Uluslararası kargo şirketi DHL Express TÜMTİS’te (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) örgütlendikleri gerekçesi ile iki ay önce 9 işçiyi işten çıkartmıştı. TÜMTİS’te bundan 8 ay önce örgütlenme çalışmalarına başlayan işçiler çoğunluğu sağlayarak TÜMTİS’in toplu sözleşme yapabilmesi için bakanlıktan yetki almasını sağlamışlardı. TÜMTİS’in bu yetkisine itiraz eden patron önce üç, daha sonra altı işçiyi kapı dışarı koymuştu. TÜMTİS Genel Örgütlenme Sekreteri Muharrem Yıldırım Birgün Gazetesi’ne verdiği demeçte “Burada toplam 834 çalışan var, biz 338 üyeyle yetki için Bakanlığa müracaat ettik. Mevcut üyelik sisteminde sahtecilik yapmanın olanağı yokken ve bunu bildikleri halde, ‘üyelikler doğru mu yanlış mı bilmiyoruz’ diyerek itirazda bulundular. Duruşma 12 Eylül’e ertelendi” demişti.
Zonguldak Eren Enerji’de sendikalı işçiye saldırı
Zonguldak Kilimli’de bulunan ve DİSK’e bağlı Enerji-Sen’in örgütlü olduğu Eren Enerji’de sendikalaştıkları gerekçesiyle on üç işçi işten çıkartıldı. Hukuksuzca işten çıkartılan işçilere sahip çıkan Enerji-Sen 24 Ağustos günü Eren Enerji önünde bir basın açıklaması gerçekleştirmişti. Enerji-Sen Genel Sekreteri Süleyman Keskin basın açıklamasında işçiler iş başı yapıncaya kadar mücadele edeceklerini, basın açıklamasının gerçekleşeceği haberi üzerine Eren Enerji patronunun tek taraflı fes ettiği iş akitleri ile ilgili bir yanlışlık olmuş diyerek işten atma sürecini dondurduğunu ve patronun yaptıklarının hukuksuz olduğunu söylemişti. Eren Enerji’de işten atma saldırısının öncesinde de yoğun bir baskı sürmekteydi. İşçilere iki yıl boyunca zam yapmayacağı haberini veren patron aynı zamanda mobing uygulamaktaydı.
Kuzey Irak Kürt halkı kendi kaderini tayin edebilmelidir
Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), Barzani’nin liderliğinde 25 Eylül tarihinde bir referandum yapılacağını duyurdu. Referandumda KBY’nin bağımsız olup olmaması sorulacak. Referandum gündemi Suriye’de iç savaş sürerken ve Türkiye Kürt kantonlarına askeri bir müdahale hazırlığına girişirken ilan edildi. Barzani’nin bu hamlesi bu yönüyle hem bölgesel, hem de uluslararası politik aktörlerden farklı tepkiler aldı. Ne var ki bu politik aktörlerin hepsi, Kürt halkının ve yoksullarının çıkarlarını değil, kendi kirli menfaatlerini ön plana koyan tutumlar belirlediler. İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal ise bölgedeki savaşa, açlığa ve krize karşı mümkün olan tek çözümün Kürt halkı ve yoksullarıyla beraber bölge ezilenlerinin ihtiyaçlarının ölçüt olarak alınacağı bir eylem programı olduğunu söylüyor.
Standart Profil’de 140 işçi işten çıkartıldı
2013 yılında sendikalı oldukları gerekçesiyle Manisa’daki fabrikasından 150 işçiyi çıkartan, sızdırmazlık profilleri üreten Standart Profil şirketi bu kez de Düzce’deki fabrikasından sebep göstermeksizin 140 işçiyi kapı dışarı koydu. Eylül ayının ikinci haftasında, Petrol-İş sendikasının örgütlü olduğu fabrikada, 140 işçi cep telefonlarına gelen mesaj ile işten çıkartıldıklarını öğrendiler. 11 Eylül günü Petrol-İş sendikası ile basın açıklaması için fabrika önünde toplanan işçilere fabrika içerisindeki işçiler de destek verdi. Basın açıklamasında Petrol-İş Genel Başkanı Ali Ufuk Yaşar fabrika yönetimini işten çıkarma uygulamasından vazgeçmeye çağırdı.
Katalonya’da 1 Ekim: ya Evet ya evet… Devlet terörünü durduralım!
Katalonya’daki bağımsızlık referandumu sürecine ilişkin olarak, İspanya Devletindeki kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele’nin 7 Eylül 2017 tarihli bildirisini aktarıyoruz.
Katalonya parlamentosu 6 Eylül günü Katalonya’nın kendi kaderini tayin etmesine dönük referandum çağrısını onayladı ve ardından Katalonya hükümeti de söz konusu referandumun, 1 Ekim tarihinde gerçekleştirilmesi sürecini resmileştirdi. İspanyol merkezi hükümetinin ve anayasa mahkemesinin bu duruma yanıtı –tam da beklendiği üzere- vakit kaybetmeksizin, referandum sürecini yasaklamak ve önderliğini üstlenenler ve işbirliği halinde olanlara ilişkin ceza tehditleri savurmak oldu.
PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ve Ciudadanos (popülist sağ eğilimli Yurttaşlar partisi) Başbakan Rajoy’un saflarında kenetlendiler. Katalonya referandumu ile açığa çıkan sorun aslına bakılırsa ne yalnızca Katalonya’nın sorunu ne de biçimsel bir biçimde geçiştirilebilir. Mevcut İspanyol anayasası, kendi kaderini tayin hakkının reddi üzerine inşa edilmiş durumdadır.
General Franco’nun ölmeden hemen önce söylediği “ her şey ayarlandı, en ince şekilde ayarlandı…” sözlerinden daha iyi ne anlatabilir bu durumu. Tek vatan söyleminden, faşizm dönemi devlet aygıtının suçlu yöneticilerine uygulanan cezasızlığa kadar her şey açıkça ortaya koyuyor bunu. Bugün kim, “elbette Katalanlar kendi kaderlerine yön vermeli ama bunu başka biçimler altında yapmalılar” diyorsa, yanılıyor. Zira bizzat İspanyol devletinin 6 yıldır sürdürdüğü tutum, bunun mümkün olmadığını tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. Dolayısıyla bu tip çağrıların kaderi mevcut merkeziyetçi rejimin payandası olmanın basit gerekçeleri olmaktadır.
1 Ekim artık masada ve ya bu süreçle 1978 yılında kurulan gerici rejimin tasfiyesine dönük bir kapı aralanacak ya da onunla yaşamaya mahkûm olacak ve PP (Halk Partisi) iktidarı döneminde ve 2008 kriz sürecinde gördüğümüz üzere, daha da derinleşerek gericileşmesine tanıklık edeceğiz.
Şüphesiz yolsuzluk kapitalist devletlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Her şey piyasanın kurallarına tabi ve pazardaki her şeyin bir fiyatı vardır. Yine de İspanyol devletine ulaşan krizde ve alt üst oluş dalgasında, “geçiş dönemi” olarak adlandırılan bu baskı rejiminin geçmiş suçlarının düzeyi önemli rol oynuyor.
Unutmayalım ki, Franco diktatörlüğünün suçlarının üzeri örtüldü. Üstelik diktatörlüğün baskı ve adalet mekanizması büyük ölçüde varlığını korudu ve meşrulaştı. Bütün bu süreci sorgulamak istiyorsanız işe bizzat Kraliyet ailesinden başlamalısınız. Zira bu rejim cezasızlığın krallığıdır.
Ama bu rejim aynı zamanda uzun yıllar boyu Franco diktatörlüğüne karşı verilmiş mücadelelere ihanetin de adıdır…
Unutmayalım ki, bu diktatörlüğe karşı mücadeleyi yürütmüş olanlar sadece kendi kaderini belirleme hakkı değil ama aynı zamanda toprak ağalarına karşı tarım reformunu, dinin ve kilisenin günlük hayat üzerindeki denetiminin özellikle de eğitimde ve sağlık alanında topyekûn kaldırılmasını da savunmaktaydı. Yani laik bir devleti ve temel bir demokrasiyi… İşte Cumhuriyet buydu.
Bu nedenle 1 Ekimde gerçekleştirilecek referandum için verilecek mücadele, diğer halkların da taleplerine kapı aralamanın ve aynı zamanda toplu çukurlarda yatan Franco kurbanlarına hak ettikleri onurun geri verilmesi gibi hala tamamlanmayı bekleyen politik görevlerin yerine getirilebilmesinin bir vesilesi olacaktır.
Lucha Internacionalista (Enternasyonalist Mücadele) UIT-CI’nin (İşçilerin Uluslararası Birliğ-IV. Enternasyonal) bir parçasıdır ve bu sınıf enternasyonalizminden güç alarak, tüm İspanya ve dünya emekçilerine Katalonya’nın kendi kaderini belirleme hakkını savunmayı sahiplenme çağrısında bulunuyor.
İşçiler ve halklar arasındaki birlik, Franco diktatörlüğü ya da Monarşi altında olduğu türden dayatmalarla sağlanamaz. İşçi sınıfının ihtiyaç duyduğu türden bir birlik ancak halkların özgür iradelerinin bir sonucu olacaktır. Bir “Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu” uğrunda mücadele ediyor oluşumuzun nedeni budur.
Karl Marks’ın İrlanda’nın kurtuluşu için Britanyalı işçilere hitaben söylediği gibi; İngiliz işçi sınıfı sadece İrlandalılara destek vermekle kalmamalı ama aynı zamanda 1801 yılında oluşturulmuş “Birliğe” karşı da inisiyatif almalıydı. Ve bir başka vesileyle Friedrich Engels “ Başka bir ulusu ezen bir ulus, özgür olamaz” diyordu.
Bugün Katalan halkına yönelecek devlet şiddeti, yarın mutlak surette başka işçi mücadelelerine ve halklara yönelecek. CCOO (İşçi Komisyonları Konfederasyonu) ve UGT (Genel İşçi Birliği) sendikaları devletin uygulayacağı şiddet karşısında nasıl bir tutum alacaklar? Şu bilinmelidir ki, bu şiddete yanıt vermemek fiilen şiddeti desteklemiş olmak ve PSOE’nin yapmış olduğu gibi PP’nin ve Monarşinin yanında yer almak anlamını taşıyacaktır.
Bu nedenle ülkenin ve dünyanın bütün köşelerinde, dayanışma etkinlikleri ve seferberlikleri yapılması çağrısında bulunuyoruz.
Monarşik rejimin şiddetini yenilgiye uğratalım!
1 Ekim Referandumunu hayata geçirelim!
Hangi Enternasyonal?
Türkiye Marksizminin tarihsel olarak tartıştığı belli başlı gündemlere göz attığımızda, istisnasız bir biçimde daima eksik bırakılmış olan bir alan, bütün heybetiyle karşımıza çıkar: Enternasyonal. Marksizmin ilkesel öğeleri sayılacak olsa, hiç şüphe yok ki bu maddelerin birçoğunun önüne geçecek olan Enternasyonalin ve enternasyonalizmin, Türkiye çapında neredeyse hiç tartışılmamış olması, yalnızca topal bir teorik-politik yapının oluşmasına sebebiyet vermekle kalmamış, doğrudan doğruya ulusal sınıf hareketinin de sınırlarını olumsuz anlamda belirlemiştir. Enternasyonalist bir savaş partisinin inşa faaliyetinin politik ve örgütsel perspektiflerinin Türkiye Marksizmi tarafından tartışılmaya açılmaması, hatta açılmasının önerisinin dahi herhangi bir tarihsel kesitte yapılmamış olması, onun dolaysız olarak görece güçsüzlüğünün kaynaklarından birini oluşturmuştur. Böylece Türkiye Marksizmi, konusu ve kalkış noktası olan sınıflar mücadelesinin birçok alanında, ihtiyaç duyulandan farklı ve ihtiyaç duyulana aykırı bir tartışma ve araştırma (mesela solun güya “yurtsever” olma gereği!) rotası çizmiştir kendisine.
Enternasyonal gündeminin tartışılması ve geliştirilmesi bir gereksinimdir. Sırf Marksist gelenek enternasyonalist bir hat izlediği için mi? Hayır! Belki de her şeyden önce, Erdoğan rejimini ve onun uluslararası benzerlerini, o benzerlerin altında can çekişen işçilerle beraber tanımlayabilmek ve Bonapartistleşme eğiliminin uluslararası çapta yankı bulan etkilerini ve sonuçlarını, Türk işçileri nezdinde görünür kılabilmek için. Bu gereksinimle beraber, enternasyonalizmin tartışılması noktasında bir takım politik kriterlerin varlığını da hatırlatmak gerekiyor. Bu kriterler doğrudan doğruya tarihsel ekolün bize sunmuş olduğu derslerdir.
V. Enternasyonal tartışması, bu kriterlerin negatif anlamda da olsa, bir konusudur. Türkiye solu ve devrimci Marksizmi V. Enternasyonal önerisini, IV. Enternasyonal’in programı karşısında hesap vermeksizin ele alamaz. Ve bunun ardından da yapılması gerekecek olan, IV. Enternasyonal programının tarih ve sınıf karşısında hesap vermesini sağlamaktır. Bu iki öznel şartın yerine getirilmediği durumlarda, inanıyoruz ki, V. Enternasyonal önerisi, zaten özünü yansıtmakta olan soyut niteliğinden kurtulamayacak ve ancak, propagandist bir eklektizm olarak söylemsel düzeyde kalabalık yapacaktır. Zaten bu metin de, söz konusu önerinin neden ölü doğmuş olduğunu açıklamaya ayrılmıştır.
Önceki Enternasyonaller ve iflasları
Kabaca özetleyecek olursak, önceki Enternasyonallerin iflas etmelerinin sebebi, onların programlarının iflas etmiş olmasıdır.
Marx ile Engels’in Avrupalı sendikacılar, anarşistler ve Blanquistler de dahil olmak üzere sosyalist yelpazenin birçok akımıyla beraber kurduğu I. Enternasyonal, Paris Komünü’nün ardından, hem Komün’ün yenilgisi dolayısıyla (ve Fransa-Prusya savaşının sağladığı ekonomik büyüme döneminin etkisiyle), hem de Bakunin’nin programında somutlaşan küçük burjuva politik hatla aynı örgütsel çatının altından yürümenin olanaksız hale gelmesi dolayısıyla, yine Marx tarafından kapatılmıştır. Marx, hem haklı olarak kıtadaki sınıflar mücadelesinin reformist bir döneme gireceğini öngörmüş, hem de bilimsel sosyalizmle maceracı ütopistlerin bir daha geri döndürülemeyecek şekilde yollarının ayrılması gerektiğini deklare etmişti. Onun ilk Enternasyonal’i kapatmış olmasının en mühim nedeni, bu uluslarası partinin programının bizzat Paris proletaryası tarafından aşılması (demokratik komünalist belediyecilik değil proletarya diktatörlüğü) ve böylece bu programın geliştirilmesi gerektiğini ifşa etmesiydi. Özetle, I. Enternasyonal’in programı iflas etmişti.
Engels’in kurmuş olduğu ve onun ölümünün ardından aslen Alman sosyal demokrat partisinin önderlerince yönetilmeye başlanmış olan Sosyalist (İkinci) Enternasyonal’in de kaderi, benzer bir rota çizer kendisine. Bu örgütün 1912 Basel Kongresi’nin manifestosu aşağıdaki satırlara yer verir:
“Ama yine de savaş patlak verirse, savaşı en kısa sürede sonlandırmak için müdahalede bulunmak ve savaşın yol açtığı ekonomik ve siyasal krizden kitleleri uyandırıp kapitalist sınıfın egemenliğinin düşüşünü hızlandırmak için var güçleriyle yararlanmak yine bu kesimlerin görevidir. (…) Proletarya, kapitalistlerin kârları, hanedanların hırsları ya da gizli diplomatik anlaşmaların hatırı için birbirlerine kurşun sıkmayı cinayet kabul eder.”
Ancak 1914’te patlak veren emperyalistler arası birinci paylaşım savaşı, 1912’de bu kararı almış bulunan II. Enternasyonal’in çeşitli ulusal seksiyonlarının kendi ulusal savaş bütçeleri lehine oy vermelerine tanıklık eder. Bunun anlamı, barış döneminde oluşturulmuş olan siyasal programın, savaş döneminde terk edilmesi, hatta bu programın tam tersinin hayata geçirilmesidir. Kautsky ile beraber parlamentolarında kendi burjuvazilerinin militarist kredilerine onay oyu veren II. Enternasyonal temsilcileri, Basel Kongresi’nin kararlarına ters düşecek şekilde hareket ederler. Bu; yani örgütün programının önderlik tarafından terk edilerek iflasa uğratılması, II. Enternasyonal’in sonu olmuştur. Evet, Sosyalist Enternasyonal bugün hala mevcuttur ancak bir uluslarası işçi örgütü olarak değil, kapitalist yağmanın organik birer parçası olarak varlığını sürdürmektedir.
Lenin ile Troçki önderliğinde kurulan III. Enternasyonal’in (Komintern) dersleri daha önemlidir. Öncelikle bu uluslararası örgüt 1914 ihanetinin sonrasında değil, direkt 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin II. Enternasyonal tarafından desteklenmemesinin ardından kurulmuştur. Bunun bir sebebi vardır. Lenin de Troçki de, II. Enternasyonal’in önderliğini devirip, aygıtı kullanmaya devam edebileceklerini düşünmüştür. Onların ilk hedefi, Zimmerwald’de alternatif bir enternasyonalist girişim başlatarak, ulusal partilerin çoğunluğunu kendilerinin savaş karşıtı ve devrimci yenilgi yanlısı pozisyonlarına çekmek olmuştur. Liebknecht ile Luxemburg’un Spartakist grubunun (Alman Komünist Partisi), Ekim devriminden sonra bile hala Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin içerisinde kalmış olmasının ve onun sol kanadı oluşturmaya girişmiş olmasının sebebi budur: Enternasyonal’in teslimiyetçi önderliğini ulusal ve uluslararası kongrelerde devirerek, ona devrimci bir perspektif kazandırma taktiği. Ancak bu taktiğin bir vakit kaybı olduğu (ilk kez Lenin tarafından) kısa sürede anlaşıldı. II. Enternasyonal’in Avrupa’daki çeşitli önderleri, Alman, Fransız ve İngiliz proletaryasının Rus devrimini desteklememesi gerektiğini ve Şubat devriminin sosyalist görevlere girişmemesi gerektiğini deklare ederken, Lenin “Devrimimizde Proletarya’nın Görevleri: Proleter Partisi İçin Platform Taslağı” başlıklı ve Mayıs 1917 tarihli broşüründe şöyle yazıyordu:
“Bu Enternasyonal’den derhal ayrılmalıyız. Zimmerwald’de yalnızca bilgi edinmek amacıyla kalmalıyız. Bugün hemen, hiç vakit kaybetmeden yeni, devrimci, proleter bir Enternasyonal kurması gereken biziz; daha doğrusu, bu yeni Enternasyonal’in zaten kurulmuş ve çalışmakta olduğunu açıkça kabul etmekten korkmamalıyız. (…) Uluslararası kongreleri ya da konferansları ‘beklemek’, tek kelimeyle enternasyonalizme ihanet etmektir. (…) Partimiz beklememeli, aksine derhal bir Üçüncü Enternasyonal kurmalıdır. (…) Gelin, bu özgürlükten yararlanalım, ama burjuvaziye desteği, ya da burjuva ‘devrimci savunmacılığı’ savunmak için değil, cesur, dürüst, proleter, Liebknechtçi bir tarzda Üçüncü Enternasyonal’i kurmak için yararlanalım. Bu Enternasyonal hem sosyal şoven hainlere hem de yalpalayan ‘merkezciler’e karşı uzlaşılmaz derecede düşman olsun.”
Lenin, önderliği ele geçirme taktiği adı altında Plehanov’un dünya partisinin (II. Enternasyonal) veya Zimmerwald’in kongre toplamasını beklemenin ihanet olduğunu açıkça deklare etti çünkü bu ikisinin de politik perspektifleri ve programları, Rus devriminin demokratik sorumluluklarla sosyalist görevler arasında kesintisizlik gösteren görevlerinin işaret ettiği yeni gerçeklik karşısında iflas etmişti. Lenin ile Troçki’nin yeni bir Enternasyonal’in inşası için yaptıkları çağrının bunun haricinde hiçbir ama hiçbir nedeni bulunmamaktaydı. Mesele tam da, eski Enternasyonal’in önderliğinin bürokratik metotlarla koltuklarına sımsıkı sarılmış olmaları ve programlarını açık bir karşıdevrimci revizyona tabi tutmuş olmalarıydı. II. Enternasyonal’in örgütsel iflası, onun programının iflasıyla yaşanmıştı.
Dördüncü Enternasyonal neden kuruldu?
Troçki, Dördüncü Enternasyonal’i kurarken de aynı taktiği benimsemişti. Kendisi 1933 senesine kadar, aksini talep eden birçok yoldaşına rağmen Komintern içerisinde muhalefet örgütlemenin ve Komintern’i terk etmemek gerektiğinin altını çizdi. Bu sebeple devrimci Marksizmin takipçileri 1938 senesine dek Uluslararası Sol Muhalefet ismiyle tanındı. 1933 senesinde Komintern, tek bir kurşun dahi sıkmadan ve tek bir grev dahi örgütlemeden Hitler’in iktidara gelişine onay verince (Kızıl Referandum adı altında Alman Komünist Partisi, Nazi’lere oy çağrısı yapmıştı!), Troçki kesin bir şekilde belirtti: Komintern artık içeriden değiştirilme olanağı bulunan merkezci bir örgüt değil, Kremlin’deki antikomünist bürokrasinin karşıdevrimci bir büyükelçilikler birliğiydi ve proletaryanın öncüsünü derhal yeni bir Enternasyonal’in çatısı altında merkezileştirmek şarttı. Troçki, Sürgün Günlüğü olarak anılacak günlüklerine yeni bir Enternasyonal’in inşası faaliyetinin daha önceki bütün işlerinden (1905 devrimi Sovyet başkanı, 1917 Şubat devrimi Sovyet başkanı, 1917 Ekim devriminin iki önderinden biri, Kızılordu’nun kurucusu, İç Savaş’ta zaferin örgütleyicisi, Brest-Litovsk Anlaşması’nda elçi, önce Dış İşleri, sonra da Savaş Halk Komiseri, Sovyetler’de Lenin’in isteği üzerine Sol Muhalefet’in kurucusu) çok daha önemli olduğunu yazacaktı.
Troçki 1933’ün Mart ayında, Sol Muhalefet’e KPD’yi (Alman Komünist Partisi) reforme etmeye çalışmaktan vazgeçmesini söyledi. Artık yeni bir Almanya partisinin kurulması gerektiği ortadaydı. Ancak Troçki bir adım daha ileri gidiyordu ve şunu soruyordu: Komintern’in bazen sekter, bazen de maceracı olan politik merkezciliğinin sonucunda Almanya partisini ve işçi sınıfını Hitler’e teslim etmesinin ardından, nasıl olur da onun hiçbir seksiyonundan ve partisinden, bu ihanetçi tutuma karşı bir tane bile itiraz yükselmez? Bu soru aracılığıyla Troçki, Nazizmin zaferinin Komintern ile beraber onun bütün ulusal partilerinin sorumluluğunda olduğunu vurguluyordu. Troçki’nin Sol Muhalefet’e gerçekleştirdiği yeni bir Enternasyonal çağrısı, işte tam olarak bu gerçeğe ayak basıyordu:
“Böylece biçimsel, örgütsel sorunlar üzerindeki tartışma, programa ilişkin, politik bir düzleme kaymıştır. Yeni parti ancak Komintern’in ilk dört kongresinin kararlarına sıkıca dayanarak, son on yılın korkunç derslerini, programıyla, stratejisiyle, taktikleriyle ve örgütlenmesiyle hesaba kattığı taktirde eskisinin üstüne çıkabilecektir.” (Troçki, Yeni Bir Enternasyonal ve Yeni Komünist Partiler Kurma Gereği, 15 Temmuz 1933.)
Yeni bir Enternasyonal’in inşası için oluşan şartların öznel boyutunu, sadece ve sadece, sorunların örgütsel-biçimsel düzlemden çıkıp, politik-programatik düzleme sıçramış olması oluşturuyordu. İşte bu farkındalık, oldukça önemliydi. Neden mi? Bugün için V. Enternasyonal’i savunanların gerekçesi, IV. Enternasyonal’in dağınıklığı ve ufaklığı olduğu için! Halbuki Troçki -bu mantığı tersinden işletirsek- Komintern partileri görece bir kitleselliğe sahip olduğu için, bu yapının içerisinde kalmayı düşünmedi, düşünmezdi de. Zira mesele, örgütsel-biçimsel boyutunun çok ötesinde, bir politik program sorunuydu. Troçki’nin IV. Enternasyonal’i kurma kararı, bütün gerekçelerini, Komintern’in kendisinin ilk dört kongresinde alınan kararlarından kopuşunda buluyordu. Sol Muhalefet’in bir Enternasyonal biçiminde yeniden örgütlenmesinin işaret fişeği, Sovyetlerde Stalinizmin ve Almanya’da Nazizmin yükselmesi sonucunda zaten Leninist ilkelerinden kopmuş olan Komintern’in politik iflasıydı.
Dördüncü Enternasyonal’in görevi Marx, Engels ve Lenin tarafından geliştirilip yorumlanan dünya devrimi perspektifini ve sınıfsız topluma ilerleyişin devrimci stratejisini korumaktı. O, aynı zamanda Komintern’in ilk dört kongresinde ifade edilmiş bulunan sürekli devrim kuramını ve geçiş programı mantığını da, tam da Komintern bunları terk ettiği için, muhafaza etmek ve geliştirmek zorundaydı. Aynı zamanda ulusal partilerin Stalinist bir karikatür altında bürokratikleşmelerine karşıt olarak Dördüncü Enternasyonal, Komintern’in ilk dört kongresinde geliştirilmiş bulunulan demokratik merkeziyetçi Leninist örgüt formunu da savunup, gelecek kuşaklara miras olarak bırakabilmeliydi.
Özetle IV. Enternasyonal’i var eden öznel ve nesnel koşullar şunlardı: Bir savaşlar, krizler ve devrimler çağı olarak emperyalizm aşamasında bulunulması ve bu aşamanın yok edilerek sosyalizme geçişin sağlanması noktasında sürekli devrim ve geçiş programı gibi eylem kılavuzlarının yakıcılığını ve doğruluğunu ispatlamış olan Ekim Devrimi’nin yenilerinin yaratılmasını görevi bilen siyasal önderliklerin inşa edilmesi. IV. Enternasyonal’i var olmak zorunda bırakan bu şartların bütünü, yüzyılımızda olağanca krizli yapılarıyla varlıklarını sürdürmektedirler.
Dördüncü Enternasyonal’in terk edilmesini vaaz eden argümanlara 3 cevap
a.) Pablo’ya ve Pabloculuğa ne oldu?
IV. Enternasyonal’in, aslında bugün dahi devrimci programın biricik temsilcisi olmasının sebeplerinden birisi, tam da kendi içerisinden çıkan Michel Pablo’nun revizyonist hattını bünyesinden atabilmiş olmasıdır. Bu durum Sosyalist (II.) Enternasyonal örneğinden şöyle farklılaşır: Devrimci programın terki anlamına gelecek olan politikaların merkezi, önderlikte tutunamamış, programa sadık taban tarafından uluslararası partiden ve oradaki görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
Bu gerçeğin kendisi önemlidir çünkü neden IV. Enternasyonal’in terk edilip yeni bir tanesinin inşasına başlanması gerektiği anlatıldığında, öne sürülen mazeretlerin en önemlisi Pablo ile onun revizyonist programı olmaktadır. Ancak Pabloculuğa dair yanlış olan ne varsa, onlar, IV. Enternasyonal’e dair doğru olan ne varsa, onları tersten temsil etmektedir; başka bir deyişle Pabloculuğun temelden hatalı olan önermeleri, IV. Enternasyonal’in programının doğruluğunu tersten kanıtlamaktadır.
Eğer Pablocu revizyonizm, dünya partisinin ve ona bağlı olduğunu deklare eden farklı grupların çoğunluğunda ve en önemlisi de önderliğinde baskın gelen siyasal taraf olsaydı ve böylece IV. Enternasyonal’in kuruluş programının ilkeleri geri dönüşü olmayan bir terk edilmeyle karşılaşmış olsalardı, uluslararası politik görevimizin gündem maddesinin ilk sırasını IV. Enternasyonal’in yeniden inşası değil, yeni bir Enternasyonal’in örgütlenmesi oluştururdu. Ancak yaşananlar bu şekilde gelişmedi. Dörtçü güçler, bütün bölünmüşlüklerine ve ayrılıklarına rağmen revizyonist programı, üzerlerinde yükseldiği Troçkist-Leninist temel sayesinde bertaraf etmeyi başardı. Bunun anlamı, doğrudan doğruya bir aygıt ve bir program olarak IV. Enternasyonal’in taşıdığı güncellik ve doğruluktu. Zira bugün yeryüzü üzerinde Dört adına hareket ettiğini ilan edip, Pablo’ya sadık kaldığını duyuran bir tane grup bile yoktur. Onlar, geleneğin Troçkist iskeleti tarafından yenilgiye uğratılmışlardır.
b.) Nesnel şartların anlattığı
V. Enternasyonal çağrısının Türkiyeli temsilcilerinden V. U. Arslan, 2013 senesinde kaleme aldığı bir yazısında, IV. Enternasyonal’in nesnel şartlar dolayısıyla iflas ettiğini yazar. Nesnel şartlardan kastı bürokratik aygıtların gücü ve solun geneline hakim olmuş olan sivil toplumculuktur.
“Subjektif faktörler dışında 4. Enternasyonal’in tarih sahnesinden fiilen çekilmesini sağlayan ağır nesnel şartları da incelemek gerekir.”(1)
IV. Enternasyonal’in ve onun sürekli devrim perspektifiyle geçiş programı mantığından oluşan siyasal eylem kılavuzunun varlıklarını zorunlu kılan olguların ve örneklerin, tam tersinden onların işlevsel olmadığı yönünde ileri sürülmesi, skolastik bir anlayış zincirleri hatasına ve sebep-sonuç ilişkisinin mekanik bir yorumlanışına işaret etmektedir. Aslında Enternasyonal’in neden iflas etmiş olduğuna dönük öne sürülen bütün ampirik gerekçeler, onun politik temellerine duyulan ihtiyacın yakıcılığına ve güncelliğine denk düşmektedir. Bu ilişkinin negatif boyutu kimseyi yanıltmasın; nesnel şartlar adı altında öne sürülen apolitik mazeretlerin tamamı, IV. Enternasyonal’in programatik güncelliğini tersinden de olsa ispatlamaktadır.
Artık neden IV. Enternasyonal’in programının bayrağı altında mücadele edilmemesi gerektiği üzerine nedenler sayılırken, emperyalistler arası ikinci paylaşım savaşının ertesinde sosyal demokrat, reformist ve bürokratik önderliklerin inanılmaz oranda bir güç toplayıp kitle hareketini yönlendirmeye başladığı ve 68 Mayıs’ındaki isyanla beraber sivil toplumculuğun ve başka türde küçük burjuva ideolojilerin harekete egemen olduğu şeklindeki mazeretler ileri sürülmektedir. Ancak tam da bu gerçekler ve olgular, IV. Enternasyonal’in programının doğruluğunu göstermekte ve onun varlığına duyulan gereksinimi ortaya çıkarmaktadır.
Bu kavramak önemlidir. Eğer yabancı sınıf unsurlarının politik önerileri zaten mevcut olmasaydı (kitle hareketi bürokratik aygıtlar ve yarıliberal odaklar tarafından zaten nihai hedefinden saptırılmasaydı), IV. Enternasyonal’in programına duyulan ihtiyacın öznel boyutu da söz konusu olamazdı. Aslında tam bu teslimiyetçi ve pasifist önderlikler, sınıflar mücadelesinin seyri içerisinde kitlelere sol görünümlü prangalar vurmuş olduğu için IV. Enternasyonal mevcuttur ve bu mevcudiyeti de korunup ileri taşınmalıdır.
Bunun yanı sıra, bir örgüt ile programın güncelliğini koruduğunu ve hala bir savaşım aracı olarak var olduğunu ispatlamanın metodu, sınıflar mücadelesine ancak ve ancak Bolşevik perspektifin ve stratejinin bütünüyle egemen olacağı soyut bir dönemin beklentisini önermek olamaz. IV. Enternasyonal’in programının aşıldığını, onun egemen olan durumuna gelememiş olması üzerinden iddia etmek, birçok vahim hataya kapı aralar. Benzer şekilde tarih boyunca Leninist tipteki yapılanmaların da çok nadir olarak iktidarı ele geçirdiği söylenip, Leninist örgüt inşası perspektifinin işlevsizleştiği de söylenebilir. Ancak bu doğru değildir zira Lenin’in kendi modelini önermesine sebebiyet veren objektif koşulların bütünü, daha da derinleşmiş olmalarıyla mevcutturlar. Benzer biçimde IV. Enternasyonal’in programına hayat veren dinamikler de (örneğin, eşitsiz ve bileşik gelme), kapitalizmin tarihsel yasaları halinde varlıklarını sürdürmektedirler. Nasıl ki Spartaküs isyanının başarısızlığı ve yenilgisi, Antik Roma’da köle ayaklanmaları döneminin kapandığına veya farklı tarzda bir yok etme programına (örneğin Hannibal) ihtiyaç duyulduğuna işaret etmediyse, IV. Enternasyonal’in bugüne kadar olan sınırlı gücü de (ki aslında bu varsayım dahi yanlıştır!), Troçkist programın emperyalizmin ilgasında sonuca götürecek olan biricik eylem kılavuzu olduğu gerçeğini değiştirmez.
c.) “Ulusal zemin” mi?
Arslan, IV. Enternasyonal’in güçlü bir “ulusal zemine” sahip olmadığını ve bu sebeple de onun kendi varlığını inkâra sürüklendiğini yazıyor:
“4. Enternasyonal’in çıkış noktası olabilecek bir ulusal zemin kalmamıştı. Bu tarz bir ulusal zemini değerlendirebilecek Rus Sol Muhalefeti tümden katledilmiş, Çin Sol Muhalefeti kitlesel şekilde ezilmiş, İspanya ise Stalinistler ve Franko tarafından dümdüz edilmişti.”(2)
Ulusal Troçkizmin en derin yanılgılarından birisi daima, gerçek bir Enternasyonal’in ancak güçlü bir ulusal partinin önderliğinde yaratılabileceğini sanmış olması veya güçlü bir ulusal önderlik olmaksızın gerçek bir Enternasyonal’in inşası çabasının anlamsız ve boş olduğu düşüncesi olmuştur. Böylece uluslararası bir işçi partisinin bina edilmesine dönük girişilen eylemlerin meşruluğu ve daha da önemlisi varlığı, güçlü bir ulusal önderliğin varlık şartlarına indirgenir. Enternasyonal’in ontolojik ve programatik ölçütleri, ulusal öznenin nicel çokluğuna şartlandırılır. Elbette bu, son derece antimarksist bir reflekstir.
