kontrolü altına almayı hedefleyen Esad rejimi, kuşatma altındaki Barada Vadisi’ne dönük yoğun saldırıların ardından, kasabayı ele geçirmeyi başardı ve buradaki yaklaşık 2000 kişi İdlib’e gönderildi.
Başarısız ateşkes girişimleri gibi tıpkı, daha önce birkaç kez Cenevre’de başarısız müzakere girişimleri gerçekleşmişti. Astana’yı ayırt eden ise, bu görüşmelerin doğrudan Rusya’nın liderliği altında yapılması, ABD’nin görüşmelere yalnızca Astana’daki büyükelçiliği aracılığıyla dahil olmasıydı. Öte yandan, muhalefetin sadece politik temsilciler tarafından değil silahlı kesimin önemli bir kesimiyle görüşmelere katılması, bir diğer yenilikti.
Esasında hiçbir kesim, Astana’dan belirleyici bir sonuç çıkması beklentisi içinde değildi. Cenevre öncesi tarafların konumlarını güçlendirme çabası ve Türkiye’nin politika değişikliği ardından Suriye’de değişen dengeleri yansıtması bağlamında Astana’nın simgesel bir önemi bulunuyordu. Esad rejiminin ön koşul olmaksızın “meşru” bir taraf olarak masaya oturabilmesi; Rusya, Türkiye ve İran’ın ateşkesin devamlılığını sağlama çabasını ifade eden ortak bir metin imzalaması; Türkiye’nin vetosu sonucu PYD’nin görüşmelere çağrılmaması ve PYD’nin Astana görüşmeleri sonuçlarını tanımayacağını ilan etmesi; Suudi Arabistan ve Katar’ın görüşmelere katılmaması (ve hatta görüşmelerin tamamlanmasının ardından Suudi Arabistan Ankara Büyükelçisi’nın Erdoğan’ın Suriye’de Rusya ve İsrail’e yanaşarak ihanet ettiği açıklamasında bulunması ve Türkiye’den bu konuda herhangi bir ses çıkmaması) Astana’nın öne çıkan noktalarıydı.
İdlib’teki çatışmalar
“Pragmatist olmalıyız. Gerçekçi olmalıyız. Sahadaki gerçekler fazlasıyla değişti.
Türkiye artık Esad’sız bir çözüm için ısrar edemez.”
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek
Astana’da Rusya, Türkiye ve İran tarafından vurgulanan bir diğer nokta, IŞİD’in ve Şam’ın Fethi Cephesi’nin (eski adıyla El Nusra Cephesi) terörist örgütler oldukları ve bu örgütlere karşı mücadelenin sürdürüleceğiydi. Astana görüşmesine katılan silahlı muhaliflerle bu görüşmenin karşısında yer alan Şam’ın Fethi Cephesi ve ona yakın gruplar arasındaki gerginlik, beklenenden önce somutlaştı ve Astana görüşmeleri henüz sonlanmadan bu iki kesim arasında yoğun silahlı çatışmalar başladı. Bu çatışmaların sonucu, Şam’ın Fethi Cephesi ve ona yakın grupların Tahrir el Şam (Şam’ın Kurtuluşu) adı altında yeni bir oluşum kurmasıyla, diğer silahlı grupların Ahrar el Şam’a sığınarak, Ahrar el Şam’ın İdlib’de Şam’ın Fetih Cephesi karşısında belirleyici bir çatı örgüt haline gelmesi oldu.
Türkiye bir süre boyunca cihatçı gruplar olarak El Nusra ve Ahrar el Şam’ı desteklemiş, bu grupların İdlib’de büyük güç kazanmasında Türkiye’nin bu desteği belirleyici olmuştu. Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında Rusya’yla yakınlaşması, Suriye’de Esad rejiminin varlığını tanıması ve Halep’in düşüşü karşısında ses çıkarmaması karşılığında, PYD’yi engellemek ve zayıflatmak amacıyla Fırat Kalkanı operasyonunu başlatmasının ardından, Erdoğan yönetimi, Suriye silahlı muhalefetini değişen politikası doğrultusunda yeniden örgütlemeye girişti ve bu süreçte Şam’ın Fethi Cephesi’nin (El Nusra) tasfiyesine yeşil ışık yaktı. İdlib’teki çatışmalar henüz sonlanmış değil ve ne yöne evrileceği henüz netlik kazanmadı. Fakat tüm bu gelişmeleri, Türkiye’nin yeni Suriye politikası sonucunda sahadaki dengelerin değişmesinin yansımaları çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.
Suriye halkının özgürlük ve sosyal adalet mücadelesinin Esad rejimi, bölgesel ve küresel güçler ile İslamcı gruplar tarafından boğazlanması, tüm bölgede gericiliğin yükselmesinin kapısını aralayan yeni ve karmaşık dönemi beraberinde getiriyor. Öte yandan Rusya, Türkiye, İran ve Esad rejimi arasındaki yakınlaşma, Suriye’de Kürt halkının kazanımları karşısındaki tehdidin de büyümesine neden olmakta. Her ne kadar Trump yönetimi yeni askeri ekipmanlar göndererek, IŞİD karşısında şimdilik PYD’yi destekleyeceği mesajı veriyor olsa da, Erdoğan ve Esad arasındaki yakınlaşmanın ilerlemesi, kaçınılmaz olarak Kürt düşmanlığı temelinde yükselecek. Suriye’de böylesi yeni bir cephenin açılması karşısında, bu sonucun politik sorumluluğu, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayan Suriye muhalefetinde olduğu kadar, kısa vadeli ve pragmatist çıkarlar temelinde hareket eden PYD yönetiminde olacak.
Şapkadan tavşan çıkmayacak! Hayır de!
Hile daha adında başladı! Baktılar halkın çoğunluğu başkanlık sistemine karşı, ne yapsalar evet demeyecek, el çabukluğuyla adını cumhurbaşkanlığı sistemi koydular. Pekiyi, ikisinin arasındaki fark nedir? Öyle değil de böyle deyince, önerilen sistemin neresinde, hangi değişiklik söz konusu oldu? MHP çok duyarlıymış! Kesinkes başkanlığa karşıymış ama cumhurbaşkanlığı sistemi olursa o zaman akan sular dururmuş! Nitekim dediğini de yapmış; sistemin adı başkanlık değil cumhurbaşkanlığı olmuş. O yüzden de Devlet Bahçeli mecliste olduğu gibi referandumda da evet diyecekmiş. Bunlar gerçekten halkı ahmak sanıyor! Tabii ki aralarında hiçbir fark yok; ha cumhurbaşkanlığı sistemi demişsin ha başkanlık sistemi, özünde ikisi de aynı kapıya çıkıyor, yani tek adam rejimine! Farkı isim aldatmacasında! Çocuk kandırır gibi Ali-Veli olmadı, Veli-Ali yapalım kurnazlığında! Şimdi adı Başkan yerine Cumhurbaşkanı konunca halk nazarında bütün sorun çözülmüş mü oldu? Ağızlarından Kemalistlerin, seçkinlerin on yıllardır halkı koyun yerine koyduğunu, bidon kafalı dediğini düşürmeyenlerin şu yaptıklarına bakın! Bu kadar mı cahil sanıyorsunuz bu ülkenin insanlarını? Ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, sorgusuz sualsiz bir şekilde, bu ülkenin insanlarının her durumda sonuna kadar peşinizden geleceğini mi sanıyorsunuz? Emin misiniz, yoksa çaresizce çaresiz mi?
İşçi düşmanı ve baskıcı tek adam düzenine HAYIR!
AKP iktidarı MHP ile birlikte, Türkiye’yi, bütün iktidarın ve yetkilerin tek bir adamın elinde toplandığı, gerekirse meclisin bu tek adamın isteği doğrultusunda feshedilebileceği bir rejime sürüklemek istiyor. Gerekçe olarak da, gücün tek bir elde toplanması ile terörün biteceği, toplumsal barışın sağlanacağı, ekonomisi ve istikrarlı yapısı (!) ile daha güçlü bir Türkiye olacağımız ifade ediliyor.
Senkromeç işçileri direnişte
Türkiye otomotiv ve traktör sanayisine dişli üreten, İzmir Çiğli Organize Sanayi bölgesinde bulunan Senkromeç fabrikasında ilk başta 33 ardından ise 84 işçi daha sendikalaştıkları gerekçesiyle tazminatsız olarak işten atıldı. İşten çıkarmalar üzerine Senkromeç işçileri üyesi oldukları Birleşik Metal-İş İzmir Şubesi ile birlikte fabrika önünde direniş başlattılar. 9 aydır maaşlarını alamayan işçilere Senkromeç patronunun çağrısı “sendikadan istifa edin, geri dönün” oldu. OHAL koşullarında direniş başlatan işçiler ise işlerine sendikalı olarak dönmeye kararlı. Grev kararının alındığı gün fabrika önüne gelen işçiler, ‘’Birleşen işçiler asla kaybetmez’’, ‘’Ölmek var dönmek yok’’, ‘’İş ekmek yoksa barış da yok’’ sloganlarını attılar, işverenden işe iadelerini ve ödenmemiş olan maaşlarının ödenmesini istediklerini belittiler.
Bahçeli ne yapmak istiyor?
Herkes merak ediyor, onca zaman, hem de en ağır eleştirileri yaparak karşı çıktıktan sonra Bahçeli, bir başkanlık rejimine neden “evet” dedi? Hem de öyle birdenbire! Herkes bir şeyler söylüyor. “Bahçeli partisini bitiriyor, siyasi olarak intihar ediyor”, “devlet kadroları MHP’ye açılacak, Bahçeli başkan yardımcısı olacak, partisine bakanlıklar verilecek”, “Bahçeli’ye derin devletten talimat geldi” vb. pek çok şey. Ancak yine de herkes bu desteğin nedenini tam olarak anlayamadığını itiraf ediyor. Hatta Başbakan bile anlayabilmiş değil. Geçenlerde Cumhurbaşkanı’na, Bahçeli’yi kastederek “Neden her dediğimize evet dedi, neden hiçbir maddede ısrarcı olmadı?” diye sorduğu, ancak bir cevap alamadığı söyleniyor.
Metal’de yasağa rağmen kazanım: Kazanım tüm Türkiye işçilerine yaygınlaştırılmalıdır!
Metal işkolunda DİSK Birleşik Metal-İş’e (BMİS) üye toplamda 2200 işçinin çalıştığı GE Grid Solution, ABB Elektrik, Schneider Enerji ve Schneider Elektrik işletmelerinde 20 Ocak günü grev ilan edilmişti. Uluslararası firmalara karşı yapılan bu grev hiç vakit kaybedilmeden Erdoğan’ın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararı ile yasaklanmıştı.
BMİS üyesi işçiler ise grevi yasağa rağmen sonlandırmadı. Sonuç olarak da bir kez daha örgütlü olan ve direnen işçiler patronlara ve Bakanlar Kurulu’na karşı verdikleri mücadeleyi kazandılar. EMİS üyesi yabancı patronlar greve bir gün bile dayanamadı ve yakın zamanın en yüksek kazanımlı toplu iş sözleşmelerinden biri imzalanmış oldu.
Toplu sözleşme uyarınca işçiler; saat ücretlerine birinci altı ay için 1,20 lira artı yüzde 7 zam kazandılar. Böylece ortalama ücretlerde yüzde 18,5 bir artış gerçekleşti. Metal işçilerine dayatılan üç yıllık toplu sözleşme yerine sözleşme süresi yine iki yıl olarak kaldı. Dini Bayram mesaileri yüzde 200 yükseldi, sosyal yardım yüzde 27 oldu. Ölüm izni ise dört güne çıktı.
Yalnızca patrona değil, işçi düşmanı saray yönetimine karşı da kazanılan bu direnişi selamlıyoruz. EMİS’e karşı mücadele veren metal işçileri içinden geçmekte olduğumuz dönemde, sarayın işçileri karşısına almaya cesaret edemediğini gözler önüne serdi. Bu durumda açıkça söylenebilir ki, direniş süresince daha büyük bir sınıf birliği/dayanışması oluşturulabilseydi, bu yalnızca metal işçilerinin değil tüm Türkiye işçilerinin kaderini olumlu yönde değiştirebilirdi.
Şimi ihtiyacımız metal işçilerinin bu kazanımını tüm Türkiye işçi sınıfına mal etmenin yollarını bulmak. DİSK ve Birleşik Metal-İş yönetimlerinin bu kazanımı yaygınlaştırma sorumluluğu bulunmaktadır. Zaman, el birliği yapıp muzaffer metal işçisi ile Türkiye’deki mücadele halindeki işçileri bir araya getirme zamanıdır!
Milletin iradesi!
“Son sözü millet söylesin… milletimiz nasıl isterse… millet iradesi…” vb. içinde “millet” geçen sözleri siyasetçilerin ağzından her dönem çok duyduk ancak “millet” vurgusunun AKP döneminde ayrı bir yeri var. Yıllardır pek çok seçimi açık ara kazanan “İslamcı” iktidarımız bu “millet” işini pek sevdi! Gerçi “Hâkimiyetin Allaha ait” ve de “anayasanın Kuran” olduğunu söyleyen bir gelenekten geliyorlar ama “Mevlam verdikçe verdiği” ve millet de teveccühünü esirgemediği sürece bir zararı yok. Ancak resmen olmasa da arada bir kayıt konuluyor “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine. Mesela “Hâkimiyet Allahındır, ancak irade milletindir!” deniliyor. Eh, neticede iş “Allahın rızasına” bağlansa da seçmenin oyuyla iktidar olunuyor. Bu nedenle öbür tarafla bu taraf arasında bir çeşit uzlaşma veya bir nevi işbölümü şart!
Allahın yeryüzündeki gölgesi…
Aslında hâkimiyet kiminse irade de onundur; yani iradenin gerçekten millete ait olabilmesi için hâkimiyetin de onda olması gerekir; ancak dedik ya bir ortalama yol bulunmak zorunda; ne de olsa siyaset “bu dünyanın” işi, aynı para, servet, ekonomik ve politik iktidar vb. dünya nimetleri gibi…
Trump’ın “sol” kolu: Putin
Trump başkanlık koltuğuna oturur oturmaz ilk kararnamelerini alelacele imzalamaya başladı: bir dizi Müslüman ülke vatandaşına vize yasakları getirdi, Meksika sınırına duvar çekilmesi emrini verdi, Obama’nın sağlık sistemini iptal etti… vb. Yani adam seçim propagandası sırasında vaat ettiklerini yerine getiriyor. İşbaşına geldiğinde daha “ılımlı” politikalar izleyeceğini iddia edenlerin hayali suya düşüyor. Gerçekle yüzleşilsin: Bugün ABD’nin başında ırkçı, saldırgan ve ülke sınırlarını dış dünyaya kapayan bir iktidar var.
Bir başka hayale daha son vermek gerekir: Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu öyle sanıldığı gibi konformist, bireyci, emperyal zihniyetli kişilerden oluşmuyor. Günlerden beri süren ve özellikle de kadınların başını çektiği milyonluk seferberlikler bunu doğruluyor. Oakland liman işçilerinin yaptıkları protesto grevini de unutmamak gerekir. Trump’tan kurtulmak için şimdi yeni bir varsayım üzerinde duruluyor: impeachment, yani ABD parlamentosunun devlet başkanını görevden uzaklaştırması. Bunun için sadece seferberlikler yetmiyor; bu seferberliklerin basıncıyla Demokrat Parti’nin harekete geçmesi, bu arada parlamentoda çoğunluğu oluşturan Trump’ın partisi Cumhuriyetçi Parti’den de pek çok vekilin başkan aleyhine oy kullanması gerekiyor.