Gerçek bir işçi Enternasyonal’ine dayanmayan ve bunun içerisinde yer almayan bütün ulusal grupların sonu, istisnasız bir biçimde yıkım ve yok oluş olmuştur. Bunun en ciddi örneği Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ta kendisidir. Ulusal bir partinin dünya devrimi ve sınıfsız topluma geçiş programı uyarınca sahip olduğu ve daima güvenebileceği, biri nesnel biri öznel iki olgu var olmuştur: İşçilerin sürekli seferberliği ve sosyalist devrimin Leninist dünya partisi. Kuvvetli işçi seferberliklerine dayanmalarına rağmen bir Enternasyonal inşa etme çabasına girişmemiş olan ve hatta var olan Enternasyonal’i yok etmeye girişmiş olan sayısız güçlü ulusal önderlik (Çin, Vietnam, Küba, Yugoslavya ve benzerleri), tam da uluslararası bir devrimci Marksist partinin programının egemenliğinde olmadıklarından dolayı, kendi ülkelerinde kapitalizmi restore etmenin özneleri konumuna gelip, işçilere savaş açmışlardır. İçerisine çektiği proleterlerin sayısı milyonları bulan sendikal seferberliklerin büyük bir bölümü (misal Britanya’da madenciler grevi), tam da Kızıl Sendikalar Enternasyonal’i Kremlin bürokrasisi tarafından kapatıldığı için yenilgiye uğramıştır (çünkü Alman ve Fransız proletaryası, İngiliz maden sahipleri için üretmeye devam etmişlerdir).
Ulusal partinin inşası aynı zamanda uluslararası partinin de inşasıdır ve uluslararası partinin inşası, aynı zamanda ulusal partinin de inşasıdır. Devrimci Marksizm ikisi arasında kategorik bir ayrım yapmaz. 20. yüzyılın başında Bolşevik Parti’nin bina edilmesi noktasında yaşanan en ciddi nitel sıçrama ne 1905 devrimi, ne de 1917 Şubat ve Ekim devrimleridir. Lenin’in partisinin en büyük sıçraması, tam da Komünist (III.) Enternasyonal’in ilan edilmesiyle yaşanmıştır. Bu bağlamda Enternasyonal ve onun seksiyonları arasındaki inşa dinamiği diyalektiktir. Bu tıpkı bir ulusal partinin, kendi ülkesinin farklı şehirlerinde partisini var etmesine benzer. Partiyi şehirlerde ve ilçelerde var etme mücadelesi, onun ulusal gövdesini ve varlığını oluşturma mücadelesidir. Ulusal partileri var etme çabası da, doğrudan doğruya uluslararası partiyi somutlama faaliyetidir. Biri, diğerinden ayrı düşünülemez; düşünülürse, nihai sonuç yenilgi olur. Bu nedenle de güçlü bir ulusal partinin inşası, IV. Enternasyonal’in uluslarası çapta yeniden inşasıdır ve başka da hiçbir şey değildir.
Beşinci Enternasyonal’i tarih boyunca kimler, ne için talep etti: İki vahim örnek
a.) PRT (Combatiente)
1960’lı senelerin sonları ile 1970’lerin başlarında Mandelci Birleşik Sekreterlik (BS), Dokuzuncu Dünya Kongresi’nde gerillacı taktiklerin temel mücadele metodu haline gelmesini öngören kararı onayladıktan sonra, sınıf mücadeleci sektörler içerisinde Leninist partiyi inşa etme stratejisinden saparak birçok seksiyonun bölünmesine yol açar. Bölünmelerin en ciddisi Arjantin’dedir. Arjantin partisinde Roberto Santucho’nun örgütü PRT-El Combatiente Enternasyonal’in resmi seksiyonu olarak kabul edilirken, Nahuel Moreno’nun önderliğindeki PRT-La Verdad sempatizan seksiyonluğa itilir. Santucho gerillacı çizgide ERP’yi (Devrimci Halk Ordusu) örgütler ve yüzlerce militanı bu örgüt aracılığıyla gerilla savaşına sokarak hemen hepsinin telef olmasına yol açar. Bu arada ERP “yeni bir Enternasyonal” savunmaya başlamıştır.
PRT-El Combatiente tıpkı V.U. Arslan gibi IV. Enternasyonal’in devrimci bir kutup olarak ömrünü tamamlamış olduğunu ve yeni bir uluslararası örgütlenmenin kurulması gerektiğini deklare eder. Onlara göre yeni Enternasyonal, yine tıpkı Arslan’ın önerdiği üzere “başarı öykülerine” imza atmış “Marksist hareketler” tarafından; yani Küba, Arnavutluk, Çin, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam önderlikleri tarafından oluşturulmalıydı. Özetle Arslan’dan çok daha önce, bir Enternasyonal’in inşasının şartları bütünlüklü politik konseptlerden alınıp, uluslararası güçler dengesinin suni yasalarına teslim ediliyordu.
PRT-El Combatiente 1970 senesinin Temmuz ayında gerçekleştirdiği Beşinci Kongresi’nin ardından Merkez Komitesi tarafından kaleme alınmış olan aşağıdaki açıklamayı kamuoyu ile paylaşıyordu:
“IV. Enternasyonal’in devrimci bir uluslararası platforma dönüştürülme ihtimaline inanmadığımızı kongrede onayladığımız gerçekçi bakış açısı, hata, abartma ya da sahte illüzyonlara yer bırakmamak için yeniden ifade edilmeli. Biz inanıyoruz ki bu artık tarihsel olarak imkansızdır ve Enternasyonal’in yeni görevi, en iyi olasılıklarını garanti altına alarak proleter devrimci bir örgüte dönüştürülmesi, Leninist Üçüncü Enternasyonal’i model alacak ve Vietnam, Çin, Kore ve Arnavutluk partilerinin temel olacağı yeni bir Devrimci Enternasyonal’in inşa edilmesidir.” (Resoluciones del V Congreso y de los Comite Central y Comite Ejecutivo Posteriores [Resolutions of the Fifth Congress and of following meetings of the Central and Executive Committees], s. 42.)
Böylece PRT-El Combatiente, IV. Enternasyonal’in yeniden inşası için değil, aksine onun programının değiştirilmesi ve sağa doğru revize edilmesi için mücadele ettiğini açıkça ilan eder. Öncelikle Enternasyonal’in “devrimci bir örgüte” dönüştürülmesi gerektiğini yazarak, onun seksiyonlarının bütün ülkelerde işçi sınıfı içerisinde Leninist parti inşası stratejisini terk edip, gerilla mücadelesi başlatması gerektiğini söyler. İkinci olarak da IV. Enternasyonal’in programının, Çin ve benzeri deforme olmuş işçi devletlerinde politik devrim stratejisinden vazgeçmesini ve buralardaki bürokratik diktatörlüğün öğeleriyle işbirliği yapması gerektiğini öne sürer. IV. Enternasyonal’in devrimci bir uluslararası “platform” olmadığını küstahça iddia eden PRT-El Combatiente daha da ileri giderek, karşıdevrimci bürokratik aygıtlarla ve proleter düşmanı Stalinist devlet aygıtlarıyla aynı örgütsel çatı altında hareket edilmesi gerektiğini söyler!
PRT-El Combatiente, yeni bir Enternasyonal için öne sürdüğü bakış açısını, 1968 senesinde yayınladıkları “İşçi İktidarı ve Sosyalizm için Tek Yol” başlıklı broşürde aşağıdaki gibi açıklar:
“IV. Enternasyonal çerçevesinde önemli katkılar yapıyoruz, ancak bunu yapmak için dünya devriminin bu aşamasında kendi stratejimizi gözden geçirmeliyiz. Partimizin kendisini Castroculuk tarafından formüle edilen dünya stratejisi lehinde açıkça ifade etmesi gerektiğine inanıyoruz (…) Öncelikle, dünya ve kıtasal devrim için Castrocu strateji ve taktikle olan anlaşmamızı aşağıdaki nedenlerle ilan etmeyi kabul ediyoruz: a) Onların esasen doğru olduğunu düşünüyoruz (…)” (International Information Bulletin, No. 4, Ekim, 1972, s. 18.)
Şu noktanın anlaşılması şarttır: PRT-El Combatiente’nin IV. Enternasyonal’in lağvedilmesi veya terk edilmesi gerektiğini öneren bakış açısıyla, onun sağa kayışı ve bürokratik-Stalinist güçlere yedeklenme stratejisi, birbirlerini dışlayan değil, aksine tamamlayan parçalardır. PRT-El Combatiente tam da programatik oranda muhafazakarlaştığı ve inşa dinamiklerinin Leninist ilkelerinden koptuğu için, IV. Enternasyonal programının aleyhinde propaganda üretmek zorunda hissetmiştir kendisini. Zira kendisi, Stalinizmin çeşitli bürokratik ulusal varyantlarına uyarlanma politikasını, yeni bir Enternasyonal mazereti adı altında ifade etmek durumundaydı çünkü bu oportünist uyarlanma doğrudan doğruya Bolşevik-Leninist anlayışın terk edilmesini şart koşuyordu. Yeni bir Enternasyonal önerisinin teorik-politik arka planında, “emperyalizmle barış içerisinde bir arada yaşama” programı aracılığıyla kitle hareketini ve uluslararası devrimci dinamikleri felçleştiren antikomünist bürokrasilerin kuyruğuna eklemlenme kaygısı vardı. yeni Enternasyonal önerisiyle, Troçkizmden kopuş arasında şaşmaz bir politik ve hatta organik bağ mevcuttu.
Troçki’nin sekreterliğini ve gardiyanlığını yapmış olan, onun katili Ramon Mercader’in kaçmasını engellemiş olan ve Amerikan SWP’sinin uzun seneler önderliğini üstlenmiş bulunan Joseph Hansen, Peru köylü ayaklanmalarının tarihsel Troçkist önderi Hugo Blanco ve Latin Amerika Troçkizminin en önemli önderi olan Nahuel Moreno, 1973 senesinin Ocak ayında PRT-El Combatiente’nin IV. Enternasyonal’e karşı açtığı savaşa dönük olarak bir broşür ve bilanço metni kaleme aldılar. Birleşik Sekreterlik’in ilkesiz pozisyonlarını top ateşine tutan bu bilanço, PRT-El Combatiente’nin yeni bir Enternasyonal önerisini de en ağır ithamlarla mahkûm ediyordu.
“Bu, Troçkizm’den iki aşamalı devrim teorisine ve Stalinizme doğru bir hareket yönünün açık bir göstergesidir ve muhtemelen neticenin siyasi parçalanması söz konusudur. (…) PRT (Combatiente) liderleri, politik ilkelerin gerilla savaşına karışmamasını ilke edinirler. (…) Bu ihlaller, IV. Enternasyonal’in devrimci karakterini kamuoyunda sorgulamak ve ‘yeni bir devrimci Enternasyonal’ oluşumuna çağrı yapmaktı. Önerilen yeni Enternasyonal’in potansiyel temelleri ise kamuoyunda devrimci partiler olarak tanıtılan Çin, Küba, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnam partileridir. Buna, resmi seksiyonlara ve sempatizan gruplara karşı IV. Enternasyonal’e düşman güçleri kamuoyunda destekleyerek devam ettiler. Buna Çin’de ve diğer Stalinist ülkelerde ilerleyen politik devrime kamuoyunda karşı gelerek devam ettiler.” (Socialist Workers Party U.S., International Internal Discussion Bulletin, IV. The Crisis in the Fourth International, Ocak 1973)
Hansen ile Moreno, tartışmanın o günkü biçimi itibariyle haklıydı: Zira sosyalist işçi devrimlerinin temel metodolojisi, sınıf içerisinde mevzilenmiş olan Leninist partilerin inşa edilerek öncü proleter kuvvete dönüştürülmesi olmayı -bütün gerillacı denemelere rağmen- sürdürüyordu. IV. Enternasyonal’den kopuş çağrısı, doğrudan doğruya Leninist konseptin terk edilmesi çağrısıydı. Bu nedenlerle de tarihteki ilk V. Enternasyonal önerisi, sosyalist dünya devrimi ve geçiş programı mantığı güncelliklerini koruduklarından dolayı ve onların henüz sınıflar mücadelesinin hiçbir deneyimi karşısında iflas etmemiş olmasından dolayı, açık bir başarısızlıkla sonuçlandı. Devrimci sınıf hareketinin ve ilerleyişinin bütün nesnel yasaları, birincil öznel görev olarak IV. Enternasyonal’in yeniden inşası ihtiyacına vurgu yapmayı -tıpkı bugün de olduğu gibi- bırakmamıştı.
b.) Chavez’in burjuva çağrısı
V. Enternasyonal’in çağırıcılığını yapan ikinci tarihsel moment, ilkinden de daha derin bir yanılgıya ve sağa kayışa denk gelmektedir. Zira ikinci çağrı bizzat bir burjuva hükümetin başkanı tarafından gerçekleştirilmiştir. Venezuela’nın eski devlet başkanı Hugo Chavez’in, 19-20 Kasım 2009 tarihlerinde Caracas’ta gerçekleştirilen Venezuela Birleşik Sosyalist Parti (PSUV) Kongresi esnasında düzenlenen Dünya Sol Partiler ve Hareketler Toplantısı’na katılan 26 ülkeden 40 kadar grubun temsilcilerine hitaben, V. Sosyalist Enternasyonal’in kurulması çağrısında bulunması geniş bir yankı uyandırmış, birçok samimi sosyalizm savaşçısını da heyecanlandırmıştı.
Ancak Chavez’in hedefi, işçi sınıfının farklı ulusal bölüklerini kapitalizmi ilga etme amacı etrafında birleştirecek bir uluslararası mücadele partisinin yaratımı değil, kendi Venezuela kapitalizminin ABD emperyalizmi karşısındaki rekabet gücünü güçlendirecek ve uluslararası ticarette Venezuela burjuvazisinin psikolojik mübadele masası gibi çalışacak, çeşitli ulusal politik diplomasi merkezlerinden oluşan bir uydunun yaratımıydı. Chavez’in çağrı yaptığı ve o sırada toplantıda katılımcı olarak da bulunan yapılardan birisi Çin Komünist Partisi’ydi. Yani Chavez, V. Enternasyonal’in organik ve politik bir parçası olarak, Çin işçi devletini ortadan kaldıran ve proletaryanın geçiş ekonomisi kazanımlarını kapitalizmi restore ederek yok eden bir ayrıcalıklı bürokratik kastı ve burjuvaziyi öne sürüyordu. V. Enternasyonal’in ilk iki bileşeni, kendi ülkelerindeki grevci işçilerin üzerine ateş açmaktan gocunmayan kapitalist Venezuela PSUV’si ile Çin KP’si olacaktı.
Chavez’in çağrısına dahil ettiği bir diğer parti de Meksika’dan katılım sağlamış olan Devrimci Kurumsal Parti’ydi (PRI). PRI Meksika’yı aralıklarla olmak üzere toplam 60 sene boyunca yönetti. Yönettiği süreç boyunca da üretici güçleri her alanda emperyalizmin yağmasına açtı. Son iktidarları sırasında imzalamış oldukları NAFTA anlaşması dahi bunun bir kanıtıdır.
Yine buluşmada bulunan ve Chavez’in V. Enternasyonal’ine davet edilen bir diğer parti de Arjantin’in Peronist partisidir.1940’lı yıllardan bu yana birkaç kez burjuvazinin emrinde iktidar olan bu parti, ülke proletaryasının sömürülmesinin sürekliliğini sağlayan temel kurumdur.
Nasıl ki PRT-El Combatiente’nin V. Enternasyonal projesi antikomünist bürokratlarla işçileri aynı örgüt çatısı altında birleştirmekten ibaretse, Chavez’in de yeni Enternasyonal önerisi benzer biçimde, uluslararası sermayenin farklı sektörleriyle işçileri aynı örgüt çatısı altında var olmaya davet etmenin bir parçasıydı. Ancak bu durumun sebebi, söz konusu çağrıyı yapan iki odağın da programatik oportünizmleriyle sınırlı değildi. Zira onlar bu oportünizmi ifade edebilmek için IV. Enternasyonal’in programından kopulması gerektiğinin propagandasını yapmak zorundaydı (Chavez yeni bir Enternasyonal çağrısı yaptığında, bu çağrının IV. Enternasyonal’i de kapsadığını duyurmuştu!). Onlar, tam da IV. Enternasyonal’in hala güncel, haklı ve doğru olan sürekli devrim ve geçiş programı mantığı sınıflar mücadelesinde egemen konuma gelemesin; yani tarihi bir politik sorumluluk olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşası engellensin diye, yeni bir Enternasyonal çağrısı yapmak zorunda hissettiler kendilerini. O yüzden nihai olarak şu iddia edilebilir ki, V. Enternasyonal çağrısı, öznel düzlemde karşıdevrimin güçlendirilmesi çağrısı yapmakla kopmaz bağlara sahip bir merkezci eklektizmdir.
Yeni bir Enternasyonal mi, yoksa IV. Enternasyonal’in yeniden inşası mı?
Anlaşılacağı üzere yeni bir Enternasyonal’in programatik varlığı daima, kendinden öncekinin siyasal programının uluslararası çapta ciddi bir iflasını gerekli kılmıştır (Paris Komünü yenilgisi, Birinci Dünya Savaşı/Ekim Devrimi, Hitler’in iktidara gelişi).
Tarih boyunca sürekli devrim perspektifini ve geçiş programı mantığını yanlışlayan veya onun aşılmasının gerekli olduğunu gösteren bir tane bile -bırakalım devrimi- işçi hareketi veya grev yaşanmamıştır. Aksine yaşanan yenilgiler, defalarca ama defalarca, IV. Enternasyonal’in stratejisinin haklılığını ortaya koymuştur ve yaşanan yenilgilerin sebebi de, tam olarak IV. Enternasyonal’in önerisinin sınıflar mücadelesi içerisinde egemen konuma gelememiş olmasındandır. IV. Enternasyonal’in programı zaferlerle değil, yenilgilerle doğrulanmıştır ve tam da bu nedenle, güncel olan onun yeniden inşasıdır. Zira IV. Enternasyonal programının aşılması ancak ve ancak onun zafere ulaşmasıyla mümkün olabilir. Bir olgu ancak kendisini gerçekleştirdiğinde, kendisine duyulan güncel gereksinimi ve böylece kendisini, ortadan kaldırabilir.
Bütün bu gerçeklerin ışığında, Beşinci Enternasyonal’in var edilmesinin bir ihtiyaç olduğu söylenirken, kastedilen IV. Enternasyonal’in sürekli devrim ve geçiş programı mantığının aşılmış veya yanlışlanmış olduğu mudur? IV. Enternasyonal’in hangi zaferi, onun kendi programının aşıldığı bir konjonktür yaratmıştır? Yoksa söz konusu olan, tıpkı IV. Enternasyonal’in, Komintern’in ilk dört kongresinin devamı olduğunu ve bu kongreleri sahiplendiğini söylemesi gibi, Dört’ün kuruluş ilkelerinin yeni bir Enternasyonal’de sürdürülmesi gerektiği midir? O halde Komintern’in Hitler’i iktidara taşıyan politikalarının bir benzeri, IV. Enternasyonal’in tarihinde mevcut mudur, mevcutsa nerededir? Zira Komintern’den kopuşun biricik sebebi, tam da onun geri dönülmesi mümkün olmayan bu ihaneti olmuştur. IV. Enternasyonal’in ve Dörtçü güçlerin ihanetleri nerededir? Eğer örnek olarak Bolivya ve Sri Lanka örneklerinde Stalinist refleksler göstererek işçi devrimine ihanet etmiş bulunan Pablocu revizyonizm gösterilecekse, bu revizyonizmin Enternasyonal’den atılmış olması nasıl açıklanacaktır? Unutmamak gerekir ki önceki Enternasyonaller’in iflası, tam da onların kendi içerlerinde oluşmuş olan kendi revizyonizmlerini bünyelerinden ve önderliklerinden atamamış olmalarından kaynaklanmıştır.
Bütün bu sorulardan da anlaşılacağı üzere, bugün IV. Enternasyonal’in geçersiz olduğunu ve yeni bir Enternasyonal’in inşa edilmesi gerektiğini öne sürenlerin argümanları, hiçbir politik-programatik içeriğe ev sahipliği yapmamaktadır. Onların bütün iddialarının dayandıkları gerekçeler şunlardır: Dörtçü güçler dağınıktır ve sayıları nicel olarak azdır. Bu, analitik biçimlerde yürütülen yanlış bir mantığın, en kaba sonucudur. Örgütsel-teknik zayıflık, Lenin’in deyişiyle, politik-programatik iskeletin terk edilmesinin mazeretini oluşturmaz, oluşturamaz.
Bugün IV. Enternasyonal, bölünmüşlüğüne ve onun adını sahiplenen kimi sektörlerinin sağa kayışına rağmen, ne emperyalizm karşısında ricat etmiştir, ne de burjuvazinin egemenliği altına girmiştir. Stalinist iftira ve karalama kampanyaları sırasında devrimci Marksist metodolojiyi başarıyla yeni kuşaklara taşımıştır ve bugünkü görevi de işçi sınıfı hareketini kendi programına kazanmaktır. Bundan da öte, bir devrimci işçi hareketinin yaratımının şartlarıyla, IV. Enternasyonal programının hayata geçirilmesinin şartları, birbirleriyle kaynaşmışlardır. Başka hiçbir ama hiçbir (!) odak, emperyalist üretim ilişkilerini ve burjuva devlet aygıtını yok etmeyi hedefe koyan bir siyasal programa sahip değildir. Buna sahip olan tek tük ulusal önderlikler ise, tam da sadece ulusal oldukları ve enternasyonalist bir örgütsel çalışmaya girişmedikleri için, dünya kapitalizmi tarafından yutulmaya; yani kapitalizmin uluslarası ilişkilerini yeniden üretmeye mahkûmdur.
Marksistler için, söz konusu bir Enternasyonal’in inşası olduğu zaman, sadece bir kriter vardır: Program! Bize sorarsanız IV. Enternasyonal’in Geçiş Programı’nda işlenen dünya sosyalist devrimi ve proletarya diktatörlüğü stratejileri bugün için, dün olduklarından çok daha yakıcı bir şekilde güncelliklerini korumaktadırlar. Bizce IV. Enternasyonal’in mücadele metodu, hâla emperyalizmin alt edilmesinin gerçek yöntemini temsil etmektedir. Bu gerekçeler sebebiyle de IV. Enternasyonal’in yeniden inşası perspektifi, olanaklı tek enternasyonalist inşa faaliyetidir. Başka bir alternatif yoktur (bir daha belirtelim, yoktur!). Moreno’nun meşhur deyişiyle, mevcut durum “Ya emperyalist yok oluş, ya da IV. Enternasyonal” formülünde kristalize olan gerçekliğiyle karşımıza dikilmektedir.
Yeni bir Enternasyonal’in yaratım metodu ne olacaktır peki? Cevap aşağıdaki gibidir:
“Komünist bir dünya yaratmak için Enternasyonal’i inşa etmek zorunludur. Bunun nasıl yaratılacağı konusunda ise elimizde sihirli bir formülasyon ya da şema bulunmamaktadır. Hayatın ağacı yeşildir. Örneğin devrimci Marksist hareketin imza attığı bir başarı öyküsü sürece büyük hız kazandıracaktır. Kesin olan şey azimle ve şevkle çalışmak mecburiyetinde olduğumuzdur. Er ya da geç sonunda bir yol bulunacaktır.”(3)
Evet okuyucunun gözleri yanlış görmemiştir; enternasyonalist bir devrimci işçi kutbunun yaratılmasının koşulları, yukarıdaki satırlar aracılığıyla dolaysız olarak “Marksist hareketin imza attığı bir başarı öyküsüne” kabaca indirgenmiştir (yazarın “er ya da geç bir yol bulunacaktır” yazıp, metodolojik “keşiflerin” yükümlülüğünü gelecek kuşaklara ve mücadelenin seyri içerisinde formunu alacak olan “bilinçli” bir kendiliğindenliğe bırakması da takdire şayandır)! Bunun tek anlamı, yeni bir Enternasyonal’in inşası ihtiyacına vurgu yapma mazereti altında, yüzyılımızın toplumsal hareketçi sapmalarının eklektik ve merkezci bir kabullenişidir. Ancak IV. Enternasyonal’in yeniden inşası bir “kuruluş momenti” veya bir “kahramanlık momenti” şeklinde ele alınabilecek bir faaliyet değildir. Kuruluşu veya yeniden inşayı, ilan edilebilecek bir tarihsel kahramanlık kesitine indirgeyenler, bu idealist ve antileninist sosyotarihsel yaklaşımlarının en keskin eleştirilerini, yine Troçki’de bulabilirler:
“Ama kuruluşunu ilan etmenin zamanı gelmiş̧ midir?.. diye diretiyor kuşkucular. Bizim bu soruya yanıtımız, IV. Enternasyonal’in ‘ilan edilmeye’ ihtiyacı olmadığıdır. O, yaşamakta ve mücadele etmektedir. Zayıf mıdır? Evet, halen genç olması nedeniyle safları kalabalık değildir. Ama bu kadrolar geleceğin güvencesidir. Yeryüzünde bu kadroların dışında adını gerçekten hak eden tek bir devrimci akım yoktur. Enternasyonalimiz halen sayıca zayıfsa da, öğreti, program, gelenek ve kadrolarının karşılaştırılmaz kararlılığı bakımından güçlüdür. Bunu bugün kavrayamayanlar bir kenara çekilsin. Yarın bu daha da belirgin olacaktır.”
Bu satırlar bugün için de geçerlidir. Ne önde gelen bir kamuoyu figürünün, ne de destansı bir direnişin IV. Enternasyonal’in yeniden inşa edilmiş olduğunu veya edilmekte olduğunu deklare etmesine ihtiyaç vardır. “Tek bir dünya partisi” mevcut değildir, evet. Herkesi kapsayan bir çatı da şüphesiz ki yoktur. Ancak binlerce kızıl köstebek, bu satırlar yazılırken dahi çalışmaktadır. Türkiye’de, ABD’de, Küba’da, Arjantin’de, Yunanistan’da ve daha birçok ülkede sayısız kızıl köstebek, IV. Enternasyonal’in parçalanmışlığından ve bölünmüşlüğünden çekinmeden veya korkmadan çalışmaktadır. Sınıflar mücadelesinin her yeni nesnel aşaması, Dörtçü güçlerin öznel birlikteliklerinin şartlarını kuvvetlendirmektedir. Bütün bunlara rağmen, kimse uluslarası bir kongrede veya konferansta, yeniden inşanın sürdüğünün “ilan edilmesini” beklemesin. Söz konusu olan Geçiş Programı’nın güncellenmesi ve sınıfın mücadelelerine devrimci Marksist müdahalenin olanaklarının artmasıdır.
Bu bağlamda V. Enternasyonal’in inşasının çağırıcılığı nihai olarak, sosyalist dünya devriminin Leninist dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının önündeki sayısız engellerden biri olarak var olmaktadır.
Zorunlu bir ek: Teknik (aslında politik) düzeltmeler
Yazımızı bitirmeden önce, Arslan’ın yazısında bol bol bulunabilecek olan teorik ve tarihi hataların bir kısmına yer ayırmanın bir ihtiyaç olacağını düşündük.
- “Devrimin mimarı koca bir Bolşevik kuşağı katleden cellatlar burjuvazinin çapulcuları değil, bir zamanların yoldaşlarıydılar.”
Bu tamamen yanlış. Bolşevikleri katledenler Bolşevikler değildi, Ekim devriminin ardından partiye doluşmuş olan yabancı sınıf unsurlarıydı. Bu unsurlar partiye Stalin tarafından doldurulmuştu. Zira partinin Leninist işçi kanadı, ezici bir çoğunlukla Troçki’yi ve Sol Muhalefet’i destekliyordu. Devrimi gerçekleştiren kuşaklar ile kadrolar, ya İç Savaş sırasında Beyaz Ordu tarafından katledildi, ya da partiye bürokratikleşme döneminde doluşmuş olan kendiliğinden Menşevik unsurlar tarafından organize edilen düzmece mahkemelerce kurşuna dizildi.
Moskova Mahkemeleri’nin kurucusu ve yargıcı Vişinski, Ekim Devrimi’nin ardından kendisini gururla Menşevik olarak tanıtıyordu. Moskova Mahkemeleri’nin Bolşevik sanıkları hakkında Stalin’in emriyle Pravda’da makaleler kaleme alan Zavlavski, aynı zamanda bir yurtdışı bankacılık dergisinin mali ve politik destekçisiydi. Lenin ondan makalelerinde “kopuk” diye bahsederdi. Bolşeviklerin kurşuna dizilmesi sırasında Pravda editörlüğü yapan bir diğer isim ise Koltzov’du. Koltzov İç Savaş boyunca Beyaz Ordu’nun safında yer almıştı. Bunun karşısında Kızıl Ordu’nun şaşmaz bir savaşçısı olan Sokolnikov, Stalin’in emriyle öldürüldü. Ekim Devrimi’nin önderlerinden Rakovski, Sovyet hükümeti adına Lenin’in emriyle Londra’da büyükelçilik yaptı. Kendisi Stalin tarafından öldürüldü. Onun ardından Londra Büyükelçiliği’ne, İç Savaş sırasında Kolçak’ın bölgesindeki Beyazlar’ın hükümetinde bakan olan sağ Menşevik Maiski getirildi. Washington’daki Sovyet büyükelçiliğine getirilen ve mahkemeler tarafından yargılanan Bolşeviklerin “karşıdevrimci Troçkistler” olduğunu deklare eden Troyanavski, Ekim Devrimi’nin ilk yılları sırasında Menşeviklerin Merkez Komitesi üyesiydi. Mahkemeler devam ederken Maliyeden Sorumlu Halk Komiserliği’ne getirilen isim Grinko’ydu. Grinko 1917-1918 senelerinde Sovyetlere karşı mücadele veren Yoksullara Yardım Komitesi’nin aktif bir üyesiydi. Mahkemeler sürerkenki Almanya büyükelçisi de karşıdevrimci Yoksullara Yardım Komitesi’nde görev yapan Menşevik Kinçuk’tu. Kendisi İç Savaş sırasında, Kızıl Ordu işçi ve emekçilerine kurşun sıkanlardandı. Grinko da Kinçuk da, Yoksullara Yardım Komitesi’nin yanı sıra, Devrimin ve Anavatanın Selameti Moskova Komitesi’nin üyeleriydiler. Bolşeviklerin katledildiği sırada Paris’te büyükelçilik yapan Potemkin ise, burjuva bir tarih profesörüydü. Partiye, İç Savaş kesin olarak Bolşevikler tarafından kazanılınca girdi. Kinçuk’un ardından Berlin’e atanan Suritz, Menşevik Çheidze’nin siyasi sekreteri olarak görev yapıyordu. Peki Stalin’in favori mühendisi Serebrovsky kimdi? Kendisi 1905 devriminde bir Menşevik olarak yer aldı. Şubat devriminin ardından Geçici Hükümet tarafında iki silah fabrikasının patronu haline getirildi. Bir patron olarak Ticaret Odası’na girdi ve metal işçilerinin sendikasını kapatmak için mücadele verdi. Stalin’in gözdesi Serebrovsky Mayıs 1917’de Lenin’in bir “Alman ajanı” olduğunu açıkladı! Moskova Mahkemeleri sırasında Bolşevik Parti Merkez Komitesi’ne alındı.
Özetle devrimi yapanları yargılayanlar, devrimi yapanlar değildi; zira devrimi yapanlar öldürülmüştü. Rus Devrimi’nin Jakobenleri, kendi partileri tarafından değil, Thermidor (Jirondenler) tarafından öldürülmüştür. Thermidor’un o günkü ismi Stalinizm, Jakobenlerin o günkü ismi ise Bolşeviklerdi.
- “Sınıf hareketinin 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir durağanlığa girmesi gelmekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonlarında ve hemen ertesinde patlak veren devrimler Stalinizmin emperyalist kapitalizme verdiği aktif destek sayesinde yenilgiye uğrayacaktı. Yunanistan, İtalya, Fransa gibi ülkelerde durum buydu. Savaştan yorgun çıkan, ihanetlere uğramış, ağır kayıplar vermiş işçi sınıfı ancak 1960’ların sonlarında uyanışa geçecekti.”
Batı ve Orta Avrupa devrimlerinin, Stalinizmin emperyalizme verdiği destek dolayısıyla yenildikleri doğrudur. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde sınıf hareketi büyük bir durağanlığa girmesinin aksine, tarihinin en ciddi mevzilerini kazanmıştır. İkinci paylaşım savaşının sonrasında hem Çin’de, hem de Avrupa’nın yarısında; yani dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirilmiştir. Sadece Doğu Avrupa’da değil, Almanya’nın yarısında da, bürokratik de olsa özel mülkiyetin ilgasına dayanan işçi devletleri kurulmuştur. Bu tarihsel süreç, emperyalizmin yenilgiye uğratılmasına, askeri ve politik bağlamda en çok yaklaşılan andır.
- “Lenin ve Troçki, entrizmi belirli ülkelerde kimi özel durumlarda önermişlerdi, ama onların önerileri devrimci yükseliş dönemlerinde tabanında sola kayış bulunan kitlesel işçi partileri içindi.”
Lenin’in de, Troçki’nin de entrizmi, taktiksel anlamda belirli zamanlarda belirli programlar için önerdikleri çok doğrudur ancak onların entrizmin devrimci yükseliş dönemlerinde yapılması gerektiğini söylemiş olmaları da bir o kadar yanlıştır. İkisinin de böyle bir önermesi olmamıştır. Lenin de, Troçki de devrimci yükseliş dönemlerinde tabanı sola kayan işçi partileri için -Komintern belgelerinde de görülebileceği üzere- Birleşik İşçi Cephesi taktiğini önermiştir. Bolşevizm bu taktiği bizzat Kornilov darbesi tehdidi altındaki Kerenski’nin tabanını oluşturan işçilerle temas etmek için kullanmış ve Kerenski’nin partisi olan Sosyalist Devrimciler’in tabanındaki işçilerle kurulan birleşik cephe sonucunda, Rus proletaryası içerisindeki antibolşevik önyargı kırılmıştır. Lenin ile Troçki, bu dönemde Kerenski’nin partisine ne entrizm uygulamıştır, ne de onun önderliğiyle yan yana duracağı kalıcı bir siyasal cephe kurmuştur. Birleşik İşçi Cephesi’nin anlamı, önderliklerinden bağımsız olarak tabandaki işçi sınıfının birleşik bir eylem cephesinin kurulmasıdır. Bolşevik ve Sosyalist Devrimci işçiler ile köylüler, Kornilov darbesi noktasında, “ayrı yürüyüp birlikte vurmuşlardır.”
Bunun karşısında, devrimci yükseliş dönemlerinde devrimci partinin ilk ve en önemli önceliği, kendisinin ve işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını korumaktır. Bu, entrizm değildir, aksine kitlesel işçi partilerinin reformist önderliklerinden mümkün olan en büyük mesafeyle uzaklaşmaktır. Birleşik İşçi Cephesi taktiği önderliklerin uzaklaşması ancak tabandaki işçilerin eylem birliğinin korunmasıdır. Bu sebeple devrimci dönemlerin görevi, reformist partilerin içerisindeki işçileri Bolşevik programa kazanmak için entrizm yapmak değil, o önderliklerin eylem kapasitesizliklerini şiddetle ifşa ederek, onların tabanlarını devrimci program etrafında merkezileştirmektir. Devrimci yükseliş dönemlerinde “hedefe ulaşmak için yalnızca ama yalnızca tek bir yol vardır, o da proleter komünist unsurların küçük burjuva unsurlardan derhal, kararlılıkla ve geri dönüşü olmayan bir şekilde ayrılmasıdır.”(4)
Dipnotlar:
1.) Bkz. http://bolsevik.org/bolsevik-gelenek/yeni-bir-dunya-orgutu-5-enternasyonal-veli-umut-arslan.html
2.) Bkz. V. U. Arslan, agy.
3.) Bkz. V.U. Arslan, agy.
4.) Bkz. Nisan Tezleri, Vladimir İ. Lenin, Agora Kitaplığı, Çeviri: Ferit Burak Aydar, Birinci Basım, Şubat 2011, sayfa 35-36.
Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkı için uluslararası dayanışma
Katalan halkı bağımsızlık talebini bir süredir kitlesel biçimde ortaya koymakta. Son olarak bir milyon kişi Katalan Ulusal Günü olan 11 Eylül’de ülkenin bağımsızlığını ve bir cumhuriyetin kuruluşunu desteklemek için seferber oldu. Katalan halkının kendisinin bağımsızlık isteyip istemediğine karar vermesi için Katalonya Parlamentosu bağımsızlık referandumu çağrısını onayladı. Katalan hükümeti referandum tarihi için 1 Ekimi belirledi.
Bağımsızlığı destekleyen muazzam seferberlik, halkoylamasını bütün araçlarıyla engellemeye çalışan monarşik rejime açık bir cevap niteliği taşıyor. İspanyol hükümeti Başbakanı Mariano Rajoy (Halk Partisi), İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE)’nin, Vatandaşlar Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi’nin ve İspanyol monarşisinin desteğini arkasına alarak referanduma hoşgörüyle yaklaşmayacaklarına dair uyarıda bulundu ve referandumu engellemek için bir dizi baskıcı önlem alacaklarını ilan etti. Bu önlemler arasında tutuklamalar, polis operasyonları, referanduma ilişkin materyallere el koyma, politik eylemlerin yasaklanması, Katalonya’nın kurumlarına müdahale veya bu kurumlara kayyum atanması, Katalan parlamentosunun başlıca yetkili kişilerinin (bunların arasında Katalan parlamentosu başkanı Carme Forcadell de bulunuyor) ve Katalan hükümetinin görevden alınması ve tutuklanması tehdidi; referandumun gerçekleştirilmesine destek veren kurumlara veya kişilere ilişkin soruşturma başlatılması yer alıyor. Bu önlemlerin bir kısmı halihazırda gerçekleştirilmiş durumda. Dahası referandumu destekleyen 750 Katalan belediye başkanı tutuklanmakla tehdit ediliyor. Hükümetin bütün bu girişimlerini kınıyor ve reddediyoruz.
Ezilen halkların ve ulusların (İskoçya, Kürdistan, Bask Ülkesi veya Katalonya) kendi kaderlerini tayin hakkını ve karar verdikleri takdirde bağımsızlık elde etmelerini destekliyoruz. Katalonya’da bir cumhuriyetin kurulması, Francoculuğun sonunda dayatılan anakronik monarşik rejime son vermek için diğer halklar ve uluslar için yol açıcı olacaktır. Bu demokratik mücadele çok daha temel bir mücadelenin bir parçasıdır: Emekçilerin ve diğer yoksul halk kesimlerinin hizmetinde bir ekonomik planın uygulanması, emekçi halkın acil ihtiyaçlarının karşılanması için dış borç ödemesinin durdurulması ve bankerlerin ve çokuluslu şirketlerin hizmetindeki İspanyol devletinden ve Avrupa Birliği’nden kopuşun sağlanması. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak bu cumhuriyetin, Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu doğrultusunda ilerleyen bir emekçiler cumhuriyeti olması için mücadele edeceğiz.
Bu yolda öncelikle 1 Ekim’de referandumun rejimin ve monarşinin yasal engellemelerine veya baskılarına maruz kalmaksızın, bağımsızlığa ilişkin olarak Katalan halkının özgürce karar verebilmesi için gerçekleşebilmesini savunuyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak dünya halklarına Katalan halkının kendi geleceğini ve İspanyol devletiyle kurmak istediği ilişkiyi özgürce belirleyebilme hakkı için verdiği mücadeleyle dayanışmaya çağırıyoruz.
1 Ekim referandumunda Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkının özgürce belirlenmesine karşı alınan baskıcı önlemlerin ve hukuki yaptırımların derhal durdurulmasını talep ediyoruz.
Sendikalara, öğrenci örgütlerine, siyasi partilere, insan hakları örgütlerine, sol harekete ve antiemperyalist oluşumlara Katalan halkının desteklenmesi için özellikle İspanyol devletinin büyükelçilikleri veya konsoloslukleri önünde birleşik eylemlerin örgütlenmesi ve koordine edilmesi çağrısında bulunuyoruz.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)
20 Eylül 2017
Katalonya’da bağımsızlık isteği sokağa taşıyor
Muhittin Karkın, Bianet’e İspanya’daki yönetim biçimini, özerk bölgelerin ne anlama geldiğini, siyasi partilerin tutumlarını, basına yansıyan polis baskınlarını anlattı.
Bir süredir İspanya’dan polis baskınları ya da gösterilere polis müdahalesi gibi haberler okuyoruz. Yanılmıyorsam Katalonya’nın kendine ait bir polis teşkilatı var ama bu baskınlar İspanya polisi tarafından yapılıyor. Emniyet teşkilatı nasıl örgütlenmiş özerk bölgelerde?
Katalonya’da Katalan polisi var ve Katalan otonom hükümetine bağlı. Katalancası Mossos d’Esquadra. Madrid’e bağlı bir polis teşkilatı da var ve bütün ülkede yetkili, buna “Guardia Civil’ deniyor, yani, sivil muhafızlar. Bunların arasında bir de belediyelere bağlı “Guardia Urbana” var, kent polisi gibi. Türkiye’deki zabıtalar gibi. Ama onlar da silah filan taşır. Bu grup tartışmanın içinde değil.
Yetkileri paylaşılmıştır ama hükümet her zaman “Guardia Civil’i kullanabilir. Ama normalde normalde bütün vakalara Katalan polisi bakar.
Bütün özerk bölgelerde benzer bir örgütlenme mi var?
İspanya’da 17 otonom yani özerk bölge var. Her otonom bölgede de farklı yetkiler var. Her hükümet döneminde otonom bölge hükümetiyle merkez hükümeti pazarlıklar yaparlar ve bu pazarlıklara göre, gerek ekonomi gerek sosyal hizmetlerde paylaşım yapar. Otonom hükümetler her zaman fazlasını ister öbürleri azını verir vesaire. Mesela hastanelerin yarısını merkezi hükümet denetler yarısı da yerel hükümet tarafından denetlenir. Eğitim de aynı şekilde. Ancak özellikle bu alanda Katalan Hükümeti’nin yetkileri son yıllarda arttı. Bütün bu otonom bölgeleri içinde tek ayrıcalıklı yer Bask Ülkesidir.”
Ayrıcalık nereden geliyor?
Ekonomik anlamda. Vergi vermez mesela. Bask Ülkesi’nin öyle tarihsel bir durumu vardır. Mesela Katalonya zaman zaman Bask’ın yetkilerini ister merkezden. Pazarlık yapılır ama vermezler.
Son günlerde yaşananlar Katalan bölgesinin örgütlenmesini öğrenince daha net anlaşılıyor…
Evet, mesela dünkü olay şu: Guardia Civil geliyor ve 14 Katalan Hükümet merkezine baskın yapıyor. Bunlardan bir tanesi çok önemli: Ekonomi Bakanlığı. İspanyolcası veya Katalancası ‘Consejeria’. Bu konseylik demek. Yerel olanlara böyle söylenir, ulusal olanlarına ‘ministerio’ (bakanlık) deniyor..
Polis baskın yapıyor ve 1 Ekim’de düzenlenecek referandumla ilgili bütün malzemelere el koyuyor. Bu malzemelerin üzerinde basılı oy kağıtları, sandıklar vs. var. Ama daha da önemlisi referandum harcamaları için ayrılmış paralar var. Dolayısıyla orada Ekonomi Bakanlığı’nda bir arama yapıyorlar ve dokümanları filan ellerine geçiriyorlar. Buradan aslında bir anlamda, gerekirse otonom bölgenin özerkliğini kaldırmaya hazırlanıyorlar. Anayasada 155. maddede merkezi hükümete “özerkliği askıya alma ya da ortadan kaldırma” yetkisi veriyor Yani hükümetin Anayasaya göre, olağanüstü koşullarda özerkliği kaldırma hakkı var.
Bunun için Olağanüstü Hal ilan etmek durumunda mı? Olağanüstü durumları nasıl tanımlıyor?
Hükümet durumun olağanüstü olduğunu öne sürebilir; parlamentoda oylatır, geçirir kararı.
Parlamentoda partinin ağırlığı nasıl?
Hükümeti “Partido Popular” (PP – Halk Partisi) kurdu. Vatandaşlar partisi (Cs –Ciudadanos) ve İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE – Partido Socialista Obrero Español) tarafından destekleniyor. Tek desteklemeyen Podemos (Yapabiliriz) var. Hükümet karar alıp bu Anayasa maddesini bu iki partinin desteğiyle otonom yetkiyi kaldırıp kayyum atayabilir. O hale gelmedi ama şimdi bütün hedefi referandumu durdurmak.
Bunu neye dayanarak yapıyor?
Anayasa Mahkemesi Katalan Meclisi’nin aldığı referandum kararını iptal etti. Dolayısıyla yapamazsınız diyor ve baskınları bu kararla yapıyor. Anayasa Mahkemesi Katalan Hükümeti’nin referandum kararını aldığının ertesi günü hemen oy birliğiyle karar çıkarttı. Buna dayanarak önlemeye çalışıyor. Tabi böyle bir oylamada özellikle okullar ve belediyeler çok önemli. Bunlar da diğer bütün memurlar gibi merkezi hükümetin memurları. Katalan hükümeti maaşı verir ama onun anlaşmasıdır. Her mali dönemde Katalan Hükümeti kendi bütçesini yapar. Bunu yaparken ayrımlara göre merkezi hükümete para verir yahut da merkezi hükümet para verir. Dolayısıyla bütün memurların parası merkezi hükümete gidecek ödentiden düşülür. Gerçi taşeronlaşma nedeniyle memurluk da azalmaya başladı.
Belediyelerde hem devlet memurları hem sözleşmeliler var. Ama memur gibi çalışanların içinde de sözleşmeliler var. Zaman zaman memuriyet imtihanı açılır. İsteyen girer isteyen girmez. Hükümet bunlara da tehditte bulundu. ‘Eğer böyle illegal bir referanduma katılırsanız sizin memuriyetlerinizi düşürürüz’ dediler. Yani devlet memuriyetinden ihraç ederiz dediler. Dolayısıyla öğretmenler ve belediye memurları referandumun örgütlenmesine katılmakta güçlük çekiyorlar. Okulları yada belediye binalarını referandum için kullanıma açma konusunda okul müdürleri ve belediye başkanları hedefte.
Buna karşın Katalonya’da Bağımsızlıkçı Belediyeler Birliği’nde örgütlenmiş durumda olan 700 belediye referanduma destek verdi. Ancak buna üç büyük belediye Barcelona, Lerida ve Tarragona belediyeleri ‘biz yapamayız bunu’ dediler ki bu belediyeleri Podemos kazanmıştı. Ama bunların böyle karar alması zor. Şöyle düşünün Katalonya ölçeğinde çok büyük belediyeler; Türkiye’de karşılığı İstanbul, Ankara, İzmir gibi.
En son hükümetin baskısına karşın Barcelona Belediye Başkanı referanduma destek için bir formül bulduklarını açıkladı. Ama bu formül nedir henüz bilmiyoruz, gizliyorlar. Bu arada tabii 700 belediye başkanlarına mahkeme hemen dava açtı.
Buradaki büyükşehir belediyesi gibi örgütlenme var mı? Büyükşehir Belediyesi çalışmasa da Barcelona’daki ilçe belediyeleri yapabilir.
İlçe belediyeleri büyükşehire bağlı. Ama büyükşehir belediyesinin kararını aşarlar mı bilemiyorum. Ama zaten aslen Katalanlar taşrada yaşar. Bu 700 belediye genellikle taşra belediyeleridir. Özellikle Barcelona, Tarragona ve hatta Girona’da Franko döneminden Katalonya sanayi bölgesi olduğu için İspanya’nın değişik bölgelerinden çok göç almış. Özellikle Endülüs’ten ve Ekstramadura’dan Bu iki bölge Kürt meselesini dışında bırakırsak geri bırakılmışlık açısından Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri gibi. Bu bölgelere “Hispano Parlantes” deniyor. Evlerinde İspanyolca konuşurlar, genellikle Katalonya’nın bağımsızlığına karşıdırlar. Ama şimdi onların çocuklarının çoğu bağımsızlıkçı fakat anneleri ve babaları da duruyor hala.
Katalonya’da yaşayanların hepsi Katalanca bilir; zaten eğitim dili Katalanca. Ancak göçle gelenler İspanyolca konuşurlar. Şimdi bir de başka ülkelerden gelen çok göçmen var. Bunların epeyce bir kısmı vatandaşlık aldı, oy hakları var. Latin Amerika’dan gelenler İspanyolca konuşuyor. Bağımsızlık konusunda şöyleler: ‘Biz buraya geldik ne oluyor’. Fakat İspanyolca konuştukları için merkezi hükümete doğru kayma olasılıkları var.
Yedi milyon bir nüfus var. Aşağı yukarı bir buçuk iki milyonu göçmen. Onlar da en çok Barcelona ile Tarragona ve Girona’da toplanmıştır. Barcelona’nın yanında hemen Hospitalet diye küçük bir şehir var mesela orası tamamen İspanyollarla doludur. Oranın belediyesi de katılmıyor referanduma. Daha doğrusu imkanını sunmuyor.
Ama özerk bölge yönetimi referandum karşıtı yerlere de sandık koyabilir değil mi?
Sandıklara el konuldu. Dün 10 milyon oy kağıdını toplamışlar. Matbaalara, sandık üreten yerlere baskın yaptılar. Her tarafta ajanları olduğu için nereye gideceklerini biliyorlar. 14 yere baskın yaptılar 17 gözaltı var. Bunlardan biri de Katalonya Hükümeti ekonomi bakanının yardımcısı.
Bu baskılara rağmen Katalonya’da çok güçlü bir bağımsızlık isteği var gibi görünüyor.
Var ve o güç sokakta kendini belli ediyor, sokağa taşıyor. Mesela dün bu ekonomi bakanlığına girdiklerinde derhal binlerce insan oraya toplanıyor ve giren ‘Guardia Civil’ arama ekibi çıkamıyor. Gece üçe kadar orada kalıyorlar. 03:00’da Katalan polisi geliyor ve baskın yapan polisler çıkabilsin diye kalabalığın arasında yol açmaya çalışıyor. Yani dolayısıyla sürekli bir seferberlik hali var. Zaten 11 Eylül Katalanların bağımsızlık günüdür. Orada bir milyon insan tekrar toplandı.
Bu bağımsızlık meselesi çıktığında hemen sınır meselesi tartışılır. Sınırlar kesin mi ve sınır anlaşmazlığı olan yer var mı?
Katalanlar arasında sınır anlaşmazlığı var. Katalonya’da bir resmi hükümetin partisi var bir de bağımsızlıkçı parti var. Resmi parti PDC (Partit Democratic de Catalunya – Katalonya Demokrat Partisi) aslında burjuvazinin partisidir. ERC (Esquerra Republicana de Catalunya – Katalonya Cumhuriyetçi Solu) tarihsel bağımsızlıkçı bir partidir. İçinde ağırlıklı olarak Marksistlerin olduğu yeni sol bağımsızlıkçı parti ise CUP (Candidatura d’Unitat Popular – Halk Birliği Adayları). PDC, mevcut otonom bölgenin sınırlarını bağımsız Katalonya olarak görüyor. ERC aynı şekilde görüyor, fakat mesela CUP’a göre ‘Valencia’nın, Mallorca ve Menorca adalarının, Fransız Katalan bölgesinin ve Aragon’un belli bir bölgesinin de Katalonya olduğudur. CUP ve ERC bütün bunların Katalonya olduğunu söyler. Ama şimdi bunların ikisi koalisyon hükümeti olduğu için ERC şimdilik bunu konuşmuyor. ERC tarihsel olarak önceleri işçi sınıfının partisidir daha sonra orta sınıfları partisi olmuştur. Genellikle Madrid partisi olan PSC (Partit Socialista de Catalunya – Katalonya Sosyalist Partisi) ile Katalonya’da çekişir. PSOE’nin Katalan kolu PSC’dir. İçindekiler de Katalandır kendi ana partilerini desteklerler. Ama ana partilerinin bir federasyonunu oluştururlar. Aslında bütün ulusal partilerin her otonomide federatif örgütlenmeleri vardır. Artık o partinin tüzüğüne göre yetkileri var veya yok.
Sınır meselesi şu anda çok tartışılmıyor. Dokümanlarında Aragon’u, Valencia’yı ve adaları dahil etmekle birlikte şu anda ses çıkarmıyorlar.
Valencia’da bağımsızlık yanlılarının bayrak meselesi vardı…
O Küba bayrağına çok benzer. İlk bağımsızlıkçıların döneminde Küba’ya kaçtıktan sonra kabul ettikleri bayraktır. Katalonya ve Valencia’nın bayrağı benzerdir ama renkleri filan farklıdır. Fakat o bayrak kullanılıyor.”
Bir özerk bölge ayrılmak istiyor, diğeri tutmak istiyor. İç meseledir ama aynı zamanda dış meseledir. Devlet olarak kabul edilmesi için BM’de onay gerekir. Uluslararası karşılığı nedir bu durumun?
BM içinde çok ülke var, bazıları bağımsızlık, oto-determinasyon haktır diyor ama asıl büyük devletler bunu kabul etmiyorlar. Avrupa Birliği desteklemiyor mesela.”
Almanya neden desteklemiyor, çatışma yok diye mi?
Kendi iç sorununuzu görüşerek halledin filan diyor ama asıl mesele Latin Amerika.
Latin Amerika nasıl dahil oluyor bu denkleme?
Latin Amerika bağı AB’nin bütün ticari bağların İspanya kanalıydı. İspanya da merkezi hükümet. Dolayısıyla Almanya merkezi hükümeti destekliyor bu konuda. Gerçi Katalan sermayesi çok güçlüdür. Katalan burjuvazisinin en büyük kesimleri ne bağımsızlığı ne referandumu desteklemiyor. Bunlar iki üç tane çok önemli şirket vardır: Telefonica ve banka olan La Caixa’dır. Bu ikisi Madrid sermayesiyle birlikte davranıyor. Ama burjuva parti özellikle orta ve küçük sanayi kesimlerinin etkisiyle buraya kadar geldi. PDC çok yolsuzluklara karıştığı için erimeye başlamış bir parti. Aslında biraz Barzani gibi. Siyasi anlamda “paçayı kurtarabilmek” için bağımsızlık isteğini öne çıkarmaya başladı yavaş yavaş.
Zamanlama meselesi yani neden şimdi?
Çünkü burjuva partisi erimeye başladı ve ERC ile CUP güçlenmeye başladı.
Onların asıl lideri Jordi Pujol idi. Tarihsel bir tiptir. Franco döneminde 1978 anayasasını Katalanlar adına imzalayan siyasetçi. Otonomiyle yetiniyor. Aslında içinde bağımsızlıkçı eğilimler var ama sonuçta Katalan ve İspanyol burjuvazisinin iç içeliğinden ötürü koparabildiğini koparmış. Daha sonra Pujol ve yönetiminin büyük yolsuzlukları ortaya çıktı. Katalanlar tarafından yargılanıyor şu an.”
O, pozisyonunu Artur Mas’a bıraktı. Artur Mas partiyi toparlayabilmek için bağımsızlık meselesini öne koymaya başladı. Partinin adını filan da değiştirdi. Dört sene önce öyle bir bağımsızlık demeye başladı ki sonra ipler elinden kaçtı.
1 Ekim 2017 denildi sonrasında, nedir bu sıkışma?
Çünkü CUP ve ERC bastırıyor. Bu sadece söylemde olmaz referandum yapalım diye. İki sene önce bir referandum yapıldı aslında. Ona iki milyondan biraz fazla insan katıldı.
Ama dışarıdan bakıldığında Katalan milliyetçiliği çok fazla dikkat çekiyor…
Öyleler ama onların milliyetçiliği sol milliyetçilik onu da hesaba katmak lazım.
Milliyetçilik ve solun yan yana olması biraz kulağı tırmalıyor. Bu sol eğilimin kaynağı nedir?
Çünkü her zaman kopuş merkezdeki rejimden kopuş oluyor. Merkezdeki rejim de önceleri monarşi, sonra Franco diktatörlüğü sonra tekrar monarşi… Karşısında duran da sola düşüyor…
Bask da öyle midir?
Öyledir.
İspanya’da çok otonom-özerk bölge var tarih boyunca farklı grupların ayrılma talepleri olmuş. Valencia da var mesela.
Valencia’da İspanya’nın İspanyolları vardır. Daha içeride kalıyor. Mesela bütün devlet memurları oraya tatile giderler.
Bağımsızlıkçılığın asıl fışkırmasının iki nedeni var. Birincisi PDC’nin yolsuzlukları ve paçayı kurtarma çabası. İkincisi 2008 krizi. Bu kriz İspanya’yı çok kötü vurdu. Öyle bir noktaya geldi ki özellikle Katalan proletaryası ve köylü, küçük esnaf vs. kurtuluşun yolunu Madrid’den kurtulmakta aramaya başladılar. PDC’nin güç kaybetmesinin nedenlerinden biri merkezi hükümetle beraber antireformları uygulaması, kemer sıkma politikası, işten çıkarmalar…
Dolayısıyla Katalanlar merkezi hükümetten kurtulalım dediler ve bir yandan da desteklerini PDC’den çekmeye başladılar. Bu da kendini yok etmemek için bağımsızlığa sarıldı. ERC cumhuriyetçi ve tarihsel bir partidir. İspanya iç savaşında Katalonya’nın bağımsızlığını ilan eden partidir.
Neoliberal politikalar başladığı zaman mı eylemler başladı?
Evet, o zaman bağımsızlıkçı eğilimler sokağa dökülmeye başladı. Aktif politik sahneye girdi. Taşeronlaşma o dönem arttı. İşten çıkarmalar, iş yeri kapatmaları, emekli maaşlarının indirilmesi gibi birçok şey yapıldı.
Yunanistan’da da aynı zamanda olmuştu… Yunanistan daha büyük bir krizle karşılaştı ama borcu daha fazlaydı. AB karşıtlığı ne durumda Katalonya’ya?
CUP karşıdır. Bir de PDC ve ERC Bağımsız Katalan Cumhuriyeti ilan etmek istiyorlar. CUP ise aynı zamanda bir işçi, emekçi hükümeti diyor. CUP’un içinde de iki akım var. Biri “önce bağımsızlığı sağlayalım sonra sosyal reformlar’ diğeri bir anlamda ‘sürekli devrim’ anlayışında.”
İspanya’daki özerk bölgelerin hepsi farklı etnik grupların ya da ulusların oluşturduğu yapılar değil, bu ilginç.
İspanya’da meşhur bir laf vardır “Herkese kahve” diye, oradan gelir. İspanya’da Katalanlar, Basklılar ve Galiçyalılar olmak üzere üç ayrı millet var. 1978’de Franco sonrası yeni anayasanın görüşmeleri yapılırken üç ulus da ‘Biz kendi bölgelerimizde otonomi istiyoruz’ diyor. O zamanın başbakanı Adolfo Suarez, oradaki demokrasinin kurucusu olarak kabul edilir, “O zaman herkese kahve” diyor ve 17 tane otonom bölge tespit ediyorlar. Yani bunların milliyetçiliğini sönümlendirmek, eritmek için…
Katalonya kendi kahvesini yapmayı seçiyor yani…
Doğru, hatta Katalanlar filtre kahve istiyor da diyebiliriz.
Üç tane ulus varsa 17 otonom bölgeyi belirleyen sınırları neye göre çiziyorlar?
O zamanki Franco dönemindeki il, ilçeler, vilayetler üzerinden. Diyelim ki Galiçya bölgesinde dört tane şehir varsa onlar ilçeleriyle birlikte otonom bölge olarak belirlenmiş.
Bu da aslında milliyetçiliği bölmüş olmuş…
Hem bölmüş hem de çözmüş demek daha doğru aslında ‘Herkese kahve’ diyor ya. O tabir çok bilinir İspanya’da.
Katalanlar geri adım atabilir mi? Ya da erteliyoruz dese ne fark eder?
PDC her an geri basabilir ama o zaman koalisyon dağılır. Yeni seçimlere giderler. Bağımsızlık projesinin planı şu: Referandumda bağımsızlık kararı çıkacak. Hükümet hemen bağımsızlık ilan edip kendini feshedecek ve bir kurucu meclis seçimlerine gidecek.
İspanya’nın temel sorunu: Anayasa
Franco 1974’te ölüyor, rejimi artık devam edilemez bir rejim haline geliyor ve “demokrasi yanlıları” toplumla anlaşıp demokrasiye geçmek gerekir diyerek 78’de bir anayasa yapıyorlar. Şimdiki bütün hikaye 78 Anayasasının monarşik ve gerici karakteri. Yani feshedilmesi, kopulması gereken bu anayasa. PP içinde eski Franco bakanlarının çocukları filan da vardır. İspanya’da faşist hareket çok güçlü değildir. Çünkü onlar muhafazakar sağ parti PP’nin içindedir.
78 anayasasında oto-determinasyon yoktu. Otonom bölge yetkileri her zaman pazarlık payıyla var.
Kilisenin eğitim ve devletten ayrılması yoktur. Kendini laik bir devlet olarak adlandırır ama aslında değildir. Dolayısıyla öylesine bir demokratik sorun var. Ulus, laiklik, monarşi meseleleri var. Bir de toprak dağıtımı yoktur. Çünkü ‘Ekstramadura’ (Extramadura) ve ‘Endülüs’de (Andalucia) çok büyük toprak sahipleri vardır ve bunlar hala Aristokratik kimliklerini korurlar.
Bağımsızlık hareketlerinin gittikçe büyümesinin nedenlerinin başında bu gerici – muhafazakar Anayasa önemli bir rol oynuyor.
28 Eylül: Kürtajın yasallaştırılması ve suç olmaktan çıkarılması için uluslararası eylem günü
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadının doğum kontrol yöntem ve araçları ile kürtaj hakkı kısıtlanmak/kaldırılmak isteniyor. Yasal anlamda yasak olmamasına rağmen, uygulamada hiçbir devlet hastanesi kürtaj yapmıyor ve sağlık sistemi kürtaj olan kadınları fişlemek üzerine kurulmuş durumda. Neo Bonapartist bir rejimin inşa edildiği Türkiye’de AKP hükümeti yeni muhafazakar politikalarla kadın bedenine müdahaleyi ana gündemlerinden biri haline getiriyor.
Arjantin: Sol Cephe yerini sağlamlaştırıyor
Arjantin’de 13 Ağustos tarihinde gerçekleştirilen seçimlerin ilk basamak sonuçları, bu stratejik Latin Amerika ülkesinin politik fay hatları açısından önemli mesajlar veriyor. Bu mesajları dört ana başlık altında incelemek mümkün:
Türkiye’de işsizlik oranı gerçekten düşüyor mu?
Sınıflı toplumlar oluştuğundan beri vardır işsizlik kavramı ve dünyada her ülkede işsizlik görülür. Türkiye İstatistik Kurumunun Temmuz 2017 verilerine göre işsiz oranı ülkemizde yüzde 10,5 olarak gerçekleşmiştir. Bu oranla Avrupa’daki işsizliğin en yoğun olduğu sekizinci ülke durumdayız. Ancak Erdoğan Hükümeti, Mart ayından itibaren işsizliği yüzde 1,2 oranında “düşürdüklerini” başarı olarak piyasaya sürmekte.
“My Stealthy Freedom”: An interview on Women’s Movement in Iran
A social media campaign has been ongoing in Iran for a while against compulsory hijab law. To protest, Iranian women share their photos wearing white headscarves or symbols by using the hashtag #whitewednesdays. The idea stems from Masih Alinejad who started the online movement My Stealthy Freedom against this law. In the last 3 years, more than 3,000 women posted photos and videos without headscarves via this campaign. As women in Turkey who reject all kinds of oppressions towards our bodies and life styles through campaigns such as “Don’t Meddle with My Clothes”, we support the campaign run by our Iranian sisters. Here is our talk with Saba, our Iranian activist friend, on this campaign and women’s movement in Iran.
Women Solidarity: Europe and the USA look at Iran from an orientalist point of view. Even though Turkey is also considered from that perspective, the same point of view on Iran exists here. However, recent movements such as My Stealthy Freedom and One Million Signatures which we can follow via both Turkish press and foreign press show that the situation in Iran is much different than the perceived one. How do you evaluate women’s movement in Iran?
Saba: First of all, I would like to thank you for giving me this opportunity to share my thoughts with you. Unfortunately, after the 1979 revolution, the image about Iran, Iranian people and specifically Iranian women became darker every day. Media has contributed to shape that imagination for people around the world, especially in the western countries. The Iranian government had its role too by banning many news and interviews with Iranian people on certain topics that show the reality about Iranian people and their life styles on TV or newspapers. Although Iranian women had significant role in society before the Islamic Revolution, throughout the years after the revolution the number of Iranian women entering universities became more significant compared to men, reaching more than 60% of entrees each year. Despite the general idea of the west that imagines an Iranian woman as uneducated passive part of the society who stays at home and takes care of their husband and children, Iranian women had prominent roles in social and political movements in Iranian history not only before the revolution but also after that. Iranian women were the oppressed gender in Iranian society after the Islamic Revolution, therefore they made a great effort to fight that oppression by educating themselves and challenging the Iranian government with vast knowledge about societal and political problems targeting women. Throughout all these years after the revolution, a very high number of Iranian women were unhappy about the obligatory law of hijab because forcing the hijab was the first sign of oppression on women to limit them and show them as inferior in our society. But unfortunately, Iranian women did not have a platform to express themselves on a topic such as obligatory hijab and let their voices be heard on national or foreign media. It was only until 2014 that the campaign of My Stealthy Freedom was born as the first free platform for Iranian women who believe in or not believe in hijab to express their ideas about the obligation of hijab in Iran. Iranian women who did not believe in wearing hijab never had representatives inside governmental media. In fact, until today any woman who wants to work for the government including national media should agree to follow the dress code introduced for women. My Stealthy Freedom campaign played a very important role in giving that censored part of Iranian women community who did not believe in wearing hijab and were never shown on national or foreign media a voice to express themselves. The story of Masih Alinejad, who started the campaign, inspired many women who had stayed quiet for more than 30 years and now we can see that they are Iranian women themselves who are taking this campaign day by day forward with stronger motivation through sending pictures, videos, and inviting their men in their families or friends to join them to show the real face of Iran and Iranians’ life styles and preferences to the world, for the first time after 38 years.
WS: Women who want to wear hijab also join White Wednesday, the last campaign of My Stealthy Freedom, with their white symbols. Because they advocate that hijab must be preferential, not compulsory. Actually, My Stealthy Freedom is very important for women’s struggle worldwide. I believe that it is meaningful for Turkey in particular. Can you inform us about the movement?
Saba: I believe the White Wednesdays movement is a very clever movement by “My Stealthy Freedom” campaign. To clarify, Iranian women have always pushed boundaries to take off their scarves in areas where nobody was passing, there was no police, or inside their private cars in public. But as an Iranian woman, I also sensed that how we as women were sort of annoyed by the fact that we might become criticized in public if our scarves fell off. Therefore, women are usually concerned that their scarves don’t fall off so that they won’t have to give any excuse to a more conservative passerby or police that would disturb them in public. White Wednesdays gave this opportunity to women to express themselves and object the obligatory hijab in the context of the Iranian hijab law. In this case, an Iranian woman who wears a white scarf, still shows that she is somewhat respecting the obligatory law of hijab but with the symbolic white color that signifies her objection. Now by wearing a white symbol, Iranian women and men are showing that they want to challenge the Iranian discriminatory laws within their own context without actually breaking any law, appearing in society and showing that they are a big number of people who object these laws, and they bring the online movements to the streets of Iran every Wednesday. Such movements like White Wednesdays can unify people in public, empower those who have the same ideas about the Iranian discriminatory laws, specifically the law of obligatory hijab. I believe the most important element for people in our society is to once and for all put their fear away and become involved in every political and societal movement so that we can reach a fundamental change in our societal and political system. I myself became involved, active and joined My Stealthy Freedom campaign because of my personal memories in Iran with morality police. I got arrested in 2006 by the morality police in Iran and was treated by the police very badly, being hit by the police only because I was wearing a more colorful outfit that day and walking with my ex-boyfriend on Valyasr Street in Tehran. I was so much traumatized by that incident and how I was also treated in the police station that for many years I was searching for a way to express my anger about the way I was treated as an Iranian woman. My Stealthy Freedom campaign gave me a voice to express myself too. Therefore, I decided to support and make the campaign more known.
WS: We saw that women were quite active in the last election in Iran. What were the demands of women during this process? What will be the impact of election results?
Saba: Despite the general view of the world that considers Iranian women as passive and suppressed, women have always had great impact in social and political situations in Iran’s history. Women didn’t only have great role in the recent elections in Iran. You can find significant role of women in Iranian political situation before the 1979 revolution. Iranian women in the past 38 years of revolution are even much more educated that make them more active since they have the knowledge and they are realizing their human rights more. Iranian women have been the suppressed gender in Iranian society in many ways. Therefore, they decided to educate themselves and stand up for their rights. You can also see a great decrease in the number of women getting married, having children and following the traditional life style of what was expected of a woman in Iranian society. There are also more women getting into socially introduced “male jobs”. All these mentioned acts by women show that women are significantly changing the social and political situation in Iran. With participating in recent elections, women are only trying to push boundaries and open more closed doors for themselves and decrease the gender gaps and discriminations.
WS: We see that women’s movements have gained momentum in the world. For instance, feminist movement is growing against Trump’s policies and gendered discourse. Last year, women in Iceland went on strike to protest gender pay gap. Ni Una Menos movement in Argentina protests against femicides and violence against women. These are among prominent issues also in Turkey. Does women’s movement in Iran show parallelism with these?
Saba: Of course, I believe there is a parallelism in such women movements around the world. I believe women are finally waking up. It is important to mention this point here: there are many countries in the world in which women are shown as being free and equal with men and have somewhat same rights which is absolutely not true. We can easily see the suppression of women in many modern societies that claim to be modern such as the USA or many European countries. In fact, in Iran the suppression of women is obvious but it is more dangerous in other countries that tend to hide and mislead the mindset of people to make them believe they have “freedom” and their “human rights” are respected. All these movements in the USA, Iceland, Argentina, Turkey and Iran show that women are coming to a new realization of their rights that have been taken away for a very long time. For Iranian women, changing the law of obligatory hijab is a huge step to open the door for more changes regarding women rights in Iran that hopefully will lead to equal pay and more importantly equal respect in society.