Ama bu noktada bir sorun var. Seferberliklere katılan Amerikalı yoldaşlarımız ve dostlarımız bize bir gerçeği hatırlatıyorlar: Trump’ın görevden uzaklaştırılması pek bir şey halletmez, diyorlar, zira böyle bir durumda onun yerine geçecek olan başkan yardımcısı, yani Trump’ın “sağ kolu” Mike Pence’in Trump’tan bile daha faşizan eğilimli biri olduğuna işaret ediyorlar. Üstelik bu adamların tüm ekibi, CIA’dan dış işleri ve savunma kuruluşlarına kadar her yere yerleşiyor. ABD burjuvazisinin en gerici kesiminin böylece iktidara sıkıca yerleşmiş olması, Trump ve şürekâsından kurtulmanın yolunun, kitle mücadelelerinin bir politik devrim karakteri kazanmasından geçtiğini gösteriyor. Yani, Trump karşıtı burjuva kesimlerin, kitle seferberliklerini kullanarak reformist bir çözüm uygulayabilmesi hemen hemen imkânsız. (Türkiye’deki duruma ne kadar benziyor…)
Pekiyi, dışarıda durum nasıl? Trump’ın ekonomik politikası, ABD kökenli sermayenin ülke içinde yatırım yapması ve ithalatın kısılıp yerli iç tüketime ve ihracata ağırlık verilmesi (bu programın iç çelişkileri başka bir yazının konusu). Bu noktada dünya ölçeğinde iki büyük ihracatçı rakibi var: Almanya (ve onun başını çektiği Avrupa Birliği) ile Çin. Trump’ın daha başkan olmadan bu ülkelere yönelik savurduğu hakaretleri, hırpalayıcı eleştirileri, hatta tehditleri Twitter mesajlarından, basın açıklamalarından, vb. biliyoruz. Ama bu konuda dünya ittifaklarına ihtiyacı var ve işte bu noktada devreye Rusya, yani Trump’ın “sol kolu” Putin devreye giriyor.
ABD bunu II. Dünya Savaşı sırasında da yapmıştı: Avrupa’daki en büyük düşmanına (Nazi Almanyası) karşı, kıtanın ikinci büyük gücüyle, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmuştu. Roosevelt (ve tabii Churchill) Avrupa’da Nazi imparatorluğunu yıkabilecek yegâne gücün ve aynı zamanda sosyalist devrimleri önleyebilecek tek kişinin Stalin olduğunu anlamış, onunla ittifak kurmuş, Yalta’da onunla Avrupa’yı paylaşma anlaşması imzalamıştı. O dönemde Roosevelt’in ve ondan sonraki ABD başkanı Truman’ın “sol kolu” Stalin idi. Şimdi de Putin Trump’ın “sol” kolu olacak, Çin’e ve Avrupa Birliği’ne ve tabii halk isyanlarına karşı.
Stalin’in II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Avrupa’daki devrimlere nasıl ihanet ederek ezilmelerine (Yunanistan), komünist partilerini işbirliğine zorlayarak frenlenmesine (İtalya, Fransa, Avusturya) yol açtığını biliyoruz. Aynı ihaneti işlediği Yugoslavya’da ve Arnavutluk’ta ise onun emirlerine isyan eden Tito ve Enver Hoca’nın partizanları ise iktidarı ellerine almakta ısrar etmişler ve bunu başarmışlardı. Şimdi ise, dünya ölçeğindeki halk hareketlerini frenlemekte ve ezmekte emperyalist şefin yardımcısı, tüm dünyadaki Stalinizm artığı sözde komünist partilerin hayranı olduğu Putin. Bir de durumun ironisine bakın: Stalin hiç olmazsa bir işçi devletinin lideriydi, Putin ise vahşi neoliberal ve mafyatik kapitalizme önderlik ediyor. Dolayısıyla Stalin örneğinde “devrimlere ihanetten” söz ederken, şimdi Putin’in politikalarında “emperyalizme sadakati” görmeliyiz.
Trump ve Putin’in basın demeçleri yoluyla sevişmelerini, birbirlerine gönderdikleri iltifatları ve gülücükleri bir kenara bırakalım. Ortada acı gerçekler var: Rusya’nın sistematik ve insanlık dışı bombalamaları ve katliamlarıyla en son Halep’in düşmesi ve Esad rejiminin sağlamlaştırılması, Suriye’deki ve belki de tüm Ortadoğu’daki devrimci sürecin yenilmesi anlamına geliyor. (İslamcı örgütlerin, tabii bazılarının, ortadan kaldırılması, artıkların temizlenmesi olacak.) Yani Esad diktatörlüğünü devrimci yıkımdan kurtaran, kurduğu saçma sapan ve işe yaramaz örgütlerle devrimi denetim altına almaya çalışan ABD değil, jetleriyle ve askeri birlikleriyle Rusya (ve İran) oldu. Devrimin daha başlangıcında ellerinde “boyun eğme” flamalarıyla Esad’la kucaklaşmaya koşan “komünistlerin” şimdi belki de aynı flamalarla Putin’in pek iyi bir dostu olan RTE’yi —bu arada tabii İranlı mollaları— ziyaret etmeleri gerekiyor! (Anayasa referandumunda ne oy kullanacaklarını Putin’e sordular mı acaba?)
Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde Astana’da yapılan (ve ABD’nin davetli olmayıp sadece büyükelçisi aracılığıyla gözlemci olarak katıldığı) Suriye toplantısının, ABD’nin başını çektiği ve 8 Şubat’ta toplanacak olan Cenevre görüşmelerine bir katkı olarak değerlendirilmesi de, Putin’in Trump’a sunduğu bir armağan gibi. Rusya Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesinde ABD’yi dışarda bırakmak istemiyor (veya cüret edemiyor) ve emperyalizme sadakatini, “paylaşmanın” Cenevre sürecinde yapılacağını bildirerek kanıtlıyor.
Yeni bir ABD-Rusya ekseni kuruluyor. Fotoğraftaki Trump ve Putin’in yanına büyük olasılıkla RTE de eklenmek isteyecektir. Üç Bonapart’ın (veya iki buçuk) stratejik ittifakı bekliyor bizi. Tabii eksen en güçlü veya en zayıf noktasından kırılmazsa… ABD’li kadınlar ve emekçiler çekiçlerini kaldırıp indirmeye başladılar bile.
“NO” filminin yalanları: Şili’de “Hayır” nasıl kazandı?
“Bu film, gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan aşırı bir basitleştirme. Güçlü bir sendikal ve öğrenci hareketi olan, katı siyasal partilere ve aktif bir insan hakları hareketine sahip politik olarak sofistike bir ülkede 15 yıllık diktatörlüğün ardından, birdenbire Meksikalı reklamcı bir adamın kaykayı ile gelip ‘Beyler, aslında yapmanız gereken şey şu’ demesi; işte bu bir karikatür. Yaşananlar böyle değildi. Eğer böyle olsaydı, bu gerçekten muhteşem olurdu ve Washington’da veya New York’ta bürolar açardık ve her yerde diktatörleri devirirdik. Bu gerçek olmayacak kadar iyi.”
Hoş geldin 2017!
2016 yılını geride bıraktığımız şu günlerde hem hafızamızı tazeleyelim hem de koca bir yıl boyunca kadınlar olarak neler yapmışız hatırlayalım istedik. Bu yüzden yeni yılın ilk sayısında 2016 yılına biz kadınların gözünden bakıyoruz.
- 2016 yılı kadınlar için “Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı” isimli sömürü programıyla başladı. Söz konusu yasayla birlikte kadınların daha esnek/yarı- zamanlı ve güvencesiz çalışmasının önü açıldı. Kadınlara hem çocuk yap hem de bizim için esnek/yarı-zamanlı çalış dedi AKP hükümeti.
- Kadın cinayetlerine ve bu sömürü programına karşı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul’da sokağa çıkmak isteyen kadınlara miting yapmak yasaklandı.
- Doğuda-Batıda çocuklar ve kadınlar savaş ve çatışma süreçlerinde katledildi.
- Hükümet destekli Ensar Vakfı’nda erkek çocukların cinsel istismara maruz kaldıkları ortaya çıktı. Aile Bakanı “bir kereden bir şey olmaz” diye açıklama yapıp Ensar Vakfı’nı savundu.
- 15 Temmuzda gerçekleşen darbe girişiminden sonra hükümet OHAL ilan etti ve kadınlar üzerindeki baskılar da artmış oldu.
- Ayşegül Terzi şort giydiği için otobüste tekmeli saldırıya uğradı. Başbakan Binali Yıldırım, “Şiddete gerek yok beğenmiyorsanız mırıldanın” diye açıklama yaptı.
- AKP tarafından “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi meclise getirildi. Cinsel istismarda rıza yaşı 15’ten 12’ye indirildi. TÜİK’e göre ülkemizde 181 bin çocuk gelin var.
- 2016 yılının ilk 11 ayında 91 kadın iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdi.
- 2016 yılında en az 265 kadın yakınları tarafından öldürüldü.
2016 yılı kadınlar için sadece felaket haberleriyle geçmedi tabii ki. Tüm bu saldırılar karşısında kadınlar susmadı.
- Tüm yasaklamalara rağmen kadınlar emeklerinin ve bedenlerinin sömürüsüne karşı 8 Mart’ta Türkiye’nin ve dünyanın bir çok yerinde alanlara çıktı. İstanbul Kadıköy’de yasaklanan mitinge inat kadınlar Kadıköy sokaklarını miting alanına çevirdi.
- 2016’nın en sevindiren haberlerinden biri Çilem’den geldi. Kendisini fuhuşa zorlayan ve şiddet uygulayan kocasını öldürdüğü için 15 yıl hapse mahkum edilen Çilem Doğan serbest bırakıldı.
- Polonya hükümetinin kürtajı yasaklama girişimine kadınlar grevle cevap verdi. Yüz binlerce kadın siyahlar giyerek hayatı durdurdu ve kararın kadınlara ait olduğunu hükümetlerine hatırlattı.
- AKP hükümetinin tecavüzü meşrulaştıran “tecavüzcüyü mağduruyla evlendirerek aklama” önergesi kadınlar tarafından öfkeyle karşılandı. İstanbul’da OHAL’e rağmen kadınlar sokakta öfkelerini haykırdı. AKP hükümeti kadınların tepkisinden sonra yasayı geri çekmek zorunda kaldı. Kadın dayanışması kazandı.
- İzlanda’da çalışan kadınların, aynı mesai süresinde erkeklerden ortalama yüzde 30 daha az ücretle çalıştığı ortaya çıktı. İzlandalı kadınlar emeklerinin saat 14:38’den sonra ücretlendirilmediği gerçeğinden hareketle bu saatte iş bıraktı ve “Eşit işe eşit ücret” talep etti.
- İzlanda’daki grevden esinlenen on binlerce kadın Fransa’da yine “Eşit işe eşit ücret” talebiyle başta Paris olmak üzere bir çok kentte greve gitti.
- Her 30 saatte 1 kadın cinayetini yaşandığı Arjantin’de yüz binlerce kadın, erkek şiddetine karşı “Bir kişi daha eksik olmayacağız” şiarıyla 1 saatliğine hayatı durdurarak sokaklara döküldü. Arjantin’den başlayan bu seferberlik tüm Güney Amerika’ya yayıldı.
- 25 Kasım’da Türkiye’de kadınlar tüm dünyadaki kız kardeşleri gibi sokağa döküldüler. OHAL altında gerçekleşen eylemlerde İstanbul’da kadınlar Taksim İstiklal Caddesi’nde “Erkek-devlet şiddetine karşı herHALde direniyoruz” diyerek kadına karşı şiddete ve emek-beden sömürüsüne karşı çıktılar.
2016 yılı tüm dünyada kadınlar için hareketli ve mücadele dolu bir yıl oldu. Dünyadaki neoliberal ve baskıcı hükümetlere karşı en büyük eylemleri kadınlar gerçekleştirdi. Aylardır OHAL rejimiyle yönetilen ülkemizde de kadınlar OHAL rejimini delerek en büyük eylemi yaptılar. Belli ki, 2017 yılında da dünyada ve Türkiye’de patronlar ve onların baskıcı hükümetlerine karşı mücadelede kadınlar ön saflarda yer alacak. Şimdiden söyleyelim tüm yasaklara ve baskılara karşı geceleri de, meydanları da, sokakları da terk etmeyeceğiz. Bizleri evde oturmaya zorlayan evde otursak dahi şiddetine maruz bırakan erkek-devlet egemenliğine karşı sokakta olacağız. Kız kardeşlerimizle yan yana durmaya devam edecek ve Kadın Dayanışmasını büyüteceğiz. Hoş geldin 2017, dayanışmayla, mücadeleyle…
Ölümünün 30. yılında: Moreno’nun mirası
Bu yazı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un yayın organı Sosyalist’in 338. sayısında yayımlanmıştır.
Moreno’nun ölümünün ardından yaşanan 30 yılda işçi hareketi ve kitleler, kemer sıkma politikalarına direnerek, ABD’nin Panama, Irak ve Afganistan işgallerine karşı çıkarak, Arjantin’de 2001’de gerçekleşen halk ayaklanmasına veya 2002’de Venezuela’da askeri darbe girişimine karşı kitle seferberliklerine, 2011’de patlak veren Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecine hayat vererek, devasa mücadele örnekleri sundu. Solun ve Troçkizm’in oportünist kesimleri Chavezcilik gibi burjuva milliyetçi önderliklere veya Brezilya’daki Lula hükümetine, Arjantin’deki Kirchner hükümetlerine destek sunarak, bu akımlara uyarlandılar. Bu oportünist tutumlarını Suriye iç savaşında, Suriye ve Kürt halkının mücadelelerine sırtlarını dönüp faşist Esad hükümetine destek sunmaya vardırarak uç bir noktaya taşıdılar.
Bu fenomenler veya İspanya’da Podemos, Yunanistan’da Syriza gibi yükselen yeni reformizmler karşısında, Moreno örneği güçlü bir politik mirası temsil etmekte. Moreno’nun devrimci mirasının canlılığını ve geçerliğini, inşa etmekte olduğumuz uluslarası devrimci akımın (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, UIT-CI) inşası açıkça ortaya koymakta. Akımımız, sekterlikten uzak biçimde fakat aynı zamanda reformist veya burjuva milliyetçi politik önderliklerle amansız bir biçimde ayrışarak ve mücadele ederek, sınıflar mücadelesine müdahale etmenin sıcaklığıyla her geçen gün daha fazla büyümekte ve konsolide olmakta. Akımımız kapitalizmin restore edildiği Küba veya Çin gibi ülkelerde yeni sosyalist devrimlerin ihtiyacını savunmakta; Arap halklarının diktatörlüklere karşı mücadelesini desteklemekte; ABD emperyalizminin ve ona bağlı İsrail gibi devletlerin katliamcı politikalarını kınamakta ve reddetmekte; Brezilya’da bir yandan İşçi Partisi’nin burjuva ve yolsuzluğa batmış iktidarının geri dönmesine karşı çıkarken, aynı zamanda gayrimeşru Temer hükümetine karşı mücadele etmekte; Venezuela’da baskıcı ve işçi düşmanı Maduro hükümetine karşı bir işçi muhalefetini inşa etmekte; Arjantin’de İşçilerin ve Solun Cephesi (FIT)’nin yükselişine omuz vermekte. Kısacası, kapitalizmin ürettiği yıkım ve çöküş çağında, tüm dünyada sınıf bağımsızlığı temelinde, sosyalist devrimler için mücadele eden devrimci partilerin inşasının vazgeçilmezliğini savunmaya devam etmekte.
Enternasyonalist ve sınıfçı Troçkizm’in inşasında ısrar
Moreno devrimci partilerin ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başlıca liderlerinden biri olduğu Dördüncü Enternasyonal’in yorulmak bilmez bir inşacısıydı. Sosyalist Sol ve UIT-CI nezdinde, bir mücadele örneği olan devrimci mirası güncelliğini daima korumaktadır.
1917’de sovyetlerin iktidarı alışına Lenin’le birlikte önderlik eden Lev Troçki, Stalinizm tarafından başı çekilen bürokratik karşıdevrim sürecinde sol muhalefetin başlıca lideri haline gelmişti. 1938’de, sürgünde ve zorlu koşullar altında, Stalinizm’in Sovyetler Birliği’nde ve Üçüncü Enternasyonal’de mezara gömdüğü enternasyonalizm ve işçi demokrasisi ilkelerinde ve yeni bir devrimci önderliğin inşasında ısrar eden az sayıdaki takipçisiyle Dördüncü Enternasyonal’i kurdu. Troçki’nin 1940’ta Stalinist bir ajan tarafından katledilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan zorluklar, yeni kurulan örgütün birliğini yitirmesine ve örgütün kuruluşunda yer alan pek çok katılımcısının Enternasyonal’in programını terk etmesine neden oldu. Troçkist harekete 19 yaşında katılan Moreno, Dördüncü Enternasyonal’in programından sapan akımlarla polemiğe girişerek, Troçkizm’in Marksist ilkelerinin savunulması doğrultusunda mücadele etti.
Bu çerçevede, Moreno 1944’te Marksist İşçi Grubu (GOM)’u kurarak, Arjantin Troçkist hareketini kafe tartışmalarından çıkartarak militan işçi hareketinin inşasına yöneltti ve grubun faaliyetlerini bir işçi havzası olan Villa Pobladora (Avellanada)’da başlattı. Bu doğrultuda ilerleyerek, işçi sınıfı hareketi içerisindeki Peronizm ve onun “ulusal ve halkçı” programıyla ve kapitalizmin sınırları içerisinde bir çıkış sunan diğer politik önderliklerle mücadele etti. 1948’de, daha sonraları başlıca liderlerinden biri haline geleceği Dördüncü Enternasyonal’in Paris’teki İkinci Kongresi’ne katıldı.
Dördüncü Enternasyonal içindeki tartışmalar
Enternasyonal’in bazı liderleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında gerekli tutumu ortaya koyamadı ve Dördüncü Enternasyonal üzerindeki politik basınçların aktarma kayışları haline gelerek, Enternasyonal’in kuruluş ilkelerinden uzaklaşan akımların doğuşuna öncülük etti. 1948 Kongresi’nde bir kanat, sekter bir tutumla SSCB’ye benzer nitelikte, Polonya’da, Macaristan’da, Çekoslovakya’da ve Kızıl Ordu tarafından işgal edilen diğer doğu Avrupa ülkelerinde yeni bürokratik işçi devletlerinin ortaya çıktığı gerçeğini tanımayı reddetti. Moreno ve Enternasyonal’in diğer liderleri, herhangi bir emperyalist saldırı karşısında bu ülkelerde burjuvazinin mülksüzleştirilmesinin savunulması gerektiğini değerlendiriyorlardı. Bu tutum aynı zamanda, bu ülkelerde Stalinist bürokratik rejimlerin politik devrimler yoluyla alaşağı edilmesini ve işçi demokrasisinin tesis edilmesi gerekliliğini içeriyordu.
1951’deki Üçüncü Kongre’den itibaren, Michel Pablo ve Ernest Mandel Stalinizm’e ve Latin Amerika’da, Asya’da ve Afrika’da gelişen burjuva milliyetçi hareketlere uyarlanma politikasını dayatmaya başladılar. Örneğin, Yugoslavya’da Tito’nun bürokratik rejimine, Bolivya’da 1952 devrimine ihanet eden burjuva milliyetçisi Victor Paz Estenssoro’ya ve Cezayir milliyetçisi Ben Bella’ya politik destek verdiler. Moreno bu oportünist yönelişin devrimci partilerin ve Dördüncü Enternasyonal’in inşasını reddetmeye varacağına dair ısrarlı uyarılarda bulundu.
1959’da Batista’ya karşı Küba devriminin zaferi ve daha sonra gerçekleştirilen kamulaştırmalar bu tartışmayı yeniden ön plana çıkardı. Moreno, Küba’da işçi devleti kurulduğuna dönük bir değişimi reddeden sekter tutumlar karşısında, Latin Amerika’da sosyalizme geçiş doğrultusunda önlemler alan ilk devrimin yanında yer aldı. Aynı zamanda, Moreno Castrocu önderliğe uyarlanan Mandelci akımla da politik mücadele verdi. Küba bürokrasisi, tarihin göstermiş olduğu gibi, enternasyonalizmi terk etti ve Stalinist hale geldi, zaman içinde kapitalizmin Ada’da restore edilmesinde de beis görmedi. Bütün bu fenomenler karşısında, Moreno emekçiler ve diğer sömürülen ve ezilen kitleler için tek önderlik seçeneğinin devrimci partilerin inşası ihtiyacı olduğunu daima vurguladı.
Moreno’nun başını çektiği akımın Amerikan yanlısı Somoza diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye Simon Bolivar Tugayı’yla katıldığı Nikaragua devriminin 1979’daki zaferinin ardından, iktidarı ele geçiren Sandinist hükümet burjuvazinin bir kesimiyle ittifak kurdu. Fidel “Nikaragua’yı yeni bir Küba yapmama”, yani burjuvaziyi mülksüzleştirmeme çağrısı yaparken, Tugay’ın eski savaşçıları, Nikaragua’nın sosyalist bir dönüşümü perspektifiyle, bağımsız sendikaların inşasına giriştiler. Sandinist önderlik, kitleleri bürokratik biçimde disipline etme önlemlerinin bir parçası olarak, Tugay’ın Troçkist militanlarını tutukladı ve ülkeden sınır dışı etti. Mandel’in akımı Troçkistlere dönük bu baskıyı destekledi ve proleter etiği açısından büyük bir hata olan bu tutum, Mandelci akımla kesin kopuşu beraberinde getirdi.
Troçkist hareket içerisinde aynı zamanda uluslararası inşanın önemini küçümseyen ve güçlerini tek bir ülkede devrimci partinin inşasında merkezileştiren bir eğilim ortaya çıktı. “Ulusal Troçkizm” olarak adlandırılan bu eğilim, Troçkist olduğunu iddia eden fakat gerçekte enternasyonalist ilkelerden kopuşu ifade eden bir başka önemli sapmaydı. Moreno enternasyonalizmi daima temel ve vazgeçilmez bir unsur olarak değerlendirdi. Enternasyonalizm biçimsel veya deklaratif düzeyde kalacak bir öğe değil, devrimci partinin inşasının temel görevlerinden biriydi.
Dünyanın dört bir yanında “Kadınların Yürüyüşü”
Donald Trump’ın ABD Başkanlığını devraldığı yemin töreninin gerçekleştiği gün, bu törenden daha fazla dikkat çeken eylemlere tanık olduk. Sadece ABD’de değil, pek çok ülkede, yüz binlerce kadın Trump karşıtı eylemler için alanlardaydı.
Fuat Ercan ile kriz söyleşisi: “Büyük Balık küçük balığı yutamaz, hızlı balık yavaş balığı yutar”
Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde profesör olan hocamız Fuat Ercan ile kışın soğuğunda ve elektrik kesintilerinin tam ortasında buluştuk. Hocamız ile yaklaşan ekonomik kriz hakkında gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. Gazetemizin bir önceki sayısı için değerli dostumuz ve hocamız Kurtar Tanyılmaz ile yaptığımız ve bu sayımızda Fuat Ercan ile yapılan süresi bir saati aşan söyleşilerin tam metnini Şubat ayı içerisinde web sitemizde yayımlamayı planlıyoruz.
Röportaj: Bahadır B., Sedat Durel
BB: Türkiye 2009’da küçülmüştü, daha sonraki yıllarda 2010-11’de %9, %10 gibi büyüme oranları yakaladı. Şimdi uzun bir aradan sonra ilk kez küçülme oranları yayımlanmaya başladı, %1,8. Sizin de bahsettiğiniz kaynak yaratma problemleri ile düşündüğümüz zaman artık Türkiye’de 2017’de büyüme mümkün olur mu?
FE: Soros bir kriz döneminde “Krizin belirgin özelliği, herhangi bir dış darbeden kaynaklanmamış olmasıdır. Krizi sistemin kendisi yarattı.” diyerek değişen tek şeyin rakamlar olduğunu söylemişti. Bu ifade bugün Türkiye’de yaşanan değişimi anlamaya çalışan bizlerin temel problemi. Evet kriz kendisini güncel bir dizi değişkende açığa çıkarıyor. Ama bu açığa çıkan değişkenleri rakamlar üzerinden yani büyüme, sermaye girişleri, faiz oranları TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer kayıpları ile mi incelemeli? Toplumsal ilişkileri makro veri seti ve özellikle fiyatlar üzerinden açıklamanın varabileceği iki yer var. Rakamlarla oynandığını söylemek, veya rakamlarla işaret edilenlerin “hormonlu”, “spekülatif” olduğunu ifade etmek. Bu rakamlar önemli ama Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine entegrasyon sürecindeki birikime ait zorunluluk ve açmazlarını; aynı zamanda da siyasi iktidarın içsel dinamikler ile dünya ölçeğindeki dinamikler üzerinde son dönem de artan müdahaleleri de değerlendirmeliyiz. Bu iki değişken bize büyüme ile doğrudan bağlantılı kriz açıklamaların yetersizliğini gösterir. Türkiye’nin 2017 ve devam eden yıllardaki büyüme rakamlarını belirleyen tam da bu dinamik süreçti. Türkiye’nin 2001 yılında yakaladığı sermaye girişi ve bu girişin büyüme ile bağlantıları Soros’un işaret ettiği gibi sadece rakamlardaki değişim değildi. Türkiye’de büyüme verilerinin dinamik belirleyeni sermaye ve siyasi iktidarın emek-gücü üzerinde uyguladığı baskılama mekanizmaları ve doğanın birikim sürecine eklemlenmesidir. Büyümenin gerçek kaynakları bu olmuştur. Birikim sadece üretim süreci ile ilgili olmayıp siyasi iktidar ve kurumların yapısı ile de ilgili idi. 2017 yılını belirleyecek en önemli etmen Türkiye’de siyasi iktidarın sermayenin kendi mantığı ile değil -Tayland’da Tahsin Şinavatra ve ekibinde de gözlemlendiği gibi- siyasi iktidarın ülke içinde dışlayıcı karar alma süreçlerini hızlandırması olacaktır. Otoriter ve zamanla totaliter dışlayıcı işleyiş ve bu işleyiş sermaye birikiminin tarafları arasında önemli sorunlar yaratıyor. Bu sorun ABD’de başlayan değişim ve Ortadoğu’daki gelişmelerle doğrudan ilintili. Bu çok değişkenli dinamikler açısından 2017’de büyümenin istenilir bir düzeyde olmayacağını bizlere gösteriyor.
BB: Bu tablo içerisinde Erdoğan niçin ısrarlı bir biçimde faiz indiriminden bahsediyor?
FE: Bu süreç ve sürece dahil olan sınıflara özgü bir olgu. Hatta AKP’nin kendi gerilimindeki bir nokta belki de burada patlak verdi. Siyasi iktidar kendi varlığını yeniden üretmek için bir taraftan sermaye varlığını yeniden üretmek zorunda, bir taraftan da kendi varlığına meşruluk kazandırmak için vatandaşlar nezdinde meşruiyet kazanmak zorunda. Bunun iki tane referansı var. Çok yoksul olanlara sosyal yardımlar, sermaye birikimi olanlara da teşvik verecek. İkincisinin en önemli belirleyenlerinden biri de faiz oranları. Boşuna faiz lobisi demiyorlar. Yüksek faiz küçük-orta işletmeler için ölüm demektir.
BB: Ama bunu sadece Erdoğan istiyor gibi görünüyor.
FE: Hayır, başkaları da var. Bundan çıkarı olanlar O’nun yanında.
SD: Ama Erdoğan’ın kendisi bile bu konuda çok yalnızım diyor.
FE: Yok. Bu görüşü destekleyen pek çok kimse bakanlıklarda, kurumlarda vardır. Genel olarak şöyle denilebilir. Ekonomiden sorumlu devlet bakanları genellikle büyük sermaye ile ilgilenme işini üstleniyordu. Mesela Babacan. Bir de sanayi ve teknoloji gibi bakanlıklarda daha çok küçük-orta boy işletmelerin talepleriyle ilgileniyorlardı. Mesela Mehmet Şimşek ile Erdoğan arasındaki farklılıklar ortaya çıktı. TÜSİAD başkanının konuşmasının son 5 dakikası bu faiz indirimi tutumunun karşısındakileri gösteriyor. Ama sanayi ile ilgili küçük orta boy işletmelerin yanlıları da bir sürü kurumdan destek alıyordur. Bu dönemde siyasi iktidarın küçük orta boy işletmelerin desteğini almaya çalışırken yaptıkları büyük bir kriz yaratıyor. Bu yüzden uluslararası sermayeyle entegre olan sermaye ile en çok çatışılan dönemdeyiz. Eğitim sisteminde TÜSİAD gibi büyük yapılar daha nitelikli elemanlara ihtiyaç duyarken, bakan kalktı dedi ki bizim yüksek kademeli değil orta kademeli elemana ihtiyacımız var. O çatışma devam ediyor. Şimdi uluslararası sermaye ile yerel sermaye de tam da bu gerilimli hatta duruyorlar. Bu gerilimin kontrol edilebilmesi için hükümetin kaynak bulması gerekiyor. Bunun için bir; çılgın projeler yaratacak. İki; yine doğayı ve emek gücünü baskılamaya yönelecek. Üç, belki de büyük ölçekli sermayenin şu an en tedirgin olduğu şeye, kayyum sisteminin derinleştirilerek uygulanmasına, el konulmalara yönlenilecek. Hatta bu uygulamanın döviz biçimindeki banka hesaplarına da uygulanması gibi ihtimaller var.
Bu ihtimalleri hesaba katsak, doğayı daha hızlı tahrip etmek ve kayyum uygulamalarını sürdürebilirse kısa erimde Türkiye’de büyüme bir süre artar. Ama uzun erimde Türkiye iyice kaybeder.
BB: Sermaye kaçar!
FE: Bence şu anda Türkiye’de sermaye önemli ölçüde döviz formuna geçerek hızlı bir çıkışa başladı. Buna sektör bazlı bakmak lazım. Bu çıkışı çok belirgin kılarlarsa siyasi iktidarın tüm tepkisini üzerlerine çekmiş olurlar. Bir strateji geliştirmeleri gerekir. Mesela bazı sermaye gruplarının şu anki sermaye yapısını döviz formuna çevirme eğilimi içine gireceğini söyleyebiliriz. Bu sermaye gruplarının doların değer kazanması ile büyük bir kazanç sağladığı Deutsche Bank’ın raporu ile ortaya çıktı. Bu çok önemli bir şey. Tabii burada şöyle bir tuzağı da hatırlatmak isterim. 2001 öncesinde Tansu Çiller Anadolu sermayesinin bankalarına “Tansu bacınız sizi zor durumda bırakmaz, devalüasyon olmayacak” dedi. Bir devalüasyon oldu, gitti. Şimdi döviz üzerinden borçlandığı için önümüzdeki dönem kamunun kaynak yaratmasını bırakalım bu borçlar nasıl döndürülecek? Önünde çok büyük engeller var. Bir başka şey de Ortadoğu’daki gerilimli süreç, savunma harcamalarının artması. Pekiyi, bunu nasıl karşılayacak? Bence aklımıza hemen kaynakları hızlı seferber etmenin bir yolunun da doğrudan seferberlik olduğu gelmeli. Seferberlik de bir biçimde dile getirildi. Trump’ın ne yapacağı da gelecekte belirleyici olacak. Bu dinamikler Türkiye’nin birkaç yıl yüksek büyüme rakamlarına yönelemeyeceğini gösteriyor diyebiliriz. TÜİK’in veri setinde oynaması bu sürecin devam edemeyeceğini bize gösterdi.