WS: What can your sisters in Turkey do for women’s struggle in Iran? In Turkey, we are also having hard times and we need solidarity. How can we communize our struggles?
Saba: I believe mostly regarding the issue of hijab, I would like women in Turkey to hear Iranian women’s voice that their demand regarding hijab is not that they find freedom only in removing a piece of cloth from their heads. I hope our sisters in Turkey show their solidarity by joining our online campaigns. Fortunately, the door has now become more open for tourists in Iran that is a very good sign and opportunity for people around the world to see the real face of our country and each woman who travels to Iran can also show their support through joining our movements such White Wednesdays. The more united we are, the more fearful the discriminatory regimes and governments will be.
“My Stealthy Freedom” – Benim Gizli Özgürlüğüm: İran kadın hareketi üzerine söyleşi
İran’da başörtüsü takma zorunluluğu getiren yasaya karşı sosyal medyada uzun bir süredir bir kampanya sürüyor. İranlı kadınlar, protesto için #beyazçarşamba etiketiyle beyaz eşarplı veya beyaz kıyafetli, başı açık fotoğraflarını paylaşıyor. Fikir, kıyafet zorunluluğuna karşı internette My Stealthy Freedom (Benim Gizli Özgürlüğüm) adlı hareketi kuran Masih Alinejad’dan çıktı. My Stealthy Freedom kampanyasına son üç yılda 3 binden fazla başı açık kadın fotoğraf ve video gönderdi. “Kıyafetime Dokunma” gibi kampanyalarla bedenlerine & yaşam tarzlarına yönelik her türlü baskıyı reddeden Türkiyeli kadınlar olarak İranlı kızkardeşlerimizin yürüttüğü kampanyayı destekliyor, İranlı aktivist arkadaşımız Saba ile bu kampanya ve İran kadın hareketine dair yaptığımız röportajı sizlerle paylaşıyoruz.
Kadın Dayanışması: Amerika ve Avrupa’da İran’a dair oryantalist bir bakış açısı var. Türkiye’ye de bu şekilde bakılsa bile burada da İran’a dair aynı değerlendirme yapılıyor. Ancak gerek Türkiye basını gerekse yabancı basından takip edebildiğimiz yakın zamanda gerçekleşen My Stealthy Freedom (Benim Gizli Özgürlüğüm) ve One Million Signatures (Bir Milyon İmza) gibi hareketler, İran’daki durumun algılanandan çok daha farklı olduğunu gösteriyor. Sen İran’daki kadın hareketini nasıl değerlendiriyorsun?
Saba: Öncelikle görüşlerimi sizlerle paylaşmamı sağlayıp bana bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederim. Ne yazık ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra İran, İran halkı ve özellikle İranlı kadınların imajı her geçen gün daha da karanlık hale geldi. Medya, özellikle batı ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada bu imajın şekillendirilmesine katkıda bulundu. Diğer yandan İran hükümeti de İranlılar ve yaşam tarzları hakkındaki gerçekleri gösteren belirli konularda İranlılarla yapılan röportajların televizyonda veya gazetelerde yayınlanmasını engelleyerek kendi payına düşeni yerine getirdi. İslam devriminden önce İranlı kadınların toplumda çok önemli bir rolü olduğu gibi, devrimden sonraki yıllarda üniversiteye giren çok sayıda İranlı kadın erkeklere kıyasla daha önemli bir konuma geldi ve her yıl üniversiteye girenlerin %60’ından fazlasını kadınlar oluşturuyor. Batı’daki genel yanılgı, İranlı kadınların evde kalıp kocalarına ve çocuklarına bakan, toplumun eğitimsiz ve edilgen kısmı olduğu yönünde. Halbuki kadınlar, yalnızca devrim öncesinde değil sonrasında da İran tarihinde sosyal ve politik hareketlerde önemli bir rol sahibi olmuştur. Devrimden sonra İranlı kadınlar toplumda ezilen cinsiyet haline geldi, bu yüzden kendilerini eğiterek ve kadınları hedef alan sosyal ve politik sorunlar hakkında engin bir bilgi birikimiyle İran hükümetine meydan okuyarak bu baskıyla savaşmak için büyük bir çaba sarf ettiler. Devrimden sonraki yıllarda çok sayıda kadın zorunlu başörtüsü yasasından dolayı mutsuzdu çünkü başörtüsünü zorunlu hale getirmek, kadınları toplum içinde kısıtlayacak ve onları ikinci sınıf insan konumuna itecek baskının ilk emaresiydi. Ne yazık ki İranlı kadınların zorunlu başörtüsü gibi bir konuda kendilerini ifade edebilecekleri ve ulusal veya yabancı basında seslerini duyurabilecekleri bir platform yoktu. Başörtüsünü savunan ve savunmayan İranlı kadınların bu zorunluluk hakkındaki fikirlerini dile getirebilecekleri ilk özgür platform, 2014 yılında My Stealthy Freedom kampanyasıyla ortaya çıktı. Başörtüsü takmak istemeyen kadınların devletin basınında hiçbir zaman temsilcileri olmadı. Esasında, ulusal basın dahil hükümet için çalışmak isteyen bütün kadınların kendileri için zorunlu kılınan kıyafet kurallarına uyması bekleniyor. My Stealthy Freedom kampanyası, başörtüsü takmak istemeyen ve ulusal veya yabancı basında hiçbir zaman gösterilmeyip sansüre uğrayan İranlı kadınların sesi olmada önemli bir rol oynadı. Kampanyayı başlatan Masih Alinejad’ın hikâyesi, 30 yıldan fazla süredir sessiz kalan çok sayıda kadına ilham verdi. Bugün, 38 yıl sonra ilk defa İran’ın gerçek yüzünü ve İranlıların yaşam tarzları ve tercihlerini tüm dünyaya göstermek için fotoğraflarını, videolarını paylaşarak ve ailelerindeki erkekleri veya arkadaşlarını kampanyaya katılmaya davet ederek büyük bir motivasyonla bu kampanyayı her geçen gün ileriye taşıyanların İranlı kadınlar olduğunu görüyoruz.
KD: My Stealthy Freedom’ın son kampanyası White Wednesday’e (Beyaz Çarşamba) başörtüsü takmak isteyen kadınlar da beyaz sembolleriyle katılım gösteriyor, çünkü başörtüsünün bir zorunluluk değil tercih olması gerektiğini savunuyorlar. My Stealthy Freedom aslında dünya kadın mücadelesi için oldukça önemli. Bunun Türkiye kadın mücadelesi için ayrıca bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Bu hareketle ilgili bize biraz bilgi verebilir misin?
Saba: Beyaz Çarşamba’nın, My Stealthy Freedom kampanyasıyla yürütülen oldukça zeki bir hareket olduğuna inanıyorum. Açıklamak gerekirse; İranlı kadınlar kimsenin geçmediği, polisin olmadığı yerlerde veya alenen kendi özel araçlarının içinde başörtülerini çıkarma konusunda her zaman sınırları zorlamışlardır. Fakat İranlı bir kadın olarak, ben de biz kadınların başörtümüz düşerse toplum içinde eleştirilebileceğimiz gerçeğiyle bir hayli rahatsız olacağımı hissettim. Bu yüzden, kadınlar genellikle başörtülerinin düşmesi ve bu nedenle yoldan geçen daha muhafazakâr insanlara veya onları toplum içinde rahatsız edecek polislere bahane uydurma konusunda çok endişeliler. Beyaz Çarşamba, kadınlara kendilerini ifade etme ve İran’ın başörtüsü yasası gereği zorunlu başörtüsüne karşı çıkma fırsatını verdi. Bu hareketle beyaz başörtüsü takan İranlı bir kadın, bir şekilde zorunlu başörtüsü yasasına uyduğunu gösterse de, simgesel beyaz renk onun karşı çıkışını ifade ediyor. Şimdi, İranlı kadınlar ve erkekler herhangi bir kanunu çiğnemeksizin, beyaz semboller takarak, bu şekilde toplum içinde görünerek, bu yasalara karşı çıkan çok fazla sayıda insan olduğunu göstererek ve online hareketleri her Çarşamba İran sokaklarına taşıyarak, İran’ın ayrımcı yasalarına meydan okumak istediklerini kendi koşullarında gösteriyorlar. Beyaz Çarşamba gibi hareketler, insanları açıkça birleştirebilir ve özellikle zorunlu başörtüsü yasası gibi ayrımcı İran yasaları konusunda aynı fikri paylaşan insanları güçlendirebilir. Sosyal ve politik düzenimizde köklü değişikliklere ulaşmamızda toplumumuzdaki insanlar için en önemli unsurun, korkularından kesin bir şekilde kurtulmak ve her politik ve sosyal hareketin içinde olmak olduğuna inanıyorum. Ben, İran’da ahlak polisi ile olan anılarım yüzünden My Stealthy Freedom kampanyasına dâhil oldum, bu kampanyaya katıldım ve bu kampanyada aktif oldum. 2006 yılında İran’da, o gün daha renkli bir kıyafet giydiğim ve eski sevgilimle Tahran’daki Valiasr Caddesi’nde yürüdüğüm için ahlak polisi tarafından tutuklandım, polis tarafından kötü muamele gördüm ve saldırıya uğradım. Bu olaydan ve karakolda gördüğüm muameleden o kadar sarsılmıştım ki, yıllardır İranlı bir kadın olarak bana davranış şekillerine karşı olan öfkemi göstermenin bir yolunu arıyordum. My Stealthy Freedom kampanyası bana da kendimi ifade etmem için bir ses verdi. Bu yüzden, kampanyayı desteklemeye ve bilinmesini sağlamaya karar verdim.
KD: İran’da son seçimde kadınların oldukça aktif olduklarını gördük. Bu süreçte kadınların talepleri nelerdi? Seçim sonuçlarının etkisi ne olacak?
Saba: İranlı kadınların pasif ve baskı altında olduğuna dair dünyadaki yaygın görüşe rağmen, kadınların ülke tarihindeki birçok sosyal ve siyasi olayda daima önemli etkisi bir etkisi oldu. Kadınlar sadece İran’daki son seçimlerde rol oynamadı. 1979 İslam Devrimi öncesi İran siyasetinde kadınların belirgin rolünü görebiliriz. Bu geçen 38 yılda, kadınlar artık daha fazla eğitimli hale geldikçe ve bilinçlendikçe haklarının farkına varıyor, daha da aktif hale geliyorlar. İranlı kadınlar, birçok açıdan toplumun en fazla baskı altında tutulmaya çalışılan cinsiyeti olagelmiş. Tam da bu nedenle birçok kadın, yaşamını kendini eğitmeye adıyor ve böylece kendi hakları için savaşmaya başlıyor. Keza, son yıllarda, evlenip çocuk yapan, İran toplumunun kendisinden beklediği geleneksel hayata uygun yaşayan kadınların sayısında ciddi bir düşüş yaşanıyor. Ayrıca birçok kadın, “erkek işi” olarak bilinen mesleklere yöneliyor. Tüm bu veriler, kadınların İran’ın sosyal ve siyasal yaşamını belirgin bir biçimde değiştirdiğine işaret ediyor. Son seçimlerdeki katımlarıyla da, kadınlar sadece konulan sınırları zorlamaya, kendilerine kapatılan kapıları açmaya, cinsiyetler arası eşitsizliği ve ayrımcılığı azaltmaya çalışmış oldu.
KD: Tüm dünyada kadın hareketinin ivme kazandığını görüyoruz. Örneğin, Trump’ın politikaları ve cinsiyetçi söylemlerine karşı feminist hareket büyüyor. Geçen yıl İzlanda’da kadınlar “eşdeğer işe eşit ücret” talebiyle greve çıktı. Arjantin’de Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi kadın cinayetlerine ve kadına yönelik şiddete karşı protestolarını sürdürüyor. Bunlar aynı zamanda Türkiye’de de ön plana çıkan sorunlar. İran’daki kadın hareketiyle bunlar arasında bir paralellik var mı?
Saba: Elbette dünyadaki tüm bu kadın hareketleri arasında bir paralellik olduğuna inanıyorum. Bence kadınlar artık uyanıyor. Burada şunu vurgulamak lazım: Birçok ülkede kadınların artık özgür, erkeklerle eşit ve aynı haklara sahip olduğu görüşü doğru değil. Avrupa ülkeleri ve ABD gibi modern olduklarını iddia eden pek çok ülkede kadınların baskı altında olduğunu görüyoruz. Aslında İran’da kadınlara uygulanan baskı oldukça belirgin ancak bu, aynı durumu gizleme eğiliminde olup, ülkelerinde “özgürlük” ve “insan hakları” gibi değerlere saygı duyulduğu yanılgısını yaratan ülkelerde daha tehlikeli. ABD’de, İzlanda’da, Arjantin’de, Türkiye’de ve İran’daki bu mücadeleler, kadınların, kendilerinden çok uzun zaman önce alınmış olan haklarının yeni yeni farkına varmaya başladıklarını gösteriyor. İranlı kadınlar için, zorunlu başörtüsü yasasının değiştirilmesi, kadınlar açısından ülkede eşitlik, saygı ve “eşdeğer işe eşit ücret” gibi büyük kazanımların kapısını aralayacak.
KD: İran’daki kadın mücadelesi için Türkiye’deki kız kardeşleriniz neler yapabilir? Türkiye’de biz de oldukça zor bir dönemden geçiyoruz ve dayanışmaya ihtiyaç duyuyoruz. Mücadelemizi nasıl ortaklaştırabiliriz?
Saba: Özellikle başörtüsü zorunluluğunun kaldırılması mücadelesi başta olmak üzere, Türkiyeli kadınlardan, İranlı kadınların seslerini duyurmalarını istiyoruz: Bir kıyafet parçasını başlarından çıkarmak, İranlı kadınların özgür olmaları için yeterli değil. Türkiyeli kız kardeşlerimizden, aynı zamanda, online kampanyalarımıza destek vermelerini bekliyoruz. Neyse ki son zamanlarda İran’ın kapıları daha da fazla turiste açıldı ve bu, insanların ülkenin gerçek yüzünü görmeleri için büyük bir fırsat. İran’a seyahat etme şansı bulan tüm kadınlar, Beyaz Çarşamba eylemlerine katılarak bize destek verebilirler. Ne kadar birlik olursak, kadın düşmanı rejimler ve hükümetler o kadar korkacaktır.
آزادی های یواشکی زنان ایران : گفتگو درباره ی جنبش زنان در ایران
کمپین رسانه های اجتماعی در برابر قانون اجباری حجاب در ایران ادامه دارد. برای اعتراض، زنان ایرانی با استفاده از هشتگ عکس های خود را با پوشیدن روسری ها یا نمادهای سفید به اشتراک می گذارند. این ایده ی مسیح علینزاد است که جنبش آنلاین آزادی های یواشکی را علیه این قانون آغاز کرد. در 3 سال گذشته بیش از 3000 زن از طریق این کمپین عکس ها و فیلم های بدون روسری را ارسال کردند. به عنوان زنان در ترکیه که هرگونه ستم را نسبت به بدن و سبک زندگی مان را رد می کنیم، از طریق کمپین هایی مانند “دخالت در لباس من نکن”، ما از مبارزاتی که توسط خواهران ایرانی ما انجام می شوند پشتیبانی می کنیم. در اینجا گفتگو ما با سبا، دوست ایرانی فعال ما در این مبارزه و جنبش زنان در ایران است.
همبستگی زنان
اروپا و ایالات متحده آمریکا با دیدگاه شرقگرایی به ایران نگاه می کنند. با وجود این که ترکیه نیز از این دیدگاه در نظر گرفته شده، همان نقطه نظر در مورد ایران در ترکیه وجود دارد. با این حال، حرکت های اخیر مانند آزادی یواشکی و یک میلیون امضا که ما می توانیم از طریق مطبوعات و مطبوعات خارجی دنبال کنیم، نشان می دهد که وضعیت در ایران بسیار متفاوت از درک جهانی است. چگونه جنبش زنان را در ایران ارزیابی می کنید؟
سبا
اول از همه، می خواهم از شما برای در اختیار گذاشتن این فرصت برای به اشتراک گذاشتن افکارم با شما تشکر کنم. متاسفانه، پس از انقلاب 57، تصویر در مورد ایران، مردم ایران و به ویژه زنان ایرانی هر روز تیره تر می شود. رسانه ها در ایجاد این ایده برای مردم در سراسر جهان، به ویژه در کشورهای غربی کمک کرده اند. دولت ایران نقش خود را نیز با ممنوعیت بسیاری از اخبار و مصاحبه ها با مردم ایران بر برخی موضوعات خاص نشان می دهد که واقعیت در مورد مردم ایران و سبک زندگی آنها را در تلویزیون یا روزنامه ها نشان نمی دهد. زنان ایرانی در جامعه قبل از انقلاب اسلامی نقش قابل ملاحظه ای ایفا کرده بودند، در طول سالهای پس از انقلاب، تعداد زنان ایرانی که به دانشگاه رفتند، نسبت به مردان بیشتر شد و به بیش از سالانه 60 درصد رسید. با وجود ایده کلی غرب که یک زن ایرانی را به عنوان بخش منفعل ناشناخته جامعه که در خانه ماندگاری دارد و از شوهر و فرزندانش مراقبت می کند، تصور می کند، زنان ایرانی در جنبش های اجتماعی و سیاسی در تاریخ ایران نه تنها قبل از انقلاب اما همچنین پس از آن نقش مهم داشته اند. زنان ایرانی پس از انقلاب اسلامی جنسیت مظلوم در جامعه ایران بودند، بنابراین با آموزش دادن به خود و به چالش کشیدن دولت ایران با دانش وسیع در مورد مسائل اجتماعی و سیاسی که زنان را هدف قرار داده اند، تلاش زیادی برای مبارزه با این ستم انجام داده اند. در طول تمام این سالها پس از انقلاب، تعداد بسیار زیادی از زنان ایرانی از قانون اجباری حجاب ناراضی بودند؛ چرا که اجبار حجاب نخستین نشانه ظلم و ستم بر زنان بود تا آنها را محدود کند و آنها را در جامعه ی ما نشان ندهد. اما متأسفانه زنان ایرانی پلات فرمی برای بیان موضوعی مانند حجاب اجباری نداشتند که اجازه دهد که صدای آنها در رسانه های ملی یا خارجی شنیده شود. تنها تا سال 2014 بود که کمپین آزادی های یواشکی به عنوان نخستین سکوی آزاد برای زنان ایرانی که اعتقاد به حجاب نداشتند به وجود امد تا ایده های خود را درباره حجاب در ایران بیان کنند. زنان ایرانی که به حجاب اعتقاد ندارند هرگز در رسانه های دولتی نماینده ای نداشتند. در واقع، تا کنون هر زنی که می خواهد برای دولت از جمله رسانه های ملی کار کند، باید شیوه ی لباس معرفی شده برای زنان را دنبال کند. صفحه ی ازادی های یواشکی صدای این بخش سانسور شده از جامعه زنان ایرانی شد که به حجاب اعتقادی ندارند و هرگز در رسانه های ملی و خارجی صدایی برای بیان ایده هایشان انداشتند. داستان مسیح علی نژاد، که این کمپین را آغاز کرد، الهام بخش بسیاری از زنان است که بیش از 30 سال است که آرام مانده اند و اکنون می توانیم ببنیم که زنان ایرانی هستند که این جنبش را از طریق ارسال تصاویر، فیلم ها و دعوت از مردان خود در خانواده ها یا دوستان خود برای پیوستن به آنها برای نشان دادن چهره واقعی از سبک های زندگی ایرانیان و اولویت های انان پیش میبرند.
همبستگی زنان
زنانی که می خواهند حجاب را بپوشند، نیز روزهای چهارشنبه با نمادهای سفید به خیابان ها می آیند. از آنجا که آنها حامی اجباری نبودن حجاب هستند. در واقع، مبارزه های کمپین آزادی های یواشکی برای مبارزه زنان در سراسر جهان بسیار مهم است. من معتقدم که برای ترکیه به طور خاص بسیار معنی دار است. آیا می توانید به ما در مورد این جنبش و چهارشنبه های سفید اطلاع دهید؟
سبا
من باور دارم که جنبش چهارشنبه های سفید حرکت بسیار زیرکانه ای از سوی کمپین ازادی های یواشکی است. برای روشن شدن این مهم، زنان ایرانی همواره مرزها را به چالش کشیده اند برای نمونه روسری از سر برداشتن در مناطقی که هیچ کس عبور نمیکند، به دور از پلیس و یا در داخل اتومبیل خصوصی خود . اما به عنوان یک زن ایرانی، من نیز حس کردم که چگونه ما زنان از بابت سرزنش شدن در خیابانها برای عقب بودن یا افتادن روسری مان رنج میبردیم. . بنابراین، زنان معمولا نگران هستند مبادا که روسریشان بیافتد تا هر ره گذر محافظه کار یا پلیس بهانه ای پیدا کند که مزاحم انها شود و به انها تذکر بدهد . چهارشنبه های سفید این فرصت را برای زنان فراهم آورد تا خودشان را بیان کنند و حجاب اجباری را در متن قانون حجاب ایرانی به چالش بکشند. در این مورد، یک زن ایرانی که روسری سفید پوشیده است، هنوز نشان می دهد که او تا حدودی به قانون حجاب احترام می گذارد اما با رنگ سفید نمادین که اعتراض او را نشان می دهد. اکنون، با پوشیدن یک نماد سفید، زنان و مردان ایرانی نشان می دهند که می خواهند قوانین تبعیض آمیز ایران را در چارچوب خودشان به چالش بکشند و درجامعه ظاهر می شوند و نشان می دهد که شمار زیادی از افرادی هستند که این قوانین را زیر پا می گذارند، و هر چهارشنبه جنبش های آنلاین را به خیابان های ایران می رسانند. جنبش هایی مانند چهارشنبه های سفید می توانند مردم را در خیابان های ایران با هم متحد کنند و کسانی که ایده های مشابه در مورد قوانین تبعیض آمیز ایران دارند، به ویژه قانون حجاب اجباری یک دیگر را پیدا کنند. من معتقدم مهمترین عنصر برای مردم در جامعه ما این است که یک بار و برای همیشه ترس خود را کنار بگذارند و در هر جنبش سیاسی و اجتماعی دخالت کنند تا بتوانیم به یک تغییر اساسی در نظام اجتماعی و سیاسی مان برسیم. من خودم درگیر فعالیت شدم و به خاطر خاطرات شخصی ام با پلیس اخلاقی به کمپین مبارزه با خشونت پیوستم. من در سال 86 توسط پلیس اخلاقی در ایران دستگیر شدم و به شدت مورد خشونت پلیس قرار گرفتم؛ تنها به این خاطر که ان روز من لباس های رنگی تری پوشیده بودم و با دوست پسر سابقم در خیابان ولی عصر در تهران راه می رفتم. من در این حادثه به شدت آسیب دیدم و همچنین در اداره پلیس با من بسیار بد رفتار شد که طی چند سال من به دنبال راهی برای ابراز خشم خود و مبارزه نسبت به نحوه برخورد با یک زن ایرانی بودم. کمپین آزادی های یواشکی به من نیز صدایی برای ابراز خودم داد. بنابراین، تصمیم گرفتم که کمپین را بیشتر بشناسانم و از ان پشتیبانی کنم.
همبستگی زنان
ما دیدیم که زنان در آخرین انتخابات در ایران بسیار فعال بودند. خواسته های زنان در طول این روند چه بود؟ تاثیر نتایج انتخابات چیست؟
سبا
با وجود دیدگاه کلی جهان که زنان ایرانی را منفعل و سرکوب شده می داند، زنان همیشه در شرایط سیاسی و اجتماعی در تاریخ ایران تأثیر زیادی داشته اند. زنان در انتخابات اخیر ایران نقش مهمی داشتند. شما می توانید نقش مهم زنان را در وضعیت سیاسی ایران قبل از انقلاب 57 هم پیدا کنید. زنان ایرانی در 38 سال گذشته انقلاب حتی بیشتر تحصیل کرده اند، اکنون آنها دانش بیشتری دارند و بیشتر حقوق بشری خود را درک می کنند. زنان ایرانی در بسیاری از موارد جنس ستم دیده در جامعه ایران بوده اند. بنابراین، تصمیم گرفتند خودشان را آموزش دهند و حقوق خود را حفظ کنند. شما همچنین می توانید ببینید ازدواج، داشتن فرزندان و پیروی از شیوه زندگی سنتی آنچه که از یک زن در جامعه ایران انتظار می رود، کاهش چشمگیری داشته است. زنان بیشتری نیز وارد «مشاغل مردانه» شده اند. همه این کارهای ذکر شده توسط زنان نشان می دهد که زنان به طور قابل توجهی وضعیت اجتماعی و سیاسی در ایران را تغییر می دهند. با مشارکت در انتخابات اخیر، زنان تنها تلاش می کنند که به محدودیت ها فشار وارد کنند و درهای بیشتری را برای خود باز کنند و شکاف های جنسیتی و تبعیض را کاهش دهند.
همبستگی زنان
ما می بینیم که جنبش های زنان در جهان در حال رشد است. به عنوان مثال، جنبش فمینیستی علیه سیاست های Trump دوره ی و گفتمان جنسیتی رو به رشد است. سال گذشته، زنان در ایسلند برای اعتراض به شکاف جنسیتی زنان، اعتصاب کردند. جنبش Ni Una Menos در آرژانتین تظاهرات زنان و خشونت علیه زنان است. اینها در میان موضوعات برجسته در ترکیه نیزهستند. آیا جنبش زنان در ایران همبستگی با دیگر جنبشهای زنان در دنیا را نشان می دهد؟
سبا
مطمئنا، من باور دارم که در چنین جنبشهای زنانه در سراسر جهان همبستگی وجود دارد. من بر این باورم که زنان در نهایت از خواب بیدار شده اند. مهم این است که به این نکته اشاره کنیم: کشورهای زیادی در جهان وجود دارند که در آنها زنان به عنوان آزاد و برابر با مردان نشان داده میشوند اما زنان ان جوامع همچنان حقوق کمی دارند و ازادی انها واقعی نیست. ما به راحتی می توانیم سرکوب زنان را در بسیاری از جوامع مدرن که ادعا می کنند مدرن هستند مانند ایالات متحده آمریکا یا بسیاری از کشورهای اروپایی ببینیم. در حقیقت، در ایران سرکوب زنان آشکار است، اما در کشورهای دیگر خطرناک تر است که مردم را گمراه میکنند تا باور کنند که آزادی دارند و حقوق بشر آنها محترم است. همه این جنبش ها در ایالات متحده آمریکا، ایسلند، آرژانتین، ترکیه و ایران نشان می دهند که زنان به دنبال بازپس گیری حقوق خود هستند که برای مدت بسیار طولانی از دست داده اند. برای زنان ایرانی، تغییر قانون حجاب اجباری یک گام بزرگ برای باز کردن راه برای دگرگونی های بیشتر در مورد حقوق زنان در ایران است که امیدوارم به پرداخت مساوی و احترام بیشتر در جامعه منجر شود.
همبستگی زنان
خواهران شما در ترکیه برای مبارزه زنان در ایران چه کار می توانند انجام دهند ؟ در ترکیه، ما نیز دوران سختی داریم و به همبستگی نیاز داریم. چطور می توانیم مبارزه کنیم؟
سبا
در مورد قانون اجباری حجاب، من از زنان ترکیه می خواهم که صدای زنان ایرانی را بشنوند که تقاضای آنها در رابطه با حجاب این است که آنها فقط آزادی را در برداشتن یک پارچه از سرشان پیدا نمی کنند. من امیدوارم که خواهران ما در ترکیه همبستگی خود را با پیوستن به کمپین های آنلاین ما نشان دهند. خوشبختانه اکنون درب برای گردشگران در ایران بازتر شده است و نشانه بسیار خوبی برای مردم در سراسر جهان است تا چهره واقعی کشور ما را ببینند و هر زن دیگری که به ایران سفر می کند همچنین می تواند از طریق پیوستن به جنبش های ما حمایت خود را نشان دهد مانند چهارشنبه های سفید. وقتی ما متحد تر باشیم، رژیم های تبعیض آمیز و دولت ها ترسوتر خواهند بود.
Adalet Kurultayı ve “ötesi”
Çok parçalı bileşimine rağmen, yeni rejimin eleştirisi noktasında ortaklaşan muhalefeti, önce Adalet yürüyüşü ve mitingi, ardından Adalet Kurultayı etrafında bir araya getirme, seferber kılma çabası CHP’nin, tüm liberal ve reformist niteliğine rağmen, bu muhalefetin önderliğine talip olma niyetini gösteriyor. Ve aslında koşullar kitle tabanının basıncıyla da birleşince CHP’yi buna mecbur bırakıyor.
Vicdan ve Adalet mücadelesi
HDP’nin Ağustos ayı boyunca Diyarbakır, İstanbul, Van ve İzmir’de 1 hafta boyunca sürdürdüğü Vicdan ve Adalet nöbetleri büyük baskı ve abluka altında gerçekleştirildi. Vicdan ve Adalet nöbetlerinin kitlesel olmasını engellemek adına devlet var gücüyle çalıştı. Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşen İstanbul nöbetinde park abluka altına alındı, bariyerlerle çevrildi. Nöbet boyunca parka sınırlı sayıda ve belirli süreliğine kalmak kaydıyla insanlar alındı ve parkın dışında insanların beklemesine engel olundu.
15 Temmuz davaları ve sorular
Şu bir gerçek ki, bu yargılamalar, ölüm cezası gibi yerine getirilmesi güç ya da tek tip kıyafet zorunluluğu gibi tepkisel taleplere hapsedilemeyecek kadar önemli bir fırsattır: 15 Temmuz’un birincil sorumlularının yargılanıp cezalandırılırken, bir daha benzer bir girişiminin yaşanmaması için darbe girişimi tüm çıplaklığıyla aydınlatarak dersler çıkarılmalıdır. Ancak yargılamalar, darbe girişimini aydınlatacağına, açıklamaya muhtaç yeni sorular doğuruyor.
UIT-CI: Altıncı Dünya Kongresi’nin ardından
UIT-CI’nin 6. Dünya Kongresi, 2014 yılında gerçekleşen 5. Kongre’den bu yana geçen üç sene içerisinde, emekçi sınıfların bağımsızlığı, devrimcilerin birliği ve kitle seferberliklerinin acil ihtiyaçları temelinde dünya sınıflar mücadelesine dönük örgütsel ve politik müdahalelerimizin Enternasyonalimizin politik karakterini pekiştirdiği tespitini yaptı. Önümüzdeki dönemin hedefini de yine bu doğrultularda dünya partimizin güçlendirilmesi olarak belirledi.
Örgütsel ve politik müdahalelerin ve kampanyaların neler üzerine kurulacağı meselesi ise devrimci Marksist ve enternasyonalist yöntemi sahiplenen bizler için belirleyici önem taşıyor. Çünkü bu müdahalelerin temeli, dünya sınıflar mücadelesinde emperyalizm ile kitle seferberlikleri arasındaki güçler dengesi ilişkisini, dünya politik durumunun güncelliği üzerinden analiz edebilmekten geçiyor.
Venezuela: Marea Socialista’nın açık çağrısına yanıt
Venezuela: Marea Socialista’nın açık çağrısına yanıt
Maduro’ya karşı mücadele için Solun birleşik mücadele aracını yaratalım
Tek Adam Rejiminden kopuş için: Bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!
16 Nisan hileli referandumun sonuçlarının ardından Saray, Tek Adam Rejiminin inşası yönündeki adımlarını hızlandırdı. Meclis’in tasfiyesi ve Yargı’nın tamamen Saray’a bağlanması ve böylece Yasama, Yürütme ve Yargı’dan oluşan güçlerin Erdoğan’ın şahsında birleştirilmesi doğrultusunda peş peşe yeni hamleler yapılmakta.
Tek Adam rejimini sağlama alabilmek amacıyla yapılan hamlelerden bugünlerde en öne çıkanlar, Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmasının da gündeme getirildiği CHP’yi kriminalize etmeye dönük Saray’ın yürüttüğü sistematik kampanya ile 694 nolu KHK ile yapılan kapsamlı değişiklikler. Özellikle Adalet Yürüyüşü’nün ardından CHP’ye dönük yoğunlaşan ve “hain”, “terörist” sıfatlarının havada uçuştuğu kampanyayla HDP’nin ardından Meclis’teki ana muhalefet partisinin de etkisiz hale getirilmesi hedefleniyor. Böylelikle, bir yandan Meclis’in Erdoğan ile Bahçeli’nin aralarında “top çevirdiği” bir oyun alanı haline gelmesi istenirken, diğer yandan, CHP üzerinden tüm muhalefet kesimleri “fazla ses çıkarmamaları” yönünde tehdit ediliyor. Öte yandan, 694 nolu KHK ile Başbakan’ın elindeki yetkiler Saray’a devrediliyor, TSK’da Saray’ın ve müttefiklerinin tam denetimi sağlaması adına kapsamlı düzenlemeler yapılıyor ve bütün bu uygulamalar (adı üstünde KHK!) Meclis by-pass edilerek, “bir gece ansızın” yayımlanan Resmi Gazete’de duyurularak hayata geçiyor.
Alamet-i farikası OHAL ve KHK olan Tek Adam Rejiminden en ağır darbeleri işçi sınıfı ve emekçi kitleler almaya devam ediyor. KHK tasfiyeleri ile kamu emekçilerinin “yargısız infazı” hız kaybetmeden sürerken, işbirlikçi sendikanın onayıyla kamu emekçilerine enflasyon altı zam oranları reva görülüyor. İşçilerin “zırt pırt grev yapma” hakkı Saray’ın KHK’larıyla yasaklanırken, OHAL döneminde iş cinayeti sayılarında tarihi yükseliş yaşanıyor. Nuriye ve Semih çalışma hakları için direndiklerinden ötürü, hiçbir kanıt gösterilmeksizin “terörist” damgalamasıyla hapiste tutulurken, 2000 TL’lik borcunu ödeyemediği için iş bulma umudunu yitirmiş bir işsizin Kayseri’de kendini yakarak intihar etmesi, Saray’ın “Yeni Türkiye”sinin dramatik bir özeti haline geliyor.
İç ve dış politikada giderek sıkışan Saray, Bahçeli’nin MHP’si ile işbirliği temelinde ve Kürt düşmanlığı üzerinden iktidarını ayakta tutma çabası içinde. HDP’nin siyasi alandan tasfiye edilmesi uygulamalarına paralel biçimde, Kürt illerinde sivil halka dönük yıldırma ve işkence politikaları sistemli olarak sahneye konuyor. Köylülere gözaltında yapılan işkenceler, Kürtçe şarkı söylediği için gözaltına alınan çocuklar, Sur’u “Toledo yapmak için” yoksul halkın evlerinin yıkımına devam edilmesi… AKP’ye oy vermediği için 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren topluca cezalandırılan Kürt halkına dönük uygulanan politikalardan yalnızca birkaç örnek niteliğinde.
Kürt düşmanlığı yalnızca iç politikanın değil, dış politikanın da belirleyici öğesi konumunda. Suriye’deki Kürt kantonlarını ortadan kaldırmak için bütün kırmızı çizgilerinin üzerinden atlayan, tüm politikalarında 180 derece dönüş yapmakta herhangi bir beis görmeyen Saray; sahte bir “antiemperyalist” söylemle, işlediği suçlardan başka hiçbir şeyi örtmeyen sözde yeni İstiklal Harbi destanlarıyla toplumsal tabanını denetim altında tutma telaşında. Bununla birlikte, gerek ABD gerekse Almanya ve diğer AB ülkeleriyle giderek gerilen ilişkilerin yarattığı sıkışmanın farkında olan Saray ve şürekâsı, Rusya ve İran’a daha fazla yakınlaşarak “tehlikeli bir denge” üzerinde salınmaya çalışmakta. Bu tehlikeli ve maceracı manevraların toplamı ise “değersiz bir yalnızlık” olarak Saray’ın üzerine çökmekte.
Demokrasi… ama nasıl?
Baskıcı, işçi düşmanı, yoz ve çürük Tek Adam Rejimine son verilmesi günün en acil görevi haline gelmiş durumda. Bunun nasıl olacağına ilişkin bugün için iki temel strateji bulunuyor. İlki, CHP’nin bayraktarlığını yaptığı, 2019 seçimlerine hazırlanmak ve 2019’da “parlamenter sisteme” dönüşü sağlayacak bir Cumhurbaşkanı seçtirmek. Bu stratejinin iki temel zaafı bulunuyor. Öncelikle, son yıllarda yaşadığımız deneyimlerden biliyoruz ki, bir seçim kaybetmesi durumunda dahi Saray ve şürekâsı iktidarı yasal ve barışçıl yollarla devretmeye hiç de hevesli görünmüyor. İkinci olarak, dönülmesi arzu edilen “parlamenter sistem” de toplumun geniş ezilen ve sömürülen kitlelerinin demokratik ve sosyal taleplerine yanıt veren bir sistem olmaktan birkaç ışık yılı kadar uzakta konumlanmakta.
Bunun karşısında, kitlelerin demokratik ve sosyal taleplerine yanıt üretebilecek tek gerçekçi çözüm, baskıcı ve işçi düşmanı rejimden gerçek bir kopuş için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması olabilir. Yeni demokratik ve sosyal rejimin inşasını üstlenecek ve onun temel yasalarını hazırlayacak olan; tüm demokrasi yanlısı oluşumların (partiler, işçi-emekçi örgütleri, toplumsal kuruluşlar, vb.) sıfır barajlı seçimler aracılığıyla temsil edilebilecekleri bir meclis.
Bu önerinin gerçekçiliği, güncelliği ve aciliyeti, Tek Adam Rejiminin muhalefet kesimlerine başka türden bir manevra alanı bırakmamış olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, kitlelerin bu yönde girişeceği bir seferberlik, Saray rejiminden çıkışın sağlam temellerini görünür hale getirecek. Bunun için ilk olarak, her fırsatta rejimin bir diktatörlüğe dönüştüğünü ve parlamentonun tamamen işlevsiz hale geldiğini vurgulayan CHP ve HDP sine-i millete dönmeli ve Saray’ın süs eşyası haline gelmiş mevcut parlamentoyu daha fazla meşrulaştırmaktan vazgeçmelidir. İşçi ve emekçi örgütleri ise, mevcut rejimden kopuş temelinde daha fazla vakit yitirmeksizin, bir eylem ve seferberlik programına sahip bir sınıf cephesinin inşasına girişmelidir. Bu görevlerin hayata geçirilebilmesi için İDP mütevazı tüm güçleriyle bütün çabasını ortaya koymaya hazırdır.
Arjantin’de kadın hareketinin yükselişi üzerine söyleşi
Kadın cinayetlerinin ve kadın kaçırmalarının çok yaygın olduğu ülkelerden birisi de Arjantin. Arjantin’de özellikle geçtiğimiz yıl Macri hükümetinin politikalarına karşı gerçekleşen mücadeleler bağlamında gerçekleşen 8 Mart kadın grevi dünyadaki kadın seferliklerini tetiklemesi anlamında büyük önem taşıyor. Şimdilerde 28 Eylül’de yine dünya çapında yasal kürtaj hakkı için gerçekleşecek eylem hazırlıklarında olan kadın hareketinden ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin Arjantin’den kardeş partisi Izquierda Socialista’dan (Sosyalist Sol) Malena ile mevcut seferberlikleri konuştuk. Malena aynı zamanda #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketinin kurucularından, aşağıda kadın seferberliklerine dönük söyleşimizi bulabilirsiniz:
İşçi Cephesi: #NiUnaMenos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) hareketi nasıl ortaya çıktı? Kısaca hikâyesinden bahseder misin?
Malena: 2015 yılında, 14 yaşında hamile bir kız çocuğu olan Chiara Páez’in, 16 yaşındaki eski sevgilisi tarafından ailesinin yardımıyla öldürülmesi toplumsal bir öfkeye sebep oldu. Kadın gazetecilerden oluşan bir grup, #NiUnaMenos şiarıyla 3 Haziran’da kadın cinayetlerine karşı sokağa çıkma çağrısı yaptı. O gün, bir milyondan fazla insanın katılımıyla ülkenin dört bir yanında gerçekleşen eylemlerle hareket kitleselleşti. Eylemden birkaç gün önce okullarda, üniversitelerde, şehrin çeşitli semtlerinde ve işyerlerinde kadınlar erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine son demek için afişler ve pankartlar hazırlamaya başladılar. 3 Haziran 2015’in, Arjantin’deki demokratik haklar için mücadelede önemli bir dönüm noktası olduğunu ve buna paralel olarak kadın mücadelesinin örgütlenmesinde yeni bir hareketin doğuşuna işaret ettiğini söyleyebiliriz.
Fakat 3 Haziran seferberliği, kadın mücadelesi açısından bir ilk değildi. Arjantin’de, ülkenin çeşitli bölgelerinden binlerce kadını bir araya getiren Ulusal Kadın Buluşması 1985 yılından beri düzenleniyor. Aynı zamanda, 2005’ten beri kürtajı yasallaştırma amacıyla bir araya gelen 300’den fazla örgütü kapsayan ulusal bir kampanya yürütülüyor. Bu çerçevede, 3 Haziran ve #NiUnaMenos sloganı etrafındaki hareketle, kadın hareketinin pek çok talebi feminist öncü açılımın sınırlarından koparak toplumun geniş kesimlerine de ulaşmış oldu.
İC: #NiUnaMenos Hareketi ne diyor? Sloganları ve talepleri neler?
Malena: 3 Haziran 2015’te gerçekleşen ilk eylemin tek talebi, kadın cinayetlerine son verilmesiydi zira ülkede her 18 saatte bir kadın öldürülüyor. Dolayısıyla, hareket içinde, cinsiyetçi şiddete karşı mücadele için gerekli bütçenin ayrılmasına ve kamusal politikalara dair talepler de vardı.
Kilise dâhil tüm siyasi güçlerin katıldığı bu ilk seferberlikten sonra, bu büyük hareketin ilerlemesi adına siyasi mücadele de ilerleme gösterdi. Diğer yandan bağımsız feministler ve solcu feministler kürtaj hakkı, kadın istihdamında ayrımcılıkla mücadele, cinsel istismar amacıyla kadın kaçakçılığıyla mücadele ve hükümet ile Kilise’nin siyasi sorumluluğunun kınanması gibi yeni taleplerin eklenmesini sağladılar.
Bu yıl 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, hareketin radikalleşmesinde önemli bir gelişmeye işaret etti. Seferberliğin ve grevin örgütlenmesi için bir araya gelen feministlerin 2 ay süren toplantılarının ardından, sendikalı kadın işçilerin güçlü bir rol sahibi olduğu ülke genelinde büyük bir mücadele günü gerçekleştirilebildi.
Hükümetin politikalarına karşı gerçekleşen mücadeleler bağlamında, farklı iş kollarının katılımıyla gerçekleşen 8 Mart kadın grevi Arjantin’de Macri hükümetine karşı gerçekleşen ilk grev olması bakımından önem taşıyor. Ayrıca 8 Mart, antikapitalist, antipatiyarkal ve enternasyonalist mücadele günü olarak ilan edildi.
İC: Bu hareket hangi örgütler içinde mevcut? Hareketin devamlılığını nasıl sürdürüyorsunuz? Kadınlara nasıl ulaşıyorsunuz?
Malena: Arjantin’de kadın hareketi, farklı siyasi partilerden kadınları içinde barındırması nedeniyle çok geniş ve çok katmanlı. Son yıllarda liberal feminist STK’lar kadın hareketi içindeki yerlerini kaybettiler. Kiliseye bağlı kadın örgütleri de önemli bir gerileme içinde. Buna karşın ilerici, bağımsız ve öncü bir gençlik yetişiyor ve farklı kesimlerden birçok kadın örgütleniyor. Devlet kurumlarında, demir yollarında, okullarda, bankalarda çalışan pek çok kadın güçlendikçe işçi komitelerine ve antibürokratik örgütlere katılmaya başlıyor.
Arjantin’de kadın hareketinin mücadelesi hükümetten ve burjuvaziden bağımsız bir doğrultuda ilerliyor. Taleplerimiz için ulusal çapta bir mücadeleyi örgütlemek için uğraşıyoruz. Feminist örgütleri ve işçi kadınları sosyalist ve feminist bir programa kazanmaya çalışıyoruz. Bu yolda kısa ancak önemli adımlar attık.
İC: 8 Mart’ta tüm dünyaya çağrı yaptığınız Kadın Grevi fikri nasıl doğdu? Katılım ve geri dönüşler nasıldı?
Malena: Ekim 2016’da Polonyalı kadınların kürtaj yasasına karşı yaptığı grev çağrısı, yerel kadın hareketlerinde büyük bir sempati topladı. Bundan birkaç gün sonra Arjantinli genç bir kadının tecavüze uğrayıp öldürülmesi, Arjantin’deki ilk kadın grevinin zeminini hazırladı ve 18 Ekim’de sağanak yağışa rağmen kitlesel bir eylem gerçekleşti.
Ardından, Ocak 2017’de Trump’ın göreve başlamasından sonra Amerikalı kadınların süregelen seferberliği, 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde geniş çaplı bir eylem yapma konusunda bize ilham verdi.
8 Mart, kadın mücadelesinin tarihinde önemli bir yere sahiptir. Örneğin, Şubat Devrimi’nde gerçekleşen olaylar, 8 Mart için yapılan anmalarla ateşlenmiştir. Ancak 1970’te Birleşmiş Milletler, bu günü sınıfsal karakterinden uzaklaştırarak, kadınlara “çiçek ve çikolata” hediye edilen bir gün haline getirip depolitize etmeyi başardı. 8 Mart’ta biz, 1908’de katledilen New Yorklu kadın işçileri anarak ve 8 Mart’ı sadece patriyarkal şiddete karşı değil, aynı zamanda tüm kapitalist devletlerin politikalarına ve emperyalist savaşlara karşı bir mücadele aracına dönüştürerek bu günün gerçek anlamına kavuşması için çabalıyoruz.
İC: Şu an gündeminizde hangi kampanyalar var?
Malena: Şu anda, Arjantin’de tutuklu genç bir kadın olan Victoria Aguirre’nin serbest bırakılması için bir kampanya yürütüyoruz. Victoria 25 yıl hüküm giyme ihtimaliyle karşı karşıya. 2 yıl önce küçük kızı, Victoria’nın sevgilisi tarafından öldürüldü. Cinayetle suçlanıp 8 yıl ceza alan erkek arkadaşına rağmen Victoria ağırlaştırılmış cinayetle yargılandı. Olayın kadın cinayetiyle ilişikli olarak yargılanması gerekirken, Victoria “kötü anne” olmakla suçlandı. Cinsel şiddete maruz kalan bu kadını mahkum etmek istiyorlar.
Victoria’nın serbest bırakılmasını talep eden kampanya çok önemli, çünkü o ülkemizdeki çok sayıda yoksul kadını temsil ediyor. Irkçı ve erkek egemen adaleti kınıyoruz. Bugün, haksız yere cezaevinde olan kadınlar için de “Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz” diyoruz. Kadın cinayeti işleyen gerçek katiller tutuklanmalıdır.
Buna ek olarak, kadın hareketinde enternasyonal bir boyutu olmasını istediğimiz önemli bir kampanya üzerine de çalışıyoruz. 28 Eylül, dünyada kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılmasına yönelik bir gün. O gün bu hakkı savunmak ve kazanmak için mücadelemizi göstereceğiz.
Şu anda pek çok kadın kürtajın yasal olduğu ülkelerde yaşıyor, ancak ekonomik kriz ve Vatikan’ın sürekli baskısı göz önünde bulundurulduğunda İtalya, Fransa, ABD ve 2016 yılında tanık olduğumuz üzere Polonya gibi ülkelerde bu hakkı kısıtlamaya yönelik yoğun bir girişim söz konusu.
Amerika ve Latin Amerika’daki pek çok ülkede yasadışı kürtaj işçi, genç ve göçmen kadınların başlıca ölüm nedenlerinden biri. Bu bölgelerde kürtaj hakkının yasallaşması için mücadele ediyoruz.
8 Mart’ta olduğu gibi 28 Eylül’ü de bedenlerimizi ve hayatlarımızı kontrol etmeye çalışan kiliselere ve haklarımızı kısıtlayarak krizin faturasını bize kesmeye çalışan kapitalist devletlere karşı, yasal kürtaj hakkımız için uluslararası bir seferberlik günü haline getireceğiz.
İC: Uluslararası koordinasyon ve dayanışma için neler yapıyorsunuz?
Malena: Enternasyonal koordinasyon için, özellikle 8 Mart Uluslararası Kadın Grevi’ne katılanlar olmak üzere dünyanın birçok ülkesindeki kadın örgütleriyle iletişim halindeyiz. UIT-CI (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) ile birlikte, kız kardeşlerimizin örgütlendiği tüm ülkelerde 28 Eylül günü yasal kürtaj hakkı için küresel bir kampanya yürütmeye çalışıyoruz.
Bu bağlamda, El Salvador’da tecavüze uğradıktan sonra yaşadığı doğal kürtaj nedeniyle 30 yıl hapse mahkum edilen 19 yaşındaki genç kadın Evelyn Beatriz Hernández Cruz’un özgürlüğü için de bir kampanya yürütüyoruz.
İC: Son olarak, şu anda gerçekleştirdiğiniz kürtaj kampanyası hakkında başka ne söylemek istersin?
Malena: Bir yıl önce Arjantin’de doğal kürtaj nedeniyle haksız yere mahkum edilen Belén, seferberlikler sonucu özgürlüğüne geri kavuştu. Bugün, El Salvador’da Evelyn Beatriz Hernández Cruz’a yönelik bu akıldışı suçlama, erkek şiddetinin tüm dünyada özellikle işçi kadınlar olmak üzere kadınlar üstündeki baskısını gözler önüne seriyor. İşte bu yüzden hareketimizi örgütlemeli ve birbirimizle dayanışma göstermeliyiz. Artık kadınların öldürülmesini veya sırf kadın oldukları için şiddete maruz kalmasını istemiyoruz. Özgürlüğümüzü istiyoruz. Bu yüzden mücadele etmeli, hükümetlerden bağımsız bir şekilde örgütlenmeliyiz. Kapitalizm ve patriyarkayı yıkana dek, tüm işçilerle birlikte bu mücadeleyi sürdürmeliyiz.
Rejimin ömrü…
Önceki yazılarımızdan birinde rejimin değiştiğini, ancak bu durumun iktidar sahiplerine kısa vadede sağladığı gücün ötesinde orta ve uzun vadede gerçek bir güç sağlayıp sağlamadığının tartışmalı olduğunu belirtmiştik. Aynı yazıda kastımızın fiziksel güç olmadığını, iktidarın esasen yeni bir rejimin kurucusu olarak sahip olması gereken tarihsel gücü ve bununla birlikte meşruiyeti kaybettiğini belirtmiştik.
Bu soruna düz bir bakışın pek çok yanılgıya, hatta kestirme birtakım umutlara yol açabileceğini de söylemeliyiz. Tarihsel güç ve meşruiyetin kaybedilmesi “otomatik” biçimde rejimin çökmesi ve siyasi iktidarın kaybedilmesi anlamına gelmez. Tarihte pek çok rejim bütün çürümüşlüğüne rağmen bürokrasisinin, askeriyesinin, maliyesinin devasa boyutları, gücü, karşıtlarının zayıflığı, dağınıklığı, kararsızlığı ve uluslararası güç dengeleri-ilişkileri nedeniyle ömrünü uzun zaman sürdürebilmiştir. Bunun tarihsel örnekleri arasında farklı ve benzer yönleriyle Rus Çarlığı’nı ve Osmanlı Devleti’ni sayabiliriz.
Uzun yaşamanın sırları!
Tarihe fazla dalmadan ilerleyecek olursak, Saray rejiminin bazen henüz işin başındaymış gibi görünse de gerçekte “sonuna” yaklaştığını ve buradan umutlu birtakım sonuçlar çıkartabileceğimizi söyleyebiliriz. Ancak bu umudu boşlukta bırakmamak şartıyla: Evet, hiçbir rejim kendiliğinden ve otomatik biçimde sona ermez. Bir rejim, gelişme dinamiklerini ve tarihsel meşruiyetini, “zorunluluğunu” kaybetmiş olsa bile yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı, muhaliflerini umutsuzluğa düşürecek kadar uzun ömürlü olabilir. İçeride toplumsal güç dengeleri, ekonominin iniş ve çıkışları, politik güçlerin durumu, siyasal geleneklerin etkisi, iktidarı şu veya bu biçimde ayakta tutan ilişkilerin, desteklerin varlığı, muhalefetin hali, gücü, örgütlülük derecesi ve politikaları, önderliklerin niteliği vb. pek çok etken bir rejimin yaşam süresini etkiler. Bu iç etkenlere, onlarla karşılıklı etkileşim içindeki dış etkenleri de ekleyebiliriz. Bu bağlamda, uluslararası çıkarlara dayalı ekonomik, politik ve sınıfsal ilişkiler; dünya çapındaki veya bölgesel plandaki konjonktürel gelişmeler; yatırımlar, ittifaklar, bunların kaderine ilişkin beklenti ve endişeler; bu ilişkilerin değişen veya kolayca değişmeyen yönleri; “dış güçlerin” niyet ve beklentileri, rejimin dış politikasının bunlara yönelik hamleleri; uluslararası planda kabul görebilecek yeterince güçlü bir alternatifin varlığı veya yokluğu vb. pek çok etken sayılabilir.
İhtimaller…
Rejim değişikliği süreçleri genelde sert toplumsal ve politik mücadeleleri içerir. Elbette hiçbir kural mutlak değildir; bazı istisnai durumlar da vardır: Mesela uzunca bir çürüme sürecinin ardından ortaya çıkan yeni bir güçler dengesi, rejimi ayakta tutan ittifakların çözülmesi, uluslararası ekonomik ve siyasi baskılar, bir ekonomik kriz, içine düşülen bir çıkmaz; rejimi neredeyse tek başına kendi şahsında temsil eden kişinin ölümünün yol açtığı “doldurulamaz” bir boşluk vb. durumlarda egemen sınıflar ve asker-sivil bürokrasi arasında sağlanan bir uzlaşma yoluyla yumuşak bir geçişin sağlanması mümkün olabilir.
Ancak bazı durumda süreç çatışmalı bir seyir izler. Tarihsel ömrünü tamamlamış bir rejimin yukarıda vurgulanan nedenlerle geciken yıkımı, var olan çelişkilerin daha da şiddetlenmesine yol açar. Bu da çatışmanın şiddetini artırır. Tarihte Rusya örneğinde görüldüğü üzere, burjuvazinin aczi ve devrim korkusunun yanı sıra işçi sınıfının örgütlü ve etkili bir güç olarak toplumsal ve siyasi mücadele sahnesinde yer alması, devrimci öncünün varlığı, devletin sadece biçiminin değil, tipinin, yani sınıfsal karakterinin de değişmesine yol açar.
Şimdilik bizde ağır basan ihtimal Türkiye’nin rejim sorununun burjuvazinin kendi iç ilişki ve dengeleri çerçevesinde çözüleceğidir. Tabii, buna işlerin çığırından çıkması halinde askeri darbe türü “istenmeyen” ihtimalleri de ekleyebiliriz ki bu da burjuva bir çözümdür.
Zorla iktidar…
Genel olarak her iktidarın ömrü kendisini var eden koşullardan daha uzundur. Aynı kural bizim Saray iktidarı için de geçerlidir. Bazı çok önemli iç ve dış desteklerinin yanı sıra kitle desteğinde de belirli bir erime yaşayan Saray iktidarı, buna karşın fiziksel gücünü artırmaya devam etmektedir. Bu, “zor” unsurunun giderek daha fazla devreye girmesi anlamına gelmektedir. İktidar hem içeride hem de dışarıda “yumuşak gücünü” kaybetmiş ve varlığını önemli ölçüde yasal-yarı yasal-yasadışı zor yoluyla sürdürebilir hale gelmiştir. İktidarın halen sahip olduğu seçmen desteği ise artan bir hızla, iyi-kötü bir demokratik meşruiyet kaynağı olma özelliğini hızla kaybetmektedir. 16 Nisan referandumunda yaşananlar, rejimin bütün meşruiyet iddiasını dayandırdığı seçimlerin de demokratik niteliğini kaybettiğini ve iktidarın artık her ne pahasına olursa olsun “seçimle gitmeme” kararlılığında olduğunu göstermektedir. Rejimin “millet” olarak adlandırdığı kitle, en azından çekirdeği itibariyle, içinde paramiliter öğeleri de barındıran, “tek adama” bağlı bir “baskı ve tehdit aracı” haline gelmeye başlamıştır. Son KHK’larla yapılanlar bu fiziksel gücü (zoru) artırmaya yöneliktir.
Başı mı, sonu mu..?
Zor unsuru, diktatörlüklerin ve baskı rejimlerinin başlangıç ve son zamanlarında daha açık bir biçim alır. İlkinde bir inşa yöntemi, ikincisinde ise hayatta kalma çabası olarak. Buradan, yani “zora dayalı iktidar” yönünden kalkarak Saray rejiminin başlangıç aşamasında mı yoksa bitiş aşamasında mı olduğu sorusu sorulabilir. “Yeni Bonapartist” rejimin bir yönüyle “kurucu” özellikler taşıması onun bu anlamda “yolun başında” olduğu izlenimini uyandırabilir. Ancak böyle bir izlenim tek başına yanıltıcıdır. Bu “görüntüye” rağmen rejimin gerçekte, on beş yıllık kesintisiz bir iktidar geçmişinin de etkisiyle (Bu pek çok yıpranmanın yanı sıra ahlaki üstünlüğün de kaybına yol açmıştır.) “bitişe” daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. (Tabii, yukarıda özellikle vurguladığımız hususları unutmamak kaydıyla.)
Yeni rejimin, belirli koşullarda ve bir süre için alternatifsizlik, sistem içi dengeler, krizin yol açtığı zorunluluklar vb. nedenlerle yerli ve yabancı büyük burjuvazinin desteğini alma ihtimali her zaman vardır. Ancak, halihazırda, bu güçler nezdinde “RTE’nin şahsına yönelik kalıcı güven kaybı”, endişe ve “öngörülemezlik” hali ciddi bir sorundur. Bunlara bir “iç savaş” tehlikesinin yol açtığı dehşetin yanı sıra iktidarın başarısız oldukça tehlikeli bir hal alan dış politikasını da ekleyebiliriz. Zaten emperyalist sistem içindeki başlıca müttefiklerle yaşanan çatışmanın kaynağında Türkiye’nin dış politikasının, bugüne kadar görülmemiş oranda iç politikanın bir yansıması haline dönüşmesi ve bunun da doğrudan RTE’nin iktidar sorunuyla bağlantılı hale gelmesidir. Almanların (ve diğerlerinin) sorunlarının Türkiye ile değil, RTE ile ilgili olduğunu açıkça söylemeleri bu durumdan kaynaklanmaktadır.
Tabii, bir de içerideki avantaj ve üstünlük kayıpları vardır. RTE’nin “yeni Bonapartist” rejimi, hiçbir biçimde, doğrudan taraftarlarının dışındakilerin “rızasını” sağlayacak daha “temiz, dürüst ve ahlâklı” bir toplum vaadi ileri sürebilecek konumda değildir. Her ne kadar bazen “muhalefet” rolü oynamaya çalışsa da, on beş yıldır başta olduğu düşünüldüğünde iktidarın ileri sürebileceği bir “temizlik” gerekçesi yoktur. Bir diktatörlüğü “kabul edilebilir” kılan tüm olumsuzluklar iktidarın kendi eseridir! AKP iktidarı boyunca yaşananlar, geçmiştekilerin üzerine Türkiye’nin “bildik” burjuva rejimleri içinde hiçbir biçimde temizlenemeyecek yeni pislikler eklemiştir.
İktidarın “sonuna” ilişkin bir diğer önemli nokta ise Saray rejiminin ömrünün RTE’nin ömrüyle sınırlı olmasıdır. (Burada Atatürkçü-ulusalcı veya başka usullerle yürütülecek bir başka başkanlık rejimi konusuna girmiyoruz!) Bu tür rejimler, güçlü görüntülerine rağmen lider dışındaki bütün birinci sınıf –kurucu kadrolarını zorunlu olarak “yeme” özellikleri nedeniyle tek kişiye muhtaç hale gelir. Bu aynı zamanda bir “kendini yeme” halidir ve rejimin, kurucusunun ölümünün ardından devamını imkânsız kılar.
Tehlikeli ihtimaller…
Tarihsel güç ve meşruiyetin kaybının bugün giderek tek başına kaba-fiziksel güç, yani açık zor yoluyla telafi edilmeye çalışıldığını vurgulamıştık. (Aynı dış politikada olduğu gibi; oyun kurucu bölge gücünden, stratejik derinlikten, “soft power”lardan gelinen yere bir bakın!) Bu fiziksel güç, miadını tamamlamış olsa dahi bir rejimin uzun veya kısa bir süre için devamını sağlayabilir. Yani “Güç, oyunu bozabilir!” Ayrıca burjuva muhalif güçlerin darkafalılığı, acizliği, devlet ve düzenperestliği, bağımsız kitle seferberliklerine ve devrimci kalkışmalara ilişkin korkuları; işçi sınıfının politik geriliği, devrimci kesimlerin güçsüzlük ve kavrayışsızlığı vb. pek çok neden rejimin ömrünü uzatır. Tabii, liderin karakter ve nitelikleri, yani “tarihte kişinin rolü” de çok önemlidir. Üstelik hiç gitmeme niyetindeki bu lider, çeşitli yasal ve yasadışı yollarla fiziksel gücünü, araçlarını, denetim imkânlarını artırıyorsa gidişi kolay olmaz…
RTE’nin “yeni Bonapartist gericilik rejimi”nin, değişen toplumsal, politik koşullar, artan çatışmalar ve kendi iç evrimi sonucunda ülke tarihinin klasik anlamda ilk “sivil” Bonapartizmine, hatta paramiliter güçlerin devreye girdiği yarı faşist bir rejime dönüşme ihtimali de vardır. Böyle bir gelişme, uzayan süreyi daha da karmaşık ve tehlikeli hale getirecektir. Bu “uzama” durumu, neden olacağı “iç savaş” ortamı nedeniyle muhtemelen daha “bildik” türden bir Bonapartizme yol açacaktır; bu defa “kardeş kavgasını” engelleme gerekçesiyle gelecek “geleneksel” bir Bonapartizme…
Neticede, tarihsel gücünü ve meşruiyetini kaybetmiş bir rejimin ömrünün uzaması, gidişini de “her bakımdan” daha zor ve yıkıcı bir hale getirebilir!
2019’a bu açıdan da bakmak gerekir!
‘’Haklarımızı gasp ettirmeyeceğiz’’ diyen Real Market işçileri direnişte
Alman Metro AG’nin bir kuruluşu olarak Türkiye’de faaliyetine başlayan Real Hipermarketler Zinciri A.Ş 2014 Haziran ayında çalışanlarının tüm kıdem haklarıyla birlikte, Beğendik Marketler grubunun da sahibi olan Hacı Duran Beğendik’e devredildi. Devirden bir yıl sonra Real’in 20 milyon TL kâr elde ettiği açıklanmış olmasına rağmen, özel denetim firması KPMG tarafından, şirketin varlığını sürdüremeyeceği ve iflas edeceği açıklandı. 2016 Nisan ayında Beğendik grubu tarafından iflas erteleme kararı aldırıldı ve şirkete denetim kayyumu atandı. Bu süreç içerisinde; 13 Real mağazasının 9’u kapatıldı, kapatılan mağazalar kanunsuz bir şekilde satılarak Beğendik’e gönderildi ve beğendik ile gayri resmi para aktarımı sürdürüldü. 27 Temmuz 2017 tarihinde, İstanbul Anadolu 3. İcra Müdürlüğü tarafından tasfiyeli iflas kararı alındığı açıklandı.
Kıdem, ihbar, ücretli izin ve fazla mesai gibi haklarını alamadan işten çıkarılan işçiler, bunun üzerine mücadeleye başladı. İşçiler günlerdir İstanbul’da, Konya’da, Ankara’da Metro ve Beğendik mağazaları önlerinde seslerini duyurmaya çalışıyorlar.
Hileli iflas yoluyla işten atılan işçiler, 8 Eylül Cuma günü de Güneşli ’de bulunan Metro Grup AG Genel Müdürlüğü önünde toplanıp, basın açıklaması okudular. Basın açıklamasında, öncelikli hedeflerinin kıdem tazminatlarını almak olduğunu, fakat gasp edilen tüm hakları için de kazanana kadar mücadele edeceklerini belirttiler. Ayrıca, ‘’Kahrolsun Sarı Sendikacılık’’ pankartları taşıyıp, ‘’Sarı Sendika İstemiyoruz’’ diyen işçiler, 2006’dan beri örgütlü oldukları, Türk-İş’e bağlı TEZ-KOOP-İŞ sendikasının yanlarında olmadığına vurgu yaptılar. Son olarak, haklarını alana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini ve 1700 Real Hipermarket işçisinin kazanacağına inandıklarını söyleyip basın açıklamasını bitirdiler.
Tekno Maccaferri grevi: Birleşik Metal-İş görevlisiyle röportaj
Osman Yavuz Özdemir, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının bölge temsilciliğinde bir görevli olarak çalışıyor. Kendisi işyerinde sıkıntılar yaşamaya başlamadan önce sendikaya soğuk bakan işçilerden birisiymiş. Ancak patronuyla yaşadığı sıkıntıların ardından sendikalı olmak zorunda kalmış. Kendisi, bu tecrübenin onu değiştirdiğini ve sendikadaki arkadaşlarının ona, bu değişimden dolayı şakayla karışık “Devrimci Bozkurt” diye hitap ettiğini anlatıyor. Özdemir ile hem başından geçenleri, hem şu an bir parçası olduğu Tekno Maccaferri grevini konuştuk.
İşçi Cephesi: Selamlar. Öncelikle seni tanımayan okuyucularımız için kendini tanıtabilir misin?
Babacanlar Kargo’da işçiler direnişte
Arjantin: Santiago Maldonado’nun sağ bulunması için uluslararası eylem çağrısı
1 Ağustos’ta jandarmanın baskıcı birlikleri sert bir saldırı gerçekleştirdiklerinde genç zanaatkâr Santiago Maldonado Cushamen’deki Pu Lof topluluğu ile büyük toprak sahibi İtalyan grup Benetton’a karşı Chubut eyaletinde bir eylemdeydi. Maldonado bu asker-polis birlikleri tarafından tutuklandı ve kayboldu.
Uzakdoğu’da savaş çanları çalıyor
Obama döneminde sistemli bir biçimde kızıştırılan Kuzey Kore ABD gerilimi bu yılın başında Trump’ın iktidarıyla iyice ayyuka çıktı. Karşılıklı tatbikatların, nükleer denemelerin ve füze atışlarının artarak devam ettiği Uzakdoğu, savaşa hiç olmadığı kadar yakın. Bu gerilimin bir deprem gibi patlaması birçok politik ve iktisadi yapının çöküşünün başlangıcı olabilir.
Bu gerilimin zamanlamasını ve nedenini anlamak için ABD iç siyasetinin irdelenmesinden başlamamız gerekiyor. Ne de olsa dış politika, iç politikanın devamıdır.
Kutuplaşmış, kriz içinde bir ülke: ABD
Trump, ABD devlet kurumlarının bizzat kendisi tarafından (hukuk, medya, istihbarat) kıskaca alındı. Tüm danışmanları ya istifa etti ya da el çektirildi. Seçim öncesi vaat ettiği ithal ürünlere vergi getirilmesi, Obama sağlık sisteminin kaldırılması, yükselecek gümrük duvarları… vb. politikalarının hiçbirini hayata geçiremedi. Fakat bu durum Trump’ın seçilmesini sağlayan emperyalizmin büyük politik ve iktisadi krizinin bittiği anlamına gelmiyor. Trump’ı iktidara taşıyan neoliberalizmden sağdan kopuş olarak ifade ettiğimiz bu politik yönelime bizzat emperyalizm tarafından ket vurulmuş durumda. Kapitalizmi ileriye taşıyamayacak ve onun krizine çare olamayacak olan bu politik yönelim şimdilik rafa kaldırıldı gibi gözüküyor. Şimdilik diyoruz çünkü bu süreç ABD orta sınıfının radikalleşme düzeyiyle ilintili.
Emperyal zenginlikten aldıkları pay düştükçe içinde bulundukları krizin sorumlusu olarak “diğerlerini” (siyahiler, latinler, göçmenler, mücadele eden işçiler) gören öfkeli orta sınıflar “büyük ve güçlü ABD” özlemlerini Trump ile ararken aradıkları kanı Uzakdoğu’nun küçük ülkesi Kuzey Kore’de bulmuş olabilirler.
Kuzey Kore, kapana sıkışmış Trump’ın kendini kanıtlayacağı bir alan işlevi görürken aynı zamanda krizde olan ve itibarını kaybetmiş emperyalizmin, kendisine kafa tutanlara neler yapabileceğinin bir örneğini oluşturabilir. Yani emperyalizmin çıkarları ile Trump’ın çıkarları Uzakdoğu’daki olası bir şiddet sarmalında kesişiyor. Fakat çizdiğimiz bu şema çok yüzeysel ve sadece ana gövdeyi oluşturuyor olsa da yan dalları ve olasılıklarıyla birlikte fazlasıyla karmaşık bir politik süreci beraberinde getiriyor.
Irak ve Afganistan savaşlarından çıkarılan derslerle başlatılan yumuşak güç stratejisi hâlâ bir şekilde devam etse de (Suriye bunun bir örneğidir) son demlerini yaşadığı çok açık. ABD kendi iç çelişkilerini, etnik ayrışmalarını ve kutuplaşmalarının çözümünü dışarıda aradığı bir döneme daha Obama başkanlığında girmişti. Askeri güçlerin Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e kaydırılması böyle bir stratejinin sonucuydu. Yani kriz tüm çıplaklığıyla devam ediyor ve çözüm, şiddet ve yıkım dışında emperyalizme gittikçe gözükmemeye başlıyor.