SD: Bir de borç meselesi var. 2003’lerden beri borç kamunun değil, özel sektörün borcu olarak büyüdü. Sizce bunun sonuçları neler olacak?
FE: Siyasi iktidar övünerek borcu azalttık dedi. Evet doğru, çünkü borç yapısı Türkiye’de kapitalistleşmenin iç mantığıyla ilgili. 2000’li yıllardan itibaren senin de dediğin gibi kamu borçlanması azalma eğilimine girdi. Özel sektör firmalarının ve hane halkının borçları çok çok arttı. Fakat artık bu da doğru değil. Kamunun 2011’de 64 milyar olan borcu 2016’da 127 milyara çıkmış durumda. Dış borç ve döviz biçiminde. Mesela hane halkının borcu ise 4 milyardan 140 milyara çıkmış durumunda. Şirketlerin borcu da 43 milyardan 290 milyara çıktı. Dolar bazında hepsi. 2-3 yıl önce Nouriel bu krizi önceden söylemişti. Hatta o dönem yine ekonomiden sorumlu bakan Ali Babacan’la sanayiden sorumlu bakan Zafer Çağlayan arasında kavga vardı. Nouriel dedi ki bir konuşmasında, “Türkiye ekonomisi frene basmalı.”, çünkü kriz çıkacak. Frene basması demek küçük ve orta boy şirketlerin aynı hızda büyümemesi anlamına geliyordu. Zafer Çağlayan ise “biz gaza basacağız dedi.” İşte bu Türkiye’nin büyük problemi. Tüm konuşmaları küçük ve orta boy şirketlerin istekleri doğrultusunda gidiyor. Büyüyeceğiz, diyor. Faiz lobisi, diyor. 2023’ü hedef gösteriyor. Orada öyle bir yapı var. Babacan ise utangaç bir söylemle bunu biraz durduracağız, azaltacağız, büyüme rakamları böyle devam edemez diyordu. Tasarruf açığı, cari açık ve kamu açığı; üçlü açık dediğimiz şey devamlı artıyor.
SD: Biraz önce Koç grubunun, yatırımlarını dolara çevirdiğini söylediniz…
FE: Deutsche Bank raporunda dile getirilmiş, detayı bilmiyorum. Demek ki, bazı sermaye grupları daha proaktif davranarak yüksek miktarda döviz biçimde gelir elde ediyorlar ve geleceğe ait negatif projeksiyonları var.
SD: Bu durumda içinde bulunduğumuz belirsizlik kimi büyük burjuvalar için bir kıyamet olmayabilir mi?
FE: Bu neye bağlı? Biz bir dönem ne diyorduk? Büyük balık küçük balığı yutar. Diyelim ki, kriz geldiğinde altta kalanların canı çıkıyor, üsttekiler ise devam ediyordu. 2001 krizinde Yapı Kredi ve Pamuk Bank’ı Karamehmet’ler kaybetti. Yapı Kredi’yi Koç grubu ele geçirdi. Banka sermayesi önemliydi. Uluslararası Bankacılar Birliği birden mevduat karşılık oranlarını yükselttiği için bunu karşılamayan bankalar iflas etti. Ama Koç hızla İtalyan bir ortak bularak bundan kurtuldu. Hem de Yapı Kredi’yi aldı.
Şimdi işte hızlı balık yavaş balığı yutuyor. Bu konuda Marx’ın Kapital II’yi okumak gerek. Sermayenin döngü hızı, sermeyenin büyüklüğünün yanı sıra önemli bir değişken haline geliyor. Bunu en iyi bilen Boyner’di. Ne dedi? “Bizim ayakta kalabilmemiz için yağlarımızdan kurtulmamız gerekiyor. Hızlı koşmamız lazım.” Kapital I ve III’ü, Kapital II üzerinden yeniden okumamız gerekiyor. Sermayenin döngü hızı artı değer yaratırken, toplam sermayenin zaman içindeki hareket yeteneğini artırıyor. Sermayenin organik bileşimi arttıkça hantallaşma yaşanıyor. Bu günlerde daha önemli olan nokta açığa çıkan sermayenin yeni değerlenme alanlarına yönelebilme yeteneği. Bu yüzden siyasi iktidar(lar) yeni metalaşma için altyapı olanaklarını hazırlıyor. Biyolojik çeşitlilik, konut sektörü, su, madenler bu değişimi işaret ediyor. Bu sektörel değişim anlamına geliyor. Koç grubunun 2008 krizinde baba yadigarı olan Migros’u bırakması bir nevi yük atması ama enerji sektörü gibi yeni metalaşma alanlarına yönelmesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Şimdiki krizde yükü kimler atacak? Hangi boyutta atılacak, onu bilmiyorum. Sermayelerin sektörlerle olan ilişkileri, leverage oranlarına, kullanılan dışsal finansın döviz ve Türk lirası olmasına ve çok daha önemlisi siyasi iktidarla kuracakları ilişkilere bağlı olarak değişecek. Başarısız FETÖ darbesi olarak tanımlanan süreç içinde FETÖ’cü denilen sermaye-şirketlere el konması, kayyum atanması bunun en iyi örnekleri. Diğer yandan artan belirsizlik ve risk üretim ve tüketim faaliyetlerinin ertelenmesine neden olduğu ölçüde sermaye ve dolayısıyla üretim üzerindeki etkilerini açığa çıkaracaktır. Bunu da banka mevduat oranlarının hızla artıyor olması ama buna karşılık tüketimin aynı hızda artmıyor olması ile gösterebiliriz. Yani üreticiler ve tüketiciler ellerinde para-sermaye tasarruf oranı olsa bile bunu dolaşıma sokmaktan imtina ediyorlar. Bütün şirketler ellerindeki nakitin bir kısmını belirsizlik karşısında ellerinde tutarlar. Bu toplam sermayenin içinde bir sızıntıdır. Bu da ekonominin durgunluğuna yol açar. Şimdi büyük bir ihtimalle şu an Türkiye’de üreticiler de, tüketiciler de önümüze bir bakalım diyor. O yüzden Erdoğan ve arkadaşları ne dedi? Yastık altındakileri çıkarın!
Normalde yastık altı olmaz kapitalizmde ama bu dönemlerde oluyor. O yüzden büyüme rakamlarıyla ilgili soru da bu değişkenlere bağlı. Kim ne kadar bu süreçte ayakta kalabilecek, göreceğiz.
SD: Son sorum şu hocam; sizce burjuvazi yaklaşan krizin maliyetini nasıl dağıtacak?
FE: Dikkat ederseniz konuşurken hiç iktisadi kriz ifadesini kullanmadım. Çünkü kriz iktisadi bir dille açıklandığında sadece fiyatlar üzerinden ve bir adım daha atacak olursak sermayedarların kendisini yeniden üretebilmesine referansla kullanılıyor. Oysa Türkiye pratiği bize bir şeyi çok açık gösterdi. Türkiye’deki bu krizi anlamak için en azından 3-4 değişkeni çok iyi bilmek lazım.
İlk olarak belirleyici olan uluslararası ortamda Türkiye’nin gittikçe artan açmazlara yönelmesidir. Demin söylediğin şey var ya, hiçbir şeyi çözemiyorlar demiştin. Türkiye’de krizin maliyetinin nasıl dağıtılacağı husunda AB, Ortadoğu, vb. konularda Türkiye’nin konumuna bakmak lazım. Ortadoğu ve Rusya ile ilişkiler biraz da Trump’a bağlı. Trump, bağlantıları zayıflatacakken Çin birden Latin Amerika ve Türkiye ile bağlantı kurmaya çabalıyor. Uluslararası ortam o kadar hızlı ki, o yüzden bu ortamda Türkiye, uluslararası dünya ölçeğinde sermeyenin değer yaratma güç ilişkilerinde nerede olacak sorusu belirleyici önem kazanıyor.
İkinci olarak Türkiye’deki siyasi iktidar kitle desteği almak için -ki bu faşizmin de tabanını oluşturabilecek bir şey- Anadolu’da iş yerlerini kaybeden küçük ölçekli işletmeleri mi destekleyecek yoksa büyük ölçekli sermeyenin istekleri doğrultusunda mı bir dil kuracak? Bu dönemde sermaye ile iktidar arasındaki iç gerilim burada açığa çıkıyor. Büyük ölçekli sermaye kendisini bir siyasi güç olarak hiç göstermedi. En son TÜSİAD başkanı bir konuşma yaptı, ama göstermedi. Eğer siyasi iktidar politik bir kriz içinde olmasaydı büyük sermayeye pekala oynayacaktı. Fakat ayakta kalabilmesi için Anadolu’daki küçük ölçekli işletmelere ve oradaki insanların kitlesel desteğine ihtiyacı var. Bu desteği sağlamak için bu maliyeti küçük işletmelere bu dönemde yıkamaz. Yıkamadığında da uluslararası sermaye ile büyük ölçekli sermaye bunun maliyetini nasıl üstlenecek? Burası benim veya herhangi birisinin şu an çözebileceği bir şey değil, zaten bu çözümsüzlük Türkiye’deki Bonapartizmin cisimleştiği yer aslında.
Üçüncüsü tabii ki bu ilk ikisiyle de bağlantılı, Türkiye geç ulus devlet ile geç sermaye birikimini sancısını yaşıyor. Burada Kürtlerin ve Kürt özgürleşme hareketinin nerede yer alacağı da önem kazanıyor. Şimdi bir sermaye birikim tarihi evreleri var. Bir de ulus devletin tarihi evreleri var. Türkiye’deki bu Kürt hareketinin arkasında bu geç ulus devlet ile geç sermaye birikimi mantığı yatıyor. Biz bunun gerilimlerini yaşıyoruz. O nasıl çözülecek?
Dördüncüsü Türkiye’de sayıları gittikçe artan ve gittikçe güvencesizleşen, emeğini sunarak geçinen insanlar yani ücretlilerin bu denklem içindeki yeri çok çok problemli. Çünkü oraya da baktığımızda önümüzdeki dönemde en çok zarara uğrayacak kesim bu. Şimdi burada da kavramlar önem kazanıyor. Metalaşma, ticarileşme, piyasalaşma ve özelleşme başka kavramlardır. Bizim sol bunları hep birbiri yerine kullanıyor. Türkiye’de kamuda gerçekleşen şey, bir dönem ticarileşmeydi. Yani kamu hizmetinin üretiminde bildiğimiz kamu çalışanları kullanılıyordu. Ama nihai ürün vatandaştan bir karşılık alınarak gerçekleşiyorsa buna ticarileşme demek lazım. Bu durumda kamu hizmetlerinin metalaştığını söyleyebiliriz. Metalaşma demek, verimlilik, etkinlik, akreditasyon gibi sermayenin bildiğimiz yöntemlerini kullanmasıdır. Kamu çalışanları artık metalaşma süreci içine giriyor. Sağlık ve eğitim çalışanları bu süreçte 6-7 yıldır bu süreç içinde. bu krizin maliyetini en çok üstlenecek kesimin başında onlar geliyor. İkinci kesim ise mülteciler. Suriye’den gelenlerin ücretliliğin tüm yapısal bileşimlerini değiştiren bir konumda olması… O yüzden ücretliler dediğimizde zorunlu göç eden ama artık 3 milyonu aşan mültecilerin ücretlilik yapısında meydana getireceği etki çok çok büyük olacaktır. Bu mücadeleyi de olumsuz etkileyecek, bu sefer karşımıza bu iki faktörün yanında bir de işsizlik çıkacak. Bu sadece mavi yakalı işsizlik değil, beyaz yakalı işsizlik de olacak.
Bir de Türkiye’de son dönemde sektörel değişim yaşaması gündemde olan yükselen sektörler var. Enerji, makine, toplam katma değeri düşük olsa da inşaat sektörü gibi… Bir de düşen sektörler var tekstil mesela. Emek haritalandırması yapacak olursak sektörel bazda yaşanan değişimlerde baskı hem sektörlerde olacak hem de siyasi iktidarın stratejik olarak yoğunlaştığı sektörler olacak. Sonuç olarak tekstil sektöründe istediğiniz kadar örgütlenseniz de sermaye oradan çekiliyor. Yavaş yavaş sermayenin organik bileşimi inşaat sektöründe yükseliyor. Sonra da burada emek gücü kullanımı azalacak.
Kadın emek gücü de maliyeti üstlenecek kesim arasında önem kazanıyor. Bir taraftan kadınları eve yollama çabası var ama sermaye yedek ve ucuz işgücü olarak kadınları çağırıyor. Maliyet derken en yüksek maliyet ekolojide açığa çıkacak. Türkiye’de ekolojik mücadelenin daha da artacağı bir dönem olacak. Bu doğa talanında sermayenin iç kavgası da var. Yarış halindeler. Türkiye’de politik mücadelenin elbette en önemli bileşimi ise beyaz yakalılar olacak önümüzdeki dönem. Ayrıca üretimin reorganizasyonu parçalara ayrılacak, ucuz ve niteliksiz emek gücünün kullanımı artarak emek hareketinin parçalanmasını beraberinde getirecek bir süreç var. Bu süreçte nasıl ki sermaye ve devlet kendini yeniden üretiyorsa politik yapılar da dayanışma ağları yaratarak bu farklı birleşimler arasındaki iç yapıları birleştirebilmesi gerekiyor. Elimizde bayağı iyi veriler olması lazım; ne kadar zanaatkar kaybedecek ne kadar küçük ve orta boy şirketin borcu var? Faiz politikaları nasıl olacak? Ortaya konmuş bir program yok, oysa siyasi iktidar bunun üzerine bayağı çalışıyor. Toplumun farklı kesimlerinin süreç içindeki farklılaşan konumlarını iyi tanımladığımızda politik dil de orada biçimlenecektir zaten. İyi bir dinamik süreç analizi yapmak, hareketli fotoğraf çekebilmek… Daha hızlı dönüşebilen, daha esnek sendikalar demek, merkezi siyasi iktidarların hızla yok edebileceği yapılar değil.
Sekiz kişi dünyanın yarısına denk servetin sahibi!
İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, Davos’ta toplanacak Dünya Ekonomik Forumu öncesinde bir rapor yayınladı. Raporun çarpıcı olması bir yana kapitalizmin çürümüşlüğünü ortaya koyması ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin nasıl bir hırsızlık olduğuna dair tezimizin de tekrar tekrar kanıtlanması açısından önemli.
Rapora göre dünyadaki en zengin sekiz kişinin kişisel servetleri toplamı 426 milyar dolar ediyor. Dünyada yaşayan tüm insanların yarısına tekabül eden 3.6 milyar insanın toplam servetleri ise 409 milyar dolar. Yani bu sekiz kişi 3.6 milyar insandan daha fazla servete sahip. Dünyanın yarısından fazlasına…
Bu tablo, birileri daha çok kazanmak istiyor ya da bazı insanlar daha aç gözlü oldukları için oluşmadı. Bu eşitsizliğin oluşması bizzat içinde bulunduğumuz ve dünya çapında gerçekleşen İktisadi üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucu. Yani olmak zorunda olan şey.
“Eşitsizlik son noktaya ulaştı daha kötüsü olmaz” tezini kanıtlayacak hiçbir bilimsel veri yok. Hatta daha artarak trilyon dolarlık servetlere sahip insanların 25-30 sene içinde çıkacağını ekonomik veriler bize söylüyor.
Sorun nerede?
Dünyada her yıl parasal büyüme, yeni metalar, yeni teknolojiler ile artmakta, dolayısıyla üretilen zenginlik de öyle… Fakat yaratılan para ve üretilen metalar belirli kişilerin cebine girerken yeni teknolojiler ise hayatımızı kolaylaştıracak yerde yıkım ve ölüm araçlarının daha da ölüm saçabilmesi için kullanılıyor. Neden? -Doğru tehşis koyalım- çünkü dünyada ekonomi plansız ve kaotik, üretilen servetin nasıl dağıtılacağından çok kimin bu servete konacağına odaklanan bir sistem var. Üretilen servetin üretenlerin elinden çalınarak alındığı, karşılığında yaşayabileceği kadar aylık rutinlerde para verildiği bir sistem…. Öyle ki üretici güçlerin, bazı insanların kişisel mülkü olduğu bu sistem, eşitsizliği artırmaya, üretenlerden daha fazla çalmaya ve tekelleşmeye eğilimlidir. Tersi düşünülemez. Çünkü kapitalizm akıl dışıdır. Bu sebeple krizlere de eğilimlidir, hatta kendi kendinin altını oymaya da… İşte bu yüzden kapitalizmi ehlileştirme derdinde değiliz. Mümkünse ehlileşemesin zaten çünkü bu bir yanılsama. O yeniden ve yeniden çürüme aşamasına girmek zorunda. Hedefimiz İçinde yaşamanın bile anlamsızlaştığı ve niteliksizleştiği bu sistemi bir daha geri gelemeyecek şekilde parçalamak, yok etmektir.
Peki ne yapmalı?
Lenin bu soruyu 114 yıl önce sordu. Cevabını da tüm 20. yüzyılı değiştirerek verdi. Amacı siyasal iktidarı ele geçirmek değildi. Bu sadece bir araçtı. Neyin aracı? Tüm dünyada üretici güçleri kamulaştırmanın… Özel mülkiyetin ilgası gerçekleşmeden bu eşitsiz uçurum tablosu giderilemeyecek. Ve 169 yıl önce Marks ve Engels nicelik açısından küçük nitelik açısından muazzam büyüklükte olan manifesto eserlerinde tam da bu konuyu şöyle açıklamışlardı: “Sermaye ortaklaşa bir üründür; ancak pek çok üyenin ortak etkinliğiyle, eninde sonunda da ancak toplumun bütün üyelerinin ortak etkinliği ile devinime geçebilir. Öyleyse sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür. Öyleyse sermaye ortak mülkiyete, toplumun bütün üyelerinin mülkiyetine çevrildiğinde kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete çevrilmiş olmaz. Yalnızca mülkiyetin toplumsal niteliği değişmiş olur. Sınıf niteliğini yitirmiş olur.” Diyerek kollektif üretilen zenginliğin özelleştiği toplumda bu zenginliğin toplumsallaşmasının insanların ihtiyaçları doğrultusunda sahip oldukları şeylerden mahrum kalmayacağını anlatıyor ve ardından burjuvaziye şöyle sesleniyor: “Özel mülkiyeti kaldırmak istiyoruz diye ödünüz kopuyor. Oysa sizin var olan toplumunuzun üyelerinin onda dokuzu için özel mülkiyet zaten ortadan kalkmış; var olması düpedüz o onda dokuz için varolmamasından ötürü. Öyleyse siz bizi zorunlu koşulu toplumun büyük çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyeti kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Kısacası bizi kendi mülkiyetinizi kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Tastamam öyle, işte biz bunu istiyoruz.”
Tarihe geçmiş bu satırlar, aradan 169 yıl geçse de Marks’ı, yaşadığı dönemden belki de daha fazla haklı çıkaracak şekilde günümüzdeki toplumsal gerçekliğe ışık tutuyor.
İnsanlığın bilgi birikiminden çıkan yeni yaratıcı teknolojilerin toplumsallaşmasıyla yeni bir uygarlığı yaratacak olanağa çoktandır sahibiz. Fakat özel mülkiyet var olmaya devam ettiği sürece bir avuç kemirgenin dünyayı tükettiğini görmeye devam edeceğiz.
Bu eşitsizlik ve çürümüşlük belki de en çok burjuvaziyi korkutuyor. Çünkü bu durumun sistemin altını oyduğunun ve kendi mülkiyetlerini tehdit ettiğinin bilincindeler. Bu sebeple kapitalizmin “aşırılıklarının” törpülenmesi daha “adil” ve “insancıl” hale getirilmesi çabası burjuvazinin bir kesimi tarafından daha çok dillendirilecek. Ali Koç’un kapitalizmin ortadan kalkması gerek gibi lafları burjuvazide bu eğilimin arttığını gösteriyor. Ama asla istedikleri gibi hem kendi sınırsız mülkiyetlerini koruyup hem barış içinde güllük gülistan bir toplum oluşturamayacaklar.
Emeği ile geçinen her bireyin bu mülkiyet biçimini değiştirmeye çalışmak, görevi olmalıdır. Ya bu hedef gerçekleşecek ya da tüm dünya barbarlık girdabında cehenneme dönecek. Dolayısıyla emeğiyle geçinenlerin zaten kaybedecek bir şeyleri yok. Zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına, kazanacakları koskoca bir dünya olacak.
Zor zamanlarda siyaset
15 Temmuz’dan bu yana ilan edilen OHAL ile birlikte her türlü baskıcı mekanizma hayata geçirildi. Her seferinde topluma ‘darbe tehlikesi henüz savuşturulmadı’ denilerek baskı araçları biraz daha bilense de, olup biten tüm hukuksuzluklara karşı top yekûn bir ses çıkarma halinin araçları giderek daralmış vaziyette.
OHAL gibi baskıcı yönetim biçimleri kendilerini kalıcılaştırma emarelerini ne zaman gösterir? Siyasi iktidar (devlet) kendi bekasına ilişkin herhangi bir kriz içerisindeyse ve kitleler nezdinde yapıp ettiği eylemlerinden ötürü rıza üretemiyorsa… İşte o zaman hukuksuzluklara ilişkin hukuki bir kılıf bulmaya ihtiyaç duymaz; ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı bir harç gibi karılmaya başlar. Hele ki on yıllarca izlenen politikaların sonucunda ortaya çıkan siyasi manzara istenmeyen sonuçlar doğurduysa, tüm baskı/susturma araçları meşruluk kazanır; siyasi sorumluluk diye bir şey kalmaz! Muhalif sesler hain ilan edilir ve herkesten yegane düşmana karşı kenetlenmesi istenir.
İttifak cephesi
Şu an güçsüzlüğünün zirvesinde olan Saray iktidarı Cemaatle olan ittifakı bozulduktan sonra çeşitli ulusal-milliyetçi kesimlerle milliyetçi bir blok oluşturdu. Bu cepheyi müttefik kılan en önemli nokta tartışmasız Kürt sorunuydu. Bilhassa Kürtlerin Suriye’deki varlığı, Rojava’daki öz-yönetim deneyimi, IŞİD’e karşı savaşmaları sonucu emperyalizmden aldıkları destek vasıtasıyla da siyasi meşruiyet ve özgüven kazanmaları Türk tarafında derin bir endişe yarattı. Kurulan milliyetçi ittifakla çözüm sürecinin bitirilip, savaş sürecinin başlatılması bu tarihe denk gelir.
Bu süreç akabinde iktidarın Doğu ve Güneydoğu’da sokağa çıkma yasakları ile birlikte operasyonlara başvurması, Kürt hareketinin de “hendek siyaseti” güderek savaşı şehirlere taşıması karşılıklı olarak gerçekleşti. Bu olayların sonucunda Türkiye, Kürt sorununda kanlı bir çatışma evresine girdi. Suruç’tan bu yana Türkiye’nin içine girdiği şiddet sarmalında yüzlerce sivil yaşamını kaybetti, binlercesi yerinden edildi. Bu sürecin sonucunda PKK’nin “hendek siyaseti” olarak adlandırılan savaşı şehirlere yayma politikası ağır bir yenilgi aldı. Bu yenilgiden sonra PKK, TAK gibi örgütler aracılığıyla son derece kanlı-kıyıcı, canlı bomba türü saldırılara girişti. Bu saldırıların ilk sonuçlarından biri demokratik siyasetin felç edilmesi oldu.
Savaş ve terör
Son bir yıl içerisinde PKK/TAK’ın 12 ayrı kentte gerçekleştirdiği toplam 20 bombalı saldırıda 225 kişi öldü, 1022 kişi yaralandı. Devletin çözüm sürecini bitirip askeri operasyon düğmesine bastığı Temmuz 2015’ten bu yana ise 10 bin 500 kişi terör gerekçesiyle tutuklandı.
Terör eylemleri gerçekleştikçe, demokratik siyaset giderek meşruiyet zeminini kaybetti, adeta felçleşti. Çünkü terörü bir mücadele yöntemi olarak kullanan tek örgüt PKK değildi. İktidarın “kokteyl terör” tanımı da buradan gelişti ve iş tamamen bulandırılarak siyasi sorumluluk alma (istifa etme, somut bir politika geliştirme) gerekliliğinin üstü örtüldü. Böylelikle kamuoyundaki tepkiler minimize edildi; muhalefetin bastırılması kolaylaştı.
Bununla birlikte bu eylemler siyasi-demokratik alandaki Kürt hareketinin varlığını polisiye vaka haline getirerek boğmaya başladı. Başta HDP’nin eş başkanları olmak üzere birçok Kürt siyasetçi tutuklandı, muhalif yayın ve kanallar kapatılarak başta Kürt halkının temsilcilerinin söz söyleme hakları fiili olarak sona erdi. Nitekim her terör eyleminden sonra HDP ilçe binalarına dönük saldırılar ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması da iktidarın bu konudaki tutumunu özetliyor.
Tüm bunlara rağmen PKK ve TAK organik işbirliklerini ne reddetmiş ne de eylemlerine son vermiş durumda. Hatta Reina saldırısının akabinde Diyarbakır’da bir Emniyet binasına dönük saldırı olması insana şu soruyu sordurtuyor: TAK’ın eylemleri kime ve neye hizmet ediyor?
Sivilleri hedef alan canlı bomba eylemlerinin herhangi bir özgürleşme, kardeşleşme, barışma veya herhangi bir demokratikleşme sürecine hizmet etmesi mümkün değil. Aksine baskı rejiminin kalıcılaşmasına, OHAL rejiminin sürdürülmesine, devletin her türlü muhalefeti boğmaya yarayan politikalarının ve bu doğrultuda oluşturulan “tek adam” anayasasının meşruiyet kazanmasına yarıyor.
Herhangi bir özgürlük ve hak mücadelesinin bireysel terör yöntemlerine ihtiyacı yoktur! Biz halkların mücadelesine zarar veren tüm bireysel teröre dayalı eylemleri lanetliyor, bunu gerçekleştiren siyasi yapıları kınıyoruz. Bu eylemler sınıf mücadelesine ve halkların kardeşleşmesine zarar vermekte; herhangi bir muhalefet yapma biçiminin dahi kitleler nezdinde meşruiyetini yok etmektedir.
İçinden geçmekte olduğumuz şu günlerde ihtiyacını yakıcı bir biçimde duyduğumuz şey, baskı rejimine karşı birleşen emekçi halkların ortak mücadelesidir.
Birlikte daha çok söz söyleyebilmeye ihtiyacımız var!
Hayatlarımızı savunmak için 2017’de mücadeleye
2016 yılını en az 1970 işçi arkadaşımızı iş cinayetlerinde kaybederek bitirdik. Senenin son ayında yine en az 141 işçi patronların kâr edebilmesi için hayatlarını kaybetti. İnsan öldürmek amacıyla düzenlenmiş bombalı ve silahlı saldırılardan kat ve kat fazla sayıda işçi sermayenin düzeni yüzünden ölüyor ve ölüm tehlikesiyle burun buruna yaşıyor. İşçi sınıfı yeni yıla da kaidenin dışında başlamadı. Yeni yılın ilk günlerinde Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan bir ilaç fabrikasında yanlış iki maddenin karışması sonucu ortaya çıkan gaz nedeniyle 6 işçi ciddi biçimde zehirlendi. Yine yeni yılın ilk günlerinde aynı gün (4 Ocak) Bursa’da bir gıda deposunda çalışan Fehmi Ömür üzerine 3 tonluk paletin üzerine devrilmesi sonucu, İzmir’de bir inşaatta çalışan Aziz Kaya ise 4. kattan düşerek can verdiler. 2 Ocak günü Suriyeli bir işçi Antep’te besi işçisi olarak çalıştığı işyerinde kamyon ile duvar arasında sıkışarak, 3 Ocak’ta ise Ayhan Badurlu Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğü Gelik İşletmesi’nde yerin 360 metre altında üzerine tavandan kopan kaya parçalarının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Fakat çalışırken ya da işe giderken ölmek işçilerin tek sorunu değil.
İşsizlik oranları katlanarak artmaya devam ediyor. Kapitalizm krize girdikçe çözümü daha az sayıda işçiye daha çok iş yaptırmakta arıyor. TÜİK istatistiklerine göre güncel işsizlik oranı %11,8 düzeyinde. Bu rakamlar bile çok yüksekken, TÜİK’in hesaplamalar sırasında umudunu kaybedip iş aramayı bırakmış işsizleri ve son üç ay içerisinde bir gün bile dahi olsa çalışmış işsizleri hesap dışı bırakarak elde ettiğini; gerçek işsizlik oranının %19 civarı olduğunu belirtmekte yarar var.
Yeni yılın ilk günlerinde işçiler yine çalışabilmek için mücadele ediyorlar. Adil Çalışma Örgütü’nün üyesi olan Hugo Boss’un İzmir’deki fabrikasında çalışan işçiler 2017’ye işsiz olarak girdiler. Hugo Boss İzmir yönetimi, çoğunluğunu “ekip liderlerinin” oluşturduğu, aralarında “grup lideri” ve “vardiya amirlerinin” de bulunduğu birçok beyaz yakalı işçinin işine son verdi. Galatasaray Üniversitesi’nde ise Gurbet Öner adlı taşeron temizlik işçisi neden gösterilmeksizin 1 Ocak’tan itibaren işyerine alınmadı.
İşçiler için en önemli sorunlardan bir diğeri ise maaşların enflasyon karşısında erimesi. Halihazırda olduğu düşük olan asgari ücret, hükümetin hatalı politikaları sonucu TL’nin dolar ve avro karşısında ciddi oranda değer kaybına uğraması ve bu durumun hayat pahalılığını artırması, alınan yüksek vergiler işçiyi zora sokmakta. Bunun sonuçları patronlar ve işçiler arasında yapılan toplu iş sözleşmelerine de yansımakta. Yeni yılın ilk grev haberleri gelmeye başladı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası üyesi Asil Çelik işçileri toplu iş sözleşmelerinde taleplerinin yerlerine getirilmemesi üzerine 18 Ocak’ta greve başlayacaklarını duyurdular. Ne var ki, hükümet işçi düşmanı karakterini bir kez daha göstererek Asil Çelik işçilerinin grevini “milli güvenliği bozucu” olduğu gerekçesiyle 60 gün erteledi. Bu durum, EMİS ve Birleşik Metal arasında süren toplu sözleşme (TİS) görüşmelerini ve bu sene içinde MESS ile yapılacak TİS’i yakından ilgilendiriyor. Hükümet aldığı bu kararla, bu seneye damgasını vuracak olan metal sektöründeki toplu sözleşme süreçlerinde, 2014’te olduğu gibi grev hakkını tanımayacağının mesajını vermiş oldu. Grev yasaklarına karşı mücadele, 2017’nin temel mücadele başlıklarından birisini oluşturacak.
İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde çalışan İzelman taşeron şirketine bağlı Genel-İş sendikası üyesi 7 bin işçinin ise talepleri toplu iş sözleşmelerinde kabul edilmemiş durumda. Belediye yönetiminin düşük zam dayatmasına karşı işçiler direnişe geçmeye hazırlanıyor.
Ne yamalı bohça bir anayasa, ne de kişiye özel müstakil bir sistem! Çimentosu emek olan adil ve eşit bir düzen istiyoruz!