Sessiz ve derinden gelen Çin
Kuzey Kore’nin yapabileceği hamlelere değinmeden önce Çin-ABD ilişkilerine değinmek gerek. 1945’ten 2001’e %3.5 ortalamayla büyüyen ABD, Çin’in 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasından beri %1.8 ortalamayla büyümekte. O günden beri de ABD’nin en fazla ticaret açığı verdiği ülke Çin. 2015 verileriyle açıklarsak, ABD’nin Çin’e sattığı toplam ihracat değeri 116,2 milyar dolar iken Çin’in ABD’ye sattığı toplam ihracat değeri ise 481,9 milyar dolar. Aradaki büyük fark, ABD aleyhine bir dış ticaret problemi yaratıyor.
ABD için Çin’den kaynaklanan bir başka problem ise Çin’in büyüyen ekonomisiyle montaj sektörünü küçültülerek kendi teknoloji ve sanayi alt yapısının güçlendirilmesine odaklanmış oluşu. ABD’den Çin’e giden ve orada işlenip ABD’ye geri dönen mallarda azalmaya yol açacak bu durumun artığın çoğunluğunu alan ABD’li tekellerde kâr oranı problemi yaşatacak olması. Çin’in orta sınıfı zenginleştikçe tüketimleri artıyor, bu da ABD’ye gidecek ucuz mallarda azalmaya yol açıyor. Tüm bunların üzerine, İpek Yolu projesi Çin’in zaten devasa olan ticaret hacminde daha da büyümeye yol açarak ABD’yi dünya ticaretinde biraz daha dışa itme potansiyeli eklendiğinde Uzakdoğu’daki politik gerilimlerin iktisadi temelleri berraklaşıyor.
Bu ekonomik savaş içinde ABD, Çin’i kuşatma, daha yakından izleme ve gerektiğinde dizginleme stratejisi izliyor. Orta Asya’daki askeri üsleriyle, Japonya ve Güney Kore ile kurduğu askeri ve ekonomik ittifakla bu stratejiyi sürdürüyor. Fakat Çin’i kıskaca alma konusundaki en büyük engel nükleer silahlarıyla ABD’nin tüm ittifaklarını tehdit edebilecek Kuzey Kore, ABD için en büyük hedeftir. Ayrıca Çin hâkimiyetinin tarihsel düşmanı Japon emperyalizminin hem korkuyla hem de ellerini ovuşturarak bu gerilimi izlediğini unutmayalım.
Bu gerilimin patlamasının kendisine de büyük zararlar vereceğinin bilincinde olan Çin, diplomasi ve diyaloğun altını çizerken Kuzey Kore’nin “aptalca bir hareket” yapmaması için uğraşıyor.
Bu yazı yazılırken Trump şöyle bir tweet attı: “Kuzey Kore, kendisine yardım eden Çin için bile büyük bir tehdit ve utanç kaynağıdır. Güney Kore’nin yumuşak politikası bir işe yaramıyor, Kuzey Kore ancak tek bir şeyden anlar…” Bu cümleler, Kuzey Kore’nin Japonya üzerinden geçip denize düşürdüğü ve ardından denediği hidrojen bombası sonrasında sarf edildi.
Kuzey Kore barut fıçısını ateşleyebilir mi?
Her şeyden önce şunu dikkate almamız gerekiyor: Dünya için en büyük tehdit Kuzey Kore değil, bu gerilimi isteyerek ve bilerek tırmandıran, binlerce nükleer silaha sahip olan ABD emperyalizminin ta kendisidir. 1945’te Japonya’da yüz binlerce kişiyi atom bombalarıyla katleden ardından tek bir ülke olan Kore’yi bölerek bu günlerin temellerini atan da ABD’dir.
Kuzey Kore ile ABD arasında veya Güney Kore-Kuzey Kore ve üçüncü bir seçenek olarak da Kuzey Kore-Japonya arasında başlayacak bir sıcak çatışmanın iki devletli savaş olarak kalmayacağı çok açık. Daha başladığı andan itibaren bölgesel savaşa evrileceği gibi Almanya gibi ülkelerin dâhil olma potansiyeliyle bir emperyalist güçler arası çelişkilere evrilme ihtimali taşımaktadır. Bakın Merkel ne diyor: “ABD ile Kuzey Kore arasında bir savaş patlak vermesi durumunda, Almanya gözü kapalı bir şekilde Washington’ın tarafında yer almayacaktır.”
Barut fıçısını ilk ateşleyen Kuzey Kore olsa bile baş şeytanın ABD ve onun emperyalist çıkarları olduğunu unutmamak gerek. Kuzey Kore’nin dengesiz ve belirsiz totaliter yönetimi, ABD eliyle değil Güney ve Kuzey Kore emekçilerinin birliğiyle yıkılabilir ancak. ABD’nin Kuzey Kore halkına verebileceği hiçbir şey yoktur.
Savaşların teknik bir olgu olmadığı gerçeğini görmemiz gerekiyor. Savaşlar sosyolojiktir, dolayısıyla politiktir. ABD ne kadar güçlü olursa olsun, gerçek bir savaş ülkedeki tüm gerilimleri fazlasıyla ortaya çıkararak ülkedeki politik kargaşayı artıracaktır. Vietnam’ın, Afganistan’ın, Irak’ın maliyeti ve getirdikleri unutulmamalıdır, kaldı ki Kuzey Kore bunların hiçbirine benzemiyor hele hele arkasında Çin gibi bir ülke varken…
Savaşların yaratacağı toplumsal devinimlere hazırlıklı olmak enternasyonalimizin en büyük görevlerinden biridir. Savaş bölgesinin analizini yapmakla yetinmeyerek emperyalizmin saldırısı altındaki ülkeleri bu saldırılara karşı desteklemek sadece bir gereklilik değil savaşın sınıf savaşına döndürülmesi, emperyalizmin teşhiri ve yenilgisi için bir zorunluluktur.
AKP’nin 15 yılı: Bir adım ileri, iki adım geri
Türkiye’nin en önemli sorunu, tüm yönleriyle, tartışmasız bir şekilde iktidar sorunu! Neden? 3 Kasım 2002 yılında “çözüm” iddiasıyla iktidara gelen AKP, 15 yılın sonunda bizatihi kendisi sorunun kaynağı haline geldi de ondan. 15 Yıl önce AKP, neyi olumlamışsa şimdi onun tam tersi konumda ve neyi olumsuzlamışsa ona dönüşmüş durumda. Sadece sözlere bakarak söylersek; 15 yıl önceki Erdoğan-AKP, bugünün Erdoğan-AKP’sinin en büyük rakibi-düşmanı olurdu. Dolayısıyla siyaset bir dünya görüşü, bir program anlayışı, bir hedeflediği hayallere ulaşma yoluysa, zaten Erdoğan-AKP çoktan yolunu da, mücadelesini de kaybetmiş durumda.
Bu değerlendirmeyi AKP’nin bir burjuva kapitalist siyasi parti olduğunu, Erdoğan’ın özde de, sözde de bir kapitalist olduğu gerçeğini ve Erdoğan dâhil AKP’nin özünde neoliberalizm ile siyasal İslam’ın harmanlanması olduğunu unutmadan, kendi iddiaları-sözleri-değerleri temelinde yapıyoruz. Erdoğan-AKP kendi gerçeği-değerleri içinde dahi yolunu yitirmiş, zaten mücadeleyi kaybetmiş durumda.
Sonradan AKP’ye monte olmuş Numan Kurtulmuş gibi isimler için de bu durum geçerli. Özsaygısı olan kaç kişi Numan Kurtulmuş’un yerinde olmak ister? Firavunlukla suçladığı kişinin siyasi hareketinin sözcülerinden biri olmak! Bırakın dünya savaşları gibi altüst oluşları, mevsim bile değişmeden Kurtulmuş gibi bu şekilde bir kutuptan öbür kutba geçmeyi kaç kişi hazmedebilir? Bu, muhafazakârlığın mı, sağcılığın mı, kapitalizmden kopamayışın mı, İslamcı hareketin mi, kâr her şeydir diyen omurgasız kapitalist sömürücülüğün mü, yoksa doğrudan kişinin kendi hamurunun mu bir sonucu? Cevap hem çok önemli hem de bir o kadar önemsiz; son tahlilde herkes aynaya baktığında kendi yüzünü görür. AKP’nin hemen her temsilcisini, kısa süreler içinde söylediklerinin tam tersini savunur durumda gösteren videolar, haberler dolaşımda iken, bu derece bir seviye kaybının işaret ettiği çürümenin sadece günümüzle sınırlı kalmayacağı da açık.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan ve AKP sadece siyaset bilimi açısından değil, akla gelebilecek tüm sosyal bilim dalları açısından da, üstelik tüm dünyada, çok uzun yıllar trajik-negatif örnekler olarak anılmaya devam edecekler. Erdoğan da dâhil olmak üzere bugün tek bir AKP’linin dahi yapmakta olduğu şeyleri, herhangi bir zorunlu gerekçelendirmeye başvurmadan, zaten “insan” olmanın ve inançlarının otomatik bir sonucu olarak, göğüslerini gere gere savunamıyor olmaları gerçeği, bu trajediyi gösteriyor.
Erdoğan-AKP 15 yılda, kendi gerçekliği içinde, kendi zıddına dönüşerek, bindiği dalı kesti ve her açıdan “yabancısı” olduğu bir yeni reel-politik zeminin hem cellâdı hem de kurbanı olarak yeniden vücut buldu. Eğer, “Erdoğan-AKP’nin üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin sınıfsal, ideolojik-politik ve ekonomik gerçekliği zaten başka bir sonuç üretmeyi mümkün kılamazdı” denirse, yani her şeyin zaten en başından bu sonucu kaçınılmaz kıldığı söylenirse, kuşkusuz nasıl olup da öncüllerinin ya da çağdaşlarının hepsinin benzer sonuçlar üretmediğinin de açıklanması gerekir. En benzer örnek olarak Demokrat Parti – Menderes örneğini alabiliriz. Lakin sınıfsal zemin ve kimi politik benzerlikler bir yana, “zaten böyle olması kaçınılmazdı” otomatik açıklamasının yetersiz olduğunu, sayısız birincil ve ikincil faktörün mevcut tablonun oluşumunda, doğrudan-dolaylı etkisi olduğunu belirtmek zorundayız. Eğer sonuçlar önceden kestirilebilse ve önlemleri alınabilseydi, muhtemelen en eski imparatorluklar halen hüküm sürmekte olurdu. Böylesi bir bakış açısı muhalif olanın üzerine düşen sorumluluğu da ortadan kaldırdığı ölçüde siyasal-toplumsal hemen her şeyin kendi doğal seyri içinde, kendiliğindenci bir şekilde nihai sonuçlarına ulaşmasını beklemek anlamına gelirdi. Kuşkusuz insanlık tarihi böyle şekillenmez. İnsanlık tarihi yıkmazsan yıkılmadığını, değiştirmezsen değişmediğini defalarca göstermiştir; tarihte hiçbir şey kendiliğinden, otomatik olarak olmaz…
Sorun kaynağı olarak AKP!
Tekrar AKP’ye dönelim ve niçin Türkiye’nin en önemli sorunu iktidar sorunudur, biraz daha açalım. AKP siyasi programının temel taşıyıcı ayakları neydi? Yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele. Bu 3Y’yi bu kadar önemli kılan neydi? Çünkü ülke bu üç konuda iflas etmişti. Yolsuzluk siyasileri de içinde almış, mafya-siyaset-devlet-medya-iş dünyası kirli işlerde iç içe geçmişti. Susurluk kazası (1996) adeta bu durumun vesikalık fotoğrafını çekmişti. Özellikle 1990’lı yıllar boyunca “terörle mücadele” adına yapılanlar bu işin temelini oluşturmuştu. Dönemin TBMM raporlarına tanklar içinde uyuşturucu taşındığına dair belge-bilgiler dahi yansımıştı. Binlerce yargısız infazdan bahsediliyor, insanlar kaybediliyor, işkence sıradan bir işlem olarak hüküm sürüyor ve o esnada meclis kürsüsünden dönemin başbakanı, “…kurşun atan da yiyen de kahraman…” açıklamaları yapıyordu. O başbakanın diğer önemli bir açıklaması, “terörle” onların yöntemlerini kullanmaksızın, “sistem içinde” kalarak mücadele edilemeyeceğiydi. Dönemin başbakanına göre mücadelenin “kayıt dışı” olması, “işin” doğası gereğiydi. Anılan dönemin içişleri bakanlarından birinin de Meral Akşener olduğunu geçerken anmış olalım…
Diğer yandan 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak ülkenin dört bir yanı grev ve direnişlerle sarsılıyordu. Enflasyon, pahalılık, yoksulluk işçi ve emekçileri eziyordu. 1960’lardan başlayarak ülkeyi bir şekilde idare etmiş tüm siyasi partilere karşı güvensizlik en üst seviyeye çıkmıştı. Siyaset ve siyasetçi hırsızlık ve yolsuzlukla birlikte anılır olmuştu. Bir dönem yüzde 20 küsur oyla hükümet ortağı olabilen bir parti, bir sonraki seçimlerde yüzde birlere düşebiliyordu. Bu derece yüksek bir siyasi-sosyal erozyon vardı. Aslında bu durum topyekûn bir çözülme ve çürümeydi. İnsanlar artık illallah etmişlerdi. İşte AKP’nin 3Y’si böylesi bir arka plan üzerine oturmaktaydı. Erdoğan-Gül-Arınç önderliğindeki parti yeni ve tertemiz bir Türkiye vaat ediyordu. Antidemokratik olan ne varsa ülkenin gündeminden sökülüp atılacaktı. Öyle ki, AKP tüzüğüne göre iki dönem vekillik yapanlar üçüncü dönem olamayacak, bürokratikleşme engellenecek, hantallığa izin verilmeyecek, sürekli bir yenilenme-gelişme söz konusu olacaktı…
Bu arka planı daha da uzun uzadıya anlatmak mümkün! Bir an duralım ve gelinen noktada yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar açısından Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu duruma bakalım. Ve cevap verelim. Türkiye son 15 yılda, geldiği yer itibariyle, ileriye mi gitmiş, yerinde mi saymış, yoksa geri mi gitmiştir? Evet, maalesef Türkiye yerinde bile sayamamış, geri gitmiştir. Bir dönem gidiyormuş gibi görünmesine yol açan kısmi iyileşmelerin tümü hızla başlangıç noktasının da gerisine sürüklenmiştir. Amiyane tabirle gelenin gideni arattığı bir Türkiye tablosu ortaya çıkmıştır. Yozlaşma-çürüme-çözülme öyle bir noktaya ulaşmış durumdadır ki ülke adeta adı konmamış bir iç savaş yaşamaktadır. İşte bu tablo nedeniyle bugün Türkiye’nin en önemli, hatta hayati sorunu iktidar sorunudur diyoruz.
Bu tablo karşısında iktidarın çokça başvurduğu savunmaların başında, dünya ve bölge dengelerinin değişmiş olduğu, bu durumun ülke içi dengeleri de sarstığı ve bu nedenle “normal” dönem politikalarının uygulanamaz olduğu iddiası gelmekte. Örneğin OHAL rejimi ve KHK uygulamaları iktidar tarafından bu şekilde meşrulaştırılmaya çalışmakta. Bu noktada soralım; gerçekten de sorun iktidardan değil de konjonktürden mi kaynaklanmakta? İktidarın hemen hemen her “sorun” oluşturan konuda bu, “normal dışı” ve/veya “münferit” açıklamasına sarıldığını görüyoruz. Örneğin bambaşka bir alan: İstanbul Belediye Başkanı yoğun yağmur ve dolu nedeniyle kentin yaşadığı felç halini ve meydana gelen zararları “olağandışı” kavramıyla açıkladı. Kısacası “bu kadar yağışa biz ne yapalım?” demeye getirdi. Oysa konuyla ilgili tüm uzmanlar ve bilim insanları aynı şeyi söylemekte: Kentlerin alt ve üst yapıları olağanüstü durumlar dikkate alınarak tasarlanır; olağan durumlara göre değil. Tam da bu nedenle örneğin İstanbul Boğazı’nda çalışan vapur ve teknelerin batma olasılığı çok az olmasına rağmen, tüm vapur ve teknelerde yine de can yelekleri bulunur. Bu işi yapanlar, “40 yılda bir kere olan bir şey için niye para harcayayım?” demezler, çünkü bir kere olur ve o önlem alınmamış ise onlarca hatta yüzlerce insan ölür! Bu kadar basit ve hayati… Tabii eğer hesap verme gibi bir durum yoksa, yani bir tür mafya düzeni geçerli ise ya da kötü ürün-hizmet nedeniyle tercih edilmeme gibi bir korku bulunmuyorsa, yarını düşünmeden hareket edilebilir. Soma katliamında 301 işçi hayatını kaybetti. İhmalden denetimsizliğe her tür idari-siyasi sorumsuzluk ortalığı kapladı. Sonuç? Beş ay sonra 18 işçinin öldüğü Ermenek maden katliamı yaşandı. Soma katliamı ve AKP dendiğinde Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Erkel’in madenci Erdal Kocabıyık’a attığı tekmenin hatırlanıyor olması boşuna değil. Pekiyi, en sonunda ne oldu? Tekme yiyen maden işçisi Erdal Kocabıyık makam arabasına salladığı tekme nedeniyle para cezası aldı. Yıllarca iş verilmedi…
Bu çerçevede Cumhurbaşkanının tüm karar ve uygulamalarından ötürü sorumsuz ve cezai işlem dışı olması hali ironik şekilde AKP iktidarının on beş yılının da özetidir. Tam da bu nedenle örneğin 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve “FETÖ” davalarının ana konusu ve sorumlusu AKP-Erdoğan değil CHP-Kılıçdaroğlu-Cumhuriyet gazetesi olabilmekte. Bu irrasyonel gibi görünen saçmalık, iktidarın varlık temelini de oluşturmakta. Bu siyasi atmosferde örneğin önce iktidarın kırk farklı kolundan ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı, hesap vereceği söylenir. Ardından Kılıçdaroğlu, “hazırım, hodri meydan” dediğinde de sanki “Kılıçdaroğlu tutuklanacak” diyen Erdoğan-AKP değilmiş gibi, “mağduriyet edebiyatı yapıyor, nereden çıkarıyor bu tutuklanma yalanlarını?” denir. Oysa bu manevralar öylesine hızlı yapılmaktadır ki AKP’nin başı ilk söylediğini değiştirdiğinde kuyruk kısımları halen ilk sözün propagandasını yapmaktadır. O yüzden AKP’de Erdoğan herhangi bir konuyla ilgili görüş açıklamadan konuşmama, konuşmak zorunda kalınırsa top çevirme bir tür siyasi refleks haline gelmiştir.
Aslında tüm bunlar AKP’nin bir siyasi parti hüviyetini tamamen kaybettiğinin de göstergeleri. Her şey, rejimin gerici yeni Bonapartist bir nitelik kazanmasına paralel olarak, Erdoğan’a tabi hale gelmiş durumda. Cumhuriyet’in 100. yılı hedefiyle 2023 yılına yapılan referanslar Erdoğan’ın tek adamlığıyla birlikte kelimenin gerçek anlamıyla siyasal-sosyal olarak yüz yıl öncesine dönmek anlamına gelir oldu.
Dümeninde Erdoğan-AKP olan Türkiye nereye gidiyor?
İktidarın bizatihi kendisi Türkiye’nin bir varlık-yokluk savaşı içinde olduğunu iddia ediyor. Yani iddia olunan bu savaş kaybedilirse artık Türkiye diye bir ülke kalmayacak. Mesele bu derece hayati! Pekiyi neden Türkiye bir yok olma tehdidiyle karşı karşıya? On beş yıl önce AKP dümenine geçtiğinde Türkiye bir varlık-yokluk savaşı içinde miydi? Hayır! Son on beş yıl içinde AKP’nin dışında bir başka parti hükümet oldu mu? Hayır! Hükümet oldu ama iktidar olamadı, diye bir söz vardır. Pekiyi, AKP hükümet olduğu halde iktidar olamamış bir parti mi? Tam tersine, iktidar olmak bir yana, AKP devletin ta kendisi oldu. Özellikle 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL-KHK düzeninde Erdoğan-AKP mutlak iktidar oldu. Bu mutlak iktidar halinin zayıf ve kırılgan olması, birçok olumsuzlukla malul olması, sürdürülebilirliğinin birçok yeni taviz ve ittifak gerektiriyor olması bir gerçeklik. Ama bu, Erdoğan-AKP’nin tüm siyasi rejimi ele geçirdiği, devlet aygıtına tamamen nüfuz ettiği gerçeğiyle çelişmiyor. Evet, Türkiye’yi var eden siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gerçeklik devlet ve rejimin kapsam alanından çok daha büyük bir alana karşılık geliyor. Başta Kürtler, Aleviler ve mevcut iktidarın (ve geleneksel Bonapartist devlet aygıtının) kapsam dışında bıraktığı diğer sınıfsal, sosyal, kültürel kesimler o “tek tek tek tek” diye ifade edilip yüceltilen cendere içinde eritilemiyor. Rıza ve ikna ile yapılamayınca geriye daha fazla baskı, daha fazla şiddet, daha fazla otoriter yöntem kalıyor. Bunlar bir devleti ve toplumu ayakta tutmak için yeterli olsaydı tarih bir başka şekilde yazılmış olurdu. Kuşkusuz zorbalıkla, baskıyla, şiddetle sonuç alınır ama sadece kısa vadede ve çok büyük mali, siyasi ve insani bedeller ödenerek. Sonuçta yapanın yanına da kalmaz.
Türkiye bugün bir beka sorunu yaşamıyor. Kaçınılmaz bir varlık-yokluk savaşı içinde değil. Bugün yaşadıklarımızın tümü mevcut iktidarın tercih ettiği ekonomik-siyasi politikaların bir sonucundan ibaret! Bu ekonomik-politik tercihler Türkiye’yi gerici yeni Bonapartist bir rejime sürükledi. Türkiye’yi bir tek adam rejimiyle karşı karşıya bıraktı. Kayyum atamalarıyla ve seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasıyla yerel seçimler; milletvekillerinin ve siyasi parti genel başkanlarının tutuklanmasıyla ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte genel seçimler ve meclis işlevsiz ve anlamsız hale geldi. Son 494 no.lu KHK ile bir yandan istihbarat doğrudan Erdoğan’ın emrine verilirken, diğer yandan milletvekilleri -zaman sınırlaması ve başka bir engel olmaksızın- başsavcılık tarafından soruşturma yetkisine tabi hale getirildi. Bütün bunların anlamı mevcut kurum ve kurallar içinde siyasetin ölüm fermanının verildiğidir. Bu, 7 Haziran seçimlerinin geçersiz, 16 Nisan referandum sonuçlarının geçerli sayıldığı ve kurumsallaştırıldığı yeni bir düzen anlamına gelmektedir.
Pekiyi, ne yapılması gerekiyor? Siyaset, seçim ve meclis geçersiz hale geldiyse bunların tümünü, ama bu kez emek, demokrasi, özgürlük ve adalet temelinde yeniden işler hale getirecek bir hamle yapmak gerekir. Kurucu Meclis bu noktada bir buz kıran olarak vazife görecektir. İşçiler grev yapmasınlar diye ilan edildiği söylenen OHAL’in aşılması için de, tek bir dava söz konusu olmadan kamu emekçilerinin tüm işlerini-aşlarını ellerinden alan KHK düzenine son vermek için de, kimliğin, inancın, hayat tarzının egemen ideoloji içinde eritilmemesi için de Kurucu Meclis bir yeni zemin oluşturacaktır.
Che’nin Marksizm’i ve Maduro’nun kapitalizmi
Her ne kadar birçokları tarafından salt nostaljik bir gerilla figürü olarak anılsa da, Ernesto Che Guevara’nın kendi hayatının ve savaşının iskeletini belirlemiş olan ciddi bir politik-metodolojik Marksist birikimi ve yorumlayışı vardı. Bu yorum, zamanında sadece liberal-burjuva aparatlar tarafından değil, işçi devletlerini deforme etmiş bürokratlar takımı tarafından da hoş karşılanmamıştı. Bugün dâhi Che’nin düşüncelerini anladığı yönündeki iddiasını, Suudi Venezüela’nın petro-Bonapartist Maduro iktidarına verdiği şaşmaz destekle sentezleme kaygısı taşıyan birisi, politik bir şımarıklığın cenderesindedir: Zira o kişi Che’yi sadece ismen bilmektedir ve Guevara’nın Marksizm yorumuna dair hiçbir ipucuna sahip değildir. Che’nin Marksizmi, iktidara proleter el koyuşun belirsiz bir geleceğe ertelenmesini vaaz eden sayısız “resmi” şablonun teslimiyetçiliğini kırarak aşan bir devrimci gerçekçiliktir. Bu gerçekçilik politik köklerini, kapitalizmin uluslararası düzlemde tavizsiz ve geri dönüşsüz bir şekilde yok edilmesi isteminde bulur. Bu nedenle, tıpkı Lenin’in teorik birikiminin ve mirasının bir “örgüt Marksizmi” veya “parti Marksizmi” şeklinde indirgeniyor oluşu gibi, Che’nin politik saptamalarının ve stratejik ilkelerinin de yalnızca bir “gerilla Marksizmi” veya “savaş Marksizmi” anlamına geldiğini düşünüyor olmak da hatalıdır. Che’nin metodolojik hatta ve kavrayışa katkısı çok boyutlu ve zengin bir içerik taşır. Türkçe literatüre Che’nin kaleminin ve silahının çok yönlülüğünün kazandırılamamış olması, sorumluluğu tamamen bize ait olan bir eksikliktir.
Grevci Aroma işçileri nasıl kazandıklarını anlattı
Aşağıda 6 Eylül (Çarşamba) tarihinde Aroma işçileriyle gerçekleştirdikleri grev, müzakereler ve grevin kazanımları üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbeti, okuyucularımızla paylaşıyoruz. Aroma işçilerinin gerçekleştirdiği grev sonucunda ortaya çıkan anlaşmada, işçilere ilk yıl brüt 430 TL, ikinci yıl ise enflasyon artışı kadar zam, 4 TL kıdem zammı ve 1,5 puan sözleşme farkı getirilecek. Kıdem zammı olan 4 TL ikinci yıldan itibaren uygulanacak. Mevsimlik çalışan 38 kişiden 10’u Ocak ayında kadroya alınacak. Geriye kalan 28 işçi ise 2018 yılı içinde kadroya geçecek.
Değişen dünya
Her zaman dış politikanın iç politikanın devamı olduğunu söylesek de bu kadarını beklemiyorduk. Birkaç gün önce Almanya Dışişleri Bakanı Gabriel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaşadığı tartışma nedeniyle eşinin telesekreterine tehdit mesajları bırakıldığını açıkladı. Gabriel, açıklamasında “Erdoğan’ın tarzı, belli ki bazılarını eşimi sıkıntıya sokmak, rahatsız etmek yönünde motive ediyor…” dedi.
Alman bakan kibarca, RTE’yi bir nevi “suça azmettirmekle” suçluyor. Aynı günlerde Türk-Alman Parlamenterler Grubu Başkanı ve SPD milletvekili Müntefering’in görev aracının yanı sıra şahsi aracı da molotof atılarak kundaklanıyor! “Neden” demeye kalmadan, adamın Türkiye’nin Almanya’ya verdiği ancak daha sonra geri çektiği, “FETÖ ile ilişkili” 200 kuruluş ve 300 kişiden oluşan listede yer aldığını öğreniyoruz.
Racon kesmek!
Alman yöneticiler ve politikacılar “raconun” taa Türkiyelerden kesildiğinden adeta eminler. Nitekim SPD Başkanı ve başbakan adayı Schulz da yaşanan olaylara işaret ederek, işi Almanya’da seçim boykotu çağrısına kadar vardıran RTE’den “bundan böyle Alman iç politikasına müdahale etmemesini” istiyor. Gazete haberlerine göre Schulz, “Dost bir ülkenin devlet başkanının Almanya’nın iç işlerine bu şekilde karıştığı bir ortamda bazılarının bu tür eylemlere cesaret edebileceğini” ve de “Türkiye’nin düşmanlarının demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyenler” olduğu söylüyor.
Tabii, bunlar ağır ithamlar. Almanları (Avusturya Dışişleri Bakanı’nın veya ABD’li bazı yetkililerin açıklamalarını saymıyoruz bile!) bu kadar açık konuşmaya iten şeyin RTE’nin “dobralığı” olduğu cümlenin malûmu. Sözünü ettiğimiz, Alman Dışişleri Bakanı’na hitaben “Sen kimsin ki Türkiye’nin cumhurbaşkanına konuşuyorsun, sen Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile konuş. Haddini bil. Bize ders vermeye kalkıyor. Senin siyasetteki geçmişin ne, kaç yaşındasın?” (58’miş!) çıkışı değil. Daha eski bir mevzudan söz ediyoruz; Gezi olayından…
Her taşın altında..!
Türkiye’nin her dönem “joker” olarak kullanılan bir “dış güçler” sorunu vardır. Ancak geçmiş bütün iktidarlar, hemen her türlü melanetin sorumlusu olarak ilan ettikleri bu güçlerin adlarını vermekten her daim kaçınmışlar, hatta bu belirsizliğin yaratmak istedikleri etkiyi güçlendireceğini düşünmüşlerdir. (İnsanlar bilinmeyen şeylerden daha fazla korkarlar!) Ancak ilk defa RTE, hissettiği tehlikelerin yol açtığı korku ve öfkenin etkisi ve de dış tehlikelere dayalı bir “milli birlik” havası yaratma amacıyla bu güçlerin adlarını açıkladı! Bunların başında Almanya geliyordu ve amacı “gelişip güçlenmemizi” ve bilhassa İstanbul’a yapılmakta olan “3. havalimanın Frankfurt havalimanı ile rekabetini engellemekti!” (Tabii, faiz lobisi ile birlikte) Gezi olaylarını da bunun için düzenlemişti. İş bununla da bitmiyordu. Aynı Almanlar, FETÖ’nün 15 Temmuz tertibini de desteklemişti… Sonrası malûm! Epeydir bir “istiklâl harbi”nin içindeyiz; RTE’nin “milli seferberlik” çağrıları, milletin bir bölümünü “gayrımilli” ilan etmesi hep bundan!
Mesele başka
Tabii, bunlardan bir “emperyalist saldırı” ve haliyle bir “antiemperyalizm” çıkarmak isteyenler olabilir; ama durum farklı. “Dış güçlerin” (Batılılar) tepkisinin asıl kaynağı, rejimin “antiemperyalist-bağımsız” iç ve dış politikası değil, birkaç yıl önce New York Times’ta çıkan bir yazıda da belirtildiği üzere, hükümetin otoriter tavrının (artık bir rejim değişikliği) sadece Türkiye için değil, ABD dâhil bütün NATO müttefikleri için tehlike yaratması; yani sistemin “arızalı” bir parçası olarak bütün sistemi tehlikeye düşürmesiydi.
Şu anda Türkiye, sistemin bir parçası olsa da ciddi bir dış politika krizinin içinde. Neredeyse bütün “stratejik müttefikleriyle” kavgalı. “Neticede her şeyin temelinde ekonomi yatar” deyip bütün bunların, mesela Almanya’da seçim dönemi “numaraları” olduğu, sonrasında işlerin yoluna gireceği söylenebilir. Nitekim Saray’ın da söylediği budur: “Avrupa ve Almanya ekonomik (ve elbette politik) çıkarları nedeniyle bizden vaz geçemez. Seçimlerden sonra her şey düzelir.” Bu, Alman devletinin ve hükümetlerinin nihayetinde kapitalist tekellerin siyasi bir aracı olduğu düşünüldüğünde mantıklı bir bakış olabilir. Ancak Batı sadece “tekellerden” ve dış ekonomik çıkarlardan ibaret değil. Belki kimse inanmayacak ama orada ayrıca halklar, sınıflar ve bunların bir basıncı var ve anlaşıldığı kadarıyla Türkiye ve RTE meselesi bir süredir bu toplumların “popüler” konusu haline gelmiştir; hem de en olumsuz yönleriyle.
Bilinmedik sularda…
Elbette eski bir alışkanlıkla, emperyalist sistem içinde kalındığı sürece her şeyin bir gün “yoluna gireceği” söylenebilir; ancak ondan önce her şeyin iyice yolundan çıkma ihtimali de vardır. Tabii, bir de o sistemin gelecekte ne haller alabileceği meselesini unutmamak kaydıyla… Artık ne de olsa bir büyük uluslararası krizin etkisiyle bilinmedik sularda ilerleyen bir dünyada yaşamaktayız. Üstelik Batılılar asıl dertlerinin Türkiye değil, RTE olduğunu açıkça söylüyorlar. Ancak bu durum sorunun çapını küçültmeyip aksine büyütüyor; çünkü Türkiye’nin iç ve dış sorunları çoktandır RTE’nin iktidar sorununda ve bundan kaynaklı korkularında düğümleniyor. Bu da elbette kendisi dâhil, yerli yabancı herkes için ciddi bir tehlike. İddialarının aksine, gerçek bir emperyalizm karşıtlığı olmasa da sistemin politik dengelerinin tehlikeye düşürülmesi, ekonomik bağımlılık ve çıkarlara rağmen ciddi krizlere yol açıyor. Bu da her şeyin altüst olmaya başladığı bir dünyada, bilinen ittifakların bozulması ve çatışma tehlikesi anlamına geliyor.
Eskiden ne rahattık; emperyalizm ve onun bir dediğini iki etmeyen “uşakları” vardı. Şimdi öyle mi ya; dünya çok değişti!
Tekno Maccaferri grevi: OHAL, işçiye gözaltıdır, grevin kırılmasıdır; OHAL kalksın!
Düzce’de, bir ayı aşkın süredir grevde olan Tekno Maccaferri işçileri, kamyon ve TIR’ların çıkışına engel oldukları gerekçesiyle 24 Ağustos’ta gözaltına alındı. Düzce Birinci Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tekno Maccaferri fabrikasında, Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanmıştı. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi 20 işçi greve çıktı.
Aroma’nın grevci işçileri kurtuluşun yolunu gösteriyor
Bursa’da yer alan Aroma meyve suyu firmasının iki fabrikasında işçiler, 1 Ocak’tan beri süren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç çıkmayınca grev kararı aldılar. İşçilerin temelde üç talepleri var: Hak, ücret ve kadro. İşçilerin istekleri sosyal hakların artırılması, ücret zammı ve mevsimlik işçilerin kadroya alınması yönündeydi. Temmuz ayında yapılan toplantıda sendikanın taleplerinin hepsi patron tarafından reddedildi. Ocak ayı itibari ile kazanılan ücret farkları da geri çekildi. Sendikanın önerileri kabul edilmeyince, işçiler 17 Ağustos itibarıyla greve çıktılar.
Troçkizm, aydın sorunu ve SSCB
Bu yazı, yakında 79 yaşına girecek olan ve 3 Eylül 1938’de, hem Nazi istihbarat servisinin hem de Stalin’in GPU’sunun katletme ve tutuklama tehditleri altında, Paris’in kenar bir işçi semtinde ilk kongresini toplamış olan Dördüncü Enternasyonal için savaşırken düşen herkesin anısına ve onuruna kaleme alınmıştır. Bu yazı Leon Troçki’ye, Leon Sedov’a, Rudolf Klement’e, Abraham Leon’a, Leon Seloil’e, Marcel Hic’e, Pantelis Pouliopulos’a, Erwin Wolf’a, İgnacio Reiss’e, Tha Thu Thau’ya, Chen Duxiu’ya, Cesar Robles’e, Yolanda Gonzales’e, Arturo Apazza’ya, Tulio Quintiliano’ya, Gildo Rocha’ya; devrimci Marksizm yaşayabilsin diye canlarını veren herkese ithaf edilir.