Keşke Türkiye’nin sorunlarının çözümü başkanlık sisteminde olsa! Keşke başkanlık sistemi gerçekten de sorunlarımızın çözümüne, en azından katkı sağlayabilse! Keşke, iddia edildiği gibi, başkanlık sistemiyle birlikte Türkiye; siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel açıdan daha iyi ve ileri bir seviyeye ulaşabilecek olsa! Tüm kalbimizle, sonuna kadar bunu ister ve destekleriz. Türkiye’ye huzur, istikrar, adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik getirecek bir sistemi kim istemez? Lakin hayaller ve iddialar bu şekilde olsa da gerçekler tam tersini göstermekte. Görünen köy kılavuz istemez. Ziya Paşa’nın beyitiyle söylersek, “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca en çok tekrarladığı sloganın, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır, olduğu hatırlanacak olursa, Türkiye’yi olası bir Türk tipi başkanlık sisteminde, herhalde, nelerin beklediğini hayal bile etmek istemeyiz.
Eğri oturup, doğru konuşalım. Başkanlık sistemi dendiğinde Erdoğan için istendiği açık seçik ortada olan bir tek adam sisteminden bahsediyoruz. Erdoğan ki 14 yıldır Türkiye’yi yönetiyor. Ülkenin hali de ortada! Yaşamak istediğiniz ülke böyle bir ülke mi? 10 Aralık 2016’dan bu yana, yani sadece ve sadece üç hafta içinde kent merkezlerinde bombalı ve silahlı saldırılar sonucu 97 insan hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı. Yılbaşı gecesi 39 insanın hayatını kaybettiği İstanbul Reina’da gerçekleştirilen silahlı katliam, görünen o ki, maalesef bu korkunç tablonun sadece son halkası olacak. Üstelik OHAL koşullarındayız. Bu durumda 19 Ocak 2017’de sona erecek OHAL’i üç ay daha uzatmanın kime ne faydası var? Bunun da adını koyalım: OHAL’i uzatmanın anlamı, iktidarın ülkeyi bir başka şekilde idare edemeyecek hale gelmiş olmasıdır. Artık bu, bir iktidar için utanç verici olmanın ötesinde ancak yozlaşma ve çürüme kavramıyla açıklanabilecek bir durumu ifade etmektedir. İstifa mekanizmasının olmadığı, ihmal ve istismarın cezalandırılmadığı, sorumluluğun sürekli konu dışı unsurlara paslandığı, buna mukabil itiraz eden herkesin derdest edildiği ya da bir şekilde cezalandırıldığı, engellendiği bir tablodan bahsediyoruz. Ve bu tablonun sahipleri hem tüm iktidar bizde olsun, hem kimse bizden hesap sormasın, hem de ne yaparsak yapalım sorumsuz olacağımız bir sisteme geçelim diyorlar. Bunun adı dünyanın her yerinde diktatörlüktür.
Hatırlanacağı üzere 7 Haziran seçim sonuçları, koalisyonlar istikrarsızlık getirir denerek, bir anlamda geçersiz sayılmış ve 1 Kasım seçimleri yapılmıştı. Pekiyi, nerede o istikrar? İstikrar vaat edilen dönemde; askeri darbe girişimi oldu, savaşa girdik, binlerce insanımız öldü-yaralandı, on binlerce insan tutuklandı, yüz binlerce insan işinden-gücünden oldu, ekonomi en soğukkanlı kesimler tarafından dahi pamuk ipliğine bağlı olarak tarif ediliyor, toplum en iyimser ifadeyle birbirine tahammül etmekte zorlanan kamplara bölündü ve daha nicesi… Tekrar edelim, TSK uçaklarının meclisi bombaladığı, görev başındaki polisin yabancı büyükelçi öldürdüğü bir ülkeden bahsediyoruz. Ama devlet ve adına hareket eden, ettiği iddiasında olanlar, Noel Baba ile kafayı bozuyor; önce âleme ibret için biraz linç ettirdiği modacıyı tutukluyor. Gülencilerin ipliğini pazara çıkaran Ahmet Şık’ı, beş yıl sonra, üstelik FETÖ ile mücadeleyi milli dava ilan etmişken, FETÖ’cü diye tutukluyor. Bunlar hayra alamet işler değil. Bu yolu seçen bir devlet ve iktidar için üst akla, iç-dış düşmana gerek yok, kendisi kendine zaten yeter! Sorun ülkeyi de kendileriyle birlikte uçuruma sürüklüyor olmaların da…
Oysa istikrar, adalet, birlik, beraberlik diyen, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinin ve onun hükümetinin ilk yapacağı iş, vatandaşını insan gibi yaşatmak, onun huzur ve güvenini sağlamak olmalıdır. Asgari ücreti açlık sınırının altında olan bir ülkede, milyonlarca insan aç ve açıktayken, kader birliği yapmış bir toplumdan bahsedilemez. İstatistiklere göre 2017 yılında iki bin işçi iş cinayetlerine kurban gidecek. Fıtrat demeden bu kayıpları engellemek için tüm gücünü seferber etmeyen bir devlet, devlet değildir. Yüzlerce kadının 2017 yılında da erkekler tarafından katledileceğini, binlerce cinsel istismar yaşanacağını biliyoruz. Bunları engellemeyi kendi varlık nedeni olarak görmeyen bir hukuk ve hükümet sistemi, ister parlamenter olsun, ister başkanlık olsun; kaç yazar! Bu ülke bir karar vermek zorunda: Evlatlarımızın ecelleriyle ölecek kadar uzun ve sağlıklı yaşayacakları bir ülke mi, yoksa her eve bir kıyamet gibi düşen kayıplarla mı var olacağız? Türkiye’nin bir beka sorunu olduğunu söyleyenler, ülkeden değil kendilerinden bahsediyorlar. Öyle olmasa ölümü değil hayatı kutsarlar; ölümü değil yaşamı yüceltirlerdi. Biz Türkiye’nin ihtiyacının ne yamalı bohça bir anayasa, ne de kişiye özel müstakil bir sistem olmadığını düşünüyoruz! İhtiyacımız olanın askeri darbe dâhil her tür gericilikten arınmış, sıfırdan, ana ekseni emek olan, laik, demokratik, özgürlükçü bir anayasa olduğuna inanıyoruz; Türkiye için çimentosu emek olan adil ve eşit bir düzen istiyoruz! Ve emin olun, bunu yapabilecek güçteyiz!
“Suriye modeli”
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Saray’ın anayasa değişikliğini bir totaliter diktatörlük rejimine geçiş olarak tanımlarken, bunun “Suriye modeli” olduğunu belirterek “Esad anayasasını tercüme ettiler. Devlet çökertirsen bu hale gelirsin, sonunda gidersin Esad’ın elini öpmeye kalkarsın!” dedi. Adı iktidar tarafından Baas’çıya çıkarılmış Kılıçdaroğlu’nun bu açıklaması, ister bir retorik, isterse samimi bir endişenin sonucu olsun, önemli.
Erdoğan’ın kendi kafasının içinde Suriye’yi model olarak alıp almadığını, eski kankası, sonraki kanlısı Esad’ın anayasasını tercüme ettirip ettirmediğini bilemeyiz. Şüphesiz herkesin başkalarından öğreneceği bir şeyler vardır! Ancak, bir zamanlar bütün Batı’nın bölge için “model” kabul ettiği Erdoğan gibi “yerli ve milli” bir liderin başkalarından kopya modellere, tercüme anayasalara falan tenezzül etmeyeceği de söylenebilir. Hem zaten bizimki, olursa “Türk tipi başkanlık” olacak! Ancak, yine de Kılıçdaroğlu’nun memleketle ilgili endişelerine katılmamak mümkün değil. Ayrıca, CHP Genel Başkanı’nın sözlerinden “Suriye modelinin” iyi bir şey olmadığını da anlıyoruz. Peki, Kılıçdaroğlu’nu endişelendiren bu model nasıl bir şeydir bakalım.
Bir polis devleti…
İşçi Cephesi’nde yayımlanan 28 Ocak 2014 tarihli, “Suriye’yi Hatırlamak” adlı yazımızda Esad rejimini (“Suriye modeli” de denebilir!) tanımlarken şunları söylemişiz:
“… Suriye 1963 Baas darbesinden başlayarak 50 yıl boyunca bir olağanüstü hal rejimiyle yönetilmiştir. Bu, polise ve diğer güvenlik güçlerine olağanüstü gözaltı ve sınırsız tutuklama yetkisi veren bir rejimdir. Doğrudan Esad ailesine bağlı Muhaberat ve özel askeri birliklerle paramiliter güçler (Şebiha) her türlü muhalif toplumsal hareketi en kanlı bir biçimde bastırmakla görevlidir. İşkence son derece yaygındır. Halkın bir daktilo makinesi bulundurması bile izne tabidir. (Tabii, daktilolu dönemde) Baas dışında bütün partiler fiilen yasaktır; varlıklarını ancak “Ulusal İlerici Cephe”ye katılıp resmen Baas’a biat etmeleri şartıyla sürdürebilirler. Basın, fikir, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini sıkı bir denetim altında tutan rejim, muhaliflerine seyahat yasağı uygular. Bütün medya Baas denetimindedir. 1960’lı yıllardan başlayarak yüz binlerce Kürt vatandaşlık hakları ellerinden alınarak “yabancılar” olarak fişlenmiştir. Bütün internet iletişimi sıkı bir sansür ve denetim altında olup blogger’lar ve gazeteciler sistematik olarak baskı ve tutuklanma tehdidiyle yüz yüzedir. Hiçbir bağımsız siyasi ve sendikal faaliyete ve işçi eylemine izin yoktur; muhalif ve devrimci sosyalist faaliyetleri saymıyoruz bile! Kısacası Baas diktatörlüğü, ortalama bir Türk solcusunun, kendi ülkesinde bunların onda birini dahi “ faşizm!” olarak tanımlayacağı (hatta tanımladığı) bir rejimdir (…)
(…) 2000 yılında baba Esad’ın ölümünün ardından hanedan rejimi gereği başa geçen (veya tahta çıkan!) oğul Esad döneminde başlayan “Şam Baharı” ülkenin geleceğinin tartışıldığı birçok demokratik forum ve tartışmanın da yolunu açar. Politik özgürlük taleplerinin yanı sıra özgür ve adil bir seçim talebi de ön plana çıkar. Ancak “bahar” rejim açısından tehlike teşkil etmeye başlamış olacak ki, Ağustos 2000’de bir tutuklama dalgasıyla sona erer. Bu aynı zamanda kendisinden bir demokratikleşme hamlesi beklenen oğul Esad’dan da umutların kesilmesine yol açar…”
Elbette rejimin bu marifetlerine pek çok başka detay eklenebilir. Bu arada, 2011’de, olayları yatıştırmak için 48 yıllık “baba mirası” olağanüstü halin kaldırıldığını da söyleyelim; tabii, baskıyı başka yollarla sürdürmek üzere. Kılıçtaroğlu’nu endişelendiren ve Saray’ı suçlamasına yol açan “Suriye modeli”nin politik ayağı aşağı yukarı böyle bir şeydir.
Her şeyin başı ekonomi..!
Tabii, “model”in bir de ekonomik ayağı vardır. Onu da aynı yazıda şöyle tasvir etmişiz:
“Bu defa bir değişiklik yapalım ve önceki yazılardan farklı olarak mevzuya cenazesi çoktan kaldırılmış “Baas sosyalizminden” değil, devrimci bir halk ayaklanmasını adeta zorunlu kılan “Baas kapitalizminden” girelim. Burada söz konusu olan, yaklaşık yirmi yıldır ivme kazanarak ilerleyen neoliberalleşme süreciyle daha da azgınlaşan, hırsızla polisin birlikte zenginleştiği bir sömürü düzenidir. Bu, yaygın bir rüşvet ve yolsuzluk ağına dayalı, en tepesinde Esad hanedanının olduğu kayırmacı bir “eş-dost-ahbapçavuş kapitalizmi”dir. Bu düzen, rant sağlama ve bu rantı paylaşma esasına dayanır. Bu ranta ulaşmanın en kestirme yolu kapitalistlerle hükümet ve asker sivil bürokrasi mensupları arasında oluşturulan çeşitli işbirlikleridir. Zaten bu rejimde devlet görevlilerinin öncelikli amacı, siyasi güçlerinden istifade ederek servet sahibi olmaktır. Aynı şekilde kapitalistler de devlet yetkilileriyle iyi ilişkiler kurarak daha da zenginleşirler. Suriye, 178 ülkenin yer aldığı aşağıdan yukarıya yolsuzluk sıralamasında 127’ncidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi piramidin tepesinde Esad hanedanı vardır. Mesela bir iddiaya göre 2005 yılındaki petrol gelirlerinin yüzde 85’i Esad ailesine ve ortaklarına gitmiştir. Aşağıdaki örnek, “kayırmacı eş-dost kapitalizmi” tanımlamasının boşa yapılmadığını göstermektedir:
‘Ülkede ekonomik sistemde kayırmacılığın oldukça yaygın olduğu ve hatta finansal güce sahip bireylerin devlet politikalarını dâhi manipüle edebildikleri biliniyor. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, yakın dönemde Syriatel ile 94 adlı iki GSM operatörü arasında yaşanan rekabette bir kez daha gün ışığına çıkmıştı.
2000 yılında halka cep telefonu hizmeti sağlanması amacıyla hükümet, Syriatel ve 94 adlı iki özel şirketi yetkilendirmişti. Syriatel’in % 25’i Mısırlı bir şirkete, % 75’i ise Suriye Devlet Başkanı’nın kuzeni Rami Makhluf’a aitti. 94’ün sahipleri ise Lübnan İletişim Bakanı Mekati ve Rami Makhluf’tu. Şirketler faaliyete girdikten bir müddet sonra Makhluf, Syriatel’in kârından alması gereken payı alamadığını iddia etti. Bunun üzerine Suriyeli yetkililer, Mısır idaresini uyardı. Öyle ki Mısırlı CEO ile Mısırlı Pazarlama Müdürü, Suriye istihbaratı tarafından tehdit ediliyordu. Üstelik Mısırlı şirketin avukatının Suriye’ye girişine dâhi izin verilmedi. Sonuçta, Nisan 2002’de Mısırlı CEO, Suriyeli yetkililer tarafından üç gün içinde ülkeyi terk etmesi yönünde uyarıldı; böylece Makhluf, operatörü tekeline alma hakkını elde etti. Sonuçta, Makhluf özel çıkarları için rejimle yakın ilişkilerini de kullanarak kamu otoritelerini yönlendirmiş ve bu sayede mülkiyet haklarıyla adeta alay edercesine Mısırlı şirketin payına el koymuştu…” (Analist. Kayırmacılığın Esareti Altındaki Suriye Ekonomisi. Osman Bahadır Dinçer-Gamze Coşkun)
Diktatör diktatöre benzer..!
Kılıçdaroğlu’nun sözünü ettiği model ve anayasa ithali meselesine dönecek olursak… İllaki kopyacılık gerekmez; ama nihayetinde diktatörlük diktatörlüğe benzer. Üstelik tarihsel, toplumsal, politik nedenlerden kaynaklı kimi farklılıklarına rağmen burjuva diktatörlüklerinin ortak bazı evrensel nitelikleri vardır. Bu rejimler arasındaki düşmanlıklara bakmayın; insanlar gibi rejimlerde dostlarına benzedikleri gibi düşmanlarına da benzerler. Misal, Gezi’den bu yana bizimkinde ortaya çıkan “antiemperyalizm” halleri. Öyle alayı Türkiye’ye düşman (ABD’yi, Almanya’yı kastederek) dış güçler, faiz lobileri, reyting kuruluşları, üst akıllar, emperyalist komplolar, bağımsızlık savaşları, falan… Tabii, dış güçlerin maşası iç hainleri de unutmadan… Yıllar yılı ABD’nin kurdurup iktidara getirdiği söylenen bir partinin genel başkanı, başbakanı, cumhurbaşkanı… olan bir şahsın öyle herkesleri emperyalizmin uşağı olmakla suçlayan antiemperyalizmi… Tabii, öbürü altyapısı ve geçmişi hesaba katıldığında daha tecrübeli, ama bizimki de hızlı öğreniyor; az da laik falan olsa var ya…
Hayalkırıklığı içindeki liberallerin bir kısmı şimdi hapiste; Allah “ulusalcılara yardım etsin!” Bir Esad’ları vardı yakında bir de Tayyipleri olacak, fena halde emperyalizm karşıtı! “Şaka” bir yana, dileğimiz bu şartlarda ne Türkiye’nin Suriye’ye, ne de Suriye’nin Türkiye’ye benzemesi, “model” olarak da, “anayasal” olarak da. Çünkü ikisi de birbirinden beter.