Edebi bir ihtiyaç olarak militan ateizm
Bugün Vedat Türkali’nin ölümünün birinci yıldönümü. Onu, kendisinin vefatının üzerine kaleme alınmış bir yazıyla anıyoruz.
Türk dili edebiyatının yetiştirdiği önemli maddeci yazarlardan Vedat Türkali, Yaşar Kemal’in vefatının üzerinden geçen bir buçuk senenin ardından, hayata veda etti. Türkali’nin Yaşar Kemal ile birlikte temsil ettiği yazınsal değerler, bugünün edebi üretim ortamında özellikle tartışılmaya değer belli başlı yönleri ile öne çıkıyor. Neden mi? Zira sadece Türkiye ile sınırlı kalmamakla birlikte, uluslararası düzlemde vuku bulan şiddetli bir kültürel krizin tam ortasındayız. Bu kriz çıkış noktasını, ‘insan türünün en soylu faaliyeti olan’ yazınsal üretim ile öğrenimin, yeni ekonomi politikalarının belirlediği çerçeve doğrultusunda bayağılaştırılmasında buluyor.
Real Market işçileri kıdem tazminatları için direnişte
Alman perakende şirketi Metro Group’un 3 yıl önce Kayserili Beğendik firmasına sattığı ülke çapında 12 mağazası bulunan Real Hipermarketler Zinciri, işçilerinin haklarını vermemek için iflas kararı çıkarttı. Beğendik Yiyecek Turz. Hiz. İşl. San. Ltd., Beğendik Mağaza İşletmeleri San. Tic. AŞ. ve Real Hipermarketler Zinciri AŞ. Şirketlerinin iflas ertelemeleri için İstanbul Anadolu Ticaret Mahkemesi’ne yapılan başvurunun ardından mahkeme başvurunun yapıldığı gün 3 şirkete de kayyum atamıştı. Bunun üzerine hem işlerinden olan hem de kıdem tazminatlarını alamayan 1200 kadar işçi mücadeleye başlamıştı.
16 Haziran Çarşamba günü mağdur işçiler, işçi aileleri ve destekçileri Yenisahra otobüs durağından Metro Market’in önüne kadar bir yürüyüş gerçekleştirdiler. ‘Haklarımızı gasp ettrimeyeceğiz!’ pankartı arkasında yürüyen işçiler yol boyunca ‘Kayyum dediler, hakkımızı yediler!’, ‘İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!’, ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam!’, ‘Direne direne kazanacağız’ sloganlarını attılar. Yıllar boyunca üyesi oldukları Türk-İş’e bağlı Tez-Koop-İş Sendikası’nın yanlarında olmayışına vurgu yapan işçiler, ‘Sarı sendika istemiyoruz’ sloganıyla işçileri yarı yolda bırakan sendikaya karşı tepkilerini gösterdiler. Yürüşün ardından Metro Market önünde basın açıklaması düzenlendi. İşçiler adına basın açıklamasını Ahmet Fazıl Şahin adlı işçi okudu. 2 ay önce iş akitleri feshedilen işçilerin hiçbir alacaklarının verilmediğini belirten Şahin tüm işçilerin haklarının derhal verilmesi gerektiğini söyledi. Şahin’in konuşmasının ardından eyleme destek veren Nakliyat-İş Sendikası Genel Başkanı yaptığı konuşmada hileli iflas ile hakları ödenmeden işsiz kalan Real Hipermarket işçilerinin mücadelesine sahip çıktıklarını belirtti.
İşçiler gelecek Pazartesi günü Ankara’da yapacakları eylemin çağrısını yaparak basın açıklamasını sonlandırdılar.
Yeni oportünizm olarak Castro-Chavizm: Çağımızın anti-komünizmi üzerine tezler
1.) Castro-Chavizm şeklinde ifade edilebilecek olan antikomünist politik akım, 21. yüzyılda Marksizm’in içerisinde yer aldığı iddiasıyla hareket ettiği için, Kautskycilik ile Menşevizme karşı verilen teorik-politik mücadelenin bir benzerinin örgütlenmesiyle, yeni oportünizm olarak anlaşılmalı ve bu bağlamda devrimci komünistler, bu yeni oportünizme karşı programlarını savunmalıdırlar.
Venezuela: Hileli kurucu meclise karşı seferberlikleri güçlendirelim! Maduro defol!
Venezuela’da 31 Temmuz günü gerçekleşen Kurucu Meclis seçimlerine ilişkin olarak İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)’nin 1 Ağustos’ta yayımladığı bildiri.
Geçtiğimiz pazar günü, halkını aç bırakan yolsuz ve baskıcı Maduro yönetimi, CNE (seçim kurulu) ile birlikte devasa bir hile gerçekleştirdi. Her şeye rağmen bu hile, ülke genelinde seçmen kuyrukları olmaksızın boş kalan yüzlerce oy kullanma merkezi görüntüleri ve 16 kişinin ölümü ile belirlenen günlük politik durum aracılığıyla kamuoyunun gözü önünde meydana geldi. 4 aydır süren protestoların en trajik günü olan geçtiğimiz pazar gününde, “Barış için kurucu meclis”in bir güldürüden ibaret olduğu açığa çıktı.
Aslında, seçim sandığa giden kişi sayısı 2 buçuk milyonu geçmedi. Katılım oranı %12 oldu. Devlet aygıtının bütün olanaklarını kullanan, kamu emekçilerini tehdit eden, “vatan karneleri” ve “CLAP sandıkları” ile şantaj yapan ve CNE’yi kontrol eden yönetim, 8.089.320 oy, yani kayıtlı seçmenlerin %41,54’ünün oyunu aldığını açıkladı. Bu olağanüstü veri, neredeyse Chavez’in 2012 seçimlerinde elde ettiği oy miktarına, Chavizm’in Aralık 2015 parlamento seçimlerindeki oyundan 2,4 milyon daha fazla oya karşılık geliyor.
Yönetim, Venezuelalı emekçilerin tanık olduğu en büyük toplumsal trajedinin ortasında sefalet içindeki bir ülkede, Chavizm bütün araştırmalarda tarihinin en düşük seviyesindeyken seçmen desteğinin üç milyondan fazla arttığına halkı inandırmaya çalışıyor.
Bütün emekçi halk, geçtiğimiz pazar günü yönetimin iktidarda kalmayı, Ulusal Meclis’in yetkilerini askıya almayı, Başsavcıyı görevinden almayı, muhalif belediye başkanlarını ve milletvekillerini tutuklamayı, hükümeti protesto eden ya da eleştiren herkesi askeri mahkemeler karşısına çıkarmayı, demokratik özgürlükleri tasfiye etmeyi ve kısacası bir diktatörlük kurmayı sağlayacak kurucu meclis aldatmacasını onaylatmak amacıyla hile yaptığının farkındadır.
Ancak o gün, tıpkı seçime karıştırılan hile gibi gün ışığına çıkan bir başka şey, Venezuela halkının hükümete karşı sokak seferberliklerini sürdürmeye hazır olduğuydu. Hükümetin işadamlarıyla anlaşarak uyguladığı kemer sıkma politikalarının acısını çeken binlerce gecekondu, varoş ve kırsal bölge sakini; ulusal muhafızlara (GNB), polise ve paramiliter çetelere meydan okudu. Öyle ki hükümet, Demokratik Birlik Masası (MUD; ana muhalefetteki sağ partiler koalisyonu, ç.)’na seçimlere engel olmama çağrısında bulundu. Özellikle Táchira, Mérida, Lara, Zulia ve başkent Caracas’ın bazı bölgeleri sert çarpışmalara sahne oldu. Birçok oy kullanma merkezinde seçim malzemeleri ve makineler yakıldı ve yok edildi. Bazı belediyelerde oy kullanma merkezleri hiç kurulmadı; bazılarında ise merkezlerin güvenliğini üstlenen askerler halkın baskısıyla uzaklaştırıldı.
CNE hileli sonuçları açıkladıktan sonra MUD, seferberlikleri sürdürme biçiminde güçlü bir yanıt üretmekten kaçındı. Başlangıçta Çarşamba günü bir yürüyüş çağrısı yaptılar; ama daha sonra bu konudan bir daha bahsetmediler. Birçok kesim, CNE’nin açıkladığı bölgesel seçimlere katılıp katılmamayı tartışıyor. Bu nedenle MUD’un hükümetle pazarlık etme ya da anlaşma girişimleri karşısında dikkatli olmalıyız. Halkın sırtından yapılacak pazarlıkları geri püskürtmeliyiz. Yüzden fazla kişi boşuna ölmedi. MUD’un Maduro’yu kitle seferberliğiyle defetmeye çalışmadığı; hoşnutsuz Chavezci bürokratlarla birlikte bir ulusal birlik hükümetine doğru bir düzenli geçiş için; çokuluslu şirketler ve girişimcilerle anlaşarak bir reform paketi uygulamak için uğraştığı çok açıktır. PSL yalnızca bir işçi ve halk hükümetinin içinde bulunduğumuz sorunları çözmeye başlayabileceğini savunmaktadır. Bu nedenle, seferber olan halk MUD’a karşı hiçbir umut beslememeli. Bu durum, işçilerin ve halkın hükümetten ve MUD’dan bağımsız politik alternatifini mücadelenin içinde inşa etmemizin zorunlu olduğunu gösteriyor.
Bu söylediklerimiz çerçevesinde, mücadelenin 30 Temmuz’da sona ermediğini söylüyoruz. Mücadele daha yeni başladı; seferberliğin ve savaşın sokaklarda “Maduro defol, hileli kurucu meclise hayır, baskılara ve açlığa son” haykırışlarıyla yeniden başlayacağı yeni bir safhaya giriyor. Şimdi kimsenin oy vermediği Ulusal Kurucu Meclis’i tanımamak gerekiyor.
Mahallelerde ve topluluklar arasında oluşturulan savunma komitelerini derinleştirmeliyiz. Her binada, her konutta seferberliklere bağımsız ve özerk bir şekilde katılımı hazırlamak için komiteler örgütlemeli; ulusal muhafızlara, polise ve hükümetin silahlı çetelerinin baskılarına karşı koymalıyız. Bunları yaparken yalnızca öz gücümüze güvenmeliyiz. Bu, halkı aç bırakan yolsuz ve baskıcı yönetime karşı verdiğimiz mücadelenin bu yeni aşamasında çok önemlidir. Mücadelenin sürekliliğini, işyerlerinde ve sendikalarda emekçiler tarafından demokratik şekilde yürütülecek bir genel grev örgütleyerek sağlamak gerekir.
Biz, PSL olarak, mücadeleye devam etmek zorunda olduğumuzu vurguluyoruz: Açlığa ve baskılara karşı acil bir ekonomik ve sosyal plan ile mücadele! Sınırlamasız ve şantajsız herkes için yiyecek ve ilaç, her üç ayda bir enflasyona uygun olarak ücret artışı, kamu sektörü ve özel sektörde işten çıkarmalara ve “ücretsiz izinlere” son! Politik tutsaklara özgürlük! Demokratik haklar yeniden tesis edilsin! OLP (Halkın Özgürlüğü Operasyonu) ve askeri mahkemelere son! Ulusal muhafızlar ve polis teşkilatı dağıtılsın! Dış borç ödemesi durdurulsun; karma veya çokuluslu şirketler olmaksızın Venezuela petrolü %100 kamulaştırılmalı.
Caracas, 1 Ağustos 2017
Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (UIT-CI)
Kurucu Meclis: Neden ve nasıl?
Uzun bir zamandan beri, AKP iktidarının parlamenter rejimi Tek Adam diktatörlüğüne dönüştürme hazırlıklarına başladığı andan itibaren, onun bu girişimlerine karşı ve ülkede gerçekten demokratik ve sosyal bir yönetim sisteminin inşa edilebilmesi için bir Kurucu Meclise ihtiyaç bulunduğunu ifade etmeye başlamıştık. Toplumun demokrasiden yana olduğunu iddia eden tüm kesimlerinin kendi özgür iradeleriyle katılabilecekleri ve engelsiz bir seçimle seçecekleri temsilcileri aracılığıyla inşa edilecek demokratik rejimin temellerini atabilecekleri bir meclis. Ama bu fikir o zamanlar gerek demokratik gerekse sol çevreler açısından fazlaca bir anlam ifade etmiyordu. Bütün dikkatler, kısmi protestolar, parlamenter direnişler ve nihayet referandum üzerinde yoğunlaşmıştı. Neticede bunların hiçbiri sonuç vermedi ve iktidar elinde bulundurduğu devlet aygıtının baskıları ve hileleri sonucunda antidemokratik anayasa değişikliği önerilerini meclisten geçirdi ve referandumu kazandığını ilan etti.
Böylece “yasal ve meşru” olarak dünya kamuoyuna sunulan Tek Adam rejimi şimdi bir gerçeklik halini almış durumda. Ve şimdi aynı demokratik ve sol çevreler kurulmasını engelleyemedikleri bu rejimden kurtulmanın arayışı içinde. Ama biz Kurucu Meclis fikrini bütün bu gelişmeleri dâhiyane bir biçimde önceden görebildiğimiz için ileri sürüyor değildik. Devlet aygıtının binlerce ışık yılı uzağında (ve tabii onun baskı alanı içinde) olan bir çevrenin, bu aygıtın gizli ve açık manipülasyonları sonucunda olabilecekleri kestirebilmesi imkânsızdır. Başkanlık sisteminin yerleşmesi, sadece olasılıklardan biriydi ve o gerçekleşti.
Ne var ki biz Kurucu Meclis önerimizi bunun daha öncesinden, parlamenter sistemin az çok çalışır gibi göründüğü dönemden beri işliyorduk. Zira bu ülkede demokrasi, çok kısa zaman dilimlerinin dışında asla yürürlükte olmadı. Öyle ki, kamuoyunda genellikle ifade edilen “demokrasinin darbelerle kesintiye uğradığı” anlayışına karşı, esas olarak daha başından beri yürürlükte olan Bonapartist rejimin kısa aralıklı yarı parlamenter yönetimlerle kesintiye uğratılmış olduğunu söylüyorduk. Mafyatik ve silahlı, gerici cemaatlere dayalı, resmi ve paramiliter güçlerce desteklenen, emperyalizme bağımlı ve bir avuç oligarşiye hizmet eden bir devlet aygıtının egemenliği altında demokrasinin hayat bulması olanaksızdı ve bulmadı da. Kurucu Meclis, böyle bir rejimden kurtulmanın ve toplumu özgürleştirici bir demokratik ve sosyal sistemin kurulabilmesinin, yani baskı aygıtının çarkları arasında sıkıştırılmış tarihsel demokratik devrimin ilerletilebilmesinin bir yolu olabilirdi.
Geri mi dönülecek?
Şimdi ise antidemokratik yapılanmanın çok daha ileri bir noktasındayız: Yarı Bonapartist (yarı parlamenter) olarak adlandırdığımız rejimin yerini “yeni Bonapartist” olarak nitelediğimiz bir gerici, diktatoryal baskı sistemi, Tek Adam ve Tek Parti sistemi almış durumda. Halk egemenliğini temsil etmesi gereken parlamento hepten kâğıt üzerinde kalmış durumda; toplum yaşamına ait tüm kararlar toplumun denetimi dışındaki Tek Adam ve çevresindeki bir grup derin devlet mensubu tarafından alınıyor; yargı sistemi de onların kuklası haline getirilmiş halde; Olağanüstü Hal (OHAL) olağanlaştırılıyor, Kanun Hükmünde Kararnameler demokraside ayrı olması gereken yasama ve yürütme yetkilerini kalıcı biçimde birleştiriyor. Herkes bu rejim altında bu uygulamalardan geri dönüşün olmayacağını biliyor; OHAL resmen sona erdirilse bile baskıcı devletin olağanüstü ağırlığı fiilen toplumun üzerinde kalacak. Öte yandan anayasa değişiklikleri Tek Adam’a zaten ekonomik ve sosyal konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini tanımış durumda.
Bu koşullarda demokratik bir rejimin kurulmasına yönelik bir Kurucu Meclis ihtiyacı daha da ağırlaşıyor. Dün tarihsel bir propaganda gibi görülen bir çözüm yolu, bugün acil bir ihtiyaç halini alıyor. Ama henüz “nesnel” açıdan, yani öznesine sahip olmaksızın. Demokratik toplumsal muhalefetin başını çeken büyük partiler (CHP ve HDP) böyle bir hedefi önlerine koymuş durumda değiller. CHP referandum sonrası felç halini üzerinden atıp bir seferberlik başlattı ve Adalet Yürüyüşü ve Maltepe mitingiyle önemli bir sıçrama gerçekleştirdi. Şimdi Ağustos sonlarında Çanakkale’de bir halk kurultayı toplayacak. Bu seferberlikleri elbette önemsiyoruz ve onlara katılan kitleleri destekliyoruz. Ama CHP liderliğinin şimdilik önüne koyduğu 2019 (veya 2018) seçimlerini kazanma hedefini ne gerçekçi ne de anlamlı görüyoruz.
Gerçekçi değil, zira mevcut baskıcı yürütme ve yargı gücüyle ve kukla bir seçim kurulu aracılığıyla gerçekleştirilen; binlerce demokratın ve toplum önderinin hapishanelerde bulunduğu (ve daha da bulundurulacak); kitlelerin zorbalıkla sandıktan uzaklaştırıldığı bir dönemde yapılan oylamaların nasıl sonuçlar verdiğini çok yakın tarihli deneyimlerimizden biliyoruz. Ama daha önemlisi CHP’nin önerisini anlamlı, yani tarihsel açıdan gerçekçi bulmuyoruz. Zira Kılıçdaroğlu’nun önerdiği şu: Seçilecek olan başkan kendisine son anayasa değişiklikleriyle verilmiş olan yetkileri kullanmayacak, parlamento bu değişiklikleri iptal edecek (tabii şimdiki muhalefet o zaman yeterli çoğunluğu oluşturursa) ve sistem eski haline dönecek. Ama sorun da tam burada: Eski sistem de demokratik değildi ki… Emperyalizme bağımlı, cemaatlerin iradesine köle, oligarşinin hizmetinde olan baskıcı asker-polis devlet aygıtını, sıradan seçimlerle oluşan bir parlamento demokratikleştiremez!
Dolayısıyla CHP’nin düzenlediği seferberlikler sadece Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine kadar kendi kitlesini ayakta tutmaya ve Hayır cephesini genişletmeye yönelikse, neticede bu stratejinin sonuç vermemesi durumunda kitlelerde moral bozukluğunun yaşanması kaçınılmaz olabilecektir. Öte yandan HDP de bazı seferberlikler düzenliyor (“Vicdan ve Adalet Nöbetleri, vs.), ama o da demokratik ve sosyal bir rejimin nasıl kurulabileceğine ilişkin politik bir proje sunmuyor. Ya henüz Tek Adam rejimine karşı protesto eylemliliklerinin ötesinde bir plan oluşturamadı ya da o da umudunu seçimlere bağlamış durumda. Öncülük ettiği kitleyi, CHP’ninkilerle aynı yenilgiye sürüklüyor olmasından korkarız.
Peki nasıl?
Toplumsal mücadelelerin geleceğine ilişkin kimsenin elinde net ve garanti çözümlerin bulunduğu iddia edilemez. Ama mücadelelerin tahlilinden kaynaklanan tahminler, belirlenen acil ihtiyaçlar ve bunları hedefle ilişkilendiren öneriler elbette vardır. Emekçi kitleler için acil hedefler elbette OHAL’e ve KHK’lere son verilmesi, tutuklu vekillerin, gazetecilerin, tüm ilerici ve demokratların serbest bırakılması, işten atılan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi, grev yasaklarının kaldırılması, sendikal faaliyetler üzerindeki baskıların durdurulması, toplanma ve gösteri özgürlüklerinin tanınması… Bu talepler Tek Adam rejimi karşıtlarınca genellikle kabul ediliyor ve dile getiriliyor. Düzenlenen seferberlikler de bu doğrultuda baskı rejimi üzerinde önemli bir baskı yaratıyor.
Bu taleplerin propaganda ve seferberlikler aracılığıyla dile getirilmesi önemli, ama baskı rejiminin üzerindeki bu basınca dayanma ve manevra gücünün bulunduğu da hesaba katılmak durumunda. “Terörizmle mücadele” ve “emperyalist baskılara direnme” demagojisi, rejimin kitlelerden demokrasi adına “anlayış ve fedakarlık” bekleme gücünü artırmakla kalmıyor, OHAL ve KHK uygulamaları resmen kaldırılsa bile, bunları “devletin bekasını tehlikeye sokan gelişmeler karşısında” olağanmışçasına uygulamaya devam edebilmesinin zeminini de hazırlıyor. Dolayısıyla da yukarıda sıralanan ve bir dizi başka kitlesel acil ihtiyacın karşılanabilmesi görevi, Tek Adam rejiminin yerini alacak yeni ve demokratik bir sistemin kurulabilmesine bağlı hale geliyor.
Dolayısıyla bütün bu demokratik ve sosyal taleplerin gerçekleşebilmesi için bir Kurucu Meclis önerisi anlam kazanıyor. Yeni demokratik ve sosyal rejimin inşasını üstlenecek ve onun temel yasalarını hazırlayacak olan; tüm demokrasi yanlısı oluşumların (partiler, işçi-emekçi örgütleri, toplumsal kuruluşlar, vb.) sıfır barajlı seçimler aracılığıyla temsil edilebilecekleri bir meclis. Bu çok uzak bir hedef mi? Hayır, her geçen gün daha acil bir ihtiyaç haline geliyor. Gerçekleşmesi olanaksız mı? Bu doğrultuda seferber olmadan bu soruya cevap verilemez; her şey kitlelerin mücadele gücüne ve buna önderlik eden kuvvetlerin kararlılığına bağlı olacaktır.
Böyle bir seferberlik hattı, bugün CHP ve HDP’ye gönül vermiş kitlelerin desteği olmadan inşa edilemez. Dolayısıyla da en acil ve demokratik istemleri (adı her ne olursa olsun) bir kurucu meclis hedefine bağlayan çağırıyı herkesten önce bu partilerin yapması gerekiyor. Bu tür bir çağırının, sadece o partilere oy veren milyonları değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçlar altında ezilen, bu ihtiyaçlarını bugüne değin demokrasiyle ilişkilendirmeyip Tek Adam rejiminin demagojileri peşinden sürüklenen milyonlarca emekçiyi de etkileyeceği, kendine çekeceği kuşkusuzdur. Bunun yaratacağı toplumsal seferberlik, ülkede demokratik devrimin ateşleyicisi olabilecektir.
Geriye belki de en önemli soru kalıyor: Tek Adam rejimi ve onun hükümeti bu öneriyi kabul etmeyeceğine göre, kurucu bir meclisin seçimlerini kim çağıracak ve düzenleyecektir? CHP ve HDP yönetimleri bunun 2019 (veya 2018) seçimleri sonrasına bırakılacak bir öneri olduğunu söyleyebilirler; ama bu, demokratik bir rejimin kurulmasını bu seçimlerin istediği biçimde sonuçlanması için devlet aygıtının tüm imkânlarından yararlanacak olan Tek Adam’ın inayetine terk etmekten başka bir anlam taşımayacaktır.
Ama tüm muhalif milletvekillerinin “sine-i millete döndüğü”, milyonların seferber olduğu ve işçi ve emekçi yığınların geleneksel mücadele yöntemlerini harekete geçirdiği bir basınç sonunda çekilmek zorunda kalabilecek Tek Adam hükümetinin yerini alacak bir geçiş hükümeti pekâlâ sıfır barajlı ve demokratik bir kurucu meclis seçimi hazırlayabilir ve düzenleyebilir. Bu başarılabilir mi? Neden olmasın? Dünya toplumsal mücadeleler tarihi bunun örnekleriyle dolu. Ama biz, demokratik ve sosyal bir düzene geçişin başka bir yolunu gösteren herkesin önerisini öğrenmeye, tartışmaya ve uğrunda mücadele etmeye hazırız.
Son söz… işçilerin ve emekçilerin
Buraya kadar CHP ve HDP önderliklerinin politik çözüm ve kitle seferberliği noktalarındaki önemini vurguladık. Ama bu görevlerin üstlenilmesinde işçi ve emekçi yığınların, özellikle de onun öncü kesimlerinin büyük sorumluluğu var. Zira liberal kapitalist programı ile kendini izleyen milyonlarca emekçinin arasında sıkışmış bir “ulusalcı sosyal demokrat” partinin yalpalamaları; veya öncelikli dikkatini Kürt halkının genel (ve tabii ki haklı) demokratik istemleri üzerinde toplamış bir önderliğin kararsızlığı, ancak öncü işçilerin ve emekçilerin bir sınıf cephesi oluşturabilmeleriyle aşılabilir. Ekonomik ve sosyal sorunlarının politik düzlemde demokratik bir rejimin kurulmasıyla çözülmeye başlayabileceğini gören işçi ve emekçilerin kararlılığı ve disiplini, sadece destekledikleri partileri ileri itmekle kalmayacak, ama aynı zamanda gelişmekte olan seferberliklere güç, düzen ve cesaret kazandıracak, bu seferberliklerin önüne dikilen engelleri ortadan kaldıracaktır.
Bilinçli öncü işçilerin gücü bugün için dağınık halde olabilir, ama “işçi sınıfının en küçük hareketi bile, başlangıçta ne kadar mütevazı olursa olsun, kendini doğuran vesile ne kadar önemsiz olursa olsun, acil hedeflerini aşma ve tüm eski rejimin amansız yıkıcısına dönüşme tehdidini taşır. İşçi hareketi, bu sınıfın kapitalizm koşullarındaki temel özellikleri nedeniyle, her şey için, sömürü ve köleliğin tüm karanlık güçleri karşısında tam bir zafer için, çetin bir mücadeleye dönüşme yönünde kesin bir eğilim taşır”.
Bu anlamda demokratik bir rejimden yana olan işçi ve emekçi örgütlerinin (başta DİSK, KESK, meslek örgütleri olmak üzere) ve çeşitli türden meclislerde bir araya gelen emekçi halk temsilcilerinin, Tek Adam rejimine son vermeye yönelik yeni bir demokratik ve sosyal rejimin inşası için, bunu gerçekleştirecek olan bağımsız ve egemen bir kurucu meclis için birleşmeleri ve öne çıkmaları büyük önem taşıyor. Bu aynı zamanda bir işçi-emekçi cephesinin temellerini atarak, yeni rejimin gerçekten bağımsız, demokratik ve sosyal içerikli olabilmesinin garantisini oluşturabilir. Bizce, oluşturması da gerekiyor…
İUB-DE: Donald Trump ve emperyalizm öncülüğünde emekçilere ve halklara karşı yükseltilen saldırganlığı yenmek için mücadelelerin birliği!
Donald Trump’ın ABD başkanlığına gelişi tüm dünyanın ezilenleri ve sömürülenleri için devasa bir tehdit oluşturuyor. Trump dünya emperyalizminin yeni şefi konumunda ve emekçilere ve halklara karşı yeni bir saldırı başlatmak isteyen kesimin bir ifadesi. Emperyalizmin bu kesimi, dünya kapitalist emperyalist sistemini korumak, çokuluslu şirketlerin ve büyük sermayenin kazançlarını korumak doğrultusunda, emek gücünü özellikle de genç emek gücünü daha da esnekleştirmek, çevresel yıkımı derinleştirmek, kadınların, ezilen halkların ve göçmenlerin en temel haklarını dahi geri almayı hedefliyor.
Artık yeter: Kıyafetime karışma!
Son zamanlarda kadınların giyindikleri kıyafetler yüzünde sözlü ve fiziksel şiddete maruz kalmasına tepki gösteren kadınlar yürüyüş yaparak tepkilerini dile getirdiler. Kadıköy’de kadınlar “Kıyafetime karışma” diyerek sokağa çıktı. 30 Temmuz saat 19:00 sıralarında Süreyya Operası önünde toplanan kadınlar “Kıyafetime karışma”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” ve “Yaşasın kadın dayanışması” diye slogan atarak Bahariye Caddesi üzerinden Kadıköy rıhtımına kadar yürüdü. Kadınlar adına basın açıklamasını yapan Dilber Sünnetçioğlu, “Kadınlar için ‘adalet’ sağlanmış olsaydı başka kadınlar artık kıyafetleri bahane edilerek saldırıya uğramayacaktı. Toplumun yarısını oluşturan biz kadınlar bugün ‘Artık yeter’ diyoruz. Ne zaman ne giyeceğimize, nereye gideceğimize biz karar veririz. Kıyafetimize karışmayın, pembe vagonlarla bizleri ayrıştırmaya çalışmayın” diyerek şunları ekledi: “Bize, kıyafetimizi bahane ederek saldıranları, darp edenleri cezalandırırsanız, salıvermezseniz bunların önüne geçilir. Yalnız değiliz, birlikte başarabiliriz.”
Boşluk ve kriz: tehlikeler ve fırsatlar…
Rejim değişti. Ancak bu durumun iktidar sahiplerine kısa vadede sağladığı gücün ötesinde orta vadede (mesela 2019 başkanlık seçimi) ve uzun vadede gerçek bir güç sağlayıp sağlamadığı tartışmalı. Sözünü ettiğimiz fiziksel güç değil. Görüşümüze göre iktidar, yeni bir rejimin kurucusu olarak sahip olması gereken tarihsel gücü, avantajı ve toplumsal meşruiyeti kaybetmiştir. Bu kaybetme sürecinin dönüm noktası Gezi’dir. RTE, bunu hemen her konuşmasında en tepkisel biçimde dile getiriyor. Gezi’yle başlayan yeni sürecin bozduğu dengeler ve yol açtığı “sinir bozukluğu” o zamana kadar parlamentarizmin yerine konulacak, kısmen gönülsüz de olsa önemli ölçüde “rızaya” dayalı (hegemonik) bir sistem olarak tasarlanan başkanlığın bir rejim olarak inşasını zorunlu kılmıştır. Yani ummadığı sertlik ve yaygınlıkta bir direnişle karşılaşması, kendilerinin de itiraf ettiği üzere bütün alanlarda kontrolü sağlayamaması, ülkeyi başka türlü yönetemeyeceğini anlayan iktidarın, zaten var olan otoriter eğilimlerinin despotik biçimler almasına yol açmıştır. Tabii bu iç gelişmelere Arap devrimci dalgasının güçlendirdiği hayal ve heveslerle ciddi bir “stratejik derinlik” kazanan “yeni Osmanlıcı” dış politikanın kısa sürede iflasını da eklemeliyiz. Böylece başkanlık Türkiyesi projesinin hem iç hem de dış ayakları ciddi biçimde sakatlanmıştır. Bu durum iktidarı içeride daha sert ve çatışmacı yöntemlere, özellikle de yeniden “geleneksel” Kürt düşmanlığına yöneltirken, uluslararası planda da, emperyalist müttefikler dâhil hemen herkesle kavgalı duruma getirmiştir. Sorun yeni bir rejimin inşası olduğunda var olan bütün denge ve ilişkilerin altüst olması kaçınılmazdır.
Yeni bir rejim, yeni bir sistemden farklı olarak devletin biçiminin değişmesidir. İkincisi, (yani sistem değişikliği) aynı devlet biçimi dâhilinde, karşı çıkan kesimlerin varlığına rağmen nihayetinde iyi-kötü bir uzlaşmanın, en kötü ihtimalle karşı çıkanlar açısından bir kabullenmenin sonucunda yürürlüğe girer. Ancak ilki, yani rejim değişikliği, toplumun bir bölümüne yönelik zor kullanımını gerektirir. Bu zorun şiddeti, direnişin yaygınlığı ölçüsünde artış gösterir. Yani iktidarın muhalif kesimlere karşı uyguladığı toplumsal ayrıştırma temelli, çoğu zaman yasa ve hukuk dışı, esas olarak da yeni bir hukuku hedefleyen şiddet yöntemleri boşa değildir.
Sermaye o kadar çaresiz mi?
Sürecin bu noktaya gelmesi ve zorunlu olarak bir “iç savaş rejimi” karakteri kazanmaya başlaması iktidarın içerideki ve dışarıdaki müttefiklerinin muhafazakâr (da olsa) “demokrasi” ve “ılımlı İslam” (Bir İslam ülkesinde demokratik model) konusundaki beklentilerini hayal kırıklığına dönüştürmüştür. Politik nitelik kazanmış ve burjuvazinin iktidarını, toplumsal mülkiyetini tehdit eden sınıf mücadelelerinin yaşanmadığı koşullarda yerli ve yabancı büyük sermayenin, içeride ve dışarıda sonucu belirsiz belalara yol açabilecek böyle bir iç savaş rejimine kolaylıkla onay vermesi, ipini RTE’nin ellerine teslim etmesi beklenemez. Üstelik bu iktidar kendi siyasi tekelini ve ekonomik-sınıfsal tabanını güçlendirme amacıyla sermayenin bazı kesimlerine yönelik, ucu “müsadereye” kadar varan baskı ve cezalandırma yöntemleri uygulamaktaysa. Yani RTE’nin bunca hizmet ve faydasına rağmen, hem ulusal hem de uluslararası planda burjuvazinin tepkisiyle karşılaşması anlaşılır bir durumdur.
RTE, bütün güçlü görüntüsüne ve güç gösterilerine rağmen, emperyalizmin ve egemen sınıfın en güçlü fraksiyonunun gözünde, bir diktatörün sahip olması gereken avantajları kaybetmiştir. Sermaye, mülkiyetinin ciddi bir tehdit altında olduğu durumlarda, sınıf mücadelesinin yol açabileceği bir iç savaşı önleyen veya başlayan bir iç savaşı kazanmayı başarmış bir diktatörü kerhen de olsa destekleyebilir. Ancak bizim örneğimizde bu şahıs, bırakın bir iç savaşı önlemeyi, politikalarıyla bir iç savaşa yol açabilecek bir yöneliş içindedir. Kabul etmek gerekir ki, sermaye, henüz kendini, öngörülemez davranışlarıyla bilinmez tehlikelere sürükleyebilecek, ayrıca hizmetlerinin karşılığında büyük bedeller talep eden bir “tarihsel şahsiyete” teslim edecek kadar çaresiz değildir.