2017’nin kirli bütçesi
2017 yılının merkezi yönetim bütçe kanunu uzun tartışmalar sonucu Meclis’ten geçerek yürürlüğe girdi. Bütçeye göre bu yıl 645,1 milyar TL gider, 598,3 milyar TL gelir bekleniyor. Dolayısıyla, açık verecek bir bütçe ile karşı karşıyayız. Tabii, dolar kurunun 2017’de ne kadar yükseleceğine bağlı olarak bu 46,9 milyar TL’lik açık, öngörülenden çok daha fazla büyüyebilir.
Genel veriler
Bütçeden Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ayrılan pay 76 milyardan 85 milyar TL’ye yükseltildi. Fakat bu paranın 67 milyar 550 milyon TL’si sadece personel giderlerine harcanacak. MEB bütçesinden eğitime harcanacak paranın oranı %8,5; oysa bu oran 2002 yılında %17’idi. Eğitimin gittikçe özelleşmesiyle hane halkının cebinden eğitime harcanan para ise 40 küsur milyar TL civarında. Aslında Türkiye 150 milyar TL’ye Türkiye’deki 18 milyon öğrenciye ücretsiz, kamusal ve bilimsel eğitimi kolaylıkla sağlayabilir. “Ek kaynak göster o zaman” diyenler olabilir. Hemen göstereyim: Yılbaşı kutlamak caiz değildir şeklinde vaazlar vererek toplumu germekten başka bir işlevi olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, %80’i imam maaşlarından oluşan 6 milyar 800 milyon TL’lik bütçesini ve Hazine Müsteşarlığı’nın 6 milyar TL’lik borcunu, 57 milyar 500 milyon TL’lik faiz giderini ödemeyin. (Faiz lobisine karşı olan, vergilerimizden toplanan bu parayı bilime, sağlığa ve eğitime harcar.) Bu parayı MEB’e aktarın. Böylelikle ek hiç bir şey yapmadan kaynak sağlamış olursunuz. Hiçbir şey de kaybedilmemiş olur. Türkiye kazanır.
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na ayrılan bütçe ise 5 milyar 147 milyon TL -dikkat edilirse Diyanet’ten daha az- 110 yüksek öğretim kurumuna 25,5 milyar TL para ayrıldı. 4 Diyanet, 110 tane yüksek öğretim kurumu ediyor bu ülkede.
AKP’nin hazırladığı 15. bütçe olan 2017 yılının bütçesi de gösteriyor ki, yıl yıl vergi gelirleri ve bütçe içindeki vergi oranı arttıkça, kamu hizmetlerine ayrılan pay oransal olarak azalıyor. Savaşa, güvenliğe öncelik veren, özel teşebbüslerin ek yükü karşısında ezilen, asgari ücretlerimizle beslediğimiz bu kaynaktan bizlere yansıyan 104 TL’lik “zam” oldu.
Vergi soygunu
Büyük kısmı ücretli çalışanların vergi kesintilerinden oluşan gelir vergisinin, bu yıl 108,5 milyar TL olması öngörülüyor. Ama emekçilerin vergi yükü bununla sınırlı değil. Farkında bile olmadan dolaylı yoldan ödediğimiz vergi oranı çok daha fazla. 140,8 milyar TL katma değer vergisi (KDV), 136,4 milyar TL ise özel tüketim vergisi (ÖTV) ödeyeceğimiz öngörülüyor. Maaşlarımızdan kesilen vergi dışında tükettiğimiz her üründen değişen oranlarda alınan vergiler, bizlere kamusal hizmet şeklinde geri dönmüyor. Yol, su, elektrik olan dönen şey ise yine para karşılığı yapılan hizmet oluyor. Elektrik dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesiyle kabaran faturalarda hala yüksek KDV oranları ve TRT payı gibi gülünç vergiler bulunmaya devam ediyor. Yine vergilerimizle yapılmasına rağmen döviz üzerinden taahhütlü olarak özel şirketlere devredilen köprülere, geçitlere ve bölünmüş yollara, kullansak ayrı para kullanmasak da zarar ettiği takdirde aradaki farkı yine vergilerimiz üzerinden ödüyoruz. Devlet madem para karşılığı hizmet ediyor o zaman şu soru çok meşru bir hal alıyor; Neden vergi ödüyoruz? Devlet her şeyden elini ayağını çekerken vergiler, neden elini ayağını üzerimizden çekmiyor? Neden hala açlık sınırı altında olan asgari ücretliden vergi alınıyor? Devlet bu soruları cevaplamak zorunda! Aksi halde bir soygun devleti haline geldiği tescillenmiştir.
Savaşa bütçe
Ülkede son yıllarda yaşanan kaos ortamıyla zaten her yıl düzenli olarak artan güvenlik harcamaları bu yıl özellikle tavan yaptı. Yıkılan şehirler, Suriye’deki sıcak savaş, artan ekipman ve personel giderlerini beraberinde getirdi. Yavaştan başlayan profesyonel ordu denemeleriyle birlikte tüm bu verileri düşündüğümüzde bütçeden aslan yapının güvenliğe akmış olmasına şaşırmamak gerekiyor. Kaynaklarımızın önemli bir miktarının yıkıma ve ölüme harcanmış olması ayrıca düşündürücü.
Milli Savunma Bakanlığı 28,7 milyar TL, Jandarma Genel Komutanlığı 9,3 milyar TL, Emniyet Genel Müdürlüğü 23,5 milyar TL, Sahil Güvenlik Komutanlığı 650 milyon TL olmak üzere 62 milyar TL’lik para bütçeden harcanacak. Bu paranın 15 milyar TL’si mal ve hizmet giderleri kalemi. Bu arada sağlığa harcanan toplam paranın güvenliğe harcananın neredeyse yarısı olduğunu belirtelim: 30 milyar TL.
Güvenlik adı altındaki savaş harcamaları öngörülen rakamlar sadece 2017’de El Bab ardından Mümbic ardından Rakka, Sincan şeklinde hedefler koyan hükümetin ne öngördüğünü bilemeyiz, fakat bu bütçenin bu maliyeti kaldırmayacağı ortada; aradaki farkı elbette daha fazla vergi yükü ile karşılamaya çalışacaklar. Bize ise yine güvenlik harcamaları arttıkça nerede öleceğimizi bilemeden güvensizlik içinde yaşamak düşecek.
Oysa kamu kaynaklarımızı kullanarak emeğe ayrılan bütçeyi şu an olduğundan daha yukarılara taşıyabiliriz. Maddi birikimimizi savaşa ve ölüme harcamak yerine düzenli olarak artan ve tek banka altında toplanmış ulusal artı değer fonu oluşturarak refah düzeyinin arttırılması hayal değil.
Özelleşmeye harcanan kamu kaynakları verimsizliği de beraberinde getiriyor. Bu verimsizliğin ve boşa harcanan onca paranın önüne geçmek için kamu kaynaklarını kamu için kullanmak şart. Metalaşmanın önüne ancak bu şekilde geçilebilir.
Tüm bunların yapılabilmesi için gereken kaynak tam önümüzde duruyor; Türkiye’nin en zengin 100 ailesinin mal varlıkları ve sahip oldukları şirketlerin karlılıkları tüm ülkeyi müreffeh kılacak boyuttadır. Yapılması gereken şey çok açık…
Solda birlik: Arjantin deneyimi ve Türkiye
İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), 8 Ocak günü, Makine Mühendisleri Odası’nda ‘solda birlik’ başlıklı bir toplantı gerçekleştirdi. Türkiye ve dünyanın içinden geçmekte olduğu süreç, solun ve işçi sınıfının durumu, solda birliğin nasıl sağlanabileceği konularına değinilen toplantı mücadelede kaybedilenler anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Toplantının açılış konuşmasını yapan İDP temsilcisi, konuşmasında uluslararası devrimci Marksist bir yapının inşasının önemini vurguladı. Her türden ulusal kurtuluşçu, gerillacı, Stalinist partinin artık kapitalizmin ilgası ve özel mülkiyetin kaldırılması için mücadele etmeyi tamamen bırakıp kapitalizmi daha yaşanabilir, daha insancı bir hale getirebileceklerine inandıklarını belirtti. Dünya kapitalist sisteminin 2008’de başlayan küresel ekonomik krizinin etkisiyle emekçi kitlelerin ayaklandığı, bu ayaklanmaların başına ise kendilerini ‘parti olmayan partiler’, ‘gökkuşağı partileri’ olarak tanımlayan ‘sınırsız demokrasi’ vaat eden yapıların geçmiş olduğunu ifade etti. Hatırlamakta yarar var ki, bu partilerden İspanya’da Podemos, Yunanistan’da SYRIZA gibi yeterince güç kazanıp meclise giren hatta hükümetin başına geçen örneklerde, meclise giren milletvekilleri meclise girişlerinin ardından arkalarındaki kitlenin taleplerini hiçe saymış, çoğu zaman ise partilerinin bile kontrollerinden çıkmışlardı.
“Önderliksiz geniş yığınlar neyi istemediklerini biliyorlar; sorun neyi istediklerini belirleyememiş olmaları.” İDP temsilcisi bu sözlerinin ardından ABD’de Trump’ın iktidara gelmesinden, Fransa’da göçmen karşıtı politikalarla Le Pen’in sandıktan galip çıkma ihtimalinin olmasından yalnızca sağın güçleniyor oluşu sonucunun çıkartılmaması gerektiğini, kitlelerin yıllardır oy verdikleri olağan partilere artık güvenmediğini, sistem dışı çıkış yolları aradığını söyledi. Türkiye’de ise, iktidarın gücünün işçi sınıfının örgütsüzlüğünden geldiğini, bunun nedenlerinden önemli bir tanesinin de sol hareketin işçi sınıfı gerçeğinden uzak yaşıyor oluşu olduğunu belirtti. Bu sorunu çözmeye başlamak için en önemli aracın güç birlikleri olduğu, İDP’nin de en ufak bir ön koşul koymaksızın diğer sosyalist partilerle ortak talepler etrafında uzlaşmak üzere masaya oturmaya hazır olduğunu belirtti. Parçalı ve birbirinden yalıtılmış mücadeleler arasında koordinasyonun bu şekilde sağlanabileceğini, bunun ise Arjantin’de İşçilerin ve Solun Cephesi (FIT) deneyiminde başarıldığını vurguladı. “İlk adım yoksa bin kilometrelik yol da yok.” şiarıyla Türkiye’de solun sınıf temelli ilkeli bir birlikteliği için bizim de işe koyulmamız gerektiği belirtilen konuşmada dış borçların ödenmesinin reddi, kadın cinayetlerine, taciz ve tecavüz vakalarına karşı mücadele, ulusal sorunun sınıf mücadelesi ekseninde çözülmesi gibi temel ilkelerde ortaklaşılabileceğini söyledi. İşçi sınıfının bütün baskılara rağmen mücadele etmeye devam ettiğini vurgulayan konuşmacı sözlerini “İşçi sınıfı dünya devrimci solunu içgüdüsel olarak göreve çağırıyor.” diyerek tamamladı. İDP temsilcisinin konuşmasının ardından sözü, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal üyesi, İşçilerin ve Solun Cephesi bileşeni Sosyalist Sol (Izquierda Socialista)’un Arjantin parlamentosu ulusal milletvekili Juan Carlos Giordano’ya devretti.
Sözlerine Türkiye’de gerçekleşen böylesi bir etkinlik için İDP’ye teşekkür ile başlayan Giordano bir Enternasyonal çatısı altında mücadele etmenin önemini vurguladı. Ekim Devrimi’nin 100., Nahuel Moreno’nun ölümünün 30. yılında kapitalist hükümetlere karşı mücadelenin bizleri Enternasyonal altında birleştirdiğini ifade etti. Arjantin’deki FIT deneyimini anlatmadan önce Arjantin’in genel politik durumunu özetleyen Giordano, Arjantin’de Türkiye’deki 12 Eylül cuntasına benzer bir şekilde 1976’da askerî diktatörlüğün yönetimde olduğunu fakat bu yönetimi Türkiye’dekinin aksine Arjantin işçi sınıfının mücadeleler ile yıktığını belirtti. Arjantin’de 2001’de çıkan ayaklanmalar sonucu 15 günde 5 başkanın koltuklarından olmasına rağmen, Giordano, bu dönemde devrimci solun bir alternatif yaratamadığını da vurguladı. Geçtiğimiz sene seçimle iktidardan düşen ve kendini sol olarak tanımlayan Kirchner hükümetinin ikili bir söylemi olduğundan bahsetti. Buna göre Kirchner hükümeti bir yandan emperyalizme karşı olduğunu söylerken diğer yandan hiçbir çok uluslu şirketi kamusallaştırmamıştı. Bu durum karşısında ise halk tepki oyu olarak merkez sağda bulunan Mauricio Macri hükümetine oy vermişti. Bugün Arjantin ekonomisinin küçüldüğünü söyleyen Giordano, hükümetin buna karşı çözüm yolunun ise kemer sıkma politikaları uygulamak olduğunu belirtti. Bütün bu çerçevede Sosyalist Sol’un, 2011 yılında, FIT’in kurulması için başı çektiğini söyledi. İşçi Partisi (Partido Obrero) ve Sosyalist İşçilerin Partisi (Partido de los Trabajadores Socialistas) adlı iki Troçkist parti ile belirli ilkeler etrafında bir seçim ittifakına giden Sosyalist Sol hâlihazırda bu cephenin içerisinde mücadele vermekte. FIT’in bir seçim cephesi olduğunu, birleşik devrimci cephe olmadığını belirten Giordano her partinin kendi öz işleyişini sürdürdüğünü vurguladı. Ayrıca meclise giren milletvekillerinin işçi sınıfından ve devrimci partiden kopmamaları için Bolşevik yöntemleri kullandıklarını; buna göre, milletvekillerinin ortalama bir işçi maaşından fazla maaş almadıklarını, maaşlarının fazlasını devrimci partiye ve sınıf mücadelenin ihtiyaçlarına ayırdıklarını, seçilen her milletvekilinin parti tarafından geri çağrılabildiğini ve milletvekillerinin göreve başlamadan önce istifa dilekçelerini partinin kasasına koymak zorunda olduklarını belirtti. Türkiye’de solun “demokrasi cephesi” adı altında işçi sınıfından uzak birliktelikler kurmaya çalışmasının sol için büyük bir engel olduğunu vurguladı. Arjantin’in Troçkist partilerin kitlesel güçleri açısından, bir yanıyla istisnaî özellikler taşıdığını söyleyen Giordano diğer yanıyla solun ilkeli birlikteliği taktiğinin her ülkede uygulanabilir olduğunu belirtti.
Giordano’nun konuşmasının ardından, soru-cevap bölümüne geçilmeden önce, salonda bulunan Suriye’den Demokratik Sol Parti’nin üyesi Rami Atassi salonu ve konuşmacıları selamladı. Esad’ıb, IŞİD’in, İslamcı grupların yenilmesi, emperyalizmin geri çekilmesi için mücadele ettiklerini ve mücadelelerini ancak uluslararası çapta destek ile büyütebileceklerini belirtti.
Soru-cevap bölümünde ise öne çıkan sorular şunlardı:
“FIT benzeri bir yapının Türkiye’de olmamasının nedeni Türkiye’deki ulusal sorun olabilir mi?”
“Arjantin’de kadın mücadelesi alanında solda birliktelik var mı?”
“Arjantin’de sendikal mücadeleyi nasıl yükselttiniz?”
“Arjantin’de askerî diktatörlüğe karşı tabandan mücadele nasıl örgütlendi?”
“Castro-Chavizm’in FIT’e bakışı nedir?”
Giordano’nun yöneltilen soruları cevaplamasının ardından toplantı sona erdi.
Metalde TİS süreci ve grevler
Kilit önemdeki metal sektöründe grev çanları çalmaya başladı. Elektro Mekanik Metal İş Verenleri Sendikası (EMİS) ile DİSK’e bağlı Birleşik Metal-iş arasında Eylül 2016’da yapılan toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde uzlaşma sağlanamaması sonucunda fabrikalara grev kararı asıldı.
Grevler 20 Ocak’ta başlayacak. TİS sürecinin muhatabı Birleşik Metal-İş’e bağlı 2200 işçi taleplerinin gerçekleştirilmesinde kararlı. İşçiler, General Elektrik, ABB Elektrik, Schneider Elektrik ve Schneider Enerji’ye bağlı fabrikalarda grev oylamaları yapıyorlar ve yüksek oranda, hemen hemen her fabrikada grev lehine kararlar çıkıyor. İşçiler, yemek aralarında ve molalarda eylemler düzenleyerek greve hazırlık yapıyorlar. Ayrıca bazı fabrikalarda iş yavaşlatma da başladı.
Bu grev süreci 2014 yılında yine Birleşik Metal-İş ile bir başka işveren sendikası olan Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) arasındaki sözleşme sonunda gerçekleşen ve hükümetin kararıyla engellenen grev dalgasının bir devamı. Tamamlanmamış olan bu süreç, engelledikçe ve ertelendikçe bir sonraki dalgada metal sektöründeki işçilerin kararlılığı daha sert oluyor. Dolayısıyla MESS ve EMİS süreçlerini bir bütünün parçaları olarak okumak gerek.
OHAL altında elde edilecek bir kazanımın MESS’e bağlı işçilere de cesaret vereceği çok açık. Birleşik Metal’in toplu sözleşmesi sürecini başarıyla tamamlaması, sendikanın yeni bir atılım yapmasını sağlayarak, mafyatik sarı sendika Türk Metal’in kendi tabanı tarafından illallah edilmiş bürokrasisinin tahtını sarsabilir. Fakat bu süreç, hayal kırıklığı ve yenilgi altında bittiği takdirde Birleşik Metal-İş’in geleceği sorgulanacaktır. Bu durum sendika için sonun başlangıcı olma potansiyeli de taşıyor.
2014’te bile hükümetin kamu güvenliği ve ekonomik zarar sebebiyle izin vermediği bu haklı ve analarının ak sütü gibi helal grevlere karşı, içinde bulunduğumuz OHAL ve politik kriz dalgası içinde hükümetin tavrının aynı olacağını söyleyebiliriz. EMİS dayatmaları lehine hükümet tarafından engellenmek istenecek bu grev, meşruluğu husunda ekonomik taleplerin de dışında çıkarak OHAL ve EMİS dayatmalarının aynı madalyonun iki yüzü olduğunun teşhirini yapacak bir mücadele hattını örmeli. Öyle ki, şu durumda metal işverenleri bir grev dalgasını arkalarında hükümet olmadan karşılayacak durumda değiller. Nasıl ki grev sürecinde EMİS, MESS ile dayanışacaksa, MESS fabrikalarındaki işçilerin EMİS fabrikalarında grevdeki işçilerle dayanışması ve mücadele etmesi de zaruridir. Kolluk güçlerini de arkalarına almış işverenlerin dayatmalarına başka türlü direnç gösterilemez. Hatta EMİS’e başka sektör yöneticilerinden de “dayanın” mesajlarının gideceğini biliyoruz. Çünkü burjuvazi, bu sürecin işçiler lehine sonuçlanması halinde işçi sınıfına başta metal olmak üzere diğer sektörlerinde bir bütün olarak mücadelede güç, moral ve cesaret vereceğini, birçok sendika bürokratından daha iyi biliyor. Çünkü onlar, bunun bir sınıf savaşı olduğunun fazlasıyla bilincindeler ve ona göre hareket ediyorlar. Aynı bilinçle bizim de hareket etmemiz gerekiyor. Görüntüye aldanmayın. Gerçekten güçsüzler. 2014 yılının grev dalgası MESS’i öyle ürkütmüştü ki, içinden bir grup (yukarıda saydığımız şirketler) koparak EMİS’i kurdu. Grevin lafı bile patronları bölmeye yetmişti. Yeni sendika EMİS daha ilk sözleşme sürecinde böylelikle grevle karşı karşıya kalmış oldu.
Ülkede artan hayat pahalılığı, enflasyon oranı, artan vergiler, zorunlu maaş kesintileri gibi etkenleri düşündüğümüzde EMİS’in 145 TL’lik zam dayatması hukuksuz ve kabul edilemez. Oysa İşçiler 700 TL zam istiyor.
Grevler başlar başlamaz diğer sektörlerden işçi sendikalarının ve siyasal partilerin işçilerle dayanışması ve Birleşik Metal-İş yönetiminin karalı tutumu kritik önemde.
Ülkede anayasa değişikliği ile yeni bir baskı rejimi kapımızdayken, bu süreçten işçi sınıfının her bir sektörü ve ferdi etkilenecekken tekil grevler ve mücadelelerin birleşik bir genel greve dalgası yaratması, sadece talep edilen insanca ücret kazanımını sağlamayacak, aynı zamanda daha demokratik bir ülkenin de önünü açacaktır. OHAL ve EMİS dayatmalarına karşı yaşasın sınıf dayanışması, sınıf mücadelesi!
Teröre karşı mücadele cephesi!
Türkiye, “teröre karşı mücadele” adı altında, “birlik ve beraberlik” içinde emekçilere yönelik bir “terör rejimine” sürüklenmek isteniyor. Bu nedenle “milli seferberlik” dahi ilan edildi!
Bu gidişata karşı ne yapılması gerektiği sorusunun cevabı genel tekerlemelerin ötesinde büyük önem taşımaktadır. “Tayyip’in gizli ajandası” veya “Bunlar şeriatı getirecek!” gibi “geyik muhabbetlerinin” ötesine geçilmelidir. Durum gerçekten vahim. Tehlike, sadece Saray’ın elindeki devlet gücüyle tamamlamaya çalıştığı bir “iç savaş rejimi” sürecinden değil, aynı zamanda bu sürecin harekete geçirdiği ve geçireceği denetimli veya denetimsiz karşıdevrimci dinamiklerden de kaynaklanıyor. Rejimin, varlıkları giderek aleniyet kazanan paramiliter güçlerinin yanı sıra, mesela faşistler, İslamcı-faşistler, çeşitli radikal İslamcı gruplar, toplumsal bir taban kazandığı açık olan IŞİD’çiler, Suriye ve Irak’ta boy gösteren ve Türkiye’de de kolayca örgütlenebilecek selefi gruplar bu “şenliği” kaçırmak istemeyeceklerdir! Ayrıca Suriye’de çeşitli operasyonlar için devletimiz tarafından eğitilip örgütlenip donatılmış “ÖSO”cuları iç toplumsal ve politik çatışmalarda göreceğimizden kimsenin şüphesi olmasın!
Doğru bir savunma hattı
Bu şartlar altında öncelikle doğru bir “savunma hattı” oluşturulması büyük önem kazanıyor. İktidar, bugüne kadarki “başarılarını” muhalefetin böyle bir savunma hattını oluşturamamasına veya bu hattı yanlış bir temelde oluşturmasına borçludur. Bu hat, başlangıçta mümkün olan güçlerin birliği üzerinden kurulmaya başlansa da, gerçek toplumsal güçleri ve toplumsal karşılığı olan güçleri (zaten gerçek bir güç olmanın en önemli şartı budur) kapsamadığı sürece etkisiz kalacaktır. Bu aynı zamanda “karşı tarafta” kalan güçlerimizin, yani gerici partilere oy veren emekçilerin kazanılmasının zorunlu olduğu anlamına de gelmektedir. İktidarın devamını sağlayan, bir “sosyal yardım” ağı vasıtasıyla zenginle yoksulu bir arada tutan sahte cemaat dayanışmasını parçalamanın tek yolu işçi sınıfı eksenli, sınıf mücadelesini temel alan bir cephedir. Ancak böyle bir cephe bir yandan sınıf güçlerini ve toplumun ezilen kesimlerini bir araya getirirken, öte yandan, güç kazandığı oranda iki taraf arasındaki kararsız unsurları da yanına çekebilecek veya tarafsız kalmalarını sağlayacaktır. Aksi halde toplumun ezilenlerinin, bugün başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok yerinde görüldüğü üzere, çeşitli gerici güçlerin peşine takılması kaçınılmazdır. Görece güçlü işçi sınıfı partilerinin olmadığı, sınıf mücadeleci sendikaların gücünün çok sınırlı ve büyük çoğunluğu örgütsüz işçi sınıfın ciddi bir siyasi gerilik içinde olduğu koşullarda bir “emek cephesinin” kurulmasının bütün güçlüklerine karşın, bu yolda çaba sarf edilmesi zorunludur. Elimizden gelenin bu olduğu bahanesi veya “aşamacı” mantığın malûm “ideolojik” gerekçeleriyle zaten tabanının hemen hemen tamamı emekçilerden oluşacak (aynı Gezi’de olduğu gibi) bir ittifakı “demokrasi” adına burjuvazinin peşine takmak affedilmez bir hata olacaktır.
“Sınıf indirgemeciliği” mi?
Bunun bir “sınıf indirgemeciliği” olduğunu söyleyenler çıkabilir. Böyle bir cephenin programının bugün çok ağır bir tehlike altında olan demokratik hak ve özgürlükler ve laiklik talebini içereceği ortadadır. Ancak böyle olması mücadelenin burjuvazinin kuyruğuna takılmasının veya burjuvaziyle ittifakın gerekçesi olamaz. Aksine burjuvaziden kopulduğu oranda emekçiler ve onların Türkiyesi adına bir başarı şansı vardır. Bunun anlamı demokrasi, özgürlük ve laiklik talebini, geçmişin (aslında hiç yaşanmamış) “altın çağına” dönmek için değil, sınıfsal bir perspektifle geleceğimize yönelik olarak savunmaktır. Sınıf mücadelesini esas almak, mücadeleyi “fabrika-sendika-toplusözleşme” alanına sıkıştırmak değil, aksine toplumsal alana yaymaktır. Bilindiği üzere işçi sınıfı sadece bir “ekonomik sınıf” değil, esas olarak bir “toplumsal sınıf”tır. Bu nedenle sınıf mücadelesinden kastımız, bu mücadeleyi ve sınıfsal bir programı toplumun bütün alanlarına taşımaktır. Gidişatın yönünü emekçilerin lehine değiştirebilecek tek unsur sınıfsal güç ilişkileri ve dengelerindeki değişimdir. Pek çok örneğin yanı sıra Bursa’daki “Metal Fırtına”nın da kanıtlandığı gibi, günlük hayatlarında AKP veya MHP yanlısı olan çok sayıda işçinin yoğunlaşmış bir sınıf mücadelesi içinde, bir grevde, direnişte veya fabrika işgalinde ciddi bir bilinç sıçraması yaşadığı görülmüştür. Birbirinden farklıymış gibi görünen çok sayıdaki “dolayımlar” üzerinden yürüyen tarihsel sürecin son kertede iktisadi unsur tarafından belirlendiği bir gerçektir. Bizim memlekette de siyasi iktidar dahil pek çok şeyin kaderi, nihayetinde, hâlâ sürmekte olan ve başta Avrupa, dünyanın birçok bölgesini siyasi olarak altüst eden dünya krizinin basıncı altındaki iktisadi alanda belirlenecektir. Bu memlekette herkesin çok iyi bildiği gerçek, seçmen davranışlarının (buna toplumsal anlamda başka davranışları da ekleyebilirsiniz) görece uzun vadede iktisadi durum tarafından belirlendiğidir. Bugünün şartlarında, bu “uzun vade” siyasal koşulların da etkisiyle bir hayli kısalabilir. Ancak bu durum bize kendiliğinden “devrimci” garantiler sağlamaz. Ama bazı olanaklar sağlayabilir. Egemen sınıflardan ideolojik ve politik olarak bağımsız devrimci bir önderliğin ve öznenin olmadığı durumlarda iktisadi krizler karşıdevrimci sonuçlar verir. Bu nedenle devrimci sosyalistler tarafından yapılacak her türlü cephe ve ittifak önerisinin her şeyden önce toplumsal “özne” ve bu güç birliklerinin sınıfsal karakteri sorununa doğru cevaplar vermesi gerekmektedir. Gezi’nin duraklayıp geri çekilmesine yol açan “özne” sorunu, çözülememesi halinde içinde yol aldığımız bu tehlikeli süreçte çok daha vahim sonuçlar verecektir. Bu durumda mesele “en iyi ihtimalle” burjuvazinin kendi içinde ve elbette bedelini yine bizlerin ödeyeceği şartlarda çözülür; ya da en kötü ihtimaller gerçekleşir…
Neleri temsil etmeli?
Türk ve Kürt emekçilerinin birliğini ve bütün ezilenlerin mücadelesini temsil etmesi gereken böyle bir mücadele cephesi, her şeyden önce emek örgütlerini, sendikaları, emek eksenli siyaset yapan güçleri, işçi sınıfı içinde örgütlenebilmiş veya örgütlenmeye çalışan partileri, her türlü sınıf mücadelesini, grevi, direnişi, işgali, sendikalaşma kavgasını kapsamak zorundadır. Bu, sınıf mücadelesinin çeşitli alanlarını ve tek tek sınıf mücadelelerini birleştirebilecek bir kutba dönüşebildiği oranda güçlenecek, etkisini artırabilecek bir cephe olmalıdır. Üretim içindeki konumuyla sistemin “sinir uçlarını” etkileyebilecek bir gücü esas almayan cephelerin başarı şansı yoktur. Üstelik her şeyin altüst olduğu koşullarda böyle bir toplumsal gücün yokluğu, mücadeleyi kimin kime vurduğu belli olmayan “ilkel” bir boğuşmaya, kanlı bir kaosa dönüştürecektir. Türkiye yeniden “toparlanacaksa” bu işçi sınıfı önderliğinde olmalıdır.
Son olarak bir mücadele cephesinin sadece “tepelerde” değil, “tabanda” da gerçekleşmesi gerektiğini belirtelim. Bu, ittifakın temellerinin aynı zamanda fabrikalarda, işyerlerinde, mahalle ve semtlerde, okullarda, sokaklarda atılması anlamına gelir. Buralarda bir araya gelip örgütlenemeyen hiçbir ittifakın mücadele şansı yoktur. Elbette “bayrakları karıştırmadan”, ancak, ortak mücadeleyi, savunmayı birlikte örgütleyerek, birbirimizin yardımına koşarak…
“Teröre karşı mücadele” ancak bu şekilde kazanılabilir, “birlik ve beraberlik” ancak bu yolla sağlanabilir, bağımsız ve özgür “yeni Türkiye” ancak böyle kurulabilir…
Çözüm, iktidarın ilan ettiği “milli seferberliğe” karşı “sınıf seferberliğidir!”


















