Kurumların meşruiyeti…
Ancak hem iktidarın kayıpları, hem de sermayenin endişeleri bunlarla sınırlı değildir. Ortada bütün düzen güçlerini gerçekten endişelendiren (veya endişelendirmesi gereken) bir başka durum daha vardır. Bu da devletin meşruiyet sorunudur. Bu sorun yaşanan rejim krizinin bir ürünüdür. Aslında her rejim değişikliği bir rejim krizine karşılık gelir. Bu aslında karşılıklı bir ilişkidir. Tabii, Türkiye’de böyle bir krizin ilk defa yaşanmadığı söylenebilir. Doğrudur, Türkiye daha önce de bu tür krizler sonucunda 12 Mart, 12 Eylül gibi rejim değişiklikleri yaşamıştır. Ancak onların bugünkünden farkı, bütün geçiş ve dönüşlerin, düzenin şu veya bu ölçüde meşru kabul edilen, sürekliliği olan kurumları üzerinden ve bazı zorlamalarla da olsa onlar vasıtasıyla gerçekleştirilmesidir. Bu nedenle, sözü edilen askeri darbeler bile neredeyse resmi prosedürün “gerekleri” olarak algılanmış ve bir süre sonra sisteme monte edilebilmiştir. Ayrıca Türkiye’de bir de azgelişmiş-bağımlı kapitalist ülkelerin çoğunda var olmayan görece güvenilir bir seçim geleneği vardır. Bu aynı zamanda çok ağır eleştiriler eşliğinde de olsa işleyen bir parlamentarizm geleneği anlamına gelir. Rejimin meşruiyetini sağlayan bir başka gelenek ise seçim kaybeden iktidarların, günlerini beklemek üzere muhalefete geçmeyi kabul etmesidir. Bu geleneklere, bütün sorunlarına ve hakkındaki söylentilere rağmen “yargının bağımsızlığı” ve “adalet dağıttığı” inancını da ekleyebiliriz. Tabii, en az bunlar kadar önemli ve temel nitelikte olan bir de ordu kurumu, yani TSK vardır. Bunlar sadece muvafık-muhalif siyasilerin üzerinde bazen çok kavga ederek dahi olsa mutabakat halinde oldukları, uzlaşabildikleri temellerdir. Bunların “meşruiyeti” siyasi düzeyle de sınırlı değildir. Bu kurumlar genel olarak, sınıfsal sezgilere dayalı pek çok şikâyete, eleştiriye ve hatta galiz küfürlere rağmen halkın gözünde de “meşrudur”. Yani devlet ve politik olarak temsil ettiği toplumsal düzen, sadece örtülü veya açık zor yoluyla değil çoğu ezilenlerden oluşan toplumun şu veya bu oranda razı olması, var olanı “akla uygun ve zorunlu” kabul etmesi sayesinde de varlığını sürdürür. Yani, bütün toplumsal düzenleri ayakta tutan “başka bir hayatın” mümkün olmadığı “bilinci”, asker-polis-yargı şiddeti ve bu şiddetin yarattığı korkular dışında aynı zamanda bu “meşruiyet” inancına da dayanır.
Çöküş, boşluk…
Şimdi bütün bu kurumsal yapı hızlı bir çöküş süreci içindedir. Geldiğimiz noktada “eski rejimi” ayakta tutan, (ancak gerçekte ne kadar çürümüş olduğu sonradan anlaşılan) kurumsal güç, “saygınlık” ve “meşruiyet” büyük ölçüde ortadan kalkmış (veya kaldırılmış) ancak yerine yenisi tesis edilememiştir.
Parlamento, rejim değişikliği sonucunda anayasal olarak sembolik ve işlevsiz bir kuruma dönüşmüş, son iç tüzük değişikliğiyle artık (hiç olmazsa) “konuşulan yer” olma özelliğini de kaybetmiştir. Referandum rezaletinde görüldüğü üzere, seçimlerin, bundan böyle iyi kötü bir güvenilirliği ve yasal güvencesi olmayacağı anlaşılmıştır. 1950’den bu yana belki de ilk defa bir iktidarın seçimleri kaybetse dahi gitmeyeceği, muhalefet olmayı kabullenmeyeceği inancı yaygınlaşmıştır.
Devlet meşruiyetinin temel direklerinden yargının durumu ise vahimdir. Yargı, bugün Türkiye’nin neredeyse en güvenilmez kurumu durumundadır. Kimsenin “adaletle” ilgili bir beklentisi yoktur.
Eski rejimin çekirdeği ve temel gücü olan Ordu ise, artık her kesimin gözünde saygınlığını kaybetmiş, politik olarak pek ciddiye alınmayan bir “araca” dönüşmüş görünmektedir. (Bu durumun demokratikleşmeyle bir ilgisi olmadığı gibi, bazı malûm tehlikeler de otomatikman ortadan kalkmamıştır!) 15 Temmuz görüntüleri, TSK’nın “kurtarıcı, korkutucu ve dokunulmaz” imajına ağır darbe vurmuştur. Bütün bunlara, şimdi başka tarikat ve cemaatlerle doldurulup idare edilmeye çalışılan birinci ve ikinci dereceden hemen her kurumun halini ekleyebiliriz. Ortada 1923’ten beri görülmeyen bir “boşluk” vardır…
İktidarın meşruiyetini, aslında sadece bir araç olarak baktığı “millet iradesine” dayandırmaya çalışması bu boşluktan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu boşluk iktidar açısından çok ciddi bir meşruiyet eksikliğine işaret etmektedir. Yeni rejimin oturması, sadece kurumsal değil, toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel pek çok yönü olan bu boşluğun doldurulmasına bağlıdır. Seçim başarılarına rağmen tarihsel ve toplumsal plandaki avantajlarını ve “zorunluluğunu” önemli ölçüde kaybetmiş bir rejimin böyle bir meşruiyeti sağlaması, karşıtlarının, çeşitli konjonktürel nedenlerle teslim olmak zorunda kalmamaları halinde, mümkün değildir.
Krizler, tehlikeler, fırsatlar…
Bu tür boşluklar ve onlarla iç içe geçmiş krizler, genel olarak tehlikeli durumlardır. Bu tehlike devletleri, iktidarları, farklı oranlarda olsa da bütün toplumsal kesimleri tehdit eder. Burjuva toplumlarında en büyük tehlike kuşkusuz işçi sınıfına, emekçilere yöneliktir. Ancak böylesine olağanüstü durumlar aynı zamanda devrimci fırsatlar da yaratır. Her devrim devasa bir boşluğun ve derinleşen bir krizin ürünüdür. Elbette, tarihin bize otomatik olarak vaat ettiği hiçbir şey yoktur. Yönünü devrime çevirecek güçlerin ve önderliklerin olmadığı veya hazırlıksız yakalandığı durumlarda tarih hükmünü pekâlâ karşı devrimlerden, gerici çözümlerden yana verebilir. Bu durum pek çok defa yaşanmıştır. İktidarın girdiği yolu çok büyük ihtimalle tamamlayamayacak olması, devrimci güçlere kendiliğinden bir başarı şansı tanımamaktadır. Verili koşullar ve “hallerimiz” göz önüne alındığında sözünü ettiğimiz boşluğun doldurulması ve krizin çözümü işi, bir kere daha burjuvazi tarafından halledilecekmiş gibi görünse de bu verileri ve halleri değiştirmek mümkündür. Bu elbette sınıfın birlik ve bağımsızlığının sağlanması ve görevlerinin bilincindeki devrimci bir önderliğin mücadele içinde yaratılmasıyla mümkündür. Kaderimiz burjuva gericiliğinin eski veya yeni biçimleri arasında bir tercih yapmak olamaz. Devrimci bir sınıfın önderliğinde ve bir işçi demokrasisi temelinde bütün bu “boşluk” ve “krizlerden” ve de kapitalizmin insanlığı boğan “deli gömleğinden” kurtulmamız mümkündür…
İsrail ile tüm ilişkileri derhal kesin!
Trump’ın başkan olmasıyla eli rahatlayan İsrail, açık hava hapishanesi haline getirdiği Batı Şeria ve Gazze’de Filistin halkına devlet terörü uygulamaya devam ediyor. İsrail terörüne karşı seferberlik halinde olan Filistinliler Mesid-i Aksa’nın giriş kapılarına 16 Temmuz’da metal dedektör kurulmasına karşı başlattıkları eylemlerde 3 kişi öldü yüzlerce yaralı var.
İsrail polisi, 14 Temmuz Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği 3 Filistinliyi öldürmüş, olayda yaralanan 2 İsrail polisinin ise kaldırıldıkları hastanede öldüğünü açıklamıştı. Olayın ardından Mescid-i Aksa’yı 1948’den sonra ilk kez ibadete kapatan İsrail güçleri Kudüs halkına karşı tüm şiddetiyle saldırıya geçmiş durumda.
Yalnızlaştırılan Filistin
İsrail’in son yıllarda mevzi kazanmasına sebep olan iki politik bir de ekonomik değişim gerçekleşti. Politik değişimlerden birincisi Arap devrimci sürecinin geri çekilmesiyle özellikle Mısır ve Ürdün’de gerçekleşen büyük İsrail karşıtı gösterilerin bizzat bu ülkelerin başta Sisi olmak üzere Bonapartist iktidarlarının eliyle bastırılarak İsrail ile kesintiye uğramış tüm anlaşmaları yeniden tesis edilmesi ve böylece İsrail’in bölgede meşrulaştırılması oldu.
İkincisi ise Trump’ın iktidara gelişi; Her ne kadar Rusya meselesi yüzünden ABD kamuoyu tarafından sıkıştırılmış olsa da izinsiz yerleşim yerleri yüzünden arası limoni olan Obama’ya göre Trump, İsrail’e koşulsuz destek sunmakta ve varlığını tehcir, sömürge ve işgal üzerine kuran bu ülkenin Ortadoğu politikaları için ileri karakol işlevini güçlendirmek istemektedir.
İsrail’in elini güçlendiren ekonomik değişim ise 2010 yılında Leviathan havzasında keşfedilen 20 trilyon metreküplük çıkarılabilir doğalgaz rezervi oldu.
Uluslararası kamuoyunda bizzat emperyalizm eliyle meşrulaştırılmış bu korsan devletin bir diğer en büyük destekçisi ise şüphesiz Türkiye. İsrail-Türkiye göründüğünden çok daha derin jeostratejik ilişkilere sahip. Ve bu derin ilişki Türkiye’nin zaten olmayan “Filistin davasını” özellikle son bir yılda çoktan satmasına sebep oldu.
İsrail ve Türkiye’nin son bir yılı
2008-2009 Gazze’ye dönük dökme kurşun operasyonu, Davos krizi ve Mavi Marmara’yla bozulan politik ilişkilerin ardından 2013’ten beri yürütülen gizli diplomasiyle başlayan süreç 27 Haziran 2016’da yapılan mutabakatla “normalleşme” dönemine girmişti. -Belirtmekte fayda var, yukarıdaki kronolojinin hiçbir döneminde ekonomik ilişkiler bozulmadı.- Ve son dört yılda ikili ilişkilerdeki ekonomik hacim 4 milyar dolarla en üst düzeyine ulaştı.
İsrail’in varlığının ve Filistin sorununun bir sınıf mücadelesi sorunu olduğu ortada, 2011 Arap devrimci dalgasıyla günümüze kadar yaşananlar bunu defalarca kanıtladı. Bir yıl önce yazdığım bir yazıda durumu şöyle özetlemiştim;
“İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde yeniden yapılanan emperyalist kapitalizmin Ortadoğu’yu denetim altında tutma, bölünmüş 200 milyonluk Arap halklarının ve emekçilerinin zor yoluyla baskılanması için kurduğu ve bir nevi karakol işlevi gören korsan-terörist devlet İsrail ile ’50’li yılların başında NATO üyesi olan, yoğun Müslüman nüfusa sahip, emperyalizmin sopayla yaptıramadığını rıza yoluyla gerçekleştirmesinin aracı işlevi gören Türkiye’nin arasının 2010 yılında bozulması en çok emperyalizmi rahatsız etmişti. 2013 yılında Obama’nın öncülüğünde gerçekleşen diyalog süreci tam istenilen düzeye gelememişti. Özellikle son üç yılda gerçekleşen Mısır’daki darbe, Suriye’deki gelişmeler ve Rusya ile olan husumet gibi gelişmeler, zaten ekonomik olarak ilişkilerin hiçbir zaman kesilmediği İsrail ile politik arenada yan yana gelme zemini oluşturdu.” (13.6.2016 Kara gün dostu İsrail)
Normalleşme sürecinin sac ayaklarından biri de Doğu Akdeniz’deki İsrail gazı. Bu gazın 2019’da çıkarılacak olmasıyla ihraç edileceği Avrupa’ya Türkiye üzerinden gitmesi için her türlü diplomatik görüşmeyi gerçekleştiren iktidar, Enerji ile Turizm bakanlıkları düzeyinde ilk teması son bir yılda sağladı. İsrail enerji bakanlığı ise konuyla ilişkili son olarak şu açıklamayı yaptı; “Türkiye’ye boru hattı İsrail için uygun bir ihracat alanı. 2 veya 3 senede İsrail gazı Türkiye’de olabilir.”
İsrail’in Mısır’a Ürdün’e ve Türkiye’ye döşeyeceği boru hatlarıyla bölgedeki konumunu ve olmayan “meşruiyetini” güçlendirmeyi arzularken enerji koridoru olacağı için ağzı sulanan iktidar, Kıbrıs havzasında da İsrail ile birlikte çalışmak istiyor. Kıbrıs sorunu çözüldüğü takdirde Güney Kıbrıs üzerinden Atina’ya döşenecek bir boru hattı yerine Kıbrıs konusunu çözümsüz kılmaya çalışarak İsrail’i üzerine çekmeye çalışmaktadır.
Görüldüğü üzere Filistin sorununa tamamen “duygusal” yaklaşan Saray ve eşrafı, politik sorunların ekonomiye ket vurmasını engellemeye çalıştıkça İsrail-Filistin sorunundaki maskesi her seferinde tekrar tekrar düşüyor. Her şeyden önce bu gazın Filistin devletinin bir yeraltı zenginliği olduğunu ve İsrail’in zorla bu gaza el koymakta olduğunu belirtmemiz gerekiyor.
Ekonomik arenada her şey güzel gitse dahi sınıf mücadelesinin getirdiği politik alt üst oluşlar bu planların hiçbirinin gerçekleşmemesine sebep olabilir. Unutulmamalı ki, İsrail hem Arap hem de Yahudi emekçilerin kanını emen vampir bir devlettir. Yıkılması dışında da hiçbir gerçekçi çözüm yoktur. Filistin sorunun çözümünde Ortadoğu emekçilerinin dayanışması temelinde sınıf mücadelesinin ve kendi ulusal iktidarlarına karşı seferberliklerin birleştirilmesinin önemini vurgulamalı ve bu iktidarların Filistin sorunundaki iki yüzlü tutumlarını açık etmeliyiz.
Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!
İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler süresiz durdurulsun!
Doğu Akdeniz gazı Filistin halkınındır. Tüm zenginlik ve iktidar Filistin emekçilerine..!
Meryem Mirzakhani’nin ölümünün ardından gerçekten de bir tabu yıkıldı mı?
14 Temmuz’da kanser nedeniyle hayatını kaybeden Meryem Mirzakhani, Matematiğin Nobel’i kabul edilen Fields Madalyası’nı kazanan ilk kadındı. Mirzakhani 1977 yılında Tahran’da doğdu. Lisans eğitimini İran’da tamamladı ve Harvard Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Princeton Üniversitesi’nde profesör olarak 4 yıl eğitim verdikten sonra 2008 yılında Stanford Üniversitesi’nde profesörlüğe başladı. Çalışmaları hiperbolik geometri, ergodik teori, simplektik geometri ve Teichmüller teorisi üzerineydi. Çocukken yazar olma hayali kuran Mirzakhani, Fields Madalyası’nın yanı sıra alanında pek çok ödülün de sahibiydi. 1994 ve 1995 yıllarında Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan ilk İranlı kadın olmuştu.
2014 yılında madalya kazandığında Meryem’in yalnızca başörtülü fotoğraflarını paylaşan, başörtüsüz fotoğraflarını fotoşoplayan veya fotoğrafı yerine yalnızca çizim paylaşan İran basını, Meryem’in ölümünü duyururken başörtüsü zorunluluğunu “yıktı”. Dahası, Meryem’in başörtüsüz fotoğrafını paylaşanlardan biri de Ruhani oldu. Türkiye basınında ise haber başlığında Meryem’in adı yerine Müslümanlığını ön plana çıkaran ve tüm dünya yıkılan tabulardan bahsederken, İran’daki yasağa selam çakarmış gibi başörtülü fotoğrafını paylaşan haber ajansları oldu. [1] Peki, denildiği gibi İran’da gerçekten de bir tabu yıkıldı mı? My Stealthy Freedom (İran’daki kadınları başörtüsüz fotoğraflarını paylaşmaya teşvik eden ve başörtüsünün tercihe bağlı olmasını savunan bir sosyal medya hareketi) kampanyasının öncüsü Masih Alinejad’ın yorumuna göre bu tabunun yıkılmasının altında yatan neden Meryem’in artık ölmüş olması veya ülkenin gurur kaynağı olması değil. Masih Alinejad, bu vesileyle tüm dünyaya ılımlı olduklarını göstermeye, kafalarda soru işareti yaratacak bir sahiplenme duygusuyla gerekirse tabuları yıkabildiklerini söylemeye çalıştıklarını ifade ediyor. [2]
Yaşarken elde ettiği başarılarıyla, ölümüyle ise dolaylı bir şekilde değişime katkıda bulunan ve önyargıları yıkan Meryem Mirzakhani, kazandığı ödülün kadınlara cesaret vermesini dilemişti.
[1] http://www.yeniakit.com.tr/haber/matematigin-nobelini-alan-tek-musluman-kadin-oldu-357417.html
[2] https://www.theatlantic.com/international/archive/2017/07/maryam-mirzakhani-hijab-iran/533916/
Devrimcilerin birliği ilerliyor
6 ile 9 Temmuz tarihleri arasında Buenos Aires’te, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI)’in 6. Kongresi gerçekleşti. Sosyalist bir çıkış için mücadele eden partilerin inşası temelinde devrimcilerin yeniden örgütlenmesinin bir kutbu olarak UIT-CI büyümeye devam ediyor.
UIT-CI’nin en yüksek örgütsel ve tartışma organı olan Kongre Brezilya, Venezuela, Türkiye, İspanya, Bolivya, Fransa, Peru, Şili, Meksika, Panama, Almanya, Norveç, Birleşik Krallık ve Arjantin’den delegeleri bir araya getirdi. Ayrıca, Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, ABD ve Avustralya’dan örgütlerin veya militanların selamlama mesajları Kongreye iletildi.
Kongrenin onursal başkanlığı yüzüncü yıldönümünden geçtiğimiz Rus Devrimine, akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya ve baskıya ve kemer sıkma politikalarına karşı mücadele eden Venezuela emekçi halkına adandı. Aynı zamanda Esad’ın katliamcı diktatörlüğüne karşı kahramanca ayaklanmış Suriye halkı da saygıyla anıldı.
Kongrede uluslararası gündemin temel konuları ele alındı. ABD’de gerici, ırkçı ve kadın düşmanı zengin işadamı Donald Trump’ın iktidara yükselişi ve emperyalizmin dünya halklarına karşı yeni bir saldırının hayata geçirilmesine önderlik etme çabası; ücretli emek üzerindeki sömürü oranlarını artırmak için hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma politikaları ve karşı reform planlarına karşı halkların direnişi bu konuların başında yer alıyordu.
Aynı zamanda dünya ölçeğinde kadın mücadelelerin yükselişi incelendi. Sınıfçı bir yönelime sahip güçlü bir feminist akımın inşası için bu mücadelelere müdahale büyük önem taşımakta.
Kapitalizmin çevre üzerinde yarattığı ağır tahribat tartışıldı ve iklim felaketini engellemek için demokratik planlamaya dayalı bir sosyalist ekonomiye doğru ilerlemenin hayati önemi vurgulandı.
Kongre sürerken 8 Temmuz’da, Rus Devrimi’nin 100. Yılı çerçevesinde, Buenos Aires Üniversitesi (UBA) Sosyal Bilimler Fakültesi salonunda bir kamusal etkinlik gerçekleştirildi. Bu yıldönümü, Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara’nın katledilişinin 50. yılıyla birlikte, devrimci bir enternasyonalizmin ilerletilmesi ihtiyacına ilişkin güncel tartışmalara katılma fırsatı sunmakta.
Küresel ölçekteki mücadeleler dalgasına belirleyici biçimde müdahale etme kapasitesine sahip partiler inşa etmek şeklindeki zorlu görevi hayata geçirebilmek için, tek tek ülkelerdeki ve dünyadaki devrimcileri birleştirme çabalarını birbirine eklemleyebilmek oldukça önemli. UIT-CI’nin inşasını bu temel görevi gerçekleştirme yönündeki çabanın, sosyalizm için mücadeledeki uluslararası birliğin bir parçası olarak değerlendiriyoruz. Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası yolunda, gerçekleştirilmeyi bekleyen bu hedefe dönük bir katkı olarak görüyoruz.
Latin Amerika’da sözde ilerici hükümetlerin çöküşü, Lula’nın, Evo Morales’in, Kirchner’in, Ortega ve Chavez-Maduro’nun reformist sınırlılıklarını soldan aşabilmek için devrimci sosyalist örgütlerin inşasının gerekliliğini bir kez daha göstermiş oldu. Bu hükümetler iktidarlarının ilk yıllarında büyük beklentiler yarattılar fakat zaman içinde halklarına karşı ağır kemer sıkma politikaları uygulama noktasına geldiler. Aynı zamanda, Macri, Temer veya Capriles’in temsil ettiği burjuva sahte alternatiflerle politik çatışmalara girdiler. Fas ve Tunus’ta olduğu gibi Kuzey Afrika’da halk mücadelelerin devamlılığı; Brezilya ve Yunanistan’daki genel grevler; Türkiye’de Erdoğan’a karşı gerçekleşen büyük seferberlikler; Hamburg’da G-20 zirvesine karşı gerçekleşen gösteriler, tüm dünyada kadın cinayetlerine karşı yapılan kitlesel eylemler, bütün bu seferberliklerin ortaya koyduğu bir gerçeklik var: Gençlik, emekçi ve kadın hareketlerinde devasa bir güç var ve bu durum, zaferler ve kalıcı değişimler sağlayabilmek için stratejik bir perspektife duyulan acil ihtiyacı gösteriyor.
Bu çerçevede, UIT-CI’nin 6. Kongresi çeşitli kampanyalar yürütme kararı aldı. Bunlar arasında en önemlileri şu başlıklardan oluşuyor: Trump ve emperyalizme karşı seferberliklerin ilerletilmesi ve büyütülmesi; dış borçların ödenmesine, kemer sıkma ve sosyal kesinti planlarına karşı mücadele; Siyonist sömürgeciliğe karşı Filistin halkıyla dayanışma ve mültecilerin desteklenmesi; ırkçılığa karşı mücadele, gösteri hakkının bir suç unsuru haline getirilmesine ve Erdoğan’ın ve Maduro’nun baskı rejimlerine karşı mücadele; 28 Eylül kürtaj hakkı için küresel mücadele gününe katılmak ve bu eylemleri büyütmek; emperyalizm ve kapitalist hükümetler tarafından çevrenin katledilmesine karşı verilen mücadeleleri desteklemek.
Sele kapılan İstanbul, OHAL’in yıldönümü ve 6. toplu yok oluşa
“Anayasa MADDE 119: Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.”
Lüzumundan fazlaca saflık yapıp OHAL’in ne işe yarayabileceğini tartışsaydık sanıyorum aklımıza dün İstanbul’un yaşadığı sel gelirdi. Hâlihazırda ilan edilmiş bir OHAL’in varlığına rağmen sele kazma kürekle müdahale etmek dışında olağanüstü bir önlemin alınamadığını gözlerimizle gördük. Esas konuya geri dönmeden önce bir kez daha söylemeliyim; mevcut OHAL’in Erdoğan ve O’nun dar oligark çevresi dışında kimsenin bir işine yaramadığını sele kapılan İstanbul’da bir kez daha görmüş olduk.
Dün İstanbul’un gökyüzünde ne oldu?
Büyük bir şans sonucu dün hiçbir insanın acı haberi ile karşılaşmadık. Öncelikle can kaybının olmamasından ötürü oldukça şanslı olduğumuzu, ancak bir dahakine bu kadar şanslı olamayabileceğimizi ifade ederek başlayalım.
Dün yaşananları açıklayan ilk yaklaşım, tüm olayı atmosferin suçuna indirgedi. Yapılan açıklamalar genellikle belediyelerin ve devletin elini kolaylaştırmak için “olur böyle şeyler, daha önce de olmuştu” demenin ötesine geçmedi. Özellikle Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Adil Tek’in yoğun yağışın sebebini gökyüzündeki süper hücreler diye açıklaması bunun en büyük örneği oldu. Neyse ki Yrd. Doç. Dr. Abdullah Kahraman’ın ve onun bir grup öğrencisinin gerçeğe ulaşmaya dair umut verici ve hırslı açıklamalarıyla konuya biraz daha vakıf olabildik. Sosyal medyada Hava Delisinin Not Defteri ve Meteogreen hesapları üzerinden yayınladıkları tahmin ve çalışmalara kulak verecek olursak: “Süper Hücre denen (İng.: Supercell) gök gürültülü fırtına (thunderstorm), kendi etrafında dönerek yükselen bir hava kütlesinden ve yoğun bulutlardan oluşan (rotating updraft), zaman zaman hortuma yol açan özel ve çok kuvvetli bir gök gürültülü fırtına çeşididir. Dönerek yükselme hareketi o kadar kuvvetlidir ki bu fırtınaların tepesi ta stratosfere (hava olaylarının görüldüğü tabaka olan troposferin bir üstü) tırmanır. Görseller için: https://goo.gl/DQadfD”. Adil Tek herhangi bir süper hücre bulgusunu yayınlayamadı. Açıklamayı “olağanüstü bir şeyler var” darlığına hapsetti ve bıraktı.
Olan bitenin ne olduğunu kavramak için Yar. Doç. Dr. Karaman’ın Hürriyet’e yaptığı açıklamaya dönecek olursak: “Geçtiğimiz haftalardaki sıcak hava dalgasıyla denizler hızla ısındı. Halen Kuzey Ege ve Batı Karadeniz kıyılarında dar bir hat haricinde tüm denizlerimizde sıcaklıklar ortalamalardan birkaç derece yüksek. Böylece buharlaşma artıyor, yazın kuzeydoğulu rüzgârlarla Karadeniz’den Marmara’ya nem pompalanıyor. Bunlar iklimin değişkenliği içinde doğal. Ama aynı zamanda şu an atmosferin yukarı seviyelerinden Temmuz için hayli soğukça bir dalga geçiyor. Bu durum, konvektif fırtınalar (gök gürültülü fırtına anlamına geliyor) için uygun çevre koşullarına katkı sağlıyor. Oluşan konvektif fırtınalar atmosferde farklı seviyelerdeki farklı rüzgârlar sayesinde organize olabiliyorlar ve bu da daha uzun süreli ve etkili olmalarına yol açıyor.” Sonuç olarak dün, İstanbul’da gökyüzündeki neme doymuş olan bulutlar farklı yüksekliklerde yağmur oluşturdular ve bu durum karşısında yoğun ve uzun süreli bir yağışla karşı karşıya kaldık.
Bir doğa olayı felakete nasıl dönüştü?
Kadir Topbaş –şu sıralar başı çok yoğun olduğundan, mesela damadının ilgiye ihtiyaç duyduğundan olsa gerek- açıklama yaparken yıllar önce Londra’da metro istasyonlarının sel riskinden ötürü boşaltıldığından bahsetti. Anlaşılan o ki Topbaş kendisi için daha kullanışlı bir veri olan Paris metrosunda yaşanan bir hafta önceki sel vakasından bihaberdi. Kuvvetle muhtemel ki Hindistan’da beş gün önce 80 kişinin ölümüyle sonuçlanan selden ve ABD’de yaşanan ve son olarak iki gün önce 9 kişinin ölümü ile sonuçlanan sel vakalarından haberdar olmayacak kadar meşguldü! Sinir sistemi ise “OHAL sayesinde selin etkilerinin artmasının önüne geçtik” gibi son derece alışıldık bir yalanı dahi çağıramayacak kadar yıpranmıştı.
Sele dair resmi mercilerden yapılan en akla yatar görünen açıklama şu oldu: İstanbul’un Temmuz ayının ortalama yağışı, m2’ye 30 kg’dır, ancak 18 Temmuz günü bu değerler Silivri’de 134.5, Üsküdar’da 116.8 ve Eyüp’te 58.6 kg/m2 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla yapılacak bir şey yoktu. Rakamlarla oynamayı seven bu beyler bizi yine aptal yerine koymaya çabalıyorlar. Altyapı sistemleri ortalama yağış üzerinden değil, uzun süreli yağış rejimleri dikkate alınarak ve en yoğun yağışları kaldırabilecek bir kapasite uyarınca tasarlanır. Sonuç olarak ortalama yağış verilerini sunmanın herhangi bir anlamı yoktur. Ayrıca eğer dedikleri gibi olsaydı İstanbul’un Aralık ayı ortalama yağış değeri 125 kg/m2 odluğu için bu yağmuru da sağ salim atlatmamız gerekirdi. Birilerini daha çok zengin etmek için fena bir fikir olmasa da, bildiğimiz kadarıyla İstanbul’da yazlık ve kışlık diye mevsimsel bir altyapı sistemi değişikliği mevcut değil.
İstanbul’un geçmişinde çok sayıda ve muhtemelen dünden daha ciddi olan sel vakaları yaşandı. 1789’da Üsküdar’daki Valide Sultan Camii’nin avlusunu su basacak denli sel oluştuğu hakkında bilgiler mevcut. Bu gibi daha pek çok olayı sıralamak mümkün. Lakin İstanbul’da son 5-10 yıldaki sel baskınları kadar sık biçimde daha önce seller yaşanmamıştı. Kentsel dönüşümle İstanbul’u baştan aşağı yıkan bir şehir yönetimi, öylesine plansızca hareket etti ki son derece basit teknik bilgilerin üzerinden atlayıp yalnızca bir avuç zengini daha da zengin etmek uğruna İstanbul’u yeni bir sele karşı hazırlıksız bırakmış durumdalar.
Belediyelere dair halk arasındaki meşhur olan “çalıyorlar ama yapıyorlar” görüşü, “çalıyorlar, çaldırıyorlar ve yapmıyorlar”a dönüşüyor. İstanbul olası sellere karşı son derecede korunaksız bir durumda ve yapılan her yatırım yaşanacak sellerin etkilerini arttırarak işi hayat memat meselesine getiriyor. Halen çılgın projelerle zenginlere umut olmaya çabalayan Saray ve onun sadık bir izleyicisi olduğunu ispata koşan Kadir Topbaş (halbuki afet karşısındaki çaresizliği nedeniyle hemen istifa etmeliydi) önümüzdeki süreçte yaşanacak olan tüm kayıpların birinci derecede sorumlusu olacaklardır. Zira alametler çoktandır belirmiştir.
Bereket mi yağdı?/Barajlar hakkında bir not
“musluktan başka her yerden su akıyordu”
İstanbul’un yaşadığı selin olumlu bir yönünü görmeye ihtiyacımız var. Hiç değilse su rezervlerinde bir artış olsun, yer altı su kaynakları beslensin, vb. diye umutlanalım diyeceğiz, ama altyapıdaki sorun suyun tahliyesiyle sınırlı değil. Yağmurun toplanmasında da ciddi zaaflar var. İlgilisi İstanbul’un barajlarının doluluk grafiklerini İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin çevrimiçi verilerinden sorgulayabilir (URL: http://www.iski.gov.tr/web/tr-TR/baraj-doluluk-oranlari) . Burada kendimi tehlikenin boyutlarını işaret eden iki ufak veriyle sınırlandıracağım. Öncelikle verilere göre bu yaz için –şimdilik- panik yapmamıza gerek yok. Barajların doluluk oranı yüzde 74,06 dolayında. Ancak uzun vadede bu durum bizim içimizi rahatlatmasın. Zira yoğun buharlaşma ve altyapının son derece kısıtlı olması İstanbul’un ciddi bir su krizi yaşayabileceğini işaret ediyor. Temmuz ayının rekor yağışını yaşadıktan sonra barajın doluluk oranı halen 2009, 2010, 2011, 2012, 2013 ve 2015 Temmuz doluluk oranlarının gerisinde! Ve rekor yağmuru yaşadığımız gün bir önceki güne göre barajların doluluk oranı %0,19 oranında azaldı! Yağmur suyu ancak bugün barajlara ulaşabilir diye itiraz edenlere de şöyle bir veri sunabiliriz; selden 24 saat sonra barajların doluluk oranı hala 4 gün öncesine, yani 14 Temmuz gününe ulaşamadı!
Yani İstanbul’a yağan yağmur da verimli bir şekilde değerlendirilemiyor. Yaşanan herhangi bir felaketin yanımıza kâr kalacak boyutu bulunmuyor.
6. büyük kitlesel yok oluşa doğru
İçinizi daha da daraltmak istemem ama durum çok ciddi.
Aşırı sıcak, sis, sel, fırtına, bölgesel iklim değişiklikleri, heyelan gibi felaketler küresel iklim değişikliklerinin olmadığı dönemlerde de yaşanabilen doğal olaylardır. Dolayısıyla bir örneği alıp küresel ısınmaya dair kanıt olarak sunmamız saf dillilik olur. Ancak olağandışı iklim verilerinin bu denli sık görüldüğü başka bir dönem yaşamadık. Bir yandan sıcaklık rekorları kırılırken, bir yandan da yağış rekorlarıyla karşı karşıyayız. Karbon salınımı, deniz sıcaklığındaki artış ve buzulların erimesi bir bütün olarak atmosferin davranışına ve ekolojik dengeye etkide bulunuyor. Dün yaşadığımız yağmurun görüntüleri üzerinden içimizde bulunan mizahı diri tutmamız sanıyorum son dönemlerin en umut verici hadiselerindendi. Ancak o görüntülere iyi bakın, çünkü gördüğünüz herhangi bir yağmur değildi. Dünya çapında kapitalizmi sonlandırmazsak ne olabileceğini anlatıyordu. Dün gördüklerimiz; yakın gelecekte susuzluk içerisinde kıvranırken şehrimizi, eşimizi, dostumuzu, kardeşimizi, yoldaşımızı… nasıl kaybedeceğimizin küçük bir ön gösterimiydi.
Sudan yeni çıktık belki ama unutmayalım: Yaz henüz bitmedi! Mevsimin son iklimsel garipliğini henüz yaşamamış olabiliriz. Yazın kuru sıcağında da olsak kapitalizme karşı gerçekçi bir mücadelenin zeminlerini aramak zorundayız.
Kadına şiddette değişmeyen tablo
Kadınların nasıl giyineceğinin, nerelerde ve ne hallerde gezebileceğinin, kaç çocuk yapacağının salık verildiği, çocuk sahibi olmayı istememek gibi bir seçeneğin bırakılmadığı, kızlığının kadınlığının sorgulandığı, kısacası tüm insani hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmaya çalışıldığı bir dönemden geçmekteyiz. 8 Mart kadınlar günü konuşmasında kadın insan olarak kabul edildiğinde pek çok sorunun çözülebileceğini ifade eden cumhurbaşkanı üç beş psikopatın yanlışının bir kesime mal edilemeyeceğini, hak ettikleri cezanın devlet tarafından verilmesi gerektiğini savunuyor. Fakat son yıllarda yaşananlar hukukun, tacizcinin, tecavüzcünün ve kadın cinayeti işleyenlerin yanında olduğunu gözler önüne seriyor.
















































